Kapitalist Revizyonist Sistemin Kalbindeki Hançer: Arnavutluk yenilmeyecek sosyalizm yaşayacak

Son bir kaç ay içinde Doğu Avrupa ülkelerindeki kokuşmuş revizyonist liderlerin art arda devrilerek yerlerini ‘liberal muhaliflerine’ bırakmaları, kapitalist emperyalist çevrelerde ve dünyanın her köşesindeki revizyonist odaklarca büyük bir coşkuya yol açarken, sıranın ‘Komünizmin Avrupadaki son kalesi Arnavutluk’a (!) geldiği propagandası aynı çevreler tarafından yoğunlaştırılıyordu.
Propaganda makinası öylesine işletildi ki, gerici emperyalist çevrelerin kendileri bile kendi uydurdukları yalana inanacak hale geldiler; el oğuşturarak. Arnavutluk’tan gelecek bir ‘hayırlı haberi’ beklemeye koyuldular. Kuşkusuz bu çevreler içinde en heyecanlı bekleyiş içindekiler, sosyalist Arnavutluk’un ‘kadim düşmanı’ titocu Yugoslav yönetimiydi; ve emperyalist revizyonist propaganda makinasının yalan üretim merkezi olma görevini üstlendi. Yugoslavya resmi haber ajansı TANJUK ve Yugoslav Politica gazetesi tam bir hayali haber üretme merkezi gibi emperyalist ve revizyonist odakları kısa süre için bile olsa sevince boğan ‘haberler’ yaymaya başladılar. Bu aşağılık kampanya Yunan dini ve şovenist çevreleri ile Vatikan’ın yakın desteğini alarak genişledi; en gerici çevrelerden başlayarak bütün kapitalist ve revizyonist mihraklar derece derece bu karşı devrimci, sosyalizm düşmanı kampanyaya katkıda bulundular. Ortaya atılan haberlerin yalan olduğunu bildikleri halde burjuva basın ve yayın merkezlerinin en ‘ciddileri’ bile bu büyük sevincin çekiciliğinden kendilerini kurtaramadılar.
Burjuva basın ahlakının en yozlaşmış biçiminin yaşandığı ülkemiz basın ve yayın çevreleri, bu sosyalizm düşmanı kampanyadan geri kalamazdı; her zaman olduğu gibi. anti- komünist kampanyada en önde yer almazlarsa beslendikleri çevrelerin yüzüne nasıl bakarlardıl. Öyle de oldu…Uydurma haberler daha Batı’nın kıyıda köşede kalmış gazetelerindeyken, bizde ‘en çok satmakla’ öğünen bir gazete haberi manşetten ‘Arnavutluk da Patladı’ diye verdi. Tabi. haberin inandırıcılığını artırmak İçin de tüm ‘gazetecilik maharetlerini’ kullanmışlardı: Üstünde, ayaklanma ve çatışma bölgelerinin İşaretlendiği renkli bir Arnavutluk haritası ile İngiliz Daüy Mirror ve Daily Ekspress gazetelerinin kupürleri ile yalan habere “ciddiyet” kazandırılmaya çalışılmıştı. Böyle bir patlamanın kaçınılmazlığı ve beklenirliğl yorumun yanısıra haber sanki içinde yaşayan birilerinin verdiği dolaysız bilgi gibi kaleme alınmıştı. Olayların yanısıra tahlillere bile yer veriliyordu: “Değişim isteyen öğrencilere Rum azınlık gurupları ve kral yanlıları da katılınca gösteriler tüm ülkeyi sardı. Yakalanan elebaşıların ya idam edildiği ya da askeri araçların arkasında sürüklenerek öldürüldüğü bildiriliyor’ diye yazıyordu gazete.
12 Ocak günü, bir gün önce Sabah’ın ‘atlattığı’ diğer gazeteler de telaşla yalan haber kampanyasına katıldılar: Günaydın, rakibi Sabah’a geçilmiş olmanın hıncıyla daha keskin bir başlıkla çıkmayı uygun bulmuş! “Tanklar İşbaşında…” Haberin içeriği ve yorumlarda kan ye barut kokusu içinde… “işkodra kentinde halkın cephanelik basarak silaha sarıldığı ve ‘Ya İstiklal Ya Ölüm’ sloganıyla ayaklandığı bildiriliyor. Ayaklanmanın tanklarla bastırıldığı öğrenildi.” Olup bitenle tatmin olmamış ki,  Günaydın “tarih” de anlatıyor: Arnavutluk’ta son beş yıl içinde pek çok(!!) ayaklanma olmuş (her nedense bu ayaklanmalardan bugüne kadar kimsenin haberi olmamış) ve ‘çalışma kamplarında 100 bin kişi var’mış da. “bu son ayaklanmayı da onlar başlatmışlar” vb… Doğru ve titiz haberciliği ile övünen ‘Cumhuriyet’imizin de bu doğruluk ve titizliğinin sadece belirli bir sınıra kadar, kapitalizmin bitip sosyalizmin başladığı sınıra kadar olduğunu, bu vesile ile öğreniyoruz: “Kapalı Kutudan Söylenti Taşıyor” diye başlık attıktan sonra Yugoslav ve öteki yalan merkezlerinin ürettiği yalanlar uzun uzun gerçek havası verilerek anlatılıyor ve sonradan zevahiri kurtarmak kaygısıyla olacak ‘Arnavutluk’ta bazı ayaklanmaların baş gösterdiği yolundaki Batı basınında çıkan sansasyonel haberler henüz doğrulanmıyor’ diye bitiriliyor “haber”.
Yugoslav TANJUK, Vatikan, Yunan Kilisesi ve ne idüğü belirsiz “görgü tanıkları” dışında hiç bir ciddi kaynak gösteremeyen emperyalist ve gerici çevrelerin ayakları bir kaç günde suya erdi. ATA, Arnavutluk TV’si ve Tiran’daki yabancı diplomatların açıklamaları, Arnavutluk’ta, sözü edildiği gibi bir ayaklanma ya da gösteri vb. olmadığı biçimindeki açıklamaları gerici çevrelerin sevincini hayal kırıklığına çevirdi. Nitekim, Milliyet ve Sabah gazetelerinin muhabirleri ‘Arnavutiuk’u karış karış geziyorlar’, ama ‘çıt çıkmıyor’du. Evet. Sabah muhabiri böyle diyordu, ama bunun fırtınadan önceki sessizliğe benzediğini satır aralarına sıkıştırmaktan da geri kalmıyordu. Üstelik de bütün bu gelişmelerden sonra bir kaç gün önceki rezil kampanyaya katılmamış gibi ne Sabah ne de diğer gazeteler “haberler doğru değilmiş” demekten öte bir şey söylemeden (kendi tutumlarına ilişkin), bir kaç gün yalan haber yayınlamakla Arnavutluk uzmanı kesilerek iki gazete birden Arnavutluk “dizisi” başlatıyor. Bu “dizi”de Milliyet daha nesnel tutum almaya çalışırken, Sabah baştaki sosyalizm düşmanı küstah tavrını sürdürüyor: “Fakirlikte Eşitlik”, “Küçük Ülke Böyük Köy” gibi başlıklarla bile sosyalizmi küçümseme çabasını bir yana bırakmayan Sabah, ekonomi ve sosyal yaşama ilişkin sosyalizmle kapitalizm arasındaki farkın çarpıcı göstergesi olan bir takım saklanamaz doğruları yazmak zorunda kalırken, öte yandan iki yüzlü yorumlamalar yapmaktan da geri kalmıyor: “Sokaktaki insanların yüzlerinde öfke ve gerginlik görünmüyor, Moskova’dakinin aksine insanların yüzlerinde hüzünlü bir ifade yok ama gençlerin can sıkıntısı çekmesi gerekir diye düşünüyorum (!!!)”
Tanrıya yakın bunca gericinin bu içten yakarışlarının kabul görmemesinin nedeni nedir? Doğu Avrupa’nın koca koca ülkelerinde revizyonist diktatörler Batılı emperyalistlerin hafif bir omuz desteği ve Gorbaçov’un bir göz işaretiyle art arda devrilirken, tam bir emperyalist ve revizyonist kuşatma altındaki küçük Arnavutluk’un yıllardır bütün dünya gericiliğine karşı direnebilmesi nasıl açıklanabilir? Bunda bir giz mi vardır? Elbette hiç bir giz yoktur, ama gericilerin, emperyalistlerin ve revizyonistlerin anlamadıkları şeyler vardır. Arnavutluk’ta işlerine yarayacak şeyler görmek, sosyalizmin ‘kötülüklerini’ teşhir etmek için oraya gidenlerin bile bir yanını görüp itiraf etmek zorunda kaldıkları bir fark var. Arnavutluk’la diğer Doğu Avrupa ülkeleri arasında. ‘Arnavutluk yönetimindeki insanları Doğu Avrupa’dakilerle karşılaştırmak yanlış olur. Bu insanları Çavuşesku, Jikov,  Honnecker’lerle ortak yanları sadece komünizmin çıkış noktası. Çalma çırpma yok. Halkın sırtından zenginlikler, apayrı hayat düzenleri yok. (Sabah) Ama bu, sadece farkın “gazeteci nesnelliği” ile görülebilen yanı. Daha önemlisi ise, bu farkın oluşum tarihidir ki; son 30 yılda Marksizm-Leninizm ile revizyonizm arasındaki savaşta, AEP’in Marksizm-Leninizm’i savunmada gösterdiği kararlılık ve cesaret, Arnavutluk proletaryası ve emekçilerinin sosyalizmi inşada gösterdiği fedakarlık ve yetenekte ortaya çıkar. AEP, emperyalist kuşatmaya ve revizyonizmin tuzaklarına karşı savaşırken, Arnavutluk proletaryası ve emekçi halkını da Marksizm-Leninizm temelinde eğitmiş, liberal, reformcu ve revizyonist cereyanlara karşı devrimde ısrar etmeyi onlara öğretmeyi başarabilmiştir. Bu yüzdendir ki, eski toplumun artıkları emperyalizm ve revizyonizmin ajanları ne parti saflarında, ne sosyalist devletin kademelerinde, ne de emekçilerin içinde etkileyecekleri çevreler bulamamışlardır. Bu yüzdendir ki, ne titocular ne Anglo-Amerikan emperyalistleri ne de Sovyet ve Çin revizyonistleri Arnavutluk’tan bir çivi sökmeyi bile başaramamışlardır. Onca çabaya karşın, bugün gerici ve emperyalist çevrelerin elindeki Arnavutluk menşeli tek dayanak, yaşamak için bile kendisine
Güney Afrika’yı layık bulan, beyaz zehir ticaretine kadar her tür pis işe bulaşmış, vatan hainliği tescilli kral Leka Zogo’dur.
Polonya’da, Macaristan’da ya da öteki Doğu Avrupa ülkelerinde, Paris, Londra, Washington ya da Vatikan istediği zaman yandaşlarını harekete geçirerek, orada Moskova’nın dümen suyundaki kuklaları etkileyebiliyordu. Bu mihraklara Gorbaçov da katılınca, Doğu Avrupa’nın, kendi halklarıyla hiç bir bağı kalmamış revizyonist ‘liderleri’ ortada kaldılar ve liberal ‘muhaliflerince’ zorla ya da ‘gönül rızasıyla’ ama kolayca alaşağı edlidiler. Kalabalıklar ise bu dekorun tamamlayıcısı ve “yeni”lerin meşruluğunun ‘kanıtı’ oldular.
Arnavutluk’ta hiç bir gerici mihrakın kışkırtabileceği güçler yoktu, Onun için de dikkatleri (belki) etkili olur diye Yunan azınlık üstüne çektiler, ama temelsiz olduğu için onda da başarılı olamadılar. Emperyalizmin ideologlarının ve burjuva basının önde gelen “uzman yorumcularının” ve istihbarat örgütlerinin anlayamadıkları da budur. Doğu Avrupa ülkeleri sözde sosyalist, gerçekte ise sosyalizmle ilişkisi kalmamış bürokratik diktatörlükler iken, Arnavutluk gerçekten sosyalist bir ülke idi ve Arnavutluk halkı emperyalizme ve revizyonizme karşı mücadele içinde çelikleşmiş bir halktı. Bu yüzdende ne emperyalist baskılar ne de revizyonist iki yüzlülük ona boyun eğdiremedi.
Dün olduğu gibi bugün de sosyalist Arnavutluk kapitalist ve revizyonist sistemin kalbindeki hançerdir ve gericiler onunla oyun oynamaya kalktıklarında daha çok acı çekecek, ölümlerini çabuklaştıracaklardır. Çünkü, sadece Arnavutluk halkı değil, dünyanın her yanındaki M-L partiler ve devrimci proletarya her yolla sosyalist Arnavutluğun yanında yer alacaktır.

Hiç kimse sosyalist Arnavutluk’la oyun oynayamaz:
Arnavutluk’la ilgili son günlerde yapılan spekülasyonlara yanıt olarak gördüğümüz Arnavutluk kaynaklı aşağıdaki yazıları yayınlıyoruz.
Tiran, 10 Ocak 1990 Javer Malo / Zeri i Popullit
Yunan gericiliği Arnavutluk’a karşı bir saldırı kampanyası daha düzenledi. Olaylar sınır tanımaksızın çarpıtılıyor. Doğu Avrupa’da yapılan değişiklik sonucunda sağcı çevreler ve Yunan Ortodoks kilisesinin şefleri Arnavutluk’a müdahale etme zamanının geldiğini düşünüyorlar. Başpiskopos Serafim sansasyonel bir keşifte bulunarak Drupull’a bağlı Pepel köyünden 4 kardeşin Yunanistan’a kaçmaya çalışırken sözde tutuklandıklarını açıkladı. Ona göre bu kişiler sözde bir traktöre bağlanarak öldürülmüş.
Arnavutluk yetkilileri bu kişileri 1990 yeni yıl kutlamaları sırasında köylerinde ve evlerinde aileleriyle birlikte kamuoyuna göstererek bu gibi çarpıtmaları boşa çıkardıysa da, kampanya giderek daha salgınlaşıyor. Sadece Arnavutluk sınırındaki Yunan kentlerinde değil, ABD, Kanada ve Avustralya’daki Yunan Ortodoks kilisesine bağlı birçok siyasi çevre de bu kampanyayla uğraşıyor. Olaylar, bize Damaskimos’u anımsatıyor. Bilindiği üzere, 1945 yılında Atina’daki kilisenin başında bulunan bu kötü ünlü başpiskopos, Arnavutluk’a yönelik düşmanca kampanyası sonucu Arnavutluk-Yunanistan ilişkilerine büyük zarar verdirmişti.
İki halk arasında düşmanlık tohumları ekmeye çalışan bu kampanya, dış politikayla ilgili önemli sorunlar varken hiçbir sorumluluk taşımaksızın bu sorunları ele alınmasının bir saçmalık olduğunu ve Balkanlara gerilime yol açacak bir kışkırtmadan başka bir şey olmadığını belirten Yunanistan’daki solcu partiler ve demokratik güçlerce mahkum edilmiştir. Açıktır ki, bu kampanyayı kışkırtanlar ve örgütleyenler, sadece Arnavutluk halkı için değil, Yunanistan’daki azınlık için de kötülük düşünüyorlar…
Son günlerde Arnavutluk ile Yunanistan arasındaki ilişkilerde her yönden olumlu gelişmeler görülmektedir. Çok sayıda Yunanlı Arnavutluk’a gelmiş ve birçok Arnavut da akrabalarını görmek için Yunanistan’a gitmiştir. Bütün bunların, eskiden kalma dostluklar ve ortak geleneklerle birbirlerine kopmaz biçimde bağlanmış iki halk arasındaki ilişkilerde daha sıcak bir atmosfer yaratılmasına katkısı olmuş ve ilişkileri güçlendirmiştir. Ülkemize gelen birçok Yunanlı, buradaki Yunan azınlığın sürdürdüğü mutlu, yaşam konusunda sözlü ve yazılı düşünceler belirtmiştir. Bugün sahip olunan özgürlük ve haklar için tüm Arnavut halkıyla birlikte savaşmış olan Yunan azınlığı, bugün tüm Arnavut halkıyla aynı özgürlüğe ve haklara sahiptir. Arnavutluk’ta azınlıkların yaşadığı topraklar, tıpkı Yunancanın kültürel ve eğitsel olarak açılıp serpilmesi gibi gelişme göstermektedir. Bir zamanlar yoksul ve geri olan bu bölgelerden, tüm ülkede tanınan ve saygı gören birçok şair, yazar, ressam, heykeltraş ve sanatçı yetişmiştir.
Gerici Yunan piskoposunun bugün sözünü ettiği insan haklarını, biz, ulusal ve toplumsal baskı olmaksızın daha iyi ve daha anlamlı bir yaşam hakkı, çalışma ve eğitim edinme özgürlüğü olarak anlıyoruz ve bu hakları kilise veya cami sorununa indirgemiyoruz.
Gerici Yunan çevreleri, Arnavutluk’taki Yunan azınlığın “hakları” konusunda çığlıklar atarak, Arnavut ağaların sömürüsünü ve sopasını, azınlık tüccarları ve tefecileri için en büyük oranda sömürüye geri getirmek istiyorlar. Bu kampanyayla Zogo dönemindeki beylerin ve kapitalistlerin vahşi sömürüsü tüm Arnavutluk’a geri getirilmek isteniyor.
Yunanistan’da sosyalist Arnavutluk’a karşı böyle düşmanca bir kampanya düzenlenmesi rastlantı değildir. Arnavut kaçakları, ellerini halkın kanına bulayarak Alman birlikleriyle birlikte Arnavutluk’u terk eden faşizmin onursuz işbirlikçileri, bir ayakları Paris’te ve başlarında Ahmet Zogo’nun oğlu olmak üzere, Arnavutluk halkına Doğu Avrupa’daki olaylardan ders çıkararak ateist Tiran rejimine başkaldırma çağrısında bulunuyorlar. Bu uyuşturucu madde kaçakçısının, insan hakları sözlerini, “insan hakkı” sözünün dile getirilmesinin birçok tutuklamalara yol açtığı, insanlık dışı jenosit ve ırk ayrımının yaşandığı, ve tüm ilericilerin vicdanını sızlatan bir ülke olan Güney Afrika’dan dile getirmesi anlamlıdır. Ne yazık ki, bazı Fransız gazeteleri de, örneğin Peten’in ünlü işbirlikçisi olan basın kralı Hersent’in gazetesi “Figaro” da, bu şerefsiz ve uyuşturucu kaçakçısının demeçleriyle ağız birliği ediyor.
Belgrad’daki Sırp basını da, Arnavutluk’a yönelik öfkeyle bir an bile geriye kalmak istemeksizin bu kampanyaya katılıyor. 21 Aralık tarihli Yunan gazetesi “Eleftheri Ora” da, Almanya’daki Sırp kilisesi patriğinin bizzat başkiskopos Serafim’e gönderdiği bir mesaj yayınlandı. Bu mesajda, Sırp kilisesinin “North Epirus”a desteği dile getiriliyor ve dört kardeşin trajik ölümü vurgulanıyor. Bu kutsal Alman’ın amacı 24 Aralık tarihli diğer Yunan gazetesi  “Kathimerini” de açığa vuruluyor. Gazetede çıkan “Balkanlardaki Durum” başlıklı makalede başka şeylerin yanısıra şunlar söyleniyor: “Monarşi döneminden bu yana Sırbistan’ın Yunanistan’la sıkı bağları vardır. Güvenilir kaynaklara göre, Scoplie provokasyonların devam etmesi halinde Yunanistan, Sırbistan’la geleneksel ilişkilerini sürdürecektir.”
Bu gerici çevrelerin eski ittifakları yeniden canlandırma hayalleri Balkan halklarının kanlarının dökülmesine yol açtığı halde, tarihten hiçbir ders çıkarmamış görünen bu kişiler, Zogocu etkinliklerin reklamını yapmaya başlayarak bu kişileri “Arnavutluk’taki insan haklarının savunucusu” olarak sunuyorlar. Bu haklardan söz etme cesaretini gösterenlerin Kosova’da sokağa çıkma yasağı uyguladıkları, anayasalarının tanklar altında uygulandığı, sokakların katledildiği insanlarla, hapishanelerin ise işçi ve öğrencilerle doldurulduğu, aydınlar hakkında soruşturma açıldığı, Arnavut okullarının kapatıldığı ve aynı durumun Hırvatistan, Slovenya, Bosna ve Hersek’te de yaratılmaya çalışıldığı bilinmektedir.
Gerici çevrelerin Arnavutluk’la ilgili olarak boş hayaller peşinde koşma ve kendi emellerini gerçeğe dönüştürme düşünceleri ilk değildir. Ülkemizde bağımsızlık kanla kazanılmıştır. Sosyalizmle halka bağımsızlık ve egemenlik sağlanmış, halkın ulusal onuru geri verilmiştir. Dolayısıyla Arnavutluk bu yolda ilerleyecek ve hiçbir güç onu durduramayacaktır.
Büyük sıkıntılar çeken ve özgürlük için kanını veren Arnavutluk halkı, Avrupa’nın bu bölgesinde barış ve dengenin korunmasında her zaman önemli bir rol oynamaya devam edecek, Balkanlarda işbirliği ve karşılıklı anlayış için çaba göstermeyi sürdürecek, ama hiçbir zaman başkalarının kendi işine karışmasına izin vermeyecektir.

AEP Merkez Komite Sekreteri ve Halk Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı Foto Cami’nin Arnavutluk Radyo/TV’siyle yaptığı söyleşi:
Tiran, 12 Ocak 1990

Soru: Dün olduğu gibi bugün de, resmi İtalyan TV’sinde Doğudan esen rüzgarların sözde Arnavutluk’ta da estiği ve İşkodra ve başka yerlerde gösteriler düzenlendiği yolunda yayınlar yapılıyor. Bu haberlere ne diyorsunuz?
Cevap: Bunları nasıl mı yorumluyorum? İftiradan daha iyi bir sözcük bulamıyorum. Son günlerde Arnavutluk’a düşmanca uydurmalar arttı. Herkes olabildiğince yalana başvuruyor. Belgrad Radyo-TV’si ve Yugoslavya haber ajansı, İşkodra’da bir gösteri düzenlendiğini söyledi. Vatikan radyosu daha da ileri giderek bir ayaklanma olduğunu söylüyor. Yunanistan’daki şoven güçler ve gerici din adamları, azınlıktan dört gencin sözde traktörle sürüklenerek öldürüldüğünü iddia ediyor. Batılı bir haber ajansı, Tiran, İşkodra ve Vlora’nın merkezinde birçok kişinin asıldığını ve tüm hafta boyunca bu kişilerin yerlerinde asılı bırakıldığını söylüyor. Yani bütün bunlar çeşit çeşit yalanlar. Neşeli hiçbir olay yok.

Soru: Bu kampanya niye örgütleniyor ve bundan kimin çıkarı var?
Cevap: Amaç açık. Doğu ülkelerinde yaşananların Arnavutluk’ta da tekrarlanması isteniyor. Onlar “Balli Kombetar”ın, “ağaların ve beylerin”, baskı ve sömürünün geri gelmesini istiyorlar. Onların Arnavutluk’ta yerleştirmek istedikleri demokrasi işte budur. Bundan kimin mi çıkarı var? Arnavutluk’un özgür, bağımsız ve egemen olmasını istemeyenlerin.
Arnavutluk’a yönelik yalanların düzenlenmesinde başlıca rolü, Tanjug ve Belgrad’daki Sırp basını üstleniyor. Bunun nedeni de gayet açık. Tüm dünyanın dikkati, Kosova’daki baskılardan, Kosova’daki yargılamalardan çekilmek isteniyor, Yugoslavya’daki Arnavutlar üzerindeki baskı ve şiddeti arttırmak için Arnavutluk’un itibarını düşürmek istiyorlar. Bu nedenle Belgrad’ta en uydurma haberlerin bile çıkarılmasına şaşırmadık. Ancak ciddi görünen İtalyan Radyo-TV’sinin bu uydurmalara inanarak onları yaymasına şaşırdık ve bundan üzüntü duyuyoruz.
Arnavutluk’a yönelik kampanyaya Yunan basınının bir bölümü de etkin biçimde katılmış bulunuyor. Bu kesim, sözde Arnavutluk’taki Yunan azınlığıyla ilgileniyor. Bundan dolayı gerçekten üzgünüz. Çünkü ülkelerimiz arasında sağlam bir dostluk ruhu vardır, iki ülke arasındaki normal ve dostça ilişki, ulusal azınlıklara da yansıyor. Onların yapay abartmalarının hiç kimseye yararı yoktur.

Soru: Arnavutluk’a yönelik bu yalanları tekzip etmeye gerek olduğunu katiyen düşünmüyoruz. Ama bu yalanlar halkımızda derin bir öfke yaratmadı mı?
Cevap: Bu doğru. Ama bunun iyi bir yanı var. Onlar bizi, uyanıklılığımızı arttırmaya, özgürlük, bağımsızlık ve egemenliğimizi korumaya, anayurdumuz ve sosyalizm için daha çok çalışmaya, seçmiş olduğumuz yolda ilerlerken yıkılmaz birliğimizi ve sarsılmaz kararlılığımızı güçlendirip çelikleştirmeye sevkediyor.

Ramiz Alia’nın “Enver Hoca Otomobil ve Traktör Fabrikası” çalışanlarıyla yaptığı toplantıdaki konuşmalarından bir bölüm.
Tiran, 15 Ocak 1990,
AEP Merkez Komitesi Birinci Sekreteri ve Arnavutluk Halk Meclisi Prezidyumu Başkanı Ramiz Alia, Tiran’daki “Enver Hoca Otomobil ve Traktör Fabrikası” işçileriyle yapılan bir toplantıya katıldı.
Toplantıda kürsüye gelen işçiler, üretim görevlerini gerçekleştirmek için güçlerini birleştirmeye hazır olduklarını belirterek bazı ülkelerin basınında son günlerde Arnavutluk aleyhine düzenlenen iftira kampanyasını şiddetle kınadılar.
Bu toplantıda konuşma yapan Ramiz Alia, bu yıl yeni üretim kapasitelerini devreye sokma, mali durumumuzu ve döviz dengemizi güçlendirme, üretimin etkinliğini arttırma hedeflerimizi yerine getirmek ve gerçekleştirmek için her türlü olanağa sahip olduğumuza işaret ederek devamla şunları söyledi:
“Ülkemiz sosyalist yolda kararlılıkla ilerliyor; Ülkemiz özgür ve bağımsız bir ülkedir. İçteki durumumuz sağlamdır. Halkımız kendi kaderinin efendisidir. Bu zaferlerimiz kıskanılıyor. Ama biz her geçen gün bunları koruyacak ve daha da güçlendireceğiz.

Kürsüye çıkan yoldaşlar bugünlerde ülkemize yönelik iftira ve uydurma kampanyası konusunda haklı olarak öfkelerini dile getirdiler. Ben de bu durumdan söz etmek istiyorum.
Biz Arnavutlar, böyle kötü niyetli kampanyalardan katiyen etkilenmeyiz. 45 yıldır devrim, özgürlük, bağımsızlık ve sosyalizm yolumuzdan saptırılmak için saldırı, tehdit ve eleştiri altındayız. Ama bu kampanyalar hiçbir zaman sonuç vermedi. Yurtseverlerin tüm kuşaklarının uğruna savaştığı ve canlarını verdiği ülkemiz, her zaman yıkılmaz bir kale olarak ayakta kalmıştır ve ebediyen kalacaktır. Bırakın Arnavutluk’un düşmanları ellerinden geleni yapsınlar. Biz her zaman ilerleyeceğiz.
Böylesi provokatif kampanyaların kaynağı her zaman Belgrad olmuştur. Biz buna hiç şaşırmıyoruz. Çünkü Yugoslavya’nın politikası her zaman Arnavutluk’a düşmanca olmuştur. Yugoslavya hiçbir zaman Arnavutluk devletinin varlığını ve Arnavutluk halkının bağımsızlığını kabul etmek istemedi. Arnavutluk’a karşı her zaman yayılmacı ve hegemonyacı bir tutum izledi.
Ama bu kez Yugoslavları içlerinde bulunduğu durum böyle davranmaya yöneltiyor. Yugoslavların Arnavutluk’a saldırarak uluslararası kamuoyunun dikkatini halen ülkelerinde yaşanan bunalım ve çatışmalardan uzaklaştırmak istedikleri açıktır. Özellikle de, Kosova’da içlerine battıkları çamurun utancını gizlemek istiyorlar. Tıpkı, büyük Sırpların Yugoslavya halklarına ve uluslarına karşı düzenledikleri entrika ve komploları kamufle etmek istedikleri gibi.
Son günlerde yayınlanan haberleri biliyorsunuz. Ben, dün Tanjug’ta yayınlanan bir habere dikkatinizi çekmek istiyorum. Ajansta şunlar söyleniyor:
“Arnavutluk’ta olağanüstü durum ilan edildi. Arnavutluk karışıklık içinde. İşkodra’da halk caddelere döküldü. Öbür kentlerde de gösteriler düzenleniyor. Güvenlik görevlileri ve devletin diğer güçleri tarafından çok sayıda insan öldürüldü. Komünizmin düşmanı olmakla suçlanan dört öğrenci idam edildi.”
Yugoslav haber ajansı dünya kamuoyunu bu tür haberlerle besliyor.
Yugoslavlara şunu söylüyoruz. Arnavutluk’un hiçbir yerinde olağanüstü durum, gösteri, karışıklık yoktur ve hiç kimse öldürülmemiştir. Ama bütün bunlar Yugoslavya’da yaşanıyor. Kosova gerçek bir toplama kampına dönüştürüldü. Orada şiddet ve keyfilik büyük zararlara yol açıyor. Sırf Arnavut oldukları için insanlar işinden atılıyor, işkence ediliyor, tutuklanıyor ve öldürülüyor.
Tıpkı bizim halkımız gibi faşizme karşı özgürlük ve demokrasi için savaşmış olan Yugoslavya halklarının, Tanjug ve Belgrad basınının iftiralarını onayladığına inanmıyoruz. Tıpkı bizim gibi onlar da, iki ülke arasında iyi komşuluk ve dostça ilişkiden, barış için işbirliğinden başka bir şey isteyemez.
Belgrad’ın Arnavutluk’a yönelik yeni kampanyası halk kitlelerimiz arasında büyük öfke yarattı. Halkımız, Arnavutluk’taki halk iktidarını yıkmaya yönelen ve halkın bağımsızlığını reddeden böyle müdahaleleri öfkeyle karşılıyor. Vatan haini kimseler bulup bunları kendi amaçları için kullanmaya çalışan Yugoslav propagandasına öfkelenmemek elde değil, iki gün önce yapılan “Slobodan, Slobodan, İşkodra halkını kurtar” şeklindeki yayın onların böyle amaçlar peşinde koştuğunu göstermiyor mu? Ama Sırp şovenistleri şunu unutmamalıdır. Arnavutluk söz konusu olduğunda, ulusal özgürlük ve bağımsızlık gündeme geldiğinde kendisine Arnavut diyen, herkes, her zaman ve her yerde, hiçbir fedakarlıktan kaçınmaksızın ülkesi için ölmeye hazırdır. Dolayısıyla bu baylar yangını körüklemekten vazgeçsinler, yoksa bu ateş içinde kendileri yanarlar.
Arnavutluk halkı kimseye zarar vermemiştir. Kimsenin önünde de diz çökmez. Halkımız, kendi kalkınma yolunu kendisi seçmiştir ve ne yapılması gerektiğine, nasıl önlemler alınması, ne gibi değişiklikler olması gerektiğine, bunların nasıl gerçekleştirileceğine ve sosyalist gelişme konusunda ancak kendisi karar verir.
Arnavutluk halkı ülkemizin efendisidir ve kendi kaderi hakkında yalnızca kendisi karar verir.
Atinalı papazların ve batıdaki bazı yayın çevrelerinin peşinde koştuğu Arnavutluk düşmanı kampanyanın, yalana ve uydurmaya dayandığı için sabun köpüğü gibi söneceğine inanıyoruz.
Halkımız, işçiler, köylüler, gençler, aydınlar ve kadınlarımız, partinin çelikten birliği etrafında saflarını daha da sıkıştıracaklardır. Bu kampanya sonucu Belgrad basını, Atina papazları ve bu uydurma masallara önem veren batı basınının siyasi ahlak bakımından ne denli düşük olduğu halkımızca açıkça görülmektedir. Çalışan insanlarımız, demokrasi, özgürlük, eşitlik ve adalet konusunda güzel sözler söyleyebilen bu ikiyüzlü kişilerin utanmazcasına beyazı siyah gösterdiklerini ve köleliği bize özgürlük olarak sunduklarını görerek bu olaylardan dersler çıkarmalıdır.
Tüm halkımızı saran bu öfkeyi, daha sıkı çalışma güdüsüne çevirelim. Çünkü ekonomi güçlendikçe bağımsızlığımız ve anayurdumuz daha güvencede olur. Birliğimizi daha da çelikleştirelim ki, hiç kimse Arnavutluk kalesinde bir yarık bulamasın. Barutu kuru tutalım ki, hiç kimse bizi hazırlıksız yakalamasın.
Bu sıcak toplantıdan duyduğum mutluluğu bir kez daha dile getirmek istiyorum. Parti Merkez Komitesi adına, “Enver Hoca Otomobil ve Traktör Fabrikası”nın başarılarının devamını diliyorum.

ARNAVUTLUK EMEK PARTİSİ MERKEZ KOMİTESİ 8. PLENUM KONUŞMASI
RAMİZ ALİA
Çeviren: Hasan Asgar GÜRGÖZ

Parti: Her zaman toplumun ve ilerlemenin öncüsü

Yoldaşlar, ülkemizin bütün tarihsel gelişiminde bu yüzyılın son yarısı boyunca, hem ulusal ve sosyal kurtuluş savaşında hem de sosyalizmin inşaası için veriten önemli mücadelelerde, Emek Partimizin rolü belirleyici olmuştur. Bütün zaferlerimizin temeli, ifadesini Parti’de, onun devrimci ideolojisi ve öngörülü önderliğinde bulur.
Marksist-Leninist öğretiye, halkın ve sosyalizmin çıkarlarına sadık olan ve saflardaki çelikten birlik ve militan ruhla belirginleşen Partimiz, her bakımdan çelikleşmiş güçlü bir Partidir.
Merkez Komitesinin şimdiki toplantısında, Partimizin ve onun önder rolünün daha da güçlendirilmesini tartışıyoruz. Amacımız, onu her zaman, zamanın ortaya çıkardığı görevleri yapma yeteneğinin üstüne çıkarmak, onu her zaman devrimci tutmak ve ilerleme surecimizden çıkan sorunları çözme gücünde ve yeteneğinde yetkin kılmaktır. Enver Hoca Yoldaş’ın, ülkemizin sosyal ve ekonomik gelişme görevleriyle Parti’nin önder rolü arasında dolaysız bir bağ olduğuna ilişkin öğretilerini her zaman akılda tutmalıyız; buna göre, sosyalist inşaanın içeriği ve hedefleri ne kadar önemli, güç ve karmasıksa, komünistlerin önder rolünü artırmak o kadar önemli ve Partinin önderliği o kadar belirleyici olur.
Partimizin önderlik faaliyetinin tümünü, çizgisinin kazandığı başarıları ve yeni başarıların güçlü bir temeli olarak toplumda sağladığı onurlu konumunu saygıyla değerlendiriyoruz, ama bunları asla mükemmel olarak görmüyoruz. Onun tarihi ve bütün tecrübesi güçlü bir esin kaynağıdır. Fakat eğer bunlar, doğru ve diyalektik olarak ve Partinin somut ve tarihsel sorumluluklarıyla organik bir bağ içinde düşünülmezse, o zaman, kendinden hoşnut olmaya ve durgunluğa götürebilirler.
Ben, Lenka Yoldaş’ın sunduğu raporun içeriğiyle aynı düşünüyorum. Ama bu tartışmaya bir katkıda bulunmak için dikkatleri, ülkemizin sosyalist inşaasının şimdiki evresinde ortaya çıkan sorunlara, şimdiki uluslararası gelişmelerin, özellikle Doğu Avrupa ülkelerini içine çeken bazı gelişmelerin sonuçlarına çekmek istiyorum.
Oldukça karmaşık ve sıkıntılı bir zamanda yaşıyoruz. Oysa dış görünüş, barış rüzgarlarının estiği, insanlığın sorunlarının çözüldüğü, çelişki ve çatışmaların hafiflediği ve silahların azaltılmasına ilişkin alınan bir dizi önlemlerin savaş tehlikesini bertaraf ettiği izlenimini uyandırabilir. Gerçekten de, en zengin büyük devletler fakirlere yardım etmek için kesenin ağzını açacaklarını söylüyorlar. Özgürlük, demokrasi ve insan hakları üzerine yapılan demagoji, şimdiye değin hiç bu kadar yoğun olmadı. Fakat emperyalizmin özünü oluşturan madalyonun diğer yanı görmezlikten gelinemez… İşçi sınıfının maddi ve manevi sömürüsü daha da şiddetlendi; burjuvazinin elkoyduğu artı değer, teknolojinin geliştirilmesiyle daha büyük oranlarda gerçekleşiyor. Aynı şekilde, emperyalist metropoller nedeniyle gelişmemiş ülkelerin sömürülmesi de görülmemiş oranlara ulaşıyor.
Bu ülkelerin yüz milyarlarca doları bulan borçları, halkların köleleştirilmesinin modern araçlarına dönüştürüldü. Eskiden bütün kıtaları ve ülkeleri sömürmek amacıyla ordularını ve silahlarını kullanan sömürgeciler, simde ise aynı amaca ulaşmak, kendi politikalarını dikte etmek ve maksimum kârlar elde etmek için, doların gücünü ve borçlandırma yöntemlerini kullanıyorlar. Bu, Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın birçok devletinde oldukça açık görülüyor; aynı zamanda bu, Yugoslavya, Polonya, Macaristan ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinin bazılarında da çok somut olarak görülebilir.
Öte yandan, savaş tehlikesi de saldırgan faaliyetler ve savaşlar da bertaraf edilmiş değildir. Birçok savaş ocağı söndürüldü, fakat Orta Doğu’da hala barıştan söz edilemez ve Güneydoğu Asya ve Afrika’da hala insanlar katlediliyor. Şimdiki durumda, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’da, Bulgaristan ile Türkiye veya Macaristan ile Romanya arasındaki ilişkilerde ulusal ve etnik sorunlar yeniden canlanıp patlak veriyor.
Balkanlarda giderek tırmanan tehlikeli durum özellikle ülkemiz açısından önemlidir. Yarımadamızda çelişkilerin derinleştiği ve gerilimin arttığı önceden de açıktı, ama son zamanlarda giderek belirginleşiyor. Uğursuz güçler yeniden canlandırılıyor ve eski çatışmalar yeniden tutuşturuluyor.
Bizzat Yugoslavların da kabul ettikleri gibi, Yugoslavya’dan durum oldukça ciddidir. Derin ekonomik ve siyasi kriz, Yugoslav Federasyonu’nu ayakları üstünde tutan dengeyi bozmuş bulunuyor. Cumhuriyetler arasındaki ilişkiler giderek gerginleşiyor. Yugoslav Federasyonundan ayrılma tehditleri Cumhuriyetler arasındaki çatışma ve polemiklere eşlik ediyor. Sırp şovenizmi, bütün ülkede hegemonyasını kurmaya çalışıyor; bu saldırgan şovenizm ifadesini, özellikle Kosova’daki Arnavutlara karşı tutumunda açıkça gösteriyor. Buradaki Arnavutlar gerçek bir teröre maruz kaldılar; hapishaneler onlarla dolduruluyor, Arnavut aydınlara karşı işlenen suçlar giderek artıyor ve Arnavut dili ve kültürüne karşı geniş bir cepheden saldırılıyor.
Son zamanlarda, yarımadamızdan bazı ülkeler arasındaki ilişkilerde de giderek artan bir gerilim yaratıldı. Bu durumda, bir sonuç olarak, geçen yıl başlayan Balkanlardaki işbirliği sürecinin, şimdi çok güç sınavlarla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Ülkemiz, eskiden olduğu gibi şimdi de, Balkanlarda iyi komşuluk ilişkileri ve ruhunun hakim olmasıyla yakından ilgilidir. Ve bu politikamız sürekli olacaktır, bu nedenle Balkanlardaki işbirliği sürecinin engellenmemesi için gelecekteki çabalarımızı da arttırmalıyız.

Şimdi, Sovyet toplumu ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinin kapitalizme dönüş sürecini tamamen gerçekleştiren Gorbaçov’un perestroykası ve karşı-devrimci reformizmin hızla ilerieyişiyle karakterize olan revizyonist ihanet, burjuvazi ve emperyalizmin kibirini arttınyor. Gorbaçov ve revizyonist ortaklan Stalin’i ve sosyalizmin ilk ve önemli başarılarını tümüyle inkâr ediyorlar ve aynı zamanda Sovyetler Birliği’ndeki şimdiki kötülüklerin kaynakları olarak sundukları Lenin’i ve Ekim Devrimi’ni de eleştirmekte tereddüt etmiyorlar. Komünizm veya komünist hareketten, halkların ulusal kurtuluş hareketleri veya proletaryanın devrimci hareketinden artık söz etmiyorlar; ve bu, revizyonist niteliklerinin mantıksal bir sonucudur, çünkü onlar karşı-devrimci güçlerin birer parçasıdırlar.
Devrimin ve halkların kurtuluş mücadelesinin burjuvazi ve gericiliğin ağır bir darbesine maruz kaldığı bir gerçektir. Bugün oportünist eğilim, dünyanın ideolojik ve politik yaşamına tümüyle yayılıyor, uluslararası toplantı ve konferanslarda hakimiyetini sağlıyor ve çeşitli olaylar bu eğilimin ölçütleri temelinde değerlendiriliyor. Dolayısıyla bu, kesinlikle hesaba katılması gerekli bir gerçektir, fakat devrimci faaliyeti azaltmamalıdır, çünkü bu yalnızca geçici bir durumdur.
Her sosyal görüngü gibi devrimin de iniş ve çıkışlarının olduğu biliniyor, fakat ne bu durum ve ne de oportünist eğilimler sosyal gelişim yasalarını engelleyebilir, kapitalizmin genel krizi ve çöküşünü durdurabilir ve devrimi bastırabilir. Devrim, kendi yolunda ilerliyor ve ilerleyecektir, çünkü proletarya ve halklar için baskı ve sömürüyle uzlaşmak mümkün değildir. Bununla birlikte, burjuvazi ve emperyalizmin de baskı ve sömürü olmadan yaşayabilmesi olanaksızdır.
Partimiz ve Enver Hoca Yoldaş, daha ilk belirtileri ortaya çıktığı zaman modern revizyonizmi mahkum etmiş ve komünist hareketi bu tehlikeye karşı uyarmıştı. Ve zaman bu eleştiri ve öngörülerin doğruluğunu kanıtladı. Bu, revizyonizmin yoluna ilk giren Yugoslavya ve Sovyetler Birliği’ni içine çeken ve çepeçevre saran krizlerle de kanıtlandı. Bu durumda, yalnızca boğazına kadar borca gömülmekle kalmayan, aynı zamanda pek çok ekonomik, sosyal ve siyasal güçlüklerle karşı karşıya kaldıktan ve 45 yıl sonra devlet iktidarını en azgın anti-komünistlere teslim eden Macaristan ve Polonya’dan söz etmek gereksiz olur.
Şimdi, dünya gericiliği, SB ve başka yerlerdeki revizyonizmin tehlikeli sonuçlarını ve revizyonizmin iktidarda olduğu ülkelerdeki bütün siyasi, ideolojik, ekonomik ve moral yozlaşmayı ve çürümeyi komünizmin başarısızlığı olarak sunuyor. Onun seçkin ajan ve misyonerleri, “sosyalizmin itici güçlerinin tasfiyesi”, “sosyalizmin iflası”, “Marksizmin ölmesi”, vs, hakkında konuşup duruyorlar.
Sosyalizmin ve proleter ideolojinin itibarını kaybettirmeyi ve işçi sınıfı ve ezilen halkları devrim yolundan uzaklaştırmayı amaçlayan bu gerici tezlere karşı kararlıca mücadele etmek temel görevlerimizdir. Partimizin, daha uzun süre önce, SB ve başka yerlerdeki kötülüklerin kaynağının onların sosyalizm yolundan uzaklaşmış olmasında olduğunu söylediğini vurgulamalıyız. Bu ülkelerde başarısızlığa uğrayan ne marksizm ne de komünizmdir, tam tersine, komünizmin inkarı ve proleter ideolojinin yerine burjuva ideolojisinin konulmasıdır. Bu moral ve ekonomik çöküşün ve her yandan çözülmenin kaynağıdır
Sovyetler Birliği ve diğer Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan yeni olguları teşhir ederken, revizyonizmin daha ileri bir eleştirisini yapmak ve onu derinleştirerek yeni argümanlarla zenginleştirmek görevimizdir, özellikle, revizyonizmin işini kolaylaştıran çelişmelerin ne olduğu sorununu ve onun hangi ekonomik ideolojik ve sosyal etkenleri kullanarak sosyalizmi yıktığını daha da derinlemesine incelemek gereklidir. Revizyonizm olgusunun ortaya çıkışının, bazen söylendiği gibi, yalnızca bir Kruşçev, Brejnev veya Gorbaçov’un ortaya çıkışı veya bir yönetimin hainleşmesiyle işçi sınıfı ve halkı aldatması gibi sübjektif faktörlerle izah edilemeyeceğinin anlaşılması için bu sorunlar üzerinde durmak asli bir önem taşır.
Özellikle bir ülke yönetiminden söz ettiğimizde elbette ki sübjektif faktör çok büyük bir önem taşır. Fakat 40 veya 45 yıllık bir sosyalizmden sonra, bir lider ve liderliğin sosyalist gelişme sürecini tersine çevirmesi, daha ileri bir düzenin yerine eski düzeni yerleştirmesi, en azından yeni toplumun inşa sürecinde, onun ekonomik ve sosyal gelişiminde bir şeylerin yanlış olduğunu gösterir. Denetim mekanizmalarının iyi çalışmadığım, belirli kişiler veya yönetim organlarının çok fazla iktidar gücüne sahip olduklarını ve buna karşılık, kitlelerin yönetime katılmalarının ve, denetim rollerinin etkin olmadığını ortaya koyar ve bunların biçimsel etkenler olduğu söylenemez.
Revizyonist ihanetin bir sonucu olarak uluslararası durumda meydana gelen gelişmeler ve oportünist eğilimin etkinliği, güçler dengesinde önemli değişikliklere neden oldu; böylece devletler, ittifaklar ve askeri bloklar arasındaki ilişkiler etkilendi; farklı bölgelerde kurulan farklı dengeler bozuldu. Bu gelişmeler ekonomik ilişkiler ve başka alanlara da yansımadan edemezdi ve böyle de oldu.
Partimiz, özellikle etrafımızda cereyan eden, farklı biçimlerde ve farklı derecelerde de olsa, ülkemizin diğer ülkelerle olan ilişkilerini ve sosyalizmin inşaası için verilen mücadelemizi etkileyen bu olaylara gözlerini kapatamaz. Bu nedenle, bu olaylar bütününü dikkatle izlemeli ve hiçbir zaman ve hiçbir yönde bir sürprizle karşılaşmamak için gelecekteki muhtemel gelişmeleri önceden görmeliyiz. Ancak böylece, anavatanın çıkarlarına, sosyalizm ve halkların devrim mücadelelerini savunma ihtiyacına cevap verebilecek bir tutum takınabiliriz.
Ülkemizin siyasal konumunu sağlamlaştırmak için dış politik alanda da aktif olmak gibi bir görevimiz olduğunu unutmamalıyız. Keskin bir uyanıklığa sahip olmalı, kitlelerin politik düzeyini ve ekonomik gelişme hızını yükseltmeli, yüksek bir savunma kapasitesine sahip olmalı ve ustaca diplomatik faaliyetler yürütebilmeliyiz. Parti, tüm bu alanlarda özendirici ve rehber olmalıdır.
45 yıllık sosyalist yaşamında Partimiz, tarihsel görevlerini başarıyla yerine getirdi ve her alanda zaferler kazandı; çünkü devrimin her evresinde Marksizm-Leninizm’in öğretilerini güvenle ve yaratıcı bir şekilde uyguladı. Ulusal Kurtuluş Savaşımızda olduğu gibi sosyalizmin inşaasında da bütün eyleminin özü budur.
Ülkemizdeki sosyalist sanayileşme, tarımın kolektjfleştirilmesi, yatırım politikası ve eğitim ve kültürel gelişme gibi alanlarda dönüşümler, hazır proje ve klişelerden sakınılarak doğal bir yolla gerçekleştirildi. Marksizm-Leninizm’in ışığında ülkemizin karakteristik özellikleri hesaba katıldı; ekonomik ve sosyal durum, halkımızın ruhsal şekillenmesi ve gelenekleri hep gözönünde tutuldu. Kendine güvenme ilkesi bütün gelişmemizin temelinde önemir bir rol oynadı.
Sosyalizm, ülkemizin tarihinde en yüksek etkinliğe ulasan bir düzen olduğunu kanıtladı. Bu üretim ve yaşam biçimiyle, ülkemizin ekonomik gücü arttı, halkın maddi yaşam koşulları ve bütün yaşamı köklü değişikliklere uğradı ve örnek bir ekonomik siyasi istikrar yaratıldı. Ama elbette ki bolluk içinde yüzmüyoruz, ancak mutluyuz. Hiç kimseye borçlu değiliz ve tükettiğimiz herşeyi kendi emeğimizle sağlıyoruz. Gelecek hakkında iyimseriz; çünkü halkın gücüne ve çalışmasına güveniyoruz. Özgür, bağımsız ve egemen olduğunuz için gururluyuz.
İçinden geçtiğimiz yol tabii ki güllerle döşeli değildir ve gelecekte de geniş bir bulvar olmayacak. Herşeyin mükemmel olmadığını ve gelecekte de olmayacağını biliyoruz. Ve bu doğaldır; açık bir strateji ve yüce ideallerin rehberliğinde inşaa ettiğimiz sosyalizm nispeten yeni bir toplumdur, ve bu ideallare uzanan yol bilinmeyen tehlikelerle doludur.
Ülkemizin sosyalist inşaası, ülkemizin geçmişten kalan geriliği, bağımsız ekonomik gelişmenin çok sıkı ve sert gerekleri ve aynı zamanda, emperyalist-revizyonist kuşatmanın sonuçları olan güçlükler ve engeller eşliğinde ilerliyor.
Enver Hoca Yoldaş’ın sürekli olarak dikkatimize sunduğu emperyalist -revizyonist kuşatmayı özellikle vurguluyorum, çünkü birçok nedenle bu etkenin küçümsendiği ya da yeterince değerlendirilmediği görülüyor. Belki de yurtdışı ekonomik ve politik faaliyetimizin artması, dünyayla olan ilişki ve bağlarımızın yoğunlaşması ve genişlemesi, bazı yoldaşlarda bu kuşatmanın önemini yitirdiği yanılsamasına yol açmıştır. Ama bu son derece tehlikeli bir yanılgıdır ve Parti böyle bir tehlikenin yerleşmesine asla izin vermemelidir.
Emperyalist-revizyonist kuşatma süreklidir; o, politik, ekonomik ve askeri bir kuşatmadır. Düşmanlar, sosyalizmi yeryüzünden silmek, bizi tecrit etmek ve yolumuzdan saptırmak için mücadele ediyor. Ve bu amaçla onlar, bizim için güçlük üstüne güçlük çıkarıyor ve yaratıyorlar. Düşmanların baskılarının azalacağını beklemiyoruz. Dünya kapitalizminin, Arnavutluk’un sosyalizmi inşa etmesinden, revizyonist reformizme karşı mücadele etmesinden, halklara devrimin hala canlı olduğu ve ilerlediğini göstermesinden ve etkili bir ilke olduğu kanıtlanan kendi gücüne dayanma ilkesini hayata geçirmesinden hoşlanmadığı açıktır. Bu nedenle, emperyalist-revizyonist kuşatma gerçeğini asla unutmamalıyız. Fakat ona karşı, halkın Parti etrafındaki saflarını güçlendirerek, ekonomik ve kültürel gelişme planlarının gerçekletirilmesi eşliğinde dışalım için talebin azaltılması ve dışsatımın arttırılmasını sağlayarak, savaş hazırlığımızı güçlendirerek ve uyanıklığımızı arttırarak, kararlı ve sürekli olarak tetikte durmalı ve manevralarını boşa çıkarmalıyız.
Sosyalizmin inşaasında karşılaşılan güçlüklerde tecrübe eksikliğinin yeri az değildir. Ortaya çıkan birçok problemin, şimdiye kadar yapıldığı gibi, daha etkili yöntemlerin bulunmasıyla çözüleceğini anlamak zorundayız. Bu bakış açısından Partinin, her yerde analiz yöntemlerinin bulunmasını ve yaratıcı bir ruhun yaratılmasını teşvik etmesi gereklidir. Atılacak her adım, kitleler, kadrolar ve uzmanlar için canlı bir tartışma konusu haline getirilmelidir.
Marksizm-Leninizm öğretileri temelinde devrimimizi ilerletmek amacıyla bulunan yol ve yöntemler tabu değildir. Aynı şekilde, sosyalist gelişme ve koşullarımızın yapmaya zorladığı değişiklikler de kutsal şeyler değildir. Bırakalım burjuvazi, ülkemizin uluslararası ilişkiler alanındaki faaliyetini ve dünyayla ilişkilerini geliştirmesini, Arnavutluk’un “kapılarını açtığı” biçimde yorumlasın; bırakalım ekonomi ve kültürümüzü geliştirmek ve halkın yaşam koşullarını iyileştirmek için yaptığımız değişiklikleri ve aldığımız önlemleri kendi özlemlerine göre yorumlasın. Bu, bizi hiç kaygılandırmıyor; çünkü Arnavutluk ve Emek Parti’miz eskiden ne idiyse şimdi de odur, ve Arnavutluk halkının kendi yaptığı devrimle seçtiği yolda ilerliyor. Biz, kimsenin etkisi altında herhangi bir “değişikliği” yapmadık ve asla yapmayacağız, ülkemizi “dışa açmayı” veya “kapamayı” düşünmedik ve asla düşünmeyeceğiz. Bütün faaliyetlerimiz, koşullarımızın ve ihtiyaçlarımızın bir gereğidir ve bunlar, yalnızca Arnavutluk halkının ve sosyalizmin çıkarlarının konusudurlar.
Bizim için temel görev, sosyalizmin ilerleyişini başarıyla gerçekleştirmek ve onu herhangi bir sapmaya uğratabilecek bütün yolları kapatmaktır. Bu temel görevden, kendi sorunlarımızın çözümünde hızla ilerlemek ve ne zaman ve nerede gerekliyse, yeni düzenlemeler, ekler ve ayarlamalar yapmamız gerektiği sonucu çıkar. Fakat varolan imkanların izin verdiklerinden daha hızlı adımlar atarsak eğer, o zaman geri çekilmekte de duraksamamayı bilmeliyiz. Sosyalist mülkiyetin zayıflatmasına asla izin vermeyeceğiz. Özel mülkiyete ve kapitalist sömürüye geri dönüş yollarına kesinlikle izin vermeyeceğimiz gibi, iktidarı halk aleyhtarı her hangi bir güçle paylaşmadık ve asla paylaşmayacağız; bundan sonra da, halk iktidarının ve proletarya diktatörlüğünün zayıflatmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz; burjuvazinin önümüze sunduğu sözüm ona pluralizm uğruna Marksist-Leninist Partimizin önder rolünden asla vazgeçmeyecek ve zayıflatmasına asla izin vermeyeceğiz. Bu temel sorunlar bizim için kutsaldır. Partimiz, bunlar için savaştı ve bundan sonra da sürekli bunlar için savaşacak; halkımız bunlar için kan ve ter döktü, ve bunlar için her özveride bulunduk ve bundan sonra da bulunmaya hazır olmamız gerekiyor.
Her zaman akılda tutulması gerekli yukarıdaki koşullar ve görevler ışığında Parti nasıl olmalı, sosyalist inşaya başarıyla önderlik etmek ve ülkenin gelişmesine yeni atılımlar kazandırmak için nasıl çalışmalı?
Bugün, Parti örgütleri ve komünistler için daha nitelikli ve daha bilimsel çalışmak ve hedeflere ulaşmada daha kararlı ve yaratıcı olmak bir zorunluluktur. Parti, zamanın her yönden dayattığı sorunlara yanıt vermelidir; bu nedenle o, toplumumuzun en ileri düşüncelerinin bir taşıyıcısı olarak, her zaman yeni düşünce ve özlemlere sahip olmalıdır.
Partinin kitlelerle olan bağlarının güçlendirilmesi, her zaman olduğu gibi, bu görevlerin yerine getirilmesinde de asli bir etkendir. Komünistler önemli bir devrimci güçtür, ancak sosyalizmin inşasında belirleyici rolü oynayacak olan geniş halk kitleleridir. Komünistler halkın en ileri kesimleridir, ama emekçi kitlelerin, işçiler ve bilim adamlannın düşünce ve kanıları göz önüne alınmadan ülkemiz yeri bir gelişme evresine başlayamaz.
Parti, toplumdaki önder ve öncü rolünü, her zaman halkın çıkarlarına göre davrandığı için kazandı. Bu nedenle Parti, emekçi kitleleri, sadece verilen direktiflerin bir uygulayıcısı olarak değil, fakat herşeyden önce, Partinin yönelimlerini geliştiren ve zenginleştiren yaratıcı güçler olarak hesaba katıp aklını ve gözlerini onun üzerinde tutmalıdır. Bu düşüncenin en iyi sentezini, “sosyalizmi kitleler inşa eder, Parti onları bilinçlendirir” derken Enver Hoca Yoldaş yapmıştı.
Kitlelerin rolünün yükseltilmesi, onların insiyatiflerinin özendirilmesine ve bu inisiyatif gücünün derinlemesine geliştirilmesi için uygun koşulların yaratılmasına yakından sıkıca bağlıdır. Herşeyin standardizasyonu ve merkezileştirilmesine yönelik bürokratik ve teknokratik eğilimler, kitleleri yaratıcı faaliyete yabancılaştırır ve inisiyatiflerinin gelişmesini engeller. Dolayısıyla bu eğilimler sosyalist demokrasimizi ihlal ederler ve bu nedenle, Partimizin dün de bugün de bunları benimsemediğini bütün Parti örgüt ve komiteleri akılda tutmalıdırlar.
Ülkemizde, halk iktidarı koşullarında, sosyalist demokrasi geniş bir ölçüde geliştirildi. Halkımız asla bugünkü kadar özgür olmadı. Ülkemizin her yurttaşı yasaların teminatı altındadır; onun için çalışma ve eğitim hakkı pratik olarak garanti edilir; sağlığı, ulusal eşitliği, vs. devletin gözetimi ve denetimi altındadır. Halkımız, ülkemizin ekonomik ve kültürel gelişim planlarını bizzat tartışır ve kararlaştırır, devlet organlarına kendi temsilcilerini seçerek gönderir ve geleceğini bizzat kendisi inşa eder ve savunur. Bu, aynı zamanda halkımızın moral ve politik birliğini belirleyen başlıca etken olarak tartışılmaz bir gerçektir.
Kitlelerin sosyalist inşadaki rolleri, İnisiyatif ve katılımlarını yükseltmek için bu alanda yeni düzenlemelere gerek var mıdır? Bu alandaki herşeyin zamanın ihtiyaçlarına cevap verdiğinde ısrarlı olmak ne doğru ne de diyalektik olurdu. Bu nedenle, Partinin ve kadroların yaşamlannın sürekli devrimcileştirilmesi, bürokrasi ve yabancı eğilimlere karşı mücadele, kitlelerin rolü ve denetiminin güçlendirilmesi için ve despotizme, kibirliliğe ve formalizme karşı mücadele sorunları, her zaman için günün sorunlarıdır.
Bu alandaki sığlık ve katılıkların tehlikeli sonuçlar doğuracağını çok iyi bilmek gerekiyor. Bunlar, kitleleri ve onlann yaratıcı düşüncelerini dışarda bırakan zorlayıcı ve yapay idari önlemleri tahrik ederler. Bu koşullar altında, sosyalizmin geleceği için son derece tehlikeli olabilecek bir olguyu oluşturan kariyeristlerin, despotların, bürokratlar ve yetersiz kişilerin ortaya çıkışı kaçınılmaz olur. Bu durumda, bunların şahsında somutlaşacak revizyonist ideoloji sosyalizme sızabilir ve emekçi halkın ekonomi, kültür, politika ve savunma alanlarındaki rolleri ve yaratıcı yetenekleri felç edilip dumura uğratılır. Bu türden idari yöntemler, kadroların ve hatta yönetim organlarının Partinin, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin denetiminden kaçmalannı mümkün kılar.
Böylesi olgulara karşı mücadele ve kitlelerin rolünün yükseltilmesi mücadelesi, doğrudan doğruya sosyal düzenimizin ve sosyalist demokrasimizin güçlendirilmesine bağlıdır.
Günümüz dünyasında burjuvazinin, demokrasi ve insan hakları için mücadele bayrağını kendi ellerine almaya çalıştığını görüyoruz. Gerçekte burjuvazi, bu kavramların gerçek ölçütü olarak, kendi demokrasi ve insan hakları anlayış ve normlarını hakim kılmaya çalışıyor. Kapitalizmin, revizyonistler arasında da destek bulan kendi standartlarını hakim kılmak çabasındaki bu iki yüzlü taktiği, gerçekte, bir ideolojik saptırma aracı olarak ve diğerlerinin içişlerine müdahale etmek için gericiliğe hizmet ediyor.
Bu bakımdan ve genel olarak bizim demokrasimiz, burjuva demokrasisiyle herhangi bir karşılaştırma yapmanın çok ötesindedir. Benzer şekilde, insan hakları kavramı da, kapitalist ülkelerdeki işçi ve köylülerin sahip olduğu biçimsel haklarla karşılaştırılamaz bile. Demokrasi, insan hakları ve bunlara saygı gösterilmesi sosyalizmin nitelikleridir; proletarya diktatörlüğü ve halk iktidarının bütün muhtevası ve asli özüdür; yoksa özü ve muhtevası halk kitlelerinin sömürüsü, baskı altında tutulması ve adaletsizlik olan burjuva iktidarının değil.
Demokrasi, kesin olarak sosyalizmin temel bir ilkesi olduğu için onu sürekli geliştirmek ve mükemmelleştirmek bir zorunluluktur. Kitlelerin inisiyatiflerinin özendirilmesi ve kitle denetiminin güçlendirilmesi ve onların, ülkenin ilerlemesi ve Parti çizgisinin uygulanmasına ilişkin her sorunun tartışılmasına katılmalarının sağlanması, yalnızca emirlerle otoritesini sürdürmek isteyen insanlar ve bürokratlar için sorun yaratır ve onları alaşağı eder. Oysa bütün bunlar sosyalizm, için iyi bir şeydir.
Enver Hoca Yoldaş, Sovyetler Birliği’ndeki revizyonizmin doğuşunda önemli etkenlerden birinin bürokrasi, hareketsizlik ve durumun çok iyi bir ifadesi olarak, kendi dillerindeki şu sloganla aparatciklerin varlığı olduğuna işaret etmişti: “znayet nachalstvo” (orijinal metinde Rusça “lider bilir” anlamında-Ç) Partinin, bu olguyu besleyen somut koşulları ve ona karşı nasıl savaşılacağını derinlemesine çözümlemesi ve önlem alması gerekir. Fakat bu kadarıyla bile bir şey kesindir: Bürokrasiye karşı mücadele kesintisizce ve bilinçli olarak sürdürülmelidir. Buna ilişkin olarak, Parti dokümanlarına ve Enver Hoca’nın bu konudaki eserlerine tekrar ve tekrar başvurmak, Parti örgütleri ve organlarının temel görevlerinden biri olmalıdır. Özellikle bunlar, Enver Hoca Yoldaş’ın 1972’deki Mat ve 1978’deki Girokastra’daki kadrolara yaptığı konuşmalarını yeniden ve yeniden incelemelidirler. Bu konuşmalardaki düşünceler, varolan mekanizmaları geliştirmek ve yenilerini yaratmak için tümüyle çözümlenmeli ve oradaki sorunlar yaratıcı bir şekilde yeniden vurgulanmalı ve çözümleri bulunmalıdır. Bunlardan biri işçi denetimi ve genel olarak denetim sorunudur ve bu denetim olmadan, devlet ve halk arasında uçurumlar yaratan iflah olmaz bürokrat ve kariyeristlerin faaliyetleri engellenemez. Enver Hoca Yoldaş’ın şu öğretisini bir an bile unutmamalıyız: Eğer Partinin yönetici organları zorbaca yöntemleri tercih ederse, bu, konformizme (uymacılık, varolan koşullara boyun eğme-Ç) ve oportünizme neden olur.
Sosyalist toplumumuz önemli ilerlemeler kaydetti; ekonomi ve kültürel yapımız büyüdü ve hızla gelişti, kitlelerin ve kadroların bilinç düzeyi yükseltildi. Bu bakımdan, kooperatifçilerin TV’de ve ya doğrudan doğruya serbest toplantılarında yaptıkları konuşmaları dinlemek büyük bir hoşnutluk kaynağı oluyor. Onlar, üretim, fiyatlar, maliyetler, iaşe ve donanım, hücum tugaylarının ve kooperatiflerin yöneticileri hakkında ve diğer her sorun için tereddütsüz konuşuyorlar. İşçi sınıfı da işletmelerde açıkça ve sorumluluk bilinciyle konuşuyor. Fakat kitlelerin sesini daha etkin kılmak mümkün değil mi? Çünkü disiplin ihlalleri, iltimas, kurallara uymadaki başarısızlıklar, işe geç gelme gibi zararlı ve yanlış eğilimlerin hiç de birkaç olayla sınırlı olmadığı da görülüyor. O halde kimdir bunlar? Yeterince kalıba dökülmemiş kooperatifçiler, işçiler ve emekçiler yapıyor bunları ve aynı zamanda, bu zararlı eğilimler, fabrika yöneticileri, tugay liderleri ve diğerlerinin gevşekliğinden ve çalışmanın zayıflatılmasından doğuyor. Bu durumda, Parti örgütlerinin, sendikaların veya denetim organlarının görevlerini iyi yaptıklarını söyleyebilir miyiz? Ürünün ve ham maddenin çalındığı, kötü davranışların ve iltimas ve disiplinsizlik gibi çirkin eğilimlerin ortaya çıktığı “Ali Kelmendi” kombinası, Dure’deki Sigara Fabrikası ve Tiran Et Kombinasındaki işçi örgütleri ve komünistler ne türden komünist ve örgütlerdir?
Başlarında işçi sınıfı olmak üzere kitleler seferber edilmeden, onlara olanaklar ve davranış özgürlüğü tanınmadan ve ister tugay lideri veya yüksek bir kadro olsun ve hangi organın onları atadığına bakmadan, onlara, görevini yapmayan veya kuralları ihlal eden herkesi değiştirme ve kovma hakkı tanınmadan bu sorunlar çözümlenemez. İstisnasız her kadro, kendi performansını değerlendiren kooperatif üyelerine, işçilere ve diğer emekçilere tabi olduğunu hissetmelidir. Bu nedenle onlar, emekçi kitlelerle anlaşmak zorundadırlar. Yoksa organlar ve üstlerindeki “yoldaşlar”!’la değil. Bu da, ancak çalışma vicdanları ve bilinçleri temelinde olabilir.
Parti örgütleri, açıkça görülebilecek bazı olgulara gözlerini kapatmamalıdırlar: Devlet ve Parti cihazları ücretli memurlarla aşırı bir şekilde şişirilmiş ve bir çok uzman üretim alanlarından geri çekilmiş durumdadır. Daha da kötüsü, birçok durumda bu uzmanlar, verildikleri işlerde ağırlıklı sorunların çözümüne angaje olmuyorlar, ama genel olarak ve sık sık akademik incelemelere dalıyorlar. Bunlara artık daha fazla izin verilemez.
Parti, komünistlerin her zaman çalışmanın öncüleri olmaları gerektiğini sürekli olarak vurguladı. Ancak bu pratikte tümüyle böyle midir? Parti örgütleri, tarım kooperatifleri, iktisadi işletmeler ve devlet organlarındaki birçok komünisti bu bakımdan eleştirmelidir. Bunun, Partinin istediği militan ruha uygun olmadığı açık değil midir?
Enver Hoca Yoldaş, Mat’taki konuşmasında, devlet organları ve yönetici organlar içindeki komünistlerin partili olmayan insanlarla oranı sorununu açık ve etkili bir şekilde çözmüştü. Daha 1972′ de O, bunların çoğunun parti üyelerinden olmasının gerekmediği biçiminde sorunu ortaya koymuştu. Bugün, hemen hemen 20 yıl sonra, siyasi ve ekonomik durumun daha güçlü olduğu, nüfusun ezici çoğunluğunun sosyalizm çağında doğduğu ve beşikten itibaren Partinin öğretileriyle büyütülüp eğitildiği bir sırada, bunların illede ki parti üyesi olması veya bir başka pozisyona atanmalarında bunun hala etkili olması için neden yoktur. Herhangi bir bölüme, hatta bakan, askeri komutan veya diplomat ve hatta denetim ve devlet organlarından birine yapılacak atamada halk çocuklarına, oğulları ve kızlarına güvenilebilir ve güvenmeliyiz. Parti üyesi ya da değil, kadın veya erkek, sosyalizm ve Anayurt davasına sadık, yetenekli ve kültürlü olduğunu kanıtlayan herkes güvenilir bir unsurdur. Ve aslında kadroların salt çoğunluğu da böyledir. O zaman gerekli olan nedir? Bu durumda, kadroların atanmasında ve bazı durumlarda gereksiz olan bazı düzenlemelerin terk edilmesinde ve onların belirli sektörlerde ve rekabet içerisinde istihdamıyla halkın onayına sunulmasında, kesinlikle kitlelerin düşüncelerine dayanması gereken Parti organlarının daha enerjik olması gerekiyor. Bu sorunların çözümü, otomatik olarak Partiye girişi, kariyer yapma ve sorumlu bir mevki kazanma yolu olarak gören bazı unsurların sergileyebileceği zararlı eğilimlere karşı mücadelede yardımcı olur.
Bürokrasiye karşı mücadele ve sosyalist demokrasinin güçlendirilmesi, karar organlarıyla bunların aygıtları arasında doğru bir ilişkinin kurulmasını gerektirir. Parti ve devlet organlarının eğilimi, seçilmiş organları bir yana iterek ve rollerini ve görevlerini aşarak çalışmayı ve işi tekelleri altına almaktır. Bana öyle geliyor ki bu, seçilmiş organların yetkilerinin çoğunu onlara devrettikleri için oluyor.
Aygıtların (aparat) politik karar alma haklarının olmadığı biliniyor; onlar, direktiflerin ayrıntılarında, kararların uygulanması üzerindeki denetimde, farklı sorunların incelenmesinde ve bunların çözümünde önerilerde bulunarak karar organlarına yardımcı olan organizmalardır. Yalnızca karar organı veya seçilmiş yönetimin politik kararlar almaya yetkileri vardır. Bununla birlikte, istihdam, konut, okul ve eğitim gibi halkın en hayati sorunlarında, bölüm başkanları ve diğer yürütme organları için kararlar vermek olağanüstü bir şey değildir. Zaten sorun yürütme organlannın haklanridan tümüyle muaf tutulmaları biçimiyle ortaya konulmuyor. Burada önemli olan, seçilmiş organların, meclis üyeleri ve milletvekillerinin daha güçiü kılınmaları ve bu güçlerini her yerde hissettirmeleridir. Bu, sosyalist demokrasimizi daha etkin kılar ve doğrudan doğruya ve hem de seçilmiş temsilcileri vasıtasıyla kitlelerin denetimi, yasaların tam uygulanması ve sosyalist normlara saygı gösterilmesi için uygun koşullar yaratır.
Kitlelerin halk iktidarının güçlendirilmesindeki aktif rolünün büyümesi, ülkemizdeki genel, doğrudan ve hiçbir sınırlama olmasızın 18 yaşını doldurmuş herkesin katıldığı seçimlerde de yansır. Bizim sistemimizde, meclis üyeliği veya milletvekilliği adaylığı, kapitalist ülkelerde olduğu gibi, bizzat ilgili kişinin ortaya çıkmasıyla değil, Demokratik Cephe’nin bölge ve köylerdeki toplantılarında adayları kitlelerin göstermesiyle olur. Bu, oldukça demokratik bir yöntemdir, çünkü halka, seçimlere gitmeden önce güvenini kazanamayan adayı geri çekme olanağı tanır.
Bununla birlikte, seçim sistemi, kitlelerin denetimini ve rolünü daha da güçlendirecek şekilde geliştirilebilir. Bu yılki meclis üyeleri ve halk yargıçları seçiminde adaylık önerileri, doğrudan doğruya gençlik, kadın, sendikalar gibi kitle örgütleri tarafından sunuldu ve birden fazla adayın önerildiği her semtte Demokratik Cephe örgütlerinde geniş katılımlı tartışmalar oldu ve bu, çok iyi bir şeydir. Böylece en iyi ve uygun adayların çıkarılması için koşullar yaratılmış olur. Bu yöntem daha da geliştirilemez mi? Örneğin bu yöntem temel parti örgütleri (ilk kademe örgütleri-Ç), ve bürolardan başlayarak Parti seçimleri için de uygulanamaz mı? Lenka Yoldaşın sunduğu raporda söylediği gibi, eğer temel parti örgütleri ve büroların sekreterlik süreleri 4-5 yılla sınırlansa, böyle bir yöntem her komünistin bir yönetici olarak hazırlanmasında yardımcı olmaz mı?
Parti, bütün bu sorunları ve diğerlerini dikkatle incelemelidir; Halk Meclisi ve Halk Konseyleri komisyonlarının rolleri sorunu gibi, personel atamaları ve yetkileri sorunu, özellikle Demokratik Cephe ve diğer kitle örgütlerinin rollerinin yükseltilmesi ve etkin kılınması, vb. sorunları derinlemesine gözden geçirmelidir. Sorun, emekçi kitlelerin iktidarı kullanmak ve onun faaliyetini denetim altında tutmak hakkını tümüyle kullanması için, halkın sevgi ve saygısını kazanmış en iyi ve yetenekli kişilerin Parti ve Devlet organlarına seçilmeleri sorunudur.
Sosyalizmin inşası mücadelesinde her örgüt ve her komünist daha aktif ve daha militan olmalıdır. Bugün Parti, bazıları güç, bazdan daha az önemli ama hepsi de uygun çözümler gerektiren birçok yeni sorunla karşı karşıyadır. Bu sorunlar ekonomik gelişme, dış ilişkiler, savunma, eğitim, edebiyat, kültür, vb. alanlarda ortaya çıkıyor. Komünist militanlık her örgütün çabaları içinde ifadesini bulur ve her komünist, kendi faaliyeti içinde güçlüklere, kolaycılığa ve pasifizme karşı mücadelede ortaya çıkabilecek sorunları altetme tutumunda ve hedefleri saptayarak ona ulaşmada kendini gösterir.
Temel örgütler ve sosyal faaliyetin her alanındaki komünistlerden daha fazlası istenilmelidir.
Bu arada sınıf mücadelesini ele alalım. Bu olgunun kendini çeşitli biçimlerde gösterdiğini Partimiz birçok kez ifade etmiş/ve kanıtlamıştı. Pratikte de bu her gün kanıtlanıyor. Sınıf mücadelesi, sosyal faaliyetin bütün alanlarında yansıdığı gibi dış ilişkilere de yansıyor. Burada, yalnızca fiziksel olarak sınıf düşmanından değil, aynı zamanda, sınıfsal bakış açısından kaçıştan, çeşitli olguların doğru olmayan yorumlarından, yabancı ideolojik etkilerden, emperyalist ve revizyonist kuşatmanın ve sosyalizme yönelebilecek tehlikelerin küçümsenmesinden söz ediyorum. Bu eğilimlerin, yabancı ideolojilerin tehlikeli etkisini göremeyen veya onu küçümseyenleri etkilemesi olağanüstü bir şey değildir.
Komünistler ve komünist militanlık, açık ve aktif tutumlarda kendilerini gösterir ve gerçek ifadelerini bulurlar, ama bu, ancak komünistlerin ve bütün örgütlerin açık bir ideolojik kavrayışa sahip olmalarıyla mümkündür. Hiç bir alanda, politika, sanat, kültür veya ekonomik ilişkiler alanında, burjuva ideolojisiyle uzlaşmalar yapılamaz. Aynı şekilde dinsel ideolojiyle de hiçbir uzlaşmaya gidilemez; bu tutumu, yalnızca ateist olmanın bir gereği olarak değil, aynı zamanda, kilise ve camilerden esinlenmiş ayrılık ve ihtilafların asırlardır acı çektirdiği halkımızın birliğini korumanın ve savunmanın zorunlu bir koşulu olarak da görüyoruz. Ve sosyalist ahlakımız, geleneklerimiz ve ulusal karakteristiklerimiz üzerinde yabancı eğilimlerle hiçbir uzlaşmaya varılmaz.
Bütün bunlar komünistlerin ideolojik ve politik düzeyini yükseltmeyi gerektirir, ama her şeyden önce de, sosyalizm için tehlikeli hastalıklar olan kayıtsızlık ve pasifizme karşı kararlı mücadeleyi öngerektirir. Komünistler ve kadrolar, her zaman görevlerin başarıyla yerine getirmesiyle ilgilenmeli ve yeni hedeflere ulaşmak için, sözcüğün devrimci anlamındaki güçlü tutkulara sahip olmalıdırlar. Ancak görevlerine onur duygusu ve yetenek ile bağlı olanlar komünist nitelemesini hak ederler. Partinin ve sosyalizmin çıkarlarına zarar verildiğini gördüklerinde kayıtsız kalanlar, güçlükler ve engellerden korkanlar ve komünist adını kötüye kullanarak kendileri için yarar sağlamaya çalışanlar ne gerçek komünistlerdir ve ne de partinin böylelerine ihtiyacı olabilir.
Partinin yaratıcı gücü ve komünist militanlık, toplumumuzu çok yönlü geliştirmemize yeni bir ivme kazandırmamız gereken böyle bir zamandan, her zamankinden daha fazla sergilenmelidir. Özellikle de bunlar, ekonominin güçlendirilmesi gibi anahtar bir soruna bağlı olarak birçok soruna bağlı olarak ifadesini bulmalıdır, çünkü partinin başlıca amacı olan halkın yaşam koşullarının sürekli geliştirilmesi bu sorunla yakından ilgilidir. Bu alanda ortaya çıkan birçok sorun üzerinde durmayacağım, ancak basitçe emeğin sosyal verimliliği üzerindeki bazı düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.
Eğer emeğin sosyal verimliliği kurtuluş savaşı sonrasındaki ilk yıllarla karşılaştıracak olursak çok olumlu sonuçlar çıkarırız. Bu yıllardaki bir yıllık toplam üretim, şimdi yalnızca 3-4 günde üretiliyor. Fakat üretimin şimdiki gelişme düzeyi ile ve olanaklarıyla karşılaştırıldığında emek verimlilik düzeyi nasıldır? Bunun düşük olduğu ve ne şimdiden ne geleceğin ihtilaçlarına cevap vermediği söylenmelidir. Şimdi bazı sektörlerdeki emek verimliliği, genişletilmiş yeniden üretim için ancak minimum kaynaklar yaratıyor. Bu, bizi kaygılandıran önemli bir sorundur. Lenin’in ifade ettiği gibi, örneğin sosyal verimliliğinin düzeyi, son çözümlemede, bir diğer sosyal düzenin üstünlüğünün ölçütü olacaktır.
Bu açıdan ülkemizdeki durum nedir? Örgütlenme ve idari mekanizmalarda üretkenliğin yükseltilmesini engelleyen bir şeyler yok mudur? Eğer böyleyse, bunlar ne türden engellerdir, maddi veya moral, objektif veya sübjektif engeller midir? Ve daha önemlisi, ülkemizin gelişmesindeki bu anahtar sorun nasıl aşılmalı? Bu, derinlemesine incelemeyi gerektiren çok önemli bir sorundur. Ancak, özellikle ideolojik ilkelerimiz ve gelişme koşullarımıza uygun çözümleri gerektiren bir sorun olduğu asla unutulmamalıdır.
Malzeme ve donanımın rasyonel kullanımın geliştirilmesinden başka, üretkenliğin geliştirilmesinde, şimdiki koşullarımızdaki insan emeği, niteliği ve bilincinin belirleyici olduğu biliniyor. Bu bakış açısından incelememiz gereken sorunlar olduğunu düşünüyorum ve parti, devlet ve araştırma kurumları bu sorunları yaratıcı ve devrimci bir ruhla inceleme görevleriyle karşı karşıyadırlar.
Her şeyden önce, onlann bilinç düzeyini yükseltmek amacıyla emekçj kitlelerin eğitimi için daha fazla çaba harcamak ihtiyacı vardır. Parti örgütleri, sendikalar ve bütün kitle örgütlerinin bu alanda önemli görevleri vardır. Bunlar çalışmalarını daha ciddi bir şekilde gözden geçirmelidirler, çünkü bu alanlarda artık modası geçmiş sloganlar, formalizm ve monotonluk görülüyor. Bu eleştiriler eğitim biçim ve kursları için olduğu kadar TV ve basındaki sosyalist yarışma, ajitasyon ve propaganda türleri için de doğrudur.
Ancak kendi başına bunlar yeterli midir? Bilincin son derece önem taşımasında başka, Parti çalışmalarının bu yönde köklü bir şekilde geliştirilmesi gerektiğini de belirttim, ama emek verimliliğini modem üretimin gerektirdiği nitel düzeye ulaştırmak için sadece bilinç yeterli değildir, idari ve üretim örgütleri alanlarında da bazı önlemler almak gereklidir. Bu yönde, işçileri, uzmanları veya yöneticileri çalışmanın niteliği ve üretkenliğime daha ilgili kılacak ve üretimle daha yakından ilişkili işçilerin emeğinin karşılığının ödenmesiyle ilgili çeşitli mekanizma ve kaldıraçların geliştirilmesi ihtiyacı yok mudur?
Kapitalist toplumda rekabet, iflas tehlikesi ve güvensizlik hem işçi ve hem de işveren üzerinde büyük bir baskı oluşturur. Burjuva ekonomi mekanizması acımasız ve kördür. Sosyalizmde ise durum tersinedir. Bizim toplumumuzda gelecek kaygısı yoktur ama, madem ki herkes onun üstünlüğünden dolaysız bir biçimde yararlanıyor, o zaman, emek üretkenliğindeki azalma ve işletmelerin yeterince etkin olmayışından kendini açığa vuran güçlükler ve eksikliklerden toplumu tümüyle kurtarmak herkesin görevidir. Ancak birey bunları dolaylı olarak hisseder; bu nedenle, üretimin kaderi üzerinde bireye, grup ve kollektife haklar ve doğrudan bir toplumsal sorumluluk sağlayacak olan ekonomik mekanizmamızdaki belirli değişikliklerin gerçekleştirilmesi için çalışmak gerekiyor.
Toplumun genel çıkarlarının bireysel çıkarlarla bağdaştırılması sosyalizmin en güçlü sorunlarından biridir. Önceleri sosyalist olan SB ve diğerlerinin kötü ve olumsuz deneyleri bunu kanıtlıyor. Buralarda işçi sınıfı, köylülük ve geniş emekçi kitlelerini, üretimin artırılması ile ilişkili kılmak için genel ve özel çıkarlarının bağdaştırılması sağlanamadı. Tam tersine bu ülkelerde bürokratik aygıtlar, bazı aydın zümresi, askeri kast, vs.nin yaranna olarak bir ilgi yaratıldı. Ama bu, bir yandan büyük farklılıklar ve sosyal çatışmalara ve diğer yandan da hareketsizlik ve kayıtsızlıklara yol açtı.
Emeğin verimliliği düzeyiyle ilgili önemli bir sorun, disiplinin güçlendirilmesidir. Hem teknik ve bilimsel disiplinden ve hem de emek disiplininden söz ediyorum. İdari olanları anmazsak, devlet işletmelerinde önemli bir kaytarmacılık (işe gelmeme veya geç gelme) vardır, hemen hemen işçilerin üçte biri mevcut normlara uymuyorlar. Bu, özellikle sistematik çalışma süreçlerindeki üretime zarar vermektedir. Bugün, nedensiz ise gelmeyen bir işçinin sadece gün veya saat ücretinin kesileceğini öngören Emek Yasasında gözden geçirilecek yanlar yok mudur? Hatta ağır disiplin ihlalleri yaptıktan sonra ve bazı sıkıntılara sebep olduğu zaman uyarılan ve sonra da kısa vadeli işten çıkarılan bir işçi bile gerçek bir zarar görmeden başka bir işletmeye gidebiliyor. Böylece kendisine zarar verilen sosyalizm, bu işçiyi koruyacak mı. Bu yüreksize kim ihtiyaç duyar. Niçin toplum dikkatsiz ve işçi birinden zarar görsün? İster bir işçi, ister bir uzman veya ister bir kadro olsun, ağır disiplin ihlalleri yaptıktan ve konumu kötüye kullandıktan sonra, biraz azaltılmış bir ücretle başka bir işte çalışması ne kadar doğrudur?
Ülkemizde, devletin bir tek kişiyi bile işsiz bırakmayacağı düşüncesi hakimdir. Bu doğrudur ama tembelliğe, dikkatsizliğe ve sosyalizmin üstünlüğünden yararlanan görev kaçaklarına izin vermemeliyiz. Bırakalım böyleleri işsiz kalsınlar ve zararlarını görsünler. Üniversitede yapılan düzenlemelere göre, eğer bir öğrenci gereksiz olarak 24 ders saatinden kaçarsa bir yıl okuldan tard edilir. Böyle bir hata, krom madeni, inşaat, fabrika ve başka yerdeki işini terk edip köydeki kuzeninin düğününde 4-5 gün geçiren bir işçi açısından daha vahim değil midir?
Makina ve bazı önemli üretim araçlarının ithal edildiği, fakat bunların kullanımının ve işletilmesinin yılları aldığı birden çok durumlar vardır. Ve gerçekte bu amaçla kampanyalar bile düzenlenir. Basınımız, onları devrimci inisiyatifin ürünleri olarak adlandırır ve över. Bu anormal durumlar nasıl çıkıyor ortaya? Kim yaratıyor bunları? Onlar mali disiplin, düzen, iyi yönetim ve komünist sorumluluktan mı söz ediyorlar, yoksa bunların zıtlarından mı? Bu olanlar sadece bilinç alanına mı terk edilmeli? Bunun gibi olaylar, ekonomideki eksik makina kullanımını ve ithal edilen makinalar ve işletmelerin kullanımındaki, aletler üzerindeki finansal kontrol eksikliğini göstermiyor mu? Ekonomik yönün ve finansal araçlarla denetimin önemini vurgularken, banka ve finansal disiplinin rolü hakkında incelemeler yapmak gerekmiyor mu?
Bu sorunlar ekonominin gelişmesi için yaşamsal önemdedir. Partinin örgütsel gücü ve yaratıcılığını seferber ederek, üzerinde çok düşünmesi gereken şey kesinlikle bu sorunlardır. Bu sorunları çözmek amacıyla yeni düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlamalı, öncü işçileri cesaretlendirmeli, kitle örgütlerini ve bilimsel kurumları seferber etmelidir, vs. Her kadro ve komünistin militan yapısı ve devrimci ruhu bu önemli çalışmada, verimliliğin arttırılması ve disiplinin güçlendirilmesi çalışmasında ifadesini bulmalıdır.

Militanlık ve inisiyatif ruhunu, temel parti örgütlerinin iç yaşamının geliştirilmesi ve canlandırılması için de harekete geçirilmesi ve onları teşvik etmeliyiz. Parti toplantıları biçimsellikten ve kırtasiyecilikten kurtarılarak her zaman militanca olmalıdır. Parti örgütünde, herhangi bir ayrım yapılmaksızın herkes eşit olmalıdır. Herhangi bir altlık-üstlük kompleksi, hiyerarşik eğilimler ve düşüncelerin özgürce, ifade edilmesini engelleyecek her şey mahkum edilmeli ve reddedilmelidir.
Birkaç gün önce bir komünist kadından mektup aldım. O, mektubunda, uygun bulmadığı bir tutum olarak, bir komünistin hatasının bağışlanmasını temel örgüte öneren Lezka Bölgesi sekreterliğinden birini şikayet ediyordu. Sorunlarından biri dikkatimi çekti. Bir parti komitesi sekreteri için, temel örgütün bir sekreterini çağırarak, bu veya şu komünistin hatası hakkında alınacak tutumun ne olması gerektiğini ima etmek veya önermek niçin gereklidir? Bizzat temel örgütün kendisi böyle bir şeyi değerlendiremez mi? Örgüte duyulan bu güvensizlik niçin? Bu türden bir babalığa (paternalizm) kimin ihtiyacı var?
Sorun, mektuptan aldığım benzer durumlarda olduğu gibi, böyle sorunlara müdahale etmenin kadro ve yöneticilerin kullanılmasıyla ortaya çıktığı zaman daha da ciddi olmaktadır. Bu somut durumun bir iltimas olduğunu veya mektubun yazarının haklı olduğunu söylemiyorum. Aslında sorun şudur. Niçin kadrolar da herhangi bir komünist gibi aynı kurallara tabi olmasınlar ve hata yaptıkları zaman sorun niçin örgütte tartışılmasın ve karar verilmesin? Yukarıda söylediğim gibi her organ atamalar yapma hakkına sahiptir, fakat sorun kadroların çalışmasının değerlendirilmesine, disiplin önlemleri almaya, ve kadrolar bir hata yaptıklarında geri alma ve ya mevkilerinden atmaya gelip dayanınca, kolektifin ve temel örgütün de hakları vardır. Bunun açıkça anlaşılması önemlidir, çünkü böylece her kadro ve ya yönetici, yüksek bir bilinç düzeyiyle halkın veya kolektifin saygısını kazanmaya çalışır, ve onların koruması altında olduğunu düşünerek sadece kendisini atayan organ veya komiteyle anlaşmaya çalışmaz.
Partinin iç yaşamı, militan ruh ve tartışmalar sadece yukarıdan müdahalelerle değil, aynı zamanda birlik kavramının oy birliği kavramıyla karıştırılmasına da sık sık zayıflatılıyor. Birçok yoldaş, eğer bir komünist veya kadro, bir sorun veya tutum üzerinde oybirliğiyle karar çıkmazsa (veya herkes oyunu aynı şekilde kullanmazsa) bunun birliğin ihlali olduğunu hatalı olarak düşünüyor. Hayır yoldaşlar, bu böyle değildir. Birlik, çizgi ve ülkelerle uygunluk arz eden ideolojik ve politik içerikli bir kavramdır. Biz sosyalizm davası, genel çıkarlar yapılan, işe göre ücret, ana yurdun bağımsızlığı, kendi gücüne dayanmayı esas almak gibi ilkesel sorunlar üzerinde düşünce ve eylem birliğine sahibiz. Fakat bu amaçlara ulaşmak için mücadele ve bu ilkelerin uygulanması başka bir sorundur; bu alanlarda çeşitli düşünceler ve öneriler ve alınacak biri diğerini destekleyecek önlemler olacaktır. Oybirliği sorunu işte bu alanlarda ortaya çıkar. Ancak; üzerinde tartışmaların yapıldığı düşünce alışverişlerinin olduğu, incelemelerin yapıldığı ve kararların alındığı her somut durumda, bu mutlak olarak çıkmayabilir. Bu, iç demokrasinin, inisiyatif ruhunun, düşünce özgürlüğünün ve sosyalist düşüncelerin pratiğe uygulanması için eylem özgürlüğünün bir ifadesidir ve bir ifadesi olmalıdır.
Birlik kavramını oybirliği kavramından açıkça ayıret edebilmek için, neyin ilkesel bir sorun olduğu neyin olmadığına ve neyin yasalara, neyin yasaların istemlerini pratikte uygulamak için gerekli somut önlem ve yöntemlere bağlı olduğuna bakmak gerekir. Bu, Partinin çalışmasını daha esnek ve faaliyetini mantıksal kılar.
Ülkemizde bir ideolojik homojenliğin yaratılması uzun zaman önce oldu ve bu, sürekli olarak da yoğunlaştınlıyor. Sosyal düzenimizin bu önemli başarısını, sosyalist demokrasimizi sosyal faaliyetin bütün alanlarında daha da geliştirmek için kullanmalıyız. Bu koşullar altında, tartışma ve düşüncelerin çatışması, farklı çözümler ve pratiklerin karşı karşıya gelmesi tamamen normaldir. Bizde, bu olayların sosyal bir antagonizme dönüşmesinin sosyal bir temeli yoktur. Tam tersine bunlar sosyalist toplumumuzun çıkarlarıyla aynı çizgide gelişirler ve sosyalizm ve ilerleme için ortak ve birleşik çabalarımızın ifadesidirler.
Enver Hoca Yoldaş şunları söylüyor:
“Çeşitli toplantılarda bazı önder yoldaşların, basmakalıp formüllerin ötesine giden ‘uygun olmayan’ tartışmalardan korktukları görülüyor. Onlar herşeyin düzgünce gitmesi gerektiğini düşünüyorlar. Muhalif düşüncelerin toplantı dışında ifade edilmesi böyle bir durumun sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu durumda da ‘teorik olarak’ anlaşıldığı söylenen bir şeyin, gerçekte, ne doğru olarak anlaşıldığı ve ne de uygulandığı görülür ve böylece o şey hakkında alarm verilmesi kaçınılmaz olur.” (Enver Hoca, Seçme Eserler, Cilt. 4, Sf. 618-619)
Ve devam ediyor:
“Bir makine işçisinin, toplumumuzun önemli bir itici gücü olarak düşünce ayrılıklarının bu diyalektik yasasını nasıl doğru ve düzgün olarak ifade ettiğini dinleyin: “Biz makina işçileri bu sürtünmeleri severiz, çünkü iki metal birbirine sürtündüğü zaman, onlar mekanik enerjiye dönüştürülen ısıyı üretirler. Düşünceler de benzer bir sonuç verirler; düşünceler ne kadar tartışırlarsa o kadar ısı ve enerji doğururlar ve bunun sonucunda üretim ve işçilerin maddi yaşam koşulları ilerler.”
Enver Hoca şu sonucu çıkarıyor:
“Andığım tek bir örnek üzerinde düşünmeliyiz: tartışma ve düşünce ayrılıklarından niçin korkalım, eleştiriden neden korkalım, kişisel birkaç şey için eleştiriden niçin kaçınalım ve bütün bunları daha geniş bir ölçekte niçin geliştirmeyelim ki? Tartışma ve eleştiri, hiçbir şekilde kurum ve bölümlerin otoritesini azaltmaz, fakat onları, yaşamın ortaya çıkardığı çelişmeleri doğru ve hemen çözünceye kadar harekete geçirir ve canlı tutar.” (Age)
Tartışma ve düşüncelerin çatışmasının uygun gelişimi, partinin çalışmasında, özellikle propaganda ve eğitim faaliyetlerinde belli bir ilerlemeyi gerektirir. Bir örneklikten, bilinen gerçeklerin tekrarından ve düşünceleri körelten, toplumu hareketi ve diyalektik gelişme süreci içinde göremeyen dogmatizm ve metafizik kalıplardan kaçınmak asli bir öneme sahiptir. Bizim, objektif gerçeklik içinde ortaya çıkan problemleri daha bilimsel, daha çözümleyici ve daha yaratıcı düşünceler ışığında ele almaya ihtiyacımız vardır. Devlet ve Parti okullarımızda, inceleme enstitüleri, eğitim biçimleri ve basın-yayında ve kitle çalışmasında biz, şimdiki ideoloik, politik, ekonomik ve sosyal olaylar üzerinde daha derinlemesine düşünmek ve sonuçlar çıkarmak durumundayız; ve şimdiki gelişmeler üzerinde çözümlemeler yapmak ve bunlardan çıkan sorunlara cesaretle karşı durmak ihtiyacı içindeyiz.
Özellikle gençliği daha iyi yetiştirmek ve onlar için daha gelişmiş eğitim çalışmaları içine girmek gerekiyor. Bu, sadece Arnavutluk Emekçi ve Gençlik Birliği’nin değil, aynı zamanda ve her şeyden önce Parti örgütleri ve devlet organları, okul ve kültürel kurumların görevidir. Nüfusumuzun salt çoğunluğunun 30 yaşın altında olduğunu unutmamalıyız. Bu kitlenin, yaşlarından ve kültürel düzeylerinden kaynaklanan çok çeşitli ilgi ve istemleri vardır ve bunlar sürekli artıyor ve çeşitleniyor.
Ülkemiz gençliği ideolojik ayrılık, coşkun bir yurtseverlik ve militan bir sosyalizm sevgisi ile donatılmış zeki ve dinamik bir kitledir. Ülkemizin sorunlarıyla içice yaşanıyor ve onlann çözümünde seçkin çalışkanlıklarıyla öne çıkıyorlar. Bu bakış açısından, esas olarak, okul ve sokaklardaki çalışma ve eğitim biçimleri içinde verilen ve nasıl davranacakları, ne yapıp yapmayacaklarının doğru olacağıyla sınırlı bazı ahlaki sorunlara ilişkin bir eğitimi, kabaca ve modası geçmiş olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Artık, gençlik örgütü ve Partinin, genel olarak gençliğin geniş ilgi alanlarına ve çıkarlarına cevap verecek uygun çalışma biçimlerini arayıp bulma zamanı gelmedi mi ve inisiyatiflerini geliştirmek, eylemci ve yaratıcı kapasitelerine yeni bir ivme kazandırmak gerekmiyor mu?
Gençlik, Anayurdun geleceğidir, sosyalizmi ileriye taşıyacak onlardır. Bu nedenle, her açıdan bilgili bir gençlik, her zaman ülkeyi ve sosyalizmi savunacak olan ve dolayısıyla güçlük ve engel tanımayacak kadar cesur, samimi ve hünerli bir gençliği eğitmek, Partinin temel görevlerinden biridir. En üsttekinden en alttakine kadar bütün Parti sekreterleri, mümkün olduğu kadar resmi olmayan bir tarzda, genç kadın ve erkeklerle ilişki kurmalı, içinden geçmekte olduğumuz durum ve sorunlar hakkındaki Parti çözümlerini onlara açıklamalı, onların düşüncelerini anlamalı ve dikkatle gözden geçirmelidir. Genç kadın ve erkeklere çocuklara olduğu gibi davranılmaz, onlara ancak savaşçılar, ve gerçekte de olduğu gibi, hem de en seçkin savaşçılar gibi davranılabilir.
Bugün gençliğin, sanat, edebiyat, kültür, spor, vs. ye ilişkin olarak pek çok sorunlan ve ihtiyaçtan vardır. Bu nedenle Parti ve bütün örgütleri, onlar içinde daha fazla yayın, artistik gösteri, şarkı, spor faaliyetleri, vs. sağlamaya dikkat etmelidirler. Gençlik, her zaman, seçkin yazarlanmızın birçok edebi çalışmasını, bazı “Yeni Arnavutluk” Film stüdyolarının ürünlerini, dünya edebiyatının ünlü yazarlarının bazı çevirilerin, Balkan şampiyonu olan genç kız voleybolculanmızın maçjannı, vs.yi çok sıcak karşılıyor. Niteliği değerlendiremiyor ve gerçekte de, bu alanlardaki gücünü dünya çapında kanıtlamaya çalışıyor. Peki, biz, üretim alanında ve diğer alanlarındaki gücümüzü, normal bir görev ve istem olarak, niçin kanıtlamayı düşünmeliyim? Tiran’da bir spor kompleksi inşa edildi ve bu iyi bir şeydir. Fakat gençliğin dinlenme İhtiyacına cevap verecek kurumlar bununla uygunluk içinde değildir. Eğer, birçok bölgede olduğu gibi pek fazla güzel olmayan ve gençlik için hiçbir şey ifade etmeyen çeşmelere (fıskiyeli) para harcamak yerine, yüzme havuzları, spor alanları ve okuma odaları inşa edilse ve dağcılık, kültürel faaliyetler, vs. teşvik edilse daha iyi olmaz mı? Bunlar da Parti organları ve örgütlerin çözmesi gereken sorunlardır.
Partinin önder rolünün ve komünist militanlık ruhunun güçlendirilmesi, partiye yapılacak yeni girişlere ve komünistlerin niteliğine yakından bağlıdır. Bu, raporda etraflıca ele alındı bu nedenle üstünde fazla durmayacağım ama, sadece Partimizin bir işçi partisi olduğunu, her zaman akılda tutmak gerektiğini vurgulamak istiyorum. Bu, yalnızca onun proleter ideolojisiyle değil, aynı zamanda onun sosyal bileşimiyle de belirleniyor. Bu yüzden Parti Merkez Komitesi, mevcut yapıyı korumak için girişteki oranlara ilişkin özel kararlar almış ve sosyal statü ve kökenlerini gözönüne alarak önceliği işçi komünistlere tanımıştır. Bu öncelik doğrudur ve gelecekte de buna uygun dav-ranılmalıdır. Ayrıca üyelik için adaylarda yaş sınırlamasına ilişkin kurallar da konulmalıdır.
9. Kongrenin de işaret ettiği gibi, Partiye kabul edilecek insanların niteliği temel bir önem taşıyor. Bu soruna sürekli dikkat edilmelidir. Partinin, saflığını her zaman korumalıyız. Ve eğer bütün üyeleri, kendilerini halkın davasının hizmetine koyar ve toplumun çıkarını herşeyin üstünde tutan savaşçılar olurlarsa, Partimiz her zaman saf kalacaktır. En alt komünistinden Merkez Komitesi üyesine kadar her parti üyesi, halkın, Partiyi komünistle tutum ve davranışlarına göre değerlendirdiğini asla unutmamalıdır. Halk, komünistleri yaşamlarında doğru ve dürüst olup olmadığına, toplumda ve çalışmada örnek, ılımlı ve esnek, iyi huylu ve iyi eğitilmiş, mütevazı bir aile ve çocuklara sahip olup olmadığına, vb. bakarak değerlendirir.
Partiye girişler üzerinde, kabul edilenlerin yaşlarına olduğu gibi, üretim, eğitim, ve kültür, bilim, vb. alanlardaki entelektüel saflardan Partiye girişlerine ilişkin bazı sorunlar çıktı. Bu sorunlar kesinlikle incelenmelidir, çünkü koşulların değiştiğini görmek gerekiyor ve bunların bir sonucu olarak bazı kurallar da değişmelidir. Örneğin, Partiye girenlerin yaşını saptarken, emekliler dahil bütün üyeleri mi hesaba katacağız? Eğer ortalama yaşı emekliler dışında saptarsak daha uygun olmaz mı? Tabii ki onlar Partiye çok şey kattılar ve güçleri ve olanakları ölçüsünde böyle yapmaya da devam edecekler ve yaşamları boyunca Partinin ve komünistlerin adını yüksekte tutacaklar. Bununla birlikte, Partinin aktif gücü, üretimde, iş merkezlerinde, köylük bölgelerde ve çeşitli kurumlarda çalışan komünistlerden oluşturulacaktır. Bu alanda Parti, genç, aktif ve dinamik güçlere ihtiyaç duyuyor.
İşçiler ve kooperatifçilerden başka, memur ve hizmetli kategorisinde olanlar da Partiye kabul edilirler. Bu ketagoriye devlet ve iktisadi idarenin memur ve çalışanları girer; eğitim düzeylerine bakılmaksızın, bekçiler, depo bekçileri, akademisyenler, öğretmen ve doktorlar, kortrolörler ve diğerleri bunlar arasındadır. Burada daha eklenecek şeyler var mı? Ben, Partinin, saflarında aydınların, doktor, mühendis, bilim adamları gibi yaratıcı çalışmaya angaje olanlardan daha çoğuna sahip olmakla ilgilendiğini ekleyeceğim; bu durumda bekçi, depo bekçileri ve ofis müstahdemlerinin daha az olması gerekir. Bu sorunun daha açık ve doğru bir sınıflandırma ve ya başka bir yöntemle çözülüp çözülmeyeceği incelenmelidir. Bununla birlikte bir şeyi vurgulamak gerekiyor: Entelektüeller (aydınlar) diye değerlendirdiklerimiz bugün tümüyle halkın oğulları ve kızlarıdır; uğruna savaştıkları ve 45 yıldır çalışmakta oldukları sosyalizmin işçileri, köylüleri, subayları, memurları ve savaşçılarıdır. Ve bunlar, Partinin, kendi öğreti ve ilkelerine göre eğittiği, yükselttiği ve yeniden yarattığı aydınlarımızda.
Parti çalışmasının etkinliği temel örgütün rolünün daha da güçlendirilmesini gerektirir; çünkü toplumumuzun temelleri burada, komünistlerin, işçi ve köylülerin arasındadır. Bütün sorunların üstesinden gelmek ve bütün talimatların uygulanması, ancak komünistlerin ve halk kitlelerinin bu amaç için mücadele etmeleriyle mümkündür. Eğer temel örgütler bu sorunları tartışmaz, bunlar hakkında ne yapılması gerektiğinin kararlarını vermez ve yöntemlerini göstermezse, biz , ne emeğin sosyal verimliliğini yükseltebiliriz, ne disiplini güçlendirebilir ve ne de eğitim yoluyla küçük birimleri geliştirebiliriz. Ayrıca tarımın geliştirilmesi çalışmalarında da etkin olamaz ve uygun arazileri bile ıslah edemeyiz. Yine, eğer temel örgütler ve halk kitleleri bu sorunları çözümlemez ve kararlar almazsa, usulsüzlük ve yolsuzluklar, adaletsizlikler ve iltimaslara karşı mücadele edilemez. Diğer örgütler, herhangi bir komite, komisyon ve hatta Parti Merkez Komitesinin bu sorunlar üzerinde temel örgütlerden daha fazla hata yapma olasılığı da unutmamak gerekir.
Yoldaşlar, Emek Partimizin varlığı ve gücü, sosyalizmin Arnavutlukta yaşaması ve sürekliliğinin temeli ve teminatıdır. Partinin önder rolünün ve faaliyetinin militan karakterinin güçlendirilmesi için yapılan çalışmayla biz, Enver Hoca Yoldaş’ın öğretilerine göre, sosyalizmin yolundaki ekonomi ve sosyal gelişmemize gerçekten yeni bir ivme kazandırabiliriz. Partinin bütün ayrıntılarıyla hazırladığı 9. Beş yıllık plan hedeflerine ulaşmak için kendimizi hazırlayabilir ve halkımızın refah düzeyi ve anayurdumuzun onurunu daha da yükseltmek için uygun koşullar yaratabiliriz.
Yaşasın Arnavutluk Emek Partisi!
Marksizm-Leninizmin Zaferine Şan Olsun!

Şubat 1990

10. YILDA: Partileşme tartışmaları

Son yıllar çeşitli siyasal grup ve partilerin partileşme çabalarına sahne oluyor. Gruplar ve evet, partiler partileşmeye çalışıyorlar. 1989’da çabalar iyice yoğunlaştırıldı; gündem, partileşme arayış, tartışma ve girişimleriyle yüklü: SHP’den ayrılanlar partileşme uğraşındalar. Aybar’la ve Aybar onlarla flört halindeler; TBKP sosyal demokrasinin en azından bir bölümüyle partileşme yöneliminde ve aynı zamanda Kuruçeşme parti girişiminin içinde yer alıyor; S. Aren-A.Nesin’in Kuruçeşmecilerle dirsek temaslı girişimi sırasını bekliyor. Ve henüz daha alevi harlandırılmayan bir dizi başka girişim… Bugünlerde en istim üzerinde görülenlerden biri TBKP ile diğerleri ayrışma eğilimi içine rağmen, Kuruçeşme Partisi.
Partileşme girişimlerinin en belirgin yönlerinden biri, girişimcilerin “birlikçilik’leri. Oldukça etkili ve genel bir birlik propagandası partileşicilerin ortak çabasıyla sürdürülüyor. ‘Birlikçilik’in özünü düşünsel planda, tartışmalarda sınıfla birleşmenin hiç sözünün geçmemesi, ama, sınıf mücadelesinin ateşinin ötelerinde, militan pratiğin tamamen dışında siyasal grupların birliğinin amaçlanması oluşturuyor. Bu, Kuruçeşme “birlikçilik’inin kendisini giderek daha açık dışavuran Gorbaçovcu-Trotskist ideolojik-siyasal içeriğine de uygun düşüyor. Kuruçeşmecilerin tümünün tümüyle iyiniyetle düşünüp davrandıklarına inanmak istemiyoruz; ama, en “iyiniyetliler”in bile en azından ‘birlikçi’ görüntünün, ilerici kamuoyu ya da taban diye tarif edilenler ve hatta ilerde ‘oy tabanı’ olabilecek sıradan insanlar ve geri kadrolar üzerindeki etkileyici “sihri”ni ya bilinçle varsaydıkları ya da kendilerinin de etkilenme yoluyla bu sihre kapıldıkları açık olmalıdır. Belki bazı girişimciler, hala nasıl ve hangi temelde olacağı önemli olmadan ‘en geniş birlik’in devrim ve sosyalizmi güçlendireceğine safça inanıyordur. Ama bu “birlikçilik”in, dönemin moda akımları Gorbaçovculuk ve -SSCB ve Doğu Avrupa’da olup bitenlerin kendisini doğruladığı iddiasındaki- Trotskizm tarafından güçlüce etkilenerek geçmişinden ya da eski pozisyonlarından olumsuz yönde koparılarak (bu kopuşta Eylül’ün ideolojik-siyasi baskısının rolünü de küçümsememek gerek) kimlik bunalımına sürüklenen, kimliksizleştirilen ve ‘yenilenme’ yoluyla “yeni” kimlik arayışı içine çekilen grup ve kişilere yaslandığı, bu moda akımlardan ve onların etkisinden kaynaklandığı kolaylıkla saptanabilir. Kendi geçmişiyle bağlantının korunmasını “nostalji” olarak gören ve buna karşı çıkan, geçmişini “radikal” olarak sorgulamaya soyunan (aslında geçmişinde Marksizm’den etkilenme adına ne varsa onu da redde yönelen) grup ve kişiler, Gorbaçov’un gösterdiği “yenilenme” yolunda ama daha çok da trotskist tezler temelinde, bu iki akımın etkisinde ve bu akımların temsilcileriyle birlikte bir “birlikçi” eylem oluşturuyorlar.
Geçmişinden kopuş ve “yenilenme” aracılığıyla “birlikçilik”, başlıca, belirtilen ideolojik-siyasal etki ve baskılar altında ortaya çıkmaktadır ama bu durumun kendisi, “birlikçilik”in temel bir yönünü açığa vurmaktadır:
“birlikçiler” başlıca, “döküntüler”den, “kenar”da kalmışlardan ve yıllardır “bir baltaya sap olamamış”lardan ibarettir. Kendi ayakları üzerinde duramayanlar, geçmişlerini, olumlu yönde gelişmeye yönelerek, devrimcileşerek, militanlaşarak aşma potansiyeline sahip olamayanlar ya da bu yöndeki belirli eğilimlerini de köreltip tüketerek terkedenler, “kaderin cilvesi” bir paradoksla birey oluş, kişiliklilik, bireysel ve grupsal özgürlük dersleri üzerinde duranlar, bu yönlerdeki savunularıyla birlikte geçmişlerinden ve geçmişin sıkıcı, belirli bir disiplini varsayan bağlarından koparak dayanışma içinde birarada ayakta durabileceklerini düşündükleri bir “çevre”, bir güç yaratmaya çalışmaktadırlar. Belki bir kısmı tümüyle bilincinde değiller ama yapılan budur. Sınıf bir yanda, sınıf mücadelesinin pratiği bir yanda ve “kimlik bunalımcıları”yla “kenarda kalmışlar” tartışıyorlar, partileşecekler ve her birey ve grubun özgürce tartışıp eylemde bulunabileceği “çok sesli-çok kanatlı” partilerinde tartışmaya, sonsuzca tartışmaya ama, isteseler bile devrimci eylemde bulunamamaya devam edecekler. Ve sınıf ve sınıf mücadelesi yine bir yanda duracak…
Yanlış anlamaktan sakınılsın: geçmişin aşılmasına bir diyeceğimiz yok; “yenilenme” adına, geçmişlerinde devrimci değer ve düşünceler bulunanların, bunları da terkini konu ediniyoruz. Marksizm’in de, Leninizm’in de tartışma konusu edilişini, liberalleşmeyi, trotskizm yüceltisini konu ediniyoruz.
Geçmişinin ne olduğu sorunu bir yana, TBKP, TKP ve TİP, geçmiş “devrimci” söylemlerini de terk ettiler; açıkça “devrime gerek yok” diyorlar bugün, reformlarla yetindiklerini, Leninizm’i aşmakta olduklarını, proletarya diktatörlüğünü reddettiklerini söylüyorlar. Zaten “döküntü”ydüler, bugün çöküntü halinde tümden dökülmüşlerdir. Bir kül olarak, grup olarak döküntüdürler. ‘Sosyalist Birik’ üzerine konuşmak pek gerekmiyor. 40 yıllık reformcu Aydınlık’tan bile reformları savunarak, sosyal demokratlarla birliği savunarak ayrıldılar. “Birlikçiler”in bile tartışmaya çağırmaktan kaçındığı bir döküntü yığını olan Aydınlık’ın döküntüsüdürler. Aydınlıkçılığın Gorbaçovculuğu neyse odurlar. Yeni öncü çevresinin geleneği hızla işçi, gençlik vb. içindeki çalışmadan çekiliyor, bu dergiye yazanların büyük çoğunluğunu oluşturan “birlikçiler” geçmişlerindeki devrimci değer, görüş ve tutumlardan uzaklaşıyor, bunları “dogmalar” olarak ilan ediyor, burjuva demokratizmine, liberalizme, Leninizm’in tartışılmasına, Stalin küfürcülüğüne, ilginç “Marksizm’ler” ve “sosyalizmler” keşşaflığına, Gorbaçovcu “yenilenmecilik”e ve temel yönelim olarak trotskizme savruluyor, Lenin’i parti öğretisinde de reddederek aydın özgürlükçülüğünün partileşmesini, programının ötesinde normlarıyla da küçük burjuva bir partiyi özlüyorlar. Çoğunluk “dökülme” durumundadır. “Görüş” ve “Gelenek” çevreleri, konum itibarıyla TBKP’nin pek uzağında değiller, O’ndan belirli farklı düşüncelere sahip olsalar da genel olarak aydınlara yönelik faaliyetleriyle sınıfın ve sınıf mücadelesinin uzağındalar ve demokratik pozisyonlarıyla diğer “birlikçiler”le birleşiyor, “çoğulcu sosyalizm”, “çok sesli-çok kanatlı” aydın özgürlükçüsü parti savunusunda onlarla anlaşıyorlar. Düşünce sistemine damgasını vuran trotskizmini bir yana bıraksak da E. Kürkçü ve Trotskistler,  “kenarda kalmış” ve “bir baltaya sap olamamışlardandır. Uzun yıllar özellikle sürdürdüğügruplar üstü konumuyla çeşitli grupların kendi etrafındaki birliğini sağlamaya çalışan ama başaramayan ve örgütlü mücadelenin dışında kalmakta ısrarlı olan, olumsuz aydınca eğilimleri güçlü Kürkçü gibi trotskistler de bugüne dek siyaset sahnesinde umduklarını bulamamış ve güç haline gelememişlerdir. Bugün kendileri için bulunmaz bir fırsat doğduğunu düşünerek “birlikçilik”le yüklendikçe yükleniyorlar. Ve hayırlı olsun: Kuruçeşme Partisi, esasta onların ideolojik ve siyasal etkisinde oluşuyor.
Ve işte içinde “döküntüler” ve ‘kenarda kalmışlar”ın dayanışacakları bir birlik için, kendilerini olumlu anlamda aşmaları için güç ve takat yetirilemeyen ve zaten çoğu da böyle bir aşma potansiyeli taşımayan grupların reddi, “nostalji”den kopuş ve ‘muhasebe’ler farzoluyor. Bazıları samimiyetle, yani açıkça “yenileniyor”, bunu ilan ediyor; öyle olmasa da, geçmişlerindeki olumsuzlukları, devrimci olmayan yön ya da bütünlükleri geliştirmiş ve geliştiriyor olsalar da, tümden değiştiklerini ya da değişmekte olduklarını, geçmişlerini düzeltmediklerini ama “radikal” biçimde aştıklarını ortaya koyuyorlar. TİKP-Sosyalist Birlik muhasebesi. Yeni Öncü’ye yazanların çoğunluğunun yapmakta oldukları muhasebe, TBKP muhasebesi böyle ortaya çıktı. Diğer “birlikçi” gruplar henüz utangaçça bu yolda yürüyorlar. Kürkçü adını takmadan muhasebeler yapıyor. Trotskistler ise tezlerinin doğrulandığı iddiasıyla gururlanıyorlar. Çoğu “birlikçi”ye onların peşinden yürümek kalıyor.
Grupların “kanatlı-geniş birlik partisi” içinde eritilmesi, birlikçilik’in temel bir öneri ve özlemi. Ve ilk başta beş çevreyi dışlayan “birlikçiler”, şimdi Aydınlık dışında tüm grup ve çevrelerle birleşme amacıyla davranıyorlar, bunu en azından olabilir görüyor ve Türkiye’de Aydınlık dışındaki tüm çevreleri “Marksistlik” ve ‘sosyalistlik’le “onurlandırıp” tümünün Kuruçeşme Partisi içinde eritilebileceğini,”birlik” lehine ortadan kalkabileceğini ve kalkması gerektiğini düşünüyorlar. Kuşkusuz, böyle olmayacağını, olamayacağını biliyorlar ama bunun olabilirliğini varsaymak bile ilginçtir.
“Birlikçiler” temelde eski grup yapılarını savunanlara ya da gruplarını ‘birlikçiler’in önerdiğine aykırı yönlerde geliştirip aşma tutumunu benimseyenlere “muhafazakarlık”, “grupçuluk”, “dogmatizm” suçlamalarını yöneltiyorlar ve yönelteceklerdir. Ancak gruplar, tümüyle olmasa da, bir dizisiyle sadece var değillerdir, varolmaya da devam edeceklerdir. Farklı sınıf ve tabakalar oldukça, ‘birlikçiler” ne denli tüm grupları ‘Marksistlik’le onurlandırsalar da, Marksist ve Marksist olmayan, devrimci, demokrat, reformcu çeşitli grupların varoluşlarının objektif ve sübjektif koşulları bulunuyor demektir. Sosyalizm, SSCB, Çin ve Doğu
Avrupa olayları nedeniyle ne denli prestij kaybetmiş olursa olsun, bu kaybın Türkiye acısından pek de büyük olmadığını da göstermek üzere, feminist, çevreci vb. birkaçı dışında sol tandanslı grup ve çevrelerin hemen tümü Marksistlik ve sosyalistlik iddiasındadır, şöyle ya da böyle Marksist terminolojiyi kullanmakta veya kullanmaya çalışmaktadır. Kuşkusuz “birlikçiler”in kabulünün aksine bu Marksistlik iddiaları yalnızca iddiadan ibarettir ve gruplar, şekillenmiş ya da tam netleşmemiş farklı görüş ve tütumlanyla farklı sınıf ve tabakaların siyasal ifadelerini yansıtmakta, bazıları diğer bazılarıyla biraraya gelebilir nitelikler taşısa da tümünün ya da çoğunun tek bir bütün içinde erimesi, en azından bugünkü konumlarıyla olanaksız görünmektedir. Ve üstelik imkansız başarılarak bugünkü grupların birleştirilebileceği varsayılsa bile, bu, yeni başka grupların oluşması pahasına olabilecektir. Nedeni basittir: bugünkü objektif ve sübjektif gelişkinlik düzeyleriyle Türkiye’nin sınıf ve tabakalarının çoğunluğunun siyasal arenada kendilerini ifade etmekten uzak durabileceklerini düşünmek normal değildir. “Birlikçiler”, “birlikçilik” propagandası ve özleminde aşırıya vardıklarını, durumu abarttıklarını, sosyalist toplumda bile birden fazla parti isterken, şimdi çok daha karmaşık sosyal mozaikte solda tek partiyi düşlemelerinin, bunu olabilir görmelerinin yanlışlığını ve propagandif niteliğini kabul etmelidirler.
Türkiye’de küçük buruva sosyalizmini, burjuva sosyalizmini savunan, çoğu zaman söylemde bile sosyalizme yervermeyip doğrudan demokratizmi benimseyen devrimci, reformcu, demokrat, ilerici birçok grup var. Marksizm’den az ya da çok etkilenen.savunduğu temel tezler bakımından Marksist olarak nitelenebilecek gruplar var. Ve bir marksist Parti var Türkiye’de. Kuruluşunun 10. yılında. Bir mihrak durumunda. Ve yalnızca dergi ve salon tartışmalarında değil, sınıfın, emekçilerin, gençliğin militan mücadelesi içinde, sınıf mücadelesinin ateşi içinde yaşıyor ve güç topluyor. Ama biraz “muhafazakar”! Biraz da “dogmatik”!… “Birlikçiler”e karşı, başkalarına karşı Stalin’i savunuyor, Marksizm-Leninizm’i savunuyor ve bunları aşmayı düşünmediği, görev edinmediği için “yenilenmeciler” karşısında “muhafazakar” ve “dogmatik” kalıyor. Ama Leninizm’in Ortodoks savunuculuğu, bu alanda “muhafazakarlık” gerekli ve yerindedir, proletaryanın çıkarlarının ifadesidir. Ve Türkiye gibi kapitalizmi ve proletaryası oldukça gelişkin bir ülkede birilerinin Leninizm’i savunuyor olmasından doğal bir şey yok, Leninizm’den vazgeçmemesinden, “yenilenme” ve Gorbaçovcu-Trotskist rüzgar karşısında saf tutup mücadele yürütmesinden doğal bir şey yok. Bu doğallık, Marksist-Leninist Parti tarafından doğal bir görev olarak yerine getirildi, getiriliyor.
Türkiye’de grupların varlık koşullarından sozeder ve onların varolma haklarını tanırken, madalyonun öte yüzünü, aynı zamanda bir grup enflasyonu yaşanıyor oluşunu da görmezlikten gelmiyoruz. Bir kısım grupların birbirlerine olağanüstü benzedikleri, temel görüş ve tutumlarıyla çok yakın durdukları, aralarında ayrılık olarak görülenlerin ya yapay ya da ayrı durmayı gerektirmeyen, giderilebilir, hatta giderilmesi gerekli farklılıklar oldukları belirtilebilir. Bu tür grupların birleşmeleri, ortalığm biraz olsun düzlenebilmesi açısından yararlı olacaktır.. Ancak en zor birlik, Marksizm-Leninizm temelinde birliktir; çünkü ilkelerde birliği gerektirir ve “birlikçiler”in iddialarının aksine böyle bir birlik monolitik bir partide birlik olabilir, kanatsız, hizipsiz, içinde Leninizm’i eleştiri özgürlüğüne yer olmayan bir partide birlik olabilir. Ve Türkiye’de böyle bir parti, yeni bir ‘Marksist’ partiye ihtiyaç olduğu yönünde ileri sürülen fikirleri geçersiz kılmak üzere zaten vardır ve de “birlikçiler” düşünce ve eylemleriyle sosyalist karakterli bir birliğin, Marksist bir birliğin fersahlarca ötesinde durmaktadırlar. Peki Türkiye’de böyle bir olasılık yok mudur? Marksist temelde birleşmeler olasılığı yok mudur? Son bir kaç on yılın kaotik uluslararası durumu, bundan da etkilenerek ülkede devrimcilik ve Marksizm’in gelişmesinin orijinal tarihsel koşulları.teorik olarak böyle bir olasılığı gündeme getirebilir. Olabilir birliklerin yadsınması için bir neden yoktur.
Marksist ya da demokratik devrimci veya reformcu çeşitli grupların birleşebilir oluşu ve hatta bunun yararlı olabilmesi ayrıdır, grupların varoluş koşulları ve varolma haklarının görülüp tanınması ayrı. Çeşitli koşullarda belirli grupların yıkılması öngörülemez mi, çağrılamaz mı? Bu da ayrıdır ve belirli koşullarda belirli nitelikli gruplara yönelik böyle bir tutum da olanaklıdır. Tartışmasına girmiyoruz. Ama “birlikçiler’in öngördükleri gibi, tüm bir ülke solunun, tüm grupların reddi pek raslanmış bir şey değildir. Bizde “birlikçiler” her konuda olduğu gibi, bu konuda da aşırıya gidiyorlar. Grupları, “Marksist teorinin bölüntüleri üzerine kurulu gettolar” (E.Kürkçü) olarak tanımlayıp “yıkılsın”ı öneriyorlar. ‘Birlikçi’ parti içinde hayat hakkı tanınabilir ve herşeyi bilmek, ‘gerçeğin tekeline sahiplik’ eleştirilip birden fazla Marksizm yorumunun olabilirliği savunulabilir, ama Marksizm tekeline sahiplik iddiasında bulunmak anlamına gelmek üzere, gruplar “Marksizm’in bölüntüleri üzerine” kurulu olmakla yargılanıp suçlanabilir! Başkası “Marksizm bende” derse eleştirilebilir ama kerameti kendinden menkul arkadaşımız marksizmin kendisinden sorulduğu kalkış noktasından başkasının Marksistliğinin derecesini belirleyebilir ve bunda da çelişme görmez, herşey “birlik” için! “Gettolar” temizlenerek “modern kent” kurulacak! Ama arkadaşımızın bulunduğu yer neden bir “getto” olmuyor? Ve hatta, birleşmeyi tasarladıklarıyla birieşse bile, bu “birlik” neden bir “getto” olmayacakmış? Ve daha ilerisi: “getto” olmak ve kurmak bile zordur ve “birlikçi” girişimden bir “getto” çıkacağı da su götürür.
Bazı “birlikçiler”, örneğin Sosyalist Birlik çevresinden bir yazar, “yıkılsın”ı aşırı bulup yumuşatarak, işe hoşgörü katarak “yıkılmalı” diyor, iyiniyetli bir hayalcilikle “yıkılış”! grupların kendilerine ve mensuplarına, onların kararına bırakıyor. Ama yıkılma, gerekli kalmakta devam ediyor Ona göre de.
Yeni Öncü çevresinden bu çağrıya itiraz daha da “köklü”: onlar ‘yıkma’ yerine “aşma”yı koyuyorlar, “gruplar aşılmalı” diyorlar. Kendi “birlikçi” yönelimlerinin geleneklerine kabul ettirilebilmesi bu yumuşaklığı gereksiniyor olmalı, diyalektik ‘aşma’ tanımının geleneklerinin bir gelişimini ifade edeceğini.bu tanımla gelişmenin kesintiye uğratılmamış olacağını ve dolayısıyla bunun daha uygun ve kabul edilebilir olacağını düşünüyorlar. Köksüz kalmamış olacaklar!
Yıkılsın mı, yıkılmalı mı yoksa aşılmalı mı tartışmasının ötesinde.varılan sonuç ve sorunun özü, geçmişten ve onun yapılanmalarından kopuş ve kanatlı bir parti içinde kanatlar olarak varoluşun savunulmasıdır. Farklı gruplar, farklı görüşleriyle varolacaklar, belirli noktalarda -bu temel teşkil edecek birlik noktalarının ne olduklarına başta kısaca değindik, değineceğiz- sağlanan konsensüse bağlı olarak, ilkelerde birlik gerekli olmadan “birlik” olunacaktır.
Başta beş grup ve çevre çağrılmadığı koşullarda “birlikçiler” belki daha bir tutarlıydılar. Birlik için belirli temel ayrımlar koyuyor olabilirlerdLAma bu noktayı aşarak, hiçbir somut saptama ve ilkeyle kendini sınırlamayan, tümüyle sıfırdan başlatılan tamamen içi boş bir “birlikçilik”te karar kıldılar. “Sosyalist demokrasi”yi savunuyorlardı ya, “demokrasi” içinde tartışıIsındı, hoşgörüsüz denmesindi kendilerine. Aydınlık dışlanabilirdi. Tüm sol bunu anlayışla karşılayabilirdi. Bari Aydınlık’ı da çağırıp hiç olmazsa “herkes” içinlik konusunda tutarlı olabilirlerdi. Ama bunu da yapmadılar. Neden? Aydınlık’tan çok farklı görüşler savundukları için mi? Baştan farklı yaklaşsalardı, belki en kolay onunla birleşebilirlerdi. Hem farklılıkları örneğin, Özgürlük Dünyası ya da Yeni Çözüm’e göre Aydınlık ile daha azdı hem de D.Perinçek gerekli “birlikçi” esneklik ve kıvraklığı gösterirdi. Ama tutarsızca bir seçim yaptılar. Demek ki bazılarına “demokrasi” yok! Öte yandan çağrılılar içinde bir çoğu, farklı görüşlerin ötesinde farklı programlara ve farklı temel ilkelere sahipler. Giderilebilir olmadığı belirgin ve açık farklılıklar. Peki, bu nasıl bir “birlikçilik” oluyor? Ve diyelim ki, gerçekleşti, gerekli kıvraklıklar gösterildi; kurulan nasıl bir “birlik” ve parti olacak? En istekli görünenlerin bile program ve programatik görüşlerde, “aşamalar”, demokratik ve sosyalist devrim, parlamentarizm, sınıf mücadelesi, devrim-reform, yasallık vb. gibi birçok önemli ve temel sorunda farklılıkları açıkken nasıl bir “birlik” sağlanabilecek? Ve bundan ne hayır gelecek? Ayrılıkların giderilmesi mi isteniyor ve düşünülüyor? Bunun bir belirtisi yok. Görüntü için gerekli tedbirler alındıktan, örneğin sicili kötü ve bugün pek açık oynayan TBKP ile ayrılık gerçekleştirildikten sonra, yukarıda sayılanlar gibi “önemsiz” farklılıklar partide kanat oluşturabilecek. “Kanatlılık” üzerine onca şey boşuna söylenmiş olamaz.
Yeni Öncü’den “birlikçiler”, “birlikçiler’in önemli bir kesimini oluşturuyor, ama verilen görüntü ilginç: “demokrasi ve devrim” üzerine 26 imzalı tebliğ sunuluyor tartışmaya ve Yeni Öncü’den imzacılar tebliğin özüne ilişkin konularda, asgari-azami program, yani demokratik ve sosyalist devrim ilişkisi, aşamalı ve kesintisiz devrim sorunları ve geçiş talepleri ve program -k ibu tebliğin en iddialı olduğu sorun- sorunları dolayısıyla şerh düşüyoriar, bu bölümleriyle tebliğin kendilerini ifade etmediğini belirtiyorlar. Bu durumda tebliğden geriye pek bir şey kalmıyor Ama arkadaşlar o denli “birlikçi” ki, buna rağmen imza atmaktan kaçınmıyorlar. Bu olacak şey midir? Ve olduğunda “her şeye rağmen birlik” istendiğinin belgesi olmaz mı? Ne ilke, ne program ve ne de programatik görüşler; yeter ki “birlik” olsun!..
Ve tartışma ve “birlikçilik”, katılanların hiçbir geçmişleri yokmuşçasına, eskiden hiçbir görüş savunulmamışçasına sıfırdan başlatılmakta, bu yönüyle “boşuna tartışma tüketilmekte” diyen D. Perinçek’i bile haklı çıkarmaya varılmaktadır. Grupların geçmişlerinin yoksayılması ve doğrudan lağvının amaçlanmasıyla onların geçmiş teorik-pratik varoluşlarından hareket etmenin tümden yadsmmasıyla “birlikçilik” genel bir tasfiyecilik olarak şekillenmekte, en azından Yeni Öncü gibi yanlışı-doğrusuyla belirli bir mücadelenin içinden gelen ve bir mücadele yürütme potansiyeline sahip olan bir grubu, böyle bir zorluktan “kurtararak” o alandan çekip almakta ve bir aydın tartışması içine dahil edip eritmektedir. Burada şöyle ya da böyle bir potansiyelin heba oluşu var; üzücü. Bu pozisyonuyla “birlikçilik” geçmişsizlik ve geçmişin özellikle olumlu yönlerinin inkarı olduğu gibi, somutluk ve somut devrimci pratikten kopuş ve “çağ değiştiren gelişmeler” ardında yürüyüşe geçme olarak da belkemiksizlik olmaktadır.
Geçmişten kopma, “muhafazakar geçmişi radikal sorgulanması” ve grupların lağvı niçin savunuluyor?
Gruplardan umut kesip “birlikçilik”in kendinden menkul yaratıcılığına bel bağlamanın gerekçeleri şöyle sıralanabilir:
“Gruplar program bile yapamadı”. Bu gerekçenin gerçeği yansıtmadığı ortada. Türkiye’de bir program temelinde mücadele yürütmüş olan ve yürüten bir dizi grup ve çevre var. Bu programlara itirazlar yöneltilebilir, ama programların varlığı yadsınamaz. Doğaldır, isteyen programlar oluşturmaya çalışmakta ya da varolan programlardan birini kabul etmekte özgürdür. Ve zaten devrim süreci bir programlar çatışması olarak da gelişecektir. Ama toptan inkarcılığa gerek yoktur, “yeni” programlar hazırlamak için. Üstelik bu hazırlıkları gereksizleştiren ve “birlikçilik” yoluyla bir partiyi ihtiyaç olmaktan çıkaran Marksist bir program da var bu ülkede. Siz mi Marksist program yapacaksınız? Sadece bir iddia. Siz başkalarına iddia dersiniz, başkaları size. Yalnızca kendinizin iddialı olduğunuzu sanmayın.
Ve daha geri bir mevzi: Program olarak “Marksizm’in temel ilkelerinin alt alta sıralanması yetmez”. Kuşkusuz. Ama bari Marksizmin temel ilkelerinin alt alta sıralanmasına yönelse “birlikçiler”, bu noktada olsalar. Yönelimleri Marksizm karşıtı temel tezlerin alt alta sıralanması doğrultusundadır. Oluşturulacak program acaba nasıl bir şey olacak? Bu, bugüderi ortada değil mi? Tartışmalar bunu ortaya koymuyor mu? Öyle yeni programlar oluşturmak her babayiğidin harcı değil. Ve “birlikçiler” arasında bugün için hazır, “yeni” adına ileri sürülen eski programlara sahip başlıca iki grup ya da akım var: TBKP’nin temsil ettiği Gorbaçovcular ve Trotskistler. Bugünden görülen şu: Kuruçeşme Partisi TBKP’nin dışlanması ama Gorbaçovculuktan önemli bazı tezlerin ödünçalınıp troçkist programa monte edilmesi ve onun yeni ve “yaratıcı” bir üslupta tekrar yazılması temelinde kurulacaktır, kurulabilirse.Hiç kurulamama olasılığı oldukça fazla ama eğer kurulursa gökten vahiy inmeyecek ve görülen köy kılavuz istemiyor: bu “birlik”e trotskizm damgasını vurmaktadır, programı açısından da bunun gerçekleşmemesinin nedeni yok.
“Gruplar yenildi, yenilenme gerekili”. Sık rastlanan bir düz mantık, pratisyen mantığı.Aydınlara hiç yakışmıyor. Özdeşlik kurma bir yana ama yenilgi yenilgidir: Bolşevik Partisi ve Rus Devrimi 1905’te yenilmedi mi? Lenin partiyi mi lağvetti, program değişikliğine yönelerek “yenilenme” yoluna mı girdi? Eylül sonrası yenilginin tartışma yeri bu yazı değil, ama yenilgi neden “yenilenme”yi ve grupların lağvını gerektirsin? Taktik, örgütsel vb. nedenlerle yenilgilerle karşılaşmak mümkündür. Başka gerekçeler bulunması gerekiyor. Hatalar, yetersizlikler yenilgi nedeni olabilir, bunları düzeltmek ve aşmak varken neden tümden “yenilenme”? Neden açık olmalı: çünkü “yenilenme” hem moda hem de Eylül baskısı, İsrarlı ve devrimci kararlılık olmada, direnmede çözülmelere yol açtı, moral bozdu, kendine güvensizliğe neden oldu. Ve üstelik Eylül baskısının da açtığı demokrasiye özlem, revizyonizmin ve trotskizmin soyut demokratizmi ile beslendi, “yenilenme’nin içi böyle bir demokratizmle dolduruldu ve bu “yenilenicilik”, direncinin son sınırlarında olanlar ve kenarda kalmışlar için sığınak oldu. Ama Gorbaçovculuk aşırı bir sağcılıktı. Herşeye rağmen devrimcilik iddiasını sürdürüp kullanacaklar açısından tümüyle benimsenemezdi, bu yolu TBKP tutsundu ve Marksizm’in önüne daha sağlam olacağı, olduğu varsayılan bir paslanmış silahla, trotskizmle çıkmak yeğlendi. Üstelik trotskizm Gorbaçovculuğun hemen görülür olan açmazından uzaktaydı, biraz daha eskiden kalmaydı, verdiği zararlar unutulmuştu. Sadece bu da değil, olanca Stalin karalamaları, trotskizme yeni bir canlılık sağlayan aşı yerine geçmişti. Ve zaten trotskizmin tezleri doğrulanmamış ve bürokratik işçi “devletlerinin” birbiri ardı sıra çöküşleri onun tarihsel haklılığının kanıtı olmamış mıydı? Trotskizmin itibarı ve etki gücü yüksekti! Geçmişlerinden kaçanlara, zorlananlara can simidi oldu. Sözde trotskizm yenilmemişti! Sanki “yenilenme” en çok onun için gerekmiyordu!
Bizim bir saptamamızı doğrulayan bir gerekçe de başka bir “birlikçi”nin: “Hiç bir gruba güvenmeyen ve ‘kenarda bekleyen’ önemli sayıda kadronun varlığı, grupların lağvını ve birliği gerektiriyor”. Zaaflı gruplar kadrolara güven vermez oluyorlar ve hiçbir gruba güvenmeyip kenara çekilen çok sayıda kadro ortaya çıkıyor! Bunlar güvenebilecekleri bir ses bekliyorlar ve bu güveni kendilerini “yenileme” cesareti gösterenlerde bulacakları varsayılıyor. Peki madalyonun tersi ne olacak? Bunlar neden güvenilir olsunlar? Kendi görüşlerini savunup geliştirme cesareti gösteremeyen, sağdan soldan kolaylıkla etkilenenler ve bunların oluşturacakları bir yeni grup (evet grup, çünkü eğer oluşursa, “birlikçi” parti de bir grup olacaktır, nasıl ki TKP İle TİP birleştiğinde bir grup olmaktan ileri gidememişse) neden güven sağlayıcı olsun. Bu noktada “birlikçiler”in güvendiği, “birlik” ve “birleşmenin” sihirli etkisidir. Kenarda kalmamış ve doğal ki asıl önemli kadrolar, militan devrimciler açısından, beklemeyi değil mücadeleyi yeğleyen kararlı insanlar açısından “birlik” siniri ve “yenilenme”ye güven değil, savunulan programın devrimci içeriğine ve mücadeleciliğe güvenin esas olacağı ve bu konuda da hesabın yanlış yapıldığı görülecektir.
Aynı gerekçe “kenarda bekleyen” kadroların yanısıra “sosyalist ileri işçiler” açısından da ileri sürülüyor, onların da hiçbir gruba güvenmeyip “birlik partisi”ne güvenecekleri varsayılıyor. Ancak bu gerekçe tartışmalı, başka “birlikçiler” ileri işçiler gruplar içinde örgütlüler, bu nedenle grupların lağvı değil, birliği savunulmalı, gruplar birleşince ileri işçiler de birleşir diyerek ileri sürülmüş olanı gerekçe olmaktan çıkarıyorlar. Son iki gerekçe açısından da işçi ve kadroların nereye yöneleceklerini belirleyecek ölçüt şu olacak: sınıf çıkarları ve somut yaşam tarzları onları şuraya ya da buraya yöneltecek. Örneğin ticarete atılarak kenarda kalan “kadrolar” ya da bürokrat nitelikli işçiler liberal olana, “biriikçiliğe” eğilimli olacak, hatta bir kısmı belki onlardan da uzak duracak, TBKP’yi tercih edecek ve belki de bir kısmı siyaset dışı kalacak. İlişkisizlik gibi nedenlerle aktif bir tutumla bir şeyler yaparak bekleme zorunda kalmış kadrolarla devrimci işçiler Marksist ve devrimci gruplar etrafında toplanacaklar. Her alanda olduğu gibi, bu alanda da bir “yarış” bir çatışma doğal olmalı.
Belirtilmeli ki, bu gerekçelerin ardında bir özlem yatıyor: bir dizi kadro ve işçiyle kitleden ve mücadeleden kopukluğun kolaylıkla ve otomatik olarak giderilecek oluş özlemi! Giderilemeyeceği görülecek.
“Birlik”in ideolojik-siyasal temelinin ne olduğu sanırız belirtilmiş oldu. “Birlikçiler”, “kapitalizmin yıkılmasını ve sosyalizmin kurulmasını isteyenler biraraya gelmeli” diyorlar. Ama tüm “birlikçiler” “nasıl bir sosyalizm” sorusunu soranlardan ve yanıtlamaya çalışanlardan oluşuyor. Bu konuda, eskilerden ödünç alınmış olsa da, oldukça ‘yaratıcı’ oldukları kabul edilmelidir! Her “birlikçi” farklı ve “yaratıcı” “toplum projeleri” üretiyor. Farklı “sosyalizm”leri var: “varolan sosyalizm”, “teorik sosyalizm”, “devrimci sosyalizm” gibi. Ortak noktaları “çoğulcu ve demokratik sosyalizm”. “Birlikçiler” Marksizm-Leninizm ve teorik çözümlemeleri yokmuş gibi, çağı değişmiş varsayarak “yeni” “sosyalizm” tanımlamaları yapma uğraşındalar. Marksizm-Leninizmin sosyalizm tanımlamasını yok sayıyor ya da beğenmiyorlar.
Bu yaklaşımları, aynısıyla, Marksizm ve Marksist tanımlamalarında da görülüyor ve yansıyor. ‘Marksist’im’ diyen herkesi “Marksist” sayıyor, örneğin Marksizm’in “reformcu versiyonu”ndan söz açıyorlar. “Çoğulculuk”u ideolojik alanda da savunup öngörmeleri, birden çok Marksizm’i Marksizm’in farklı yorumları olarak meşrulaştırmalarına götürüyor. Tekçiliğe (monizme) karşı çıkarak, doğrunun tekliğini yadsıyarak, bilimsel olmayan bir kuşkuculuktan, bilinemezcilikten güç alıyor, onu savunuyor, “acaba”larla belirsizliğe kayıyor ve belirsizliği haklı çıkarıyorlar. Ve bu belirsizlik ve birden fazla doğru ve birden fazla Marksizm ve sosyalizm temelinde “birlik” arıyorlar… “Birlikçilik”lerinin bir temeli, “nasıl bir sosyalizm”li “sosyalizm” ve “farklı Marksizmler” anlayışıdır.
Bir diğer temel, söylendiği gibi, düşünceler ve gruplar açısından “yenilenme”dir. Bu moda, dünya ve Türkiye’de “birlikçiler” dışında da çok kişi ve siyasal grubu etkiliyor. Doğu Avrupa hep “yenilendi”, hükümetler ya “yenilenmeciler” ya da dincilerin elinde. Sovyetler “yenilenip” duruyor. Ekonomide, ideoloji ve siyasette, milliyetler sorununa varana dek her alanda. Ermenilerle Azeriler, diğer milliyetler, yılların kardeşliğinin son on yıllarda bozulmasından sonra şimdi köklü bir “yenilenme” süreci içinde boğazlaşıyorlar. SHP’nin eski “sol” kanadı şimdi “yenilikçi demokratlar” oldu. Partiden ayrılanlar “yenilenme” öneriyor ve “marksistleri kucaklayan parti” öngörüyorlar. Yeni Öncü “yenilenmeci”, Sosyalist Birlikçiler “yenilenme” yanlısı. Tam bir moda. “Birlikçiler” neden “yenilenme” savunmasın?
Gorbaçovculuğun bu temel sloganı, Gorbaçov’un yanısıra “birlikçiler” tarafından da temel ve belirgin yönleriyle savunulmaktadır. “Çoğulcu sosyalizm”, bireysellik ve bireysel özgürlükçülük (ekonomi alanında henüz tüm ‘birlikçiler’ bireysel mülkiyeti savunma konusunda hemfikir değiller,haksızlık etmeyelim), demokratizm ve açık ya da üstü örtülü parlamentarizm, taban inisiyatifi adına örgüt ve öncü inkarcılığı ve yasa karşısındaki konum açısından “ilke değil” aldatmacasıyla sanki bugünkü Türkiye değil de Fransa falan tartışılıyormuş gibi günün gerektirdiğinin inkarıyla yapılan yasalcılık, “kanatlı-üyelik, koşulu belirsiz parti” ile Leninist parti öğretisinin reddi ‘birlik’in temelidir.
“Yenilenme”, grupların lağvı ve “birlikçilik1in ideolojik-siyasal temelini de sağlıyor. Savunulmuş eski tüm ya da belli başlı görüş ya da düşüncelerin ‘yenilenmesi’ temel bir “birlikçi” çağrıdır. Geçmiş Marksist olup olmamasının ötesinde, uluslararası alanda olduğu gibi, Türkiye açısından da fazla solcu, devrimci, dogmatik, muhafazakar, sekter ve anti-demokratik bulunuyor. Kısaca Stalinci olduğu söylenerek özetleniyor ve ondan kurtulunmak isteniyor. Bütün bir geçmiş Stalin kültü ve kültürünün etkinliğiyle açıklanıyor ve reddediliyor. Tüm hatalar, yanlışlar, kötülükler O’na mal ediliyor. Leninizm’in aşılması gereği, kimilerince yüksek sesle ilan ediliyor, kimilerince söylenmeden uygulanıyor. İş, Marksizm ve Marks’ın da aşılması noktasına vardırılıyor, kimilerince başı çekilerek. Bu, sosyal demokratlarla birlik düşüncesinin ileri sürülüşüyle, bilinemezciliğin yayılması ve birden çok marksizmin kabul edilişiyle ortaya açıkça konuyor. Yayılan tam bir umutsuzluk, inançsızlık, değerlere güvensizlik ve ilke tanımayıştır. Marksizm-Leninizm’den kopuştur. Bu kopuşun ‘birlik’i ve “birlikçilik”idir, öngörülüp uygulanan.
“Birlikçilik”in temeli olarak “yenilenme”nin trotskizmle yoğrulduğunu, aşamaların reddi, köylülüğe tümüyle uzaklık, işçi hükümeti, özellikle öncünün rolünü reddeden demokratizm, dünya devrimi kavrayışı, tek ülkede sosyalizmin zaferi olanağının reddi, bürokrasi ve bürokratizm sorununa yaklaşım, Stalin’e küfür yönleriyle trotskizmin “birlikçilik”e damgasını vuran temeli sağladığını tekrar belirtmeliyiz.
Peki, “birlikçiler”in sorunu gerçekten sosyalist birlik mi? Olmadığı, anlaşılmış olmalı. Ne sosyalizmin savunusu temelinde ortaya atıldı bu “birKkçilik” ne de Marksizm’in temellerinden hareket ediyor. Tersine ortalığı bulandırma ve kafaları karıştırma rolünü üstlenmiş görünüyor.
Gorbaçovculuk ve trotskizmle Marksizm yanyana ve elele değil ancak karşı karşıya durabilir ve duruyor. “Birlikçiler” kaçınılmazlıkla anti-Marksist pozisyonlarını zaman ilerledikçe daha açık olarak ortaya koymak durumunda olacaklar. “Birlikçilik”, sosyalizm karşıtlarının, örneğin on yıl önce yapamayacakları ölçüde geri bir temelde açıktan saldırıya geçmesi ve aralarında birliğe yönelmesidir.
Kimse Marksistleri birlikler oluşturmaktan kaçıyor, uzak duruyor sanmasın. Marksistler her türden birliğe karşı değillerdir. Birleşilebilecek güçlerle birleşmekten kaçınmaktır yanlış olan. En geniş birlikleri savunuyoruz ama bunların temeli devrimci olmalı. Karşı çıkılan, “birlikçilik”in bir parti içinde birleşmek ve sosyalist karakterde bir birlik oluşturmak açısından elverişli olanaklar sunduğu ve sosyalist bir konumda bulunduğu iddiasıdır. Bunlar, sözü edilen türden bir birliğin güçleri değildir. Bu güçlerle, ancak uygun koşullar ortaya çıktığında güç ve eylem birlikleri olanaklı olabilir, demokratik bir temelde. Ötesi değil. Bırakın Marksistler “muhafazakar” kalsın!
Türkiyeli Marksistler, 10. yılında Marksist parti, Marksizm-Leninizm’i savunmakta kararlılıkla mücadele içinde. Üstelik pratik tarafından durmaksızın doğrulanıyor. Doğu Avrupa ve genel olarak eski sosyalist ülkelerde ortaya çıkan gelişmeler partinin görüş ve tutumlarını haklı çıkarırken, artık geri dönüş, kapitalizmin restorasyonu ve sosyal emperyalizm tezlerine yüksek sesle pek kimse karşı çıkamazken hala ‘sosyalist demokrasi’ adına ileri sürülen burjuva demokratizmiyle “sosyalizmin sorunları”nın halline çalışmak, iyi bir “yarışmacılık” olmuyor. Sosyalistlerin birliğini sağlama çabası, “yeni” bir temelde “birlik” yönelişinde olduğundan, eskimiş ve geçersiz varsayılan tez ve programların ve bunun savunucularının, 10. yılını sürdüren Marksist partinin yanlışlığının kanıtlanması çalışmasıyla birleşmezse anlamsızlaşmaya mahkumdur. Yok saymakla, kötü olduğunun düşünülmesiyle yetinilemez. Marksistler birlik konusunda “doğruluğumuz pratik içinde ortaya çıktıkça bütün kendine Marksist diyenler bizim etrafımızda toplanacak” diye düşünmüyor, birlik sorununu sadece böyle görmüyorlar. Trotskistler, Gorbaçovcular, Maocular, Kıvılcımlıcılar ve benzerleri kuşkusuz Marksist partiye “iltihak” edecek değiller. Marksizm-Leninizm’le tüm türleriyle revizyonizm, Marksist partiyle revizyonist ve oportünistler ve onların örgütlenmeleri arasında bir mücadele durmaksızın sürecek. Revizyonizmin tür ve biçimleri değişecek, yeni isimlerle ortaya çıkacaklar ama tarafın biri değişmeyecek, barikatın bir yanında daima Marksizm-Leninizm olacak, Leninist parti olacak. Daha kaç kez Marksizm’in eskidiği, Leninist partinin -modeliyle birlikte kendisinin- gereksizleştiği iddiasına tanık olunacak kimbilir. Ama Marksizm ve proletaryanın Marksist-Leninist partisi barikatları her zaman koruyacak ve daha ileri mevzilere taşıyacak. Burjuvaziye, emperyalizme, her türden gericiliğe, revizyonizm ve oportünizmin tüm biçimlerine karşı kurulmuş barikatları.
Marksizm-Leninizm ve Leninist Parti savunduğu mevzilerden hiç bir zaman sökülüp atılamayacak. Marksizm-Leninizm’in gönderdeki bayrağı 10. yılda dalgalanıyor ve insanlık özgürlük dünyasına varana dek.

Şubat 1990

Tigre halk kurtuluş cephesi tplf’nin basın açıklaması: Tigre’deki kıtlık ve açlık üzerine

1989 Eylülünden beri Tigre Halk Kurtuluş Cepnesi (TPLF)’nin Tigre’deki ciddi boyutlara varan kıtlık ve açlık hakkında uluslararası kamuoyuna sürekli olarak bilgi verdiği hatırlanacaktır. TPLF aynı zamanda, binlerce insanın yiyecek ve “beslenme merkezleri” diye adlandırılan merkezleri ararken öldüğü dönemde daha büyük bir faciayı önlemek üzere yardım almak için yoğun çalışmalar yapmıştı. Kıtlığın ve açlığın boyutlarının ve vehametinin bağımsız kuruluşlar tarafından doğrulanması üzerine, birçok ülkeye, Birleşmiş Milletler, kuruluşlarına, uluslararası organizasyonlara yiyecek yardımı ve fonu sağlanması için çağrılar yapıldı.
Bu çağrı ve taleplere verilen cevaplar tatmin edici olmaktan uzaktı, ihtiyacın ancak % 10’u karşılanabildi. Şimdi yiyecek stokları tükenmiş durumdadır. Ne Sudan Limanı’nda, ne de genelde Sudan’da ve Tigre ambarlarında yiyecek kalmamıştır.
Tigre’deki açlık bir tehdit olmaktan çıkmıştır, bugün yaşanan bir gerçektir. İnsanların kıtlık bölgelerinden göç etmeye başlamaları ve açlıktan ölmenin zayıfların, yaşlı ve çocukların bir kaderi olmadığı artık bir sır değildir. Tüm bunlar REST’in sınır ötesi operasyonun boyutlarını % 40 oranında genişlettiği zamana denk gelmektedir. Somut olarak söylersek yüklenmiş kamyon sayısı ayda 7000 TM’den 10.000 MT’ye çıkarıldı. Eğer yardım malzemesi ve yardım fonu zamanında yetişmezse, kıtlığın sonuçları 1984/85’tekinden daha ciddi olacaktır.
Bu arada Adis Ababa rejimi kıtlık bölgelerini bombalamayı sürdürmektedir. Yönetim, 18 Aralık 1989’da yani barış konusunda Roma’da yapılan ön görüşmeler sırasında TPLF’nin ileri sürdüğü serbest geçiş önerisini reddetmiştir. Aslında yönetim bunu 1984 Kasım’ından beri reddetmektedir. Buna rağmen şimdi gıda malzemesinin savaş alanlarının sınırlarından geçtiği ima edilmektedir. Sınır ötesi operasyonu tam olarak hayata geçirmemek ve serbest geçişin uygulanması konusunda adım atmamak için DERG’in bu imalarda bulunduğunu düşünüyoruz. DERG’in bu oyalayıcı taktiklerine karşı uluslararası kamuoyunun uyanık ve dikkatli olacağına güveniyoruz. Yönetim, uluslararası kamuoyunu, sınır ötesi operasyonuna (cross-border operation), serbest geçişin olmadığı, bir alternatif bulunabileceğine inandırmaya çalışıyor. Bu bir aldatmacadır. Yönetim, kıtlık ve açlığı bir savaş silahı olarak kullanmaktadır.
TPLF çeşitli ülke hükümetlerinin, yönetimlerin ve kuruluşların serbest geçiş izni için yaptığı baskıları ve bu yöndeki talepleri takdirle karşılamaktadır ve TPLF’nin serbest geçiş konusundaki politikası aynen devam etmektedir.
Şimdiye kadar olduğu gibi, serbest geçişin gönüllü yardım çalışmaları için en iyi yol olduğuna inanıyoruz. Ancak hemen işaret edilmelidir ki, Adis Ababa yönetimi serbest geçiş konusunda karar verinceye kadar sınır ötesi operasyonu (cross-border operation) için desteğin geciktirilmesi Tigre halkını açlıktan ölüme terk etmek demektir. Bu ise yönetimin açık isteğidir.
Uluslararası kamuoyunu, kuruluşları ve ülke yönetimlerini Tigre’deki afetin önüne geçmek için bir an önce harekete geçmeye çağırıyoruz.

ETOPYA DEVRİMCİ DEMOKRATİK HALK CEPHESİNİN
BASIN AÇIKLAMASI        5.1.1990

·    Derg’in tehlikeli saldırısı yenilgiye uğratıldı.
·    DEBRE-TABOR EPRDF’nin ellerinde
·    10.400’ün üzerinde Derg kuvvetleri safdışı bırakıldı
·    1989 Şubat’ında Endesalasiye’de tutsak alınan 10000’in üzerinde savaş tutsağı EPRDF tarafından serbest bırakıldı
·    Sayısı  6000’in üzerinde olan savaş tutsağı EPRDF’ye katıldı.
Birkaç aylık bir hazırlık sürecinden sonra, 20 Aralık 1989’da DERG, EPRDF’ye karşı bir saldırı başlattı. Ancak EPRDF kuvvetlerinin zorlu direnişiyle karşılaşan saldırı yenilgiye uğradı.
Wollo, Gondor ve kuzey Shoa kurtarılmış bölgelerine girmek isteyen düşman kuvvetleri üç yönde, Gofam’dan Borona’ya, Debre-Tabor (Gondor)’dan Gaysint’e, Dessie’den Were-lllu’ya kadar uzanan bölgelere yayıldılar.
Debre-Tabor ‘a yerleşen 4. mekanize birlik de dahil olmak üzere 12 DERG müfrezesi ile EPRDF arasındaki 6 günlük şiddetli çarpışmalardan sonra DERG kuvvetlerinin büyük bir kısmı bölgeden atıldı ve geri kalanı da dağınık bir şekilde geri çekildi.
Yalnızca Debre-Tabor savaş alanlarında, DERG’in 7600’ün üzerinde askeri yaralı ve ölü olarak safdışı bırakıldı ve 27.5’i EPRF tarafından ele geçirildi. Ayrıca Debre-Taborda askeri eğitim yaptırılanlar ve 1000’in üzerindeki DERG tutuklusu EPRDF tarafından serbest bırakıldı. Zorla askere alınanları ve piyade müfrezelerini kapsayan düşman kuvvetleri Nil’i geçti ve Borona’ya doğru ilerledi. 22 Aralıkta EPRDF, bu kuvvetlere öldürücü bir darbe indirdi. Zorla aske alınmış siviller, yerli nüfusun da yardımı ile silahlarını DERG’in askeri kuvvetlerine çevirdi ve Nil nehrini geçmekte kullandıkları 30 filikayı yaktı. Kuzey Koreliler tarafından eğitilmiş özel komando müfrezeleriyle birlikte 3. ve 8. Birlikler Dessie’den Were-lllu’ya doğru sürülmüş ve 20 Aralık’ta EPRDF tarafından geldikleri yere kadar geri püskürtülmüştür.
EPRDF kuvvetleri Debre-Tabor havalanı bölgesine yaklaştıkları zaman 603. kolordu (kıta, müfreze) komutanı Beneral (general) Ababe Haile Selassie ve Güney Gondor WPE sekreteri ve saldırının koordinasyon başkanı General Haile Melese birliklerini terkedip helikopterle Gondor şehrine kaçtılar.
AYIN 20’si ve 26’sı ARASINDAKİ DÜŞMAN KAYIPLARI 10400’ün üzerinde yaralı ve ölü.
Ele geçirilen malzeme: 6 tank, 3 BM-21 fırlatıcısı, 2 askeri kamyon, 2 BRDM, çeşitli markalarda 26 orta menzilli silah, 5400 üzerinde hafif silah, 35 tane çeşitli kamyon, arabalar, ve büyük miktarda mermi ve ciğer savaş malzemeleri.
Bu saldırının Shengo (Etopya Parlamentosu)nun Etopya’da duruma barışçı bir çözüm yolu bulmak ve tüm muhalefet güçleriyle barış görüşmelerini derhal başlatmak konusunda çağrı yaptığı zamana denk düşmesi dikkat çekicidir. Üstelik bu saldırı, Kuzey Etopya’nın 1984/85’lerdeki kadar vahim bir kıtlığa sahne olduğu ve uluslararası kuruluşların açlıktan kırılan insanlara yardım ve gönüllü yollamak için serbest geçiş hakki talep ettikleri zamana denk gelmiştir.
Mengistu rejimi kendisini barış sağlamaya adamış bir portre çizmeye çalışsa da aslında tam aksine, savaş sloganları atmakta ve saldırı için askeri hazırlıklar yapmaktadır.
SAVAŞ TUTSAKLARI
Geçmiş yıllarda WPE üyeleri ve memurlar da dahil olmak üzere binlerce savaş tutsağı TPLF (Tigre Halk Kurtuluş Cephesi) tarafından serbest bırakıldı. Aralığın ortalarında yönetime bağlı kötü ünlü 604. Askeri müfrezesi ortadan kaldırıldığında, çoğunluğu Endeselasie ve Selekeleka’da 1989 Şubatında ele geçirilen 10000 savaş tutsağını daha serbest bıraktı.
6000 kişilik bir diğer savaş tutsağı grubu adalet ve Etiyopya’nın demokratik birliği için savaşmak üzere EPRDF’ye katıldı.
ZAFER BİZİMDİR!
EPRDF

Şubat 1990

Perestroykanın “Yeni Düşünce”si

İster doğal hayatın korunması anlamında olsun, ister insan soyunun nükleer tehditten kurtarılması anlamına gelsin, “hayat”, yalnızca tek bir biçimde, dünya çapında bir sosyal devrimle devam ettirilebilecek kritik bir noktaya gelmiştir. Yeryüzünde hayatı yalnızca devrim kurtarabilir. Bu açıdan, hayatı ve devrimi birbirinin karşıtı olarak gören ve gösteren “Yeni Düşünce”nin çağrısı, devrimi birlikte önleme çağrısı anlamına geldiği için, aynı zamanda hayatı birlikte ve barış içinde yok etme çağrısıdır da.

Her gün yeni bir boyut kazanarak dünya kamuoyu gündemindeki yerini koruyan “perestroyka süreci”, yalnızca ekonomik, sosyal, politik değişiklikler yoluyla değil, aynı zamanda, kendisinin “düşünsel temelleri” olarak gösterdiği ve yaygınlaşıp etki kazanmasına yol açtığı bazı “felsefi” yaklaşımlarla da bütünsel bir “Yeniden Yapılanma” olduğunu ortaya koyuyor.
Bir kaç temel öncülden oluşan bu düşünce, perestroyka yanlısı basında “Yeni Düşünce” olarak adlandırılıyor.
“Yeni Düşünce” ile birlikte, geçmişte parça parça, dış politikada, ekonomik hayatın düzenlenmesinde, sanat ve edebiyatın kimi ürünlerinde, bazılarına göre “arızi” ve “rastlantısal” olarak ortaya çıkan açıkça Marksizm’e karşı tutum ve uygulamalar, artık tutarlı ve sistemli bir anti-Marksizm etrafında toparlanma ve şekillenme imkânına da kavuşmuş oluyor.
Bu yazıda, perestroykanın bir parça perde arkasında kalan, fakat onun tanınabilmesi için ekonomideki ve politikadaki göstergeler kadar önem taşıyan bu yönünü inceleyeceğiz. “Perestroykanın Felsefesi”, onu uygulayan partilerin Marksist gelenekten kesin olarak koptuklarını her türlü güncel uygulamadan daha açık seçik sergiliyor. Çünkü herhangi bir alana ilişkin günlük uygulamalar ve bunların teorisi, hatta uzunca bir süre devam etmiş olsa bile, nihayet belli pratik ihtiyaçlarla açıklanarak savunulabilirler. Diplomaside bir uzlaşma, ekonomide bir geri adım, politikada bir taktik işbirliği, tarihsel koşullara, acil ve zorunlu ihtiyaçlara, bağlanabilen bir içerikle sunulabilir ve bunlar, bir başka alternatif tarafından yalnızca gerçekten koşullara ve ihtiyaçlara uygun olup olmadıkları bakımından eleştirilebilirler. Ama “felsefi temel” denilen şey, belli nitelikleri ayırt edilmiş bir nesne üzerinde, belli ereklerle etkinlikte bulunan öznenin eylemini düzenleyen “kurucu ilkeleri” kapsar. Öyle ki, eğer bu temellerin “bilimsel” olduğu kabul ediliyorsa, değişmesi, ortadan kalkması ya da geçersiz ilan edilebilmesi için ya nesnenin belirleyici niteliklerinin ya da öznenin ereklerinin değişmiş, ortadan kalkmış veya geçersiz hale gelmiş olması gerekir.
“Yeni Düşünce”, Marksizm’in bazı en temel önermelerini kaldırıp atarken ve yerlerine sözde “yeni” öncüller koyarken, nesnenin (kapitalizmin) temel özelliklerinin değiştiğini söylemiyor; kapitalizmin bazı niteliklerinin “artık eskisi gibi olmadığını” ileri sürmekten öte gidemiyor. Örneğin, sınıf mücadelesi mi, evet tabii, böyle bir şey var! Sistemler arası çelişme mi, bu elbette bir antagonizmadır! Ya kapitalizm, emperyalizm? Kim bunların sömürücü ve yıkıcı olduğunu inkâr edebilir?! Ama şimdi bunları öne çıkaramayız! Önce insanlığı kurtarmalıyız, önce hayatı tehdit eden nükleer silahlar meselesini çözmeliyiz! Önce, emperyalistlere kendilerinin de insan olduğunu ve yaşadığımız dünyanın onların ve bizim, hepimizin ortak -karşılıklı bağımlı- tek dünyamız olduğunu öğretmeliyiz! Onları silahları bırakmaya, havayı, suyu, toprağı kirletmemeye ikna etmeliyiz! Ve eğer biz, halâ “sınıf mücadelesi”, “devrim”, ” sosyalizm ve kapitalizm arasındaki temel çelişme” gibi şeyleri savunmaya ve buna göre davranmaya devam edersek, emperyalistleri, yani neticede bizimle aynı soydan, insan soyundan gelen bu yaratıkları, kendilerini uçuruma atmaktan kurtaramayız!
“Yeni Düşünce”nin bütün özeti bundan ibarettir: Karşılıklı bağımlı bir dünyada yaşıyoruz ve hepimiz insanız!
Ve bu önermelerin, tıpkı üçgenin üç köşeli olduğunu söyleyen önerme kadar açık, tartışılması gereksiz doğruları dile getirdiği düşünülüyor. Böylesine inkâr edilemez sağlamlıkta öncüllerden yola çıkmanın, ardından ileri sürülecek her tezi dosdoğru ve tartışılmaz kılacağı sanılıyor.
Görülen o ki, “Yeni Düşünce”, “eski Marksizm”den tamamen farklı oluşunu, ancak kendi öznesinin değişmiş olmasıyla açıklayabilir. Üzerinde konuşulan nesnenin temel nitelikleri değişmediği halde, onun hakkında bir zamanlar ileri sürülen teorinin en temel önermelerinin reddedilmesinin başka bir gerekçesi bulunamaz.
İnsanlık ve sınıf
İnsanlık tarihi boyunca, kendisinin evrensel bir kapsama sahip olduğu iddiasını öne sürebilen, böylece de belli bir felsefe okulunun, belli bir filozofun düşüncesi olarak değil, bir toplumsal sınıfın, giderek “bütün insanlığın” ortak düşüncesi, ortak felsefesi olarak tanınma talebini ileri sürmeye cesaret eden ilk bütünsel “dünya görüşü”, burjuvaziye aittir.
Özellikle 1789 Büyük Fransız İhtilâli sırasında, ihtilâlin dünya ölçeğinde yarattığı büyük cazibenin ve gittikçe açık bir biçimde bir dünya sistemi özelliği kazanan kapitalist ilişkilerin desteğinde burjuvazi, insanoğlunun kendisinden ibaret olduğunu, bütün insanlığın kendisi tarafından temsil edildiğini ve kendi dünya görüşünün bütün insanlığın evrensel felsefesini içerdiğini ileri sürebildi.
Yalnızca Fransız İhtilâli’nin hemen arkasında ve yanında bulunan bilginler, filozoflar, sanatçılar kuşağını değil, Antik Yunan ve Roma uygarlığını, Rönesans’ın ve bütün yüzyılların en ileri, en yüksek düşüncelerini ve ürünlerini de kendi mülkiyetine geçirmek için, ihtilalin kendisine kazandırdığı saygınlığı kullanarak, yeryüzünün her köşesinden genel bir onay aldı.
Amerikan ve sonra da Fransız ihtilâllerinin öne sürdüğü, gerçekleştirdiği her ilke, yani burjuvazinin aristokrasiyle hesaplaşması boyunca ortaya attığı her tez, bütün insanlığın bütün zamanlar boyunca ve bütün ülkelerde tartışmasız kabul edeceği ilkeler ve düşünceler katına yükseltildi. Burjuva hak ve çıkarları, insanlığın evrensel hak ve çıkarları olarak kayda geçirildi. Böylece sınıflandırılan hak ve çıkarların derlendiği bildirgenin de, değişmez ve değiştirilemez ve sonsuzca geçerli kalacak, “doğa yasaları kadar güçlü” bir yasalar manzumesi olduğu ilan edildi. Ve çağın bilimi, bunun gerçekten doğaya uygun olduğunu, çağın dini de “Tanrının yasalarının dile getirilişi” olduğunu tasdik etti. Sonuçta burjuvazi, tarihin bilinen bütün “insani” mirasının tapusunu eline geçirmekle kalmadı, gelecekte de bu “mülkü” istediği gibi kullanabilmek iktidarına oturdu.
Yüksek ve temel insani değerler denilen ve sadece yeryüzünde değil, kâinatın neresinde olursa olsun, insanın ya da insana benzer bir şeylerin yaşadığı her yerde geçerli olduğu düşünülen ve “doğal ve zamanaşımına uğramaz” olarak tanımlanan ilkeler, “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”nde şöylece sıralandı: Özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme hakkı.
Amerikan ve Fransız ihtilallerinin “ilke” haline getirdiği hak ve özgürlükler dizisi, II. Dünya Savaşının bütün acıları henüz taze iken, 1948’de Birleşmiş Milletler tarafından yeniden düzenlendi ve “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” adıyla üye devletlerin imzasına açıldı. SSCB, yeni kurulan bazı Halk Demokrasisi devletleri, Güney Afrika Birliği ve Suudi Arabistan bu metni imzalamadılar. O zamanki SSCB, “özel mülkiyetin temel bir hak sayılmasının”, Güney Afrika ırk ayrımının yasaklanmasının ve Suudi Arabistan’da köleliğin yasaklanmasının karşısındaydılar.
Demek ki, bütün devletlerin aynı ölçüde benimseyeceği genel bir ahlâk ve düşünce sistemi, hiç olmazsa şimdilik bulunamamıştı. İnsanın “doğasından” geldiği savunulan özelliklerin bazıları, bazı “insanların” doğasına tümüyle yabancıydı! Mülkiyet karşısındaki durum kadar, ırkçılık ve kölecilik de “insan”a göre değil, sınıfa göre anlam ve değer taşıyan “hak ve özgürlükleri” dile getiriyordu. “Evrensel” ilkeler, burjuvazinin önündeki ve gerisindeki sınıfların devletlerinin kapısından girememişti.
Görülüyordu ki, “genel-evrensel hak ve çıkarlar” denilen şey, Marks’ın dediği gibi, “özel” tarafından yaratılmıştı ve onun, “özel çıkar”ın, karşısına bağımsız bir tarihi olan ayrı bir güç olarak çıkabilecek evrenselliği yoktu. “Genel çıkar” denilen şey, sınıflara bölünmüş dünyada, yalnızca kendisini “genel” in yerine koyabilen bir “özel” olabilirdi.
Bugün, perestroykanın uluslararası ilişkiler alanında kendini gösteriş biçimi, “insanlığın global çıkarlarını” öne çıkarmak ve “tüm insanlığın yok oluşunu önlemek” iddiasına dayanıyor.
Buna göre, nükleer savaş tehdidi, doğal çevrenin kirlenmesi, hammadde kaynaklarının tükenmesi, açlık ve “gelişmekte olan ülkelerin dış borç sorunu”, “bütün insanlığı ilgilendiren sorunlardır” ve ancak gene “bütün insanlığın işbirliği ile karşıt sosyal sınıfların, karşıt sistemlerin işbirliği ile” çözülebilir! Buradan hareket ederek “Yeni Düşünce”, Papa II. Paul’ün bugün bütün dünyanın tehdit altında olduğu” saptamasını onaylayarak, R. Keneddy’nin “ya hep birlikte tarih kitabını devam ettireceğiz, ya hep birlikte kapatacağız” demesine çok önem vererek, Roma Kulübü’nün müteveffa başkanı A. Peççei’nin “global bir medeniyet kurulması” çağrısını benimseyerek, yeryüzünde bir global ve ortak değerler sistemi bulunabildiği, buna herkesin katılması gerektiğini ilan ediyor.
Oysa bir “evrensel-genel çıkar” probleminin çağımızda bu içerikle konulmuş olması, ancak ve yalnızca bir “özel çıkar”ın ifadesi olabilir. Acaba “Yeni Düşünce”, hangi özel çıkarı, evrensel çıkar olarak sunuyor? Sınıflı dünyamızın hangi sınıfının “özel çıkarını” bütün insanlığın genel çıkarı olarak sunuyor ve savunuyor?
Dünya proletaryası, ilk kez 1917’de Ekim Devrimiyle, burjuvazinin dünya üzerindeki tekelini kırma fırsatını yakalayabilmişti, “Egemen sınıf olarak örgütlenme”, karşıt bir “dünya sistemi” yaratma ve böylece de kendisini “bütün insanlığın yeni sözcüsü” olarak tamamlayabilme olanağını bulmuştu. Kendi hedeflerini dünya çapında gerçekleştirebilmek için gerekli olan ilk koşulu, yani kendi çıkarlarını, toplumların bütün üyelerinin ortak “insani” çıkarı olarak tanımlayabilmek, yeni başlayan çağda “insan” ile “proleter” in bir ve aynı şey olduğunu göstererek bir evrensellik biçimi altında kendi düşüncelerini ortaya koyabilmek koşulunu ele geçirmişti. Sosyalizmin, en mantıklı ve evrensel olarak geçerli bir hayat tarzı olduğunu göstermek için, artık yalnızca mücadeleci bir sınıf değil, aynı zamanda iktidardaki bir sınıftı da.
Devrimci proletarya, bütün bir devrimci dönüştürme eylemi boyunca ve II. Dünya Savaşı sırasında NAZİ orduları karşısında, kendini yalnızca devrimci bir sınıf olarak değil, hemen hemen tüm insanlığın, sömürülen, köle olarak tutulan, ezilen ve bütün bunlardan entelektüel bir azap duyan bütün insanlığın temsilcisi olarak gösterdi. Bu, onun için tamamen olanaklıydı, çünkü onun çıkarları, yani bu “özel sınıf çıkarı”, başka sınıflardan insanların “ortak çıkarı”, “genel çıkar” halindeydi. Burjuvazinin kendi devrimci çağında yakaladığı bu hegemon konumu, proletarya da kendi devrimci çağında geliştirmeye başlamıştı.
1917 Ekim Devriminde işçi Sınıfı, insanlığın en ileri eklemlerinin, bin yıllık ütopyalarımın gerçekleştiricisi olarak gösterdi kendisini. Anti-NAZİ savaş sırasında, gene “bütün insanlığın” faşizme ve savaşa karşı koyusunun, ondan nefret edişinin maddeleşmesini temsil ediyordu. Ama hem 1917’de hem NAZİ karşıtı savaşta, “insanlık” hiç de “gerçek” bir bütün değildi. Devrime karşı olan, faşizmden yana olan, karşı-devrim ve faşizm için savaşan milyonlarca “insan” vardı. Çünkü devrim ve anti-faşist savaş, özünde sınıflar savaşıydı ve “insan” denilen şey, sınıfların dışında değildi.
Marksizm açısından, tarih sınıflar arasındaki savaşın tarihi olarak kaldıkça, bir sorunun evrensel olarak konulusu ve evrensel olarak çözülebilmesi, evrensel bir sınıfı gerektirir.
Burjuvazi, bir ölçüde, o da yalnızca devrimci bir sınıf olabildiği çağlarla sınırlı kalarak, evrenselliğin işlevlerini yerine getirebildi. Ama hiç bir zaman gerçekten bir evrensel sınıf olamadı.
Evrensel sınıf olabilmek için bir kaç önemli nitelik gereklidir ve bunlar yalnızca proletaryada bulunmaktadır.
Evrensel sınıf, her şeyden önce, “kendisi bütün zümrelerin çözülüp dağıtılmasını ifade eden bir zümre” (Marks) olmalıdır. Öyle ki, toplumun bütün diğer kesimlerinden kendini kurtarmadıkça, böylece de toplumun bütün diğer kesimlerini de kurtarmadıkça kendisini kurtarması mümkün olmayan bir sınıf olmalıdır.
Burjuvazinin “evren çapında” bir hegemonyayı, ekonomik, politik, sosyal ve kültürel alanlarda diğer bütün sınıfların hayatlarını, düşünce tarzlarını belirleyen bir etkinliği sağlayabildiği çağlar boyunca, daima kendisiyle “insan”ı özdeşleştirmiş, kendi yücelişini ve ilerleyişini bütün olarak insanın yüceliş ve ilerleyişi olarak göstermiştir, bunda ikna edici olabilmeyi de başarmıştır. Ama insanlığın tam ve gerçek kurtuluşunun, kendisi de dâhil bütün sınıfların ortadan kaldırılışına bağlı olduğunu, elbette ileri sürememiştir. Kuşkusuz, bu onun doğasına, yani liretim araçları üzerinde mülkiyetin özel biçimiyle belirlenmiş sınıf niteliğine aykırıdır. Kendi sınıfsal varlığı da dahil, bütün sınıfların kaldırılmasını devrimci bir tarih programı olarak önüne koyabilmek, yalnızca ve ancak proletaryanın niteliklerine uygundur. Proleter düşünce tarzı, Marksizm’in şu önermeyi inşa edebilmesini sağladı: Bütün sınıfların kurtuluşu, insanlığın bütün sınıflardan kurtuluşuna bağlıdır.
“Yeni Düşünce” ise, sınıflardan arınmış bir insan kavramı tasarlayarak, onun “biyolojik kurtuluşu” (1)’nu öne çıkararak, burjuvaziyi de “insan” olduğuna ikna ederek, sınıfların varlıklarını sürdürdükleri bir dünyada kurtuluş vaat ediyor. Bu “kurtuluşu” da gene yalnızca “insan” olduğunu kabul eden “insanların” elbirliği sağlayacaktır, diyor.
Marks, proletaryayı, “bir kelimeyle insanın tastamam yitirilişi olduğu için, kendisini ancak insanın tastamam yeniden kazanılmasıyla bulabilecek olan bir sınıf” olarak tanımlarken, “insanlığın kurtuluşu”nu da, açık ve dolaysız bir sınıf içeriği ile tanımlamıştı. Bunun yolu ise, dünya çapında -evrensel- bir sınıf mücadelesinden başka bir şey olamazdı.
Marksizm’in bu tezini isteyen istediği gibi tartışabilir; kimi beğenir, kimi beğenmez, ama bu tezin karşısında durarak, bu tezi kabul etmeyerek Marksist olunamaz. Biz, Gorbaçov izleyicilerini, “Yeni Düşünce” yanlılarını Marksist olmaya zorlayamayız. Ne var ki, onlar kendilerinin en hakiki Marksistler olduğunu ileri sürmeye devam ettikleri sürece, onlara önce bu tez karşısındaki tutumlarının ne olduğunu sorma hakkımız vardır.
“Temel İnsani Değerler” Problemi:
“Yeni Düşünce”nin sözde “yeni” tezine göre, çağımız dünyasının sorunları evrenseldir ve sorunların çözümü için aranan yollarda, “temel insani değerler, her şeyin üzerinde tutulmalıdır” (Gorbaçov).
Kuşkusuz, bu tezde Marksizm açısından sorgulanacak pek çok şey vardır, ama “insani değerler” kavramı, pek çok yerde ve etkili bir biçimde kullanıldığı için ona öncelik vereceğiz.
XVII. yüzyılın ünlü mekanist-materyalistlerinden Thomas Hobbes, Cromwel çağı İngiliz devrim döneminde, “HOMO HOMİNİ LUPUS” (“insan, insanın kurdudur”) demişti. Bütün bir kapitalist toplumun insan, ekonomi ve politika ilişkilerini özetlemeye son derece elverişli olan bu özdeyiş, Hobbes”un devlet, iktidar ve bunların kaynağı hakkındaki görüşleriyle de ilgilidir. Bir kurtlar toplumunu, ona göre, ancak kendisi de bir canavarın adıyla simgelenebilecek olan (Leviathan) “devlet” yönetebilir. Devlet gibi, ahlak ve din kuralları da, insanlar arası ilişkileri sınırlanmış bir kurtlar ilişkisi olarak, kurallara bağlanmış bir didişme olarak “uygar ölçüler içinde” tutmaya çalışır. Hobbes’un düşüncesinde insanoğlu, kendisini kendisinden korumak için, bir “kurtlar topluluğu” olduğunu kabul etmekten yola çıkarak, “her kurdun üzerinde anlaştığı” bir yüksek kurallar, insanın dışında kurulmuş bir yasalar sistemi geliştirmeye çalışıyor. Bu görevi, ya bu kavgada tarafsız kalacağı düşünülen devlete, ya da her şeyin önceli ve yaratıcısı olan daha yüksek bir makama, Allah’ın divanına havale ediyor. Başlıca kurtlar var oldukça, özellikle mülkiyet nedeniyle dişleri iyice sivrilmiş bir tür “insan” olan burjuvazi var oldukça, toplumun bir insan toplumu haline gelemeyeceği seziliyor.
Günümüz dünyasının bütün “yüksek insani değerleri”, kurdun kurda kurallı saldırısını öneren değerler sistemidir. Saldırıyı, birbirini dişlemeyi ve boğazlamayı değişmez veri olarak kabul eden ama bunu hiç olmazsa “uygarca” ve “karşılıklı hakları gözeterek” yapmayı sağlamaya çalışan “değerlerin” toplamıdır. Ve her çağa egemen olan değerler, daima o çağın egemen sınıfının değerlerinden başka bir şey değildir.
“Barış”, “özgürlük”, “demokrasi”, “eşitlik” gibi “yüksek insani değerler”i düşünelim: Her biri, bir karşıtlığın ürünü olan bu kavramlar ancak ve ancak, “savaş”, “tutsaklık”, “diktatörlük”, “eşitsizlik” var oldukça var olabilecek olan kavramlardır ve bunların bulunmadığı bir dünyada hiç bir değer taşımayacak, içeriksiz kalacak kavramlardır. Bunları “temel insani değer” olarak kabul eden her düşünce, insanlığın bütün bir sonsuz zaman içinde, savaşsız, tutsaklıksız, diktatörlüksüz yaşayamayacağını kabul ediyor demektir. Eğer “barış” temel bir insani değer ise, savaş da en az onun kadar öyledir! Eğer özgürlük, sınıf içeriğinden boşaltılarak bir evrensel insani değer olarak ilan edilecekse, tutsaklık da kölelik de hiç kuşkusuz onun kadar o onura layık olacaktır.
Bunların her birinin tarihsel ve sınıfsal içerikle belirlendiğini, yani bütün zamanlar, bütün insanlar, bütün toplumlar için geçerli evrensel değerler değil de, sınıflara bölünmüş bir dünyanın göreli, değişken, karşıtını içinde taşıyan kavramları olduğunu öne süren Marksizm ise, her birine hangi sınıfın elinde etki kazandığına ve gerçekleştiğine bakarak bir değer biçer. Hiç birinin yaşanan tarihten bağımsız, mutlak ve değişmez bir içeriği bulunamayacağını söyleyen, yeri geldiğinde, “barış”ın da, “savaş” gibi, bir “kurtluk değeri” olabildiğini gösterir.
“Bütünsel ve Karşılıklı Bağımlı Bir Dünya” Tezi:
“Yeni Düşünce” tarafından, karşıtlığın yasası bir kez bu biçimde çiğnenince, geriye “bütünsellik” ve “karşılıklı bağımlılık” kavramlarıyla dile getirilen, uzlaşmaz çelişmelerin bulunmadığı bir dünya tasarımının inşa edilmesi gereği de, “mantıksal” bir sonuç olarak doğmaktadır.
Eğer “temel insani değerlerin egemen olabileceği bir dünyada yaşıyorsak, bu dünyanın insanı bölen, farklı değerlerin doğup yaşamasına izin veren çelişmelerden de arınmış, bütünselliğin ve karşılıklı bağımlılığın gerçekleştiği bir dünya haline gelmiş olması gerekmektedir.
Aradığımız o olsunl “Yeni Düşünce” bize, onu da sunmaktadır! “Yeni Düşünce” nin temel tezlerinden birine göre, yaşadığımız dünya, “her zamankinden çok, bütünsel ve karşılıklı bağımlı bir dünya halini almaktadır.”
Bilimsel ve teknolojik devrim, hammadde kaynaklarının kıtlığı ve çevre kirliliği, nükleer silahların tehdit edici gücü, gibi olaylar ve olgular, “Yeni Düşünce’ye göre, hiç bir devletin kendi başına ve yalnızca kendisini düşünerek çözemeyeceği bir bütünlük içinde gerçekleşmektedir. Bütün bunlar, farklı ve karşıt sınıflar ve sistemler arasında, koparılamaz bir bağımlılık ilişkisi doğurmaktadır!
Tıpkı “insan” kavramında olduğu gibi, “dünya” kavramında da “Yeni Düşünce”, sınıflar üstü bir “doğallık” ve “nesnellik” görüşünü öne sürmektedir.
İnsanoğlunun bütünsel ve gittikçe de bütünselleşen bir dünyada yaşadığı doğrudur, ama bu yeni olmadığı gibi ^tamamlanmış bir süreç de değildir.
Daha ilk Büyük Coğrafi Keşifler Çağı ile birlikte, ve buna eşlik eden ticari sermayenin dolaşımı çizgisinde, uzak ülkeler ve halklar arasında, aynı ilkeye göre, “ticaretin evrenselliği” ve ” ticaretin doğal zorunluluğu” ilkelerine göre, dünya bir tür bütünsellik ve karşılıklı bağımlılık görünüşü kazanmaya başladı. Gelişen kapitalizm, sermayenin “birleştirici ve bütünleştirici” etkisi yeryüzünün en ücra köşelerine kadar yaydı. “Kapitalizm, bütün dünyayı tek bir ekonomik zincirin halkaları olarak birleştirdi.” (Stalin)
Ama bu bütünlük, kendisini yaratan ilkenin, yani sermayenin uluslararasılaşmasının -emperyalizmin-bütün çelişkileriyle dopdolu, her bir parçasının diğeri ile çatıştığı, kopuşların ve yeniden birleşmelerin sürekliliği ile karakterize olmuş bir bütünlüktü. İnsanın tarihsel eylemi, daha ilk adımından itibaren, bir yandan doğal bir sonsuzlukla bağıntılı dünyayı, kendi ihtiyaçları doğrultusunda çerçeveliyor, düzenli ve ihtiyaca cevap verecek şekilde sınırlıyor, diğer yandan da gittikçe kendi sınırlarını geliştiren yeni bağıntılarla donatıyordu. Ama bu yeni ve “insanlaştirılmış” doğanın bağıntılılığı, daima ve her çağda, o çağa egemen olan sınıfın “ilkeleri” doğrultusunda, onun sisteminin ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde, gene daima onun dışında kalan sınıflara karşı, duran, farklı bir dünyanın bağıntılılığı biçimini kazanıyordu.
Sınıfların, sermayelerin, nesnel üretici güçlerin ve bunların karşılıklı çelişmelerinin hukuki biçimlerinin rol oynamadığı bir dünya bütünselliği kavramının hiç bir anlamı yoktur.
Politik eylemin, karşıt sınıflar arasındaki büyük tarihsel mücadelenin bu en arınmış, en düzenli ve en etkili biçiminin belirleyici ve yönlendirici gücü olmaksızın, bundan bağımsız bir “bilimsel ve teknolojik devrim”in, “global çıkarların” dünyayı bütünsel ve karşılıklı bağımlı kıldığını düşünmek, nesnelerin kendi başlarına ve sosyal bir biçim kazanmaksızın hareket edebileceklerini sanan en eski metafiziklere hastır. Maddi hayatın üretimi ve yeniden üretiminin dünyasını “bağımlı ve bütünsel” bir dünya kılan tek şey, onun üzerinde üretici faaliyette bulunan toplumsal insan gücüdür. Toplumsal insan gücü, örgütlenmiş, düzenli ve sistemli bir hayatın yürütülebilmesinin temel bir öğesi olarak, hiç bir çağda, kendisini belli sınıf niteliklerinden ayrı olarak koyamayacak olan bir üretim ilişkileri aracılığıyla ve onun içinde gerçekleşir. Marksizm’i diğer bütün toplum bilimlerinden ayıran, bütün tarih teorilerinden farklı kılan en temel tezlerinden birisidir bu. Marksizm’in ABC’sidir. Buna göre, “bütünsel ve karşılıklı bağımlı bir dünya” dan söz edildiğinde, bunun insanın sosyo-tarihsel ve politik faaliyetinin bir ürünü olduğundan ve ancak her çağda belli bir egemen üretim ilişkileri içinde gerçekleştiğinden söz etmek gerekmektedir.
Soru şudur: Kim bütünleştirdi bu dünyayı? Hangi ilkeye göre ve hangi ihtiyaçlar dolayısıyla ve hangi araçlarla? Bu soruya, teknolojinin gelişmesinin sonuçları açısından, ulaşımda süpersonik uçakların ve trenlerin yapılabilmiş olmasına uydular aracılığıyla sağlanan iletişimin hız ve yaygınlık kazanmasına bakılarak verilecek cevaplar, hiç bir şeyi açıklamaz. Böyle bir bütünsellik, hala tekerleği bile kullanamayan Amazon yerlilerini ve iletişim teknolojisi tamtam kullanmanın ötesine geçememiş Buşman kabilelerini fazla ilgilendirmiyor. Ama onları, ormanın içinde çalışan dev buldozerlerin, barajlar inşa eden vinçlerin ve makinelerin yanı başlarına kadar gelmesine yol açan bütün bir sermaye ilişkileri ve bu ilişkileri kendi topraklarına yerleştiren askeri, politik, ekonomik kurumlar ve ilişkiler çok yakından ilgilendiriyor. Kendi varlığını, “Dünyanın akciğerleri Amazon Ormanları” üzerinde bir varlık olarak tanımlayan yeni ilişkiler tanıyor ve bütün dünya sandığı ormanın, birdenbire başkalarının s dünyasının yalnızca bir parçası haline geliverdiğini görüyor. Daha iki yüz yıl kadar öncesinde, kendisini insanın ta kendisi zanneden Zulu’lar, Bantu’lar, Buşman’lar, meğerse “aşağılık bir ırktan olduklarına”, insan denilen şeyin beyaz derili, eli tüfekli ve gemileri ve uçakları olan başka bir mahlûk olduğuna, soykırımla, köle ticaretiyle, hammadde yağmasıyla ve bunların politik araçlarıyla, savaşla, sömürgeci yönetimlerle inandırılıyorlar. ” Bağımsız” varlıklar, kapitalizmin dünyasında bağımlı, hem de “global ölçekte karşılıklı bağımlı” bir varlığa dönüşüyor.
Kapitalizmin yarattığı “karşılıklı bağımlılıktan” ne gökteki kuş, ne okyanustaki balina kurtulabiliyordu. Her şey, ama her şey, kapitalist, insanın bütünleştirici eylemiyle birbirine bağlanıyor. Artık önemli olan budur. Yoksa her şeyin ta ezelden beri birbirine bağlı ve bağımlı olduğunu söylemenin, bir buzul çağı yaşandıysa, bunun Avrupa’daki kılıç dişli kaplan kadar Galapagos adaları kaplumbağalarını da ilgilendirdiğini söylemenin hiç bir anlamı yoktur. Yaşadığımız dünya, değiştirdiğimiz ve bütünleştirdiğimiz bir dünyadır ve tam anlamıyla “eylemli insanın” dünyasıdır. Onu, kozmik, atmosferik, klimatik olaylar değil, belli bir tarzda örgütlenmiş, belli bir tarzda üreten ve yeniden üreten “insan” değiştiriyor ve her bir insan topluluğunu, her bir coğrafya parçasını, her bir canlıyı ve cansızı, tek bir ilkeye göre, “azami kar” ilkesine göre, tek bir bütünün parçaları halinde birleştiriyor, emperyalist etkinliğin biricik dünyası haline getiriyor. Her şey uluslararası bankaların, ticaretin ve sermayenin ihtiyaçlarına göre, dünyanın “doğal ve ezeli” halinin, “toplumsal ve tarihsel” bir yeniden düzenleyişinin sahnesi haline getiriliyor. Orta-Doğunun petrolü, Japonya’nın bilgisayar teknolojisine, Irak-İran savaşı, Nikaragua’nın kontra gerillalarına, Sibirya’nın doğal gazı Ankara’nın kirli havasına ve “Ortak Avrupa Evi” düşüncesine bin bir karmaşık bağıntıyla ve her biri içinden geçerek, birbirini asla “doğal” olamayacak bir biçimde etkileyerek bağlanıyorlar ve hepsi birden yepyeni bir “doğa” oluşturuyorlar.
Sayısız iplikçik, bir kaç ana noktada kalın düğümlerle örgüyü tamamlıyor. Bütün düğümlerin anası ise, kendisini politika biçiminde gösteriyor. Ekonominin, bilimin, sanatın, askerliğin, vs. neye göre, ne için ve hangi biçimde hareket edeceğini, hangi alanın hangi yeni dönüşümlere göre değiştirileceğini belirleyen en örgütlü, en arınmış etkinlik olarak politika, dünyanın karşılıklı bağımlılığını ve bütünlüğünü yorumlayan, bu bütünlüğün sınırlarını ve hedeflerini belirleyen özel bir üst-etkinlik olarak kendisini ortaya koyuyor. Öyle ki, artık hemen hemen hiç bir şey “doğal” kalamıyor; mutlaka bir sınıfın, mutlaka bir çıkar grubunun ya da ittifakın erekli, planlı faaliyetinin sonucu olarak kendisini gösteriyor.
Bu, kapitalist emperyalizmin doğurduğu hiç bir sonuçtan, “insanlığın tümünün” sorumlu tutulamayacağını gösteren en önemli veridir. Kim, hangi amaç ve araçlarla kendisinin hangi ihtiyacına göre dünyayı bu iğrenç bütünlüğe sürüklediyse, yaşanan ölümün sorumlusu da odur.
Ve kim, bu sorumluluğu “aynı insani değerlere sahip olmak0” ve “aynı bütünün parçaları olmak” adına paylaşıyorsa, hayatın, insan soyunun, geleceğin aynı derecede düşmanıdır.
Ne var ki, dünya, yalnızca emperyalistlerin “tek ve karşılıklı bağımlı dünyası” değildir. Buna karşıt, bunun içinde kendine özgü varoluş ve ilerleme biçimleri geliştirmeye çalışan bir de işçilerin ve halkların “bütünsel dünyası”, bazen bir gerçeklik olarak, ama daima bir olanak olarak bulunuyor.
Her devrimci sınıf politikası, özellikle dünya çapında ye gelecek üzerine egemenlik hedefiyle belirlenmiş bir devrimci sınıf politikası, temel ereği bakımından “yeni bir dünya için politika” biçiminde tanımlanır. Bu bakımdan, hem üzerinde faaliyetinin sürdüreceği bir bütünlüğü varsayar, hem de bugün var olan bütünlüğe karşıt yeni bir bütünlük yaratmayı amaçlar. Var olan bütün içinden, kendi ereği olan bütünün olanaklarını açığa çıkarır, gerçekleştirmenin araçlarını yaratır. Bu, “yeni bütünlüğün” yaratılışına kadar süren bir sınıf mücadelesi biçiminde ilerler.
İşçi sınıfı, “evrensel sınıf” olma özelliğini bu mücadele içinde ortaya koyar ve geliştirir.
Günümüz dünyası, kapitalizmin dünyasıdır ve her birimde, kendi karşıtının olanaklarını taşımaktadır. Kapitalizmin dünyasını, “bütünsel ve karşılıklı bağımlılık dolayısıyla sınıf mücadelesini gereksiz hatta zararlı kılan bir dünya” olarak tanımlamak, gerçekte karşıt bir bütünlüğün tüm olanaklarının tükendiğini söylemek anlamına gelir. Yaşadığımız dünyanın, mümkün bütün dünyaların en iyisi ve sonuncusu olduğunu söylemekle aynı şeydir bu.
Son gelişmeler, bütün dünyanın -“bütünsel tek dünyanın”- gözünün Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyetine dikilmesine yol açtı. Bütün laf kalabalığına, şamataya ve demagojiye rağmen, dünyanın söylendiği kadar bütünsel olmadığını gösteren tek sosyalist ülke olarak Arnavutluk, “gittikçe daha çok karşılıklı bağımlı hale gelen” emperyalistlerin dünyasını ciddi şekilde endişelendiriyor. Yalnız sosyalist Arnavutluk değil, her ülkedeki işçi sınıfı hareketi ve ulusal kurtuluş savaşları da, iddia edilen “bütünlüğün” sınırlı ve “özel” bir bütünlük olduğunu, onun dışında bir de “karşıt bütünlük” bulunduğunu ve bunun da tıpkı öteki gibi bir “dünya sistemi” olabilme gücünü taşıdığını kanıtlıyor.
Gerçekte sınıflara, sistemlere ve mücadele eden güçlere bölünmüş bir dünyayı “tek ve bütünsel” bir dünya olarak göstermeye çalışan “Yeni Düşünce”, böylece emperyalist etkinliğin karşılıklı bağımlı parçalarından birini oluşturduğunu, onlarla “aynı hedefleri ve değerleri paylaşan” aynı türden yaratıklar olduğunu itiraf etmiş bulunuyor.
Yok olan antagonizmalar!
Bu itirafın ilginç bir biçimi, “Felsefe Dergisi”nin 88/4. sayısında Ö. Bedri Canatan imzasıyla yayınlandı.
Canatan, şu anda “karşıt sistemler arasındaki çelişmenin, antagonist de olsa aynı bütünlük içinde var olduğunun, temel fikir olarak esasen kabul edildiğini” yazdı.
Her şeyden önce, çelişmeyi değil de, “bütünlüğü” esas alan bu akıl yürütmenin, daha en başından Marksizm’den başka bir şeye karşılık düştüğünü belirtelim. Diyalektiğin, materyalist-devrimci düzeyini, idealist tarzdan ayıran ilk ve en önemli özellik bu. Üzerinde uzun boylu durmayı gerektirmiyor.
Ama bundan politik sonuçlar çıkarılıyor ve bu anlayış, perestroykanın dünya politikasının açıklanması ve savunulması için temel haline getiriliyor. “Yeni Düşünce”, yeni bir antagonizma tanımı yaparak, “bütünsel dünyamızın” bugünkü bütünselliğinin-devamı için yapılması gerekenlerin gerekçesini bu tanımdan türetiyor. Biz yalnızca antagonizma kavramının yerli yerine oturtulmasıyla, önerilen politikaların anti-Marksist öncüllere dayandığını göstermeye çalışacağız.
Yalnız, şu göz önünde tutulmalıdır: Felsefi bir kategorinin dolaysız mantıksal işlevi ile politik eylemin muhtevası arasında indirgemeci bir bağıntı kurularak yapılan her çözümleme, esası bakımından idealisttir. Dolayısıyla biz, burada “antagonizma” kavramının “felsefi” içeriğini tartışacak değiliz. Kavramlardan örülü bir dünya üzerine konuşmuyoruz. Sınıflardan ve onların karşılıklı politikalarından örülmüş bir dünya üzerine konuşuyoruz. Bu anlamda, “antagonizma”nın, “kendinde” bir felsefi-mantıksal içeriği yoktur. Fiziğin, biyolojinin, kozmogoninin dünyasında “antagonizma” bulunup bulunmadığını, varsa bunlardan tümünü içeren bir “antagonizma”nın nasıl çözüleceği burada bizi ilgilendirmiyor.
Bir çelişmenin hem antagonist olduğunu söylemek, hem de bütünün olağan-genel çelişmeli bir bütün gibi sürüp gideceğini söylemek mümkün değildir. En basit tanımıyla “antagonizma”, ya da uzlaştırılamaz çelişki, ancak ve yalnızca çatışmalı çözümlere imkân bırakan bir çelişkidir. Diyalektiğin büyük öğretmenlerine göre, çeşitli biçimlerde olabilecek çelişmelerden biri, özel olarak uzlaştırılamaz karşıtlığa dönüştüğü zaman, bir sıçramayla niteliksel dönüşümün gelişmesine yol açar. Ve bu, genel çelişmeyle aynı olmayan, çelişmenin özel bir durumunu ifade eden “antagonist çelişme” diye adlandırılır. Böyle bir çelişme, yapının tümünü belirlemek ve ancak niteliksel bir dönüşümle çözülme gibi özellikler taşır.
Öyleyse, bir çelişkinin antagonist olduğunu söylediğimiz zaman, tanım gereği, onun içinde bulunduğu yapının da, onunla belirlendiğini ve artık bir bütün olma özelliğinin çözülmeye yöneldiğini söylemiş oluruz. Tersine, eğer bütünlük, çelişmelerine rağmen çatışmasız akışı içinde görülebiliyorsa, onun temel çelişmesinin antagonist olduğu söylenemez. “Çelişme antagonisttir, ama gene de bütünlük esastır” demek, tam bir safsatadır. Bunun söylenebilmesi için ya antagonizma kavramının içeriği, ya da bütün kavramının ifade ettiği bağıntılılık tarzı tümüyle değiştirilmiş olmalıdır. Ya söz konusu çelişme antagonist değildir, ya da sözü edilen “bütün” genel çelişmeli bütünden tamamen farklı, uçup gitmeye, dağılıp çözülmeye hazır bir “bütün” dür.
Sorunun konuluşundaki açık mantıksal yanlışlık bir yana, “antagonizma” ve “bütünlük” kavramlarının sosyal ve politik içeriği açısından bakıldığında, Canatan’ın önermelerinin geçersizliği daha çıplak olarak görünmektedir. “Antagonizma”, sosyal-sınıfsal pratik bakımından anlamlı birer kavramdır ve bu bakımdan nitelik kazanmış ilişkiler içinde, bu ilişkilerin içeriği ve düzeyi bakımından değer taşır. Öyleyse, bu dünyada bir antagonizmadan söz edildiğinde, karşıt sınıflar ve karşıt sistemlerden, bunlar arasındaki uzlaştırılamaz çelişmelerden söz etmek gerekecektir. Eğer antagonizma, böyle bir yapı içinde “bütünlüğü” bozmuyor, dağıtmıyor, çözülmesine yol açmıyorsa, kendisinin çözülmesi ile bir nitelik dönüşümünü ortaya çıkarmayacaksa, onun antagonizma olarak tanımlanması hiç gerekmez. Sonuç şudur: ABD ve SSCB, artık gerçekten karşıt iki sistemi temsil etmemektedirler. Aralarındaki çelişme, ancak belli koşullarda “antagonizma” değeri kazanabilir, o koşulların bulunmadığı olağan hareket tarzlarında ise, gerçekten aynı bütünün parçaları olarak birbiri üzerinde etkide bulunacaklardır.
Antagonizma ile belirlenmiş bir “bütün”, artık yalnızca devrimci sınıf mücadelesiyle, niteliği değiştirecek bir devrimle karşı karşıyadır. Bu yüzden “iki karşıt sistemin karşılıklı bağımlılığından doğan bütünsel bir dünyanın antagonizması” lafı, tam bir mantık curcunasıdır.
Marksist-Leninistler, daha önce “üç dünya teorisi” hakkında ne söyledilerse, bugün özünü hiç değiştirmeden, “tek dünya teorisi” hakkında da aynı şeyi söyleyebilirler: İki dünya vardır ve burjuvazi ile proletarya yeryüzünde karşı karşıya durdukça, dünya iki ayrı dünyaya bölünmüş olarak var olmaya devam edecektir.
Hayat ve Devrim
“Yeni Düşünce”nin yeni tezlerinden bir diğeri, devrimin, devrimci mücadelenin “hayatı tehdit ettiği” biçimindedir.
Nükleer silahlara doymuş bir dünyada yaşadığımız söyleniyor ve bu tehlikeli dengenin bozulmasına yol açacak her değişikliğin yeryüzünü ve bütün insanlığı topyekûn yok edeceği ileri sürülüyor.
“Denge”, yeryüzünün askeri, politik ve ekonomik bakımdan bugünkü paylaşılmış durumunu ifade eden bir kavram. Halklar uluslar, sınıflar üzerinde kurulan tahakküm ve sömürünün karşılıklı onaylanmış sınırları, dengenin içeriğini oluşturuyor. Bu sınırlar içinde herhangi bir halkın kendi kaderini emperyalistler aleyhine tayin etmeye kalkışması, ya da bu ülkelerden herhangi birinde gelişecek sosyalist işçi hareketinin zaferi, gerginliği ve çatışma olanaklarını artırıcı bir öğe olarak değerlendiriliyor. Süper devletler, kendi egemenlikleri altında tuttukları parçalar üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunma özgürlüğünü birbirlerine tanıyorlar, karşılıklı olarak birbirlerinin alanlarına müdahale etmeyeceklerine, her bir alan üzerinde süperlerden herhangi birinin aleyhine gelişecek bağımsız hareketleri, karşılıklı olarak desteklemeyeceklerine güvence veriyorlar. Böylece, hem dünyanın bütünselliği, hem de dünya üzerindeki “hayat” korunmuş oluyor.
“Yeni düşünce” teorisyenleri, özellikle ulusal kurtuluş savaşlarının, anti-emperyalist devrimlerin yerine, uluslararası anlaşma ve uzlaşma yollarını gösteriyorlar. Hala silahlı mücadelede ısrar edenleri de, “barışçıl biçimlere yönelmekte ciddi olarak geciktikleri” için eleştiriyorlar. Silahlı mücadele yolunu seçen halkların “sorumsuz” davrandıklarını söylüyorlar. Çünkü herhangi bir yerel çatışma, bölgesel ve evrensel bir çatışmaya kolaylıkla yükselebilir, diyorlar.
Sınıf ve insan kavramlarının karşı karşıya konulmasında ve bunlar arasından “insan”ın tercih edilmesinde olduğu gibi, “Yeni Düşünce”, “hayat” ve “devrim” arasında da bir karşıtlık görüyor ve devrime karşı hayatın tarafını tutuyor!
Burada da, “hayat” denilince, Marksizm’in anladığı şeyle, “Yeni Düşünce”nin kastettiği şeyin birbirinden farklı olduğunu görebiliyoruz.
“Yeni Düşünce”, bu kavramın içeriğini,”canlı olmak, canlı kalmak” anlamına kadar düşürüyor: ölmemiş olan yaşıyor demektir, bunun içinde bulunduğu sürece hayat denir!
Özellikle insan hayatı söz konusu olduğunda, bunun hangi sosyal biçim altında gerçekleştiğine bakılmaksızın bu kavramın politika içinde Kullanılmasının, yalnızca demagojik bir örtü görevi göreceği açıktır. Çünkü hayat denilen şey, Marksizm açısından, toplumsal üretim ve yeniden üretim faaliyetiyle, bunun niteliği ile belirlenmiş ilişkilerin, kurumların ve karşılıklı etkileşmelerin bir bütünüdür. Ve “insanın hayatı”, doğayla ilişkinin toplumsal çapta örgütlenmiş olmasıyla, bu örgütlenmenin değişken, evrilerek-devrilerek ilerleyen yapısıyla karakterize olmuştur. Bu türden bir hayat için devrim, ayrılmaz, zorunlu, belirleyici bir öğedir. “Hayat” kavramını biyolojik fonksiyonlara indirgeyen bakış açısından ise, devrim, bir kutup ayısının hayatına ne kadar yabancıysa, insan hayatına da o kadar yabancı olacaktır.
Diğer yandan politik faaliyet İçinde “insanın biyolojik hayatının kurtarılması” hedefi, sınıflar, sistemler, devletlerarası ilişkinin esası halinde propaganda edildiğinde, ortada açıkça kendini gösteren şey, “bugünkü sosyal hayat biçiminin kurtarılması için işbirliği” olmaktadır. Sosyal hayatın, üretim ilişkilerinin ve üretim biçimlerinin, doğa ile ve insanın biyolojik varlığı ile böylesine içice geçtiği bir çağda, birinden birini yalnız başına kurtarmak kesinlikle mümkün değildir. Doğayı olduğu gibi, insanın biyolojik hayatını kurtarmak da, kesin olarak insanı bugünkü üretim tarzından ve onun siyasal biçimlerinden kurtarmak anlamına gelecektir. İster doğal hayatın korunması anlamında olsun, ister insan soyunun nükleer tehditten kurtarılması anlamına gelsin, “hayat”, yalnızca tek bir biçimde, dünya çapında bir sosyal devrimle devam ettirilebilecek kritik bir noktaya gelmiştir.
Gerek nükleer silahlar, gerekse “Çevre kirliliği”, kendilerini doğuran toplumsal ilişkiler bütünüyle yok edilmedikçe ortadan kaldırılamayacak kadar sağlam ve temelli öğeler olarak kapitalist üretim tarzının içinde yer tutmuşlardır.
Sanayinin olduğu kadar, siyasetin de bugünkü sınıfsal niteliği ve örgütlenme tarzı, devam ettikçe, sanayinin azami kar yasasına göre işleyen tahripkâr ve yok edici mekanizmaları ve kitlesel kırım silahlarının üretimini dayatan sınıf ilişkileri yaşamaya devam ettikçe, “hayatın kurtarılması” söz konusu bile olamaz.
Yeryüzünde hayatı yalnızca devrim kurtarabilir. Bu açıdan, hayatı ve devrimi birbirinin karşıtı olarak gören ve gösteren “Yeni Düşünce”nin çağrısı, devrimi birlikte önleme çağrısı anlamına geldiği için, aynı zamanda hayatı birlikte ve barış içinde yok etme çağrısıdır da.

Bu yazıda kendisine atıfta bulunulan ve geniş literatür içinde “Yeni Düşünceyi en karakteristik yönleriyle açıklayan yazılar aşağıda gösterilmiştir:
-KARŞILIKLI BAĞIMLI BİR DÜNYADA KAPİTALİZM, Y. Primakov. Yeni Açılım, $. 1
-YENİ SORUNLAR, YENİ YAKLAŞIMLAR, Z. Dilmen / Yeni Açılım, S. /
-YENİ DÜŞÜNCE VE DÜNYANIN SOSYAL YENİLENMESİNİN PERSPEKTİFLERİ, Y.G. Plimak / Yeni Açılım; S.1
-YENİ HÜMANİZM, BİLİM VE FELSEFE, I. Frolov / Dünyaya Bakış, S. 14, Haziran ’89
-ÖZNE: İŞÇİ BINIFI, ÖZNE: İNSANİ PERSPEKTİF, S. Ertem, E Bulancaklı / Yeni öncü, S.19, Aralık ‘89
-TARTIŞILAN KARŞILIKLI BAĞIMLILIK: BUNDAN SONRA NEOLACAK?  /Dünyaya Bakış, S. 16, Ağustos ‘89
-GÜNÜMÜZ KAPİTALİZMİNİN ÖZGELİŞİM MEKANİZMALARI ÜZERİNE, Y A Barko / Yeni Açıtım, S. 13, Mayıs ‘89
-FELSEFE KONUSU OLARAK “YENİ DÜŞÜNCE”, Ö. B. Canatan / Felsefe Dergisi, 86/4
-KONUŞMALAR, MAKALELER, M.S. Gorbaçov / Amaç Yayıncılık.

EK
KARŞILIKLI BAĞIMLILIKTAN KİM NE ANLIYOR?
Özetlediğimiz bu söyleşi, “Dünyaya Bakış” dergisinin Temmuz 1989 tarihli 15 sayısında, “HEPİMİZ AYNI AİLENİN ÜYELERİYİZ” başlığıyla yayınlandı.
Konuşanlar, Güney Afrika Komünist, Partisi Genel Sekreteri Joe Slovo ile İngiliz Sanayi, Bilim ve Maliye Çalışanları Sendikası Genel Sekreteri Ken Gill. Konu, “karşılıklı bağımlılık” kavramı ve buna bağlı olarak geliştirilen politikalar ile sınıf mücadelesi ve ulusal kurtuluş savaşları arasındaki ilişki.
Yazı başlığı, konuşanların “karşılıklı bağımlı dünya” kavramını aynı içerikte anladıklarını, her ikisinin de kendilerini; “aynı insanlık ailesinin üyesi olarak” gördükleri izlenimi veriyor Bu doğru değil. Slovo emperyalistlerle, ırkçılarla aynı aileden olduğunu kesinlikle kabul etmiyor.
Söyleşi revizyonizmden ağır biçimde etkilenmiş ve revizyonizmin dünya çapındaki denetim ve yönlendirmesi altında kalmış olsa da, aynı zamanda sınıf mücadelesini, ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı inatla ve cesaretle sürdüren bir halkın içinde yaşamak zorunda olan bir siyasal örgütün liderinin, Marksizm’in temel tezlerinden ve devrimci ilkelerinden tam olarak kopamadığını göstermesi açısından ilginçtir.
Bütün söyleşi boyunca Slovo, hala sınıf mücadelesi kavramına bağlı kalmaya ve “karşılıklı bağımlılık-bütünlük” kavramlarını, sınıf mücadelesi ekseninde yorumlamaya umutsuzca çaba gösteriyor. Halkının mücadelesi sürüp giderken Güney Afrika Cumhuriyetinin ırkçı-faşist egemenliği altında işçiler çetin bir mücadele yürütürken, nasıl bir karşılıklı bağımlılık içinde olunabileceğini, kendisinin ve yoksul halkının nasıl olup da emperyalistlerle, ırkçılarla, sömürgecilerle aynı bütünün parçası sayılabileceğini anlayamıyor.
Bütün kafa karışıklığına ve SSCB hakkında beslediği umutlara rağmen SLOVO gösteriyor ki, revizyonizmin Gorbaçovcu biçimi, bugüne kadar önemli etki ve denetim altında tuttuğu anti-emperyalist savaş veren örgütlerden hızla tecrit olacak, etkisini ve denetimini sürdürmekte çok ciddi zorluklarla karşılaşacaktır.
Uzun yıllar, bölgesel ya da kıtasal hegemonya politikalarının araçları olarak görülen ve bu yüzden malzeme ve personel yardımı yoluyla SSCB’ye bağlı odaklar halinde tutulmaya, bağımsız gelişme yollarını aramaya izin verilmeksizin yaşatılmaya çalışılan gerillalar, halk kurtuluş örgütleri veya “geri kalmış ülkelerin” mücadeleci halklarıyla, işçi sınıflarıyla bağlarını, revizyonizmin yozlaştırıcı ve geriletici etkisine rağmen bir ölçüde olsun sürdürebilmiş partiler artık bu bağımlılığı tanımakta güçlük çekecekler ve içlerinden bir bölümü daha devrimci, bağımsız politikalar izlemek fırsatını bulabileceklerdir.
Moddern revizyonizmin son atılımı, onu emperyalist dünyanın sıkı sıkıya bağımlı bir üyesi haline getirirken, halkların ve işçilerin dünyasındaki yabancı ve sahte varlığına da kesin olarak son verecektir.
Slovo, bütün kafa karışıklığına ve kişisel olarak gösterdiği ikircikli ve güvenilmez tutumuna rağmen bir umut ışığı yakabiliyor. Kuşkusuz revizyonizm tarafından mücadeleleri inkar edilen ve bastırılma ya çalışılan bütün dünya halkları ve işçi sınıfı, ikircikli bulanık kafalı “Önderliklerinden kurtulmayı, kendilerine yaraşır Marksist-Leninist partiler yaratmayı başarabileceklerdir. Ama bu arada, revizyonizmle maddi ve düşünsel bağımlılık ilişkisi içindeki pek çok devrimci ve örgüt de artık uyanacaktır.
“Yeni düşünce” emperyalizmin bütünlüğü içindeki yerini alırken, karşıt bir bütünlüğün işçilerin ve halkların bütünlüğünün de olanaklarını ister istemez genişletiyor, serbest bırakıyor
Slovo’nun karşısındaki emperyalist sendikacı K.Gill ise herhangi bir kafa karışıklığına ve tereddüde düşmeden Gorbaçov’un tezlerini son derece “vazıh” bir biçimde kavramış görünüyor. O tezlerde, Slovo’nun aksine, kendisine yabancı hiç bir şey bulmuyor. Slovo’nun beğenmediği yadırgadığı bazı çok kaba sapmaları yontmaya, yeniden revize etmeye çalışarak aralarında bir anlaşma zemini kurmaya, aynı ailenin üyesi olduklarına onu inandırmaya çalışıyor.
Bu ilginç söyleşiyi özetleyerek ve notlayarak aktarıyoruz:
Slovo; Günümüzde sık sık “karşılıklı bağımlı dünya”dan söz ediliyor. Buna göre, her şeyden önce, dünyada yaşayan insanlar arasında, hiç bir sınıf veya yönetim biçimi gözetmeksizin, her şeyin mahvına yol açacak olan nükleer bir felaketin önlenmesi hususunda “karşılıklı bağımlılık” mevcuttur.
(…)
Gorbaçov tarafından, evrensel değerlerin sınıfsal değerlerden daha üstün olduğu biçiminde formüle edilen tezi ben şöyle anlıyorum: Belli değerlerin savunulması tersi durumunda çatışacak sınıfların karşılıklı yararınadır. Ama bu değerler sınıfsaldır. Örneğin, güçler dengesi bozulursa, emperyalizmin kendisini gene insanlık değerlerine bağlı göreceği çok kuşkuludur,
(Slovo, yüzyıllardır aldatılmış bir halkın işçi sınıfının deneylerini tümüyle unutmuş değil, “insanlık değeri” denilen şeyin, kendileri ve emperyalistler için farklı anlamlara geldiğini hatırlatıyor.)
K. Gill: Karşılıklı bağımlı bir dünyada yaşıyoruz ve bu bağımlılık, şu bakımlardan daha da artıyor: iletişim ve seyahat çok hızlanmıştır… Çevre kirliliği ekolojik sistemi tehdit ediyor… Bu sorunların başlıca sanayileşmemiş ülkelerin işbirliği olmaksızın çözümlenmesi bana imkânsız görünüyor.
(Slovo ile K. Gill “karşılıklı bağımlılık” durumunun kaynaklarını ve belirtilerini farklı görmekle kalmıyorlar, çözüm yolu bakımından da ayrılıyorlar. Slovo, konuşmasının sonlarına doğru karşılıklı bağımlılık kavramını çok açık tanımlıyor: “Sermaye, uluslararası bir biçimde işletilerek, sınırları aşarak ve sık sık ulusal çıkarları hiçe sayarak, gittikçe daha fazla karşılıklı bağımlı duruma geliyor.” Bu kavrayış Gorbaçov’un önerdiğinden ve Gill’in anladığından tamamen farklıdır ve Marksizm’in “eski” tezlerine uygundur. Ne var ki, Slovo, bu tanımdan sık sık uzaklaşıyor ve Gorbaçov’u fazla “üzmekten” sakınıyor.
Slovo: Bu olanakları kullanırken hedeflerimizi açıkça belirlemeliyiz. Kuramsal açıdan, sınıf savaşının barış için mücadeleye bağlı olduğunu, ya da tam tersini söylemek bana şüpheli geliyor. Bu ikisi arasındaki ilişki her somut durumda ve ana göre değişiyor. Bazı ulusal bağımsızlık savaşlarında barışı sağlamanın bir ön koşulu, pekala bir silahlı devrimci baskı olabilir… Kurtuluş savaşını, barış savaşımına bağlı kılmaya çalışmak, özgürleşmemiş, gelişmekte olan dünyanın çıkarlarını özgür ve gelişmiş dünyanın çıkarlarına bağımlı kılmakla aynı etkiye sahip olacaktır.
K. Gill: … Gerçekten de, uzun yıllar boyunca, yığınsal halk hareketi gerek silahla, gerek diplomatik bir uluslararası desteğe karşın… kesin bir zafer kazanmadılar. Bu koşullarda ve bölgesel uzlaşmazlıkların siyasal alanda çözülmesi çabalarına verilen hızı da dikkate alarak, silahlı mücadeleyi öne çıkarmak yerine, görüşmeler yoluna başvurmak, ilerici güçler açısından daha yararlı olacaktır.
(Gill, ulusal kurtuluş savaşlarını, bölgesel anlaşmazlık olarak görüyor. Halkların değil, uluslararası diplomasinin bir sorunu olarak görüyor. Slovo, bunu anlamaya yanaşmıyor.)
SLOVO; Ama tümü anlaşmazlıklar politik yollardan çözülecek kadar olgunlaşmamıştır… ne sonuç vereceği kestirilemeyen bir görüşme sürecini her türlü bedeli ödemeyi göze alarak kabullenmek bence doğru değil…
Ulusal uzlaşma doktrini evrensel bir doktrin olarak görülmemelidir. Tersi durumda şu ya da bu ülke halkını etkileyerek çatışmanın sınıf temelini oluşturan sorunlar ikinci plana itilmiş olur. Bir global kavram olarak uzlaşmanın felsefesi, sınıfsal ve toplumsal savaşımların, tarihin başlıca itici gücü olduğu şeklindeki Marksist postulayı reddetmektedir.
(Burada ilginç olan, Slovo’nun temel Marksist postulalara hala yakınlık duyması ve bunların reddine tepki göstermesidir. Bu, mücadele eden bir halkın, kendi içinden çıkan revizyonistlere bellek tazelemeleri için yaptığı baskının sonucudur. Ama Slovo, diğer yandan büyük revizyonisti kollamaya çalışıyor:)
… Elbette, (çıkış nedeni ne olursa olsun) bir çatışmanın görüşme, hatta uzlaşma, anlaşma gerektirdiği yerde ‘sonuna kadar savaş’ söz konusu olamaz.
(gene de, haklı bir savaşın barış uğruna feda edilmesine gönlü razı olmuyor:)
… Ama toplumsal ilerleme ve ulusların bağımsızlığı ve kendi kaderini tayin hakkı için verilen savaşımı frenlemek ve sınırlandırmak olanaksızdır. Haklı bir savaşım yürütenlere destek vermek, sosyalistlerin ve demokratların ahlaksal bir görevidir.
(K. Gill, Slovo’nun kimi bakımlardan oldukça “eski kafalı” olduğunu görüyor. Hiç olmazsa onun elinden SSCB’yi kurtarmak için, suçu “kötü teorisyenlerin” üstüne atma taktiğine başvuruyor.)
K. GİLL: Çoğu kimse şu soruyu soruyor Sovyetler Birliği, ulusal uzlaşma doktrini adına toplumsal ve ulusal bağımsızlık savaşı verenleri yalnız bırakarak enternasyonalist dayanışmayı ortadan kaldıracak mı? Batılı devletler SSCB’nin devrimci hareketlere verdiği desteği keseceğini umuyorlar. Acıdır ki, bazı teorisyenler işi bu umutları desteklemeye kadar vardırıyorlar. Benim görüşüme göre, bu yargılar sosyalist ülkelerdeki parti yöneticilerinin görüşlerini yansıtmıyor.
(“Kötü teorisyenler” teorisini, Slovo, kendi sıkıntısını giderecek bir açıklama olarak kabul ediyor. “Teorisyenlerce” ileri sürülen, “emperyalistlerin eşitlikçi bir yeni ekonomik düzen kurmaya katılacakları” tezine ve “anti sömürgeci savaşlar geçmişte kalan bir şey” olarak görmelerine çok kızıyor.)
Slovo Son olarak yeni düşünce üzerine pek çok yazıda ortaya konan, iki sistem arasındaki rekabetin çağımızın başta gelen eğilimi olmaktan çıktığına ilişkin görüşleri de onaylanamaz… Bu rekabeti temel eğilim olmakta olarak kabul etmezsek insanlığın gelecekte izleyeceği yola ilişkin tartışma neye yarayacak?
(Özellikle son soru yakıcı bir önemdedir, Slovo, ne kadar şaşırtılmış olursa olsun, savaşan bir halka, kendi geleceğinin sosyalizmden başka bir yerde gösterilmesini benimseyemiyor. Ve tavır koyuyor:)
… “Eski düşünce”nin bir temsilcisi olarak suçlanmayı da göze alarak, bu görüşleri sorgulamamız gerekiyor.

Şubat 1990

İşçi sınıfının en keskin mücadele araçlarından birisi olarak grev (3)

12 Eylül 1980’den Günümüze Grevler

Yıl    Grev Sayısı    Katılan İşçi    Kaybolan İşgünü Sayısı
1977    59        15682        1397124
1978    87        9748        426127
1979    126        21011        1147721
1980    220        84832        5408618
1981    –        –        –
1982    –        –        –
1983    –        –        –
1984    4        561        4967
1985    21        2410        194296
1986    21        7926        234940
1987    307        29734        1961940
1988    156        30147        1993000

Bu bölüme böyle bir tablo ile başlamak en doğrusu olacaktır. Çünkü bu tablo 1977’den günümüze işçi grevlerinin bir tablosundan ibaret değildir. Tersine, yüz yılı aşkın işçi sınıfımız mücadele tarihinden gelen ve günümüzde de varlığını sürdüren zaaflarının bir aynasıdır.
Tabloya bakınca da anlaşılacağı gibi, tablonun ilginçliği, 1980’de (sadece ilk sekiz ayda) 84.832 işçi (ki işçi sınıfı tarihimizin en yüksek greve katılan işçi sayısıdır) yasal grevlere katıldığı halde, 12 Eylül’den birkaç gün sonra hiçbir grevci kalmamış, üstelik bu üç yılı aşkın bir süre boyunca böyle sürmüştür.
Bu tabloya bakan yabancı bir “bilim adamı” iki sonuç çıkarabilir: Birincisi, Cunta’nın işçi sınıfının bütün isteklerini yerine getirdiğini bu yüzden de işçi sınıfının tam bir rehavet içinde, pek bir şikâyeti olmadan yaşayıp gittiğini, ikincisi ise, işçi sınıfı öylesine ezilmiştir ki, hiçbir greve başvuramayacak kadar baskı altına alınmıştır. Ama olayları yakından izleyenler için iki yorumun da yanlış olduğu açıktır. Çünkü sadece gerçek ücretlerde, 1977’ye göre 1983’te % 120’ye varan düşüş ile Cuntanın işçi sınıfına ne verdiğinin göstergesidir. Öte yandan Cunta, işçi sınıfı mücadelesini ezmek için özel terör kampanyaları ve katliamlar düzenlememiştir.
Yabancı bilim adamları değilse de, yerli keskin devrimcilerimiz ilginç teşhisler koydular. Kimine göre işçi sınıfımız haklarını kendisi mücadele ederek almayıp burjuvazi tarafından kendiliğinden verildiğinden, Cunta hakları gasp edince, bunlara sahip çıkmadı! Kimine göre işçi sınıfımız terörden bıktığı için huzur getiren Cuntayı destekledi, o yüzden de ses çıkarmadı Kimine göre ise, işçi sınıfı devrimci niteliklerini yitirdi, zaten bizim işçiler de aydınlar da birey olamadı, haklarını savunmayı bilmiyor, bir Avrupalı gibi kişi haklarına sahip çıkmayı öğrenmedi, bu yüzden de Cunta’nın haklarını gasp etmesi karşısında sessiz kaldı, aynı nedenlerle 1982 Anayasa oylaması da % 92 oy aldı!!! vb. vb. …
Hiç kuşkusuz bu “derin” tahliller çoğaltılabilir. Bazı iddialara bu yazı çerçevesinde (işçi sınıfının devrimciliğini koruyup korumağı gibi) yanıt vermek olanaksız. Ama şu; yaygın bir iddia olan “sınıfın haklarını kendisi kazanmadığı için sahip çıkmadığı” iddiasına değinmek gerekecek. Çünkü bu iddia, çok saçma olduğu kadar da çok yaygın rağbet görüyor.
Bir kere şu bilinmelidir ki; burjuvazinin dünyanın hiçbir ülkesinde ve tarihinin hiçbir döneminde işçi sınıfına haklar sunduğunun tek bir örneği yoktur. Eğer bunun tek bir örneği olsaydı, ikincisi, üçüncüsü… neden olmasın diye genişletip mücadelesiz hak alma iddiacılarını haklı çıkaran bir anlayışa nesnel temel bulunabilirdi. Kimi zaman burjuvazinin kendisinin kendi isteği ile hak veriyor görünmesi, tümüyle bir görünüştür. Bu, ya dünya ölçüsünde yürüyen burjuvazi ile proletarya arasındaki savaşın bir yansımasıdır, ya da yürüyen devrimci mücadelenin yan ürünleri olarak ortaya çıkar. Bizim ülkemiz işçi sınıfı açısından bakıldığında, sendikaların yasal bir statü kazanmaları ve grev hakkının fiilen ya da yasal olarak kullanılır bir duruma gelmesi, bu yazı boyunca verilmeye çalışılan seyirden de anlaşılacağı gibi, Paris Komünü, 1908 Devrimi, Kurtuluş Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı sonunda faşizmin dünya ölçüsünde yenilgiye uğratılıp demokrasi ve sosyalizm ideallerinin yükseldiği, dönemlere rastlıyor olmasıdır. 1908 ve 1923’de işçi sınıfının mücadeleye katkısı karşılığında grev ve sendika kurma hakkı kullanılmış, ama burjuvazi eline geçirdiği ilk fırsatta da bu hakları ortadan kaldırmıştır. Bu bile burjuvazinin bu hakları isteyerek değil, zorunlu kaldığı için tanımak zorunda kaldığının örneğidir. 1946’da ise; sendika, grev ve işçi düşmanlığının o yıllardaki simgesi Hitler faşizminin üstelik de savaşın sosyalist SB’nin önderliğinde zafere ulaşması sonucu, Hitler’e yakınlık duyan Türk egemen sınıfları ve hükümetlerince bile dünya ölçüsünde esen sosyalizm ve demokrasi rüzgârları kayıtsızlıkla karşılanamazdı. Bunun bir ifadesi olarak da Türk hükümet biçimsel de olsa sendika hakkını tanımak zorunda kaldı. Ama kendi çizgisinde olmayan sendikaları kapatarak… Yani 1946’daki sendikaların “serbest bırakılması” işçi sınıfının

uluslararası başarısının etkisiyledir. Yoksa Türk burjuvazisinin demokrasi aşkından değil. Kaldı ki, sendika kurma serbest olur olmaz, kendiliğinden, çok sayıda sendikanın birden ortaya çıkması da sınıfın sendikal mücadeleye kayıtsız olmadığının bir ifadesidir. 1963’te grev hakkının elde edilmesi de, ancak işçilerin çabalarıyla 1961 Anayasasını grev hakkının sokulması sonucu elde edilmiştir. Yoksa Çalışma Bakanı B. Ecevit’in bilinen demokratlığının sonucu değil.
Kaldı ki çoktan beri, işçi sınıfı hakları sorunu bir tek ülkedeki işçilerin mücadelesinin ötesindedir. Dünya ölçüsünde bir başarı bütün ülkelerdeki işçi haklarını da etkilemektedir. Bu yüzden de en geri bir kapitalist ülkede, mücadeleye henüz başlayan işçiler bile 17. yy İngiliz işçilerinin çok ilerisinde bir yerden mücadeleye başlamaktadır. Bu o ülke burjuvazisinin 17. yy İngiliz burjuvazisinden daha ilerici, daha işçi dostu olduğundan değil, artık bazı hakların dünya ölçüsünde vazgeçilmez olmasındandır. Demek ki bu baylara göre; herkes 17. yy işçilerinin başladığı yerden başlayıp gelmeli, onların katlandığı bütün sıkıntılara katlanmalı ki, haklarını korumakta dirençli olsun! Oysa aynı mantıkla gidilirse, bugünkü İngiliz işçileri içinde haklan mücadele etmeden aldıkları ve bu yüzden de dirençle korumayacakları iddia edilmelidir. Ama bunu söylemiyorlar. İşçi sınıfının mücadeleciliğine inançlarından değil de, Batı işçi sınıfını burjuva ahlakının birey hakları için mücadeleye alıştırdığı düşüncesinden dolayı söylemiyorlar. Oysa sınıfın haklarının yasallaşması ve onların savunulmasına bu yaklaşım tümüyle idealist bir dünya görüşünün ürünüdür. Gerçek ise bu bayların aradıklarından çok başka bir yerdedir.
Tekrar tabloya dönersek; grevci sayısının sıfır olduğu üç yıl nasıl açıklanabilir? Bu sorunun yanıtı aslında, yazının akışı içinde bir kaç kez değinmek zorunda kaldığımız zaafta yatmaktadır: Bu da işçi sınıfı ile onun öncüsünün birleşememiş olmasındandır. İşçi sınıfının salt sendikal mücadele alanında kalmış olması, tarihsel olarak da reformcu ve revizyonist akımların etkisinde kalması işçi sınıfımızın mücadelesini hep olumsuz etkileyen nedenler olmuştur.
Sınıfın uzun tarihi boyunca bir öncü müfrezeden yoksun olması, bu öncünün ortaya çıktığında ise henüz sınıfla birleşmesinin çok başında olması, sınıf için başlıca şu olumsuzluklara yol açmıştır:
1) Sınıfın yasa dışı mücadeleye alışık olmaması: Gerçi, 1960’lı ve 1970’li yılların sonunda yasa dışı mücadele eğilimleri artmış, pek çok işçi bu mücadelelere katılmıştır ama bu ölçüde bir deneyim, 12 Eylül’ün ağır koşullarında sınıfı yönlendirecek ölçüde bir alışkanlık olarak yerleşmemişti. Dahası yürütülen yasa dışı eylemler bunlara uygun kuramları da yaratacak bir etkinlik ve süreklilik kazanmamıştı. Öte yandan bütün burjuva sendikacılık akımları ve revizyonistler sınıf içinde yasalcılığın yüceltilmesi için var güçleriyle çalışmışlar, kazanımların yasallaştırılması mücadelesi ile yasalar çerçevesinde mücadelenin fetişleştirilmeyi birbirinin yerine geçirerek sınıfı yasalar çerçevesinde bir mücadele için koşullandırmaya çalışmışlardır.
2) İşçi sınıfının en mücadeleci bölümünü içinde toplayan DİSK’in kapatılması, Türk-İş ağalarının ise,
Cuntaya boyun eğmekten öte onunla darbe öncesinde bile işbirliği içinde olması, işçi sınıfını sendikal bakımdan bile örgütsüz bıraktı. Hiç kuşkusuz burada, TKP’nin reformcu revizyonist geleneğinin devrimci hareketleri ve ML partiyi de içine alacak biçimde etkilemesinin önemli bir rolü vardı (Hiç kuşkusuz bunda devleti sınıflar-üstü görme, faşizmi devletin dışında MHP olarak görme varsa da, bu yan konumuzu doğrudan ilgilendirmediği için burada ayrıca değinmeyeceğiz.) Çünkü, TKP geleneğinin aşılamayan, kötü bir mirası olarak işçi sınıfı içindeki siyasi çalışma sendikal çalışmaya indirgenmiş, sendikal çalışma işçi sınıfı içindeki çalışmanın bir yanı olması gerekirken bütünü olmuştur. Bu durumda, sendikal çalışmanın darbe yemesi, “yasak” edilmesi sınıf içindeki çalışmanın da tasfiyesi anlamına gelmiş, cunta koşullarına dayanamayan örgütlenmelerde nispeten kısa ya da uzun zaman da çöküntüye uğramıştır. Bu da göstermektedir ki; sınıf içindeki çalışmaya sınıfın siyasi olarak kazanılmasını, siyasal iktidarı elde edecek bir mücadeleyi yönetecek ve yürütecek örgütlenmeleri temel alan bir perspektifle yaklaşamadıkça, bu perspektifin bir uzantısı olarak sınıf sendikacılığı çizgisini geliştirmedikçe, yükseliş dönemlerinin başarılı gibi gözüken örgütlenmeleri her koşul altında mücadeleyi yürütecek örgütlenmeler olamıyorlar. Böyle bir perspektif olmadan yürütülen sendikal mücadele de burjuvazinin zoru karşısında direnemiyor.
Burada akla, 12 Eylül’den hemen sonra grevlerin sona ermesi ve üç yılı aşkın bir süreyle grevlerin görülmemesinde, 12 Eylül öncesi süren anti-faşist mücadelenin faşist devrimci çatışmasına dönüşerek sınıfın ekonomik mücadelesiyle birleşememesinin getirdiği sorunların, “can güvenliği” sorunun işçileri de etkilemesinin, uzun süren kargaşa döneminin bir devrimci atılıma yol açacağı umudunun sınıfta giderek yok olması vb. nedenlerin bir rolü yok mudur, diye düşünülebilir. Elbette vardır; ama yukarıdaki esas zaafların yanı sıra vardır. Yoksa sınıf kendi öncüsüyle birleşip bir direnme çizgisi izlemiş olmasıydı bu sayılan etkiler ya zaten hiç ortaya çıkmaz ya da çıksa bile aşılacak engellerden birisi olmanın ötesinde bir etkiye sahip olamazlardı.
Tabloya tekrar dönersek; 1984’te 4 işyerinde 561 kişinin 4947 işgünü grev yaptığını bir yana bırakırsak, İLO hesaplarına göre, greve katılan işçi sayısı ile grevde kaybolan işgünü oranı (dünya ortalamasında 6 gün olduğu halde) Türkiye’de 79 gündür. Bunun anlamı ise Türkiye’de kapitalistlerin grevler karşısında daha çok direndiğini, sadece grev koşullarını güçleştirmekle kalmayıp, aynı zamanda yadırganacak kadar direnç gösterdiğini gösterir.
Yine tabloya bakıldığında, grevlerin 1984’den itibaren hızla arttığı gözlenir. Özellikle de bunun Türk-İş ağalarının bu yasalarla grev yapılmaz dediği, patronların işçileri “greve zorlarım ha” diye tehdit ettiği, gerçekten de grev yapma koşullarının son derece güçleştirildiği koşullarda, böyle çok sayıda grevin ortaya çıkmasının, işçi sınıfımızın mücadele isteği ve düzenin bunalımının derinleşmesinden başka bir anlamı yoktur.
Kaldı ki burjuvazi, 1983’ten sonra bu yasalarla işçilerin greve cesaret edemeyeceğini, öderse de “pişman edileceğini” düşünüyor, hatta aba altından sopa gösterir gibi de yeri geldiğinde sözcüleri aracılığıyla söylüyordu. Nitekim gerek küçük işyerleri grevlerinde, gerekse NETAŞ grevinde, grevle bir yere varamayacakları konusunda, işçilerin burnunu sürtmeye çalıştı, ama bu amacına ulaşamadı. Aynı şeyler, önce Seydişehir Alüminyum, sonra da Demir Çelik grevlerinde hükümet eliyle yapıldı, binlerce işçi aylarca açlık ve sefalet içinde bekletildi, binlerce işçi ailesi açlık sınırında kaldı, ama yine de kapitalistler başarısızlığa uğradı. Hiç kuşkusuz toplu sözleşme metinlerdeki istemlerin yeterince karşılanmamış olması konumuzun dışındadır ve bu daha çok sendikaların uzlaşmacı çizgilerinden dolayı böyledir. Konumuzu ilgilendiren yanıyla, sendikaların da entrikalarına ve her fırsatta grevi satma çabalarına karşın işçiler yiğitçe direnmiş, kendilerinden sonra greve çıkacakların cesaretlerini kıracak bir dirençsizlik göstermemişlerdir. Bu da işçi sınıfının mücadelesini ileriye götürmek isteyenler için olumlu ve gözden kaçırılmaması gereken bir dayanaktır.
Öte yandan 1983’te çıkarılan grev yasasında, 12 Eylül öncesinin grev yasasının bile çok gerisine gidilerek, ancak TİS anlaşmazlığı nedeniyle ortaya çıkan grev hakkı bile büyük ölçüde sınırlarken, kapitalistler kendi aralarında daha da bütünleşerek toplu sözleşme masasına oturmaktadırlar. 1984’ten bu yana hemen bütün işkollarında grup sözleşmesi yapılmaktadır. TİSK çatısı altında toplanan kapitalistler işçilere karşı tam bir birlik içindedirler. Üstelik de yasal hiçbir temeli olmadığı halde işçileri grup sözleşmesine zorlamaktadırlar. Nitekim Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 24.4.1986 tarihli kararında; “Yasalarda grup sözleşmesi adı altında bir sözleşme düzenlenmiş değildin Bu nedenle sendikalar, bu tür bir sözleşme yapmaya zorlanamaz. Ancak taraflar anlaştığı takdirde böyle bir sözleşme düzenlenebilir” diyerek patronların tezgâhlarını bozmak için bir dayanak da yarattığı halde Türk-İş ve bağımsız sendikalar, sözde grup sözleşmesine karşı olduklarını söylemelerine karşın, gerçekte, sürekli “grup Sözleşmeleri” ile ihanetlerini sürdürmektedirler. Bu yüzden de önümüzdeki yıllarda grevler kaçınılmaz olarak bir ya da birkaç fabrikanın işçilerini değil bütün işkolu düzeyinde gerçekleşme olasılığı taşımaktadır. Kuşkusuz bu da bir yandan TİS öncesi çalışmanın politikalarının belirlenmesinde, bir yandan da olası geniş katılımlı grevlerin ihtiyaçlarını karşılama konusunda hazırlıklı olmayı gerektirecektir.
1984’den sonra gerçekleşen kitlesel katılımlı grevlerde hükümet ve TİSK’in tutumu nedeniyle siyasal içerik kazandığı görülüyor. NETAŞ ve Seydişehir Alüminyum grevlerinde işçiler için, grevi çözüm olarak görmeyi gündemden çıkarmayı amaçlayan hükümet, çok basit nedenlerle grevleri olağanüstü uzatmıştır. Ancak grevin uzamasının işçileri yenilgiye uğratamayacağını anladığında sözleşmeyi imzalamaya yanaşmıştır. Benzer bir durum daha da açık bir biçimde, Demir Çelik grevinde yaşanmış, toplu sözleşmenin işletmeye getireceği yük sadece 550 milyar TL iken, hükümet grevi yenilgiye uğratmak için 1 trilyon 370 milyar TL zararı göze almıştır. Bunlar da gösteriyor ki; 1984 sonrası grevlerinde TİSK ve hükümet işçi istemlerinin karşılanmazlığından çok (bu yüksek enflasyon oranıyla parasal olarak ücret artışlarını geri almanın yolu bulunabilir) sınıfa karşı tutumlarından dolayı grevler uzayıp gitmektedir. Grevle hak almanın yol olmadığını kanıtlamaya çalışıyorlar. Bu yüzdendir ki, burjuvazi ve onun hükümetinin direnişini kırmak için birer birer işyerlerinde direnişlerin yetmeyeceği ancak topyekûn bir direnişle sınıfın az çok kabul edilebilir toplu sözleşmelerin yolunu açabileceği söyleniyor.
Eğer bugün bir sınıf tavrından, bir “ideolojik tavır”dan söz edilecekse bu tutum içinde olan ne yazık ki işçiler değil kapitalist sınıf ve onların hükümetidir. Bugün sendikalar, bu tavrı görmezden gelip, her şey salt ekonomik planda bir alıp vermeden ibaretmiş gibi toplu sözleşme yapıyorlar, ya da (işçileri o koşullarda ikna edemeyeceklerini anlarlarsa) greve başvuruyorlar. Grevlerde işçilerimiz, çoğu zaman sendikalara rağmen başarıyla direniyorlar, ama bu mücadele sürgit birer birer işyerleri ya da işkolları düzeyinde kaldıkça; sınıf, var olan mevzilerini de yitirecektir. Nitekim halkın yüzde 20’sinin bile desteği arkasında kalmamış bir hükümet, “düşecek mi kalacak mı” tartışmaları arasında, ancak işçi düşmanlığında sınır tanımayan kişilerin ya da kuruluşların çıkarabileceği bir grev tüzüğünü çıkarabilmişse, bu sendikaların kendisine karşı ciddi tavır alamayacaklarını bildiğinden olabilir. Gerçekten de grev hakkının kullandığı her ülkede kıyamet koparacak bir tüzük, sendikalar tarafından görmezden gelinmiş, ya da “sert” demeçlerle geçiştirilmiştir. Bunlar ve bütün diğer belirtiler, burjuvazi ve hükümetinin işçi sınıfına karşı saldırılarının süreceğini göstermektedir. Bu sınıf tavrına karşı bir başka sınıf tavrıyla çıkılmadıkça da giderek “kabul edilebilir” toplu sözleşmeler bile olanaksızlaşacaktır. Bu bir kehanet değildir. Burjuvazi ve hükümetinin izlediği politikanın doğrultusunu görmek (görünüşte bir hakkı tanımak ama sınırlamalarla bu hakkı kullanılamaz biçime getirme politikası) bunu anlamak için yeterlidir. Kısacası dönemin grevlerinin özelliği; kitlesel niteliği arttıkça büyüyen siyasal bir muhteva kazanmalarıdır. Bu siyasal nitelik hükümet ve burjuvazinin tutumundan gelen kendiliğinden bir siyasal nitelik olduğundan; ancak, devrimci bir önderlik altında sınıfın burjuvaziye karşı mücadeleye çekilmesi için nesnel bir temel yaratması nedeniyle anlamlıdır. Yok, eğer bugün olduğu gibi, burjuvazi açıkça siyasal bir tutuma girdiği halde işçiler adına sendikalar “hayır, grevimizin hiçbir ideolojik ve siyasal amacı yoktur” diye direnmeye devam ederlerse, bu kendiliğinden siyasallığın sonucunun sınıf hareketinden daha çok yenilgi, daha çok dağınıklık olması kaçınılmaz olacaktır. Çünkü az çok önem taşıyan her grev burjuvazi tarafından işçilerin “burnunu sürtmek” için bir vesile olarak kullanılırken, bu tutuma, sadece o anda grevde olan işçilerin direnmesini beklemek yersizdir. Bu yüzden de yapılması gereken burjuvazinin bu sınıf düşmanı politikasının yenilgiye uğratılması için sınıfın bütün güçleriyle burjuvazinin karşısına çıkması bir zorunluluktur. Şunun yolunda pratikte bir genel grevle burjuvazinin karşısına dikilmekten geçtiğini dünya işçi sınıfının mücadelesi göstermektedir.
1984 sonrası grevlerin bir özelliği de “bu yasalarla grev yapılmaz” diyen sendikacıların “umutlarını” boşa çıkarması ve grevleri yasalarla caydıracağını hesaplayan burjuvazinin hesaplarını bozması yanı sıra, 1960’ların sonlarındaki eylemlerde rolleri sonraki yıllarda unutulan işçi ailelerinin yeniden grev alanları ve direnişlerde bir güç olarak hesap edilmeye başlanmasıdır. 1989 Baharındaki eylemlerde, eylemin doğası gereği çok sayıda işçi eşi ve çocuğunun katılmasının yanı sıra, özellikle de Demir Çelik grevinde işçi aileleri mücadelenin dirençli olmasında önemli rol oynamıştır. Grevi destekleyen, yürüyüş, miting gibi eylemlerin yasaklanmasından sonra, artık grevin “sonuna kadar” öyle gideceği düşünüldüğü bir anda, devreye işçi aileleri girerek, okulları boykot edeceklerini ilan etmişlerdir. Karınları doymayan, aylardır sadece ölmeyecek kadar yiyecek bulabilen her yaştan çocuk ve gencin okula neyle, nasıl gidecekleri bir yana, böyle bir kararın alınması ve ilan edilmesi kamuoyu için etkileyici olduğu kadar, grevdeki işçi sayısının çok üstünde bir kitlenin de bir yanıyla grev mücadelesi içine çekilmesine yol açacağından önemi büyüktür. Bu da gösteriyor ki, değişik eylem biçimleriyle değişik emekçi kesimler grev eyleminin destekçisi durumuna gelebilirler. Yeter ki; sendikacıların ve burjuvazinin yapmaya çatıştığı gibi, grev işçilerin üretimi durdurmasından ibaret bir eylemden sayılmasın, işçilerin büyük mücadeleye hazırlandıkları savaş okulları olarak görülsün. Hem de bu kısıtlayıcı ve grevi olanaksızmış gibi gösteren yasalara rağmen bu başarılabilir.
1988-1989 DİRENİŞLERİ
1984 sonrası işçiler büyük fedakârlıklar yaparak var olan yasalara rağmen grev yapacaklarını kanıtladılar, ama bu yapılan grevler artık kaçınılmayacak grevlerdi. Yoksa “normal” koşullar altında gerçekleşen grevlerin çok üstünde grevlerin yapılabileceği ortadadır. Ne var ki, yasaların grevi korkutucu hale getirmesi ve biraz aşağıda sıralayacağımız etkenler 1988-89 yıllarını direnişler yılı haline getirdi.
Katılım açısından bakıldığında; 1988 direnişlerinde şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz.
Türk-İş’e bağlı sendikalardan 1.995.000
Hak-İş’e bağlı sendikalardan 57.199
Bağımsız sendikalardan 209.207 olmak üzere toplam 2 milyon 262 bin 446 işçi bu direnişlere katılırken, 1989’un baharındaki direnişlere, 600 bin kamu olmak üzere, 1 milyonun üzerinde işçi katılmıştır. Rakamlardan da anlaşılacağı gibi, 1988 eylemlerine sendikalı işçi sayısı kadar işçi katılmıştır. Kuşkusuz bir işçinin (bazı işyerlerinde) binden fazla direnişe katıldığı düşünülürse, bütün sendikalı işçilerin 1988’e birer kez direnişe katıldığı sonucu çıkmaz. Ama yine de katılımın çok geniş boyutlarda olduğu ülkemizdeki şimdiye kadar yapılmış en geniş direnişler olduğu gerçeği gözden kaçırılmamalıdır.
1989 baharındaki direnişlere ise, 1988’e göre daha az işçi katılmış olsa da bunlar 1988’e göre daha etkin eylemler olmuş kamuoyunun da etkisi daha fazla olmuştur.
1988-89 direnişleri genellikle etkisi kitleselliğinden gelen eylem türleri uygulanmış, hükümet, işveren, polis vb. güvenlik güçleriyle karşı karşıya gelmeyecek biçimler uygulamaya sokulmuştur. Genellikle şu eylem biçimlerinin uygulandığı görülür: İş durdurma, iş yavaşlatma, iş yerinde yemek boykotu, toplu viziteye çıkma, yürüyüş, açlık grevi, sakal bırakma, servise binmeme, vezne önünde kuyrukta Oturma, protesto telgrafı çekme, imza toplama, saç kazıtma, topluca boşanma, şapkalı, gösteri, mikrofonda susma, ailecek açlık grevi,-siyah çelenk, alkış, simitli protesto vb. gibi.
1988 ve 1989’da direnişlerin geçmiş yıllara, hatta mücadelenin çok yüksek boyutlara ulaştığı 1970 sonlarına göre bile çok yaygınlık kazandığı gözlenmektedir. Elbette bunun kendine özgü nedenleri vardır. Bu yıllardaki direnişlerin nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Bazı sanayi dallarında grevlerin yasak olması: 12 Eylül öncesinde de, bazı işkollarında grev yasağı vardı. Ama 1982 Anayasası sonrası getirilen grev düzenlemesiyle; 2822/29 gereğince, can ve mal kurtarma işlerinde, cenaze, su, elektrik, hava gazı, kömür, tabii gaz, petrol, banka, noterlik, itfaiye, temizlik, şehir içi, kara taşımacılığı, deniz ve havayolu taşımacılığı, aşı ve serum üretimi, hastane, klinik, eczane, eğitim, savunma iş yerlerinde çatışan toplam 562 bin sendikalı işçi için grev yasaktır. Bu, sendikalı işçilerin yaklaşık % 25’ini oluşturan bu yığın için, hiçbir şekilde grev söz konusu değildir. Öyle olunca da, bir anlaşmazlık durumunu da (ki hemen her zaman öyle olacak) sözleşme Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından sonuçlandırılmaktadır. Bu durumda bu işkollarındaki işçilerin sözleşmeleri etkilemek için “direnişten” başka bir yolları yoktur.
Dayanışma grevlerinin yasak olması: Direnişlerin bir bölümünün kaynağı da sınıfın dayanışma ihtiyacından doğmaktadır. Ülkemizde dayanışma grevleri yasaktır, ama bu sınıf için son derece değerlidir. Bu yüzden de istendiği düzeyde olmasa da başka fabrika ya da işkolundaki işçileri desteklemek için dayanışma eylemlerine başvurulduğu olmaktadır. Grevlerin siyasal niteliği ve sınıfın bilinç düzeyi yükseldikçe, dayanışma amaçlı direnişlerin sayısında da artma olacaktır.
Grev hakkının doğmasının uzun prosedürlere bağlanmış olması: 2821 ve 2822 sayılı yasalar sendikalar ile işverenler arasındaki, bir TİS süresinin bitiminden grev hakkının doğmasına kadar geçecek süreci öyle koşullara bağlamıştır ki; sendika ve kapitalist anlaşırsa, bu süreç bütün bir TİS süresini kapsayabilmekte, böylece işçiler de eski ücretleriyle bir kaç yıl daha çalışmaya zorunlu kalmaktadır. Birikmiş hakların alınması da ayrıca bir süreye yayılınca, toplu sözleşme hepten anlamsız olmaktadır. Bu durumda işçilerin TİS görüşmelerini etkilemek için çeşitli direnişlerle seslerini duyurmaktan başka yolu kalmamaktadır.
Toplu iş sözleşmesi anlaşmazlığından doğan grev dışında grev hakkının yokluğu: Grev hakkının az çok etkili olarak kullanıldığı ülkelerde işçilerin grev hakları nispeten az sınırlanmıştır ve kapitalistle işçilerin tümünü ilgilendiren bir anlaşmazlık grev hakkının dogması için yeterli olabilmektedir. Bizde ise, 1980 öncesinde, TİS’in uygulanmaması halinde doğan “hak grevi” hakkı bile bugün yoktur. Grev ancak, TİS görüşmeleri anlaşmazlıkla sonuçlanır, eğer işkolunda ya da işyerinde grev yasağı yoksa hükümet grevi ertelememiş, bir mahkeme greve ihtiyati tedbir koymamışsa işçi greve çıkabilir. Bu durumda, eğer işveren TİS’i imzalayıp sonra da, uygulamasa, işçilerin mahkemeye başvurmaktan başka ellerinden hiçbir olanak (yasal) yoktur. Mahkemelerin nasıl işlediği düşünülürse, böyle bir durumda işçi için iki yol vardır, patronun bütün uygulamalarına boyun eğecek, ya da direnecek. Çoğu zaman değilse de sık sık bu nedenle direnişler çıkmaktadır ve 1988’deki direnişlerin bazıları bu kaynaklıdır.
Sendikaların sendika ağalarının yönetiminde olması: Sendika yönetimlerinin, burjuvaziyle işbirliğinde olan sendika ağalarınca tutuluyor olması ve kapitalistlerin, bazen sendikacılarla işbirliği içinde, bazen de onların hoş görü sınırları içinde olacağı düşüncesiyle işçi haklarına saldırması, ya da oldubittilerle işçilere sözleşme dışı yükümlülükler yüklemesi de işçilerin yaygın direniş nedenlerindendir. Bu durum, grev hakkının hak olarak uygulandığı ülkelerde bir grev vesilesi iken bizde, böyle bir hakkın olmaması, direnişlere neden olmaktadır. Öyle ki; işçiler bazen sendikaya sesini duyurmak için direnişe baş vurmak zorunda kalmaktadır.
Bunlar geçtiğimiz yıllarda gerçekleşen direnişlerin yaygın nedenleridir. Ama daha pek çok neden dolayısıyla direniş olmuştur; bundan böyle de olacaktır. Önemli olan direnişlerin vesilesinin ne olduğunu değil de onun hangi amacın bir parçası olarak uygulamaya sokulduğu, yani eyleme yön veren politikanın hangi sınıfın politikaları olduğudur. İşte, son iki yılda 3.5 milyon işçi çeşitli nedenlerle direnişlere katıldı, ama geriye kalan nedir? Evet, hükümetin ücret politikasının barajını yüzde 70’lerden yüzde 141’lere kadar çıkardılar, belki bundan daha da önemlisi, işçi sınıfının artık iflah olmaz biçimde düzene ve ANAP’a bağlandığı, bu “halkın adam olmayacağı” üstüne politika yapan eski “solcuların” derin tahlillerini iflas ettirdi, toplumun en dinamik ve direnme gücüne sahip, örgütlenmeye en yatkın sınıfı olduğunu dosta düşmana gösterdi; bunun sonucu olarak, ara sınıflar ve köylüler de kıpırdanmaya başladılar, dahası sendikal mücadele canlandı, sendikalarda sendika ağalığına karşı mücadele hem yeni bir dayanak kazandı, hem de yoğunlaştı. Elbette bunlar küçümsenecek şeyler değil, ama kimsenin başarası da değil, sınıfın kendi niteliklerinin dışa vurması. Esas görev, sınıfın kapitalizme karşı mücadeleye sokulması açısından bu eylemlerin konumu neydi ve sonradan ortaya çıkan olumlu durumdan nasıl yararlanıldı sorusuna verilecek yanıttan çıkar.
Hiç kuşkusuz hareket halindeki bir nesneyi bir yöne çevirmek duran bir nesneyi bir yöne çevirmekten çok daha kolaydır. Bu açıdan 1988-1989 direniş ve grevleri, sınıfın hareketini yükselterek onu kendi siyasi çizgisine çekmek isteyenler için çok uygun bir ortam yaratmıştır. Belirtiler bu uygun koşulların derinleşerek süreceği doğrultusundadır. Bu yüzden de geçmiş direniş ve grevlerin derslerinin özümlenmedi yenilerinin daha ileri bir çizgide gerçekleşmesinin olanaklarını sunacaktır. Yeter ki değerlendirilebilsin.
Kendiliğinden grevlerden örgütlü grevlere…
Bütün bu yazı boyunca yapılan özetlemeden ve sınıf hareketinin nispeten dönüm noktaları olarak kabul edilen aşamalarda yapılan saptamalardan da anlaşılacağı gibi, Türkiye işçi sınıfının tarih sahnesine çıkışından bugüne gelişinde eylem çizgisine damgasını vuran “kendiliğinden”liktir. Bu süreç boyunca işçi sınıfımız “kendisi için” düzeyine ulaşan bir bilinçliliğe varamamıştır.
Özellikle yukarıda sözünü ettiğimiz 1989 Mart ve Nisan aylarındaki işçi eylemleri bu sorunu, eylemin “kendiliğinden mi” yoksa “bilinçli mi” olduğu tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Bu tartışma içinde, eylemden kendine pay çıkarmak isteyen sendikacılar “nasıl kendiliğinden olur, baştan sona planladık” derken, “kendiliğindene” tapınmayı bugünlerde daha ticari bulan kimi revizyonistler ise, kendiliğinden diyenleri eleştirmek için “kendileri olmadığı için kendiliğinden diyorlar” diye kahve politikacısı üslubuyla tartışmaya katıldılar. Revizyonistlerin ve sendikacıların niyetleri ve düşünceleri ne olursa olsun, sınıf hareketinin bugünkü düzeyi açısından bazı kavram ve kafa karışıklıklarına yol açması beklenir bir şeydir. Bu yüzden de burada Marksizm-Leninizm’in kendiliğinden kavramıyla sınıf hareketinin hangi durumunu nitelediği üstünde kısaca da olsa durmak gerekecektir.
Marks’tan beri, sınıf hareketinin gelişmesinin içinden geçtiği bilinç aşamalarını tanımlamak için kullanılan “kendiliğinden” ve “kendi için” kavramları Marksizm’e Hegelcilikten aktarılmıştır. Hegel’in düşüncenin bilinç evreleri için geliştirdiği bu kavramı Marks ve Lenin diyalektik sistem içinde yeniden içeriklendirmişlerdir.
İşçi sınıfının henüz kendi gücünün, toplumsal rolü ve tarihsel misyonunu farkında olmadığı, bu haliyle
kapitalist toplumun bir sınıfı olmaktan öte bir konuma sahip olmadığı geri bilinç düzeyini kendiliğinden sınıf
ya da “kendinde sınıf” olarak tanımlıyoruz. Bu durumda işçi sınıfı en ileri hareketi ile bile burjuvazinin sistemi
içinde kalır. Ne var ki, burjuva sistemi içinde bile çelişmeleri onu burjuva sınıfının karşısına geçirir, ama
bu işçi sınıfının burjuva sisteminin karşısına geçtiği anlamına gelmez. Örneğin işçi sınıfı ücret artışı için, ya
da sendika özgürlüğü için kapitalist sınıf karşısına çıkabilir, ya da işçi grevlerine polis saldırısı ile burjuvazinin iktidarı yerine işçi sınıfının siyasal iktidarını öngörmediği için “kendiliğinden” kurtulup, “kendi için” düzeyine yükselmiş sayılmaz. Çünkü “kendi için” bilinç durumu, sınıfın kendi gücünü, burjuva sistemi içindeki yerini, tarihsel misyonunu, yani burjuva iktidarına karşı olmaktan öte, onun yerine “kendi iktidarım” geçirme amacını taşımalıdır. Eğer, “kendisi için” kavramıyla kendi iktidarını kurma bilincini eşlemezsek “kendiliğindenle “kendi için” aşamalarını ayıramamış oluruz. Bugün de yanılgıların çoğu buradan kaynaklanmakta, işçi sınıfının burjuvaziye karşı her eylemi, siyasal olduğu için artık “kendiliğinden” değil “kendi için” eylem sayılmaktadır. Oysa sınıfın her siyasal eylemi kendi için eylem değildir. Sınıf burjuva siyaset alanında kaldıkça, eylemi siyasal iktidarı hedefleyecek, bu yüzden de sınıf siyasal mücadele içinde olsa bile kendiliğinden çizgisini aşamayacaktır; Tıpkı son yıllarda olduğu gibi. Sınıfın kendi tarihsel misyonunu kavraması, onun örgüt bilincinde şekillenir. Bu yüzden de kendi sınıf partisinin çizgisini izlemeyen bir sınıfın “kendi için” bir bilinç düzeyi göstermesi da beklenemez. Demek ki ne hareketin önceden planlanmış olması, ne de burjuvaziye ya da onun hükümetine karşı olması, burjuva iktidarı yerine kendi iktidarını kurma amacıyla
özdeşleşmedikçe sınıfın bilinç düzeyi “kendisi için” bilince yükselmiş sayılmaz.
Bu belirlemenin yukarıdaki gibi ya da başka bir türlü olması çok önem taşır. Eğer sınıfın “kendiliğinden” bilinci “kendi için” bilinç düzeyi olarak görülürse hiçbir zaman burjuva dünya görüşünün ötesine geçilmesi olanaklı olamaz. Dahası son günlerin modası olduğu gibi öncü olmadan sınıfın bilincinin “kendi için” düzeyine yükseleceği, öncü çizgisinde olmadan da sosyalist bir devrimin başarılacağı vb. hayallerine zemin hazırlanır.
Son yıllardaki sınıf hareketinin yükselmesi ve buna bağlı olarak da grevlerin daha direngen, direnişlerin de daha yaygın ve çeşitçe zenginleşmiş olması son derece önemlidir. Ama bu işçi sınıfının mücadelesine önderlik edecekler için sadece bir kalkış noktası, çalışma yol ve yöntemlerini belirlemek, propaganda ve ajitasyonun doğrultusunu yönelteceklerin hedefleri tespit etmekle bir kalkış noktası, aynı zamanda bir dayanaktır. Bunca kargaşa arasında asıl görevin unutulmaması gerekir. Bu da ancak “kendiliğinden” hareket karşısında kendinden geçmemekle olanaklıdır. Küçük burjuva siyasal akımlar bilmeden, revizyonistler ise, isteyerek ve bilerek böyle bir çizgiye, kendiliğinden hareketi şaşalı sözlerle yüceltme yolunda yarışıyorlar, ama sınıf hareketi bu durumdan kurtulmadan, yani kendiliğinden bilinç durumundan kurtulmadan bir ilerleme, gerçek bir ilerleme sağlanmış olamaz. Zaten, kendiliğinden hareketin boyutlarının şu kadar yüksek, grev ve direnişlerin bu kadar yaygın olmasında devrimci siyasal grupların ya da Marksistlerin bir rolü yoktur; bu yüzden de, bundan bir öğünme payı çıkarmaları yersizdir. Burada sübjektif etkene düşen, kendi bilincini sınıfa götürmek, sınıfı kendi bilinç düzeyine yükseltmek, kendiliğinden hareketin yerine de “kendi için” hareketi geçirmektir. Yani amaç, sınıfın siyasal iktidar uğruna bir mücadeleye, kendi partisinin çizgisinde bir mücadeleye çekilmesidir.
Yukarıdan beri söylenenler göz önüne alındığında kendiliğinden hareket sınıfla kaynaşmak sayısız vesileler sunmaktadır.
* Yukarıdaki yaklaşımdan da anlaşılacağı gibi, işçi sınıfımızın tarih sahnesine çıktığından bu yana eylemine damgasını vuran kendiliğindencilik, salt ekonomik mücadelenin ya da burjuva siyaset alanının içinde kalma özelliği 12 Eylül’den sonra da sürmektedir. Ne bahar eylemlerinin doğrudan hükümeti karşısına almış görünmesi, ne yasal görünümü bozmayan “yasa dışılık” ne kitleselliği, ne de baştan sona birileri tarafından (eğer o birileri proletarya partisinin unsurları ve girilen eylem partinin iktidarı ele geçirme mücadelesinde izlediği strateji ve taktiklerin bir parçası değilse) örgütlenmiş olması eylemi “kendi için” eylem düzeyine yükseltmez.
* Gerek bu yazının 1963’ten günümüze gelen grevlerin sayılarına ilişkin söyledikleri gerekse bölümün başındaki grev tablosuna bakıldığında (hiç grev olmayan üç yıl bir yana bırakılırsa) işçi sınıfımız herhangi bir kapitalist ülkenin işçileri kadar çok greve başvurmaktadır. Üstelik de dünya ortalaması grev başına 6 gün iken bizde 79 gün gibi büyük bir rakamdır ve ayrıca grevlere getirilen sınırlama yüzünden direnişler bu hesaba dâhil değildir. Bu demektir ki; kimilerinin iddia ettiği gibi işçi sınıfımızın eylemsizliği gibi bir sorunu yoktur. Çok daha fazla grev, çok daha fazla direniş için koşullar ve nedenler vardır, ama sendikaların sınıfı eylemini engellemesi grev ve direnişlerin sayısının nispeten sınırlayan bir etken olmaktadır. Yoksa işçi sınıfımızın ulusal tarihsel vb. bir özelliği değildir az hareketlilik. Kaldı ki, yukarda belirttiğimiz gibi az hareketli de değildir. Öyleyse, ML’lere düşen kendiliğinden harekete bakıp öğünmek, ya da yakınmak değil, onu ML bir siyasi çizgiye çekerek çalışmayı yaşama geçirmektir.
* Grev Tüzüğü, sendikacıların aldığı önlemler, polisin özel önlemleri grev yerlerini grev coşkusunu yansıtan yerler olmaktan çıkarmıştır. Bu yüzden de grevler birer savaş okulu olma, işçilerin bilincinin yükseltildiği eylemler olamamaktadır. Grev coşkusu deyince akla hep 1960 sonlarının grev, direniş ve işgalleri gelmektedir. Ama 1970’li yıllarda, özellikle DİSK bürokrasisinin baskısıyla unutulan bu özellik bugün de eksikliği en çok duyulan şeydir. Hiç kuşkusuz, grev tüzüğü ya da öteki etkenler grev yerlerinin şenlendirilmesi güçleştirici engellerdir, ama 1960 sonları gibi grev alanı işyeriyle sınırlanmaz, kahveler, evler ve diğer işyerleri de “grev yeri” kapsamına alınırsa grev sınıf için işlevini yerine getirmeye başlayacaktır. Son işçi eylemleri kitlesel niteliğinden dolayı grev yerini işyeri sınırları dışına taşıran eylemler olarak görülse bile, değişik zamanlarda ortaya çıkan olanakların tümünü sınıfın kendi belleğinde taşıması, (özellikle bu bellek sık sık tahrip ediliyorsa) güçtür. Ama sınıfın en güçlü belleği de onun en bilinçli unsurlarında, öncüsündedir. Bu yüzden de öncü değişik zamanlarda ortaya çıkan mücadeleye güç katacak olanakları anımsamak, geliştirmek, ilkelliğinden arındırarak günün koşullarına uydurmak yükümlülüğünü de taşır.
* Bütün bu olumsuz öğelerin yanı sıra, bugün olup bitenlerden ders çıkarmaya çalışan ML bir odak ve devrimci grupların varlığı işçi sınıfı hareketinin bundan sonraki gelişmesi için ciddi bir dayanak ve güvencedir. Sınıf hareketinin en büyük zaafı kendiliğindenliğin aşılmasının, sınıf hareketinin reformcu ve revizyonist etkilerden arındırılmasının dayanağı da bu, ML bir odağın sınıf hareketi içinde etkinleşmesiyle olanaklı hale gelecektir.
Hiç kuşkusuz grevlerin birer savaş okulu olması ML’nin içindeki etkinliğine bağlıdır, ama ML’nin sınıf içinde başarı gösterebilmesi için de direniş alanlarının bütün güçlüklerin yenilerek sosyalizm okulları haline getirilmesiyle olanaklıdır. ML de bunu başarmanın öğretişidir.
Grevin tamamıyla başlayan, “işçi sınıfının en keskin mücadele biçimlerinden biri olarak grevler” üstüne yazımız burada sona eriyor, ama grevler üstüne söylenecek şeylerin bittiği anlamına gelmiyor bu. Tersine burada sadece bir yaklaşım ve ülkemiz işçi sınıfının grev mücadelesinin ana çizgileri bugünkü mücadelenin ihtiyaçları açısından değerlendirilmeye çalışıldı. Ayrıca, grev kırıcılığı ve grev yasalarına istenmesine karşın (yazıyı bir dergi yazısı olarak aşırı uzatacağı nedeniyle) hiç değinilemedi. Bütün bu ve başka nedenlerden dolayı dergimiz, mücadelenin pratik ihtiyaçlarını da gözeterek, grevlerin değişik yönlerini incelemeyi sürdürecektir.

Şubat 1990

Ekonomik panaroma-1 Bütçe : “40 yamalı bohça” ’90 bütçesinin analizi

Yeni yılla birlikte, biten yılın ekonomik gelişmelerini gösteren veriler sürekli değerlendirme konusu olurken, diğer yandan da yeni yıla yönelik öngörülerde bulunarak yorumlar yapılır.
Bu çalışmada; kamu maliyesi ve bütçesi ile ilgili olarak hem ’80’li yıllardaki gelişmeleri değerlendirmeye, hem de yeni yıl bütçesini yorumlamaya çalışıyoruz.
Gelecek sayıda ise ekonomideki makro gelişmeleri ve yıllık programı incelemeye devam edeceğiz.
Öncesinde, 1989 yılıyla ilgili olarak dergimizin 6. sayısında yaptığım öngörülerle tahmini gerçekleşmeleri karşılaştırmak istiyoruz:
“1989 yılında hedeflenen büyümenin gerçekleştirilmesi oldukça zor” ve “durgunluğun devam edeceğini” yazmışız, eğilimi doğru değerlendirmişiz.
Neye göre böyle yazmışız? 1988 yılında öngörülen büyüme hedefine ulaşılamadığı ve 1989 yılına “gerileyen bir konjonktürde” girilmiş olduğu ve kamu yatırımların en alt düzeyde olmasının, özel sektörü de aynı yönde etkileyeceği ve buna bağlı olarak durgunluğun devam edeceğini yazarak, bu sebeple, 1989 yılı büyüme hedefinin gerçekleştirilmesinin zorluğunu yazmışız.
– “Yatırımların artacağı” ve “işsizliğin azalacağı” beklenilmemeli demişiz ve yanılmamışız; yatırımların mevcutları yenileme ve büyütme- maksadıyla yapıldığı, bunun için ekonomide ek kapasite yaratma yönünün sınırlı olması anlamında imalat sanayinde yatırımdan kaçış olduğunu ve bundan dolayı da, yatırımların ve var olan işsizliğin daha da olumsuz yönde etkileneceğini belirtmişiz.
– Enflasyonun “konjonktürel olarak yükseliş çizgisine özellikle son iki yıldır” yerleşmiş olduğunu
yazmışız ve bu öngörümüzü yalanlayan bir gelişmenin olduğu söylenemez.
– “Faiz oranlarında büyük düşme hayal” demişim ve yanılmışım. Faizin düşmesi halinde, paranın gelir getiren diğer alanlara yatırılacağını dikkate alarak, faizin düşmeyeceği öngörüsünde bulunmuşuz; fakat geçen yılda özellikle dövizde suni önlemlerle gerçek kurun altına düşmesi sağlandığı için faizler inmiştir.
– “Dövizin fiyatı suni önlemlerle gerçek kurun altına düşmesi, ihracatçı sermaye şirketlerinin yarattığı sorunların olması ve teşviklerin kademeli olarak değiştirilmesi sonucu ihracatın öngörülen miktara ulaşması zor görünmekte; bir yönüyle ihracat duraklayacak” demişiz, yanılmamışız, ihracat geçen yıla göre düştü.
– “Bütçe açığının yaklaşık 9 trilyon olacağını ve “emisyon miktarının 7 trilyon civarında gerçekleşeceğini” yazmışız ve bu gözlemimizin de gerçeklesen gelişmeye uygun olduğunu anlıyoruz.
Çalışmanın yapıldığı 1990 yılı ile ilgili olarak da benzer öngörülerde bulunacağım.

1- BÖLÜŞÜM İLİŞKİLERİ VE BÜTÇE
Burjuva ekonomi politiği üretim faktörlerini emek, sermaye, toprak ve girişimci olarak sıralar. Bunların
gelirlerini de ücret, faiz, rant ve kar olarak tanımlar.
Buna göre işletme karını girişimcinin faaliyetinin bir ürünü olarak açıklar. Böylece her bir faktörün değer yarattığı anlayışından hareketle, sömürü maskelenmiş olur.
Burjuva ekonomi politiğin çarpıttığı bu ekonomik koşullarda işçi sınıfı:
Proletarya öyle bir üretici sınıftır ki yaşayabilmek için kapitalistlere satacağı emek-gücünden başka, üretim gücü anlamında hiçbir varlığı yoktur, Evet, emek-gücü satış konusu olan mal, bir meta halini almıştır.
Günümüzde kölelerin alınıp satıldığı bir insan pazarı yoktur. Fakat insan emek-gücünün alınıp satıldığı bir emek piyasası vardır, işte bu piyasada. emek-gücü denen meta satıcısının gelirine ücret denir. Bir başka anlatımla ücret, yaşama imkânlarını tayin eder. Bu sebeple proletarya; varlığını sürdürebilmek yani yaşayabilmek için, hem emek gücünü sarmaya ve kapitalistin emrine vermeye, hem de emek-gücünün kullanımında artı-değer yaratmaya ve onu kapitaliste teslim etmeye ve onun içinde sömürülmeye mecburdur.
Demek ki yaşamın özgürlüğü bu mecburiyetin kaldırılmasına bağlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Ki toplumsal ve ekonomik yaşamın gerçekleri de, bu sonucu doğruluyor.
1.1- Bütçe nedir?
Kamu maliyesi; devleti oluşturan kurum ve kuruluşların gelir elde etmeleri, gider yapmaları, gelirlerini ve giderlerini gösteren bütçe hazırlamaları ve uygulamaları, malvarlıklarını yönetmeleri gibi mali olayları konu alan bir politikadır. Bu politika bütünlüğü içinde bütçe ise, adı geçen kurum ve kuruluşların bir yıllık süre içindeki gelir ve giderlerini dönem başında tahmin eden ve yürütme organına gelirlerin toplanması yapılması konusunda izin ve yetki veren bir yasadır. Diğer bir başka anlatımla bütçe; devlet harcamaları ile gelirini ayrıntılı bir şekilde gösteren, gerek giderlerin yapılmasını ve gerekse de gelirlerin toplanmasına izin veren bir kanundur.
Burjuva ekonomi politiğin bütçe ile ilgili olarak belirlediği ilkeler;
Genellik ilkesi: Devlete ait tek bütçenin olması, bütün gelir ve gider kalemlerinin bu bütçede toplanmasıdır.
Birlik ilkesi: Devlete ait tek bütçenin olması, bütün gelir ve gider kalemlerinin bu bütçede toplanmasıdır.
Ödenek ayrılması ilkesi; Bütçede yer alan her hizmet çeşidi için, bir ödenek ayrılması anlamına gelir. Bazı hallerde yasa ile ek ödenek ya da olağanüstü ödenek de ayrımı öngörülür.
Açıklık ilkesi: Gelir ve gider kalemlerinin kolayca anlaşılabilir biçimde düzenlenmesidir.
Doğruluk ilkesi: Tahminlerin ekonomik koşullara uygun ve gerçekçi hesaplanmasıdır.
Yıllık olmasıiİlkesi: Bütçeyi oluşturan gelir ve giderlerin hesabının bir süre ila sınırlı olmasıdır.
Belirlenen bu ilkeler açısından TC bütçesi incelendiğinde, çıkarabilecek genel bir sonuç; hiçbirine
uygun olmadığıdır. Ne öngörülerek yapılan tahminler gelir-gider kalemleri açıkça toplu bir halde incelemek mümkün olur. Çünkü bazı kuruluşlara ait bilgiler bütçede gösterilmez; örneğin MİT gibi.
Burjuva ekonomi politiğin öngördüğü bütçe çeşitleri
Genel bütçe: Tasama, yargı ve yürütmenin en üst tepe örgütlerin bütçeleri toplamıdır. Ör: TBMM, yargı organları, hükümet vs.
Katma bütçe; Giderleri özel gelirleri ile karşılanan ve genel bütçe dışında idare olunan bütçelere denir. Bu tür bütçeye sahip kuruluşların büyük bir çoğunluğunun dener sermayeleri ve tüzel kişilikleri vardır. TC karayolları Gn. Md., Vakıflar Gn. Md. Bu kuruluşların çoğunluğu giderlerinin ancak bir bölümünü kendi gelirleri ile kalanı genel bütçeden aldıkları yardımla karşılarlar.
Özerk bütçe: Devleti oluşturan bazı kurumların, özel hukuk kurallarına bağlı olarak yürüttüğü ekonomik faaliyetlerle ilgili bütçedir. Bunlar, genel bütçenin tamamen dışında ve işletme bütçesi niteliğindedir. Ör: PTT, Sümerbank, Etibank, TCDD vs.
Özel bütçe: Yerel İdarelere (İl Özel İdaresi, belediye ve köyler) ait bütçelerdir.
Konsolide bütçe: Kamu sektörünün ülke ekonomisi içindeki işlevinin anlaşılması amacıyla genel, katma, özerk ve özel bütçe gelir ve giderlerinin toplanması konsolide (bir araya getirilmiş) bütçeyi verir.
Ülkemizde konsolide bütçe denildiğinde genel ve katma bütçe toplamı dikkate alınır. Bu, dar anlamada bir konsolide bütçe tanımlamasıdır.
Buraya kadar devlet oluşumunda bütçenin rolü, ilkeleri ve çeşitli konularına kısaca açıklık getirdim.
1.2- Devletin fon kaynağı
Sermayenin ekonomik ve siyasi yapılanımın en önemli aygıtı devletin gelir kaynağı; vergi gelirleri
(dolaylı ve dolaysız vergiler vs.), vergi dışı normal gelirler (cezalar, harçlar vs.), özel gelirler (hibeler, fonlar), ürettiği mal ve hizmetlerden sağladığı gelirler, borçlanma, uluslararası yardımlar ve para basması olarak sıralanır.
Gerçi bir başka gruplandırmaya göre devletin finansman kaynakları, fonun yurt içinden ya da dışından sağlanmasına göre de sınıflandırılabilir.
Devletin şu ya da bu kanal ile makro olarak toplam kaynağa müdahale etmesi, devletin sadece siyasal bir kurum olmayıp, ekonomiye müdahalesi bir zorunluluk olarak açıklanır. Gerçi siyasal bir kurumda olsa giderlerini karşılayabilmek için gelir sahibi olması da bir yönüyle ekonomiye müdahalesi olarak değerlendirilir.
Burjuva ekonomi politiğe göre gelir dağılımı, kaynak kullanımı ve ekonomide istikrar sağlamak gibi konular sebebiyle tekelci konumdaki devlet ekonomiye mücadelede bulunur.
Devlet, hem bu ekonomik sebepler ve hem de harcamalarını karşılayabilmek için ekonomide oluşan toplam kaynaktan bir kısmına el koyar.
Bundan olarak ekonomiye müdahalede devletin önemli aracı, daha fazla gelir toplamaya ya da değişik kanallar vs. ile dağıtmaya yönelik bütçe politikası izliyor olmasıdır.
İşte bu halde üzerinde durulan gelir kaynağı vergi ve politikası olmaktadır.
Bir sınıfın egemenlik çıkarlarını korumak için devamlı ordu, polis, idari ve adli kurumlar ile diğer “hizmetler” gibi devletin işlevlerini yapabilmesi amacıyla, tüm emekçi sınıf ve tabakaların yarattığı toplam değerden devletin karşılıksız el koyduğu iktisadi değerlere, vergi denir. Bu ilişkide devlet hâkimiyet hakkına dayanarak vergi kanunları çıkarır ve bunları esas alarak vergi toplar.
Bu tanımdan olarak vergi alacaklısı ya da aktif vergi sujesi devlet iken, diğer yandan ise vergi borçlusu veya pasif vergi sujesi görünüşte gerçek (emekçi halk) ve tüzel (firmalar vs.) kişilerin birliğidir.
Görünüşte diyorum; çünkü yaratılan değerden devletin aldığı kısım olan vergiyi esasta bu değerin yaratıcısı sınıf ve tabakalar ödemektedir.
Görünüşte diyorum; çünkü dolaylı vergileri esasta emekçi halk ödediği gibi, dolaysız vergilerin de yansıtılabildiği dikkate alınırsa, vergi kaynağı emekçi halkın gelirleri oluşturmaktadır.
Ayrıca vergi sisteminde kabul edilen vergi muafiyet ve istisnalarla vergi ödemekle yükümlü olanların (özellikle tekelci burjuvazi) vergi yükü azaltılır.
Bu kısa anlatımlar ışığında sömürünün görünen bir aracı da vergi ve benzeri gelirler toplamıdır. Bir başka söyleyişle, sömürünün bir biçimi de devletin vergisi ve benzeri gelirleridir.
Verginin bir sömürü aracı olması anlamında, esasta kaynağı nedir? Artı-değer…
Onun için verginin olmadığı ekonomik ve toplumsal düzen… emeğe dayanan ekonomik ve siyasi yapılanma…
1.3- Kamu harcamaları
Günümüzün devleti: Üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti ve yaratılan ürünün burjuvazi tarafından gaspını yasallaştıran bir hukuk düzenlemesi olup, bunun güvenlik ve yargı ile korunmasını amaçlayan bir kurumlar bütünüdür.
Bu oluşumda kamu harcamaları; hâkim sınıf burjuvazinin ekonomik ve siyasi çıkarlarını korumak amacıyla hem devamlı ordu, polis, idare, adli ve diğer “hizmetler” gibi işlevlerin yerine getirilmesi ve hem de ekonomik olarak işveren konumunda olması sebebiyle yapılan harcamalar toplamıdır. Yapılan bu harcamalar çeşitli biçimlerde sınıflandırmalara tabi tutulur:
Reel harcamalar: Devletin yapılan harcama karşılığında mal ve hizmet almasıdır.
Transfer harcamaları: Ulusal gelir üzerinde doğrudan doğruya bir etki meydana getirmeyen, sadece satın alma gücünü özel şahıslar veya sosyal tabakalar arasında el değiştirmesidir. Diğer bir anlatımla karşılığında her hangi bir mal veya hizmet alınmadan yapılan (işsizlere, emeklilere, dullara vs. yapılan sosyal amaçlı yardımlar) harcamalardır. Borç anaparaların faiz ödemeleri de, bu tür bir gider kalemidir.
Yatırım harcamaları: Ekonominin verimliliğini ve üretimini arttıran, faydası birden çok yılı kapsayan mal ve hizmetler için yapılan harcamalar toplamıdır.
Cari harcamalar: Faydaları genellikle kullanıldığı yıl içinde yok olan tüketim için yapılan harcamalardır. Kamu çalışanı personel için yapılan ödemeler, bu tür bir gider kalemidir.
Konsolide bütçede giderler esas olarak cari, yatırım ve transfer harcamaları olarak üç ana grupta toplanır. Bunlardan birinin toplam içinde nispi payının artması, o dönemde izlenen ekonomi ve sosyal politika doğrultusunda olur. Nitekim son yıllarda konsolide bütçede transfer harcamaları ve bununda içinde borç faiz ödemeleri nispi payının artmasıyla, konsolide bütçe bir borç ödeme bütçesi olarak nitelendirilir.
1.4- Bölüşüm ve devlet
Kapitalist sınıf burjuvazi, üretim araçlarına sahip olduğu için sınıfın ürettiği ürünlere de kendiliğinden sahip olur. Bu sömürünün gerçekleştirilmesini kolaylaştıran ve esasını oluşturan ekonomik temeldir. Çünkü hâkim hukuk yapısının öngördüğü koşula göre, işçiler ürettikleri ürünlerin tümünü birden kapitalist sınıfa vermeyi peşinen kabullenmiştir. Bu sebeple, ürünler toplamından işçilerin alacakları payı kapitalist işçilere verir, işte bu üreticilerin payı; kapitalistin ödediği ücrettir. Ücret geliri sahibi işçi, bunu mal piyasasında harcayarak ürünler toplamından ücret tutarının belirlediği miktarı alabilir. Bu bölüşüm ilişkisi sömürü esprisinin varlığını da perdeler. Çünkü kapitalizm öncesi feodalizmde olduğu gibi üretici, kendisine ait olan ürünün bir kısmını ekonomi dışı zor (hukuk ve silah) aracılığıyla sömürücü sınıfa kaptırmamaktadır. Peki, nasıl olmaktadır?
Görünüşe bakıldığında kapitalist, kendi cebinden bir tutar; yapılan bireysel ya da toplumsal sözleşmenin hükümlerine göre ücret halinde işçiye ödemektedir. Hâkim bu işleyiş, ekonomi dışı zor olgusunu dışlayan bir yapının işlevi olarak gerçekleşmektedir. Bundan olarak da sömürü esprisi kolayca gizlenebilmektedir. Bu sebeple, kendisi için sınıf yapılanmasına göre patron işçiyi doyurmaktadır.
Aslında kapitalistlerin üretici bir sınıf olmadığını hatırlarsak, yukarıda ileri sürülen görüşü o yanlışlıktan öte sakatlığını da anlarız. Çünkü üretmeyen sınıf kapitalist, üretici bir sınıfını proletaryayı besleyemez. Aksini iddia etmek mümkündür; proletarya besleyen ve kapitalist ise asalak yaşayan bir konumdadır.
Kapitalizmde işçilerin dışında üretici sınıf ve tabakalar, tekelci burjuvazi dışında çalışmadan yaşayan ve üretken olmayan sınıf ve tabakalar vardır. Yaratılan değerin kapitalistle proletarya arasında paylaşılmasını belirleyen temel bölüşüm ilişkisinden bazı bakımlardan farklılık gösteren tali bölüşüm ilişkileri; diğer üretici ve asalak sınıfların elde ettiği gelirleri, ulusal gelirden aldıkları payları belirlemektedir.
Temel ve tali bölüşüm ilişkilerine göre paylaşılan, ulusal gelirdir. Bu ise, üretici emeğin bir yıl içinde yarattığı yeni değer, yani üretici emeğin payı ile artı-değer toplamıdır. Başka bir anlatımla ulusal gelir, üretici emeğin yarattığı değerler toplamıdır. Bunun paylaşımında işçi sınıfının payına düşen ücrettir. Diğer tarafta artı-değer, kar, faiz ve rant gelirleri olarak bölüşülmektedir.
Anlatımlar dikkate alındığında şöyle bir soru sorulabilir: Bölüşüm ilişkilerini düzenleyen, gelir dağılımını belirleyen iktisadi kanunlar var mıdır?
Gelir dağılımının iktisadi kanunlara tabi olmadığını ileri sürmek; kişilerin, kurumların ve devletin gelir dağılımını iradi olarak değiştirebileceği anlamına gelir.
Aksini iddia etmek, ücretli kölelik düzeninde yaşanılan adil olmayan gelir dağılımının sebebini Kötü niyetli politikacıların marifetiymiş gibi göstermektir. Bu ise hayatın kendisini tersyüz etmek olur. Günümüzde Sosyal demokratların yapmaya çalıştıkları da budur.
Sosyal demokratlar böylece devletin varlığım sınıflar üstü bir kurum olarak nitelendirmiş olurlar. Bununla ise, bilimsel çalışmalar esas alınarak yapılan analizlere göre, devletin sınıfsal konumu dikkate alınmış olur. Böyle onlarca yıldır yapılan hiçbir çarpıtma, devletin sınıfsal konumuyla ilgili bilimsel analizin gerçekliğini ters yüz edememiştir.
Hâkim sınıfın ekonomik ve siyasi yapılanımı olan devletin, yaratılan gelirin bölüşümünde üstlendiği fonksiyon hakkında:
Devletin üretken faaliyetti: Kapitalist bir işletme gibi piyasadan satın aldığı kaynakları emek-gücü kullanarak üretim yapar ve ürünlerini de piyasada satan devlet işletmeleri vardır. Ayrıca bütçe kaynaklarından finanse edilen, ama piyasa için üretim yapmadan üretken diye nitelendirilmesi mümkün eğitim vs. gibi hizmet faaliyetleri vardır. Bunların görünüşte parasız olduğuna aldanılmamalıdır.
Devletin üretken olmayan faaliyetleri: Devlet mekanizmasının genel adli, idari ve savunmaya yönelik kurumların giderleri konsolide bütçeden karşılanır.
Sayılan ve gruplandırılan bu faaliyetleri sürdüren kuruluşlarda çalışanların gelir elde etmesi, üretken faaliyette olanların yeni bir değer yaratması anlamında devletin kurum yetkilisi şahsında artı-değere sahip olması ve gerekli girdilerin alınması, mal ve hizmetlerin fiyat mekanizmasının işlemesiyle satılması anlamında devlet; gelir dağılımında belirtilen fonksiyonları üstlenmiş olur. Ayrıca fertlerin gelirlerini vergilerle kısmak ya da bütçeden yapılan transfer harcamaları kaynağının, esasta yine emekçi halktan sağlanmış olduğu gerçeği de unutulmamalıdır.
Ekonomide kamu payının artması ve özel sektörün etkinliğinin daraltılması sonucunda; temel bölüşüm ilişkilerinde “değişiklik” olabileceği iddia edilir. Buna bağlı olarak da gelir dağılımında emekçiler lehine olacak gelişmelerden bahsedilir. Devletin öncelikle temel sayılabilecek işkollarında etkin olmasının, gelir dağılımı ve istihdam açısından “olumlu” etkisinin olabileceği kabul edilebilir. Fakat bu etkinin boyutu fazlaca abartılamaz. Hakim sınıf olarak burjuvazinin örgütlü bulunduğu devletin, ekonomik alanda etkisinin genişlemesinin esasta bir değişikliğe yol açmayacağı hatırlanmalıdır. Çünkü böyle bir devlet; üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin varlığını varoluş koşulu sayar ve bu sebeple, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halk üzerinde sömürü ve zulmün aygıtıdır.
Bu sebeple, gelir dağılımı açısından nicel bazı gelişmelerin yerini her zaman için aksi yönde bir gelişmenin olması mümkündür. O zamanda ekonomide devletin etkinliğinin artmasını savunmak, ücretli kölelik düzenini kutsamak olup; bunun şampiyonluğunu sosyal demokratlar yapıyorlar.
Yani gelir dağılımının bozukluğu sebepleri yerine, sonuçlarına yönelik gelişmeler esas alınamaz. Çünkü gelir dağılımın bozukluğunun esası, üretim yapısı olduğu gerçeği göz ardı edilmek istenir. Diğer bir deyişle üretim araçları üzerinde özel mülkiyet ile üretimin toplumsal yapısı arasındaki çelişki, gelir dağılımı bozukluğu esasını oluşturduğu için, bu çelişkinin çözümü kavranılacak halka olmaktadır.
1.5- Vergi: sömürü aracı
Vergiler, devletin (ki bundan sömürücü bir sınıfın devleti anlaşılmalı; günümüzdeki burjuva devleti gibi) ve devletten vergilendirme yetkisi almış diğer kamu tüzel kişilerin fertlerden, hukuki cebirle ve kanunla belirtilen kurallara göre karşılıksız olarak aldıkları ekonomik değerlerin toplamıdır.
Tanımdan anlaşıldığı üzere, vergide alacaklı taraf bir devlet; borçlu taraf ise vergiyi ödemekle yükümlü olan kimse ve mükelleftir.
Vergi alacaklısı devlet: İktisadi sömürünün var olduğu toplumsal sistemlerde devlet; ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde, siyasal bakımdan da egemen duruma gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlara sahip olan sınıfın devletidir. Bu, o sınıfın diğer sınıflar üzerinde sömürü ve zulüm aygıtıdır.
Bundan dolayıdır ki köleci toplumda devlet, köleleri boyunduruk altında tutmak için köle sahiplerinin devletiydi; tıpkı feodal devletin serf ve angaryacı köylüleri boyunduruk altında tutmak için feodallerin ve ücretli kölelik düzeni kapitalizmde ise, ücretli çalışanın sermaye tarafından sömürülmesi aracıdır, devlet.
Belirtilen yapılanımda olan devletin vergi almaktaki amacı gelir sağlamaktır. Bunu burjuva ekonomi politiği vergilendirmenin fiskal (mali) amacı olarak tanımlar.
Verginin diğer fonksiyonları ise şöyle sıralanır; makro olarak kaynak dağılımını etkilemesi, ekonomik amaç; toplumda gelir dağılımı “düzeltmesi” de sosyal amaç olarak belirtilir.
Verginin bu sayılan mali, ekonomik ve sosyal amaçları; hem vergiyi ödeyenler üzerinde getireceği ek yükün paylaşımının “dengeli dağılımı” hem de herhangi bir refah azalışına yol açmayacak bir yapıda gerçekleştirilmesi prensiplerinden hareketle dikkate alınır.
Esasta vergilendirmenin bu fonksiyonları ve prensipleri; sömürünün bir tür biçiminin de devlet vergisi olduğunu gizlemenin aracı olarak belirlenmiş olmasıdır.
Çünkü vergi ve benzer gelirlerin esas yükü, verginin yansıtılması gerçeğinden hareketle, emekçi halkın yüklenmiş olduğu ekonomik bir gerçektir.
Vergi borçlusu mükellef: Vergi borçlusu mükellef, gerçek ve tüzel kişilerdir. Tüzel kişiler bir kurum olarak faaliyet sürdüren anonim, limited, kolektif vs şirketlerdir. Vergi mükellefinin görünürde bu yapısının   ekonomik   hayatı “yansıtmadığını” ileriki sayfalarda incelenecektir.
Verginin alımı sırasında arada bir aracının bulunup bulunmamasına göre vergiler, dolaylı vasıtalı ya da dolaysız vasıtasız olarak ikiye ayrılır.
Doğrudan doğruya gelirlerden alınan vergilere vasıtasız vergiler; hizmetlerden ve tüketimden alınan vergilere de vasıtalı vergiler denir.
Tanımlara göre burjuvazi de var olduğu sistem içinde bir vergi mükellefi olarak görülür. Görülür diyorum; çünkü bu durum görünüşte öyledir. Nüfusun toplamı içinde küçük bir orana sahip olan burjuvazi; vergi ödemekten dolayı yüklendiği ek külfeti üretim tarzının öngördüğü tüketim yapısında nihai tüketici olan emekçi halka yansıtır.
Yansıtma; burjuvazinin ödemek durumunda kaldığı tüm vergileri geri tahsil edebilme ya da vergiyi, mal ve hizmeti tüketen kullanıcıya ödetmenin bir aracıdır. Yani mükellefin ödediği vergiyi ticari ilişki içinde bulunduğu başka bir kimseye aktarmasıdır. Bu kimse ise, nihai tüketici halktır.
Dolaylı vergiler: Burjuvazi bu vergileri, ya fiyat mekanizması ile tüketicilere, ya da ücret ve istihdam politikasıyla ücretlilere işçilere yansıtma imkânı bulur. Nitekim vergi dışında işçinin maliyetini arttıran her kalemde, üretim sırasında birer maliyet unsuru olarak görülmesinden dolayı hizmetlerin fiyatlandırılmasında dikkate alınır.
Tüketicilere yansıtılan vergiler, bir avuç burjuvaziyi ve halkı aynı oranda etkilemez. Bir başka biçimde sorulursa tüketilen mal ve hizmetin vergilendirilmesi, bütün sınıfları aynı oranda etkiler mi?
Etkilemez!
O sebeple tüketim sırasında alınan dolaylı vergilerin, gelir dağılımını adilleştirici bir yönde değiştiremeyeceği söylenebilir.
Gerçekte tüketimin vergilendirilmesi emekçi halkı, bir avuç burjuvaziden daha ağır bir vergi yükü altına sokar. Bu sebeple harcanabilir gelirin dağılımını emekçi halk aleyhine değiştirmiş olur. Çünkü tasarruf edebilme ekonomik gücüne sahip olan sınıf, burjuvazidir.
Zaten Keynes’e göre muamele, spekülasyon ve ihtiyat sebebiyle para talep edilir. Ve bu da gelir miktarıyla yakından ilgilidir. Bir işçinin geliri, yaşamını sürdürebilmesine ve kendi varlığını yeniden üretmesine imkân verecek ücrete sahip olmasıdır; bu parayla sadece ve sadece muamele yani günlük ihtiyaçlarını ya “karşılar” ya da tam karşılayamaz ve bir miktar da parayı (borç) talep etmek zorunda kalır. Hakim üretim yapısının bir sonucu olarak da, Keynes’in diğer ihtiyat ve spekülasyon sebeplerine göre esasta para talep edememiş olur. Edebilecek ekonomik güce sahip olan sınıf ise, burjuvazidir.
Yani burjuvazi, tasarruf etme mali gücüne sahiptir.
Tüketimden alınan vergiler, gelirin sadece tüketime ayrılan kısmına yüklenir; dolayısıyla tasarrufları vergiden muaf tutar. Örneğin: KDV oranı yüzde 10 olduğu hatırlanırsa, tüm emekçiler gelirlerinin hepsini tüketime ayırdığı için toplam gelirinin yüzde 10’unu vergi olarak devlete ödeyecektir. Açık anlatımla toplam harcanabilir gelirin ancak yüzde 90’ını kullanma hakkına sahiptir. Herhangi bir burjuvazi gelirinin yüzde 40’ını tüketime ayırıp, yüzde 60’ını tasarruf ediyorsa; bu durumda tüketmek amacıyla ayırdığı gelirinin yüzde 10’unu vergiye tabi olacaktır. Ki bunun sonunda toplam gelirinin yüzde 2.5’ni devlete veriyor olacaktır. Yani gelir toplamında tüketime ayrılan kışımın artmasına azalmasına göre dolaylı vergi yükü de artar azalır. Örneğin, Arçelik’te çalışan bir işçi ile Vehbi Koç’u dolaylı vergilerin yükü açısından düşünelim; işçi gelirinin tamamını şu ya da bu sebeple tüketmek zorunda kaldığından, toplam geliri üzerinden dolayla vergisini öder, ama Vehbi Koç ise gelirinin on binlerde ölçülecek bir kısmını tüketime ayıracağı için, ödeyeceği dolaylı vergi payının oranı da o derece cüzi olacaktır.
Sonuç olarak verginin toplanması emekçi halkın harcanabilir gelirini o daha büyük oranda azaltır ve makro olarak toplam harcanabilir geliri emekçi sınıflarının aleyhine ve burjuvazinin lehine değiştirmiş olur.
Dolaysız vergiler: Kişisel gelirlerden alınan ve gelir seviyesi arttıkça vergi oranı da yükselen müterakki (artan oranlı) gelir vergilerinin gelir eşitsizliğini azaltmada en etkili araç olduğu söylenir.
Acaba!
Ücretlinin vergisi kaynakta kesilirken sermayedar ise beyanname ile ödeyeceği vergiyi bildirir. Bildirimden pek azı kontrol edilir. Nasıl kontrol edildiği de malumunuz…
Kurumlar vergisi mükellefi olan burjuvazinin vergi yükünü azaltma yolları:
1- Vergi kaçakçılığı, beyanname döneminde kazanılan gelirin eksik bildirimini sağlayacak belge düzenlemesidir.
2- Şahsi gelir vergisi şirketlerin dağıtılan kazançlarından alınır. Dağıtılmayan şirket karları çok daha düşük oranlı bir vergi olan ve tüketicilere yansıtılabilen, kurumlar vergisine tabidir. Şirket bünyesinde dağıtılmayan kar tutarı, tasarruf olarak tutulması halinde bu kısım gelir vergisinden muaf tutulabilir. Dağıtılmayan karın etkisiyle iç tasarrufu artan ve bu sebeple mali olarak güçlenen şirketin hisse senetlerinin değeri artar. Bu artış, hissedarların tasarruflarını şirket bünyesinde tutmalarının sonucudur. Ve hisselerin artan fiyatları üzerinden nakde çevrilmesiyle elde edilen kazanç da ya vergiden muaftır, ya da çok düşük oranda vergilenir.
3- Vergi kanunları aslında burjuvazinin tüketimine dâhil olan bir yığın harcamayı cömertçe masraf saymasından ve vergiye tabi tutmasından doğar. İş adamlarının seyahat, lokanta, otel, telefon vs. giderlerinin önemli bir kısmı işletme giderlerinden sayılmaz. Fakat harcamaların iş ilişkisine göre yapılıp yapılmadığının tespitini tamamen yapmak mümkün olmadığı için, iş adamlarının şahsi tüketimlerinin bir kısmını iş masrafı olarak gösterir ve bununla mevzuata göre vergi kaçakçılığı yapar. Harcamalar iş yapmanın gerçeği olarak sunulduğu için firmanın vergiye tabi olacak gelir miktarını azaltır ve böylece de kurumlar vergisinden de kaçırma söz konusudur. Bu yolla vergiye tabi kurum gelir azaltılmış olur.
Ek olarak, sermaye birikiminin teşviki için kurumlar vergisi mevzuatında ön görülen muafiyet ve istisnalarla vergiye tabi kurum kazancı miktarının azaltılması hedeflenir. Ön görülen teşviklerle vergi matrahını oluşturan kurum, kazançları fiilen küçültülmüş olur.
Anlaşıldığı üzere ülke bütünselliğinde burjuvazi ya hiç vergi vermeyen ya da tüketiciye yansıtılmak kaydıyla cüzi vergi veren durumdadır. Böyle bir sonuç üretim yapısına bağlı olarak biçimlenen bölüşüm ilişkileri ve tüketim yapısı üzerinde şekillenir.
Sömürünün bir türü olan verginin, ücretliye karşı üstlendiği fonksiyonu burjuvazi içinde yapabilmesi, toplumsal ve tarihsel bir gerçek olan sınıflı devlet anlayışıyla çelişir.
1.6- Artı-değer ve vergi ilişkisi
Kapitalizmde işçi sınıfının yani proletaryanın yarattığı toplam değer ile burjuvazinin bu sınıfa ödediği ücretler toplamı arasında daima bir fark vardır. Bu kapitalizmin varlık koşuludur. Bu sebeple işçiler ürettikleri ürünler toplamının ancak bir kısmını alabilirler.
Fark; işçilerin ürettiği ürün fazlası artı-değerdir. Bu fazlalık karşılığı ödenmemiş emek Olup kapitalist sınıfa düşen paydır. Yani emekçilerin kendi emek-güçlerinin değerini ürettikten sonra fazladan üretilen değere artı-değer denir.
Anlatımdan olarak kapitalizmde işçi sınıfı toplam emeklerinin bir kısmını kendileri için, bir Kısmını ise kapitalist için harcamış olmaktadır.
Demek ki, kapitalizm artı-değer var olduğu sürece yaşayabilir. Bir başka anlatımla burjuvazinin yaşam kaynağı, artı-değerdir. İşte kapitalist işletmelerde her birinde üretilen yeni değerle, ücret arasında farkın varlığı; makro olarak ekonominin bütününde işçilerin elde ettiği ürünlerin, ürettikleri ürünler toplamından az olmasının sebebidir. İşletmelerin her birinde emek gücünün belli bir süresinde işçinin yalnızca burjuvazi için çalışması, ülke ekonomisinde sarf edilen emek-gücü toplamının belli bir miktarını işçi sınıfı tarafından asalak sınıflar için harcamış olması sonucunu verir.
Bu artı-değer; ücret dışında kalan diğer kar, faiz ve rant gelirleri kaynağını oluşturur.
Artı-değer fiili üretim sırasında yaratılır ve piyasada fiyat mekanizması işleyişi ile kar, faiz ve rant gelir grupları arasında paylaşılır.
Aslında bu gelir grupları, kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak sermayenin kendi içinde farklılaşmasının ürünüdür. Bunun sonuncu olarak bütün olan burjuvazi de kendi içinde farklılaşır.
Kar, sanayi sermayesinin; faiz, para sermayesini ve ticari kar da meta sermayesinin geliri olup, rant ise toprak kirasıdır.
Sanayici kapitalistler, üretime sanayi sermayesini kullanmak suretiyle doğrudan doğruya işçi-emeğini yani artı-değerini kendisine mal eder ve fiyat mekanizması kanalıyla kara dönüştürür.
Tüccar kapitalistleri elinde bulunan ticari sermayeyi para sermayesine yani malları paraya çevirir. Böylece tüccar kapitalisti kara sahip olur.
Para sermayesi sahibi kapitalistlerin geliri ise faizdir.
Para biçiminde nakit sermayeye sahip olan burjuvazi, ek para sermayesine ihtiyaç duyan diğer kapitalistlere bu sermayeyi faiz karşılığında ödünç verme olanağına sahiptir. Bu durumda para sermayesi, faiz getiren sermayeye dönüşür. Böylece para sermayesi alacaklıya, borçlunun kullanması karşılığında ek para geliri sağlar. Bu faizdir. Diğer yandan para sermayesini üretimde kullanmak maksadıyla alan kullanıcının amacı da kar elde etmektedir. Artı değer fiyat mekanizmasıyla piyasada kar olarak gerçekleşir. İşte faiz bu karın bir kısmı olması anlamında, işçilerin ürettiği, ama sahip olamadığı artı-değer; faizin kaynağıdır.
Diğer yandan rant ise tarım sektöründe üreticiler kendileri için değil de emek-gücünü bir kapitaliste satarak çalışıyorlarsa, ürettikleri ürünün hepsini değil ancak bir kısmın* ücret şeklinde alırlar. Kapitalist çiftçi ürün fazlasına yani artı-değere aynen bir fabrikada olduğu gibi el koyar. Bu halde kapitalist bir işletmedeki bölüşüm ilişkileri, tarım işçileri ile kapitalist çiftçi arasında da geçerlidir. Ancak tarımda meydana gelen artı-değerin paylaşılmasında sanayide görülmeyen bir başka mülkiyet sahibi sınıf da rol oynar. Bu, toprak sahibidir ve toprağını kiralayan kapitalist çiftçinin ilk aşamada eline geçen artı-değerden toprak kirasını alır. Bu anlamda toprak kirası yalnız kiracı tarım işletmelerinin sırtına binen bir yüktür. Ekilen toprağın verimli olup olmamasına göre kira bedeli de değişir.
Makro olarak ekonomide ulusal gelir; başta ücret olmak üzere artı-değerin birer parçaları olan kar, faiz ve rant gelirleri toplamıdır.
Buna göre ücret dışında diğer gelirlerden dolaylı ya da dolaysız olarak devletin aldığı her artığın yani vergi ve benzeri gelirlerin kaynağı artı-değer olduğu anlaşılır.
Emek-değer bilimsel kuramına göre, artı-değerin kaynağı karşılığı ödenmemiş emektir. Bu sebeple, artı-değerin paylaşımında her bir diliminin de kaynağı ödenmemiş emektir.
Toplumsal ürünün paylaşımında artı-değerin bir parçası olan verginin de kaynağı, artı-değer olması sebebiyle karşılığı ödenmemiş emektir.
Ekonomik sömürünün de karşılığı ödenmemiş emek olması anlamında, vergi de bir sömürü aracıdır.
1.7- “Sömürü de yok vergi de”
Her bir üretim tarzının, bir bölüşüm tarzı vardır.
Üretim araçları üzerinde mülkiyet biçimini içeren üretim ilişkileri aynı zamanda yönetimsel alt-üst ilişkisiyle birlikte bölüşüm ilişkilerini de içerir. Bu anlamda her üretim ilişkisinin de bir bölüşüm ilişkisi vardır.
Kapitalizmde bölüşüm, esasta sermayeye göre olur ve işçilerin emek-gücü ile yarattığı toplumsal üründen aslan payını artı-değer biçiminde sermayeyi temsilen burjuvazi alır.
Sosyalizmde bölüşüm; esasta emeğe göre olur. Yani emeğe göre bölüşüm sosyalizmin ekonomik bir yasasıdır. Ve bu insanlar arasında “ihtiyaca göre bölüşüm” ilkesinin önceli olması anlamında bir zorunluluktur. Bu anlamda da, emeğe dayanmayan gelirlerle, üretim ve çalışanların ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik önemli kaynakları aşıran asalaklığı dıştalar. Onun içindir ki, “çalışmayan yiyemez” ilkesi, bölüşüme hâkim olur.
Emeğe göre bölüşüm ilkesi hem emeğin niceliğine ve niteliğine, hem de emek-gücünün kullanıldığı üretim koşullarına göre paylaşımı öngörür. Bu ilke, esas itibariyle geçmiş toplumun (kapitalizm) izlerini taşıması anlamında “burjuva hakkı”ndan kaynaklanan eşitsizliğin halen yok edilemediği gerçeğini aydınlığa çıkarır. Yani üretim araçları üzerinde özel mülkiyet ilga edilmiş olup, “burjuva hakkı” bu ölçüde ortadan kalkar; ama tümüyle ortadan kalkmış olduğu ve kapitalizmin etkisinden tümüyle arındırılmış olduğu iddia edilemez.
Emeğe dayanan ekonomik ve toplumsal düzende, mülkiyet biçiminin ayırt edici özelliği nedir?
Kapitalizmde var olan üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal yapısı arasındaki çelişkinin çözümü anlamında üretim araçlarının toplumsal mülkiyetidir. Artık üretim araçları sahibi proletaryadır. Bununla üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyetin varlığı ile bunların bir sömürü aracı olan sermaye olmaktan çıkması sağlanmış olur.
Buna bağlı olarak aynı zamanda; üretim, değişim ve dağıtım süreçleri içinde ilişkilerin niteliğini belirler ve sömürüden kurtulup insanların işbirliği ile, ürünlerin “herkese emeğine göre” ilkesine uygun bir tarzda emekçiler yararına paylaştırılmasıyla belirlenir.
Gerçekten de, işçi sınıfının yönetime hâkim olduğu ve üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyetin bulunduğu ekonomik ve toplumsal yaşamda yani sosyalizm de, çalışan her bir kişinin kendi payına düşeni alması sebebiyle, sömürüden bahsedilemez.
“Sömürü yoktur!”
Bu, çalışanlarda üretimi daha da artırmayı ve gelişmeyi motive eden esas güç olur.
Böyle bir yaşam, işçi sınıfının ulaşmak istediği birinci hedeftir. Buna bağlı olarak “herkesin ihtiyacına göre” ilkesinin hayat bulduğu, insanlığın altın çağına ulaşılacaktır.
Onun içindir ki, kapitalizme özgü olan üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet arasındaki uzlaşmaz çelişki; sosyalizmin bir sistem olarak maddi güç bulduğu koşullarda tasfiye edilmiş olur. Çelişkinin çözümü anlamında üretimin toplumsal niteliğine uygun mülkiyet biçimi; üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyettir. Bunu esas alan sosyalizmin ekonomi politiği, insan istek ve iradesinden bağımsız olarak var olur.
Böyle bir ekonomik yapıda, toplumsal ürünün paylaşımı nasıl olur?
Toplam toplumsal ürün; çalışanların geliri ücret yani bireysel tüketim fonu ve hem yeniden üretimi hem de devletin üzerine düşen hizmetleri karşılamak amacıyla bir de toplumsal fon olarak ikiye ayrılır.
Toplumsal fon; çalışan bir kişinin kendi ücretleri karşılayacak gerekli çalışmayı yaptıktan yani gerekli-emek süresini kullandıktan ve gerekli-ürünü ürettikten sonra artı-emek süresinde sağlanan artı-ürünlerin toplamıdır. Bu fon, şu ya da bu kişilerin çıkarına değil, genelinde tüm toplumu ve özelinde her emekçinin gereksinmelerini karşılamak amacıyla kullanılır. Fon, doğrudan üretim sırasında yapılan paylaşıma göre belirlendiği gibi kaynağı arasında vergiyi göremiyoruz.
“Vergi de yoktur!”
Neden toplumsal bir fona ihtiyaç duyulur?
1- Hem üretim araçlarının yenilenmesi hem de yatırım yapılması için,
2- idari, eğitim, hastaneler ve sosyal yardımlar için,
3- Çalışmayan ya da çalışmayacak durumda olanların bakılması için,
4- Emperyalist kuşatmaya karşı yapılması zorunlu savunma ihtiyaçlarını finanse etmek için fonun toplanması, sistemin devamı için bir zorunluluktur.
Toplumsal fon, ekonominin planlanması ile yapılması öngörülen harcamaları karşılamak amacıyla oluşturulur ve belirtilen doğrultuda harcama yapılır.
Bireysel tüketim fonu; sosyalizmde hâkim üretim yapısından dolayı, emek-gücü bir meta değildir; satılıp alınamaz ve bu anlamda da ne değeri ne de fiyatı vardır; ama ekonomik yaşamda meta üretiminin ve değer yasasının varlığı biliniyor. Çalışana emeğinin nicelik ve niteliğine göre toplumsal üründen payına düşen ücret, toplumsal ürünü emeğe göre bölüşüm biçimi olarak ifadesini bulur. Diğer bir anlatımla sosyalist sistemde ücret, parasal biçimde ifade edilen toplumsal ürünün, bolümü olup, işçinin mesleki becerisine ve işin niteliğine ve karmaşıklığına göre farklılıklar gösterir. Fakat bu farkın en az düzeyde olması, toplumsal yaşam açsından hem arzulanan bir hedef hem de bir zorunluluktur.
Ücret, hiçbir kesintiye (vergi vs.) uğramayan bir gelirdir.
Toplumsal ürün; hem emeğe dayalı ekonomik ve toplumsal yaşamın her alanda korunabilmesi ve daha da ilerletilebilmesi için gerekli toplumsal fon ve çalışanların tüketimlerini karşılamak için ayrılan ücret fonu olarak ikiye ayrılır.
Anlaşıldığı üzere emeğe dayalı ekonomik ve siyasi yapılanım, devlet harcamalarını kapitalizmde olduğu gibi dolaylı ya da dolaysız vergilerle finanse etmeyip, toplumsal fondan karşılar. Ayrıca verginin esasta kaynağının artı-değer olduğu hatırlanırsa, bu toplumsal yaşamda da artı-değer üretimi yapılamayacağı ekonomik gerçeği sebebiyle, vergiden de bahsedilemez. Vergiden bahsedilemez; çünkü karşılığı ödenmemiş emek olan artı-değerin olmadığı ekonomik ve siyasal düzen sosyalizmde sömürü yoktur. Bu sebeple, kaynağı artı-değer olan vergi de yoktur.

2- KONSOLİDE BÜTÇE VE KAYNAK KULLANIMI
Burjuva ekonomi politiğine göre bütçeler, kamu ekonomisi açısından yalnızca gelecek yılın harcama-gelir öngörülerini toplayan bir belge değildir. Çünkü bütçeler, hükümetin ekonomik ve sosyal politikalarının çerçevesini çizen belgelerdir. Bu belgeler, ilk önce hükümetin kamu hizmetlerinin başlıca finansman aracı olmak durumundadır. Bununda ötesinde bütçeler, kısa ve orta dönemli ekonomi politikaların temel mali aracını oluştururlar veya oluşturmaları gerekir.
Belirlenen ve programlanan yıllık makro büyüklükler esas alınmak suretiyle bütçenin gelir ve gider kalemlerinin ve bütçe açığının ne kadar olacağı tespit edilir. Edilir edilmesine de ekonominin dengelerini kuracak bir önlemler paketi olarak hazırlanan bütçeler, formaliteden öte gitmez:
1- ’80’li yıllarda uygulanan bütçenin belirgin özelliği, burjuva ekonomi politiğince belirlenen bütçe ilkelerine bile uygunluğunun şüphe götürür olmasıdır. Çünkü kamunun gelir-gider hesaplarında ne bir bütünlük vardır ne de buna karşın yapılmış olan öngörülerin hiçbiri yılsonunda gerçekleşmiş olmaktadır. Başlangıç ödeneklerine göre yılsonu ödenekleri, genelinde yüzde 20 daha fazla gerçekleşir. Ayrıca da bütçe gelirlerinde enflasyon oranı üzerinde bir artışın olduğu söylenemez. Bundan dolayı, yılsonu bütçe açıkları öngörülenden yüzde 70 ile yüzde 100 arasında değişen oranlarda daha fazla olarak gerçekleşir.
2- Konsolide bütçenin giderlerinde transfer harcamalarının payı yüzde 50’ye yaklaşır ve genelinde bütçenin dörtte biri oranında borç faiz ödemeleri yer alır. Bundan dolayı bir yatırım ya da kamu hizmetlerini artırma bütçesi olmayıp, borç ödeme bütçesidir.
3- İzlenen para politikası gereği rant gelirlerinin vergilendirilmediği ve bu sebeple vergi yükünün azaldığı koşullarda, ulusal gelirde nispi payı sürekli artar. Diğer yandan reel ücretlerin azaldığı ve ulusal gelirde ücretlilerin nispi payının azaldığı koşullarda, vergi yükü artar. Böyle bir gelir dağılımı ve maliye politikası islendiği bu dönemde, bütçe sürekli açık verir.
4- Bütçenin sürekli açık verdiği ve bunun politika olarak benimsendiği bir dönemde, anti-enflasyonist politikada ne derece “başarılı” olunacağının örneğini yaşadığımız ANAP’lı yıllar oluşturur.
5- Yine bu dönemde bütçeler reel olarak daralıyorsa da, bu; kamu kesimi bütününün daraldığı anlamına gelip gelmeyeceği sorulabilir. Çünkü 1984 yılı sonrasında yeni kurulan 250ye yakın fonda toplanan meblağ, bütçe dışında bir bütçe oluşturacak kadar büyüktür. Zaten konsolide bütçenin vergi yükü yüzde 15’lere kadar inerken, ekonomide toplam vergi yükü ise yüzde 30’ları aşar. Bu anlamda merkezi bütçeler, kamu kesiminin gerçek büyüklüğünü vermekte yetersiz kalır.
1990 mali yılı bütçesinin de farklı özelliklerinin olamayacağı söylenebilir: Çünkü yılsonunda gerçekleşmeler, öngörülen bütün tahmini hesaplamalardan farklı olacağı gibi, bütçe açığının daha da artmasına bağlı olarak, yıllık enflasyon oranı geçen yılı aratmayacaktır.
2.1- Bütçe giderleri
1990 mali yılı konsolide bütçesi 63.3 trilyon TL olup, bunun yüzde 43.1’i cari; yüzde 14.4’ü yatırım ve yüzde 42.5’i transfer harcamalarıdır.
Bütçe gider kalemleri:
1- Ana grupların artışı: Harcama kalemlerinin artış oranları incelendiğinde bundan en fazla nasiplenen borç faiz ödemelerini de kapsayan transfer harcamalarında olmuştur; 1985 yılında yüzde 35.7 olan artış oranı 1988’de yüzde 77.7’ye yükselir ve 1990’da yüzde 63.9’a geriler. Yine bu yıllarda yatırım harcamaları artış oranı 1985 yılında yüzde 62.9 iken 1988’de yüzde 49.1’e kadar geriler ve sonrasında artar. Cari harcamalarında artış oranı yüzde 40’lardan yüzde 60’lara yükselir. Anlaşıldığı üzere bütçe kalemlerinde en çok transfer ve cari harcamalar artarken yatırım harcamaları geriler, ANAP iktidarının tüm şatafatlarına karşın yatırımı fazlaca düşünmeyen ya da düşünmek istemeyen bir bütçe yapısı esas alınmıştır.
2- Ana gruplar itibariyle dağılımı: Konsolide bütçede bu kalemlerden cari harcamaların payı 1985 yılında yüzde 38.2 iken sonraki yıllarda sürekli azalır ve 1989’da yüzde 34’e kadar geriler. Genelinde konsolide bütçede personel ödenekleri yüzde 21 ile yüzde 24 arasında değişen paya sahipken, 1990 mali yılı konsolide bütçede yüzde 31.6’ya yükselmesi sebebiyle cari harcamaların payı da yüzde 43.1’e çıkar. Yine bu yıllarda yatırım harcamalarının payı yüzde 20’lerden, yüzde 14.4’e kadar geriler. Diğer yandan yüzde 40’larda olan transfer harcamaları payı 1989 yılında yüzde 49.8’e yükselirken. 1990da yüzde 42.5’e iner. tç ve dış borçlara ait faiz ödemeleri bir transfer harcaması olup, 1985’de yüzde 12.5 olan payı sonraki yıllarda sürekli olarak artar ve 1989’da yüzde 28.2’ye yükselir ve bu mali yılda da yüzde 23.1 olması öngörülür.
Faiz ödemelerin artan bu payından dolayı son yıllarda Konsolide bütçeleri bir borç ödeme ve yatırım yapmama bütçesi olarak değerlendirilir.
3- Konsolide bütçenin bir diğer özelliği de, başta tahmini olarak hedeflenen başlangıç ödeneğine göre yılsonu ödeneği yüzde 20 daha fazla gerçekleşiyor olmasıdır. Bu da bütçe açığını hem daha fazla artırır ve hem de iktidarın ekonomi kurmaylarınca ne derece doğru tahmini hesaplama yapmış olduklarını gösterir.
4- Konsolide bütçenin fonksiyonel dağılımı: Konsolide bütçenin ödenekleri fonksiyonel yani belli kalemlere ayrılır; genel hizmetler, borç-faiz ödemeleri, eğitim, savunma vs. 1990 bütçe teklifi fonksiyonel ya da işlevsel yönetsel açıdan 1989 bütçesi ile karşılaştırıldığında, başlangıç ödenekleri itibariyle 1990 bütçesinde eğitim ve birazda sağlık hizmetlerine ağırlık, verildiği görülmektedir. Başlangıç ödenekleri itibariyle eğitim hizmetlerinin toplam ödenekler içindeki payı yüzde 12.2’den yüzde 16.3’e, sağlık hizmetleri payı da yüzde 2.8’den yüzde 3.9’a yükselir. Belirli kalemleri değiştirme gereği duydum, Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı ödeneği adalete değil savunmaya eklenirse ödenek payı bir hayli yükselir. Buna göre savunmanın payı 1990 mali yılı bütçe gerekçesinde yazdığı gibi yüzde 16.9 değil yüzde 20.4tür. Her zaman ki gibi aslan payını savunma almıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı ödeneği yüzde 783.5 ile en fazla artan bir kalem olup, toplamda payı yüzde 1.3 olur, bu oran geçen yıl yüzde 0.6 idi.
5- Bazı devlet kurum ve kuruluşlarının (ör. MİT) ödenekleri bütçede gösterilmez.
1990 konsolide bütçesi önceki yıllardaki bütçeler gibi yatırımı pek düşünmeyen ve esasta borç ödeme işlevini gören bir bütçe özelliği taşıyor. Çünkü ödenek toplamının yaklaşık dörtte biri borç faizi ödemeye ayrılmıştır.
2.2- Bütçe gelirleri
1990 yılında 53,4 trilyon genel ve 0,5 trilyon katma % . bütçeden olmak üzere konsolide bütçe geliri, geçen yıla ‘ göre yüzde 72.2 oranında daha büyük 53,9 trilyon TL olarak tahmin edilir. Konsolide bütçe gideri de 63.3 trilyon olduğu için bütçe açığı 9,4 trilyon olup, bu açık borçlanma ve zamlar ile finanse edileceği öngörülmüştür.
Bütçe gelir kalemleri:
1- Yayınlanan resmi rakamlara göre 1985 yılı sonrasında izlenen ekonomi politika gereği bütçe gelirlerinde enflasyon oranı üzerine reel bir artışın olmadığı görülüyor. Bu da, bütçeyi borçlanmaya zorlayan önemli bir sebep olarak ortaya çıkıyor. Diğer bir gelir kalemi de, zamlar…
2- Konsolide bütçe gelirleri içinde vergi gelirlerinin nispi önemi çok hafif de olsa geriliyor. Vergi gelirlerinin konsolide bütçe gelirleri içinde 1985’de yüzde 83,1 olan payı sonraki yıllarda artar ve 1987 de yüzde 86,7’ye yükselir ve 1988’de yüzde 80,9’a geriler. Yine 1990 yılı konsolide bütçe gelirinin yüzde 81’ini vergi gelirleri oluşturur. 1985 yılında uygulamaya konulan KDV’nin etkisiyle, konsolide bütçe gelirleri içinde vergi gelirleri payı artar. Fakat özellikle rant gelirinin cüzi denilecek bir oranda vergiye tabi olması ve sermaye birikimi adına dolaylı vergilerin ağırlıkta olan bir vergi geliri yapısının benimsenmesi sebebiyle de, belirtilen payın gerilediğini sanıyoruz. Ayrıca gerilemede fonların etkisi olabilir.
3- Vergi gelirleri dağılımında dolaylı vergilerin payı artıyor. 1985 yılında bir reform hamlesi olarak sunulan ve yürürlüğe konulan KDV ile böylece vergi sisteminde olan tüm adaletsizliğin birden bire yok edileceği mavalıyla vergi gelirinde hayli yüksek oranlarda artışın ne olacağı sürekli yinelendi siyasi iktidar ve temsilcilerince. O kadar çok özelliğinden bahsediliyordu ki, kamu maliyesiyle ilgili tüm sorunların çözümünü sağlayacak sihirli formülü nedir diye sorulsa da sorulmasa da hep “KDV” deyip durdular. Özellikle “adil vergi” KDV nitelemesiyle düşük gelirlilerin vergi yükünün azaltılacağı, yüksek gelirlilerin artacağı ve kaçakçılığı da önleyeceği mavalı bolca okundu.
Acaba diye sormaya gerek yok, çünkü burjuvazinin bu kadar işleve sahip diye sunduğu ve uyguladığı herhangi bir politikada diğerlerinde de olduğu gibi bir çapanoğlu vardı, öyle de oldu. Mal ve hizmetlerin alımı ve kullanımı sırasında uygulanan KDV bir vasıtalı vergidir. 1980 ve 1985 yılları arasında yüzde 35 ve yüzde 40’larda bir orana sahip olan vasıtalı vergilerin payı büyük bir artışla yüzde 50’lere yükseldi.
Dolaylı verginin sadece gelirin tüketime ayrılan ve harcanan kısmından alındığı gerçeği biliniyor. Bu halde tüketime ayrılan gelirin, toplam gelir içinde payının azalmasına bağlı olarak da bu gelir sahibine dolaylı vergi vasıtasıyla gelen vergi yükü, gelirinin tümünü harcayana göre daha az olacaktır. Böyle bir vergi yapısı, bütçe geliri içinde vergi gelirlerinin azaldığı bir sırada hâkim kılınıyor.
Ne adına?
Sermaye birikimini teşvik… Öncelinde böyle olmadığını ve kökten bir değişiklik olduğunu söylemiyoruz. Fakat bu vergi yapısıyla daha çok teşvik edilmiş olduğunu vurguluyoruz. Ekonomik krizin yaşandığı bir dönemde böyle bir politikayı özellikle hem sanayicilik hem de bankacılıkla uğraşan tekelci burjuvazinin destekleyeceğini düşünüyoruz. Çünkü rant gelirlerinin ulusal gelirde payının artığı bir dönemde neredeyse vergiye tabi tutulmayacak denebilecek bir oranda vergilenmesi benimsenir, işte bu sebeple doğacak açık, vasıtalı verginin artışıyla kapatılmaya çalışılır. Vasıtalı vergilerin bu derece etkin olmasından küçük işletmeler de yararlanır, fakat bunlara etkisi çok cüzidir. Çünkü kurumlar vergisi açısından büyükler kadar kaçırma imkânları yoktur.
4- Dolaysız ya da vasıtasız vergiler gelirden ve servetten alınan vergilerden oluşur. Vergi geliri içinde gelirden alınan vergilerin payı yüzde 50″ye yakın olup, servetten alınan vergilerin payı ise ya yüzde 1 ya da yüzde 1 ‘in altındadır. Demek ki vasıtasız vergiler esasta gelirden alınan vergilerden oluşuyor. Bu gelirden alınan vergi içerisinde gelir vergisi payı yüzde 35’lerde iken, kurumlar vergisininki yüzde 15’e yakındır. Anlatımdan olarak ücretli ve maaşlılardan alınan ya da genelinde bilinen adıyla bordro mahkûmlarından alınan gelir vergisi, vasıtasız vergiler içinde nispi bir öneme sahipken, servet düşmanlığı yapmamak İçin servetten alınan vergi payı yok denecek kadar azdır.
Sonuç olarak bütçe gelirlerinden doğan yükü esasta emekçi halkın yüklendiğini ileriki sayfalarda inceleyeceğiz.
2.3- Bütçe açığı
Bütçe açığı, belirlenen bir dönem içinde gelirlerin giderleri finanse edememesidir. Diğer bir anlatımla gelirlerden daha fazla giderin yapılmış olmasıdır. Bütçe dengesinin finansman tablosunda bütçe . açığına avanslar, bütçe emanetleri ve ödenecek çekler hesabı artığı eklenerek hazinenin nakit açığının nasıl finanse edileceğini ya da edildiğini gösteren borç kalemleri yeralır. Genelinde tüm cumhuriyet ve özelinde ’80’li yılların hükümetleri döneminde, daha baştan bütçe açık olarak hazırlanır. Dönem içinde öngörülen tahminlerde yanılmayla birlikte açık daha da artar, büyür. Bütçe açığı borçla finanse edildiği için, iç ve dış borç toplamı da her yıl artar.
’80’li yıllarda bütçe açığı:
1- Gerçekleşen yani fiili bütçe açıklan, daima öngörülen tahmini açıkların üstünde gerçekleşmiştir. 1986, 1987 ve 1988 yıllarında tahmini bütçe açıkları sırasıyla 0.5 trilyon; 0.9 trilyon ve 2.2 trilyon iken, yine bu yıllarda gerçekleşen bütçe açıkları ise 1.1 trilyon; 2.2 trilyon ve 3.4 trilyon olmuştur. Yani gerçekleşmeler, öngörülenden sürekli fazladır. Benzer gelişme geçen yılda da yaşanır ve 4.5 trilyon olarak öngörülen açığın 10 trilyonu aştığı (ikinci tahmini gerçekleşme) açıklanıyor.
2- Buna bağlı olarak emisyon artmış ve enflasyon oranı da sürekli yükselmiştir.
1986 yılında emisyon hacmi 2 trilyon iken sonraki yıllarda 3 ve 4.5 trilyona çıkmış ve 1989 sonunda da 8.2 trilyon olmuştur. Emisyon miktarından bankaların kasalarında bulunan paranın çıkarılmasıyla bulunan dolaşımdaki para miktarı 1986 yılında 1.4 trilyon iken sonraki üç yılda sırasıyla 2.3 trilyon, 3.4 trilyon ve 7.2 trilyon olarak gerçekleşir. Buna göre dolaşımdaki para 1986’da yüzde 39; 1987’de yüzde 60; 1988’de yüzde 50 ve 1989’da yüzde 110 oranında artmış olduğu anlaşılır. Makro olarak ekonominin durumu dikkate alındığında bu yıllarda mal ve hizmetlerin üretimi dolaşımdaki para miktarı oranı kadar artmayınca ya da adamayınca, fiyatlar artıyor, öyle de olur. Piyasada alım-gücü olarak bulunan paranın, fiyatlara gecikmeyle etkisi olacağından dolayı 1986 yılında yüzde 29.6 olan Toptan Eşya Fiyatları Endeksi (TEFE) sonraki bir yılda yüzde 32’ye 1988’de yüzde 68.3’e ve geçen yıl da yüzde 69.6’ya yükselmiştir.
Bu koşullarda ismi lazım değil bir Devlet Bakanı kalkıyor, “enflasyon şahsi meselemdir” diyerek maval okuyor. Yeni yıla bu mavalı bolca “dinleme” imkanı bularak girdik. Enflasyona ister uygulamalı yönden isterse de kuramsal yönden ekonomik analiz yapıldığında, bütçe açığının etkisinin önemli olduğu vurgulanır. Buna karşın, bu sırada soğan ve ıspanakla uğraşan adı geç(mey)en bakan halen “ekonominin iftihar edilecek bir performansa ulaştığına” kendisi inanır yine kendisi söyler, hem de 1990 bütçesinin 9.4 trilyon yani gider bütçesinin yüzde 15’i kadar açık vereceği tahmin edildiği koşullarda.
3- Bütçe açığı bir yandan emisyon artışını zorlarken diğer yandan borçlanmayı da artırır. Nakit açık borçlanarak finanse edildiği için ve sürekli de borçlanmayı öngören bir bütçe hazırlandığı için toplam borçlanmanın azalacağını beklemek ham hayaldir.
Bir borç ilişkisini andıran gelir ortaklığı senetleri, döviz tevdiat hesapları dikkate almadan rakamlarda yazılan iç borç ve dış borç toplamı TL olarak 1986’da 33.4 trilyondan, 1987 yılında 55.5 trilyona ve 1988’de
88.5 trilyona yükselir. Bu toplamların GSMH’ya oranı 1986’da yüzde 85,1987de yüzde 95 ve 1988 yılında ise yüzde 88.5 olduğu hesaplanır. Bir yandan borç ödemelerinde aksamanın olmadığı söyleniyor ama bir yandan da sürekli olarak hem toplam borç stoku hem de borç servisi her yıl artıyor. Çünkü borç borçla finanse ediliyor.
4- Bütçe açığı sürekli artmış olduğu için açığın GSMH’ya oranı da artar; 1986 yılında yüzde 2.9, olan bu oran 1987’de yüzde 4’e yükselir ve 1988 yılında yüzde 3.8’e enir. Bu son yıl oranı, sürekli anılan 1979 yılınkine eşittir.
Bu anlatımlar ışığında, 1990 yılı için öngörülen bütçe açığı hakkında;
1990 yılı bütçesi, 1989 yılı tahmini gerçekleşme rakamları dikkate alınarak hazırlanır. Öyle ki 1989 yılı bütçe açığı gerçekleşme tahmini öngörülenden yüzde 28.7 daha az 1.6 trilyon olarak hesaplanır. Fakat kesin olmamakla birlikte bütçe açığının ikinci tahmini gerçekleşmesinin 10 trilyona yaklaştığı basında yer alır. Bu halde verilerin gerçeği yansıtma payının bir hayli düşüklüğü dikkate alınırsa, 1990 yılına ait bütçe açığının öngörüldüğü gibi 9.4 trilyonda kalacağı düşünülemez.
’80’li yılların bütçeye ait özelliklerinden biri de, bütçe açığının öngörülenden yüzde 70 ile yüzde 100 arasında değişen oranlarda daha fazla gerçekleşmesidir. ANAP İktidarının bu konuda ilkesizlik yapması beklenemez ve onun için 1990 yılı bütçe açığının öngörülenden en az yüzde 70 oranında daha fazla gerçekleşmesi beklenebilir. Buna bağlı olarak borç stoku toplamı da artacaktır.
(Sürecek)

Şubat 1990

Demokrasi Ve Faşizm, Tekelci Burjuva Devletinin İki Yüzünü, İki Biçimini İfade Ediyor

Sınıf mücadelesine anti-faşist sloganların damgasını bastığı dönemde, faşizm olgusu pek çokları tarafından, tekelci burjuvazinin, mali sermayenin ‘en gerici, en emperyalist, en şovenist’ kesimlerine göre tanımlanıyordu. Tekelci burjuvazinin faşist ve liberal kesimleri birbirinden ayrılıyor, tekelci burjuvazinin faşist kanallarını hedefe alan, liberal kanatlarını yanına almaya çalışan siyasal programlar, güncel plâtformlar, güncel talepler listesi formüle ediliyordu. Siyasal programlar ve anti-faşist mücadele anlayışı, UDC benzeri anti-faşist cephelerin kurulmasına kaynaklık ediyordu. En’li faşist anlayışının en radikal yorumu, siyasal platformda anti-tekel bir programın ve burjuva demokratik istemlerin ötesine geçmiyordu.
‘En’li faşizm anlayışı gelenekleri siyasal reformculuğa önemli bir teorik çıkış noktası oluşturuyordu.
Çıkış noktaları azaldı ve bir dönem kapandı. ‘En gerici’ terimi ile başlayan ve tekelci burjuvaziyi renklerine göre ayıran bir faşizm tanımlanması, Seçenek Dergisi’nin 3. sayısını dışında tutarsak, yapılmıyor artık. Tekelci burjuvazinin “eri gerici’ kesimlerini kapsamı içerisine alan bir faşizm tahlilinin, kapitalizme monte edilen “barışçıl” ve ‘demokratik’ nitelikleri lekeleyebileceği varsayılıyor. Kapitalizm ile sosyalizm bir noktada buluşuyor, iki sistem arasındaki ortak paydalar giderek çoğalıyor ve ekonomik ve siyasal normlar açısından Sovyet ve Doğu Avrupa kapitalizmi ile Batı tekelci kapitalizmi arasındaki farklar siliniyor. Kapitalizmin, bir sistem olarak kendi gelişme dinamiklerini tüketmediği görülüyor, kapitalizm toptan ‘ilerici’ misyonunu koruyor. Faşizm olgusu ile kapitalizmin ‘ilerici’ ve ‘demokratik’ özellikleri, birbirleriyle siyasal anlamda örtüşmüyor. Örtüşmediği yerde faşizm olgusu literatürden çıkarılıyor. Veya ‘macera arayan’ birkaç ‘kendini bilmez’in oluşturduğu ve sosyal tabanından kopmuş marjinal bir siyasal hareket düzeyine indirgeniyor. Faşizm terimi Batının ‘demokrat’ burjuva liberalleri tarafından yaşatılıyor ve artık bir tarih olmuş sosyalist devletin son siyasal izlerini kazımakta biraz geç davranan Doğu Avrupa’nın bürokratik sosyal-faşist rejimlerini tanımlamak için kullanılıyor. Emperyalist sistemin özellikle geri halkalarda, burjuvazinin siyasal istikrarını gerçekleştirmede siyasal bir yöntem olarak sık sık başvurduğu faşist askeri rejimler için, ‘Bonapartizm’. ‘askersel devirge’ gibi terimlerin kullanılması yeterli görülüyor.
‘En’li terimlerle başlayan faşizm tanımlamalarının artık geçerliliğini kaybetmesiyle, faşizm olgusu da kapitalizmin siyasal literatürüne ait bir siyasal olgu olmaktan çıkarılıyor, faşizm olgusu da sona eriyor.
Sorun çözülüyor.
Sorun çözülmüyor ve sadece faşizm olgusunun sona ermesiyle yetinilmediği görülüyor. Emperyalist metropollerin sadece sermaye ihraç etmesi, sadece meta ihraç etmesi, sadece bağımlılık ilişkileri ihraç etmesi yetersiz bulunuyor, sermaye-meta ihracatının demokrasi ihracatı ile takviye edilmesi isteniyor. Kendine güvensiz ve sınıftan ve sınıfın siyasal geleneklerinden kopuk reformcu aydınlar, güçsüzlüklerini Avrupa Topluluğu’nun gücü ile gidermeyi deniyor. AT kapılarında demokrasi dilenmek, artık demokratik bir meziyet oluyor. Türkiye gibi, siyasal olarak nispeten geri ve demokrasi geleneklerinin yerleşmediği ülkelerdeki, ‘eksik demokrasi’nin, Avrupa Topluluğu’nun güçlü demokratik geleneklerinin taşınmasıyla tamamlanması ve demokrasi için uluslararası barış ve demokratikleşme çabalarına dayanılması, TBKP’nin ‘Barış ve Demokratik Yenilenme Programı’na ve tek tek politikalarına bu anlayış damgasını basıyor. TBKP ve reformcu aydınlar, TBKP’ye yasallaşma izni vermeyen ve yasalarda demokratik düzenlemelere yönelmeyen siyasal gericiliği, AT normlarına dayanarak ‘demokratikleştirme’ye çalışıyor. Her şey, Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’na giriş sürecine göre planlanıyor. Topluluğa giriş ı sürecinin hızlandırılması ve AT normlarının parça parça yürürlüğe sokulması için, mevcut hükümetlere destek politikası izleniyor. ‘Mutabakat politikası’nın teorisi yapılıyor. Ulusal sorun dâhil, demokrasi başlığı altında toplanan tüm sorunların çözümü, uluslararası demokratikleşme sürecine ve Türkiye’nin AT’a tam üye olarak katılması sürecinin hızlanmasına bağlanıyor. Sadece bir örnek açısından söz etmek gerekiyor; Yeni Açılım dergisinin Ekim-89 tarihli 18. sayısı, Kürt Ulusal sorunu özel sayısı olarak yayınlanıyor. TKP’nin Kürt ulusal sorununda bugüne kadar izlediği Türk-şoven yaklaşım ve politikaların itirafı yer alıyor ve 1925 Şeyh Sait Ulusal Ayaklanmasında izlenen çizginin i resmen eleştirilmesi isteniyor. Ulusların kaderlerini tayin hakkından, bir hak düzeyinde dahi söz edilmiyor. ‘Ulusal birlik’ ve ‘misak-i milli’ sınırlarının dokunulmazlığı, sol terimlerin arkasına sığınılarak tekrarlanıyor. Ulusal hareketin potansiyel gücünün kırılması için, burjuvazinin, Ecevitlerin ağzından dile getirilen reformist çözüm yolu Yeni Açılım sayfalarında özel bir itina ile yeniden vurgulanıyor. ‘Kültürel özerklik’ ve dil özgürlüğü hakkının tanınması, Kürt ulusal sorununun çözümü ve ülkedeki genel demokrasi normlarının yerleşmesi için çözüm yolu olarak öneriliyor. TBKP Merkez Komitesi üyesi olduğu belirtilen Ş. Yıldız, ‘şiddete başvuran güçler’i çözümü ‘zorlaştırmakla’ suçluyor. Çözümün zorlaştırılmaması gerekiyor. ‘Şiddet politikası’nın uluslararası demokratikleşme sürecinin genel yönelimleri ve Türkiye-AT ilişkileri ile uyum göstermediği belirtiliyor, iç ve dış politikalarla uyum gösterecek politikalar öneriliyor. ‘Barışçıl ve demokratik, mutabakata dayalı çözüm’ iç ve dış gelişmelere uyum gösterecek bir çözüm yöntemi olarak tekrarlanıyor.
TKP’nin ulusal sorunda, bütün bir Cumhuriyet dönemi boyunca izlediği Türk-şovenist Kemalist çizginin, sorunun kendi varlığını pratik olarak dayatması karşısında TBKP tarafından belli bir revizyona tabi tutularak, aşırı kabalıkları törpülenerek sürdürüldüğü görülüyor.
Türk gericiliği de gelenekleşmiş çözüm yolunu sürdürüyor ve Kürt ulusal hareketini askeri operasyonlarla, özel ordu birlikleriyle, özel yönetim organlarıyla, zorunlu iskan yasalarıyla, katliamlarla durdurmaya, kontrol artma almaya çalışıyor. Daha farklı koşullarda olmasına karşın ‘demokrasi’ ihracatçısı olarak görülen Batı Avrupa devletleri İrlanda’daki ulusal kurtuluş savaşında, Bask’taki, Yeni Kaledonya’daki kendi kaderini tayin etme mücadelesinde, reformcu önlemlerin yetersiz kaldığı durumlarda, militarist çözüm yöntemlerini sürekli devrede tutuyor.
Tekelci burjuvazi sadece Kürt ulusal hareketini ezmek ve kontrol altına almak açısından değil, muhtemel bir sosyal patlama karşısında hazırlıksız yakalanmamak için, sıcak bir iç-savaş olasılığına göre devleti, siyasal-militarist mekanizmaları, reformculuğun ‘barış’ ve ‘demokratikleşme’ sloganlarını ve beklentilerini adeta tekzip edercesine, yeniden takviye ediyor. Burjuvazi, teritoryal birlik hazırlıklarını da devreye sokarak, yürütmeyi yasamanın tamamen dışına taşıyarak, militarist güçlere başlı başına bir yürütme organı statüsü vererek, kendini sıcak bir iç-savaş olasılığına göre hazırlıyor.
Sayısız iç-savaş pratiğinden geçmiş ve güçlü bir yürütme ağına dayanan Batı burjuvazisi, bugünkü koşullarda zayıf ve radikalizmden uzak bir toplumsal muhalefet karşısında, kendini hep güvenlikli hissediyor.
Revizyonist propagandanın eşliğinde genel kabul gören siyasal değerleri tersine çevirmek gerekiyor. Yönetim biçimi ve siyasal istikrarın sürdürülmesi açısından burjuva demokrasisi, burjuva devleti için ve burjuvazi için bir zaaf belirtisi olmuyor, Avantaj olarak ele alınmalıdır. Burjuva demokrasisi, burjuvazinin en güçlü ve o denli de güvenli bir yönetim biçimidir. Devletin gücü, yürütme organının gücünden geliyor. Burjuva demokrasisi, devasa bir yürütme organına dayandığı ölçüde ve bu ölçüyle bağlantılı olarak, tekelci burjuvazinin yönetim biçimi olarak varlığını sürdürebilir. Burjuva devletinin en gelişmiş haline, en gelişmiş bir yürütme gücü tekabül ediyor. Devletin yürütme gücünün yaygınlaştırılmış ve güçlendirilmiş olması bakımından, bugün de, ‘demokrasinin beşiği’ olarak bilinen Batı Avrupa ülkeleri, benzerleri arasında ilk sırada yer alıyor. Yürütme organının gücü ve devlet gücünün uygulanma hızı, devletin temsili ve yargı organlarının yetkilerinin kâğıt üzerindeki çokluğu ile ve kamuoyunu oluşturan ve yönlendiren ‘sivil’ odakların ve düzen-içi demokratik muhalefet örgütlerinin giderek artan siyasal etkisi ile örtülüyor. Kompleks bir görünüm kazanan düzen-içi muhalefet odaklarının çoğalması ve kamuoyunu yönlendirmede etkili olması, ancak, devletin yürütme gücünün çok yönlü güçlendirilmesi ve uygulama hızı kazanması ile dengelenebiliyor. Güçlü bir parlamento geleneği Barış Hareketinde, Yeşilcilikte, Çevrecilikte ifadesini bulan düzen-içi muhalefet hareketleri için hala önemli bir çekim merkezi oluşturuyor. Radikalizme yönetmeyen her türden, siyasal-sendikal çevresel muhalefet hareketi, parlamentarizm kanalına akıyor. Anti-komünist komünist partilerin, uysal bir ikinci sosyal-demokrat grup olarak ortaya çıkmalarından sonra, ulusal parlamentonun ve Kıta çapında uluslararası temsili organların varlığı ve işlevi, devlet gücünün uygulama hızını düşürmüyor, hız artırıcı bir işleve sahip olduğu görülüyor. Tekelci burjuvazinin ekonomik çıkarları birbirleriyle farklı kesimleri ile siyasal temsilcileri arasındaki bağların zayıfladığı, koptuğu veya sosyal sınıf çatışmalarının parlamento çatısı altında yankı bulması ile, parlamentonun işlevini çok büyük ölçüde yitirmesi durumunda, ancak bu koşullarda, parlamentonun varlığı hız kesici bir rol oynuyor, devletin yürütme gücünün uygulama hızını aşağıya çekiyor. Devlet gücünün uygulama hızının normalin, belli bir limitin altına düşmesi, hız kesici etkenlerin devreden çıkarılması ile sonuçlanıyor; parlamento devre-dışı bırakılıyor. Faşizmin iktidara gelmesi, burjuva devletinin faşist bir biçim kazanması, parlamentonun devre-dışı bırakılması ile bir ve aynı şey değil. Şöyle de söylenebilir: Faşizmin iktidarı, mutlaka parlamentonun devreden çıkarılmasını gerektirmiyor. Tekelci burjuvazi ile siyasal temsilcileri arasındaki bağların zayıflaması, kopması eski yönetim mekanizmalarının, parlamentonun ve parlamenter partilerin yadsınması için siyasal bir zemin oluşturuyor. Kopuşun olmadığı koşullarda parlamentonun varlığı, faşist devlet biçimine ‘demokratik’ bir görünüm kazandırıyor, çıplak şiddetin üzerini örtüyor.
Devlet örgütlenmiş şiddetin, örgütlenmiş zorun başka bir tarzda ifade edilmesi demek oluyor. Zor ve şiddet devlet olgusunun özünü oluşturuyor. Zor ve şiddet, ancak şiddet araçlarıyla gerçekleştirilebiliyor. Devlet olgusu, şiddet araçlarının örgütlenmesi olgusunda ifadesini buluyor.
Tekelci aşamada, burjuva devleti sadece şiddetin düzeyi, yaygınlığı ve etkisi açısından değil, aynı zamanda şiddet araçlarının örgütlenme düzeyi bakımından da, tarihsel olarak kendi öncülleriyle karşılaştırılamayacak derecede kompleks bir mekanizmalar bütünlüğüne sahip. Tekelci aşamanın burjuva devleti, devlet olgusunun en çok geliştiği en kompleks evresini, sömürücü devletler kategorisi içerisinde son halkasını oluşturuyor.
Son halka kazanılacak veya kaybedilecek son mevzi damak oluyor. Tekelci burjuvazi son mevziiyi korumak, son mevzide direnmek için üstün bir savunmaya başvuruyor, son bir saldırıya geçiyor. Devletin çıplak şiddeti açığa çıkıyor. Çıplak şiddetin üzerindeki örtü kalkıyor. Şiddet yöntemi ve şiddet araçları bütün alanlarda ve çok yönlü olarak devreye sokuluyor. Tekelci burjuva gericiliği, en yoğunlaşmış, en billurlarmış siyasal ifadesine kavuşuyor.
Tekelci burjuvazi, son mevziiye, faşizm silahına başvurarak savunmaya geçiyor, saldırıya girişiyor.
Sadece serbest rekabetçi aşamada değil, emperyalizm aşamasında da burjuva devleti tek bir biçimle sınırlı olmuyor. Aynı öz çok çeşitli biçimler altında varolabiliyor, çok çeşitli biçimler kazanabiliyor. Şiddeti barındırması ve bir sınıfın baskı aleti olması, devletin özünü oluşturuyor. Emperyalizm aşamasında tekelci devlet, tekelci burjuvazinin, mali sermayenin şiddet ve baskı mekanizması olarak örgütleniyor. Serbest rekabet aşamasında tüm burjuvazinin devleti olan siyasal zorun sosyal tabanı tekelci aşamayla birlikte daralıyor. Devlet tüm burjuvazinin bir baskı aygıtı olmaktan çıkıyor, sadece tekelci burjuvazinin baskı aygıtına dönüşüyor. Ekonomik tekel siyasal tekel ile tamamlanmış oluyor. Mali oligarşi siyasal tekelde, siyasal oligarşide yansımasını buluyor. Tekelci burjuva devleti oligarşik bir karakter kazanıyor. Siyasal oligarşi, sosyal tabanı daralmış burjuva devletinin tekelcilik aşamasında kazanmış olduğu muhtevanın siyasal düzlemdeki ifadesi demek oluyor. En gelişmiş metropollerden, zincirin en ‘zayıf halka’larına kadar emperyalist -kapitalist sistemin bütün halkalarında devlet, oligarşik bir karakter kazanıyor. Tekelci oligarşik devlet, tek bir form, tek bir biçim kazanmıyor, sayısız biçim altında varolabiliyor. Burjuva demokrasisi, tekelci devletin sürdürdüğü biçimlerden biri. Tekelci devlet sınırlandırılmış burjuva demokrasisi dışında, faşizme veya başka formlara bürünebiliyor.
Faşizm, emperyalist aşamada tekelci oligarşik burjuva devletinin burjuva demokrasisi dışında kazandığı formların en önemlisi olarak biliniyor.
Tekelci devletin kazanacağı form, sınıflar arası ilişkilerin düzeyine bağlı olarak şekilleniyor. Emperyalizm, kapitalizmin sadece en yüksek aşamasına tekabül etmiyor, daha önemlisi proleter devrimleri çağını oluşturuyor, sosyalizmin arifesi demek oluyor. Siyasal istikrarın eski yönetim biçim teriyle sürdürülemediği, proletaryanın ve ezilen sınıfların Kapitalizme karşı sosyal muhalefetinin alışılagelmiş yöntemlerle sistemin sınırlarına çekilerek kontrol altına alınamadığı ve ‘demokratik’ devletin klasik mekanizmaları ile ve ortaya çıkan ‘ikinci iktidar’ organları ile işlerliğini kaybettiği koşullarda, tekelci burjuvazi, düzene yeniden istikrar kazandırmak için eski yönetim biçimlerini veya devletin ‘demokratik’ kurumlarını devre dışı bırakıyor. Yığınların sosyal muhalefeti ve iç-savaş koşulları mevcut yasallığı zorluyor ve devlet otoritesi dışında başka ‘otorite’ odakları ortaya çıkmaya başlıyor. ‘İkili iktidar’ organları ve nüveleri şekilleniyor, ‘ikili iktidar’ organları siyasal tekelin zayıflamasının ifadesi oluyor. Milis örgütlenmesine yönelik belirtilerin kendini göstermesi veya ortaya çıkması ve yaygın silahlanma, otoritenin daha düşük bir hızda uygulanmasına zemin hazırlıyor. Tekelci devlet, tekil gücün bölünmesi ile uyuşmaz, ‘İkili iktidar’ odaklarını kaldırarak tekil gücünü yeniden kurmak zorundadır. Devlet gücünün uygulama hızını düşüren ‘katılımcı demokrasi’ gibi ‘engeller’ kaldırılıyor. Devletin temel güç organları, her yönden ve doludizgin devreye sokularak, devlet gücünün uygulama hızı yükseltiliyor.
Faşizm; önceden de belirtildi, devlet gücünün uygulama hızını düşüren etmenlerin bertaraf edilmesi anlamına geliyor. Devlet gücünün hızla ve engelsiz uygulanmasını gösteriyor. Burjuva demokrasisi ile faşizm arasında, aynı devlet içerisinde, devlet gücünün uygulama hızı bakımından bir ayırım ortaya çıkıyor. Demokrasi ve faşizm, aynı devletin, tekelci burjuva devletinin iki yüzünü, iki biçimini ifade ediyor. İkisi arasında bir nitelik farkı ortaya çıkmıyor. Burjuva demokrasisi devlet gücünün daha düşük bir hızda uygulanmasına kaynaklık ediyor. Burjuva demokrasisi koşullarında parlamento ve diğer ‘katılımcı’ organlar devletin işlevlerini ortadan kaldırmıyor, sadece hızı düşürüyor. Uygulama hızının yükselmesi ve ivme kazanması, faşizmin iktidara getirilmesi ile mümkün olabiliyor.
Tekelci burjuva devletinin bir biçimi olan faşizm, burjuvazi ile tarihsel olarak yaşıt değil, emperyalizm ve proleter devrimleri çağının bir ürünü. Tekelci devletin, proleter devrimleri çağında, bir durumu olarak şekilleniyor. Proleter devrimleri çağının başlaması ile birlikte tekelci burjuvazi, ayağa kalkan proleter yığınların, halk yığınlarının yenilgisi zemininde, düzeni sürdürmek ve siyasal istikrarı gerçekleştirmek için yüzyılımızın ikinci on yılından itibaren, Batı Avrupa’da tekelci burjuvazi, burjuva demokrasisini, burjuva demokratik kurumları bir kenara atarak faşizme başvuruyor. Tekelci burjuvazi faşizm silahı ile hem içteki proleter devrimlerini eziyor, hem de Ekim Devrimi ile başlayan proleter devrimleri sürecini durdurmaya çalışıyor.
Faşizm, emperyalizm ve proleter devrimleri çağında, tekelci burjuvazinin proleter devrimi tehlikesine karşı veya bir halk ayaklanmasına karşı gösterdiği tepkinin siyasal ifadesini oluşturuyor. Burjuva demokrasisi ile burjuva toplumunun ortaya çıkan toplumsal bunalımı koşullarında, devrimci durumun siyasal bir devrimle sonuçlanmaması, tekelci burjuvazinin siyasal egemenliğinin takviyesini getiriyor. Keskin bir toplumsal bunalım ve proletaryanın devrimci güçsüzlüğü, burjuva demokrasisi koşullarında faşizmin işbaşına gelmesi ile sonuçlanıyor. Sosyal-demokrasinin karşı -devrimci rolü, faşizmin işbaşına gelmesine maddi ve moral zemin hazırlıyor. Faşizm burjuvazinin askeri örgütlenmesi olarak şekilleniyor.
Faşizm, emperyalizmin zayıf halkalarında, proletaryanın içte devrimi başaramamış olmasının bir kefareti oluyor. Clara Zetkin, faşizmi bir ‘ceza’ olarak yorumluyor: “Faşizm, proleter devrimini gerçekleştirememiş proletaryanın çekmeye mahkûm olduğu cezadır.”
Emperyalizm zayıf halkaları ile birlikte var oluyor. 1917 Ekim Devrimi ile emperyalist zincir en zayıf halkalarından birinde kırılıyor, İtalya ve Almanya, zincirin diğer zayıf halkaları arasında yer alıyor. Zincir kınlamıyor, faşizm gerçekleşiyor. Çarlık Rusyasında kırılan zincir, İtalya, Bulgaristan ve Almanya’da tamamlanıyor.
İtalya ve Almanya’da, birinci emperyalist paylaşım savaşının bitiminden sonra ortaya çıkan devrimci durum, üzerinde duracağız, devrimle sonuçlanmıyor, proletaryanın devriminin yenilgisi faşizmin yerleşmesini getiriyor.
Özellikle en kapsamlı dersler sunmaları açısından Almanya ve İtalya örnekleri bugün bile teorik tahlillerde kaynak olarak kullanılıyor.
Faşizmin yerleşme sürecini, 1920-30’lu yıllar kesitinde ve İtalya, Almanya somutunda belli bir çerçeve ile sınırlayarak irdelemek gerekiyor. Özellikle ortaya çıkan devrimci bir ortamın devrime dönüştürülememesi, devrimle sonuçlandırılamaması, sosyal -demokrasinin faşizmin işbaşına gelmesinde oynadığı rol ve Alman Komünist Partisi’nin ve İtalya Komünist Partisi’nin anti-faşist mücadelede izledikleri taktikler, çoğunlukla göz ardı ediliyor veya yeterince ilgi konusu olmuyor. Üzerinde durulması gerekiyor. Geçmişin derslerini bugüne taşımak, devrimcilikle reformculuk arasındaki temel ayırımı netleştirmek ve bugün ortaya çıkan sorunun geçmişteki kaynaklarını izlemek için, sosyal-demokrasinin karşı -devrimci rolünün ve komünist partilerin anti-faşist mücadele taktiklerinin satırbaşları halinde de olsa irdelenmesi gerekli. Gereklilikten de öte zorunlu,
Faşistleşme süreci ve Anti-Faşist savaşta komünist partilerin tutumu
Birinci emperyalist savaş koşulları hem Almanya’da, hem de İtalya’da toplumsal çelişkilerin şiddetlenmesi ile sonuçlanıyor ve savaştan yenilmiş, ekonomileri yıkılmış olarak çıkan ve sonuçta emperyalist sistemin zayıf halkaları arasına giren her iki ülkede de yeni bir süreç yaşanıyor. Genel grevden yerel ayaklanmalara kadar uzanan devrimci bir durum olgunlaşıyor. İşçi Sovyetleri sadece ayaklanma organları olarak değil, ikinci iktidar organları olarak da şekilleniyor. Tekelci burjuvazi proleter devrimi tehlikesini savuşturuyor.
Proletaryanın ortaya çıkan devrim fırsatını değerlendirememesi koşullarında sistemin çözümsüzlüğü, karşı-devrimin siyasal çözümü ile sonuçlanıyor. Yaklaşık on yıl arayla, 1922’de İtalya’da, 1933’te Almanya’da tekelci devlet faşist biçime bürünüyor.
Faşistleşme süreci İtalyan ve Alman proletaryasının genel ve mevzi direnişi ile paralel sürüyor. Alman Komünist Partisi’nin (KPD) ve İtalyan Komünist Partisi’nin (PCI) belli bir direniş çizgisi ile karşılanıyor. Anti-faşist direniş Savaşında binlerce komünist toprağa düşüyor, direniş destanları yaratılıyor. Fabrikalar, işyerleri, temerküz kampları, sosyal-demokrasinin ihanetine karşın, faşizme karşı direniş odakları oluyor. Faşistleşme süreci, aynı zamanda, Alman ve İtalyan komünist partilerinin, acık bir biçimde işçi sınıfından koptukları bir döneme tekabül ediyor. Her iki parti de, faşizm tehlikesini gerektiği ölçüde ciddiye almayan bir politik perspektif içerisinde davranıyor. Dahası, anti-faşist mücadelede, etkisi daha zayıf kalan yöntemlere ve araçlara başvuruluyor. Sosyal -demokrasinin karşı-devrimci rolünün komünist partilerin somut duruma uygun olmayan taktikleri ile birleşmesi ve sınıfın bölünmüşlüğü, ortaya çıkan devrimci sürecin devrimle ilgili, faşizmin işbaşına gelmesi ile sonuçlanmasının başlı başına olmasa bile, başlıca nedenleri arasında sayılması gerekiyor.
a) İtalya
İtalyan tekelci burjuvazisi, birinci savaşta paylaşılan dünyadan pay kapmak için katılıyor, savaştan yenilgi ve ekonomik yıkımla çıkıyor. Yenilgi ve ekonomik yıkım, işçi sınıfının olağandışı devrimci atılımı ile tamamlanıyor. İtalya, Avrupa’nın güneyinden, ’emperyalizmin zayıf halkası’na katılıyor. İtalya devrime gebedir. Savaş bulutları hâlâ Avrupa ufuklarında dolaşırken, Torino’da 1917’de yerel ayaklanma patlıyor. Lenin Torino ayaklanmasını, ‘dünya devriminin gelişmesi’ olarak selamlıyor.
Yerellik genelliğe dönüşüyor ve 1919’da proletarya hareketi genel siyasal greve evriliyor. Hemen her yerde Sovyetik organlar ortaya çıkıyor ve konseyler iktidarı, alternatif iktidar organlarını oluşturuyor. Floransa’da, ömrü kısa da sürse, bir Sovyet Cumhuriyeti kuruluyor, işçilerle askerler arasında kardeşleşmeler doğuyor. İtalya’da 1919’da Konsey Hareketi, kırsal alanlarda bir köylü hareketi ile çakışıyor. Toprak devrimi talepli köylü hareketi, mücadele biçimi olarak yaygın toprak işgallerine yöneliyor. Köylü milisleri örgütleniyor.
1919 Atılımının hemen arkasından yapılan Kasım seçimlerinde, İtalyan Sosyalist Partisi (PSI), atılımı oy patlamasına çeviriyor; 2 milyona yakın oy topluyor. Faşistler tüm İtalya’da sadece 4 bin oy alıyorlar ve parlamentoya girme şansı dahi kazanamıyorlar. Mussolini, seçim yenilgisi karşısında politikayı bırakmanın eşiğine geliyor. Faşist Parti, ancak 1921 yılında Parlamentoya girmeyi başarabiliyor. 1919 Atılımı, göreli bir sakinleşme döneminin arkasından, 1920’de, hemen hemen tüm sanayi merkezlerinde fabrika işgalleri biçimini alan genel grevle zirvesine ulaşıyor. Her fabrika bir fabrika konseyinin yönetimi altına giriyor. Fabrika konseyleri, alternatif iktidar organları olarak işlev görüyor, fabrikalarda ekonomik ve siyasal iktidar fabrika konseylerinin eline geçiyor. ‘Burjuvazisiz üretim’ dönemi başlıyor. Sendikaların kontrolünde üretim sürdürülüyor. 1919’dan 1920’ye geçerken köylü hareketi, belirgin bir sakinleşme devresine de girmeden sürüyor. Dahası artık köylü birliklerine evrilmiş olan köylü milisleri, 1920 sonbaharında İtalyan kırının büyük bir bölümünü kontrolü altında tutuyor. Kırsal bölgeler, büyük bir bölümüyle merkezi iktidarın denetiminden çıkıyor.
İtalya bir proleter devrimine en çok 1920 yılında yaklaşıyor. Devrimin koşulları çok yönlü oluşuyor. Ama devrimci durum kendi zaafları ile birlikte geliyor. Fabrika işgalleri ve kırsal bölgelerde toprak işgalleri belli bir doygunluğa ulaştıktan sonra tıkanıyor. Hareket fabrikalara kapanıp kalıyor. Toprak işgalleri ve fabrika işgalleri biçimine ulaşan genel siyasal grev, merkezi siyasal iktidarın elde edilmesine yönelik genel ve birleşik bir ayaklanmaya dönüşmüyor. Mücadelenin biçimleri, kapsamı, yaygınlığı ve kendiliğinden ulaştığı örgütlenme düzeyi açısından mevcut durum ayaklanma potansiyelini taşıyor, ama ayaklanmaya dönüşmüyor. İtalyan Sosyalist Partisi, işçi sınıfı arasında yaygın bir örgütlülüğe sahip. Genel İşçi Konfederasyonu (CGL) 2 milyon üyeye sahip ve PSI’ye organik olarak bağlı. CGL, ‘burjuvazisiz üretim’ sürecini işgal edilmiş fabrikalarda başlatıyor ve üretimi kontrol ediyor. İtalyan Komünist Partisi’nin henüz kurulmadığı bu dönemde Gramsci ve Torinolular Grubu ismiyle anılan Sosyalist Parti’nin ‘devrimci fraksiyonu’ fabrika işgallerinde ve genel siyasal grevde öncü bir rol oynuyor. Köylü hareketi ise büyük ölçüde kendiliğindenci ve siyasal bir örgütlülükten yoksun. Zamandaş olmasına karşın köylü hareketi, büyük sanayi merkezlerindeki işçi hareketi dalgasından kopuk olarak gelişiyor. Kırsal bölgelerde toprak devrimi talebi ile ortaya çıkan yoksul köylülüğün sınıf hareketi en ileri aşamasında bile, Sosyalist Parti’nin ‘devrimci fraksiyonları’nın ilgi alanının dışında kalıyor. Yoksul köylülüğün devrimci potansiyeli, 1920’li yıllarda, Gramsci düşüncesinde, teorik düzlemde dahi gereken yankısını bulmuyor, bulamıyor.
1920 ile birlikte proletarya iktidarı fiilen bir gerçeklik kazanıyor. Geriye devrimin örgütlenmesi ve fiili durumun hukuken tescil edilmesi kalıyor. PSI korkuya kapılıyor ve sistemin kollarına atılıyor.
Eklektik ve yerine oturmamış bir siyasal perspektife sahip ‘devrimci fraksiyon’un sınırlı etkisini dışlasak bile, Sosyalist Parti’nin bir iktidar perspektifine sahip olmadığını ve iktidar hedefine göre örgütlenmediği görülüyor. PSI’nin temel siyasal perspektifi, ekonomik bir bakış açısı ve reformcu hedeflerle sınırlı kalıyor. İtalya’nın birinci emperyalist paylaşım savaşına katılmasına karşı tutum almasına ve 1919 Kongresi’nde Maksimalist akımın, reformcu akıma karşı kazandığı üstünlüğe ve Kongre’nin III. Enternasyonal’e katılma kararı almasına karşın, Parti, temel politikalarında ve siyasal taktiklerinde II. Enternasyonal geleneklerinden kopamıyor. Sistem içindeki mevzilerin genişletilmesi ile evrimin kendiliğinden geleceği beklentisine giriyor. Sistem içerisinde kazanılan siyasal ve yönetsel mevziler, PSI’yi sisteme bağlamanın araçlarına dönüşüyor. Yerel Yönetim organlarının genişletilmesinin, ‘özerk’ iktidar organlarının çoğaltılmasının sonucunda, merkezi iktidarın kendiliğinden düşeceğine inanılıyor. ‘Kızıl Emilia’ların çoğaltılması yeterli sayılıyor.
Bekleyicilik politikası, politik çizgiye dönüşüyor.
Maksimalist akım 1920 yılına kadar,  Mussolini’nin işbaşına gelmesine kadar ekonomist bir akışla devrimi bekliyor. Faşist hareketin ‘sivil toplum’a egemen olmaya başladığı bir dönemde, 1921’de, Maksimalist akımın önderi Serrati, faşizmi, burjuva egemenliğinin çöküşten önceki son siyasal aşaması olarak tanımlıyor. ‘Zorunlu’ ve pek ‘yakın’ olan bir devrim beklentisi, İtalyan Sosyalist Partisi’nin bütün siyasal taktiğinin temeline yerleşiyor. PSI ‘beklentisini’ sekteye uğratacak, aynı anlama gelmek üzere, kapitalizmi ‘sarsacak’ her türden ‘olay’ın karşısında yer alıyor. 1920’de hemen tüm sanayi merkezlerini saran ve fabrika işgalleri biçimini alan genel siyasi grev karşısında, konseyler hareketi karşısında PSI, ‘hareketin bütününe zararlı ve bu yönde etki yapabilecek hareketlere karşı’ işçileri uyarıyor. Artık yavaş yavaş maya tutmaya başlayan faşist hareketin ortadan kaldırılması ‘merkezi iktidar’dan bekleniyor.
PSI politikaları Ve CGL taktikleri, 1920 dalgasının, belirli bir doygunluk noktasından sonra tıkanmasını getiriyor. Giderek de İnişe geçiyor, işçi sınıfı hareketsizliğe itiliyor.
1920 devrim dalgası en doruk noktasında, iki seçenekle karşı karşıya kalıyor: Hareketin devrime dönüştürülmesi veya belli istemlerin kabul edilmesiyle uzlaşılması. Devrim veya reform…
1920 dalgası devrimle değil, reformla sonuçlanıyor; devrim dalgası burjuvazinin karşı-devrimci terörü ile kırılıyor.
CGL Eylül-1920 toplantısında, hareketin devrime dönüşmesi durumunda yerini PSI’ye bırakmaya karar veriyor. PSI’nin siyasal karar almasını istiyor. Öneri PSI yetkili organları tarafından geri çevriliyor. CGL’nin Ulusal Kongresi, hareketin devrime dönüştürülmesini oylamaya sunuyor. Ama CGL’nin Ulusal Kongresi’nde belirli bir oy farkıyla kaybediyor.
Devrim kaybediyor, burjuvazi kazanıyor.
CGL’nin Ulusal Kongresi kararlarından sonra, işçi hareketinin dağılmak üzere olduğunu saptayan Giolitti Hükümeti, işgal altındaki fabrikaları kuşatma yoluna başvurmadan önce, sendika bürokrasisi ile görüşme yöntemine başvurmayı tercih ediyor. İşçilerin, işletmelerin mali, idari ve teknik denetimine katılmalarını sağlayacak işçi-işveren örgütlerinden oluşacak bir komisyonun kurulması, prensip olarak karar altına alınıyor. Prensip kararının yasallaşması hazırlıkları kurulan bir komisyona ‘havale ediliyor.’ Komisyon çalışmaları kısa zamanda tıkanıyor. PSI ‘bekleme’ politikasını sürdürüyor. İşçi hareketi beklemeye giriyor, dağılıyor. Burjuvazi, oyalama politikasını bitiriyor ve sanayi kentlerini kuşatan askeri birlikler, artık doğrudan fabrikalara yöneliyor, işçi önderlerine ve sosyalistlere yönelik büyük bir tutuklama kampanyası başlatılıyor.
Devrim geride kalıyor. Eylül-1920 ile birlikte devrimci ilerleyiş kesintiye uğruyor.
Devrimci ilerleyişin kesintiye uğradığı noktada, faşist hareketin ilerlemesi başlıyor. Eylül-1920’de devrimci ilerleyiş duruyor, Kasım-1920’de faşist milisler Bologna’yı ele geçiriyor.
Bologna’nın ele geçirilmesi ile faşistleşme süreci tırmanışa geçiyor. 1921 yılından itibaren işçi sınıfı direnişi savuma evresine giriyor.
İtalyan Sosyalist Partisi, 1920 Konseyler Hareketi döneminde izlediği çizgiyi, 1921-22 faşistleşme sürecinde de sürdürüyor. Gramsci ve Bordiga gibi karizmatik isimlerin başını çektiği ‘Komünist Fraksiyon’, 1921’de PSI’den ayrılıyor, faşistleşme süreci ile eşzamanlı olarak İtalyan Komünist Partisi (PCI) kuruluyor. PCI, reformculuğa karşı mücadele sürecinde ‘sol-çocukluk hastalığı’na savruluyor. Siyasal ayrılık sendikal alana da sıçrıyor. CGL tabanının yüzde yirmi beşi PCI tarafından kurulan yeni sendikal konfederasyona kayıyor. PCI, reformculuğa karşı radikal bir tutum benimsiyor, ama ‘sol-çocukluk hastalığı’na savruluyor.
Sınıf hareketinin bölünmüşlüğü ve hareketin 1920 Direnişinden yenilgi ile çıkmış olması, faşist hareketin gelişmesine siyasal ortam hazırlıyor. Reformcu taktiklerden veya ‘sol’ hastalıklardan faşist hareket güç ve mevzi kazanmak için yararlanıyor. Faşist hareketin iktidara yerleşmesi reformculuğun ve ‘sol-çocukluk hastalığı’nın kefareti oluyor.
Eylül-1920 yenilgisinin arkasından, özellikle işçi sınıfı hareketi gelişen faşist harekete karşı savunma konumuna geçiyor. Özellikle 1921 yılı içindeki faşist tırmanış, sınıf hareketinin yöneldiği hedeflerin değişmesine ve giderek bir savunma savaşına dönüşmesine yol açıyor. İşçi sınıfı örgütlü konumunu sürdürüyor, yeni ve gelişmiş örgüt biçimleri ortaya çıkıyor. Faşizme karşı savunma savaşına dönük olarak, işçi sınıfı arasında silahlı direniş örgütleri yaygınlık kazanmaya başlıyor. 1921 yazından itibaren kendiliğinden ortaya çıkmaya başlayan ve Arditi del Popolo (Halk Gönüllüleri) ismiyle anılan yarı-askeri silahlı direniş komiteleri, işçilerden köylülere, sendikacılardan sosyalist ve komünistlere kadar uzanan geniş bir sınıf yelpazesini kucaklıyor, bir cephe özelliği gösteriyor. Arditi tipi bir örgütlenme,’ mevcut durumun tahlil edilmesiyle Komintern organlarınca karar altına alınan ‘birleşik işçi cephesi’ politikasına ve bu politikaya bağlı olarak öngörülen örgüt biçimlerine uygunluk gösteriyor.
Militer faşist Squadri örgütü, 1921 yazından itibaren fabrikalara ve sınıfın elinde tuttuğu mevzilere karşı silahlı saldırıya geçiyor. Geniş bir alanda örgütlü bir güç olarak ortaya çıkan Arditi del Popolo, eldeki her mevziiyi, faşist saldırılara karşı korumaya ve savunmaya yöneliyor. Arditi ile faşist Squadri arasındaki mevzi silahlı çatışmalar, giderek yoğunlaşarak 1921 yazından 1922 yazına kadar sürüyor.
Faşizmin tekelci burjuvazinin ve devlet güçlerinin desteğinde her alanda tırmanışa geçtiği ve sınıfın büyük ölçüde kendiliğindene! bir şekilde, faşist saldırılar karşısında örgütlü savunmaya yöneldiği bir tarihi kesitte, İtalyan Sosyalist Partisi, anti-faşist direnişin karşısında bir konum alıyor. PSI, faşist harekete ‘düşman’ gözüyle bakıyor ve ‘düşmana bahane verilmemesini’ istiyor. Faşizme karşı siyasal kitle grevleri örgütlenmesine yönelik öneriler, PSI yönetimince olumlu karşılanmıyor, reddediliyor. Yasal platformun dışına çıkmama kararı, bir kez daha vurgulanıyor. PSI, parlamento kürsüsünden, Anayasaya saygı çağrılarında bulunuyor ve Anayasa silahını kullanarak, faşist hareketin yasal sınırlara dönmesini sağlamaya çalışıyor. Devlet güçlerinin, faşist saldırıları durdurabilmek için yeterli olduğu saptanıyor ve devletin faşizmi durdurması isteniyor. Devlet, güçlerinin, faşizmin tırmanışını durdurmaması reformculuğu ‘güven bunalımı’na sürüklüyor, güven ve umut daha büyük ölçüde hanedanlıkta yoğunlaşıyor. PSI’nin, faşist tırmanışın durdurulması için hanedanlığa en çok güvendiği günlerde, Kral II. Emanuel parlamentarizme olan güvensizliğini açıklıyor, ‘güçlü devlet’ ihtiyacını dile getiriyor. Hanedanlık faşist hareketin arkasına geçiyor.
Faşist hareketin devrime karşı silahlı saldırıya geçtiği ve Arditi del Popolo’nun faşist Squadri’ye karşı mevzi savunma savaşını sürdürdüğü 1920 Ağustosunda, İtalyan Sosyalist Partisi faşistlerle barış masasına oturuyor. ‘Barış Anlaşması’ imzalanıyor. 1921’de kendi iç sorunları ile uğraşan faşist hareket, bu şekilde toparlanma fırsatı kazanmış oluyor.
‘Komünist Fraksiyon’un Ocak-1921’de İtalyan Sosyalist Partisi’nden ayrılması ile kurulan İtalyan Komünist Partisi, 1924 yılında Gramsci ve Torinolu komünistlerin yönetime gelmesine kadar, Blanquist etkilenmeler taşıyan Bordiga grubunun yönetiminde kalıyor. Gramsci dışında, PCI, faşist tırmanışı önemsemiyor, faşizmi bir tehlike olarak görmediğim açıklıyor, faşizm tehlikesini küçümsüyor. Gramsci ‘faşist bir hükümet darbesi’ olasılığından söz ediyor. Gramsci’nin düşüncesi Lenin tarafından da paylaşılıyor. Faşizm tehlikesini küçümsemesi, Blanquist eğilimler ve faşistleşme süreci boyunca Partinin kendi içindeki örgütsel-siyasal birliği sağlayamamış olması, PCI’nın, faşizme karşı etkin bir mücadele sürdürmesinde olumsuz bir rol oynuyor. Blanquist eğilimler, kitlevi mücadele çizgisinde ve mücadele biçimlerinde ‘sol-çocukluk hastalıklarına’ kaynaklık ediyor. Daha faşistleşme sürecinin başlangıcında PCI’nin yığınlarından kopuk olduğu görülüyor. Faşistleşme sürecinde, izlediği çizgi ve taktikler, hem sınıftan daha büyük ölçüde kopmasını getiriyor, işçi sınıfına önderliğini kabul ettiremiyor, hem de anti-faşist mücadelenin etkinliğini zayıflatıyor.
PCI’nin politika ve taktikleri, sınıfın faşizme karşı gücünün birleşmesinde kolaylaştırıcı bir rol oynamıyor. PCI, ekonomik ve siyasal alanlar arasında bir uçurum tablosu çiziyor ve “birleşik cephe” politikasını yalnızca ekonomik alanda, sendikalarla olan ilişkilerinde ve belirli taleplere bağlı eylemler için benimsiyor, ‘birleşik cephe’ politikası, ‘eylem birliği’ perspektifine İndirgeniyor. Daha 1921 yılında Komintern, komünistlerin sosyalistlerle tabandan birleşik cephe örgütlerinde bir araya gelmesinin karşısında yer alıyor. ‘Birleşik cephede hiç bir ittifak ve varoluş nedeni görmediğini’ açıklıyor. ‘Birleşik işçi cephesi’ politikası, genel bir kamuoyu baskısı sonucunda, Bordiga yönetimince benimseniyor, ama 1924 yılındaki yönetim ve politika değişikliğine kadar uygulama alanına sokulmuyor. PCI, tabandan birleşik cephe politikası karşısındaki tutumunu, 1922 Kongresinde aldığı kararlarla da sürdürüyor. Mart-1922’de toplanan Roma Kongresi, Roma Tezleri diye anılan siyasal kararları onaylıyor. Roma Tezleri, devrimci hareketin önündeki asıl tehlikenin faşizm değil, sosyal-demokrasi olduğunu karar altına alıyor. Aynı yılın Ekim ayında, Turati reformist kanadının Sosyalist Parti’den tasfiye edilmesine karşın, birleşik cephe kurulamıyor.
PCI, 1921 yazında tabandan birleşik cephe örgütleri olarak kurulan Arditi del Popolo’ya, Gramsci’nin muhalefet şerhi ile, karşı çıkıyor. Gerekçe olarak da, Arditi’nin faşizmin aşırılıklarına karşı proleter tepkiyi kullanarak, toplumsal hayatın düzenini ve ahlakını yeniden kurmayı önermiş’ olmasını ve PSI’nin Faşist Parti ile ‘Barış Anlaşması’ yapmasını gösteriyor. Alternatif olarak da, silahlı komünist müfrezeler kuruluyor. 1921’den itibaren “komünist müfrezeler” birçok yerde eyleme geçiyor, başarılı sonuçlar alıyor. Komünist Müfrezeler tarafından faşist birlikler bozguna uğratılıyor. Anti-faşist silahlı iki örgüt ayrı saflarda bir hedefe karşı savaşıyor. Birçok komünist PCI’den atılmayı göze alarak, daha geniş anti-faşist kesimleri bağrında barındıran Arditi saflarında çarpışıyor.
Şubat-1922’de Emek İttifakı’nın kurulması ile sendikal hareket birleşiyor. Emek ittifakı, faşist saldırının püskürtülmesi ve ‘demokratik yaşadığın yeniden kurulması’ için Ağustos-1922’de son bir deneme olarak siyasal grev silahına başvuruyor. PCİ, Emek İttifakı’nı boykot ediyor, eylemin genel bir devrimci greve dönüşmesini umuyor. Grevin koordinasyonu ile görevli gizil komitenin örgütlenmesi bile başarısızlıkla sonuçlanıyor. Grev büyük şehirlerde bile sönük geçiyor. Faşistlerin limanları ve demiryollarını işgal etmesi ile tren ve tramvayların çalışması kesintiye uğramıyor. Sendika ve kooperatif merkezleri faşist saldırıya uğruyor, sanayi kentleri işgal ediliyor. Roma yolu açılıyor. İşçi hareketinin, devrimin yenildiği, sınıfın bölünmüşlüğünün sürdüğü ve sanayi merkezlerinin işgal edildiği koşullarda, faşist birlikler, 1922 Ekiminde Roma üzerine yürüyor, faşist hareket iktidar katına yükseliyor.
Mussolini’nin işbaşına gelmesinden sonra bile, PCI yönetimi, faşizmin geçici bir “kabine bunalımı” sayıyor. 5. Kongrede faşizm üzerine karar tasarısını açıklayan Bordiga, İtalya’da ‘burjuvazinin hükümet adamlarını değiştirmesi’ dışında bir değişiklik olmadığını vurguluyor.
Faşist sistemin henüz oturmadığı ve ‘Faşistleştirme Yasası’nın henüz parlamentonun onayına sunulmadığı 1924 yılında yapılan seçimlere PSI ve PCI, ayrı ayrı katılıyor. İç ve dış kamuoyunun baskısı ile Komünist Partisi, Sosyalist Parti’ye seçim ittifakı çağrısında bulunuyor, seçim ittifakı gerçekleşemiyor.
Sosyalist Parti yasallık zemininden ayrılmayacağını belli ediyor ve Faşist Parti ile uzlaşma politikası güdüyor. 1927’de Sosyalist milletvekili Matteoti öldürüldüğünde, İtalya’yı büyük bir hoşnutsuzluk dalgası sarıyor. Hoşnutsuzluk dalgası, anti-faşist bir eylem dalgasına dönüştürülemiyor. Cinayet parlamento kürsüsünde yapılan konuşmalarla protesto ediliyor.
Sosyalist Parti, CGL aracılığı ile uzlaşma ve işbirliği zemini yakalamaya çalışıyor. CGL sendika bürokratları, faşist hükümetle ‘teknik bakımdan işbirliği’ yapıyorlar. Duçe ile görüşmelere başlanıyor.
‘Faşistleşme Yasası’nın yürürlüğe girmesi ile artık fazlaca bir işlevleri kalmayan ‘özgür’ sendikalar ve partiler, herhangi bir direniş göstermeden, dağılıyor, dağıtılıyor.
Faşistleşme süreci tamamlanıyor.
(Sürecek)

Şubat 1990

“Adressiz Sorgular” Üzerine

(Adressiz Sorgular, Derleyen: Yaşar Ayaşlı. Yurt Yayınları, Haziran 1989)

Tarih Yapmak, Tarih Yazmak
Türkiye’ de ilk Komünist Partisi’nin kuruluşundan bu yana yetmiş yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına karşın, böyle bir partinin, siyasal mücadelenin çok boyutlu ve hayatın her alanını kapsaması beklenen deneylerine ilişkin özgün bir literatür oluşamamıştır.
Komünist ve sosyalist hareket, parti ya da akımların ancak chronique’i diyebileceğimiz, yani yalnızca olayların art arda gelişinin sıralanmasından ibaret dökümü biçimindeki yazımı ise, ya akademik endişelerle, siyaset ve toplum bilimlerini ilgilendirdiği ve Türkiye’nin devlet ve toplumsal ilişkiler genel düzeyinin ihtiyaç duyduğu kadarıyla yapılmıştır, ya da siyasal polis ve haber alma teşkilatlarının arşivlerine dayanan güdümlü denemelerle sınırlı kalmıştır.
Bizzat eski kuşaktan komünistlerin yazdıkları da kırık dökük anıların ötesine geçmemiştir. Bunların hemen hemen tamamı, kişisel ‘ve öznel değerlendirmeleri, kırgınlıkları, öfkeleri, hizipler arası çekişmeleri aktarmaktan ibarettir ve ciddi bir tarih yazımı için ancak titizlikle ayıklanarak kullanılabilecek ikinci dereceden belgeler değeri taşımaktadırlar. Kısacası, Türkiye’de geleneksel “komünist” hareket, tarihi yapan gerçek gücün, üreten, dövüşen gerçek insanların hayatında ve eyleminde yer almamak anlamında bir tarihten yoksun olduğu gibi, kendisinin toplumsal ve siyasal hayat içinde anlamlandırıldığı bir bilimsel incelemenin konusu olmamak bakımından da, bir tarihten yoksundur.
“Adressiz Sorgular”ın, önce tarih yapmak ve tarih yazmak alanında bir işlev yüklendiğini tespit etmek gerekiyor.
Söz konusu kitap, önümüzde bir “anılar derlemesi” gibi duruyor. Eğer “işkencede Direniş Üzerine Kısa Bazı Dersler” başlığını taşıyan ve bir direniş teorisinin ana çizgilerini veren ilk bölüm yazılmamış olsaydı, onu yalnızca bu yönüyle de dikkate değer bulabilirdik. Ne var ki, siyasal mücadelenin diğer pek çok yanını, özelliklerini ve ilişkilerini de yoğunlaşmış haliyle kapsayan “işkencede direniş” sorununu en genel ve temel çizgileriyle inceleyerek teori düzeyinde ele alan bu bölüm, kitabı yalnızca bir anılar derlemesi olmaktan çıkararak, siyasal tarih yazımının bazı problemlerinin çözümü düzleminde ele alabilmemize olanak sağlıyor.
Her şeyden önce kitabın bu bölümü, insanın politik eylem içinde kazandığı, düşünsel, ahlâki ve bedensel olanakları, bu mücadele aracılığıyla geliştirdiği özellikleri ve nihayet bunların değişen koşullar karşısındaki hareketliliğini (kendi içindeki dönüşmeleri, zenginleşmeleri, etki gücünün yayılmasını vs.), işkence gibi çok özel bir “politik ilişki” zemininde geliştirilen tezler içinde bütünleştiriyor, genel bir politikanın yapı taşları olarak değerlendiriyor. Böylece bütün kitap boyunca pek çok somut-zengin örneği verilen direnişçi tutumun, kişisel/bireysel birer istisna durumu olmadığı gösterilirken, hem geçmişteki deneylerin birliği sağlanıyor, hem de gelecekteki direnişlere temel teşkil edecek bir perspektif sunulmuş oluyor.
“Adressiz Sorgular”ın, onu politik literatüre tarih yazımı kapsamıyla sokan ilk özelliği budur. Böylece, teori düzeyine yükseltilmediği için kişisel kalan, yalnızca geçmişte olup bitmiş özel bir yaşantıyı aktaran röportajlardan, anılardan farklı olarak, “Adressiz Sorgular”, genelleştirilebilir temel özellik ve ilişkileri, onların açığa çıkarılmasını okuyucuya ya da başka bir araştırmacıya bırakmayarak, teorik alanda yeniden üretilmiş hali içinde ve “genişletilmiş bir yeniden üretim” için madde olabilecek tarzda sunmaktadır.
Bilim olarak tarih, bilgi haline getirilmiş hayat olarak tanımlanabilir. Bilgi ise, ancak bütünsel kılınmış, zorunlu ve sürekli ilişkileri esas alan kategoriler içinde geliştirilebilir. Bu, toplumsal hareketlilik içinde bir etkinliğe dönüştürülebildiği ölçüde tekrar tarih haline getirilir. “Adressiz Sorgular”ı, tarih yazımı kapsamında ele almamıza olanak veren diğer bir özelliğini, işte, onun şimdi yalnızca geleceğe ilişkin bir işaret olarak koyabildiği bu noktada buluyoruz: Tarihi yapanın ve yazanın tek bir bütünsel süreçte birleşmiş olması. Yalnızca bu, gerçek anlamda bir “politik tarih” ortaya çıkarabilir.
Eski TKP’nin tarihsizliği, bu eksiklik, her şeyden önce, bütün hayatı tasfiyelerle alt üst olmuş partinin süreksizliğine bağlanabilir. Öyle ki, her dönemin kişileri, olayları, bir diğerinden ve öncesinden kopmuş, sistemli bir araştırmaya konu edilebilecek bir düzenlilik ve bağıntılılık, sıklık ve tekrarlanabilirlik doğmamıştır. Bir olayın, olgunun “ilgi nesnesi” haline gelebilmesinin ilk koşulu, onun yeniden üretilebilir bir oluş ve gelişme içinde bulunmasıdır. Tekrarlanan, düzenli ve bağlantılı olan, böylece “tesadüfî” olmadığı görülen olaylar, dönüştürücü insan etkinliğinin, demek ki insan tarihinin bir yanı haline gelirler: Bir kez olup geçenler, kendi oluşunu bütünsel bir varoluşun öğesi olarak geliştiremeyenler, bağlantıyı yeniden inşa edebilecek bir etkinliğin doğuşuna kadar ya da sonsuza dek kaybolurlar. Geçmişte olup bitenler, eğer ulusların, sınıfların hafızasında yer etmemiş ve onların politik varoluşlarında bir etken öğe haline gelmemişse, bir başka deyişle maddi hayatın sürüp giden bir özelliği olmamışsa, “tarih-bilgi” konusu olmalarına neden yoktur. Yalnızca, toplumsal ilişkiler ve çatışmalar içinde karşılıklı hegemonya ve iktidar mücadelesi veren sınıflardan herhangi birinin ideolojik-politik ihtiyaçları ve erekleri, “olup bitmiş” olanı kaybolmuş zamanın sisleri içinden bulup çıkarmayı ihtiyaç haline getirirse, o neden doğmuş olur. Her sınıf, tarihi, yapmak istediği biçimde yazar: yeter ki, geçmişte geleceğinin belirtisini gerçekten bulabilsin.
Diğer yandan, bir siyasal hareketin hem tarih yazımı anlamında siyasal tarihinin, hem de toplumsal ilerlemenin bir etkeni olmak anlamında toplumsal tarihin öğesi olarak değerlendirilebilmesi, ancak onun mücadelesinin nesnel olarak bu olanağı yaratmış olmasına bağlıdır.
Böylece, “bir tarihe sahip olabilmenin”, iki kriteri olduğunu ileri sürebiliriz: Bir sosyal olayı, bilgi nesnesi durumuna yükseltebilecek özellikler içinde ileriye taşımak ve bir sosyal sürecin etkin öğesi olacak tarzda, özellikle de politik ilişkiler alanında, yeniden üretebilmek. Bu açıdan, “Adressiz Sorgular”ı, yalnızca yoğunlaştığı konu bakımından ele alsak bile, bir direniş tarihinin yazılmasının teorik ve pratik öncüllerini derlemiş olarak değerlendirebiliriz. Onun derlediği malzeme, belli bir zamanın en karakteristik olgusunu (o zaman kesitinin temel ve genel özelliklerini en kristalize haliyle ve diğer ilişkilerin-olayların da kendisinden çıkarsanabileceği bir yoğunlukla kapsayan olgusunu) sergilemektedir. Buna ek olarak, ortaya koyduğu genelleme, ileri sınıfın eyleminde yeniden üretilerek, tarihi yapanların elinde mücadelenin bir öğesi olarak hayat bulacak değerde ve önemdedir.
İnsan ve Devlet
“Zoon politikon” (toplumsal hayvan) terimi, Aristoteles’e aittir ve insanı, toplumsal işbölümünün sınıfsal yapısı içinde yeniden tanımlama ihtiyacına antik-çağ için verilmiş bir cevabı temsil eder.
Aristoteles’e göre, devlet örgütlenmesinin kapsadığı toplumsal ilişkiler dışında kalan insan, ya devletin altındadır, ya da üstünde. Öyleyse ya bir hayvandır, ya da bir “tanrı”! (“Aristoteles, Copleston Felsefe Tarihi c.1 sf. 116)
Modern sınıflı toplum, devlet ve birey arasında kurulan bu antik ilişkiye yeni bir anlam, gerçekte bütün sınıflı toplumlarda içkin olan karşıtlığı açığa vuran bir anlam yükledi. Buna göre, insan devleti aşabilirdi: Aristoteles’in düşüncesinde ancak bir “tanrı”ya yakıştırılabilen bu nitelik, modern toplumda sınıf mücadelesinin son sınırına vardırılmış bir ürünü ve hedefi olarak, gerçekleşme olanaklarıyla birlikte doğmuştu. Yeni sınıf ilişkileri ve özellikle de bir sınıf olarak kendi varlığına son verebilme yeteneğinde olan yeni sınıfın -proletaryanın? tarih sahnesine çıkmış olması, geçmiş yüzyılların bir ütopyasını, ciddi ve bilimsel olarak öngörülebilir bir program haline getirmişti.
Kuşkusuz, ancak bir devlet organizasyonu altında yaşayarak “zoon politikon” olabilen insanla, devletsiz de yaşayabilen, ancak devletsiz yaşayabildiği zaman gerçekten insan olacağını bilen insan arasında, yalnızca zamanla değil, özellikle “mülkiyet” kavramıyla belirlenmiş bütün ilişkilerde kendisini gösteren bir tarih uçurumu bulunmaktadır. Özetle, geçmişte daima hayvanlıkla olan bağıntısı içinde tanımlanabilen insan, mülkiyet ve onun bir sonucu olan devletle zorunlu tarihsel ilişkisi sona erdiğinde, dolaysız olarak kendisiyle tanımlanabilecektir. (3) “Düşünen hayvan”, “alet yapan hayvan”, “konuşan hayvan” vs gibi bütün tanımlar, insanı özel bir yetkinliği ya da eylemiyle hayvandan ayıran, ama gene daima cins bakımından hayvana bağlayan teorilere dayanırlar. İnsanlığın sınıfsız topluma kadar olan bütün çağları için bu yaklaşım anlamlıdır. Özgürlüğün dünyası öncesinde insan, zorunluluğun dünyasında kaçınılmaz olarak, hayvanlığın bir devamıdır.
Toplumsal evrimin bu teorik çizgisi, bize “yeni insan” kavramını kurma olanağını veriyor. “Yeni insan”, her şeyden önce, mülkiyetten özgür kılınmış, bu sayede de devlet ihtiyacının üzerine çıkmıştır. Aristoteles’in “tanrılık” düzeyine yükselttiği devletsiz de yaşabilen o varlık, özgürlüğün dünyasında “yeni insan” olarak gerçekliğini bulacaktır. Özgürlük ve mülkiyet kavramlarının birbirine bağımlılığını, mülk sahibi sınıflar açısından ele alarak, mülksüz insanın özgür olamayacağını ileri süren teori ve inançların aksine, insan soyunun hayvanlıktan tam toplumsal kopuşunun ve zorunluluğunun dünyasından özgürlüğün dünyasına geçişin, mülkiyete dayalı toplumsal ilişkilerin ilgasıyla mümkün olacağını öngören teori arasında, insan ve yeni-insan kavramlarının içeriğine verdikleri anlamda görülen farklılığı değildir. Birinci görüş, “yeni insanı” tanrı katına yükseltip bilinemez bir geleceğin gerçekleşmesi pek mümkün olamayan ideali olarak tanımlarken, ikinci görüş, her yeni toplumun kendi geleceğinin yapı taşlarını geçmişten bugüne ağır ağır ve saçarak taşıdığını, biriktirdiğini ve yeni kuruluşu, için seçerek kullandığını ileri süren tarih görüşüne uygun olarak, “yeni insan”ın da, dünün ve bugünün olanaktan içinden ortaya çıkacağını ileri sürer. Birincisi, gerçek insanı gökyüzüne fırlatıp atarken, ikincisi, yeryüzü toprağı üzerinde, onu bugünden yaratmaya çalışır.
“Adressiz Sorgular”ın “İşkencede Direniş Üzerine Bazı Kısa Dersler” başlığını taşıyan bölümü, yeni insan kavramıyla işkencede direniş arasındaki ilişkiyi gösterirken, bize konunun bu evrensel boyutunu düşünme fırsatı veriyor. Kitabın bütün gösterdiği odur ki, “yeni insan” kavramı, “insan” ve “devlet” kavramlarının çelişmesinden, onun aşılmasından doğacaktır.
Bazı Perspektifler
“Adressiz Sorgular”, kendi amaçlarından birisini, “işkenceye karşı mücadelenin bu güne kadar ya hiç işlenmemiş, ya da üstünkörü geçiştirilmiş bir yanını ortaya koymak” olarak açıklıyor: Buna göre, işkenceye karşı kamuoyunda yürütülen ve işkencenin teşhirini, insan haklarının ilerletilmesini ve suçluların cezalandırılmasını sağlamaya yönelik mücadelenin yanışına, bunlardan daha önemli olmasına rağmen, neredeyse arabesk bir işkence edebiyatına kurban edilen, çok çok hümanizm ve demokrasi adına “dökülen gözyaşları arasında boğuntuya getirilen” işkencede direniş cephesi bulunuyor. Kitap özellikle bu ikinci yanı öne çıkartan bir perspektife sahiptir ve bununla “direnme kapasitesini yükselterek, işkencecilerin amacına ulaşmalarına engel olmak” hedefi gözetilmiştir.
Belki de pek çok vesile ile araştırılıp tartışılma ihtiyacı duyulan, sosyal, ideolojik, siyasal pek çok sorun, “Adressiz Sorgular”ın bu saptamasıyla, özel bir ilişki ekseninde yeniden gündeme getirilebilir.
Örneğin, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül askeri harekâtlarının ardından ortalığı bir kendine acındırma, sızlanma, “mazlum ahi” edebiyatının kapladığı, fakat son döneme kadar, direnişe, onura, özel bir alanda da olsa kazanılmış zafere neden yer ver verilmediği sorusundan yola çıkılarak, ilgiyi bu yönelişinin tarihsel, sosyal, kültürel, psikolojik kökleri araştırılabilir. Bu, bizi belki de Türkiye’de sınıf mücadelesinin kendine özgü, gizli kalmış kimi boyutlarının keşfine götürebilir.
Ya da, edebiyatta olsun, siyasal-aktüel haber, iletişim kanallarında olsun, sorunun yalnızca bu yanının öne çıkarılmasının ardındaki ideolojinin, dönüp dolaşıp “devrimci ideoloji” yerine geçmesini, bununla da kalmayıp, devrimci-demokrat çevrelerde daha sığ, daha geri, adeta dinsel bir içerik kazanarak tedavülde tutulmasının nedenleri ve sonuçları tartışılabilir. Böylece devrimci politik hayatta, kitlelerin ruh halinin oluşumunda ya da inançlarının ve algılama tarzlarının gelişiminde, genel olarak devrimci pedagojinin unsurlarında, karşı-sınıfların mücadelesinin, yozlaştırıcı ve saptırıcı etkisinin hiç olmazsa bir yanı değiştirilebilir.
Gene bu saptamadan hareketle, egemen siyasal-üstyapı içinde kalarak, onunla ilişkiyi en azından hegemonyayı reddetmemek anlamında dışta kalmamayı seçerek teori üretenlerin konumuna esaslı bir büyüteç tutulabilir. Örgütlenmenin ya da politik faaliyeti sürdürmenin “düzen içi” niteliği ile bu tutum arasında, dolaysız kimi ilişkiler bulunabilir…
Ne var ki, bütün yararlarına rağmen bu tür çalışmalar sonuç olarak söz konusu kitabın kimi perspektiflerini, yalnızca araştırma düzleminde ileri götürmeye hizmet eder. Oysa bu kitap, elbette dikkatle incelenmesinin yaraşıra, mutlaka aşılmalıdır da.
Kitapta yazılarıyla yer alanlar, mücadelelerini şimdi yazarak da sürdürüyorlar ve böylece, kendi zaferlerinin herkesin zaferi olmasına katkıda bulunmak istiyorlar. Bu nasıl gerçekleşebilir? İşkenceyi, ona karşı direnerek tersine çevrilmiş bir silah haline getirerek yenmek ve bunu yalnızca birkaç kişinin, bir grubun eylemi olmaktan çıkarıp toplumsal bir tavır olarak genelleştirmek nasıl ve nerede mümkün olacaktır?
Elbette, deneylerden dersler çıkarılıp bunların yayınlanması, bunun başarılabilmesinin çok önemli bir unsurudur; fakat bununla sınırlı kaldığı sürece kendi başına bu çaba yetersizdir. Önemli olan teorinin maddi güç halini alması ise, bunun yolunun önce bilgiyi sınıfın politik örgütü içinde ve sınıfın bir özelliği olarak yeniden üretebilmekten geçtiğini bilmek gerekiyor. Bunun sınıfın hafızasına, artık ve kısmi ve dönemsel özelliklere bağlı bir olay olarak değil, işkenceyi bütün kökleri ve sonuçlarıyla insanlığın tarihinden silip atacak bir “Nuh Tufanı”nın örgütlenmesiyle mümkün olacağının bilinci halinde kazımaktan geçtiğini bilmek gerekiyor. Sınıfın hafızası onun politik örgütüdür.

Şubat 1990

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑