Seyit Aldoğan
Yunanistan’da, krizin etkilerini göstermeye başladığı 2010 yılından bu yana 50’nin üzerinde genel grev yapıldı. Sonuncusu 4 Şubat’ta düzenlenen genel greve son yıllarda kaydedilen en büyük katılımın sağlandığı, hem özel hem kamusal birçok sektörde üretim ve hizmetin %80-90 oranında durduğu açıklandı.
Ana muhalefet partisi konumundayken “Troyka anlaşmalarını ve uygulama yasalarını tek yasa maddesiyle” iptal edeceğini söyleyen Syriza’nın ikinci hükümetini kurduğu, ancak iptal bir yana, yeni bir Troyka anlaşmasının altına imza attığı biliniyor. Söz konusu anlaşma, özellikle sosyal güvenlik sisteminde, vergi ve emeklilik yasalarında, ücretler konusunda ve çalışma yasalarında “son darbe” anlamına gelecek işçi-emekçi ve genel olarak halk karşıtı saldırıları içerirken, başta köylülere, serbest meslek sahiplerine, teknik elemanlara, doktorlara, avukatlara, gazetecilere, eczacılara, sanatçılara, akademisyenlere, esnafa vb. ağır vergiler getirmektedir.
Saldırının bu boyutta olması, sömürülen toplumsal sınıf ve katmanların yanında diğer toplumsal tabakaların da tepki göstermesine neden oldu. Üretemez duruma gelen köylüler ülke genelinde ana arterlere barikatlar kurdular, değişik sektörlerde birbiri ardına grev kararları alındı.
İşsizlik ve yoksulluğa, sosyal güvencesizlik ve ağır sömürü koşullarına duyulan tepkiler karşısında Yunanistan İşçi Sendikaları Konfederasyonu (GSEE) ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (ADEDY) bir kez daha 24 saatlik bir genel grev kararı aldı. İşin ilginç tarafı, hükümet partisi olan Syriza da, tam bir yüzsüzlükle, genel greve katılım çağrısı yaptı!..
Syriza’nın, bu tutumuyla, kitlelere; “Troyka’ya biz de karşıyız, ama alternatif yok, Anlaşmayı ülkenin ve halkın çıkarları için kabul etmek zorunda kaldık, uygulama yasalarını bu nedenle ve istemeyerek çıkarıyoruz; çünkü Troyka’yla anlaşma politikaları tek yol” mesajını iletmeye çalıştığı ortada. Sanki halkın Troyka dayatmalarına ve onunla anlaşmaya karşı taleplerini sahipleniyor görünerek hükümet olmamış gibi, geri bilinci üzerinde tepindiği halkı işbirlikçi “yapacak şey yok” politikasına kazanarak aldatmaya ve böylelikle yerli ve yabancı uluslararası burjuvazi ve Avrupalı emperyalistlerle Troykalarının hizmetinde hükümet etmeyi sürdürme uğraşında.
Genel grev işçi-emekçilerin, köylülerin, esnafın, serbest meslek sahiplerinin, gençlerin, emeklilerin katılımıyla son yılların en başarılı genel grevi oldu ve gösterilere yüz binlerce kişi katıldı. Grevin özel sektörde de etkili olması ve yaşamı felce uğratması, son genel grevin en ayırt edici yanıydı. Ancak sonuç olarak geride gene de soru işaretleri kaldı!.. 24 ve 48 saatlik grevlerin ne kadar etkili olduğu, planlanan hedefe ulaşıp ulaşmadığı, bundan sonra ne olacağı, grevlerin AB ve IMF politikalarına ve saldırılarına karşı hak alma direnişlerine neden dönüşemediği türünden soru işaretleri…
2010 yılından bu yana kamu ve özel sektörün hemen hemen tümünde uzun ya da kısa grevler ve direnişler gündeme geldi. Bunlardan bazıları 24-48 saatle sınırlı kalırken, bazıları (metal, taşıma, liman, deniz, belediye emekçileri grevleri, köylü direnişleri) uzun süreli grev ve direnişlere dönüştü. Uzun süreli grevlerin tümü faşist yönetim dönemlerinden kalma “seferberlik” yasaları ile yasaklandı ve birçok emekçi hakkında “yasal soruşturmalar” açıldı. Ancak bu direnişlerin, söz konusu sektörle ya da sektörün sadece bir bölümüyle sınırlı kaldığını, diğer sektörlerin işçi ve emekçileriyle “destek” ya da “dayanışma” dışında bir birleşik mücadele ve ortak direnişe dönüşemediğini belirtmek gerekir.
Oysa saldırıların boyutları ve genişliği birleşik bir direniş ve halk hareketinin geliştirilip güçlendirilmesi olanaklarını genişletirken, sendika bürokrasisinin ve uzlaşmacı sendikacılığın tutumları yüzünden tersi yönde darlıklara yol açtı/açmaktadır. Ellinin üstündeki genel grev ve direniş Konfederasyonlar tarafından yalnızca birer tepki ve protesto eylemleri olarak gündeme getirildi ya da sonuç olarak bununla sınırlı kaldı, bunun dışına çıkamadı ve “havayı yumuşatmak” amacı doğrultusunda demagojik “kriz” söylemleri ve “ülke çıkarları” propagandası eşliğinde sermaye için tehdit boyutlarına dönüşmesi engellendi. Bu durum, geniş emekçi kitlelerin sendikal bürokrasi karşısında duyduğu öfke ve güvensizlikle örgütlü sendikal mücadeleden uzak durmasına, karamsarlığa ve örgütlü mücadeleye karşı güvensizliğin ciddi boyutlara ulaşmasına neden oldu. Sonuç olarak, burjuva politik partilere karşı oluşan güvensizlik, sendikal bürokrasi şahsında Konfederasyonları ve bunun bir devamı olarak, sendikal örgütlülük ve mücadeleyi de kapsar boyutlara ulaştı.
Bu süreç boyunca, sendikal hareket içinde mücadeleden yana olan ve sınıf tutumunu koruyan birçok sendika, sol sekter bir çizgi ve platformu “radikal, devrimci” bir çizgi ve platform olarak benimsedi ve bu doğrultuda bir eylem ve ittifak çizgisi izledi ve izlemeye devam ediyor. Saldırıların boyutlarına ve genel işçi-emekçi hareketinin acil sorunlarıyla taleplerine denk düşmeyen bir mücadele ve direniş çizgisi izlenmesi, bugün de, işçi kitleleri içinde olması gereken ve olabilecek bir örgütlülüğün, olanaklı olduğu tartışmasız bir güç ve kitleselliğin yakalanamamasına, sonuç olarak “marjinallik” sınırlarının aşılamamasına neden oluyor. Son bir yıldan beridir bir araya gelen ve “sınıf sendikaları koordinasyonu” adıyla mücadeleci bir platform üzerinde hareket eden çok sayıdaki sendika şubesinin “taleplere politik bir içerik kazandırma ve yönetimi devirme” hedefiyle, AB ve Euro’dan çıkmayı sınıf sendikacılığının temel sorunu, dolayısıyla da ittifak politikalarının şartı olarak görmesi bu duruma örnek olarak verilebilir.
Troyka politikaları ve saldırılarının gündeme gelmesinden bu yana, adı geçen sendikal platform, hiç de yabana atılmayacak bir sendikal güç toplamış bulunuyor. Özellikle eğitim, sağlık, metal ve daha bir dizi sektörde bu “platform” birçok şubeyi harekete geçirebilmektedir. Ancak, krizin ardından reformist, uzlaşmacı çizgiyi reddederek devrimci bir platform üzerinde hareket eden bu kesimlerin en önemli açmazını sol sekter tutumlarda ısrar etme oluşturmaktadır.
Son genel grev, saldırıların boyutları nedeniyle geniş toplumsal sınıf ve katmanların tepkilerinin bir kez daha ortaya çıkmasına ve köylü direnişlerinin neden olduğu moral üstünlükle de birleşip yüz binlerin sokaklara dökülmesine yol açtı. Grevin ana talebi, sosyal güvenlik ve yeni vergi yasa tasarılarının geri çekilmesiydi.
Bu durumda, AB ve Euro Bölgesi’nden çıkmayı sınıf sendikacılığının kıstası olarak gündeme getirmesi ve işçi-emekçi hareketine talepleri buna bağlanmış olarak dayatması, söz konusu platformun genel işçi ve emekçi hareketi ile kopukluğunu ve mücadele içindeki kitlelerin politik olgunluk düzeyiyle ileri sürdüğü talepler arasındaki uyumsuzluk ve mesafeyi algılayıp giderme (ve dolayısıyla sömürülen kitleleri etrafında birleştirme) yeteneksizliğini ortaya koymaktaydı.
Çok sayıdaki direniş ve grevler sonrasında Troyka politikalarıyla saldırılarını boşa çıkaramamış olmak, işçi ve emekçiler arasında varolan saldırılara karşı “emekçinin, işsizin, esnafın, köylünün, emeklinin ortak cephesini” kurma talebine cevap verememek ve tüm kazanımlar bir bir elden giderken mücadeleci bir alternatif oluşturamamak kitleler içinde ciddi bir karamsarlığa neden oldu.
Hemen her genel grev saldırılara karşı duyulan tepkilerin kitlesel olarak ifade edilmesinden dolayı “katılım” olarak başarılıydı. Özellikle metal işçilerinin, liman işçilerinin ve en son olarak köylülerin direnişleri kitleler içinde umut yarattı ve bu direnişler sürecinde gündeme gelen grevler, direnişler ve gösteriler önemli kitlesellikler yakaladı. Ancak süreklilik sağlanamayıp özellikle somut kazanımlar elde edilemeyince, her genel grev ve direniş sonrası harekette durgunluk ve düşüşler gündeme geldi.
Sınıf ayrımı yapmadan “krizi ulus olarak birlikte üstlenme” gibi sermaye politikalarını uzlaşmacı çizgiye malzeme yapan sendika bürokratları ise, 24-48 saatlik grev kararlarıyla, işçi ve emekçiler içindeki dayanak noktalarını kaybetmemeye çalışıyor, emekçi kitleler ve hareketlerinin üzerinde durulan zaaf ve eksikliklerini kullanarak, sermaye politikalarının Truva Atı rolünü oynamaya devam ediyorlar. Ancak şöyle bir gerçek de var ki; Konfederasyonların sermayenin politikaları ve emperyalist dayatmalarla çizilen sınırların dışına çıkmamakta direnerek işçi-emekçi hareketinin taleplerine sahip çıkmadıkları ve karşılık olarak işçi ve emekçilerin de Konfederasyonlara güvenmedikleri ne kadar doğruysa, Konfederasyonlar karar almadan genel grevlerin yapılamadığı da bir o kadar doğrudur. Bağımsız sınıf sendikacılığı alternatif olamadıkça, sendikal bürokrasi ve uzlaşma şu veya bu biçim veya ad altında varlığını devam ettirmektedir, ettirecektir. Dolayısıyla sendikal uzlaşmacılık ve bürokrasiye karşı tutum alıp bürokrasinin işçi ve emekçi mücadelesini bölen ya da zayıflatan taktiklerini reddederek pratikte geçersizleştirmek şarttır; ancak sendika bürokrasisine karşı verilen mücadele, marjinal mevzilerden değil, sınıfı birleştiren ve ortak sorunlar etrafında mücadeleye çeken bir mevziden yürütülmelidir. Dolayısıyla “reformizme kızarak” sol sekter sloganlarda ısrarcı olmak harekete fayda sağlamamaktadır. Bu yönden verilebilecek örneklerden biri de, ileri sürdüğü “sınıf uzlaşmacılığına karşı sınıf sendikacılığı” doğrusu adına hemen her platformda ayrı hareket etme yanlışında ısrar eden mücadeleci işçiler cephesi (PAME)’dir.
Kendisi ve kendisi ile hareket eden güçler dışındaki herkesi sistemin “unsurları” ilan eden PAME, hemen her durum açısından geçerli olmak üzere, “üretim araçları toplumsallaştırılmadıkça” diye başlayan açıklamalarıyla, kendisiyle kendi dışındakiler, daha da önemlisi, kendi etkisi altında olanlarla etkileyemediği işçi ve emekçiler arasına kabaca set çekmekte ve kurtuluş olarak “halk iktidarı”nı işaret etmektedir. PAME, bu tutumu sınıf sendikacılığının temel ilkesi sayıyor. Zaman, talepler ve konjonktürel durumdan (sınıf hareketinin dinamiklerinden, örgütlenme ve bilinç düzeyinden vb.) soyutlanarak ele alındığında, bu, genel bir doğrudur ve karşı çıkılacak bir yönü yoktur. İşçi-emekçi sınıflar henüz sistemden kopmadığı ve işçiler bağımsız bir sınıf olarak kendi iktidarını talep eder seviyeye ulaşmadığı sürece sınıfın önüne ve günlük sorunlarına bu tür formüllerle yaklaşarak, sömürülen kitlelere ve hareketine kendini ve “reçetelerini” dayatmak “çocukluk hastalığı”nın biçimlerinden birine yakalanma dışında bir şey değildir.
Yunanistan’da kriz sonrası gündeme gelen yeni durum ve dengeler, en geniş kitleleri bir araya getirme ve acil sorunlar ve taleplerinden hareket ederek, onları, sermaye ve politikalarının karşısına, sömürülen ezilen kitlelerin cephesi etrafında örgütlenmiş olarak dikme konusunda yeterli olanaklar sunmaktadır. PAME’nin etkileyip harekete geçirdiği emekçi kitleleri ile henüz sendikal bürokrasinin etkilemekte olduğu emekçi kitlelerinin acil sorunları ortaktır ve aynı sınıfa mensupturlar. Dolayısıyla, bu kitleleri ait oldukları sınıfın mücadelesine kazanmak, birleşik mücadele platformlarına çekmek, sınıf sendikacılığının temel hedeflerinden biridir ve öyle olmalıdır. Kitlelerin acil talepleri etrafında gündeme gelebilecek bir birlik ve birleşik bir mücadeleye duyulan ihtiyaç Yunanistan emekçi sınıflarının en başta gelen talebidir ve bu talep işçi ve emekçiler tarafından her platformda açıkça dile getirilmektedir. Sınıf sendikalarının bu talebe bir cevap vermesi gerekmiyor mu?
Yunanistan’da sınıf içinde en mücadeleci kesimleri bir araya getiren güçlerin ittifak konusunda anlaşamadıkları, önerilen ittifaklar ve platformların bugün işçilerin gündeminde olmayan talepleri içerdiği ve işçi ve emekçilere dışardan gündem dayatmanın ötesine geçemediği bir gerçektir. Sömürülen kitlelerin büyük çoğunluğu henüz bu gelişkinlikte bir bilinç ve kavrayışa sahip değilken, bugün için AB ve Euro Bölgesi’nden çıkmayı platform edinmeyen ya da gündemine almayanların ittifak güçleri olarak görülmemesi, hareketi daha başından darlaştırmaktadır. PAME “halk iktidarı” sloganları atarken, PAME’nin bu tutumunu eleştiren belirli güçler ise, acil talepler için çağrılar yapmakta, ama sonuç olarak PAME ile aynı noktaya gelmektedirler. KKE ve PAME’yi eleştiren bu güçler, KKE ve PAME’nin başta söylediklerini sonunda söylüyor, yani aynı hatalardan farklı sonuçlar çıkarıyorlar.
Bundan öncekilere karşı kayıtsız kalan birçok irili ufaklı fabrika ve işyerinde çalışan işçi ve emekçiler son genel greve yoğun olarak katıldılar. Greve katılmayan kamu ve özel sektör işyeri yok gibiydi ve köylü direnişi Yunanistan’ın tarım bölgelerindeki halkın da sokaklara çıkmasına neden oldu. Grev sonrası değerlendirmeler yapan PAME güçleri, kriz politikalarından etkilenen tüm toplumsal güçlerin greve katıldıklarını söylüyor ve “ama bunların çıkarları, talepleri, hedefleri, bilinç düzeyleri, örgütsel yapı ve amaçları aynı değil” diye ekliyorlar. Elbette olmayacaktır. Sorun da burada; tümü ya da kimilerinin çıkarları, bilinç düzeyleri, hedef ve talepleriyle örgütsel yapı ve amaçları farklılıklar taşıyarak ayağa kalkıp harekete geçen, yerli ve yabancı uluslararası sermaye ve emperyalistlerin dayatma ve tahakkümünden zarar görmüş toplumsal güçlerin hangi ortak talepler etrafında bir araya getirileceğindedir, zaten. Tersi olsaydı, zaten sorun yoktu ve bunlar da tartışılmazdı.
Yunanistan Komünist Partisi’ni ittifaklar ve taleplere yaklaşımı bakımından eleştiren “sol ittifak” ANDARSİA da farklı bir şey söylemiyor. Genel grev çağrısında şu görüşler dile getiriliyor: “Borç ödemelerinin durdurulması, tazminat ödemeden kamulaştırmaların yapılması, Euro Bölgesi ve AB’den çıkış için köylülerle, emekçi sınıfların, işsizlerin, gençlerin anti kapitalist yıkılışı hedefleyen ittifakına ihtiyaç vardır.” Acil sorun ve talepleri hareket noktası edinen geniş bir ittifak taktiği değil, henüz emekçi kitlelerin bilinç ve örgüt durumları bakımından koşulları yeterli olmayan stratejik ittifakların bir çırpıda gerçekleştirilmeye çalışılması, somut koşulları uygun olmadığında bir dayatma olarak şekillenmekte ve işçi emekçi hareketini zayıflatmaktadır. Troyka politikalarının son bulması ve anlaşmaların iptal edilmesi, sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık haklarının talep edilmesi, borç ödemelerinin durdurulması vb. için verilecek bir mücadele reformizm olmadığı gibi, politik taleplerden kopma da değildir. Halkın uğruna harekete geçtiği acil taleplerinin uygun biçimlerde devrim ve halk iktidarı uğruna mücadeleye bağlanması ustalığı gösterilebildiğinde, ki bu ancak sözü edilen acil talepler hareket noktası edinildiğinde olanaklı olabilir, sorun kalmayacak, işçi ve emekçilerin birleşik mücadelesinin reformizm kadar sol sekterlikten de uzak devrimci bir platformda gelişmesinin önü açılacaktır.
Makale kaleme alınırken köylü direnişleri devam ediyordu. Genel grevle kendisini ortaya koyan güçlü işçi ve emekçi halk muhalefeti, birleşik bir mücadele olarak ilerletilmesinin yolu açılamayınca, kendisini, cılız dayanışma açıklamalarıyla ifade eder hale gelmişti. Köylülerin ciddi bir kazanım elde etmeden tarlalarına döneceği görülmektedir. Çıkarılması gereken sonuç ise bellidir. Geniş emekçi yığınlarının ve sınıfın mücadelesi ortak talepler etrafında birleştirilip, birleşik olduğu kadar, uzun süreli ve protestocu tutum aşılarak hak elde edecek genel grev ve direnişlerle ilerletilmedikçe, tek tek direnişlerin lokal çıkışlar olarak kalması kaçınılmaz olacaktır.
Yunan işçi emekçi hareketinin son yıllarda ortaya çıkardığı yeni dinamikler bu zaaflardan dolayı etkisiz kalmakta ve genel grev-genel direniş talebi belli bir kesimin talebi olmaktan çıkamamaktadır. Atılan soyut sloganlar ve sahiplenilmeyen talepler, ortaya çıkan yeni dinamikleri de bir süre sonra atıl duruma getirmektedir. Son genel grevde harekete geçen güçlerin durumu tam da budur. Sorunların arttığı, hakların bütünüyle gaspedilmesi için saldırıların geliştirildiği, işsizlik ve yoksulluk oranının savaş dönemindeki oranlara ulaştığı bir süreçte hareketin sürekliliğini sağlayacak talepler gündeme getirmek ve buna uygun ittifak politikaları üretmek yerine, hareketin 24-48 saatlik grevlerle “gazının alınması” karşısında sadece sendikal bürokrasiyi sorumlu ilan etmek yeterli olamaz, bu, işçi ve emekçi halk hareketini atalete mahkum etmek ve sınırlamaktır. On yıllardır örgütlenmiş ve palazlanmış olan sendikal bürokrasinin hareketin önünde ciddi bir engel teşkil ettiği doğrudur, ancak gerçek bundan ibaret değildir. Burada, son olarak, işçi ve emekçi hareketinin gelişme ve atılım yapma yeteneği gösterememiş oluşundan hareketle ileri sürülen, hareketin gelişememesinden halkı sorumlu tutan ve sorunu “halkın sistemden kopamaması”na, “kopma yeteneği” gösterememesine bağlayan sorumsuz tutumların halkı aşağılayan içeriğine ve bu yaklaşımın “üst sınıflar”a özgü olduğuna değinmeliyiz. Yunan solu içinde önündeki ağaçtan ormanı göremeyenlerin az olmadıklarını belirtmek gerekir.
Sorunlar ve taleplerin yakıcılığına rağmen ne PAME ne başkaları sistemli bir genel grev-genel direniş taktiğiyle hareket etmemektedirler. Bu doğrultuda ciddi bir çaba yoktur. Yunanistan işçi sınıfı tarihi içinde grev ve direnişler önemli bir yer tutmasına rağmen son yıllarda yapılan genel grevler –böyle grevler olmakla ve örneğin demir çelik işçilerinin aylar süren greviyle liman işçilerinin grevi bu yönde ciddi deneyler sunmakla birlikte– bir hak alma mücadelesine dönüştürülememiş, sadece tepkilerin dile getirildiği protesto eylemleri olarak kalmıştır. PAME’ye bağlı sendika ve konfederasyonların aldığı genel grev kararları da bu çerçeve içinde kalmasına rağmen ciddi bir değerlendirmeye tabi tutulmamış; PAME tek başına grev yapabileceği doğrultusunda ajitatif açıklamalar yaparken, geriye kalanların sistemin ağlarından kurtulamadığını söylemekle yetinmiştir.
Şurası bir gerçektir ki; PAME, Yunanistan’da sınıfın en mücadeleci kesiminin ezici bir çoğunluğunu harekete geçirebilen tek sendikal platformdur. Dolayısıyla PAME’nin içinde yer almadığı bir hareketin başarı şansı yoktur. Geriye kalanların PAME’ye rağmen bir hareket geliştirmeleri mümkün görünmemektedir. Öte yandan, yıllardır sınıfın ana gövdesinden ayrı hareket eden bir platformun sınıfın güçlerini böldüğü de ortadadır. PAME ve PAME içinde yer almayan çok sayıdaki sendikanın sınıfsal temelde bir birlik kurması Yunanistan’da gelişmelerin seyrini değiştirebilir. Ancak politik nitelikli birliklere karşı konulan “ambargo” sınıf içinde bir birliğin sağlanması konusunda da kendini göstermektedir.
Emekçilerin mücadelesini tek cephe altında toplayacak ve yönetimi tehdit eder boyutlara çıkaracak bir alternatifin olanakları ortada dururken bu görevin yerine getirilmemesi ve getirileceğine dair belirtilerin de olmaması Yunanistan emekçi hareketinin en önemli sorunudur
