“nükleer enerjiye hayır” mı?

Kenan Ateş

Sosyalizmin yenilgisi, revizyonizmin dünya çapında yarattığı tahribat, uluslararası işçi sınıfı ve devrimci hareketlerindeki giderek artan düşüş kapitalizmi korkulu rüyasından uyandırıp rahatlattı. Sosyalizmi çoktan terk etmiş olan Sovyetler Birliği’nin geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru, üzerindeki sosyalist giysiyi de çıkarıp artık açıktan kapitalist emperyalist sisteme eklemlenmesi, başını Doğu Avrupa’dakilerin çektiği eski halk demokrasili ülkelerin de ağababalarını izleyerek hızla dünya emperyalist kapitalist sisteme katılmasını getirdi. İki kutuplu dünya fiilen ortadan kalkıp tek kutuplu hale geldi.

Bu durum, revizyonizmin onlarca yıldır yarattığı tahribata rağmen sosyalizm ve sosyalist görüntülerden yüz çevirmemiş kesimlerde büyük bir moral çöküntüsü ve yıkıma neden oldu. İşçi sınıfı ve genel halk hareketleri daha da söndü, giderek dibe vurdu. Bunun karşısında, sosyalizm ve devrim tehlikesini atlattığı için büyük bir rahatlamaya girmiş olan dünya kapitalist sistemi, ilk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra meydanı boş bulmanın rehavet ve cesaretiyle pervasızlaştı. Hemen her cephede saldırılarını artırdı. Hem saldırılarını artırdı, hem de eskiden az çok örtülü biçimler altında yaptığı saldırılarını artık daha aleni ve doğrudan sürdürür oldu. Bir yandan, “refah devleti”, sosyal haklar vb. gibi işçi sınıfı ve halkların elde ettiği kazanımları tek tek ortadan kaldırmaya ya da budamaya başladı; bir yandan da sanattan edebiyata, felsefeden bilime hemen her konuda alabildiğine bir gericiliğe yöneldi; modası geçmiş en pespaye en geri düşünceleri piyasaya sürdü. Bunlar olurken, bir yandan da, gözünü iyice döndürerek, tahrip etme ve hatta yok etme pahasına, neyi varsa almak üzere doğaya yöneldi. Bir bütün doğanın, çevrenin, canlı yaşamı, insan sağlığı ve insanlığın geleceğinin tehlikeye atıldığını; ekolojik dengenin altüst edildiğini dikkate almadan nerede kâr varsa, nerede para varsa oraya atıldı. Sağlıklı mı sağlıksız mı; insan, yaşam ve doğa için tehlikeli mi tehlikesiz mi düşünmeden, ya hiç ya da doğru dürüst test etmeden, kâr getiren ya da kısa zamanda getirecek ne varsa üretmeye, hızla tüketime sokmaya girişti. Soframıza veya kullanımımıza hemen her gün, çok da ihtiyacımız olmayan, yeni bir şey girdi. Kontrol edilmeden, denetlenmeden, kârlı ne varsa üretip piyasaya sürebiliyor oluşu iştahını daha da kabarttı, burjuvaziyi daha bir pervasız ve cesaretlendirdi. Bunun sonucunda, meyveden sebzeye, etten süte, yoğurttan içeceklere neredeyse yediğimiz içtiğimiz her şey; günlük yaşamda kullandığımız, adeta, yeni teknoloji ürünü ne varsa tehlike arz eder oldu. Şeker hastalığından kansere, obeziteden depresyona hastalıklar çığ gibi büyüdü, büyüyor.

Bu durum, doğal ve haklı olarak, giderek artan bir tepkinin ortaya çıkmasını sağladı. Başlarda cılız olan tepki farklı çevre ve kesimlerce yürütülen kampanyalar sonucu giderek yayılıp gelişti. Daha çok eğitimli küçük burjuva ve orta sınıftan çevrelerde olmak üzere doğa ve çevreyi alan, yiyip içtiğine, kullandığına daha bir dikkat eden çevreci bir bilinç gelişmeye başladı. Esas olarak gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkıp genişleyen bu çevreci hareket ve kampanyalar, bu çevreci bilinç, bir süre sonra, Türkiye de dahil, diğer ülkelere de yayılıyor, etkilerini buralarda da gösteriyor oldu. Ülkemizde son 10-15 yılda daha bir belirginleşen çevreci bilinç, çevreci hareket ve kampanyalar bu etkinin sonucudur.

Kampanyalar halinde sürdürülen söz edilen çevreci karşı çıkış daha çok iki örnek üzerinden yürütülüyor: Nükleer Enerji ve GDO’lu yiyecekler. Bu yüzden de yürütülen karşı kampanyalar, “Nükleer Enerjiye Hayır” ve “GDO’ya Hayır” başlıklarını taşıyor.

Belirtildiği gibi, her ne kadar bu karşı çıkışı başlatıp yaygınlaştıranlar küçük burjuva temelli farklı çevreci grup ve hareketler olsa da, bugün bu çevreci hareket ve kampanyaların içinde değişik kesimler belli ölçülerde yer alıyorlar. Bununla birlikte, özellikle ülkemizde, hareketin ağırlığını kendisini “sol”, sosyal demokrat, sosyalist, anti-kapitalist vb. olarak tanımlayan çevre ve yapılarla, çoğunlukla bu çevre yapılardan kişilerin yönetimlerinde bulunduğu meslek odaları ve çevreci örgütler oluşturuyor. Düzey ve derecesi değişmekle birlikte, yapısı gereği, genel olarak “sol” bir eğilim taşıyan bu muhalif hareket, –Marksist Leninistlerin, devrimci sosyalistlerin konuyu uzun süredir ihmal edip, ciddi biçimde ele almamaları yüzünden farklı bir yaklaşım ortaya koymamalarının da etkisiyle– nükleer enerji ve GDO örneğinde çevre sorunu ve teknolojiye yaklaşım konusunda Marksist ve sosyalistlerin de tutumunu temsil ediyormuş gibi bir izlenm veriyor. Ama şunu da itiraf etmek gerekir: Sosyalist, Marksist kesimler ve bu kesimlerin taraftarları da, yukarıda belirtildiği gibi, kendileri konuyu esas olarak ihmal edip ele almadıklarından, belirttiğimiz bu “sol” eğilimli çevreci küçük burjuva aydın kesimlerin öne sürdükleri argümanları kullanıyorlar, konuyu daha çok bu temelde ele alıyorlar. Bu da, doğal olarak, dışarıdan aynı düşünce içindelermiş gibi bir görüntü oluşturuyor. Oysa bu argümanların çoğu kabul edilip savunulmaktan uzak argümanlardır. Çünkü, söz konusu argümanlar, onları öne süren kesimlerin sınıf ve bilinç yapıları gereği, içlerinde yer yer doğru yanlar barındırsalar da, kimi kez yanlış, kimi kez doğruyla yanlış iç içe bulunduğundan eklektik, çoğu durumda nükleer santralci ve GDO’cu lobilerin ellerine koz verip argümanlarını güçlendiren, genel olarak bakıldığında ise kafa karıştırıcı ve bilinç çarpıtıcı yanlar içeriyorlar. Hatta bazan ipe sapa gelmez, uçuk ve komik önerileriyle bu argümanlar, hayatın gerçekleri, insanlığın bunca yıllık gelişimi ve birikimiyle uyuşmayan, toplumsal ilerleme ve gelişmenin, bilim ve teknolojinin karşısında duran gerici yanlar da içeriyorlar.

Kuşkusuz, nükleer enerji ve GDO’lu besinlerin tehlikeleri konusundaki çeşitli hususların çevreci ve “sol” medyada gündeme getirilip ele alınması çevreci bir bilinç oluşup gelişmesine belli bir katkıda bulunuyor. Bu inkar edilemez. Ancak Marksist-Leninist bir gözle bakıldığında, söz konusu eleştirilerde, konunun ele alınmasında alabildiğine bir ufuk darlığı, bilinçli ya da bilinçsizce yapılan bir bilinç çarpıtması da gözleniyor. Konu ele alınırken, yani nükleer teknoloji ve biyoteknoloji ürünleri olan nükleer fisyon santralleri ve GDO’lu besinlerin tehlikeleri ortaya konulurken, bunların kapitalizmle, teknoloji ve üretici güçlerin gelişimiyle ilişkisi ele alınmıyor; bu bağlamda tutarlı bir eleştiri yapılmıyor, sonuçta da buna bağlı tutarlı ve olması gereken bir çözüm ortaya konulmuyor.

Böyle olunca, çözüm olarak çoğu kere, anlamsız, hayata ters, hatta insanlığın gelişim ve birikime, bilim ve teknolojide ulaştığımız göz kamaştırıcı gelişmeye karşı uçuk öneriler havada uçuşuyor. Kimi “hadi gelin köyümüze geri dönelim”, “kendi unumuzu taşlarda kendimiz öğütüp, kendi ekmeğimizi tandır ya da saçta kendimiz pişirelim” diyor; kimi “telefon, bilgisayar kullanmayalım”, “arabaya, trene, uçağa binmeyip, bisiklete binelim, ya da en iyisi yürüyelim” diyor; Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF)’nun, 2011 Mart ayında Japonya’nın Fukuşima Daiiçi nükleer fisyon santralinde meydana gelen felaketten sonra yaptığı açıklamada belirttiği gibi, kimisi de, “Nükleerden elde edilecek elektrik kullanmaktansa, ay ışığını tercih ediyoruz” diyor.

TÜDEF örneğinde görüldüğü gibi, nükleer santrale karşı çıkma, en cafcaflı, en süslü sözleri söyleme adına, bazen zavallı hallere düşülüyor. Gariplerim, hayattan, dünyadan ve bilimden o kadar uzaklar ki, nükleer enerji yerine tercih ettikleri ay ışığının bizzat kendisinin bir nükleer enerji ürünü olduğunun farkında değiller. Çünkü aydan gelen ışık güneşten gelen ışıktır; güneşten ay yüzeyine vuran ışıkların oradan yansıyarak bize ulaşmasıdır. Güneş ışınları da, en büyük nükleer enerji kaynağı, doğal bir nükleer füzyon reaktörü olan güneşin bu nükleer enerjisinin ürünüdür. Kısacası tercih edilen ay ışığı da o korktukları nükleer enerjinin bir ürünüdür. Üstelik bu bir istisna da değildir. Yalnızca bizim güneşimiz değil, evrende, bizimkinden daha büyük ya da küçük böyle milyonlarca, milyarlarca, hatta sayısız sayıda doğal nükleer füzyon reaktörleri durumunda güneşler, yıldızlar vardır. Işık yayan her yıldız, bizim güneşimiz, gibi dev bir doğal nükleer enerji reaktörüdür, devasa füzyon santralidir.

İşte bu yüzden, Marksist-Leninistler, devrimci sosyalistler olarak konunun ele alınması, etraflıca tartışılması, sağlam ve tutarlı argümanlarla tehlikenin boyutlarının sergilenmesi, çok yönlü bağlantı ve ilişkilerinin ortaya konulması, sonunda da çözüm ya da çözümlerinin gösterilmesi zamanı çoktan gelmiştir. Sadece Nükleer teknoloji ya da biyoteknoloji / gen teknolojisine değil, ama –en popülerleri oldukları için– bu ikisinden yola çıkılarak, genel olarak teknolojiye nasıl yaklaşılacağı; bilim-teknoloji ilişkisinin nasıl kavranılması gerektiği ortaya konulmak zorundadır. Bu yazı da, bu nedenle, belirtilen amacı gütmekte, söz konusu ihtiyacı –bir ölçüde olsun– karşılamayı hedeflemektedir.

Konu oldukça kapsamlı ve çok yönlü olduğundan ve ayrıca onlarca sayfalık bir yazıyla hem dergi sınırlarını, hem de okuyucunun sabrını zorlamamak için her şeyi tek bir yazıya sığdırmaya çalışmayacağız. Konuyu peş peşe birkaç yazıda ele almaya gayret edeceğiz.

Bu yazıda, ayrıntıya çok fazla girmeden, nükleer enerji konusunu ele alacağız. Nükleer enerji türlerini, bunlardan fisyon santrallerini ve taşıdıkları tehlike ve riskleri, nükleer fisyon santrallerini savunan ve karşı çıkanların görüşlerini; ortaya konulan argümanların tutarlılık ya da tutarsızlıklarını; kısaca nükleer fisyon santrallerinin kapitalizmle, teknoloji ve üretici güçlerin gelişimi ile olan bağıntısını, kapitalizmin enerji sorununa yaklaşımını ve bugün mevcut olan ya da olabilecek alternatif, yeni enerji kaynak ve tekniklerini ortaya koymaya çalışacağız. Bir sonraki yazımızda GDO’lu besinler örneğinden yola çıkarak, genetik-moleküler biyoloji bilimi ile biyoteknoloji ve/veya gen teknolojisi ilişkisi, GDO’lu ürünlerin taşıdıkları tehlike ve riskler, gıda sorunu gibi başlıkları ele alacak, bu konudaki kavram ve kafa karışıklıklarını düzeltmeye çalışacağız. Şimdilik, bu yazı dizisinin son yazısı olacağını düşündüğümüz üçüncü yazımızda ise, bilim ve teknoloji ve bunlara yaklaşım sorununu genel bağlamında, kuramsal, ideolojik-felsefi, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla irdelemeye girişerek konuyu toparladıktan sonra çözüm önerilerimizi sunacağız.

Yukarıda belirtildiği gibi, konu uzun süredir Marksist Leninistlerin, devrimci sosyalistlerin özel olarak ve etraflıca ele almadıkları, üzerinde çok da tartışmadıkları bir konu. Bu yüzden, bir yazıyla konuya nokta koymak amacında değiliz. Çünkü konu, hem az çok yeni olduğu, hem de dergimizde daha önceleri kapsamlı olarak ele alınmadığı için, değişik yanlarıyla tartışılmaya muhtaç bir konu. Her ne kadar Marksizmin teknolojiye bakış ve yaklaşımı açık olsa da, bu iki teknoloji ürününde olduğu gibi, yeni teknolojiler, yepyeni yanlar, bir sürü teknik ayrıntılar, insan ve bir parçası olduğu doğa için, daha önce karşılaşmadığımız türden tehlikeler ve ciddi riskler içeriyorlar. Bu nedenle Marksizm-Leninizmin bilim ve teknoloji konusundaki genel söylemlerini, kuramsal literatür ya da külliyatını genel olarak sıralamakla yetinilemez. Bu bağlamda bu yazı dizisi, konuya nokta koyan değil, artık olması gereken bu tartışmayı başlatan, fitilini ateşleyen bir yazı olarak ele alınmalıdır. Böyle olduğu için de, katkılara, eleştirilere açıktır.

Artık konuyu ele almaya başlayabiliriz. Ama konuya girmeden kavram karışıklığını gidermek ve konuyu daha anlaşılır kılmak için bazı kavramları ve teknik ayrıntıları mümkün olduğunca kısa ve yapılabildiğince anlaşılır / basit bir dille açıklamak gerekiyor.

ATOM, ATOM ÇEKİRDEĞİ, RADYASYON, RADYOAKTİVİTE, NÜKLEER ENERJİ, NÜKLEER SANTRAL TÜRLERİ, FİSYON VE FÜZYON ENERJİLERİ

“Karanlık madde” ve “anti madde” gibi, henüz gösterilip kanıtlanamadığı için varlığı kimi bilim çevrelerince kuşkuyla karşılanan “farklı madde” türleri bir yana bırakılırsa, doğa ve onun bir parçası olarak biz insanlar da dahil, evrendeki her şey, katı, sıvı, gaz, plazma ve enerji gibi farklı biçimlerdeki maddelerden, bütün maddeler de atomlardan oluşurlar. Atomlar, değil gözle, mikroskopla bile görülemeyecek denli küçük oluşumlardır. O kadar küçüktürler ki, insan saçının enine kesiti alındığında tek bir çizgi üzerinden 1 milyondan fazla karbon atomunun seyrek bir biçimde sıralandığı görünür. Ya da o küçüklüğü tahayyül edebilmek için, ortalama bir elmanın dünya gezegeni ölçüsünde büyütülmüş olduğunu farz edin. Elmayı oluşturan toplam atomlar bir araya getirildiklerinde, ancak o dünya gezegeni içindeki normal bir elma büyüklüğünde erişebilirler.

Şekil 1: Atomun yapısı

Atom, nükleon adı da verilen ve elektriksel olarak artı yüklü bir çekirdekle, onun etrafında dönen eksi yüklü elektronlardan oluşur. Bu yapısıyla atom küre ya da eliptik küre biçimindedir. Nükleon da denilen çekirdekse, atomuna göre farklı sayılarda bulunan artı yüklü protonlar ile elektrik yükü bakımından nötr olan yani elektrik yükleri bulunmayan nötronlardan oluşur. Aynı cins atomlardan oluşan maddelere element denilir. Farklı elementlerin atomlarının proton ve elektron sayıları bir diğer elementin atomununkinden farklıdır. Elektron eksi, proton da artı yüklü olduğu için atomların elektron ve proton sayıları birbirlerine eşittir. Oysa nötron sayıları protondan fazladır. Üstelik aynı elementin atomlarının nötron sayıları birbirlerinden farklı olabilir. Bu farklı nötron sayıları aynı elementin farklı varyantlarını yani izotoplarını meydana getirirler. Bir örnek vermek gerekirse, uranyum elementinin 234, 235, 238, 239 numaralı farklı izotopları bulunur. Farklı izotopları olması o elementi değiştirmez, element aynı kalmaya devam eder. Oysa proton sayıları değiştiğinde element de değişir, öncekinden bambaşka, farklı bir element ortaya çıkar.

Atom çekirdeğinde bulunan proton sayısı o atomun atom numarasını, proton ve nötronların toplam sayısı da kütle numarasını gösterir. Uranyum örneğinden devam edersek, ²³⁸₉₂U ya da U-238 olarak gösterilen uranyum izotopunda, 92 uranyum elementinin periyodik tablodaki atom numarasını, 238 (92 proton + 146 nötron) ise kütle numarasını verir. Doğayı oluşturan bütün elementler, atomlarındaki bu sayılarına bakılarak, kimya biliminde periyodik tablo denilen tabloda 1’den 118’e dek numaralandırılmışlardır. Tabloda yer alan elementlerden 98’i doğal halde doğada bulunurlar. Geri kalanlar sentetik olarak laboratuar ortamında üretilmişlerdir ve doğada bulunmazlar.

Elementlerin büyük kısmının atom çekirdeklerindeki nötron ve proton sayıları değişmeden kararlı olarak kalır. Örneğin “karbon-12” veya “oksijen-16” atomu sonsuza dek yapısını değiştirmeden kalacaktır. Böyle kararlı atomların dışarıdaki eksi elektronlarıyla çekirdeklerindeki artı yüklü protonlarının sayıları eşit olduğundan elektrik yükü farklılığı olmaz ve bu nedenle de radyasyon yaymazlar. Oysa atom numarası 80’in üzerindeki ağır elementler çoğunlukla kararlı değillerdir. Spontane olarak çekirdeklerinden dışarıya aniden proton ve/veya nötron fırlatabilirler. Bu fırlatma radyasyon denilen olaydır ve radyoaktivite, radyoaktiflik ya da ışın aktifliği olarak adlandırılır. Radyasyon yayan, yani çekirdekten dışarıya proton/nötron fırlatan böyle elementlere radyoaktif elementler denilir. Radyoaktif elementlerin çekirdeklerinden dışarıya proton atıldığında elektron-proton dengesi bozulacağından, dengedeki elektrik yükü değişerek, elektrik yüklü, yani iyonize hale gelir. Bu yüzden radyoaktivitenin bir diğer adı da “iyonize radyasyon”dur.

Yukarıda örneğini verdiğimiz Uranyum-238 böyle radyoaktif elementlerdendir. 92 protonu ve 146 nötronu ile doğada en fazla bulunan uranyum izotopudur. Doğada bulunan elementlerin çoğu bu elementin bozunmasından, yani radyoaktif ışıma yapmasından meydana gelmiştir. Yarılanma ömrü 4,6 milyar yıldır. Uranyum-238, radyoaktif ışıma yaparak U-235 ve U-239 gibi farklı uranyum izotopları ile Plütonyum-239 (yarılanma ömrü 86.4 yıl) ve Neptünyum-239 (yarı ömrü 2,1 milyon yıl)’a dönüşür. Uranyum tek başına nükleer santral yakıtı olarak kullanılmaz. Nükleer fisyon santrallerinde kullanılanlar, dönüştüğü Plütonyum-239 ve diğer bir izotopu olan Uranyum-235’tir.

Örneğin Uranyum-238’in dönüştüğü Plütonyum-239’un sadece yarım kilosu (500 mg) dünyaya eşit miktarlarda dağıtılsa dünya yüzündeki bütün insanları bir kerede akciğer kanseri yapabilek güç ve tehlikededir. Radyasyon ve radyoaktivite böylesine tehlikelidir.

Nükleer fizikten, atom ve atom çekirdeğinden bahsedildiğinde büyük fizikçi Albert Einstein’dan söz edilmeden olmaz. Einstein genç yaşlarında çok önemli iki kurama imza attı: “Özel Görelilik Kuramı” ve “Genel Görelilik Kuramı”. Bunlardan Özel Görelilik Kuramı madde ve enerji ilişkisiyle, bunların birbirlerine dönüşmeleriyle ilgilidir; Genel Görelilik Kuramı ise kütle çekimiyle.

Einstein, 1905 yılında yayınladığı Özel Görelilik Kuramında, maddenin içinde sıkışmış muazzam boyutlarda bir enerji bulunduğunu, madde ile enerjinin birbirlerine, yani maddenin enerjiye, enerjinin de maddeye dönüşebildiklerini ve bu ikisinin eşitliğini ortaya attı. Ünlü E=mc2 formülüyle madde içine sıkışmış enerji miktarının hesaplanabileceğini kuramsal olarak gösterdi. Yani nükleer reaksiyon fikrini ilk ortaya atan ve maddenin içinde devasa bir enerji saklı olduğunu ilk öngören Einstein’dı. Ancak Einstein, tezini, sadece kuramsal olarak göstermiş, deneylerle kanıtlayamamıştı. Onu başkaları yaptı. Einstein’in bu tezi 1930’da, Otto Hahn, Lise Meitner ve diğer fizikçiler tarafından kanıtlandı.

Bilim işini yapmış, görevini yerine getirmiş, bilgiyi üretmişti; yani maddenin temelini oluşturan atomun içinde muazzam bir enerji olduğunu ortaya koymuştu. Artık iş o enerjiyi oradan çıkaracak, çıkarıp insanlığın hizmet ve kullanıma sunacak teknik ve teknolojiyi/teknolojileri yaratmaya kalıyordu. Bilim ve teknoloji zaten böyle çalışırdı. Bilim bilgiyi üretir, teknoloji de o bilgiyi kullanıma sokacak teknikleri geliştirirdi. İkisi birbirini izlerdi, biri olmadan diğeri olamazdı. Ama bazan biri bazan da diğeri başı çekerdi. Tarih boyunca böyle oldu. Paleolitik ve neolitik çağlardan ortaçağa, hatta kapitalizmin ortaya çıkışına dek; tekerlek ve madenlerin işlenmesinden mancınık ve makaralara, teleskoplardan yelkenli ve pusulaya gelene dek bilim teknolojiyi izlemiş, onun ardından gitmişti, artık sıra değişmişti, teknoloji bilimi izliyordu.

Deneysel olarak ilk fisyon reaktörü 1942’de yapılıp atomun içindeki enerjinin çıkarılabileceği pratikte gösterildi. Bunu izleyen yıllarda, aynı teknikle, yani çekirdeğin parçalanmasına dayanan fisyon yöntemiyle bildiğimiz atom bombası yapıldı. Atom bombası, atomun içinde saklı bulunan enerjinin devasa, ama korkunç boyutlarını ortaya koymuştu. Elde edilen bu enerjinin elektriğe dönüştürülebileceği 1951’de deneysel olarak kanıtlandıktan sonra, 1957 yılında ilk nükleer fisyon santrali kurularak, elektrik üretilmeye başlandı.

Nükleer enerji, atom çekirdeğinin parçalanması (fisyon) ya da iki atom çekirdeğinin birleştirilmesi (füzyon) sonucu ortaya çıkan çok büyük boyutlardaki enerjidir. Adından da anlaşılacağı gibi, nükleer enerji bir çekirdek enerjisidir. Çünkü nükleer terimi, çekirdek (nükleon ya da nükleus) ile ilgili anlamına gelmektedir.

Fisyon ve füzyon reaksiyonlarına biraz daha yakından bakalım.

Fisyon (Çekirdek Parçalanması)

Fisyon, bir nötronun, uranyum gibi ağır bir element atomunun çekirdeğine çarptırılarak yutturulması sonucu bu atomun kararsız hale gelerek, daha küçük iki veya daha fazla farklı çekirdeğe bölünmesi reaksiyonudur. Dolayısıyla fisyon, bir çekirdek reaksiyonu ya da tepkimesidir. Parçalanma sonucunda ortaya çıkan atomlara fisyon ürünleri denilir. Bunların bazıları radyoaktiftir. Bir nötron yutulması ile başlayan fisyon reaksiyonu sonucunda, büyük miktarda enerji ile birlikte, birden fazla nötron da ortaya çıkar. Bu nötronlar da, ortamda bulunan örneğin diğer uranyum elementi çekirdeklerine çarparak onu da parçalarlar ve yeni fisyon reaksiyonlarına neden olurlar. Bu, ortamda o ağır element bulundukça böyle tekrarlanıp durur. Buna zincirleme reaksiyon adı verilir. Atom bombasının patlaması böyle reaksiyondur. Nükleer santrallerde, zincirleme reaksiyonlar kontrollü yapılır. Çekirdek yani nükleer reaksiyonlar sonucu açığa çıkan enerji, kimyasal reaksiyonlara göre bir milyon kat daha fazladır.

Şekil 2: Fisyon reaksiyonu

Fisyon reaksiyonları sonucunda, hem kullanılan ağır element, hem de fisyon ürünü yeni elementler (atık maddeler) radyoaktif olduklarından yoğun bir radyoaktivite oluşur. Günümüzde kullanılan nükleer santralleri fisyon reaksiyonları prensibiyle çalışırlar. Bu yüzden de, insan sağlığı ve çevre-doğa için oldukça tehlikelidirler.

Füzyon (Çekirdek Birleşmesi)

Hidrojen veya onun izotopları olan Döteryum-2 ve Trityum-3 gibi iki hafif elementin atom çekirdeklerinin birleşerek daha ağır atom çekirdeklerini meydana getirmesi olayıdır. Füzyon reaksiyonunda, Şekil 2’de görüldüğü gibi, iki hidrojen atomu (ya da Döteryum ve Trityum)’nun birleşmesi sonucunda daha ağır bir element olan Helyum ile bir tane nötron ve muazzam boyutlarda enerji ortaya çıkar. Füzyon reaksiyonlarında ortaya çıkan enerji ya da sıcaklık, fisyon reaksiyonunda açığa çıkandakinden çok daha büyüktür. Bu enerji / ısı 20-30 milyon santigrat derecelere kadar çıkabilir. Güneşteki nükleer reaksiyon böyle füzyon reaksiyonlarıdır.

Şekil 3: Füzyon reaksiyonu

Füzyon reaksiyonlarından sonra ya radyoaktivite olmaz ya da çok az olur. Olan radyoaktivite de, yarı ömür çok kısa olduğundan hemen geçer. Bu yüzden, fisyon reaksiyonlarıyla kıyaslandıklarında, füzyon reaksiyonları sonucu ortaya çıkan enerji, nükleer enerji olmasına rağmen, temiz ve tehlikesiz sayılmaktadır.

Bu teknik bilgiler ve ilgili kavramların açıklanmasından sonra konuya geçebiliriz.

NEYE KARŞI ÇIKILMALI, NEYE NASIL KARŞI ÇIKILMALI, NEYE ÇIKILMAMALI?

Nükleer yanlısı ve karşıtı tarafların argümanlarını ele almadan önce kafa ve kavram karışıklığını gidermek ve neye karşı çıkıp neye çıkılmaması gerektiğini belirlemek önemli. Bu nedenle, önce bu konuda netleşmek gerekiyor.

Yukarıda kavramları açıklarken de gördük ki, günlük ve bilimsel dilde kullanılan nükleer enerji kavramları birbirlerinden farklıdır. Aslında yoğun bir eleştiriye tabi tutulup karşı çıkılan nükleer enerji bilimsel anlamdaki nükleer enerjinin sadece bir kısmıdır. Söz ve eleştiri konusu edilen nükleer enerji, aslında genel olarak nükleer enerji değil, nükleer enerji elde etme tekniklerinden sadece birisi; çekirdek parçalanmasını temel alan fisyon reaksiyonlarının yapıldığı nükleer fisyon santralleridir. Oysa nükleer enerji denilen şey, Einstein’ın E=mc2 formülüyle gösterdiği enerji, atom çekirdeğinin içinde saklı olan enerjidir. Fisyon santralleri, bu enerjiyi elde etme tekniklerinden sadece bir tanesidir. Yukarıda gördük, fisyon dışında, füzyon reaksiyonu gibi nükleer enerji açığa çıkartan başka reaksiyonlar da vardır. Üstelik henüz kullanıma sokulmamış ve deneme aşamasında olsa da, füzyon reaksiyonu sonucu ortaya çıkan nükleer enerji hem çok daha fazladır, hem de fisyona göre oldukça temiz ve tehlikesizdir. Çiçeğinden böceğine, hayvanından insanına bütün canlı yaşamı için olmazsa olmaz bir enerji kaynağı olan güneş enerjisi ya da ışınları, belirtilen nükleer füzyon enerjisidir. Bu nedenle, yaşamın kaynaklarından biri olan güneşin kendisi de muazzam bir doğal nükleer santrali ya da reaktörüdür. Bu bağlamda, çeşidini belirtmeden topyekün nükleer enerjiye karşı olunduğunu söylemek, aynı zamanda güneşe ve güneş enerjisine karşı çıkmak anlamına da gelecektir. Bunun ne kadar abes olacağı ise açıktır.

Güneş ışığı dışında, tıpta, nükleer tıp diye başlı başına ayrı bir tıp dalı bulunur. Bu tıp dalı başta kanser tedavileri olmak üzere bazı tanı ve tedavileri, kimi nükleer yöntemleri, bu yöntemlerle elde edilen nükleer enerjiyi kullanır. Genel bir nükleer enerji karşıtlığı bunlara karşılığı da içerir. Bu nedenle neye karşı olunduğu iyi belirlenmeli ve nükleer kelimesine ön yargılı yaklaşılarak gelişi güzel “nükleer enerjiye hayır” denilmemelidir.

Atomun çekirdeği içindeki enerjinin, insan ve doğa için tehlike oluşturmayacak yöntemler geliştirilerek, insan ve doğanın yararına kullanılmasına karşı çıkılamaz. Karşı çıkılması gereken, bu enerjinin, atom veya hidrojen bombası gibi yıkıcı amaçlarlarla kullanılması ve fisyon santralleri gibi insan ve çevre-doğa için tehlikeli nükleer enerji elde etme teknikleri olabilir. Üzerine basılarak vurgulanmalıdır ki, hem nükleer silahlar hem de günümüzdeki nükleer fisyon santrallerine alabildiğine karşı çıkılmalıdır.

Kaldı ki, insanlık ve bilimin tarihi, gelişimi ve birikimi açısından bakıldığında, insanın bugün geldiği yer, mikroskopla bile görülemeyecek denli küçük atomun çekirdeğinin içine dalıp oradaki enerji çekip çıkarma seviyesine gelinmiş olması başlı başına muhteşem bir aşamayı işaret eder. Bu aşamaya gelindikten sonra, “nükleerden üretilmiş elektrik yerine ay ışığı tercih” edilemez. Köye geri dönülemez! Tarihin gidişi geriye çevrilemez. Bu nedenle, atomun içinde devasa boyutlarda bir enerjinin saklı olduğu biliniyorsa, o enerjinin oradan tehlikesiz bir biçimlerde çıkarılmasının yolları mutlaka vardır; o yol veya yollar bulunup o enerji oradan çekilip çıkarılır. A yöntemi sağlıksız ise kullanılmayıp terk edilir; yerine, araştırılıp B yöntemi bulunur. B yönteminin de belli tehlikeleri ortaya çıkarsa, tehlikesiz C yöntemi geliştirilir. Sonuçta aranıp doğru ve sağlıklı yöntem ya da teknik bulunur. Soruna böyle bakılmalıdır. Zira yarının sosyalist iktidarlarında böyle yapılacaktır.

Kısacası, nükleer enerji ve nükleer santraller sorunu, dar çerçeveler içinde değil, teknolojinin de içinde yer aldığı insanlığın üretici güçlerinin tarihsel gelişmesinin insanlığın bir bütün olarak ihtiyaçlarını gidermeye yeterli bir temel sağlayıp sağlamadığı; insanı ve çevreyi tahrip etmeden insan ihtiyaçlarını gidermenin mümkün olup olmadığı ve bu sorunların, kaçınılmaz olarak ortaya çıkan toplumsal-politik niteliği gibi hususları içeren geniş bir bağlamda ele alınmalıdır. Çünkü, sorunun bir yanı, etkileri giderek daha somut hissedilmeye başlanan ve tüm gezegenimizi tehdit eder hale gelen ekolojik felaket sorununa; bir diğer yanı insanlığın elindeki olanakların yeterliliği sorununa; bir başka yanı da yeryüzündeki bunca sefalet ve acılara bağlanmaktadır. Bu nedenle, gerek genel olarak enerji sorununda, gerekse de özel olarak nükleer santraller sorununda tutarlı ve sağlam bir yaklaşım sergilemek ancak sıraladığımız ve birbiriyle kopmaz bir bütünlük oluşturan bütün bu sorunlara karşı tutarlı ve sağlam bir tutum ortaya koymakla mümkündür.

NÜKLEER FİSYON SANTRALLERİNE NEDEN KARŞI ÇIKILMALI?

Nükleer fisyon santrallerine, insan ve çevresi, doğal yaşam için ciddi tehlikeler, önemli riskler oluşturdukları için karşı çıkılmalıdır. Böyle tehlike ve riskler taşımayan değişik alternatif enerji türleri varken fisyon santrallerini tercih etmek anlamsızdır.

Fisyon santrali yanlıları, tanınmış üniversitelerin bol ünvanlı profesörleri, bu santrallerin lobicileri belirtilen tehlike ve riskleri gizlemek için dikkatleri başka yönlere çekmeye çalışırlar. Örneğin, fisyon santralleri (deneme aşamasında da olsalar sanki başka nükleer santral türleri yokmuş gibi, onlar sadece nükleer santraller diyorlar) fosil yakıtları gibi çevreyi tahrip etmezler, hava kirliliği, sera gazı salınımı ve küresel ısınmaya neden olmazlar, diyorlar. Bu yüzden temiz enerjidir diyorlar. Fisyon santrallerinin hava kirliliği ve sera gazı salınımı yapmadıkları, küresel ısınmaya katkıda bulunmadıkları doğrudur. Bu açılardan fosil yakıtları (petrol, kömür, doğalgaz, LPG vb) gibi kirli değillerdir. Çünkü ne duman çıkarırlar, ne kokarlar ne de atmosfere gaz salarlar. Bu açıdan bakıldığında temizdirler. Ancak çok daha kötüsünü üretirler, radyasyonu. Radyasyon da, başta kanser olmak üzere insan sağlığını çok ciddi oranlarda bozan çok tehlikeli bir unsurdur.

Radyasyon, canlı vücudu dahil, içinden geçtiği yapıyı oluşturan atomların elektronlarını yörüngelerinden söküp çıkararak artı proton ve eksi elektron eşitliği yüzünden nötr olarak dengede olan atomu elektriksel olarak yüklü hale getirir, yani iyonlaştırırlar. Bu da, bu atomların olağan olmayan kimyasal yapılar oluşturmasına neden olur. Bu durum, örneğin DNA molekülünde oluşacak olursa, DNA’da kırılma ve bozulmalar meydana gelir. Mutasyonlar ortaya çıkar. Bunun sonucunda, kanserden bir dizi genetik hastalığa, insan sağlığı bozulur. Eğer DNA’daki bozulmalar, üreme hücrelerinde, yumurta ve/veya spermlerde ortaya çıkmışsa, bu hastalıklar kalıtsal hale gelip sonraki döl ve nesillere de geçip kuşaklar boyu devam eder. Karadeniz bölgesinde son yıllarda kanser vakalarında görülen büyük artışın nedeni büyük olasılıkla Çernobil faciasıdır. Bilindiği üzere, 1986’da Nisan ayında Ukrayna’nın Çernobil fisyon santralinde oluşan bir kaza sonucu santralden etrafa radyasyon yayılmış, o radyasyonla kirlenen bulutlar, hem Karadeniz’in batısı ve Bulgaristan üzerinden geçerek yağmurlarını Trakya bölgesine, hem de Doğu Karadeniz ve Rusya üzerinden geçerek ülkemizin Doğu Karadeniz Bölgesi’ne bırakmıştı.

Fisyon santrallerinin açığa çıkardıkları iyonize radyasyon, yani radyoaktivite, kendini iki biçimde kendini gösterir: Radyoaktif atıklar biçiminde ve santrallerin birer “radyasyon üretim tesisi” olmaları biçiminde.

Fisyon santrallerinde üretilen nükleer enerji atık madde üreten bir enerji türüdür. Daha önceki sayfalarda açıklamıştık. Uranyum gibi ağır radyoaktif elementlerin atomlarının çekirdekleri nötron yollanması yoluyla parçalandıklarında, ortaya yalnızca enerji çıkmaz. Enerjinin yanı sıra nötronlar ile, fisyon ürünü denilen başka başka radyoaktif elementler de açığa çıkarlar. Bunlar sürekli birikirler. Bu elementlerin bazılarının yarı ömürleri, yani radyasyon yayma etkilerinin ortadan kalkması için gereken sürenin geçmesi, çoğu kere yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca yıldır. Örneğin Uranyum-238 için bu süre 4,6 milyar yıldır. Yani o element, toprağa da gömülse, denize de dökülse, kalın duvarlar arkasında da saklansa, o kadar süre radyasyon yaymaya devam edecektir. Üstelik bu santraller sürekli enerji ürettikleri için, atıkları da sürekli artar. Bu yakıtların uygun koşullarda saklanması büyük maliyetler gerektirir. Bu da, kapitalizmin tahammül edemeyeceği bir şeydir. Çünkü kapitalizm, daha az maliyetle daha çok kâr etme sistemi ve dürtüsü üzerinden çalışır. Bu yüzden maliyet artışı kapitalizmin için uzak durulması gereken bir şeydir. Bu nedenle, ne yapar eder, bu radyoaktif atıklardan en az maliyetle kurtulmaya çalışır. Onun atıklardan kurtulmasıysa, insan, canlı yaşamı, çevre ve topyekün doğa için binlerce yıl sürecek bir felaket demektir.

Radyoaktif atık dışında, fisyon santralleri, nükleer enerji üretmek için sürekli fisyon reaksiyonu yaparlar. Bu da, atık dışında, bizzat santrallerin günlük olarak yeniden yeniden radyasyon üretmesi demektir. Bu nedenle santraller sürekli radyasyon üreten birer “radyasyon üretme tesisi” gibidirler.

Santral yanlıları, fisyon santrallerinin çok güvenli inşa edildiklerini, olası her tehlikenin önceden öngörülüp önlem alındığını, eskiden inşa edilmiş santrallerdeki eksikliklerin yeni santrallerde giderilmiş olduğunu, herhangi bir kaza riskinin olmadığını öne sürerler. Bu nedenle de santralde üretilen radyasyonun santralden dışarı sızma ve çevreye yayılma riskinin hiç olmadığını yemin billah söylerler. İkna etmek için de bir sürü planlar, krokiler gösterir, teknik ayrıntılar sıralar dururlar. Oysa hayat, Çernobil ve Fukuşima Daiiçi santral felaketleri onları yalanlamaktadır. Haydi, Çernobil eski tekniğe dayalı, bakımları yapılmamış eski ve riskli bir santraldi, diyelim. Japonya’da dört sene önce, 2011 yılında meydana gelen santral faciası nasıl izah edilecektir? Fukuşima santrali en son tekniklerle inşa edilmiş, denetim ve kontrolleri kağıt üzerinde oldukça düzenli yapılmakta olan –ki bunların sahte olduğu, ne denetimlerin düzgün yapıldığı, ne de denetimlerde bulunan eksiklerin giderildiği sonradan ortaya çıktı– risksiz olarak lanse edilen, yeni ve “modern” bir santraldi. En risksiz santralde bile kaza olabileceğini Fukuşima santrali göstermiştir.

Kuşkusuz söz konusu santrallerde çeşitli güvenlik önlemleri vardır ve bu önlemler risk oranını epeyce düşürürler. Ancak ne denli sıkı güvenlik önlemi alınmış olursa olsun, risk hiç bir zaman sıfır olmaz. O riskin gerçekleşmesi durumundaysa sonuçları çok ağır olur. Kaldı ki, mermi de kutusunda durduğu sürece tehlikeli değildir, bir risk oluşturmaz. Ancak, yapacağını, tetiğe basıldıktan, yani patlatıldıktan sonra yapar. Fisyon santrallerinin bir gün patlamayacağının da bu bağlamda bir garantisi yoktur.

Bu söylenenler doğru olsa, kamuoyu baskısı veya başka nedenlerle fisyon santralleri çok geliştirilip, ciddi güvenlik önlemleri alınsa ve risk sıfıra yakın düzeye indirilse bile, bu risk yine de kabul edilemez. Etrafımızda çok sayıda temiz ve tehlikesiz enerji kaynağı dururken, riski ne kadar düşük olursa olsun, potansiyel bir tehlike taşıdığı inkar edilemeyen bu santrallere neden razı olunsun? O santrallerden tamamen kurtulma olanağı varken, bir gün patlama korkusuyla neden yaşansın? Neden bir bombanın yanıbaşında ömür geçirilsin?

Santral yanlıları burada da kafa karıştırmaya çalışırlar. Risksiz bir yaşam olamayacağını belirttikten sonra, tezlerini desteklemek için trafik kazalarından yılda şu kadar, hastalıklardan, sigaradan, alkolden, hava kirliliğinden şu, nükleer kazalarınsa bu kadar ölüm oluyor diye, uzun tablolar, istatistikler yayınlarlar. Örneğin Atom Enerjisi Kurumu’nun web sitesine bakıldığında, böyle bir sürü tablo, sigaranın zararları üzerine sayfalarca yazı görülecektir. Bunlara kanılmamalıdır. Böyle bakıldığında, örneğin nükleer silahların da pek zararlı olmadığı söylenebilir. Bu “silahlar”, 70 yıllık ömürlerinde bir kere patlatılmışlardır, ama o bir kerede yapacaklarını yapmışlardır.

Santral yanlıları radyasyonun tehlikelerinden söz edildiğinde, ama “doğada zaten radyasyon vardır” diye de itiraz ederler. Her gün radyasyonla karşılaşıyoruz, sigaradan kimi yiyeceklere, cep telefonundan televizyona sürekli radyasyona maruz kalıyoruz, radyasyondan o kadar da korkmaya gerek yok, diyorlar. Bu, kafa karıştırmadır. Doğada elbette radyasyon vardır. Hem bu sayılanlardan, hem de güneşten, yıldızlardan, kayalar ve topraktan gelen radyasyonu alıyoruz her gün. Bu, doğrudur. Ama bu radyasyonun derecesi insan sağlığını etkilemeyecek düzeydedir. Çünkü insan, evrim sonucu, bu radyasyona dayanma gücünü elde etmiştir. Doğadan alınan radyasyon miktarı, tahammül edilebilen miktarın çok çok altındadır. Oysa bu santrallerin ürettiği radyasyon, tahammül edilebilen miktarın binlerce kat üzerindedir. Bu sözlere kanmamak gerekir.

Santral yanlılarının bir diğer yalanı da, santrallerin enerji ihtiyacını karşılama amacının olduğu yalanıdır. Dünyada büyük bir enerji ihtiyacı olduğundan söz ederek, çok sayıda insanın enerjiden yoksun olduğu söyleniyor. Oysa fosil yakıtı rezervleri sınırlıdır, üstelik bu yakıtlar saldıkları gazlarla atmosferi kirletip çevreye zarar veriyorlar, öte yandan, güneş ve rüzgar enerjsi gibi yenilenebilir enerji türleri de pahalı ve ülke ekonomilerine büyük yükler getiren enerjilerdir, diyorlar. Bütün bunlar çıktıktan sonra, geriye ancak fisyon santrallerinde üretilen enerji kalıyor.

Dünyada büyük bir enerji ihtiyacı olduğu doğrudur. Ulaştığımız bu gelişmeye, teknolojnin geldiği bu düzeye rağmen insanlığın üçte biri hala elektrikten yoksun yaşıyor. Çoğu köyde ocaklar hala çalı çırpı veya tezekle yanıyor. Santralcilerin dediklerine bakılırsa, burjuvazi hayırseverlikten kırılıyor. Elektriksiz köyleri gördükçe gözüne uyku girmiyor. Enerji ihtiyacı içindeki milyonlar bir an önce elektriğe kavuşsunlar diye bankalardaki milyar dolarlarına çekmeye koşmuş durumda. Kimse kanmasın, santralcilerin avukatlıklarını yaptıkları burjuvazinin ihtiyacı, milyarlarına milyar katma ihtiyacından başka bir şey değildir. O ihtiyaç kapitalist ekonominin ihtiyacıdır. Bunlarda biraz insaf olsa, önce ülkenin enerji ihtiyacının önemli bir kısmını karşılayan Keban ya da Atatürk barajlarının hemen yanı başlarındaki elektriksiz köylere elektrik verirlerdi.

TARTIŞMADA YANLIŞ YAKLAŞIMLAR

Santral karşıtlarının öne sürdükleri argümanları ve karşı çıkış noktalarına bakıldığında, yazımızın başında belirttiğimiz gibi, alabildiğine bir dar görüşlülük ve ufuk darlığı olduğu gözleniyor. Bu tartışmada, kimileri konuyu sıradan bir çevre sorunu duyarlılığı düzeyinde, kimileri ucuzluk-pahalılık, kimileri yalnızca teknik bir sorun, kimileri de “ulusal çıkar” ve milliyetçilik çerçevesi içinde ele alıyor. Kimileri de kapitalizme hiç sahip olmadığı ilericilik payeleri vererek, gelişmiş kapitalist ülke yönetimlerinin santralleri kapatarak ne denli insancıl olduklarını kanıtlamaya çalışıyor. Bir kesim ise, daha uç noktalara savrulup, topyekûn teknoloji ve ulaşılan teknolojik gelişim düzeyini reddetme noktasına varan kuşkucu görüşler öne sürüyorlar. Bu kesimler bazen o kadar ileri gidiyorlar ki, işi teknoloji düşmanlığına dek vardırıyorlar. Böylesine sığ görüş ve argümanlarla, bu ufuk darlığıyla tutarlı bir eleştirinin yapılabilmesi mümkün değildir. Buna karşın yine de bunlardan bir kaçını kısaca ele alalım.

Örneğin fisyon santrallerinin pahalı olmaları onlara karşı çıkışın gerekçesi olamaz. Veya, temiz olmayan bir enerji türü ucuz diye kabul edilemez. Karşı çıkış, insanlığın, doğayla uyumlu bir biçimde, yararı, refahı ve ihtiyaçlarının karşılanması temelinde yapılmalıdır. Hepimizden toplanan bunca vergi, çarçur edileceğine, tekellere milyarlarına milyar katsınlar diye kredi ve sermaye olarak aktarılacağına, halklara mermi olarak dönecek silahlara yatırılacağına, halkın temiz ve tehlikesiz enerji ihtiyacının karşılanmasına harcanmalıdır. Bunun için “pahalı” diye sızlanılacağına, bütçenin buralara harcanması için iktidarlar zorlanmalıdır. Sosyalistlerin işi, halkın ihtiyaçlarını karşılamaya gelince sızlanan burjuvaziye kanıp onlarla birlikte gözyaşı dökmek değil, toplanan paraların doğru yerlere harcanmasını sağlamaktır.

Gazete ve TV’lerde süren tartışmalarda kimi santral karşıtları, mevcut santrallerin batının gelişmiş kapitalist ülkelerinde artık terk edilmeye başladıklarını, bu ülke yönetimlerinin tehlikenin farkına vardıkları için nükleerden vazgeçip santrallerini kapatma yoluna gittiklerini öne sürüyorlar. Santralcilerse, bunu duyduklarında, tam aksini ileri sürerek, karşı rakamlar çıkarıyor ve Batının, ABD, İngiltere, Almanya ya da Fransa’nın ne kadar yeni santral siparişi verdiklerini göstermeye çalışıyorlar. Santral karşıtlarının bu karşı çıkış noktasına katılmak mümkün değildir. Kimse kapitalizmi, hele de Batı kapitalizmini şirin ve insancıl göstermeye, onlara, olmayan payeler vermeye çalışmasın. Onların tarihleri sömürü, kan ve katliam üzerinedir. Kendi halkları dahil, dünya halklarına kusturdukları kan boylarını defalarca aşmıştır. İnsani duygular onlardan uzaktır.

Evet, gelişmiş Batı ülkelerinin bazılarında söz konusu santrallerden bir kısmının faaliyetinin durdurulduğu ya da yenilerinin eski hızda açılmadığı doğrudur. Ama bunun nedenleri iyi irdelenmelidir. Bu ülke yönetimleri, hiç de santrallerin yaydıkları tehlikenin farkına vardıkları için faaliyetleri durduruyor değiller. Biraz etkisi olsa da, temel neden kamuoyu baskısı da değildir. Bu faaliyet durduruluşunda iki esas neden vardır:

Bunlardan birincisi, santrallerde birikmiş atıkların o ülke ekonomileri için büyük külfet halini almış olması, yani maliyetlerin çok artmış olmasıdır. Özellikle atık sorununda santrallerin kendilerine çok pahalı gelmeye başlamasıdır. İkincisi ise, ABD ve İngiltere örneklerinde olduğu gibi, bu ülkelerin kendilerine daha ucuza mal olan doğal gaz, petrol, kaya gazı gibi yeni fosil yakıt yatakları bulmuş olmalarıdır. ABD son yıllarda özellikle Teksas gibi güney eyaletleri ile Meksika körfezinde yeni petrol ve doğal gaz kuyuları açmıştır. ABD artık kendi doğal gazının neredeyse tamamını (yüzde 96’sını) kendisi üretmektedir. Yine ABD’nin son yıllarda çıkarmaya başladığı kaya gazı ise bir sır değildir. İngiltere de öyle. İngiltere son 20-30 yılda Kuzey Denizi’nde, özellikle de Shetland Adası çevresinde, deniz dibinden büyük miktarlarda petrol ve doğal gaz çıkarmaya başladı. Bu miktar öylesine büyüktür ki, bu kuyulardan birisinin adı olan Brent’ten çıkarılan petrol, dünya petrol borsalarında Brent petrolü diye anılıyor. Buradan gelen Brent petrolü borsayı belirliyor.

Kimse kuşku duymasın, insancıllık giysisi giydirilmeye çalışılan bu ülkeler, koşullar biraz değiştiğinde, örneğin atık sorununa bir çözüm yolu bulup maliyetleri düşürdüklerinde ve/veya fosil yakıtları azalmaya başladığı veya fiyatları arttığında hemen peş peşe yeni santraller açmaya başlayacaklardır.

Santral karşıtlarından özellikle mühendis meslek odalarının karşı çıkış noktalarının temelini ulusalcı/milliyetçi dürtüler oluşturuyor. Örneğin, nükleer santraller dışa bağımlılık yaratıyor, diyorlar: “Kendi kaynaklarımız varken neden dışarıya bağımlı hale gelelim?” “Kendi ulusal kaynaklarımızı neden kullanmıyoruz?” Ayrıca enerji açığımızın olmadığı öne sürülüyor. “Kendi kaynaklarımız, kendi kömürümüz ve akarsularımız enerji ihtiyacımı karşılamaya yeter” deniliyor. “Var olan enerji açığı akarsu potansiyelimiz yeterince değerlendirilmediği ve şebeke kayıpları olmasından doğuyor, kaynaklarımızı iyi kullanır, akarsularımızı iyi değerlendirir, şebeke kayıplarını azaltırsak nükleer santrallere ihtiyacımız kalmaz” deniliyor. Anlaşılan, var olan barajlar, derelere kurulan HES’ler yetmemiş ki, yeni baraj ve HES’ler öneriliyor. Fırat ve Dicle üzerine her 10 kilometrede bir baraj mı kurulmalı? Barajlarla Fırat ve Dicle’nin suyu kurutulup, bu nehirlerin on binlerce yıldır özgürce suladıkları Mezopotamya’nın verimli toprakları kurak, o zengin toprakların kadim halkları susuz mu bırakılmalı? Bunlar mı isteniyor? Nehirler, doğanın bize bahşettiği zenginlikler sınır çitleriyle ayrılmamalı, şunun veya bunun babasının malı olarak görülmemelidir. Bu nehirler binlerce yıldır bizim olduğu kadar, aynı zamanda o kadim halklarındır da. Benden sonrası tufan denilerek halklar su gibi bir yaşam kaynağından mahrum bırakılamaz.

Enerji konusunda dışa bağımlılıktan kurtulup kendi kaynaklarımıza yönelme konusuna gelince… Böylesine uluslararasılaşmış dünya kapitalist sistemi içinde yer alınarak, ona dokunmadan, onun kuralları içinde oynanarak, ne kadar öz kaynaklara yönelinirse yönelinsin, dışa bağımlılıktan kurtulanamaz. Bu sistem içinde kalarak, Karadenizin her deresinin her 100 metresine bir HES, Batman’ın her köyünün her tarlasında bir petrol kuyusu açılsa, Zonguldak ya da Soma’da her ağaç dibine bir kömür kazması vurulsa bile bu bakışla dışa bağımlılıktan kurtulmak olanaksızdır. Suudi Arabistan’ından Irak ve İranı’na, Ortadoğunun neredeyse her ülkesinde, Afrika’nın Nijeryası, Latin Amerika’nın Venezuelasında petrol fışkırırken, hepsi de kendi doğal kaynaklarını kullanan bütün bu ülkelerin hangisi dışa bağımlılıktan kurtulabilmiş? Ya da bu ülke emekçilerinin hangileri enerji bolluğu içinde yüzüyor? Öte yandan, bir damla bile petrolü olmadığı için doğal kaynaklar bakımından tümüyle dışa bağımlı durumdaki Japonya ve Almanya gibi ülkelerin durumu ortada. Demek ki sorun, kendi öz kaynaklarını kullanıp kullanmamakta değil, daha başka yerlerde aranmalı.

Teknolojiyi reddedip düşmanca yaklaşımlar içine giren, insanlık tarihinin gidişini gerisin geri çevirmeye çalışan, gerici, bilim, teknoloji ve ilerleme karşıtı, “hadi gelin köyümüze geri dönelim”ci geriye dönük önerileri ele almaya gerek bile yoktur.

Marksizm teknoloji karşıtı ya da düşmanı değildir. Tarihi boyunca hiç olmamıştır ve olmayacaktır. Çünkü Marksistler, üretici güçlerin gelişiminin, son tahlilde insanlığın özgürleşmesinin maddi koşullarını oluşturacağını bilirler. İnsanın altın çağını yaşaması, zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için gereken zorunlu çalışma zamanından kurtulup özgürlüğün temel koşulu olan serbest zamanı elde edebilmesi ancak son derecede gelişmiş bir maddi temel üzerinde gerçekleşebilir zira. Söz konusu bu serbest zamanın oluşabilmesi için gerekli maddi-teknik temelin taşlarını döşeyen de bilimsel-teknolojik yeniliklerdir. Bununla birlikte, Marksizm, üretici güçlerin yalnızca üretim araçları ve teknoloji olmadığını da bilir. Onun temel bileşenlerinin başında insanın geldiğinin farkındadır. Bu yüzden her şeyi insan bağlamında görüp öyle ele alır. İnsan, doğayla birlikte, doğanın doğrudan bir parçası olduğu için doğaya gerekli önemin verilmesi ve korunması hayati önemdedir.

Bir sonraki yazımızda GDO konusu ele alacağız

kapitalist çin’den emperyalist salvolar

Sinan Alçın

“Çin sosyal-emperyalizmi, kurtuluştan sonra alınmış olabilecek sosyalist nitelikteki her önlemi yıkmayı, ülkenin alt ve üst yapısında kapitalist sistemi inşa etmeyi ve Çin’deki adıyla, sanayide, tarımda, orduda ve bilimde ‘dört modernleşme’ yoluyla Çin’i bu yüzyılın sonundan önce büyük bir kapitalist güç haline getirmeyi görev edinmiştir.”

Enver Hoca

Ağustos ve Eylül aylarının uluslararası ölçekte ekonomik alandaki en önemli tartışması Çin’de yaşanan mali dalgalanma ve ardından Çin hükümetinin gerçekleştirdiği devalüasyon¹ oldu. 11 Ağustos’ta Çin Merkez Bankası’nın Yuan’ı (Renminbi – RMB²) ABD doları karşısında yüzde 1,9 devalüe etmesi ile bir anda gözler bu ülkeye çevrildi. Çin Merkez Bankası’nın (PBoC) aynı hafta içindeki iki ek devalüasyonuyla Yuan’ın dolar karşısındaki haftalık değer kaybı yüzde 4.6’ya çıktı. Oysa, 2005 yılından bu yana dolar karşısında değer kazanan tek konvertibl para birimi Yuan’dı.

1994 sonrası yaşanan bu ilk devalüasyonu ortaya çıkartan nedenler ve Çin’in yeni hamlesinin ne gibi sonuçlar doğurabileceği yakın dönemde sıklıkla tartışılacaktır.

NEDEN DEVALÜASYON? NEDEN ŞİMDİ?

Çin’in ağustos devalüasyonunu sadece yaşanan mali dalgalanmaya bağlayan yaklaşımlardan, “planlı hamleler” görüşlerine kadar oldukça geniş bir fikir yelpazesi oluşmuş durumda. Hatta Çin’deki mali dalgalanmayı 2008 Küresel Kapitalist Krizinin “yeni dalgası” olarak tanımlayan Troçkist tezler bile saçıldı ortalığa.

Çin’in ekonomik durumunu analize yönelen yaklaşımlarda neden-sonuç ilişkisinin ya eksik ya da ters yönlü kurulduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle, Çin’in ağustos’ta yaşadığı bir kriz değil mali dalgalanma idi. Dolar rezervi 3.7 trilyona ulaşmış ve bu rezervi kapitalist dünya piyasalarında finans-kapital olarak dolaştıran bir ülkenin böylesi dalgalanmalara maruz kalması şaşırtıcı olmaz. Şaşırtıcı olmayan bir diğer şey ise bu dalgalanmanın şimdi yaşanmasıdır.

Çin’in son on yıldaki yüzde 10’u aşan büyüme trendi, büyüme hızının sermaye birikim oranına bağlanmasıyla sağlanmıştır. Bu “başarı” büyük ölçüde tarımsal nüfus fazlalığı ve standart teknolojilere dayalı sanayinin üretim merkezlerinde yoğunlaştırılmasıyla sağlanmıştır. Çin’in rekor büyüme sağlayan üretim yapısı tasarruf ve yatırım oranlarında kendini göstermiştir. Yatırımlarım milli gelir içindeki payı yüzde 45’lere ulaşırken, milli gelir içindeki tasarruf oranı da yüzde 50’ye yaklaşmıştır. Örneğin Türkiye’de tasarrufların milli gelir içindeki payı yüzde 12 düzeyindedir.

Sanayinin belli kent merkezlerinde toplanması ve kırsal kesimde tarımsal üretimin daralma eğilimi içerisinde olması ve buna bağlı olarak geçim olanaklarının daralması Çin’de göçmen işçiliğin dramatik biçimde artmasına yol açmıştır. Her yıl milyonlarca işçi kırdan kentlere göçmüştür. Göçmen işçilerin düşük birim ücret ve sosyal güvencesiz çalıştırılması “olanağı” tasarruf oranlarının yükselmesindeki temel itici gücü oluşturmuştur. Çin’in geçen on yılda rekorlar kıran büyüme “başarısının” gerisinde kır yoksullarının sanayi havzalarında boyunduruk altına alınması yatmaktadır.

Çin’in büyüme modeli, kendi sonunu da içinde barındırmıştır. Hızlı büyüme ve rekor sermaye birikimine rağmen kır ve kent yoksulluğu gün geçtikçe artmış, eşitsiz gelişim hızlanmıştır. Devlet bürokrasisinden beslenen bir avuç zengin ABD’de lüks villalar satın alırken halkın gideren artan kısmı –bir anlamda– varlık içinde yokluğa mahkûm kılınmıştır.

Tasarruf oranının yüksekliğine karşın tüketim oranındaki düşüklük Çin ekonomisinin temel handikabını oluşturmaktadır. Çin, içeride yoğun nüfus (emek arzı) olanağı ve eşitsiz gelişim potansiyelini ancak üretilen emtianın dış piyasalara satılabildiği koşullarda sürdürebilirdi. Başta Avrupa ülkeleri ve Japonya’nın içinde bulunduğu durgunluk Çin’in dış ticaretini sarsmaya başlamıştır. Ayrıca, 1979 yılından bu yana evli çiftler için uygulanan “tek çocuk” politikası nedeniyle de “sınırsız” göçmen işçilerin sınırlarına dayanılmıştır. Üçüncü temel mesele ise sömürü oranındaki artışın sınıfsal ve toplumsal huzursuzluğu artırması ve hatta sınıfsal bir çatışmanın olasılık dâhiline girmesidir.

Grafik 1. Dolar/Yuan Kur Hareketi (1981–2015)

Kaynak: ABD Merkez Bankası (Fed) verilerinden aktaran http://www.tradingeconomics.com/china/gdp-growth-annual, erişim: 20.09.2015

Biri dışsal ama ikisi içsel bu üç nedenle Çin’in yüzde 10’ları aşan “mucizevî” büyümesi karaya oturmuştur. Çin Komünist Partisi de (ÇKP) bunun farkındadır. ÇKP, ekonomik yapıdaki sürdürülemezliği tespit ederek ortalama büyüme hızı hedefini yüzde 7’ye çekmiştir. Aynı zamanda üretim yapısının ileri teknoloji alanlarına kaydırılarak emek verimliliğinin artırılması hedeflenmektedir. ÇKP, bu iki strateji değişikliği yanında üretimin realizasyonunu da dış piyasalardan iç piyasalara (iç talep ağırlıklı) havale etmek istemektedir.

Grafik 2’de Çin’in son beş yıldaki –üçer aylık dilimler için– yıllık ortalama büyüme hızı gösterilmektedir. Büyüme hızı yüzde 12’lerden yüzde 7 düzeyine kadar gerilemiştir.

Grafik 2. Çin Yıllık Büyüme Oranları (2010–2015)

Kaynak: Çin Ulusal İstatistik Bürosu verisinden aktaran http://www.tradingeconomics.com/china/gdp-growth-annual, erişim: 20.09.2015

Soruya tekrar dönersek: Neden devalüasyon ve neden şimdi? Aslında “neden şimdi?” sorusunun kısmen yanıtı büyüme potansiyelindeki düşüşte saklıdır. Ama daha acil olan gündem açısından baktığımızda Çin hali hazırda düşmemek için sürekli koşmak zorunda olan bir ülkedir. Yani, dış satım (ihracat) olmadan ayakta durması mümkün değildir. Doların, son bir buçuk yıldır ABD Merkez Bankası’nın (Fed – Federal Reserve Bank) 2008’den sonra ilk kez faiz artırma ihtimalinin gündemde olmasıyla tüm dünya para birimleri karşısında değer kazanmasına karşın Yuan karşısında –az da olsa– değer yitirmesi Çin emtiasını dünya için pahalı bırakmaktaydı. Devalüasyon ile Çin’in ihracat olanakları artırılmak istenmiştir.

ÇİN EKONOMİSİNİN SİYASAL İZDÜŞÜMÜ

Şu soru akla gelebilir: 10 trilyon doları aşan (10 trilyon 360 milyar dolar) milli gelire sahip bir ülkeye yüzde 3-4 büyüme neden yetmiyor? Yüzde 7’nin altında büyüme oranı Çin’de mevcut nüfus yapısı ve ihtiyaçlardaki çeşitlilik düşünüldüğünde sürdürülebilir bir yanı bulunmamaktadır. Büyümedeki daralma üretimin daralması, o da pastanın hızlanarak küçülmesi anlamına gelmektedir.

Kaldı ki, kapitalizmle eklemlenme konusunda eline su dökülemeyecek ÇKP’nin –en azından söz sahibi çoğunluğunun– yönetimi, Çin’i “kendi kendine yeten” bir ülke olarak değil, emperyal bir güç olarak geliştirme gayretindedir.

ÇKP sadece ülke içerisinde üretimin organizasyonunu gerçekleştirmemekte, aynı zamanda 4 trilyon dolara yaklaşan rezervlerin de yüzde 90’ını elinde tutmaktadır. Bu rezerv, finans-kapital olarak uluslararası piyasalara fon olarak akmaktadır. Bugünün Çin’i sadece içeride ve “geçici” (sermaye birikimi yeterli doygunluğa ulaşıncaya kadar) bir kapitalist değil, uluslararası kapitalist sistemin de başrol oyuncularından biridir.

Özellikle 70’lerden itibaren ABD ve Federal Almanya tarafından bölgede Sovyet Revizyonizmine karşı güçlendirilen Çin, o zamandan bu zamana taşıdığı “bölgesel aktör” rolünü kırarak ağababası ABD’nin kapitalist-emperyalist odağına ortak olmak istemektedir. Yuan ve dolar arasındaki “kur hareketlerini” bu mümtaz(!) amaçtan azade düşünmek olanaklı değildir.

Çin 2007 yılı mayıs ayında dolarizasyondan çıkarak dış ticaretini Avro, Yen ve Yuan üzerinden yapacağını açıkladıktan sonra dolar fiyatındaki ani düşüş karşısında sendelemiş ve bu “hedefini” geri çektiğini açıklamıştır. Gerçekten de 3.7 trilyon dolarlık dolar rezervi Çin ile ABD’yi birbirlerine göbekten bağlamaktadır.

Netice itibarıyla Çin’in ekonomik salvolarını ABD hegemonyasına karşı bir direniş değil, ABD’nin sistemine ortak olma çabası olarak okumak gerekmektedir.

Çin’deki ekonomik çalkantının çevre ülkeler üzerindeki temel etkisi emtia fiyatlarındaki düşüşe bağlı olarak yaşanacak değer kayıpları olacaktır.

Çin’in özetle değindiğimiz eşitsiz ekonomik gelişim süreci, milyarı aşan Çinli işçi ve emekçinin proleterleşme sürecini hızlandırmakta ve enternasyonalist proleter birlik ve mücadele için olanakları artırmaktadır.

Dipnotlar

1. Devalüasyon, ulusal para biriminin yabancı para birimleri karşısındaki (ABD Doları, Avro, Japon Yen’i gibi konvertibl para birimleri) değişim değerinin “iradi” bir kararla düşürülmesidir. Birçok ülkede bu iradi kararı almakta yetkili olan kurum para politikasından da sorumlu olan Merkez Bankalarıdır. Örneğin Türkiye’de 2015 başından bu yana ortaya çıkan –ABD Doları karşısındaki– yüzde 30’a ulaşan değer bir devalüasyon değil, TL’nin piyasada değer kaybetmesidir. Türkiye’de 2001 Şubat ayında 1 ABD Doları 600 bin TL iken Merkez Bankası’nın iradi kararıyla 1 ABD Doları 1 milyon 200 bin TL’ye çekilmiştir. Bu devalüasyona örnektir. Ulusal para biriminin piyasa koşullarında alım satım miktarına bağlı olarak değerinin (değişim değeri) azalmasıyla devalüasyon yoluyla (tersi de revalüasyondur) değer kaybettirilmesi arasında politik farklılık vardır. İlkinde ekonomik alana dair bir hareket varken, ikincisinde ekonomik alana siyasal bir müdahale söz konusudur.

Kapitalist devletler, iki durumda iki farklı amaçla devalüasyona başvurabilmektedir. Birincisi, yurtiçi fiyatlar genel düzeyindeki düzenli artışın (enflasyon) yabancı alıcılara yansımasını engelleyerek, ulusal üretken sermayenin uluslararası kapitalist rekabetten korunmasıyken; ikincisi, kapitalist-emperyalist hegemonyayı güçlendirmek ve rakip ülkelerin döviz rezervlerini etkilemektir.

2. RMB, Renminbi’nin kısaltılmış halidir. Çin ulusal para biriminin resmi adıdır. Çin Halk Cumhuriyeti Para Birimi anlamında gelmektedir. RMB’nin ölçü birimi Yuan’dır. Ancak, günlük ekonomik dilde para birimi olarak Yuan kullanımı daha pratik olduğu için tercih edilmektedir. Bu yazıda da Renminbi yerine Yuan’ı kullanmaktayız.

murray bookchin’in“ekolojik-konfederal toplum projesi”üzerine notlar

Yusuf Akdağ

murray bookchin’in “ekolojik-konfederal toplum projesi” üzerine notlar

Yusuf Akdağ

I. BÖLÜM

Murray Bookchin’in ideolojik-siyasal görüşlerinin evrimini de gösteren makalelerinin geniş bir derlemesi, “Geleceğin Devrimi” üst başlığı altında “Halk Meclisleri ve Doğrudan Demokrasi” adıyla bir süre önce yayımlandı¹. Bu derleme içindeki makalelerinde Bookchin, geleceğin “akılcı” toplumu olarak tasarladığı “Ekolojik Konfederal Toplum”a ilişkin görüşlerini açıklıyor. Başka birçok sol-liberal ve reformist ideologdan farklı olarak Bookchin, “Toplumsal Ekoloji”-“Komünalizm” ve “Konfederalizm” üzerine ideolojik-politik ‘serüven’ini bağlantılandırdığı etkenleriyle birlikte açıklarken, görüşlerinin özellikle İkinci Büyük Savaş dönemi ve sonrasının uluslararası gelişmeleriyle dolaysız bağlı bir etkilenme altında ve Marksist teori ve sosyalist pratikten “ümit kesme”si ile ilişkisini gizleme ihtiyacı duymuyor.²

Bookchin, “proletarya sosyalizminin en önemli krizini 1950 yılı öncesinde yaşadığı”nı; İkinci Dünya Savaşı’nın kendilerini “ideolojik çöküntü”ye sürükleyen sonuçlar doğurarak “bağlı oldukları proleter sosyalist düşünce ve idaeller” konusunda kuşkuya düşürdüğünü; Lenin’den Franz Mehrig’e, Troçki’den R. Luxemburg’a, “kapitalizmin ‘ölüm çarpıntısı’na[death throe] kapıldığına tamamiyle inanmış” teorisyenlerin tamamının “yanılgısı”nın gelişmeler tarafından açıklığa kavuşturulduğunu ileri sürüyor ve bütün bunların, Marksizmin toplum analizi ile onun üstünden şekillenen görüşlerin artık savunulamaz hale geldiklerini gösterdiğini iddia ediyor.

Bu iddia ve tezleri makalemizin ilerleyen bölümlerinde irdeleyeceğiz. Ancak, daha önce Bookchin’in tezlerine yön veren mekanist mantığı üzerinde kısaca da olsa durmalıyız.

BİR İDEALİST KURGU OLARAK BOOKCHİNİST PROJE’YE YÖN VEREN MANTIK

2002 yılında kaleme aldığı “Komünalist Proje” başlıklı makalesine Bookchin, yirmibirinci yüzyılın “insanlığın en radikal çağı mı yoksa en reaksiyoner-gerici çağı mı olacağı, yoksa gri bir kasvetli vasatlık dönemine doğru mu kayacağı (–ya da sadece zavallı bir sıradanlığın griliğine doğru mu sürükleneceği–)”nin “büyük ölçüde toplumsal (sosyal) radikallerin son iki yüz yıl boyunca biriken kuramsal, örgütsel ve siyasal zenginlikten ne tür bir toplumsal hareket ile program yaratacaklarına bağlı olaca”ğını belirterek başlıyor.³ Bunu, “Beşeri gelişimin birbirleriyle keşişen yolları arasından kendimize seçtiğimiz doğrultu, gelecek yüzyıllarda türümüzü nasıl bir geleceğin beklediğini belirleyebilir” olacağından, ve “bu akıldışı toplum” –yani kapitalizm/kapitalist emperyalizm “bizi nükleer ve biyolojik silahlarla tehlikeye attığı” için– ve attığı “sürece”, “bütün insani teşebbüslerin yıkıcı bir sonla karşılaşabileceği olasılığı” karşısında bir uyarı olarak görmek mümkün.

Ancak, “çağımız”a ilişkin tehditlerin iradi unsur üzerinden bu ele alış tarzı yine de sorunludur. Nitekim, insanın ve insani girişimlerin “yıkıcı bir sonla karşılaşma” olasılığına dikkat çekerken çizdiği devasa yok edici tehditin büyüklüğü karşısındaki ürküntüyle olacak Bookchin, bir an için geriye döner ve içinde bulunulan çağın sadece büyük tehditler içermesiyle değil özgürlük için mücadele potansiyeli bakımından da irdelenmesi gereğine ihtiyaç duyar. Saint Simon’dan Marx’a insanlık tarihinin en büyük dehalarından bazılarının “öngördüğü en dramatik ve en özgürlükçü vizyonları çok çok aşacak ölçüde bir özgürlüğe imkan veren toplumlar bahşetme yeterliğine sahip olduğu bir çağda yaşadığımızı da vurgulamam gerekiyor.” diye⁴ eklemede bulunarak, “insanlığın kurtuluşu”nun mümkün ve kazanılabilir olduğuna dair toplumsal dayanakların da bu çağ tarafından olgunlaşmış halleriyle içerildiğini işaret etmeye çalışır.

Ne var ki, “Ekolojik Toplum” teorisyeni için bu toplumsal dayanak(lar) artık Marx ve Marksizm’de olduğu üzere proletaryanın sınıf “kimliği”nde temsili mümkün olmaktan çıkmış, ve her kesimden toplum öğelerinin kapitalizm koşullarındaki “komünal” toplulukları olarak belirmişlerdir. Onların “özne”liği kapitalizm ile doğa arasındaki çelişki tarafından belirlenmiştir; ve “ekolojik kriz”in bu özneleri “sosyal radikal” ve “toplumsal ekolojist” devrimciler olarak, geçmiş kuşakların bıraktıkları “kuramsal, örgütsel ve siyasal zenginlik”ten yeni bir toplumsal hareket “yaratma” yoluyla geleceğin toplumunu inşa edeceklerdir. Sosyal hareket ile bilinç ve örgüt sorunu böylece, Boockhin’de idealist bir tarzda birbiriyle ilişkilendirilir ve bu idealist-metafizik felsefi anlayış onun kapitalizm koşulları ve burjuva devlet sistemi içinde “komünalizm inşaası” projesinde daha belirgin biçimiyle dile gelir.

Boockhin, toplumsal gelişmenin tarihsel anlamı ve gelişme yasalarını tek yanlı ya da esas olarak iradi-idealist bir yoruma tabi tutar. Kapitalist dünyanın günümüzdeki “panoroması”nı çizip-irdelediği ve “geleceğin devrimi”ne dair yapılması gerekenlerden söz ettiği makalesinin daha ilk paragraflarından başlayarak bu görüş açısı dikkat çekici şekilde öne çıkar. İdeolog, kapitalizmin sadece insan soyu için değil doğal dünya açısından da barbarca ve yıkıcı sonuçlarını, insanın, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi temeli üzerinde kendi tarihini kendinin yapması gerçekliğini ağırlıklı olarak olumsuz yönde yorumlamak üzere dayanak edinmiştir.

“Dolayısıyla” diyor Bookchin, “önümüzde iki yol var: ya ‘tarihin sonu’ denen ve ardışık bir dizi banal/anlamsız olayın hakiki ilerlemenin yerini aldığı bir yolu takip edeceğiz, ya da bizi gerçek anlamda tarih yapmaya götüren, insanlığın ussal bir dünya doğrultusunda hakiki bir ilerleme kaydettiği bir yolu tutacağız. Tarihin kadastrofik bir nükleer silinişe maruz kalması olasılığı da dahil olmak üzere rezilce bir son ile tarihin ince estetik beğeniyle işlenmiş bir çerçevede özgürce, maddi bolluk içerisinde yaşayan bir toplumun ussal gerçekleştirimi arasında bir tercih yapmak durumundayız.”⁵

“Ya”-“ya da” ikilemleriyle tehlikelere dikkat çekerken Boockhin’in tercih ettiğinin, “tarihin gerçek ve doğru bir şekilde vuku bulacağı bir yolda insanlığın gerçek anlamda akılcı bir dünyaya doğru ilerlediği bir patikadan” geçilmesi olduğu açıktır. Buna rağmen, tarihin “gerçek ve doğru bir şekilde vuku bulması”, ya da “insanlığın ussal bir dünya doğrultusunda hakiki bir ilerleme kaydettiği bir yolu” tutması ile insan eylemi ve tercihi arasındaki bağın, tercih merkezli bir yorumu yine de sorunludur.

Toplumsal hareketin ilerlediği ve ilerleyeceği yol ile, bununla da bağlı olmak üzere “akılcı bir dünyaya doğru” ve insan türü-soyu ile birlikte doğanın canlı yaşam için daha yaşanılır olması için gerekli fail olarak insan ve eylemi ne salt “tercih” ile koşullu ne de günümüz toplumundan söz edildiğinde kapitalizmin temel çelişkisi (emek-sermaye) tarafından belirlenen sınıf mücadelelerinden bağımsızdır. Toplumsal ve doğasal gelişmelere olduğu kadar insan-doğa ilişkisine de bilim ve aklın ışığında bakabilen tekil insanların “tarihin nükleer olarak yok edildiği bir felaketi içeren alçakça bir son ile tarihin akılcı olarak yerine getirileceği estetik güdülerle inşa edilmiş özgür ve bereketli toplum arasında” bir tercih yapma konumundan ve sorumluluğundan söz edilebilse dahi, toplumsal “gidişat”ın yönünün yalnızca bu türden tercih edişlere bağlı olmayacağı açıktır.

Toplumsal tarihin evrimi ve yeni bir toplumun kuruluşunu asıl belirleyici unsurundan, sınıf mücadelesinden onun önemini yitirmekte olduğu varsayımıyla soyut gösteren Bookchin ise, hangi yolun ve neyin tercih edileceğine, yani bilinç sorununa öndelik atfetmektedir. Bu görüş açısının sorunu “ülküsel”; etik ve yazarın deyişiyle “içsel” etkenlerden sözetmesi değil, bunları toplumsal etkenlerinden soyutmuş gibi öne çıkarmış olmasıdır.

Bookchin’in bu tehdit algı ve uyarısı, karşı karşıya bulunulan sorunların farkında olan bir aydının duyarlığı çerçevesinde değerlendirildiğinde onun, tutum ve eylemiyle toplumsal harekette belli bir rol oynayan örgütlü siyasal güçlerin bu tutum, eylem ve politikalarının hangi türden olurlarsa, insan(lık) için daha yararlı bir işlev görebileceğine dair yön gösterici sorumlulukla hareket ettiğine yorumlanabilir.

Şu kadarı açık ve anlaşılırdır: toplumsal insan, mevcut burjuva koşullarının ve buna kaynak oluşturan emek gücü sömürüsünün devamı yönünde ya da ona karşı bir mücadele içinde yer alma kararı için bir yol ayrımına gelmiş ve bunun farkında ise, onun farkındalığı etkinliğinin yönü açısından belirli bir işlev gösterecek; bu bilinçli insan etkinliği, nesnel gelişmelerin yönüyle uyumlu ya da zıt bir role sahip olacak; bu da, kuşku yoktur ki, sonraki gelişmeler üzerinde belirli etkide bulunacaktır.

Maddi yaşamı üretimi ve yeniden üretiminin kuşaktan kuşağa devredilen birikimi-zenginliğiyle birlikte insanın içinde bulunduğu koşulların ve ilişkilerin (toplumsal üretim ilişkileri) etkisinden azade olmaksızın kendi tarihini kendisinin yapmasında, eyleminde ve gidilecek yolun belirlenmesinde, bilinç, evet, önemli bir işleve sahiptir. Kör karanlıkta ışıksız yürümek, istenecek bir durum değildir. İnsan bireyi, topluluğu ve sınıflarının kendi durumu-konumu ve kurtuluşunun bilinciyle hareketi açıktır ki, yarattığı ve yaratacağı toplumsal dünyasının “nasıl”lığına yanıt için önem gösterir.

Bu, sadece tercih etme-etmeme sorunu olarak alınamaz. İnsanı, “şu yolda yürümeliyim” düşüncesine yönelten ve bir “yol tercihi”/ayrımına zorlayan neden ve etkenlerden soyutlanmış bir karar anı ya da ikilemler arası tercih durumundan, ancak düşünsel süreçleri maddi olgulardan koparanlar söz edebilir.

Diğer yandan, şu ya da bu insanın –veya insan topluluklarının– çoğu kez birbiriyle zıt ve çelişkiye düşüren kuşatılmışlıklar içinde, bazen tercih edemeyecekleri yollara girdikleri de bilinen bir durumdur. Edimlerinin düşünüp-taşınarak gerçekleştirildiği; eylemlerinin beyinlerinde şekillenen düşünceyle bağlı olduğu doğru olmakla birlikte, örnek olsun işçilerin kapitalist sömürü düzenine karşı mücadelelerini ya da burjuvazinin ideolojik-politik etkisi altında kendi sınıfının çıkarlarına aykırı tutum ve düşünceler içinde oluşlarını sadece bir “tercih” durumuna, seçiciliğe bağlamak, bu tercihin etkenlerini gözetmemek olur.

Sömüren-sömürülen ilişkisinin –Bookchin bu ilişkiyi reddetmez– belirlediği kapitalist toplumun yerine yeni ve sömürüsüz-sınıfsız bir toplumun kuruluşu her şeyden önce sömürülüp ezilen sınıf ve kesimlerle sömürücü azınlık sınıf arasında, üretim sürecinde, değişim değeri üretimiyle bağlı olarak ücret-kâr kavgası üzerinden gelişen bir mücadele içinde, proletaryanın içinde tutulduğu ya da bulunduğu durumun kapitalizmden bağımsız olmadığını hissetmesi –tohum halindeki bilinç, sınıf iç güdüsü vb.– ve onu değiştirme gerekliliği ve zorunluluğunun bilinciyle hareketine bağlıdır.

Bookchin, toplumsal hareketi değil de tercih etmeyi, yani bilinç unsurunu öne çıkarırken, toplumsal hareketin evrimi ve karşıtların mücadelesi içinde çelişkilerin farkına varan insanların, kendilerinden yana tutum geliştirmelerini, bilinç ağırlıklı bir tercih durumuyla koşulluyor. Bu bakış açısı yapılacak iş ve seçilecek yolun “tercihi”ni “içten gelme” gibi bir tür ahlaki-duygusal kategoriyle bağlamakla da dikkat çekiyor.

Şurası açıktır; insanların herbiri, “bilinçli olarak istedikleri kendi amaçlarını izleyerek” kendi tarihlerinin şekillenmesinde rol oynarlar. İradeleri –ki toplumsal bakımdan alındığında söz konusu olan sayısız bireyin iradesidir ve bunlar her zaman aynı doğrultuda etkinlik göstermez, bireyler ve sınıflar bazında karşıt çıkarlara bağlı olarak farklı yönlere yönelebilir– kuşku yoktur ki, dış dünyadan, toplumsal ilişki ve koşullardan algılamalarının ürünü olarak düşünmeleriyle bağlıdır.

Ama işte tam da burada, algıyı, düşünmeyi ve hareketi; istek, heves ve “tercih”i, bunun etkeni tüm dış araç, nesne ve ilişkilerle birlikte değerlendirmek gerekir. Bookchin ise, insanın-insan soyunun varolan dünyadan hareketle daha iyi bir dünya yaratma ya da daha iyi bir dünyada yaşama çabasını bir “karar verme” sorununa indirgiyor ve, “bunu nasıl yapacağımıza dair tercih”in “bizim içimizden gelme”si istemiyle bağlayarak, insanın içinde hareket ettiği-edeceği maddi koşullar ile karar ve tercihleri arasındaki ilişkiyi salt ahlaki öğeler üzerinden kurgulamaya yöneliyor.

Yineleyerek söylersek, mücadele isteği ve kararlılığı, mücadelenin ya da yapılacak herhangi işin yetenekle yürütülmesi birey veya daha çoğul kesimler açısından istenen bir davranış olmakla birlikte mücadeleye yönelten istek, duygu ve düşünüş yaşamın üretimi için yürütülen çalışma içinde tutulan yerle; toplumsal koşullar ve ilişkilerle bağlıdır ve esas olarak bunlar tarafından şekillendirilir. “İçimizden gelme” bir tür duygu belirtimi olarak belli anlam ifade eder, ancak Bookchin’de olduğu üzere “daha iyi bir toplumu yaratma kararımız ve bunu nasıl yapacağımıza dair tercihimiz”in toplumsal ilişkilerle bağını anlamsızlaştırmaz ve örtmez. Bookchin, dünyamızı “salt kendi türümüze ait akıl, düşünüm ve söylem’in kanunlarına göre –bilinçle– yaratmak zorundayız” derken de aynı şekilde subjektif idealizmin sınırları içindedir.⁶

GELİŞMELERİN TEK YANLI-İDEALİST YORUMU VE BOOKCHİN’İN DÜŞ KIRIKLIĞI

Michael Caplan’a yazdığı uzunca mektubunda Boockhin, “…Benim toplumsal ekolojiyi geliştirmemde asli olan şey bizzat sosyalist kuramın kendisinde gelişen krizdir (katı sıradan Marksist veya anarşist çerçevede-veya en kapsayıcı deyişi kullanırsak: proletarya sosyalizmi-çözülemez olduğuna inandığım bir kriz)” diye, içine girdiği yola dair gerekçe açıklamasında bulunur.

Kapitalizmin “can çekişmekte” olduğuna dair belirleme ve beklentilerin “dayanaksızlığı ve geçersizliği”nin İkinci Dünya Savaşı sonrasının gelişmeleri ve kapitalizmin istikrarlı devasa büyümesi tarafından açığa çıkarılarak kanıtlandığını ileri süren Boockhin‘e göre, “O zaman hiçbir şey, faşizmin Avrupa genelinde tırmanmakta olduğu, proleter sosyalist ideolojinin zayıfladığı ve bir bozgunla karşı karşıya olduğu olgularına bakmaksızın, burjuva toplumunun ‘son günleri‘ne tanıklık ettiğimiz vahiysel inancından daha açık gözükmüyor” olmasına; ve “İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, çatışmanın sosyalist devrimlerle biteceği konusunda” hiçbir şüphe bırakmamasına karşın, iktisadi-sosyal gelişmeler bu öngörü ve beklentileri boşa çıkaracak yönde gerçekleşmiştir!

“Bize göre” diyor Boockhin, “sosyalizmin zaferi kesindi, çünkü başarılı proletarya devrimleri üretmeksizin özellikle Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı’na damgasını vuran kitlesel bir boğazlanmadan geçeceği anlaşılamaz bir şeydi. İşçi sınıfının başarısız olmasının tek alternatifi barbarlıktı….Troçki gibi bir adama göre, eğer dünyada barbarlık kurulursa, bizlerin Marksizmin sunduğu tüm beklentileri gözden geçirmemiz ve tarihsel olarak yeni bir ideolojik perspektif kabul etmemiz gerekecekti.”

Savaş sonrası gelişmeler karşısındaki hayal kırıklığını da belirtmek üzere Bookchin, ama diyor; “Savaştan ne sosyalizm ne de faşizm ortaya çıktı, bizi hayrete düşürerek –Batı Avrupa’nın çoğunda ve Birleşik Devletler’deki refah devleti ve ‘burjuva demokrasisi‘ uzantısıyla birlikte– liberal kapitalizm ortaya çıktı. Aslında, ‘soğuk savaş’ın toplumsal sorunların düşünülmesi için bir çerçeve sağlaması –kitlelerin elli yıl boyunca sıkı sıkıya tutunduğu bir çerçeve– tarihsel anlamında, kapitalizm kendisini istikrara kavuşturdu. Kapitalizm, kısacası, bırakın herhangi bir toplumsal krizi bir yana, herhangi büyük bir ekonomik krizden kaçınacak ölçüde kendisini istikrarlaştırmayı başardı”⁷

Gençliğinde “iyi bir marksist eğitim”den geçtiğini ve Sovyet Devrimi başta olmak üzere Avrupa’daki devrimci mücadeleler pratiğinin deneyimlerine sahip olduğunu belirterek teorik birikim ve pratik deneyimine dair bir tür güvenilir-bilge kişi resmi de vermek isteyen Murray Bookchin’in, Marx, Engels ve Lenin başta olmak üzere Marksist teorisyenlerin toplum analizine ve sınıf mücadelesine dayalı devrim anlayışına getirdiği itirazın başlıca bir diğer gerekçesi, proletaryanın günümüz kapitalizmi koşullarındaki nesnel sınıf olarak varlığı ve kendisi için mücadelesi üzerinden, ancak durumu ve mücadelesinin olumsuzlanmasıyla oluşturulmuştur.⁸

Bookchin’den okuyalım: “Son olarak, proletarya, yalnızca sayısal olarak değil, aynı zamanda bilinç olarak da önemini büyük ölçüde kaybetti (Marx’ın tüm beklentilerinin aksine). İşçiler sınıf kimliği anlayışını kaybetmeye, hatta kendilerini mülk sahibi olarak görmeye başladılar, ve [bu] onların toplumsal beklentilerini önemli ölçüde değiştirdi. Ev sahipliği, arazi, araba satın almak ve en önemlisi de hisse senedi sahibi olmak artık olağan hale gelmişti. İşçi çocuklarının kolejlere ve üniversitelere gitmesi, veya en azından [diploma gerektiren] mesleklere girmesi veyahut da kendi işletmelerini kurması bekleniyordu. Sınıf dayanışması o kadar zayıflamıştı ki, bir zamanların azimli proletaryası muhafazakar partilere oy vermeye başlamış, çevresel koruma, toplumsal cinsiyet eşitliği, yoksullaştırılmış ülkelerden dış göç, etik eşitlik ve benzeri konulara karşı çıkmakta gericilerle işbirliği yapıyordu. Oylarını, Rus Devrimi’nin Batı Avrupa’daki somut ifadesi olarak görülen Fransız Komünistlerine veren Paris’in ünlü savaş öncesi 1940’ının ‘kızıl kuşağı’, kendisini çoğunlukla çoşkuyla Fransız gericiliğinin neo-faşizmi olan Jean Marie Le Pen için oy verirken bulacaktı.”

Bu doğrultudaki iddiaların birbiri ardına sıralanmasıyla devam edip giden söz konusu mektuptaki görüşlerini Bookchin, “Geleceğin Devrimi” derlemesi içindeki makalelerinde daha ayrıntılı şekilde yineleyerek sürdürüyor. M. Bookchin’in, bu makalelerinde “Marks’ın toplumsal yaşam-döngüsü kuramlarından kaynaklanan tüm beklentilerin aksine” diyerek sıraladığı gerekçelerin hemen tümü, kapitalizmin, büyümesini sınırsızca sürdüren ve sürdürecek olan “çöküşsüz”-“çürümesiz” bir sistem olarak gösterilmesi üzerinden oluşturulmuşlardır.

Bu iddiaların başlıca özelliği ve ortak noktası, kapitalizme içkin kimi gelişmelerin neredeyse tümüyle yeni ortaya çıkmış olgular olarak gösterilmesine dayandırılmış olmalarıdır. Bookchin’in kapitalizm irdelemesi nicel büyüklüklere denk düşen kimi gelişmeler üzerine oturtulmuş ve bu da toplumsal yasaların bulanıklaştırılıp hatta esasları bakımından reddi için kullanılmıştır.⁹

Bookchin, evet, bütün bir toplumu “yeniden yapılandırma”dan yanadır; toplumun “gerçek anlamda nefes alması”nın “köklü yapısal değişiklikler”den geçtiğini düşünmektedir; “rekabetin yerine işbirliği, kâr güdüsüyle hareket etmenin yerine ortak ve karşılıklı çıkara dayalı ilişkiler”in geçirilmesini savunmaktadır.¹⁰ Ancak bütün bunların gerçekleşmesi ya da gerçekleştirilmesi için yapılması gerekenler ya da izlenecek yol onun projesinde sınıf mücadelesi aracıyla değil ekolojik sorunların toplumsal ortak uğraşı haline getirilmesi üzerinden programlanmıştır.

“Sınıf mücadeleleri”nin “hala varlığını sürdürdüğünü” ve Marksist sınıf analizinin de “tolere edilmesi imkansız olan mevcut toplumsal düzenle ilgili eşitsizlikleri açığa çıkar”dığını söyleyen Bookchin’e göre, bu mücadeleler “sınıf savaşımı eşiğinin çok çok ötesinde gerçekleşiyor” oldukları ve “ekonomizme aşırı biçimde odaklanıp” ekolojik meselelere ve “vizyonlar”a yeterli duyarlılığı göstermedikleri için ya da bu sonuncusunun eklentisi haline geldiklerinden buradan “ilerlenemez”!

Bookchin‘in, Marksizm eleştirmeni sol liberal-liberal demokrat teorisyenlerin vargılarını da yineleyerek, ve fakat o sınırları da “aşmak” üzere, oluşturduğunu belirttiği “yeni ideolojik perspektif” ve “yeni toplumsal proje”sinin en çarpıcı özeliği kapitalizmi temel ve sınır alması; burjuva sistemini “ekolojik demokratik devrimle aşma” iddiasının –o, yeni bir aşma kuramı oluşturduğu iddiasındadır– kapitalizm sınırlarına hapsolmasıdır.

Bookchin, 20.yüzyıl başındaki gelişmeleri olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişmeleri de tek yanlı ve kaba materyalist bir irdelemeye tabi tutarak bir tür “düz mantık yürütme” yöntemiyle “Ekolojik Devrim Kuramı” oluşturmaya girişmiştir. Geçmiş kuşakların mücadele deneyiminin dersleri onun kuramında,“bizden öncekilerin yaptığı korkunç hatalardan kaçınmak ve insanlığı geçmişteki başarısız devrimlerin korkunç musibetlerinden uzak tutmak” adına tek yanlı bir olumsuzlamayla, gerçekleşmiş devrimlerin ve mücadelelerin, –onlar kapitalizmin toptan yıkımına ve çöküp gitmesine yol açamadılar diye– asıl olarak reddine malzeme oluşturacak şekilde kullanıma sürülmüştür.

Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği dünya koşullarının, Avrupa ülkeleri başta olmak üzere çok sayıdaki ülkenin proletarya ve ezilen ulus ve halkların başkaldırılarına sahne olmasının yol açtığı devrimci çoşkunluğu; ve bu somut sosyal-siyasal gelişmelerin işaret ettiği devrimci durumu gözardı eden bir anlayışın ürünü olarak, kapitalizm devasa gelişme gösterdi, “çöküş gerçekleşmedi”; –“çürüyen emperyalizm tespiti yanlıştı” sonucuna ulaşan Bookchin, işçi sınıfının Avrupa ve Amerika kıtalarında giriştiği mücadeleleri ve bu mücadelelerin bir devrimle sonuçlanmasını önlemek üzere kapitalist devletlerin kaçınamadıkları sosyal-reformist uygulamaları; İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya koşullarını ve sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde tasfiye ediliş sürecini aynı tek yanlı bakış açısıyla yorumluyor; ulusal kurtuluş savaşlarının ulaştığı düzeyi, Çin ve Arnavutluk gibi ülkelerde kazanılan zaferleri, faşizmin dünyayı kana bulamasına son verilmesinin evrensel değerini azımsıyor; “liberal kapitalizm”in büyüklüğü karşısında ümitsizliğe kapılarak, proleter devrimler başta olmak üzere toplumsal değişimin Marksist yorumunun “geçersizleştiğine” hükmediyor!

Birinci Dünya Savaşı’nın “sosyalist devrimler ortasında sona erdi”ğini söylemesine; Rusya’da –“görünürde” diye aslında öyle olmadığını ima etse de–, proletarya iktidarının farkında olmasına; Almanya’da üç yıllık devrimci ayaklanma döneminin ve yine Macaristan’da ve diğer çeşitli ülkelerde birçok ayaklanmanın yaşandığını bilmesine; ve bütün bunlarla birlikte diğer çeşitli gelişmelerin Lenin tarafından işaret edildiği üzere kapitalizmi/kapitalist emperyalizmi “can çekişen” bir duruma sürüklemekte olduğu yönündeki görüşünü desteklediği konusunda, en azından sürecin başlarında umudunu koruyan Bookchin, sonraki süreçte yaşananları abartılı ve tek yanlı bir asıl kıstas haline getirerek “Lenin’in tahminleri, sosyalist devrimler vaadiyle birlikte, yirminci yüzyılda gerçekleşmedi. Aslında yirminci yüzyılın ortasından itibaren gerçekleşen şey çok farklı bir gelişmeydi”¹¹ tespitiyle “proletarya neden öngörülen devrimi yapmakta başarısız oldu?” sorusu eşliğinde, gelişmeleri ve mücadeleyi zikzaksız bir ilerleme yönünde mutlaklaştıran görüş açısıyla ve uluslararası alandaki güç ilişkilerinin proletarya ve emekçiler aleyhine bir rotaya girmesinden hareketle Marx’ın görüş ve öngörülerinin “tuzla buz olduğu” saplantısına kapılabilmiştir.

Bookchin’in savaş sonrası dönemi sosyalizmsiz ve faşizmsiz göstermesi dünya gerçekliğiyle bağdaşmıyor. Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist kuruluşun 1950’lerin ortalarına dek süren gerçekliğine çıkardığı inkar bir yana, Doğu Avrupa’daki halk cumhuriyetlerinin varlığıyla Çin ve Arnavutluk’ta gerçekleştirilen devrimler de onun için kapitalizme vurulmuş darbeler kapsamına girmiyor!

Kapitalizmin “toplum üzerindeki hakimiyeti”nin derinleşmesinden söz ederken de o, egemen üretim biçiminin, çelişkilerine ve gelişmesinin karşıt etkenlerine tek yanlı bir yaklaşım içindedir. Boockhin’in bu yaklaşımı onu, NATO’nun oluşturulması, Kore’ye saldırı, Vietnam’ın işgali, Cezayir’de sömürgeci hakimiyetin sürdürülmesi için baş vurulan katliamlar, S. Birliği’ni kuşatmaya yönelik emperyalist ittifak ve CENTO türü uluslararası örgütlenmeler, İspanya, Filipinler, İran, Arjantin, Yunanistan, Şili askeri faşist yönetimleri altındaki vahşetler, Endonezya’da bir ay içinde 500 bin kişinin katledilmesi vb. gibi çok sayıdaki burjuva barbarlık göstergelerini, kapitalist istikrar bağlamında nereye koyacağından geri tutmuştur.

Bu tek yanlı bakış açısından hareketle Bookchin, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ulusal kurtuluş savaşlarının ulaştığı düzeyi, Çin ve Arnavutluk gibi ülkelerde kazanılan zaferleri, faşizmin dünyayı kana bulamasına son verilmesinin evrensel değerini görmezden gelebilmiş, ve “liberal kapitalizm”in büyüklüğü karşısında ümitsizliğe kapılmıştır.

Bookchin’de olgular, bütünsellikleri içinde değil, birbirleriyle zıtlıkları veya uyumlu oluşlarından bağımsız olarak farklılıkları gözetilerek de değil, bir bölümüyle sınırlı tutularak, tek yanlı kaba –materyalist– bir mantıkla irdelenme konusu olmuşlar; aralarından seçilmişleri Marksizm’e reddiyenin dayanağı olarak gösterilmiş; deyiş uygunsa ideolojik istismarın malzemesi olarak kullanılmışlardır.

Bookchin, dünyanın çeşitli ülkelerinde (İran, Endonezya, Şili, Arjantin, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Filipinler, vd.) savaş sonrası on yıllarda hüküm süren ve başlıca destekçisi ve koruyucusu ABD emperyalizmi olan barbar faşist yönetimleri “faşizm ile ilgisiz” göstermekle kalmıyor, liberal kapitalizm olarak nitelediği Avrupa ve ABD kapitalizmini (emperyalist kapitalizm), giriştiği yağma savaşları, işgaller, kaynakların zor yoluyla gaspı gibi “kötülükler”den azade gösteren bir görüş açısından ve büyüme başarılarını öne çıkararak, –bunların nasıl sağlandığını atlayarak– gelişmenin tümü yerine ikame ediyor.

Avrupa ve Amerikan kapitalizminde görüp-gördüğü onun “istikrarı”; “istikrarlı büyümesi”dir. Boockhin tarafından tarif edilen kapitalizmin dünya gerçekliğinde, kapitalist istikrara, büyümeye ve burjuvazinin artan olanaklarına bir hayli geniş yer verilmişken, uluslararası sermaye ve emperyalist gericiliğin dünya halklarına saldırılarıyla buna karşı mücadelelerin yer bulmamış olması ya da esas olarak “ekolojik sorun” bağlantılı saldırı ve eylemlerle sınırlı gösterilmesi dikkat çeken noktalardan biridir.

Sınıf mücadelesinin proletarya ve emekçiler aleyhine sonuçlarından hareketle o, karşıt sınıflar arasındaki mücadelenin örnek olsun 1980’li yıllarda üretimin ve işin “yeniden yapılandırılması” uygulamalarının işçi sınıfı hareketinin geriye püskürtülmüş olmasında oynadığı rolü dahi kapitalizm lehine yoruma tabi tutabilmiştir.

Bookchin’in kapitalist krizleri irdeleme tarzı da, bütün öteki sorunları ele alışında olduğu gibi, kaba materyalist bir bakış açısıyla maluldur. Kapitalizmin hala yıkılmamış olması ya da kapitalist iktisadi büyümeyi o, bu üretim tarzı ve sisteminin istikrarlı ve krizsiz olmasının göstergesi saymış; istikrar ve istikrarsızlığı; büyüme ve durgunluğu –ya da düşüşü–; savaş ve barışı (kapitalizm koşullarında bir tür “mola dönemi”) kapitalist üretim sisteminin ‘olgusal özellikleri’ olarak alan bütünlüklü bir irdelemesini başaramamış ya da bundan uzak durmuştur.

Bookchin, kapitalizmin Marx tarafından ortaya konan temel-niteliklerinin değişime uğrayıp Marksist dünya görüşünün “geçersizleştiğini gösterdiğini” iddia ederken sıraladığı gerekçeleriyle, ayrıca kötü ünlü bir çarpıtıcı da olmuştur. Caplan’a mektup’ta dile gelen ve “Komünalizm Projesi”nde ya da diğer makalelerde “açımlanan” ‘akıl yürütme’lerin gösterdiği, sorunları ele alış ve düşünüş tarzıyla, sınıfsal-toplumsal hareketin diyalektiğine dair materyalist ve bilimsel yaklaşım ve yönelişi ciddi şekilde sorunlu bir ideoloğun gelişmeleri tek yanlı, kaba materyalist bir görüş açısından yorumlarıyla hayal kırıklıklarının teorik dayanağa dönüşümüdür!

Bookchin, kapitalist “bütün”e niteliğini veren olgusal gerçekliği, emek-sermaye çelişkisini ve başlıca sınıfların ilişkilerini, –onları etkileyen çok çeşitli faktörleri önemsiz göstererek–, tek yanlı ele alıyor, buradan da kapitalizm ve burjuvazinin sınırsız olanakları ve gücü sonucuna varıyor. Bookchin’in tarif ettiği kapitalizm krizsiz ve giderek işçisizdir! İşçiler küçükburjuvalaşmakta ve artık kendileri için sınıf olma güdüsü ve bilinciyle hareketten uzaklaşmaktadırlar.

Bookchin, “geleneksel sosyalizmin ekonomizme aşırı biçimde odaklanması” iddiasını ileri sürerek işçilerin kendilerini “makinelerin bir parçası ya da fabrika mukimleri, hatta ‘tarihin birer gereci’ olarak görme”yip, “yaşayan insanlar olarak gördüklerini”, onların da diğer insanlar gibi anne-baba olarak, “rüyaları ve hülyaları olan insanlar olarak, sadece sendikaların değil toplulukların da üyeleri olarak görmekte”¹² olduklarını söz konusu ediyor; kaba ve yüzeysel bir görüş açısıyla Marksistlerin düşüncesinde işçilerin neredeyse “insan olmaktan çıktığı” izlenimi yaratmak istiyor.

Onun teorisinde, emek gücü sömürüsüne ne olduğu ya da bu alanda ne gibi değişimlerin gerçekleştiği, –bu konu ideolog için özel bir irdelemeyi gerektirmeyecek ve üstü çizilebilecek denli önemsizleşmiş olmalı– bugünün kapitalizmi için de bu temel belirleyen olmasına rağmen, analiz dışı tutulmuş, konjönktürel gelişmeler, ya da zaten varolması ve etkilemesi kaçınılmazlık gösteren ve fakat ancak mücadele içinde değiştirilebilir/değişebilir olan bazı gelişme ve davranış türleri öne alınarak proletaryanın devrimci sınıf misyonu ve eylemine olmazlık çıkarılmıştır. Bu düşünce tarzı Boockhin’de sistematiktir! Böyle olduğu, bugünün kapitalist dünyasını resmederek bu durumda yapılması gerektiğine inandığını belirttiği mücadele tarzı ve örgüt biçimi dahil olmak üzere programatik belirlemelerine yön veren görüş açısı tarafından da teyid edilir.

Bookchin, önemli bir tarihsel dönemin uluslararası gelişmelerinin tek yanlı bir kaba yorumu üzerinden işçi sınıfının kapitalist üretim sistemi içindeki nesnel konumu ve rolünü, son on yılların burjuvazi yararına gelişmelerinin mekanik yorumuyla azımsayarak önemsiz bir ayrıntı derekesine düşürmeye girişmiş; “yeni kuram”ını bu “var ama belirleyici bir yere sahip değil” tezine dayandırmıştır. Proleter sınıf mücadelesine “olmazlık” etiketi yazarken, öznel etkenleri öne çıkarmış; sınıf mücadelesinin düşük düzeyinden ve işçi sınıfı ile siyasal partilerinin politikalarındaki hatalardan hareketle, sınıfın sınıf olarak varolmasının bir tür reddine ulaşmıştır!

Oysa, toplumsal gelişmenin ortaya çıkardığı farklı ve yeni durumların güçler arası ilişkilerde yol açtığı değişikliklerin, sınıf mücadelesinin seyrinde görülen kırılganlık ve zikzakların, herhangi mücadele biçim ve örgütü açısından göz önünde tutulması gereği ile, bu değişimlerin kişi, grup ya da siyasal partilerin “beklentileri”yle uygunluk göstermeyen bir yönde gerçekleşmesinin toplumsal hareket ve sınıf mücadelesi yasalarının reddi için dayanak edinilmesi büyük farklılıklar gösterir. Bookchin’in materyalizmi mekanik; düşünce tarzı idealisttir.

KAPİTALİZMİ TARİHSELLİK DIŞINA ATAN BİR KAPİTALİZM ANLAYIŞI

“Hükmünü sürdüren kapitalist düzenin gelişiminde nerede durduğumuzu tam bir açıklıkla anlamamız, ortadaki toplumsal sorunları kavramamız ve onları yeni bir hareketin programı içerisinde çözüme kavuşturmamız gerekiyor” diye, nesnel durum bağlantılı politika zorunluluğuna işaret ederken, kapitalizmi, “tarihin gördüğü en dinamik toplum” olarak tarif eder ve onun “tanımı gereği, satılmak ve kâr elde edilmek üzere üretilen nesnelerin her yere yayıldığı ve beşeri ilişkilerin büyük bir bölümünü dolaşımladığı bir meta mübadelesi sistemi olarak kalaca”ğını söylerken, ya da kapitalizmin “aynı zamanda bir hayli değişken bir sistem” olarak “rakiplerinin aleyhine olacak şekilde” “büyüme” ve “sürekli değişim” zorunluluğuyla malul olduğuna dikkat çekerken Murray Bookchin, kapitalist üretim tarzının, kapitalist üretim ilişkilerinin bazı önemli ve temel özelliklerine işaret etmiş olur.

O hatta, Komünist Manifesto’ya atıfta bulunarak orada Marx ve Engels’in, “kapitalizmin başardığı büyük işler”den söz ettiklerini belirtmekten de kaçınmaz. Bu değinilerinin sonucu olarak onun öne çıkardığı ise, “Marx ve Engels’in kapitalizm ‘olgunlaştığında‘ egemen hale geleceği yönünde tahmin yürüttükleri o bir hayli basitleştirilmiş iki sınıflı yapı”nın –“burjuvazi ve proletarya”nın– “bir yeniden dizilim süreci içerisinde” olduklarıdır. Ona göre, bu “yeniden dizilim” nedeniyle “emek ile sermaye arasındaki çatışma asla ortadan kalkmış olmasa da geçmişte taşıdığı o kuşatıcı önemi yitirmiş durumdadır.”¹³ Bookchin, bu durumu, bugünkü kapitalizmin “en çarpıcı özelliklerinden biri” olarak görür.

Murray Bookchin, evet iktisadi sömürünün ve sınıf mücadelesinin “varlığını sürdürmesi”nden de söz etmektedir. Bu söz edişler görünürde ve yüzeysel bir bakış açısından aynı zamanda ‘yerli yerinde’dirler! Kapitalizm durağan değil değişkendir. Büyüme ve değişim onun özellikleri arasındadır. Onun “sadece tek bir biçimde devamlı olarak kalmayacağı, her zaman temel sosyal ilişkilerden doğan kurumları dönüştürmek zorunda olacağı” doğrudur.

Sermaye ve meta hareketinin uluslararası boyutları yüzelli yıl öncesiyle, hatta elli yıl öncesiyle kıyaslandığında çok daha yüksek düzeye ulaşmıştır. Kapitalizm “sadece yeni teknolojiler değil, aynı zamanda küçük dükkanlar, fabrikalar, büyük atölyeler ile sınai ve ticari kompleksler gibi çeşitli iktisadi ve toplumsal yapılar da” yaratmıştır. Kapitalizm, “gerçekten de özellikle gezegenin çehresini değiştirebilecek iklim değişikliklerine” yol açmış, “küresel boyutta oligarşik kurumlar yaratarak” merkezi tahakküm gücünü artırmıştır!

Bookchin geçiştirse de, bunlara eklenecek hayli fazla miktarda başka gelişme belirtileri ya da olgusal gerçekliklerden de sözedilebilir. Makinenin yetkinleştirilmesi, ileri teknoloji uygulanmasıyla üretim ve emek verimliliğinin artırılmasına bağlı olarak sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi; sermayenin daha az kişinin elinde birikmesi bugün çok daha fazla belirginlik kazanmıştır. Dünyanın en zengin ilk üç “iş adamı”nın sermayesi, en yoksul 48 ülkenin toplam gayrı safi milli hasılasından daha fazladır. İlk 8 en gelişmiş ülke 50 trilyon dolar civarında milli gelir toplamına sahip olacak kadar dünyayı yağmalayacak konum kazanmışlardır.

Bono, hisse senedi, devlet tahvili alım-satımı üzerinden onlarca trilyon dolarlık rant elde edilmektedir. Ülkeler ve bölgeler düzeyinde krizler daha kısa sürelerde patlak verir olmuşlardır. Mali sermaye ve tekellerin egemenliği koşullarında daha da acımasız hale gelen rekabete bağlı olarak tekel dışı küçük ve orta-alt burjuva kesimler üzerindeki baskı artmıştır. İşçi sınıfı, kent kır yoksulları daha yoğun baskı altındadırlar. 250 milyon civarında işçi issizdir. Buna rağmen, sınıf mücadelesindeki tutumuyla proletarya, geçmişin devrimci dönemleri ve yollarıyla kıyaslanırsa, daha geri bir tutum almaktadır.

Tüm bunlar güncel kapitalizmin gerçekliğine şu ya da bu yönüyle işaret ederler. Peki, gelişmenin bu yönüne Manifesto’dan Kapital’e Marx’ın kuramında işaret edilmemiş miydi? 1900’lerin başında Lenin, mali sermaye ve tekeller döneminin niteliksel özelliklerini ortaya koyarak “hızlı, dinamik-ve değişken” kapitalizmi teşhir etmemiş miydi?

Boockhin, değişim göstergeleri olarak sıraladıklarından hareketle eski devrimlerin ve devrimci teorilerin, kapitalizmin bu özelliklerini “dikkate almamış”-“görmemiş” ya da “önemsememiş” oldukları sonucuna vardığına göre, bu iddiasını doğrulayan, ve fakat Marx ve marksistler tarafından görülmeyen/görülemeyen ya da görülmek istenmeyen olgusal gerçekler var mıdır? Gerçek durumun ne olduğunu görmek için, Marx’ın kuramı ya da Marksizm yeterince uyarıcı ve yol göstericidir.

Murray Bookchin, Foucault, Negri, Althusser, Derida, Laclau gibi Marksizm eleştiricilerinin “değişti, değişiyor, görün!” vaveylasıyla işaret ettikleri “yeni kapitalizm gerçeği”ne ya da “gelişen-büyüyen kapitalizm”e ilişkin olarak tamı tamına 168 yıl önce Marx ve Engels şöyle diyorlardı:

“Üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim yapmaksızın burjuvazi var olamaz. … Üretimde sürekli dönüşüm, tüm toplumsal kesimlerin aralıksız sarsıntıya uğratılması, sonsuz güvensizlik ve hareket, burjuva döneminin tüm ötekilerden ayırt edici niteliğidir. Tüm yerleşmiş ilişkiler, doğurdukları eski değer yargıları ve görüşlerle birlikte çözülüp dağılmakta, yeni oluşanlarsa daha kemikleşemeden eskimektedir. Kalıcı ve duran ne varsa buharlaşıyor, kutsal diye ne varsa kutsallıktan düşüyor ve insanlar nihayet yaşam tavırlarına, karşılıklı ilişkilerine, ayılmış gözlerle bakmak zorunda kalıyorlar.

“Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryuvarlağının bütününe el atmakta. Her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması, her yerde bağlantılar kurması gerekiyor.

“Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor. Her uygar ulusun bir yaşamsal sorun olarak ithal etmesi gereken ve artık yerli hammaddeyi değil en uzak bölgelerin hammaddelerini işleyip, mamulünün de yalnız kendi ülkesinde değil dünyanın her yerinde birden tüketildiği yeni sanayiler, o eski ulusal sanayileri bir kenara itiyor. Yerli imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de, en uzak ülke ve iklimlerin ürünleriyle ancak giderilebilecek ihtiyaçlar alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlik yerine de, ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı geçmekte. Üstelik yalnız maddi üretimde değil manevi üretimde de bu böyle. Ayrı ayrı ulusların manevi ürünleri ortak mülk oluyor. Ulusal tek yanlılık ve sınırlılık artık mümkün değil, pek çok ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı oluşmakta.

“Tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak burjuvazi, en barbar ulusları da uygarlığa çekiyor. … Burjuvazi, tüm ulusları, eğer yerle bir olmak istemiyorlarsa burjuva üretim tarzına uymaya zorluyor; uygarlık diye kendi uygarlığını ithal etmeye, yani burjuva olmaya zorluyor onları. Tek kelimeyle, kendi istediği gibi bir dünya yaratıyor kendine…”¹⁴

Kapitalizmin “dinamikliği”, gelişimi ve değişimi üzerine söylemiyle Bookchin, Manifesto’da işaret edilen iktisadi-sosyal gelişme doğrultusu, değişimin evet içsel dinamikleri, içerdiği çelişkiler ve uluslararası alanda neden olduğu “eskinin yıkımı” üzerinden yol açtığı sonuçlar hakkında “daha kapsamlı bir analiz” mi yapmıştır? Hayır, bunun olumlu bir yanıtı yoktur.

Burjuvazinin, kırı kent egemenliği altına soktuğunu, koskoca kentler yarattığını, üretim araçlarının, mülkiyetin ve nüfusun parçalılığını adım adım ortadan kaldırarak üretim araçlarını merkezleştirdiğini ve mülkiyeti giderek daha az sayıdaki kişinin ellerinde yoğunlaştırdığını; bununla bağlı olarak siyasal merkezleşmenin gerçekleştiğini belirten Marx ve Engels, nispeten kısa sayılabilecek bir zamanda, önceki kuşakların toplamından daha kitlesel ve daha muazzam üretici güçlerin kapitalizm koşullarında oluşturulduğuna dikkat çekerek şöyle devam ediyorlardı: “Doğa güçlerinin dizginlenmesi, makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanılması, buharlı gemi işleyişi, demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her bölümünde toprağın işlenebilir hale getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi, yerinden koparılan bütün insan toplulukları —daha önceki hangi yüzyıl, toplumsal emeğin bağrında böylesine üretim güçlerinin yattığını sezmiştir!”

Üretim ve işin teknik yeniden örgütlenmesinin katettiği ileri düzey, üretim ve ticaretin uluslararasılaşması; makineleşmenin artırdığı emek gücü sirkülasyonu vb. üzerine Manifesto’daki ‘özet’, ve Kapital Ciltleri’nde, Grundrisse’de ve diğer temel eserlerde yapılmış olunan kapsamlı ve ayrıntılı irdelemeler dikkate alınmayarak ya da onların çarpıtılmasıyla oluşturulan oportünist kurgu ve söylemlerin aralarındaki nüansal farklılıklara karşın- hemen tümünün belirgin bir özelliği, işçi sınıfının, kendi tarihini yapma güç ve niteliğini yitirmiş olduğuna dair vurgu üzerinden şekillenmiş olmalarıdır.

Bookchin ya da onun düşüncesini-“projesini” öğreti olarak benimseyenlerin, kapitalizm gerçekliğine dair, onun değişim ve gelişme yönü ve olanaklarına dair, Manifesto’da işaret edilenlerin bugün daha ileriden gerçekleşmiş olması dışında, nesnel herhangi bir dayanakları esas olarak yoktur. Marksizm tarafından “gözetilmediği” ileri sürülen “ekolojik tahribat” ve proletarya ile burjuvazinin “yeni bir dizilimi” iddiası ise, kapitalist gelişmenin Marx ve Engels –daha sonra Lenin– tarafından işaret edilen yöndeki düzey farklılıkları ötesinde herhangi dayanak bulamaz.

Kâr için üretim olan kapitalist üretimde, doğanın fiziki-kimyasal ve biyolojik değişimi de, emek gücü sömürüsünü artıran yöntemlerin geliştirilmesi de değişim ve gelişmenin dinamikleri arasında görülür. Bookchin’in gözetmediği şudur: İşçi sınıfını mutlak olarak ne azaltmış ne de sanayi üretimi Avrupa ve ABD ile sınırlı kalmıştır. Aksini düşünmek kapitalizmin temel karakteristik özelliklerine aykırı düşer.

Diğer yandan makine ve bilimsel gelişmeler kendi başına ‘kötülük’ nedeni ya da etkeni değildir; bunların kapitalist kullanımı işçileri işsizliğe sürükleyip çalışan kesimleri üzerindeki yükün artmasına sebep olur. Gerekli emek zamanının azalması işçiye daha fazla dinlenme, insani-kültürel gereksinmelerinin karşılanması için zaman ayırma olanağı sağlamak için değil, artı emek zamanının-artı değerin artırılması için kullanılır. Daha fazla kâr için daha çok üreten kapitalistler bunun için doğa kaynaklarını, insan ve diğer canlı yaşamına zarar verecek şekilde yağmalamaktan kaçınmazlar. İleri teknik onlara daha kolay üreterek kazanma olanağı sağlamasına rağmen bununla yetinmez daha fazla kâr için önlem almaksızın havayı, suyu, toprağı, bitkisel ve hayvansal gıda kaynaklarını zehirlemekten ve tahrip etmekten kaçınmazlar.

Kapitalizmin insan türünün tarihsel gelişmesinde yeni bir dönem-yeni bir “tarihsel uğrak” olduğundan ve bütün eski ayakbağlarının sökülüp atılmasının koşulları ve güçlerini yaratmasından sözettiği için Marksizm’i “ekonomizme aşırı odalanma” ile suçlayan Bookchin, “çöküşsüz-çürümesiz” kapitalizm tahliliyle, ve bundan çıkardığı bir sonuç olarak “yeni dizilim”li sınıf mücadelesinin “savaşımın eşiği”nde çakılıp kalması tespitiyle kapitalizme değiştirilemezlik atfedip onu “tarih dışı”na atmış oluyor.

Murray Bookchin’in, teorisine dayanak olarak aldığı tüm unsurlar, nicel büyüklükler, konjönktürel değişiklikler ve bunların işçi ve emekçilerin pratikleriyle düşüncelerinde neden oldukları, çoğunca olumsuz yönde değerlendirdiği farklılıklardır. Boockhin’in yukarıda uzunca alıntılanan makalelerine göre, onu kuşkuya, ümitsizliğe, hayal kırıklığına uğratan şey, esas olarak proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin işçi sınıfı aleyhine bir sürece girmiş olması, yanı sıra da, kapitalizmin iç çelişkilerinin onu yıkıma sürükleme potansiyeli ilişkin olarak Marx’ın kuramında işaret edilen nihai sonuçların henüz gerçekleşmemiş olmasıdır.

KAPİTALİST DEĞİŞİMİN DİNAMİKLERİ VE KAPİTALİZMİN YIKIMA MAHKUMİYETİ

Bookchin’e göre, “ekonomik zorunluluklara bağlı olarak kapitalizmin ölümü nosyonu tamamen savunulamaz bir hale gelmiş”tir! Ona bakılırsa, Marx’ın, kapitalizmi yıkıma götürecek çelişkilere dayandırdığı ve tüm sınıflı toplumların tarihini tanık göstererek olgular aracıyla ve desteğinde güçlü şekilde kanıtladığı “tarih ve toplum kuramı” başlıca olgusal ve maddi dayanaklarıyla “geçersizleşmiş”; kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmenin belli bir aşamasında üretici güçlerin özgürce gelişmesinin engeline dönüşerek çatışmaya girmeleri ve bunlarla birlikte proletaryanın devrimci girişkenliği ve eylemiyle tarih sahnesinden silinerek yerine sömürüsüz ve sınıfsız bir toplumsal düzenin (komünizm) kurulması mümkün olmaktan çıkmıştır!

Bookchin bunun için başlıca “geçersizleştirici etken” olarak kapitalizmin gelişme seyrini ve düzeyini gösterir. Şöyle yazıyor: “Kapitalizm, endüstri ve teknolojideki karmaşık [gelişmişliğin] ilerletici kuvveti olarak, inanılmaz bir canlılık sergilemektedir -Marks’ın kısa zamanda teknik icat ve değişimi yapamaz hale geleceği tahminine rağmen. Aslında, ‘can çekişen’ bir ekonomiye işaret eden tüm özellikler şimdi başaşağı gözükmektedir: sonu gelmeyen teknolojik ilerlemeler, kapitalist gelişmenin klasik alanlarında (İngiltere, Fransa, genel olarak Batı Avrupa, ve Birleşik Devletler) işçi sınıfının ilan edilmiş olan “sefalete düşmesi”nin [pauperization] yokluğu, kronik ekonomik krizlerin ortadan kaybolması, ve sınıf bilincinin zayıflaması.”

Ona göre, sanayi proletaryasının sayısal azalması ve mülk sahipliği üzerinden “küçük burjuvalaşması”, kapitalizmi “çüküşe” ve “çürümeye” sürükleyen çelişkileri ve kâr oranının düşme eğilimi yasasıyla kriz arasında kurulan ilişki türünden belirlemelerin işaret ettikleri “yıkım ve devrim” gerçekleşmemiş; aksine kapitalizmin “inanılmaz bir canlılık göstermesi” temelli gelişmeler Marx’ın kuramını “savunulamaz hale getirmiştir!”

Marx kapitalizmin “inanılmaz” değil ama diyelim ki doğal gelişmesinin olgu, çelişki, güç ve ilişki bağlamlarına işaret etmekle kalmamış, kapitalist üretim sisteminin bütünlüklü bir analizini yapmıştı. Marx’ın ve kuramının “ekonomik zorunluluk yasası” bağlamında ve “ekonomik indirgemecilik” ile suçlanmasının başlıca nedeni, toplumlar tarihinin basitten karmaşığa şekillenişinde, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkiye “atfettiği rol”; ve bu çelişkinin maddi yaşamın üretimi tarzıyla bağlı oluşundan hareketle yeni üretim tarzının –ki o üretici güçlerin özgürce gelişmesinin koşuludur– tarihsel zorunluluk gösterdiğini ortaya koymuş olmasıdır.

Mekanist kaba materyalistler buradan hareketle determinist kendiliğindenciliğe varırlarken, anarşist teorisyenler üretici güçlerin en etkin ögesi olan canlı emeğin –emek gücü– işçi sınıfının siyasal eylemini bile değil, dar grupların iradi-volontarist faaliyetine belirleyicilik atfetmişlerdir. Bookchin ise, kendinden önceki Marksizm retçilerini bir miktar yinelemekle birlikte, onlardan farklı olarak ve hatta çok sayıdaki liberal burjuva iktisatçısının dahi reddetmeye cesaret edemediği kapitalizmin en önemli ve temel olgusal gerçeklerini görmezden gelerek Marx’ın temel toplumsal-sınıfsal ve tarihsel kavramlarının reddi üzerinden “yeni bir kuram oluşturma”ya girişmiştir.¹⁵

Marksizme yönelttiği eleştirilerini başlıca olarak “ekonomik zorunluluk”; “proletaryanın tarihsel rolü” ve “kapitalist kriz” kavramlaştırmaları etrafında yoğunlaştıran ideologa göre, kapitalizmin çöküşe gitmesini ve yerini sosyalist/komünist topluma bırakmasını toplumsal haraketin tarihsel gelişmesinin zorunlu ve fakat geçici bir uğrağı olmasıyla ilişkilendiren devrimci teori, “ekonomizme aşırı saplanmış” bir teoridir ve aynı nedenle de kapitalizmin gelişmesi tarafından yanlışlanmıştır!

“Gelgelelim” diyor Bookchin, “daha önce de gördüğümüz gibi, Marksizmin iktisadi içgörüleri on dokuzuncu yüzyıla, fabrika kapitalizminin ortaya çıktığı bir döneme aitti büyük ölçüde. Sosyalizmin maddi önkoşullarına ilişkin bir kuram olarak parlak bir görüntü sergileyen Marksizm, insanlığı devrimci toplumsal değişimi hedefleyen bir harekete zorlayabilecek davalara ya da ekolojik, civic ve öznel güçlere hitap edemedi. Tersine, yaklaşık bir yüzyıl boyunca kuramsal bir durgunluk yaşadı. Marksist kuramcılar Marksizmi geride bırakan gelişmeler karşısında çoğun şaşkınlığa düştü ve 1960’lardan bu yana da çevreci ve feminist düşünceleri kendi işçici bakış açılarına mekanik bir biçimde eklemlediler.”¹⁶

“İnsanlığı devrimci toplumsal değişimi hedefleyen bir harekete zorlayabilecek davalara ya da ekolojik, civic ve öznel güçlere hitap edemedi” iddiası Bookchin’in anarşist gelenekten biriktirdiği bir zorlama anlayışına işaret ediyor. Marksizm, “insanlığı” belli bir sınıfın; emek gücü değerinin bir bölümüne karşılıksız el konan –bu kapitalist birikimin koşuludur– proletaryanın devrimci eylemi ve öncülüğünde ‘devrimci toplumsal değişimi’ sadece öngörmemiş, –Bookchin’in de “ekonomik zorunluluk” diye indirgemekten geri durmadığı– maddi üretici güçlerinin hareketiyle bağlı bir “kaçınılmazlık” olarak da görmüştür.

Bookchin sınıfı atlayarak devrimci toplumsal değişimi “ekolojik hareket”te ve onun her sınıf ve kesimden gelme kalabalıklarında aradığından ve proletaryanın toplumsal devrimci değişimin asıl gücü olduğu gerçeğini mümkünsüz görüp reddettiğinden olacak, Marksizmi, “öznel güçler”e kayıtsız kalmakla suçlayabilmiştir.

Onun “öznel güçler” kavramlaştırmasıyla kimleri tarif ettiği bulanıktır ama, buradaki bileşimi içinde onların “ekolojik-feminist ve etnik güçler” olduklarını tahmin edebiliriz. Marksizmi kadının ikinci cins olarak ezilmesine, herhangi ulusal-etnik toplulukların bir başka ulusun burjuvazisi tarafından ulusal haklarından baskı yoluyla mahrum tutulmasına ve doğanın kapitalist yağmasına kayıtsız kalmakla suçlaması için kişinin ya etik duyarlıktan yoksun ya da Marksizmden bihaber olması gerekir. Bu sorunların Marx ve Marksistler tarafından sınıf sorununa alternatif ve yerine ikame edilebilir görülmedikleri açıktır. Ancak ilgisizlik iddiasının iller-tutar bir yanı yoktur.

İşçi sınıfına, tüm bu sorunların çözümünü baskı ve sömürüye karşı mücadelenin en tutarlı gücü olarak sorumluluk alanında görmesi gerekliliğini açıklayan Marksistler olmuşlardır. Marksist külliyattan haberli ortalama bir okur dahi ulusal sorunun, kadın sorununun Marx ve Engels tarafından etraflıca ele alındığını ve kapitalist kâr güdüsüyle doğanın kaynak olarak tahribi arasında ilişki kurulduğunu bilir.

Bookchin de pekala bilir ki, 150 yıl önceki kapitalist gelişme ile bugünkü arasında özellikle nicel büyüklükler bakımından ‘dağlar kadar’dan da fazla farklılıklar olmuştur ve doğanın “yaşanmaz kılınması” tehdidi emperyalist güçlerin ve uluslararası tekellerin sınır tanımaz yağmacı ekonomik-askeri politikalarıyla daha çok büyümüştür. Bu büyüklüğün düzeyini o zamanlardan “göremedi!” diye, Marx’ı ve kuramını suçlamak için, suçlayıcı, inkarcılığı dışında bir malzemeden yoksundur!

Marksist –Leninist– kuramda, kapitalizm ve kapitalist toplum ‘tarihsel bir uğrak‘ olarak ele alınır ve yeni bir toplumun –sosyalizm/komünizm– tarih sahnesine zorunlu gelişiyle kapitalizmin çelişkileri arasındaki ilişki, ayrıntılı ve kapsamlı şekilde ortaya konup açıklanır. Buna rağmen, tarihin kendiliğindenci determinist ya da salt iradi-volontarist yazımını sürdüren sol liberal ve küçükburjuva anarşist-anarkosendikalist ideologların, Marksizm-Leninizmin temel belirleme ve kavramlaştırmaları üzerine spekülatif çarpıtmaları aralıksız olarak sürer-gider.

Üzerine en fazla spekülasyon yapılan Marksist belirlemelerden biri de, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”nın Marx tarafından yazılan ünlü Önsözü’nde söylenenlerdir. Kapitalizmin ayrıntılı tahlilini içeren Kapital ciltleri gibi binlerce sayfalık eserlerde bütün bağlamlarıyla ortaya konan bu özlü sözlerin, Marksizm eleştirmeni çeşitli burjuva, sol liberal ve küçükburjuva anarşist teorisyen tarafından istismarında merkezi halka, hemen hemen aynı olmak üzere, bir üretim tarzından ötekine geçişin, her yeni toplumun üretici güçlerinin bir öncekinin bağrında ortaya çıkıp gelişmeye başlaması ve bu eski üretim ilişkileri tarafından gelişmesinin engellendiği belli bir aşamada onunla çatışmaya girerek, özgürce gelişeceği yeni toplumsal ilişkilerin maddi koşullarını yarattığı yönündeki toplumsal gelişme yasasına işaret etmiş olmasıdır.

Bu belirlemelerin “geçersizliği”ne dair söylem, Murray Bookchin’in makalelerinde de önemli bir yer tutuyor. Bu durumda yapılacak olan, bu çarpıtmaların ‘çapı’nı da göstermek üzere, ilkin Marx’ın kendisine baş vurmak olmalıdır.¹⁷

Marx tarafından, yıllarını alan ekonomik-toplumsal araştırmalarının vargılarını özetleyen ve Marx-Engels’in “ekonomik determinist” ve “indirgemeci” olarak suçlamanmalarının gerekçesi olarak kullanılan ‘Önsöz’ün ilgili bölümünde, “Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri”nin, “o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine” ters düştükleri; “Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler”in, onların engelleri haline geldikleri; ve bu çelişkinin sonucu olarak “O zaman bir toplumsal devrim çağı”nın başladığı, “iktisadi temeldeki değişme”nin, “kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst” ettiği belirtilir.

Bu, Marx’ın, toplumlar tarihini irdelemesiyle somutluk kazanan bir vargıdır. Marx buna, bu gibi alt üst oluş dönemlerinin “maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla” açıklanması gerektiğini; “içerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum”un asla yok olmayacağını; “yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri”nin “bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini” alamayacağını ekleyerek “burjuva üretim ilişkileri”nin “toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimi” olduğuna dikkat çeker.

Maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimini ya da farklı şekilde söylersek insanın maddi etkinliğini, gelişmesi ve türünü-soyunu sürdürmesinin zorunlu koşulu sayan tarihsel materyalist görüş, bu üretimin tarzı ile toplumsal oluşum ve onun farklı netelikteki biçimlenmeleri arasında ilişki kurar.

İnsanın tarihsel gelişme sürecinin gösterdiği şudur: üretim, tekil insanın kendi bireysel ihtiyaçları için doğa ile kavgasının ve doğadan ilkel yararlanmasının sınırlarını aşıp türün “toplumsal üretimi”ni sürdürmesinin koşulu olduğunda, insanlar birbirleriyle zorunluluk gösteren ilişkilere girerler. “İstemeseler kaçınabilecekleri” türden olmayan ve birbirlerine ihtiyaçları tarafından belirlenen bu zorunlu ilişkiler, maddi üretici güçlerinin “belirli bir gelişme derecesine tekabül eder.” Toplumun hangi türden bir iktisadi yapıya sahip olduğu bu üretim ilişkileri –onların tümü– tarafından belirlenir. Bu demektir ki, bir toplumun, maddi yaşamını üretimi ve yeniden üretiminin tarzı, hukuki ve siyasal üstyapısı için, “üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur”; ve bu üretim tarzı, “genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır.”

Bu eski üretim tarzı içerdiği çelişkileri nedeniyle sürdürülemez duruma geldiğinde; yani mevcut üretim ilişkileri, belirli bir gelişme gösteren ve daha fazla gelişmesini ancak mevcut üretim tarzının ve üretim ilişkilerinin sonlandırılmasıyla sağlayabilecek olan üretici güçlerin engeli haline geldiğinde, bu engellerin ortadan kaldırılması tarihsel olarak zorunluluk gösterir. Engellerin aşılması, çelişkinin giderilmesi şarttır. Gerekli olan bir toplumsal devrimdir!

Marx’ın toplum analizini ve tarihsel materyalist görüşünü, kapitalizmin “olgunlaşma”sı ya da feodal eski ilişkilerin sürmesi türünden toplumsal gelişme düzeyi ve bunun tarihsel seyriyle bağlı bazı sözüm ona “analitik gerekçeler” dolayımında subjektif olmakla da suçlayan Boockhin, yukarıdaki alıntıda içerik olarak ortaya konan bağlamıyla gelişmenin bu yasasını “ekonomik zorunluluk“ ve “içsel çöküş” argümanları etrafında geliştirdiği ‘yaşayan ve büyüyen kapitalizm gerçekliği’nin tanıklığında reddetmekte; üretimin toplumsal karakteriyle üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyeti; ya da sosyal sınıf planında burjuvazi-proletarya arasındaki kapitalizmin ölümcül çelişkisini belirleyici olmaktan çıkmış (on dokuzuncu yüzyıla ait) göstererek, iyice ezberlenmiş bir nakaratla Marx’ın kuramının “geçersizliği”ni ilan etmektedir!

Onun “Yeni ve kapsamlı” ekolojist görüşünün en belirleyici özelliği kapitalizmin bu ölümcül çelişkisini atlaması ya da yerine “ekolojik çelişki”yi ikame etmeye çalışmasıdır. Bu belirlemelerinde Marx’ın kuramını bazı temel ve önemli noktalarda çarpıtmaktan da kaçınmayan Bookchin, diyelim ki, “Kapitalizmin kendi kendini tahrip etmesi” şeklindeki bir ifadeyi Marx’ın kâr oranının düşme eğilimi yasası üzerine görüşleriyle bir araya getirerek, “içsel çöküş” ya da “ekonomik zorunluluklara bağlı olarak kapitalizmin ölümü nosyonu” olarak ifade ettiği ve her yanıyla kendiliğindenlik “kokan” çarpıcı bir çarpıtma eşliğinde Marx’a ve kuramına etiketlemekten de kaçınmamıştır.

Bookchin dahil Marksizmin eleştirmenleri, Marx’ın yukarıda sözü edilen “Önsöz”de ortaya koyduğu ve üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişik ilişkinin, gelişmesinin belirli bir aşamasında üretici güçlerin özgürce gelişmesinin önüne artık engel oluşturan eski üretim ilişkilerinin değiştirilmesini kaçınılmaz şekilde gündeme getirdiği şeklindeki vargısından hareketle bunu, “kendiliğinden gerçekleşir”lik savunusuna eşitleyip, saldırı hedefine yerleştiriyorlar.

Oysa, söz konusu önsözde dile getirilen olgusal ilişkilerin tarihsel gelişimiyle ilişkin düşüncelerin özenli bir irdelenmesiyle, sosyal-sınıfların ilişkileri ve bunun tarihsel bakımdan belirleyici ve ilerletici bir yönü olarak mücadelesinden bağımsız bir kendiliğinden iktisadi gerçekleşirliğin ileri sürülmediği pekâla görülebilir. Buna, ilkel komünal dönemi dışındaki insanlık tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi şeklinde geliştiği yönündeki Marksist düşünce de işaret eder.

Engels daha sağlığında, bu oportünist ve tek yanlı saptırma girişimlerine karşı, Marx’la birlikte ekonomik ilişkilerin siyasal-hukuki yapıların üstünde yükseldiği temeli oluşturduklarından sözettiklerinde, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin insan ilişkilerinin ve onlar eliyle inşa edilen kurumlaşmalarının üzerinde yükseldikleri asıl temeli oluşturduklarını belirtme dışında bir iddiada bulunmadıklarını; ancak bu görüşlerinin kimileri tarafından asıl bağlamından kopartılarak oportünist yoruma tabi tutulduğunu; bundan dolayı kendilerinin suçlanamayacaklarını söylemişti.

Yukarıda özetlenen sözlerinde Marx’ın kendisi de, kapitalizmin çelişkilerinin, üretici güçleri tarafından yaratılan maddi koşullar üzerinden çözüme kavuşturulacağını belirtmektedir. Çelişkiyi, üretici güçlerin en etkin unsuru olan işçi sınıfı, kendi öncülüğündeki bir “toplumsal devrim” ile çözecektir!¹⁸

Kapitalizm, evet iç çelişkileri tarafından çöküşe zorlanır, tarihsel olarak yıkımının koşulları ve bunu gerçekleştirecek sosyal sınıf gücü onun tarafından nesnel bir kaçınılmazlıkla oluşturulur/yaratılır. Ancak, kapitalist “çöküş” sosyal sınıf bağlamından soyutlanarak kendiliğinden gerçekleşen insan(lar) ve sınıflar dışı bir “oluş hali”ne indirgenemez. Marksist kuramda, bu tür bir ütopist beklenticiliğe yer olmamıştır.

Kapitalizmin bir yandan kâr için daha az sayıdaki işçiyle daha fazla üretmek üzere çeşitli ve yeni teknik araç ve yöntemlere gereksinim duyarken diğer yandan yığınsal yoksunluk ve yoksulluk yarattığını; ve fakat ücretli emek gücüne ihtiyacının onu çoğalan sayıda emekçiyi proletere dönüştürmeye zorunlu kıldığını; ve bu gelişmenin uzlaşmaz karşıtlık içinde ve belli bir aşamada onun, “mezar kazıcısı” proletaryanın devrimci girişkenliğiyle tasfiyeye götürdüğünü, Marksist ‘külliyat’tan haberli herkes, bilinçli bir inkarcı ya da burjuvazinin “organik aydını” safından bir yalancı değilse, inkar edemez.

Kapitalizmin krizlerden “bağımsız” olduğunu söylemesi için ise kişinin, Bookchin gibi, kapitalizmin hala ‘ayakta duruyor’ olmasına bakarak, onun temel çelişkilerinin yıkıcılığını görmezden gelen biri olması gerekir. Bookchin, İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişmelerin tek yanlı ve kapitalizm-kapitalist emperyalizm lehine bir yorumu üzerinden, kapitalizmin “savaştan benzeri görülmemiş bir esneklikle güç kazanarak” çıktığını ve “toplum üzerindeki denetimini benzeri görülmemiş bir şekilde” sıkılaştırdığını söyler, ve buradan da “Marx’ın bütün kuramsal külliyatının doğruluğunu ortadan kaldırma” durumunun doğduğu sonucuna varırken; bunu, “yeni bir toplum için genel bir çıkar yaratarak” (ekolojik çıkar); “uzun dönemli bir ekonomik çöküşün içsel kaynaklarından uzak” (üretim ilişkileriyle üretici güçlerin uyumlu devamı ve giderek proletaryasızlaşma); ve krizlerle başa çıkma güç ve olanaklarının geçmiş 150 yıldan daha fazla olmasıyla “içsel çöküş iliizyonunu boşa çıkaracak” bir düzeye yükselen kapitalizmin başarılı gerçekliği hanesine yazıyor.

Kapitalizme dair Bookchin’in gördüğü en önemli, temel ve belirleyici sorun, onun “ekolojik krize yol açması”dır.¹⁹

Bu analiz, tespit ve öngörü kolaylıkla görülebileceği gibi sınıf formasyonlarını yok sayar ve tüm toplum kesimlerinin “ortak çıkarları”nı esas alır. Sınıflı toplumlarda herkes için ortak çıkardan sözedilmesi artık neredeyse hava, güneş ve su gibi doğal kaynaklardan yararlanma üzerinden dahi mümkün değilken, hepimizin nefes alıyor, su içiyor ve kullanıyor ve gün ışığından yararlanıyor olmasından hareketle “ekolojik çıkar ortaklığı” rüyası görmemizi salık veren Bookchinist teori, doğal yaşam kaynaklarından yararlanmanın “doğal koşulları”nın kapitalist uluslararası tekeller tarafından yağmalanması, mülk edinilmesi ve tahrip edilmesinden en fazla mağdur olanların işçi ve emekçiler olduğunu dahi görmezden geliyor.

Gerçek o ki, bu doğal kaynaklardan yararlanma olanağı artık giderek artan şekilde paranın gücüne bağlanmıştır. Bookchinist teorinin ileri sürdüğü üzere “ekolojik temelli çıkar ortaklığı”nın “radikal bir toplumsal değişimi”, bu sorunun çözümünü sağlamak üzere gerçekleştirebileceği görüşü ya da beklentisi, ideoloğun, insanın insana tahakkümü ile insanın doğaya ilişkisinin tahakkümcü olması yönündeki görüşü açısından da sorunludur.

Buraya kadar işaret edilen bağlamları üzerinden, ve Bookchinist mekanik mantık yürütmeye göre söylenirse; rekabet ve krizlerin kapitalizme içkin oldukları reddedilirse, bunların kapitalizmin kendisi için tahrip güçleri oldukları da görmezden gelinir. Proletarya ve emekçilerin yaşamında yol açtığı tahribat ve yıkım bir yana, büyüklerin küçükleri piyasadan silme, yok etme ve yutmaları şeklindeki tahribat da görmezden gelinir.

“Kendi kendini tahrip etme” ile kendiliğinden “yıkıma-ölüme gitme” arasında mekanik bir bağ kurulur ve hala yaşayan bir “gerçeklik olması”ndan hareketle onun tarihsel olarak ve içerdiği çelişkileri tarafından çöküşe ve yerini bir başka toplumsal sisteme bırakmaya mahkum kılınması gerçeği yadsınarak Marx’ın kuramının “sonu geldi!” diye sayıklamaya başlanır. Murray Bookchin’in teorisi bunun parlak bir örneğini oluşturuyor!

Bookchin tarafından “içsel çöküş” şeklinde kavramlaştırılan ve kapitalizmin hala sürüyor olması gibi sözüm ona çok güçlü bir kanıt eşliğinde Marx’ın kuramına karşı kullanılan argüman ilkin yukarıda andığımız ünlü Önsöz’deki iktisadi-tarihsel bağlamı ve ikinci olarak kapitalizmin krizlere mahkum olduğu yönündeki tespitleri dayanak ediniyor. “İçsel çöküş” argümanı etrafında geliştirilen Bookchinist söylem herşeyden önce, Marksizmin kendiliğindenciliğine dair uydurma bir yakıştırmadan ibarettir, ve Marksist-Leninist kuramın deformasyona tabi tutulması üzerinden geliştirilmiştir.

“KRİZSİZ KAPİTALİZM” RİVAYETİ VE KAPİTALİZM GERÇEKLİĞİ

“Marksizmin inandığının aksine kapitalizm çökmüyor”²⁰ diyor Bookchin, ve devam ediyor: “Kapitalizm yaklaşık yarım yüzyıldır ‘kronik krizler’den bağımsızdır. Ne de gelecekte Büyük Bunalım ile karşılaştırılabilecek önceden tahmin edilebilir bir krize dair işaretler vardır. Kapitalizm, muhtemelen yeni bir toplum için genel bir çıkar yaratacak, uzun dönemli bir ekonomik çöküşün içsel kaynaklarından uzak, krizlerle başa çıkma konusunda geçmiş elli yıldan ve ‘tarihsel egemenlik’ dönemi olarak anılan geçmiş yüz yıldan çok daha başarılıdır.(…) Kapitalizmin gelişiminin kendi var oluşu ile çelişmesinden dolayı ‘içsel’ bir çöküşe uğrayacağı umuduyla yaşamak, günümüz koşullarında bir illüzyondur. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, kapitalizmin radikal bir toplumsal değişim yolunda genel bir insani çıkar oluşturacak bir krizin –ekolojik bir krizin– dışsal koşullarını yarattığına dair dramatik işaretler vardır.”²¹

“Marks’ın göçüp gitmiş ekonomik zorunluluğunun yerine geçerli bir ikame, yani ekolojik bir zorunluluk sunmaya” çalıştığını belirten Bookchin’e göre; “kapitalizm son elli yıl içerisinde tüm tarihi boyunca olduğundan çok daha kuvvetli ve sağlam olduğunu ispatlamış”; “(En çarpıcı özelliği olan) metalaşma yalnızca tüm dünyaya yayılmakla kalmamış, aynı zamanda dünyaya piyasa ekonomisinin doğası itibariyle istikrarsız olduğunu hatırlatan, adı çıkmış ‘periyodik krizler’inin ve ‘iş çevrimleri’nin yeniden ortaya çıkmasını da engellemiştir.”

O bir kez daha ve bıkmaksızın yineleyerek “Marks’ın toplumsal yaşam-döngüsü kuramlarından kaynaklanan tüm beklentilerin aksine, kapitalizmin teknolojinin gelişimi önünde bir engel haline geleceği varsayımının –Marks’ın ‘can çekişen’ toplumunun bir başka göze çarpan özelliği– saçma olduğu ispatlanmıştır.” kehanetinde bulunur!²²

Boockhin’e göre, Marx’ın kapitalizm analizlerine bağlı olarak geliştirdiği devrimci teori, kapitalizmin üretim ilişkileri-üretici güçler; burjuvazi-proletarya çelişkisi temelinde ve krizlerden kaçınamazlığı nedeniyle çöküşe mahkum olması varsayımına dayanıyordu; ancak, kapitalist gelişmenin seyri bunun böyle olmadığını açıklığa kavuşturarak (!) Marx ve Marksizm-Leninizmin “yanılgısını” gösterdi ve Marksist kuramın “geçersizliğini kanıtlamış” oldu!

Kapitalizmin “hala büyüyerek yoluna devam edebiliyor olması”nı Marx’ın toplum ve kapitalizm analizlerinin “geçersizliği”ne kanıt göstermek Bookchin “çapı”nda biri için, onun toplumlar tarihinin kaba ve yüzeysel bir görüş açısından irdelenmesinin ve kapitalist toplumsal sistemin olgusal gerçekliklerini mekanist bir tek yanlı yoruma tabi tutmasının göstergesi sayılır.

Bookchin’in görüşü teorik derinlikten yoksun, pratik kanıtlarıyla da inandırıcılıktan uzaktır. 2007-2008 Krizi’ni görme olanağı olmayan Bookchin, iki büyük dünya savaşı arası dönemi değerlendirirken ikinci büyük savaşın uluslararası alandaki iktisadi gelişmeler ile ilişkisini, kapitalizmin kriziyle bağlantısını ya kopararak ya da önemli saymayarak ele alır ve 70’li-90’lı yıllarda çeşitli ülkelerde ortaya çıkan krizleri “kriz” saymamasıyla dikkat çeker!²³

Konjönktürel gelişmelerin bazı olgularını öne çıkararak “krizsiz kapitalizm” spekülasyonu için malzeme oluştururken, kapitalizmi, iktisadi sistem olarak “tarihteki en istikrarsız ekonomilerden biri” sayar ve aynı nedenle de “her daim tahmin edilemez bir hali” olabileceğini söylemekten kaçınmaz ve fakat buna rağmen o, kapitalizmin “yarım yüzyıldır ‘kronik krizler’den bağımsız” olduğu iddiasını sürdürerek bu görüşünü geleceğe de geçerli gösteren bir kahin örneği verir ve “Büyük Bunalım ile karşılaştırılabilecek önceden tahmin edilebilir bir krize dair işaretler”in olmadığını söylemekten kaçınmaz.

Bookchin’in iddiası dayanaksızlığı bir yana, geleceğe ilişkin kahince varsayımıyla da toplumsal iktisadi gelişme yasalarıyla aykırılık gösterir ve teorileştirilecek bir “öngörü” olarak savunulması mümkün degildir. “Önceden tahmin edilebilir bir kriz”in büyük bunalım ile karşılaştırılabilecek özellikler gösterip gösteremeyeceği, görüşlerinin tutarlılığı ve isabeti üzerine duyarlı herhangi bir yazar, iktisatçı ya da ideolog tarafından ileri sürülebilir, “akla uygun” bir iddia olamaz.

2007-2008 Krizi örneğin, neredeyse tüm ciddi burjuva iktisatçıları tarafından 1929 Büyük Bunalımıyla kıyaslandı; hatta ondan daha fazla etkili olduğunu söyleyenler çıktı. Bookchin o krizi görme olanağı bulamadı (2006’da öldü), ama yukarıdaki satırları yazdığı tarihin Aralık 2002 olduğu düşünüldüğünde, ileri sürdüğü üzere güçlü ve tutarlı bir öngörüye sahip olmadığını da göstermiş oldu. İdeoloğa bir konuda hak verilebilir, evet kapitalizmin “her daim tahmin edilemez bir hali” vardır; ve o sadece krizlere mahkum değil, yıkılmaya da zorunludur!

Murray Bookchin’in kriz “tahlili” ya da görüşü, krizlerin sosyal sınıf hareketleri ve sınıf mücadeleleri ile ilişkisini gözardı eden bir anlayışın ürünü ve göstergesi olmakla kalmaz; kapitalist emperyalist sistemin tasfiyesi/yıkılmasına yönelik proleter ve emekçi mücadelesinin gelişmesinin belli bir düzeyinde, eskisi gibi yönetilmek istemeyen ve burjuvazi tarafından da eskisi gibi yönetilemez olan sömürülen ve ezilen kitlelerin baskısıyla karşılaşmasının yıkıcı bir kriz etkeni ve delili olmasını da gözardı eder, ya da “tahlil” dışı tutar.

Bookchin bu anlayışının sonucu olarak devrimci mücadelenin uluslararası alanda yüksek bir düzeyde sürdüğü; Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde devrimci durumun oluştuğu ve devrimlerin beklendiği bir dönemde “emperyalist kapitalizmin çürümesi ve çöküşe gitmesi” söyleminin “dayanaksız bir söylem” olmadığını ya anlayamamış ya da anlamak istememiştir!

O, Ekim Devrimi’nin yarattığı yeni uluslararası durumun farkında; ve Almanya, Macaristan ve Avusturya’daki devrimci ayaklanmaların, Doğu Avrupa’daki halk devrimlerinin, Amerika kıtasındaki gelişmelerin bilgisine sahip olmasına rağmen; bu gelişmelerin sonucunda ve devamında dünya kapıtalizminin hemen ve çok kısa zamanda çöküp yıkılacağı beklentisinde olduğu ve bunu da göremediği için; tüm bu gelişmelerin devrimci anlamını tek yanlı bir azımsamayla yorumlama yolunu seçmiştir.

Onun itirazlarının başlıca açmazı, kapitalizm-kapitalist emperyalizm gerçekliğinden kopukluğudur. Başlı başına ayrı bir tartışma konusu olmak üzere Bookchin’in bu gerekçe ve itirazı, onun söylemine bakılırsa, savaş öncesi ve iki savaş arası zamanda “klasik devrimci öngörülerin büyük kısmını paradoksal kılan şey” bırakalım gelişmiş ve “can çekişen” bir kapitalizm olması, kapitalizmin henüz “olgun” bir dönemine dahi girmemiş olmasıdır!

Tekellerin ortaya çıktığı on dokuzuncu yüzyıl sonları ve yirminci yüzyılın ilk döneminin somut gelişmelerinin ve Engels’in işaret edip Lenin’in özel bir irdelemeyle ele aldığı emperyalizm dönemi olgularının bu sözüm ona henüz olgunlaşmamış hallerinden hareketle Boockhin, toplumsal gelişmenin uluslararası yönelişinin göstergelerini “geriye çekme”ye çalışırken, “çöküş” ve “can çekişme” kavramlarının kullanımına yol açan nesnel gelişmelerden kopararak bu kavramlaştırmaları da çarpıtmaktadır.

Şöyle ki; Marksist-Leninist kuramda ve başlıca Marksist teorisyenlerin makalelerinde, kapitalizmin bir kriz sonucu –o isterse en ağır olanlarından olsun– kendiliğinden yıkılacağını ve yerini yeni bir toplumsal sisteme terkedeceğini ileri süren ya da çağrıştıran her hangi belirleme ve ya öndeyiş yoktur. Kapitalizmin tarih sahnesinden tasfiyesini sınıf mücadelesi ile ilişkilendirmeyen görüş veya teoriler, reformist-liberal bir ‘düzlem’de kalmaya mahkumdurlar.

Proletarya öncülüğünde ve kapitalizm tarafından çeşitli biçimlerde baskılanıp sömürülen emekçi kitlelerinin devrimci mücadelesi olmaksızın kapitalizmin krizlerinin onu kendiliğinden yıkıma götürmesi olanaklı olmayacağı gibi, yeni bir toplumsal sistemin kuruluşu da söz konusu olmayacaktır. Atlatılmış her krizin daha ağır olanlarını davet eder şekilde atlatılmış olması, krizin yıkıcı etkisini ortadan kaldırmaz. Ancak, bu yıkıcı-tahrip edici etki, burjuvazi tarafından krizin tüm ağır yükleri halkın sırtına yıkılarak, atlatılabilir.

Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da ve konuyu irdeledikleri diğer eserlerinde krizin aşılabilirliğinin mümkün ve çeşitli etkenlere bağlı olarak gerçekleştiğini işaret etmişlerdi. Buna, pratikte görülen bir çok örnek gösterilebilir.

Bookchin, kapitalist gelişmenin boyutlarına bakarak onun yıkılamazlığına iman etmiş gibidir, ve kapitalist “büyüme” ile krizler arasındaki ilişkiyi büyüme yönünde ve krizlerle “başa çıkma” ya da hatta krizsizlik iddiasını desteklemek üzere mutlaklaştırmıştır. Onun kapitalizme ilişkin görüşü kendi mantığı çerçevesinde ileriye götürüldüğünde söylenecek olan şudur: kapitalizm muazzam bir gelişme gösterdiğine; dünyanın her tarafına dal budak saldığına göre, onun iç çelişkileri tarafından ve bu çelişkilerin harekete geçirdiği kuvvetler eliyle yıkıma mahkumiyeti olanaksızlaşmış; krize saplanmasına neden olan iktisadi olgular da burjuvazi yararına bir yönelişe girerek etkisizleşmiştir!

Bookchinist mantığa göre, yığınsal yoksulluk ve ihtiyaçlarını karşılayamama ile kapitalist aşırı üretim arasındaki çelişkinin bir kriz etkeni olması mümkün olmaktan çıkmıştır. Çıkmıştır, çünkü işçiler dahil neredeyse herkes “mülk sahibi” olmuş, ve bu yeni durumda geriye yalnızca ekolojik, etnik ve cinsiyet sorunları kalmıştır. Ancak bunların tümünün çözümü de artık bütün sınıf ve kesimlerin “ortak çıkarı”nı ifade eden “ekolojik sorunun çözümü”ne tabi hale gelmiştir.

Gerçek durumun böyle olmadığı, kapitalizmin bırakalım Bookchin’in ileri sürdüğü üzere elli yıl gibi nispeten uzun bir sürede, daha sık aralıklarla krizlere saplandığını, yukarıdaki örneklerden de biliyoruz. Peki kapitalizm neden krizlere mahkum ya da krizlerle maluldür? Tek cümleyle söylenecek olursa; üretim yığınların gereksinmelerinin karşılanmasını esas almadığı ve kâr için üretim olarak gerçekleştirildiği için; daha fazla kâr için daha çok artıdeğer üretmek zorundaki kapitalistlerin rekabet koşullarında kaçınmaları olanaksız olan aşırı üretim ve meta yığılmasıyla yığınların yoksunluk ve yoksulluğunu bir arada üretmekten kaçınamadığı çelişkisi nedeniyle!

Marksist kriz teorisine Bookchinist itirazın bir diğer önemli noktası, “kâr oranındaki düşüş eğilimi yasası”yla kriz arasında kurulan ilişki üzerinedir. Kâr onarındaki düşüş eğilimi üzerine ciddiye alınır bir irdelemeye girişmemesine rağmen Bookchin, bu yasanın kriz etmeni olarak işlevinden söz edilmesini yadsımaktan da kaçınmaz.

Marx, kâr oranının düşme eğilimi yasasını ele aldığı Kapital’in Üçüncü Cildi’nin ilgili bölümünde, “Üretimin Genişlemesi İle Artı-Değer Üretimi Arasındaki Çatışma” arabaşlığı altında şunları belirtir:

“Emeğin toplumsal üretkenliğindeki gelişme, kendisini iki şekilde ortaya koyar: birincisi, üretilmiş bulunan üretici güçlerin büyüklüğü ile, yeni üretimin yürütüldüğü üretim koşullarının değeri ve kitlesi ile, birikmiş bulunan üretken sermayenin mutlak büyüklüğü ile; ikincisi toplam sermayenin ücretlere yatırılan kısmının nispi küçüklüğü ile, yani belli büyüklükte bir sermayenin yeniden üretim ve kendisini genişletmesi, kitle üretimi için gerekli canlı emeğin nispi küçüklüğü ile. Bu aynı zamanda sermayenin yoğunlaşması demektir.

“Kullanılan emek-gücü bakımından, üretkenlikteki gelişme, kendisini gene iki şekilde ortaya koyar: birincisi, artı-emeğin artması ile, yani emek gücünün yeniden üretimi için gereken, gerekli emek-zamanındaki azalma ile. İkincisi, belli büyüklükte bir sermayeyi harekete geçirmek üzere, genellikle kullanılan emek gücü miktarında (işçi sayısında) azalma ile.

“Bu iki hareket yalnız elele gitmekle kalmaz, karşılıklı olarak birbirlerini etkiler ve aynı yasanın kendisini ifade ettiği görüngülerdir. Ne var ki bunlar, kâr oranını zıt yollarda etkilerler…”²⁴

Bookchinist reddediş toptancıdır; sermayenin genişleyen yeniden üretiminin sorunlarına eğilim göstermez, kestirmeden “sonuç” bildirir; kriz çöküş nedeni olamaz, aşılır ve hatta yoktur! Daha da önemlisi “görülebilir bir uzun gelecek açısından da görünmez”dir!

Böyle midir, bakalım: Sermaye için, karşılığı ödenmeyen emeğe el koyarak artı-değer kitlesini çoğaltmak asıl faaliyet nedenidir. Bunu gerçekleştirmesi ama somutta, ancak üretilen artıdeğerin içinde nesneleştiği metaların pazarda tüketilmesi aracıyla mümkün olur. Bu, genişleyen yeniden üretimin koşuludur. “Çevrim”sel hareketin “sırrı”, artıdeğerin kapitalistin şahsi harcamalarına ayrılan ve değişmeyen sermayeye eklenen kesimi dahil olmak üzere değişmeyen ve değişen sermayenin “değerini yerine koyması” ve ürünün satılması ile sürecin yinelenmesindedir.

İleri teknoloji kullanımı ve makinenin yetkinleştirilmesi aracıyla emek üretkenliğinin artması, aynı emek gücünün birim zamanda üreteceği meta miktarının, öyleyse değişmeyen sermaye miktarının artmasını sağlar. Sermayenin organik bileşimi yükselirken, değişen sermayenin azalması uzun vadede kâr oranını düşürücü bir etki yaratır. Ne ki, kapitalist üretimde kârlılık oranı büyük önem taşır ve bunun düşme eğilimi, sürecin bir krize doğru evrilmesini tetikler.

Kâr oranının düşme eğilimi yasası, “çalıştırılan canlı emek kitlesi”nin, “harekete geçirdiği maddeleşmiş emek kitlesine, yani üretken biçimde tüketilen üretim araçları kitlesine kıyasla sürekli bir azalma göstermesi”yle bağlıdır. Kâr oranı çünkü, artıdeğerin/artıdeğer kitlesinin toplam sermaye değerine oranıyla eşit ve bağlıdır. Bundandır ki, sermayenin harekete geçirdiği canlı emekçi sayısı, yani emeğin mutlak kitlesi, öyleyse sermaye tarafından emilen artı-emeğin (artı emek zamanı-artı değer) mutlak kitlesi, “ve dolayısıyla ürettiği kârın mutlak kitlesi”nin artmasına rağmen, kâr oranındaki düşme eğilimi devam edebilir.

Ne var ki, bu yasanın işlerliği, yani kâr oranındaki düşüş eğilimi bir eğilimi ifade eder. Marx’ı, bu yasaya işaret ettiği için sözüm ona yanlışlayanların açmazlarından biri de bu eğilimi “her an’a şamil” mutlaklaştırmalarıdır. Oysa Marx, yasanın yalnızca bir eğilimi ifade ettiğini ve belirli gelişmelere bağlı olarak uzun vadede etkili olduğunu analizine ekleme ihtiyacı duymuş; “zıt yönde etkiler” (üçüncü cilt on dördüncü bölüm) başlığı altında yasanın bu belirli engellerinin yavaşlatıcı rolünü irdelemiştir.

Buna göre, kâr oranın düşme eğilimi yasası, zıt yönde etkide bulunan gelişmelerin baskısı altındadır, ve buna bağlı olarak ancak bir süreç içinde etkili olur. Bunlar, Marx tarafından, emek gücünün sömürü yoğunluğu, ücretlerin emek-gücünün kendi değerinin altına düşmesi, makine türünden değişmeyen sermaye bileşenlerinin ucuzlaması, nispî aşırı-nüfus ve dış ticaretin sağladığı olanaklar olarak belirtilmiştir. Buradan hareketle Marx, yasanın “yalnızca bir eğilim olarak” işlediğini belirterek, “ancak, bazı koşullar altında ve uzun süren dönemlerden sonra etkileri göze çarpar hale gelmektedir” diye yazar.²⁵

Kâr oranının düşme eğilimi, toplam emek kitlesinde mutlak bir büyümeyi, dolayısıyla artı değer kitlesinde mutlak bir büyümeyi dışlamaz. Genel kâr oranındaki düşme diğer yandan, kârın mutlak kitlesindeki büyümeyle karşıtlık oluşturmaz. Kapitalist üretim koşullarında geçici dalgalanmalar bir yana bırakılırsa, bu durum genellik gösterir.

Kapitalist ‘girişimci’nin emek üretkenliğinde artış sağlayan ileri teknoloji uygulanması ve üretim ve işin daha verimli yeni örgütlenmesiyle hedeflediği, canlı emek sömürüsünü artırmaktır. Kapitalistler ya canlı emek kitlesini düşürecek ve birim zamandaki üretkenliği artıracak yeni tekniklerin uygulanmasına girişecek ya da emekyoğun işlere yönelerek canlı emek kitlesini artıracaklardır. Sermaye eğer piyasada kalacaksa, başka seçeneği yoktur. Daha büyük yatırım gereksinimi, rekabetin yol açtığı pazardan silinme riski ve iflaslar bu sürecin sonuçları arasındadır.

Ne var ki, emek üretkenliğindeki artış, değişen sermayenin, yani işgücünün yeniden üretimi için gerekli emek zamanın azaltılması; buna karşı değişmeyen sermaye miktarının büyütülmesi için olanakları genişletir ve bunu sağlarken, bağlı olarak daha az işçinin çalıştırılması sonucunda işçilerin bir bölümünün “fazlalık” haline gelmesine; nispi artı nüfus olarak açığa çıkmasına da yol açar.

Bu demek oluyor ki, özellikle ileri düzeyde gelişmiş kapitalist ülkelerde ve bazı sanayi kollarında emek verimliliğini yükselten ileri teknoloji destekli yatırımlarla birlikte, daha az sayıdaki işçiyle daha fazla üretim ve artı değer üretiminin gerçekleştirilmesi olanağı, Marx’ın 1850’lerde işaret ettiği üzere kapitalizmin bir olanağıdır ama, bu yola giren kapitalizm, onu iflah etmeyen krizlerle ve toplumsal-siyasal koşullarının olgunlaşması durumunda da devrimlerle alt üst olmaktan kurtulamaz.

Ancak, sürecin ilerlemesi düz çizgisel değildir. “Bir yandan emek süresinin minimuma indirgenmesi için bastıran, öte yandan emek süresini zenginliğin tek ölçüsü ve kaynağı olarak vazeden sermaye, süregiden çelişkinin ta kendisidir. Sermaye zorunlu emeğe harcanan süreyi azaltır, ama sadece fazlalık emeğe harcanan süreyi artırabilmek üzere azaltır; dolayısıyla fazlalık emeği, giderek artan bir ölçüde, zorunlu emeğin koşulu -ölüm kalım meselesi-haline getirir.” (Grundrisse)

Kâr oranı, emek üretkenliğinin düşmesi ile değil daha çok yükselmesiyle bağlı olarak düşmektedir. “Artı değer oranındaki yükselme de, kâr oranındaki düşme de emeğin büyüyen üretkenliğinin kapitalizm altında ifadesini bulan özgül biçimlerden başka bir şey değildir.”²⁶

Kâr oranı düşme eğilimine girmesine rağmen, “sermayenin harekete geçirdiği emeğin mutlak kitlesi ve bu nedenle emmiş olduğu artı-emeğin mutlak kitlesi ve dolayısıyla ürettiği kârın mutlak kitlesi sonuçta artabilir.” Marx, bu durumun yalnızca “olabilir”lik olarak görülmeyip “kapitalist üretim esasına göre, geçici dalgalanmalar dışında, böyle olmak zorunda” olduğunu belirtir.

Değişmeyen sermayenin büyümesi-artırılması şeklindeki “üretim hedefi” ya da diyelim “ilkesi” bütün kapitalistleri bağlar. Rekabet, üretilen malın pazarda satılması olmaksızın sermayesini artıramayacak ve genişleyen yeniden üretim sürecini başlatamayacak olan kapitalistleri, onlar yenilgiyi kabullenerek pazardan silinmeyi göze almayacaklarsa eğer, yeni üretim teknikleri geliştirmeye; makinenin yetkinleşmesi için ek harcamalar yapmaya mecbur bırakır. Ancak bu “önlemler” kapitalist açmazı ortadan kaldırmaz.

Rekabet daha da keskinleşir. Daha ileri teknikle üretenler pazarda daha avantajlı bir duruma gelmelerine, toplumsal artıdeğerin dağılımında ilk anda avantaj sağlamalarına rağmen, teknoloji kullanımının yaygınlaşması, bu avantajı sürdürülemez hale getirir. Yeniden öne çıkmak ve pazarda daha büyük pay sahibi olmak için ya yeni teknik uygulamalar ve araçlar geliştirilecek ya da rakiplerin gerisine düşürülerek sermaye ve servet kaybına boyun eğilecektir.

İleri teknoloji kullanımı diğer yandan, belirli koşullarda onu kullananı da vurma potansiyeli gösteren bir “silah”tır. İleri teknoloji kullanan kapitalist(ler), ürünlerini toplumsal gerekli emek zamanının altında üreterek elde ettikleri avantajı kaybetmemek için bunu sürdürmek zorunluluğuyla yüz yüze gelirlerken, diğerleri de ileri teknoloji kullanımına yönelerek rekabette geri kalmamaya çalışırlar.

İleri teknolojiyle üretilen belli bir meta ile kıyaslandığında geri ya da görece geri teknolojiyle üretilen aynı ürünün değeri, o daha fazla emek değer içerdiği için pazarda daha yüksek olarak gerçekleşmelidir; ancak bu böyle olmaz; tersine piyasadan silinmek istemiyorsa eğer, daha geri tekniklerle üretilen ve aynı nedenle daha fazlaya mal olan ürün, yüksek teknolojili üretimin ucuz ürünleri karşısında, onun ortalama toplumsal değerin altında gerçekleşen fiyatından satılmak gibi bir açmazla yüz yüze kalır.

Ürününü, yüksek teknolojili üretim yapan kapitalistin fiyatından satması durumunda dahi, kendisi daha pahalıya malettiği için, elde edeceği artıdeğerin bir bölümünü ileri teknoloji ile üretim yapanlara kaptırır. Sonuç bazılarının iflasıdır. “Ölmemek” için, evet “büyümek” şarttır; değişmeyen sermaye büyümeli, bunun koşulu olarak emek sömürüsü artmalıdır.

Kapitalist kriz olgusuna karşı ve krizsizlik iddiası için kullanılan argümanlardan biri de tekellerin hakimiyeti koşullarında bankaların ve banka sermayesinin kazandığı muazzam etki alanıyla birlikte büyüyen ve genişleyen finansal olanaklar üzerinedir. Bu argüman etrafında sürdürülen söylem, sermayenin her tür ve biçiminin emek gücü sömürüsüyle ilişkisini gözden kaçırır.

Oysa, sermayenin genişleyen yeniden üretiminin tüm “sırrı” artıdeğer üretimindedir ve artı değerin üretildiği yer üretim sektörüdür. Üretilen toplam toplumsal artıdeğer kâr, faiz ve rant şeklinde bölüşülerek kapitalist ekonominin tümünü finanse etmekte ve beslemektedir. Bankalar ve sigorta şirketleri dahil üretim dışı tüm sektörlerin ‘çekip çevirdikleri’ sermayenin kaynağı, toplumsal üretken emeğin sömürülmesinden sağlanan toplam toplumsal artıdeğerdir.

Banka sermayesiyle sanayi sermayesinin içiçe geçtiği tekeller döneminde bu para sermayenin devasa büyüklüğe ulaştığı ve spekülatif işlemler üzerinden büyük rant geliri sağlayabildiği doğrudur. Sayısal olarak her zaman belirlenebilir birkaç büyük bankanın ve uluslararası işlem hacmi büyük sigorta şirketlerinin ellerinde çok büyük miktarda para sermaye biriktiği de doğrudur. Bunlar belirli miktarda sermaye üstünden küçük sermayelerin kullanımını gerçekleştirerek devasa büyüklükte parayı çekip-çevirerek yüksek tutarda faiz geliri sağlayabilmektedirler.

Ne ki bu gelir gerçekte sanayici kapitaliste verilen kredi, borç karşılığı ve yine küçük üretici, küçük işletmeci, işçi ve diğer emekçi kesimler krediler (örnek konut kredisi) aracılığıyla borçlandırılarak edinilen bir gelir olup kaynağı yaratılmış olan toplam artı değerdir.

Buradan şu çıkar: ‘finansal sermayenin büyümesi’ ve banka sermayesiyle sanayi sermayesinin birleşmesi demek olan mali sermayenin hakimiyetinin güç kazanmış olması, bu sektörde patlak veren bir krizin bazı diğer etkenlerle birleşerek tüm ekonomiyi krize sokması; onun devasa büyüklüğüne rağmen mümkün olabilmektedir. Bu hatta, krizlerin etkisini artıran bir işlev de görebilir.

Bazı dönemlerde uygulanan ekonomi politikalara da bağlı olarak, üretim sektörünün kârlılığının finans kârının gerisinde kalması;²⁷ ve finansal faaliyetlerde artış ve yoğunlaşma görülmesine karşın, bu durumun mutlak şekilde ve hep böyle devamı, artı değer sömürüsünün gerçekleştiği asıl alanın üretim alanı olması nedenli olarak mümkün olmaz.

Kapitalist iktisadi sistemin kağıt oyunları, bono-hisse senedi-tahvil alım satımıyla yürüyebileceği yönündeki saplantılı görüşlerin açmazı, bütün bu işlemlerin toplumsal artı değerin elde edilmesi üzerinden bir bölüşmeye ilişkin olduklarının görülmemesi ya da görülmek istenmemesidir.

Gerçekte olan ise şudur: hemen tüm büyük uluslararası tekel grupları ya sanayi ve bankacılığı bir arada yürütmekte ya da bankalar topladıkları ve küçük bir yüzde payı üstünden çekip-çevirdikleri muazzam para sermayeyi sanayicilere borç, kredi vb. karşılığı vererek üretime yönelik kullanılmasında rol oynamaktadırlar. Böylece, “spekülatif sermaye” diye tanımlanan sermayenin –onu ellerinde tutanların lüks yaşamları için kullandıkları faiz ve rantın da kaynağını yinelemek üzere– eninde sonunda sanayi yatırımlarıyla ilişkili olması kaçınılmaz olmaktadır.²⁸

Buraya kadar söylenenlerden şöyle bir sonuç çıkarılabilir: daha fazla kâr için daha ileri teknoloji kullanımı ve emek üretkenliğinin artırılması ile kâr oranının düşme eğilimi arasındaki tersine ilişki, kapitalist üretimin bir ‘kısır döngü’süne işaret ediyor.

Bu ‘tersine’ ilişkinin bir sonucu olarak emek sömürüsünü artırmanın araçları “daha yüksek bir üretim tarzının maddi gerekleri”nin yaratılmasının araçlarına dönüşürler. Bilimsel-teknik ilerleme, sermaye için yarattığı olanaklara rağmen, sermaye birikiminin asıl temelini giderek artan şekilde tehdit ederek onun yükü haline gelir. Aynı nedenle, bir çok teknolojik bilgi ve yeni buluş tekelci patent hakkı örtüsü altında yıllarca elde tutulduğu halde, üretimde uygulanması ancak rekabete bağlı olarak gerçekleşir.

Marks’ın deyişiyle bu, sermayenin “hareket halindeki çelişki” oluş haliyle ilişkilidir. O, “Çünkü bir yandan, emek zamanını en aza indirmek için bastırırken, öte yandan emek zamanını zenginliğin tek ölçüsü ve kaynağı olarak vazeder.” Artı emek zamanını büyütmek üzere gerekli emek zamanını küçülterek “giderek büyüyen ölçekte, gerekli emeğin bir koşulu (bir ölüm-kalım meselesi) haline getirir.” (Grundrisse)

Kapitalizm bu yapısal/bünyesel çelişkileri nedeniyle krizlere saplanmaktan kurtulamaz. Esas ve temel özelliğinin kâr amaçlı üretim olması, onu daha çok kâr için canlı emek gücünün daha yoğun ve daha fazla sömürülmesini sağlayacak yöntemlere ve daha fazla üretime zorunlu kılarken, bunun sonucu aşırı üretim ve yığınların yoksulluğu olmakta; –ücretlerin (değişen sermaye) düşmesinin sonuçlarından biri de budur– bu da krizlere yol açmaktadır.

Bilimsel teknik gelişme kapitalistlere, belirli bir planlama, rezerv ve talep tespiti yapma olanağı sağlasa dahi, kâr için durmaksızın üretim zorunluluğu ve rekabet nedeniyle kapitalist pazar ilişkilerinin merkezi planlanmasının olanaksızlığı üretim anarşişini; aşırı üretimi ve buna dayalı krizleri önleyememektedir.

Kapitalizm, onu krizsiz, çöküşsüz, sınırsız bir sistem olarak görmek ve göstermek isteyenlerin aksine, “ancak, üretimin maddi gereksinmelerinin gelişmesinde, belirli bir sınırlı döneme tekabül eden tarihsel bir üretim tarzı” olarak varlık gösterir. Sermaye, Marx’ın deyişiyle “toplumun üretici güçlerinin gelişiminde zorunlu bir ilişki”dir. Ne var ki, o, bu özelliğini, gelişmesinin belli bir aşamasında üretici güçlerin özgürce gelişmesinin önünde engel haline gelmesiyle kaybetmeye de mahkumdur.

Bu demektir ki, sermaye birikimi için zorunlu koşullar, onun tarih sahnesinden silinmesi için gerekli maddi koşul ve güçlerin oluşumunun faili olma işlevini de görürler. “Toplumsal emeğin üretici güçlerindeki gelişme, sermayenin tarihsel işlevi ve varoluş nedenidir. İşte bu şekildedir ki, o, farkında olmadan, daha yüksek bir üretim tarzının maddi gereksinmelerini yaratır.”²⁹

Bookchin, kapitalist kirizlerin sistemi mutlak çöküşe götüreceği ve krizlerin aşılamaz oldukları şeklindeki bir yorumun Marksist kriz analiziyle herhangi ortak bir yanının bulunmadığını biliyor olmalıdır. Yakın tarihin de tanıklık ettiği üzere kapitalist krizler, onların ağır yüklerinin aktarıldığı işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin yetersiz kaldığı koşullarda ve devletlerin geliştirdikleri çeşitli önlemler (batıkları kurtarmaya yönelik kaynak aktarmalar, yükün emekçilere aktarılmasını sağlayan ek fiyat artırmalar ya da meta fiyatlarının bir süreliğine düşürülmesi vb. gibi) aracıyla ve üretici güçlerin bir bölümünün tahribi pahasına aşılabilmektedir.

1945-60 döneminin savaş sonrası koşullarında yıkılan ve çok büyük oranda tahrip edilen ülkelerin “yeniden inşaası”yla sağlanan büyümenin yanısıra, Sovyetler Birliği’nin, sosyalizmin tasfiyesi sonucu kapitalist dünya pazarına yeniden dahil olmasıyla birlikte genişleyen pazar olanağının bir süreliğine de olsa kapitalistlerin “önünü açtığı” da doğrudur. Ancak buradan hareketle, Bookchin’i ve onun “krizsiz kapitalizm” tezini doğrulayacak sonuçlar çıkarmak mümkün değildir.

Eşitsiz gelişme ve bağımlılık ilişkilerine bağlı olarak krizler kimi zaman herhangi ülke ya da bölge ile sınırlı kalırlarken (1994 Meksika, 1997 Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, 1994-1998-2001 Türkiye krizleri, 2001-2002 Arjantin’deki kriz bu örnekler arasındadır) bazen de uluslararası ölçekte etkili olabilen daha kapsamlı ve büyük kriz halinde ortaya çıkabilmektedirler.

2007-2008’deki “global büyük kriz” ikincisine somut örnekler arasındadır. Kapitalist aşırı üretim ve yığınların yoksullukları arasındaki çelişkinin başlıca unsurlarını oluşturduğu ve üretimin emek verimliliğini artırarak yükseltilmesiyle bağlı olarak kâr oranlarında düşme eğilimi yasasının işlemesiyle birlikte yeni krizler gündeme gelmekte; kapitalist kriz, sistemin kronik hastalığı olarak tehdit edici varlığını sürdürmektedir.

Kriz dönemleri, ağırlaşan yükün işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin sırtına yıkılması sonucunda, tekelci sermaye için yeni olanakların ele geçirilmesinin dayanağı olarak da kullanılmasına; krizden çıkışta ve yeniden büyüme atağına geçildiğinde, belirli sanayi dalları başta olmak üzere genel olarak bir yeni “yükseliş” dönemine girilmesine rağmen, kapitalizmin krize saplanma döngüsü devam eder.

Bookchin, “ekolojik kriz”in işaretlerini, kapitalizmin iktisadi-bünyesel-yapısal sorunlarından ve üretim tarzından kaynaklanan çelişkilerinden kopararak, ve fakat öte yandan da ekolojik krizin temelinde yatan şeyi, insanın insan üzerindeki sömürüsünün doğaya ‘teşmil edilişi’ olarak niteleyerek, eklektik bir bakış açısı sergiliyor.

Bir yandan, kapitalist üretimin kaçınılmaz hale getirdiği aşırı üretim krizlerini yok-ve artık olanaksız sayarken, diğer yandan onu “ekolojik kriz” kaynağı ve nedeni olarak gösteriyor. Kapitalizmin temel sorunlarının bu ele alınış tarzı, çelişkilerin çözümünü artıdeğer üretimi temelinde ortaya çıkan problemlerin tümüyle ortadan kaldırılmasında değil ama, bu üretimin yan sonuçları olarak ortaya çıkan kirlilik, yıkım ve tahribatın önlenmesi gibi nispeten daha kolay çözülebilir unsurlarında arar. Sömürü ve sömürülen sınıf olarak proletarya ise bu bahiste, artık küçük burjuva bir tabakadan ibarettir ve “zaten” orta kesimlerden insanlarla birlikte kadın sorunu, etnik-ulusal eşitsizlikler, “çevre”nin korunması vb. gibi sorunların çözümü için mücadele sürecinde onlarla karışık hale gelip tanınmaz olmaktadır!

Makalemizin ikinci bölümünde bu durumu; bu gelişmenin sosyal sınıf dayanaklarının reddine dair Bookchinist teorinin irdelenmesi üzerinden ele almaya çalışacağız.

Dipnotlar

1. Dipnot yayınları, İbrahim Yıldız-Soner Torlak çevirisi.

2. Bu konudaki tutumunu açıklarken, Michael Caplan’a mektubunda şöyle yazıyordu Boockhin: “Bu benim açımdan başa çıkmanın acılı olduğu bir sorundu, çünkü ben proletarya sosyalizmine çay fincanı içerisinde kopan akademik bir fırtınanın sonucunda inanmamıştım. Özellikle de 1930’larda Komünist gençlik hareketinin bir üyesi olarak, Marksizm ve Bolşevizm’i öğrenmemin sonucunda, devrimci emek hareketi olduğunu düşündüğüm hareketin fazlasıyla tutkulu bir taraftarıydım. 1933 gibi erken bir tarihte Genç Komünistler Birliği saflarının[rank-and-file] lideri olmuştum ve onun aşırı-sol programına (1928’de Komünist Enternasyonal tarafından ilan edilen -veya ‘Üçüncü Dönem’ çizgisi olarak bilinen- gözü kara isyancılığa) militanca bağlıydım.”

3. Bilgesu Sumer çevirisi ile İbrahim Yıldız çevirisi önemli farklılıklar gösteriyor. Bu alıntılama her iki çeviriden yararlanılarak yapıldı.

4. A.g.e. sf. 28

5. Komünalist Proje, sf. 28-29

6. Tarih ve toplum karşısında sorumluluk duyan insan bireyleri ve hatta grup ve çevrelerinin, ya da hatta ilerici-demokrat-sosyalist partide birleşmiş şekilde “insanlığın gerçek anlamda akılcı bir dünyaya doğru ilerlediği bir patikadan geç”mesini tercih etmekle kalmayan, bunun için dövüşmeye karar vermiş olanlar hemen her tarihsel dönemde var olmuşlardır.

7. Michael Caplan’a mektup, çeviri ‘Anarşist Bakış’ dergisi

8. Bookchin’in bu konu üzerine görüşlerini makalemizin ikinci bölümünde irdeleyeceğiz.

9. Murray Bookchin’in söz konusu mektupta özetlediği gelişmelerin herhangi devrimci bireyin duygu ve düşüncelerinde kırılganlığa yol açması veya beklentileriyle olayların gelişimi arasındaki çelişki nedenli olarak hayal kırıklığına neden olması mümkündür ve bu sosyopisikolojik durum “insanlık halleri”yle bağlı görülüp bir yana bırakılabilir. Ne var ki, burada sorun bireysel hayal kırıklıkları değil toplumsal hareket(ler)in ve gelişmelerin tek yanlı teorize edilmesidir.

10. Ekolojik Kriz ve Toplumu Yeniden Yaratma Zorunluluğu, sf. 69

11. Solun Geleceği makalesi, a.g. derleme içinde sf. 210

12. Ekolojik Kriz ve Toplumu Yeniden Yaratma Zorunluluğu, sf. 71

13. Komünalist Proje, sf. 30-32

14. Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, sf. 50-51

15. Hayat hikayesinde, küçük yaşlardan başlayarak ciddi bir Marksizm eğitimi “aldığını” anlatırken, gelişmelerin seyri içinde ve özellikle 1950’lerden itibaren yaşananlarla birlikte Marksizm-Leninizm’e “inancının kalmamış” ya da “analitik sonuçlar”la destekli olarak sarsılmış, ve “ümitsizliğe kapılmış” olduğunu anlatan Boockhin, bu ‘acılı sarsıntılar’la birlikte anarşizm ve anarko sendikalizmden “Komünalist-Konfederalist Ekolojik Toplum” diye tarif ettiği, ve burjuva devleti koşullarında, kapitalizmi sözüm ona adım adım aşarak oluşturulacak bir “yeni toplum projesi”ni kurgulamaya dek geniş bir alanda uğraşı vermiştir.

16. Komünalist Proje, sf. 35-42

17. Bizce bu gereklidir; çünkü, hayli uzun bir süredir, ‘devrimci-sosyalist-sol cenah’ta dahi, klasiklerden “alıntılama”nın “fazlalık” ya da “bilinenin tekrarı” gerekçesiyle azımsandığı bir anlayış egemen olmuştur. Oysa elli-altmış yıldır marksizm-leninizme karşı kılıç sallayan her türden eleştirmen ve çarpıtıcının görünmez kılmaya çalıştığı tam da bu teorinin özü-yaşayan canlı ruhudur. Bu tutuma karşı olarak, biz burada, Bookchin’in çarpıtmalarını da daha ayrıntılı göstermek üzere, -ve yeri geldikçe-, tartışma konularıyla ilişkin Marksist klasiklere baş vuracağız.

18. “Toplumsal devrim” sorunu, Bookchin’den Althusser ve Foucault’ya dek çok sayıdaki Marksizm eleştirmeni teorisyenin sınıf ve iktidar-devlet sorunu etrafında giriştikleri çarpıtmaların ve oportünist teorilerinin hareket noktalarından biri olmuştur.

Hemen hepsi, proletaryanın Marx’ın tanımını yaptığı ya da olduğunu-olacağını söylediği türden proletarya “olmaktan çıktığını” ileri süerler. Buradan hareketle, “proleter devrimi beklentisinin dayanaksızlığı” kanıtlanmaya çalışırlar. Bookchin’de olduğu üzere, işçi sınıfının burjuva kültürün etkisindeki sınıfsal ve “ahlaki” deformasyonu ile birlikte mülkiyet sahipliğine de işaretle “küçük burjuvalaştığı” ileri sürer; bugünün kapitalizmi üzerine sözüm ona somut durum manzaralarına işaret edilerek 19.yüzyılda olmadığımız ve Marksist-Leninist kuramın 21.yüzyılın toplum ve sorunlarının çözümüne “klavuzluk edemeyeceği”, kibirli bir böbürlenmeyle ilan edilir.

Bu kibirli, ve sözüm ona aşkın teorilerin ortak özelliği, toplumsal gelişmenin tarihsel seyri, sınıf ilişkileri ve savaşları, sosyal ve politik devrim, burjuva devletinin sınıf karakteri vb. gibi sorunlara ilişkin bulanık ve belirsiz bir söylem kalabalığı oluşturmuş olmalarıdır. Buna rağmen biz burada, konuyu bu oldukça geniş kapsamı içinde değil nispeten daha dar sınırlar içinde ve Bookchin’in ileri sürdüğü teorik ve politik-sosyal görüşleri çerçevesinde kalarak tartışmak durumundayız.

19. “Krizsiz” kapitalizmin “ekolojik krizi” Bookchinist teorinin eklektik “incelikleri”nden sadece biridir!

20. D. Danek, M. Bookchin ile Söyleşi (kaynak: Anarşist Bakış Dergisi)

21. M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com.

22. “Ekolojik Toplum” kuramcısının görüş ve iddialarının görülmesi için bu uzunlukta ve çok sayıda alıntıya gerek var mıdır sorusu haklı olabilir. Onun her bir temel sorunu tartışırken, dönüp aynı argümanları yinelemekten kaçınmadığının farkındayız. Ne ki, gerek savunusunun gerekse suçlamalarının içeriği ve kapsamının tüm netliğiyle görülmesi için bu yöntem gerekliydi. Gerekliydi, çünkü, onun Marksizm ve devrimci proleter sınıfın toplumsal kurtuluş mücadelesinden umut kesmesinin temellendirdiği “yeni kuramı” ve onun pratiğe geçirilmesinin “projeleri”ne yön veren mantığının ana çizgilerini bütünlüğü içinde almak, kuramının açmazlarının daha iyi görülmesine de hizmet ediyor.

23. Kapitalist üretim sisteminin krizlerle malul olması olgusu, Marksistler bir yana, Ricardo’dan Paul Baran ve Swezy’e, John Maynard Keynes’ten Dünya Bankası uzmanlarına dek çok sayıdaki burjuva, burjuva liberal iktisatcı ve teorisyen tarafından da kabul edilir. John Maynard Keynes’in ünlü devlet müdahaleciliği savunusunun gündeme gelmesinin nedeni kapitalizmin kriz koşullarıydı.

24. Kapital III. Cilt, Sol Yayınları, Allattin Bilgi çevirisi, sf. 219

25. Kapital III. Cilt, sf. 212

26. Age, sf. 213

27. Kârlılığın 1948-80 arası dönemde % 30.8 oranında düştüğü; neo-liberal politikaların uygulandığı 1980-89 döneminde % 8.3 arttığı E. A. Tonak ve Shaikh tarafından hesaplanmıştır. Mohun ise, 1965-82 dönemi için kâr haddinde % 7.81’lik bir düşüşün, 1982-99 döneminde ise % 8.01’lik bir artışın olduğunu belirtmiştir.

28. 2000’li yıllarda özellikle emlak sektöründeki aşırı üretimin sonucu-“balonlaşmanın patlaması”yla görülen ve tüm sektörlere yayılan krizin finansal büyümeye rağmen gerçekleşmesinin de gösterdiği üzere krizin kapitalizme içkin, kapitalizmin yapısal bir sorunu olduğu gerçeğini de değiştirmemektedir. 2008 krizi banka iflaslarıyla patlamış, ancak devletlerin müdahalesi ve yüzlerce milyar dolarlık kaynak aktarmalarıyla etkisi azaltılabilmişti.

29. Kapital III. Cilt, Sol Yayınları, Allattin Bilgi çevirisi, sf. 229

politik gidişata dair burjuva hesaplar

Ahmet Cengiz

Türkiye’de bir süreden beri, sermaye sınıfının çeşitli kesimleri arasında bariz bir egemenlik kavgası sürmektedir. Bu egemenlik kavgası, ne ‘burjuvazinin tekel ve tekel dışı kesimleri’, ne de ‘ulusal burjuvazi ile emperyalist burjuvazi’ arasında cereyan etmekte. Kavga, yerleşik işbirlikçi büyük sermaye ile yeni yetme işbirlikçi büyük sermaye arasındadır.

Sermaye sınıfının bu iki kesiminin tipolojisi, tarihsel şekillenişi ve sınıf/sınıfdışı kültürü üzerine çok şey söylenebilir. Fakat burada, şunu belirtmek yeterli olsa gerek: Bu iki kesim de, Türkiye’nin egemen zümrelerini, ta Osmanlı’nın İstanbul’u fethinden beri karakterize etmiş bir özellikle, yani hep kendisinden daha ileri ilişkilerde olmaktan kaynaklı bir sonradan şekillenmişlikle maluldür. Bu sonradanlık, ister İstanbul’un fethinde olduğu gibi, kendisinden ileri olanı ele geçirme, isterse Osmanlı’nın çöküşünde olduğu gibi, kendisinden ileri olan tarafından ele geçirilme kaynaklı olsun, oluşan açmaz değişmemekte: İçinde bulunduğu maddi ilişkilerin kendi doğal evrimini geçirmeksizin o ilişkilerin öznesi olmak. Bu konumlanma, doğal evrimi yaşamaksızın gerçekleştiğinden, yani doğal oluşum momentinden yoksun ya da sınırlı ve çarpık bir “oluşum” üzerinden gerçekleştiğinden, sonuçta olunanın da, olunması gerekenin bir kopyası, gibisi olmayı geçememektedir. Türkiye burjuvazisinin “zurnanın zırt dediği yerde” politik bakımdan bir burjuva gibi davranamaması, kendi burjuva ideolojisinin temel ilkelerini dahi zamanıyla açıktan savunamaması, sınıfının uluslararası bağlamdaki en korkak, en yalaka, en riyakar örneklerinden birisini teşkil etmesi; bütün bunlar, onun, politik ve kültürel bakımdan, ekonomik-sosyal yönden kapitalist olduğu kadar burjuva olamaması özelliğinden ayrı ele alınamaz.

Belirtilenler, bugün egemenlik kavgası veren sermaye kesimlerinin ayrıştıkları yönlerinin olmadığı anlamına gelmemekte elbette. Bunlar kuşkusuz söz konusudur. Ve bunlar, her ne kadar mensubu oldukları sınıfın o mahsus mahiyetine karşı ya da ondan ayrışan özellikler olmasa da, sözü edilen egemenlik kavgasının taktik dayanakları olarak ayrıca özel bir önem arz etmektedirler. Ve bu yönü nedeniyle göz ardı edilmemeleri gerekmekte.

I.

Türkiye’de sermaye sınıfının çeşitli kesimleri arasındaki egemenlik mücadelesi, gelinen yerde, bir tür rejim mücadelesine dönüşmüştür. Bu mücadeleyi veren sermaye gruplarının hiçbirisinin emekçi halk kitlelerinin çıkarlarını gözeten bir rejim değişikliğini öngörmediğini belirtmek bile gereksizdir. Mevzu esas itibarıyla şudur: Çözülmeye yüz tutmuş politik sistem ve genel olarak üstyapı, hangi sermaye grubunun çıkarları doğrultusunda şekillenecektir?

Hatırlatmak gerekir ki, işbirlikçi büyük burjuvazi açısından, ekonomisi “liberalleştirilmiş” bir Türkiye’nin darbe anayasası ve generallerin o zamana kadar temsil ettikleri ceberut devlet anlayışıyla uzun süre yönetilemeyeceği açıktı. Altyapıdaki yeni düzenlemelere mukabil olarak başta devlet bürokrasisinin erki olmak üzere üstyapıda da çeşitli reformlar gerekli görülmekteydi. “Küresel ekonomiler” çağında Türkiye’nin “modernizasyonu” gündemdeydi! Bu “dönüşüm süreci”nde ülkenin kangrenleşen politik sorunları da kısmi tavizlerle çözülebilir, Türkiye ekonomisi potansiyeline uygun bir uçuşa geçebilirdi. Koşullar bu adımlar için son derece uygun görünüyordu; nitekim işçi emekçi hareketinin uluslararası ve ulusal planda beli kırılmıştı, Kürt ulusal hareketiyle de yeni bir diyalog süreci başlatılabilirdi. Yani “dönüşüm süreci”nin, öngörülenden başka bir mecraya kaymasına neden olabilecek faktörler oldukça sınırlanmıştı.

İşbirlikçi büyük sermaye, bu saiklerle ve bunların ABD’nin ve AB’nin dönemsel çıkarlarıyla örtüşmesiyle de, “reformcu” AKP’ye destek vermiştir. Pek kısa sayılmayacak bir süre için bu hesap tutmuş olsa da (AKP’nin bir dönem estirdiği ve geniş bir kesimi etkileyen “demokratikleşme” rüzgarları anımsansın!), sonuçta büyük burjuvazinin kullanmak istediği AKP kaldıracı sorunlar çıkarmaya başlamıştır. Günlük basında bu sorunlar genellikle AKP’nin lideri Tayyip Erdoğan’ın “kişisel ihtirasları” ve karakter özellikleriyle açıklansa da, işin gerçeği kuşkusuz bu kadar basit değildir (bir zamanlar Kremloglar vardı, şimdi de Erdoğanloglardan geçilmiyor!).

Kısaca açıklamak gerekirse: Türkiye’de ihracata dayalı “liberal bir ekonomiyi” inşa etme süreci 24 Ocak Kararları ve 1980 darbesiyle başlasa da, asıl ivmesini; 90’lı yılların ortasında, yani SB’nin çöküşünün sembolize ettiği 89/91 dönemeciyle birlikte yayılan “küreselleşme furyasıyla” almıştır. Zafer kazanmış uluslararası mali sermaye, ana merkezlerinde sermaye ile işçi aristokrasisi arasındaki “sosyal barışı” dahi masaya yatırırken, geri ve gelişmekte olan ülkelerdeki işbirlikçi burjuvaziyle işbirliğinin koşullarını da yeniden düzenlemiştir. Bu süreç, ilgili ülke ekonomilerinin baştan aşağıya yeniden düzenlenmesi süreci olarak da bilinmektedir. Sermaye akışlarının önündeki engellerin kalkması, gümrük duvarların büyük oranda yıkılması, emek gücünün ucuzlatılması, iş yasalarındaki değişikliklerle sömürü olanaklarının genişletilmesi, ulaşım ve iletişimdeki gelişmelerin en ücra bölgelere dahi ulaşımı ve yatırımı olanaklı kılması vb. gelişmeler neticesinde, uluslararası sermaye Türkiye’de de girmedik işkolu ve alan bırakmamıştır.

Öte yandan, bu gelişmelerin de etkisiyle (ve tabii tarımın da belirtilen süreçte darbe yemesi oranında), Anadolu’nun belli başlı yerlerinde hızlı bir kentleşme süreci tetiklenmiştir. Örneğin Kayseri, Konya, Gaziantep nüfus bakımdan hızla büyümüş, yakın ve uzak kırsaldan bu kentlere yeni ve ucuz emek gücü akışı olmuştur. Böylelikle Anadolu’da sanayide çalışan işçilerin sayısında hızlı bir artış yaşanırken, aynı zamanda sözünü etmeye değer yeni bir orta sınıf olgusu peydahlanmış; sanayi, ticaret ve hizmet eksenli orta sınıf artık salt İstanbul, İzmir ya da Bursa’nın değil, Anadolu’nun da bir gerçeği haline gelmiştir.

Anadolu, adeta yeni bir kapitalistleşme süreci yaşamıştır. Türkiye sınırları içinde ama, sanki kapitalizmin Türkiye’deki ikinci bir gelişimini ifade etmiş; bu koşullarda; ülkenin mevcut işbirlikçi büyük sermayesinin yanı sıra ve uluslararası sermayenin yatırımları/siparişleri sayesinde, ondan da önemli oranda bağımsız, adeta paralel yeni bir sermaye grubu gelişmiştir. Bu sermaye grubu yerelde kök salmış ve otantik olmasına karşın, gerçek anlamda ama emperyalist “küreselleşme furyası”nın bir çocuğu olarak dünyaya gözlerini açmıştır. Ve objektif ekonomik konumuyla, kendi bilinci arasında giderek büyüyecek bir tezatla, yani kendini “işadamı” olarak gören, ama ülkedeki “burjuvazi”ye dahil olmamayı meziyet sayan bir kültürle yola çıkmıştır. Politik etki gücü artıkça palazlanmış, palazlandıkça da politik ağırlığını daha ileriden hissettirme eğilimi göstermiştir.

Bizdeki burjuvazi, devlete yamanma, onun olanaklarından alabildiğine faydalanma, onu halk hareketlerine karşı baskı ve zor aygıtı olarak kullanma vb. konularda hep yaman olmuştur. Ancak bunların hepsini; “devletimiz”in otoritesini sarsmayarak, yani başta silahlı kuvvetler olmak üzere devlet aygıtının, bürokrasisinin ve “devlet kudreti”nin bağımsızlığına biat etmede kusur etmeksizin yapmayı yeğlemiştir. Başka bir ifadeyle, ‘milletin, devletin hizmetinde olduğu’ ilkesine açıktan karşı çıkmaksızın işini görmeye çalışmıştır. Bu ise, politik tutum bakımından Türkiye burjuvazisinin burjuva demokrasisinin abc’sini bile savunamama halinin bir göstergesi idi. Devleti ele geçirme sürecindeki AKP (yani yeni yetme sermaye grubu) ise, ‘devleti milletin hizmetine sokma’ iddiasını politik bir sermayeye dönüştürerek işini görmeye çalışmıştır. Bu bakımdan, toplumsal dayanaklarını genişleterek ilerlemede, yani toplumun geniş bir kesimini yedekleyerek kendi özel çıkarlarını elde etmede başarı kaydetmiştir. Büyük burjuvazi, karşılıksız kalmadığını gördüğü andan itibaren, bu söyleme destek vermiştir. Ekonomik “reformların”, bu türden politik “reformlarla” tahkim edilmesini savunmuş ve başlangıçta şu ya da bu sermaye kesiminin faydalanabileceğini özel olarak dert etmeksizin, bu sürecin önünde sonunda kendisinin çıkarlarına hizmet ettiğini düşünmüştür.

Nitekim işbirlikçi büyük burjuvazi açısından; devletin, anayasanın, yargının vb. “küresel ekonomiye eklemlenmiş” ülke ekonomisinin gerçekliğine ve bu gerçekliğin gereksinimlerine uygun bir tarzda “modernleştirilmesi” özel bir öncelik arz etmekteydi. Gelgelelim, sermaye sınıfı, statükodan yana güçler karşısında ortak hareket ederken, bu “dönüşüm süreci”nin hangi sermaye grubunun ihtiyaçları doğrultusunda yapılacağı konusunda birbirine düşmeye başladı. Ekonomik rekabet, politik mücadele boyutlarını aldı ve rekabetin bu iki biçimi özellikle de yeni yetme sermaye grubunca kültürel bir mücadele kisvesiyle toplumsal alana taşındı, oradan bulduğu desteği “İstanbul sermayesi” karşısındaki ekonomik dezavantajlarını telafi etmek ve politik bakımdan elini güçlendirmek üzere kullanmaya başladı.

İşte sermaye grupları arasındaki bu rekabet ve mücadele, Türkiye gerçekliği zemininde, ister istemez, devleti ele geçirme, “devlet kudreti”ne sahip olma mücadelesine dönüşmüştür. Bu nedenle “başkanlık sistemi” kavgası, bir kişinin sultan olma arzusuyla açıklanamaz. Başkanlık sistemi; yeni yetme, yeni palazlanıp büyük sermaye haline gelmiş sermaye grubunun, hem devlet erkini tüm olanaklarıyla kullanabileceğini ve hem de işlerini en verimli, hızlı ve enerjik kotarabileceğini düşündüğü bir sistemdir. Bu sistem ona son derece pratik ve pragmatik gelmektedir!

Yeni yetme sermaye grubu; kendi egemenlik mücadelesinde, burjuva demokratik bir devrime önderlik etmemiş, aksine devlet yetiştirmesi olmuş Türkiye burjuvazisinin, oluşumunun bu özgünlüğünden ileri gelen çarpıklık ve yetersizliklerini alabildiğince kullanmıştır. Ona rağmen; “devlet sınıfı”na karşı “milleti”, elitlere karşı fukarayı temsil etme iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle, burjuva sınıfının genel oluşum hikayesine daha uygun düşen bir örnek sunmuştur. Ama diğer ve gerçek yönüyle, aslının bir karikatürü olmaktan ileriye gidememiştir! Gidemezdi de, çünkü tarihteki burjuvazi feodal mutlakiyet karşısında gerçekten de eşitlik, adalet ve siyasal özgürlük ve haklara gereksinim duyarken, yeni yetme sermaye için, bunlar, halkı yedekleyebileceği siyasi demagojilerden öteye bir anlam taşımıyordu. Büyük burjuvazinin üstyapıyı modernleştirme girişimi, “bireyin devlet karşısında kanunlarca korunması” türünden talepler ya da “kuvvetler ayrılığı ilkesi”, yeni yetme sermaye için pek dolambaçlı, dahası zaman kaybıydı! Bunun yerine bizzat devletin kendisini ele geçirmek daha pratik bir seçenekti! Aslının karikatürü olma hali tam da bu noktada kendisini göstermekteydi: Türkiye gibi kapitalist ilişkilerin oldukça geliştiği bir toplumda, bir nevi feodal burjuvalık uzun erimli olamaz. Olamaz, çünkü kapitalist ilişkiler –hele ki “küresel ekonomiye eklemlenmiş” bir ülke ekonomisinde– doğası gereği; önünde sonunda tebaayı değil bireyi şart koşar, “teşebbüs özgürlüğü”nü, “mülkiyet hakkına saygı”yı, “hukukun üstünlüğü”nü ve “yargı bağımsızlığı”nı vb. gereksindirir. Bunlar, formel olarak bulunmak zorundadır; elbette hakim burjuva sınıfı bunları kendi çıkarlarına uygun bir mahiyetle dolduracaktır, ama bunun da yolu bunların formel varlığıdır!

II.

Sermaye birikimi bakımından belirli bir düzeye gelen yeni sermaye grubu, devleti ele geçirdiğini düşündüğü (yani “devlet kudreti”ni pervasızca ve hesap vermeksizin kullanabileceğini varsaydığı) andan itibaren, dış ve iç politikada kendi çıkarlarını, daha saf, başka güçleri gözetmeksizin ve bunu yaptığı oranda da bu güçleri karşısına da alarak yaşama geçirmeye başladı. Ne zımni, ne de resmi koalisyonlara gereksinimi yoktu artık. Aynı şekilde geniş uzlaşılara da muhtaç değildi. Ve gerçekten de, “devleti ele geçiren AKP”, Türkiye tarihinde devlet ile sermaye arasındaki ilişki bakımından yeni bir momenti ifade eder. Bu denli saf, dolaysız ve merkezi bir güce, “İstanbul sermayesi” bile haiz olamamıştır. Geçiciliği kaçınılmaz bu istisnai durum, fiili bir Erdoğan rejimi olarak da adlandırılabilir.

Bu de facto rejimin bir geleceği olamaz, çünkü tesisi tamamlanmak istenilen bu rejim; sadece gerisindeki sermaye grubunun verili sermaye gücüyle ele geçirdiği politik güç arasındaki bir ters orantıya dayanmış olmayacak (buradan doğacak ekonomik ve toplumsal gerilime uzun süre katlanılamaz), aynı zamanda kapitalist Türkiye’nin somut toplumsal, ekonomik ve sosyal ilişkileriyle de doğrudan bir tezat oluşturacaktır. Nasıl ki dış politikada, Amerikan atına binerek Osmanlı kılıcı sallamak¹ nafilediyse, iç politikada da, kapitalist maddi ilişkiler zemini üzerinde Osmanlı-ümmetçi bir üstyapı inşa etmek de o denli beyhudedir. İstenildiği kadar siyasi cambaz, gözü kara ve acımasız olunsun; patates ekilen yerde karpuz biçilemez! İman gücü de yetmez buna! Geniş halk kitleleri kandırılabilir, yönlendirilebilir, ancak maddi ilişkiler kandırılamaz! Onlar, eninde sonunda, hükümlerini yerine getirir, kulak ardı edeni de silip süpürür.

Dolayısıyla; 7 Haziran Seçimleri sonrası olup bitenler neticesinde, olağan bir meclis seçiminden ziyade, bir yerde bu de facto rejimine ilişkin bir referanduma dönüşeceği görünen 1 Kasım Seçimleri’nde, egemen güçler açısından sorun şu noktada düğümlenmekte: Fiili Erdoğan rejimi hangi doğrultuda ve nasıl aşılacaktır?

a) Görünen o ki, Erdoğan, kendisinin de bizzat mensubu olduğu yeni yetme sermaye grubunun tümünü olmasa da önemli bir kesimini, “tekrar seçim” hamlesine kazanmış durumda. Bu arada, ama, bütün siyasi ve askeri atraksiyonlara rağmen, işlerin öngörüldüğü gibi gitmeme ihtimali giderek artmakta. İmdi, son derece hırçın ve agresif yeni yetme sermaye grubu, elindeki muazzam politik gücü kaybetmeyle yüz yüze geleceğini görür olduğu anda ne yapacaktır? Siyasi temsilcilerinin önde gelenlerinin yargılanma riski bulunurken, kendisinin, son yıllarda biriktirdiği devasa sermayesini de yitirme riski bulunmaktadır. Ne kadar hırçın ve açgöz olsa da, yol tıkandığında, sermayeyi kişiler için değil, tersine kişileri sermaye için harcamak, onlar için de “aklın yolu” olacaktır. Bu olası durumda, egemenlik kavgası veren sermaye grupları arasında yeni bir uzlaşmanın sağlanması kuvvetli bir ihtimaldir. Açıktır ki, bu uzlaşma özelde devletin ve genelde üst yapının yeniden yapılandırılması konusunda başlangıçta asgari müşterekleri kapsarken, işçi ve emekçilerin demokratik hak ve özgürlüklerini olabildiğince geri bir noktada tutma konusunda azami bir müşterekle gerçekleşecektir.

Ve b) “İstanbul sermayesi”, fiili Erdoğan rejimini aşayım derken, onun agresif ve aşındırıcı direnişinin büyüttüğü riskleri, diyelim ki bir halk isyanını, göze alabilecek mi? “İstanbul sermayesi”nin, isteminin ötesinde, demokratik bir halk hareketine objektif koltuk değnekliği pozisyonuna düşmeden, aksine bu rejimin baskıcı yönünü ilerici bir halk kalkışmasını sınırlamak ve ama aynı anda “Erdoğan korkuluğu”yla halkı yedekleyerek bu rejimi aşma hamlelerinde başarı kaydedecek mi?

Gelinen yerde işbirlikçi büyük burjuvazi, fiili Erdoğan rejiminin tahkimi uğruna atılan ve atılması öngörülen adımların olası politik bedelinin kendi varlığına da yönelebileceği ihtimalini gözeterek hareket etmektedir. Bu nedenle, topu fazla zıplatmamaktan, mümkün oldukça aşağıda tutmaktan yanadır. Zira, dikkat etmezse, bu bedeli her iki ihtimal karşısında da ödemek zorunda kalabilir: Fiili Erdoğan rejimi başarıyla tahkim edilirse, yeni yetme sermayenin saldırılarıyla, en azından da “eşit olmayan rekabetiyle” karşı karşıya kalabilir. Yok, rejim kendini başarıyla tahkim edemezse ve ama yenilgiyi de kabullenmezse, bu tutumunun neden olabileceği olası bir halk hareketiyle de yüz yüze gelebilir. Demek oluyor ki, büyük burjuvazinin çıkarı, fiili Erdoğan rejimi badiresinden, yeni bir halk hareketine meydan vermeden kurtulmaktır. Yani ikili bir pozisyon almakta: İşçi ve emekçi hareketin ilerlemesine olanak tanımamada Erdoğan rejiminin baskılarından sessizce faydalanmak, kendisine yönelik baskı ve sınırlamalarda ise “demokrasi” diye veryansın etmek!

İşçi sınıfı ve emekçi halkın kendi özgüveni ile başta Kürt ulusal hareketi olmak üzere Türkiye halklarının demokratik hareketinin gelişmesinin budanması konusundaki bu çıkar çakışmasının, kuşkusuz AKP ve lideri Erdoğan da farkındadır. Ve bu çıkar çakışmasından doğan olanağı, kendi yönetimlerine karşı gelişen her kitlesel tepkiyi baştan boğmanın bir olanağı olarak pervasızca da değerlendirmektedir zaten.

İşbirlikçi büyük burjuvazinin özellikle TÜSİAD kanadı, Erdoğan pratiği üzerinden kendisinin ne denli demokrasi yanlısı olduğunu savlasa da (ve bunun, burjuva demokrasisinin belirli yönleri bakımından şu veya bu karşılığı olsa da), gerçekte tutarlı bir burjuva demokrasinin savunuculuğunu yapmaktan oldukça uzaktır. Hem emperyalist tekelci burjuvaziyle olan ontolojik bağı, hem tarihsel şekillenişindeki bozuşma ve darlıklar ve hem de karşıtı sınıfının –işçi sınıfının– gelişmişliği itibarıyla demokrasiden onun tahammül edemeyeceği boyutlarda faydalanabilme potansiyeli, Türkiye burjuvazisini burjuva demokrasisi konusunda baştan tutarsız ve yarım kılmıştır.

III.

De facto rejimi, adı üstünde, fiili bir durumu, yani eskisinin sağından solundan çözüldüğü ve ama yenisinin de henüz oturtulamadığı bir tür geçiş dönemini ifade eder. Öncesi çözülmeden böyle bir durumun ortaya çıkamayacak olması gibi, bu fiili durumda bulunuyor olunması da, bir seyir haline, yani demir atılmak istenilen yere henüz varılamamış olunmasına delalettir. Hesap edilemezlik, belirsizlik ve her şeyin olabilirliği, planlı bir inşanın değil, çözülmenin göstergeleridir. Bu tür durumlar her egemen sınıf açısından risklerle dolu bir süreci ifade ettiğinden, olabilir en kısa sürede bu belirsizliği ortadan kaldırmak, hesap ve kabul edilebilir asgari bir düzeni sağlamak, başta onlar açısından elzemdir. Kaldı ki, bu, ülkeyi yakın zamana kadarki yönetim tarzıyla artık yönetemeyen bir burjuvazi açısından çok daha elzemdir.

Bu siyasi çözülme ve çalkantılara bir de ekonomik sarsıntılar (örneğin bir ekonomik kriz) dahil olduğunda, iş tümden kontrolden çıkabilir! Zira, işçi ve emekçi kitlelerinin ekonomik koşullarında gün geçtikçe büyüyen bir kötüleşme yaşanmakta. Ücret, yani asgari geçim mücadeleleri, olduğundan daha fazla yaygınlaşma eğilimine sahip. Orta sınıf saflarında ise gelecek kaygıları artmakta, mevcut yaşam düzeyini kaybetme korkusu hızla büyümekte.

Türkiye’deki politik boğuşmalar, gelinen yerde, böylesi bir zemin üzerinde cereyan etmekte. “Terörle mücadele”nin yeniden başlatılması, sadece oy devşirme saikiyle değil, aynı zamanda bu çözülmeyi perdeleme ve kitlelerdeki artan hoşnutsuzluk ve tepki birikimini hem bastırma ve hem de kanalize etme amacını taşımaktadır. Aslında Kürt sorununda reformcu bir eğilime açık olan “İstanbul sermayesi”, koşullardaki hızlı ağırlaşma ve risk faktörlerin büyümesi nedeniyle, “terörle mücadele”yi bu yönüyle desteklemeyi kendi amaçları bakımından zorunlu görmektedir.

Türkiye’nin işbirlikçi büyük burjuvazisi, saflarına yeni dahil olanları da kapsamak üzere, genel olarak kendi sınıfının yeni bir politik entegrasyonun zorunluluğu bilinciyle hareket etmektedir. Büyük burjuvazi; asgari müşterekler üzerinden sermayenin bugünkü politik parçalanmışlığını aşmak, halihazırda bir sınıf olarak hareket etmeyi zorlaştıran arızi engelleri kaldırmak istemektedir. Bilmektedir ki, devletin ve üstyapının reorganizasyonu sağlanmadıkça, belirsizlik ve politik riskler asgariye indirilemeyecek, dahası hakim sınıf olarak ülkeyi efektif ve öngörülebilir bir tarzda yönetmesini sağlayacak yeni bir yönetim sistemi ve zihniyetini oturtamayacaktır. Zira, ekonomik rekabet gücün nihai hükmü vereceği koşulların ancak bu yolla sağlanacağını, sermaye sınıfı içindeki ve dışındaki taşların ancak bu şekilde yerli yerine oturtabileceğini görmektedir.

Seçim tarihinin belirlenmiş olması, ülkedeki siyasi sürecin önü açık bir süreç olarak cereyan edişini ortadan kaldırmamaktadır. Çeşitli kesimleriyle burjuvazinin bu süreçte ne tür bir taktik hat izlediği az çok belirginleşmiştir. Bu hat karşısında işçi sınıfı partisinin belirlediği taktik çizgi, siyasal mücadelelerin bugünkü koşullarında hareketin geleceğini temsil eden yegane çizgidir: İşçi ve emekçilerin ve tüm demokrasi güçlerinin en geniş birliğini sağlamak, mevcut mücadelenin ufkunu de facto rejimin aşılmasıyla sınırlamamak, aksine demokratik hak ve özgürlüklerin olabilir en ileri noktadan elde edilmesini hedeflemek ve bunları yarının daha engebeli yolları için birer dayanaklar haline getirmek, bu hareketli günlerde sermayenin çeşitli kesimlerinin kendini savunmak üzere her türlü perde yırtışını, pervasızlığını ve pragmatizmini, geniş kitlelerin bilincini yükseltmenin vesilesi haline getirmek için çok yönlü ve somut teşhir, ajitasyon ve propaganda çalışmalarını genişletmek!

metal işçilerinin mücadelesi vegörevlerimiz

İhsan Çaralan

15 Mayıs 2015’te Renault işçilerinin başlattığı metal direnişinin, sendikal hareketin başlıca ölçütlerini değiştirdiğini söylemek artık yeni bir şey söylemek değil.

Çünkü artık, eğer kafası sendikal bürokrasinin sermaye işbirlikçiliği ve patron uşaklığını da içeren sendikaları işçileri patronların isteklerine razı etmenin örgütlerine dönüştürülmesinin normlarıyla ya da sendikal mücadelenin yasalar çerçevesinde bir itiş kakışa indirgenmesi gibi tamamen sınıf dışı safsatalarla karıştırılmamışsa, artık işçilerin ana kitlesi;

1-) Hangi ideolojinin etkisi altında, hangi siyasal partiye yandaş olursa olsun, hangi milliyet, hangi din-mezhepten olurlarsa olsunlar aynı çıkarlara sahip olduklarını,

2-) Aralarında birleşmezlerse hiç bir şey kazanamayacaklarını ama birleşirlerse, taleplerini elde edecek gücü oluşturacaklarını,

3-) Farklı ideoloji ve siyasi tutumda olmalarına farklı işyeri ve işkollarında farklı ücretlerle çalışıyor olmalarına karşın, aynı sınıfın fertleri olduklarını, dolayısıyla birinin kazancının hepsinin kazancı, birisinin kaybının da hepsinin kaybı olduğunu,

4-) Sendikal bürokrasiye karşı mücadele etmeden ve sermaye ve patronlara karşı mücadeleyle sendikal bürokrasiye karşı mücadeleyi birleştirmeden talepleri elde etmede ciddi bir ilerleme sağlayamayacaklarını fark etmeye başlamışlardır.

Bu, Türkiye sendikal hareketinin, 1960’lı yıllardaki mücadelesi içinde edindiği ileri tutumdan sonra vardığı en ileri tutumudur.

Elbette bu ileri atılımın geleneksel solculuğun, örneğin 1 Mayıs’ta aynı kulvarda yürümeyi bile reddettikleri sınıfın dincilik ve milliyetçilik etkisinin en yüksek olduğu kesimi tarafından gerçekleştirilmiş olması son derece öğretici olmuştur. Ama bu atılımın Türkiye’nin gelişme ve büyüme kapasitesi açısından ve tarihsel bakımdan en önemli iş kolundaki işçiler tarafından gerçekleştirilmiş olması ise elbette hareketin yaygınlaşması ve bundan sonraki yönelişi bakımından son derece önemlidir.

Kuşkusuz ki, mücadelenin ve birlik olma bilincinin böyle hızlı bir biçimde yayılmasının baş nedeni; mücadelenin bir işçi inisiyatifi olarak başlayıp gelişmesi, sendikal bürokrasinin bölücü, mücadeleyi geri çekici etkisinin daha baştan dışlanmış olmasıdır.

Burada şöyle bir saptama daha yapabiliriz: Renault işçilerinin başlattığı ve 15 Mayıs 2015’i izleyen bir ay boyunca büyük otomotiv fabrikaları ve önemli yan sanayi işletmeleri ile çeşitli büyük metal fabrikalarına dolaysız yansıyan ama tüm sektörlerde de etkisini hissettiren metal işçilerinin direnişi, bir fabrikada başladı diye belirli fabrikalarda da bir biçimde gerçekleştikten sonra bitecek bir eylem değildi. Tersine gerek işçi sınıfımızın taleplerinin aciliyeti, sendikal bürokrasinin ihaneti ve bir önceki döneme göre daha çok itibar ve inisiyatif kaybetmiş olması, yanı sıra da mücadelede işçi inisiyatifin yaygınlaşma alametleri dikkate alındığında (ki, işçiler mücadeleyi ilerletmek için aradıkları çözümü kendi inisiyatiflerinde bulmuşlardır) alçalan ve yükselen dalgalarla sürecek, bazen tek bir fabrikada eylemle sınırlı (ya da tamamen dingin) görünürken bir anda bir işletmede başlayan eylemlerin hızla yayıldığına da tanıklık edebileceğiz. Bunu 15 Mayıs’tan beri ortaya çıkan gelişmeler içinde gördük; bundan sonra da görmeye devam edeceğiz.

Elbette ki mücadelenin önündeki işçi kesimi, her adımda yeniden öğrenerek, sendikal bürokrasinin mücadeleyi bölme ve geri çekme çabalarını boşa çıkararak ve taleplerin yeniden biçimlendirilmesinde inisiyatif almayı ihmal etmezse!

ORS/RULMAN VE RENAULT’DA MÜCADELE!

15 Mayıs’ta başlayan metal direnişinin dalgası Haziran ortalarından itibaren düşmeye başladıktan sonra da pek çok işletmede mücadele sürdü. Aslında bugün de TOFAŞ gibi Çelik-İş’in örgütlenme girişimini sürdürdüğü ya da Türk Metal’in yeniden dönmesi için Türk Metal-MESS baskılarının sürdüğü fabrikalarda ya da Türk Traktör gibi işçilerin açıkça yenilgiye uğratıldığı fabrikalarda mücadele değişik biçimde işçilerin gündemindedir. Yine Arçelik gibi, metal mücadelesinden etkilenmiş ama, “Renault’da ne verilirse biz de size vereceğiz” diyerek işçilerin eyleme geçmesini önleyen patronlar; şimdi bu vaatlerini yerine getirmekten kaçındığı için işçiler huzursuzdur ve yeni patlamalar için kıvılcımlar beklemektedirler.

Ancak 15 Mayıs sonrasındaki metal mücadelesinde öne çıkan iki işletmede mücadele, diğer işletmelerden nispeten de olsa ayrılarak, önümüzdeki döneme de ışık tutacak dersler sunarak ilerlemiştir ki, bunlardan birincisi Renault, diğeri ise Polatlı’da kurulu ORS/Rulman işçilerinin mücadelesidir.

1-) Renault deneyimi

Renault, 15 Mayıs’ta mücadelenin patlak verdiği ilk işletme olmasının yanında, son 20 yılda metal (özellikle otomotiv alanında) işkolundaki mücadelenin hep merkezinde olmuş, metal işçileri tarafından mücadelenin “lider işletmesi”, “metal mücadelesinin Amiral Gemisi” olarak görülmüştür. Bu yüzden de bütün metal direnişi boyunca işçilerin bir gözü de Renault’da olmuş; mücadeleye atılan işçiler Renault işçilerinden cesaret almış, yenilen işçiler de Renault düşmemiş, mücadeleyi sürdürüyorsa kendilerini de yenilgiye uğramamış sayan bir ruh haliyle, yeniden mücadeleye katılma umudunu korumuşlardır.

Nitekim 15 Mayıs’tan beri de Renault işçileri, Türk Metal-MESS-patron cephesi karşısında dimdik durmuş, bütün baskılara, içerden bölme oyunlarına karşı direnerek, bazı tavizler verseler de mücadeleyi sürdürecek kazanımlarla ilerlemişlerdir ve eylülün ikinci yarısında Renault işçilerinin çoğunluğu Birleşik Metal’e geçmeyi başararak, mücadelede metal işçilerine yeni bir hedef de göstermişlerdir. 2017 yılına kadar Türk Metal yetkisi devam etse de kararlılığını sürdürerek bürokrasiye teslim olmayacaklarını her fırsatta birliklerini ileri taşıyarak cevap vermektedirler.

Yukarıdan beri Renault için söylenenler dikkate alındığında Renault’un her hangi bir işletmenin işçileri gibi Birleşik Metal’in örgütlendiği bir işletme olarak görülmesi elbette ki yanılgıların en büyüğü olur. Çünkü Renault işçilerinin Birleşik Metal’de örgütlenmesi demek metal işçilerinin mücadelesinin önderliğini yapan işçilerin Türk Metal’den istifa ederek, MESS’in, Türk Metal’in ve patronun karşı durulmasına karşın Birleşik Metal’e geçmesidir. Bu aynı zamanda 15 Mayıs sonrasında Renault ile birlikte eyleme geçmiş ve Türk Metal’den istifa etmiş 30 bin metal işçisinin ve eyleme geçmeyi gündemine almış tüm metal işçilerinin (bu en azından yüz bin metal işçisi demektir) Birleşik Metal-İş’e geçmesinin de gündeme gelmesi demektir. Ki, bunun bir başka anlamı da şimdi, 15 Mayıs sonrasında mücadeleye atılmış tüm işletmelerde Birleşik Metal’in örgütlenmesinin yeni bir mücadele konusu olarak ele alınması demektir. Çünkü mücadele eden bütün metal işçilerine Renault işçilerinin çağrısı, kendilerini izlemeleri, Birleşik Metal’de örgütlenmeleridir.

Elbette ki, eğer 15 Mayıs’ın hemen sonrasında olsaydı, Türk Metal’den istifa eden her işçi doğrudan Birleşik Metal’e (BMİS) üye olurdu (burada elbette Birleşik Metal yöneticilerinin de büyük sorumluluğu vardır) ama aradan geçen zaman ve işçilerin bölünmüşlüğü gibi etkenler dikkate alındığında bunun sadece dolaylı mesajlarla olmayacağı da çok açıktır. Bu yüzden de bu mücadelenin, işyerlerinde geçmiş mücadelenin dersleri ışığında yeniden örgütlenmesini gerektirecektir ki burada da Birleşik Metal yöneticilerine ama en fazla da 15 Mayıs sonrasında mücadeleye önderlik eden işçilere çok önemli görevler düşmektedir.¹

Aslına bakılırsa bundan böyle artık Birleşik Metal de eskisi gibi kalamaz ve kalmamalıdır da. Çünkü, Renault işçilerinin katılmasıyla ve arkasından geleceklerle Birleşik Metal de kimi sol gelenekten sendikacıların birbiriyle mücadele ettiği bir sendika olmaktan çıkıp işçi inisiyatifinin sendika yönetimine yansıdığı, mücadelenin de “Nasıl bir sendikal mücadele?” tartışması etrafında biçimlendiği bir sendika olma imkanına kavuşacaktır. Bu yüzden Renault işçilerinin Birleşik Metal’e geçmesi, metal işçilerinin olduğu gibi Birleşik Metal’in yeniden yapılanması için de son derece önemli bir gelişmedir.

Bütün bunlardan da öte Renault işçileri, Birleşik Metal’de örgütlenerek sadece sendikal mücadelede metal işçilerine yol göstermekle de kalmadılar, kimi sendikal çevrelerden metal mücadelesini küçümseyen ve Türk Metal’den istifaları “Bu eğilim Avrupa’da var. Bu sendikalardan kaçış, sendikasızlaşma eylemidir. Bu yüzden bu eğilime prim vermemek gerekir” diye metal mücadelesini itibarsızlaştırmak isteyen bürokrat, ukala “sendika uzmanı” takımına, sınıf iç güdüsüyle de olsa ideolojik bir yanıt da vermiştir.

2-) ORS/Rulman deneyimi

ORS/Rulman Fabrikası bin 700 işçinin çalıştığı, ürettiği ürünle metal sektöründe çok önemli olan bir işletmedir. Ama aynı zamanda Ankara/Polatlı gibi işçi hareketi bakımından kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde olmasıyla da bugüne kadar metal işçilerinin mücadelesinde adı sanı pek duyulmamış bir fabrikadır.

İşte bu fabrikanın bin 700 işçisi, 15 Mayıs sonrasında Renault’nun estirdiği rüzgarın etkisiyle, tıpkı Bursalı sınıf kardeşleri gibi aynı üç taleple eyleme geçmiş, ama öyle sıkı bir biçimde örgütlenmişlerdir ki, Türk Metal’den istifaları Haziran ayında tamamladıktan sonra da patronun, Türk Metal’in bütün gayretlerine karşın fire vermeden mücadeleyi sürdürmüşlerdir. Dolayısıyla TOFAŞ, OTOSAN gibi işletmelerde mücadele, birkaç hafta içinde bölünüp yenilgiye uğratılmasına karşın ORS işçileri büyük bir kararlılıkla taleplerinde ısrar etmiş ve patronun saldırılarını başarıyla püskürtmüştür. Kurdukları komite işçi demokrasisinin güzel bir örneğidir. Hemen hemen tüm işçilerin katıldığı büyük bir salon toplantısında her bölümden adaylar üzerinden seçilmiş ve içlerinden de sözcüleri belirlenerek patronun karşısına tüm işçilerin insiyatifi ve gücüyle çıkmışlardır.

Nihayet, kendisi MESS üyesi olmamasına karşın MESS’in ve Türk Metal’in desteği ile ORS/Rulman yöneticileri, Ağustos ayında, 177 işçinin çıkışını vererek işçilere karşı top yekün bir saldırıya geçmişlerdir.

İşçilerin bu saldırıya yanıtı ise grev olmuştur. Ve bu “yasa dışı” grev, Türk Metal, MESS, patron, yerel devlet bürokrasisi, emniyet-jandarma güçleri, panzer, gaz, su ile işçiler ve yakınlarını yıldırma girişimlerine karşın, Polatlı halkının da gönlünü kazanarak iki hafta boyunca sürmüştür. Sonunda işçiler 33 işçinin atılması için tüm işçilerin onayı alınarak, taleplerinden önemli tavizler verirken kendi örgütlülüklerini de patrona kabul ettirerek (bu gelecek için ve mücadelenin ezilmediğini göstermesi bakımından önemlidir) patronla bir protokol imzalamak zorunda kalmışlardır.

ORS/Rulman işçileri bütün deneyimsizliklerine ve tecrit olmuş olmalarına karşın (EMEP’in direnişin başından itibaren tam desteği, direnişin ilerleyen günlerinde kamu emekçileri ve kimi işçi sendikalarından ziyaret ve Polatlı esnaf ve halkından kimi destekler elbette küçümsenemez) işçiler aralarındaki birliği bozmadıkça yenilgiye uğratılamamışlardır. Bu da işçi hareketi bakımından en önemli dersi bize bir kez daha göstermiştir. Aslında bu ORS işçilerinin şahsında öne çıkan ve patronların, Türk Metal’in saldırıları karşısında üç aydan fazla bir zaman boyunca hiçbir zayiat vermeden direnme imkanı sağlayan birlik sorunu, 15 Mayıs sonrasındaki metal işçilerinin mücadelesinde hep belirleyici önemde olmuştur. Bu da işçilerin birliğinin bir işçi mücadelesinin kazanılmasında birincil koşul olduğunu göstermektedir.

Renault ve ORS/Rulman işletmelerindeki işçilerin mücadelesi göstermektedir ki, işçiler kendi aralarında talepleri temelinde birliklerinin önemini çok hızlı bir biçimde öğrenmektedirler. Ancak bugün gelinen aşamada sadece birliğin, bir işletmedeki işçiler arasındaki birliğin önemini aşarak tüm işkollarında mücadele eden işyerlerindeki işçiler (hatta tüm işçilerin ulusal ve uluslararası birliğine) arasındaki bir birliğe evrilmesini sağlamak, önemini anlamak yetmemekte, birliğe hangi hedeflere ve hangi adımlar atılarak varılabileceğini (taktik ve stratejiye dair sorunlar) de anlamaları gerekmektedir. Burada da elbette metal işçilerinin mücadelesinin ilerlemesi için sınıfın ileri kesimlerine, sınıftan yana sendikacılara ve sınıf partisine önemli sorumluluklar düşmektedir. Bir yandan işletmeler arasındaki tecrit edilmişliği aşmak (işletmeler arasındaki bilgi alışverişini ve somut dayanışmayı sağlamak), öte yandan kazanımlar ve hareketin zaaflarını dikkate alarak yeni adımlar için mücadele taktiğinin geliştirilmesinde işçilere yardımcı olmak, metal işçilerinin sendikal birliğinin sağlanmasında artık bir birleşme merkezi olarak adım atılacak bir sendika olarak Birleşik Metal’de örgütlenmesinde yardımcı olurken aynı zamanda Birleşik Metal’in de yeni ihtiyaçlara göre mevzilenmesi için mücadeleci bir temelde gelişmesini sağlamak çok önem kazanmıştır.

METAL MÜCADELESİNDE TEMEL ZAAF İDEOLOJİKTİR!

Metal işçileri herhalde Türkiye işçi sınıfının milliyetçilik ve dini etkinin en yoğun olduğu kesimidir. Bu da işçiler arasında AKP ve MHP’yi en etkili parti yapmaktadır.

Metal direnişinde işçiler, bu burjuva sınıf dışı ideolojik hegemonya ve siyasi farklılıklara karşın, birliklerini sağlamak için ideolojik tutumlarını, siyasi tercihlerini bir yana koyarak talepleri üstünden birleşmişlerdir. Bu yüzden de birliklerini korumayı (koruyabildikleri kadar) korumuşlardır.

Kuşkusuz bugün Renault işçilerinin Birleşik Metal’i tercihleri de, henüz ideolojik ve siyasi tercihlerini değiştirdiklerini gösteren bir işaret olmadığına göre, etkisinde bulundukları ideolojik odaklar ve siyasi partilere rağmen, sendikal birliklerinin Birleşik Metal’de örgütlenmekten geçtiğini görerek, bir tercihte bulunmuşlardır.

Elbette ki işçiler, kendi deneyimlerinden çıkardıkları derslerle, eğer ideolojik tutum ve siyasi tercihlerini öne çıkarırlarsa bölüneceklerini gördükleri için böyle yapmışlardır, doğru da yapmışlardır.

Ancak böyle gidilemez. Yani işçiler ideoloji ve siyasi olarak da aralarında bir birlik kurmaya yönelmeden mücadeleyi sürdürerek, kalıcı başarılar kazanmaları olanaklı olmaz. Bu yüzden de işçiler, aralarındaki çıkar birliklerini, bölündükleri zaman kaybedeceklerini görmüş olduklarına göre; şimdi bir adım daha atarak, sınıf dışı ideolojik etkilenmelerden ve sermaye yanlısı politikalar üreten partilere bölünmüş olmak ve onlar tarafından yedeklenmekten kurtulmaları, kendi sınıflarının ideolojisi ve kendi sınıf partilerinin bayrağı altında toplanmaları gerektiğini anlamak zorunda olduklarının gösterilmesi de gerekmektedir.

Bugün metal işçilerini (ya da genel olarak işçi sınıfımızın) milliyetçilik ve dincilik-mezhepçilik (dahası çeşitli cemaat ve tarikatların) etkisi altında olduğu ve asıl olarak da AKP, MHP, CHP’nin siyasi etkisi altında bölündüğü ve metal direnişiyle sınıfın girdiği yöneliş dikkate alındığında şu saptamaları, bundan sonraki görevlerimizi dikkate alarak yapmak önemlidir:

1-) İşçilerin en somut talepleri üstünden bir mücadele çizgisinde ısrar etmek

Metal işçilerinin 15 Mayıs’ta başlayıp ilerleyen mücadelesinde, mücadeleyi yaygınlaştıran ve işçilerin az çok birlik içinde davranmalarını sağlayan kendilerinin belirledikleri “üç somut talep”² etrafında birleşmeleridir. Eğer böyle olmasa da her işçi kesimi, her işletme kendisi için önemli gördüğünü öne çıkarsalardı, mücadele daha ilk günden parçalanırdı; hatta hiçbir mücadele atılımı imkanı olmazdı.

Bu az çok hareketi izleyen herkesin gördüğü bir gerçektir. Dahası bu işçiler, eğer kendi üstlerindeki etkili milliyetçi ve dinci odakları ya da oy verdikleri, taraftarı, üyesi oldukları partilerin çizgisine göre hareket etseydi, birbirlerine karşı mücadele eder, sorunlarını patronlarla ayrı ayrı çözmek için yollar ararlardı. Nitekim işçilerin birliğinin bozulması da bu tür odakların, dinci ve milliyetçi odakların baskısıyla olmuş, tarikatlar üstünden Çelik-İş, MHP üstünden de Türk Metal işçileri bölmeye çalışmıştır. Ama bu baskılara karşın mücadelenin genel seyri içinde işçiler bu ideolojik-siyasi odakların öğütleri yerine kendi talepleri üstünden aralarındaki birliği korumaya çalışmışlardır. Bunda başarılı oldukları ölçüde de mücadeleyi ilerletmişler, bu konuda başarısız olduklarında da yenilmişlerdir.

İşçilerin Birleşik Metal’de örgütlenmeye yönelmesinin (Renault işçilerinin Birleşik Metal’e geçmeyi başarmalarının da) arkasında bugün talepleri üstünde birleşip mücadele etme kararlılığını göstermeleri vardır. Nitekim Renault işçileri, henüz eski ideolojik siyasi konumlarını değiştirmedikleri halde, kendilerinin üstünde etkili olan milliyetçi ve dinci odakların, “Birleşik Metal’e üye olmak aidatların PKK’ya gitmesidir”, “Birleşik Matal’e üye olmak terörizme destektir” gibi kara propagandasına (ve tehditlere) karşın işçiler, Birleşik Metal’e üye olmuşlardır ki bu aynı zamanda eskiden üstlerde etkili olan (bugün de sınıf talepleri dışına çıkıldığında etkili olmaya devam eden) bu odaklarla aralarındaki çelişkinin büyümesi, hatta giderek ilişkilerin kopmaya başlaması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bugün talepler üstünde bir mücadelede ısrar, sadece işçilerin sendikal birliği değil aynı zamanda ideolojik ve siyasi dönüşümü için de son derece önemli fırsatlar sunmaktadır.

Elbette işçi sınıfının (kapitalist toplumda) talepleri etrafındaki mücadelesi her zaman çok önemlidir ama bugün bu mücadele, özellikle milliyetçilik ve mezhepçiliğe karşı mücadele ve işçi sınıfının sermaye partilerinin denetiminin dışına çıkması için hayati bir önem arz etmektedir. Bu yüzden de Birleşik Metal içinde de mücadeleyi hala sol-sağ çatışması ve şu sendika kliği ile bunun arasında mücadele olmaktan çıkarak, işçilerin inisiyatif aldığı bir sendikal mücadele çizgisine yönelmesi ve tartışmanın da “Nasıl bir sendikal mücadele?” sorusuna verilen yanıt etrafında ilerlemesi, işçilerin sendikal birliği ve Birleşik Metal’in dönüşümü içinde de hayati önemde görünmektedir.

2-) Milliyetçiliğe ve mezhepçiliğe karşı işçi sınıfı enternasyonalizmi çizgisinden mücadele

Evet, metal işçileri başta olmak üzere pek çok sektörde işçiler milliyetçi ve dini kökenli ideolojilerin çeşitli versiyonlarının etkisi altındadır. Ve işçiler bu durumu sendikal mücadele içinde zaman zaman taleplerini öne çıkarıp talepleri üstünden birlikler kurarak aşmaktadırlar ama bu kısa bir süre sonra mezhep ve milliyet ayrılığı ya da egemen sınıfların, sendikal bürokrasinin milliyetçiliği kullanarak işçiler arasındaki birliği bozmaktadırlar. Nitekim Türk Metal bugüne kadar işçiler üstündeki baskısını bu sınıfa yabancı ideolojileri kullanarak, işçileri bölerek sürdürmüştür.

Bugün işçi hareketi içinde en tehlikeli akımlar, işçilerin en geniş kesimleri üstünde etkili olan milliyetçilik ve mezhepçilik temelli akımlardır. Kürtlerin özgürlük mücadelesini bölücülük olarak propaganda eden egemenler ve milliyetçi odaklar işçileri Kürt-Türk, Türk-Arap gibi bir tarafında Türkler olmak üzere bölerek amaçlarına varmak istemektedir. Öte yandan geleneksel Alevi-Sünni çelişkisi temelinde gerek Ortadoğu’daki iç çatışmalar, IŞİD vb. şeriatçı akımların uyandırdığı ve kışkırttığı Cihadcı akımlar ve çeşitli adlar altında sayısız tarikat ve cemaat işçiler içinde İslami değerlerin istismarı üstünden yaptıkları propaganda ile bölücü ve yıkıcı bir faaliyet de sürdürmektedirler. AKP Hükümeti de “muhafazakar toplum planı” çerçevesinde toplumu bölerken, en çok da işçileri bölen bir tutum izlemektedir.

Bu durum da işçiler arasında sınıf dışı ideolojilere karşı mücadelede milliyetçi ve dinci akımlara karşı mücadeleyi öne çıkarmaktadır.

Ancak şu da açık ki, bu mücadele çeşitli milliyetçi ve dini kökenli akımlar karşıya alınarak, onların her biri ayrı ayrı “eleştirilerek”, okulcu bir tarzda yapılamaz. Tersine bu mücadele işçi sınıfı enternasyonalizmi; işçi sınıfının uluslararası birliği; din, dil, milliyet farkı olmadan dünya ölçüsünde tek sınıf olması gerçeği üstünden, dincilik ve milliyetçiliğin ne anlama geldiği, bunların hangi sınıfların ideolojisi olduğu anlatılarak; işçileri günlük siyasetin içinde tutum almaya yöneltirken (siyasi mücadelenin ihtiyaçlarıyla paralel biçimde) aynı zamanda bu akımlarla işçilerin yaşantıları ve geleceklerinin bağlantılarını anlayacakları bir propaganda ile sağlanabilir. Elbette ki sınıfın acil talepleri üstündeki birliğinin ihtiyaçları da dikkate alınarak.

Yine işçi sınıfı enternasyonalizmi temelinde; dini akımların, milliyetçiliğin temeli olan anlayışların, işçi sınıfının dünya görüşü Marksizm açısından eleştirilmesi, sosyalizmin, komünizmin propagandasının yoğunlaştırılması, her tür sınıf dışı akımla mücadeleyi de kapsayacak biçimde yürütülmek durumundadır. Ve elbette bilimin verileri de bu mücadelede önemli olacaktır.

Kürt sorununun aktüelliği ve ırkçı şoven akımların kendilerine meşruiyet sağlamak için Kürtlerin özgürlük taleplerini bölücülük ve terörizm olarak suçlayarak sadece Kürt halkına karşı değil Kürt işçilerle Türk işçileri de birbirine karşı kışkırtarak, sınıfın birliğini de yakın ve somut biçimde tehdit etmektedirler. Bu yüzden de sınıf içindeki çalışmada Kürt sorunu ve Kürtlerin kaderlerini tayin hakkı tartışmalarını elbette cesaretle savunmak, egemenlerin ve ırkçı faşizan odakların bu temelde sınıfın birliğini nasıl tahrip ettiklerini göstermek bugün belirleyici önemdedir.

Yine Suriyeli işçiler sorunu da benzer biçiminde işçi sınıfının enternasyonal niteliği ve bu nitelikle bağlantılı görevleriyle sıkı sıkıya bağlı bir sorundur. Dolayısıyla enternasyonalizm, işçi sınıfının enternasyonal ve dünya ölçüsünde tek sınıf olarak varlığı ve bundan doğan sorumlulukları, tüm sınıfın eğitimi bakımından sınıf partisinin sınıf içindeki çalışmasının en temel konusudur. Ki, bu aynı zamanda işçi sınıfı, devrim, sosyalizm, yurtseverlik gibi sınıfın temel eğitim sorunudur.

3-) Sınıf partisinin programı, stratejisi ve taktiğinin işçiler, özellikle de ileri işçiler arasında propagandası

İşçilerin bugün çeşitli sınıf dışı; sosyal demokrat liberal, milliyetçi, dinci-mezhepçi akımların etkisinde olması ve çeşitli sermaye partilerinin etkisi altında siyasete katılıyor olmaları elbette ki işçi sınıfı hareketinin en önemli zaafıdır. Ancak bu sorunun aşılması sadece işçilerin bu akım ve partilerin etkisinden korunması ile sınırlı bir ajitasyonla ya da işçilerin talepleri üstünden bir mücadeleye teşvik edilmesi, sendikal birliklerinin sağlanmasına yönelik girişimlerle başarılamaz. Tersine asıl olarak; sınıfın demokrasi mücadelesine müdahalesi için girişimler yapılması, demokrasi mücadelesi ile işçi sınıfının nihai kurtuluşu arasında bağlantıyı kuran bir taktiğin hayata geçirilmesi, bu mücadele içinde sınıfın dostlarını ve düşmanlarını tanıyacağı, sınıflar mücadelesinin başına geçip onu yönlendireceği bir eğitimden geçmeyi öğrenmeleri gerekir. Bunu sınıf partisinden başka bir örgüt ya da çevre yapamaz. Bu yüzden de burada işçi sınıfının siyasi mücadeleye katılmasından söz ederken sınıfın ileri kesimlerinin parti olarak örgütlenmesi ve sınıfın partisinin çizgisinde bir siyasi mücadeleden söz ediyoruz. Bu açıdan da işçiler arasında sınıf partisinin programının, stratejisin ve taktiğini tartışılması, partinin çizgisindeki mücadelenin sınıfı nasıl birleştireceğinin gösterilmesi, bu mücadelenin deneyimleri ışığında sınıfın eğitilmesi, partinin sınıf içindeki çalışmasının da temelini oluşturmak durumundadır.

Metal işçilerinin bugün, mücadelesinin geldiği aşamada bir yandan eskiden beri etkisi altında bulundukları ideolojik odaklar ve sermaye partilerinin etkisinden kurtulmaları için bir yandan onların talepleri üstündeki birlikleri temelinde ilerlenerek bu eski odaklarla aralarındaki çelişkinin büyütülmesi, öte yandan demokrasi mücadelesine işçilerin katılmasının teşvik edilmesiyle işçilerin birliklerinin, siyasi bilinçlerinin ilerletilmesi ve nihayet işçilerin ileri kesimlerinin sınıf partisinde örgütlenmesinin; çalışmanın birbiriyle bağlantılı yönleri olarak ele alınması önemlidir.


Metal işçilerin mücadelesi, başarısıyla ve yenilgileriyle bugün geldiği yerde yukarıdaki gibi çok yönlü (sendikal, siyasi ve ideolojik boyutları olan) bir çalışmanın yapılması için, işletmelerin özellikleri ve sınıf partisin imkanları da dikkate alındığında, oldukça geniş bir işçi kesimi içinde; bundan sonra nasıl yürüneceği, birliğin nasıl oluşturulup korunacağı, sendikal mücadelenin nereye, hangi hedeflere yönelmesi gerektiği, demokrasi mücadelesi karşısında sınıfın görevleri ve sorumluluğu, işçi sınıfı partisinin programı, strateji ve taktik çizgisi üstünden mücadelenin tartışılıp değerlendirilmesi, Kürt sorunu, Suriyeli göçmen işçiler, işçi sınıfı enternasyonalizmi vb. sorunların tartışılması için oldukça geniş bir işçi kesimini öne çıkarmıştır.

Bugün sınıf partisi, bu işçilerin çalışıyor mu, işten mi atılmış, yeni bir işe girmeye mi çalışıyor olmasına bakmadan onları örgütleyip eğiterek, çalıştıkları işletmeler ya da yeni girecekleri işyerlerinde örgütlenmesinin dayanağı yapan bir çalışmayı örgütleme göreviyle karşı karşıyadır.

Dipnotlar

1. Elbette burada ideal olana vurgu yapılmaktadır. Mücadele çok yönlü sürmelidir. Örneğin BMİS’e yüklenen görevler aynı zamanda BMİS’in takındığı bürokratik eğilimleri de ortadan kaldırma mücadelesi olmalıdır. Kocaeli’de Ford işçilerinin BMİS’e üyeliklerinin sonradan ilerletilmemesi, derin bir sessizlikle geçiştirilip işçilerin moralinin bozulması ve resmen örgütlememe tutumu da BMİS’teki bürokrasinin yabana atılmaması gerektiğini gösteren en bariz örneklerdendir.

2. İşçilerin başlıca üç talebi şunlardı: 1- Bosch’taki sözleşmenin MESS’e bağlı diğer işletmelerde de uygulansın, 2-) Bu direnişten dolayı hiçbir işçi işten atılmasın, 3-) Türk Metal’i yetkili sendika olarak kabul etmiyoruz. İşçilerin sendikalarını seçme hakkına saygı gösterilsin!

“hükümete katılım”ın “konjonktürel” ve “özel” olanı

Kadir Yalçın

ÖZGÜRLÜK DÜNYASI’NIN bir önceki sayısındaki “Parlamento, Burjuva Hükümetler ve Bakanlık Pazarlıkları” başlıklı yazımız, “seçim hükümeti” adıyla kurulan ve anayasada “Geçici Bakanlar Kurulu” olarak belirtilen somut bir hükümet biçimiyle ilgilenmemişti; böyle bir ihtiyaç henüz o zaman hasıl olmamıştı. Lafı geçse bile, böyle bir hükümet gündeme girmemiş, o nedenle “burjuva hükümetler” ve “burjuva hükümetlere bakan verme” tartışması “seçim hükümeti” özelinde yapılmamış; sorun ancak “burjuva hükümetlere katılım” çerçevesinde genel olarak ele alınmıştı.

Bu yazıda “genel”in “özel”i kapsayıp kapsamadığı üzerinde durulacak.

Gerçi geçen yazımızda çizilen genel çerçeveyle birlikte, “seçim hükümeti”ne bakan verilip verilmemesi üzerine yürütülen tartışmada günlük işçi basınında ortaya konan görüşler ve her şeyin ötesinde katılımcı iki bakanın 22 Eylül’de, bakan olarak atanmalarından 26 gün sonra “seçim hükümeti”nin gerçekte bir “savaş hükümeti” olduğunu belirtererek istifa etmeleri sonrasında böyle bir “genel”-“özel” tartışmasının gerekli olmaktan çıktığı düşünülebilir. Bu büyük ölçüde doğrudur da. Ancak, parlamento, devlet ve hükümet nedir, devletler nasıl yönetilirler, parlementolar mı temel yönetsel organlarıdır yoksa burjuva devletlerin başlıca iki kurumu bürokrasi ve militarizm midir, parlamentarizmle burjuva egemenliğin sınırları çerçeve mi edinilmelidir yoksa kırılıp parçalanması zorunlu sayılması gereken bürokratik militarist aygıtça korunup gözetilen burjuva egemenliğinin “yürütme komitesi”nden başka bir şey olmayan burjuva hükümetlere katılım burjuvaziyle en ileri noktada bir anlaşma mıdır ve kategorik olarak red mi edilmelidir gibi soruların yanıtlarının geçen sayımızda verildiğini hatırlatarak, aynı sorular ve yanıtlarına yeniden girmeyip uzun tutmadan bir özet yine de iyi olacaktır.


“Burjuva hükümetlere katılım”a ilişkin “genel”le “seçim hükümetine katılım” “özel”inin ilişkisi üzerine tartışmayı ileri sürülen “tez” kategorisine sokulması zor gündelik görüşleri tek tek ele alarak yürütmekte fayda var.


Birinci görüş, fazlasıyla amiyanedir ve “seçim hükümeti”nin olağan bir burjuva hükümeti olmayışı ve konjonktürün zorunlu kıldığı düşünülen “görevler”e dair inançlarla da beslenip güçlendirilmiş bir önyargıyla böyle bir hükümette yer almanın her vekilin “görevi” olduğuna dairdir: Vekil dediğin nasıl olur da bakanlığı kabul etmez!? Aksi halde –memleketin dertlerine kuşku yok ki burjuva düzen içinde çareler aranacağına– “parsa toplamak” üzere “tribüne oynanmış” olmaktadır. Örneğin, “Turnusol” yazarı Gökhan Kaya, 28 Ağustos tarihli yazısında, bir seçim hükümetini ima ediyor olsa bile, böyle bir hükümeti ortalama bir burjuva hükümetinden ayırt etmeye de girişmeden, üstelik “ilkesel” değil “taktik bir mesele” sayarak benimsediğini belirtmiş olduğu burjuva hükümetlere katılmaya karşı çıkılmasını, “Zamandan, mekandan, şartlardan bağımsız böyle bir genelleme bir siyaset önerisinden çok kusura bakmayın bir din kitabından çıkmış ayete benziyor” şeklinde tanımlamakta ve kategorik olarak reddetmektedir. “Kusuru bakmayın” diyor, Kaya, burjuva hükümetlere katılmayı olağan gören kendisinin tutumu değil, ama nasıl oluyorsa, sosyalistlerinki “devrimcilik değil, samimiyetsiz bir pragmatizm”miş!

Bu “pragmatizm” eleştirisini, “seçim hükümeti”ne katılmama kararına, acele davranarak, ilk tepkiyi Özgür Politika’da “EMEP’in, her geçen gün irtifa kaybeden AKP hükümetine karşı, ‘HDP’nin yapmadığı’ ama ‘EMEP’in yapılmasını uygun gördüğü’ radikal(!) bir çıkış ile puan toplama hesabı yapıyor” diye yazarak veren Ferda Çetin arkadaşımızın da paylaştığı anlaşılıyor.

Yine örneğin “Özgürlükçü Sol”dan Zeynel Özgün, 28 Ağustos’ta, bir dizi “ihtimal”i sıraladıktan sonra, karar kılıyor ki, “hem EMEP’in hem de CHP’nin tutumunun, ilkesel bir duruş ortaya koymaktan öte, tribüne yönelik ‘şık hareket’ izlenimi verme yanı ağır basıyor.” Madem “parlamenter sistem”in vazgeçilmez unsurlarından “siyasal partiler”in ve parlamentonun üyesi vekillersiniz nasıl hem parti hem de vekil olarak “seçim hükümeti”ne katılmayı kabul etmezsiniz – yaklaşım budur ve bu yaklaşım, sıralayacağımız benzer görüşlerin dayandığı yaklaşım gibi, asıl olarak burjuva egemenliğini değişmez veri alan ve koltukları, ilişkileri ve vekillik, bakanlık gibi parlamenter sisteme özgü pozisyonları ve tutumlarıyla boylu boyunca parlamentarizme yaslanmaktadır.

Bu, diğer görüşlerin de çoğunda içerili parlamentarist yaklaşım; olağan bir burjuva hükümeti değil, ama “seçim hükümeti” olduğu için, bu durumda hükümet sanki burjuva hükümeti olmaktan çıkıyormuş gibi, böyle bir hükümete katılmanın gerekli olduğunu savunan benzerlerininkiyle ortak olan, sözü edilen “Özgürlükçü Sol”cunun görüşlerinin şu dayanağında belirgindir: “… içinde bulunulması reddedilen seçim hükümeti ile koltuklarında oturulan parlamento arasında nitelik ve biçim açısından ciddi bir fark olmadığını düşünüyorum. Nasıl ki bir bölümü bugün ülkede süren savaşı körükleyen vekillerin oluşturduğu bir parlamentoda bulunmak, o vekillerin ve partilerin politik tercihlerine onay verdiğiniz anlamına gelmiyorsa, seçim hükümeti gibi bir oluşumda da aynı kabinede bulunduğunuz diğer parti ve bakanların siyasal tercihlerini otomatik olarak onaylamış sayılmazsınız. Bu gerekçeyle bir seçim hükümetini reddetmek, parlamentoda bulunmayı da reddetmeyi gerektirir… seçim hükümetinde olmayı reddedenlere ‘O halde bu seçime neden girdiniz’ diye sorulabilir.”

Bu ortak dayanakta görünür olan parlamentarizm, ilginçtir; “sol” ve “solculuk” adına yalnızca Marksist değil ama devrimci bakış açılarının da bugün eski etkin pozisyonuna sahip olmadığını, ama onu “arkaik”, hatta “irrasyonel kapris” ve aynı türden “alışkanlıklar” sahibi olmakla suçlayarak hatta alay konusu etmeye yönelmiş reformculuk ve liberalizmin, liberal solculuğun, düzen içi otonomculuk ve yeni toplumsal hareketçi yaklaşımların “sol kamuoyu”na kendilerini dayatmada önemli mesafe aldıklarını ortaya koymaktadır ki, burada, parlamento ile hükümeti birbirinden ayırt edemeyip benzeştirip aynılaştırarak birbirine karıştıran, devlet denen şeyin ne olduğunu ve nasıl işlediğini hiç anlamamış “seçim hükümeti”ne katılma yandaşı ikinci görüşe gelmekteyiz: “Seçim hükümetini reddetmek, parlamentoda bulunmayı da reddetmeyi gerektirir”! Ya da “seçim hükümetinde olmayı reddedenlere ‘O halde bu seçime neden girdiniz’ diye sorulabilir”!

Madem “ilke” falan diyerek hükümetlere katılmayacaktınız, neden seçimlere katılıp parlementoya girmeye talip oldunuz –böyle soruyor Özgürlükçü Solcu! Ama yalnız değil, bu görüş oldukça yaygın!

Örnekse 28 Ağustos’ta T24’te “Levent Tüzel Böyle Yapmamalıydı” başlığıyla yazan ve görüşlerinin ağırlık noktasını ayrıca eleştireceğimiz Erdoğan Aydın da bu görüşte: “Mevcut durumun devrimci görevi, parlamenter mevzilerden geri çekilmek değil, aksine onları demokrasiyi inşa etmek ve toplumun bütün sınıf ve kimliklerine yayılan sol bir hegemonya için kullanmaktır.” O da burjuva hükümetle “parlamenter mevzi”nin aynı şey demek olmadığını, bir burjuva hükümete katılmayı reddetmenin “parlamenter mevzilerden geri çekilmek” anlamına gelmediğini anlamıyor ve parlamentoda bulunulduğunda hiç değilse “seçim hükümeti” olarak burjuva hükümete katılmanın zorunlu sayılması gerektiğini düşünüyor. Parlamentoya girmişsen hükümete de katılacaksın ya da elini vermişsen, mecbursun kolunu da kaptıracaksın!

Aynı cümleden olarak, geleneksel düzen solculuğunun aynı amiyane liberal görüşünü ileri sürmüş olan Murat Belge’yi anmadan geçmemeliyiz. O da Taraf’taki “Acemi Parlamenter” başlıklı makalesinde, üstelik “seçim hükümeti”ne katılmayı da “koalisyon” olarak niteleyerek bu hükümette yer almak gerektiğini savunurken, “parlamento” ile “hükümet” arasına doğrusallığı tartışmasız bir çizgi çekmekte ve doğruluğu tartışılmaz bir paralellik kurmaktadır: “Sosyalist solun bu ülkede ancak 1960 sonrasında bir varlık olma yoluna girdiğini biliyoruz. Formasyon yılları da ‘devrim’ düşüncesi ve beklentisiyle geçti. ‘Parlamento’, burjuvazinin düzmece bir kurumuydu ve ‘devrimci’ye yakışmazdı. Böyle bir ideolojiyle yıllar geçirdikten sonra şimdi parlamenter politika yapmak, bunu belirli bir ustalıkla yapmak, kolay değil.” Yani; “parlamento burjuvazinin düzmece kurumu” ve bir “ahır”sa, bu “ideoloji”yi geride bırakmadan ya da “aşmadan” “parlamenter politika yapmak” olanağını görmüyor beyzade ve –bilmesine bildiğinden hiç kuşku duymuyoruz, ancak okurlarının kafasını karıştırıp iğdiş etme amaçlı olarak– parlamenter politika yapmakla parlamentarizmi birbirine karıştırıyor, buradan da sonucu bağlıyor: parlamentodaysan ve parlamenter politika yapıyorsan burjuvaziyle koalisyon yapacak ve burjuva hükümetlere katılacaksın!

Belge’nin tümüyle eskimemiş olduğu ortada olan “ilk göz ağrısı” Birikim’den bir solcu liberal burjuva yazar da aynı şekilde düşünüyor ve düşüncesini aralarında düzgün nedensellik bağı kurması beklenecek ortalama sözcüklerle değil ama küfürlerle ifade ediyor. Belge’yle geleneksel yakınlığının ötesinde, –“seçim hükümeti” özelliği nedeniyle mi, hükümete katılmayınca parlamentoya katılmış olmanın anlamsızlaşacak oluşu nedeniyle mi, bir açıklamada bulunmayıp– hiçbir gerekçeye de bağlamadan, gerekçesiz, öyleyse önsel olarak haklılık ve “mutlak hakikat”in anahtarını elinde tuttuğu inancının şımarıklığıyla –ama bir de “şımarıklık” suçlamasında bulunarak– fazlasıyla amiyane “birinci görüş” çerçevesinde “Durum o kadar saçma ki..” buyurup yazıyor: “HDP Türkiyelileşeceğim diye ortodoks solun irrasyonel kaprislerine, şımarıklıklarına, çokbilmişliklerine kapı aralarsa..” –aralamamalıymış. Eee? “Uzun yıllardan sonra umutlanmışız, solcular olarak işe yarama şansı yakalamışız, bunu birtakım arkaik hezeyanlara, irrasyonel alışkanlıklara kurban etmeye kimsenin hakkı yok”muş!1 Yani, bakanlık nasıl kabul edilmeyip “işe yarama şansı” tepilirmiş –“meşruiyet elde etme”, “AKP’yi denetleme”, “teşhir” gibi “olumlu” ya da “bakan olmuyorsan parlamentoda işin ne” türü “olumsuz” nedenler göstermeye bile ihtiyaç duyulmadan, “bakanlık fırsatı”nı değerlendirme savunması! Artık ihale mi bağlayacak, kadrolaşacak mı devlet dairelerinde, “arpalıklar”dan mı yararlanacak yakaladığı şansla solcular, hangi mantıkla, bilinmez, ama mutlak bir bakanlık kabulü görüşü ya da “hakikat”i!

Görülüyor; hem birinci hem de ikinci –tez olma yeteneğine sahip olamayan– görüş, amiyane olduğu kadar, fazlasıyla düzen içilikle maluldür, kapitalizmin ve onun siyasal sistemi olarak “parlamenter demokrasi”nin sınırları ötesinden bir bakış açısından bütünüyle yoksundur ve parlamentoda bulunmayı burjuva hükümete katılmanın yeterli nedeni saymaktadır.

Tersine çevirip, soruyu tersten soralım: “Seçim hükümetinde olmayı reddedenlere seçime neden girdiniz” diye soranlar, ne diyorsunuz, “geçici hükümet”te yer alan iki HDP’li bakan arkadaşımız, bu hükümette yer almayı sürdüremeyip onu bir “savaş hükümeti” olarak niteleyerek istifa ettiklerinde, parlamentodan da istifa etmeleri gerekmekte miydi? Üstelik burada bitmemektedir; “seçim hükümetini reddetmek, parlamentoda bulunmayı da reddetmeyi gerektirir” görüşünda olanlar, sizler, bakanlıktan istifa eden iki arkadaşımız, her ne kadar tamamen anti-demokratik bir tutumla partileri çiğnenerek bakanlığa kişisel olarak davet edilmiş olsalar bile, “geçici hükümet”te kuşkusuz ki kişisel menfaat nedeniyle ve kendi adlarına değil ama partilerini temsilen yer almış oldukları için, istifalarının ardından, yalnızca kendilerinin değil ama bütün HDP’li vekillerin parlamontodan da istifalarını gerekli görüyor musunuz görmüyor musunuz?

Hayat öğreticidir; ne HDP’li bakan arkadaşlarımız bakanlıktan istifa ederken vekillikten de istifa ettiler, ne de parlamentoyla hükümet arasında üst perdeden paralellikler kurarak hükümette olunmuyorsa parlamentoda da olmamak gerektiğini ileri sürenler, görüşlerinin arkasında durarak, onları vekillikten de istifaya davet ettiler. Belli oldu ki, dün dündü bugün bugün. Ve bir şey daha belli oldu ki, parlamento başkadır hükümet başka. Vekil olmak ve parlamentoda yer almak başka, bakan olmak ve hükümette yer almak başka!


Burada, geçen sayımızda yürüttüğümüz parlamento ve parlamentarizme dair tartışma önem kazanmaktadır.

Neden mi önem kazanmaktadır? Şundan: Parlamentarizme karşı olmak ve onu oportünizmin belirgin bir türü olarak suçlamak parlamentoda yer almaya engel olmadığı gibi, “seçim hükümeti” ya da değil, devrimci olmayan, dolayısıyla emperyalizm ve uluslararası –ve şüphesiz yerli– burjuvaziyi zayıflatıp devrimci sürecin ilerlemesine hizmet etmeyen burjuva hükümetlerin herhangi birine katılmak ya da desteklemek, –kısa günün kârı anlayışı ya da pragmatizm ürünü değilse– ancak burjuva parlamentarizmi benimsenerek haklı gösterilebilirdi.

Örneğin Sungur Savran’ın görüp anlamadığı budur; çünkü o, sanki EMEP yıllar boyunca parlamentarizm yandaşlığı yapmış ve o güne kadar burjuva parlamentonun anlamını hiç ortaya koymamış gibi, “EMEP’ten Mustafa Yalçıner de partisi içindeki tartışmanın mahmuzlaması ile yıllar sonra birdenbire burjuva parlamentosu için yapılmış olan ‘ahır’ benzetmesini hatırladı” diyerek kişiselleştirmeye de yönelerek, parlamentarizmle burjuva hükümetlere katılma arasındaki mantık bağını anlamlı bulmamaktadır. Söylediği şudur: “Bir sosyalistin burjuva hükümetine girmemesini gerekçelendirmek için genel olarak parlamentarizme verip veriştirmek, pireye kızıp yorgan yakmaya eşittir. Yukarıda da belirttik: Burjuva hükümetlerine katılmaya karşı çıkan devrimci Marksistler, bunu her zaman parlamento üzerinde ve içinde politika yapmaktan ayırmışlardır. Burjuva hükümetine bakan veya güvenoyu vermemenin nedeni parlamenter sistemin kokuşmuşluğu değildir. Sosyalistler kokuşmuş da olsa parlamentoyu sosyalizm mücadelesinin bir mevzii olarak kullanırlar.”2

Sungur arkadaşımız, makalesinde burjuva hükümetlere katılmanın genel yanlışlığı, HDP içinden “sosyalist olanlar” “sosyalisitliği” ile “olmayanlar”ın EMEP’in tutumuna yönelik “dogmatizm”suçlamasına verdiği yanıt ve “pek ilkeli” ve “amacı kötü” nitelemeleriyle A. Güler ve KP’sine “KKE neden Yeni Demokrasi ile koalisyon kurdu?” ve “neden 27 Nisan muhtırasına destek açıkladınız?” türünden sorduğu sorular gibi pek çok doğrunun sözünü ediyor. Ancak Savran’ın iki başlıca yanlışından biri, sanki olanaklıymış gibi, burjuva niteliğinden soyundurduğu “seçim hükümeti”ne katılımı onaylamasının da ötesinde önermiş bulunmasında ve ikincisi de yukarıdaki parlamentarizmi onaylar tutumundadır ki, bu sonuncusunu EMEP ve kişiselleştirerek M. Yalçıner eleştirisiyle yapmaya yöneliyor.

“Evrensel’deki köşe yazısında parlamenter sisteme verdi veriştirdi” “suçlaması”nı yaptığı “Mustafa Yalçıner sıkıştığı yerden ültra sol bir tutumla kurtulmaya çalışırken… EMEP bildirisi ültra sağ bir konumdan konuşuyor” diyor. EMEP eleştirisini az sonra yanıtlayacağız, ancak arkadaşımıza yönelttiği “suçlama”nın bir sosyalist için “suç” değil ancak onur olabileceğini söylememiz gerekiyor. Parlamenter sistemin suçlanması suç olabilir mi? Tabii ki “parlamenter sistem” ya da onu yüceltip dayanak ve temel edinmenin adı olan “parlamentarizm” sosyalistlerce suçlanır, suçlanmalıdır. Parlamentarizmin suçlanması, bir yanlışın, bir yerlere sıkışılmışlığın ve kurtulma çabasının ya da “ultra solculuk”unun değil, ancak Marksist ve devrimci bir platformda bulunmanın delili olabilir.

Suçlanması “ultra solculuk” belirtisi sayılan parlamentarizm, söylendiği gibi, “pireye kazılıp yakılacak” “yorgan” değildir; parlamento devrimci amaçlarla kullanılabilirken, parlamentarizmin işçi sınıfının yararına kullanılabilirliği bulunmaz. Parlamentarizm ve parlamenter sistemle kokuşmuşluğu başkadır, parlamento ve parlemantoya katılım başka. Lenin’in savunucularını “parlamenter ahmaklık”la tanımladığı parlamentarizm ya da parlamentoculuk, parlamentonun, üstelik öyle de olmamasına karşın, burjuva yönetim mekanizmasının asal kurumu da sayılarak, yüceltilişidir. Parlamenter mücadele ve parlamento seçimlerinin politik mücadelenin başlıca biçimi sayılması ve iktidara buradan yürüneceğinin ya da iktidara yürümeye de gerek olmadığının ileri sürülmesi ve burjuva parlamentarizminin benimsenmesi aracılığıyla burjuva egemenliği ve koşullarının, kapitalizmin sınırlarının benimsenmesi ve çerçeve edinilmesidir. Öte yandan “ahır” ve “gevezelik” mekanı işlevi yüklenmiş oluşuna karşın, burjuva parlamentolarının birer muhalefet mevzii olarak, teşhir amaçlı kürsü olarak kullanılması ve bunun için seçimlere ve sonuç olarak parlamentolara katılmanın, ifrada, yani parlamentarizme vardırılmaması koşuluyla bir sakıncası olmadığı gibi, burjuva egemenliğin devrilmesinin hizmetine koşulduğunda yararı da küçümsenemez.

Burjuva hükümetlere bakan vermenin, –kuşku yok ki, yalnızca parlamentarizmle değil, parlamenter ya da demokratik biçimli olsun olmasın burjuva egemenliğinin kabullenilip kabullenilmemesi ve bu egemenliğin, onun “yürütme komitesi”nden başka bir şey olmayan burjuva hükümetlerle birlikte devrilmek üzere hedef edinilip edinilmemesiyle bağlı olduğu tartışmasızken– parlamentarizmle, burjuva egemenlik sisteminin parlamenter biçiminin yüceltilişiyle de alakası olduğu apaçıktır. Onunla olmayacaksa ne ile olacaktır? Engels’in dediği gibi “genel oy hakkı… işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir gösterge” ise ve “bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olmayacak”sa ve Marx’ın dediği gibi “Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir parlamentoda halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırma”nın3 ötesinde bir anlam taşımıyorsa, evet, sunduğu olanaklardan yararlanırız, kendimizi sayar, olgunluğumuzu ölçer ve zamansız atılganlıklarla geride kalmanın oluşturacağı tehlikelerden korunur, kürsü olarak yararlanır, burjuva sistemi teşhir ederiz… hepsi budur – ancak, “genel oy”u, seçimleri ve ona dayalı olarak oluşturulan parlamentoyu ne baş tacı eder ne de kuyruğuna, onu, etrafında döndürülen “dolapları” ve ilişkileriyle, burjuva demokrasisi ya da aynı anlama gelmek üzere diktatörlüğünün bilinen “modern” biçimi olarak, sistem düzeyine yükseltecek bir “izm” ekleyerek, “yürünecek yol” ve kendimizi cenderesine sıkıştıracağımız “çerçeve” ediniriz.


Peki, EMEP nasıl oluyor da “ultra sağ bir konumda” bulunuyormuş? Şundan: “EMEP… iki gerekçe gösterdi hükümete katılmama konusunda. Biri hükümetin oluşturulma tarzının anti-demokratik karakteri, öteki ise bu hükümetin bir savaş hükümeti olarak kurulduğu.” –bunlar yetersizmiş! Neden? Açılıyor: “EMEP bildirisinde Levent Tüzel’in bakan olmayı reddetmesi gerekçelendirilirken burjuva hükümetlerine katılmama meselesine hiç değinilmemiştir. Verilen gerekçeler tamamıyla olumsaldır, şayet belirli koşullar yerine gelirse EMEP’in bir liderini bir burjuva hükümetine gönül rahatlığıyla bakan olarak verebileceğini ima etmektedir. Daha yalın söyleyelim: EMEP’in gerekçeleri özetlenirse, Levent Tüzel’in seçim hükümetine bakan olarak girmesine bu hükümetin anti-demokratik bir savaş hükümeti olması dolayısıyla karşı olduğu ortaya çıkar. Yani şayet bu hükümet demokratik bir barış hükümeti olsa, EMEP burjuva hükümetine bakan vermekten kaçınmayacaktır!”

Bizim solcularımızda –Kautsky’nin “merkezciliği” unutularak– birini “sağ”a diğerini “sol”a alıp “merkez”de durmak geleneksel olarak tercih nedeni olmuştur ve bu, hemen kaçınılmazlıkla bir kurgu tarzı gereksinmiş, ilk tercih bir ikincisini koşullamıştır. Ancak kimsenin kimseyi kafasında önceden kurguladığı üzere eleştiriye girişmesinin kazandırdığı, kazandırıcılık bir yana, doğru dayanaklara sahip olduğu neredeyse hiç görülmemiştir. Burada da öyledir.

Öncelikle söylemeliyiz ki, EMEP’in hükümete katılmama konusunda gösterdiği “iki gerekçe”den ikincisi –aslında o da yeterli sayılmalıdır ancak– “hükümetin bir savaş hükümeti” olmasından ibaret değildir, ama tam olarak şöyledir: “İkinci olarak; içeride ve dışarıda bir savaş hükümeti olarak davranan ve emekçi düşmanı politikalara imza atan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin kuracağı bir hükümetin, Türkiye halklarına vereceği hiçbir şey yoktur. Bu hükümet de önceki hükümetler gibi özgürlüklere ve halka karşı bir saldırı hükümeti olacaktır.” Özgürlüklere ve halka karşı bir saldırı hükümeti… “Seçim hükümeti”nin “halka karşı bir hükümet olacak” oluşu, hükümete katılmamanın başlıca nedenidir. “Gerekçe”nin kendi söylenmesini istediği gibi değil gerçek haliyle söylenmesi, aslında Savran arkadaşımızın EMEP’e yönelik bütün suçlamalarını çökertmektedir!

“Gerekçeler tamamıyla olumsal”mış! “EMEP’in bir liderini bakan olarak verebileceğini ima etmekte”ymiş! “Anti-demokratik bir savaş hükümeti” değil ama “demokratik bir barış hükümeti olsa, EMEP burjuva hükümetine bakan vermekten kaçınmayacak”mış! Ve “oysa komünistler bir burjuva hükümetine demokratik olduğu gerekçesiyle falan katılmazlar. Geçmişte bütün oportünistler, revizyonistler ve reformistler, burjuva hükümetlerine katılmak için zaten bunu gerekçe göstermişler”miş!

Gören de –Savran arkadaşımızın “anayasal bir seçim hükümeti” diyerek yapmaya yöneldiği gibi– EMEP burjuva hükümetlere katılmak için gerekçe arıyor sanacak!

“Savaş”la “barış”tan olduğu kadar “demokrasi” ve “demokratik” (ve “anti-demokratik”) olup olmamaktan da farklı şeyler anladığımız görülüyor. “Barış”tan Amerikancı ya da gerici bir “barış”ı anlamıyoruz. Tıpkı “demokrasi” dendiğinde bir “burjuva diktatörlük” olan burjuva demokrasisini anlamadığımız gibi. Yoksa, “anti-demokratik bir savaş hükümeti” ile “demokratik bir barış hükümeti” arasında fazla bir fark, bir nitelik farkı kalmıyor. Ama sorun “demokrasi” ya da “savaş” ve “barış”tan ne anlaşıldığıyla kalmıyor. Hükümetin “halka karşı bir saldırı hükümeti” olduğuna ilişkin yapılan saptama, demokrasiye –burjuva mı proleter mi ya da halk demokrasisi mi, hangi anlam yüklenirse yüklensin– tartışmayı anlamsızlaştırıp bitirmektedir! Hala itiraz edilecek ve “halka karşı bir saldırı hükümeti”ne katılmamak yeterli “gerekçe” sayılmayacak ya da “olumsal” mı bulunacaktır?!

Burada S. Savran’ın sorunu, bir Troçkist olarak, iflah olmaz Stalin karşıtı olması ve yazısının bütün bir girişini “Stalinizm eleştirisi”ne ayırmasıdır.

“Komünist Enternasyonal’in kurulmasından sonra Millerandizm komünistler için bütünüyle reddedilen bir şey oldu. Ta ki 1930’lu yıllarda İspanya ve Fransa’da sol partilerin burjuva partileriyle birlikte kurdukları Halk Cephesi hükümetleri, bakan verseler de vermeseler de, komünist partiler tarafından desteklenene kadar. Stalinizm, başka birçok alanda olduğu gibi, komünistlerin burjuva hükümetlerine karşı tavrında da İkinci Enternasyonal’in revizyonist ve Menşevik kanadına geri dönüşü temsil ediyordu… Gerçek komünizmden (Bolşevizmden) Stalinizme, oradan da en ufak bir kesiklik olmaksızın Avro-komünizme (“Avrupa komünizmi”ne): Emperyalist dünyanın en büyük komünist (Stalinist) partisi İtalyan Komünist Partisi, 1970’li yıllarda ünlü lideri Enrico Berlinguer yönetiminde ülkenin ana burjuva partisi olan Hıristiyan Demokrasi ile bir “tarihsel uzlaşma” arayışına giriyordu. Artık “komünist” adını taşıyan partiler için bir ülkeyi burjuvaziyle birlikte yönetmek vakayı âdiyeden bir şey haline gelmişti!”

Anlaşılması için bu Troçkist tiradı aktarmak gerekti; ancak, burjuva hükümetlere katılmanın olumsuzlanmasını temellendirirken birer “geçiş hükümeti” olarak “halk cephesi hükümetleri”nin özel durumuna dair bir tartışma da yürüttüğümüz için sorunu burada bir kez daha tartışmayacak ve yanıtı için ÖZGÜRLÜK DÜNYASI’nın bir önce sayısına bakılmasını salık vereceğiz. Burada şu kadarını söylemeliyiz ki, –göreceğimiz üzere AKP’liliği su götürmez bir halk düşmanı hükümete bile “seçim hükümeti” olduğu gerekçesiyle katılıp desteklemeyi savunurken– birçok ülkede devrime geçişi sağlamış “Halk Cephesi Hükümetleri”nin, herhalde Troçkistlerden başka hiç kimse olağan birer burjuva hükümeti olduklarını ileri sürmemiştir, sürmeyecektir! Ama Savran arkadaşımızın da, bu bakımdan pozisyonu, Irak KP’nin kurduğu koalisyona karşı ajitasyon yaparken KKE’nin burjuvaziyle (Yeni Demokrasi üzerinden) koalisyona katılmasını görmezden gelen A. Güler’e benzemiştir!

Halk Cephesi Hükümetleri birer “geçiş hükümeti” değil ama olağan burjuva hükümetleri idiyseler, şu soru nasıl yanıtlanacaktır: Örneğin Bulgaristan’da böyle bir hükümet aracılığıyla burjuva egemenliği nasıl devrilebilmiştir?

“Stalinizm” olarak tanımlanan II. Savaş öncesi, sırası ve sonrasının devrimci işçi hareketini, Marksizm-Leninizmin, burjuvaziyle işçi sınıfı ve kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadelenin zorlu koşullarına, üstelik dünyanın altıda birinde proletarya diktatörlüğü sürmekteyken, bu uygulanışını, Millerandizmle, sonra da Brejnev’le bile bir arada olamayan E. Berlinguer’in “Avrupa Komünizmi” ile benzeştirmek –bunun, her şeyden önce ve her şey bir yana burjuvaziyle proletaryayı birbirine karıştırıp ayırdedilmez kılmaya çalışmak olduğu belirtilmelidir! Dünya burjuvazisinin uzun yıllar favorisi olduğu ve hala sürdürdüğü Marksizme ve işçi sınıfına yönelik karalamalar ve bunların “Stalin” ve “Stalinizm” “öcüsü” şahsında yürütülmesinden uzak durulması, oysa, tartışmayı basitleştirirdi!


Artık, bakan verilip verilmemesinin tartışma konusu edildiği “seçim hükümeti”nin, –sanki bir “halk cephesi hükümeti” imiş gibi– sıradan bir burjuva hükümeti olmayıp, –hatta S. Savran’a göre “halk cephesi hükümetleri”ne bile katılmak caiz sayılmayıp bir burjuva hükümete katılmaktan farksız olmasına rağmen göz göre göre burjuva hükümet olduğu da reddedilip apayrı “özel” bir nitelik yüklenerek– tamamen “özel bir hükümet” olması görüşüne ve tam da bu nedenle böyle bir hükümette yer alınmasının savunulmasına gelebiliriz.

Burjuva hükümeti olmasına karşın ya da burjuva hükümeti olup olmaması önem taşımadan “özel bir hükümet” olduğuna inanılarak ve tabii ki “özel nitelikler” atfedilerek, “seçim hükümeti” olduğu için katılmak!..

Önce, S. Savran’ın az-çok tez düzeyinde ileri sürdüğü bütün görüşlerinin üzerini kendisinin çizmesi anlamına gelerek “seçim hükümeti” olması nedeniyle bu hükümete katılmayı savunmasına değinelim.

Genel olarak burjuva hükümetlere katılmaya karşı olma nedenini şöyle açıklamaktaydı S. Savran: “Çünkü hükümet bir ülkeyi yöneten ana organdır. Burjuva düzenini korur, onun ayakta kalması için gerekli adımları atar, burjuvaziye günlük işlerinde destek olacak politikalar izler. Bir sosyalist, yıkmaya çalıştığı burjuva düzenini, bir burjuva hükümetinin içinde yer alarak koruma rolünü hiçbir zaman üstlenmemelidir. Bu ilke son derecede önemlidir, kıskançça korunmalıdır.” Ve devam ediyor: “Sosyalistler, burjuva siyasi güçleri, işçi kitleleri önünde iktidara aday olarak gösterip desteklemezler. Daha da ötede, onlarla burjuva düzenini birlikte yönetmek üzerine hükümete girmezler.” Sonra EMEP’i eleştirirken yineliyor: “Sosyalistlerin burjuva hükümetlerine girmemesinin nedeni, hükümetin bir muhalefet mevzii karakteri taşımaması, burjuvazinin iktidarının sürdürülmesinin başlıca aracı olmasıdır.”

Bu sayıda yeniden burjuva diktatörlüklerinin “ana organları” tartışmasını açmak istemiyor ve belirtip geçiyoruz; burjuva devletin iki ana ya da temel organ ya da kurumu bürokrasi ve militarizmdir, “yürütme komiteleri” olarak hükümetler önemsiz değillerdir, ancak gelip geçicidirler ve asıl olan burjuva sınıf egemenliğinin yürütücülüğünü yapan “memurlar egemenliği”dir. Ancak burjuva hükümetlerin de burjuva egemenliğinin yürütmesini yaptığı tartışmasızdır ve Savran’ın bundan böyle söyledikleri doğrudur. Burjuva düzeni korumak içindir ve bir sosyalist bunu benimseyemez. “Muhalefet” organı değildir ve parlamentoda yapılabildiği gibi hükümetlerde de “muhalefet” yürütülmesi bir ihtiyaç ve gerekçe olarak ileri sürülüp burjuva hükümetlere katılmak savunulamaz. Vb. Ancak hemen sonrasında “Eee?” dedirtecek “seçim hükümeti”ne katılma savunması gelmektedir! “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” misali! Katılmak lazımdır; çünkü “Anayasa 114’teki seçim hükümeti klasik bir burjuva hükümeti değildir”!

Ya nedir? S. Savran’a göre; “Geçici Bakanlar Kurulu seçim için kurulmuş, silah gücüyle donatılmış bir Yüksek Seçim Kurulu gibidir. Burada yer almak, seçime girmekten çok farklı değildir; burjuvazinin hâkimiyetini ayakta tutmak için çalışmak anlamına gelmez.”

Bir kere öyle değildir. Anlaşılsın diye biz de kullandık, ancak Anayasa’da ne “seçim hükümeti” tanımı yapılmakta, ne 114. ve ne de başka maddelerinde bu sözcükler kullanılmaktadır. Hem burjuva hükümet hem YSK yerli yerlerinde durmaktadırlar! Birincisi hükümet etmekte, yani Savran’ın deyişiyle “burjuvazinin hakimiyetini ayakta tutmakta” ikincisiyse seçim işlerini düzenlemektedir.

“Silah gücüyle donatılmış YSK” –ama YSK zaten silah gücüyle donatılmış, silahla korunuyor ve uygulamaları silahla yaptırıma bağlanıyor değil miydi? Ve kimin “silahları”, kimin “silah gücü” –burjuvazinin değil de kimin? “Tarafsız” bir “silahlı güç” mü yoksa? Ve son soru kapitalizm ve burjuva egemenliği koşullarında herhangi bir burjuva hükümet, “burjuvazinin hakimiyetini ayakta tutmak için” değildir de ne içindir?

Bundan sonrası, yalnızca S. Savran’ın değil, HDP’li arkadaşlarımız başta olmak üzere, çok sayıda kişi ve özellikle liberal solcunun ortak görüşüdür! “Farklı”! “Özel”! “Klasik bir burjuva hükümeti değil”! Bir farklılığı olduğu su götürmez; ancak neden farklı ve neresi farklı –burada rivayet de farklılaşmaktadır!

Olağan burjuva hükümetlerinden farklılığı şuradadır ki, burjuva parlamentarizmin geçerli kuralları çerçevesinde parlamentoda bir çoğunluğa dayanmamakta, doğrusu dayanamamaktadır, –ne tek başına bir parti vekil çoğunluğunu elinde bulundurabilmektedir ne de birkaç parti, bir arada, koalisyon kurarak bu çoğunluğa ulaşabilmişlerdir– ve tam da bu nedenle, geçerli bir çoğunluğun oluşturulması amacıyla kurulmuştur. Buradan gelen bir farklılığı da, Anayasa’da yazılı olduğu gibi, adındadır: “Geçici Bakanlar Kurulu”! O kadar! Başka bir farklılığı yoktur! Savran’ın “klasik bir burjuva hükümeti” olmadığını ileri sürerek gönderme yaptığı 114. Maddesinde, Anayasa, herkesin inceleyebileceği gibi, bu hükümete “şu işlere karışmayacak”, “ancak şunları yapacak”, örneğin “sadece seçim işlerini yürütecektir” gibi özel görevler yüklememiş, bu yönüyle, onu diğer olağanlarından ayıran özelliklerini tanımlamamıştır. Başka burjuva hükümetler ya da olağan burjuva hükümetler hangi işi/işleri yapıyor ya da yürütüyorsa, “geçici bakanlar kurulu” da, “ana organ” ya da değil, ama burjuva diktatörlüğün bir “yürütücü organı” ya da “yürütme komitesi” olarak, aynı işi/işleri yürütecektir ki, burjuva hükümetlerin işlevini belirleyen “iş” ya da “görevler”i –burjuva hükümetlere katılmama nedenini açıklarken– S. Savran sıralamış ve biz de aktarmış ve doğrulamıştık. Yine soru: –“Eee?”

Bir farklılık konusu olarak, Anayasa’da yazılı adıyla “Geçici Bakanlar Kurulu” ya da “Seçim Hükümeti”, dayanabileceği bir çoğunluk olmadığından, katılıp katılmamayı “seçme hakkı”nı kendilerine bırakarak, parlamentodaki partilerin tümünün çoğunluğuna dayanıyor gibi yapılmakta; ve –eğer HDP’li bakan arkadaşlarımız gibi sakıncalı sayılıp dışlanmayacaklarsa– görev ve yetkileri, “geçici olmadığı” varsayılan –ancak hükümetler gelip geçici olduklarından en az geçici olanı bile yine geçici olan– bakanlardan hiç de eksik olmayan “geçici bakanlar” partiler ve bağımsızlar arasında gerçekte ya da yalnızca görünüşte paylaştırılmaktadır. Günümüzün “Geçici” “Seçim Hükümeti” bakımından gerçeğin kantarına vurulacak olursa; bakanlar ne partiler arasında paylaştırılmıştır, ne başka “seçim bakanlıkları” atamalarında da olduğu gibi “bağımsız bakanlar”ın bağımsızlıkla bir ilgileri vardır ve ne de istifalarını açıklamalarına kadar iki HDP’li bakan arkadaşımız gerçek bakanlık yetkileriyle donatılmışlardı, çaycı ve odacı bile atayamıyorlardı ve ne iki HDP’li bakanın “bakanlık” yaptığı 26 gün ne de şimdi hükümetin, bir AKP hükümetinden farkı ortaya konabilirdi ve konabilir. Şimdi örneğin bütün üyeleri AKP’lidir! Ama iki HDP’li bakana rağmen eskiden de farklı değildi ve Cumhurbaşkanından başlayarak sair AKP “büyükleri”nin komutasında tümüyle AKP politikalarını izlemişti.

Yine de S. Savran, “Seçim Hükümeti”ni sevimlileştirip kabul edilebilir kılma uğraşındadır: “Geçici Bakanlar Kurulu’nun normal bir burjuva hükümeti olmadığının kanıtını mı istiyorsunuz? Bu hükümet ne bir hükümet programına, ne de o program temelinde güvenoyuna gerek olmaksızın kurulur.” Sanki pek önemli!

Evet, bu da bir farklılık konusudur ve bir “siyasal kriz” durumu için düşünülmüş “geçici hükümet”4, onaylatamama ihtimali nedeniyle bir “hükümet programı”na sahip olmadığı gibi, alamama ihtimali nedeniyle bir “güven oyu”na gidilmesine gerek duyulmamıştır. Ancak bunlar, burjuvazinin “işleri”nin “programsızlık” ve “güven oyundan yoksunluk” nedeniyle ortada kalması anlamına katiyen gelmez, gelmemiştir; özü “halkın bastırılması” olan “işler”, egemenliğin yürütücü aygıtları durumundaki bürokrasi ve militarizm ya da “memurlar egemenliği” eliyle yürütülecek, siyasal bakımdan da, burjuva egemenliğin ihtiyaçlarıyla çelişmemek koşuluyla siyaseten “bileği kuvvetli olan”ın onaylanmamış programı uyarınca fiilen yönlendirilecektir. Böyle olmamış mıdır?

Bir burjuva toplumunda, geçici ya da değil, herhangi bir burjuva hükümet, yazılı olarak ortaya ilan edilsin edilmesin, iç ve dış politikada, sanayi, maliye ve çalışma yaşamında, içişleri ve savunmada.. burjuvazinin çıkarlarının gözetilip savunulmasını politika edinmeyecektir de ne yapacaktır, ne yapabilir? Üstelik Anayasa’nın ne 114. ne de başka Maddeleri’nde, bu burjuva içerikli politikalarla bu doğrultuda uygulamaların bir program çerçevesinde uygulanamayacak oluşuna dair bir ibare bulunmaktadır; ama “geçici” bile olsa, “Bakanlar Kurulu”nun “Bakanlar Kurulu” olduğu ve başında başbakanıyla “kalıcı” olduğu varsayılan diğerlerinden ayırt edilmeksizin, Bakanlar Kurulu olarak çalışacağı belirtilmiştir. Yalnız ilgili maddelerinde değil, ama “ruhu”yla birlikte tümünde, Anayasa’nın burjuva içeriği tartışmasızdır ve bir Bakanlar Kurulu’nun yurt-içi ve dışında başta “asma-kesme”, “vergi toplama”, “arpalıkların dağıtımı” ve “ihale paylaşımı” vb. olmak üzere, yapacağı “işler”, özellikle “siyasal kriz” koşullarında belirsizliğe terkedilmiş değildir.

Peki, “seçim hükümeti” ya da “geçici bakanlar kurulu” nasıl “klasik bir burjuva hükümeti değildir”? Biz öyle istedik ve istiyoruz diye mi? “Klasik bir burjuva hükümet”ten eksik ya da fazla ne yapmaktadır ve “klasik” olanlardan farkı nerededir ve nereden gelmektedir? Burjuvazi ve hükümetinin ideallerinden olamayacağına göre, bizim ona yüklediğimiz “idealerimiz”den olabilir mi?

Herhalde “burjuva” nitelikli olduğuna da itiraz edilmeyecektir, sadece “klasik” değildir! Peki ne yapmamaktadır, bu “klasik olmayan” burjuva hükümeti? S. Savran’dan sürdürürsek, ülkeyi yönetmemekte midir, “yönetici organ” değil midir; burjuva düzenini korumamakta, onun ayakta kalması için gerekli adımları atmamakta mıdır; burjuvaziye günlük işlerinde destek olacak politikalar izlememekte midir? Somutlarsak; vergi toplamamakta ve yatırım vb. harcamaları yapmamakta, ihaleler düzenleyip, maliyeyi, sanayi ve ticareti, milli eğitimi yönetmemekte midir? Çalışma hayatını, koşullarıyla birlikte yön verip yürüten, örneğin asgari ücreti ya da emekli maaşlarını yükseltmeyen kimdir? Yürürlükteki esnek çalışma yöntemlerinin ve üç kuruşa çalıştırmanın yürütücü sorumlusu, adı “geçici” kondu diye, hükümet olmaktan çıkmış mıdır? Hürriyet’in iki kez basılmasına sessiz kalarak basın özgürlüğünün çiğnenmesinin sorumlusu, bu “geçici hükümet” değil de başkası mıdır; ya üstüne aynı gazeteye bir de “terör destekçiliği” soruşturması açtıran, haydi mahkemeler açtı, örneğin 17 ve 25 Aralık soruşturmaları söz konusu olduğunda yapıldığı ve son derece sık tanık olduğumuz gibi yine örneğin Adalet Bakanlığı marifetiyle soruşturmayı durdurmayan kimdir? Varto, Cizre, Silvan, Yüksekova, Diyarbakır-Sur, Şırnak-Beytüşşebap’ta.. olduğu gibi, günler boyu sokağa çıkma yasakları ilan edilerek düzenlenen kitlesel katliamların sorumlusu bu “klasik olmadığı” ileri sürülen “geçici hükümet” değil midir? Cumhurbaşkanının öğünerek “2000 teröristin tesirsiz hale getirdildi”ğini söylediği, yurt içi ve dışında dağ- taş bombalanarak ve yüzlerce cana ve yıkımlara mal olarak sürdürülen bu savaş “klasik olmayan” “topal ördek” durumundaki geçici bir hükümet döneminde başlatılarak bugünkü “klasik olmayan burjuva hükümet” döneminde sürdürülmemekte midir? Bu “klasik olmayan burjuva hükümet”in “klasik”lerinden eksiği yok fazlası olduğunu kim ileri sürebilir?

Bugünkü “klasik olmayan burjuva hükümet”in olağan burjuva hükümetlerinden farkı, bir geçici azınlık hükümeti olması ve iki HDP’li bakan arkadaşımızın da 26 gün yetkisiz/görev verilmemiş pozisyonlarıyla görünüşte bu hükümet üyesi olmalarının ötesinde, gerçekliği/nesnelliği olan farklar değildir. Bu “özel” hükümet, tıpkı burjuva hükümetlerin “genel”i türünden işlev ve yetkilerin sahibi olarak, hükümetlerin, Marx’ın dediği gibi, halkı ve haklarıyla mücadelesini “ayaklar altına alıp bastırmaktan ibaret” olan “genel işleri”ni görmüştür.

“Seçim hükümeti”ne, ileri sürdükleri “özel”lik ve “farklar”ını, onu olduğundan başka türlü görmek isteyenler, “ya tutarsa” deyip, kendileri yakıştırmaktadırlar! Bunlar, işin gerçeği, aslında, “seçim hükümeti”nin kendi nesnel farklılıkları değildir, ama farklılıkları yükleyenlerin, hükümetten talep etmekten çok –ki bu anlaşılır bir şey olurdu–, kendi önlerine koydukları “görev”lere ilişkindir.

Başkaları gibi, S. Savran da, ısrarlıdır, “hayır” demekte ve hele bir aylık pratiğin, Cizre, Beytüşşebap.. kuşatma ve katliamlarının ve iki bakanın istifasının ardından tüm çıplaklığıyla görünür olan gerçeğe karşın –şimdi olsa farklı yazar mıydı?– “özel” burjuva hükümetin önüne, onun burjuvalığıyla alakasız, “tarafsızlık”ına dair, ama “yönetmek” babından olmayan hayali “işler” koymaktadır: “Anayasa’nın 114. maddesinde öngörülen ve ‘Geçici Bakanlar Kurulu’ olarak anılan seçim hükümetinin görevi olağan bir burjuva hükümetininkinden farklıdır. Kuruluş amacı, ülkeyi kısa, orta ve uzun vadeli kararlarla yönetmek değildir. Seçimin hukuki uygulamalar bakımından partiler arasında tarafsız olarak yürütülmesini sağlamak için öngörülmüştür.” Bırakalım okuyacak başkalarını, S. Savran’ın kendisi tekrar okuduğunda bu yazdıklarına inanacak mıdır?

Henüz devrilmesinin yanına bile yanaşmadan burjuvazi heder olmakta, “geçici” bir süreyle de olsa, “kısa, orta ve uzun vadeli kararlar” almak ve “yönetmek”ten yoksun kalmaktadır; çünkü burjuvazi, adına kararlar alıp yönetecek bir olağan ya da “klasik” “yürütme komitesi”ne sahip değildir –ne yazık! Üstelik “klasik komitesi”nin yerine, kendisini, kendisiyle işçi sınıfı arasında olmasa bile HDP gibi muhalifliği kuşkusuz olan bir partiyle partileri arasında “tarafsız” kalarak, hiç değilse “seçimin hukuki uygulamalarını” “tarafsız yürütecek” aykırı bir “komite olmayan komite” ile yüz yüze bulmuştur! Kendisinin olması gereken “yürütme komitesi” öyle olmadığı gibi, Anayasa bile kendisi için kayıt altına alınmamış görünmekte, çünkü “tarafsız”lığıyla burjuvaziyi “yönetimsiz” bırakmaktadır!

Olacak şey midir?! Pratik ortadadır, böyle midir? Seçim işleri “taşıma” kararları alınmaya başlanan “sandıklar”la mı “tarafsız” yürütülecektir, tümünün AKP’li olduğundan kuşku duyulmayacak bakanlar ve bir arada oluşturdukları “geçici hükümet”le mi? S. Savran’ın üzerinde durduğu Anayasa’da yazılmış “görevler”, “amaçlar” ve “öngörüler” ayrıdır, gerçek hayat ve burjuvazinin egemenliğinin gerçek koşullarıyla ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlarından olan “organ”larının gerçeği ayrı… Söz ya da anayasada neyin nasıl yazıldığı değersizdir, yazılana bakıp inanarak yapılan değerlendirmelerin doğru çıkma ihtimali yoktur; önemli olan gerçektir!

Bunlar, tam liberalleşmeyip “ruhunu satma” noktasına gelmeyen, bir eşiğin ötesine geçmemeye ve “çizgi”yi tutturmaya çalışarak hala o bilinen “klasik burjuva hükümetleri”ne katılmayı ilke olarak doğru bulmayan, –artık “geleneksel” anlamında “klasik” mi desek– “solcu”nun, katılınabilirliğini kanıtlamak üzere, “seçim hükümeti”nin, olağan burjuva hükümetinden ayrılıp farklılaşan “özel” niteliğine ilişkin söyledikleri. Ama, şimdiye kadar bütün söylenenler, henüz, katılmak gerektiğine değil, ama böyle “özel” bir hükümetin sadece katılınabilir olduğuna işaret etmiş oluyor! Katılmak için ilave nedenler olmalı!

Ancak bölümü noktalarken, belirtmek zorundayız, S. Savran ve sosyalistlik iddiasında olup onunla benzer düşünenler, kusura bakmasınlar, ama bakan vermemenin gerekçesinde aranmış olan “ultra sağcılık” ya da sağ oportünizm, “geçicilik”i ileri sürülüp “tarafsızlık”, “programsızlık”, “yönetmeme” vb. atfedilen bir burjuva hükümete katılmanın savunulmasındadır!


Kimilerince “burjuva bir hükümet” olduğu tartışılarak, kimilerinceyse böyle olup olmadığı hiç tartışılmadan, günümüzün “seçim hükümeti”ne katılımın haklılığı ve gerekliliğini kanıtlamak üzere, ikisi açık biri örtük, belli başlı üç neden ileri sürülüyor.

Birincisi; denetleyicilik ihtiyacıdır. AKP’nin denetlenmek zorunda olduğu ileri sürülüyor ki, gereksiz denemez; ama bunun yolunun onun kumandasındaki bir hükümette yer almak olduğu sadece kuşkulu değil, olanaksızdır.

Önce M. Belge’yi dinleyelim; “seçim hükümeti”ne katılma nedenini şöyle anlatıyor: “…seçime kadar, seçimden sonra da yeni bir hükümet kuruluncaya kadar (epey uzun sürmesi ihtimali ağır basıyor) bu hükümet işbaşında kalacak. Burada bulunmak ve AKP’yi boş bırakmamak. Bunun yanı sıra ya da belki bundan da önce, yalnız AKP’den oluşmuş bir hükümetle seçime gitmemek, hükümet içinde bir ‘denetim’ ögesi olarak bulunmak. Çünkü, nicedir gözlemlediğimiz performansıyla, AKP’den seçim güvenliği beklenemeyeceği ortada.”

Muhakeme yürütüşü net, kurduğu neden-sonuç ilişkisi de öyle: “AKP’den seçim güvenliği beklenemeyeceği” için “hükümet içinde bir ‘denetim’ ögesi olarak bulunmak” gerekiyor!

EMEP’e geleneksel bir hınç ve kin beslediğini, onu “devrimci” saymaması ve hükümete katılmama kararına alayla yaklaşma çabasıyla belli eden eski TKP’li revizyonist ve günümüzün liberal solcusu Aydın Engin de, Cumhuriyet’te, 30 Ağustos’ta “HDP bir Savaş Kabinesinde mi?” başlığı altında, bu nedene, neredeyse aynı sözcüklerle işaret ediyor: “AKP’nin gözü dönmüşlüğünü belli ölçülerde denetleme olanağını akıllıca kullanan HDP…” Ve HDP adına “birinci tekil şahıs” kullanarak konuşup, AKP’nin “denetimsiz” bırakılamayacağını vurgulayarak: “Ülkeyi seçime AKP’nin tek başına götürmesi olasılığının önünü keseceğiz.”

S. Savran, sözcükleri değiştiriyor, örneğin “denetim” değil, “mücadele” ve “kavga” diyor; ancak farklı biçimde de olsa “seçim hükümeti”ne katılımın aynı nedeni ya da amacını belirtiyor: “Erdoğan ve AKP’nin elindeki bir hükümetin, 7 Haziran seçiminde HDP’ye yönelen şiddetten beterine bile olanak yaratabileceği, daha da kötüsü savaşı derinleştirebileceği ve Ortadoğu coğrafyasına yayabileceği açıktır. Geçici Bakanlar Kurulu bu olasılıkla içeriden ama devrimci bir tarzda mücadele edilebilecek bir alandır. Tabii ancak çoğunlukla kavga ederek mücadele edebilirsiniz! Geçici Bakanlar Kurulu’ndaki bakanlar, AKP’nin provokasyonlarıyla başa çıkmak için 50 yıl önce TİP’in mecliste yaptığı sert muhalefetin katbekat fazlasını yürütmek zorunda kalacaktır. Yani seçim hükümetine girmek tek bir koşulda anlamlıdır: Anlaşmak için değil kavga etmek için girmek!”

Ama, S. Savran’ın kendisi, “muhalefet” ve bu yönüyle “mücadele”nin mekanı olarak parlamentoyu göstermemiş ve hükümetin “muhalefet” ve iktidar-muhalefet “mücadelesi” değil, ama “yönetme organı” olduğunu söylememiş miydi?! Hükümete katılacak bakanların “50 yıl önce TİP’in mecliste yaptığı sert muhalefet”i yapma göreviyle yükümlendirilmesi, “meclis”, “parlamento” demek olduğuna göre, “muhalefet”le “iktidar/hükümet-yönetme” mekanlarının karıştırılması demek olmamakta mıdır?

Ve niyet iyi olabilir; ancak Marx’ın dediği doğrudur: “Cehenneme giden yol iyiniyet taşlarıyla döşelidir”!

Denetim ihtiyacı, tamam, ancak, bu ihtiyaç hükümete katılarak karşılanabilir mi –bu sorunun yanıtı olumsuzdur. S. Savran burjuva hükümetlerin “düzeni koruma” vb. ihtiyaçlarının ürünü olduklarını ve bu işlevi taşıdıklarını söylerken haklıydı. Bırakalım “programsız”, öyleyse “programlı” olandan daha kötüsü, yani halka yönelik saldırganlıkta eli kolu serbest bırakılmış bir geçici burjuva hükümeti, asgari müştereklerde ortaklaştırılmış bir programa sahip bir koalisyon hükümetinde bile “denetim” neredeyse olanaksızdır.

Egemen olan burjuvazidir ve egemenlik aygıtının “yürütme komitesi”nde değilse, başka hiçbir yerde sözünü dinletemeyecek ve egemen olamayacak demektir! Denetim amacıyla bir burjuva hükümete katılma yandaşlarına soruyoruz, bir burjuva hükümette kim kimi denetler; burjuvazi mi –elinde avucunda burjuvaziyle hesaplaşmaya yetecek örgütlü bir güç yokken– kendisiyle koalisyon kurma düşkünlüğünü göstermiş ve kendi elindeki yönetsel aygıta girerek bakanlık edecek kişiler ve partilerini denetler, hasbelkader bakan olmuş kişiler ve partileri mi burjuvazi ve hükümetini denetler, hangisi?

Bir önceki sayımızda, Lenin’e başvurarak, burjuvaziyle koalisyonun ya da burjuva hükümetlere katılmanın “bakan rehin verme” olduğunu aktarmıştık.5 Yine aktarmayı sürdürmüştük ki, burjuva Kadetler bile, hem de 1917 Şubat Devrimi’nin ardından kurulmuş koalisyonda “avuçlarını yalamışlar”dı: “Belli başlı bakanlık görevleri, yeni hükümetin gidişatını tayin edecek mevkiler (İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, yani ordunun, polisin, memurların, yığınlara karşı bütün baskı cihazının kumanda mevkileri), sadakatini ispat etmiş kralcıların, büyük toprak mülkiyeti taraftarlarının elinde bulunuyor. Kadetler, dünün cumhuriyetçileri, kendi iradeleri dışında cumhuriyetçi olanlar, kendilerini, halk üzerinde ve iktidar cihazı üzerinde kullanılan kumanda mevkii ile doğrudan doğruya ilişkili olmayan ikincil işlere atanmış buldular. Trudoviklerin temsilcisi ‘kendisi de sosyalist’ olan A. Kerensky, halkın uyanıklığını ve dikkatini tumturaklı cümlelerle gevşetmekten başka hiçbir rol oynamıyor.”6

Söylendiği gibi, muhalif olanın programatik görüşleriyle katılımı da sağlanıp, bir tür “asgari müştereklerde” anlaşılarak oluşturulmuş programıyla bir koalisyon hükümeti açısından bile “denetim” olanaklı değilken, “denetçilik” talepleri ancak ikincil, üçüncül görevlerle baştan savılır, ama “denetçiler”e halka karşı baskı cihazının suçlarına ortak olma ve baskılara karşı uyanıklık ve dikkati gevşetme “görevleri” dayatılırken, hele programsızlığıyla saldırganlık bakımından eli-kolu serbest bırakılmış bir “geçici hükümet”te burjuvazinin ve ileri sürüldüğü üzere AKP’nin “denetimi” nasıl sağlanacaktır? Olanaklı olabilir mi? Yaşanıp görüldü, olanaklı mıydı? Tek bir odacı bile atama yetkisi tanınmamış, AB Bakanı’na ülke dışına çıkma hakkı dahi verilmemişken, neyin, kimin denetiminden söz edilebilir? Cizre’ye sokulmayan HDP’li bakanların, kendi seyahat özgürlüklerini kullanamazlarken, hükümette AKP’yi “yalnız” bırakmayarak, yürüttüğü ve yürüteceği hangi şiddetini önleyip, hangi seçimin güvenliğini sağlamak üzere onu “denetleme” durumunda olabilecekleri iddia edilebilir?


Burjuva “geçici hükümet”e katılmanın ikinci nedeni olarak onu ve uygulamalarını “teşhir etme” ihtiyacı gösterilmektedir.

M. Belge, tabii ki burjuvazi ve hükümetlerinin teşhiri yanlısı olmayan bir düzen yandaşı olduğu için bu yönde bir kelam etmemiştir. Ancak A. Engin’ın bu nedene ilişkin bir sözü vardır: “HDP ise baştan ilan etti: ‘Biz bu hükümete gireceğiz arkadaş. Ülkeyi seçime AKP’nin tek başına götürmesi olasılığının önünü keseceğiz ve hükümette yer alarak çevrilecek dolapları önleyecek, en azından ayan beyan edeceğiz’ dedi.”

“Hükümette yer alarak çevrilecek dolapları önlemek, en azından ayan beyan etmek”… Yani teşhir etmek!

Geçici hükümete katılacak HDP’li bakanlara bu “önleme”/”engelleme” “görevi”ni S. Savran da çıkarmaktadır: “HDP’nin seçim hükümetine girerek AKP’nin seçime kadar ve sonrasında hükümeti tek başına yönetmesine engel olmasını ve Tayyip Erdoğan ekibinin oyun planını bozmak için savaşması…”

Şimdi 26 günün ve HDP’li bakanların istifasının ardından, iş kolay! Demek ki olmuyormuş! Neler, çevrilen ve çevrilecek hangi dolaplar önlenebilir, AKP’nin hangi “işi” “tek başına” “yönetip” yürütmesi engellenebilirdi –öncelikle buna bakalım. İhale daleveraları mı örneğin? Geçici hükümet döneminde aksayan devlet “işi” oldu mu hiç? Hangisi yürütülemez oldu? Baskı makinesi olarak görülen “işleri” konu bile etmiyoruz, “dolap” kapsamında olanlar, geçen sayımızdaki “arpalıklar”, “rüşvet” ve parlamento ve parlamentarizmle, devletle ilişkileri üzerine Lenin’e başvurularımız hatırlansın, hangisi önlenebilirdi ve önlendi? 17-25 Aralık soruşturmalarının yeniden açılması bir yana sözünün edilebilmesinin fırsatı bulunabildi mi, bulunabilir miydi? Ya da sair hukuk alanında dönen “dolaplar”? İki defa basılmış ve kovuşturma konusu bile edilmemişken, Hürriyet’e “terör soruşturması” açılması örneğin?

Peki, hükümeti, yaptığı ve yapmadıkları için, halka yönelik saldırganlık, özgürlük ve demokrasi karşıtlığı, “çevrilen dolaplar” ve halktan gizlenmek üzere üstü örtülen sorunlar bakımından teşhir etmek –bu olanaklı değil midir, değil miydi ve bu nedenle hükümete katılmak gerekmez miydi?

“Arpalıklar” ve “rüşvet”, ihale daleveraları –bunlar kapitalizme özgü hastalıklardır ve burjuva egemenliği koşullarında –hiç değilse tamamen– engellenebilir değildir ya da engellenmeleri, burjuva hükümetin içinde değil, dışında, onu devirmeye yönelik güç oluşturulmasına ve devrilmesine bağlıdır. Ama “teşhir”, evet, devrimci görevdir; “iktisadi gerçekler”in yanında özellikle “siyasal gerçeklerin açıklanması” en başta sosyalistlerin kampanya olarak yürütülmesi zorunlu temel bir görevidir. Ama bu ne bir burjuva hükümette yer almanın nedeni olarak ileri sürülebilir ve ne de hatta bir burjuva hükümetin içinden böyle bir görevin yürütülme olanağı vardır. “Halk cephesi hükümeti” türünden özel durumlar bir yana bırakıldığında, burjuvaziyle koalisyon kurarak burjuva hükümete katılmış olmak, tersine, bu tür görevlerin yürütülmesinin önündeki başlıca engel olur ve Lenin’in dedikleri hatırlansın, “sosyalist bakan”, burjuvaziye saldırıp onu teşhir etmek üzere değil, ama onun baskısı ve sömürücü amaçlarının üzerini örterek, halkın uyanıklık ve dikkatini gevşetmek üzere ve genellikle düzenin “nimetleri”nden yararlandırılıp “arpalıklar”dan nemalanarak “görev” icra eder!

Sonuçta “hükümeti teşhir”e bağlanacak “seçim hükümeti”ne katılma nedeninin sözünü, Viyana konuşmasında, bizzat Selahattin Demirtaş da etmiştir: “Bu bize AKP’nin lütfu değil, AKP ile koalisyon değil, AKP ile oturup pazarlık ile aldığımız koltuklar değil. Geçici seçim hükümetinde halkımızın sesi olmaya devam edeceğiz. Orada artık HDP’li bakanlar değil, orada artık işçiler var, Kürtler var, köylüler var, çiftçiler var, kadınlar var, ezilenler var, Aleviler var.”

Ancak sevgili HDP Başkanı “Geçici Bakanlar Kurulu”na katılıp katılmamak ilk gündeme geldiğinde, kamuoyuna yönelik olarak, “Eğer atama usülüyle yapılırsa, karşımıza böyle gelinirse kabul etmeyeceğiz” açıklamasını da yapmış ve ardından tutum değiştirilerek katılmaya karar verilmişti. Bu değişikliğin izaha muhtaç olması bir yana, sorunun “seçim hükümetinde.. artık işçiler var, Kürtler var…” ajitatif söylemiyle geçiştirilebilecek türden olmadığı herhalde ortadadır.

Yinelememiz gerekiyor ki, eğer ille de bir burjuva hükümete katılınacaksa ve bu devrimci bir hükümet değilse, en kötüsü, programı ve uygulamalarına hiçbir katkının olanaklı olmadığı/olamayacağı güncel “geçici seçim hükümeti” türünden olanına katılmaktır.

Bugünkü hükümette, HDP’li bakanların istifası öncesi bir AKP ve bir de HDP yer almıştı, ancak HDP’nin yer aldığını belirtecek ne hükümet programına ne de uygulamaya ilişkin bir taviz bulunmaktaydı. Bu hükümette HDP’nin varlığını belli eden/edecek tek şey, Bakanlar Kurulu toplantılarına iki HDP’li bakanın da katılıyor olmasıydı. Hepsi o. Kesinlikle önermedik, önermiyoruz; ancak AKP ile HDP arasında kurulacak en kötüsünden bir koalisyon bile, HDP’nin kendisini belli etmesi bakımından bundan daha fazlası olur; –öncelikle HDP’yi tanınmaz kılacak ölçüde çok şey alacağından kuşku duyulamayacak olan– AKP, HDP’yi böyle bir koalisyona razı etmek için, hiç değilse ufak-tefek tavizler vermek zorunda kalırdı. Şimdiyse, HDP, “AKP’nin tek başına yönetmesini engellemek” ve “denetlemek”, “çevireceği dolapları önlemek” üzere, karşılıksız ve gönüllü olarak, AKP ile aynı hükümette yer almış olmuştur. Politika tüccar işi değildir, kâr-zarar hesabıyla yapılmaz; ancak hükümette yer almanın sağladığı tek bir politik kazanç bile olmadığını söylemeliyiz!

“Teşhir” mi? Sevgili Demirtaş’ın dediği gibi, “hükümette halkın sesi olmak” mı? “Halkın sesi olmak” için HDP’nin hükümette yer almaya ihtiyacı olduğu kanısında değiliz, o zaten halkın epeyce geniş bir bölümünün “sesi”ydi ve hala öyledir. “Halkın sesi” olmak ve “teşhir” ya da gerçekleri açıklamak için hükümette olmanın gerekliliği iddia edilemez. Bu ikisi, özellikle devrimci ve hele sosyalist olanın her günkü işi ve öncelikli görevidir.

Dışında ve muhalefette olunca başarılamayacak, ama ancak hükümette bulunarak teşhir edilecek olan nedir? Var mıdır böyle bir şey? Bakanların iyi çalışmadığı mı? Rüşvet yedikleri mi? Halka karşı oldukları mı? Ne?

Türkiye, dört kez darbe gerçekleştirilmiş; birinde bir başbakanla iki bakanın asılarak idam edildiği, ikincisinde hükümet devrilerek yerine meclis içinden zorla bir başkasının atandığı, üçüncüsünde hükümetle birlikte parlamentonun da fesh edildiği ve başbakanla bakanların sürgünde askeri gözetim altında bulunduruldukları, sonuncusu olan 28 Şubat’ta da yine hükümetin devrildiği, hükümetin pratik teşhiri bakımından, yapılabilecek her şeyin burjuvazi eliyle yapılmış olduğu bir ülkedir.

Şurası kesin ki, hükümeti ve bakanlarını teşhir için içinde bakan olarak yer almak hiç mi hiç gerekmiyor!


Hükümete katılmanın üstü örtük gerekçesi ise “meşruiyet” elde etmektir. Dışlanan, devletin ve düzen partilerinin düşmanca pozisyon aldıkları HDP’nin, önüne çıkan “fırsatı” kullanıp hükümette yer alarak, bunu, kendisi ve temsil ettiği Kürt halkı ve mücadelesi için bir meşruiyet elde etme “fırsatı” olarak değerlendirmesi, açıkça fazla seslendirilmedi, ancak hükümete katılma savunucularının başlıca gerekçeleri arasındaydı. Bir sonraki, konuya geçmemizi sağlayacak bağlamı içinde, Aydın Engin, yine örtük olarak, şöyle kullandı: “EMEP de, KCK de demokratik bir fırsatı ve AKP’nin gözü dönmüşlüğünü belli ölçülerde denetleme olanağını akıllıca kullanan HDP’yi bir savaş kabinesinde yer almakla suçluyorlar.”

“Demokratik fırsat” denen, en başta HDP bakımından elindeki demokratik mevzileri genişletmek üzere sağlanacak yeni bir “mevzi” ve bu kez “mevzi” devlet katları ve “yönetimi”nde olduğu için, özel olarak devletçe kabul görme ya da “meşruiyet”tir. Belki diğer nedenler/gerekçeler içinde en gerçekçi ve nesnel olanıdır, ancak uzlaşma yoluyla burjuva gericiliğine en çok yaklaştıracak ve devrimci tutumdan en çok uzaklaştıracak olan da budur!


“Savaş Hükümeti” tartışmasına gelirsek… “Davutoğlu’nun kurduğu, çoğu AKP’li, bağımsız denilenler Erdoğan’a sımsıkı bağımlı bakanların yanı sıra bu vahşi ortama gözünü kırpmadan girmiş iki HDP’li bakanın yer aldığı bir seçim hükümeti var. Görevi 1 Kasım’a kadar ülkeyi seçime taşımak. Tutup bu hükümete ‘Savaş hükümeti’ derseniz herkes bu savaşın görünüşte IŞİD ve PKK’ye, aslında esas olarak Kürt siyasal hareketine açılmış bir savaş olduğunu bildiği için sorar: Nasıl yani, iki HDP’li bakan Kürtlere karşı savaş yürütmek için kurulmuş bir hükümette mi yer aldılar?”7

Aydın Engin böyle yazıyor. Açtığı, karşılıklı “köşe kapmaca” gibi bir bilmeceli oyun ya da iddialaşma türü bir şey. Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkar –buna benziyor!

Bir hükümet var. Bir de HDP. Hükümet, bir savaş açmış ve yürütüyorsa ya da bugünkü hükümet, başbakanı aynı kişi olan bir önceki hükümetin açtığı savaşı yürütüyorsa, her iki hükümetin ortak özelliği, yeni cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanmış ve 7 Haziran’da tarih olmuş iki önceki tek-partili AKP Hükümeti’nin, başbakanları bile değişmemiş devamları olmak ve kaybedilmiş seçimin ardından kararlaştırılarak düğmesine basılmış savaşı yürütmekse, herhalde bu hükümet “savaş hükümeti” olarak tanımlanır. Türkiye’de bir savaş vardır ve yürütülmekte midir –yürütülmektedir. Kim yürütmektedir –bugünkü “geçici hükümet” yürütmektedir. Artık, bu hükümete, sizin ne tür bir isim takacağınız önemli olmaktan çıkar! İster A. Engin gibi “savaş hükümeti” değil, “görev hükümeti” (“görevi 1 Kasım’a kadar seçime taşımak olan hükümet”) deyin, ister eşit işareti koyup “seçim hükümeti” deyin, hükümet aynı hükümettir ve yaptığı ortadadır! Açık seçik bir savaş yürütmektedir! Herhalde savaşın, hükümet hiç oralı olmayıp karışmadan, kendi kendine yürüdüğü ileri sürülmeyecektir!

Bu hükümet, HDP içinde yer aldı diye “savaş hükümeti” olmuş değildir, HDP katılsaydı ya da katılmasaydı, hükümetin karakteri ve yürüttüğü “işler” değişmeyecek, örneğin savaş savaş olmaktan çıkmayacaktı. Bu durumda soruyu A. Engin gibi sormak abestir: “Nasıl yani, iki HDP’li bakan Kürtlere karşı savaş yürütmek için kurulmuş bir hükümette mi yer aldılar?”

HDP’lilerin savaş yanlısı olmadığı hepimizin malumu, ama bu, savaşı yürütmekte olan bir hükümetin “savaş hükümeti” olmaktan çıkmasına yetmiyor! HDP’li bakanlar katılsa da katılmasa da, biz ya da herkes “savaş hükümeti” desek de demesek de, bu hükümetin karakteri ve yaptıkları ortadadır, tartışma götürmez! Buradan tartışma yürütmeye çalışmak olacak iş değildir.

EMEP, HDP’nin böyle bir hükümete katılmasını desteklemediğini ve doğru bulmadığını, ama anladığını söylemiştir. A. Engin’in “Bir siz devrimcisiniz”, “Demek HDP, Kürtlere savaş açan bir hükümete bakan vermiş … bir siyasi parti. Bizleri bugüne kadar kandırmış. Belki de Selahattin Demirtaş maaşlı Amerikan ajanıdır…” türünden alaycı eleştirisi, “savaş hükümeti” saptamasının HDP’nin “uzlaşmacı” hatta “karşı devrimci” olduğunu ima ettiği iddiasındadır ve sevimsizdir!

Bunu başkaları da yapmakta ve ileri giderek EMEP ile HDP’nin arasını açmaya yönelmektedirler.

S. Savran’ın, hükümetin, programı olmadığı için vb., bir “savaş hükümeti” olmadığı görüşüne değinip buraya dönelim: “Kurulan hükümet EMEP’in ileri sürdüğünün aksine, baştan bir ‘savaş hükümeti’ olarak kurulmuş olamaz. İçinde yer alan HDP’liler, partilerinin kendilerine vereceği desteğe ve kendi becerilerine bağlı olarak, bu hükümetin bir savaş hükümeti olmasını engelleme potansiyeline sahiptir. Bu potansiyeli, HDP ve bakanlar ne ölçüde kullanacak bu önceden bilinemez. Ama bu hükümet, henüz bir savaş hükümeti değildir.”

Halbuki, bu hükümet, baştan, önceli ve bir önceki öncelinin izinden yürümek üzere, bizzat Erdoğan tarafından bu amaçla atanmış ve eski başbakan Davutoğlu tarafından bu amaçla yönetilen bir “savaş hükümeti” olarak kurulmuştur. Tümü ortada olan hükümetin yaptıklarından, aktardığımız pasajdan çıkarılabilecek gibi duran, olumsuz performanslarıyla, bu hükümetin savaş hükümeti olmasını engelleme potansiyelini harekete geçirememiş olmaları nedeniyle HDP ve bakanlarını sorumlu tutma sonucunu çıkarmak, yapılabilecek en olumsuz değerlendirme olur, üstelik bu, politika belirleme ve teoriye ilişkin yapılmış yanlışları ortadan kaldırmaz.


Turnusol yazarı G. Kaya’nın görüşü de A. Engin’in doğrultusunda: “EMEP bu açıklamasıyla şunu diyor anladığımız kadarıyla: HDP uzlaşmacı bir düzen partisi biz ise devrimciyiz. Onlar burjuva savaş hükümetinde yer alacak kadar düzenin parçası olmuş, AKP işbirlikçisi liberal bir parti, biz ise o listelerden Meclis’e girmiş ama partinin programını kabul etmeyen bolşevik çekirdeğiz.”

Ferda Çetin, biliniyor, konuya ilişkin “ilk atış”ı yapmıştı, o da benzer görüşte, EMEP’in tutumunun şu anlama geldiğini söylüyor: “HDP’nin AKP hükümeti karşısındaki tavrı ve politikaları yanlıştır. Biz bu yanlışlara ortak olmayacağız. HDP AKP ile ortak hareket ediyor, ama biz EMEP olarak AKP karşıtıyız.”

Hem HDP ve hem de EMEP, bu yakıştırmalardan mümkün olabilecek en az ölçüde etkilendiler, etkilenmedikleri söylenebilir; çünkü söylenenler gerçek değil. Yıllardır HDP’nin “AKP işbirlikçisi” olduğunu düşünüp onu bu yönde eleştirmeyen, tersine onunla ittifak halinde olan EMEP, neden bakanlık söz konusu olunca, hem de açıkça söylemeden bu suçlamayı üstü kapalı yapsın? Ya da EMEP “HDP uzlaşmacı bir düzen partisi” diye düşünse, bunu neden söylemesin?

Açıktır, EMEP sosyalizmi savunma iddiasındadır ve HDP’nin ulusal özgürlüğü savunan bir parti olduğunu düşünmektedir. Farklı bir değerlendirmesi olduğunda, bugüne kadarki örneklerinde göstermiş olduğu gibi, bunu açıklamaktan kaçınmayacağı bilinmelidir. Kimse, EMEP’e düzmece düşünce ve görüşler yakıştırıp, HDP ile arasını açmaya çalışmamalıdır!


Sona geldik. Başkaları da EMEP-HDP ilişkilerine atıfta bulunmuş ve “bileşen”, “ittifak”, “parti hukuku” kavramlarını yerli yersiz kullanmış olsalar bile, Erdoğan Aydın’ın T24’te yazdığı “Levent Tüzel Böyle Yapmamalıydı” başlıklı makalesindeki8 HDP’yi her şey EMEP’i hiçbir şey gören görüşlerine değinmekle yetinip bitireceğiz.

Bir önceki paragrafta söyledik. Farklılık ve eleştirileri kuşkusuz vardır, yoksa ayrı bir parti olmazdı, ancak EMEP, HDP’nin ulusal özgürlük ve eşitliğe dayalı politik platformuyla mücadelesine saygı duymakta ve onunla dayanışma halinde bulunmakta, birlikte mücadele etmektedir. Ancak saygı, birlik ve dayanışma ve henüz tartışmalı olduğu ve oluşmadığı ortada olan birlik hukuku ayrıdır; kendi program ve politikalarıyla bir bağımsız parti olarak EMEP’in mücadelesi ve kendi parti hukukuna sahip oluşu ayrı. EMEP; işçi sınıfının bağımsız sınıf partisi olarak örgütlenme uğraşındadır ve bütün politika ve tutumlarına yön veren işçi sınıfının çıkarlarıdır ve kendi bağımsız çizgisi ve hukukunu sahiplenmeyen ya da sahiplenemeyen parti, parti değildir. Hele işçi sınıfının bağımsız çıkarlarını savunma iddialı bir partiyse hiç değildir.

E. Aydın, “ne olur canım”, “hiç değilse hatır için..” yaklaşımıyla, EMEP’ten bununla çelişen bir tutum beklemiştir ki, sosyalizmi sahiplenme iddiasındaki bir yazar için bu doğru bir beklenti değildir.

Gerçi HDP’li bakanların istifasıyla bütün bir “giriş”i geçersizleşen E. Aydın, makalesinde,”konjonktür”ün zorluklarıyla “görevler”in ağırlığından başlayarak, “devrimci görev, parlamenter mevzilerden geri çekilmek değil”, “bir mevzi olarak seçim hükümeti de buna dâhildir; HDP’nin mevcut koşullarda bu seçim hükümetinde yer alması daha da büyük bir olanaktır” diye vurguluyor. Bunları tartıştık. “Böylesi bir konjonktürde… Tüzel, parçası olduğu HDP grubuyla birlikte davranmalıydı”ya bağlıyor. Birlikte davranmak tabii ki iyi olurdu; ancak bunun için, hem EMEP’in HDP gibi değil, HDP’nin EMEP gibi davranması gerekiyordu, hem de HDP’nin dediği yapıldığında bakanlığı kabul edecek olanların istifasından başka gelecek görünmüyordu!

E. Aydın, EMEP’in HDP’den farklı tutumuyla HDP’ye zarar verdiği saptamasıyla, konuyu açıyor: “EMEP’in seçim hükümetine katılmama kararının gerekçelendirilmesinde kuşkusuz dikkate değer vurgular var; ancak buna rağmen HDP’nin bu kritik zamandaki etki alanına ve hareket kabiliyetine zarar veren bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz HDP’nin de hataları ve eksikliklerinden söz edilebilir. Ama demokrasi mücadelesinin bu konjonktürdeki gözbebeği ve birikme mekânı olduğu için sosyalistlerin de onu öncelemeleri gerekiyor.”

Sonuç; “Konjonktür gereği” “Tüzel HDP grubuyla birlikte”, EMEP, hataları olsa bile, “HDP’yi önceleyerek” davranmalıydı.

Aydın’ın gerekçeleri de güçlü ve HDP yüceltisiyle dolu: “Öyle ki onsuz başkanlık rejimini durdurmak, onsuz milliyetçi ve İslamcı hegemonyayı geriletmek, onsuz modernleşmeyi demokratik bir zemine çekmek, onsuz laikliği özgürlükçü ve çoğulcu bir zeminde kazanmak, onsuz kapitalizmi sosyal devlete mecbur bırakmak, onsuz eskisi ve yenisi tüm tahakküm projelerini engellemek bugün için mümkün değil.” Bu kadar olup olmadığını tartışmayacağız, ancak buradan ne çıkar? Ne yaparsa yapsın, yanlış ya da doğru, HDP kayıtsız şartsız desteklenmeli –öyle değil mi?

Aydın, aslında noktayı koyuyor: “Bu konjonktürde HDP, bir Türkiye partisinden çok öte, ekmek gibi su gibi ihtiyacımız olan bir şey.” HDP küçümsenemez bir güç, ancak bu söylenenin abartılı bir değerlendirme olduğu herhalde ortada.

Son noktayı koymaya geliyor sıra: “…başta sosyalistler olmak üzere bu konjonktürde demokrasi güçlerine düşen, bu cangıldan onun güçlenerek çıkmasını, hele hele yara almadan çıkmasını sağlamaya çalışmak olmalıdır. Böylesi hassas bir zamanda sevgili Levent Tüzel’den, böylesi kritik bir zamanda EMEP gibi solun temel damarlarından birinden beklenen, kendi kararını HDP’nin kararına tâbi kılmasıydı.”

Özet şu oluyor: Durum çok kritik ve tek mücadele eden güç HDP, sosyalistler ve başkaları, ne yapıp edip, ilke-milke dinlemeden, öğreti teori ne diyor bakmadan, hata ya da değil, sadece güçlü olduğu ve tüm olumsuzlukları geriletip her şeyi düzeltecek o olduğu için, –birliğin ve birlikte mücaüdelenin değil, ama– onun ve mücadelesinin selameti gözetilmeli, HDP “öncelenmeli”, EMEP kendi kararını HDP’nin kararına “tabi kılmalı”ydı!

Aydın o kadar ısrarlı ki, “EMEP’in daha doğru düşünüyor olması da mümkün. Ama bu durumda bile HDP çoğunluğunun hatırı için, kendine yanlış gelse bile, HDP’nin seçim öncesi ortak fotoğraf vermesi ve elini güçlendirmesi için…” diye sürdürüyor.

Eee? EMEP diye bir parti olacak mı sevgili Aydın? Olmalı mı? Laf olsun diye mi olmalı? Bir kere EMEP, bilinmeli, “HDP’nin azınlığı” değil. HDP’nin bir bileşeni de değil. “HDP çoğunluğunun” kararına uyma zorunluluğu bulunmuyor! Hatır gönülse, politik mücadelede bunun yeri yok ve olmamalı! Ve tartışmasızdır, kendi kararını başka bir partinin kararına tabi kılan, taktiklerini ve hele stratejik ve ilkesel yaklaşımlarını bir başka partiye endeksleyen bir partiye parti denemez?

Önemsiz olduğu düşünülebilecek sorunlarda, üstelik böyle yapılmıştır da. Ama sevgili Aydın önemli mi önemsiz mi sayıyor, HDP’nin desteklenmesi zorunluluğunu anlatmasından buna sıra gelmediği için söylemiyor, öğrenemiyoruz; ancak bir burjuva hükümetine katılmak ve Marksist sosyalistlik iddia etmek, ikisi bir arada olabilecek ve birlikte kabul edilebilecek türden şeyler değil. Ve kabul edilmeli ki, her partinin, ayrı bir parti olmakta beliren ayrı ideolojik politik yaklaşım ve tutumları ve ayrı bir hukuku vardır, en azından burjuva partileriyle sosyalist işçi partilerinin yaklaşım ve hukukları kategorik olarak farklıdır ve herkesin bu farklılıklarıyla partilerin bağımsızlıklarına saygı göstermeleri beklenir.

Söz konusu EMEP olduğu için, altını çizerek bitirelim: EMEP, HDP’nin bileşeni olmayan ayrı ve bağımsız bir partidir, ayrı ideolojik ve politik çizgisi ve kendi hukuku vardır ve bunlar HDP’ninkilerden farklıdır ve kendisini sadece kendi çizgisi ve hukuku bağlar ve bunları başka herhangi bir parti kadar, ne denli muhalif ve saygıdeğer olursa olsun HDP’ninkilere de tabi kılması istenemez.

Bu farklılıkların, sadece ayrı partiler olmakla ve biçimsel örgütsel bağımsızlıkla açıklanabilecek, ideolojik ve politik içeriği olmayan farklılıklar olmadığı da herhalde ortadadır.

Bir burjuva hükümete bakan verip vermeme tartışması da kanıtlamış olmalıdır ki, bu farklar ihmal edilebilecek ve hatır için ya da bir başka nedenle EMEP’in kararlarının HDP’nin kararlarına tabi kılınmasının kabul edilebileceği türden, “öyle” de “böyle” de tutumlar alınabilecek salt taktiğe ilişkin farklılıklar değillerdir ve örneğin burjuva egemenlik sisteminin, onun bir diktatörlükten başka bir şey olmayan demokrasisinin kavranışına, kapitalizmin devrilip devrilmemesi gerektiğine vb. vb. ilişkindirler. Bellidir ki, EMEP’le HDP’nin demokrasi anlayışları çakışmamaktadır; EMEP işçi sınıfı iktidarını amaçlamaktadır ve savunduğu demokrasi kesinlikle hak eşitliğinden ve hukuk önünde eşitlikten ibaret bir burjuva demokrasisi değildir. Öte yandan HDP herhangi bir “iktidar”dan yana olmadığını açıklayan bir partidir ve “radikal demokrasi”yi savunmakta ve bir “iktidar değişikliği” istemediğini belirtmektedir.

EMEP sosyalist bir sınıf partisidir, enternasyonalisttir; HDP ise platformunu “sınıf”ların ve hatta “sınıf bakış açısının aşılması” düşüncesine dayandıran, ulusal eşitlik, özgürlük ve demokrasiyi savunmakla karakterize bir sosyal reform partisidir. Siyasal demokrasi ve hak eşitliğinin savunulması iki partinin asgari müşterekleridir, ancak bu soruna yüklenen içeriklerin farklı olduğu herhalde anlaşılmış olmalıdır.

Dolayısıyla E. Aydın arkadaşımız, EMEP’in HDP’ye “tabi” olup onu “önceleme”sini önerirken, yalnızca biçimsel olarak örgüt bağımsızlığı ve hukuku bakımından değil, ama ideolojik politik içeriği bakımından da hatalı bir noktada durmaktadır. Ki E. Aydın da, HDP’yi övüp “onsuz yapılamayacaklar”ı sıralarken, eklemektedir: “Bütün bunların sosyalizm demek olmadığı elbette açık; ama teslim edilmeli ki hakları ve hayalleri için seferberliğin gerçekleşebileceği toplumsal bir özgüveni inşa etmeden, sosyalizm için gerekli maddi ve manevi alt yapı da mümkün görünmüyor.” “Sosyalizmin maddi altyapısı” ya da önkoşullarından ancak toplumsal üretici güçlerin kapitalist üretim ilişkileri içine sığmayışının anlaşılabileceğini tartışma konusu ederek uzatmak yanlısı değiliz, ancak sorun buradadır.

En azından şunu söylemeliyiz ki, demokrasi –ve beklentisi– de içinde, bütün bir politik geleceği ve buna yönelik politik mücadeleyi “iktidar değişikliği” istemediğini, öyleyse burjuvazi ve egemenliğinin devrilmesinden yana olmadığı açıklamakta olan bir demokratik harekete/partiye havale etmek burjuva demokratik bir platforma gerilemek olur ki, zamanında buna “Menşevizm” adı takılmıştır!

Bu görüşlerin “dogmatik” ve “çağa uygun düşmeyen” “arkaik” görüşler oldukları düşünülebilir, ancak ifade edilme ve hayata geçirilmek üzere bağımsız olarak örgütlenme hakkı, hiç değilse bu, kabul ve teslim edilmelidir.

Dipnotlar

1 Birikim, Metin Solmaz, 02.09.2015

2 Bundan sonra, konunun anlaşılırlığını kolaylaştıracağını da düşünerek, ağırlıklı olarak, yanlış ya da doğru, belirli bir sistemi olan görüşlerini daha derli toplu ortaya koymuş olan S. Savran’la tartışmayı seçecek ve görüşleri için 4 Eylül tarihli Gerçek dergisinde yayınlanan “Sosyalist Solda Seçim Hükümeti Tartışması” başlıklı makalesine baş vuracağız.

3 Bkz. ÖZGÜRLÜK DÜNYASI, s. 268, “Parlamento, Burjuva Hükümetler ve Bakanlık Pazarlıkları”

4 Bizde, “geçici hükümet”, örneğin Yunanistan ve İtalya’da kurulmuş “teknokratlar hükümeti” ya da “seçim hükümetleri” gibi “siyasal kriz” durumunda da ortaya çıkmamıştır; bal gibi kurulabilme imkanı varken, iktidarı paylaşmamak için bir koalisyon hükümeti kurmaktan kaçınan ve “tek başına hükümet” şansını yakalamak üzere hem de “savaş içinde” gidilmesi zorlanan bir seçime de götürmek üzere, AKP lideri Erdoğan tarafından tamamen bir ve iki önceki eski hükümetlerin devamı olarak ve onların programını uygulamak üzere kurulmuş bir “hükümet”le yüz yüzeyiz.

5 Bkz. ÖZGÜRLÜK DÜNYASI, s. 268, sf. 26

6 Agy.

7 Cumhuriyet, “Vurun HDP’ye, Kırılsın Beli”, 31 Ağustos

8 T24, 28 Ağustos

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑