Ümit Yılmaz
Renault işçilerinin işçi kıyımını püskürtememesinin ardından işçi hareketi ve sendikal harekette Renault’ta olup bitenler etraflıca tartışılmaya başlandı. İşten atılan bir Renault işçisinin deyimiyle, ne olmuştu da, sendikasız iki hafta direnerek taleplerinin bir bölümünü patrona kabul ettiren Renault işçisi, üstelik bu kere yeni örgütlendiği sendikasıyla birlikte bir gün bile direnememiştir? Renault Direnişi üzerine söylenenler, yazılıp, çizilenler bir ‘şehir efsanesi’nden ibaret şeyler değilse eğer, bu durumu nasıl açıklamak gerekir?
Baştan belirtelim, sınıf mücadelesi hakkında az çok bir fikir sahibi olanlar bakımından ortada şaşırtıcı bir durum yoktur. İşçi hareketinin –politik bilinç bakımından– düzeyi ve buna bağlı olarak işçi hareketine egemen olan yerleşik sendikal bilinç ve sendikal bürokrasinin rolü göz önüne alınarak yapılacak bir değerlendirme, aradığımız yanıt(lar)ı bize verebilir.
Süreci izleyerek bulmaya çalışalım.
SALDIRI ÖNCESİ DURUM
Bilindiği gibi, 2015 Mayıs’ında gerçekleşen ve işçi hareketi ve sendikal harekette bir dönemeç oluşturan Metal Direnişi’nden beri hem işçi sınıfının, hem de sermaye ve hükümetin gözü Renault işçilerinin üzerinde odaklanmıştır. İşçi sınıfı girdiği hak mücadelelerinde ihtiyaç duyduğu moral dayanağı ve mücadele perspektifini Renault işçisinin mücadele ve eyleminde bulurken; sermaye cephesi ve kapitalist devlet içinse Renault işçisi, sömürü çarkını ha bire çomaklayan başı ezilmesi gereken bir “şer odağı” haline gelmiştir. Bu durumda Renault’da işçilerle patron (gerçekte patron, polis ve gizli servis gibi kurumlarıyla devlet ve hükümeti de kapsayarak bir bütün olarak sermaye cephesi) arasında bir çatışma kaçınılmazdı ve nitekim öyle de oldu.
Çok sert geçeceği baştan belli olan bu çatışmadan Renault işçilerinin yeni bir zaferle çıkması başlıca iki koşula bağlıydı. Bunlardan ilki, kendi iç birliği ve örgütlülüğünü 2015 Mayısında olduğundan daha sağlam temellere oturtmuş olması; ve ikincisi işçi sınıfı ve sendikalar cephesinden gerçek bir sınıf dayanışmasıyla desteklenmesi… Görüldü ki, Renault işçisi iki açıdan da eksiklik ve zaaf taşıyordu. Süreç içindeki değişim ve gelişmeleri bütün yönleriyle bilince çıkaramadığı gibi, örgütlendiği Birleşik Metal-İş Sendikası’nın (BMİS) sınıf mücadelesinde tuttuğu yeri de doğru anlayamadı.
MAYIS AYINA GÖRE DEĞİŞEN ŞARTLAR
Sermaye cephesini derinden sarsan, sendikal harekette ve işçi hareketinde yeni bir döneme kapı açan Metal fırtınanın çok özel tarihsel koşullarda gerçekleştiği unutulmamalıdır. Yıpranan AKP Hükümetinin 7 Haziran genel seçimleri öncesi saldırmaya cesaret edememesi, eylemlerin öngörülemez bir hızla gerçekleşmesi ve yaygınlaşmasının ve kapitalist patronlar ve hükümette yarattığı şaşkınlık, hazırlıksızlık ve bütün bunların ötesinde işçilerin inisiyatifi ele alarak –kararların yüzlerce, binlerce işçinin katıldığı toplantılarda alınması ya da oylanması örneğinde olduğu gibi– tam bir işçi tarzıyla hareket etmeleri vb. direnişin kısmi kazanımla bitmesini sağlayan faktörlerin başlıcalarını oluşturmuştur.
Şubat/Mart ayına gelindiğinde ise ülkede tam anlamıyla bir savaş iklimi hüküm sürmektedir. Sermayenin güncel kumanda merkezi durumundaki AKP Hükümetinin 1 Kasım Seçimlerinden büyük bir “başarı”yla çıkmasını sağlayan toplumun terörize edilerek teslim alınması, kalıcı bir devlet ve hükümet politikası olarak, tüm emekçi sınıflar, ezilen halk ve kitleler üzerinde uygulanmaya başlanmıştır. Gebze’de Cengiz Makine’da olduğu gibi, direnen fabrikalara artık Çevik Kuvvet ve TOMA’lar eşliğinde girilmektedir. Nitekim Renault’da da, patron, benzer önlemler eşliğinde saldırıyı başlatmıştır.
Bir başka faktör, Renault hariç direnişin yaşandığı fabrikalarda –direnişe önderlik eden işçiler başta olmak üzere– işçi kıyımları eşliğinde hareket geriye itilmiş, işbirlikçi Türk Metal bürokrasisi bu fabrikalarda adım adım varlığını hissettirmeye başlamıştır. Direniş günlerinden farklı olarak, Renault’ta da işçiler arasında üç ayrı kategori oluşmuştur. Türk Metal üye sayısı 300 civarında, BİMİS üye sayısı 3800-4000, dayanışmada kalan işçi sayısıysa 1000 civarındadır ki, aşağıda göreceğimiz gibi, BİMİS üyeleri arasında da vardiya temelli “bölünme”ye doğru bir gidişat başlamıştır.
Renault işçilerinin kör parmağım gözüne misali kendi aleyhlerine gelişen bu değişimleri görmemiş olmaları düşünülemez. Sorun da, zaten tam bu noktada baş göstermiştir. Renault işçisi gelişmeleri görmüş, fakat kaba sonuçlar çıkarmıştır. Direniş döneminde olduğu gibi, gelecek saldırıları üretimi durdurarak önleyebileceğini sanmıştır. Böyle düşünmesinde iki kere başarmış olmanın getirdiği bir özgüven patlamasının payı olmakla birlikte, asıl neden, karşısındaki gücün sınıfsal niteliği ve bileşimini bütün yönleriyle kavramada taşıdığı bilinç eksikliğidir. Açık bir sınıf bilinci ihtiyacı, Renault işçisi açısından, yeni örgütlendiği BİMİS ile olan ilişkisinde de kendini göstermiştir.
TABAN ÖRGÜTLERİNİN BİÇİMSELLEŞMESİ, İNİSİYATİFİN YİTİRİLMESİ
Renault’yu diğer direnişçi fabrikalardan farklı kılan, hem direniş anında, hem de sonrasında sahip olduğu örgütlülüktü. “UET” adı verilen en küçük birimlere kadar yayılan bu örgütlülük patronun saldırısı karşısında caydırıcı bir rol oynarken, yine bu örgütlülük sayesinde kısa sürede BİMİS’in örgütlenmesi sağlanabilmiştir. BİMİS’te örgütlenene kadar Renault işçisi tutum ve mücadelesinin meşruiyetini taleplerinin haklılığından alan fiili bir mücadele çizgisi izlerken, BİMİS, işçilerin mücadelesini her adımda yasal bir çerçeveye sıkıştırmaya çalışmıştır. İşçiler, işyeri sendika temsilcilik seçimi, ek zam vb. taleplerini fiili mücadeleyle almayı önerdiğinde, sendikanın yanıtı, her seferinde, diyalog ve görüşmeler yoluyla sorunun çözüleceği biçiminde olmuştur. BİMİS’in işçilerin önerileri karşısındaki temel tezi 2017’ye kadar yetkili sendika olmadığı için yapacaklarının sınırlı olduğu şeklindeydi. Mücadelenin sınırlarını taleplerin meşruluğuna göre belirlemeyip, burjuvazinin çizdiği yasal sınırlara hapsederseniz elbette geriye söyleyecek, yapacak fazla bir şey kalmaz. Bu işçi hareketinde sendikal bürokrasinin tipik tarzıdır. BİMİS yönetimi, yerleşik sendikal bilince yaslanarak, bu çizgisini, adım adım Renault işçisine benimsetmiştir. Belirtmek gerekir ki, yerleşik sendikal bilinç Renault işçisi üzerinde de hakim durumdadır. Ve yine bilindiği üzere, bu çizginin karakteristik özelliği “aktif sendikacı-pasif işçi kitleleri” ilişkisine dayanan bir zeminde şekillenmiş olmasıdır. BİMİS yönetimi, sendikaların varlığını etkisiz hale getiren ve işyerinin çıkarlarını(!) her şeyin önüne geçiren “Sosyal Diyalog Komitesi”ni de yine bu bağlamda işçilere kabul ettirebilmiştir.
Böylece işçiler, giderek, sorunların çözümünü bütünüyle sendikadan bekleyen bir çizgiye savrulmuştur. Bu durum, kendini, UET toplantılarında da göstermiştir. Toplantıların sonrasında, sendika, kendi görüşlerini toplantı kararları biçiminde mesaj yoluyla işçilere empoze etmeye başlamıştır. Bu işleyişe itiraz eden ve direnişçi çizgide ilerlenilmesini savunan UET sözcüleri, sendika tarafından “bozgunculuk”la, “marjinal grupların taraftarı olmak”la ve hatta “gizli Türk Metalcilik”le suçlanmıştır. Sendikacıların geliştirdiği “bu gibi davranışlar örgütlenmemize zarar veriyor” görüşü, Türk Metal fobisinin işçilerin zihinlerinde yer etmiş birikintilerinin de etkisiyle genel kabul görmeye başlamıştır. Böylece mücadeleci işçiler dışlanırken, BİMİS yönetiminin sendikal anlayışı hakim hale gelmiştir. Sendikacıların toplantılardaki keskin söylemleri bu durumu daha da pekiştirmiştir. UET toplantılarında işçilerin BİMİS çizgisinde hareket edenler ve bu çizgiye muhalefet edenler olarak ayrıştığı –dolayısıyla işçilerin iç birliğinin parçalandığı– açık seçik görülür hale gelmiştir. Öyle ki, A ve B vardiyası sözcüleri, “Sosyal Diyalog Komitesi” seçiminde, C vardiyası sözcülerini dışladıkları bir anahtar listeyle seçimlere gitme kararı almıştır.
Özetle, geçen yılki Mayıs Direnişi’nde örgütlülük dayanakları olarak çok “işe” yarayan UET toplantıları, BİMİS yönetiminin çizgisini hakim kılmanın bir platformuna dönüşerek, biçimselleşmiştir. Gelinen yerde, gerçek anlamda taban örgütlülüğünden, işçilerin tabanda birliğinden ve işçi inisiyatifinden söz etmek artık mümkün değildir. Ve nitekim işçi kıyımıyla birlikte, bu durum, bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir.
Bütün bu süreçte, BİMİS yönetimi, inisiyatifi adım adım işçilerden alıp kendi elinde toplarken, gerçekte Renault işçilerinin Metal Direnişi boyunca biriktirdiği tahkimatı darmadağın ederek, işçileri silahsızlandırmıştır.
KIYIM, DİRENİŞ, ÇÖZÜLME
Bunun karşısında Renault patronu, Hükümetin, MESS’in ve Türk Metal Sendikasının desteğini arkasına alarak tahkimatını sağlamlaştırmış bir halde –üstelik son derece iyi hazırlanmış bir plan dahilinde– saldırıya geçmiştir. Saldırıya geçerken, Renault patronunun işçiler cephesinde yaşanan bu gelişmeleri gayet yakından bildiğinden şüphe duymamak gerekir. BİMİS’i ise, zaten grev sürecinden tanıyor ve ne yapıp yapamayacağını baştan tahmin edebiliyordu.
Sendikaya dair patronun gördüğü bu gerçeği Renault işçisinin göremeyişini, sendikal bürokrasinin bu “sol versiyonu” hakkındaki bilgisizliğine bağlamak gerekir. İşçi, tanıdığı, bildiği, bilince çıkardığı şeye karşı mücadele eder. DİSK ve BİMİS, ana gövdesi milliyetçi, dinci eğilimde olan Renault işçileri tarafından, milliyetçi önyargıları bir yana bıraktıklarında, evvel emirde işçi haklarını savunan merkezler olarak görülmüştür. Gerçekte ise, BİMİS yönetimi, patronlarla cepheden kapışmayı hiçbir zaman göze alamamıştır. İşçilerin baskısıyla grev, direniş kararları almak zorunda kaldığında ise, hep kazasız belasız işin içinden sıyrılmanın yolunu arayıp bulmaya çalışmıştır. Üstelik “tabanın kararlarına uyan” “demokratik” görüntüsü bürokratik uygulamalarını maskeleyen bir örtü görevi görmüştür. Bu “demokratiklik maskesi” çekilip alındığında, bürokrasi tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar. Renault’ta da, yaşanan bu olmuştur. İşçi kıyımına karşı Genel Başkan Adnan Serdaroğlu, 2017’ye kadar bekleyeceklerini, yasal yollardan haklarını arayacaklarını söylemiş, işçilerin baskısıyla üretimi durdurma kararını tanımak zorunda kalmış ve fakat herhangi bir direniş hattı ortaya koymamış; hükümetin, Çalışma Bakanının, Cumhurbaşkanının sürece müdahale ettiğinden şikayet etmekle yetinmiştir. MESS’in, Hükümetin ve Sarayın sürece müdahale ettiği doğrudur. Fakat soru şudur: Bu müdahaleler karşısında sendika yönetimi ne yapmıştır? Bu müdahaleleri boşa çıkarmak için ne, nasıl bir tutum ve mücadele hattı ortaya koymuştur? Mızmızlanmaktan öte hiçbir şey…
Renault işçisi ise, saldırıları direnişle püskürtmeye yönelip üretimden gelen gücünü devreye sokarak, üretimi durdurmuştur. Görünüşte de, işçilerin zihninde de her şey Mayıs Direnişi’nin bir tekrarı gibidir. Gerçekte ise, durum bambaşkadır. Yukarıda değindiğimiz gibi, patron ve Hükümet cephesinden de, işçiler cephesinden de çok şey değişmiştir. İşçiler, direnişe geçtikten sonraki gelişmelerle değişimi bütün yönleriyle fark etmiştir; ama artık çok geçtir… Fabrikaya kapanan işçilerin dışarıdaki arkadaşlarıyla bağı kopuktur, patron dört koldan tehditlerle işçileri kuşatma altına almıştır, işçilerin bu durumda ne yapacaklarına dair önceden aldıkları bir karar yoktur ve her işçi birey olarak karar vermekle yüz yüze bulmuştur kendisini. Dışarıda da durum farklı değildir. Fabrikanın önü TOMA ve panzerlerle tutularak, işçilerin fabrika önüne gelmeleri ve içerideki arkadaşlarıyla temas kurmaları engellenmiştir. Fabrikaya yakın bir yerde toplanan işçileri dağıtmak için de polis müdahale etmiş, gözaltılar başlamıştır. Binlerce işçi bir aradadır, fakat ne yapacağını bilemez halde, oraya buraya koşuşturmaktadır. Bir grup işçinin “fabrikanın önünü tutalım, içerideki arkadaşlarla temasa geçelim” önerileri bu kargaşa ortamında boğulup gitmiştir. Mayıs günlerinden ortada eser yoktur. Artık “taban inisiyatifi”nden, “işçi tarzı”ndan bahsetmek mümkün değildir. Binlerce işçi bir arada olmasına rağmen karar alıp uygulayamaz hale düşmüştür. Bu ortamda, işçi, sendikadan gelecek önerilere kulak kesilmiştir. Fakat ortada sendika merkez yönetiminden kimse yoktur. Onlar, aynı saatlerde, Bilecik ve Eskişehir’de, “kiralık işçilik”e karşı açtıkları “mücadele kampanyası” çerçevesinde “eylem” yapmaktadır. Bu durum bile, başlı başına, BİMİS yönetiminin gerçek niyetini anlamaya yeterlidir. İşçilerin ısrarları sonucu işçilerin toplandığı yere gelerek konuşma yapan BİMİS Genel Sekreteri Özkan Atar ve Genel Başkan Adnan Serdaroğlu, esip gürleyip, işvereni yasalara uygun davranmaya davet ettikten sonra, yeniden “kampanyaları”na dönmek üzere ortadan kaybolmuşlardır.
O anlarda bile, işçilerin ezici çoğunluğu hala “sendikamızın bize açıklamadığı bir bildiği vardır” diye düşünmektedir. Bu, yerleşik sendikal bilincin işçinin zihninde ne derece yer tuttuğunu göstermesi bakımından son derece çarpıcıdır. Sendikadan beklenen tavrın bir türlü gösterilmemesi, işçiler arasında çözülmeyi beraberinde getirmiştir. Arkası çorap söküğü gibi gelmiştir. 10 kişiyle başlayan kıyım yüzleri bulmuş, yüzlerce işçi kendi isteğiyle çıkış almıştır. Bine yakın işçi de çıkış için başvurmuş durumdadır.
YENİLGİDEN ÖĞRENMEK
Kabul etmek gerekir ki, Mayıs Direnişi’yle karşılaştırıldığında, ağır bir yenilgi alınmıştır. Kapitalist patronlar Renault işçisine bedel ödetmektedir ve acılı bir süreç Renault işçisini beklemektedir. Ne var ki, Renault işçisi böyle bir durumla ilk defa yüz yüze gelmemektedir. Daha önce de ağır kıyımlar yaşamış, fakat yaralarını sararak ayağa dikilmesini bilmiştir. Bu yönüyle, Renault işçisi sermayenin kabusu olmaya devam etmektedir/edecektir. Daha şimdiden, kıyıma uğrayan bir grup işçi, BİMİS yönetiminin ilgisizliğine rağmen, işe geri dönme talebiyle fabrika önünde direnmeye yönelmiştir.
Bu aşamada önemli olan, yenilgiye neyin sebep olduğunun doğru anlaşılmasıdır. Yazı boyunca nedenler üzerinde durmaya çalışıldı. Hiç şüphesiz, yenilgiye uğrayan, Mayıs Direnişi’ne damga vuran çizgi ve anlayış değil, “sağ”, “sol” varyantlarıyla sendikal bürokrasinin uzlaşmacı çizgisidir. Ne var ki, buradan hareketle, yenilginin faili olarak tek başına BİMİS yönetiminin tavrını göstermek de oldukça yüzeysel bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım kabul görürse, Renault işçisi ve onun şahsında Türkiye işçi sınıfı makus talihini yakın dönemde yenemeyecek demektir. Nihayetinde, BİMİS yönetiminin sendikal anlayış ve çizgisi de, mevcut uzlaşmacı sendikacılığın bir varyantından ibarettir ve işçi hareketi ve sendikal hareket içinde bu bağlamda bir rol oynamaktadır. Bu platformda kalındığı sürece işçi haklarını savunmanın olanağı yoktur. Renault işçisi, doğrulara, her zaman olduğu gibi, kendi pratiğinden öğrenerek ulaşacaktır. Bu sorgulamada kavranacak halka, inisiyatifin kimde olduğudur. Renault işçisi, Mayıs Direnişinde olduğu gibi inisiyatifi kendi elinde bulundurduğunda kazanmış, Şubat/Mart Direnişinde olduğu gibi inisiyatifi –sendika yönetimi de olsa– başkalarına devrettiğinde kaybetmiştir.
Renault işçisi, olayların gelişiminde kendi sorumluluğunu bilince çıkarmadan, ileriye yönelik bir adım atamayacağını görecektir. İşçi hareketi tarihinin de gösterdiği gibi, başarılardan çok başarısızlıklar, zaferlerden çok yenilgiler öğreticidir. Renault işçisi bu yenilgiden gerekli dersleri çıkararak, daha güçlü ve daha örgütlü olarak, bıraktığı yerden mücadeleyi yeniden başlatacaktır. Bundan şüphe duyulamaz.
