I. Emeğin üretkenliği ve iş süresi

Burjuva ideologları, anti-komünist propagandalarında; kapitalist üretim tarzının “dinamikliği” ve “üretkenliği”yle, “bilim ve teknolojiyi hızla geliştirmesiyle” böbürlenirler; günlük ekonomi politikada ise; “maliyet faktörü”yle, “ücretlerin yüksekliği”yle, “daha uzun çalışmanın gerekliliği”yle işçi ve emekçilerin karşısına çıkarlar. Onlara göre, bu bir çelişki değildir, aksine “rekabet olgusu”nun bir buyruğudur. Burjuva kafası açısından rekabet; hayvanlar alemini de, insanlar alemini de belirleyen bir “doğa yasası”dır.  Hayvanlar, türlerinin devamını, insanlar da “refahı”nı bu yasaya borçludurlar. Anlaşılan o ki, burjuva ideolojisi için, insanlık, hayvanlar aleminden çıkmamıştır!
Ruhunu sermayeye teslim etmemiş sosyologlar ise, kapitalist dünyanın “ekonomik paradoksu” karşısında duydukları şaşkınlığı gizleyemiyorlar: Kârlar hızla artmasına; reel ücretler gerilemesine ve aynı anda emeğin üretkenliği yıldan yıla katlanmasına rağmen – “ürkütücü boyutlar kazanan” işsizlik, büyümeye devam ediyor!
Gerçekten de çarpıcı bir tabloyla karşı karşıyayız: Batı Almanya’da örneğin, 1980-2000 yılları arasında sermayenin “net kazancı” ikiye katlandı, “net ücretler” ise % 0,4 geriledi. Reel ücretlerdeki gerileme ise daha yüksekti; tek başına 1993-2000 arasında % 6,9 düştü.   Bu arada, 1982-1997 yılları arasında üretkenlik % 35,4 oranında artarken, işsizlikte % 63,5 oranında bir artış kaydedildi!   ABD genelinde ise, 1979-1992 yılları arasında üretkenlik % 35 artarken, çalışanların sayısı % 15 geriledi.
Emeğin üretkenliğindeki artış dünya çapında gözlemlenebilen bir olgu. Ve kuşkusuz kıyaslanan süreler uzadıkça, elde edilen veriler de, o kadar “baş döndürücü” olmaktadır. (Örneğin Batı Almanya’da bir işçinin saat başı üretkenliği 1960 ila 1997 yılları arasında % 620 oranında artmıştır!  ) Fakat nispeten kısa zaman dilimleri ile kıyaslandığında dahi, ortaya çıkan tablo pek değişmemektedir. Sınai ülkelerde metal işkolundaki üretkenlik, çalışan işçi başına yalnızca 1993-1997 yılları arasında şu oranlarda artmıştır: İsveç % 62,1; Almanya % 35,4; Japonya % 31,1; Avusturya ve İspanya % 30,5; ABD % 28,8; İtalya % 25,3; Hollanda % 21,7; Belçika % 17,7; Fransa % 16,8 ve İngiltere % 6,3.  
Almanya’da otomobil sektöründe üretkenlik (saat başına) 1997’de, 1990 yılına göre % 19,4; ciro % 12,7 ve üretim % 4,6 artarken; çalışanların sayısı, % 14 oranında gerilemiştir.   Giderek daha az işçi sayısıyla giderek daha fazla üretimin gerçekleştirildiğine dair örnekler sanayiin başka alanlarından da verilebilir. Örneğin, ileri kapitalist ülkelerde, eskiden on binlerce işçinin çalıştığı çelik fabrikalarında, şimdi birkaç yüz kişiyle öncesinin birkaç misli çelik üretilmektedir. “Üretkenliğini” katlayan ABD’nin en büyük çelik üreticisi United States Steel, 1980’de 120 bin işçi çalıştırırken, on yıl sonra, yaklaşık aynı üretimi, 20 bin işçiyle gerçekleştirebilmektedir. Eskiden 12 günde üretilen çelik miktarı, bugün sadece 1 saatte üretilebiliyor!  
Burjuva ekonomisti S. Falkner’in 1930 yılında yaptığı bir hesaplama, emeğin üretkenliğinin ‘ileri düzeyi’nden neyin anlaşılabileceğini gösteriyor. Falkner’e göre, teknolojinin ABD’de o dönem ulaştığı seviye ile, o yıldaki toplam dünya üretimi, iki saatlik bir işgünü ile gerçekleştirilebilirdi! 1930’un teknolojisi! O yıllarda Ford tekelinin yöneticilerinin hayal bile edemeyeceğini, bugün Ford’un Avrupa şefi David Thursfield şöyle dillendiriyor: Köln’de bir otomobilin 10 saat içinde üretildiğine dikkat çeken Thursfield, “bu süreci 7 saate düşürmemizin koşulları mevcut” diyor!  Hatırlatmakta fayda var; ABD’de 1920’li yılların ortalarında bir otomobilin üretimi için 813 saat gerekiyordu (rakam, 1912’de ise, 4.664 saatti)!
Aktarılan veriler, emeğin üretkenliğinin hangi boyutlarda artmış olduğu konusunda yaklaşık bir fikir vermektedir. Açıktır ki, bu ilerlemenin gerisinde, başta emeğin toplumsal üretkenliği olmak üzere, üretici güçlerde kaydedilen devasa gelişmeler durmaktadır.
Burjuva ideologları, geçtiğimiz yüzyılda “sosyalist sistemle rekabet eden kapitalist sistemin”, bilimsel-teknolojik alanda büyük atılımlar gerçekleştirdiğini propaganda edip durmaktadırlar. Oysa, sermayenin üretkenliğinde bir yükselme gibi göründüğünden, burjuva propagandasında sermayenin kendisine mal edilen bilimsel-teknolojik devrim  , her şeyden once, emeğin toplumsal üretkenliğinde bir devrimi ifade etmektedir. Ve bugün şu gerçeğin altını daha kalın bir çizgiyle yeniden çizmek gerekir ki, “genel tarihsel gelişmenin ürünü”nü (bilim bu gelişmenin “soyut özü”dür) tam tekeline almış olan sermayedar sınıf; hem toplumun, insanlığın tüm entelektüel birikiminden ve onun, bir ögesi olarak, emeğin üretkenliğinde yaptığı katkılardan sınırsız yararlanmasının ve hem de bu birikimini çok daha geniş bir ölçekte geliştirmesinin ayakbağını oluşturmaktan başka bir rol oynamamaktadır artık. Burjuva propagandasının da asıl hasıraltı ettiği, tam da bu gerçektir. Sorun, her gün bir yenisi ilan edilen şu veya bu “teknoloji harikası” ya da buluş değildir (bunlar, kesintisiz bir süreci oluşturan “genel tarihsel gelişmenin ürünü”dürler), aksine; sorun, insanlığın ve toplumların, bu süreç ve onun ürünlerinden yararlanma derecesinin somut olarak ne olduğudur. Açıktır ki, bu derecenin ölçüsü de, ancak verili tarihsel koşullar üzerinden saptanabilir.
Aslında burada kapitalist üretim tarzının başka bir “ekonomik paradoksu” karşımıza çıkmaktadır. Nitekim, “proletaryanın sonu”nu ilan edenler, şimdi de “emeğin sonu”nu ilan ediyorlar! Deniliyor ki, “yapılan araştırmalara göre, 1990’lı yılların başlarında, ileri kapitalist ülkelerde çalışan işçilerin yüzde 75’inden fazlası şu veya bu düzeyde rutin işler yerine getirmektedir. Bu işlerin çoğunluğu, otomatik makinalar, robotlar ve gelişmiş bilgisayarlar ile yapılacak işlerdir.” 
Doğrudur: Makina sistemine dayanan büyük sanayiin son sözü tam otomasyondur. Ancak, kapitalist üretim tarzı egemen oldukça, büyük sanayi, kendi teknik temelinin doğal evriminin bu son sözünü söyleyemeyecektir. Çünkü sermaye; “ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir”.   Emeğin toplumsal üretkenliğinin ulaşmış olduğu düzey ve sahip olduğu dev potansiyel karşısında; “otomatik fabrika”lar   ne kadar usa yatkın ise, kapitalist üretim tarzı ve sermaye ilişkisi de o kadar usa aykırı ve o kadar da insanlığın ulaşmış olduğu toplumsal gelişme aşamasına terstir.
Kapitalist dünyanın “ekonomik paradoks”ları bu denli belirgin hale gelmiş bulunmaktadır. Ancak bu açık durum; “ekonomik paradoks”lara “paradoks teoriler”in tekabül etmesini ve bu “teoriler”den esinlenen anlayış ve yaklaşımların özellikle işbirlikçi sendikacılık akımın temsilcileri aracılığıyla işçi sınıfının saflarında yayılmasını ve belirtilen belirginliğin bulanıklaştırılmasını engellememektedir. Örneğin Alman metal sendikasının (IG Metal) Başkanı Klaus Zwickel, sendikasının Ekim 1999’daki genel kongresinde yaptığı konuşmada, teknoloji ve üretkenlik alanındaki gelişmeleri delegelere şöyle açıklamaktaydı: “Bundan yaklaşık 100 yıl öncesinde Jules Verne, ‘80 Günde Devri Alem’ adlı ütopik romanını yazmıştı. Bugün 2000 yılına kadar kalan 86 günde yaklaşık 80 kez dünyayı dolaşabiliriz. İşte bu gerçekte; teknolojik ilerleme ve üretkenlik gücünde son yüzyılda kat etmiş olduğumuz gelişmenin devasa boyutları görülmektedir.” Ne var ki, aynı Zwickel, IG Metal’in kongresinden üç yıl sonra (Ekim 2002) yapılan “iş süresi konferansı”nda, “ağır ekonomik koşullar karşısında, tam ücret karşılığı genel ve belirgin bir iş süresi kısaltması için bugün bir imkan göremiyorum” diye konuşabilmektedir! 
Açıktır ki, kapitalist üretim tarzının egemen olduğu bir toplumda, emeğin toplumsal üretkenliği ile iş süresi arasındaki ilişkiye (ki, bu ilişki, kapitalizmin doğası gereği rasyonel değildir  ), verili ekonomik koşulları esas alan bir perspektifle bakılamaz. Bu perspektif, gerek kapitalist üretim tarzının yasaları bakımından ve gerekse tarihsel bakımdan yanlıştır. Kapitalist ekonominin konjonktürel durumuyla ilgili argümanların, bu ilişkiyi gerçekte belirleyen yasa ve olguları hasıraltı etmenin dışında hiçbir işlevi yoktur. Kaldı ki, işçi sınıfının çıkarları açısından ekonomik koşulların “ağır”laşması (işçiler için bu “ağır”laşmanın, işsizliğin artması ve ücretlerin düşmesi anlamına geldiğini reddetme küstahlığı ile karşı çıkılmayacaksa eğer!), bizzatihi iş süresinin kısaltılmasını gerektiren bir durum ve gelişmeyi ifade etmektedir. (Örneğin Almanya’da bugün birçok namuslu sosyolog ve ekonomist, “35 saatlik iş haftası uygulamasına gidilmeseydi işsizlik çok daha yüksek olurdu” açıklamasını yapmaktadır haklı olarak; ki, bu sonuç da, etkisi pek çok tavizlerle sınırlanmış bir uygulama için tespit edilmektedir.)
Kısacası; gerek -emeğin üretkenliğinde kaydedilen muazzam gelişmeler nedeniyle- ahlaki ve tarihsel bakımdan, gerekse -üretici güçlerdeki israf ve tahribatın ulaştığı düzey nedeniyle- insanca yaşamanın asgari koşullarını oluşturmak ve bunun için özellikle kitlesel işsizliği belirli ölçülerde sınırlamak gibi somut ve güncel toplumsal ihtiyaçlar bakımından, şu yönelim mutlak bir gerekliliktir: İşçi sınıfı, çalışma saatlerini kısaltma sorununu yeniden gündemine almalı ve bu mücadeleyi, sermayenin, başta çalışma alanını kapsayan saldırıları -toplu çıkışlar (işsizlik); emeklilik yaşının uzatılması; yarım-günlük ve düşük ücretli işlerin yaygınlaştırılması; taşeronlaştırma, esnek çalışma vb.- olmak üzere, genel saldırısını geri püskürtmede etkin bir kaldıraç olarak değerlendirmelidir.

*
Alman sosyal bilimcisi profesör Helmut Spitzley şöyle bir hesap örneği veriyor: “Üretkenliği veri alan bir zaman politikası çerçevesinde, bireysel asgari bir sabit gelirin muhafaza edilmesi koşuluyla, yıllık üretkenlik artışının önemli bir kısmının iş sürelerinin kısaltılması için kullanılması mümkün gözüküyor. Yıllık üretkenlik artışın % 1,5 kalması durumunda, sözleşmeli ortalama iş süresi (1999’da) haftalık 35,3 saatten 30 saate (2010’da) ve ardından 26 saate (2020’de) düşürülebilir. Böylelikle yalnızca bir kuşak içersinde toplumsal zaman refahı ve yaşam kalitesi bakımından görülmemiş bir düzeye ulaşılabilir.”   Spitzley, işsizlerin dahil edilmesi suretiyle işin eşit dağılımı durumunda, iş sürelerinin çok daha hızlı bir şekilde kısaltılabileceğini de ekliyor.
Nispeten düşük bir üretkenliği veri alan bu hesap, iş süresinin kısaltılması bakımından bugün “fazla zorlanmadan”, bir bakıma “işin doğal evrimi” içinde bile neyin mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Kuşkusuz ki, bu özelliğiyle, iş süresinin kısaltılması talebi karşısında burjuva cephesinden ileri sürülen bütün “karşı argümanlar”ın, sermayenin tatlı kârlarını korumaya çalışan ve toplumsal gelişmenin nesnel durumuyla hiçbir ilgisi olmayan demagojilerden ibaret olduğunu kanıtlamaktadır. 
Bugün insanlık; “ne ustalar için çırağa, ne de efendiler için köleye gerek” bıraktırmayacak, “rasyonel mitolojisi”nin ürünü muazzam gelişmelerin nimetlerini kullanamamaktadır. İnsanlık için; günümüz toplumlarını amansız kanser gibi içten içe kemiren kitlesel işsizliği ve onun tüm yıkıcı yol arkadaşlarını ortadan kaldırmak ve mevcut işgünü süresini yarı yarıya düşürmek mümkünken; bütün bu rasyonel ve insani adımlar, canlı emeği sömürmeden yaşayamayan sermayenin sınır tanımayan kâr hırsından ötürü atılamamaktadır. 
Demek ki; işçi sınıfı, iş süresinin kısaltılması ve “işin gitgide daha fazla ölçüde toplumun bütün sağlıklı üyeleri arasında eşit şekilde dağıtılması” talebini ileri sürmekle; aslında yalnızca kendisi için bir şey istiyor olmuyor, aksine, günümüz toplumunun pek çok çarpıklığını, ağırlaşmış çelişkilerini (“emek-gücü ile toplumsal üretim araçlarında en sınırsız israflar”; bir tarafta kronik kitlesel işsizlik -toplumsal yaşantının dışına itilme cezasına mahkum olan milyonlar- ve aşırı çalışma –emek güçleri her bakımdan tahrip olan milyonlar-;  diğer tarafta, “halk kitlelerinin bütün yaşamının emek-zamanına dönüştürülmesi” karşısında “tek bir sınıfa” -bugün hatta tek bir zümreye demek gerekiyor- “bolca boş zaman sağlanması” vb.) aşmanın da yolunu bir yönüyle göstermiş oluyor. Bu bakımdan, işçi sınıfının iş süresinin kısaltılması uğruna kapitalistler sınıfına karşı verdiği mücadele; nesnel olarak, bu çelişkilerin neden olduğu toplumsal tahribatları, kapitalizm koşullarında politik müdahale yoluyla bir bakıma sınırlama; toplumsal bir varlık olarak insanın da, toplumun yaşantısını belirleyen kapitalist yasalar tarafından hayvani koşullara itilmesini engelleme mücadelesidir.
İşçi sınıfı; ilk uluslararası örgütü Uluslararası İşçi Birliği’nin 1866 yılında dünya proletaryasının gündemine getirdiği 8 saatlik işgünü talebini, ancak yaklaşık 60 yıllık bir mücadelenin ardından yasallaştırabilmiştir. Başka bir deyişle, 8 saatlik işgününün ilk defa yasallaşması ve tek tek işkollarında uygulanmaya başlamasından bu yana 80 yıldan fazla bir süre geçmiştir. Bu arada tek tek ülkelerde çeşitli tarihlerde (özellikle de 1920’li yılların sonlarından itibaren) 7 saatlik işgünü talebi yükselmişse de, toplu sözleşmelerde ifadesini bulabilmesi, ancak geçtiğimiz yüzyılın son 15 yılında söz konusu olabilmiştir.   (Fakat, iş süresindeki fiili durum, bugün hâlâ günlük 8 saat ve daha üstündedir, hatta ülkemizde çoğu işkolunda 13-14-16 saate kadar çıkmaktadır.)
Yaklaşık 140 yıllık bir sürede 2 saatlik bir kısaltma!
Demek oluyor ki, işçi sınıfı, günümüz uluslararası işçi hareketinin en yakıcı taleplerinden birisi olarak 6 saatlik işgünü – tam ücret karşılığı 30 saatlik iş haftası talebini yükseltmekle çok şey istemiş olmayacaktır.

Barış ve Adalet

ÖDP’nin 1 Mayıs afişlerinde “Barış ve Adalet” yazıyor, bu parti, afişinin “hedef kitlesi” olması gereken ezilen yığınları, işçi ve emekçileri, gençleri, kadınları ve kuşkusuz Kürtleri 1 Mayıs’a “barış ve adalet için” çağırıyordu.
O günlerde yine aynı parti, “Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu”nu, elinde “Barış ve Adalet Uğruna Çalışıyoruz” başlıklı bir metinle dağıtmaya çalışmaktaydı. Çabasını sürdürdü ve sonunda, dağıtamadı ama, yanına Troçkist DSİP’i de alarak, ÖDP, “Koordinasyon”dan ayrıldı.
Koordinasyon, Irak istilasının hazırlandığı günlerden başlayarak, saldırı ve işgal sürecinde, emperyalist savaşa karşı ve kuşkusuz “barış için” önemli bir mevzi olmuş ve küçümsenemeyecek bir mücadele merkezi olarak çalışmıştı. Barışı öngörmediğini iddia etmek mümkün değildir. Adaleti değil de adaletsizliği, bütün haksızlık ve adaletsizliği üreten sistemi benimseyip savunduğu ise, hiçbir şekilde ileri sürülemez. Peki neden dağıtılmak istendi?
Grupçu bir rekabet ve yarış içinde olmak, “benim dediğim ve istediğim” diye dayatmak, “benim adım duyulsun” zihniyeti ve “işin başında olma” isteği bir nedendir. “Ben”cilik ve bencillik, anlaşılır şeydir, ama peki, bu “ben”in “dediği ve istediği” nedir? Koordinasyon da “barış ve adalet” talebini dışlayan bir platforma sahip olmadığına göre, sorun, ÖDP’nin “barış ve adaleti” ile Koordinasyonunki arasında bir farklılıktan çıkıyor olmalıdır.
***
ÖDP’nin “Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu”na karşı elinde salladığı “Barış ve Adalet Uğruna Çalışıyoruz” başlıklı metin, ÖDP çıkışlı değil, ama uluslararası ölçekte imzaya açılmış, hazırlayıcıları arasında Noam Chomsky ve Tarık Ali gibi ünlü şahsiyetlerin de bulunduğu bir metindir.
“Uluslararası metin”in ardına eklenmiş “Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu”nun işleyiş ilkelerine ilişkin ilave metin, bir yönüyle “dağıtıcı” çabayı açıklamaktadır. İlave metin, ÖDP çıkışlı gibi görünmektedir, ancak ana metin ve içeriğiyle mantalite farklılığına da sahip değildir.
Bu “ilave”de, “Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu”nun “bir kampanya birliği” olduğu ve bu birliğin “hiçbir grup ve çevreye mal edilemeyeceği” söylenmekte, ve göreceğimiz gibi, “örgütlenme” öneren kampanyanın kendisinin, “aktivistlerin inisiyatifi”, “yani doğrudan eylem üzerinden” kurgulandığı, dolayısıyla “örgütü” dışladığı ve örgütsüzlüğe dayandırıldığı açıklanmaktadır. “Barış”a ilişkin yaklaşım farklılığının ilki burada ortaya çıkmakta; Koordinasyon ile ÖDP, savaş karşısında örgütlü ya da örgütsüz karşıtlığı benimseyen konumlanışlarıyla farklılaşmaktadır. Koordinasyon, bireysel inisiyatifleri kuşkusuz reddedip dışlamadan –kendisini zenginleştiren çok sayıda bireysel inisiyatifi kapsayıp harekete geçirdiği biliniyor-, savaşa ve emperyalizme örgütlü karşı koyuşu öngörmekte, emperyalizm ve savaş karşıtı sendikal, politik vb. örgütleri kendi temel dayanağı olarak benimsemektedir. İlave metin, dolayısıyla ÖDP ise, “Bireylere dayalı inisiyatifler etrafında kampanyalar sürdürmek daha ileri birliğin yolunu açar” türünden ilginç görüşlerle, “daha ileri birlik savunucusu” görüntüsü altında, aslında “bireyleri” ve “bireysel inisiyatifleri” başlıca dayanak edinmektedir. ÖDP, bireylere dayalı inisiyatifler etrafında, “çok sayıda bağımsız aktivist(in) düşüncelerini ifade edebilecekleri(ni), eylem güçlerini harekete geçirebilecekleri bir alan bulmuş” olacaklarını düşünmekte, bireylere alan açma adına örgütten vazgeçmekte, bireyle örgütü, liberal bir yaklaşımla karşı karşıya koymakta, örgütlü birey fikrini, koletkif iradeyi yadsıyarak, bu yönüyle, kapitalizmin dayattığı –kuşkusuz mevcut sisteme zarar vermeyecek- örgütsüz bireyi, “koalisyon” ve “kampanya”nın olduğu kadar hareket ettirici fikrinin de temeli saymaktadır.
12 Eylülcü örgüt düşmanlığından kalma bu tutumun neoliberalizmin “sivil toplumculuk” övgüsüyle örtüştüğü kuşkusuzdur. Dünyanın ve bugünkü kapitalist uygarlığın üzerinden bölündüğü temel ya da başlıca karşıtlıklara dayalı olarak kurulmuş, toplumu ve dünyayı bu karşıtlık (ya da karşıtlıklar) üzerinden yenilemeyi amaçlayan ve sınıfları, ulusları vb. birleştiren ve kuşkusuz irade ve eylem birliği içinde dayanışan bireylerden oluşmuş örgüt (örgütler) yerine; kendisini, “sahip olduğu alt kimlikler” üzerinden, nerede, ne zaman, nasıl hissediyorsa, bir gün şurada şöyle, başka gün burada böyle, birbirinden farklılaşan ve çelişen, sistemli ve sürekli bir tutumdan uzak tutumlar alan, özgürlüğü zedelediği inancıyla örgüt karşısında “özgür bireyler”in yüceltisi, ÖDP barışçıllığının bir ayağı durumundadır. Anarşizan özgürlükçülüğüne uygun bulmadığı için, ÖDP’nin, Koordinasyon’u hazım güçlüğü çektiği ve dağıtmaya giriştiği söylenebilir.
Ancak bu “özgürlükçülük”, liberalizmin savunulmasından başka şey değildir ve savunuculuğuna dayanaklık edebileceği “barış”, ancak savaş yanlıları bakımından, dünyanın paylaşımına yönelik saldırganlık ve kaynağı emperyalizm bakımından zararsız bir “barış” olabilir.
Sivil toplumculuk, düzene ve kuşkusuz emperyalizme karşı mücadelenin “zorlukları”ndan kurtarıcıdır; ancak yaşamın kendisi örgütü zorunlu olarak dayatır. ÖDP’ye de dayatmıştır. Çelişki gibi görünebilir, değildir; ÖDP emperyalizme ve savaşa karşı örgütü, örgütlü birliği reddetmiş, ancak yerine, savaşa karşı devrimci tutum ve devrimci örgütlerin oluşturduğu “yük”ten kurtulmuş olacağı, sivil toplumculuğa dayalı, en gevşeğinden ve düzenin ünlülerinin öne çıkacağı türden bir örgütü önermeden de edememiştir. Devrimci olmayan zeminde giderilen çelişki şuradadır:
“İlave metin”in (f) maddesinde, önce, bireylerle eşitlenerek örgüt reddedilmektedir: “Kampanyanın faaliyetlerinde yer alan her kurum ve aktivist kampanyanın içeriğiyle ilgili eşit söz hakkına sahiptir.” Ve hemen bir sonraki (g) maddesinde, yaşamın dayattığı örgüt, kendiliğinden bir örgütlenme olarak ve bu durumda dönüşümü hedeflenmemiş düzenin içinden gelen, onun mümkün kıldığı ve öyleyse “sözcüleri”, “kamuoyunun tanıdığı yüzlerden oluşan” bir örgüt olarak satırların arasından fırlayıverir: “Kampanya metnine imza atan her bireyin Koalisyonun aktivisti olmasına çalışılır. Ama işleyişi hızlandırmak için 5 kişilik sözcüler grubu Koalisyonun açıklamalarını, basın toplantılarını ve kamuoyuyla ilişkilerini sürdürür. Sözcüler kamuoyunun tanıdığı yüzlerden oluşur.” Bu, tam bir “sivil toplum kuruluşu” örgütlenmesidir. Dönüştürücü/değiştirici örgüt, “barış ve adalet” ile ilgili olarak, bu iki talebi de, gerçek temelleriyle birlikte savunup gerçekleştirme mücadelesi verebilecek savaş ve emperyalizm ve zorunlu olarak düzen karşıtı devrimci bir örgüt yerine, düzenle uyumlu, düzenin “vizesi”ne sahip ve buradan “tanınmışlık” onayı verilmiş sözcüleriyle bir kendiliğinden örgüt!
Sonra bu kendiliğinden örgütün ayrıntılı örgütlendirilmesine sıra gelir. Reddedilmiş örgütün formlarını oluşturmanın gerekçesi hep aynıdır; “işleyişi hızlandırmak” ya da benzeri “Koalisyonun kampanyalarını hızla örgütlemesi için..” Sorun, “hız” sorununa indirgenmiştir; ama “örgüt”, kendiliğindenlik içinde ve devrimci müdahaleler imkanından arındırılarak, düzenin tepkisinin hedefi olmaktan kurtarılmış çerçevesiyle sökün eder: “Koalisyonun kampanyalarını hızla örgütlemesi için genel toplantılarda yapılan önerileri karara bağlayacak olan sözcülerle birlikte 12 kişilik bir yürütme komisyonu çalışır. Gündelik pratik işlerin yerine getirilmesi için 3 kişilik bir sekretaryası vardır.” Örgüt kendiliğindenliğin örgütüdür, zararsız “sivil toplum”a dayandırılmıştır; ama “aktivistler”in üzerinde saatlerce çene patlatabilecekleri konularda, ardından kararları alacak “sözcüler”, “yürütme komisyonları”, “sekretaryalar” ÖDP’nin ve düzenin “tanınmışları”nın elinde toplanarak garantiye alınmaktadır.
En son, yine sivil toplumcu örgütsüzlük fikrinin altı çizilir: “Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu konsensüs temelinde kararlar alır.” Böyle olmasa da, herkes konuştuktan sonra, kararlar “yürütmeler”ce alınsa da, böyle sayılır, böyle algılanması ve hissedilmesi öngörülür. Zaten sivil toplumculuk nedir ki? “Kolunu kaptırmış” olanların kendi çıkarları karşısında alınmış kararların, tekeller lehine dayatmaların onaylanma mekanizması değil mi? Sivil toplum örgütleri, kendi çıkarlarına tam karşıt kararlara razı edilmek üzere, ezilenlere, -sınıf vb. ayrımı yapılmaksızın, şirket temsilcileri, burjuva politikacıları, belediyeciler gibi tanınmışlarla birlikte- içinde toplanmaları dayatılmış, örgütsüzlüğün örgütlerinden başka bir şey değildir.
***
Peki, tüm bunlar ne için? Ya da bu “dağıtıcılık” ve sivil toplumculuk, kendiliğindenliğin örgütlülüğü ne tür bir “barış” ve nasıl bir “adalet” savunuculuğuna denk düşer?
Savaş karşıtlarının birleştirilmesine değil dağıtıcılığına yaslanan bir barış savunuculuğu, ne tür bir “barış” istendiğinin temel bir göstergesidir. Gerçek bir savaş karşıtlığı, savaşın kaynağı emperyalizm (ve işbirlikçileri) karşısında, çıkarları ondan zarar gören geniş ezilen kitlelerin ve onun aracı olarak onların çeşitli türden örgütlerinin birleştirilmesini zorunlu kılar. Halkın emperyalizm karşısında en geniş birliği sağlanmadan ve bu birlik örgütlü bir eylemli birlik olmadan, gerçek bir barışın elde edilmesi olanaksızdır. Emperyalizm, talanı ve zorbalığı ile sürdükçe, onun kaynaklık ettiği savaşlardan kurtulmak, dolayısıyla barışa kavuşmak, ulaşılabilir bir hedef değildir. Savaş karşıtlarını, neredeyse yüzde yüzüyle savaşa karşı çıkmış olan halkın oluşturmakta olduğu örgütlü birliği dağıtarak savunulabilecek olan “barış”; kazanılması, halkın örgütlü gücüne ihtiyaç duymayan, ezilenlere “yukarıdan” sunulan bir barış, emperyalizmden koparılıp alınacak değil ama emperyalizm tarafından sunulan bir “barış” olabilir. Bu “barış”, emperyalist barıştır.
ÖDP ve Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, 1 Mayıs afişleri ve çağrı metinleri de bu yaklaşıma sahiptir.
“Barış ve Adalet”! Nasıl bir barış, nasıl bir adalet? Başlı başına “barış ve adalet” sloganı, sosyal pasifist bir slogan olarak, açıklayıcı değildir; nasıl olursa olsun “barış” ve yine ne tür olursa olsun bir “adalet” savunuculuğudur.
“Mülkün temeli olan adalet” savunuculuğu da bir tür adalet savunuculuğudur; tüm haksızlık ve adaletsizliklerin, mülkiyetin son derece küçük bir azınlık elinde toplanmasından kaynaklandığı bilgisiyle, mülkiyet tekeline, en başta tekelci sermayenin tam bir tahakküm, sefillik, aşağılama ve haksızlık-adaletsizlik koşullayan mülkiyetçiliğine karşıtlığa dayandırılmış bir adalet öngörmek de adalet savunuculuğudur. Hangi adalet, hangi adalet savunuculuğu?
Ya da barış! Koşulları, içeriği, ne tür bir barış olduğu önemli olmadan ve kuşkusuz savaşları kaçınılmaz kılan kapitalist emperyalizme ve tekelci sermaye iktidarına dokunmayan bir barışın savunulması da “barış” savunuculuğudur; her türlü savaşa değil, ama emperyalist savaşa karşı tutum alan, savaş karşıtı tutumu, emperyalizm karşıtlığına, en başta “kendininki” olmak üzere tekelci burjuvazinin iktidarının devrilmesine dayandıran bir barışın savunulması da barış savunuculuğudur. Hangi barış, hangi barış savunuculuğu?
Sadece “barış” demenin, afişe “barış” yazmanın açıklayıcı ve yeterli olmadığı ortadadır. Yalnızca “barış” demek, ne olursa olsun barış, içeriği önem taşımadan “barış” demek, genel geçerlikte bir “barış” istemek demek olduğu açıktır.
Adaletsizliklerin ve savaş eğilimleri ve harcamalarının teşhiri yetmez, adaletin ve barışın elde edilmesini garanti etmez. Adalet sorununu bir yana bırakırsak, gerçek bir barış açısından, genel bir silahlanma mahkumiyeti ve savaş karşıtlığı bir anlam taşımaz. Örneğin Irak’a yöneltilmiş Amerikan saldırganlığı sürecinde, ABD’nin Irak’a dayattığı silahsızlanma ile ABD’nin silahsızlanmasını birbirinden ayırt etmeyen bir “barış” savunuculuğunun, emperyalizmin elini güçlendirmekten, onun platformunu kabullenmekten başka anlamı olamazdı, olmamıştır. Dün Irak’a yönelen, yarın bir başka Ortadoğu ülkesine ve sonra belki Ortaasya’ya yönelebilecek emperyalist saldırganlığa, kaynağı olan emperyalizmle birlikte karşı durmadan, her gün her saat “barış” demenin, her gün bu içerikli afişler asmanın barışçıl hayaller yaymaktan başka bir işe yarayacağını sanmak safdilliktir.
Bir adım daha atılırsa, dünya yeni bir döneme girmektedir. Bunun, yeni bir savaşlar ve devrimler dönemi olacağı kuşkusuzdur. Emperyalist savaşın olduğu yerde, devrimler kaçınılmazdır. Bu, devrimci savaşları da kapsayacaktır. Her şeyin ötesinde savaş ve kaynağı olarak emperyalizmden söz edildiğinde bile, hem savaşların hem de emperyalizmin bir muhatabının, hedefinin, karşı tarafının olduğundan kuşku duyulamaz. Savaşlar emperyalistler ve gericiler arasında patlak verse bile, Irak istilasında olduğu gibi, dünyanın paylaşılmasına ve yeniden yapılandırılmasına yönelik olacağı ortadadır. Dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları, kendi burjuvazilerinin yedeği olmayı gönüllü olarak kabul mü edecekler, onlara bu mu önerilecektir? Soyut “barışseverlik” bunu yapmıyor, ama hemen hemen aynısını yapıyor: Bu tür savaşlara karşı olmakla, barış istemekle yetinmek ve barış isterken, emperyalistlerin peşinde birbirini kırmaya katlanmak.
Oysa açıktır ki, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşları, “barış” savunuculuğu adına olumsuzlanamayacağı gibi, emperyalist savaşlar, karşısında, sadece karşı çıkılıp barış istenecek türden savaşlar olarak anlaşılamaz. Böyle davranıldığında, istenen barış, emperyalist barış olmaktan öteye gitmez. Öte yandan, evet, insanlığın barışa ihtiyacı vardır; ama kapitalist emperyalizm koşullarında, ezilen yığınların özlemini çektiği diğer her şey gibi, barış da emperyalistler tarafından sunulmayacaktır, diğer özlemleri gibi, ezilenler, barışı da kazanmak zorundadırlar. Bu, onlara sunulmayacaksa ve emperyalizm dişinden tırnağına şiddet depolamışsa, şiddeti içermeden edemeyecektir. Devrim ve devrimci savaşlar, bu tür şiddetin, ezilenlerin devrimci şiddetinin örgütlenmesinden başka bir şey değildir. Emperyalizm ve emperyalist savaşlar karşısında, her türden şiddeti ve genel olarak savaşı mahkum eden küçük burjuva pasifizmine yer yoktur. Bu tür bir sosyal-pasifizm, liberal politikalarıyla “küresel kapitalizme” uyumlanan, onun çerçevesine sığdırılmış “Küresel Barış ve Adalet” arayan, bunun için, başına geçirdiği/geçireceği “tanınmışlar”la popülerlik arayışında olan “Koalisyonlar”ın pozisyonuna uygundur. Ancak uluslararası işçi sınıfı ve ezilen dünya halklarının nesnel çıkar ve pozisyonları, böyle bir “barış” savunuculuğu bakımından sorunludur. Irak istilası günlerinde savaş karşıtlığı bu nedenle dev ölçülerde yayılmıştır, bugün örneğin ABD Irak’ta “dikiş tutturmak”ta bu nedenle zorlanmaktadır.
“Biz Barış ve Adalet İçin Çalışıyoruz” başlıklı “Koalisyon” bildirgesi, “barış” adına, dünya ezilenlerinin yığınsal tepkilerine karşın, nesnel çıkarlarını ve buradan gelen emperyalizm düşmanlıklarını hiçe sayarak çağrıcılarının “tanınmışlıklarını” ve bu “tanınma”yı şekillendiren emperyalist sistemi onaylayan pasifist hayaller yaymaktadır.
“Demokrasi ve özerklikten yanayım” diye yazan, ama emperyalist “demokratizm” peşinde olduğu anlaşılan bildirge, “ABD, ya da başka bir ülke, halkın iradesini hiçe saymamalı, Güvenlik Konseyi’nde zorbalık ve rüşvetle oy elde etmeye çalışarak uluslararası hukuku ihlal etmemeli, zayıflatmamalıdır.” demektedir. Olanaksız olan üzerinden politik çağrılar hiçbir zaman ezilen yığınların derdine derman olmamış, ama yaydığı hayallerle yolunu şaşırtmaya yönelmiştir; bildirgenin niteliği de, sadece buradan bile anlaşılmaktadır ki, böyledir. “Halkın iradesini hiçe saymayacak ABD” ya da “halk iradesine saygılı emperyalizm” önermesi ve halkların böyle bir taleple sınırlanması, gözlerinin bağlanması çabasından başka şey olamaz. Çağımızın bir gerçeği, dünyayı paylaşmış ve yeniden paylaşmaya girişmiş, bu emperyalist yöneliminde kuşkusuz halklarının iradesini tümüyle çiğnemekte olan emperyalizmdir, emperyalist talan, baskı ve halkların hiçe sayılmasıdır. Bir diğer gerçeği ise, halkların emperyalizme karşı öfke ve tepkisidir. “Olmamalı”, “yapmamalı” türünden nesnelliği yadsıyan uzlaştırıcı, sosyal-pasifist girişimler, iki karşıtıyla tek bir gerçek oluşturan bu çağdaş çatışmalı gerçeği değiştiremez; ama halkları silahsızlandırmaya yönelerek pozisyonunu zayıflatmaya hizmet eder.
Öte yandan, Güvenlik Konseyi, BM, emperyalist kuruluşlar olarak, gerçek bir savaş karşıtlığının merkezine nasıl konabilir? BM oylamaları bir teşhir ve ajitasyon işlevi görebilir, görmelidir, izi sürülen küçük burjuva maceracılığı değil. Ancak savaş –eğer tutarlı olunacaksa, zorunlu olarak emperyalizm- karşıtı bir platform, BM ve oylamaları üzerine dayandırılamaz. Hele, dünyanın içinden geçtiği bir önceki denemde emperyalistler arasında kurulmuş “denge” ve ilişkilerin bir ifadesinden başka şey olmayan, emperyalistlerin uzlaşmasına, ama bu uzlaşmanın ve sonuçlarının halklara zorla dayatılmasına dayanan “uluslararası hukuk”un savunulması, gerçek barış savunuculuğunun platformu kesinlikle olamaz. Bu, “barışçıl emperyalizm” platformudur. Ama emperyalizmin barışçıllığı ya da emperyalist barış da, dünya halklarının kanı ve canı üzerinde kurulmuştur; halkların tüm maddi ve manevi değerleri, bu “barış” koşullarında yağmalanmış, iradeleri bu koşullarda hiçe sayılmış ve yüzlerce emperyalist silahlı müdahale, darbe, işgal, bölgesel savaş, bu koşulları olumlayan “uluslararası hukuk” içine sığdırılmıştır. Emperyalist savaş kadar, zora dayalı olduğundan, yağmacı ve zorba niteliğinden kuşku duyulamayacak emperyalist barış da, uluslararası hukukuyla birlikte, dünya insanlığının özlemi olarak savunulabilir değildir.
Uluslararası hukuku zayıflatmaması, halkın iradesini hiçe saymaması istenmekle yetinilen Amerikan emperyalizmi.. Barış isteminin, kendi hakları ve iradesi dışında her türlü hukuk ve iradeyi hiçe saymadan edemeyecek olan başta ABD saldırganlığı olmak üzere, emperyalist saldırganlığı zorunlu olarak üreten kapitalist emperyalizme son vermeye kadar genişletilmemesi… Bu, emperyalizmin sınırlarını sınır bilmek, emperyalizmin olur vereceği bir “barışı”, pax-Americana’yı savunmakla yetinmek demektir. Emperyalizm saldırırken, hiçe saymadığı irade bırakmazken, “hak”, “adalet”, “hukuk” ve “barış”tan söz ederek, emperyalizme boyun eğici bir seyircilik- bu, “öte dünya”nın nimetlerini öne sürerek, bu dünyanın haksızlık ve adaletsizliklerine katlanma vaazları veren papazların tutumudur.
Uzatmak niyetinde değiliz. Ancak bir-iki örnek daha herhalde gerekiyor:
“Ben hakkaniyetten yanayım. ABD’nin ya da başka bir ülkenin imparatorluk emelleri gütmemesi gerektiğini düşünüyorum.” Peki, düşünün bakalım! Ama güdüyor. Ve sizler, dünyanın ve Türkiye’nin “tanınmışları”, ne diyorsunuz, bu imparatorluk emellerine karşı savaşmaya var mısınız? Hayır, sadece bu tür emeller beslenmemesini ve “demokratik” ve “hakkaniyet”e yer veren emperyalizmi özlüyorlar. Ama halklar savaşlarını çoktan başlattılar bile. Hakkaniyetli, hak tanıyıcı emperyalizm ise olmamıştır ve devrilinceye kadar da olmayacaktır. Savaşa karşı savaş, emperyalizme karşı savaş; bundan başka her tutum, emperyalizmi benimseyen sosyal-pasifizmin tutumudur.
“Ben özgürlükten yanayım. Irak’ta ve her yerde zorba rejimlere karşıyım, ama aynı zamanda, sürekli ve çok tehlikeli çatışmaları kaçınılmaz kılan, dünyanın önemli bir bölümünün ABD’yi barış için büyük bir tehlike saymasına neden olan yeni ‘önleyici savaş’ doktrinine de karşıyım.”
Alıntılamayı sürdürmesek, bildirge herhalde daha masum görünecekti. Çağrıcılar halkların ne kadar özlemi varsa tümünün sözünü edip “sahipleniyor”, ama hiçbirinin gereğini yerine getirmiyorlar. “Özgürlük”, evet, “ben özgürlüğe karşıyım” diyen herhalde kimse çıkmayacaktır. Zaten, ABD de Irak’a “özgürlük operasyonu” düzenlemedi mi? Bildirgeciler de, ABD’nin “özgürlükçülüğü”nden, yalnızca özgürlüğün “önleyici savaş doktrini” ile götürülmemesi konusunda ayrılıyorlar. Barışçıl özgürlükçülerdir; ama “özgürlükçülük”lerinin dayanağı, tıpkı ABD emperyalizmi gibi, emperyalist kapitalizmdir, farkları, liberal reformculuklarındadır. Irak’ın “zorba rejimi”ne adını vererek karşı çıkmakta ama Amerikan rejimini “zorba rejim” ilan etmeyi sakıncalı görmekte “özgür”dürler, örneğin. Ve anlaşılmaktadır ki, asıl karşı çıktıkları emperyalizm falan değildir, ama “önleyici savaş doktrini”dir. Bir başka ve mülayim doktrinle emperyalizmin onlar için uygun ve benimsenir olduğu, “barış” platformlarının böyle bir emperyalizm istemi üzerine kurulduğu ortada. Üstelik, kaygı duydukları şeye bakın: “Barış” platformlarının üzerine oturtulduğu “önleyici savaş doktrini”nin eleştirisinin kaynağı “dünyanın önemli bir bölümünün ABD’yi barış için büyük bir tehlike sayması”! Yani, diyorlar ki, bu doktrinden vazgeçilmeli; yoksa, böyle giderse, haksız yere ve öyle olmadığı halde, dünya ABD’yi barış için büyük bir tehlike sayacak!..
“Ben, emperyalizme, diktatörlüğe ve her türlü tutucu politikaya karşı, halk muhalefetini destekleyen, demokratik bir dış politikadan yanayım.” Bakın, şimdi emperyalizme de karşı olduklarını açıkladılar! “Diktatörlüğe” de karşılarmış! “Tutucu politikaya” da! Peki, bundan daha tutucu politika olur mu? Emperyalizme karşı çıkacaksınız, ama yalnızca “Güvenlik Konseyi” kararlarını dinlemeyip uluslararası hukuka saygı göstermeyen, halkın iradesini hiçe sayan emperyalizme karşı çıkacaksınız! Peki başka bir emperyalizm var mı? Karşıysanız, emperyalizme karşı mücadele ve emperyalizmin, tekelci burjuvazinin egemenliğinin devrilmesini platform edinseniz, bu yönde çağrılar çıkarsanız, imparatorluk, doktrin vb. eleştirisiyle yetinmeseniz ve “barışçıl emperyalizm” hayalleri yaymasanız olmaz mı? Ve madem emperyalizme karşısınız, en zorba diktatörlük, Amerikan burjuva diktatörlüğü değil mi? Neden söz konusu etmezsiniz? Neden, dünya halklarının başlıca ihtiyacını karşılamaya uygun davranıp, tekelci Amerikan diktatörlüğünü devirmeye yönelik bir çağrıyı, eylem çağrısı olarak değil, uygun şekilde, ajitasyon ya da propaganda içeriğiyle, barış talebinin zorunlu koşulu olarak koymazsınız? Bunu yapmıyorsunuz, ama burjuva pasifizminin hakkını vererek her türlü diktatörlüğü suçluyorsunuz. Peki ne öneriyorsunuz? Her devlet bir diktatörlük olduğuna göre, bugünden bütün devletleri mi kaldırmak istiyorsunuz, anarşist bir devlet karşıtı mısınız? Yerine ne koymayı uygun bulursunuz? “Diktatörlük” olmayan devletler değil mi? Tıpkı emperyalist dış politikaya değil demokratik olanına sahip, hakkaniyetli, imparatorluk peşinde koşmayan, halkların iradesine saygılı tekeller egemenliği ve emperyalist olmayan emperyalizm gibi…
Ama eskiden de çaresi yoktu, bugün de yok. Dünya halkları, milyarlarca ezilen, emperyalizmin ve burjuva egemenliğinin acısını çekiyor. Savaşların da, adaletsizlik ve sair kötülüklerin de kaynağı, bu egemenlik ve kuşkusuz kapitalist uygarlık. Ve savaşlardan kurtuluşun tek yolu, emperyalizmden kurtulmak, emperyalist kapitalizmi ve onun aşırı yetkinleşip kendisi için de ağır gelmeye başlayan devlet aygıtını, burjuva diktatörlüğünü alaşağı etmek. Ve yazık ki, Bolşeviklerden daha şanslı koşullarda bulunsak bile, devletsizliğe hemen geçilemiyor. Ve sınırlarla birlikte, sınıflar ve sömürü olanakları, buradan kaynaklanacak savaş tehlikesi tümüyle tarihe karışıncaya kadar bir geçiş dönemi devletine ihtiyaç olacak, ve bu da, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı verilen mücadelenin zaferine bağlı olarak yeniden tarih sahnesinde yer alması kaçınılmaz proletarya diktatörlüğünden başka bir şey olamayacak.
“Emperyalizme ve diktatörlüğe karşı” yuvarlaklığı, sosyal-pasifist hayaller yaymanın başlıca unsuru, emperyalizme bağlanmış liberal gerici burjuva demokratizminin temel dayanağıdır. Her türlü diktatörlüğe karşı olma lüksü yoktur: ya burjuva diktatörlüğünden yana olunur ya proletarya diktatörlüğünden. Hiçbir satırında emperyalizme ve tahakkümüne son vermekten, onun ve işbirlikçilerinin devleti olan burjuva diktatörlüğünü devirmekten söz etmeyen, tersine, ancak “iktidardakilere meydan okuyabilmek..”, “iktidardaki seçkinler grubuna baskı yapmak..”, “iktidardaki azınlığa daha ağır bedeller ödetmek..”ten söz açabilerek, emperyalist kapitalistlerin ve işbirlikçilerinin iktidarlarının kalıcılığını teslim edip kabullenen bildirgenin “diktatörlüğe karşıtlık” ilanı, hiç kuşku yok, neoliberallerin dilindeki “diktatörlük karşıtlığı”yla uyumludur. Bildirge, sınıflarüstü yaklaşımıyla “otoriter” ve “totaliter” “diktatörlükler”e, en başta proletarya diktatörlüğüne karşıdır; eveleyip geveleyip yaydığı pasifist hayallerle, gerçek barışın ve onun ön koşulu olan emperyalizm ve tekellerin iktidarının devrilmesinin önünü kesmeye yöneliktir. Proletarya diktatörlüğünü savunmadığı ortadadır, emperyalizm karşısında hiçbir devrimci tutuma sahip değildir. Ve her türlü diktatörlüğe karşı çıkarak, proletarya diktatörlüğü için bir mücadeleyi öngörmediğinde, kazanılması için bir mücadele gerekmeyen, çünkü zaten mevcut olan diktatörlükten, burjuva diktatörlüğünden, emperyalist kapitalist devletten ve ne derse desin “imparatorluk”tan yana olduğu ve olması kaçınılmazdır. O, “çeşitliliği yücelten ve tam demokrasiyi teşvik eden bir dünyadan yana”dır. “Çeşitlilik”tir yaptığı; demokrasi tamlaştıkça gereksizleşir ve yerini demokrasisizliğe/devletsizliğe bırakır, “tam demokrasi” diye bir şey yoktur, hiçbir zaman olmayacaktır; ama bu, “sosyalizmin sonu”nu ilan eden neoliberalizmin idealleştirdiği burjuva kapitalist dünyadan, emperyalizm ve tekellerin egemenliğinde bir dünyadan başkası değildir!
Bu yaklaşımıyla bildirge, bırakalım proletarya diktatörlüğünü, emperyalizme karşı devrimci bir mücadelenin ürünü olabilecek burjuva karakterli devrimci diktatörlükleri de dışlamaktadır. Emperyalist baskı altındaki sosyal katmanlar ve ulusların proletarya önderliğinde olmayan devrimci mücadeleleri,  bu mücadelelerin ancak geçici olabilecek başarıları ve ürünü devrimci demokratik diktatörlükler de, bildirgenin görüş ve sahiplenme alanı dışındadır. Onda, ne ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, devlet kurma hakkının kabulüne genişletilmiş bir savunusu ne de halkların emperyalizme karşı iktidar hedefli başkaldırısına yer vardır. Kurulu düzenin, emperyalizmin “muhalifi” bildirge, emperyalist demokratizm vesikasıdır.
*
Emperyalist barış hayallerinden etkilenenler kadar, yeni emperyalist saflaşmaların oluştuğu dünyamızda, bugün için barış ortamının sürmesi çıkarına olan Almanya, Fransa, Rusya ve Çin gibi emperyalist ülkelerin politikalarından etkilenenlerin de olması hiç şaşırtıcı değildir. Bu tür kaynaklardan beslenerek, “barış” politikaları izleyip “barış” platformları kuranlar da olacaktır. Ve kuşkusuz, savaş karşıtı mücadelenin kendisi de bir ideolojik mücadele alanı oluşturacak, bu alanda da politikalar çatışacak ve proletarya ile burjuvazi arasında, barış üzerinden de bir hegemonya mücadelesi yürüyecektir. İnsanlık, barışı, tüm bu mücadeleler içinden geçerek kazanacaktır.
Tutarlı bir savaş karşıtlığı ve barış yanlılığı, evet sosyalist bir platformu zorunlu kılmaktadır. Bu, kuşku yok ki, hiçbir şekilde, sosyalistlerden başkalarının savaşa karşı olmadıkları ve olamayacakları anlamına gelmez. Bundan tek sonuç çıkar ki, savaşları ve savaş tehlikesini tümden ortadan kaldırmanın başka yolu yoktur ve sosyalistlere düşen de, görüş farklılıkları ve zorunlu kıldığı ideolojik mücadeleyle birlikte, işçi sınıfı ve halkların geniş yığınlarını, savaş tehlikesini de ortadan kaldırmak üzere, emperyalizme karşı mücadele cephesinde birleştirmek ve buradan sosyalizme yürüme yeteneği göstermektir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑