Sermaye ve İktidarın Gölgesinde Bilim

Çok değil, bundan bir-iki ay kadar önce ülke gündemine girdi GDO’lu pirinç tartışması. Ama Mayıs ayının ilk haftalarında, bomba gibi açıklamalarla gündemde kendine dikkate değer bir yer edindi. Olayı kısaca hatırlayalım. Nisan ayı başlarında Mersin Limanı’nda bir Mersin Kaçakçılık ve İstihbarat Müdürlüğü’nün operasyonu sonrasında, yurtdışından pirinç ithal eden üç firmanın yetkilisi sekiz kişi tutuklanmış, pirinçlerin GDO’lu olmadığı yönünde yapılan itiraz sonrasında, firma yetkililerinden biri hariç diğerleri serbest bırakılmıştı. El konulan pirinçlerden alınan örnekler TÜBİTAK’ın Ankara’daki laboratuarlarında analiz edildi. TÜBİTAK raporunun aslına ulaşamasak da, gazetelerden, TÜBİTAK raporuna göre, bu pirinçlerin GDO içerdiğini öğrendik. Firmaların itirazı üzerine alınan örnekler bazı üniversitelerin ilgili laboratuvarlarına ve TÜBİTAK’a gönderildi. İşte kıyamet de bundan sonra koptu.
İstanbul Teknik Üniversitesi Dr. Orhan Öcalgiray Moleküler Biyoloji- Biyoteknoloji ve Genetik Araştırmalar Merkezi’nin (İTÜ-MOBGAM) 22 Nisan 2013 tarihli raporu, bu pirinçlerde, ABD kaynaklı GDO’lu pirinçlere özgü LLRICE601 geni ile Çin kaynaklı BT63 geninin tespit edildiğini ortaya koydu. Daha sonra medya aracılığıyla İTÜ-MOBGAM raporu üzerinden tartışmalar başladı. 11 Nisan 2013 tarihli Hürriyet web gazetesinin haberine göre , Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker pirinçte GDO olmadığını, güvenle tüketilebileceğini beyan ederken, Gümrük Bakanı Hayati Yazıcı, Tekirdağ’da da GDO’lu pirinç ithalatı yapıldığı ve pirinçlere el konulduğunu açıkladı. Mehdi Eker, dünyada GDO’lu pirinç ticareti yapılmadığını ve tespit edilen GDO’nun bulaşıklıktan kaynaklandığını öne sürdü. İTÜ raporunun kamuoyunda duyulması ile birlikte İTÜ laboratuvarlarının akredite olmadığı yönünde söylentiler de yayılmaya başladı ki, bu bilgi doğru değildi. 8 Mayıs 2013 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörlüğü’nden yapılan bir açıklama ile  İTÜ-MOBGAM’ın 22 Nisan 2013 tarihli raporunun geçersiz olduğu kamuoyuna duyuruldu. İstanbul Teknik Üniversitesi bu rapor konusunda bir soruşturma başlatmış ve bir heyet oluşturmuştu. Duyuruya göre, heyet GDO incelemesine ilişkin verilen raporlardaki sonuçların, “süreçteki usul ve deneysel kurgu hataları” nedeniyle teknik olarak geçersiz olduğunu bildirmişti. Bu heyetin kimlerden (hangi uzmanlardan) oluştuğu kamuoyuyla paylaşılmamaktadır. Aynı gün, İTÜ-MOBGAM Müdürü Doç Dr. Alper Tunga Akarsubaşı’nın soruşturma neticesinde açığa alındığı duyuldu. Ana akım medya, İTÜ raporunun yalanlandığı ve pirinçte GDO olmadığı yönünde haberler yaptı. Oysa heyetin raporu, İTÜ raporunun usul yönünden ve deneysel kurgu hataları nedeniyle geçersiz olduğunu vurgulamaktaydı. Heyet, deneyleri tekrarlayarak, pirinçte GDO olmadığını söylememekteydi. Doç. Dr. Alper Tunga Akarsubaşı, bu konuda, bildiğimiz kadarıyla sessizliğini korumaktadır. Mersin Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma ile ilgili olarak da gizlilik kararı bulunmaktadır.

*
Peki İTÜ raporu ne söylüyordu ve Rektörlük neden bu rapor konusunda bir soruşturma açtı?
İTÜ-MOBGAM tarafından 22 Nisan 2013 tarihi ile açıklanan rapora http://media.dunyabulteni.net/file/2013/itu-gdo-mersin-analiz-ll601.pdf web adresinden erişim bulunmaktadır. Raporu incelediğimizde, analizlerin Avrupa Birliği Referans Standartları ile İSO’nun ilgili standartlarına göre yapıldığının beyan edildiğini görüyoruz. Elbette deneylerin nasıl yapıldığını görmediğimiz için raporda yazılı beyanlara uyulduğunu varsayıyoruz. Rapora göre, Savcılık’ın Merkez’e yolladığı pirinç örnekleri ABD kaynaklı LLRICE601 adlı GDO’lu pirinç türüne ait spesifik DNA dizilerini içermektedir. LLRICE601, ABD’de geliştirilmiş GDO’lu pirinç türlerinden LLRICE ailesinin bir üyesidir. LLRICE601, uzun taneli, genetiği ile oynanmış bir pirinç türüdür. Bir tür herbiside (zararlı bitkileri yok eden ilaç) karşı direnç gösterebilmesi için genetiği ile oynanmıştır. Bayer tarafından geliştirilmiştir.
Raporda da belirtildiği üzere, ABD, LLRICE601 ve LLRICE604 türlerini onaylamamıştır. 2006 yılında, Bayer, LLRICE601’in bir cins uzun pirince bulaştığını bildirmiştir. Yine raporda yazıldığı gibi, ABD Tarım Bakanlığı’nın yaptığı bir araştırma, ABD’de üretilen pirinçlerin %30’luk bir kısmına LLRICE ailesinden LLRICE601, 604 ve 62 isimli GDO’lu pirinç türlerinden bulaşma olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle, Bayer, çiftçilere rekor miktarda tazminat ödemiştir.
Yine pirinçlerde tespit edilen Bt63, böceklere karşı dayanıklılık için genetiği değiştirilmiş bir pirinç türüdür. Çin’de geliştirilmiştir. Böcekler için toksik etki gösteren, yani böcekleri zehirleyen Bt63 geninin protein ürününü üretmektedir. Bu tür pirincin alerjik tepkimelere yol açtığı yönünde çalışmalar bulunmaktadır ve pek çok ülkede bu pirinç türü yasaklanmıştır.
Bunlara ek olarak, 2007 yılında yapılan bir  araştırma, GDO’lu pirinç ile (bir çeşit lektin içeren)  doksan gün boyunca beslenen sıçanlar ile kontrol grubu arasında kan kimyası, bağışıklık cevabı ve sindirim sistemi bakterileri bakımından farklılık olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yazarlar, araştırmanın sonuçlarının GDO’lu pirinç ile beslenen farelerde olumsuz  etkileri gösterdiğini, ancak GDO’lu gıdaların güvenliği konusunda kesin bir karara varılması için yetersiz olduğunu ifade etmişlerdir. Bunun için daha uzun süreli çalışmalar gereklidir.
Yine 2008 yılında yapılan çalışma ile Bt içeren pirinç ile beslenen sıçanlarda sindirim sisteminde koliform türü bakterilerin daha fazla bulunduğu ortaya çıkarılmıştır. Ancak araştırmacılar bunun Bt toksini nedeniyle olmadığı yönünde görüş bildirmiştir .
Yine Bt toksini üreten GDO’lu pirinçlerle beslenen sıçanlarda yapılan bir başka çalışma, hem GDO’lu pirinç ile beslenen sıçanlarda, hem de normal pirinç ile beslenen sıçanlarda Bt proteinine özel bağışıklık cevabının görüldüğünü, sıçanların bağışıklık sisteminin çok küçük miktarlardaki Bt proteinine bile hassas olduğunu gösterdi. Kontrol sıçanları, diğer sıçanların toz halindeki yemlerinden gelen tozları soluyarak bağışıklık cevabı geliştirmişti.
Araştırmacılar, makalede, bu tür deneyleri yaparken, kontrol grubu sıçanları ile test grubu sıçanlarını bir arada tutmamak gerektiğini, bu proteinlerin ufak dozlarının bile sıçanlarda alerji cevabı yaratabildiğini ve potansiyel “yabancı” proteinlerin dünya pazarlarına sokulmadan önce yapılacak hassasiyet, alerji vb. testlerin çok dikkatlice tasarlanması gerektiğini vurgulamıştır.

*
İTÜ Rektörlüğü, böyle önemli bir konuda, hangi usül ve deneysel kurgu hataları nedeniyle raporun geçersiz olduğunu kamuoyu ile paylaşmamaktadır. Bu da, iktidarın ve firmaların iddiaları üzerine soruşturma açan Rektörlüğün kendi heyetinin bulgularına gölge düşürmektedir. Buna ek olarak, TÜBİTAK raporları ile diğer kuruluşlara yaptırılan raporlar da kamuoyu ile paylaşılmamakta ve bir dezenformasyon süreci yaşanmaktadır. Böylesi önemli olaylarda kafalardaki şaibelerin kalkması için, tüm raporların, heyet/uzman bilirkişi görüşlerinin kamuoyu ile bilimsel ve şeffaf bir biçimde paylaşılması gereklidir. İktidarın bilimsel bir rapora, üniversiteye müdahalesi olağanlaştırılmaktadır. Ancak sürecin gelişimi ve Rektörlüğün Bakanlığın açıklamalarından sonra aldığı tutum ve İTÜ-MOBGAM Müdürü’nün günah keçisi olarak açığa alınışı, tarihimizden tanıdık hikayeleri aklımıza getirmektedir.
İTÜ-MOBGAM’ın raporu gerçekten yanlış da olabilir, ancak bu usül hataları, deneylerdeki eksik kurgular daha önce neden fark edilmedi ve soruşturulmadı? MOBGAM, ilk defa Savcılığın isteği üzerine GDO analizi yapan bir kuruluş değil. İTÜ-MOBGAM, sanayiye ve İSKİ gibi kuruluşlara sürekli analizler yapan ve akredite edilmiş bir merkez. MOBGAM’ın web sayfasında, bu olaylardan sonra, GDO analizine dair herhangi bir bilgiye rastlayamadık; ancak bu olaylar öncesinde, bu konuda web sayfasında bilgilendirme yazılarının olduğunu ve bu olay sonrasında web sayfasından kaldırıldığını öğrendik. Bakanlık ve İTÜ Rektörlüğü, İTÜ-MOBGAM Müdürü’nü açığa alarak bu sorunu (!) çözeceklerini düşünüyorlar. Merkez, Rektörlüğe bağlı bir merkez ve Merkez Müdürü atama ile işbaşına gelmiş. O halde, ileri sürülen bu usül ve deneysel kurgu hataları gerçekten var ise, Rektörlüğün bu olayda hiç mi sorumluluğu yok? Böylesi bir hata var ise, bu, yine de, iktidarın üniversiteye bu şekilde bir müdahalesini haklı çıkarır mı?

*
Bu, ülkemizde ilk defa yaşanan bir olay değil aslında. Biz, bunu, Çernobil faciasından sonra, dönemin tek kanallı televizyonunda radyasyonlu çayları “afiyetle” içerek halka örnek (!) olan ANAP döneminin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral’da yaşamıştık. O dönem de, çayların radyasyonlu olduğu ve imha edilmesi gerektiğini vurgulayan bilim insanları yok sayılmıştı. Çok yakınlarda, bunu, Dilovası raporunu gündeme getirdiği için itibarsızlaştırılmaya çalışılan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na yapılanlarda gördük.

*
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker pirinçlerin GDO’lu olmadığını, GDO’lu pirincin ticaretinin yapılmadığını, yapılan analizlerde çıkan GDO’nun çeltiğe olan bulaşıklıktan kaynaklandığını öne sürmektedir. Dünyada GDO’lu pirinç üretiminin resmi olarak deneme tarlalarında yapıldığı bilinmektedir. Ancak Çin ve ABD kaynaklı GDO’suz pirince GDO bulaşması vakalarının sayısı oldukça yüksektir. Bunun dışında, Çin’de ve Hindistan’da kayıtdışı GDO’lu pirinç üretimi yapıldığı yönünde yayınlar da bulunmaktadır. Kaldı ki, deneme tarlalarından GDO’lu tahıllara aktarılan özel genler, normal tahıl üretilen tarlalara da yayılabilmektedir. Kontaminasyon, yani bulaşıklık, çeşitli şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Polenlerin rüzgar ya da böcekler yoluyla tarladan tarlaya taşınması, bunun yalnızca başlangıcını oluşturmaktadır.
2010 yılı Ağustos ayında, İrlanda Hükümeti yanlışlıkla yasaklı GDO’lu mısır tohumlarının ekimini yaptığını fark etmiş ve daha polen aşamasına gelmeden bu bitkiler itlaf edilmişti . Tarım, Balıkçılık ve Gıda Bakanlığı’nın yaptığı rastgele testlerde, her bin bitkiden üçüne bu GDO’lu mısır türünün bulaştığı tespit edilmişti .  Yine 2010 yılında, Almanya’da, Monsanto firmasına ait GDO’lu mısır yaklaık 3000 hektarlık bir alanda yedi farklı eyalette tespit edildi.  Almanya’da GDO’lu tahıl ekiminin yasak olduğunu hatırlatmamızda fayda var. 2005 yılında ise, İspanya’da yaşanan polen sızıntısı vakası ile, GDO’lu bir mısır türü olan MON810’un izinli ekim alanlarından organik ve geleneksel tarım yapan yüzlerce çiftçinin ürününe bulaştığını biliyoruz .
Bunun gibi bir sürü vakayı bilimsel yayınlardan çok, Greenpeace, GDO karşıtı sivil toplum kuruluşları vb. raporlardan öğreniyoruz. Alan, karmaşanın ve çatışmaların fazlaca bunduğu bir alan olduğu için, bilimsel yayınlarda bu konudaki makalelere diğer konulara oranla az sayıda rastlanmaktadır. Hem bu konudaki araştırmalara fon bulmak zor olduğu için, hem de tekellerin karşısına böylesi bir araştırma ile çıkmak hem güç, hem de cesaret gerektirdiği için.  2001 yılında Nature’da, University of California, Berkeley’den Ignacio Chapela’nın yayınladığı çalışmada, Meksika’da Oaxaca bölgesinden arazilerde, eser miktarlarda GDO’lu mısıra rastlandığını ortaya çıkarttı. Ancak Chapela’nın çalışması da hemen ciddi eleştiriler aldı ve karşı duruşlara sahne oldu. Chapela, deneylerindeki hataları kabul etti, ama teorisini savunmaya devam etti. Daha sonra, aynı konuda yapılan çalışmalardan farklı farklı sonuçlar çıktı. Yani bilim, bu konuda bir ortak karara henüz varamadı .
Yani Mehdi Eker’in bulaşıklık diye açıkladığı şey, aslında o kadar da hafife alınacak bir durum değil. Öncelikle, GDO’lu gıdaların uzun vadede insan ve doğa üzerindeki etkisine dair yapılan sistematik bir çalışma bulunmamaktadır. Yapılan az sayıda çalışma önemli, ancak yetersizdir. GDO’lu organizmalara eklenen genlerin (transgen) uzun vadede gen havuzunu ne şekilde etkileyeceği, yabani bitki türleri ve bunların evriminde nasıl bir etki göstereceği belirsizdir. Buna ek olarak, pirinçlerde belirlenen şey bulaşıklık dahi olsa, hangi gıdaları tüketip tüketmeyeceğine, kamuoyunun her şeyi bilerek karar vermesi gereklidir. Kaldı ki, Mehdi Eker, GDO’nun pirincin kabuğuna bulaştığından bahsetmektedir. Burada, kendisinin sözünü ettiği bulaşıklık bambaşkadır. Bu konuda da bir kafa karışıklığı bulunmaktadır. Eğer Mehdi Eker’in sözünü ettiği bulaşıklık, pirinçlerin taşınması sırasında daha önce GDO’lu tahıl taşınmış bir araç ya da depoda tutulmalarından kaynaklanıyorsa ve kabukta ise, bunu tespit etmek oldukça kolaydır. Pirincin kabuğuna ve tanesine, çok sayıda örnek alınarak ayrı ayrı  yapılacak bir analiz bu bulaşıklığı ortaya çıkaracaktır. 23 tonluk bir pirinç stoğundan bahsediyoruz. Bu stoğun farklı bölgelerinden alınacak çok sayıda örneğe analiz yapılmalıdır.  Yine aynı analiz, bulaşıklığın transgen aktarımından kaynaklı olup olmadığını da ortaya çıkarabilecektir. Bakanlık bu noktada spekülatif açıklamalardan uzak durmalı, önceki analizlerin sonuçlarını, farklı farklı laboratuvarların yaptığı bağımsız analizleri kamuoyu ile paylaşmalı ve bu konuda bilimsel bir şekilde kamuoyunu aydınlatmalıdır. Sermayenin ve hükümetin üniversitelere müdahalesi, üniversite yönetimlerinin bilimin değil de siyasal iktidarların emrindeki, gölgesindeki kararları son bulmalıdır. Bu, ancak gerçekten bilimsel, demokratik ve özerk bir üniversite ile olacaktır. Bilimin ve bilimsel özerkliğin olmadığı, bilimsel sistematiğin, bilim etiğinin göz ardı edildiği yerlerde ise bu tür olaylar olağanlaşacaktır.

Saldırılara karşı mücadele ve parti çalışmasının bazı sorunları

Türkiye’de hakim sınıflar ve devlet ve hükümet başta olmak üzere sistem kurumları ile ezilen sınıfların ilişkilerine bakıldığında, güncel yaşamda birbirine eşlik eden iki yan ya da özellik öne çıkıyor: Bir yanda “demokratikleşme” ve Kürt sorununun “barışçı çözümü” söylemi toplumu “sarmış” durumda, diğer yanda işçi sınıfına ve emekçi kitlelere yönelik sermaye ve hükümet saldırıları hız kesmek bir yana, şiddetlenerek sürüyor. Ülkenin tüm önemli kent merkezlerinde, herhangi taleple mücadeleye yönelenlere yönelik polis şiddeti, zehirli gaz ve panzerli saldırılar, yerlerde sürüklemeler, gözaltı ve tutuklamalar, günlük yaşamın birer unsuru haline getirilmiş bulunuyor. Reyhanlı’daki katliamı protesto gösterilerine dahi hükümet güçleri şiddetle engel oluyorlar. İstanbul 1 Mayıs’ında yaşanan şiddet önemli bir diğer gösterge idi. 12 Eylül cunta yasaları, “makyaj değişimi” ile işlemeye devam ediyor. Yargı baskısı giderek ağır biçimler alıyor. Söz, basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğüne, grev hakkına ve hak direnişlerine saldırıların kapsamı genişletiliyor. Otuz kırk yıl önce ülkeden ayrılmış ve haklarında “siyasal suçlu” işlemi yapılmış insanlar ülkeye dönüşlerinde tutuklanıyorlar. İktidar, cunta yasalarıyla hakimiyet sağlama politikasını terketmiyor. Suriye’de, ABD, İngiltere, İsrail, Türkiye, Suudi gericiliği ve Katar tarafından da körüklenen iç savaşın taraflarından biri olmaya soyunan Erdoğan Hükümeti, savaşın Türkiye içlerine yayılmasına yol açacak politikadaki ısrarını sürdürüyor.*
Saldırılar elbette politik alanla sınırlı kalmıyor ve değiller. Tekelci sermaye ve kapitalistler yararına sosyal-iktisadi uygulamalarla halkın yaşamı giderek daha fazla sorunlu, daha mutsuz, daha çekilmez hale getiriliyor. Kimisi bir yıla yakın, diğer bazıları aylardır devam eden işçi direnişlerine yönelik patron ve devlet baskısı devam ediyor. Grevlerin etkisiz kılınması için özel çaba gösteriliyor. Kapitalistler ya sendikalı işçi çalıştırmayı tümden reddediyor ve işten atıyorlar ya da “bağıtlanan” toplusözleşme kurallarına uymayarak, çıkarlarına uygun düşecek şekilde ihlal ediyorlar. Zengin-yoksul uçurumu giderek büyüyor. Dünyadaki 1226 dolar milyarderinden 43’ü Türkiyeli. Gelirleri bir ila 4 milyar dolar arasında değişiyor. En üst %20’lik dilimi oluşturan zenginler ülke gayrısafi milli hasılasının %48’ine el koyuyorlar. Dört kişilik bir ailenin geçimi için 3 bin lira civarında para gerekirken, 5 milyon kişi asgari ücret (800 TL) ile çalışıyor. Sosyal güvenlikten yoksun ve kayıtsız çalıştırılan milyonlarca kişi var. “Türkiye’yi Çin’leştirme” adına planlanan, emekçilere daha fazla saldırı ve emekgücünün aşırı ucuz hale getirilmesidir. Taşeronlaştırma, işçi ölümleri, kadın ve çocukların artan oranda ve düşük ücretle çalıştırılmaları en önemli sorunlar arasında. İşsizlik azalmadı, arttı. Çevre katliamı devam ediyor. Hidroelektrik santral inşaatlarıyla yaşam alanları tahrip ediliyor. Boğaza “Üçüncü Köprü Projesi” kapsamında 2 milyon 507 bin 152 ağaç kesilecek. Bir o kadarı, belki daha fazlası da, “İstanbul’a Üçüncü Havaalanı Projesi” kapsamında yok edilecek. İşyerlerinin, fabrikaların kentlerin dışına “atılmaları”ndan sonra, işçilerin toplu olarak direniş yapmalarını engelleme girişimleri yoğunluk kazandı. AKP Hükümeti 1 Mayıs gibi büyük kitle gösterilerine alanları kapatmaya soyunmuş durumda.  İşçi ve emekçilerin yürüttükleri mücadelenin “görünmez kılınması” ve “kamuoyu”nun bilgisinden saklanması için iktidar ve medyası özel psikolojik savaş taktikleri izliyor.

İKİNCİ YAN YA DA GÜÇLENEN DİRENME EĞİLİMİ
Baskı gören ve sömürülen sınıf ve kesimlerin saflarında ise, saldırılara karşı giderek artan bir öfke birikimi var. 1 Mayıs, tüm engellemelere ve İstanbul’daki gaddar saldırıya rağmen ülkenin birçok kentinde bir mücadele gününe dönüştürüldü. Kürt-Türk ve diğer etnik kökenlerden işçi ve emekçiler meydanlarla bir araya geldiler. Tuzla’dan Şişli’ye işçi-emekçi yürüyüşü, Çağlayan’da tekstil emekçilerinin gösterisi, Diyarbakır’da Tuğla işçilerinin katılımı, İzmir’de yüz bin kişinin katıldığı miting, suskunluğun reddinin ve mücadele eğiliminin örnekleri arasında yer aldılar.
İşçilerin, birbirlerinden kopuk ve hala küçük çaplı olmakla birlikte farklı biçim ve yöntemlerle sürdürdükleri direnişler devam ediyor. Pakmaya, Ermenegildo Zegna, Kuzu Deri, DHL Kargo işçileri sendikalı olmak istedikleri, Tek Gıda-İş, Deri-İş, TÜMTİS gibi, isimlerini çeşitli direnişlerle duyuran sendikalarda örgütlendikleri ve böylece kapitalistler karşısında belirli dayanak noktalarına sahip olmak istedikleri için işten atıldılar ve buna karşı, bazıları bir yıla yaklaşan, diğerleri ayları bulan protesto ve direnişlerle mücadele ediyorlar. DHL Kargo işçileri 345 gündür sendika hakkı için direniyorlar.  Diyarbakır’da 2 bin tuğla işçisi, sigorta ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle, sendikaları olmadıkları halde, fiili grev başlatarak belirli haklar elde ettiler. Pakmaya işçilerinin düşük ücret ve kötü çalışma koşullarına karşı sürdürdükleri direniş İzmir, Kocaeli, Düzce gibi, şirketin birkaç işyerinde paralel şekilde sürüyor. Hava-İş Sendikası, işten atılan 305 emekçinin geri alınması da dahil çeşitli taleplerle 15 Mayıs’ta THY işyerlerinde grev başlattı. MESS ile yapılan grup toplusözleşmelerinde uyuşmazlık nedeniyle metal sektöründe grev kararı alındı. Kürtler ulusal talepleri ve hak eşitliği için mücadeleyi sürdürüyorlar. Hükümetin Suriye politikasını protesto egilimi güç kazanıyor. Vb. vb..

HAREKETİN İNİŞLİ-ÇIKIŞLI İLERLEMESİ VE MÜCADELEYİ YAYGINLAŞTIRMA İHTİYACI
Saldırıların yoğunluğu ve yaşamın hemen her alanına genişlemiş olması ile işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin çıkarları arasındaki zıtlık kitlelerin mücadeleye yönelmelerini kaçınılmaz kılmasına rağmen, mücadelenin gelişmesi ve kitleselliği; taleplerinin içeriği, amaç ve hedefleri, uzlaşmaz karşıt sınıfların güç ilişkileri başta olmak üzere, nesnel ve öznel çok çeşitli etkene bağlı olarak şekillenir. İşçi sınıfı ve kent-kır emekçileri hareketinin birkaç on yıldır yoğun saldırılar altında geriye püskürtülmüş olması, burada yeniden üzerinde durmamızı gerektirmeyen uluslararası alandaki gelişmelerin dolaysız sonuçlarından biri ve bizim açımızdan en önemlisiydi. Buna, Türkiye’nin 12 Eylül faşizminin yoğun terörüyle kitle örgütlenmesi ve örgütlerinin dağıtılmasının özel hedef seçilmesi eklendi. Kitle mücadelesi ve örgütlenmesinin nispeten ağır ve yavaş gelişmesinin en önemli etkenlerinden biri budur. Buna rağmen hem uluslararası alanda hem de Türkiye’de işçi ve emekçiler, –talepleri için mücadeleden hiçbir koşulda vazgeçmemelerine rağmen–, içinde bulunduğumuz dönemde, geriye püskürtüldükleri ve sıkıştırıldıkları yerlerde suskun ve boyun eğmiş vaziyette durmayı redderek, özellikle de 2007-2008 dünya ekonomik krizinin daha da ağır hale getirdiği yoksulluk, açlık, işsizlik, uzun çalışma süresi ve düşük ücret/maaş, sosyal hakların kısıtlanması vb.’ne karşı ve bazı bakımlardan yeni özellikler de kazanmış olan çeşitli protesto eylemleri, grev ve direnişler ile yanıt verdiler/veriyorlar. Bu eğilimin giderek güç kazandığını ise, Yunanistan, İspanya, İtalya, Fransa, İngiltere, Şili, Portekiz, İrlanda gibi ülkelerdeki protesto, grev ve genel grevler ile  Almanya ve Türkiye’deki çeşitli direnişler ortaya koyuyor. Arap ülkelerindeki ayaklanmalar ile Tunus ve Mısır’ın eski diktatörlerinin tahtlarından indirilmiş olmaları, “en geri” diye horlanan ülkelerdeki gelişmelerden bir diğeri oldu. Burjuvazi ile kurumlarının işlevine dair “kitle düşüncesi”-algısı bu tür direnişler içinde değişime uğradığı gibi, “son” dünya krizi bağlamında kapitalizmin “organik aydınları” olarak burjuva teorisyenlerin kapitalizmin sorunlarına ilişkin umutsuz tezleri de kapitalizme “güven duyan”ların saflarında erozyonu büyütüyor. Bu gelişmeler, sermayeye karşı mücadelenin yaygınlaştırılmasını hem mümkün hem de gerekli kılıyor.

KAPİTALİST “ÖZGÜVEN”İN EROZYONU VE KORKUNUN ÜRETTİĞİ ŞİDDET YOĞUNLAŞMASI
Kapitalizmin halk kitleleri için sömürü, baskı ve yoksunlukların sistemi olması, olağan dönemlerinden farklı olarak kriz koşullarında daha net olarak görülür olmaktadır. Kriz koşulları, burjuvazi ve sistemi açısından, denebilir ki, “özgüven” yitimi ve korkunun yığılma-yoğunlaşma dönemleridir. Krizden “kurtulma çareleri” olarak kitlelere yöneltilen saldırı ve baskının artmasının nedeni buradadır. Sermaye egemenliğinin kurtarılması için işçi ve emekçiler baskıyla ve siyasal şiddetle susturulmaya çalışılırlar. Kapitalist “özgüven” erozyonu ve yitiminin diğer göstergesi, böylesi dönemlerde sistemin geleceği üzerine tartışmaların yoğunlaşması ve “kurtarma reçeteleri”nin yeniden piyasaya sürülmesi kapsamında, temel açmazları ve çelişkilerinin örtülmesini de içermek üzere “aksayan yönleri”nin de sergilenmek zorunda kalmasıdır. Bu korku, tartışma, yol-yöntem arayışı, işçi sınıfı ve emekçilerin sömürü sistemine karşı tutum ve düşüncelerini de çeşitli düzeylerde etkiler. 21.yüzyılın ilk büyük dünya krizi burjuva iktisadının uluslararası üne sahip temsilcileri tarafından da “yeniden irdelenip arızalarının nasıl giderileceği”ne dair tartışmaların konusu edildi ve onların amaçladıklarından farklı olarak, işçi sınıfı ve sömürülen tüm kesimler açısından, mücadelenin örgütlü tarzda sürdürülmesi gereğini daha net olarak anlaşılır kılacak ek malzeme sundu.
Burjuvazi ve burjuva ideologları, kapitalizmin siyasal müdahalesiz, serbest piyasaya dayalı üretim sistemi olduğunu propaganda ederlerken, devlet ve hükümetler tarafından trilyonlarca dolarlık kaynak kullanılarak ekonomik işleyişe müdahale edildi; tekelci sermaye yararına siyasal kararlarla halk kitlelerinin üzerindeki vergi yükü artırıldı, çalışma ve yaşam koşullarını ağırlaştırıcı uygulamalar birbiri ardına yürürlüğe kondu, milyonlarca işçi işten atıldı. Bu gelişmeler yalnızca burjuva devletinin “yansızlığı” ve “hakem”liği üzerine söylemin çürüklüğünü sergilemiyor, onun baştan beri sömürücü azınlık/kapitalist sınıfın tüm toplum üzerindeki baskı ve hakimiyet aracı olduğu gerçeğinin görülebilir olmasına da daha fazla alan açıyor. Kapitalist piyasa ekonomisini verimlilik, serbest rekabet ve tercih, refah ve mutluluk olarak sunan burjuva teorisi birkez daha “gümbür gümbür” dökülmüştür. Başlıca Avrupa ülkeleri ve ABD olmak üzere, kapitalist ülke hükümetlerinin tirilyonlarca doları tekellerin kasalarına aktarırlarken, emekçilere yönelik baskı ve iktisadi-sosyal saldırıları yoğunlaştırmaları, kapitalizmin öyle varsayıldığı ve gösterildiği üzere “herkes için” olmadığını gösteren çok somut ve çarpıcı bir veridir. Tekellere 23 trilyon dolar aktaran devlet ve hükümetlerin işçi ve emekçilerin karşısına polis ve jandarma gücüyle çıktıkları, ücret ve maaşları düşürüp işten atmalara hız verdikleri, yoksulları daha da yoksul hale getirdikleri, kendilerinin dahi gizlemeyi başaramayacakları gerçekler arasındadır. Yaşam alanları tahrip edilmekte, doğa koşullarına verdikleri yıkımın maliyetleri emekçilere yıkılmaktadır. “Piyasaların mutlak serbestliği” üzerine vaazları bitmeyen emperyalist papağanların toplumsal gelişmenin “son aşaması” olarak sunmaya çalıştıkları ve M. Thatcher gibi bir İngiliz sömürge kasabının “tıyniyetsiz” ukalalığıyla “başka bir alternatifinin olmadığı”nı söylediği “neoliberalizm” ve “piyasa ekonomisi”nin insan soyuna verdiği iktisadi, sosyal, psikolojik ve kültürel yıkımdan başka bir şey olmamıştır. Neoconlar ve Thatcher, “toplum diye bir şey yoktur!” anlayışını dayatırlarken, aslında “birey de yok” demişlerdir, ama bireyci(lik) egosuyla azınlık zengin tiranlar, para sayma makinalarının başında ya da sanal dünyalarında, 4.6 trilyon doların sadece 1226 kişiye ait olmasını ve 500 en büyük zenginin gelirinin bunun 416 milyon kişinin gelirinden daha fazla tutmasını “herkesin refahı ve mutluluğu”nun anahtarı olarak göstermeye devam etmişlerdir.
Ancak ne bu propagandanın yaygınlığı ve etkinliği, ne de emekçilerin sömürülmesiyle sağlanan trilyonlar, kapitalizmi “sonal” ve “yıkımsız” sistem haline getiremez, getirememiştir. Kapitalizmin devrimci eleştirisi bir yana, onun kendi içinden ve daha iyi işlemesini dert edinen burjuva iktisatçılarının 2007-2008 dünya krizi bağlamında gündeme getirdikleri ve kapitalist sömürünün ömrünü uzatmaya adanmış “düzeltici eleştiriler”in saklı özelliklerinden biri de, onun akıbetiyle ilgili tedirginlik ve hayal kırıklıklarıdır. Kapitalizmin temel çelişkilerini gizlemeyi iş edinen burjuva iktisatçılarının bir kısmı, sistemin “mükemmel şekilde sürdürülebilir olduğu” yaygarasından koparak, onun “nasıl sürdürülebilir hale getirileceği”ne yoğunlaşmaya başladılar. Bireyin –burada esas olarak zengin birey– kendi çıkarları ardında giderken “toplumsal yararı da var ettiği” şeklindeki piyasacı burjuva görüşünün somut bir karşılığının olmadığı krizin çarpıcı sonuçları (yoksulluk, işsizlik, açlık ve yıkım) tarafından sergilendiğinde, sermaye ideologlarını tutan sancı şiddetlendi. Bir aralar adı “kriz kahini” olarak da anılan Nouriel Roubini örneğin, “Kapitalizm Ölüme Mahkum mu?” başlıklı makalesinde, Marx’ın “kısmen haklı” olduğuna kadar “ilerledi”! Kapitalizmin kitlesel işsizlik, yoksulluk ve moral yıkımıyla “kendi sonunu getirme potansiyeline sahip olduğu”na işaret eden Roubini’ye göre, “üretken altyapı yatırımlarını hedefleyen mali canlandırma politikalarıyla istihdam yaratmak” bu potansiyel tehlikeyi savuşturabilirdi! “Düzenleyici önlemler” kapsamında “insan sermayesine yatırım” olarak, kapitalist politikacıların kimi zaman dillerine doladıkları demagojiyle birleşen bir yaklaşım içinde idi, Roubini.
Zengin-yoksul gelir uçurumunun kitlelerin sisteme ilişkin yargılarını değiştirici bir rol oynamasından ürken burjuva politikasını seslendiren bir diğer iktisatçı, J. Stiglitz idi. “Serbest piyasa”ya inancın dünyayı “batmanın eşiğine getirdiği”ni belirten Stiglitz, kapitalizmin son otuz kırk yılında “dünyanın en zengin ülkelerindeki en zenginlerine refah getirdi”ğini belirterek, “Krizin Amerikalılara (ve diğerlerine) daha fazla eşitliğe, daha güçlü düzenlemelere ve devlet ile piyasa arasında daha iyi bir dengeye ihtiyaç olduğu dersini vermesini umanlar arasındaydım” diye, beklentilerini dile getirmekteydi. Ama ne fayda, “özel çıkar grupları” ve “sağ kanat iktisat” “Avrupa ve Amerika ekonomilerini tehdit ediyor”du.
Stiglitz ve “düzeltmen” öteki eleştirmenler en iyimser deyişle yanılıyorlar; çünkü “aykırılık”, “beklenilmezlik” babında saydıkları özelikler, kapitalizmin bünyesel özellikleridir. Kapitalizm varolduğu sürece varolan, ancak kriz dönemlerinde daha da belirginleşen ürünleridir. Sistem içi önlemlerle mevcut hallerinden daha iyileştirilebilir olan çalışma ve yaşam koşulları, düşürülebilir işsizlik oranları, artırılabilir sosyal güvenlik elbette mümkündür ve bunlar için mücadele devam etmektedir. Ancak, işsizliğin, yoksulluğun, açlığın, güvencesizlik ve konut yoksunluğunun ve sıralanabilir tüm diğer “kötülükler”in kapitalist sömürünün ürünü olmaları, sömürü sistemi varolduğu sürece bunların da değişen düzeyde varolmalarını sağlar. Kâr için üretim daha çok artıdeğere el koymayı gereksinir ve kapitalist rekabet yıkımsız olamaz. Kapitalizmin istikrarlı toplumsal düzeni üzerine söylem, onun kendi gerçeğine aykırıdır. Kapitalizmin “sürdürülebilir” olup olmadığına dair burjuva kaygısını gösterir tartışmalar, 2007-2008 krizi bağlantılı olarak yeniden gündeme gelip yoğunlaşmış olmasına rağmen, krizlerin olmadığı “olağan işleyiş” dönemlerinde herhangi burjuva korkusunun olmadığına delalet etmez. Dünya kapitalizminin bu türden krizlere mahkumiyetinin onun yıkımını yalnızca iktisadi hareketin evrimi içinde ve kendiliğinden gerçekleştiremeyeceğini; sömürü sistemine, ancak, sömürülmeden ve özgürce yaşamının bu sistemin yıkılmasından geçtiği bilinciyle hareket eden işçi sınıfının devrimci eylemiyle son verilebilir olduğunu, burjuva iktisatçıları ve politikacılarının da bildiğinden kuşku duymamak gerekir. Kapitalizme yukarıdaki türden “içten eleştiri”lerin nedeni, kriz koşullarında daha da çarpıcı halde görülür olan işsizlik, yoksulluk, açlık, sosyal güvencesizlik gibi olguların keskinleştirdiği çelişkilerin işçi ve emekçilerin uyanışında gördükleri işlevin de belirli biçimde açıklık kazanmasıdır. Kapitalizmin devrimci olmayan eleştirisinin sosyal ve mali önlemlerle kitlelerin öfkesini yatıştırmayı gündemine almasının nedeni buradadır. Sistem içi düzenleme tedbirlerleri, kitlelerin devrimci eleştirisini, devrimci başkaldırısını önlemeye ya da ötelemeye yöneliktir.

SİSTEME DEVRİMCİ ELEŞTİRİ; PARTİ ÇALIŞMASI VE ÖRGÜTLÜ MACADELENİN TOPLUMSAL TEMELİ
Peki, devrimci eleştiri nereden ve nasıl ilerlemelidir? Sorunun yanıtı, yukarıda, “örtük” şekliyle de olsa, bir yönüyle ve belirli ölçüde verildi. Ezilen ve sömürülen sınıf(lar)ın “insanlığın tarihsel birikimi”nden öğrenerek, kendi kaderlerini belirlemeye girişmelerinin eninde sonunda gerçekleşir olmasından, hatta kaçınılmazlığından söz ettiğimizde, bunun mevcut toplumdaki olanak ve dayanaklarının varlığından hareket ediyoruz. Kapitalizm emekçiyi –genel olarak insanı– kâr için üretimin nesnesi olarak “şeyleş”tirirken, onu sisteme karşı mücadeleye de çeker. Kâr için kapitalist üretim, proletaryayı doğurmakla kalmaz, kendine karşı örgütlü güç haline gelmesi için, iradi olmayan nesnel nedenlerle bağlı sosyal-iktisadi zemini de onun için hazır hale getirir. Üretim araçları mülkiyetinden yoksun ve emekgücünü yarattığı/ürettiği değerin çok küçük bir kısmına karşılık gelen ücretle satarak yaşamını sürdürmeye çalışan işçi ve emekçiler, kaderlerini burjuvazinin kâr makinesinin cenderesine bırakıp bırakmayacaklarına; kendileri için politikanın öznesi olup olmayacaklarına karar vermek zorunluluğu ile de eninde-sonunda karşı karşıya gelirler. İçinde tutuldukları koşullar ile “insan gibi yaşamak” arasındaki zıtlık, çatışmayı doğurur. Mevcut “düzen” ve toplumsal ilişki biçimlerinin insanlar üzerindeki hakimiyeti, bunun kazandığı derin etkiye rağmen sarsılmaya başlar; ve bir kez ‘kurt gövdeye girdiğinde’, çözülme ve dağılmanın; karşı reaksiyon ve yıkımın önünü almak giderek olanaksız hale gelir. Eski araç ve yöntemlerin yetersiz kalacakları yeni ve daha keskin bir mücadele dönemi başlar. Uyulması istenen “ortak çıkar ve değerler” ile çatışma halindeki işsizlik, yoksulluk, eğitim, sağlık, barınma ve beslenme sorunları, mantıklı düşünebilen her bireyi “muhasebe yapma” ihtiyacıyla yüz yüze getirir, ve onlar, önlerine konan kurguların kofluğunu görebilecekleri bu “muhasebe”den çıkardıkları sonuçlar üzerinden yeni hedeflere yönelir(ler). Yaşanan gelişmeler; olayların acımasız yıkıcılığı, kitleleri, ya da onların bir kesimini olayları ve gelişmeleri sadece seyirci kalarak ve kendilerine söylenenleri kesin doğrular kabul ederek izleme ve otoritenin ardı sıra gitme yerine, tüm boyutlarıyla olmasa da, olayların ardındaki gerçekleri anlama çabasına yöneltir.
İşçi sınıfı-ve emekçiler, daha iyi bir yaşam istemiyle atıldıkları mücadelede, üretim araçlarını ellerinde bulunduran kapitalistler ile “aynı toplum” da yaşadıklarını; ancak onlarla asla eşit olmadıklarını deneyimleyerek edindikleri tecrübe ve uluslararası alanda sınıf kardeşlerinin mücadelelerinden öğrendikleriyle, sınıf örgütlerini oluşturmak üzere, aynı “emek ordusu”nun neferleri olarak harekete geçerler. Bu durumları, sömürülen ve baskı altında tutulanlar olarak, sermaye hakimiyetinin son bulması zorunluluğuna işaret eden ve bunun yol-yöntem ve araçlarının bilgisini sunan devrimci sınıf politikasıyla birleşmelerine dayanak oluşturur. Egemen sınıf ve her türden kurumunun kendini tüm toplumun temsilcisi olarak göstermesi, kendi çıkarlarını tüm sınıf ve kesimlerin çıkarı olarak tarif etmesi ve buna aykırı hak talebinde bulunmayı “toplumun güven ve huzurunu bozma girişimi” olarak göstermesi, bu gibi dönem(ler)de eski inandırıcılığını yitirmeye; burjuvazinin, eli altındaki  devasa güç, araç ve olanakları kullanarak, gelenek-görenekleri istismar ederek sağladığı ideolojik-politik etki sarsılmaya; kapitalizmin çanı çalmaya başlar.  İnsanın, başkasının sultası altında olmaksızın, başkası tarafından sömürülmeksizin, emeğiyle katıldığı toplumsal üretimden gereksinmelerini karşılayacak kadarını alarak insanca yaşayacağı bir toplumsal düzen isteği ve bunun için mücadele gündeme gelir. Buradan ama, “hareketin evrimi ve toplumsal çelişkiler devrimi kaçınılmaz kıldığına göre, tasaya gerek olmadığı ve doğru dürüst bir çalışmaya ihtiyaç duyulmayacağı” sonucu çıkmaz. Sınıf mücadelesi tarihi kendiliğindenciliği ve kaderci anlayış ve beklenticiliği mahkum edegelmiştir. İnsanlar ve sınıflar, kendi tarihlerini, içinde bulundukları maddi koşullarda devraldıkları ve geliştirdikleri deneyim ve mücadele ile kendileri yaparlar. Mücadelenin gücü ise, esas olarak örgütlü oluşunda, örgütlenmiş kitleler tarafından yürütülmesindedir.

KİTLELER İÇİNDE DEVRİMCİ ÇALIŞMANIN ÖNEMİ VE BAZI SORUNLARI
İşçi sınıfı ve kent-kır emekçilerinin politikanın farklı türleriyle ilişkileri ve bu ilişkinin niteliği, kapitalist dünyanın-kapitalist Türkiye’nin sömürüsüz/kapitalizmsiz bir dünya ve ülkeye dönüştürülmesi amaç ve hedefine bağlanan mücadelenin seyrini dolaysız olarak etkilediği ve belirlediği için, kitlelerin politika ile ilişkisinden söz ettiğimizde, bizim açımızdan, başta gelen sorun, işçi sınıfı başta gelmek üzere, emekçilerin yalnızca sermaye ve hükümetlerinin aktüel saldırılarına karşı çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme mücadelesinde birleşmeleri olarak kalmaz, ama sömürü sistemine karşı devrimci bir politik tutumda birleşmeleri olarak belirir. Bu ise, basitleştirilerek söylenecek olursa, ancak onların bu sistem içindeki kendi durumlarının bilgisiyle sömürü sistemine karşı mücadelesini örgütleme çalışması ile gerçekleştirilebilir. İşçi kitleleri ve kent-kır yoksulları/emekçileri arasındaki parti çalışmasının her koşuldaki başlıca özelliği, kapitalist üretim sisteminin iktisadi temeli, yapısı ve temel özelliklerinin işçi-emekçi kitleleri tarafından kavranmasını içeren bir çalışmaya genişlemiş olmasıdır. İşçi ve emekçiler, üretim sürecindeki toplumsal yer alışlarını belirleyen iktisadi işleyişin temel özelliklerini; sermaye-toprak-makine-fabrika mülkiyetiyle ilişki biçimleri üzerinden farklılaşmış olan sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerini kavradıkları ölçüde, kapitalist toplumdaki kendi durumlarının –ve burjuvazi başta olmak üzere– diğer sınıf ve kesimlerin varoluş tarzlarının değişken ve tarihsel olduğunu da görüp anlayacak, artıdeğer sömürüsüne dayanan sistemin yok oluşunun kaçınılmazlığını, tarihsel-toplumsal yasaların bilgisiyle de silahlanmış olarak kavrayacak ve bunun mücadelesine kararlılıkla girişeceklerdir. Kitleler içindeki parti çalışması, kitlelerin aktüel-acil taleplerinin savunusu üzerinden sürdürülen mücadelenin bu asıl amaç ve hedeflerler ile bağlı olarak yürütülmesi çalışmasıdır.

a-) Parti çalışmasının niteliği ve kapsamı
Kitle içinde parti çalışması, herhangi bilinmez-belirsiz bir toplumsal zeminde ve belirsiz zaman(lar)da değil, somut-belirli ülke(ler)de ve toplumsal koşullarda ve bilinebilir-içinde yaşanılan dönemde sürdürülen bir çalışmadır. Nasıl bir dünya ve ülkede yaşadığımız; içinde bulunduğumuz koşullarda ne türden gelişmelerin yaşandığı ve bunların işçi sınıfı ve ezilen halklar açısından ne tür sorunlara yol açtığı, doğrudan doğruya bu gelişmelerden ve onları üreten iktisadi-toplumsal temellerinden hareketle bilinebilir hale gelirler ve bu da, talepler kadar amaç ve hedefin de belirlenmesinde hareket noktalarını oluşturur. İşçi sınıfı ve emekçilerin iktisadi-sosyal ve siyasal talepleri her durum ve dönemin özellikleri ve sınıf güç ilişkileri tarafından etkilenirler, ancak ne sadece içinde bulunulan “an”ın-dönemin dayattığı ve onlar çözülmedikçe ilerlenemeyecek olanlar ile sınırlıdırlar ne de dönemsel acil ve “asgari” olanlarının savunusu olmaksızın “bir hamle”de başarılmaları mümkün olabilecek daha genel ve nihai talep, amaç ve hedeflerle.
Devrimci sınıf partisi, sınıfın en ileri kesimlerinin sömürü ve baskının her türüne karşı mücadeleyi sömürü düzeninin ortadan kaldırılması ve sınıfsız toplum hedefiyle birleştirerek örgütlü birliğini  sağlayan bir örgütlenme olarak, programatik görüşlerinin kitlelerin en geniş kesimleri içinde yayılmasını tüm araç ve yöntemleri kullanarak başarmayı ve bununla birlikte onların en geniş kesimlerini örgütü etrafında birleştirmeyi her koşulda esas alır. Bunu ama, her bir dönemde işçi ve emekçi hareketinin somut durumu ve kitlelerin taleplerinden hareketle, emekçi hareketinin ihtiyaçlarına yanıt oluşturacak siyasal tespit ve taktikler ile gerçekleştirmeye çalışır. Bu ise, içinde bulunulan durumda öne çıkan acil taleplerin gözetilmesini ve kitleleri bu talepler etrafında birleştirici bir mücadele anlayışının benimsenmesini gereksinir. Kitleler içindeki devrimci çalışma; işçi ve emekçilerin günlük ya da acil ve dönemsel iktisadi-sosyal ve politik talepleri için mücadelesinde doğrudan yer alınmadan sürdürülemez. Bu yer alış, söz uygun ise, “bir başlangıç noktası”dır. Sistemin özellikleri, niteliği, çelişkileri, sosyal-sınıf güçlerinin ilişkileri ve devlet hakında işçi ve emekçilerin aydınlatılmaları; kapitailzmin sermaye kârı için artıdeğer sömürüsüne dayanan bir baskı sistemi olduğunun ve aynı nedenle de tasfiye edilmesinin işçi sınıfı başta olmak üzere insan soyunun yararına olduğu bilincinin oluşturulması, ancak bu dolaysız katılma, yer alma ve emekçilerin yaşamının her alanında onlarla birlikte olma tutumu ile inandırıcılık kazanır. Burjuva liberal, reformist, muhafazakar ya da faşist politik görüşlerin kitleler içindeki ve üzerindeki etkisinin kırılması, kitlelerin kendi çıkarları için sistem içi iyileştirmelerle sınırlı kalmayan ve sömürülmelerinin olanaklarını ortadan kaldıran devrimci-sosyalist bir uyanışı ve örgütlenmesi ancak bu kapsam ve nitelikteki bir faaliyet içinde gerçekleştirilebilir.
Kitleler içindeki siyasal-sosyalist çalışma, işyeri ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için yürütülen iktisadi-sosyal çalışmanın sınırlarına hapsedilemez. Demokratik siyasal taleplerin savunusu; söz, basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğü, ulusal baskının son bulması ve ulusların tam hak eşitliği ve kaderlerini tayin hakkının yasal-anayasal güvenceye bağlanması, ülkenin emperyalizm ile ilişkileri tarafından belirlenen antiemperyalist taleplerin sahiplenilmesi vb. mücadelenin kapsamı içindedir. Türk-Kürt uluslarından ve çeşitli diğer ulusal topluluk ve milliyetlerden işçi ve emekçiler, emperyalizme bağımlılık ilişkilerine son verilmesi ve siyasal gericiliğin baskı ve yasak zincirinin kırılması için mücadelede yığınların başında yer almaksızın, sosyalist bir ülke kurma mücadelesini başarıyla sürdüremezler. Politik baskının her çeşidi ve tüm görünümlerine karşı mücadele şarttır: ulusların kaderlerini serbestçe ve hiçbir baskıyla karşılaşmaksızın tayin etmeleri hakkı savunulmalı, dinin devletten, okul ve eğitim sisteminden ayrı tutulması ve herbir bireyin “kendi sorunu” sayılması için mücadele edilmelidir. Kadına yönelik cinsiyetçi politika ve ayrımın son bulması, söz basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğünün tüm halk kesimleri için engelsiz olarak sağlanması; baştan sona gerici, antidemokratik yaptırımlardan oluşan yasal-anayasal sistemin halkın çıkarları temelinde değiştirilmesi ve gerçekten demokratikleştirilmesi için birleşik bir mücadele gereklidir. Ülke toprakları üzerindeki yabancı askeri birlik, emperyalist üs ve nükleer cephaneliklerin çıkarılması ve lağvedilmesi; emperyalistlerle imzalanmış ikili ve çok yönlü askeri-stratejik anlaşmaların iptali, NATO gibi askeri saldırı örgütlerinden çıkılması için mücadelede birleşmeyen işçi sınıfı ve emekçiler, burjuva-kapitalist hegemonya ve sömürü ilişkilerine son veremezler. Lenin’in deyisiyle, siyasal demokrasi mücadelesinde eğitimden geçmeyen ve halkın öteki kesimlerinin sorunları için mücadele etmeyen işçi sınıfının sosyalizm mücadelesini basarıyla yürütmesi zor, hatta olanaksızdır. Sendikal ekonomik teşhiri sosyalizm propagandası ve sosyalist çalışma yerine ikame eden ekonomist-sendikal anlayışların dünya işçi sınıfı hareketine vurduğu büyük darbelerin deneyimine sahip olan sınıf bilinçli ileri işçi ve devrimci parti, sermaye egemenliğine son verilmeden sömürü ve baskının toplumsal iktisadi temelinin ortadan kaldırılamayacağı anlayışının, aktüel-acil ekonomik-demokratik talepler için mücadele eden kitleler içinde güç kazanması için sahip olduğu araç ve olanakları en verimli tarzda kullanmak zorundadır. Çalışmasının devrimci niteliği, kapitalizm ve burjuva sınıf egemenliğinin tasfiyesi asıl ve sonal hedefi tarafından belirlenmiş ve şekillenmiştir. Mücadelenin, sermaye ve gericiliğe karşı siyasal iktidar mücadelesi olarak gelişmesi ancak bu durumda sağlanabilir. İşçilerin sosyalist sınıf partisinde ve parti etrafında kitlesel olarak birleşmeleri ve üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetine son vermek üzere siyasal devrimle iktidarı almaya girişmeleri ve bunda zafere ulaşmaları, ancak bu yoldan ve böylesi bir çalışma zenginliği ve ısrarıyla gerçekleştirilebilir.

HALKIN TÜM KESİMLERİNİN TALEPLERİ ÜZERİNDEN GENİŞLEYEN BİR ÇALIŞMA
Sınıf bilincine ulaşmış işçiler ile onların devrimci sınıf partisi, halkın tüm öteki kesimlerini bağımsızlık ve demokrasi için mücadelede yanına çekecek bir çalışmayı, ancak bu mücadelenin başında yer alarak gerçekleştirebilir. Çünkü sosyalizm için işçi sınıfının mücadelesi, işçilerin salt kendileri için bir mücadele değil, tüm ezilen ve sömürülenlerin sınıf sömürüsü ve baskısından kurtulmalarını amaç edinen bir mücadeledir. Mücadelenin bu perspektif ile sürdürülmesini ise, ancak işçi sınıfı ve emekçilerin en bilinçli en ileri kesimlerinin politik örgütü olarak devrimci sınıf partisi sağlayabilir. İşçilerin, iktisadi-sosyal sınıfsal talepler için mücadelesi ve bunun için ekonomik teşhir ve ajitasyon esas olarak kendi sınıf güçlerinin en geniş kesimlerinin birleşmesini/birleştirilip harekete geçirilmesini içermekle birlikte, tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin devlet ve hükümetlerle ilişkilerinde karşı karşıya geldikleri ve kapitalistlerle ilişkilerinin belirlenmesinde de işlev gören politik baskı ve engellemelere karşı ajitasyon ve eylem halkın tüm bu kesimlerinin birliğine hizmet eder ve halkın geniş kesimlerinin burjuva iktidarına karşı harekete geçirilmesini hedefler. Ekonomik-siyasal ajitasyon, diğer yandan sosyalizm propagandasının işçi sınıfı ve emekçilerin saflarında etkili olmasına olanak açar, zemin hazırlar. Tüm emekçilere yönelik siyasal teşhir ve ajitasyon çalışmasının yürütülmediği/yürütülemediği yer ve durumda, işçilerin ve halkın öteki emekçi kesimlerinin burjuva partilerine, hükümetlerine ve devletine karşı mücadelede bağımsız siyasal bir güç haline gelmeleri mümkün olmaz. İş ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi, daha iyi ücret, daha kısa işgünü, sosyal güvenlik, grev ve sendika hakkının engelsiz kullanılması gibi sosyal-ekonomik taleplerin savunusu, hakim sınıf(lar)ın politik baskısına karşı mücadeleyle birleşmeli, ekonomik-siyasal ajitasyon, işçilerin kapitalistlere karşı, işyeri, sektör, bölge ve ülke düzeyinde somut talepler üzerinden birleşerek mücadele etmelerine güç verecek ve halkın çeşitli kesimlerinin aktüel ve acil taleplerine sahiplenerek onların sermaye ve hükümetlerine/devletine karşı mücadeleye çekilmesine yardımcı olacak şekilde örgütlenmelidir. İşçi sınıfının bu mücadele içinde eğitim gören ileri kesimlerinin bir parti olarak örgütlenmesi, onların en geniş kesimleri içindeki çalışmasının iktidar savaşı verecek sağlamlığa ulaşması; zorluklarla başa çıkacak yetenek göstermesi ve mücadele içinde kitleselleşmiş bir parti haline gelmesinin, denebilir ki, ilk adımıdır. Bugünkü mevcut durum veri alınarak söylenecek olursa,  henüz işçi ve emekçilerin dar bir ileri kesiminin örgütü durumundaki partinin ısrarla ve kesintisiz olarak sürdüreceği ve içeriği yukarıda özetle belirtilen çalışma ile bu örgütlenme ve örgütlü sınıfın –ve tüm ezilen emekçi kitlelerinin– mücadelesi asıl hedeflere yöneltilerek ilerletilebilir ve başarıya ulaşmasında devrimci bir iradi işlev yerine getirilebilir.

b-) Başarılı bir parti faaliyeti için araçların verimli kullanılması
İşçi ve emekçi kitleler içindeki devrimci parti çalışması, adı üzerinde, parti çalışmasıdır, ama partililerin çalışmasıyla sınırlı bir çalışma değildir. Parti çünkü, sınıf bilinçli işçilerin, devrimci aydın ve genç kuşak militanların, kadın ve erkek ileri emekçilerin örgütü olarak şekillenirken, etrafında işçi ve emekçilerin daha geniş bir kesimini de mücadeleye ve örgütlü çalışmaya seferber eder. Fabrika ve işyeri, semt ve kurumlardaki çeşitli iş ve çalışma komiteleri ve gruplarıyla, özel örgütlenmelerle yığınların en geniş kesimleri içinde örgütlü bir faaliyet yürütür. Kitleler içinde devrimci çalışma ya da aynı anlama gelmek üzere işçi-emekçi kitleleri arasındaki parti çalışması, başlıca, siyasal teşhir, ajitasyon, propaganda ve örgütleme çalışması olarak şekillenmiştir. Partinin kendisi bu çalışmanın aracı ve aygıtıdır. Çalışması, sömürülen ve ezilen kitleleri talepleri için mücadeleye teşvik eden devrimci ajitasyon ve propagandanın yardımıyla –bu ilki ikinciye hizmet eder ve onunla birleşir– kendi öz sınıfsal çıkarlarına uygun düşen mücadele örgütlerinde (sendikal ve siyasal örgütlerinde) örgütlenmelerini teşvik ve gerçekleştirme çalışmasıdır. Bunun başarıyla sürdürülmesinin başlıca koşullarından biri de, baskı ve sömürünün teşhiri, sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin açıklığa kavuşturulması, üretim sistemlerinin tarihsel ve belirli ilişkilerin ürünü olarak ortaya çıkmalarının aynı zamanda kendi yokoluşlarının koşullarını var ediş anlamına da geldiğinin anlaşılır hale gelmesini sağlamaktır. Devrimci-sosyalist çalışmanın birbirleriyle dolaysız bağlı ve birbirini hem güçlendiren hem de tamamlayan özelikteki bu “iki yanı”, işçi sınıfının sermayeye karşı mücadele örgütlerinde birleşmesini; özel olarak da henüz onun ancak küçük bir bölümü oluşturan kendi yönetici örgütünün saflarında ve etrafında birleşmesi gibi özel bir hedefe sahiptir. Sınıflar mücadelesi, çünkü, en üst düzeyde siyasal partiler aracıyla yürütülen bir mücadeledir ve proletarya ve emekçiler ordusu, sermayenin dişinden-tırnağına örgütlü siyasal ve silahlı aygıtına karşı mücadelesinde, bu kendi “kurmay”ına sahip olmaksızın başarıya ulaşamaz/ulaşamamıştır. İşçi ve diğer emekçiler içindeki aydınlatma çalışması, her tür antidemokratik baskı uygulamasına karşı siyasal teşhir ve bununla birleşen ajitasyon, emekçilerin içinde tutuldukları sömürü ilişkilerinden kurtulma mücadelesinde birleşmelerine yardımcı olacak, sosyalist sınıf bilincine ulaşmaları için yürütülen çalışmanın başarılı olmasına güç verecektir. Bunun için işçi sınıfının ve tüm emekçilerin en geniş kesimleri içinde yürütülen çalışmanın kesintisizliği başarının koşulları arasında yer alır. Koşullardaki ve hareketin durumundaki değişmeleri dikkatle izleyip buna uygun çalışma biçimleri geliştirerek, kitlelerin güvenini sağlayacak adımları her bir durumda atma yeteneği göstermesi; sendikalar, işçi ve işyeri örgütleri, tüketici kooperatifleri ve işçilerin öteki kitle örgütleri içinde sistemli, kesintisiz bir çalışmayı, devrimci çizgide ısrar ederek sürdürmesi, partinin güvenilirliği ve güç merkezi olmasının diğer bir koşuludur. Bu çalışma, işçi sınıfı kitlelerinin devrimci sosyalist sınıf bilinciyle donanmalarını esas alan niteliğiyle de herhangi diğer ekonomist-sendikalist ve liberal parti ve akımların çalışmasından ayrılır. Sosyalizm bilincinin işçi kitleleri içinde maddi güce dönüşmesi için, bu çalışmanın “işçi hareketiyle sosyalizmin birleştirilmesi/birleşmesi”ni merkezine alan çalışma olarak yürütülmesi gerekli olmakla kalmaz, kesin koşul oluşturur. Parti çalışması siyasal iktidarın işçi sınıfı-ve emekçiler tarafından alınması çalışmasıdır ve teknik “al-ver” ilişkilerine indirgenemez.
Çıkarları kapitalizmin tasfiyesinde ve sınıfsız bir toplumun kurulmasında olan işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerin devrim için ya da devrime hazırlanmaları/hazır hale gelmeleri, tartışma götürmeyen bir gerçektir ki, salt iradi bir sorun olmayıp, toplumsal koşullardaki, ilişki biçimlerindeki ve sınıflar arası güç ilişkilerindeki değişimlerle birlikte çok çeşitli yerel, sektörel, ulusal ve uluslararası gelişme ve etkene bağlıdır. Bu ise, kitleler içindeki devrimci çalışmada başarı ya da başarısızlığın, yalnızca onun kapsamı, niteliği, biçimi ve tarzına değil, kitlelerin mücadeleye uyanışı, kendi talepleriyle diğer ezilen kesimlerin talepleri arasındaki bağı görüp görmemeleri, lokal ve sektörel mücadelenin ötesine geçen bir bilinçle hareket edip etmemeleri, sermaye partileri ve devletiyle ilişkilerinin niteliği gibi birçok güç, ilişki biçimi ve gelişmenin denebilir ki total etkisine de bağlı olması demektir. Bu çalışma, sözü edilen bu etken ve değişimlere bağlı olarak, bazı durumlarda kısa sürede, kiminde ise daha geniş bir zamanda sonuç verir. Bu bakımdan, parti faaliyeti, esas olarak anlık değişikliklerle değil, ama esas amaç ve hedefleri yönünden gösterdiği istikrar ve gelişme üzerinden değerlendirilerek çıkarılan sonuçlar üzerinden yol alır. Ancak her durumda değişmez olan, devrimci parti çalışmasının kesintisizliği ve belirlenmiş somut çalışma alanlarındaki faaliyetin ısrarlı şekilde sürdürülmesinin başarılmasıdır.
İşçi sınıfının kapitalist sömürü sistemine karşı örgütlü mücadelesinin araçları bugün 20. yüzyıl ile kıyas kabul etmez bir çeşitlilik ve zenginliğe ulaşmıştır. 110 yıl önce Lenin, örgüt sorunlarını ele alırken, işçi sınıfı, “ulusal” ölçekte ve uluslararası alanda bugün sahip olduğu ve olabileceği çeşitlilik ve zenginlikte kitle iletişimi araç ve olanaklarına sahip değildi. Görüntülü yayın, televizyon, bilgisayar ve internet ağı örneğin, işçi sınıfının devrimci dünya görüşünün yaygınlaştırılmasında kullanılabilir yeni olanaklar ve araçlar olarak sonraki süreçte devreye girdiler. Ülkemizde işçi sınıfı ve emekçilerin mücadele aracı olarak kullanabilecekleri görüntülü ve yazılı basın-yayın araçları eskiye göre çeşitlenmiştir. Günlük bir işçi gazetesi, teorik ve kültürel dergiler kesintisiz denebilecek bir periyotta yayımlanmaktadır. Kendi talep ve hakları için mücadele eden ya da mücadele etmek isteyen herhangi bir işçi ve emekçinin, bulunduğu işyeri, fabrika, kurum ve semtte birlikte hareket edebileceği birilerini arama ve bulma duygusuyla hareket ettiğinde, birer iletişim, aydınlatma, teşhir ve örgütleme aracı olarak yararlanacağı bu araç ve olanakların verimli tarzda kullanılmaları, örgütlü çalışma ve mücadelenin başarısını dolaysız olarak etkileyecek öneme sahiptir. Emekçilerin bulundukları ve çalıştıkları yerlerde sürmekte olan parti çalışmasının, bu gibi arayış içindeki; talepleri için örgütlenmeye ve mücadeleye atılmaya istekli işçiler başta olmak üzere kitlelerin ileri kesimleriyle birleşmesi nispeten daha kolaydır. Gazete, bildiri, işyeri sorunlarını işleyen materyal aracıyla ve sorunların yüzyüze tartışılmasının olanaklarını yaratarak, bu kesimlerle işyerlerinde veya semtlerinde biraraya gelmek mümkündür. Örgütlü mücadelenin tarihe ve parti çalışmasının gündemine yeni gelmediği düşünüldüğünde, bunun çok çeşitli biçim ve yöntemlerini bulma ve elimizdeki mevcut ajitasyon, siyasal teşhir ve örgütlenme araçlarını en etkili biçimde kullanmada tecrübe edinmiş olarak, bu çalışma bugün çok daha ileriden sürdürülebilir durumdadır. Ancak, bilinebilir gerçek, doğrudan doğruya hareketin ileri kesimlerine dayanarak ortaya çıkan ve gelişen bu araç ve olanakların işçi ve emekçi hareketinin ihtiyaçlarına ve örgütlü parti çalışmasının gereklerine uygun bir tutum ve anlayışla ele alınıp en verimli tarzda ve en fazla yararı sağlayacak şekilde değerlendiril(e)medikleridir.
Günlük işçi basınının önemi üzerine yıllardır yazılıp konuşulmaktadır. Buna rağmen, kitleler içindeki çalışmada kullanılabilir ilk ve hemen el altında hazır bulunan siyasal teşhir, ajitasyon ve devrimci “örgütleyici” olarak gazetenin yalnızca her işçi evine girmesi, her emekçiye ulaştırılması açısından değil, ulaştırıldığı veya ulaştığı yerlerde de “ajitasyon, siyasal teşhir ve örgütleme aracı” olarak gerektiği gibi değerlendirilemediği “herkes”in bilgisi dahilindedir. Materyallerin “tiraj” gibi sorunlarının çözümünün kitleler içindeki çalışmanın aracı olarak başarıyla kullanılmalarından geçtiği belirsiz ve bilinmez olmamasına; gereklerinin yerine getirilmemesinin ya da getirilememesinin herbir parti örgütü, organı ve üyesi, “ileri taraftarı” ve yakın çevresinin tutumuyla dolaysız bağlı olduğu üzerine sürekli yinelenen bir “mutabakat hali” olmasına karşın, mevcut tutumun aşılamamış olması, yalnızca nesnel koşullar ve “dönemin özellikleri” ile açıklanamayacak bir sorundur. Gazeteyi işçi hareketinin politik bir hareket olarak gelişmesinin araçlarından biri olarak değerlendiremeyen-kullanmayan ya da kullanamayan bir tutum, sadece “işi oluruna bırakma”, erteleme, tembellik vb. ile bağlı olmayıp, sosyalist devrimci olmanın gerekli kıldığı deneyim ve donanıma dair bilinç bulanıklığı ile de beslenen ‘sıradan’cı geri tutuma da bağlıdır. Verimli tarzda kullanılmayan/kullanılamayan sadece günlük işçi basını da değildir. Teori dergisi ve kültür dergilerine yaklaşım bundan farklı değildir. Bu bir yana, daha geri bir tutumdan bile söz edilebilir. Okuma, inceleme, irdeleme, okutma, tartıştırma, parti görüşlerinin yayılması için örgütlü çaba gösterme konularında sorunlu tutum devam etmektedir. Bu tutum, parti ve Marksizm-Leninizm görüşlerinin partinin kendi içinde ve yakın çevresinde kavranılır hale gelmesini olumsuz yönde etkilemekle kalmayıp, daha geniş kesimler içinde yaygınlaştırılması olanağını da denebilir ki önemli oranda kısıtlamaktadır.
Oysa, işçi sınıfı ve emekçi kitleler içindeki devrimci çalışmanın “akıbeti” ya da aynı anlama gelmek üzere başarı/başarısızlığı, kitlelerin mevcut sisteme ve onun örgütlü temsil kurumlarına bakış açısının değişmesi ile doğrudan ilişkilidir ve bunu sağlayacak olan da, kitlelerin kendi siyasal pratiklerinin yanı sıra,  gerçeklerin açıklanması üzerinden kitlelerin aydınlatılmasını esas alan ve sistemin niteliği ve ilişkilerini sergileyen devrimci propaganda, ajitasyon ve teşhir faaliyetidir. Kapitalist sistemin insan ve yaşamı için sonal ve en iyi sistem olduğu “bilinci”nin kitlelere hakim olması ve onları yönlendiren düşünce olarak kalmasını sağlamak yönündeki burjuva propagandasının etkisiz kılınması, ancak bu çalışma etkili biçimde sürdürülebilirse sağlanabilecektir. Kapitalizmi, tarihin bir başkasına olanak tanımayacak nihai toplum düzeni olarak gösteren; sorunlarının “arızi” ve geçici olduğunu vaaz eden, kimilerini kötü yönetimlerin politikaları ile kimilerini ise beklenilmeyen coğrafi ve iklimsel etkenlerle izaha çalışan sermaye görüşü ve propagandasının yol açtığı ve kitleleri önemli oranda etkisi altına alan “kapitalizm olmaksızın yaşanamayacağı” fikrinin yıkılması için devrimci propaganda ve siyasal teşhir dışında sihirli bir araç ve yöntem yoktur. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler içindeki devrimci parti çalışması, her şeyden önce bu yanlış, ama hayati önemdeki “kitle görüşü”-inancının değişmesi/değiştirilmesi çalışmasının örgütlü şekilde yürütülmesidir. Bu ise, ancak sözlü ve yazılı araçlarının verimli tarzda kullanılmasıyla gerçekleştirilebilir. Şurası açık olmalıdır ki, fikirleri yaşam tarzlarına ve pratiklerine yansımayan, ancak her nedense o fikirlerde ısrar eden kişiler ancak güvensizliği ve lafazanlığı çoğaltırlar.

c-) Siyasal deneyimden öğrenmenin ve teorik donanımın artan önemi
Siyasal-sınıfsal mücadelede yer alan her örgüt gibi, devrimci sınıf partisi de, kendi pratiğinden öğrenerek ve işçi sınıfının uluslararası enternasyonal deneyiminin derslerinden sonuçlar çıkararak ilerler. Bu sonuçları yaratıcı şekilde yorumlayarak –taklitten kaçınarak– daha sağlam ve verimli tarzda çalışan örgüt biçimleri ve çalışma yöntemleri geliştirmek üzere kendi siyasal-örgütsel deneyimine katar. Parti, kitlelerin içinde yer alışının biçimi ve tarzını, fabrika, işyeri veya semtlerdeki örgütlü çalışmasında kurduğu ilişkilerin niteliğini, oluşturulmalarında rol oynadığı, oluşturulmalarına yardımcı olduğu örgütlenmelerin faaliyetinin kapsamını, siyasal gerçeklerin açıklanmasının araç ve yöntemlerini; bunların kitle hareketinin ihtiyaçlarına yanıt oluşturacak şekilde kullanılıp kullanılmadıklarını, verimli bir çalışma yönünden ilişkilerin sağlıklı kurulup kurulmadıkarını gözden geçirerek, çıkardığı sonuçlar üzerinden çalışmasını daha ileriye taşır. Gazete, bildiri, teori ve kültür dergilerinin parti ve yakın çevresinin “iç eğitimi”nin araçları olarak kullanılmasını sağlama ısrarındaki durumunu ve yine bu araçların kitlelerin gerçekleri tüm bağlantılarıyla görmelerine yardımcı olabilmek için ve onların örgütlü mücadeleye seferber olmalarının aracı olarak kullanıp kullanmadığını her bir somut durumda yeniden ve yeniden değerlendirerek, örgütlü aygıtının eksiklikleri ve zaaflarını tespitle gidermeyi esas alarak daha ileri mevzilere yürür. Devrimci sınıf partisinin her organı, örgütü ve mensubu, uluslararası proletaryanın mücadele deneyiminin derslerini bulabileceği Marksist-Leninist literatüre, daha önceki zamanlarla kıyaslanamayacak ölçüde bugün daha fazla ulaşma olanağına sahiptir. Buna ek olarak, parti literatürü, bu deneyimlerin sonuçlarını mücadeleci her işçi ve emekçinin olduğu kadar, militan devrimcilerin de kullanımına sunmuştur. Bu deneyim ve derslerden çıkarılan sonuçlardan yararlanmak, örgüt çalışmasını ve örgütlü mücadeleyi geliştirip güçlendirmenin gereklerinden bir diğeridir.
Devrimci sınıf partisinin kitleler içindeki çalışmasında başarıyla ilerleyebilmesinin bir diğer koşulu, bu çalışmanın sosyalizm bilimiyle donanmış militanlarının çalışması olarak koordine edilip yürütülmesidir. Burjuvaziye karşı mücadelenin temel yanlarından birinin de ideolojik mücadele olması ve onun da Marksist-Leninist teorik donanım olmaksızın layıkıyla sürdürülemez olması, hareketin ihtiyaçlarına yanıt oluşturacak bir mücadele için teorik donanımı gerekli ve başarının koşullarından biri haline getirir. İçinde bulunduğumuz veya içinden geçmekte olduğumuz ve nispeten uzun süren dönemin bir özelliği de, hareketin belirli bir geri düzeyde seyrediyor oluşudur. Bu koşulların teorik-ideolojik donanıma ve devrimci eğitime gereksinim duymadığı ya da bunun önüne engeller çıkardığı gerekçesi –varsa eğer– hiçbir geçerliliğe sahip değildir. Bu konudaki atalet, düşünce tembelliği ve öteleme tutumu, ihmal ve “iş yapma” gerekçesine sığınılarak izah edilemez. Aksine, hareketin ihtiyaçlarıyla bağlı ideolojik mücadele ve sosyalizm mücadelesinin gerekli kıldığı teorik donanım olmaksızın pratikte yapılması gereken işler de ya eksik ya da parti ve Marksizm görüşü açısından değil, ama kendiliğindenci-reformist, sendikalist bir perspektifle ve teknik yerine getirmecilikle geçiştirilmesi şeklinde ele alınmış olunur. Devrimci teorinin, parti ve öncelikle en yakın çevresi, ileri kesimleri başta olmak üzere kitlelerin saflarında maddi güce dönüşmesi için “söz”den ve “ihtiyaç tespiti”nden çok, pratikte bunun devrimci eğitiminin gerçekleştirilmesine ihtiyaç vardır. Devrimci geleneğimiz ve uluslararası deneyim en zor durumlarda ve siyasal gericilik koşullarında da bunun mümkün olduğunu tanıtlamıştır. Parti organları ve örgütlerinin, çeşitli görev ve çalışma komiteleri ve gruplarının, işyeri, fabrika ve semt örgütlerinin hem kendi iç eğitimlerini hem de çevrelerinin eğitimini gerçekleştirilmeleri olmaksızın teorinin maddi güce dönüşmesi olarak ifade edilen değiştirici kuvvetin oluşması/oluşturulması olanaklı olamaz.

d-) Daha ileri mevziler için devrimci grişkenlik ve kesintisiz çalışma ısrarı
Devrimci parti, gücünü, sınıf içinde sahip olduğu örgütlülüğünden; ona dayanarak sağladığı manevi ve siyasi otoritesinden alır. Parti çalışmasının başarısı, sınıfın ve emekçilerin giderek daha geniş kesimlerinin mücadele içinde ve parti etrafında birleştirilmesinde somutlanır. Buradan bakıldığında, işçi sınıfının sosyalist partisi bugün henüz ileri-sınıf bilinçli işçilerin bir kesimiyle devrimci aydın ve gençlik çevrelerinden işçi sınıfı ve nihai hedefleriyle birleşmeye karar vermiş kesimlerinin örgütlendiği bir basamaktadır. Bu durumundaki sınıf partisinin işçi kitleleri ve halkın diğer kesimleri içindeki devrimci çalışması, işçilerin en geniş kesimleriyle birleşme; sendikal ve diğer işçi örgütlerini parti çizgisine çekme ve emekçi örgütlerini çevresinde toplamaya yetenekli bir parti olarak gelişmesini esas alan sosyalist ve demokratik bir çalışma olarak şekillenmek zorundadır. İşçi ve emekçilerin milyonlarcasının örgütsüz “yığın” hali, örgütlenme ihtiyacının büyüklüğü ve önemini ortaya koyuyor. Kapitalizmin gelişmesi ile kent-kır ilişikleri, sanayi ve hizmetler ile kent lehine değişmiş; kentlerin kenar semtleri yoksullar, işsizler ve yoksunların yığılma mahalleri haline gelmişlerdir. Küçük ve orta boy işletmeler, birçok kentte genç işçilerin ‘yığılma’ yerleridirler. Genç işçi-işsiz kitleleri, sınıflarının en fazla hak yoksunu, en yoksul ve kayıtsız çalıştırılan kesimini oluşturuyorlar. Büyük fabrikalar, kalabildiği kadarıyla devlet işletmeleri sınıfın mücadele deneyimi yönünden önem taşımaya devam ediyor. Burjuvazinin işçi sınıfını, onun kendi saflarındaki zayıflıklarından yararlanarak, işyerindeki konumlarının yarattığı davranış ve tutum farklılıklarını, ücret, işteki devamlılık, ‘ustalık-kalfalık’, sosyal hak sahibi olma ya da olmama, ‘kadrolu-taşeron’ vb. her tür ayrımı kullanarak bölüp etkisizleştirmeye ve yedeklemeye çalıştığını bir an olsun unutamayız. İşçiler, kent-kır emekçileri, küçük üreticiler ve küçük işletme sahipleri, kadın ve gençlik kitleleri; Kürtler ve Aleviler başta gelmek üzere, “etnik ve inançsal” farklılıkları nedeniyle baskı altında tutulup inkardan gelinen kesimler ile burjuva  partileri, hükümetleri  ve devleti arasındaki ilişkilerin gerildiği bugünkü dönemde, siyasal teşhir ve devrimci ajitasyonun kitleler içinde karşılık görmesinin olanakları daha da genişlemiştir. Sınıf mücadelesi ve kapitalist sömürü üzerine “genel geçer” ve her zaman her yerde söylenebilecek olanların art arda sıralanmasıyla yetinilemez. Somut aktüel ve acil ekonomik sosyal ve siyasal talepler ileri sürülerek kitleler içindeki çalışmayı kesintisiz şekilde ve ısrarla sürdürmeye ihtiyaç büyümüştür.
Parti çalışması, öncelikli çalışma alanları/bölgeleri/sektörleri olmakla birlikte, genel özelliği ve içeriğiyle, işçi sınıfı ve emekçilerin en geniş kesimlerinin kapitalizme ve burjuva sınıf hakimiyetine karşı mücadeleye kazanılması çalışmasıdır. Bu çalışmanın başlıca özellikli yönlerinden biri de, işyeri, fabrika ve kurumlardaki çalışma ile kitle örgütlerindeki çalışmanın birleştirilmesini gerekli kılmasıdır. Günümüz koşullarında henüz azınlık bir kesiminin örgütlendiği bu tür örgütler halk kitlelerinin hak ve taleplerine bağlanmış bir hat üzerinde olduklarında, sermaye ve hükümetlerine karşı mücadelede örgütsüz on milyonların kendi talepleri için harekete geçirilmesinde büyük ve önemli rol oynayabiliyorlar. İşçi ve diğer emekçilerin sendikal kitle örgütlerinin, sömürülenlerin en geniş kitlelerinin politik-iktisadi mücadeleye çekilmesinde oynayacakları bu hayati rol, sömürünün ve baskının olmadığı bir toplumsal sistem için mücadelenin başarısı açısından da önem taşıyor. Sermaye ve hükümetinin saldırılarına karşı işçi sınıfı ve emekçilerin ve onların çeşitli kitle örgütlerinin mücadele ve eylem birliğine ihtiyaç artmıştır.
Siyasal deneyim ve mücadelenin gösterdiği şudur: İşçi sendikaları ve devrimci işçi partileri mücadele çizgisinde kaldıkları; sendikal yönetimler sermayeye güç vermedikleri sürece, işçi ve tüm ezilenlerin örgütlü mücadelesi kapitalistler ile hükümetlerini geriletmiş; sosyal, ekonomik ve siyasal kazanımlar elde edilmiştir. Sendikaların yönetici aygıtı sermaye ve devleti-hükümetiyle uzlaşma çizgisi izleyen aristokrat işçi tabakası tarafından ele geçirildiğinde ise, dünyanın hemen tüm kapitalist ülkelerindeki işçi-emekçi mücadelesine darbe vurulmuştur. Burjuva sendikal çizgi ve akım, işçi kitlelerinin sendikalara mesafeli durmalarına da neden olmuş, işçiler kendi örgütlerine güvensizleşmişler, kapitalist parti fraksiyonlarının, hükümetlerin ve kapitalist tekellerin sendikalara saldırısına; sendikal örgütlenmenin önüne çeşitli ve çok sayıda yasal ve bürokratik engel çıkarmalarına karşı, aynı nedenle, güçlü kitlesel mücadeleler ortaya çıkmamıştır. Sendikaların son on yıllardaki güç kaybında, hareketin geriye püskürtülmüş olmasının yanı sıra, izlenen bu işbirlikçi-uzlaşmacı ve teslimiyetçi sendikal çizgi önemli paya sahiptir. Sendikalardaki ve çeşitli kitle örgütlerindeki devrimci çalışma; bu çalışma ile sağlanan mevzi ve olanaklar, sendika üst bürokrasisinin engelleyici tutumlarının püskürtülmesi ve bir mücadele cephesinin yaratılması için de sağlam dayanak oluştururlar. Bu çalışma, kuşkusuz, ancak burjuvazinin, devlet ve hükümetlerin ve sendikal bürokrasinin çeşitli engelleri ve pratikte çok sayıdaki örneğinin ortaya koyduğu saldırılara göğüs gererek yürütülebilir. İşçi ve emekçi yığınlarının kurtuluşu için gözetilmesi gereken, emekçilerle birleşmeyi esas alan ve onların somut ekenomik-sosyal ve siyasal taleplerinin savunulması temelinde örgütlenecek bir mücadelenin önünde yer almayı ihmal etmeyen bir tutumdur.
Siyasal pratik ve deneyim, mücadele ile devrimci girişkenlik ve kitleler içindeki kesintisiz devrimci çalışmada ısrar arasında dolaysız bir bağ olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın yukarıdan beri bazı yönleriyle ele alınan kapsam, içerik ve kararlılıkla sürdürülmesi ise, partinin kitlelerin daha geniş kesimleri içindeki güvenilirliğini artıracak, ileri kesimlerin etrafında bir araya geldiği ve sermayeye karşı mücadeleyi daha ileriden sürdürdüğü bir “merkezi güç” haline getirecektir. Her bir partili ve parti organı bu tutumu benimseyerek çalıştığında ise, bu hedefe ulaşmak yakınlaşacaktır.

EMEP GYK raporu (Mayıs 2013)

18-19 Mayıs 2013 günlerinde toplanan Emek Partisi Genel Yönetim Kurulu; siyasi gündemi değerlendirmiş ve emek mücadelesinin güncel sorunların ele almış, bu gelişmeler ışığında partinin somut görev ve sorumluklarına dikkat çeken aşağıdaki raporu kabul etmiştir. Raporu aynen yayımlıyoruz.

SİYASAL DURUM VE GELİŞMELER
En azından 2008’den beri başlıca kapitalist ülkelerdeki krizin atlatılamamış olması, tam “atlatıldı” derken göstergelerin yeniden aşağı doğru yönelmesi, sistemin zayıf halkalarında gürültülü çöküşleri, büyük ekonomilerdeki telaşı derinleştirmekte, emperyalistlerin dünya üstündeki hegemonyalarını ve pozisyonlarını güçlendirme ihtiyaçlarını artırmaktadır. Bu yüzden de gerek Ortadoğu ve Afrika, gerekse Asya-Pasifik bölgesi, hem batı emperyalizmi hem de Rusya ve Çin için giderek daha etkin müdahalelere aciliyet kazandırmaktadır.
Çatışmaların, silahlanmanın, ekonomik ambargoların ve diplomatik saldırıların yanı sıra askeri girişimlerin de arttığı dünyada, Ortadoğu’nun kendi çelişkileri de eklendiğinde, Türkiye’nin içinde bulunduğu bölge, tarihin çok hızlı aktığı bir bölge olarak öne çıkmaktadır.
Bu yüzden de, gerek bölgeye emperyalist müdahaleler, gerekse bu müdahalenin ortağı ve işbirlikçisi olarak Türkiye’nin “Yeni Osmanlıcılık” kapsamında ve çoğu akametle sonuçlanan girişimleri, bölgede güçlerin yeniden mevzilenmesinin yaşandığı şu dönemde; Kürt sorunu konusunda atılan adımlar, Anayasa tartışmaları, Alevilerin inanç özgürlüğü ve laiklik mücadelesi, Başkanlık Sistemi manevraları, azgınlaşan ulusalcılıkla çok yönlü hesaplaşma, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru ABD’nin AKP’ye bir alternatif aramayı geçerek, AKP’de Erdoğan’ın yerine alternatif arayışı girişimlerine yönelmesi, … gibi birbiriyle bağlantılı ya da yakında bağlanacak pek çok gelişme, birbiriyle çatışarak ya da birbirini kışkırtarak, politik gündemi belirmektedir.
Ülkemizde, 2014 ve 2015’in üç önemli seçime sahne olacağı düşünüldüğünde, bu politik gündemin tarafları arasındaki mücadelenin giderek daha sertleşip derinleşen ve çeşitli görünümler arkasında bir sınıf mücadelesi olarak cereyan eden karakter kazanması da kaçınılmazdır. Hele de bölgeye batı emperyalizmi cephesinden müdahalenin kapsamının genişlemesi yanında Çin ve Rusya’nın muhtemel hamleler yapacağı da dikkate alındığında, bölgedeki gelişmelerin daha da hızlanması (tarihin akışının hızlanması) ve öngörülemeyen harita değişikliklerine varan gelişmelerin de uzak bir ihtimal olmadığı açıkça görülmektedir.
Ortadoğu’da Sünni-Şii çatışması ekseninde oluşan yeni cepheleşmede batı emperyalizmi, bu cepheleşmenin sınırlarına yaklaşmış*, Türkiye-İsrail ittifakını yenileyerek ve Müslüman Kardeşler’le ittifakını Mısır, Tunus ve Hamas üstünden resmileştirerek** cephesine hem ateş gücü yüksek bir “omurga” oluşturmuş, hem de cephe genişliğini mümkün en geniş sınırlarına yaklaştırmıştır.
Öte yandan 2001 Krizi’nden beri hükümetin övünç kaynağı olan ekonomideki gelişmelerin aslında krizin yükünün işçi sınıfı ve emekçilerin üstüne yıkılmasından kaynaklandığı gerçeğinin işçi ve emekçiler tarafından da açıkça görülür hale gelmeye başlamasına paralel olarak, emekçi sınıfların büyümeden pay istemek için giriştiği ve girişeceği hamleler de önümüzdeki dönem açısından son derece önemli olacaktır.
Toplam açısından bakıldığında, ülkemizdeki sınıflar mücadelesinin yakın geleceği (örneğin yılın sonuna kadar), gerek dolaysız biçimde siyasal alan, gerek ekonomik politikalarla bağlantılı muhtemel gelişmelerle ilgili şu saptamalar önemli olacaktır.

A-) SİYASAL ALANDA:
1-) ABD ve batı emperyalizmin bölge planları çerçevesinde, Türkiye-İsrail (son dönemin bölgesel gelişmelere müdahale bakımından en kritik ittifakı budur) ilişkilerinin “normalleşmesinin” sonucu olarak bölgeye müdahalenin yoğunlaşıp etkinleştirilmesi, Suriye’ye müdahalenin çeşitlenip derinleşmesi, yanı sıra İran’a yönelik kuşatmanın sıkılaştırılmasını hızlandıracaktır. 16 Mayıs 2013’te geçekleşen Obama-Erdoğan görüşmesiyle de Türkiye’nin dış politikasında ABD’nin bölgeyi yeniden düzenleme girişimleriyle çelişen yanlarının törpülenip, Türkiye’ye Suriye politikası üstünden ince ayar verilmesiyle ABD, daha da rahatlamıştır. İran’ın nükleer silah yapacak bir yakıt birikimine ulaşması, İran’a bir müdahale için (bunun bir yıl kadar bir süre olacağı konuşuluyor) kritik eşik olarak ilan edilmiş bulunuluyor. Dahası Suriye’de “siyasi bir geçiş süreci” konusunda anlaşan Rusya ve ABD’nin İran’a yönelik kuşatma konusunda da bir pazarlık yapma ihtimali güçlenmiştir. Bu da, İran’ı daha sıkıntılı bir durma sokarken, Türkiye’nin İran politikasında Amerika-İsrail çizgisine daha yakınlaşması anlamına da gelecektir.
Öte yandan yakın zamana kadar, geleneksel İslam-Hıristiyan çatışması temelinde ABD’den uzak duran Müslüman Kardeşler ve benzer İslamcı örgütlerle ABD’nin yakınlaşması, onları bölgedeki “Sünni Cephe”nin bir bileşeni haline getirmek için hayli önemli adımlar atılmış olması da, yakın gelecekte, batı emperyalizminin elini çok rahatlatan bir gelişme olmuştur.  

2-) Kürt sorununun barışçıl çözümü kapsamında atılacak adımlar; bu adımların içeride milliyetçi kışkırtmalar ve anayasa tartışmalarını beslerken, dış politikada Suriye Kürdistan’ı, Irak Kürdistan’ı ve İran Kürdistan’ında yankıları; hatta bu ülkelerde bölünmeye yol açacak gelişmelerle birleşme olasılığı son derece güçlenecektir. Ve ebette bu sorun etrafındaki mücadele, Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesi olarak, daha çok bir “Türk sorunu”na da dönüşerek, bir yanıyla özgürlükler, öte yanıyla da emek mücadelesin gidişatını önemli ölçüde belirleyecektir. Dahası, Kürt sorununun çözümünün nasıl olacağı ve hangi güçlerin (egemen sınıflar, AKP ve arkasındaki güçlerin mi, yoksa Kürt siyasi güçlerinin ve Türkiye’nin demokrasi güçlerinin mi) bu çözümde etkili olacağına bağlı olarak, bu sorunun çözümünün bölgede sonuçları da yeni alt üst oluşlara hizmet edecektir.

3-) AKP’nin “Muhafazakar Bir Türkiye Toplumu” inşasında atılacak adımlar ve emperyalizmin bölge stratejisine uyum ve uyumsuzluğu arasında salınan tutumu, Türkiye’nin bölgedeki rolü bakımından (“Yeni Osmanlıcılık” tezinin çöküşü ya da yenilenmesi de dâhil) da son derece önemli olacaktır. Burada, içerde “muhafazakâr toplum oluşturma” girişimleri Alevilerle AKP’yi doğrudan karşı karşıya getirirken, CHP ve çeşitli “sol” odakların, bir yandan da Aleviler içinde milliyetçilik ve Alevilik propagandası üstünden Alevileri yedekleme girişmeleri at başı gitmektedir. Bu odakların aynı zamanda Kürtler ve Aleviler arasında bir ittifakı önlemek için Kürtlerin çoğunluğunun Sünniliğini kullanması da beklenmelidir.

4-) Demokrasi mücadelesinin güçlerinin birleştirilmesi, Kürtlerin ulusal hak eşitliği talepleri, Alevilerin inanç özgürlüğü ve laisizm temelli talepleri ile aydınların, emekçilerin ileri kesimleri başta olmak üzere tüm ilerici güçlerin ve çevrelerin birleştirilmesi; HDK’nin, demokrasi cephesinin örgütlenmesinin aracı olarak biçimlenmesi için çalışmak, önümüzdeki dönemde demokrasi mücadelesinin başlıca dayanağı olmak durumundadır. Kürt sorununun barışçıl çözümü için atılan adımlar, sanki “HDK’ ye ihtiyacı azaltır” gibi görünse de, bu yanıltıcıdır. Gerçekte bu süreç bugünden göründüğü doğrultuda ilerlerse, HDK’ye daha çok ihtiyaç duyulacağı gibi, HDK’nin zemininin genişlemesi için imkânlar da hızla artacaktır. Çünkü süreç ilerledikçe, işçi ve emekçi halk kitlelerinin ekonomik, sosyal ve demokratik taleplerini elde etmek için, kimin kimden yana olacağı, kime karşı kimlerle birlikte olunması gerektiğini görmelerinin kolaylaşacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu açıdan, HDK bir çekim merkezi olabilecek başlıca somut seçenektir bugün.

5-) Önümüzdeki iki yıl içindeki üç seçimden ilki yerel seçimlerdir ve yerel seçimlerdeki çalışma ve gösterilecek performans, sonraki iki seçimi de önemli ölçüde belirleyecektir. Bu yüzden de GYK’mız gerekli kararları alıp çalışmalarını başlatırken, aynı zamanda HDK’nin yerel seçim çalışmasına başlaması ve tüm HDK örgütlerinin harekete geçirilmesi için girişimlerimizi de artırmalıyız.

B-) EMEK MÜCADELESİ ALANINDA:
Sendikalar, özellikle de işçi sendikaları, ülkenin siyasal gündemi karşısında, Kürt sorunu başta olmak üzere demokrasi ve özgürlüklerle ilgili mücadele karşısında, tam bir “görmezlik, duymazlık ve bilmezlik” içindedir. Aslında, önem verdiklerini iddia ettikleri ekonomik hak mücadelesi, genel olarak sendikal mücadele (özelleştirmeye karşı mücadele ve işçi sınıfının ve emekçilerin hak gaspları, ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi karşısında mücadelesi) bakımından da tam bir acz içindedirler. Öyle ki, öncesini bir yana bıraksak bile, AKP iktidarı boyunca, sendikalar örgütlü oldukları işyerlerinde gerçek anlamda toplu sözleşmeler yapamaz duruma gelmişler, TİS’ler, en fazla hükümetin önceden belirlediği “beklenen enflasyon” çıtasının biraz üstünde protokollere indirgenmiştir.
Ancak son çeyrek yüzyıllık hak kayıpları ve yaşama ve çalışma koşullarının kötüleşmesi, sendikaların güç ve itibar kaybetmiş olmalarına karşın, işçi sınıfı ve kamu emekçileri içinde olsun, diğer emekçi halk kesimleri içinde olsun ciddi bir tepki birikiminin oluştuğu da her vesileyle ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bu tepki birikimi ve emek cephesinin muhtemel gelişmeleri bakımından şunları söyleyebiliriz:

–    Metal işkolunda ücret ve çalışma koşullarına ilişkin talepler, Türk Metal’in bile bir satışa getirmekte zorlanacağı biçimde büyümüştür. Öyle ki, Türk Metal, sözleşmeyi patronların teklifine yakın imzalasa da imzalamasa da, (eğer imzalarsa işçilerin gazabından, imzalamasa bu sefer de patronlar ve hükümetin şerrinden) olacaklardan korkmaktadır. Bir zamandan beri de hem Birleşik Metal-İş Sendikası, hem de Türk Metal, lokal eylemlerle MESS’i uyarmakta, bu eylemlerde işçilerin mücadele kararlılığı ve taleplerinde ısrar edeceklerinin ipuçları açıkça görülmektedir. Başlayan grev sürecinin bütün metal işçilerini ve sendikaları kapsayacak bir birleşik mücadele temelinde sürmesi talebi, metal işçileri arasında giderek yayılmaktadır.

–    Çaykur ve Havacılık işkolunda grev kararları asılmıştır ve özellikle havacılık işkolunda hükümet açıkça “THY yalnız değildir” diyerek, işçilere ve Hava-İş’e karşı kılıcı çekmiştir. Çaykur’da ise hükmet, devletin para ve baskı imkânlarını kullanarak grevi kırmıştır. Çaykur çalışanlarının yüzde 90’ının üretici olması, 60 yıllık süreçte grev deneyiminin olmaması, bu durumu değiştirecek adımların sendika cephesinden atılmamış olması ve bürokratik sendikacılık anlayışının devam etmesi, grevin kırılmasında Çaykur yönetimine kolaylık sağlamıştır.

–    Demiryolları, PTT gibi kurumların özelleştirilmesine karşı çalışanların eylemleri sadece sektördeki çalışanların ve kısmen de sendikaların mücadelesi olarak kaldığı için, hükümet bu kurumların özelleştirilmesinin önünü açan yasal düzenlemeleri yapmakta zorlanmamıştır. Ancak, mücadelenin yeni koşullarda süreceğini de söylemek gerekir.

–    330 bin kamu işçisinin toplu sözleşme görüşmeleri bu ay içerisinde başlayacaktır.

–    Taşeron işçileri ve sendikalar, taşeronlaşmaya karşı bugüne kadar yapmadıkları kadar ileriden bir mücadele açmaya girişmişler, örgütlü işçi kesimleri de çağrılara, şimdilik SGBP ve çeşitli sendikalar üstünden olumlu yanıt vermişlerdir. Meclis’teki taşeron yasasına eklenecek maddelerle “Özel İstihdam Büroları” kurulması ve “Kıdem Tazminatı”nın da kaldırılması gündemdedir. Her ikisi de şöyle ya da böyle, sendikalar tarafından bugüne kadar “genel grev sebebi” olarak gösterilmiştir.

–    Halen sendikasız olan işyerlerinde sendikalaşma mücadeleleri yaygınlaşmakta ve başarılı örgütlenmelerin sayısı artmaktadır. Son yıllarda sendikasız işçilerin hak alma eylemleri ve kimi zaman kitlesellik kazanan, günlerce süren fiili grevler (Gaziantep İplik, Gerede Deri, Adana Saya, Mersin OSB tekstil İşçileri, Diyarbakır Tuğla vb.) daha kitlesel mücadelelerin işaretleri olarak ortaya çıkmıştır.

–    2 milyondan fazla kamu emekçisinin toplu sözleşmesi kapıdadır ve kamu emekçilerinin grev hakkı talebinin yanı sıra maaş artışı, 657 Devlet Personel Rejiminde yapılacak değişikliklerle memurların “iş güvencesinin” ortadan kaldırılması ve özlük haklarının tırpanlanması konusunda direnecekleri anlaşılmaktadır. Büro hizmet kolundaki grev ve sağlıkçıların grevi bu aladaki birikimin büyüklüğünün göstergesi olmuştur. Bu alandaki mücadelelerin parasız sağlık ve eğitim mücadelesiyle birleşmesi, dahası üniversiteye ve kültür dünyamıza yönelik muhafazakâr saldırıyla birleşmesi çok zor olmayacaktır.

Bu tablo açıkça gösteriyor ki, birçok işkolunda birden emekçiler hükümetle ve patronlarla karşı karşıya gelmişlerdir, pratikte de geleceklerdir. Ve sendikaların tabandan gelen baskı nedeniyle hükümetle, geçmiş yıllara göre uzlaşması da son derece zor görünüyor. Bu tablo bir yanıyla da ’89 Bahar Eylemleri’ öncesi tablosuna benziyor ve o mücadeleler doğrudan siyasal amaçlarla hükümete yönelik eylemler olmadığı halde, işçilerin taleplerini dirençle savunması hükümetin ekonomi politikalarını çökerterek, ANAP Hükümeti’nin düşmesinde belirleyici bir rol oynamıştı. Bugün de işçi-emekçi cephesinde toplanan “patlama unsurlarının” sermaye ve hükümete karşı bir mücadeleye dönüşme olasılığı güçlüdür. Eğer mücadele bu doğrultuda gelişirse ve demokrasi mücadelesiyle “paralel” bir kulvarda yürürse, demokrasi mücadelesinin, barış ve özgürlük talepleriyle karşılıklı olarak birbirini besleyerek ilerlemesi mümkün olacaktır.
Dahası, kimi sendikalardan başlayan barış talebi ve Kürt sorununun çözümü sürecine müdahale etmeye yönelik açıklamalar da dikkate alındığında, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinde sendikaların geçmişteki kayıtsızlıklarını aşma isteğinin arttığını da görüyoruz. Burada şunu da söyleyebiliriz ki, emek ve demokrasi mücadelesi kulvarlarının paralel olarak ilerlese bile, zaman zaman birbiriyle iç içe geçen, birbirini kesen süreçler olarak gelişmesi de sürpriz olmayacaktır.
Kuşkusuz bu alandaki gelişme, partimizin stratejisi ve taktiği içinde işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesine biçtiği değer dikkate alındığında, burada rolümüzün son derece önemli olduğunu ve işçi sınıfı ve emek cephesinin siyasete müdahalesinin derecesini belirleyecek olanın da büyük ölçüde partimizin müdahaleleri olacağını söyleyebiliriz.

C-) SİYASİ MÜCADELE VE EMEK MÜCADELESİ ALANINDAKİ GELİŞMELERDEN ÇIKARILACAK BAZI SONUÇLAR:

1-) İşçilerin, kamu emekçilerinin ve sendikalarının Kürt sorununun çözümünde taraf olması için, sanayi havzalarında ve işletmelerde, sendikalardaki etkinliğimizi de kullanarak, sınıfın ileri kesimlerinin ve sendikaların barış ve çözüm sürecine mümkün olduğu kadar ileriden müdahaleleri; gerek iki halkın kardeşliği, gerekse Kürt ve Türk işçilerinin enternasyonal birliği bakımından son derece önemlidir. İstanbul ve Gebze’de düzenlenen “İşçiler Barışı Tartışıyor” toplantılarının benzerleri, bölgesel özellikler ve aktüel gelişmeler dikkate alınarak, diğer illerde ve çeşitli sanayi havzalarında da düzenlenmelidir. “Barış ve çözüm”, “demokratik bir Anayasa”, “Demokratik Türkiye” arasındaki ilişkinin pek çok yönüyle tartışılması, “Demokratik Anayasa” ve barış taleplerinin işçiler içinde yayılması ve işçilerin bu doğrultuda tutum alması için çalışmak, dönemin en önemli görevlerinden birisi olarak öne çıkmaktadır.

2-) Kürt sorununun çözümünde silahların ve barut kokusu baskısının kalkmasıyla, bölgede emek ve sınıf sorunlarının, (bölge ilerindeki işçilerin, kamu emekçilerinin, tarım işçilerinin, yoksul köylülerin ve küçük üreticilerin taleplerinin) emekçi taleplerinin daha öne çıkması, Kürt işçilerinin ve kamu emekçilerinin emek mücadelesine ilgisinin artması, bu alanda partimizin çağrılarına daha çok kulak verilmesi olarak biçimlenecektir. (Bu hemen değil, süreç içinde olacaktır. Ama gelişmenin eğilimi bu yöndedir.) Bu, hem bölgede, hem de batı illerindeki Kürt işçi ve emekçiler için böyle olacaktır. Aynı nedenle, Kürt siyasi odaklarının da bundan böyle emek mücadelesine daha bir dikkatle müdahale etmesi ve bu alanda bizim söylediklerimize kulak vermesi artacağı gibi, onlarla bu alanda farklılıklarımızın da düne göre daha önem kazanacağını, bu alanda bir ideolojik mücadele (işçi sınıfı, onu mücadeledeki rolü, sendikal mücadele vb. konularda) yürütmemizin sıcak gündemin bir parçası olacağını görmeliyiz.

3-) İşçiler ve emekçiler içinde ulusalcılığa karşı mücadele başlıca görevlerimizden biri olarak öne çıkacaktır. Çünkü işçilerin ileri kesimi ile aramızdaki en önemli engel, ulusalcılıktır. Geçmişte özelleştirmeye karşı mücadelelerin ulusalcı formattan çıkamamış olması, sosyal devletçiliğin ulus devletin bir fonksiyonu gibi tarif edilip propaganda edilmesi (özellikle sağ, sol, siyaset üstü sendikacılık vb. tüm eğilimler bunu böyle ele almışlardır. Doğrusu biz de bunu çok önemsemedik ve bu yumuşak karnın oluşmasına katkıda bulunduk) gibi egemen ideolojik tutum, bugün sınıf hareketinin yumuşak karnı olarak bir işlev görmektedir. Burada özellikle “sol” milliyetçi odaklarla bir ideolojik mücadele ile birlikte, sendikalar alanında da bu tartışmayı ciddi ve planlı bir biçimde sürdürme sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Burada, “ulus devlet”le anti-emperyalizm, ulusalcılıkla işçi sınıfı enternasyonalizminin karşıtlığını ortaya koyarak, bu tartışmayı derinleştirmeli, propagandamızı burada “sosyal devletçilik”, “demokrasi ve sosyalizm” üstünden derinleştirip, sınıfın ileri kesimlerini kazanan bir propaganda çizgisi tutturmayı başarmalıyız. Diğer alanlarda olduğu gibi burada da, yayın organlarımızı kullanma becerimizi artırmalı, organlar arasındaki koordinasyonu profesyonelce bir yaklaşımla ele alıp başarmalıyız.

4-) Laisizm, demokratikleşmenin olmazsa olmazıdır. Eğitimden bilime, kültür sanattan sosyal yaşamın bütün alanlarına kadar “muhafazakârlaşmaya” karşı mücadelenin en önemli silahı laisizmdir. Bu alanda inanç özgürlüğü mücadelesi laisizm mücadelesinin önemli bir dayanağıdır. Burada Alevilerin tutumu da mücadelenin kitleselleşmesi bakımından son derece önemlidir. Bunu ulusalcılar da görmektedir ve geleneksel olarak Alevilerin resmi laikliği ehveni şer görmesinden de yaralanıp, ulusalcılıkla laikliği eşitleyerek, Aleviler içinde ulusalcılığı güçlendirmek üzere etkin bir çalışma yürütmektedirler. Bu da bizlere, yerel özellikleri de dikkate alarak, Aleviler içinde gerçek bir laiklik ve inanç özgürlüğünü merkeze alan, aynı zamanda ulusalcılığa karşı da tutum alan, Alevilerle demokratikleşmenin, Alevilerin inanç özgürlüğü ile Kürtlerin ulusal hak ve taleplerinin çatışmadığını, tersine birbirini desteklediğini de gösteren bir propagandayı yoğunlaştırma görevini çıkarmıştır.

5-) Emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi mücadelesine güç vermek, ekonomik ajitasyonu kesintisiz bir biçimde sürdürmek, propagandamızı sosyalizmin propagandasına kadar derinleştirmek dönemin diğer bir ihtiyacı olarak öne çıkmış bulunmaktadır. Evet, gündemde Kürt sorununun çözümü, Türkiye’nin demokratikleşmesi, Anayasa tartışmaları, Suriye politikası, bölgeye emperyalist müdahaleler vb. vardır ve politik gündemin son derece yoğun olduğu bir dönemden geçilmektedir. Dahası işçilerin, sendikaların dikkatlerini politik mücadele alanına çevirmesi için çaba harcamak şu içinden geçilen dönemde daha da önem kazanmıştır. Ancak bunlar, işçi sınıfının, emekçilerin ekonomik taleplerini geriye itmeyi; bunları nispeten de olsa önemsiz görmeyi gerektirmez. Tersine, bu alanda işçiler ne kadar ileri giderlerse, politikaya müdahale imkânlarının da artacağını, emek cephesinin siyasete müdahalesinin biçimlerinin çeşitlenerek zenginleşeceğini görmemiz gerekir. Bu yüzden de, ekonomik ajitasyonumuzu yaygınlaştırıp, yoğunlaştırmayı ihmal etmemeliyiz. Dahası, bu ajitasyonla birlikte, propagandamızı sosyalizmin propagandasına kadar derinleştiren bir düzeye yükseltmek dönemin en önemli görevlerinden birisi olarak ortaya çıkmaktadır.

6-) Elbette bu mücadele içinde her sektörden ileri işçileri, özellikle genç işçi kuşağının politik eğitimi ve ileri işçi kuşağının parti olarak örgütlenmesi görevi hiç unutmamamız ve asla ihmal etmemiz gereken bir görevdir. Kuşkusuz gerek demokrasi mücadelesinin varabileceği en ileri çizgiye ulaşması, gerekse emekçi sınıfların iktidar mücadelesinin dayanaklarını belirleyecek olan partimizin bu alandaki etkinliğidir. 6. Kongre Raporumuzda sorunun bu yanı çeşitli yönleriyle ele alınmıştır. Bugün, hızla büyüyen politik mücadele görevleri ve emek mücadelesinin ihtiyaçlarının, partimizin rolünü, önemini artırdığı apaçıktır. Bu görevin başarılmasının şartı ise, ileri işçi ve emekçilerin parti olarak, kendi partilerinde örgütlenmeleridir. Bunun anlamı, elbette partimizin kadro bakımından zenginleşmesi, ileri işçi kesimlerinin partiye katılımlarına bağlı olarak profesyonel kadrolarımızın hem fikri-ideolojik, hem de fiziki (sayısal) bakımından çoğalıp, gençleşip yenilenmesi için dönem son derece önemli fırsatlar sunacaktır. Bu yüzden, bütün örgütlerimiz için, kendi çalışma alanlarında sınıfın ileri kesimlerinin; genç, kadın ve erkeklerinin partimize kazanılması hayati bir görev olarak ortaya çıkmıştır. Bu görevi son derece kolaylaştıracak olan yükselecek emek mücadelesi dalgasının bu görevin ustaca ele alınmasını da gerektirdiğini tartışmaya bile gerek yoktur.

D-) ÇEŞİTLİ MÜCADELE ALANLARINDAKİ ÇALIŞMALARIMIZIN YENİLENMESİ İÇİN…

1-) SENDİKAL ALANDAKİ ÇALIŞMALARIMIZ
Bugün şu saptamaları yapabiliriz:

a-) Gerek işçi, gerekse kamu emekçileri sendikaları, son çeyrek yüzyıllık tarihlerinin en etkisiz kaldıkları dönemlerini yaşamaktadırlar. Bunun için Hükümetin sendikalara müdahalesinin derinleşmesi ve Hak-İş ve Memur-Sen’in yanı sıra Türk-İş’i de büyük ölçüde yedeklemiş olması, özelleştirmeler, taşeronlaştırma ve esnek çalışmanın yaygınlaşması sonucu sendikalardaki üye kayıpları, geleneksel sendikacılığın neoliberal politikaların etkinlik kazanmasıyla tümüyle etkisizleşmesi vb. nedenlerden söz edilebilirse de, sonuçta sendikalar, bugün, bırakalım mevcut işçilerin yüzde 6-9’unu örgütlemiş olmalarını, örgütlü oldukları yerlerde bile toplu sözleşme yapamaz hale gelmişlerdir. Kamu emekçilerinde örgütlenme oranı yüzde 50’yi geçmiştir, ama orada da en büyük üç konfederasyon arasındaki çelişkileri ve sendikaların uzlaşmacı ve burjuva-bürokratik anlayışlarından yararlanarak, Hükümet, kamu emekçileri sendikalarıyla da gerçek anlamda toplu sözleme yapmamaktadır.

b-) Hükümet, sendikalar ve toplu sözleşme yasasında yaptığı son değişikliklerle barajı yüzde 1’e düşürmüştür ve önümüzdeki üç yıl içinde baraj yüzde 3’e çıkacaktır. Ve baraj yüzde 3’e çıktığında, yetkili sendika sayısı 7’yi geçmeyecektir.
Sermayenin saldırıları, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırmalar sendikaları daha güçsüz hale getirecektir.
Bu durumda sorunun aşılması için sendikal hareket içindeki stratejik hedefimizi, dolayısıyla propagandamızı bir yanıyla;
–    Sendikasız işçiler içinde;
–    Sendikasız işçi kesimlerinin örgütlenerek sendikalaşması, işçilerin örgütlenmesi, sendikalaşması;
–    Fabrikada birlik;
–    Sitede birlik;
–    Havzada birlik;
–    İş kolunda birlik;
–    Talepler ve mücadele üzerinden sendikal birlik, iş kolu ayrımı yapmadan tüm işçilere ortak çağrılar yapılması;
–    Fiili sendikacılık (fiili olarak örgütlenme ve toplu sözleşmeleri fiili olarak yapmayı da içeren bir mücadele çizgisi) üstünden ilerletmeliyiz. Sendikal örgütlülük düzeyi ve sendikaların bugünkü durumu açıkça göstermektedir ki, fiili bir sendikacılık olmadan, sendikal mücadelenin ilerlemesi, sendikaların üye tabanlarını genişletmesi de son derece güç, hatta imkânsızdır.
Ancak bu, var olan sendikalar ve onların her düzeydeki örgütlenmelerinin önemini azaltamaz. Tersine, fiiliyatta bu alanın önemi daha da artmıştır. Bu yüzden de, sendikalar içindeki çalışmamızı daha profesyonelce planlanmış çok daha etkin bir çalışma olarak yeniden düzenlemeli, sanayi bölgelerinde ve sendikaların örgütleri içindeki mücadele dayanağı olacak mevzilere özel bir dikkat verilirken, şubeler düzeyinde de bu planlar Örgütleme Komitemiz tarafından izlenmeli, gerektiğinde vakit geçirmeden müdahale edilmelidir.
Burada belirtilmelidir ki, işkolunda tek sendika ve ülkede tek konfederasyon hedefi, ne mevcut sendikaların, hemen ve var olan halleriyle birleşmesini zorlama, ne de bir imkân olduğunda “yeni sendikaların” kurulmasını teşvik etmenin engeli değildir. İş kolunda tek sendika ve tek konfederasyon hedefi stratejik bir hedeftir. Ama bu hedefe var olan sendikalar içinde ve dışında yürütülecek fiili ya da resmi çeşitli mücadelelerle, bir sendikal dönüşüm mücadelesiyle varılabileceğini biliyoruz. Bunu unutmamalıyız.

c-) Sendikal kurultaylar özgün ihtiyaçlara göre düzenlenmeli, yerel özelliklerinden yararlanılarak, en geniş ileri işçi çevrelerinin katıldığı sınıfın ve sendikal mücadelenin tartışıldığı kurultaylar olarak sürmelidir.

d-) “Sendika Broşürü” temelinde geleneksel sendikacılığın eleştirisini sürdürmeliyiz. Bu amaçla, toplantılar düzenlemek, bölgesel ve ulusal çapta toplantılarla konunun tartışılmasını sağlamak, sendika konferanslarında bu tartışmayı merkeze koyan ve sendikalar içindeki sınıf sendikacılığı çizgisinin egemenliği mücadelesini öne çıkarmak, partili sendikacıların bu anlayış temelinde eğitimi ve 6. Kongre Raporu doğrultusunda mevzilenmeleri için çaba sarf etmek çalışmamızın önemli bir ayağını oluşturmalıdır. Bu çalışma, aynı zamanda ileri işçilerin önüne hem genelde, hem de kendi sanayi bölgelerinde üstünde birleşecekleri bir platform koyma olarak anlaşılmalı ve çalışma bu amaca hizmet edecek biçimde planlanmalıdır.

e-) Bugün çeşitli biçimlerde partimizle de temas içinde olan ve aynı zamanda mücadelenin içinde ve başında olan genç işçi kuşağının politik eğitimi ve en ileri olanların partiye kazanılması ve elbette bugün nispeten dar olan ilişkilerimizi, bu kuşağın en geniş kesimlerini kapsayacak biçimde genişletmek son derece önemlidir. Özellikle de yakın bir gelecekte metal işçilerinden kamu çalanlarına, gıda işçilerinden kamu işçilerine en geniş emek çevresinin harekete geçmesi için şartların hızla olgunlaştığı dikkate alındığında, bu genç işçi kuşağının partimizle temas noktalarını hızla artırmak ve bunların en ileri bölümünün partiye kazanılması, sürecin en hayati görevi olarak ortaya çıkmaktadır. Unutmamak gerekir ki, Sendikal Kurultaylardan sendikalaşma mücadelelerine, mevcut sendikaların mücadeleci sendikalara dönüşmesinde az çok gerçek bir ilerleme için, sınıf partisinin bu mücadele içindeki gücünün büyümesi başlıca dayanaktır.

2-) GENÇLİK ÇALIŞMAMIZ
AKP, “toplumun muhafazakârlaştırılması” stratejisinin temeline “gençliğin dindarlaşmasını” koyduğunu açıkça ilan etmiştir. 4+4+4’le birlikte, daha ilk “dört”ten itibaren, müfredat içeriğinin “dinselleştirilmesi” için adımlar atılmaktadır. 2. ve 3. “4”lerde din dersleri, Kuran öğretimi ve Hz. Muhammet’in Hayatı gibi “seçmeli” (dayatmalı demek daha doğru) derslerle süren gençliğin dindarlaştırılması, üniversitenin, sistemin dini temelli bir ideolojinin oluşturulması merkezine dönüştürülmesi, laik bilimin üniversiteden kovulması vb. için yapılan girişimler, muhafazakâr toplum oluşturmanın programının adımları olarak ilerlemektedir. Bu devlet ve hükümet politikalarının diğer ucunda tarikatlar ve cemaatler vardır. Bu kesimler, aynı zamanda gençliğin uyanan kesimlerini kaba baskı ve şiddet yöntemleriyle de baskılamanın araçları olarak kullanılmaktadır. Son günlerde bunun çok açık örnekleriyle karşı karşıyayız.
Bugün kendisini demokratik üniversite mücadelesinden yana ilan etmiş üniversite gençliği açısından şunları saptayabiliriz:

a-) Kendisine Kemalist diyen gençliğin gençlik hareketini statükonun bekçisi olarak gören tutumu, üniversite içinde olduğu kadar, üniversite gençliği içinde de yıkıcı bir rol oynamaktadır. Bu kesim içinde, mağdur ve muhalif görünümlü aşırı milliyetçi kesimler dışındaki geniş bir kesimin kazanılması gençlik mücadelesi alanının önemli bir görevidir.

b-) Bugün zaman zaman, hatta çoğu zaman, ortak kimi eylemler içinde bulunduğumuz “solcu” grupların bölücü, fraksiyoncu anlayışları, “AKP’ye karşı olma”ya indirgenmiş muhaliflikleri ve eylemleri; üniversite gençliğinin, gerici, üniversiteyi hükümetin ideolojik ve kadro merkezi yapma girişimlerine karşı birleştirilmesinin önemli bir engeli olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kesimlerle elbette ilişkilerimizi iyileştirmek için çabalarımızı sürdürmeliyiz. Ancak şunu bilmeliyiz ki, bunların anlayışlarına karşı kıyasıya bir mücadele sürdürmeden bu kesimlerle yan yana yürümek olanaklı olmayacaktır. Tersine, bunlarla mücadele ettiğimiz ölçüde ve onları kendi çizgimizde davranmaya mecbur ettiğimiz sürece gençliği birleştirmekte adımlar atacağımızı bilmeliyiz.

c-) Yine, Kürt gençliği, barış ve çözüm sürecindeki gelişmelere bağlı olarak, düne göre kendi kabuğu dışına çıkacak bir yöneliş içindedir. Süreç ilerledikçe de, Demokratik Üniversite mücadelesiyle Türkiye’nin demokratikleşmesi arasındaki ilişki daha görünür hale geldikçe, Kürt gençliğinin, bu mücadele içindeki rolü artacaktır. Bugün, üniversite gençliği içindeki örgütlenmede, bu gençlik kesimi en yakın ittifakımız olma özelliğini taşımaktadır. Buna gereken önemi vermek, onların dikkatlerini Demokratik Üniversite (özerk üniversite, özgür bilim, laik eğitim…), Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinin taleplerine çekmek önem kazanmıştır. Burada basınımıza ve gençliğimize önemli sorumluluk düşmektedir.

d-) Son aylardaki gelişmeler üniversite gençlik hareketinin giderek “ortak mücadele ve dayanışma” ihtiyacını öne çıkarmaktadır. Bu da, üniversite gençliğinin merkezi olarak örgütlenme ihtiyacının artık somut bir görev olarak öne çıkması anlamına gelmektedir. ODTÜ’ye yönelik saldırı sırasında ve sonrasındaki gelişmeler içinde bu merkezileşme ihtiyacı, dahası Demokratik Üniversite mücadelesiyle üniversite gençliğinin birleşme ihtiyacı da açıkça görüldü. Nitekim giderek artan saldırılara, “ulusalcı”, “solcu” bölücü, fraksiyoncu girişimlere karşın 16 Mart’ta ODTÜ’de ODTÜ’lü kulüplerin girişimiyle yapılan Konferans’a katılım ve bu Konferans’ın kararları son derece önemli olmuştur. Gençliğimiz, 16 Mart Konferansı’nı üniversite gençliğinin merkezi örgütlenmesinin bir adımı, ama önemli bir adımı olarak ele almalı, en azından başlıca üniversitelerde yaygınlaştırılarak, diğer üniversitelerin gençliğinin de bu sürece çekilmesi için yoğun bir çaba içerisinde olmalıdır. Üniversite mücadelesinin merkezileşmesi ve merkezi bir platform etrafında birleşmesi açısından İstanbul’un konumu tayin edicidir. Onun için de İstanbul’daki üniversitelerde (özellikle İÜ, İTÜ, Boğaziçi, Yıldız vb. üniversitelerde) öğrenci örgütlerinin (ÖTK, kol, kulüp vb.) güçlenmesi, öne çıkması ve bunun içerisinde Emek Gençliği’nin etki ve gücünün artması için özel bir yoğunlaşma zorunludur.
Bu çerçevede, bir partinin yandaşlarının “Fikir Kulüpleri” girişiminin ise mahkûm edilmesi önem kazanmıştır. Elbette 16 Mart Konferansı karşısında sessiz kalan, destek vermekten kaçınan çeşitli çevrelerin gençlik örgütlerinin bu tutumları eleştirilmeli ve onların da bu örgütlenme içinde bir biçimde yer almaları için çabalar sürdürülmelidir. Burada, yine, Kürt gençliği ile yakın ilişki içinde olmak, başlıca dayanağımız olmalıdır. CHP’nin etkisindeki gençlik kesimlerine daha ileriden seslenmek, onlarla yakın bağlar kurmak ve talepler üzerinden mücadelenin içine çekmek geçmişe göre daha fazla önem kazanmıştır.

e-) Öte yandan, üniversitenin bilim kaygısı taşıyan ve demokratik bir üniversite talebiyle kendisini ortaya koyan akademisyenlerin mücadelesi de üniversite öğrencilerinin mücadelesinin en yakın müttefiki olarak gelişmektedir.
Bütün bu mücadele, elbette gazete ve TV’nin daha etkin bir biçimde kullanılmasını da zorunlu hale getirmiştir. Aksi halde tartışmalar sadece salonlarda ve dar çevreler içinde kalacaktır.

3-) KADIN ÇALIŞMAMIZ
Kadınlar arasındaki çalışmamız, bir yandan emekçi semtlerindeki çalışmalarımızın etkinleşmesiyle (en azından bazılarında), öte yandan da Ekmek ve Gül (program ve dergi) üstünden yapılan girişimlerle, düne oranla belirli düzeyde genişlemiştir. Özelikle de çalışmanın az çok istikrar kazandığı alanlarda bu söz konusudur.
Kadınların kadın olmaktan gelen talepleri üstünden, nerede az çok sistemli bir ajitasyon yapılıyorsa, partimizin kadın çevreleri az çok inisiyatifli girişimler yapıyorsa, kitlesel diyebileceğimiz bir kadın çevresinin partimizin çağrılarına kulak verdiğini görüyoruz. 8 Mart etkinliklerinde parti çevremizin kadınlara yönelik yaptıkları etkinliklere değişik çevrelerden yüzlerle ifade edilecek kadının katılması da açıkça göstermektedir ki, kadınların kadın olmaktan gelen talepleri üstünden sistemli bir çalışma yapılırsa, kitlesel kadın örgütlerinin kurulmasının mümkün olduğu görülecektir. Ortaya çıkan veriler bunu açıkça göstermektedir.
Burada en önemli sorun, parti örgütlerimizin çalışmasının kadınların talepleri üstünden yaptıkları çalışmanın istikrarsızlığı ve çalışmanın nitelik ve nicelik bakımından yetersizliğidir. Çünkü pratiğimize baktığımızda; “Kadınlar arasındaki çalışmamızın en tipik özelliği, bu çalışmaya kimi özel günlerde biraz ağırlık vererek, dar ve en yakın çevrenin dışına çıkmadan sürdürüp, kısa bir süre sonra hızla rutine dönülmesidir” dersek, yanlış söylememiş oluruz. 8 Mart çalışmaları ve bu çalışmanın hemen arkasından yeniden rutine dönülmesi, bu “gel git çalışma”nın en açık örneğidir.
Partimizin kadın Konferansı’nın sonuçları ve kararları bir rapor olarak yayınlanmıştır. Bu rapor bütün parti örgütlerimizde bir eğitim materyali olarak kullanılmalıdır. Her düzeyde parti organ ve örgütlerimizin kadın çalışmasına ilişkin durumu, hedefleri ve görevlendirmelerinin bu vesileyle gözden geçirilmesi, sonuçlar çıkarılması ve somut adımlar atılması ertelenemez bir görev durumundadır.
Bu alanda bir ilerlemenin olması için;
a-) Parti örgütlerimizin bu alandaki çalışmasına istikrar kazandırılmalı ve kadınların talepleri üstünden ajitasyonumuzun nitelik ve nicel düzeyi artırılmalıdır.
b-) Mümkün olduğu kadar geniş kadın çevrelerinin mücadeleye çekilmesi ve kadınların kitlesel örgütlerinin oluşturulması için profesyonelce bir plan etrafında harekete geçilmelidir.
c-) Ekmek ve Gül programı, dergisi ve Ekmek ve Gül grupları bu çalışmanın ilerleticisi ve yönlendiricisi olarak değerlendirilmelidir.

4-) AYDINLAR ARASINDAKİ ÇALIŞMAMIZ
Toplam açısından bakıldığında, AKP Hükümeti: 1-) Sanatı muhafazakârlaştırmak, daha doğrusu “muhafazakar sanat” üstünden sanat ve edebiyat dünyasını kontrol altına almak, 2-) Üniversiteleri, olduğu kadarıyla bile, laik ve özgür bilimin merkezleri olmaktan çıkararak, muhafazakar bir toplum oluşturulmasının ideolojisini üreten kurumlara dönüştürmek istemektedir.
Üniversite başta olmak üzere bilim, sanat ve edebiyat dünyasını sindirerek, sadece kendi amaçlarını destekleyen bir muhafazakâr sanat ve dini referanslı ve neoliberal politikalara destek veren bir ortam oluşturmayı amaçlayan AKP Hükümeti’nin ve arkasındaki odakların, bu alana yüklediği görev, “Sünni, İslamcı bir muhafazakar toplum yaratma”nın ideolojisini, kültürünü oluşturmadır.
Ancak geçen süre içinde bunun kolay olmayacağını onlar anlamıştır. Bu yüzden de heykeltıraşlardan müzisyenlere, tiyatro dünyasından sinemaya, TV dizilerine, her alanda devlet ve yerel yönetimlerin gücünü, kaba kuvveti, kadrolaşma ve sansürü de devreye sokarak bir saldırı sürdürmektedirler.
Bu saldırılara karşın, sanat ve bilim dünyasından da tepkiler genişleyip daha da istikrar kazanmaktadır.
Üniversitede İÜ ve İTÜ’lü asistanların eylemleriyle bağlanan, ODTÜ’deki yönetim ve öğrencilerin ortak mücadelesine de dönüşen ve nihayet, üniversitede “Demokratik bir üniversite mi, iktidarın yedeğinde bir üniversite mi?” saflaşmasına dönüşen ve bu saflaşma etrafında oluşan platformların pek çok üniversite ve aydınlar içindeki çeşitli platformların birleşmesiyle “…. Üniversite Dayanışma Platformu”nun oluşması, öte yandan sansür ve sanat-kütür dünyası üstündeki baskılara karşı oluşan bilim insanı, sanatçı, gazeteci, …. kültür insanlarının tepkilerinin sürmesi ve bu alanın hükümet tarafından bir türlü sindirilememiş olması, tersine bu alandaki mücadelenin giderek Akademi mücadelesiyle birleşen bir eğilime girmesi, bilim ve aydın dünyamızdaki mücadelenin yeni bir dönemin eşiğine geldiğinin işaretleridir.
Bu alandaki mücadele; aydınların, bilim, sanat ve kültür dünyamızın sermaye ve sistem karşısında tutum alması; hem ülkemizin aydın birikiminin işçi sınıfı ve emekçilere aktarılması, hem de aydınların, akademisyenlerin, sanat çevrelerinin bu mücadele içinde kendilerini yenileme imkânlarının geliştirilmesi, emek ve demokrasi mücadelesi açından son derece önemlidir.
Bu gelişmeler ışığında bakıldığında; kuşkusuz ki birer birer alanlardaki gelişmeler kendi özgünlükleri içinde son derece önemlidir ve bu özgünlükler, elbette önemli olmaya devam edecektir. Ancak, öte yandan mücadelenin birleşmesi, bunun sendikalardan Akademi derneklerine, sanatçı örgütlerinden mücadele içinde oluşmuş çok sayıdaki platformun giderek artan ölçüde birleşmesinin ifadesi olan yeni örgütlenmelere ihtiyaç olduğunu da göstermiştir.
Burada partimizin inisiyatifi; alandaki partili arkadaşlarımızın ilişkileri ve mevzilenmeleri son derece önemli olmaktadır ve bundan sonra önemi daha da artacaktır. Ancak, bütün diğer özel alanlarda olduğu gibi, bu alandaki çalışmamızın esası, partimizin bu alandaki örgütlerinin çalışmasıdır. Sadece büyük illerde de değil, tüm illerdeki örgütlerimizin gündemlerinin önemli bir parçası da aydınlar, akademisyenler içindeki çalışmadır. Bu yüzden bu alandaki çalışmamızın yakından ele alınıp zaafların giderilmesi, 6. Kongre Raporu doğrultusunda adımlar atmamız ertelenemezdir.
AKP Hükümeti’nin ve arkasındaki Ortaçağcı güçlerin başarısızlığa uğratılmasında bu alandaki ileri güçlerin birleşmesi, iktidar gücüyle birleşen gericilik karşısında Türkiye’nin demokrasi güçleri ve emek güçleriyle aynı safta birleşmesi son derece önemlidir. Geçtiğimiz dönem bunun önemini göstermiştir.
Dahası bu alan, geleneksel olarak oldukça eski ve derin bağlantıları olan ulusalcı, “solcu” çevrelerin de etkisine açıktır. Dolayısıyla bu alanda ideolojik mücadele, diğer alanlardan bile daha yakıcı bir sorun olarak ortaya çıkmıştır ve çıkacaktır da. Üstelik buradaki mücadele bu alandaki pratik örgütlenmenin de “demokrasi mücadelesinden yana mı, yoksa ona karşı bir mevzide mi olacağını” da belirleyecek mahiyettedir.
Yine üniversitede, akademi mücadelesi pek çok yanıyla dolaysız olarak üniversite gençliğinin mücadelesiyle doğrudan bağlantılı bir mücadele olarak ve önceki dönemlerden farklı olarak da, zaman zaman öğrenci hareketinden bile etkin bir eylem çizgisine varabilecek özellikleriyle de ayrıca bir öneme sahip olmuştur. Çünkü yüz binlerce akademisyenin; hükümete, onun üniversitedeki kadrolaşma politikalarına, üniversite fikrini ortadan kaldıran bilim dışı saldırılarına karşı koyması, kendi “özlük haklarını” savunma mücadelesi olarak da biçimlenmektedir. Bu yüzden de, akademisyen mücadelesinin giderek daha kitlesel bir karakter kazanması ve emek mücadelesiyle de birleşmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu, aynı zamanda, bu alanda sendikal örgütlenmenin giderek artan bir önem kazanacağı demektir. 
Yine bu alanda Kürt siyasi güçlerinin etkisindeki sanat ve akademisyen çevrelerinin giderek daha az ulusal, daha çok emek ve demokrasi taleplerine yaklaşan ve bu alandaki mücadele içinde olumlu anlamda bir fraksiyon olarak davranmaları olasılığı, düne göre daha çoğalmıştır. Burada, özellikle partimizin bu çevreyle ilişkisi önemlidir. Bu yüzden de bu konudaki çalışmamızın gözden geçirilip, izlenecek yolun netleştirilmesi aciliyet kazanmıştır.
Bu alandaki çalışmalarımızın etkinliğinin artması için …“aydın çalışması”nın değişik alanlarındaki arkadaşlarımızın çalışmasının aynı amaca hizmet eder biçimde koordinasyonu gibi önemli sorunlarımız vardır. Bu çerçevede gazete kültür, teori yayınları ve TV’nin etkisinin doğru değerlendirilmesinin ilgili kurullarımızda ele alınması acil ihtiyaçtır.

Emek Partisi Genel Yönetim Kurulu
Mayıs 2013

Gençlik ve İdeolojik Bunalim

Geçtiğimiz yaz ünlü bir sigara markası ilginç bir reklam kampanyasıyla dikkatleri üzerine çekmişti. Kampanyanın ilgi çekmesinde, öne çıkartılan reklam sloganı özel bir rol oynamıştı. Slogan çarpıcıydı gerçekten: “Don´t be a Maybe – be a Marlboro” (“Kararsız olma, Marlboro ol”). Esas olarak genç tüketicileri hedefleyen bu sloganda, Marlboro içmek bir kararlılık ifadesi olarak gösteriliyordu. Tahmin edilebileceği gibi, kampanya kamuoyunda tepkilere yol açtı. ‘Gençliği sigara içmeye teşvik ediyor’ eleştirilerinin artması üzerine, şirket kampanyanın sloganını değiştirmek zorunda kaldı.
Sonrasında ama, çok daha çarpıcı bir sloganla piyasaya çıkıldı: “Maybe never makes history” (“Belki hiç bir zaman tarih yapmaz”). Gerçi bu slogan daha dolaylıydı. Ama hiçbir şekilde kampanyanın amacı ve telkin etmek istediği şeyden taviz vermiyordu. Dahası, reklam stratejistleri sanki Hegel’in “Tarih Felsefesi”ndeki, “Dünyada hiçbir büyük şey tutkusuz gerçekleşmez” sözünden esinlenmişlerdi!
Fakat, sigara içip içmemeyle, “tarih yapma”nın alakası neydi?! “Sigara içmeden de tarih yapılamaz” mıydı?! Gençliğe ne söylenmek isteniyordu? “Tarih yapacak kararlılığın yok, bari sigara içme kararlılığını göster!” mi deniliyordu? Ya da verilen mesaj şu muydu: “Hiçbir şeyle kendini özdeşleştirmiyorsun, en azından Marlboro ile özdeşleş be kardeşim!”?
HER NEYSE; BELLİ OLAN ŞUYDU Kİ, SLOGANIN ÖN VARSAYIMI, GENÇLİĞE YÖNELİK CİDDİ BİR İTHAM İÇERMEKTEYDİ. BU İTHAMA KARŞI GENÇLİKTEN VERİLEN TEPKİ, REKLAM SLOGANININ, “ZAMANE GENÇLİĞİ”NİN, ESASTA DA BATI DÜNYASI GENÇLİĞİNİN HALET-İ RUHİYESİNİ AÇIĞA VURDUĞUNU GÖSTERMEKTEYDİ.

“KARARSIZLAR KUŞAĞI”
Nitekim, kampanya gençlik arasında tartışmalara yol açtı. Örneğin Almanya’da bir genç gazeteci, bu reklam sloganından yola çıkarak dikkate değer bir makale kaleme aldı. Welt gazetesinde “Kararsızlar kuşağı ‘ya – ya da’da yolunu kaybetti” başlığıyla yayınlanan bu makale, gençler arasında büyük bir ilgi gördü; özellikle sosyal medyada çeşitli tartışmalara neden oldu.
GENÇ GAZETECİ OLIVER JEGES, KAMPANYANIN SLOGANINDAKİ ÖN VARSAYIMI, “EVET BİZ TAM DA O ‘MAYBE’CİLERİZ; O SÖZÜ EDİLEN KARARSIZLAR, TEREDDÜT GÖSTERENLERİZ” SÖZLERİYLE KABUL EDİYORDU. AMA DAHA ÖNEMLİSİ, BATI ÜLKELERİ GENÇLİĞİNİN İÇİNDE BULUNDUĞU İDEOLOJİK BUNALIMI YANSITAN ÖNEMLİ SAPTAMALARDA BULUNUYORDU. BİRKAÇ ÖRNEK VERMEK GEREKİRSE:
– “11 Eylül saldırısının, Irak ve Afganistan savaşının medya üzerinden tanığız ve sökülüp sürüklenen buz parçalarının üzerindeki çaresiz kutup ayıların görüntüsü karşısında küresel ısınmaya karşı duyarlılık içerisindeyiz. Akıllı telefonları, megapixel kameraları, Nano saniyeleri ve Terabit’leri biliyoruz. Olanaklar, gerekli olduğundan çok, öyle görünüyor. Nasıl kararlar verilir, bunu unuttuk. Ve kararsızlığımızın içerisinde kendimize rahat bir yer yaptık. Robert Musil’in ‘Özelliksiz Adam’ adlı romanından yola çıkılarak, bugün ‘özelliksiz bir kuşak’tan söz edilebilir.”
– “MUSİL’İN ROMANINDA UFUKTA BELİREN VE İNSANLARI GÜVENCESİZLİĞE İTEN, PARÇALI MODERNİTEYDİ. BUGÜN İSE GENÇ İNSANLARIN ÜSTESİNDEN GELEMEDİĞİ HETEROJEN POSTMODERNİTEDİR. (…) ÖZELLİKLERİ OLMAYAN KUŞAK DEMEK, BU KUŞAĞIN YETENEKLERİ OLMADIĞI ANLAMINA GELMİYOR. TAM TERSİ SÖZ KONUSU. YÜKSEK ÖĞRENİM GÖRMÜŞ, AKADEMİK UNVANLARI OLAN, BİRKAÇ YABANCI DİL BİLEN GENÇ İNSANLARDAN SÖZ EDİYORUZ.”
– “Ama ne elde etmek istiyorlar? Bizden önceki her kuşak, dünyayı değiştirmek istiyordu. Fakat biz ne istiyoruz?”
– “BUGÜNÜN YİRMİLİLERİNİ, BİR KAVRAM ALTINDA TOPARLAMAK ŞÖYLE DURSUN, ORTAK BİR DÜŞÜNCE ETRAFINDA TANIMLAMAK DAHİ ZOR. BİZİM KUŞAĞIMIZ PARÇALANMIŞTIR; ORTALIKTA TEK BAŞINA SAĞA SOLA SAVRULMASINA NEDEN OLAN AŞIRI BÜYÜK BİR BİREYSEL DÜŞÜNCEYE KAPILMIŞTIR. VE AMA TABİİ, BU DURUM, KOLEKTİF TOPLUMSALLAŞTIRMANIN HER BİÇİMİNDEN DAHA İYİDİR YİNE DE. FAKAT BU BİREYSELLİK BASKISININ DIŞINDA BİZİ TANIMLAYAN NEDİR?”
– “Neye karşı çıkıyoruz? (…) Yoksa her şeyi aynı anda mı istiyoruz? İdeal vücuda sahip olmak ve ama yine de keyif insanı mı kalmak? Aile kurmak ve ama yine de bekar olmanın özgürlüğünden mi vazgeçmemek? Ekolojik bilince sahip olmak, ama buna rağmen devasa ciplere mi binmek? (…) Emin değiliz. Ve korkuyoruz. Yerimizde sayıyoruz. (…) Reşit olmak istemiyoruz, ya da bunu hiç olmazsa olabildiğince ileriye atmak istiyoruz.”
– “GEÇENLERDE YAPILAN BİR ANKETE GÖRE, 30 YAŞIN ALTINDAKİ HER BEŞİNCİ KİŞİ AUSCHWİTZ TOPLAMA KAMPINI BİLMİYOR… ANCAK SADECE KESKİN BİR BİLİNÇ DEĞİL, ANLAŞILAN CESARETİMİZ DE YOLDA KALDI. NE MESLEK YAŞAMINDA (‘MEDYAYLA İLGİLİ BİR ŞEYLER’), NE DE ÖZEL YAŞAMDA (‘BİR VAKİT BEN DE ÇOCUK SAHİBİ OLMAK İSTİYORUM’) KENDİMİZİ BAĞLAMAK İSTİYORUZ. PLAN KURMAK İSTEMİYORUZ, TERSİNE ÖYLESİNE GÜNÜMÜZÜ YAŞAMAYI ARZULUYORUZ. ÖZELLİKTEN YOKSUN OLANLARIN PUSULASI YOK.”

İDEOLOJİK TAHRİBAT VE KRİZ
Elbette bugünün genç bir gazetecisinden gençliğin içinde bulunduğu derin ideolojik bunalımı her bakımdan analiz etmesini bekleyemeyiz. Yine de bu makaleyi önemsemek gerekir. Zira makaleyi ayırdedici kılan, gençliğin bugünkü ruh halini, özellikle de ideolojik bunalımını çarpıcı bir şekilde betimlemesidir. Şüphesiz, meselenin boyutları karşısında betimleme yetersizdir; ve yine, düşünsel planda alametifarikası bütünselliğin reddi olan bir dönemin gencinin, tam da sitem ettiği düşünsel parçalanmışlığın temellerini açığa çıkaramaması bir rastlantı değildir. Dolayısıyla, bu durumda, bilincin bunalımının bilinci de ileriye doğru bir adımdır. Ve bu adımın ilerletilmesi gerekmektedir.
Makalenin ortaya koyduğu diğer bir gerçek daha var: Anımsanacağı gibi, Avrupa’da 1970’li yılların ortalarından itibaren yeniden peydahlanan irrasyonalizmin (özellikle de Fransa’nın Lévy ve Glucksmann gibi “yeni filozofları” ve elbette fikir babaları Foucault), uluslararası işçi sınıfının tarihsel büyük yenilgisinin 1989/91’de açığa çıkmasının ardından ideolojilerin ve tarihin sonunu ilan eden postmodernizmle füzyonu, düşünce dünyasında ender görülen bir durumun doğmasına yol açmıştı. Öyle ki, dünya görüşlerinin yerini, görüşler dünyası almıştı. “Çoğulculuk” ve “merkezsiz özne”, daha sonraları da bu öznelerin “çokluk”u, başta sınıf kategorisi olmak üzere, her tür reel genel kategorinin ya da “tümleştirici” bilginin yerine geçirilmişti. İrrasyonalizm, yapıbozumculuk ve postmodernizmin, düşünce dünyasında açtığı derin yaralar ve tahribatlar, “küreselleşme” rüzgarlarıyla birlikte izlenen ve o yıllarda suni talep yaratma odaklı liberal ekonomi politikaların uyuşturucu etkisiyle de, özellikle genç aydınlar kitlesince ne hissediliyor, ne de farkına varılıyordu.
GELGELELİM, 2007-2009 DÜNYA EKONOMİK KRİZİ VE DOĞURDUĞU SOSYAL-TOPLUMSAL SONUÇLAR, YENİ BİR DURUMUN VE GİDEREK DE YENİ BİR ALGININ DOĞMASINA NEDEN OLDU. BURADA, TEK BAŞINA AVRUPA’DAKİ GENÇLER ARASINDAKİ BUGÜNKÜ İŞSİZLİK VERİLERİNİ HATIRLATMAK YETERLİDİR: 25 YAŞ ALTINDAKİ GENÇLERİN İSPANYA’DA YÜZDE 55’İ, YUNANİSTAN’DA YÜZDE 60’DAN FAZLASI, İTALYA VE PORTEKİZ’DE YÜZDE 38’İ VE FRANSA’DA YÜZDE 27’Sİ İŞSİZ. ALMANYA’DA İSE, “SADECE” (!) YÜZDE 8’İ İŞSİZ. BU TABLO KARŞISINDA, ALMANYA VE FRANSA “NEW DEAL FOR EUROPE” ADI ALTINDA SÖZÜM ONA “GENÇ İŞSİZLİKLE MÜCADELE İNİSİYATİFİ” BAŞLATMA KARARI ALADURSUN; GELİNEN YERDE, EKONOMİK KRİZ ÇOKTAN ENTELEKTÜEL BİR KRİZE YOL AÇMIŞ BULUNMAKTADIR.
Kısacası, söz konusu makale, gençliğin, krizin artırdığı kontrast sayesinde aynada görmeye başladıklarının samimi bir itirafıdır aynı zamanda. Aynada şimdi görülen ise; parçalanmış, anlam boşluğuna düşmüş, tereddütlü, kararsız, tutkusuz ve pusulasız bir gençliktir! Sorun şimdi, gençliğin kendi sureti karşısında nasıl bir tavır alacağıdır. Ya “evet, bu benim”, ya da “hayır, ben bu olamam!” demek durumundadır. En azından hayat artık, ‘ya – ya da’lığın birlikteliğine daha fazla olanak tanımamaktadır.
KUŞKUSUZ, GENÇLİĞİN DÜŞÜNCE DÜNYASI VE RUH HALİ BAKIMINDAN DA ÜLKELER ARASI ÖNEMLİ FARKLILIKLAR SÖZ KONUSUDUR. KRİZLE BİRLİKTE ALTÜST OLAN HAYAT KOŞULLARININ, ‘YA – YA DA’ İLE OYALANMAK ŞÖYLE DURSUN, SEÇENEĞİNE DAHİ HİÇ OLANAK TANIMADIĞI GÜNEY AVRUPA ÜLKELERİNİN GENÇLİĞİNİN DURUMUYLA, İSKANDİNAV VEYA ALMANYA GENÇLİĞİNİN DURUMU AYNI DEĞİLDİR. FAKAT BU FARKLILIKLAR, GENEL OLARAK GENÇLİĞİN RUH HALİ VE DÜŞÜNCE DÜNYASINDAKİ PARÇALANMIŞLIK VE ORYANTASYON KRİZİNİN DÖNEMSEL ÖZELLİĞİNİ ORTADAN KALDIRMIYOR. BU BAKIMDAN, SÖZ KONUSU MAKALEDE DİLE GETİRİLEN VE GÜNEY AVRUPA ÜLKELERİNDEKİ AKRANLARINA GÖRE EKONOMİK DURUMU NİSPETEN “İYİ OLAN” ALMANYA GENÇLİĞİNİN BU KONUMUNA BİR YERDE TERS ORANTILI HALET-İ RUHİYESİ YETERİNCE UYARICI BİR VERİDİR. TERSİNDEN İSE; YAŞAMIN TEREDDÜT VE KARARSIZLIĞA FAZLA SEÇENEK TANIMADIĞI GÜNEY AVRUPA GENÇLİĞİNİN, ÖFKESİNİ KİTLELER HALİNDE SOKAKLARDA DİLE GETİRMEYE BAŞLAMASIYLA, GENÇLİĞİN DÜŞÜNCE DÜNYASI VE RUH HALİ BAKIMINDAN BELİRTİLEN DÖNEMSEL ÖZELLİK VE ZAAFLARININ AŞILDIĞI SONUCU ÇIKARTILMAMALIDIR.

PUSULA YA DA DÜNYA GÖRÜŞÜ SORUNU
Genç gazetecimiz makalesini şu cümleyle bitirmiş: “Yeniden gerekli olan, karar verme cesaretidir. Bazen hoş olmasa da.”
Karar verme cesareti, kararsızlık karşısında iyidir elbette. Ancak, karar verme cesareti, doğru kararı almaya yetmeyecektir. Kuşkusuz öyle anlar olur ki, cesaret, doğrunun kendisi olur. Fakat burada söz konusu olan anlar değil, bir dönemin şekillendirdiği özelliklerdir. O bakımdan, bu koşullarda kararsızlığın varlığı, nedeninin cesaretsizlik olamayacağına işaret etmektedir. Gençlikteki kararsızlık; aynı anda herkesin “kendi gerçeği”nin ve “her şeyin mümkün” olduğunun telkin edildiği bir dünyada olup biteni anlamlandıramamadan, bağlamsızlık teorilerinin etkisi altında yönünü tayin edememeden kaynaklanmaktadır. Rasyonel ve sistematik düşüncenin genel olarak karalandığı, “büyük anlatı”ların reddiyle sistematik dünya görüşü mefhumunun kendisinin yadsındığı, kuşkuculuk ve görececiliğin yaygınlaştırıldığı bir dönemin gençliğinin, nesnel ilişkiler ve çelişkiler illüzyonları sarstıkça, kendisini kararsız, tereddütlü, parçalı ve özelliksiz hissetmesi sürpriz değildir.
ÖTE YANDAN, BELİRTİLEN MAKALEDE, GENÇLİĞİN İÇİNE İTİLDİĞİ İDEOLOJİK BUNALIMDAN ÇIKIŞ YOLUNA İŞARET EDEN, FAKAT DAHA DA DEŞİLMESİ GEREKEN ŞU TESPİT DE BULUNUYOR: “ÖZELLİKTEN YOKSUN OLANLARIN PUSULASI YOK”! AÇIKTIR Kİ, İDEOLOJİK ANLAMIYLA BURADAKİ “PUSULA”, DÜNYA GÖRÜŞÜDÜR. NE VAR Kİ, ÖZELLİKLE DE BUGÜNÜN GENÇLİĞİNİN AZAMİ ÖLÇÜDE GEREKSİNİMİNİ DUYDUĞU, HERHANGİ BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ DEĞİL (BU ANLAMDA, AKSİSİ İDDİA EDİLSE DE, BELİRLİ BİR DÜNYA GÖRÜŞÜN YOKLUĞU OLANAKSIZDIR), TERSİNE BİLİMSEL BİR DÜNYA GÖRÜŞÜDÜR. MESELEYE BÖYLE BAKMAMAK, BUGÜNKÜ GENÇLİĞİN İDEOLOJİK BUNALIMINI SALT BİR ORYANTASYON KRİZİ OLARAK GÖRMEK ANLAMINA GELİR Kİ, BU YAKLAŞIM, ÖZELLİKLE TÜRKİYE GİBİ DÜŞÜNSEL PLANDA İRRASYONALİZMİN VE DİNSEL TEORİLERİN ETKİN OLDUĞU ÜLKELERDE CİDDİ YANLIŞ SONUÇLARA GÖTÜREBİLİR. UNUTMAMAK GEREKİR Kİ, POSTMODERNİST FİKİRLERİN YAYILDIĞI BİR DÖNEMDE, TEOLOJİ/İLAHİYAT TEMELLİ VE GAYET SİSTEMATİK DÜNYA GÖRÜŞLERİ, KARMAŞIK, PARÇALI VE ÇOK FARKLI OLAY VE GELİŞMELER KARŞISINDA ENTEGRE EDİCİ VE YÖN VERİCİ BİR İŞLEV GÖREBİLİR. Kİ BİZDE OLAN DA BİR ÖLÇÜDE BUDUR: LİBERAL VE MUHAFAZAKAR DÜŞÜNCE DÜNYASI, İRRASYONALİZMDE BULUŞMUŞTUR. NEOPOZİTİVİZMİN KOLAYLIKLA İRRASYONALİZME DÖNÜŞEBİLECEĞİ BİR KEZ DAHA GÖRÜLMÜŞTÜR. AYNI DÖNEMDE İSE, İŞÇİ HAREKETİNİN ZAYIFLIĞI KOŞULLARINDA LİBERAL SOL AYDINLARIMIZ, NİETZSCHE VE FOUCAULT GİBİ RASYONEL DÜŞÜNME VE TUTUM NORMLARININ YIKIMINI HEDEFLEYEN AKIMLARDA TESELLİ BULMUŞLARDIR…
Konumuza geri dönüp, kısaca da olsa, bilimsel bir dünya görüşünün neden gerekli olduğuna değinecek olursak: Gottfried Wilhelm Leibniz’in, görece ile mutlak gerçek arasındaki ilişkiyi bilimsel anlamamıza yardımcı olan ünlü bir örneği var. Bu örnekte, bir kentin etrafında dolaşan bir gezginden söz edilir. Bu kişi belirli aralıklarla durup kente bakar. Gördüğü kent resmi, her defasında, duruş noktasına göre, değişir. Duruş noktasına göre, kentin sokakları, ağaçları, evleri ona farklı bir görünümde görünür. Oysa, etrafında dolaştığı bir ve aynı kenttir!
LEİBNİZ’İN BU ÖRNEĞİNDEN YOLA ÇIKARAK, BİLGİ EDİMİNİN İKİ YAPISAL ÖZELLİĞİ VURGULANABİLİR:
a) Dünya (evren) bizim için, dışardan gözlemlediğimiz bir nesne değildir. Dünyanın içinden onu deneyimliyor, gözlemliyor, değerlendiriyoruz.
b) DÜNYANIN BİR PARÇASIYIZ. O HALDE; BİREBİR, DOLAYSIZ PRATİK DENEYİMİMİZİN NESNESİ, HER ZAMAN, DÜNYANIN YALNIZCA BİR KISMI, BİR NOKTASIDIR. DÜNYAYI AYNI ANDA BİRDEN, TÜMÜNÜ KAPSAYARAK (BÜTÜNSEL, TOTALİTE OLARAK) DENEYİMLEYEMEYİZ.
Bilgi ediminin bu yapısal özellikleri, aynı zamanda sınırlarını da ortaya koymakta: Ancak belirli bir noktadan (duruş noktası) dünyayı deneyimliyor olmamız, edindiğimiz bilginin içeriğini göreceli kılmaktadır. Bu görecelik, varlıksal bir durumdur (Elbette gerçeğin göreceliği, görececilerin iddia ettiği gibi, nesnel bir gerçeğin kendisinin yokluğu ya da olanaksızlığı anlamına gelmemektedir. Nitekim, gezginin etrafında dolaştığı kentin kendisi, nesnel bir gerçektir. Dolayısıyla, gerçeğin göreceliği, onun doğruluğunun saptanamazlığı anlamına gelmez. Bu anlamda zaten, görece gerçeğin karşıtı da mutlak gerçek değil, yanılgıdır. Gerçek, göreceliği içinde mutlaktır).
BİLGİ EDİMİNİN BU YAPISAL ÖZELLİKLERİ NEDENİYLE, MECBUREN BÜTÜN HAKKINDA BİR “MODEL” TASARLIYORUZ. BİR KENTİN BÜTÜNÜ HAKKINDA AZ ÇOK BİR TASAVVURUMUZ OLMADAN, O KENTİN HERHANGİ BİR NOKTASINDAN YOLUMUZU BULAMAYIZ. DÜNYADAKİ HER BİR ŞEYİ (OLAYLAR, GELİŞMELER, TEORİLER VB.), DOĞRU YA DA YANLIŞ AMA HER ZAMAN BELİRLİ DÜNYA RESMİ TASARIMINDAN, YANİ BELİRLİ BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ ÜZERİNDEN DEĞERLENDİRMEKTEYİZ. DOLAYISIYLA, BU ANLAMIYLA “PUSULASIZLIK” MÜMKÜN DEĞİLDİR. BURADA MESELE ŞUDUR: PUSULAMIZ ÇALIŞIYOR MU GERÇEKTEN? KARMAŞIK GELİŞME VE OLAYLAR KARŞISINDA NESNEL DURUMLA ÖRTÜŞEN BİR ORYANTASYON SAĞLIYOR MU? BUGÜNÜN GENÇLİĞİ İÇİN “PUSULASI YOK” DENİYORSA, DEMEK Kİ; ONA TELKİN EDİLEN DÜŞÜNCELERİN BEŞ PARALIK DEĞERİ BULUNMUYOR, HEGEMONYASI ALTINDA BULUNDUĞU MEVCUT DÜNYA GÖRÜŞÜ ONA YARDIMCI OLAMIYOR, DAHASI ONU BUNALIMA SÜRÜKLÜYOR.
Bu bakımdan bir genç gazetecinin bu gerçeklik karşısında, gençliğin “pusulası yok” sonucu çıkartması, postmodernizmin “ideolojiler öldü” propagandasının hem etkisinin ve ama hem de iflasının bir göstergesidir. “Özelliksiz kuşak” tanımı da aynı çelişkilere işaret etmektedir. “Pusulasız”lık gibi, “özelliksiz”lik de olanaksızdır. Bir kuşağın özelliğinin “özelliksizlik” olarak belirmesi, bu kuşağın kendi kendisi olmasının engellenmiş olması ya da onu o yapan özelliklerin deformasyona uğramış olması demektir. “Özelliksiz kuşak”; bu genç kuşağın, kendi “gençlik bilinci”ne yabancılaştırılması ya da egemen kılınan “gençlik bilinci”nin genç olmanın bazı özelliklerini aşırı teşvik ederken, başka özelliklerini alabildiğince köreltmiş olması anlamına gelmektedir. Bu kuşağın “şimdiki zamana” hapsedilerek, bir yandan kendisinden önceki kuşaktan tamamıyla kopması ve diğer yandan kendisinden sonraki kuşağa karşı yeterince sorumluluk geliştirememesi, bu, bir “özelliksizlik”ten ziyade, özelliğinin tam da bu olmasının hedeflenmesinin bir sonucudur.
ÇARPICI OLAN AMA, BU DURUMUN, TAM DA “BİREY OLMA BASKISI” KOŞULLARINDA OLUŞMUŞ OLMASIDIR. OYSA BU DURUM, TAM DA BİREY OLAMAMA HALİDİR; ZİRA SIFATI “ÖZELLİKSİZLİK” OLARAK ALGILANAN BİR KUŞAĞIN MENSUPLARI NASIL GERÇEK BİREYLER OLABİLİRLER Kİ? ÖZELLİKSİZ BİREY, SALT BİREYSEL ÖZEL’DİR; Kİ TEŞVİK EDİLEN DE ZATEN ÖZEL YAŞAMA BU İLTİCA DEĞİL Mİ? BU İLTİCA AMA, TAM DA SÜBJEKTİVİZME ÖZGÜ BİR İRTİCADIR. HALBUKİ, TEKİL OLANI TAM DA TEKİL KILAN, GENEL OLANLA ORTAKLIĞIDIR. AYNI ŞEKİLDE BİREY DE ANCAK TOPLUMLA BİRLİKTE BİREYDİR. ZİRA TOPLUM NE KADAR GELİŞKİNSE, BİREY DE O KADAR GELİŞKİN BİR BİREY OLMA KOŞULLARINA SAHİPTİR. O BAKIMDAN, “BİREYSELLİK BASKISINI”, YİNE DE “KOLEKTİF TOPLUMSALLAŞTIRMANIN HER BİÇİMİNDEN DAHA İYİ” GÖREN GENÇ GAZETECİMİZ, TOPLUMLA BİREY ARASINDAKİ BU BÜTÜNSELLİĞİ GÖRMEDİĞİNDEN BÜYÜK BİR YANILGI İÇERİSİNDEDİR.
Kısacası, bütün postmodern ve yapıbozumcu teorilerin en büyük tahribatı tam da bütünsellik düşüncesi konusunda vermiş olmaları anlamsız değildir. Gençliğe, özelliğinin “özelliksizlik” ve pusulasının “pusulasızlık” olarak görünmesi, burjuva ideolojisinin “pusulasızlığı” pusula kılan bu tahribatının dolaysız bir ürünüdür. Öte yandan ama, “özellikten yoksun” olmakla “pusula yok”luğu arasında bir ilişkinin kurulmuş olması bile; kendini, dünyayı ve olayları anlamakta zorlanan bugünün gençliğine “tikel bilgiler”, “tikel kimlikler”, “tikel bireyler” ve “tikel gerçekler”in son derece yetersiz geldiğinin bir ifadesidir.
SONUÇ OLARAK; DÜNYA GÖRÜŞÜ VARDIR, DÜNYA GÖRÜŞÜ VARDIR. GÜNÜMÜZ GENÇLİĞİN, YANİ; AŞIRI IŞIĞIN GÖZÜ ALMASI GİBİ, KOPUK, PARÇALI, BAĞLANTISIZ, TEKİL “BİLGİ”LERLE AN BE AN VE KESİNTİSİZ BOMBARDIMAN ALTINDA TUTULAN, HER ŞEYDEN HABERDAR OLDUĞUNU SANARAK HER BİR ŞEYİN DİĞER ŞEYLERLE BAĞLAMINI GÖRME VE ANLAMAYA GEREKSİNİM DUYMAYAN BİR GENÇLİĞİN; RASYONEL, SİSTEMATİK VE BÜTÜNSEL, YANİ BİLİMSEL BİR DÜNYA GÖRÜŞÜNE GEREKSİNİMİ VARDIR.
Bilimsel bir dünya görüşünün ama sahip olması gereken bazı kıstasları bulunmaktadır. Konumuz açısından burada vurgulanması gerekenler esas olarak şunlardır: a) Tek tek olgu, olay ve gelişmeler arasındaki içsel bağlamı ve onların arasındaki çelişkileri bütünsel ve sistematik bir temelde rasyonel olarak açıklayabilmeli; b) Teori-pratik birliğine dayanmalı; hem teoriyi pratiğin bir momenti olarak kavramalı ve hem de pratiği insanın maddi ve düşünsel etkinliğiyle birlikte kavrayan bir teori olmalı; c) Her zaman belirli bir duruş noktasından görece gerçeği saptadığımızı dikkate almalı, bu göreceliğin sadece mekandaki yere göre değil, aynı şekilde zamandaki yere göre de görece olduğunu, ve dolayısıyla görece gerçeğin de tarihsel ve toplumsal bakımdan koşullandığını hesaba katmalı; d) Sınıflı toplumlarda duruş noktasının, öznenin mensubu olduğu sınıfın konumu tarafından belirlendiğini öngörmeli; bu bakımdan hiçbir ideolojinin saf, arı bir objektiviteyi teşkil etmediğini göz önünde bulundurmalı ve bu soruna, sahip olunan dünya görüşünün insanlığın nesnel tarihsel gelişme doğrultusuyla örtüşüp örtüşmediğini irdeleyerek yaklaşmalı.
“BILGI ÇAĞI”NIN GEREKLİ KILDIĞI BU BİLİMSEL KISTASLARI KARŞILAYABİLECEK TEK DÜNYA GÖRÜŞÜ, TARİHSEL VE DİYALEKTİK MATERYALİZME DAYANAN BİLİMSEL SOSYALİZMDİR. EVET, BU DÜNYA GÖRÜŞÜ, İŞÇİ SINIFININ PERSPEKTİFİNDEN DÜNYAYA BAKMAKTADIR. BU ANLAMDA BİR İDEOLOJİDİR. ANCAK, İNSANLIĞIN GELİŞME SÜRECİYLE ÖRTÜŞMESI NEDENİYLE –İŞÇİ SINIFININ SÖMÜRÜ VE ÜCRETLİ KÖLELİKTEN KURTULUŞUNUN BÜTÜN SINIFLARIN KALDIRILMASINI GEREKTİRDİĞİNDEN – OBJEKTIF GERÇEĞİN BİLİMSEL İFADESİDİR.
Bu bilimsel dünya görüşünü titizlikle irdeleyip özümsemeden, günümüz gençliği, ne içine itildiği labirentten bir çıkış yolu bulabilir, ne günlük mücadelesine doğru bir yön verebilir, ne de kendisi olabilir!

Sosyalizmin sahibi kim?

Günümüzdeki işçi sınıfının, bırakalım 19. yüzyılın sonlarını, son çeyrek yüzyılda bile epeyce değiştiğini ileri süren politik akım ve çevreler var. İşçi sınıfının niteliğinin değişip değişmediğine ilişkin tartışmalar ve bunun sosyalizm mücadelesine nasıl bir etki yapacağı sorunu sürekli olarak gündemde tutuluyor. İşçi sınıfının niteliğinin değiştiği, artık “eski işçi sınıfı” kalmadığı, dolayısıyla “devrimci görevini yerine getirecek” bir sınıftan söz edilemeyeceği üzerine yüklü bir külliyat bulunuyor. Kuşkusuz bu konuda pek çok polemik yapıldı ve Özgürlük Dünyası’nda da konu üzerine epeyce makale yayınlandı. Ancak konu sürekli olarak çeşitli yönleri ile güncellenen bir konu ve bu nedenle sorunu zaman zaman değişik yönleri ile ele almak gerekli olabiliyor.
Hasan Bülent Kahraman bu konu üzerine çeşitli zamanlarda düşüncelerini dile getirdi. Şubat ayı içerisinde Sabah Gazetesi’ndeki köşesinde konuya ilişkin bir dizi makale yayınladı. “Solu Yeniden Kurmak” (11 Şubat), “Proletaryasız sol, hangi sol…”, (13 Şubat), “Solun Sahibi Kim?” (15 Şubat) başlıklı makalelerde sözünü ettiğimiz sorunları işledi.
Kahraman, sorunu, çerçevesi pek belli olmayan bir “sol” açısından ele alıyor ve “Solun sahibi kim?” sorusuna, sonuçta, “Solun sahibi gerçek soldur!” yanıtını veriyor. Tabii bu durumda, bu “gerçek sol” nasıl bir “sol”dur sorusunun yanıtlanması gerekiyor. Kahraman bu soruyu açıkta bırakmıyor ve  “gerçek sol”un sosyal-demokrasi olduğunu açıkça dile getiriyor. Sosyal-demokraside ifadesini bulan bu “gerçek sol”un da, Bernstein, Bad Godesberg –kısaca Willy Brand çizgisi diyebiliriz– çizgisinde kimliğini bulduğunu ortaya koyuyor.
Kolayca tahmin edilebileceği gibi, yapılan bütün bu tartışmalarda işçi sınıfının “eski proletarya” olmadığı, bu sınıfın yapısının değişmiş olduğu görüşü/iddiası merkezi bir yer tutuyor. İşçi sınıfının yapısının değişmiş olduğu tezleri zorunlu olarak “nasıl bir sosyalizm?” tartışmalarına açılıyor. Bu nedenle, biz de, konunun ele alınışına, birbiriyle bağlantılı olarak bu iki konudan başlamak gerektiğini düşünüyoruz.
Kahraman, önce “hangi sol” olduğunu bilemediğimiz bir solla polemik yapıyor ve Murat Belge’den kendisinin de katıldığı ve onayladığı bazı aktarmalar yapıyor. Şunlar ona ait: “Belge, çok çarpıcı bir noktadan hareket ederek ele alıyor: İşçi sınıfı ve sol düşüncede ona atfedilen önem. Solun bizdeki temel kabullerinden biri işçi sınıfının olmaması: Sanayi devrimini yaşamadığımız için bir işçi sınıfı da oluşmadı! Bu yorum veya hareket noktası çok dramatik bir sonuç türetiyor ki, o da sosyalist camia veya düşüncenin ikinci temel kabulünden kaynaklanıyor: ‘işçi sınıfı tanımı gereği devrimcidir.’ Eh, ‘tanımı gereği’ devrimci olan bu sınıf olmadığına göre, sosyalizm de söz konusu olmaktan çıkıyor… Belge’nin itirazı bu algılamaya dönük. Hiçbir şeyin hayatta ‘tanımı gereği’ bir özellikle sonuna kadar yüklü olamayacağını vurguluyor. Öte yanda, asıl can alıcı nokta şu: 21. yüzyılda işçi sınıfı, işçi ne demektir, kimdir, ne yapar, potansiyeli nedir?… Galiba yakın tarihin hiçbir döneminde sosyalistlerle kitleler arasındaki bağ bu ölçüde kopuk olmamıştı. Belge, haklı olarak ‘aslında yok böyle bir bağ’ diyor. Sosyalistlerle kitleler arasındaki ‘bağsızlık’, kopukluk bir vakıa, ama bence, sosyalizm konusundaki düşünce üretimi faaliyeti de hayli zayıf. Zaten eğer o merkezde bir etkinlik, canlılık olsaydı, diğeri de bu derecede vahim noktada bulunmazdı. Asıl sorunun bu olduğu kanısındayım.“
“Belge, sosyalist bir tasavvuru diri tutmak maksadıyla farklı bir saptamada bulunarak, bir işçi sınıfının olup olmamasının değil, önem taşıyan konunun, niteliği ne olursa olsun, bir ‘sınıfın’ mevcudiyeti olduğunu belirtiyor. Eğer öyleyse, ben, bir sosyalist olarak, o sınıf kavramıyla iç içe geçmiş tahakküm durumu üstünde düşünmek zorundayım. Maksadım da o tahakküme son verecek düzenin nasıl oluşacağı üstünde düşünmektir.Gerçekten de asıl sorun bu. Çünkü 21. yüzyılda, 1848’in şartlarını taşıyan bir proletarya bundan sonraki teknoloji-egemen dünyada olmayacak. Komünist Manifesto’nun o sınıfa atfettiği işlev de, bundan sonra, o günkü dinamikler içinde söz konusu olmayacak. O zaman geriye çok önemli bir soru kalıyor, bundan sonra bir sosyalist düzen neye dayanarak inşa edilebilir? Ve onu kim inşa edecek, taşıyıcı elemanı, itici gücü ne olacak o yeni oluşumun? Bu sorunun yanıtı elbette önemli. Çünkü, bizatihi sorunun kendisi dar anlamda bir sınıf temeline oturmuş, taşıyıcı unsuru (proletarya) ve onun, haydi diktatoryasını demeyelim, hâkimiyetini tesisle mükellef bir aracı (parti) devre dışı bırakıyor. Bu, teknolojik bir sonuç olmaktan ziyade Bad Godesberg’den beri gelen bir entelektüel tercih olarak kabul edilebilir. Nitekim 1959 tarihli Alman Sosyal Demokrat Partisi Manifestosu bu maksatla sosyalizme farklı temellerden gelinebileceğini ifade ediyordu. Bunlar klasik felsefe, Hıristiyanlık düşüncesi ve hümanizma olabilirdi. Burada önemli olan nihai maksattı: Sömürünün olmadığı, tahakkümün bulunmadığı bir dünyanın kurulması.”
Bizde yukarıda iddia edildiği gibi işçi sınıfının olmadığını ileri süren solcular var mıdır? Varsa, sosyalist hareket üzerindeki etkileri ne ölçüdedir? Doğrusu bunların yanıtlarını yazıda göremiyoruz. Hiç kuşkusuz, Kahraman CHP solculuğunu ve Kemalist geleneği kast etmektedir. Ancak CHP’nin “ülkede sınıfların olmadığı” düşüncesi 30’lu yıllara ait bir düşüncedir ve bunun günümüzde etkili olması beklenemez. Böyle bir etki bulunmamaktadır. Kemalizm, farklı ideolojik boyutları ile (laiklik, ulusalcılık vb,) günümüzde bazı sol kesimleri etkilemektedir. Bugün işçi sınıfının eski işçi sınıfı olmadığı yönünde bir etki varsa, bu etki, asıl olarak işçi sınıfı ve sosyalizm tartışmalarından, “elveda proleterya”cı kesimlerden gelmektedir. Bu niteliğiyle ise, sadece ülkeyi ilgilendiren bir tartışma olmaktan çıkmaktadır. Zaten Kahraman’ın verdiği örnekler de uluslararası düzeydedir. Dolayısıyla, “madem ki işçi sınıfı değişti, o halde devrimci bir sınıf da bulunmuyor” tezi, tam da bu nedenle, sadece ülkeyi ilgilendiren, onun içinden türemiş bir tez değil, asıl olarak uluslararası boyutları bulunan bir tezdir.
Burada şöyle bir tablo ile karşı karşıyayız. Kahraman işçi sınıfının değiştiğini söylerken, Belge “niteliği ne olursa olsun” bir “sınıf”ın olduğunu kabul etmekte, ancak bu sınıfın “tanımı gereği bir özellikle sonuna kadar yüklü olamayacağı”nı (devrimcilik kastediliyor) vurgulamaktadır. Açıkçası, işçi sınıfının ‘devrimci barutunun bittiği’ bilmem kaçıncı kez ilan edilmekte, ama “sosyalizm” idealinden vaz geçilmemektedir! Ancak istenen “sosyalizm”in nasıl bir “sosyalizm türü” olacağı epeyce muğlaktır! Bilimsel sosyalizm ise kabul görmemektedir. Böyle olunca, doğal olarak sosyalizme katılan güçler, hatta oraya varmaya yarayacak, hizmet edecek ideolojiler epeyce “genişlemektedir”. İslamcılık, demokratizm, adaletli paylaşımcılık, insan hakçılığı, Hıristiyan düşüncesi, humanizm vb., sosyalizmin “kaldıraçları” olarak görülmektedir. Kuşkusuz sosyalistlerin bütün bu sorunlara ilişkin düşünceleri, yaklaşımları bulunmaktadır. Ancak “adaletli”, demokratik, eşitlikçi –sınıfların ortadan kaldırılması anlamında– bir dünya kurulacaksa, bunun işçi sınıfının merkezinde olduğu bir sosyalizm mücadelesi ile olanaklı olacağını hem tarihsel deneyler, hem de günümüzün tecrübeleri yeterince ortaya koymaktadır.

İŞÇİ SINIFININ NİTELİĞİ VE NİCEL DURUMU
Sosyalizm tartışmalarında ve görüldüğü gibi Kahraman’ın eleştirilerinde merkezi yeri işçi sınıfının nitel ve nicel durumu tutmaktadır. Dolayısıyla, burada da, sorunun bu yanı ağırlıklı olarak işlenmeye çalışılacaktır. Eleştiri konusu yapılan diğer sorunlar ise doğrudan doğruya ideolojik yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır ve bunlara yönelik eleştiriler nispeten daha kısa ele alınacaktır.
Burada, artık, işçi sınıfı ve onun özellikleri sorununu biraz açmak gerekiyor. İşçi sınıfı, artık kalmadığı iddia edilen devrimci niteliğini nereden almaktadır? Ona bu niteliği kazandıran nedir? İşçi sınıfının “tanımı gereği bir özellikle sonuna kadar yüklü olamayacağı” tezi ne anlama geliyor? Sanırız, bu konuyu irdelemek gerekiyor.
İşçi sınıfı kapitalizmin özel ve temel ürünüdür. Bunun anlamı şudur: Kapitalist toplumda işçiler hiçbir üretim aracına sahip değillerdir ve yaşamlarını ancak işgüçlerini kapitalistlere satarak sürdürebilirler. Üretim araçlarına sahip olan sermayedar sınıf (burjuvazi), böylece, işgücüne karşılıksız olarak elkoyma etkinliği olarak, artı-değer sömürüsünü gerçekleştirir. Yani kapitalizm, işgücünden başka satacak bir şeyi bulunmayan, işgücünü kapitaliste satarak onun sermayesini çoğaltacak, kendisi hiçbir üretim aracına sahip bulunmayan özel bir sınıf meydana getirmiştir. Emek ile sermaye arasında uzlaşmaz çelişki, işte bu ilişkide kendisini gösterir. İşçi sınıfı devrimci niteliğini bu ilişkiden alır ve onun sınıf çıkarı sermaye egemenliğinin bütünüyle yok edilmesindedir. Yani işçi sınıfı, sömürülen ve ezilen farklı sınıf ve katmanlardan –küçük burjuvazi vb– farklı olarak, kapitalist toplumda temel sömürü ilişkisinin üzerinden üretildiği bir sınıftır ve devrimci özelliğini bu ilişkinin yıkılmasına kadar korur. Yani onun devrimciliğini “sonuna kadar” korumasının “sırrı” budur. İşçi sınıfı, varlığı ve tanımında ifadesini bulan toplumsal ve maddi kökenleri ortadan kaldırılmadan, canı “yeni bir şeyler” yumurtlamak isteyen kişilerin, sınıfın bu devrimci niteliğini birkaç “felsefi” söz kırıntısıyla ortadan kaldırabilmeleri elbette olanaklı değildir. Bu niteliği ortadan kaldırmak için kapitalist toplumun kendisinin ortadan kaldırılması gerekir.
İşçi sınıfının kapitalist toplumdaki bu özel ve temel konumu o kadar kesin bir gerçektir ki, bugün de somut olarak gözlenebileceği gibi, yönetilen diğer bütün sınıflar modern sanayi karşısında sürekli olarak dağılır, istikrarsızlığa sürüklenir ve kararsızlık içerisinde yeniden farklı düzeylerde oluşurken, işçi sınıfı varlığını korur ve gelişmelerin de kanıtladığı gibi, daha geniş kesimler artı-değer sömürüsü içerisine çekilirler. Bunun nedeni, emek sermaye ilişkisinin kapitalizmin temel ilişkisi olması, sermayenin ücretli emeği sömürmeden kendisini üretip genişletemeyeceği gerçeğidir. Sermayenin yeniden üretimi, işçi sınıfını ve devirmci niteliğini de durmaksızın yeniden ve yeniden üretir. İşçilerin kullandıkları aletler, işin örgütlenmesi, işgücünün sömürülmesindeki yoğunluk derecesi, kapitalist ülkeler arasında işçi sınıfının dağılımı sürekli olarak değişebilir. Hatta modern sanayinin kendisi de sürekli bir yapılanma içerisindedir. Ama ücretli emeğin sömürülmesi hep değişmeden kalır. Çünkü bu ilişki kapitalizmin temel ilişkisidir ve artı-değer sömürüsü sadece ücretli emek sömürüsü üzerinden gerçekleştirilebilir.
Şimdi artık, buradan, işçi sınıfının nicel durumuna geçebiliriz: Dünyada bugün yaklaşık 700 milyon dolayında sanayi işçisi bulunuyor (ILO rakamları). Kapitalizmin ileri ölçüde geliştiği ülkelerde sanayi işçilerinin sayısında dramatik düşüşlerin olduğuna ilişkin çok ciddi veriler bulunmamaktadır. Bazı ülkeler ve bazı sanayi kollarında işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere kaymalar olmuş, buna karşın, “göç veren” ülkelerde hizmetler gibi bazı alanlarda işçi sayısında büyük artışlar gündeme gelmiştir. Dünya ölçeğinde genel olarak işçi sayısı 1 milyar 200 milyon dolayındadır. Sanayi, hizmetler, tarım birlikte ele alındığında, bu sayı, neredeyse 3 milyara ulaşmaktadır. Hizmet sektörünün bazı alanlarında kol gücü ile çalışma hala çok yaygındır. Örneğin ABD’de hizmet sektöründe çalışan 112 milyon işçinin 42 milyonunun kol emeğine dayanan işlerde çalışmakta olduğu bilinmektedir.
Burada işçi sınıfının nicel varlığı ile ilgili bazı hatırlatmalar yapmak yararlı olacaktır. 1861’de İngiltere ve Galler’de toplam 20 milyon insan yaşıyordu. Fabrika sanayiinin ana dallarında çalışan işçi sayısı ise 1.605.440 idi.  ABD’de, 1900’lerde, yaklaşık 11 milyon sanayi işçisi bulunuyordu. Bu sayı, 1950’lerde yaklaşık 21 milyona, 2000’li yıllara yaklaşıldığında ise yaklaşık 31 milyona çıkmıştı. Almanya’da, 1970’li yıllarda sanayi sektöründe 12.706 bin işçi çalışıyordu. Bu rakam 2004 10.796 bindir. Aynı dönem için Japonya’da bu rakamlar 17.880 ve 17.301’dir. Dünyanın üretim atölyesi gibi çalışan Çin’de 80’li yılların sonuda yaklaşık 30 milyon işçi bulunuyordu. 2011 verilerine göre, Çin’de endüstride çalışan işçi sayısı ise 225 milyon dolayındadır. Hizmetlerde 272, tarımda 265 milyon işçi bulunmaktadır. “Gelişmiş” denilen ülkelerde 1950’li yılların başında 87 milyon sanayi işçisi bulunuyordu. 2000’li yıllarda, bu sayı yaklaşık 112 milyon olmuştur. Arada dalgalanmalar olsa da, dünya ölçüsünde sanayi işçisi sayısında artış olmuştur. Ayrıca unutmamak gerekir ki, çeşitli istatistik oyunları, sanayi, hizmet sektörü arasında çeşitli oynamaları gündeme getirmektedir.
Kapitalist ülkeler içinde sanayi işçilerinin sayısının düştüğü ülkeler de olmuştur. İngiltere ve Belçika gibi ülkeler buna örnek olarak verilebilir. Örneğin İngiltere’de 1978’de yaklaşık 7 milyon olan sanayi işçilerinin sayısı, 2005’e gelindiğinde 3.2 milyona düşmüş, ama aynı dönemde hizmet sektöründe çalışan işçi sayısı 14.8 milyondan 21.5 milyona çıkmıştır. Yine bu aynı dönemde, genel olarak dünyada sanayi işçilerinin sayısında artış görülmüştür. Bu durum, bütünüyle eşitsiz gelişme, ucuz işgücü bölgelerine kayma ya da sektörlerde meydana gelen değişimler nedeniyle olmuştur. Örneğin İngiltere’de 1980’li yılların ortalarında 1 milyon kömür işçisi bulunuyordu. Artık bu işçiler yok. Buna karşın sadece bir süpermarket zincirinde (Tesco) 250 bin işçi çalışmaktadır vb. Tek tek ülkeler ele alındığında buna benzer pek çok örnek verilebilir.
Burada, bazı önemli ülkelerde işçi ve çalışan sayısı ile ile ilgili verileri topluca vermek yararlı olacaktır.
Dünya Bankası verilerine göre, 2011’de dünyadaki toplam çalışan nüfus 3.264.688.006’dır.

ABD…………………………………:  158.415.787
Rusya………………………………:  76.307.744
Çin…………………………………: 806.026.432
Almanya……………………………:  42.237.922
Japonya………………………………….:   66.615.344
Türkiye (çalışan-işçi sayısı)…… :   26.984.806
İsviçre………………………………..:  4.541.780
Bu rakamlar mal ve hizmet üretiminde çalışan 15 yaş üzeri işçi ve işiz kalanları  kapsamaktadır. Yani çocuk işçiler bu rakama dahil değildir. Kol gücüyle çalışanları, mevsimlik işçileri, ilk kez iş arayanları, evde çalışanları, kayıt dışıları içermiyor.

Ayrıca OECD  istatistiklerine göre dünyada işçilerin durumu ise şöyledir (2013 ilk çeyrek rakamları):

ABD……………………………………….. 143.366.700
Türkiye……………………………………..  25.421.570
Avrupa alanı  (17 ülke)………………….139.999.600
Avrupa Birliği (27 ülke) ……………….. 215.953.200
G7  Ülkeleri………………………………  342.070.000
OECD ( Toplamı)……………………….   554.576.300  / 2011’de 550.381.400

2011’de  diğer bazı ülkelerdeki işçilerin sayısı

Fransa……………………………………29.057.200
İngiltere………………………………….31.632.000
İspanya…………………………………..23.103.600

Ayrıca, dünyada çalışan nüfus toplamının  % 30.5’u kırsal/tarımsal alanda çalışmaktadır. 15 yaş üzeri toplam dünya kadın nüfusunun %51’i çalışmaktadır. Yine 15 yaş üzeri toplam dünya erkek nüfusunun % 77’si çalışmaktadır. Bu rakamlar okuyucuya genel bir fikir verecektir. Kuşkusuz bu rakamlar kendi içerisinde sektörlere göre kesin bir ayrışmayı belirtmemektedir. Bu konuda bir kaynak şu verileri ortaya koymaktadır.

Temel sektörlerde uzun vadeli istihdam gelişmesi – uluslararası karşılaştırması
USA         GB         NL         F         D
(ABD)   (B.Britanya)  (Hollanda)   (Fransa)   (Almanya)
PRIMÄRER SEKTOR (LANDWIRTSCHAFT/TARIM)
1870                 50         23         37         49        50
1913                 28         12         27         41         35
1950                 13           5        14          28         22
1992                   3          2          4          5          3

SEKUNDÄRER SEKTOR (INDUSTRIE/ENDÜSTRİ)
1870                 24         42         29         28         29
1913                 30         44         34         32         41
1950                 34         45         40         35         43
1992                 23         26         24         28         38

TERTIÄRER SEKTOR (DIENSTLEISTUNG/HİZMET)
1870                 26         35         34         23         22
1913                 43         44         40         27         24
1950                 54         50         46         37         35
1992                 74         72         72         67         59

Kaynak: Maddison 1995.

Bu oranlar, asıl olarak, söz konusu ülkelerde tarımda çalışanlar aleyhine bir işgücü azalması olduğunu açık seçik ortaya koymaktadır. Endüstri işçiliğinde ise, üzerinden sosyalizm ve işçi sınıfı aleyhine ideolojik sonuçlar çıkaracak aleyhte gelişmeler olmadığı gibi, daha önceki rakamlardan da anlaşılacağı üzere, bu sektördeki genel işçi sayısı dünya çapında artmış durumdadır.
Diğer taraftan, işçi sınıfının niteliğinin değiştiğine ilişkin tezler ileri sürenlerin iddialarında, işçi sınıfı, sanki ilk ortaya çıktığı koşullardaki gibi üretim yapan bir sınıf olarak varsayılmaktadır. Oysa işçi sınıfının ilk ortaya çıktığı günden bu yana üretimde kullandığı aletler, üretimin örgütlenmesi, üretimin teknolojik temeli sürekli değişmekte ve gelişmektedir. Ancak bu gelişmelerin hiçbiri, sermaye ile emek arasındaki temel ilişkiyi, yani işgücünün sermaye tarafından ücretli emek olarak üretime koşulmasını ve işgücü üzerinden artı-değer elde edilmesini ise hiç değiştirmemiştir. Artı-değer ancak emek sömürüsü üzerinden elde edilebilir. Tüm dünyada, sanayide gerçekleşen bütün maddi üretimin temelinde, sayısı neredeyse 700 milyona ulaşan sanayi işçisi bulunmaktadır. Sanayi işçiliğinin önemi, tarımı dışta tutarsak, gerçek maddi değerlerin bu alanda üretilmesi, sanayinin kapitalist üretim tarzının temel direği olmasındandır. Sanayi işçiliği kapitalist üretim biçiminin tam kalbinde bulunmakta, sanayi işçileri de bütün işçi sınıfının merkezinde yer almaktadır. Giderek daha fazla yaygınlaşan hizmetler vb., gerçekleşen bu maddi üretim üzerinde hayat bulmakta, özünde üretim sürecini artı-değerin (bir gerçekleşme biçimi olarak kârın) realize edilmesini tamamlayan halkalar olarak işlev görmektedir. Üretim olmayınca, bu büyüklükte sunulacak bir hizmetin de olmayacağı açık bir gerçektir. Hizmetlerde çalışan işçileri –temizlik, taşımacılık, her türlü posta işleri, dev marketler, yiyecek sektörü vb.vb.– sanayi ve üretimin çeşitli kolları etrafındaki halkalar olarak değerlendirmek, sermayenin sömürü çarkının döndürülmesinde etkin dişliler olarak ifade etmek doğru olacaktır ve bu kesimler sonuçta maddi üretimi gerçekleştiren işçilerle aynı kadere sahiptirler. Yani emek sömürüsüne tabi tutulmakta, üzerlerinden artı-değer elde edilmektedir. Diğer yandan unutmamak gerekir ki, hizmetlerde çalışan işçilerin bir kısmı doğrudan kol gücü isteyen işlerde ve ağır çalışma koşulları altında çalışmaktadırlar.
Dolayısıyla, artık işçi sınıfının olmadığını ve işçilerin eskisi gibi sömürülmediği hikayelerinin gerçekle bir ilişkisi bulunmamaktadır. Kapitalizmin teknik temeli sürekli olarak değişmekte, ancak emek ile sermaye arasındaki temel ilişki olduğu gibi kalmaktadır. İşçi sınıfı açısından “devrimci bir sınıf olma” özelliği de işte bu ilişkiden kaynaklanmaktadır. İşçi sınıfı, tarihsel olarak sermaye egemenliğini yıkmayı, sömürüsüz bir dünya kurmayı –işçilerin verili andaki bilinç düzeyinden bağımsız olarak– kendisi için devrimci bir görev olarak benimsemeye mahkum edilmiştir. Çünkü işçi sınıfının bunu başarmaktan başka bir kurtuluş yolu bulunmamaktadır. Durum böyle olunca, işçi sınıfının “tanımı gereği bu özellikle sonuna kadar yüklü olamayacağı” içerikli tezler içi boş sözler olarak kalmaktadır. Yukarıdaki rakamlar açıkça göstermektedir ki, emek sömürüsü içine çekilen, üzerinden artı-değer üretilen işçi sayısı giderek daha fazla artmakta, genel olarak nüfus içerisinde sermayenin emek-sömürüsü gerçekleştirdiği oran artmaktadır.

SOSYAL-DEMOKRASİ ÇARE OLABİLİR Mİ?
“Duvarların yıkılması”nın ardından sosyalizme yönelik yoğun bir ideolojik saldırı başladı. Bu ideolojik saldırıların bir bölümünün uluslararası sermayenin neo-liberal politikalarını diğer sermaye partileri ile birlikte uygulayan sosyal-demokrasiden gelmesi ilginçtir. Ancak bu durum sosyal-demokrat partilerin kitleler içerisinde güç kaybetmesine, gerilemesine yol açtı. Bu durum, sosyal-demokrasinin “klasik çizgisi”ne doğru bir dönüşü de beraberinde getirdi. Sosyal devlet, emek üzerindeki vahşi sömürünün kısıtlanması, sosyal haklara yönelik saldırıların durdurulması gibi talepler bu partilerin özellikle “sol kanatları”nın ileri sürdükleri talepler oldu.
Kahraman, tam da bu çizgi üzerinde kendi önerilerini geliştiriyor. “Bugün gelinen nokta gene Bernstein çizgisi mi? Muhtemel bazı ‘pedantik’ (aşırı detaylı) irdelemeler ve bazı entelektüel tercihler bu önermeye bazı itirazlar geliştirebilir. Geliştirmeli de. Fakat bu temel gerçeği değiştirmiyor. Bugün dar sınıf temeline oturmuş, salt işçi sınıfının mevcudiyetini ve geleceğini gözeten bir sosyalist projenin uygulanması imkânsız denecek kadar zor.” derken ve yine “… Aslına bakılırsa Bad Godesberg, Bernstein’ın yüzyıl başında Marx’ın görüşlerine yaptığı eleştirinin benimsenmesiydi. Bernstein, parlamenter demokrasiyi, kapitalizmi ve dönüşen işçi sınıfı gerçeğini işaret ediyordu. Bunun o dönemde ‘radikal sol’ tarafından kabul edilmemesi anlaşılabilir bir şeydi. Ama 1968 sonrasında da benimsenmedi. Ancak 1975 civarında oluşan Akdeniz Sosyalizmi, proletarya diktatoryasını partilerin nihai hedefi olmaktan çıkardı. O da ne mücadeleler pahasına.” derken de işte bu çizgi üzerinde bulunmaktadır.
“Akdeniz sosyalizmi” malum “Avrupa Komünizmi”dir. Bu çizginin ulaştığı yer ise, gelişmelerinde kanıtladığı gibi, burjuva ideolojileri içerisinde erimek ve kapitalizme karışmak olmuştur. Bu çizginin tarihsel esin kaynağı olan Bernstein çizgisinin ulaştığı yer de, en fazlasından düzen içerisinde “küçük kazanımlar” ve bir belediye sosyalizmi olmuştur. Burada uzun uzun Bernstein’ın revizyonizmini irdelemek gerekmiyor. Ancak kısa bazı hatırlatmalar yapmak yararlı olacaktır. Bernstein’ın tüm fikirlerini şu ünlü sözü özetliyordu: “Bence hareket herş eydir ve sosyalizmin sonal ereği (nihai hedefi) denilen şey hiçbir şeydir.” Bernstein’in kendisi revizyonizmini de şöyle özetlemişti: “Aslında, yalnız kuramsal sonuçlar için anlam taşıyan bir sözcük olarak revizyonizm, siyasal dile çevrilince, reformculuk adını alır. Reformculuk, devrimci bir felaketi, hareketin istenen ya da kaçınılmaz bir evresi olarak gören politikanın tersine, sistemli bir reform çalışmasına yönelik bir politikadır.” (Bernstein, “Bir sosyal demokrat parti programının teorik bölümü için ilkeler”, Sosyalist Siyasal Düşünüş 1, Bilgi Yayınevi) Küçük adımlar, parlamenter çalışma, belediyelerde mevzi kazanmak vb. bu akım için temel çalışma biçimleridir. Kapitalizmin çıkmazlarından ve çözümsüzlüklerinden kaynaklanan krizler ve çöküntülerin devrimci gelişmelere yol açması ve buradan yürünerek sömürü ilişkeleriyle kapitalizmin tasfiyesi ise açıkça reddedilmektedir.
Daha önce de vurgulandığı gibi, bu anlayışlar klasik sosyal-demokrasi ve “piyasa sosyalizmi” anlayışına ulaşmışlardır. Bu nedenle ve bu sorun ÖD’nin önceki sayılarında işlendiği için, “piyasacı sosyalizm” anlayışları üzerine ve pratik olarak ileri toplumlarda hükümet olmuş ve işlevleri çok açık ve net görülmüş olduğu için sosyal-demokrasi eleştirisi üzerine burada yeniden durmak gerekmiyor. Ama bir yaklaşım farklılığının altını da çizmek gerekiyor. Bernstein günlük küçük adımları, hareketi herşey, nihai hedefi, yani sosyalizmi hiçbir şey olarak nitelerken, günümüz Bernsteincıları ve Belge ve Kahraman gibiler, nasıl bir yoldan geçilirse geçilsin ama bir “sosyalizm”e ulaşılsın çizgisindedirler. Bu ama, sosyalizm olur mu olmaz mı, önemsememektedirler. İşçisiz ama sermayeli ve kuşkusuz piyasalı bir “sosyalizm” pek yaman bir sosyalizm “tercihi”dir! Eskilerle yeniler açısından ortak olan şey ise, aslında sosyalizmi kurmanın pratik olarak olanaksızlığıdır. Bernstein bunu sosyalist mücadeleyi çıkmaz yollara sokarak gerçekleştirirken, günümüzdekiler sosyalizme varmayı olanaksızlaştıracak adımlar atarak –kitleleri etkileyen her türlü gerici ideolojiyle uzlaşma önermek gibi– yapmaya çalışmaktadırlar. Bütün bunlar üzerinde uzun uzun durmak gerekmiyorsa da, işin işçi sınıfına yönelik kısmı üzerinde kısaca da olsa durmak gerekiyor.
Madem ki “bugün dar sınıf temeline oturmuş, salt işçi sınıfının mevcudiyetini ve geleceğini gözeten bir sosyalist projenin uygulanması imkânsız denecek kadar zor” deniyor, o halde bunu biraz irdelemek gerekiyor.
Sosyalistler de bugünün dünyasında yaşıyorlar ve çevrelerinde olup bitenler konusunda bütünlüklü fikirlere sahipler. Bu fikirler, bütünüyle, kapitalist toplumun güncel gelişmesinin incelenmesine, sermaye düzeninin toplum ve doğa üzerinde yaptığı derin tahribattan sonuçlar çıkarılmasına dayanıyor. Bu durum, doğal olarak, sosyalizm mücadelesi veren işçi sınıfını da yakından ilgilendiriyor ve işçi sınıfı partileri, doğanın, insanlığın tarihsel mirasının tahrip edilmesine, toplumun çöküntüye götürülmesine karşı toplumun tüm ezilen, sömürülen, mevcut durumdan rahatsızlık duyan kesimlerini kendi etrafında birleştirmeye çalışıyor. Bunun nedeni son derece açıktır: Bugünün toplumu sermaye egemenliği ve kâr üzerine kuruludur ve doğayı, toplumu, insanlığı tarihsel ve kültürel mirasını kâr elde etmenin aracı olarak görmektedir. Tekelci kapitalizm, tüm alanları üzerlerinden aşırı kârlar vurulacak “av alanları” saymakta ve büyük sermayenin hükümetler eliyle attığı her adım bu yöne doğru ilerlemektedir. Modern işçi sınıfı, bütün bu gidişatı, kendi etrafında topladığı toplumsal güçlerle tersine çevirmeye çalışmaktadır.
Elbette sadece bu kadar da değil. Bugünün modern işçi sınıfı ve onun partileri demokrasi, insan hakları gibi kavramlara da gerçek içeriğini kazandırmaktadır. Burjuva devrimlerinin hukuksal düzeyde düzeyde sağladıkları özgürlük, eşitlik, adalet biçimsel olmaktan kurtulup, sosyalizm mücadelesi tarafından; tüm toplumun yeniden örgütlenmesi, bu temelde iş, gelecek, eğitim, sağlık vb. hakların sağlanması, tüm yöneticilerin ve görevlilerin seçimle iş başına getirilmesi ve gerektiğinde görevden alınabilmesi, her türlü sömürünün, sınıfların ortadan kaldırılmasına doğru ilerleyiş içinde gerçek temellerine oturmak üzere genişletilmektedir. Bütün yerel yöneticilerin halk tarafından seçilmesi, halkı temsilen seçilen vekillerin denetlenmesi ve gerekirse azledilmesi gibi talepler işçi sınıfının programına girmiş durumdadır. Ezilen ulusların özgürlük sorunu kadar kadın sorunu da kesin çözümlerini sosyalizm de bulacaktır. Bu gerçekler, işçi sınıfı hareketine yönelik getirilen “dar sınıf temeli” eleştirilerini iki yönden boşa çıkarmaktadır. İlk olarak: Bu sorunların köklü çözümü sosyalizmde olsa da, işçi sınıfı, kendi dışındaki sömürülen ve ezilen kesimleri müttefik olarak görmekte, onların mücadelesini de desteklemektedir. İkinci olarak: Yukarıda da vurgulandığı gibi, sermayenin emek sömürüsü içine çektiği yığınların genişlemesindeki sürekli artış nedeniyle, kavramsal bakımdan darlık atfedilen “sınıf” ve “sınıf temeli” olguları, nesnel olarak darlık değil genişlik üretmenin dinamiği durumundadır.
Dolayısıyla, Kahraman’ın “O zaman söz konusu geniş katılımlı model nasıl oluşacak? Murat Belge bu bağlamda dinselliğin/İslam’ın önemine değiniyordu. Ben onu biraz daha açayım: böyle bir tasavvur, elbette sömürü, haksızlık, eşitsizlik üstünden gelişecek bir itici güce dayanır. Öncelikle. Ama bu model aynı zamanda kitleleri bünyesine çekecek yeni unsurları da içerir. Zorluk burada başlıyor. Bugünkü dünyada sömürü sadece ekonomik ve tarihi dönüştürecek (yani ‘artık değerle’ ilgili) bir kavram değil. Aynı zamanda bir insan hakları ve demokrasi kavramı. Dolayısıyla çok geniş bir kesim, bazen kapitalizmle de hiç sorunu olmaksızın, çıplak bir sömürüye şiddetle karşı çıkıyor. Mikro-demokrasi anlayışı da bunu gerektiriyor. Böylesi bir düzen içinde durum karmaşıklaşıyor. Geçen yazımın sonunda bu projenin sol/sosyalist bir model olarak oluşturulmasındaki güçlüğe değinmiştim. Gerçekten zor. Tarihin sonu-proletarya iktidarı söz konusu değilken, işçi sınıfı teknolojiye bağlı olarak dönüşmüşken, emek kavramı değişmişken, artık sadece ekonomik değil çok daha zengin bir değerler yelpazesi kitleleri etkiliyor ve bu durum 1980 sonrasında sürekli olarak gelişiyor.”  gibi tespit ve eleştirilerinin soyut içerikleri ve temelsiz bağlantılarının hiçbir geçerliliği kalmıyor.
İşçi sınıfı, hem sosyalizm mücadelesi içerisinde, hem de kurmayı hedeflediği toplum biçiminde haksızlıkların ve eşitsizliklerin kökenini ve gerçekleşme koşullarını yok edip, sınıfların ve sömürü ilişkilerinin kaldırılmasına bağlı olarak insan hakları ve demokrasiyi gerçek temellerine oturtma mücadelesi vererek ve kurulacak yeni toplumu bu temelde inşa ederek bu sorunlara köklü bir çözüm getirmek istemektedir. Bunun ise “tahakküm” ve “hegomonya kurmak”la bir ilişkisinin olmadığı, ama sermaye hegomonyasını kırmakla bir ilişkisinin olduğu son derece açıktır. Ama işçi sınıfı, tüm bu sorunlardan bunalan ezilen kesimleri kendi etrafında birleştirme görevi ile karşı karşıyadır. İşçi sınıfı, sadece burjuva sınıfı, sadece sınıfsal ayrıcalıkları değil, bizzat sınıfların kendisini ortadan kaldıracak tarihsel bir harekete yönelmiştir. Böyle bir tarihsel hareketin önderliğini yapması ve onun ana gövdesini oluşturması, işçi sınıfının kaçınılamaz bir sorumluluğudur. Tüm dünyada milyarlarca insan emek sömürüsüne tabi tutulurken “dar sınıf temeli” eleştirisinde bulunmak en hafif deyimiyle maddi gerçekleri çarpıtmak olmaktadır. Buna karşın sınıf hareketinin konjönktürel zayıflığından yola çıkarak, her türlü burjuva ve dinsel ideolojiye kapıyı sonuna kadar açmak, sosyalist hareketi güçlendirmeyeceği gibi, sosyalizmin kurulmasına da hizmet etmeyecektir. Ama bu akımlardan etkilenmiş kesimleri somut pratik mücadele içerisinde aydınlatmak ve kazanmak da işçi sınıfı partilerinin sırt çeviremeyecekleri bir görevdir.
Kahraman eleştirilerini sıralamaya şöyle devam etmektedir: “Galile, ‘bana bir kaldıraç verin dünyayı yerinden oynatayım’ demişti. Ben de ‘solun dünyayı yerinden oynatacağı kaldıraç nedir’ diye soruyordum.
“Şimdi, işçi sınıfının dönüştüğü, işçilik zeminine oturmuş ve ‘demokratik merkeziyetçiliği’ öngören Leninist dar parti modelinin ortadan kalktığı, aydın öncülüğünün söz konusu bile olmadığı, yatay örgütlenmelerin dikey ve hiyerarşik örgütlenmelerin yerini aldığı, sivil toplum girişimlerinin ve gevşek dokulu ittifakların harekete geçtiği bir dönemde solun sahibi kim olacak? Bu sorunun cevabı çok bellidir.
“Birincisi ‘olayların mantığı’ gerçeğini bilmektir. Yani, kapitalizan üretim ilişkilerinin getirdiği dinamiği yadsıyan bir solu ben bilmiyorum. Marx’ın dünyayı ‘yorumlayışı’ (‘kurgulayışı’ değil) sosyalizm değil kapitalizm üstündendir. İkincisi, her şeye rağmen sol dünya görüşü adalet temeline oturur. Yani sömürü kavramını kendisine çıkış noktası almamış bir sol olamaz. Ama en geniş manada bir sömürü ve sol beraberliği. Tüm ezilenler, mağdurlar, madunlar, dışlanmışlar, en geniş adalet paydasında solun doğal müttefikleridir. Eşitlikçi bir ekonomi politika anlayışı ve gene hakların eşitliği anlamına gelen bir demokratikleşme anlayışı olmadan sömürüye karşı çıkan sol tasavvur söz konusu edilemez.
“Fakat asıl üçüncüsüdür en ciddisi, hele Türkiye’yi düşünüyorsak: Modernleşme ve büyüme/kalkınma ekonomileri.
“Türkiye sağının soldan ayrıldığı eşik budur. Sağın büyüme modellerine ve gelişme/modernleşme yaklaşımına karşılık sol, en fazlasından, eşitlikçi bölüşüm politikalarını savunmuştur. Bölüşecek bir şey olmayınca, ne paylaşılacak? Bugün de, hâlâ Türkiye’nin ana sorunu budur. On yıldır iktidarda olan AK Parti bunu kendisine özgü bir ideoloji çerçevesinde gerçekleştiriyor. Ama o arada devleti de dönüştürüyor.
Yeni bir solun bu sistematiği peşin hükümlerle reddetmesi değil sahiplenmesi, savunması gerekir. Sol o kitleyi, onun Varoluşçu dünya görüşünü (bu eğer İslam’sa İslam’dır…) öncelikle benimseyerek bu ittifakı kuracak. Onu kültürel temelde değil ekonomik, sosyal ve politik temelde dönüştürmeyi öngörecek. Oysa nasıl Türk modernleşmesi esasen kültürel bir dönüşümse, 1960 sonrasındaki sol uyanış da kültürel bir hareketti. Ekonomik değildi.
“Sadece Türkiye’nin sorunu değil bu yetersizlikler, kısıtlamalar. Tüm dünya bu sorunu tartışıyor. Ama Türkiye’deki solun sorunu iki katlı. Hem bunlarla yüzleşmesi gerekiyor, hem de bizim devletçilik, ulusalcılık/ milliyetçilik, asker/darbecilikten oluşan zincirlerini kırması gerekiyor.
“Solun bu geçmişi gerçekten çok arkaik bir mimari. ‘Türk Solu’ henüz tarih öncesini aşamamış durumda. Hâlâ 19. yüzyıl Pozitivizminin elit öncülerbilimselcilik hattındaki ittifakını savunarak ve çıkış noktası alarak, sol, işte en fazla bugünkü noktaya gelebilirdi. O bakımdan da öncelikle dünya soluyla arasında ciddi kriz var. Hâlâ Kemalizmi sosyal demokrasi, CHP’yi sol sanarak, kültüralizmi toplumsal dönüşüm dinamiği kabul ederek daha fazla bir yere varılamaz.
“Sol önce zincirlerini kırmak ve evrenselleşmek zorundadır.
Solun sahibi gerçek soldur!”
Kahraman’ın “Leninist parti modeli”, “yatay”, “dikey” örgütlenmeler vb. gibi eleştirilerine konunun dağılmaması için burada girmeyeceğiz. Belki bunlar başka bir yazının konusu olabilir. Sadece şunu hatırlatalım ki, bugün emperyalist burjuvazi tüm dünyayı aşırı ölçüde “dikeyleşmiş” ve “hiyerarşik” ilişkiler bütünü ile yönetmekte, “yatay” örgütlenmelerin gidişatı değiştirecek ciddi bir etkisi görülmemektedir. Buna karşın Lenin’in de vurguladığı gibi “her ulus”, “her kuşak” sosyalizme farklı farklı yollardan yürüyeceklerdir. Kuşkusuz bu kuşaklar burjuvazinin aşırı merkezileşmiş ve birleşmiş gücüne karşı kendi güçlerini en fazla birleştirecek ve merkezileştirecek örgütsel biçimleri bulacaklardır. Yalnız şu kadarını söylemek gerekir ki, işçi ve emekçi halkın güçlerini “demokratik merkeziyetçilik” dışında birleştirebilen ve yoğunlaştırabilen bir örgütsel biçim henüz icat edilmedi.
Burada dile getirilen düşüncelerin bazılarına şimdi değinmek gerekiyor. Öncelikle vurgulamak gerekir ki, “Marx’ın dünyayı ‘yorumlayışı’ (‘kurgulayışı’ değil) sosyalizm değil kapitalizm üstündendir” tespiti, doğru gibi görünen, ama yanlışları ve eksikleri içinde barındıran bir tespittir. Marx ütopyacı değildi ve bazı temel çizgilerini işaret etmenin dışında ayrıntılı bir sosyalizm tanımlamasına ya da “yorumlamasına” gerek duymadı. Marx için temel sorun, güncel kapitalizmin iç işleyişinin sergilenmesi, bunların köklü bir eleştirisi, bu eleştirinin işçi sınıfı tarafından pratik eylemle sonuçlarına ulaştırılmasıydı. Yani Marx, filozofların dünyayı “yorumlamak”la yetindiği bir noktada değil, aslolanın onu değiştirmek olduğu bir platformdaydı. Kapitalizm kendini yıkıma götürecek güçleri üretiyordu ve sosyalizm de kapitalizmin ortaya çıkardığı güçler tarafından kurulacaktı. Marx’ın da dikkat noktasını asıl burası oluşturuyor, Marx bu mücadelenin ideolojik, politik ve örgütsel sorunları üzerinde yoğunlaşıyordu.
Diğer taraftan, “sol”, AKP’de temsil edilen sağın “büyüme ve gelişme modellerine” katılabilir mi, bu modelleri benimseyip savunabilir mi? Ya da bu “sistematik” peşin olarak reddedilmeli mi?
Bugün “büyüme ve gelişme” denilerek pompalanan ekonomik gelişmenin büyük sermayenin gelişip palazlanmasından ibaret olduğu, gelir dağılımının bozukluğu, işsizliğin yaygınlığı çok iyi bilinen olgulardır. AKP’ye oy veren dinden etkilenmiş kitlelere gelince, bunların zaten büyük çoğunluğu işçi ve emekçidir ve eğer “sol” sömürüye son verilmesi ve sınıfların kaldırılmasını amaçlayan sosyalizm diye bir mücadele sürdürecekse, bu kitleyi kazanmak için çaba göstermeye mahkumdur. Bu durumun “İslam”la ideolojik yakınlaşma ve bağlar kurmak ve hele İslami dünya görüşünü “benimsemek”le bir ilişkisi de bulunmamaktadır. Bugün “laikçi sol” la, din ve vicdan özgürlüğünü savunan, dinsel ideolojiden etkilenmiş, işçi ve emekçi kesimlerini kendi sorunları ve talepleri temelinde mücadeleye çekmeye çalışan “sosyalist sol” zaten büyük ölçüde ayrışmış durumdadır. Bu ayrışma süreci bugün gerçekleşiyor gibi görünse de, ulusalcığın, Kemalizmin, askerciliğin ve darbeciliğin eleştirisi çok yıllar önce yapılmış, sonrasında ortaya çıkan olay ve gelişmeler ışığında bu eleştiri genişletilmiş ve tazelenmiştir. CHP, ulusalcılar vb. gibi çevreler için sorun elbette farklıdır ve bu akımlar söz konusu olduğunda, sorun, “sol içinde” olmaktan ziyade, egemen sınıf klikleri, burjuva akımlar arasındaki farklılıklar olarak ele alınabilir.
Üretim olmadan paylaşımın olmayacağı doğrudur. Ancak “nasıl bir üretim?” ve “nasıl bir paylaşım?” sorunları üzerinden atlanacak sorunlar değildir. Öncelikle şu gerçek aydınlatılmalıdır: Üretim araçlarının kapitalistlerin özel mülkiyetinde olduğu bir toplumda eşitlikçi bir paylaşım olabilir mi? Böyle bir toplumda üretilen ürünlerin dağılımını üretim araçları sahipliği belirlemektedir ve öncelikle üretim araçları kapitalistler arasında ”bölüşülmüştür”. Bu “bölüşümü” ortadan kaldırmadan tüketim mallarını eşit olarak dağıtmak olanaklı değildir. Bugünün kapitalist toplumunda üretim toplumsal bir karakter gösterirken, mülk edinme özel bir karakter göstermektedir. Mülk edinmenin bu özel karakteri değiştirilip kollektifleştirilmeden toplumsal eşit bölüşüm olanaklı değildir ve bu durumun tek bir örneği de bulunmamaktadır. Başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm ezilen ve sömürülen kesimler bu durumdan doğrudan etkilenmektedirler. Buna karşın günümüzün tekelci burjuva devleti, son ekonomik krizde de somut olarak görüldüğü gibi sadece sömürüyü ağırlaştırmamakta, toplumun sırtından edinilen tüm zenginlikleri dev tekellerin kasalarına yığmaktadır. Bu gerçekler karşısında “üretim ve bölüşüm” üzerine kurulan sosyal-demokrat hayaller yerle bir olmaktadır.
Doğrudan üretimin kendisi söz konusu edilecekse, bu alanda da sermaye ve özel mülkiyete dayalı kapitalist üretim ilişkileri değil, işçi sınıfı ve kollektif mülkiyete dayalı sosyalist üretim ilişkileriyle karşılaştırılamaz bile. Kapitalist üretim, her şey bir yana, gözlerimizin önünde önce ABD’yi ve şimdi Avrupa’yı kavurmakta olan krizleriyle maluldür ve kendi üretken potansiyelini bile gerçekleştirememektedir. Üstelik sadece krizleri değil ama kapitalizmin “sağlıklı” canlanma dönemleri de kârlı olmadığı için üretime uygulanmayıp çekmecelerde “unutulan” keşif ve icatlarla doludur. Kapitalist üretim ilişkileri, özellikle tekellerle birlikte, üretici güçlerin geliştiricisi olmaktan çoktan çıkmış ve gelişmelerinin önünde engel haline gelmiştir. Sosyalist üretim ilişkileri ise tersine üretici güçlerin önünü açar ve gelişmelerini koşullar. Bundandır ki, sosyalist Sovyetler Birliği, birkaç on yıl içinde en gelişmiş ülkeleri belli başlı bütün üretim dallarında yakalamış ve çoğunda da geride bırakmıştır.
Dolayısıyla ne üretim ne de bölüşüm alanında “gerçek sol”un, sosyalizmin ne AKP ne de bir başka burjuva “büyüme ve gelişme modeli”nde benimseyeceği ya da öğreneceği bir şey bulunabilir!
1960 sonrasının “sol uyanışını” kültürel bir hareket olarak ele almak da bu hareketin karakterini anlamamak ya da onu bilerek daraltmak anlamına gelmektedir. Olan, toplumda genel bir uyanışın gündeme gelmesi, işçilerin sendikalaşma hareketleri, köylülerinin uyanışı, toprak talepleri, gençliğin bağımsızlık ve demokrasi talebidir. Sosyal, ekonomik ve kültürel bir hareket söz konusudur. O dönem TİP’inin üzerinde yükseldiği temel de budur. İşte bu temelde Kahraman’ın CHP’yi eleştirmesi anlaşılır ise de, onu “sol” olarak solun merkezine koyması bir o kadar anlaşılmaz ve kabul edilmezdir.
Bitirirken ifade edebiliriz ki, eğer sosyalizm bir ideal olarak benimseniyorsa, bu durumda “solun sahibi” sosyal-demokraside simgeleşen hareketler değil, işçi sınıfı hareketinin üzerinde yükselen, aydınları, gençliği ve diğer emekçi tabakaları kucaklayan sosyalizm hareketidir ve bu hareketin de Kahraman’ın eleştirdiği “solla” bir ilgisinin  bulunmadığı ortadadır.
Modadır, çünkü kolay da olmaktadır; “sosyalizm”, “sosyalist” ya da “sosyalistlik”ini ileri sürerek “sol” hareket adı takılan sosyalizmle ilişkisiz hareketleri, parti ya da grupları eleştirmek.. CHP ya da olur olmaz “sol” örgütler ve sosyalizme mal edilen görüş ve anlayışlarından hareketle sosyalizmi karalamak…

Sınıf örgütleri olarak sendikaların doğuşu

Sendikaların ve sendikal örgütlenmelerin işçi sınıfı mücadelesi açısından taşıdığı önem, sendikaların ilk ortaya çıktığı günden günümüze kadar hemen her dönem, en önemli tartışma konularının başında gelmiştir.
Sendikaların işçi sınıfı örgütleri olarak ortaya çıkış koşulları ve daha sonraki dönemde yaşadığı gelişim, söz konusu gelişim sürecinde yaşanan zorluklar ve karşılarına çıkan/çıkarılan engeller, sendikaların hangi koşullarda işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele merkezleri haline geldiğinin anlaşılması açısından önemlidir.
Sendikaların ortaya çıkış koşullarının tartışılması, işçi örgütlerinin hangi ihtiyaçtan, nasıl ortaya çıktığını hatırlamak, sadece geçmiş açısından değil, günümüz açısından da öğreticidir. Bu durum, sendikaların sadece oluşum sürecini anlamak açısından değil, kapitalizm koşullarında sendikaların yapısı ve işlevinin tarihsel gerçekler ışığında yeniden gündeme getirilmesi açısından da önemsenmelidir.
Sendikaların neden ve hangi gerekçelerle işçi sınıfının mücadele örgütleri olarak kabul edildiği ve işçilerin önce kendi aralarındaki yardımlaşma ve dayanışmaları ile başlayan, zaman içinde sendikaları kurarak onları birleşme ve mücadele merkezleri haline getirmesi ile tarih içinde oynadıkları rolü bir kez daha hatırlamak, özellikle günümüzde sendikal örgütlenme ve mücadele alanında yaşanan gelişmelere daha sağlıklı bakabilmek açısından önem taşımaktadır.
Sendikaların işçi sınıfı tarihi içinde hangi koşullarda ve ne tür engelleri aşarak, nasıl oluştuğuna baktığımızda, sorunun sadece geçmişle ilgili olmadığı, pek çok yönden günümüze de ışık tutan zengin bir içerikle karşılaşmak mümkündür.

SENDİKALARIN ORTAYA ÇIKIŞ KOŞULLARI
16. yüzyılın ortalarından 18. yüzyılın sonlarına kadar kapitalist üretim basit elbirliği ve imalata dayalı atölye üretimi anlamına gelen manüfaktür üretim şeklinde yapılmıştır. Ticaret kapitalizminin egemen olduğu bu dönemde, küçük atölyelerde, Ortaçağdan kalma lonca sistemini (meslek birlikleri) sürdürmekte olan farklı mesleklere ait zanaatçılar ile köyünden, toprağından henüz kopmuş olan vasıfsız işçilerin (eski serfler) çalıştığı görülmektedir.
Sanayi Devrimi’ne kadar olan dönemde, insanların en önemli üretim faaliyeti alanı tarım ve ticaret olmuştur. Bu dönemde üretim büyük ölçüde tarıma dayalı olarak yürütülürken, tarım dışı üretim el sanatlarından ve küçük imalattan oluşmuş, fabrika sistemi öncesinde üretim dağınık ve plansız bir içerikte gerçekleşmiştir.
Manüfaktür sistemi, kendilerine az para veren ya da onları dışta bırakan loncalara karşı önemli bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Manüfaktür ile beraber, loncalarda çırak ve kalfalar ile ustalar arasında sürmekte olan ataerkil ilişkiler, zamanla yerini, işçiler ile kapitalistler arasındaki çıkar karşıtlığına dayanan ilişkilere bırakmaya başlamıştır.
Manüfaktür öncesi dönemde işçiler, emek güçlerini satabilir konumdayken, var olan lonca örgütlenmesi bunun önünde uzun süre engel olarak yer almıştır. Ancak manüfaktür ile birlikte lonca sistemi hızla çözülmeye başladığında, modern fabrikaların öncülleri olarak kabul edilen manüfaktürler, köylüleri ve zanaatçıları yığınlar halinde kendisine çekmiş ve daha sonra onların büyük bölümünün işçileşmesinin önünü açmıştır.
Üretimin pazar için yapılmaya başlanması feodalizmin yapısı üzerinde çözücü bir etki yaratmış ve feodalizmi zayıflatıp, sonra onun yerini alacak güçlerin büyümesine uygun bir ortam sağlamıştır. Bu dönemde kentlerin birer ticaret merkezi olarak gelişmesi, özellikle küçük mülk sahipleri üzerinde olumsuz anlamda etkili olmuştur. Feodal sömürü ilişkileri çözülmeye başladıkça, işçiler, köylüler ve küçük mülk sahipleri üzerindeki baskılar artmıştır. Ticaret kapitalizminin gelişmesiyle birlikte tarımın gerilemeye başlaması, şehirlere olan göçü hızlandırmış; bu gelişme, özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya’da şehir nüfusunun hızlı bir şekilde artmasını ve modern işçi sınıfının oluşum sürecini beraberinde getirmiştir.
18. yüzyılın sonlarında Avrupa’da yaşanan köklü değişimler, biri İngiltere’de, diğeri Fransa’da, birbiriyle sıkı ilişkili iki önemli tarihsel olay olan Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi’nin getirdiği ekonomik, toplumsal ve siyasal değişimlerle sınıf mücadelesinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.
Sanayi Devrimi, teknolojinin üretimde kullanılmasıyla ortaya çıkan ekonomik devrimle İngiltere’de başlamış ve Fransa’daki siyasal devrimle bütünleşmiştir. Burjuvazi, önce Sanayi Devrimi, ardından Fransız Devrimi ile ekonomik ve siyasal olarak güçlendikçe, geçmişte kendisiyle birlikte hareket eden ve özellikle Fransız Devrimi’nin başarısında dolaysız katkıları bulunan işçi ve köylüleri dışlamış, bir anlamda, sonraki yıllarda sınıf mücadelelerinin içeriği ve şiddetini belirleyecek ilk adımları bizzat kendisi atmıştır.
1789’da gerçekleşen Fransız Devrimi ile burjuvazi, seçme-seçilme hakkı başta olmak üzere, bazı temel hakları sadece mülk sahibi erkekler ile sınırlı bir ayrıcalık olarak hayata geçirmiştir. Bu durum, devrimin başarısında burjuvaziyle birlikte mücadele eden ve tamamı mülksüz olan işçi sınıfı açısından büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Ancak bu olumsuz gelişme, tarih sahnesinde dönemin hızla büyüyen gücü olan işçi sınıfına tarihi bir ders de vermiştir. Günümüzde de geçerliliğini sürdüren bu önemli tarihsel ders, işçilerin burjuvaziden ve onun uzantılarından ayrı ve bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmedikçe, burjuvazinin tahakkümü ve etkisinden kurtulmalarının mümkün olmamasıdır. Bu durumun sonraki döneme yansıyan en somut sonucu, işçilerin burjuvaziden, sermayeden ve sonraki süreçte devlet mekanizmasından bağımsız olarak örgütlenme ihtiyacının artması olmuştur.
18. yüzyılın son çeyreği ve 19. yüzyılın ilk yarısında işçiler, patronların büyük baskısı ve cezalandırma uygulamaları altında çalıştırılmıştır. İşi bırakıp giden işçiler dövülmüş, işkence görmüş ve zindanlara atılmıştır. Hatta patronlara itaat etmeyerek “disiplinsiz davranan” bazı işçilerin kulakları kesilmiş, bu şekilde işçi sınıfının ilk kuşakları korkutulmak, sindirilmek istenmiştir.
Fabrika sisteminin ilk ortaya çıktığı zamanda fiziksel güçleri ve uzun süre çalışmaya uygun oldukları için önce sadece erkek işçilerin fabrikalarda istihdam edildiği görülür. İşçilerinin birbiriyle acımasız bir rekabet içine girmesi sonucunda ücretlerin sürekli olarak düşmesinin kaçınılmaz sonucu olarak, zaman içinde, kadın ve çocuk işçiler de fabrika yaşamına zorunlu olarak katılmak zorunda kalmışlardır.
Bu dönemde sayıları hızla artan işçiler, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran kapitalistler tarafından acımasızca sömürülmüş, pek çok işçi toplama kamplarından farksız olan fabrikalarda kölelik koşullarında çalışmışlardır. Eski zanaatkârlar ve evde iş yapanlar için fabrikalarda çalışmak çok zor olmuş, işçiler için fabrikada çalışmak, kışlaya ya da hapishaneye girmekten farklı görülmemiştir.
İlk yıllarında kapitalizmin, fabrikalarda yaşanan yoğun sömürünün doğal bir sonucu olarak oldukça hızlı gelişme göstermesi, burjuva sınıfın her geçen gün güçlenmesini ve daha fazla zenginleşmesini beraberinde getirmiştir. Kapitalist gelişme sınıflar arasındaki uçurumu sürekli derinleştirmiş ve bu uçurum, sonraki döneme damgasını vuracak olan sınıf çatışmalarının nesnel zeminini oluşturmaya başlamıştır. Ancak işçiler fabrikada çalışmaya başladıklarından itibaren birbirlerini rakip olarak görmüşler, işyerinde yaşanan rekabet, patronlara geniş işçi kitlelerini istedikleri gibi denetleme ve yönlendirme konusunda büyük kolaylıklar sağlamıştır.
İşçi sınıfının içinde bulunduğu yoksulluk koşulları, özellikle İngiltere ve Fransa’da 19. yüzyılın başlarında kendisini en acımasız şekilde göstermiştir. Bu dönemde, tek tek fabrikalarda birbirinden kopuk çok sayıda grev ve direnişin yaşandığı bilinmektedir. İşçilerin, birbiri ile rekabetinin patronlar karşısında kendilerini nasıl zayıf düşürdüğünü çok acı deneyimler üzerinden öğrenmeye başlamaları, ilk işçi örgütlerinin tek tek fabrikalarda, fiilen ve kendiliğinden oluşmasını sağlamıştır. Bu durum, o döneme kadar kendinden son derece emin olan kapitalistlerin fabrikadaki mutlak hakimiyet ve otoritelerinden kaygı duymalarına yetmiştir.
İşçi sınıfı, tamamı kendiliğinden başlayan ve her adımda patronlara ve makinelere karşı şiddet eylemleri içeren grev ve direnişlerin de etkisiyle, 1800’lü yıllardan itibaren fabrikalarda fiilen örgütlenmeye başlamış, ilk örgütlü işçi hareketleri işçilerin kendilerini yoksulluğa ve sefalete iten kapitalist sömürü koşullarına karşı gösterilen tepkiler şeklinde olmuştur.

İLK İŞÇİ EYLEMLERİNİN KARAKTERİ
İşçilerin burjuvaziye karşı ilk kitlesel tepkileri, o dönemde yaşanan ağır yoksulluk ve sefaletin de etkisiyle, çoğunlukla şiddet ve “suç işlemek” şeklinde olmuştur. Örneğin 18. yüzyılın sonlarında, o dönem “baldırıçıplak” (sans cullottes) olarak ifade edilen çok sayıda işçi ve işsiz, zenginleri gördükleri yerde döverek cezalandırmaya çalışmış ve ceplerindeki bütün paraları alarak (çalarak/el koyarak), modern işçi sınıfının burjuvaziye karşı duyduğu öfkeyi çeşitli “şiddet eylemleri” üzerinden ve “hırsızlık” yaparak göstermiştir.
Bu dönemde işçilerin burjuvaziye karşı beslediği düşmanlığın ilk ve en başarılı ifadesinin bu tür “hırsızlık/el koyma” eylemleri olması, o dönemin koşulları dikkate alındığında son derece anlamlıdır. Engels, bu döneme ilişkin olarak “İşçi, bütün halk içinde çile çekenin niçin yalnız kendisi olduğunu kavrayacak nitelikte değildi… Sonunda ihtiyaçlar, mülkiyetin kutsallığına beslediği köklü saygıya üstün geldi ve hırsızlığa başladı.” (1975:12) ifadesini kullanmıştır.
İşçi sınıfının gerçek sınıf düşmanlarını tanıması ve ona karşı kitlesel mücadeleyi öğrenmesi hiç de kolay olmamıştır. İşçilerin burjuvaziye karşı beslediği düşmanlığın ilk biçimi zenginlere yönelik şiddet eylemleri  ve hırsızlık şeklinde olsa da, esas şiddetli eylemler, makineli üretimin yaygınlaşmasıyla birlikte yaşanmıştır. Bu eylemler, kimi yerlerde işçilerin bireysel girişimleri şeklinde yaşanırken, kimi yerlerde işçi örgütlerinin eylemi şeklinde görülmüştür .
İşçilerin bilinen ilk kitlesel eylemi makine kırma eylemleri olmuştur. İlk makine kırma eylemi, 1758 yılında İngiltere’de, mekanik yün biçme makinesine karşı yapılmıştır. En yaygın makine kırma eylemleri, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere, Avrupa’da 1811-1813 yılları arasında özellikle Manchester merkezli olarak gerçekleşmiştir . Makine kırıcılığı (Luddite hareketi) olarak da bilinen bu eylemler, işçilerin burjuvaziye karşı daha önce yürüttüğü dağınık ve amaçsız mücadeleye yeni boyutlar kazandırmıştır.
“1808’de Manchester dokumacıları isyan etti, greve başladı, silahlı çatışmaya girdi ve mağlup oldu. Ancak bu insanların Manchester’da kral ve kilise için yürümeyen ilk ‘ayak takımı’ olduğu pamuk patronlarının kafasına dank etmiş oldu. 1812’ye gelindiğinde Manchester, makine kırıcılığı hareketinin kontrolündeydi: Nottinghamshire’daki dokumacılar, kendilerinin ve sanatlarının yerine geçen mekanik dokuma tezgâhlarını paramparça ederek köylerin kontrolünü ele geçirmişti. Lancashire dokumacıları otomatik dokumanın başladığı birkaç fabrikaya saldırarak olaylara katıldı. Hareket, yedi işçinin öldürülmesi ve 17 kişinin Avustralya’ya gönderilmesiyle bastırıldı” (Mason, 2010:36).
İşçiler tarafından makinelere yapılan saldırılar, aynı zamanda patronları ücretler ve diğer konularda uzlaşmaya zorlama aracı olarak kullanılmıştır. Bu eylemler sırasında gerçekleşen grevler sırasında patronların silahlı adamları ile işçiler arasında silahlı çatışmalar yaşanmış ve çok sayıda işçi öldürülmüştür. Makine kırıcılığı hareketi İngiltere’de burjuvazinin saflarında öyle büyük bir korku yaratmıştır ki, dönemin İngiliz parlamentosu, makine kıran işçilerin idam edilmesi ile ilgili bir yasa bile çıkarmıştır. 
İşçi sınıfının mücadele tarihinde önemli bir yere sahip olan makine kırıcılığı hareketi, o dönem işçi hareketi ve sendikaların radikal ve devrimci bir içerikte şekillenmesinde etkili olurken, son derece disiplinli ve etkili bir sınıf hareketi olarak kendisini göstermiştir. Makine kırıcı işçiler, içinde bulundukları koşulların da etkisiyle, başlarda mücadelelerini nasıl bir düşmana karşı verdiklerinin bilincinde olmamışlardır.
Sanayi Devrimi’nin gelişim süreci içinde işçiler, zamanla makineleri kırarak sonuç alamayacaklarını görmeye başlamışlardır. Çünkü makineleri kırmak işsizliği önlememiş, yaşanan yoksulluğu azaltmamış, işçilerin yaşadıkları sefalete son vermemiştir. “Makine kırıcılığı hareketi, ilerlemeye karşı geleneksel bir tepki olarak değerlendirilse de, devrimci hedeflerin etrafında gelişmiş ve işçi hareketine belli bir militanlık ruhu getirmiştir. Makine kırıcılarının topraklar üzerindeki ipotekleri kaldırma, vergileri düşürme gibi hedefleri vardır” (Thompson, 2004:665).
İşçiler, gerçek düşmanlarının makineler değil, makinelerin sahipleri olan kapitalistler olduğunu zamanla daha net kavramışlar ve mücadelelerini kalıcı hale getirmek için mevcut örgütlülüklerini gözden geçirerek, mücadelelerini sendikalar çatısı altında daha planlı ve daha disiplinli hale getirmeye çalışmışlardır.

İLK SENDİKALARIN KURULUŞU

Bugünkü sendikalara benzer özellikte, bilinen ilk sendikal örgütlenmeler, 1700’lü yılların sonlarına doğru, ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Bu dönem kurulan işçi örgütlerinin büyük çoğunluğu meslek sendikaları olmuştur. İşçi sınıfı, yasal anlamda sendikalarına kavuşmak için uzun yıllar mücadele etmiştir. İşçi birlikleri şeklinde kurulan ilk örgütlenme çalışmalarının arkasından, ilk sendikaların matbaa işçileri ve dokumacılar tarafından İngiltere’de kurulduğu bilinmektedir. 
Makine kırıcılığına paralel olarak işçiler, kendi aralarında yardımlaşma dernekleri/sandıklar kurmuşlar, yazışma dernekleri üzerinden farklı şehirlerdeki sınıf kardeşleri ile iletişime geçerek örgütlenmeye çalışmışlardır. Daha sonradan sendikalara dönüşecek olan bu sandıklar, aynı mesleğe sahip erkek işçilerin kendi aralarında kurdukları ilk örgütlenme biçimleri olmuştur.
Sandıklar üzerinden, çalışma koşulları nedeniyle hastalanan, iş göremez hale gelenlere yardımlar yapılmıştır. Zaman içinde yardım sandıkları dönüşüm yaşayarak, işçilerin grev ve direnişlerini de örgütlemeye başlamış, işçi hareketinin giderek güç kazanmasının ardından köklü bir dönüşüm yaşanmıştır. İşçi sınıfı, yardımlaşma sandıkları şeklinde başlattığı örgütsel deneyimini geliştirerek, sonradan en önemli sınıf örgütleri haline gelecek olan sendikaları oluşturmuştur.
İşçilerin, önce birbirlerine karşı, sonra üretimde kullanılmaya başlanan gelişmiş makinelere karşı mücadeleye girişmelerinin ardından sendikaları kurmaları önemlidir. Tarihte işçi sınıfının burjuvaziye karşı bir sınıf olarak gerçekleştirdiği ilk örgütlü ve kitlesel eylemin makine kırıcılığı hareketi olması ve o dönemin sendikalarının bu hareketin etkisinde biçimlenmesi dikkat çekicidir. Bu dönemde, İngiltere’de sendikalar militan ve mücadeleci bir karakter kazanmış; işçilerin mücadelesinin daha da şiddetlenmesinde korkan burjuvazi, sendikal örgütlenmeyi yasaklayan 1799 tarihli Birleşme Yasaları’nı (Combination Act) 1824 yılında yürürlükten kaldırmak zorunda kalmıştır.
Marx, İngiltere’de sendika kurma yasağının kaldırılmasının işçi hareketi ve sendikalar açısından önemini şu cümlelerle ifade etmiştir; “(Kapitalistlerin) işçilere kıyasla sayıca az olmaları, ayrı bir sınıf oluşturmaları ve aralarındaki sürekli sosyal ve ticari ilişkiler onları ayakta tutar. (…) Buna karşılık işçiler ta başından itibaren, sıkı kurallarla biçimlenen ve yetkilerini görevlilere ve komitelere devredebilen güçlü bir örgüte mutlaka gerek duyarlar. 1824 Kanunu bu örgütleri tanıdı. Bu tarihten itibaren emek İngiltere’de bir güç haline geldi.” (1975:117).
İngiltere’de sendikaların kurulması yasağının kalkmasının ardından giderek güçlenen sendikalar, bir taraftan yeni üyeler yaparak büyürken, diğer taraftan üyelerinin katılımıyla patronlara karşı nasıl mücadele edeceklerinin yollarını aramaya başlamışlardır. Bu dönemde, işçiler ve sendikaların, görüşlerini yaymak ve işçileri kendilerine çekmek için bildiriler ve işçi gazeteleri  çıkardıkları, kendi içlerinde tartışma toplantıları yaptıkları bilinmektedir. İşçilerin başlarda çoğunlukla çalışma koşulları ve ücretlerle sınırlı olan mücadelesi, zaman içinde daha da genişlemiş, işçi sınıfının demokratik-siyasal taleplerini de kapsar hale gelmiştir.
İşçi sınıfının yardımlaşma sandıkları ve meslek sendikaları ile başlayan mücadelesi, İngiltere’de 1838 yılında Çartistlerin Halkın Bildirgesi’ni (People’s Charter) yayınlayana kadar genellikle ekonomik taleplerle sınırlı kalmıştır. Marx ve Engels tarafından işçi sınıfının ilk siyasal işçi hareketi olarak tanımlanan Çartist hareket, yayımladığı bildirgede herkes için gizli oy, işçiler için parlamentoda temsil hakkı, eşitlik, adalet gibi siyasal içerikli talepler öne sürmüş ve bunun için kısa sürede milyonlarca imza toplayarak, İngiliz Parlamentosu’na dilekçeler ile başvurmuştur.
İngiltere’de sendikalar 1824 yılından itibaren yasal olarak tanınmasına karşın, işçilerin mücadelesi dönemin iktidarı tarafından her fırsatta fiilen engellenmek istenmiş, çok sayıda işçi direnişi şiddetle ve zor kullanılarak bastırılmıştır. Bu dönemde İngiltere’de çok sayıda fabrikada işçilerin, bütün baskılara rağmen fiilen grevler örgütledikleri, patronların saldırılarına karşı aynı şiddette kitlesel yanıtlar verdikleri bilinmektedir.
Aynı dönemde Fransa’ya baktığımızda, işçi sınıfının çok daha vahşi saldırılarla karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Fransa’da örgütlenmek ve grev yapmak 1791 yılında çıkarılan bir yasa ile yasaklanmış, ancak bu yasaklar işçi sınıfının mücadelesini zayıflatmak bir yana daha da güçlenmesini ve militan bir içerik kazanmasını sağlamıştır. Fransa’da işçi sınıfı, ağırlıklı olarak Lyon ve Paris’te, tekstil ve maden ocaklarında, son derece zor koşullarda çalışmıştır. O dönem işçiler için sendika kurmak ya da grev yapmak, en acımasız saldırıların ve patron şiddetinin hedefi olmak anlamına gelmiştir. Fransa’da sadece işçiler değil, işçi ailelerinin tamamı yürütülen fiili mücadelenin somut bir parçası olmuş, sendika ve grevlere yönelik saldırılardan işçi sınıfını bütün bireyleri etkilenmiştir.
1827 yılında Lyonlu dokumacılar tarafından bir işçi örgütü olarak örgütlenen Karşılıklı Sorumluluk Derneği gizli olarak kurulmuş, sadece yirmi beş yaşını doldurmuş ve en az bir yıllık usta işçi olanlar bu derneğe üye olarak kabul edilmiştir. Bu dönemde Lyon dokuma işçileri Fabrikanın Sesi adında bir işçi gazetesi çıkarmışlar ve bu gazete Lyonlu dokuma işçilerinin haberleşmesi ve örgütlenmesinde önemli bir işlev görmüştür.
Fransa’da işçiler uzun çalışma sürelerine ve düşük ücret dayatmasına isyan ederek, 1831 yılında başlayan fiili grevler üzerinden büyük bir ayaklanma gerçekleştirmişlerdir. İşçiler üç gün boyunca şehri ele geçirmelerine rağmen, güvenlik güçlerinin işçilere ateş açmasıyla çok sayıda işçi öldürülmüş ve ayaklanma vahşi bir şekilde bastırılmıştır. Lyon dokuma işçileri daha sonra da sık sık fiili grevler ve işyeri işgalleri gerçekleştirmişlerdir. Lyon’lu dokuma isçilerinin o dönemdeki kitlesel eylemlerine damgasını vuran slogan işçi sınıfı tarihine “Çalışarak yaşamak ya da savaşarak ölmek!” olarak geçmiştir. 
1844 yazında, Almanya’nın en yoksul işçi bölgelerinden olan Silezya’da yaşanan dokumacılar ayaklanması ise, örgütsüz, siyasal hedeften yoksun, tamamen yoksulluğa karşı yapılmış olmasına rağmen, Alman işçi sınıfının ilk kitlesel bağımsız eylemi olarak bilinmektedir. Dönemin hükümetinin İngilizlerle rekabet edebilmek için 1823 sonrasında makineleşmeyi teşvik etmesiyle, eski teknolojiyle çalışanların çoğu iflas etmiş, dokumacıların hemen hepsi işsiz kalmıştır. 4 Haziran 1844’te, çalışma ve yaşam koşullarının çekilmez hale gelmesiyle işçiler, birlikte yaşadıkları mahallelerinden harekete geçerek, tıpkı İngiltere ve Fransa’da olduğu gibi, önce fabrika sahiplerinin evlerine saldırmış, ardından fabrikalara yönelerek makineleri parçalamışlardır.
Yine aynı Haziran ayı içinde, bu kez binlerce dokumacı harekete geçmiş, Prusya askeri birliğinin dokumacıların üzerine ateş açması sonucu aralarında çocukların ve kadınlarında bulunduğu 11 dokumacı öldürülmüştür. Silezyalı dokuma isçilerinin ayaklanmasının duyulmasından sonra dokuma işçilerinin yoğun olduğu bazı köylerde de kitlesel ayaklanmalar olmuş, ancak hepsi şiddetle bastırılmıştır.
İngiltere, Fransa, Almanya ve ABD’de ilk işçi örgütlenmelerinin kurulduğu ve işçi sınıfı mücadelesinin yükseldiği dönemlerde gözlenen ortak özellik, işçi sınıfının yasak ya da engel tanımadan mücadelesini yürütmesi, sendikalarını fiilen ve çoğu zaman gizli olarak kurması ve yaptığı grevlerle kendilerinden söz ettirmeleridir. Dönemin burjuva sınıfının işçilere ve onların örgütlü mücadelesine saldırısı ne kadar vahşi ve sert olmuşsa, işçilerin bu saldırılara cevabı aynı şiddet ve içerikte olmuş, işçi sınıfının bütün bireyleri, bu sert ve çatışmalı mücadele sürecinde çoğu zaman canlarını kaybetmeyi bile göze alarak hareket etmişlerdir.
Sendikaların ilk kurulduğu yıllarda karşı karşıya kaldıkları zorluklar, kadını, erkeği, çocuğuyla işçi sınıfının bütün bireylerinin, işçi ailelerinin topyekun yürüttüğü fiili mücadeleler ve burjuvazi tarafından yasaklanmasına rağmen yapılan fiili grevlerle, sendikaların işçi sınıfının en önemli mücadele araçları olarak gelişmesini ve yaygınlaşmasını sağlamıştır.   
Sendikaların, ilk ortaya çıktığında sadece yetişkin erkek emeğinin merkezinde olduğu sınırlı sayıdaki işkollarının dar örgütleri olduğu unutulmamalıdır. Özellikle 18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren önce kadın ve çocuk emeğinin, sonrasında makinelerin üretimde yaygın bir şekilde yer alması, işçi sınıfının örgütlü gücünü boğmaya, mücadelesini zayıflatmaya yetmemiştir. Vasıfsız işçiler ve kadınlar o dönemde sendikalara üye olarak kabul edilmediği gibi, bazı sendikalara üye olmak için belli bir süre işçilik yapma şartı (kıdem) bile aranmıştır. İlk ortaya çıktıkları dönemdeki son derece dar ve sınırlı yapıları bile, sendikaların işçiler için önemini asla azaltmamıştır.
Engels’in, sendikaların henüz bilinen anlamıyla kitlesel sınıf örgütleri olarak yaygınlaşmadığı bu dönemde kaleme aldığı İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu (1845) adlı eserinde, işçi örgütleri olarak sendikalar ile ilgili olarak yaptığı şu tespit önemlidir: “Sendikalar, burjuvazinin üstünlüğünün tamamen, işçiler arasındaki rekabete dayandırıldığı gerçeğinin yani işçiler arasındaki bütünlük eksikliğinin itirafı demektir. Ve sendikalar kendilerini, tam da şimdiki toplumsal düzenin can damarlarına yönelttikleri için, ne kadar tek yanlı ve ne kadar dar bir çerçevede olsa da, bu toplumsal düzen için büyük bir tehlikedirler.” (1997:292–293). Engels’in bu satırları yazdığı yıllarda, sendikalar, bugünkü yapılarından çok farklı olarak, sadece belli meslek gruplarına mensup (dokumacılar, ayakkabıcılar, marangozlar gibi) vasıflı işçilerin  örgütleri olarak bilinmektedir.
“Büyük sanayi birbirlerini tanımayan büyük insan kalabalıklarını bir yerde yoğunlaştırır. Rekabet, bunların çıkarlarını böler. Ama ücretlerin korunması, patronlara karşı sahip oldukları bu ortak çıkar, onları ortak bir direnme düşüncesinde birleştirir –dayanışma. Demek ki dayanışmanın her zaman ikili bir amacı vardır; işçiler arasındaki rekabeti durdurmak, kapitalistlerle olan genel rekabeti sürdürmek” (1992:156-157).
İlk ortaya çıktığı dar biçimleriyle bile, sendikalar, kapitalist sınıfın büyük öfkesini çekmiştir. Sendikalar işçi sınıfının kitlesel sınıf örgütleri haline geldikçe, o zamana kadar işçi sınıfını ezme, acımasızca sömürme işini kazanılmış bir hak olarak gören patronlar, işçilerin sendikalarda birleşerek hakları için mücadele etmeye başlamaları ile birlikte, sendikaların etkisini azaltmak için başka çözümlere yönelmeye başlamışlardır.

SINIFIN VE MÜCADELENİN ÖRGÜTÜ

Modern işçi sınıfı tarihi açısından baktığımızda, ilk işçi hareketleri ve buna paralel olarak ortaya çıkan sendikalar, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarından kaynaklı olarak, işçi sınıfı içinde ortak dayanışma duygusunun gelişmesini sağlamış, işçilerin kendi aralarındaki rekabete son vererek, patronlara karşı ortak çıkarları çerçevesinde birleşmelerine ve sınıf çıkarlarının farkına varmasına yardımcı olmuştur. Marx, bu durumun etkisini, Felsefenin Sefaleti adlı eserinde şu cümlelerle açıklar: “Ekonomik koşullar ülkenin halk yığınını ilkin işçi haline getirir. Sermayenin dayanışması, bu yığın için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratmıştır. Bu yığın, böylece, daha şimdiden sermaye karşısında bir sınıftır, ama henüz kendisi için değil. Ancak birkaç evresini belirtmiş bulunduğumuz bu savaşım içinde bu yığın birleşir ve kendisini kendisi için bir sınıf olarak oluşturur. Savunduğu çıkarlar sınıf çıkarları olur.” (1992:157).
Sendikalar, ilk ortaya çıktığında sınıfın genelinin çıkarlarını gözeten bir yapıda oluşmamış olmasına rağmen, Marx ve Engels tarafından ısrarla işçi sınıfının en geniş kesimlerini birleştirme ve örgütlenme merkezleri olarak görülmüştür. Sendikaların, daha önce işçilerin dağınıklığından ve birbiriyle rekabetinden yararlanan kapitalistler açısından ilk yıllarından itibaren “tehlike” olarak görülmesi ise, kesinlikle bir tesadüf değildir.
Sendikalar, zaman içinde işçilerin ekonomik çıkarları için yürüttükleri mücadelenin ötesine geçerek, toplumsal ve siyasal olarak etkinliğini arttıran işçi sınıfı hareketinin önde gelen mücadele araçlarından birisi haline gelmişlerdir. Marx, 23 Kasım 1971’de F. Bolte’ye yazdığı ünlü mektubunda, bu durumu şöyle ifade etmektedir: “(…) işçilerin ayrı ayrı ekonomik hareketlerinden politik bir hareket doğar. Bu hareket çıkarlarını, genel bir biçimde, zorlayıcı nitelikte genel bir toplumsal gücü içerir biçimde, elde etmeyi amaçlayan sınıfın hareketidir. Eğer bu hareketler, önceden belirli ölçüde örgütlenmiş olmayı gerektiriyorsa, kendileri de aynı şekilde bu örgütlenmeyi geliştiren araçlardır.” (1975:91).
Kapitalizmin tarihi incelendiğinde, işçilerin mücadelesinin patronlara karşı yürütülen ekonomik mücadeleler düzeyinde kalmadığı ve giderek genel bir sınıf hareketi düzeyine yükseldiği görülmüştür. Bu durum, kuşkusuz sınıf hareketinin gelişiminin tarihsel kökleriyle yakından ilgilidir.
Marx ve Engels, fabrika içindeki rekabetin çok sayıda işçiyi, sayıları sınırlı olan patron ya da yöneticiler karşısında zayıf düşürdüğünü her fırsatta vurgulamışlar, ancak tek başına işçiler arasındaki rekabetin sona erdirilmesinin de yeterli olmayacağını özellikle belirtmişlerdir. “İşçiler kendi aralarındaki rekabete son verme adımının ötesine geçemezlerse, ücretleri belirleyen yasa uzun vadede yeniden geri gelecektir. Ama işçiler yeniden geri çekilmeye ve kendi aralarındaki rekabetin bir kez daha ortaya çıkmasına hazır değillerse, o zaman bu noktanın ötesine geçmelidirler.” (Engels, 1997:293).
1864 yılında İngiltere’de toplanan I. Enternasyonal (1864–1876) toplantısı, sendikalarla, bilimsel sosyalist düşünce ile işçi hareketi ve sendikaların buluşması açısından önemli ve tarihi bir gelişme olmuştur. O dönem etkili olan İngiliz ve Fransız sendikalarının yoğun çabalarıyla I. Enternasyonal’in kurulması, işçi sınıfı ve hareketinin, sendikaların işçi sınıfının ve en önemli sınıf örgütlerinden birisi olduğu gerçeğini kavraması açısından dönüm noktasını oluşturmaktadır.
I. Enternasyonal, 1866 Cenevre Kongresi’nde, tüm ülkelerde 8 saatlik işgünü için mücadele çağrısı yaparken, işçilerin her meslek ve işkolunda, işçiler arasında erkek-kadın, vasıflı-vasıfsız ayrımı yapmadan örgütlenmesi, ülke çapında birleşerek sendikal örgütlerin kurulması çağrıları yapmıştır. Bu çağrıya ilk cevap ABD’den gelmiş ve ABD sendikaları, işçilerin siyah-beyaz, erkek-kadın, vasıflı-vasıfsız olmalarına bakmaksızın bir sınıfın üyeleri olarak örgütlemeye ve mücadele içine çekmeye çalışmışlardır .
Marx’ın Cenevre’de toplanan I. Enternasyonal Kongresi’ne sunduğu “Sendikaların Rolü, Önemi ve Görevleri Hakkında” kararla, ilk defa, bir sınıf örgütü olarak sendikalar üzerine Marksist düşüncenin temelleri atılmıştır. Bu karara göre, sendikalar, her yerde işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele merkezleri olarak örgütlenmeli, kendilerini sadece ekonomik mücadele ile sınırlamamalı, aynı zamanda işçi sınıfının tam kurtuluşu için mücadele etmelidir. “(Sendikalar) özgün amaçlarının yanı sıra, artık, daha büyük çıkarları olan tam kurtuluş için işçi sınıfını örgütleme merkezleri olarak bilinçle hareket etmeyi öğrenmelidirler. Bu amaca yönelik her toplumsal ve politik harekete yardımcı olmalıdırlar. (Böylece) kendilerini tüm işçi sınıfının temsilcileri ve savunucuları sayarak ve böyle davranarak birliğin dışında kalanları da saflarına katmayı başaracaklardır” (Marx, 1975:79).

SINIFIN KİTLESEL ÖRGÜTLERİ
I. Enternasyonal ile birlikte sendikaların niteliğinde önemli değişiklikler yaşanmış; sendikalar, erkek-kadın, vasıflı-vasıfsız, siyah-beyaz vb. ayrımlar yapmadan, bütün işçi sınıfının birleşme ve ortak sınıf çıkarları doğrultusunda hareket eden mücadele merkezleri haline gelmeye başlamıştır.
I. Enternasyonal ile birlikte, o zamana kadar sendikaların ve sendikal mücadelenin oldukça dar olan içeriği önemli bir değişim yaşamış, hem nicelik, hem de nitelik açısından sendikaların işçi sınıfının bütün üyelerini kapsayan kitlesel sınıf örgütleri haline gelmesi yönünde ilk adımlar bu dönem atılmıştır.
İşçi hareketinin tarihsel ilerleyişi içinde siyasi mücadele öncelik kazanmış, ama bu gelişme sendikal mücadelenin gereğini ve zorunluluğunu asla ortadan kaldırmamıştır. Marx ve Engels, bütün sınırlılıklarına rağmen işçi sınıfının sendikal örgütlerine büyük önem vermiş, fakat onların sendikalara yaklaşımı, sendikaların işçi sınıfını tek bir çatı altında toplayan ve işçi sınıfının kısa, orta ve uzun vadeli çıkarları için mücadele eden kitlesel sınıf örgütleri düzeyine yükseltilmesi açısından olmuştur.
İşçi sınıfının mücadele tarihine bakıldığında, sendikaların emekçileri birleştiren ve mücadeleye yönelten bir rol üstlendikleri zaman, yaşanan saldırılar ne kadar büyük ve kapsamlı olursa olsun, kendi içinde birleşen işçilerin mücadelesiyle geri püskürtülebildiği görülmüştür. İşçi sınıfını birleştirme ve mücadeleye çekme noktasında sendikalar kadar kitlesel, etkili ve önemli başka bir örgütlenme biçiminin olmaması onların önemini daha da arttırmaktadır. Sendikaların, Marx tarafından “Sermaye ile emek arasındaki yer yer küçük çatışmalardan ibaret gündelik savaş için vazgeçilmez iseler de, örgütlü aygıtlar olarak, bizzat ücretlilik sisteminin kaldırılması için çok daha önemli” (1999:80-81) sınıf örgütleri olarak tarif edilmesi boşuna değildir.
Marx’ın, sendikaların işçi kitlelerinin en geniş kesimlerini birleştirici rolünü öngörerek yaptığı değerlendirmeler, o dönemde olduğu kadar, bugün için de geçerlidir. I. Enternasyonal’de sendikaların, işçi hareketinin geleceği açısından önemini Marx, şu ifadelerle açıklamaktadır; “İşçi sınıfının siyasal hareketinin kesin amacı, siyasal iktidarın ele geçirilmesidir ve elbette ki, bunun için daha önceden belli bir gelişim düzeyine ulaşmış, bizzat iktisadi savaşımlarda oluşmuş ve büyümüş bir işçi sınıfı örgütü gerekir.” (1999:83-84). Marx’ın, söz konusu “iktisadi savaşım örgütleri” derken, işçi sınıfının kitlesel sınıf örgütleri olan sendikaları kastettiği açıktır.

Sonuç
1880’li yıllara kadar sendikaların örgütlenme ve eylemlerinin büyük atölyeler, fabrikalar ve fabrika havzaları merkezli olarak gerçekleşmiş olması önemlidir. Bu tarihe kadar sendikal mücadelenin örgütlenmesi ve yönetilmesi, tek tek fabrikaların içinden, başka bir ifade ile işyerlerinden başlatılmış ve yürütülmüştür. Yani ilk sendikaların, tek tek işyerlerinde işçilerin kendi aralarındaki rekabete son verip patronlara karşı güçlerini birleştirmesi anlayışı üzerinden oluşturulmuş olması, sadece tarihsel açıdan değil, güncel açıdan da önemlidir. Ancak bu önem, sendikaların ve sendikal mücadelenin nasıl görülmesi gerektiği konusundaki kafa karışıklığının sürdüğü gerçeğini değiştirmemektedir.
“İşçi sendikaları, sermaye saldırılarına karşı direniş merkezleri olarak görevlerini yaparlar. Kısmen başarısız olmalarının nedeni, güçlerini akılsızca kullanmalarındandır. Sendikalar, mevcut sistemin doğurduğu etkilere karşı küçük küçük çarpışmalardan ibaret bir savaş yürütmekle yetinip, bunları yaparken aynı anda, sistemi değiştirmeye uğraşmadıkları, örgütlü güçlerini emekçi sınıfın nihai kurtuluşu, yani ücret sisteminin tümüyle yok edilmesi için bir manivela olarak kullanmadıkları zaman genellikle başarısız olurlar” (Marx, 1975:79).
Sendikalar, işçi sınıfını öncelikle sömürüyü sınırlandırmak amacıyla ekonomik mücadele içinde birleştiren, ancak sadece bununla yetinmeyip sömürüyü tamamen ortadan kaldırmak amacıyla sınıfın siyasal mücadelesini güçlendiren örgütler haline getirildiklerinde, işçi sınıfının sadece bir bölümünün değil tamamının temsilcileri olarak, kendilerinin dışında olanları sınıf mücadelesine katmak noktasındaki tarihsel deneyimler, dün olduğu gibi günümüzde de yol gösterici olma özelliğini sürdürmektedir.

Kaynakça:

Friedrich ENGELS, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, 1997, Ankara.
Karl MARX, Felsefenin Sefaleti, çev: Ahmet Kardam, Sol yayınları, 1992, Ankara.
Karl MARX, Ücret, Fiyat ve Kar, çev: Sevim Belli, Sol yayınları, 1999, Ankara.
Karl MARX, Friedrich ENGELS, V. İ. LENİN, Sendikalar Üzerine, çev: Engin Karaoğlu, Bilim Yayınları, 1975, İstanbul, s.117.
E.P. THOMPSON, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, çev: Uygur Kocabaşoğlu, Birikim Yayınları, 2004, İstanbul.
Erkan AYDOĞANOĞLU, Sınıf Mücadelesinde Sendikalar, Evrensel Basım Yayın, 2007, İstanbul.
Paul MASON, Çalışarak Yaşamak ya da Savaşarak Ölmek, çev: Gözde Orhan-Mehmet Ertan, İstanbul: Yordam. 2010. İstanbul.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑