Uluslararası durum ve görevlerimiz

CIPOML 21. Genel Oturumu

1. CAN ÇEKİŞEN ZAYIF VE DÜZENSİZ KAPİTALİZM

2014 yılında Türkiye’de gerçekleştirilen CIPOML 20. Genel Oturumu, uluslararası durumu analiz etmiş, “kapitalist emperyalist dünyanın çözülemez çelişkilerine yakalandığını” ortaya koymuş ve yeni ekonomik krizin tamamlandığı sonucuna varmıştı. Meydana gelen gelişmeler bu oturumda kabul edilen metinlerin içerdiği öngörüleri, eğilimleri ve dinamiği doğrulamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası en ciddi ve uzun aşırı üretim krizinin başlamasının üzerinden sekiz yıl geçtiği halde, üretimin yeniden eski seviyesine dönmesi süreci uzamıştır, hâlâ yavaş ve kısmi “toparlanmalar” olduğu kadar, sürekli yeniden nüksetmektedir de.

Burjuvazinin, ekonomik büyümeyi işçi sınıfının ve halkların omuzlarına yıkma çabalarına karşın dünya kapitalist ekonomisi kriz öncesi döneme kıyasla 2014’te ancak mütevazı bir ritimde gelişme göstermiş, en büyük emperyalist ve kapitalist ülkelerde farklı büyüme oranları görülmüştür.

Dünya GSYİH’si 2014’te 2013’teki kadar artış göstermiş ve çoğu ülkede düşüş yaşanmıştır. 2015 için de büyüme oranları benzer olacaktır. 2011-2014 arası dönemi 2003-2008 dönemi ile kıyaslayacak olursak, dünya ekonomisinin 4/5’inde ortalama büyüme oranı düşüş göstermiştir.

Dünya sanayi üretimi 2014’te durağan kaldı. 2015’in ilk yarısında sanayi üretimi hem “ileri” emperyalist ülkelerde hem de “gelişen” ülkelerde, özel olarak Asya ve Latin Amerika’da, benzer bir eğilim gösterdi. Dünya ticaret hacminde de önemli ölçüde azalma var.

Dünya ekonomisine dair beklentiler karanlık. 2007 krizinden sonra zayıf ekonomik büyümenin hakimiyeti sürüyor. Yeni bir uluslararası ekonomik kriz senaryosuna dönüşebilecek belirtiler, unsur ve faktörler birikiyor, eğilimler gelişiyor. Arjantin, Brezilya, Rusya vb. bazı ülkeler şimdiden krizdeler.

2. GÜNÜMÜZDEKİ EKONOMİK DURUMA İLİŞKİN SOMUT NOKTALAR

Geçen yıl boyunca ekonomik alandaki temel eğilimler ve yeni unsurlar şunlar olmuştur:

a. Başta Brezilya, Çin ve Rusya olmak üzere BRICS ülkelerinde ve diğer “gelişen” kapitalist ülkelerde büyüme hızında belirgin bir azalma.

18 temel “gelişen” kapitalist ülkede (Arjantin, Brezilya, Şili, Çin, Kolombiya, Hindistan, Endonezya, Malezya, Meksika, Peru, Filipinler, Polonya, Rusya, Güney Afrika, Tayland, Türkiye, Ukrayna ve Venezuela) ortalama büyüme oranı fark edilir oranda düştü.

Bunda şu faktörler etkili olmuştur: Dünyada talep azalması, emekçilerin yoksullaşmasına bağlı olarak kitle tüketiminde düşüş, üretim fazlalığı nedeniyle petrol fiyatlarının düşmesi. Gaz fiyatlarındaki düşüşün yanı sıra metal, gübre ve tarım ürünlerinin fiyatında da düşme oldu; dolarda değer artışı meydana geldi ve kredi faizleri yükseldi. Bu durum, Latin Amerika, Rusya ve Bağımsız Devletler Topluluğu, Ortadoğu ve Afrika’daki imalat yapan ülkelerde ciddi kayıplara neden oldu.

Son iki yılda ciddi mali sorunlar Brezilya, Rusya, Türkiye, Çin gibi bazı ülkeleri etkiledi. Geçen yıl bu ülkelerdeki mali yatırımlar açıkça azaldı ve para birimleri, özellikle de dolar karşısında değer kaybetti.

Çin’deki mali sarsılmalar ve bu dev Asya ekonomisindeki yavaşlama (imalat üretimi Ekim ayında son 6 buçuk yılın en düşük seviyesine indi) kapitalizmin yaşadığı zorlukların yeni bir ifadesidir; kredi ve üretim alanlarında dünya çapında derin sonuçları olacak, yeni bir resesyonun yolunu açabilecektir.

b. Başlıca emperyalist ülkelerdeki belirsizlik ve eşitsiz ekonomik gelişme (bir tarafta ABD ve Büyük Britanya büyüme gösterirken, öte yanda Euro Bölgesi ve Japonya’nın hızında yavaşlama). Bu bağlamda, “gelişmiş” ekonomiler 2014’te sadece % 1,8 civarında büyüdü: Para politikalarıyla üretimi canlandırma çabaları ve petrol fiyatının düşüklüğüne rağmen az bir büyümedir bu.

c. Başlıca emperyalist ülkelerin merkez bankalarının üretimdeki ve piyasalardaki gerilemeyi engellemek üzere farklı para politikaları izlemeleri (örneğin ABD’de nicel parasal gevşetme –Quantitative Eeasing (QE)– programına son verilmesi, AB’de bu uygulamaya başlanması, Çin pazarlarına büyük miktarda nakit enjekte edilmesi). Bu, para birimlerine farklı faiz oranları uygulanmasına ve doların güçlenmesine yol açtı.

d. Ekonomik aktivitenin azalması ve zengin ülkelerde talebin düşmesi nedeniyle uluslararası ticaret giderek zayıfladı. 2012-2014 arası dönemde ticaret ortalama % 4 arttı ki, bu, kriz öncesi dönemde görülen % 7 oranındaki ortalama büyüme seviyesine kıyasla çok düşüktür. 2015’in ilk aylarında dünya ticaret hacmi daralmaya devam etti.

3. BAŞLICA EMPERYALİST-KAPİTALİST ÜLKELERDEKİ EKONOMİK DURUM

ABD: Krizin merkezinde olan bu ülkede GSYİH’de sallantılı bir büyüme gözleniyor; düşük enerji fiyatları, düşük vergilendirme vb. faktörlerin desteğiyle 2014 sonunda büyüme % 2.4 seviyesine çıkmıştır. Ancak ekonomik iyileşmenin ritmi zayıf, gelecek perspektifi çok da olumlu değildir.

ABD sanayi üretimi kriz öncesi seviyesini biraz aşmış, fakat daha fazla gelişmemiştir.

Atıl kapasite yüksektir. Bu, ciddi sorunların varlığını sürdürdüğünün ve kaçınılmaz olarak sermayenin yeni bir yıkıma uğrayacağının göstergesidir.

Geçen yıl boyunca yatırımlar durağanlaşmış, enerji sektöründe yatırımlar düşmüştür. Aşırı değer kazanan dolar, ihracatı vurmuştur. ABD hâlâ dünyadaki en büyük ticaret açığına sahiptir; 2014’te bu açık 430 milyar doları bulmuştur.

Bu durum, ABD emperyalizminin artık kapitalist ekonomiyi bir bütün olarak itme gücünün olmadığını gösteriyor; ancak enerji ve mali politikaları, doların hakimiyeti ve askeri gücü sayesinde bu sorunları ve dengesizlikleri başta bağımlı ülkeler olmak üzere diğer ülkelerin sırtına yıkabilmektedir.

Çin: Asya’daki bu kapitalist devin ekonomik büyümesinde tedrici bir azalış olmuş ve 2014’te % 7.4’e kadar gerilemiştir (1990’dan bu yana en düşük oran). 2015’te büyümenin % 7 olması bekleniyor.

Çin uzun zamandır bütün sektörlerde artan bir atıl üretim kapasitesiyle karşı karşıyadır. Aşırı üretim, inşaattaki balon ve sermayenin aşırı birikimi, bu ekonominin birbiriyle bağlantılı üç özelliğini oluşturmaktadır.

Bu durumun sonucu olarak, son yıllarda –Avrupa ve Amerikan pazarlarındaki daralma ile iyice kötüleşmek üzere– Çin sanayi üretimi belirgin bir düşüş gösterdi. Aynı zamanda, önce emlak sektöründe, sonra da borsada dev bir balon oluştu. Bu balonların küçülmesi, 2012’de başlayan ekonomik büyümedeki düşüşün de nedenlerinden biri oldu.

Çin Hükümeti ekonomik yavaşlamayı ve sermaye kaçışını önlemek için finans kurumlarına sermaye enjeksiyonu ve yuanın değerinin düşürülmesi gibi Keynesçi tedbirlere başvurdu. Ancak bunlar kısmen başarılı oldu.

Çin’deki düşük ekonomik büyümenin tüm Asya ve dünya ekonomisi üzerinde, mali bağlantıları ve büyük ihracat hacmi nedeniyle özellikle de “gelişen” ülkelerde negatif etkileri oldu.

Japonya: İhracat lehine yenin değer kaybetmesine ve düşük petrol fiyatlarına rağmen, GSYİH, 2014’te yavaşlama gösterdi. 2013’te mali teşvikler sayesinde kaydedilen büyüme sona erdi ve Japon Merkez Bankası nicel parasal gevşetme programına (QE) geri döndü. Japonya, Çin ekonomisinde son dönemde görülen yavaşlamadan olumsuz etkilendi. Tüketim de azaldı.

Avrupa Birliği: Fiyatlardaki düşüşe, Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) olağanüstü önlemlerine ve Euro lehine döviz kurlarına rağmen ekonomik iyileşme sürecinin yavaşlığı özellikle emperyalist AB ülkelerinde oldukça bariz. 15 AB ülkesini ele alırsak, bunların 2014’teki büyüme oranı % 1.2’de kalmıştır.

2014’te Almanya 1.6’nın ötesine geçemedi, 2015’te de yavaşlama eğilimleri görülüyor. Fakat ihracatı sayesinde Almanya güçlü ticari fazlasını koruyor (2014’te, bu konuda Çin’i geçti).

Fransa, yılı, mütevazı % 0.4 ile kapattı. Üç yıl süren resesyonun ardından İtalya da 2015’te az bir büyüme bekliyor. Avrupalı büyük güçler arasında sadece Birleşik Krallık 2014’te 2.6 büyüme seviyesine ulaştı. İspanya ise, İtalya’ya benzer bir durumda kaldı.

AB’de sabit sermaye yatırımları çok düşük seviyede kaldı. Bunun nedenleri arasında aşırı üretim eğilimi, 2008-2009 krizinin uzun dönemli etkileri, siyasi belirsizlikler, Doğu Avrupa’da artan gerginlik sayılabilir.

Euro Bölgesi’nde işsizlik oranı 2014’te yüzde 11.5’e yaklaşarak oldukça yükselmiş, Yunanistan’da (% 26) ve İspanya’da (% 24.5) ile tavan yapmıştır. Avrupa’daki işsizliğin özellikleri: Genç nüfus içinde işsizliğin yüksek oranda seyretmesi ve işçiler arasında uzun süreli işsizliktir.

2014’te enflasyon negatif olmuş, fazla borcu olan ülkeler açısından sorun yaratmıştır. Haziran 2014-Mayıs 2015 arasında Euro, Dolar karşısında % 18 değer kaybetmiştir.

Bu bağlamda AMB, Mart 2015’te, bankaları desteklemek ve ekonomik canlanmayı sağlamak amacıyla başlatılan diğer tedbirlere ek olarak, özel ve devlet tahvili satın alma programı başlatmaya karar vermiştir. (Mart 2015-Eylül 2016 arasında ayda 60 milyar Euro).

AMB’nin uyguladığı bu olağanüstü önlemler şimdiye kadar istikrarlı bir sonuç vermedi. Euro Bölgesi’nde düşük enflasyon eşliğinde uzun dönemli bir durgunluk ihtimali hâlâ söz konusudur.

AB’nin “yakınlaştırma” süreci, bir yandan eşitsiz gelişme yasasının işleyişi, öte yandan da Alman emperyalizminin üstünlük kurma politikaları nedeniyle büyük zorluklar içerisindedir. Yunanistan’ın durumu, AB’nin başarısızlığının ve Almanya’nın kendi çizgisini dayatma hırsının bir göstergesidir. Gerçek durum, başta Almanya olmak üzere Avrupa burjuvazisinin çabalarına rağmen, kapitalizmde “Birleşik Avrupa Devletleri”nin inşasının ya olanaksız ya da gerici olduğunu göstermektedir.

Brezilya’da ekonomideki yavaşlama süreci devam etmektedir, bu sürece, işçilerin kitlesel olarak işten atılmaları, yükselen enflasyon, şirket borçlanmaları ve kitlelerin artan yoksulluğu eşlik etmektedir. Dış yatırımlar fark edilir derecede azalmıştır. Hammadde fiyatlarının düşmesi ve Çin’e yapılan ihracatın azalması, Brezilya ekonomisini etkiledi. Kamu açığındaki büyüme ile birlikte, bu durum, Keynesçi bir politika yürütülmesine engel olmuştur.

Genel olarak Latin Amerika ve Karaipler’deki ekonomik büyüme dört yıl ardı ardına düşüş göstermiş ve 2014’te % 1.3’e inmiştir. Hammadde fiyatlarının düşürülmesi ihracatçı ülkelerde açıkların artmasına ve ekonomik zorluklara yol açmıştır. Venezuela özellikle düşük petrol fiyatlarından darbe yemiş, zaten karmaşık olan durumu daha da kötüleşmiş; burjuvazinin ekonomiyi istikrarsızlaştıran spekülasyon ve manevralarıyla bu kötüleşme derinleşmiştir.

Hindistan: 2014’te % 7.2 olan büyüme oranı, 2015’te korunarak, Güney Asya bölgesini iteklemiştir. Aslında Hindistan’da dünyadaki en büyük ekonomik büyüme oranı kaydedilmiştir. Buradaki itici güç hizmet sektörüdür. Ne var ki, yapısal iç engeller (örneğin, kapitalistler için kilit önemde olan toprak mülkiyeti konusundaki tartışmalı reform) ve hükümetin tarım reformu ve gerici halk düşmanı politikalarla iyileştirmeye çalıştığı azalan dış yatırımlar yüzünden bu ritmi korumak kolay olmayacaktır.

Rusya: Petrol fiyatlarındaki düşüş, ekonomik yaptırımlar, yatırımların dibe vurması, 2014’te başlayan buhranın 2015’te de devam etmesine neden oldu. Bunlara ek olarak ruble değer kaybetti ve enflasyon yükseldi. Genel olarak Bağımsız Devletler Topluluğu’nun durumu, yıllık daralma ile birlikte, hassas bir şekilde kötüye gitmektedir.

4. YENİ MALİ FIRTINALAR KAPİTALİZMİ SARSABİLİR

2007’de başlayan depremin sonuçları hâlâ sona ermemişken, emperyalist-kapitalist sistemin bağrında yeni bir mali krize götürebilecek unsurlar gelişmektedir. Bu sürecin bazı unsurlarına bir göz atalım.

a. 2004-2013 arası dönemde Çin’de büyük bir gayrimenkul balonu oluştu ve konut fiyatları üç katına çıktı. Bu sektördeki spekülatif büyüme, süreğen bir aşırı üretimin zayıflattığı sanayideki düşük kâr oranlarının bir sonucuydu. Gayrimenkul sektörü, kentleşme politikası, hükümetin fazla miktarda yuan emisyonu, borçlu yerel hükümetler ve tekellerin bu yüksek kârlı alana yaptığı büyük yatırımlar tarafından teşvik edildi; bu sektör yıllardır Çin’deki ekonomik büyümenin motor gücü olmuştu.

Sıkı para politikaları ve konut satışları üzerindeki vergiler ve yasaklar nedeniyle gayrimenkul balonu 2011’de sönmeye başladı. 2012’de Çin’deki büyüme durmaya başladı. Çin Merkez Bankası kredi kaldıracını kullanmaya karar verdi ve sisteme para likide etti. Bu ise, borsalarda bir balon oluşmasına katkıda bulundu. Borsada Çinli ve yabancı bankalar ve tekeller ile küçük hisse sahipleri, üretken ve gayrimenkul sektörlerin parasal alternatifi olarak büyük sermaye yatırımları yaptılar. Yeni spekülatif balon kısa sürede büyüdü.

Haziran 2015’te Çin borsalarında çökme başladı. Çin Hükümeti olağanüstü kurtarma önlemlerine başvurarak düşüşü frenlemeye çalıştı. Fakat ekonomi ve finansının büyük kısmına serbestlik getiren (ve dev bir paralel bankacılık sistemine sahip olan) Pekin, kapitalist piyasadaki anarşi unsurlarının tümünü kontrol altında tutamaz ve geciktikçe yıkıcı ve bulaşıcı etkileri daha da artacak olan yeni krizin patlamasını engelleyemez.

b. Amerikan ve Avrupa mali piyasalarında hayali sermaye balonlarının oluşmasına neden olan başka unsurlar da mevcuttur. Bunların kaynağında, ABD ve AB’nin bankaları kurtarmak için uyguladığı aşırı yayılmacı para politikaları yatmaktadır. Düşük faiz oranlı döner sermaye, mali uyuşturucu spekülasyonu, “borsa akbabalarının” daha yüksek getiri peşinde olduğu “paralel finans piyasaları”na akmaktadır.

c. Bir başka risk unsuru da imalatçı ve hammadde ihracatçısı ülkelerde mali güvenlik marjlarının erimesidir. ABD’de faiz oranlarının artacağının ilan edilmesi, bu “gelişen” piyasalardan sermaye kaçışını tetikleyebilir ve bu da yavaşlayan bu ekonomilerin hassasiyetini ve istikrarsızlığını arttırabilir.

d. Son olarak, Avrupa’da, özellikle Orta Avrupa’da sorunlar söz konusudur. AB’deki bankacılık sektörü düzensizlikler yaşamaktadır ve sektör, AMB’nin nicel parasal gevşetme (QE) tedbirleriyle “yıkadığı” zehirli varlıklarla doludur. Sigorta şirketlerinde ve bu zehirli türevleri toplamak için oluşturulan “takas odaları”nda ciddi sorunlar mevcuttur. Buna Yunanistan, Bulgaristan, Hırvatistan, Portekiz, İtalya gibi büyük borçları olan devletlerin öngörülemez sonuçlar doğuracak şekilde “temerrüde düşmesi” ihtimali de eklenmektedir.

Önceki krizin “çözümleri”nin ateşi daha da körüklediği görülmektedir. Gelişerek yeni bir mali yangına yol açıp üretim sürecinde yıkıcı etkileri olabilecek farklı ateşleyici unsurlar bulunmaktadır.

5. PROLETARYANIN YOKSULLAŞMASI VE SOSYAL EŞİTSİZLİKLERİN ARTMASI

Başlıca kapitalist ülkelerdeki mütevazı büyümenin işçi sınıfı ve diğer emekçi sınıflar için rahatlatıcı bir etkisi olmamıştır. Fedakarlıklar sürmektedir.

Büyümeye, özellikle gençler arasında yaygın olan ve artan işsizlik oranları (OECD ülkelerinde 40 milyon işsiz bulunmaktadır), çalışma koşullarının kötüleşmesi, reel ücretlerin azalması, emekçi kadınlara yönelik ücret eşitsizliği, emekçi kitleler için yüksek vergilendirme eşlik etmektedir. Böylece işçi sınıfı, küçük köylüler ve halk kitleleri giderek yoksullaşmaktadır.

İstihdam artışı oldukça yavaştır (özellikle gayri resmi sektörlerde ve vasıfsız, yarı-zamanlı işlerde vb.) ve emperyalist ülkelerin çoğunda 2008’den sonra kaybedilen istihdamın geri kazanılması oldukça zordur. Sermayenin aşırı üretimine işsiz işçilerin aşırı nüfusu eşlik etmektedir.

Kriz, sermayenin uluslararası tekeller elinde daha da merkezileşmesini ve yoğunlaşmasını kolaylaştırmıştır.

Bu sırada “gelişmiş” ülkeler de dahil birçok ülkede yoksulluk artmakta (ABD’de yaklaşık % 17.6) ve geniş işçi kitlelerini vururken, toplumsal zenginliğin daha büyük bir kısmı giderek daha dar finans gruplarının elinde toplanmaktadır.

Veriler, 2008-2014 arası dönemde, dünyada en zengin %1’lik kesimin sahip olduğu varlığın %44’ten 48’e yükseldiğini gösteriyor. Öte yandan dünya nüfusunun %99’unun sahip olduğu zenginlik ise, %56’dan 52’ye gerilemiştir.

Son yıllarda dünyanın en zengin 80 kişisinin varlığı hızla artmış; mali oligarşinin bu 80 temsilcisi, dünya nüfusunun en yoksul yarısını oluşturan kesimin (3,6 milyar kişi) sahip olduğu zenginliğe eşdeğer bir varlığı kendi ellerinde toplamıştır.

Kaydedilen eğilimler, toplumsal zenginliğin giderek yoğunlaştığı; birkaç tekel sahibinin toplumun geri kalanı üzerinde dayanılmaz baskıları ve yoksulluğun yaygınlaşması ile karakterize olan bu can çekişen kapitalist sistemde işçilerin ve halkın durumunu daha da kötüleştirmektedir.

Emekçilerin yoksullaşmasıyla azalan tüketim, kapitalizm için önemli kriz unsurudur. Aynı zamanda proletaryanın sınıf mücadelesinin gelişmesini sağlayan güçlü bir etkendir ve kapitalizmi ortadan kaldırmak, tüm toplumsal eşitsizliklerin nedenini de ortadan kaldıracaktır.

6. KAPİTALİST SİSTEMİN GERİLEMESİ VE ÇÜRÜMESİ

Savaş sonrası krizlerde kapitalizm, birkaç yıl içinde kendi çabasıyla iyileştiğini göstermişti.

2008’deki büyük krizin ardından bir canlanma gördük, ama bu kapitalizmin iç güçleri sayesinde değil, devlet sübvansiyonlarıyla oldu. 2010’da doruğa ulaştı ve bunu 2011’de önce bir durgunluk aşaması, sonra da resesyon takip etti.

Belli başlı emperyalist ülkelerde, üretici aygıt, 2009’dan itibaren döngünün dip noktasından yükselişe geçmeye başladı. Fakat ekonomide gözlenen eşitsiz düzelme, zirveyi görmedi, refaha dönüşmedi; kapitalist üretimin genişlemesi bir süre sonra piyasanın sınırlarına çarpacağı için bu aşama ortadan kaybolma eğilimi taşıyordu.

2014’te görülen canlanmanın zayıflığı ve 2015’in ilk aylarında gözlenen düşüş, kalıcı ve çözülmeyen bir aşırı üretim sorununa işaret etmektedir.

Emperyalist ve kapitalist ülkelerde üretim kapasitesinin giderek daha büyük oranda atıl kalması, sanayi kuruluşlarının parçalı kullanımı, sermayenin kronik aşırı üretim sorununun göstergesidir. Üretimin bariyerleri, sermayeyi daha kârlı hale getirmek amacı taşıyan mali spekülasyon yoluyla sürekli kırılmakta, fakat bu da, kaçınılmaz olarak yeni şiddetli krizlere yol açmaktadır.

Son yıllarda krizin “supabı” olarak işlev gören “gelişen ülkeler”in büyümesindeki düşüş kapitalist ekonomi açısından ciddi sonuçlar içeriyor. Yeni bir kriz durumunda bu ülkeler aynı rolü oynayamayacaktır.

Geçmiş yıllarda dünya resesyonunun önünü almada önemli bir unsur olan Çin bugün tersi bir işlev görmekte, kapitalizmin yeni bir dünya krizinin unsuru haline gelmektedir.

Gelişmeler incelendiğinde, şu sonuç ortaya çıkıyor: Kapitalizm, etkileri henüz son bulmamış olan önceki krizi kısmen aşmış, yeni ve daha yıkıcı bir göreceli aşırı üretim krizinin koşullarını hazırlamaktadır. Bu, üretimin toplumsal karakteri ile toplumsal üretimin ürünlerine kapitalist el koyma arasındaki çelişkinin kaçınılmaz bir sonucudur.

Gelecek kriz, bir refah döneminin değil, durgunluk ve dar büyüme döneminin ardından geleceği için, öncekinden daha derin sonuçlar doğuracaktır. Ayrıca birçok emperyalist ve kapitalist ülkenin yeni bütçeleri, bankaları ve tekelleri kurtarmak için daha fazla borçlanmayı kaldıracak halde olmayacaktır.

Bu nedenle, göreceli bir kapitalist istikrar koşullarından söz edilemez. Tersine, kriz ve tekelci kapitalizmin çürümesi süreci devam etmektedir. Kapitalist sistemin genel krizinin ağırlaşması temelinde ilerlemekte, yeni bir yıkıcı aşamaya girmektedir. Kapitalizmin genel krizi, dönemsel krizi ve dünyanın farklı ülkelerinde meydana gelen sektörel krizleri arasındaki bağıntı ve bağımlılık ilişkisi açıktır ve kriz ve durgunluk dönemlerinde, iyileşmenin zayıflığında ve genel istikrarsızlıkta kendini göstermektedir.

Oksijensiz kalan kapitalist kabuğun kırılması, insanlığın sorunlarının çözülmesi bakımından tek mümkün, gerekli ve acil çözümdür.

7. KAPİTALİZMİN ÇELİŞKİLERİNİN KESKİNLEŞMESİ VE SAVAŞ TEHLİKESİ

Kapitalizmin her ülkede eşitsiz gelişmesi, artan ekonomik ve siyasi zorluklar, krizin sonuçlarını rakiplerin üstüne yıkma çabaları emperyalist güçler arasındaki ilişkilerin kötüleşmesine neden oldu.

Sorun, sadece her kıtada yoğun bir ekonomik ve mali rekabet; pazar, hammadde, su ve verimli toprak vb. elde etme amaçlı ticari ve siyasi anlaşmazlıklar sorunu değil; uluslararası ilişkilerde artan bir istikrarsızlık ve askeri gerginliklerin artması sorunudur ve silahlı güç kullanma yoluyla dünyanın yeniden paylaşılması için hazırlık yapılmaktadır.

ABD emperyalizminin hegemonya stratejisi ve politikası, ABD’lilerin dünya egemenliğine katlanmaya yanaşmayan Rus ve Çin emperyalizmi tarafından kararlı bir yanıtla karşılanmıştır ve bu “dünya düzenini” yıkmak istemektedirler.

Ukrayna, Ortadoğu, Batı ve Orta Afrika, Afganistan’daki savaşlar ve yerel çatışmalar, Çin Denizi ve Pasifik’te, Trans-Dinyester ve Balkanlar’da, Pakistan, Venezuela ve Kolombiya’da artan gerginlik, emperyalist güçlerin silahlanma güdüsü, ekonomilerin askerileştirilmesi ve burjuva devletlerin gerici ve faşist bir dönüşüm geçirmesi kapitalizmin iç ve dış çelişkilerinin, hegemonya mücadelesinin göstergeleridir ve farklı şekillerde geniş çaplı bir savaş tehlikesini artırmaktadır.

Suriye, Ortadoğu’nun (ve petrolün) kapısı, bugün emperyalistler arası çatışmanın muharebe alanıdır. Toprakları üzerinde rakip emperyalistlerin ve müttefiklerinin doğrudan askeri güçleri mevcuttur; bunlar birbiriyle çatışan stratejik çıkarlarla hareket etmektedirler. Durum tehlikelidir, doğrudan bir çatışmaya kolaylıkla dönüşebilir.

Latin Amerika’da da emperyalistler arası çelişkilerin açık göstergeleri mevcuttur. ABD’nin “arka bahçesi”nde, Çin ve Rusya, özellikle maden ve petrol çıkartılması sektöründe, önemli ticari varlık ve etkinlik göstermeyi başarmıştır. Bunun karşısında ABD ve NATO, bölgede ticari ve askeri girişimlerde bulunmak, yeni askeri üsler inşa etmek, TTIP gibi anlaşmalarla bağımlı ülkelerin bağımlılığını artırmaya çalışmaktadır.

Askeri, mali, teknolojik gücü ve enerji dönüşümleri ile ABD emperyalizmi, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek ve Kuzey Amerika’nın hakimiyetinden kurtulmak isteyen diğer emperyalist güçlerin artan etkisi, ekonomik ve askeri alanda ilerleme kaydetmesi nedeniyle sarsılan “dünya düzenini” korumak istemektedir.

Bu amaçla süper güç ABD, bir yandan devletler ve “alt-devlet” şeklindeki astları ve mandaları ile kapsamlı bir ittifaklar sistemi oluşturup güçlendirmek isterken, öte yandan da kendisine rakip olabilecek diğer güçlerin güç kazanmasını ve kapitalist dünyada hakimiyetini sarsacak rakip emperyalist güçlerin etrafında ittifaklar kurmasını engellemeye çalışıyor.

Bunun üzerine süper güç ABD, bir yandan geniş bir devletler ve ast ve vasal nitelikte “alt devletler” ittifakı sistemi oluşturmaya ve bunu yönetmeye çalışıyor; diğer yandan da kendisine benzer güçte herhangi bir başka gücün oluşmasını engellemeye çalışıyor, kapitalist dünyadaki hegemonyasını sarsabilecek rakip emperyalist güçlere dayanan bir ittifak oluşumunu engellemeye uğraşıyor.

ABD’nin stratejik planı geniş bir askeri, ekonomik, enerji, siyasi ve diplomatik tedbirlere dayanıyor ve ikiyüzlü bir ideolojik kampanya eşliğinde gerçekleştiriliyor.

Bu uzun vadeli plan bir tek bölge üzerine odaklanmayıp bütün dünyayı eylem alanı olarak görüyor ve Amerikan emperyalizminin küresel çıkarlarına uygun olarak belli öncelikler belirliyor:

a) Dünya ekonomisinin ağırlık merkezi olan Asya-Pasifik bölgesinde askeri gücü yeniden dengelemek, süper güç olarak Çin’in ve bu önemli bölgedeki egemenliğine ve imtiyazlarına karşı çıkan diğer ülkelerin büyümesini sınırlamak; b) NATO yoluyla Avrupa’da hakimiyetini korumak, Rusya’yı kuşatma altında tutmak ve Alman emperyalizminin yükselişini sınırlamak, Rusya ve Çin ile ilişkilerini engellemek; c) İran Körfezi’nde güçlü bir askeri varlık göstermek ve Ortadoğu’daki sınırları yeniden çizmek; d) askeri ve teknolojik üstünlüğünü korumak, nükleer ve konvansiyonel silahlarını modernize etmek ve güçlendirmek, ordusunu uzun dönemli birçok bölgesel savaşta ve farklı kıtalardaki yerel savaşlarda savaşabilecek şekilde yeniden örgütlemek; e) ajanları aracılığıyla ve yerel müttefikleriyle anlaşma halinde kontrgerilla ve ayaklanma karşıtı etkinlikler yürütmek; f) ABD’ye yönelik doğrudan saldırıları durdurmak, dünya çapında gereken her türlü vasıtayla tek taraflı harekete geçmek; g) iç istikrarı toplumsal isyanların tehdidinden korumak, bunların yayılmasını önlemek (Ferguson ve Baltimore olaylarından daha geniş isyanlar olması beklentisiyle Temmuz’da ABD’de geniş çaplı bir askeri operasyon başlatıldı).

Asya-Pasifik bölgesi ABD’nin egemenlik stratejisinin kalbinde yer alıyor. Gelecek beş yıl içinde ABD donanmasının %60’ını Pasifik’te konuşlandıracak. ABD bu bölgede Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland ile ittifakını daha saldırgan bir şekilde yeniden belirlemeyi ve bu ülkeleri silahlandırmayı amaçlıyor. Ayrıca Hindistan, Endonezya, Malezya ve Vietnam ile ilişkilerini güçlendirmek için çaba gösteriyor. ASEAN ve “Doğu Asya Zirvesi” yoluyla bu kıtada Çin ve Rusya’ya karşı stratejik bir ittifak oluşturmak istiyor.

Orta Asya’da NATO, Gürcistan’la işbirliği yapıyor, Avrasya Ekonomik Birliği’ne (Rusya, Belarus, Kazakistan, Ermenistan ve Kırgızistan) karşı, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan ile “işbirliğini derinleştirmeye” devam ediyor.

ABD ve NATO jeo-stratejik öneme sahip Afganistan’daki savaşa devam ediyor. Aynı zamanda ABD, Demokratik Kore Halk Cumhuriyeti gibi yerel tehdit olabilecek ya da çıkarları açısından sorun teşkil edebilecek ülkeleri de tehdit ediyor.

Avrupa’da, ABD emperyalizminin açıktan yayılmacı ve aşırı derecede saldırgan bir politikaya doğru kaydığını gözlemliyoruz. Balkan ve doğu ülkelerinin NATO’ya tam entegrasyonu, operasyon alanının genişletilmesi ve Doğu Avrupa’da hızlı konuşlandırılan askeri birlik sayısını üç katına çıkarması, Rusya’yı kuşatma manevralarının önemli unsurlarıdır.

Avrupa’da konuşlandırdığı nükleer gücün “modernleştirilmesine” hız verirken, öte yandan da yeni uşaklarını (Ukrayna, Gürcistan, Moldova…) desteklemek için güçlerini yeniden örgütlüyor.

Ukrayna, Rusya’yı kuşatma ve Almanya ile ilişkilerini sekteye uğratmada önemli konumda olan bir ülke olarak fiilen NATO ağı içine alınmıştır. Orta Avrupa ve Baltık bölgesinde NATO, Rus hava sahasının yanında, göklerde “devriye gezen” avcı-bombardıman uçakları göndermiştir. Karadeniz’deki Rus gemilerinin yakınında ABD’li, Kanadalı, Alman, İtalyan, Türk, Bulgar ve Romen savaş gemileri bulunmaktadır. İşçi sınıfı ve halkın, emperyalistler arası rekabetin tehdidi altında olduğu Donbass bölgesinde, askeri bir çatışmanın çıkması ihtimali söz konusudur.

Şu anda (Ekim 2015) İtalya, İspanya ve Portekiz’de “Soğuk Savaş”ın sonundan bu yana en büyük NATO askeri tatbikatı “Trident Juncture 2015” yapılmaktadır. Amaç, başta “azami güç” olmak üzere “acil müdahale gücü”nü sınamaktır. Buna, AB ve Afrika Birliği katılmaktadır.

Burada, füze kalkanları ve 48 saat içinde operasyona geçebilecek 30 bin askerden oluşan acil müdahale gücüyle İspanya’ya verilen rolünün altını çizmek istiyoruz.

NATO, Rusya üzerindeki baskılarını artırırken, ABD’nin “askeri harcamaların yükünü paylaşmaları” için müttefiklerine sürekli müdahalede bulunmakta, “Yeni Çin-Rusya İpek Yolu”na ve Rusya’nın Avrupa’ya yönelik gaz hatlarına karşı AB’yi TTIP anlaşmasını ve (Asya’da da Trans-Pasifik Ticaret Anlaşmasını) imzalamaya zorlamaktadır.

Rus petrolüne ve gazına bağımlı olan (İtalya gibi) ya da Rusya ile güçlü sınai ve ticari bağları olan (Almanya gibi) AB ülkelerinin, ABD’nin dayattığı savaş ve yaptırım politikalarına uymada zorluk çekmekte ve yerine “siyasi bir çözüme” başvurmakta oldukları gözlemlenmektedir.

Ortadoğu, belirgin siyasi istikrarsızlık ile karakterize olan bir bölge olarak, ABD açısından eski önemine sahip değildir. ABD emperyalizmi burada askeri varlığını doğrudan sergilemek yerine gerici iç savaşlar ve darbeler örgütleme; devrimci, ilerici, anti-emperyalist ve demokratik güçlerin kampına karşı gerici güçleri, İslamcı köktencileri ve diğer karşı devrimcileri eğitme, finanse etme ve silahlandırma yoluyla müdahalesini gerçekleştirilmektedir.

Bölgedeki emperyalist müdahalelerin bir alt ürünü olan IŞİD’in düzensiz ordusunun beslenmesi yoluyla Suriye, Irak ve Libya’da uygulanan “yapıcı kaos” stratejisi, devrimci ve demokratik süreçlere darbe vurulmasına hizmet etmekte; rakip güçlerin siyasi boşluktan yararlanıp mevzi kazanmasını ve ABD hegemonyasını zayıflatmasının engellenmesi için kullanılmaktadır.

“Terörle mücadele” gerekçesi kullanılarak petrol ve maden kaynaklarının, stratejik bölgelerin denetimi için savaş verildiği, emperyalist güçler arasında ve onların bölgedeki müttefikleri arasında bir rekabet olduğu açıktır.

Bu hareketli bölgede ABD, İsrail Siyonizmi, Ürdün, Mısır, Körfez’deki ve Suudi Arabistan’daki dört Körfez monarşisinden oluşan müttefiklerine güvenebilir. Vurgulanması gereken diğer konular; her ikisini de kontrol altında tutma amacıyla Sünni ve Şii güçler arasında güç dengesinin sağlanmasına yönelik plan ve İran ile nükleer anlaşmadır. Bu anlaşma ile Washington, kaynaklarını büyük çatışmalara yönlendirebilecek ve AB’ye İran petrolü ve gazı sağlayarak, Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltabilecektir.

İran İslam rejimi ve “5+1” ülkeleri arasında imzalanan Viyana nükleer anlaşması, ABD emperyalizminin çıkarlarına uygun yazılmıştır, İran halkının ulusal egemenliğine zarar verecek maddeler içermektedir.

Latin Amerika’da ABD emperyalizmi Çin’in ve diğer emperyalist ülkelerin tehdit ettiği hegemonyasını korumaya çalışıyor ve Peru, Meksika, Şili ve Kolombiya örneklerinde olduğu gibi, savaş destekçisi işbirlikçi hükümetleri destekleme politikasını geliştiriyor. 2013’te NATO başka askeri programlarda da yer alan Kolombiya’ya –özel tim eğitimi gibi– yasadışı bir “işbirliği anlaşması” dayattı. Bu anlaşma bölgede askeri müdahale tehdidi içeriyor ve özellikle saldırı öncesinde ekonomik ablukaya ve medyanın saldırdığı Venezuela’yı kuşatmaya hizmet ediyor.

Amerikan emperyalizmi açısından Orta Amerika, Kolombiya ve Karayipler üçgeni üzerinde bir etki alanı oluşturmak, böylece eski “arka bahçesinde” Çin’in artan ticari ve finansal etkisini kırmak önem taşıyor. Küba’ya karşı uygulanan ekonomik ve siyasi ablukanın kaldırılarak ilişkilerin geliştirilmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Afrika’da Libya’nın yıkılmasından ve Mısır’da darbenin örgütlenmesinden sonra, ABD, savaş ve diğer askeri müdahaleler hazırlamak için askeri varlığını yoğunlaştırdı (Nijer’deki gibi) ve altyapı (Nijerya’daki gibi) oluşturdu. Afrika Birliği’ne askeri ve ekonomik yardımını artırdı. Power Africa, Trade Africa ve AGOA gibi girişimler de, doğal kaynakların sömürüsü kapasitesini artırma, siyasi etkinliği yayma ve kıtada artan Çin etkinliğini dizginlemeye hizmet etti.

Doğal olarak diğer emperyalist güçler de etkisiz kalmamakta, rakiplerine karşı çıkarlarını ve etki bölgelerini korumaktadır.

Emperyalist Çin dünya çapında sermaye ihracatını artırmakta (özellikle Latin Amerika’da ve off-shore finans merkezlerinde), askeri alanda güçlenmeye devam etmekte ve Asya’da ve dünyanın diğer bölgelerinde bir süper güç rolü geliştirmektedir.

Afrika’da Çin etkisi mevcut ve emperyalist güçler arasındaki rekabet bağlamında, özellikle de ekonomik alanda ve petrol, uranyum vb. gibi hammaddeler nedeniyle oluşan çatışmada aktiftir. Afrika, emperyalistler arasında bir mücadele alanıdır. Çin ürünleri ve sermayesi için de, İngiliz, Fransız, ABD’li vb. tekellerle rekabet açısından önemli bir ekonomik alandır. Çin’in ayrıca bu kıtada stratejik çıkarları bulunmaktadır.

Politik-askeri düzlemde ise, Çin, tek taraflı eylem kapasitesini, özellikle deniz üzerindeki hakimiyetini artırmaktadır. ABD’nin ileri askeri teknolojisiyle baş edebilmek için çabalarını sürdürmektedir.

Avrupa, Ortadoğu ve Doğu Asya gemicilik trafiğinin yarısını taşıyan ve derinlikleri petrol ve gaz zenginlikleriyle dolu Güney-Çin Denizi’nde, Çin askeri aktivitesinin arttığı inkar edilemez. Çin’in yaklaşımı artık daha agresiftir ve sadece ABD’yi değil, Japonya, Vietnam (Paracel ve Spratly adaları ve petrol platformları sorunu), Filipinler (Spratly ve Huangyan adaları sorunu), Malezya ve Tayvan’ı da hedef almaktadır.

Güney Denizi alanının % 80’i üzerindeki egemenliğini savunmak için Çin, kıyılardan binlerce mil uzakta mercan kayalıkları üzerinde suni adalar oluşturmaktadır. Malakka Boğazı’nı kontrol altına alma çabalarıyla ABD ve Japonya ile doğrudan çatışmaktadır. Ayrıca, Doğu Çin Denizi’nde Japonya’yla arasında Senkaku/Diaoyu adaları üzerine yoğun bir sürtüşme vardır.

Çin, bölge üzerine planlarını –Amerikan donanma üstünlüğü karşısında– güvenceye almak amacıyla modern ve güçlü bir donanma kurmak için füze-savar donanımlı 300 savaş gemisi programını başlatmıştır.

Doğu Asya ve tüm Çin Denizi bölgesinde gerilim ve askeri mevcudiyet hızla artmakta ve bölge ülkelerinde milliyetçilik yükselmektedir: Bu da emperyalist çatışma eğilimine işaret etmektedir.

Rus emperyalizmi diplomatik ve askeri açıdan daha aktif bir rol geliştirmektedir. Askeri doktrinini yenilemiştir ve kendi sınır ve çıkarlarını savunmak için doğrudan müdahaleye daha açık olduğunu göstermiştir. Stratejik cephaneliğini modernleştirmenin yanı sıra, toprak üzerinde “fiili durum” yaratmak için eski Sovyetler Birliği alanındaki hızlı operasyonlar için özel müdahale güçlerini pekiştirmiştir.

Ekonomik olarak zayıflamış olmasına rağmen, Rusya büyük emperyalist odak statüsünü tekrar kazanmak çabasındadır ve değişik ekonomik ve askeri kurumlar yoluyla Çin ile bağlarını geliştirmektedir.

Geçen Nisan ayında gerçekleşen, uluslararası güvenlik konulu Moskova Konferansı’nda, Rusya, Çin ve İran, askeri işbirliklerini artırma ve NATO’nun doğuya doğru yayılma eğilimini önleme üzerine görüşmeler yapmıştır.

Suriye’de cihatçı noktaların bombalanması şeklindeki Rus müdahalesi, ABD ve İsrail’i gafil avlamış ve Rus emperyalizminin etki alanlarını, müttefiklerini ve Akdeniz’deki askeri üssünü kaybetmek istemediğini göstermiştir.

Alman emperyalizmi sahada ‘yerini arayan’ büyük güç görünümünü giderek artırmaktadır. Bunu sadece ekonomik olarak değil (Yunanistan’a dayatmalarında olduğu gibi) siyasi ve askeri anlaşmazlıklarda da göstermektedir. Askeri bütçesini giderek artırma kararı almış (panzer, silah ve mühimmat alımı) askeri endüstriyi güçlendirerek, ABD’den bağımsızlaşmayı hedeflemektedir.

Fransız emperyalizmi Afrika’daki etkinlik alanını gayretle savunmakta ve elindeki tüm mekanizmaları kullanmaktadır: Askeri bütçe ve üslerini artırma, eski Fransız koloni ülkelerine asker gönderme (Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Nijer, Fildişi Sahilleri, etc.), bu bölgede ekonomik baskı kullanma, siyasi ve diplomatik müdahaleler gerçekleştirme ve devrimci güçleri izleme gibi… Bu açıkça yeni sömürgeci bir politikadır.

Emperyalist Japonya anayasa “değişiklikleriyle” donanmanın genişletilmesini ve onayladığı bir yasayla silahlı güçlerinin deniz aşırı müdahalesini mümkün kılmıştır. Aynı zamanda askeri harcamaları % 2 artırarak (İkinci Dünya Savaşı sonrası en yüksek seviyesine 2015’te ulaştı) F-35’ler gibi yeni jenerasyon savaş uçakları, insansız uçaklar ve gelişmiş gemilerin inşasına başlamıştır. “Yükselen Güneş” emperyalizmi kendisini Çin’in “gözcüsü”ne dönüştürmektedir.

Emperyalistler arası alevlenen çekişme ve tekelci rekabet, ekonomik ve askeri blokların güçlenmesi ve yeniden örgütlenmesine yol açmaktadır. Bugün, NATO dışında da istikrarlı bir blok bulunmuyor. Durum akışkan ve ittifaklar çabucak değişebilir. Değişik çelişki grupları mevcut ve emperyalistler, kapitalistler ve gerici güç odakları arasında örtüşen ve ayrışan fay hatları mevcut.

Genel eğilim politik durumun kötüleşmesi; yeniden silahlanma ve askerileşme, milliyetçiliğin ve şovenizmin yoğunlaşması yönünde. Askerilerinin yanı sıra ekonomik ve politik emperyalist müdahaleler, sömürülen halklar ve ekonomisi zayıf ülkeler üzerinde acımasız baskılar artmakta; emperyalist ve kapitalist ülkeler arası savaşları kaçınılmaz kılmakta ve dolayısıyla burjuvazinin yok edilmesini zorunlu kılmaktadır.

8. KESİNTİSİZ GÖÇ DALGASI

Birçok ülkenin ekonomik yağması ve politik açıdan istikrarsızlaştırılması, yağma savaşları ve gerici rejimler, açlık ve dayanılmaz yaşam koşulları, umut verici koşulların genç nesillerden esirgenmesinin bir sonucu olarak bağımlı Asya, Afrika, Latin Amerika ve Karayipler ülkelerinden gelen göç dalgası devam etmekte ve büyümektedir.

Yoksulluk, savaşlar ve politik baskıdan kaçan çok sayıda erkek, kadın, genç her imkanı kullanarak daha zengin ve gelişmiş ülkelere ulaşmaya çalışmakta ve deniz ve kara rotalarında hayatlarını kaybetmektedir. 2015’in ilk çeyreğinde iki bin mülteci Avrupa kıyılarına ulaşmaya çalışırken Akdeniz’de boğularak ölmüştür.

Bu durumun tarihi ve birincil sorumlusu olan emperyalist ülkeler, birçok politik mültecinin de aralarında olduğu göçmenlerin girişini engellemek için giderek yükselen duvarlar oluşturmaktadır.

Mülteciler hedeflerine ulaştıklarında, vardıkları ülkelerde acımasız sömürüye, ayrımcılığa, hak ve sosyal güvenlik gasplarına ve barbarca hayat koşullarına maruz bırakılmaktadır. Polisin zulmü ve şiddetini mültecilerin ‘istilası’ bahanesiyle besleyen ırkçı, faşist ve popülist saldırılarla karşı karşıya kalmaktadırlar.

Açıktır ki, göç olgusu ekonomik anlam da içermektedir. Emperyalist güçler, özellikle ABD ve Almanya, işgücünün göçü sürecini iki amaçla teşvik etmektedir: Yerli işçi sınıfı üzerindeki baskıyı artırarak kazanılmış sosyal hakları ortadan kaldırmak, iş gücünü, yani yaşlanmakta olan aktif nüfusunu yenilemek, bu nedenle ucuz ücretlere çalışacak genç işçilerin entegrasyonuna ihtiyaç vardır.

Aynı zamanda, bazı hükümetler ve burjuvazinin gerici, yabancı düşmanı kesimleri mültecileri sosyal gerilimleri düşürmek için bir tahliye vanası gibi kullanmakta, giderek daha saldırgan politikalar uygulayarak ve kitlesel göçün neden olacağı toplumsal risk konusunda uyararak, göçmenlerle her türlü dayanışmayı kriminalize etmektedir. Mültecilerin kendi bağımlı ülkelerinde önemli mücadele deneyimlerini de getirdikleri göz önünde bulundurulmalıdır.

Bağımlı ve az gelişmiş ülkelerden göçmen dalgasının yanı sıra, emperyalist ve kapitalist ülkelerdeki krizden etkilenen genç nüfusun göçü olgusu da söz konusudur. İşsizlik, derin yoksulluk ve savaşlar nasıl kapitalizmden ayrılamaz ise, ekonomik ve politik göç de aynıdır.

9. EMPERYALİST VE KAPİTALİST ÜLKELERDE KÖTÜLEŞEN POLİTİK DURUM VE İŞÇİ SINIFINA KARŞI SALDIRI

Son kapitalist kriz ve kalıcı ekonomik zorluklar emperyalist ve kapitalist ülkelerde politik koşulların ağırlaşmasına, egemenliğin kaybedilmesine ve bağımlı ülkelerin ulusal bağımsızlığına yol açmaktadır.

Kokuşmuş egemen sınıflara ve burjuva parlamentarizmine karşı hoşnutsuzluk ve güvensizlik arttıkça birçok ülkede devlet gücünün gerici bir dönüşümle burjuvazinin açık bir diktatörlüğüne dönüştüğünü görüyoruz.

Ekonomik ve politik koşullarda gerileme –güven ve liderlik bunalımındaki– burjuvaziyi devletlerinin otoriter ve sert taktiklerini vurgulamaya, işçilerin hak ve özgürlüklerini yok etmeye –grev hakkı, örgütlenme hakkı, özgür ifade, eylem yapma, vs.– işçileri ve halk hareketlerini bastırmaya, yığınların örgütlenme ve direnişini zayıflatmaya ve mücadelelerini yasadışı kılmaya itmektedir.

Aynı zamanda, egemen sınıflar parlamentonun imtiyazlarını kısıtlamaya, burjuva demokratik organları gerici bir şekilde değiştirmeye, işçi hareketi ve komünistlerin politik ve sendikal alanlarını ortadan kaldırmaya çabalamaktadırlar.

Eski parti ve metotlarla egemenliğini sürdüremediği ülkelerde, burjuvazi, popüler sosyal demokrat parti ve hareketler ya da faşist partiler aracılığıyla yığınların tepkisini saptırmaya ve egemenliğini sürdürmeye çabalamaktadırlar. “Demokratik” özgürlükler ve emekçilerin hakları, birçok ülkede şiddetli saldırılar altındadır.

Savaş ve askeri müdahale siyaseti, “güvenlikçi” önlemler ve baskının artmasıyla uygulanmakta; yoğun demagoji ve zenofobi propagandasıyla kamuoyu zehirlenmektedir.

Komünizm karşıtı saldırı kampanyası devam etmekte, ifadesini acımasız saldırı ve aşağılamalarda bulmaktadır. Özellikle Baltık ülkeleri ve Ukrayna’da politik aktivitenin ve komünist sembollerin yasaklanması ve hayasız komünizm-faşizm eşitlemesiyle güç kazanmaktadır.

İşçi sınıfının birçok cephede kazanımlarına yönelik, mali oligarşilerin direktifleriyle ve azami kâr amacıyla, her olanağı kullanan kapitalist saldırı devam etmektedir.

Bu saldırı geçmişte işçi sınıfının kazandığı bütün politik, sosyal, sendikal hak ve kazanımların kaldırılmasını içermektedir; işgücü pazarında en esnek çalışmayı, sefalet koşullarını, üretim sürecinde en sıkı kontrolü sağlamak amacıyla ve kapitalist sömürünün engellenmesi için konulan engellerin toptan serbestleşmesi için sözde ‘yapısal reformlar’ hayata geçirilmiştir.

Ücretlere saldırılar devam etmekte, işçi aristokrasisi yararına ve işçi yığınlarının aleyhine değişim göstermektedir. İşçilerin emekli maaşları ve sosyal sigortaları azalırken emeklilik yaşı uzatılmaktadır. Birçok ülkede kapitalistler ve hükümetleri iş gününü uzatmak, geceleri ve tatillerde çalışmayı genişletmek çabasındadır. Kadınlar, gençler, mülteci işçiler, işçi sınıfının birleşik direnişi ile birlikte ayrımcılık ve yoğun sömürünün favori hedefleridir.

Devalüasyona zorlanan ülkelerde işçiler ekonomik çöküntünün diyetini ödemeye zorlanmıştır.

Birçok ülkede ulusal ve yerel alanlarda toplu iş sözleşmelerinin sayısı; aynı şekilde bu saldırıya direnen sınıf sendikaları da azalmaktadır. Kapitalistler ve hükümetleri işçileri genç ve yaşlı, kadrolu ve kadrosuz, yerel ve yabancı olarak bölme çabasını artırmaktadır. Kullanılan metotlar olarak tehdit, şantaj ve yalanlar burjuvazinin favori yöntemleri haline gelmiştir.

Banka ve işletmelerin kurtarılması nedeniyle devletlerin yükselen borçlanma oranları ve sonucu olarak ‘tasarruf’ politikaları sosyal, sağlık ve eğitim hizmetlerinde yeni kesintilere ve işçi yığınlarının doğrudan ve dolaylı vergi yüklerinin artmasına yol açmıştır.

TTIP, CETA ve TiSA gibi neoliberal anlaşmalar, çalışma koşullarını; sosyal güvenliği, aynı şekilde gıda güvenliği ve kalitesi, kamu hizmetlerini sadece asgari olarak koruyan kurallar getirmektedir. Bunun sonucu olarak en kudretli tekeller, azami kâr sağlamak için piyasalara kolayca nüfuz edebileceklerdir. Bunun bir sonucu binlerce işçinin işsiz kalması olacaktır. Bu anlaşmaların tüm halklara karşı olduğu açıktır.

Kapitalizm ve hükümetlerinin bu kriminal taarruzu sonucu sınıf mücadelesi derinleşmiştir.

10. SOSYAL DEMOKRASİ VE REVİZYONİZMİN DERİN KRİZİ

Burjuvazinin, işçi sınıfının ve halk kesimlerinin sırtına yükleyerek ancak “sosyal barışı” da koruyarak ekonomik zorluklardan kaçmak için bir yol bulma aciliyeti, sömürülenleri ürkütmeden emperyalist savaşa hazırlık, ‘reform’ ve ‘demokrasi’ maskesi altında gerici hedeflere ulaşma zorunluluğu; finans oligarşisi, emperyalizm ve burjuva diktatörlüğü ile, onların hakiki payandaları ve yardımcıları olan sosyal demokrat ve revizyonist partiler arasında açık bir işbirliğinin temellerini yaratmıştır.

Bu devrim-karşıtı partiler hükümete girdiklerinde, genel olarak işçi sınıfı ve halk kitleleri karşıtı burjuva önlemlerin aktif katılımcıları olmuşlardır. Bu partilerin liderleri mali oligarşi sistemine tamamen entegre olmuşlar ve burjuva egemenliğinin sağlamlaştırılması ve işçi hareketinin bastırılmasında doğrudan rol almışlardır.

Hükümette olmadıkları durumlarda sosyal demokrat ve revizyonist liderler daha sofistike yöntemlere başvururlar; proletaryayla krizden ve büyük sermaye ve kurumlarının politikalarından etkilenmiş küçük burjuva kesimlerin mücadelelerini dizginler ve yolundan saptırırlar. Emperyalist ülkelerde, özellikle işçi sınıfı ve halklara karşı en acımasız olanlarında, sosyal demokratlar ve revizyonistler etkinliklerini artırır; emperyalist kurumlarla toplumun barışçıl dönüşümü hakkında illüzyonlar ve yalanlar yayarlar, yığınların politik gericiliğe karşı uyanıklığını köreltir, faşizmin sınıf karakterini yığınlardan saklar ve işçi sınıfını komünizmden ‘korumaya’ çalışırlar.

Özellikle sosyal demokrat ‘sol’un oynadığı role dikkat çekmeliyiz; bu kanat, reformizmin çözülmesi sürecini geciktirir, emperyalist kuruluşların reformdan geçirilebileceği, demokratikleştirilebileceği ve ‘sosyalleştirebileceği’ tehlikeli illüzyonunu yaygınlaştırır. Bu, yeni ezici yenilgilere götüren bir yoldur.

Latin Amerika’da yükselen orta sınıfın çıkarlarını temsil eden sözde ‘ilerici hükümetler’in düşüşü devam etmektedir. Eva Morales’in seçim yenilgisi ve Rafael Correa’nın otoriter politikasına karşı giderek artan halk tepkisi, ülkelerin kapitalist doğasını değiştirmeyen, emperyalizme bağımlılığını kırmayan, işçilerin ve halkın istek ve beklentilerine olumlu cevap veremeyen politik yaklaşımın –“yurttaş devriminin”– çürüyüşüne işaret etmektedir.

Bu hükümetler aşamalı olarak sağa kaydılar ve emperyalizm, onun uluslararası kurumları, kapitalistler ve Katolik Kilise hiyerarşisinin baskısı altında neoliberal ve baskıcı pozisyonlar aldılar. Hammadde fiyatlarındaki düşüş de krizlerini derinleştirmekte ve toplumsal protesto tabanını genişletmektedir.

Eski kıtada yanıltıcı “başka bir Avrupa mümkün” sloganı Troyka’nın baskısı altında parçalanmış; işçi sınıfı ve halklara emperyalizmin reforme edilemeyeceğini, ancak sadece yıkılabileceğini göstermiştir.

Sosyal Demokratik güçlerin Keynesçi programlar etrafında yeniden örgütlenmesi özlemi, süper oportünist grupların bir manevrasıdır; yığınları kandırmaya ve yoldan saptırmaya, devrimci eylemlerini zayıflatmaya, kriz anlarında burjuvaziye zaman kazandıracak önlemler uygulamaya ve kaybettiği alanı telafi etmesini sağlamak için mücadele süreçlerinin yönetimini ele geçirmeye çalışmaktadırlar.

Bu tür politikalar işçiler ve küçük burjuvazi içinde beklentiye yol açabilir, fakat aynı zamanda hızla sönümlenebilirler de; bu da, onların tutarsızlığı ve gerçek bir perspektiften yoksunluklarını gösterir. Bunun nedeni, geçmişte sosyal demokrasiye dayanaklık eden emperyalist kapitalist sistemden nemalanmayı mümkün kılan ekonomik ve politik koşulların tüketilmesidir (örneğin refah devletinin tasfiyesi).

Sosyal demokrasinin ve revizyonizmin derin krizi Marksist-Leninist parti ve örgütlerin, sosyal demokrat işçiler de dahil olmak üzere işçi yığınları üzerindeki devrimci etkisini artırmalarının önünü açar. İlişkileri geliştirmek ve bu işçileri kazanmak; onları kapitalist saldırıya, faşizm ve savaş tehlikesine karşı birlikte hareket etmeye çağırmak; sosyal demokrat liderlerin düşmanlığına rağmen geniş halk kitlelerini ortak düşmana, sermayeye karşı harekete geçirmek için birleşik cephe örgütlenmeleri oluşturmak bir gerekliliktir.

11. PROLETARYA VE GENİŞ KİTLELERİN MÜCADELESİ

Emperyalistler, kapitalistler ve kurumları, işçi sınıfı ve halkların çalışma ve yaşam koşullarına yönelik saldırılarını artırmakta; fakat gerici ve emek düşmanı politikalarına, sosyal harcamalarda kesintilere vb. karşı halk da direnişini geliştirme ve örgütlenme eğilimi göstermektedir.

Eylem ve grevleri, sokak mücadeleleri ve oyları ya da vetolarıyla işçi sınıfı, işsizler ve halklar, emperyalist burjuvazi ve gerici müttefiklerine karşı geliyor; neoliberalizmi, kemer sıkma politikalarını ve sosyal kıyımı reddediyor; kokuşmuş burjuva aygıtlarının yasallığına itiraz ediyorlar.

Kitle mücadelesi yükselme eğilimindedir; önemli işçi hareketleri ve demokrasi mücadelelerinin yanı sıra, bağımsızlık talep eden, egemenlik hakkını, halkların kendi kaderinin tayin hakkını talep eden mücadelelere tanıklık ediliyor. Emekçiler ve halklar savaşarak kendi güçlerine güvenlerini yeniliyorlar.

İşçi sınıfı, Türkiye, Polonya, Güney Afrika, Nijerya, Bolivya, Bangladeş, Güney Kore, Myanmar, Kamboçya, Çin gibi ülkelerde, farklı koşul ve durumlarda olsa da, mücadele ediyor. Hindistan’da, bu ülkenin genel koşulları açısından tarihi bir grev gerçekleştirildi.

Ücret talepleri, aşırı sömürünün sona ermesi ve daha iyi çalışma koşulları için ve toplu işten çıkarmalara karşı mücadeleler veriliyor. Bazı yerlerde işçiler fabrikaları işgal ederek kapitalist düzeni sorguluyor. İşçiler, aynı zamanda, sendikaların işbirlikçi liderlerinin utanç verici konumlarına karşı mücadele ediyor ve Türkiye’de olduğu gibi, bağımsız komitelerde örgütlenerek, onların fabrikalardan kovulmalarını sağlıyor.

Yine Latin Amerika ve Karayiplerde; Ekvador, Peru, Bolivya, Uruguay, Kolombiya ve Panama’da olduğu gibi, işçiler ve halklar mücadele içindedirler. Meksika’da kayıp öğrenciler için, devletin işlediği cinayetlere ve hükümetin onayladığı ‘yapısal değişikliklere’ karşı halkın öfkesi ve direnişi yükseliyor. Honduras’ta halk yolsuzların cezalandırılmasını talep ediyor. Brezilya, Şili ve Arjantin’de yaygın protesto ve grevler yaşanıyor.

Birçok Afrika ülkesinde –ve özellikle Batı Afrika’da– halk ve gençler temel ihtiyaçları, özgürlükleri, demokratik ve sendikal hakları için; kıtanın ekonomik ve politik olarak yeniden kolonileşmesini isteyen emperyalist odakların ajanı diktatörlere ve gerici iç savaşlara karşı ayağa kalkıyor.

Burkina Faso’da devrimci süreç ilerliyor. Eylül ayındaki gerici askeri darbenin ardından, kitlesel eylemler tüm ülkeye yayılarak ve yerli burjuvazi ile emperyalist güçlerin, ABD ve Fransa’nın kitlelerin hareketini paralize etme amaçlı manevralarına rağmen devam ediyor.

Irak ve Lübnan’da açık bir sınıf karakteri gösteren, sosyal ve politik yeni talepler içeren toplumsal mücadeledeki gelişimin de altını çizmek gerekiyor.

Ortadoğu’da, Filistin halkının destansı mücadelesi topraklarının işgaline karşı yeni bir intifada ile sürüyor. Kürt halkı kendi kaderini tayin etme mücadelesi veriyor. Türkiye’de faşist provokasyonlara ve terörizme karşı halk tepkisi öne çıkıyor. Aynı şekilde Tunus’ta, kazanılmış hakların savunulması ve devrimci taleplerin yerine getirilmesi için mücadele devam ediyor.

Avrupa’da, Polonya, Belçika, İtalya ve diğer ülkelerde işten atmalara karşı önemli mücadeleler görüyoruz. Taşımacılık ve iletişim emekçileri de, İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya ve diğer yerlerde eylemler yaptılar. İtalya’da öğretmenler kamu okullarının özelleştirilmesine karşı kitlesel bir grev gerçekleştirdiler.

Yunanistan’da emekçiler emperyalist Troykanın (AB, AMB, IMF) şantajlarına rağmen tasarruf politikalarını reddettiler; neoliberal partileri cezalandırdılar ve sosyal demokrat hükümetin, bu değişmez yapıların uyguladığı acımasız ‘memoranduma’ itaatkârlığı sorgulanıyor.

ABD’de petrol işçilerinin mücadelesi, “düşük ücretli” işçilerin hareketi ve siyah halkın polis zulmüne ve ırkçı adalet sistemine karşı muazzam protestoları gelişti. Kanada’da öğrenciler hükümete karşı kitlesel olarak sokaklara çıktı.

Sınıf mücadelesindeki yükseliş dalgalar halinde geliyor. Öncü dalgalar, sonradan gelenlerin mücadele, birlik ve kuvvetini artırıyor.

Güncel sınıf mücadelelerinin karakteri hâlâ savunmada olmasıdır. Büyüklü küçüklü bütün mücadelelerde işçi sınıfı, gençlik, kadınlar, ezilen halklar tepkilerini ifade ediyor, örgütlerinin rolünü artırıyor; fakat çoğu durumda hükümetlerin neoliberal halk düşmanı önlemler alması engellenebilmiş değil. Yine de, aynı mücadeleler, kitleler arasında, kapitalistlere ve devlet iktidarına karşı nefret yaratıyor, niteliksel sıçrama için temelleri oluşturuyor.

Bu mücadeleler, işçi ve sendika hareketinde ve taleplerde bir yenilenmeye işaret ediyor. Grevler, her seferinde ekonomik yaşamda kilit rol oynayan yeni işçi gruplarını ve diğer sömürülen emekçileri kendine çekiyor. Hareketin seviyesi ve memnuniyetsizlerin sayısı, özellikle gençler arasında, yükseliyor.

İşçi hareketinin mücadeleci kesimlerinin sola doğru kaydığını görüyoruz. Ekonomik ve politik acil talepler için mücadele hızla politikleşen bir karakter kazanıyor. İşçi ve sendikal hareketleri daha mücadeleci bir temelde yeniden örgütleme çabası da, aynı hareket içinden gelmektedir.

İşçi sınıfı ve halklar, her ne kadar eşitsiz ve aşamalı olsa da, ideolojik ve politik konumlarını yeniden kazanıyor, örgütlülüğünü ve kuvvetini artırıyor. Yeni bir devrimci ilerlemenin koşulları militan ruhun büyümesi ve yığınların politik ve sosyal hayata katılımıyla olgunlaşıyor.

Küresel çelişkilerin merkezinde bulunan, ekonominin yavaşladığı ve hayat şartlarının zorlaştığı yerlerde sınıf mücadelesinin yoğunlaşabileceğini öngörmek mümkün.

Temel sorun şu: Protestolara, mücadelelere ve ayaklanmalara hangi güçler önderlik ediyor? Hangi sınıf, hegemonya kurarak, oluşan durumlardan emperyalizme darbe vurmak için faydalanacak ve toplumun diğer kesimleri üzerinde politik etkisini artıracak? Günümüzde mücadelelerin birincil sınırlayanı tutarlı bir proleter hedeften ve devrimci perspektiften yoksunluktur. Bu durum, “sübjektif faktör”ün, yani işçi sınıfı ve onun öncü birliklerinin bilinç, mücadele ve örgütlülük seviyesinin önemini artırmaktadır.

12. HEDEF VE YÜKÜMLÜLÜKLERİMİZ

Üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı yeni bir topluma doğru atılacak adımın objektif koşullarının olgunlaşma seviyesi ile sosyalizmin ilk tecrübelerinin derin sonuçlara yol açan geçici yenilgisinin belirlediği sübjektif faktörün geriliği arasındaki tezatlıkların belirlediği tarihi bir dönemdeyiz.

Günümüzde komünist hareket hâlâ dağınık ve zayıf, fakat yeniden canlanmaktadır. Emperyalist ve antikomünist saldırının sonucu olarak işçi sınıfının ve halk yığınlarının bilincinin büyük darbe aldığı, devrimci perspektifte kayıp yaşandığı dönem yükleriyle omuzlarımızdadır.

Kapitalist saldırı ve son krizinin sonuçları o kadar geniş kapsamlı olmuştur ki, sömürülen ve ezilen yığınlar bu köhne sistemin gerçek yüzünü daha iyi görebilmekte; giderek artan oranlarda radikal politik ve sosyal değişimlere olan ihtiyacı ifade etmektedir. 2007 Krizi sonrasında komünist fikirler yaygınlaşmıştır.

Devrim mücadelesinin gelişmesi için önemli elverişli faktörler mevcuttur: Proletaryanın dünya ölçeğinde genişlemesinin sürmesi (günümüzde 1.6 milyar ücretli işçi mevcut ve bunun yaklaşık yarısı sanayi işçisidir); genç nüfusun hızla artması (tarihinde en yüksek oran); işçiler ve mücadelelerin paylaşımını pekiştiren iletişim araçlarının gelişimi ve yaygınlığı; sosyal eşitsizliğin artması, sömürülen ve bastırılan nüfusun çoğunluğunun, önümüzdeki on yıllarda sınıf çatışmalarının artacağı anahtar bölgelerden olan metropollerde toplanması (dünya nüfusunun % 50’den fazlası metropollerde yaşamaktadır).

Küçük burjuvazinin geniş kesimleri –mali oligarşinin kriminal politikalarının mağdurları– bir dizi krizden geçmektedir ve burjuvazinin güvenilir dayanaklarından biri olmaktan çıkmıştır. Orta sınıflarının siyasi parçalanmışlığı, sömürülen ve ezilen yığınlara önderlik edecek ve dalgalanan tutarsız tabakaları eleyecek olan proletarya mücadelesinin başarı olanaklarını önemli oranda artırmaktadır.

Koşullar Marksist-Leninistlere fırsatlar sunmaktadır. Bütün burjuva ve reformist politik seçeneklerin başarısızlığı tekrar tek güvenilir alternatifi ortaya çıkarmaktadır: Proleter devrimi ve sosyalizm.

Var olan koşullarda hızlı değişiklikler olabilir, devrimci gelişmeler hızlanabilir; büyük adımlar ve atılımlar için koşullar gelişebilir.

İçinde bulunduğumuz durum, koşulları iyi anlama, öngörülerde bulunma ve adaptasyon kapasitesi gerektiriyor; devrimci stratejiye bağlı olarak kıvrak ve esnek taktikleri benimseyebilecek ideolojik metanet ve tutarlılık gereklidir.

Bu “tablo”da, Marksist-Leninistlerin görevi, politik etkilerini artırmak, proleter yığınlarla yakın ilişkiler geliştirip genişletmek, ihtiyaç ve taleplerini gözeterek kararlı kesimlerini mücadeleye çekmek, kendi tarafımıza kazanmak ve devrimci güçlerin birikimi sürecini ilerletmek olmalıdır.

Emperyalist-kapitalist sistemin çırpınışları, burjuvazinin gerici saldırısı, savaş tehlikeleri, sınıf mücadelesinin gelişimi, örgütlenmesi ve kitlelerin mücadele düzeyine dair sorunları acil ve hayati hale getiriyor. Nesnel durumun avantajlarından yararlanmak, doğru bir politik eylem hattı belirlemek ve politik iktidar mücadelesi yaklaşımını asla kaybetmeden kitlelerle bağlarımızı çoğaltmak için mücadele süreçlerini ilerletme çabasına girmek gerekmektedir.

Bu nedenle, komünistler (Marksist-Leninistler), işçi sınıfı ve diğer emekçilerin ekonomik ve politik taleplerini savunma mücadelesine günlük olarak katılmalı, sömürülen ve ezilenleri bilimsel sosyalizmin ışığında işçi ve halk hareketinde birleştirmeli; geniş işçi ve işsiz yığınların mücadelesini ilerletmek için birleşik işçi cephesinin çeşitli biçimlerini önermeli ve gerçekleştirmeli; kapitalistlere, zenginlere ve onların hükümetlerine karşı ortak eylemler örgütlemek için var olan kitlesel örgütler içinde çalışmalı ve yenilerini oluşturmalı, sömürülenlerin ve ezilenlerin yaygın karşı saldırısı için koşulları geliştirmelidir.

Bu yolla, kitleler ve proletarya ile daha derin bağlar kurabiliriz. Ayrıca, sermayenin boyunduruğundan muzdarip olan geniş emekçi kesimler, küçük köylülük, küçük burjuvazi, genç işsizler, emekçi kadınlar, ezilen uluslar ve halklar gibi proletaryanın ittifak güçlerini de harekete geçirme başarısını elde edebiliriz.

Burjuva diktatörlüğüne ve tüm biçimlerine karşı mücadele etmek, burjuvazinin tehdidi altındaki işçi sınıfı ve halk yığınlarının hak ve özgürlüklerinin bayrağını ele geçirmek, hak egemenliğini ve emperyalizmin boyunduruğundaki ülkelerin bağımsızlığını sağlamak; gerici ve faşist güçlere; ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına; halk düşmanı baskılara ve burjuvazinin anti demokratik politikalarına karşı mücadeleyi ilerletmek; bunu, işçi sınıfı ve halk kesimlerini birleştirecek geniş halk cepheleri oluşturarak yapmak Marksist Leninist komünistlerin görevidir. Bu cepheler, bölgesel ve uluslararası ölçekte, işçi sınıfı ve ezilen halkların ortak düşmana, emperyalizme karşı mücadelesinin devrimci, antifaşist, antiemperyalist tek cephesinde birbirine bağlanmalıdır.

Emperyalist savaşa karşı mücadeleyi başlatmak, bunu tüm demokratik, yurtsever halk güçlerini birleştiren antiemperyalist ve devrimci platformlar temelinde gerçekleştirmek; emperyalist müdahalelere, savaş destekleyicilerine, silahlanma yarışına karşı; emperyalist askeri üslerin kaldırılması, savaş ittifaklarının dağıtılması, savaş makinesinin kitle eylemleriyle engellenmesi ve gerici iç savaşların devrimci iç savaşlara dönüşümünün sağlanması için mücadeleye önderlik etmek ve böylece, emperyalizmi sarsan ulusal ve toplumsal özgürlük mücadelelerine destek vermek Marksist Leninist komünistlerin görevidir.

Marksist Leninist komünistler, milliyetçi, popülist, şoven ve faşist akımlara; ve ücretli kölelik düzeninin sürmesi için yığınları uyutan ve bölen diğer reformist ve sosyal demokrat akımlara karşı, kararlı bir ideolojik ve politik savaşı yoğunlaştırmalıdır.

Barbar ve insani olmayan kapitalist sistemin genel krizinden devrimci çıkışı sağlamak görevimizdir.

Bu görev ve sorumlulukların üstesinden gelebilmek, farklı ülkelerdeki devrimci süreçlerin örgütlenmesini ilerletmek için, güçlü ve büyük Marksist Leninist parti ve örgütlere, geniş ve gerçekten aktif proleter kadrolara ihtiyacımız var.

İşçi sınıfı ve halk yığınları arasında kök salmış, toplumsal ve siyasi yaşama aktif olarak katılan komünist partiler olmadan, mücadeleleri, zayıflıklarını aşarak devrimci kitle hareketlerine dönüştürmek, işçi sınıfının bağımsız mücadelesini yönetmek, devrimin zaferini, sosyalizmin ve komünizmin inşası garanti altına almak mümkün değildir.

Bu nedenle, proletaryanın öncülerini, gerçek komünist güçleri Marksizm-Leninizm ve proletarya enternasyonalizmi bayrağı altında toplamak, var olan partileri güçlendirip yenilemek, bulunmadıkları yerlerde gerçek komünist parti ve örgütler inşa etmek, devrimci proletaryanın CIPOML içinde uluslararası birliğini güçlendirmek için çalışmak ertelenemez görevimizdir.

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑