Dış politika üzerine

Politika, sınıflar mücadelesinin en yoğunlaşmış halidir. Pek çok alanda kendisini değişik biçimler altında gösteren sınıf çelişkileri, siyasetin içinde somut ve keskin bir belirginlik kazanırlar. Dağınık, parça parça gibi duran farklı toplumsal ilişkilere dair mücadeleler ve çelişkiler, siyasette bütünleşir, birbirine bağlanır ve iktidar mücadelesine dönüşür.

Sınıf mücadelesinin üç temel biçimi vardır. Ekonomik-sendikal mücadele, felsefi-ideolojik mücadele ve siyasi mücadele. Bunlar içinde siyasi mücadele, toplumsal hayatın bütünü üzerinde sınıfsal egemenliği kurmak ya da korumak için elde tutulan bütün araçları ve olanakları birleştiren ve belirli bir hedefe yönelten mücadele olduğu için, diğerlerini de kapsar ve biçimlendirir.

Siyasi mücadelede kullanılan başlıca araçların, bu arada öncelikle siyasi partilerin yapısına bakıldığında, bu özellik kendisini açıkça gösterir. Bir siyasi parti, hangi sınıfın partisi olursa olsun, ana çizgileri bakımından siyasi iktidarı hedefleyen bir örgüt olduğu için, toplumdaki bütün ilişki ve çelişkileri göz önünde tutmak, her alana ilişkin bir görüş ve tutum geliştirmek zorundadır. Ekonomi ve kültür gibi çok açık kimi toplumsal hayatın bütün olaylarına müdahale etmeye, değiştirmeye ve gelişmeleri yönetmeye çalışır.

Bunun için bir siyasi parti, toplumsal hayatın bütün alanlarında örgütlenmeye, alanın bilgisini almaya, yorumlamaya çalışır. Parçaları anlamlı bir bütün haline getirmek için bu önemlidir. Gerçekte tek başlarına kaldıkları, birbirlerine bağlanmadıkları ve amaca uygun bir bütünlük oluşturmadıkları sürece, her parça kendine özgü bir hayatı yaşar, başlar ve biter. Toplumsal olarak işlem yapmanın nesnesi haline gelebilmek için, başka birçok olayla bağlantılı olmak, etkileşmek ve bütünlük oluşturacak şekilde içten bağlanmak zorundadır.

Her olay kendiliğinden bir başka olaya bağlanmaz. Görünürde ve pratikte, örneğin Trakya tarım emekçilerinin bankalarla olan kredi sorunuyla, Kürt sorunu arasında bir bağlantı yoktur. Ya da Pendik tersane işçileriyle Ankara’daki Tekel işçi direnişi arasında bir ilişki görmek zordur. Siyaset, bunlar arasındaki görünmez bağları bulmak, derin ilişkileri açığa çıkarmak ve her birini aynı eylemin parçası haline getirmeye çalışır. Bütün bunlarla Türkiyeli aydın grupların hareketi, kadın hareketi, gençlik hareketi arasında bağlar kurmayı görevi bilir.

Kısaca bu örnekler, farklı toplum hareketlilikleri arasında içsel, bütünlük oluşturacak biçimde bağlar kurmanın önemini ve gerekliliğini gösteriyor.

Peki, dünya sorunları ile ülke sorunları arasında buna benzer bağlar kurmak zorunlu mudur?

Yalnızca devrimci işçi siyasetinin değil, burjuva siyasetinin de en önemli yanlarından birisi, bu yüzden dış siyasettir. Bu alanda, diğer burjuva devletlerle olan ilişkiler, sermayenin uluslararası hareketinin ihtiyaçları, ekonomik ve ticari faaliyetler merkezde olmak üzere, savaş-barış sorunları, kültürel ilişkiler vb. bulunur. Diğer bütün sorunlar, temelde, ekonomik ilişkilerin üzerinde yükselir. Dolayısıyla uluslararası ilişkiler alanı da, sınıflar arasındaki ilişkinin bir yansımasından başka bir şey değildir. Üretim ve ulaşım sorunları, bugün enerji kaynakları ve nakil hatlarına ilişkin sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Kitle katliamları, savaşlar, komplolar, diplomasi hareketleri, uluslararası çeşitli kuruluşlar ve bu kuruluşlar üzerinde hâkimiyet kurma mücadeleleri, yine temelde ekonomik çıkarlarla bağlıdır. Bununla birlikte bu sorunlar, sanki ulusal onur meseleleriymiş, halkların çıkarlarını ilgilendiren çekişme ve anlaşma konularıymış gibi görünür, gösterilir. Gerçeği bulmak, göstermek ve doğrular üzerine kurulmuş yeni bir yönetim kurmak için, işçi sınıfının partisi, uluslararası alanı izlemek, devletler, şirketler, siyasi güçler arasındaki ilişkileri anlamak, bunlar arasındaki rekabet, mücadele ya da ortaklık-ittifak ilişkileri hakkında bilgi sahibi olmak zorundadır. Çünkü dış dünya artık bütünüyle iç ilişkileri de etkilemekte, özellikle sermayenin yaygın bir dünya hâkimiyeti kurma aşamasına geldiği günümüzde iç ve dış ayrımı silikleşmekte, birbiriyle sıkı bir ilişki içinde bulunmaktadır.

TÜRKİYE’NİN  DIŞ POLİTİKADAKİ ANA SORUNLARI

80’li yılların sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin dağılmasından sonra, özellikle II. Emperyalist Savaş sonrasında oluşmuş tüm dengeler değişti ve her ülke kendisine yeni bir dış politika çizgisi belirlemeye çalıştı. Avrupa Birliği’nin doğuşu da önemli bir etken olarak devreye girdi. Özellikle emperyalist ilgi odağı durumunda olan Ortadoğu ülkelerinin iç siyasi rejimleri dâhil, pek çok yapı, bu yeni durum karşısında değişikliğe uğramaya başladı. Bugün de bu sarsıntılı durum halen devam etmektedir.

Türkiye ise, son zamanlarda önemli dış politika değişikleri gerçekleştirmeye başladı.

Ana eksenler sabit kalmak şartıyla, AKP,  temel ve süreklilik kazanmış sorunlar karşısında, diğer hükümetlerden farklı bir yol ve yöntem izleme arayışına girdi.

Türkiye’nin uzun süredir değişmeyen dış politika konuları, gündemdeki yerini korurken, AKP hükümeti, gerek ABD’nin değişen stratejilerine, gerekse AB’nin güncel ihtiyaçlarına göre, öncekilerden farklı çözüm arayışlarına yöneldi.

Başlıca gündem maddelerini ve AKP döneminde farklılaşan politikaları özetleyelim.

Avrupa Birliği

Geleneksel Türk dış politikasında AB, Batı ile bütünleşmenin, “batılılaşma”nın son noktası olarak görülüyordu. Atatürk’ün “muasır medeniyet seviyesi” hedefinin gerçekleşmesi, AB’ye girişle mümkün olacaktı. Temel propaganda temalarından bir diğeri, uluslararası ilişkilerde ittifak merkezi olarak yalnızca ABD’ye bağlı olmaktan kurtulma olanağı da vardı. Bütün önceki hükümetler, tekelci burjuvazinin de temel çıkarları doğrultusunda, AB’yi vazgeçilmez bir hedef olarak gördüler ve iç politikadaki adımlarını da bu doğrultuda düzenlediler.

AKP ise, bu konuda fazla gönüllü davranmadı. İç politika bakamından çıkarına uygun olan değişikliklerde gerekenleri yaparken, özellikle uluslararası planda, AB ölçütleri konusunda gönülsüz göründü. Bu tutum, geleneksel dış politika savunucuları tarafından “faydacı, makyajcı, konjonktürel” olarak değerlendirildi. R.C. Erdoğan’ın, bir Suudi Arabistan ziyareti sırasında, “Bizim için AB ne ise, Suudi Arabistan da odur” demesi, bu çevrelerde büyük tepkiyle karşılandı.

Yine AB ilişkileri çerçevesinde, Kıbrıs politikalarına yeni bir biçim verilmeye çalışılması  da ulusal çıkarlar bakımından eleştirildi ve “Kıbrıs’ı satmak” olarak değerlendirildi.

ABD İlişkileri

Gerçekte tümüyle bir ABD projesi olarak ortaya çıkan AKP hükümetinin ABD ile ilişkileri, gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin politikalarından daha ileri bir noktada oldu. Gerek Bush döneminde, gerekse Obama ile başladığı ileri sürülen yeni dönemde, AKP, en fazla desteklenen, en fazla yönlendirilen hükümet olmuştur. R.T. Erdoğan’ın “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nin eşbaşkanı olmasının ötesinde, Ahmet Davutoğlu’nun çizdiği “derin strateji” dolayısıyla da, Türkiye, Ortadoğu’da özel bir misyona çekilmiştir.

İran ve Ermenistan

Ahmet Davutoğlu’nun “derin Strateji” adını verdiği genel yönelimin üç temel kavramı vardır. “Komşularla sıfır problem”, “stratejik derinlik” ve “merkez ülke”… Her biri diğerinin tamamlayıcısı olan bu üç unsur, Ortadoğu, Kafkasya ve Balkan ülkeleriyle özel bir ilişkiyi tanımlamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel mirasının bölge ülkeleriyle ilişki için bir temel oluşturacağı varsayımı, bu stratejinin önemli unsurlarından biridir. Buna bağlı olarak, Türkiye’yi öteden beri sıkıştıran “soykırım sorunu”nu doğrudan Ermenistan’la ilişki içinde çözme girişimi, aynı zamanda Kafkasya’ya açılan bir ticaret ve siyaset kapısı olarak da görülmüştür. Bu konuda ABD ve AB’nin tam desteği alınmıştır. Ancak Azerbaycan’la ilişkiler, Ermenistan’la kurulmak istenen diyalogun önünde engel oluşturmuştur ve sorun şu anda askıdadır.

Yine “komşularla sıfır sorun” çerçevesinde, İran’a farklı bir yaklaşım denenmiştir. Bu hassas sorunun Batı ile ilişkileri sorunlu hale getireceği, İran’ın “İslam Devrimi’ni ihraç” politikalarına hizmet edeceği gibi eleştireler yöneltildiyse de, esasen gerçekçi olmayan bu görüşler, AKP’nin “diplomatik yoldan çözüm” arayışlarını engellememiştir. Burada önemli olan, ABD’nin de İran’a yönelik saldırgan politikalarının sonuç alıcı olmaktan uzak olduğu görüşünün bazı ABD çevrelerinde de tartışılmaya başlamış olmasıdır. Ancak, şu anda geçerli olan hâlâ baskı ve şiddet politikasıdır. Gerek uluslararası kuruluşlar düzeyinde, gerekse ilişkide bulunulan ülkeler aracılığıyla İran’a yönelik baskılarda henüz bir gevşeme yoktur. AKP, bu arada bölgede “Merkez Ülke” olma hedefinin ABD’nin çıkarlarıyla uzlaşmadan gerçekleşemeyeceğinin farkında olmasına karşın, bazen bu hedefin şimdiden gerçekleştiği hayaline de kapılmakta, gerçekle yüzleştiği zaman da, R.T. Erdoğan’ın kişiliğinde sinir kontrolünü kaybetmektedir. Şu anda, hükümetin bu politikalar ortasında kendisine biçtiği en ileri mevzi, katalizör rolüdür.

İsrail ve Suriye ile İlişkiler

AKP, yine geleneksel dış politika anlayışından farklı olarak, İsrail’le ilişkileri mesafeli hale getirmiştir. Ancak bunun da, doğrudan doğruya AKP’nin değil, ABD’nin tercihleri doğrultusunda atılmış bir adım olduğundan kuşku duyulmamalıdır. ABD, Ortadoğu’daki bütün ülkelerde alışılmış siyaset biçimlerinin terk edilmesi yolunda yeni bir strateji benimsemiştir. Buna İsrail’in iç rejimi de dahildir. ABD-İsrail ilişkileri sorunludur ve İsrail’in şiddete dayanan ve soykırım hedefleyen politikalarının devamı halinde, ABD’nin Ortadoğu’da başarı şansı kalmamaktadır. Bu noktada, AKP hükümeti, “Araplara dönük yüzü” ile ABD için öne çıkarılması gereken aktör pozisyonuna gelmiştir.

Nitekim Suriye ile ilişkilerin gittikçe yükselen bir düzeyde sürdürülmesi ve ABD’nin bir zamanlar “haydut devlet” olarak ilan ettiği bu ülke ile Türkiye aracılığıyla ilişki geliştirmesi de bu politikanın sonucudur.

AKP’nin İsrail’le gergin, Arap ülkeleriyle yakın ilişki politikasının Türkiye’yi “Ortadoğu barış süreci”nden uzaklaştırdığı yolundaki eleştiriler de, söz konusu “Barış Süreci Politikaları”nın çoktan değiştiği gerçeğine uygun değildir. Mısır-İsrail-Türkiye eksenine dayanan eski “Barış Süreci” programı, artık, ABD tarafından da eskimiş olarak görülmektedir.

Irak ve Kürt Politikaları

AKP, Turgut Özal döneminden farklı olarak, Irak’ta esas olarak ABD’nin probleminin çözüldüğü bir tablo ile işe başlamıştır. Özal’ın hedeflerine ulaşmak için, şimdi işler daha kolaydır. “ABD ile tam işbirliği içinde Irak’ta yeniden düzenlenmiş bir rejim altında geniş ekonomik çıkarlar peşinde koşmak için gerekeni yapmak” biçiminde özetlenebilecek bu politika, bir ucundan Türkiye’nin iç politikalarını yakından ilgilendirmektedir. Gerek AKP, gerekse ABD, Türkiye’deki Kürt sorununu, bu yolla çözmeyi ummaktadır. Bu, “PKK’siz çözüm” olarak da adlandırılabilecek olan genel plan içinde “Kürt Açılımı” gündeme geldi.

Obama’nın Irak’tan çekilme kararını açıklamasından sonra başlayan tartışmalardan biri, Kuzey Irak’ta oluşan federal devletin kaderinin ne olacağına ilişkindi. Bu çerçevede Türkiye’ye biçilen rol, Irak merkezi hükümetiyle “ekonomik bütünleşme” sürecini başlatmak ve Kürt yönetimiyle de ilerleyen bir ilişki sürecine girmekti. Obama, TBMM’de yaptığı konuşmada bu iki hususa değinmiş ve hükümetin “Kürt Açılımı” veya “Demokratik Açılım” projesine destek vermişti. Önemli olan, PKK’yi bu projeyi kabul etmeye zorlamak ve bu çerçevede silah bırakıp tasfiye olma yoluna sokmaktı. Bu gerçekleştiği takdirde de, Irak’taki federatif yapı, Türkiye’nin garantörlüğünde bağımsız devlet olabilecekti. Bu süreç, çeşitli nedenlerle, şu anda sekteye uğramış görünmektedir. Ancak ana plan hâlâ geçerlidir ve yeni yol ve yöntemlerle işletilmeye çalışılmaktadır.

***

Her biri ayrıca ve derinlemesine incelenmesi gereken bu ana sorunlar, görüleceği gibi, “dış politika” sorunları olduğu kadar, aynı zamanda iç politikayı da yakından ilgilendirmektedir. Sınıflar mücadelesinde, herhangi bir hükümetin uluslararası ilişkilerinin aynı zamanda kendi halkıyla olan ilişkisi demek olduğu ilkesinden hareketle şu sonuca ulaşabiliriz:

Emperyalizmin dünya çapında bir saldırıyı hızla sürdürdüğü, ekonomik ve siyasi olarak sermayenin dolaşımı önündeki tüm engellerin kaldırılmak istendiği zamanımızda, başta enerji ve özelleştirme programları olmak üzere, her ülke, bir diğerine, içten zincirlerle bağlanmaya çalışılmaktadır.

Bu durumda, dünya çapında işçi sınıfının ve emekçilerin çıkarlarının ortaklaştığı, düşmanın giderek tek bir dünya sınıfı halinde birleştiği daha net görülmektedir. Böylece “dış dünya” dediğimiz şey, aslında tamamen kendi dünyamızın bütünlüğü halinde bir “iç dünya” halini almaktadır.

Dünya işçi ve emekçilerinin birlikte mücadelesine giden yol, yine de, her ülkenin işçilerinin ve emekçilerinin kendi sınıf mücadelelerini sonuna kadar ilerletmeye çalışmasından geçmektedir.

Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar, bugün Türkiye burjuvazisi ve uluslararası işbirlikçilerinin olduğu kadar halklarımızın da mücadele alanıdır ve ilgi odağında olmalıdır.

Birlik, mücadele ve dayanışma için ileri bir hamle

İşçi sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü olan 1 Mayıs, bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de miting, gösteri ve çeşitli eylemlerle kutlandı. Başta onlarca il merkezi olmak üzere, bazı ilçe merkezleri ve sanayi bölgelerinin de içinde olduğu toplam 90 noktada gerçekleştirilen bu yılki 1 Mayıs kutlamaları, esas olarak, yaygınlığı, kitleselliği ve gençliğin katılımının yoğun olmasıyla dikkat çekti. Bu açıdan bakıldığında da, 2010 yılı 1 Mayıs kutlamaları, 12 Eylül askeri darbesinin ardından geçen yaklaşık 30 yıllık dönemin en güçlü, kitlesel ve yaygın 1 Mayıs kutlamaları oldu.

1 MAYIS ‘A GELEN SÜREÇ  VE KİTLESEL KUTLAMALARININ DAYANAKLARI

2009’un ortalarından başlayarak, 1 Mayıs’a gelen süreçte, dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de, ekonomik krizin faturasının patronlar ve AKP hükümeti tarafından işçi ve emekçilere kesilmesine yönelik politikalar sürdürülüyordu.

İşten atmalar, ücretlerin hiç ödenmemesi veya belli oranlarda yapılan ücret kesintileri, zorunlu ücretsiz izinler, bir önceki toplu sözleşmelerin revize edilmesi ve kazanılmış hakların verilmemesi, başta doğalgaz ve elektrik olmak üzere temel tüketim maddelerine yapılan yüksek zamlar vb. uygulamalar, krizin faturasının işçi ve emekçilere kesilmesinin belli başlı adımlarıydı. Bu politikalar, bir taraftan işçi ve emekçi yığınlar içerisindeki huzursuzluk ve tepkiyi artıran rol oynarken, bir taraftan da irili ufaklı patlamalar halinde eylemleri ve gösterileri gündeme getiriyordu.

Bu çerçevede,

1 – Bu yılki 1 Mayıs kutlamalarının kitlesel ve yaygın olmasının dayanaklarını ve temellerini, esas olarak, işçi ve emekçilerin son bir yıl ve özel olarak da son altı aylık süreçte, krizle birlikte artan saldırılar karşısında ilerleyen birlik, mücadele ve dayanışma tutumları oluşturmuştur. Bu tutumların pratik olarak öne çıktığı ve işçi, emekçi mücadelesinin geneli açısından etkili olduğu belli başlı mücadeleleri ve tarihleri şöyle sıralayabiliriz:

2009’un ikinci yarısında Kocaeli ve Sakarya’da lastik işçilerinin kriz gerekçesiyle işten atmalara karşı ortaya koydukları tepki… İSDEMİR’de sendikayla işbirliği halinde kriz gerekçesiyle işçilerin ücretlerinde % 35 düzeyinde kesinti yapılmasına karşı binlerce İSDEMİR işçisinin gösterdiği tepki… 25 Kasım’da KESK ve Kamu-Sen‘ in öncülüğünde gerçekleştirilen ve yüz binlerce kamu emekçisinin katıldığı grev… Yine bu grev gerekçe gösterilerek işten atılan demiryolu çalışanlarının geri alınması talebiyle 16 Aralık’ta yaptıkları iki günlük grev (bu eylem sonucunda işten atılan demiryolu çalışanları işe geri alınmıştır)… Aralık ayında Ankara’ya gelen binlerce TEKEL işçisinin 4-C uygulamasına karşı yaklaşık 3 ay süren kararlı direnişi ve bu direnişle dayanışma çerçevesinde ülke geneline yayılan eylemler… Yine TEKEL işçilerinin mücadelesi ve onlarla dayanışma eylemleriyle gündeme gelen 4 Şubat Genel Grevi.

Şüphesiz bu belli başlı eylem, gösteri ve grevlerin yanı sıra Antep Çemen işçilerinin grevi, sendikasız ve sigortasız çalıştırılan Diyarbakır tuğla işçilerinin fiili grevi vb. başka direniş ve eylemleri de, 2010 1 Mayıs’ının kitlesel ve yaygın kutlanmasının dayanağını, temelini oluşturan ileri adımlar arasında saymak gerekir.

’89 Bahar Eylemleri’nin ardından, işçi ve emekçilerin mücadelesinin kesintisiz ve birbirini güçlendiren bir temelde ilerlediği ve bugün için son halkasını 26 Mayıs genel eyleminin oluşturduğu yeni bir dönemdir, bu dönem. 2010 1 Mayıs’ı da, bu dönemin bir parçası olarak, Türkiye’de, yaklaşık son 30 yılın en güçlü, kitlesel ve yaygın 1 Mayıs’ı olmuştur.

2 – Bu süreçte, esas olarak işçi ve emekçilerin birleşme, dayanışma ve mücadele gücü, tabandan gelen bir güçtür. Aşağıdan gelen bu baskı, önce sendikaların çeşitli düzeylerde bir araya gelip, bu süreçte mücadeleyi ilerletecek irili ufaklı adımlar atmalarına neden olmuştur. Bu, bir yandan işçi ve emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışmasını daha da artırırken, bir yandan da işçiler ve kamu emekçileri arasında örgütlü olan 6 konfederasyonun (Türk-İş, DİSK, Hak-İş, KESK, Kamu-Sen, Memur-Sen) bir araya gelerek, ortak mücadele kararı almalarına ve çeşitli eylemler gerçekleştirmek için harekete geçmelerine neden olmuştur. Bu durum, birleşme, dayanışma ve mücadele eğilimini daha da güçlendirmiş ve tabanın baskısını daha da artırmıştır.

Uzun süredir toplanmayan Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun TEKEL işçilerinin Ankara’daki direnişi ve illerde yapılan dayanışma eylemlerinin baskısıyla düzenli toplanmaya başlayıp, bir iki toplantının ardından, “Düzenli bir araya gelmemiz iyi olmuyor, başta TEKEL işçileri olmak üzere aşağıda sürekli beklenti yaratıyor” gerekçesiyle, düzenli toplanmasından vazgeçilmiştir. Bu örnek, sendika bürokrasinin tabandan gelen baskı karşısında düştüğü durum açısından çarpıcı bir örnek olarak, işçi ve sendikal hareketin tarihine geçmiştir.

Aşağıdan gelen bu baskı, başta KESK olmak üzere, çeşitli düzeydeki sendika yönetimlerinin de çabalarıyla 6 sendika konfederasyonunun 2010 1 Mayısı’nı ortak kutlama kararı almalarına neden olmuştur. Bu da, 1 Mayıs kutlamalarının kitlesel ve yaygın olmasına, işçi ve emekçi katılımın geçmiş yıllara oranla daha fazla olmasına hizmet etmiştir.

3 – Tabandan gelen baskı ile gerçekleşen 6 sendika konfederasyonunun birlikte hareket etme tutumunun zaman zaman dağılma eğilimine girmesi, hatta bunlardan Hak-İş ve Memur-Sen gibi hükümet sendikacılığı ile öne çıkan iki konfederasyonun ortak hareket etme tutumundan sık sık vazgeçmesinin burada altını çizmekte yarar var. Çünkü 1 Mayıs’tan kısa bir süre önce ortak hareket etme tutumundan vazgeçen Hak-İş ve Memur Sen, 1 Mayıs’a doğru, yeniden diğer 4 konfederasyon ile birlikte hareket etmeye başlamıştır.

Tabanın baskısıyla 6 konfederasyonun yeniden ortak hareket etmeye başlaması ve AKP hükümetinin işçilere, emekçilere şirin görünme çabasının da etkisiyle, İstanbul’da Taksim Meydanı 1 Mayıs kutlamalarına açıldı. Bu da, özellikle İstanbul’da Taksim meydanında gerçekleşen 1 Mayıs kutlamasının güçlü ve kitlesel geçmesini olumlu etkileyen bir rol oynadı.

Bugüne kadar 1 Mayıs kutlamaları öncesinde estirilen resmi terör, yaratılan provokasyon ve gerginlik ortamı, işçi ve emekçilerin gözünde, 1 Mayıs gösterilerine katılmayı korkulacak, tehlikeli bir iş haline getiren propagandaların devre dışı kalmış olmasını da bunlara eklemek gerekir. Çünkü 2010 1 Mayıs’ı bir kez daha göstermiştir ki, 77 1 Mayıs’ı başta olmak üzere, bir çok kez yaşanan provokasyon ve çatışmaların sonucu gerçekleşen katliamların ardında, esas olarak devletin ve “karanlık güçler”in parmağı vardır. Bu güçlerin parmağı olmadığı sürece, kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla Türk ve Kürt milliyetinden yüz binlerce işçi ve emekçi, birlik, dayanışma ve mücadele tutumuyla 1 Mayısları kitlesel olarak kutlamaktadır.

SINIFIN ÇIKARLARIYLA BAĞDAŞMAYAN ANLAYIŞ VE TUTUMLAR

2010 1 Mayıs’ına gelen süreçte, 1 Mayıs’ın nasıl örgütlenmesi ve kutlanması gerektiği konusunda yaşanan tartışmalara da değinmekte yarar var. Ayrıca, başta Taksim olmak üzere, 1 Mayıs meydanlarında ortaya çıkan tabloya da belli başlı yönleriyle değinmeliyiz. Çünkü bütün bunlarda, işçi, emekçi hareketinin ve sendikal hareketin kurtulması gereken sınıf dışı tutum ve anlayışların somut yansımaları var.

1 – Geçmiş yıllarda olduğu gibi, 2010 1 Mayıs’ı öncesinde de, “Türkiye genelinde tek ve merkezi bir 1 Mayıs kutlamasının Taksim’de yapılması” tartışması bir kez daha yaşanmıştır. Bu tartışmalarda sendikalar cephesinden de bu tür önerilerde bulunan olmuşsa da, bu yönde, esas olarak, başta TKP olmak üzere, çeşitli siyasi örgüt ve çevrelerin tutumu öne çıkmıştır. ÖDP ise, esas olarak bölgesel kutlamalar yapılmasını gündeme getirmiştir. Bu tutum ve anlayışların sınıf dışı, 1 Mayıs’ın güçlü ve kitlesel geçmesinden daha çok, kendi politik çıkarlarını önde tutan tutum ve anlayışlar olduğu ve sınıf mücadelesinin gerçekleri ve ihtiyaçlarıyla bağdaşmadığı bir kez daha görülmüştür. Bu yaklaşımlara rağmen, “1 Mayıs’ın Türkiye’nin olabilecek her yerinde yaygın ve kitlesel kutlanması” konusundaki doğru tutum ve anlayış yaşam bulmuş ve onlarca il ve bazı ilçe merkezlerinde eylem, miting ve gösterilerle 1 Mayıs kutlanmıştır.

2 – İzmir, Bursa, Ankara, Kayseri, Eskişehir vb. büyük sanayi kentleri başta olmak üzere, birçok kente yapılan mitinglere, geçmiş 1 Mayıslara göre, en az iki üç kat daha fazla işçi ve emekçi katılmıştır. Dahası, bu kentlerde, özellikle DİSK’e bağlı sendikalardan olmak üzere, kimi sendika yöneticileri, “Taksim 1 Mayısı’nın güçlü geçmesi” adına İstanbul’a çağrılar yapmış, buna rağmen İstanbul dışında kutlama ve katımlımlar güçlü olmuştur.

Bazı kentlerde (İzmir, Bursa gibi), konfederasyon ve sendika genel merkezlerinin çağrılarına, hatta baskılarına rağmen, işçiler ve emekçiler, sınıf dışı, bürokratik, gösterişçi yaklaşımlara itibar etmemiş ve (dar çevreleriyle sendika yöneticileri İstanbul’a gitmek üzere illerini terk etmelerine rağmen) bulundukları illerdeki 1 Mayıs kutlamalarına kitlesel olarak katılmışlardır. Yine adı geçen kentlerin sanayi merkezi durumundaki ilçelerinde, 1 Mayıs mitinglerine gelmeden önce yapılan işyeri kutlamalarıyla ilçe merkezlerinde yapılan eylem ve gösteriler, işçilerin, emekçilerin mitinglere kitlesel katılımı ve coşkusunun büyümesine hizmet etmiştir.

Burada bir hususun altını  çizmekte yarar var. Bazı konfederasyon ve bağlı sendikaların  üyelerini Taksim mitingine çağırmasına rağmen, işçilerin bu çağrılara yanıt vermeyip, bulundukları illerdeki kutlamalara katılmaları bir zayıflık değildir. Aksine, aşağıdan gelen birlik, mücadele ve dayanışma tutumunun bir sonucudur. Dahası, hareketin ilerlemesine dayanaklık eden temelin ne olduğunu pratik olarak göstermesi açısından da dikkat çeken önemli ve örnek tutumlardır.

3 – Taksim’de gerçekleşen 1 Mayıs kutlamasında, bazı sendika konfederasyonlarının ve birçok siyasi çevre ve grubun 1 Mayıs’ı sağdan veya soldan tutup gelip birleştikleri nokta ise, sınıftan uzaklığın ve kopukluğun bir başka çarpıcı göstergesidir. Bu sendika yönetimlerinin ve politik örgütlerin taşıdığı pankart, döviz vb. materyallerde işçilerin, emekçilerin sermaye ve hükümete karşı talepleri, tepkileri değil, ama kendi sembol ve armaları yüceltilmiştir.

Ancak gerek ülke genelinde, gerekse Taksim’deki kutlamada, başta TEKEL, belediye, karayolları, haberleşme, petrokimya işkolları olmak üzere, birçok sektörden 1 Mayıs’a katılan işçilerin taşıdığı pankartlar ve sloganlar, sınıfın taleplerini ve tepkisini yansıtmıştır.

Bu açıdan da, 2010 1 Mayısı’nda sınıf dışılıkla, sınıfın ihtiyaçları ve taleplerini esas alan tutumların, yaklaşımların ayrışması ve ikincisinin birincisine baskın gelmesi, sınıf mücadelesi açısından umut ve güç verici olduğu gibi, ilerlenecek hattı göstermesi açısından da önemlidir.

4 – Tertip Komitesi’nin Taksim’i 1 Mayıs alanı olarak düzenleme konusundaki tutumu, daha doğrusu tutumsuzluğu da, bu açıdan dikkat çekicidir. Çünkü Taksim alanında, işçi sınıfının 1 Mayıs’ta sermaye ve onun hükümetine karşı tepkisinin, öfkesinin, taleplerinin yer aldığı tek bir pankart bile yer almamıştır. Dahası, KESK dışındaki Konfederasyonların kortejlerinde, 22 Şubat tarihinde 4 konfederasyon (Türk-İş, DİSK, KESK, Kamu-Sen) tarafından 26 Mayıs’ta gerçekleştirilmek üzere alınan genel grev kararına dair, işçilerin kendi çabalarıyla hazırladıkları pankartlar ve dövizler dışında, bir çağrı veya ifadeye rastlanmıyordu. Bu tablo, aslında 26 Mayıs’ta daha da keskin ve açık bir şekilde ortaya çıkan sendikal bürokrasi ile taban arasındaki pratik çatışmanın/ayrışmanın 1 Mayıs’taki işaretleri olarak da görülebilir.

1 MAYIS’TAN 26 MAYIS’A GENEL EYLEMİN GÖSTERDİKLERİ

2010 1 Mayıs’ı, 26 Mayıs’ta yapılacağı ilan edilen genel grevin bir ön provası özelliği taşımıştır. Ancak, 1 Mayıs’ın yaklaşık üç ay öncesinden, 22 Şubat tarihinde, 4 konfederasyon tarafından alınan genel grev kararı, KESK dışındaki diğer üç sendika konfederasyonu tarafından (Türk-iş, DİSK, Kamu Sen) adeta unutturulmak istenmiştir.

Tabanın baskısı ile önce 26 Mayıs’ta genel grev kararı alıp, ardından bu kararı unutturmak için olmadık bahaneler öne süren sendikal bürokrasinin, genel grev kararını geri çeken tutumu, elbette 26 Mayıs’ı zayıflatmış ve genel eylemin etkisini azaltmıştır. Sonuçta bir genel grev eylemi gerçekleşmemiş, bir saatlik iş bırakma eylemi ve gösteriler yapılmıştır. “22 Şubat’ta aldığımız kararın arkasındayız, 26 Mayıs’ta tam gün iş bırakıyoruz” diyen KESK başta olmak üzere, işçi sınıfı ve emekçilerin tabandan gelen birleşme, dayanışma ve mücadele isteği, 26 Mayıs’ta kısmi bir grev ve on binlerce emekçinin katıldığı eylemlerle geride kalmıştır.

2009 yılının ortalarından başlayıp, 2010 26 Mayıs’ına gelen süreçte, işçi ve emekçilerin mücadelesinde yaşanan hareketlenme ve ileri hamleler karşısında bir şeyler yapmak durumda kalan sendikal bürokrasinin 26 Mayıs’a ilişkin tutumu ise, bu sürecin başından beri, birleşmesi ve mücadele etmesi istenen sendika üst yönetimlerine karşı yaygın bir tepkiye ve sorgulamaya dönüşmüştür.

Sendikal bürokrasinin 26 Mayıs’ta takındığı tutumla ortaya çıkan duruma birkaç açıdan değinmekte yayar var.

1 – İşçi, emekçi hareketinin tabandan birleşme, dayanışma ve mücadele eğiliminin yükseldiği her dönemde olduğu gibi, bu dönemde de, sendikal bürokrasi başlangıçta hareketin önüne geçerek, duruma hakim olmaya ve zaman içerisinde onu kontrol etmeye yönelmiştir. Tabandan gelen baskı karşısında çeşitli eylem kararları almış, ancak bunların uygulanması konusunda üzerine düşeni yapmamıştır. Ancak 26 Mayıs’ta bu tutum, kendi kararının bile arkasında durmama noktasına getirilmiştir. Sendika bürokrasisi, hareketi zayıflatma ve kontrol etme tutumunu, bu kez cepheden, mücadelenin geriletilmesi için açık bir tutum takınarak sergilemiştir.

2 – Bu tutum, 26 Mayıs’ta, başta İstanbul olmak üzere, birçok kentte ve işyerlerinde yapılan eylemlerde, bir yandan sermaye ve hükümetin politikaları protesto edilirken, aynı zamanda sendikal bürokrasinin de protesto edilmesine neden olmuştur. Bu durum, işçi sınıfının tabandan gelen birlik, dayanışma ve mücadele isteğinin, aynı zamanda sendikal bürokrasiden kurtulma, sendikalarda köklü bir değişimin yaşanmasının zorunluluğu açısından tartışmayı da yaygınlaştırmış ve büyütmüştür.

3 – Burada unutulmaması gereken husus, işçi, emekçi yığınların sendikal bürokrasinin gerçek yüzünü pratik olarak görmesinin mücadele içerisinde olduğu/olabileceği gerçeğidir. İşçiler, emekçiler sorunlarının çözümü, temel ve acil taleplerinin karşılanması için tepkilerini ortaya koyup mücadeleye yöneldikleri için sendikal bürokrasi ile karşı karşıya gelmektedirler. Dolayısıyla, sendikal bürokrasinin alt edilmesi ve yenilmesi de, bu mücadelenin daha da ilerlemesi ve güçlenmesi ile olacaktır. Haklar ve talepler için mücadele ile sendikal bürokrasiye karşı mücadele, bir arada sürmesi gereken mücadelelerdir.

4 – İşçiler ve emekçiler sendikal örgütlülüğe güvensizlik duyarak ve sendikalardan uzaklaşarak, bir kazanım elde edemezler. Aksine, sendikalarına sahip çıkarak, onların mücadele örgütleri olarak yeniden örgütlenmesi için sorumluluk alarak, sendikal bürokrasiden kurtulabilirler.* Bunun için de, son aylardaki mücadele deneylerinden öğrenerek, haklarına ve taleplerine sahip çıkmayı, bu temelde birliklerini, dayanışmalarını ve mücadelelerini ilerletmeyi sürdürmek zorundadırlar.

SONUÇ OLARAK

Önümüzdeki dönem, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesinin yükselerek devam etmesinin olanaklarının arttığı açıktır.

Haziran ayının ortalarında, AKP hükümeti, “krize karşı tedbir” adına ilan ettiği “Orta Vadeli Ekonomik Program” kapsamında “Ulusal İstihdam Stratejisi” adı altında yeni bir yasal düzenlemeyi Meclis gündemine getirecek. Bu düzenleme, kıdem tazminatları başta olmak üzere, kazanılmış haklara yönelik saldırıları ve sömürüyü yoğunlaştıracak yeni uygulamaları içermektedir. Öte yandan belediye, metal ve tekstil iş kollarındaki sözleşmeler, asgari ücretin belirlenmesi ve kamu emekçilerinin toplu görüşme süreci de sıcak gündemler arasında yer alacak. Taşeronlaştırma, 4-C ve esnek çalışmanın kapsamı yaygınlaştırılırken, yaşanan iş cinayetleri, iş güvenliği ve işçi sağlı taleplerinin yakıcılığı devam edecek.

Sorunlar ve taleplere ilişkin liste daha da uzatılabilir elbette. Ancak önümüzdeki günlerde mücadelenin ana eksenini yukarıdaki sorun ve taleplerin oluşturacağını bugünden söyleyebiliriz. Dolayısıyla, işçi sınıfı ve emekçilerin son dönemdeki mücadeleler içerisinde edindiği birikimle bu süreci göğüslemesi ve daha ileriden bir mevzi tutarak saldırıları püskürtmeyi hedefleyen bir mücadelenin yürütülmesi esastır.

TEKEL Direnişi’nin Anlamı

Türkiye, yöresel, tecrit edilmiş, küçük bir kısmı belirli başarılar elde etse de önemli bir çoğunluğu yenilgiye uğrayan çok sayıda işçi grev ve direnişinin ardından, yıllar sonra, ülke ölçeğinde bir heyecan yaratan, hatta uluslararası ölçekte etkisini hissettiren TEKEL işçilerinin 78 gün süren direnişiyle yüzleşti.

’89 Bahar Eylemleri, onu takip eden ’90 Zonguldak Grevi ve grevcilerin Büyük Ankara Yürüyüşü ardından ’99 “Mezarda Emeklilik” dayatmasına karşı işçi sınıfının ana gövdesinin harekete geçtiği Genel eylemlerden sonra TEKEL işçilerinin geliştirdiği ve ülke çapında etkili olan direniş, belki tam bir kazanımla bitmedi, ancak hem sınıf hareketinin gelişimi bakımından büyük önem taşıdı, hem de şimdiden silinmez izler bıraktı.

TEKEL işçilerinin direnişi, neoliberal özelleştirme sürecinin bir sonucu olarak oluştu. Tütün, tütün mamulleri ve içki üretimi yapan devlet tekeli durumundaki TEKEL işletmelerinin özelleştirilmesiyle, önce bu alanda üretim yapan fabrika, ardından da tütün depoları dahil sektörle ilgili tüm işletmelerin kapatılması süreci içinde TEKEL işçileri kendilerine dayatılan koşulları kabullenmeyip direnişe başladı. Tüm üretim birimlerinin (fabrikalarının) kapatılmasıyla emeklilikleri yaklaşan işçilerin emekliliği dayatılmışken, geri kalanlar, fabrikaları tek, tek kapanırken, TEKEL’in henüz açık kalan fabrikalarına ilden ile yaşadıkları sürgünün ardından, açık fabrika kalmayınca depolarda görevlendirildi ve sözde “iyilik” olarak çıkarılmış yasa uyarınca diğer kamu işletmelerine transfer edilme dayatmasıyla yüz yüze bırakıldı. Bir ay içinde değişikliği kabullenmeyenler, bu transferden de yararlanamayacaklardı!

Kamuda çalışmayı düzenleyen 657 sayılı yasaya eklenen 4-C maddesiyle, bir başka kamu işletmesinden transfer zorunda kalan işçilerin durumu tanımlanıyordu: Bu nitelikteki kamu işçileri, devlet memuru gibi kadrolu çalışma hakkından yararlanamayacakları gibi, işçilerin toplu sözleşme hakkından da yararlanamıyorlardı. Üstelik sürekli işçi de olamıyorlar, yılda on ay (TEKEL işçilerinin eylemi içinde on bir aya çıkarıldı) çalıştıktan sonra, gelecek yıl yeni bir sözleşme yapmak zorunda bırakılıyorlar, iş güvenceleri ellerinden alınıyordu. Ve yine üstelik aldıkları ücret hemen yarı yarıya azalıyordu; emeklilikleri de bu yeni düşük ücret üzerinden hesaplanacaktı. Bu madde kapsamında istihdam, çalışma yaşamını esnekleştirmekten, esnek çalışma dayatmasından başka bir şey değildi.

TEKEL işçileri, TEKEL işletmelerindeki işlerinden çıkarılarak, sendikasız, toplusözleşmesiz, iş güvencesiz süreli istihdamı ve ücret ve emeklilik haklarının gaspını kabul etmediler. Kölelik sözleşmesi olarak nitelendirdikleri “4-C” kapsamında çalıştırılma dayatmasına karşı direnişe başladılar.

DİRENİŞİN ÖZGÜNLÜĞÜ: KOŞULLARI VE BİÇİMİ

İşçi hareketinin bünyevi zaaflarının ürünü olarak, özelleştirme sürecinde, başka işkolları ve işletmelerde olduğu gibi, TEKEL’de de ciddi bir direnç oluşmamış, devlet işletmelerinin satışı görece kolay gerçekleşmişti. İşçilerinin işten çıkarılmayacakları söylenerek, tam bir neoliberal yağma politikası olarak gerçekleştirilen özelleştirmelerin ardından, özelleştirilen/satılan çoğu devlet işletmesi kapatılmış, makine aksamı hurdaya çıkmış, bina ve arazileri spekülasyon konusu olmuştu.

İşçiler, özelleştirme politikalarıyla kendi sınıf çıkarları arasındaki ilişkiyi, sözü edilen bünyesel zaaflara bağlı olarak, tamamen pratik biçimde, işten atılma ve kölelik sözleşmesi olan “4-C” dayatmasıyla karşılaşma durumunda kaldıklarında gerçek anlamda kurabildiler. Özelleştirmelerin işçilerin çalışma koşulları bakımından katiyen olumsuzluğa neden olmadan ülke ekonomisini “düze çıkaracak” “reformlar” olarak gerekli olduğu içerikli burjuva propaganda işbirlikçi sendika bürokrasisinin de desteklemesiyle etkili olmuştu. Dolayısıyla iş, ücret ve sair sosyal koşullar açısından dolaysızca sınıf çıkarlarıyla bağlantısını kurmakta güçlük içinde oldukları özelleştirmeye karşı çıkmanın önem ve aciliyeti bakımından -işten atılma vb. türü- “bedeller”i göze almayı gerektirdiğini işçiler henüz hissetmiyorlardı. Bütün bu nedenlerden dolayı özelleştirmeye karşı verilen mücadele, özelleştirmelerin hayata geçirilmesini yıllarca geciktirmenin ötesine geçerek bütünüyle püskürtülmesini sağlayamadı. Enerji, gıda, ulaşım başta olmak üzere pek çok sektörde özelleştirme hayata geçirilmek üzere AK hükümetinin gündeminde bulunuyor.

Sonuçta, işçiler, özelleştirilen TEKEL’in üretim birimlerinin kapatıldığı koşullarda tüm somutluğu ve yakıcılığıyla işten atılma ve “4-C” dayatmasıyla karşı karşıya kaldılar. Ve her şeyin göze alındığı kararlı direniş başladı. Bu direniş, neoliberal politikalar doğrultusunda uygulamaya sokulan yeni esnek istihdam biçimlerine karşı mücadelenin öneminin yanı sıra, yeterince kararlılıkla yürütüldüğünde ve bedelleri göze alındığında kapitalizmin bu “yenilikleri”ne karşı başarıyla mücadele edilebileceğini ve esneklik dayatmaları püskürtme imkanının olduğunu gösterdi.

Başladığı koşullar ve buradan gelen biçimi, direnişin özgünlüğünü oluşturdu. TEKEL işletmeleri kapanmıştı; dolayısıyla üretim durmuştu. İşçilerin “üretimden gelen gücü kullanma”, yani greve çıkma olanakları bulunmuyordu. Ancak işçi sınıfının “zincirlerinden başka kaybedecek şey”i olmamaktan kaynaklanan kararlılığıyla, TEKEL işçileri, bu olumsuzluğun içinden sıyrılıp çıkmayı başardılar. Çok sayıda ile yayılmış TEKEL işletmelerinin işçileri, bütün bu illerden Ankara’ya gelerek, başkentin en işlek meydan ve sokaklarını direnişlerinin alanı haline getirdiler.

KARARLI SINIF TUTUMU

Türkiye ve dünyada özellikle son yıllarda “üretimin değil tüketimin belirleyici olduğu” ve “zaten üretken olanın emek değil sermaye olduğu”, işçi sınıfının tarih sahnesinden çekildiği ve “yeni orta sınıf içinde eridiği” yolunda iddialı tezler ileri sürülmekte; işçi sınıfının sınıf olarak varlığından başlayarak, etkinliği reddedilmekteydi. Küreselleşme sınıfsal ayrımları ortadan kaldırmakta, işçi sınıfı çözülmekteydi! Artık sınıflar değil kimlikler, sınıf ayrımları değil, kimlik farklılıkları önemliydi! Değerlendirme ve politikaların belirlenmesinde sınıflar değil, kimlikler eksen alınmalıydı! Türkiye’de örneğin, kendisini sosyalist ve “özgürlükçü sol” olarak tanımlayan bir partileşme girişimi, açıkça “sınıfsız parti” olmayı ilke edinmişti.

TEKEL işçilerinin tüm olumsuz koşullarına karşın geliştirdikleri özgün direniş, bu yöndeki tüm iddialara tokat gibi bir yanıt oldu.

Ülkenin dört bir yanından başkente gelen TEKEL işçileri, Ankara’nın başlıca meydan ve caddelerini eylem alanına dönüştürdüler. Merkezi bir yerde “oturma grevi”ni başlatırken, yürüyüşler ve bir miting düzenlediler. Mitinge 50 bine yakın katılım oldu.

TEKEL direnişinin doğrudan hükümeti hedef aldığı kuşkusuzdu. Özelleştirmeyi gerçekleştiren de, işçileri 4-C’ye mahkum eden de hükümetti. Ve çok geçmeden hükümetle işçiler karşı karşıya geldiler. Hükümet önce tehdit etti. 4-C’yi kabul etmelerini ve alanı boşaltmalarını istedi. İşçiler iki isteği de kabul etmediler; sloganları “ölmek var dönmek yok” oldu. Hükümetin ölümü dayattığını ileri sürüyorlardı. Ve dönmeyeceklerdi.

Ankara’nın ortasında büyük bir havuza sahip park olan Abdi İpekçi Parkı ve önündeki alanda direnişlerini sürdüren işçilere polis, biber gazıyla ve coplarla hunharca saldırdı. Birkaçı kışın ortasında soğuk suya düşse, çok sayıda işçi gazla ve coplarla yaralansa da polis işçileri püskürtemedi. İşçiler tam bir sınıf kararlılığı gösterdiler ve alanı savundular.

Sınıf kararlılığı yalnızca polis saldırısı karşısındaki tutumlarında ortaya çıkmakla kalmadı. Haklılığı ve meşruluğu Ankara ve giderek Türkiye çapında kabul görüp, hükümet polis zoruyla saldırıp kırmaya bir daha cesaret edemediğinde, direniş zamana yayılarak uzadı. Direniş alanına yakın sendika konfederasyonu TÜRK-İŞ merkezinin önüne kayan işçiler, kışın soğuğunda çadır-kente dönüştürerek gece-gündüz kalmaya başladıkları Ankara’nın en merkezi sokaklarını kapsayan büyük bir alanı, eylemlerinin başlıca alanı haline getirdiler.

Hükümetin tehditleri devam etti. 4-C maddesinden yararlanabilmek takvime bağlanmıştı ve sürenin dolmasına sayılı günler vardı. Bir yandan da “rüşvet”e başvuran hükümet, işten çıkarılan işçilerin tazminatlarını banka hesaplarına yatırdı ve işçileri yokluk ve yoksulluklarıyla terbiye edip yatıştırmaya, direnişi bu yolla kırmaya yöneldi. Çok küçük bir azınlık dışında işçiler, hesaplarına yatırılan paraları çekmediler.

Hükümet Şubat sonuna kadar süre tanımıştı. Bu tarihte hem işçiler artık 4-C’den de yararlanamayacaklar, düpedüz sokağa atılmış olacaklardı. Ve hükümet, bizzat başbakanının ağzından ay sonunda saldırarak, direniş alanını zorla boşaltacağını ilan etmişti. İşçiler kararlılıkla tüm saldırı ve tehditlere karşı direndiler ve direnişi il ve ülke çapında yaymaya giriştiler.

Tüm zorluk, tehdit ve saldırılara karşı kararlı sınıf tutumu, direnişin temel yönünü oluşturdu.

İŞÇİLER VE SENDİKALAR

TEKEL Direnişi, Türkiye’de sendikalar ve sendikal hareketin yenilenmek zorunda olduğunun altını kalın bir şekilde çizdi. Mevcut burjuva, bürokrat sendikal anlayış ve eğilimleri (yapıları) bütün açıklığıyla gözler önüne serdi. TEKEL işçileri başta olmak üzere işçiler ne denli kararlı sınıf tutumu aldılarsa, ezici çoğunluğuyla sendikalar ve konfederasyonlar da en hafif deyişle o denli isteksiz, vurdumduymaz ve “bitse de kurtulsak” tutumu içinde oldular.

İşçiler, sınıf olarak birliklerini sağlamayı başararak, etnik ve dinsel ayrımlarla bölgeciliği kesinlikle alt eden bir tutum aldılar ve bu, kararlılıklarının başlıca dayanağı oldu. Çeşitli illerden gelen, farklı etnik kökenden ve değişik inançlardan TEKEL işçileri, birlikteliklerini, ortak taleplerini mücadeleci kararlılıklarıyla sahiplenerek gerçekleştirdikleri gibi, birliklerinin gücünü hükümetin yanı sıra sendika ve konfederasyonlara da dayatmayı başardılar ve birlik olduklarında ne denli güçlü olduklarının farkına vardılar. İlk elde, kendi sendikaları TEK GIDA-İŞ sağlam bir mücadeleci çizgi izleme durumunda oldu. Başlangıçta kimse (sendikaları bile) TEKEL işçilerinden bunca kararlı bir tutum ve direniş beklemezken, işçiler birlik ve mücadelelerinin gücünü, kendi sendikalarından başlayarak, her yerde hissettirdiler. TEK GIDA-İŞ, işçileriyle birlikte davrandı, onların kararlılığına katıldı, bu kararlılığı artırıcı tutumlar geliştirdi.

Direniş polisin gazlı saldırısının ardından Türk-İş’in önüne taşınırken, ilk gün, TEKEL işçilerinin de sendikaları TEK GIDA-İŞ aracılığıyla üye oldukları konfederasyonları Türk-İş’in merkezini o güne kadarki görmezden gelen tutumuna duydukları öfkeyle -ilan edilmemiş biçimde- işgal ettiler. İşçiler sınıf sezgileriyle nerede başlayıp nerede duracaklarını bilerek, aslında bir “yarı-işgal” gerçekleştirmişlerdi. Türk-İş’i silkeleyerek kendilerine destek vermeden idare edemeyecekleri bir baskı uygulamış, ama onu tamamen karşılarına almaktan da kaçınmışlardı. Bu noktadan sonra Türk-İş TEKEL direnişini görmezden gelemedi; direnişin başına geçmedi, ama fiilen işe karışmak zorunda kaldı, hiç değilse fiili tarafsızlığını hayırhah tarafsızlığa dönüştürdü ve işçilerin kararlılığını ve gücünü öne sürerek işçilerden çok hükümeti yatıştırmaya yönelip hükümetle arabuluculuğa soyundu.

Hatta başından beri hiç niyeti yokken ve TEKEL işçilerinin direnişini örgütlemeye ya da en azından desteklemeye eğilim göstermemişken, işçilerin bu kararlı tutumlarıyla baskılanarak ve kendisi olmaksızın da direnişin devam edeceğini görerek, ciddiyetten uzak ve görünüşte olsa bile, destekleme tutumu almaktan kaçınamadı.

Aynı şey, diğer konfederasyonlar açısından da geçerliydi. Hükümet yanlısı bir tutum içinde olan bir işçi ve bir memur konfederasyonu (bu ikisi, hükümet partisiyle ideolojik ve siyasal yakınlık içindedirler) dışında iki memur KESK ve KAMU SEN) ve bir işçi konfederasyonu (DİSK) da, Türk-İş’le birlikte, benzer bir destekleme tutumu aldılar. Dört konfederasyon, işçilerin sürekli baskısıyla, tabandan dayatılan genel grevi karar altına almaktan kaçınamadılar ve 4 Şubat’ta böyle bir eylem için çağrı yaptılar.

Ancak birkaç sendikanın az-çok ciddiye alarak verdikleri destek bir yana bırakılırsa, konfederasyonlar ve sendikalar destek adına hemen hiçbir şey yapmadıkları gibi, çoğu 4 Şubat genel grevinden kendi şube ve tabanlarını bile haberdar etmediler. Hatta daha ileri giderek, şubelerine “bu iş bizim işimiz değil, bu mücadele salt TEKEL işçisinin mücadelesidir” mesajı ileten bir dizi sendika da oldu.

Sonuçta, Türkiye’de aşağıda belirtilen nedenlerle bir ilk olan 4 Şubat Genel Grevi, tabandaki işçilerin inisiyatif aldıkları ve sendika şubelerinin sınıftan yana tutum aldıkları mücadeleci ve namuslu sendikacıların bulundukları yerlerde önemli bir katılımla gerçekleşirken, çoğu sendikanın parmağını kımıldatmadığı görüldü. Bazı sendika ve konfederasyonlar da sadece konuştular, ama genel greve hiçbir katkıları olmadı.

Buna karşın 4 Şubat, konfederasyonlar ve bağlı sendikaların büyük çoğunluğunun olumsuz tutumuna rağmen küçümsenmez bir katılımla başarıyla gerçekleşerek, TEKEL işçisinin aldığı inisiyatifin meşruluğu ve tutumunun kararlılığının yanı sıra Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin sınıf kardeşlerini desteklemeye ne denli hazır ve sınıf dayanışmasına ne denli yatkın olduklarını gösterdi. 4 Şubat bir ilkti; çünkü işsizliğe ve esnek çalıştırmaya karşı bir zemine oturması nedeniyle işçi ve emekçilerin ortak sorunlarından hareket ediyor olsa bile, bu, ortalama bir işçi bakımından, ilk elde TEKEL Direnişi’nin algılanışından çok, henüz üzerinde düşünülerek varılacak bir sonuç durumundaydı. Kuşkusuz eylemin bu ortak zemine oturtularak hem etkisinin yükseltilmesi, hem de yayılması zorunluydu; ancak 4 Şubat’a gelinceye kadar bu konuda atılan küçümsenmeyecek adımlar olmasına rağmen, henüz daha işin başlangıcında olunduğu kesindi. Dolayısıyla, 4 Şubat asıl olarak TEKEL işçilerinin işten atılma ve 4-C’ye karşı mücadelelerinin desteklenmesi olarak gerçekleşti. İlk kez geniş bir işçi ve emekçi kitlesi, doğrudan kendi taleplerinden hareket etmeden, sınıf sezgileriyle haklılığı ve meşruluğuna inandıkları sınıf kardeşlerinin mücadelelerine destek vermek üzere iş bırakıp greve ve alanlara çıktılar.

TEKEL Direnişi, TEKEL işçilerinin sınıf tutumlarını kararlılıkla geliştirerek bir sınıf olarak davrandıklarını gösterdiği gibi, bu inisiyatifin karşılıksız kalmadığını, TEKEL işçileriyle sınıf dayanışması içine girip birlikte mücadele tutumu alan Türkiye işçi sınıfının da sınıf olarak davranma ve mücadele yeteneğine sahip olduğunu ortaya koydu.

İşçi sınıfı, dağılıp parçalanma ve tarih sahnesinden silinme bir yana, TEKEL işçilerinin son mücadelesinde hâlâ hayranlık verici bir kararlılıkla sınıf olarak mücadele yeteneğinde olduğunu dosta ve düşmana bir kez daha göstermiş, sosyal yaşamda ve hele politikada sınıfsız düşünme ve davranma söylem ve eğilimlerinin belini kırmıştır.

İŞÇİ SINIFININ TARİHSEL ROLÜ

Sınıfın varlığı dahil, sınıf tutumlarının geçersizleştiğini, işçi sınıfının kolektivizmi ve onu sınıf yapan dayanışması ve mücadelesinin sınıfın kendisiyle birlikte tarihe karıştığını ileri süren işçi ve emek düşmanı ideolojik propagandanın, işçi sınıfının kapitalist toplumda ilerici ve devrimci ne varsa tümünü kendi etrafında toparlama ve harekete geçirme yeteneğinde olduğununsa lafının bile edilmesine tahammül göstermediği biliniyor. Sözü edilen, işçi sınıfının kapitalist toplumun dönüştürülmesindeki tarihsel rolüdür ki, TEKEL Direnişi, işçi sınıfının, kapitalist toplumun uzlaşmaz karşıtlığını oluşturan emek-sermaye ya da sosyal yansıması olarak işçi sınıfı-burjuvazi arasındaki zıtlığın kararlı bir yönü/tarafı olduğunu reddedilemeyecek biçimde ortaya koyduğu gibi, onun, kapitalizme karşı mücadelede, sömürülen ve ezilen geniş emekçi yığınlara önderlik etme yeteneğinde olduğunu da ortaya koymuştur.

Ülke ya da yöresel çapta etkisi hissedilen hemen her kitlesel işçi mücadelesi koşullarında yaşanan bir gerçeğe TEKEL işçilerinin direnişi dolayısıyla da tanık olundu. 1990’da Özal Hükümeti’nin devrilmesine yol açan Zonguldak madenlerinde patlak veren grev ve ardından madencilerin Büyük Ankara Yürüyüşü, öncelikle Zonguldak’tan başlayarak ve giderek ülke ölçeğine yayılarak sömürülen ve ezilen sınıf ve tabakaları etrafında toplamış, madencilerin mücadelesi, fiilen, kendi dışındaki halk kategorilerini peşine takıp sürüklemişti.

Şimdi aynı şey, TEKEL işçilerinin mücadelesinde yaşandı. Öncelikle işçi sınıfının geri kalan katmanlarıyla mücadele içinde eylemli olarak birleşen TEKEL işçileri, kararlılıkla sürdürdükleri mücadelelerinin haklılığı ve meşruluğuna bağlı olarak, tüm emekçi sınıf ve tabakaların sempatisini kazanmanın ötesinde hemen tüm sömürülen ve ezilenlerin eylemli desteğini de sağladı. Memurlardan başlayarak bu destek, emekçilerin diğer katmanlarına doğru genişledi, merkezi eylem alanını oluşturan Ankara’nın merkez bölgelerinin esnaflarını aktif olarak kazandı, oradan çeşitli illerin emekçilerine kadar yayıldı. TEKEL işletmeleri ve dolayısıyla TEKEL işçilerinin bulunduğu her il ve ilçe başta olmak üzere, ülke çapında bu işçilerin ve onlara destek veren mücadeleci işçilerin oluşturdukları çeşitli adlar altındaki “işçi komiteleri” ve mücadeleci sendika şubeleri ve onların çağrılarıyla çok çeşitli kesimler, onlara destek sunarak, TEKEL işçilerinin inisiyatif alarak açtıkları yoldan yürüdüler.

TEKEL işçilerinin merkezi eylem alanı olan Ankara-Sakarya Caddesi bölgesi, emekçilerin ve emekçi dostlarının ziyaret yerine dönüştü. Değişik sosyal kesimlerden gruplar ve kişiler, ya kendi geleceklerine ilişkin olarak da bir umut gördükleri TEKEL işçilerinin eylemiyle birleşmek ve kazanması için destek olmak üzere ya da daha sınırlı olarak haklı ve meşru bir mücadeleye destek vererek direnişçi işçilerin yanında yer aldılar. Gençler direniş yerinden ayrılmadılar; kadınlar, evlerinde yaptıkları yemekleri direnişçilere taşıdılar, aydınlar sürekli direniş yerine gelerek yüksek sesle desteklerini açıkladılar. Bir işçi mücadelesinin, eğer yeterince birleşmiş ve kararlıysa, toplumun sömürülen ve ezilen kitlelerini mücadelesiyle uyardığı ve harekete geçirdiği ve böyle çeşitli emekçi tabakaları ancak ve sadece mücadeleye atılan işçi sınıfının harekete geçirebileceği bir kez daha görüldü.

BURJUVA KATEGORİLER VE HUKUK

TEKEL işçilerinin direnişi, sadece işçi ve emekçi katmanların desteğini kazanmakla kalmadı. TEKEL işçilerinin eyleminin etkili yerel sonuçlara yol açtığı bir dizi yerel yönetimle birlikte direnişin merkezinin yer aldığı Çankaya ilçesinin milliyetçi muhalefet partisinin elindeki yerel yönetimi direnişçi işçilere bir dizi destekte bulundular. TEKEL işçilerinin özellikle küçük yörelerde halkı kendi mücadelelerine kazandıkları yerlerin yerel yönetimlerin “seçmenleri”nin baskısıyla verdikleri destek kolay açıklanırdır. Ankara’nın “göbeği”ni yöneten Çankaya Belediyesi’nin sunduğu destekteyse hükümet-muhalefet zıtlaşmasının ve “fırsatını yakalayan” muhalefetin “hükümeti köşeye sıkıştırma ve yıpratma” tutumunun payı kuşkusuz vardı. Ancak gerekçesi ne olursa olsun, böyle bir desteği harekete geçiren TEKEL işçilerinin mücadelesi oldu. Üstelik TEKEL işçilerinin kararlı ve taviz vermez mücadelesi, “oy kaygısı” ve ona bağlanan “derdi olanlar ve hak arayanlarla ilgilenmek” gibi gerekçelerle muhalif milliyetçi burjuva partilerinin destek açıklamalarına ve milletvekillerini direniş yerine göndermekten kaçınamamalarına neden oldu. Hatta polis saldırısında bu milletvekilleri biber gazının tadını işçilerle birlikte tatmak durumunda kaldılar. Tekel Direnişi gösterdi ki, etkili bir işçi-emekçi mücadelesiyle burjuva cephede gedikler açma ve onların aralarındaki bölünmelerden yararlanma imkanı vardır.

Direnişe “ara verilmesi”nin de hukuk ve adalet mekanizması ile kararlı işçi mücadelesi arasındaki ilişki bakımından gösterdikleri var.

Hukukun burjuva düzenin olumlanmasından başka bir şey olmadığı ve bu nedenle anlaşılması neredeyse olanaksız ya da ancak “uzmanlar tarafından yorumlanabilir”, çeşitli türde yorumlanmaya müsait lastikli literatüre ihtiyaç duyduğu bilinir. Ve yine deneylerle her işçi bilir ki, burjuva hukuku kendisinden yana değildir, kendi haklarını değil “burjuva hakkı”nı ve bu hakkı üstün tutan kapitalist düzeni kutsallık zırhıyla kuşandırmakta ve her halükarda haklı çıkarmaktadır.

Bu, tek tek işçilerin kendi yaşam deneylerinden çıkardığı bir derstir. Ancak sınıf mücadelesi tarafından, işçi sınıfının sınıf deneyimi tarafından da doğrulanmaktadır.

Türkiye tarihi sudan sebeplerle karar altına alınmış çok sayıda grev ertelemesine tanık olmuştur. Bunlar hükümet kararlarıyla gerçekleştirilmiştir; ancak mahkemeye giden ve yargının kararlaştırdığı hak tartışmaları da çoktur. Bunlardan biri, 1994 yılındaki asgari ücret tartışmasıdır. Yasalarda tanımlanan asgari ücret, önceki “4 kişilik işçi ailesi”nin ölçüt alınmasından “bir işçi” ölçütüne çoktan geriletilmiştir; ancak “işçinin ihtiyaçları” ölçütünden “ülke ekonomisinin izin verdiği” ölçütüne 1994’deki Danıştay kararıyla gelinmiştir. Bu tarihte Danıştay, kendisine gelen dosyadaki işçinin aylık ihtiyaçlarının karşılanmasına yetecek bir “asgari ücret”i ülke (yani burjuva) ekonomisinin karşılayamayacağını karar altına almıştır.

Yine 1994 yılında hükümet işçilerin toplu sözleşme ile kararlaştırılmış haklarını (enflasyon artışının ücretlere yansıtılması) uygulamayı kabul etmediğinde, “hukuk”, benzer bir gerekçeye dayanarak, ücretlerin “enflasyon farkı ölçüsünde” artırılamayacağını, dolayısıyla taraflarca toplu sözleşmeyle kabul edilen ve imza altına alınan hakların uygulanmayabileceğini kararlaştırmıştır.

TEKEL işçilerinin direnişinde ise tersine bir durum oluşmuştur. Hükümetin TEKEL işçilerine yönelik olarak ileri sürdüğü 4-C’yi kabul etmeleri ve eylem alanını boşaltmaları, yoksa hem çalışma hakkını tümüyle kaybedecekleri hem de direniş alanının zorla boşaltılacağı tehdidinin son gününde Danıştay, bu kez sendikaların başvurusunu olumlu bulup, yasadaki “4-C” maddesini iptal ederek yürürlükten kaldırmıştır. Bu yönüyle de TEKEL işçileri bir “ilk”i başarmışlar, yeterince birleşmiş ve kararlı olunduğunda, yeterli kitlesellik sağlanıp güç oluşturulduğunda burjuva hukukunda da gedikler açılabileceği görülmüştür. Kuşkusuz Danıştay kararında hükümetle yargı kurumları arasındaki dalaşmanın ve konuya ilişkin bir anayasa değişikliği hazırlığı yürütülüyor olmasının da payı vardır. Ama hangi gerekçeyle olursa olsun sürtüşme halindeki burjuva kurumlar arasındaki bu çelişme ve sürtüşmelerden yararlanacak yeterli ve kararlı bir güç oluşmadıkça/oluşturulmadıkça, bu çelişme ve sürtüşmelerin işçi sınıfı bakımından hiçbir değeri olmayacaktır. Görülmüştür ki, bu tür çelişme ve sürtüşmelerden yararlanmak için TEKEL işçilerinin direnişleriyle biriktirdikleri türden birleşik ve kararlı bir güce ihtiyaç vardır.

TEKEL DİRENİŞİNİN ULUSLARARASI BOYUTU

Bilindiği gibi, işçi sınıfı aynı zamanda hareketi uluslar arası bir harekettir; tek, tek ülkeler işçileri dünya emek ordusunun kollarını oluştururlar. Bu yüzdendir ki, işçilerin sermayeye karşı verdikleri her mücadele ulusal çerçeveyi aşarak uluslar arası bir nitelikte kazanır. AKP hükümetinin TEKEL işçilerine dayattığı “4 C” uygulaması da özü itibariyle uluslar arası sermaye cephesinin dünya işçilerine ve emekçilerine “esnek çalışma” vb. adlar altında dayatılan işçilerin iş güvencesi, sosyal haklar gibi bir dizi haklarını ortadan kaldıran güvencesiz yeni istihdam biçimlerinin bir sonucu olarak gündeme gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, TEKEL işçileri yalnızca hükümete karşı değil dolaysızca uluslar arası sermaye cephesine karşı da mücadele verdiler. Sorun yalnızca 10 000 TEKEL işçisinin çeşitli kamu kurumlarında istihdam edilmesi değildi, öyle olsaydı hükümet bir şekilde bu sorunun üstesinden gelebilirdi; ama sorun hükümetin sözcülüğünü ve yürütücülüğünü yaptığı (uluslar arası ve ulusal) sermaye sınıfının stratejik yönelimleriyle ilgiliydi ve bundan dolayı mücadele o ölçüde sert oldu. Henüz kesin bir sonuç ortaya çıkmış değil. Şu an yaklaşık 35 000 kişi 4 C statüsünde çalışıyor. Ancak, yeni özelleştirmelerle birlikte bu sayının artması söz konusu. Ayrıca belediyelerde çalışan on binlerce işçinin 4 C statüsüne geçirilmesi gündeme getiriliyor. TEKEL işçilerinin kazanması uluslar arası sermaye ve hükümetin politikalarına ağır bir darbe indirecektir. TEKEL işçilerinin mücadelesi bu yönleriyle uluslar arası işçi hareketi ve sendikal hareketin ilgi ve desteğini kazandı. Pek çok ülkede işçi ve emekçiler TEKEL işçilerinin mücadelesinde kendi taleplerini ve geleceğe ilişkin beklentilerini buldular.

Hükümetin, 4 C uygulamasına geçmeleri için işçilere verdiği süreyle ilgili kararın yüksek yargı tarafından yürürlülüğünün durdurulması sonrası TEKEL işçileri yeni mücadele sürecini oluşturarak 1 Nisan’da geri gelmek kaydıyla eylemlerine ara vererek başkent Ankara’dan ayrılarak illerine döndüler. Bu arada, 4 Konfederasyon 4 C uygulaması ve emekçilere yönelik hak gasplarına son verilmemesi durumunda 26 Mayıs’ta genel grev kararı almış bulunuyor. Türkiye’de işçi ve emekçiler 2010 1 Mayıs’ına hazırlanıyorlar. 1 Mayıs TEKEL işçilerinin işçi hareketi ve sendikal harekette oluşturduğu mücadele mevzisinin daha ileri noktalara taşınmasının platformu olarak örgütlendiği ölçüde TEKEL işçilerinin mücadelesinin kazanımla bitmesinin imkanları artacaktır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑