Tunus’ta yönetim krizi*

Hamma Hammami

* Hamma Hamami’nin, Şehit Hac Muhammed Brahimi suikastının 3. yıldönümünde yaptığı konuşmanın metnidir.

Ülkemiz, yaşadığı geniş çaptaki yönetim kriziyle birlikte özellikle sosyal ve ekonomik açıdan kötüye gitmektedir. Devlet başkanının bu konudaki tutumu da, aslında Tunusluların kendi gelecekleri ve ülkelerinin geleceği konusundaki kafa karışıklığını arttırmış durumda. Söz konusu girişimin üzerinden iki aydan fazla ve Kartaca Anlaşması’nın üzerinden belli bir zaman geçmesine rağmen, özellikle de hükümet başkanının istifayı reddetmesi ve güvenoyu tazelemek için parlamentoya gitmeyi kararlaştırması, bu yöndeki belirsizliği daha da arttırdı. Yönetimdeki ittifak içi çekişmeler de şiddetlendi. Nida Tunus Partisi içindeki koltuk savaşları da arttı.

OLUMSUZ SONUÇLAR

Açıkçası bütün bu yaşananlar şaşırtıcı değil. Ne var ki Halk Cephesi, yönetimdeki sağcı koalisyonun kuruluşundan bu yana, bu koalisyonun devrimci süreci atlatmak ve toplumda gerici baskıyı hâkim kılmak için çalışacağı konusunda uyarıda bulunmuştu. Söz konusu yönetimdeki ittifakın iktidarından bir buçuk sene sonra ortaya çıkan fotoğraf her açıdan kasvetli ve karanlık: Ekonomi bir durgunluk içinde, büyüme oranı “kötüye yakın” —bu oran yüzde 0,8’dir ve Nida Tunus ile Nahda Partisi bu sene için yüzde 5’lik bir büyüme oranı vadetmişti—, borçlanma oranı yüzde 55 ve gayrisafi yurt içi hasılaya yaklaşıyor, yüzde 30 oranında ticari açık, dinarda eşi benzeri görülmemiş bir düşüş, kalkınmayı olumsuz olarak etkileyen yolsuzluk, ülkenin çıkarlarıyla oynayan mafya kontrollü lobiler vb. Meclisteki çoğunluk tarafından onaylanan kanunlar ise sadece yerli ve yabancı sermayenin yararınadır, bu sermayenin ülkenin kaynaklarını daha kolay sömürmesini kolaylaştırmaktadır. Bu kanunlar arasında işçilerin ve ülkedeki fakir halkın yararına olan tek bir kanun bile yoktur.

Ülkedeki mali ve iktisadi krizin birikmesi sosyal krizin de büyümesini beraberinde getirmiştir. Resmî rakamlara göre işsizlik oranı yüzde 16’dır ve bunun çoğunluğunu gençler ve diplomalı işsizler oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra, fakirlik ve marjinalleşme giderek artmakta ve sosyal tabakalar arasındaki uçurum giderek büyümektedir. Halkın satın alma gücü giderek düşmekte, sağlık, eğitim, ulaşım, içme suyu gibi hayati hizmetlerde düşüş yaşanmaktadır. Aynı zamanda şiddete eğilim, uyuşturucu kullanımı ve alkol tüketimi de artmaktadır. Bu durum toplumsal yozlaşmayı da yükseltmiş, nifak ve yalan yaygınlaşmış, bireysel çıkarların toplumsal çıkarların önüne geçtiği bir durum ortaya çıkmıştır. Yine aynı şekilde rüşvet de artmıştır. Vatandaşlar arasındaki intihar olayları eşi benzeri görülmemiş bir orana yükselmiştir. Kadına yönelik şiddet ve kadın ticareti de bu işin başka bir boyutu. Bütün bunlar ahlak bekçiliğine soyunan ve ahlaktan anlamayan bir iktidar döneminde gerçekleşmiştir.

Bu ortamda yukarıda saydıklarımızın haricinde, yeni anayasa yapım süreci ağır işlemektedir. Devlet kurumlarının yeniden inşa edilmesi, ordu, yargı ve kolluk kuvvetlerinin reformu konularına ilgi aynı şekilde azalmıştır. Bunların yerine, yönetim devlet kurumlarının üstünde tahakküm kurmaya ve ganimet olarak görüp onları tamamen kendi kontrolü altına almaya çalışmaktadır. Bu durum, diktatörlük ve Troyka hükümeti döneminde de aynı şekildeydi. Devlet kurumlarında liyakat yerine, bu kurumları belli kesimlerin hizmetine sunma ve toplumu itaate zorlama ve onu terbiye etmek için topluma karşı kullanma anlayışı vardır. Yine iktidardaki koalisyon eski rejimin yolsuzluk ve baskı konularındaki tecrübesinden faydalanabilmek için onunla barışmaya ve uzlaşmaya çalışmaktadır. Bunu da özellikle devrimde bedel ödeyenler ve şehitlere rağmen, “toplumsal uzlaşma” adı altında gerçekleştirmektedirler.

İktidar, başta halk ve vatan cephesi şehitleri Şükri Belayid ve Brahimi olmak üzere siyasi suikast dosyalarının üstünü kapatmaya çalışmaktadır. Bu konuda, bu davaya bakan ve Belayid Suikastı’nda gerçeği gizlemek için kullanılan hâkimin “terfi ettirilmesi”ne şahit olunmuştur. Güvenlik dosyasına gelecek olursak, ordu ve polis terörle mücadele konusunda bir ilerleme kaydetse de, iktidardaki koalisyon daha etkili mücadele için ulusal bir konferans düzenlemeyi reddetmektedir. Bunu reddetmelerindeki amaç da, Nahda hareketinin terörün yaygınlaşması ve gençlerimizin Suriye ve Irak’a gönderilmesindeki rolünün gizlenmeye çalışılmasıdır. Nitekim ülkemiz bugün terörist ihraç edilmesi konusunda ilk sırayı almaktadır.

Dış politika konusuna gelecek olursak, ülkemizin kargaşa ve tutumlarındaki istikrarsızlık dışında bulaştığı en önemli konu, ülkemize hiçbir fayda getirmeyen Suudi-Türk-Katar ekseninin arkasında yer almasıdır. Yine aynı yönde, şüpheli bir şekilde ABD ile “stratejik ortaklık” adı altında bir anlaşma imzalanmıştır. Bunun sonucunda da NATO Genel Sekreteri Tunus’un güneyinde ortak stratejik istihbarat merkezi kurulacağını açıklamıştır. Ülke egemenliğini zedeleyen bu durum bölgenin güvenliğini de tehlikeye atmıştır.

Bugün ülkemizdeki fikrî ve kültürel yankıyı görmezden gelemeyiz. Nahda Partisi, Hiz-but Tahrir ve diğer selefi cemaatler, her türlü yolu kullanarak, yönetimin içinden veya dışından, resmî ve gayriresmî bir şekilde, bütün medya ve sosyal medya imkânlarından yararlanarak, okulları ve camileri kullanmaktan geri durmayarak, toplumun kazanımlarına karşı acımasız bir savaş yürütmekten çekinmemektedir.

KARTACA ANLAŞMASI

Sağcı koalisyon olan yönetimdeki Nahda-Nida Tunus ittifakı ve Habib El Sayd Hükümeti dönemindeki ülkemizin durumu yukarıda anlattığımız gibidir: Sosyal ve ekonomik kriz, büyük tehlike arz eden güvenlik sorunu, anayasal sürecin askıya alınması ve yere sağlam basmayan dış politika anlayışı. Bu durum aynı şekilde devam ederse ülkemiz daha fazla tehlikeyle karşı karşıya kalacaktır. Burada asıl sorun, yönetimdeki ittifakın bu bir buçuk yıllık deneyimlerinden ve başarısızlığından ders çıkarıp çıkarmadığıdır. Ve gerçekten söz konusu iktidarın yeni bir dönemi başlatmak için desteği var mı? Başka bir ifadeyle devlet başkanının başlattığı girişim, ülkeyi içinde bulunduğu durumdan çıkarma, krizi bitirme ve halkın devrimde haykırdığı taleplerini gerçekleştirmeye yönelik olarak kalkınmasını sağlamak amacıyla yeni bir yola girme konusunda ciddi mi? Böyle olmadığını düşünüyoruz. Zira Kartaca Bildirgesi’nde “ulusal birlik hükümetinin öncelikleri” adı altında yer alan ve bazı muhalif partilerin desteğiyle onaylanan anlaşmanın, daha önce Halk Cephesi’nin işaret ettiği gibi, Tunus’u içinde bulunduğu durumdan çıkarmak için yeni bir ufuk açmamaktadır.

Söz konusu bildirge, niyet ilan etme ve ilke belirtmekten başka bir şey değildir. Tıpkı Nida Tunus ve Nahda hareketinin seçim kampanyalarında yer aldığı gibi. Burada her yönetimden istenen şey, ülkeyi içinden bulunduğu durumdan kurtarmaktır, evham satmak değildir. Talep edilen Bin Ali’nin düşmesinden bu yana bütün hükümetlerin yaptığı gibi siyasi söylem değil, istenileni gerçekleştirmek amacıyla ciddi kararların alınması ve bunları uygulamak için gereken adımların ciddi bir şekilde atılmasıdır.

HALK VE ÜLKENİN GERÇEK VE CİDDİ BİR ÇÖZÜME İHTİYACI VAR

Halk Cephesi en başından beri, Habib El Sayd hükümetine muhalefet etmiş ve bu hükümeti gerici, halkın taleplerine düşman bir hükümet olarak nitelendirmiştir. Halk Cephesi aynı şekilde hükümeti, devrimi alaşağı etmek isteyen bir hükümet olarak görmüştür. Bu hükümetin başarısızlığa uğrayacağını ve ülkeyi daha derin krizlerin içine sokacağını da söylemiştik. Söz konusu hükümet ve destekçileri bu tutumundan dolayı Halk Cephesi aleyhinde bir karalama kampanyası başlatmış ve Halk Cephesi’ni olumsuz tavır takınmakla suçlamıştır. Ancak gelişmeler, Halk Cephesi’nin, halkın taleplerine karşı düşmanca bir tavır takınan ve başarısızlığa mahkûm olan bir hükümetin içinde yer almama konusundaki tutumunun haklı olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu hükümet, halkın sorunlarını çözemez ve uğrunda yürüdüğü taleplerini karşılayamazdı. Aksine sadece halkı yeni krizlerin içine sürüklerdi. Nitekim en sonunda da Halk Cephesi’ne karşı tutumundan dolayı kızanlar, sövenler ve olumsuz kampanyalar yürütenler, daha sonra Halk Cephesi’yle aynı şeyi söylemeye başlamış ve hükümete muhalif olmuş, üstelik Halk Cephesi’nden de bu konuda dayanışma talebinde bulunmuşlardır.

Ancak Halk Cephesi de, buna karşılık, “krizlerin varlığının kabul edilmesinin yetmeyeceğini” söylemektedir. Zira, var olan kriz artık gözle görülecek kadar çok açıktır. Bugün önemli olan bu krizlerin nedeni olan siyaset ve tercihlerin ortaya konması ve bunlardan sorumlu olanların belirlenmesidir. Bunun sorumlusu da sadece hükümetin başı olan başbakan değildir. Bu yüzden de bu krizi çözmek için kararlar alınmalı ve ciddi bir şekilde uygulamaya konmalıdır. Ancak iktidarda bulunan koalisyon bunu istememekte ve başarısızlığın üstünü örtemeye çalışmaktadır. Aynı şekilde söz konusu başarısızlığın nedenlerini de örtmeye çalışarak, bu başarısızlığı herkese pay etmeye çalışmaktadır. Yine aynı şekilde bu krizden partilerinin lehine kazançlar elde etmeye çalışmaktadırlar. Bunun yanı sıra “ulusal birlik hükümeti” adı altında da halka baskıcı uygulamalar dayatmaktadır. İşte tutumu yüzünden gerici odakların hedef tahtasına oturtulan Halk Cephesi bütün bunları reddetmektedir.

Halk Cephesi, başarısız bir hükümete alternatif olarak başarısız ve belki ondan daha da tehlikeli olabilecek bir hükümeti reddetmektedir.

Ülkemiz, bugün, yıllarca çektiği ve temelini ekonomik etmenlerin oluşturduğu sıkıntılara ve krizlere karşı ciddi bir çözüm ihtiyacı içindedir. Nitekim halk, meydanlara indiği zaman, sıkıntılarına bir çözüm bulmak, eğitim, sağlık, işsizlik, ulaşım, uyuşturucunun önüne geçilmesi, ahlaki yozlaşma, konut, güvenli yaşam gibi sorunlarını kökten çözmek için inmiştir. Bu tip sorunlarını daha da derinleştirmek ve sıkıntılarını arttırmak için değil.

Bugün, halkın ve ülkenin durumu daha da kötüye gittiyse, bu durum, diktatörlüğe özlem duyanların ve onlarla aynı kafada olanların iddia ettiği gibi, devrim halkın sorunlarını çözmede başarısız olduğu ve halkı daha büyük sıkıntılara soktuğu anlamına gelmemektedir. Ki bunun bu şekilde olduğunu iddia edenler, ülkeyi daha da geriye götürmek isteyenlerdir. Bunun sorumlusu, Bin Ali’nin devrilmesinden bu yana başa geçen hükümetlerin başarısızlığıdır. Çünkü bu hükümetler, daha önceki rejimle aynı yollara başvurmuş ve ülkenin içinde bulunduğu durumdan çıkabilmesi için gerekli kararları almamış ve zorunlu olan uygulamaları hayata geçirmemiştir. Ülkenin kaynaklarının halka eşit bir şekilde dağıtılması, yolsuzluğun önlenmesi, ekonominin düzeltilmesi, akılcı ve çağdaş bir demokrasinin tesis edilmesi, üretimin geliştirilmesi, işsizliğin önlenmesi gibi konularda gerektiği gibi davranmamışlardır.

Bu hükümetler, sorunları çözme adına hiçbir şey yapmamışsa, bu çözümlerin olmayışından veya sorunların hiçbir hükümetin çözemeyeceği kadar birikmesinden kaynaklanmamaktadır. Böyle bir anlam çıkarılmamalıdır. Böyle bir anlam çıkarmak, bazı dar ufuklu kesimlerin acziyetleri ve başarısızlıklarını gerekçelendirme çabasıdır. Herhangi bir insanın, çözüm yollarının yok olmadığını görmesi için biraz düşünmesi yeterlidir. Biraz düşünen her insanın ülkemizdeki krizi çözmede gerekli olanın ne olduğunu görmesi için her şey açıktır. Tek sorun, arka arkaya gelen hükümetler krizle başa çıkabilmek için gerekli icraatları uygulama konusunda cesur davranmamıştır. Çünkü krizi çözmek için gerekli tedbirlerin alınması, yolsuzluk erbabının çıkarlarına aykırı düşmektedir. Aynı şekilde büyük ekonomik kuruluşlar, büyük şirketler ve ülkemizi sömüren yabancı güçlerin de çıkarlarına terstir.

Söz konusu hükümetler krizleri çözmek için gerekli adımları bugüne kadar atmadıysa, bu, Tunus’un gerekli insan gücü ve ekonomik imkânlardan mahrum olmasından da kaynaklanmamaktadır. Zira, ülkenin kaynakları ülkenin gelişimi için ve kendi evlatlarına onurlu bir yaşam sunmak için yeterlidir. Sadece bu yönetimler, akılcı politikalar üretmek istememektedir. Bu akılcı politikaları koyarak, ülkenin kaynaklarını sömüren ve insan gücünü en acımasız şekilde kullanan çıkar sahiplerine dokunmak istememektedir. Bu hükümetler uluslararası ekonomik kuruluşlarla olan ilişkileri gözden geçirmek ve Avrupa Birliği ülkelerine olan bağlılığı zedelemek istememektedir.

Dolayısıyla sorun ülkeyi kimin yönettiğiyle alakalı bir durumdur. Ülkeyi yönetenlerin kimin çıkarına bu politikaları yürüttüğüyle, bu politikalardan çıkarı olanların halk değil küçük bir azınlık olmasıyla alakalıdır. Bu yüzden bazı kesimlerin, “Halk Cephesi’nin dediği gibi eğer krizi bitirmek için bütün imkânlar mevcutsa, iktidardaki koalisyon neden Tunus’u krizden çıkarmak için gerekli adımları atmıyor” şeklindeki sorusu saflıktır. Burada görmezden gelinen nokta mevcut yönetim, yerli ve yabancı tekellerin çıkarını savunmaktadır ve her şeye bu azınlık kesimin penceresinden bakmaktadır. Bu yüzden sorun “iyi niyet” sorunu değildir, aksine sorun “çıkar sorunu”dur. Çünkü hükümetler çıkarları korumak için oluşturulur. Belli bir kesimin çıkarlarını belli bir kesime karşı korumak için kurulur. Dolayısıyla şu an var olan da belli azınlık bir kesimin çıkarlarının halka karşı korunmasıdır.

BOZUK DEMOKRASİ

Buradan yola çıkarak, ülkemizde var olan demokrasiye bir bakmak gerekir. Tunus halkı, diktatöryayı devirirken, ülkenin kalkınmasında rol sahibi olabilmek için demokrasinin vesile olmasını, kötü olan durumunu düzeltmeyi, ona zarar veren bütün hastalıklardan kurtulmayı, kendisini kimin yöneteceğini seçmeyi hedeflemiştir. Ancak bugün ülkede var olan demokrasi anlayışı bu nitelikte değildir. Bugün Tunus’ta var olan demokrasi halkın bu hedeflerini gerçekleştirmesi için yardımcı olmamaktadır.

Maalesef demokrasimiz bugün küf kokmaktadır. Nitekim Bin Ali’nin devrilmesinden sonra başa geçen hükümetler direkt sermaye sahiplerine bağlanmıştır. Büyük balinalara karşı hiçbir gerekli önlemi almayan bu hükümetler sayesinde yolsuzluğun simgesi hâline gelmiş kesimler, Bin Ali’nin yıkılmasının ardından hayal edemeyecekleri bir imkâna kavuşmuş oldu. Bu mafyavari kesimler, özgürlük ve demokrasi ortamını, medya araçlarını “demokratik” olarak kontrol altında tutmak, kendi çıkarları ekseninde partiler, dernekler ve vakıflar kurmak için kullandı. Bu partilerin başında da yönetimdeki Nida Tunus ve Nahda hareketi yer almaktadır. Dolayısıyla mafyaların kontrolü altındaki ülke, karşı karşıya kaldığı hastalıklarla baş etme konusunda aciz duruma düşmektedir. Bu da ülkeyi iç ve dış etkilere açık bir hâle sokmaktadır. Özellikle terör örgütleri ve ülkenin zayıflığını fırsat bilerek onu kendi çıkarları çerçevesinde yönetmek isteyen dış güçlerin etkisi altına girmektedir.

Demokrasi bugün ülkemizin ve halkın hizmetine girebilmesi için çelikten temeller üzerine oturtulması, ekonomik ve sosyal değişimlerle güçlendirilmesi ve yolsuzluğun sosyal hayata ve medyaya tahakkümünün engellenmesi gerekmektedir.

GİDİŞATIN DÜZELTİLMESİ

Ülkenin içinde bulunduğu krizden çıkabilmesi için var olan gidişatın düzeltilmesi gerekiyorsa bu “ulusal birlik hükümeti” ile olmaz. Zira bu durum ülkenin yönetiminde var olan koalisyonun genişletilmesinden başka bir şey değildir. Mevcut koalisyon da ülkenin içinde bulunduğu durumdan sorumlu olanın kendisidir. Bu yüzden böyle bir hükümetle ilgili “ülkeyi krizden çıkarma konusunda başarısız olacağı ve daha fazla bataklığa sürükleyeceği” şeklinde bir kehanette bulunmaktan başka bir yol görünmemektedir. Bu da iflas ve fakirlikten etkilenecek olan kesimlerin öfkesinin daha da genişlemesine yol açacaktır.

Krizin çözümü için başka yollar denenmelidir. Bu yollar da belli ilkeler, hedefler ve temeller üzerinde oturtulmalıdır. Bu hedef, ilke ve temeller de ülkeyi bu duruma sokan koalisyonun dayandıklarından farklı olmalıdır. Halk Cephesi bu konuyla ilgili daha önce uyarılarda bulunmuş ve gerçeğe dayanan, uygulanabilir ve halk arasında kabul görebilecek öneriler getirmiştir. Ancak ülke yönetimini devralan koalisyon da daha önceki koalisyonlar gibi, Halk Cephesi’nin getirmiş olduğu önerilere gözünü ve kulağını tamamen kapatmıştır. Ve Halk Cephesi’yle ilgili “gerçekçi hiçbir öneride bulunmadığı”, “hükümetin çabalarını göremediği”, “belli bir programa sahip olmadığı”, “muhalefetten başka bir şey bilmediği” şeklinde propaganda yapılmıştır. Bunun yanı sıra iktidar, ülkede düzenlenen bütün protesto gösterilerinden ve cepheyle ilgisi olmayan taraflarca çıkarılan şiddet eylemlerinden sürekli olarak Halk Cephesi’ni sorumlu tutmuştur. Ancak var olan gerçeklikler iktidarın izlediği yolun tehlikeli olduğunu çok açık bir şekilde göstermektedir. Ülkenin içinde bulunduğu krizi aşabilmesi ve devrimin hedeflerinin gerçekleşebilmesi için de Halk Cephesi’nin önerilerinin doğru olduğu da ortadadır.

Halk Cephesi bugün, daha önce durduğu yerde durmaktadır ve Tunus’un içine düştüğü çıkmazı aşabilmesi ve yeniden inşa edilebilmesi için de oturması gereken temelleri işaret etmektedir. Bugün yaraları sarabilmek için önceliklerin belirlenmesi ve bu öncelikler arasında halkın farklı kesimlerini derinden ilgilendiren, sosyal, siyasal, kültürel yaşamını etkileyen ekonomik etmenlerin ilk sıraya koyulması gerekmektedir. Nitekim bu, hem ülkemiz hem de geleceğimiz için sağlıklı olacaktır. Bu öncelikler de iki önemli esasa dayanmaktadır. Birincisi, ülkenin giderek kötüye giden ekonomisini düzeltebilmek için gereken tedbirlerin acilen alınması, ikincisi ise bu tedbirlerin halkın ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeye gelebilmesi, geliştirilebilmesi ve bağımsızlaştırılması için uygun bir biçimde uygulamaya konmasıdır.

Ancak yukarıda belirtilen tedbirlerin hangi açıdan ele alınması gerektiğini de açıklamakta fayda vardır. Bu da Halk Cephesi ve mevcut yönetimdeki koalisyonun arasında “öz”e dayanan farkı ortaya koymaktadır. Halk Cephesi Tunus ve halkını kurtarmaktan bahsetmektedir. Sermaye sahibi azınlık kesim, onların işbirlikçileri, yolsuzluk yapanlar, sömürgeciler ve krizin müsebbibi olanlardan bahsetmemektedir. Dolayısıyla alınması gereken tedbir ve icraatlar çoğunluk konumundaki işçi ve yoksul halkın yararına olmalıdır. Aynı şekilde bu çoğunluğun içinde yer alan ve Tunus ekonomisinin bozulmasına yol açan koalisyon hükümetinin izlediği politikalardan olumsuz etkilenen orta sınıfların da yararına olmalıdır. Başka bir ifadeyle alınacak olan önlemler ve uygulanması gereken tedbirlerin faturasını yolsuzluk sahipleri ve sömürgeci kesimler ödemelidir.

Alınması gereken önlemler konusunda önemli bir husus da, bu önlemler dışarıdan kredi alınması düşünülmeden önce ülkenin kendi öz kaynaklarına ve gücüne dayanmasıdır. Yine aynı şekilde bu önlemlerin kendi egemenliğimize dayanmasına ve egemenliğimize zarar verecek şekilde dışarıya dayanmamasına dikkat edilmelidir. Bu yüzden bu konuda Halk Cephesi devletin üzerine düşeni yapması gerektiğini savunmaktadır. Devlet, ekonominin gelişmesinin baş tetikleyicisi olarak temel rolünü, kazanç ve daha fazla kâr üstüne kurulu yerli ve yabancı ekonomik kuruluşlara bırakmamalıdır. Aynı şekilde devlet, bu rolünü ülkenin içinde bulunduğu krizi fırsat bilip ülkenin ekonomisini kendine daha fazla bağımlı hâle getirmeye çalışan başta Avrupa Birliği olmak üzere yabancı ülkelere bırakmamalıdır.

ACİL ÖNLEMLER

Bütün bu açıklamalardan sonra Halk Cephesi’nin ülkenin ekonomisini çöküşten kurtarmak için alınması gereken önlemlerle ilgili önerilerine bakmak gerekiyor. Buradaki söz konusu önlemlerin asıl ve doğrudan hedefi kalkınma problemleriyle yüz yüze olan devletin bu sorunu çözebilmesi ve bir denge kurabilmesi için yeni kaynaklar yaratmaktır. Devlet bundan sonra çözülmesi gereken acil ve yakıcı toplumsal sorunları çözmeye başlamalıdır.

İktidarın dış kredilere sığınmasını ve az gelirliler, işsizler ve fakirlere verilmesi talep edilen ödemeleri yapmamasını devletin kıt kaynaklarıyla açıklamaya çalışması büyük bir safsatadır. Sorun devletin kaynaklarının kıtlığından kaynaklanmamaktadır. Aksine kaynaklar mevcuttur. Sorun devletin büyük balinalara zarar vermek istememesinden kaynaklanıyor. Devlet, ücretli çalışanların, işçilerin, küçük ve orta ölçekli işletmelerin yükünü vergilerle yüklemeyi tercih ediyor. Aynı şekilde ücretli çalışanların ve işçilerin alacaklarını dondurmak, fiyatları serbest bırakmak, ana tüketim maddeleri üzerindeki desteği kaldırmak, genel ve hayati hizmetleri özelleştirmek, memur ve işçileri kovmak ve ülkenin omuzlarına yeni borçlar yüklemeyi tercih etmektedir.

Devlet, uluslararası ekonomik kuruluşlarıyla karşı karşıya kalmak, halk için kullanılmayan kredileri iptal etmek veya bu kredileri belli bir zaman dilimi için askıya almak istemiyor. Uluslararası gelenekler buna izin vermesine rağmen.

İçinde bulunulan zor şartlarda devlet için gerekli ve acil kaynaklar çoktur ve çeşitlilik arz etmektedir. Bunun başlıcalarını şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Borçların ödenmesinin askıya alınması: Burada ana para ve faizlerin ödenmesinin daha önce Arjantin, Ekvador ve İzlanda örneklerinde olduğu gibi uluslararası kanunlar ve özellikle BM’ye bağlı uluslararası hukuk heyetinin kararlarına binaen üç yıl süreyle ertelenmesi öngörülmektedir. Böyle bir uygulama, devlet bütçesine senelik 5,5 milyar dinar, üç yılda ise 16 milyar dinarlık bir kaynak sağlar.
  • Tahsilat sisteminin acilen gözden geçirilmesi: Siyasi irade bunu istemesi hâlinde daha önce kabul ettiği merkez bankası kanunu ve diğer bankacılık sektörüyle ilgili kanunda olduğu gibi mümkün görünmektedir. Burada büyük servet sahiplerine yüzde 2 oranında istisnai vergi koyulması öngörülmektedir. Bu da yıllık gayrisafi yurt içi hasılanın yarısı kadar kaynak yaratmaktadır. Halk Cephesi bu başlıkla ilgili daha önce önerilerde bulunmuştur.
  • Yolsuzlukla mücadele: Virüs niteliğindeki yolsuzluk sorunu devlete yıllık 1,8 ve 2,7 milyar dinarlık bir yük getirmektedir. Ülkedeki bütün kesimler yolsuzluktan bahsetmesine rağmen, yolsuzlukla mücadele edecek siyasi iradenin olmamasından kaynaklı olarak giderek daha da yaygınlaşmaktadır. Bu da ülke yönetimindeki partilerle yolsuzluk sahipleri arasındaki derin bağdan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla acil olarak yolsuzlukla mücadele konusunda, yolsuzluk yapanların ve işledikleri suçlarda kullandıkları araçların tespit edilebilmesi için bir an önce gereken tedbirlerin alınması zaruridir. Ayrıca bu konuyla ilgili bağımsız çalışan yolsuzlukla mücadele heyetinin desteklenmesi gerekmektedir. Yargı ve benzeri organların kanun dışı iş yapanlara karşı rahat bir şekilde soruşturma yapması da önemlidir.
  • El konulan malların tasfiyesinin hızlandırılması: 2012 yılında, el konulan mallar toplamda 20 milyar dinar civarındaydı. Bu da bir devletin yıllık bütçesine yaklaşık bir rakamdır. Ancak şeffaflığın olmayışı ve bu konularda devlet içindeki yolsuzluğa bağlı yavaşlık, el konulan malların değerinin düşmesine neden olmuştur. Dolayısıyla bu konuyla ilgili kararnameleri sabit hâle getirmek ve kanun şekline dönüştürmek gerekmektedir.
  • Kaçakçılığın önlenmesi: Yukarıda saydığımız önlemler devlete kaynak sağlama konusunda ciddi katkılar sağlayabilir. Bu önlemlerle sağlanacak katkı devletin dışarıdan kredi almasının önüne geçebilir. Tunus bugün IMF ile yaptığı anlaşmaları egemenliğine zarar verecek ve ekonomisini dışa bağımlı hâle getirecek olanları iptal edebilmek için tekrar gözden geçirme hakkına sahiptir.

Bütün bunların haricinde ekonomiyi canlandırmak için ek icraatlar alınabilir. Bu icraatları şu şekilde sıralayabiliriz:

  • İthalatın kontrol altında tutulması ve Tunus’ta benzeri bulunan bazı malların ithal edilmesinden vazgeçilmesi. Bunun yanı sıra uluslararası anlaşmalar ışığında yerli üretimi korumak adına bazı önlemlerin alınması.
  • Devlet topraklarının bir kısmının doğrudan işsiz gençlere tahsis edilmesi.
  • Toprak reformu programına doğrudan başlanması.

Yukarıda saydığımız ekonomik önlemler toplumun zayıf kesimlerinin daha rahat bir yaşama kavuşması için bazı sosyal politikalarla taçlandırılmalıdır. Bu icraatlardan bazıları da şu şekildedir:

  • En geç Eylül ayı sonuna kadar her aileden bir diplomalı işsize iş imkânı sağlayacak programın devreye sokulması.
  • Ahırlarda çalışan işçilerin iş koşullarının düzeltilmesi.
  • Küçük ölçekli çiftçilerin ana para 5 bin dinara kadar olmak üzere borçlarının silinmesi.
  • Temel gıda ve hizmetlerdeki fiyatların dondurulması için gerekli idari önlemlerin alınması.

Siyasi ve güvenlik anlamında ise alınması gereken önlemler de şu şekildedir:

  • Acil bir şekilde anayasaya uygun yeni yasalar yapılmalı, eski kanun sisteminin revize edilmesi ve devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması.
  • Terörle mücadele için ulusal bir konferansın düzenlenmesi ve teröre karşı ulusal bir stratejinin geliştirilmesi.
  • Siyasi suikastların arkasındaki sır perdesinin aralanması.
  • Adaletin faal hâle getirilmesi.
  • Kadın haklarının anayasal yollarla güçlendirilmesi.
  • Özgürlüklerin ve kazanımların korunması ve geliştirilmesi.

Dış politika alanında ise, mevcut siyasetin bağımsızlığın ve “ulusal kararın” sağlamlaştırılması esasına dayanarak gözden geçirilmesi, Tunus’u ne kendi halkına ne de bölge halklarına hiçbir yararı olmayan kutuplaşmaların içine sokmaktan kaçınılması ve ekonomisini güçlendirmek adına ülkenin ekonomik ilişkilerinin çeşitliliğinin sağlanması gerekmektedir.

SONUÇ

Yukarıda saydığımız öneriler ve geliştirdiğimiz fikirler, ülkenin içinde bulunduğu krizi doğrudan aşması içindir. Tabii ki bunlar geleceğimizi garanti altına almak için yetersizdir ancak zaruridir ve acilen uygulanması gerekmektedir.

Şurada asıl önemli olan şöyle bir soruyla karşı karşıya kalabiliriz: Halk Cephesi, ülkenin içinde bulunduğu durumdan çıkmak için ortaya koymuş olduğu bu tablonun mevcut iktidar tarafından kayda değer alınacağına gerçekten inanıyor mu?

Tabii ki, mevcut iktidarın bizi kayda değer görmesi şeklinde bir tasamız kesinlikle yoktur. Bizim asıl derdimiz, halka, krizden çıkışın mümkün olduğunu gösterebilmek için seçeneklerimizi ortaya koymaktır. Aynı şekilde, bu krizden çıkışın, işçilere ve toplumun fakir kesimlerine ağır uygulamaları olmadan ve egemenliğimizden vazgeçmeden olabileceğini göstermektir. Diğer taraftan halkı bunun etrafında kenetlenmeye ve dengeleri bu seçeneklerin lehine değiştirmeye davet ediyoruz. Tabii ki bunu başarmak, çok fazla çalışmayı gerekmektedir. Biz Halk Cepheliler, sorumluluk sahibi olup, devrimin hedeflerine uygun bir şekilde halkımızı ve ülkemizi kurtarmak için alternatif yolu koymalıyız. Bunu yapabilmek için bütün fırsatlar mevcuttur.

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑