Kosova Cumhuriyeti İçin Halk Hareketi Yurtdışı Temsilcilerinden Drini: “Kosova Er ya da Geç Özgürlüğüne Kavuşacaktır!

DRİNİ: (20yıldan beri Alman gurbetçi olarak çalışıyor, 12 Eylül’den sonraki yurt dışından dayanışma eylemleri biz Türkiyeliler için ne anlama geldiyse 1981 yılı Nisan ayından bu yana da Kosova ile yurt dışından dayanışma o derece önemliydi, Bazen aynı hafta sonunda ayrı kentlerde de olsa yürüyüşler yapıldı, protesto eylemleri oldu. Bir gün İsviçre’de, ertesi hafta Berlin’de, bilemediniz Fransa, Belçika vb. birçok yerde… Kosovalı emekçiler sürekli dayanışmada bulunmak, kendi haklı mücadelelerini bıkmadan usanmadan Avrupa kamuoyunu anlatabilmek için sürekli ayaktaydılar. Bazı yönleriyle ülkemizdeki Kürt halkının durumuna benziyor durumları ve o nedenle de Kürt halkıyla ilgili tüm gelişmeleri ilgiyle izliyorlar.
Yugoslavya 6 Cumhuriyet ve iki tane de vilayet ya da eyalet denebilecek bölgeden oluşuyor. Yugoslav Federal Cumhuriyeti içinde, cumhuriyet yönetimine sahip Sırbistan, Makedonya ve Karadağ’da toplam 2,5 milyon Arnavut yaşıyor. Bunların çoğunluğu tabii ki Kosova’da yaşıyor. Kosova Sırbistan cumhuriyetine ait olup, bölgede yaşayan halkın % 90’ı Arnavut’tur. Toplam 2,5 milyon nüfusla Arnavutlar tüm Yugoslavya’da üçüncü büyük halk grubunu oluşturuyorlar (Sırplar ve Hırvatlar ilk iki sırayı)’ K.C.I. Halk Hareketi” adlı örgütün yurt dışında bulunan bir temsilcisiyle yapılan görüşmeyi sunuyoruz.
Son aylarda “Balkanların Lübnan’ı”, “Barut Fıçısı Kosova”, “Yugoslavya’da Büyük Kargaşa ve İç Savaş”, “Sırplar ve Arnavutlar Birbirine Savaş İlan Etti”, gibi haber ve başlıklar burjuva basın yayın organlarında yer aldı. Nedir Kosova sorunu? Bunlar neden oluyor? Kosova halkı ne istiyor? Bunları yanıtlamaya ve ayrıca bir söyleşi ile Kosova halkının istemlerini, mücadelesini daha yakından tanıtmaya çalışacağız.

ÖZGÜRLÜK: Kısaca Kosova ile ilgili bilgi verir misin?
DRİNİ: 6’sı Cumhuriyet olan ve ikisi özerk bölge olan (ki en son olaylardan sonra Kosova’nın özerkliği de elinden alındı) Daha önce 1974 yılından bu yana kısmi haklara sahip özerk bir bölgeydi, Kosova. Bir de Voyvodina diye bilinen bölge özerkti. Kosova’da Sırp egemenliği ve Sırp şovenizme hüküm sürmekte ve Kosova zorla Sırp egemenliğine sokulup yok edilmek istenmekte. Özerklik döneminde, serbestçe dilimizi, kültürümüzü yayma özgürlüğümüz vardı. Yıllarca süren kavgalardan sonra 1974’te elde ettiğimiz bu hak, 1989 yılı Mart ayında elimizden alındı. Örneğin 1974 yılından sonra okullarda Arnavutça anadil dersi olarak bile kabul edilmişti. Şimdi o da yok oldu.

ÖZGÜRLÜK: Biraz tarihçesini anlatır mısın?
DRİNİ: Osmanlı imparatorluğu döneminden bu yana sürüp gelen bir mücadelesi var, Arnavutların. O dönemde vilayetler vardı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, Kuzey Arnavutluk bölgesi diye bilinen topraklar, Arnavutlara verilecekti ve “Siz de artık Makedonya, Sırbistan ve Karadağlılar gibi Cumhuriyet olacaksınız” diye söz verilmişti. Hitler faşizmine karşı savaş birlikte verilecekti ve savaş kazanılırsa, savaştan sonra herkese cumhuriyet hakkı tanınacaktı. Aynı devlet içinde ve tüm haklara sahip olunacaktı. Tüm Yugoslavya’da savaş sırasında Arnavutlar da yardım ettiler. Savaştan sonra sınırlar kesinleşti ve tıpkı 2. Dünya Savaşı’ndan önceki gibi belirlendi sınırlar. Kosova tekrar üç büyük grup tarafından bölüşüldü: Sırbistan, Makedonya ve Karadağlılar…
Kosova halkının böylece ilk kavgası başladı ve Hitler faşizmine karşı verilen savaştan önce Kosova halkına verilen söz gündeme getirildi. Meşhur Bujan Liga diye bilinen ve 1944 yılında yapılan konferansta gündeme alındı. Fakat bu konferansa katılan tüm Arnavut delegeler katledildiler. Önceden planlandığı gibi, bu sorunu böylece “kökten çözmüş” oldular! Konferanstan soma açıklama yapılarak, “Kosova Arnavutluk’a değil Yugoslavya’ya katılma kararı aldı” diye sahte ve yalana dayalı bir açıklama yapıldı. 1944-1948 dönemi, bu sözde “gönüllü katılmaya” rağmen sıkıyönetim altında geçti ve savaş hali sürüp gitti. 1948’den sonra sözde sıkıyönetim kalktı. Reformlar adı altında Osmanlı döneminde bile görülmeyen ve ODKUP denilen ve sadece Kosova’da yaşayan Arnavutlardan alınan haraç Arnavutları canından bezdirdi. Yönetimde yer alan Rankoviç’in amacı Arnavutları yok etmekti. Korkunç bir terör ve baskı, sömürü ortamı yaratıldı. Halkın elinde görünürde ne varsa vergi adı altında haraç olarak alındı ve halkı daha fazla sömürmek için de bir sürü entrika ve soygunculuğa başvuruldu. Geceleri, mesela terör estirip, halkı zorla silah almaya zorladılar. Halk haraç vermekten zaten soyulmuştu, bu sefer de elinde ne varsa, sırf canını korumak için silah almak zorunda kaldılar. Oysa silahları satan da Sırp şovenistleriydi. Muazzam para kazanıyorlardı. Önce silahlan satıyorlar, sonra da el altından gizli gizli satılan bu silahlan toplamak için karar, Kanun çıkartıp evlere baskınlar düzenliyorlardı. Böylece bir terör ve baskı mekanizması oluşturdular. Camide hocalar bu yönde vaazlar verdiler. “Gâvur bunlar” diye konuşmalar yaptılar. Bu meşhur ODKUP düzeni hocalarla da işbirliği yaptı ve soygununu gerçekleştirdi. İşte bu sırada yok etme planına uygun olarak devlet baskı ve zorbalıkla ve yine hocaların vaazlarıyla -çünkü yapılanların dini yönden de uygun olduğunu tasdik ettirmek istiyorlar ve bu konuda hocaları görevlendiriyorlardı- sizin meşhur Başbakanınız Adnan Menderes ile bir pazarlık yapıldı. Tito 3 milyar Sterlin karşılığında (o zamanki parayla 12 milyar TL yapıyor) “Bunlar Türk, Müslüman” diyerek tam
300.000 Arnavut Menderes’e teslim edildi. Bugün bunlar Türkiye’de yaşıyorlar. Tito bu parayı İngiltere’den aldı. İngiltere de tabi bu parayı boşuna vermedi. Kosova’nın dünyaca ünlü zengin yeraltı madenleri ve yatakları böylece İngiltere’ye satılıyordu. Gidenler için Menderes’in iki şartı vardı: Para ve bir de gidenlerin
Türk tebaası olduklarının kabul edilmesi. Tito için bunlar hiç sorun değildi. Türkiye’ye gidenler hiç Türkçe bilmedikleri halde, Türk’tür, Müslüman’dır, diyerek gönderildiler. Her zaman ayaklanmalar oldu, halk gidişe karşı isyan etti. Bunlara karşın Kosovalı Arnavutlara boyun eğdirilemedi. Böylece 1974 yılında yarı-özerklik anlamında bir özerklik statüsü tanındı. Tabii ki halkın istediği bu değildi. Cumhuriyetti isteği. Asıl elde edilen yeni hakların yaşanmasına 1978’de başlandı. Ama zorla verdikleri, kabul ettikleri bu hak onların gözünde bir dikendi elbette.
Üniversite açıldı Priştine’de, eğitim, kültür, bilim özerkliği sağlandı.

ÖZGÜRLÜK: Üniversite deyince aklıma geldi,Neden olaylar ilk kez üniversitede başladı? Bir de her dönemde öğrenciler en önde yer aldı?
DRİNİ: Tabii bunun çok önemli bir nedeni var. Aynı yıllarda Yugoslavya Arnavutluk ile de bir kültür anlaşması imzaladı ve bu anlaşmaya göre Arnavutluk birçok bilim adamını, profesörünü yüksek okul öğretmenlerini Priştine Üniversitesi’ne gönderdi. Önceleri kadro diye nitelendirilecek insanlar yoktu. 10 yıl içinde bu gelen öğretmenler ve bilim adamları 60.000 öğrenciyi eğitimden geçirdiler, yetiştirdiler. Edebiyatta, bilimde, sanatta ve tüm bilim dallarında yüzlerce yeni insan yetişti. Bunların ulusal kültürlerini, dillerini, asıl öz-dillerini ve tüm haklarını daha iyi tanıyıp öğrendiler ve sonra da bunlar gittikleri yerlerde anlattılar, yeni insanlara kavrattılar. Her türlü yayınlar bulunabiliyordu, okunuyordu. Arnavutluktan, çok çeşitli dergi ve kitaplar geliyordu. Gerçi öğrencilerin okuma olanakları çok kötüydü, zor koşullarda okuyorlardı. Sırplı öğrenciler çok ayrıcalıklıydı, onlar diğer öğrencileri aşağılıyorlardı, tahrik ediyorlardı. Önemli bir tarih olan 1981 Nisanı’nda ilk sokağa dökülen öğrenciler oldu bu yüzden. Daha sonra tüm halk, “İş, ekmek, özgürlük ve cumhuriyet” istemiyle direnişe geçti. Kosova’daki tüm yabancı gazeteci gözlemciler temizlendi ve ertesi gün tanklarla ve on binlerce asker tarafından Kosova kuşatmaya alındı. O dönemde 400’e yakın kişi öldürüldü. Sıkıyönetim ilan edildi. Arnavutluk kışkırtıyor diye, Arnavutluk’a karşı saldırgan bir politika izlendi. Çok geniş çapta tutuklamalar oldu. En son olaylarda ise 180 kişi öldürüldü. Direniş bitti sanıyorlardı, fakat halkın sürdürdüğünü gördüler. Ama 1989 yılı Şubat ayı ve daha sonra Mart’taki olaylardan sonra örgütlü halk hareketi önemli bir darbe yedi. Bir yenilgi sayılabilir. Bundan sonra tekrar toparlanmak ayağa kalkmak epey zaman alacak.

ÖZGÜRLÜK: Örgütlü bir yeraltı hareketi var. Bu tek başına bir bütün mü, yoksa siyasal-ideolojik farklılıklar var mı?
DRİNİ: En kitlesel olan, şu anda benim de içinde yer aldığım hareket, Kosova Cumhuriyeti İçin Halk Hareketi. Bir iki grup daha var, bunlar cumhuriyetten önce, örneğin hemen sosyalizm için ya da başka istemler için mücadele ediyorlar. Ben esas bu konuda konuşmak istemiyorum, ama hemen herkes aynı amaç için savaşıyor bir yerde.

ÖZGÜRLÜK:   Arnavutluk Halk Cumhuriyetine karşı tavrınız, bakışınız nedir?
DRİNİ: Yugoslav-Sırp gericiliği her fırsatta, Arnavutluk’a karşı komplo ve tahrik peşinde… Siz de biliyorsunuz en son olayları bahane ederek, Kosova işgal edildikten sonra planda doğrudan Tiran’a kadar ilerleyip ele geçirmek, hatta radyodan yayın yapıp ilan etmek bile hepsi düşünülmüş… Son anda planları ortaya çıktı ve maskeleri düştü. Biz herkesin kendi gücüne güvenerek geleceğini belirlemesini savunuyoruz. Kendi kaderini herkes kendisi belirlesin diyoruz… Aa elbette Arnavutluk ile bizim dil, kültür ve geçmiş bir tarihsel ortaklığımız var. Bu inkâr edilemez. Arnavutluk bizim hiçbir işimize, iç işlerimize karışmadan isteklerimizi destekliyor. Başka bir ülke de olsaydı bizim yerimizde Arnavutluk onu da desteklerdi. Fakat dediğim gibi bizim kendi işlerimize karışmıyor, böyle yapın şöyle yapın demiyor. Biz öncelikle Yugoslavya içinde eşit haklar istiyoruz, bunun için de cumhuriyet yönetimi istiyoruz, tıpkı diğer cumhuriyetler gibi. Biliyorsunuz bunlar sosyalist değiller, revizyonistler, bürokratik bir şekilde sosyalizmi güya yürütüyorlar. Şimdilik bu aşamada Yugoslav devleti içinde cumhuriyet olmak istiyoruz. Ondan sonra ne olur onu gelecek ve halk belirleyecektir elbette…

ÖZGÜRLÜK: Drini, bu görüşme için sana teşekkür ederiz ve haklı kavganızda başarılar dileriz. Özgürlük, Kosova halkının özgürlük kavgasının da destekleyicisi ve savunucusu olacaktır.
DRİNİ: Ben de, bu görüşmeden dolayı teşekkür ederim. Sizin birçok insanınız, yurtdışında bizi destekliyor. Buna seviniyoruz. Belki Türkiye’deki Kosovalı Arnavutlar da tesadüfen okur bu söyleşimizi. Tekrar çok teşekkür ederim.

Haziran 1989

Seçimler ve Sonuçları

Politik etkinlik, bir sınıfın iktidar sorunun çözümü için, toplumsal kuruluşun farkı ve karşıt öğelerini kendi programı etrafında yeniden üretme girişimi olarak tanımlanabilir.
Toplumsal yapının tarihsel bakımdan az ya da çok gelişmiş olmasına bağlı olarak, çıkarları birbirleriyle çatışan sınıflara bölündüğü ve özünde toplumsal değişimin durumunun ve eğilimlerinin sınıflar-arası çatışma ile belirlendiği koşullarda, bütün öğeler (iktisadi faaliyetin çeşitli yönleri, kültürel-ideolojik biçimlenmeler vs.) bu mücadele alam üzerinde anlam ve değer kazanırlar. Her türden toplumsal olay, eninde sonunda politika alanını belirleyen karşıt ana sınıflardan birinin ya da ötekinin eksenlerine göre hareket eder hale gelirler.
Özellikle yoğun siyasal çözüm anlarında, olağan koşullarda hareketi ve etkisi fazlaca hissedilmeyen pek çok çelişmenin ortaya çıktığı, tayin edici çatışmaların gündeme geldiği görülür. Bu bir yandan, çatışan sınıflar arasındaki ya da içindeki mücadelenin çok yönlülüğe ve geniş kapsamlılığına işaret ederken, diğer yandan da toplumun hareket halindeki bütün öğelerinin potansiyel bir siyasal anlam taşıdığını da gösterir. Fakat hiçbir toplumsal öğe, kendiliğinden ve “doğal olarak” politik bir içeriğe sahip değildir. Politik içerik ve etki, onların karşıtlıklarını ya da uzlaşabilirliklerini saptayabilen, böylece onları bir programın öğesi olarak belli bir sınıfın toplumsal hegemonyasının gerçekleşme eksenlerinde toparlayabilen örgütlü güçler tarafından yüklenebilir. Başka bir deyişle, toplumsal öğelerin hareket tarzlarım ve eğilimlerini ayırt edebilmek ve bir erek doğrultusunda yönlendirebilmek, yalnızca özel olarak örgütlenmiş politik bir güce, bir sınıf partisine sahip olmakla olanaklıdır. Ancak böylece, emisyon hacminden futbola, insan haklarından arabesk türkücülüğe, global diplomasiden falanca köyün muhtar adayının kişilik özelliklerine kadar her şey, birbiriyle ilgisiz, birbirinden kopuk gibi görünen her şey, bir süreç boyunca kesin ve net “politik olay” halini alır ve bu nitelik bakımından birbirine bağlanır.
Her olay, her nesne, her ilişki, sıradan koşullarda üzerinde durulmayan yanlarıyla keşfedilerek, herhangi bir siyasal partinin programına ve taktiğine uygun olarak yeniden üretilmeye çalışılır. Politik etkinlik, bütün tarih boyunca ve bütün sınıflar için bu işlev üzerine kurulmuştur: toplumsal hareketin bütün öğelerinin iktidar programının gerekleri bakımından yeniden üretilmesi, biçimlendirilmesi ya da tüketilmesi.
Ne var ki, her sınıf, her öğeyi “kendisi için” bir öğe haline getiremez. “Karşıtların mücadelesi yasası”, belli sınıflar için bazı toplumsal alanları bazı toplumsal olayları ya da örgütlenmeleri ve ilişkileri “girilemez” veya esasen girilmesi gerekmeyen alanlar olarak ayırır. Böylece her sınıfın en profesyonel siyasal örgütlerinden başlayarak, derece derece bir yoğunlaşma ve karşılıklı “kapanma” doğar.
Sınıflara bölünmüş toplumlarda, bütün ilişkilerde ve olaylarda bir siyasal etki gücü gösterebilecek bir yanın aranıp bulunması ihtiyacı, iktidar olgusunun tayin edici olmasından ve iktidarın kaynağının da bütün toplumsal ilişkiler üzerindeki hegemonyada yoğunlaşmasındandır. Bu bakımdan, hegemonyanın dayandığı bütün öğelerin somutlanması ve ayırt edilmesi ile hegemonyanın kaynaklarının, doğuş ve yayılma eğilimlerinin tespiti politik mücadele için büyük önem taşır. Mücadelenin yürütülmesinde olduğu gibi, hegemonyanın sosyo-tarihsel ilişkiler bakımından değişen yapı özelliklerinin tespiti de her sınıf için, özellikle de bir toplumsal dönüştürme programına sahip işçi sınıfı için, bir parti görevidir. Bütün toplumsal öğelerin düzenli, sistemli ve kesintisiz olarak gözlenmesi, karşıt sınıflar ekseninde ayrıştırılması, etkilenmesi ve yönlendirilmesi, yeni bir sistemin öğeleri olarak bütünleştirilmesi, sınıfların sıradan mesleki, kültürel vb. örgütleri tarafından başarılamayacak kadar geniş kapsamlı ve çok boyutlu bir çalışmadır.

Politik Mücadele Zeminin Tanınması Bakımından Seçimlerin Önemi:
En genel anlamıyla seçim, iktidar mekanizmasının belli başlı kadrolarının ve iktidar programlarının toplumsal destek ve dayanakları bakımından ölçülüp sınıflandırılması demektir. Bu, kabaca, bir siyasal liderin ya da partinin ulusun çoğunluğu tarafından onaylanıp onaylanmadığım ölçmekten çok, egemenlik sisteminin dayandığı belli başlı toplumsal etkenlerin hareketlerinin ve değişmelerinin, eğilimlerinin periyodik olarak sınanması anlamına gelir. Bir başka deyişle, en açık ifadesini sınıflar mücadelesinde bulan toplumsal değişme dinamiklerinin egemen sistem içi konumlarının korunup korunmadığının, sistem dışı ya da karşıtı etkenlerin ne durumda olduğunun görülebilmesi için seçimler esaslı bir arattır. Bu “teknik” yanının ötesinde seçimler, egemen sınıfların toplumsal hegemonyasının ve siyasal iktidarının korunup geliştirilmesi için dolaysız bir etkiyi, köklü dönüştürücü yığın eyleminin yerine “demokrasi” yanlış bilincinin hâkim kılınması için güçlü bir etkiyi de sağlarlar.
Bununla birlikte seçimler, toplumun genel bir siyasallaşma sürecine de işaret ederler. İster sistem düzenli periyotlarla gündeme gelmiş olsun, isterse genel bir istikrarsızlığın gene sistem içi uzlaşmalarla giderilmesi bakımından düzensiz bir sıklıkla tekrarlansın, her durumda, seçimler, bütün toplumsal kategorilerin özel bir hareket tarzı ve etki kazandıkları ve aralarındaki bağıntıların gerilimli, yoğun ve çatışman hale gelerek saflaşmaya zorlandıkları bir ortamdır. Çünkü seçimler, politik mücadelenin her bakımdan kızıştığı özel bir süreye denk düşerler; ya böyle bir sürecin ürünü olarak, ya da kendileri böyle bir süreci başlatıp geliştirerek. Bu bakımdan seçimler, çoğu kez yalnızca özel ilgi alanlarının sayısal verileri olarak kalan pek çok istatistiksel göstergenin, yönetenler ve yönetilenler arasındaki ilişkiyi, toplumun tarihsel eğilimlerini ve bu eğilimlerin sosyolojik temellerini açığa çıkaran yorumlar için değerlendirilebilmelerini mümkün kılarlar. Bu yazıda bunu gerçekleştirmeye çalışacağız.

Son Yerel Seçimlerin Ortaya Çıkardığı Genel Tablo: Düzenlilikler ve Sapmalar.
26 Mart Yerel Seçimleri, derinleşen ekonomik bunalım koşullarında ve bunalımın yüklerinin kendi sırtlarına yıkılması karşısında yaygın bir direniş içine girmiş bulunan işçi sınıfının, bütün toplumu etkileyen ve bütün çalışan sınıfların taleplerini dile getiren eylemlilik ortamında yapıldı. Üretici köylülük, küçük esnaf ve öğrenci gençlik, hükümetin değişik alanlardaki politikalarına karşı muhalefetlerini, işçiler tarafından kuvvetle vurgulanan genel bir muhalefet ortamının parçası olarak formüle edebilme olanağım buldular. Bunun ne ölçüde fiilen gerçekleştiğinden bağımsız olarak, bütün toplumsal sınıf ve katmanların bu genel hava içinde dolaysızca etkilendiği nesnel olarak görüldü. “Seçimlerde görüşürüz” sloganı, işçi yığınlarından başlayarak, gerici sendika yönetimlerini de önüne katıp bütün toplum katlarında yankılandı.
Seçim sonuçları üzerinde yapılan incelemeler, işçi sınıfının yoğunlaştığı bütün illerde, hükümet partisinin ağır bir yenilgiye uğradığım gösteriyor. Üretici köylülük ve Kürt nüfusun hâkim olduğu il ve bölgelerde de aynı yönde bir sonuç gözleniyor. Buna paralel olarak, sanayinin gelişmediği ve modern sınıf ilişkilerinin ancak dolaylı yansıma ilişkileri olarak kendini gösterebildiği yerlerde ise, hükümet partisi ülke genelindeki ortalama oy düzeninin üzerinde oy toplarken, “muhalefet” de diğer “sağ” partilerde, dinci ve faşist partilerde artan oranlarda ifade edildi.
Yan sütunlarda görülen tablolar, 67 ilin üç gelişme düzeyi bakımından sınıflandırılmasını ve bu sınıflandırma bakımından partilerin oy durumunu gösteriyor. Bu sınıflandırmada kıstas olarak, illerde ücretlilerin genel nüfusa oranı, fabrika sayıları, gayri safi yurt içi hâsıla durumları, katma değer üretimi gibi veriler kullanıldı. Bunlara, TV-radyo alıcılarının sayısı, gazete satış miktarları, okuma yazma oranı, dolaylı üretim araçlarının (yol, liman, demiryolu şebekesi vs gibi) durumuna ilişkin sayılar da eklense, illerin sınıflandırmada tuttukları yer değişmeyecekti, incelemede yalnızca üç veri gösterilmiştir. Partiler ise, kendi oy ortalamalarının üzerinde topladıkları oylarla değerlendirilmiştir. Kazandıkları belediye başkanlıkları ve il genel meclisi oyları ayrıca değerlendirmeye sokulmuştur.
Tablo: 1, “yüksek gelişmişlik düzeyindeki” 19 ili ve partilerin durumunu gösteriyor. Bu illerde ücretlilerin genel nüfusa oram % 25-70 arasındadır. GSYİH 1000 doların üzerindedir. Bu illerdeki toplam fabrika sayısı ülkedeki tüm fabrikaların % 79.65’ünü oluşturuyor. Okuma yazma oranı, iletişim araçlarının kullanılma oranı, katma değer üretimi ve dolaylı üretim araçlarının dağılımı bakımından da ilk sıraları alıyorlar.
Bu illerde siyasi partilerin durumu şöyle:
SHP, 19 ilin 15’inde il belediye başkanlıklarım kazanmış, 10 ilde de il genel meclisi oylamaları bakımından ilk sırayı almıştır. 13 ilde, kendi genel oy ortalamasını önemli ölçüde aşmıştır. SHP’nin ülke genelinde 20 ilde kendi ortalaması aştığı düşünülürse, “gelişmiş illerde” bunun % 65’ini sağlamış olmaktadır. DSP, % 8.78 olan genel ortalamasını, ülke genelinde 7 ilde aşabilmiştir. Bu 7 ilin 5’i, gene bu kategoriden iller arasındadır. DYP, bu illerin ilçe ve beldelerinde etkili görünüyor. Kendi ortalaması olan % 25.22’nin üzerinde oy aldığı illerin % 45.4’i bu iller arasındadır. Bu oranlar, ANAP için % 35.3, MÇP için % 11 ve RP için % 5’tir.
Tablo: 2, “en geri” düzeydeki 23 ili gösteriyor. Bu illerde, ücretlilerin il genel nüfuslarına oranları 9 % 12-23 arasındadır. GSYİH 550 doların altındadır. 23 ildeki fabrikaların sayısı, ülkenin tümündeki fabrikaların sayısının yalnızca % 6.85’idir.
SHP, bu illerin 10’unda il belediye başkanlıklarım kazanmasına rağmen, yalnızca 3 ilde (kendi oy ortalamasını aştığı illerin % 5’i) kendi ortalamasını aşabilmiş, 8 ilde ise, % 20’nin altında oy almıştır. DSP ise, bu kategori içinde yalnızca Tunceli’de kendi ortalamasının üzerine çıkabilmiştir.
DYP, bu illerde 5 belediye başkanlığı kazanmasına rağmen, yalnızca 3 ilde kendi ortalamasının üzerinde oy alabilmiştir (% 13.6). ANAP, bu kategoride belediye bakanlığını kazanmadı. Kendi ortalamasının üzerine ise 7 ilde çıktı. (% 47). Geri iller sınıflandırmasına giren illerin, kendi geneline göre, en başarılı partisi RP’dir. RP, ülke çapında kazandığı 5 il belediye başkanlığının 3’ünü bu illerde ele geçirmiştir. Kendi oy ortalamasını aştığı toplam 20 ilin 13’ü, bu 23 il arasındadır. (% 65) MÇP’nin elde ettiği 3 il belediye başkanlığının 2’si ve kendi oy ortalamasının üzerine çıktığı 19 ilin 8’i gene buradadır (% 42.1).
Tablo: 3, “orta gelişmişlik düzeyindeki” 25 ili ve oy durumunu gösteriyor. Bu illerde ücretlilerin oranı % 20-23 arasındadır (Hatay hariç: % 40.44). GSYİH, 600 dolardan çok, 1000 dolardan azdır, illerdeki ortalama fabrika sayısı, ülke genel toplamının % 13.5’idir.
SHP bu 25 ilin 14’ünde il belediye başkanlığı kazanmasına rağmen, yalnızca 4 ilde kendi ortalamasını aşabilmiştir (% 20). DSP’nin başarılı göründüğü tek il Hatay’dır. DYP, 7 il belediye başkanlığını kazanmış ve 9 ilde kendi oy ortalamasının üzerine çıkmıştır (% 40.1). ANAP, bir belediye başkanlığı kazanmıştır. Kendi ortalamasının üzerine çıktığı il sayısı 3’tür (% 17.6). RP, 3 il başkanlığını kazanmıştır ve kendi ortalamasının üzerine 6 ilde (% 30) çıkmıştır. MÇP’nin kazandığı il başkanlığı sayısı 2’dir ve kendi oy ortalamasını aştığı il sayısı 9’dur (% 47.37).
Gelişme düzeyi ile partilerin kendi ortalamalarını aşabilme oranları arasındaki ilişki Tablo: 4’te gösterilmiştir.
Gelişme düzeyi ve oy dağılımı bakımından bütün sayılabilir veriler değerlendirildiğinde, değişmeyen, genel, tutarlı ve düzenli olarak görülen ilişkileri şöyle özetleyebiliriz:
Gelişme düzeyi yükseldikçe, SHP ve DSP’nin etkinliği ve kalıcı bir oy kitlesi temeli bulmaları imkânı artmaktadır. Aynı kategorideki iller bakımından yapılan değerlendirmeler, DYP’nin toparlanmaya buralardan başladığını, geri düzeydeki illerde henüz oldukça geride kalmışken, orta gelişmişlik düzeyindeki illerde kendi kararlı ve geleneksel tabanına az çok yaklaştığını gösteriyor.
MÇP Orta Anadolu’nun en geri illerinde kendini gösterebiliyor. Bu iller, gelişmişlik düzeyi bakımından genelde “orta”da yer alırken, bir bakıma, geri düzeydeki iller kategorisinin üst basamaklarında yer alan illere yaklaşıyorlar. Ve MÇP, böylece orta ve geri arasında yer alan illerde tırnak tutturmuş görünüyor. RP ise, en çok, geri illerden sesini yükseltiyor. İllerin gelişme düzeyi yükseldikçe RP’nin etkisi zayıflıyor. MÇP’nin orta gelişmişlik düzeyinde tutturduğu yüksek ortalama, RP için aşağı iniş yönünde bir durak oluyor. Orta gelişmişlik düzeyi, genel olarak “sağ” partilerin dengeli etki bölüşmesine sahne oluyor.
Her üç kategorideki iller içinde, genel eğilimler bakımından “sapma” olarak değerlendirilebilecek olanlar ise şöyle:
“İleri gelişmişlik düzeyindeki” illerden Adana ve Ankara’da, MÇP kendi oy ortalamasının üzerindedir. Kocaeli’nde RP’nin durumu da genel bakımından bir “sapma” olarak görünüyor. Geri iller kategorisinde ise, Tunceli ve Gaziantep, genel eğilimin dışında duruyorlar.
İstatistik yöntemlerin yapısı gereği, genel kategoriler içinde bir araya getirilen olayların ya da nesnelerin, gerçekte kendi somutluklarını belirleyen pek çok özellikleri bir yana bırakılır. Soyutlama, birkaç genel veri kıstas alınarak yapılır ve böylece de, bazı olaylar bakımından karakterize edici niteliklerin kaybolması, özel belirlenimlerin genel uğruna göz ardı edilmesi sonucu doğar. Dikkate alınan veriler, bir toplam olarak kategorinin özelliklerini verebilirlerken, kategoriye dâhil olan kimi unsurların hareket ve oluş tarzlarını bir “sapma” derecesine düşürebilirler, özetle, istatistiklerin “sapma” değeri yüklediği her olay, kendi gerçekliği içinde ayrıca ve özel olarak çözümlenmelidir.

Sonuçlar ve Olasılıklar:
En genel özellikler açısından elde edilen ilk önemli sonuç, Türkiye’de siyasal oluşum ve yönelişlerin, hem kaynağını, hem de motor gücünü, yüksek gelişme düzeyindeki bölgelerin oluşturduğudur. Bir bakıma, ileri sınıf ilişkilerinin ve en ileri sınıfın eğilim ve etkisinin toplam sosyo-politik ilişkilerin dengesini kuran ya da bozan, fakat mutlaka yönlendiren bir gücü olduğunu görebiliyoruz. Bu gücün hangi siyasal-ideolojik içeriklerle donandığı, kendi tarihsel eğilimlerine denk bir etki için gerekli bilinç ve örgütlenme düzeyinde olup olmadığı, elbette, etkinin niteliğini belirlemektedir.
Diğer bir sonuç, şehirlerde oluşan eğilimlerin kırlara taşınmasında görülen gecikme ve dengesizlikle ilgilidir. Bu, kendi içinde bir kırılma taşıyarak ve daima dolaylanarak ve zaman içinde gerçekleşmektedir. Ancak ağır bunalım koşullarında, her ilişkinin ve öğenin hareketlerinde olağan dışı bir hız ve etki gücü taşımaya başladıktan dönemlerde bu geçiş kolaylaşmakta, hatta ani bir hal alabilmektedir. O durumda da, gene kırılma ve temel içeriği oluşturan özelliklerin kaymaya uğraması kaçınılmaz olarak kalıyor. Birçok etnik, dinsel, ulusal öğe ile yüklü olan ve siyasal ifadesini daha çok geri ideolojik kalıpların etkisi ile ortaya koyabilen kır çelişkilerinin, şehir-işçi eğilimlerine birebir çakışan bir uyum gösterebilmeleri, dengesiz gelişme sürdükçe mümkün olamayacaktır.
Öte yandan, kırların eğilimlerinin de bu süreçte karşılıklı olarak şehirleri etkilediği, en azından ara sınıflar aracılığıyla şehirlerde teorik bir ifade kazanarak, etkinin bir de bu yolla kırılmasına yol açtığı tespit edilebilir.
Bugün, özellikle RP’nin ağırlıkla kendisini hissettirdiği ve Kürt nüfusun yoğun olarak bulunduğu illerde, bu etkiyi bir diğer yanıyla ele almak mümkün. Çok uzun süren baskı, yoğun sömürü ve dolaysız zor aracılığıyla sürdürülen egemenlik koşullarında yaşayan ve geleneksel-dinsel ideolojinin dünyayı yorumlamanın başlıca düşünsel biçimi olarak yerleşmiş olduğu feodal ilişkilerle belirlenmiş kitle eğilimlerinde, tepkinin mevcut egemenlik lehine örgütlenmesinin ve bir yanıyla da saptırılmasının aracı olarak dinin maddi bir güç olarak işlev kazandığı görülüyor. Bu yüzden de din, yalnızca geri kitlelerin tepkisinin saptırılmış biçimi olarak kalmıyor, aynı zamanda, bilimsel sosyalizmden etkilenmiş taşra aydınlarının bilincinde de az çok yaşamaya, onların teorisini ve pratiğini çeşitli kombinezonlar içinde etkilemeye devam ediyor. Bir bakıma dinin kitlesel gücü onları teslim alıyor. Bir yandan “modern gerilla savaşından, diğer yandan kısas-ı enbiyadan, Muhammed’in hicretinden, Müslümanlığın faziletlerinden aynı anda söz edilebilmesinin işaret ettiği gerçek budur. Genel olarak bilimsel sosyalizm, proletaryanın en geliştiği alanlarda kendi gerçekleşme gücünü bulur. Toplumsal ilişkilerin geri tarihsel biçimlere denk düştüğü yerlerde ise, sosyalizmin sınıf karakteri bozulmaya, “halkçılaşmaya” ya da başka geri ideolojiler içinde erimeye uğrar. Hem teorinin saflığının korunması, hem de kitleleri kucaklayan bir güç haline gelme gerekliliği, çözülmesi gereken ciddi bir çelişme doğurur. Çelişmenin çözülebilmesi, her durumda işçi sınıfını temel alan, onun eylemiyle birleşerek diğer halk sınıf ve tabakalarına bu etkiyle yayılan yolu bulmakla mümkündür. İşçi sınıfı dışındaki halk yığınlarında demokrasi talebi, özgürlük için direnme ve savaşma eğilimleri, sosyalizmde kendileri için soyut bir umut görebilir, sosyalizmin devrimci özü onlarda bu umudu doğurur. Ama sosyalizm kendi sınıf temelinde yükselmedikçe, köylülük ya da küçük burjuva katmanlar içinde yeniden üretildikçe, revizyona uğramaktan, halkçı-milliyetçi bir burjuva ideoloji ve politikasına dönüşmekten kurtulamaz.
RP’nin Kürt nüfusun yoğunlukta olduğu bölgelerdeki işlevi, “ileri gelişmişlik düzeyindeki” illerde SHP’nin işlevine karşılık düşüyor. Nasıl ki, sanayinin geliştiği ve ücretli nüfusun önemli bir oran oluşturduğu yerlerde işçi sınıfı sosyal demokrasiye, içinde bulunduğu “kendiliğindenliğin” sonucu olarak yöneliyorsa, ulusal bilincin kendisini ancak dinsel biçimler altında ifade edebildiği yerlerde de RP güç topluyor. Sosyal-demokrat politikayı propaganda eden sloganlarla, RP’nin sloganları arasında görülen paralellik, yöneldikleri kitlelerin “kendiliklerinden” taşıdıkları bağlaşık eğilimlerle açıklanabilir. RP, egemen rejimin temel ideolojik ve ekonomik (Kemalizm ve faizcilik diye ifade edilen) karakteristikleriyle uzlaşmaz bir çatışma içinde olduğu görünümü vermeye gayret ediyor. Kürt kitlelerine yönelik propagandasında, işkence, milli zulüm, demokrasi ve eşitlik motiflerini sıkça kullanıyor, çürümüş burjuva ilişkileri hedefe koyan bir ajitasyon yürütüyor. Bu alanda SHP ile hatta onun solundakilerle de rekabet ediyor. Böylece, şeyhlik, ağalık, aşiret ilişkilerinden sağladığı blok oylara, bu propagandası dolayısıyla, geri illerin Kürt milliyetçisi ve Müslüman esnafının, bir kısım işçi ve emekçinin oylarını da katabiliyor.
İslam folklorunun ve edebiyatının, zulme, köleliğe, adaletsizliğe ve ahlaksızlığa karşı halk değerlerinin işlenmesine dayanan malzemesi, bu bakımdan RP’nin önemli bir yardımcısı oluyor. Klasik burjuva gelişme yoluyla birleşen ulusal uyanış, kendini ideolojik bakımdan materyalist ya da pozitivist düşünme biçimlerinde, siyasal olarak da demokraside tanımlar. Ayrıca analiz edilmesi gereken koşullar yüzünden, burada ulusal uyanışta dinsel bir yön bulunuyor. Bu, saptırıcı, egemen sistem lehine bağlayıcı faktörün aşılabilmesi, hareketin merkezinde ve önünde proletaryanın yer almasını sağlamakla mümkündür. Oysa kendisini acilen kitleselleşmek zorunda hisseden milliyetçi-sol, birçok bakımdan kitlelerin geri eğilimleriyle uzlaşıyor. Milliyetçi halkçılık, bunun için yan cebinde küçük bir enam-ı şerif taşıyor.
Türkiye’nin, bölgelere göre farklılaşsa da, çelişmeleri bir bütün oluşturuyor. Bugün ve gelecek hakkındaki toplumsal eğilimlerin içeriği ve yönü, aynı toplam kaynaklardan doğuyor. Bir yanda tekelci burjuvazi, diğer yanda, işçisi, emekçisi Ve ezilen ulusu ile halk, yönetme ve yönetilme ilişkisinin biçimini, aralarındaki çatışma ile bütünsel bir alan üzerinde belirtiyorlar. Rejimin karakterini, devletin biçimini, günlük politikaları tayin eden, temelinde emek ve sermaye arasındaki çelişmenin yattığı bu çatışmadır. Çatışmanın kaynaklandığı çelişmelerin tek tek, ya da sırayla ve hele birbirinden ayrı ve özellikle de karşıt konularak çözülebilmesi imkânsızdır. Bütünlük, karşıtlığı içinde kavranmalı ve çözüm doğrudan doğruya nesnel ilişkiler içinden üretilmelidir.

Tablo 1 –
Ücretli Nüfus    GSYİH        Fabrika Say
ısı
Adana        45,57        957        538
Ankara        60,46        1071        1513
Aydın        35,25        992        264
Bilecik        27,78        1281        27
Bursa        27,34        1364        1371
Çanakkale    28,27        1151        95
Denizli                1036        290
Edirne        31,62        1105        59
Eskişehir    41,66        1153        206
İçel        38,29        1259        153
İstanbul    70,66        1991        6800
İzmir        54,41        1764        2091
Kırklareli    34,60        1355        98
Kocaeli    55,83        3259        449
Kütahya    24,96        1314        77
Manisa        28,32        1124        392
Muğla        25,50        1254        53
Tekirdağ    35,11        1338        98
Zonguldak    44,34        1238        247

Tablo 2:
Ücretli Nüfus    GSYİH        Fabrika Sayısı
Adıyaman    14,03        351        4
Ağrı                204        13
Bingöl        12,50        232        0
Bitlis        16,36        228        8
Çankırı        17,30        514        18
Çorum                542        129
Diyarbakır            433        28
Erzincan    28,36        510        47
Erzurum    23,06        405        70
Gaziantep    35,42        374        555
Gümüşhane    14,06        514        4
Hakkâri            177        1
Kars                309        19
Mardin                386        11
Muş                283        3
Ordu                434        105
Siirt        18,10        422        11
Sivas                427        74
Tokat                451        87
Tunceli        17,19        330        0
Şanlıurfa    22,65        425        30
Van                249        32
Yozgat                445        26

Tablo 3:
Ücretli Nüfus    GSYİH        Fabrika Sayısı

Afyon        20,63        632        4
Amasya            567        58
Antalya    28,10        884        107
Artvin        23,98        613        14
Balıkesir    27,34        959        327
Bolu        24,16        708        122
Burdur        25,14        959        32
Elazığ                995        46
Giresun            601        53
Hatay        40,44        576        143
Isparta                831        102
Kastamonu    15,30        606        35
Kayseri            701        325
Kırşehir    21,33        686        19
Konya                731        298
Malatya            748        51
K. Maraş            660        77
Nevşehir    20,32        1062        63
Niğde                572        34
Rize        27,09        790        65
Sakarya            710        201
Samsun    19,36        750        255
Sinop                504        36
Trabzon            607        120
Uşak        23,24        773       

Haziran 1989

Yarının Sahibi işçi Sınıfı Konuşuyor… 15 16 HAZİRAN VE NİSAN EYLEMLERİ

Ey yeryüzü, işte altın çağ!
Hep beraber, bir güneş altında
Aydınlık, taze baharlar içinde.
Eugene POTTİER

İşçi sınıfı eylem birliğinin olmasında, neler yapabileceğini diğer bir anlatımla gücünü gösteren bir tarih…
İşçi hareketi tarihi incelendiğinde üzerinde özellikle durulan bir tarih…
Sınıfın sosyal kurtuluş mücadelesinde nihai zafer için eksiklerinin neler olduğunu gösteren bir tarih…
Hakların nasıl kazanılabileceğini ve korunabileceğini gösteren bir tarih…
Kısmi demokratik kazanımların gaspına karşı işçi sınıfının sessiz kalmadığı bir tarih…
15-16 Haziran
Ve…
İşçi eylemleri (grev, gösteri, yürüyüş ve toplantı vs.) ve örgütlenmesinin (dernek, komite, sendika ve parti) oluşturduğu İşçi Hareke-ti’ndeiönemli bir başka dönem Nisan eylemleri.
15-16 Haziran ve Nisan eylem leri nedenleri ve sonuçları itibariyle birlikte incelenmeye çalışıldı.

1-15-16 HAZİRAN VE İŞÇİ HAREKETİ

1.1 – Gelir Dağılımı (1963-1970)
1963 ile 1970 yılları arasındaki dönemde (1);
İktisaden faal nüfusun; tarım, ücretli ve kâr-faiz-kira yani rant gelir sahipleri arasında dağılımı; 1963 yılında tarımın payı nispi olarak yüzde 73,7 iken, bu oran 1965’de yüzde 71,9’a ve 70’e yüzde 67,7’e geriler. Aynı yıllarda rant gelir sahipleri payı da benzer gelişme gösterir, yüzde 8,3’den yüzde 7,8’e ve yüzde 4,7’ye kadar iner, fakat ücretlilerin payı aynı yıllarda yüzde 17,9’dan yüzde 20,3’e ve yüzde 27,6’a yükselir.
İncelenen dönemde, tarım ve rant gelir sahiplerinin iktisaden faal nüfus içinde payları sırasıyla yüzde 8,2 ve 43,3 oranında azalırken, ücretlilerin payı ise yüzde 53,6 artış kaydetmiştir.
Yurtiçi faktör gelirlerinde (yani ulusal gelirde) 1963 yılında tarımın payı yüzde 41,2’i iken 1965 ve 1970 yıllarında yüzde 35,8 ve 31,1’e geriler. Fakat aynı yıllarda kâr-faiz-kira rant gelirleri payı yüzde 37,3’den yüzde 37,2 ve 37,8’e çıkar. Az da olsa bir artış söz konusu. Ücretlilerin payı ise yüzde 21,5’den yüzde 27,0’ye ve 31,2’ye yükselir. Yani tarımın payı azalırken, diğer kesimlerin payı ise artar.
Ulusal gelirde 1963 yılına göre 1970 yılında tarımın payı yüzde 24,6 oranında azalırken, rant gelirleri ve ücretliler payı ise yüzde 1,2 ve yüzde 44,9 artış kaydeder.
Ücretliler payında artış sonucu olarak, bu dönemde reel ücretlerin de arttığı gözlenir.
İncelenen dönemde, iktisaden faal nüfus içinde ücretlilerin payı yüzde 53,6 oranında artmasına karşın, ulusal gelirde payı yüzde 44,9 artar. Diğer kesimlerin faal nüfus ve ulusal gelirin dağılımında payları; iktisaden faal nüfusta tarım ve rant gelirlerininki yüzde 43,3 ve 8,2 oranında azaldığı halde, ulusal gelirde yine tarımın payı yüzde 24,6 azalırken, rant gelirinki yüzde 1,2 oranında yükselir.
Bu koşullarda, nüfus ve gelir dağılımında paylar açısından olumsuz durumda olan tarım kesimi olup, bunu ücretliler izler. O halde iyi durumda olanlar rant gelir sahipleri olduğu anlaşılır. Çünkü faal nüfusta payı büyük oranda azalırken, ulusal gelir içinde payı az da olsa artış kaydeder. Bu karşılaştırma açısından reel ücretler arttığı halde ücretlilerin durumu iyi değil; çünkü ücretlilerin, iktisaden faal nüfusta artış oranı, ulusal gelirde artış oranından daha büyüktür.
Toplam hane halkı yüzde 20’lik dilimler halinde beş gruba ayırarak ulusal gelirden aldığı payların 1963 ve 1968 yıllarında dağılımı şöyle; en alttan en üste doğru, en alttaki ilk yüzde 20’nin 1963’de yüzde 4,5 olan payı 1968 yılında yüzde 3’e iner. İkinci ve üçüncü yüzde 20’nin payları da yüzde 8,5 ve 11,5’den yüzde 7 ve 10’a geriler. Diğerlerinin payı artar; dördüncü ve beşinci yüzde 20’nin payları yüzde 18,5 ve 57,0’den yüzde 20 ve 60’a yükselir (2).
Yani alt gelir grupların payı küçülürken üst gelir grupların payı artmış ve en çok da en üst grubunki artar. Bu yıllarda reel ücretin de bir artışın (1963’e göre 1968’de yüzde 26 artar (3) olduğu dönem olmasına karşın, ulusal gelirin paylaşımının adil olmadığı görülür.

TABLO: 1
FİYATLAR VE REEL ÜCRET ENDEKSİ (1963: 100)
Sigortalı

Fiyat Artışı             Reel Ücret
Türk-İş        DİSK        Türk-İş        DİSK
1963    100,0        100,0        100,0        100,0
1964    102,2        100,2        106,4        107,6
1965    108,4        104,8        111,2        109,5
1966    113,1        113,6        116,0        108,6
1967    120,0        129,6        120,1        103,1
1968    125,0        137,6        136,0        104,4
1969    131,2        144,2        136,6        111,2
1970    143,3        155,6        137,6        111,8
KAYNAK: TÜRK-İŞ, yayın no: 77, sf.386; DİSK, 7. Genel Kurulu, 1980, İstanbul, sf.90.

1.2 – Ücretliler ve Ücretler
1965 ve 1970 yılları nüfus sayımı sonuçlarına göre, 1965 yılında iktisaden faal nüfus 13 milyon 558 bin’dir. Bu miktar 1970’te yüzde 11,5 oranında artarak 15 milyon 119 bin’e yükselir. Bu artışta iktisaden faal nüfusun alt yaş sınırının, 1965’te 15’ten 1970’de 12’ye indirilmiş olmasının da etkisi vardır (4).
Sosyal siyasette nitelendirilen biçimiyle, faal nüfusun meslekteki mevkiiye yani geliri elde etme konumuna göre dağılımı; 1965 ve 1970 yıllarında ücretlilerin payı yüzde 22,5’den yüzde 27,6’ya yükselir. İşverenin payı ise yüzde 1,0’dan 0,7’ye; kendi hesabına çalışanların payı yüzde 28,8’den 26,7’ye ve ücretsiz aile işçisi yüzde 47,7’den 45,0’a geriler. Yalnız ücretlilerin payı nispi olarak artarken, diğerlerinki azalır. Kendi hesabına çalışanların ve ücretsiz aile işçisi toplamının iktisaden faal nüfusta payı yüzde 76,5’den 71,7’ye geriler. İşverenin de payı azalır. Bu sebeple, ücretliler payında büyük artış olur.
Ücretliler yüzde 37,4 artarak, 1970’te 4 milyon 173 bin’e çıkar.
İşverenler yüzde 20,5 azalarak, 1970’te 105 bine iner.
Kendi hesabına çalışanlar 1965’e göre yüzde 3,9 artarak, 4 milyon 36 bin’e yükselir.
Ücretsiz aile işçisi yüzde 6,0 artarak, 1970’te 6 milyon 804 bin olur
Yani ücretliler hem mutlak ve hem de nispi olarak artar.
İmalat sanayi içinde alt iktisadi faaliyet dalı olan gıda ve dokumada, ücretlilerin artış oranı yüzde 41 ve 124’dür. Ki bu alt faaliyet dalları, imalat sanayisinde en etkin olanlarıdır. Bu iki dalın imalat sanayi içinde ücretliler payı 1965’de yüzde 32,2 iken, 1970’de 45,1’e yükselir.
Toplam ücretliler içinde imalat sanayinin payı 1965’de yüzde 21,2 iken, 1970’de yüzde 19,9’a geriler. Aynı yıllarda hizmetlilerin payı ise, yüzde 11,8’den yüzde 33,4’e yükselir.
Ücretlilerin dağılımının sınırlarını genel olarak incelemeye çalıştım.
Ücretlere gelince;
İncelenen bu dönemle ilgili yapılan analizlerde, 1970’li yılların sonuna doğru fiyat artışının hızlanmasına karşın yine de reel ücretlerin arttığı hesaplanır.
Hatta bu yıllar ve 1976’a kadar sarkan bir dönemin, gelir dağılımı açısından reel ücretlerin, iç ticaret hadlerinin ve katma değer içinde ücretlerin payının artıyor olması, popülizm olarak nitelendirilir (5).
Genel olarak popülizm tartışması yerine, reel ücretlerin artışı üzerinde duracak olursak;
Döneme ait verilerle Türk-Is ve DİSK’in yaptığı hesaplamalarda 1963: 100 endeksine göre fiyatlar, 1967 sonrasında hızlanır ve 1963-1970 dönemi açısından yüzde 43,3 ve 55,6 oranlarında artar. Sigortan reel ücreti de 1963:100 endeksine göre yine 1967 yılı sonrasında hızlandığı ve dönem açısından yüzde 37,6 ve 11,8 oranında arttığı gözlenir. Farklı ikişer sonuç da olsa, reel ücretlerin artışı genelinde fiyatların gerisinde kaldığıdır.
Kamu ve özel sektör açısından imalat sanayinde günlük ortalama net reel ücretin dağılımı incelendiğinde durum:
İncelenen dönem 1963:16,7 TL olan günlük ortalama net reel ücret, 1967’de 18,9 ve 1970’de 19,3 TL olur. Yani dönem açısından yüzde 15,6 artış söz konusudur. Aynı dönemde, İTO-TFE yüzde 55,6 artar. Kamu sektöründe 1963’de 19,4 TL olan günlük ortalama net gerçek/reel ücret 1967’de 22,0’ye ve 1970’de 24,8 TL yükselir. Aynı yıllarda özel sektörde ise, 19,4’den 16,6’ya ve 19,3 TL’ye geriler: yani dönem açısından ’67’ye kadar azalır, sonra tekrar artar. Kamu sektöründe ücretler yüzde 37.8 artarken, özel sektörde yüzde 0,5 oranında azalır. (1962-1968 döneminde imalat sanayi kamu sektöründe reel ücretler, Ankara ve İstanbul’da % 3,9 ve 2,4; kullanılan emeğin verimliliği yüzde 11,6 ve katma değer yüzde 15,4 oranında artar (6). Ücretlerin artışı hem emek verimliliğine ve hem de katma değer artışının çok altındadır.) Yani imalat sanayisinde günlük net reel ücret hem ortalama olarak hem de sektör (kamu ve özel) açısından fiyat artışlarına göre daha az artar. Ayrıca özel sektörünki değil reel ücretlerin artması seviyesini bile koruyamadığı görülür (7).
Genel olarak sigortalı açısından hesaplandığında durum biraz farklı; ortalama reel ücret 1%3’de 11,4 TL iken, 1967’de 13,8 ve 1970’te 15,6 TL’ye yükselir. Aynı yıllar itibariyle kamu ve özel sektörde ortalama reel ücretler; 11,1 ve 11,7’den, 14,9 ve 13,0’eve de 17,1 ve 14,6 TL’ye yükselir. Bu halde, dönem açısından ortalama reel ücretler genel olarak yüzde 36,8; kamu sektörü yüzde 54,0 ve özel sektörünki yüzde 24,8 oranında artar. Buna göre de artışlar, fiyatların gerisindedir (8).
O sebeple, özel sektöre ait işyerlerinde eylemlerin yoğunlaştığı ve bu işyerlerinde örgütlenen DİSK’in toplu sözleşmelerde kamu’da örgütlenen Türk-İş’ten farklı yöntem izlemesi zorunluluğu gündeme gelir. Bu sebeple, kitlesel katılımlı eylemler dişe diş mücadeleyle kazanımlar elde edilebilir. Ve bu gelişme, 274 ve 275 sayılı yasalardaki değişikliğin bir gerekçesidir.
Bu dönemle ilgili DİSK’in yaptığı çalışmada sömürü oram 1963’Te yüzde 230 iken, 1966’da yüzde 283, 1967’de yüzde 363 ve 1970’te yüzde 390 olur. Özellikle 1967’ye kadar hızlı arttığı ve sonrasında artışın yavaşladığı görülür. Sömürü oranındaki artışa bağlı olarak ücretlinin bir işgününde kendisi için çalıştığı gerekli çalışma süresi 1963’de 2 saat 25 dakika iken bu süre, 1970’te 1 saat 38 dakikaya iner (9). Bir başka anlatımla sermayedar için çalışılan artı çalışma süresi 5 saat 35 dakikadan 6 saat 22 dakikaya yükselir.
Bu koşullarda, reel ücretin artmış olmasına karşın, sömürünün de arttığı ve buna karşı kitlesel mücadelenin yükseldiği bir dönem yaşanır.

TABLO: 2
ÜCRETLİLERİN DAĞILIMI (1965-1980) Bin kişi

1965         1970         1975         1980
Tarım                377,0        601,7        1020,6        588,6
Madencilik            65,7        108,2        112,4        128,6
Genel        642,9        830,7        1066,1        1499,9
İmalat San    Gıda        107,0        151,4        161,0        297,8
Dokuma    99,9        224,0        252,4        374,8
İnşaat                102,7        410,7        463,4        708,7
Ticaret                48,9        207,9        334,3        343,9
Hizmetler            359,2        1410,4        1704,3        2593,4
Gnl Toplam            3038,0        4172,7        5386,5        6162,0
AÇIKLAMA: Enerji, Ulaştırma vs. dikkate alınmadı. KAYNAK: DİE; 568, 756, 988 ve 1072 no’lu yayınları.

1.3 – Grevler (1963-1970)
İncelenen dönemde grev sayısı özellikle 1967 yılı sonrasında artar ve 1970’te 111’e yükselir ve toplam 514 tane greve çıkılır. Fakat yapılan bu resmi hesaplamalarda, 1965 ve 1968 Zonguldak bölgesi grevleriyle 15-16 Haziran 1970 İstanbul ve Kocaeli grevleri yasadışı nitelendirilmesi ile dikkate alınmaz. Ayrıca kısa süreli (1 gün ve daha az) grevler de hesaplamalara dâhil edilmemiştir. Bu sebeple gerçekte yaşanılmış grevlere ilişkin rakamların daha yüksek olduğu kesindir.
Greve katılan işçi sayısı ve kaybolan işgünü de, grev sayısına benzer gelişme gösterir. Toplam katılan işçi sayısı 89 bin 509 olup, grev sebebiyle kaybolan işgünü sayısı 1 milyon 873 bindir.
Bu halde grevler fazla, üretim düşüyor v.s. türünden safsatalar hemen sıralanır. Acaba öyle mi? 1964-1970 yılları arasında iş kazaları sebebiyle kaybolan işgünü toplamı 14 milyon 687 bin’dir; yani grev sebebiyle kaybolan işgünü toplamından (1963-1970 dönemi) yüzde 684,1 oranında daha fazladır (10).
Grev başına yitirilen ortalama işgünü (3/1) 3643,3 olup, aynı dönemde Fransa’da en yüksek rakam 2510,0 (1963) ile karşılaştırıldığında hayli yüksek olduğu görülüyor.
Grevci başına ortalama işgünü süresi (3/2) 20,9’dur. Fransa’da bu ortalama 5,22’dir. Karşılaştırmada, yine Türkiye’de grevci başına kaybolan sürenin yaklaşık 4 kat daha fazla olduğu anlaşılıyor.
Greve ortalama katılım (2/1), 174,1’dir.
Bu incelemeler gösteriyor ki, grev sayısı az olduğu ve az sayıda işçi katıldığı halde, uzun süren grevler yaşanmış.
İncelenen dönem 1963-1970 yılları kendi içinde dilimlendirildiğinde, 1967-1970 yılı olarak; grev sayısının yüzde 66,7’si, grevci sayısının yüzde 73,1’i ve kaybolan işgününün yüzde 57,6’sı bu yıllarda gerçekleşir. Bu alt dönemde, greve ortalama katılım 190,7; grev başına yitirilen işgünü 3147,3 ve grevci başına ortalama süre 16,5 olarak hesaplanır. 1967 sonrasında çıkılan grev ve grevci sayısının hayli fazla olduğu halde, grevlerin süresi bütün döneme göre daha kısa olduğu anlaşılır.
1967-70 döneminde sektörel dağılımda kamunun payı; grev sayısında yüzde 35,3, grevci sayısında yüzde 63,6 ve kaybolan işgününde yüzde 40,3’dür. Yani çok sayıda işçiyle az greve çıkılmış ve grev süreleri uzun olmuştur; greve ortalama katılım 343,7, grev başına yitirilen işgünü 3594,3 ve grevci basma ortalama süre 10,5’dur. Aynı dağılımlar sırasıyla özel sektörde 107,3; 2903,7 ve 27,1 olur.
Özel sektörde daha çok greve çıkıldığı halde katılım az iken, kaybolan işgünü hayli fazladır.
Nitekim 1967-1970 dönemindeki toplam grevlerin yüzde 54,5’si, grevci işçilerin yüzde 59,7’si ve kaybolan işgününün yüzde 47,7’si imalat sanayinde gerçekleşir. Bu dağılımda kamu’nun payı sırasıyla yüzde 18,2; yüzde 67,3 ve yüzde 34,8’dir. Greve ortalama katılım 208,7; grev başına yitirilen işgünü 2752,1 ve grevci başına ortalama süre 13,2 olarak gerçekleşir; imalat sanayinde aynı hesaplamalar sırasıyla kamuda 772,3; 5275,2 ve 6,8 olarak bulunur. İmalat sanayinde çıkılan grevde ve kaybolan işgününde kamu payı az iken, greve çıkılan işçi sayısı fazladır. Bunun için bulunan ortalama (grevci başına kaybolan işgünü hariç) rakamlar da büyüktür. Özel sektörde işe yalnızca grevci başına kaybolan işgünü hayli yüksek 26,3 olarak bulunurken; greve katılım 83,5 ve grev başına yitirilen işgünü 2191,4’dür. Bu sektörde çok sayıda greve çıkılmış ve uzun grevler yaşanırken, katılan işçi sayısı azdır (demek ki, küçük işyerlerinde yoğunlaşmış).
Bu kadar grev olduğu halde, ayrıca hükümet tarafından grev ertelemesi uygulamaları da yapılır. 1963 ve 1968 yıllarında hiç erteleme yapılmamış ve diğer yıllarda toplam 40 grev ertelenmiş ve bu sebeple yapılan erteleme süresi 1560 gündür. En fazla erteleme 1966 ve 1969 yıllarında 330 gün süreyle 8’er erteleme yapılır. Ertelemeler petrol-kimya işkolunda 12, deniz taşımacıkta 10 ve milli savunmada 5 ve diğer işkollarında gerçekleştirilir (11).
274 ve 275 sayılı yasaların yeni yürürlüğe girdiği bu yıllarda, sınıf grev eylemini yasalara uygun olan-olmayan koşullarda gerçekleştirir ve 15-16 Haziran’a gelir.

1.4 – DİSK’in Kurulması
Ocak 1966 tarihinde Kristal-İş Sendikası tarafından grevin yürütümünü 20 Mart 1966 günü Türk-İş üstlenir ve ertesi gün 21 Mart’ta işveren sendikası ile anlaşarak grevi sona erdirir. Bir ihanet örneği.
Fakat Kristal-İş Sendikası anlaşmayı kabul etmez ve grevi sürdürür.
Türk-İş üyesi Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Tez Büro-İş Sendikaları da 6 Nisan 1966 tarihinde bu grevi desteklemek için bir komite kurarlar. Aynı yılın Temmuz ayında da Lastik-İş, Maden-İş, Basın-İş ve Gıda-İş (son ikisi bağımsız) sendikaları, sendikalar arası Dayanışma Konseyi adı ile bir komite oluştururlar.
Bütün bunlar sonucu, bu beş sendika Türk-İş, Disiplin Kurulu’na geçici ihraç talebiyle verilir. 24 Kasım 1966 tarihinde bu sendikalardan Petrol-İş ve Kristal-İş 15’er ay, Maden-İş 6 ay, Lastik-İş ve Basın-İş ise 3’er ay geçici ihraç kararı ile Türk-İş’ten uzaklaştırıldılar.
Geçici ihraç cezaları yürürlükte olduğu sırada, 15 Ocak 1967 yılında İstanbul’da 17 sendikanın katıldığı bir toplantı yapılır ve bu toplantıda DİSK’in kurulması doğrultusunda karar alınır.
Toplantı sonrası yayınlanan bildiride Türk-İş’in işçi örgütü olmaktan çıktığı; Amerikan’ın para yardımıyla ayakta durduğu ve partiler üstü politika ile “işçi davalarını” savsakladığı görüşüne yer verilir.
DİSK, 13 Şubat 1967’de kurulur.
Kamu sektöründe etkin olarak örgütlenmiş olan Türk-İş’in toplu iş sözleşmesini imzalaması yönteminin benzerinin özel sektörde uygulanamaması sebebiyle, aktif kitlesel katılım yaklaşımı kabul görür. Bu yöntemin gereği olarak, DİSK doğar ve gelişir.
Buna karşın, DİSK’e reformist-revizyonist sendikal anlayış hakim olur. Hiçbir dönem sosyalist siyasal bilinci temsil edememiştir.
Haziran’dan iki yıl sonra 1972’de MESS Kongresi’nde Kemal Türkler’in yaptığı konuşma haberini, kuruluşun gazetesi şöyle verir: “DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler de yaptığı konuşmada, 45 yaşına kadar başka düşündüğünü, bu yaşa geldiğinde bir mesken sahibi olunca düşüncelerinde bir değişiklik olduğunu, mülkiyet sahibi olanların mülkiyet düşmanı olmasının böylelikle önlenebilineceğini işaret etmiş, Türk-İş ile et-tırnak gibi olduklarını… şunları söyler; … İşçiler küçük ölçüde mesken sahibi olurlarsa başka türlü düşünürler. Bu bakımdan işverenler, işçinin hiç olmazsa arsa sahibi olmasında yardımcı olsunlar” (12) diye yazar.
Yıl, 1972 Haziran; sermayedarların kongresinde Türkler’in Türk-İş’e ve mülkiyete bakışının itirafı. Sunulur.
DİSK’in Kurulduğu yıl sonunda üye sayısının 50 bin civarında olduğu sanılıyor.

TABLO: 3
GREVLER (1963-1988)

1963-1970    1971-1980    1984-1988
Grev Sayısı (1)        514        1132        710
Grevci Sayısı (2)        89509        292006    70778
Kaybolan İşgünü (3)        1872652    19267438    4388778
Ortalama Katılım (2/1)    174,1        258,0        99,7
Ortalama Süre (3/2)        20,9        66,0        62,0
Ortalama İşgünü (3/1)        3643,3        17020,7    6181,4
KAYNAK; Türk-İş, Yayın No: 67, Tablo 4; DİE. İstatistik Yıllığı, 1973, sf.179; DİE, İstatistik Yıllığı, 1981, sf.170; ’87 Petrol-İş, sf.I48; Tuba Ajansı, 1988 sayılan; TCMB, 1988 Yılı Raporu, sf.108.

1970 öncesinde DİSK örgütlenmesini özel sektöre ait işyerlerinde yoğunlaştırır; çünkü, Türk-İş’in iktidarda olan partiyle iyi geçinme ya da dümen suyuna gitme politikasının sınıf içinde yarattığı tepkiyi kendine kanalize etmeye çalışır. Kamu’da geçmişten beri Türk-İş etkin olarak örgütlendiğinden DİSK’in bu sektörde örgütlenmesi zor olacağından, özel sektörü tercih etmek zorunda kalıyor da denebilir. Bunun üzerine pek çok işyerlerinde, örgütlenmelerde hayli sancılı olur ve önder işçiler işten atılır, bir yönüyle önder kadro kıyımı gündeme gelir, işte bu ücretlerin zamanında ödenmemesi ve diğer sebeplerle, işyeri işgalleri yaygınlaşır. Öyle ki 8. Kongresi’nde (1970) Türk-İş tarafından hazırlanan raporda: “İşçi hareketi için önem taşıyan bir başkaca konu da bazı işyerlerinde öğrenci işgalleri gibi işgal hareketlerine girişilmiş olmasıdır. Türk-İş dışındaki kuruluşların teşvik ve tahriki ile girişilen işgal olayları bir ara genişleme istidadı göstermiştir” diyerek işgal eylemlerine değinir (13). Bu hareketler, esas olarak DİSK’in yönlendirdiği ve yönettiği hareketlerden çok, sınıfın kendiliğindenci tepkisinin bir ifadesidir.
İşte 15-16 Haziran böyle bir gelişmenin önemli bir halkasıdır.

1.5 – Değişiktik Taslağı
Çalışma mevzuatıyla ilgili ilk değişiklik önerisi 1969 Kasımı’nda gündeme gelir. Fakat tasarının yasada değişiklik isteyen çevrede tartışılması, istemlerin net olarak belirginleşmesi üzere, dönemin Demirel hükümeti tasarıyı meclise ancak 3 Şubat 1970 tarihinde sunar.
Tasarı, mecliste AP ve CHP’li milletvekillerinin (ki Abdullah Baştürk de üyedir) oluşturduğu komisyonda görüşülür ve meclise sunulur.
Ancak tasarının mecliste görüşülmesi ise Haziran ayında olur.
Haziran ayının ilk haftasında ve sonrasında siyasi gündemde en çok tartışılan konu “Hükümet Bunalımı”nın var olduğu ve bununla ilgili çözüm önerileridir.
Cumhuriyet gazetesi başlıkları (14)
Demirel: “Ordu, rejime sadık.”
İnönü erken seçim istedi.
Demirel: “Güvenilmezsem bir gün dahi kalmam.”
Demirel: “ihtilal yapan ordu, gücünden çok kaybeder.”
Milli Birlik Grubu Başkam Fahri Özdilek, Sunay’la görüşür: “Bunalım var, tedbir alınacaktır.”
Demirel: “Ordu sivil idare kontrolünde olmalı.”
Demirel: “istifa yok.”
Sunay: “Şartlar gerekli ise Başbakan çekilir.”
Bu alıntılar, siyasi konjonktürün ne durumda olduğunu göstermesi bakımından öğretici.
Siyasi bunalımın sonucu olarak hükümetteki AP’den 41 milletvekili, 1970 yazında ayrılırlar ve 18 Aralık 1970’te Demokratik Parti’yi kurarlar. Bu durumda Demirel, Birlik Partisi’nden yaptığı transferlerle hükümette kalır.
Benzer krizi CHP “ortanın solu” siyasetini benimsediği yularda 1967’de yaşar. 30 Nasan 1967’de CHP’den ayrılan 48 milletvekili ve senatör, 12 Mayıs 1967’de Güven Partisi’ni kurar.
Halkın kitlesel katılımıyla özgürlük ve ekmek mücadelesini sahiplenmesi karşısında; sivil faşistlerin saldırılarının artması ve ayrıca Demirel hükümetinin 7 Haziran’da daha önce gündeme gelen 274 ve 275 sayılı yasalarla yapılmak istenen değişiklik tasarısı dışında dernekler, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, fabrika ve okullarda işgalleri önlemek bahanesiyle polisiye tedbirlerin arttırılması öngörülen kanun tasarıları da meclis gündemine getirilir.
Hatırlanırsa benzer türden yasal değişiklikler, Eylül öncesinde de yapılır.
Tasarılarla yapılmak istenen değişikliğin amacı, yükselen “Emeğin Demokrasi Mücadelesini” bastırmaktır.
Ayrıca bu dönemde, aynı yılın Ağustos ayında alınacak; ekonomik kararların gerekçesinde sunulduğu üzere, krizin derinleşmekte olduğudur.
Yapılmak istenilen yeni yasal değişikliklerle, bunalımın faturası halka ödettirilmek istenir.
Ki bu değişikliklerin yetersizliği üzerine olacak ki, orduya da davetiye çıkarılır.
Ordu, davetiyeyi 12 Mart’ta kabul ettiğini açıklar.
Sonrası halka ve devrimcilere kara çalma kampanyası ve yoğunlaşan resmi terör…
Eylül, Mart’tan bir gömlek daha üstün; çünkü burjuva yürütme, yargı ve yasama kurumları yeniden, yeniden “düzenlenir”.
Yöntem; önce yasakla sonra bu hali yasallaştırır. Bunun da adı, “Meşruiyetçilik” ve “Hukukun üstünlüğü”…
İncelediğimiz konu gereği, 274 sendikalar ve 275 toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt kanunlarında yapılmak istenilen değişiklikler.
Haziran öncesinde 11 Mayıs 1970 tarihinde Erzurum’da Türk-İş 8. Kongresi’ni yapar. Ve Kongre raporunda belirtilen yasalardaki değişiklik şu ifadelerle yer alır:
Değişiklik teklifinin Türk-İş Konfederasyonu bünyesinde uzun tartışmalar sonucu hazırlandığı ve bunun da sendikacı kökenli milletvekilleri aracılığıyla meclise sunulduğu belirtilir (15).
Değişiklik teklifi (16):
a) 274 sayılı yasada değişiklik (bazı maddeleri):
1- Sendika üyeliğinden ayrılmak için işçilerin tek tek noter karşısına çıkması ve kimlik saptamasından sonra imzanın onaylanması (md.6),
2- İşçi sendikasının Türkiye çapında faaliyet gösterebilmesi için o işkolundaki toplam işçi sayısının (sonra sigortalı olarak değiştirilir) en az 1/3 üye olarak örgütlenmesi) (md.9/2-a),
3- İşçi sendikaları federasyonlarının faaliyette bulunabilmesi için o işkolundaki toplam işçi sayısının en az 1/3 üye olarak bağrında toplaması (md.9/2-b),
4- İşçi sendikaları konfederasyonların kurulabilmesi için sendikanın işçi sayısının en az 1/3 üye olarak kapsaması (md.9/2-c),
5- En fazla işçiyi temsil eden konfederasyon ve bağlı sendikaların uluslararası bir örgütü kurabilmesi (md.10),
6- Sendika kurucusu olabilmek için bir kişinin, o işkolunda en az 3 yıldan beri fiilen çalışıyor olması (md.11/1),
7- Kongrenin en geç 3 yılda bir yapılması (md.25) (yasada 2 yıl), gibi hükümleri içerir.
b) 275 sayılı yasada değişiklik (bazı maddeleri);
1- Sendikadan çıkarılan veya ayrılan işçi bir başka sendikaya üye olmuş ise, yürürlükteki toplu iş sözleşmesi hükümlerinden yararlanabilmesi taraf işçi sendikasını onayının zorunluluğu (md.6),
2- Verimi herhangi bir sebep ya da maksatla düşürenlere 3 aydan 1 yıla kadar hapis ve 500.-TL. para cezası verileceği, hükümlerin yasallaşması istenir.
274 ve 275 Sayılı yasaların yürürlüğe girmesinden itibaren daha yaklaşık 7 yıl geçtiği halde, neden bu tür değişiklik teklifi istenir? Hem de bunu neden, bir işçi “sendikası” Türk-İş hazırlar ve meclise sunar? Niçin, sendikalardan istifa etmeyi noterin onaylaması zorunluluğu? Niçin sendikal faaliyet için yüzde 33’lere varan bir baraj öngörülür?
Bu ve benzer soruların değişiklik teklifleri tek tek ele alındığında daha da çoğaltılması, mümkün.
Türk-İş bir taşla iki kuş vurmak ister:
1- Dışındaki sendikaların varlığım yok etmek,
2- Kendi İçinde “partiler-üstü” politikanın yarattığı tıkanıklığı bastırarak aşmaya çalışmak olarak sıralanabilir.
Türk-İş’in kendi içinde tıkandığı ve bir arayışın ürünü olarak, sendikalar arenasında kendisine Sosyal Demokrat diyenlerin sesi duyulur. Hem de Haziran’dan 6 ay sonra, Sosyal Demokrat 4 sendikacı (A. Baştürk, F. Ş. Öğenç, H. Mısırlıoğlu, İ. Topkar)  14 Ocak 1971 günü yönetim kuruluna bir rapor verir. Raporda;
“partiler-üstü politika efsanesinin Türk-İş’in baskı grubu olma niteliğini de yitirdiği ve yardım sevenler derneği genel kurallarında bile politikanın at oynattığı bir ülkede, böylesine bir ütopyaya bel bağlamanın ve bunda ısrar etmenin işçilerin umutlarını kırdığı ve bu uygulamanın giderek Türk-İş’i partilerin oyuncağı haline getirdiği” ve devamında “işçi hareketinin bölünme tehlikeleri ile karşı karşıya geldiği ve Türk-İş’in kendi tabanını kaybetme yoluna girdiği” belirtilir. Yaklaşık 6 ay sonra Temmuz 1971’de, bu sefer 12 sendikacı (8’i Türk-İş’e bağlı, diğer 4’ü Bağımsız) yeni bir bildiri yayınlar ve bu oluşum Aralık’ta Sosyal Demokrat Sendikacılar Konseyi adını alır (17).
Genelinde sınıfın gelişen mücadelesinden hareketinden Türk-İş’te etkilenir ve olabilecek bölünme, getirilmek istenilen yeni sistemle önlenmek istenir.
Sınıfın sosyal ve ekonomik sorunlarını Sosyal Demokratların (reformistlerin) çözemediği ve çözemeyeceği konusunda, Eylül öncesi DİSK’in içinde bulunduğu durum hatırlanmalıdır.
Getirilen değişikliklerin içeriğini tartışırken, ayrıca bugün yürürlükte bulunan 2821 ve 2822 sayılı yasalara da değineceğim.
Sendika üyeliğinden istifaya noter onayı zorunluluğu, Türk-İş bünyesinden istifaları önlemenin bir aracı olarak getirilir. Çünkü Türk-İş üyelerini/tabanını kaybetmenin “korkusunu/telaşını” yaşar. Yani sınıftan korkma…
Bu korku niye?
Çünkü Türk-İş’e hâkim sendikal anlayış, işçilerin özgürlük ve ekmek mücadelesine bir destek değil; bir köstek, bir engel…
Bu sebeple Türk-İş, işçileri örgütsel yapısı içinde zorla tutmanın koşulunu arar. Onun için sendikadan istifayı hem parasal olarak külfetli bir iş ve hem de işten ayrılıp, notere gitme koşulunu getirmekle caydırıcı bir hale sokmak ister.
2822 (md.25) saydı yasaya göre, sendika üyeliğinden istifa işlemi; noterde kimliğin tespiti ve imzanın onayı ile olur. Belgenin Uç gün içinde noter kanalıyla taraflara iletilmesi gerekir. Ayrıca istifanın geçerli sayılabilmesi için üç ay beklenmesi gerekir. Ve bu süre içinde, bir başka sendikaya üye olunamaz. Sendika bu üç aylık süre içinde istifa etmiş işçi adına top lu iş sözleşmesi görüşmeleri yapabilir.
Yani 2821 saydı yasa hükmünün 274’de yapılmak istenilen değişiklikten daha geri düzeyde olduğu anlaşılır.
274 sayılı yasada diğer değişikliklerde, hem sendikanın faaliyet gösterebilmesi ve hem de federasyon örgütlenebilmesi için o işkolundaki işçi sayısının 1/3 üye yapması zorunluluğuyla yüzde 30’u aşkın işkolu barajı getirilir. Konfederasyon içinde toplu sendikalı işçi sayısının 1/3 üye olarak kapsaması yani yüzde 30’u aşkın baraj koşulu ile barajı aşamayan sendikalar toplu sözleşmede taraf olmayacağı için böylece işçilerin sendikasızlaştırılması öngörülür. Yani resmi sendikasızlaştırma politikası.
Ülke genelinde “tek-tip” ve “tek-ses” sendikalar yaratılmak istenir. Böylece sendikalarda var olan bürokratik yapı daha güçlendirilir. Bununla, 274 ve 275 sayılı yasalara karşın sınıftan yana tavır koyan embriyon halindeki gelişmelerin engellenmesi hedeflenir.
Burjuvazi bunu, Türk-İş aracılığıyla gündeme getirir.
Çalışma ekonomisi uzmanı SBF eski öğretim üyesi Prof. Dr. Cahit Talaş, yani tasan için “Bu bir AP, Türk-İş koalisyonudur” der(18).
Toplu sözleşme hakkı kısıtlanmak istenir: çünkü ücretlerin “aşırı” oranda arttığı iddia edilir.
Aslında var olan sendikal örgütlenme “özgürlüğüne” ve toplu sözleşme “hakkından” yararlananlara karşı getirilen bir kısıtlamadan ve var olan hakkı kullanıma yönelik saldırıdan başka bir şey değildir.
1965’te 343 olan işçi sendikası sayısı 1967’de 477 ve 1970’de 717’ye yükselir. O yıllarda sendikalar içinde işkolu düzeyinde örgütlenenlerin daha etkin olduğu görülür. Yine anılan yıllarda, sigortalıya göre sendikalaşma oranı yüzde 39,1 ‘den yüzde 78,1 ‘e ve yüzde 159,0’a kadar çıkar(19). 1970 yılında sigortalı olmayanların bile sendikalaştığı anlaşılır.
Bu halde, yapılmak istenilen değişiklikle işçilerin var olan sendikalaşmasına engelleme getirildiği ve örgütlü sendika sayısı azaltılmak istenildiği gibi ayrıca kurulalı 3 yıl olan DİSK’in değil gelişmesi doğrudan varlığı hedeflenir.
2821 sayılı yasada sendikanın işkolu düzeyinde kurulacağı (md.3) ve toplu sözleşmeye taraf olabilmek için o işkolundan yüzde 10 ve işyerinde en az yüzde 50+1 üyeye sahip olması zorunluluğu getirilir (2822-md.l2).
2822’ye göre daha ağır koşulu, zorunlu gördüğü anlaşılır.
Sendika kurucusu olabilmek için 274’ü değiştirmek için hazırlanan tasarıda o işkolunda en az 3 yıldan beri fiilen çalışır olmak koşulu, 2822’de 1 yıl olarak yer alır (md.5). Bu konuda da 274 değişiklik tasarısının daha ağır hüküm içerdiği görülür. Bütün bunlarla sendikal yapılanımı değil, yem katılımların olması, var olanların tasfiyesi hedeflenir.
Dayanışma aidatı ödeyerek toplu sözleşmeden yararlanma da, sendikanın onayı şartını hazırlanan değişiklik taslağı öngördüğü halde, 2822 sayılı yasa öngörmez (md.9/3).
Bu ve benzer koşulu ile toplu sözleşme hakkından en geniş katılımlı işçilerin yararlanması engellenir.
Taslak 11 Haziran’da mecliste jet hızıyla 3,5 saat gibi kısa bir sürede görüşülür ve değişiklik, 214 kişinin katılmadığı sırada, 230 kabule karşın 4 ret oyu ile kabul edilir. O dönemin hükümeti AP dışında güçlü partisi CHP’de değişiklikten yanadır.
Sınıfın güçlü tokadı 15-10 Haziran sonrası, yasalaşan değişiklik maddeleri 17 Haziran’da yeniden komisyona gönderilir; görüşülmek üzere.
Evet; bu taslakla kısa vadede, güçlenen DİSK’in varlığına son verilmek ve mücadeleci tabanın potansiyeli bastırılmak hedeflenir. Bu sebeple DİSK taslağı karşı çıkar.
Uzun vadede ise, güçlenen sınıf hareketinin örgütlenmesini ve mücadelesini, izlediği sendikal anlayışla burjuvazinin stepnesi bürokratik sendikal yapı Türk-İş denetimine alma planı yürürlüğe konulmak istenir.
Toplumsal gelişme önüne konulan yasal barikatlar, kâğıttan kaplandır.

1.6 – Haziran ve Türk-İş
1964 yılında Bursa’da yapılan Türk-İş Kongresi’nde yönetime AP’ye yakın sendikacılara gelmeleriyle kabul gören “partiler-üstü politika”, 1966’daki kongrede onaylanır ve ana tüzüğe yazılır. Gerçi bundan öncesinde, sınıftan yana bir politika izlendiği sonucu çıkarılmamalıdır.
Hükümetle iyi ilişkiler kurma, siyasal dalgalanmalardan az etkilenme ve üye kitlesini politika dışında tutma demek olan partiler-üstü politika ile sendikalar işlevsiz kılınır. Bunun gereği olarak toplu sözleşmeler, kamuya ait işyerlerinde, üst düzey görüşmeleriyle halledilir.
Türk-İş’in bu politikayı aleni olarak benimsediği yılların, Amerika’dan parasal yardımların alındığı ve Amerika’da sendikacıların eğitim gördüğü yıllara çakışması, tesadüf hiç değil.
Türk-İş “kafa ve kasa birliği”ni sağlamak amacıyla, merkezi ve daha bağımlı işkolları sendikaları biçiminde örgütlenmeye önem verir.
İşkolu esasına göre ve bağımsız sendikaların üyeleriyle meydana gelmiş federasyonları ulusal sendikalara çevirir. Böylece daha merkezi ve bürokratik yapıyı daha da güçlendiren bir yapıya ulaşır.
Amerikan İktisadi Yardım Teşkilatı (AİD)’nın, Çalışma Bakanlığı aracılığıyla yapa-geldiği “eğitim yardımı” çalışmaları, Türk-İş’in girişimiyle kanal değiştirir. Bununla AİD’nın ayırdığı milyonlar Çalışma Bakanlığı emrine değil, Türk-İş’e verilir.
Hatırlatma: Yardım eden (ya da kredi/borç veren) emperyalist bir ülkenin amacı, o bölgede izlediği politikayı yardım (ya da kredi) alan ülkenin benimsemesini/kabul etmesini sağlamaktır. Ayrıca verdiğinden fazlasını transfer etmesi de bir başka amacıdır. Yani bir taraftan bölge politikasını kabul ettirmek ve diğer yandan kaynak transferi sağlamaktır.
Bu halde sözü edilen yardımın ülkeye geliş kanalının pek önemi yok. Çünkü yardım eden bir Amerikan kurumunun amacı, Amerika’nın bölge politikasına yardımcı olmaktır. Bu, AİD için de geçerli.
Çalışma Bakanı B.Ecevit, “Bilindiği gibi, birkaç hafta önce aldığımız bir kararla, bugüne kadar Çalışma Bakanlığı AİD tarafından yürütülen ‘işçi eğitim projesi’ İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na tam yetki ile devredilmiştir… Bu, hükümetin Türk sendikacılara güveninin bir belirtisidir” der (20).
Bu kanalla Türk-İş, 1960-1970 döneminde AİD’den 13,5 milyona yakın yardım alır. Toplam tutar, aynı dönemdeki toplam aidat hâsılatına eşit düzeydedir. Türk-İş bünyesindeki eğitim vb. isimler altında yürütülen faaliyetler ve sendika yöneticilerinin yoğun Amerikan ziyaretleri de bu etkilerin gerçekleşmesinde geniş olanaklar sağlar. Türk-İş üzerinde Amerikan etkilerinin sağlanmasında, AFL-CIO’ya bağlı AAFLI’nın diğer AIFLD’nin yoğun ve etkili bir faaliyet içinde bulunduğu görülür (21).
Türk-İş bir yandan Amerika’dan yardım alırken, diğer yandan da onlar adına faaliyet sürdürmeyi vefa borcu bilir. Bunun gereği sınıf karşıtı politikasıyla, genelinde burjuvaziye özelinde yardım aldığı AİD’ye vefa borcunu ödemeye çalışır. Çünkü kabul ettiği sendikal anlayışı ve bürokratik yapısının varlık koşutu bunu gerektirir. Aksi, varlığıyla çelişir.
Bu konumdaki Türk-İş; sınıfın “Ekmek ve özgürlük” mücadelesine destek değil, köstek olur.
Dünden bugüne bir çıkartma yapacak olursak, toplumsal mücadelenin ve sınıfın tabandan zorlamalarıyla nicel bazı “değişikler” var gözüküyorsa da, bu, esasında bir niteliksel değişiklik yapacak boyutta olmamıştır.
Türk-İş’in sendikal anlayışı sınıf karşıtı bir politika olup, örgütsel yapısı bürokratiktir.
Bu konumda olan Türk-İş, 15-16 Haziran’dan bir ay öncesinde Mayıs’ta yaptığı değerlendirme:
“Cumhuriyetimizin kurulduğu günden bu yana hiçbir dönemde aşırı akımlar geçtiğimiz dönemdeki kadar yıkıcı olmamış ve gelişme istidadı göstermemiştir.” Devamında, aşın sağı faşist bir dikta ve aşın solu komünist bir dikta rejimi çabasında olan bu akımlar; ekonomik şartlan istismar ederek, dar gelirli kişilerin imkânsızlığım fırsat bilip, yıkıcı faaliyetlerini hızlandırmışlar ve geçtiğimiz dönemde her olayın içine işçi hareketi sokulmak istenmiş (özellikle DİSK’in çabalan), fakat Türk işçisinin sağduyusu buna imkân vermemiştir der (22).
Sivil faşist saldırıların TÖS’e, ÎLK-SEN’e, TİP’e ve üniversitelere yöneldiği ve resmi terörün işyerlerinde yoğunlaştığı, hukukçulara bile cübbelerini giyerek yürüyüş yaptıkları koşullarda Türk-İş’in sağı ve solu aşın akımlar diyerek bir potada toplaması anlamlı. Faşist saldırılarla, halkın ve özellikle sınıfın hak arama, özgürlük ve ekmek mücadelesini eşdeğer görmek bir “tarafsızlık” politikası olmayıp, saldırılan onamaktan başka bir anlamı yoktur. Bu da, Türk-İş usulü partiler-üstü politika.
Bunun açılımı olarak 15-16 Haziran 1973 yılında 9. kongrede yapılan yorum: “16-17 Haziran olayları (DİKKAT -tarihi bile bilinçli olarak yanlış yazma- N.O.) temelinde bunların amacının ideolojik olduğundan ve demokrasiye karşı olduğundan en ufak bir kuşkumuz yoktur” (23).
15-16 Haziran soması Türk-İş’in yayınladığı bildiriden (24):
“Kanunda yapılacak değişikliklerle güçsüz, cılız ve sadece bir kısım yöneticilerine gelir sağlamaktan başka işçiye yararı bulunmayan sözde sendikalar ortadan kaldırılacak…
(…)
İstanbul ve Kocaeli civarında başlatılan can ve mal güvenliğini tehdit eden taşlı, sopalı saldırıların ekmek kapımız olan fabrikaları tahriplerin başlıca teşvikçilerinin Türk hâkimi tarafından yıllarca önce mahkûm edilmiş, militan komünistler ve onların işbirlikçileri oldukları kesinlikle önadıdır…
Aziz işçiler! Sendikacı, işçileri teşvik edip sokağa döken, sonra da biz bu hareketin içinde yokuz diyerek meydanı terk eden sahtekâr insan değildir. Türkiye’yi kargaşalığa sürüklemek isteyenlere inanma, onların teşvik ve tahriklerine kanma.”
Bilinen rakam olarak 113 işyerinin ve 150 bini aşkın bizzat işçinin aktif katılımıyla yapılan eylemleri, ideolojik olarak sınıf karşıtı konumda olan bir kurum ya da bu kurum yetkilileri yukarda yaptığım alıntılarda anlatılan biçimde değerlendirir.
İşçilere dağıtılan Türk-İş bildirisinde yer alan ara başlıklar (25):
“Sarı Sendikalara Ne Zaman Dur Denecek”.
“Kızıl İhtilalin Provası”.
“Değişikliği İşçi Kardeşlerimiz istiyor”.
Türk-İş Başkanı Seyfi Demirsoy, “Kanun yeni bir sistem ve nizam getiriyor, memnunluk duyuyoruz” diyerek yasa değişikliklerini savunur. Aynı kurumun Genel Sekreteri Halil Tunç, 15-16
Haziran’ı “İhtilal provası” olarak nitelendirir (26).
Bunun için Türk-İş; sıcağın etkisiyle eriyen yağ gibi, sınıfın gelişen mücadelesi karşısında erimenin korkusunu yaşıyor ve o sebeple, göz kapaklan açık görmeyen bir insanın “artık görebiliyorum” demesi gibi sarı sendikal anlayışa karşı olmanın ve Amerikan dolarları ile işçileri sevmenin ve korumanın “onurunu” taşıyor. Bu yüzden yemin tazeliyor.

1.7 – Niteliği ve Çıkarılan Dersler
1960’lar dünyasında kapitalizmin durgunluğu yaşadığı ve özellikle Güneydoğu Asya’da Vietnam, Kamboçya ve Laos’ta işgalci Amerika’ya ve kara Afrika’sında yıllardır sömüren emperyalist Avrupa ülkelerine karşı anti-emperyalist mücadelenin yükseldiği, bu anlamda Ulusal Kurtuluş Hareketleri’nin yaygınlaştığı yıllardır. Bunun kapitalist pazarı daraltıcı ve ekonomik krizi derinleştirici etkisi olur.
Bu yıllar ülkemizde devrimci ve demokrat potansiyelin kabardığı ve yükseldiği yıllardır; okullarda boykotların yaygınlaştığı, kırsal kesimde toprak işgallerinin olduğu, Doğu’nun bölgesel konumundan kaynaklanan sorunların dile getirilmesi açısından (ismiyle) Doğu Mitinglerinin yapıldığı ve işçilerin ekonomik ve demokratik talepleri için mücadelesinde kararlılığın pek çok örneğini gösterdiği yıllar yaşanır.
15-16 Haziran böyle bir kabarışın önemli bir halkası…
Ağırlıkta ekonomik talepler için mücadelenin verildiği koşullarda, var olan ve fiilen kullanılan sendikal haklara yönelik saldırılarla, bu hakların gaspı hedeflenir.
Hakkın gaspına seyirci kalmayan sınıf, üretimden gelen gücünü fiilen kullanır. 15-16 Haziran… Bu eylemde sınıf, birliğinin gücünü görür: Türk-İş’in tüm engelleme girişimlerine karşın, bu konfederasyonun örgütlü olduğu pek çok işyeri işçileri Haziran eyleminde DİSK’li işçilerle birlikte vardır. Yaratılan bu fiili birlik, 17-18 Haziran’da İzmir, Ankara ve Adana’da eylemlerini sürdürür.
Bu eylemin niteliği konusunda:
15-16 Haziran: Esas olarak sendikal örgütlenmenin etkin olduğu koşullarda fiilen kullanılmakta olunan kısmi demokratik hakları korumak amacıyla, işçilerin İstanbul ve Kocaeli’nde üretimden gelen gücünü kullanması, üretimi durdurması ve gösteri-yürüyüş yapmasıdır. Bu eylem, katılan işçilerin DİSK’li, Türk-İş’li ve bağımsız sendikalardan olması anlamında, sınıfın eylem birliğinin ürünüdür.
15-16 Haziran: Mücadelede yaşanılan sıcaklık, saflarda netlik yaratan en iyi ayraçtır.
15-16 Haziran: Mevcut siyasal düzeni hedeflemeyen bir eylem olmasına karşın, kısmi demokratik kazanımları korumak için bir bölgede üretimi durduran bir eylem olması sebebiyle, siyasal içerikli bölgesel bir genel grevdir.
15-16 Haziran: Eylem kendi içinde bir örgütlenmeyi taşıyor olsa da sınıfın bu eylemi ideolojik olarak ve işçi sınıfının henüz kendi iktidarını hedefler olmaması anlamında da kendiliğindenci nitelikte bir kitle hareketidir.
Esas olarak eylemin örgütlenişini dikkate alarak, 15-16 Haziran’a kendiliğindenci bir hareket olmadığı düşüncesi yalnızca, bu konuyla ilgili kitap çalışması yapan ve yayın faaliyetini sürdüren Sorun dergisi yazarı Sırrı Öztürk tarafından savunulmaktadır (27).
Önemli olan sendikal örgütlü olup olmamasından daha çok, ideolojik olarak eylemin iktidarı hedefleyip/hedeflememesi önemlidir. Eylemin iktidarı hedefler boyuta ulaşması da, sınıfın öncü müfrezesinin varlığına ve fiilen önderliğine bağlıdır.
15-16 Haziran: İşçi sınıfının toplumsal mücadeleye önderlik yapabileceğinin ve temel güç olduğunun somut ve canlı örneğidir.
Fakat o dönem hâkim sendikal ve siyasal anlayış, sınıfın tarihi görevini yerine getirecek misyona uygun olmadığıdır. Çünkü belirtilen anlayış da, toplumsal sorunlara var olan ekonomik ve siyasi yapılanım içinde çözüm arayışları hâkimdir.
O sebeple bu eylem; sınıfın hem kendisi için sınıf olma mücadelesinin zorunlu bir gereği ve hem de burjuvaziye karşı mücadelede zafere ulaşmasının bir gereği olarak, sınıfın öncü müfrezesi-kurmay heyeti partiye duyulan ihtiyacı göstermiştir.
O yıllarda faaliyet gösteren TİP, bu tür bir misyonu üstlenecek konumda değildir.
15-16 Haziran: Sınıfın gücü karşısında burjuvazi arayışlara girer ve iktidar, hemen sıkıyönetim ilân eder. Arkasından gelen değişiklik: 12 Mart.
15-16 Haziran eyleminde, öncesinde ve sonrasında estirilen resmi terör ve artan sivil faşist saldırılar: Toplumsal mücadelenin zoru içererek gelişmesinin yaşanan örnekleridir.

1.8 – 1970 Devalüasyonu
1960’lı ve ’70’li yıllarda benimsenen sanayileşme politikası, hızlı büyümenin bir aracı olarak benimsenir ve gerek korumacı önlemler ve gerekse de çeşitli teşvik kararlarıyla uygulanır:
1- Sanayileşme ithali kısıtlanan dayanıklı-dayanıksız tüketim mallarında yoğunlaşmış ve bu malların üretimi için gerekli olan girdi ve sermaye malları yönünden dışa bağımlılık her yıl daha da artmıştır.
2- Miktar kısıtlamaları, gümrük ve benzeri vergiler, kotalar, yasaklar biçiminde uygulanan korumacı dış ticaret politikası yurt içinde kurulmuş sanayilere önemli koruma avantajları sağlamıştır.
3- Bu sanayileşme politikası emperyalizmin dış borç ve yabancı sermaye yatırımı biçimindeki sermaye ihracı politikasına ters düşmeyen bir yöntemle uygulanmıştır. Korumacı dış ticaret politikasıyla birlikte yabancı sermayeyi teşvik edici yasaların çıkarılması; korunan bir pazara yabancı sermayeli firmaların doluşmasını ve birçok sektörde daha başta tekelci bir yapı kurmaları sonucunu doğurmuştur.
4- Bu sanayileşme politikası ile sektör ve verimlilik gibi konularda seçici davranılmamış, tüm sektörlere ve işletmelere genel bir koruma getirilmiştir.
Bu koşullarda, iç pazarı esas alan bir yapılanım hâkim olmuştur. Bunun da ’70’li yılların sonunda tıkandığı ve bu sebeple, krizin o anlamda yapısal olduğu tartışılır.
’60’lı yıllarda fiyat artışları altında reel ücretler artmış ve bununla, sanayileşme politikası gereği iç pazarda talebin canlandırılması ve o sebeple sanayileşmenin gelişmesi hedeflenir. Fakat ekonomide fiyatları oluşturan maliyet öğeleri: KİT ürünleri fiyatları, kullanılan işgünü fiyatı olan ücret, dışa bağımlılık nedeniyle döviz kuru ve öz-kaynak dışında yabancı kaynak kullanımı sebebiyle faiz haddi olarak sıralanır. ’60’lı yıllarda KİT ürünlerinin ucuz olması, faiz oranlarının düşük tutulması, kur garantisi ve düşük döviz kurları ile pek çok teşvik primleri ve vergi kolaylıkları burjuvaziye tanınan imkânlardır.
1962 yılı sonrasında uygulanan iki beşer yıllık kalkınma planlarında, hedeflenen büyümeler gerçekleşir. Fakat tarım ve sanayi sektörleri dikkate alındığında hedeflenen büyüme oranlarından hayli düşük oranlarda büyüme sağlanır. Demek ki, global olarak büyüme, hizmetler, ulaşım gibi sektörlerdeki şişmelerden kaynaklandığı anlaşılır.
Bu nasıl sağlıklı büyüme politikasıdır ki, ikinci planın uygulandığı yıllarda (1967-1972) ekonomi politikalarda değişiklikler yapılır.
Fiyatlar 1967 yılından sonra tekrar hızlı artış temposuna girer ve bugüne göre düşük ama o yıllara göre hayli yüksek oranlarda artar. Ayrıca uluslararası kapitalizmin içinde bulunduğu ekonomik durgunluk, dışa bağlı ülkeleri var olan ekonomik kanallar aracılığıyla etkiler. Dış dünyada olan gelişmeler o derece etkili olur ki, ABD 1971 Ağustos’unda doların altın konvertibilitesini tamamıyla kaldırır.
1965 yılına göre yüzde 90 artan dış borçlar 1970’de 1,9 milyar dolara yükselir. Aynı yıllarda TL ile ödenecek dış borçlar yüzde 31,3 artar ve 4,2 milyar TL’ye çıkar.
İç borçlarda artan seyir izler; 1965’e göre yüzde 70,6 artarak 1970’de 17,4 milyar TL’ye yükselir.
İncelenen bu dönemde yurtdışına işçi göçü ile istihdama kısa vadede geçici çözüm sağlanıyorsa da, uzun vadede bu etkinin zayıflayacağı bugün daha net olarak anlaşılır. 1970’de yurtdışında yaklaşık 481 bin işçi çalışır. Ülkeye getirdikleri dövizler toplamı 10,7 milyar TL ulaşır (28). Bu, o yıllarda iyi bir finansman kaynağıdır.
1970 Ağustos’unda başta kambiyo politikası olmak üzere, dış ticaret ve para-kredi ve fiyat politikalarından bir dizi ekonomik kararlar alınır. Bunun gereği olarak doların değeri 9 TL’den 15 TL’ye yükseltilir.
Ki bu 1970 yılında doların gerçek değeri 13,97 (29) iken, Demirel hükümeti bundan daha fazla miktarda belirler.
Ayrıca, bugün Özal’ın ’80’ler enflasyonunun nedeni olarak gösterdiği DÇM uygulaması; Demirel hükümeti ve DPT müsteşarı Özal’ın olduğu 1967 yılında gündeme gelir.
Bu kaçıncı deneme/yanılma.
Özal’ın tarihi: Deneme ve yanılma tarihidir.
Eh ustası Demirel’i unutmayalım…
Bu türden her kararda olduğu gibi, bu ekonomik kararlarda uluslararası finans çevresinin (Dünya Bankası, IMF) ürünü olarak gündeme gelir.
Sahibinin sesinden, o yıllarda Demirel’in DPT Müsteşarı Özal: “Para Fonu (yani IMF-N.O.) bize ilk ağızda 15 TL’yi önermeye karar vermişti. Bizim pazarlığa oturarak bunu aşağı indireceğimizi, bu yolu seçmişti. Oysa biz de devalüasyonu biraz avanslı tutmayı, ihracat ve işçi dövizi gelirlerini artırma açısından yararlı buluyorduk. Doların gerçek değeri 13-14 TL arasındaydı, ama biz bu düşünceyle gerçek değer üstünde bir fiyat saptamasından yanaydık. Bu nedenle 15 TL’lik öneriyi kabul ettik (öneren, IMF-N.O.). Bir pazarlık bekleyen Para Fonu temsilcileri bile buna şaşırdılar (köle ruhluluğun dik alası-N.O.)” der (30).
Evet, Özal, IMF temsilcilerini hep şaşırtır.
24 Ocak 1980’de böyle olur:
Yine Demirel hükümette ve DPT Müsteşarı Özal’dır. Ocak 1980 öncesi IMF Türkiye masası şefi Woodward, 1 dolara 47 TL’den Mart ayında 60 TL olacak miktarda devalüasyon yapılmasını önerir. Fakat Özal 1 doları 70 TL’ye çıkarır, 24 Ocak’ta. Woodward 160 milyarlık zam yapılmasını ister ve hatta “çok mu?” diye de sorar. Ancak Özal 400 milyarlık zam paketi hazırlar. Bu kadar zammı duyan Woodward: “Şaka yapmıyorsunuz değil mi, Mr. Özal?” der. Kalkarken de İngilizce “Aman Allah’ım, bu harika…” der. (31)
Özal IMF’yi hep şaşırtır: 1983 yılı sonrasında da olduğu gibi… Karikatürize edersek “elin gâvuru bile, Özal’dan daha insaflı”.
Yaranma ve köle ruhluluk…
1970 devalüasyonu konusunda da Demirel dış borç için “yapmak zorundaydık” der (32). Kredi alınır: 9 Ağustos kararından hemen soma üç yıl vade ile 1 milyar dolarlık kısa vadeli kredi verir, IMF (33).
Bugünün “Demokrasi” havarisi Demirel; hem işçi sınıfının demokratik kazanımlarına saldıran ve hem de IMF direktiflerini onları şaşırtan şekilde uygulayan, halkın özgürlük ve ekmek mücadelesi düşmanı, sermayenin sadık politikacısıdır. Özal da çırağıydı, ama ’80’lerde Eylül Karabasanından aldığı güçle o da ustalaştı.

KAYNAKÇA:
1- ’86 Petrol-İş, sf. 46-48
2- Türk-İş, 9. Kongresi Raporu, 1973, Yay. No: 77, sf. 504.
3- İbid, sf. 386
4- DİE, yay. no: 568, sf. 464-465; DİE, yay. no: 756, sf. 186-187.
5- Korkut Boratav, Yapıt Dergisi, sayı: 1,1983, sf. 7-18.
6- Türk-İş, 9. Kongresi, sf. 396.
7- DİE, İmalat San. Anketleri, Aktaran, Kaya Özdemir, Türk Ekonomik Hukuk Araştırmaları, Vakfı, 1982, sf. 55.
8- SSK. İstatistik Yıllıkları ve İTO-TFE, Aktaran, Doç. Dr. Alpaslan Işıklı, Ücret, Doğan Yayınevi, Ankara, 1975,eki.
9- DİSK, 7. Kongre Raporu, 1980, sf. 92.
10- Türkiye Denizciler Sendikası, Eğitim Dizisi-8, sf. 45.
11- Tunç Tayanç, ODTÜGD, 1980, C.7, sf: 1-2.
12- MESS Gazetesi, sf: 169,1 Haziran 1972, Aktaran, Yıldırım Koç, Türkiye’de Sınıf Mücadelesinin Gelişimi -1, Birlik Yayıncılık, Ankara, 1979, sf. 112.
13- Türk-İş, 8. Kongresi Raporu, Erzurum -11 Mayıs 1970, yay. no: 67, sf. 84.
14- Cumhuriyet, 3-14 Haziran 1970.
15- Türk-İş, 8. Kongresi, sf. 396.
16- İbid, sf. 429-431, 439, 457.
17- Türk-İs. 9. Kongresi, sf. 262, 276.
18- Cumhuriyet, 17 Haziran 1970. 19-DİE, İstatistik Yıllığı, 1973. sf. 177; ’86 Petrol-İş, Tablo. 104.
20- 22 Ocak 1962, III. Çalışma Meclisi Açış Konuşması, Aktaran, Kemal Sülker, age, sf. 80.
21- Alpaslan Işıklı, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yay., C. 7 sf. 1832.
22- Türk-İş, 8. Kongresi, sf. 79, 81-82.
23- Türk-İş, 9. kongresi, sf. 194, 197.
24- Cumhuriyet, 17 Haziran 1970.
25- Türk-İş, 9. Kongresi, sf. 11.
26- Cumhuriyet, 17 ve 29 Haziran 1970.
27- T. A. – S. Öztürk, age, sf. 450-455.
28- İİBK, yay. no: 111, sf. 62, Aktaran, T/B, yay. no: 12, sf. 53.
29- Anne O Krueger, … Aktaran, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi (1923-1978), Ak bank Kültür Yayını, İstanbul, 1980, sf. 547.
30- A. Başer Kafaoğlu, Enflasyon, Tekin Yay. 2. Basım, İstanbul, 1981, sf. 302.
31- Emin Çölaşan, 24 Ocak – Bir Dönemin Perde Arkası, Milliyet Yay. İstanbul, 1983, sf. 62-85.
32- Abdi İpekçi, Röportaj, Milliyet -1971 Yıllığı, sf. 29, Aktaran, A.B. Kafaoğlu, age, sf. 304.
33- Cumhuriyet, 11 Ağustos 1970.


EK:

İŞÇİ HAREKETİNDEN BİR KESİT

1 – 1963 Öncesi Eylemler
1963 yılında 274 ve 275 sayılı yasalar kabul edilmeden önce, 1961 ile 1963 yıllan arasında yapılan eylemler (1):
25 Kasım 1961: İzmir’de Sümerbank’a bağlı işyerlerinde çalışan 5000’e yalan işçi “grevsiz sendika olmaz”, “hakkımızı biz alırız” sloganlarıyla gösteri yaparlar.
31 Aralık 1961: İstanbul’da Saraçhane’de 200 bin işçinin katıldığı miting yapılır.
Ocak 1962: İstanbul liman işçileri, Aralık 1961 sonunda işyerini terk ederek üretimi durdururlar ve işçilerin istemlerinin kabul edilmesi üzerine eylem 4’üncü gün sonrasında biter.
1962: Antalya’da işsizler miting yapar, “işçiler ekmek bulamazken, zenginler pasta yiyor” pankartını taşırlar.
3 Mayıs 1962: Ankara’da Yapı-İş Sendikası’nca miting düzenlenir ve 5 bini aşkın işçi katılır. Mitingde yapılan konuşmalarda asgari Üretim yeniden saptanması ve çalışma şartlarının düzeltilmesi istenir. Yürüyüş sonrası, yaklaşık 500 kişiyi polis tutuklar.
1962: İstanbul’da Gümüş Motor Fabrikası’nda üretim durdurulur.
Haziran 1962: Bursa’da otobüs şoförleri sefere çıkmayıp, işbaşı yapmazlar.
23 Temmuz 1962: İzmir’de 300 temizlik işçisi 16 saatlik işgünü yerine 8 saatlik işgünü ve 7 lira gündelik yerine 10 liralık gündelik talebiyle, işi durdururlar. Eylem bir gün sürer ve ordu müdahale eder. İzmir Belediyesi, isçilerin taleplerini kabul eder.
1962: İstanbul’da Derby ve Bozkurt Lastik fabrikalarında isçiler üretimi durdururlar.
1962: Zonguldak-Ereğli’de ikinci Demir Çelik Fabrikası inşaatında çalışan 103 sendikalı isçinin işten atılması üzerine isçiler, akardan işçilerin geri alınması talebiyle eylem yaparlar. 31 Ocak/4 Mart 1963-KAVEL:
Bu direniş, 1963 yılında çıkarılan yasaların mecliste görüşülürken yapıldığı ve yasaların hazırlanmasında etkili olduğu için önemlidir.
İşverenin yılbaşı ikramiyesini ödememesi üzerine, 275 Sayılı yasanın yasallaşmamasına ve var olan çalışma mevzuatında da grev yer almamasına karşın, yine de işçiler grev kararı alır.
Bunun üzerine işveren 9 Şubat 1963’te lokavt ilan eder. İşverenin lokavt kararı üzerine, 175 grevci işçi de fabrikayı işgal eder.
İşverenin çağrısı üzerine işyerine gelen polislerin sebep olduğu gelişmeler dolayısıyla, birçok işçi yaralanır. Ve pek çok işçi tutuklanır. Eylem soması 13 işçi işten atılır.
Bu eylem, genel olarak işçilerin sempatisini kazanır ve örgütlü sendika Maden-İş ve Likat-İş’in oluşturduğu grevcilere dayanışma cephesinin çalışmaları sonucu kısa bir süre içinde, işçilere 100 bin TL. yardım toplanır.
Eylem başta işçilerden olmak üzere genel olarak halktan sempati toplayan Kavel grevi ile ilgili 2 Mart 1963 tarihinde Başbakan Yardımcısı T. Feyzioğlu ile Çalışma Bakanı B. Ecevit gibi hükümet yetkililerinin de devreye girmesi üzerine, 4 Mart’ta işveren ile işçiler ortak bir protokol imzalar.
Protokol gereği olarak işveren, ikramiyeleri ödemeyi ve atılan 13 işçiyi tekrar işe almayı kabullenir.
1961-1963 döneminde (ve yalnız 1963 yılı) toplam eylemler: 16(5) grev, 6(4) oturma eylemi, 7(-) sakal bırakma eylemi, 5(-) miting ve gösteri. 12(2) sessiz yürüyüş, 126(17) bildiri ve demeç ve 10(4) diğerleri.
274 ve 275 sayılı yasaların kabul edilmesinden önce girişilen eylemlerin etkinliğinden ve sınıf tarafından da genel kabul görmesinden dolayı hükümet iş uyuşmazlıkları veya 20 Şubat 1947 tarihli 5018 sayılı kanun gereğince kurulmuş işçi örgütleri ile işverenler ve işveren örgütleri arasında çıkan uyuşmazlıklar dolayısıyla TCK 201, 258, 266 ve 273 maddeleri hükümleri ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun cezai hükümlerine giren suçlar ve bu suçlardan dolayı verilmiş cezalar affedilir.
Sınıf tarihi açısından bu af gerekçesi üzerine dikkatli olarak durulması gerekiyor. Çünkü iktidar, bir gücün eylemlerini dikkate almak zorunda kalıyor.
274 ve 275 sayılı yasalar, Temmuz 1963 tarihinde kabul edilir.

2 – Haziran Öncesi Eylemler
10 Mart 1965-Zonguldak, ücret artımından (50 ile 200 kuruş olan liyakat zammından) tüm çalışanların yararlandırmaması, işyeri yönetiminin baskılarım ve sendikanın tavrım protesto etmek için 5000 işçinin çalıştığı Ereğli-Kömür İşletmeleri’nin Kozan Bölgesi Gedik ocağında 1500; işçi 10 Mart’ta greve çıkar ve işyerini işgal ederler. Çalışmaya gelen diğer işçileri de engellerler.
Eylem üzerine işyeri, jandarma tarafından çevrilir. Bu koşullarda örgütlü G. Maden-İş Sendikasından 5 sendikacının işçiler ile konuşmak için işyerine gittiklerinde işçilerden, sopa yerler. Türk-İş’e bağlı Maden İşçileri Federasyonu Başkanı Kemal Özer: “Hakiki bir işçi hareketi değildir” ve o sebeple eylemin kırılması gerektiği yönünde demeç verir.
12 Mart gecesi askeri birlikler işyerine saldırır, pek çok işçi ve 15 jandarma yaralanır. Ayrıca süngü yarasıyla Mehmet Çavdar ve mermi ile Satılmış Tepe adlı iki işçi ölür.
Bu haberlerin radyodan yayınlanmasına hükümet, yayın yasağı koyar.
Eylem 13 Mart’ta biter ve işçiler 14 Mart’ta işbaşı yapar (2).
1967: Doğu Mitingleri yapılır.
8 Şubat 1968: Zonguldak, Ereğli Kömür İşletmesi Kozlu’da 6239 ve Üzülmez’de 7403 yani yaklaşık toplam 15 bine yakın maden işçisi çalışır. Toplu sözleşme görüşmelerinin uzaması üzerine işçiler, işbaşı yapmazlar-(6 Şubat). Eylemin İkinci günü 7 Şubat’ta 5 bini aşkın işçi, gelişmelere tavırsız kalan sendikayı basar. Eylem sebebiyle günlük zarar yaklaşık 5 milyon TL (abartılı miktar-N.O.) kadardır. Karabük’ten gelen polisin işçilere saldırması üzerine çıkan çatışmada pek çok işçi ve 13 polis yaralanır (8 Şubat). Eylem kırılır. Köylerine dönen işçilerden ikisi yolda öldürülür (10 Şubat) (3).
1968: Öğrenci gençliğin üniversite işgalleri.
15 Aralık 1969 – Öğretmenler Boykotu: öğretmenlere yönelik artan saldırılar üzerine, Türkiye çapında 3 günlük boykot yaparlar. Boykota TÖS ve İLK-SEN’e bağlı 100 bini aşkın öğretmen katılır (15 Aralık). Türkiye Kamu Personeli Sendikaları ile T. Sağlık Kurumları Per. Sendikası eylemi desteklediklerini açıklar. Bazı lise ve fakülteler de öğrenciler destekleme boykotu yaparlar. Eylem sebebiyle Ankara Valisi TÖS ve İLK-SEN hakkında soruşturma açar. Eylem sonrası 101 öğretmene işten el çektirilirken, 2 bini hakkında da idari soruşturma açılır (4).
Şubat 1969: Taksim’de yapılan gösteriye dinci grupların saldırısı sonucu çıkan çatışmada, Duran Erdoğan ve Turgut Aytaç adlı iki devrimci-demokrat öldürülür. Bu, katliam yapıldığı adıyla, KANLI PAZAR olarak anılır.
13 Haziran 1969-ALPAGUT: İşçiler işyerini işgalle yetinmeyip, kendileri hem üretip hem de satışını örgütlemişlerdir.
İşyeri yönetiminin keyfi davranışları sebebiyle, üretim yapılamadığı gibi işçilerinde ücretleri zamanında ödenmez. Bu sebeple de, daha önce 1968 yılında 43 gün süreyle grev yapılır.
Bu yılda: 1969’da işyerinde çalışma ve yaşam koşullarının daha da kötüleşmesi üzerine, yetkili sendika Alpagut ve Çevresi Maden İşçileri Sendikası (AÇMİS) işverene başvurur; cevap alamaz. Bu sebeple 13 Haziran’da işyeri işgal edilir.
Çalışan 786 işçinin amacı, üretimi ve satışı yaparak, ücretlerini elde etmek ve işletmenin üretken olduğunu ortaya koymaktır. Kendi aralarında işyeri örgütlülüğü oluştururlar ve işyerini yönetecek bir “İşçi Kurulunu” seçerler. Günlük 280 ton olan üretim miktarı, 480 tona çıkar.
İşçiler satışla da ilgilenirler.
Bu çalışma tarzı, köylülerin sempatisini kazanır.
Gelişmeleri izleyen zamanın Demirel hükümetinin direktifiyle valilik isçilerle görüşür ama işçiler işyerini terk etmezler. 17 Temmuz’da Ankara’da gönderilen özel jandarma birliği ve yerel polis-jandarma güçlerinin yardımıyla zorla maden ocağına girerler. Çıkan çatışma sonucu, eylem kırılır. Beşi sendikacı olmak üzere 13 işçi tutuklanır.
Yetkili sendika ile işveren Çorum İl özel İdaresi toplu iş sözleşmesi imzalar. Çıkarılan işçiler tekrardan işe alınırlar (5).
Gözlem: Alpagut olayı ile işveren/sermayedar olmadan işçinin üretimi sürdüreceğinin örneğini oluşturur. Buna karşın, işçi olmadan sermayedar olsa da, üretim yapılamaz. İşleyiş, salt üretimle sınırlı kalmaz. Ayrıca, satışıyla da ilgilenirler. Hem üretim ve hem de satış halkaları birlikte, işçilerin oluşturduğu kendi örgütleriyle yapılır. Sınıfın yönetebileceğinin canlı örneği. Eylem bir yönüyle de burjuvaziyi tedirgin eder. Çünkü üretim yerinde sermayedara ihtiyaç olmadığını göstermekle birlikte doğrudan özel mülkiyet hakkı da tehlikeye girer. O sebeple eylemin kırılması için, burjuvazi bizzat Demire iktidarı denetiminde merkezi düzeyde ilgilenir. Eylem, ülke genelinde halk tarafından desteklenir. Bir yanda burjuvazi eylemi kırmayı çalışırken diğer yanda dayanışma içinde bulunan halk güçleri eylemi yaşatma mücadelesi verir.
29 Aralık 1969.TOPKAPI/GAMAK DİRENIŞİ: 514 işçinin çalıştığı Gamak Elektrik Motorları Yapım Fabrikası’nda, 504’ü T. Maden-İş Sendikası üyesidir. Yaklaşık iki aydır 350 işçi hammadde yoktur diye çalıştırılmaz ve 22 Aralık’ta polisler bir bildiri dağıtır. Bildiride 124 işçinin işten çıkarıldığı yazılır. İşveren işçileri ücretlerini almaları için fabrikaya çağırır. İşçiler fabrikaya gittiklerinde işyeri kapısında polisle karşılaşırlar ve 36 polis, 300 işçi tarafından çembere alınır. Polis tabancasını kullanarak, işçilere saldırır. Çatışma sonunda sendikacı Şerif Aygün adlı işçi mermi ile öldürülür, 7 işçi ve 21 polis de yaralanır (6).
6-8 Şubat 1970-ZONGULDAK/KOZLU: Toplu sözleşme görüşmelerinin uzaması (3 aydır) ve ücret artışı taleplerinin yerine getirilmemesi (daimi işçilere verilen çocuk yardımının münavebeli işçilere verilmemesi) üzerine, isçiler 6 Şubat’ta ocaklara inmeyerek işbaşı yapmazlar. İşçilerden bir grubu G. Maden-İş Sendikası önünde gösteri yapar: “Satılmışlar, size güvenmiyoruz, para yiyerek sözleşmenin imzalanmasını geciktiriyorsunuz” diye slogan atarlar. Ayrıca işyerini gelen sendika arabasını da tahrip ederler. İşçilerin sendikaya karşı bu tavırları, sendikanın izlediği işçi düşmanı politikasının bir başka yönden anlatımıdır. Eylem üç gün sürer. Yapılan anlaşma üzerine işçiler, 9 Şubat’ta işbaşı yaparlar(7).

3 – Haziran’da Eylemler
Cumhuriyet gazetesi yıllıklarından yaptığım çalışmaya göre, belirleyebildiğim eylemler:
17 Mayıs 1970: ECA Pres Fabrikası’nda (İstanbul) 600’den fazla işçinin iki sendikaya birden aidat kesilmesini protesto etmek için işçiler, 10 gün süreyle direniş yaparlar.
20 Mayıs 1970: İstanbul/Alibeyköy’de Öz Kardeşler Çivi Fabrikası’nda iki işçinin işten çıkarılması üzerine, işçiler tarafından fabrika işgal edilir. Çıkarılan işçilerin tekrar işe alınmasıyla direnişe son verilir.
1 Haziran 1970: Ambarlı tesisleri grup müdürlüğünde çalışan 700 işçi, Tes-İş Sendikası ile işverenin imzaladığı toplu iş sözleşmesinden doğan hakların verilmemesi üzerine işbaşı yapmazlar.
Yine 1 Haziran’da TMMOB Personel Kanunu’ndaki yapılan değişiklik sebebiyle, 30 bine yalan mühendis ve mimar ve teknik elemanın katıldığı iki günlük boykot yapılır.
2 Haziran 1970: Silivri’ye bağlı Değirmenköy halkı, Çorlu’nun “Esece Çiftliği” topraklarını (üç bin dönüm) yeniden işgal ederler, önceki işgal sırasında ektikleri buğdayları yeşilken biçerek hayvanlarına yem yaparlar. Köylüler: “Toprağımızı kimseye yedirmeyiz; tarlalardan ölümüzü çıkarırlar” der.
3 Haziran” 1970: Ankara’da Galvaniz Fabrikası’nda çalışan 400 işçi, üç işçinin işten çıkarılmasını protesto etmek için fabrikayı işgal ederler.
5 Haziran 1970: Personel kanundaki değişiklik sebebiyle, bir grup sağlık personeli İstanbul-Beyazıt’ta çadır kurarak açlık grevine başlar.
9 Haziran 1970: 43 gündür direnişi sürdüren Günterm Fabrikası işçileri, işverenin ücret alacaklarını vermemesi üzerine fabrikayı işgal ederler. Alpagut’ta olduğu gibi kendileri üretim yaparlar.
14 Haziran 1970: İktidarın saldırılanın ve personel kanunundaki değişikliği protesto etmek amacıyla, Türk-Persen Ankara’da yürüyüş yapar.
Yine aynı gün Hayrabolu’da üç bin tarım işçisi ücretlerinin artırılması isteyerek işbaşı yaparlar. Gündeliklerinin 12,5 TL’den 17,5’e yükseltilmesiyle eyleme son verirler.
16 Haziran 1970: 14 bin aşkın pancar işçisi gündeliklerinin artırılması için gösteri yaparlar. Ayrıca Alaşehir’de binlerce bağcı miting yapar.
15-16 Haziran: 14 Haziran’da DİSK’e bağlı sendikaların İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli ve Sakarya temsilcilerinin yaptığı ortak toplantıda, Meclis’teki tasarılar geri alınıncaya kadar 15 Haziran’dan itibaren işbaşı yapmama kararı alırlar.
İşçiler eylemin başarıyla yürütülebilmesi için kendi aralarında örgütlenirler.
Direnişin 1. günü 15 Haziran’da 70 bin işçi, işbaşı yapmaz. Bu işyerlerinden bazıları; Türk Demir-Döküm, Otosan, Sungurlar, Singer, Arçelik, Hoover, Rabak, Profilo, Philips, Aygaz, AEG, Grundig ve AUER vs. DİSK’e ve Türk-İş’e bağlı (sendikalara örgütlü olduğu EAS, Mutlu Akü, Koruma İlaçları, Chrysler, Makine-Tarım ve Cibali Tekel vs.) işçiler eyleme katılır.
TMMOB-İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi yayınladığı bildiride, eylemi desteklediklerini açıklar.
Ayrıca aynı gün TIPKON (memur sendikası) üyesi memurlar, personel kanununda yapılacak değişiklikleri protesto için saat 09’dan itibaren işi yavaşlatırlar ve bu direniş 16 Haziran akşamına kadar sürer.
Direnişin 2. günü 16 Haziran’da eyleme 150 bini aşkın işçi ve 113 işyeri katılır. İşçiler işbaşı yapmazlar ve ayrıca da topluca İstanbul şehrinin belirli merkezlerine doğru yürüyüşe geçerler. Polisin ve jandarmanın kurduğu barikatlar aşılır. Yürüyüş kollarının geçtiği yerlerdeki işyerlerinde çalışanlar işi bırakır ve yürüyüş kortejine, katılırlar. Böylece direnişe katılım 2. günde daha fazla olur. Barikatları aşmak için çıkan çatışmada, 16 Haziran günü Hüseyin Kahraman ve Yaşar Yıldırım (Mutlu Akü’den) adlı iki işçi ve Kadıköy’de esnaf Abdurrahman Bozkurt ölür. Ayrıca yaralı bir işçinin de, 19 Haziran’da ölmesi üzerine; toplam üç işçi hayatını kaybeder. 100’ü aşkın yaralanan işçi olur. 16 Haziran’da bir de polis ölür.
Aynı gün 16 Haziran’da İstanbul ve Kocaeli’nde bir ay süreyle sıkıyönetim ilân edilir
Aynı gün bir ses: Kemal Türkler’in radyoda yayınlanan mesajı:
“İşçi kardeşlerim… Beni iyi dinleyiniz… Bizler Anayasaya sımsıkı bağlı işçiler olduğumuz için hiçbir hareketimiz Anayasaya aykırı olamaz. Ne var ki bizim aramıza çeşitli maksatlar güden kişiler, çeşitli kılıklara bürünerek girebilir. Hatta kötüsü, gözbebeğimiz şerefli Türk Ordusunun bir mensubuna kötü maksatla taş atabilir, tahrikler yapabilir. DİSK Genel Başkanı olarak sizi uyarıyorum” (8).
Türkler’in mesajı radyodan yayınlanırken, “gözbebeği” ordu birlikleri fabrikaları sarar ve işçileri tutuklamaya başlar. Demecin, eylemin doruğunda iken yayınlanması yoksa bir tesadüf mü?
Eylem: Birleşen iki davranış.
Burjuvazi resmi terörü artırma ve sendika lideri de “yangına” su sıkma gayretinde.
Kime mi, karşı? İşçi sınıfına…
Zaten işçi sınıfı burjuvazi ile hiç teke tek karşılaşmadı! Hep sınıf içinde burjuvaziyi destekleyicilerin ihanetine uğradı.
Uğruyor: En son 1989 Mayıs’ında olduğu gibi…
Haziran’da eylem, iki gün sürer ama İstanbul’da işi yavaşlatma biçiminde eylemler (Türk Demir-Döküm, Derby, Sungurlar, Rabak, Auer, Otosan, Arçelik, Vita ve Elektro-Metal vs.) ay sonuna kadar devam eder.
Ayrıca eylem somasında işyerlerinde işçi kıyımları yaşanır:
Cumhuriyet gazetesi, 2267 işçinin işten atıldığını ve bunun 44’ünün işçi temsilcisi olduğunu ve 133’ünün tutuklandığını sonra 112’sinin tahliye edildiğini yazar (9).
Yapılan bir başka çalışmada toplam 5090 işçinin atıldığını yazar. Bazı işyerlerine ait döküm: Sungurlar 150, Otosan 756, Man 546, İzmir Aliağa 480, BMC ve Çelik Montaj 300’er, Adel Kalem 234, Otomarsan 105, Uzel Traktör 200, Haymak 150, Gıslavet 131 ve Derby 104 vs. sıralanır (10)
Eylem İstanbul ve Kocaeli ile sınırlı kalmaz (11):
İzmir’de DİSK’in örgütlü olduğu 13 işyerinde çalışanlar, 24 saat süreyle işbaşı yapmazlar (18 Haziran).
19 Haziran’da ortak bildiri yayınlayan 18 sendika, DİSK’i ve eylemci işçileri desteklediklerini açıklar.
24 Haziran’da hiçbir konfederasyona bağlı olmayan 131 (bazı yayınlarda 70) bağımsız sendika,
“Bağımsız İşçi Sendikaları Genel Direniş Komitesi” adıyla bir komite oluştururlar. Bu örgütlenme, 274 ve 275 sayılı yasalarda yapılmak istenilen değişikliğe karşı, ülke çapında eylem yapılması kararım (yapılan bir forumda) alırlar. Sıkıyönetimde açılan davalar:
7 Temmuz 1970: İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığında 85 işçi,
11 Temmuz 1970: İzmit’te yine sıkıyönetimde 11 işçi.
18 Ağustos 1970: Dev-Genç üyesi 9 öğrenci hakkında dava açılır.
Bu davaların ilginç delili, 14 Haziran 1970 tarihinde Lastik-İş Sendikası merkez binasında DİSK’e bağlı sendika yöneticileri ve temsilcilerle yapılan toplantının alındığı teyp bandı, 20 Haziran’da polisin yaptığı sırada bulunur. Savcı konuşanları mahkemeye delil olarak sunar (12).
4- Haziran Sonrası Eylemler
15-16 Haziran sonrasında 1970 yılında yapılan eylemler (13):
22 Temmuz: Fındık üreticileri düşük taban fiyatım protesto etmek için gösteri yapanlar ve polis saldırısı sonunda bir üretici ölür.
12 Ekim: 370 işçinin çalıştığı Plastel fabrikasında 20 işçinin işten çıkarılması üzerine, işçiler bu işçilerin tekrar işe alınması için 7 saat süreyle fabrikayı işgal ederler.
13 Ekim: İstanbul Gıslavet lastik fabrikasında çalışan 1300 işçi, işverenin 15-16 Haziran günlerine ait (fabrika işçileri bu eyleme katılır) ücretlerini ödememesini protesto etmemek amacı ile 13 Ekim sabahı işyerinde oturma eylemi yaparlar. İşyerinin kapılarını da kaynakla kapatırlar. Polis kapılan buldozerle kırar. Saldırı sonrası Hüseyin Çapkan adlı işçi ölür. 35’i işçi olmak üzere 50 İrişi yaralanır. Eylemin kırılması sonrasında 103 işçi işten çıkardır.
– Üç aydır ücretlerini alamayan 200 YSE işçisi (Eskişehir), işbaşı yapmaz.
– Ayrıca 250 kadar PTT işçisi oturma eylemi yapar (işyerine ait şehir ismi verilmemiş).
14 Ekim: ’70 Ağustos ekonomik kararlarını protesto etmek için bakkallar ve bayiler; Ankara, Kütahya, Kırşehir ve Trabzon’da üç günlük boykota başlarlar. İşyerlerini açmazlar.
31 Aralık: 28 Aralık’ta Türk-İş yayınladığı bildiride, “işçileri memurlaştırmayı sürdüren çalışmaların yılbaşına kadar durdurulmaması ve işçi ikramiyelerin de aynı süre içinde ödenmemesi halinde, 1 milyon üye işçimiz işi durduracaktır” der. Bundan bir gün sonra sendika genel merkezine bombalı saldırı yapılır. Bunun üzerine 31 Aralık’ta Türk-İş’e bağlı sendikalara üye işçiler, saat 09 ile 11 arasında iki saat süreyle işbaşı yapmazlar (14). Türk-İş Genel Sekreteri Halil Tunç, “Türk işçileri başarılı bir sınav vermişlerdir” diye demeç verir. Eyleme DİSK’li işçiler de katılır (15). Bu eylem ile ilgili olarak, Yol-İş Sendikası Eğitim Uzmanı Yıldırım Koç, bu genel grev girişiminin ne kadar başarıyla uygulandığı konusunda kesin verilerin mevcut olmadığını yazar (16).

KA YNAKÇA:
1- M. Şehmuz Güzel, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, iletişim Yayınlan, C.7;Kemal Sülker, 100 Soruda İşçi Hareketleri, Gerçek Yayınevi, 3. baskı, 1976.
2- Cumhuriyet, 11-17 Mart 1965.
3- Cumhuriyet, 8-11 Şubat 1968.  .
4-Cumhuriyet, 15-17-Aralık 1969.
5- M. Ş. Güzel. Ansiklopedi, C.7, sf.1864-1866.
6- Cumhuriyet, 30 Aralık, 1969
7- Cumhuriyet. 7-9 Şubat1970.
8- Milliyet, 17 Haziran 1970.
9- Cumhuriyet, 16 Eylül 1970.
10- Türkiye Solu, sy: 1, 15 Nisan 1971, Aktaran T. Arınırr – S.Öztürk, 15-16 Haziran, Sorun Yayınları, İstanbul, 1976, sf.107.
11- Cumhuriyet, 15-24 Haziran 1970.
12- T. A.-S. Ö, age, sf.182-257.
13- Cumhuriyet, 23 Temmuz, 13-21 Ekim 1970.
14- Türk-İş, 9. Kongre Raporu, 1973, sf.52-66.
15- Cumhuriyet, 1 Ocak 1971.
16- Yıldıran Koç, Türk-İş, Neden Böyle? Alan Yay., İstanbul, 19U, sf.?3.

Haziran 1989

Asfaltı Üreten Bölgenin Yollan Patika… Bölgesel Analiz -Bir Deneme (1979-1986)

Her şeyin bir vakti var,
Döllenmenin ve ölmenin,
Dikmenin vakti var,
Ve sökmenin,
Öldürmenin ve şifanın,
Yıkmanın vakti var,
Ağlamanın vakti var,
Ve gülmenin.
Enver GÖKÇE

3- SONUÇ
Çalışma, coğrafi konumu gereği adlandırılan Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesindeki 18 ili kapsıyor. Bu bölgenin ülke alanında payı, yüzde 28,5 olup, 222,3 bin km.dir.
Global olarak toplam GSYÎH’-da (79 fiyatıyla) 1979’da yüzde 9,4 olan Bölge’nin payı, 1986’da yüzde 8,9’a kadar geriler. İmalat sanayinde yaratılan katma değerin dağılımı (cari fiyatla) bakımından Bölge’nin payı ’80’egöre (ki yüzde 3,4) artar ve 1986’da yüzde 4,2’ye kadar yükselir. Fakat aynı yıllarda yalnız Bursa’nın payı, yüzde 3,6’dan 5,6’ya çıkar.
Bölge’de ekonomik faaliyetin hâkim öğesi tarım ve bunun da hayvancılık alt sektör dalıdır.
Bölge’nin faal nüfusunun tarımdaki payı (1985’de) yüzde 69,6 olup, aynı yılda GSYİH içinde ise yüzde 37,1 paya sahiptir.
Sermayenin kıt olduğu Bölge’de sanayi sınırlı gelişme gösterip; sağladığı geliri ve hammaddeleri esas olarak bölge dışına transfer edilen petrol, bakır ve krom madencilik alt sektör dalı etkindir.
’80’li yıllarda ağırlık verilen altyapı yatırımlarının, ülkede pazar bütünlüğüne etkisi; tarımda makinalaşma, karayollarında ulaşım ve haberleşme imkânlarının gelişmesine paralel olarak, önceden var olan Türkiye pazarının bütünleşmesini daha da hızlandırmıştır. Böylece, her yerleşim biriminin ülke pazarına ulaşma imkânını sağlayan dağıtım ve haberleşme kanalları artmıştır. Pazarın büyümesiyle birlikte, pazar için üretim belirli ürünlerin üretiminde ihtisaslaşma olabilir. Yani, küçük yerel pazardan büyük dış pazara açılma yerel tüketime dönük çeşitli ve standartlaşmamış üretimden, ihtisaslaşmış üretime geçişi gerektirebilir. GAP’ın gerçekleşmesi halinde, bu gelişmeyi daha da hızlandırması beklenebilir. İşte bununla, büyük tarımsal işletmeler yani büyük toprak mülkiyeti sahibi toprak ağalan, artı-ürünü kolayca değerlendirme fırsatı bulacaklar.
Pazarla bütünleşmeye ve ürünün o derecede kolayca değerlendirilmesine bağlı olarak, kırsal kesim pazar ekonomisi içine dâhil olacak. Bu gelişme kırsal kesimde, büyük toprak sahibi olanlar dışındakiler için borçlanma yoluyla yüksek riskler taşıyarak da olsa işletmeleri büyütme olanağı verecek.
Yani var olan toplumsal çelişkilerin artması ve keskinleşmesi süreci yaşanıyor.
Bu, iki gelişmeye neden olabilir: Birincisi, mülksüzleşme ve kırdan kopuş (şehre göç); ikincisi, kırda kalmaya olanak sağlaması (yani tarım işçileri, mevsimlik tarım işçileri, küçük miktarda toprağın ekilmesi ya da kiralanması) etkisinden bahsedilebilir.
Ayrıca iç pazarın genişlemesi sermaye birimini arttırır.
Toprak Sorunu;
Ülkenin ve özellikle Bölge’nin çözülmesi gereken bir toprak sorunu, topraksız köylülerin toprak mülkiyetine sahip olmaları gereği olarak vardır.
1950 yılında 3 milyon 75 bin toplam aileden, yüzde 17,8 yani 547 bin aile topraksızdır Bu topraksız yoksul köylü ailelerin yüzde 74,9’u tarım işçiliğiyle, yüzde 8,7’si yalnız hayvan yetiştirmekle geçimini sağlamaktadır. Aynı yılda toplam ailenin yüzde 1,5’i (ve yüzde 5,7’si) işlenen toprağın (19 milyon 452 bin hektar) yüzde 24,8’e (ve yüzde 41,4’ü) sahiptir. Yani 500 (ve 200) dönümden daha fazla toprağa sahiptir. 20 dönümden az toprağı olan aile oranı yüzde 30,6 ve işlenen toprağın oranı yüzde 4,3’tür (1).
Hem toprak mülkiyetinin dağılımı, dengesiz ve hem de topraksız yoksul köylülerin aile sayısı oranı az değildir. Topraksız aileler ortalama dört nüfus olarak dikkate alındığında, 2 milyon 200 bin toplam nüfus olur ki, bu da ülke toplam nüfusunun yüzde 10,5’i demektir.
1962-1969 döneminde Türkiye’nin bütün illerinde uygulanan (ki bu birincisi) Köy Envanter Etütleri sonuçlarına göre, toplam çiftçi ailesi 4 milyon 131 bindir. Bunun 1 milyon 268 bin’i yani yüzde 30,7’i topraksız çiftçi ailesidir (2). Topraksız bu ailelerin yüzde 92,7’i tarım işçisi iken diğerleri ortakçı ya da kiracıdır (3). Ailelerin yüzde 60,7’nin toprağı 50 dönümden az iken, yüzde 0,45’in ailelerin toprağı 1500 dönümden daha fazladır. Yapılan çalışma açısından Bölge’ye ait bazı illerde topraksız ailelerin oram Mardin’de yüzde 40,8; Diyarbakır’da yüzde 46,8; Siirt’te yüzde 42; Urfa’da yüzde 53 ve Erzincan’da yüzde 38,2’dir. (4)
1950 ve 1960’lı yıllar sayımında yöntem farklılıkları ve eksikliklerine rağmen yine de mukayese yapılırsa; 1950’ye göre toplam aile sayısı yüzde 34,3 artarak 4 milyon 131 bin olur.
1950’ye göre topraksız aile sayısı mutlak olarak yüzde 131,8 artarak 1 milyon 268 bin’e yükselir. Toplam çiftçi ailesi içinde nispi oranları da artar yüzde 17,8’den 30,7’ye çıkar. 20 dönümden az toprağa sahip ailenin payı 1950’de yüzde 30,6 iken bu oran 1963’de yüzde 36,1’e yükselir. Fakat aynı yıllarda 500 dönümden fazla toprağa sahip ailelerin toplam ailede oram yüzde 1,5’ten 0,45’e geriler.
DPT’nin 1963 yılında yaptığı bir çalışmaya göre toplam aile sayısı yüzde 20’lik gruplara bölündüğünde, bu gruplara işlenen topraktan düşen payın gelişimi (azdan çoğa doğru) yüzde 1,5; yüzde 5,0; yüzde 11,5; yüzde 20,5 ve yüzde 61,5 olur. (5)
DPT’nin araştırmada dikkate aldığı toplam aile sayısı 3 milyon 514 bin’dir. Bazı aksaklıklarına karşın, toprakta yoğunlaşma gözleniyor.
Yine Köyişleri ve Kooperatifler
Bakanlığı tarafından ülke düzeyinde 1981 yılında, 34805 köyde yapılmış bulunan Köy Envanter Etütlerine göre ülkede var olan 5 milyon 283 bin çiftçi ailesinden 1 milyon 434 bin’i topraksız olup, toplam çiftçi ailesi içinde oram yüzde 27,1’dir. Yani her dört çiftçi ailesinden birisi topraksızdır. Bu etüde göre ülkenin en geri kalmış Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da topraksız çiftçi ailesi oram yüzde 42’dir. Bu bölgede bazı illerde topraksız çiftçi ailesi oranı yüzde 27,1 olan Türkiye ortalamasının da çok üzerindedir. Örneğin: Topraksız çiftçi ailesi oranı Bitlis’te yüzde 58; Muş’ta yüzde 54; Kars’ta yüzde 52; Hakkâri’de yüzde 46; Diyarbakır’da yüzde 45; Siirt’te yüzde 45; Ağrı’da yüzde 44 ve Urfa’da yüzde 42’dir (6).
İşletilen toprağın aileler arasında dağılımı konusunda bilgi, makalede yer almamakta; çünkü, 1981’de yapılan çalışmanın yayımının halen bitmediği belirtiliyor.
1962-1969’a göre 1981’de çiftçi ailesi yüzde 27,9 artarak 5 milyon 283 bin’e yükselir. Aynı yıllarda topraksız çiftçi ailesi nispi olarak (yüzde 30,7’den 27,1’e) azaldığı halde, mutlak olarak yüzde 13,1 artarak 1 milyon 434 bin olur.
Bu dökümün anlamı şu; 1980’li yıllarda Türkiye genelinde ve özelinde incelemenin yapıldığı Bölge’de toprak sorunu; çözüm bekleyen sosyo-ekonomik bir sorundur.
Yani kısaca;
1- Toprağın mülkiyetinin dağılımı dengesiz,
2- Toprak işleyenin mülkiyetinde (kiracı, yarıcı toprağı işliyor ama toprağa sahip) değil,
3- Bütün bunların sonucu olarak toprak mülkiyetinin dağılımının yer aldığı bu yapıda olan tarım sektörü de yeterince verimli olamamaktadır.
Bu anlamda toprak sorunun çözümü sektör bazında gelişmelere sebep olacaktır.
Yani ne olacaktır?
Tarım sektöründe verimliliğin artmasına bağlı olarak hem pasta ve hem de düşen paylar büyüyecek ve ayrıca da ülke daha hızlı kalkınacaktır. Onun için bu sektörde;
1- Toprak mülkiyetinin daha adil dağılımının sağlanması, yani toprağın işleyenin olması,
2- S aktörde kredi piyasasına tefecilerin hâkimiyetine son verilmesi,
3- Oluşturulacak örgütlenmelerle (Köylü Birlikleri, Kooperatifler) teknolojik gelişmeden sektörün yararlandırılması türünden çözümlerin bugünkü sosyo-ekonomik yapı içinde sağlanması imkânsızdır.
Çünkü toprak sorunun varlığı sistemin kendisiyle özdeştir.
Bu sebeple, toplumsal dinamiğin lokomotifi işçi sınıfının sosyal kurtuluş mücadelesinde müttefiki yoksul köylülüktür. Bu güç birliği, ÖZGÜRLÜĞE ve EKMEĞE güvenli yürümenin önemli bir adımıdır.
Kentli nüfusun artıyor olmasının sonuçları:
1- Kırsal kesimin daha da parçalanması ve kente kitlesel göç olması,
2- Kente gelenlerin ya işçileşmesi ya da işsizler ordusuna katılması,
3- Düzensiz bir kentleşme nüfusunun ve işsizliğin yoğunlaşması,
4- Kentleşen nüfus artışının iç pazarı genişletmesi şeklinde sıralanabilir.
1980 somasında beş yıl içinde kentli nüfusta, yüzde 10’a varan artışı sağlayacak değişimin ve böylece Cumhuriyet tarihinde ilk defa toplam nüfusunun yandan fazlasının kente olmasının sebebi ayrıca bir araştırma konusu.
Fakat bilinen şu ki, kenti bu derece çekici kılacak bir ekonomik gelişmeden bahsetmek mümkün değil.
Toplumsal bir gerçek: Kente kitlesel göç olduğu…
Bu halde, göçün nerelerden daha fazla olduğu ve nerelerde yoğunlaştığı önem kazanıyor. Bunu açmak açısından nüfusun doğum yerine göre dağılımı bir ipucu verebilir. Fakat bu çalışma ’85 nüfus sayımının tüm sonuçları yayınlanmadığı için şimdilik yapılamıyor.
18 ilin toplam nüfusu 1965’e göre 1970’te yüzde 15,2 (ki 49 il toplamı yüzde 13,0) artarken, bu oran ’80’de yine 1965’e göre yüzde 41,5 (49 ilinki, yüzde 42 )’dir. Nüfusun doğum yerlerine göre dağılımı dikkate alındığında, 18 ve 49 ilin nüfusu 1965’e göre 1970’de yüzde 18,3 ve 12,2 artarken, 1980’de yüzde 57.6 ve 38,8 oranında artar (7).
Doğum yerlerine göre sayım varsayımına göre 18 ilden diğer yerleşim birimlerine göç olduğu açıkça anlaşılıyor. Doğu’dan diğer bölgelere göç: Bölgesel göç…
İstanbul için yaptığım çalışmada bu ilin toplam nüfusu 1980 yılına göre 1985’de yüzde 23,2 artar. Bu oran, doğum yeri 18 ile ait olanında ise yüzde 28,6’dır (8)
1980’ler öncesi için yapılan gözlemin, İstanbul örneğinde görüldüğü gibi 1985 yılı içinde geçerli olduğu anlaşılıyor.
Kitlesel göçün etkin kaynağı: 18 ilin oluşturduğu Bölge…
Bölgesel göç…
Kente (ya da diğer bölgelere) göçü cazibeli kılacak ne bir ekonomik kalkınma yaşanıyor ne de yatırımların yapılıyor olmasıdır. Çünkü milyonlarca işsiz kentlerde yaşıyor.
O halde, neden kent tercih ediliyor? Kırı ya da Bölge’yi yaşanmaz kılan ne?
Toplumsal refahı paylaşım hiç değil…
Toplumsal ve sosyolojik bir gerçek: Kürtlerin var olduğu…
Ortadoğu’da Kürtlerin yoğun olarak bulunduğu toprak parçası üzerinde birden çok ülke bulunduğu için, bu bölgeler; o ülke ismiyle birlikte Kürdistan olarak adlandırılır.
Sosyolojik bir gerçek: Kürtçenin var olduğu…
Bütün nüfus sayım (1980 ve 1985 dâhil) forumlarında ana diliniz nedir? diye soru var olduğu halde, nüfusun ana diller itibariyle dağılımı yalnızca 1965 yılma ait yayınlarda yer alır. Diller; Türkçe, İslâm azınlık dilleri (Abazaca, Acemce, Kürtçe, Kirmanca, Lazca, Zazaca, Çerkezce) diğer azınlıklar, Latin ve Slav dilleri, diğerleri başlığıyla yayınlanır. Diğer sayım sonuçlarında yayınlanmamıştır.
Neden yayınlanmaz?
1965 sayımına göre toplam nüfus 31 milyon 391 bin ve bunun yüzde 90,1’i Türkçe; yüzde 7,6’ı Kürtçe ve yüzde 1,2’i Arapçadır. Kürtçenin nüfusu 10 bin’den daha az yerde çoğunlukta konuşulduğu da verilen bilgilerde yer alıyor. (9)
Kaynak transferi; derinleşen ekonomik krizin olduğu koşullarda iç ticaret hadlerinin düşüyor olmasına bağlı olarak, tarımda işsizliğin arttığı ve kaynakların yoğunlaşmasına bağlı olarak ekonomide tekelleşmenin güçlendiği gözleniyor.
Her ne kadar burjuvazi tarafından sanayileştik safsatası işleniyorsa da, toplumsal gelişmenin önünde sanayileşme diye bir ekonomik sorun vardır.
Şöyle ki;
İmalat sanayisi katma değerini sektörler itibariyle dağılımı (1980-1985) incelendiğine görülen, o ki, imalat sanayinde büyük ölçüde yapısal değişme olmamıştır. Gıda, içki ve tütün gibi tüketime dönük sanayi dalının hâlâ en yüksek payı aldığı görülüyor (yüzde 42,8’den 34,4’e gerileme). Kimya ve petrol ürünleri (yüzde 4,1 ‘den 10,9’a) ve makina ve teçhizat (binek otomobili nedeniyle) üretimi (yüzde 8,1’den 18,8’e) büyümüş olduğu hesaplanıyor (10).
1980 sonrası önemli yapısal değişim olmadığı gibi ’80 ile ’85 yılı karşılaştırıldığında görülen o ki, statik yapı korunmuş görülmektedir.
Ayrıca imalat sanayisi ürünlerinin mal gruplarına (tüketim, ara ve yatırım malları) göre dağılımı 1972 ve 1985 yılı rakamları incelendiğinde görülen o ki, tüketim malları yüzde 46,6’dan 41,4’e; ara malları yüzde 39,4’ten 43,4’e ve yatırım malları yüzde 14,0’dan 15,2’ye büyümüş (11). Yani ciddi bir yapısal değişimin olmadığı gibi, yatırım mallan üretiminin ağırlığı da artmamıştır.
Sabit sermaye yatırımlarında imalat sanayinin payı; 1963-1977 yılları arasında uygulanan beşer yıllık üç planda ortalama yüzde 20,04’den yüzde 28,2’ye kadar yükselir ve sonraki plan döneminde yüzde 25,6’ya iner. Eylül çocuğu Özal’ın yönetiminde uygulanan 5. BYKP’nin de yıllar itibariyle imalat sanayinin payı yüzde 22,3’ten 14,8’e geriler ve ortalaması yüzde 18,2’ye kadar düşer.
Bu halde bugünkü var olan imalat sanayi yapısı, ’80’li yıllar öncesinde yapılan imalat sanayisi yatırımlarının ürünüdür.
Demek ki, “sanayileştik” edebiyatı yapılıyor.
Bu incelemeler ışığında Bölge’nin sorununa; ekonomik, toplumsal ve sosyolojik yönünün yani ulusal ve sosyal bütünlüğü içinde bakılması halinde kalıcı çözümlerin sağlanması mümkün olacaktır.
Aksine, hayır! Olmayacaktır!
İnceleme sırasında toplumsal bütünlük dikkate alındı. Ama biliniyor ki toplumsal bütünlüğün parçaları sınıflardır.
Hâkim üretim ilişkisine bağlı olarak Bölge’nin var olan konumu, burjuvazinin ve büyük toprak ağalarının egemenliklerinin ürünüdür. O halde, bu sınıflar varlıkları gereği olarak dünü ve bugünü savunuyorlar.
Sınıfsal anlamda da ülke yapısıyla benzerlik olduğu görülüyor.
Bir başka yönden; çalışan/çalıştıran, işçi/işveren-burjuvazi ya da emek/sermaye çelişkilerinin yaşandığı bugünkü koşullarda çalışma hürriyeti: Emeğin çalışma “özgürlüğü” anlamına geldiği gibi, aynı zamanda çelişkinin diğer tarafı açısından da sermaye birikiminin, o anlamda sömürüyü artırmasıdır. Yani emeğin sırtından “har vurup harman savurmadır.”
Yine yukarıdaki temel çelişkinin hâkim olduğu çok uluslu bir ülke yaşantısında devletin “bağımsızlığı” ve “hürriyeti”: Öz olarak ulusal baskıyı, asimilasyonu ve Siyonizm’i resmi tez olarak kabullenmedir.
Yaşananlar farklı mı?
Hiç de değil!
Sorunların varlık boyutu birliktelik gösteriyor…
O sebeple; Bağımsızlık, Özgürlük ve Emek yani sosyal ve ulusal mücadelenin birlikteliği…

KAYNAKÇA:
1- İstatistik Umum Müdürlüğü, 1950 Ziraat Sayımı Neticeleri, Ankara, 1956, sf.124 ve Yahya Kanbolat, SBF Maliye Enstitüsü, Ankara, 1963, sf.33-35, Aktaran, Doç. Dr. Suat Aksoy, 100 Soruda Türkiye’de Toprak Meselesi, Gerçek Yayınevi. 1969, sf.103.
2- Prof. Dr. Ziya Gökalp, Mülayim, Cumhuriyet, 3 Nisan 1985.
3- Yıldırım Koç, 11. Tez, Kitap, Şubat 1986, sf. 173.
4- DİE, yayım no: 477,1965, sf.6 ve Köy Envanter Etütleri, Köy işleri Bakanlığı yay., Ankara, 1963-1967, Tablo 29, Aktaran, Doç. Dr. Suat Aksoy, age, sf.110.
5- DPT, Gelir Dağılımı Araştırması, 1963. Aktaran, Doç. Dr. Suat Aksoy, age, sf.113.
6- Prof. Dr. Ziya Gökalp, Mülayim, Cumhuriyet, 3 Nisan 1985.
7- DİE, 756 ve 1072 no’lu yayınları, Ankara.
8- DİE, 990 ve 1237 no’lu yayınları, Ankara.
9- DİE, yay. no: 568. Ankara, 1969. Tablo 18.
10- İSO, 1989/1.
11- İSO, 1987/13.

Haziran 1989

Bir Engizisyon Hukuku Kavramı Düşünce Suçu

Yeni bir kitap çıktı. TDKP davasından yargılanan, HALKIN KURTUL UŞU gazetesinin üç yazı işleri müdürü, Mustafa YILDIRIMTÜRK, Osman TAŞ ve Veli YILMAZ’ın üç imzalı ortak savunmalarını içeriyor. Basına, düşünceye, düşünce yayma hakkına saldırıların güncel olduğu koşullarda kitabın değeri artıyor.
Her biri yüzlerce yıllık hapis cezasına mahkûm edilen üç yazı isleri müdürü ”düşünce suçu” kavramını tarihselliği içinde ve somutluğuyla siyasal olarak irdeliyor, düşünme ve yazmanın bedeline, düşünce yayma hakkının meşrulaşma koşullarına değiniyorlar. Şu koşulda “suç” olan bir başka koşulda olmayabiliyor, meşrulaşabiliyor, karanlık bir dönemde yeniden dava konusu edilebiliyor. Toplumsal muhalefetin durumu belirleyici.
Resmi ideolojiyi, burjuva siyasal tutumları eleştiri konusu edenlerin ödemek durumunda bırakıldıkları bedel, düşünce ve düşünceyi yayma özgürlüğünün, basın özgürlüğünün ülkemizde geçersizliğinin göstergesi.
“Düşün ama ifade etme”! Sanki düşünce kafada kalabilirmiş gibi, sanki bu anlamsızlık değilmiş gibi, sanki bunu dayatanlar düşünüp bu düşüncelerini ifade etmiyorlarmış gibi… ”Düşünce” kavramını ve “düşünce özgürlüğü”nü anlamsızlaştırma, insana, düşünmesine, bunu ifade etmesine ve düşüncesini örgütlemesine saldırı bir gün var olamayacak, o güne dek de mücadelesi verilecek ve bedeli ödenecek. Tarih böyle akıyor.
Üç yazı işleri müdürünün ortak imzalı savunmalarından yaptığımız aşağıdaki aktarmalar bunu gösteriyor, bunun üzerinde duruyor.

(…)
Bu toplumsal gerçekler, nesnel toplumsal olgular, yasalara, hukuki ve yasal düzenlemelere rağmen var oluyor, varlığım sürdürüyor. Toplumsal nesnel gerçekler ve bu gerçeklerin gün ışığına çıkartılması, dile getirilmesi birer gerçek olarak —ve birer kavram olarak— yasaları, yasal düzenlemeleri aşıyor.
Toplumsal gerçek, sınıfların varlığı, sınıflar-arası mücadelenin sosyal, siyasal ve tarihsel varlığı temelleri üzerinde şekilleniyorsa, bu nesnel gerçeğin kendi güncelliği ile devrimci bir basın-yayın organına; işçi sınıfının sosyal kurtuluş mücadelesinin, çalışan insanların ekonomik sömürüye ve siyasal baskıya karşı mücadelesinin bir yayın organına yansımasından, basılı bir yayında dile getirilmesinden daha doğal bir şey olamaz.
Bilim, insanlığın gerçek kurtuluşunun, gerçek özgürlüğün, ancak, sınıfların toplumsal sınıf farklarının ortadan kalktığı, her türden siyasal kurumlaşmanın yok olduğu sınıfsız toplumda gerçekleşeceğini ortaya koyuyorsa, devrimci bir yayın organında, insanlığın gerçek altın çağına ilişkin bir propaganda da bilime ve gerçeklere aykırı düşmez, tersine bunu gerekli kılar.
İşyerlerinde, sokak ortalarında, üniversite-okul dershanelerinde devrimci, demokrat insanlar kurşunlanıyorsa, işkence sonucu yüzlerce insan öldürülüyor, sakat bırakmıyorsa, bir ulus, ulusal baskı ve tenkil seferleri ile yok edilmeye çalışılıyorsa, devrimci bir basın organının bu gerçekleri sergilemesi, bu baskı, cinayet ve katliamların arkasındaki faşist siyasal odakların ve kurumların üzerine gitmesi, onun vazgeçilmez bir görevidir.
Örnekleri çoğaltmak mümkün, ama gerekmiyor. Ama ezilen, baskı altına alman bir sınıfın, egemen olan bir sınıfın çok yönlü ve sayısız bir propaganda faaliyetine ve propaganda organlarına karşı, kendi propaganda araçlarını yaratmasının eşyanın tabiatına, toplumun nesnel gerçeğine uygunluğunun görülmesi gerekiyor.
Toplumda egemen kültürce, ideoloji organ ve araçlarınca sürekli yeniden üretilen egemen bilincin, geleneksel ideolojinin şartlandırdığı sıradan insanların, çıplak gözle görüp kavrayamayacağı toplumsal gerçeklerin açıklanması, teşhir edilmesi, propagandanın temel görevlerinden birisi oluyor.
Devrimci bir yayın organı da, devrimci propagandanın önemli işlevlerinden birini yerine getiriyor.
Bu da ancak yasalara, yasal ve fiili yasaklamalara rağmen, devrimci bir yayın organının resmi ideolojinin ve onun çizdiği sınırların dışına çıkması koşullarında gerçekleşebiliyor. Düşünce özgürlüğünün, basın özgürlüğünün fiilen kullanılması ve fiili haklan yasal bir hak konumuna çıkabilmesi, ancak bu şekilde mümkün olabiliyor. Tarihsel ve güncel olgular bunu gösteriyor.
Toplumun çürüyen güçlerinden yana değil, dinamik, tarihsel ilerlemenin motor güçlerinden yana tutum alan ve bilime dayanan bir gazeteci, bir yazı işleri müdürü, her şeyden önce gerçeğe dönük olmak zorunda, nesnel gerçeğin çözümlenmesini yapmak zorunda.
Egemen, resmi ideolojinin propagandasını yapmak, onu meşru ve haklı göstermeye çalışmak, bilimden yana bir gazetecinin, sorumlu bir yazı işleri müdürünün sorumluluğu ile, görevi ile bağdaşmaz.
Devrimci bir yayın organının sorumlu bir yazı işleri görevlisi, başka türlü davranmayı açık ki, onurlu bir davranış sayamaz.
Hakkımızda verilen mahkûmiyet kararlarını doğrudan şahsımıza yönelik olarak almıyoruz. Yargılamada ve mahkûmiyet kararlarında isimlerimizin bulunmasını sadece bir vesile olarak görüyoruz. Aslında bu ve benzeri yargılamalar ve mahkûmiyet kararları, devrimci basının, özgür düşüncenin, basın özgürlüğünün yargılanması, cezalandırılması anlamına geliyor, şahsımızda özgür düşünce, düşünce özgürlüğü mahkûm ediliyor.
Bugün bir övünç kaynağı sayılan sansürsüz basın-yayın hakkı dahi, egemen sınıfların ve siyasi otoritenin icazetinin değil, bir birikimin ürünü. “Olağanüstü” istikrarsızlık dönemleri dışında kalan toplumsal gelişmenin belirli aşamalarında, zaman zaman sisteme muhalefet eden gazete ve dergilerin mevcut yasalara rağmen yayınlanabilmesi, bir muhalefet odağı olarak örgütlenebilmesi, yasal gelişmenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıyor, tersine fiili bir durumun eseri oluyor. Toplumsal muhalefetteki yaygınlaşma ve radikalleşme, rejimin yasal ve fiili yasak/yasaklama çeperini zorluyor ve basın özgürlüğü hakkı belli ölçüler içerisinde fiilen kullanılabilir hale geliyor. Fiili durum yasal sınırların ötesine geçiyor.
Yasal ve yasal olmayan haklar, sınıf mücadelelerinin, tarihsel gelişmenin siyasal ürünlerini oluşturuyor. (…)
Düşünce açıklama hakkı, basın özgürlüğü belli sınırlar içinde yasaların zorlanması ile Ceza Yasasının ve Basın Yasasının ilgili maddelerinin “ihlal” edilmesiyle, fiili engellerin asılmasıyla gerçekleşebildi. Birtakım haklar yasal olarak değil fiilen kullanılabildi.
Fiilen kullanılan haklar, haklan genişletti. Gelişen ve genişleyen anti-faşist mücadelenin varlığı ve yarattığı siyasal sonuçlar, burjuvazi açısından siyasal istikrarsızlık kaynağı oldu ve yasalar istenildiği gibi uygulanamadı. Yasalar ve kurumlar belli ölçüler çerçevesinde kalmak üzere esas işlevlerini yerine getiremez oldular.
Kamuoyu, devrimci proletarya hareketi, devrimci odaklar tarafından da etkilenmeye başlandı.
Geniş işçi ve emekçi yığınların sosyal ve anti-faşist mücadelesi, karşı devrim karşısında alternatif bir kamuoyu yaratmakta gecikmedi.
Yaygınlaşan sınıf çatışmaları burjuva yasalarında boşluklar yarattı, boşlukları genişletti.
Ödenen her siyasi bedel, toplumsal mücadelenin, işçi sınıfının özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin gelişmesine yeni bir katkı getiriyor. Toplumsal birikimin bir parçasını oluşturuyor.
Daha önemlisi ve günceli, boyutu ne olursa olsun her mücadele ve direniş ve onun sonucunda ödenen her bir bedel, sadece geleceğe bir miras bırakmakla kalmıyor, günceli de etkiliyor, etki güdümü gösteriyor, ürünlerini yaratmakla gecikmiyor.
Pek çok örnek vermeyi gerekli görmüyoruz. Ama güncel politika ve tartışmalarda var olan ürünlerini görebilmek için gene de birkaç örnek vermek gerekiyor.
Bugün 1 Mayıs’ın ülkemizde de, İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü olduğu, artık dost-düşman hiçbir cephede reddedilemiyorsa, bu 1970’li yılların coşkulu uyanışının yanında, on yılın son çeyreğinden itibaren, ülkenin her bir köşesinde 1 Mayıs Alanlarında toplanan işçi ve emekçi yığınların coşkulu gösterilerinin eseridir. 1 Mayıs Alanlarında kurşunlanan işçi ve devrimciler geleceğe devredilen bir mirasın ne ilk, ne de son bedelleri oldular. 1 Mayıs’lar, Eylül Rejiminin tüm çabalarına karşın bugün de yaşıyor.
Dün NATO hakkında demeç vermek, NATO aleyhtarı yazı yazmak, ülkemizin emperyalizme olan ekonomik ve askeri bağımlılığını sorgulamak bir “NATO sırrı” idi. Bunun için bir basın mensubunun, sonu demir parmaklıklar arkasında bitecek bir macerayı, bir bedel ödemeyi göze alması gerekiyordu. Ama yirmi yılık toplumsal mücadele, anti-emperyalist gösteri ve direnişler zincirinin, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin toprağa düşen neferlerinin, bugün bizlerin de dâhil olduğu devrimci basın mensuplarının, Türkiye halkının bağımsızlık ve demokrasi istemlerini dile getirdikleri için yüzlerce yıllık mahkûmiyet kararları ile demir parmaklıklar arkasında tutulması, tüm bunların, bir birikim yaratmaması düşünülemezdi. Anti-emperyalist birikimin etkilerini emperyalizmin hizmetine sunma çabalan, demagojik demeçler kamuoyunun dikkatinden kaçmıyor, değerlendirilebiliyor, ama ülkemizi ekonomisinden kültürüne kadar emperyalizme bağlayan zincirleri, bugün, günlük gazete sütunlarında sorgulayan ilerici yazarlar, geçmişte anti-emperyalist görüşleri dile getiren devrimci basın mensuplarının, bugün hâlâ demir parmaklıklar arkasında tutulmakta olduklarım belirtme gereksinimi duyuyorlar.
Yirmi-yirmi beş yıl önce Afrika halklarının emperyalist talana ve soykırıma karşı direnişi ve başkaldırısı “yamyamlık” terimi ile karşılanıyordu. Filistin halkının Siyonizm’e ve emperyalizme karşı, ulusal kaderini tayin etme mücadelesinin gazete sütunlarındaki ad “anarşizm” ve “terörizm” idi Afrika halklarının ve Filistin halkının direnişi ve başkaldırısı ve onunla paralel yürüyen devrimci anti-emperyalist propaganda emperyalist propagandayı ve beyin yıkamayı bir kenara iterek kendi gerçeğini kabul ettirdi. Bu gün artık gazete ve dergi sütunlarında, TV ekranlarında katledilen yoksul Filistin halkı için gözyaşları döküyor. On beş yıl içinde önemli bir gelişmeye tanık olunuyor. “Yamyamlık” nitelemesinden, gözyaşlarına evrimleşen bir değişikliği önemsiz saymamak gerekiyor. Dün bir ulusun adını anmak için çok şeyi göze almak gerekiyordu. Ayrı devlet kurma hakkı dâhil ulusların kaderlerini tayin hakkı gibi demokratik bir istemi dile getirmek ve basında ulusal baskıyı teşhir etmek ise, her zaman, dün de, bugün de, örneğimizde görüldüğü gibi yüzlerce yıllık hapis cezası ile karşılanıyor. Ulusal sorunun, tarihi ve siyasi olarak çözülmediği ülkemizde ve çevre topraklarda, bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı mücadelesinin ve ulusal zulme karşı direnişinin demokratik muhtevası, ulusal bir gerçeği pratikte dayatıyor. Dünün ve bugünün en kabadayı şovenistlerince, bugün gene, ulusal kıpırdanışın kan ve terörle bastırılması, ezilmesi onaylanıyor, yeni önerilerle de perçinleniyor. Gazete sütunlarında, dergi sayfalarında iflah olmaz şovenistlerin kaleminden “Kürt” sözcüğü telaffuz edilmeye başlanıyor. Ulusal gerçek hiç değilse isimlendirme düzleminde varlığını kabul ettiriyor.
Sosyal ve tarihi gerçek, kendi hukuki ve siyasi sonuçlarım, ürünlerini doğuruyor.
Sosyal ve tarihi nesnel gerçeklerin üzeri, sistemin hukuki zırhı ile kapatılamıyor.
Eskimiş, çürüyen ilişkilere karşı her türden toplumsal muhalefet, her türden toplumsal muhalefet, her tür başkaldırı, ulusal kıpırdanış, mevcut ilişkileri koruyan, egemen düzenin yasal zırhını oluşturan hukuki kurallar bütünlüğüne, yasalarına çarpmak zorunda kalıyor. Her türden toplumsal muhalefet ve onun görünüş biçimleri, ekonomik egemenliği elinde tutan ve bu sayede siyasi olarak da egemenliğini sürdüren sınıfın koyduğu yasaları, hukuki kuralları ihlal ediyor. Toplumsal bir hareketin yoğunluğu ve yaygınlığı ve daha önemlisi de genel bir radikal toplumsal muhalefet katına yükselmesi, her şeyden önce onun mevcut yasaları ihlal etme derecesine bağlı oluyor.
Sınıf mücadelesi ve her tarihi dönemde aldığı biçimler, tarihsel ilerlemenin gerçek itici gücünü oluşturuyor, tarihsel gelişmenin temeli oluyor. Egemen sınıfın koyduğu siyasal kuralların, hukuki ve meşru yasaların çerçevesinin dışına taşmayan bir muhalefetin ”meşruiyetinden söz edilebilir belki, ama meşruiyet hastalığı ile malul bir muhalefetin, toplumsal ilerlemede gerçek bir itici güç olamayacağı tarihsel bir gerçek olarak da önümüzde duruyor.
Meşru yasaların belirlediği bir çerçeveye uyumlu bir politika, yeni siyasal mevziler kazanılmasına ve fiilen kullanılmasına olanak vermiyor. Yeni mevzilerin kazanılması bizzat yasalara karşı bir mücadele sonunda ve yasalara karşın mümkün olabiliyor. Sınıf mücadelesi ve onun aldığı biçimler, yasalarca çizilen siyasal çerçeveyi zorluyor. Birtakım haklar yasal olarak değil, fiilen kullanılıyor, fiilen meşrulaşıyor. Söz eylemden sonra geliyor, eylem sözü belirliyor. Yasa ve hukuk, fiili durumu güdükleştirerek onaylıyor, söz eylemin gerisine düşüyor. Burjuvazi bir alanda verdiği, vermek zorunda kaldığı bu tavizi, başka bir alanda, başka bir yasa ile kapamaya çalışıyor. Yasal tavizlerle toplumsal muhalefeti ehlileştirmeye çalışıyor aynı zamanda. Elde edilen hakların, cılız da olsa kazanılan birtakım mevzilerin düzenin oturduğu meşru çerçeveyi tehdit eden kaldıraç noktalarına dönüşmesi ve burjuvazinin siyasal istikrarsızlığının derinleşmesi koşullarında, bu kez, fiilen kullanılan birtakım siyasal haklar, siyasal rejimin temel güç odaklarıyla, olağanüstü dönemlerle, önlemlerle karşılanıyor.
1970’li yıllardaki kitlevi hareketlenme, devrimci-demokratik muhalefetin yaygınlaşması ve burjuvazinin siyasal istikrar arayışı Eylül Dönemi ile karşılanıyor.
Ama en koyu şiddet ve terör politikası ve en kat: yasalar dahi, burjuvazinin siyasal istikrar sağlamasına yetmediği gibi, işçi sınıfı hareketinin, anti-faşist toplumsal muhalefetin gelişmesini ve devrimci siyasal oluşumların yeniden filizlenmesini de engelleyemiyor.
Yasalar, yeni yasal düzenlemeler yeniden zorlanıyor, yaşamın her alanında ihlale uğruyor. Sayıları artık onlarla ölçülen anti-faşist yayınlar, dergiler yasalar ve burjuvazinin yasal ve fiili engellemelerine rağmen var olabiliyor.
Yeraltı basını ise hiçbir zaman yok edilemedi, edilemiyor.
Düşünce açıklama hakkının kullanılması, basın özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün fiilen gerçekleştirilmesi, ancak, yasalara rağmen ve yasaların ihlal edilmesi ile mümkün olabiliyor.
Tarih boyunca ve bugün, insanlık, ezilen sınıflar her ileri mevziiyi, her yeni mevziiyi, egemen düzenin yasalarına rağmen, egemen yasaları ihlal ederek kazanabiliyor.
(…)
Nerede egemen sınıfların, ezilen yığınlara karşı “sosyal sınıf tahakkümü” varsa egemen sınıflar “siyasal tahakkümünü” sürdürmek için baskı ve vahşete başvuruyorsa, orada ezilen yığınların başkaldırısı, sosyal muhalefeti de vardır, kendi “sosyal ve siyasal sınıf egemenliğini”, “tesis etme”, kendi sınıf örgütlerini, siyasal örgütlerini kurma çabası da vardır.
Açık ki, bu, sosyal yaşamın, toplumsal gerçekliğin bir yasasını oluşturuyor.
Eski “toplumsal düzenin”, “iktisadi nizamın” tarihsel miadını doldurduğu ve yeni toplumsal düzenin güçlerinin tarih sahnesinde yer aldığı koşullarda, henüz siyasal anlamda olmasa bile, tarihsel anlamda mevcut düzenin gerici güçleri düzenin bizzat kendisi, kurumlarıyla, yasa ve yasaklamalarıyla artık gayrı meşru bir konuma düşüyor. Geleceği yeni düzenin sınıf güçleri, sınıf örgütleri, siyasal örgütleri temsil ediyor.
Sınıf örgütlerinin, siyasal örgütlerin varlığı, faaliyeti ve propaganda faaliyeti sosyal bir meşruiyeti taşıyor, sosyal bir temelden kaynaklanıyor.
Tarihin her döneminde ve bugün, yasallığın sınırlarını hukuki olarak, egemen olan sınıflar, burjuvazi çizebilir, ama sosyal meşruiyetin sınırlarını… ASLA!
VELİ YILMAZ, MUSTAFA YILDIRIMTÜRK, OSMAN TAŞ

Haziran 1989

Danimarkalı Müzik Grubu “Savage Rose”, Vahşi Gül İle Yapılan Röportaj “Müziğimiz Emekçilerin Mücadelesinden Güç Alıyor”

Savege Rose adlı müzik grubu Annisette ve Thomas ikilisinin oluşturduğu ve bir perküsyonist ile gitaristin de katılımıyla güçlenen, uluslararası müzik dünyasının tanınmış gruplarından biri. 1988’de grubun kuruluşunun 20. yılı tamamlandı ve üretkenliklerine, “Yaşam Şarkıları” adlı yeni bir uzun çatar kattılar. Bu uzu nçalarlarında on parça yer alıyor ve sırasıyla 1987’de sözlerini Thomas’ın yazdığı, müziğini Annisette ve yine Thomas’ın birlikte yaptıkları “Genç Sabahlarda” adlı parçayla başlıyor, ardından “Uç Benim Kuşum”, “Rüis Caddesi”, “Yaşam Şarkıları”, “Danimarka Ana”, “Seni Bekliyorum”, “4. Mayıs”, “Afrika” adlı parçalar yer alıyor, Thomas ve Annisette ile Kopenhag yakınlarındaki gecekondu mahallesinde bulunan gösterişsiz evlerindeki sade yaşamlarında buluştuk.
Söyleşiye Annisette’nin kendi yaşamını anlatmasıyla başladık.

ÖD – Annisette biraz kendinizden, Thomas’la tanışmanızdan ve bugüne varışınızdan söz eder misiniz?
ANİSETTE – 1960 öncesinde müziğe, çocuk şarkılarıyla başladım denebilir. Çocuk tiyatrolarında kabarelerde amatör müzik yapıyordum. Daha sonraları gençlik dans evlerinde, diskoteklerde müzik yapmaya başladım. BİT diskotekten profesyonel şarkıcı olarak teklif almıştım. Orada müzik yaparken, Thomas’la tanıştım.
ÖD – Bir dakika Annisette buraya kadarını bir de Thomas’tan dinleyelim.
THOMAS – Babam bir kompozitördü. Aydın, demokrat bir insandı. Müziğe onun gayretiyle başladım. Piyano çalmayı, kompozitörlüğü ondan öğrendim. 1960’lı yıllarda zamanımın çoğu müzikle geçiyordu. Annisette’yi, söylediği gibi, bir diskotekte şarkı söylerken tanıdım. Sesinden çok etkilendim. Birlikte iyi müzikler yapabileceğimizi düşündüm. Beraberliğimiz müzik ilişkisiyle sınırlı kalmadı. Gördüğünüz gibi uzun yıllardır bir yaşamı paylaşıyoruz birlikte.
ÖD – Peki daha sonraki yıllar?
ANNlSETTE – 1970’lerde dünyadaki genel radikal gençlik hareketinden biz de etkilendik. Bir ara bir müzik şirketiyle anlaşarak plak yapmaya başladık. Plak işi tutunca, ABD’de üç aylık bir deneme turu için teklif aldık. ABD’ye seyahatimiz ve müzik turları çok iyi geçti. Müziğimiz kabul görüyordu. Büyük paralarla teklifler almaya başladık. Ancak üç aylık deneme süresinin sonunda bir kontrat imzalamamız istendi. Kontratın şartları ağırdı. Bizi ve müziğimizi köleleştirme koşulları öngörüyordu. Bunu kabul etmedik. Müzik tekelleriyle ve tekele alınmış müzik piyasasıyla mücadelemiz böylece başladı. Müzikte özgür üreticiliğimizin baskı altına alınmak istenmesini, bunun parayla satın alınmaya kalkışılmasını kabul edemezdik. Müzik ve özgün kişiliğimiz, iç içeydi bizim. Bunu kabullenmek kişiliğimizi satışa çıkarmak demekti. Tekelin baskıcı uygulamaları karşısında özgürlüğü savunmamız müzik anlayışımızda, yaşantımızda ve ilişkilerimizde de köklü değişiklikleri beraberinde getirdi.
ÖD – Kültür ve sanatta özgürlük kavramından sizler ne anlıyorsunuz?
THOMAS – Kültür ve sanatta özgürlüğün var olması, kültür ve sanat idealinde özgürlüğün var olmasından ziyade, tüm toplumda özgürlüğün var olmasından geçer. Yani toplumsal özgürlük mücadelesiyle gerçekleşebilir. Bu, işçilerin, gençliğin ve diğer toplumsal kesitlerin mücadelesiyle iç içedir. Biz bu anlamda müziğimizi demokrasi, devrim mücadelesinden esinlenerek yorumluyoruz. Bugün birçok sanatçı sanatsal üretkenlikte büyük bir kriz yaşadığı sorunu açıktır. Bu bütün dünya için geçerli. Bizce bunun nedeni sanatçının kendini toplumun sıradan insanlarından soyutlamasından kaynaklanıyor. Böylesi sanatçılar zannediyorlar ki, (kendilerini) toplumsal yaşamın gerçeklerinden soyutlayarak sanatlarına yeni bir yol bulabilecekler. Oysa Sanatta yenilik ancak toplumun emekçi kesitlerinin yaşamında bulunabilir. Bizim müziğimiz toplumun emekçi kesitlerinin mücadelesinden güç alıyor, ona dayanıyor ve canlılığım, yemliğini sürekli olarak orada buluyor ve var ediyor. Bizim müziğimiz toplumun emekçi kesitleriyle dayanışmada, grevlerde, gençliğin ev işgallerinde, savaşa karşı mücadelelerde doğuyor ve gelişiyor. Biz bu mücadeleler içerisinde müziğimiz için zengin bir kaynak buluyoruz.
Bugün dünya oldukça küçük değil mi? Dünyanın diğer yerlerinde süren mücadelede aynı özelliklere sahip mücadeleler içersindeydi Danimarka da. Bu nedenle biz diğerlerinin baskısı altında olan halklarla dayanışma aranjasyonları düzenliyoruz. Burada birçok yabancı ülkeyi ziyaret ediyoruz, örneğin 1980’de Filistin’i ziyaret ettik. Lübnan’daki Filistin halkını. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün davetlisi olarak bir ay kadar Filistin’de kaldık. Mülteci kamplarını, hastaneleri, partizanların eğitildiği ve yaşadığı yerleşim alanlarını gezdik. Onlara onlar için çaldık ve onlar da bizlerle birlikte şarkılar söyleyerek karşılığını verdiler. Biz bu ziyaretimizde birçok şey öğrendik. Filistin halkının ne için nelere katlandığını, yurtsuz bir halkın özgürlük için nasıl savaştığını yaşarak öğrendik. Kimlerin mücadelede yer aldığını öğrendik. Ayrıca Filistin halkının kültür ve müziğinin oldukça zengin ve güçlü olduğunu öğrendik. Geleneksel Arap müziğini ve kültürünü koruyup geliştirmenin yanı sıra tamamen özgün bir kültür ve müzik de üretiyorlar. Tamamen canlı ve güncel bir özgürlük mücadelesi kültürü ve müziği bu.
Eğer Danimarka’daki kültür ve sanat sorununa döner ve o güçlü halk kültürünün nerede olduğunu sorarsak, önce Danimarka’nın eski bir endüstrileşmiş, 150 yıl öncesinden kapitalistleştirilmeye başlanmış bir ülke olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Feodalizmin hâkimiyetini sürdürdüğü dünya ülkelerinde bizim geride bıraktığımız halk kültürü, ulusal baskı gibi örneğin, bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Danimarka’da kapitalizmin başlamasıyla birlikte halk kültürü de endüstralize edilmeye başlandı. Halk kültürü monopolize edildi. Ezilenler, burjuvazinin düşünce ve idealleriyle yoğrulmaya, ona özendirilmeye çalışıldı. Onlar burjuvazinin düşünce ve idealleriyle şekillendirildiler. Bu gerçeklik 100 yılımızın Danimarka’daki gerçeği. Bu nedenle sömürülenler kendi özgün kültürlerini üretemediler, onlar kapitalizmin istemleri doğrultusunda bir kültürün üretilmesine hizmet sundular. Neydi bu? Her şeyden önce eylem yerine eylemsizlikti. Canlı bir halk müziği olamadı bu hiçbir zaman, feodal toplumdaki ortak yaşam ve ağaya karşı mücadelelerden esinlenen bir halk müziği. Kapitalizm altında sömürülenler mücadeleden ah konularak pasifize ediliyorlar ve kültür sanat ve özelde müzikte popülizasyona çekiliyorlar.
Biz de, örneğin Türkiye’de olduğu gibi bir halk müziği yaşamıyor artık. Türkiye’de halk kültürünün doğrudan doğal bir rolü var çünkü.
Thomas, sözlerini burada Annisette’nin de bir şeyler söyleyeceğini hissederek kesiyor. Annisette bir sanatçıdan alışılagelmiş kibarlık gösterilerini bir kenara bırakmak, insana her zaman doğuyu ya da Latin Amerika’yı anımsatan esmerliği, gözlerinin parıltılı bakışları ve yüzünden eksik olmayan tebessümüyle bir yandan fincanlarımıza çaylarımızı doldururken, diğer yandan da sohbet havasına büründürdüğü söyleşimize doğal bir hava içerisinde katılıveriyor.
ANNİSETTE – Bizim ülkemiz hep demokratik hakların var olduğu, demokrasinin yaşatıldığı ve geliştirildiği bir ülke olduğu iddiasında. Bireye her zaman tüm demokratik hak ve özgürlüklerini kullanma olanağı tanıdığını hatırlatmaktan kendini alamıyor. Ama hiçbir zaman canlı bir halk kültürünün, müziğinin yaratılması çabasına karşı saygılı değil ve onu meşrulaştırmak istemiyor. Başta maddi olanakları tıkayarak bunu gerçekleştiriyor. Tüm toplumsal iletişim araçları tekellerin elinde ve halk kültürünün ve müziğinin önünde tıkanıklık yaratıyorlar. Bizim sevgilerimiz, aşklarımız dahi yozlaştırıldı ve pornografi sektörü altında alınır satılır bir meta durumuna getirildi. Her şey alınıp satılıyor. Ama senin sevgi dolu aşk öykün için yaptığın bir müzik parçası ne satılıyor ne almıyor. Kendin yap, kendin çoğalt, kendin pazarla deniyor. İşte demokrasi. Böylesi bir demokrasiye dikkat etmek gerekli. Müzikte, müzik anlayışında ve müzik piyasasında büyük bir sansür var. Büyük bir yalan kampanyası sürdürülüyor. Halkın devrimci ruh halinde olmadığı ve buna itibar etmediği doğrultusunda. Bu doğru değil.
THOMAS – Ben burada bir örnek vermek istiyorum: Burjuva eleştirmenler bize söyleşi bir soru yöneltiyorlar. Diyorlar ki: Niye siz hep mücadele şarkıları söylüyorsunuz, aşk şarkıları söylemiyorsunuz? Oysa bizim şarkılarımız aşk şarkıları, aşktan sevgiden anlamıyorlar. Bizim aşkımızın, sevgimizin lisanını anlamıyorlar. Onlara göre aşk ve sevgi alman ve satılan bir meta olabilir ancak. Oysa bize göre aşk ve sevgi, ezilenler arasındaki dayanışmadır; ya da bir kadının sevgilisiyle aşkıdır, onlar bunu anlamıyorlar. Bizim şarkılarımız aşk ve sevgiyle dopdolu oysa. Çünkü onlar sadece para kazanmaktan anlıyorlar.
ÖD – Bizim bir diğer sorunumuz da modern revizyonizmin günümüzdeki babalarından Gorbaçov’un Glasnost ve Perestroyka kampanyalarının kültür, sanat ve de müzik alanına nasıl uyarlandığı bu kampanyaların yaşamın bu alanına nasıl yansıdığı doğrultusunda olacak?
THOMAS – Gorbaçov’un perestroyka ve glasnost’u Sovyetler Birliği’nde yeni özgürlüklerin habercisi olarak sunuldu ve elbette ki bu aynı zamanda dünya halklarını etki alanına alacak uluslararası bir slogandı.
Bunların nasıl işlerlik gösterdiğine bakacak olursak, Glasnost’un içerdikleri arasında ilk olarak süper güçlerin kendini geliştirme ve bunu alkışlama özgürlüğü var. Böylece savaş bitmiş oluyor. Güzel değil mi?
Pratikte bunun da ne olduğuna bakıyoruz. Nedir süper güçlerin sağlamlaşması? Dünya halklarının özgürlük mücadelelerinin baskı altında tutulması, Danimarka gibi ülkelerde sosyal mücadelelerin baskı altına alınması, ulusal mücadelelerin baskı altına alınmasıdır. Glasnost’un içerdiği temel olgu burjuvaziyle bizim savaşmamızı durdurmamız, buna son vermemiz çünkü artık burjuvaziyle ortak sorunlarımız için, örneğin çevre kirliliği atom savaşı tehlikesine karşı birlikte mücadele edebilirmişiz. Biz bunun doğruluğuna inanmıyoruz, çünkü soruyoruz atom tehlikesi nereden geliyor? Çevre kirliliği nereden geliyor? Bunlar uluslararası şirketlerden emperyalizm tarafından üretiliyor. Biz bu tehlikelere karşı emperyalizmle uzlaşanlayız, bu tehlikelerin ortadan kaldırılması için emperyalizme karşı mücadeleyi sürdürmeliyiz.
Glasnost sanatta “tam” özgürlük içerdiğini iddia ediyor. Sovyetler Birliği’nde ve tüm dünyada sanatsal özgürlük önerdiğini iddia ediyor. Bunun pratikte nasıl anlam kazandığına bakalım. Sovyetler Birliği bugün Amerikan emperyalist kültürüne kapıları TAM olarak açmıştır. Amerikan emperyalist kültürünün Sovyetler Birliği’nde turlarla tanıtılmasına izin verilmekte. Aynı zamanda kendi emperyalist kültür ve kültür şahsiyetleriyle aralarında dostluk geliştiriyorlar. Danimarka’da da olduğu gibi bütün dünyada iki emperyalist güç ortak bir kültür monopolü egemenliği peşindeler. Bu anlamda da, ne kadar birleşebilirler bilinmez ama, birleşmekten tekleşmekten yanalar. Dünyayı ortak bir kültür monopolü egemenliği altında toplamaya çalışıyorlar. Ancak glasnost sömürülenlerin, kültürünü devrimci kültürü hiçbir zaman kabullenmiyor. ABD devlet başkanı, Danimarka’nın (muhafazakâr başbakanı) Paul Shlüder, Glasnost’un sembolü yapıldılar. Glasnost halk kültürünü öldürüyor ve özgürlük tanımıyor inancındayız.
ÖD – Peki dünyamızda kültür, sanat ve müzikte özgürlüklerin gerçek anlamda tanındığı bir ülke gösterebilir misiniz bize?
THOMAS – Elbette. Ancak daha önce şunu söylemek isterim: Sosyalist kültür bütün dünya ülkelerin temelleri olan bir olgu. Sınıf mücadelesinin olduğu her yerde var. Emperyalizme karşı mücadelenin var olduğu her yerde sosyalist kültürün temel öğeleri mevcut.
Biz iki kez, dünyada sosyalizmin iktidarda olduğu tek ülke Arnavutluğu ziyaret ettik. Arnavutluk gerçekten dünyada işçi sınıfının ve halkın toplumsal gücü elinde tuttuğu tek ülke. Sosyalizmde teorik olarak görülen kültürel özgürlüklerin tam olarak yaşam bulduğunu Arnavutluk’ta gördük. Arnavutluk’tan Danimarka’ya bir an için dönersek, Danimarka’da burjuva kültürünün, uluslararası şirketlerin kültürünün, tüm toplumsal iletişim araçlarını da tekel altına alarak yaşadığım görürüz.
ANNİSETTE – Danimarka’da bunun karşıtı olarak kültürün savunu mücadelesini de görürüz. Arnavutluk’ta, kültürün savunu mücadelesini değil, halkın dayanışma ve ortaklık içerisinde kültürü yaşamdan olarak geliştirdiğini görüyorsunuz.
Bir keresinde Tiran’da bir traktör fabrikasını ziyaret ettik. Oldukça büyük bir fabrikaydı. Nasıl işlerlikte olduğunu izlemek istedik. 2000 işçi çalışıyordu fabrikada. Biz fabrikaya girdiğimizde bütün makinalar harıl harıl çalışıyordu. Bir tanıtımcı işçilere Danimarka’dan bir kültür grubunun geldiğini duyurduğunda herkes makinaları durdurdu. Hemen bize müzik çalıp şarkı söyleyemeyeceğimizi sordular. Doğal bir eğlence havası oluştu ve yarım saat kadar bizler çalıp söyledik, ardından işçiler kendi müzik aletlerini, makinaları kullanarak yarım saat kadar da onlar bizlere çalıp söylediler. Makinalar durmuştu bu arada. Diğer yerlerde de aynı şekilde karşılandık. Aynı gün öğleden sonra bir tekstil fabrikasında akşamleyin ise bir konser salonunda. Salona girdiğimizde belirli aralıklarla bizim ve kendilerinin karşılıklı olarak çalıp söyleyebileceğimizi önerdiler. Davetli olarak gittiğimiz konser salonunda yeni Arnavut klasik müziği konseri sunuluyordu. Ara verildiğinde bekleme salonuna geçtik ve konser verenler de aramıza katıldı ve kendileriyle tanıştırıldığımızda gördüğümüz gerçek, aynı gün öğleyin ziyaret ettiğimiz tekstil fabrikasının işçilerinin bizlere konser veren kişiler olduğuydu.
En küçük köylerde bile yepyeni bir halk kültürüyle, sanatıyla karşılaştık. Herkes bu çabanın içersinde özgürce yer alıyor. Böyle bir çevreyi bulmamız ve böyle bir çevreye bir sanatçı olarak kendi ülkemizde girmemiz, ziyaret etmemiz olanaksız.
THOMAS – Arnavutluk’ta ilk kez 1982’de bulunduk. İkinci kez de bir konser turnesi için davetli olarak 1987 yılında gittik. Arnavutluk sosyalizmin tüm toplumda yasallık kazandığı bir ülke. Kapitalizmin gerici ideoloji altında yattığı kültürün geliştirildiği bir ülke. Bunun anlamı yaşamın her alanında olduğu gibi kültürel alanda da gerçek özgürlüğün tam olarak yaşanmasıdır. Annisette bunun nasıl yaşam bulduğunu gözlemlemeleri üzerinden aktardı. İşçilerin, köylülerin gençliğin, çocukların tam bir kaynaşma içerisinde katıldıkları kültür yaşamı toplumsal yaşamın topyekûn geliştirilmesi çabasının içerisine bir parça olarak ve görev olarak algılanarak almıyor. Oysa burjuva toplumlarda sanatçının toplum içerisindeki rolü karşıt olarak tutuluyor. Sanatçı toplumun mücadelesinin dışında salt bir eleştirmen olarak bulunuyor. Burjuvazinin erki altında sanatçı toplumsal mücadeleye doğrudan katılamıyor.
ANNİSETTE – Kapitalist toplumda sanatçı kritiker olarak kalıyor. Kendi köşesinde birtakım şeyleri eleştiriyor. Ama o aynı zamanda toplumsal mücadeleden uzak kalmakla burjuvazinin yanında yer alıyor ve çözümsüzlüğe düşüyor.
Örneğin Arnavutluk’taki tekstil fabrikasında çalışan kadın tekstil üzerine verilecek renk ve desenleri kendisi belirliyor, teknikerler ve mühendisler yeni makinanın yapımını ve modelini kendileri belirliyor, aynı zamanda sanatlarını özgürce kullanıyorlar ve geliştiriyorlar.
ÖD – Son olarak Türkiye’de kültür sanat ve müzik yaşamı hakkında söyleyebileceğiniz şeyler olup olmadığını sormak istiyorum.
THOMAS – Türkiye’de ilerici sanat büyük bir gelişim süreci yaşıyor. Biz Türkiyeli sanatçıları pek fazla tanımıyoruz. Tanıdıklarımız arasında şiirde büyük usta Nazım Hikmet, romanlarıyla Yaşar Kemal’i tanıyoruz, her ikisi de Türkiye’de sömürülenlerin yaşamına ilişkin oldukça derinlikli perspektif kazandırıyor okura. Nazım Hikmet işçi sınıfının ve devrimci düşüncenin anlaşılmasında ve kavranmasında büyük bir olanak veriyor eserleriyle. Nazım’ın, hapisteki bir işçinin eşine olan aşkına ilişkin bir şiirine ben müzik besteledim. Bunu çalıyor ve söylüyoruz. Ayrıca Yılmaz Güney’in Yol filmini seyrettik. Danimarka’da büyük bir ilgiyle karşılandı. Durumun ne olduğunu izahta büyük bir anlam taşıyordu film. Bu aynı zamanda Danimarka’da bulunan Türkiyeli işçilerin ve politik sığınmacıların hangi koşullardan geldikleri anlamında da bir öğreti veriyor.
Ayrıca Türk ve Kürt müziğinden bolca örneklemeler dinledik. O konuda da diyebileceğimiz bizim dinlediklerimizden edindiğimiz intiba Kürt müziğinin daha hareketli ve batılının kulağına daha yatkın olduğu.
ÖD – Sizlere söyleşiniz için Özgürlük Dünyası çalışanları adına teşekkür ederim.
Thomas ve Annisette – Biz de derginiz çalışanlarına teşekkür eder, en sıcak dostluk selamlarımızı iletiriz.

Haziran 1989

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑