Yücel Özdemir
Geçmişten günümüze dek çoğu zaman yakın, kimi zaman da gerilimli ve mesafeli geçen Türk-Alman ilişkilerinde geride bıraktığımız bir buçuk ay içinde hiciv üzerinden çok boyutlu tartışmalar yaşandı ve bunlar bazı gelişmelere yol açtı. Alman sanatçılar üzerinden süren bu tartışma ve gerilimde Alman devletinin yetkilileri görünürde Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan yana tavır alırken, basın ve sivil toplum örgütleri, Türkiye’deki demokrasi güçlerinden yana tutum belirledi.
Halbuki bir anda hiciv üzerinden gerilen Türk-Alman ilişkileri, son zamanların en iyi dönemini, tabiri caiz ise “bahar havası” yaşıyordu. Çünkü, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan sığınmacıların durdurulması için Almanya Başbakanı Angela Merkel öncülüğünde başlatılan süreçte, Türkiye ve cumhurbaşkanı Erdoğan’a “kilit rol” biçilmiş, yakın dönemin temel politikası bu rol üzerinden yeniden şekillendirilmişti.
Zira, sığınmacı akının devam etmesi durumunda hem Almanya hem de AB içinde politik dengelerde önemli kırılmalara yol açacağının farkında olan Federal Hükümet ve Başbakan Angela Merkel, bu çerçevede Türkiye’ye “tampon bölge” misyonu biçti ve bu temelde önemli adımlar attı. Bunu hayata geçirmek için yapılan ziyaretler, düzenlenen zirvelerde önemli mesafeler katedildi, sonunda anlaşmanın altına imzalar atıldı, sığınmacıların Türkiye’de tutulması için kesenin ağzı sonuna kadar açıldı. Daha önce sığınmacılar için kullanılmak şartıyla belirlenen 3 milyar Avro, daha sonra 6 milyar Avro’ya çıkarıldı.
Türkiye ile Almanya/AB arasında sığınmacıların durdurulması amacıyla yapılan pazarlıklar üzerinden gerçekleşen yakınlaşmanın zamanlaması iki açıdan önemli bir döneme denk düşüyordu.
Birincisi: AKP Hükümeti, içeride başta Kürt halkı olmak üzere basına, akademisyenlere, aydınlara, demokrasi güçlerine ve toplumun diğer kesimlerine yönelik, alabildiğince çok boyutlu sert bir savaş yürütüyordu. Özellikle, Cizre, Sur, Silopi… gibi ilçelerden gelen görüntülerle içsavaşın yaşandığı Suriye’den bir farkının olmadığına dair değişik yazılar, yorumlar yapılıyordu Alman kamuoyunda. Yani, otoriterleşme yönünde adımlar atan, ülkeyi hızla bir içsavaşa sürükleyen Erdoğan’a, “demokrasi” ve “insan hakları”ndan sıkça dem vuran AB cephesinden eleştiri gelmezken, sığınmacıların durdurulması için verilen misyonun yerine getirilmesi için siyasi destek veriliyordu.
Bu temelde Merkel, 1 Kasım erken genel seçimlerinden kısa bir süre önce, 18 Ekim’de Türkiye’ye gelerek Erdoğan ile aynı karede görünmekte sakınca görmedi. Halbuki, normal devlet teamülleri gereğince seçimlere az bir süre kala böylesine bir ziyaretin yapılmaması gerekiyordu. Benzer şekilde, seçimlerden önce açıklanması planlanan AB İlerleme Raporu, sırf Erdoğan ve AKP zarar görmesin diye seçim sonrasına bırakıldı. Sığınmacı olayı başta da Almanya açısından öylesine hayatiydi ki, AB, 1 Kasım seçimlerinde AKP’nin sandıktan birinci parti çıkmasını, tek başına hükümet olmasını göze almaktaydı ve ona göre planlarını yapıyordu.
İkincisi: Türkiye/Erdoğan’ın Almanya/AB ile yakınlaştığı dönem aynı zamanda uluslararası ilişkilerde sıkıştığı, yalnızlaşmaya başladığı bir sürece de denk geldi. Rusya ile, bir Rus savaş uçağının Suriye’de düşürülmesiyle zirve yapan gerilimin, dinmek bir yana daha da arttığı bir dönemde Türkiye AB ile sık sık bir araya geliyordu. Keza “geleneksel müttefik” ABD ile ise, neredeyse her gün Kürtler, PYD ve IŞİD üzerinden atışmalar yaşanıyordu. Bölgenin iki önemli aktörüyle bölgesel çıkar farklılıkları nedeniyle bu şekilde gerilimli sürece giren Erdoğan’a tam da bu süreçte en büyük uluslararası destek AB’den, Almanya’dan geldi. Bu yakın ilişki, aynı zamanda Erdoğan Türkiyesi için adeta soluklanma, nefes alma anlamına geliyordu.
İç ve dış denklemler açısından sıkışan Erdoğan’ın, yaptığı bunca hak ihlallerine rağmen Almanya/AB tarafından destek görmesi, haklı olarak pek çok yayın organında eleştiri konusu oldu. Almanya’da gazeteler, televizyonlar ve internet sitelerinde, bölgeden gelen savaş ve ölüm haberlerinin de etkisiyle eleştirilerin dozajı sertleşmeye başladı. Buna rağmen hükümet sessizliğini korumaya devam etti.
HÜKÜMETİN SESSİZLİĞİ HİCVİN DOZAJINI ARTTIRDI
İç savaş görüntülerinin geldiği bir ülkenin rejimine verilen açık destek, haklı olarak Alman kamuoyunda hem Erdoğan’a hem de Merkel’e yönelik eleştirilerin dozunu artırdı. Özellikle Merkel şahsında Alman sermayesinin, çıkarlarını her şeyin üstüne koyarak Erdoğan’a tam destek vermesi kabul edilebilecek bir durum değildi. Almanya’ya çok sayıda sığınmacının gelmesi üzerinden yaşanan tartışmalara rağmen, kamuoyu ve halkın önemli bir kısmı Merkel’in Erdoğan’la bu denli yakın durmasını, destek vermesini eleştiri konusu yaptı. Kamuoyu yoklamalarında da halkın önemli bir bölümü pazarlıktan memnun olmadığını (yüzde 56), Türkiye’deki hükümeti güvenilir bulmadığını (yüzde 79)¹ belirtiyordu.
Daha NDR televizyonunda “Extra 3” programı yayınlanmadan, gazete ve dergilerde, Erdoğan ile yapılan anlaşmaya yönelik eleştiriler sıralanıyordu. Örneğin 9 Mart 2015’te Die Tageszeitung’da Jürgen Gottschlich şunları yazıyordu: “Türkiye de facto olarak Erdoğan’ın diktatörlüğü yolunda ilerliyor. AB ile yapılan ve işleyen pazarlık Erdoğan’ın durumunu sağlamlaştırıyor ve AB eğer topluluğun değerlerinin Türkiye’de de geçerli olması yönünde adım atmazsa, demokrasinin kaldırılmasına hizmet ediyor. Bunlar ve AB’nin göz yumduğu Kürtlere yönelik takibatlar, Merkel’in Davutoğlu ve Erdoğan’la yaptığı anlaşmanın gerçek sorunlarıdır.”²
Tam o günlerde Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Yüksek Komiserliği (UNCHR) yaptığı bir açıklamayla da AB-Türkiye Sığınmacı Anlaşması’nın uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu dünyaya ilan etmişti: “Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu, yabancıların kitlesel halde sınırdışı edilmesini yasaklıyor. Genel olarak yabancıların üçüncü bir ülkeye sınırdışı edilmesi Avrupa ve uluslararası hukuka da aykırıdır.”³
Basın ve uluslararası kurumların tepkisine rağmen Almanya/AB’nin otoriter bir rejimle kurmuş olduğu bu yakın ilişki doğal olarak yanıtsız kalmayacaktı. Bu konuda ilk önemli mesajı Kuzey Almanya Radyo Televizyon Kurumu’daki (NDR) mizah programı “Extra 3” verdi.
Alman şarkıcı Nena’dan aşırma ve sözleri değiştirilen iki dakikalık “Erdowie, Erdowo, Erdoğan” şarkısı klip eşliğinde Türkiye’deki insan hakları ihlalleri ekrana getiriliyordu. Şarkının yayınlanmasına tahammül etmeyen Erdoğan ve Hükümeti, Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Martin Erdmann’ı çağırarak uyardı. Alman hükümeti bu uyarıya rağmen Erdoğan ile ilişkisini bozmamak, sığınmacılar üzerinden devam eden pazarlığı tehlikeye düşürmemek için “uyarı”yı bir süre gizli tuttu. Ancak, bir süre sonra Türkiye’nin “Extra 3”teki klip nedeniyle Almanya’yı uyardığı ortaya çıktı. Ardından yoğun tartışmalar başladı. Hakikaten de, bir ülkenin büyükelçisini mizah amacıyla söylenen bir parça nedeniyle çağırıp uyarmak bir yanıyla inanılacak gibi değildi.
Dahası Erdoğan’ın “Extra 3”e gösterdiği tepki, düşünce ve basın özgürlüğüne tahammülsüzlüğün Türkiye sınırlarını aşıp Almanya’ya ulaştığının çok açık ve çarpıcı göstergesiydi. Türkiye’de gazetecileri, akademisyenleri, üzerlerinde her türlü baskıyı kurarak tehdit eden Erdoğan ve hükümeti, sonunda fırsatını bulup elini Almanya’ya kadar uzatmış, Almanya’daki gazeteciler hakkında da “hakaret davası” açmayı başarmıştı!
İlk etapta uyarının kendisi Almanya’da komik bulundu, ‘ti’ye alındı. Haklı olarak pek çok kesim Türkiye’nin yaptığı bu uyarıya tepki gösterdi, Erdoğan’ın gerçekten fikir ve düşünce özgürlüğüne saygı göstermediğine dikkat çekildi. Uyarı aynı zamanda Erdoğan’ın farklı düşüncelere, fikirlere, esprilere tahammül edemediğinin bir örneği olarak gösterildi. Bu yanıyla, Almanya kamuoyunda Erdoğan’ın otoriterleştiğine dair bir süredir dile getirilen görüşler somutluk kazandı. Çünkü, bu yönde yapılan çağrı ve uyarılara rağmen hükümet “otoriter rejim”le ilişkilerini güçlendirmeye devam ediyordu.
Kamuoyunda geniş tartışmalara rağmen Federal Hükümet, Ankara’nın gösterdiği bu tahammülsüzlüğe karşı ancak sekiz gün sonra yarım yamalak bir açıklama yapabildi. Basın ve düşünce özgürlüğünün Alman Anayasası’nın temel ilkelerinden biri olduğuna işaret edildi, ancak Türkiye hükümetinin Alman büyükelçiyi çağırıp uyarmasına gereken “sert yanıt” verilmedi, daha çok alttan alındı. Yine Federal Hükümet, hiciv üzerinden Türkiye cephesinden yaratılmak istenen diplomatik krizi ya da baskıyı görmezden gelme politikası izledi.
Bu aynı zamanda özel olarak Merkel ve hükümetinin, genel olarak Alman sermayesinin fikir ve düşünce özgürlüğü üzerinden Erdoğan ve hükümetiyle karşı karşıya gelme, ilişkileri germe niyetinde olmadığı anlamına geliyordu. Zira, içinden geçilen süreçte Merkel için fikir, sanat ve düşünce özgürlüğünden daha önemli olan, sığınmacıları durdurma gibi siyasi çıkarlar vardı. Mesele siyasi çıkarlar olunca en temel değerlerin tartışmasız rafa kaldırılabileceği böylece bir kez daha görüldü.
ERDOĞAN’IN İMDADINA BÖHERMANN YETİŞTİ!
“Extra 3”e gösterdiği tepkiyle komik duruma düşen Erdoğan ve AKP’nin yardımına, 31 Mart’ta bir kamu kurumu olan “ZDF-Neo” televizyonunda yayınlanan “Neo Magazin Royale” programının moderatörü, komedyen Jan Böhmermann yetişti. Sözde Erdoğan’ın “Extra 3”e verdiği tepkiyi protesto etmek istediğini söyleyen Böhmermann tamamen belaltı, hakaret ve küfürden ibaret bir şiiri okuyarak, Erdoğan’a hicivle hakaret arasındaki farkı göstermek istediğini söyledi. Programın yayınlanmasından hemen sonra “Extra 3” ile birlikte Erdoğan’ın otoriterliği konusunda oluşan olumlu havayı olumsuza çevirdi. Erdoğan ve AKP Hükümeti “suçlu”yken Böhmermann sayesinde bir anda “güçlü” oldu!
Her ne kadar Böhmermann, programında eleştiriyle “aşağılama” (Schmähkritik) arasında farkı göstermek için şiiri okuduğunu söylese de, yaptığı belaltı vuruştu ve bu nedenle de Erdoğan’ı eleştirenlerden çok destekleyenleri güçlendirdi. Erdoğan ve Türkiye Hükümeti de bu fırsatı elbette kaçırmadı ve Merkel üzerinden baskı kurarak mizahçı Böhmermann’a gereken cevabın verilmesini istedi. ZDF, tepkiler karşısında hiçbir kararı beklemeden “otosansür”le şiiri internet arşivinden (Mediathek) sildi. Bununla kalınmadı, Merkel de alelacele Davutoğlu’nu telefonla arayarak, kendisinin de Böhmermann’ın yaptığını kabul etmediğini, eleştirdiğini söyledi.
Ama, tartışmalar ve eleştiriler bunlarla sınırlı kalmadı. Erdoğan işi daha da ileriye götürerek, hem Alman Ceza Yasası’nın 103. Maddesi’ne hem de Ceza Yasası’nda 185. Madde’ye dayanarak Böhmermann hakkında savcılığa iki suç duyurusunda bulunulması talebinde bulundu. Birincisi “devlet başkanı” ikincisi de kişisel sıfatıyla yapıldı.
“Yabancı devlet liderlerine hakaret ve aşağılamayı” cezalandırmayı öngören ve Krallık döneminden kalma Ceza Yasası’nın 103. Maddesi çerçevesinde Böhmermann’a davanın açılıp açılmayacağı kararının Federal Hükümet tarafından verilmesi ise, Merkel’i, Erdoğan ile Böhmermann arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya bıraktı. Sonunda, Almanya devlet olarak değişik düzeylerde yaptığı müzakerelerin ardından, son zamanlarda başta sığınmacılar olmak üzere değişik konularda “kader birliği” yaptığı Erdoğan’ın gönlünü kırmama, ilişkileri bozmama adına Böhmermann hakkında davanın açılmasına onay verdi.
Böylece, “şiir”in mizah sınırını aşıp aşmadığı, hakaret içerip içermediği konusundaki kararı yargıya bırakarak hükümetin gelişme karşısındaki siyasi sorumluluğunu azalttı.
15 Mart günü Merkel tarafından kısa bir basın toplantısıyla kamuoyuna ilan edilen kararda, Alman hükümetinin moderatör-mizahçı Böhmermann’a dava açılmasına onay verdiği duyuruldu. Gelecek tepkiyi yatıştırmak için ise söz konusu 103. Madde’nin “zamanının geçtiği” ifade edilerek 2018’e kadar kaldırılacağı duyuruldu.
Nereden bakılırsa bakılsın; Hıristiyan Demokratlar (CDU) ile Sosyal Demokratlar’dan kurulu “Büyük Koalisyon” Hükümeti, verdiği bu kararla, siyasi olarak Erdoğan’ın yanında olduğunun mesajını vermiş oldu. Her ne kadar SPD üyesi Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, “Zor bir karardı. Her iki seçeneğin de iyi nedenleri bulunuyordu. SPD idaresindeki bakanlıklar titiz inceleme ve istişareler sonucunda dava açılma yetkisi verilmesine karşı oy kullandı. Oy eşitliği durumunda Başbakan karar verir”⁴ dese de, SPD de, bu konuda asıl sorumluluğu Merkel’e yüklemeyi yeğlemiş, düşünce özgürlüğünü savunmak için rest çekmeyi göze alamamıştır.
Zira, hükümet yanlısı basın da kararı “diz çökme” değil, Alman yargısına güvenme ve “son kararı yargıya bırakma”, “Erdoğan’a yargı bağımsızlığını gösterme” şeklinde sundu. Hükümetin başından itibaren Erdoğan’ın suç duyurusunu reddetme yönünde tavır almaması hiciv üzerinden Erdoğan ve Türkiye ile ilişkileri bozmayı göze alamamaktan kaynaklanıyor.
ERDOĞAN ANLAŞMAYI BOZMAK MI İSTİYOR?
Peki; Erdoğan’ın önce iki dakikalık şarkı sonra da bir “şiir” üzerinden Almanya ile ilişkileri germek için göstermiş olduğu bu büyük çabanın altında neler olabilir. Dış politikada iyice sıkıştığı bir dönemde “iyi dost” Almanya/AB ile ilişkileri germeye çalışmasının altında sadece “kişisel egolar” olabilir mi?
Gerilim üzerinde süren tartışmalara bakıldığında, Erdoğan ve AKP’nin, Almanya üzerinde baskıyı yoğunlaştırmayı tercih ettiği anlaşılıyor. Der Spiegel dergisinin hazırlamış olduğu “Korkunç Dost” başlıklı kapakta, Erdoğan için “Boğaz’ın vahşi adamı” tanımlaması yapıldıktan sonra, gerilimi arttırma çabası şu şekilde ifade ediliyor: “Bu cumhurbaşkanı kıtanın en önemli politikacılarından birisi. Belki de en önemlisi. Video (Extra 3) tartışmasıyla neyi yapabileceğini göstermek istiyor. Başbakan Merkel’i ve onunla da AB’yi oyalayabileceğini düşünüyor. Onlarla oynayabileceğini, provokasyona getirebileceğini ve kendi iktidarını sürdürmek için kullanabileceğini göstermek istiyor. […] Türkiye ile sığınmacılar üzerinden pazarlıklar yapılmaya başladıktan bu yana, Erdoğan Almanlara yeni gücünü hissettirmek istiyor.”⁵
Der Spiegel’in tanımlamasıyla, “Merkel’le oynama” ya da “güç gösterme” şeklinde sürüp gelen politika sayesinde, Erdoğan, bir yandan sığınmacılar üzerinden yapılan pazarlıkta daha fazla adım atmaya çalışıyor, diğer yandan da Alman kamuoyuna Türkiye’de gazeteciler ve aydınlara açılan davaların, yapılan tutuklamaların tıpkı Böhmermann’ın şiirindeki gibi küfür ve hakaretten kaynaklandığı algısını oluşturmaya çalışıyor. Böylece, bundan sonra Erdoğan’a yönelik eleştiriler nedeniyle yapılacak baskı ve tutuklamalar normalleştirilmek isteniyor.
Ama, Avrupa’nın siyasi havasını değiştiren “sığınmacı krizi”nin gelecekte Türkiye içinde büyük sarsıntılara yol açabileceği düşüncesi de alttan alta dillendiriliyor. Çünkü milyonlarca sığınmacıyı sadece barındırmak, beslemek ve kamplarda tutmak değil, aynı zamanda topluma entegrasyonlarını sağlayarak, onlara bir gelecek perspektifi sunmak da gerekiyor. Bu da Türkiye’de olmadığına göre, zor koşullarda tutulan milyonlarca sığınmacının gelecekte farklı sosyal hareketlere yol açması kuvvetle muhtemel görünüyor.
Dolayısıyla Merkel’in, Böhmermann’ın yargılanma işini yargıya havale ederek fikir ve düşünce özgürlüğünü feda etmesinin, Erdoğan ve hükümetinin baskıyı yoğunlaştırmaya yönelik hamlesini AB adına şimdilik boşa çıkardığı söylenebilir. Die Welt gazetesinden Stefan Aust da, planın bu olduğundan yola çıkarak, şu değerlendirmede bulunuyor: “Merkel alışıldık bir kurnazlıkla ihtilaflı tarafların her birinin işine gelecek bir taktik hamle yaptı: Erdoğan’a majestelerine yapılan hakaretleri hoş görmediğinin sinyalini vererek, kara koyunu çok yüksek bir ceza almayacağına emin bir şekilde adalete teslim etti. Keza bir karar çıkana dek Boğaz Köprüsü’nün altından daha çok sular akmış olacak. Merkel bu şekilde zalimin keyfini elden geldiğince yerinde tutuyor, zira mülteci politikası için çirkin fotoğraflar Almanya’nın kapısının önünde değil başka yerlerde çekilsin diye ona ihtiyacı var… Sultan da işinin ehli. Ne kadar baskı yaratmak isterse, ona göre, kimi zaman az, kimi zaman daha çok şişme botu Ege’ye salıyor… Bir bakmışsınız Almanlar, yüce Türklere bağımlı, onun keyfini yerinde tutmak için ne isterse yapar hale gelmiş. Bu güç sahibi isterik [Dikkat: Majestelerine hakaret suçlaması tehlikesi içerir!] göz önünde bulundurulduğunda hiç de kolay bir taahhüt değil. Zira Extra-3’ün oldukça komik şarkısı bile Alman Büyükelçisini Dışişlerine çağıracak kadar tepesini attırmaya yetti.”⁶
DOKUNULMAZ VE KORKULAN DİNİ LİDER Mİ?
Bütün bu tartışmaların öne çıkardığı bir diğer önemli olgu ise, otoriter Erdoğan’ın eleştirilere kesin tahammülsüzlüğü oldu. Ülke içinde 1800’den fazla kişi hakkında “hakaret davası” açarken, Böhmermann hamlesiyle bunu yurtdışına da taşımış oldu. Böylece hem içeride hem dışarıda korkulan, dokunulmaz bir lider olmak istediğini bir kez daha ilan etmiş bulunuyor.
Almanya açısından bakıldığında, sanatçılara, aydınlara, basına karşı geçmişte yabancı devletler adına bu tür cezai yaptırım girişimlerini asıl olarak dini liderler gerçekleştirmiş. 15 Şubat 1987’de ‘Rudi’s Tagesshow’ (Rudi’nin Günlük Şovu) adlı hiciv programında, dönemin İran Devlet Başkanı Ayatullah Humeyni’ye iç çamaşırlarını fırlatan çarşaflı İranlı kadınları gösteren bir fotomontaj kullanılmıştı. Resim gösterilirken programı sunan Rudi Carrell, “Ayatullah Humeyni, halk tarafından sevinçle karşılanıp hediyelere boğuldu” yorumunu yapmıştı.
Programdan 15 dakika sonra, İran İslam Cumhuriyeti Alman Büyükelçisi’ni Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak, halkın dini duygularıyla alay edildiği gerekçesiyle nota vermiş, Almanya’dan resmi özür talep edilmişti.
Ancak dönemin Başbakanı Helmut Kohl özür dilemeye yanaşmadı ve bugünkü hükümetin aksine Carrell’e dava açılmasına izin vermedi. Bu, elbette, o dönem, dünya genelinde İran’a yönelik izlenen politikalarla doğrudan bağlantılı bir durumdu.
Bunun üzerine gerilim arttı. İran, Başkonsolosunu Almanya’dan çekti. İran Havayolları Almanya seferlerini durdurdu ve İran’daki Alman konsolosluğu önünde İranlı öğrenciler; “Faşist Alman rejimine ölüm” sloganlarıyla eylemler yaptılar. Rudi Carrell, programın yayınlanması sonrası ölüm tehditleri aldığı için polis koruması altında yaşamak zorunda kaldı. “Ayetullah Humeyni üzerine esprim İran’da kızgınlığa yol açtığı için üzgünüm ve İran halkından özür diliyorum” açıklaması yaparak, tansiyonu düşürdü.
Benzer bir vaka, yeni sayılabilecek bir tarihte, 2012’de yaşandı. Vatikan, Papa kapağıyla yayınlanan mizah dergisi “Titanic”e karşı dava açma yoluna gitti. Kapakta, Alman Papa 16. Benedikt, papaz giysisinin önünde sarı bir lekeyle gösteriliyor, altını tutamadığı ima ediliyordu. Başlık ise, o dönem ortaya çıkan ‘Vatikan Belgeleri’nin gizlice kamuoyuna aktarılmasına gönderme yapılarak: “Hallelujah Vatikan: Nerenin akıttığı ortaya çıktı!” şeklindeydi.
Papa, kişiliğine saldırı olduğu iddiasıyla hukuki başvuruda bulunarak yayını durdurma kararı aldırttı. Hamburg Mahkemesi resmin yaygınlaştırılmasını yasakladı ve tersi durumda Titanic’in yüklü bir para cezasına çarptırılacağına karar verdi.⁷
Görüldüğü gibi, Almanya’da yapılan mizaha karşı bugüne kadar asıl olarak hem devlet başkanı hem dini lider olanlar harekete geçmiş, ancak istediklerini alamamışlardı. Erdoğan’ın kendisi hakkında yapılan esprileri aşırı derecede ciddiye alarak harekete geçmesi, büyükelçiyi çağırması, avukatlarına talimat vermesi, aynı zamanda hem Türkiye içinde hem de yurtdışında “dokunulmaz kişi” olduğunu göstermek istemesinden kaynaklanıyor. Hakkında yapılan hicivleri sadece kendisine değil, “Türkiye devletine, Türk halkına ve hatta İslam’a hakaret” olarak tanımlaması, doğal olarak kendisine “dokunulmazlık” atfetmeyi ve içerde, halk kesimleri arasında hassasiyet oluşturmayı amaçlıyor.
Erdoğan hakkında şiir okuyan Böhmermann’ın da Köln polisi tarafından koruma altına alınması dikkat çekici. Polis, kentte yaşayan Türklerden saldırı gelebileceği endişesi içinde olduklarını açıkladı. Bu, aynı zamanda, Erdoğan için her an şiddet suçu işlemeye hazır grupların olduğu anlamına geliyor.
Bu nedenle, “hiciv krizi”yle aynı zamanda ülke içindeki aydınlara, sanatçılara, muhalif güçlere verilmiş önemli mesajlar bulunuyor. Bu mesaj, eleştirilere karşı daha sert tutum alınacağından başka bir şey değildir. Aynı şekilde, kendi taraftar kitlesine de bu türden eleştirilere karşı sessiz kalmama mesajı bu kez Almanya üzerinden verilmiş oldu.
Bu, elbette, tehlikeli bir gidişatın da işareti. Olaylar zinciri, işin Erdoğan ve çevresinin basit bir tepkisinden öte anlam taşıdığını gösteriyor. Almanya “hiciv krizi” bu nedenle Erdoğan’ın dokunulmazlığının gücünün uluslararası düzlemde test edilmesi anlamına da geliyor.
Tarih, belli sermaye gruplarının ele geçirilen gücün sürdürülmesi için etrafında toplanılan “lider”in süresiz ve sınırsız şekilde başta kalmasının yolunun “kutsal” ve “dokunulmaz” ilan edilmesinden geçtiğini göstermiştir. Erdoğan’ın çekilmesi ya da kaybetmesi durumunda bu kesimler arasında herkesin kaybedeceği görüşü olabildiğince pekiştiği için bu yola başvurmaları tesadüf olmayacaktır.
MESELE SIĞINMACI PAZARLIĞI’NDAN DA ÖTEYE…
Tekrar “hiciv krizi”ne dönersek…
Hem Almanya hem Türkiye basınında “hiciv krizi” üzerinden yaşanan tartışma ve gelişmeler karşısında Merkel Hükümetinin almış olduğu Erdoğan yanlısı tutumun arkasında asıl olarak “sığınmacı krizi” yatıyor. Güncel gelişmeler çerçevesinde baktığımızda elbette görünürdeki gelişmeler daha çok sığınmacılarla bağlantılı olduğu için politik tutumlar da buna endeksleniyor.
Elbette, Türkiye üzerinden önce Yunanistan’a sonra Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine doğru yola çıkan yüz binlerce, milyonlarca sığınmacının önlenmesi bugün Almanya’nın öncelikli, acil hedefleri arasında yer alıyor. Çünkü, akını durdurmadığı takdirde hem AB’nin işleyişi ve geleceği hem de iç siyasal dengelerde sağ-muhafazakar hareketlerin yükselişi⁸ nedeniyle önemli sarsılmaların olabileceği görülebiliyor.
Sığınmacılar krizi nedeniyle Erdoğan rejimine bir yanıyla “bağımlı” hale gelen Almanya, ilişkileri kısa ve orta vadede bozmadan götürmenin hesabını yapıyor. Zira, görünürde sığınmacıların Avrupa’ya ulaşmasını engelleyebilecek tek bekçinin Erdoğan olduğunun farkında. Erdoğan ise iç ve dış politika açısından karşı karşıya olduğu açmazı AB ile kapatmanın derdinde.
“Karşılıklı bağımlılık” ya da “çıkar birliği” olarak adlandırılabilecek bu durum iki ülke arasında yeni yaşanmıyor. Geçmişte Alman burjuvazisi Ortadoğu’ya dair planlarını bugünküne benzer şekilde Osmanlı İmparatorluğu üzerinden hayata geçirmeye çalıştı. Kökleri 250 yıl öncesine kadar uzanan Türk-Alman ilişkileri, asıl 1700’lü yılların başında Prusya devletinin kurulmasıyla hız kazandı. Dönemin büyük güçleri İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı, Prusya, Asya, Ortadoğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki yayılma emelini Osmanlı’yla iyi ilişkiler kurarak hayata geçirmeyi hedefliyordu. Osmanlı devleti de, “muhteşem devirlerini” geride bırakmış, gerilemeye başlamış bir devlet olarak, kendini ezmek isteyen güçleri frenleyebilecek başka bir güce dayanma ihtiyacı içindeydi, bu dönemde. Buna en elverişli olan devletse, tarih sahnesine “geciken emperyalist” olarak çıkmaya hazırlanan Prusya idi. Ancak iki devlet arasındaki ilişkilerin asıl hız ve derinlik kazandığı yıllar, Bismarck’tan sonra işbaşına gelen İkinci Friedrich Wilhelm dönemi oldu. 1800’lü yılların sonuna doğru Almanya ekonomik bakımdan güç biriktirmiş, sanayileşme hız kazanmış, siyasi birliğini oturtmuş ve 1871 Fransa zaferinde görüldüğü gibi askeri açıdan da dönemin büyük devletlerine rahatça kafa tutabilecek düzeye erişmişti. Bunun verdiği güçle, “Güneşte bir yer” (Platz an der Sonne) stratejisi çerçevesinde dışarıda sömürge arayışları başladı. Almanya’nın güçlü, Osmanlı’nın zayıf yıllarına denk gelen bu strateji döneminde Osmanlı’yı dost ilan ederek Ortadoğu’da etkin bir konum elde etmek, 2. Wilhelm’in en önemli hedeflerinden biri olmuştu. Bismarck’ın Avrupa’daki dengeleri gözeten politikaları, iyice palazlanmış Alman sermayesinin canını sıkmakta, bir an önce sermaye ihraç edeceği, ham madde kaynaklarını yağmalayacağı yeni nüfuz alanları yaratması için devleti adım atmaya zorlamaktaydı.
Osmanlı coğrafyasında “İslam dostu” politikası izleyen 2. Wilhelm’in ikinci İstanbul ziyaretinde iki ülke arasındaki en önemli anlaşmalardan biri olan Haydarpaşa-Bağdat Demiryolu Hattı projesi imzalandı.
Berlin’i Bağdat’a bağlayan proje, deniz yolunda diğer emperyalist devletlere oranla dezavantajlı olan Alman sermayesine büyük yararlar sağlayacaktı. 2. Abdülhamit, projenin bütün ayrıcalıklarını Almanya’ya vererek dostluğunu gösterirken, bu yıllar, Deutsche Bank’ın Osmanlı’ya kredi, Krupp tekelinin de silah transferinde tavan yaptığı yıllar oldu.
Sonrası biliniyor. Almanya ile kurulan silah arkadaşlığı ve takiben birlikte aynı cephede Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na girme, yenilme, parçalanma…
Pek çok farklılıkla birlikte, Almanya, bugün yine, Bismarck-2. Wilhelm dönemindeki gibi bir süreçten geçiyor. Ne var ki, o zamanlar Almanya, Avrupa’nın en diri gücüydü. Gelişmelerin merkezinde Avrupa vardı. Bugün ise, Almanya güçlü olmakla birlikte, Avrupa dünyanın gidişatını belirleyen kıta değil. En önemlisi de, Almanya’nın hegemonyası diğer rakiplerine göre zayıf. Geçen yıl, 200. doğum günü kutlanan Bismarck ile Merkel arasında pek çok benzerliğin olduğuna dair yorumlar yapılmıştı. Euro kriziyle birlikte, Merkel, izlediği politika nedeniyle AB üzerinde egemenliğini pekiştirmiş, kıta genelinde muhtemel rakiplerini geriletmiş, dünyanın başka bölgelerinde daha etkili olabilmek için militarist, yayılmacı dış politikayı öne çıkarmıştı.
Bu süreçte, Osmanlı’nın varisi, “Neo-Osmanlı” hayalleri peşinde koşan Erdoğan yönetimindeki Türkiye, hem içeride hem de dışarıda zor bir dönemini yaşıyor. Bu nedenle, Almanya/AB ile yakınlaşarak karşı karşıya bulunduğu sorunları aşmanın hesaplarını yapıyor.
ASLOLAN, DEVLETLERİN ÇIKARLARI MI TEMEL HAKLAR MI?
Her iki ülke arasında mizah üzerinden başlayan tartışmalarda siyasetçilerin asıl gözettikleri kendi sermayelerinin çıkarlarıdır. Özellikle Almanya, Türkiye’de Erdoğan’ın yaptığı baskı, terör ve hak ihlallerine karşı uzun bir süredir “üç maymun”u oynuyor. Almanya’da ise, Türkiye’nin isteği doğrultusunda Kürtlere yönelik operasyonlar, gözaltılar, tutuklamalar gerçekleştiriliyor.
Almanya ile Türkiye’nin “çıkar birliği” sadece sığınmacılar üzerinden değil, aynı zamanda ekonomik ilişkiler açısından da önemli; zira Almanya Türkiye’de en fazla yatırım yapan ülke konumunda. 2014’ün verilerine göre, Türkiye’de toplam 5 bin 906 Alman firması faaliyet yürütüyor.
Almanya’nın Türkiye’deki Dış Temsilcilikleri sitesinde yer alan güncel verilere göre, her iki ülke arasında ticaret hacmi 2013 yılında yüzde 5 artarak, toplam 33,8 milyar Avro’yla yeni bir rekor seviyeye ulaştı. Aynı dönemde, Türkiye’den Almanya’ya yapılan ihracat yüzde 1,4 (13,5 milyar Avro) ve Almanya’dan yapılan ithalat da yüzde 1,4 oranında (21,5 milyar Avro) artış kaydedilmiştir. Konjonktüre sebeplerden kaynaklanarak, 2014 yılının ilk dokuz ayında ikili ticaret hacmi, önceki yılla kıyasla küçük düzeyde azalarak, 24,5 milyar Avro’yu bulmuştur.
Almanya, 1980’den beri, 12,5 milyar Dolarlık yatırım hacmiyle Türkiye’de en büyük yabancı yatırımcı durumunda. Keza, Türkiye’deki turizmde de Almanya birinci sırada yer alıyor. 2013’te gelen Alman turist sayısı, artış göstererek, takriben 5 milyon kişiye yükselmişti. Ocak-Eylül 2014 döneminde 5,1 milyon Alman turistin Türkiye’ye giriş yapması ile bu rekor sayının da üstüne çıkılmıştır.⁹
Özellikle ekonomik ilişkiler nedeniyle, Almanya’nın Türkiye ile yakın siyasi ilişkiler kurmaya önem göstereceği, bu ilişkileri sarsacak muhtemel gelişmeler konusunda oldukça hassas davranacağı açıktır. Zira, Türkiye Alman burjuvazisi için Ortadoğu’ya açılan kapı olma özelliği taşımaya devam ediyor.
Türkiye de, Almanya’dan kolay vazgeçecek durumda değil. Ticari ilişkilerdeki yakınlık, bir yanıyla, Türkiye’yi Almanya’ya ekonomik olarak bağımlı hale getirmiştir. Özellikle iç politikada sıkça ifade edilen AB’ye üyelik için yolun Berlin’den geçtiği ortada.
EMEKÇİ HALKLARIN BİRLİKTE MÜCADELESİ
17 Mart’ta NDR’de “Extra 3”ün yayınlanmasından itibaren başlayan, 31 Mart’ta Böhmermann’ın “hakaret şiiri”yle doruk noktasına çıkan Erdoğan’ın Alman hicvine açtığı savaş, neredeyse bir ay boyunca gündemin ön sıralarında yer aldı. Verilen demeçlerle alınan ya da alınması istenen kararların tümünü, aynı zamanda, devletlerin birbirine karşı hamleleri olarak görmek gerekiyor.
Sürecin ortaya çıkardığı olguları ve muhtemel gelişmeleri şu şekilde sıralamak mümkün:
a- Erdoğan’ın faşizan bir rejim kurmak istediği, bu çerçevede sadece Türkiye içinde değil Türkiye dışında da kendisini eleştirenlere karşı tahammül göstermediği, sindirme yönünde adımlar attığı Avrupa kamuoyunda artık daha net şekilde görülebiliyor. Bu, aynı zamanda, Erdoğan’ın Türkiye’ye, Kürt halkına, demokrasi güçlerine, aydınlara, sanatçılara yönelik yaptığı baskıları anlatmayı da kolaylaştırmıştır.
b- Başta Almanya olmak üzere, Avrupa devletleri, sığınmacılar üzerinden Erdoğan Türkiyesiyle girdikleri pazarlıklar sonucunda imzaladıkları anlaşmanın tehlikeye girmemesi için basın, fikir ve sanat özgürlüğüne görüntüde de olsa sahip çıkma ihtiyacı duymuyorlar. “Avrupa’nın en temel değerleri” olarak gösterilen bu değerlerin burjuvazi için bir demogoji malzemesi olduğu, gerektiğinde bunu siyasi amaçları için kullandıkları ve çok kolay şekilde yok sayabilecekleri, bu süreçte görüldü. Bu nedenle, Avrupa sermayesi için en temel değerin “düşünce özgürlüğü” değil, ekonomik-siyasi çıkarlar olduğu bir kez daha anlaşıldı. Merkel’in Böhmermann’ın yargılanmasına onay vermesine hiçbir Avrupa ülkesinde kayda değer tepkinin gelmemesi, bu yönüyle dikkate değer bir durumdur.
c- “Hiciv krizi”, başta Almanya olmak üzere, Avrupa’daki aydın ve sanatçılar, kendi ülkelerinin yönetimlerinin Erdoğan ve Hükümeti’yle girilen pazarlığa ve yakın ilişkiye tepki gösterdiler. Otoriter bir rejimle kurulan yakın ilişkiye aydın ve sanatçılar tepki göstermekten bundan sonra da çekinmeyecek gibi görünüyorlar. Tepkilerin merkezinde Erdoğan’dan çok, ona sınırsız destek veren AB ülkeleri var.
d- Jan Böhmermann’ın okuduğu belaltı, çirkin şiir, adeta Erdoğan’ın imdadına yetişmiş, haklı eleştirilerin önemli bir kısmını gölgelemiştir. “Şiir” çirkin olduğu için geniş kesimlerden, aydın ve sanatçılardan Erdoğan ve hükümetine karşı bir cephenin örülmesinin önüne geçmiştir. Halbuki, akademisyenlere yönelik baskılara karşı geniş bir kesim tepki göstermiş, imza kampanyası başlatmıştı. Bu nedenle, Böhmermann’ın “şiir”le alakası olmayan hakaret dolu cümleleri süreci olumsuz yönde etkilemiştir.
e- Erdoğan ve Hükümeti hiciv üzerinden Almanya ile ilişkileri germeyi göze alarak, sığınmacılar anlaşmasından pek memnun olmadığını hissettirmiştir. Böylece pazarlık marjını daha da yükseltme çabası içerisindedir. Merkel’in işi sürece yayarak, her zamanki gibi duygusal değil soğukkanlı davranarak, basın özgürlüğünü tali plana atarak verdiği destek, şimdilik krizi dinmişe benziyor. Ancak bu, yeni krizlerin olmayacağı anlamına gelmiyor. Bundan sonraki büyük krizin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Schengen Bölgesi’ne vizesiz girişi konusunda çıkması bekleniyor. “Vizesiz Avrupa” Erdoğan ve partisine iç politikada önemli destek getirecek gibi görünüyor. Bu nedenle, Temmuz’dan itibaren vizesiz Avrupa için ısrar edilecek.
f- Almanya, sadece sığınmacılar için değil, daha da çok bölgesel çıkarlar için Erdoğan Türkiyesiyle iyi geçinmeye çalışıyor. Zira, Türkiye geçmişten günümüze Almanya için Ortadoğu ve “Müslüman dünyası”na açılma kapısı olarak görülüyor. Bu böyle olduğu için, Almanya’nın ufku Erdoğan rejimine bağlanmış değil; bu rejimin uzun bir geleceğinin olmadığını Almanya da bilmiyor değil. Avrupa’da üstünlüğünü ilan eden Alman sermayesi, şimdi dünyanın diğer bölgelerinde daha fazla söz sahibi olmanın hesaplarını yapıyor. Özellikle, bölgesel dengelerin yeniden oluşturulduğu Ortadoğu’da bundan sonra geleneksel Türk-Alman “silah arkadaşlığı”nın bir benzerinin oluşması şaşırtıcı olmayacaktır. Bu, aynı zamanda, bölge üzerinde egemenlik kurmaya çalışan diğer emperyalist devletlerin Türkiye ile girdiği ve gireceği ilişkilere de bağlı. Erdoğan ve Hükümeti, önümüzdeki dönemde Almanya/AB’yi diğer emperyalist devletlere karşı bir kalkan olarak öne çıkarabilir.
g- “Hiciv krizi”nin en büyük tahribatlarından birisi halklar, emekçiler arasında düşmanlıkların körüklenmesi olmuştur. Her iki ülkenin sermaye güçleri tarafından izlenen politikalar Alman ve Türkiyeli emekçiler arasındaki klişe önyargıları yeniden gündeme getirmiştir.
Ne var ki Alman ve Türkiye kökenli işçi ve emekçiler arasında yıllardan beri var olan güçlü enternasyonalist bağlar ve tarihsel deneyler, egemenlerin birbirine karşı geliştirdikleri planları boşa çıkarmanın mümkün olduğunu gösteriyor. Bunun için özellikle de Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmen emekçilere büyük sorumluluklar düşüyor.
Dipnotlar
2. http://www.taz.de/!5285766/
3. http://diepresse.com/home/politik/aussenpolitik/4941639/UNO_EUTurkeiDeal-ist-rechtswidrig
4. http://www.dw.com/tr/b%C3%B6hmermann-karar%C4%B1-almanyay%C4%B1-ikiye-b%C3%B6ld%C3%BC/a-19191327
5. Der Spiegel, 02.04.2016.
7. Tarihsel aktarımlar Hamburger Abendblatt, 11.04.2016, Jana Hannemann.
8. Bu konuda Özgürlük Dünyası’nın Nisan 2016 sayısındaki “Avrupa’da sağ popülizm, ırkçılık ve mücadele” başlıklı yazıyla bakılabilir.
