Bir Provokasyonun Gösterdikleri

Özgürlük Dünyası’nın Mayıs 2006 tarihli 169. sayısında, EMEP-GYK’nın Nisan 2006 toplantısında yapılan değerlendirmeler ışığında kaleme alınan makalenin saptamalarından ilki şöyleydi:

1-) Bugün Türkiye’nin iç ve dış politikası iki etken tarafından biçimlendirilmektedir. Bunlardan birincisi, ABD’nin İran’a yönelik kuşatması ve GOP’taki amaçları için Türkiye’ye biçtiği rolün ve Türkiye’den isteklerinin belirginleşmesidir. İkincisi ise; 2007 İlkbahar’ında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2007 Sonbaharında yapılacak bir olağan genel seçimde kimin mevzi kazanacağıdır. Çünkü bu ‘iki seçim’, yıllardır iktidar mücadelesi içinde olan ve karşılıklı hamleler yapan geleneksel iktidar odaklarıyla AKP ve onu arkasındaki güçlerin hesaplaşmasında bir eşik olma mahiyeti taşımaktadır. Bu iki etkeni yönlendiren güçlerin amaçlarına varmak üzere giriştikleri hamleler, ellerindeki her silahı kullanmaya yönelmeleri Türkiye’nin politik ortamını sertleştirmekte, her tür provokasyona açık hale getirmektedir.

Mayıs ayı, adeta bu tespiti bire bir doğrulamak üzere, bir merkezden yönetildiği tartışılmaz olan olaylara sahne oldu.

Cumhuriyet gazetesine, patlamayan iki ve patlayan bir bombanın arda arda ve adeta herkese göstere göstere atılmasıyla başlayan ve daha bu bombaların gerçek bir saldırı mı yoksa bir “oyunun parçası mı” olduğu tartışmaları sürerken, Danıştay’ın 2 No’lu Dairesi’ne yapılan silahlı saldırı ve bir yargıcın öldürülmesi, dört yargıcın yaralanmasıyla sonuçlanan olay, doğal olarak Türkiye’yi ayağa kaldırdı. Cumhuriyet Gazetesi ve Danıştay gibi; AKP Hükümeti’ne “muhalif”, “Şeriat’a karşı” ve Şeriatçılar tarafından hedef ilan edilen “iki odağa” yapılan saldırı, akıllara, ya bir “meczup”un çılgınlığını ya da El Kaide türü bir Şeriatçı örgütün saldırısını getirdi. Ve derhal; CHP’nin başını çektiği ve kendisine Kemalist, laik diyen kesimlerin arkasında saf tuttuğu, Şeriatçı-Laik bölünmesi üstünden bir kampanya başlatıldı. Ama ortada önceki provokasyonlardan biraz farklı bir durum vardı: Hem Cumhuriyet Gazetesi’ne, hem de Danıştay’a yapılan saldırının tetikçileri yakalanmıştı. Özellikle Danıştay’a yapılan saldırıyı gerçekleştiren Alpaslan Aslan adlı kişinin kimliği çok ilginçti. Bu kişi, neredeyse son yıllarda, “türban eylemleri”nden “Kızıelmacılar”ın “Ermeni Konferansı protestosu”na kadar, her eylemde yer alan milliyetçi ve “İslamcı özellikler de taşıyan” bir “avukat”tı. Öğrenciliğinde de, üniversitede polisle yakın işbirliği içinde ve Ülkü Ocakları safında yer alan “satırlı” saldırganlardan birisi olarak da tanınıyordu.

Kısacası bu kişi, hem Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan saldırıda, hem de Danıştay’a yapılan saldırıda doğrudan rol almıştı.

Sanıkların kimliği ve ortaya çıkan ilk ilişkileri; olayların sıcaklığı içinde ilk akla geldiği gibi olmadığını gösterdi. Saldırgan ne “meczup”, ne de bu tür eylemlere katılacak bir Şeriatçı’ydı. Tersine, “Türkçü”, “milliyetçi”, kendi ifadelerine göre; “sıkı Kemalist” bir kimliğe sahipti. Alpaslan Aslan’ın Ülkü Ocakları ve BBP’nin Nizamı Alem Ocakları’yla ilişkili olduğu da belirtiliyordu. Çok kısa sürede soruşturma burada da kalmadı: Alpaslan Aslan’ı yönlendiren kişinin emekli bir yüzbaşı olduğu ortaya çıktı. Eski yüzbaşı Muzaffer Tekin’in ilişkileri tipik bir kontra örgütlenmesi ile yüz yüze olunduğunu gösteriyordu. Ortaya çıkan bilgi ve belgeler; Susurluktan beri her deşifre olduğunda yukarıdan yapılan müdahalelerle üstü örtülen bir kontra örgütlenmesiyle karşı karşıya olunduğunu işaret ediyordu. Ortaya çıkan bilgilerin “ilişkiler” boyutu; emekli yüzbaşı Tekin’in ilişkileri, Susurlukçu İbrahim Şahin’den Sedat Peker’e, emekli general Veli Küçük’ten, “bayrak provokasyonundan beri sağda solda adı duyulan ve kimlerin üye olduğu bile bilinmeyen (başında eski bir ülkücünün bulunduğu, karanlık güç odaklarıyla ilişkili olduğuna dair hakkında güçlü iddialar bulunan) Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Derneği’ne kadar çok değişik çevreleri kapsıyordu.

Kısacası, saldırın elebaşısı olarak görülen “iki kişinin” bağlantıları bile göz önüne alındığında, bunların, Susurluk’tan bugüne kadar ortaya çıkan tüm çete organizasyonlarıyla ilişki içinde olduğu görülüyor; dolayısıyla da, Danıştay’a yapılan saldırı etrafında, bugüne kadar üstü örtülen “çete organizasyonlarının da çözülme ihtimali”nin” gündeme gelmesi ayrıca önem taşıyordu.

Bugüne kadar ortaya çıkan çete organizasyonlarında hükümetlerin ve yetkililerin tutumu; ortaya çıkan çetenin; “çizmeyi aşan eylemleri”, “kişisel çıkar gözetmeleri” gibi gerekçeleri öne sürülerek soruşturmalara sınır konmuş; “aslında ülke çıkarı için yapılan organizasyonların, kişiler tarafından yolundan çıkarılarak, çeteleşmeye yol açıldığı” öne sürülmüş; bu çerçevede, çete organizasyonlarının arkasındaki güçleri deşifre etmenin “devlet sırrı kapsamına gireceği” iddia edilerek, soruşturmalar mümkün olan en alt kademlerde boğulmuştu.

Bu sefer durum biraz farklıydı; çünkü saldırı, ne “çizmeyi aşma” ne de kişisel çıkar gözetme türündendi; tam bir provokasyondu! Kişisel görüşleri radikal laik, milliyetçi olan kişiler; devletin ihtiyaçları kapsamında; milliyetçiliği ve laisizmi kışkırtmak üzere bir provokasyona girişmişler; Cumhuriyet ve Danıştay’ı saldırıların hedefi yaparak; sözcüğün gerçek anlamıyla tam bir provokasyon gerçekleştirmişlerdi. Şimdi, emniyet güçlerinin elinde, başında tanımış bir “emekli general”in bulunduğu bir “örgüt şeması”nın olduğu, ama olup bitenlere bakıldığında; soruşturmanın, Susurluk’ta, Yüksekova’da ya da Şemdinli’de olduğu kadar bile ileri götürülemeyeceği anlaşılıyor. Çünkü davanın elle tutulur bir “çete davası” olabilmesi için “çetenin elebaşısı” sayılan kişinin de bu dava içinde ciddi olarak yer alması gerekirdi. Ancak; eski yüzbaşı Tekin; önce kendisin bıçaklayarak, sonra da “susma hakkı”nı kullanarak, soruşturmayı yönetmiş; kendi savunma kalkanı olarak rol oynayan “silah arkadaşları”nı harekete geçirerek, mahkemeden elin kolunu sallayarak; “Türkiye seninle gurur duyuyor” biçiminde popülerleşen “çete karşılama sloganı”yla çıkmıştır. En azından şimdilik durum budur.

 

ÇETE YOK, BİREYESEL TERÖR VAR!

Danıştay’a saldırıya kadar varan provokasyon ve sonraki bir hafta içinde sorunun değerlendirilmesi üstünden olan saflaşma; Türkiye’deki siyasi mihrakların; başlıca güç odaklarının aldıkları tutum, bu güçlerin amaçları ve çete organizasyonları karşısındaki gerçek niyetlerini göstermesi bakımından son derece ilginçtir.

Bu mihrakların tutumunu şöyle ifade edebiliriz:

 

1-) Cumhuriyet Gazetesine atılan ve patlamayan ilk iki bomba (atılan bombalar MKE markalıdır) Cumhuriyet Gazetesi’nin yöneticileri de dahil, basın ve siyasi güç tarafından önemsenmemiş; “yok mahiyetinde” sayılmıştır. Ve çok ilginç bir biçimde, bu olay, sansasyon için her cefaya katlanan “Türk basını”nda ciddi haberler arasında bile yer bulamamıştır. Oysa bombaların hedefi, Cumhuriyet gibi Türkiye’nin en eski Gazetesi olduğu gibi, aynı zamanda, Türkiye’deki en geleneksel “cumhuriyetçi mihrak”tı. Ancak üçüncü bomba ve arkasından Danıştay’a yapılan saldırıdan sonra, Cumhuriyet Gazetesi, olup biteni, “Laik Cumhuriyet değerlerine bir saldırı” olarak niteleyerek, açıkça tutum almaya (daha sonra bu tutumun ne olduğunu da tartışacağız) başlamıştır.

 

2-) Danıştay’a yapılan saldırın hemen arkasından CHP ve kendisine “Kemalist” diyen mihraklar ayağa kakarak; “Saldırının, Şeriatçılar’ın cumhuriyetin değerlerine ve laikliğe saldırısı olduğunu” öne sürerek, cenaze törenini, ülkeyi “laik-şeriatçı bölünmesi” üstünden geren bir gösteriye dönüştürdüler. Yakalanan kişilerin Şeriatçı olduğu, Şeriatçı örgütlerle bağlantılarının bulunduğu, arabalarında dini yayınlar ve gazeteler bulunduğu gibi gerekçeleriyle de desteklen propaganda hızla yükseltildi. Cenaze töreninde bakanların da tartaklanmasına varan gösteriler Genelkurmay Başkanı tarafından övüldü; “Bu mücadele her gün olmalı” diyen Özkök, AKP’yle olan ve radikal çevrelerce eleştirilen tutumunu da terk ederek, kendisini tümüyle bu çevrelerin safına bıraktı. Ancak; CHP, yandaşları ve onları arkasından itenler, saldırganların, “Kemalist”, “milliyetçi”, “cumhuriyet değerlerine bağlı” olduğunun ortaya çıkmasından sonra, bu çevre sesini kıstı ve hükümeti, soruşturmayı yürüten emniyet güçlerini; bu sefer olayların ve çete organizasyonunun Susurluk’la bağlantısını kurmaya çalışmasını olmadık yerde çete keşfetmeye başlama, Fethullahçı emniyetçilerin olayları saptırması olarak suçladılar.

 

3-) AKP Hükümeti, bu provokasyon süreci içinde tam bir iktidarsızlık ve iradesizlik örneği sergiledi. Saldırganların “Şeriatçı” değil “milliyetçi-Kemalist” olduğunun ortaya çıkmasıyla; “komplonun içinde Baykal da var. Yakında gerçekler açığa çıkacak. Sürpriz gelişmeler olacak!…” gibi açıklamalarla, bir an için bir irade sergileme belirtisi gösteren AKP Hükümeti ve Başbakan Erdoğan, adeta, provokatörlerin bir çete organizasyonu olduğunu değil, olmadığını ispatlamak için gayret sarfetti. Eldeki bilgilere karşın, gözaltılar ve tutuklamaları gerçekleştirme konusunda cesaretsizlik örneği sunan yetkililer, hükümetten de bir dik duruş görmedikleri için, kendilerinin rahatını bozabilecek çevrelere dokunmayan bir soruşturmayla yetinmiş; böylece, sanki bir çete organizasyonu çözüyormuş açıklamaları yapan siyasiler ve emniyet yetkilileri; daha savcılıkta çökecek bir soruşturmayla yetinmişlerdir. Böylece hükümet, bu provokasyonun altında kalmadığı için şükreden bir aciz hükümet durumuna sürüklenirken, aynı zamanda, karşısında yer alan güç odaklarına da; fiilen “bakın arkasında siz varsınız, ama biz üstüne gitmiyoruz” diyerek, bu çevrelerle bir uzlaşma tutumuna da girmiştir.

Ancak provokasyonun ardından düzenlenen cenaze töreninde, “Katil hükümet” sloganları eşliğinde bakanların tartaklanması; AKP Hükümeti’nde, kolay tamir edemeyeceği yaralar açmıştır. Soruşturmada dağın fare doğurması ise, bütün bu gelişmelerin üstüne üstüne “tuz biber” olmuştur. Nitekim, kısa bir süre öncesine kadar hükümetin ekonomi politikasının arkasında duran sermaye çevreleri de; “belirsizlik”ten, “ekonominin geleceğinden endişe duymak”tan söz etmeye başladıkları gibi, 2001 krizinden beri en önemli ekonomik dalgalanmalarla, provokasyonun gerdiği siyasi gelişmeler birleşmiştir. Bunun, hükümet ve yakın geleceği üstüne tartışmaları hızlandıracağından, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimde hükümetin hayli zorlanacağı yönünde etkisinin olacağından şüphe duyulamaz. Üstelik AKP üstünde yapılan basınç; meyvelerini de vermeye başlamıştır. Hükümetin ve AKP’nin önemli isimlerinde Devlet Bakanı Abdullatif Şener; CHP tarafından “cumhurbaşkanı adayı” gösterilmesinden sonra, daha da çok Erdoğan ve AKP çizgisiyle ayrılık noktalarını derinleştiren açıklamalar yapmaktadır. Nitekim, cenazede tartaklanan bakanlardan biri olduğu halde, Başbakan Yardımcısı M. Ali Şahin ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın cenazede yaşananları şiddetle eleştirmelerinden sonra, o, cenazede yaşananları normal karşıladığını söylemekle de yetinmemiş, bir adım daha atıp; vatandaşı laikliği her gün böyle savunmaya çağıran “Genelkurmay Başkanı Özkök’le aynı görüşte” olduğunu da söylemiştir. Bu da, AKP içinde çatlağın derinleşmekte olduğunu; AKP’e yapılan baskıların orada ayrışma eğilimlerini güçlendirdiğini göstermiştir.

 

4-) Danıştay’a saldırının hemen ardından; spekülatif ve sansasyonel ne varsa, her şeyi bilgi ve belge yayma adına ortalığa döken ve önceki çete soruşturmalarında olduğu gibi bir “bilgi ve belge kirlenmesi” yaratan sermaye basını, yukardan gelen “kulak çekme” ve “kaş çatmalar”dan sonra olacak, birden “kemale ererek”; “Canım bu belge ve bilgiler de tek merkezden gönderiliyor gibi”, “Çete böyle mi olur?” demeye başlamış; çete haberlerini hızla önce 1. sayfanın altına, sonra da iç sayfalara taşıyarak, geleneksel rolünü oynamaya koyulmuştur. Son gelişmelerden sonra ise, basında bir memnuniyet vardır. Çünkü; olayların ardında çete yokmuş; gerginlik yokmuş; hükümet de, muhalefet de öteki güç odakları da yıpranmamış; olayın “asli faili” Avukat Alpaslan Aslan da yakalanıp tutuklanmış; daha ne istenir ki!….

 

Kısacası; provokasyonu düzenleyenler ve CHP, fazlaca ele yüze bulaştırılan eylemlere karşın, bu kadar basit bir biçimde kurtulmuş oldukları, üstelik hükümetin iktidar olma ve siyasi irade olarak yara almasını sağladıkları için mutludur. Hükümet cenahı; provokasyonun altında kalmamış olmaktan, ama aynı zamanda da, “mağdur” olmadan dolayı, en azından durumdan şikayetçi değildir. Üstelik hükümet, işler yukarılara tırmanmadığı ve başını ağrıtacak fazladan sorunlar olmayacağını düşündüğü için olup bitenden hoşnuttur.

Yine bu olanlardan sonra, kendisine en az bir hafta boyu spekülasyon ve sansasyon malzemesi sunan olaylar devlete zeval vermeden kapanma yoluna girdiği için, güzide medyamız da memnun görünmekte, kendilerini yoldan çıkaran bilgeler ortaya atanlara esip gürlemektedir.

İyi güzel de; olaylar henüz sıcakken; Bütün bu olanlar bir güç kullanımıdır; cumhurbaşkanlığı seçiminde güçlü olmak, erken seçimi zorlamak için bunlar yapılmaktadır. Biz ülke meseleleri diyoruz, onlar cumhurbaşkanlığı seçimi diyorlar. diye belki de en gerçekçi değerlendirmeyi yapan Başbakan Erdoğan’ın söyledikleri ne olacaktır?

Ya da bir zamandan beri “Tehlikenin farkında mısınız!” sloganın kullanarak bir kampanya yürüten ve bu kampanyada Demirel’i sola liderlik yapmaya çağıran Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanması ve bu bombalama karşısında Cumhuriyet yönetiminin anlaşılmaz bir biçimde geçiştirme tavrı; emniyetin bir çete ortaya çıkaramamasına adeta sevinen tutumu ne olacaktır? Ve dahası Cumhuriyet’e atılan bombaların MKE marka olmakla kalmayıp, aynı zamanda “orduya zimmetli bombalar” olduğunun tespit edilmesi, nasıl açıklanacaktır? Yani, Şeriatçılar değil, “kendilerine Kemalist” diyenler Cumhuriyet’e bomba atmıştır. Şimdi; “Tehlikenin farkında mısınız!” biçimindeki, yanıtı bilinen soru; Cumhuriyet’e dönen, ona sorulması gereken bir soruya dönüşmez mi; İlhan Selçuk-Cumhuriyet-Demirel çizgisi bu sorunun yanıtını vermekle yükümlü değil midir?

Ve bir soru daha: süreç içinde alınan tutumları bu provokasyondan ayrı düşünmemek gerektiği göz önüne alındığında, ortaya çıkan durumdan herkesin “mutlu görünmesi”, sadece bir hesaplaşma ertelemesi olarak görülemez mi?

Elbette öyledir. Çünkü; üstünden hesap yapılan kapışmalar (cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim) bu kadar yakınsa; “pata kalma” kimsenin işine yaramaz. Özellikle de güçlenmeye daha çok ihtiyaç duyan tarafın! Bu yüzden de, mevcut güç dengelerini değiştirerek kendisini güçlü duruma getirmeye çalışan taraf geri adım atamayacak; eline geçen ilk fırsatta yeni hamleler yapacaktır. Bu yüzden de, önümüzdeki günler ve aylar, yeni saldırılar, yeni gerginlikler ve provokasyonlara gebedir.

 

ŞİMDİ DURUM DAHA KRİTİKTİR

2006 Mayısı’nın ilk yarısında, Türkiye’de başlıca gerginlik, Kürt sorununda çözümün dayatılmış olması, yükselen şovenizmin kışkırttığı bir “Türk-Kürt çatışması” tehdidiydi. Bu gerginliğe; şimdi bir başka unsur daha eklenmiştir: Bir “laik-Şeriatçı” bölünmesi (çatışması) dayatması!

Yani ülkeyi yöneten güç odakları; Kürt sorunu ve devletin din karşısında tutumu konularında ortaya çıkan sorunları çözmek yerine, bu sorunlar üstünden yarattıkları baskıyla toplumu yönetmeyi amaçlamaktadırlar. Dün, bu gerilimi Kürt sorunu üstünden yaratıp, halk yığınlarını, milliyetçi, ırkçı, şoven duyguları okşayarak kendi arkalarına yedekleyen güçler , şimdi bir hamle daha yapıp (Egemenler bu sorun sıkça kullanmışlardır. En son da 28 Şubatta kullandılar. AKP’nin iktidar olmasından sonra, sorun daha geriye itilmiş gibi göründü. Ama şimdi bir kez daha, konu, gündemin ön sırasına çıkarıldı), “laik olmayanlarla laikleri” karşı karşıya getirerek bir bölünme daha yaratma, bir “operasyon” olarak gündeme getirildi. Böylece, egemen güç odakları, son 80 yıldır kendi çözmedikleri sorunu, yeniden ısıtarak, kendilerini ayakta tutmanın bir dayanağına dönüştürmeyi hesaplamaktadırlar.

Kuşkusuz ki, laisizm sorunu, Kürt sorunu gibi, Cumhuriyet’in çözemediği en temel iki sorundan birsidir. Ve bu sorunu bugüne kadar daha çok hükümet kullanmak istiyordu. Ancak son hamleyle, “laikliği cumhuriyetin tek koşulu”na indirgemiş güç odakları, AKP’nin silahını ters çevirip, ona karşı kullanmaya karar vermiş görünmektedirler. Özellikle de Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim öncesinde, bu sorun üstünden AKP’yi bölmeyi, unsurlarına ayrıştırmayı ve teslim almayı planlamaktadırlar. Bunda bu güç odaklarının başarı şansları nedir; bunu yakında göreceğiz. Ama niyetlerin yukarda tarif edildiği gibi olduğu gerçektir.

Peki, kendilerini laisizmin ve cumhuriyetin koruyucusu ilan etmiş güçler, her yolla ortamı kendileri lehlerine biçimlendirmeye çalışırken, AKP Hükümeti boş mu durmaktadır? Elbette hayır! Dahası iktidar “ipleri”ni eline aldığı günden beri AKP Hükümeti; cumhuriyete, laisizme karşı mücadele etmekte; bazen imam hatipler, bazen özel okullar, bazen Milli Eğitim müfredatı, bazen TÜBİTAK ya da üniversitelerde hamleler yaparak Şeriatçı odakların mevzilerini güçlendirmek için adımlar atmaktadır. Ancak hükümet; çete organizasyonlarına, onların politik ortama müdahale için giriştikleri provokasyonlara karşı çıkıp bu güç odaklarıyla doğrudan çarpışma irade ve cesaretinden yoksundur. Ve bu alanda da takiyeye baş vurarak, kendi mevzilerini güçlendirmek istemekte, bu tür provokasyonlardan bu amaçla yararlanmayı amaçlayan bir hat izlemektedir.

Ancak 27 Mayıs günü, TOBB Genel Kurulu’ndaki tablo ibret vericidir: TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu; Genel Kurul’a katılan Erdoğan, Baykal ve Ağar’ın salona el ele tutuşmuş olarak girmesinden hoşlanacağını, bunda bir “istikrar tablosu” göreceklerini söyler ve “liderlerimiz” de bu isteğe uyarak, el ele tutuşarak salona girerler. Mizansen ya da değil; bu tablo, aslında, daha üç-beş gün önce birbirini “provokasyonun içinde”, “Şeriatçıların koruyucusu” gibi nitelemelerle suçlayan bu zatı muhteremlerin, sermayenin çıkarları gerektirdiğinde el ele tutmaların tablosudur. Ve aslında bu tablo, çetelerin neden yıllardır ortaya çıkarılmadığının, neden ülkenin en temel sorunların çözülmediğinin, neden biri gidip öteki geldiği halde, ülkede açlığın, yoksulluğun, özgürlük ve demokrasi yokluğunun sürüp gittiğinin de tablosudur. Ve güncel gelişmeler bakımından da; “Çetesiz bir Türkye”nin bu zatı muhteremlerden, düzen partilerinden beklenemeyeceğinin tablosudur.

 

BİR “DEMOKRASİ CEPHESİ” İHTİYACI

Gözaltına alınan eski Yüzbaşı Muzaffer Tekin’in de serbest bırakılmasından sonra, daha açıkça ortaya çıkmıştır ki; legal ya da illegal siyasi mihraklarla bağlantılı olan devlet içindeki çete organizasyonlarıyla mücadele, bu organizasyonların deşifre edilip bağlantılarının ortaya çıkarılması, hukuk, mahkeme, emniyet güçlerinin şu ya da bu kadar çaba gösterilmesi sorunu değildir. Tersine, çete organizasyonlarının bu güçler içinde de yandaşları ve destekçileri bulunduğu için, çoğu zaman anahtar hırsıza teslim edilmektedir. Bu yüzden de, çete organizasyonların açığa çıkarılması sorunu, bir hukuk ya da asayiş sorun değil, siyasi bir sorundur. Başka bir söyleyişle, çetelere, çete organizasyonlarına karşı mücadele, siyasi, bu nedenle de, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesi sorunudur. Bunun içindir ki, halkın, çetelerin açığa çıkarılması için harekete geçmesi, ve halkın müdahalesinin, hükümetlerin ve olayı örtbas etmek isteyen güç odaklarının müdahalelerini püskürtecek bir yoğunluğa ulaşması birinci dereceden önemlidir. Hükümetler de, son 8-10 yılda yaşananların gösterdiği gibi, çete organizasyonlarına karşı, ancak halk baskısı olduğu ölçüde harekete geçmektedirler. Tabii ki, hükümetler de çete organizasyonlarıyla bağlantılı değillerse!

Danıştay 2. Dairesi’ne saldırıya kadar varan bu son provokasyon; Kürt sorununu, Meclis gündeminde ilk sıralarda bulunan “Terörle Mücadele Yasası”nın sertleştirilmesini öngören yasa tasarısını ve işçi ve emekçi sınıfların haklarını gasp eden çeşitli yasaları gündemden düşürmüş; en azından dikkatlerden uzaklaştırmıştır. Oysa, “Çetesiz bir Türkiye” talebi, aslında bir demokrasi talebi olarak, Kürt sorunun çözümüyle, ırkçılığa, şovenizme karşı mücadeleyle doğrudan bağlantılıdır. Dahası çete organizasyonlarının aktifleşmesi bu somut sorunlar üstünden olmakta; bu sorunların etkilediği yığınların bölünmesi ve yedeklenmesi için, bu organizasyonların arkasındaki güç odaklarından gelen işaretle çeteler harekete geçmektedir.

Egemen güç odakları –bir yanda başlıca askeri kasta dayanan “Cumhuriyet’in kollayıcı ve koruyucusu” geleneksel iktidar odağı, bir yanda da “değiştim” diyen dinci zemine dayanan hükümet– arasında giderek daha da acımasız ve sert yöntemlerin devreye sokulmasıyla ilerleyen mücadele; bu mücadelenin ihtiyacı olarak gündeme getirilen ırkçı şoven propaganda ve bu dalganın üstüne oturtularak yükseltilen bir Türk-Kürt çatışması tehdidi; halk güçlerinin gidişata müdahalesini daha acilleştirildiği gibi; bu müdahalenin daha da ustaca yapılmasını dayatmış bulunmaktadır. Bunu başarabilmenin ilk koşulu ise; halk güçlerinin; ilerici demokratik çevrelerin, en azından emek güçlerinin ileri kesimlerinin içinde yer alacağı bir “demokrasi cephesi”nin oluşturulması için harekete geçmektir.

Günlük gelişmelere bir “taraf” olarak müdahale etmekten Kürt sorunun demokratik çözümüne, laisizmle dincilik çatışmasının çözümünden TMY’nin engellenmesine, emekçilerin kazanılmış haklarının gaspına karşı mücadeleden emekçilerin örgütlenme özgürlüğüne, gençliğin içine sürüklendiği kaostan çıkarılma mücadelesinden ifade özgürlüğünün savunulmasına; sisteme ve onun savunucularına karşı bir mücadele içinde oluşacak olan “demokrasi cephesi”nin örgütlenmesi, elbette ki, çetelerin açığa çıkarılması ve ülkenin karanlık güçlerin tehdidinden kurtulduğu bir sürece girmesinin de belirleyici koşuludur.

Kuşkusuz ki, böyle bir mücadelenin iki yönü olacaktır. Bunlardan birincisi; “acil demokratik talepler etrafında bir mücadele”, ikincisi ise; bu mücadelenin ana bileşeni olan güçlerin, mücadelenin yönetilmesinde ortaklaşıp bilinçli adımlarla müdahale ve mücadelenin düzeyini yükseltmek üzere örgütlenme biçimlerini ihtiyaca uygun bir biçimde şekillendirmeleridir.

Nasıl bir örgütlenme ve olaylara nasıl bir müdahale konusunda, geçmiş iki seçimin deneyimleri ve son 3-4 yıl içindeki gelişmelerden çıkarılacak dersler aydınlatıcı olacaktır.

Talepler konusuna gelince, Mayıs 2006 tarihli Özgürlük Dünyası’nın “Türkiye Karanlık Bir Mecraya Sürükleniyor” başlıklı makalesinde talepler şöyle özetleniyordu:

Kürt sorununun demokratik çözümüne dair öne sürülen; ‘Genel ve ayrımsız bir siyasi af’tan ‘Seçim barajının kaldırılması’na, ‘Köye dönüşlerin teşvik edilmesi’nden ‘Bölgede yoksulluğun ve işsizliğin azaltılması’na dair taleplere kadar, çeşitli talepler etrafında mücadele, bugün de ısrarla sürdürülmek durumundadır. Ama son aylardaki gelişmeler; bu taleplere yenilerini eklerken, sorunu Kürt-Türk kardeşliği üstünden, demokratik bir biçimde çözmek isteyen güçlere de yeni yükümlülükler getirmiştir. Bunun en başında da; bölgeyi yeniden OHAL koşullarına sürüklemek isteyen güçlere karşı mücadele gelmektedir. Terörle Mücadele Yasası’nın sertleştirerek ve fiiliyatta alınacak önlemlerle bölgeyi yeniden OHAL dönemindeki uygulamaların alanı yapmak isteyenlerin önünü kesmek, bugün, hem bölgede, hem de Batı illerindeki çalışmada (Batı illerinde bu çalışma çok daha önemli) son derece önem kazanmıştır.

Bunun için;

– Terörle Mücadele Yasası’nın sertleştirilmesini önlemek için mücadele,

– Seçim barajının kaldırılması talebinin öne çıkarılması,

-Seçilmiş belediye başkanları ve yöneticilerin baskı altına alınması ve görevden alınmasına karşı mücadele edilmesi,

– Legal parti yöneticilerinin ve yerel önderlerin sindirilmesi ve onların illegal hale gelmesi için yapılan baskılara karşı mücadele,

– Bölge gençliğinin ‘vurucu kırıcı bir güruh’; hırsızlık, kap-kaç, çeteleşmelerin asli faili gibi gösterilmesine karşı propaganda, önümüzdeki dönem bakımından son derece önem kazanmıştır.

Kürt sorununun demokratik çözümü merkezli bu taleplerin yanında; gençliğin bir yozlaşma ve kör şiddet kaynağı ve iş, aş, eğitim, sağlık hizmeti bekleyen başa bela bir toplumsal kategori olarak gösterilmesine karşı mücadele, (hele bir seçime gidildiği göz önüne alındığında) eğitimden sağlığa halkın acil talepleri ve emekçi sınıfların kazanılmış haklarının savunulmasına ilişkin talepler ile çete organizasyonlarının dağıtılması, basın ve ifade özgürlüğü ilgili talepler de önem kazanmaktadır.

Egemen güç odaklarının hesaplaşmalarında had safhaya varmaları; bir yandan ülkeyi karanlık bir geleceğe doğru sürüklerken, öte yandan da demokrasi güçleri için gidişata müdahale etme imkanlarını sınırsız bir biçimde genişletmektedir. Süreç için asıl dikkat edilecek özellik de budur. “Demokrasi cephesi”nin güçleri dönemi doğru değerlendirdiklerinde, ülkeyi Kürt sorunu ya da laiklik-Şeriat sorunu üstünden halkı karşı karşıya getirerek kendi devranlarını sürdürmeye çalışan sermaye odaklarının halkla karşı karşıya getirilmeleri ve ipliklerinin pazara çıkarılması zor olmayacaktır.

Takrir-i Sükûn’dan ‘TMY’na Devlet ve Muhalefet

11 Eylül’de İkiz Kuleler’i hedef alan saldırıların ardından, ABD tarafından, kendi

emperyalist amaçlarını gizleyerek çıkarlarını gerçekleştirmek üzere kullandığı “terör” kavramı, benzer amaçlarla, Türkiye siyasal yaşamında da sık kullanıldı.

Türkiye’de generaller, geçtiğimiz yıl, sıkıyönetim uygulamalarını süreklileştirecek olan Terörle Mücadele Yasası’nın sertleştirilerek güncelleştirilmesini isterken, İngiltere’nin yaptığı düzenlemeleri örnek vermişlerdi. Generallerin, bu gerekçeyi dile getirirken, “gelişmiş” ülkeler arasında ön sıralarda sayılan bir ülkeyi örnek göstermiş olmasının, kendi dayatmalarına meşru bir gerekçe yaratmak gibi bir taktiğe dayanıyor olması muhtemel. Ancak, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, Türkiye siyasal yaşamına bir göz gezdirmek bile, Türkiye yönetenlerinin, “terörle mücadele”yi, muhalefeti tamamen bertaraf ederek sistemi tahkim etmenin bir yolu olarak kullanageldiklerinin sayısız örneğinin görülmesini sağlayacaktır.

Askeri darbe yapmadan darbe koşullarını devreye sokmaya olanak veren “terörle mücadele” düzenlemeleri içinde, bugünle kıyaslanabilecek olanlar arasında, Takrir-i Sükûn Yasası’nın özel bir yeri bulunuyor. İki yasanın ortaya sürülme gerekçelerine bakıldığında, şimdi, Türkiye egemenlerinin, hiç de yabancısı olmadıkları bir yöntemi yeniden güncelleştirmeye çalıştıkları bir kez daha görülecektir. Ayrıca, Takrir-i Sükûn Yasası’nın çıkarıldığı süreç, sadece Türkiye yönetenlerinin izledikleri taktikler ve uyguladıkları yöntemler bakımından değil, muhalefet güçlerinin buna karşı aldığı tutum bakımından da bugün için önemli dersler içeriyor.

Kendisini dinsel biçimler altında ifade eden bir Kürt İsyanı olan Şeyh Sait İsyanı, genç Cumhuriyet’in daha kuruluş aşamasında, rejimin kurgulanması bakımından, Türkiye’yi yöneten Kemalist kadroların en temel gerekçelerinin başında geliyordu. 11 Şubat 1925 tarihinde başlayan bu isyanın ardından, 4 Mart 1925 tarihinde çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, burjuvazinin, “terörle mücadele” bahanesini hangi biçimlerde kullandığını gösteren bir dönemin de kapısını açtı. Bu kanun gereğince tutuklanan bütün muhalifler kurulan İstiklal mahkemelerine sevk edilerek, sözde yargılamalar sonucu, ağır cezalara çarptırıldılar. Şeyh Sait İsyanı’nın kanlı bir biçimde bastırıldığı bu süreçte, bütün toplumsal muhalefeti susturmak üzere de geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. TKP’nin lideri Şefik Hüsnü yurtdışına kaçarken, Orak Çekiç gazetesi de kapatıldı.

İstiklal Mahkemeleri kurulurken, bu mahkemelere “Millet Mahkemesi” ile “Terreur Mahkemesi” denilmesini önerenler de olmuştu.1 Ancak, o dönemde, bu mahkemelere ve Takrir-i Sükûn Kanunu’na geniş destek sağlamak için, heyecanı henüz diri olan “İstiklal Savaşı”na atıfta bulunup adından yararlanmak daha uygun görülmüştü. Artık bu heyecan ile pratik bağları da kalmayanlar için böylesi bir ihtiyaç olmaması nedeniyle ve güncel dayanaklar da hesap edilerek, “Terör” kavramı tercih ediliyor.

O dönemde, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun, kendisine dayanak olarak seçtiği “terör”ü bir yönetme biçimi olarak ne kadar yaygın kullandığını, onun muhatabı olan ve uygulamalarını kendi şahsında yaşayan ünlü şair Nazım Hikmet’in otobiyografik romanındaki şu satırlarından da anlamak mümkün: “Yüreğim tıpkı o takip edildiğimi sandığım akşamki gibi kötü, alçak, hızlı atıyor. Gazeteler İstanbul’da, Ankara’da komünistlerin yakalandığını, İstiklal Mahkemesi’nde yargılanacaklarını, ele geçmeyenlerin de şiddetle arandığını yazıyordu. Ele geçmeyenler arasında ben de vardım.2

Sol muhalefete yönelik olarak bu dönemde gerçekleştirilen operasyonlarda 33 kişi tutuklanarak İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandı. Altı kişi 7’şer yıla, altı kişi 10’ar yıla ve Nazım Hikmet ile Şefik Hüsnü Değmer gibi yakalanmamış olanlar on beşer yıla mahkum edildiler.

Başlangıçta iki yıl için çıkarılan Takrir-i Sükûn Yasası’nın yürürlük süresinin iki yıl daha uzatılmasının kararlaştırılması amacıyla, dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün Meclis’te söylediği şu sözler, bu yasanın çıkarılış sürecinde gizlenen, ancak yasa ile uygulamaya geçirilen diğer amaçlarını da ele verir cinsten: “İki yıl önce karşısında bulunduğumuz olayların en önemlisi Şeyh Sait ayaklanması ile beliren eylem değildi. Asıl tehlike memleketin genel yaşantısında meydana gelen karışıklıktı, anarşik durumdu. Bu, memleketin birçok zamandan beri politik yaşantısına musallat olan başlıca derttir. Memleketin gelişip ilerlemesine ve samimi düzeltme isteklilerinin bütün çabalarına engel olan budur. Ve bu, küçük çıkarları işletmeye alışmış soysuz aydınlarla, vicdan özgürlüğünü başkalarının vicdanına saldırmak için araç sayan politikacıların faaliyetleridir.(…) Aldığımız tedbir, yalnız Doğu’daki davranışın değil, memleketin gelişip ilerlemesine başlıca engel olan sosyal düzendeki karışıklığın ortadan kalkmasını da sağlamıştır.”3

 

TKP’NİN BURJUVAZİYE “TERÖRLE MÜCADELE” DESTEĞİ
VE ALDIĞI TARİHSEL MÜKAFAT!

Buraya kadar aktarılanlar, “terörle mücadele” bahanesinin, burjuva kadrolar tarafından, daha Cumhuriyet’in kuruluş aşamasından kısa bir süre sonra nasıl biçimlerde ve hangi taktiklerle uygulandığını gözler önüne seriyor. Ancak o dönemden bu döneme tarihsel bir ders olarak miras kalan daha önemli bir başka şey ise, düzene muhalif olduğunu iddia eden politik güçlerin aldıkları tutumla ilgilidir.

TKP tarafından, işçi ve emekçilere hitap edilmek üzere çıkarılan Orak Çekiç gazetesi, çıkmaya başladığı yıl yaşanan Kürt İsyanı’na yaklaşımda, iktidarı destekleyen bir politikayı benimsedi. 26 Şubat 1925 tarihli Orak Çekiç, Şeyh Sait İsyanı’nı derebeylik kalıntılarının demokratik devrime karşı direnişi olarak ele alıyor, “Kahrolsun İrtica” sloganını başlığa çıkarak, hükümeti, aynı zamanda “irticai” bir ayaklanma olarak gördüğü isyana karşı destekliyordu. Orak Çekiç gazetesi, Mart ayında da, “Yobazların sarıkları, yobaz zümresine kefen olmalıdır” sloganıyla, Şeyh Sait İsyanı’na karşı hükümetin tutumunu destekleyen yazılarına devam etti. Şeyh Sait İsyanı’nı, başyazısında, “İngilizlerin Oynattığı İrtica Kuklası” başlığı ile eleştiren gazete, irticaya karşı savaşmak için, işçileri sendikalarda, köylüleri de köy meclislerinde örgütlenmeye çağırıyordu. Orak Çekiç, verdiği desteğin farkını tarif etmek için de, işçilere şu sözlerle sesleniyordu: “Arkadaş, kara kuvvet, bizim de, burjuvazinin de düşmanıdır. Biz, her şeyden önce bu düşmanı yenmeliyiz, burjuvazi ile ayrıca kozumuzu paylaşırız.4

Ancak burjuvazi, kendi sınıf çıkarlarını Şefik Hüsnü ve partisinden daha iyi gördüğünü gösterircesine, Takrir-i Sükûn sürecinde, Orak Çekiç gazetesini de kapattı ve komünist avı başlattı. Şefik Hüsnü de, bu uzlaşmacılığının faturasından ancak yurt dışına kaçarak kurtulmayı seçti. Dönemin TKP’sinin bu tutumu, sonraki yarım asırlık süreçte de, Türkiye solunun Kürt sorununa bakışta milliyetçi etkileri aşamamasının tarihsel kaynağını oluşturdu.

Türkiye yönetenleri, bugün yine, ağırlıklı olarak Kürt sorunu ile ilgili olarak, “terörün” siyasallaşmasını önlemek gerekçesiyle, her türlü tepkiyi zapturapt altına almayı hesaplayan bir Terörle Mücadele Kanunu’nu devreye sokmaya çalışıyor. İçinden geçtiğimiz süreçte, tıpkı Takrir-i Sükûn Yasası’nı hazırlayan süreçte olduğu gibi, ülkeyi yönetenlerin, muhalefet güçlerini de bir sınava soktuğu ortadadır; ve bu sınavı geçmek için, öncelikle, yöneten sınıfların ve onların asker ve sivil sözcülerinin terörün kaynağı olarak gösterdiği politik güçlerle yolunu ayırmak gerekmektedir. İstenen budur.

Ve şu ana kadarki sürece bakıldığında, kendilerini, Takrir-i Sükûn döneminde TKP’nin izlediği siyasetten ayırmamış, ondan kopmamış olan “solcu”larımızın varlığı dikkat çekmektedir.

 

DÜN “NE REFAHYOL NE HAZIR OL”; BUGÜN “NE PKK NE DEVLET”

Örneğin ÖDP’nin web sitesinde “Özgür, Eşit, Demokratik bir Türkiye’de Birarada Yaşamı Savunalım” başlığıyla yer alan, 17 Mayıs 2006 tarihli yazı, bu etkileri inceltilmiş bir biçimde içermektedir.

10. kuruluş yılımızda programımızı ve tüzüğümüzü yeniledik… Emperyalizme ve kapitalizme karşı emek güçlerinin siyasi iktidarını kurma mücadelemizdeki kararlılığımızı ve azmimizi bir kez daha vurguladık… Yeni bir eylem kılavuzu oluşturduk” diye başlayan yazının sonraki bölümlerinde, bu “eylem klavuzu”nun, PKK’den kendisini kalın bir çizgiyle ayırdığı, ve onu, Kürt sorununa karşı pozisyonu bakımından devletle aynı noktada değerlendirdiği dikkati çekmektedir. Şöyle devam ediyor söz konusu yazı: “Bu sorun ne devletin, ne PKK’nın, ne de bölgede hegemonya kavgası sürdüren emperyalistlerin ‘diplomasisine’ terk edilemez. Şimdi çözümsüzlüğü ve beraberinde parçalanmayı yaratan bu seslerin karşısında başka bir sese ihtiyaç var. Kürt sorunu yeni bir aşamaya evrilmiştir. 2005 Newroz’u yeni sürecin miladıdır. Mersin’de Türk bayrağının yakılma girişimi ve sonrasında geliştirilen linç psikolojisi, çatışmaların yeniden başlaması, Şemdinli vakası, Diyarbakır olayları, Şemdinli iddianamesini hazırlayan savcının görevden alınması, sorunun tekrar bir asayiş sorunu olarak değerlendirilmesi, yeni Terörle Mücadele Yasası’nın hazırlanması, TSK’nın sınır ötesi operasyon için sınır bölgelerine asker sevkıyatı, arada verilen küçük muhtıralar ve siyasette ordunun artan rolü ve iktidar ilişkilerindeki kayma, bu sürecin özet görüntüleridir. Bu süreç, yönetenler ve PKK bakımından, karşılıklı olarak birbirini besler hale gelmiş çözümsüzlük siyasetinin geliştiği bir süreçtir. Bu çözümsüzlük siyaseti, özellikle batıda Kürtler’le iç içe yaşanan yerlerde toplumsal çatışmalara yol açacak bir durum yaratmaktadır.

Bu açıklama, genel politik söylemi itibariyle, ÖDP’nin 28 Şubat askeri müdahalesine karşı kullandığı Ne Refahyol, Ne Hazırol” sloganını çağrıştırmaktadır. 28 Şubat’ın zaten hedefe koyduğu bir gücü, demokrasiye karşı 28 Şubat ile aynı kefede bir tehdit konuma yükseltmek, aslında, özünde “Hep hazırol” demekten çok da farklı bir anlama gelmiyordu. Bugün de, “Ne PKK, ne devlet” sloganı etrafında kurulan “Özgür, Eşit, Demokratik bir Türkiye’de Birarada Yaşama” talebi ne kadar inandırıcı olabilir? Devletin “terör” dediği politik hedefe karşı, onunla aynı söylemi kullanarak siyasetteki etki zeminini genişletmeyi hesaplayan ÖDP kurmayları, PKK’yı ortaya çıkaran nedenin Kürt sorununa karşı bugüne kadar izlenen devlet politikalarından bağımsız düşünülemeyeceği gerçeğini böylelikle görmezden gelmiş oluyorlar. Birçok emek ve demokrasi örgütü tarafından çeşitli vesilelerle yapılan, “TMY ile dayatılan sürecin yeni bir 28 Şubat olduğu” açıklamaları ile kıyaslandığında, ÖDP’nin açıklamasının çok daha geri bir anlayışa dayandığı, ve kendisini, bu sürecin yarattığı baskılanmadan ayırmaya çalışan bir eksende şekillendiği dikkati çekmektedir.

Bağımsız bir politik partinin, Kürt sorununa ya da başka bir temel soruna yaklaşımda, kendisini diğer politik parti ve güçlerden ayıran özellikleri dile getirmesinde elbette bir sakınca yok. Ancak, içinden geçilen dönemde, yukarıdan yaratılan baskılanmanın altında ezilen bir propaganda söylemi ile Kürt sorunun çözümü mücadelesinde dik durmak imkansızdır.

Benzer bir anlayış, TOBB, TİSK, Türk-İş, TZOB, TESK, DİSK, İNTES ve Hak-İş başkanlarının 11 Nisan 2006 günü yaptıkları toplantının ardından, Türkiye-AB KİK Eş Başkanı ve DİSK Başkanı Genel Başkanı Süleyman Çelebi’nin, Türkiye-AB KİK adına yaptığı ortak açıklamada da kendisini hissettirmişti. Söz konusu açıklamada, “Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ve ülkenin genelinde yaşanan bölücü örgütün son terör ve diğer şiddet olaylarının, toplumsal barış ve istikrarın başladığı, AB katılım süreci içinde temel hak ve özgürlüklerin toplumun tamamı için giderek daha fazla iyileştiği ve bölgede geçmişteki terör nedeniyle yaşanan ekonomik sosyal sorunların giderilmesine dönük projelerin uygulandığı bir döneme denk getirildiği” vurgusu yapılmış ve bu vurgunun ardından “sağduyu” çağrısında bulunulmuştu.

Bu açıklamalara kadar gelinen sürecin, geçtiğimiz yıl Mersin’deki Newroz kutlamalarında yaşanan bayrak provokasyonu, çeşitli illerde yaşanan linç girişimleri ve Şemdinli’de ve ardından da birçok yerde patlatılan bombalarla şekillendirildiği son derece açıkken, bu tür yaklaşım, açıklama ve tutumlar; sahipleri olan emek örgütü temsilcilerinin ya da emekten, demokrasiden yana olduğunu iddia eden siyasi partilerin, MGK’nın tehdit belirmeleri ve “güvenlik” kriterlerine eklemlenen bir pozisyona gerilediklerini, her şeyden önce, hem tarihsel hem de sınıfsal bilinçten yoksun olduklarını gösterir.

Son olarak, Cumhuriyet gazetesine üst üste atılan el bombaları ve Danıştay’a silahlı saldırı da, şu ana kadar yeni TMY’ye gerekçe olarak gösterilen “bölücü tehdit”in yanına “irticai tehdidi” de eklemiş, böylelikle emek ve demokrasi güçlerini sisteme yedeklemeye yönelik “güvenlik” gerekçeleri düne göre daha da çoğaltılmıştır. Cumhuriyet’e ve Danıştay’a saldırılarda adı gündeme gelen emekli paşalara dokunulmaması, olayın üstünün, tetikçilerle sınırlı bırakılarak örtülmesi ve bu süreç içinde Kürt sorununa dair tartışmaların da geriletilmesi, TMY ile hedeflenen siyasal düzenin de habercisi niteliğindedir.

Bu baskılanmaya karşılık olarak, 28 Mayıs 2006’da düzenlediği bir basın açıklaması ile “Birarada Yaşamı Savunalım” çağrısı yapmış olması, ÖDP’nin, 28 Şubat’tan bu yana benzer durumlarda izlediği çizginin bir devamı niteliğindedir.

TMY’nin tamamen geri çekilmesi, çetelerin dağıtılması, MGK’nın lağvı, Şemdinli olayının aydınlatılması ve olayda adı geçenlerin yargılanarak hesap sorulması, Kürt sorununun demokratik çözüm olanaklarının önünü açılması için genel siyasi af da dahil olmak üzere gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gibi somut talepleri içermeyen bir “Birarada yaşama” talebi, bugün açısından ciddiye alınmayacak kadar “uslu” bir taleptir.

Var olan sınırlı özgürlükleri bile yeni “güvenlik” politikaları ve düzenlemeleriyle ezme girişimleri, “özgürlük” ve “güvenliği” ortalayan bir muhalefetle boşa çıkartılamaz. Sorun, özgür ve demokratik bir ülkede bir arada yaşamayı dinamitleyen, bunun için arka arkaya provokasyonları devreye sokmaktan çekinmeyen “derin” yönetme tarzının tasfiyesidir ve bu da, ancak Türk ve Kürt emekçilerini böyle bir mücadele hattına kazanabilmekle mümkün olabilir. Hedefi ve yönü muğlak olan muhalefet biçimleri, temel sorunlar karşısında çözücü değil, kafa karıştırıcı olacaktır.

Ve aradan geçen 81 yıllık zaman dilimine, bu zamanın biriktirdiği tarihsel deneyime rağmen, aynı hatalara yeniden düşülmesi, bu hataya düşenlerin iflah olmazlıklarını açığa vurmaktadır.

Tarihteki köklerinde saklı olan trajediden ders almayanlar için Marks’ın bir sözünü hatırlatarak noktalayalım: “Tarihte her şey iki defa yaşanır; ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.

 

1 Kılıç Ali (1955), İstiklal Mahkemesi Hatıraları, s. 7

2 Nazım Hikmet (1977), Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, s. 21

3 Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler 1924-1930, s. 221

4 İlhan Akdere, Zeynep Karadeniz (1996), Türkiye Solu’nun Eleştirel Tarihi, Evrensel Basım Yayın, s. 159

15-16 Haziran Direnişi Yeniden ve Daha İleriden

… Bizleri ezmek isteyen, bizleri her an susturmak isteyen güçleri yok etmek için elimizden gelen ve kanımızın son damlasına kadar çarpışmamız gerek ve bu dövüşte, bu savaşta bütün arkadaşlarıma başarılar dilerim…”*

… 32 namussuzun çıkartmış olduğu kanunu eğer geri kendileri geri almazsa, onlara bu kanunu yalata yalata böyle sürüngen tabiatına girecek şekilde yalatacağız. Ben şahsen kanımın son damlasına kadar Rabak işçileri adına burada and içiyorum.”**

15-16 Haziran direnişi sırasında işyeri temsilcileri, işçi arkadaşlarına böyle sesleniyordu. 1970 yılında, iki gün süren ve üç işçinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan bu büyük direniş, patronları titreten tarihi bir gün olmanın yanı sıra, günümüz açısından da pek çok derslerle dolu. Eylemlerin örgütlenmesi, direnişin nasıl bir sendikal anlayış üzerinden yükseldiği, işçi inisiyatifinin ve işçilerin birliğinin nasıl bir güç yarattığından, bugün yaşanan saldırılar karşısında nasıl bir tutum almak ve hangi eksikliklerin üzerine gitmek gerektiğine kadar, işçi sınıfı mücadelesinin yolunu aydınlatmayı sürdürüyor.

Peki neydi 1970 yılında işçileri bu kadar öfkelendiren?

İktidarda olan AP ile CHP’nin birlikte hazırladığı Sendikalar Yasası ile Toplusözleşme, Grev ve Lokavt yasalarında değişiklik yapılmak istenmişti. Esas olarak DİSK, aslında DİSK üzerinden, yükselen işçi hareketi hedef alınmış, işçiler Türk-İş’in temsil ettiği uzlaşmacı, şoven, burjuva partilerle içli dışlı sendikal anlayışın kafesine sokulmak istenmişti. “Güçlü sendikalar” adına ve lehine çıkartılmak istenen yasalarda şu maddeler yer alıyordu:

– Bir işçi sendikasının ülke çapında faaliyet gösterebilmesi için o işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini temsil etmesi gerekir.

– Federasyonların kurulmasında, aynı işkolunda kurulmuş sendikalardan en az ikisinin bir araya gelmesi ve yine o işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini bir araya getirmesi şarttır.

– Konfederasyonların ise, yukarıda belirtilen şartlara uygun kurulan sendika veya federasyonlardan en az üçte birini ve Türkiye’deki sendikalı işçilerin yine en az üçte birini bir araya getirmesi gerekir.

– İşçinin sendikaya üye olabilmesi için başvuru yeterli değildi, sendikanın yetkili organlarının bu başvuruyu kabul etmesi gerekir.

– Üyelikten ayrılma ve istifaların, noter kanalından geçmesi şarttır.

– İşçi sendikası kuracak işçilerin, o işkolunda en az 3 yıl çalışmış olması gereklidir.

– Sendikaların uluslararası federasyonların kurucusu olmaları, kooperatifler kurması, bazı sanayi girişimlerinde bulunmaları Türk-İş’in onayına bağlıdır.

– Anayasal bir hak olmayan lokavt yasada yer alacaktır.

11 Mayıs 1970’te Türk-İş’in Erzurum’da toplanan kongresinde konuşan AP’li Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk, “sendikalar kanun tasarısının yürürlüğe girmesiyle, Türkiye’de Türk-İş’ten başka işçi konfederasyonu kalmayacağını” ilan etmiş, “Yakında DİSK’in çanına ot tıkanacak” demişti.

AP VE CHP EL ELE

Dönemin AP ve CHP’den seçilen sendikacı kökenli milletvekillerinin de tam desteğiyle yasa çıktı. Ancak işçiler bu yasayı istemiyordu ve yırtıp atmakta kararlıydı. 15 Haziran’da İzmit ve İstanbul’da fabrikalardan dışarı dökülen ve E-5’i kapatan işçilerin öfkesi 16 Haziran’da da sürdü. İstanbul’un her iki yakasında da işçiler iş bırakarak yollara döküldüler. Taksim’de işçilerin birleşmesini engellemek için Galata Köprüsü bile açıldı, ama bu, işçileri durdurmaya yetmedi. İşçiler motorlarla karşıya geçip bir araya geldiler ve Başbakan Demirel’in de bulunduğu İstanbul Valiliği’ne yürüdüler. Polisi rahatlıkla aşan işçiler, askerin kuşatmasını da yardılar. Bu çatışmada üç işçi can verdi. Bu direniş, DİSK yöneticilerinin yoğun uğraşları ve sıkıyönetimle sona erdirildi. İşçiler işe geri döndüğünde, 4 bin işçi önderi işten atıldı.

Ancak tepkinin büyüklüğü, yasanın Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesini sağladı. 15-16 Haziran direnişi, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük işçi direnişi olarak kayıtlara geçti.

ARKA ARKAYA SALDIRI

15-16 Haziran Direnişi’nden bu yana geçen 36 yıla baktığımızda, 12 Eylül darbesi ve ardından uygulanan neoliberal politikalarla birlikte işçi hakları ve işçi sınıfı mücadelesinde erozyonun inanılmaz boyutlara vardığını görürüz. Bu açıdan son on yılın kısa özetini şöyledir: 4587 sayılı İş Yasası çıktı ve işçilerin yüz yıllık kazanımları elinden alındı. Esnek çalışma, ödünç işçilik, işçi tacirliği, telafi çalışması, izin günü ve işyerinin belirsizliği… vb. daha çok madde bu yasayla uygulamaya kondu. Taşeronlaştırma arttı; Manisa’da Donatım AŞ’de olduğu gibi, bir bürodan ibaret olan şirketler, binlerce işçiyi büyük fabrikalara kiralar duruma geldi. Özelleştirmelerle işçilerin örgütlülüğü talan edildi, haklar birer birer budandı. İşçinin parasıyla kurulan SSK’lara bedelsiz olarak el kondu. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) yasası ile emeklilik için gerekli prim ödeme gün sayısı 9 bine ve emeklilik yaşı 65’e çıkarıldı. Sağlık hakkı ise, ancak parası olanın yararlanabileceği bir hak haline getirildi.

Hiç şüphesiz su saldırılar ve hak gaspları daha da çoğaltılabilir ve örneklendirilebilir.

YASA ÇIKMIŞTI

Ancak 15-16 Haziran penceresinden bakıldığında, bu yasalar daha farklı görünecektir. Çünkü bu direnişin nedeni olan yasa, direnişten önce kabul edilmiş ve Meclis’ten geçmişti. Bundan dolayıdır ki, büyük direniş, işçi sınıfı mücadelesinin yasanın çıkıp çıkmamasıyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Dahası, çıkan bir yasanın nasıl çöpe atılacağının da örneğini veriyor. Ancak hakların kazanılması için yasaları aşan bir mücadelenin ortaya konması gerekiyor ki, bunun anahtarı da yine 15-16 Haziran’da vardır.

Ancak sınıf mücadelesinin bugünkü durumunda, işçilerin bu mücadeleye hazır olduğunu söylemek oldukça güç. Mezarda emekliliğe karşı 1999 yılında gerçekleştirilen ve 500 bin emekçinin Ankara’da bir araya geldiği mitingle sonuçlanan mücadeleden bu yana, yasalar sessiz sedasız Meclis’ten geçiyor. Sendikalar ve konfederasyonlar, yasa Meclis’e geldiğinde küçük kımıldanmalar gösterse de, bu kımıldanmalar da günden güne azalıyor. Sendikal bürokrasinin izlediği bu yol ve tutumun işçi sınıfında yarattığı “Nasıl olsa birşey değişmez, bağırır bağırır gideriz, onlar da yasayı çıkarır” şeklindeki yenilmişlik ruh hali nedeniyle, her yasa geldiğinde (İş Yasası, SSK’ların devri, GSS), yapılan eylemlerin gücü de azalıyor. Ve bu durum uzlaşmacı sendikacılığın geldiği son noktaya da işaret ediyor.

DİRENİŞ BİR SONUÇTU

15-16 Haziran Direnişi ise, bu tutuma karşı, işçilerin ortaya koyduğu mücadeleci sendikacılık anlayışını göstermesi açısından önemlidir. 1960’ların başında itibaren, işçiler, kendi içlerinde birliği sağlama, birleşmiş bir sınıf olma mücadelesi verdiler. İşte bu yönelim mücadeleci sendikacılık seçeneğini de ortaya çıkardı. Bu seçenek, 1967’de DİSK’in kurulması ile oluştu. Ancak burada dikkate alınması gereken, DİSK’in ve bağlı sendikaların yöneticilerinin tutumları değil, işçilerin kendi inisiyatifleriyle karar aldıkları mücadeleci çizgidir. Hükümetin ve sermayenin yasayla kırmaya çalıştığı, işte bu çizgi ve sınıfın mücadele içindeki yeriydi.

Öyle ki, direniş öncesinde, DİSK yöneticilerinin dahi haberi olmadan, DİSK’e geçmek isteyen işçiler, taleplerini kabul etmeyen patronları ve Türk-İş’e bağlı sendika yöneticilerini, üretimi yavaşlatıp durdurarak, birçok işyerinde de işgallerle dize getirdiler. Bunları yaparken, işyerlerinde, mücadeleye katılan tüm işçilerle birlikte kararlar alındı. Yani kararlar, işçilerin büyük çoğunluğunun isteğine göre şekillendi. İşçiler, yapacakları eylemler öncesi, benzer deneyimleri yaşayan diğer fabrikalarla bağ kurarak, bu fabrikalardaki deneyimleri paylaşıyorlardı. Direnişe geçen işçiler, hem bölgedeki işçiler, hem semt halkı, hem de ilerici çevrelerle güçlerini artırıyorlardı.

15-16 Haziran Direnişi’nde, yasaların anlatılması ve işçilerin örgütlü olarak harekete geçebilmesi için, işyerlerinin büyük kısmında ‘Anayasal Direniş Komiteleri’ oluşturulmuştu. Bu komiteler, kendi işyerlerindeki işçileri mücadeleye katmanın yanı sıra, çevre fabrikalara yönelik de çalışma yürüttüler. 16 Haziran’da sokağa taşan işçi kitlesinin büyük kısmını Türk-İş üyelerinin oluşturması, elbette tesadüf değil, böyle bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıktı.

İŞYERİ ÖRGÜTLENMESİ VE BİRLİK

Bugün için ise, işçi sınıfının bülünmüşlüğü ve parçalanmışlığı mücadelesinin önündeki en büyük sorun olarak karşımızda duruyor. Yıllar geçtikçe kendini koruma yollarını geliştiren burjuvazi, işçi ve emekçileri, aynı işyerinde, taşeron, taşeronun taşeronu, kadrolu, sözleşmeli, memur, işçi… gibi çeşitli adlar altında ve statüde bölüp parçaladı. Hastaneler ve belediyelerde başlayan bu uygulamalar, fabrikalarda, önce yemekhane ve temizlik işlerinde ve giderek üretimde de hayata geçirilmeye başlandı. Bölünmüşlük ve işçiler arasında patronlar tarafından kışkırtılan güvensizlik, hak arama mücadelelerinin ve örgütlenmelerin önündeki en büyük duvar oldu. Ancak bunun aşıldığı yerlerde kısmi başarılar elde edilebildi.

Adana’da Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi’nde çalışan taşeron işçilerin örgütlenme süreci bu açıdan örnektir. Dev Sağlık-İş’e üye olan işçilerin örgütlenmesine, yine hastanede örgütlü olan KESK’e bağlı Eğitim Sen ve SES, Adana Tabip Odası, DİSK’e bağlı Dev Sağlık-İş yardımcı olmuştur. Bu örgütler ve üyeleri, taşeron işçilerin örgütlenmesinde ve taleplerinin duyurulmasında ortak hareket ettiler ve bu süreç ancak bu şekilde başarı ile sonuçlandı.

SENDİKAL BÜROKRASİYE RAĞMEN

İşçi toplantılarında, hak gasplarında işçilerin en fazla yakındığı konu, sendikal bürokrasi ve sessizliği. Elbette bu büyük bir sorun; ancak sendikal bürokrasi sadece bugün değil, yüzyıldan daha öncesinden bugüne, işçi sınıfı mücadelesinin olduğu her yerde sahneye çıkmıştır. 36 yıl önce, 15-16 Haziran Direnişi’nde de bürokrasi kendi rolünü oynadı.

Üstelik sadece Türk-İş değil, DİSK yöneticileri de işin içindeydi. Direnişin başlamasından sonra paniğe kapılan DİSK yöneticileri, gerek fabrikalarda, gerekse radyolardan yaptıkları çağrılarla işçileri geri içeri sokmaya çalıştılar. 16 Haziran günü vali ile görüşen DİSK Genel Sekreteri Kemal Sülker’in yaptığı açıklama bu yönüyle dikkat çekicidir: “Girişilen tahripkar eylemle ilgilimiz olmadığını İçişleri Bakanı’na söyledik ve kesinlikle de bu tahripkar olayları tasvip etmediğimizi bildirdik. Ayrıca işçilere de radyoda bir uyarma yaparak kötü cereyanlara alet olmamalarını istedik.

Türk-İş ise, çıkan yasayı zaten destekliyordu. Ancak işçiler, başta Türk-İş üyesi işçiler, sendikal bürokrasinin bu oyununa teslim olmadılar.

Sendikal bürokrasi işçileri sakinleştirerek fabrikalara soktuğunda ise, olan oldu. 4 bin işçi önderi kapı önüne kondu ve hiçbir konfederasyon bu işçilere sahip çıkmak üzere kılını kıpırdatmadı.

AYRIŞMA TALEBİ SÜRÜYOR

Uzlaşmacı ve mücadeleci sendikal anlayışlar arasındaki çatışma bugün de sürüyor. Türk-İş bünyesinde büyüyen rahatsızlık, İstanbul’da Tek Gıda-İş Sendikası’nda toplanan Başkanlar Kurulu’nda da açığa çıktı. Türk-İş Başkanı Salih Kılıç, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası’na karşı Ekonomik Sosyal Konsey’de Çalışma Bakanı ile görüşeceklerini ve buradan bir sonuç alacaklarını söylerken, binanın girişinde ise, gidişattan memnun olmayan sendikacılar vardı. Haber-İş İstanbul 1 No’lu Şube, Belediye-İş İstanbul şubeleri, Deri-İş Tuzla Şubesi, Yol-İş 1 No’lu Şube yöneticileri ve üye işçiler, “Koltuklarınızda rahat uyuyamayacaksınız” diyerek, kendileri gibi bu duruma tepkili olan genel merkezlere, şubelere ve işçilere, bir araya gelerek ortak hareket etme ve Türk-İş Genel Kurulu’nda da mücadeleden yana bir yönetim çıkarmak için çalışmalara başlama çağrısı yaptılar. Yasanın Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edilmesi ise, hiçbir şeyi değiştirmedi. Yasaya karşı neredeyse hiçbir şey yapmayan konfederasyonlar, en azından yasanın veto edilmesine destek için bile bir şey yapmış değiller.

GÜÇ KAYBEDİLİYOR AMA…

Hem işçi sınıfının ruh hali, hem de sendikaların içinde bulunduğu durum açısından, bugün için, elbette 15-16 Haziran Direnişi’nin oluştuğu şartlardan söz etmek mümkün değil. Yükselen bir işçi hareketi ve giderek artan ücretler ve hakların olduğu bir dönemde, hareketi kırmak için böylesi bir yasa gündeme getirilmişti. Bugün açısından ise, gerileyen ve güç kaybeden bir süreç yaşanıyor. Ancak başka bir yönden de, daha güçlü bir hareketin koşullarını yaratan bir süreçten geçiliyor.

Bugün açısından sendikalara duyulan tüm güvensizliğe rağmen, örgütlenme mücadelelerindeki artış, özelleştirmeye karşı verilen mücadelelerdeki yaygınlık, sınıfın en alt kesimini oluşturan ve aslında rekabet unsuru ve “grev kırıcı” olarak işyerlerine getirilen taşeron işçilerdeki hareketlilik, işçiler arasındaki güven sorunun kısmen çözülmeye başlamış olması, buna örnek gösterilebilir.

ÖRGÜTLENMEDE ARTIŞ YAŞANIYOR

Hükümetin uyguladğı politikalar, IMF’ye verilen sözler doğrultusunda belirlenen 380 milyon liralık asgari ücret, çalışma koşullarının günden güne ağırlaşması ve işçiler için çekilmez hal alması, yetmezmiş gibi, işyerlerinde artan dayak, hakaret ve aşağılama gibi en iğrenç uygulamalar, işçileri harekete geçmeye zorluyor. Üstelik sendikalaşma öyle bir hal aldı ki, patronlar için, “kendinden yana sendikacıların yönetimde olduğu bir sendika”yı seçmek bile kabul edilemez bir durum oluşturuyor. Mesela İskenderun’da, çoğu yerde patronların çağrısı üzerine örgütlenen Türk Metal gibi bir sendikaya üye oldukları için işten atılan Fil Filitre Fabrikası işçileri, kararlılıkla mücardele etmeyi sürdürüyorlar. İşçiler, kuralsız çalışma sonucu kopan parmaklarının hesabının verilmesini istiyor.

Sadece bu da değil. Son birkaç ay içinde yaşananlara bakarsak; TEKSİF Bakırköy Şubesi’ne üye olan Serna Seral işçilerinin grevi, Tuzla Organize Deri Sanayi Bölgesi’nde, Çorlu’da ve Gönen’de jandarmanın ve patronun silahlı adamlarının saldırılarına rağmen deri işçilerinin direnişi, Bursa’da TÜMTİS’e üye olduğu için işten atılan Horoz Lojistik işçilerinin direnişi vb. sürüyor. İstanbul Kartal’da Birleşik Metal-İş’te örgütlenen Mito ve Alüminyum AŞ işçileri çadırlarında direnişlerini sürdürüyorlar. Yine aynı sendikanın Kocaeli ve Gebze’de 10 işyerinde örgütlenme çalışması yürüttüğü dile getiriliyor.

İŞÇİ GÜVENMEYİ ÖĞRENİYOR

Sendikalaşma mücadelelerinin gösterdiği bir başka yan ise, genç işçi kuşağında yaygın olan birbirine güvenmeme zaafının yavaş yavaş çözülüyor olması. Her fabrikada birkaç işçinin bir araya geldiği ve kendi dışındaki işçileri “yalaka” olarak değerlendirdiği bilinir. Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde de işçiler arasında yaygın kanı buydu. Ancak son olarak Dostel Otomotiv fabrikasında yaşananlar, bu olumlu değişimin filizlerini gösteriyor. Örgütlenme Komitesi’nden bir işçinin anlattıkları bu yönüyle değerlendirilmeyi hak ediyor: “Örgütlenme sürecinde 4 işçi işten atıldı. Yaptığımız eylemlerle işten atmaların önüne geçtik. Yetki için başvuruya kadar örgütlenme çalışmasını patrondan sakladık. Ancak çevre fabrikalardan işçiler bunu biliyordu. Çevremizdeki fabrikaların işçileri duymuşlar, ama hiç kimse patronlara söylemedi. Bütün işçiler biliyordu, sadece patron bilmiyordu. İşçiler birbirini koruyor.” Ya da Mito işçilerinin direnişini kırmak için fabrikaya getirilen taşeron işçilerin de direnişi desteklemesi, böyle bir eğilime işaret ediyor.

TAŞERON İŞÇİLER

Taşeron işçiler arasında yaşanan hareketlilik de bir başka dikkat çekici yan. Birkaç yıl önce işçi yerine konmayan, grev kırıcı sayılan taşeron işçilerin “insanca yaşanacak ücret ve çalışma koşulları” talepleriyle ardı ardına başlayan direnişleri gündeme geliyor. Balcalı Hastanesi’nin yanı sıra İzmir’de ve yine Adana’da Seyhan Belediyesi bünyesinde çalışan taşeron işçiler, iş barıkarak taleplerinin karşılanmasını istediler. İşçilerin talepleri şöyle: “İşten atılanların geri alınması ve keyfi işten atmaların son bulması. Birikmiş fazla mesai ücretlerinin ödenmesi, sendikalı işçilerin faydalanmış olduğu haklardan taşeron işçilerin de faydalanması. Yıllık izinlerin kullandırılması. İşçilerin düzenli sağlık kontrolünden geçirilmesi. Dayak, hakaret ve angaryanın son bulması. Patron tarafından zorla imzalatılan ibranamelerin son bulması.

Neredeyse hiçbir sendikanın katkısı olmadan başlayan bu direnişler öyle bir boyuta geldi ki, Adana’da olduğu gibi KESK, DİSK, Türk-İş, TMMOB ve daha pek çok kurum ve kuruluşu bir araya getirebilecek bir güce erişti. Ancak bu mücadele sendikacılar ve ileri işçiler tarafından sahiplenilmediği için sönmek zorunda kaldı.

Tuzla tersanelerde çalışan binlerce taşeron işçi de, geçtiğimiz yıllara göre daha fazla hareketliler. Tuzla Tersane İşçileri Komitesi ve Baret gazetesi ile örgütlenen işçilerin mücadelesi Limter-İş ile birleşti ve son üç ayda 5 tersanede direniş gerçekleştirildi. Ve hepsi de olumlu sonuçlandı. Tersane işçileri arasında umut yaratan bu başarı, kölelik koşullarına karşı verilen mücadelenin büyümesinin yolunu da açmış bulunuyor.

ÖZELLEŞTİRMELER SÜRÜYOR

İşçi haklarına karşı savaş açan hükümet, bir yandan da özelleştirmeleri hızlandırdı. Türkiye Şeker Fabrikaları, TEKEL, TÜPRAŞ, PETKİM, Tarım İşletmeleri, THY, limanlar, madenler birer birer satışa çıkarılıyor. Ama aynı zamanda bunlara karşı mücadele de sürüyor. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşı Şeker-İş öncülüğünde işçiler, fabrikanın olduğu her il ve ilçede, pancar üreticileriyle birlikte mitingler yaptılar. Bazı illerde, işçiler ve köylüler ilk kez alana çıktılar.

TEKEL’in özelleştirilmesine karşı içten içe mücadele sürüyor. Harekete geçilmeyen Samsun ve İzmir gibi illerde ise, işçiler, işten atılma ve işyerini kapanmasına karşı sessiz kalan sendikaları Tek Gıda-İş’i basarak, harekete geçmesini istiyor, hatta kendi eylem kararlarını uygulamaya geçiriyorlar.

Petrol-İş üyesi işçilerin, TÜPRAŞ ve PETKİM’in özelleştirilmesine karşı mücadelesi sürüyor. Lüleburgaz’da bulunan Sarmısaklı Tarım İşletmesi’nin özelleştirilmesine karşı üreticilerle birlikte mitingler ve eylemler yapılıyor. Yeni eylemlerin de hazırlıkları sürüyor.

THY’nin “halka arz” adı altında peşkeşi sürüyor ve Hava-İş özelleştirmeye karşı tepkisini sürdürüyor. Liman-İş üyesi işçiler, her fırsatta özelleştirmeye karşı tepkilerini dile getirip, eylemler yapıyorlar. Zonguldak maden işçileri, madenlerin yok olmasına karşı mücadeleyi bırakmadı; GMİS’in çağrısıyla, muhtarlar, sendikalar, kitle örgütleri, belediyeler bir araya gelerek madenlerin geleceğini tartışıyor. T. Maden-İş üyesi madenciler ise, Soma’da halkla beraber, Karanlıkdere Ocağı’nın kapatılmasına karşı miting ve eylemleri sürdürüyor.

1 MAYIS’IN GÖSTERDİKLERİ

2006 1 Mayısı da, hereketin ileri noktaları açısından dikkat çekici. Diyarbakır’da yaşanan olaylar sonrası yaratılan şoven ve ırkçı dalga, 1 Mayıs’ın olaylı geçeceği yönündeki kara propoganda, polisin, hükümetin, yerel yöneticilerin engelleme tutumları ve işçi konfederasyonları olan Türk-İş ve Hak-İş’in sembolik kutlama yönündeki baskılarına karşın; 1 Mayıs, ilk kez bu kadar yaygın kutlandı. 60’a yakın il ve ilçede yapılan kutlamalara yüz binlerce insan katıldı. Türk-İş’in sembolik kutlama girişimleri, İstanbul başta olmak üzere, bütün illerde işçilerin ve sendikacıların tepkisini çekti. İşçiler, saldırıların bu kadar yoğunlaştığı, kardeş kavgasının kışktırtılmaya ve Türkiye’nin ABD’nin çıkarları için savaşa sokulmak istendiği böylesi bir dönemde, “simgesel kutlama” bir yana, bunu dile getirmenin bile ihanet olduğıunu söylediler. Tepkiler sonuç verdi ve Emek Platformu toplanarak, 1 Mayıs’ı ortak kutlama kararı aldı. İşçinin zoruyla gerçekleştirilen 1 Mayıs kutlamalarına katılım da, beklenenin çok çok üzerinde oldu.

En başta, Türk-İş’in katılmama kararı aldığı bazı illerde, sendikalar bu kararı tanımadılar. Aydın’da, Türk-İş’in kararına karşın, yol işçileri, belediye ve DSİ işçileri alana çıktı. Samsun’da, Tes-İş ve TÜMTİS bu kararı tanımadı. Kayseri’de ise, Türk-İş’in yanı sıra Harb-İş’in bile şube olarak mitinge katılmama kararına karşın, üye işçiler alana çıktılar ve üstelik kendi pankartlarını taşıdılar. Kayseri’de örgütsüz OSB işçileri, ilk kez kendi pankartlarıyla miting alanındaydı. İstanbul’da başta Çağlayan tekstil işçileri olmak üzere, örgütsüz işçiler de çalıştıkları bölgelerde bir araya gelerek 1 Mayıs’ı kutladılar.

Dikkat çekici olmaları açısından aktarılan bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Hatta gazetelere yansımadığı için kamoyu tarafından bilinmeyen pek çok gelişme de yaşanmıştır.

15-16 HAZİRAN YENİDEN

Yaygın ama lokal kaldıkları ve birleşmedikleri için etkisiz olan eylem ve etkinlikler sürerken, büyük sermayeyi, ABD ve AB’yi arkasına alan AKP ise, emekçilerin haklarını gasp eden yasaları çıkardı, demokratik hakları kullanma ve elde etmenin önündeki engelleri daha da katmerleştirdi. Ancak, yaklaşan Cumhurbaşkanı seçimi, ABD’nin, GOP projesi çerçevesinde İran’a ilişkin hükümetin yerine getirmekte zorlandığı taleplerde bulunması vb. gelişmeler, hükümetin arkasındaki güçlerin bir bölümünün desteğini çekmesini ve hizaya getirme tutumunu beraberinde getirdi. Hakim güçler arasındaki sert çıkışlar ve her ayrışma, hükümetin kendine baktığı dev aynasında da çatlaklara yol açıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden ABD ile olan ilişkilere kadar (Başbakan’ın Danışmanı Cüneyd Zapsu’nun ABD yetkilileriyle yaptığı görüşmede söylediği ‘Delikten aşağı süpürmeyin, onu kullanın’ sözü akıllardadır), etrafından toplanan güçlerin birbirine zıt taleplerinin artması, bunun yanı sıra, kamoyundaki desteğinin ilk seçildiği döneme göre en azından tartışmalı hale gelmesi, AKP’yi iç tartışmaların içine atmış durumda.

AKP ve egemen güç odakları arasında artan çatışma ve çatlaklar, emek hareketi açısından da, kaybedilen hakların kazanılmasının yanı sıra, yeni hakların kazanılmasının da imkanlarını açmış bulunuyor.

Ancak alt alta yazıldığında epeyce yer tutan bu eylemleri bir potada toplamadan, talepleri ortaklaştırmadan, yani konfederasyonlara ve statülere bölünmüş işçi hareketini birleştirmeden, kısmi haklar elde edilse bile, sınıfa ve haklarına yönelik genel saldırıların püskürtülemeyeceği ve yeni hakların kazanılamayacağı ortada.

İşçi hareketinin çıkış yolunun açılması, 15-16 Haziran’da simgelenen taban inisiyatifi, kararlılık, işçilerin ve işçi hareketinin havzalar düzeyinde birleşmesi, ileri işçiler arasında birliğin sağlanması gibi sorunların çözülmesine bağlıdır.

İŞYERLERİNDEN BAŞLAMAK

Bunun için işyerinden başlayan bir çalışma yürütülmesi gerekiyor. Öncelikle işyerlerinde memur, taşeron, kadrolu, işçi, şu sendikadan, bu sendikadan, ya da sendikasız, sağcı, solcu demeden, tüm işçi ve emekçileri bir araya getirecek, ortak sorunlara karşı ortak mücadele etmenin yolunu açacak bir örgütlenmeyi hedefe koymak gerekiyor. Böylesi örgütlenmelerin ardından ise, işçi havzalarında ve işyerlerinde bölgesel birlikler kurmak, bunları il düzeyinde ve giderek ülke düzeyinde bir araya getirmek için harekete geçmek de zorunludur.

İşçi ve emekçileri bir araya getirerek, ortak mücadele etmenin imkansız olduğunu savunanlar da var elbette. Ancak ısrarlı ve planlı bir şekilde bu hedefi gerçekleştirmek için yürütülecek olan böylesi bir mücadele hem bu engelleri aşacak, hem de emek hareketi önünde engel olmaya devam eden sendikal bürokrasiyi işlevsizleştirerek bir kenara atacaktır.

Tarihi bir gün olmaktan ziyade, böylesi bir “yol haritası” olan 15-16 Haziran Direnişi, her şeyden önce, kendi gücüne güvenen ve hiçbir ayrım yapmaksızın birlikte hareket eden işçilerin mutlaka kazanacaklarını göstermiştir. İşte bundan dolayı, bu direnişin öğrettiklerine de, böylesi bir direnişe de her zamankinden daha çok ihtiyaç var.

Ve bunu imkansız bulan sınıfa inancını yitirmişlere karşın, işçi sınıfı, 15-16 Haziran’ı yeniden ve daha ileriden hayata geçirecektir. Yeter ki, ileri işçiler ve sendikacılar, sınıfın partisi ve az çok gönlü emekten yana olan namuslu ve dürüst kesimler üzerine düşeni yapsın.

* Arçelik temsilcisi

** Rabak temsilcisi

Pakistanlı Bir Komünistle Söyleşi:Vijay Singh

Tufeyl Abbas; Pakistan Mazdoor Mahaaz örgütünün lideri ve Urduca yayın yapan aylık Awami Manshoor dergisinin genel yayın yönetmeni. Pakistan’ın en tanınmış komünist liderlerinden biri olan Abbas, siyasi faaliyetleri nedeniyle cezaevinde uzun yıllar geçirdi. Uluslararası ilerici-komünist hareketten göreceli olarak izole edilmiş olmasına rağmen; Hasan Nasır, Azhar Abbas ve Zeki Abbas gibi yoldaşlarıyla birlikte, onlarca yıl boyunca Pakistan komünist hareketinin başında oldu. Liderliğini yaptığı hareket; Sovyet ve Çin revizyonizmlerine karşı yürütülen ideolojik mücadele açısından kilit önemdeydi.

Bugün Mazdoor Mahaaz, ülkenin dört eyaletinin tamamında güçlü bir sendikal hareket yaratmış bulunuyor. Son dönemde; diğer sol ve demokratik örgütlerle birlikte, Halkın Demokratik Hareketi adlı cepheyi kurdular. Cephe; amacını askerileştirmeye, emperyalizme, feodalizme ve dinci gericiliğe karşı mücadele etmek olarak tanımlıyor. Okuyacağınız söyleşi; 2005’in son günlerinde, Hindistan’da yayınlanan “Revolutionary Democracy” dergisi genel yayın yönetmeni Vijay Singh tarafından gerçekleştirildi.

Pakistan’daki mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? General Pervez Müşerref’in oynadığı rol ve amaçları nedir?

Tufeyl Abbas: Pakistan 1947’de doğmuştu; ancak mevcut siyasi durum, bölgemizde son 58 yıldır uygulanan politikaların devamıdır. Bütün bu yıllar içinde politik hayatta hiçbir temel değişim yaşanmadı, kısa vadede de yaşanacak gibi görünmüyor. Ülke henüz gerçek demokrasi, hatta parlamenter demokrasi niteliklerine dahi haiz değil. Derin kökleri olan feodalizm, aşiret sistemi ve emperyalist güçlerin pençeleri altındaki egemen sınıflar nedeniyle, gerçek demokrasi bir yana, kapitalist bir toplumun doğması bile mümkün görünmüyor. Zaten ülke, 2. Dünya Savaşı’nın ardından İngiliz emperyalizminin zayıflamasının bir sonucu olarak, emperyalist güçlerin isteklerine uygun bir biçimde yaratılmıştı.

1953’ten sonra, Amerikan emperyalizmi, çeşitli paktlar ve askeri anlaşmalarla ülkenin denetimini eline geçirdi. Bu, ancak egemen sınıfların işbirliğiyle mümkün olmuştur. Dolayısıyla egemen sınıflar, Hindistan’daki kadar güçlenememiştir ve daha önce İngiliz emperyalizminin bekçisi olan ordu, sonraki yıllarda hem egemen sınıfların, hem de bölgedeki emperyalist politikaların bekçiliğini üstlenmiştir.

Egemen sınıfların oynadığı demokrasi tiyatroları hiçbir zaman uzun sürmedi ve her seferinde, orduyu imdada çağırdılar. Ordu da, sistemi kurtarmak için her seferinde uzun süreler boyunca iktidarda kaldı. Her klik, ABD’nin emperyalist politikalarına uyumlu davrandığı sürece iktidarda kalabilmiştir. Bu politikalarla uyumsuz bir yola saptıklarında ise, ya görevden el çektirildiler, ya devrildiler, ya da “kazalarla” öldürüldüler.

Devlet Başkanı General Müşerref, eski başbakan Navaz Şerif’in tutumu nedeniyle iktidara el koymaya mecbur kaldığını söylemişti. Ama daha sonra anayasayı değiştirdi ve böylece, 2007’ye kadar devletin başı olarak iktidarda kalma planını hayata geçirdi. Öyle görünüyor ki, 2020’ye kadar iktidarı kimseye bırakmamak niyetinde. Ve ABD emperyalizminin tam desteğine sahip.

Müşerref’in politikalarını ise; feodal-kapitalist toplumu ABD emperyalizminin çıkarlarına uygun bir biçimde işler tutmak ve iktidarda kalmaya devam etmek olarak özetleyebiliriz.

Sindh, Pencap, Belucistan ve Kuzey Batı Sınırı Bölgesi (NWFP) bağlamında, Pakistan’da ulusal sorunu nasıl açıklıyorsunuz?

Ulus ve milliyetler sorunu hemen bütün ülkelerde var; ama Pakistan’daki sorun, ülkenin bölgedeki konumu nedeniyle epey kendine özgü. Pakistan; birbirine geçmiş iki farklı din ve milliyet kavramı üzerinden yaratılmıştır. Ülke, “İki Ulus Teorisi” temelinde ikiye bölünmüş, din ise, ulus kavramıyla eşitlenmiştir.

Pakistan’ın kurulmasından sonra, ülkedeki farklı milliyetleri, batıda Pathanlar, Pencaplılar, Sindiler ve Belucler, doğuda ise Bengalliler olarak sıralayabiliriz. Doğu ve Batı Pakistan’da siyaset birbirinden farklıydı. Hindistan’ın bölünmeden önceki haline bakarsanız, farklı bölgelerin raca ve mihraceler tarafından yönetildiğini, ama Mughal iktidarı altında ülkenin bütünlüğünü koruduğunu (Birmanya ve Sri Lanka hariç) görürsünüz. Mughal iktidarının sonuna doğru iktidar zayıflamıştı ve devlet içi çatışmalar sayesinde İngiliz yanlıları kontrolü ele geçirdiler.

2. Dünya Savaşı’nın ve İngiliz emperyalizminin zayıflamasının ardından, hem Hindular, hem de Müslümanlar, İngiliz boyunduruğuna karşı birlikte özgürlük mücadelesi verdiler. 2. Dünya Savaşı’nın ardından birçok ülkede patlak veren özgürlük isyanları, emperyalistleri dünya çapında zayıflattı.

Doğu Avrupa demokrasi yoluna girerken; Vietnam ve Çin’de silahlı mücadele başladı. 2. Dünya Savaşı’nın ardından İngiliz emperyalizmi durumu anladı ve Hindistan’da, Çin’deki gibi bir silahlı mücadelenin patlak vermesini önlemek için bağımsızlık ve özgürlük dalgasını reform kanallarına akıttı. Burjuva partiler kurmak için bizzat uğraştı: Önce Kongre Partisi, ardından Müslüman Ligası. Komünist Parti vardı, ama Vietnam ve Çin’dekilerin aksine, devrimci bir çizgi izlemedi. Bu parti de, ülkenin din temelinde bölünmesinde rol oynadı.

İngiliz egemenliğine karşı hareketler ve isyanlar; egemen sınıfların ellerindeydi. NWFP’de Han Gaffar Han, Kongre Partisi’nin etkisi altındaydı. Pencap’ta Birlikçiler, Sindh’te feodal ağalar, Belucistan’da aşiret ve feodal kuvvetler, Bengal’de de feodal ağalar ön plandaydı. Ülkenin bölünmesinden kısa bir süre sonra, bu egemenler işe koyuldu.

En büyük bölge olan Pencap’ta büyük toprak ağaları, iktidarda kalmak için Müslüman Ligası’na katıldı. Pencap’ın politikaları, diğer bölgeleri de etkiledi. Hindistan bölünmeyi kabul etti, ama Pakistan’ın çok uzun zaman ayrı kalamayacağını düşünüyordu. İktidardaki Müslüman Ligası, Hindistan’dan gelen partililerin kalesiydi ve Pakistan bölgesindeki egemenler, onların iktidarını kabul etmedi.

Cinnah’a karşı tabandan gelen güçlü dalga, daha Pakistan’ın kurucu lideri ölmeden yükselmeye başlamıştı. Doğu Pakistan (Bengal) ziyaretinde, Urducayı resmi dil ilan etti. Bu açıklama gösterilere, isyanlara ve en sonunda bölünmeye yol açtı. Sindh bölgesinde de, dil sorunundan dolayı kan aktı.

Cinnah’ın ölümünün ardından, egemen sınıflar, Hindistan’dan gelmiş olan Müslüman Ligası üyelerine isyan etti. Parti, Pencap’ta iktidarda kalabilmek için anayasanın dışına çıktı ve seçimler ulusal çapta yapılmadı. 1954’te, Doğu Pakistan’da seçimler yapıldı. Müslüman Ligası yenildi ve Avam Ligası oyların çoğunu aldı. NWFP’de, Kongreci olan Han Abdül Gaffar, Pakistan’a karşıydı ve bu devletin kurulmasını asla kabul etmedi. 1946’daki din referandumunu kaybetti. Pakistan’da gömülmek bile istemiyordu; bu nedenle naaşı Afganistan’ın başkenti Kabil’de toprağa verildi. Sindh bölgesinde de, insanlar, Müslüman Ligası’nı terketmekteydi. Hindistan’dan göç edenler bu bölgeye yerleştikçe, sorunlar arttı. Aşiretlerin yönetimindeki Belucistan Pakistan’a katılmıştı, ama onun da sorunları vardı.

Sorunların çözümü için feodalizm ve aşiret sisteminin yok edilmesi, sanayiin geliştirilmesi, ülke çapında özgür ve adil seçimlerin düzenlenmesi, bölgesel özerkliğin sağlanması gerekliydi. Ama bu yapılmadı. Egemen sınıflar, kendi çıkarları uğruna hareket etmeye devam ettiler. Ülke, sıkıyönetim yasaları ile yönetilmeye başlandı. 1971 seçimlerinde iktidar, çoğunluğu alan partiye verilmedi ve ülke parçalandı. Hindistan da bu süreçte rol oynadı. Egemen sınıflar orduyu iktidarı almak için göreve çağırdığında, ordu da, kitlelere karşı aynı baskıcı politikaları izledi.

Yeni Pakistan’da, bütün bölgeler özerkliklerini talep ediyor ve büyük bölge olan Pencap’a karşı sloganlar atıyorlar. Ne yazık ki, egemen sınıflar, bölgesel özerklik gibi burjuva bir talebi dahi kabul etmeye razı değil.

İşçiler ve köylüler, ezilenler egemen sınıflara karşı birleşik bir mücadele yürütüp sistemi değiştirmek üzere ayağa kalkmadıkça, bu durum değişmeyecektir.

Mazdoor Mahaaz hareketinden bahsedebilir misiniz? Bu hareket, bir komünist sendikal hareket inşa edebilir mi?

Mazdoor Mahaaz, devrimci ideolojiye sahip bir işçi ve köylü partisidir. Parti; merkezi bir örgütlenmeye sahiptir ve ülkenin 4 bölgesinde, bölge komiteleri üzerinden faaliyet yürütür.

Partimizin, Türkiye’deki Emek Partisi’ne oldukça benzer bir yapısı olduğunu söyleyebilirim.

İşçi sınıfının liderliği altında, köylüleri ve bütün yurtsever unsurları birleştirmeye, feodal ve emperyalist kuvvetleri alaşağı edip, devrimci değişimi gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Bu da, ancak devrimci bir ideoloji ve devrimci taktiklerle, ülke çapında bir devrim hareketi yaratmakla mümkün olacaktır.

Aylık derginiz Awami Manshoor’da ne tür bir faaliyet yürütüyorsunuz? Derginin Pakistan solundaki etkisi nedir?

Dergimizin ilk sayısı, 1964’te, Havayolları Çalışanları Sendikası’nın yayın organı olarak çıktı. Bu sendika, dönemin en ilerici sendikasıydı. 1974’te, Zülfikar Ali Butto hükümeti döneminde, dergi yasaklandı. Aynı isim altında Haziran 1989’da tekrar çıkmaya başladık ve dergimiz, o günden beri, Mazdoor Mahaaz hareketinin yayın organı olarak yayına devam ediyor. Derginin temel politikası; ülkede toplumsal ve siyasi değişimi sağlama mücadelesine katkı sağlamak. Okuyucuları; ülke çapında ve Hindistan başta olmak üzere, diğer ülkelerde Urduca bilenlerden oluşuyor. Yayın organımızda, sadece ülkedeki siyasi durumun nesnel analizine değil, devrimci ideoloji ışığında uluslararası analizlere de yer veriyoruz. Klasik Marksist yazından örnekler veriyor, ilerici düşünceyi yansıtan şair ve yazarlardan katkı alıyoruz. Elbette, dergimizin gerçek devrimci ideolojiyi yansıtan tek dergi olduğunu söylemek doğru olmayacaktır.

Stalin’in ölümünden sonra SSCB, Çin ve Arnavutluk’ta yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

1954’te cezaevindeyken, Bükreş’te yayınlanan bir dergiyi şans eseri okumuştum. “Kalıcı Barış ve Halk Demokrasisi İçin” adlı bir dergiydi. Kapak haberi, Stalin’in mezarının kazıldığıyla ilgiliydi. Cezaevinde, Stalin’e bunu yapıyorlarsa, bir gün Lenin’e de yapacaklarını konuşmuştuk. Sonunda o da oldu zaten.

SBKP, revizyonist politikaları benimsedi ve bu politikalar SSCB’nin dağılmasıyla sonuçlandı. Şimdi eski SSCB ülkeleri, kapitalist piyasa politikalarının boyunduruğu altında.

Çin ise, Mao Zedung’un yönetimi altında, Stalin’in ölümünden sonra nispeten devrimci ideolojiyle devam etti; Rus revizyonizmi ve Amerikan emperyalizmine karşı çıktı. Ama Rusya ile olan sınır sorunundan sonra Amerikancı bir çizgiye kaldı. Yavaş yavaş o da piyasa ekonomisine yöneldi ve bugün de, büyük ölçüde ABD’nin müttefiki durumundadır.

1 Ekim 1966’daki Kültür Devrimi kutlamalarına, Çin Komünist Partisi tarafından davet edilmiştim. Tanık olduklarımdan sonra, üç çekincemi oradakilerle de paylaştım.

Birincisi, “üçüncü dünya” sorunu. Bize göre, bu slogan bilimsel değildir; çünkü biz, sadece iki dünya olduğuna inanıyoruz. “Üçüncü Dünya” sloganı, Tito’nun “bağlantısızlar” hareketinin yerine geçirildi. Çinlilerin bu konuda bana verdikleri yanıt, tatmin edici değildi.

İkincisi; Çin yönetiminin Pakistan’da iktidara gelen her hükümeti destekleme politikasıydı; ister askeri diktatörlük, ister demokratik hükümet olsun. Her hükümetle iyi ilişkilerini korudular.

Üçüncüsü ise, Mao Zedung kişi kültüydü. Biz Mao Zedung’un oynadığı rolün bilincinde olsak da, bu kültü kabul etmedik.

1978’de, bir kez daha Çin’e davet edildim. Mao Zedung ölmüş, yerini Hua Kuo-feng almıştı.

Hua; hem İran Şahı ile, hem de Tito ile iyi ilişkiler kurmuştu; dolayısıyla revizyonist politikalar benimsenmişti. Ziyareti reddettim. Bu arada Yoldaş William Ash ile tanıştım ve onunla uluslararası durumu tartıştık. Bazı noktalarda bana katıldı, katılmadığı bazı noktalarda ise, Enver Hoca Yoldaş’ın kitaplarını okumamı tavsiye etti. Özellikle, “Çin Üzerine Düşünceler”i. Enver Hoca’nın bütün kitaplarını okuduktan sonra, onun düşüncelerini tamamıyla benimsedim ve bu çizgiyi faaliyetimize taşıdık.

Emperyalist küreselleşmenin ekonomiye ve işçi sınıfı hareketine etkisi ne oldu?

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, “küreselleşmeye karşı çıkmanın yerçekimine karşı çıkmak gibi olduğunu” söylüyor. Bazıları küreselleşmenin kaçınılmaz olduğu kanısında. Bazıları için ise, küreselleşme; dünyanın sorunları, çözümleri ve kaynaklarının giderek daha çok iç içe geçmesinin bir yansıması. Küresel eğilimler, ayağımızın altındaki toprağı kaydırıyor. Toplum, teknoloji ve çevre alanındaki bu kayışlar, önümüzdeki 30 yıl içinde sermaye için büyük meydan okumalar olacak. Bir küreselleşme karşıtının dediği gibi, “Hızla değişen küresel ekonomide; sadece esnek olabilen ülkeler, şirketler ve işçiler ayakta kalacak, uyum sağlamaya en çok istekli olanlar gelişecek. Uluslararası sorun ve çatışmalar ve kaynaklardaki azalma eğilimi, 21. yüzyılın en büyük sorunlarından olacak.”

Küreselleşmenin etkilerine bakalım. Dünyanın en büyük 100 ekonomisinden 51’i küresel şirketler, 49’u ise ülkeler. Şirket gelirleriyle ülkelerin milli gelirini karşılaştırdığımızda, buna uygun bir sonuç çıkıyor. General Motors Danimarka’dan, Wal-Mart Suudi Arabistan’dan, IBM Singapur ve İrlanda’dan, Sony ise, Pakistan’dan daha büyük.

Küreselleşme, liberalize edilen ticaret politikaları ve yabancı sermaye; Hindistan, Çin ve Pakistan gibi geleneksel olarak yoksul ülkeler için kaygılandırıcı sonuçlar yaratıyor. Bugün insanlık, tarihindeki en büyük gerici saldırı ile karşı karşıya bulunmakta. Bu saldırı, kimi zaman “Yeni Dünya Düzeni”, kimi zaman küreselleşme, kimi zaman piyasa ekonomisi, kimi zaman neoliberalizm adı altında yürütülüyor. Uluslararası sermaye güçleri; uluslararası sermayenin hareketini sınırlandırmaya çalışan veya piyasa sistemine uyum sağlamayı reddeden ülkeleri hedef alıyor ve cezalandırıyor.

Uluslararası sermaye güçlerinin diğer hedefleri ise; farklı ülkelerdeki anti-emperyalist, ilerici ve demokratik güçler. Bağımsızlık ve demokrasi için mücadele edenler, bu mücadelenin yarattığı değerler de saldırı altında. Gerici güçler; sosyalizmin gerçek savunucularına, işçi sınıfının kurduğu bağımsız sınıf örgütlerine de saldırmaktalar. Bu arada, dünya çapında küreselleşme ve emperyalizm karşıtı gösterilere, protestolara milyonlarca insan katıldı. Bu eylemleri önemli buluyoruz.

Pakistan’daki mevcut komünist ve sol örgütleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Pakistan’ın kuruluşu sırasında sanayiden söz edilemezdi. İşçi sınıfının yokluğunda; komünist veya sol politikanın bir güç haline gelmesi mümkün değildi. Ülkenin bölünmesi sırasında din ile ulus kavramları eşit tutuldu ve “iki ulus teorisi” sunuldu. Ülke din temelinde bölündüğünde, Hindu çoğunluk, topraklarından vazgeçmeye razı olmadı. Bağımsızlık savaşını birlikte veren Hindu ve Müslümanlar, karşı karşıya geldiler. Çok kan aktı. Bölünmeden önce, ülkenin bu kesiminde hiçbir ilerici hareket yoktu. İlerici Hindu ve Sihler, Hindistan tarafına göç etmişti.

Komünist Müslümanlar ise, Hindistan’dan gelerek, Komünist Parti’nin merkez komitesini oluşturdular. Öyle ki, partinin genel sekreteri bile Hindistan’dan gelmişti. Parti, ülkenin bölünmesini kabul edip Müslüman Ligası’nın kuyruğuna takılarak, sağ oportünist bir politikayı benimsedi. Giderek, hiçbir etkisi kalmadı. Parti genel sekreteri, 4 yıllık hapis hayatından sonra, Hindistan’a gitti; diğer merkez komite üyeleri de ülkeyi terkettiler. 1954’te komünist parti yasaklandığında, kitlesel tutuklamalar gerçekleştirildi. Cezaevinden çıkanların ezici çoğunluğu Hindistan’a gitti, bir kısmı ise İngiltere gibi ülkelere.

Ancak tarihin seyri önlenemez. Gerçek bir devrimci parti kurma çabası hep devam etti. SSCB’de revizyonizm, Çin’de reformizm ve sözde Afganistan devriminin, Pakistan’da işçi sınıfı hareketini güçlendirme çabalarına hep darbe vurduğunu söyleyebiliriz. Sanayiin gelişmesiyle birlikte, Hindistan’dan gelmiş olan işçiler, kendi ülkelerindeki grev ve direniş politikalarını buraya taşıdı. Büyük etki yarattılar. Bu nedenle, farklı hükümetler, hep sendikalı işçilere, sosyalistlere saldırdı, onları tutukladı, mücadeleyi bırakmaya zorladı. Bazı sol kesimler “sivil toplum” politikalarını benimsediler. Bu da, işçi sınıfı hareketi ve sol politikayı tamamen çökertti.

Böylesi zorlu koşullara rağmen, bugün sendikal hareket ve sol politika; doğru bir hatta oturma yolundadır. Devrimci hareketin ilerlemesi için doğru taktikleri uygulamaya çalışmaktayız.

Kapitalizm, Büyüme ve İstihdam Üzerine

İktidar ve burjuva basını 2001’den beri gayrisafi yurtiçi hâsıla (GSYİH) yıllık artışının genel eğilimine kıyasla yüksekçe seyretmesini memnuniyetle karşılamakta, bunu iktisat politikalarının isabetine yormaktadır. Uygulanan politikalara eleştirel yaklaşanlar, cari açığın seyrine ve yüksek işsizlik oranına dikkat çekmektedir. Bu yazıda, GSYİH artışı ile istihdam ve işsizlik bağlantısını irdeleyeceğiz.

BÜYÜME VE İSTİHDAM

Gayrisafi yurtiçi hâsıla, ülkede üretilen tüketim ve yatırım mallarının, tüketim ve yatırımda kullanılan hizmetlerin toplam değeridir. Kapitalist ekonomi kesintisiz sermaye biriktirme güdüsü ile işlediğinden, normalde bu toplam değer, toplumun ihtiyaçlarının artışından bağımsız olarak, devamlı artar. Sermayedarlar sürekli daha çok mal ve hizmet üretip satmağa çalışır.

GSYİH artışına ‘ekonominin büyümesi’ denir. Bu tâbir aslında yerinde değildir. Ekonominin gerçek büyümesi, üretimin değil, üretim kapasitesinin büyümesi olmak gerekir. Üretme kapasitesi, nüfus artışı, nüfusun üretme becerilerinin artması ve üretim araçları stokunun artması ile gerçekleşir.

Ekonomide üretim potansiyeli devamlı artar, ama kapitalizmde bu potansiyel daima tam kullanılamaz, kullanılmaz. Çünkü mallara ve hizmetlere yapılan harcamaların (tüketim, yatırım, ihracat) toplamı bazan artar, bazan azalır. Bu toplam harcamadaki artma azalma hareketlerine konjonktür dalgalanmaları denir. ABD, Japonya gibi büyük ekonomilerde konjonktürü sürükleyen başlıca etken, sermayedarların sürü psikolojisi içinde iyimserleşip yatırımları artırması, veya (yine sürü psikolojisi içinde) kötümserleşip yatırımları azaltmasıdır. Sermayedarlar yatırım harcamalarını artırdığında, istihdam artar; istihdam artınca, tüketim artar. Sermayedarlar yatırım harcamalarını azalttığında, istihdam azalır; tüketim de azalır. Özel tüketim ve yatırım harcamalarını başka olaylar (örneğin devalüasyon, borsa buhranı vs.) de etkiler. Devletin cari ve yatırım harcamaları da, toplam harcamalara dâhildir ve üretim kapasitesinin kullanılmasına katkı yapar.

Tüketim ve yatırım mallarına ve hizmetlere yapılan harcamaların artışı hız kestiğinde veya bu harcamalar azaldığında, sermayedarlar üretimi kısar. İşçiler işsiz kalır, kapasite kullanma oranı düşer, üretim araçları atıl kalır. Daralma, dalga dalga, esnafın, üretici köylünün gelirlerine yansır. GSYİH artışı bu şekilde yavaşladığı, durduğu veya azaldığında, ekonomi bunalıma girer, emekçiler yoksullaşır.

GSYİH ne kadar yüksek oranda artar ise, istihdamın da o ölçüde artması beklenir. Ayrıca, istihdam hızla artıp işsizlik azaldığında, işçilerin patronlardan daha yüksek ücret koparması kolaylaşır. Bu sebeple, GSYİH artışının sermayedarlara iki zıt etkisi vardır. Bir yandan üretim artışı sermayedarların kâr etmelerini ve sermaye biriktirmelerini kolaylaştırırken, istihdam artışı, işçilerin pazarlık gücünü artırmak gibi, sermayedarlar için sakıncalı bir netice de vermektedir.

 

MERKEZ ÜLKELERİNDE İSTİHDAM POLİTİKASI

20. yüzyılda, Sovyetler Birliği’nde ve başka ülkelerde sosyalizmin inşa edildiği dönemde, o ülkelerde işsizlik diye bir sorun, işsizlik diye bir olay yoktu. Ayrıca, toplumun bütün temel ihtiyaçları (sağlık, eğitim, kültür, barınma), her şeyden önce eşitlik ve ihtiyaç, bir ölçüde de liyakat ilkelerine göre karşılanmakta, nicelik ve nitelik olarak devamlı iyileşmekte idi. Bu dönemde, sosyalizm seçeneğinin baskısı altında, kapitalist âlemin merkez ülkelerinde sermayedarlar, kendi ülkelerinde tam istihdamı hedefleyen iktisat politikaları ve sosyal devlet politikaları uygulamaya mecbur kaldı. Devlet, maliye (vergi, sübvansiyon) politika araçları ve para (faiz, para arzı) politika araçlarıyla yatırım ve tüketim harcamalarını etkileyerek, işsizliği asgari seviyede tutma siyaseti güttü.

Ancak 20. yüzyılın son yirmi-otuz yılında SSCB’de bilinen içten çöküşle kapitalizm bu ülkelerde yeniden ihya olunca, eski kapitalist âlemde de işçi sınıfının süngüsü düştü. Burjuva sınıfının sosyalizmin insan tabiatına aykırı olduğu propagandasının etkisi arttı. Kapitalist âlemde, burjuva sınıfları, neoliberalizm denilen emekçi düşmanı bir sürü sav ile işçilere karşı hasmane harekete geçti.

Burjuva sınıfının işçi sınıfına saldırısında bir hamlesi, makroiktisadî politika alanında oldu; burjuva siyasetçiler, tam istihdam hedefine sırt çevirdi. Bu çerçevede tam istihdamın tanımını değiştirdiler. 1945’ten 1970’lere kadar, tam istihdam hedefi, işsizlik oranını mümkün mertebe (pratikte en fazla yüzde iki-üç gibi rakamlara) düşürmek olarak anlaşılmakta idi. Oysa 1970’ten sonra, tam istihdamı, reel ücretlerin artmağa başladığı azamî istihdam seviyesi olarak tanımlamak yaygınlaştı. Şimdi ders kitaplarında, iktisat öğrencilerine tam istihdam kavramı böyle öğretilmektedir. Bir merkez ülkesinde, işsizlik oranı meselâ yüzde 8’den 7 düştüğünde, reel ücretlerde bir artma eğilimi baş gösterse, burjuva uzmanları derhal, ekonominin yüzde 7 işsizlik ile ‘tam istihdama’ ulaştığını; devletin GSYİH ve istihdam artışını yavaşlatacak politikalar uygulaması gerektiğini telkin etmeğe başlamaktadır. Devlet de maliye ve para politikasını ona göre ayarlamakta; istihdamın artmasını, işsizliğin azalmasını yavaşlatmaktadır. Özetle, merkez ülkelerde burjuva sınıfı, işçilerin ücretlerini kontrol etmek üzere, işsizliği ayarlayan bir makroiktisadî politika benimsedi.

İşçi sınıfının ideolojik ve siyasî zaafından yararlanan burjuva sınıfı, işçi çalıştırmayı daha kazançlı hâle getirmek için istihdam ilişkilerini de esnekleştirmeye girişti. Burjuvalar, hem merkez hem de çevre ülkelerinde, işçiyi işe alma ve işten çıkarma şartlarını kolaylaştırdı; patronun işçiye işyerinde her türlü görevi verme yetkisini genişletti; patronun mesai saatlerini ve sürelerini değiştirme yetkisini artırdı.

Buna ilâveten, merkez ülkelerinde sermayedarlar, işgücü maliyetlerini azaltmak ve işçi sınıfını disiplin altına almak için, üretimin çeşitli aşamalarını, ücretlerin düşük olduğu çevre ülkelerine kaydırmaya girişti. Teknolojik yeniliklerin iletişimi ve taşımacılığı hızlandırması ve ucuzlatması, merkez ülke şirketleri bakımından, bazı ara mallarını, yarı mamullerini başka ülkelerden ithal etmeyi ve başka ülkelerdeki ‘tedarikçiler’e fason siparişler vererek haricî üretim ağları örmeyi kolaylaştırdı. Merkez ülke şirketlerinin az gelişmiş ülke şirketleri ile üretim ağları kurabilmesi için ticaretin serbestleştirilmesi gerekiyordu. Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü bu serbestleştirmeyi sağladı. Ayrıca merkez ülke şirketlerinin, az gelişmiş ülkelerde doğrudan yabancı yatırım yapabilmek için kârlarını serbestçe ülkeden ülkeye transfer edebilmesi gerekiyordu. Bu imkânı da, yine ‘uluslararası’ örgütler, sermaye hareketlerini serbestleştirme ve dönüştürülebilme (konvertibilite) politikalarını telkin ederek sağladı.

Merkez ülkelerde uygulanan istihdamı esnekleştirme politikası sonucunda, GSYİH ile istihdam arasındaki bağ zayıfladı. Bu ülkelerde, GSYİH arttığı dönemlerde, artık istihdam eskisi gibi artmamaktadır. Mallarına talep arttığında, firmalar, yeni işçi almadan, işçilerini daha yoğun çalıştırmakta ya da başka ülkelerden fason siparişlerini artırmaktadır.

TÜRKİYE’DE İSTİHDAM SORUNU

Türkiye gibi, 16. yüzyılda başlayan bir süreçle kapitalist sistemin çevre ekonomisine dönüşmüş bir ülkede, istihdamı ve işsizliği belirleyen etkenler, merkez ülkelerdekinden farklıdır.

Bir kere, kapitalist sistem oluştuğundan beri, çevre ülkelerinde GSYİH hareketleri, kendi sermayedarlarının yatırım psikolojilerinin ve devletin iktisat politikalarının yanısıra, merkez ülkelerin konjonktüründen çok etkilenir. Çevre ülkeleri, merkez ülkelerine ticaret bağları ile bağımlıdır. Merkez ülkelerinde GSYİH artıyorsa, çevre ülkelerinde de, genel olarak ihracat artar ve iktisadî genişleme görülür. Merkez ülkelerinde iktisadî durgunluk veya daralma (GSYİH artış yavaşlaması, durması veya azalması) vuku bulduğunda, ithalâtları azalınca, çevre ülkelerinin de ihracatı azalır ve onlarda da iktisadî hayat durgunlaşır.

İstihdamda da, merkez ülkeleriyle çevre ülkeleri arasında bir fark vardır. Merkez ülkelerinde tarımda çalışan nüfus azdır ve kırsalda atıl işgücü yok denecek kadar azdır. Buna mukabil, çevre ekonomilerinde, kırsalda, kendi gıdasını üretip ürünün bir kısımını satan üreticiler çoktur. Çevre ülkelerinde, tarımdaki bu küçük üretici nüfusu, ailenin üretim faaliyetine katılan, ama aslında atıl olan (yani katılmasalar üretimin aksamayacağı) bir ‘gizli işsiz’ kitlesi barındırmaktadır.

Çevre ülkelerde, kentlerde de işsizlik gizlenebilmektedir. Bazı merkez ülkelerde görülen işsizlik yardım kurumu çevre ülkelerinde bulunmadığından, beriki ülkelerde kentlerde iş bulamayan insanlar, kendi başlarına kayıt dışı küçük ticaret ve sair hizmetler yaparak geçimlerini sağlamaya mecbur kalmaktadır. Bu hizmetler (seyyar satıcılık vs.), aslında toplumsal üretime ve refaha bir şey katmamakta; sadece, kişinin GSYİH’dan cüzi bir pay almasını temin etmektedir. Ama kişi çalışır göründüğü için, işsizliğin gerçek boyutunu gizlemektedir (bu sebeple, ‘gizli işsizlik’ denmektedir). Bu sorunlar, Türkiye’de de görülmektedir.

Sosyalizm ile kapitalizmin mücadele ettiği dönemde, Türkiye’de, 1930’lardan 1980’lere kadar süren iç piyasalara dönük sanayileşme, kırdaki fazla nüfusu, yavaş yavaş kamu sektöründe ve özel sektörde sanayie ve hizmetlere çekti. Çeşitli tarımsal destekleme politikaları da, köyden kente göçü kontrol altında tutmaya yaradı.

Kırdaki tarımsal faaliyetten kente göç süreci, kadınların işgücüne katılma oranını etkilemektedir. İşgücüne katılma oranı, işgücünün çalışma çağındaki nüfusa (15 yaş ve üzeri nüfusa) oranıdır. İşgücü ise, bir işte çalışanların, ve çalışmamakta olup, aktif olarak iş arayanların (işsizlerin) toplamıdır. İşgücüne katılmayanların içinde, ev kadınları, öğrenciler, rantiyeler, özürlüler gibi gruplar yer almaktadır.

Köylerde tarımla geçinen ailelerde, kadınlar, ‘ücretsiz aile işçisi’ tanımı kapsamında, işgücü içinde görünmektedir. Köylü aileleri şehre göçünce, bu kadınların bir kısmı başkasının işyerinde çalışmak istemediklerinden (veya eşleri izin vermediğinden), iktisaden faal olmayan gruba geçmektedir. 1. tabloda görülen, kadınların işgücüne katılma oranının azalmasının bir etkeni, bu göç etkisidir. Buna ilâveten, hem erkeklerin hem de kadınların katılma oranının azalmasının gerisinde, (1) daha ileri yaşa kadar okula gitme, ve (2) işsiz kadın ve erkeklerin iş bulma ümidini yitirerek iş aramaktan vazgeçmesi sebebiyle, ‘iktisaden faal olmayan gruba’ dâhil edilmesi gibi etkenler de vardır. Elde, bu etkenleri ayırt etmeye yarayacak veri mevcut değildir. İş bulma ümidini yitirdiği için işgücünden çekilme olayı, işsizlik faciasının gerçek boyutunu gizlemesi bakımından önemlidir.

Birinci tablodaki işgücüne katılma oranları, diğer çevre ülkelerin rakamlarından çok farklı değildir. Merkez ülkelerdeki işgücüne katılma oranları, bizdeki rakamlardan daha yüksektir. Bir OECD tablosunda, 1999 yılında, Türkiye’nin toplam (erkek-kadın) işgücüne katılma oranı yüzde 56, Avrupa Birliği’nde yüzde 69, ABD’de yüzde 67, Fransa’da 69, Almanya’da 74, Norveç, Danimarka ve Çek Cumhuriyeti’nde yüzde 80 olarak gösterilmektedir. Bu ülkelerde işsizliği gizleyen mekanizmalar yoktur ve kadınlar işgücüne daha büyük oranda katılmaktadır.

1980’lerde, başka çevre ülkelerinde de, Türkiye’de de, burjuvalar, işçileri daha ucuza çalıştırmak amacıyla yeni politikalar yürürlüğe koydu. Birincisi, kamu sektöründe istihdamı azaltmaktır (KİT’leri özelleştirme, kamu sektöründe kadroları tasfiye etme). İkincisi, burjuva sınıfının tarımsal destekleme siyasetine son vermesidir. Bu, hem genel bütçeden emekçilerden yana bir harcama türünü tasfiye etmekte, hem de köylüyü şehirlere göçmeğe zorlayarak, işgücü piyasasında arzı şişirmektedir. Bu politikalar, işgücü arzını artırıp, işsizlik baskısıyla ücretleri bastırmayı amaçlamaktadır.

 

1. Tablo

İşgücüne katılma oranı (yüzde)

1955

1960

1965

1970

1975

1980

1985

1990

1995

2000

2005

Erkek

95

94

92

79

81

80

78

78

72

74

72

Kadın

72

65

57

50

47

46

44

43

29

27

25

Kaynak. DİE İstatistik Yıllığı (çeşitli yıllar)

Açıklama: 1955, 1960, 1965 ve 2000 yıllarında çalışma yaşı 15 yaş ve üzeri, diğer yıllarda 12 yaş ve üzeri olarak alınmıştır. Bu sebeple, 1965’ten 1970’e ve 1995’ten 2000’e geçişte tanım değişmesinin etkisi vardır.

Neoliberal söyleme, yani burjuva sınıfının yeni ağzına göre, devletin kamu yatırımlarını ve kamuda istihdamı azaltması, yerli ve yabancı özel sektörün faaliyetlerinin önünü açacak, özel yatırımlar artacak ve özel sektör işsizleri istihdam edecekti. Bunun yanısıra, ihracata dayalı büyüme politikası ile, Türkiye, çok işgücü kullanılan (‘emek yoğun’) imalât sanayii iş kollarında rekabet gücünü kullanarak, istihdamı bu alanlarda geliştirecekti. Ne var ki, yerli özel sektör, 1980 sonrası tarımsal politika değişikliğinin, kamu istihdam politikası değişikliğinin, kamu yatırım politikası değişikliğinin istihdam üzerinde olumsuz etkilerini bertaraf edecek bir yatırım hamlesi gerçekleştirmedi. Gerçekleştirmesi, söz konusu olamazdı. Burjuva iktidarların ithalatı serbest bırakma politikası, faizi yüksek tutma politikası, esnek kur politikası, yerli özel sektör yatırımını teşvik eden bir ortam oluşturmamaktadır. Burjuva iktisatçıları yabancı sermaye yatırımlarına büyük ümitler bağlamasına rağmen, yabancı şirketler de, yatırım boşluğunu doldurmamıştır. İhracattan istihdam beklentisine gelince, kırsal kesimde atıl işgücü olan çok sayıda az gelişmiş ülke, aynı dönemde ihracata dayalı büyüme stratejisine başvurduğundan, sınaî mamul ihracatında rekabet edebilmek için, hepsi, birim işgücü maliyetini düşürme yarışına girdi.

Birim işgücü maliyeti, bir birim malda kullanılan emeğin (ücret) maliyetidir. Birim ücreti, ücreti (yevmiyeyi ya da saat ücretini) işçinin ortalama üretimine (günlük üretimine veya saatlik üretimine) bölerek bulunur. Birim işgücü maliyetini düşürmekteki maksat, üretim maliyetini azaltıp, fiyatı düşürmektir. Patron birim işgücü maliyetini yeterince düşürürse, elbette, kâr marjını da arttırabilir.

Birim işgücü maliyetini düşürmenin iki yolu vardır. Birincisi, ücreti azaltmaktır. İkincisi, işçinin ortalama üretimini (‘üretkenliği’ni veya ‘verimi’ni) artırmaktır. Üretkenliği artırmanın da iki yolu vardır. Biri, yatırım yaparak, işçiye, emeğinin verimini artıran, daha gelişmiş üretim araçları vererek çalıştırmaktır. İkincisi, işçiyi daha yoğun çalıştırmaktır ya da sabit ücretine yansıtmadan, mesaisini uzatmaktır.

İkinci tablo, Hazine Müsteşarlığı’nın sunduğu üretkenlik verilerini göstermektedir. Bu rakamlar, üretim değerini, yıl boyunca çalışan ortalama işçi sayısına bölerek; ve yıl boyunca çalışılan işçi-saate bölerek bulunmuştur. Her iki ölçü de, 2001 yılındaki duraklama hariç, sürekli bir artış göstermektedir. Bu artışın ne ölçüde yatırımdan, ne ölçüde işçilerin daha yoğun çalıştırılmasından kaynaklandığını tespit etmek mümkün değildir. Ancak 2003 yılında çıkan 4857 sayılı iş kanununun çalışma saatlerini esnekleştirerek ve taşeron işçiliği kurumlaştırarak, işçilerin daha yoğun sömürüsünü kolaylaştırdığı; imalât sanayiinde ve birçok hizmette işçilerin çok yoğun ve uzun çalıştırıldığı bilinmektedir.

İster yatırımla olsun, ister daha yoğun çalıştırarak olsun, işgücünün üretkenlik artışının üretimle istihdam arasındaki bağı zayıflattığı açıktır. Yani üretim artışı istihdama çok yansımamakta, işsizliği azaltmamaktadır. Üretkenlik artışı yatırımla gerçekleştiğinde, bunun istihdama olumsuz etkisine, ‘teknolojik işsizlik’ denmektedir.

 

2. Tablo

İmalât sanayiinde üretkenlik endeksi

 

1999

2000

2001

2002

2003

2004

2005

işçi başına

105.2

114.5

113.1

124.6

133.8

144.8

152.8

çalışılan saat başına

107.5

115.7

116.9

126.9

136.1

146.1

154.8

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı. Ekonomik göstergeler. Kaynakta temel yıl belirtilmemiştir.

Üçüncü tablo, bütün ekonomi çapında reel gayrisafi yurtiçi hâsıla artışı ile istihdamın kopuşunu göstermektedir. Reel gayrisafi yurtiçi hâsıla artışından kasıt, fiyat artış etkisini temizledikten sonra, kabaca fiziksel üretimin artışıdır. Sağdaki iki sütunda 2000, 2002’de ve 2003’te GSYİH reel olarak artmakta, buna mukabil istihdam azalmaktadır. Bu ters ilişkiyi kısmen o yıllarda (ikinci tabloda görülen) imalât sanayii verim artışları izah edebilir. Reel GSYİH artışının istihdam artışından kopmasının ikinci bir sebebi şu olabilir: Tarımda istihdam (göçle veya başka sebeplerle) azalmaktadır; ama tarımdan çekilen işgücünün bir kısmı, faal olmasına rağmen, aslında üretime katkı yapmayan atıl işgücü, yani tarımda gizli işsiz olabilir. Bu da, üretkenlik artışının yanısıra, toplam istihdam ile GSYİH’nin aksi yöndeki değişmesini izah eden ikinci bir etken olabilir.

Üçüncü tabloda, devletin, istihdamda göz yumduğu kanun çiğneme oranını resmen ölçtüğü rakamlar da görülmektedir. İstihdamın yarısından fazlası kayıt dışı görünmektedir. Türkiye İstatistik Kurumuna göre, 2006 başında, sektör istihdamı içinde kayıt dışı istihdam oranı, tarımda yüzde 85, tarım dışında yüzde 33 idi. Kentlerde yoğunlaşan sanayi ve hizmetlerde üç kişiden biri kayıt dışı istihdam edilmektedir ve devlet, kendi tespit ettiği bu yaygın kanun ihlâlini caydıracak tedbir almamaktadır. Bu rakamlar, bizatihi Türkiye’de siyasî iktidarın katışıksız sınıfsal karakterinin kanıtıdır.

Tarımdaki istihdam azalışı ile diğer sektörlerdeki istihdam artışını dördüncü tabloda görmek mümkündür. Tabloda ‘artış’ sütünları, beşer yıllık aralıklarla, biner kişi olarak, nüfus, 15 yaş ve üzerindeki nüfus, işgücü, istihdam ve işsiz artışlarını göstermektedir. Son sütun da, bunların 2005 yılı değerlerini yine bin kişi olarak göstermektedir. İşgücü, 1981’den 2005’e kadar 6.5 milyon artmış, bundan 5.5 milyon kişi iş bulabilmiş veya ‘iş kurmuştur’. Kalanı yedek işsizler ordusuna katılmıştır.

1981-2005 yıllarında tarımda ve madencilikte istihdamın azaldığı görülmektedir. Tarımdaki istihdam azalmasının 1996’dan sonra (yani, Türkiye’nin IMF’nin yakın takibi altına girdiği ve tarımsal destekleri tasfiye ettiği dönemde) hızlandığı görülmektedir. 24 yılda tarım ile madenciliğin istihdam azalmasını (2.5 milyonu) işgücü arz artışına eklersek, işsiz sayısının sabit kalması için, imalât sanayiinin, enerji sektörünün ve çeşitli hizmetlerin 1981-2005 yılları arasında 9.1 milyon kişiye yeni iş sahası açması gerektiği ortaya çıkar. Oysa tarım ve madencilik dışındaki sektörler 8.1 milyon kişiye yeni istihdam imkânı vermiştir. Kalan bir milyon kişi, işsiz kitlesine katılmıştır.

Tabloda, 1981-2005’de istihdam artışına en büyük katkıyı (3.1 milyonla) ticaret sektörünün yaptığı dikkati çekmektedir. Bu, toptan ve perakende ticarette, lokanta ve otellerde çalışanları kapsamaktadır. Perakende ticarete, seyyar satıcılardan ve pazar esnafından beyaz eşya satan mağaza çalışanlarına, mahalle bakkallarından yabancı perakende ticaret şirket (Metro, Carrefour vs.) işçilerine kadar, çok değişik ölçeklerde işletmelerin istihdamı girmektedir. Bu sektördeki tüm işletmelerin sunduğu hizmetlerin toplumun refahına katkısı tartışılabilir. Ticaret sektöründe, 2005 yılında çalışan 4.5 milyonluk kitlenin içinde gizli işsiz sayılabilecek önemli bir grubun olduğu tahmin edilebilir.

 

 

 

 

3. Tablo

Türkiye’de işgücü arzı, istihdam ve işsizlik

(bin kişi; oranlar yüzdedir)

15+ nüfus

işgücü arzı

istihdam

işsizler

Kayıt dışı istihdam

işgücüne katılma oranı

işsizlik oranı

GSYİH reel artış oranı

istihdam artış oranı

2000

46211

22032

21581

1497

49.2

6.5

7.36

-2.12

2001

47158

22269

21524

1967

48.7

8.4

-7.50

-0.26

2002

48041

23818

21354

2464

49.6

10.3

7.94

-0.79

2003

48912

23641

21147

2493

11025

48.3

10.5

5.79

-0.97

2004

49906

24289

21791

2498

11549

48.7

10.3

8.93

3.05

2005

50826

24565

22046

2520

11045

48.3

10.3

7.38

1.17

Kaynak. Türkiye İstatistik Kurumu, TCMB.

4. Tablo

İstihdam ve işsizlik verileri (bin kişi)

Artış

mevcut

1981-85

1986-90

1991-95

1996-00

2001-2005

1981-2005

2005

nüfus

5868

5897

5534

5683

4191

27173

71611

15 yaş ve büyüğü nüfus

1879

5036

4615

11530

50826

işgücü

914

2121

1241

792

1487

6555

24565

istihdam

1024

1775

1264

995

465

5523

22046

tarım

-123

396

-153

-1331

-1276

-2467

6493

madencilik

27

-31

-39

-72

37

-78

119

sanayi

290

299

288

611

446

1934

4084

elektrik gaz su

15

-33

88

-23

-12

35

79

inşaat

66

-75

334

126

-193

258

1171

ticaret

315

417

520

1100

730

3082

4547

ulaştırma

79

113

60

190

63

505

1131

malî kurumlar

30

38

64

227

162

521

871

diğer hizmetler

325

652

102

147

507

1733

3551

işsiz

-110

346

-23

-203

1022

1032

2519

Kaynak. Hazine Müsteşarlığı, Hazine Yıllığı. Türkiye İstatistik Kurumu, Türkiye İstatistik Yıllıkları

 

Tam örtüşmese de, gizli işsizlik sorununu, Türkiye İstatistik Kurumu, eksik istihdam kavramıyla ölçmeğe çalışmaktadır. Eksik istihdam, çalışmakta olup, iktisadî sebeplerle haftada 40 saatten az çalıştığı, ücretiyle geçinemediği ya da mesleğinde istihdam edilmediği için başka iş arayan ya da ikinci iş arayan insanlar olarak tanımlanmaktadır. Eksik istihdam durumundaki çalışanlarla işsizlerin toplamının işgücüne oranı, 2005 yılında, yüzde 13.6 idi. İstihdam sorunu yaşayan insanların oranını göstermesi bakımından, bu rakam, yüzde 10.3 işsizlik oranından daha anlamlıdır.

Bu noktaya kadar, Türkiye’de istihdamın ve işsizliğin genel eğilimlerine ve bazı etkenlerine değinildi. Yukarıda, çevre ekonomilerinde GSYİH artışının, ülkede verilen yatırım kararları ve devletin iktisat politikalarının yanısıra merkez ülkelerde GSYİH artışına bağlı olduğu; fakat istihdamın GSYİH artışı ile bağlarının zayıfladığı üzerinde duruldu. Bu son tespit, GSYİH azaldığında istihdam azalmayacak anlamına gelmemektedir.

Türkiye’de, 1989’da, sermaye hareketlerine (yabancıların Türkiye’ye para transfer etmesine ve yerleşiklerin yurt dışına para transfer etmesine) serbesti tanındı. Bu karar, Türkiye ekonomisinin merkez kapitalist ekonomilerine ticarî bağımlılığına ilâveten, merkez ekonomilerinden Türkiye’ye yeni bir olumsuz etki mecraı açtı. Şimdi, merkez ülkelerinde faiz hadleri düşük seyrettiğinde, merkez ülkelerinin bankalarından, sigorta şirketlerinden vs. Türkiye gibi ekonomilere finansal sermaye akmakta, TL döviz karşısında değerlenmekte, ithalât bollaşmakta, harcamalar artmakta, GSYİH artmaktadır. Merkez ülkelerinde faiz hadleri yükseldiğinde ise, Türkiye gibi ekonomilerden finansal sermaye çekilmektedir. Bu çekilme büyük çapta ve hızlı olursa, GSYİH duraklamakla kalmamakta, döviz bunalımına yol açmaktadır. Bunalımda yerli şirketlerin malî dengesi bozulduğunda derhal işçi çıkarmağa başlarlar ve işsizlik artar. Özetle, harcamalar ve GSYİH arttığında istihdam fazla artmamakta; ama harcamalar kısıldığında, şirketler derhal tenkisat yapmakta, işçilerini işten çıkarmaktadır.

 

KAPİTALİZMDE SORUN ÇÖZÜLMEZ

Kapitalizmin müdafileri, piyasa ekonomisinde ve iktisadî serbesti şartlarında üretim faktörlerinin en etkin, yani verimli şekilde kullanıldığını, bu sebeple kapitalizmin rasyonel olduğunu iddia eder. Rasyonel, burada, makul, akla uygun, hesaplı anlamında kullanılır.

İşsizliğin yüzde 10 olduğu (veya yüzde 5 olduğu) bir ekonomide, kaynakların rasyonel kullanıldığı söylenebilir mi? Türkiye’de Ocak-Mart 2006 döneminde 2.7 milyon işsiz insanın şahsen ve ailece yaşadıkları sıkıntılar bir yana, bunların üretim yapamaması, bütün toplum için bir kayıptır. Böyle bir iktisadî sistemin rasyonel olduğu söylenebilir mi?

Kapitalizmin kurumsal çerçevesinde, Türkiye’de işsizlik sorununu hafifletmek, öncelikle ihracata dayalı büyüme stratejisinden vazgeçmeyi, iç piyasaya dönük bir büyüme politikası benimsemeyi gerektirir. Hâlen GSYİH artışlarında en büyük etken ihracat artışı olmaktadır. 1991-2005 yıllarında, GSYİH yılda ortalama yüzde 4.0 arttı. Bu on dört yılda, GSYİH artışını sürükleyen en önemli üç harcama (talep) kalemi, sırasıyla, yılda ortalama 3.1 artışı ile ihracat, yılda ortalama yüzde 2.4 artışı ile tüketim ve yılda ortalama yüzde 1.2 ile sabit sermaye yatırımları idi. İç piyasaya dönük büyüme stratejisinin hedefi, GSYİH artışında yurt içi tüketimin ve yatırımın payını artırmak; ihracat artışlarının payını azaltmaktır. Bu suretle, ülkemizde istihdam üzerinde dış piyasaların etkisini, ve bölüşüm üzerinde başka ülkelerdeki ücretlerin ve kurların baskısını azaltmak mümkün olabilir.

Ekonominin büyüme doğrultusunu düzelttikten sonra, istihdamı hızla artırmak; burjuva sınıfın çok tasarruf etmesini (yani fuzulî tüketimini kısmasını), şirketlerin kârlarını –büyük kısmını hissedarlara temettü olarak dağıtmayıp– yatırım için ayırmasını, ve şirketlerin tasarruf edilen bu maddî kaynaklarla çok yatırım yapmasını gerektirir. Yatırım, üretim araçları stokunu (aletleri, makinaları) artırmak ve üretim için gerekli altyapıyı (fabrikaları, yolları, enerji dağıtım şebekelerini, sulama tesislerini) genişletmektir. Yatırımda, hem üretim araçları üretilir ve altyapı kurulurken istihdam artar, hem de üretilen üretim araçları kullanılmaya başlandığında istihdam artar.

Kapitalizmde bunu gerçekleştirmek için devletin maliye ve para politikalarını bu amaca yönelik kullanması gerekir. Örneğin lüks tüketimi yüksek oranda vergilendirmek veya yasaklamak, para politikasında faiz hadlerini düşük tutmaya çalışmak, ülkeye sermaye girişlerini kontrol etmek, kuru istikrarlı tutmak, ithalâtı kontrol altında tutmak uygulanacak politikalardan bazısıdır.

Burjuva iktidarlarının bunları uygulamayacağı açıktır. Zaten işsizlikten ücretleri bastırmakta ve işçileri sömürmekte yararlanan burjuva sınıfının işsizlik sorununu çözmekte menfaati yoktur. Burjuva iktidarlarının uyguladığı iktisat politikalarının hemen tümü, Türkiye’de işsiz kitlesini azaltmamaya ve işsizlik tehdidiyle çalışma şartlarını ve ücretleri düzenlemeye yöneliktir.

Yukarıda sayılan, işsizlik oranını azaltmaya yönelik politikaları, işçi sınıfının önderliğinde halk iktidarı, karma bir ekonomiyi yönetmeye mecbur kalabileceği geçiş döneminde uygulayabilir.

Ancak istihdam meselesinin çözümünü sadece yatırıma, üretim araçları stokunu artırmaya bağlamak, insanların istihdam edilmesi için ‘verimli’ olması gerektiği anlamına gelir. Bu bakış, insana üretim aracı gözüyle bakan sermayedar mantığını yansıtır. Sosyalist perspektiften toplumsal üretime katılmak bir hak ise, çalışmak, insanın bedensel ve ruhî potansiyelini gerçekleştirmesi için bir ihtiyaç ise, üretim araçları stoku ne seviyede olursa olsun, her yurttaşa iş vermek, devletin görevi olmalıdır. Toplumsal işbölümünde hiç kimse işsiz kalmamalıdır. İş verilen insanların verimini, üretkenliğini artırmak ayrı bir meseledir. İnsanların verimini işsiz ve aç bırakma tehdidiyle sağlamak kapitalizme mahsus bir vahşettir. Sosyalizmde herkese iş verilir; verim, sorumluluk, çalışma disiplini ayrı bir güdüleme sorunu olarak ele alınır. Halkın iktidarı, sosyalist istihdam ilkesini ilk günden uygulayamasa dahi bu ilkeyi gerçekleştirmeyi hedef alacaktır.

Murray Bookchin ve Eko-Anarşizm Üzerine Notlar

GİRİŞ

Murray Bookchin*, ülkemizde son yıllarda tanınan, görüş ve düşünceleriyle tartışılan bir yazar. ‘Toplumsal Ekoloji’ adını verdiği düşüncelerinin en kapsamlı ifadesi olarak nitelediği “Özgürlüğün Ekolojisi” adlı kitabında, kendi ifadesi ile, “yalnızca mistik ya da ekofeminist ekolojilerin tahakküm sorunlarına getirdikleri basitleştirmelere karşı çıkmakla kalmaz, geleneksel Marksçı sınıf analizlerinde kök salan tek yanlı ekonomist basitleştirmeleri de sorgular.”1 Kimi ekolojik akımların eleştirisi ve “Marksizmin toplum tahlilinin yetersizliği” savunusuna dayandırdığı görüşleri, yazarın kendi gelişim sürecine de bakıldığında, bir yanıyla Kropotkin gibi anarşist yazarlara, öte yandan Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorisine dayanmakta, ve dolayısıyla, bu görüşlerin, Marksizmi aşma, eleştirme adına yola çıkan, sonra birer anti-Marksist haline gelen diğer birçok yazarın görüşlerinden ayrı, üstün bir özelliği, tarafı bulunmamaktadır.

Ama amacını, “ekolojik krizin toplumsal kaynaklarına ilişkin tutarlı bir görüş geliştirmek ve toplumu akılcı çizgilerde yeniden yapılandırmak için eko-anarsişt bir proje sunmak2 olarak açıklayan Bookchin, dünyada ekolojik-çevresel sorunların daha fazla gündeme gelip tartışılması ve sosyalizmin geçici yenilgisinden sonra dünyada emperyalist kapitalizme karşı anti-Marksist eylem-mücadele biçim ve yöntemlerinin yaygınlık kazanması nedeniyle, çeşitli çevreler için ilgi odağı olmayı, görüşleriyle dikkat çekmeyi başarmıştır.

Bookchin’in başka koşul ve süreçlerde belki de hiç dikkat çekmeyecek görüşleri, bugün için etkili ve sınıf mücadelesinin seyri bakımından tehlikeli bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla, Bookchin’in birçok çevre tarafından “yeni”, “ufuk açıcı” olarak değerlendirilen görüş ve düşüncelerinin temellerini, dayanaklarını açığa çıkararak, bu görüş ve düşüncelerle eleştirel bir temelde hesaplaşma içine girmek, devrimci sınıf mücadelesi bakımından da bir ihtiyaç haline gelmektedir.

 

I

Lenin, diyalektik materyalizmin “Marksizmin özü” olduğunu belirtir. Başka bir deyişle, diyalektik materyalizm, doğa ve toplumu anlama ve müdahale edip değiştirebilmenin kılavuzudur. Bu nedenle, Marksizm karşıtı burjuva görüş ve ideologlar her fırsatta diyalektik materyalizmin “bilimsel olmadığı”nı kanıtlamaya, doğa bilimleri alanındaki gelişmeler ile idealist, dinsel-mistik görüşler arasındaki karşıtlığın ve toplumun gelişme yasaları ile sınıflar arasındaki mücadelenin üstünü örtmeye girişmişlerdir.

Bookchin, “toplumsal ekoloji” olarak tanımladığı felsefesinin temellerini, diyalektik materyalizmin eleştirisi üstüne oturtmaktadır. Engels’i “kaba bir diyalektik maddecilik oluşturmak”la eleştiren yazar, ekolojik harekete, “Hegel’in idealizminin ve Engels’in maddeciliğinin zaafları”ndan arındırılmış, “diyalektik doğalcılık” olarak adlandırdığı bir “seçenek” sunmaktadır: Böylelikle, “Diyalektik us, hem idealizminden ve hem de maddeciliğinden arındırılarak doğalcı ve ekolojik yapılabilir ve bir doğalcı düşünme biçimi olarak kavranabilir3 demektedir.

Yazarımız, kendi “diyalektik doğalcılığı” ile diyalektik materyalizm arasındaki ayrımı şöyle açıklamaktadır: “Diyalektiği, gelişmenin bir biçimde ortaya çıkmayı başardığı, on dokuzuncu yüzyıl fiziğinin madde ve devinimine dayandırmak ‘diyalektik maddeciliğin’ başarısızlıklarından biridir. Diyalektik sadece gizligücün farklılaşmasının ve gerçekleşmesinin içerdiği entelekyal (öze, maddeye biçim veren, olanağı gerçekliğe çeviren etkin ilkeye ilişkin-ç.) süreçlerin yerine ‘karşılıklı bağıntılı olma’yı geçirmekle sınırlı olacaktır. Sadece ‘karşılıklı bağıntılı olma’ nosyonuna dayalı bir diyalektik, çıkarımsal olmaktan çok betimsel olma eğiliminde olacaktır; karşılıklı bağımlılıkların nasıl aşamalı bir entelekyal gelişmeye –yani gizilgücün öz-gerçekleşim yoluyla kendini oluşturmaya– yol açtığını açık şekilde ifade etmeyecektir.”4 Yazar, Engels’in 19. yüzyılda bilimde yaşanan gelişmelerin diyalektik materyalizm için taşıdığı öneme dair vurgularını çarpıtmakta, diyalektik materyalizmin, sadece görüngüler arasındaki karşılıklı bağıntıya dayalı olduğunu iddia etmektedir.

Oysa Engels, Anti-Dühring’de, bilimsel gelişmelerin diyalektik kavranışının önemini şöyle açıklamaktadır: “Doğanın tekil parçalarına ayrıştırılması, farklı doğal süreçlerin ve nesnelerin belirli sınıflar halinde bölümlenmesi, organik varlıkların iç anatomisinin kendi çeşitliliği içinde incelenmesi: doğa hakkında edindiğimiz bilgilerimizde son dört yüz yıl boyunca kaydedilmiş bulunan muazzam adımların temel koşulları işte bunlardır. Ama bu bize, doğal nesneleri ve süreçleri yalıtılmış olarak, genel bağlamlarından kopartılmış olarak gözleme alışkanlığını; yani onları hareketleri içerisinde değil de durgun hallerinde; özü itibariyle değişken unsurlar olarak değil de değişmez unsurlar olarak; yaşamları içinde değil de ölümleri içinde gözlemleme alışkanlığını miras bırakmıştır.”5 Yani diyalektik materyalizm, Bookchin’in iddia ettiği gibi, mekanik bir şekilde sadece şeyler arasındaki bağıntıyı değil; Engels’in değişken unsurlar olarak nitelediği hareket halindeki şeyler arasındaki bağıntıyı esas alır.

Yine Lenin, diyalektik materyalizmin göreceliği içermekle birlikte, göreceliliğe indirgenemeyeceğini belirterek, bilgilerimizin göreliliğini, nesnel gerçekliği inkar etme anlamında değil, bilgilerimizin bu gerçekliğe ulaşma sınırının tarihsel koşulu olduğu anlamında kabul ettiğine dikkat çeker.

Demek ki, “diyalektik doğalcılık” ile diyalektik materyalizm arasındaki ayrım, diyalektik materyalizmin “mekanikliği”nde değil; aksine, Bookchin’in “gizilgüç” kavramında ve doğada keşfettiği “etik yasa”da kendini göstermektedir. Yazar, “organik evrimde artan öznelliğe, öz-dönüşüme doğru gizilgücün ve öz-doğrultunun6, başka bir deyişle “nisus”un* var olduğunu söylemekte, “bilinçli ve ahlaksal” bir doğa tasavvurundan söz etmektedir. Ve diyalektik materyalizm ile “diyalektik doğalcılık” arasındaki en önemli ayrım noktası burada kendini göstermektedir. Çünkü, diyalektik materyalizm bilinebilir bir nesnel gerçeklikten söz etmesine rağmen, “diyalektik doğalcılık”, etik bir ereğe doğru devindiğini iddia ettiği doğanın devindirici gücü olarak bir “gizilgüç”ten söz etmekte, dolayısıyla bu devinimin bilimsel/nesnel olarak bilinebilirliğini reddetmektedir. “Diyalektik doğalcılık”ın gizilgüçler tarafından devindirilen “doğa”sı, bilinemez bir doğadır. Diyalektik yöntem, Bookchin’in elinde, nesnel gerçekliğe ulaşmanın bir yöntemi olmaktan çıkarılmış; bu gerçekliğin bilinemezliğini göstermenin aracına dönüştürülmüştür. Üstelik yazarımız, kendini doğal alanla sınırlamamakta, “gizilgücü” toplumsal alanda da “varolan”ın doğruluğunu veya geçerliliğini yargılamanın etik ölçütü olarak ele almaktadır. Dolayısıyla Bookchin’e göre, bir toplumun ‘iyi’ veya ‘kötü’, ‘ahlaklı’ veya ‘ahlak dışı’ olup olmadığı ussallık ve ahlaklılık açısından o toplumun gizilgüçlerini yerine getirmiş olup olmadığına dayanarak nesnel olarak belirlenebilir.”7 olmaktadır!

Aslında Bookchin’in bu görüşleri yeni de değildir. Yazarımızın doğada var olduğunu söylediği “erek”in ve “etik ilke”sinin temelinde ünlü Rus anarşist Kropotkin’in görüşleri yer almaktadır. Kropotkin, doğayı “etik ve moral ilkeleri insanlığa öğreten bir öğretmen”, etiği “hem insanların hem hayvanların birlikte yaşamalarını sağlayan ekolojik bir ilke” ve bu ilkenin amacını da “istenilen yönde gidişi içgüdüsel olarak gerçekleştirmeye yönelik bir mutlak mükemmel sunmak8 olarak açıklamaktadır. Kropotkin’in bu görüşlerinden hareketle, Bookchin de, doğada kendiliğinden bir bilinç ve ahlaklılık olduğunu söyler, ve bunların kaynağı olarak, gizilgüçlerin içgüdüsel olarak daha iyiye doğru evrimini gösterir.

Bu açıklamalar üzerinden konumuza, diyalektik materyalizm ile Bookchin’in “diyalektik doğalcılık” olarak adlandırdığı görüşleri arasındaki temel ayrım noktalarına dönersek; Bookchin, diyalektik materyalizmin doğayı bilimsel olarak anlama ve açıklama yöntemini “mekanik” bulmakta ve gizilgüçlerin evrimine dayalı etik bir doğa anlayışını geliştirmektedir. Elbette, her madde, kendi “olgusal gerçekliği” dışında “potansiyel gerçeklik”ler taşır (mesela bir bardak su, bir kalıp buz olma ya da buharlaşarak, yağmur, kar, dolu olarak yağış biçiminde doğaya dönme potansiyelini kendi içinde taşır). Ama bu, maddenin, hareket ve bağıntıları içinde, bütünsel olarak kavranılabilecek bir gerçekliğe sahip olmadığı anlamına gelmez. Oysa Bookchin, doğal süreçleri, gizilgüçler tarafından ‘telos’a* doğru devindirilen ve dolayısıyla etik değerler taşıyan evrimsel süreçler olarak değerlendirerek, bilinemezciliğe kaçmaktadır.

Bookchin’in gizilgüçler kavramı üzerine inşa ettiği “diyalektik doğalcılık”, diyalektiği, var olanı anlamak ve değiştirmek için kullanılan bilimsel bir yöntem olmaktan çıkararak, evrim içindeki doğanın ‘ruhu’nun (gizilgüçlerinin) sığındığı bir araca dönüştürmektedir. Ayrıca Bookchin’in görüşleri, doğaya dair ekolojik kaygılarla geliştirilen “felsefi yaklaşımlar” olarak kalmamakta, yazarımız, “sadece doğal dünyada değil, toplumsal dünyada da süreçlerin nasıl oluştuğunu9 açıklamaya girişmekte ve bu tahliller üzerinden bilinemezcilik tarafından belirlenen anarşik “projeler” önermektedir.

 

II

Bookchin, doğal evrimin “daha büyük beyinler ve hayatta kalma şanslarını arttırmak üzere aletler ve silahlar yapma, refahlarını arttırmak için çevrelerini değiştirme kapasitesi10 verdiği insanların yarattığı toplumları “ikinci doğa” (ona göre, “ilk doğa”, insani olmayan doğadır) olarak tanımlar. Organik toplumlarda, “yaşa, cinsiyete, akrabalık soylarına göre yapılan farklılaşmaların işlevsel olarak birbirini tamamlayıcı olduğu”nu, ama zamanla, organik toplumların “bu farklılaşmaları hiyerarşik çizgilerde örgütlemeye başladığını söyleyen yazarımız, organik toplum içindeki bölünmelerin, “giderek gençler üzerinde yaşlıların, kadınlar üzerinde erkeklerin, toplum üzerinde Şamanların ve daha sonra papazlar birliğinin, bir sınıf üzerinde diğerinin ve genel olarak toplum üzerinde devletin üstünlüğünü11 getirdiğini belirtir. Yazar, toplumların gelişim süreçlerine dair çözümlemesinde, “sınıftan çok hiyerarşiyi, sömürüden çok tahakkümü12 temel aldığını dile getirmektedir. Hiyerarşinin, “Marks’ın sınıf tanımını içerdiği ve hatta tarihsel olarak sınıflı topluma yol açtığı halde”, sınıfa atfedilen “sınırlı anlam”ın ötesine geçtiğini iddia eden yazar, “sınıfların, mülk sahipliği ve denetimi çerçevesinde yapılandığı söylenebilirken, hiyerarşiler, yalnızca yaş, cinsiyet ve akrabalık farkları gibi biyolojik olgulara değil, aynı zamanda etnomerkezcilik, bürokratik denetim ve ulusal köken gibi toplumsal olgulara da dayanan, daha incelikli ve anlaşılması daha zor olgular oluştururlar.13 demektedir. Dolayısıyla, sınıf ve devlet yapıları oluşmadan ortaya çıkmış bir “olgu” olarak hiyerarşi, “ekonomik sömürü ya da politik baskı olmasa bile”, yani sınıfsız ve sömürüsüz toplumda da varlığını devam ettirerek, özgürsüzlüğün sürmesine” neden olur. Hiyerarşinin, “yalnızca toplumsal bir durum değil, aynı zamanda bir bilinç durumu” olduğunu da söyleyen yazar, aynı zamanda bu “olgu”nun “biçimsel bir tanıma sığdırılamayacağı”nı14 belirtir. Böylece doğal süreçleri belirleyen “gizilgüç”, toplumsal alanda “hiyerarşi” olarak karşımıza çıkmaktadır.

*

Yukarıda Bookchin’den ardı sıra yaptığımız alıntılar, esas olarak, sınıfların tarihteki rollerinin ve dolayısıyla Marksizmin bu temelde yaptığı belirlemelerin geçersizliği iddiasına dayanmaktadır. Yazar, ancak böylesi bir reddediş üzerinde, kendi “anarşik toplumsal projeleri” için geçerlilik alanı oluşturabileceğinin farkındadır. Yazar, toplum çözümlemesinde, sınıfın yerine “daha incelikli ve anlaşılması zor” ve aynı zamanda bir “bilinç durumu olan” hiyerarşiyi geçirerek, tarihi yeniden yazmaya çalışmaktadır. Çünkü hiyerarşi, “anlaşılması zor bir bilinç durumu” olarak tarif edildiğinde, artık sosyalizm de hiyerarşinin yol açtığı özgürsüzlüğü ortadan kaldırabilecek bir sistem olmaktan çıkmakta, başka “çözüm”ler ihtiyaç haline gelmektedir! İnsanın bilinç altındaki güdüler tarafından yönlendirildiğini söyleyen Freud, komünizmin insanlar arasındaki çelişkileri çözemeyeceğini iddia etmekteydi. Bookchin de, hiyerarşinin bir bilinç durumu olduğunu söyleyip toplumsal temellerinden kopararak, sorunu, “bireysel bir sorun” olarak sunmaya çalışmaktadır. Marksizme karşı çıkan çevrelerin, bozuşturmalarında, toplumsal alandan kaçarak bilince/bilinç altına sığınması rastlantısal değildir. Bu kaçış, toplumsal alanda, Marksizmin başta “sınıf” ve “sınıf mücadelesi” olmak üzere ortaya koyduğu çözümlemelerin karşısında, bunları çürütecek bir dayanağa sahip olamamanın sonucudur.

Marksizm, sınıfların tanımını yaparken; tarihsel olarak belirlenmiş bir üretim sisteminde tuttukları yere, üretim araçlarıyla olan ilişkilerine, emeğin toplumsal örgütlenişindeki rollerine ve toplumsal zenginlikten aldıkları pay ile bunu elde etme tarzını temel almakta; dolayısıyla nesnel kriterlere dayanmaktadır. Köleci toplum, köle emeğine dayalı bir üretime ve bu emeğin efendiler tarafından sömürülmesi ilişkisine dayalı bir toplumdu. Ya da feodal sistem, üretimin toprağa bağımlı serfler tarafından gerçekleştiği ve serflerin artı-ürününe feodal beyler tarafından el konulması ilişkisine dayanan bir sistemdi. Köleci veya feodal devlet, kendi üretim biçim ve ilişkisinin devamını sağlamak amacıyla kurumsallaşmış ‘yapı’lardı. Bugünün kapitalist sistemi de, işçi sınıfının emek-gücüne dayalı toplumsal üretim ve bu emek-gücünün sömürüsü (artı-değere kapitalistler tarafından el konulması) üzerinde şekillenen sınıf ilişkisi tarafından karakterize olmaktadır. Bu toplum çözümlemesinden, kadın sorununun ya da ulusal sorunun önemsiz olduğu sonucu çıkarılmaz. Bunlar ve diğer başka unsurlar da toplumsal mücadeleler içerisinde önemli bir yer tutabilir, ama sistemin karakterini belirleyemez. Ayrıca, modern toplumdaki sınıflar ya da bunlar arasındaki mücadelenin varlığı Marksizm tarafından keşfedilmiş bir gerçeklik değildir. Marx, “Benim yeni olarak yaptığım sınıfların varlığının, ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; sınıf mücadelelerinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını ve bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur” demektedir.

Yazarın Marksizmin toplum çözümlemelerini geçersizleştirmek için kullanmaya çalıştığı hiyerarşinin unsurları olarak değerlendirdiği “yaş, cinsiyet, etnik köken” gibi olgular, sınıf temeline dayalı toplum çözümlemesini geçersizleştirmek bir yana, toplumsal alandaki varlık ve etkileri ancak onunla birlikte anlam kazanan olgulardır. Bir toplumda geleneksel ilişkiler, kadınların, yaşlıların toplum içindeki konumlarının belirlenmesinde etkili olabilir ya da ırk, etnik köken gibi unsurlar, toplumsal ilişkilerin biçim ve boyutlarında (mesela Amerika ve G. Afrika’da siyah ırka, Avrupa’da göçmenlere karşı geliştirilen tutum ve ilişkilerde) rol oynayabilir. Ancak bütün bu unsurların toplumsal sisteme etkileri, sınıf temeline dayalı bir üretim ve egemenlik ilişkisi içinde ve bu ilişkinin düzey ve ihtiyaçları tarafından belirlenen unsurlar olmanın ötesine geçemez. Güney Afrika’da ırkçı “apartheid” rejiminin yıkılmasından sonra, siyah ırkın üzerindeki baskıları azaltan, hukuksal olarak ırk ayrımını ortadan kaldıran adımlar atılmıştır. Ama bu adımlar, ırkçılığın toplumsal alandaki etkisinde değişimlere yol açmakla beraber, ne üretim biçiminde (G.Afrika hâlâ kapitalist bir ülkedir) ne de sınıf ilişkilerinde (elmas, kömür vb. madenlerinde çalışan siyah işçiler işçi olarak kalmaya ve sömürülmeye devam etmiştir) bir değişime yol açmıştır.

Marksizmin sınıf çözümlemesinin reddedilmesi amacıyla hiyerarşinin unsurları olarak öne sürülen etmenlerin, toplumsal sistemlerin çözümlenmesi bakımından açıklayıcı olmadıkları ortadadır. Örneklemeye devam edelim. Köleci toplumlarda görülen yaygın uygulamalardan biri de, savaşlarda esir alınanların köleleştirilmesi idi. Atina ve Sparta köleci devlet/toplumları arasında yapılan bir savaşta, bir Atinalı efendiyi (köle sahibini) ele alalım. Bu efendinin toplumsal konumu, hatta “Atina demokrasisi” içindeki yeri, köle sahipliği (ve köle emeğinin sömürüsü) tarafından belirlenmektedir. “Efendimiz” savaşta esir düşüp Spartalılar tarafından köleleştirildiğinde, acaba toplumsal konumu efendiliğinden kalma “bilinç durumu” tarafından mı belirlenecektir, yoksa tabi kılındığı yeni egemenlik ilişkisi (kölelik) tarafından mı? Yazarımız toplumsal konumu bir “bilinç durumu” olarak tarif ettiğine göre, Atinalımız, Spartalı köleler arasında bir efendi olarak yaşamına devam edecek olmalıdır!

Bookchin, toplumsal bilincin toplumsal varlık tarafından belirlendiğini reddederek idealizme sürüklenmekte; yaş, cinsiyet, etnik köken gibi unsurlar üzerine oturtulan hiyerarşi kavramı (ve insanların bilinç durumu) üzerinden toplumsal çözümlemeler yapma adına, toplumların işleyiş yasalarını anlaşılmaz/bilinemez hale getirmeye çalışmaktadır. Sosyalizmin uğratıldığı “yenilgi”nin ardından gelen sosyalizme saldırı döneminde geliştirilen post-modernist söylem ile yazarımızın görüşleri aynı noktada birleşmektedir. Post-modernistler de, “büyük anlatı”lar olarak adlandırdıkları sınıfsal çözümlemelerin, artık, “yeni”, post-modern toplumu tarif edemeyeceğini söylerler. Post-modern toplumda, herkes, kendini, istediği (etnik, dinsel, cinsel vs.) kimlikle tarif edebilir. Bayrağında “ne olsa gider” yazan post-modernistlere göre, uğruna mücadele edilen ideolojiler de “ölmüş”tür. Post-modernizm, sınıf çözümlemesine karşı çıkarak ve sınıf mücadelesini reddederek, doğrudan burjuva düzeni kutsayan bir ideolojik söylem olarak şekillenmiştir. Bookchin de, post-modernistlerle aynı şeyleri söylemekte, ama bu söylemini, yeni “projeler” önermenin dayanağı olarak kullanmaya çalışmaktadır.

*

Diyalektik materyalizmi “mekanik” bulan yazar, Marksizmin toplum tahlilini de “ekonomik” bulmaktadır. Oysa Engels, yüz yıldan fazla bir süre önce, Marksizme bu yönde yapılan eleştirilere şöyle yanıt veriyordu: “Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son aşamada, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marks ne de ben, hiçbir zaman daha fazlasını iddia etmedik. Eğer, sonradan herhangi biri, çıkıp da ekonomik etken tek belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. İktisadi durum temeldir, ama çeşitli üstyapı ögeleri –sınıf savaşımının siyasal biçimleri ve sonuçları– savaş bir kez kazanıldıktan sonra, kazanan sınıf tarafından hazırlanan anayasalar vb. hukuksal biçimler, hatta bütün bu gerçek savaşımların, savaşıma katılanların beynindeki yansıları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, din anlayışları ve bunların daha sonraki dogmatik sistemler halindeki gelişmeleri, hepsi de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yaparlar ve birçok durumda ağır basarak onun biçimini belirler. Bütün bu etkenlerin etkisi ve tepkisi vardır, öyle ki, ekonomik hareket, bu etkenlerin bağrında, sonunda, bir zorunluluk olarak, sonsuz bir rastlantılar (yani aralarındaki gizli bağlantı o kadar uzak ya da ortaya konulması o kadar güç olduğundan, yok sayabileceğimiz ya da hesaba katmayabildiğimiz şeyler ve olaylar) yığını arasından kendine yol açmaya başlar. Yoksa, teorinin herhangi bir tarihsel döneme uygulanması, kanımca, birinci dereceden basit bir denklemi çözmekten daha kolay olurdu.”15

Yine Marksizm, Bookchin’in tahakküme yol açtığını belirttiği “organik toplumdaki farklılaşmalar”ın varlığını da reddetmemekte, ama sistematik bir egemenlik ilişkisi olarak tahakkümün, ancak sınıflı toplumun bir sonucu olduğunu vurgulamaktadır. Lenin, “Devlet” broşüründe bu konuda şunları söylemektedir: “İnsanların küçük soy grupları halinde yaşadığı ve hâlâ gelişmenin en alt aşamalarında, vahşiliğe yakın koşullarda olduğu ilkel toplumda, çağdaş uygar insanlıktan birkaç bin yıllık bir süreyle ayrılan bir çağda, devletin varlığının izlerine henüz rastlanmıyordu. Gelenek, otorite, saygı ve klanın yaşlılarınca kullanılan gücün egemenliğini görüyoruz. Bu gücün bazen kadınlara düştüğünü görüyoruz. O zamanlar kadının durumu, baskı altındaki bugünkü durumundan farklıydı. Ama hiçbir yerde diğerlerini yönetmek için, yönetmek uğruna ve yönetmek amacıyla (günümüzde, hepinizin de farkında olduğu), ayrı ayrı silahlı birlikler, hapishaneler ve diğerlerinin iradesini zorla baskı altına alan diğer araçlar –tüm bunlar devletin özünü teşkil eder– ile temsil edilen bir baskı aracını, bir şiddet aracını sistemli ve sürekli olarak ellerinin altında bulunduran, özel bir insan sınıfı görmüyoruz.”; “Tarih, devletin, insanları baskı altında tutmanın özel bir aracı olarak sadece toplumun sınıflara bölünüşünün, yani, bazılarının sürekli olarak diğerlerinin emeğini gasp edebilecek, diğerlerini sömürecek şekilde gruplara bölünüşünün ortaya çıktığı yerde ve zamanda doğduğunu göstermektedir.16

Lenin’in söylediklerini özetlemek gerekirse; “organik toplumlar”da da gelenek, otorite, saygı gibi etmenler yönetsel unsurlar olarak işlevsel olmakta, ama bu dönemlerde, diğerlerinin iradesini zorla baskı altında tutan ve bu baskı aracılığıyla egemenliği sistemli ve sürekli olarak ellerinde bulunduran bir insan grubu/sınıfı bulunmamaktadır. Sistematik bir tahakküm ve bunun aracı olan devlet, toplumun ancak bazılarının, sürekli olarak diğerlerinin emeğini gasp edebileceği şekilde gruplara bölündüğü zaman ve yerde ortaya çıkmıştır. Bookchin, bu gerçekliği ters yüz ederek, tahakkümün; yaş, cinsiyet, akrabalık, etnik köken gibi biyolojik-sosyal unsurların etkisiyle ortaya çıktığını söylemekte, üretim tarzı ve ilişkilerinin rolünü ise arka plana itmektedir.

Bookchin, hiyerarşi ve tahakkümün, sistematik bir sömürü ve dolayısıyla sınıfların olmadığı koşullarda ortaya çıktığını iddia etmektedir. Oysa hiyerarşi, eğer toplumun bir kesiminin diğerleri üzerindeki tahakkümüne dayanıyorsa –ki öyledir–, egemen olanlar ile diğerleri arasındaki ayrımın maddi bir temeli olmak zorundadır. Bu ayrım, hakim olanların, toplumun diğer kesimlerinin ürettikleri değerlerin bir kısmına el koyması, onları sömürmesi biçiminde ortaya çıkmakta ve kurumsal olarak devlet aygıtında somutlanmaktadır.

Bir kez daha belirtmek gerekirse, Bookchin, hiyerarşi ve tahakkümün üretim biçimi ve sınıfsal ilişkilerden ayrı/bağımsız olarak geliştiğini söylüyor. Böylece, hiyerarşi ve tahakküm; sınıfsız, sömürüsüz toplumda da “kolayca varlığını sürdürebilir” olmaktadır. Bu yaklaşıma bağlı olarak, dayanaksız kılındığı “hesabı”yla “sorunları çözemeyeceği” ilan edilmiş olan komünist toplum modeli yerine, anarşik yapılar/projeler devreye girmektedir! Dahası, Marksizmin, toplumların gelişim yasalarını açıklamak için kullandığı üretim tarzı, üretim ilişkileri, sınıf gibi kategoriler, Bookchin’de, yerini, “daha incelikli ve anlaşılması zor bir bilinç durumu”na, bir kategori olarak “hiyerarşi”ye bırakmaktadır. Artık Bookchin, “ereği”ne “ulaştığını” düşünmektedir: Toplumu değiştirmek için sınıf mücadelesini geçerli yol/yöntem olmaktan çıkaran “etik”, “ereksel”, “bilinç durumu”na ilişkin kurgularıyla, mevcut düzene karşı mücadelenin farklı biçim ve araçları gündeme geliyor…

 

III

Kapitalist topluma dair çözümlemelerinde, “Marksizmin inandığının aksine kapitalizm çökmüyor17 belirlemesini yapan Bookchin, “Kapitalizm yaklaşık yarım yüzyıldır ‘kronik krizler’den bağımsızdır. Ne de gelecekte Büyük Bunalım ile karşılaştırılabilecek önceden tahmin edilebilir bir krize dair işaretler vardır. Kapitalizm, muhtemelen yeni bir toplum için genel bir çıkar yaratacak, uzun dönemli bir ekonomik çöküşün içsel kaynaklarından uzak, krizlerle başa çıkma konusunda geçmiş elli yıldan ve ‘tarihsel egemenlik’ dönemi olarak anılan geçmiş yüz yıldan çok daha başarılıdır.(…) Kapitalizmin gelişiminin kendi var oluşu ile çelişmesinden dolayı ‘içsel’ bir çöküşe uğrayacağı umuduyla yaşamak, günümüz koşullarında bir illüzyondur. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, kapitalizmin radikal bir toplumsal değişim yolunda genel bir insani çıkar oluşturacak bir krizin –ekolojik bir krizin– dışsal koşullarını yarattığına dair dramatik işaretler vardır.18 demektedir.

Bookchin, kapitalist sistemin artık krizlerini atlatabilecek yetkinliğe ulaştığını, ve sistemin, eski dönemin özelliklerine benzemeyen yeni bir tarihsel döneme girdiğini iddia etmektedir. Bu iddia, artık “kapitalizmin kendisi dışında bir şey” haline geldiğini söylemekle aynı anlama gelmektedir. Çünkü kapitalist sistem, kapitalistlerin doymak bilmez kâr hırsı tarafından güdülenmiş kapitalist üretimin sınırsız gelişme eğilimi (aşırı üretim) ve geniş emekçi kitlelerin sınırlı tüketim gücü arasındaki çelişki nedeniyle dönemsel/devrevi krizler geçirir. Bu çelişki, iktisadi bakımdan sermaye ile emek, sosyal bakımdan burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çelişki olarak şekillenen –kapitalizmin üzerine kurulu olduğu uzlaşmaz karşıtlık olan– mülk edinmenin özel kapitalist biçimi ile üretimin ve emeğin toplumsal karakteri arasındaki çelişkinin bir diğer görünümünden başka bir şey değildir. Krizden kurtulmak, ancak kapitalizmin aşırı üretim eğilimi ile kitlelerin sınırlı tüketim gücü arasındaki bu çelişkinin çözümüne bağlıdır. Bu da, bütün görünümleriyle üretimin ve emeğin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişkinin çözümünü gereksinir. Özetle, kapitalizm kapitalizm olarak kaldıkça, kronik devrevi krizlerinin yol arkadaşlığından kurtulabilme olanağı yoktur.

Ve kuşkusuz Bookchin, “krizsiz kapitalizm”e dair iddiada bulunan, konuşup yazan ilk kişi değildir. Sosyalizmin uğradığı geçici yenilgi ve ardından SB’nin çöküşüyle kapitalist pazarın genişlemesinin sunduğu geçici olanakların kapitalist devrevi krizleri az-çok gizleyici, hafif atlatılmasını sağlayıcı rolünü ve tekellerin krizleri kendi lehlerine ve az-çok üstünü örtmeye çalışarak “yönetme” (“kriz yönetimi” denen şey) deneyimlerini dayanak olarak kullanarak pek çok neoliberal burjuva iktisatçı ve ideolog, “krizsiz kapitalizm”e dair iddiada bulunmuş; “Yeni Dünya Düzeni”nde, kapitalizmin, “müreffeh”, “barışçıl” vb. sıfatlarla nıtelenmesinin yanında, “krizlerinden kurtulmuş” kapitalizme ulaşıldığı da ileri sürülmüştür. Ancak bu yöndeki tüm iddialar, sadece iddiada bulunmanın kolaylığını kanıtlamış, ama nesnel olgu ve gelişmelerle doğrulanamamıştır. Nesnel gerçekliğin doğrulayıp kanıtladığı tam tersidir: “Krizsiz kapitalizm”, öncekiler bir yana, yalnızca son 5-10 yılın gelişmeleriyle kanıtlanmıştır ki, kuyruklu bir yalandır. “Krizsiz kapitalizm”, kapitalizmi meşrulaştırma ve emekçileri ona güven duymaya çağırma amaçlı adi bir yalandan ibaret değilse, Japonya, ardından Asya’da patlak veren krizler, Rusya, sonra Türkiye ve Arjantin’i vuran kapitalist krizler, ABD’de üretimin canlanması ve genişlemesi ardından görülen daralma vb. vb.. nedir ve bunlara ne ad takılacaktır?

Öte yandan yazarımız, kapitalizm koşullarında ekolojik bir krizin dramatik işaretlerinin oluşmakta olduğunu söylemektedir. Marx, kapitalizmin, işçinin emek gücünün olduğu kadar aynı zamanda doğanın da sömürülmesine dayanan bir sistem olduğuna, kapitalist sistemde sömürünün bu iki boyutunun bir arada yürüdüğüne dikkat çeker. Eğer ortada bir ekolojik kriz varsa, doğanın sömürülmesi/doğal kaynakların tahrip edilmesi ve bu tahrip nedeniyle kendi döngüsünü gerçekleştiremez hale gelmesi gerekmektedir. Demek ki, kapitalizmin ekolojik bir krizin koşullarını yarattığını söylemek için, dünyanın ve bütün insanlığın varlığını/geleceğini tehdit eden bir sömürü anlayışıyla, kâr hırsıyla işleyen bir sistem olduğunun da kabul edilmesi gerekmektedir. Ama yazarımız, bir yandan kapitalist sistemin, toplumsal alanda, tekellerin kâr hırsı ve üretimin anarşik yapısı nedeniyle, yani kendi iç işleyişi sonucu patlak veren çatışma ve krizleri aşmayı başardığını iddia ederken, öte yandan bu işleyişin ekolojik krize ortam sağladığını söylemektedir. Bookchin, sınıf mücadelesi alanında reddettiği gerçekliği, kendi “eko-anarşik” projelerine geçerlik alanı yaratmak söz konusu olunca, kabul etmektedir!

Bookchin, kapitalizmin krizlerini atlatma konusunda başarılı olduğu tespitini, “yaklaşık yarım yüzyıl krizlerden bağımsız olması”na ve “yeni bir krizin işaretlerinin oluşmamış olması”na dayandırmaktadır. Her şeyden önce, emperyalist kapitalizmin belli bir dönemindeki gelişmelerden sisteme dair genel sonuçlar çıkarmak bilimsel bir tutum değildir. Bununla birlikte yazar, Marksizmin kriz ve bunalım konusunda söylediklerini de çarpıtmaktadır.

Yarım asır değil, ama kapitalizmin özellikle İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra, tahrip olan, yıkım yaşayan ülkelerin ekonomilerinin tamiri, sanayilerinin yeniden inşası sürecinde, krizlerini az-çok hafif atlatarak ve örterek, belirli bir gelişme/büyüme gösterdiği doğrudur. Ama savaş koşullarının yarattığı özgünlükler döneminde oluşan 1957 ve ardından ‘60’ların ortalarındaki krizler hafızalardadır. 1970’lerde ise, petrol/enerji krizi patlak vermiştir. Bu dönemde, emperyalist kapitalist ülkeler, krizi aşmak üzere, sosyalizmin dünya ölçeğinde güç kaybetmeye başlamasının (Kruşçev’le başlayan revizyonist dönem ve uygulanan politikaların) yarattığı olanakları da kullanarak, dünya genelinde işçi sınıfı ve emekçilere karşı bir neo-liberal saldırı dalgası geliştirmeye, krizin faturasını bu kesimlere yıkmaya yönelik adımlar atmıştır. ‘79’da İngiltere’de Thatcher döneminde başlayan ve daha sonra ABD Başkanı Reagan’ın öncülüğüne soyunduğu neo-liberal politikalarla dünya ölçeğinde yeni bir saldırı dalgası geliştirilmiş; geliştirilen özelleştirme politikalarıyla daha önce emperyalist tekellerin giremediği alanların yağmaya açılması sağlanmıştır. (Bu, eski sosyalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonuyla birlikte, kapitalist pazarının genişlemesine yolaçan, “rahatlatıcı” bir diğer etken olmuştur.) Bu dönemde işçi sınıfı yoğun işten çıkarmalar, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, esnek çalıştırma gibi saldırılara maruz kalmış; sendikalarda “sosyal devlet” politikalarının uygulandığı dönemlerde sisteme yedeklenmiş, bürokratik-uzlaşmacı sendikal anlayışların egemen olması nedeniyle işçi sınıfı ve emekçilerin bu saldırılar karşısında mücadele etme koşul ve olanakları zayıflatılmıştır.

Üstelik kriz dönemleri, krizin faturasını işçi ve emekçilere yıkabildikleri oranda, kapitalist tekeller için bir olanak haline gelir. İşçi sınıfı ve emekçilerin –gerilemiş/geriletilmiş– güç ve örgütlülük düzey ve koşullarına bağlı olarak, krizin faturasının bu kesimlere yüklenmesi, emekçilerin durumlarını içinden çıkılmaz hal almak üzere kötüleştirmeye hizmet etse de, son on yıllara gelinceye kadar, kapitalizmin ciddi çöküş ve yıkıntılardan kaçınabilmesine ve krizlerini örtebilmesine yaramıştır. Ama bu da, kapitalizmin devrevi krizler yaşamadığı anlamına gelmez. Kriz başka şeydir, mevcut koşulların yarattığı dezavantajlar nedeniyle işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin krizin faturasının kendilerine çıkartılmasına karşı koyamaması başka bir şey. Ama Bookchin, söz konusu dönemde bu iki durumu karıştırarak, kapitalizmin krizlerden bağımsız gelişmeye başladığı sonucuna varmaktadır.

Bununla birlikte “küreselleşme” olarak tarif edilen ve neo-liberal politikaların dayatıldığı bu dönemde, emperyalist-kapitalist ülkeler, güç ve ilişkilerini bölgesel bloklar üzerinden (Avrupa’da AB ve EFTA, Amerika kıtasında NAFTA ve MERCOSUR, Asya’da ASEAN ve Asya-Pasifik bölgesinde APEC) tahkim etmeye başlamış; ve bu dönemlerde, dünya ekonomisini farklı düzeylerde etkilemekle birlikte birçok kriz de yaşanmıştır. Bu dönemde, başta IMF ve DB olmak üzere, emperyalist kapitalizm tarafından, uluslararası alanda ekonomik müdahaleler gerçekleştirebilmek amacıyla oluşturulmuş kurum/organizasyonlar aracılığıyla, krizlerin ortaya çıktığı ülke/bölgelerde, bu krizlerin sistemi, emperyalist tekelleri etkilememesi ve emekçi halk kitlelerine yıkılması için “yapısal uyum programları”nın uygulanması dayatılmıştır. Boyut ve etkileri farklı olmakla beraber, bu dönemde burjuva ekonomistler tarafından da tespit edilen (benzerleriyle birlikte Bookchin’in aksine, birçok burjuva ekonomist, kapitalizmin krizlerini atlatacak yetkinliğe ulaştığı görüşünde değildir ve bu krizlerin tekelleri etkilemeden, en az etkiyle, yani halkın sırtına yıkılarak atlatılması için uygulanması gereken politikalar ve alınması gereken önlemler üzerinde çalışmaktadır) 1982 Lâtin Amerika krizi, 1994 Meksika krizi, 1997 Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, 2001 Türkiye krizi ve 2001 sonu 2002 yılı başında tekrar Lâtin Amerika’dan bir ülke olan Arjantin’deki kriz, kapitalizmin çatışma ve krizlerle varlığını sürdüren bir sistem olduğunun somut örnekleri olarak durmaktadır.

IV.

Yazarımızın, kapitalizmin, bir üretim tarzı olarak toplumsal alanda yarattığı eşitsizlikler nedeniyle ‘içsel’ olarak bir kriz yaşamadığını, asıl kriz ve çelişkinin kapitalizm ile doğa arasındaki dışsal-ekolojik kriz ve çelişki olarak şekillendiğini söylediğini belirtmiştik. Çünkü Bookchin, kapitalizmin artık krizlerle baş edebildiğini söylerken, aynı zamanda, işçi sınıfının tarihsel rolünün de geçersizleştiğini savunmakta, kendi eko-anarşist projelerine teorik zemin hazırlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, sınıfın tarihsel rolü geçersizleştiğine göre, sınıf mücadelesi de yerini ekolojik harekete bırakmalıdır: “proleter radikalizmin yerlemi (locus) fabrika ise, ekolojik hareketinki topluluktur (community): mahalle, kent ve yerel yönetimlerdir.”19

Bookchin, sınıfın geçersizleşen tarihsel rolünü üstlenecek “özne” olarak, “topluluk”u göstermektedir. Marksizmi geliştirme adına yola çıktıklarını söyleyen, ama burjuva ideolojisine eklemlenen kişi ve çevreler, kapitalizmin yeni bir evresine girildiği, işçi sınıfının yapısının değiştiği ve tarihin devrimci öznesi olmaktan çıktığı gibi noktalarda birleşmektedir. Son yıllarda oldukça tartışma yaratan ve zamanında Lenin tarafından çürütülen Kautsky’nin “ultra-emperyalizm” teorisinin post-modern bir versiyonu olan “imparatorluk”u (emperyalist kapitalist sistemin tek bir küresel organizasyon olarak şekillendiği ve ABD’nin kendi emperyalist çıkarları için değil imparatorluğun çıkarları için askeri müdahaleler gerçekleştirdiği vs. iddialarını) gündeme getiren Hardt ve Negri de, örneğin, yeni tarihsel özne olarak indirgenemez tekillikler ve farklılıklar barındıran “çokluk”u göstermektedirler.

Emperyalist kapitalizmin 1970’li yılların ilk yarısında yaşadığı krizden sonra, bu krizin işçi ve emekçilere yıkılması amacıyla gündeme getirilen neo-liberal politikalar uygulanabildiği oranda, dünya genelinde işçi sınıfı; sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, esnek çalıştırma, teknolojik gelişmelerin sanayide kullanılmasına bağlı olarak işten çıkarılma veya düşük ücretle daha yoğun sömürüye maruz kalma gibi saldırılarla karşı karşıya kalmıştır. Üretimin, işçilerin hiçbir sosyal hakları olmadan düşük ücretlerle çalıştığı küçük işletmelere (ve bu konuda “merkez” kapitalist ülkelerden birçok bakımdan daha fazla avantaj sunan “geri”, bağımlı ülkelere ) dağıtılması/kaydırılması ve günümüz koşullarında sınıf hareketinin seyri nedeniyle örgütsüz olarak çalışan işçilerin birlikte hareket edememesi sonucu oluşturulan esnek, parçalı emek piyasası, tekellere krizi atlatma konusunda önemli avantajlar sağlamıştır.

Bu gelişmeler, sosyalizmin uğradığı yenilgi ve SB’nin çöküşüyle birlikte, belirtildiği gibi, birçok kişi ve çevre tarafından, kapitalizmin geçirdiği değişime bağlı olarak “işçi sınıfının nitelik değiştirdiği”, “devrimci rolünü kaybettiği” ve hatta “elveda proletarya” denilerek öldüğünün ilan edildiği türünden görüş ve tutumların geliştirilmesine neden olmuştur. Bu çevrelerin yaptığı çığırtkanlık, 20. yüzyılın başlarında kuantum fiziğindeki gelişmelerden sonra, maddenin öldüğü yaygarasını koparanlarla benzerlik taşımaktadır. Atom altı parçacıklarının (kuarkların) hareketinin klasik fizik (Newton fiziği) tarafından açıklanamamasını, maddenin öldüğü yaygarası eşliğinde, idealizmin zaferi olarak gösterenlere, Lenin, materyalizmin, maddeyi şu ya da bu harekete indirgemediğini ve “bilincimizden bağımsız olup ona etki eden şey” olarak tarif ettiğini hatırlatmıştır.

Yine Lenin, Marksizmin sınıfları hangi nesnel kriterlere göre tarif ettiğini şöyle açıklar:

Sınıflar, birbirlerinden, tarihsel olarak belirlenmiş bir toplumsal üretim sisteminde tuttukları yere, üretim araçlarıyla olan (çoğu durumda yasalarla saptanan ve formüle edilen) ilişkilerine, emeğin toplumsal örgütlenişindeki rollerine ve bunun sonucu olarak, toplumsal zenginlikten aldıkları payın boyutlarına ve bunu elde etme tarzına göre ayrılan büyük insan gruplarıdırlar.20

İşçi sınıfının değiştiği ve tarihsel rolünü kaybettiğini iddia edenler, Lenin’in işaret ettiği kriterlerin hangisinin değiştiğini söyleyip açıklayamıyorlar. Çünkü, işçi sınıfının çalışma ve örgütlenme süreçlerinde yaşanan parçalanma, sınıfta hiçbir “özsel” değişikliğe yol açmamakta; işçi sınıfının üretim araçları karşısındaki konumu (ve ürettiği artı değere kapitalistler tarafından el konulması) ile üretimin toplumsal karakteri ve mülk edinmenin özel biçimi arasındaki çelişki aynen varlığını sürdürmektedir. Ayrıca, sınıfın yerine “çokluk”, ”topluluk” gibi kavram ve kategorileri öne sürenler, bu “yapı”ların hangi toplumsal kesimlerden müteşekkil olduğunu ve bunların hangi değerler/çıkarlar etrafında birleştiklerini açıklayamamaktadırlar. Dolayısıyla, Marksizmi “aşma” adına öne sürülen bu “yeni” teori ve tespitlerden geriye, tarihin/toplumun nesnel olarak açıklanamaz, bilinemez kılınması ve devindirici tarihsel güç olarak, belirsiz, içi doldurulmamış “özne”ler yaratılarak, mücadele adına örgütsüzlüğün vaaz edilmesinden başka bir şey kalmamaktadır.

Bu muhteviyatı ve birleştirici ortak çıkarları belirsiz öznenin (topluluk) ekolojik anarşist toplumu nasıl kuracağı sorusuna gelince; Bookchin, “Eko-anarşizmin devlet gücünü ele geçirmeye yönelik geleneksel sosyalist görüşü reddettiğini21 söyler. Zaten Marksizm de burjuva devleti ya da onun “gücünü” “ele geçirme yandaşı değildir, olmamıştır; ama burjuva devlet mekanizmasını kırıp parçalamayı ve kapitalizmden komünizme geçiş döneminde işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesini, aynı anlama gelmek üzere, proletarya diktatörlüğünü öngörür. Yazar, yine de, ekolojik hareketin, asıl olarak reddiyesini kaleme aldığı işçi sınıfının iktidar mücadelesi ve egemen sınıf olarak örgütlenmesi, ve başlıca, proletarya diktatörlüğü koşullarında sınıf mücadelesinin sürdürülmesi öğretisinin “geleneksel sosyalist” formulü saydığı “devlet aygıtını ele geçirme”ye değil, ona karşı koyabilmek için karşı-kurumlara ihtiyacı olduğunu belirtmekte ve bu karşı-kurumları şöyle tarif etmektedir: “Yüz yüze demokrasi yaratma fırsatına sahip olduğumuz belediyelerdir –şehir, kasaba ve köy. Yerel hükümetleri, insanların yaşadıkları ekonomi ve toplum hakkında tartışabilecekleri ve kararlar alabilecekleri halk meclislerine dönüştürebiliriz. Bir komşu şehir ya da kasabada iktidara gelirsek [erki elde edebilirsek]; bütün meclisleri konfedere hale getirilebilir, ve sonra da bu kasaba ve şehirleri halk hükümetine konfedere hale getirebiliriz – (sınıf yönetimi ve sömürünün bir aracı olan) devlet değil, halkın erke sahip olduğu bir hükümet. Devamında da şunları yazmaktadır: İnsanlar bu çeşit bir yüz yüze demokratik toplumu asla kendiliklerinden başaramayacaklardır. Bunun için mücadele edecek ciddi ve dirayetli bir hareket gereklidir. Ve bu hareketi oluşturmak için, radikal solcular tabandan kontrol edilen, ve böylece de başka bir Bolşevik Parti yaratmayacağımız bir örgüt geliştirmelidir. Bu, yerel temelde ağır ağır biçimlendirilmeli, konfederal şekilde örgütlenmeli, ve halk meclisleri ile beraber mevcut güce, [yani] devlet ve sınıf yönetimine karşı bir muhalefet oluşturmalıdır. Ben bu yaklaşımı liberter belediyecilik [ing. libertarian municipalism] olarak adlandırıyorum.22

Bookchin’in bu kendi içinde çelişkiler taşıyan çarpık görüşleri birçok noktadan değerlendirilmeye muhtaçtır. Yazarımız, yukarıdaki bölümlerde aktardığımız gibi, kapitalizmin nitelik değiştirdiğini, sınıf mücadelesinin geçersizleştiğini ve yeni tarihsel/toplumsal öznenin “topluluk” olduğunu söylemektedir. Ama burada, iktidar meselesini tartışırken, devlete (sınıf yönetimine) karşı bir muhalefet örgütlemekten söz etmektedir. Eğer ortada bir burjuva devlet ve burjuva sınıfın iktidarı varsa, nasıl oluyor da bunun karşısındaki –ve onun varlık nedeni olan– sınıf olarak, proletarya, niteliklerini kaybediyor, tarihsel bir özne olmaktan çıkarak, yerini “topluluk”a bırakıyor? Çelişkinin bu yeni tarifi, Bookchin’in diyalektiğe yaptığı katkılardan biri olsa gerek!

Öte yandan, yazarın ifade ettiği “devlet aygıtını ele geçirme” ya da doğru deyişle iktidar mücadelesi ve işçi sınıfının, kendi iktidarını kurarak egemen sınıf olarak örgütlenmesi fikrinden vazgeçiş, mevcut iktidarlara benzememe adına, Yeni Dünya Düzeni solcularının sarıldığı popüler görüşlerden biridir. Bu durum, aslında sınıf mücadelesinden vazgeçişin, onun yerine başkaca mücadele biçim ve “özne”lerin geçirilmeye çalışılmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. İşçi sınıfı iktidarı, proletarya diktatörlüğü zorunluluğu yerine geçirilen “yüz yüze demokrasi yaratma fırsatının olduğu şehir, kasaba, köy yerel hükümetlerinin dönüştürülmesi ve bunların konfedere hale getirilmesi” görüşü, yazar tarafından demokrasinin en ileri biçimi olarak sunulmaktadır. Oysa bu anarşik görüş, geniş emekçi çoğunluk için demokrasi olan proletarya diktatörlüğünün milyonda biri kadar bir demokrasi öngörmekten uzaktır. Çünkü emekçi çoğunluk için diktatörlükten başka bir şey olmayan burjuva devletin devamını, burjuvazinin, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçiler üzerindeki baskı ve zorunun sürmesini savunmaktadır. İktidarsız konfederalizm önerisiyle, bu anarşist-teslimiyetçi tez, dönüştürücü özne olarak sunduğu “topluluk”un ulusal/uluslararası alanda ortak/nesnel çıkar ve değerlere sahip olmadığının kabulüne dayandığı için, “yüz yüze demokrasi”den söz etmekte, ve yerel hükümetleri dönüştürme/ele geçirme adına, aslında sistem içinde kendine yaşam alanları, otonom bölgeler yaratma anlayışının ötesine gidememektedir. Yerel “topluluk”un, muhalefet ederek, düzeni parça parça dönüştürmesi/ele geçirmesi fikri, sadece, Bookchin’in “devlet erkini ele geçirme” olarak Marksizme yanlış biçimde mal ettiği işçi sınıfı iktidarı uğruna mücadele ve proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesine ilişkin “geleneksel sosyalist görüşlerin reddi” değildir, ama aynı zamanda, bir bütün olarak iktidar fikrinden vazgeçiştir; zaten “içsel”/sınıfsal çelişkilerini aşmış bulunan kapitalizmin, ekoloji gibi “dışsal” sorunlar bakımından, yaşanabilir/kabul edilebilir bir sistem haline gelmesi talebinin ötesine geçemeyen reformcu bir görüştür.

İktidar yerine muhalefetin, burjuva devlet aygıtının parçalanması yerine içten dönüştürülmesinin geçirilmesi fikri, “her ne hikmetse” burjuva ideologlar tarafından da itibar gören “yeni sol” değerler olmaktadır. Bu fikirlerin yaygınlık kazandığı bir dönemde emperyalist kapitalist sistem tarafından geliştirilen “yönetişim” kavramı ve “Yerel Gündem 21” gibi organizasyonlar aracılığıyla, sınıf mücadelesinin ve iktidar fikrinin terk edilmesi kaydıyla, her türlü “sivil” oluşuma, STK’lara (bu kurumlar hükümet dışı organizasyonlar olarak tarif edilmekte, ama aslında iktidar fikrinin terk edilmesi anlayışına dayanan düzen organizasyonları olarak şekillenmektedir) “yönetime katılma” (ve böylelikle sistemi meşrulaştırma) hakkı, doğrusu, görevi verilmektedir.

Bookchin, “liberter belediyecilik” olarak adlandırdığı “konfederal” sisteminin kurulması için mücadele edecek “Bolşevik Partisi olmayan” (aslında parti olmayan) bir partinin tabandan örgütlenmesini önermektedir. Bu “parti” modeli, değindiğimiz, iktidarın amaçlanması ve iktidar mücadelesi yerine muhalefet (muhalefetle yetinme) ve sistemi içten dönüştürme anlayışının geçirilmesinin doğal bir sonucudur. Ortada, devlet aygıtını parçalamak, kapitalistlerin iktidarı yerine işçi sınıfının iktidarını kurmak gibi bir amaç olmayınca, burjuva gericiliğe karşı koyabilecek ve sınıf iktidarının yönetici gücü olabilecek yetenek ve yetkinlikte bir Bolşevik parti de ihtiyaç olmaktan çıkmakta, yerine yerellerden/tabandan “demokratik tarzda örgütlenerek sistemin demokratik dönüşümünü sağlayacak” bir örgüt(süzlük) modeli ihtiyaç haline gelmektedir!

Son olarak, kapitalist emperyalist saldırganlığın, gerici emelleri için dünyanın birçok bölgesinde savaşlar, çatışmalar tezgahladığı, müdahaleler gerçekleştirdiği, bunun için dişinden tırnağına kadar silahlanmış ve burjuva merkezi devlet aygıtını ileri ölçüde yetkinleştirmiş olduğu bir çağda, üstelik işçi sınıfı iktidarını kurup egemen sınıf olarak örgütlenmedikçe, hangi türden olursa olsun palyatif “ilerlemeler”in sermayenin, paranın egemenliğini sarsmasının bile olanaklı olmadığı, sermayenin, herhangi (iktidarsız) siyasal, iktisadi, sosyal “muhalefeti” çok sayıda kanaldan kendisine ve düzenine bağlamakta zorlanmayacağı, tarihte bunun çok sayıda örneğinin olduğu düşünüldüğünde, burjuva devlet aygıtını parçalayıp gerici kapitalist düzeni tasfiyeye girişmeden, “yerel hükümetler”in ve bunların “konfederal sistemi”nin nasıl kurulacağı sorusu akla gelmektedir. Ama yazarımız, bu sorunun yanıtını, daha baştan, sistem sorununu “etik” bir sorun olarak değerlendirerek vermektedir. Sorun “etik” bir sorun olunca da, “iyiniyetle” sistemi dönüştürmek için muhalefet etmekle yetinmek ve sistemin içindeki “iyi”nin ortaya çıkmasını beklemekten başka yapacak bir şey kalmamaktadır.

SONSÖZ

Sonuç olarak, Murray Bookchin de, “Marksizmi aşma”, “devrimci teoriyi geliştirme” adına yola çıkan öncelleri gibi, ortaya koyduğu “derin” doğa incelemeleri, “incelikli ve karmaşık” toplum çözümlemeleri ve insanlığın geleceği için sunduğu eko-anarşist projeleri ile burjuvaziyi ve kapitalist düzeni savunup meşrulaştırmaya uğraşmaktan, görüş ve yaklaşımlarıyla burjuva ideolojisini “yenileme”ye ve ona katkı yapmaya çalışmaktan öteye gidememiştir.

Son sözü, Marksizmin büyük öğretmenlerinden Engels’e bırakıyoruz:

İnsanlar, ahlaki, dini, politik ve toplumsal söylemlerin, deklarasyonların, verilmiş sözlerin arkasında bazı sınıfların çıkarları olduğunu göremediklerinden politikada budalaca aldatılmışlar ve aldanmışlardır; bu gerçeği görmeyi öğreninceye kadar da aldatılmaya ve aldanmaya devam edeceklerdir. Gelişimin ve reformların destekçileri eski düzenin savunucuları tarafından daima aldatılacaklardır; ta ki ne kadar barbar ve kokuşmuş olursa olsun tüm eski kurumların, hakim sınıfların güçleri tarafından yaşatıldığını fark edesiye kadar. Bu sınıfların direnişini kırmanın yalnızca bir tek yolu var. O da bizi kuşatan bu toplumda, eskiyi silip atacak ve yeniyi yaratacak bir iktidar kurmaya muktedir ve toplumsal konumu gereği bunu yapmaya mecbur güçleri bulmak ve bu güçleri mücadele için aydınlatmak ve örgütlemektir.”23

DİPNOTLAR

1- M. Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yayınları, 1994, sf. 37

2- Age, sf. 26

3- M. Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, Kabalcı Yayınevi, 1996, sf. 34

4- Age, sf. 46

5- F. Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, sf. 71

6- M. Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, Kabalcı Yayınevi, 1996, sf. 50

7- Age, sf. 43

8- D. Padovan, Toplumsal Moral İlkeleri ve Doğanın Etiği, Akt.www.geocities.com

9- M. Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yayınları, 1994, sf. 31

10- Age, sf. 85

11- M. Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yayınları, 1994, sf. 79

12- Age, sf. 38 ve 82

13- Age, sf. 81

14- Age, sf. 82

15- Marks-Engels, Felsefe İncelemeleri, Sol Yayınları, sf. 184-185

16- V.İ. Lenin, Devlet Broşürü, Evrensel Basım Yayın. sf. 4-5

17- D. Danek, M. Bookchin ile Söyleşi (kaynak: Anarşist Bakış Dergisi)

18- M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com

19- Age.

20- Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yayınları, 1992-sf. 150

21- M. Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, Metis Yayınları (Türkçe basıma önsöz-sf. 9-19)

22- M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com

23- F. Engels, Ütopyadan Bilime Sosyalizm, Evrensel Basım Yayın -2005, sf.92-93

 

 


* Murray Bookchin; 1921’de New York’ta doğdu, 1930’lu yıllarda komünist gençlik hareketine katıldı. 1939’da Troçkist-anarşist sapmalar nedeniyle Komünist Parti’den ihraç edildi. 50’li yıllarda “muhalif Marksistler”e, 60’lı yıllarda “Yeni Sol” hareketlerine katıldı. 1974’te Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nün kurucularından biri oldu. Bu tarihten sonra, ekolojik-anarşist fikir ve projeleriyle tanındı.

* Latince: bir ereğe ulaşmak için zihinsel ya da fiziksel çaba, yetkinleştirici güç-ç.

* Telos : İlkçağ Yunan felsefesinde varılacak son nokta, “erek” ya da “son amaç” anlamında kullanılan bir terim.

Jeopolitik, Jeostrateji ve Reel Politik

Jeopolitik, jeostrateji ve reel politik gibi kavramlarla günlük konuşmalarda, makalelerde ve yapılan dünya ve bölge tahlillerinde sık sık karşılaşıyoruz. Türkiye’nin veya herhangi bir ülkenin dünyadaki ve bölgesindeki önemine atıfta bulunulurken, öncelikle o ülkenin jeopolitik konumuna, buradan yola çıkılarak jeostratejik önemine vurgu yapılıyor. Örneğin –ABD gibi– dünya egemenliği için mücadele eden bir büyük güç için, falan ülkenin ya da bölgenin taşıdığı jeopolitik öneme dikkat çekiliyor ve söz konusu gücün ilgili coğrafyada olup bitenlere sessiz kalamayacağı tahlilleri yapılıyor. Ya da başka bir yerde, “reel politik gereği”, falan büyük gücün isteklerine karşı koymamak gerektiği üzerine tahlillere rastlanabiliyor.

Emperyalist propaganda ve onun gerici savunucuları, bütün bu tahlilleri yaparak işleri öyle bir noktaya getiriyorlar ki, adeta üzerinde yaşanılan coğrafya tek suçludur, bütün olup bitenlerin sorumlusu odur, coğrafi önemi olan ülke ve bölgeler olmasa tüm dünya da her şey güllük gülistanlık olacaktır! Ordular ülkeleri işgal etmek zorunda kalmayacak, kanlı boğazlaşmalar olmayacak, insanlar oradan oraya sürüklenmeyeceklerdir! Emperyalist stratejist, ideolog ve politikacılar bütün bu “gerçekler”e inanılmasını istiyorlar; uyguladıkları saldırgan politikaları coğrafi “zorunluluklar”ın gerekleri gibi gösterip, olup bitenleri coğrafyanın üzerine yıkıyor, onun kaçınılmaz sonuçları olarak yansıtıyorlar. Halkların bu idealist, metafizik sahtekarlığa inanmasını istiyorlar.

Gerçekte ise, tarihin bir şey yapmaması gibi, coğrafya da bir şey yapmıyor. İşleri yapanlar; kanlı-canlı ve tarih içinde hareket eden, belirli amaçlar uğruna mücadeleye atılan bireyler ve bunların oluşturduğu insan topluluklarıdır. İnsan dediğimiz canlı da, belirli bir toplumsal düzen içerisinde hareket eden, tüm tavır ve davranışları buna göre belirlenen, sınıflara bölünmüş, bu sınıfların amaçlarını güden canlı bireylerdir. Sınıfların varlığı; bizi, üretime, bu üretimin nasıl yapıldığına ve paylaşıldığına, sömüren ve sömürülen, yöneten ve yönetilen sınıflar ve karşıtlıkları gerçeğine götürür. İşin içine özel mülkiyet, kâr, aşırı kâr, tekel kârı ve bütün bunları elde etmek için rakiplerle mücadele, rekabet ve dünya egemenliği için dev tekeller ve onların sınıf egemenliği aletleri olan emperyalist devletlerin birbirleriyle kavgaya tutuşmaları girer.

Eğer şu ya da bu büyük emperyalist devlet ya da devletler grubu dünya egemenliği için mücadeleye atılmışsa, ki merkezileşmesi ve yoğunlaşması sonucu üretimin geldiği yer itibariyle böyle bir mücadeleye atılması zorunludur, kendi egemenliğini kurması ve koruyabilmesi, bunu sağlamlaştırması için, ham maddelere, madenlere, enerji kaynaklarına ve pazarlara, üretilmiş mallarını satacağı ülkelere gereksinimi bulunmaktadır kendi gücüne denk düşen hamleleri yapmak zorundadır. Rakipleriyle amansız bir mücadeleye girecek, ordularını kıtalararası seferlere çıkarabilecek yetenek ve olanaklara sahip olacak, okyanuslarda ve dünya denizlerinde filolarını dolaştıracak, hava kuvvetleri ile düşman saydığı, “terörist” ilan ettiği hedefleri vuracak, karada hareket ettirdiği birliklerle ülkeleri işgal edecektir.

Gerçekte jeopolitik ve jeostrateji denilen kavramların devreye girdiği yer de tam burasıdır. Bu kavramların 19. yüzyılın ortalarından itibaren ortaya çıkmaları tesadüfi değildir. Kapitalizmin gelişmesi, artan üretim, dünya pazarlarını ele geçirebilmek için keskinleşen rekabet; bu rekabette avantajlı konumda olmayı, bölge ve ülkelerin zenginliklerine el koymak için savaş ve fetihlere atılmayı, rakibi kuşatmak ve boğmak için strateji ve taktikler geliştirmeyi gerektiriyordu. Bütün bu gerici amaçlara hizmet etmek üzere, giderek jeopolitik ve ona bağlı olarak geliştirilen jeostrateji kavramları üretilmeye ve şekillenmeye başladı. Böylece jeopolitik, dünya pazarı ve egemenliği için mücadeleyi “meşrulaştıran” bir politika olarak şekillemeye başladı. Şimdi bu kavramların anlamları ve gelişimleri üzerine kısa bir özet yapabiliriz.

 

JEOPOLİTİK NEDİR?

Burada, konuya giriş yapmak için, egemenlik ve hegemonya mücadelesine girişmiş büyük devletlerin ürettiği jeopolitik anlayışa bağlı kalarak Türkiye’de jeopolitik üzerine araştırmalar yapmış ve kitaplar yazmış emekli Korgeneral Suat İlhan’dan uzunca bir alıntı yapmak gerekiyor. İlhan anlatıyor:

1967 Temmuz ayında Kara Harp Akademisi öğretim üyeliği kadrosuna atandım. Harp Tarihi ve Askeri Coğrafya (veya Stratejik Coğrafya) konularının öğretim üyeliği sorumluluğunu beklerken, bunlara ek olarak 60 saatlik jeopolitik dersinin de yönetilmesi, yürütülmesi istendi. Böyle bir dersi vermeye tam hazır değildim. İşin ilginç yanı, bu konuda Türkiye’de yeterince yayın da yoktu. Daha ağırı, o zamana kadar jeopolitiğin kuramsal yönü dış dünyada da tam olarak işlenmemiş, belirlenmemişti. Bir ülkenin veya bir bölgenin jeopolitiği anlatılmayacaktı. Jeopolitik ders olarak işlenecekti. Büyük boşlukları bulunan kuramsal tabanı oluşturmak gerekiyordu. Bu sürede Ankara’da, kütüphanelerde, Genelkurmay’da, Dışişleri Bakanlığı’nda, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Coğrafya Bölümü’nde, özellikle Milli Kütüphane’de uzun süre arandım, elbette ki bazı şeyler de buldum. Derslere başlamadan bazı noktalarda kesin sonuçlara ulaşmam gerekiyordu. Tanım: Tanım yapmak zor işti. Aynı zamanda sevimsiz bir işti. Çoğunlukla eksik kalır; azınlıkla da olsa kavrama yanlış anlamlar yüklenir.

Jeopolitikle ilgili yapılan bütün tanımları inceleyerek ortak noktalarını araştırdım. Bütün tanımlarda coğrafya, devlet ve politika kullanılmıştı. Buradan hareketle şu sonuca ulaştım: Coğrafya, devlet ve politika sözcükleri kullanılarak yapılan her tanım şu yanından veya bu yanından jeopolitiğe ulaşıyor. Dersler ilerledikten oldukça sonra, devleti de çıkararak, bana göre oldukça belirleyici bir tanıma ulaştım. Jeopolitik, coğrafyanın politikaya verdiği yöndü.” (Suat İlhan, Jeopolitik Çalışmaları, Jeopolitik.org)

Anlatımını hiç değiştirmeden aktardığımız Suat İlhan’ın jeopolitik konusunda ulaştığı tanım budur. Ancak bu tanım oldukça tartışmalıdır ve içerisinde önemli ve temel bazı yanlışları barındırmaktadır. İlk akla gelen soru şudur: Coğrafya politikaya şu ya da bu yönü nasıl verebilir? Kolayca görülebilir ki, dünya coğrafyası üzerinde yaşayan ve dünya egemenliği gibi bir amacı bulunmayan devletler, dar anlamda kendi bölgelerinin coğrafi zorunluluklarını tahlil etseler ve buradan bölgesel politikalar üretseler de, örneğin Afrika’nın küçük bir ülkesinin, Latin Amerika coğrafyasının filan sorunuyla –politik, ekonomik vb.– gelişmelere müdahale edecek düzeyde ilgilenmesi pek görülmemiştir. Keza Türkiye’nin de Latin Amerika’nın benzer bir sorunuyla uğraşması için bugün doğrudan herhangi bir neden bulunmamaktadır. Ama bu ülkelerin coğrafyası –Venezüella, Türkiye, Togo vb.–, örneğin ABD politikasının ilgi alanına girebilir ve gerçekte de girmektedir. ABD, Türkiye ve bulunduğu bölge üzerine politikalar geliştirebilir ve geliştirmektedir de vb. Demek ki, burada, “coğrafyanın politikaya yön vermesi”nden değil, egemenlik uğruna mücadele eden belirli –emperyalist– güçlerin, egemenlik mücadelelerinin hizmetindeki belirli –emperyalist– politikalarıyla, coğrafi konumu kendi stratejik amaçları için kullanmasından söz etmek daha doğru olacaktır. Gerçekte zaten böyledir.

Suat İlhan da kendi bakış açısından bu eksikliği görmüş olacak ki, tanımını şöyle geliştirme yoluna gitmiştir: “Yıllar sonra bu tanıma bir açıklama getirme gereksinimi duydum. Jeopolitik, siyasi coğrafyanın beşeri değerlerle aktif hale gelmesidir. Politikanın iki dayanağı olan güç ve hedefi coğrafi açıdan inceler.” (Suat İlhan, Jeopolitik Çalışmaları, Jeopolitik.org)

İlhan, burada politikayı işin içine aktif olarak dahil eder; ancak bu dahil edişte, bu politikanın neden coğrafyayla ilgilendiği ve bu politikayı harekete geçiren güçlerin niteliğinin ne olduğuna ilişkin bir açıklamada bulunmaz. Onda, “beşeri –insani– değerler”in neler olduğu ve gerekçelerini nereden aldıklarına ilişkin bir tahlile de rastlamayız. Zaten bu tür tahlillerde bulunmasını da bekleyemeyiz.

Ancak bu gerçeklere karşın, gerek Suat İlhan, gerekse emekli Orgeneral Servet Cömert, jeopolitiğin ortaya çıkmasına ve jeopolitik teorilere ilişkin yararlanılabilecek bir özet yapmaktadırlar. Konunun egemen güçler açısından nasıl ele alındığını anlamamız ve gerekli eleştirileri yöneltebilmemiz için, bu iki ismin çalışmaları şimdilik bizim için yeterlidir.

Servet Cömert, jeopolitik ile ilgili yazdığı makalenin girişinden önce, şu sözü başlığın altına yerleştirmeyi uygun bulmuş: “İyi coğrafyacı doğru felsefe yapar.” İyi coğrafyacı olmanın kıstasları nelerdir, buradan nasıl doğru bir felsefe yapılabilir gibi sorunlar son derece önemlidir ve bunların yanıtı, egemenlik mücadelesi veren gücün çıkarlarının savunulmasını içeren politikalar bütünündedir. “İyi coğrafyacı” bu çıkarları bilecek, bunları savunan ve dile getiren politikalar geliştirecektir.

Bu coğrafyacılar ve marifetlerine kısa bir göz atalım. Jeopolitiğin başlangıcı ile ilgili olarak genelde birleşilen ortak nokta, “jeopolitiği dünyaya getirenlerin siyasi coğrafyacılar olduğu”dur. Bu siyasi coğrafyacıların ise, hemen hemen tamamının, kendi dönemlerinde, dünyanın paylaşımı mücadelesinde ön sıraları tutmuş olan ülkelerin coğrafyacıları olduğunu ayrıca hatırlatmak herhalde gereksizdir. Bunlar, Frederich Ratzel (1844-1904), H. John Mackinder (1861-1947), Rudolf Kjellen (1864-1922), Karl Haushofer (1869-1945), Nicholas J. Spykman (1893-1943) gibi coğrafyacılardır.

JEOPOLİTİĞİN UNSURLARI

Konunun daha iyi anlaşılması için burada bazı uzun alıntılar yapmak zorundayız. Suat İlhan, “… her konusunun içeriğini ve kapsamını en iyi olarak ‘unsurları’ belirler. Unsurlar sınırları ve ilgi alanını açıklar. Karmaşık ve yeni konuların açıklanmasında unsurlar (alt birimler) konuyu tanımlamaktan daha belirleyicidir. Jeopolitik de diğer konular gibi, ilave her yeni unsurla genişler ve yeni sorumluluklar alır. Buna karşılık bir unsurun eksiltilmesi sonucu alanı daralır. Bu sebeple, jeopolitik konusunun daralmasının, yerini bulmasının, jeopolitik tartışmalarının azalmasının büyük ölçüde unsurlar üzerinde anlaşmaya çalışılmasına bağlı olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek” demektedir.

Gerçekte stratejinin üç unsuru olan ‘Mekân-Kuvvet-Zaman’ jeopolitiğin unsurlarının da başlıklarını oluşturur. Tasnif edecek unsurlar üzerine çalışma yapan ilk düşünür Fr. Tuğamiral Pierre Celerier’di. Değişen unsurlar olarak: Nüfus, tabii ve diğer kaynaklar, enerji ve yeni enerji kaynakları, politik ve sosyal yapılar; Değişmeyen unsurlar olarak: Mekan ve bölümleri, arazinin şümulü, fiziki yapı, asayişin şekli, deniz durumları, merkezi durum gibi jeopolitik unsurlar, alt birimleri belirlemişti.

Suat İlhan, kendi derslerinde unsurları şöyle sıralıyor;

1. Jeopolitiğin coğrafi unsurları (değişmeyen unsurlar)

Coğrafi konum (Kıt’alar arası ve bölge düzeyinde)

Sınırlar ve coğrafi bütünlük

Saha genişliği ve stratejik kaynaklar

Coğrafi özellik (Ada, kıt’a, kenar, kıt’a içi devlet)

2. Jeopolitiğin beşeri unsurları (Değişken unsurlar)

Sosyal değerler

Ekonomik değerler

Politik değerler

Askeri değerler

Kültür değerleri ve kültür çevresi

3. Zaman

Jeopolitiğin coğrafi unsurları stratejide “mekân”, beşeri unsurları stratejide “güç” komşuluğudur. Her ikisinde de konuları, düşünceleri canlandırıcı (akıcı kılan) zamandır.

Bu uzun alıntılardan sonra kolayca görülebileceği gibi, jeopolitiğin “beşeri–değişken– unsurları” olarak sayılan maddeler, gerçekte, bugünkü jeopolitiğe gerçek içeriğini veren unsurlardır. Belirli bir ekonomik sosyal yapı kendine denk düşen, varlığı ve devamının ihtiyaçlarını karşılayacak politikalar üretimine temel sağlamakta ve yön vermekte, buradan şekillenmiş –egemen– çıkarlar ve politikalar, bu politikaları yaşama geçirecek askeri gücün oluşumunu varsayıp zorunlu kılmakta, diplomatlar bu politikaları –ve çıkarları– savunmakta, egemenlik kurmanın bir aracı olarak kültür vb. değerlerden de yararlanmaktadır. Bugünün dünyasında ekonomik olarak egemen olan güçlerin, ekonomik ve politik çıkarlarını savunmak üzere harekete geçtiklerini –örneğin ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya vb.– görmekteyiz, ve onlar, tek başlarına ya da gruplaşarak –bazı eğilimler oluşmakla birlikte henüz emperyalist kamplar net olarak ortaya çıkmamıştır– dünya üzerindeki çıkarlarını korumaya ve geliştirmeye çalışmaktadırlar. Kısaca ifade edecek olursak; “Jeopolitiğin unsurları”nı emperyalist, yayılmacı ve başka alan, pazar ve kaynaklara yönelik emeller taşıyan politikanın gerekçeleri olarak anlarsak, herhalde hata yapmış sayılmayız.

JEOPOLİTİK TEORİLER

Ara başlıktan da kolayca tahmin edilebileceği gibi, bu alan jeopolitiğin “en verimli” alanıdır. Pek çok jeopolitik teori bulunmaktadır. Bu teorilerin ilki ve en ünlüsü, Mackinder –coğrafyacı– tarafından geliştirilen “Kara Hakimiyeti Teorisi”dir.

Mackinder dünyayı üç bölgeye ayırmaktadır: Avrasya’nın içindeki Kalpgah, Kalpgahı kuşatan “iç hilâl” (Avrupa, Yakındoğu, Ortadoğu, Hindistan, Çin), iç hilâli kuşatan “dış hilâl” kuşağı (İngiltere, Güney ve Kuzey Amerika, Afrika, Avustralya, Okyanus ve Japonya). Bu teoriye göre, “Kim Doğu Avrupa’ya hükmederse Kalpgah’a hakim olur; kim Kalpgaha hakim olursa Dünya Adası’na hükmeder; Kim Dünya Adası’na hükmederse Dünya’ya hakim olur.” Mackinder, “yeryüzünde bir tek büyük kara parçasının olduğu”nu kabul eder. “Dünya Adası-World Island” adını verdiği kara parçası, Avrupa-Asya-Afrika kıtalarıdır. Rusya’nın bulunduğu orta bölge, “Kalpgah-Heartland”tır. Böyle bir kara parçasına sahip tek devlet Rusya’dır ve dünya hegemonyasını elde etmesine mani olunmak isteniyorsa, onun açık denizlere çıkmasına müsaade edilmemelidir. (Mackinder, Demokratik İdealler ve Gerçekler, 1919) Kitabın yayınlanış tarihi dikkat çekicidir. Bu teorinin oluşum süreci daha eskiye doğru gitse de, kitap, Ekim Devrimi’nden iki yıl sonra yayınlanmıştır. Adeta emperyalist stratejistleri, sosyalizmi kuşatma ve boğmanın yol ve yöntemleri üzerine kafa yormaya çağırmaktadır.

Bu gerici teorinin açtığı yoldan diğer teoriler gelmekte gecikmemiştir. Ardından gelen “Kenar Kuşak Teorisi”dir. Bu teori, Mackinder teorisinin yanlış olduğunu söylemekte, aynı coğrafi unsurları kullanarak; kim kenar kuşağa hükmederse Avrasya’ya hakim olur, kim Avrasya’ya hakimse dünyanın kaderini kontrol eder demektedir. (Bakışın Coğrafyası, Nicolas Spykman – Spykman Amerikan jeopolitiğinin en önemli isimlerindendir. Amerikan güvenlik politikaları ve stratejilerinin dayanaklarını formüle etmiştir.) Bu teori, sosyalizme karşı mücadeleyi günün ihtiyaç ve koşullarına göre formüle etmiş, bir anlamda Mackinder’in teorisini yanıtlamıştır. Diğer iki teori de, “Deniz Hakimiyeti Teorisi” (“denizlere hakim olan dünyaya hakim olur”) ve “Hava Hakimiyeti Teorisi”dir (adından da anlaşılacağı ve yorumlanabileceği gibi, “göklere hakim olanın dünyaya hakim olacağı”nı ileri sürmektedir). Bu son iki teorinin, deniz ve hava güçlerinin olağanüstü gelişiminden sonra ortaya çıkmış olduğu kolayca anlaşılabilir.

1971’de, bu teoriler iki başlık altında toplanmıştır. İlk iki teori, fiziki coğrafyaya bağlı teoriler olarak kabul edilmiş, son ikisi ise, salt kuvvete dayalı teoriler olarak tanımlanmıştır. Emperyalist stratejistler, genelde jeopolitiğin coğrafi temele dayalı bir “ilim dalı” olduğunu, güçlerin ise –kuvvete dayanan– sürekli değiştiğini; gerçi askeri durumun her üçüne de ihtiyaç duyduğunu, yine de ilk iki teorinin (kara hakimiyeti teorisi ve kenar kuşak teorisinin) jeopolitik bakışı temsil ettiğini kabul etmişlerdir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasında, jeopolitik teoriler, fetih ve saldırı politikalarına yolu açmış, ona gerici malzemeler sunmaktan geri kalmamışlardır. Örneğin Alman jeopolitik ekolünün temellerini atan F. Ratsel, ünlü “Lebensraum” (yaşamalanı) teorisini geliştirmiş, Almanya’nın, yaşamalanını ele geçirmek üzere Doğu’ya doğru yönelmesi gerektiğini ileri sürmüştür. İleri sürdüğü görüşler, ırkçılığa –bazı toplumları idare etmeye tayin edildikleri vb.– da kapı açacak niteliktedir. Daha sonra, bu teori, Kjellen ve Haushoffer –general olan Haushoffer Nazilerin bu konudaki otoritesidir– tarafından geliştirildi, ve Naziler eliyle, sosyalizmi boğmak üzere uygulamaya konuldu. Rus Prof. Semyenov’un bütün bu jeopolitiği “faşist jeopolitik” olarak tanımlaması oldukça dikkat çekicidir.

 

***

Şimdi kısaca jeostratejiye gelebiliriz. Jeostratejinin şöyle tanımları yapılmıştır: “Coğrafya ile strateji arasındaki münasabetlerin ilmidir”, “jeostrateji, jeopolitik çıkarların stratejik yönetimidir” vb. Pek çok stratejist, jeostratejiyi asıl olarak “güvenlik ve savunma” konularına ilişkin kullanmaktadır. Bu teorilere göre, genel politikaya yön veren unsur jeopolitik, stratejiye yön veren ise jeostratejidir. Biz Jeostrateji’yi, emperyalizmin hizmetindeki jeopolitiğin ortaya koyduğu sorunlar temelinde geliştirilen politika ve stratejiler olarak tanımlayabiliriz.

Bütün bu teorilerden bu bölüm için genel bir sonuç çıkaracak olursak; stratejistlerin, dünya egemenliğini, geliştirdikleri teorilerin merkezine oturttuklarını görürüz. Onlara göre, Avrasya dünya egemenliğinin kilididir. Tümü, zaten “Avrasyasız politika ve strateji düşünülemez” noktasında birleşmektedirler. Bu durumda, jeopolitiği, Avrasya’ya, dolayısıyla dünyaya hakim olma mücadelesi veren büyük güçlerin –başta ABD olmak üzere– politika ve stratejilerinin genel teorisi olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Ancak bu, emperyalist büyük güçler dışındaki devletlerin jeopolitik-jeostratejik yaklaşım ve hesapları olmayacağı anlamına da gelmemektedir.

GÜÇ MERKEZLERİ TEORİLERİ VE JEOPOLİTİĞİN GELDİĞİ NOKTA

“Güç merkezleri” teorileri, kısaca ifade edilecek olursa, özünde emperyalist jeopolitiğin günümüz dünyasının “gerçekleri”ne uyarlanmasının teorileridir. Karşılıklı olarak hegemonya ve egemenlik mücadelesi veren büyük güçlerin hakkı teslim edilmiş, bu güçlere şu ya da bu ülke veya bölgeye –sadece askeri yönüyle sınırlı olmadan– yönelmesi için gerekçeler oluşturulmuştur.

Güç merkezleri teorileri, şu ya da bu coğrafyada büyük güçlerin nasıl oluştuğunu açıklamakla işe başlar. Bu teorilere göre, vasıflı insan ve stratejik kaynaklar uygun coğrafyada buluşmuşsa, orada bir güç merkezinin oluşması olanaklıdır. Buna göre, güç merkezleri zaman içerisinde el ve yer değiştirdiği ve değiştireceği için “eski jeopolitik teoriler” anlamlarını yitirmiştir. “Arz politikası”nın esasları –teoriler–, mevcut ve görülebilen geleceğin güç merkezlerine göre geliştirilmek zorundadır vb.

Örneğin şu alıntı, bugünün ABD’sinin pozisyonunu tarif eder gibidir: “Güç merkezleri yer ve el değiştirdiği zaman teorilerin geçerlilikleri zayıflıyorsa, hakim etken teoriler değil, güç merkezleri ve bunların oluşturdukları coğrafyadır.” Yani “Doğu Bloku” dağılmış, yeni ve tek güç merkezi olarak, ABD öne çıkmıştır; yeni ilişkiler buna göre tarif edilmelidir. Burada coğrafya, yine işin içine sokulmuştur; ancak bunu, ABD’nin bulunduğu değil, ilgilendiği, egemen olmak istediği coğrafya olarak anlamak gerekir. Burada artık işleri yönlendiren ABD “coğrafyası”dır. Yani işin özü, ABD, tek süper güç olarak, dünyadaki olayları yönlendirme gücüne sahip olmuştur. Karşısında oluşmakta olan güç merkezleri ve onların karşı mücadelesi, yeni çatışma ve kavgaların habercisi gibidir. Açıkçası, bir paylaşım tamamlanmış, yenisi başlamıştır. Coğrafi sınırlar çıkarların sınırlarına doğru geliştirilmiş, böylece her türlü bağlayıcılıktan kurtulunmuştur. ABD’nin “güvenliği”nin, ABD sınırlarından değil de, egemen olmak istediği ülkelerden başlatılması, bugün, ABD emperyalizminin stratejistlerinin genelde üzerinde anlaştıkları bir konudur.

Gelişmesinin bu noktasında, artık jeopolitik, olayları şöyle yorumlama noktasına gelmiştir: “Evrensel politikaları, teorilerin değişmeyen coğrafi kesimlerine göre değil, teşekkül eden güç merkezlerinin coğrafi konumlarına göre düşünmek, değerlendirmek ve oluşturmak gerekiyor.” (S. İlhan, Jeopolitik Çalışmaları) Artık burada, “coğrafya”, egemen olan güç merkezinin, ya da merkezlerinin rekabet ve mücadele içerisinde fethedeceği alan olarak –yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile birlikte- yerli yerine konmuştur. Tanım, utangaç ve üstü örtülüdür, ancak doğru okunup anlaşıldığında yeterince açıklayıcıdır.

Jeopolitik teorilerinin son olarak geldiği yeri şöyle özetlemek olanaklıdır ki; kültür jeokültür olarak, ekonomi jeoekonomi olarak jeopolitik tartışmaları içerisinde yerlerini almışlar, ulusal sorunlar, göçmenlik, gettolar, fundamentalizm –kökten dincilik– sorunları jeopolitik sorunlar olarak tartışılmaya başlanmıştır. Son zamanlarda gündeme dayatılan “medeniyetler çatışması”, “dinsel veya etnik terörizm”, “göç ve göçmenler sorunu” vb. sorunlar öne çıkmış ve bu kapsamda ele alınıp tartışılmaktadır. Huntington –medeniyetler çatışması–, Lacoste vb. gibi “stratejistler” bu işlerin teorilerini yapmaya soyunmuşlardır. Ancak bu teoriler, işin özünü, yani başta ABD olmak üzere, büyük güçler arasında dünyaya egemen olma mücadelesinin şiddetlendiğini, işin esasının mevcut güçlere göre dünyanın paylaşılması olduğunu es geçmektedirler. Yeni jeopolitik teorilerin, saldırı ve işgallere yeni malzemeler sunan teoriler olarak şekillendiğini ve daha da gericileşmekte olduklarını tespit etmek gerekiyor.

REEL POLİTİK

Sıkça karşılaşılan diğer bir terim ise, “reel politik”tir. Reel politik çoğu durumda ‘gerçekçi politika’ olarak anlaşılır ve bu haliyle kabul görür. Durumun gerçekçi bir tahlili ve bunun üzerinden politika geliştirme olarak anlaşılır. Elbette reel politiğin gerçekle bir ilişkisi bulunmaktadır. Ancak reel politiğin gerçeği ve bunun üzerinden geliştirdiği politika bütünüyle durumu kabullenme üzerine kurulmuştur. Pasif bir kabullenme, ‘kadere boyun eğme” reel politiğin temel unsurudur.

Jeopolitik ve jeostrateji ne kadar saldırganlığı ve gücü çağrıştırıyorsa, reel politik de, o kadar güçsüzlüğü ve teslimiyeti çağrıştırmaktadır. Jeopolitik ne kadar egemenlik ve hegemonya mücadelesi verenlerin teorilerini yansıtıyorsa, reel politik de, o kadar bağımlılığın ve tabi olmanın gerekçelerini yansıtmaktadır. Eğer egemenlik ve hegemonya mücadelesi veren büyük bir gücün ağzından “reel politik” sözleri dökülüyorsa, bu, o gücün varlığı ve çıkarlarının kabul ve teslim edilmesi anlamına gelmektedir. Yani büyük bir gücün jeopolitik ve jeostratejik çıkarlarına bağlanmış politik, diplomatik, ekonomik ve askeri bir dayatmanın itirazsız kabul edilmesini politik gerçek yapmak anlamına gelmektedir.

Özellikle bağımlı ülkelerin yöneticilerinin ağızlarından şöyle sözler duymak neredeyse olağan hale gelmiştir: “Adamlar süper güç, gelip kapımıza dayanmışlar, bizden istekleri şunlar, bunları nasıl reddedebiliriz ki? Onlarla karşı karşıya gelmek akıllıca bir iş mi? Taleplerini karşılamak daha gerçekçi olmaz mı?” Bu teslimiyet politikasının adı “reel politik”tir. Mevcut koşulları –“gerçekleri!”– olduğu gibi kabullenme, kendinden istenileni gönüllü veya gönülsüz yerine getirme politikasıdır, reel politik. Reel politiği savunanlar, karşı koymayı, durumu değiştirmeyi akıllarının ucundan bile geçirmez.

Bu yanıyla, iktidarda kalabilmek için büyük güçlerle işbirliği yapan sınıfların politikasıdır reel politik. Reel politikçi “ABD Irak’a saldıracak, Irak’ın direnmesi mümkün değil, ABD Türkiye’den şunları istiyor, bunları yerine getirmek, ‘bir koyup üç almak’ en gerçekçi politika değil midir?” diye düşünür ve eğer kendisini engelleyen karşı bir güç –halkın muhalefeti, egemen klikler arasında görüş ayrılıkları vb.– yoksa, kendisinden istenilenleri yerine getirir. Bunun adı, işbirlikçi literatürde, “politika dahiliği”dir. Bazı politikacıların ağzından dökülen “politika olabilecekleri yapma sanatıdır” tespitleri, reel politiğin günlük politikaya yansımış hali gibidir. Olabilecek olanı değil, olmasını gerekeni yapmaya çalışma, koşulları zorlama, kendi güçlerini buna göre hazırlama, buna uygun bir çalışma içerisine girme, reel politikçinin ilgi alanına girmez.

TÜRKİYE VE JEOPOLİTİK KONUMU

Türkiye’nin jeopolitik konumu ve bunun önemi üzerine yazılanları toplasak, her halde ciltler dolusu kitap eder. Jeopolitik teorilerde, Türkiye’nin konumu genelde şöyle tarif edilmektedir: “Türkiye üç kıt’anın birleşme noktası üzerinde bulunmaktadır; doğuyu batıya, batıyı doğuya, kuzeyi güneye, güneyi kuzey açıp kapamaktadır. Üç kıt’anın menteşesi durumundadır. Üç kıt’aya vurulan kilit ve aynı kilidi açan anahtar değerindedir. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’ın bileşkesi üzerindedir. Dünya adasının iki iç denizine (Akdeniz, Karadeniz) kıyıları bulunmaktadır ve bu iki denizi bağlayan Boğazlar’a sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti çok değerli bir arsa üzerinde kurulmuştur.” (Suat İlhan) “Arsa değerli” olunca, bu arsayı pazarlamayı kendisine görev edinmiş işbirlikçiler de elbette eksik olmayacaktır. “Memleketi pazarlıyoruz” sözleri, kuşku yok ki, bu çerçevede gerçek anlamına kavuşmaktadır.

İşbirlikçi politikacı, ülkenin bu “jeopolitik” konumundan kendisi için gerekli olan işbirlikçi ve teslimiyetçi gerici politikayı çıkarmış, ülkeyi binbir bağla emperyalizme bağlamıştır. Bu politika, ülkeyi yöneten egemen sınıfın çıkarlarının da zorunlu bir sonucudur. Bu sınıflar, büyük bir gücün desteğini arkalarını almadan egemen sınıf olarak kalma ve iktidarlarını sürdürme şansına pek fazla sahip değildirler. Halkla karşı karşıya kaldıklarında, halkın kendilerinin hakkından geleceğini çok iyi bilmektedirler. Ülkeyi yönetenlerin, bulundukları coğrafyayı özellikle ABD’nin çıkarlarını savunma ve geliştirme yönünde kullandıkları bilinmektedir. Egemen sınıfların dönem dönem ABD ile sorunlar yaşamasının nedeni, ABD’nin komşu ve çevre ülkelere yönelik politikaları ile çelişkiye düşmekten ziyade, ülkenin temel iç politika kaygılarının –Kürt Sorunu– giderilememesidir. Bu konuda Kürtlerin başı üzerinden yapılacak bir anlaşma, egemen sınıflar için pürüzleri giderecektir.

Vurgulamak gerekir ki, bütün burjuva, gerici sınıflar gibi, Türkiye egemen sınıflarının da, bölgelerinde iştahlarını kabartan çıkarları ve bunlar üzerinden geliştirdikleri hesapları bulunmaktadır. Ne var ki, egemen sınıflar, kendi başına ve “bağımsız” olarak, büyük güçler, çıkarları ve politikalarıyla uyumlanmadan, bunları uygulayacak güce sahip değildirler. Onlar, esasta, ABD emperyalizminin çıkarlarının bekçiliğini yapma ve onu geliştirme pozisyonundadırlar. Örneğin Irak’a müdahalenin desteklenmesi, İran’a saldırılması Türkiye’nin çıkarına değildir, ama hakim sınıflar, kendilerine dayatılan politikaya boyun eğmekten başka çare görememekte, en uc noktada, 1 Mart tezkeresi günlerinde olduğu gibi aşağılanmayı göze alarak, bütün istekleri karşılamaktan “kaytarmakta”dır. Ülkenin petrol ve doğal gaz geçiş merkezine, dolayısıyla adeta dev bir petrol ve gaz borusuna dönüştürülmesi de, ülkenin ve halkın çıkarına değildir. Ne var ki, büyük patron ABD böyle istemektedir ve ülke, bu yoldan, çıkar çatışmalarının merkezine itilmektedir. Türkiye egemen sınıfları, Orta Asya’ya, –Türki Cumhuriyetler’e– yöneldiğinde de, kendi bağımsız çıkarlarını, bu ülkelerle kardeşçe ilişkiler kurmayı değil, buraları Batı’ya, özellikle ABD’ye bağlamanın aracı olarak görev yapmaktadır. Bu politikadan en küçük bir sapma bile, büyük patronun tepkisini çekmeye yetmektedir. Zaman zaman çıkarların çelişmesi gündeme gelse de, hemen her seferinde, egemen sınıflara gerekli “balans ayarı” yapılmaktadır.

Bu bölümde kısaca belirtmek gerekir ki, bugünün dünyasına, bu dünyanın ilişkilerine yön veren çıkarların ışığında bakıldığında; Türkiye’nin jeopolitik konumu önemlidir ve bu nedenden dolayı da, sürekli olarak büyük güçlerin egemenlik mücadelesinin odak noktalarından birisi olmuştur. Coğrafyanın barış ve kardeşliğin, halklar arasında dostluğun geliştirilmesinin aracı değil de, düşmanlıkların ve çatışmaların aracı haline getirilmesinin nedeni, egemen –kapitalist emperyalist sistem– dünya sistemidir. Bu sistem ortadan kaldırılmadan, coğrafya, sefası sürülecek değil, cefası çekilecek yer olarak kalmaya devam edecektir.

GENEL SONUÇLAR

Burada jeopolitiğe ve jeopolitik teorilere yöneltilen eleştirilerden, elbette işçi sınıfının ve onun politikacılarının jeopolitiğe ilgisiz kalmaları gerektiği gibi bir sonuç çıkarılamaz. Sorun, egemen sınıf politikacılarının ağızlarına sakız ettikleri jeopolitik, jeostrateji gibi kavramların ardında yatan gerçekleri anlama ve bunları bütün açıklığı ile işçi ve emekçi halka anlatma sorunudur. Eğer bugünkü dünyaya yön veren ilişkiler emperyalizm üzerine kurulmuşsa, işçi sınıfı politikacısı da, ülkeyi bekleyen tehlikeleri, ülkenin sürüklenmek istendiği yeri teşhir etmek, emperyalizme teslimiyeti savunan egemen sınıf politikalarına karşı mücadeleyi örgütlemek görevi ile karşı karşıyadır.

Halka ve emekçi yığınlara, egemen sınıfların jeopolitika ve jeostrateji “gereği” savundukları “reel politika”nın, gerçekte hangi çıkarların bekçiliğini yapmak anlamına geldiğini açıklamak ve buna karşı mücadele örgütlemek, işçi sınıfı politikacısının, sınıf bilinçli işçinin temel görevleri arasındadır. Örneğin ABD’nin, Irak’ı, bu ülkeye demokrasi getirmek için değil, petrole ve doğal zenginliklere sahip olmak, Körfez Bölgesi’ne iyice yerleşmek, bu bölgenin halklarına boyun eğdirmek ve diğer emperyalistler karşısında stratejik avantaj elde etmek için işgal ettiğini işçi ve emekçi yığınlara anlatmak, onlarda anti-emperyalist bilinç geliştirmek ve bunun ülkenin bağımsızlığı için pratik mücadeleye dönüşmesini sağlamak, bu politikanın önemli halkalarından birisidir.

Bunun gibi, GOP nedir, neyi amaçlamaktadır, burada Türkiye’ye hangi uğursuz rol biçilmektedir, ülke nereye doğru sürüklenmektedir vb..? Bütün bunlar, günlük politikanın konusudur ve işçi sınıfının politikacısı, sınıf bilinçli işçi, bütün bu sorunları, sadece dış politika sorunları olarak değil, iç politikanın temel sorunları olarak da tartışmak, tartıştırmak, karşı mücadelenin örülebilmesi için kullanmak durumundadır.

Eğer sınıfın politikacıları, işçi sınıfının aydınlanmış ileri unsurları, emperyalist politikacıların ve onların yerli işbirlikçilerinin hangi gerici çıkarlar için mücadele ettiklerini iyi anlar ve geniş emekçi kesimlerine anlatabilirse; yani jeopolitik, jeostrateji, reel politik gibi kavramlar, işçi politikacının literatürüne emperyalist strateji ve politika, güç ve hegemonya mücadelesi, bağımlılık ilişkisi ve teslimiyetçi politikalar, bunların ilan edilen gerekçeleri olarak girerse, emperyalist, gerici politikaların şifreleri bir bir çözülmüş ve halkın karşı mücadelesinin önü açılmış olur. Bundan ötesi, artık, işçi sınıfının strateji, politika ve taktiklerini ilgilendirmektedir ve onun konusudur.

ABD Emperyalizminin İdeolojik Bir Silahı Olarak Jeopolitik

Amerikan emperyalizminin “bilge” yardakçıları, ABD’nin dünya egemenliği emelini temellendirmek üzere, Anglosakson ırkın üstünlüğüne dair insanlık düşmanı fikirleri yaygınlaştırıyor ve çekinmeksizin emperyalist saldırganlığı propaganda ediyorlar. Amerikan savaş kışıkırtıcılarının ideolojik cephaneliği arasında, oldukça saldırgan hedef saptamaları ve apaçık haydutça ilkeleriyle, jeopolitik olarak nitelenen teori, özellikle dikkat çekmektedir. Bu gerici sahte teori, tekelci kapitalizminin şovenist çevreleri için önemli bir ideolojik hizmet görmektedir. İşlevi ve uydurma teorik çıkış noktaları bakımından, jeopolitiğin; emperyalist ideolojinin ırk teorisi, kozmopolitizm, Yeni-Malthusçuluk vb. varyantlarıyla birçok ortak yönleri bulunmaktadır.

Modern kapitalizminin temel ekonomik yasasının belli başlı çizgileri ve gereklerini Stalin şöyle açıklar: “Belirli bir ülkenin halkının çoğunluğunu sömürerek, iflasa sürükleyerek ve yoksullaştırarak, diğer ülkelerin ve hele geri kalmış ülkelerin halklarını boyunduruğu altına alarak ve sistemli bir biçimde talan ederek; ve ensonu, savaşlarla ve en yüksek kârlar sağlamak için ulusal ekonomiyi askerileştirerek azami kapitalist kârı sağlamak.”[1] Emperyalist burjuvazinin saldırgan politikasının ve gerici ideolojisinin temel çizgilerinin –pervasız sömürü ve saldırganlık ideolojisinin– gerisinde, modern kapitalizminin bu temel ekonomik yasası durmaktadır.

Jeopolitikçiler, coğrafi faktörlerin toplumun yaşamında tayin edici bir etkisi olduğunu iddia ederek, emperyalist yayılmacılığı ve fetih savaşlarını haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar. Jeopolitik; sosyal-darwinci faraziyelerle hareket etmekte ve emperyalistlerin kendi aralarındaki ve barışsever halklara karşı gerçek mücadelesini “herkesin herkese karşı mücadelesi” olarak (ki bu mücadele de, sözüm ona genel ve ebedi biyolojik “varlık mücadelesi”nin bir türüydü!) yansıtmaktadır. Coğrafi alan uğruna mücadele, saldırgan savaşlar, “güç politikası” – jeopolitikçilere göre, bütün bunlar, her toplumun yaşamında süreklilik arzeden, doğal ve zorunlu olaylardandır, toplumların sınıfsal yapılarına bağlı değillerdir.

Vurgulamak gerekir ki, ideolojik bir silah olarak jeopolitik, uluslararası gericiliğin koçbaşı konumunda olan emperyalist devletlerde en çok revaçtadır. Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın arifesi ve esnasında bu koçbaşı konum, Hitler Almanyası ile faşist Japonya’daydı. “Mihver Devletler”de, dünya egemenliğini elde etmeye dönük çılgınca planları temellendirmek için, “ırk teorisi”yle içiçe olan jeopolitik, resmi bir politik felsefe mertebesine yükseltilmişti. Başta general Haushofer olmak üzere, Alman faşist jeopolitikçiler, yabancı toprakların ilhak edilmesiyle ve başka ülkelerde milyonlarca insanı fiziki olarak imha ederek “Alman üstün ırkı için” (doğrusu Alman tekelci sermayedarlar için) “yaşam alanı” (Lebensraum) yaratılması zorunluluğunun çığırtkanlığını yapmaktaydılar. Aynı şekilde, Japon adalarının mutlak olarak aşırı nüfus ile dolup taştığı içerikli adi iddiayı yayan Japon faşist jeopolitikçiler de, sınırsız saldırganlığı propaganda etmekteydiler. Bu propagandaları esnasında da, kötü ünlü “Doğu Asya refah bölgesi”nin yaratılması sloganını kullanmaktaydılar.

Ancak görünen o ki, emperyalistler, tarihin deneylerinden hiçbir şey öğrenmemişlerdir. Zira, zamanında Hitler faşistleri tarafından uygulanan jeopolitik, şimdi aynı iddialarla ortaya çıkan Amerikalılar tarafından “dünyanın yönlendirilmesi”nin unsuru haline getirilmiştir.

Bugün ABD, jeopolitiğin merkezidir. Ve bugün jeopolitiğin propagandasıyla uğraşanlar, genellikle, kitleleri aptallaştırmaya dönük “teorik” çalışmalarını, Amerikan istihbarat teşkilatındaki pratik çalışmayla birleştiren burjuva ideologlarıdır.

“Siyasal bilimler profesörü” N. Spykmen, esasında, İkinci Dünya Savaşı yıllarında kaleme aldığı kitaplarda (“Dünya Politikasındaki Amerikan Stratejisi” -1942 ve “Dünyanın Savaş Sonrası Düzeninin Coğrafyası” -1944) Amerikan faşist jeopolitiğinin temellerini ortaya koymuştur. Spykmen, güç kültünü, doğal ve gerekli bir şey olarak göklere çıkarıyor ve “ABD’nin dünyayı yönlendirme hakkının” coğrafi faktörler ile önceden belirlenmiş olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. ABD’nin, aralarında; 1944 yılında yayınlanan “Deniz Aşırı Üsler” adlı kitabın yazarı Weller ile, Kuzey Atlantik Birliği’nin kuruluşunu coğrafi faktör düşüncesine dayandıran Lippmann’ın da bulunduğu burjuva gazetecileri, jeopolitik için yoğun bir propaganda çalışması sürdürmekteydiler ve hâlâ da sürdürmektedirler. ABD’nin artık açıktan saldırgan bir dış politikaya yöneldiği son yıllarda, jeopolitik konulu bayağı edebiyat furyası daha da arttı. Örneğin; “Yeni Dünya Pusulası” (1949) ve “Asya’nın Değişen Haritası” adlı seçme eserlerde ve Strauß-Hupe ve Possoni’nin yazdıkları “Uluslararası İlişkiler” adlı kitapta, kılı kırk yaran bir tarzda “coğrafi faktörlere” dayanılarak, ABD’nin dünyanın tüm bölgelerinde sınır tanımayan yayılmacılığı meşrulaştırılmaktadır. Bu bakımdan, Kiffer’in 1952 yılında çıkan “Dünya Gücünün Gerçeklikleri” adlı kitabı bariz küstahlığıyla dikkat çekmektedir. Kiffer, burada, SSCB ve halk demokrasisi ülkelerine karşı bir savaşın kaçınılmaz ve zorunlu olduğunu açıklamakta; bu öngörüsünü de, “devletlerin hayatta kalma mücadelesi” soyut teziyle, ABD’yi sözüm ona dünya egemenliğini ele geçirmeye zorlayan coğrafi faktörlerle temellendirmektedir.

Eğer ABD emperyalizmi, Avrupa, Asya, Afrika, Latin Amerika ve Avustralya’da yabancı toprakları ele geçiriyorsa, jeopolitikçiler, bu haydutluğu, Amerikan sınırları ve “güvenlik bölgeleri”nin doğal ve kaçınılmaz genişlemesi olarak lanse ediyorlar. Eğer ABD militaristleri yeni bir dünya savaşını hazırlıyor ve Kanada, Grönland, İzlanda, Norveç, Yunanistan, Türkiye, Japonya ve Tayvan’da olduğu gibi, yeni askeri üsler kurarak, ülkelerin ulusal bağımsızlıklarını ihlal ediyorsa, jeopolitikçiler; bu hamlelerin, sadece, devlet sınırlarını tanımayan yeni bir coğrafyanın, sözümona “global coğrafya”nın kaçınılmaz bir sonucu olduğunu iddia ediyorlar.

*

Jeopolitikçiler, kitleleri yanıltmak ve aptallaştırmak için, şu veya bu emperyalist ülkenin dış politikasını, yabancı topraklar üzerindeki hak talebini ve dünya egemenliği emellerini, söz konusu ülkenin ekonomik, politik ve fiziki coğrafyasıyla açıklamaktadırlar.

Jeopolitikçiler, idealist ve metafizikçidirler. Düşüncelerinin hareket noktası olarak, toplumun maddi yaşamının koşullarından birisini –mutlak kavram haline getirdikleri coğrafi çevreyi– esas alıyorlar; ancak bu arada, toplumun maddi yaşamının en önemli, tayin edici koşulu olan maddi ürünlerin üretim tarzını görmezden geliyorlar. Jeopolitikçiler; politikanın, ideolojinin ve insanların ruhsal yapılarının coğrafi faktörlerin etkilerine bağlı olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar; ne var ki, coğrafyayı ve coğrafi koşulları tamamıyla keyfi, öznel-idealist bir anlamda yorumluyorlar. Ve elbette bunu yaparken de, emperyalistlere yarar sağlayan her şeyi bir “coğrafi gerçek” olarak lanse ediyorlar.

Jeopolitikçilerin düşüncelerinin kalkış noktaları her bakımdan tutarlılıktan yoksundur. Yüzeysel coğrafyacılık, sosyal-darwincilik, kozmopolitizm, ırk teorisi ve Yeni-Malthusçu zırvalardan meydana gelen eklektik bir karışımı meydana getirmektedir.

Irk düşmanlığı propagandası, jeopolitikçilerin yazılarının unsurlarından biridir. Örneğin Amerikan jeopolitikçilerinden Huntington, “Uygarlığın Ana Dürtüsü” adlı kitabında; Anglosaksonların, ırklarından gelen has “tam değerliliği ve hayatiyetliliği” ile ABD’nin “olağanüstü” coğrafi koşullarına işaret ederek, Amerikalıların; tüm dünyayı “uygarlaştırmaya”, yani anlayacağınız, kötü ünlü Amerikan yaşam tarzını tüm ülkelere yaymaya ve tüm halkları ABD tekelci sermayesinin köleleri yapmaya yetenekli olduklarını iddia etmektedir.

Jeopolitikçiler, insanlık düşmanı Yeni-Malthusçu “argümanlar”dan da epeyce yararlanmaktadırlar. Bu bakımdan, jeopolitik makalelerden derlenen “Yeni Dünya Pusulası” adlı kitap çarpıcıdır. Bu makelelerin çoğunda, dünyanın mutlak olarak fazla nüfusa sahip olduğuna dair Yeni-Malthusçu yalanın propagandası yapılmaktadır. Yeni-Malthusçular ve jeopolitikçiler; güya “fazlalık oluşturan insanların” her türlü araçla imhasını gerekli kılan bu “fazla nüfusa”, “coğrafi koşulların kötüleşmesi”ne vb. işaret ederek; gerçekte, doğrudan kapitalist sistemin varlığından kaynaklanan işsizliği, yoksulluğu, açlığı ve saldırganlık savaşlarını haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar.

Jeopolitikçilerin ana metodu; bir ülkenin coğrafi durumu, sınırları, nüfusunun yoğunluğu ve artışı, sahip olduğu hammadde kaynakları gibi politik ve ekonomik coğrafya kavramlarıyla; iklim, kıtaların durumu vb. fiziki coğrafya kavramlarının gayri bilimsel kullanımına dayanmaktadır.

Jeopolitikçiler, coğrafi faktörlerin bir ülkenin dış politikası ve savaş stratejisi için tayin edici olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Örneğin Strauß-Hupe ve Possoni, yukarıda adı verilen kitapta, “uluslararası ilişkilerin coğrafi faktörler tarafından koşullandığını” iddia etmektedirler. Jeopolitik, toplumun yaşamındaki coğrafi faktörlerin rolünün abartılması ve çarpıtılması üzerinde yükselmektedir.

Denilebilir ki, burjuva sosyolojinin ırk teorisi ve Malthusçulukla içiçe geçen coğrafi akımı, kapitalizmin tekel öncesi gelişme aşamasında burjuvazinin ideolojik bir silahına, kapitalist sömürüyü meşru kılmanın bir aracına dönüşmüştür. Emperyalizm çağında ise, burjuva sosyolojisinin bu coğrafi akımı, özellikle uluslararası ilişkileri konu edinen ve böylelikle emperyalistlerin yayılmacı dış politikasını meşrulaştırmaya çalışan jeopolitiğe dönüşerek yozlaşmıştır. Jeopolitiğin fikir babalarından olan ve Hitlerci ve Amerikan jeopolitikçilerince göklere çıkarılan Friedrich Ratzel, bir ülkenin politikasının, o ülkenin bölgesinin çapı, coğrafi durumu ve sınırlarının karakteri tarafından belirlendiğini iddia etmekteydi. Ratzel tarafından geliştirilen saçma ve koyu gerici bir düşünceye göre, küçük gezegenimizde yalnızca bir devlete yetecek mekan bulunmaktadır. Ratzel, aklısıra bu düşüncesiyle, Alman emperyalizminin dünya egemenliği talebini temellendirmeye çalışıyordu.

“Jeopolitik” kavramını ilk kez ortaya atan İsveçli gerici sosyolog Kjellen, “Yaşam Biçimi Olarak Devlet” adlı kitabında (1916), emperyalist devleti, varlığını sürdürme mücadelesinde mekanda genişlemek zorunda olan canlı bir organizma olarak ele almaktaydı.

Modern Amerikan faşist jeopolitiğin kurucusu Spykmen, Amerikan emperyalizminin sınır tanımayan saldırganlığının haklılığını göstermek için şunu söylemektedir: “Dünya politikası sadece ve sadece zor veya coğrafi gerçeklik tarafından yönlendirilmektedir.” Burada durmayan Spykmen, tek başına dünyanın verili biçiminin bile, ahlakı ortadan kaldırdığını ve zayıf olanların güç sahibi olanlar tarafından imhasını buyurduğunu savunan akıl almaz bir iddiayı ileri sürmüştür.

Görüldüğü gibi, Almanya’da jeopolitiğin kurucusu ve emperyalizmin ilk döneminde etkin olan Ratzel’den, bugünün modern, üçüncü bir dünya savaşının patlak vermesi için faaliyet yürüten Amerikan faşist jeopolitiğinin propagandacılarına kadar, bu emperyalist “teori”nin tüm taraftarları; yayılmacılık ve saldırganlık politikalarının coğrafi durum tarafından koşullandığı yalanına dayanan teze sarılmaktadır.

Yüzeysel coğrafyacılığın sert bir eleştirisini, zamanında, başta N. G. Çernişevski olmak üzere, Rus devrimci demokratları da yapmıştı. “Hiçbir coğrafi koşul ile” diye yazmaktaydı Çernişevski 1857’de, “Brezilya’nın Kuzey Amerika’dan neden o kadar geri kaldığı açıklanamaz: Brezilya kıyıları ne ölçüde Kuzey Amerika kıyılarından daha kötüdür? Ne ölçüde Amazon nehri Mississipi’den kötüdür? Örneğin Sicilya toprağı ve iklimi tarım için İngiltere’dekinden çok daha elverişli değil midir?” “Klişe laflardan biridir” diye devam ediyordu Çernişevski, “‘Güney halkları hantaldır, yani sıcak iklim onların enerjilerini sınırlamakta’. Bu bayağı boş bir laftır, başka bir şey değil. Kötü huylar ve erdemler sadece şu veya bu bölgeye münhasır şeyler değildir.

Toplumun gelişmesinde coğrafi ortamın rolü sorununun bilimsel olarak temellendirilmiş bir çözümünü, toplumun gelişme yasalarının gerçek bilimi olan tarihsel materyalizmin kurucuları Marx, Engels, Lenin ve Stalin sunmuşlardır. “Diyalektik Ve Tarihsel Materyalizm” adlı çalışmasında Stalin, toplumun gelişmesinde coğrafi ortamın rolünü ortaya koymuştur. Hiç şüphesiz, coğrafi ortam, “toplumun maddi yaşamının koşulları” arasında yer almaktadır. Toplumun maddi yaşamının sürekli ve gerekli bir koşulu olan coğrafi ortam, tartışmasız olarak toplumun gelişmesini etkilemekte, bu gelişmeyi hızlandırmakta veya yavaşlatmaktadır. Coğrafi ortam ile toplum arasındaki karşılıklı ilişkinin karakteri ve dolayısıyla coğrafi ortamın toplumun yaşamı üzerindeki hızlandırıcı veya yavaşlatıcı etkisi, öncelikle bu coğrafi ortamın özgünlüklerine bağlı değildir, tersine, üretim tarzına, yani toplumun üretici güçlerinin ve insanların üretim ilişkilerinin karakterine bağlıdır. “Üç bin yıllık bir süre içerisinde Avrupa’da” diye yazar Stalin, “birbiri ardından üç ayrı toplumsal sistem gelip geçmiştir: İlkel komünal sistem, köleci sistem ve feodal sistem. Avrupa’nın doğusunda, Sovyetler Birliği’nde ise ard arda dört toplumsal sistem birbirini izlemiştir. Oysa bu süre içerisinde Avrupa’nın coğrafi koşullarında ya hiçbir değişme olmamış ya da coğrafyaya geçmeyecek kadar küçük değişiklikler olmuştur. Ve bu çok doğaldır. Coğrafi ortamda az çok önemli değişikliklerin olması için milyonlarca yıl gereklidir; oysa insanların toplumsal sisteminde çok önemli değişiklikler için bile birkaç yüz yıl ya da birkaç bin yıl yeterlidir.[2] Stalin şu sonuca varır: “Coğrafi ortam, toplumsal gelişmenin ana nedeni, belirleyici nedeni olamaz. Çünkü, on binlerce yılda hemen hemen hiç değişmeyen bir şey, birkaç yüzyılda köklü değişikliklere uğrayan bir şeyin gelişmesinin ana nedeni olamaz.[3]

Coğrafi ortamın toplum üzerindeki etkisinin asla belirleyici olmadığı ve olamayacağı, coğrafi ortamın toplumun maddi yaşamının koşullarından sadece biri olduğu, ama gelişmesinin itici gücü olmadığı doğrultusundaki Marksist-Leninist tez, jeopolitikçilerin sahte teorik konstrüksiyonlarını ve bir ülkenin iç ve dış politikasının coğrafi koşullanmışlığına dair savlarını yerle bir etmiştir.

Emekçi kitlelerin yoksulluğunda emperyalist burjuvazinin sorumluluğunu örtbas etmek için jeopolitikçiler, toplumun doğaya kölece bağımlılığının kaçınılmaz olduğunu iddia etmektedirler. Adı geçen Kiffer şöyle yazmaktadır: “İnsanın, iklim bakımından elverişsiz yerlerle ilgili yapabileceği tek bir şey vardır: oraları terk etmek.

Gerçek şu ki, toplumun çıkarları doğrultusunda doğaya karşı mücadelede, mevcut üretici güçlerin değerlendirilip harekete geçirilmesinin, dahası üretici güçlerin kendisinin daha da geliştirilmesinin asıl engeli, köküne kadar köhneleşmiş kapitalist düzenin kendisidir. Tam da bu nedenle (yani iddia edildiği gibi, toplumun elverişsiz doğa koşulları karşısındaki “kadervari bağımlılığı” nedeniyle değil), tekelci kapitalizmde, gerçekten de çok sayıda bölge hiç ya da oldukça sınırlı bir biçimde değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği’nin deneyimlerinin de ortaya koyduğu gibi; yeni, sosyalist bir altyapının kurulması ve sosyalist üretim ilişkilerinin zaferi ardından, durum radikal bir biçimde değişmektedir. İnsanlar, o zaman, sadece şu veya bu coğrafi koşulun olumsuz etkisine karşı durma konumuna gelmiyorlar; aynı zamanda, coğrafi ortamı, toplumun çıkarları doğrultusunda büyük çapta değiştirme imkanlarını da elde ediyorlar: Ormanlar yetiştirmek, büyük kanallar ve su rezervleri oluşturmak, nehirleri yönlendirmek, toprağı ve nihayetinde iklimi de geniş bir çapta düzeltmek gibi.

Hiç şüphesiz, coğrafi faktörler bir ülkenin dış politikasını belirlemez, belirleyemez, aynı şekilde, savaşların da nedeni olamaz. Olgular göstermektedir ki, bir ülkenin, coğrafi koşullarında değişiklik olmaksızın, dış politikası radikal bir biçimde değişebilmektedir.

Nitekim, Amerikan burjuvazisinin, 18. yüzyılın ikinci yarısında, ABD’nin İngiliz boyunduruğundan kurtuluşunu hedefleyen politikası; emperyalist ABD burjuvazisinin, yeni bir dünya kıyımını kışkırtmayı ve Avrupa, Asya ve diğer kıtaların halklarını köleleştirmeyi amaçlayan bugünkü koyu gerici, saldırgan politikasından çok farklı değil midir?

Bir ülkenin dış politikası, eğer o ülke topraklarında yeni bir toplumsal düzen kurulmuşsa, çok daha büyük değişikliklerle yüz yüze gelir. Nitekim; barış, demokrasi ve sosyalizm için mücadelelerinde halkların kalesi olan Sovyetler Birliği’nin ilerici ve barışsever dış politikasıyla, Çarlık Rusya’sının gerici ve emperyalist politikası arasındaki fark, gece ve gündüz gibi değil midir?

Açıktır ki, devletlerin dış politikası, coğrafi koşullarca değil, tersine, bu devletlerde egemen olan sınıflar tarafından dikte edilmektedir. Lenin’in klasik tanımına göre, politika, ekonominin yoğunlaşmış bir ifadesidir. ABD, İngiltere, Fransa ve diğer emperyalist devletlerin politikası, tekelci kapitalizmin ekonomisinin yoğunlaşmış ifadesidir.

Jeopolitikçiler, yalnızca coğrafi faktörlerin rolünü çarpıtmakla yetinmiyorlar, çok sık yaptıkları diğer bir şey de, Malthusçu sosyal-darwinci tezlere başvurmaktadır. Bu teze göre, toplum içinde –gerek tek tek insanlar arasında, gerekse uluslararası ilişkiler düzeyinde– ezeli ve kaçınılmaz bir “varlık mücadelesi” cereyan etmektedir. Devletler arası ilişkilerde orman kanununun hüküm sürdüğünü iddia eden bu “tez”, burjuva sosyolojisinde “gücün felsefesi” olarak dillendirilmektedir. Örneğin Kiffer; uluslararası hukukun ortadan kaldırılması gerekliliğinden söz etmekte, utanmaz bir sinizmle, uluslararası ilişkilerde tek olanaklı yöntemin gangster yöntemi olduğunu iddia etmektedir: “İhtiyaç duyuyorum, istiyorum, alıyorum!

Doğadaki varlık mücadelesi ve doğal ayıklanma hakkındaki Darwinci tezlerin olduğu gibi toplumsal yaşama aktarımı, emperyalist devletin, enine büyüyen biyolojik bir organizmayla özdeşleştirilmesi, saldırganlık ve savaşların hayvanların birbiri tarafından yenilmesine benzeştirilerek “ebedi” ve “değişmez” görüngüler olarak lanse edilmesi – işte bilimdeki gerçek yamyamlar olan jeopolitikçiler, ırk teorisyenleri ve Yeni-Malthusçular için karakteristik olan bunlardır.

Lenin, “Materyalizm ve Ampiriyokritisizm” adlı eserinde, Machçı sosyologların, bütün modern burjuva sosyolojisi için tipik olan yöntemlerini teşhir etmişti; ve soyut “evrensel yasalar”ın ve “biyolojik”, “energetik” vb. kavramların toplumsal görüngülere uygulanmasının hiçbir anlamı olmadığını, bunların boş laflar olduğunu vurgulamıştı. “Hiçbir şey” diyordu Lenin, “krizler, devrimler, sınıf mücadeleleri vb. görüngülere, ‘energetik’ veya ‘biyolojik-sosyolojik’ etiketi yapıştırmak kadar kolay değildir, ama hiçbir şey de bu etkinlik kadar daha verimsiz, skolastik, ölü değildir.

Modern kapitalist toplumda insanlar arasında tüm alanlarda çetin bir mücadele sürmektedir. Ancak, bu, biyolojik olana benzeyen bir “varlık mücadelesi” değil, tersine; iki uzlaşmaz sınıf –bir tarafta emperyalist burjuvazi ve işbirlikçileri, diğer tarafta tüm emekçilerin başında bulunan proletarya– arasındaki mücadeledir, ve yanı sıra emperyalistlerin kendi aralarındaki mücadeleleridir. Emperyalist burjuvazi, kapitalizmin, artık çoktan toplum tarafından biriktirilen üretici güçlere denk düşmeyen, eski, tarih tarafından yok olmaya mahkum edilmiş üretim ilişkilerinin taşıyıcısı ve koruyucusudur. Proletarya ise, üretici güçlerin karekterine tekabül eden yeni üretim ilişkileri, sosyalist üretim ilişkileri uğruna mücadele edendir. Uluslararası arenada çeşitli ülkelerin emperyalistleri arasında hammaddeler, pazarlar ve azami kârların güvence altına alınması için bir mücadele sürmektedir. Kapitalist kampın devletleri ile sosyalist kampın devletleri arasında keskin bir sınıf mücadelesi yaşanmaktadır: Amerikan-İngiliz bloku, emperyalizmin muhafaza edilmesi ve sağlamlaştırılması, tüm ülkelerin ulusal bağımsızlığının tasfiyesi ve dünyanın faşistleştirilmesi için mücadele etmekte; Sovyetler Birliği ile halk demokrasisi ülkeleri ise, emperyalizme, onun saldırganlığına karşı, halkların daha güzel bir geleceği, halklar arasında kalıcı demokratik barışın güvence altına alınması ve barışsever ulusların dostane işbirliğinin her bakımdan güçlendirilmesi için mücadele etmektedirler.

*

ABD emperyalistlerinin tüm ülke ve kıtaların Amerikanlaştırılmasını amaçlayan çılgın programı, boyutları bakımından, Alman ve Japon faşistlerinin saçma planlarını dahi geçmektedir. Özel bir Amerikan jeopolitik tasarım olan “global coğrafya”yı yaratan bugünün Amerikan jeopolitikçileri, hak iddialarının utanmazlığı bakımından, Alman faşist öncüllerini de geride bırakmaktadırlar. Seyyar sınırlar tezinin artan propagandası olsun, tüm dünyanın fethedilmesinin araç ve yolları üzerine “jeostratejik” düşünceler olsun, bütün bunlar, bu tasarımdan esinlenmektedir.

“Deniz Aşırı Üsler” kitabında Weller şunları yazmaktadır: “Günümüzde Amerikan sınırları nerededir? Hiçbir yerde ve her yerde: Amerika yer kürenin tümünde mücadele ediyor.” “Alışmaya başladığımız düşünce” diye belirtilmekte “Yeni Dünya Pusulası” kitabında, “şuna dayanmakta: nerede Amerikan çıkarları tehlikedeyse, ulusal güvenlik bölgemizin sınırları da oradadır.” Hitlerci jeopolitikçiler, efendilerinin planları doğrultusunda, bazen o sınırı, bazen de bu sınırı keyfi bir biçimde Almanya’nın “doğal” sınırı olarak açıklarken, Amerikan faşist meslektaşları, tüm yerküresini ABD’nin “güvenlik bölgesi” olarak tanımlıyorlar. Ve ABD’nin Güneydoğu Asya’daki “güvenliğin savunulması” üzerine koparttıkları histerik yaygaralarla; Kore’deki Amerikan-İngiliz müdahalesi, Çin adası Tayvan’ın ilhakı ve Çin’in köy ve kentlerine hava saldırıları gibi cani saldırganlıklarını haklı çıkarmaya çalışıyorlar.

Ancak, ne jeopolitikçiler, ne de gericiliğin diğer ideologları, Amerikan ve İngiliz askerlerini, Kore ve Çin’de kendi ülkelerinin sınırları ve güvenliğini savundukları konusunda ikna edebilirler.

Amerikan faşistleri, özellikle de İngiliz jeopolitikçi Mackinder’in coğrafi “araştırmalar”ına dayanarak, Sovyetler Birliği’nin, sözüm ona coğrafi konumunun Avrasya kıtasının tam ortasında bulunuşundan kaynaklanan bir saldırganlığı içinde taşıdığı masalını yaymaktadırlar. Jeopolitik yazında, son dönemlerde, Çin Halk Cumhuriyeti ile ilgili benzer “saldırganlık kanıtları” saptanmaktadır.

Kiffer’in kitabında, birinci sayfasından sonuncu sayfasına kadar, SSCB ile ABD arasında patlak verecek bir savaşın kaçınılmazlığı tezi propaganda edilmektedir. Fakat bu tezle ilgili az çok ciddiye alınabilir argümanlar ortaya konulmamakta; yerine, “jeopolitiğin yasaları”ndan, “SSCB’nin saldırganlığı”na dair histerik yaygaralar ve boş ve anlamsız benzeşimlerden dem vurulmaktadır.

Ne var ki, sözüm ona Sovyetler Birliği tarafından gelecek bir saldırı tehlikesi üzerine yapılan adi propagandayı kanıtlayacak hiçbir olgu bulunmamaktadır. Zira, Sovyetler Birliği, devletler arası her savaşın engellenmesi ve uluslararası görüş ayrılıkları ve anlaşmazlıkların barışçıl yoldan çözülmesi için çaba sarfetmektedir. Sovyet hükümeti savaştan sonra silahlı güçlerinin sayısını önemli ölçüde azalttı; atom silahlarının ve biyolojik savaş araçlarının yasaklanmasını ve bir barış anlaşmasının yapılmasını önerdi.

SSCB Yüksek Sovyeti, barışın korunması için bir yasa çıkardı ve savaş propagandasını insanlığa karşı işlenmiş ağır bir suç olarak tanımladığını açıkladı. Amerikan jeopolitikçileri, uluslararası ilişkilerdeki artan gerginliklerin gerçek nedenlerini kasıtlı olarak çarpıtıyorlar. Gerçekte, uluslararası durumun sorunları için ne dün ne de bugün coğrafi nedenler bulunmaktadır. Uluslararası durumdaki gerginliklerin nedeni; Amerikan emperyalizminin bir saldırganlık ve yeni bir dünya savaşını başlatma politikası izlemesi, Batı Almanya ile Japonya’yı yeniden askerileştirmesi, tüm dünyayı askeri üslerle donatmak istemesi, saldırgan bloklar kurması ve Kore halkına karşı cani bir savaş sürdürmesidir.

Amerikan emperyalizminin “anti-komünizm” bayrağı altında yürüttüğü dünya egemenliği mücadelesi, gerçekte sadece Sovyetler Birliği ile halk demokrasisi ülkelerine yönelik değildir. Amerikan milyarderleri, “komünizme karşı mücadele” kisvesi altında, zamanında hür olan kapitalist devletleri de yağmalamakta, bunları boyunduruğu altına almakta ve savaşlara sürüklemektedir.

Jeopolitikçilerin büyük tantana kopardıkları diğer bir husus da, Amerikan egemen çevrelerinin saldırgan politikasının ana aleti olan Kuzey Atlantik Bloku’dur. Tanınmış gerici gazeteci Lippmann, henüz İkinci Dünya Savaşı yıllarındayken, “ABD’nin Savaş Hedefleri” adlı kitabında, coğrafi ve stratejik muhakemelerden yola çıkarak, Atlantik Topluluğu fikrini propaganda etmişti. Ona göre, ABD’nin emrinde olmasını öngördüğü bu askeri-politik blok, aralarında sömürgeleriyle birlikte İngiltere, Fransa, Belçika ve Hollanda’nın olduğu 41 kapitalist ülkeyi kapsaması gerekiyordu.

Savaştan sonraki yıllarda, Kuzey Atlantik Bloku kurulduktan sonra da, jeopolitikçiler, emperyalist devletlerin komplosunu savunma amaçlı bir “bölgesel anlaşma” olarak lanse ettiler. Fakat bu saldırganların tüm çabaları, Kuzey Atlantik Paktı’nın, savunma amaçlı değil, tersine yeni bir savaşın başlatılmasına hizmet ettiğini ortaya koymaktadır. Kaldı ki, Kanada ve İtalya, Türkiye ve Norveç gibi hiçbir şekilde aynı coğrafi bölgede bulunmayan devletlerin Atlantik Bloku’na mensup olduğu gerçeği karşısında, nasıl bir “coğrafi birlikten”, “bölgesel anlaşma”dan söz edilebilir ki?

Kurbanlık kıtalara ihtiyaç duyan Pentagon’un emirleri doğrultusunda, jeopolitikçiler, dikkatlerini Batı Almanya ile Japonya’ya yöneltiyorlar. Henüz İkinci Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürerken, Spykmen utanmadan, Almanya ve Japonya’nın savaş potansiyelini Sovyetlere karşı bir denge unsuru olarak muhafaza etme ve Amerikan emperyalizminin hizmetine sokma çağrısı yapmaktaydı. Bugün ise, jeopolitikçi Kiffer, öncelinden çok daha açıktan ve küstahça, dünün düşmanlarını, yani Batı Almanya ve Japonya’yı, ABD’nin dünkü müttefiklerine karşı seferber etme gerekliliğinin yaygarasını yapmaktadır. Batı Almanya’da, bugün, Amerikan işgal kurumlarının doğrudan onayıyla, faşist jeopolitik propaganda yeniden hortlatılmaktadır. Kısa bir süre öncesinden beri, Batı Almanya’da, yeniden “Jeopolitik Dergisi” yayınlanmaktadır. Bu dergi, zamanında, Hitler faşizminin jeopolitikçilerinin ustası general Haushofer tarafından kurulmuş bir dergidir. Bu arada, bu sahte bilimi propaganda eden başka yayınlar da çıkmaktadır. General Haushofer’in oğlu Albrecht Haushofer’in genel politik coğrafya ve jeopolitik üzerine kaleme alınmış bir kitabı faşist Almanya’da yayınlanma fırsatı bulamamıştı. Şimdi bu “eser”, Batı Alman tekelcilerin ve onların Amerikan koruyucularının egemen olduğu Heidelberg’de yayınlanmış bulunmaktadır.

Batı Alman jeopolitikçileri, geçen her günle birlikte daha da küstahlaşmaktadırlar. ABD’deki egemen çevrelerin, yeniden hortlayan Alman militarizmine Avrupa’daki ana müttefik rolünü verdikleri düşünülürse, bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Almanya “Avrupa Savunma Topluluğu”nda önder güç olmalıdır diye haykırmaktadır, Hitler’in halefleri. Bir Batı Alman jeopolitik dergisinde, Almanya’nın Batı’nın göğsü; Avrupa’nın akciğeri ve özellikle de kalbini içeren göğsü olduğu ve Ren nehrinin de Avrupa’nın büyük atardamarı olduğu savlanmaktadır!

Kozmopolitik ideolojinin propagandistleri gibi, Amerikan jeopolitikçileri de, ülkelerin ulusal egemenlik haklarından feragat etmelerini talep etmektedirler. “Ulusal egemenlik denilen şeytani fikir bir beylik laftır” diye yazmakta Srauß-Hupe ve Passoni. “Ulusal egemenlik, bilindiği şekliyle, hiçbir şey ifade etmeyen bir kavramdır.

Spykmen, henüz İkinci Dünya Savaşı sürerken, dünyanın savaş sonrası yeniden yapılanmasında ulusal egemenliğe dair “eskimiş” ilkenin dikkate alınmamasını ve yerine dünyanın tüm devletlerinin tek bir blok halinde bir araya getirilmesinin hedeflenmesini önermekteydi. Kendinden emin bir tavırla, aralarında Fransa ve İtalya’yı da saydığı birçok devletin, sözümona oluşturduğu bir “boşluktan” söz etmekteydi, ve küstahça, bu ülkelerin bağımsızlıklarının ortadan kaldırılması çağrısında bulunmaktaydı. “Bilime ve uygarlığa yaptıkları tarihsel katkı ne kadar büyükse de” diye Avrupa’nın bağımsız devletleri hakkında yazmaktaydı, “bugün politik bakımdan rahatsızlık oluşturmakta”dırlar. Günümüz Amerikan jeopolitikçilerin en yeni temsilcisi olan ve Spykmen ile aynı minvalde konuşan Kiffer de, ABD’ye tabi tüm kapitalist devletleri “tampon devletler” olarak görmektedir. Ona göre, bu devletler, “bir güç boşluğu teşkil etmektedirler.” “Ne var ki” diye devam etmekte, “jeopolitik açıdan bir boşluk hemen doldurulmak zorundadır.

Bir başka çarpıcı küstahlık örneğini de, jeopolitikçilerin Latin Amerika üzerine ileri sürdükleri görüşler oluşturmaktadır. Örneğin Spykmen, ABD’nin Latin Amerika ülkeleri üzerindeki “ezeli” egemenlik “hakkı”nın, bu ülkelerin “coğrafi ve jeopolitik durumları” ve “Kuzey ile Güney Amerika arasındaki güç potansiyelindeki farktan” doğduğunu açıklamaktadır. Emperyalist pan-Amerikanizm ideolojisinin birçok propagandacısı, ABD ile Latin Amerika arasında gerçekte söz konusu olmayan coğrafi, kultürel ve politik “ortaklılığı” kendine dayanak yapmaktadır. Ulusal egemenliğin savunusuyla ilgili yurtsever düşüncenin yerine “kıtacılık düşüncesi”ni ilan ederek, Latin Amerika halklarını ruhsal bakımdan silahsızlandırmaya ve Latin Amerika’nın ABD’li emperyalistlerce talan edilmesini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Amerikan ve Amerikanlaştırılmış jeopolitikçilerin ve kozmopolitlerin, ABD emperyalizminin boyunduruğu altında olan kapitalist ülkelerdeki egemenliğinin ebedileşmesine dönük umutları yıkılmaya mahkumdur. İngiltere, Fransa, Batı Almanya, Japonya gibi kapitalist devletler ve onlarla birlikte başka kapitalist devletler de, Amerikan boyunduruğuna ebediyen sessiz kalmayacaklardır. Egemenliklerini ve yüksek kârlarını güvence altına almak için, nihai olarak, ABD’nin kuşatmasından kurtulmak ve onunla çatışmaya girmek zorunda kalacaklardır.

ABD’nin saldırgan dış politikası için propaganda yapan Amerikan faşist jeopolitikçiler, bu politikanın Amerikan halkının çıkarlarına tekabül ettiğini iddia etmektedirler. Bundan daha adi bir yalan olamaz. ABD’nin emekçi kitleleri, emperyalist güç sahiplerince izlenen ülkenin askerileştirilmesi politikası, savaş hazırlığı ve kışkırtması politikasının uğursuz sonuçlarını giderek daha fazla hisetmektedirler. Nitekim bu politika; vergilerin yükselmesine, fiyatların artmasına, işsizliğin büyümesine ve enflasyonun tırmanmasına yol açmaktadır. Bu politikayla elele ilerleyen, gericiliğin Amerikan emekçilerine karşı başlattığı azgın saldırı ve ABD’deki politik rejimin faşistleştirilmesidir. Kore’deki savaş için Amerikan halkının şimdiden ödediği bedel, yüzbinlerce askerin düşmesi ve yaralanmasıdır. Dünya egemenliği emelini taşıyan ABD’deki emperyalist çevrelerin izlediği saldırgan politika, Amerikan halkına ölçülemez yeni acılar yaşatacaktır.

Amerikan tekelci gruplarının korkunç planlarını yansıtan ve “temellendiren” faşist jeopolitik, halk kitlelerin çıkarlarına karşıdır. İdeolojik kafa karışıklıklarının; jeopolitikçiler ve diğer savaş kışkırtıcılarınca yayılan savaş psikolojisinin teşhir edilip bertaraf edilmesi, barış için mücadelenin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Hitler faşistlerinin izinden giden Amerikan faşist jeopolitikçileri ve onlara ilham veren güçler, ideolojik ve politik öncüllerinin yaşadığı aynı kaderi kaçınılmaz olarak paylaşacaklardır.

 


[1] J. V. Stalin, “Son Yazılar”, sf. 97, Sol Yayınları

[2] J. V. Stalin, “Diyalektik Ve Tarihsel Materyalizm”, sf. 23, Yıldız Yayınevi

[3] agy.

Nükleer Santral ve Enerji Politikaları

Son 30-35 yıldır belirli aralıklarla gündeme getirilen nükleer santral kurulması meselesi tekrar ülke gündeminde yer buldu. En fazla yolsuzluğun yaşandığı enerji alanından yine kötü kokular yükselecek gibi duruyor.

Elektrik Piyasası Kanunu’nda yapılan değişiklikle, elektrik dağıtımının özel şirketlere devredilmesinin önü açılarak, GATS gibi anlaşmalarda taahhüt edilen liberalleştirme ve serbestleştirme hedefi için yeni bir adım atılmış oldu. Bunun yanı sıra “elektrik enerjisi üretiminde kaynak çeşitliliği” bahanesi ile 10 yılda 5000 MW’lık enerji kapasitesi sağlayacak 3 nükleer santralin kurulması planları yapılıyor. Nükleer santral yapımı için 11 şirket başvuru yapmış durumda. Önümüzdeki haftalarda hükümet ihale sürecini başlatacak yeni adımlar atmak istiyor. Bu durumda, nükleer santrallerin halka ve ülkeye ne getirip ne götüreceği, eskisinden daha yakıcı bir sorun olarak önümüze geliyor.

Yıllardır, nükleer santralin her gündeme gelişinde, özellikle çevreci grupların tepkileri ön plana çıkıyor. Ancak nükleer santral meselesini sadece çevre boyutuyla ele almak, sorunun eksik tanımlanmasına yol açacak ve yeni soruları beraberinde getirecektir. Enerji-çevre dengesinin sağlanması sorununda alınacak tutum da doğrudan doğruya toplumsal yapı ile ilişkilidir.

Enerji sorunu şu anda dünyadaki emperyalist kapışmanın başlıca gündemi durumundadır ve daha uzun yıllar bu konumunu kaybetmeyeceği aşikardır. Elektrik enerjisi alanında da giderek daha fazla serbestleştirme politikaları hayata geçirilmektedir. Bunu takip edecek olanın ne olduğu ise bellidir: Tekelleşme, ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının uluslararası tekellerin tam hakimiyeti altına girmesi, daha fazla yoksullaşma ve bağımlılık.

Uzunca bir süredir elektrik enerjisi alanını liberalleştirme peşinde olan ve attığı bütün adımları buna göre ayarlayan Türkiye egemenleri ve enerji bürokrasisi bu planın yeni bir aşamasında bulunuyor: Uluslararası nükleer enerji şirketlerinin eskimiş ve rağbet görmeyen teknolojisini Türkiye’ye getirmek ve halkın parasını bir kez daha tekellere aktarmak. Gerekçe ise, “büyüyen” Türkiye’nin gelecekte oluşacak enerji açığını kapatabilmek olarak gösterilmektedir.

“Eğer gerçekten de bir enerji darboğazına gireceksek, bazı riskler göze alınarak nükleer santraller denenemez mi?” şeklinde bir soru sorulabilir. Enerji kaynaklarının kıt olduğu, kaynak çeşitliliğinin bulunmadığı ülkeler için belki bu tartışmanın bir anlamı olabilir. Ancak ülkemizdeki elektrik enerjisinin mevcut durumuna baktığımızda, bu sorunun gereksiz hale geleceği görülecektir.

1960’lı yıllardan bu yana, gerek iç gerekse dış merkezlerdeki nükleer temsilcileri, farklı platformlarda farklı gerekçeleri dile getirerek, ülkemizin elektrik üretiminin nükleer santrallerle çeşitlendirilmesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Gerekçeleri farklı da olsa, elektriğin nükleer santral ile çeşitlendirilmesi iddiaları, 1990’dan sonra daha sık dile getirilmeye başlandı. Uygulamaya geçmek üzere, 1998 yılında ihaleler açıldı, ancak ihaleler, genişleyen halk muhalefeti nedeniyle, 2020 yılından sonra gündeme alınmak üzere, iptal edildi. Buna rağmen, AKP hükümeti, 2012’de devreye alınmak üzere, 1500’er MW’lık üç adet nükleer santrali 2005 yılında programa dahil etmiştir. Programa alınan santrallerin tesis yeri için çeşitli illerin ismi geçmesine rağmen, ilk nükleer santralin, Sinop İnceburun’da kurulacağını yetkililer halkımıza müjdelemiştir!

Peki nükleer santral kurulması gerçekten de Türkiye için elzem mi? “Elektrik enerjisi üretiminin nükleer santraller ile çeşitlendirilmesi”ne gerçekten ihtiyaç var mı? Yoksa bu proje yine uluslararası tekellerin kârı uğruna mı gündeme getiriliyor? Bu sorulara cevap verebilmek için Türkiye’nin mevcut elektrik enerjisi durumuna ve arz-tüketim dengesinin gelecekte nasıl olacağına bakmak gerekiyor.

 

ELEKTRİK ENERJİSİNDE MEVCUT DURUM

 

KURULU KAPASİTE VE YILLIK ÜRETİM

2004

KAPASİTE

FİİLİ

KAPASİTE KULL.

KURULU (MW)

ÜRETİM (GWh)*

ÜRETİM (GWh)

ORAN %

TERMİK ENERJİ

Kömür

8923

58391

34558

59

Akaryakıt

3202

21167

9800

46

Doğalgaz

12640

94867

59098

62

Diğer

27

207

76

37

Toplam

24792

174632

104462

60

Jeotermal ve rüzgar enerjisi

34

156

151

97

Hidroelektrik enerji

12654

45435

46084

102

Genel toplam

37460

220223

150018

68

 

 

Yukarıdaki tablo TEİAŞ kaynağından alınan mevcut üretim kapasitesini ve kaynaklara göre dağılımı göstermekte olup, kaynak çeşitliliğinin yetersizliği, ülke kaynaklarının yeterli değerlendirilmemesi ve özelleştirme uygulamaları nedeniyle ortaya çıkan durumu bütün çıplaklığıyla göstermektedir. Zira, üretimin büyük kısmının doğalgazdan karşılandığı görülmektedir.

Bu tabloyu okumadan önce ülkemizin yerli kaynaklarına bakacak olursak;

– Ülkemizin 1.1 milyar ton taşkömürü, 8.3 milyar ton linyit rezervi olup; 2004 rakamlarına göre, 1.9 milyon ton/yıl taş kömürü, 46.1 milyon ton/yıl linyit üretimi yapılmaktadır. Ülkemizin kaynakları 9655 MW kömür santrali daha devreye alabilecek imkanı vermekte olup, devreye alınabilecek santrallerle kömüre dayalı santral gücünün 18000 MW olması imkanı mevcuttur.

– Ülkemizin hidrolik kaynağına bakılacak olursa, brüt 433 milyar kWh/yıl, teknik potansiyel 216 milyar kWh/yıl, ekonomik potansiyel 130 milyar kWh/yıl kapasitemiz olup, işletmedeki 12619 MW kurulu güçteki 136 adet HES hidrolik potansiyelin % 35’ine, inşaat halindeki toplam 3129 MW’lık 41 adet HES hidrolik potansiyelin % 8’ine, gelecekte yapılacak 20394 MW’lık 497 adet HES hidrolik potansiyelin % 56’sına tekabül etmektedir.

– Ülkemiz, rüzgar enerjisi bakımından, teknik olarak 83000 MW, ekonomik bakımdan 10.000-20.000 MW potansiyel güce sahiptir. Ayrıca, zengin jeotermal kaynaklara sahip olmamızın yanında güneş yönünden de ülkenin büyük bölümü zengin bir potansiyele sahiptir. Bunlara ek olarak, üç tarafı denizlerle çevrili olmasının sağladığı dalga enerjisi olanağı, enerji ormanı, biyokütle ve hidrojen enerjisi gibi enerji çeşitleri değerlendirilmeyi beklemektedir. Ancak, bu alanlarda araştırma ve geliştirme çalışmalarının sözü dahi edilmemektedir.

– Normal işletme koşullarında % 7-8 civarında olması gereken teknik kayıplar, enerji üretim, iletim ve dağıtım tesislerinin bakım, onarım ve yenileme çalışmalarının yeterince yapılmaması ve ilave tesislerin yeterince kurulmaması nedeniyle % 19 – 20’lerde seyretmekte olup, bu da, şebekeye sunulan enerjinin fazladan % 11 -12’sinin kaybolması anlamına gelmektedir. 2005 yılında şebekeye verilen enerjinin 160 milyar kWh olduğunu düşünürsek, 18 milyar kWh civarında bir enerjinin fazladan kaybolduğu ortaya çıkmaktadır. Sanayiden meskene, imalattan aydınlatmaya kadar bütün enerji tüketim alanlarında tasarruf teknolojisi uygulamaları gerçekleştirilmediğinden, tasarruf edilebilecek büyük miktarda enerji boşa gitmektedir.

Hal böyleyken, Türkiye’nin uzun dönem elektrik arz tahmini TEİAŞ’ın üretim planlaması tablosuna göre aşağıdaki gibidir.

 

YIL

2010

2015

2020

Yağışlı

Kurak

Yağışlı

Kurak

Yağışlı

Kurak

Santral Tipi

MW

Milyar kWh

MW

Milyar kWh

MW

Milyar kWh

Termik

30583

211

211

45693

314

314

62273

425

426

Yenilenebilir

18234

62

46

25670

89

60

37076

118

77

Toplam arz

48817

273

257

71273

403

374

96349

544

503

 

 

Elbette ki böyle bir tahmin, ülkenin sanayi, tarım, turizm, kentsel ve kırsal yerleşim programları ile birlikte yapılırsa bir anlam ifade etmektedir. Ancak yapılan tahminler gerçek tespitlere değil, hayali senaryolara dayandığı için enerji tahminleri de çok inandırıcı olmamaktadır.

 

NÜKLEER SANTRAL KİMİN İÇİN?

1950’li yıllarda çok ucuz enerji kaynağı olarak tanımlanan, bütün dünya ülkelerinde tesis edileceği ve işletileceği söylenen nükleer santrallerden toplu bir kaçış vardır. 1974 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) hazırladığı rapora göre, 2000 yılında dünyada 4500 adet nükleer santral olacağı tahmin edilirken, 2005 yılı sonu itibariyle, bu sayı 433 adettir. Dünyada, gelişmiş ülkelerde daha fazla olmak üzere, nükleerden hızlı bir kaçış vardır. ABD ve Kanada’da 1978 yılından, Almanya’da 1982 yılından itibaren yeni bir nükleer santral siparişi yoktur. Öte yandan, Fransa 1997’de, 2010 yılına kadarki nükleer santral programını askıya almıştır. İspanya ve Belçika da, işletmedeki nükleer santrallerini kapattı veya inşaatı biten santrallerini devreye almadı. Çernobil kazasından sonra, Endonezya, Tayland, Vietnam, Küba, Avustralya, Norveç, İsviçre ve Hollanda gibi ülkeler nükleer üretimlerini yavaşlatmaya veya terk etmeye başladılar. 2020’de, nükleer enerjinin dünyada elektrik üretimindeki % 16’lık payının % 8’lere düşeceği tahmin edilmektedir.

Toplumların nükleer santrallere karşıtlığının sebebi sadece Çernobil kazası olmayıp, Çernobil’den önce ve sonra oluşan ve çevreyi ve insan sağlığını tehdit eden arızalar da önemli rol oynamaktadır. Nükleer santrallerin insanlık ve çevre için güvenli olmadığı ve bu yüzden çok fazla önlem alınması gerektiği, bunun da maliyeti büyük miktarda artırdığı artık sır olmaktan çıkmıştır.

Nükleer enerji, nükleer lobiciler tarafından sunulduğu gibi, ucuz değildir. Nükleer santraller, riskleri ve atık sorunu göz ardı edilse dahi, pahalı tesislerdir. 1000 MW’lık bir nükleer santralin kurulumu ortalama olarak 2.5 milyar dolar civarında olup, üretilen enerjinin ortalama maliyeti 7.2 cent, tüketiciye maliyeti ise 12 cent civarındadır. İngiltere’de buna yaklaşık fiyat belediye tarafından sübvanse edilmektedir. Diğer taraftan, ömrünü tamamlayan santralin sökümü de, kurulum maliyetine yakın miktarlarda maliyetler getirmektedir.

Nükleer santrallerin atık sorunu çözülememiştir. Zira ortalama gücü 1000 MW olan bir nükleer santralden, yılda 27 ton civarında yüksek düzeyli, 250 ton civarında orta düzeyli, 450 ton civarında da düşük düzeyli atık üretilmekte olup, bu atıklar ile yakıt çubukları 40 yıl boyunca reaktörde veya havuzlarda bekletildikten sonra, yeraltına gömülmektedir. Nükleer atık sorunu sağlık ve çevre açısından büyük tehlikeler getirmesinin yanında, atıkların imhası da büyük maliyetlere yol açmaktadır.

Nükleer yakıtın üretimi ve zenginleştirilmesi için gelişmiş teknolojiye ihtiyaç duyulmaktadır. Bu faaliyetleri ise, 4-5 gelişmiş ülke yapabilmektedir.

 

NÜKLEER ENERJİ VE TÜRKİYE

Bu genel bilgilerden sonra ülkemize bakacak olursak…

Ülkemizdeki elektrik enerjisi üretiminde özelleştirme politikalarının sonucunda çok başlılık oluşmuş; YİD (yap-işlet-devret), Yİ (yap-işlet), İHD (işletme hakkı devri) uygulamaları ve AL veya ÖDE anlaşmaları ile yerli kaynaklara dayanan üretimden uzaklaşılarak, üretimin % 60’ının doğalgaza dayandığı bir tablo ile, dışa bağımlılık katlanmıştır. Nükleer santrallere dayalı üretimler, yakıtın ve teknolojinin dışarıdan alınması nedeniyle, dışa bağımlılığı daha da artacaktır.

Ülkemizde, “gelecek sene karanlıkta kalacağız”, “öbür sonbaharda sıkıntı çekeceğiz” gibi toplumu ikna etmeye yönelik beyanatlar sık sık tekrarlanmaktadır. Başbakanlığın elektriğinin kesilmesinin nedenini enerji yetersizliği ile açıklanması hafızalardadır. Abartılı enerji tahminleri ile ülkemizin enerji politikalarının yanlış yönlendirilmesi sonucunda, elektrik enerjisi pahalı üretilmekte, üretilen ve şebekeye verilen enerjinin % 10 fazlası, yatırımsızlıktan, projesizlikten ve taşeron uygulamalarından dolayı kaybedilmektedir. Kaybedilen enerjinin (18 milyar kWh) sözü edilen 2 veya 3 nükleer santralin üreteceği enerji miktarından (tahminen 10 milyar kWh’ın altında) yüksek olduğu düşünüldüğünde, daha pahalı ve daha riskli olan yatırıma yönelmenin akıllıca olmadığı görülmektedir.

Ülkemizde, Çernobil kazasından sonra, çay ve fındık ürününün çok büyük kısmının halka yedirilip içirildiği, 1999 yılında İkitelli’de nükleer atığın hurdacılarda arandığı, Sinop kıyılarında nükleer atık varillerinin sahile nasıl geldiğinin daha izahatının bile yapılamadığı düşünüldüğünde, kurulacak olan nükleer santralin atıklarının nasıl ve ne şekilde muhafaza edileceği tam bir muammadır.

Ülkemizin enerji politikaları genel politikalardan farklı değil onun bir parçası olduğu için, batma noktasındaki nükleer santral sektörünün kurtarılması ve eskimiş teknolojinin büyük paralarla alınması pahasına, tekellerin ülkemizdeki her noktadaki savunucuları ile hükümet yetkilileri, verilen talimatlara uygun bir şekilde ülkeyi pazarlama yöntemini hayata geçirmektedirler.

Bu politikaları hayata geçirirken, tapındıkları serbest piyasa balonu yine patlamaktadır. Her hizmetin piyasa koşullarına ve rekabete açık olmasını savunan sermaye temsilcileri, nükleer santral yapımı ve pahalı nükleer enerjinin satılması söz konusu olunca, kamu desteğine sığınmakta, kamunun % 70-80 alım garantisi vermesini talep etmektedirler. Kamu desteği sözünün ise anlamı açıktır: Tekeller pahalı elektrik üretecek, halkın paraları da kendilerine aktarılacak!

Bununla birlikte, iktidarın, uluslararası tekellerin isteği ve ülkedeki yerli işbirlikçi nükleerci lobilerin desteği ile hazırlanan elektrik enerjisi senaryolarını ve buradan nükleer santral kurulması ihtiyacını ispatlama çabalarını komik bulan, ancak silahlanma ve şovenizmden kaynaklı taleplerinden dolayı nükleer santral kurulmasını savunan çevrelerin de tutarsız davrandıkları açıktır. Bu kesimlerin, nükleer silahlanmanın bir parçası olmanın, “ABD’nin Truva atı” olma misyonunu bir adım ileri götürerek, “nükleer silaha sahip Truva atı” olmaktan başka bir şeye çevirmeyeceğini görmelerinin önüne bir “milli” perde inmiş durumdadır.

Ancak nükleer santral yapımına karşı olmak ve onun kurulmasını engelleme mücadelesi yürütmek, nükleer teknolojiye karşı olmak anlamına gelmemelidir. Bağımsızlık, emek ve demokrasi mücadelesi içinde olan her anlayış ve hareket, teknolojinin kimin yararına kullanıldığına bakmalıdır. Bugün, bilindiği gibi, sağlık alanında, insan hayatı için çok önemli olan kanser tedavisinde vb. nükleer teknoloji kullanılmaktadır. Halkın yararına kullanım alanları olan bir teknoloji olarak, nükleer teknolojiyi reddetmek değil, bunun halka çevrilmiş bir silah olmasına karşı çıkmak doğru olan tutumdur. Bu anlamda bu ayrımı da koymalıyız.

SONUÇ

Ülkedeki enerji kaynakları, doğru bir planlama ve gerekli yatırımların yapılması ile gelecekte de sorun çıkarmayacak kadar fazladır ve değerlendirilmeyi beklemektedir. Çözüm, bu kaynakları verimli biçimde kullanmaya yönelmek, termik santrallerde atık filtreleme teknolojisini yenileyerek, bu santrallerin doğaya asgari zararla çalışmasını sağlamak, henüz %30’larda değerlendirilen hidroelektrik potansiyeli daha fazla kullanmak ve geleceğin enerjisi olan alternatif enerji kaynakları konusunda araştırma-geliştirme ve uygulama faaliyetlerini yoğunlaştırmak, kayıpları kabul edilebilir seviyelere çekecek yatırımları yapmak ve tasarruf teknolojisini hayata geçirmektir. Eskiyen ve dünyanın terkettiği nükleer santral yerine, bu tip çalışmalar ana hedef haline getirilmelidir.

Nükleer santraller, dışa bağımlılığı, pahalılığı, atık ve çevre sorunu ve bunun yanında çok büyük riskleriyle birleştiğinde, toplum için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Gelinen aşamada, bu saldırıya, kararlı ve sürekli bir mücadele ile karşı durulabilir. Bunun için başta TMMOB ve bağlı odaları, başta KESK olmak üzere konfederasyonlar ve sendikalar ile emekten ve bağımsızlıktan yana olan her yapı, genel olarak özelleştirmelere, özel olarak da enerjideki özelleştirmelere karşı mücadele ile nükleere karşı mücadeleyi birleştirmelidir. Böylesi bir mücadele, nükleer karşıtı platformun içinde bulunup, etkinliklerini, aydınlatma faaliyetlerini geliştirerek yaşama geçirmesiyle yürütülebilir. Bu, yapacağı başka çalışmalar için, ayrıca emekçilere moral kaynağı da olacaktır.

 


* 1 MW=1000 kW=106 W (güç birimi).

1 GWh=106 kWh=109 Wh (enerji birimi) (1 Wh: 1 W’lık güç ünitesinin 1 saatte ürettiği enerji)

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑