Seyfi Selçuk
Türkiye işçi sınıfı, devlet ve hükümetin içeride savaş dışarıda savaş politikalarının gerilimli ortamında 1 Mayıs’a hazırlanıyor.
1 Mayıs’a giderken IŞİD’çi katliam çetelerinin peş peşe patlattığı bombalar, Kürt sorununda yeniden çatışmalı sürece dönülmesinin yol açtığı karşılıklı ölümler ülkeyi adeta bir kan gölüne çevirmiş bulunmaktadır. Toplumsal yaşamın bütün alanlarında dizginsiz bir devlet terörünün uygulandığı, Kürt illerinde en ahlaksız türden bir kirli savaşın yürütüldüğü, ülkenin batısında aydınların sadece “kan akmasın, barış olsun” dedikleri için tutuklandığı, öğretim üyelerinin üniversitedeki kürsülerinden uzaklaştırıldığı, Cumhurbaşkanının “terörün tanımını yeniden yapalım” diyerek en küçük bir eleştiriyi, her türlü muhalefeti ve hak arayışını terörizmle yaftalayarak ezilmesini talep ettiği günlerden geçiliyor. Kısacası, günler “baskı, zulüm ve kan” getiriyor.
Emperyalist emellerin, bölge gücü olma hayallerinin tetiklediği “yeni Osmanlıcılık” olarak etiketlenen ve AKP Hükümeti ve Sarayın kendi ajandasını aşacak düzeyde komplike haldeki bu politika esas itibariyle burjuva kapitalist devletin ve Türkiye egemenlerinin dönemsel stratejik hedeflerinin bir sonucu olarak gündeme gelmiş ve devreye sokulmuştur. Bu politika, hedeflerine ulaşabilmesi bakımından kaçınılmaz biçimde dışarıda saldırgan bir dış politikayı gerekli kılarken, içeride ise, sömürünün son sınırına kadar yoğunlaştırılmasını koşullamaktadır. Ne var ki, gelinen yerde bu politika dışarıda duvara toslamış, “evdeki hesap çarşıya uymamış”, yanlış hesap Bağdat’tan, Şam’dan dönmüş; dönerken de bütün yıkıcılığı ülke içine çekilmiştir. Bunun sonucunda Kürt sorununda yeniden çatışmalı sürece girilirken, işçi sınıfı, emekçiler ve halk üzerindeki baskılar daha da artmıştır.
SAVAŞÇI POLİTİKA, SERMAYE SALDIRILARI
Sermaye ve burjuva kapitalist devlet savaş ikliminin oluşturduğu kaos ortamını, savaşçı politikanın getirdiği ekonomik ve sosyal yükleri işçi sınıfı, emekçiler, kır ve kent yoksullarına fatura etmenin bir imkanı olarak değerlendirmektedir.
Temel tüketim maddelerine peş peşe zamlar yapılırken, işçilerin ek zam talepleri Çevik Kuvvet ve TOMA’lar eşliğinde bastırılmaktadır. Çalışma koşulları ağırlaştırılırken ücretler baskılanmakta, işçi kıyımı artarken esnek çalışma uygulamaları yaygınlaştırılmaktadır. İşçi ve emekçilerin ellerinde kalan son tarihsel kazanımlar da bu toz, duman ortamında ortadan kaldırılmak istenmektedir. Sermaye, güvenceli çalışmayı hem işçiler hem de kamu emekçileri bakımından ortadan kaldırmayı hedefe koymuş bulunmaktadır. Bu çerçevede “kıdem tazminatı” fona devredilmek istenirken “kiralık işçilik” ile ilgili yasal düzenleme Meclis Komisyonu’nda kabul edilmiştir. Bu durum, işçiler için, sosyal haklara sahip güvenceli çalışmanın son bulması anlamına gelmektedir. Aynı şekilde, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu (DMK) değiştirilerek, kamu emekçileri bakımından da güvenceli çalışma (performans vb. kriterler işin görüntüsüdür) fiilen ortadan kaldırılacaktır. Böylece, sözleşmeli, geçici sözleşmeli, taşeron, 4/C, 50/D gibi güvencesiz istihdam artacak, kamuda da esnek çalışma yaygınlaştırılacaktır. Güvenceli çalışma gerçek anlamda yalnızca devletin militarist birimlerini oluşturan polis, asker, hakim ve savcılar için söz konusu olacaktır. Hükümet, 2016 Eylem Planı’nda Aralık 2016’ya kadar bu değişikliği gerçekleştireceğini açıklamıştır.
İŞÇİ HAREKETİ
İşçi sınıfı ve genel olarak sendikal hareket, sömürüyü katmerleştiren bu saldırılar karşısında gerekli yanıtları verebilmiş değildir. Bünyesel zaafı olan kendiliğinden hareket olmayı aşamadığı sürece, işçi hareketinin, sermayenin son derece siyasal bir içerik taşıyan saldırılarına aynı düzlemde karşılık vermesi oldukça zordur. Sendikal bürokrasi sınıf hareketi içindeki uğursuz rolünü oynamayı sürdürdükçe, bu güçlük daha da artmaktadır. İşçi hareketi, bu koşullarda, birbirinden bağımsız akan derecikler gibi bulunduğu mevziden yolunu açmaya ve ilerlemeye çalışmaktadır. En son örneği 2015 Mayıs ayındaki “Metal Fırtına”da olduğu gibi, bu derecikler kollar halinde birleşerek bir nehre dönüşse de, bu, henüz işçi hareketine karakterini verecek bir istikrara kavuşabilmiş değildir. Bununla birlikte, işçi hareketi, kendi mücadelesinden öğrenen, bir sonraki mücadele mevziini bu deneylerin ışığında her zaman bir adım ileride kurmaya çalışan bir eğilimle karakterizedir. Belirtmek gerekir ki, bu mücadeleler son derece sert geçmektedir. Kapitalist patronlara karşı işçi kıyımını önlemek, sendikal örgütlenme, ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle gündeme gelen başat tutum, üretimi durdurmaktan fabrika işgaline uzanan eylemci bir tutumdur.
Sermaye ve AKP Hükümeti işçi sınıfının bu direngen tavrı karşısında giderek daha vahşi biçimde saldırmaktadır. Grevler sudan gerekçelerle yasaklanırken, metal sektöründe olduğu gibi işçilerin sendika seçme özgürlüğüne devlet ve hükümet fiilen müdahale etmekte, işçi direnişleri gerektiğinde çevik kuvvet ve TOMA’lar eşliğinde fabrikalara girilerek bastırılmaktadır. Ancak tüm bu saldırganlık, işçi hareketini bütünüyle geriye itmeye yetmemektedir. İşçi sınıfı, acılar ve yenilgiler bahasına taleplerini savunmaya devam etmektedir.
SENDİKALARIN DURUMU
İşçi sınıfı hareketinin günümüzdeki ayırt edici özelliklerinden biri de, işçilerin sermaye ve burjuvaziye karşı verdiği mücadeleleri hareket içinden kendi deneyleriyle çıkardığı örgütlenmelere dayandırmasıdır. Bu durum, sendikalarda örgütlü kesim içinde geçerlidir. Sendikalarda örgütlü kesimler tabanda (fabrika temelli) birleşerek, sendika yönetimlerine rağmen mücadeleye atılmaktadır. İşçi sınıfının son dönemde içine girdiği grev, direnişlerle deneyimlediği ve bilince çıkardığı temel gerçekliklerden biri, sendikal bürokrasinin işçilerin önüne çektiği bariyeri yıkıp aşmadan sermaye ve patronlara karşı tutarlı bir mücadele verilemeyeceği gerçeğidir. Bu durum, en son işçilerin ek zam, kiralık işçilik ve kıdem tazminatına ilişkin talepleri karşısında sendika yönetimlerinin aldıkları tutumla bir kere daha görülmüştür. İşçiler bu taleplerle eyleme geçerken, sendikacılar adeta uzaktan seyretmişlerdir. Örneğin DİSK Kongresi’nde, işçilerin ek zam talebi, DİSK yönetimi tarafından bir cümleyle olsun dile getirilmemiştir. Bu tutum, DİSK’in üzerinde hareket ettiği zemini gerçek boyutuyla göstermesi bakımından gerekli ipuçlarını sunmaktadır.
Kıdem tazminatı meselesi istisnasız bütün işçi konfederasyonları tarafından “kırmızı çizgi” ilan edilmiş, bu durum “genel grevi sebebi” sayılmış, kongrelerde bu yönlü kararlar alınmıştır. Ancak halihazırda hiçbir konfederasyon, bırakalım genel grev, genel direniş yapmayı, ortaya, ciddiye alınabilecek bir mücadele hattı dahi koymamıştır. Türk-İş, eskiden, hiç olmazsa benzer durumlarda bölgelerde toplantılar yapar, sorunu işçilerle tartışırdı. Sonuçta ortaya büyük eylemler çıkmasa da, bu toplantılar sendikal hareketin yerel düzeylerde birleşmesine hizmet eder; yerel işçi ve sendikal hareketin dinamizmiyle, olabildiği kadarıyla, merkezi düzeyde harekete geçilmesi zorlanırdı. Şimdi, işçiler için ilerleyecekleri bir gedik açmama endişesiyle yasak savma dahi denemeyecek, neye hizmet ettiği belli olmayan bir “imza kampanyası” açmakla yetinilmiştir. Hak-İş için ortada söylediği, yaptığı bir şey olmadığı için söylenecek söz de kalmıyor. DİSK’te ise, her zaman olduğu gibi, laf işin önünde gitmektedir. Ne var ki, –ne de olsa– eylemci bir mücadele hattına sahip konfederasyon(!) olması hasebiyle “kampanya”sını mesai haricinde düzenlenen yürüyüşler eşliğinde sürdürmektedir.
KAMU EMEKÇİLERİ
Benzer bir tablo kamu emekçileri sendikal hareketi cephesinden de karşımıza çıkmaktadır. Kamu emekçilerinin büyük çoğunluğunun örgütlendiği Memur-Sen ve Kamu-Sen cephesinde, kamu emekçilerini derinden etkileyen 657 Sayılı DMK yapılacak değişikliği önlemeye yönelik olarak mızmızlanmanın ötesine geçen bir tutum görülmemektedir. Her iki konfederasyon da, kamu emekçilerin çıkarları karşısındaki bu duyarsızlıklarına karşın, hükümetin “terörle mücadele konsepti”ne tam anlamıyla yedeklenmiş durumdadır. Bu çerçevede sözüm ona “terörle bağlantılı memur”ları tespit için çıkarılan, gerçekte çalışanlar arasında tam bir cadı avı başlatarak kamu emekçilerini sindirmeyi hedefleyen Başbakanlık genelgesini bile savunmaktadırlar.
KESK’e gelince, uzun süredir kamu emekçilerine yönelik saldırılara karşı kamu emekçilerini harekete geçirecek bir mücadele hattı oluşturma noktasında başarısız olmaktadır. Mücadele gündemi belirlemede yaşanan sıkıntılar, benimsedikleri “öncü savaşı” çizgisi KESK’i kitlelerden uzaklaştırmakta, kamu emekçileri hareketinde giderek daha etkisiz bir noktaya sürüklemektedir. Bu yalıtık durum, 657 Sayılı DMK yapılacak değişiklikler konusunda bile kendisini göstermektedir. Diğer konfederasyonlarla yan yana gelme noktasında “serdeki solculuk” devreye girmekte, “gericilerle yan yana gelmek”ten ısrarla uzak durulmaktadır. Fakat bu tutum, bu sendikalara üye kamu emekçileriyle de mücadelede birleş(e)memeyi beraberinde getiren bir sonuç doğurmaktadır.
SAVAŞ CEPHESİNİ GERİLETMEK
2016 1 Mayıs’ı öncesi ülkenin, işçi sınıfı hareketi ve sendikal hareketin durumu özetle böyledir. Bu tablo, 2016 1 Mayıs’ının ülkemizde savaş ve sömürüye karşı bir mücadele olarak şekillenmesinin nesnel temelini oluşturmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçiler, içeride savaş dışarıda savaş politikalarını dayatan savaş cephesine karşı iş, barış, özgürlük talepleriyle kitlesel ve yaygın bir 1 Mayıs’ı örgütleyebildiği oranda savaş cephesini geriletecektir. Bunun gerçekleşebilmesinin yolu, sendikal parçalanmışlığın ve sendikal bürokrasinin hareket içindeki bölücü ve dağıtıcı rolünü etkisizleştiren bir inisiyatifin mücadeleci işçiler ve sendikacılar tarafından ortaya konmasından geçmektedir. Mücadeleci sendikacılığın sendikalar cephesinden hala en güçlü dayanaklarından bir olma vasfı taşıyan KESK, öncelikle kamu emekçileri içinde birleştirici bir rol oynayarak, 2016 1 Mayıs’ının, özüne uygun biçimde yaygın ve kitlesel gerçekleşmesine katkıda bulunabilir. 1 Mayıs, tarihsel özü itibariyle, düz işçi bilincinde bile birleşme ve ortak mücadele etme isteğini uyandırır/harekete geçirir. Yukarıda da vurgulandığı gibi, işçi hareketinin dönemsel karakteristik özelliklerinden biri, işçilerin talepleri için gerektiğinde örgütlü oldukları sendikalara rağmen harekete geçebilme yeteneği göstermesidir. 2015 Mayıs’ındaki Metal Direnişi bu yönlerden sendikal bürokrasiye ağır bir darbe indirmiş, tabandaki işçi inisiyatifini tetikleyen bir rol oynamıştır. İşçilerin kapitalist patronlara yönelen hareketi, aynı zamanda, sınıf içinde nesnel bakımdan bu sınıfın ajanlığını yapan sendikal bürokrasiye karşı da bir yan içerir. 1 Mayıs çalışmaları, bu açıdan, sendikal bürokrasinin sınıf içinden tasfiyesi ve sendikaların mücadeleci temelde yeniden inşası/dönüşümü çabalarının da bir gerçekleşme zeminidir, aynı zamanda. 1 Mayıs’ta alacakları doğru tutum, mücadeleci işçilerin sendikal bürokrasi karşısındaki mevzilerini güçlendirecektir. İşçiler her fabrikayı, her işyerini 1 Mayıs alanı olarak gören bir perspektifle 1 Mayıs çalışmalarını örgütleyerek, bunu başarabilir.
İŞ, BARIŞ, ÖZGÜRLÜK
1 Mayıs, tarihsel olarak, iki sınıfın, işçi sınıfı ile burjuvazinin karşı karşıya geldiği ve güçlerini sınadığı bir gündür. Bunun anlamı, her iki sınıfın da kendi politikalarını karşısındakine dayatmasıdır. 2016 1 Mayıs’ına giderken, egemenler, “ülkenin geleceği ve devletin bekası tehdit altında” diyerek oligarşik çıkarları için devreye soktukları savaş konseptine işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin rıza göstermesini istemekte, bunu dayatmaktadır. Ellerindeki devasa propaganda aygıtı, gün 24 saat, işçi ve emekçileri yedeklemek üzere bunu propaganda etmektedir. İşçi sınıfı ve emekçiler, Kürt illerinin (Cizre’de, Nusaybin’de, Sur’da, Yüksekova’da, Şırnak’ta olduğu gibi) sokaklarına tanklarla girilip genç, yaşlı, kadın çocuk demeden gerçekleştirilen katliam ve yıkımın üstünü örten bir şal vazifesi gören bu milliyetçi, demagojik söyleme ve saldırgan dış politikanın ülkemizi terörist saldırıların hedefi haline getirmesini normalleştirmeye çalışan “terörle yaşamaya alışmalıyız” aymazlığına (dayatmasına) prim vermemelidir.
AKP Hükümeti’nin 1 Kasım Seçimlerinde de “ya kaos ya istikrar” söylemi (dayatması) etrafında siyasal ortamı terörize ederek seçimlerde çoğunluğu sağlayıp tek başına iktidara geldiği unutulmamalıdır. Ancak “içeride savaş dışarıda savaş”ı kendine düstur edinen AKP Hükümeti döneminde bırakalım huzur ve “istikrar”ı ülkenin hiçbir noktasında yurttaşların can güvenliği kalmamıştır.
İŞÇİ SINIFI VE EMEKÇİLER 1 MAYIS’TA SERMAYENİN DAYATMALARI KARŞISINA KENDİ TALEPLERİYLE ÇIKMALIDIR
“İçeride savaş dışarıda savaş” politikasına derhal son verilmelidir. İçeride de, dışarıda da (Ortadoğu ve dünya) halkların eşit, özgür temelde gönüllü birliğini ve kardeşleşmesini esas alan barışçıl bir politika uygulanmalıdır. Bu çerçevede, Kürt illerinde sürdürülen operasyonlara son verilmeli, silahlar susmalı, Kürt sorununun demokratik halkçı bir çözüme kavuşturulmasına zemin teşkil edecek siyasal koşullar oluşturulmalıdır. Suriye’ye yönelik saldırgan dış politikadan vazgeçilerek, karşılıklı saygı ve içişlerine karışmama temelinde halkların dostluk ve kardeşliğini esas alan bir dış politika izlenmelidir. Savaş iklimi oluşturularak işçi ve emekçiler üzerindeki baskı ve sömürünün daha da ağırlaştırılması ve işçilerin tarihsel kazanımlarının gasp edilmesine yönelik girişimler kabul edilemezdir. İşçilerin ve kamu emekçilerinin güvenceli çalışma haklarına fiilen son verecek olan “kiralık işçilik”, “kıdem tazminatı fonu” yasa tasarıları ve 657 Sayılı Kanun’da değişiklik yapılmasını öngören tasarı geri çekilmelidir. “Kadın istihdamı” adı altında gerçekleştirilen; gerçekte ise, kadınları çalışma hayatından kopartarak ev kölesi haline getiren yasal düzenlemeler iptal edilmelidir. Esnek çalışma uygulamalarına son verilmelidir. İşçilerin çalışma koşulları düzeltilmelidir. Ücretler insanca yaşayacak düzeye yükseltilmelidir. İş yasası ve sendikalar yasası demokratikleşmeli, örgütlenme özgürlüğünün önündeki tüm engeller kaldırılmalı, işçilerin sendika seçme özgürlüğüne saygı gösterilmeli, bu bağlamda referandum müessesesi getirilmelidir. İşçi kıyımına son verilmeli, işçi alacakları ve kıdem hakları devlet güvencesine alınmalıdır. İşçilerin hak arayışı hiçbir biçimde engellenmemeli, sınırsız grev, genel grev hakkı tanınmalıdır. Türkiye işçi sınıfı 1 Mayıs’ta savaş cephesinin karşısına iş, barış, özgürlük şiarıyla çıkmalıdır.
Yaşasın 1 Mayıs; yaşasın işçilerin birliği ve örgütlü mücadelesi!
