Bülent Falakaoğlu
AKP’nin yüzde 49,5’luk ‘zaferi’ ile sonuçlanan bir seçimden çıktık. “Tekrarlanan 7 Haziran seçimi ile 1 Kasım seçimi arasındaki farkı ne yarattı?” sorusun cevabı net: ‘Belirsizlikten kaçınma güdüsü’! Seçmen iradesini etkileyen belirsizler üç başlıkta toplanabilir.
Bir, çatışma ve savaş: Nasıl sonlanacağı bilinmeyen çatışma ve savaş, Ankara’nın göbeğinde bombaların patlamasının getirdiği güvenlik endişesi seçmen için belirleyici oldu. İki, ekonomi: Yatırımların durduğu, piyasanın iyice durgunluğa gark olduğu, döviz kurlarının sürekli yükseldiği ekonomik ortamın yarattığı endişe seçmen açısından bir diğer belirleyici etmen oldu. Üç, siyasi belirsizlik: Koalisyon kurulabileceğine dair algının oluşmaması da sandıkta seçmeni bir tercihe zorladı.
İster ‘krizden kaçınmak dürtüsü’ deyin isterseniz de ‘istikrar arayışı’… Sonuçta endişeler ve korkuların belirlediği bir seçim yaşandı. Böyle olacağı da belliydi! Zira, 7 Haziran öncesi en önemli sorun olarak ekonomiyi gören seçmen, 7 Haziran sonrası, ‘güvenlik’ şıkkını en önemli sorunlar listesinin başına koyuyordu.
Böylesi bir ortamda iki sonuç çıkar. Birincisi, seçmen risklerden kaçınmak adına istikrar arayışına ve güçlü olana yönelmeyi tercih eder. İkincisi ise, bu riskleri yaratan aktör olarak iktidarı görür ve cezalandırır.
Nitekim birinci olasılık yaşandı ve AKP yüzde 49,5 ile tek başına iktidar oldu. Peki, bu istikrar anlamına mı geliyor? Yazıda, tümüne değilse de, en azından seçmenin aradığı ekonomik istikrarın gelip gelemeyeceğine cevap arayacağız. Aynı zamanda, 2015 yılını geride bırakmaya hazırlanırken, önümüzdeki yıllarda bizi nasıl bir ekonomik geleceğin beklediğine dair de…
İSTİKRAR BEKLENTİSİ BOŞUNA MI?
‘İstikrar’ denen şeyin emekçilere çıkardığı ağır faturalara bakmaksızın dahi şunu peşinen söyleyebiliriz: Siyasi belirsizliğin bitmesi, ekonomik refahı garanti etmez!
İstikrarlı denilen dönemde de ekonominin açmazları vardı. Bir kaçını hemen şöyle sıralayabiliriz: Her yıl 40-50 milyar dolar yabancı kaynak (“sıcak para”) gelmeden ekonomi büyümüyor. Gelse bile ancak asgari yüzde 3 büyüyor. Kişi başına milli gelir 10 bin doların altına gerilemiş durumda. İşsizlerin sayısı, hiç kimse işten çıkarılmasa bile, her yıl işgücü pazarına gelen gençlerle artıyor. Üretim ithalata aşırı bağımlı. Dünyanın en yüksek düzeylerinden birine sahip olunan enflasyon da, bir türlü aşağı indirilemiyor.
Şimdi ekonomik fotoğrafa bakalım. Son 4 yılda yüzde 3.1’e düşen büyümenin yeniden ortalama yüzde 5’e çekilmesi, yeni hükümetin ekonomideki en önemli hedefi. Fakat bu konuda dünyadaki gelişmeler pek umut vermiyor.
Dünyanın büyüme hızı da düştü, Türkiye’nin içinde sayıldığı gelişmekte olan ülkelerin büyümesi de… Dünya ekonomisinin çarkları yavaş dönünce doğal olarak dünya ticareti ve ihracat da bundan etkileniyor. Yüzde 3’ler civarında bir dünya büyüme ortalaması önümüzdeki dönem ihracat olanaklarının sınırlı olacağının habercisi.
Türkiye’nin en büyük ihraç pazarı Avrupa’da durgunluk sürüyor. İkinci en büyük pazar (Ortadoğu) ise, savaşlar ve jeo-stratejik risklerle dolu. Geriye de açıkçası pek bir şey kalmıyor.
Dolayısıyla mevcut durum ihracat artışına pek olanak vermiyor. Hatta ihracatta düşüşler bile yaşanıyor.
İhracat artırılamıyorsa, yani dış talep yoksa, iç talebi, yani içerde tüketimi büyütmek akla gelen ilk çözüm oluyor. Lakin o zaman da ithalatın artması, cari açığın büyümesi gibi bir sorun çıkıyor. Hatırlayınız, uzunca bir dönem vatandaş borçlandırılarak tüketime yönlendirilmiş, borçlar aileleri dağıtma, bankaları zora sokma noktasına gelince bu işe taksitlerin sınırlandırılması vb. yöntemlerle biraz fren konmamış mıydı?
Zaten, Son 4 yılın ortalama büyümesinin yüzde 3.1 olmasına karşılık, cari açığın milli gelire oranının yüzde 6.3 ile büyümenin tam iki katı olması başlı başına bir sorun. “Elin parası”nı üretime sokamıyoruz. Har vurup harman savuruyoruz! Ortada cari açık kaynaklı bir sorunun biriktiği kesin. Giderek artan dış borç ve dış yükümlülüklerle karşı karşıyayız.
PATRONLARIN ‘AMA’LI EVET’İ…
Hükümetin, kısa vadede çözüm için, devlet harcamalarını (yatırımlarını) artırmak ve vatandaşın tüketimini sağlayacak formüller üretmesi olası. Vatandaşın tüketimini artırabilmek için asgari ücret kritik bir noktada duruyor.
Mantık basit: Ücret artarsa ‘tüketim’ de artar! Bu mantıktan hareketle, “Verimlilik artışıyla desteklenmeyen ücret artışları ekonomi üzerinde olumsuz etkiler doğurur. Hükümetten asgari ücret zammını gözden geçirmesini istiyoruz” diyen patronlar şimdi artık cümleyi farklı kuruyor. Ve “Şayet tüketimi artıracaksa asgari ücretteki artışlar ekonomi için iyi olur” diyor.
“İyi olur” söylemine aldanmamak gerek. Çünkü patronlar ‘artış iyi olur’ lafının hemen ardına ‘ama’ ile başlayan birçok talep sıralıyorlar:
• Asgari ücret artınca, diğer çalışanlar da ücretlerine artış isteyecek. Zincirleme ücret artışlarının getireceği yük çok fazla. Bunu engelleyecek kontrol mekanizmaları bulmalıyız.
• Artış dünyada rekabet üstünlüğümüzü etkiler. Bu nedenle yüklerimiz hafifletilmeli.
• Maliyetimiz artacağı için bu maliyeti fiyatlara yansıtırız. Zam ve enflasyon olur. Bunlar olmasın isteniyorsa, lehimize düzenlemeler yapılmalı.
Bunların yanı sıra patronlar, sigorta primlerini indirin, vergi muafiyeti sağlayın, asgari ücret artışının getireceği 1 yıllık yükümüzü üstlenin gibi daha pek talebi dillendiriyorlar. Patronların kamuoyu oluşturma çabaları karşısında öne çıkan soru şu: Hükümetin, patronların taleplerini görmezden gelerek asgari ücreti artırması olası mıdır?
Eski Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in ağzından defalarca ‘Taşeron sömürü düzenini bitireceğiz’ sözünü duymamıza rağmen taşeron sayısı çığ gibi büyüyorsa…
Türkiye’nin en çok can alan maden faciası Soma’nın ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla çıkarılan, “En az iki asgari ücret, az çalışma, yaşam odası şartı” gibi düzenlemelerden maden patronlarının ‘o zaman üretmiyoruz’ tehdidi karşısında geri adım atılıyorsa…
Patronlar kıyameti kopardı diye yeni Maden Kanunu’nun uygulaması 5 yıl erteleniyorsa ve “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” anlayışıyla hareket ediliyorsa…
Asgari ücret artışı karşısında patronların öne sürdüğü talepleri hükümetin dikkate almayacağını söylemek imkansızdır. Öyleyse soru şu: Asgari ücret 1.300 lira olacak, ama bedeli ne olacak?
ASGARİ ÜCRETİN BEDELİ
Asgari ücret artışı karşılığında koparılacak tavizler, ödenecek bedeller gündeme gelecek. Gündeme gelecek olanları patronların ödeteceği bedeller ve hükümetin patronları kollamak adına çıkaracağı faturalar olarak ikiye ayırabiliriz.
Patronlar cephesinden gelecek ilk önlem çok yaygın olmasa da işten atma olacak. Daha şimdiden gerekçesi ‘artacak olan asgari ücret’ olarak açıklanan işten atma haberleri gelmeye başladı.
‘Asgari ücretteki artışın hakkını verin’ denilerek, verimlilik söylemi eşliğinde işçilerin daha çok çalıştırılması, ikinci bir önlem olarak uygulamaya sokulacak.
Patronların can alıcı önlemlerinden biri de, kayıt dışı çalıştırmayı artırmak olacak. Kayıt dışılık Türkiye’de çok yaygın. Bir, hiçbir sosyal güvence kaydının olmadığı, ‘yüzde yüz kayıt dışılık’ olarak açıklayabileceğimiz türü var. Bir de kağıt üzerinde ödenmiş gözüken ile alınan ücret arasında farktan oluşan kayıt dışılık var. Bu ikincisinin de iki türü var. Birincisi, patronların vergiden kaçmak için ödedikleri ücreti resmi olarak düşük göstermesi durumu. İkincisi ise kağıt üzerinde asgari ücret veriyormuş gibi gösterip, gerçekte çok daha az ücret ödeme hali. Türkiye’de teşvikle kurulmuş fabrikalarda bile bunun örneği var. Artık söz konusu örnekler daha da çoğalacak.
Asgari ücretin artmasıyla özelikle birlikte genç ve düşük eğitimlilerde kayıt dışılık güçlü şekilde artacak. Suriyeliler üzerinden de artmaya devam edecek. Buna çözüm olarak sermaye örgütleri ve liberal iktisatçılar ‘asgari ücretin varlığı tek başına felaket’ diyerek “asgari ücret kaldırılsın” önerisini getiriyorlar.
Hükümetin yapabileceği kıyaklara gelince… Patronların sigorta prim indirimi, vergi muafiyeti talebini karşılayabilir. Lakin asgari ücret 1300 TL olunca, sigortadaki işveren payını SGK, 1.5-2 puan indirmeyi planlıyor. İndirim sağlanırsa, ‘işveren’ 50-75 TL daha az prim yatıracak. Bu rakam patronları kesmez, onlar daha çoğunu istiyor.
Mesela, uzun zamandır gündemde olan Kıdem Tazminatı Fonu’nun uygulamaya geçmesi gibi. Patronlar, işçi atarken tazminat ödemek zorunda kalmak istemiyor. “Asgari ücret 1.300 lira olursa sadece ücretler değil kıdem tazminatı yükümüz de yüzde 8 artar” diyerek, bir an önce bu işin halledilmesini istiyor.
Kiralık işçilik ve diğer esnek istihdam türleri de yeniden ısıtılarak gündeme getiriliyor. Hükümet yüzde 30’luk asgari ücret artışını “dengelemek” için, daha önce sermayeye vaat ettiği esnek ve güvencesiz yeni çalışma biçimlerini gündeme getirecek. Asgari ücret artışının bedeli, eğer direnç gösterilmezse ağır olacak.
HÜKÜMET BİLE İYİMSER DEĞİL!
Asgari ücretin artışı karşılığında ödetilecek bedelin, zaten ekonomik olarak olumlu geçmeyecek yıllara denk geleceğini de ayrıca hesaba katmak gerekir. Zira hükümetin de önümüzdeki üç yıla ilişkin iyimser bir beklentisi yok. Bu da ödenecek bedelin katmerli hissedileceğinin habercisi.
Şöyle ki… Hükümet önümüzdeki üç yılı kapsayacak (2016-2018) Orta Vadeli Program’ı (OVP) açıkladı. Programda büyüme tahmini düşürülürken enflasyon tahmini yükseltildi.
Geçen yıl yayımlanan OVP’de, bu yıl için öngörülen yüzde büyüme rakamı yüzde 4’tü. Yenisinde rakam yüzde 3’e çekildi. 2016 yılı için büyüme yüzde 5’ten yüzde 4’e revize edilirken, söz konusu rakam 2017 yılı için yüzde 4,5, 2018 için de yüzde 5 olarak tahmin edildi.
İhracat ve ithalat tahminlerinin düşürüldüğü programda enflasyon ise yükseltildi. Önceki OVP’de bu yıl sonu için yüzde 6,3 olarak beklenen TÜFE tahmini yüzde 7,6’ya, 2016 için yüzde 5’ten yüzde 6,5’e, 2017 için ise yüzde 5’ten yüzde 5,5’e çıkarıldı. Hedeflenen enflasyonun her zaman saptığını düşünürsek, emekçilerin enflasyon darbesi yiyeceğini söyleyebiliriz.
Asıl kötü haber ise, işsizlikten. İşsizlik öngörüsü 2016 yılı için yüzde 10.3 oranında, 2017 yılı için yüzde 10.2 oranında, 2018 için yüzde 9,9. İşsizlik üç yıl boyunca çift haneli olacak yani. Suriyeli işçilerin yaygınlaştığı bir dönem Türkiye ekonomisinin bu tempoyla işsizliği düşürebileceğine kimse ihtimal vermiyor.
Asgari ücretin diyetinin bu şartlar altında ödeneceğini bilmek gerek! Zaten Türkiye’de bulunan işçilerin yüzde 90’ı kaideli, kurallı, insanca çalışılabilir bir iş yaşamına sahip değil. İşçilerin yüzde 90’ının örgütsüz olduğu Türkiye’de çalışma şartları ve ücretler, yalnızca AKP iktidarı ve patronlar tarafından belirleniyor. Böyle olunca, işçiler kölece, cinayet ortamında (AKP iktidarında 13 yılda 15 bin işçi öldü) ve vahşi bir sömürünün altında çalışmaya ‘razı’ geliyor.
Özetle örgütsüz, ucuz, denetimsiz bir çalışma yaşamı… AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca sermayeye sunduğu bu cennet, şimdi patronlar için daha bir cennet, işçiler için ise daha bir cehennem olacak.
BLOKLARI DELECEK SİYASET!
Dikkat çekmeye çalıştığımız şey ‘aman asgari ücret artmasın bedeli ağır olur’ değil elbet de… Niyetimiz sınıf mücadelesinin önümüzdeki günlerde keskinleşeceğine dair işaretleri ortaya koymak.
7 Haziran öncesi bir hayli eyleme tanık olmuştuk. Şimdi olmaya da devam edeceğiz. Çünkü çalışma koşulları buna işaret ediyor. Avrupa’nın en çok çalışılan ülkesi Türkiye. Avrupa’nın haftalık 40 saatlik iş saati ortalamasını Türkiyeli emekçiler rüyalarında bile görmüyor. Ülkede 1 milyon 600 bin kişi 72 saat ve üzerinde çalışıyor. Yani haftanın 7 günü 10 saatin üzerinde. Hasta olsalar da Türkiye’de işçi ve emekçiler çalışmak zorunda kalıyor. Türkiye’de yıllık hastalık izni ortalama 4.2 gün. Bulgaristan’da 22, Portekiz’de 12. Almanya’da 7.
Avrupa’daki hastalık izni en düşük olan ülkenin rakamının bile neredeyse Türkiye ortalamasını ikiye katlaması, ülkemizde işçilerin hastalansalar bile işe gitmek zorunda kaldığının bir göstergesi.
Geleceğimizi belirleyecek olan özne burada birikecek güce bağlı. Zira Türkiye’de kimlikler üzerinden süren siyasetin yaratabileceği bir gelecek yok. Türkiye siyaseti bu dört partiye konsolide oldu. Bu dört partinin etrafında biriken oyların, üç aşağı beş yukarı 38 milyonu dincilik, milliyetçilik, Kürtlük ve laiklik üzerinden konsolide oluyor. Geriye geçerli oylar düşünüldüğünde 8-9 milyonluk bir oy kalıyor. Onlar da 4 partiye dağıldığında sonuç değişmiyor. Bloklar aynen kalıyor. AKP’nin rahatlıkla galip gelebileceği bir kutuplaşma bu.
Söz konusu blokları delebilecek şey, sınıfsal siyasettir. Ekonomiye dair veriler, 2016 yılından itibaren yeni sınıfsal gerilimlerin yaşanacağının sinyalini veriyor. Sınıf siyaseti için zemin uygun yani!
