yalancı baharlara kanmamak

Bülent Falakaoğlu

2008 Krizi, kapitalist ekonominin tarihinde görülen en büyük ve tahrip etkisi en yüksek krizlerden biriydi. Bu krizle kapitalizm ağır bir yara aldı. Milyarlarca dolarlık bankalar, şirketler battı. 2008 yılından beri, krize çare olsun diye devletler tarafından, bankalar aracılığıyla eşi benzeri görülmemiş şekilde piyasalara para pompalandı. Görülmemiş şekilde para pompalandı; çünkü kriz neoliberalizme ilkelerini çiğnetecek derecede ağırdı. Öyle ki, devletleştirmeyi sosyalizm olarak gören ve lanetleyen neoliberaller, krizi atlatmak veya sistemi kurtarmak için devlet müdahalesini yararlı bir tedbir olarak gördüler. Ve devletler sistemi kurtarmak için bütün olanaklarıyla kriz sürecine müdahale ettiler. Sekiz yıl sonra gelinen noktada “çözüm” diye hayata geçirilen uygulamaların yarattığı yeni sorunlar ile karşı karşıyayız.

Sorunlar, ekonomik sınırları çoktan aşıp, toplumsal sonuçlar üretmeye başladı bile. Sadece ekonomi ve siyaset analizcileri değil istihbarat örgütleri bile bu doğrultuda raporlar üretir oldular. Örnek: ABD istihbarat yetkilisinin, Şubat ayında, Senato İstihbarat Komisyonu’na yaptığı sunuşta şu saptamalar yer alıyor: “Kimi ulus devletler parçalanmaya başladı. Kimileri için ciddi rejim riskleri oluştu. Kaynak sıkıntısı silahlı çatışmaları besledi. Göçmenler krizi Avrupa’yı tehdit ediyor.”

Savaşların da içinde olduğu, “öngörülemez istikrarsızlık” durumu sadece ABD istihbaratının tespiti değil elbet de! Durumun ciddiyetine dair, “dünya bir mali krize daha dayanamaz. Bizim bildiğimiz kapitalizm yıkılır” uyarıları yapanların sayısı bir hayli fazla. “Öngörülemez istikrarsızlık”ın “üçüncü dünya savaşı”na zemin hazırladığına dair tartışmalar da yoğunluk kazanmış durumda.

Yazı boyunca dünya ekonomisinin açmazlarına, krizi aşmak adına çözüm diye hayata geçirdiklerinin yarattığı sorunlara dikkat çekeceğiz.

KRİZİN YANSIYIŞ BİÇİMİ DEĞİŞTİ

Krizi aşmak için yapılan müdahaleler sonucu, 2009’un ikinci yarısından itibaren, üretimde belli bir canlanma sürecine girilmişti. Emperyalist burjuvazi ve ekonomistlerinin “krizden kurtuluyoruz” umudu yeşermişti. Lakin sonrasında ekonomiyi destekleme paketlerinin genellikle istenilen sonucu vermediği, yapılan borçlanmadan dolayı birçok ülkede borçlanma krizinin gündeme geldiği görüldü. Ekonomiyi, özellikle de mali sektörü canlandırmak için destekleme paketleri çerçevesinde yapılan harcamalar, kamunun borçlanmasından başka bir şey değildi. Bu borçlanma, sonuç itibariyle, açık ve örtülü devlet iflaslarına neden oldu. Sürecin etkileri, Almanya hariç, AB ülkelerinde açıkça görüldü.

Dünya ekonomik krizi bütün ülkelerin krizde olması anlamına gelmez. Kriz, ABD ve AB merkezli olmak üzere çok ülkede patlak verdiğinde, BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) olmak üzere birçok ülke krize hiç girmemişti. Türkiye 2009’da krize girse de, hemen ardından çıkabilmişti mesela!

2013 yılından beri emtia fiyatlarının (demir çelikten petrole) düşmesi, talebin gerilemesi, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ‘yükselen piyasalar’ diye tanımlanan ekonomileri sallıyor. Çin’de ekonomik büyümenin belirgin hız kesmesi, özel sektör borçlarının artmaya devam etmesi gibi etkenler adeta tuz biber ekiyor.

Özellikle dünya ekonomisinin yeni motoru oldukları var sayılan BRICS ülkelerinden sistem için endişe verici sinyaller geliyor. ABD merkez (FED) bankasının faizleri kademeli olarak arttırmaya başlaması, Brezilya, Türkiye gibi ülkelerin de içerisinde yer aldığı “gelişmekte olan piyasaları” zora düşürdü. FED’in faiz kararı, gelişmekte olan ülkelere para akışını azalttığı gibi, para çıkışını hızlandırdı. Geçen yıl, “gelişmekte olan ülkeler”den net 540 milyar dolar sermaye çıkışı yaşandı.

İlk darbeyi Rusya yemişti. Ukrayna krizi ve Batı’nın yaptırımları sonrasında Rus ekonomisi ağır darbe aldı. Arkasından FED faiz artırımına en fazla duyarlı olan ve “kırılgan 3’lü” olarak adlandırılan G. Afrika, Endonezya ve Türkiye’de sert sermaye çıkışı¹ görüldü. Geçtiğimiz yaz aylarının başında ise, Çin’e atladı. Büyümenin istenildiği gibi gitmiyor olması ve hisse senetlerinde “balon oluştuğu” algısı, Şanghay Borsası’nda yüzde 30’ları aşan kayıpların oluşmasına yol açtı. Sonra süreç Brezilya, Meksika gibi ülkelere yayıldı.

Bu süreçte, aynı zamanda, Çin’e ticari bağımlılığı olan ülkelerin de zora düşmeleri kaçınılmazdı. Çünkü dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin artık eskisi kadar büyüyemeyince, doğal olarak eskisi kadar bakır, demir cevheri kullanmıyor. Haliyle bu durum başta Brezilya olmak üzere, Avustralya, Yeni Zelanda gibi Çin’e bu ürünleri satan ülkeleri zor durumda bıraktı. Ayrıca toplam gelirlerinin ağırlıklı kısmını petrol satışından elde eden ülkelerin de (Venezüella, Nijerya, Rusya, Meksika gibi) petrol fiyatlarının düşmesi karşısında bütçelerinin sarsılmaları kaçınılmazdı.

‘Kapitalist sistemi krizden kurtaracak’ denilen, gelişmekte olan ülkeler Çin’e ve dış sermayeye bağımlı. Bu bağımlılık içinde yaşanan bir kriz zincirleme tüm ülkeleri vuruyor.

Bu sistem içinde Çin de kendini zor durumdan kurtaramıyor. Üstelik 3.2 trilyon dolarlık, dünyanın en büyük rezervine sahip olmasına rağmen. 2010 yılında yüzde 12 büyüyen Çin, o tarihten beri “soğumaya” devam ediyor. Geçen seneyi yüzde 6.8’le kapattı. 2014 yılından beri Yuan, ABD Doları karşısında değer kaybediyor. Yapılan araştırmalara göre, Yuan’daki her yüzde 1’lik değer kaybı 100 milyar dolarlık sermaye çıkışını tetikliyor.

Çin’den para çıkaran sadece yabancı yatırımcılar değil. Çinliler de ekonomideki zayıflama ve Yuan’ın değer kaybına tepki olarak servetlerinin bir kısmını dolara çevirip yurtdışına çıkarıyor.

Çin, yurtdışına sermaye çıkışına aracılık eden işadamlarını tutuklamak gibi sert önlemler almaya çalışıyor. Çünkü Çin için rezervlerinin 1,5 trilyonun altına düşmesi risk. Emperyalist bağımlılık böyle bir şey; 3 trilyon dolarınız olsa da diken üstünde oturmaktan kurtulamıyorsunuz.

YENİDEN KRİZE GİDİŞ ASLINDA HER YERDE

Emtia fiyatlarında gelinen tarihi düşük seviyeler, FED’in faiz artırımı sonrası gelişmeler bütün bir sistemi zorluyor. Artık “emtia sat, ucuz faizden yüksek miktarda borçlan” prensibi üzerinden büyüyen ülkelerin küresel ekonomiyi yağlayan çarkı dönmüyor. “Gelişmekte olan ülkeler”in dünya ticaret hacmine katkısı, 2015 yılında sıfır. IMF’den bir itiraf geldi: 2015 yılsonu küresel büyüme rakamı, son 6 yılın en düşüğü!

Avrupa’da durum iç açıcı değil. Şirketlerin piyasa değeri düşmüş durumda. Düşen, sadece hisse fiyatları ve piyasa değeri değil. Avrupa’da birçok bankanın piyasa değeri defter değerinin yarısının da altına inmiş. Avrupa’da dev diye tabir edilen bankalar yüzde 50 erimiş vaziyette.

Batık krediler ve İtalya’da yüzde 16, İspanya’da yüzde 6, Fransa’da yüzde 4.5’lar seviyesinde olan batık kredi oranı Avrupa bankalarını zor duruma sokuyor.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Avrupa ülkeleri, herhangi bir bankanın likidite şartları ya da panik sebebiyle batmasına izin vermemek için piyasaya para pompalama kararı aldı. Daha önce İspanyol ve Portekiz bankalarına yapıldığı gibi, ECB’nin kuracağı kurtarma fonları tarafından sorunlu bütün bankalara ciddi sermaye aktarılması gerekecek. AB bankacılık sektöründe uzun süreli çalkantılı günler kaçınılmaz.

Yaşanan gelişmelerden, emperyalist kapitalist sistem içinde, sadece ‘gelişmekte olan’ diye adlandırılan ülkelerin hasar alması düşünülemez. Örneğin Suudi Arabistan… Petrol fiyatı düşmeye başlayınca Suudi rejiminin gelirleri de düşmeye başladı. Bu gerilemeye Yemen savaşının yıllık 70 milyar doları aşan maliyeti de eklenince, krallığın bütçesi, tarihinde ilk kez 100 milyar dolarlık açık verdi. Petrol üzerinden süren sefahat rejimi şimdi harcamaları kısmaya, su, elektrik, gaz gibi temel gereksinimlerin fiyatlarına verdiği desteği kaldırmayı, yabancı işçilere yapılanlar başta olmak üzere, vatandaşlarına yaptığı sosyal yardımları kısmayı planlıyor. Yüzde 50’si genç olan nüfusun büyük bir kısmı iş beklerken ekonominin darbe almış olması yeni sosyal sorunlara yol açacak gibi!

PAMUK İPLİĞİNE BAĞLI UMUTLAR

Böylesi bir tablo içinde bugünlerde yeniden bir bahar havası estiriliyor. Geçen yılın Aralık ayından başlayarak, Ocak ayında şiddetlenen ve ‘küresel kriz tekrarlanıyor mu?’ korkusuna yol açan havanın yerini bahar havasına bırakmasının üç sebebi var.

Bir; ABD’den ekonomik verilerin iyi gelmesi. İyi verilere rağmen ABD Merkez Bankası’nın faiz artırımında bundan sonra ihtiyatlı davranacağını göstermesi. İki; Avrupa Merkez Bankası’nın parasal genişlemeyi büyüteceğini açıklamasının yanı sıra Japonya Merkez Bankası’nın negatif faize geçmeye karar vermesi. Üç; Çin’in para değerini koruyacağı ve iç tüketimi artırarak büyümesini sürdüreceği beklentisinin artmış olması.

Bu üç dayanağa yaslanarak oluşan havanın yalancı bahar olduğunu söylemek mümkün. Önce biraz ekonomik veri konuşup, sonrasında daha büyük fotoğrafa bakalım. Evet, ABD’den tarım dışı istihdam verisi ‘iyi’ geldi. Şubat ayında 230 bin kişilik bir istihdam sağlanmış. Yıllık işsizlik yüzde 4.9’a gerilemiş. Üstelik istihdama katılım oranı yüzde 62.9’la Nisan 2014’ten beri en yüksek seviyeye çıkmış.

Bu rakamlar, “ABD’de işler istihdam tarafında gayet yolunda” yorumlarını beraberinde getirdi. Geçen sene Haziran ayından beri devam eden ücretlerdeki yükselişin Şubat ayında sert sayılabilecek bir düşüş yaşamış olması ‘geçici’ olarak değerlendiriliyor. İmalat endeksindeki ve kişisel tüketimdeki artış da ‘pozitif’ gelişme olarak tanımlanıyor.

Çok değil, 2015 yılının ikinci yarısında yorumlar şöyleydi: “ABD’de göstergeler, 2009’dan bu yana en korkutucu resesyona işaret ediyor. Piyasalarda da resesyon korkusu hızla ön sıraya yükselmeye başlıyor. Avrupa’da da ekonomik durumun daha da kötüleşerek piyasalardaki sarsıntıları güçlendirdiği görülüyor. Çin ekonomisinin büyüme hızı düşmeye devam ederken, 30 trilyon dolarlık mali sektöründe 5 trilyon dolarlık batık kredilerin varlığı mali kriz olasılığını artırdı.” (Bakınız: The Economist’te, geçen yılın son sayısı başta olmak üzere yaz ayları boyunca yer alan analizler).

6 ay kış, 6 ay bahar havası mı olacak? Negatif faizler, daha güçlü bir parasal genişleme gibi zaten denenmiş, tükenmiş araçlara umut bağlamak ne kadar gerçekçi?

Örneğin ekonomiyi canlandırmak için ortaya atılan negatif faiz uygulamasına bakalım. Teorisi şu: Sıfırın altındaki faiz oranları devreye sokulunca şirketler için borçlanma maliyetleri düşer. Merkez Bankaları kredi vermek yerine elindeki nakit parayı kendisine geri getiren bankaları negatif faizle cezalandırdığından herkes kredi vermeye bakar. Böylece yatırımlar artar!

Teoride “şirketler çok ucuza borçlansın, kimse elinde para tutmayıp harcasın” diye ortaya atılan negatif faiz uygulaması, pratikte başka sonuçlara yol açıyor. Mevduatına bankadan faiz alamayacağını bilen mudi parasını sistem dışına çıkarıyor. Suni olarak oluşturulan düşük faiz, ülkelerin para birimlerini değersizleştiriyor. Bu bir “kur savaşı”nı (ardında yatan ticaret savaşları, yani pazar kavgasıdır) körüklüyor vb. Negatif faizler hisse senedi piyasalarını vuruyor. Örneğin, hisse fiyatında sert düşüşler görülen Deutsche Bank CEO’sunun “Avrupa Merkez Bankası daha fazla faiz indirmesin. Bankalar ciddi zarar görüyor” açıklaması buna en iyi örnek!

2016 yılı itibarıyla Japon ve Avrupa Merkez Bankaları negatif faiz modasına uydu. Buna umut gözüyle bakanlar kadar, şu yorumu yapanlar da var: “Negatif faiz ve kur savaşı hikâyesinin başımıza 2008 Lehman krizinden daha büyük bir bela açma potansiyeli var. Bu işten vazgeçmek lazım.” (Deutsche Bank CEO’sunun açıklaması, 10 Şubat 2016, www.bloomberght.com)

Parasal genişleme ise, bugüne kadar bankaları, finans kurumlarını, para piyasalarını kurtardı, lakin kapitalist ekonomiyi kurtarmadı. Şimdi yeniden genişleme umut oldu. ABD faiz artırımında ihtiyatlı davranınca piyasalara yeniden para yağmaya başladı. Şubat ayında gelişen ülke tahvillerine toplam 5 milyar dolara yakın para girişi oldu. Söz konusu ülkelerin paraları değer kazandı.

Bu gelişmeyi, “FED’in faiz artışındaki frene basan tutumu piyasalara güven getirdi. Gelişen ülkeler süreçten kârlı çıktı” şeklinde yorumlayan olsa da ağırlıklı endişe şu: “Yeni bir varlık balonu şişiriliyor. Acaba patlar mı?” (http://www.gazetevatan.com/ali-agaoglu-921911-yazar-yazisi-balon-patlar-mi).

Çin’e gelince! Çin, durgunluk nedeniyle dünyaya artık daha fazla mal satılamayacağından hareketle, iç tüketimi artırıcı politikalar izlemeye başladı. Tek çocuk sınırlamasının kaldırılması bile bunun adımlarından biri. ‘Çocuk yapanlar harcar, fazla tasarruf edemez’ yaklaşımıyla hareket ediliyor. Çin dünyadan tanınmış futbolcuları transfer ederek, “spora ilgi artsın, insanları sokağa çıkarsın, harcama yaptırsın” diye düşünüyor.

Tüm bunlar “iç tüketimi canlandırmaya çalışan bir ekonomi para birimini değersizleştirmez” düşüncesiyle olumlu olarak pazarlanıyor. Çin dünyanın en büyük ithalatçısı ve ihracatçısı, bu denge bozulmasın isteniyor. Fakat kimse, rotanın ihracattan iç tüketime kırılmasının Çin para biriminin değer kaybını önleyebileceğine dair garanti veremiyor.

Şubatın ikinci yarısından itibaren piyasalar açısından bir düzelme var. Ama bunlar, yukarıda değindiğimiz gibi, ABD’nin ekonomisi iyi olmasına rağmen rayına girmiş piyasaları bozmamak için faiz artırmayacak olması, AB’nin, Japonya’nın ve Çin’in parasal genişlemeyi sürdürecek ve negatif faiz uygulamalarına devam edecek olması gibi nedenlere bağlı. Bunların da kalıcı çözüm olmadığı, yine, yukarıda değindiğimiz gibi, açık.

SAVAŞ BİRİKTİREN SÜREÇ

Sistemin akıl hocaları; “sıfır faiz oranlarının, parasal genişleme enstrümanlarının etkisizliği yeni bir mali krize yol açarsa, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda yıkıcı toplumsal etkilerle karşılaşırız” uyarıları eşliğinden önlem çağrıları yapsa da… Gerçek şu ki, neoliberal hegemonyanın varsayımları bir bir çöküyor.

O hegemonya, dün “ticaretin, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi iyidir” derken, artık başka bir noktada. Her ülke kendini korumaya aldığından, AB birliğini korumakta zorlanır hale geldi. Ekonomik kriz, göç dalgasındaki hızlanma, mülteci sorunun büyümesi, “İslamcı terörizm” korkusu gibi etkenler Şengen düzeninin sonunu getirdi.

Artık neoliberal masallar anlatmak yerine başkaca adımlar atılıyor. Savaş harcamalarını artırmak gibi. Örneğin Obama savunma harcamalarını azalmaktan vazgeçerek, 2017 savunma bütçesinde, özellikle Avrupa Güvenlik Fonu’nda çok büyük bir artırıma gidiyor. Bahane Rusya.

Rusya Suriye’de savaş stratejisini geliştirir ve ileri adımlar atarken, Çin, üzerinde hak iddia ettiği tartışmalı adalara yerden havaya füzeler yerleştiriyor. Almanya, gelecek 15 yılda savunma bütçesine 130 milyar Avro ek yapmayı planlıyor. Japonya, “pasifist” öz-savunma doktrinini değiştirerek, Çin’e karşı hamlelerini genişletiyor. İran, Rusya’dan 8 milyar dolarlık uçak ve silah almaya hazırlandığını açıkladı.

Afrika’dan Ortadoğu’ya, Afganistan’a, Doğu Avrupa’ya sömürge savaşları, nüfuz alanları rekabeti hızlanıyor. Bugünlerde, “Üçüncü dünya savaşı yolda mı” sorusu daha fazla sorulur oldu. Yaşananları “dünya savaşı olarak adlandırmak mümkün mü?” sorusuna katı bir yanıt vermek çok iddialı olabilir! Fakat bol atışma ve çatışma ortamında savaş etkenlerinin birikip gerginliklerin keskinleşmeye başladığını söylemek mümkün.

Giderek artan çatışmalar kapitalist dünyayı yeni bir sorunla karşı karşıya bıraktı: Mülteci sorunu!

Avrupa Birliği, “sığınmacılar krizi” denen bir şeyi üyeleri arasında anlaşarak aşamıyor. “Kapitalist uygarlık” insani, ahlaki, hukuki boyutları hiçe sayarak, karşı karşıya kaldığı sorundan sığınmacıları kendi topraklarından çıkarıp kurtulmak istiyor. Oysa sorun öyle kovmakla çözülecek gibi değil. Çünkü mülteciler işin görünen kısmı. Asıl sorun, II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan güç dengelerinin bozulması.

Nedir o “dengeler”? Birincisi, Avrupa Birliği süreci. İkincisi ise, Kuzey Afrika ve Ortadoğu jeopolitik/güvenlik “mimarisinin” dağılmaya başlaması.

Batı hegemonyası (AB, ABD) bu dağılmaya bir düzen getirmede başaralı olamıyor. ABD’nin imparatorluk hayalleri, büyük güçlerin vekâlet savaşları, kimi “küçükler”in bölgesel hevesleri (Neo Osmanlıcılık vb.) derken, Irak, Libya, Suriye gibi ülkelerde insanların yaşam alanları dağıldı. Bu yıkımın sorumluları ve yıkıma göz yuman halkları, şimdi yıkılan yerlerden gelenlerle karşılaşmanın, onların felaketleriyle tanışmanın şokunda! Süreç, yabancı düşmanı milliyetçi, faşizan eğilimleri körüklüyor. AB karşıtı siyasi biçimleri ürettikçe üretiyor. ABD’de de Donald Trump ve diğer faşizan partiler güçleniyor.

SONUÇ YERİNE

Başta ABD’de olmak üzere, mali sektörde belli bir istikrar sağlandı. ABD’nin reel ekonomisine dair veriler de iyi geliyor. Çin’in iç tüketim üzerinden ekonomiyi canlı tutma hamleleri, ABD’de faiz artırımı hızının yavaşlayacağı beklentisi gelişen ülkelere bir miktar para akışı sağladı. Mali piyasalar çiçek açtı. Fakat bunların ‘yalancı bahar’ olduğu söylenebilir. Çünkü bugüne kadar yapılan müdahaleler belli çözümler üretse de, görüldü ki, sadece krizin yansıyış biçimini değiştirdiler.

Dağılan dengeler, yaşanan çöküşler aslında sömürünün büyümesi, toplumsal üretimden kâr, faiz ve rantla beslenen sınıfların el koydukları payın olağanüstü artmasıyla ilgili.

İngiltere merkezli uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’ın raporuna göre,

• Dünyanın en zengin 62 kişisinin varlığı, dünya nüfusunun yarısının, yani 3.5 milyar insanın mal varlığına denk.

• Dünyanın en zengin 62 kişisinin varlıkları, 2010-15 yılları arasında, 500 milyar dolardan, üç buçuk kat artarak, 1.76 trilyon dolara çıktı. Yoksul 3,5 milyar insanınki ise, bu sürede sadece 400 milyon arttı.

• Dünya nüfusunun yüzde 99’unun serveti, dünyanın yüzde 1’ini oluşturan en zenginlerin servetlerinden daha az!

• Dahası, dünyada 12 milyar insanı besleyecek büyüklükte gıda üretildiği halde, dünyanın yarısı açlık sınırının altında besleniyor.

Dünyanın en zenginleri listesi geçen ay açıklandı. 2015 yılı sonu itibarıyla dünya üzerinde bin 810 adet “milyarder” var. 31’i Türkiye’den. 68 ülkeden bu listeye girenlerin toplam servetleri İngiltere ve Almanya’nın milli gelirinden daha büyük!

Dünya Ticaret Örgütü’nün verilerine göre, ticaret yerinde sayıyor. Kişi başına düşen gelir artmıyor, ancak zenginlerin servetleri artmaya devam ediyor. Bu, kapitalizmin temel açmazı ve krizinin derinlik ve yıkıcılığını koşullayacak.

Kapitalist üretimin ve anlayışın yarattığı bu devasa eşitsizlik ve adaletsizlik, İslami terörün de insan kaynağı bulmasında önünü açıyor. Yaşadığı dışlanmayı, aşağılanmayı, işsizliği, şiddeti, batağı sınıfsal bir eşitsizliğin ürünü olarak okuyamayan, yaşadıklarını Arap ve Müslüman oluşlarına yoran gençler öfke ve tepkilerini kimlikleriyle buluşturup kendilerini İslami terörle ifade etmeye yöneliyor. Arap ve Müslüman olmanın ödettiği bedelin intikamını bu kimliklerle alıyor kendince.

Sınıfsal bakmayan yoksul, işsiz milyonlarca Hıristiyan ve Batılı da, yaşadıklarının sebebini… ülkelerini Müslüman-Araplarla paylaşmalarında görüp, kendi kimliklerine sarılarak “öteki”ni düşman algılıyor ve tekellerin faşist, faşizan siyasetlerinin etkisine açık hale geliyor ve bu tür örgütlerin tabanları büyüyor. Böylesi bir ortamda ‘sol’ diye ortaya çıkanlar; kimlik siyaseti, göçmen hakları, laiklik ve cinsel tercihlere ilişkin özgürlüklerin genişletilmesi için öne atılıp işçi sınıfının gözlerini kapayınca, hiçbir çözüm üretemiyor.

Evet! Kan ve çelik, savaşlar ve diktatörlükler, terör… Ama aynı zamanda devrimler dönemi.

İşçi sınıfına yüzü dönmenin vakti geldi de geçiyor.

Dipnot

1. Burada sermaye çıkışına dikkat çekerken, elbette amaç, ‘sermaye çıkışına üzülmek’ değil, cari açık, yüksek enflasyon, özel sektörün dış borcunun büyüklüğü gibi sebeplerden dolayı, sermaye çıkışının, bağımlı Türkiye ekonomisinde yarattığı sarsıntıya vurgu yapmaktır

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑