Aydın Çubukçu
Türkiye, Suriye Krizi başladığı günden bu yana, Ortadoğu’daki en karmaşık düğüm noktalarından birisi haline geldi.
AKP hükümetleri, yaklaşık 15 yıl boyunca dış politikaya, özellikle de Ortadoğu’ya ve İslam ülkelerine yönelik özel bir program geliştirdi ve uygulamaya çalıştı. Bugün ülke çapında ve Ortadoğu’da Türkiye’nin içinde bulunduğu krizin en denetlenemez unsuru bu politikalardır.
İÇ POLİTİKAYLA DIŞ POLİTİKANIN İÇ İÇE GEÇMESİ
AKP İktidarının İslamcı ideolojisi, bölgedeki Müslüman halkları kendi önderliğinde toplanmaya, eski Osmanlı İmparatorluğu coğrafyası üzerindeki ülkelerde yeni bir egemenlik kurmaya yönelik bir politikayla tamamlandı. İslamcı ideolojiyi yayılmacı bir politikayla birleştirerek, bir noktaya kadar ABD’nin bölge politikalarıyla birlikte yürümeyi planlıyordu. Şu anda Başbakan olan Ahmet Davutoğlu, bir akademisyen kimliğiyle kaleme aldığı Stratejik Derinlik adlı eserinde, Türkiye’nin, tarihsel miras üzerinde önder devlet olabilmesinin koşulları hakkında analizler yapmıştı.
Bu kitapta, “komşularla sıfır sorun” hedefi bir başlangıç noktası olarak ileri sürülüyordu. İkinci temel kavram, “tarihsel ve coğrafi derinlik” idi. Üçüncüsü ise, İslam Medeniyetinin, özel olarak da Türkiye’nin, “tarihin gidişine yeniden katılması” idi.
Özetle, Türkiye bir bölge gücü olmanın da ötesinde, “yeni bir medeniyet yaratacak olan emperyal bir güç” olmaya aday olarak gösteriliyordu.
“Arap Baharı” adı verilen süreç başlayıncaya kadar, AKP hükümeti Ortadoğu’yu merkez olarak düşünen bir İslamcı açılım politikasını etkili bir biçimde uygulamaya girişti. Tunus ve Mısır’da diktatörlüklerin devrilmesinden sonra, özellikle Mısır merkezli İhvan-ı Müslim adlı örgüte dayanarak, bölgenin egemeni olmayı hedefleyen AKP, bunun için “mutlak iktidar” halinde örgütlenmesi gerektiğini biliyordu. Türkiye’nin uzun süredir yaşadığı, iç ve dış politikanın iç içe geçmesi de bu bütüncül politikanın bir sonucudur.
Kuşkusuz, bütün bu kavramlar neo-osmanlıcılık denilen ve imparatorluğu yeniden canlandırmayı hayal eden bir ideolojiyle beslendiği için, aynı zamanda iç sınıfı mücadelesinin doğurduğu demokrasi taleplerini baskı altına almayı da içeriyordu. Ne var ki, AKP iktidarının ilk yıllarında, özellikle liberal çevrelerde yaratılan “demokratik İslamcı” algısı, bu eğilimlerin görülebilmesini önledi. Avrupa Birliği ile Uyum Yasaları adı verilen ve kimi demokratik açılımlar vaat eden hükümet programının ve uygulamaların yeni bir baskı döneminin hazırlığı olduğu da görülmedi. Bu yüzden, yeni Anayasa tasarısının oylandığı referandumda, hükümet güçleri yüzde 60’a yakın bir oy oranıyla kabul edildi.
Burada ortaya çıkan sonuç, ülkenin daha demokratik bir siyasi hayata kavuşacağını uman çevrelerin beklentileri ile AKP tabanının birleşik sayısını veriyordu.
Başta Erdoğan olmak üzere AKP, bunu kendisine verilmiş bir güvenoyu olarak yorumladı ve iktidarın tekelci karakterini güçlendirmek için bu yüksek oy oranına dayandı.
2013: AKP’NİN İLK SERT VİRAJI
31 Mayıs 2013’te başlayan, 79 ilde üç milyona yakın göstericinin katıldığı büyük eylemlerle ve değişik biçimler kazanarak Eylül ayına kadar devam eden “Gezi Ayaklanması (ya da direnişi)” AKP iktidarına karşı en büyük protesto hareketi oldu. Bu eylemler dizisi, bir yandan Türkiye’deki halk muhalefetinin geniş kitle tabanını ve olası sosyal sınıf karakterini ortaya koyarken, diğer yandan da yeni örgütlenme ve mücadele biçimleri hakkında önemli deneyimler kazandırdı.
Fakat esas olarak, iktidar düzeyinde büyük bir panikle birlikte şiddet kullanımının yaygınlaştırılması ve yeni yasalarla şiddet boyutunun arttırılması yönünde sonuçlar doğurdu.
Gezi Direnişi’nin sönmesinden birkaç ay sonra ise, büyük yolsuzluk ve rüşvet olayı patladı. Üç bakanın istifasıyla olayı atlatmaya çalışan hükümet, yolsuzluk ve rüşvet iddialarının Başbakanı da kapsaması ve Başbakan’ın oğlunun evinin polis tarafından aranmak istenmesi üzerine ağır bir krize sürüklendi. Şiddetli polis saldırısı ve muhalif gazete ve televizyonlara karşı yoğunlaşan baskılar, krizi daha da yoğunlaştırdı.
Ne var ki 2014 Mart ayında yapılan yerel seçimlerde hükümet partisinin tekrar önemli bir başarı kazanması, hükümet saflarında toparlanmaya ve halk muhalefetine karşı saldırının yeniden yoğunlaşmasına yol açtı.
Bu arada, Kürt sorunun çözümü yolunda, görünüşte önemli adımlar atılıyor, büyük ve uzun vadeli bir uzlaşmaya doğru gidildiği izlenimi veriliyordu.
YENİ BİR KIRILMA NOKTASI: 7 HAZİRAN SEÇİMLERİ
7 Haziran seçimlerinde, genel olarak “Kürt Partisi” olarak bilinen HDP, Gezi olayları sırasında oluşan geniş toplumsal muhalefetin de desteğini alarak seçim barajını aştı ve 80 milletvekiliyle parlamentoya girdi. AKP’nin iktidar tekelinin yıkılması anlamına gelen bu sonuç, yeni ve etkili bir demokrasi dalgasının geleceği beklentisi yarattı.
Ancak her ne pahasına olursa olsun iktidarı bırakmak istemeyen AKP ve onun lideri Erdoğan, sonuçları kabullenmedi. Anayasa’nın askeri darbe döneminde düzenlenmiş maddelerine dayanarak seçimleri tekrarlamak üzere siyasi krizi sürdürdü. Bu genel sertleşme ortamının en önemli parçası olarak, Kürt sorunu üzerine varılan bütün anlaşmaları iptal etti.
Bu arada, gerilim yaratarak uçlarda toplanma taktiği izledi. 20 Temmuz’da Suruç’ta 30 sosyalist genç IŞİD mensubu olduğu açıklanan bir “canlı bomba” saldırısında hayatını kaybetti. Hemen ardından, iki gün sonra, iki polis evlerinde uyurken bu kez PKK’li oldukları iddia edilen suikastçılar tarafından öldürüldü. Hükümet, IŞİD ve PKK’ya karşı operasyon kararı aldı ve ağırlıklı olarak Kürt gerilla mevzilerinin hedef alındığı büyük bir hava saldırısı başlattı. Böylece hem IŞİD’e hem PKK’ye operasyon görüntüsü altında yaygın bir propaganda eşliğinde ülke savaş atmosferine sokuldu. Kürt illerinde de Kürt siyasal örgütlerine yönelik operasyonlar başlatıldı.
10 Ekim’de, Ankara’da yeni bir IŞİD saldırısı düzenlendi. Emek, Barış, Demokrasi sloganıyla toplanan binlerce insanın toplandığı meydanda iki bomba patladı ve 102 kişi öldü. Bu ağır darbenin en önemli sonuçlarından biri, muhalefetin seçim çalışmalarını durdurması oldu. Bütün mitingler, gösteri ve propaganda toplantıları durduruldu.
İçeride ve dışarıda savaş ortamının yaratılması, 7 Haziran seçimlerinin yarattığı bütün iyimserliği ortadan kaldırdı ve halk yığınları, “istikrarsızlık ve güvensizlik” koşullarının 7 Haziran seçimlerinin sonucu olduğuna inandırıldı. Bu ortamın sona erdirilmesinin tek yolu olarak seçimlerin tekrar edilmesi gösterildi. Kürt sorununa çözüm için başlatılmış olan süreç sona erdirildi. Barajı aşarak AKP’nin tek başına iktidar olmasını önleyen HDP’ye karşı amansız bir saldırı başlatıldı. HDP’nin baraj altında kalmasını, AKP’nin oylarının da birkaç puan artırılmasını sağlayabilecek yeni bir seçim planlandı.
1 KASIM: AKP’NİN YENİ ZAFERİ
Gerilim ve şiddet politikası, AKP etrafında hemen hemen bütün sağ oyların toparlanmasını sağlamış, buna karşılık muhalefet cephesinde tereddütlere ve kısmi dağılmaya yol açmıştı. Tekrar edilen seçimler AKP’nin beklediği gibi sonuçlandı.
Ulusal önyargıları kışkırtan, dinsel ve ırkçı motiflerle süslenmiş propaganda eşliğinde sürdürülen korsanlık politikasının yarattığı korku ve endişe AKP etrafında bir bloklaşma sonucunu verdi ve yeniden AKP tek başına iktidar oldu.
Böylece dışarıda ve içeride savaş ortamının sağladığı körleşmenin üzerinde, eski politikalara dönüş yolu açıldı. Suriye’de “her şeye rağmen” savaşçı politikalara devam etmek, cihatçı gruplara desteği sürdürmek, Kürt hareketine karşı askeri müdahale planlarını uygulamak…
SAVAŞ VE FAŞİZM
Aynı anda, dış politikada pek çok açık verildi ve yayılmacı hayaller duvara çarptı. “Dünyanın süper güçlerinden biri olmak” gibi bir hedefin, gerçek dünya ilişkileri tarafından çizilmiş kalın sınırları vardı. Emperyal güç olma propagandasıyla yürütülen bölge ve ülke çapındaki propaganda saldırısı, bir süre için Recep Tayyip Erdoğan’ı İslam Dünyasının lideri olarak şişirmeye gayret ederken, “Arap Baharı” adı verilen isyanlar süreci buna ağır darbe vurmuştu. Tunus ve Mısır’dan sonra, Libya da bu ateş çemberine dâhil edildi ve sıra Suriye’ye geldiğinde Türkiye’nin pozisyonunda çok ciddi değişiklikler yaşanmaya başlamıştı.
Buna rağmen, Erdoğan önderliğindeki AKP mümkün olan bütün yolları deneyerek Suriye üzerinden Ortadoğu’da kendisine yer açmaya ve bu yönde geliştirilen milliyetçi propagandayla iç desteklerini güçlendirmeye yönelik çabalarını arttırdı.
Tarihsel tecrübenin işaret ettiği bir gelişme kaçınılmaz olarak Türkiye’nin de başına geldi. Savaş atmosferinin hâkim olduğu her yerde, özellikle iç savaş koşullarının ağırlaştığı durumlarda siyasal rejimin karakterinin faşizme doğru kayması kaçınılmazdır.
Özellikle iç savaş ortamının bilinçli ve planlı olarak yaratıldığı yolunda ciddi kuşkular vardır. 1 Kasım seçiminden önce gerçekleşen bir dizi provokatif saldırı sonucunda seçmen kitlesinin “güven ve istikrar” kavramlarıyla özetlenen propagandaya teslim olduğu söylenebilir. Sonuçta demokrasi mi güvenlik ve istikrar mı şeklinde özetlenebilecek tercih şıklarında, demokrasi kaybetti.
Türkiye’de ezilen sınıfların örgütlenme ve düşünce özgürlükleri üzerinde daima ağır biçimde kendisini hissettiren baskılar, bu kez çok daha sistemli ve şiddet kullanılması da dâhil bütün yöntemlerle bir kez daha ağırlaştırıldı. Özellikle “kamu güvenliği” gerekçe gösterilerek çıkarılan yasalar, barışçıl gösterilerde dahi polisin silah kullanma yetkisini genişleterek gösteri hakkının kullanılmasını ağır tehditler altına aldı.
Kadınlar ve gençlik üzerindeki baskılar da, dinsel ideolojinin toplumsal etkisinin arttırılmasının bir sonucu olarak yaygın ve öldürücü biçimler kazandı.
Kürt özgürlük hareketinin “özerk yerel yönetim” sloganıyla başlattığı hareket büyük Kürt kentlerini etkisine alırken, hükümet buna en sert savaş operasyonlarıyla karşı koydu. Şu anda, Diyarbakır gibi büyük bir kentte, sokaklarda tankların, zırhlı araçların kullanıldığı, kentin kimi mahallelerinin top ateşine tutulduğu ciddi boyutlu bir savaş yaşanıyor. Yeniden “Kürt sorununda çözüm” görüşmelerinin başlaması umudu gittikçe zayıflıyor. Hükümet, “yeni muhataplar ve yeni görüşme konuları” ile masaya oturmak isterken, Kürt siyasal hareketi, hedeflerini büyütüyor ve artık “özerk yönetim” talepleri, öne çıkıyor.
İŞÇİ HAKLARI VE MÜCADELELER
İşçi sınıfı üzerindeki sendikal baskılar ve çalışma koşullarında yapılan değişiklikler sonucu doğan mağduriyetler de güçlü mücadelelerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Özellikle metal ve otomotiv sanayisinde kitleler halinde zorlu mücadelelere başlayan işçi sınıfı, kendi ekonomik ve sendikal talepleri çerçevesinde sınırlı fakat etkili bir mücadele başlattı. Diğer sektörlerde de benzer sorunlar dolayısıyla işçilerin grev ve iş bırakma biçimde uyguladıkları direnişler, hareket halindeki toplumsal katmalar içinde özel bir yer kazandı.
Gezi Direnişi olarak bilinen büyük toplumsal hareket sonrasında ortaya çıkan en kitlesel ve derin izler bırakan eylemler işçi sınıfından geldi.
Bununla birlikte, toplumun diğer ezilen ve sömürülen kitlelerinin beklentileri açısından bakıldığında işçilerin eylemleri sınırlı kaldı.
BARIŞ MÜCADELESİNDE İŞÇİ SINIFININ ÖNEMİ
Herhangi bir kapitalist ülkede, toplumsal muhalefetin pek çok ayrı sebeple farklı biçimlerde kendisini gösterdiği durumlarda, diğer bütün sosyal katmanlar, işçi sınıfının eylemli olarak kendilerine katılmasını, hatta öncülük etmesini bekler. Bunun nedeni, işçi sınıfının kendilerine göre hem sayıca hem de nitelikçe daha güçlü olması, kendi dağınıklıklarına çeki düzen verecek bir disiplin içinde yürümesidir. Bu beklenti boşuna değildir. Gerçekten işçi sınıfı, ülkemizde de son dönemde görülen eylemlerin ortaya koyduğu gibi, kararlılık ve disiplin konusunda örnek bir tavır göstermiştir.
Diğer yandan, işçi sınıfı temel üretici güç olma özelliğiyle, iktidarlar karşısında en etkili muhalefeti yürütebilecek imkânlara sahiptir. Kendi patronlarını olduğu gibi, onların siyasi iktidarını da isteklerini kabul ettirme bakımından güçlü biçimde zorlayabilecek araçlara sahip olan tek sınıf işçi sınıfıdır. Bu, ekonomideki yeri bakımından sahip olduğu güç, aynı zamanda toplumun diğer sınıf ve tabakalarını da harekete geçirecek bir etkiye sahiptir. Çünkü işçi sınıfının ekonomik ve demokratik-siyasi talepleri, toplumun diğer kesimlerini de ilgilendiren temel talepler haline gelebilir ve birleşik bir hareket hareketinin doğmasına yol açabilir.
Bununla birlikte, Türkiye işçi sınıfı, genel olarak toplumsal hareket içinde sınıf gücünü gösterecek biçimde henüz yer almamaktadır. İşçiler, özellikle genç ve aydınlanmış işçiler, bireysel olarak pek çok muhalefet hareketine katılmaktadır. Ancak sınıf olarak ve sınıfın örgütlü gücüyle siyasal mücadeleye katılmak bakımından oldukça zayıf ve geri bir yerde durmaktadır.
Bunun başlıca iki nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, işçi sınıfının örgütleri olan sendikaların büyük çoğunluğu, kendi sınıflarının dışında olup bitenlere pencerelerini tamamen kapatmışlardır. Demokrasi mücadelesinde yer almaktan geri durmaktadırlar. Diğer emekçilerin sorunlarıyla kendi sorunlarını birleştirmemek için sendikalar bilinçli bir politika izlemektedir. Sınıfın kendi içindeki destek ve katılım eylemleri de parçalı ve sektörel düzeyde kalmaktadır. Ülkenin en ağır sorunu olan ve otuz yıldır sıcak savaş biçiminde seyreden Kürt sorunu, sendikalar tarafından tamamen tabu haline getirilmiş, hatta kimi sendikalar için bir terör ve bölücülük sorunu olarak damgalanmıştır. İşçilerin gündelik politikayla ilişkilerini kesmek için bütün engelleri kullanan sendikacı kesimi, aynı zamanda sınıfın temel sorunları konusunda da hükümetle ya da burjuva örgütleriyle kolayca anlaşabilmektedir. Bu ikisinin birbirine bağlı olduğu açıktır. İşçileri politikadan uzak tutmak, aynı zamanda onların hak ve çıkarlarını karşı tarafa teslim etmeyi kolaylaştırmaktadır.
Bununla birlikte, bu gerçeği gören DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) yönetimi, son barış eylemlerine aktif olarak çağrı yapmış ve katılmış, Ankara’daki bombalı eylemde de kurban vermiştir.
DİSK, Ankara Katliamı sonrasında da protestolarını ve barış çağrısını sürdürmüştür. İki günlük grev ve üç günlük yas eylemlerinin örgütlenmesinde aktif rol üstlenmiştir.
Ancak, sınıfın bütünü ve ana gövdesi düşünüldüğünde, işçi sınıfının demokrasi ve barış mücadelesine katılımının yetersiz olduğu söylenebilir.
Açıktır ki, toplumun en etkili ve güçlü sınıfı olan işçi sınıfı yükün ağır kısmını omuzlamadıkça, barış mücadelesinin eksik ve zayıf yönlerinin giderilmesi mümkün olmayacaktır.
Barış sorunu, yalnızca Kürt halkının demokratik mücadelesinden ibaret değildir.
Bugün sürmekte olan Suriye Krizi, emperyalist devletlerin kendi aralarında doğabilecek şiddetli çatışmaların da zemini ve merkezi olabilecek gelişmeler göstermiştir. Türkiye, bu kavganın hem coğrafi olarak hem de siyasi olarak içinde yer almaktadır.
Bütün sorunların birbirine bağlandığı ve her birinin çözümünün diğerinin çözümü ya da çözümsüzlüğü için araç olabileceği bir ortamda, işçi sınıfı barış mücadelesinin en önünde yer almak için pek çok fırsata sahiptir.
Temel ve ertelenemez görev, savaşa ve faşizme karşı halkın en geniş birleşik cephesini oluşturmaktır. Böyle bir geniş cephenin oluşturulmasında ilk adım, işçi sınıfının birliğini sağlamak, işçi sınıfı ile diğer emekçi kitlelerin, ezilen halkların, baskı altındaki inançların muhalefetini birleştirecek genel, kapsamlı ve etkili bir siyasi hareket geliştirmektir.
* Almanya’da yayımlanan günlük Junge Welt gazetesinin 8 Ocak 2016 tarihli sayısında yayınlanan yazı.
