Savaş politikalarına ve faşizm tehlikesine karşı ortak mücadeleye!

İhsan Çaralan

İki-üç ay önce, herkesin sorduğu soru, “Memleket nereye gidiyor?”, “AKP ülkeyi nasıl bir mecraya sürüklüyor?” gibi, cümleler değişik kurulsa da “Ne olacak bu memleketin hali?” içerikli sorulardı.

Oysa Cumhurbaşkanı ve AKP, 1 Kasım Seçimi’ne gidilirken “istikrar”, yani kimsenin gelecekten endişe duymadığı bir Türkiye vaat etmişlerdi.

Ama AKP’nin 316 milletvekili alarak seçimi kazanmasından sonra her kesimden insanın aklında büyüyen soru, “Türkiye nereye sürükleniyor?” oldu.

Çünkü;

  • Daha 7 Haziran Seçimi öncesine kadar AKP ve Erdoğan’ın da “Türkiye’nin en büyük sorunu” dediği Kürt sorununun çözümünde önceki adımları bile yok eden bir çizgi izlenmesine geçilerek, bir Kürt-Türk çatışması tehdidini büyüten operasyonlar başlatılmış, “Kürt sorunu yoktur terör sorunu vardır!” biçimindeki yüz yıllık stratejiye geri dönülmüştü.
  • 1 Kasım Seçimi’nde “550 yerli ve milli vekilli bir Meclis” isteyen Cumhurbaşkanı, seçimde elde edemediğini Mecliste elde etmek için harekete geçmiş, “parlamenter sistem dinleme odasındadır”, “fiili başkanlık dönemine geçildi” denilerek, 7 Haziran’da püskürtülen AKP Anayasası ve “başkanlık sistemi” için girişimler yeniden gündeme alınmış, MHP ve CHP’nin içine yönelik operasyonlar başlatılırken HDP’yi de Meclis dışına itmek için “dokunulmazlıkların kaldırılması” oyununu sahneye koşmuştu.
  • Basın özgürlüğü başta olmak üzere özgürlükler ayaklar altındaydı; terörle mücadele yasası, Anayasa ve yasaların üstünde bir yasa olarak uygulamaya sokulmuştu.
  • İnanç özgürlüğü vaadinin, “Alevi açılımı” adı altında Alevilerin kendi içlerinde bölünmesi olduğu açıkça ortaya çıkmış, eğitim alanı başta olmak üzere laiklikle ilgili kazanımları yok sayılarak toplumsal yaşamın her alanına dini umdelerin sızdırıldığı girişimler olağanüstü hız kazanmıştı.
  • “Canlı bomba” ve “bombalı araçlar”la yapılan saldırıları olduğu kadar “şehit cenazelerini” de vesile yaparak, Hükümet, sokakları terörize etmiş, hak ve özgürlük talebiyle sokağa çıkan kitlelerin eylem ve etkinlikleri “can güvenliği”, “oluşan gerilim ortamı” gibi gerekçelerle önemli ölçüde sınırlanmış, paramiliter faşist gruplar sokaklara salınmış, rutin basın açıklamaları bile polis müdahalelerinin hedefi haline getirilmişti.
  • Bombalı saldırılar, bölge illerindeki sokağa çıkma yasaklı operasyonlar, sınır içinde ve dışında savaş uçaklarının bombardımanlarının yarattığı dumanlı havayı fırsat bilen Hükümet-patronlar-sendika bürokrasisi ittifakı, “kiralık işçilik” yasası çıkarılırken, taşeron sistemi ve sözleşmeli çalışmanın zeminini genişleten düzenlemeler yapılmış, “kıdem tazminatının fona devredilmesi” için hazırlıklar tamamlanmış, iş güvenceli çalışmaya dair kazanımların ortadan kaldırılması için girişimler hızlandırılmıştır.

Toplam açısından bakıldığında, 1 Kasım Seçimi sonrasında oluşan Davutoğlu Hükümeti, dış ve iç politikası çökmüş, ekonomik politikaları giderek artan biçimde kötü sinyaller veren önceki Hükümetlerin bir devamıydı. Ve Hükümet bir yandan halka mutlu bir gelecek, kalkınmış ve demokratik bir Türkiye vaat ederken, öte yandan da Cumhurbaşkanı liderliğinde keyfi bir başkanlık sistemini fiilen devreye sokarak her gün özgürlükleri ortadan kaldıran, ekonominin yükünü halka yıkan, demokrasiyi “yerli ve milli” normlara çeken, laik eğitime dair her kazanıma saldıran girişimlere hız vermiş bulunuyordu.

Bütün bu gelişmeler ve bu gelişmelere eşlik eden pek çok girişim ve ülkenin ekonomi, dış ve iç politikadaki bütün başlıca sorunlarının büyümeye devam etmesi; vatandaşların olduğu kadar akademisyenler, aydınlar, gazeteciler gibi olup biteni daha özel gözleyen çevrelerde de kafa karışıklığını artırmakta, “Türkiye nereye sürükleniyor?” sorusunu büyütüp yaygınlaştırmaktaydı.

SORU YANITINI BULDU; AMA HANGİ DOĞRULTUDA?

1 Kasım Seçimi’nde yüzde 49.5 oy alan ve gelmiş geçmiş en icraatçı, en başarılı Hükümet olarak propaganda edilen Hükümetin Başbakanı Davutoğlu’nun bir anda Cumhurbaşkanı’nın girişimiyle görevden alınması; AKP’nin iki hafta içinde olağanüstü Kurultay’a götürülerek MKYK’sı ile genel başkanının yenilenmesi, arkasından da iki gün içinde Binali Yıldırım Hükümeti’nin kurulmasıyla; “Türkiye nereye sürükleniyor?” sorusunun yanıtı da ortaya çıktı.

Başbakan Binali Yıldırım ülkenin nereye sürüklenmesinin amaçlandığını, genel başkan seçildiği AKP’nin 2. Olağanüstü Kurultayı’nda ilan etmekle kalmadı; Hükümetin asıl icraatının “başkanlık sistemini de içeren yeni bir anayasa” olduğunu açıkladı. Böylelikle, Davutoğlu’nun asıl suçunun da “yeni Anayasa”, özellikle de “başkanlık sistemi” konusunda ayak sürümesi olduğu geçen süre içinde iyice anlaşıldı.

Hükümet’in bütün icraatının merkezine “yeni anayasa ve başkanlık sistemi”ni koymasının anlamı ise; ekonomik politikalardan “terörle mücadele” adı altında yürütülen operasyonlara, dış politikadan yargının yeniden düzenlenmesine, eğitim, sağlık, ulaşım, yerel yönetimler gibi başlıca hizmetlere kadar her alandaki bütün icraatın, “yeni bir anayasa ve başkanlık sisteminin getirilmesi”ne hizmet edecek biçimde yeniden düzenlenmesi demektir.

Kısacası, Binali Yıldırım Hükümeti’nin kurulmasını önceleyen tartışmalar ve bu Hükümet’in kurulması ve hedeflerini ortaya koymasıyla; “Türkiye nereye sürüklenmek isteniyor?” sorusunun yanıtı herkes için belli olmuştur. Amaç, “tek parti tek lider rejimi”nin kurulmasıdır.

Başkanlık sistemini getirmeyi amaç edinilen “yeni anayasa” da, bu rejimin ana karakterini belirleyecek anayasasıdır!

Nitekim Yıldırım Hükümeti, bir yandan yeni anayasa için AKP grubunda oluşturulan “Anayasa yazım komisyonu” AKP anayasasını yazmaya devam ederken, aynı zamanda da, diğer partilere de yanıtını bildiği çağrılar yapmış ve Erdoğan‘la yapılan değerlendirmeler sonucunda;

1-) Meclis’e AKP grubunun inisiyatifiyle, “yerli ve milli” normlara sahip “Türk usulü bir başkanlık sistemi”ni anayasalaştıran bir anayasa tasarısı getirmeyi,

2-) Böyle bir anayasanın geçmeme ihtimaline karşı, “tam başkanlık sistemine bir adım” olmak üzere, “partili başkanlık sistemi”ne imkan tanıyacak bir “mini anayasa değişikliği”nin devreye sokulması stratejisi benimsenmiş görünmektedir.

Ne var ki, Anayasanın Meclis’te değiştirilmesi için en az 367, referanduma sunulması için ise en az 330 milletvekilinin tasarıya oy vermesi gerekmektedir. “Partili Cumhurbaşkanlığı” için yapılması gerekli olan anayasa değişikliği için de bu sayılar aynen geçerlidir.

Ancak AKP’nin 316 vekili vardır ve tüm vekiller oy verse bile, daha en az 15 vekilin desteğine ihtiyaç vardır. Ve AKP bu “eksiği”ni diğer partilerden tamamlamak zorundadır.

Nitekim, Erdoğan ve AKP’nin MHP içindeki yönetim-“muhalefet” çatışmasıyla yakından ilgilenmesi, bu ilgisini Adalet Bakanlığı üstünden yargıyı kullanmaya kadar vardırarak “MHP içindeki bir AKP operasyonu”na kadar götürmesinin ardında, MHP’de bir bölünme yaratarak, bölünen taraflardan en az birisinin AKP’ye yedeklenip bu yolla Anayasa değişikliği için gerekli vekil sayısının tamamlanmak istenmesi ihtiyacı vardır. Yine CHP’nin “terörle mücadele konseptine yedeklenmesi”nden sonra CHP içindeki geleneksel çatlakların büyümeye başlaması ve parti yönetimi ile parti içindeki çeşitli fraksiyonların kavgaya tutuşma eğilimine girmesinden AKP’nin yararlanması, en azından bazı vekillerden destek alabilmek için ortamın oluşması bakımından elinden geleni yapması da sürpriz olmaz.

Sadece AKP ve MHP de değil, diğer alanlardaki çok yönlü baskıların yanında “dokunulmazlıkların kaldırılması” üstünden bu partinin Meclis dışına itilmesine yönelik baskılardan etkileneceği öngörülen bazı vekillerin HDP’den kopartılmasının Erdoğan ve AKP’nin planları içinde olması sürpriz olmaz. Ama tersi, yani Erdoğan-AKP yönetiminin, bütün bu gelişmelerden, HDP’nin iç çatışmaya girmesini teşvik etmek ve bundan yararlanmak üzere planlarının olmaması doğrusu sürpriz olurdu.¹

Yukarıda ifade edildiği gibi, Erdoğan-AKP yönetiminin yakın amacı; “başkanlık sistemli yeni bir anayasa”, olmazsa, “Partili Cumhurbaşkanlığı sistemli bir anayasa” değişikliği için en az 330 milletvekili bulmaktır. Önce bu zorlanacaktır. Ama Meclis’te 330 milletvekili bulunamazsa, bu sefer, “parlamenter sistemin işlemediği açıkça görülmüştür” denilerek, “erken seçim” zorlanacaktır. Dolayısıyla, bir tarih verilemezse de, siyasi takvim açısından; eğer bölgede ortaya çıkabilecek çok daha önemli gelişmeler öne geçmez ya da Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin güçleri bu “başkanlık sistemi” adı altındaki “tek parti tek adam diktatörlüğü”ne yönelik en önemli adım olan bu saldırıyı püskürtemezse, ülkeye dayatılacak ilk adım, bir “referandum” ya da “erken seçim”dir!

“Eğer, en az referandum için gerekli oyu vermezseniz, biz de erken seçime gideriz” tehdidi, MHP ve CHP’yi etkiler mi denirse, dokunulmazlıkların kaldırılmasında AKP’ye ihtiyacı olan oyu veren, kendi içinde bölünme sancıları yaşayan MHP’yle, yönetiminin “terörle mücadele konseptine” bağlanmasının sıkıntıları içinde bir iç çatışmaya doğru sürüklenen CHP, “başkanlık sistemli” ya da en azından “partili cumhurbaşkanlığı”nı içeren bir anayasa değişikliği için gerekli desteği sağlamazlar demek, fazla iyimserlik olur. Bu yüzden Erdoğan-AKP yönetiminin MHP ve CHP’nin bu yumuşak karnını zorlaması şaşırtıcı olmaz.

Siyaset alanındaki gelişmelere toplam açısından bakıldığında; “Memleket nereye sürükleniyor?” içerikli belirsizlik ve endişe ifade eden soruların yanıtı artık bellidir! Erdoğan ve AKP yönetimi ülkeyi “tek parti tek adam rejimi”ne götürmek için ellerindeki bütün imkanları seferber etmiş, ülkenin her önemli sorununu ve din, mezhep ve milliyet istismarcılığı dahil kullanılabilecek her konuyu istismar etmekten çekinmeyeceklerdir.

Evet, “soru”daki “belirsizlik” unsuru kalkmıştır; ama ülkenin Erdoğan-AKP yönetimi tarafından içeride ve dışarıda savaş ve Terörle Mücadele Yasası’yla yönetilmesinde ısrar edileceğinin açıkça ortaya çıkması “Memleket nereye sürükleniyor?” sorusundaki endişeyi devasa büyütmüştür ve büyütmeye de devam edeceği anlaşılmaktadır.

İLERİCİ GÜÇLERİN SALDIRIYI PÜSKÜRTME GÜCÜ VAR

Erdoğan ve AKP yönetimin kendi amaçlarına varmaları için izleyecekleri yol az çok belli olmuştur. Ama, bu, Erdoğan-AKP yönetiminin ve onun arkasında mevzilenmiş olan egemen sınıf kliklerinin planıdır. Ve bu plana boyun eğmek, Türkiye halklarının kaderi değildir.

Çünkü; evet, AKP’nin arkasında hâlâ önemli bir oy gücü vardır; devlet ve Hükümet’in bütün imkanlarına sahiptir; devletin ve Hükümet’in imkanlarını hiçbir yasa, teamül kaygısı gütmeden, AKP’nin imkanı olarak kullanmaktadır; üstelik CHP ve MHP, AKP’nin terörle mücadele konseptine büyük ölçüde teslim olmuşlardır. Ama Türkiye’de siyaset, sadece AKP’yi destekleyen ya da onun çekip çevirdiği güçlerden ibaret değildir. Tersine, AKP’nin “tek parti tek adam rejimi”ni amaçlayan girişimlerine teslim olmaya razı olmayan, bunun için kendi talepleriyle uzun zamandan beri mücadele eden azımsanamayacak, hatta az çok birleşebildiğinde, AKP’nin özgürlüklere, haklara yönelik saldırısını püskürtecek büyük bir güç vardır.

Kısacası, çeyrek yüz yıl boyunca Kürtler, Aleviler, çevreciler, aydınlar, demokratlar, ülkenin her milliyetten işçileri, emekçileri, kadınları, gençleri, bazen ortak taleplerle, ama daha çok da kendilerine has taleplerle hep mücadele içinde olmuşlardır. Yani bugünkü mücadelenin sorunu, az etkinlik, az eylem yapılması değildir. Tersine; siyasetin ve emeğin gündemine şöyle bir kuşbakışı bakmakla bile, bir tarafında Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmek için giriştikleri büyük mücadelenin, öte yanında işçilerin, emekçilerin haklarını savunmak için başvurdukları, her gün birkaç sektörde çeşitli işletmelerde cereyan eden direnişlere kadar geniş bir yelpazede, talepleri etrafında az çok birleşen bütün kesimlerin bir hareketlenme içinde olduğunu görürüz. Dolayısıyla bugün Türkiye’de sorun, “mücadele yokluğu” değil, mücadele eden toplumsal kesimlerin iktidardan ve sermayeden gelen saldırıları püskürtecek düzeyde birleşememiş olmaları sorunudur.

Burada birisi acilen çözülmesi gereken, öteki, birincisinin çözümü mücadelesi içinde de olan, ama daha kapsamlı boyutları da olan iki sorunu vardır.

Bu iki sorunu şöyle özetleyebiliriz:

1-) Mücadele eden güçler, kendi aralarında ortak bir mücadele hattında birleşememiş, sermaye güçlerinin saldırıları karşısında ortak bir strateji geliştirememiş durumdadırlar. Aslında son çeyrek yüz yılda bu konuda pek çok girişim yapılmıştır. Son 15 yılı kapsayan “seçim ittifakları” (seçim blokları), “Savaşa Hayır” platformları, “Barış Bloku”, “Barış ve Demokrasi Bloku”, Haziran Hareketi,… gibi girişimler hemen akla gelenlerdir. Ancak bu girişimlerin en etkilisi ve her halde demokrasi mücadelesinde çok önemli bir aşamaya karşılık gelen HDP-HDK bile, gericilik ve sermaye cephesinden yöneltilen saldırıların hedefi olan bütün güçleri bir araya getirerek onları ortak bir strateji etrafında birleştirmeyi başaramamıştır. Şimdi “Diyalog Grubu” etrafındaki tartışmalarla başlayan girişim, herhalde bu uzun geçmişin sayısız deneylerinin dersleri ışığında yürütülmek istenmektedir. Ki, bu son girişimin başarısının da, bu derslerden doğru sonuçlar çıkarılmasıyla sıkı bağlantı içinde olacağını söylemek yanlış olmaz.

2-) Mücadele eden kesimler, kendi talepleriyle sınırlı bir mücadele hattında yürümektedirler. Burada Kürt siyasi güçleri elbette Kürt sorununun çözümünü Türkiye’nin demokratikleşmesine bağlayarak, Aleviler, “Sünnilerle eşit hak” isteği ile başlayan mücadelelerini inanç özgürlüğü ve laik Türkiye mücadelesine bağlayan bir çizgiye ilerleterek, kendi ulusal ve mezhepsel istemleriyle sınırlanmış olmasalar da, Türkiye’nin kendine has nedenleri, bu hareketlerin, tüm diğer güçler için bir “çekim merkezi” olmalarını engellemektedir.

Sınıflar mücadelesi tarihi, çeşitli halk sınıflarını, ezilenleri ilgilendiren mücadelelerde, birlik sorununun, ancak tüm ezilenlerin taleplerini kendi talebi olarak ele alan işçi sınıfının etrafında birleşilerek çözüldüğünü göstermektedir. Ancak bugün işçi sınıfımız, bir yandan sendikal bürokrasi, öte yandan gerici-şoven milliyetçi partilerin sınıf içindeki etkileri nedeniyle, savaş politikalarına karşı barış, özgürlükler ve demokrasi mücadelesine, en fazla, en ileri kesimi ve mücadeleci sendikacılar üstünden bağlanmaktadır. Ancak sınıfın barış ve demokrasi mücadelesine müdahil olan bu kesiminin sınıfın ana kitlesiyle bağlarının zayıflığı (nicel bakımdan da yetersizliği), sınıfın demokrasi mücadelesine müdahil olamamasının başlıca sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun çözümünü gerçekleştirecek olanlar ise; sınıf partisi, sınıfın ileri kesimleri ve mücadeleci sendikacılardır. Bu yüzden de, gerek sınıf partisi gerekse sınıfın ileri kesimleri ve mücadeleci sendikacılar, bütün dikkatlerini ve imkanlarını, işçi sınıfının siyasi mücadelede tarihsel misyonunu yerine getirecek biçimde yer alması için seferber etme yükümlülüğündedirler. Çünkü; gerçek ve az çok istikrarlı bir demokrasi cephesinin inşa edilmesi, işçi sınıfının bu mücadele cephesinin önemli bir unsuru olmasını zorunlu kılmaktadır.

Elbette bu gerçekten çıkarılması gereken, “önce işçi sınıfını eğitip örgütleyip bu cephenin önderi olacak bir düzeye getireceğiz, ancak ondan sonra demokrasi ve barış güçlerinin birleşmesi için uğraşacağız” biçiminde bir sonuç değildir. Tersine, bugünkü somut koşulların somut tahlili üstünden mevcut güçlerin mevzilenmesi içinde sınıfının mümkün olan en geniş güçleriyle yer alması sağlanarak sınıfın eğitilebileceğini asla unutmamak gerekir.

‘DİYALOG GRUBU’NUN KURULTAY GİRİŞİMİ!

Bugün ülkeyi egemen sınıfların en vahşi sömürü ve savaş politikaları etrafında birleştirerek yöneten Erdoğan-AKP yönetimi, içerde ve dışarıda savaşı esas alan “tek parti tek adam rejimi”ne geçmek üzere biçimlendirilen politikalar izlemektedir. Bu politikalar etrafında netlikte yer almayan ve demokrasi, özgürlükler, emekçilerin hakları gibi görünür/göstermelik gerekçelerin yanında asıl olarak devlet olanaklarının paylaşılması ve rant dağıtımı vb. de içinde sömürüden aslan payını almak üzere “tek parti tek adam rejimi”ne gidişe muhalefet eden sosyal ve politik örgütler ile reformist bir sendikacılık çizgisi izleyen sendikaların önemli bir bölümü de “terörle mücadele konsepti” etrafındaki girişimlerle yedeklenmiştir. Bu yedekleme, ana muhalefet partisi CHP’nin yedeklenmesine kadar varmıştır.

Erdoğan-AKP yönetimi, terörle mücadele konsepti etrafında birleşmeyen, “tek parti tek adam rejimi”ne gidişe karşı çıkıp, içerde ve dışarıda savaş politikalarına karşı şu ya da bu içeriğiyle barışı savunanları sindirmek için ise silahtan (güvenlik güçlerinden) kara propagandaya, medyadan para militer (kontra) güçlere kadar ellerindeki her olanakla saldırmaktadır.

Şimdi ülkemizin demokrasi güçlerinin, aydınlarının, demokratlarının, özgür ve laik bilim savunucusu akademisyenlerinin, mücadeleci sendika ve emek örgütlerinin yapmaları gereken en acil iş; bu saldırıyı püskürtmek için ortak bir mücadele platformu etrafında birleşmektir.

Yukarda ifade edildiği gibi, bugüne kadar geçici ve nispeten sürekli birlikler, platformlar, ittifaklar oluşturulmuştur, ama bunların toplumsal muhalefet güçlerini mücadelenin ihtiyaç duyduğu düzeyde birleştiremediği görülmüştür. Nitekim, 13 Mayıs 2016 günü, CHP eski milletvekili Rıza Türmen’in yazdığı bir yazıyla yaptığı ortak bir mücadele platformu oluşturulması için bir kurultay toplanması çağrısı, bugün mücadele içinde olan çevrelerin önemli bir ilgisiyle karşılanmıştır.

Yine 13-14 Mayıs günlerinde toplanan Emek Partisi Genel Yönetim Kurulu da, kamuoyuna “Savaş Politikalarına ve Faşizme Geçit yok” başlığı ile yaptığı çağrıyla hem “Türkiye nereye sürükleniyor?” sorusuna açık bir yanıt vermiş, hem de “tek parti tek adam rejimi”ne gidişe karşı güçlerin birleştirilmesinin, içeride ve dışarıda savaş politikalarına ve ülkeyi diktatörlüğe götüren Erdoğan-AKP yönetiminin girişimlerine karşı mücadelenin önemine dikkat çekmiştir. Ki, bu açıklamayla kamuoyuna yapılan çağrı ile Türmen’in çağrısı başlıca noktalarda uyum içindedir.

Türmen’in çağrısı gerek ilerici demokrat siyasi çevrelerde, gerekse aydınlar, demokratlar, akademisyenler arasında ilgiyle karşılanmıştır. Nitekim Mayıs ortalarından beri de yaz sonunda bir “kurultay”ın toplanarak, ülkedeki ilerici demokrat güçlerin [Dipnot: Özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesinden yana tutum alan tüm siyasi parti ve çevrelerin, Kürt güçlerinin, Alevi örgütlerinin, kadın hareketinin, gençlik hareketinin temsilcilerinin, birer birer aydınların, demokratların, akademisyenlerin, kültür-sanat insanlarının, bu mücadelede yer almak isteyen sendikaların, emek örgütlerinin temsilcilerinin], en acil talepler etrafında birleşip ortak mücadele yürütmesi için tartışmalar yürütülmekte, girişimler yapılmaktadır.

Gerek Diyalog Grubu içinde gerekse çeşitli siyasi çevrelerde yapılan tartışmalarda; Kurultay’ın başlıca şu başlıklar etrafında bir tartışma yürütebileceği de konuşulmaktadır:

  • Özgürlükler ve demokrasi alanı: Basın özgürlüğü ve halkın haber alma özgürlüğü, toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü başta olmak üzere özgürlüklerin savunulması, insan hakları ve demokratik normların “yerli milli normlara” indirgenmesine, “AKP Anayasasına ve başkanlık sistemine” hayır denmesi için mücadele,
  • Kürt sorununun demokratik çözümü: Silahların susması, halkların eşit ve özgür kardeşliği için mücadele,
  • İnanç özgürlüğü ve laiklik alanı: Alevilerin inanç özgürlüğünün savunulması, laik eğitim ve laik yaşamın savunulması ve devletin din işlerinden, dinin de devlet işlerinden tamamen el çekeceği gerçek bir laiklik için mücadele,
  • Barış mücadelesi alanı: Dışarıda ve içeride savaş politikalarına son verilmesi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına saygı gösterilmesi, başka ülkelerin iç işlerine karışma ve onlara rejim dayatmaktan vazgeçilmesi, emperyalistler kara birlikleri, savaş uçak ve gemilerinin Türkiye’nin üslerinden yararlanmasına izin verilmemesi, halkların barış içinde, eşit haklarla kardeşçe yaşaması ve emperyalistlerin bölgenin haritasını kendi çıkarlarına göre çizmesine izin verilmemesi için mücadele,
  • Emek Mücadelesi alanı: İşçi sınıfı ve emekçilerin demokratik özgürlüklerinin ve kazanılmış haklarının savunulması, TİS’lerin demokratikleşmesi, grev hakkının önündeki engellerin kaldırılması, güvenceli çalışma, sendika hakkının güvenceye alınması,
  • Kadın ve gençlik alanı: Kadınların kadına yönelik şiddete karşı ve cins eşitliği için yürüttükleri mücadele ile gençliğin güvenli bir gelecek talebi etrafındaki mücadelelerinin desteklenmesi,
  • Çevre Mücadelesi alanı: Çevre hareketinin, bir yanı doğanın yerli ve yabancı tekeller tarafından yağmalanmasına karşı çıkmaya, öteki yanı gıda güvenliğinin savunulmasına varan mücadelelerinin desteklenmesi,…

Elbette ki, tartışmalar sonunda gerek “talep alanları” gerekse bu alanların içinde sözü edilen alt başlıkların sayısını azaltılıp çoğaltılabilir ya da bütün tartışmalardan sonra en öne çıkan birkaç talep üstünde birleşilebilir. Burada temel önemde olan, taleplerin sayısı değil, kapsayıcılığı, mücadeleye katılan kesimlerin bu talepler etrafında bir mücadele stratejisi oluşturabilmeleridir.

Bugün artık, bugüne kadarki “ortak mücadele birlikleri” oluşturma girişimlerinden çıkarılan derslerle, daha da önemlisi her aklı başında insanın ve az çok mücadele sorumluluğu duyan her çevrenin kabul edeceği bir mücadele hattında birleşmenin zamanıdır.

Bu yüzden de, Türmen’in öne sürdüğü ve diyalog grubu içinde benimsenen girişimin başarısı için çalışmak, grupçuluk, ön yargı, ben merkezci tutumlardan kaçınarak ortak bir mücadele hattında birleşmek için var gücümüzle çalışmanın zamanıdır.

Dipnot

1. Elbette ki AKP’nin muhalefet partilerine müdahalesi çok boyutludur. Bu müdahale, şüphesiz sadece bazı milletvekillerinin başkanlık sistemi için oyunu almakla sınırlı değildir. Tersine AKP, muhalefeti tamamen etkisiz hale getirerek, AKP karşısında bir seçenek oluşturamayacakları fiili “tek partili bir siyaset ortamı”nı yaratma planını hayata geçirmeye çalışmaktadır. Ancak bu amacın anlamlı olması için de, acilen anayasayı değiştirmek, “başkanlık sistemi”ni bir biçimde hayata geçirmek zorundadır. Bu yüzden de bugün muhalefet partilerinin içine yönelik Erdoğan-AKP müdahalesini başkanlık sistemiyle ilgili girişimlerden birisi olarak görmek yanlış olmaz. Tersine, böyle görmek, Erdoğan-AKP yönetiminin uzak amacını anlamak için de önemlidir.

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑