RSDİP Program Açıklamaları (1895–1896)

Lenin

Program üç ana bölüme ayrılıyor. Birinci (“A” maddeli –ÖD) bölümde, programın diğer bölümlerinin kaynaklandığı bütün görüşler ortaya konuyor. Bu bölümde, bugünkü toplumda işçi sınıfının aldığı konum, onun fabrikatörlere karşı mücadelesinin anlam ve öneminin nerede yattığı ve Rus devletinde işçi sınıfının politik durumunun ne olduğu gösteriliyor. (…) İkinci bölümde Parti’nin görevi ortaya konuyor ve Rusya’da diğer politik akımlarla nasıl bir ilişki içinde olduğu gösteriliyor. Burada, Parti’nin ve sınıf çıkarlarının bilincinde olan tüm işçilerin faaliyetinin neden ibaret olması gerektiği ve Rus toplumunun diğer sınıflarının çıkar ve çabalarına ilişkin tutumlarının nasıl olması gerektiği gösteriliyor.

A-1)

Program önce, büyük fabrika ve tesislerin hızlı artışını ele alıyor, çünkü bu, bugünkü Rusya’nın tüm eski yaşam ilişkilerini, özellikle emekçi sınıfın varlık koşullarını tamamen değiştiren en önemli olgusudur. Eski ilişkiler altında, nüfusun neredeyse ezici çoğunluğunu oluşturan küçük mülk sahiplerinin neredeyse bütün serveti üretiliyordu. Nüfus köye bağlı kalıyor ve ürünlerinin büyük bölümünü ya kendi kullanımları için ya da komşu pazarlarla zayıf bağ içinde bulunan çevredeki yerleşimlerin küçük sürüm pazarı için üretiyordu. Çiftlik sahipleri için aynı küçük mülk sahipleri çalışıyordu ve çiftlik sahipleri onları esas olarak kendi tüketimleri için üretim yapmaya zorluyordu. Evde imal edilen ürünler işlenmek üzere, yine aynı şekilde köyde yaşayan ya da köyün çevresinde iş arayan el zanaatçılarına devrediliyordu.

Köylü kurtuluşundan bu yana, halk kitlelerinin bu yaşam koşulları tamamen altüst oldu. Endüstriyel küçük işletmelerin yerini yavaş yavaş büyük, olağanüstü hızlı gelişen fabrikalar aldı; bu fabrikalar küçük mülk sahiplerini bir kenara itti, onları ücretli işçilere dönüştürdü ve yüzlerce ve binlerce işçiyi birlikte çalışmaya ve bütün Rusya’da satılan muazzam miktarda meta üretmeye zorladı.

Köylülerin kurtuluşu nüfusun yerleşikliğini ortadan kaldırdı ve köylüleri, ellerinde kalan küçük toprak parçalarıyla artık kendilerini besleyemeyecekleri bir duruma soktu. Büyük halk kitleleri iş arayarak fabrikalara aktılar ya da Rusya’nın çeşitli yörelerini birbirine bağlayan ve büyük fabrikaların mallarını her yere taşıyan demiryolları yapımında iş buldular. Büyük halk kitleleri kentlerde iş aradı ve fabrika inşaatlarında, ticarete hizmet eden inşaatlarda, fabrikalar için yakıt ve hammadde sağlanmasında iş buldular. Nihayet birçoğu, işletmelerini yeterince hızlı genişletememiş olan tüccar ve fabrikatörler tarafından dağıtılan ev işine yöneldiler. Aynı değişimler tarımda da gerçekleşti. Büyük toprak sahipleri pazar için tahıl üretmeye başladılar; büyük ekim alanlarına sahip köylü ve tüccarlar ortaya çıktı, yüzlerce milyon pud tahıl yurt dışına satılıyordu.

Üretim ücretli işçiler gerektiriyordu ve yüz binlerce ve milyonlarca köylü cüce iktisatlarını terk ettiler ve tarım işçisi ve gündelikçi olarak pazar için tahıl üreten yeni girişimcilerin hizmetine girdiler. Program, büyük fabrikaların ve tesislerin küçük ev işçilerini ve köylüleri mahvettiğini ve ücretli işçiye dönüştürdüğünü açıklarken, eski yaşam koşullarının bu değişimini anlatmaktadır. Küçük üretimin yerine her yerde büyük üretim geçmektedir ve bu büyük üretimde işçi kitleleri artık, büyük bir sermayeye sahip olan, dev atölyeler kuran, çok miktarda üretim araçları satın alan ve birleşmiş işçilerin bu kitlesel üretiminin bütün kârını cebine atan kapitalistler için ücret karşılığında çalışan sıradan ücretli işçilerdir.

Üretim kapitalist olmuştur ve tüm küçük girişimcileri insafsızca ve acımaksızın ezer, bunların köydeki yerleşikliğini yıkar ve sıradan yamak olarak ülkenin bir ucundan bir ucuna dolaşmaya ve iş gücünü sermayeye satmaya zorlar. Nüfusun gittikçe daha büyük bir bölümü köyden ve tarımdan kesin olarak kopartılır ve hiçbir mülke sahip olmayan insanlardan özel bir sınıfın, sadece iş güçlerinin satışından yaşayan ücretli işçiler, proleterler sınıfının oluştuğu kentlerde, fabrika ve endüstri köy ve kasabalarında toplanır.

Ülke yaşamında, büyük fabrika ve işletmelerin ortaya çıkardığı bütün muazzam değişiklikler burada yatmaktadır: Küçük üretimin yerine büyük üretim geçer, küçük girişimciler ücretli işçiye dönüştürülür. Bu değişikliğin bütün emekçi halk için anlamı nedir ve neye yol açar? Program devamında bunu ele alıyor.

A-2)

Küçük üretimin büyük üretim tarafından bir kenara itilmesinin ardından tek tek küçük girişimcilerin küçük paralarının yerine büyük sermayeler, küçük, minimal kârların yerine milyonluk kârlar geçer. Bu yüzden kapitalizmin gelişimi her yerde lüksün ve servetin artışına yol açar.

Rusya’da bütün bir büyük para kalantorları, fabrikatörler, demiryolu girişimcileri, tüccarlar ve bankerler sınıfı ortaya çıktı, faiz karşılığında sanayicilere borç verilen para-sermayelerin gelirinden yaşayan insanlardan oluşan bütün bir sınıf oluştu; köylülerden toprak için büyük bedel ödemeleri almış olan, kiraya verilen toprakların fiyatını yükseltmek için köylülerin toprak kıtlığından yararlanan ve çiftliklerinde büyük pancar şekeri fabrikaları ve alkol damıtımevleri kuran büyük toprak sahipleri zenginleştiler. Bütün bu zengin sınıflarda lüks ve israf görülmemiş boyutlara ulaştı ve büyük kentlerin ana caddelerinde bunların prenslere layık sarayları ve görkemli şatoları inşa edildi.

Buna karşılık kapitalizmin gelişimiyle birlikte işçinin durumu gittikçe kötüleşti. Köylülerin kurtuluşundan sonra gelir orada burada arttıysa da, köyden akın eden aç halk kitleleri ücretleri aşağı çektiğinden bu artış az miktarda oldu ve kısa süre sürdü, oysa gıda maddeleri ve gereksinim maddeleri sürekli pahalanıyordu, öyle ki işçi ücretin yükselmesi durumunda bile daha az gıda maddesi elde edebiliyordu.

İş bulmak gittikçe zorlaşıyordu ve zenginlerin görkemli saraylarının yanında ya da varoşlarda, bodrumlarda, aşırı dolu, rutubetli ve soğuk kira odalarında, evet, hatta yeni endüstri bölgelerinin yakınlarında toprak kulübelerde oturmak zorunda kalan işçilerin perişan kulübelerinin sayısı artıyordu. Gelişen sermaye işçileri gittikçe daha fazla eziyordu, onları dilenciye çeviriyor, bütün zamanlarını fabrikaya adamaya zorluyor ve karılarıyla çocuklarını da çalışmaya itiyordu.

Kapitalizmin gelişmesinin neden olduğu birinci değişim, demek ki, bir avuç kapitalistin korkunç servetler biriktirmesi, buna karşılık halk kitlelerinin dilenci hâline gelmesinden ibarettir. İkinci değişim, küçük üretimin büyük üretim tarafından bir kenara itilmesinin üretimde birçok iyileştirmeye yol açmış olmasından ibarettir.

Her şeyden önce, bireysel, her küçük atölyede soyutlanmış, her küçük girişimcide tek tek gerçekleştirilen çalışmanın yerine, bir araya toplanmış işçilerin birleşik çalışması, bir fabrikada, bir toprak sahibinde, bir inşaat müteahhidinin yanında emekçilerin ortak çalışması geçmiştir. Birleşik çalışma bireysel çalışmadan çok daha başarılıdır, üretkendir ve metaları çok daha kolay ve hızlı imal etme olanağı sağlar. Ne var ki, bütün bu iyileştirmelerden kazançlı çıkan, sadece işçilere kendi paralarından ödeme yapan, buna karşılık işçilerin birleşik faaliyetinden ortaya çıkan bütün avantajı mal edinen kapitalisttir.

Kapitalist böylece daha da güçlenir, işçi ise belirli bir işe alıştığı ve başka bir işi yapmak, mesleğini değiştirmek ona zor geldiği için daha da güçsüzleşir.

Üretimin başka, çok daha önemli bir iyileştirilmesini, kapitalistlerin uygulamaya soktuğu makineler oluşturur. Makinelerin kullanımıyla emeğin verimi kat kat artar. Ancak kapitalist bütün bu avantajları işçilere karşı kullanır. Makinelerin daha az fiziksel çalışma gerektirmesi durumundan yararlanarak, makineleri daha düşük ücret ödediği kadın ve çocuklara kullandırır.

Ayrıca makinelerin çok daha az işçi gerektirmesi durumundan da yararlanarak, işçileri kitlesel olarak sokağa atar ve sonra, işçileri daha da köleleştirmek, iş gününü uzatmak, işçinin gece dinlencesini elinden almak ve onu makinenin bir uzantısına dönüştürmek için bu işsizliği kullanır. Makinelerin yol açtığı ve sürekli artan işsizlik işçileri artık tümüyle savunmasız bırakır. İşçinin el becerisi değerini yitirir, makineye çabuk alışan ve daha az bir ücretle çalışmaya gönüllü olan sıradan bir yamak, kolayca onun yerini alır. Sermayenin artan baskısına her direnme çabası, işten çıkarmaya yol açar. İşçi tek başına sermaye karşısında tamamen aciz kalır, makine onu ezmekle tehdit eder.

A-3)

Önceki noktanın açıklamasında, tek başına olan işçinin, makineleri uygulamaya sokan kapitalist karşısında aciz ve korunmasız olduğunu gösterdik. İşçi kapitaliste direniş göstermek, kendisini savunmak için ne pahasına olursa olsun çareler aramak zorundadır. Ve böyle bir çareyi birleşmede bulur. Tek başına güçsüz olan işçi, yoldaşlarıyla birleşerek bir güç hâline gelir ve kapitalistlere karşı mücadele etme ve direnme olanağı elde eder.

Artık karşısında büyük sermaye duran işçi için birleşme, bir gereklilik hâline gelir. Fakat bir ve aynı fabrikada çalışsalar da, birbirine yabancı, bir araya toplanmış unsurlar kitlesini birleştirmek mümkün müdür? Program, işçileri birleşme için olgunlaştıran ve bunun için yeteneklerini ve anlayışlarını geliştiren koşulları sayıyor. Bu koşullar şunlardır:

1) Tüm yıl boyunca sürekli çalışmayı gerektiren, işçinin kırla ve kendi iktisadıyla ilişkisini tamamen yok eden ve onu tam proletere dönüştüren, makineli üretimle büyük işletme. Küçük bir toprak parçası üzerinde kendi iktisadı işçinin soyutlanmasına yol açıyor, herkesin, komşusununkiyle bağıntısı olmayan kendi çıkarlarını kovalamasına neden oluyor ve böylece birleşmelerini engelliyordu. İşçinin kırdan kopması bu engelleri ortadan kaldırır.

2) Ayrıca, tek başına yüzlerce, binlerce işçinin ortak çalışması olgusu bile, işçileri, sıkıntılarını ortak tartışma yönünde, ortak eylem yönünde eğitir, çünkü bütün işçi kitlesinin durumunun ve çıkarlarının aynılığını gözler önüne serer.

3) Nihayet fabrikalar arasında sürekli geliş gidişler işçileri, çeşitli fabrikalardaki ilişkileri ve koşulları birbiriyle karşılaştırmaya, bütün fabrikalarda sömürünün aynılığına ikna olmaya, kapitalistlerle çatışmalarında başka işçilerin deneyimlerinden yararlanmaya sevk eder ve böylece işçilerin birleşmesini, dayanışmasını teşvik eder.

Bu koşulların bütünü, büyük fabrika ve işletmelerin ortaya çıkışının, işçilerin birleşmesine de neden olmasına yol açar. Rus işçileri arasında bu birleşme en sık ve en güçlü ifadesini grevlerde bulur. İşçilerimizin sendikalar ya da sigorta kasaları biçiminde birleşmelerinin neden olanaksız olduğundan daha aşağıda söz edeceğiz. Büyük işletmelerin geliştiği ölçüde, işçilerin grevleri de o kadar çok sayıda, güçlü ve inatçı olur; çünkü kapitalizmin baskısı ne kadar güçlü olursa, işçilerin ortak direnişi de o kadar gerekli olur.

Grevler ve tekil başkaldırmalar, Program’da söylendiği gibi, Rus fabrikalarında bugün çok genel bir olgu oluşturuyor. Ancak kapitalizmin daha da gelişmesi ve grevlerin sıklığının artışıyla bunlar yetersiz kalır.

Fabrikatörler bunlara karşı ortak önlemler alırlar: Birleşirler, başka yörelerden işçi alırlar, işçilerin direnişini kırmak için onlara yardım eden devlet iktidarından destek isterler; işçinin karşısında şimdi artık yalnızca tek tek her fabrikanın tek tek fabrikatörleri değil, onları destekleyen hükümetle beraber bütün kapitalistler sınıfı vardır.

Bütün kapitalistler sınıfı bütün işçi sınıfına karşı mücadeleye girişir ve hükümetten işçilere karşı yasaların yürürlüğe konmasını talep ederek, fabrika ve işletmeleri uzak yörelere taşıyarak ve işlerin evde çalışanlara verilmesi ve işçilere karşı binlerce başka hile ve dolaba başvurarak grevlere karşı ortak önlemler almaya çalışır. Bütün kapitalistler sınıfına karşı direnmek için tek tek fabrikaların, hatta tek tek endüstri dallarının işçilerinin birleşmesi yetersiz kalır. Tüm işçi sınıfının birleşik eylemi mutlak gereklilik hâline gelir. Böylece işçilerin tekil başkaldırılarından tüm işçi sınıfının mücadelesi gelişir.

İşçilerin fabrikatörlere karşı mücadelesi sınıf mücadelesi hâline gelir.

Bütün fabrikatörleri tek bir çıkar birleştirir: İşçileri baskı altında tutmak ve onlara olabildiğince düşük ücret ödemek. Ve fabrikatörler, davalarını, tüm fabrikatörler sınıfının ortak eylemi ve devlet iktidarı üzerinde uygun bir etki kazanma dışında savunulmayacağını görürler.

İşçiler de yine aynı şekilde ortak bir çıkarla bağlıdırlar: Kendilerini sermayeye ezdirmemek, yaşam haklarını ve insanca yaşama taleplerini savunmak. İşçiler de yine aynı şekilde, birleşmenin, bütün sınıfın, işçi sınıfının birleşik eyleminin ve devlet iktidarı üzerinde etki kazanmanın kendileri için de gerekli olduğuna kanaat getirirler.

A-4)

Fabrika işçilerinin fabrikatörlere karşı mücadelesinin nasıl ve neden sınıf mücadelesi hâline geldiğini, işçi sınıfının, proleterlerin, kapitalistler sınıfına, burjuvaziye karşı sınıf mücadelesi hâline geldiğini açıkladık. Bu mücadele, tüm halk ve tüm emekçiler için hangi öneme sahiptir?

Birinci noktanın açıklamasında sözünü ettiğimiz mevcut koşullar altında, ücretli işçiler yardımıyla yürütülen üretim, küçük üretimi gittikçe daha fazla bir kenara itiyor. Ücretli çalışmayla yaşayan insanların sayısı hızla artıyor ve sadece daimî fabrika işçilerinin sayısı yükselmekle kalmıyor, beslenebilmek için keza ücretli iş aramak zorunda olan köylülerin sayısı ise daha da çok yükseliyor. Şu anda ücretli çalışma, kapitalist için çalışma, artık çalışmanın en yaygın biçimini oluşturur. Sermayenin emek üzerindeki egemenliği yalnızca endüstride değil, tarımda da nüfusun büyük kütlesini kapsamıştır.

Ve işte modern toplumun temelinde yatan ücretli emeğin bu sömürüsünü, büyük işletmeler en uç noktasına götürürler. Tüm kapitalistler tarafından tüm endüstri dallarında uygulanan ve Rusya’nın çalışan nüfusunun bütün kitlesinin acısını çektiği tüm sömürü yöntemleri, burada, fabrikada bir araya gelir, daha da şiddetlenir, sürekli kurum hâline gelir, işçinin çalışma faaliyetinin ve varlığının her yanına uzanır ve işçinin kapitalist tarafından iliğine kadar sömürülmesinin bütün bir rejimini, bütün bir sistemini oluşturur.

Bunu bir örnekle açıklamak istiyoruz. Herkes çalışma yükümlülüğü altına girdiği yerde, yörenin alışılmış tatil günlerinde işi bırakır ve dinlenir. Fabrikada durum çok farklıdır: Bir işçi alan fabrika, işçinin alışkanlıklarına, alıştığı yaşam tarzına, aile ilişkilerine ve ruhsal gereksinimlerine bakmaksızın onun üzerinde kendi takdirince tasarrufta bulunur. Fabrika gerekli gördüğü zaman onu işe koşar, tüm yaşamını fabrikanın gereksinimine göre ayarlamaya, dinlenme zamanını bölmeye ve gerek gece gerekse de tatil günlerinde vardiya çalışmaya zorlar. İş zamanının düzenlenmesinde akla gelebilecek her türlü suiistimal fabrikada çok revaçtadır, buna karşılık aynı zamanda her işçinin tabi olduğu kendi “kural” ve “düzeni”ni yürürlüğe koyar.

Fabrika düzeni, bilinçli olarak, işe alınan işçiden yapabileceği tüm işi sonuna kadar almak, bunu olabildiğince hızlı yapmak ve sonra işçiyi atmak hedefini izler!

Bir başka örnek. Kendisini işçi olarak hizmete sunan herkes, elbette ki, mal sahibine itaat etme ve kendisine emredileni yerine getirme yükümlülüğü altına girer. Ama kendisini hizmete sunan kişi, geçici olarak bir işi yapma yükümlülüğü aldığında, bununla kendi iradesinden asla vazgeçmiş olmaz, işverenin bir talebi ona haksız ya da aşırı göründüğünde onu terk eder. Buna karşılık fabrika, işçinin kendi iradesinden tamamen vazgeçmesini ister; belirli bir disiplin yaratır, işçiyi, zilin çalmasıyla işe başlamaya ve bitirmeye zorlar, işçiyi bizzat cezalandırma ve kendi yarattığı fabrika düzeninin ihlalinde ona para cezası verme veya ücretinde kesinti yapma hakkını kendinde görür. İşçi, muazzam bir makineli aygıtın bir parçasına dönüşür, her türlü direniş ve kendi iradesi elinden alınmış ve köleleştirilmiş olarak bir makine hâline gelmelidir.

Son olarak üçüncü bir örnek. İşçi olarak çalışan herkes, çok sık olarak işverenden hoşnutsuzdur ve ona karşı şikâyetle mahkemeye ya da resmî makamlara başvurur. Gerek resmî makamlar gerekse de mahkeme, anlaşmazlığı genellikle işverenin lehine çözerler ve onun tarafını tutarlar. İşveren çıkarları karşısında bu hoşgörü, genel bir kurala ya da yasaya dayanmaz, işveren çıkarlarının savunusunda bazen çok bazen az gayretkeş olan ve meseleyi ya işverenle dostluk ilişkileri nedeniyle ya da çalışma koşulları hakkındaki bilgisizlik ya da nihayet işçileri anlama yeteneğinden yoksunluk nedeniyle, haksız olarak işveren lehine karar veren tek tek memurların lütufkârlığına dayanır.

Bu tür haksızlıklar tek tek her durumda, işçinin işverenle anlaşmazlığına ve memura bağlıdır. Ancak fabrika öylesine bir işçi kitlesini birleştirir ve bunları o derece ezer ki, tek tek her bir durumun incelenmesi olanaksız hâle gelir. Genel kurallar konur, işçilerin fabrikatörlerle ilişkisi üzerine bir yasa, herkes için bağlayıcı olan bir yasa hazırlanır ve bu yasada işverenin çıkarlarının ilerletilmesi artık devlet iktidarı tarafından saptanır.

Tek tek memurların haksızlığının yerini yasanın haksızlığı alır. Örneğin şöyle talimatlar yayımlanır: İşe gelmeme durumunda işçi yalnızca ücreti yitirmekle kalmaz, üstelik ceza da ödemek zorundadır, buna karşılık işçiyi işten çıkaran işveren ona hiçbir şey ödemez; ayrıca işveren bu talimatnameye göre işçiyi kabalık nedeniyle işten çıkarabilir, işçi ise aynı nedenle işvereni bırakamaz; nihayet işveren para cezası verme, ücret kesintisi yapma veya fazla mesai talep etme vb. gibi birçok hak elde eder.

Bütün bu örnekler fabrikanın işçinin sömürüsünü nasıl şiddetlendirdiğini ve bu sömürüyü genelleştirdiğini, resmî bir “düzen”e dönüştürdüğünü gösteriyor. Böylece işçinin meselesi artık, istese de istemese de tekil işverenle, onun iradesiyle ve onun tarafından ezilmesiyle değil, bütün işveren sınıfının iradesiyle ve baskı sistemiyledir.

İşçi, ezilmesini tek bir kapitaliste fatura etmemesi gerektiğini, bütün girişimlerde aynı sömürü düzeni egemen olduğu için, bunun bütün kapitalistler sınıfının eseri olduğunu görür. Hatta tekil kapitalist, bu düzenden sapamaz bile. Örneğin iş zamanını kısaltmaya kalksa, mallar ona, işçileri aynı ücrete daha uzun süre çalışmaya zorlayan komşusundan, diğer fabrikatörden pahalıya patlayacaktır.

İşçi durumunu düzeltmek istese, karşısında artık emeğin sermaye tarafından sömürülmesini amaçlayan tüm bir toplumsal sistemi bulur; işçinin karşısında artık herhangi bir memurun tekil haksızlığı değil, bütün kapitalistler sınıfını kanatları altına alan ve bu sınıfın yararına genel bağlayıcı yasalar çıkaran bizzat devlet gücünün haksızlığı vardır.

Böylece fabrika işçilerinin fabrikatörlere karşı mücadelesi kaçınılmaz olarak bütün kapitalistler sınıfına karşı, emeğin sermaye tarafından sömürüsü üzerinde yükselen tüm toplumsal düzene karşı bir mücadeleye dönüşür. Bu yüzden işçilerin mücadelesi sosyal bir anlam da kazanır, yabancı emekten yaşayan bütün sınıflara karşı emekçilerin mücadelesi hâline gelir. Böylece işçilerin mücadelesi Rus tarihinde yeni bir çağ açar ve işçilerin kurtuluşunun şafağı olarak ortaya çıkar.

Peki, kapitalistler sınıfının çalışan halkın bütün kitlesi üzerindeki egemenliği neye dayanır? Kapitalistlerin elinde özel mülkleri olarak tüm fabrikalar, işletmeler, maden ocakları, makineler ve iş aletlerinin bulunması, büyük arazi parçalarına sahip olmaları –Avrupa Rusya’sının bütün topraklarının üçte birinden fazlası, sayıları yarım milyondan az olan toprak sahiplerine aittir– durumuna dayanır.

Kendileri ne iş aletlerine ne de hammaddelere sahip olan işçiler, iş güçlerini, işçilere sadece geçimleri için gerekli olduğu kadar ödeyen ve emeğin yarattığı bütün fazlalığı cebe indiren kapitalistlere satmak zorundadırlar. Böylece işçilerin harcadığı iş zamanının sadece bir bölümünü öder ve geri kalanını kendilerine mal ederler. Bir işçi kitlesinin birleşik çalışmasıyla ya da üretimin iyileştirilmesiyle meydana gelen bütün servet artışı böylece kapitalistler sınıfının payına düşer ve kuşaktan kuşağa çalışan işçiler, mülksüz proleterler konumunda kalırlar.

Bu yüzden emeğin sermaye tarafından sömürülmesine son vermek için tek bir çare vardır: İş araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, bütün fabrikaların, işletmelerin, maden ocaklarının, aynı şekilde bütün büyük çiftliklerin, bütün toplumun mülkiyetine geçirilmesi ve işçiler tarafından bizzat yönetilen, ortak sosyalist üretim.

O zaman ortak çalışmayla üretilen ürünler bizzat emekçilerin yararına kullanılacak, onlar tarafından geçim masraflarının üzerinde üretilen fazlalık ise, bizzat işçilerin gereksinimlerinin karşılanmasına, bütün yeteneklerinin tam gelişimine, bilimin ve sanatın tüm kazanımlarında eşit hakka sahip katılımlarına hizmet edecektir.

Bu nedenle de programda, işçi sınıfının kapitalistlere karşı mücadelesinin ancak bununla sona ereceği söylenmektedir. Ne var ki bu, politik iktidarın, yani hükümet erkinin kapitalistlerin ve toprak beylerinin etkisi altında bulunan bir hükümetin elinden ya da kapitalistlerin doğrudan seçilmiş temsilcilerinden oluşan bir hükümetin elinden, işçi sınıfının eline geçmesini gerektirir.

Bu, işçi sınıfının mücadelesinin nihai hedefidir, onun tam kurtuluşunun önkoşuludur. Sınıf bilinçli, birleşmiş işçiler bu nihai hedefi gütmelidir. Ancak bizde, Rusya’da hâlâ kurtuluş mücadelelerinin önünü tıkayan muazzam engellerle karşılaşıyorlar.

A-5)

Kapitalist sınıfın egemenliğine karşı bugün artık bütün Avrupa ülkelerinin işçileri, aynı şekilde Amerika ve Avustralya’nın işçileri mücadele veriyorlar. İşçi sınıfının birliği ve beraberliği yalnızca bir ülkeyle veya bir milliyetle sınırlı değildir: Çeşitli ülkelerin işçi partileri, bütün dünya işçilerinin çıkar ve hedeflerinin tam eşitliğini, dayanışmayı, yüksek sesle ilan ediyorlar. Ortak kongrelerde toplanıyorlar, tüm ülkelerin kapitalist sınıflarına ortak talepler yöneltiyorlar, kurtuluşu için çabalayan bütün birleşik proletarya için uluslararası bir bayram günü, 1 Mayıs, saptıyorlar ve bütün milliyetlerin ve ülkelerin işçi sınıfını büyük bir işçi ordusunda birleştiriyorlar.

İşçilerin bu birleşmesi, işçileri tahakküm altında tutan kapitalist sınıfının egemenliğini tek bir ülkeyle sınırlamamasıyla zorunluluk hâline gelir. Çeşitli ülkeler arasında ticari ilişkiler gittikçe sıklaşıyor ve yaygınlaşıyor; sermaye sürekli olarak bir ülkeden diğerine dolaşıyor; bankalar, sermayeyi her yerden toplayan ve ödünç olarak kapitalistlere dağıtan sermayenin bu muazzam depoları, ulusal bankalardan uluslararası bankalar hâline geliyorlar, bütün ülkelerin sermayelerini toplayıp Avrupa’yla Amerika’nın kapitalistlerine dağıtıyorlar.

Artık kapitalist girişimler kurmak için büyük anonim şirketler yalnızca bir ülkede değil, birçok ülkede birden kuruluyor; kapitalistlerin enternasyonal şirketleri ortaya çıkıyor. Sermayenin egemenliği enternasyonaldir.

Bu nedenle tüm ülkelerin işçilerinin kurtuluş mücadelesi de ancak bu mücadele, işçilerin uluslararası sermayeye karşı ortak mücadelesi olduğunda başarılı olabilir. Bu yüzden gerek Alman gerekse de Polonyalı ve Fransız işçiler, kapitalistler sınıfına karşı mücadelesinde Rus işçisinin müttefikidir; öte yandan gerek Rus gerekse de Polonyalı ve Fransız kapitalistleri onun düşmanlarıdır.

Son zamanlarda yabancı kapitalistler sermayelerini Rusya’ya aktarmaktan özellikle hoşlanıyorlar, burada fabrika ve işletmelerinin şubelerini açıyorlar, Rusya’da yeni girişimlerin kurulması için şirketler kuruyorlar. Hükümetin sermayeye karşı hiçbir yerde olmadığı kadar hayırhah ve hizmetine amade olduğu, Batı Avrupa’dakinden daha az ölçüde birleşmiş ve direnişe daha az yatkın işçiler buldukları ve işçilerin yaşam düzeyinin ve dolayısıyla ücretlerinin de çok daha düşük olduğu genç ülkenin üzerine açgözlülükle saldırıyorlar. Öyle ki yabancı kapitalistler kendi ülkeleriyle karşılaştırıldığında inanılmaz büyük kârları cebe indirebiliyorlar.

Uluslararası sermaye elini Rusya’ya da uzatmış bulunuyor. Rus işçileri de ellerini, uluslararası işçi hareketine uzatıyorlar.

A-6)

Büyük fabrikaların sermayenin emek üzerindeki baskısını nasıl son haddine dek artırdıklarından, nasıl tüm bir sömürü yöntemleri sistemini yarattıklarından, sermayeye karşı başkaldıran işçilerin nasıl kaçınılmaz olarak bütün işçilerin birleşme zorunluluğunu, bütün işçi sınıfının ortak bir mücadelesinin zorunluluğunu gördüklerinden söz etmiş bulunuyoruz.

Kapitalistler sınıfına karşı bu mücadelede işçiler, kapitalistleri ve onların çıkarlarını koruyan genel devlet yasalarıyla çatışma içine girerler. Ama birleşen işçiler, kapitalistleri tavizlere zorlayacak ve onlara direniş gösterecek durumdularsa, o zaman işçiler birleşmeleriyle aynı şekilde devlet yasalarını da etkileyebilir ve değişmelerini sağlayabilirler.

Bütün diğer ülkelerin işçileri de bunu yapıyor, ama Rus işçileri devlet üzerine doğrudan etkide bulunamıyorlar. Rusya işçileri en temel yurttaşlık haklarından yoksundur. Toplanmaları, meselelerini birlikte tartışmaları, dernekler kurmaları, kendi açıklamalarını basmaları yasaktır. Başka bir deyişle: Devlet yasaları yalnızca kapitalistler sınıfının çıkarları doğrultusunda yazılmakla kalmamıştır, işçilerin elinden, bu yasalar üzerinde etkide bulunma ve değişmelerini sağlamanın her türlü olanağını da doğrudan almaktadırlar.

Bunun nedeni, Rusya’da –ve bütün Avrupa devletleri arasında yalnızca Rusya’da– bugün de hâlâ otokratik hükümetin sınırsız iktidarının, yani bütün halk için bağlayıcı yasaları Çar’ın tek başına kendi takdirine göre çıkarabildiği ve sadece onun tarafından atanan memurların bu yasalara riayeti denetleyebildikleri bir devlet düzeninin ayakta durmasıdır.

Yurttaşlar yasaların çıkarılmasına ve tartışılmasına, yeni yasalar önerilmesine ve eski yasaların kaldırılmasının talep edilmesine her türlü katılımdan dışlanmıştır. Memurlardan hesap sorma, onların faaliyetlerini denetleme veya onları mahkemeye verme hakkından tamamen yoksundur. Devlet meseleleriyle ilgilenme hakkından bile yoksundurlar: Aynı memurların izni olmaksızın toplantı düzenlemek veya dernek kurmak onlara yasaktır.

Memurlar sözcüğün gerçek anlamında her türlü sorumluluktan muaftır; bunlar deyim yerindeyse, halkın üstünde, özel bir kast oluştururlar. Memurların sorumsuzluğu, keyfî hareketi ve halkın sesinin tamamen bastırılması, herhâlde hiçbir Avrupa ülkesinde mümkün olmayan türde memur erkinin göze batıcı suiistimallerini ve halk kitlelerinin hakkının çiğnenmesini üretir.

Böylece yasalara göre Rus hükümetinin erki tamamen sınırsız olarak gözüküyor, bir ölçüde halktan tamamen bağımsız, tüm zümre ve sınıfların üstünde olarak görülüyor. Ne var ki, eğer bu gerçekten böyleyse, o hâlde neden gerek yasa gerekse hükümet, işçilerin kapitalistlerle bütün çatışmalarında kapitalistlerin tarafını tutuyor? Neden kapitalistler, sayıları ve servetleri arttığı ölçüde gittikçe daha güçlü destek elde ediyorlar, buna karşılık işçiler artan bir direnişle ve artan bir baskıyla karşılaşıyorlar?

Gerçekte hükümet sınıflar üstü değildir, tersine bir sınıfı diğerine karşı kanatları altına alıyor, mülk sahipleri sınıfını mülk sahibi olmayanlara karşı, kapitalistleri işçilere karşı koruyor. Otokratik hükümet, eğer mülk sahibi sınıflara her türlü ayrıcalığı tanımasa ve onlara karşı her türlü hoşgörüyü göstermeseydi, böylesi büyük bir devleti yönetemezdi.

Yasaya göre hükümet, sınırsız ve bağımsız bir erki temsil etmesine rağmen, gerçekte kapitalistler ve toprak sahipleri, hükümeti ve devlet işlerini etkilemenin binlerce türüne sahiptirler. Yasa tarafından tanınmış kendilerine ait zümresel kurumları, aristokrat ve tüccar dernekleri, ticaret ve manifaktür komiteleri vs. vardır.

Seçilmiş temsilcileri ya doğrudan memur olur ve devletin yönetimine katılır –örneğin aristokrat mareşaller– ya da örneğin yasaya göre Fabrikalar Denetim Kuruluna, bu fabrika müfettişliğinin amiri makamdır, kendi temsilcilerini seçen fabrikatörler gibi, çeşitli hükümet kurumlarının üyeleri olurlar.

Ancak devlet yönetimine bu doğrudan katılımla yetinmezler. Kendi organlarında devlet yasalarını tartışırlar ve yasa tasarıları hazırlarlar; öte yandan hükümet de her fırsatta bunların görüşünü alır, şu ya da bu yasa tasarısını onlara sunar, buna ilişkin öneriler getirmelerini rica eder.

Kapitalistler ve toprak beyleri, kendi meselelerini tartıştıkları, sınıfları yararına çeşitli önlemler düşündükleri ve çiftlik sahibi aristokrasi ve “bütün Rusya tüccarları” adına yeni yasalar çıkarılması ya da eskilerinin değiştirilmesi için dilekçeler yazdıkları Tüm-Rusya kongreleri düzenlerler. Meselelerini gazetelerde ele alabilirler, çünkü hükümet, sansürle, basının haklarını ne kadar kısıtlarsa kısıtlasın, mülk sahiplerinin meselelerini ele alma hakkını gasp etmeyi düşünemez bile.

Bunlar en üst hükümet makamlarına ulaşmak için birçok hile ve yola sahiptir, alt düzeydeki memurların keyfî davranışını daha kolay görüşebilirler ve kendilerini özellikle engelleyen yasaların ve talimatların kaldırılmasını daha kolay sağlayabilirler. Ve dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar çok sayıda yasa ve kararname, hükümet tarafından, her türlü ufak tefek şeyi öngören ve gerçekten canlı her faaliyeti boğan böylesine eşi görülmedik bir polis vesayeti yoktur, öte yandan dünyanın başka hiçbir ülkesinde de burjuva kararnameler böylesine kolay çiğnenmez ve aynı polis yasaları sıradan lütufkârlık, hükümet onayı yoluyla bu kadar kolay atlatılmaz. Ve böylesine lütufkârca bir onay hiçbir zaman reddedilmez.

B-1)

Programın bu noktası, işçi sınıfının çıkarlarını temsil eden Parti’nin faaliyetinin ve tüm sınıf bilinçli işçilerin faaliyetinin neden ibaret olması gerektiğini gösterdiği için, en önemli, en temel noktadır.

Sosyalizm çabasının, insanın insan tarafından ezelî sömürüsünün ortadan kaldırılması çabasının, büyük fabrika ve işletmeler tarafından yaratılmış olan yaşam koşulları temelinde oluşan o halk hareketiyle hangi tarzda birleştirilmesi gerektiğini gösterir.

Parti’nin faaliyeti, işçilerin sınıf mücadelesini desteklemek olmalıdır. Parti’nin görevi, işçilere yardım için herhangi bir yeni moda araçlar keşfetmek değil, işçi hareketiyle bağ kurmak, onları aydınlatmak ve işçilere kendilerinin çoktan başlattıkları mücadelede yardım etmektir. Parti’nin görevi, işçilerin çıkarlarının korunması ve bütün işçi hareketinin çıkarlarının temsilidir.

İşçilerin mücadelesinin desteklenmesi ifadesini nerede bulmalıdır?

Program, bu yardımın, birincisi, işçilerin sınıf bilincinin geliştirilmesinde yatması gerektiğini söylüyor. İşçilerin işverene karşı mücadelesinin nasıl proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesine dönüştüğü hakkında daha önce konuştuk.

Bu konuda açıkladıklarımızdan, işçilerin sınıf bilincinden ne anlaşılması gerektiği ortaya çıkıyor. İşçilerin sınıf bilinci, işçilerin, durumlarını düzeltmenin ve kurtuluşlarının tek çaresinin, büyük işletmenin yarattığı kapitalistler ve girişimciler sınıfına karşı mücadele olduğunu anlamalarıdır.

Sonra işçilerin sınıf bilinci, verili bir ülkenin tüm işçilerinin aynı çıkarlara sahip olduklarını, dayanışma içinde olduklarını, bütün diğer toplumsal sınıflardan farklı yekpare bir sınıf oluşturduklarını anlamalarıdır.

Nihayet işçilerin sınıf bilinci, işçilerin, hedeflerine ulaşmak için devlet işleri üzerinde, tıpkı toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin kazanmış oldukları ve hâlâ da kazandıkları gibi, etkinlik kazanmak zorunda olduklarını anlamaları anlamına gelir.

İşçiler bütün bu anlayışları nasıl edinirler? İşçiler bunları, fabrikatörlere karşı yürütmeye başladıkları, durmadan yaygınlaşan, şiddetlenen ve büyük işletmelerin arttığı ölçüde durmadan artan sayıda işçiyi kapsayan aynı mücadelenin içinden sürekli olarak kazanırlar.

İşçilerin sermayeye karşı düşmanlığının yalnızca kendi sömürücülerine karşı kör bir kin duygusunda, ezilmesinin ve köleleştirilmesinin net olmayan bir bilincinde ve kapitalistten öç alma isteğinde ifadesini bulduğu bir dönem vardı. O sıralar mücadele, ifadesini, fabrika binalarını yıkan, makineleri tahrip eden, fabrikadaki amirlerini döven vs. işçilerin tekil başkaldırılarında buluyordu. İşçi hareketinin ilk, ilkel biçimi buydu.

İşçide öz savunma çabasını uyandıran ilk dürtü, her yerde ve her zaman kapitaliste karşı kin olduğu için, bu gerekli bir aşamaydı. Ne var ki, Rus işçi hareketi bu başlangıç aşamasını atlatmıştır. İşçilerin kapitalistlere karşı kör kininin yerine artık, işçi sınıfının çıkarlarıyla kapitalistler sınıfının çıkarlarının uyuşmazlığı anlayışı, net olmayan ezilme duygusunun yerine, kapitalist baskının araçları ve tarzı bilgisi geçmiştir.

İşçiler ezilmenin şu ya da bu türüne başkaldırıyorlar, sermayenin baskısına belirli sınırlar koyuyorlar ve kapitalistlerin açgözlülüğüne karşı direniyorlar. Kapitalistlerden öç almak yerine, tavizler için mücadeleye geçiyorlar ve kapitalistler sınıfından durmaksızın taleplerde bulunmaya başlıyorlar, çalışma koşullarının düzeltilmesini, ücretlerin yükseltilmesini, çalışma saatlerine uyulmasını talep ediyorlar.

Her grev işçilerin tüm dikkatini ve tüm çabasını, işçi sınıfının yaşam koşullarının bazen bir yanı bazen diğer yanı üzerinde yoğunlaştırıyor. Her grev bu koşulların tartışılmasına neden oluyor, işçilerin bunları doğru değerlendirmesini ve ilgili örnekte sermayenin baskısının neden ibaret olduğu ve bu baskıya karşı hangi araçlarla mücadele edilebileceği konusunda açıklığa kavuşmalarını kolaylaştırıyor. Her grev tüm işçi sınıfının deneyimini zenginleştiriyor.

Grev başarılı olduğunda, onlara işçilerin birliğinin gücünü gösteriyor ve diğer işçileri, yoldaşlarının başarısını değerlendirmeye teşvik ediyor. Başarısız olursa, başarısızlığın nedenlerinin tartışılmasına ve daha iyi mücadele yöntemlerinin aranmasına yol açıyor.

Şu sırada Rusya’da her yerde baş gösteren, işçilerin en acil gereksinimlerinin karşılanması için, tavizler için, daha iyi yaşam koşulları, ücret ve çalışma süresi için inatçı bir mücadeleye geçişinde, Rus işçi hareketinin muazzam bir ilerlemesi yatıyor. Bu mücadeleye ve onun desteklenmesine, Sosyal-Demokrat Parti ve bütün sınıf bilinçli işçiler tüm dikkatlerini yöneltmelidirler.

İşçilerin desteklenmesi, tatmin edilmesi için mücadelenin yürütülmesi gereken o en acil gereksinimlerin gösterilmesinden, şu ya da bu işçilerin durumunu özellikle kötüleştiren nedenlerin aydınlatılmasından ve çiğnenmeleri –kapitalistlerin aldatıcı hilelerinin yanı sıra– işçilerin o kadar sık sık çifte soyulmasına yol açan fabrika yasalarının ve kararnamelerin açıklanmasından ibaret olmalıdır.

Destek, işçilerin taleplerini olabildiğince berrak ve kesin formüle etmek ve kamuoyuna sunmaktan, direniş gösterme için en uygun anı seçmekten, mücadele yöntemini seçmekten, savaşan iki kampın durumunu ve güçlerini yoklamaktan ve daha iyi bir mücadele türünün bulunup bulunamayacağını araştırmaktan ibarettir. Olasılıkla koşullara göre doğrudan greve başvurulamadığı ölçüde, fabrikatöre bir mektup ya da müfettişe veya doktora çağrı biçiminde vs.

Rus işçisinin bu mücadele biçimine geçişinin, büyük bir ilerlemeye tanıklık ettiğini söyledik. Bu mücadele işçi hareketini doğru yola sokuyor ve başarısının devamı için emin bir garanti oluşturuyor.

Çalışan halk kitleleri bu mücadele içinde, birincisi, kapitalist sömürünün çeşitli yöntemlerini tanımayı ve ayırt etmeyi ve bunları gerek yasalarla gerekse de kendi yaşamsal gereksinimleriyle ve kapitalistler sınıfının çıkarlarıyla bağıntılandırmayı öğreniyorlar. Sömürünün tek tek biçimlerini ve örneklerini tahlil ederken, işçiler bir bütün olarak sömürünün anlamını ve özünü anlamayı öğreniyorlar, emeğin sermaye tarafından sömürülmesi üzerinde yükselen toplumsal düzeni anlamayı öğreniyorlar.

İkinci olarak, işçiler bu mücadele içinde güçlerini yokluyorlar, birleşmeyi ve bu birleşmenin gerekliliğini ve önemini kavramayı öğreniyorlar. Bu mücadelenin genişlemesi ve çatışmaların artması kaçınılmaz olarak beraberlik duygusunun, dayanışma duygusunun gelişmesine yol açıyor; önce belirli bir yörenin işçileri arasında, sonra bütün ülkenin tüm işçi sınıfının işçileri arasında.

Üçüncü olarak bu mücadele, işçilerin politik bilincini geliştiriyor. Çalışan halk kitlesi içinde bulunduğu sosyal durum nedeniyle, herhangi bir devlet sorunu üzerine düşünecek ne zamana ne de olanağa sahiptir. Ne var ki işçilerin günlük gereksinimlerinin tatmini için işverene karşı mücadelesi, işçileri kendiliğinden ve kaçınılmaz olarak devlet sorunlarını, politik sorunları, Rus devletinin nasıl yönetildiği, yasaların ve kararnamelerin nasıl çıkarıldığı ve kimin çıkarlarına hizmet ettiği sorusunu muhakeme etmeye iter.

Fabrikadaki her çatışma, işçileri kaçınılmaz olarak yasalarla ve devlet iktidarının temsilcileriyle de çatışma içine sokar. Bu arada işçiler ilk kez “politik konuşmalar” dinlerler; önce örneğin fabrika müfettişlerinin, fabrikatörün onları sömürmek için yararlandığı hilelerin, ilgili makamlar tarafından onaylanmış ve işçileri dilediğince ezmesi fabrikatörlerin keyfine bırakılmış kararnamelerin ruhuna tamamen uygun olduğunu ya da fabrikatör yalnızca hakkını kullandığı, devlet iktidarı tarafından onaylanmış şu ya da bu yasaya dayandığı ve bu yasaların koruması altında olduğu için, fabrikatörün uyguladığı baskının tamamen haklı olduğunu onlara açıklayan konuşmalarını dinlerler.

Müfettiş bayların politik açıklamalarını zaman zaman Bakan Bey’in işçilere, işçilerin emeğinin sırtından ceplerine milyonlar indiren fabrikatörlere karşı yükümlü oldukları “Hıristiyan sevgisi” duygularını anımsatan daha yararlı “politik aydınlatmaları” izler. Devlet erkinin temsilcilerinin bu dersleri ve işçilere bu erkin kimin çıkarlarını temsil ettiğini gösteren kendilerinin doğrudan deneyiminin yanı sıra, sosyalistlerin bildirileri ve başka aydınlatıcı yazıları eklenir, öyle ki işçiler böyle bir grevde politik eğitimlerini almış olurlar.

Yalnızca işçi sınıfının özel çıkarlarını değil, işçi sınıfının devlet içinde aldığı özel konumu da anlamayı öğrenirler. Sosyal-Demokrat Parti’nin işçi sınıfının sınıf mücadelesine verebileceği destek, bu suretle en acil yaşamsal gereksinimlerinin karşılanması için mücadelesi teşvik edilerek işçilerin sınıf bilincinin geliştirilmesinden ibaret olmalıdır.

İkinci olarak bu destek, Program’da söylendiği gibi, işçilerin örgütlenmesini ilerletmekten ibaret olmalıdır. Az önce tarif ettiğimiz mücadele mutlaka işçilerin bir örgütünü gerektirir. Gerek grevin başarıyla yürütülmesi gerekse de grevciler yararına para toplanmasının düzenlenmesi, işçi kasalarının kurulması, işçiler arasında ajitasyon yapılması, bildirilerin, açıklamaların, çağrıların vb. dağıtılması için bir örgüt gereklidir.

Polis ve jandarma takibinden korunmak, işçilerin tüm birliklerini ve bağlantılarını onlar karşısında gizli tutmak, işçilere kitap, broşür, gazete vs. sağlanmasını yoluna koymak için bir örgüt daha da gerekli hâle gelir. Bütün bunlarda yardımcı olmak, Parti’nin ikinci görevidir.

Üçüncü görev, mücadelenin gerçek hedefini göstermekten, yani işçilerin sermaye tarafından sömürüsünün nerede yattığı, neye dayandığı, toprakta ve iş araçları üzerinde özel mülkiyetin işçi kitlelerinin yoksullaşmasına hangi biçimde neden olduğu, emeğini kapitalistlere satmaya ve işçinin emeğinin, işçinin geçim masraflarının ötesinde ürettiği bütün fazlalığı onlara bedava bırakmaya nasıl zorladığı üzerine işçileri aydınlatmaktan; ayrıca bu sömürünün nasıl kaçınılmaz olarak işçilerin kapitalistlere karşı sınıf mücadelesine yol açtığı, bu mücadelenin koşullarının ve nihai hedeflerinin ne olduğu üzerine aydınlatılmasından, kısaca, bu Program’da kısaca işaret edilen şeylerin açıklanmasından ibarettir.

B-2)

İşçi sınıfının mücadelesinin politik bir mücadele olduğu cümlesi neyi ifade ediyor? Devlet işlerine, devlet yönetimine ve yasamaya etkide bulunmaya çabalamaksızın, işçi sınıfının kendi kurtuluş mücadelesini yürütemeyeceğini ifade ediyor.

Rus kapitalistleri böyle bir etkilemenin zorunluluğunu çoktan kavradılar ve polis yasalarının tüm yasaklarına rağmen, devlet erkini etkilemenin binlerce biçimini nasıl bulduklarını ve bu erkin kapitalist sınıfın çıkarlarına nasıl hizmet ettiğini gösterdik. Buradan, işçi sınıfının da devlet erki üzerinde etkide bulunmaksızın mücadelesini yürütemeyeceği, evet, hatta durumunda sürekli bir iyileşme dahi sağlayamayacağı sonucu çıkar.

İşçilerin kapitalistlere karşı mücadele içinde kaçınılmaz olarak hükümetle çatışma içine gireceklerinden söz ettik ve bizzat hükümet, işçilere, yalnızca mücadele ve ortak direnişle devlet erkini etkileyebileceklerini kanıtlamak için elinden geleni yapıyor.

Rusya’da 1885 ve 1886 yıllarında yapılan büyük grevler bunu açıkça öğretiyor. (21) İşçilerin inatçı taleplerine dayanamayan hükümet, vakit geçirmeksizin, işçileri ilgilendiren kararnameleri hazırlamaya başladı ve fabrika düzeni üzerine hemen yeni yasalar çıkardı; örneğin para cezalarının sınırlanması ve doğru düzgün ücret ödenmesi üzerine.

Aynı şekilde bugünkü, 1896, grevlerde (22) yine hükümetin hemen müdahalesini sağladı ve hükümet artık tutuklamalarla ve sürgünlerle yetinemeyeceğini ve işverenin iyiliği ve cömertliği üzerine budalaca öğütlerle işçileri lafa boğmanın –Maliye Bakanı Vitte’nin fabrika müfettişlerine 1896 ilkbaharında yolladığı genelgeye bakınız– gülünçlüğünü kavradı.

Hükümet, “birleşmiş işçilerin, hesaba katılması gereken bir güç oluşturduklarını” gördü. Bu yüzden fabrika yasalarının gözden geçirilmesine girişti ve iş saatlerinin kısaltılması sorunu ve işçilere verilecek başka kaçınılmaz tavizler üzerine tartışmak için St. Petersburg’ta fabrika baş müfettişlerinin bir kongresini topluyor.

Yani işçi sınıfının kapitalistler sınıfına karşı mücadelesinin zorunlu olarak politik bir mücadele olması gerektiğini görüyoruz. Bu mücadele gerçekten de bugünden devlet erki üzerinde etkide bulunuyor, politik bir önem kazanıyor. Ancak işçi hareketi geliştiği ölçüde, işçilerin yukarıda sözünü ettiğimiz politik haklardan tamamen yoksunlukları, işçilerin devlet erki üzerinde açık ve doğrudan etkide bulunmalarının tamamen olanaksızlığı o kadar açık ve o kadar şiddetli açığa çıkıyor, o kadar hissedilir hâle geliyor.

Bu yüzden işçilerin en acil talebi ve devlet erkinin işçi sınıfı tarafından etkilenmesi doğrultusunda birincil görev şu olmalıdır: Politik özgürlüğün elde edilmesi, yani devlet yönetimine tüm yurttaşların doğrudan, yasayla, anayasayla güvence altına alınmış katılımı, tüm yurttaşlar için toplantı özgürlüğünün, kendi meseleleri üzerine tartışma ve devlet işlerini dernekler ve basın aracılığıyla etkileme hakkının güvencelenmesi.

Politik özgürlüğün kazanılması “işçiler için en acil sorun hâline geliyor”, çünkü böyle bir özgürlük olmadan işçiler devlet işleri üzerinde etkiye ne sahip olurlar ne de olabilirler ve bu yüzden kaçınılmaz olarak haklardan yoksun, aşağılanmış, dilsiz bir sınıf olarak kalırlar.

Ve eğer hükümet, işçilerin mücadelesinin ve birleşmesinin daha yeni başladığı bugün bile, hareketin daha da büyümesini engellemek için işçilere taviz vermek için acele ediyorsa, işçilerin, politik bir partinin liderliği altında bir araya gelip birleştiklerinde, hükümeti teslim olmaya zorlayacak durumda olacaklarından, kendileri ve tüm Rus halkı için politik özgürlüğü mücadeleyle elde edecek durumda olacaklarından hiçbir kuşku duyulamaz!

Programın şimdiye kadar ele alınan bölümlerinde, işçi sınıfının bugünkü toplumda ve bugünkü devlette hangi konuma sahip olduğu, işçi sınıfı mücadelesinin hedefinin ne olduğu ve işçilerin çıkarlarını temsil eden partinin görevinin neden ibaret olduğu gösterildi.

Rusya’da hükümetin sınırsız egemenliği altında, alenî olarak varlık gösteren partiler yoktur ve olamaz; fakat başka sınıfların çıkarlarını dile getiren ve kamuoyunu ve hükümeti etkileyen politik akımlar vardır.

Bu yüzden, Sosyal-Demokrat Parti’nin konumunu netleştirmek için, kimin hangi sınırlar içinde kendisinin müttefiki olabileceğini ve kimin düşmanı olduğunu işçilerin açıkça anlayabilmesi için, onun Rus toplumundaki diğer siyasi akımlara karşı tavrı da ortaya konmalıdır. Sonraki iki program noktasında bu gösteriliyor.

B-3)

Program, işçilerin müttefiki olarak, birincisi, mutlakiyetçi, otokratik hükümetin sınırsız erkine karşı çıkan toplumun bütün katmanlarının görülmesi gerektiğini açıklıyor.

Bu sınırsız iktidar, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinde ana engel olduğu için, buradan işçilerin doğrudan çıkarının, mutlakiyete karşı her türlü sosyal hareketin desteklenmesini gerektirdiği sonucu kendiliğinden çıkar. “Mutlak” sınırsız anlamına gelir, mutlakiyetçilik, sınırsız hükümet erki.

Kapitalizm ne kadar çok gelişirse, bu memur yönetimiyle bizzat mülk sahibi sınıfların çıkarları, burjuvazinin çıkarları arasındaki çelişkiler o kadar derinleşir. Ve Sosyal-Demokrat Parti, mutlakiyetçi hükümete karşı çıkan burjuvazinin bütün tabaka ve kategorilerini destekleyeceğini açıklar.

İşçiler için burjuvazinin devlet işlerine doğrudan etkisi, rüşvetçi ve dizginsiz memurlar sürüsüne dayanan bugünkü etkisinden çok daha avantajlıdır. İşçiler için burjuvazinin politika üzerinde açık etkisi, kendisini “Tanrı’nın inayeti”yle oluşmuş olarak adlandıran ve “inayeti”ni acı çeken ve çalışmayı seven toprak sahiplerine ve yoksul ve ezilen fabrikatörlere sunan sözüm ona her şeye kadir “bağımsız” hükümet tarafından gizlenen bugünkü etkisinden çok daha avantajlıdır.

Bütün Rus proletaryasının, işçilerin hangi çıkarlar için mücadele ettiklerini görmesi için, nasıl mücadele edilmesi gerektiğini öğrenmesi için, burjuvazinin entrikaları ve niyetlerinin grandüklerin bekleme odalarında, senatörlerin ve bakanların kabul salonlarında ve halkın ulaşamayacağı hükümetin kalem odalarında gizli kalmayıp, tersine gün yüzüne çıkması ve gerçekte hükümet politikasını kimin şekillendirdiği ve kapitalistlerle toprak beylerinin neyi amaçladıkları konusunda herkesin gözünü açması için, işçilerin kapitalistler sınıfına karşı açık mücadeleye gereksinimi vardır.

Bu yüzden, kapitalistlerin bugünkü etkisini gizleyen her şey yıkılmalı, bu yüzden bürokrasiye, memur yönetimine, sınırsız hükümet erkine karşı çıkan burjuvazinin bütün ve her türlü temsilcileri desteklenmeli!

Ne var ki, mutlakiyete karşı her türlü sosyal hareketi destekleyeceğini açıklarken Sosyal-Demokrat Parti, aynı zamanda, işçi sınıfı bütün diğer sınıfların çıkarlarına ters özel çıkarlara sahip olduğu için, kendisini işçi hareketinden soyutlamadığını vurgular.

İşçiler, politik özgürlük için mücadele içinde burjuvazinin tüm temsilcilerine destek verirken, aynı zamanda, mülk sahibi sınıfların ancak geçici olarak kendilerinin müttefiki olabileceğini, işçilerin ve kapitalistlerin çıkarlarının uzlaşmaz kaldığını, otokratik hükümet erkinin ortadan kaldırılmasının işçiler için sadece kapitalistler sınıfına karşı açık ve kapsamlı bir mücadele amacıyla lüzumlu olduğunu akıllarından çıkarmamalıdırlar.

Devamla Sosyal-Demokrat Parti, ayrıcalıklı toprak soyluları sınıfına karşı başkaldıran herkesi destekleyeceğini açıklar. Toprak soyluları Rusya’da, devlet içinde ilk zümre sayılır. Onun köylüler üzerinde derebeylik kalıntıları bugün hâlâ büyük halk kitlelerini ezmektedir.

Köylüler, büyük toprak sahibi bayların, ucuz ve istekli tarım işçisi sıkıntısı çekmemeleri için hâlâ toprağa bağlı kalmaktadırlar. Köylüler bugün de tıpkı haklardan yoksunlar ve reşit olmayanlar gibi, kendi ceplerini düşünen ve köylüleri feodal toprak beyine bedelleri ya da “vergi”yi tam olarak ödemeye zorlamak ve köylülerin örneğin göç edip böylece büyük toprak sahibini dışarıdan, daha az yoksul olan ve o kadar ucuz olmayan işçi tutmaya zorlayacak biçimde büyük toprak sahibi için çalışmaktan “kaçınması”nı engellemek için, onların yaşamına karışan memurların keyfine terk edilmiştir.

Milyonlarca ve on milyonlarca köylüyü hizmete zorlayan ve onları uşaklaştıran ve onların haklarının gaspını savunan büyük toprak sahibi baylar, bu pervasızlık sayesinde devlet içinde en büyük ayrıcalıklara sahiptirler. En yüksek devlet kademeleri öncelikle toprak soylularının temsilcileri tarafından doldurulur; bunun ötesinde aristokrasi yasaya göre devlet hizmetinde ilk hakka da sahiptir.

Asil büyük toprak sahipleri saraya daha yakındırlar ve hükümet politikasını kendi yararlarına şekillendirmeyi başkalarından daha kolay ve doğrudan yapabilirler. Hükümetle yakın ilişkilerinden, devlet kasasını yağmalayıp, ister hizmet karşılığı olarak büyük toprak parçaları biçiminde olsun, ister “tavizler” biçiminde olsun, halkın paralarından milyonlarca rublelik armağan ve kazanç elde etmek için yararlanırlar.

Yeşil Yol!

Yusuf Gürsucu

Birçoğumuz Stephen King’in Yeşil Yol romanını okumuş ya da Frank Darabont tarafından sinemaya uyarlanmış olan aynı adlı filmi izlemişizdir. Romanda, Could Mountain Hapishanesi’nin E Bloku’nda idam mahkûmlarının tutulduğu aktarılır. İdam sırası gelen mahkûmlar, “Yaşlı Sparky” adı verilmiş olan elektrikli sandalyeye infaz için götürülürlerken 1 mil uzunluğunda “yeşil yol”dan geçerler.

Biz burada romanı ya da filmi anlatmayacağız elbette. Öz itibarıyla Could Mountain Hapishanesi’nde infaz edilen insanlar gibi, Karadeniz dağlarındaki ekosistem aynı isim altında yapılmak istenen bir yol ile idama mahkûm ediliyor. Bir tesadüf mü, yoksa bilerek mi Yeşil Yol adı doğayı altüst edecek bu yola verildi dersiniz? Muhtemelen ilişkisi yoktur, demagojik olduğu belli ama benzerlik şaşırtıcı.

YOLLAR!

İnsanın yaşamını sağlayan kan tüm vücudumuza damarlar yoluyla yayılır. Kapitalizmin can damarları ise yollardır. En ücra köşedeki yerleşim alanına ulaşmak ve onu sermaye birikim sürecinin bir parçası hâline getirmek için yollar kapitalizm için olmazsa olmazdır. Bu nedenle dağ başlarında yaşayan insanlara Coca-Cola’dan tutun da Nestlé çikolataya, hatta şişelenmiş suya kadar üretilen her şeyin ulaşması istenir. Karadeniz dağlarında yaylalara çıkan insanlara kapitalizmin ürettiği her nesne zaten ulaşıyor fakat yollar aynı zamanda hammadde amaçlı madenler, turizm yatırımları vb. işler için de gerekli olan temel fonksiyondur.

ABD’de “altına hücum” döneminde yapılan tren yolları ve kara yolları, kapitalizmin yol hikâyelerinin başlangıç noktası açısından önemli örneklerdir. Tarihteki İpek Yolu gibi örnekler ise sadece ticaret amacıyla inşa edilmişti. Tabii ki yolların birçoğu bizleri çok da rahatsız etmez. Ancak günümüzde kapitalizmin yaşamın her alanını metalaştırma adımları artık ekolojik bir krize neden olmaktadır. Dağlar, ormanlar, tarım toprakları, sular ve doğada yaşayan birçok canlı türü, sermayenin bitmek tükenmek bilmez açgözlülüğüne kurban edilmektedir.

Konumuz olan Karadeniz Bölgesi de son dönem yapılmak istenen binlerce HES ile saldırı altındaydı. Bu saldırılar dur durak bilmiyor ve büyüyerek devam ediyor. “Turizm alanları açacağız” ve “bölge halkına yeni gelir alanları yaratacağız” propagandası ile gerçekleştirilmeye çalışılan 2600 km uzunluğunda ve dağların ortalama 2000 metre yüksekliğinde inşa edilmek istenen yollar gerçekten bu amaca mı hizmet edecek?

Velev ki bu amaçla yapıldığını düşünelim. Tüm su varlığı HES vb. yollar ile boru içine alınıp doğadan koparılırken bu gerçekleşen talanı görmeye kaç tane yerli ya da yabancı turist gelir sizce? Evet, bazı bölgelerde büyük sermaye sahibi şirketler turizm amaçlı tesisler kurmak isteyeceklerdir ve istiyorlar da. Bu tesislerin varlığı bile ekosistemi yok etmeye yetecek girişimlerdir.

Uludağ buna örnektir. Üzerine yapılan oteller, kayak pistleri ve telesiyejler ile Bursa’dan oteller bölgesine kadar uzanan otoyol ve teleferik hattı Uludağ’ın tüm ekosistemini yok etmiştir. Yıllar boyu yapılan tahsislerle Uludağ’ın tüm su kaynakları su şirketlerine peşkeş çekilmiş durumdadır. Erikli su şirketi ise en büyük 500 sanayi şirketi içinde kendine yer bulmuştur.

Turizm amaçlı bile olsa Karadeniz’de yapılmaya başlanan Yeşil Yol asla kabul edilemez. Turizm adı altında sözde bölge halkına refah getireceklerini söyleyenler yalan söylemektedir. Asıl hedefleri asla ve asla turizm değil; maden şirketlerine, üretim süreçlerini kolaylaştıracak bir talan yolu açılmaktadır.

KARADENİZ DAĞLARI VE MADENLER!

Aşağıda MTA’dan alınmış bir harita ile yapmak istedikleri Yeşil Yol güzergâhı var. Bu haritalara bakınca her şey çok net biçimde gözler önüne serilmektedir.

Yeşil Yol haritası ile maden rezerv sahalarını üst üste koyun, gerçek daha net görülecektir. Altın, bakır, demir, krom, çinko vb. birçok maden sahası haritada işaretlenmiş. Bu haritada olmayan Giresun Şebinkarahisar’daki uranyum maden sahasını da ekleyelim. MTA’nın Şebinkarahisar’da 300 ton kapasiteli uranyuma rastladığı basında yer almıştı. Alttaki haritada uranyum ve diğer madenlerin yerleri gösteriliyor.

MTA sitesinde yer alan bilgiye göre işaretlenmiş alanlarda bugüne kadar yaklaşık 227 bin metre sondaj yapılmış. Yine MTA sitesinde 54 bin 644 km²’lik bir alana sahip bölgenin sınırları içinde yer alan 1:25000 ölçekli 459 adet paftanın jeoloji haritası yapılmış ve maden prospeksiyonunun tamamlandığı bilgisi de yer alıyor.

Kamu harcamaları ile yapılan sondaj sonuçları şirketlerle paylaşılıp lisans alanları yaratılmakta ve bu alanlar şirketlere tahsis edilmektedir. 16.06.2012 tarih ve 28325 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 2012/15 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile kamu kurum ve kuruluşlarının sahip oldukları taşınmazların kullanımı ve bu çerçevede yeni maden ruhsatları Başbakanlık iznine bağlanmıştı. Bu durum madenlerde hem yandaş şirketleri korumakta hem de madenlerin tekelleşmesi sürecini sağlamaktadır. Aynı zamanda bu lisansları verenler bu süreçlerden ciddi anlamda nemalanmakta. Ayrıca son çıkan maden yasası ile çıkarılan madenin Türkiye’de işlenmesi hâlinde yüzde 2 olan devlet payı yüzde 1’e düşürüldü.

MTA, Doğu Karadeniz Bölgesi’nin Romanya, Bulgaristan, Türkiye üzerinden Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve İran’a ve oradan Himalayalar’a kadar uzanan yaklaşık 7000 km uzunluğundaki “Maden Provensi” içinde yer aldığını belirtmekte. Ayrıca bölgenin, dünyanın sayılı, Türkiye’nin ise en önemli maden kuşağı özelliğinde bir bölge olduğu vurgusu yapılıyor.

MADENLER Mİ, YOKSA DOĞAL YAŞAM MI DAHA DEĞERLİ?

Bu soruya yanıt vermek zorundayız. Kalkınma masalları ile kalkınanın sadece sermaye olduğunu biliyoruz. Türkiye’nin tüm bölgelerinde kalkınma ajansları, sermayenin ihtiyaç duyduğu her türlü iş için ön araştırmalar ve yeni yeni alanlar yaratmak üzere bir işlev üstlenmiş durumdadır.

Örneğin Doğu Karadeniz’de “organik tarım”ı desteklerken aslında bölgenin can damarı olan çay tarımını bitirmeyi hedeflemektedir. Organik çay üretimi amacıyla bölgede birlikler oluşturulmasını sağlarken, geniş anlamda çay üretimini enerji üretimi ve maden sahalarına kurban ediyorlar. Bölgede üretilen çayın en büyük alıcısı Çaykur’dur. Çaykur geçtiğimiz yıllarda “Enerji Dairesi Başkanlığı”nı kurdu. Amacı, kurutulmuş çayın pelet hâline getirilmesi durumunda linyit kömürünün iki misli bir enerji ürettiğinin tespitini yapmaktı. Kurutulmuş çayın pelet hâline getirilmesiyle termik santrallerde yakıt olarak kullanılmasının peşine düşmüş durumdalar.

Yaş çay fiyatlarını gün geçtikçe geri çeken Çaykur’un, bölge halkının çay tarımından uzaklaştırılmasını sağlamayı amaçladığını düşünmek durumundayız. 2011 yılında Türkiye Enerji Tarımı Araştırma Merkezi’nin Karadeniz Bölgesi’nde kurulduğunu da anımsayalım. Çay üretiminin kısıtlı bir oranı organik üretime bağlanıp, kalan kısmın tamamının bir süre sonra bu işte kullanılacağını ve sonrasında enerji tarımı için daha uygun olan farklı bitkilerin de bölgeye geleceğini şimdiden görmek mümkün.

Bugün Türkiye’de tüm sermaye grupları enerji yatırımlarına ve maden işletmeciliğine soyunmuş durumda. Sermaye birikimlerinin yeniden değerlendirilmesi için çok kârlı işler hâline gelen bu alanlara birikimlerini kaydırmaktalar. AKP Hükümeti’nin temel ekonomi politikalarını enerji ve maden üzerine kurguladığını görebiliyoruz. Yeşil Yol sermaye çevreleri için bir ön çalışma, bir “talep yaratma” işidir. Enerji yatırımları da bakanlık eliyle aynı yol ve yöntemle hayata geçirilmektedir.

Enerji Piyasası Kanunu ile tamamen piyasalaşan elektrik üretimi ve dağıtımı, AB ve diğer komşu ülkelerle sağlanan enterkonnekte sistem ile entegre edilmiş durumdadır. İnanılmaz büyük bir pazar sermaye için yaratılmıştır. Hükümetin en büyük gücü hayata geçirdiği bu politikalardır. Hem enerji hem de madenler üzerinde kurguladığı politikalarla emperyalist kapitalizmin desteğini de büyüterek kendine bağlamaktadır.

Önemli bir süreçten geçiyoruz. Bir karar vermek zorundayız. Tüm bu yaşananları, enerji üretimi ya da madenler için doğal yaşamın yok edilmesi pahasına gerçekleşmesini asla kabul edemeyiz. Bütün bunlar insan için geri dönülmez bir yok oluşu hazırlarken, her geçen gün birçok canlı türün soykırımına neden olunmaktadır.

BU POLİTİKALARIN SONUÇLARI!

Enerji yatırımları da maden yatırımları da doğal yaşam alanlarını yok eden bir özellik taşımaktadır. Bu yatırımların tamamı ya tarım alanları üzerine, ya su havzalarına, ya ormanların içine ya da koruma alanları olan sit alanlarının üstüne yapılmaktadır. Suların tamamı enerji üretim süreçlerinde kullanılmak üzere doğadan koparılıp kontrol altına alınmaktadır. Artvin Cerattepe altın madeni de yine koruma alanlarının, ormanların ve suların yok olmasına neden olacak, geri dönülmez bir yöntemle, yani siyanürle kirletilecek bir biçimde hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Tüm madenler benzer alanlar üzerinde ve halkın yoğun tepkisine rağmen polis ve jandarma baskısı ile inşa edilmektedir.

NASA geçtiğimiz günlerde 2090 yılı projeksiyonunu paylaştı. 2090 yılına geldiğimizde temmuz ayı dünya ortalama ısısının gündüz 45 derece, geceleri ise en yüksek ısının -10 derece olacağı öngörülmüş. Dünya ortalaması içinde bulunduğumuz coğrafyada çok daha kötü koşulların olacağı bugünden belli. Ortadoğu’nun en büyük problemi olan su ve dolayısıyla kuraklık artık had safhaya varmışken, bölgede yaşanan vahşetin temel nedeni su rezervlerine yine enerji amacıyla sahip olmak istemeleridir. Kaya gazı ve kaya petrolü üretimine hazırlık içinde olduklarını ve bu nedenle emperyalist kapitalizmin bölgeyi yeniden dizayn etmeye girişmesinin temel nedenlerinden birinin bu üretimler olacağını düşünmeliyiz.

Bu süreçlerin sonuçları açlık, sefalet ve çok yoğun göçlere neden olacaktır. Bugün insanların gemilerle ve küçük teknelerle, büyük çoğunluğunun ölümü ile biten göçlerinin ardındaki temel neden savaşlar gibi görünse de, asıl nedenin ekolojik yıkımın yarattığı “iklim göçleri” olduğunu görebiliyoruz. Bu durumun yakın gelecekte büyüyerek devam edeceği ise bir sır değil.

AKP Politikalarına Karşı Barış Bloğu ile Dayanışma

Türkiye’de barış için mücadele eden kardeşlerimize;

Biz, Tunus Halk Cephesi’nin liderlerinden Muhammed Brahimi’nin suikastla öldürülmesinin ikinci yıl dönümü için Tunus’ta toplanmış ilerici Arap partilerinin ve şahsiyetlerinin temsilcileri olarak, IŞİD tarafından Suruç’ta gerçekleştirilen, 31 gencin öldüğü ve yüzün üstünde kişinin yaralandığı saldırıyı esefle öğrendik. Sonrasında Davutoğlu Hükümeti, Barış Bloku’nun pazar günü gerçekleştireceği barışçıl mitingi yasakladı ve öğretmenler sendikasının merkezini işgal etti.

Şehitlerin ailelerine başsağlığı diliyor ve Türkiye halkına elemimizi ve üzüntümüzü belirtiyoruz.

Türkiye’deki Barış Bloku’nun mücadelesiyle dayanışma içerisindeyiz. Barışçıl gösterisinin yasaklanmasını kınıyoruz.

Bizler, Arap halkları olarak, Türkiye’de ve komşu ülkelerde yaşayan kardeşlerimizin demokratik, özgür ve savaşsız bir geleceğinin olması gerektiğini düşünüyoruz.

Davutoğlu Hükümeti’ni istibdat rejiminden ve halklara karşı uyguladığı baskıdan vazgeçmeye ve komşu devletlerin işlerine karışmamaya davet ediyoruz.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nden Kürtlerin, Arapların ve diğer halkların hukuklarına saygı göstermesini bekliyoruz.

Safların IŞİD’e karşı mücadelede sıklaştırılması için çağrı yapıyoruz.

Yaşasın halkların kardeşliği!

İmzacılar

Ulusal Demokratik Birlik Partisi / Tunus
İşçilerin Solcu Birliği / Tunus
Hürriyet ve Gelişme İçin Halk Partisi / Tunus
Arap Merkez Partisi / Tunus
Kutup Partisi / Tunus
Halk Akımı Hareketi / Tunus
Halk Cephesi / Tunus
Tunus Emekçileri Partisi / Tunus
Libya Gençleri Ulusal Birliği / Libya
Dayanışma ve İletişim İçin Uluslararası Arap Birliği / Lübnan
Halk Hareketi / Lübnan
Suriye Ulusal Toplumsal Partisi / Suriye
Demokratik Yaklaşım Partisi / Fas
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi / Filistin
Mısır Halk Akımı Hareketi / Mısır
Demokratik Nasırcı Parti / Mısır
Dr. Mejdi Zabel / Mısır
Sol Parti / Fransa

Tunus Deklerasyonu

Tunus Halk Cephesi

Halk Cephesi, Tunus Halk Hareketi Başkanı ve Cephenin liderlerinden Hac Muhammed Brahimi’nin suikasta kurban gitmesinin ikinci yıldönümü münasebetiyle Tunus’un başkentinde toplanan Arap Dünyası’nın önemli parti ve şahsiyetlerine aşağıdaki mevzuları arz etmeyi önemli görmektedir.

1- Arap Dünyası’ndaki gelişmeler normal gelişmeler ve daha önce devam eden sorunlardan ibaret değildir. Söz konusu gelişmeler Sykes-Picot (1916) Anlaşması’ndan sonraki en tehlikeli dönemdir. Bu dönem, bir yandan halkların intifada yoluyla kurtuluş iradesinin, diğer yandan da sömürgeci ve gerici güçlerin bu intifadayı boşa çıkarma çabaları, iç savaş ve terör kullanılarak Arap Dünyası’nı mezhepsel bağlamda ayrıştırma çabalarının çarpışmasıdır. Arap Dünyası’ndaki bu bölünme çabalarını yürüten sömürgeci güçlerin başında ABD, Siyonist İsrail ve bölgedeki ultra gerici güçler gelmektedir. Diğer yandan Libya, Suriye, Irak ve Yemen’de doğrudan askerî müdahaleler yaşanmıştır. Gerici hareket ve gruplar kendilerini Büyük Ortadoğu Projesi’nin gerçekleştirilmesi için adıyorlar.

2- Gerici iç savaş kampanyalarının hedefi; ulusal devletlerin mezhepsel ve ırksal bağlamda bölünmesi, ekonomik, bilimsel, sosyal ve kültürel bütün kazanımların ortadan kaldırılması, Arap ulusunun kültürel belleğinin yok edilmesi, halkların özgürlük, sosyal adalet, demokrasi ve ulusal egemenlik arzuları karşısında bozgunculuğun yaygınlaştırılması, Filistin merkezli Arap davasının parçalanması ve Arap dünyasının zenginliklerinin sömürülmesidir.

3- Bu tehlikeli döneme karşı koyabilmenin tek yolu, mücadele ve devrimci-yurtsever-ilerici Arap güçlerinin direnişi ve bu güçlerin geniş kapsamlı bir Halk Cephesi içerisinde kenetlenmesidir. Bu yolda başarılı bir şekilde, Arap halklarının umutlarını ve emellerini gerçekleştirebilecek bir ilerleme projesi etrafında birleşmesinin garantisi de aşağıdaki hedeflere bağlıdır:

a- Ulusal kurtuluş için mücadele etmek, her türlü yabancı müdahaleye karşı koymak, Arap Birliği’nin ulusal egemenlik ve bağımsızlık bağlamında sağlanması için çalışmak ve bu hedefleri gerçekleştirmek için verilen çabaları desteklemek.

b- Siyonizm’e karşı Filistin’in kurtuluşu için direnişi stratejik bir seçenek olarak desteklemek.

c- Mezhepçi-tekfirci projeyi, sömürgeciliğin ve Siyonizm’in Arap dünyasının varlığını tehdit eden başka bir yüzü olarak ele almak.

d- Vahşi kapitalizme, liberalizme, sömürgeci devletlerin ve finans kuruluşlarının ve bölgedeki vekillerinin her türlü hegemonya çabalarına karşı gelmek, bunlara karşı halkların mücadelesini birleştirmek ve aynı durumda olan başka halklarla uluslararası alanda bağlantı kurmak. Farklı kıtalarda, Latin Amerika, Avrupa ve diğer bölgelerdeki zafer ve kazanımlar tek kutuplu dünyanın sona erdiğini işaret etmektedir.

e- Her türlü sömürgeciliğe, Siyonizm’e, ırkçılığa ve Arap gericiliğine karşı mücadele etmek, ulusal kurtuluş hareketlerinin yanında olmak ve insani davaları desteklemek.

f- İnanç, ırk, cinsiyet ve kültürel olarak her türlü ayrımcılığa karşı gelmek, yönetimin özgür ve nezih seçimlerle belirlenmesini ve güçler ayrılığını garanti altına almak.

g- Halkların doğal zenginlikler üzerindeki egemenliği bağlamında sosyal adaleti gerçekleştirmek ve herkes için onurlu yaşamı hâkim kılmak.

h- Arap Dünyası’nın kültürel ve medeniyet kimliğine saygı göstermek ve bunu hoşgörüsüzlüğe, nefret ve ayrımcılığa karşı eşit etkileşim bağlamında geliştirmek.

i- İnsani bir zeminde yurtsever-ilerici güçlerle ortak bir şekilde hareket etmeye inanmak ve demokratik diyaloğu ihtilafların çözümü için tek yol olarak ele almak.

Bu deklarasyonu kabul eden Arap partileri, örgütleri ve şahsiyetleri, ulusal ve uluslararası mücadelenin somut hedefleri için birlikte çalışmayı taahhüt etmektedir.

Ulusun şehitlerine şan ve ölümsüzlük!

Halkların geleceği için ileri!

25 Temmuz 2015, Tunus

Halk Cephesi ve Tunus’ta Devrimin Yolu*

Hamma Hamami

Arapçadan çeviren: Demir Çalışkan

Küresel koşulların gelişimini takip eden herhangi biri için, devrimci solun bugün karşı karşıya kaldığı en temel sorunun nesnel faktörlerle öznel faktörler arasındaki boşluğu doldurmak olduğunu idrak etmesi zor değil. Bu da öznel faktörlerin nesnel faktörlerin gereksinimlerinin seviyesine gelebilmesi için yükselmesi anlamına gelmektedir.

Kapitalist sistemin tekrar eden krizleri, değişimin nesnel gerekliliğini ortaya koymaktadır. Burjuvazi artık insanlığı ileriye götürecek güçte değildir. Aksine inşa ettiği uygarlık, yeni bir insani uygarlık inşa etmek için yıkılmaya mahkûm duruma geldi. Sömürüye, zulme, savaşa ve yıkıma dayanmayan yeni bir uygarlık. Ancak bütün sorun öznel faktörlere dayanmaktadır. İnsanlık tarihinde belli bir süre sonra nesnel koşulların değişimler ve devrimci altüst oluşlar için olgunlaşması, bu değişimlerin veya altüst oluşların otomatik bir şekilde oluşacağı anlamına gelmez. Eğer öznel faktörler de mevcut değilse, egemen sınıf, ezilen sınıfların cesetleri üzerinde de olsa yönetimde kalmaya devam eder.

Yine insanlık tarihinde değişimin veya devrimci altüst oluşların herhangi bir durumda başarıya ulaşması, bunun kalıcı ve nihai bir başarı olduğu ve bu durumun geri dönüşünün olmadığı anlamına gelmez. Bu yüzden tarihsel olarak değişimin projesini taşıyan sınıf, duyarlılığa ve örgütlülüğe sahip olmalıdır. Bunun yanı sıra, bu değişim projesini gerçekleştirebilmek için belli bir gücü taşıyor olması, bu gücü de koruyup geliştirmesi gerekmektedir.

Burjuvazi için söylenebilecek her şey, işçi sınıfı için de söylenebilir. Zira 20. yüzyılda kapitalizme karşı mücadelenin liderliğini ve sorumluluğunu üstlenen bu sınıf, Rusya ve birkaç ülkede daha devrim yapma imkânına ulaştı. Yine sosyalizmin inşasında önemli adımlar attı. Ancak, bu inşanın farklı alanlarda sürdürülmesinde ve geliştirilmesinde, yabancılaşmanın sosyolojik, ekonomik ve ideolojik gibi bütün çeşitlerinin ortadan kaldırılması yönünde ileriye taşınmasında başarısız olmuştur. Aynı zamanda, geri çekilmesine ve burjuvazinin işçi sınıfı üzerinde yeniden egemen olmasının önünü açmasına neden olacak hatalar işlemiştir.

Kapitalizmin kazandığı zaferler ve sosyalist deneyimler karşısındaki başarıları; onu, kaçınılmaz sonunu hatırlatan krizlerden kurtarmaya yeterli olmadı. Aynı şekilde onu, kölelik veya feodalizm gibi insanlık tarihinin herhangi bir dönemi gibi bir geçiş dönemi olmaktan kurtarmaya yeterli değil. 2008 yılından beri kapitalist sistemi sallayan krizler, onun temel çelişkilerini aşmada yetersiz olduğunu ve bu krizlerin kapitalizm sona ermeden bitmeyeceğini bir kez daha göstermiştir. Bu da sosyalist dönüşümü bir kez daha gündeme getirerek, sosyalizmin Sovyetler’in ve Doğu Bloku’nun çöküşüyle beraber tamamen yıkıldığını ve insanlığın buna ihtiyacı olmadığı savlarını yalancı çıkarmıştır.

  1. yüzyıldaki sosyalist deneyimlerin başarısızlığını kapitalist sistemin çelişkilerini çözmek ve toplumu ileriye götürmek için nesnel bir gerçeklikmiş gibi ele almak, değişik unsurlar arasında kasıtlı bir karışıklığı temsil etmektedir. Daha açık bir şekilde söylemek gerekirse, sosyalizmin nesnel zorunluluk olması birinci durumdur. İnsanların bunu gerçekleştirmesinde başarılı olması ise ikinci bir durumdur ve bunlar karıştırılmamalıdır. Burjuvazinin bunu kasıtlı olarak çarpıtmaya çalışması da onun nesnel varlığı ve üretim ilişkilerine dayanan bir sınıf olarak insanın gelişimini esas alan yasaları reddetmesinden kaynaklanmaktadır.

Sosyalizm, insanların hayalleri ve dilekleriyle alakalı olmayan, aksine, kapitalist üretim tarzının nesnel çelişkilerinin dayattığı nesnel bir zorunluluktur. Bu çelişkilerin başında da üretim araçlarının özel karakteri ile üretimin toplumsal karakteri arasındaki çelişki gelmektedir. Bu nesnel çelişkileri sosyalizm üzerinden toplumsal devrimlerle kararlı ve doğru bir şekilde çözme meselesine gelecek olursak, bu durum, işçi sınıfının kapitalizmle mücadeledeki önderlik yeteneği ve insanlığı kapitalizmin vahşiliğinden çıkarıp, eşitlik, sosyal adalet ve özgürlüğe dayanan nitelikli bir dönem inşa etmekle alakalıdır.

Başka bir deyişle, insanın, nesnel gerçekliğin temel çelişkilerinin gerektirdiği değişimleri ve devrimleri gerçekleştirmedeki başarısızlığı ve söz konusu devrimleri koruyamaması, kesinlikle değişimin veya devrimlerin istenmediği ve bunun nesnel bir zorunluluk olmaktan çıktığı anlamına gelmez. Burada, işçi sınıfı bunu gerçekleştirmek için yeterli şartları nihai bir şekilde toplamış değil. Ve buna olan ihtiyaç, ilgili sınıf öznel olarak bunu gerçekleştirmede yetersiz kaldığı müddetçe devam edecektir.

Dolayısıyla burada asıl olan, öznel faktörlerle nesnel faktörlerin üzerindeki tutarlılıktır. Bu da bugün keskin bir şekilde gündeme gelmektedir. Devrimci sol veya Marksist-Leninist hareket, değişim için gerekli olan nesnel gerçekliği karşılamaktan uzaktır. Devrimci sol, bugün onu tekrar yükseltecek birçok işaret olmasına rağmen halen teorik olarak zayıftır ve gelişmeleri anlayamamaktadır. Bu reel gelişmeleri de devrimci bir taktik ve stratejik programa sokamamaktadır. Aynı zamanda işçi sınıfının uzun tarihi boyunca elde ettiği büyük kazanımlardan yararlanamıyor. Çoğunlukla da devrimci sol arasında bir birlik de mevcut değil. Bu da acilen çözülmesi gereken bir durumdur.

ÖZNEL FAKTÖRLERİN NESNEL FAKTÖRLERLE İLGİLİ BAŞARISIZLIĞINI GİDERMEK İÇİN HALK CEPHESİ

2012 Ekim’inde Halk Cephesi’nin kurulması, Tunus’ta sol güçleri birleştirme konusunda öznel arzuları yerine getirmek amacıyla değil, aksine Tunus Devrimi’nin eksikliğini gidermek için nesnel ihtiyaca acil bir yanıttır. Bu eksiklik, Tunus Devrimi’nde yolun ortasında duran ve gerici güçlere toplum üzerindeki siyasal ve ekonomik hegemonyasını sürdürme imkânı veren öznel faktörlerin nesnel faktörlerle ilgili başarısızlıklarıdır. Zeynel Abidin Bin Ali’nin yönetimi terk etmesi ve yurtdışına kaçmasını sağlayan, emekçi kesimlerle baskıya, fakirliğe karşı ayaklanan halk kesimleri, kendisini stratejik programlarla, devrimci taktiklerle donatarak bilinçli bir harekete dönüştürecek merkezi bir ulusal liderlikten yoksundu.

Bu durum, bazı gerici ve fırsatçı güçlerin, devrimi sahiplenmek ve devrimci-ilerici-demokratik güçlerin devrime olan katkılarını ve devrimde ödedikleri bedelleri yok saymak için iddia ettiği gibi tamamen yok değildi. Aksine, bu duyarlılık ve örgütlülük sınırlıydı. Tunus’ta olayların Sidi Buzi’de ilk defa başlamasından itibaren, her alanda ve her tarafta, devrimci sol, işçi partisi ve diğer ilerici demokratik ve solcu muhalif güçler ile Tunus İşçi Birliği mensubu direnişçiler ve hukukçular ayaklanmaya katıldı. Birçok yerde bu güçler ayaklanmaya önderlik ederek, ona devrimci-ilerici-demokratik bir nitelik kattı. Aynı zamanda, devrimin asıl sloganı olan “iş, özgürlük, onur” sloganını bu güçler yükseltti. Ancak olayları yönlendirebilecek ve bütün devrimlerde asıl sorun olan iktidar sorununu halkların yararına ve onun hedeflerini gerçekleştirebilecek şekilde çözebilecek yeterlikte ulusal düzeyde bir liderlikten yoksundu.

İşte Halk Cephesi, bu boşluğu doldurmak, devrimci hareketin kök salmasını sağlamak, halk ve emekçi kesimleri devrimin hedefleriyle paralel bir program çerçevesinde birleştirmek ve sosyal, demokratik bir Cumhuriyet kurmak için ortaya çıktı. Halk Cephesi, halkın çıkarlarının duyarlı tercümanı olmak ve ona liderlik etmek için, öznel faktörlerle nesnel faktörler arasındaki boşluğu gidermek için kuruldu.

ZOR GÖREV

Halk Cephesi’nin kuruluş görevi çok kolay olmadı. Aralarında Marksist ve milliyetçi hareketlerin de olduğu, hizipçi zihniyetin uzun yıllardır bırakmış olduğu mirasın üstesinden gelmek zaruriydi.

Şükrü Belayid bu konuyla ilgili şöyle diyor:

“Eskiden solcu hareketlerde nasıl ayrışacağımızı öğrendik. Ancak nasıl birleşeceğimizi öğrenemedik. İçimizden biri başka bir sol hareketteki bir arkadaşıyla uzlaşırsa, hata işlemiş gibi görünürdü. Bu yüzden sürekli ayrışmış bir şekilde kalmak doğaldı. Bugün ise nasıl birleşeceğimizi öğrenme sırası geldi. Bizi birleştirecek sebeplerin ayrıştırıcı sebeplerden daha fazla olduğunu idrak etme vakti geldi.”

Bütün bunlardan çıkarılacak sonuç, devrimci güçler ayrışma ve kendi arasında çatışma üzerine kurulu anlayışı terk etmeli ve birlik üzerine kurulu bir anlayış takınmalıdır. Tabii ki bu herhangi bir birlik değil, aksine ilkeler üzerine kurulu ve halk hareketini geliştirecek ve stratejik hedefleri gerçekleştirebilecek bir birliktir. Bu birlik, “davanın esas sahibinin halk olduğu ve halkın aktif katılımı olmadan değişimin olmasının bir hayalden ve evhamdan ibaret olduğu” yönünde bir tutum takınmalıdır.

Gençlik, sendika, hukuk, kadın ve kültürel mücadele alanı Marksist güçlerle milliyetçi güçleri bir araya getirdi. Yine aynı şekilde diktatörlük mahkemeleri, siyasi baskı ve hapishaneler onları birleştirdi. Ancak bu güçler, her zaman için bir çatı altında birleşmeyi reddetti.

2011 SEÇİMLERİ

Kurucu Ulusal Meclisi’nin ortaya çıkmasıyla sonuçlanan 23 Kasım 2011 seçimleri, birbirleriyle yarışan ve bölük pörçük bir şekilde seçimlere giren partilerde bir şok etkisi yarattı. Sonuç bu partiler açısından bir başarısızlıktı ve toplamda 6-7 koltuk kazanabildiler. Ancak o dönemde seçimlerin uygulandığı sisteme göre, birleşik bir şekilde seçime girselerdi bunun iki katı koltuk kazanabilirlerdi. Seçimlerdeki bu başarısızlık, çıkarların örtüşmesi açısından birbirlerine daha çok bağlı olan ve uluslararası sömürgeci güçler tarafından desteklenen gerici güçlere bu seçimleri kazanma ve dini bir görünümle yeni bir istibdat rejimi yaratma fırsatı verdi. Ancak yeni durum ve bunun gereksinimleri, Halk Cephesi’nin kuruluşunun 2012 Ekim ayına kadar, yani Kurucu Meclis seçimlerinin sonrasına ertelenmesine neden oldu.

Tecrite dayanan geçmişin izlerinden kurtulmak kolay değil. Ancak geçmişle bu bağı kesmek ve cepheye “herkesin evi” ve “ortak parti” şeklinde yeni bir bakış açısıyla bakmak zaruriydi. Bunun yanı sıra “ortak partinin” esaslarının, ülkenin yaşamakta olduğu devrimci durumun şartlarına uygun olması gerekiyordu. Aynı zamanda, halkın talepleri doğrultusunda gerçekleştirilebilecek bir strateji bağlamında olması gerekiyordu. Doğal olarak bu konuyla ilgili bütün noktalarda dengeyi koymak kolay değildi.

CEPHENİN ZEMİNİ

Cephenin zemini, yapılan tartışmalar sonucunda, halkın devriminin hedeflerini gerçekleştirmesi, iç ve dış gerici güçlerin devrimin eksikliklerinden faydalanıp devrimi boşa çıkarma çabalarına karşı koyabilmesi için bağımsız bir yol etrafında şekillendi. Bu çerçevede zeminin ilkeleri de belirlenerek cephenin faaliyetlerinin hedefleri de ortaya kondu. Bu hedefler de, devrimci yolu korumak ve geliştirmek, devrimin garantisi olan güçler arasındaki dengeyi koymak ve iktidar sorununu halkın çıkarına uygun bir şekilde çözmek. İktidar sorunu bütün devrimlerde temel ve merkezi bir sorundur. Tunus’ta da Bin Ali’nin devrilmesinin ardından bu sorun; bir yandan halk, devrimci güçler ve ilerici güçler arasında, diğer taraftan da yenilikçi ve dini bir görünüm altında gerici kesimlere hizmet eden gerici güçler arasında devam etti.

Bu temelden yola çıkarak Halk Cephesi genel hedeflerini şu temeller üzerine konumlandırdı: Ülkenin bağımsızlığını güçlendirecek, bağımsız ve ulusal bir ekonomi modelinin temellerini atacak, ülkenin bütün zenginliklerinin üzerinde halk egemenliğini tesis edecek, zenginliklerin adil bir şekilde paylaşılmasını sağlayacak ve halkın eğitim, çevre, kültür ve sağlık alanlarında maddi ve manevi bütün ihtiyaçlarını karşılayacak, demokratik ve laik bir cumhuriyet kurmak.

KARMAŞIK KOŞULLARDA ZOR GELİŞMELER

Birleşmenin sonuçları doğrudan bir şekilde görüldü. Halk Cephesi’nin kuruluşu ile değişik devrimci ve ilerici güçler arasında yeni bir ruh oluştu. Bu da hem hareketin merkezinde hem de çevresinde örgütlenme rağbetini kuvvetlendirdi. Özellikle Nahda Hareketi’nin seçimlerdeki başarısının ve ülkeyi İslamlaştırma adı altında faşizme doğru sürüklemesinin ardından oluşan karamsarlık ve hayal kırıklığından sonra yeni bir umut doğdu. Bundan sonra Halk Cephesi etkili bir güç haline geldi. Bu yüzden Halk Cephesi’ni ve liderlik kadrosunu kuşatma ve onları halkın gözünde şeytanileştirme ve marjinalleştirme çalışmaları başladı. Bu da tamamen devrimi başarısızlığa uğratmak ve devrimi sonuna kadar taşıyabilecek olan kadronun önünü kesmek amacını taşımaktadır.

Birleşik Demokrat Yurtseverler Partisi’nin lideri ve Halk Cephesi’nin önde gelen kurucularından Şükrü Belayid’e düzenlenen suikast bu planın bir parçasıdır. Bunu, yine cephenin önde gelen liderlerinden ve Halk Hareketi Başkanı Hac Muhammed Brahimi suikastı izledi. Daha sonra ise Tunus’ta bir otorite boşluğu oluşturmak için güvenlik güçlerine ve askere yönelik terörist saldırılar başladı. Bu gelişmeler Nahda Partisi liderliğindeki Troyka hükümeti döneminde yaşandı.

Halk Cephesi böylesine zorlu ve karmaşık bir dönemde gelişti ve birçok unsuru barındıracak şekilde büyüdü. Bu dönemde devrimi başarısızlığa uğratma planı, sömürgeci ve gerici hegemonyaya dayanan İhvan’ı dayatma projesi vardı. Bunun da sadece yerel değil, aksine uluslararası ayakları vardı. Bunların başında ABD ve Avrupa’daki gerici güçler ile Siyonist oluşum ve Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi müritleri gelmektedir. Bu güçler bölgede birçok intifadanın önünü kesti ve yolundan sapmasına neden oldu. Aynı güçler, Arap dünyasındaki bu intifadaların kurtuluş mücadelesinden yıkıcı bir iç savaşa dönüşmesine neden oldular.

Dolayısıyla Cephe’nin böyle karmaşık ve zor bir dönemde büyük bir dirayetle ve devamlı uyanıklılıkla hareket etmesi gerekiyordu. Bu da genel hedefler doğrultusunda somut taktiklerin belirlenmesini zorunlu kıldı. Temel sloganların, mücadele tarzının ve devrimci harekete uygun örgütlenme biçiminin belirlenmesini gerektirdi.

KAZANIMLAR VE LAKİN…

Halk Cephesi önüne çıkan engelleri aşmakta büyük çaba sarf ederek başarılı oldu. 2013 yazında Muhammed Brahimi’nin suikasta kurban gitmesinden sonra kurulan Kurtuluş Cephesi deneyimi, bütün hatalara ve kırılganlığa rağmen Halk Cephesi’nin taktiksel başarısıdır.

Halk Cephesi, sadece devrimin kazanımlarını değil, Tunus halkının ilerici ve çağdaş bütün birikimini ve ülkenin birliğini-halkın beraberliğini başta terör olmak üzere her yolu kullanarak tehdit eden faşizm tehdidine karşı, farklı siyasi görüşe sahip birçok parti, dernek ve sivil toplum örgütünü bir araya getirmeyi başardı. Halk Cephesi bu taktikle, 2013 yazındaki “gidiş haftası eylemleri”ni başarıya ulaştırdı, Troyka hükümetinin gidişini ve yeni bir baskı dönemini dini kisve altında dayatan 1 Temmuz 2013 anayasasını tekrar gözden geçirmeyi ve Tunusluların hak ve hürriyetlerini baz alan yeni bir anayasa formülünün hazırlanmasını kabul ettirdi. Bu durum Tunuslular arasında umut kapılarının tekrar açılmasına vesile oldu.

Daha sonraki aşamada ise, Ekim 2014 parlamento ve Kasım 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleri geldi. Halk Cephesi bu seçimlerde 2011 seçimlerine kıyasla önemli bir ilerleme kaydederek üçüncü siyasi güç olarak ülkedeki yerini daha da sağlamlaştırdı. Parlamento seçimlerinde 15 koltuk kazanan cephenin cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki adayı üçüncü sıraya yerleşti. Halk Cephesi siyasal açıdan ve örgütlenme açısından bazı eksikliklerini tamamlasaydı, bu başarıdan daha da büyük başarılar elde edebilirdi. Ancak yine de bu başarı, bir cephe çatısı altında ortak hareket etmenin önemini ortaya koymuş oldu. Bugün ise Halk Cephesi’nin önünde daha fazla ilerleme kaydetme açısından büyük bir şans var. Özellikle Nida Tunus ve Nahda Partisi’nin yeni hükümet içerisinde koalisyona gitmesinden sonra hem parlamentoda hem de sokakta ana muhalefet hareketi konumuna geldi.

Devrimci hareket Tunus’ta başarısızlığa uğrama tehdidiyle karşı karşıya kalmış olsa da ve gerici hareketler onu başarısızlığa uğratmak için çok yol almış olsalar da, Halk Cephesi, halkın durumuyla alakalı olarak ekonomik, sosyal, kültürel ve çevresel gibi nesnel faktörler ile öznel faktörlere bağlı olarak bugün harekete geçmek için sürekli hazır durumdadır. Halk Cephesi bugün gösteriler, grevler ve çeşitli eylemler aracılığıyla işbaşındadır. Çünkü baştaki koalisyon hükümeti, gerici, sağcı ve halkın taleplerini karşılama konusunda yetersizdir. Mevcut yönetim halkın taleplerini karşılama konusunda yetersizdir çünkü takip ettiği sosyal, siyasal ve ekonomik politikalar, halkı devrime iten kapitalist politikalarla aynıdır. Zengin aynı şekilde zengin kaldı, fakir de artan işsizlik ve pahalılık yüzünden aynı şekilde fakir kaldı. Bu sosyal mesele, yakın gelecekte ikinci bir devrimci sürecin ana odağı haline gelmesini olanaklı kılmaktadır. Hürriyetini kanla kazanan halk, onurun ve sosyal adaletin de tadına varmak istemektedir.

BAŞARININ ŞARTLARI

Çok ayrıntıya girmeden bugün Halk Cephesi’nin şu temel soruya bir cevap vermesi gerekmektedir: Halk Cephesi, yüzde 10-12 gibi bir oy oranına sıkışmış bir şekilde radikal muhalif bir güç olarak kalmak mı istiyor, yoksa devrimi tam anlamıyla gerçekleştirebilmek için halkın kendi programı etrafında kenetlenmesini sağlayacak büyük bir halk gücü olmak mı istiyor?

Bu soruyu, “Halk Cephesi, Tunus’u yönetmek ve devrimin hedeflerini tam anlamıyla gerçekleştirmek istiyor” şeklinde cevaplandırdık. Bu yüzden biz bugün, cepheyi yönetebilecek bir güç haline getirebilmek için üçüncü kongremizi toplama yolunda ilerlemekteyiz.

CEPHENİN GELECEĞİ

Halk Cephesi’nin Tunus’ta geleceğin gücü haline gelmesi için bütün şartlar olgunlaşmışsa, Tunus halkı siyasi zayıflığından kurtulmaya ve öğrenmeye devam ediyor. Tunuslular bu konuda Halk Cephesi’ne parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olumlu işaretler vermiştir. Bugün Halk Cephesi’nin önünde sadece tek bir seçenek vardır, o da; tarihi koşulların kendisine yüklediği sorumluluk seviyesine ulaşmaktır. Ki buna da kadirdir. Önemli olan, hatalarımızdan ve eksikliklerimizden kurtulmak için gereken cesareti göstermek, başkalarının yaşadığı tecrübelerden faydalanmak ve bizi bekleyen halkla beraber çalışmayı öğrenmektir.

Tunus Halk Cephesi’nin yaşadığı tecrübe, birçok Arap ülkesinden, doğudan batıya kadar birçok Avrupa ve Asya ülkesinden, Latin Amerika ülkelerinden sempati topladı. Halk Cephesi, emperyalist kapitalizme karşı koyabilmek için devrimci ve ilerici güçlerin izlemesi gereken yolu açık bir şekilde ortaya koydu: Birlik yolu…

Halk Cephesi bugün evrensel bir konuma ulaştı ve bize düşen bu deneyimimizi sürdürmek ve faydasını daha da göstermektir. Aynı durum Fransa’da, İspanya’da ve daha başka ülkelerdeki dostlarımız için de geçerlidir. Aynı şekilde Arap Dünyası’ndaki dostlarımız da yurtsever, demokratik ve ilerici güçleri birleştirme konusunda hiç tereddüt etmemeliler ve dağınıklığın hiçbir fayda getirmeyeceğini bilmeliler. Zira Arap Dünyası bugün parçalanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu parçalanma tehlikesi de ülke bazında değil, Arap ezilen halkları olarak birleşmemizi gerektirmektedir.

Son olarak, Devrimci Sol’un dünyadaki yerini alıp insanlığı vahşi kapitalizmin ve emperyalizmin pençesinden kurtarması ve insanın yine insan tarafından kullanılmadığı yeni bir medeniyet inşa etmesi konusunda derin kanaatlerimiz mevcuttur.

Hamma Hamami

İslami Terör Hareketleri ve Onlara Karşı Mücadele

Tunus Emekçileri Partisi

1) Bugün büyük bir dönüşümün ön günündeyiz. Uluslararası alanda yaşanan hızlı gelişmeler bölgede de yaşanmaktadır. Bu noktada Lenin’in dediği gibi somut koşulların somut tahlilini yapmak durumundayız. Arap ülkelerinde bugün normal bir süreç yaşanmamaktadır. Yeni süreç 1916’da Sykes-Picot Anlaşması’nın imzalandığı dönemden daha tehlikelidir. Süreç bir yandan toplumsal ayaklanmalar yoluyla halkların özgürlük arzularını içerirken, diğer yandan sömürgeci güçler bu ayaklanmaları başarısızlığa uğratmak için müdahale etmekte ve Arap ülkeleri mezhep, milliyetler, aşiretler temelinde bölünmek istenmektedir.

2) Geleneksel terör örgütleri küçük, birbirinden yalıtılmış olan gruplardı. Bunların halklar, işçi sınıfı, toplum ile bağları yoktu. Bu örgütlerin bir projesi yoktu. Genellikle toplumun üzerinde olumsuz sonuçları olan eylemler yapıyorlardı. Ama biz bugün küçük, yalıtılmış örgütlerle mi karşı karşıyayız? Biz bu gerici hareketleri hiçbir zaman diğer gerici hareketlerden ve özellikle Ennahda’dan bağımsız düşünmedik. Bunların hedeflerini, genel olarak sağ güçlerin hedeflerinden bağımsız değerlendirmedik. Lakin bu belirlemeye başka bir şey daha eklemek gerekir. Ortaya çıkan durum küçük gruplarla ilişkilendirilmemelidir. Faşist bir hareket olarak tanımlamak gerekir. Bu hareketler hedeflerini gerçekleştirmek için terörü kullanmaktadır. Burada terör vakadır. Ama hareket, hareketin bir fikri vardır. Siyasi hedefleri, ideolojik fikirleri vardır. Harekete geçiren bütünsel bir fikirsel yapısı vardır.

Bu örgütlerin söylemleri dinlendiğinde, şiddet yanlısı Vahabi fikri hâkimdir. Din anlayışları, şeriat anlayışları, hayat anlayışları, toplumsal anlayışları, tabiat anlayışları, ölüm anlayışları, kültürel ve sanat anlayışları, spor anlayışları vardır. Örgütlerde, sendikalara, özgürlüklere dair birbiri ile uyumlu gerici anlayışları mevcuttur. Bölgesel ve uluslararası yaklaşımları, yani siyasi bir hedefleri mevcuttur. Onların halifeliği kurmak üzere programları vardır. Devlet ile ilgili, devletin kurulması ve müesseseleri ile ilgili bir anlayışları vardır. Kaldı ki bugün bir devletleri de vardır. IŞİD’in hükmettiği toprak Fransa’dan daha büyük bir yüzölçümüne sahiptir. Bugün 15 milyona yakın insana hükmetmektedirler. Silahları ve malları var. Türkiye, Katar ve özellikle Suudi Arabistan ile bölgesel ilişkileri vardır. Suudi Arabistan’la ve Erdoğan’ın partisi ile gerici ilişkileri mevcuttur. ABD ve diğer devletlerle uluslararası ilişkileri de mevcuttur. Siyasetleri var, taktikleri var, müttefik ilişkileri var. Savaşı bu hedeflerini gerçekleştirmek için sürdürüyorlar.

Bunlar birleşik bir faşist harekettir. Mağrip’te konuşulan şeyin aynısı aynı anda Bağdat’ta, Çeçenistan’da konuşulmaktadır. Bunlar uluslararası bir harekettir. Yani bugün geleneksel anlamda bir terör örgütü ile karşı karşıya değiliz. Faşist bir hareketin hedeflerini gerçekleştirmek için kullandığı geniş bir terör hareketi ile karşı karşıyayız.

3) Bu hareket gericiliklerle ilişkilidir. Ama neoliberal ekonomi olarak adlandırılan kapitalizmle de ilişkilidirler. Neoliberal ekonomi daha vahşi, bir vatanı olmayan ve herhangi bir şeyle bağı olmayan bir kapitalizmdir. Yeni iktisat, dünyadaki üretimin büyük bir bölümüne hükmetmektedir. Bu hareketler, bedevi İslam öncesi Müslümanların durumunu düşünen hareketler gibi değildir. Bunlar uluslararası kapitalizme bağlanmış, silah ve petrol satışıyla ilişkileri olan, uluslararası gericiliğin bir parçasıdırlar. Silahların kaçırılması ve satışıyla ilişkileri var. Mali sermayenin en gerici bölümleriyle irtibatlılar. Eğer durum buysa, taktiğimiz ne olacak?

4) Birinci nokta: Bu gericiliğe karşı sağ ittifaklar ile mücadele edilemez. Emekçilerin partisi ve Halk Cephesi bu sorunu çözebilir, sağ ittifak değil. Bunların gerici siyasi, kültürel, sosyal projelerine, ancak emekçilerin partisinin ve halk cephesi projesi ile karşı durulabilir. Bu projeye karşı ulusal, toplumsal bir proje ile ancak karşı konulabilir.

İkinci nokta ise, bu soruna karşı Arap ülkelerinde bir mücadele olmadan karşı koyabilir miyiz? Bu soruna Libya, Cezayir, Irak, Suriye’de karşı gelmeden, biz Tunus’ta başarılı olabilir miyiz? Suriye’de, Yemen’de başarılı olmadan başarmamız mümkün mü? Soru budur. Yılanın başı Irak’ta, Suriye’de bulunuyor. Katar’da, Türkiye’de bulunuyor.

5) Bu soruna karşı mücadele ederken Siyonizm’e karşı da mücadele etmek zorundayız. Bugün bu durumdan en çok faydalanan kim? İsrail. Bundan en çok zarar gören kim? Filistin halkı.

6) Muhammed Brahmi’nin anmasında ortaya konan birleşik bir Arap Cephesi bir slogan değildir. Hayati bir sorundur. Bunun dışında gerçek bir zafere erişmemiz mümkün değildir. Amerika’ya, emperyalizme karşı mücadele etmeden başarılı olmak mümkün mü? Eğitiyor, donatıyorlar. Bütün bunlar şu an gerçekleşen Büyük Ortadoğu Projesi’nin sonuçlarıdır.

Tunus’ta Halk Cephesi Tecrübesi ve Arap İlerici Güçlerinin Birliği

Tunus’ta iki yıl önce suikastla katledilen Tunus Halk Cephesi’nin liderlerinden Muhammed Brahmi için uluslararası bir anma programı düzenlendi. Tunus’ta geçen Temmuz ayının sonunda düzenlenen programa birçok ülkeden pek çok ilerici kişi ve parti katıldı. Katılanlar arasında Tunus’tan, Mısır’dan, Suriye’den, Fas’tan, Libya’dan, Cezayir’den, Filistin’den, Lübnan’dan, Türkiye’den ve Fransa’dan davetliler vardı. Muhammed Brahmi’yi yaşatmak için kurulan vakfın düzenlediği program dört gün sürdü.

Anma programı oldukça yoğun hazırlanmıştı. Programın iki günü tartışmalara ayrıldı. Katılımcılar Arap dünyasında ve tüm bölgede yaşanan durumları tartıştı. Gerçekleşen iki oturumun birincisinde Arap dünyasında yaygınlaşan terörizmin nedenleri irdelendi. İkinci oturumda ise Arap toplumunun bugün yaşadığı krizden çıkması için “Arap ilerici güçlerinin birliğinin” neden gerekli olduğu irdelendi. Bu çerçevede Tunus Halk Cephesi Resmî Sözcüsü ve Tunus Emekçileri Partisi Genel Sekreteri Hamma Hammami, Tunus Halk Cephesi tecrübesini irdeleyen bir sunum yaptı. Anmanın son gününde ise yine Tunus Halk Cephesi Sözcüsü Hamma Hammami, yaşanan tartışmaları özetleyen ve Arap dünyasında “ilerici Arap güçlerinin birliğini” öneren bir deklarasyon sundu.

Tunus’taki cephe tecrübesinin anlaşılması bakımından oldukça önemli olan Hammami’nin “Halk Cephesi ve Tunus’ta Devrimin Yolu” sunumunu ve bütün Arap dünyası için bir birlik öneren **“Tunus Deklarasyonu”**nu okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.

Ayrıca Tunus Emekçileri Partisi’nin parti içi toplantılarında yaşanan süreçle ve son dönemde gelişen IŞİD gibi terörist, gerici hareketlerle ilgili yapılan tespitler, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlıyor.

Etkinliğe katılan ve Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip eden birçok parti ve kişi, aynı zamanda, AKP Hükümeti’nin savaşçı ve baskıcı politikalarına karşı Barış Bloğu ile bir dayanışma mesajı da yayınladılar. Bu dayanışma mesajı da sayfalarımızda yer alacak.

Kamuda Toplu Sözleşme Süreci Üzerine

İsmail Sağdıç

2,5 milyona yakın kamu emekçisi ve 2 milyonu aşkın memur emeklisinin 2016 ve 2017 yıllarına ilişkin maaş zamları ve sosyal haklarının belirlendiği toplusözleşme görüşmeleri, ülkenin bizzat Cumhurbaşkanı ve AKP tarafından içine itildiği ekonomik ve siyasi kaos ortamında yapıldı.

3 Ağustos’a kadar yeni bir hükümet kurulmaması nedeniyle bu yıl toplusözleşme görüşmeleri, 13 yıllık iktidarı boyunca aldığı her kararda, attığı her adımda kamu emekçilerinin haklarını tırpanlayan, en temel taleplerini görmezden gelen ve 7 Haziran Seçimleri sonrasında tek başına iktidarını kaybederek müstafi durumunda olan AKP Hükümeti ile yapıldı. Bu durum yasal bir zorunluluk gibi gösterilmeye çalışılsa da, KESK’in müstafi AKP Hükümeti’nin önümüzdeki iki yıla ilişkin olarak toplusözleşme görüşmesi yapmasının meşru olmadığı yönündeki itirazlarına rağmen, toplusözleşme görüşmeleri yasada belirtilen takvime göre gerçekleştirildi.

2012 yılında, 4688 Sayılı Yasada yapılan değişiklikle, sadece adı “toplusözleşme” olan, grev hakkını içermeyen, hatta Kamu Görevlileri Hakem Kurulu (KGHK) uygulamasıyla grev hakkını açıkça yasaklayan “ucube” bir yapı oluşturulmuştu. KGHK üyelerinin çoğunu Bakanlar Kurulu’nun seçmesi, toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma olmaması durumunda, hükümetin hesaplarının dışında bir sonucun ortaya çıkma ihtimali zaten söz konusu değildi. Bu tür “tek tip toplusözleşme” uygulamasının dünyada bir örneğini daha bulmak mümkün değil. Bu tür sözleşmeler geçmişte faşist ülkelerde, devlet sendikaları ile yapılan “tek tip” sözleşmeleri anımsattı. AKP, tüm toplumu, basını, yargı organlarını, bütün kurumları kendi çizgisinde “tek tip” haline getirme çabasının ardından, çalışma yasaları üzerinden sendikal yaşamı “tek tipleştirme” hamlesinin bir benzerini 4688 Sayılı Yasa’da yaptığı değişikliklerle hayata geçirdi.

AKP Hükümeti’nin yasa yapım sürecindeki amacı, yasada yapılan değişikliklerle bütün aşamalarını kendisinin belirlediği “toplusözleşme” sürecini başından sonuna kendisine yakın konfederasyon ile yürütmekti. Nitekim 4688 Sayılı Yasada yapılan değişiklikler sonrasında AKP Hükümeti ile Memur Sen arasında imzalanan, 2014-2015 yıllarını kapsayan ve kamuoyuna “satış sözleşmesi” olarak yansıyan bir önceki “toplusözleşme” ile kamu emekçileri, tarihin en büyük ekonomik kaybı ile karşı karşıya kaldı.

TOPLUSÖZLEŞME HAZIRLIKLARI

AKP-Memur Sen ortaklığı sonucunda 2013’te imzalanan “satış sözleşmesi”nde 2014 yılı için enflasyon farkının ödeneceğine ilişkin bir hüküm bulunmaması nedeniyle, artan enflasyona rağmen enflasyon farkı ödenmeyerek kamu emekçileri ciddi anlamda mağdur edildi. Eğitim emekçilerinin ek ders ücretleri başta olmak üzere, tüm ek ödemeler, aile ve çocuk yardımı, doğum ve ölüm yardımı gibi sosyal ödemelerde de 2013 yılı rakamları esas alındı. Sürekli artan enflasyon rakamları nedeniyle yılın ikinci yarısında kamu emekçilerinin satın alma gücü belirgin bir şekilde azalırken, artan oranlı vergi dilimi uygulaması nedeniyle de kamu emekçilerinin 2014 yılı gelirlerinde ortalama yüzde 12 erime yaşandı.

Kamu emekçilerinin bu sözleşmeden beklentileri, ekonomik, özlük, sosyal ve çalışma yaşamına dair durumlarının düzeltilmesiydi. Bu sözleşmenin taleplerinin neler olması gerektiğine yönelik olarak, özellikle KESK ve KESK’e üye sendikalar tarafından toplusözleşme takviminden aylar öncesinde çalışmalar başlatıldı. Sendika merkezleri ve şubeleri tarafından toplusözleşme taleplerinin belirlenmesi amacıyla işyerlerine gönderilen anketler, broşürler, emekçilerin taleplerini ortaya çıkaracak çeşitli dokümanlar ve işyerlerinde yapılan tartışmalar sonucunda talepler belirlenmeye çalışıldı. Bunlar, yapılan çeşitli toplantılar ve faaliyetlerle kamuoyuna duyuruldu.

Toplusözleşme süreci, her ne kadar iktidar ve yandaş sendikalar arasında geçecekmiş gibi görünse de, farklı hizmet kollarında çalışan kamu emekçilerinin tek tek işyerlerinden, yerellerden başlayarak belirlemeye çalıştığı talepler ve bu talepler üzerinden yürütülecek mücadele, özellikle ekonomik kayıpların karşılanması açısından büyük önem taşıyordu.

Toplu sözleşmeye giderken, kamu emekçilerinin en güvenmediği konfederasyon, “en çok üyeye sahip” olmasına rağmen, geçmişteki olumsuz sicili nedeniyle Memur Sen oldu. KESK ve üyesi sendikalarsa, tüm eksikliklerine rağmen, işyerlerinde zaman zaman ek zam, vergi dilimlerinin sabitlenmesi başta olmak üzere daha bir dizi taleple toplantılar yaparak, imzalar toplayarak, alan eylemleri yaparak hazırlandılar.

Müstafi AKP Hükümeti, üç memur konfederasyonunun geçtiğimiz yıllarda toplusözleşme görüşmelerindeki rekabetçi tutumlarını ve en temel konularda bile birlikte hareket etmekten uzak durduklarını hesap ederek, toplusözleşme sürecini, denetimi altındaki Memur Sen’i de kullanarak en az hasarla atlatmanın hesaplarını yaptı. Ancak gerek 7 Haziran Seçimleri sonrasında AKP eliyle yeniden kışkırtılan savaş sürecinin derinleşmesi ve gerekse iki ay sonrasında ülkenin erken seçime gidecek olması, bu yıl toplusözleşme görüşmelerinin işyerlerinde ve kamu emekçileri içinde yeterince gündem haline getirilmesini engelledi.

Kamu emekçilerinin toplu sözleşmelerinin iki yılda bir yapılıyor olması ve özellikle 2013 yılında yapılan ve dünyada imzalanan toplu sözleşmeler arasında en kötüler arasına girmeye aday bir sözleşmeden sonra, 2016-2017 yılına ilişkin toplusözleşme görüşmeleri daha da önem kazandı. 7 Haziran Seçimleri sonrasında çatışmalı sürecin yeniden başlaması, Tayyip Erdoğan’ın müdahaleleri nedeniyle hükümet kurulamaması ve erken seçim kararı alınması ile birlikte ekonomide yaşanan olumsuz gelişmeler ve kriz göstergelerinin belirginleşmeye başlaması, kamu emekçilerinin önümüzdeki iki yılını belirleyecek olan toplusözleşme görüşmelerinde “geçmiş kayıpların telafi edilmesi” yönünde bir beklentinin oluşmasını beraberinde getirdi.

2015 toplusözleşme görüşmelerinin, geçmiş yıllarda olduğu gibi, başta eğitim emekçileri olmak üzere, kamu emekçilerinin büyük bölümünün tatilde ya da yıllık izinde olduğu Ağustos ayında ve müstafi durumunda olan bir hükümet ile yapılmasına yönelik eleştirilere rağmen, AKP-Memur Sen ikilisi, sanki hiç seçim yapılmamış gibi davranmaya, özellikle KESK ve KESK’e üye sendikaların toplusözleşme taleplerini görmezden gelmeye çalıştılar. Kamu emekçileri açısından gerçek anlamda bir “siyasi muhataplık” sorunu olmasına, müstafi durumuna düşmüş bir hükümetle toplusözleşme görüşmelerinin başlatılması ve yürütülmesi “meşru” olmamasına rağmen, görüşmeler 4688 Sayılı Yasada belirtilen takvime uygun bir şekilde gerçekleştirildi.

AKP’nin gölgesinde 2002-2015 yılları arasında üye sayısını 41 binden 860 bine çıkaran Memur Sen’in 11 hizmet kolunun tamamında “yetkili sendika” haline getirilmesi ve toplusözleşme görüşmelerinde Memur Sen’in AKP Hükümeti ile “baş başa” toplusözleşme yapma isteği, görüşmeler öncesinde konfederasyonlar arasında gerginlik yaşanmasına neden oldu.

AKP-MEMUR SEN İTTİFAKI YİNE İŞBAŞINDA

2013’te bayram arifesinde “jet hızıyla” imzalanan ve kamu emekçileri açısından çok ciddi ekonomik kayıpların yaşandığı 2014 ve 2015 yıllarına ait toplusözleşmeden kaynaklı ekonomik kayıpların gündeme gelmesi Hükümet-Memur Sen ikilisi tarafından engellenmeye çalışıldı. KESK ve Kamu Sen’in 2014 yılına ilişkin ekonomik kayıpların telafi edilmesine ilişkin taleplerinin dikkate alınmaması, AKP-Memur Sen ikilisinin toplusözleşme görüşmelerini geçmiş yıllara benzer bir şekilde yürüteceklerinin işaretlerini ilk günden vermişti.

Kamu emekçilerinin 2016 ve 2017 yıllarına ait ekonomik, sosyal ve özlük haklarının müstafi durumdaki bir hükümet ile görüşülmesine KESK’ten başka itiraz eden ve görüşmelerin ertelenmesini talep eden başka bir konfederasyon olmadı. KESK, toplusözleşme görüşmelerinin Eylül ya da Ekim aylarına ertelenerek, 2016 bütçe hazırlıkları ile paralel olarak yürütülmesini önerirken, bu öneri kamu emekçilerinin lehine olmasına rağmen, “yetkili” konfederasyon Memur Sen tarafından reddedildi. Bu tutum, Memur Sen’in “yandaş” kimliğinin hakkını nasıl verdiğinin görülmesi açısından önemliydi.

Hükümet ile “yetkili” konfederasyon olarak masaya oturan Memur Sen’in görüşmeler boyunca sürekli “tek başına yetki” vurgusu yaparak, hükümetten çok KESK ve Kamu Sen ile tartışmaya girmesi, kamu emekçilerini bölmeye yönelik bir hamle olarak dikkat çekti.

Kamu emekçilerinin temel talepleri çözüm beklerken “yetkili” konfederasyonun “Cuma namazı izni” gibi sorunları da gündeme getirmesi, toplusözleşme sürecinin nasıl gayriciddi bir ortamda gerçekleştiğini gösterdi. Hatta Memur Sen Başkanı, daha görüşmelerin başında AKP’ye özenerek, “Siz ülkeyi diğer partilerle nasıl ortak yönetmiyorsanız, biz de toplusözleşme görüşmelerini hükümetle baş başa yapmak istiyoruz” diyerek, toplusözleşme sürecini, gölgesinde büyüdükleri müstafi AKP Hükümeti ile “baş başa” yürütmeyi teklif etmesi, kamu emekçilerini “masada satmaya” yönelik bir başka hamle oldu.

Önümüzdeki iki yılı ilgilendiren toplusözleşmelerin müstafi bir hükümet ile yürütülmesine ilişkin bütün itirazlara rağmen başlatılan görüşmelerde, hükümetin komik bile sayılmayacak oranlardaki zam teklifi, hem kamu emekçilerinde hem de görüşmelere katılan sendikalar, kamu emekçileri ve memur emeklileri tarafından tepkiyle karşılandı.

Kamu emekçilerinin 2014-2015 yıllarından kalan kayıplarının karşılanmadığı bir ortamda yapılan ve sadaka gibi “zam” oranlarıyla geçiştirilen 2016-2017 toplusözleşme görüşmelerini önemli kılan, kamu emekçileri açısından ciddi ekonomik kayıpların yaşandığı bir dönemde gerçekleşmesiydi. AKP-Memur Sen arasında imzalanan “satış sözleşmesi” sonucunda, 2014’te enflasyon farkının ödenmemesi ve sosyal ödemelerde artış yapılmamasının yanı sıra, Ocak 2015’ten bu yana TL’de yaşanan ve yüzde 20’yi aşan değer kaybı, kamu emekçilerinin büyük ekonomik kayıplar ile karşı karşıya olduğunu gösterdi.

Kamu emekçileri içinde yüzde 71 gibi yüksek örgütlülük oranına rağmen, büyük bölümünün farklı sendikal çizgilerde olan üç konfederasyona üye sendikalarda örgütlü olması ve en temel konularda bile ortak hareket edilmemesi, bugüne kadar hep hükümetin elini güçlendirdi. Sendika yöneticileri elbette birbirinden farklı düşünebilir, farklı dünya görüşlerine sahip olabilirler. Fakat bu durum, emekçilerin ortak sınıf çıkarları doğrultusunda birlikte hareket edilmesi önünde engel değildir ve hiçbir koşulda olmamalıdır.

Hükümet’in 2016 yılı için ilk açıkladığı yüzde 4+4 zam teklifinde “yüzde 1” artış önererek yüzde 5+4 teklif etmesinin ardından, KESK ve Kamu Sen başkanlarının tüm kamu emekçilerine ortak eylem çağrısı yapması, gözü kulağı toplusözleşme görüşmelerinde olan 2,5 milyon kamu emekçisi ve 2 milyon memur emeklisi açısından umut verici olmasına karşın, bu konuda somut adımlar atılmaması önemli bir eksiklik olarak dikkat çekti.

KESK, Kamu Sen ve Memur Sen üyelerini hükümetle tek vücut olarak karşı karşıya getirecek ortak bir tavrın, sendikaların toplusözleşme taleplerinin en azından benzer ya da ortak taleplerle masaya oturulması, bunun işyerlerinde farklı sendikalara üye ya da üye olmayan emekçiler tarafından sıkça dile getirilen “sendikaların birlikte davranması” gerektiği söyleminin somut kazanım elde etmek için tek çıkar yol olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlattı.

AKP ile Memur Sen ikilisinin kapalı kapılar ardında yürüttüğü pazarlıklar sonucunda, toplusözleşme görüşmelerinin son gününde bir kez daha “satış sözleşmesi”ne imza attılar. AKP ile Memur Sen arasında imzalanan yeni satış sözleşmesi ile 2016 için yüzde 6+5, 2017 için yüzde 3+4 sefalet zammı yapılırken, kamu emekçilerinin geçmiş dönemden kaynaklanan ekonomik kayıpları karşılanmadığı gibi, en temel sorunlar bile görmezden gelindi.

Kamu emekçilerinin sadece 2014 yılındaki ekonomik kaybının yüzde 12 olduğu, Ocak 2015’ten bu yana TL’deki değer kaybının yüzde 20’yi aştığı bir ortamda, tıpkı önceki gibi, yine “jet hızıyla” imzalanan “toplu satış sözleşmesi”, kamu emekçileri açısından büyük hayal kırıklığı yarattı. Türkiye’nin içine itildiği ekonomik ve siyasi belirsizlikler nedeniyle enflasyonun sürekli artması, yükselen kurlar nedeniyle yaşanan devalüasyon ve artan oranlı vergi dilimi uygulaması ile birlikte düşünüldüğünde, önümüzdeki iki yıl boyunca kamu emekçilerinin tarihin en büyük ekonomik kaybı ile karşı karşıya kalacağını söylemek mümkündür.

Memur Sen’in “yetkili” olduğu ilk günden itibaren kamu emekçilerinin ekonomik, sosyal ve özlük haklarını genişletmek yerine, bir kez daha AKP ile olan derin ilişkilerine dayanarak hareket etmesi, metal işçileri ile Türk Metal arasındaki ilişki ile büyük benzerlikler göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, kamu emekçilerinin kazanılmış haklarını koruması ve yeni haklar kazanmasının önündeki en büyük engellerden birisi, AKP’nin sözünden çıkmayan Memur Sen ve bağlı sendikalardır. Metal işçileri Türk Metal’den nasıl hesap sordularsa, kamu emekçileri de Memur Sen’e üye sendikalara gerekli tepkiyi göstererek, verilmesi gereken yanıtı er ya da geç verecektir.

SONUÇ

Bir toplu sözleşmeyi değiştirebilmek, sonuçları üzerinden konuşulursa, eksik kalır. Kamu emekçilerinin toplu sözleşmesinin emekçilerin kazanımı ile sonuçlanabilmesi için emekçilerin “yekvücut” hükümetin karşısına dikilmesinin zorunluluğu son “sözleşme” ile bir kez daha görülmüştür. Bu anlamda, halen kamu emekçilerinin mücadele örgütü olarak bu potansiyeli bağrında taşıyan KESK’e önemli sorumluluklar düşmektedir.

KESK’in bu alanda başarılı olabilmesi için çözmesi gereken hem yapısal hem de yönelimleri ile ilgili sorunları vardır. Bunların çözülmesi, KESK’in bir emek örgütü olarak kalmasının da koşulları haline gelmiştir. KESK ve üyesi sendikalarda sendikal demokrasiyi sekteye uğratan, taban iradesinin yansımasının da engeli haline gelmiş olan, atanmışlardan oluşan “meclisler” sorunu vardır. Fiiliyatta bu “meclisler” işlememekte ya da emekçilerden kopuk siyasetlerin, döneme ya da sadece kendi siyasal ideolojik yönelimlerinin konuşulduğu ve kimsenin kimseyi ikna edemediği tartışma kulüplerine dönüşmüşlerdir. Bu meclisler üzerinden “atanmışlar”ın aldığı kararları seçilmişlerin yaşama geçirmesi beklenmektedir ki, bu da mümkün olmamaktadır. Sendikaların giderek emekçilerin denetiminden çıkmış olmaları, emek örgütü olma yönelimlerini de değiştirmekte; sınıfın ana kitlesinin taleplerinin gerçekleştirilmesinin nasıl olacağının tartışılması, konuşulması yerine ana kitleden kopuk başkaca birçok şey üzerinden kararlaşmalar yaşanmakta ve bu durum kitlede karşılığını bulmadığı gibi, çoğu zaman ayrıştırıcı bir rol oynamaktadır.

Bu dönem bunun somut karşılığı, bazı KESK yöneticilerinin toplu sözleşme yerine “toplumsal sözleşme” ya da “toplumla sözleşme” ve “her konfederasyonun kendi üyeleri adına sözleşme yapma” bakış açıları üzerinden kitlelere gitmesi ve bunu üstten gelen bir doğruymuş gibi tartıştırmaları oldu. Bu da, daha baştan hedefi şaşırtan, emekçilerin ekonomik çıkarlarını küçümseyen, emekçilerde var olan KESK’in sadece “dar siyaset” yaptığı algısını pekiştiren bir rol oynadı. KESK yöneticilerinin kafası karışık olduğu, siyaseten de ayrı ayrı düşünüldüğü için daha baştan emekçilerin ve onların örgütlerinin talepler konusunda ortaklaşmasının, bir araya gelmesinin, hükümet ve onun politikaları karşısında birlik olmasının kritik önemi anlaşılamadı. Baştan yapılması gereken hamleler, zorunlu kalınınca en sonda yapılınca, söylem düzeyindeki etkiyi aşamadı.

KESK’e, yapılanmasına, sendikal demokrasiye, siyasal ve ideolojik yönelişlerine, sınıfın birliğine bakışa, içinde faaliyet yürüten anlayışların yönelimlerine, mücadele hattına vb.’ne dair söyleneceklerin bir kısmını sonraya bırakmak üzere, kısa vadede şunları söyleyebiliriz:

Toplusözleşme görüşmelerinin kamu emekçilerinin çoğunun tatilde olduğu, kamu emekçilerinin bir milyondan fazlasını oluşturan eğitim ve bilim hizmet kolunda işyerlerinin kapalı olduğu döneme denk getirilmiş olması başlı başına bir dezavantajdır. Bu da, hem hükümetin hem yandaş sendikaların elini güçlendiren, kamu emekçilerinin ve onların mücadele örgütü olan KESK’in elini zayıflatan bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle, 4688 Sayılı Yasada belirtilen toplusözleşme tarihinin mutlaka değişmesi ve Eylül ya da Ekim aylarına alınması gerekmektedir.

Eylül ya da Ekim aylarında yapılacak toplu sözleşme görüşmelerinin bütçe hazırlık süreci ile birlikte ele alınması, hem kamu emekçileri mücadelesini güçlendirecek hem de onları talepleri etrafında birleştirip mücadeleye sevk etmeyi sağlayarak en çok KESK’in işini kolaylaştıracaktır. Bu durum, aynı zamanda, yine milyonlarca işçiyi ilgilendiren ve en büyük “toplusözleşme” olan Asgari Ücret görüşmeleri ile bağ kurulmasını, kamu emekçileri ile asgari ücretli milyonların mücadelesini birleştirmeyi ve mücadeleyi ortaklaştırmayı kolaylaştıracaktır.

4688 Sayılı Yasadaki yasaklara ve kısıtlamalara rağmen, KESK ve üyesi sendikalar, kamu emekçilerinin tamamı adına bu sözleşmeye taraf olmak ve buna uygun davranmak durumundadır. Toplu sözleşmelerin nasıl değiştirileceğini, metal işçileri verdikleri kararlı mücadele ile tüm Türkiye’ye göstermiştir. Kamu emekçileri, önümüzdeki dönemde işyeri işyeri birleşen, taleplerini netleştiren ve bunlar uğruna mücadele eden metal işçilerinin açtığı yoldan yürümek zorundadır.

Toplusözleşmeye hazırlık, bir toplusözleşmenin bitiminden hemen sonra başlamalıdır. AKP ile Memur Sen arasında imzalanan “toplu satış sözleşmesinin” teşhiri, talep edilenler ile imza altına alınanlar arasındaki devasa farklılıklar, konfederasyonların tutumları vb. gibi pek çok gelişme karşısında kamu emekçilerinin ne yapması, nasıl mücadele etmesi gerektiği, işyerlerinde yürütülecek çalışmalar üzerinden belirlenmeli ve kamu emekçilerinin iradesini yansıtmayan her türlü tutum ve mevcut işbirlikçi sendikal çizgi, mutlak suretle mahkûm edilmelidir.

Kendi deneyimleri ile öğrenen ve bu yolda örgütlülüklerini de oluşturmaya çalışan metal işçilerinin hem haklarını almaları hem başlarındaki işbirlikçi sendikayı teşhir ederek işyerlerinden kovmaları, kamu emekçilerinin önümüzdeki dönemde nasıl bir yol izlemesi gerektiğini göstermektedir.

Kamu emekçilerinin mücadele örgütü olarak kurulan ve her zaman onların bütünü adına davranan KESK ve üye sendikalar, “gerçek toplusözleşmeyi gerçek sendika yapar” ilkesine uygun hareket edebildiği oranda, bugün kamu emekçileri hareketi önünde en önemli engel haline gelen hükümet/devlet güdümlü sendikalara gerekli dersi verebilir. Fakat bunu yapabilmek için, ne hedef şaşırtarak işveren sıfatıyla hükümet/devletle yapılan toplusözleşme sürecini başkalarıyla “toplumla sözleşme” yapmaya yönelmeli ne de kamu emekçilerinin tümünü temsil etme iddiasından vazgeçerek, sadece kendi üyeleri adına sözleşme yapmak gibi bir yanlışa düşmelidir. KESK ve üye sendikalarının yapması gereken, gerçek bir sınıf örgütü gibi davranarak emekçilerin birliğini sağlamak ve birleşik mücadelesini yaratmak için somut adımlar atmak olmalıdır.

Hangi gerekçeyle olursa olsun, emekçilerin ortak çıkarları doğrultusunda hareket etmeyenler, ekonomik koşulların giderek ağırlaştığı bir dönemde ortak tutum almayarak “satış sözleşmesi”ne imza atanlar, bunun bedelini önümüzdeki dönemde çok ağır ödeyecektir.

Parlamento, burjuva hükümetler ve bakanlık pazarlıkları

Kadir Yalçın 2015 Eylül

Parlamento, öncesiz ve sonrasız bir kurum ya da şüphesiz “araç” veya “alet” değil, ama doğa ve toplumdaki diğer “şey” ya da olgular, hele araç ya da aletler gibi bir tarihselliğe sahiptir.

“Demokrasinin ‘ilk’ beşiği” olan, o çoğu kez –tabii ki köleler dışındaki– halkın bir arena ya da meydanda toplanıp “doğrudan demokrasi”yi uygulayarak kararlar aldıkları antik Yunan ve ardından Roma’da bile bugünkü biçimiyle henüz keşfedilmemiş; ancak yine de senatolar, bugünkü parlamentolar bakımından hatta yalnızca esin kaynağı olup örnek alınmamış, ama önce egemenliğe ortak olmak isteyen, sonraysa egemen olan yeni burjuva sınıfın ihtiyaçlarını karşılamak üzere modernize edilerek geliştirilecek bir “iskelet” de sunmuştu. Senato, köleci asillerden oluşuyordu ve modern parlamentolar gibi “genel oy”a dayalı değildi; bu yolla seçilmiyor, köleler gibi büyük toprak sahibi köleci aristokrasi dışındaki yurttaşların da dışlanması üzerinde yükseliyordu.

Buradan feodal aristokrasinin –henüz geri kalan büyük toprak sahibi prens vb. aristokratlar üzerinde güç kazanarak onları kendisine tabi kılamamış kralların “eşitler içinde birinci” oldukları– bir tür aristokratik “meclisleri”ne geçildi.

Ancak asıl, modern sınıfın yeni ve modern “egemenlik aygıtı” olarak ilan edilecek olan parlamento, Cromwell’le, tarih 17. yüzyılın ikinci yarısına evrilirken, başında I. Charles olan krallık ve dayanağı olan feodal aristokrasi ile –halkı da peşine takarak– yükselişe geçen burjuvazi arasındaki mücadelenin hem ürünü hem de burjuvazinin elindeki araç olarak ortaya çıktı. Cromwell, önce, kral tarafından toplanan ve bir yıl içinde feshedilen 1628 “Londra Parlamentosu”nun üyesi, sonraysa yine ve bu kez 1640’ta kral tarafından krallığın artan masraflarına onay vermesi için çağrılan ve kısa sürede lağvedilemediği için “uzun parlamento” olarak anılan ve bu kez Charles ve feodallerle kendisi tarafından temsil edilen burjuvazi arasındaki iktidar çatışmasının organı durumundaki “parlament general”in Cambridge vekiliydi. İki yıl içinde “çekişme” iç savaşa dönüştü; Cromwell oluşturulan burjuva silahlı birliklerin generalliğini yaparken, 1649 Ocak’ında Kral’ı idama gönderdi.

Açık devrim yıllarıydı ve geçici olsa bile, I. Charles’ın başının kesilmesiyle krallığın yerini Cumhuriyet aldı. Ancak yeni gelişen “soyluları”yla (burjuvalarıyla) kentlerin temsilcilerinden oluşan ve “egemenliğin merkezi” olarak görünen parlamento, egemenliğin en çok merkezi olduğu mücadele organı durumundaki kuruluşunun ilk yıllarında bile eksikliydi; ve modern burjuva egemenliğinin sonraki olağan günlerinin “iktidar organı” değil, ama güç ve iktidarın asıl merkezi olan burjuva iktisadi ve siyasal egemenliği ve bu egemenliğin bürokrasi ve sürekli ordu gibi dayanak/kurumlarını gizleyen “gevezelik” platformu oluşuna da gönderme yapmak üzere, asıl güç/iktidar yine bu kurumlar ve o günkü güçler dengesinde başlıca hareket ettirici ve yöneticisi olan Oliver Cromwell’in ellerindeydi. Öncelikle idamından önce Kralla bir uzlaşmaya varılarak parlamentonun devrimci ordusunun dağıtılmasını isteyen burjuvazinin üst ve en varlıklı kesiminin temsilciliğini yapan muhafazakâr vekilleri parlamentodan uzaklaştıran Cromwell, 1653’teyse “uzun parlamento”nun varlığına kendi elleriyle son vererek onu feshetti. Antik Yunan ve Roma’da Senato’yu kaldıran direktuvar/imparatorları andırarak kendisini “Koruyucu Lord” ilan ederken, yerine Geçici Meclis’i geçirdi. Ama asıl, parlamentoyu feshederken yaptığı ve parlamentoların başlıca niteliklerinden biri durumundaki “iş bağlama ve rüşvetçilik”e vurgu yaptığı konuşma ibret vericiydi:

“Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim. Siz ki fitneci, fesatçı meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şeysiniz! Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı’ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı? Satılığa çıkarmadığınız bir değer bile kalmadı. Sizi çıkarcı sürüsü, Tanrı’nın kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz! Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız, kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz! Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı! Şimdi derhal defolun! Acele edin rüşvetin köleleri! Acele edin, gidin! Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!”


Bir. “Birkaç kuruşluk” “satışlar”. “Rüşvet”. Bu, Cromwell’in deyişiyle ilk burjuva parlamentonun da başlıca nitelikleri arasındaydı; sonrakilerin de niteliği oldu. Rüşvet neden alınır verilir, rüşvet ihtiyacı nereden doğar ve rüşvetle hangi ihtiyaç giderilir –bellidir: İş görmek ve gördürmek için.

İki. “Ahır”. İlk kez Cromwell kullanmış olmalıdır, sonra yinelenerek kullanımı sürdürülür: “Domuz ahırı”! Neden? Sadece çekişilir, itişilip kakışılır; bir de asıl olarak konuşulur da konuşulur. “Gevezelik organı”dır, gevezelik yapılır. Ama hiçbir ülkenin “ahır”dan yönetildiği görülmemiştir. “Ahır”, oradan yönetilmiyor olmaya göndermedir, sonuçsuz itişmelere atıftır. Parlamentolarda başka hemen her şey yapılır, konuşulur, tartışılır, ateşli nutuklar atılarak memleket oradan yönetiliyormuş gibi yapılır kavga gürültü edilir, kararlar tam da orada alınıyormuş intibaı yaratılmak üzere yasa önerileri hazırlanıp verilir, eller indirilip kaldırılarak yasalar çıkarılır; ama bir tek şey yapılmaz: Ülke oradan yönetilmez.

Kararlar parlamentolarda değil, kurmay odalarında, bürokrasinin labirentlerinde alınır.

Tamam, tartışma, hazırlanıp gelmiş yasa tasarıları üzerinde –artık tartışma bile değil, ülke yönetimine dair kararların parlamentoda alındığı, o nedenle parlamento ve parlamento seçimlerinin önemli olduğu algısını ortadan kaldıracak– bazen iki dakikaya sıkıştırılmış yasak savma konuşmaları yine parlamento kürsüsünden yapılır. Gruplar adına söz alınıp ahkâm kesilir. Sonunda eller kaldırılarak çoğunluk sağlanıp sağlanılmadığına bakılır. Ancak çoğu durumda el kaldırıp indirenler birbirlerine bakarak ellerini hareket ettirirler. Çoğu vekil ne tartışıldığından bile habersizdir, zaten önemli bir kısmı kaç aydır parlamentoya gelmemiştir, geldiğinde de grup başkan vekilinin parti lideri adına işaret ettiği yönde kaldırıp indirir elini. Çoğu durumda yasalar son derece küçük azınlıklarca oylanır, çoğunluğun olup olmadığının tespiti istendiğinde oturuma ara verilir. İşler, tabii ki parlamentoda kararlaştırılıyor izlenimi verilmek istenen “devlet işleri”, görüntünün aksine, hatta görüntü olarak bile, parlamento dışında kararlaştırılıp yürütülür.

Parlamentoda oya sunulan hemen hiçbir yasa taslağı, aynı parlamento zemininde hazırlanmaz. Parlamentoda “anayasa”, “bütçe plan” vb. adlarıyla komisyonlar vardır ve yasa taslakları, ilk olarak, ilgili komisyona gelir/gönderilir. Ama bu komisyonlar ve sonra “genel kurul”da, tasarı ve taslaklara –üzerlerinde, en fazla, çeşitli gruplar arasındaki uzlaşma ya da uzlaşmazlıklara bağlı küçük oynamalar yapılarak– ancak son şekilleri verilir. Yoksa yasa tasarı ve taslaklarını genellikle hükümet ve bazen önergeler halinde çeşitli siyasal parti ve meclis grupları bu işi bilenlere hazırlatırlar. Bilenler bellidir: Ne denli “uzmanlaşmış” olurlarsa olsunlar, yine de konuyu şöyle bir bilen ve yeterince “uzman” olmayan kesinlikle parlamentonun şu ya da bu vekili ya da vekillerden oluşma komisyonları değil, ama konuya dair genel bilginin ötesinde pratik bilgiye de sahip olan, öyleyse teori-pratik birliğini sağlayabilmek üzere “devlet işlerini” yürütme görevini de üstlenmiş gerçek “uzmanlar”!

Bu “uzmanlar”ın her devletin elinin altında bulunduğu ve “devlet işleri”ni asıl üstlenip yürütme kapasitesine sahip oldukları gibi yürütücü yetenek ve erkle de donatılmış bulundukları tartışmasızdır. Bu tür “adamlar”, şüphesiz ki, dört ya da beş senede bir seçilen ve belki bir daha seçilemeyecek “gel-geç” kişiler arasından çıkmaz ya da derlenmezler. Tersine doğrudan sözü edilen “işleri” yürütmek üzere yetiştirilmiş, işlevleri bu işleri yürütmek olan “özel adamlar” olarak örgütlendirilirler ki, her sömürücü sınıf devleti ve başlıca burjuva devlet bu “özel” ve önemli bir bölümü “silahlı adam”lardan oluşan “birlik” ya da “müfrezeler” toplamından oluşur. “Devlet işlerinin yürütülmesi”yle görevli bu “özel adamlar”a memurlar/bürokrasi denir, askerî ve sivil bürokrasi –memurlar egemenliği!

Lenin, “Devlet ve İhtilal”ine Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserine başvurarak başlar: “Kamu gücünü ve vergileri ödetme hakkını kullanan memurlar”… “Devlet iktidarı organları olarak (bu) memurların (kendilerine özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla sağlama bağlanan) ayrıcalıklı durumu”… Sivil ve askerî bürokrasi… ya da bürokrasi ve sürekli ordu –Devlet işte budur! Devlet işlerinin görüldüğü mekanizma da, mahkemeler ve hapishaneler gibi maddi eklentilerden oluşan kurumları da katarsak, bundan ibarettir.

Lenin açık konuşmaktadır: “Burjuva topluma özgü merkezi devlet iktidarı, mutlakiyetin çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. Bu devlet makinesinin en ayırt edici iki kurumu: bürokrasi ve sürekli ordudur. Marx ve Engels, yapıtlarında birçok kez bu kurumları burjuvaziye bağlayan binlerce bağın sözünü ederler. Her işçinin deneyi, bu bağlılığı açıklıkla ve göze çarpar biçimde gösterir. İşçi sınıfı, kazık yiye yiye bu bağı tanımayı öğrenir.”


Peki, parlamento ve parlamentonun kimlerden oluşacağının belirlendiği seçimler nedir, ne işe yararlar?

Lenin, yine “Devlet ve İhtilal”inde, “genel oy hakkını burjuvazinin egemenlik aleti olarak değerlendirdiği zaman, Engels’in büsbütün kesin ve açık olduğunu da belirtmek gerekir” dedikten sonra, Engels’in, bizim açımızdan, işçi sınıfı bakımından “genel oy hakkı… işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olmayacaktır” dediğini ekler. (sf. 22)

Marx da, “Fransa’da İç Savaş”ta “Genel oy hakkı(nın), her üç ya da altı yılda bir parlamentoda halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırma…” (sf. 53) işlevi taşıdığını belirtir.

Bizim bakımımızdan, işçi sınıfı bakımından “bize her üç yılda bir kendimizi sayma olanağı” sağlamanın yanında “bize kendi kuvvetimiz hakkında ve aynı şekilde bütün karşı partilerin kuvvetleri hakkında tam ve doğru bilgiyi vermek” “ve böylelikle de bize kendi eylemimizi gücümüzle orantılı tutmak için bütün ötekilerden üstün bir ölçüt vermek” “ve bu şekilde bizi yersiz bir korkaklık ve çekingenlikten olduğu kadar yersiz delice atılganlıktan da korumak”¹ gibi anlamlar taşıması genel oy ve seçimlerin başlıca içeriğini oluşturur. “Bundan daha çok” bir şey değil!

Ama burjuva gericiliği bakımından genel oy mekanizması, seçimler, zümre ve klikleri arasındaki ayrılıkların uzlaştırılmasının en bilinen yolu olduğu kadar, asıl olarak başlıca kurumlarıyla sömürülen yığınlar üzerinde bir zorbalık ve baskı aracından başka bir şey olmayan burjuva devletin halk üzerindeki egemenliğinin bu kliklerden hangisi eliyle gerçekleşeceğini kararlaştırma yöntemidir. Halkı ve haklarını kim, egemen sınıfın hangi eğilim ve üyeleri, hangi program ve yöntemle çiğneyecek –seçimlerle belirlenen budur.

“Hayır” itirazının yöneltilmesi ve seçimlerle parlamentolara olduklarından farklı ve fazla anlam yüklenmesi, burjuva devlet ve onun sömürülen yığınlar üzerinde bir diktatörlük olarak halkı baskı altında tutmak ve muhalefetini bastırmaktan öte benimsenebilir “iyi” ve “güzel” işlevlere sahip olabileceği hayaline kapılmanın yanında –devletin iki temel kurumu olarak sürekli ordu ve bürokrasinin değil, ama– parlamentonun devlet işlerinin kararlaştırılıp yürütülmesini gerçekleştiren başlıca kurum olduğu yanılgısına düşmek olacak, buradan da, II. Enternasyonal oportünizmi ve ülkemizde TİP’inki türünden parlamenter hayaller görmeye başlayarak, genel oy ve seçimler aracılığıyla “kendimizi sayma ve olgunluğumuzu ölçme”yi aşan “oy”a dayalı olarak ve parlamenter yoldan “kurtuluş” reçeteleri hazırlanması şaşkınlığına varılacaktır!

Lenin, parlamentoya olduğunun ötesinde bir rol yükleyerek, onu “egemenliğin merkezi” sayanlardan ve “Marksizme ihanet” dendiğinde adı ilk akla gelenlerden olan Kautsky’nin devletle hükümeti birbirine karıştırarak parlamenter hayaller yayıcı girişimlerine karşı şunları yazmıştı: “Diktatörlük bir ‘hükümet biçimi’ değildir. Bu gülünç bir saçmalıktır. Marx, ‘hükümet biçimi’nden değil devlet biçiminden ya da tipinden söz eder. Bu başka bir şeydir, tamamen başka bir şeydir. Böyle bir saçmalık, burjuva parlamentolarından başka şey görmeyen ve ‘iktidar partileri’nden başka şey fark etmeyen ‘parlamento ahmağı’ndan başka bir kimsenin söyleyemeyeceği şeydir.”²

Başlıca II. Enternasyonal oportünizminin belirti ve dayanaklarından biri olmuş olan bu parlamenter ahmaklık, daha sonra, modern revizyonizm tarafından yeniden gündeme alınarak geliştirilmiştir. “Kuzinen başkanlığında bilim emekçileri ve parti militanları tarafından kolektif bir biçimde hazırlanmıştır” notuyla Kruşçev döneminde yayımlanan “Marksizm Leninizmin İlkeleri III -El Kitabı-” adlı kitabın “Uluslararası komünist hareketin teori ve taktiği” başlıklı “Dördüncü Kısım”ında sözü edilen parlamenter avanaklık ve hayal, SBKP’nin meşum 20. Kongre kararlarına dayandırılıp SB’nin varlığı ve oportünist “anti-tekel devrim” tezi üzerine oturtularak, teorik temeliyle şöyle dile getirilmiştir:

“Komünistler uzun bir süre reformistlerin işçiler arasında yaydığı parlamentarizm hayallerini reddettiler.

“O zamanlar için, bu tutum çok doğru ve tarihi koşullara uygundu…

“Bugünse, kapitalizmin içine düştüğü çelişkilerin şiddetlenmesi, sosyalist blokun güçlenmesi nedeniyle, devrimci partiler, parlamenter mücadele karşısındaki tavırları temelde değişmemekle beraber, parlamenter demokrasi mekanizmasından devrimci amaçlarla yararlanılabileceğini kabul ederler. Günümüzde işçi sınıfı mücadelesi koşullarını inceleyen SBKP XX. Kongresi bu sonuca varmış(tır):

‘Bazı kapitalist ülkelerde, bugün, öncüsünün izinde yürüyen işçi sınıfı, halkın büyük çoğunluğunu yönetimi altında toplama ve belli başlı üretim araçlarının halkın eline devredilmesini sağlamak için gerçek olanaklara sahiptir. Sağ burjuva partileri ve kurdukları hükümetin giderek daha sık yıkıldığı görülüyor. Etrafına emekçi köylülüğü, geniş aydın çevrelerini, bütün yurtsever güçleri toplayan; kapitalistler ve büyük toprak sahipleriyle uzlaşmaktan geri durmayan oportünist unsurlara ağır bir cevap veren işçi sınıfı, halk düşmanı gerici güçleri yenme, parlamentoda devamlı bir çoğunluk sağlama, burjuva demokrasisi organını, halkın gerçek iradesinin aracı haline dönüştürme olanağına sahiptir.’

“…

“Kapitalist dünyada, ulusun çoğunluğunu bir araya getiren, tekel düşmanı, anti-emperyalist cepheler oluşturulmaktadır: bunlar yeni iktidar tipleri ortaya çıkarabilir ve ulusal temsil kuruluşu olan parlamento, bu cephelerin bir örgüt biçimi ve tekellerin egemenliğine karşı mücadele araçları olabilir.

“Geleneksel bir kuruluş olan parlamento, devrimden sonra yine iktidara, gelecekteki sosyalist dönüşümleri kolaylaştıracak gerekli otoriteyi derhal sağlar. Bu durumda, sosyalist devrime karşı gösterilebilecek her türlü direnç, yalnız fiilen değil, hukuk bakımından da yasadışı olacak, parlamento tarafından temsil edilen ulus iradesine karşı yöneltilmiş sayılacaktır.”³

Burjuvazinin değil, ama tekellerin egemenliği ve bu “egemenlik”in devrilmesini hedef alan “anti-tekel anti-emperyalist” devrim sürecinde “parlamentoda devamlı bir çoğunluk sağlama, burjuva demokrasisi organını, halkın gerçek iradesinin aracı haline dönüştürme olanağı”nı değerlendirip, onu (parlamentoyu), tıpkı sovyet gibi, bir “mücadele ve iktidar organı” varsayma… Böylelikle, “Geleneksel bir kuruluş olan parlamento(nun), devrimden sonra yine iktidara, gelecekteki sosyalist dönüşümleri kolaylaştıracak gerekli otoriteyi derhal sağla(ması)…” Parlamentoya dayanarak iktidar olma! Olur mu olur! Arkada dayanılacak “modern revizyonizm” olunca, neden olmasın! Ama bu durumda parlamentoya değil, revizyonist SB’ye ve gücüne dayanarak iktidar olunuyormuş, ne gam!

Bu, parlamentonun –iktidar organı ve devlet gücünün başlıca dayanağı olarak– sıkletinden fazla ağırlığa sahip olduğu parlamentarist görüşünün eleştirisi, şüphesiz parlamentonun bütünüyle önemsiz ve parlamenter mücadelenin tamamen önemsiz olduğu “solcu” “çocukluk hastalığı”nı haklı çıkarmaz.

Her “taş” yerli yerine oturmuş haliyle görülüp, devlet devlet olarak, hükümet hükümet ve parlamento parlamento olarak kendi işlevleriyle kavrandığında, burjuva parlamentolar birer “kürsü” olarak kuşkusuz önemlidirler ve parlamenter mücadeleyle kazanılacak vekiller aracılığıyla bu “kürsü”nün kullanılması olanağı değerlendirilmezlik edilemez.

Ardından, yerleşik hal alabilen alışkanlıklara yol açarak sökün edebilecek –geçmişte örneğin milyonlarca oy destekli kitle partileriyle II. Enternasyonal’de yaşanan ihanette sökün etmiş– burjuvaziyle proletaryanın sırtından anlaşmalarla parlamenter mekanizma çerçevesinde kuruluşları belirlenen hükümetlerin desteklenmesi ve birkaç partinin bir araya gelerek oluşturduğu koalisyonlara katılma gibi sapkınlıkları da kapsayan parlamentarizmin Lenin tarafından sert olarak suçlandığı biliniyor. Örneğin: “En aşağılık kariyerizm, parlamenter arpalıklardan burjuvaca yararlanma, parlamenter eylemin en göze batar biçimde reformistçe soysuzlaştırılması, yavan küçük burjuva göreneğe alışma, hiç kuşku yok ki bütün bunlar, kapitalizmin her yerde işçi hareketi dışında olduğu gibi, içinde de türettiği her zaman görülen ve egemenlik sağlayan karakteristik sonuçlardır.”⁴

Ama parlamentarizmi suçlayan aynı Lenin, burjuva parlamentolardan yararlanma kadar parlamenter çalışmanın reddini de çocukça bir hastalık olarak eleştirir:

“Burjuva parlamentosunu dağıtacak durumda olmadığımız sürece, ona karşı hem içten hem dıştan çalışmalıyız. Az çok önemli sayıda emekçi halk (yalnız proleterler değil, aynı zamanda yarı proleterler ve küçük köylüler) burjuvazisi tarafından işçileri aldatmak için kullanılan burjuva demokratik vasıtalara güvendikleri sürece, biz bu sahtekârlığı işçilerin geri kesimlerin, özellikle proleter olmayan emekçi halkın, en önemli ve en yetkili olarak gördükleri o aynı kürsüden teşhir etmeliyiz.

“Biz komünistler, devlet iktidarını ele geçiremediğimiz ve sadece emekçi halkın burjuvaziye karşı kendi Sovyetleri için oy kullanacağı seçimleri yapamadığımız sürece; burjuvazi devlet iktidarını kullandığı ve nüfusun değişik sınıflarına seçimlere katılmaları için çağrıda bulunduğu sürece, yalnız proleterler arasında değil, bütün emekçi halk içinde ajitasyon yapma amacıyla seçimlere katılmakla yükümlüyüz.” (sf. 149-150)


Cromwell’e değil, ama onun “rüşvet” ve “ahır” saptamalarına dönersek…

Memurlar egemenliği, rüşvetsiz gerçekleşmez ya da rüşvet memurlar egemenliğinin doğal ürünü ve aynı zamanda dayanağıdır da. Üstelik “genel oy” ve burjuva gericiliği bakımından ayırt edici yanı olan “hangi burjuva kesimin yöneteceğinin kararlaştırıcılığı”nın iki anlamı vardır. Bir; hangi burjuva kliği, hangi programı izleyerek yönetecek; açık kan dökücülük yolu mu tutulacak, zorbalığın üstü örtülecek ve örneğin eski “sosyal devlet” uygulamalarında olduğu türden “tavizler politikası” mı izlenecek, ekonomide içeride talep oluşturma ve Keynesyen bir politika mı, “kemer sıkma” mı, ikisi birden mi, vb. vb. –seçimler ve sonucunda şu ya da bu hükümetin kurulmasıyla, bu kararlaştırılmış olacaktır. Ve iki; genel oy, onunla oluşacak yeni parlamento ve genel oya dayalı her yeni hükümet, askerî ve sivil bürokrasinin elden geçirilerek yeni bir dağılımının gündeme gelmesi demektir ki, bu dağılım, –önem ve ağırlığı kapitalizmin devletçi bürokratik yapı ve geleneklerinin ağırlığıyla orantılı artacak olan– başlıca devlet ihalelerinden oluşan devlet olanaklarının yeniden dağılımı zorunluluğuyla tamamlanır. Seçim kazanan “ganimeti” toplayacak ya da paylaşacaktır!

En çok “partizanlık” suçlamasına ya da “liyakatına göre” atandı/atanmadı tartışmasına neden olan devlet kademeleri ve memuriyetlerinin, bürokrasisinin paylaşılması; müsteşar ve müşavirlerden başlayarak, valiler, kaymakamlar, birinci ve ikinci dereceden hâkim ve savcılar, maliye ve vergi müfettiş ve memurlarıyla vb. müftülerle imam ve vaizlere varıncaya kadar bütün devlet “görevlileri” düşünüldüğünde hiç de küçük bir yeniden dağılım oluşturmaz. Hele yakın tarihte bol örnekleri olan ve bilinen yolsuzluk skandallarıyla ihale ve sair devlet olanaklarının ganimetten sayılarak yeniden dağılımıyla tamamlanan tablo ciddileşir ve egemenler bakımından “genel oy” ve sonuçlarından olan başta hükümet değişiklikleri ve koalisyonlar olmak üzere bütün bir yönetsel yenilenme, egemenler arası didişme ve hesaplaşmalara yol açtığı ve açacağı gibi ceremesi de sömürülen ve yönetilen yığınların sırtına yıkılır.

Sözü, kapitalizm, burjuva hükümetler, devlet olanakları ve rüşvet ilişkileri bağlamında yine Engels’e atıfla başlayan Lenin’e bırakalım:

“Engels, ‘zenginlik, iktidarını demokratik cumhuriyette, dolaylı ama bir o kadar da güvenli bir biçimde gösteriyor’ diye sürdürür; şöyle ki: ilk olarak ‘memurların düpedüz rüşvet yemesi’ (Amerika), ikinci olarak da ‘hükümetle borsa arasındaki bağlaşma’ (Fransa ve Amerika) aracıyla.

“Bugün hangisi olursa olsun, bütün demokratik cumhuriyetlerde, emperyalizm ve bankalar egemenliği, zenginliğin sınırsız gücünü savunmak ve kullanmak için yararlanılan bu iki aracı, ender bir sanat haline getirecek derecede geliştirdi. Eğer örneğin Rusya Demokratik Cumhuriyetinin daha ilk aylarında, ‘sosyalistler’in –Devrimci-Sosyalistler ve Menşevikler– burjuvazi ile koalisyon hükümeti içindeki evliliklerinin, deyim yerindeyse balayı sırasında, Bay Palçinski, kapitalistleri tedirgin etmeyi ve onların tekerine taş koymayı, askerî siparişler yoluyla devlet hazinesini soymalarını engellemeyi gözeten bütün önlemleri baltalamışsa ve daha sonra başkanlıktan ayrılmış (ve elbette yerine tastamam aynı bir başka Palçinski geçmiş) olan Bay Palçinski, eğer kapitalistler tarafından yılda 120.000 ruble tutan bir arpalıkla ‘ödüllendirilmiş’ ise, bu nedir? Dolaysız ya da dolaylı rüşvet mi? Yoksa hükümetle kapitalist sendikalar (tröstler) arasında bir bağlaşma ya da yalnızca dostça ilişkiler mi?”⁵

Biz bunlara, yakın tarihte, “yolsuzluk/hırsızlık” başlığı altında tanımlanan yüzlerce bin dolarlık “hediye” saatler, ayakkabı kutularıyla elbise ceplerine doldurulmuş paralar, “sıfırlayayım mı… sıfırla” diyaloglarına konu odalar dolusu Dolar ve Euro’lar, para makineleri, para kasaları, altın külçeleri dolu olarak ülkeye kayıtsız giriş yapan uçakların… vb. konu olduğu, soruşturmaları bile kapatılmış, yasalarda kendilerine yer açılamamış “skandal”larda tanıklık ettik. Meşrulukları savunulamayan, yasalara uydurulamamış ve dolayısıyla “minareye kılıf bulunamamış” aşırı örneklerdi. Boldu, ama aşırılardı; ancak “darbe” argümanları oldukları ileri sürülebildi ve üstleri örtülmeye uğraşıldı.

Ama tamamen meşru sayılan, rutine bağlanmış, son derece olağan rüşvet türleri de yok değildir. Yasaya sığmasa da olağanlaşmış olanları olduğu gibi, bütünüyle yasal olanları da çoktur. Devletin ortak olduğu şirketlerin, banka ve sair anonim şirketlerin yönetim kurullarının bol maaşlı koltuklarına atanmalar örneğin, hem yasaldır hem de itibar vesilesi sayılır. Türü ve sayısı belirsizleştirilmiş arpalıklar durumundaki müşavirlik ve danışmanlıklar yine öyledir. Borsa aracılığıyla hisse senetlerinin devir-teslimi kadar, senetlerin kıymetlendirilmesi ya da değer kaybının sağlanması, döviz-kur farklarından önceden haberdar edilerek sağlanan kârlar, hibe yoluyla “havuzlar” oluşturularak sağlanmış yatırım olanakları, TÜRGEV benzeri vakıflara bağışlarla arsa, arazi vb. yığınakları, ihalesiz ya da görünüşte ihaleli yasaya uydurulmuş iş vermeler… –tümü tamamen yasal ve sıradandır!

Özetle, “zenginlik”, kapitalizm yani, egemenliğini, banka ve borsa egemenliği olarak, demokratik ya da değil, her koşul ve her siyasal egemenlik biçimi altında sürdürür. Bu kural, parlamenter demokrasiler bakımından da geçerlidir, kralcı ya da faşist egemenlik biçimleri bakımından da. Hükümetlerle sermaye çok sayıda bağla birbirlerine bağlı oldukları kadar burjuva parlamentolarla sermaye arasındaki ilişki de öyledir. Burjuva parlamentolarda “ilaç için” ya da görünüşü kurtarmak üzere belirli özelliklere sahip birkaç yoksul bulunması âdettendir. Genellikle işçi bulunmasa bile, parlamentolarda kimi zaman azınlıklardan bir kişi, kimi zaman bir engelliye yer açılır. Yoksa, ne yapılacaksa “ön-seçim”in zorunlu tutulan aidatları ne de vekil adayı atanmak için sunulan meşru haraçlar ortalama bir yurttaş tarafından bile karşılanabilecek gibi değildir. Burjuva parlamentolar kural olarak burjuvalar ve onların sözcüleri içindir.

Parlamentolara, çekicilik yaratacak “güzel görünüş” için, burjuva dünya görüşüne sahip ya da yoğun etkisi altında olmakla birlikte kimi zaman dolaysızca burjuva olmayan kişiler vekil olarak alınsalar da, burjuva hükümetler bakımından bu bile olağan değildir. Burjuva hükümetlerin burjuvalar ya da onların görevli ve sözcüleri tarafından oluşturulması kuraldır. Dolayısıyla rüşvet ilişkisi ya da borsa üzerinden bağlantılar veya ikisi birden, parlamenterler bir yana, özellikle bakanlarla müsteşar ve müşavirden başlayarak genel müdür ve daire başkanı türünden “iş bitirici” yakın “çevre”leri bakımından karakteristiktir.

Ancak parlamenter sistemde hükümetlerin başlıca parlamentolardan çıktığı, özellikle siyasal kriz anlarında “devlet işleri”nin teknokrat/bürokrat nitelikli başbakan ve bakanlarla yürütülme durumunda kalınsa bile, genel kural olarak hükümetlerin vekillerden teşekkül ettiği bilinir. Ve hükümetler burjuva devletin, onun “çark” ve “dişlileri”nin hareket ettiricisi, başka bir deyişle “yürütme komitesi”dir. Bu nedenle, parlamentolar devletin asli ve temel organlarından olmamakla ve “devlet işleri” başlıca sivil ve askerî bürokrasi ya da bürokrasi ve militarizm tarafından yürütülmekle birlikte, işlerin yürütülmesinin koordinasyonu ve yönü, parlamentodan gelerek kurulan ve “yürütme komitesi” durumundaki hükümet tarafından gerçekleştirilir. En demokratik olanları da içinde burjuvazinin sınıf egemenliğinin aracı olan ve başlıca iktisadi niteliğiyle bu egemenliğin –seçimlerle bölünebilecek sürekliliğinin– asıl olarak burjuvazinin maaşlı görevlileri olan atanmış “memurların egemenliği” olarak sürdürüldüğü burjuva devletlerde hükümetler gelip geçerler, ancak bürokratik ve militarist kurumlar ve onların yerleşik kural ve uygulamalarının genelliği ve kalıcılığı tartışmasızdır.

Bundan, hükümetlerin önemsizliği sonucu çıkmaz; ama burjuva egemenliğin kısa aralıklarla değişebilir olduğu bilinen şu ya da bu hükümetle kaim olmadığı, hükümetler değişse de sürdüğü ve ekonomik egemenliğin siyasal egemenliği üretip koşulladığı, anlaşılmalıdır. Hem Engels’in hem de Lenin’in altını çizdikleri “zenginliğin iktidarını en demokratik cumhuriyette de sürdürdüğü” doğrusunun bir dayanağı seçilmiş ya da atanmış burjuvazinin tüm “görevli” ve temsilcilerinin –rüşvet de içinde– binbir bağla zenginlik kaynakları ve onların mülkiyet ilişkilerine bağlı oluşuysa, diğer bir dayanağı da burjuva çıkarların ihtiyaçlarına uygun sürekliliğin “memur egemenliği”yle sağlama bağlanmış olmasıdır.

Ekonomi ile siyaset arasında hükümetler ve izledikleri siyasetleri de kapsayan bir özerklik olduğu ve “ekonominin yoğunlaşmış ifadesi” olmakla birlikte, siyasetin ekonomiden, siyasal egemenliğin ekonomik egemenlikten yansımasına rağmen, insanın –ne kadar gerçeğe uygun olduğu ya da olmadığı bir yana– bilinçli eyleminin işe karıştığı her yerde bu yansının az-çok uzun bir dönemin ortalaması olarak gerçekleşebileceği, yoksa her somut durumda doğrusal yansıdan şu ya da bu ölçüde sapmalarla oluştuğu ve oluşacağı bilinir. Siyaset sonuç olarak ekonomiden yansıyacak ve siyasetçilerden oluşmuş burjuva hükümetler, dolayısıyla, eninde sonunda burjuvazinin sosyal iktisadi çıkarlarının gereksindiği tutumları alacak olsalar ve kendilerini burjuvaziye bağlayan sözü edilen rüşvet vb. bağlarla bu tutumları sağlama bağlanmış olsa bile, burjuvazinin çıkar ve egemenliğinin genel ve hükümet değişikliklerinin sonucu olabilecek özel siyasal dalgalanmalardan olası etkilenmelerinin olanaklı olabilecek en alt düzeye indirilebilmesi, yine, devletin rutin işleri ve işleyişinin bürokrasi ve militarizm gibi “sağlam kazıklar”a bağlanmış olmasıyla garanti edilir.

Yine de yürütmeyi gerçekleştiren ve özellikle burjuva grup, klik ve kesimler arasındaki “denge” durumlarında rolleri artıp izleyecekleri politika ya da yürütücü direktifleriyle daha da önem kazanan hükümetlerin burjuva yönelimlerinin kontrol altında tutularak garanti edilmeleri esastır. Bu, hükümetlerin menbaı durumundaki parlamentoların ve bileşimlerinin de garanti altına alınması ihtiyacını koşullar. Öyle güvenilirlik kat sayısı düşük olur-olmaz parlamentolar oluşmamalı, önüne gelen vekil seçilmemelidir.

“Zenginlerin iktidarının en demokratik cumhuriyetlerde” de sürdürülürlüğü en başta paranın alım gücü ile garanti altına alınır. “Demir yumruk” yasalarından önce kapitalizmde her şeyin alınır-satılır oluşu belirleyicidir, baskı yasaları arta kalabilecek boşlukları tıkama işlevi görür.

Burjuva demokrasisi ancak hukuk önünde eşitliktir ve bu devlet biçimi altında demokratik özgürlüklerin tanınıyor oluşu –özellikle tekelci kapitalizmde dikte eğiliminin esas hale gelişi ve özgürlükler sınırlanarak demokrasinin güdükleşmesinin ötesinde– bu özgürlüklerin iktisaden gerçekleşebilme koşullarına sahip olduğu anlamına gelmez. Örnekse toplantı özgürlüğü var olabilir, ama tüm toplantı salonlarının burjuvazinin mülkü oluşu ve yüksek kira bedelleri işçilerin bu özgürlükten yararlanma olanaklarını yok edicidir. Ya da basın özgürlüğünün var olduğu iddiası başkadır, matbaalar ve kâğıt stoklarının burjuvazinin elinde olduğu koşullarda bu özgürlüğün işçiler bakımından gerçekleşme olanağı başka. Ya da söylenmiş olduğu gibi, seçilme özgürlüğü herkes için tanınır, ancak yüksek adaylık harçları, bol harcama gerektiren ön seçim ve seçim propagandası, işçiler bakımından bu özgürlüğün gerçekleşebilme ihtimalini hemen sıfıra indirir. Parlamento, böylelikle, kural olarak işçilere kapalı bir alan olur ve parlamentodan çıkacak hükümetler de burjuvazi ve ihtiyaçları açısından kategorik olarak sağlama bağlanır. Sömürülen yığınlar karşısında, aralarındaki çekişme ve paylaşıma dair sürtüşmeler bir yana, burjuvazinin sınıf egemenliği, iktisadi boyutunun ötesinde siyasal boyutuyla da emniyet altındadır.


Geriye kalan, burjuvazinin çeşitli grup, klik ve kesimleri arasındaki paylaşım kavgaları ve “iktidar” bölüşümüdür. Marx’ın dediği gibi, “Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir parlamentoda halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırmak”tan ibaret olur. Hükümet değişiklikleri de buradan önem kazanır: “Kim yönetecek”?

Bir burjuva parti, seçimi kazananı ya da seçimi birisi kazanamamışsa kazananlardan birbiriyle anlaşan birkaçı hükümeti kurar, işçiler ve sömürülen emek yığınları, halk, sosyalist ve devrimci partilerle diğer burjuva partiler muhalefette kalırlar. Parlamentoda çoğunluğu oluşturan bir ya da birkaçı “iktidar” olup hükümeti kurar; partilerden biri “ana muhalefet” titriyle hatta devlet protokolünde kendine yer bulur, ancak “azınlık”ta kalanlar “muhalefet”tirler.

Yasalarda ve günlük algıda “siyasal partiler” başlığı altında anılsalar ve bir ya da birkaçı iktidar ve geri kalanlar muhalefet olarak aralarında fark gözetilmeden eşit varsayılsalar ve burjuva demokratizminin ikiyüzlülüğüyle “parlamenter demokrasinin vazgeçilmez unsurları” kabul edilseler bile, gerçek farklıdır; işçi sınıfı ve emekçi halkın örgütleriyle burjuva partiler arasında kategorik bir ayrım vardır. Burjuva demokratizmi övgücüsü Kautsky’nin genelleştirdiği burjuva partilere özgü “azınlık korunması ve hakları”nın işçi partileri için de geçerli olduğunu ileri sürerek “herkes için demokrasi” masalını anlatmasını, Lenin, bu yönden eleştirir:

“Bilgiç Kautsky, ‘önemsiz bir noktayı’, yani bir burjuva demokrasisinde, iktidar partisi için ‘azınlığın korunması’nın ancak başka bir burjuva partisi için söz konusu olduğunu, buna karşılık proletaryanın payına, bütün ciddi, önemli ve temel konularda, ‘azınlığın korunması’ yerine, olağanüstü hal ilanı ve katliamlar düştüğünü unutmuş…”⁶

Burjuvazinin egemen olduğu tartışmasızdır; tartışma, burjuvazinin adına yürütmeyi kimin, hangi burjuva parti ve grubun üstleneceği ve halkı ve mücadelelerini bastırma “işi”ni kimin yürüteceği konusuyla sınırlanır. Ama bu, rüşvet olanaklarının da yeniden ve yeniden paylaşılması demektir. Her yeni hükümet, devlet olanaklarının yeniden dağılımı demektir. Kuşkusuz sömürülen yığınların sırtından elde edilmiş ve aynı sömürülen yığınlara yönelik yeni zorbalık ve bastırma etkinliklerinin dayanağı olarak kullanılacak “ganimet”, yeni hükümetlerin kurulmasıyla yeniden paylaşılacaktır. Yeni bir burjuva hükümetin kuruluşu, sadece ihale, dolaysız rüşvet vb. türü devlet olanaklarının yeniden dağıtımı demek olmakla kalmaz; bu dağıtımın düzenlenişi de içinde, başlıca devlet işlerinin yürütülmesiyle görevli askerî ve sivil bürokrasinin makam koltukları, teknokratlarınkini de kapsayarak, kuşkusuz yukarıdan başlayarak, bütün devlet kademelerinde yeniden dağıtılır. Bu yeniden-dağıtım, hükümetin tek parti hükümeti olarak değil, ama birkaç partinin koalisyonu olarak kurulması durumunda daha bir önem kazanır ve seçim galibi partiler ganimet paylaşımına girişirler. Koalisyon tartışma ve pazarlıkları yalnızca bakanlık koltuklarıyla sınırlı tartışma ve pazarlıklar olarak yürümez, ama tüm bürokrasinin yeniden dağılımını ilgilendirir.

1917 Şubat Devrimi’nin ardından kurulan koalisyonla ilgili olarak Lenin bu paylaşımı şöyle tanımlamıştır:

“Vaktiyle daha çok Yüz-Karalara ayrılmış bulunan memurluk görevleri, Kadetlerin, Menşeviklerin ve Devrimci-Sosyalistlerin ganimeti durumuna geldi… Ganimeti paylaşmak, bol paralı bakanlık, müsteşarlık, genel valilik vb. vb. makamlarına kurulmak için zaman yoktur ve hiçbir Kurucu Meclis beklenmemiştir! Hükümet değişiklikleri oyunu, aslında, ülke ölçüsünde, bütün merkezi ve yerel yönetimlerde yukarıdan aşağı yapılan bu yağma ve ‘ganimet’ paylaşımının dile gelmesinden başka bir şey değildi. Sonuç yadsınamaz: Reformlar ertelenmiş, yönetsel arpalıklar paylaşılmış ve paylaşım ‘yanlışlıkları’ birkaç yeniden-paylaşımla düzeltilmiştir.

“Ama bürokratik aygıtın çeşitli burjuva ve küçük burjuva partiler arasında (örneğin Rusya’da Kadetler, Devrimci-Sosyalistler ve Menşevikler arasında) her ‘yeniden dağıtımında’, başta proletarya olmak üzere, ezilmiş sınıflara, tüm burjuva toplumuna karşı önlenemez düşmanlıklar daha açık bir biçimde kendini gösterir. Bütün burjuva partiler, hatta ‘devrimci-demokratlar’ da içinde, en demokratik olanlar için bile devrimci proletaryaya karşı baskıyı artırma, bastırıcı aygıtı, yani devlet makinesini güçlendirme zorunluluğu bundan doğar.”⁷

“Ganimet”i; devlet olanakları ve “arpalıklar” durumundaki –özellikle yüksek– memurluk görevlerini paylaşmak… Ve bir de, hatta “en demokratik olanlar için bile devrimci proletaryaya karşı baskıyı artırma, bastırıcı aygıtı, yani devlet makinesini güçlendirme zorunluluğu”… Paylaşmak için burjuva partiler arasında kavga ve işçi sınıfına karşı devlet makinesini güçlendirmek üzere birlik!..

Hükümetler bu ikisi için kurulur ya da başlıca sömürülen yığınların ezilmesiyle demokratik içerikli, eşitlik ve özgürlük talep ve eylemlerinin bastırılması “işi”nin yürütülmesini yönetmek üzere kurulan hükümetler, aynı zamanda, bürokrasiyle birlikte geri kalan devlet olanaklarının bir yeniden dağılımına girişmeden edemezler.


Peki, velev ki koalisyon olsun ve velev ki az-çok demokratik bir partinin de katılımıyla kurulmuş olsun, burjuva sınıf niteliği tartışılmaz bir hükümetle diğeri arasında, birini lehine tercih kullanmak üzere ayrım yapmak savunulabilir bir şey midir?

Somutlayarak sorarsak; 1) özellikle Murat Belge tarafından AKP’li bir hükümet ihtimaline karşı kurulması savunulan CHP-MHP-HDP koalisyon hükümetiyle 2) bir AKP-MHP koalisyon hükümetinin çok daha gerici ve saldırgan politikalar izleyecek olması ihtimali karşısında kurulması savunulan AKP-CHP “büyük koalisyonu”nun savunulur yanı var mıdır? “Kötünün iyisi” yaklaşımıyla birinden biri işçi ve emekçiler adına tercih edilip desteklenebilir bir hükümet olabilir mi?

Yanıt, net olarak olumsuzdur. Öncelikle, kapitalizm koşulları ve burjuva egemenlik sistemi içinde, burjuva devletin “yürütme komitesi” olarak asıl işlevi olan sömürülen yığınların ve mücadelelerinin bastırılmasını üstlenirken, sıralanan iki muhtemel yan yana gelişten hangisi olursa olsun, bir koalisyon, aynı zamanda “memuriyetler”le rüşvet ve ihaleler de içinde sair devlet olanaklarının bölüşülmesi demektir ki, devrim ve sosyalizm adına da, özgürlükler adına da ne biri ne diğeri savunulabilir.

Ama devamı da söylenmelidir.

AKP’nin on üç yıllık hükümeti döneminde yaptıkları ortadadır ve ülkenin acil bir demokratikleşme sürecine ihtiyacı olduğundan şüphe edilemez. Bu doğrudur; ancak bu demokratikleşmenin, halkın demokrasi mücadelesinin yükseltilerek kurulacak bir geçici devrim hükümeti ya da devrimci bir “geçiş dönemi hükümeti” yerine, kolayına kaçılarak, ama kuşkusuz henüz koşulları oluşmamışken, üstelik koşullarını olgunlaştırmak için çalışmaktansa, demokrasi mücadelesinin hedefleri arasında olması gerekecek siyasal partilerin bazılarının katılacakları koalisyonlar aracılığıyla gerçekleşebileceğini düşünmek gaflet değilse aymazlıktır.

Belge’nin önerisini alalım. HDP, demokratik bir partidir ve birlikte olunabilir. CHP, demokrasi sözü etmekle birlikte demokrasi ve hak eşitliğiyle çelişen tutumlara da sahiptir; ancak uzatmamak için, son dönemdeki demokratik yönelimleriyle, örneğin Barış Bloku’na katılımıyla, birlikte olunabilir mi olunamaz mı sorgulamayalım. Peki, ya MHP? AKP karşıtlığı ve bu karşıtlığın her şeyin önüne geçirilerek, kapitalist sistem, burjuva devlet, sömürü, zorbalık, hatta faşizm ve şovenizm dahil tümüne gözlerin kapatılmasına yol açması, belli ki MHP’nin bile şirinleştirilmesi ve AKP’ye karşı onunla da birleşmenin kabulüne götürmüştür. Ancak bu kabul edilebilir değildir. Her şeyden önce, gericiliği tartışmasız MHP’den uzaklaşmalarında yarar varken ve buna yönelik tutumlar gerekliyken, CHP’nin MHP’ye doğru itilmesi ve hele HDP’nin MHP’nin kucağına atılmaya ve onunla işbirliğine ikna edilmeye çalışılması, fazlasıyla parlamentarist ve sistem yandaşı oluşu bir yana gericiliğin de güçlendirilmesine yönelik bir yaklaşımdır. Ne –yüzü gizlenerek ve hiç değilse Kürt halkının gözünde iyi gösterilerek– sistemin HDP’nin de katılmasıyla güçlendirilmesi tercih konusu edilebilir, ne de AKP karşıtlığı ileri sürülerek MHP’li bir birlik ve koalisyon!

“AKP karşıtlığı”ndan söz etmişken, ne kadar AKP ne kadar Cemaat karşıtlığı ve AKP destekçiliğidir tartışılır, ancak Doğu Perinçek’in CHP-MHP-İP (Vatan Partisi) hükümeti önerisinin 7 Haziran sonrası güncellenmesi olan önerisine de değinmeliyiz.

“Ekonomideki mafyalaşma, siyasette mafyalaşmayı getirdi. Ekonomi, çok küçük bir azınlığın eline geçince, siyasetin hâkim güçleri de daraldı. Sanayici ve tüccar üvey evlat oldu… Siyasetteki mafyalaşma, en sonunda Başkanlık Sistemini Türkiye gündemine getirdi. Sıcak para diktatörlüğü, Başkanın mafyasıyla yürütülebilirdi” diye başlayan Perinçek, “Türkiye’de öncelikli hedef”i tam bir sistem adamı olarak şöyle tanımlıyor: “Önümüzdeki öncelikli hedef, sıcak para diktasını yıkarak üretim ekonomisini kurmak ve vatanı bütünleştirmektir… çıkmazdan üretim ekonomisiyle kurtulacağız. Üretimde ve bütünleşmede çıkarı olan sınıflar ile borçlanma ve bölünmede çıkarı olan zümreler karşı karşıya mevzilenmiş bulunuyorlar. Burada millî sanayici ve tüccar ile işçi, çiftçi, kamu emekçisi, küçük esnaf ve zanaatkârın çıkarlarının aynı cephede buluştuğunu görüyoruz. Vatan Partisi’nin programının birinci maddesi, bu sınıfların ortak hükümetini amaçlıyor. Millî Hükümet, bütünüyle asalak olan mafya ekonomisine akıtılan kaynakları üretime çevirecek. Burada işçi sınıfı ve bütün emekçiler ile sanayicilerin çıkarı birleşiyor.”⁸

“Millî cephede yer alan sınıflar arasında da çelişmeler bulunuyor”muş. Ama “Vatanın bütünleşmesi ve üretim ekonomisi için birleşenler arasındaki çelişmeler düşmanca (antagonist) türden değil”miş. Nedeni de şuymuş: “İşçi sınıfının hareketlerine bakarsak, sanayicinin fabrikasına el koymak gibi bir programa rastlamıyoruz. İşçiler, daha iyi koşullarda çalışmak ve yaşamak istiyorlar. Bu talepler, hem demokrasinin gereğidir, hem de millî cepheyi güçlendirir. En büyük üretici, emekçinin kendisidir.”

Ve burjuva beyzade, “işçi sınıfının sanayiciye karşı tutumu, stratejik düzlemde dostluk ve aradaki çelişmeleri çözmek için taktik düzlemde mücadeledir… vatanımız ve üretim ekonomisi için birlikteyiz, ancak demokratik haklarımızı elde etmek ve daha iyi yaşamak için mücadele edeceğiz” buyuruyor, işçi sınıfına! Tabii işçi sınıfı devrimciliği adına! “İşçi sınıfı ile burjuvazinin birleşen çıkarları”! İşçi sınıfının, devrimci işçinin bakış açısından burası sözün bittiği yerdir. Çürütmek için söylenmesi gereken lafa yazıktır. Beyimiz kendi kendisini teşhir etmektedir.

Bunca uzun bir aktarma, Perinçek’in, Belge ile benzer sistem içi öneriyi, daha dallandırılıp budaklandırılmış haliyle ve açık-seçik, üstünü örtmeye gerek duymadan –iki gerekçeyle: “sıcak para” ve “borçlanma ekonomisi” yandaşı olanların “sıcak para diktasını yıkarak üretim ekonomisini kurmak ve vatanı bütünleştirmek” hedeflerine yönelik olarak– “millî sanayici ve tüccarla işçi” ve emekçilerin “birleşen” çıkarlarını gerçekleştirecek bir burjuva “millî hükümet” önerisini “korkusuzca” yapması nedeniyledir. Tek fark, önerilerin, HDP’nin hükümete katılmasıyla hükümetin HDP’nin de içinde olduğu Kürt ulusal hareketini hedef alması arasındaki farklılıktır; gerisi ortaktır!

İkinci öneriye, AKP-CHP “büyük koalisyonu”na gelince… Herkes biliyor ki, uluslararası ve ulusal sermayenin, burjuva egemenliğinin az-çok istikrarlı biçimde sürdürülmesini öngören asıl önerisi durumundaydı. Hem –asıl olarak– işçi ve emekçi hareketliliğinin önünün alınması, olmuyorsa bastırılması, hem de AKP ve özellikle başkanlık histerisine tutulmuş ve bu yolda ne yasa ve anayasa ne de teamül tanıyan “reis”in artık yarın ne yapacağından kuşku duyulmakta olan burjuva “azınlık haklarını” da takmayan aşırı yanlı tek parti yönetiminin bir miktar ehlileştirilmiş bir AKP’nin CHP’yle koalisyonuyla normalleştirilmesi bakımından günün koşullarında “biçilmiş kaftan” olarak görünmekteydi. Kürt sorununda belirli bir çözüme ulaşılmasını sağlayabileceği ve Türkiye’yi dışarıda, özellikle Ortadoğu’da maceradan uzak Amerikancı yolda “kazasız-belasız” ilerletebileceği düşünülmekteydi –hem uluslararası hem de “ulusal” burjuva gericiliğin çıkarlarının gösterdiği böyle bir koalisyondu. Büyük burjuvazi bakımından iki düzlemde de, hem gericilikle halk arasındaki hem de gericiliğin kendi arasındaki ilişkiler alanında uygun bir alternatifti.

Ama onlar için uygun olan sömürülen yığınlar için uygun değilken, ülkenin az-çok esenliğe çıkabilmesi bakımından, sanki “ülke esenliği” burjuvazinin değil ama –ya da en azından onunla birlikte– işçi ve emekçilerin işine gelirmiş gibi, “ilericilik” adına da savunuldu. En çok Kürt sorununda aşırı saldırganlığa yöneleceği öngörülen ve bu nedenle başlıca kaygı kaynağı durumundaki bir AKP-MHP hükümetinin “reelliği” olan, mümkün “en iyi” alternatifi olarak özellikle Kürt hareketi ve yakın çevrelerce benimsenip açık ve üstü örtülü biçimlerde savunuldu. Savaş kaynağı AKP ve özellikle Saray’dı; AKP’yi CHP aracılığıyla frenleyip Saray’ı dizginleyerek “akan kanı durduracak” “gerçekçi alternatif” olarak görüldü.

Bu öneri de, kapitalist sistem ve burjuva devleti “es” geçip her şeyi AKP gericiliğinden ibaret sayarak AKP karşıtlığı görüşünden hareket eden sistem içi çözüm arayışıyla malûldü; iktidar değişikliğiyle ilgili defterin kapatılmış olmasıyla ve savunulmakta olan burjuva platformla uyum içindeydi. Üstüne üstlük, körlükle de malûldü ve Barış Bloku’nda yer almaya eğilim göstermekte olan CHP’yi, tersine, AKP ve devletin kollarına iticilikle zaaflı, “baltayı ayağa vurucu” nitelikliydi. Kapitalist sistemin sınırlarını sınır bilen ve burjuva egemenliğiyle bir alıp veremediği olmayan yaklaşımın vardığı yer, hükümet sorununda, burası oldu.


Oysa, her şey bir yana, yalnızca sömürülen yığınlarla burjuvazinin ilişkisi, burjuva egemenliği ve ne demek olduğu, burjuva devlet makinesi ve bastırıcılığı üzerine düşünmek bile, bırakalım MHP’li ya da AKP’li koalisyonları, onlardan farklı olarak, demokratik görünebilecek başka koalisyonlardan da uzak durulması için yeterli veri sunacaktır.

Burjuva demokrat, parlamentarist ya da değil ama burjuva nitelikli, kapitalist sistemi ebedi bilen ilericilik ve özgürlükçülük türünü –özetle, liberal burjuva solculuğunu, küçük burjuva reformculuğu da içinde burjuva demokratizmini– bir yana bırakarak, soruna işçi “penceresi”nden yaklaşılacak olursa…

Erfurt Programı’na Engels’in yönelttiği eleştiride yaptığı “devrim” ihtiyacı ve “demokratik cumhuriyet” vurgusuyla konuya değinmesinden başlayalım:

“Mutlak olarak kesin bir şey varsa, o da, partimizin ve işçi sınıfının egemen duruma, ancak demokratik cumhuriyet şekli altında gelebilecekleridir. Hatta demokratik cumhuriyet, Büyük Fransız Devrimi örneğinin gösterdiği gibi, proletarya iktidarının özgül biçimidir de. Örneğin Miquel’in yaptığı gibi, en iyi adamlarımızın bir imparatorun altında bakan olmasının akla sığar bir şey olmadığı besbelli değil mi?”⁹

Tabii ki, “hayır” denecektir. “İmparatorun bakanı” olmak tabii ki hoş karşılanmaz ve savunulması kolay değildir. Ama, şöyle bir hafızalar yoklandığında, I. Emperyalist Savaş’a gidildiği günlerde II. Enternasyonal’in sosyal-şoven hain “kahramanları”nın hemen tümü imparator ve kralların hüküm sürdüğü Avrupa’nın emperyalist ülkelerinde önce parlamentolarda “savaş kredileri” için olumlu oy kullandıkları ve sonra burjuvaziyle koalisyon kurarak burjuva hükümetlerde bakanlık koltuklarına kuruldukları hatırlanacaktır. Sonra da olmamış değildir. Ve günümüz İngiltere’si ya da İspanya, Hollanda, Belçika, Danimarka’sı hâlâ monarşiyle yönetilmektedirler ve ama parlamentoları vardır, hükümetler parlamento çoğunluklarınca seçimlere dayalı olarak belirlenir ama kral ya da kraliçeler tarafından atanırlar. Liberal solcular buralarda hiç mi bakanlık koltuklarına kurulmamışlardır?

Engels’in Erfurt Programı’nı eleştirisi döneminde de, sonra ve şimdi de, ister imparatorlar ve krallar tarafından yönetilsin ister demokratik birer cumhuriyet olsunlar, sorun, siyasal egemenliğin sosyal iktisadi dayanağının kapitalizm ve burjuvazinin egemenliği oluşudur. Geçmişe doğru gidildiğinde aristokratik özelliklerin ağırlığı artar, günümüze doğru azalır ya da bazı yerlerde neredeyse tümüyle yok olur, ancak bütün siyasal yaşam ve egemenlik kapitalizm koşullarında, sermaye ilişkilerinin ürünü olarak şekillenir.

Öyleyse, Engels’in teşhir içerikli sorusundan hareketle yeni bir soru sorulabilir: Peki, “en iyi adamlarımızın bir imparatorun altında bakan olmasının akla sığar bir şey olmadığı besbelli”yse, “demokratik cumhuriyette, bir burjuva hükümette bakan olmak akla sığar mı?”

Sığar mı? Şöyle bir hafızalar yoklandığında, her somut durumda binbir gerekçe üretilerek, işçi sınıfı ve sosyalizm ya da ilericilik ve solculuk vb. adına burjuva hükümetlere katılımlar sağlandığı görülecektir. Tümü bir yana bırakılarak, günümüzde, M. Belge’nin önerisinde olduğu gibi, HDP’nin ilericilik adına ve ezilenlerin ve memleketin, kuşkusuz demokrasinin selameti ve barış için CHP ve MHP ile koalisyona katılması ya da olmazsa CHP-MHP koalisyonunu “dışarıdan” desteklemesi ileri sürülebilmiş ve az da taraftar bulmayarak, çok sayıda liberal solcunun gönlünde yatan aslan olabilmiştir!

Oysa, neydi? Koalisyon hükümetlerinde burjuvaziyle birlikte yer alan II. Enternasyonal hainleri için Lenin ne demişti: “Savaş kredileri için oy verenler, kabinelere girenler ve 1914-15’te vatan savunması avukatlığı yapanlar açıkça sosyalizme ihanet ettiler.”¹⁰

“Açık oportünizm, devrime ve başlangıç durumundaki devrimci hareketlere ve patlamalara açıkça ve doğrudan doğruya karşıdır. Biçimi değişmekle birlikte, hükümetlerle ittifak durumundadır: bu ittifak, hükümetlere katılmaktan savaş sanayii komitelerine katılmaya kadar değişebilir. Maskeli oportünistler, Kautskiciler, işçi sınıfı hareketi için daha zararlı, daha tehlikelidir, çünkü bunlar, hükümetle ittifak yanlısı olduklarını akla-yakın, sözde ‘Marksist’ sözlerle ve pasifist sloganlarla gizlerler. Bu her iki türden oportünizme karşı, proletarya politikasının her alanında savaşım verilmelidir: parlamentoda, işçi sendikalarında, grevlerde, askerî alanda vb…”¹¹

Hükümetler, söylenmişti, burjuva devletlerin “yürütme komiteleri”dir ve asli görevleri sömürülen yığınların bastırılması ve ezilmesi “işi”ni yönetmektir; bu “iş”e suç ortaklığı edilemez. Burjuva hükümetlere katılmak, burjuvaziyle koalisyon kurmak demek, onun sömürülen yığınları bastırma etkinliğine katılmak, hangi “iyiniyetli” gerekçeler ileri sürülmüş olursa olsun, burjuvazinin tarafına geçmek demektir. Tabii ki geçildiğinde, ödülü alınır, “ganimet”in bir bölümünden, yüksek maaşlı “arpalıklar”dan, “solculuk”, ilericilik ve hatta işçi sınıfı ve sosyalizm adına burjuvazinin safına geçen de yararlandırılır: özetle, satış, alım-satım işlemi kayda bağlanır ve karşılığı ödenir!

Burjuva koalisyon hükümetlerine katılmayı haklı çıkarmak üzere ileri sürülmüş hiçbir “ulvi” gerekçe doğru çıkmaz: “Barış için müdahil olmak”… “demokrasiyi savunmak için”… “özgürlükler mücadelesini geliştirmek için” –tümü safsatadır! Çünkü ne burjuvazi aptaldır ve kendisinin kuyusunun kazılması için “koynunda yılan besleme”ye razı olur, ne tüm bürokratik-militarist devlet makinesi üç “solcu-ilerici” bakan hükümette yer aldı diye teslim bayrağı çekip onları dinleyip dediklerini yapar. “İlerici-solcu” zevat, tersine, burjuva hükümetlerin “gülleri” olarak işlev görmek üzere bakanlık koltuklarına oturtulurlar: Tescilli burjuvaların yapamadıklarını yapmak üzere, niyetleri ne olursa olsun, “yem olarak kullanılıp” gevezelik ve vaatlerle halkı yatıştırmak için görevlendirilirler ki, hemen istisnasız tümü bunu bilir ve yem olarak kullanılmalarına ses çıkarmaz, dolayısıyla niyeti iyi olanı bulmak da neredeyse imkânsızdır.

1917 Şubat Devrimi’nin ardından Kerensky ve ardından Tseretelli, Çernov ve sair burjuva sosyalistlerinin burjuva geçici hükümete katılmalarının (ya da alınmalarının) ülkenin burjuva yönetiminde hemen hiçbir –önemli diyelim– değişikliğe yol açmadığına ve örneğin kendisinin “Nisan Tezleri”yle çizdiği tablo ve yönelimin değiştirilmesi ihtiyacını doğurmadığına dair Lenin’in söylediklerini görelim:

“Üzerinde durulması gereken ikinci nokta bir ‘koalisyon bakanlığı’nın (hükümetinin olmalı –K.Y.) kurulması, 6 Mayıs 1917, hususudur. İnsana öyle gelebilir ki, broşür (‘Nisan Tezleri’ broşürü –K.Y.), özellikle bu konuda eskimiştir.

“Gerçekte ise, broşür bu konuda kesinlikle hiç de eskimiş değildir. Broşür, her şeyi, kapitalistlerin 10 bakanına rehine olarak 6 bakan veren menşeviklerin ve popülistlerin ateşten korkar gibi korktukları bir sınıf tahlili üzerine oturtulmuştur… çünkü Tseretelli, Çernov ve avanesinin bakanlığa gelmesi, Petrograd Sovyeti ile kapitalistlerin hükümeti arasında yapılan anlaşmanın sadece biçimini ufak ölçüde değiştirmiştir.”¹²

“Rehine bakan vermek” –burjuva koalisyon hükümetlerine katılmak ya da hiç değilse bu koalisyon hükümetlerinden birinden birini diğerine tercih edip desteklemek, bundan başka bir anlama gelmez ki, hele “tercih” durumunda, karşılıksız, “rehine” verip “ganimet”ten bir parça “ödül” almadan “yok yere” bir alışveriş yapılmış olacaktır!

Neden “rehine verme”, peki? Söz, yine Lenin’in:

“Belli başlı bakanlık görevleri, yeni hükümetin gidişatını tayin edecek mevkiler (İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, yani ordunun, polisin, memurların, yığınlara karşı bütün baskı cihazının kumanda mevkileri), sadakatini ispat etmiş kralcıların, büyük toprak mülkiyeti taraftarlarının elinde bulunuyor. Kadetler, dünün cumhuriyetçileri, kendi iradeleri dışında cumhuriyetçi olanlar, kendilerini, halk üzerinde ve iktidar cihazı üzerinde kullanılan kumanda mevkii ile doğrudan doğruya ilişkili olmayan ikincil işlere atanmış buldular. Trudoviklerin temsilcisi ‘kendisi de sosyalist’ olan A. Kerenski, halkın uyanıklığını ve dikkatini tumturaklı cümlelerle gevşetmekten başka hiçbir rol oynamıyor.”¹³

Bırakın Trudovik Kerensky ve sonra Menşevik ve sosyalist devrimci oportünist “sosyalistleri”, burjuvazinin partisi Kadetler bile, koalisyonda kenarda köşede kalmıştır. Kerensky’e düşen rol ise ortadadır: “Tumturaklı cümlelerle halkın uyanıklığını ve dikkatini gevşetmek!” Ama uzatmayalım ve Şubat Devrimi sonrası deneyi özetleyen açıklayıcı uzunca bir pasajı aktararak sürdürelim.

“Otokrasi devrildikten sonra, iktidar, birinci Geçici Hükümet’e geçti. Bu hükümet burjuvazinin temsilcilerinden, yani kapitalistler ile onlarla birleşen toprak sahiplerinden kuruluydu. Kadet Partisi, kapitalistlerin sözü en çok geçen partisi, hükümette burjuvaziye yön veren ve onu yöneten parti olarak birinci yeri tutuyor.” (sf. 113)

“Menşevikler ve Sosyalist-Devrimciler, kapitalistlerle anlaşma siyasetlerini şu veya bu biçimde Rus devriminin bütün dönemleri boyunca izlediler.

“… halk zafere ulaşır ulaşmaz ve otokrasinin düşüşü tamamlanınca, kapitalistlerin Geçici Hükümeti ‘sosyalist’ sıfatıyla Kerenski’yi de yanına aldı… Kapitalist Geçici Hükümet, Petrograd Sovyeti’nin başkan vekili Kerenski aracılığıyla hemen Sovyeti kendine bağlama ve onu ehlileştirme işini ele aldı.” (sf. 116)

“…Sovyetler ne yandan olursa olsun en ufak bir dirençle karşılaşmaksızın iktidarı alabilirlerdi (ve almalıydılar). Ama, Sosyalist-Devrimciler ve Menşevikler kapitalistlerin çökmekte olan hükümetini desteklemeyi, anlaşmalarla ona daha çok bağlanmayı ve devrim için daha tehlikeli, daha da uğursuz işlere girişmeyi yeğ tuttular.

“…kapitalistler… bütün ülkelerin kapitalistleri tarafından işçileri alaya almak, bölmek ve zayıflatmak için kullanılmış olan bir yola başvurdular. Bu yol, ‘koalisyon’ denen bir bakanlık kurmaktan yani burjuvazinin temsilcileri ile sosyalizm kaçaklarını bir araya toplayan bir bakanlık kurmaktan ibarettir.

“Özgürlük ve demokrasinin, öteki ülkelerden daha uzun zamandan beri, devrimci işçi hareketiyle birlikte mevcut olduğu ülkelerde, İngiltere ve Fransa’da, kapitalistler bu metodu, birçok kereler başarıyla kullanmışlardır. Burjuva bir bakanlığa girmiş olan ‘sosyalist’ şefler, işçileri aldatmaya yarayan kuklalar olduklarını, arkalarına kapitalistlerin gizlendikleri paravanlar olduklarını her zaman açığa vurmuşlardır. Rusya’nın ‘demokrat ve cumhuriyetçi’ kapitalistleri de bu yola başvurdular. Sosyalist-Devrimciler ve Menşevikler kendilerini hemen oyuna kaptırdılar; 6 Mayıs’ta, Çernov, Tseretelli ve benzerlerini içine alan ‘koalisyon’ bakanlığı artık bir olgu idi.

“Sosyalist-Devrimci ve Menşevik budalaların sevinçten ağızları kulaklarına vardı. Şeflerin bakanlık ünü, onları, kendini beğenmişlikle süslüyordu. Kapitalistler ellerini ovuşturdular. Halka karşı ‘Sovyet Şefleri’nin yardımını sağlamışlardı; Sovyet şefleri, kendilerine, ‘cephede saldırıya geçmeyi’, yani fiili olarak kesilmiş olan emperyalist soygunculuk savaşının yeniden başlamasını destekleyeceklerine söz vermişlerdi. Kapitalistler, bu şeflerin, görkemli güçsüzlüklerini çok iyi tanıyorlardı, burjuvazi tarafından yapılmış olan vaatlerin –üretimin denetimi ve örgütlenmesi, barış siyaseti vb.– hiçbir zaman yerine getirilmeyeceğini biliyorlardı.

“Bir yandan Plehanov ve Skobelev, şatafatlı, tumturaklı sözlerle kendi kendilerini kandırırlarken, ve halkı umutlandırıp aldatırlarken, kapitalistlerin kârlarından %100’ünün vergi olarak alınacağından söz ederlerken, kapitalistlerin ‘dirençlerinin’ kırıldığını iddia ederlerken, kapitalistler güçlenmeye devam ediyorlardı. Gerçekte hiçbir şey yapılmadı. Bu zaman süresi içinde kapitalistlerin iştahlarına gem vuracak hiçbir şey. Bakan olan sosyalizm kaçakları, siyaset ve yönetim çarklarının, aslında bürokrasinin (memurların) ve burjuvazinin elinde olmakta devam ettiği bir sırada ezilen sınıflara oyun etmeye mahsus konuşan makinelerden başka bir şey değillerdi. Sanayi bakanı ünlü Palçinski, kapitalistlere zarar vermek tehlikesi gösteren her türlü tedbire karşı koyan bu çarkların tipik temsilcilerinden biri oldu. Bakanlar çene çalıyorlar ve işler olduğu gibi duruyordu.

“Burjuvazi, devrime karşı savaşmak için özellikle bakan Tseretelli’den yararlanıyordu. Onu devrimcilerin devlet komiserini yerinden atmaya cüret ettikleri Kronştad’ı yatıştırmaya gönderdi… Tseretelli, burjuvazinin kendisini bir yem olarak kullanmasına, bildiği halde müsaade etti…

“Burjuva bir bakanın hükümetin savunmasını üzerine alamayacağı bir yerde, devrimci işçilerin önünde ya da Sovyetlerde, bir sosyalist bakan –Skobelev, Tseretelli, Çernov ya da bir başkası– hazır bulunabiliyor (burjuvazi tarafından gönderiliyordu demek daha doğru olurdu) ve burjuvazinin hizmetinde görevini bilerek yerine getiriyor, kanter içinde kalarak bakanlığı savunuyor, kapitalistleri temize çıkarıyor, halka vaatler, vaatler, vaatler tekrarlayarak ve ona beklemek, beklemek, beklemek öğüdünde bulunarak, onu alaya alıyordu.

“…

“Öte yandan cephede soygunculuk savaşına yeniden başlamak karşı-devrimci görevi, emperyalist görev, halkın nefretini kazanmış bir Guçkov’un yapamadığı görev, Sosyalist-Devrimci Partiye yeni kaydolmuş olan ‘demokrat-devrimci’ Kerenski tarafından parlak bir şekilde ve başarıyla yerine getirilmişti…

“…

“Bu olaylar Rus devriminin, 6 Mayıs’tan 9 Haziran’a kadar ikinci evresini doldurdular. Karşı-devrimci burjuvazi kuvvetlendi, ‘sosyalist’ bakanlar himayesinde kendi pozisyonlarını sağlama bağladı, dış düşmana karşı ve iç düşmana karşı, yani devrimci işçilere karşı saldırıyı hazırladı.”¹⁴

Dört önemli saptama var: 1) Koalisyon hükümetine burjuvazi ve onun adına burjuva parti (ya da partiler) yön veriyor; 2) Hiçbir önemli devlet işi emanet edilmeyen, “işçileri aldatmaya yarayan kuklalar” durumundaki satılık “sosyalist” bakanlara, yüzü açığa çıkmış has burjuva bakanların yapamayacakları “kapitalistleri temize çıkarma” ve “tumturaklı cümlelerle vaatlerde bulunarak halkı aldatıp yatıştırma” işi düşüyor; 3) “burjuvazinin temsilcileri ile sosyalizm kaçaklarını bir araya toplayan” bir “koalisyon denen bakanlık (hükümet) kurmak”, sosyalizm kaçakları “halkı umutlandırarak aldatırlarken” “kapitalistleri güçlendiren” “bütün ülkelerin kapitalistleri tarafından işçileri alaya almak, bölmek ve zayıflatmak için kullanılmış olan bir yol”dur; ve 4) Bu “yol” öncelikle, parlamenter yöntemlerin uzunca süredir kullanılıyor olmasının yanında yatıştırılması ihtiyacını dayatan devrimci bir işçi hareketinin gelişkin olduğu ülkelerde gündeme gelmiş; “özgürlük ve demokrasinin, öteki ülkelerden daha uzun zamandan beri, devrimci işçi hareketiyle birlikte mevcut olduğu ülkelerde, İngiltere ve Fransa’da, kapitalistler bu metodu, birçok kereler başarıyla kullanmışlardır.”

Sanırız, koalisyon hükümetlerine katılma ya da birini diğerine tercih etme tartışmasına bir nokta koyabiliriz: Devrimci kalınacak ve işçi sınıfı ve sömürülen yığınlara ihanet edilmeyecekse, hiçbir burjuva hükümete, burjuvaziyle anlaşıp koalisyon kurarak katılmak ya da birinden birini dışarıdan desteklemek benimsenemez!


Peki, bu söylenenlerden, burjuva egemenliği devrilmeden hiçbir hükümete katılmanın söz konusu edilemeyeceği ve Marksizmin yalnızca geçici devrim hükümetlerinin kurulmasını tanıyıp onayladığı mı çıkar? Kuşkusuz çıkmaz.

Ama önce, örneğin yakın geçmişin halka yönelik saldırganlıkta “ileri mevziler” tutacağı tahmin edilebilecek, kurulması muhtemel AKP-MHP koalisyonu, hatta tartışmasız daha gericileri varsayılıp, kategorik olarak daha kötüsü ileri sürülerek daha az kötüye razı olunabileceği yönünde tezle tartışma tüketilmelidir.

Örnek, orduyu peşinden sürükleyerek, geçmişin, otokrasinin bütün karanlık güçlerini yeniden dizginlerinden boşandıran 1917 Temmuz’undaki Kornilov Darbesi günlerinde Kerensky hükümetine karşı Lenin’in tutumudur.

Önce Lenin’in darbe ve darbeyle girilen siyasal sürece ilişkin değerlendirmesi: “(Temmuz darbesiyle) fiiliyatta esas devlet iktidarı, Rusya’da bugün askerî diktatörlüktür…”¹⁵ Kerensky Hükümeti bir yandadır, güçsüz ve yetkesizdir, hemen tüm bürokrasi ve militarist aygıt Kornilov’un etrafında toplanmıştır, diğer yanda da, Menşeviklerle Sosyalist Devrimcilerin denetiminde bir türlü iktidarı almaya cesaret edemeyen Sovyetler durmaktadır; Kornilovcular başta Lenin bütün devrimcilerin peşine düşmüş, siyasal saldırganlık doruğa tırmanmıştır.

Lenin’in tutumu son derece öğreticidir:

“Millî savunma görüşünü kabul etmek ya da Sosyalist/Devrimcilerle blok yapmaya kadar, geçici hükümeti desteklemeye kadar gitmek, o kanıdayım ki, hataların en kabasını işlemek, aynı zamanda, ilkelerden yoksun oluşun kanıtını vermektir. Biz ancak iktidarın proletarya tarafından alınışından sonra, barışı getirdikten sonra, gizli anlaşmaları yırttıktan ve bankalarla ilişkileri kopardıktan sonra millî savunmanın taraftarı olacağız. …

“Şu anda bile Kerenski Hükümetini desteklememeliyiz. Bu, ilkelerden yoksunluk olurdu. Şimdi bize sorulacak, nasıl, şu halde Kornilovla savaşmak gerekmez mi? Elbette savaşmak gerekir. Fakat bu, aynı ve tek bir şey değildir. İkisi arasında bir sınır vardır. Bazı ‘bolşevikler’ ‘uzlaşma esprisine’ boyun eğerek ve olayların kendilerini sürüklemesine izin vererek bu sınırı aşıyorlar.

“Kerenski birlikleri gibi biz de Kornilov’la savaşıyoruz ve savaşmakta devam edeceğiz, ama Kerenski’yi desteklemiyoruz, tersine onun zayıflığını açığa çıkarıyoruz. Burada oldukça ince ama tamamıyla esaslı ve unutulamayacak bir fark var.

“Öyleyse Kornilov ayaklanmasından sonra bizim taktiğimizdeki değişiklik nedir:

“Değişiklik şu ki, Kerenski ile mücadelemizin biçimini değiştiriyoruz. Ona karşı düşmanlığımızı katiyen azaltmaksızın, ona karşı olarak söylediğimiz sözlerin hiçbirini geri almaksızın, onu devirmekten vazgeçmeksizin, anın özelliğini dikkate almak gerektiğini, şu anda Kerenski’yi devirmeye çalışmayacağımızı, (Kornilovla savaşan) halkın gözünde Kerenski’nin zayıflığını ve tereddütlerini belirterek, Kerenski ile şimdi bir başka biçimde savaşacağımızı açıklıyoruz. Bunu daha önce de zaten yapıyorduk. Bu; şimdi başlıca işimiz oldu.

“Başka bir değişiklik: şu sırada ‘kısmi talepler’ denilebilecek şeyler için ajitasyonun kuvvetlendirilmesini de birinci plana alıyoruz: Milyukov’u tutukla, Petrograd işçilerini silahlandır, Kronştad, Viborg, Helsingfors birliklerini başkente çağır, Duma’yı dağıt, Rodszianko’yu tutukla, toprak beylerinin arazilerinin köylülere geçmesini kanunlaştır, hububatın ve sanayiin işçiler tarafından kontrolünü kur vb. vb…

“Bizim başlıca hedefimizden, iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi hedefinden uzaklaştığımızı sanmak haksızlık olurdu. Hayır. Tam tersine, biz bu hedefe son derece yaklaşmış bulunuyoruz, ama doğru bir çizgi ile değil, uzun yoldan. Ve kesin olarak şu anda Kerenski’ye karşı direkt ajitasyondan çok endirekt ajitasyon yapmak, ama bunu, kesin olarak, Kornilov’a karşı aktif bir mücadele, mümkün olduğu kadar aktif –ve devrimci– bir mücadele isteyerek yapmak lazımdır.”¹⁶

Anlaşılmaktadır ki, bazı “bolşevikler” durumun ürküntü vericiliği karşısında “olayların kendilerini sürüklemesine izin vererek” “uzlaşma” aramaya koyulmuş, Kornilov’la savaşmak zorunluluğuyla Kerensky Hükümeti’ni desteklemeyi birbirine karıştırır olmuş; işi, “Sosyalist-Devrimcilerle blok yapma” ve “geçici hükümeti desteklemeye kadar” vardırıp, “hataların en kabasını işleme”ye ve “ilkelerden yoksun oluşun kanıtını verme”ye yönelmişlerdir. Ancak Lenin nettir: Devirmekten vazgeçmeksizin, Kerensky ve Hükümeti ile mücadelenin ancak biçimini değiştirip kısmi talepler için ajitasyonu öne alarak, Kornilov’la savaş içinde, dolaysız değil dolaylı yoldan ajitasyonla Kerensky ve Hükümetine karşı mücadele. Ne partisiyle blok kurma ve koalisyon, ne “dışarıdan” destek!

Peki, desteklemek bir yana, henüz burjuva egemenliği devrilmeden, katılmak, hatta –olabilirse– önderlik etmek gerekecek hükümet olabilir mi olamaz mı? Hayat düz değildir. Toplumsal siyasal mücadele hiç değil. Neden olmasın!

Desteklenmek bir yana katılmak ve hatta kurulması için uğraşılıp mücadele edilmek gereken başlıca iki tür hükümet olabilir ki, ikisi de devrimci niteliklidir. Zaten devrimci olmayan bir hükümetin devrimci proletarya tarafından desteklenmesi düşünülemez bile.

Birinci tür “desteklenebilir” ve desteklenmesi bir yana kurulmasından kaçınılamayacak hükümete örnek, II. Dünya Savaşı’nın sonunda bir dizi Avrupa ülkesinde “geçiş dönemi hükümetleri” olarak kurulan Halk Cephesi hükümetleridir. Henüz burjuva egemenliğin devrilmediği ve işçi sınıfının tek başına iktidarı almasının koşulların oluşmadığı, ama burjuvazinin de eskisi gibi yönetmeyi başaramaz hale geldiği koşullarda, faşizme karşı mücadelenin başını çekmiş işçi sınıfı ve partilerinin sair ilerici-devrimci sınıf ve partileriyle ittifakına dayalı olarak kurulan geçiş dönemi hükümetleri olarak halk cephesi hükümetleri, sosyalizme geçişin özel bir örgütlenişi olarak, şüphesiz ki, devrimciydiler ve desteklenmeye layıktılar. Burjuva egemenliğin özel bir biçimi olan faşizme, faşist diktatörlüklere karşı mücadele içinde, faşist diktatörlükleri yıkılmaya götüren bu mücadelenin onun kapitalist dayanaklarını da güçsüzleştirdiği ve burjuvazinin egemenliğini sürdüremez olmaya sürüklendiği, ama henüz işçi sınıfının tek başına iktidarının ve proletarya diktatörlüğünün kuruluşunun da olanaklı hale gelmediği, “tekellerin denetimi” ya da “üretimin işçiler tarafından denetimi”, “hububat dağıtımının denetlenmesi”, “işten çıkarmaların yasaklanması”, “işçi sovyetleri”, “işçi ya da halk milisi” gibi geçiş talepleriyle kurulacak faşizme karşı halk cepheleri içinde birleşmiş emekçi sınıflara dayanan “halk cephesi hükümetleri”, şüphesiz olağan burjuva koalisyon hükümetlerinden değillerdir, tersine burjuva egemenliğinin yıkılışı sürecinde ortaya çıkarlar.

Henüz burjuva egemenliğinin yıkılışı olmadan kurulup desteklenebilecek ikinci tür devrimci hükümetlerin bir diğer türü, sömürge ve yarı sömürgelerle bağımlı ülkelerde ortaya çıkabilecek devrimci demokratik anti-emperyalist hükümetlerdir ki, son yılların üzerinde tartışılmış bir örneği Chavez Hükümeti’dir. Bu ülkelerde kapitalizme karşı sosyalizm için mücadele yürütülemez ve burjuva egemenliğinin devrilmesiyle proletarya diktatörlüğü ya da onun işçi sınıfının önderliğinde belirli geçiş biçimleri kurulamaz değildir ve şüphesiz ki bir proleter devrimci, sınıf bilinçli bir işçi bu yolu tutacaktır. Ancak bu ülkelerde işçi sınıfına dayanmayan ve sosyalist hedeflere sahip olmayan, ama emperyalizmin baskısı altındaki devrimci burjuvazinin, başlıca küçük burjuvazinin anti-emperyalist ve emperyalizmin ittifak kurduğu feodal kalıntıları hedef alan demokratik içerikli mücadeleleri ve bu mücadelelere dayanan hükümetlerinin kurulması da olasıdır. Gerek devrimci burjuvazinin kurduğu hükümetler gerekse devrimci burjuvazi ile ittifak halinde birlikte kurulabilecek devrimci hükümetler –tabii ki desteklenebilir. Ayrıntıya girmeden söylenecek olursa, burada önemli olan, kapitalizmin ve devrimin gelişme aşamasıyla burjuvazinin devrimci işçi hareketi karşısındaki tutumudur.

Tarihten verilebilecek bir örnek, Çin’de Mao Zedung’un Guomindang ile birlikte kurduğu, gerek Lenin ve gerekse sonra Stalin ve III. Enternasyonal tarafından desteklenen hükümetlerdir. Burada Lenin’le Martinov arasındaki tartışmayı anarak konuyu kapatabiliriz: “Martinov meselenin ne olduğunu kavramaktan acizdir. Proletaryanın sosyalist devrime karşı çıkan bir hükümete katılması ile demokratik devrime katılmasını karıştırmak meselenin özünü ümitsizce gözden kaçırmaktır. (Çin’de Guomindang Hükümetleri örneğin…)”¹⁷

Ve,

“Martinov, bir sosyalistin, bir burjuva kabinesine katılmasının proletarya sosyalist devrimi için mücadele ederken yanlış olduğunu duymuş ve bundan demokratik devrimde demokratik burjuvaya ve böyle bir devrimin gerçekleştirilmesi için gerekli diktatörlüğe katılmamamız gerektiği anlamını çıkarmakta acele etmiştir.”¹⁸

Sosyalist devrimi baltalamak için kurulacak burjuva hükümetlere katılmak ve gerici burjuvaziyle koalisyon oluşturmak başkadır, demokratik ya da anti-emperyalist içerikli devrimci mücadelelerin organı durumundaki demokratik ve devrimci burjuva hükümetlerle ilişkiler başka.


Peki, ne yapılmalıydı? Koalisyonlardan birinden biri değilse, ne yapmak gerektir?

Koalisyon olmayınca yeni bir seçim kapıya dayandı. Bir yandan neredeyse iç savaşa dönüşme emareleri göstererek karşılıklı tırmandırılan çatışmalar, bir yandan geçim derdinin kapitalist krizin ufukta birikmekte olan bulutlarıyla büyümeye başlaması, yoksulluk ve sefalette artış, bir yandan da dış politikada çarpılan duvardan içeriye yayılmış olan siyasal İslamcı terör çeteleri ve onların üstünden ABD’nin –İncirlik’in kullanımı türünden– elde ettiği yeni imtiyazlar ve AKP Türkiyesi’ne kendi stratejik amaçları doğrultusunda Ortadoğu’da lejyonerlik yapması yönünde bir adım daha attırması… ve ülkenin yeni bir seçim sürecinde “yönetimsiz” ya da “geçici bir hükümet yönetiminde” bırakılması –bütün bu faturayı biz, işçi sınıfı üstlenecek değildir! Evet, kötüleşmekte olan ekonomik durum ve bombardımanlar, askerî birliklerin nakil ve harekâtları, uçak-helikopter-tank giderleriyle büyüyen savaş harcamalarının artan yükü bize fatura edilmeye çalışılacak, İslami terör ve dışarıda ülkenin sıkıştırılıp savaşa sürülmesinin bedeli en çok bize ödettirilmek istenecektir; ancak tümünün suçlusu işçi sınıfı ve sömürülen yığınlar değil, başta Saray-AKP kliği olmak üzere burjuvazidir ve faturayı kimin, işçi sınıfı ve sömürülen yığınların mı yoksa burjuvazinin mi ödeyeceğini kararlaştıracak olan dolaysız ve dolaylı biçimleriyle sınıf mücadelesinden başkası olmayacaktır.

Sınıf mücadelesi… Yine sınıf mücadelesi. Bir. Burjuvaziye karşı dolaysızca işçi sınıfı ve sömürülen yığınların mücadelesi. Ve iki. Ezilen ulus ve mezheplerin hak eşitliği, kadınların kurtuluş, gençlerin gelecek, şovenizm ve savaşa karşı barış mücadelesi, çevreyi sahiplenme, kentleri sahiplenerek rantçılığa, ezilenlerin insan yerine konmayışına, dayatmacılığa, zamlar ve zulme karşı… mücadele, dolaylı tüm biçimleriyle sınıf mücadelesinin yükselişinin desteklenmesi.

Örnekse; Barış Bloku ve mücadelesinin desteklenmesi ve savaş çığırtkanlığına karşı onun mücadelesinin büyütülmesi zorunludur. CHP’yi örneğin, AKP ya da bir başka gerici partiyle koalisyona yöneltmek için uğraşmak ve böyle bir yönelimi desteklemek yerine onun Barış Bloku’na katılımını teşvik etmek, mücadeleyi, CHP’yi de içine çekerek, “yukarıda” halka karşı bir burjuva koalisyonu kurmak için değil, ama “aşağıda” halkın birliği ve mücadelesini güçlendirmek ve savaşı ve gericiliği püskürtüp alaşağı etmek üzere geliştirmek…

Ülkenin şu ya da bu gerici burjuva koalisyonla yönetilmesi ya da yine gerici burjuva geçici bir hükümetin eline kalması –bu, kuşkusuz bizim, işçi sınıfının sorunudur, sorun edilmesi gerektir; ancak tek bir koşulla: Bir burjuva hükümete karşı diğerini desteklemek değil, bütün burjuva hükümetler ve onların “yürütme”sini üstlendiği burjuva diktatörlüğünden kurtularak, halkın acil ve güncel taleplerinden hareketle, ezici çoğunluğa dayanacak halkın demokratik iktidarını kurmak üzere.

Dipnotlar

1. Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, “Fransa’da Sınıf Savaşımları”, Friedrich Engels’in Girişi, sf. 238.

2. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, sf. 109.

3. Marksizm Leninizmin İlkeleri III – El Kitabı, sf. 404-405; Yar Yayınları, basım 1975.

4. “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, sf. 122.

5. Lenin, Devlet ve İhtilal, sf. 21.

6. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, sf. 114.

7. Lenin, Devlet ve İhtilal, sf. 38-39.

8. Aydınlık, 18.07.2015.

9. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi içinde, sf. 105.

10. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, sf. 80.

11. Lenin, age, sf. 61-62.

12. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf. 81.

13. Lenin, age, sf. 37.

14. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf. 118-122.

15. Lenin, age, sf. 106.

16. Lenin, age, sf. ; boldlar Lenin’in, altı çizililer bizim.

17. Lenin, Proletaryanın Demokrasi Mücadelesi, Tan Yay., sf. 30.

18. Lenin, age, sf. 34.

Bir buçuk yılda dördüncü seçime doğru!

Türkiye, tarihinde görülmedik biçimde, 7 Haziran 2015’te yapılan seçimin üstünden altı ay bile geçmeden, yeni bir seçime gidiyor.

Adına ister “erken seçim”, ister “tekrar seçim” diyelim¹, Cumhurbaşkanı ve AKP 7 Haziran 2015 Seçimi’nin sonuçlarını tanımayarak, ülkeyi yeni bir seçime sürüklemektedir.

Böylece AKP, 13 yılık iktidarı boyunca, “demokrasi”yi ve “milli irade”yi seçim sandığa indirgeyip, seçim sandığını kutsal bir nesneye dönüştürürken, 7 Haziran Seçimi’nin “kaybedeni” olunca sandıktan çıkan sonucu tanımamakta tereddüt göstermedi.

Böylece AKP’nin “sandık” ve “millet iradesi”ne dair propagandasının gerçekte “takiye”, demagojik bir propaganda olduğu bu vesileyle bir kez daha ortaya çıktı.

Ve AKP, 13 yıllık iktidarı boyunca düzenle öyle bütünleştirmiştir (düzeni kendisileştirirken kendisini de düzenle bütünleştirmiştir) ki, seçimle gelen, seçimi kendi iktidarını güçlendiren bir dayanak sağladığı ölçüde yücelten, ama seçimle iktidardan gitmeyi hazmedemeyecek (kabul edemeyecek) bir parti haline gelmiştir. Bu yüzdendir ki, AKP, 7 Haziran Seçimi’nde ortaya çıkan ve Erdoğan’a başkanlık, AKP’ye tek başına iktidar vermeyen “millet iradesi”ni reddetmiştir.

Şu anda “sathı mailine” girdiğimiz seçim süreci, başında Cumhurbaşkanıyla AKP’nin 7 Haziran Seçimi’nin sonuçları tanımaması nedeniyle sürüklenilen bir süreçtir.

Erdoğan’la AKP Hükümeti, aylardır yapılan tartışmalarda da tartışılmaz biçimde açığa çıktığı gibi, erken seçime; “çatışmasızlık durumunda” değil, ama “çözüm süreci”ni buzdolabına koydukları koşullarda götürmek istemektedirler. Çünkü AKP, barışçıl koşullarda seçime gitmenin HDP’yi güçlendirdiğini ve barajı aşmasına yol açtığını düşünmektedir. Dolayısıyla Erdoğan’la AKP, çatışmalı, siyasi gerilimin had safhada olduğu bir seçim sürecinde, istikrarsızlıktan korkan halk kesimlerinin kendilerine sarılacağını düşünmektedir. Ve eğer, “savaş ve savaş politikalarına hayır” diyen Türkiye’nin barış güçleri önünü kesemezse, Cumhurbaşkanı ve AKP, 1 Kasım’da; savaş uçaklarının sınırın iki tarafını da bombaladığı, her gün cenazelerin geldiği, polis ve askerin operasyonlarıyla kentlerde fiili sıkıyönetim koşullarının uygulandığı bir ortamda seçimi dayatmaktadır.²

ÜÇ SEÇİMİN ARDINDAN DÖRDÜNCÜSÜ!

1 Kasım 2015’te yapılmasına karar verilen “erken seçim”, 30 Mart 2014’te yapılan Yerel Seçim’den bu yana geçen bir buçuk yıl içinde halkın dördüncü kez sandık başına gitmesi olacaktır.

30 Mart 2014’te yapılan Yerel Seçim’i AKP, yüzde 43-45 (Partiye verilen İl Genel Meclisi’ne verilen oylarda yüzde 43, belediye başkanı adaylarına verilen oylarda yüzde 45) oranında oy alarak “başarıyla” tamamlarken, Erdoğan da, 10 Ağustos 2014’te yapılan seçimde yüzde 52’ye yakın oy alarak, ilk turda Cumhurbaşkanı seçilmeyi başarmıştı.

Ama bu seçimler, tek başına ele alındığında, sonuçları itibariyle AKP için başarı gibi görünürse de; gerçekte, AKP’nin, 12 yıllık iktidarı boyunca her seçimde oylarını yükselten bir parti olmaktan giderek oyları düşen bir parti çizgisine çekildiğini, dolayısıyla AKP’nin bu seçim zaferlerinin aslında birer “Pyrus zaferi” olduğu, Özgürlük Dünyası’yla Evrensel’de çıkan yorum ve değerlendirmelerde ifade edilmişti. Dahası bu yayınlarımızda, Yerel Seçim, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 7 Haziran Seçimi’ni aslında tek bir seçim süreci olarak değerlendirmenin daha doğru sonuçlar vereceğine, gerek 30 Mart, gerekse 10 Ağustos seçimleri öncesi ve sonrasında dikkat çekilmişti. Çünkü, sürecin sadece sandıktan çıkan sonuçlarla açıklanamayacağı, ama 13 yıllık AKP iktidarı tarafından domine edilen geleneksel siyasi saflaşma zemininde;

1-) AKP’nin ve Hükümetinin, artık giderek daha geniş kitlelerin algısında da ülke sorunlarına yanıt vermeyen/veremeyen bir parti ve hükümet haline gelmesi,

2-) Ama geleneksel muhalefetin de AKP iktidarına son verecek bir gücü bir araya getirememesinin “bu muhalefetin AKP ile başa çıkamayacağı” duygusu oluşturmasına yol açması,

ortaya çıkan çelişkinin çözülmesini olanaksızlaştırıyordu.

7 Haziran Seçimi’ne ekonomi politikaları, iç ve dış politikası çökmüş AKP Hükümeti’yle gidildi. Ve toplumun ilerici demokrat kesimleri, Kürtler, Alevilerin, emekçilerin ileri kesimleri, aydınlar, demokratlar… gibi kesimler, HDP’nin şahsında, AKP ile başa çıkacak bir dayanak buldular. HDP, başta AKP olmak üzere ve sistem partileri karşısında ciddi bir muhalefet odağı olarak girdiği seçimden en başarılı ve 12 Eylül Cuntası’nın koymuş olduğu seçim barajını halkın oylarıyla yıkan bir parti olarak çıktı. Daha da önemlisi, HDP, Erdoğan’ın “başkanlık hayalleri”yle birlikte AKP’yi tek başına iktidara getiren kolay seçim zaferlerinin sonunu getirdi.

Ve elbette, 7 Haziran Seçimi, CHP ve MHP’nin müzmin muhalefet çizgilerinin de desteği ile oluşmuş AKP’nin seçimde yenilemeyecek bir parti olduğu önyargısını yıkarken, bunun yarattığı demoralizasyona da son verdi!

Böylece 7 Haziran Seçimi, ülke sathında siyasetin yeniden biçimlenmesi açısından, geleneksel partilerin yönetimlerinden gelen baskılara karşın önemli sayıda bir kesimin HDP’ye oy vermeye yönelmesi ve AKP’nin “sihri”nin bozulmasıyla son derece önemli gelişmelerin önünü açtı.

7 Haziran Seçimi’nin sonuçlarının AKP tarafından tanınmayarak, yeniden bir seçimin zorlanması, elbette ki, 7 Haziran Seçimi’nin bu önemli kazanımlarını ortadan kaldırmadı; kaldırmayacaktır da. Tersine, bu kazanımlar iyi değerlendirilirse, “tekrar seçim”in AKP ve Cumhurbaşkanı için, “keşke yapmasaydık” diyecekleri yeni bir hüsrana yol açacak taşları döşediğini de söyleyebiliriz.

SİYASET ALANINDA NE OLUYOR?

Seçim süreçleri, elbette ki, siyasi gelişmelerin en çok tartışıldığı dönemlerdir. Ve seçimde gündemi sürükleyen konular son derece popüler olabilmektedir. Bu yüzden de seçimle ilgili sıcak tartışmanın günlük basın ve TV üstünden yürütülmesi daha tercih edilirdir. Bu yüzden, burada, Özgürlük Dünyası’ndaki bu yazıda, sorunun bir başka boyutunu, halk yığınlarının geleneksel düzen partileri etrafındaki saflaşmasının çözülmeye başlaması ve yeniden saflaşmasına ilişkin son yıllarda ortaya çıkan (Gezi direnişinden beri diyebiliriz) gelişmeleri ele alacağız. Böylece erken seçime giderken çalışmamıza ışık tutacak, bu çalışmanın içeriğine ve bu çerçevedeki görevlerimize dair en azından bazı sonuçlar da çıkaracağız.

Sorunu genel bir yaklaşımla ele alırsak, söylenenler daha anlaşılır olacaktır.

Şöyle ki; Türkiye toplumsal olayların gelişmesi ve diğer bir deyişle sınıflar mücadelesinin en sert biçimlerinin de yaşandığı, olayların, birbirinin içine girdiği kadar, bazen de tam tersine, bir olayın tüm diğer gelişmelerden bağımsızmış gibi seyrettiği duygusu uyandırdığı, ama her halükârda mücadelenin son derece yüksek düzeyde seyrettiği bir ülke. Belki de bu konuda dünyanın en dikkate değer ülkesi.

Bu nedenledir ki, hemen her dönem; o dönem içindeki şu ya da bu her önemli gelişmeyi alıp, olup biteni onun etrafında açıklamak için sayısız veri sunmaktadır. Hele de, söz konusu olan, sınıflar mücadelesinin silahlarla yürütülmesinden seçimlere kadar geniş bir yelpaze içinde sayısız mücadele biçiminin bir arada geliştiği bir alan olan siyaset alanı olduğunda, 2011 Seçimi’nden bu yana akmakta olan gelişmelere bakıldığında, “yarını da belirleyecek olan dönemin ayrıcı özelliği nedir?” sorusuna yanıt vermek, olup bitenin daha anlaşılır olması için önemlidir. Ama özellikle bugün, bir erken seçime de gidildiği şu günlerde, sınıf partisi ve Türkiye’nin demokrasi güçleri açısından bu sorunun yanıtını, tekrar da olsa vermek, buradan görevler çıkarmak daha da önemlidir.

Bu sorunun yanıtı Özgürlük Dünyası’nın önceki sayılarında da söz konusu edilmiş, bunun önemine dikkat çekilmişti, ama yeni koşullarda sorunun yanıtını vermek, çıkarılan görevleri yenilemek, bu “erken seçim” vesilesiyle olmaktan da öte, görevlerimizi daha ileri bir bilinçle yerine getirmek için ayrı bir anlam taşımaktadır.

Bu soruya, yayınlarımızda, Gezi Direnişi’nin ortaya koyduğu gelişmeler ve sistemin has partisine de dönüşen AKP’nin politik ömrünü tamamlayan bir aşamaya gelmesini de dikkate alarak; AKP başta olmak üzere geleneksel siyasi odakların çözülerek, bunların bloke ettiği halk yığınlarının kendi talepleri etrafında yeni siyasi tercihlere yöneleceği bir döneme girildiği, dolayısıyla içinden geçilen dönemin “Türkiye’de siyaset alanının yeniden biçimlendiği bir dönem olduğu, asıl geleceğe devrolan gelişmenin bu olacağı” biçiminde yanıt vermiştik. Ki, 7 Haziran seçiminde, bu saflaşmaya; çözülmenin AKP’de 10 puana yakın kayba yol açarken, CHP’de milliyetçiliğin önemli ölçüde güç kaybetmesi ve CHP tabanı üstündeki milliyetçi hegemonyanın önemli ölçüde yıkılması, HDP’de ise parti ile seçime girilmesi için atılan adımlar ve barajı yıkma girişimine halk yığınlarından beklenenden de yüksek düzeyde yanıt verilmesi biçiminde yansıdığına tanık olduk. Öyle ki, HDP’ye yönelik bu destek, çeşitli partilerin ya da toplumsal kesimlerin üst yöneticilerinden gelen “HDP’ye destek vermeyin” çağrılarına karşın, bu odakların mensuplarının önemli bir kesimi HDP’ye oy vererek, bu yeni saflaşmada öne çıkmışlardır.

Geleneksel siyasi sistemdeki bu çözülmeyi, Tayyip Erdoğan her ne kadar “eski sistem çöktü” diyerek, “Başkanlık sistemi” iddiasının dayanağı yapmak, dolaysıyla sistemi ileriye doğru aşmak yerine geriye doğru “restore etmek” biçiminde ele alıyorsa da, gerçekte Erdoğan, partisine karşı her eleştiri ve muhalefeti “darbe girişimi”, “komplo” gören bir “öz savunma” çizgisine çekilerek, statükoyu savunmada en gerici mevziyi tutmakta, özgürlükleri kısıtlamayı esas alan bir çizgide durmaktadır. Ki, bu, AKP ve Erdoğan için, kendilerine oy veren seçmen kitlesini tutmakla sınırlı bir mevziye çekilme demektir.

SİYASETİN YENİDEN ŞEKİLLENMESİNİ ETKİLEYEN GELİŞMELER

Kuşkusuz ki, hiçbir değişim, bir anda gökten düşmüş ya da yerden fışkırmış gibi oluvermez. Tersine her gelişme, her önemli değişim; küçük değişimlerin birikmesinin (nicel değişimlerin) sonucu olur, küçük değişimler yeterince biriktiğinde, değişim bir anda gözle görülür biçimde gerçekleşir.

Toplumsal mücadelelerde de, mücadelenin belli bir aşamasında meydan gelen “patlamalar”, büyük toplumsal olaylar, önceki küçük birikimlerin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Ama biz gelişmeleri (sonsuz sayıdaki küçük değişimleri) açıklarken, her gelişmeyi, her olayı ayrı ayrı olarak ele almaya kalkarsak, bunun sonu yoktur. Bu yüzden toplumsal gelişmelerdeki başlıca değişimleri açıklarken, toplumsal mücadelede süreci “belirleyen” büyüklükteki değişimlere bakarak, onların yarattığı etkileri irdeleyerek, bir fikre varabiliriz.

Biz de, burada, halk yığınlarını etkisi altında tutmakta olan geleneksel siyaset saflaşmasının çözüldüğü ve siyasetin yeniden saflaştığı biçimindeki saptamamızı açıklamak için, üç önemli olayın yarattığı etkiler üzerinde duracağız.

Bunlardan birincisi, “Gezi Direnişi”, ikincisi 6-8 Ekim Olayları, üçüncüsü ise; siyasetin yapılanmasında henüz doğrudan sonucu olmayan, ama geleceğe dair verdiği mesajla bu değişimin asıl gerçekleşeceği alandaki gelişmelerin habercisi olan geçtiğimiz Mayıs ayının ortasında başlayan ve sonraki bir ayı kapsayan on binlerce metal işçisinin Direnişi’dir.

‘GEZİ’DEN 6-8 EKİM DİRENİŞİ’NE!

2013 Mayıs’ı sonunda başlayarak, Haziran ayı boyunca süren ve merkezinde Taksim Gezi Parkı Direnişi’nin yer aldığı, ama yurt sathında her toplumsal kesimden kitlelerin katıldığı geceli gündüzlü süren ve resmi rakamlara göre bile dört buçuk milyon kişinin katıldığı “Gezi Direnişi”, bir yanıyla da 7 Haziran Seçimi’nde “sandık”ta ortaya çıkın tablonun başlangıcıydı dersek, bir abartı yapmamış oluruz.

Şöyle ki; “birkaç ağaç” diye ifade edilen bir “çevre sorunu” olarak başlayan, ama AKP’nin halkın özel yaşamına müdahalesine, keyfiliğe, Erdoğan’ın diktatörlük heveslerine, özgürlükleri sınırlayan politikalarına tepki olarak yayılan, demokrasi ve özgürlük taleplerinin öne çıktığı “Gezi Direnişi” AKP’nin imajını tamir edilemeyecek biçimde yaralamıştır.

17-25 Aralık’ta orta çıkan yolsuzluk ve rüşvet skandalı AKP Hükümeti’nin ve AKP’nin içinde nelerin döndüğünü, partizanlık, cemaat ve AKP arasındaki kirli ilişkileri ortalığa serdi.

Erdoğan, bu damgalı-mühürlü rüşvet, yolsuzluk, kara para ilişkilerini “karanlık güçlerin Hükümete yönelik bir komplosu”, “Hükümete karşı bir darbe girişimi” olarak suçlayarak, kendisini bu rezil ilişkiler içinden sıyırmaya çalışırken, aynı zamanda 17-25 Aralık skandalıyla Gezi Direnişi’ni aynı komplonun parçaları olarak gösterip, karşı bir kampanya başlatarak, 30 Mart 2015 Yerel Seçimi’ne girdi.

Gerek 30 Mart’taki Yerel Seçim’de, gerekse 10 Ağustos’taki Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan ve AKP propagandası, bu “komplo” ve “darbe” propagandası üstünden, seçimi, kendisine oy veren kesimler açısından bir “öz savunma”ya dönüştürerek, savuşturmaya çalıştı. Bunda da nispeten başarılı oldu.

Ama bu “başarılar”, gerileyen bir partinin ve onun liderinin “başarıları”ydı ve asıl özelliği de buydu.

Nitekim, oylarının öteki partilerle kıyaslanması bir yana bırakılarak bakıldığında, gerçekte her seçim kampanyasında AKP’nin inandırıcılığının daha azaldığı, AKP’ye oy veren kesimlerdeki seçim coşkusu ve kazanma azminin eksildiği görülür. Bunu, Erdoğan, 7 Haziran seçim kampanyasının son günlerinde açıkça itiraf etmişti.

Bugünden bakıldığında şu açıkça görülmektedir ki, “Gezi Direnişi”;

1-) AKP’nin yenilmez, ona karşı çıkılmaz olduğu imajını yıkarken, AKP’de büyük bir özgüven yıkımına, demoralizasyona yol açmış, AKP’nin inandırıcılığı önemli ölçüde yara almıştır. “Gezi”yle birlikte AKP’nin en dinamik gücü olan kadın ve genç desteğinin azalma eğilimine girmesinin yolu açılmıştır ki; 7 Haziran Seçimi bunu açıkça ortaya koymuştur. Bu da, AKP’de güç gördüğü için onun etrafında toplanan kesimlerden başlayarak yayılan ve giderek daha belirgin hale gelen “çözülme”nin dayanağı olmuştur.

2-) AKP’nin CHP ve MHP’nin düzen içi muhalefeti karşısında kolay zaferlerinin sonucu olarak aydınlar ve ilerici siyasi çevrelerde yayılmış olan “bu halktan bir şey olmaz”, “bu gençlik kuşağı kayıp kuşaktır” düşüncesi ve duygusu önemli ölçüde yıkılmış, demokrasi güçleri açısından yüksek bir moralle mücadeleye devamın imkanları artmıştır.

3-) Daha önce birbirinden tamamen yalıtılmış olan Kürtlerle laiklik, inanç özgürlüğü talepleri etrafında mevzi tutmuş Alevilerin mücadelesini yakınlaştırırken, CHP içindeki özgürlüklerden, demokrasiden yana tutum alan kesimleri cesaretlendirmiş, Kürt siyasi güçleri ile CHP’nin bu kesim arasında yakınlaşmanın önünü açmıştır.

Toplam açısından bakıldığında, Türkiye’de 1950’lerden beri düzen partiler etrafında, babadan atadan gelen alışkanlık ve önyargılarla oluşan siyasi saflaşmanın aşılarak, daha önce bir araya gelmeyen/gelemeyen güçlerin, kendi talepleri etrafında hareket ettikleri ölçüde bir araya gelebilecekleri, Gezi Direnişi sırasında açıkça görülmüştür. Örneğin Kürt siyasi güçlerinin taraftarlarıyla, kendisini Kemalist gördüğü için Kürt sorununa (Kürtlere) soğuk bakan çevrelerin ve Alevilerin, kendi talepleriyle hareket ettiklerinde, Kürtlerle aynı kulvarda yürüdükleri, yürümek durumunda oldukları, Gezi eylemleri sırasında gözle görülür biçimde somutlanmıştır.

Önceki iki seçim üstünden çok belli belirsiz biçimde süren siyasetteki bu yeniden saflaşma, 7 Haziren 2015 Seçimi’nde kendisini daha ileriden ortaya koyarak, Gezi Direnişi’nde ortaya çıkan eğilimlerin daha da yaygınlaşması, bu çevrelerin önemli bir kesimin HDP’ye oy vermesi, bazı çevrelerin daha ileri gidip HDP ile ittifak yaparak HDP listelerinden seçime girmeleri,… azımsanmayacak bir kitlenin de kendi partilerinin liderliklerinin aksine çağrılarına karşın HDP’ye oy vermesi, Gezi ile başlayan bu yeni saflaşmanın geldiği yeri göstermesi bakımından önemli işaretlerdir. Yine, CHP çevresinden pek çok aydının, akademisyenin yanı sıra CHP milletvekillerinden de azımsanmayacak sayıda milletvekilinin Barış Bloku’nda yer almaları ve Barış Bloku’nun faaliyetlerine aktif destek veren bir çizgiye girişmiş olmaları, bu yeni saflaşmanın CHP içinde yansıyan boyutunu da göstermektedir.

Ülkedeki siyasi saflaşmanın yeniden biçimlenmesinde, Kobanê savunması etrafındaki mücadelenin zirvesi olan 6-8 Ekim mücadelesinin ayrıca bir önemi olduğunu söyleyebiliriz.

Gerek bölgede IŞİD’in saldırıları üstünden bölge haritasının yeniden çizilmesini zorlayan gelişmeler, Kürt güçlerinin IŞİD’e karşı insanlık değerlerini savunan tek aktif güç olarak sahneye çıkması, Batı Kürdistan’daki özerk Kürt kantonları (Rojava), Kobanê merkezinde IŞİD’e karşı verilen mücadelenin tüm dünyada yarattığı büyük yankı ve insanlığın ileri değerlerini savunan güçlerin Kobanê ile dayanışmaya girmeleri,… Kobanê etrafında bir “insanlık cephesi” oluşturmuştu. Bu süreçte Türkiye, Batı Kürdistan Kürt kantonlarının yıkılması anlamına geleceğini varsayarak, Kürtlerinin yenilgisi ve Kobanê’nin IŞİD’in eline geçmesini öngörüp, IŞİD’ten yana bir tutum aldı. AKP Hükümeti’nin bu tutumu, bir yandan Türkiye Kürdistan’ında, öte yandan Türkiye’nin demokrasi güçleri arasında büyük bir tepkiyle karşılandı. 6-8 Ekim’de bölge illerinde had safhaya çıkan protestolarda 45 sivil hayatını kaybederken, bir ayaklanmaya doğru evrilen tepkiler karşısında Hükümet geri adım atarak, Kobanê’ye yönelik kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. Kürt düşmanlığının apaçık ortaya çıktığı Hükümetin bu tutumu, Kürtlerin AKP “tabanı” durumundaki dini etki altındaki kesimleri tarafından da öfkeyle karşılandı. Ve, bu kesimin AKP’den kopması ve HDP’ye yakınlaşmasının önündeki son engelleri de çökertti.

Kuşkusuz ki, son 30 yıllık mücadelesi içinde, Kürt halkı, çeşitli düzen partilerinin etrafındaki bölünmüşlüğünü aşmada çok önemli mücadeleler vermiş, çok önemli aşamalar kat etmiş, pek çok sivil itaatsizlik eylemleriyle Kürt halkının bilinci oldukça ileri bir çizgiye taşınmıştı. Bu yüzden de, Kobanê savunmasına yönelik, bölge illerinde olduğu gibi, batı illerini de kapsayan eylemleri, bu 30 yıllık özgürlük mücadelesiyle bağlantısı içinde, onunla birlikte anlamak gerekir.

Ancak şunu da görüyoruz ki, 6-8 Ekim’de zirvesine çıkan ve AKP Hükümeti’ni “bir ayaklanmaya dönüşecek” korkusuyla derhal tavır değiştirmeye ve Kobanê’ye yönelik, IŞİD lehine alınan ambargoyu kaldırmaya zorlayan mücadele; Kürt halkının bilincinde derin izler bırakmış, bölgede giderek güç kaybetse de, uzun yıllardır HDP ve PKK ile rekabet içinde olan hatta, “HDP ne oluyor, bölgenin de asıl partisi benim, şu kadar Kürt kökenli milletvekilim var!” diyerek böbürlenen AKP’nin Kürt muhafazakar kitleleri üstündeki etkisine son darbeyi vurarak, onun bölgedeki bu etkisini çok geriye itmiştir.

Nitekim, 6-8 Ekim direnişi, AKP’nin Kürt muhafazakar kesimleri içindeki itibarına son darbeyi vuran bir dönüm noktası olurken, aynı zamanda, 7 Haziran Seçimi’nin bilinen sonuçlarının ortaya çıkmasına yol açan kilometre taşlarından birisi de oldu.

Elbette ki, 6-8 Ekim’de zirvesine çıkan mücadele, sadece Kürt kitleleri içinde hala AKP etkisi altındaki oldukça geniş bir kitlenin AKP’den kopuşunu getirmekle de kalmadı, ülke çapında aydınlar, demokratlar, ilerici demokrat çevreler üstünde de moral ve motivasyon bakımından önemli sonuçları oldu. Ve elbette, bütün bu gelişmeler, AKP içinde ve çevresinde ise demoralizasyon ve Erdoğan’ın seçim sürecinde itiraf ettiği gibi, “çalışmada rehavet ve hevessizliğe yol açan” bir ruh halinin oluşmasında rol oynayan önemli etkenlerden birisi, belki de birincisi oldu.

Bu yüzdendir ki, 6-8 Ekim serhıldanı (elbette öncesinde ve sonrasındaki “Kobanê Direnişi” olarak tanımlanan bir dizi eylemin zirvesi olarak); AKP’nin tabanındaki Kürt bileşeninin önemli bir bölümünün AKP’den koparıp HDP’ye yaklaşmasının yolunu açarak, Türkiye’de siyasetin yeniden saflaşmasında önemli bir gelişme olarak görülmeyi hak eden bir direniş olmuştur.

METAL DİRENİŞİ ‘SİYASİ SAFLAŞMA’NIN NERESİNDE?

Türkiye’nin yığın mücadelesinin en önemli aşamalarından birisinin metal işçilerinin 15 Mayıs 2015’te başlayıp sonraki bir ay boyunca süren direnişi olduğu konusunda gerek Özgürlük Dünyası, gerekse Evrensel’de pek çok makale, değerlendirme, yorum, röportaj… çıktı.

Bu yazı içinde, bu Direniş’in, bu yazının konusu olan, ülkede siyasetin yeniden yapılanmasına nasıl bir etkide bulunduğuna değineceğiz.

Kuşkusuz Metal Direnişi’nin, “Gezi Direnişi” ya da “6-8 Ekim Eylemleri” gibi halk yığınlarının kendi talepleriyle hareket ederek, önceki bulundukları siyasi hattan ayrılıp daha farklı bir mücadele hattında birleştikleri bir noktadan siyasete müdahale ettikleri ve düzen partilerinden kopuşlarına doğrudan etkisi olduğundan söz edemeyiz. Ancak, ülkedeki siyasetin yeniden yapılanmasının en önemli yanının, seçmenlerin yüzde 57’sinin oyunu alan AKP ve MHP etrafındaki yığınlar içindeki çözülme ve yeni siyaset arayışları olduğu dikkate alındığında, Metal Direnişi’nin ortaya çıkardığı sınıf tutumunun önemi daha iyi anlaşılır. Çünkü işçi sınıfın en dinamik kesimini oluşturan metal işçileri, hali hazırda, ana kitlesiyle AKP ve MHP’nin etkisi altındadır.³

Ama bu işçi kesimi, metal direnişiyle bulundukları AKP-MHP ağırlıklı (milliyetçi-dinci) siyasi (ve ideolojik) hattın aksine, kendi taleplerini öne çıkararak birleşmiş sınıfın gerçek bir “bölüğü” olarak davranmayı başarmış; AKP ve MHP’den gelen öğütlere de aldırış etmeden, kendi birliğinin önemini fark edip ona sahip çıkmıştır.

Dolayısıyla, işçi sınıfımızın bu en dinamik kesimi, eğer bu çıkışının önemini fark ettiği noktadan ilerlerse, (ki bunun için koşullar elverişlidir ve bunu başarabilmesi için mücadelesine daha ileriden müdahil olması gereken sınıf partisi saflarında örgütlenmesini ilerletmeye ihtiyacı vardır) elbette ki, bugüne kadar bulunduğu siyasi safla sınıf çıkarlarının çeliştiğini görmek için atacağı sadece birkaç adım kamıştır.

Dahası, AKP ve MHP’yi ülkedeki siyaseti belirleyen odaklar olmaktan çıkaracak ve ülkede özgürlükler ve demokrasi mücadelesinin sınıflar temeline oturmasının yolunu açacak olan da, bu gelişme olacaktır.

Bu yüzden de, Metal Direnişi’ni sadece işçi sınıfının kendi ekonomik talepleri etrafında birliğini sağlamasıyla, sendikal mücadeleyle sınırlı görmek, demokrasi ve özgürlükler mücadelesi açısında taşıdığı potansiyeli ve yarattığı fırsatları görmemek, metal mücadelesinin ortaya çıkardığı imkanları eksik, hatta yanlış değerlendirmek olur.

Ki, sorunun bu boyutu; elbette en çok (hatta sadece) sınıf partisini ilgilendiren, sınıfın siyasete çekilmesinde Metal Direnişi’nin yarattığı fırsatları bir kurmay titizliği ele alıp değerlendirilmesi gereken boyutudur.

TALEPLER ÜSTÜNDEN MÜCADELENİN ÖNEMİ

Yukarıdan beri söylenenler dikkate alındığında, açıkça görülmektedir ki, işçi sınıfı ve emekçi yığınların mevcut düzen partilerinin hegemonyasından kurtularak yeni ve kendi sınıf çıkarlarıyla daha uyumlu bir siyasi hatta birleşmeye yönelmeleri için kritik tutum, yığınların kendi talepleri etrafında birleşerek ilerleyecekleri bir mücadele hattında ısrar etmeleridir. Gerek Gezi Direnişi, gerek 6-8 Ekim mücadeleleri, gerekse Metal mücadelesi bunu açıkça göstermektedir.

Başka bir söyleyişle, işçi sınıfı, emekçiler, halklar, eğer sistem tarafından yedeklendikleri ideolojik-siyasi önyargılarıyla değil de, kendi talepleri üstünden hareket ederse, talepler etrafında çok geniş birlikler oluşturabilecekleri gibi, siyasi bakımdan da kimlerle bir araya gelip kimlerle gelemeyeceklerini göreceklerdir. Gezi’de, bu, bir ölçüde, ama Türkiye tarihinde pek az görüldüğü biçimde gerçekleşmiştir.

Milyonlarca emekçi, Gezi Direnişi sırasında, AKP gibi bir partinin Ortaçağcıl gücüne karşı, özgürlüklere ve özel hayata müdahalesine karşı birleşerek Türkiye’de siyasetin yeniden saflaşmasının yolunu açmıştır. Ve bu süreç işlemektedir. Muhtemeldir ki, “erken seçim” sürecinde de, eğer önü, Erdoğan ve AKP’nin hesapladığı ve amaçladığı gibi kesilmezse, bu süreç, AKP’nin işçi sınıfının ve halkın önemli kesimi üstündeki hegemonyasının kırılması ve bu geniş kesimlerinin siyasi bakımdan da talepleri etrafında yeni bir saflaşmaya girmelerinin önünün açıldığı bir aşamaya varabilecektir. AKP’deki muhtemel çözülmeler (dağılma, bölünme, AKP’ye oy verenlerin ondan uzaklaşmaya başlamasına yol açan irili ufaklı gelişmeler) ise, bu süreci hızlandıracaktır.

Bu yaklaşımla 6-8 Ekim’de zirvesine çıkan AKP’nin “çözüm süreci”ni kullanarak Kürt siyasi güçlerini tasfiye amacına karşı Kürt halkı içindeki tepkiler, “Kobanê’nin kuşatılması” ve IŞİD’e teslim edilmek istenmesine karşı o güne kadar AKP’ye oy vermiş Kürt kesimlerinin de HDP’nin çağrıları doğrultusunda AKP Hükümeti’nin politikalarına karşı sokağa çıkmasına yol açmış, “serhıldan”, Kürtlerin özellikle de dini etkinin oldukça güçlü olduğu muhafazakar kesimler üstündeki AKP’nin etkisinin hızla çökmesinin yolunu açmış; oldukça geniş bir kesimi etki altında tutmaya devam eden AKP, pek çok ilde marjinal duruma düşmüştür. Öyle görünmektedir ki, bu süreç devam etmektedir. Cumhurbaşkanı ve AKP, “çözüm süreci’nin buzdolabına konduğu”nu ilan edip çatışmaları tekrar başlatan bir yönelişe girmekle, Kürt kitleleri içindeki etkisinin, CHP ve MHP gibi marjinal bir düzeye gerilemesinin yolunu da açmış olmaktadır. Böylece Kürt halk yığınları, 1990’lardan itibaren, kendi ulusal demokratik talepleri etrafında birleşerek, din-mezhep ayrımcılığı üstünden yedeklendikleri AKP (nispeten de CHP) gibi partilerden, ağa ve şeyhlerden uzaklaşarak, kendi talepleri etrafında, en azından bugün HDP etrafında siyasi bakımdan birliğini önemli ölçüde tamamlama doğrultusunda önemli adımlar atmıştır.

Öyle görünmektedir ki, erken seçime, AKP artık, “bölgenin en büyük partisi biziz, Kürtleri asıl biz temsil ediyoruz” propagandasıyla giremeyecek, girerse de kimseyi inandıramayacaktır. Ve bu erken seçim, Kürt halk yığınları açısından, AKP ile Kürt halk yığınlarının son bağlarının da koptuğunun sandıkta açıkça görüleceği bir seçim olacaktır. Kuşkusuz bunun batı illerinde de etkisi olacaktır. Ki, bu etki dolaysız biçimde batıya göçmüş Kürtlerin AKP ve CHP ile arasındaki ilişkiyi gözden geçirmesi biçiminde yansımakla da kalmayacak, Türkiye’nin sosyalist ve ilerici demokrat güçlerinin Türk kökenli halk yığınları içinde MHP ve AKP etkisindeki milliyetçi şoven güçlere karşı mücadelesi bakımından da önemli bir dayanak oluşturacaktır.

AKP AYAĞININ ALTINDAKİ TOPRAĞIN KAYDIĞINI FARKETTİ!

AKP, 13 yıldır kendisini iktidarda tutan siyaset mevzilenmesinin bozulduğunu, dolayısıyla ayağının atındaki toprağın kaydığını fark etmiştir. Bu yüzden de telaş içindedir!

Onun için de, her imkanı zorlayarak seçimi yenilemeye girişmiştir ve 1 Kasım Seçimi’ni “ya devlet başa ya kuzgun leşe” hesaplaşmasına döndüreceğini gösteren bir tutumla hareket etmektedir. Bu amacına varmak için ülkeyi iç savaşa sürükleyecek dinamiklerin harekete geçmesini bile göze almıştır.

Ancak AKP’nin “kendi kazdığı kuyuya düşmesi”, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olması” gibi deyimlerle ifade elden bir pozisyona düşmesi hiç de sürpriz olmaz.

Çünkü her şeyden önce, AKP’nin oylarının yüzde 49.8’lerden yüzde 41’e gerilemesi, yüzde hesabı ile açıklanabilir basit bir oy azalması değil, ifade edilmeye çalışıldığı gibi, Türkiye’de siyasetin yeniden saflaşmasına doğru ilerleyen süreçteki değişimi destekleyen etkenlerin AKP’yi çözülmeye zorlayan baskısı nedeniyledir. Ve AKP, halk yığınları karşısında, Ortaçağ değerlerini savunmada, Türkiye’nin 200 yıllık demokratikleşme mücadelesinin kazanımlarına savaş açarak, Cihadçı, şeriatçı Ortadoğu örgütleri ve Müslüman Kardeşler’le ideolojik yakınlaşmaya yönelerek, kendisine oy veren geniş halk yığınlarını yedekleyemeyeceği bir yönelişe girmiştir. Bunun etkisi giderek daha çok hissedilecek ve bu tutum, AKP’nin emekçi tabanı içinde kopuşu artıracak gelişmelere zemin oluşturacaktır. Buna “çözüm süreci”nin dondurulması ve Kürtlere karşı savaş başlatılması da eklendiğinde, AKP’nin “erken seçim”de çok zorlanacağını, sonrasında da çözülmesinin önlenemez biçimde hızlanacağını söylemek yanlış olmaz.

Kısacası, AKP politik ömrünü tamamlamış bir parti olarak girdiği 7 Haziran Seçimi’nin sonucunu yok sayarak ve toplumu erken seçime zorlayarak, “kendi ayağına kurşun sıkmış” duruma düşme riskini de göze almış olmaktadır.

Çünkü son günlerdeki gelişmeler de dikkate alındığında, AKP’nin, halkın ”koalisyonu AKP ve Cumhurbaşkanı engelledi” biçimindeki genel yargısını yıkması kolay olmayacağı gibi, şimdiden yüzü geçmiş can kaybı ve cenazeye yol açmış Kürtlere karşı savaş ilan etmesine kabul edilebilir bir gerekçe de sunamamaktadır. Dahası Kürtlere karşı savaş konusunda askerleri ve milliyetçi odakları da yetince ikna edebilmiş değildir. Buna, batılıları da eklemek gerekir.

Bu yüzden de, AKP’nin son yıllardaki en büyük handikabı olan söylediğine halkı inandıramaması sorunu giderek büyüyecek görünmektedir. Bu, seçime giden bir siyasi parti için hayati önemde bir sorundur.

Elbette, seçim süreci ilerledikçe, halk yığınlarının kendi talepleri etrafındaki mücadele içinde sağladıkları birliklerini bozmadan siyaset alanında saf tutmaları konusunda daha somut adımlar gündeme gelecektir. Ama bugünden şunu söyleyebiliriz ki, Gezi Direnişi’nden beri halk yığınlarının kendi talepleri doğrultusunda siyasette saf tutmaya doğru yönelişlerini desteklemek, bu doğrultudaki gelişmeleri teşvik etmek önemlidir. Bu amaca uygun olarak;

Barış Bloku’nun bileşenlerini yerel özelliklerden yararlanarak daha genişletmek ve HDP’ye oy verebilecek kesimlerin genişlemesi için gerekli girişimleri yapmak,

Seçimin uyandırdığı ilgiyi değerlendirerek, halkın, işçi sınıfının bilincini ilerletmek üzere, ekonomik ve siyasi gerçekler açıklamaya daha bir hız vermek,

Sosyalizm (sınıfsız toplum) mücadelesiyle arasındaki bağların açıklanmayla birlikte, işçi sınıfının, demokrasi mücadelesinin taleplerini sahiplenerek demokrasi mücadelesinin başına geçmesinin önemine dikkat çekmek ve bunun gereği olan bir tutum alması için çalışmak, apaçık ki, seçim süresi kısa da olsa, çok önemlidir.

Dipnotlar

1. 7 Haziran Seçimi’nin üstünden henüz sadece birkaç ay geçtiği ve yeni bir seçim dönemine henüz yeterince yaklaşılmadığı için, bu seçime bir erken seçim denemeyeceği gibi, seçim aynı listelerle yapılmayacağı için bu seçime “tekrar seçim” demek de durumu tam karşılamamaktadır. Ama buna karşın bu yazı içinde önümüzdeki 2-3 ay içinde yapılacak seçimden söz ederken bazen “erken seçim” bazen de “tekrar seçim” diyeceğiz.

2. Değişik çıkar hesaplarıyla uluslararası ve yerli gerici burjuvazinin diğer kesimlerinin de yeni bir saldırı dalgasında yarar görmesiyle de birleşerek, karşılıklı ölümler ortamında yeniden bir Kürt düşmanlığı ve şovenizmin tırmandırılmasıyla, 1) HDP’nin barajın altına itilmesi ve 2) milliyetçi etkilenme altındaki oyların tekrar AKP’ye destek vermeye ikna edilmesini öngörerek, yeni bir “yoğun çatışma/savaş” dönemini başlatan Erdoğan ve AKP’si, “yanlış hesabın Bağdat’tan dönmekte olduğu”nu görerek, lehine değil ama aleyhine sonuçlar vermeye ve kitle desteğini daha da azaltmaya götürmekte olan tırmanan çatışmalar ve artan cenaze törenlerini durdurma ve savaşın hiç değilse hız kesmesinin kendileri için hayırlı olacağını düşünmek zorunda kalmaktadırlar ve açık ya da zımni bir “karşılıklı ateşkes”in erken seçim öncesi yeniden gündeme girmesi de şaşırtıcı olmaz. Ancak şu güvenle söylenebilir ki, artık AKP için “aşağısı sakal yukarısı bıyık” durumu oluşmuştur ve kararı ne olursa olsun, herhangi bir yöneliminin kendisini kurtarması çok ama çok zordur.

3. İşçi sınıfının içinden geçtiği süreç kendi mantıksal sonuçlarına az çok varıp, sınıf kendi siyaseti doğrultusunda bir mevziye yöneldiğinde, bu değişimi inceleyecek olanlar, bu değişimin başlangıcını 2015 Mayıs’ındaki metal işçilerinin direnişine kadar götüreceklerdir.

Eylül 2015 ÖD

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑