Arif Koşar
Prekarya tezinin yanında Guy Standing’in dünya ölçüsünde adını duyurmasını sağlayan ikinci temel gündem “temel gelir” çalışmalarıdır. İşçi sınıfını güvenceli ve marjinalize olmuş bir topluluk, güvencesiz işçileri de prekarya olarak tanımlayan Standing’in sınıf yaklaşımı ile “vatandaşlık geliri” önermesi arasında sıkı bir bağlantı vardır.
Özgürlük Dünyası’nın önceki sayılarında işçi sınıfı yerine değiştirici-dönüştürücü yeni bir sınıf/tabaka arayışının bir uzantısı olarak prekarya tezinin tarihsel temelleri, çeşitli düşünürlerin kullanış biçimleri, Standing’in toplumsal sınıflara yaklaşımı, işçi sınıfı ve “güvencesizleşme” süreci arasındaki ilişki ele alınmıştı. Standing’in, prekaryayı işçi sınıfından ayrı, oluşum halinde “yeni” ve “tehlikeli” bir sınıf olarak tanımladığı ifade edilmiş; prekarya ile anılan esneklik ve güvencesizliğin hem kavramsal hem de reel olarak işçi sınıfında mevcut olduğu vurgulanmıştı. “Güvencesizlik” sloganı etrafında örgütlenen hareketlerin teori ve pratikleri, güvenceli esneklik kavramı, prekaryaya mal edilen çeşitli taleplerin içeriği değerlendirilmişti.
Makalenin bu bölümünde, Standing’in prekaryanın tehlikeli bir sınıf olmaktan çıkıp toplumla bütünleşmesini sağlayacak talep olarak gördüğü “temel gelir” ele alınacaktır. Ancak, tarihsel gelişimi ve diğer sosyal politika uygulamalarıyla ilişkisi vb. genel bir çerçevede değil Standing’in önerisi ve yazdıklarının sınırları gözetilerek konu edilecek, başkaca görüşlere zorunlu olmadıkça değinilmeyecektir.
TEMEL GELİR NEDİR?
Temel gelir, vatandaşlık geliri, sosyal pay ya da dayanışma hibesi gibi isimler kullanılmaktadır. Standing, yazılarında daha çok “temel gelir” kavramını kullanmayı tercih etmiştir.
Temel gelir önerisinin özünde “bir ülkenin ya da toplumun her yasal sakinine, çocuklara ve yetişkinlere aylık mütevazı bir gelir verilmesi önerisi var. Bu öneriye göre her birey, istediği gibi harcayacağı, engellilik gibi özel ihtiyaçlara göre de şekillendirebileceği bir miktar nakit paranın bulunduğu bir karta sahip oluyor.”¹
“Temel gelir” talebine ilişkin genel bir çerçeve çizdiği konuşmasında Standing üç nokta üzerinde duruyor:
İlki; “burada bir haktan, ekonomik ve sosyal bir haktan bahsettiğimizdir. Bu hak, Rousseau ve Thomas Paine başta olmak üzere birçok toplum kuramcısı tarafından geliştirilen, özünde bir cumhuriyetçi hak veya ‘başkalarına sorumluluk yükleyen’ türden bir haktır.” “Doğuştan gelen bir hak” olduğu gibi “koşulsuz olmak durumundadır. Davranışsal açıdan hiçbir şarta tabi değildir.”²
İkinci konu temel güvencedir. “Güvencenin temel olması demek, anlamlı olması ve bir jestten ibaret olmaması demektir. Ancak bu güvence tembelliğe ve çalışma isteğinin azalmasına da yol açmamalı; kişinin bir toplum içinde yaşarken rasyonel seçimler yapabilmesine yetecek kadar olmalıdır. Güvence temel ve anlamlı olmalıdır.”³
Üçüncüsü; “temel gelir güvencesinden söz edilebilmesi için, gelirin paternalist bir yaklaşımla verilmemesi gerekmektedir. Ben bu geliri size keyfi bir jest olarak, hayır/hasenat olarak ya da iyiliğimden vermiyorum. Bu gelir öyle bir biçimde verilmeli ki siz onu nasıl kullanacağınıza karar verebilmelisiniz. Temel gelir bireysel ve eşit olmalı.”⁴
Temel gelirin aile ya da hane gibi bir gruba değil bireye ödenmesi öngörülüyor. Böylece nakit transferlerinin, insanlara nasıl yaşayacakları, kendilerini nasıl geliştirecekleri konusunda seçim yapabilmeleri için özgür bir alan sağlayacağı iddia ediliyor.⁵
Standing’e göre temel gelir; bir ülkenin tüm vatandaşlarına hiçbir koşul ileri sürülmeksizin düzenli bir periyot ile (mesela aylık) verilecek en temel asgari ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde bir haktır. Zengin yoksul ayrımı yapılmaksızın herkese verilir. Ayrımsız tüm vatandaşlara verilmesinin gerekçesi, hem ihtiyacı olanların seçilmesi için gereken bürokratik mekanizmanın ortadan kaldırılması hem de yoksulların “onur kırıcı” muameleye maruz kalmasının önlenmesidir. Nakit olduğu için insanlara piyasanın egemenliğine girmemek ya da tercihlerini özgürce yapabilmek için yeni bir alan sağlayacağı varsayılmaktadır.
NEDEN TEMEL GELİR?
Standing’in temel gelir önerisi onun küreselleşme, neoliberal dönüşüm ve bunun sınıfsal yansımalarına ilişkin analizinin bir unsurudur. Standing’e göre; “Eşitsizlik son yirmi beş yıl içerisinde karakter değiştirmiştir; sosyal politika seçeneklerimizi değerlendirebilmek için bu değişikliği anlamamız gerekir. Eşitsizliğin zengin-yoksul ikili ekseninde geliştiğini değil, 20. yüzyıldaki yeniden dağıtımın model aldığı temel işçi sınıfının yok olduğunu görmekteyiz.”⁶
Standing’e göre; tam zamanlı çalışarak prim ödemeye dayanan sosyal sigorta sisteminin işleyişi, kısa süreli, geçici ve taşeron çalışmanın yaygınlaşmasıyla bozulmuştur. Kayıt dışılığın erken ve geç kapitalistleşmiş ülkelerde yaygınlaşması ile asgari ücret politikası fiilen uygulanamaz hale gelmiştir. Sosyal yardım uygulamaları ise paternalist, keyfi ve siyasal bağımlılık yaratmaya yöneliktir. Özetle, Standing neoliberal dönüşüm ve esnek çalışmanın yaygınlaşmasıyla birlikte tam zamanlı, güvenceli, uzun süreli istihdama dayanan “refah” ve sosyal güvenlik rejimlerinin kapsayıcılıklarını kaybettiklerini vurgulamakta, çözüm olarak ise herkese karşılıksız “temel gelir” verilmesini önermektedir.
Günümüz dünyasında “işçi sınıfının yok olduğunu”⁷, böylece işçi sınıfına dayanan refah rejiminin de geçersizleştiğini savunuyor. Standing’e göre işçi sınıfı “hem sayıca hem de kuvvet bakımından yok olmaktadır ve bir daha geri gelmeyecektir.”⁸ Bu nedenle, çalışma biçimi ve statüsüne bakılmaksızın —ki zaten tespit edilmesinin de çok zor olduğunu savunuyor— tüm yurttaşlara asgari bir gelir sağlanması gerektiğini ifade ediyor.
İşçi sınıfının yok olmasına dayanan bir analizde elbette sosyal güvenlik uygulamalarının geliştirilmesi fikri anlamını yitirmektedir. Çünkü, sosyal güvenlik uygulamaları başta işçi sınıfı olmak üzere emekçilerin mücadeleleri sonucu kazanılmış haklardır. İşçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini ve kimi yönleriyle güvence altına alınmasını içerir. Bu haklar, mücadele ve yaşam içerisinde giderek toplumsallaşmış, birer sosyal hak, hatta insan hakkı olarak tüm yurttaşlara sirayet etmiştir. Ancak sermayedar ve egemenlerin bu haklara ihtiyacı olmadığı gibi, mülkiyetleri sayesinde eğitim, sağlık, sosyal güvenlik vb. olanaklara zaten sahiptirler.
Standing, bütün bu hakların işçi sınıfının marjinalize küçük bir grup haline gelmesiyle birlikte zeminini kaybettiğini, genişleyen ve büyüyen yeni sınıf olan prekarya açısından da güvence sağlamadığını düşünmektedir.
Özgürlük Dünyası’nın daha önceki sayılarında da ifade edildiği gibi, Standing işçi sınıfını keyfi bir biçimde 1960’lı yılların tam zamanlı, görece yüksek ücretli, “kitlesel üretim” yapan, güvenceli bir sanayi işçisi profili ile sınırlıyor. Yaşadığımız dünyada 60’ların bu hayali “güvenceli” işçisini göremeyince işçi sınıfının ortadan kalktığı sonucunu çıkartıyor. 1970’li yıllardan itibaren esnek çalışma uygulamaları ve neoliberal politikalarla birlikte güvencesiz, kısmi süreli, esnek çalışan yeni bir sınıfın doğduğunu, bunun da işçi sınıfından ayrı bir sınıf olarak prekarya olduğu iddia ediyor.
Standing, işçi sınıfını Weberyan bir piyasa ayrıcalığı, “sosyal hak” ve sektörel belirlenmişlikle sınırladığı için özellikle 1990’lı yıllardan itibaren tüm dünyada yaşanan devasa işçileşme dalgasını göz ardı ediyor. Küçük köylü ve çeşitli mülk sahiplerinin mülksüzleşerek işçi sınıfının bileşimine dahil olduğunu, küçülmek bir yana işçi sınıfının toplumun çok büyük bir kesimini oluşturduğu olgusunu keyfi bir “yeni sınıf” tanımı ile yok sayıyor. Batı Avrupa ülkelerinde, örneğin Almanya’da çalışanların yüzde 88,4’ünü, İngiltere’de yüzde 85,7’sini, İspanya’da yüzde 83,2’sini, İtalya’da yüzde 74,8’ini, Belçika’da yüzde 85,6’sını ücretli ve maaşlı çalışanlar oluşturmaktadır ki, bunların çok büyük bir kısmı işçi sınıfına dahildir.⁹
Dolayısıyla Standing’in varsaydığı gibi işçi sınıfı ortadan kalkmak, küçülmek bir yana giderek genişlemekte ve büyümektedir.
Bütün bunlarla birlikte Standing, önemli bir gerçekliğe, mevcut sosyal güvenlik/koruma sisteminin işlevsizliğine dikkat çekmektedir. Sosyal sigorta ve çeşitli sosyal güvenlik rejimlerinin işçi sınıfının tam zamanlı ve standart istihdam biçimlerine göre kurumsallaştığını, esnek çalışma koşullarında istihdam edilen işçileri kapsama yeteneğini gösteremediğini vurgulamaktadır. Evet, esnek çalışmanın kimi biçimleri sosyal güvenlik sisteminin dışında kalmaktadır.
Ancak, konuya daha yakından bakıldığında, sadece esnek çalışma biçimlerinin en ileri düzeyde uygulandığı değil henüz tam anlamıyla sirayet etmediği, Standing’in marjinalize olmuş işçi sınıfı olarak nitelendirdiği kesimler için de bir hak olarak sosyal güvenlik uygulamaları gevşetilmekte, esnetilmekte ve ağır koşullara bağlanmaktadır. Örneğin kamusal sağlık hizmeti giderek özel sağlık işletmelerine devredilmekte, devlet hastaneleri ticari kuruluşlara dönüştürülmektedir. Temel bir hak olarak emeklilik güvencesi, yaş sınırı ve koşulları yükseltilerek giderek zorlaşmakta, emekli olanlar içinse maaşlar asgari yaşam seviyesinin altına düşürülmektedir. İşsizlik maaşını alabilmek için işsiz olmanın yanında birçok koşulu da sağlıyor olabilmek gerekmektedir ki, bu nedenle Türkiye’de 6 milyonun üzerindeki gerçek işsizin¹⁰ yüzde 7’sinden¹¹ daha az kısmı işsizlik maaşı alabilmektedir. Sadece işsizler değil milyonlarca işçi de düşük ücret nedeniyle sendikalar tarafından açıklanan ve en asgari harcamalara dayanan açlık sınırının altında koşullarda yaşamaktadır. Çalışan yoksulluğu tüm dünyada temel bir sorun olarak giderek gündemdeki yerini yukarılara çıkarmaktadır. Ve bu, Standing’in tanımladığı meseleler sadece “prekarya”ya ait değil tüm işçi sınıfı ve emekçilerin sorunu olarak şekillenmektedir.
Standing, sosyal güvenlik ve yardım sisteminin, neoliberal politikalarla iyice iğdiş olmuş haline dayanarak, bütün bunların büyük oranda kaldırılmasını ve yerine temel gelir uygulamasına geçilmesini öneriyor. Zengin ve yoksul ayrımı yapmadan tüm topluma verilecek bir temel gelirin bütün bu sorunları çözeceğini iddia ediyor. Öyle mi? Ayrıntılarına bakalım…
NEO-LİBERAL BİR PROJE OLARAK TEMEL GELİR ÖNERİSİ
Neoliberalizmin yeniden üretimi
Standing’in temel gelir önerisi, Ahmet İnsel’in deyimiyle “iktisat aklına sokulan siyasal çomak”¹² olarak tanımlansa da pek öyle gözükmüyor. Neoliberal “iktisat aklının” neredeyse tüm temel önermeleri kabul ediliyor. Standing, hem “prekarya” hem de temel gelir üzerine yaptığı çalışmalarda, neoliberal politikaların emekçiler üzerindeki olumsuz etkilerini eleştirmekle birlikte genel olarak bu tabloyu değiştirilemez bir zemin olarak kabul etmektedir.
Standing’in bu değerlendirmesine rağmen temel gelir önerisinin başlı başına bir değişim öngördüğü itirazı getirilebilir. Çünkü neoliberal politikalar teoride, devletin küçültülmesi ve sosyal alandan tamamen çekilmesini öngörmekle birlikte; ekonomik ve sosyal başarısızlıkların dışarıdan müdahale olmaksızın piyasa tarafından kendiliğinden çözüleceği fikrini savunmaktadır. Bu açıdan temel gelir önerisi piyasanın kendiliğindenliğine sosyal bir müdahale olarak değerlendirilip neoliberalizmin sınırlarını aşan, hatta ona karşı bir sosyal politika uygulaması olarak görülebilir.
Ancak bu itiraz; neoliberalizmin pratik hayattaki uygulamaları ve temel dayanakları üzerinden değil genel olarak kendini tanımlaması ve teorisi üzerinden yapılmaktadır. Örneğin Adam Smith’ten bu yana liberalizm her türlü devlet müdahalesine karşı olmasına rağmen, liberal burjuvazi ve düşünürler devletin piyasaya sermayeden yana müdahalelerini —teşvik, kaynak aktarma, arazi tahsisi, vergi indirimleri vb.— her daim desteklemişlerdir. Devletin piyasadan ayrıksı konumu teorideki varlığını korurken pratikte sadece emekçilerin sosyal hakları söz konusu olduğunda uygulanmış, sıra sermayeye gelince devletin müdahale etmeme tutumu bir kenara konulmuştur.
Benzer bir tablo neoliberalizm için de geçerlidir. Gerek Friedrich Von Hayek gibi neoliberalizmin önemli teorisyenleri, gerek de 1970’li yılların Milton Friedman gibi monetaristleri, devletin tamamen çekildiği bir piyasanın bütün sorunları çözeceği ve hiçbir müdahalede bulunulmaması çağrısı yapmalarına rağmen; neoliberal paradigmanın benimsendiği tüm ülkelerde devletin bol bol müdahalesi söz konusu olmuştur. İlkin neoliberal reformlar, Türkiye, Şili gibi ülkelerde doğrudan devlet aygıtıyla, askeri darbe ve yoğun bir faşist baskı rejimi tarafından dayatılmıştır. Yine gümrük vergilerinin sınırlandırılması, uluslararası sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, kamusal hizmet üretiminin piyasaya açılması gibi piyasa merkezli düzenlemelerin yanı sıra sermayeye teşvik, ortak mülkiyete el konulması gibi devletin piyasaya doğrudan müdahaleleri her daim söz konusu olmuştur.
Temel gelir önerisinin başlı başına teşvik, kaynak aktarımı gibi devletin piyasaya sermayeden yana açık bir müdahalesi gibi yorumlanması doğru değildir. Standing’in temel gelir projesinin neoliberal paradigmanın sınırları içerisinde kaldığı değerlendirmesiyle kastedilen de bu değildir. Neoliberal paradigma içerisinde kalmasına neden olan neoliberal politikaları eleştirmekle birlikte onu temel zemin olarak kabul etmesi, genel çerçevenin değişmeyeceği, değiştirilmesinin mümkün olmayacağı fikrine dayanmasıdır.
Burada Standing’in yaklaşımı iki temel noktada eleştiriye muhtaç olduğu gibi neoliberalizmle birleşmektedir:
Birincisi; Standing kamusal hizmetlerin tasfiye edildiği, sosyal sigorta ve yardımların etkinliğini yitirdiği, sermayenin dünya üzerinde serbestçe hareket ettiği, özellikle geç kapitalistleşmiş ülkelerde ucuz işçiliğe dayandığı, esnek çalışmanın arızi değil yaygın bir çalışma rejimi haline geldiği, işçi sınıfının da artık marjinal bir sınıf olarak yerini büyük ölçüde prekaryaya bıraktığı tespitleri üzerinden temel gelir önerisini yapmaktadır. İşçi sınıfının tasfiye olması iddiası bir yana Standing’in neoliberal dünyaya ilişkin bu tespitleri genel doğruları ifade ediyor. Bunları eleştiriyor. Ama eleştirirken artık dünyanın böyle olduğunu ısrarla vurgulayıp, örneğin ucuz işçiliğe karşı insanca yaşayacak ücret gibi talepleri ve kısmi de olsa başarı sağlanabileceği/sağlanabildiği gerçeğini reddediyor. Ya da kamusal hizmetlerin özelleştirilmesine karşı durmak ve engellemek yerine bunun gerçekleştiğini ve artık geri dönüşü olmadığını iddia ediyor. Bugünkü dünyanın kabul edilmesini, neoliberalizmin sınırlarını aşmayan kısmi çözümlerle yetinilmesini savunuyor. Bu tutum onu, neoliberallerin “başka alternatif yok” sloganının, bu sloganı açıkça dile getirmeyen bir taraftarı haline getiriyor.
İkincisi ve daha da kritik olanı; neoliberal politik paradigmanın özellikle 2000’li yılların ardından neoliberal sosyal politika uygulamalarıyla birlikte yaşama geçirildiği gerçeğinin göz ardı edilmesidir. Neoliberalizm ve “sosyal politika”, kimi Keynesyen düşünürler için tam tersi kavramlar olabilir. Ki bir yönüyle gerçekten de neoliberalizm işçi sınıfı ve emekçilerin mücadeleleri ile gündeme gelen sosyal politika uygulamalarının ortadan kaldırılmasına dayanmıştır. Ancak 1980’lerde ABD, İngiltere, Şili gibi ülkelerle başlayan ve 1990’larda doruk noktasına ulaşan neoliberal dalganın dünya genelindeki sonucu, iddia edildiği gibi savaşsız, sınırsız ve refahın tüm dünyaya yayıldığı Yeni Dünya Düzeni değil yoksulluğun, işsizliğin ve savaşların egemen olduğu gerçek bir distopya olmuştur. Neoliberal politikalara ve bu mantığın temellerine dokunmayan kimi sosyal yardım uygulamaları varlığını sürdürmektedir. Mülksüzleşen ve yoksullaşan emekçileri yedek işgücü olarak tutabilmek amacıyla kimi sosyal yardımların yapılması gerekli görülmüştür. Çok uzaklara gitmeden, Türkiye’de AKP iktidarının bir yandan temel kamu hizmetlerini özelleştirip piyasaya açarken, diğer yandan en alt sınırdan “ulufe” biçiminde dağıttığı sosyal yardımlar neoliberal politikaların karşıtı olmak bir yana, bunun sürdürülebilirliğinin sağlanması açısından kritik bir işlevi yerine getirmiştir. Neoliberalizme uygun sosyal politikaların temel özelliği neoliberalizmin genel politik çerçevesinin sürdürülebilir kılınmasıdır. Temel gelir önerisi, neoliberalizmin temel uygulamalarını —kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, esnek çalışma, serbest sermaye hareketi vb.— değiştirmeyi amaçlamadığından onu sürdürülebilir kılmayı hedefleyen sosyal politika uygulamaları ile birleşmektedir.
O derecede birleşiyor ki, uluslararası sermaye kuruluşları ve kapitalist kurumlar da benzer uygulamaları, yoksulluğa karşı mücadele adı altında yaşama geçirmektedirler. Ortak amaç; neoliberalizmin sürdürülebilir kılınmasıdır. Böylece Standing’i Dünya Bankası’nın bu kapsamda ortaya attığı ve küresel olarak yaygınlaşma eğilimi taşıyan nakit transferlerini savunurken buluyoruz. Dünya Bankası modelinde nakit transferleri, çoğunlukla işgücü piyasası ve çalışmaya katılım temelinde şartlı ve yoksulluk geliri testlerine tabi olsa da Standing nakit transferleri biçimindeki gelir temelli sosyal yardım önerilerini, temel gelir önerisine doğru atılmış bir adım olarak savunmaktadır.¹³
Avrupa Birliği’nde de neoliberal dönüşüm ve sosyal devlet politikalarının tasfiyesi, “asgari gelir desteği” ve “nakit transferi” uygulamaları ile eş güdüm içerisinde ilerliyor. Avrupa Konseyi’nin 2000 yılında yayınladığı Avrupa Sosyal Şartı Kısa Bir Rehber (European Social Charter: A Short Guide) başlıklı dokümanında, asgari gelir desteğinin sosyal yardım alabilecek koşulları sağlayan herkese yönelik yaygın bir uygulama olduğu belirtiliyor.¹⁴
Temel gelir uygulamasına en yakın pratik, bazı sınırlılıklarına rağmen Brezilya’da yaşama geçirilmiştir. Senatör Eduardo Suplicy’nin vatandaşlık geliri öneren yasa taslağı, Cumhurbaşkanı tarafından 8 Ocak 2004 tarihinde kabul edilmiştir. Böylece Brezilya’da temel gelir yasal ve anayasal mevzuatın bir bileşeni haline geldi.¹⁵
Bütün bu nakit transferi uygulamaları, güçlü bir neoliberal paradigma ile birlikte yaşama geçiriliyor. Neoliberalizmin çözdüğü toplumsal ilişkiler ve ortadan kaldırdığı temel haklar karşısında emekçi kitlelerin yaşama tutunmasını sağlayacak asgari bir güvence sağlanması hem kitlelerin kontrolü hem de kapitalist piyasanın devamı açısından zorunlu görülmektedir.
Bir kontrol aracı olarak temel gelir
Toplumun önemli bir kesiminin prekaryaya dahil olduğu tespitini yapan Standing’in temel kaygılarından birisi; güvencesiz bu yeni sınıfın sağ ya da sol uç noktalara savrularak toplumsal bütünlüğü zedelemesidir. Bu nedenle Prekarya kitabının alt başlığını “Yeni Tehlikeli Sınıf” olarak belirlemiştir:¹⁶
“Prekarya, artık tehlikeli bir sınıf halini alıyor ve prekaryanın içindeki kişiler, bir takım kirli odakların sesini dinlemeye, oylarını ve paralarını nüfuzu giderek artan bir siyasi bir platforma vermeye meyilliler. Farklı hükümetler tarafından değişik dozlarda benimsenen neoliberal gündemin en önemli başarısı, tam da bu siyasi canavarın oluşma sürecini tetiklemesi oldu. Bu canavar iyice güçlenip canlanmadan önce eyleme geçmek şart.”
Bu ifadeler Standing’in güvencesiz koşullarda çalışan işçilerin mücadelesi ve temel taleplerinden çok yarattığı tehlike ile ilgilendiğini gösteriyor. Standing için sorun, işçilerin kapitalist sömürü ilişkilerinden kurtulması ya da insani yaşam standartlarına kavuşması değil “canavarın iyice güçlenmesinin”¹⁷ engellenmesidir.
“Canavarın güçlenmesi” tüm toplum ve özellikle de toplumun egemenleri ve mülk sahipleri açısından o kadar tehlikelidir ki; “Oradan oraya savrulabilen, liderleri olmayan bu öfkeli grup, gerek aşırı sağ gerek aşırı sola yahut kendilerinin korku ve endişelerine oynayan popülist demagoglara meyledebilmektedir.”¹⁸
Standing için aşırı sağ faşizm, aşırı sol ise sosyalizm tehlikesidir. Güvencesiz işçiler, yani “canavar” kontrol altında tutulmalıdır. Çünkü kontrolden çıkarsa kapitalist istikrar bozulur, sağa ve sola savrulma ihtimali ortaya çıkar. Standing, bu tehlike karşısında özellikle egemenleri uyarıyor. Bu gidişatı engellemek için “temel gelir” başta olmak üzere kimi önlemlerin alınmasını salık veriyor.
Bu açıdan Standing’in ufku, İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyal demokrasinin işçi hareketini dizginlemeyi başardığı gibi, merkez sol siyasetin yeni gelişmeleri gözeterek yeni tehlikeli sınıf olarak tanımladığı prekaryayı durdurmasıdır. Temel gelir önerisi bu açıdan kritik önemdedir.
Standing’in tüm toplumun ortak çıkarı olarak sunduğu “sağa ya da sola savrulma tehlikesi” gördüğü prekaryaya temel bir güvence sağlanması önerisi, toplumsal çelişkileri göz ardı ettiği gibi bu güvencesizliğin nereden çıktığı konusunda aklıselim bir bakış açısı da sunamamaktadır. Gerçekte söz konusu olan Standing’in ifade ettiği gibi prekaryanın tehdidi altındaki toplumun kurtarılması değildir, neoliberal kapitalizmin devam ettirilmesidir.
“Temel gelir” değil “dip gelir”
Standing, temel gelirin temel bir güvenceyi sağlayacak düzeyde olması gerektiğini özellikle vurgular. Ancak temel güvence ne demektir? Standing şöyle açıklar:
“Güvencenin temel olması demek, anlamlı olması ve bir jestten ibaret olmaması demektir. Ancak bu güvence tembelliğe ve çalışma isteğinin azalmasına da yol açmamalı; kişinin bir toplum içinde yaşarken rasyonel seçimler yapabilmesine yetecek kadar olmalıdır. Güvence temel ve anlamlı olmalıdır.”¹⁹
Standing, temel gelirin belirlenmesinde iki kriter belirliyor: birincisi bir jestten ibaret olmamalı, asgari düzeyde anlamlı olmalı; ikincisi “tembelliğe ve çalışma isteğinin azalmasına” yol açmamalı.
Bu ne anlama geliyor?
Temel gelir önerisindeki genel eğilim insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi değildir. Çünkü bu, Standing’in ifade ettiği “tembellik” kaygısını gündeme getirmektedir. Bu nedenle temel gelirle yapılan koşulsuz nakit transferi esas olarak biyolojik faaliyetlerin —barınma, gıda vb.— güvence altına alınmasını öngörmektedir. “Temel gelir düşük bir miktarda olduğu, size sadece temel bir güvence verdiği için daha rasyonel seçimler yapmanızı sağlayacaktır.”²⁰
“Düşük bir miktar”… Daha fazlası değil. Çünkü daha fazlası kapitalizmin temeli olan ücretli emek sömürüsünün önünde önemli bir engel demektir. Standing bunun olmayacağı yönünde garanti vermektedir. O kadar düşük olacaktır ki, “İnsanların yüzde 99’u temel bir güvenceyle yetinmeyecektir.”²¹
Dolayısıyla “temel gelir” temel değil “dip gelir”dir.
Neoliberal yönetişimcilik
Temel gelirin miktarı savunucuları arasında önemli tartışma konularından biridir. Standing’in “tembelliğin teşviki” ile “temel güvence” arasında çizdiği sınırın nasıl belirleneceği muamma.
Standing’e göre; temel gelir kartlarının değeri ekonomik fırsatlar arttığında düşürülüp, ekonomik durgunluk dönemlerinde arttırılabilir. Yine Standing’e göre iktidar tarafından siyasal bir araç olarak kullanılmasının engellenmesi için bu yetki, içerisinde prekarya da dahil çeşitli toplumsal grupların temsilcilerinin olduğu bağımsız bir kuruluşa devredilebilir. “Bu kuruluş, son yıllarda oluşturulan yarı bağımsız para kurumlarına benzer bir şey olabilir. Söz konusu kuruluşun amacı, temel gelirin ana değerini ekonomik büyüme ve ekonominin dönemsel durumuna göre şekillenen tamamlayıcı değerle bağlantılı olarak belirlemek olacaktır.”²²
Bu bilinen anlamda neoliberal yönetişimcilik modelidir. Sermaye örgütleri, meslek örgütleri, işçi sendikaları, Standing’in deyimiyle prekaryadan temsilcilerin bir arada olduğu, doğal olarak bu tür yönetişim uygulamalarının tamamında olduğu gibi sermayenin son sözü söylediği bir kuruluş önerilmektedir. Tüm yönetişimci bağımsız kurulların, bağımsızlığı tartışmalı olmakla birlikte temel özelliği ise neoliberal politikaların siyasal iktidarın müdahalesinden olabildiğince bağımsız yürütülmesidir.
Düşük ücretin kural haline getirilmesi
Temel gelirin insanların temel ihtiyaçlarını bile karşılamayacak bir seviyede belirlenmesinin nedeni, Standing’e göre işçilerin tembelliğe yönelmesini engelleme ve çalışma isteği ve zorunluluğunu korumaktır. Temel gelir önerisi düşüklüğü ile işçileri tembelliğe itmediği gibi çok daha “işlevsel” bir sonuç verme potansiyeline de sahiptir: Ücretlerin düşürülmesi…
Standing temel gelir uygulamasının ücretleri düşüreceği yönündeki eleştirilere karşılık “Öne sürülen ve pek çok yerde uğraştığımız bir başka iddia ise temel gelirin ücretleri düşüreceği yönündedir; çünkü işverenler bir şekilde çalışanlara daha az para ödeyebilecektir. Ben bunun tam tersini iddia ediyorum; eğer bir insanın temel gelir garantisi varsa daha fazla pazarlık yapabilir.”²³ demektedir.
Ellerinde küçük de olsa bir düzenli gelirin olması gerçekten de işçilerin pazarlık gücünü arttırır. Ancak bu gelir eğer yaşamlarının temel gereksinimlerini karşılamaya yetmiyorsa, kapitaliste çalışma zorunluluğu devam etmektedir. İşçi ve kapitalistin sınıfsal durumlarında herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Belki işçinin iş tercih süresi uzayabilir. Ancak eğer piyasada sunulan işlerin çoğunluğu nispeten düşük ücretli ve uzun çalışma saatlerini şart koşuyorsa işçinin bunlardan birini seçme zorunluluğu devam edecektir. Pazarlıkta durum genel olarak budur.
Daha önemli olanı ise Standing’in ifadesinin tersine temel gelirin vatandaşların daha düşük ücretleri kabul etmelerini öngörmesidir. Çünkü temel bir gelir desteği, sermayenin işçilerin asgari geçimlerini göz önünde bulundurarak vermek zorunda olduğu ücretin orta vadede düşmesine yol açacaktır. Türkiye’de, kimi sektörlerde çalışan emeklilere aldıkları emekli maaşı göz önünde bulundurularak düşük ücret verilmesi ya da aldıkları sosyal yardım nedeniyle işçilerin sigortasız çalıştırılıp asgari ücret altında ücret ödenmesi, uzun analizlere girilmeden verilecek basit örneklerdir.
Bu açıdan da, Standing’in temel gelir önerisi, neoliberalizmin temel politika demetiyle çelişmediği gibi onun yeniden üretilmesinin koşullarını yaratmayı öngörmektedir. Ek olarak, kapitalist yeniden üretimin ötesinde doğrudan ücretlerin bir kısmının “temel gelir” biçiminde transfer edilmesiyle sermayenin kârını arttırma vaadini sunmaktadır. Sadece bu yönüyle bile Standing’in önerisi, neoliberal kapitalist politikaların kâr oranlarını arttırma stratejisiyle önemli bir uyum göstermektedir.
GERÇEK BİR ÖZGÜRLÜK MÜDÜR?
Standing’e göre, insanların özgürce karar verebilmesinin esas koşulu temel bir ekonomik güvencedir:
“Temel güvence gerçek özgürlüğün esasıdır. Ve gerçek özgürlük, akla, Isaiah Berlin’in meşhur iki özgürlüğünü getirmektedir – negatif özgürlük ve pozitif özgürlük. Negatif özgürlük bizim üzerimizde, sizin üzerinizde kontrol olmayışıdır. Sermaye, devlet, zalim hükümdarlar ya da Washington tarafından uygulanan kontrollerin kaldırılmasıyla özgürlük güçlenmektedir. Pozitif özgürlük ise kendi özdenetimimiz, kendi gelişimimiz ve kendimizi birer insan olarak bir insan topluluğu içerisinde geliştirmemizi sağlayacak özerklik duygusu için güvencedir. Temel gelir tartışmalarına aşina olanlar, çıkış noktamızın işte bu temel güvence noktası olduğunu bilecektir.”²⁴
Standing, pozitif özgürlük tanımına atıf yaparken, insanların özgürce karar alıp tercih yapabilmesi için belirli olanaklara sahip olması gerektiği vurgusunu haklı olarak yapıyor. Ancak bu olanaklar konusunda Standing oldukça cimri bir tutum sergiliyor.
İnsanın, içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullarda, örneğin kapitalist üretim tarzı içerisinde ve somut olarak da Türkiye’de, —asgari ücretin yarısını geçmeyeceği öngörüsü²⁵ üzerinden— 200 dolarlık bir temel gelir desteğinin özgürlük gibi büyük bir ideali gerçekleştirmek için hangi ölçüde katkısı olabilir? İnsanların yaşamına bir katkısı olacağı kesindir. Ancak Standing burada karar verme inisiyatifi ve özgürlük ideallerini, asgari nakit transferini öngören temel gelir uygulamasını idealize etmek için kullandığında ortaya büyük bir çelişki çıkıyor.
Standing, kapitalizm koşullarında, bu düzeyde sosyal yardım ya da nakit transferinden yararlanan insanların gerçekten özgür olduğu, kararlarını özgürce verdiğini iddia edebilir mi? Burada Standing’in gerçek bir “özgürlük”ten bahsetmediği, metafor olarak kullandığı, insanların yaşamlarındaki karar alma gücünü arttırmasına işaret ettiği söylenebilir.
Böyle olduğunda bile, Standing, çok önemli bir olguyu, insanların içerisinde yaşadıkları kapitalist toplumsal ilişkileri ve bu ilişkilerin mülk sahibi olmayan insanlar için dayattığı ücretli iş zorunluluğu ve sürekliliğini, bunun yol açtığı sömürü, yabancılaşma, eşitsizlik ve yoksulluk gibi sonuçları göz ardı ettiği söylenebilir. Sadece barınma giderini karşılaması bile mümkün olmayan bir “temel gelir” vaadi insanları kapitalist üretim ilişkilerinin dayattığı bu yapısal zorunluluklardan özgürleştiremeyeceği, temel karar alma motivasyonları ve zorunluluklarının ortadan kalkmayacağı açıktır. Bunun için Standing’in önerdiği düzeyde sosyal yardım alan insanların kapitalist ilişkiler ve günlük zorunluluk içerisindeki “özgürlük” “performanslarına”, aldıkları desteğin bunu hangi ölçülerde etkileyebildiğine bakmak yeterlidir.
MÜCADELE TALEBİ Mİ DEĞİL Mİ?
Peki, neoliberal bir uygulama olduğu kabul edilse ve gerçek bir özgürlük sağlamasa bile, tüm vatandaşlara sağlanacak düzenli bir gelirin emekçi sınıflar açısından hiçbir önemi yok mudur? Böyle bir talep tüm sınırlılıklarına rağmen mücadele gündemlerinden birisi olamaz mı?
Şimdi ilk akla gelen ve gelmesi de kaçınılmaz olan bu soruları ele alabiliriz.
Önce birkaç hatırlatma:
Elbette işsizlerin, yoksulların, çalışan ama bir türlü belini doğrultamayan işçilerin, “temel gelir” ya da başka bir isim altında gelir desteği alması talebi yeni değildir. Üretim sürecindeki eşitsizliklerden başlayarak dezavantajlı grupların gelir transferleri ya da başka biçimlerde desteklenmesi sosyal politikanın en temel unsurlarından birisi olmuştur.
Ancak sosyal politika uygulamalarının mantığı herkese değil sınıfsal eşitsizlikler başta olmak üzere cinsiyet, engellilik, yaş vb. dezavantajlı topluluklara sosyal destek verilmesidir. Ancak temel gelir uygulamasında, eşitsizliğe karşı temel vurgu ve yönelim ortadan kaldırılmıştır. “Temel bir hak”, “insan hakkı” bağlamında işçi sınıfı ve emekçiler ile gelirleri 3 milyar insanın gelirine eşit olan 200 aile eşitlenmiştir. Bir mücadele konusu olan “sosyal haklar” işçi sınıfı ile sermaye, yoksullar ile tekeller arasındaki sömürü ve eşitsizlik ilişkisi göz ardı edilerek, sermaye ve yöneticilerin lütfedecekleri liberal bir “insan hakkı”na indirgenmiştir.
Yoksullara yönelik temel gelir desteğini Standing gerçekten savunuyorsa onun “temel gelir” önerisindeki tekelleri, sermayeyi, rantçıları dahil eden “tüm vatandaşlara” vurgusu çıkarılmalıdır. Sermayeye “temel gelir” transferi, toplumsal yapının en temel gerçeklerini bile göz ardı eden, bu hakkı kazanmak için mücadele etmesi gereken toplumsal kesimleri dahi toplumsal mücadeleye katma fikrinden uzak liberalize bir projedir. Ki, tam da bu özelliğinden dolayı Standing, “temel gelir” önerisini olası bir prekarya isyanına karşı uyardığı sermayenin ve siyasetçilerin “aklıselimle” hareket edip yaşama geçirmesini beklemektedir. Dolayısıyla “temel gelir” önerisi Standing için bile tutarlı bir mücadele talebi değildir.
Peki, Standing’in liberal “temel gelir” önerisini eleştirmek işçilere ve yoksullara yaşamlarında temel bir gelir ya da gelir desteği sağlayacak sosyal politika uygulamalarına karşı çıkmak anlamına mı gelir?
Elbette gelmez. Standing’in önerisinin özgünlüğü yoksullara bir gelir transferi önermesi değildir. Çünkü, bu yeni bir öneri değildir. İşçi sınıfı kitleleri, çeşitli yoksul kategoriler ve kapitalizm koşullarında dezavantajlı duruma sürüklenen tüm toplumsal kesimleri kapsayacak bir “nakit desteği”/sosyal yardım talebi önemli bir talep olarak zaten ileri sürülmektedir.
Ancak Standing’in buna iki itirazı vardır:
Birincisi; tüm vatandaşlara koşulsuz olarak sağlanacak temel gelir, kimin ihtiyacı olup olmadığı için gerekli bürokratik işlemleri ortadan kaldıracaktır. Standing’e göre; işçiler, yoksullar ve diğer dezavantajlı kesimlerin tespiti hem bürokratik bir maliyete hem de tam olarak doğru kişilere ulaşamamaya neden olacak, ayrıca sadece bu kesimlere verildiği için “onur kırıcı” bir özellik taşıyacaktır.
Bu iddiaların tamamı bürokrasi karşıtlığından çok liberal insan hakkı inancının sonucudur. Çünkü, en azından sermaye sahiplerinin tespit edilmesi için ayrıca bir bürokratik mekanizmaya ihtiyaç duyulmayacaktır. Zaten en asgari ve mevcut kayıtlar, kimin işveren kimin işçi olduğunu görmek için yeterlidir. Standing’in “temel gelir”in finanse edilmesi için gerekli gördüğü vergi gelirlerinin toplanması için gerekli bürokrasi, toplumda sermaye ve işçiyi, zengin ve fakiri ayırmak için yeterli bilgiyi sağlamaktadır, gerçek bir sosyal politika için ayrıca büyük bir ek bürokrasiye gerek olmayacaktır, yeter ki niyet olsun!
Standing’e göre, yoksulların sosyal destek için form doldurması, “kanıt” ve birçok koşulu sağlaması gerektiğini, bunun da onur kırıcı olduğunu, hak değil devletin lütfü haline getirildiğini vurguluyor. Evet, bugünkü durum budur. Çünkü, sosyal yardımı vermemek için devlet bin dereden su getirmekte, koşul üstüne koşul koymakta, insanları bezdirmektedir. Sermayenin ve iktidarların amacı yoksulları olabildiğince işgücü piyasalarına sürebilmektir. Ancak Standing’in karşısında durduğu sosyalistler zaten bu sistemi eleştirmektedir. Bütün bu şart ve koşullar kaldırılmalıdır. Bunun için tekelleri de kapsayan bir “insan hakkı”na değil kapitalizmin mağdurlarını içeren gerçek bir sosyal politika mücadelesine ihtiyaç vardır. Bu onur kırıcı olmadığı gibi, Standing’in devam ettirmeyi öngördüğü onur kırıcı kapitalist toplumsal ilişkileri ortadan kaldırma hedefine katkı sağlayacak bir mücadele olacaktır.
İkincisi, Standing’in “temel gelir” talebi mevcut toplumsal mücadeleleri göz ardı etmekte, gereksiz görmekte hatta reddetmektedir. Çünkü, tüm diğer sosyal politika uygulamaları gibi, dezavantajlı kesimlere sağlanan haklar işçi hareketi başta olmak üzere toplumsal mücadelelerin sonucu olmuştur. İşçi hareketinin yükselişi, ücret ve güvence talebi, tüm ezilenlerin mağduriyetlerini de kapsayan güvencelere gerçek bir toplumsal temel sağlamıştır. Sosyal politikaların kimi Batı Avrupa ülkelerinde kök salmasının temeli, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından etkisini gösteren böyle güçlü²⁶ bir sınıf hareketidir.
Standing’in temel geliri, işçilerin ve yoksulların mücadele taleplerinin karşısında konumlanmış, sermayeyi sağ ve sol tehlikelere karşı uyaran üstenci bir projedir.
Bu açıdan temel gelir talebindeki yoksullara “nakit desteği” biçimindeki içerik gerçek bir mücadele talebi olarak ele alınacaksa, gerçek toplumsal mücadelelerle birleştirilmelidir.
İşçilerin en temel talepleri, ortaya çıkan işçi direnişleri, sendikalaşma girişimleri, toplu sözleşme görüşmelerinden de görülebileceği gibi insanca yaşayacak bir ücret ve güvence başta olmak üzere çalışma koşullarının iyileştirilmesidir. Örneğin çalışma sürelerinin 8 saatten 7 saate düşürülmesi bile işsizliğin yüzde 12,5 oranında azalması, doğru dürüst bir uygulama ile işsizliğin sıfırlanması anlamına gelir. Keza ücretlerin yükseltilmesi de yoksulluğa karşı önemli mücadele gündemlerinden birisidir.
Başta sınıfsal eşitsizlikler olmak üzere çeşitli dezavantajlı gruplara yönelik nakit gelir transferi biçimindeki sosyal destek uygulamalarının dayanacağı temel başta bu gerçek ve somut mücadeleler olmalı, bununla birleşmelidir. İşte temel taleplerle birleşmediği için İsviçre’de 5 Haziran’da yapılan “Herkese koşulsuz temel gelir” referandumu yüzde 78’lik bir oranla ret edildi.
Bu nedenle günümüzün talebi; sermayeyi ikna edecek patronlar dahil tüm toplum için “temel gelir” uygulaması değil ücretlerin yükseltilmesi, çalışma saatlerinin düşürülmesi, insanca çalışma koşullarının sağlanması, temel hizmetlerin kamusal olarak verilmesi ve dezavantajlı grupların özel olarak desteklenmesidir.
Peki Standing neden gerçek toplumsal mücadelelerle “temel gelir” arasında bir bağ kurmaktan imtina ediyor? Örneğin ücretlerin yükseltilmesi ve çalışma sürelerinin azaltılması ya da yoksullara “nakit desteği” mücadelesini başa koymak yerine “temel gelir”de ısrar ediyor.
Birden fazla neden sayılabilir ancak burada temel bir noktaya işaret etmekte fayda vardır:
Standing için ücretlerin arttırılması, çalışma sürelerinin düşürülmesi gibi talepler doğrudan tekelci sermaye ve iktidarların reddedeceği, kabul etmeye yanaşmayacağı ve mücadele gerektiren gündemlerdir. Standing bunun farkındadır.
Standing’in temel gelir önerisi, sermaye ile işçi sınıfı arasındaki ücret, çalışma koşulları ve kâr ilişkisine dokunmamayı esas almaktadır. Sermayenin kârlılık alanına doğrudan müdahale edilmemekte ve bu alanı daraltmayan, aksine, emek gücünün yeniden üretim maliyetinin ücret dışılaştırılması ve kamusallaştırılması ile sermayenin kârlılık alanını genişleten bir öneri getirmektedir. Temel gelir, ücretin üzerine eklenen ücret dışı; ancak ücretlilik ilişkisini daraltmayan bir gelir türü olarak, sermayenin emek gücünün yeniden üretim maliyetine ilişkin sorumluluklarının kamusallaştırılması anlamına gelmektedir.²⁷
Çalışma sürelerinin azaltılması talebinin işsizliği azaltma hedefiyle birlikte ele alınması da yoksulluğa karşı önemli mücadele gündemlerinden birisidir. Ancak bu hem sermayenin belli bir seviyede ihtiyaç duyduğu yedek işgücü talebini hem de çalışma sürelerinin azaltılmasıyla kârını azaltacak bir uygulamadır. “Temel gelir” önerisi, bu talep ve mücadelelere değinmeksizin, zenginliğin asıl kaynağı olan üretim sürecine ve bu süreçteki sermaye egemenliğine en ufak bir müdahalede bulunmaksızın, açıkçası sermayeye hiçbir zarar vermeksizin bir çözüm arayışındadır.
Vatandaşlık gelirini kim ödeyecek?
Türkiye’deki en önemli savunucularından birisi olan Ayşe Buğra “temel gelir”i savunduğu yazısında “işçi ve işveren arasındaki temel sınıf eşitsizliğini de dikkate alıyor ve uygulamanın işçinin pazarlık gücünü artırarak bu eşitsizliği dengeleyici bir rol oynayacağına dikkat çekiyorlar”²⁸ demektedir. Temel gelirin ufku gerçekten de sömürü ilişkisinin korunması koşullarında işçi sınıfı ile sermaye arasındaki eşitsizliğin dengelenmesidir.
İşçi sınıfı ile sermayenin uzlaşabileceği, ortak çıkarlar doğrultusunda hareket edebileceği, eski ve “yeni” sosyal demokrat inanış yaşamın gerçekliği tarafından günbegün yanlışlanmaktadır. Çünkü, sermaye hiç de uzlaşmaya yanaşmamakta, daha fazla kâr ve yeni sömürü alanları için kazanılmış hakları gasbetmektedir. Sınıflar arasında kalıcı bir uzlaşma olamayacağı gibi temel gelir de, neoliberalizmin temel çerçevesini benimsediği için lafızda olsa bile sınıflar arasındaki uzlaşmadan çok neoliberal tarzda sömürü ilişkisinin devamını hedeflemektedir.
İster “vatandaşlık geliri” densin, ister “refah devleti” literatüründe kullanıldığı şekliyle “sosyal ücret” vs. densin, devletin nakit transferleri yoluyla, yoksulluğu tedavi eder gibi yaparak sermaye emek çelişkisini yumuşatmaya çalışması yıllardır deneniyor. Ahmet Tonak’ın temel gelir üzerine yazdığı bir eleştiri yazısında ifade ettiği gibi, emekçilere yapılan sosyal yardım ve nakit transferleri zaten emekçiler tarafından karşılanmaktadır. “Anwar Shaikh’in Who Pays for the ‘Welfare’ in the Welfare State? Multicountry Study (Refah Devletindeki ‘Refahı’ Kim Ödüyor? Çok Ülkeli Bir Çalışma) makalesinde dökümünü verdiği bu araştırmaların ortaya çıkardığı çıplak gerçek şu: Emekçilere dönük sosyal harcamaların ABD’de tamamını, diğerlerinde ise tamamına yakın kısmını bizzat emekçiler kendi vergileriyle finanse ediyorlar! Emekçilerin devletten edindikleri sosyal harcamaların —nakit transferler dahil— devlete ödedikleri vergileri aştığı —yani ‘sosyal ücretin’ fiili olarak var olduğu— durumlarda bile, bu ‘sosyal ücretin’ milli gelirin yüzde 1-2’si, toplam ücretlerin ise yüzde 3-5’i mertebesinde olduğunu da belirteyim.”²⁹
“GERÇEKÇİ” Mİ?
Standing temel gelir önerisinin başta zengin ülkeler olmak üzere tüm dünyada uygulanabilir bir talep olduğunu³⁰, yürürlükteki çeşitli sosyal yardım programlarının kaldırılıp yerine kolayca konulabileceğini, hem maliyet hem de insani açıdan gerçekçi olduğunu söylemektedir.
Burada, “insanca yaşayacak bir ücret ve çalışma saatlerinin düşürülmesi talebi gerçekleştirilmesi imkânsız”, ancak “vatandaşlık geliri gayet kolay uygulanabilir bir proje” görüntüsü yaratılmak isteniyor. Oysa birçok yerde işçiler mücadele ettiklerinde ücretlerini yükseltmekte, sendikalaştıkları işyerlerinde çalışma sürelerini ve gelirleri iyileştirebilmektedir.
Temel gelir önerisi ise gerçekçi olmak bir yana sınıf mücadelesinin gerçek hareketini bir kenara bırakmakta, zarar vermeme adına sermayeye maliyet yaratmayacak bir proje sunmaktadır.
Buna rağmen temel gelir önerisi, çok istisnai koşullardaki bölgeler hariç —Alaska³¹— sermaye ve iktidarların uygulamaktan imtina edeceği bir öneridir. Çünkü Standing, neoliberalizmin en temel sonuçlarına itiraz etmeyen bir öneri sunuyor olsa bile örneğin işsizlere koşulsuz bir temel gelirin sağlanıyor olması, sermayenin piyasadaki hâkimiyeti açısından kolayca kabul edeceği bir öneri değildir.³²
Yani “temel gelir” önerisine yönelik neoliberalizmin çerçevesini aşmama eleştirimiz ile sermayenin derhal kabul etmeyeceği ve etmediği bir öneri olması arasında bir çelişki yoktur.
Çünkü, ilk olarak Standing’in önerisi mevcut sosyal politika uygulamaları ve desteklerin kaldırılarak “temel gelir” uygulamasına geçilmesidir ki, çok farklı alanlardaki bu pratiklerin kaldırılması toplumsal bir tepki ile karşılaşacaktır. Sermayenin bir anda onlarca sosyal yardımı kaldırması kolay değildir ve sermaye bunu göze alamamaktadır. Bu yardımların kaldırılmadan da “temel gelir” önerisinin yaşama geçirilmesi, sermaye açısından işgücüne katılımı olumsuz etkileme tehlikesine yol açmaktadır. Ayrıca sosyal politika yükünü de artırabilir. Tam da bu nedenle Standing, diğer bütün yardımları işlevsiz ve kaldırılması gereken uygulamalar olarak ilan etmiştir.
Sermaye ve iktidarlar, sosyal politika alanında kazanılmış ve kimi sorunlarla da olsa devam eden uygulamaları baştan sona değiştirmeyi göze alamayacağından Standing’in temel gelir önermesi hem neoliberal hem de ütopiktir.
Gerçek mücadelelere yani insanca yaşayacak ücret ve çalışma sürelerinin düşürülmesi, daha iyi iş koşullarının yaratılmasını talep eden ve bunu tüm kapitalist sömürü ilişkilerinin ortadan kaldırılmasına bağlayan bir mücadele, sermayeyi iknaya indirgenmiş bir projeden çok daha gerçekçidir. Aynı zamanda Standing’in hiçbir gerçek soruna az ya da çok köklü bir çözüm getirmeyen önerisinin aksine işçi sınıfı ve emekçilerin gerçek kurtuluşuna bağlanmaktadır.
SONUÇ OLARAK
Standing’in prekarya tezi, toplumsal değişimin öznesi olarak işçi sınıfının dışında başka bir özne arayışına dayanmaktadır. Bu kapsamda ortaya atılan Weberyan, otonomcu ve postmodern sınıf tartışmalarından feyzalmaktadır. Ancak, Standing’in prekaryası değiştirici-dönüştürücü bir özne olma iddiasında dahi değildir. Sonucu olduğu neoliberal kapitalizmi değiştirme gücünden yoksun, onun mağduru bir kategori olmakla tanımlanmıştır.
Öte yandan prekarya kavramı sınıf analizi açısından da işlevsizdir.
Birincisi; Standing’in prekarya tanımında, üretim araçları üzerindeki mülkiyet ve emek sürecinde girilen sömürü ilişkileri göz ardı edilirken çalışma yaşamındaki çeşitli hak ve güvencelerin varlığına, sabit ve düzenli bir iş yaşantısının olup olmamasına odaklanılmaktadır. Bu yaklaşımla emekçiler sadece “işçi sınıfı”, “prekarya”, “profisyen” gibi sınıflara ayrılmakla kalmaz, çeşitli güvence seviyelerine göre onlarca sınıf türetilebilir. Sınıf analizinde “güvence”nin merkezi kriter olarak belirlenmesi tamamen keyfidir.
İkincisi; “güvenceli” işçi sınıfı ile “güvencesiz” çalışan “prekarya” ayrımı, işçi sınıfı kavramı, tarihselliği ve güncel gerçekliği ile uyuşmamaktadır. İşçi sınıfı, sadece 1970’lerle başlayan “küreselleşme çağı”nda değil, ilk oluşumundan günümüze kadar güvencesizliği içsel olarak yaşamaktadır. Emek gücü piyasasının varlığı, işçilerin üretim araçlarından kopmuş olması varoluşsal bir güvencesizliğin kendisidir.
Üçüncüsü; güvencesizlik, sadece Standing’in prekarya adını verdiği belirli bir işçi kitlesini değil tüm işçi sınıfını tehdit etmektedir. Şimdilik güvencede gözüken işçiler bile, toplam güvencesizleşme süreci içerisinde giderek iş ve gelir güvencelerini kaybetmektedir. Dolayısıyla işçi sınıfı güncel anlamda da güvencesizlikle yüz yüzedir. Güvencesizlik “prekarya” denilen bir bölüm işçiye özgü değildir.
Son olarak; Standing, kapitalist sömürü ilişkilerinin derinlemesine bir analizine girişmeksizin piyasadaki “konum” ve görünümleri dikkate alarak sınıfları tanımlıyor. Onun analizinde üretim süreci, üretim araçları üzerindeki mülkiyet, karşı karşıya gelen sınıflar, artı-değer, artı-değere bir sınıf tarafından el konulması, sömürü vb. kavramlar ya hiç yer almıyor ya da sadece piyasadaki konumlara vurgu yapılmak üzere teğet geçiliyor. Dolayısıyla uluslararası piyasa ve devasa boyutlara ulaşmış üretim süreci düşünüldüğünde Standing, üretimin çıktılarına ve artı değere kimin el koyduğuna, kimlerin bu sürecin dışında kalıp sömürüldüğüne bakmaksızın sınıf tartışmalarına dahil oluyor. Kapitalist sömürü ilişkilerinin dışında ele alındığında ve böylece sınıflar arasındaki ilişkiler “sömürü dışı” varsayıldığında, bütün bir sınıflar arası mücadele ve siyasal hedef de sömürünün varlığını devam ettirdiği koşullarda kısıtlı güvencelerin —“temel gelir” gibi— elde edilmesine indirgeniyor. Temel gelir de bu kapsamda neoliberal kapitalizm koşullarında ve bu koşulların yeniden üretimi açısından işlevli bir öneri olarak gündeme gelmektedir.
Dipnotlar
1. Standing, Guy (2015), Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 283.
2. Standing, Guy (2007), “Temel Gelir: Küreselleşen Dünyada Yoksullukla Bir Mücadele Yöntemi”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 17-36, sf. 20.
3. Standing, Temel Gelir, sf. 20.
4. Standing, Temel Gelir, sf. 20.
5. Standing, Prekarya, sf. 283.
6. Standing, Temel Gelir, sf. 24.
7. Standing, Temel Gelir, sf. 24.
8. Standing, Temel Gelir, sf. 24.
9. Özgüler, Verda Canbey (2013), Avrupa Birliği ve Türkiye İşgücü Piyasalarının Karşılaştırmalı Analizi, İstanbul: Cinius Yayınları.
10. DİSK-AR, “Geniş tanımlı işsiz sayısı 6.5 milyona yaklaştı!”, 15 Temmuz 2016.
11. İŞKUR’a 2016 yılının ilk üç ayında işsizlik maaşı almak için başvuranların sayısı 386 bin 246 kişi oldu. Bkz. “İŞKUR üyelik 2016”, 15 Temmuz 2016.
12. İnsel, Ahmet (2007), “İktisat Aklına Sokulan Siyasal Çomak: Vatandaşlık Geliri”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 37-50, sf. 37.
13. Kutlu, Denizcan (2015), “‘Prekarya’ Üzerine Eleştirel Notlar ve Düşünceler”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 70, Sayı 1, sf. 223-236, sf. 232.
14. Erdem, Ilgın, Avrupa’da Asgari Gelir Uygulamaları, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu, Araştırma Raporu, İstanbul, sf. 21.
15. Silva, Maria Ozanira da Silva e (2007), “Asgari Gelirden Vatandaşlık Gelirine: Brezilya’da Gelir Aktarım Programlarının Gelişimi”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 215-242, sf. 220.
16. Standing, Prekarya, sf. 11.
17. Standing, Prekarya, sf. 11.
18. Standing, Prekarya, sf. 16.
19. Standing, Temel Gelir, sf. 20.
20. Standing, Temel Gelir, sf. 33.
21. Standing, Temel Gelir, sf. 33.
22. Standing, Prekarya, sf. 289.
23. Standing, Temel Gelir, sf. 33.
24. Standing, Temel Gelir, sf. 19.
25. Buğra, Ayşe ve Sınmazdemir, N. Tolga (2007), “Yoksullukla Mücadelede İnsani ve Etkin Bir Yöntem: Nakit Gelir Desteği”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 85-114, sf. 103.
26. Güçlü, kimi zaman radikal çıkışlarına rağmen kapitalizm içi reformların sınırlarını aşamamış, sosyal demokrat partilerin hegemonyasından kurtulamamıştır.
27. Kutlu, Prekarya, sf. 233.
28. Buğra, Vatandaşlık geliri ve toplumsal dayanışma.
29. Tonak, Ahmet (2010), “Vatandaşlık geliri sol bir talep mi?”, 15 Temmuz 2016.
30. Standing, Prekarya, sf. 283.
31. Tam anlamıyla bir temel gelir uygulaması değildir. Alaska’nın yüksek petrol gelirlerinin bir kısmı halka dağıtılmaktadır.
32. Standing’in sınıfsal ayrımları dikkate almayan “temel gelir” önerisi bir yana her işsizin temel insani ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir gelir önemli bir mücadele konusudur. Bu Türkiye’de bugün uygulanan ve binbir koşula bağlı işsizlik sigortasında köklü bir değişiklik talebidir.
Kaynaklar
Buğra, Ayşe (2010), “Vatandaşlık geliri ve toplumsal dayanışma”, Radikal, 15 Temmuz 2016.
Buğra, Ayşe ve Sınmazdemir, N. Tolga (2007), “Yoksullukla Mücadelede İnsani ve Etkin Bir Yöntem: Nakit Gelir Desteği”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 85-114.
DİSK-AR, “Geniş tanımlı işsiz sayısı 6.5 milyona yaklaştı!”, 15 Temmuz 2016.
Erdem, Ilgın, Avrupa’da Asgari Gelir Uygulamaları, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu, Araştırma Raporu, İstanbul.
İnsel, Ahmet (2007), “İktisat Aklına Sokulan Siyasal Çomak: Vatandaşlık Geliri”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 37-50.
“İŞKUR üyelik 2016”, 15 Temmuz 2016.
Kutlu, Denizcan (2015), “‘Prekarya’ Üzerine Eleştirel Notlar ve Düşünceler”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 70, Sayı 1, sf. 223-236.
Özgüler, Verda Canbey (2013), Avrupa Birliği ve Türkiye İşgücü Piyasalarının Karşılaştırmalı Analizi, İstanbul: Cinius Yayınları.
Silva, Maria Ozanira da Silva e (2007), “Asgari Gelirden Vatandaşlık Gelirine: Brezilya’da Gelir Aktarım Programlarının Gelişimi”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 215-242.
Standing, Guy (2007), “Temel Gelir: Küreselleşen Dünyada Yoksullukla Bir Mücadele Yöntemi”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 17-36.
Standing, Guy (2015), Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları.
Tonak, Ahmet (2010), “Vatandaşlık geliri sol bir talep mi?”, Radikal, 15 Temmuz 2016.
