Y. Yılmaz Karataş
Suriye’de 2011’den bu yana farklı emperyalist güçler ve bölge gericilikleri tarafından desteklenen gruplar arasında süren ‘vekâlet savaşı’, paylaşım mücadelesi içindeki bu emperyalist güç ve gericiliklerin sürece doğrudan müdahale ettiği bir noktaya doğru ilerliyor. Son iki yılda ABD ile ilişkileri gerilen ve bölgede ABD’nin ayağına dolanan adımlar atan Türkiye gericiliği, ülkedeki üsleri kullanıma açtığı Temmuz ayından bu yana hızla ABD eksenine yeniden bağlandı. Özellikle Eylül ayında Rusya’nın Suriye’ye etkin müdahalesi ve bu süreçte Türkiye’nin Suriye sınırında bir Rus savaş uçağını düşürmesi, ABD-NATO’nun ileri karakolu rolüne dönüşün en somut göstergesi oldu.
ABD ve Rusya, Viyana Görüşmeleri sürecinde çerçevesi belirlenen IŞİD’e karşı mücadele ve Suriye’de Esad’lı bir geçiş süreci konusunda anlaşmış olsalar da kendi pozisyonlarını güçlendirmeye yönelik hamleler yapmaktan da geri durmuyorlar. ABD-NATO, Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesini desteklemelerinin bir ifadesi olarak “Türkiye’yi savunma tedbirleri” adı altında Akdeniz’deki askeri gücünü arttırdı. Rusya’nın hava müdahalesiyle eşgüdüm halinde Esad rejimi ve Lübnan Hizbullah’ının Lazkiye’nin kuzeyinde başını el Nusra ve Ahrar’uş Şam’ın çektiği cihatçı çetelere karşı etkin müdahalesinden sonra bu çeteler Rojava’nın Efrîn kantonuna yönelik saldırılara başladı. Bu gelişmelere Türkiye’nin Musul yakınlarında eski Musul Valisi Esil Nuceyfi’ye bağlı Başika askeri kampına Irak merkezi hükümetinin itirazına rağmen asker ve zırhlı araç göndermesi eşlik etti. Yine Türkiye, Katar ve S. Arabistan destekli muhalif güçler S. Arabistan’ın Riyad kentinde toplanarak Suriye’nin geleceği ile ilgili görüşmelere katılmak üzere ortak bir koordinasyon oluşturdu. Aynı günlerde Rojava’da Demokratik Suriye Güçleri’ni oluşturan gruplar bir araya gelerek Demokratik Suriye Meclisi’ni kurdular. Ve sıkıntılı günler geçiren Kürdistan Federe Yönetimi Başkanı Mesut Barzani Türkiye’de çeşitli görüşmeler gerçekleştirdi.
Peki, bölgeyi yeniden hareketlendiren bu gelişmeler ne anlama geliyor? Bu gelişmelerin Suriye ve Irak üzerinden sürdürülen paylaşım mücadelesine olası etkilerini neler? Ve ABD-NATO eksenine yeniden bağlandıktan sonra bu paylaşım mücadelesinde daha ileriden rol almak isteyen Türkiye, bu gelişmelerin neresinde yer alıyor?
Şimdi, bu soruların yanıtını bulmak için, gelişmelere daha yakından bakıp değerlendirmeler yapmaya başlayabiliriz.
BAŞİKA’DA SORUN BAŞKA: MUSUL VE IRAK’IN PAYLAŞIMI SORUNU
Kriz, Türkiye’nin 5 Aralık’ta Musul’a 13 km mesafede bulunan Başika kampına yüzlerce asker ve 25 tank göndermesiyle patlak verdi. Irak merkezi hükümeti kendi onayı olmadan Türkiye’nin asker ve zırhlı birlik göndermesini ‘işgal’ olarak değerlendirdiğini açıkladı. İran ve Rusya da soruna müdahil olarak, Türkiye’nin tutumunun kabul edilemez olduğuna dair açıklamalar yaptılar. ABD yönetimi ise, önce Türkiye’nin Irak hükümetinden izin alması gerektiğini söyleyerek krizi yumuşatmaya çalıştı; ancak bu çabalar gerilimi azaltmaya yetmeyince, ABD Başkan Yardımcısı Biden Türkiye’nin acilen Başika’dan çekilmesi gerektiğini söyledi. Önceleri “askerimizi çekmeyiz” diyen Davutoğlu-Erdoğan, bu tepkiler karşısında geri adım atarak, gönderilen askerlerin bir bölümünü Kürdistan Federe Bölgesi’ndeki kamplara çekti ve geri kalanını da ülkeye gönderdi. Ancak Irak hükümetinin Türk askerinin koşulsuz Irak dışına çekilmesi talebi devam ediyor ve bu kapsamda Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyi’ne şikâyet etti.
Elbette, hem bu krizin perde arkası ve hem de krizin altında yatan başka nedenler de var. Başika kampı, Haziran 2014’te Musul’u IŞİD’e terk eden eski Musul Valisi Esil Nuceyfi’nin Musul’u geri almak için oluşturduğu Haşd el Vatani (Vatan Milisleri) güçlerinin eğitildiği bir kamp. Aralık 2014’te Başbakan Davutoğlu ve Irak Başbakanı İbadi arasında Bağdat’ta yapılan görüşmede, Türkiye’nin eğitim amaçlı asker göndermesi konusunda Irak hükümetinden onay da alınmıştı. Ancak Nuceyfi’nin hem Beyci’nin IŞİD’ten kurtarılmasına Haşd el Vatani güçlerinin katılması isteğini yanıtsız bırakması, hem de bu askeri gücü olduğundan çok daha büyük gösterip fazla mali kaynak alması Irak merkezi hükümetinin bu askeri kampa verdiği desteği geri çekmesine neden oldu. Ancak Türkiye, bu durumu bildiği halde, Kasım ayında Dışişleri Bakanı Sinirlioğlu’nun Erbil’deki görüşmelerinden sonra, bu kampa Irak hükümetinin itirazlarına rağmen takviye askeri güç göndermeye karar verdi. Bu karara bağlı olarak Aralık ayında Başika’ya asker gönderilmesinden sonra da kriz patlak verdi.
Kesin olan şudur; Irak hükümetinin itirazlarına rağmen Başika’ya yüzlerce asker ve zırhlı araç gönderilmesinin –ki bu güçlerin de aşamalı olarak takviye edilmesi hesaplanıyordu– nedeni eğitim değildir. Mesele, öncelikle, Musul’un IŞİD’den hangi güçlerle alınacağı ve orada kimin egemen olacağıdır. Daha önce belirttiğimiz gibi, Başika kampındaki güçler eski Musul valisi Esil Nuceyfi’ye bağlı güçler. Esil Nuceyfi, özellikle Maliki’nin Başbakan olduğu dönemde Irak’ta Şiiler ve Sünniler arasında gerilimin tırmandırdığı koşullarda Musul’u hiçbir çatışmaya girmeden IŞİD’e terk etmişti ki, Türkiye’de AKP iktidarı bu gelişmelerden rahatsız olmadığı için, uyarılara rağmen konsolosluk görevlilerini geri çekmemiş ve 49 konsolosluk çalışanı IŞİD tarafından uzun süre rehin tutulduktan sonra “diplomatik zafer” olarak sunulan görüşmeler/girişimler sonucu serbest bırakılmıştı. Esil Nuceyfi, Irak’ın Sünni siyasetinin önemli simalarından biri ve aynı zamanda Maliki döneminin Sünni Meclis Başkanı Usame Nuceyfi’nin de kardeşi. Usame Nuceyfi de Türkiye ile yakın ilişkilere sahipti ve Irak’ta bir Sünni federasyonunu savunuyordu. Tıpkı Irak’ta birçok bombalı saldırının azmettiricisi olduğu ortaya çıkıp yargılanmaya başladıktan sonra Türkiye’ye kaçan eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi gibi.
Öyleyse söylenebilecek ilk şey, Türkiye’nin gönderdiği askeri birliğin amacının Musul’un IŞİD’den kurtarılmasının gündeme geldiği koşullarda kentin Irak merkezi hükümetine bağlı güçler yerine Nuceyfi’nin Türkiye tarafından desteklenen Sünni güçleri (Haşd el Vatani) tarafından kurtarılmasıdır. Böylece hem Musul yine Sünni güçlerin elinde kalmaya devam edecek, hem de Türkiye’nin Musul üzerinden etkisi artacaktı ki, Türkiye burjuvazisinin Musul’daki paylaşımdan pay alması sağlanmış olacaktı. Türkiye’yi böylesine telaşlı yapan şey ise, ağırlıklı olarak Şii güçlerden oluşan Haşd el Şabi’nin (Halk Milisleri) IŞİD’e karşı mücadelede öne çıkmış olması –ki Beyci’yi IŞİD’den bu güçler kurtarmıştı– ve Musul’un bu güçlerin öncülüğünde bir operasyonla IŞİD’den kurtarılmasının önüne geçme isteğinden başka bir şey değildi. Çünkü Musul’un Şii güçlerin öncülüğünde kurtarılması, Türkiye için Irak’a Sünniler üzerinden müdahale etme koşullarını büyük oranda sınırlayacak ve Musul’u Türk burjuvazisi için çok daha uzak bir hayal haline getirecekti.
Başika’ya askeri çıkartmanın göz ardı edilmemesi gereken bir diğer nedeni de, Şengal’in kurtarılmasında Peşmerge ile birlikte önemli bir rol oynayan ve o bölgede etkisi artan HPG/PKK’yi sınırlamak, bu güçlere gözdağı vermeye çalışmaktır ki, bu durum, söz konusu güçlerin bölgedeki varlığından rahatsızlık duyan Barzani’nin de istediği bir şeydir. Çünkü Kasım ayında Şengal’in kurtarılmasında HPG’nin yanı sıra YJA Star ve YPJ-Şengal (bunlar kadın birlikleri), YBŞ (Şengalli Êzîdîlerden oluşan birlikler) gibi PKK çizgisindeki askeri güçlerin önemli rol oynaması Barzani’yi de rahatsız etmiş, Barzani Şengal’in kurtarılmasına Peşmerge dışında hiçbir gücün katılmadığını söylemiş ve dahası Türk medyası da “Şengal’i kurtaran Peşmergeyi TSK eğitti” gibi haberler yapmıştı. Yani PKK’nin Güney Kürdistan halkı üzerinde prestijinin giderek artması Barzani’yi rahatsız ediyordu ve Türkiye bu konuda Barzani’nin imdadına koşmaya zaten çoktan hazırdı.
Nihayetinde Başika’ya gönderilen askeri güçlerin Kürdistan Federe Bölgesi’ne çekildiğine yönelik açıklamalar, Türkiye’nin merkezi hükümeti ve Şii güçleri sınırlama ve Sünni güçler üzerinden Irak’taki paylaşım savaşında “ben de varım” deme hamlesinin geri teptiğini gösteriyor. Burada ABD için de bir parantez açmak gerekiyor. ABD Başkan Yardımcısı Biden’in “Türkiye’nin Başika’daki askeri gücünü acilen geri çekmesi gerektiği” açıklaması, gerilimin tırmanmasının İran ve Rusya destekli Şii güçlerin etkisinin ve pozisyonunun artmasına hizmet etmesiyle doğrudan ilişkili. ABD de, aslında Musul’un Sünni güçlerde kalmasını istiyor. Bu nedenle önce gerilimi düşürmeye yönelik açıklamalar yaptı, ama gerilimin tırmanması karşısında Türkiye’yi geri adıma zorladı. Çünkü gerilimin tırmanması, ABD’nin 2003’te Irak’ta kurduğu düzenin devam ettirilemez hale gelmesi anlamına geliyor. Ve ABD, Irak’ın tamamen İran-Rusya etkisine girmemesi için mevcut düzeni korumaya çalışıyor.
Bu dönemin bir diğer dikkat çeken gelişmesi de, Başika-Musul krizinde Türkiye’den yana bir tutum ortaya koyan Kürdistan Federe Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin Türkiye ziyareti idi.
BARZANİ SIKIŞTIKÇA TÜRKİYE’YE DAHA FAZLA YAKINLAŞIYOR
ABD’nin Irak’tan çekilmeyi gündemine aldığı ve kendi boşluğunu doldurmak üzere Türkiye ile Kürdistan Federe Yönetimi arasında ilişki ve işbirliğini geliştirmeye yönelik adımlar attığı 2005-2006’dan bu yana Türkiye’deki AKP–Erdoğan iktidarı ve Barzani yönetimi arasında yakın bir siyasi ve ticari ortaklık bulunuyor. Türkiye, Barzani yönetimi için hem Irak’ın Şii merkezi hükümetiyle yaşadığı anlaşmazlık ve gerilimde büyük bir dayanak, hem de Kürdistan petrolünün pazarlanması bakımından en önemli ülke konumunda bulunuyor. Üstelik Türkiye, Barzani’nin bütün Kürtlerin liderliği mücadelesinde –ki birçok ülkeden büyük bir siyasi ve ekonomik güç konumunda bulunan Güney Kürdistan burjuvazisinin temsilcisi olarak büyük Kürdistan’ın liderliğini istemektedir– en önemli rakibi konumunda bulunan PKK-PYD’ye (Öcalan çizgisine) karşı ‘doğal’ bir müttefik! Elbette Türkiye egemenlerinin bu ilişkiden çıkarı da Barzani yönetiminden az değil. Kürdistan petrolünün pazarlaması üzerinden bu petrolden pay sahibi olmak, Sünni güçler gibi Barzani yönetiminin Irak merkezi hükümetiyle arsındaki gerilimi merkezi hükümete karşı kullanıp Irak’ta etkin bir güç olmak ve tabii Barzani’nin PKK ile arasındaki çelişkiyi kullanarak PKK’yi etkisizleştirmek ve ülke içinde Kürt hareketine kendi çözümünü dayatmak.
Ancak son dönemlerde Barzani yönetiminin tek sorunu Irak merkezi hükümeti ile arasındaki anlaşmazlıklar ve Şengal ile Rojava’da PKK-PYD ile karşı karşıya gelmesi değil. Barzani, Kürdistan Federe Yönetimi içinde de ciddi sorunlar yaşıyor. Barzani’nin Ağustos ayında görev süresinin dolmasına rağmen yeni başkanlık seçimlerinin yapılmaması ve yine memur maaşlarının ödenmemesi, federe bölgede Ekim ayında Barzani karşıtı gösterilerin yapılmasına yol açtı.
Bu süreçte, Adalet Bakanlığı Komisyonu, Barzani’nin görev süresini parlamento seçimlerinin yapılacağı 2017 yılına kadar uzatmış olsa da siyasi kriz devam etti. Çünkü YNK ve Goran, Barzani’nin yetkilerinin sınırlanmasını istiyor ve başkanı Goran’dan olan federe mecliste –ki Goran aynı zamanda başkanlık yerine parlamenter sisteme geçilmesini savunuyor– bu yönde karar almak istiyorlar. Barzani’nin KDP’si de bu girişimlere karşı çıkıyor. Bu soruna partiler arasındaki görüşmelerde çözüm bulunmaya çalışılırken memur maaşlarının da ödenmemesi, otoriter ve taraflı bir politika izlediği eleştirilerine maruz kalan Barzani’ye karşı büyük gösterilerin yapılmasına yol açtı. Ardından merkezi YNK ve Goran’ın güçlü olduğu Süleymaniye kenti olan bu gösterilerden Noşirvan Mustafa’nın lideri olduğu Goran Hareketi’ni sorumlu tutan federe yönetim Başbakanı Neçirvan Barzani, hükümetin 4 Goran’lı bakanını azletti.
Yaşanan gerilim, aslında zaten iki bölge esasına dayalı bir yönetimi bulunan Kürdistan Federe Bölgesi’ndeki ayrışmayı daha görünür kıldı. Federe Bölge’de başkent Erbil ve Duhok ile Musul’a bağlı Kürt yerleşim yerleri Barzani’nin KDP’sinin yönettiği bölgeler. Süleymaniye, Kerkük ve Halepçe bölgeleri ise, YNK’nin ve 2006’da YNK’den ayrılan Noşirvan Mustafa’nın kurduğu Goran’ın etkin olduğu bölgeler. Goran son parlamento seçimlerinde YNK’den fazla milletvekili çıkarmış olsa da (111 milletvekilinden oluşan parlamentoda KDP 38, Goran 24, YNK 18, Yekgirtu 10 ve Komel İslam 6 milletvekiline sahip), askeri gücü (peşmergeleri) bulunmuyor. Federe bölgede peşmerge güçleri KDP ve YNK’ye bağlı peşmergeler olarak ikiye bölünmüş durumda. Burada, Talabani’nin YNK’sinin İran ile KDP’nin Türkiye’yle olan ilişkilerinden çok daha eski ve derin ilişkileri olduğunu da hatırlatalım. Ve ayrıca son yıllarda (özellikle Rojava kantonlarının kurulması ve Şengal’in savunulmasında oynadığı rolün yarattığı etkinin de bir sonucu olarak) YNK ve Goran’ın PKK ile yakın ilişkileri olduğunu not düşmek gerekiyor.
Bu tablo içinde YNK ve Goran, KDP’ye karşı PKK çizgisine yakın dururken, Türkiye’ye karşı da İran’a daha yakın duruyor. Dolayısıyla bu durum federe yönetim içinde Barzani’nin başkanlığı ve gelirlerin dağılımı ile ilgili krizin bölgesel kamplaşma ile iç içe geçen bir hal almasına neden oluyor. Başta da belirttiğimiz gibi, yaşadığı sıkışmışlık Barzani’yi Türkiye’ye daha muhtaç hale getiriyor. Barzani, bir yandan Irak içindeki gerilime bağlı olarak olası bir bağımsızlık ilanı için Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor ki, zaten Başbakan Neçirvan Barzani, geçen yılın Aralık ayında verdiği bir röportajda bağımsızlık için Türkiye’ye ihtiyaçları olduğunu açıkça söylemişti. İkinci olarak, Türkiye, Irak Merkezi yönetimi ile bütçe ve petrol gelirlerinin paylaşımı konusunda anlaşmazlık halinde olan Barzani yönetiminin ekonomik krizden çıkış için önündeki tek seçenek Türkiye üzerinden satışa çıkardığı petrolü arttırmak ki, bugün yaklaşık günlük 550-600 bin varil civarında satış yapılıyor. Yine Barzani, Goran ve YNK üzerinden kendini sıkıştıran PKK-PYD’ye karşı Türkiye’de ve Rojava’da AKP-Erdoğan iktidarını ve onun güdümündeki çeteleri destekliyor.
Barzani’nin Türkiye ziyaretinde yaşanan savaş ve çatışmaların sorumlusu olarak PKK’yi göstermesi ve AKP-Erdoğan’ı Kürtlerin dostu olarak göstermesi tabloyu tamamlamaktadır.
Barzani’nin Türkiye ziyaretinin özeti, bölgede sıkıştıkça birbirine ihtiyacı artan iki yönetimin yaşanan gelişmeler karşısında nasıl bir tutum izleyeceklerinin yol haritasını oluşturmaya yönelik görüşmelerden ibarettir ki, Barzani’nin bu ziyaretinde ilk olarak AKP-Erdoğan’ın ‘aktif dış politika’sının uygulayıcısı MİT’le görüşmesi bu konuda çok şey anlatmaktadır.
SURİYE’DE MASA KURULURKEN KARTLAR YENİDEN KARILIYOR
Irak’ta gerilimin tetiklenmesinde ve ülkenin geleceğine yönelik paylaşım mücadelesinin kızışmasında Suriye üzerinden sürdürülen kamplaşmanın önemli bir rolü bulunuyor. Suriye’de dört yılı aşkın bir süredir süren kamplaşma ve çatışmaya siyasi bir çözüm bulmaya yönelik en önemli adımlar Viyana Görüşmeleri sürecinde atıldı. Bu adımların atılabilir hale gelmesini sağlayan, kuşkusuz kamplaşma halindeki bütün güçlerin IŞİD’i ortak düşman olarak görme noktasına gelmesi ve yine bu düşmana karşı mücadele sürecinin Suriye rejimi (Esad) olmadan başarıya ulaşma şansının olmadığının görülmesi oldu. Kasım ayında ABD ve Rusya’nın öncülüğünde 17 ülkenin katılımıyla yapılan Viyana Görüşmelerinde siyasi çözümün yolunu açmak üzere 9 ilkede anlaşmaya varıldı. Bu anlaşmanın çerçevesini “Suriye’nin birliği, bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve seküler karakteri”nin korunması oluşturuyor. Bu kapsamda “IŞİD ile BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanmış gruplar ve ayrıca katılımcıların üzerinde anlaşma sağladıkları gruplar”ı yenilgiye uğratmak üzere mücadele kararlılığı vurgulanıyor. “Yeni anayasa ve seçimleri hazırlayacak güvenilir, kapsayıcı, mezhepçiliği dışlayan bir hükümetin kurulmasını sağlayacak siyasi sürece ulaşılması için” ise, BM’nin Suriye hükümeti ve Suriye muhalefetini toplaması ve yine “siyasi sürece paralel olarak kesin bir tarihi içerecek şekilde ulusal çapta bir ateşkesin biçimi ve uygulanması” vurgusu ile geçiş sürecinin nasıl olacağı belirtiliyor.
Gelinen yerde Suriye’de uzun bir süredir kamplaşma halinde olan güçler, ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin deyimiyle “Suriye’nin korunmasının herkesin yararına olduğu” noktasına geldiler. Ancak bu durum, aralarındaki güç ve etki mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Çünkü rejim ve muhalif güçlerin masada bir araya gelmesi konusundaki anlaşma aynı zamanda hangi güçlerin masada olacağı sorusunu da beraberinde getiriyor ki, geçtiğimiz günlerde bu soruya yanıt oluşturmaya yönelik iki girişimden söz edilebilir.
Birincisi S. Arabistan’ın çağrısıyla ve ABD tarafından da desteklenen Suriye muhalefetinin Riyad toplantısı oldu. Aralık başlarında yapılan ve aralarında Ahrar’uş Şam ve İslam Ordusu gibi radikal İslamcı silahlı çetelerin ve önemli oranda güçsüzleşmiş SMDK’ya (Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu) bağlı grupların da yer aldığı bu toplantıda hükümetle yapılacak görüşmelere katılması da planlanan 32 kişilik bir meclis oluşturuldu. Bu toplantılara Kürt gruplardan Barzani çizgisinde olan ENSK’nin (Suriye Kürt Ulusal Meclisi) katıldığını ve PYD’nin çağrılmadığını da ekleyelim.
Bu toplantının amacı açıktır; sahada etkinliği büyük oranda IŞİD ve el Nusra gibi çetelere kaptıran Sünni gruplardan bir muhatap oluşturmaya çalışmak. Çünkü Suriye’de geçiş sürecinde bir yanda Suriye rejimi ve öte yandan PYD’nin öncülük ettiği güçlerin belirleyici konumda olduğu/olacağı konusunda genel bir kabul bulunuyor. Mesele, bu geçiş sürecinde ABD –ki PYD öncülüğündeki güçlerle de ilişkisin sürdürmeye çalışıyor– ve Türkiye, Katar, S. Arabistan gibi Sünni rejimlerin sürece müdahalesi için kendilerine bir dayanak oluşturması meselesidir. Riyad toplantısı bu dayanağı oluşturmaya yönelik bir toplantıdır. Bu girişimin ne kadar başarılı olup olamayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz, ancak bugüne kadar bu tür girişimlerin başarısız olduğu gerçeği de ortada duruyor. Üstelik Rusya da “Riyad toplantısında yer alan bazı terörist grupların müzakerelere katılamayacağı” yönünde itirazı da bulunuyor.
Riyad toplantısıyla birlikte düşünülebilecek bir diğer gelişme de, özellikle Rusya’nın etkin müdahalesi sonrasında Lazkiye’nin kuzeyinde sökülüp atılan bazı cihatçı çetelerin, Hatay sınırındaki Kürt kantonu Efrîn’e yönelik saldırılarılar başlaması oldu. Dolayısıyla Suriye’de Sünni bir muhatap yaratmanın bir diğer ayağını Kürt kantonlarının (Kobanê ve Efrîn kantonlarının) birleşmesinin engellenmesi ve Türkiye’nin desteğindeki “Ahrar’uş Şam gibi çeteler üzerinden bir ‘tampon bölge’ kurulması girişimi oluşturuyor.
Riyad toplantısıyla eş zamanlı olarak yapılan bir diğer toplantı, Rojava’nın Derîk kentinde Demokratik Suriye Güçleri’nin toplantısı oldu. Bu toplantının sonunda PYD’nin ve demokratik Suriye muhalefetinin katılımıyla 42 kişilik ‘Demokratik Suriye Meclisi’ oluşturuldu. Bu meclisin eş başkanlığına ise TEV-DEM’den (PYD’den) Îlham Ehmed ve Buğday Dalgası hareketinin Genel Sekreteri, Suriye demokratik muhalefetinin en önemli isimlerinden biri olan Heysem Menna getirildi. Demokratik Suriye Meclisi, dış güçlerin müdahalesinin sona erdirilmesini, mezhep savaşlarının son bulmasını ve geleceği Suriye halkları tarafından belirlenen demokratik bir Suriye’nin kurulmasını savunuyor.
PYD ve Kürt kantonları Suriye’deki savaşın en başından kamplaşmanın dışında durarak kendi demokratik yaşamını kurmaya yönelik bir politika izlediler. IŞİD’in Suriye’deki bütün taraflar için öncelikli tehdit haline gelmesinden sonra Rojava ve Şengal’de IŞİD’e karşı ortaya koydukları mücadele ile herkes tarafından kabul edilen/edilmek zorunda kalına bir güç haline geldiler. Bilindiği gibi, ABD, Demokratik Suriye Güçleri’ne silah yardımı yapıyor. ABD’nin Kobanê’de PYD/YPG’ye desteğinin bir devamı olarak bu güçlere destek vermesinin nedeni, aslında Suriye’de Rusya-Esad rejimine karşı ilişki geliştirebileceği, dayanak yapmaya çalışabileceği güçlerin oldukça sınırlı olmasıdır. Başka bir deyişle ABD, nasıl IŞİD’e karşı mücadele sürecinde Kobanê’ye destek vermek zorunda kaldıysa, bugün de Suriye’nin geleceği şekillenirken bu güçlerle ilişki-işbirliğini sürdürerek etkin olmaya çalışmaktadır. Ancak PYD’nin başını çektiği bu güçlerin Rusya ile de ilişki ve işbirliği sürüyor. Hatta Rusya’nın Suriye’nin geleceğinde daha etkin bir pozisyonda olması, sadece IŞİD’i değil, bu güçleri düşman olarak gören bütün çeteleri hedefe koyması ve ABD’den çok daha önce PYD ile temas kurmuş olması, bu güçleri Rusya’ya daha fazla yakınlaştırıyor. Nihayetinde kesin olan bir şey varsa, o da Demokratik Suriye Meclisi’nin artık herkes tarafından muhatap alınan ve Suriye’nin geleceğinde rejim güçleri ile birlikte etkin bir pozisyonda olacağı kesin olan bir diğer güç konumunda bulunuyor.
SONSÖZ…
Yukarıda birkaç başlıkta özetlemeye çalıştığımız gelişmeler, 2016’da bölgede Suriye ve Irak üzerindeki paylaşım mücadelesinin yeni bir aşamaya doğru ilerlediğini gösteriyor. Ve elbette Türkiye gericiliği, bir yandan önceki dönemde bir sapma yaşadığı ABD-NATO eksenine yeniden dönerken, öte yandan bölgedeki arayışlarını da sürdürüyor. Üstelik bölgede Rusya blokuna karşı artan önemini bölgesel arayışları/hamleleriyle iç içe geçmiş bir şekilde ülke içinde de savaşı tırmandırmak için kullanıyor. 2016’ya ABD-NATO politikalarına daha fazla bağlanmış bir şekilde hem bölgede, hem de ülke içinde geleceğini savaş ve müdahale politikalarında arayarak giriyor.
Bu tablo, ülkedeki bütün emek, barış ve demokrasi güçleri için içeride ve dışarıda savaş politikalarına karşı çıkmayı, emperyalist müdahale ve bölge gericiliklerinin saldırıları karşısında halkların kendi geleceklerini kendilerini belirleyeceği demokratik bir ülke ve bölge için mücadeleyi dünden daha fazla önemli hale getiriyor.
