Skandal VW ile sınırlı değil; skandal kapitalizmin kendisi

Serdar Derventli

Kısa bir süre önce dünyanın en büyük üç otomobil tekelinden biri olan Volkswagen’in (VW) yıllardır egzoz gazı emisyon oranlarını manipüle ederek piyasaya araç sürdüğü ortaya çıktı. Tekelin 2007 yılında kamuoyuna tanıttığı, 2008’den itibaren seri üretimine geçerek dünya çapında montajına başladığı “EA 189” tipi dizel motor, hiçbir ülkenin yasal emisyon sınırlarını yerine getirmiyor.

VW tekelinin suçüstü yakalandığı olayı incelemeden önce, bugüne kadar devam eden “çevre” ve “çevre kirliliği” tartışmalarını, alınan önlemleri hatırlatarak, ardından VW (ve diğer tekeller) tarafından işlenen suça/suçlara değinip arka planını ortaya koymaya çalışacağız. Nitekim; “VW skandalı” olarak sanayi tarihine geçecek olayı, kendi başına, diğer faktörlerden bağımsız değerlendirmek ve sistemle ilişkisini kurmadan sonuçlar çıkarmak, Marksistler açısından mümkün olmaması bir yana, tüm ilerici, doğaya duyarlı kesimleri, istemeden de olsa, sermayeyi aklayan bir pozisyona kadar götürebilir.

HAVA KİRLİLİĞİ VEYA “MOR ÇOCUKLAR”

Genel olarak “hava kirliliği” diye tabir ettiğimiz olay yeni bir fenomen değil. Gezegenimizde bugün de devam eden tektonik levha hareketleri sonucu yaşanan volkanik patlamaların havanın aşırı kirlenmesine neden olduğu biliniyor. Bazı dönemler bu “kirlilik” güneş ışınlarının yeryüzüne erişmesini engellemiş ve “buz devri”nin yaşanmasına sebep olmuştur.

Çok değil, kısa bir süre önce, görece küçük bir volkan patlamasının bile nelere yol açtığına hep birlikte şahit olduk. 21 Mart ve 14 Nisan 2010 tarihlerinde İzlanda’daki “Eyjafjallajökull” yanardağının patlaması bütün Kuzey Avrupa’daki hava trafiğini felç etmişti.

Havaya savrulan volkan külünün modern uçakların jet motoruna girmesi, bunların tahribatına yol açıyor. Motorun içinde kumlama etkisi yaratan volkan külü, mekanizmanın kısa sürede işlemez hale gelmesine neden oluyor.

Oksijeni solunum yoluyla alan canlıların volkan külünü bir süre yoğun bir şekilde solumaları ise, ciğerlerin tıkanmasına ve ölümlere neden oluyor. Akciğere ulaşan volkan külü ciğerde nemlenerek adeta bir betona dönüşüyor ve nefes alan canlının tıkanarak boğulmasına neden oluyor. Benzeri bir durum fotosentez yapan bitkiler için de geçerli.

Kısacası “hava kirliliği” diye tanımlanan olayın dünyada yaşayan bütün canlıların yaşam koşullarını zorlaştıran bir olay olduğu biliniyor.

Fakat “hava kirliliği”nin sadece doğal nedenleri yok. Önceki denemeler bir yana üretimde kullanılabilen ilk buhar makinesinin 1712’de Thomas Newcomen tarafından icadı ve bu makinenin James Watt tarafından 1700’lerin ikinci yarısında geliştirilmesi, endüstride devrime yol açmıştı. Yeraltı madenlerinde suyu dışarıya pompalamak için kullanılan buhar makinesi, kısa sürede kömürün yanı sıra sanayinin enerji ihtiyacını karşılamak için de kullanılmaya başlandı. Bu dönem, aynı zamanda, kapitalizmin ve onun “mezar kazıcısı” işçi sınıfının –proletaryanın– ortaya çıktığı dönemdir.

Özellikle 1850’lilerden itibaren, endüstrinin gelişmesiyle birlikte, atmosfere “insan eliyle” salınan karbondioksit (CO2) oranı katlanarak artmıştır. Teknolojik gelişmenin “doğal” veya “kabul edilmesi gereken” sonuçları olarak değerlendirilen bu gelişmenin insan ve çevre sağlığı açısından etkileri uzun yıllar sermaye ve hükümetleri tarafından dikkate alınmadı, yarattığı etkiler görmezden gelindi veya üstü örtüldü.

“Hava kirliliği” diye tanımladığımız olay, Türkiye’nin gündemine 1970’li yılların sonuna doğru girdi. Örneğin gelir düzeyinin ülke ortalamasından daha yüksek olduğu Ankara’da, özellikle kış aylarında artan aşırı kömür tüketimine bağlı hava kirliliği nedeniyle bu aylarda doğan çocukların oksijen yetersizliği nedeniyle dünyaya mosmor geldikleri üzerine TRT haberleri hala bazılarının belleklerinde olmalıdır. Daha kaliteli ve ithal kömür tüketimi tartışmaları da bu döneme denk düşer.

SERA ETKİSİ

Fosil enerji kaynaklarının (torf, kömür, petrol ve doğalgaz) tüketimi sonucu atmosfere salgılanan karbondioksitin (CO2) sera etkisini¹ güçlendirdiği ve iklim değişikliğine yol açtığı, dolayısıyla tüm canlılar üzerinde etkili olduğu bugün tartışılmaz bir gerçek durumunda.

Yukarıda verilen volkan örneği gibi doğal faciaların yanı sıra milyarlarca yıldır doğal yoldan toprağa hapsolan karbondioksit (CO2), değişik yollardan yeniden atmosfere karışıyor. Değişik kaynaklara göre, doğadan yıllık 450 Gigaton (1 Gigaton = 1.000.000.000 ton / 1 ton = 1.000 kg) CO2 farklı kanallardan atmosfere yayılmaktadır. Ancak bu miktar “doğal tüketim” aracılığıyla (fotosentez yoluyla) tekrar ayrıştırılmakta ve salınım nötr hale getirilmektedir. Fakat bu doğal denge sanayileşmeyle birlikte giderek bozuluyor. Doğal CO2 emisyonuna ek olarak, her yıl 50 Gigaton CO2 atmosfere “insan eliyle” salınmakta ve bunun yeniden tüketimi ise gerçekleşmemektedir. CO2’nin atmosferdeki kalma süresi ya da doğal tüketimi yaklaşık 120 yıl sürdüğü içinse, atmosfere ek olarak salgılanan CO2, sera etkisini sürekli artırıyor.² “Sera etkisi” kavramı, bu çerçevede, ilk kez 1958 yılında, Amerikalı bilimci Charles David Keeling tarafından kullanıldı.

Her ne kadar değişik sanayi ülkelerinde sermaye tarafından finanse edilen bir takım bilim insanları iklim değişikliği üzerine devam eden tartışmaların “abartılı” olduğunu ileri sürüp neredeyse “hiçbir şeyi değiştirmeden böyle devam edebiliriz” görüşünü savunsalar da, dünya genelinde gelişen çevre hareketleri, burjuva hükümetleri ve uluslararası örgütleri adım atmaya, en azından meseleyi daha yakından incelemeye zorladı.

Bu konuda özellikle halkın sağlığının sermayenin azami kâr hedefinden daha önemli olduğunu kavrayan ve çalışmalarını tekellerin ve hükümetlerinin raflarında tozlanmaya terk etme yerine geniş kitlelerin bilgisine sunan bilimcilerin katkısını görmek gerekiyor. Bu bilimcilerin çabası sonucu geniş kitleler içinde çevre bilinci yaygınlaştığı gibi, çevreye zarar verenin asıl olarak sermaye olduğu konusu da açıklık kazandı.

Birçok gelişmiş sanayi ülkesinde ulusal çevre yasalarının gündeme getirilmesi, kapsamı çok sınırlı olsa da, 1960’lı yılların sonuna dayanıyor. İlerleyen yıllarda birçok uluslararası bileşimde bu tür inisiyatifler başlatılmasına karşın, bunlar, sermayenin uluslararası kurumlardaki mutlağa yakın etkinliği ve bakanlıklardaki “uzmanları” aracılığıyla engellendi.

Anılmasında fayda olan ilk önemli karar, 9 Mayıs 1992’de New York’ta üzerine uzlaşılan “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi”ydi. Kısa adı İDÇS (FCCC) olan sözleşme, aynı yıl, 3-14 Haziran’da Brezilya/Rio de Janerio’da düzenlenen “Rio Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda imzaya açıldı ve 154 ülkenin onaylamasıyla 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girdi.³ Bu sözleşmenin bir benzeri 1972 yılında İsveç/Stockholm’de imzalanmış, fakat 20 yıl boyunca pratik olarak bir adım atılmamıştı.

Son yıllarda iklimin değişmesi ve çevre sağlığı ile en çok gündeme gelen sözleşme ise “Kyoto Protokolü” oldu. 1995 yılında Almanya’da başlayan görüşmeler, 1996 yılında İsviçre’de devam etti. 1997’de ise, Japonya’nın en büyük adası Honşü’nün batısındaki Kyoto şehrinde “Kyoto Protokolü” imzalandı. 1995’den bu yana, “Kyoto Protokolü” bağlantılı toplam 20 uluslararası konferans düzenlendi ve 21. 30 Kasım – 15 Aralık 2015’de Paris’te düzenlenecek.

“Kyoto Protokolü” kendi başına ele alınması gereken bir konu olduğu için birkaç noktaya dikkat çekip geçeğiz. Bu protokolün önemli yanı, doğaya verilen zararda, olumsuz iklim koşullarının artmasında sanayi üretiminin (siz bunu “kapitalist üretimin” anlayın) ve fosil enerji kaynaklarının tüketiminin rolüne dikkat çekilmesiydi. Bu tür enerji kaynaklarının enerji santrallerinde olduğu gibi otomobil, ağır vasıta vb. akaryakıtlı araçlarda da kullanılması nedeniyle emisyon oranlarını aşağı çekmek için daha az yakıt harcayan ve daha az zehir saçan motorların geliştirilmesine ağırlık ve alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarının bu alanlarda kullanımı için araştırma-geliştirme (AR GE) çalışmalarına hız verilmesinin “Kyoto Protokolü”ne ek olarak hazırlanan belgelerde yer alması, bu sözleşmenin olumluluklar hanesine yazılabilir.

Kötü yanı ise, bütün bunların, “insan eliyle verilen zararlar” olarak ifade edilmesi ve küçük parasal cezalarla “yaptırım”a bağlanmakla yetinilmesiydi. Yazımızın devamında da göreceğimiz gibi, tabii ki her şey “insan eliyle” yapılıyor. Fakat bu tanımlama, doğaya ve buna bağlı olarak insan sağlığına verilen zararın sınıfsal karakterini gizlediği gibi, son yılların moda liberal burjuva tutumuna, “hepimiz suçluyuz” yaklaşımının yaygınlaşmasına neden oluyor.

VW SUÇÜSTÜ YAKALANDI

ABD Çevre Sağlığı Müdürlüğü, EPA, 18 Eylül günü yaptığı yazılı açıklamada, VW’nin özel bir yazılım (bilgisayar) programıyla egzoz emisyonlarını kasıtlı olarak manipüle ettiğini ve ulusal çevre yasalarını çiğnediğini duyurdu. Amerikalı uzmanların ortaya çıkardığı ve VW tekelinin onayladığı verilere göre, söz konusu “akıllı program”, özel olarak “EA 189” tipi dizel motorların karbon ve azot oranlarını düşük göstermek için geliştirilmiş. Programın “akıllı” olma özelliği, aracın ne zaman laboratuar koşullarında test edildiğini anlayarak, azot oksit (NOx) ve karbondioksit (CO2) oranını düşük gösterecek bir mekanizmayı devreye sokmasında yatıyor.

Olayın anlaşılması için bu tekniğin nasıl işlediğini de belirtmek gerekiyor. Özellikle azot oksit (NOx) emisyon oranının ABD çevre yasalarının öngördüğü düzeyde olması için, bu tür dizel motorlara bir katalizatör, buna bağlı bir ölçüm aracı ve ek bir tank takılması gerekiyor. Bu mekanizma NOx oranını sürekli ölçüyor ve gerektiğinde bir miktar üreyi katalizatöre salgılayarak, azot oksit atomlarının parçalanması sağlıyor. Modeline göre, üretimde 100 ila 250 Euro arası bir masrafın yapılması gerektiği gibi, araç sahibinin de, belli aralıklarda, 17 litrelik tankı üre ile doldurması gerekiyor ki, böylelikle yasal NOx oranı kapsamında kalınabilsin.

Müşterilerin, belki 20-25 bin Euro’luk bir araç alırlarken, 100-250 Euro’ya pek dikkate almayacakları söylenebilir. Fakat belli aralıklarla bu tankı doldurmak ise, arabanın yağını değiştirmek gibi zahmetli bir iş olsa gerek ve bu ek “zahmet” müşterileri aracı satın almaktan vazgeçirebilir. VW şefleri, bu “zorluk”tan kaçınarak akıllı bir program hazırlatmayı ve laboratuardaki ölçüm aletlerini atlatmayı tercih ettiler.

EPA’nın, EA 189 tipi dizel motora sahip araçlarla laboratuar koşullarıyla normal koşullarda yaptığı testler çok büyük farklar içeriyor. Buna göre, söz konusu motorlar, normal şartlarda (günlük kullanım şartlarında), VW’nin reklam broşürlerinde iddia ettiğinin 10 ila 40 kat arası daha fazla azot oksit (NOx) salgılıyor, dolayısıyla çevre yasalarını da çiğniyor.

VW tekeli, 2008 yılından bu yana en azından 11 milyon adet piyasaya sürdüğü EA 189 tipi dizel motorun 1,6 ve 2,0 hacimli olanları için yaptığı reklamlarda, “temiz dizel” tanımlamasını kullanıyordu. On yıllardır ABD piyasasında kök salamayan VW, geleneksel olarak büyük hacimli benzin motorlarının satıldığı ülkeye dizel motorlarla girerek atılım yapmayı hedefliyordu. Bunun için reklama toplam 18 milyon dolar harcayan tekel, ABD ve Avrupa’da yaptığı “temiz dizel” başlıklı reklamlarda, “en katı çevre yasalarının talep ettiği oranları geride bıraktık” diyordu.

VW CEO’su Martin Wirterkorn’un, bilinçli olarak böyle bir programın kullandığından haberi olmadığını, bunun araştırılacağını ve sorumlulardan hesap sorulacağını açıklamasıyla istifa etmesinin arasında tam üç gün vardı. Ardından tekelin sözcüleri, “bireysel sorumluluk”tan ve “ABD ile sınırlı sorun”dan söz ederken, olayın ABD’de satılan 482 bin araç ile sınırlı olmadığı ortaya çıktı. Önce Almanya’da satılan 2,4 milyon araç, ardından Avrupa genelinde 8,5 milyon araç ve şimdi en son, dünya genelinde “en az 11 milyon” araçtan söz edilir oldu.

Tekelin CEO’sunun görevden alınmasından sonra başlatılan temizlik operasyonu kapsamında 6 en üst düzey menajerin yanı sıra sayıları hakkında bilgi verilmeyen orta ve alt sıralarda yönetici ve mühendislerin işten çıkartıldıkları veya süresiz izine ayrıldıkları bildirildi. En son olarak ise, tekelin Denetleme Kurulu, eski CEO hakkında ihtiyati tedbir olarak Braunschweig Savcılığına suç duyurusunda bulundu. VW, ayrıca, ABD ve Almanya başta olmak üzere, EA 189 tipi dizel motorun satıldığı dünyanın bütün ülkelerinin makamlarına soruşturma ve kovuşturma konusunda her türlü yardımı sunacaklarını ilan etti. Kamuoyunda, “VW olayı ciddiye alıyor ve acımasızca araştırılması için her şeyi yapıyor” izlenimi yaratılması için her şey yapılıyor.

MADE IN CAPITALISM!

Basında çıkan haberlere, tekelin yaptığı açıklamalara bakıldığında, “manipülasyon” sözünün sıkça kullanıldığı dikkat çekiyor. Fakat VW’nin yaptığı, “bul karayı al parayı” gibi basit bir hile değil. Söz konusu motorun monte edildiği toplam 11 milyon araç yıllarca dünyanın bütün ülkelerine “temiz dizel” adı altında satılmak suretiyle onlarca ülkenin ulusal yasaları bilinçli olarak çiğnenmiş, tüketiciler kandırılmış, insan sağlığına ve doğaya zarar verilmiş olduğu açık seçik ortada.

“Made in Germany” damgası genel olarak tüketicilerde, “Alman malları kaliteli olur, mühendislik harikası yaratılır. Uzun ömürlü ve verimlilikte rakiplerine fark atar” ve “Almanlar yapmışsa çevre ve insan sağlığı dikkate alınır” gibi olumlu yargılara neden oluyordu. Fakat malı üreten kim olursa olsun, temel dürtü sürekli daha fazla kâr olunca bu tür olaylar kaçınılmaz ve zorunlu hale geliyor.

Tam burada Karl Marx’ın, Das Kapital’de sendikacı J. Dunning’den yaptığı bir alıntıyı hatırlatmanın zamanı: “Quarterly Reviewer, sermayenin, kargaşalıktan, kavgadan kaçtığını ve ürkek olduğunu söylüyor ki, bu, çok doğrudur, ama sorunu pek eksik olarak ortaya koymaktadır. Sermaye, kâr olmadığı zaman ya da az kâr edildiği zaman hiç hoşnut olmaz, tıpkı eskiden doğanın boşluktan hoşlanmadığının söylenmesi gibi. Yeterli kâr olunca sermayeye bir cesaret gelir. Güvenli bir yüzde 10 kâr ile her yerde çalışmaya razıdır; kesin yüzde 20, iştahını kabartır: yüzde 50, küstahlaştırır; yüzde 100, bütün insanal yasaları ayaklar altına aldırır; yüzde 300 kâr ile, sahibini astırma olasılığı bile olsa, işlemeyeceği cinayet, atılmayacağı tehlike yoktur. Eğer kargaşa ile kavga kâr getirecek olsa, bunları rahatça dürtükler. Kaçakçılık ile köle ticareti bütün burada söylenenleri doğrular.”⁴

Avrupa Çevre Ajansı tarafından bu yılın ilkbaharında yayınlanan bir raporda (bkz: www.eea.europa.eu/) NOx bağlantılı “ince toz” nedeniyle Avrupa Birliği (AB) içinde 430 bin insanın –bunların 47 bini Almanya’da– vakitsiz öldüklerine dikkat çekiliyor. Yine başka bir raporda, bu rakamın dünya genelinde 3,3 milyon olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca, yine çevreye saçılan sanayi ve trafik kaynaklı zehirler nedeniyle ozon tabakasının incelmesi, AB’de 16 bin insanın erken ölümüne neden oluyor.

Raporlarda yer alan bu verilerin gerçeği tamamıyla yansıtmadığı, yapılan ölçümler ve tespit edilen ölüm nedenlerinin de gerçeği tam yansıtmadığı düşünülse bile, ifade edilen rakamların, sorumluları hemen harekete geçirmeye sevk edeceğini düşünenler yanılıyor. Benzeri raporlar yıllardır yayınlanmasına karşın ulusal ve uluslararası önlemler alınmıyor, emisyon standartlarının yeniden düzenlenmesi tekeller tarafından engelleniyor. EPA tarafından suçüstü yakalanan VW tekeli, AB düzeyinde yasal düzenlemelerin tekelin lehine yapılmasını sağlamak için 43 uzmanını Brüksel’de çalıştırıyor ve bunlara resmi olarak yıllık 3,3 milyon Euro bütçe ayırıyor. VW’nin bu uzmanları, AB’nin değişik komisyonlarında “ücretsiz danışmanlık” yapıyor. VW’nin dışında, ulusal marka olarak, AB komisyonlarına, tekele bağlı Seat, Skoda ve Scania markaları da benzeri sayıda uzmanı gönderiyorlar. Bu uzmanların bütün işleri güçleri kitlelerin ve doğanın lehine olabilecek fakat tekellere pahalıya patlayacak yasal düzenlemeleri engellemektir!

AB komisyonlarında aktif olan tek tekelin VW olmadığını söylemeye gerek yok, ama yasaları gerçekte kimlerin çıkardığını ortaya koymak için şu rakamları vermek zorunlu hale geliyor: AB Komisyonu bünyesinde görev yapan 814 uzman grubu bulunuyor ve bu gruplarda 27 bin 503 uzman(!) çalışıyor.

Avusturya’da aktif olan ve bilimciler ve sendikacıların makaleler, haberler veya ilginç raporlar yayınladıkları “blog.arbeit-wirtschaft.at” isimli sitede yazan Alice Wagner, bu uzman gruplarındaki emek–sermaye dengesiyle ilgili yaptığı incelemede, 73 sendika örgütünün karşısında, 1364 tekel ve şirket, 2061 ticaret ve ekonomi örgütü, 383 meslek örgütü ve 961 ticaret hukuku ve şirket danışmanlığı bürosunun bulunduğunu ortaya koydu.⁵

Sermayenin, kâr hırsıyla cesaretlenip her türlü haydutluğu yapmaya hazır oluşu Das Kapital’den ortaya konmuştu. Fakat tekellerin, VW tekeli örneğinde olduğu gibi, azami kâr hırsıyla haydut pozisyonuna düşmemek için daha etkili bir yol izleyip yasaların çıkmasını engelledikleri görülüyor. Tabii bu tutumun haydutluğu fersah fersah geride bırakan tutum olduğunu görmek gerekiyor. İşçi sınıfının devrimci sanatçılarından Bertolt Brecht, “Üç Kuruşluk Opera” isimli eserinde bu durumu “Bir banka kurmanın yanında, bir banka soymak nedir ki?” diye açıklar. Karl Marx ise “Felsefenin Sefaleti” adlı yapıtında, “Yasalar, siyasal olsun, medeni olsun, ekonomik ilişkilerin iradelerini açığa vurmaktan, sözcüklerle ifade etmekten öteye bir şey yapmazlar” diyerek taşı gediğine koyar.⁶

DEVLETLER DE İŞİN İÇİNDE

Bugün VW tekeli şahsında yaşananlar tekelci kapitalizmin nasıl işlediğini de ortaya koyuyor. ABD Çevre Sağlığı Müdürlüğü EPA’nın, açıklamasını, Frankfurt Uluslararası Otomobil Fuarı’nın (IAA) tam ortasında denk getirmesi tesadüf değildi şüphesiz. 2015 yılının ilk yarısını “dünyanın en fazla araç satan otomobil tekeli” olarak kapayan, aralarında “temiz dizel” olarak tanımlanan araçların da bulunduğu yeni modellerin dünya kamuoyuna tanıtıldığı bir anda, EPA’nın açıklaması Frankfurt Fuarı’na bir bomba gibi düştü.

Nükleer atıkların en kötü şartlarda depolandığı, BP/Deepwater, Exxon-Mobil vb. petrol tekellerinin yol açtığı faciaların üstünün örtülerek ortaya çıkan maddi zararın önemli bir bölümünün kamulaştırıldığı, bilim insanları tarafından doğaya verdiği zarar defalarca kanıtlanmasına rağmen fracking yöntemiyle gaz ve petrol çıkartılmasının değişik yollardan sübvanse edildiği ve belki de VW bağlantılı olarak en önemli yanı dünyanın en fazla akaryakıt harcayan (dolayısıyla çevreye en fazla zararı veren) otomobillerin ABD’de üretilip satıldığı ortadayken, EPA’nın, “VW, ülkemizin çevre yasalarını çiğnedi” diyerek suç duyurusunda bulunması haliyle sırıtıyor.

ABD gibi çevre ve insan sağlığı konusunda sabıkalı bir ülkenin, çevre sağlık müdürlüğünü harekete geçirmesinin arkasında, General Motors (GM), Ford ve Fiat-Chrysler tekellerinin çıkarlarının yattığı tartışmasızdır. ABD Hükümeti ve idari makamları adı geçen tekellerin sadece ülke içinde değil, bütün dünyadaki rekabet pozisyonunu güçlendirmek için harekete geçmiş bulunuyor. VW tekelinin ABD piyasasında çok kaale alınacak bir pozisyonu yok. Ama özellikle 23,5 milyon araç satışıyla dünyanın en büyük otomobil pazarı olan Çin’de, GM, Ford, Fiat-Chrysler ve VW tekeli kıyasıya bir rekabet halindeler ve VW rekabette bir süredir öne geçmiş bulunuyor. Batı Avrupa pazarının %25’inden fazlasına hakim olan VW’ye karşı başlatılan devlet destekli bu saldırı, Alman tekelinin, en güçlü olduğu yerlerde vurulmasının hedeflediğini göstermektedir.

ABD Hükümetinin bu tutumu, tekelci devlet kapitalizminin tipik örneğidir. ABD Hükümeti, son kriz döneminde, bankaların yanı sıra ülkenin otomobil tekellerini, borçlarını/zararlarını sosyalleştirerek kurtardı. GM’in 70 milyar ve Chrysler’in 20 milyar dolar değerindeki hisselerini (gerçekte bu tekeller iflas başvurusu yapmışlardı ve dolayısıyla hisseleri pratik olarak değersizdi) satın alan devlet, yatırdığı sıcak parayla tekelleri kurtarma işlemini başlatmıştı. Bunun yanı sıra bu tekellerde örgütlü olan otomobil işçileri sendikası UAW de Hükümet tarafından sıkıştırılarak, üye işçiler, tekel bünyesinde sahip oldukları sağlık ve emekliliğe ilişkin sosyal haklarından vazgeçmeye ve karşılığındaysa tekellere hisse sahibi olma yoluyla ortak olmaya zorlandı. ABD devletinin yaptığı bununla sınırlı kalmadı. Ayrıca otomobil satışlarının teşviki için değişik vergi ve kredi kolaylıkları sağlandı. “Kriz var” gerekçesiyle on binlerce otomobil işçisinin işten atılmasına sessiz kalan tekellerin ortağı konumundaki UAW ile imzalanan özel sözleşmelerde işçilerin ücretleri dondurulurken, yeni işe alınacakların saat ücretleri ortalama 10 dolara düşürüldü. Bütün bunlar gözetildiğinde, Amerikalı otomobil işçilerinin alım gücü 1930’lar düzeyine düşürülmüş oldu.

Otomotiv yan sanayi üreticileri için kriz döneminde resmi olarak 10 milyar dolar harcayan ABD yönetimi, ulusal otomotiv sanayisinin piyasadaki rakiplerine karşı da amansız bir savaş vermeyi ihmal etmediğini gösteriyor. Yaşanan son skandalın da ABD’de patlak vermesi ve “40 tüketicinin” dava açması tesadüf değil. Aksine, bu, tekeller arasında devam eden savaşın, yani rekabetin bir parçasıdır.

Tabii VW’nin sırtını dayadığı Alman devleti de elinden geleni ardına koymuyor. Almanya’da Hükümet, kriz döneminde tekelleri korumak için işçilere ödenen kısa çalışma parasının süresini 6 aydan 24 aya çıkardığı gibi, otomobil piyasasını canlandırmak için “hurda ikramiyesi”ni yürürlüğe koymuştu. Böylelikle araç başına 2500 Euro ikramiye verilerek, bir milyon aracın piyasaya sürülmesi sağlandı. Üstelik, Alman Hükümeti, AB düzeyinde CO2 ve NOx emisyon üst sınırlarının aşağı çekilmemesi için her türlü olanağı kullanmaktan bugün de geri durmuyor.

En son olayda Almanya Ulaştırma Bakanı Alexander Dobrint’in, “benim de hiçbir şeyden haberim yok, ben de herkes gibi gazetelerden okudum” demesi olayın boyutunu ortaya koyuyor. Oysa, tam da bu bakanlığın, piyasaya sürülen araçların yasal gereklilikleri yerine getirip getirmediğini araştırması ve gerektiğinde müdahale etmesi gerekiyor.

Alman devleti, Aşağı Saksonya Eyaleti aracılığıyla VW tekelinin hisselerinin %20’sini elinde tutmasının yanı sıra eyalet anayasasında yer alan “VW Yasası” aracılığıyla bir de “altın hisse”ye sahip.⁷ Alman devleti, bu hisse aracılığıyla, VW’nin bütün politikasını belirleyebilecek güce sahip. Fakat bu hissenin sadece çok özel durumlar için, örneğin VW tekelinin rakipleri tarafından yutulmasına karşı kullanılabileceği konusunda devlet ve tekel yöneticileri hemfikirler.

Kısacası tekelci devlet kapitalizmi ABD ve Almanya’da tam tamına işliyor.

“OTOMOBİL PİYASASINDA SAVAŞ VAR”

Otomobil işkolu dünya piyasalarında kilit bir rol oynamaktadır. 2000 yılında dünya genelinde 17,2 milyon ağır vasıta ve 41,2 milyon binek otomobil üretilirken, bu rakamlar, 2014 yılında 22,2 ve 67,5 milyon adete çıkmıştır. Aynı yıl, otomobil tekellerinin net kârlarıysa 127 milyar Dolar olarak gerçekleşmiştir.

Ciro açısından son dört yıldır dünyanın en büyük otomobil tekeli olan VW, bu yılın ilk altı ayında en fazla araç satan otomobil tekeli unvanını da kazandı. Tekel yetkilileri, geçtiğimiz Temmuz’da yaptıkları açıklamada, otomobil satışlarının, %0,5 gerilemeye karşın, yılın ilk yarısında 5,04 milyon adet olarak gerçekleştiğini ve dünyada en fazla araç satan şirket olduklarını vurguladılar. VW’nin ezeli rakibi Toyota, bu kez 5,022 milyon araç ile ikinci konuma geriledi. ABD’nin bir zamanların ulaşılmaz devlerinden General Motors (GM) 4,8 milyon satışla üçüncü sıraya abone olmuş görünürken, Ford ise ilk 10’da girmekle yetinmekteydi.

Sermaye açısından rekabette asıl belirleyici faktör, ne ciro ne de satılan araç sayısıdır. Bunlar kendi başlarına önemli olsalar da, asıl olan, ciroya oranla elde edilen kâr ve araç başına elde edilen kâr marjıdır. Toplam 12 markayı bünyesinde toplayan VW tekelinin ortalama kâr marjı %6,3 dolayında. Bu oran Toyota’da %8,2 düzeyinde. Fakat VW tekeline ait markaların kâr marjlarına bakıldığında, durumun çok farklı olduğu görülmektedir. Volkswagen markası adına satılan binek araçlardan elde edilen kâr marjı %2,1 iken, bu oran, Skoda’da %8,2, Audi’de %10,1 ve Porsche’de %18,1 dolayındadır. VW tekeline bağlı İspanyol Seat ise, yıllardır zarar ediyor. Bu nedenle, bütün otomobil tekelleri, üretim maliyetini düşürmek ve kâr marjını yükseltmek için her türlü yol ve yöntemi deniyorlar. Skandala neden olan söz konusu motorlar, tekelin VW, Skoda, Seat ve Audi markalarında kullanıldı. Motorlar aynı, ama “kılıf” değişik. Bu, diğer bütün parçalar için de geçerli. Aynı parçadan bir kerede ne kadar çok üretilirse, kâr marjı da o kadar yüksek oluyor. ARGE harcamalarından üretime kadar birçok kalemden tasarruf ediliyor.

Yaklaşık 10 yıl önce VW yönetimi, tekelinin büyük hissedarlarının baskısıyla 2018 yılında dünyanın en fazla araç satan ve en fazla kâr yapan tekeli konumuna gelme hedefini önüne koydu. Tekel yönetimi, büyük hissedarların iştahını tatmin etmek için, 2017 yılına kadar VW markasının kâr marjını üçe katlayarak %6’ya çıkarmayı hedeflerken, tekelin ortalama kâr marjını ise %10’a çıkarmayı planlıyor.

Kâr marjını artırmak için tekel yönetimlerinin denedikleri yol ve yöntemler çok çeşitli. VW yönetimi, 1993 yılında GM’in en önemli menajerlerinden “José Ignacio López” ve yedi kişilik ekibini VW’ye transfer etmişti. López’in özelliği, yeni üretim metotlarını geliştirmesinde, otomotiv yan sanayiindeki üreticiler üzerinde fiyat baskısını artırma ve bunları ana üretim sürecine katma becerisinde yatıyordu. Örneğin GM, İspanya’nın Saragossa kentinde 12 bin işçiyle 270 bin adet araç üretimi planlanan fabrikanın kurulması görevini López’e vermişti. López’in yöntemleriyle işçi sayısı 9 bine düşürülmüş, üretim sayısı ise 370 bine çıkartılmıştı.

López ekibi VW’ye gelirken, 20 karton ARGE belgesini de yanında “çeyiz” olarak getirmişti. GM tekelinin Almanya’nın Darmstadt şehrinin idari mahkemesinde açtığı dava, “bir suç teşkil etmediği ve kamu yararı görülmediği” gerekçesiyle savcılık tarafından kapatıldı. GM’nin ABD/Detroit’te açtığı dava ise, tarafların uzlaşmasıyla sonuçlandı. Buna göre, VW götürülen belgeleri kullanmayacak ve GM’ye 100 milyon Mark tazminat ödeyecek ve López ve ekibini işten çıkartacaktı. VW tekeli 1996 yılında bu uzlaşmayı onayladı. Görüldüğü gibi, kâr marjını artırmak için tekel yönetimlerinin yol ve yöntemleri arasında fikri hırsızlık da bulunuyor.

López’in, kendisine kamuoyunda ve mahkemelerde yöneltilen “hırsızlık, ihanet” vb. suçlamalarına karşı verdiği yanıt kapitalist rekabeti çok iyi özetliyor: “Bizim parkta kumda oynadığımızı mı sanıyorsunuz. Dünya otomobil piyasasında savaş var ve bütün savaşlarda olduğu gibi, bu savaşta da her türlü yöntem mübahtır.”⁸

KABAK KİMİN BAŞINA PATLAYACAK?

VW yönetimi tarafından yapılan açıklamalarda, ABD’de açılan davaların toplam maliyetinin 6,5 ila 18 milyar dolar arasında olacağı tahmin ediliyor. Dünyanın diğer bölgelerinde açılacak muhtemel davaların toplam maliyetinin de 22 milyar dolara kadar çıkabileceği üzerinde duruluyor. VW, ne kadar süreceği bilinmeyen davalarda 30-40 milyar dolar arası bir meblağı şimdilik gözden çıkarmış görünüyor.

Alman burjuva basınında devam eden “VW bu mali yükün üstesinden gelebilir mi?” içerikli tartışmalarda değişik senaryolar üzerine duruluyor ve 600 bin işçinin çalıştığı tekelin “yüzüstü bırakılamayacağı” belirtiliyor. Bu senaryoları irdelemek yerine, en kötü ihtimalle Alman devletinin VW’deki hisse payını artırma yoluyla sıcak para aktararak tekeli iflastan kurtaracağını belirterek, tekelin bu durumdan kurtulmak için asıl olarak yapacaklarına bakalım.

2014 sonunda VW ve IG Metall sendikası/İşyeri Temsilciliği arasında imzalan bir sözleşmede, özelde Volkswagen markası ve genelde tekele bağlı bütün markalarda 2019 yılına kadar 10 milyar Euro tasarruf edilmesi üzerinde anlaşma yapılmıştı.⁹ Bu çerçevede, önümüzdeki yıllarda, zaten VW işçilerinin ücretleri ve çalışma koşullarına yönelik bir dizi saldırılar planlanıyordu.

2019 yılına kadar dünyadaki fabrikaları ve ARGE çalışmaları için toplam 100 milyar Euro yatırım yapmayı planlayan tekel yönetiminin, yaşanan skandalla birlikte, “gelecek için bütün planlarımız yeniden masaya yatırılacak. Çok gerekli olmayan yatırımlar ileri tarihe ertelenecek, tasarruf planları gözden geçirilecek” açıklamasını yapması, VW’de çalışan emekçilere bir savaş ilanı anlamına geliyor. Tekelin yeni CEO’su Matthias Müller, rasyonelleşme ve yeni üretim metotlarının daha hızlı uygulanacağını açıkladığı konuşmasında, tekelin Almanya’daki fabrikalarında çalışan 7 binden fazla kiralık işçinin ilk etapta işten çıkartılabileceğini bildirdi.

Almanya’nın en esnek çalışma modelleri VW tekelinde uygulanıyor. 160 değişik çalışma modelinin uygulanmasının yanı sıra üretimin ihtiyacına göre yıllık eksi 400 veya artı 400 saat işçilerin bireysel zaman havuzlarında biriktiriliyor. Bunlar, daha erken emekliliğe ayrılmak için, özel bir havuza aktarılabiliyor. Üretimin ihtiyacına göre haftalık çalışma süreleri 24-38 saat arası değişebiliyor, ihtiyaç olduğunda her yıl 36 Cumartesi normal işgününe dönüşüyor. Bütün bunlar bugün uygulanıyor ve tekelin içinde bulunduğu durumda yeterli olmayacakları için daha “sert önlemler” üzerine duruluyor.

Diğer yanda tekel yönetimi, yan sanayi firmaları üzerindeki baskıyı artıracağını ve bu alandan en azından yılda 2 milyar tasarruf edeceğini de ilan etti. Kısacası, VW’in içine düştüğü kriz, VW ile sınırlı kalmayacak ve çok geniş emekçi yığınlarını olumsuz etkileyecek.

Haliyle “bu durumda VW’deki yetkili sendika IG Metall ne yapıyor?” sorusu akla geliyor. Ekim ayının ortasında, VW’nin en büyük fabrikasının olduğu Wolfsburg’da yapılan işyeri toplantısı öncesi, IG Metall, işçilere, üzerinde IG Metall ve VW’nin logolarının bulunduğu, “Bir Tim – Bir Aile” sloganının basılı olduğu binlerce tişört dağıttı. Almanya’nın en büyük işkolu sendikası, geleneksel işbirlikçi tutumundan zerre kadar vazgeçmeyerek, “birlikte bu krizi de atlatırız” tutumunun resmi politikaları olacağını ilan etti. Alman sendikal hareketinin bugün içinde bulunduğu durumu bilenler açısından, bu tutum, çok büyük bir sürpriz olmadı. Ancak VW’nin içine düştüğü kriz ve buna karşı alınacak önlemlerin daha önce yaşananları gölgede bırakacağı kesin olmasının, sadece Almanya’da değil, VW fabrikalarının olduğu bütün ülkelerde daha ileriden bir mücadelenin gelişmesini koşullayacağını da görmek gerekiyor.

VW TEKELİ 2010-2015 BİLANÇOLARI

Dünya çapında 119 fabrikası bulunan Volkswagen tekelinde 600 bine yakın işçi çalışmaktadır. VW için üretim yapan otomotiv ve diğer sanayi kolları da göz önüne alınarak yapılan hesaplara göre, tekel için toplam 7 milyona yakın işçinin çalıştığı görülüyor.

YılCiroKârAraçİşçi
2010126.8757.2267,203399,4
2011159.33715.7998,361502
2012192.67621.8849,345550
2013197.0079.1459,728573
2014202.45811.06810,217593
2015108.7765.6635,039597,8

Kaynak: VW

(Ciro ve kâr rakamları milyar Euro olarak okunacak. Tablodaki kâr miktarları vergi sonrası net kârı göstermektedir. Araç sayısı milyon olarak, işçi sayısı ise bin olarak okunacak. 2015 verileri yılın ilk yarısını içeriyor.)

VW’DEN FAŞİST DİKTATÖRLÜĞE DESTEK!

Bütün dünya VW’nin egzoz emisyonlarında yaptığı hilekârlığı ve ABD’de açılan toplu davayı tartışırken, Brezilya’da açılan bir dava çok sınırlı bir kesimin ilgisini çekiyor. 2011 yılında kurulan ve 2014’e kadar çalışmalarını sürdüren “Gerçekleri Ortaya Çıkarma Komisyonu” tarafından yayınlanan belgelere dayandırılarak, VW tekeline ve 12 çalışanına karşı bir dava açıldı. İddianamede VW’nin Sao Paulo’daki fabrikasında kurulan “İşyeri Güvenlik Birimi”nin darbecilerle ortak çalıştığı, devlet güvenlik birimlerinin onlarca işçiyi fabrika içinde işkence ederek sorgulamalarına izin verildiği belirtiliyor. Ayrıca metal işçileri sendikasının başkanını denetlemek ve takip etmek için VW aracılığıyla sendikanın içine “delege” maskesiyle ajanların sızdırıldığı belirtilen iddianamede, “Daha sonra ülkemizin Cumhurbaşkanı olan Luiz İnacio Lula de Silva sendikanın başkanı olduğu dönem bu saldırılara maruz kalmıştır” deniliyor.

“SADECE KOMÜNİZME KARŞI MÜCADELE EDİYORLAR”

Brezilya’da 31 Mart 1964 yapılan bir askeri darbeyle demokratik bir hükümet devrilmiş, bütün hak ve özgürlükler gasp edilmişti.

1985 yılına kadar iktidarda kalan faşist generallere en büyük destek Almanya’dan gelmişti. 11 Mayıs 1964’de Brezilya’yı ziyaret eden Federal Cumhurbaşkanı Heinrich Lübke, darbeyi “demokrasiyi korumak için zorunlu bir müdahale” olarak tanımlamıştı. Ülkeden ayrılırken Lübke, “Brezilya’ya finans kaynağı sağlamaya ve yatırımların devam edeceğine söz veriyorum” demişti.

Almanya’nın İspanyolca ve Portekizce konuşulan ülkelerle ticari ilişkilerini güçlendirmek için kurulan “İbero-Amerikan Derneği” Başkanı Hans Heinrich Waitz, 1966’da düzenlenen “Latin Amerika Günü”nde yaptığı konuşmada, “Her iki ülkede kansız devrimler oldu, ordu müdahale ederek seçilmiş başkanları devirdi. Çünkü her iki ülkede de ordu ya komünizm ya da Peronizm tehlikesi görüyordu. Her iki ülkede iktidarda olanlar aslında demokrasi yanlıları; onlar sadece komünist tehlikeyi bertaraf edebilecek bir anayasa sağlayana kadar iktidarda kalmak istiyorlar” demişti.

Konuşmada adı geçen ikinci ülke ise, Arjantin’di. 1966 yılında yapılan darbede, Brezilya’da olduğu gibi, bütün hak ve özgürlükler gasp edilmiş, on binlerce emekçi cezaevlerine atılmıştı.

VW HİZMETİNİN KARŞILIĞINI ALDI…

Brezilya’daki faşist diktatörlüğe işçilerin isim listelerini veren, gerektiğinde bunları tutuklayıp askerlere teslim eden VW’nin, bunun karşılığında işçileri amansızca sömürdüğünü belirten Rodolfo Machado, “Diktatörlükle ortak çalışan VW ve diğer şirketlerin işçilerine karşı uyguladıkları sömürü yöntemleri ise görmezden gelindi” diyor.

Olayın mahkemeye intikal etmesi ardından açıklama yapan VW tekel yönetimi, “Bütün olanlardan haberimiz yok. Çalışanlarımıza karşı suç işlemiş, onların insan haklarını dikkate almamış kimse, bunların ortaya çıkartılması ve cezalandırılmaları için bütün adalet makamlarıyla ortak çalışacağız” açıklaması yapıyor. Bu “haberimiz yoktu, gerçeğin ortaya çıkması için…” açıklaması aslında kulağa hiç de yabancı gelmiyor. Çünkü tekellerin suçüstü yakalandıklarında, ilk önce söyledikleri bu oluyor.

Dipnotlar

1. Sera etkisi; yerkürenin ısınmasına, iklimin değişmesine yol açanın dünya üzerine düşen ışınlardan çok, dünyaya yansıyan fakat atmosferdeki başta karbondioksit, metan ve su buharı gibi değişik gazlar tarafından atmosfer içinde tutulan ısının yol açtığı değişik bilimciler tarafından ispatlandı. Işınların/ısının yukarıda adı geçen gazlar tarafından tutulmasına “sera etkisi” deniyor.

2. http://cdiac.ornl.gov/pns/faq.html (Carbon Dioxide Information Analysis Center –CDIAC–) ve Jonathan Amos: Deep ice tells long climate story. BBC News, 4. Eylül 2006

3. http://www.un.org/Depts/german/conf/agenda21/rio.pdf

4. K. Marx, Kapital, Birinci Cilt, sf. 779, 67 nolu dipnot, Sol Yayınları

5. http://blog.arbeit-wirtschaft.at/vw-skandal-die-macht-der-konzerne-beim-lobbying-auf-eu-ebene/

6. Felsefenin Sefaleti, sf. 81, Sol Yayınları

7. 28 Mayıs 1938 yılında temeli Adolf Hitler tarafından atılan Volkswagen tekelinin kuruluşu da suça dayanıyor. 1 Mayıs 1933’de Almanya’daki bütün sendikaları yasaklayan ve mal varlığına el koyan faşist rejim, el koyduğu parayı Volkswagen kuruluşuna yatırdı. Ayrıca, üretilecek ilk 500 bin araç için, 1934 yılında oluşturulan bir fona toplam 300 bin kişi ayda 5 RM ödemeye başladı. Faşist devlet bu paraya da el koydu ve şirketin inşasına yatırdı. VW “Kaplumbağa” modelinin tasarımcılarından biri olan Ferdinand Porsche, Hitler’in özel görevlisi olarak, ABD’deki otomobil tekellerini inceleyerek, kurulacak olan fabrikanın da tasarımına başladı. “Dünyanın en modern fabrikası” iddiasıyla, Ford tekelinin bir fabrikası bire bir kopya edilerek kurulan fabrikada, sadece 600 adet sivil araç üretildi. Asıl üretim, zırhlı, karada ve suda kullanılabilen savaş arabaları, uçak motorları, değişik türde silah olarak gerçekleşti. Özellikle savaş yıllarında binlerce savaş esiri çalıştırıldı. Yapılan bir araştırmada, savaşın son yıllarında fabrikada çalışan işçilerin üçte ikisinin –yaklaşık 20 bin– savaş esiri olduğu bilgisi yer alıyordu. “Kaplumbağa” modelinin patentine sahip olan F. Porsche, Hitler rejimiyle yaptığı bir anlaşmayla, her üretilen araç başına %0,5 pay alacaktı. Bu anlaşma, savaş sonrası sivil üretime geçilmesiyle birlikte, üretilen her “Kaplumbağa” modeli için Porsche ailesine %1 pay verilmesi olarak değiştirildi. Devlet, ayrıca, aileye Avusturya ve İskandinav ülkeleri için yetkili satış bayiliğini de verdi.

Savaştan kısa bir süre sonra, bütünüyle devlete ait olan VW, 1960 ve 1962’de yapılan yasa değişiklikleriyle özelleştirilmeye başlandı. İlk etapta hisselerin %60’ı piyasaya sürülürken, ilerleyen yıllarda, %20’lik bir paket daha özelleştirildi. Özelleştirme dönemlerinde, Porsche/Piech hanedanı piyasaya sürülen hisselerin önemli bir bölümünü devraldılar. Bugün tekelin %52,23’ü Porsche/Piech hanedanına ait. %20’si Aşağı Saksonya Eyaleti, %17’si Katar Emirliği ve %10,77’lik bölümü ise serpiştirilmiş hisse olarak piyasada bulunuyor.

8. www.lunapark21.net/bilder/lp21piech.pdf

9. VW CEO’su Martin Wirterkorn’un Ekim 2014’de sunduğu tasarruf programını yetersiz bulun İşyeri Temsilciliği Başkanı Bernd Osterloh, “Daha fazla tasarruf edebiliriz” başlığı altında 400 sayfalık bir rapor sunmuştu. Bunun için www.yenihayat.de/calisma_yasami/vwde-br-patron-gibi adresine bkz.

murray bookchin’in “toplum projesi” üzerine notlar

Yusuf Akdağ

II. Bölüm

BOOKCHİN’İN TEORİSİNDE İŞÇİ SINIFININ “YERİ” SORUNU!

Makalemizin ilk bölümünde, kriz(ler)i ve çelişkileriyle artık baş edecek derecede –devasa gelişmiş bir kapitalizmin “yeni bir çağı”nı işaret eden Bookchin’in kapitalizm analizini belirli boyutlarıyla irdeledik. Makalenin bu ikinci bölümünün esas konusuna geçmek üzere kaldığımız yerden devam ediyoruz.

II. Bölüm – I. Kısım

YÖNTEM SORUNU VE BOOKCHİNİST ÇARPITMALAR

Murray Bookchin’in, Birinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak iki Büyük Savaş arası ve İkinci Savaş sonrası dönem ile 1960’lı yıllardan itibaren son yarım yüzyıllık sürece ilişkin değerlendirmesi, bazı nesnel olguların üstün körü sıralanmasının yanısıra esas olarak öznel etkenlerin öne çıkarılması üzerinden kurgulanmıştır. Kapitalist üretim sistemini, artı değer üretimini atlayarak analiz etmeye girişen ideolog-yazar, tek yanlı bir değerlendirmelerle, sermayenin genişleyen olanakları ve devasa büyümesini öne çıkarır, ve tüm sınıf ve kesimlerden insanların “ortak çıkarları” etrafında birleşerek kuracakları “komünal toplum örgütleri”¹ aracıyla “bugünkü kapitalizm”in bir süreç içinde aşılabileceğini ileri sürer. Marx’tan 160-170 yıl sonra, kapitalizmin bazı dinamiklerini diğerlerine karşı abartılı bir öne çıkarmayla “Bir bütün olarak bakıldığında, bugün kapitalizmin doğurduğu toplumsal durumun, Marx’ın ve devrimci Fransız sendikalistlerinin ileri sürdükleri (sınıfla ilgili basit) öndeyilerle büyük ölçüde tersleştiği”ni yazar. Ona göre, kapitalizm özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında muazzam bir gelişme göstermiş; “olağanüstü bir hızla ortaya çıkan yeni toplumsal meseleler yaratarak muazzam bir dönüşüm geçir”miş, ve Marx’ın kuramını “boşluğa düşürmüş”tür!

Bu tespit(ler)in sahibi aynı makalelerinde, “Sol düşünceler ve hareketler”in, Birinci Dünya Savaşı arifesinde, “kapitalizmin ve aslında sınıflı toplumun varlığına karşı ciddi biçimde başkaldıran bir pozisyon almış gibi görünecek denli fazlasıyla gelişkin hale gelmiş” olmasından da söz eder. Bununla yetinmez, “Enternasyonal”in “Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık” sözlerinin o dönemde “yeni bir somutluk ve aciliyet kazanmış” olduğunu da söyler. “Kapitalizm” –der Bookchin–, “dünyanın sömürülen sınıflarının, özellikle de sanayi proletaryasının başlattığı bir ayaklanmayla karşı karşıyaymış gibi görünüyordu. Aslında, Batı’da İkinci Enternasyonal’in kapsamı ve devrimci hareketlerin yükselişi dikkate alındığında, kapitalizmin, eşi benzeri görülmemiş, uluslararası ölçekte bir toplumsal çalkantıyla karşı karşıya olduğu ortadaydı.” “Pek çok devrimci, politik olarak olgun ve iyi örgütlenmiş bir proletaryanın, nihayet, mülk sahibi azınlıktaki sınıfın tikel elitist çıkarlarını değil, çoğunluğun genel çıkarlarını gözetmek üzere toplumsal yaşam ve toplumsal evrim üzerinde bilinçli bir denetim kurabileceğine ikna olmuştu.”² (abc)

Bookchin, “Büyük Savaş”ın [Birinci Dünya Savaşı], “sosyalist devrimler ortasında” sona erdiğini; Rusya’nın, “görünürde devrimci Marksist ilkelere dayanan bir ‘proletarya diktatörlüğü’ kurdu”ğunu; Avrupa’daki en büyük ve ideolojik olarak en gelişkin sanayi proletaryasına sahip Almanya’da “Marksizmden esinlenmiş üç yıllık bir devrimci ayaklanma dönemi” yaşandığını; Bavyera, Macaristan ve diğer pek çok ülkede kısa süreli ayaklanmaların gerçekleştiğini; İtalya ve İspanya’da, muazzam grev hareketleri ve ayaklanma benzeri olayların patlak verdiğini; Fransa’da bile, “devrimin eşiğindeymiş gibi” bir görünümün olduğunu belirterek özetlemeyi sürdürür, ve 1930’lu yıllarda bu türden ayaklanmaların tekrarlandığını da ekleyerek, gelişmelerin, “Lenin’in, ‘can çekişen’ kapitalizmin nihayet öngörülebilir gelecekte ancak sosyalist ya da komünist bir toplumun kurulmasıyla sonuçlanabilecek olan bir savaş ve devrim dönemine girdiği yönündeki görüşünü destekliyor gibi” olduğunu söyler. Kullandığı kavramların bazılarının –“kaçınılmaz biçimde”, “can çekişen”, “çürüyen” ve “genel çıkarlar”– “yirminci yüzyılın başındaki solcu kuramcıların ve hareketlerin literatüründen devşirildiğini” belirten Bookchin, onların bu coşkulu dilinin salt slogancılığın ürünü olmayıp “Büyük Savaş’ın arifesinde ortaya çıkan bütünleşik ve tutarlı bir bakış açısından ve kültürden” devşirildiğini; geçen süre içinde bu düşünceler bütününün “deneyim yoluyla durmadan çoğaltı”larak “milyonlarca insanı, beşeri özgürleşmeye ve toplumsal yeniden inşaya dönük uluslararası hareketler dahilinde seferber etmeyi” başarır hale geldiğini belirtir. (abc)

“Gibi” sözcüğünün bu özet değerlendirmedeki kuşku oluşturucu işlevi bir yana bırakılırsa, Bookchin, yirminci yüzyılın başında bir savaşlar ve devrimler dönemine girildiği yönündeki Leninist belirlemelere “katılır” görünmektedir. Ne de olsa, milyonlarca insan bu düşünceler doğrultusunda “toplumsal yeniden inşaya dönük uluslararası hareketler dahilinde seferber” hale gelmiştir!

Bookchin bu tespitleri, nesnel gelişmelerle uygunlukları dolayımında gerçekleşen mücadele ve devrimleri olumlamak için yapmaz. Amacı, “yeni yüzyılda geçmişi bugünden bakarak değerlendirme şansına sahip” olanların dikkatine getirmek üzere Marx, Engels ve Lenin’in tespitlerinin yirminci yüzyıl için “açıklayıcı olmaktan çıktığı” yönündeki kendi varsayımı ya da vargısı için sözüm ona yolu dikenlerden temizlemektir. “Açıkça görülüyor ki –diye söze girer Bookchin–, Aydınlanma’nın hedefleri ile Lenin’in tahminleri, sosyalist devrimler vaadiyle birlikte, yirminci yüzyılda gerçekleşmedi. Aslında, yirminci yüzyılın ortasından itibaren gerçekleşen şey, çok farklı bir gelişmeydi: Devrimci düşünce ve hareketlerin ilişkili olduğu bir kültürel ve kuramsal gerileme dönemi. Gerçekten de, Aydınlanma’nın üretmiş olduğu neredeyse bütün felsefi, kültürel, etik ve toplumsal ölçütleri tuzla buz eden bir dağılma dönemi. 1960’lar ve 1970’lerde radikal bir bakış açısını sürdürmekte inançlı pek çok genç insan açısından sol kuram, sosyal kuramın 1930’lar sosyalizminin canlı tartışmalı forumlarından üniversitelerin seminer salonlarına geri çekilmesiyle, genellikle kararsız eleştirmen Walter Benjamin, post-modemist Jacques Derrida ya da düşünce kabızı yapısalcı Louis Althusser gibi kişilerin dağınık çalışmalarına odaklanarak, kapsam ve içerik açısından bir tür pasif izleyici estetiği seviyesine inmişti.”³

Yukarıdaki özetinde “Büyük Savaş’ın arifesinde ortaya çıkan bütünleşik ve tutarlı bir bakış açısından ve kültürden” devşirildiğini belirttiği devrimci tespit ve kuramını nesnel gelişme(ler) ile bağlı gördüğü izlenimi veren Bookchin, yeniden geriye döner; “aslına rücu” etmiş biri olarak –ve fakat kendi ifadesiyle kırk yıllık anarşist uğraşa sahip olmasını da unutarak–, “modern sanayi bile, büyük ulus-devletlerin yirminci yüzyılın başlarındaki gelişimi açısından merkezi hale gelirken, halen toplumsal bir zanaatçı-köylü karışımına bağlıydı” diye, geri düzeyli “nesnel” duruma göndermede bulunur; Marx ve Marksizmi subjektif olmakla, toplumsal gelişmenin düzeyini abartmakla suçlar. Marx’ın, kapitalizmin Batı Avrupa’nın bir-iki ülkesinde ve ABD’de kaydettiği, ancak Fransa gibi ülkelerde dahi hala feodal ilişki ve güçlerin etkin bulundukları bir dönemde onun kendi yıkımını ürettiğini ve yıkıma zorunlu olduğunu ileri sürerek hem kendini hem de ardıllarını “kandırdığı”nı ileri sürer.

Kapitalist gelişme ve onun tarihsel doğrultusu veya yöneliminden sınıfların ilişkisine ve politik güçlerin durumuna değil, tersinden politika ve mücadelenin düzeyi ya da mücadele içindeki güçlerin –özellikle proletaryanın– bilinç ve örgüt düzeyinden iktisadi gelişmenin niteliği ve boyutlarına bakan Bookchin, bir yandan geri bir kapitalist düzeye; olgun dönemine dahi girmemiş kapitalizme vurgu yapar ve “klasik devrimci öngörülerin büyük kısmını paradoksal kılan şey” olarak kapitalist gelişmenin bu düzeyini ima eder, ayaklanan işçi ve emekçilerin devrimi gerçekleştirememelerinin nedenlerini onların sınıfsal özelliklerinde aramaya girişerek sözüm ona usçu sonuçlar çıkarır; ve diğer yandan “ahlaki, etik ve düşünsel” davranış ve hareketi ve “zihniyet”i başarının en önemli etkeni göstererek gelişmelerin yüzeysel ve eklektik bir yorumuyla düşünsel süreçleri, düşünsel-kuramsal ve kültürel alandaki “gerileme”yi öne çıkarır, ve onların sosyal hareket ve sınıf ilişkileriyle bağını ya dolayımlamalar yoluyla kurarak ya da esasen arka plana atarak süreci irdeler! 20. ve 21. yüzyılı, “Devrimci düşünce ve hareketlerin ilişkili olduğu bir kültürel ve kuramsal gerileme dönemi” olarak niteler. “Aydınlanma’nın üretmiş olduğu neredeyse bütün felsefi, kültürel, etik ve toplumsal ölçütleri tuzla buz eden” bir “dağılma dönemi”nin yaşandığını; bu dönemin “sosyal kuramın 1930’lar sosyalizminin canlı tartışmalı forumlarından üniversitelerin seminer salonlarına geri çekilmesiyle” belirginleştiğini söyler. Makalesini yazdığı 2002’den geriye doğru bakarak, “yirminci yüzyılın sonu itibariyle, insanlığın özgürleşmesinin gerçekleşmekte neden başarısız olduğunu sorma hakkı”nı kullanır ve “Özellikle, proletarya neden öngörülen devrimi yapmakta başarısız oldu?” diye sorar. Soruları ardışık diziler gibidir: “Sosyal Demokratlar neden Almanya gibi merkezlerde, çoğunluğun oyunu almak gibi ilk varlık nedenlerini yerine getirmekte başarısız oldu? Neden 1933’te Hitler’e kuzu kuzu boyun eğdiler? …neden bir başka doğrultuya yöneldiler…” şeklinde, sıralamayı sürdürür.

Ona göre, kapitalizmin “neden bir ikinci dünya savaşından, geçmişte olduğundan çok daha istikrarlı ve toplumsal olarak daha yerleşik bir düzen olarak çıkabildi”ği de dahil olmak üzere gelişmelerin bu yön değişikliği ve “bu olayların hiçbiri, temelde ve tarihsel olarak” devrimci marksistler tarafından “yeterince açıklanmamıştır.” Marksistler aksine, “Marksizm’in neden ihanete uğramaya bu kadar müsait olduğunu sorgulamaksızın” birbirlerini ihanetle suçlayarak zaman geçirmişler ve ardından da “sendikalizm, anarşizm, ekoloji, feminizm ve komüniteryanizm gibi bir zamanlar ütopik diye yaftalayıp hakir gördükleri ideolojileri”, “sınırlı bakışlarını cilalamak üzere zimmetine geçirmeye” çalışmışlardır!

Murray Bookchin, Avrupa’da proletaryanın ve ezilenlerin “üç yıl süren” ayaklanmalarını mümkün kılan temel belirleyici etkenleri; Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesinin dayanaklarını, nedenlerini ve uluslararası etken ve etkilerini irdeleme gereği görmez; devrim ve ayaklanmaların olumlu deneyimlerinin onun “deneyimi”nde yeri yoktur. O, Lenin’in yerinde kullanmasıyla “yenilgi öğretmen”de sadece yenilginin “musibetleri”ni görür. Geçmişin örgütlü mücadeleleri, öğretici ve ilerletici başarıları onun literatüründe ve kazanım hanesinde yer almazlar. Bu gibi durumları, “gibi” ve “görünürde” ekleriyle kuşkulu hale getirir; öyle değillermiş zanı uyandırır. Gelişmelere bakışı, yinelenerek söylenirse tekyanlı, idealist ve mekaniktir. Aykırı oluşu “ilke” edinmiş bir anarşist edasıyla “devrimci düşünce ve pratikteki uyum ve birlik ile göze çarpan klasik dönem, nasıl oldu da özellikle kaotik nihilizmle özgürlüğü, kendini ifadeyi ve yaratıcılığı eşitleyen bir postmodernizm adına, –bizzat piyasanın yarattığı kaostan farksız olan– uyumsuzluğu öven, tamamen çürümüş bir çağa yol açtı?” diye sorar.

“Toplayıcı” bir ideolog konumundan Bookchin’in, sınıf mücadelesi teorisine karşı ve bu teoriyi sözümona yanlışlamak üzere sıraladığı “neden?” ve “niçin?”ler, diyalektik dışı bir mantığa işaret eder(ler). O, –örnek olsun– kapitalizmin proletaryanın ‘doğumu’nu sağlayarak ve proletarya-burjuva uzlaşmaz karşıtlığı bağlamıyla kendi yıkımının sosyal dayanaklarını ve sosyalizmin maddi koşullarını var etmekten kaçınamayacağı yönündeki marksist belirlemeyi, çarpıtılmış bir tarih (“aşamalı tarih”) anlayışını Marx’a mal etmeye çalışarak, yenilgi ve başarısızlıkların nedeni göstermeye çalışır. Kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını yaratma ve kendine karşı mücadeleye sürükleme kaçınılmazlığına işaret eden Marx’ı, bu görüşü bağlamında kendiliğindencilikle suçlar ve “Marx’ın kapitalizme atfettiği ilerici rol” görüşünün 1917-21 Alman ve Rus Devrimlerinden 1936-37 İspanyol Devrimi’ne dek olayların gelişiminde “olumsuz” işlev gördüğünü ileri sürer.

Sorulara yanıt oluşturmak ya da vermek için “artık yarım yüzyıldan fazla süren bir tecrübeye sahibiz” diyen Bookchin’in bu “tecrübe”den çıkardığı sonuç, “1917 ile 1939 yılları arasındaki kendine has isyan döneminin, Lenin’in tahmin ettiği gibi, kapitalizmin hastalığının ve düşüşünün kanıtı olmadığı”dır. Dönemi, “klasik devrimci öngörülerin büyük kısmını paradoksal kılan” ve onların devrimci umutlarını bağladıkları “can çekişen” kapitalizmi işaret etmeyen, aksine “olgun bir kapitalizm dönemi dahi” olmayan “bir toplumsal geçiş dönemi” olarak niteler. Ona göre Marksist külliyat, “kapitalizmin Büyük Savaş’ın patlak vermesinden önce ve hatta iki savaş arası dönem boyunca karşı karşıya kaldığı çeşitli gelişmelerin –yirminci yüzyılın başlarının çalkantılı yüzeyinin altında yatan alternatif gelişmelerin– olduğu”nu hesaba katmamış; “kapitalizmin izleyebileceği –ve er ya da geç izlediği– diğer mümkün toplumsal yörüngelerin, onun istikrarlı hale gelmesine de imkân verebileceğini göz önünde bulundurma”mıştı!⁴ “Klasik Sol sadece bu yeni toplumsal yörüngeleri anlamakta başarısız olmakla” kalmamış, “işçi eksenli analizinin büyük ölçüde ötesine uzanan yeni meselelerin ortaya çıkacağını” da öngörememişti! (abc)

Bookchinist akıl yürütmede, “dünya kapitalizmi bir yana Avrupa kapitalizmini bile alaşağı etmeksizin” sona eren “Büyük Savaş”, diyelim kapitalizmin alt edilebilir olduğunu; savaşların da devrimlere neden olabilecekleri ya da devrimler için koşulların oluşmasında etken olarak işlev görebileceklerini değil ama, sadece ve sadece “klasik sosyalizm geleneğinin çokça sınırlı olduğunu ve birçok yönden onarıma ihtiyaç duyduğunu ortaya çıkar”mış; “iki savaş arası yıllar, halihazırda tükenmiş fakat görülmemiş bir düşüşte olan yarı-feodal bir dünya ile muazzam iktisadi gücüne karşın halen toplumun bütün gözeneklerine sızmamış ve yüzyılın temel değerlerini tanımlamayı (yeni yeni palazlanan) burjuva dünyası arasındaki fırtınalı geçiş dönemi” olmasına rağmen, Lenin –Bookchin Trotsky’yi de ekliyor– “tarihsel gelişmeyi hızlandırmayı ve sosyalizm olasılığını kendi ömürleri sona ermeden önce hayata geçirmeyi” denemeye girişmişti! Ona göre Marksistler, kapitalist dünyanın o durumunda, “burjuvazinin bir yılda, on yıl içinde ya da hatta bir nesilde devrileceği beklentisine girmemeliydi”ler!

Bir yılda, on yılda kapitalizmin “yok edileceğini” bekleyenler olmuş mudur, tam olarak bilinemez ama, devrimci bir döneme girildiğini, gelişmelerin devrimci ayaklanmaların koşullarını sağladığını, olanın salt “coşkulu devrimci şiarlar”da yansıyan bir “iyimserlik” ve beklenti olmadığını Bookchin de daha bir kaç sayfa önce kabul etmişti. Ondaki atlamaların ve yön değiştirmelerin bir nedeni de hareketin ve gelişmenin yasalarını anarşizan yadsımasıdır. Aynı dönemin aynı olaylarını farklı farklı yorumlamakla kalmaz; Avrupa’daki gelişmelerin “yön değiştirmesi” ya da başka türlü söylenirse güç ilişkilerindeki değişim ve özellikle işçi sınıfı ve emekçilerin hareketindeki geriye düşüş karşısında, kendi deyişiyle “nefessiz kalır”. Bookchin “Üç yıllık sürekli katliamın, sakatlamaların ve muazzam gündelik korkunun ardından, keskin bir devrim kokusu yayan Ocak 1918’deki Alman grevlerinin sönüp yatıştığını ve Alman işçilerin, General Luderdorff’un o yıl gerçekleştirdiği bahar ve yaz saldırılarıyla imparatorluğun ‘büyük zaferi’ne doğru Batı’da Fransız ve Britanya birliklerine karşı önemli ilerlemeler sağlarken sabırlı bir uyuşukluğa gömüldüğünü düşünmek bile insanı soluksuz bırakmaya yetiyor” diye yazar. Hiç olanaklı değilmiş ve olduğu koşullarda ise artık kendilerinden umutlu olmaya gerek kalmamasının kanıtı olabilirmiş gördüğü diyelim, emekçilerin geri tutumu karşısında, emekçi hareketinin inişli-çıkışlı özelliğine yabancı bir gözlemcinin tutumuyla “Büyük Savaşın bütün dehşetine karşın kitleler, maddi olarak tamamen katlanılmaz hale gelene dek, savaşa karşı seslerini yükseltmediler” diye yakınır.⁵

Ardından yeniden geriye doğru birkaç adım atar ve daha önce Birinci Dünya Savaşı öncesinde yükselen kitle hareketinin savaş sonrasında geriye düştüğü yönündeki kendi tespitiyle çelişir şekilde “Büyük Buhran”ın (1929 Dünya ekonomik krizi) dünyanın büyük kısmını, özellikle de Amerika Birleşik devletlerini “şiddetli grevlerin, büyük gösterilerin ve ‘Kızıl’ ajitasyonun” alanına dönüştürdüğünü belirterek şöyle devam eder: “Egemen sınıfların ve tahakküm altındaki kitlelerin birbirlerine derin bir nefret besleyerek yaşadıkları bu (toplumsal açıdan) hiperaktif ama kararsız gerilimler çağında, tarih, devrimci kalkışmalara kapı araladı. Gerilimle yüklü bir dünyanın belirsizliğinin ortasında, Marx’ın rüyasının-demokratik bir işçi yönetim sisteminin- gerçekleşmesi de muhtemel görünüyordu. İki savaş arası dönemde var olan çatışmanın sonucunda, kapitalizmin iktisadi olarak çöktüğü ve demokratik, muhtemelen liberter sosyalist bir topluma dönük dünya çapında bir hareketin mümkün olduğu ortaya çıktı. Fakat bu türden bir toplumu yaratmak, yetkin bir liderlik ve net bir amaçla birlikte, yüksek oranda bilinçli bir hareketi gerektiriyordu.”⁶ (abc)

Bizim altını çizdiğimiz sözleri sarfeden kişi, Marx’ın kuramının 20. yüzyılda geçerliliğini yitirdiğini söyleyen aynı kişidir. Bookchin daha önce, Marx’ın, “tam gelişmiş bir kapitalizm formu” olmaksızın, kapitalizm henüz olgunlaşmamışken; –ona göre Fransa dahil Batı’nın birçok ülkesi o dönemde henüz “yarıfeodal toplum” durumundaydı ve Marx bunu gözetmemişti– kapitalizmden sosyalizme geçişin sosyal koşullarının oluşmasından söz ederek kendisiyle birlikte Lenin gibi ardıllarını da kandırdığını söylemişti. Ona bakılırsa, kapitalizm “on dokuzuncu yüzyılın başlarında sadece tek bir ülkede, İngiltere’de hakim bir ekonomi haline” gelmişti ve bu da ancak “üst-yapısal’ (özellikle ahlaki, dini ve politik) faktörler” aracıyla açıklanabilirdi. Şimdi ise, iki savaş arası dönemin kapitalizminin “iktisadi olarak çöktüğü” ve demokratik ve sosyalist bir hareketin dünya “çapında” mümkün hale geldiği koşulların oluşmasından söz ediyor. Bu durumda diyor Bookchin, yetkin bir liderlik ve “yüksek oranda bilinçli bir hareket”in eksikliği olmasaydı, dünya, evet, değişebilirdi! Kapitalist sistemin çelişkilerinin onu “çöküş”e doğru sürüklediğini belirtmeleri nedeniyle Marksistleri, “gerçeğin farkında olmamak”la suçlayan aynı kişiydi ve o şimdi dönüp aynı dönemi, aynı koşuları söz konusu ederek “kapitalizmin iktisadi olarak çöktüğü” bir durumun mümkün olabilirliği üzerine yazıyor. Ona bakılırsa, kapitalizm, “yetkin liderlik ve yüksek oranda bilinçli bir hareket”in ortaya çıkması –varlığı– durumunda, ve “trajik” olmayan biçimde “kendi mezarını kazan” sosyal bir “tehdit” ile karşı karşıya gelecekken, “bu türden bir hareket ortaya çıkmadı”ğı için, 1914 ile 1945 yılları arasında, örnek olsun Lenin’in öngördüğü üzere kendi mezarını kazmamış/kazamamış; aksine “kitlesel üretim ve yeni sanayilerle kendi temellerini genişle”terek “hakim bir dünya ekonomisi ve toplumu olarak” statüsünü geliştirmiş ve dünyayı, tam da küreselleşme kavramının anlamına uygun şekilde “hem tarımsal hem kentsel olarak sanayileştir”miştir.

Bu gelişme ama diğer yandan –Marx ve Engels’in işaret ettikleri üzere– “insanları milliyetçilik, din ve etnisite temelinde bölen ilkellikleri de aşındırmaya devam etmektedir.” Günümüz dünyasında “patlama yapan” ‘fundamentalizmler’ ve ‘kimlik politikaları’nın büyük kısmının, “aslında, son derece dindar, milliyetçi ve etnik bir mirası yavaş yavaş aşındıran sekülerliğe ve sermaye eksenli, giderek tektipleştiren bir kapitalist uygarlığın evrenselciliğine karşı gelişen tepkiler” olduğunu söyleyen Bookchin, “İnsan ilişkilerini mantığın ve aklın yönetmediği yerde”, “iyi”nin “her daim kötü eliyle kirletil”mesi tehlikesine işaret ederek, iyi-kötü ilişkisinin ussal ayrıştırılmasını “ciddi devrimci düşünürlerin işi” olarak belirler! Milliyetçilik, din ve etnisite türünden “kapitalist uygarlığın evrenselciliğine karşı gelişen tepkiler”in sermaye ile ilişkisini sekülerlik karşıtlığı bağlamı dışında irdelemeyi gereksinmeyen ekolojist ideolog, bize daha önce, bunları “kapitalizm tarafından ortaya çıkarılan yeni meseleler” olarak tanıtmış; Marx’ın kuramının bu meselelere yanıtının olmadığını vazetmişti. Marx ve Engels’i, kapitalizmin ilerici rolünden sözettikleri için “sertçe eleştiren” aynı Bookchin idi ve bu “aynı kişi” şimdi burada, kapitalizmin “insanları bölen tikellikleri” aşındırmasını onun tarihsel olarak “ilerici” rolü ile ilişkilendirmektedir.

Bookchin, kendine has “diyalektik” labirentinin girintilerinden birinden çıkar ve ötekine yol alırken sözüm ona “önünü görecek” bir adım daha atar ve Marksizmin “yirminci yüzyılın geçişken doğasıyla baş etmedeki başarısızlığını değerlendirme”yi görev edinir. Bu “görev”i yerine getirmek üzere daha önce, Marksizm “eleştirmeni” olarak ortaya çıkmış ne kadar idealist, kaba materyalist, mekanist-teknolojist ve fakat hepsi de işçi sınıfının tarihsel devrimci rolünün “sona erdiği”ne iman etmiş oportünist varsa, onların binlerce kez söylediklerini bir daha yineleyerek “ilerlemeye” çalışır.

Frankfurt Okulu teorisyenleriyle Karl Korsch gibi yazarların ortaya koyduğu eleştirileri hareket noktası olarak alan Bookchin’e göre; Marx’ın tarih görüşü, tarihin “ekonomik faktörlere indirgemesi”ne dayandırılmıştır; “sınıf mücadelesi, kapitalist gelişme ve politik faaliyet” bu “tarih şemasındaki en zayıf unsurlar”dır ve “Marx’ın temel görüşleri, taraftarlarına toplumsal gelişmenin zorunlu ya da önkoşulsal nedenlerini –kuşkusuz maddi ya da iktisadi nedenlerini– sağlamış” olmakla birlikte, “bu görüşler, etkin nedenleri, (Marx’ın ‘üst-yapısal’ olarak belirttiği) toplumsal değişimi üretmeye dönük kültür, politika, ahlak, hukuki pratikler ve diğerleri gibi dolaysız nedenleri açıklamakta başarısız” olmuşlardır!

Bookchin’e göre, özellikle “yirminci yüzyılın başlarında”ki gelişmeler karşısında ve “kitle üretimi gibi büyük teknik yenilikler, otomobil gibi yeni ulaşım biçimleri, elektrikli ve elektronik makinelerle ürünlerdeki ilerlemeler ve yeni kimyasal inovasyonların doğrudan Büyük Savaş’ı izleyen on yıl içinde ortaya çıktığı bir zamanda, kapitalizmin çöküşte olduğunda” ısrar, Marksistlerin şaşkınlığa düştüklerinin göstergesi olmuştur! Kapitalizmin çöküşe doğru gittiği tespitinin Marx’ın, “hiçbir toplumsal düzen, geliştirebileceği bütün üretici güçleri [teknoloji] hayata geçirmeden ortadan kalkmaz” şeklindeki(!) belirlemesiyle de çelişir olduğunu belirten yazar, bütün bu soruları, “insanlığın büyük kısmının kapitalizme karşı durmasına yol açabilecek sorunların illaki iktisadi sorunlar olmayabileceğini ya da sınıfsal meselelerden kaynaklanmayabileceğini göstermek” için gündeme getirdiğini; derdinin bu olduğunu söyler. (abç)

Bookchin’in çarpıtma ve açmazına da işaret etmek üzere bu iddia ve görüşlerin anlamı üzerinde biraz daha ayrıntılı durmamız gerekiyor. Bilindiği üzere, materyalist tarih görüşüne göre toplumsal gelişmeler tekdüze olmayıp ileri ve gerinin biraradanlığını; karşılıklı etkileşimini, geri olanın bazen ileri olanın ayaklarına dolanmasını ve onu hatta geçici bir süreliğine de olsa püskürtmesini ve daha birçok unsuru içerirler. Ancak tüm bunlara rağmen tarihsel gelişmenin doğrultusu, pratikte toplumsal yaşamın ve toplumsal insanın gelişimi tarafından kanıtlandığı üzere daha ilkel ve geri olandan daha ileri olana doğrudur.

Murray Bookchin’nin yukarıdan beri işaret ettiğimiz görüşlerinin başlıca özelliklerinden biri, hareketin diyalektiğine aykırılıklarıdır. Bookchin Marx’ın tarih ve sınıf mücadelesi görüşüne ve toplumsal gelişmenin diyalektiğine dair belirlemelerine kaba materyalist, hatta esas olarak metafizik bir yorum üzerinden karşı çıkarken, Marksist görüşleri de önemli oranda tahrif edip çarpıtır. Örneklerine teorisinin hemen tüm temel belirleyenleri bağlamında rastlanabilir. Kapitalizmin, Marx tarafından açıklığa kavuşturulan temel karakteristik özelliklerini “çürütme” olanaksızlığı, Bookchin’i, o bilindik ve yinelene yinelene tutulacak bir yanı kalmamış olan “ekonomik indirgeme” nakaratına yöneltir ve o, aynı nakaratı bir kez daha yineleyerek durumun “ekonomik faktörlere indirgenemez” olmasından söz eder.

Toplumsal gelişmeyi “ekonomik faktörlere indirgeme” suçlaması ya da ekonomik faktörün “üst yapısal” faktörlerle ilişkisi sorunu, Marx’ın kuramına yönelik burjuva liberal ve sol küçük burjuva oportünist saldırının özel bir argümanıdır. Marx’ın gelişim teorisinde toplumların gelişme diyalektiği başlıca olarak “maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla” açıklanır. Oportünist teori ve –teorisyenler– bunu, önce topluma dair her şeyin ve tüm olgusal gerçekliklerin “ekonomik” olanın sınırlarına çekilmesine dönüştürür, ardından da bu kendi çarpık ilişkilendirme teorisini Marx’a mal ederek “indirgemecilik” suçlamasına tabi tutar(lar). Anımsanacağı üzere, Marx, toplumun maddi üretici güçlerinin, gelişmelerinin belli bir aşamasında, “o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine” ters düşmeye başladığını; mevcut üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişmenin bu uzlaşmazlığı durumunda, bir toplumsal devrimin gündeme geldiğini ve iktisadi temeldeki değişmenin, “üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst ede”ceğini belirtir; bu gibi altüst oluşlar irdelenirken, “daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile –ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir–, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırdetmek” gerektiğine vurgu yapar.

Maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimini; ve bunun tarzını, toplumsal gelişmenin –ve öyleyse toplumsal sınıfların ilişkilerinin üzerinde yükseldikleri temel olarak almak; bu üretim koşullarıyla hukuki, siyasal, dini, felsefi vb. gibi “ideolojik şekilleri” birbirinden ayırmak –Marx’ın kuramında altı çizilen budur. Oportünist eleştiri ise, bu “ayırma” gerekliliğini, herşeyin ekonomik faktörlere indirgenmesi olarak algılamaya ve göstermeye ayarlıdır; saat kadranı üzerindeki göstergeler gibi dönüp aynı noktalarda aynı sesi çıkarıp aynı işareti verir.

Çarpıtmaya dayalı bu suçlamalara yanıt Engels’in kendisi tarafından verilir. Joseph Bloch’a 21 Eylül 1890 tarihli mektubunda, Engels şöyle yazar: “Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son aşamada, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben, hiçbir zaman daha fazlasını iddia etmedik. Eğer, sonradan herhangi biri, çıkıp da ekonomik etken tek belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. İktisadi durum temeldir, ama çeşitli üstyapı ögeleri –sınıf savaşımının siyasal biçimleri ve sonuçları– savaş bir kez kazanıldıktan sonra, kazanan sınıf tarafından hazırlanan anayasalar vb. hukuksal biçimler, hatta bütün bu gerçek savaşımların, savaşıma katılanların beynindeki yansıları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, din anlayışları ve bunların daha sonraki dogmatik sistemler halindeki gelişmeleri, hepsi de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yaparlar ve birçok durumda ağır basarak onun biçimini belirlerler. Bütün bu etkenlerin etkisi ve tepkisi vardır, öyle ki, ekonomik hareket, bu etkenlerin bağrında, sonunda, bir zorunluluk olarak, sonsuz bir rastlantılar (yani aralarındaki gizli bağlantı o kadar uzak ya da ortaya konulması o kadar güç olduğundan, yok sayabileceğimiz ya da hesaba katmayabildiğimiz şeyler ve olaylar) yığını arasından kendine yol açmaya başlar. Yoksa, teorinin herhangi bir tarihsel döneme uygulanması, kanımca, birinci dereceden basit bir denklemi çözmekten daha kolay olurdu.”

Bu yanıt bilinir, ancak nakarat devam eder. Bookchin, aynı hileyi sürdürür, nakaratı yineler ve “üst-yapısal’ (özellikle ahlaki, dini ve politik) faktörler”in “belirleyici rolü”nün Marksistler tarafından dikkate alınmadığı iddiasıyla “Ya da devrimler neden ancak topyekûn bir toplumsal çöküş, yani (kendi dönemlerinde genellikle ebedi gerçeklikler olarak görülen) kitlesel, etkili üst-yapısal inanç sistemlerinin bütünüyle parçalanması sonrasında meydana gelir?” diye sorar. Oysa diye düşünür o, “topyekûn toplumsal çöküş” ve devrimler ancak kitleler tarafından ebedi gerçeklikler olarak görülen “etkili üst-yapısal inanç sistemlerinin bütünüyle parçalanması sonrasında” mümkün olurlar.

Bu soru ve yanıtı çarpıtılmış ve çarpık bir görüşü ifade eder: Kitle hareketi ile onu etkileyen inanç sistemleri arasındaki bağ, Marx gibi dehalar bir yana, orta zeka düzeyinde politikacılar tarafından dahi reddedilmez. Kitlelerin pratiğinde, gerçeklikler ile aldanmışlıklar ilişkisi tecrübe edilir; kendileri için “ebedi gerçeklikler” olarak görülen yargı, değer ve ilişkilerin görünür gösterildikleri gibi olmadıklarını; sınıf çıkarları ekseninde karşı karşıya geldiklerinde, sömürücü sınıfların ve onların politik-askeri temsilcilerinin politikalarına bakarak da öğrenmeye başlarlar. Bundandır ki, hukuki, siyasal, dini ve felsefi görüşlerin; bunların ifadesi olan ideolojik biçimlerin ya da Bookchin’in ifade tarzıyla söylenirse “etkili üst-yapısal inanç sistemleri”nin toplumsal değişim ve gelişme açısından önem taşımadığına dair herhangi bir öneri ya da vurguya Marksist külliyatta rastlanmaz. Orada ortaya konan şudur: Maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimi, kendiyle bağlı düşünsel-felsefi, ahlaki, siyasal, hukuki ve dinsel “inanç” şekillenmelerine zemin oluşturur. Bu düşünsel süreçler, toplumsal üretim ilişkilerinden, onun tarzından, mülkiyet ilişkilerinden etkilenir, onlardaki değişimle birlikte kendileri de şu ya bu düzeyde değişim geçirirler. “Üst yapısal inanç sistemleri”, tıpkı her üretim tarzının bir öncekinin bağrında ortaya çıkarak boy veren üretici güçlerin kendi “öz ilişkileri ve değerleri”ni geliştirirlerken öncekilerden etkilenmesi ve onların kalıtlarını bir biçimde ve bir süre de olsa barındırmasının kaçınılmaz oluşu gibi, hatta denebilir ki, onlardan da daha güçlü olarak, yeni toplumu nispeten daha uzun bir süre etkilemeyi sürdürürler. Marksizm bunları atlamaz, aksine temeli oluşturan ile o temel üzerinde yükselip ama temelini de etkileyen ideolojik biçimlerin karşılıklı etkileşimini olduğu kadar, aralarındaki farklılıkları da işaret eder. Marx, kapitalist üretim koşullarının çelişkilerine işaretle bu çelişkileri çözecek güçlerin bu üretim sistemi ve burjuva toplumu içinde ortaya çıktığını açıklar. Burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, “toplumsal üretim sürecinin” bu “en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimi”nin içerdiği karşıtlığı çözüme bağlayacak güçler için “maddi koşulları yaratırlar.”

Bookchin şöyle yazar: “Marx’ın toplumsal gelişmeyle ve onun geleceğiyle ilgili prodüktivist yorumu tartışılır olabilmekle birlikte, bu açıklama, düşüncelerin diyalektiğiyle, yani politik ve toplumsal ideolojiyle, ahlak ve etikle, hukukla, hukuksal ölçütlerle ve benzerleriyle büyük ölçüde geliştirilmediği takdirde fazlasıyla zorlama ve yapay, hatta çarpık bir tarih açıklaması haline gelecektir. Marksizm henüz yaşamın bu farklı alanlarının kendi diyalektiklerine sahip olduğunu, kendine has içsel güçler tarafından açımlanabileceğini ve sadece ‘tarihin materyalist yorumu’ denen prodüktivist bir diyalektikten kaynaklanmadığını samimi biçimde kabullenmiş değildir. Dahası, Marksizm henüz bir etik ya da din diyalektiğinin üretici güçler ile üretim ilişkileri diyalektiğini ciddi biçimde etkileyebileceğini de benimsememiştir.”⁷

Bookchin, Marx’ın materyalist tarih görüşünü; maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin tarzıyla kurduğu bağ ve üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki ilişkiyi toplumsal gelişmenin son tahlildeki belirleyici unsuru alması dolayımında “çok kuvvetli bir biçimde prodüktivist hatlardan devşirilmiş” sayarken, kapitalist gelişmenin ve burjuvazinin varlığını ve gelişmesini borçlu olduğu üretici güçlerin gelişiminin, belirli bir aşamada içinde geliştiği üretim ilişkileriyle çelişkisi temelinde onun yıkımının gücü olarak işlev görmesinden hareketle; ve bu belirleyici temel çelişkinin ancak yeni bir üretim sistemi ve toplumsal sistemin kurulmasıyla gerçek anlamda çözüme kavuşabileceğini açıklayan Marksizmi, Marx’ın kendisi ve ardılları açısından bir “kandırmaca” olarak görecek denli, toplumsal gelişme yasalarına yabancıdır! Toplumsal gelişme yasalarına bu yabancılık sınıf hareketinin nesnel karakteriyle öznel gelişmişliği arasındaki bağı da mekanikleştirir ve indirgemeci bir mantıkla ele alır.

Buna göre, sosyalizmin maddi ön koşulları kapitalizm koşullarında ortaya çıkamayacakları ve kapitalizm istisnasız büyümesini sürdüreceği için sosyalizmin kurulması görüşü bir ütopyadan ileri gidemeyecek; gerçeklik boyutlarına varamayacaktır! Bookchin, kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin özgürce gelişmesine engel oluşturmasını; proletarya ve burjuvazinin iki karşıt sınıf olarak mücadelesini ekonomik gelişme bağlamından soyutlayarak, Marx, Engels ve Lenin’in görüşünü, “burjuvazinin eninde sonunda sosyalizmin bütün iktisadi önkoşullarını hazırladığını ve böylece kapitalizmin yerini sosyalizme bırakmaya hazır olduğunu düşünme ve kapitalizmin ölüm döşeğinde olduğunu” söyleme şeklinde bir deformasyona tabi tutarken, sakınmasızdır. Marksist-Leninist teoride, “kapitalizmin yerini sosyalizme bırakmaya hazır olduğunu düşünme” diye bir şeyin olmadığını aklına bile getirmez. Üretici güçleri teknolojiyle sınırlı gösterir ve proletaryanın varlığı ve mücadelesini yadsıyarak kendiliğindencilik oportünizmini Marksizme yamamaya çalışır. Ona göre, Marx, aslında feodalizme dair sorun ve çelişkileri kapitalizme mal etmeye kalkışmış; pre-kapitalist toplumlardan kalma sorun, çelişki ve uzlaşmaz çelişkilerin “pek çoğunu”nun çözümünü böylece yanlış yerde ve zamanda aramıştır!

Bookchin’de çarpıtılan diğer bir Marksist belirleme, ünlü “Önsöz”deki şu cümledir: “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.”

Marx’ın bu sözleri Bookchin’de “hiçbir toplumsal düzen, geliştirebileceği bütün üretici güçleri [teknoloji] hayata geçirmeden ortadan kalkmaz” haline gelmiştir. Dikkatli her okur, farkı anında görecektir; “içerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar” cümlesi, ne denli zorlansa, bir çarpıtmaya girişilmediği sürece, “hiçbir toplumsal düzen, geliştirebileceği bütün üretici güçleri [teknoloji] hayata geçirmeden ortadan kalkmaz” haline dönüşmez. İlkin “gelişmeden önce” ile “hayata geçirmeden” deyişleri arasındaki farklılık; ve sonra üretici güçlerin parantez içine alınmış teknoloji ile eşitlenmesi nedeniyle.

Bookchin’in, Marx’ın sözlerini, teknolojik gelişmeye sahne olmayı sürdüren kapitalizmin, aynı nedenle çöküşe gitmesinin mümkünsüzlüğünü kanıtlamak için çarpıtarak anar! Yukarıda belirttik, o, özellikle İkinci Büyük Savaş sonrasında “devasa gelişmesi”yle kapitalizmin olanaklarına işaret eder ve teknolojik gelişmeyi kapitalizmin en önemli dinamiği olarak görür. Bookchin, üretim ve ulaşımdaki, bilim ve teknikteki büyük gelişmeyi; elektronik ve elektriğin üretimde kullanılmasındaki ilerlemeyi “devasa gelişme” ve değişimin “yeni” kanıtı göstererek, kapitalizmin “çöküş”e mahkumiyetinden söz edilemezliğini sözüm ona kanıtlamış olur. Bookchin açısından, teknoloji sadece ilerlemenin değil, proletaryanın süreklilik gösteren azalmasının ve üretimdeki belirleyici işleviyle birlikte devrimci özne olma konumunu yitirmesinin de başlıca dinamiğidir.

Marx’ı, henüz ortaya yeni olarak çıkan ve fakat olgunlaşmamış bir kapitalizm gerçekliğinden ve sadece İngiliz örneğinden kalkarak daha çok feodal aristokratik düşünüş ve hareket tarzlarıyla bunları esinleyen dini, ahlaki, siyasal görüş ve oluşumların hakim olduğu bir dünyada, “o eski yarı-feodal bağımsız köylüler ve zanaatkârlar dünyasının” emekçilerini proleter olarak göstermekle; ardılı Marksistleri ise, “her ne kadar büyük burjuvaziyle karşılaştırıldığında ikincil” konumda bulunsa da, “hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören” kesimleri işçi sayarak ya da göstererek işçilerin konumunu güçlendirmeye çalışmakla suçlayan Bookchin’e göre; günümüzde artık “fazlasıyla dinamik kapitalist çağa, gelişmekte olan tamamen mülksüzleştirilmiş proleter kitleler nüfusuyla Sanayi Devrimi’nin tekstil-metal-buhar motoru dünyasını büyük ölçüde ıskartaya çıkarmış olan bir yeni çağa” girilmiştir, ve bu “fazlasıyla dinamik kapitalist çağ”ın işçilerinin belirleyici özelliği, “küçük burjuvalaşmaları”nı sağlayan maddi koşullara ve mülkiyete sahip olmalarıdır! “Marx’ın yazdıklarında yüz elli yıldan sonra bile fazlasıyla güncel kalan şey”in, “kapitalist gelişmenin doğasına dair geliştirilen öngörü” olduğunu söyleyen de Bookchin’dir; Marx’ı, henüz ortaya çıkan ve fakat olgunlaşmamış bir kapitalizmi sadece İngiliz örneğinden kalkarak abartmakla eleştiren de!

Bookchin, teknolojiyi, “emeği neredeyse bütün çalışma alanlarına kaydırabilen ve on dokuzuncu yüzyıl ütopyacılarının hayal gücü en yüksek olanlarının bile öngöremeyeceği yaşam araçlarında belli derecede bolluk” sunarak sanayi devriminin, proletarya dahil en belirgin “ürünleri”ni ortadan kaldırma kudretiyle donatır. Emek gücü onun tarafından hem bütün çalışma alanlarında faal üretken bir “faktör” olarak, hem de bu yayılma bağlamında, işçilerin, özellikle de sanayi proletaryasının “tükenişte olması”nın göstergesi olarak alınır. Onun bakış açısıyla, geçmişte işçi sınıfı henüz Marx’ta gösterildiği üzere bir toplumsal konum ve role sahip değilken, günümüzde de, mülkiyet varlığı dolayımında küçükburjuva bir tabaka haline gelmesi nedeniyle sınıfsal varlığı ve toplumsal rolü yönünden değiştirici devrimci sınıf ve güç olmaktan çıkmıştır!

Marx ve Engels’in, daha Komünist Parti Manifestosu’nda işaret ettikleri, “Doğa güçlerinin dizginlenmesi, makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanılması, buharlı gemi işleyişi, demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her bölümünde toprağın işlenebilir hale getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi, yerinden koparılan bütün insan toplulukları,…” vb. gibi olgusal gelişmeler, Bookchin açısından –o kuşkusuz yenilerinden de söz eder–, yeni bir toplumsal sistemin (sosyalizm) maddi koşulları yönünden değil, sadece ve sadece kapitalizmin olanakları ve dinamikleri yönünden; kapitalizmin “sınırsız büyümesi”nin göstergeleri olarak önem taşırlar.

Bookchin, kapitalizmi, “her yere nüfus eden hırsı”, “zenginliğe dönük iştahı”; “sonuca odaklı ahlaki hesapçılığı”, ve “yoksul, yaşlı ve engellilerin çaresizliğini önemsemeyen kalpsizliği” nedeniyle “geleneksel dayanışma ve topluluk bağlarını” çözen bir tür onursuz kötülük; “toplumsal yaşamın altını oyabilecek, canavarca bir potansiyele sahip” bir “küresel” sistem olarak nitelerken, kuşkusuz onu eleştirir ve kötüler. Ancak, bu kötülemeyi kapitalizmin temel karakteristik nitelikleri üzerinden değil, esas olarak, “hırs, hesapçılık, kalpsizlik, kötülük, iştah” gibi bir tür ahlakçılık üzerinden yapar. Bookchin’in, halk kitlelerinin bu “canavar”a; bu “onursuz kötülük”e doğru olmayan bakışıyla ilişkin olarak çizdiği tabloya bakıldığında görülen ise şudur: İşçiler dahil olmak üzere, halk kitleleri, bu “onursuz kötülük” kaynağının ürünlerine sahip olma duygusuyla hareket eder; mülksüzler, “zengin ve güzel” olana “saygı” duyar; “yoksul ve orta sınıf halk”, burjuvaziye “imrenmeyle” bakar; “para kazanabilmeyi ve servet biriktirmeyi, giderek birkaç nesil önce olduğu gibi, yağmacı bir niyet ve ahlaki sorgulamaların yok oluşu olarak değil, doğuştan gelen yetenekler ve zekanın kanıtı olarak” görür; gazete bayileri ve kitapçılar, “yeni zenginleri alkışlayan muazzam bir literatürle” dolup taşar. Bütün bunlardan, o, milyonlarca insanın “kapitalizme gıpta etmesi ve imrenmesi”; artık kendilerini “bir ‘sınıf’ın parçası olarak görmemeleri” sonucunu çıkarır. Bookchin’i, kendi mantık yürütmesi dolayımında bu sonuca vardıran “malzeme” bu kadarla da kalmaz. Çizdiği mevcut durum “panoraması”na bakarak, şunları da ekler: “Orta sınıf ve işçi sınıfı bundan böyle mevcut toplumun sınıflar temelinde yapılandırıldığını düşünmüyor”; “halihazırdaki düşünce, muazzam sayıda insanın zengin ile yoksul kategorileri arasında salınırken, zenginlerin her şeyi hak ettiği, yoksulların ise hiçbir şeyi hak etmediği yönünde”dir; “Batı dünyasındaki kamuoyunun çok geniş bir kısmı baskı ve sömürüyü, belirli bir toplumsal düzene içkin özellikler olarak değil, kısmi ihlaller olarak” görmekte; toplumsal sorunlar “dengesiz bireysel davranışlardan kaynaklanıyormuşçasına toplum, ölçülü bir biçimde psikanalize tabi tutulmuş ve nazikçe ikna edilmiş” bulunmakta ve bazı tepkisel patlamalara rağmen, “artan bir kibarlık, solcu görüşlere sahip insanlar arasında bile toplumsal anlaşmazlıkların ve uzlaşmaz çelişkilerin şiddetlenmesini önlemekte”dir, vb. vb.⁸

Bookchin, halk kitlelerinin sisteme “bakışı”nı, sistemin iktisadi-sosyal sorun ve çelişkilerini “geçersiz kılan etken”ler olarak gösterir. Siyasal, sosyal ve psikolojik algılardan hareketle ve halkın bir bölümünün baskı ve sömürüyü kapitalizme içkin sorunlar ve özellikler olarak değil ama şu ya da bu politika ve hükümet bağlantılı ihlaller olarak algılamasını veri alarak, bu yanlış bilinç ya da yanılgılı bakış açısını, diyelim işçi sınıfı açısından, sınıf mücadelesini sürdürme “olanaksızlığı”nın göstergesi olarak alır ve sosyal devrim “olanaksızlığı” yönünde yorumlar. Sömürü ve baskı sistemine ilişkin algı ve düşüncelerin burjuva sınıf egemenliği koşullarında ve burjuva siyasal ve ideolojik etki altında şekillenmiş olması, onu, başlıca sorunları toplumsal temelinden koparıp aralarındaki ilişkiyi “düşünsel olan” ile sınırlamaya yöneltir. Bookchin, sorunların asıl kaynağını örtecek şekilde “özgürlüğe, ussallığa ve öz-bilince dönük potansiyeller”e ağırlık verir. “Çeşitli toplumsal patolojileri onların altında yatan etkenlere bağlamaya ve bunları etik bir çaba dahilinde kendi bütünlükleri içinde çözmeye gayret etme”den sözederken Bookchin, temel toplumsal-iktisadi etkenlere işaret eder gibidir, ancak dönüp dolaştığı asıl merkezi halka “ahlak, ussallık, öz-bilinç, norm” vb.dir. Sosyal-iktisadi sorunların ve onlarla bağlantılı olarak siyasal, hukuki olanların çözümü için yürütülecek mücadelenin toplumun “maddi ve kültürel sınırları dahilinde” şekillenmesi; ya da tersinden söylenirse, siyasal-ideolojik bilinç ve geleneksel önyargı ve alışkanlıkların etkisinden kurtulma düzeyinin sosyal-iktisadi problemlerin çözümü için alınacak tutumu etkilemesi; bu ikisi arasındaki ilişki, Bookchin tarafından tersten ve baş aşağı gelecek şekilde konur.

Kapitalizmi, toplumu ve doğayı değiştiren bir sistem olarak gören Bookchin, bu değişim ya da değiştirmeyi işçi sınıfı söz konusu olduğunda, onun ontolojik (varlıksal) konumuna karşı olmak üzere tek yanlı olarak; ve işçilerin burjuvalaştıklarını ya da burjuvalaşmakta olduklarını sözüm ona kanıtlamak üzere kullanır. Sığınağı, sınıfın bilinç ve örgütlenme geriliğidir ve üstelik bu durumu değişmezlik olarak gösterir. Sorunlara bakışı, sorunları analiz yöntemi diyalektik değil mekanik metafiziktir. Karşıt sınıfların ilişkilerinin zikzaklı bir yoldan geçerek ilerlediğini; istisnai örnekler dışta tutulursa işçilerin eninde sonunda kendi yararlarına mücadeleye zorunlu kalacaklarını; bunun ise her şeyden önce onların nesnel konumlarıyla zıtlık gösteren öznel durumlarının da değişimiyle gerçekleşeceğini; bu iki yan ya da yön arasındaki ilişkinin, onlar bilincinde olmasalar da, sermaye ile ilişkileri üzerinden belirlenmiş olmasının eninde sonunda bu çelişkinin ortadan kalkışını; öznel ve nesnel durum ve konumlarının uyumunu; nesnel durumlarıyla uygun bir bilinç ve örgütlenme üzerinden burjuvazi ve kapitalizme karşı sınıf mücadelesine yönelmelerini sağlayacağını, göz ardı eder.

Bookchin’e göre, Marksistler, işçiyi (işçi sınıfını) “yücelttiler” ama, onu “her şeyden önce bir insan” olarak ele almadılar! Ona bakılırsa, insan olan işçi, buna rağmen, Marksistler tarafından “katı sınıfsal bazda tanımlandığı üzere sadece ‘toplumsal emeğin’ cisimleşmiş hali” olarak görüldü. Yazar bu iddiasıyla, “toplumsal emeğin cisimlenmiş hali” olma durumundaki insanın (işçi) kapitalizm koşullarındaki “insan dışı” halini görüp anlayamadığını açıklamış olur! İşçi, her şeyden önce insandır; evet, ama, onun insan olarak var oluşu ve kendini sürdürmesinin kapitalizm koşullarındaki koşulunun toplumsal emek içindeki varlığıyla bağlı oluşu; “sınıfsal bir varlıktan fazlası” olmasını olanaksızlaştırır, hareketi ve düşüncesi sermaye ile ilişkisi içinde şekillenir; gezmesi, okuması ve çocuklarını okutması, sinemaya-tiyatroya-konsere gidişi, bir yerden bir yere seyahati, izin yapması, “gönlünce eğlenmesi”, toplumsal emeğiyle koşulludur. Bütün bunların bir olasılıktan daha fazlası olması için mücadeleyi “reformizm” olarak damgalamak ve proletaryanın “kendi acil çıkarlarıyla ilgili kaygıya dayanan bir dünyaya” hapsolmasının delili saymak ve fakat öte yandan “Klasik sosyalizmin işçiye dönük insani ve yurttaşlık temelinde bir çağrıda bulunmakta –hatta onu ciddi biçimde sınıfsal bir varlıktan fazlası olarak ele almakta– başarısız olması” iddiasında bulunmak; bu, Bookchinist eklektizmin pekçok örneğinden bir diğeridir.

Bookchin, iddialarını sıralar ve gerekçelendirirken özel bir ihtiyaç mı duyar bilinmez ama, dikkatli bir okuma ile hemen görülebilir çarpıtmalara başvurmakta “eli çabuk”-“gönlü zengin” davranır. Sol’a derslerinde, “salt iktisadi sömürüye ve ücret meselelerine odaklanmayarak, kendi topluluklarını, kişisel özgürlüklerini, genel olarak çevrelerini ve gıda, hava ve su tedarikinin bütünlüğü gibi meseleler üzerinden daha kolayca radikalleştirebileceği beklentisiyle ‘halk’a uzanan bir popülist siyaset yaratma zorunluluğuyla karşı karşıya” olduğunu anımsatır ve “geleceğin Solu”nu, kamuya, bir sınıf olarak değil, bir “halk”, “en az ekonomik krizlere ve maddi güvencesizliğe ilişkin olduğu kadar özgürlüklere, yaşam kalitesine ve gelecek refaha ilişkin de kaygı duyan bir nüfus olarak hitap ettiği” oranda başarılı olacağı uyarısında(!) bulunurken, öğütlerini çarpıtmalar üzerinden geliştirir.

Burjuva liberalizmini “işçi savunusu ya da solculuk” gösteren ekonomizm bir yana, “salt iktisadi sömürüye ve ücret meselelerine” odaklanan bir “Sol”, örneğin, yoktur! “Kamu”, yine aynı şekilde ciddi bir sol örgüt ya da parti tarafından “bir sınıf” olarak gösterilmez. Anarşist ya da küçük burjuva sol-sapkınlık bir yana bırakılırsa, başlıca olarak işçi ve emekçilerden oluşan halkın talep ve çıkarlarının savunusunda da devrimci ve sosyalist örgüt ve partiler neredeyse “hem fikir”dirler! Bookchin, boşluğa konuşur gibidir!

(DEVAM EDECEK)

Dipnotlar

1. Bir sonraki bölümün konusunu oluşturan bu örgütlenmeler kabaca reddedilerek ya da Bookchin’de olduğu üzere kapitalizme “içerilmiş” olarak ele alınmazlar.

2. Solun Geleceği, agd. içinde, sf. 208

3. Solun Geleceği, s. 210

4. Agm, sf. 212

5. Agm, sf. 215

6. Agm, sf. 217

7. Solun Geleceği, sf. 221

8. Adı geçen makale, s. 235

sığınmacılarla değil, sığınma nedenleriyle mücadele

Yücel Özdemir

Dünya büyük çalkantılar ve bunlara bağlı olarak milyonlarca insanın yer değiştirmek zorunda kaldığı keskin bir dönemden geçiyor. ABD’nin başını çektiği batılı emperyalist kampın kontrol edemediği ülkeleri kontrol altına almak, yeniden paylaşmak için başlattığı ve kanlı şekilde devam eden sürecin bir yanını işgal edilen ülkeler, ele geçirilen yeni pazarlar; diğer yanını yüzbinlerce insanın öldürülmesi, milyonlarcasının yerinden yurdundan edilmesi oluşturuyor. Bu nedenle son bir kaç aydır dünya gündeminin ön sıralarında yer alan “sığınmacılar krizi” emperyalist-kapitalist devletlerin dünyayı yeniden paylaşmak için ya doğrudan ya da dolaylı parçası oldukları “vekalet savaşları”nın sonucudur.

“Dünyanın hali”nin ne durumda olduğunu anlamak için, denilebilir ki en iyi insanoğlunun kitleler halindeki hareket seyrine bakarak anlayabiliriz. Eğer kitlesel halde insanlar yüzyıllardan beri yaşadıkları topraklardan kopup, zorunlu olarak başka bir yere göç etmek üzere zorunda bırakılıyorsa, bu dünyanın halinin hiç de iyi olmadığı anlamına geliyor. Bu nedenle göç rakamları adeta dünyanın barometresidir.

Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından Haziran 2015’te yayınlanan rapora göre, 2014 sonu itibariyle yerkürede tam 59,5 milyon insan yurdundan göç etmek zorunda kalmış¹. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde “rekor” olarak ifade edilen bu rakam, aynı zamanda, savaş, çatışmalar ve sömürgeleştirme politikalarında da bir “rekoru” ifade ediyor. 2013 sonunda 51.2 milyon olan dünyadaki sığınmacı sayısında bir yıl içinde yaşanan 8.3 milyonluk artış da yıllara göre kıyaslandığında kendi içinde bir “rekoru” ifade ediyor. Aynı rapora göre günde 45 bin 500 kişi zorunlu olarak göç ediyor.

Yaklaşık 60 milyon sığınmacının 38,2 milyonu “iç göç” yoluyla yerini değiştirirken 19,5 milyonu köklerinin olduğu ülkeyi terk ederek, başta ülkeye gitmek zorunda kalmış. Bir diğer çarpıcı veri de göç edenlerin önemli bir bölümünün çocuk ve kadınlardan oluşması. Sığınmacıların yüzde 51’ini 18 yaşından küçükler oluşturuyor. Bu da savaşlar ve bağlı gelişen politikalardan en çok çocukların, gençlerin ve kadınların etkilendiği anlamına geliyor.

10 yıl öncesiyle bir kıyaslamada yapıldığında ise dünyanın geldiği kaotik aşamanın kendi içinde bir “felaket”e dönüştüğünü gösteriyor. UNHCR’nin raporuna göre, 10 yıl önce dünyadaki sığınmacı sayısı 37,5 milyon idi. 10 yıl içinde gerçekleşen 22 milyonluk artış aynı zamanda halkların durumunda sürekli bir kötüye gidişin olduğu anlamına geliyor.

UNCHR haklı olarak yaklaşık 60 milyon sığınmacının dünyanın “24. büyük ülkesi” olabilecek bir nüfusu denk geldiğine işaret ederken, sayının bu denli hızla artmasının başlıca nedenin Suriye savaşının olduğuna dikkat çekiyor. 2011’de Suriye’de rejim değişikliği adına başını ABD’nin çektiği batılı emperyalist devletlerin devreye koyduğu “iç savaş konsepti”, gelinen aşamada 200 bine yakın Suriyeli’nin hayatına hal olurken, milyonlarcasının da yerinden yurdundan olmasına neden oldu.

BM Sığınmacılar Komiseri Antonio Guterres dünyadaki sığınmacılara dair tabloyu açıklardan şu saptamada bulunuyor: “Korkunç olan çatışmaları çıkarıp insanların yerini terk etmesine neden olanların cezasız kalması. Ne yazık ki bu dönemde uluslararası toplum savaşları bitirmek, barışı sağlamak ve güvence altına almak için birlikte çalışabilecek durumda değil.”²

Guterres’in “uluslararası toplum” dediği elbette emperyalist devletlerden başkası değil. Zira son yıllarda emperyalist devletlerin yaptığı barbarlığın üzerini üstünü örtmek için kullanılan “uluslararası toplum” kavramı hem hedefi saptırıyor hem de tam olarak kimin kast edildiğini bulanık hale getiriyor. Bugün en çok insanın göç etmek zorunda olduğu ülkeler sıralamasına baktığımızda suçluların hangi ülkeler olduğu net bir şekilde görüldüğü halde, bunların adı telaffuz edilmeden “uluslararası toplum” diye genel ve muğlak bir payda altında toplanması aynı zamanda suçluları aklamaya hizmet ediyor.

En önemlisi de “uluslararası toplum” olarak adlandırılan emperyalist devletler asıl olarak kendi çıkarlarını geliştirmek için savaşlar ve işgaller gerçekleştiriyorlar. Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve Ukrayna’da olanlar bunun en somut ve çarpıcı ifadesi. İşgallerden sonra NATO çatısı altında bir araya gelen batılı emperyalist devletlerin etkisi altında olmayan, Rusya’yla yakın askeri ve siyasi ittifak içindeki ülkeler, açılan savaşlar ve yapılan işgaller sonucu ya tamamen ya da kısmen batının kontrolüne geçmiş durumda. Dolayısıyla, “yeniden paylaşım” konusunda taraflar arasında çelişkiler derinleştikçe, uzlaşma noktaları azaldıkça savaşlar ve bu savaşlara bağlı ölümler ve göçler de artıyor.

Son 10 yılda sığınmacı sayısının rekor düzeyde artması bunun en somut ifadesi. UNHCR’nin verilerine göre son beş yıl içinde 15 yeni çatışma ve savaş ortaya çıktı. Savaş ve çatışmalara bağlı günümüzde en çok göçün yaşandığı ülkelerin başında 22 milyon nüfusu Suriye geliyor. Değişik kaynaklara göre Suriye nüfusunun yarısı sığınmacı durumunda. Savaşlara bağlı sığınmanın yaşandığı ülkelerin 8’i Afrika’da (Côte d‘Ivoire/Fildişi Sahilleri, Orta Afrika Cumhuriyeti, Libya, Mali, Nijerya, Güney Sudan ve Burundi), üçü Ortadoğu’da (Suriye, Irak, Yemen), bir Avrupa’da (Ukrayna), üçü de Asya’da (Kırgızistan, Myanmar, Pakistan).

Tek tek ülkeler ve çatışan taraflar mercek altında alındığında, her çatışmanın arkasında mutlaka bir ya da bir kaç emperyalist devletin olduğu görülecektir. En çok sığınmacının olduğu Suriye’nin durumu bunun en somut örneği. Esad rejimini devirmek için batılı emperyalist devletlerle onların bölgesel dayanakları Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın karıştırmasıyla başlayan çatışmalar 200 binden fazla insanın hayatını kaybetmesinde yol açtı. Resmi rakamlara göre 7.6 milyon Suriyeli ülke içinde yer değiştirirken, 3.88 milyonu da yurtdışına çıkmak sorunda kaldı. Suriyelileri, 2.59 milyonla Afganistanlılar, 1.1 milyonla Somaliler takip ediyor.

MİLYONLARCA İNSAN NEDEN GÖÇ EDİYOR?

Dünya, özellikle Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, son aylarda yeniden yüksek sesle neden milyonlarca insanın ülkesini terk edip, tehlikeli yolculukları göze alıp, Avrupa’ya doğru yola koyulduğunu soruyor. Sorunun yanıtı aslında bilinmez değil. Ancak amaç gelenleri suçlamak, dışlamak olduğu için bunda ısrar ediliyor.

Halbuki, bu büyük göç dalgasında Avrupa ülkelerinin de sorumluluğu oldukça büyük. Suriye’de rejim değişikliği için yapılan bütün girişimlere, planlara Almanya, Fransa, İngiltere ve diğer ülkeler açıktan destek verdi. Hatta Fransa, pek çok kez Suriye’nin bombalanarak işgal edilmesini de gündeme getirdi. Hep birlikte rejimi devirmek için el birliği yapan batılı emperyalist devletler ve onların bölgesel işbirlikçileri, bu çerçevede dışarıdan militan ve silah göndererek bir savaş çıkardı. Ve Suriye’nin bu aşamaya gelmesinin asıl sorumlusunun ABD ve Avrupalı emperyalist devletler olduğu sır değil. Bu nedenle özellikle Avrupalı emperyalist devletlerin çıkıp Suriye’den neden bu kadar çok insanın göç etmek zorunda kaldığını sormaları tam anlamıyla bir ikiyüzlülük örneğidir.

Avrupalı emperyalist devletler hem silah, hem de politik olarak da Suriye’deki rejimin devrilmesi için her türlü desteği verdi. Esad rejimine karşı ABD tarafından alınan yaptırım kararları AB tarafından olduğu gibi üstlenildi. Bu nedenle pek çok kez yaptırım kararları alındı. Örneğin 27 Mayıs 2013’te Brüksel’de toplanan AB Dışişleri Bakanları, 1 Haziran 2013’ten itibaren geçerli olmak üzere Esad’a karşı savaşan muhaliflerin silahlandırmasını kararlaştırılmıştı. Daha önce Esad rejimine silah satmamak amacıyla alınan “silah ambargoso” bu toplatıda Suriyeli muhalifleri silahlandırmak için kullanıldı. “Muhalif” dedikleri de bugün bölge halkının başına bela olan radikal dinci terör örgütlerinden başkası değildi.³

Suriye rejimine karşı silah ve ekonomik ambargo kararı alan AB Dışişleri Bakanları, aynı toplantıda muhaliflere belli silahların verilmesi kararlaştırıldı. Her ne kadar bazı ülkeler muhaliflerin silahlandırılmasına çekince koysa da, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere pek çok ülke de rejimin devrilmesi için her türlü yola başvurulmasını savundular. Ukrayna’da Rusya ile egemenlik mücadelesine giren AB ülkeleri, benzer bir politikayı Suriye’de de sürdürdüler ve ABD’nin belirlediği planın önemli parçası oldular. O dönem başta Avusturya, İsveç ve Finlandiya olmak üzere bazı ülkelerin, muhaliflerin silahlandırılmasının Suriye’yi büyük bir kaosa çekeceği yönündeki uyarıları, asıl karar verici ülkeler Almanya, Fransa ve İngiltere tarafından kulak ardı edildi.

Gelinen aşamada, AB’nin asıl karar verici ülkeleri olan Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Suriye’deki muhalifleri silahlandırma, askeri müdahale yönündeki politikasının Suriye’nin bu hale gelmesinde, milyonlarca insanın sığınmacı duruma düşmesinde büyük bir sorumluluğu bulunuyor. Bu nedenle, Suriye’yi kaosun içinde çekenlerin bugün sığınmacıları kabul etmeme yönündeki tutumları kabul edilemez. Tersine Suriye’yi bu hale getirdikleri için daha fazla sorumluluk üstlenmek zorundalar.

Benzer bir durum Suriye’den sonra en çok insanın göç ettiği Afganistan için de geçerli. 11 Eylül 2001’deki terör saldırısından sonra “terörle mücadele” adı altında başlatılan “Önleyici Savaş” doktrini çerçevesinde Afganistan işgal edildikten sonra, ülkeye bir türlü huzur gelmedi. Yaklaşık 15 yıldır süren işgal ve çatışmalar binlerce insanın ölmesine, yüzbinlercesinin sığınmacı haline gelmesine neden oldu. Afganistan’dan göç etmek zorunda kalanların önemli bir bölümü komşu ülke Pakistan’da kalırken, bir bölümü de Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşmanın mücadelesini veriyor. Benzer bir tablo Mart 2003’de işgal edilen Irak için de geçerli.

Her iki ülkeyi diktatörlerden, şeriattan kurtarma adına düzenlenen askeri operasyonlar, Afganistan ve Irak’ı öncesine göre çok daha istikrarsız hale getirdi. Bu nedenle her gün bombaların patladığı, ölüm haberlerinin geldiği, mal ve can güvenliğinin olmadığı bu ülkelerde güvenli bir ortamda yaşamak mümkün değil. Dolayısıyla kaos ve çatışmaları kendisi ve ailesi için tehlike gören, güvenli bir gelecek ihtimalinin azaldığını düşünenler doğal olarak çareyi ülkeden kaçmakta buluyorlar.

Suriye, Afganistan, Irak, Libya ve Ukrayna’daki çatışmaların arkasında hangi tarafların olduğu, nasıl bir “vekalet savaşı”nın yürütüğü az yok yakından biliniyor. Peki bugün Suriye ve Afganistan’dan sonra en çok insanın göç ettiği ülkeler arasında yer alan Somali’de neler oluyor? Orada ileri sürüldüğü gibi kabileler arası bir iç savaş mı sürüyor yoksa yine arkasında emperyalist devletler mi var? Örtüyü biraz kaldırdığımızda, bugün Afrika’daki en kanlı iç çatışmanın devam ettiği yoksul Somali’nin de emperyalistler tarafından karıştırılıp bu hale getirildiği görülecektir.

Somali’de 1960 yılında sömürgeciliğe karşı bağımsızlık ilan edildi. Somali Birleşik Devleti’nin ilk devlet başkanı ‘sosyalist’ kimliğiyle bilinen Aden Abdullah Osman Daar olur ve ülke Sovyetlerle yakın ilişkiler içerisine girer. Ancak, İtalya ve İngiliz sömürgecileri boş durmaz. 1969’da sömürgecilerin desteğiyle darbe yaparak yönetime el koyan Said Barre, 1991’de devrilince Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında ülkeye bir askeri müdahale yapıldı. Barre’nin devrilmesinden sonra Somali’de hiçbir güç tek başına merkezi bir otorite sağlayamadı. Bunu fırsat bilen ABD, 1992 yılında Somali’ye “Umut Operasyonu” adı altında bir askeri çıkarma yaptı. Askeri müdahale bir çok Somaliliyi öfkelendirdi.

Kabilelerin, değişik grupların yaşadığı ülkede kaos ve karmaşanın hakim olması radikal dinci örgütler için bulunmaz fırsatlar yarattı. El Kaide ve El Şabaab başta olmak üzere radikal dinci örgütler askeri müdahaleye karşı söylemi kullanarak hızla büyüdü ve ülkenin önemli bir bölümünü kontrol altına almaya başladılar.

Başını ABD’nin çektiği BM gücünün Somali’yi terk etmek zorunda kalmasından sonra bu kez batılı emperyalistler komşu ülke Etiyopya’yı Somali’ye karşı kışkırttılar. Etiyopya birlikleri bir çok defa Somali sınırını geçip kentleri yaktı ve bir çok Somali köyünde katliamlar yaptı. 1995 tarihinde İttihadı İslami ve El Kaide, Etiyopya ordusuna karşı savaşmaya başladı. Amerikan jetleri de Hint okyanusundaki uçak gemilerinden havalanıp günlerce İttihad-ı İslami ve El Kaide üyelerinin kamplarını bombaladı.

Görülebileceği gibi, Afrika’da en çok sığınmacı veren ülkeler arasında yer alan Somali’deki iç savaş ve kargaşada da batının rolü ve parmağı var. Ülkede bugüne kadar 300 ila 500 bin arasında insan hayatını kaybederken milyonlarcası da göç etmek zorunda kaldı.

Sadece Somali değil, Orta Afrika Cumhuriyeti, Güney Yemen, Mali, Nijerya gibi ülkelerde de benzer gelişmeler yaşanıyor. Resmi verilere göre Sahra Altı ülkelerinden 3.7 milyon insan ülkesinden göç etmek zorunda kaldı. 11 milyon da iç sığınmacı durumunda. Bölgedeki toplam sığınmacı sayısı 2014’te bir önceki yıla göre 4.5 milyon arttı.

SIĞINMA NEDENİ OLARAK YOKSULLUĞA DAİR

Başta “yeniden paylaşılmak” istenen ülkeler olmak üzere, dünyanın değişik ülkelerinde kitlesel göçün başlıca nedenleri savaşlar ve çatışmalar olmakla birlikte, artan yoksulluk, sefalet ve işsizlik de göçte önemli rol oynuyor. Afrika ve Asya’daki pek çok ülkede yaşanan ekonomik sorunlar, güvenli bir gelecek arayışı nedeniyle yüzbinlerce insanın göç yollarına çıkmasına neden oluyor. Bunun sorumlusu da elbette kapitalist ülkeler ve onların tekelleridir. İnsanların kendi ülkelerinde kalıp geçimlerini sağlayacak bir gelire sahip olmaması da trajik sonuçlara yol açmış durumda.

Bu nedenle yoksulluğun yarattığı trajedi de göç yıllarında yaşanan trajediden az değil. UNICEF tarafından hazırlanan rapora göre “Her beş saniyede 10 yaşından küçük bir çocuk açlık ya da yetersiz beslenmenin yol açtığı hastalıktan ölüyor. Bu süre 2001’de 7 saniyeydi. Yılda 1 milyon çocuk doğar doğmaz ölüyor.”⁴

BM eski Gıda Denekçisi Jean Ziegler’e göre “2013’te tam 14 milyon insan sadece açlık ve onun yol açtığı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmiş. Azınlığın elindeki toplam servet arttıkça yoksulluktan, açlıktan, savaşlardan ölenlerin sayısı artıyor. Dünya hızla bu yöne ilerliyor. Dünya Bankası Kalkınma İndikatörü’ne göre dünya nüfusunun yüzde 16’sı gezegendeki servetin yüzde 83’nü elinde bulunduruyor. 2001’de batılı ülkelerinde 497 dolar milyarderi 1 trilyon 500 milyar doları elinde bulunduruyordu. On yıl sonra milyarder sayısı 1210’a, ellerinde tuttukları servet de 4 trilyon 500 milyara çıktı. 1210 trilyonerin elinde tuttuğu servet Almanya gibi zengin bir ülkenin GSMYİH’dan daha fazla.”⁵

Verilere göre, Afrika kıtasının 54 ülkesinde toplam 100 bin dolar milyarderi var. Servetin önemli bir bölümünün bir avuç sermayedarın elinde toplandığını özellikle Afrika ve Asya ülkelerinde; milyonlarca, hatta milyarlarca insa açlık, kıtlık ve susuzlukla karşı karşıya. Bunu yapanlar da elbette uluslararası tekeller ve kapitalistlerdir.

Zenginliğin azınlığın elinde toplanması yetmiyormuş gibi yoksulların kendi geçimini sağlaması, karnını doyurmasının olanakları da her geçen yıl azalıyor. Emperyalist ülkelere ait tekeller yoksul ülkelerde satın altıkları devasa arazilerle halkın ekin yapmasını engelliyorlar. Afrika’nın yoksul ülkelerinin arazi ve denizlerine pek çok yerde büyük tekeller el koymuş durumda. Örneğin Senegal. “52 bin balıkçının yaşamı giderek zorlaşıyor. Yıllardır geleneksel teknelerle sahile yakın bölgelerde balık tutuyorlardı. 600 bin insanın geçimi balıkçılık üzerinden sağlanıyordu. Şimdi bu durum endüstrileşmiş uluslararası tekeller tarafından tehdit ediliyor. Senegal hükümeti, rüşvet ve yolsuzlukla ülkenin kara sularını uluslararası tekellere açtı ve balıkları şimdi bu tekeller tutup satıyor. Yıllık toplam 300 milyon dolar hacminde olan ülkedeki balıkçılık, Senegal’in GSYİMH’nın yüzde 2’sini oluşturuyor.”⁶

Klaus Meier yazısında, Avrupalı tekeller tarafından talan edilen bir diğer alan olarak keresteciliği gösteriyor. Afrika’nın kesilen ormanları genellikle Avrupa’ya satılıyor. Keza Nijer’de Fransız AREVA tekeli tarafından işletilen uranyum madeni bölge halkına büyük zararlar veriyor. Yine Afrika’nın zengin ve verimli topraklarının önemli bir bölümü sömürgeci devletlerin tekelleri tarafından işletiliyor. Afrikalı çiftçiler elinden alınan topraklarda yetiştirilen ürünlerin çoğu Avrupa’ya getirilirken, Afrikalılara da pahalıya satılıyor. Bir diğer yöntem de Avrupa’da ya da diğer bölgelerde ürettiği ürünleri Afrika’da daha ucuza satmak. Örneğin Avrupalı tekeller tavuk ürünlerini, soğan, patates ya da süt ürünlerini Afrika’da üretilenden daha ucuza satarak, yerel tekellerin rekabet etmesi engelliyor, onları iflasa zorluyor.

Özellikle 1980’li yılların başından itibaren dünya çapında estirilen neoliberal politikalar bir taraftan Afrika ülkelerini yüksek faiz karşılığında borç krizine sürüklerden diğer taraftan var olan ulusal şirketler de hızla özelleştirildi. Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Afrika ülkeleri, Avrupa’dan gelen ürünler için gümrükleri kaldırmak zorunda kalırken, kendi ürünlerini aynı şekilde Avrupa’ya ihraç edemiyorlar. Hal böyle olunca Afrika pazarı kısa bir süre içinde Avrupalı tekeller tarafından denetlenir oldu. Meier’in yazısında göre, “AB, Afrika ülkelerine önümüzdeki 15 yıl içinde pazarının yüzde 90’ını Avrupa’dan gelecek ürünlere açmasını dayatıyor. Aynısı Avrupa’nın hizmet ve yatırım sektörü için geçerli olması gerekiyor. Bununla birlikte Afrika’da çıkan hammaddelerden alınan verginin kaldırılması isteniyor. Böylece AB, Afrika’daki hammaddelere ulaşmayı güvence altına almak istiyor.”⁷

Bütün bunlar Afrika ülkelerinde yaşanan savaş ve yoksulluğun baş sorumlusunun asıl olarak AB ve ABD’li emperyalist devletler tarafından izlenen politikalardan kaynaklandığı anlaşılıyor. Benzer bir tablo Batı Balkanlar ve Asya ülkeleri için de geçerli. Bugün Avrupa ülkelerine göç edenler arasında Batı Balkan ülkelerinden gelenler de önemli bir yer tutuyor. Özellikle Almanya’ya Arnavutluk, Sırbistan, Montenegro, Makedonya, Bosna-Hersek ve Kosova’dan gelen sığınmacılar bir taraftan yoksulluktan kurtulmaya çalışırken, diğer taraftan siyasi baskılardan kurtulmaya çalışıyorlar.

Arnavutluk’ta 2008’deki krizden sonra zaten zayıf olan ülke ekonomisi daha da kötüleşti. Yoksulluk oranı kısa sürede yüzde 12’den yüzde 14’e çıktı. Ülkeyi yöneten elit sınıf rüşvet ve yolsuzlukla zenginleşirken, emekçiler arasında işsizlik günden güne artıyor. Bu nedenle binlerce insan çareyi Almanya gibi ülkelere kaçmakta buluyorlar.

Batılı emperyalist devletler tarafından savaşla Sırbistan’dan koparılan Kosova, Avrupa’nın ortasında en yoksul ülke. Uzun yıllar Sırbistan’dan ayrılmak için savaşın hakim olduğu Kosova’da var olan zenginlik esas olarak, bu savaşı yürüten UÇK’nin yönetiminin elinde. Kriminal olaylar, rüşvet, yolsuzluk, uyuşturucu, adam kayırma gibi pek çok uygulama yaygın. Bu nedenle ülke nüfusunun üçte biri yoksulluk sınırının altında yaşıyor. İşsizlik ülke genelinde ortalama yüzde 35 iken, bu 15-24 yaşları arasındaki gençler arasında yüzde 60 dolayında. Gençlerin çoğu ilk fırsatta Almanya’ya göç etmeyi planlıyor.

Şu sıralar Yunanistan’dan AB’ye geçişte “transit ülke” haline gelen Batı Balkanların küçük ülkesi Makedonya’da ekonomik sorunların, yolsuzluğun ve yoksulluğun dizboyu olduğu için halk kitlesel gösteriler düzenlemişti. Geçtiğimiz mayıs ayında ise azınlık konumundaki Arnavutlarla güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşanmıştı.

Bir zamanlar halklarının barış içerisinde bir arada yaşadığı Yugoslavya, 8 ayrı küçük ülkeye bölünüp parçalandıktan sonra da durulmadı. Bundan sonra da pek durulabilecek gibi görünmüyor.

SİLAH SATIŞI ARTTIKÇA SIĞINMACI SAYISI ARTIYOR

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünya çapında yaşanan sığınmacı rekoru, aynı zamanda savaşlar, çatışmalar ve yoksulluğun artmasıyla paralel şekilde ilerliyor. Bu doğal olarak dünya silah satışını da önemli ölçüde etkiliyor. Dünya “sığınmacılar krizini” tartışırken sığınmanın asıl nedenlerinin neler olduğunu ise genellikle arka planda tutuluyor. Halbuki, bütün bu tartışmaları aynı zamanda emperyalist-kapitalist sistemin dünyayı yeniden paylaşmak için girmiş olduğu kanlı mücadeleyi teşhir etmek için güçlü bir şekilde kullanmak gerekiyor.

En önemlisi de milyonlarca insanın yerini-yurdunu terk etmesine neden olan savaşlar, asıl olarak yine emperyalist devletler tarafından ve üretilen silahlar tarafından yürütülüyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından hazırlanan rapora göre, son beş yıl içinde dünya genelinde yaşanan ekonomik krize ve daralmaya rağmen silah tekelleri büyümeye, kârlarını artırmaya devam ediyor. 2009-2014 yılları arasında ABD, silah satışında önceki beş yıla göre dörtte bir arttırdı. Raporu hazırlayan Sieman Wezeman, “ABD endüstrisi silah ihracat imkanlarını artırmak için yoğun bir çaba harcıyor”⁸ diyor. Bunun anlamı asıl olarak daha fazla silah satmak için yeni çatışmalar çıkarmak olduğu açıktır. Zira, silah endüstrisi asıl olarak yeni savaşlar üzerinden kendisini yeniliyor. Aynı rapora göre son beş yıl içinde Rusya da silah ihracatını artırdı.

SIPRI’nin verilerine göre, son beş yıl içinde ABD dünya silah ihracatının yüzde 31’ini, Rusya yüzde 27’sini gerçekleştirdi.⁹ Bu demektir ki; dünya silah ihracatının yaklaşık üçte ikisi iki ülkenin denetiminde. Uzunca bir süre dünya silah ihracatında üçüncü sırada yer alan Almanya, son beş yıl içinde dördüncü sıraya düşerken (yüzde 5), üçüncülüğü Asya’nın yükselen yeni gücü Çin’e kaptırdı.

Konumuz açısından burada önemli olan bugün Ortadoğu, Afrika ve Asya’da ülkelerin savaş içine çekilmesinde rol oynayan radikal dinci terör örgütlerine silahların kimler tarafından verildiğidir. Her ne kadar silahları üreten, satanlar ve alanların örgütler değil devletler olduğu ifade edilse de gerçekte bu silahlar “ülke olmayan” radikal terör gruplarının eline geçtiği geçtiğimiz dönemde ortaya çıktı. Bugün milyonlarca insanın göç etmesinde rol oynayan IŞİD (DEAŞ) ve Boko Haram da emperyalist ülkeler tarafından üretilen silahları kullanıyor. SIPRI uzmanları özellikle Kaddafi rejimi tarafından Batılı ülkelerden satın alınan silahların Libya, Mali, Suriye ve diğer ülkelerde terör örgütleri tarafından kullanıldığına işaret ediyorlar.

Özellikle IŞİD’e silah veren ülkelerin başında Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar olduğu biliniyor. SIPRI’nin raporunda dikkat çeken en önemli noktalardan birisi son bir yıl içinde en fazla silah alan ülkeler sıralamasında Hindistan birinci iken Suudi Arabistan ikinci, Birleşik Arap Emirlikleri dördüncü, Türkiye yedinci sırada yer alıyor.

Özellikle terör örgütlerine silah aktardığı bilinen Suudi Arabistan’a en çok silah satan ülkeler arasında, bugün sığınmacıların en çok ulaşmak istediği ülkelerin başında gelen Almanya bulunuyor.

2015’in ilk altı aynına dair rakamlara göre, Almanya bir önceki yılın aynı dönemine göre silah satışını iki katına çıkardı. Sol Parti Milletvekili Jan van Aken’in soru önergesine hükümet tarafından verilen yanıta göre, bu yılın ilk altı ayında toplam 6.35 milyar avroluk rekor silah ihracatı gerçekleştirildi.¹⁰ 2014’te yapılan toplam 6.52 milyar avro, 2013’te yine toplam 8.34 milyar avroluk silah satışı gözönünde bulundurulduğunda, bu yılın sonuna kadar yapılacak satışlarla birlikte bir rekora imza atılacağı şimdiden görülüyor.

Almanya Federal Ekonomi Bakanı ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) Genel Başkanı Sigmar Gabriel’in isteğiyle Federal Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan silah ihracatında dikkat çeken ülkelerin başında yine diktatörlükle yönetilen Suudi Arabistan ve Kuveyt geliyor. Aken’in soru önergesine hükümetin verdiği yanıtta yer alan bilgiye göre, bu yılın ilk altı ayında Arap ve Kuzey Afrika ülkelerine silah satışı bir önceki yılın aynı dönemine göre iki katına çıktı. Söz konusu ülkelere 2014 yılında yapılan toplam silah ihracatı 219 milyon avro iken, bu yılın ilk yarısında 587 milyon avroya ulaşılmış. Bu da Almanya’nın gerici rejimleri hızla ve alabildiğince silahlandırdığını bir kez daha ortaya koyuyor.

Almanya, bu yılın ilk yarısında Mısır’a 8.11 milyon avro, Tunus’a 1.46 milyon avro, Cezayir’e 170 milyon avro, Irak’a 26.8 milyon avro, Suudi Arabistan’a 177 milyon avro, Birleşik Arap Emirliklerine 41.87 milyon avro, Kuveyt’e 121 milyon avro, Katar’a 1.32 milyon avro, Umman’a 32.4 milyon avro değerinde silah satışında bulundu.

Özellikle körfezdeki Arap ülkelerinin son yıllarda, radikal dinci terör örgütlerini silahlandırdığı biliniyor. Verilen silahlar arasında Almanya’nın bu ülkelere verdiği silahların da olduğu daha önce basında yer almıştı.

AVRUPA’NIN SIĞINMA POLİTİKASI ENGELLEME ÜZERİNE KURULU

Görülebileceği gibi emperyalist devletler ve onların bölgesel işbirlikçisi olan ülkeler tarafından izlenen politikalar, silah satışları ve ekonomik yaptırımlar Ortadoğu’dan Afrika’ya oradan Asya’ya kadar geniş bir alanı savaş ve yoksulluk sarmalı izine çekmiş bulunuyor. Bu sarmaldan kurtulmak için kaçmak, başka bir ülkeye sığınmak ise “tek seçenek” olarak geriye kalıyor.

Dünyaya egemen emperyalist devletler tarafından dayatılan şartların yaratmış olduğu trajedi bir taraftan ölümlere, diğer taraftan göçlere neden olmuştur. Göç edilirken de önce kendileri için güvenli bir limana ardından yeni limanlar arayışına giriliyor. Bugün en büyük sığınmacı grubunu oluşturan Suriyeliler, doğal olarak öncelikli olarak komşu ülkeler Türkiye, Lübnan ve Ürdün’e geçerek can güvenliklerini sağlamaya çalışıyorlar. Suriyeli sığınmacıların yaklaşık 1.5 milyonu Türkiye’de, 1,1 milyonu Lübnan’da, 645’i Ürdün’de, 140 bini de Mısır’da bulunuyor.¹¹

Ne var ki, bu komşu ülkeler Suriyeliler için “güvenli bir liman” olma özelliğinde değil. Sığınma hakkı gereğinde yasal statüye kavuşma, gelecek perspektifine sahip olma, topluma entegrasyon, ekonomik koşullar vb. nedenlerden ötürü bu ülkeler daha çok “transit” özelliği taşıyor.

Avrupa Birliği (AB), savaş ve yoksullukların yaşadığı bu bölgelere en yakın güvenli kıta olduğu için, zor durumda olan milyonlarca insan doğal olarak yüzünü bu kıtaya çeviriyor. Ancak, başını Almanya, Fransa ve İngiltere’nin çektiği AB ülkeleri yıllardır izlediği politikalarla sınırları alabildiğince yoğun koruma altına aldığı için, AB’ye ulaşmak için ölümü ve büyük tehlikeyi göze almak gerekiyor. Kaçak yollardan AB’ye girişleri engellemek için yıllar ortak bir plan çerçevesinde hareket eden AB ülkeleri, bu kapsamda pek çok yasa çıkardı, yeni güvenlik örgütleri kurdu. Özellikle 1990’lı yılların başından itibaren değişik ülkelerden gelen sığınmacıların merkezdeki AB ülkelerine ulaşmasını engellemek için başlatılan sürecin sonunda Dublin Anlaşması devreye konuldu. 15 Haziran 1990’da 12 AB üyesi arasında imzalanan anlaşma 1 Eylül 1997’de yürürlüğe konuldu.¹² Anlaşmaya göre, sığınmacılar geldikleri ilk AB ülkesinde iltica başvurusunda bulunmak zorunda. İki AB ülkesinde birden iltica başvurusunda bulunma tamamen ortadan kaldırıldı. Kurulan bir güvenlik sistemi sayesinde (EURODAC), gelen sığınmacıların kimlik bilgileri ve parmak izleri bütün ülkeler tarafından karşılaştırılmasına imkan sağlandı. Hal böyle olunca gelen sığınmacılar merkez ülkelerden çok AB’nin kenar ülkelerinde iltica başvurularında bulundular. Bu ülkelerin başında Yunanistan ve İtalya geliyor. Süreç ilerledikçe, ihtiyaçlar değiştikçe anlaşma iki kez yenilendi ve Dublin II ve Dublin III adını aldı.

AB’nin merkez ülkelerine az sayıda sığınmacının ulaşmasını sağlamak üzere kurulan bu sistem aynı zamanda diğer kıtalardan daha az sığınmacının Avrupa’ya ulaşmasını amaçlıyordu. Bu çerçevede “AB Sınırlarını Korumak için Operasyonel İşbirliği Ajansı” (Frontex¹³) adlı polis örgütü 26 Ekim 2004’te kuruldu. Merkezi Polonya’nın başkenti Varşova’da olan örgüt üye ülkelerin polis gücünü kullanıyor. AB’nin sınırlarını havadan, karadan ve denizden korumakla görevlendirilen örgütün temel amacı, kaçak yollarla AB’ye ulaşmak isteyen sığınmacıları engellemek. İhtiyaç arttıkça personel ve bütçesi de arttırıldı. 2005’te 6.2 milyon Avro bütçesi olan Frontex’in sonraki yıllarda şu şekilde arttı: 19.2 milyon (2006), 22.2 milyon Avro (2007), 83 milyon Avro (2008), 88 milyon Avro (2009-2011 arası her yıl için ayrılan bütçe), 2015’de 114 milyon Avro.¹⁴ Frontex’in 20 uçağı, 25 helikopteri ve 100 sahil güvenlik botu var.

Bütçede yıllara göre sağlanan devasa artış aynı zamanda sığınmacılara karşı güvenlik önlemlerin artırılması anlamına geliyor. Bu politikanın sonucu olarak sığınmacı sayısında önemli oranda düşüş sağlandı. 2010 yılında AB’ye gelen sığınmacı sayısı 260 bine kadar düşerken, 2014’te 530 bine çıktı.

AB’nin sığınmacılarla bu sert ve acımasız mücadelesinin yarattığı sonuçları iki grupta toplamak mümkün:

1- Sığınmacıların daha AB sınırlarına yanaşmadan geri çevrilmesi üzerinden kurulan güvenlik önlemi, pek çok açıdan insan haklarının ihlal edilmesine neden oldu. Uluslararası sözleşmelerde en önemli haklardan biri olan “sığınma hakkı” her ne kadar kağıt üzerinde bulunurken, fiilen anlamsız hale getirildi. Bir kişinin gerçekten sığınmaya ihtiyaç duyup duymadığının anlaşılması için öncelikle sığınma başvurusunu yapmasına olanak sağlanması gerekiyor. Ancak AB, aldığı güvenlik önlemleriyle gerekten sığınmaya ihtiyaç duyanların da Avrupa’ya ulaşması engelledi, engellemeye devam ediyor. Son krizle birlikte yapılan önerilere bakılırsa, bugüne kadar alınan güvenlik önlemleriyle yetinmeyen AB ülkeleri, açıktan daha fazla asker ve polis görevlendirecek. Macaristan, şimdiden sığınmacılarla mücadele için askere yetkiyi vermiş durumda. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde “sığınmacılarla savaş” kendisini daha belirgin şekilde hissettirecek.

İnsanların gerçekten sığınmaya ihtiyaç duyup duymadığını tespit etme ihtiyacı duymayan AB, bu politikasıyla binlerce insanın Akdeniz ve Ege sularına can vermesinden sorumlu. Eğer, göç etmek üzere yola çıkan ya da çıkmayı planlayan insanların gerçekten sığınmaya ihtiyaç duyup duymadığının tespit etme üzerine bir sistem oluşturulmuş olunsaydı, o zaman başta Kuzey Afrika olmak üzere değişik bölgelerden gelen sığınmacılar, Libya’da derme çatma teknelere binme yerine daha güvenli yollarda Avrupa’ya ulaşır ve başvurularını yaparlardı. Teknelerle Avrupa’ya ulaşabilenler sonunda yetkili bir makam bulup iltica başvurusunda bulunduğuna göre, bu imkan legal yollardan da sağlanması gerekiyor. Sığınmaya gerekten ihtiyaç duymayanlar durumları değerlendirildikten sonra ancak geri gönderilip gönderilmediğine karar verilmesi gerekiyor. Ama AB bunu yapmaya hiç ihtiyaç duymadı, hep engelleme üzerinde yoğunlaştı. Bu politika sonucunda binlerce insan Akdeniz’de hayatını kaybetti. Hem de kitlesel şekilde.

Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya geçerken ölümler elbette yeni değil. 1996 yılından bu yana ölümler yaşanıyor. Değişik kanyaklara göre 1996-2013 yılları arasında 800 ila 1250 arasında olduğu tahmin edilen sayıda sığınmacı Akdeniz’de yaşamını yitirdi. Geçen yıl 3500 sığınmacının Akdeniz’de hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.

Bütün bunlar, yaşanan ölümlerin asıl olarak AB tarafından izlenen politikalardan kaynaklandığını açık olarak gösteriyor.

2- Sığınmacı kabul etmeme üzerine kurulu sistem bir süre sonra AB’ye geçişlerde “transit hat” üzerinde bulunan Libya ve Türkiye gibi ülkeleri sığınmacı merkezine çevirdi. Özellikle Libya, Akdeniz üzerinden İtalya’ya gelmek için yola çıkanların en önemli merkezlerinden birisiydi. Kaddafi rejimiyle İtalya ve AB arasında yapılan anlaşmalar ve AB’nin verdiği maddi destek nedeniyle Libya uzunca bir süre adeta “bent” görevi görüyordu. 2011’in sonunda başlayan Arap Baharı’yla birlikte yaşanan gelişmeler, Libya’nın işgali, Kadaffi’nin öldürülmesi ve kurduğu rejimin yerle bir olmasıyla sonuçlandı. Böylece, Kaddafi rejimi tarafından kurulan “bent” de yıkıldı ve Akdeniz üzerinden Avrupa’ya gelmek isteyenlerin sayısı hızla arttı. Son bir kaç yıldır Akdeniz’de ölümleri artması bu nedenle Libya’nın işgaliyle doğrudan bağlantılı. Nasıl ki Afganistan ve Irak işgalleri bu ülkeleri daha fazla istikrarsız hale getirdiyse, Libya’nın işgali de aynı sonuçlara yol açtı.

Akdeniz’de ölümlerin artmasında elbette sığınmacıları kurtarmak için İtalya tarafından devreye konulan Marenostrum misyonunun “bütçe yetersizliği” gerekçe gösterilerek kaldırılması da rol oynuyor.

Benzer bir durum Türkiye için de geçerli. Başta Suriye, Afganistan ve Irak işgal girişimleri ve işgalleri ve bunlara bağlı yaşanan bölgesel çatışmalar, Türkiye’yi kısa sürede Avrupa’nın dibindeki “sığınmacı kampına” çevirdi. Şimdi daha önce Libya’ya verilen rolün bir benzeri Türkiye’ye verilmek isteniyor. Yaz aylarında Türkiye’nin özellikle Ege üzerinden Yunanistan adalarına geçişlere göz yumması, denetimleri gevşetmesi Avrupa’yı büyük bir sığınmacı dalgasıyla karşı karşıya bırakmış durumda. Türkiye’nin sınırlardaki denetimi gevşetmeyi hangi hesaplar içerisinde yaptığı elbette Avrupa tarafından değerlendirilecek ve bu durum gelecekte AB-Türkiye müzakerelerinde önemli bir konu haline getirecektir. Özetle AB’nin sığınmacılara karşı verdiği mücadele nedeniyle AB’nin sınırlarına en yakın bölgede bulunan ülkeleri “sığınmacı merkezi” haline getirmiş ve sorunu çok daha trajik hale getirmiştir.

AB’NİN SIĞINMA POLİTİKASI ÇÖKTÜ!

Bu trajik durum özellikle bu yıl trajik boyutlara ulaştı. Resmi rakamlara göre geçen yıl toplam 219 bin sığınmacı denizleri aşarak Avrupa’ya ulaşırken, bu rakam bu yılın ilk altı ayında 137 bin olarak tespit edildi. Temmuz ve Ağustos aylarındaki geçişlerle birlikte şimdiden sayının 500 bine yaklaştığı tahmin ediliyor. Gelenlerin en büyük grubunu Suriyeliler oluşturuyor (yüzde 34). Suriyelileri, Afganistan (yüzde 12) ve Eritreliler (yüzde 12) ve Somaliler (yüzde 5) takip ediyor.¹⁵ Asıl olarak Yunanistan ve İtalya üzerinden AB’ye giriş yapmak için yola düşen sığınmacıların ölüm olayları da önceki yıllara göre önemli oranda arttı. UNCHR’nin verilerine göre geçen yıl Akdeniz’den geçerken 3500 kişi yaşamını yitirirken bu takam bu yılın ilk yarısında 2000’e ulaştı. Bu da yıl sonuna kadar bir “rekor”un sağlanacağı anlamına geliyor.

Özellikle Yunanistan, Türkiye üzerinden yaşanan yoğun geçişler nedeniyle yükü daha fazla kaldıramadı. Zira, Yunanistan’a geçenlerin asıl amacı da oradan başta Almanya olmak üzere diğer AB’nin zengin ve güvenli ülkelerine geçmek olduğu için, Yunanistan da AB üyesi olmasına rağmen “transit ülke” olma özelliğini taşıyor. Ve, Yunanistan’a ulaşan sığınmacı sayısı kısa sürede yüz bini aşınca binlerce sığınmacı yürüyerek Makedonya sınırına doğru yola çıktı. Asıl hedefleri olan Almanya’ya doğru yola çıkan sığınmacılar yürüyerek önce Makedonya, sonra da Macaristan ve Avusturya’ya, oradan da Almanya’ya ulaşmanın çabası içerisine girdiler. Özellikle Yunanistan’da yükselen basınç karşısında fazla dayanamayan Almanya, Dublin Anlaşması’nı bir tarafa bırakarak, sığınmacı alımına başladı.

Artan baskı sonucunda özellikle Almanya’nın isteği üzerine sınırların açılması, Almanya’daki sığınmacı sayısında da önemli bir artışa neden oldu. Geçen yıl toplam 202 bin kişi Almanya’ya gelip sığınma başvurusunda bulunurken, bu yılın ilk yarısında gelenlerin sayısının 200 bine varması, doğal olarak tahminleri de altüst etti. İlk etapta yıl sonuna kadar geleceği tahmin edilen sığınmacı sayısı 400 bin olarak açıklanırken, Yunanistan üzerinden akımın yoğunlaşması nedeniyle bu rakam daha sonra 800 bine çıkarıldı. Ancak, tahminlerin ne kadar tutacağı ancak yıl sonunda belli olabilir. Zira, yaşanan insanlık trajedisi karşısında tahminlerin tutması pek mümkün görünmüyor.

Önce Dublin Anlaşması’nı rafa kaldırarak AB’nin yıllar önce aldığı kararların günümüz gereğine aykırı olduğunu gören Almanya, daha sonra ise serbest dolaşımı sağlayan Schengen Anlaşması’nı rafa kaldırdı. 22’si AB üyesi olmak üzere 26 Avrupa ülkesi arasında serbest dolaşımı düzenleyen Schengen Anlaşması, pek çok ülke tarafından rafa kaldırılarak sınır kontrolleri yapılmaya başladı. Böylece AB’de serbest dolaşım hakkı, sığınmacılar gerekçe gösterilerek askıya alındı. Almanya, Avusturya sınırını 12 saat boyunca kapatarak kontroller yaptı. Bu durumdan sığınmayla ilgisi olmayan binlerce insan da etkilendi. Keza Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Hollanda, Danimarka gibi pek çok ülke de sınır kontrolleri yaptı. Bütün bunlar AB’de “seyahat özgürlüğü”nün garantisi olarak sunulan Schengen Anlaması’nın kolay bir şekilde rafa kaldırılıp, ulusal sınırların tekrardan denetlenebileceğini gösteriyor.

AB: DUVARLARLA ÇEVRİLİ KALE

Dahası AB bu süreçte sınır kontrolleri yapmakla da kalmadı, AB’nin dış sınırlarına telden duvarlar ördü. Sığınmacı akınına karşı daha önce kağıt üzerinde yasalarla örülen duvarlar gerçek duvarlara dönüşmüş durumda. Batılı kapitalist devletler on yıllarca Berlin Duvarı’nı Doğu Bloku’na, sosyalizme karşı kullandılar. Bürokratik devlet kapitalizminin egemen olduğu Demokratik Almanya Cumhuriyeti (DDR) tarafından 13 Mayıs 1961’de inşa edilen 160 km uzunluğunda, 3,60 metre yüksekliğindeki Berlin Duvarı yıkıldığı 9 Kasım 1989’a kadar sadece Berlin’i ikiye bölmüyor aynı zamanda dünyaya da Doğu-Batı olarak bölüyor ve bu nedenle “Soğuk Savaş”ın tam göbeğinde duruyordu. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının üzerinden çeyrek asır geçerken, Avrupa’nın “kenar ülkeleri”nde sığınmacılara karşı yükselen yeni Berlin duvarlarına karşı başta AB’nin egemen ülkeleri olmak üzere dünya “üç maymunu” oynuyor.

Macaristan’ın sağcı-faşist yönetiminin Sırbistan sınırına çektiği 175 km uzunluğunda, 4 metre yüksekliğindeki duvarla Berlin Duvarı arasındaki fark birisinin telden diğerinin taş ve betondan örülmesidir. Bir diğer fark da Berlin Duvarı dışarıya, Macaristan Duvarı içeriye geçişleri engellemek için örülmüş.

AB tarafından Balkanlar üzerinden gelen sığınmacıları engellemekle görevlendirilen Macaristan, Romanya sınırına da telden duvar çekme kararı aldı. Şimdilik “makul uzunlukta” olacağı ifade edilse de gelecekte 443 km’lik Macaristan-Romanya sınırını tamamen kaplaması şaşırtıcı olmayacaktır. Böylece, ülkenin güney sınırı 618 km’lik telden duvarla kapatılmış olacak. Keza Hırvatistan sınırına ya da Hırvatistan-Bosna Hersek sınırına da telden duvarların AB tarafından örülmesi gündeme gelebilir.

“Macaristan Duvarı” sığınmacıları engellemek için inşa edildiği için AB üyesi devletler düzeyinde eleştiren, karşı çıkan olmadı. Ne de olsa hepsi duvarın asıl işlevinin AB’nin “çekirdeği” durumundaki Almanya, Fransa ve Benelux¹⁶ ülkelerine gelecek sığınmacıları engellemek olduğunu biliyor.

Keza Türkiye-Yunanistan sınırına 2012’de 10 km uzunluğunda duvar örüldü, Türkiye-Bulgaristan sınırına da AB’nin katkılarıyla Bulgaristan tarafından 160 km uzunluğuna bir duvar örülecek. Böylece Türkiye’nin batı sınırları duvarlarla çevrilecek. İspanya’nın Afrika yakasındaki iki kenti Ceuta ve Melilla’nın etrafı da duvarlarla çevrilmiş.

Öyle görünüyor ki, AB’nin kara ülkelerini çevreleyen duvarlar bunlarla sınırlı kalmayacak. Artan sığınmacı akının engellemek için gelecekte Doğu Avrupa’daki AB üyesi Slovenya, Romanya, Slovakya ve Polonya da benzer duvarlar örebilir. Zira güneydeki yollar kapandıkça sığınmacılar AB’ye girmek için Kuzeye doğru yeni yollar aramaya devam edecek. Ve yakın gelecekte AB, tıpkı bir zengin malikanesi ya da kalesi gibi her tarafı duvarlarla sıkı korumaya alınan, girişleri engellemek için çekilen duvarlara yanaşanlar ya telef olacak ya da geldikleri sınır ülkelerinde zor koşullar içinde yaşamaya devam edecekler.

Koşullar bugünkü haliyle devam ettiğinde AB’nin etrafındaki telden duvarların dibinde savaşlardan ve yoksulluktan kaçan milyonlarca insan birikecek. O zaman, tıpkı bugün sınırların aşıldığı gibi, neyden yapılırsa yapılsın, duvarların dayanması mümkün değildir. Nasıl ki, günümüzde bunca güvenlik engeline rağmen sığınmacıların AB’nin “çekirdek ülkeleri”ne ulaşması engellenemiyorsa; kilometrelerce uzunlukta, metrelerce yükseklikteki duvarlar da bir işe yaramayacak. Çünkü, artan savaşlar, yoksulluk ve zulümler nedeniyle, can derdinde, güvenli bir gelecek arayışında olanlar her türlü engeli aşmanın bir yolunu bulucaktır.

Burada önemli olan Berlin Duvarı’nı “utanç duvarı” ilan edenlerin AB’nin etrafını çeviren duvarlara sessiz kalması, hatta normal görülmesidir. Bu hem sermayenin nasıl bir Avrupa istediği hem de tarihsel ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor. Ve “sığınmacılarla mücadele” adı altında AB sınırları etrafında çekilen yüksek duvarlar zamanla AB’yi bir kafese, içindekileri de tutsağa çevirecekler. Bu nedenle yükselen duvarlar aynı zamanda Avrupa halklarının, emekçilerin özgürlüğüne de kısıtlamalar getirecektir.

HALKLAR ARASINDA DAYANIŞMA ZAMANI

Denilebilir ki; kaçak, plansız, kalifiye olmayan göçün AB’ye ulaşması için her türlü yönteme başvuran, ancak bunda başarısız kalan Avrupalı kapitalist devletler, yaşanan trajedi nedeniyle içeride ve dışarıda gelebilecek tepkileri yatıştırmak, hatta trajediyi kendi lehlerine kullanmak için yoğun bir çaba içerisinde oldular. Örneğin, AB genelinde yürürlükte olan sığınma yasalarının mimarı durumundaki Almanya, ekonomik gücü, yaşam standartlarının, ilk ulaşılan ülkeler olan Yunanistan ve İtalya başta olmak üzere diğer ülkelere göre yüksekliği nedeniyle kapılarını açmakla epey sempati topladı. Aynı şekilde kapıların kesinlikle sığınmacılara kapalı olduğunu açıklayan İngiltere, son krizle birlikte 20 bin sığınmacı alacağını açıklamak zorunda kaldı.

Ancak, bu “sığınmacı dostu” politika kısa sürdü. Zira hemen ardından hem ulusal hem de AB düzeyinde sığınma hakkının sınırlandırılması için önemli hamleler yeniden gündeme geldi. Ayrıca, örneğin Almanya’da, göç edenlerin yüzde 49’nun 18-34 yaş arasında olması nedeniyle, bu genç ve kalifiye işgücünün ucuza kullanılması için pek çok çağrı yapıldı. Özelikle kiralık işçi firmaları ve düşük ücretli işlerde sığınmacıların çalıştırılması konusunda yasal değişiklikler şimdiden planlanmış durumda.

Başka bir deyişle, gelenler can derdindeyken, hükümet ve sermaye ülkeye yeni ayak basan bu yeni işgücünü nasıl pazarlayacağının planlarını yapıyor. Ve hükümet partileri arasında yapılan “Koalisyon Zirvesi”nde, gelen sığınmacıların üç ay içinde kiralık/taşeron firmalarda çalışmasına onay çıktı. Daha önceki düzenlemeye göre iltica başvurusunda bulunanlar, başvuruları kabul edilmediği sürece dört yıl boyunca kiralık firmalarda çalışamıyorlardı.

Bununla bir taraftan sığınmacıların devlete yük olmasının önüne geçilirken, diğer taraftan, yeni gelen, dil bilmeyen, daha ülkeyi tanıma fırsatı bulmayan genç nüfusun tıpkı ilk nesil “misafir işçiler” gibi yurtlara doldurulup fabrikalarda çalıştırılması amaçlanıyor.

Böylece bir yandan insani rant sağlarken, ülke içinde de emekçilere yönelik ucuz işgücü baskısını arttırma konusunda yeni avantajlar elde edilmiş olunuyor.

İzlenen savaş politikalarının kurbanı olan Suriyeli ve diğer ülkelerden gelen emekçiler üzerinden yapılan bu hesaplar, kapitalizmin utanmazlığının somut bir göstergesi elbette. Ki bu da “Karanlık Almanya”nın bir ayağını oluşturuyor ve Alman halkı ile onu yönetenler arasındaki büyük farkı ifade ediyor.

Belirtmek gerekiyor ki mültecilere yönelik daha şimdiden sayısı hiç de az olmayan saldırılar düzenlendi ve önümüzdeki dönemde artması sürpriz olmayacaktır. Keza hükümet ve diğer sermaye politikacılarının ‘sığınmacı dostu’ elbisesini çıkarıp, sığınmacılar üzerinden önyargı ve düşmanlıkları kışkırtması da çok uzak bir geleceğin sorunu değildir.

Gerek ırkçıların gerek hükümetin bu yöndeki ayrıcı-kutuplaştırıcı ve emekçileri bölme yönündeki bu çabalarını boşa çıkarabilecek tek güç, yerli ve göçmen halk arasında kurulacak dostluk, dayanışma ve birlik olacaktır. Bu birliğin imkanlarının bugün daha da arttığını söyleyebiliriz. Çünkü bu ülkede emekçileri sömürerek ayakta duranların aynı zamanda Suriye ve Ortadoğu’daki savaş ortamını da yarattığı bugün daha geniş bir kesim tarafından görülüp anlaşılır hale gelmiş bulunuyor.

Sermayenin planları ve ırkçıların saldırıları “karanlık Almanya”nın yüzünü gösterirken, halkın dayanışması ise “aydınlık Almanya” olarak tanımlandı.¹⁷ Almanların sığınmacılara karşı soğuk, bencil, önyargılı olduğunu söyleyenlerin çoğu bu süreçte tersi bir manzaraya tanık oldular.

Avusturya’dan kalkan ve sığınmacıları taşıyan trenler Münih’e, Stuttgart’a, Frankfurt’a, Dortmund’a vardıklarında adeta “bayram havasında” karşılandılar. Gecenin geç saatlerinde evlerinden getirdikleri giysileri, yiyecekleri zor günler geçiren sığınmacılarla paylaşan Alman emekçilerinin bu tutumunun elbette alkışlanması gerekiyor. Uzun bir yolculuğu, zor ve tehlikeli günleri arkasında bırakanlar “Welcom to Germany” (Almanya’ya hoş geldiniz) sloganıyla karşılandı.

Halk arasında adeta büyük bir yardım seferlerliği başladı. Herkes kendi cephesinden sığınmacılara nasıl yardım edebileceğini düşünerek hareket etti. Bu temelde ülke genelinde yurttaşların kurduğu çok sayıda inisiyatif ortaya çıktı. Devletin sığınmacılar için ilk etapta yapması gerekenleri adeta yurttaşlar üstlendi. Savaşın, çatışmanın, yoksulluğun ortasından çıkıp gelenler kendilerine uzatılan dost elini görünce doğru bir ülkeye geldiklerini düşünüyorlar. Denilebilir ki Almanya bu yönüyle neredeyse bir “ilki” yaşadı. Buna artık “Hoşgeldin” kültürü deniliyor.

Peki Almanya’da halkı yardım seferberliğine iten nedir? Die Tageszeitung’dan Gereon Asmuth bunu dört nedene bağlıyor: “Yıllardır gördüğü Suriye ve Afrika’daki çatışmalar konusunda nihayet bir şey yapma isteği; Nazi geçmişinden kaynaklı tarihsel bilinç; politikacıların olanlar karşısında hiç bir şey yapmamasına duyulan öfte ve meydanı Neonazilere bırakmama.”¹⁸

Nedenler elbette daha fazla uzatılabilir. Ancak bunların ilk sırasında Suriye’den, Afrika’dan başlayarak yaşanan insanlık trajedisinin Akdeniz ve Ege’nin sulara gömülmesi karşısında bir şeyler yapma arzusu öne çıkıyor. Özellikle en çok sığınmacının geldiği Suriye’nin Almanya’nın da aralarında olduğu Batılı devletler ve onların bölgedeki işbirlikçileri tarafından kaos ve savaşın içine çekildiği geniş kitleler tarafından biliniyor. Buna bir de kendisinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen insanları barbarca katleden İslamist bir terör örgütünün yaptıklarının eklenmesi, yardım elini uzatmayı daha da gerekli kılıyor.

Bu yanıyla Suriye, daha önce benzer durumda olan ülkelerden farklılık arz ediyor. Çünkü Suriye’den gelenleri insanlık düşmanı, barbar bir örgütün elinden kaçanlar olarak değerlendiriliyor.

EMPERYALİSTLER ÜLKELERİNİ İŞGAL ETTİ ONLAR DA EMPERYALİST ÜLKELERE DOĞRU YOLA ÇIKTI

Dünya genelinde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sığınmacı sayısında yaşanan “rekor” aynı zamanda dünyanın gidişatı konusunda net bir fikir veriyor. Bu insanlık, ezilenler ve sömürülenler için dünyanın her geçen yıl biraz daha çekilmez hale geldiği gerçeğinden başka bir şey değildir. Bir tarafta emperyalist devletler arasında sertleşen çelişkiler ve bu çelişkilere bağlı olarak yaşanan savaşların sayısında hızlı bir artış, diğer tarafta ülkeler arasındaki gelir dağılımındaki uçurumundaki büyüme… Mevcut savaşların asıl olarak ABD’nin öncülüğünde devam eden Batı ittifakının, “Soğuk Savaş” yıllarında SSCB’nin, sonrasında ise Rusya’nın etki alanında olan ülkelerin ele geçirilmesi temelinde geliştiği görülüyor. Bu paylaşım mücadelesi devam ettiği sürece, ele geçirilmek istenen ülkeler üzerinden savaş planları eksik olmayacaktır. Bu nedenle günümüz dünyasında milyonlarca insanın yerini-yurdunu terk ederek yollara düşmesi, denizlerde ve sınırlarda hayatını kaybetmesinin baş sorumlusu batılı kapitalist ülkelerden başkası değil. Bu ülkeler ve onların bölgesel işbirlikçileri ele geçirilmek istenen ülkelerde (örnek: Suriye ve Irak) oldukları için, bu ülkelerin halkları can güvenliği nedeniyle “güvenli ve refah içinde” gördükleri batılı kapitalist ülkelere doğru yola çıkıyorlar. Başka bir değişle, eğer batılı kapitalist ülkeler, kontrol altında tutamadıkları ülkeleri işgal etmek, ele geçirmek için rejimleri değiştirmek için planlar yapmamış, işbirlikçilerini silahlandırmamış olsalardı, milyonlarca insan da batılı ülkelere sığınma amacıyla yollara düşmezdi. Avrupalı emperyalist devletler de bu planların önemli taraflarındandır. Batılı emperyalist devletler sığınmacıların ülkelerinde oldukları için sığınmacılar batıya göç etmek zorunda kalıyor. Bu nedenle sığınmacı akımı karşısında kendi suçlarını örtbas etmelerine izin verilmemesi gerekiyor.

Denilebilir ki, ABD, coğrafik olarak savaş ve çatışmaların yaşadığı bölgelere uzak olduğu için, sığınmacıların ulaşmak istediği ülkeler arasında bulunmuyor. Ama Avrupa, bugün bu savaş ve çatışmaların yaşandığı bölgelere en yakın “güvenli kıta” olduğu için tek seçenek olarak geride kalıyor. Ama, bu “güvenli kıta”da ortaya çıkan büyük trajedide, kendi sorumluluğunu bir yana bırakarak, kapıları kapatmak için mücadele ediyor.

Bir ülkeden başka bir ülkeye ya da bir bölgeden başka bir bölgeye kitlesel göç, tarih boyunda hep savaşlar, yoksulluk, hastalıklar, iklim koşulları vb. nedenlerden yaşanmış. Yaşanılan bölgeyi terk etmek çoğunlukla zorunluluktan olmuş. Bugün de ülkeden ülkeye değişse de nedenler aynı.

Ama kitlesel göçler aynı zamanda yüzyıllardan beri yaşanılan bölgenin, ülkenin değiştirilmesi umudunun azalması, hatta kaybedilmesinin de sonucudur. “Umuda yolculuk” bu nedenle aynı zamanda yeni bir umut arayışı anlamına geliyor. Örneğin, bugün milyonlarca insanın göç ettiği Suriye’de güvenli bir gelecek umudu kalmadığı için insanlar göç ediyor. Halbuki, göç etmek zorunda bırakılanların kitleselliği gözönüne getirildiğinde (11 milyon) bu kitlenin kendisi birlikte hareket ettiğinde göçün nedenlerini ortadan kaldırabilir, yaşanılabilir bir ülke kurabilir. Benzer bir durum daha çok açlık ve yoksulluğun, iç savaşların yaşandığı ülkeler için de geçerli. Göç etmek zorunda kalanların göçe neden olanlar ve nedenlerine karşı bir araya gelerek ortak hareket etmesi, belki de hiç kimsenin göç etmek zorunda kalmayacağı bir ülkenin, bölgenin kurulmasına neden olabilir.

Ne var ki, dünyanın içinden geçtiği dönem, dayatılandan kurtulmak için mücadele etmek yerine, kendisini ve ailesini kurtarmayla sınırlı bir yaklaşım hakim. Bunun kurtuluş olmadığı, yaşanan trajediyle görülüyor.

Halklar, emperyalist planlara, savaşlara, işgallere, faşist rejimlere ve yoksulluğu yaratan kapitalist düzene karşı bir araya gelip mücadele etmedikleri sürece göçler de bitmeyecek. Sadece göç etmek zorunda olanlar ve gittikleri ülkeleri değişebilir. Bu elbette bugün dünyanın pek çok ülkesinde sığınmacılara yardım elini uzatmak için didinen halklar için de geçerlidir. Sığınmanın nedenleriyle mücadele edilmediği sürece yardıma muhtaç sığınmacı da eksik olmayacaktır. Bu konuda en büyük sorumluluk elbette, suçlu durumundaki emperyalist-kapitalist ülkelerin halklarına ve emekçilerine düşüyor. Kendi ülkelerinin burjuvazisinin daha fazla kâr, sömürü, siyasi nüfuz alanları yaratmalarına karşı mücadeleyi büyüttüklerinde, başka ülkelerdeki emekçilerin sığınmak için yola düşmelerinin nedenleri de azalacaktır.

Dipnotlar

1. http://unhcr.org/2014trends/

2. http://unhcr.org/2014trends/

3. http://www.welt.de/politik/ausland/article116574130/EU-laesst-Waffenlieferungen-an-syrische-Rebellen-zu.html

4. http://www.welt.de/politik/ausland/article119974845/Alle-fuenf-Sekunden-stirbt-weltweit-ein-Kind.html

5. Jean Ziegler, Ändere die Welt, sf. 49

6. Klaus Meier, Sozialistische Zeitung, Eylül 2015

7. Klaus Meier, Sozialistiche Zeitung, Eylül 2015

8. www.dw.com/de/waffenexport-boomt-weltweit/a-18314159

9. sipri.org

10. http://www.spiegel.de/politik/deutschland/ruestungsgeschaeft-waffenexporte-in-die-golfstaaten-boomen-a-915320.html

11. https://www.uno-fluechtlingshilfe.de/fluechtlinge/zahlen-fakten.html

12. https://de.wikipedia.org/wiki/Dubliner_Übereinkommen

13. Frontex, Fransızca “dış sınır” anlamına gelen “Frontières extérieures“ kelimelerinden türetilmiş.

14. http://frontex.europa.eu/

15. UNCHR, Temmuz 2015 Raporu

16. Belçika, Hollanda ve Luxemburg için kullanılan ortak isim.

17. Der Spiegel, 36/2015

18. Die Tageszeitung, 08.09.2015

Suriye’de Rus müdahalesiyle değişen dengeler ve olası sonuçları üzerine

Y. Yılmaz Karataş

GİRİŞ

Rusya’nın Eylül ayı boyunca yaptığı silah sevkiyatının ardından ay sonunda Suriye’de IŞİD ve radikal İslamcı muhalif gruplara yönelik hava operasyonlarına başlaması, 2011’nin başlarından bu yana ülkede süren savaş ve kamplaşmada dengeleri değiştirmeye yönelik en önemli hamle oldu. Rusya, ABD ve Batılı güçlerin ve Türkiye, S. Arabistan ve Katar gibi bölgesel işbirlikçilerinin itirazlarına rağmen sadece IŞİD’i değil, el Nusra, Ahrar’uş Şam gibi el Kaideci güçler ile diğer radikal İslamcı gruplara yönelik Hama, Humus, İdlib gibi kentlerde Suriye Ordusu’nun (Lübnan Hizbullah’ı militanlarının katılımı ve İran’ın da desteğiyle) yürüttüğü kara harekatlarıyla koordineli hava operasyonları yaptı. Ardından Suriye’nin stratejik öneme sahip kenti Halep’i almak için yine kara harekatıyla koordineli büyük bir operasyona başladı.

Tam da bu süreçte, 2011’den bu yana yurt dışına çıkmayan/çıkamayan Esad’ın Moskova’ya giderek Putin ile görüşmesi, Rusya’nın sonuna kadar Suriye rejiminin arkasında duracağına dair net bir mesaj oldu. IŞİD ile mücadele stratejileri büyük oranda başarısızlığa uğrayan (burada Rojava’yı ayırmak gerekiyor) ve bir süreden beri Suriye’de “Esad’lı geçiş”e razı olduklarını açıklayan ABD ve Batılı emperyalistler, Rusya’nın bu hamlelerinden rahatsız olsalar da, karşı bir hamle yapacak dayanaklardan büyük oranda yoksun oldukları için operasyonları seyretmek zorunda kaldılar. Daha doğrusu, yapabildikleri tek şey, Suriye’ye müdahalede öne sürdükleri ülkelerden Katar’ın Dışişleri Bakanı Halid el Atiyye’ye, gerekirse S. Arabistan ve Türkiye ile birlikte Suriye’ye askeri müdahale yapabilecekleri açıklamasını yaptırarak, Rusya ve Suriye’ye üstü kapalı bir tehdit göndermek oldu. Bir de zaten önemli oranda YPG/YPJ’den oluşan ve radikal dinci terör örgütlerinden rahatsız bazı Arap aşiretleri ile daha önce YPG/YPJ ile birlikte savaşan ÖSO’dan ayrılma bazı grupların katılımıyla kurulan ‘Demokratik Suriye Güçleri’ni desteklediklerini açıkladılar ki, PYD (YPG/YPJ), zaten Moskova’da yapılan Suriye sorununa siyasal çözüm arayışları kapsamında rejim ve Rusya tarafından da muhatap alınan bir güç konumunda bulunuyor. Rusya’nın, Türkiye ve S. Arabistan’ın desteklediği ‘Fetih Ordusu’na bağlı grupları da hedefe koyması ve Halep’in alınması için başlatılan büyük operasyonun gerçekte Rusya’nın başında bulunduğu bir operasyon olması, özellikle Türkiye’nin Kürt Kantonlarının (Kobanê ve Efrîn Kantonları) birleşmesini engellemek üzere ‘tampon bölge’ oluşturma hedefini olanaksız hale getirmiş, bunun da ötesinde Suriye rejimine karşı dayanaklarını ciddi biçimde zayıflatmıştır ki, artık Erdoğan da Suriye’de “Esad’lı geçiş”i telaffuz eder hale gelmiştir.

Suriye’nin Tartus kentindeki askeri üssü, eski SSCB sınırları dışındaki tek askeri üs olan Rusya’nın Suriye’deki operasyonları bölgeye (Ortadoğu’ya) müdahalenin dayanaklarını kaybetmemek için atılmış bir adım olmakla birlikte, özellikle Eylül ayı sonunda İran, Suriye ve Irak’la yapılan ortak askeri işbirliği anlaşması, Rusya’nın bundan fazlasını da istediğini ve bölgede daha etkin/aktif bir pozisyon edinmek –ki Putin yönetimi bu yönelimi, Türkiye’ye nazire yaparcasına, ‘proaktif dış politika’ olarak tanımlamaktadır– peşinde koştuğunu göstermektedir. Rusya’nın bu girişiminin, orta veya uzun vadede ABD ve Batılı emperyalistlerle kaçınılmaz bir biçimde yeniden karşı karşıya gelmesine yol açacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Öte yandan, ABD’nin bölgenin dışında özellikle Asya Pasifik bölgesinde Çin ile kapışmaya hazırlanması, Çin ile Rusya arasındaki işbirliğini/ortaklığı daha önemli hale getirmekte ve Çin’in de bölgede Rusya blokunun yanında daha aktif yer almasının koşullarını yaratmaktadır. Buna bir de Rusya ve Çin’in müttefikleri İran’ın P5+1 ülkeleriyle nükleer faaliyetlerin denetimi ve ambargonun kaldırılması çerçevesinde yaptığı anlaşmadan sonra bölgesel bir güç olarak artan önemini de eklemek gerekiyor. Yine Rojava’da siyasi olarak PYD’nin ve askeri olarak YPG’nin hem ABD hem de Rusya koalisyonu tarafından meşru bir güç olarak görülmesi, bölgesel denklem içinde Kürtlerin önemli bir konuma gelmesini sağlıyor.

Şimdi girişte özetlediğimiz Rusya’nın Suriye’de askeri operasyonlar üzerinden yaptığı hamlenin bölgesel güç dengelerine etkisini ve olası sonuçlarını daha ayrıntılı değerlendirmeye geçebiliriz.

ABD STRATEJİSİNİN SURİYE’YE MÜDAHALEDEN IŞİD İLE MÜCADELEYE DÖNÜŞÜMÜ VE ESAD’LI GEÇİŞ

Tunus ve Mısır’da diktatörleri deviren halk ayaklanmaları kısa sürede bütün Arap coğrafyasında etkisini göstermiş ve Suriye’de de Mart 2011’de ülkenin güneyindeki Dera’da başlayan gösteriler yapılmıştı. Ancak bu gösteriler, Haziran ayında, Türkiye’nin 20 km güneyinde yer alan Cisr Eş Şuğur’da rejim güçlerine karşı yapılan askeri saldırıyla silahlı bir hareket haline geldi. Türkiye (AKP Hükümeti), yanına Katar ve S. Arabistan’ı alarak, bu silahlı muhalefeti destekledi. ABD ve Fransa’nın başını çektiği Batılı emperyalist güçler de, muhaliflerin silahlandırılması stratejisi üzerine kurulan müdahale politikalarının arkasında durdu. Sünni bloğun (Türkiye-Katar-S. Arabistan) müdahale politikalarına güçlü dayanaklar oluşturmak amacıyla yaşanan çatışma ve kamplaşmaya “Alevi Esad Rejimi”ne karşı mezhepsel bir anlam yüklemesi, kısa sürede dünyanın dört bir tarafından radikal İslamcı-el Kaideci-Selefist militanın cihat için Suriye’ye gelmesine ve bu radikal İslamcı-cihadist grupların Suriye rejimine karşı savaşta sahada egemen hale gelmesine yol açtı. Türkiye, Katar ve S. Arabistan’ın maddi desteğiyle, bütün sınırlarını ve olanaklarını bu dinci gruplara-militanlara açtı. ABD’nin kendi denetiminde bir “ılımlı muhalefet” oluşturmak amacıyla kurduğu SMDK (Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu) ve onun silahlı kolu ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) bu radikaller karşısında etkisiz kaldı. ÖSO’nun birçok grubu, silahlarıyla birlikte radikal dinci gruplara katıldı. Önceleri el Nusra ve Ahrar’uş Şam gibi el Kaideci güçler ve ardından IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) rejim karşısındaki savaşın en önemli gücü haline geldi.

Suriye savaşının başladığı ilk dönemlerden itibaren, Suriye rejimine yaptırım ve müdahale girişimleri karşısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri Rusya ve Çin açık tutum aldılar. İran, Suriye’ye yapılacak herhangi bir askeri müdahaleyi kendisine yapılmış sayacağını ilan etti. Hem İran’la bağlantısını sağlayan, hem de en önemli destekçisi/dayanağı durumunda bulunan Suriye’nin muhalefetin silahlandırılması yoluyla bir müdahaleye maruz kalması karşısında Lübnan Hizbullah’ı da savaşa dâhil oldu ve militanları Suriye’nin çeşitli cephelerinde savaşa katıldı.

Suriye, Rusya için hem Ortadoğu’ya müdahale edebileceği tek dayanağı, hem de Doğu Akdeniz’e açılan kapısıydı. Suriye’nin liman kenti Tartus’taki üs, Rusya’nın eski SSCB toprakları dışındaki tek askeri üssüydü. Suriye’nin düşmesi, Putin’le birlikte güçlü bir emperyalist güç olma yönünde hamleler yapan Rusya’nın bu girişimlerine önemli bir darbe vurulması anlamına geliyordu. Bu nedenle, Putin, en başından müdahale girişimlerine karşı Suriye Rejimi’ne (Esad yönetimine) desteğini sürdürdü. Aralarında yıllık 3 milyar dolarlık bir ticaret olsa da, Suriye, Çin için, Rusya’nınki kadar hayati bir önem taşımıyordu. Ancak enerji ihtiyacının yüzde ellisinden fazlasını dışardan alan Çin, hem enerji geçiş bölgesi olarak Suriye’nin güvenliğinin önemi (Suriye’deki savaşın ve dolayısıyla bölgenin istikrarsızlaştırılmasının yaratacağı sıkıntılar) ve hem de ABD tehdidine karşı zorunlu müttefiki Rusya’nın zayıflamasının kendi egemenlik alanları için de bir tehdit teşkil etmesi nedeniyle, bu kamplaşmada Rusya’nın yanında, yani Suriye rejimi tarafında açık tutum aldı.

Rusya’nın Suriye rejiminin arkasında durarak bölgedeki emperyalist kamplaşmada ABD-AB blokunun karşısına dikilmesine, bu emperyalist güçlerin cevabı, Rusya’nın zayıf karnı olan Ukrayna’da yönetim değişikliğine yol açacak bir müdahalede bulunmak oldu. Özellikle AB ve ABD’nin, AB ve NATO üyeliği üzerinden Rusya’ya karşı ileri bir karakol olarak kullanmak istedikleri Ukrayna’da, Rusya yanlısı Yanukoviç yönetiminin 2013 Kasım’ında AB ile ortaklık anlaşması imzalamaması sonucu kışkırtılan olaylar, Şubat 2014’te Yanukoviç yönetiminin düşmesiyle sonuçlandı. Ancak Rusya’nın ve Ukrayna’da Rusya yanlısı güçlerin (özellikle Rusların çoğunlukta olduğu Doğu Ukrayna’da) bu müdahaleye cevabı da gecikmedi. Önce Mart 2014’te yapılan referandumla Kırım, Rusya’ya katıldı. Ardından, Donbass bölgesinde (Doğu Ukrayna’da) Rusya yanlıları Lugansk ve Donetsk’te yönetimi ele geçirerek “halk cumhuriyetleri” kurduklarını ilan ettiler ve bu iki cumhuriyeti Haziran 2014’te ‘Halk Birliği Cumhuriyeti’ adı altında birleştirdiler. Dolayısıyla ABD ve AB’nin Rusya’yı zayıf karnından vurarak Suriye’de de saf dışı bırakma girişimleri, Rusya ve Ukrayna’daki Rusya yanlılarının hamleleriyle önemli oranda etkisizleştirilmiş oldu. Şimdi, uzun süredir Ukrayna’da sessizlik var; Batı yanlısı merkezi güçler, Rusya’nın verebileceği karşılığı göze alamadıkları için, “doğu”ya yönelik saldırılarını durdurmuş durumdalar.

Rusya’nın Ukrayna ve Kırım sorunu ile uğraştığı dönem, ABD’nin “IŞİD ile mücadele stratejisi” üzerinden Irak ve Suriye’de daha etkin bir rol üstlendiği bir dönem oldu. Bu dönemde, başta da belirttiğimiz gibi, Türkiye, Katar ve S. Arabistan’ın Esad Rejimi’ni devirmek için mezhepçi politikalara sarılması ve radikal İslamcı çetelere her türlü desteği vermesi –ki Türkiye’nin verdiği destekte Rojava’daki Kürt Kantonlarının yok edilmek istenmesi de önemli bir yer tutuyordu–, insanlık tarihinin görebileceği en barbar örgütlerden biri olan, din adına her türlü vahşeti uygulamaktan geri durmayan IŞİD’in, Suriye’de, başta Rakka olmak üzere emirlikler kurması ve önemli bir alanda egemen hale gelmesi sonucuna yol açtı. Bunun da ötesinde, Irak’taki mezhepsel gerilimin bir sonucu olarak, IŞİD, kısa sürede Irak’ta da Sünni aşiretlerden destek görmeye başlamış ve bu desteğin bir sonucu olarak Irak’ın en önemli kentlerinden Musul’u ele geçirmişti. Bu durum, hem ABD’nin Irak’ta korumaya çalıştığı düzeni (Şii ve Sünni Araplar ile Kürtler arasındaki güç dengesi tarafından belirlenen ortak yönetimi) tehdit ediyor, hem de İsrail’in güvenliği bakımından da sorunlu bir tablo ortaya çıkarıyordu. İşte ABD, IŞİD’in kendi bölgesel çıkarları için yol açtığı sorunları ortadan kaldırarak, IŞİD’le mücadeleyi kendi bölge politikalarına dayanak yapmak üzere, Eylül 2014’te, Başkan Obama tarafından açıklanan “IŞİD ile Mücadele Stratejisi”ni gündeme getirdi. Bu stratejiye bağlı olarak kurulan “IŞİD ile Mücadele Koalisyonu”, aynı zamanda, ABD için, son dönemlerde kendi politikaları etrafında birleştirmekte zorlandığı Katar, S. Arabistan, Ürdün, BAE gibi Arap rejimlerin kendi politik ekseninde yeniden bir araya getirilmesi gibi pratik bir fayda da sağlıyordu. Üstelik ABD, 2003 Irak müdahalesi sürecindeki katliamcı ve işkenceci sicilini bu kez “halkların kurtarıcısı” rolüyle silebilme olanağını elde ediyordu. Yani her şey ABD’nin lehine görünüyordu.

Her şey ABD’nin lehine görünüyordu, görünmesine, ama etnik-mezhepsel fay hattı ve kırılgan dengeler nedeniyle atılan her adım, beraberinde yeni açmazlar ve belirsizlikleri de getiriyordu. ABD’nin IŞİD ile mücadele stratejisi, önceleri Irak merkezliydi. Ancak Irak’ta IŞİD’e karşı ABD’nin hava operasyonlarına, karadan, Irak ordusunun birliklerinden çok İranlı generallerin öncülük ettiği Şii milisler eşlik ediyordu. Dolayısıyla, hem bu müdahale Şiileri güçlendiriyor, hem de Şii-Sünni geriliminin devam etmesine yol açıyordu ki, her iki durum da ABD için istenir değildi. Çünkü Şiilerin güçlenmesi, Irak’ta İran’ın daha etkin/belirleyici bir konuma gelmesine yol açıyor, Şii-Sünni gerilimi de ABD’nin 2003’te kurduğu düzeni sürdürülemez hale getiriyordu. Nihayetinde bu müdahalenin ortaya çıkardığı sonuç, yerel dayanaklarının olduğu yerlerde (IŞİD’i destekleyen Sünni aşiret güçlerinin çoğunlukta olmadığı yerleşim yerlerinde), Şii milislerin desteğiyle IŞİD’in kısmen geriletilmesine, ancak öte yandan Irak’taki kırılganlığın, mezhepsel-etnik ayrışmanın devam etmesine yol açıyordu. Burada, söz konusu kırılganlığın sadece Şii ve Sünni Araplar arasında olmadığını, Irak Kürdistan Federe Yönetimi’nin de bu kırılganlığın bir parçası olduğunu belirtmek gerekiyor. Çünkü Barzani yönetimi, Şii güçlerin egemenliğine dayanan merkezi hükümetle gelirlerin paylaşımı ve bağımsızlık tartışmaları nedeniyle gerilim içindeyken, aynı zamanda Sünni güçlerin desteklediği IŞİD’in saldırılarının hedefi (özellikle Şengal ve Kerkük bölgesinde) durumundaydı.

Suriye’ye gelince, Suriye, IŞİD’le mücadele konusunda ABD için öncelikli değildi. Hatta Eylül 2014’te, IŞİD Kobanê’ye ağır silahlarla büyük bir saldırı gerçekleştirdiğinde bile, ABD’li yetkililer “gelişmeleri izliyoruz” demekle yetinmişlerdi. Ancak Kobanê’de IŞİD kuşatmasına karşı Kürtlerin YPG/YPG güçleriyle ortaya koydukları büyük direniş bütün dünyanın dikkatlerini çeker hale gelmişti. 6-8 Ekim’de Türkiye, Kürdistan ve dünyanın birçok kentinde Kobanê ile dayanışma eylemleri yapıldı. Zaten Irak’ta stratejisi beklenen sonuca ulaşmaktan uzak durumda olan ABD’nin, Kobanê’nin IŞİD tarafından ele geçirilmesine seyirci kalması, bütün dünyada bu stratejinin sorgulanır hale gelmesine yol açmaya başlamıştı. İşte ABD, tam da bu noktada, IŞİD mevzilerini havadan bombalamaya başladı ve Kürt güçlerinin karadan mücadelesi sonucu IŞİD’in Kobanê kuşatması kırıldı. Ancak Suriye’de de ABD’nin IŞİD ile mücadelesi sadece Kürtlerin etkin olduğu bölgelerde (Rojava’da) sonuç alıcı olabiliyordu. Rojava’yı bir tarafa bırakırsak, IŞİD’in yayılmasının engellenmesi, boşluğun diğer radikal İslamcı gruplar tarafından doldurulmasından başka bir işe yaramıyordu. Üstelik ABD IŞİD ile ilgilenirken, Türkiye ve S. Arabistan, el Nusra’nın başını çektiği ve diğer el Kaideci güç Ahrar’uş Şam’ın da içinde yer aldığı radikal İslamcı güçleri ‘Fetih Ordusu’ adı altında birleştirdiler ve ağır silahlarla donattıkları bu güçlerin Türkiye sınırından geçerek İdlib kentini ele geçirmelerini sağladılar.

Sonuç olarak, ABD ve kurduğu koalisyonun IŞİD ile mücadele konusunda büyük oranda başarısızlığa uğraması, ABD’nin bölgede gerçekten bir stratejisinin olup olmadığı tartışmalarını beraberinde getirdi. ABD ve Batılı müttefikleri artık Suriye’de “Esad’lı geçiş”i tartışır hale geldiler. Çünkü IŞİD’e karşı mücadelenin başarıya ulaşması için rejim ile işbirliği dışında reel sonuç alıcı hiçbir yol kalmamıştı. Bu tartışmaların bir sonucu olarak, Eylül ayında New York’ta yapılan BM Genel Kurulu’nda, ABD Dışişleri Bakanı Kerry ve Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Suriye’de savaşın sona erdirilmesi ve “Esad’lı bir siyasi geçiş” konusunda anlaştıklarını, ancak “Esad’lı geçiş”in nasıl olacağı konusunda görüş ayrılıklarının bulunduğunu açıkladılar.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, ABD ve Batılı müttefikleri için Esad’lı geçiş, koşulların bir dayatmasıydı ve Rusya ile varılan anlaşma, aralarındaki anlaşmazlıkların ve egemenlik/çıkar mücadelesinin bittiği anlamına gelmiyordu. Ancak Batılı emperyalistler, Ukrayna ve Kırım’da attığı adımlardan sonra Rusya’nın Suriye’ye daha aktif müdahaleye yönelerek özellikle Tartus ve Lazkiye’ye silah sevkiyatı yapmaya başlamasından kaygı duyduklarını ifade etmelerine rağmen, herhalde Rusya’nın böylesine kapsamlı operasyonlara girişeceğini beklemiyorlardı. Sadece IŞİD’i değil, bütün radikal İslamcı grupları hedefe koyan bu operasyonlara tepki gösterseler de, yapabilecekleri fazla şey yoktu. Rusya’nın bir yandan Hama, Humus, İdlib bölgesinde radikal İslamcı çetelere, öte yandan Halep’te hem IŞİD, hem de bu çetelere karşı operasyonlarının karadan rejim askerleri ve Lübnan Hizbullah’ı militanlarıyla (bunlar arasında kısmi de olsa İran’ın askeri gücü ve komutanlarının da yer aldığı belirtiliyor) eşgüdüm halinde sürdürülüyor olması ve Türkiye’den militan akışının eskisi gibi devam etme koşullarının olmaması, bu grupların gücünün hızlı bir şekilde kırılabilmesinin olanaklarını yaratıyor. Rusya’nın, Suriye’de operasyonlara başlamasıyla eş zamanlı olarak, İran, Suriye ve Irak’ın katılımıyla “teröre karşı dörtlü koalisyon” kurması, müdahalenin sadece Suriye ile sınırlı olmayacağını da gösteriyor.

Şimdi Rusya’nın müdahalesinin olası sonuçlarını değerlendirmeye geçmeden önce, bu müdahale sonrası bölgede egemenlik mücadelesi içinde olan güçlerin durumuna bakalım.

RUS MÜDAHALESİ VE SURİYE KAMPLAŞMASINDA TARAF OLAN BAŞLICA ÜLKE/GÜÇLERİN KONUMUNA ETKİSİ

Rusya

Devlet Başkanı Putin’in ‘Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) 2007’de Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te yaptığı zirvede söylediği “tek kutuplu dünya kabul edilemez” sözü, aslında Rusya’nın bu hamlesinin kimlere karşı olduğunu da gösteriyor. Putin, ABD ve Batılı emperyalistlerin Ortaasya’dan Kafkasya’ya ve Ortadoğu’dan Uzak Doğu’ya kadar egemenlik politikalarına karşı duracaklarını ve bu mücadelede artık başka güçlerin de olduğunu/olacağını ilan etmiş oluyordu. Burada, Rusya ve Çin’in başını çektiği ŞİÖ için de bir parantez açmak gerekiyor. ŞİÖ’nün temelleri, ABD’nin ‘soğuk savaş’ sonrasında dünyanın tek egemen gücü olarak ortaya çıkması karşısında 1996’de Rusya ve Çin arasında imzalanan “stratejik işbirliği anlaşması”na dayanıyor. Aynı yıl, Şanghay’da Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımıyla imzalanan “Sınır Bölgelerinde Askeri Güvenin Derinleştirilmesi Anlaşması” ile ‘Şanghay Beşlisi’ kuruldu. Bu beşli, 2001 yılında, Özbekistan’ın da katılımıyla, Şanghay İşbirliği Örgütü adını aldı. Çin-Rusya arasında imzalanan stratejik işbirliği, bu örgütün kuruluş amacını da açıklıyordu: ABD egemenliğine karşı durabilmelerini sağlayacak ve kendi egemenlik bölgelerini koruyarak dünyada daha aktif bir rol oynayabilmelerine hizmet edecek yeni bir emperyalist blok olarak hareket etmek!

Gelişmelere emperyalist güçler/bloklar arasındaki genel egemenlik mücadelesi çerçevesinden bakıldığında, Suriye ve Ukrayna’daki gelişmeler, aslında aynı mücadelenin iki farklı alanı olarak karşımızda durmaktadır. “Yumuşak karnı” Ukrayna’da kendisine yönelik müdahaleye teslim olmayacağını gösteren Rusya, Suriye’ye müdahalesi ile Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki egemenlik mücadelesinden geri durmayacağını da ortaya koymaktadır. Üstelik sadece Suriye’deki mevzilerini korumakla yetinmeyeceğini, kurulan dörtlü koalisyon (Rusya, İran, Suriye ve Irak arasında imzalanan askeri işbirliği) üzerinden ve İran’ın desteğiyle Irak’ta da (burada 2012’de Nuri el Maliki döneminde Rusya ile yapıldıktan sonra askıya alınan, ama sonra tekrar yürürlüğe sokulan 4,2 milyar dolarlık silah alımı anlaşmasını da hatırlatmak gerekiyor) bu mücadelenin tarafı olacağını göstermektedir.

ABD

2003’teki Irak müdahalesinden sonra bölgede (Ortadoğu’da) ABD için işlerin yolunda gitmediği, ‘Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’yle hedeflenen bölgedeki dayanaklarının yenilenmesi ve daha güçlü hale getirilmesi yönündeki girişimlerin büyük oranda kesintiye uğrayarak başarısız olduğu bir sır değil. ABD, Arap ülkelerindeki ayaklanmalar döneminde bu konuda yeni bir girişim yapsa da, Suriye üzerindeki kamplaşma, bu girişimi de önemli oranda durdurdu. ABD’nin İran’la nükleer denetimi konusunda anlaşma yapma ve Suriye’de de Esad’lı geçişe razı olma noktasına gelmesi ve bu konularda Rusya ile anlaşma yoluna girmesi, kendisini zorlayan gelişmeler karşısında mevcut pozisyonunu korumaya yönelik hamleler olarak değerlendirilebilir. Öte yandan, bölge ABD emperyalizmi için ne kadar önemliyse, en az onun kadar da Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in etkinlik alanlarının genişlemesini durdurmak önem taşıyor. Çünkü Çin, ABD’nin ekonomik-ticari olarak en büyük rakibi durumuna geldi ve Çin’in yayılma alanlarının önüne geçilmezse, Çin’in ABD’nin dünya ölçeğindeki hegemonyasının sonunu getirmesi uzak bir ihtimal değil. Bu nedenle, 2012’den bu yana Obama çeşitli açıklamalarında ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki askeri varlığını arttıracağını ve 2020’ye kadar ABD donanmasının yüzde 60’sının o bölgede konuşlandırılacağını söylüyor.

Bu koşullarda, ABD’nin en azından kısa vadede Rusya ile bölgede askeri olarak karşı karşıya gelmesi zor görünüyor. Ancak Rusya ile uzlaşma arayışları da, ABD’nin bölgede Rusya-Çin blokunun kendisine karşı egemenlik mücadelesi içinde olduğunu görmezden geldiği anlamına da gelmiyor. ABD’nin mevcut koşullarda yapabildiği, başka türlü bir müdahalenin dayanaklarını ve koşullarını yaratıncaya (yaratabilirse tabii) kadar mevcut pozisyonunu korumaya çalışmak biçiminde ifade edilebilir. Burada, Suriye özgülünde, NATO üzerinden Türkiye’yi ne kadar sürece dâhil etmek isteyeceği de söz konusu koşulların gelişim seyrine bağlı olacaktır. Dolayısıyla, bugün için Suriye’de yapabildiği, girişte de belirttiğimiz gibi, 25 bininin YPG/YPJ güçlerinden ve geri kalanının onlarla birlikte IŞİD’e karşı mücadele eden Arap ve Süryanilerden oluşan 50 bin kişilik ‘Demokratik Suriye Güçleri’nin oluşumunu desteklemek ve bu güçlerle askeri işbirliği üzerinden gelecek süreçte Esad rejimini (ve arkasındaki Rusya’yı) dengelemeye çalışmaktan ibarettir.

Çin

Çin, ekonomik olarak dünyanın en hızlı büyüyen emperyalist-kapitalist ülkesi olsa da, hem enerjide büyük oranda dışa bağımlı ve hem de sınai yatırımlarında Batı sermayesinin payı yüksek olduğu gibi, ekonomik büyümesi önemli ölçüde dış satıma/dış pazara dayanıyor. Bu durum, Çin’in, ABD’nin askeri kuşatmasına ve ekonomik bakımdan etkisini kırma girişimlerine karşı, özellikle enerji ihracına bağımlı olmaktan çıkararak ekonomisini toparlamaya çalışsa da, askeri olarak dünyanın ABD’den sonra ikinci önemli gücü Rusya ile ortaklığını zorunlu kılıyordu. Rusya-Çin ortaklığının ve bu ortaklığın “tek kutuplu dünya”ya itirazının en somut ifadesi ŞİÖ’nün kurulması oldu. Çin, yüzde ellisinden fazlasını dışardan aldığı enerji ihtiyacının –ki bu ihtiyaç sanayideki büyüme için olmazsa olmaz bir önem taşıyor– önemli bir bölümü ŞİÖ’deki ortakları Rusya ve Kazakistan’dan sağlıyor. Çin’in enerji ihtiyacının diğer önemli bir bölümünü ise, dünya petrol ve doğalgazının yaklaşık yüzde ellisinin çıkarıldığı Körfez ülkeleridir ki, bu ülkeler arasında İran, Irak ve S. Arabistan öne çıkmaktadır. Dolayısıyla İran ve Irak’ı içine alan Suriye savaşı, bu ülkelerin güvenliğini ve dolayısıyla Çin’in enerji kaynaklarını ve geçiş bölgelerini de tehdit etmektedir. Bununla birlikte ve daha önemlisi, bu alanda ABD stratejisinin başarısızlığa uğraması ve Rusya’nın etkinlik alanlarının artması, ABD’nin Asya Pasifik’te Çin’i kuşatma girişimlerini de zaafa uğratmış olacaktır. Ayrıca, Rusya için taşıdığı kadar stratejik bir önem taşımasa da, Suriye, Çin için de, ABD bloğuna karşı ticari (yıllık 3 milyar dolar civarında) ve askeri olarak işbirliği yaptığı/yapabildiği ülkelerden biridir. Bu durum, Çin’in, Rusya kadar aktif bir biçimde olmasa da, Suriye’ye müdahale girişimlerine en başından itibaren karşı durmasını sağladı.

İran

İran, Suriye’nin kendisi için taşıdığı tartışılmaz önemi, Suriye’ye yönelik herhangi bir müdahaleyi “savaş nedeni” sayacağını açıkça ifade ederek ortaya koymuştur.

Peki, nedir bu önem?

Her şeyden önce, bu iki ülke, uzun bir süreden beri ABD ve Batılı emperyalistlerin hedefi durumuna bulunuyor. Dolayısıyla, bölgedeki gerilimin çoğu dönemde mezhepsel bir biçime büründüğü de dikkate alındığında, aralarında mezhepsel yakınlık da bulunan (Şii ve Alevi) bu iki ülke rejimlerinin yakınlaşması kendini kaçınılmaz biçiminde dayatıyor. Ötesinde Suriye, İran için, İsrail’e karşı ileri karakol rolü oynayan Lübnan Hizbullah’ı ile arasındaki köprü konumunda bulunuyor ve köprü olmanın ötesinde Lübnan Hizbullah’ının İran’la birlikte en büyük dayanağı ve destekçisi. Bunlarla ilişki halinde, ama daha önemli neden de, Suriye’nin düşmesinin, İran’ın da korumasız açık bir hedef haline gelmesine yol açacak olmasıdır.

İran, Suriye savaşında ve ardından Irak’ta IŞİD’in etkin bir güç haline gelmesi ve ABD’nin başını çektiği Batılı emperyalistlerin de IŞİD’i bir tehdit olarak görmeye başlaması sürecinde, hem Suriye ve hem Irak rejimlerinin IŞİD’e karşı en önemli destekçisi oldu. Özellikle Irak’ta desteklediği ve İranlı komutanların komuta ettiği Şii milislerin ABD’nin hava operasyonlarıyla eşgüdüm halinde savaşması, fiili olarak ABD ve İran’ı aynı cephede buluşturdu. Bu süreç, ABD’nin, Rusya ile yaptığına benzer bir şekilde, ama olabildiğince Rusya-Çin etkisinden kurtarmak ve kendi politikalarıyla uyumlu hale getirmek amacıyla İran’la diyalog sürecinin canlanmasına neden oldu. İran, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin) ile Almanya’nın katılımıyla (P5+1) nükleer faaliyetlerinin denetime açılması karşılığında kendisine uygulanan ambargonun kaldırılması konusunda görüşmelere başladı ve bu görüşmeler anlaşmayla sonuçlandı. Bu anlaşma, zaten Suriye’den Irak’a ve Lübnan’dan Yemen’e kadar geniş bir alanda etkisi artmış olan İran’ın, en önemli bölgesel güç haline gelmesini sağladı.

İran, Rusya’nın Suriye’deki son hamlesiyle birlikte oluşturulan dörtlü koalisyonla (Rusya-İran-Suriye-Irak), Rusya’yla askeri ve siyasi işbirliğini pekiştirmiş oldu. Ötesinde, hem Suriye’de hem de Irak’ta askeri müdahale zeminini genişletti. İran’ın bu yeni pozisyonu, Türkiye, Mısır, S. Arabistan gibi Sünni rejimleri ile İsrail’i fazlasıyla kaygılandırıyor.

Türkiye

Rusya’nın Suriye’ye aktif askeri desteğinin en büyük darbeyi Türkiye’nin Suriye ve Rojava (Kürt) politikalarına vurduğunu/vuracağını söyleyebiliriz. 2011’de Suriye’ye müdahalenin öncülüğüne soyunan ve silahlı muhalefeti destekleyen ilk ülke Türkiye (AKP-Erdoğan Hükümeti) idi. Yanına Katar ve S. Arabistan’ı alan Türkiye’nin bu müdahale politikalarıyla ulaşmaya çalıştığı iki amacı vardı: Birincisi, Esad rejimini devirerek bölgesel liderliğini ilan etmek ki, bu hedef, ataların at koşturduğu topraklarda yeniden hüküm sürmek biçiminde ‘yeni Osmanlı’cı bir sosla ortaya konuyordu. İkincisi de, Rojava’da (Kuzey Suriye’de) Kürtlerin olası özerkliğini engellemek ve Kandil’deki PKK’yi kuşatacakları yeni bir cephe açmaktı. Türkiye’nin, bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için, Suriye müdahalesine mezhepsel bir görünüm kazandırdığı ve bu temelde dünyanın dört bir tarafından Suriye’ye cihat için gelen binlerce militana sınırlarını açarak her türlü desteği verdiği biliniyor. Bu konuda, MİT’in TIR’larla silah taşımasından ülke sınırları içinde bu radikal İslamcı çetelere hastane ve dinlenme tesisi tahsis etmeye kadar verilen destek konusunda birçok bilgi belge var ve bunların önemli bir kısmı Türkiye ve dünyanın farklı medya organları tarafından yayımlandı.

Başta Türkiye’nin öncülük ettiği müdahale politikalarını destekleyen Batılı emperyalistlerin, kendi bölgesel politikaları için bir tehdit olarak gördükleri IŞİD’in sahada egemen güç haline gelmesinden sonra desteklerini geri çekmelerine ve IŞİD’e karşı önlem alınmasını istemelerine rağmen, Türkiye egemenleri, IŞİD ile ilişki ve işbirliklerini sürdürdüler. AKP-Erdoğan Hükümeti, IŞİD’i, Suriye’deki kamplaşmada dengeleri değiştirebilecek önemli bir güç haline gelerek Rojava’da demokratik kantonlar kuran Kürtleri durdurabilecek –dolayısıyla ülke içindeki Kürt sorununun AKP politikaları ekseninde çözümüne olanak sağlayacak– yegâne güç olarak gördüğü için, Batı’dan gelen itirazlara rağmen, IŞİD’e destek vermekten ve onunla işbirliğini devam ettirmekten geri durmadı. Öte yandan, Esad rejimine karşı da, IŞİD ile birlikte el Nusra, Ahrar’uş Şam (ve sonra bunların birlikte kurduğu Fetih Ordusu) gibi el Kaideci güçler desteklendi.

Nihayetinde, daha önce de farklı yönlerine dikkat çektiğimiz, Suriye’deki dengeler, PYD öncülüğünde demokratik Kantonlar kuran Kürtleri ve askeri güçleri olarak YPG/YPJ’yi, IŞİD’e karşı mücadelenin en önemli gücü ve bu temelde ABD koalisyonun da destek verdiği/vermek zorunda kaldığı bir konuma getirdi. Erdoğan ve AKP Hükümeti, Kobanê’nin düşmesini beklerken, Kürtlerin Cizirê ve Kobanê Kantonları birleşti. Bunun da ötesinde, Kobanê’nin batısındaki IŞİD’in elindeki Cerablus ve Fetih Ordusu’nun elindeki Azez’in YPG tarafından alınarak, Kobanê ile diğer Kürt kantonu Efrîn’in birleşmesi ihtimali ortaya çıktı. Tam bu noktada, Türkiye, ABD koalisyonuna katıldığını ve İncirlik başta olmak üzere ülkedeki üsleri IŞİD’e karşı kullanıma açtığını açıkladı. Hatta IŞİD’e karşı göstermelik de olsa operasyon yapıldı. Ancak Erdoğan Hükümeti, nasıl IŞİD’e karşı savaş ilan ettiği günlerde PKK’ye karşı büyük bir saldırı dalgası başlattıysa, IŞİD’e karşı savaş ilan ederken de, hedefi IŞİD değil, PYD idi. Son aşamada, uzun zaman direndiği ABD politikalarına teslim olmasının nedeni, Kürt Kantonlarının birleşmesini engellemek; Kobanê ve Efrîn Kantonları arasında bir ‘tampon bölge’ oluşturmaktı.

Sonuç olarak, Rusya’nın operasyonlarında IŞİD ile birlikte Fetih Ordusu’nu oluşturan diğer radikal İslamcı çeteleri de hedefe koyması, sadece Suriye rejiminin karadan bu çeteleri temizleyip egemenlik alanını büyütmesine yaramamakta, Türkiye egemenlerinin oluşturmak istediği “tampon bölge”nin dayanaklarını –ki bu bölgeye IŞİD dışındaki diğer çetelerin yerleştirilmesi hedefleniyordu– da ortadan kaldırdığı için Kürt kantonlarının birleştirilmesinin ve Kürtlerin sınırdaki (Suriye’nin kuzey bölgelerindeki) egemenliğinin önünü açıyordu. Dolayısıyla, Rusya’nın müdahalesi, Türkiye ile ilgili bölümün girişinde de belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin Suriye müdahalesindeki iki amacının da gerçekleşmesinin olanaklarını/dayanaklarını ve bağlı olarak hem bölge hem de Kürt sorunundaki politikalarının sürdürülebilme koşullarını ortadan kaldırmaktadır. Erdoğan’ın Putin ile görüşmelerinde artık Suriye’de “Esad’lı geçiş”i kabul edip Rusya’nın PYD ile işbirliği yapmamasını istemesi, ancak bu çağrıya Putin’in “Suriye’de teröre karşı rejim güçleri ile Kürt güçlerinin birleşmesi” çağrısıyla yanıt vermesi ve PYD yöneticilerinin bu kapsamda Moskova’da görüşmeler yapması, AKP-Erdoğan’ın içine girdiği çıkmazı daha görünür kılmaktadır.

Rojava Kantonları/PYD (YPG/YPJ)

Suriye’de rejim ile silahlı muhalif güçler arasındaki çatışma ve kamplaşma, 2012 Temmuz’unda, ülkenin kuzeyinde (Rojava’da) örgütlenme ve kimlik/ulusal haklar temelinde mücadele süreci yaklaşık on yıl öncesine dayanan Kürtlerin, PYD’nin öncülüğünde –ki PYD, Öcalan’ı önder olarak gören ve PKK ile aynı ideolojik dayanaklara sahip olan bir partidir– yönetimi fiili olarak ele almalarının önünü açmıştı. Rejim güçlerinin çekilmesiyle Kürtler tarafından ele geçirilen bölgeler, daha sonra kanton yönetimleri biçiminde üç Kanton’a (Cizirê, Kobanê ve Efrîn) bölündü. Türkiye egemenleri, kendileri için tehdit olarak gördükleri bu kantonları kabul etmeyeceklerini defalarca açıkladılar ve gerektiğinde bu kantonları yok etmek için harekete geçmekten çekinmeyeceklerini söylediler. Ancak Rusya ve İran’ın olası bir müdahaleye açık tutum almaları doğrudan müdahale koşullarını ortadan kaldırdığı için, belirtildiği gibi, bu müdahale için radikal İslamcı çeteleri kullandılar. Halk savunma güçleri olarak YPG/YPJ’yi kuran Kürtler, bu çetelerin saldırılarına ve müdahale girişimlerine karşı önemli bir direniş gerçekleştirdiler.

Önceleri ABD tarafından meşru bir güç olarak görülmeyen (ve bu nedenle Suriye sorununa siyasi çözüm bulmak amacıyla yapılan ‘Cenevre-2’ görüşmelerine katılması engellenen) ve sadece Türkiye’nin değil, –Kürdistan’ın diğer parçalarında PKK çizgisini en önemli rakibi gördüğü için– Güney Kürdistan’daki Barzani yönetiminin de ambargo uyguladığı PYD, IŞİD’in alanda egemen hale gelmesinden sonra, IŞİD’e karşı mücadelenin en önemli dayanağı olarak görülmeye başlandı. Ve IŞİD’e karşı büyük bir direniş sergilenen Kobanê süreciyle birlikte (Ekim 2014’te), daha önce IŞİD ile mücadele stratejisini açıklayan ABD tarafından havadan desteklenen bir güç haline geldi. PYD, “üçüncü yol” olarak adlandırdığı, Suriye’deki kamplaşmada taraf olmadan kendi yönetimini kurma biçiminde tarif edilebilecek tutumunu sürdürmeye çalıştı ve bu temelde kendisini meşru gören bütün güçlerle ilişki içinde oldu. O yüzden, bugün ABD ile işbirliği devam ederken, Suriye’de hava operasyonlarına başlayan Rusya’yla işbirliği halinde çalışmaya hazır olduğunu açıkladı. Burada, PYD/Kürt Kantonlarının Rusya tarafından ABD’den önce muhatap kabul edildiğini, Rusya’nın PYD’nin Cenevre-2 görüşmelerine taraf olması gerektiğini savunduğunu ve Ocak 2015’te Rusya öncülüğünde rejim ve muhalefet arasında Moskova’da yapılan görüşmelere PYD Eş Başkanı Salih Müslim’in katıldığını da eklemek gerekiyor.

Gelinen yerde, Rusya’nın hava operasyonları başladıktan sonra, güçlerinin yarısı (25 bini) YPG/YPJ savaşçılarından ve geri kalanları da “Suriye Arap Koalisyonu” (Hasekê’de 1200), “Devrimciler Ordusu” (Halep ve Rakka sınırında 2500 ila 3000), “Fırat Volkanı Operasyon Odası” (4-5 bin), “Sanadid (Yiğitler) Güçleri” (700), “Cezire Tugayları Grubu” (700 ama Arap aşiret güçlerinin katılımıyla artabilir) ve “Süryani Askeri Konseyi”nden (1500) oluşan yaklaşık 50 bin kişilik¹ ‘Demokratik Suriye Güçleri’ adlı bir askeri güç oluşturuldu. ABD, desteklediği ve silah yardımı yaptığı bu orduyu geçiş sürecinde Suriye rejimini dengeleyebilecek bir güç olarak görse de, özellikle YPG/YPJ’nin (PYD’nin) Rusya ile işbirliğine açık durması ve hatta Suriye’nin geleceğinde statü sorununu, kanton yönetimlerinin durumunu Rusya ile çözme olasılığı daha güçlü olması nedeniyle Rusya’yla siyasi ilişkileri daha canlı tutması, ABD’nin beklentisinin ne kadar gerçekleşebilir olduğunu tartışılır hale getirmektedir. Bunun da ötesinde, zaten Putin de “teröre karşı rejim güçleri ile Kürt güçlerinin birleşmesi” çağrısını açıktan yapmakta ve bu temelde Rusya ve PYD yöneticileri arasında (20 Ekim’de PYD Eş Başkanı Asya Abdullah ve Kobanê Kantonu Başbakanı Enver Müslim Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov’la bir araya geldiler) görüşmeler yapılmaktadır. Ancak ABD’nin başkaca bir dayanağı kalmamış olması, bu güçleri olabildiğince kendine yakınlaştırma ve kendi çizgisine kazanma girişimlerini zorunlu hale getirmiş bulunuyor. Sonuç olarak, aslında Rusya’nın da, ABD’nin de, Esad rejimi dışında IŞİD’e karşı mücadele eden ve meşru güç olarak kabul ettikleri güç, PYD’dir. Dolayısıyla, şimdiden Suriye’nin geleceği tartışmalarında PYD’nin (Kürtlerin) etkin/önemli bir pozisyonda olacakları öngörülebilir. Ve Kürtlerin bu pozisyonu, tıpkı Esad rejiminin devrilmesi hesabının tutmaması gibi, en çok Türkiye egemenlerinin (Erdoğan Hükümetinin) politikalarına darbe vurmaktadır.

EMPERYALİST YENİDEN PAYLAŞIM MÜCADELESİ VE BİRİKTİRDİĞİ SONUÇLAR

Bölgede, Suriye’deki kamplaşma ve çatışma tarafından belirlenen egemenlik mücadelesinin tarafı konumunda bulunan güçlerin durumunu ana yönleriyle ortaya koyduktan sonra, şimdi değişen dengelerin bölge ve dünya genelinde emperyalist güçler arasındaki egemenlik mücadelesiyle bağlantılı olası sonuçlarını değerlendirmeye geçebiliriz.

ABD ve Batılı emperyalistlerin Suriye’de siyasi çözümün ‘Esad’lı geçiş’le olmasını kabul etmek zorunda kaldıkları bir süreçte, Rusya’nın Suriye’ye hava operasyonları ile askeri müdahalesi, kısa vadede dengelerin Rusya ve Esad rejiminden yana değişmesinin önünü açmıştır. Özellikle Suriye, Irak ve Yemen’de siyasi etkisi artan ve Batılı emperyalistlerle yaptığı anlaşmayla bölgesel gücünü pekiştiren İran’ın bu süreç boyunca müttefikleri Rusya ve Esad rejiminin yanında fiili tutum almış olması ve yine Eylül ayı sonunda Rusya, İran, Suriye ve Irak’ın “teröre karşı koalisyon” oluşturması, bu dengelerin, Suriye’nin ötesinde, Irak ve bölgenin diğer yerlerinde Rusya’nın etkisinin artmasına olanak tanıyacak biçimde değişmekte olduğuna işaret etmektedir.

Rusya’nın hedefinin sadece IŞİD değil, bütün radikal İslamcı çeteler olması ve bu operasyonların Suriye ordusu ile Lübnan Hizbullah’ının kara operasyonlarıyla eşgüdüm halinde sürdürülmesi ve yine bu çetelere karşı mücadele eden diğer önemli güç olan Kürtlerle ortaklık yönündeki girişimler, bu çetelerin ciddi olarak zayıflatılabileceği bir zemin yaratmaktadır. Ancak böylesi bir zeminde –bu çetelerin etkisizleştirildiği koşullarda– gündeme gelebilecek bir siyasi çözüm için mevcut koşullarda rejim güçleri dışında sürece dâhil edilebilecek güçlerin başında ise Kürtler (ve yine ittifak yaptıkları kimi Arap aşiretleri ve Süryani güçler) gelmekte, Suriye’nin geleceğinin bu güçlerin katılımıyla şekilleneceği bir sürece doğru gidilmektedir.

Mevcut koşullar, Türkiye’nin Esad Rejimi’nin devrilmesi ve Rojava’daki Kürt Kantonlarının yok edilmesi politikasını sürdürülemez hale getirmiş bulunmaktadır. Bu durum, Türkiye egemenlerinin hızla ABD politikalarına teslim olmasının önünü açmakta ve Türkiye’nin ancak ve sadece Batılı emperyalistlerin/NATO’nun ileri karakolu olabileceğini göstermektedir.

Yeni dengeler, Kürtlerin (PYD/Rojava Kantonlarının) hem ABD ve hem de Rusya tarafından meşru bir güç olarak kabul edilip muhatap alınmasını ve dolayısıyla Suriye’nin geleceğinde söz sahibi bir siyasi güç haline gelmesini sağlamıştır. Türkiye’deki Kürt sorununun Rojava’daki gelişmelerle iç içe geçmiş olduğu dikkate alındığında –ki Türkiye egemenlerinin Rojava’ya karşı düşmanlığında PYD’nin PKK ile aynı siyasi geleneğin parçası olması belirleyicidir– Kürtler lehine değişen dengeler, Türkiye’nin ülke içinde Kürt sorununda sürdürdüğü savaş ve çözümsüzlük politikalarını da ciddi bir açmaza sürüklemektedir.

Kısa vadede ABD ve Batılı emperyalistlerin Suriye’de Esad’lı geçişi kabul etmesi/kabul etmek zorunda kalması, özellikle orta ve uzun vadede Rusya’nın bölgede artan etkisine seyirci kalacakları anlamına gelmemektedir. Hala dünya petrol ve doğalgaz kaynaklarının yarıya yakınının bulunduğu bölgenin bu güçler için vazgeçilmez bir önemi bulunmaktadır ve bu durum koşullara bağlı olarak emperyalist güçler/bloklar arasında yeni bir kapışmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Batılı emperyalistlerin İran ile yaptıkları anlaşma ile İran’ı kendi politikalarına ne kadar yakınlaştırabilecekleri bir tarafa, özellikle İran’ın artan etkisinden rahatsız olan Türkiye, S. Arabistan, Katar, Mısır gibi Sünni rejimlerin (ve İsrail’in) olası bir kapışma/çatışmada kullanılma koşulları da olgunlaşmaktadır.

Dikkatlerin bölgeye (Ortadoğu’ya) çevrildiği bu süreçte, özellikle Asya-Pasifik bölgesinde de ABD-Çin arasında bazı bölgelerde çatışmalı bir hal alabilecek bir egemenlik mücadelesinin hazırlıkları yapılmaktadır. ABD’nin donanmasını bölgeye yığması, kendi egemenliğini tehdit eden Çin yayılmacılığını engellemek için her şeyi göze alma yönelimine işaret etmektedir. Ancak nasıl Çin bölgede ABD ve Batılı emperyalistlerin karşısında Rusya’nın yanında yer alıyorsa, Asya Pasifik’te de dünyanın ikinci büyük silahlı gücü konumunda bulunan Rusya Çin’in yanında yer almakta, bu iki ülke arasındaki ilişki ve işbirliği büyümektedir. Çünkü gerek Rusya ve gerek Çin, ABD liderliğindeki “tek kutuplu dünya”ya karşı dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesine girişebilmek için birbirlerine ihtiyaç duymakta ve bu nedenle bir blok olarak hareket etmektedir.

Son olarak, emperyalistler arasındaki rekabet/egemenlik mücadelesi, bölgede ortaya çıkabilecek geçici çözümlerle kalıcı bir barış ve istikrarın ortaya çıkmasını engellemektedir. Bölge gericilikleri emperyalist kamplar arkasında saf tuttukça, kaybedenler hep dini-etnik-mezhepsel çatışmalara sürüklenen bölge halkları olacaktır. Bu durum bölgede anti-emperyalist karakter taşıyan ve ulusların/halkların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesine dayanan devrimci bir mücadelenin zeminini olgunlaştırmakta, dahası halkların bu gerici cendereden kurtuluşu için bu mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.

Dipnot

1. Rakamlar, Arapça yayımlanan el Hayat Gazetesi’nden alınmıştır

sonuna yürüyen akp ve burjuva gericiliğin tırmanan saldırısı

Kadir Yalçın

sonuna yürüyen akp ve burjuva gericiliğin tırmanan saldırısı

Kadir Yalçın

Ülke tarihinde görülmedik büyüklük ve hunharlıkta katliamlar, dağın-taşın bombalanmasının yanında sokağa çıkma yasakları eşliğinde on binlerce, hatta yüz binlerce nüfusluk kentsel yerleşim merkezlerinin kuşatılıp doğrudan halkın üzerine ateş açılarak her birinde onlarca kişinin katledilmesiyle üstelik artık KCK’nin “eylemsizlik” açıklamasının ardından tamamen tek yanlı olarak sürdürülen “Kürt Savaşı”yla kritik bir dönemeçte olan Türkiye’de başında Erdoğan’la AKP “yolun sonu”na ilerlemektedir. “Sonun başlangıcı” çoktan geçilmiştir.

Başlangıç ya da giriş, gelişme ve sonuç –yazarken, kompozisyonda böyle. İktisatta, canlanma, boom ya da doruk, durgunluk/resesyon ve kriz (bu kez dipte, yine boom). Kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş –toplumsal tarihteyse, bu şekilde ifade ediliyor.

Ancak kesin ki, “Sultan Süleyman’a bile kalmayan dünya” kimseye sonsuza kadar yar olmuyor. Hesap bazan “divan”a kalsa bile yapılanlar yana kâr kalmıyor. Öncelikle, bir “son”a varılıyor. İşte AKP, Erdoğan’la bu sona gelmektedir.


Başta Amerikalılar olmak üzere Batılı büyük emperyalist devletler, henüz bütünüyle AKP’nin olmasa bile, –şimdilik devirmek olmasa dahi, iktidarsızlaştırılmasını hedefleyerek baskı altına alıp sıkıştırarak etkisizleştirmek üzere üzere– Erdoğan’ın üzerini çoktan çizmiş bulunmaktadırlar.

ÖZGÜRLÜK DÜNYASI sayfalarında önceden yazılanlar özetlenecek olursa; bu “çizik”in çok sayıda nedeni vardır.

Dış politika başlıca ayrılık ve “çizik” alanlarından biridir.

1.

Öncesini bir tarafa bırakırsak, İsrail’e yönelik “one minute” çıkışı değil, ama bu çıkışın abartılı sürdürülmesi, bir ayrılık konusu olarak, başta Amerikalı emperyalistlerin tepkisini çekmiştir. Amerikalılar da bölge ve başlıca Filistinlilerle ilişkilerinde barışçıllığı tavsiye edip “dur” demelerine rağmen durmayan İsrail’in şöyle bir silkelenmesinden yanaydılar ve Erdoğan’ın tutumunun en azından Amerikan “sarı ışığı” koşullarında ortaya çıktığı yorumlanmalıdır. Öte yandan Amerikan dümen suyunda bir “bölge gücü” olma yöneliminin bir argümanı/dayanağı olarak kullanmak üzere, Erdoğan’ın Ortadoğu’nun Müslüman halklarını etkileyip peşine takma hesabıyla İsrail’le karşıt görünme ihtiyacı da Amerikalılarca anlayışla karşılanmıştır. Siyasi ve askeri bir dizi işbirliği konuları (siyasi toplantılar, ortak eğitim uçuşları vb.) iptal edilse bile mali ve ticari ilişkilerin sessiz sedasızca sürdürülüyor oluşu da bu anlayışlılığın bir zemini olmuştur. Ancak Gazze kuşatması teşhiri ve “Mavi Marmara” vb. olaylarıyla “İsrail karşıtlığı”nın abartılması ve üstelik bu karşıtlığın bölgede mezhepçiliğin –Sünnicilik– avangardlığına soyunulmasıyla birleştirilmesi, bir ayrılık konusu olarak tepki çekmiştir.

2.

Y. Y. Karataş arkadaşımızın bu sayımızdaki “Suriye’de Rus Müdahalesiyle Değişen Dengeler ve Olası Sonuçları Üzerine” başlıklı yazısında üzerinde durduğu, Erdoğan Türkiye’sinin Suriye’ye ve “rejim muhalifleri”ne mezhepçiliği eksen alan yaklaşımında ısrarı, bir diğer ayrılık konusunu oluşturmuştur.

Başlangıç’ta, özellikle Tunus ve Mısır’da Müslüman Kardeşler’le işbirliği arayışı çerçevesinde, Batılılar ve ABD de mezhepçiliği denememiş değildir. ABD’nin aynı yönelimi Suriye bakımından da geçerli olmuş; ancak gerek Müslüman Kardeşler’in bir “ortak” olarak yeterince “ılımlı” zemine kayarak kendi dinci ideolojik tutumlarından uzaklaşmaması ve bunun İsrail’in güvenliği bakımından da sorun oluşturması, gerekse “ılımlılık” ve “radikallik”in nerede başlayıp nerede bittiklerinin belirsiz geçişkenliği, Mursi’nin İslami hassasiyetlerinde ısrarcılığının yanı sıra örneğin Suriye’de beslenip örgütlendirilerek silahlandırılan ÖSO’nun –karşılarında tutunamayıp– kolaylıkla el Nusra ve IŞİD ve ardından İslami Cephe lehine erimesi ve güçlenmelerine zemin olması, Amerikan ve Batı yaklaşımının değişmesine neden olmuştur.

“Arap Baharı”nı fırsat bilip, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, BAE gibi bölgenin “Sünni ekseni”ni oluşturan gericiliğini de peşinden sürükleyerek, Suriye’de Esad Rejimi’ni devirmeye girişen başta Amerikalılar olmak üzere Batılı emperyalistler, Çin’le birlikte Rusya’nın karşılarına dikilmesinin yanında –mezhep ilişki ve çelişkileri de içinde– Ortadoğu ve özel olarak da Suriye’nin iç dengeleri nedeniyle de başarısızlığa uğramış ve taktiklerinde değişikliğe gitmişlerdir. Önce mezhepçiliğin kışkırtılmasında “fren”e basmışlar, ardından IŞİD’in hemen bütün hesaplarını gözden geçirmelerine yol açan yükselişiyle, hem bu yükselişi değerlendirerek bölgedeki varlıklarını haklı çıkaracak ve çizgiden sapma gösteren “ortakları”nı hizaya getirmeye yarayacak bir “gerekçe”ye kavuşmuş; hem de “IŞİD Karşıtı bir Koalisyon” oluşturup bu örgüte karşı hava bombardımanına başlayarak, IŞİD ve katliamlarını, bölgedeki varlıklarını haklı ve meşru göstermenin bahanesi olarak kullanma şansı bulmuşlardır. Erdoğan Türkiye’siyse, yine Y. Y. Karataş’ın makalesinde belirtildiği gibi, Türkiye bağlantılı Kürt sorunu ve Suriye’de yayılmacılık peşinde oluşu türünden hem iç ve hem dış nedenlerle bu taktik değişiklikleriyle uyumlanmakta zorlanmış ve hiç değilse belirli sürelerle farklı uygulamalarda ısrarlı olmuş, uyum göstermeye yöneldiğinde bile kendi özel nüanslarını korumaktan vazgeçmemiştir.

En başta “Saray”, IŞİD dahil el Nusra, Ahrar’üş Şam ve sonra onların da içinde yer aldıkları İslami Cephe’yi açık mezhepçilik ve el Kaideciliklerine rağmen desteklemekle kalmayıp besleyip silahlandırarak üs sağlamış, sonra Amerikan “Koalisyonu”nun kuruluşunda, destekçiliğin görmezden gelmeye gerilediği IŞİD’çiliğin koalisyona katılmamak olarak belirdiğine tanık olunmuş, bunun gerekçesi olarak ileri sürülen Erdoğan Türkiye’sinin tezleri de bir diğer ayrılık konusunu oluşturmuştur: IŞİD kadar Esad Rejimi’nin ve PYD’nin de hedef alınarak –hiç değilse– Cerablus-Azez bölgesinde bir “tampon/uçuşa yasak bölge” oluşturulması.

Belki başka koşullarda, örneğin başka türlü önü kesilemediğinde Rusya ve İran’ın inisiyatif geliştirmelerini dengeleme ihtiyacıyla, Ortadoğu’da –kuşkusuz Amerikan amaçları doğrultusunda– savaşa sürerek “kestaneyi ateşten aldırmak” üzere Türkiye’nin Suriye’ye girişi işine gelebilecek olan Amerikalı emperyalistlerin somut koşul ve dengeler çerçevesindeyse tutumunun değişik olduğu bilinmektedir. 2015 Ekim sonundaki son MGK toplantısıyla altı çizilen “PYD’nin ‘terör örgütü’ ve düşman” sayılışı, Suriye’de PYD’nin, kara harekatı yapma yeteneğinde olan ve bu yönde işbirliği yaptığı –belki de tek– güç olduğunu defalarca açıklamış olan Amerikan yaklaşımıyla olduğu kadar PYD liderlerini Élysée’de ve ülkelerinin çeşitli kurumlarında kabul etmiş olan Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinin yaklaşımıyla da çelişme halindedir. “Tampon bölge” somut koşullarda Türkiye’den başka hiçbir emperyalist ülke tarafından kabul edilmediği gibi, hava bombardımanı yerine geçirilmesinde hemfikir olunmasa bile, karada güç oluşturmak üzere bu amaçla öneren Erdoğan Türkiye’sinin ısrarıyla denenen “eğit-donat”tan da, eğitilip donatılanların hemen tümünün Cihatçı terör çetelerine katılmaları nedeniyle bütün emperyalistler vazgeçmişlerdir.

Rojava Kürtlerinin Amerikan hava bombardımanıyla koordineli harekatıyla Tel Abyat’ı alarak iki kantonlarını birleştirmeleri ve üçüncüyle bu ikisini birleştirmeyi gündemlerine almaları, “IŞİD Karşıtı Koalisyon”a katılmanın ötesinde İncirlik ve diğer havaalanlarını Koalisyon’a açmasına götürse de, Erdoğan Türkiye’sinin hala PYD’ye düşmanlıkta ısrar etmesi ve terör çetelerini desteklemekten bütünüyle elini çekmemesi ayrılık konusu olmaya devam etmektedir.

3.

Üstelik Suriye ve hatta Irak da dahil olmak üzere bütün Ortadoğu denklemine Rusya’nın dahil olması Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkileri ciddi biçimde olumsuz etkilese de, son sürece kadar Putin ve özellikle Erdoğan’ın karşılıklı sık ziyaretleriyle ilişkilerini geliştirme yönelimi içinde olmaları, ABD ve Avrupalı emperyalistlere rağmen Trakya’ya kurulacak terminalle Rus doğalgazının Türkiye üzerinden pazarlanma girişimi, Rusların Türkiye’de nükleer santral inşasına başlamaları, hatta Erdoğan’ın hem de birkaç kez Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılma isteğini beyan etmesi vb., Batı tarafından, arayı açıcı tutumlar ve güvenilirlik zaafiyeti olarak not edilmiştir.

4.

Çin füzeleri ya da Türkiye’nin füze alım ihalesinin, ABD ve NATO’nun tüm karşı çıkışlarına karşın Çin şirketinde kalması ve zamana yayılarak yenilenme yoluna gidilse bile ihalenin hala Batılı şirketlerden birine verilmemiş olması, ama sonuçlanmasının sürüncemede bırakılması, yine benzer bir ciddi ihtilaf konusu olmuş ve güvenilirlik zaafiyetine dayanaklık etmiştir.

5.

Mezhepçilik ve genel olarak dincilik üzerinden yürünüp yürünmemesi sorunuyla bağlantılı olarak ortaya çıkan Mısır konusundaki ihtilafsa, Erdoğan Türkiye’sinin Müslüman Kardeş ve Mursi destekçiliği, ve tam tersi tutumla, yalnızca Amerikan emperyalizminin değil, ama Türkiye’nin Suriye’de birlikte saf tuttuğu Suudi Krallığının da Sisi darbesini destekleyerek arkasında yer almalarıyla önem kazanmıştır. Başlangıçtaki taktik farklılığı, sonradan birbirine karşıt tarafların desteklenmesine dönüşmüş ve Batı ve Türkiye arasındaki Mısır’a ilişkin politikalardaki “makas” iyice açılmıştır. Gerçi artık Erdoğan ve adamları“Rabia” işaretiyle ortalıkta dolaşmaz olmuşlar ve –tıpkı Suriye politikasında olduğu gibi– bir adım geriye atmışlardır, ancak sık olmasa bile hala mitinglerde zaman zaman aynı işaretin yapıldığı görülmektedir.

6.

Suriye kadar Irak da, Batılı emperyalistler ve özellikle Amerikalılarla Erdoğan Türkiye’si arasındaki yaklaşım, tutum ve izlenen politikalarda “makas”ın açık olduğu bir alan durumundadır. Bir önceki Maliki Hükümeti dönemindeki net farklılık unsurları, bu ülke ve genel olarak bölgedeki dengelerin değişmesiyle farklılaşsa da, özellikle Amerikalıların Irak’ta yaptığı hatalar ve yüz yüze kaldığı fiyaskolarla İran’ın ağırlık kazanmasında sahip olduğu pay dolayısıyla Erdoğan ve hayalci “yeni-Osmanlıcı” yayılmacılığına da bir “fatura” çıkardığını söylemek yanlış olmaz.

Özellikle askerlerinin önemli bir bölümünü çeken ABD’nin işgalini sona erdirdiğini ilan etmesinin ardından, Amerikalıların Irak’ın merkezi bütünlüğünün gözetilmesine ilişkin bütün uyarı ve eleştirilerine rağmen, Erdoğan Türkiye’si, bu ülkede de kendi yayılmacılığının dayanağını Sünnilerde ve Sünnicilikte görerek, önce Cumhurbaşkanı Yardımcısı T. Haşimi’ye ve sonra yine onunla bağlantı içinde Sünni aşiretler ve hatta –başlangıçta oldukça açık olarak, ama giderek üstü örtülü hal alarak– onlarla sıkı ilişki içindeki IŞİD’e “yatırım” yapmış, oyununu onlar üzerinden kurup oynamaya yönelmiştir. Bu politika, Şii nüfusu olduğu kadar o eksende politika yapan Maliki türünden iktidar peşinde olanları da –zaten mezhebi yakınlık içinde oldukları– İran’a doğru itmiş, hele Musul’un düşüşü ve IŞİD yayılması ardından, ülkeye asker de gönderen İran’ın Irak’taki ağırlığı iyice artarken, yalnızca Türkiye’nin değil ama genel olarak Batı’nın ağırlık ve etkinliğinde bir düşüş ortaya çıkmıştır. Oysa, şüphesiz Amerikalılar, Irak’ı, onca “masraf” ederek, İran’ın eline düşsün diye işgal etmemişlerdir!

Erdoğan’ın –PKK’yi dengelemek üzere siyasal, enerji pazarlamaya dayalı ticari ve yatırımlarıyla iktisadi– çeşitli nedenlerle Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ve özellikle Barzani ile yine Irak’ın merkezi bütünlüğünü gözetmeden, Barzani’yle geliştirmeye yöneldiği özel ilişkiler de Batı ve özellikle Amerikalılarla bir ihtilaf konusu oluşturmuş, ayrılık, hatta ABD’nin Erdoğan-Barzani ortak petrol tankerlerine el koymasına kadar varmıştır.


Dış politikada daha eklenecek ayrılık konuları vardır; ancak yeterlidir ve uzatmak gerekli değildir. Benzer ayrılık konuları iç politika bakımından da sayılabilir.

Bunların başında “tek adam-tek parti diktatörlüğü” yönelimiyle Erdoğan’ın, ülkenin yönetilebilir oluşunu zora sokarak, egemenler içinde, tekeller ve büyük toprak sahiplerinin çeşitli grupları ve onların siyasal klikleri ve çıkarlarını yok sayan, hatta tasfiyeye girişen yaklaşımı gelmektedir.

Önce Doğan grubuna vergi cezaları kesilmiş, hemen ardından Sabancı ile birlikte ülkenin en büyük geleneksel tekelci gruplarından olan Koç’a yönelik (Milgem örneği) ihale iptalleri gelmiştir. Bunda, Gülen Cemaati ile Koçlar arasında Afrika yatırımlarına dair mesajlaşma ve hediye alış-verişlerinin rolü olduğu yansımıştır, ancak öncesinden de bu tekelci grubun hemen hiçbir devlet ihalesinden yararlandırılmadığı bilinmektedir ki, bu durum diğer büyük geleneksel tekelci gruplar bakımından da geçerlidir. AKP Hükümetinden ihale kapabilmek, Doğuş ve Demirören grupları örneklerinde olduğu gibi, neredeyse “biat” koşuluna bağlanmıştır. Son yılların en büyük ihalelerinden 3. Köprü ve 3. Havaalanı ihaleleri örneğin, tamamıyla “yandaş” ve biat etmiş gruplar arasında paylaştırılmıştır.

Gülen Cemaatiyle iktidar hesaplaşmasına bağlı kopuşma, bu grubun “terörist” olarak suçlanmasına kadar vardırılmış, bununla kalınmamış, grubun iktisadi dayanaklarının darbelenmesi kapsamında küçümsenmez büyüklükteki tekelci gruplara el konup tasfiyelerine girişilmiştir. Bank Asya’ya TMSF el koymuş, İpek Grubuna el atılmış, yönetim kurulu başkanı ülkeden kaçmak durumunda bırakılmıştır. Yönetim Kurulu Başkanı gözaltına alınan bir diğer tekelci grup İstikbal’in de sahibi olan Boydaklardır.

Cemaat’in ekonomik dayanaklarıyla tasfiyesine girişilmesi, küçümsenmez büyüklükteki yayın grubunun tasfiyesi girişimiyle tamamlanmaktadır. Samanyolu yetkililerinden bazıları hala tutukludur ve Zaman yöneticileri gözaltında tutulmuşlardır. Son olarak ise, grubun TV kanallarının yayını devlet kontrolündeki yansıtıcılardan dışlanmış ve yapılamaz hale getirilmiştir.

Ancak basın-yayın alanındaki tasfiye girişimi Cemaat yayınlarıyla sınırlı değildir. “Ana akım medya” olarak tanımlanan medya organlarının önde gelenlerinden olan Doğan Grubu’nun sahibi olduğu Hürriyet Gazetesi’nin İstanbul’daki merkezi Hükümet/AKP bağlantısı kesin olan ve aralarında AKP milletvekillerinin bulunduğu eli sopalı gruplarca iki kez üst üste basılarak düpedüz teröre hedef kılınmıştır. Ardından Ahmet Hakan’ın takip edilerek saldırıya uğraması ve iki kaburgasıyla burnunun kırılması gelmiştir ki, saldırının, yine başta “Saray” olmak üzere, AKP/Hükümetle bağlantılı olduğunu içeride ve dışarıda bilmeyen yoktur. Ki bu nedenle Hükümet basın özgürlüğünün çiğnenmesi bakımından Batılılarca açık olarak suçlanmıştır.

Sosyal/siyasal en büyük tekelci sermaye örgütü olarak TÜSİAD, bizzat Erdoğan tarafından defalarca –“taraf olmayan bertaraf olur” içerikli olarak– suçlanıp tehdit edilmiş, bu nedenle yine defalarca yönetici değişikliğine gitmiştir.

Hükümetten gelen suçlama ve tehditler sadece TÜSİAD benzeri “hükümet-dışı” kurum ve kuruluşları hedef almakla kalmamış, ama “özerk üst kurullar” arasında olan örneğin Merkez Bankası’nı da hedef almış, arka arkaya iki MB Başkanı, faiz düşürme baskısının hedefi haline getirilmiştir; oysa bu üst kurullar Derviş tarafından uluslararası burjuvazi ve emperyalizmin dayatmalarının ürünü olarak kurulup işlevsel kılınmışlardır.

Gerek MB, gerek bağlı olduğu Maliye’yle (Bakan M. Şimşek) Ekonomi Bakanlıkları (Bakan A. Babacan) ve gerekse TÜSİAD’la geleneksel büyük burjuvazinin önde gelen temsilci ve sözcülerince zaman zaman Erdoğan ve Hükümet’e yöneltilen, giriştikleri tasfiyelerle uyguladıkları dayatmalar dolayısıyla “keyfilik”, “hukukun üstünlüğün dikkate alınmaması” ve bu nedenlerle önünü göremez kılınan yabancı sermayenin yatırımlardan caydırılmakta olması türünden üstü örtülü ya da açık eleştirilerin benzerleri Batılı büyük emperyalist devlet yetkililerinden de gelmiştir ki, içeriden yapılan eleştiriler onlar tarafından cesaretlendirilmektedir.

Hükümetin birçok karar ve uygulamasının yargıdan dönmesiyle (ama buna rağmen uygulanmalarının sürdürülmesiyle) güçlenen “keyfilik”/“hukukun üstünlüğüne aykırılık” eleştirileri, HSYK vb. kurumlar ve kararlarını da kuşkusuz hedef almış, savcı ve hakimlerin atanma yol ve yöntemleriyle karar ve soruşturmalarını, bunları açıp üstünü örtmek üzere kapamalarını da kapsamıştır.

17, 25 Aralık Soruşturmalarının kapatılıp üstlerinin örtülmesi, savcı ve hakimleriyle kovuşturmayı yürüten polislerin “darbecilik”le suçlanıp tutuklanmaları, aynı suçlama ve tutuklamanın Suriyeli teröristlere TIR’larla silah ve cephane taşınmasına suç üstü yapan savcıları da hedef alması, ama öte yandan, Hürriyet baskınlarıyla A. Hakan’a yönelik saldırının faillerinin, hatta ailelerinin “canlı bomba olacaklar, tutuklayın” çağrısına rağmen canlı bomba adaylarının tutuklanmamaları, halkı kıskacına alanlar bir yana, üst sınıflar ve temsilci ve sözcüleri arasındaki tepişmenin selamati bakımından da “hukukun üstünlüğü”nün inanılır, yargınınsa güvenilir olmaktan çıktığını göstermekte ve tepki nedeni olmaktadır.

Aslında Erdoğan ve AKP’si, yönetim yöntemleri bakımından en azından Gezi’den bu yana Batılılarca eleştirilmektedir. Eleştirinin kaynağında AKP’nin halk düşmanlığının bulunmadığı kesindir ki, hem Amerikalı hem de Avrupalı emperyalistler halk düşmanlığında AKP ve Erdoğan’ı aratmazlar. Sorun olan ve Batılı eleştirilerin dayanağını teşkil eden, ilk olarak AKP’nin halkı hedef almasının ötesinde, burjuva muhalefeti, ya da bir diğer deyişle egemenlerin AKP ve yandaşları dışındaki kliklerini de hedef alarak tekçiliğe yönelmesi ve ikinci olarak burjuva muhalefetin işlevsiz kılınmasını da kapsayarak toplumsal kutuplaşmanın tırmandırılmasıyla gerginlik ve toplumu saflaştırmayı yönetim yöntemi edinmesi ve ikisinin bir arada ülkeyi yönetilemez hale getirme eğilimi göstermesidir. AKP Hükümeti ülkenin yönetim çarkının az-çok olağan işleyişini tehlikeye atarak, burjuva egemenliği ve sürdürülebilirliği bakımından tehdit haline gelmiştir ya da hızla gelmektedir ki, bu “çark” ve kazasız belasız döndürülmesi, kuşkusuz yalnızca AKP değil, ama “ulusal” müfrezeleri de içinde bütün uluslararası burjuvaziyi ilgilendirmektedir. Sömürü koşulları ve devamı, burjuva yönetsel “çark”ın selametle döndürülmesine ihtiyaç göstermekte, “çark”ın dönüşüyse, ilk elde “yürütme komitesi” durumundaki hükümetin ülkeyi başarıyla yönetir durumda oluşunu gereksinmektedir ki, artık, Erdoğan ve AKP’si şahsında bu açıdan ciddi problemlerle karşılaşıldığı tartışmasızdır. Hem başta halkın zapturapt altında tutulmasının garanti altına alınışı bakımından oluşan problemlerle ülke yönetilebilir olmaktan çıkmakta ve hem de sair burjuva partilerinin rol üstlenmesi ve aracılığıyla düzenin ve burjuva egemenliğinin “sübapı” durumundaki hükümet ve politika değişiklikleriyle yönetsel çarkın işleyişinin normalleştirilmesinin önü tekçilikle kesilmektedir.

Amerikancı stratejinin ihtiyaçlarından olan “ılımlı İslam” ve “genişletilmiş Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığı”yla uyum sağlayamayarak, “Avrasyacı” vb. arayışlarla şirazesinden çıkmaya başlayan asker ağırlığının giderilmesi kapsamında desteklenerek önü açılan, uzun süre hem iktisadi hem siyasal gereklerini ileri ölçüde karşıladığı burjuva egemenliğinin “yürütücü” gücü olarak sırtı sıvazlanan AKP’nin, girdiği “yeni Osmanlıcı”, tekçi ve “her şey benim”ci yönelemiyle, artık dünya ve Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarını karşılayabilir olmaktan çıkmakta olduğu anlaşılmaktadır.


7 Haziran Seçimleri’ne giderken, bu açıkça belli olmuştur. Örnekse, Batı’dan gelen eleştiriler üstü örtülü olmaktan çıkmış, ama açıkça belli başlı Batı gazete ve TV’lerinin sayfalarını süsler hale gelmiş, Amerikan ve Avrupa Dışişleri ve sair sözcülerince dolaysızca dile getirilir olmuştur.

Üstelik seçimlerde CHP ve hele barajı aşması AKP’nin tek başına hükümet kurmasını engellemenin tek koşulu olduğu için HDP gerici burjuva kesimlerden, örneğin Doğan medyadan küçümsenmez bir destek almış, yandaş olmayan medya ve özellikle Doğan Grubu gazete ve ekranlarında HDP de içinde muhalefete önemli süre ve yer ayrılmıştır.

Seçimlerin ardından Batılı büyük devletler kadar TÜSİAD ve büyük tekelci gruplar, Erdoğan’ın zorladığı yeni bir seçimi değil, ama açıkça –Erdoğan’ın etkisinin zayıflayacağı ve AKP’nin denetlenir olacağı bir– AKP-CHP Koalisyonunu tercih ettiklerini ortaya koymuşlardır.


Erdoğan AKP’sinin, ulusal grupları da içinde uluslararası burjuvazi tarafından artık –eskiden olduğu gibi– etrafında birleşilecek bir seçenek olarak görülmediği ve deyim yerindeyse kendisine verilmiş desteğin büyük ölçüde geri çekilerek, çoğu politika ve uygulamalarının, eleştirilmenin ötesinde, karşı politika ve uygulamalarla hizaya sokularak söz dinler hale getirilmesini hedefleyen içeriğiyle özellikle Erdoğan’ı sıkıştırma konusu edildiği ve üzerinde yoğunlaştırılan baskılarla sadece arayışların ciddileştirilmesiyle kalınmadığı ama alternatiflerin güçlendirilmeye çalışıldığı herhalde tartışma götürmez.

Ancak sorun oradadır ki, kimse, bu arada uluslararası burjuvazi de, henüz –çıkmazı destekçilerinin gözünde aşikâr olduğunda hızlı bir çöküşe yönelecek olsa bile, hala %40 dolaylarında bir oy tabanına sahip olmayı sürdüren– AKP’nin yerine konacak, ülkeyi yönetebilecek bir seçenek oluşturamamıştır ve bulamamaktadır. Bugün için ne burjuva parlamentarizmi çerçevesinde olağan bir seçenek ne de bunun ötesinde örneğin Mısır türü olağan-dışı bir seçenek oluşmuş durumdadır. Bu, oluşamayacağı anlamına gelmemektedir, ancak bugün için henüz böyle bir seçenek yoktur.


Peki, bundan ne çıkar ya da ne sonuç çıkarılmalıdır? Amerikalı emperyalistler ya da sair Batılılarla ülkenin egemeni tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin şu ya da bu kliğinden AKP’yle hesaplaşmasını ilerleterek onu devirmelerinin beklenmesi mi?

Emperyalistler ve işbirlikçi gericilik saflarındaki çelişmeler, kimi zaman sertleşip kimi zaman yumuşayarak, bazan birbirlerinin boğazına sarılmalarına bazansa sıkı bir birlik görüntüsü vermelerine karşın varolmaya devam eder. Nitekim, günümüzde de, AKP’nin kuruluş ve bütün uluslararası ve ulusal burjuva gericiliğin hemen istisnasız olarak taleplerini karşılayıp çıkarlarını gerçekleştirdiği “yükseliş” dönemindeki “birlik ve beraberlik”in yerini çekişme ve kavgalarla alternatif arayışları almıştır. Ancak bir şey kesindir ki; ne AKP ne de onu artık çıkarlarının uygun bir savunucusu olarak görmez olan uluslararası ve ulusal sair gericiliğin halka bir hayrı vardır; gericiliğin bütünü halka karşıdır ve karşı olmakla kalmamakta, ama halkın önünün açılması ve hele halkın ayağa kalkarak inisiyatif almasından ölümden korkar gibi korkmaktadırlar.

Bir, kendi aralarındaki “post kavgası” ve buna temel sağlayan gericilik içindeki çelişmeler vardır; bir de, halkın mücadelesi ve buna temel sağlayan halkla (işçi ve emekçilerle) gericilik arasındaki çelişme. İkisi kategorik olarak farklıdırlar ve kesinlikle birbirlerine karıştırılamazlar.

Dolayısıyla AKP karşıtlığı ve AKP’yi hedef alan mücadelede emperyalistler ve işbirlikçisi iç gericilikten herhangi bir beklenti içine girilmesi düşünülemez.


Neden düşünülemez?

7 Haziran’ın ardından Kürtlere karşı yeniden açılan savaşın ve yalnızca Kürtlere değil, ama Suruç ve Ankara Katliamları da içinde, bütün halka karşı tırmandırılan bastırma, sindirme ve ezme hareketinin sadece “Sarayın Savaşı” olduğunun ileri sürülmesi ve bu genel başlık altında değerlendirilmesi neredeyse sıradan olmuştur, ancak belirli ve liberal bir platform doğrultusunda ileri sürülen bir görüştür, böyle bir platformun unsuru ve kanıtıdır.

Doğrudur, halka karşı zincirlerinden boşandırılmış genel saldırganlık ve özel olarak “Kürt Savaşı”, evet, “Saray’ın” da saldırganlığı ve savaşıdır. “Saray” bu saldırganlıktan azade olmadığı gibi, fiili yürütücüsü olduğu da tartışmasızdır; ancak saldırı ve savaşın “Saray”ın olmakla sınırlı olmadığı, –ama farklı özel çıkar, amaç ve yönelimlere sahip her bir grup, güç ve kliği farklı doz, araç ve yönleriyle öngörüp buna uygun pozisyonlar tutan– uluslararası ve ulusal bütün bir gericiliğin, sadece “Saray” değil, bütün bir burjuva diktatörlüğünü harekete geçirerek yürüttüğü bir etkinlik olduğu söylenmelidir.

Evet, “Saray”ın (ve AKP’nin) bu saldırı ve savaşla gerçekleştirmeyi umduğu özel amaç ve hesapları vardır ve hem bu hem de yürütücülüğünü üstlenmiş olması nedeniyle saldırının AKP’nin saldırısı, savaşın da “Sarayın Savaşı” olduğunun vurgulanmasının bir ajitasyon değeri bulunmaktadır, ama o kadar ve daha fazlası değil!

AKP ve “Saray”, özellikle Gezi’den bu yana başına bela olan ve burjuva yönetsel “çarkı” başarıyla döndürmesi bakımından sorun oluşturmaya başlayan halkı sindirip bastırmanın ötesinde, bu saldırı ve savaşla, özel olarak, tek başına hükümet etmeyi sürdürmeyi ve oluşabilecek olağan-dışılıklar çerçevesinde, olabilirse –fiili ya da değil– “başkanlık” biçiminde “tek parti-tek adam diktatörlüğü”ne ulaşmayı, en azından bunu zorlamayı öngörmektedir. Ülke içi ve dışında devlet olanaklarını istediği gibi kullanıp yeni Osmanlıcı yayılmacılığını (!) sürdürebileceği özel çıkarlarını gerçekleştirmeye devam etmek üzere, kaybettiği tek başına hükümet etmeyi kendi kontrolündeki “geçici” hükümetlerle sürdürmeyi dayatarak, iç gericiliğin yine kendi etrafında birleşmesini ve uluslararası gericilik ve büyük emperyalist devletlerin desteğini yeniden arkasında toplamayı ummaktadır.

Ulusal “müfrezeleri”yle birlikte uluslararası gericilik içinde, amacı, –yandaşlarıyla bir arada– AKP ve “Saray”ın bu amacıyla çakışan ve farklı hesapları olmayan hemen hiçbir sermaye grubu ve devlet yok gibidir. Yalnızca halk karşıtlığında birlik halindedirler ve halkın sindirilip mücadelesinin bastırılmasında ortak çıkarlara sahiptirler; ama girişte sıralandığı gibi, dış ve iç politikada birçok alanda farklı özel çıkar, tutum ve politikaları vardır.


Neden halka saldırı ve savaş yalnızca “Sarayın Savaşı” değildir ve halk karşıtlığı ve Türkiye’nin “genel çıkarları”nda bütün bir gericilik nerelerde birlik halindedir?

1.

7 Haziran Seçimleri’ne gidilirken, Arınç’ın “yeni yetme” dediği sözcüleriyle AKP Hükümeti döneminde başlıca devlet olanaklarından beslenerek palazlandırılan “yeni yetme” burjuvazi ve –emekçi halkın iliğine kadar sömürülüp talep ve mücadelelerinin bastırılmasının yanı sıra– geleneksel sermaye gruplarıyla çekişmesinde (yalnızca “hırsı”yla Erdoğan’ın değil, ama asıl olarak bu sermaye gruplarının) ihtiyaç duyduğu tekçilik ve “Başkanlık” türünden hesaplarının üstesinden gelmek üzere, genel olarak Batılılar ve işbirlikçileri, AKP’nin tek başına hükümet olamaz hale getirilmesinin başlıca unsuru olarak barajı geçmesi için HDP’yi ciddi ölçüde desteklediler. Bunda HDP platformunun kapitalizmi tartışma konusu etmeyen ve hatta demokratikleşmeyi –halk demokrasisi olarak değil, ama– burjuva niteliğiyle savunan içeriği kadar AKP’nin dengelenmesinin başka pratik yolunun olmaması etkili oldu. Ama Kürt halkının gösterdiği teveccühün ötesinde halkın önemli kesimlerinin HDP’ye oy vermeye ve AKP’nin tek başına hükümet edemez kılınmasından cesaret alarak talep ve mücadelesini yükseltmeye yönelmesi, bu destekçiler bakımından irkiltici oldu: AKP’nin önünün kesilmesi iyiydi, ama %13 de fazlaydı! Halktan öcüden korkar gibi korkan gericilik açısından, halkı mücadelede cesaretlendirecek, özgüven kazanmasını sağlayarak buna zemin oluşturacak her şey kötüydü.

HDP’nin aldığı %13’lük oy Batılılar ve Koçlar türü geleneksel burjuvazi için caydırıcı oldu ve nitekim 7 Haziran’dan sonra, 1 Kasım’a gidilirken, HDP’ye sundukları destekleri çektiler. Bu gelişme, halkın birleşme ve talepleri ve mücadelesinin yükselme ihtimali karşısında gericiliği birleştirici bir etken oldu.

Ancak eklenmelidir ki, birçok çevre tarafından paylaşılan, halka yönelik saldırılar ve savaşın, “Saray”ın, “başkanlık” bir yana tek başına hükümet etme olanağından da yoksun kaldığı 7 Haziran Seçimi sonuçlarından duyduğu memnuniyetsizlikle, seçimin hemen ardından başlatıldığı görüşü doğru değildir. Gezi ve diğerleri bir yana bırakılsa bile, başta “İç Güvenlik Paketi” olmak üzere, “özel mahkemeler” oluşturulması gibi çok sayıda yasal düzenleme yapılarak, “güvenlik güçleri”nin yetkileri artırılıp toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı gibi pek çok demokratik hak ve özgürlüğün daha da sınırlanması, “hakaret” gerekçesiyle neredeyse eleştiri yapılamaz koşullar yaratılıp Hürriyet Gazetesi’nin bile “terör” soruşturmasına tabi tutulmasına varıncaya kadar basın özgürlüğünün kısıtlanması, seçim öncesinin saldırı konuları arasındaydı. Ağrı Provokasyonu ve HDP Diyarbakır Mitingi’ne yönelik bombalı saldırı, hep seçim öncesi tarihliydi, Dolmabahçe’de kuruluş açıklaması yapılmış olan “çözüm masası” da önceden devrilmişti ve ırkçı şoven söylemlerin bir saldırı kampanyasına dönüştürülmesi de seçim öncesinde gerçekleştirilen saldırganlığın göstergelerindendi. Seçim sonrası, bu saldırganlığın daha da tırmandırıldığının belirtilmesi doğru olacaktır.

2.

En başta metal ve otomotiv sektöründe ciddi yatırımları bulunan Koç olmak üzere, geleneksel burjuvazi ve arkasındaki Batılı emperyalistleri caydırıcı bir diğer temel etken, yine 7 Haziran öncesi süreci kapsayarak seçim sonrasına da yayılan Metal Direnişi oldu. Yatışık görünen ve kendisine bile hayrı olmadığı intibaı veren işçi sınıfı, Metal işçileri şahsında “ölüsü”nün dahi ürkütücü olduğunu bir kez daha göstererek, tüm eksiklik ve zaaflarına karşın, burjuvazi ve sendikal bürokrasiye karşı direngen bir mücadele ortaya koydu ve daha uygun koşullarda yapabilecekleri hakkında ipuçları verdi ve bu değerlendirilmezlik edilmedi.

İşçi ve emekçilerin burjuva egemenlik sistemi için oluşturduğu genel tehdit bilinmez değildi, ancak hiç beklenmedik şekilde, en olumsuz koşullarda bile hızla fabrikadan fabrikaya yayılarak patlak verip gelişen Metal Direnişi, geleneksel burjuva gericilik bakımından uyarıcı olarak, Erdoğan ve AKP’sinin önünü kesme hesaplarından vazgeçilmesine değilse bile “fren”e basılmasına yol açtı. Başka özel hesapları olsun olmasın –ki mutlaka vardır ve olur–, burjuva egemenliğinin asli sahip ve dayanaklarından olan TÜSİAD’ta örgütlü tekelci sermaye grupları ve arkalarını dayadıkları Batılılar, işçi ve emekçilerle mücadelelerine en az “Saray” ve AKP’si kadar düşmandırlar ve bastırılıp ezilmeleri çıkarlarının gereği olduğu kadar, rutin işlerindendir. Aralarındaki çekişme kuşkusuz sürmektedir; ancak işçi ve emekçilerin birlik ve mücadele eğiliminin açığa çıktığı koşullar, gericiliği birliğe ve birlikte emekçi halka karşı saldırıya sevkedicidir.

3.

Üstelik ekonomide kriz belirtileri birikmekte ve burjuva ufkunu karartmaktadır. İşçi ve emekçilere tersini söylese ve buradan çağrılar çıkarsa da, onlarla “aynı gemi”de olmadığını en iyi uluslararası burjuvazi, tekeller ve emperyalistler bilmektedir. Kapitalist kriz, yine bilmektedirler ki, “fatura”nın kimin sırtına yıkılacağı tartışma ve çatışmasına neden olacak, bunun kızıştıracağı, kapitalizmin işsizlik, yoksulluk, sosyal adaletsizlik gibi olumsuz sonuçlarına karşı mücadele yükselme ve –olağan günlerde sessiz kalarak burjuvazinin sömürü ve zorbalığına katlanan– yeni işçi ve emekçi yığınları mücadeleye katılma eğilimi içine girecektir. Şimdiden mücadele alanlarına çıkan Metal işçileri, eylemleriyle, burjuvazi bakımından, yakın geleceğin, üstesinden gelinmek üzere şimdiden önlem alınması zorunlu görülen zorluklarını gündeme getirmiş bulunmaktadırlar.

Sürüklenilmekte olunan krizin yaşamsal hal alma ihtimalini büyüttüğü işçilerle burjuvazi, emekle sermaye arasındaki karşıtlığın güncel şekillenişi, arkasında Batılı emperyalistlerle –burjuva diktatörlüğünün önde gelen dayanağı– geleneksel tekelci burjuva gruplarını, Erdoğan ve AKP’sinin önünü kesme hesaplarından vazgeçmeseler bile “fren”e basmaya ve emekçi halka birlikte saldırmaya yönelten bir diğer neden durumundadır.

4.

Yalnızca genel olarak işçi ve emekçi hareketiyle gelişme ve yükselme ihtimali değil, ama böyle bir yükselişin birleşme eğilimi gösterebileceği, bugünden örgütlü Kürt halkının mücadelesinin hele bir kapitalist kriz durumunda kazanabileceği etkinlik, yine yalnızca “Saray” değil, ama burjuva gericiliğin bütünü ve Batılı emperyalistler bakımından da önemli bir ürküntü kaynağıdır.

Batılı emperyalistler ve burjuva gericilik, kolay olmadığı ve olmayacağı herkesce görülmekle birlikte, platformu itibariyle Kürt ulusal hareketiyle uzlaşıp anlaşabilme marjına da sahiptirler ve bunun rahatlatıcı bir etken oluşturduğu söylenebilir, üstelik Erdoğan ve AKP’si tarafından da bu imkanın hayata geçirilmesine çalışılmıştır. Tek bir taviz verilmeyip Kürt halkının hiçbir talebi karşılanmadan, tekçilikle ulusal varlıkları bile kabullenilmeden çalışılmıştır, ama çalışılmıştır.

Ancak, Temmuz ortalarında, 7 Haziran sonuçlarını beğenmeyip tek başına “iktidarı”nın yolunu açmaya çalışarak şoven milliyetçiliğin yükseltilmesiyle oy derleme hesabındaki “Saray” ve Kürtlerin oluşturdukları güç birikiminden hoşlanmayıp onları elde ettikleri mevzilerden püskürtmeyi çıkarına uygun gören burjuva gericiliğin geri kalanı kadar, eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, Kürt hareketi de, neredeyse eşzamanlı olarak silaha el atmıştır. Bu ikincisinin, bir ölçüde “görünen köy kılavuz istemez” netliğiyle geldiği görünen savaşı karşılamak amacıyla silaha el atmak olduğu düşünülebilir; ancak karşılıklı olarak, tıkanan çözüm sürecinin kendi lehlerine önünü açmak üzere ellerdeki kozların artırılmasının amaçlandığı söylenmelidir.

20 Temmuz’daki Suruç Katliamı’nın ardından “ulusal yas ilan edilmesi” önerileri ortadayken, AKP, fırsattan istifade “terör örgütleri” olarak IŞİD, PKK, DHKP-C’nin sözünü edip, IŞİD’den duyulan nefreti kullanıp ona karşı yasak savma babından göstermelik bir-iki tüfek patlatırken, 24 Temmuz’da, “çözüm süreci”nin başlatıldığı “Ekim 2011’den sonra ilk kez PKK kamplarını bombaladı… 20’e yakın savaş uçağının PKK’nın Zap, Metina, Avaşin, Gare, Basyan kamplarıyla Kandil ve Hakurk’a bomba yağdırdığı bildirildi.”¹ 22 Temmuz’daysa, Ceylanpınar’da evleri basılarak iki polis öldürülmüş, PKK olayı önce üslenmiş, sonra kabullenmemiş, daha sonraysa kendilerine bağlı bir birimce, ama merkezin bilgisi olmadan yapıldığını duyurmuştu ki, ardından Malazgirt’te bir binbaşının öldürülmesiyle birlikte, bu olayın, “Saray” ve hükümetine, halka yönelik saldırıların başlatılıp yoğunlaştırılmasını kolaylaştırma olanağı sağladığı ortadadır.

“Çözüm süreci”yle yaşanan ve bir türden sonucuna vardırıldığında yaşanacak normalleşme genel olarak burjuva gericiliğin işine gelmekle birlikte şüphesiz gerici burjuvazinin hiçbir kliğinin, Kürt halkının, üstesinden gelinebilecek olanın ötesinde bir güç haline gelmesinde çıkarı bulunmaz. Güneydoğunun pazar olanaklarının değerlendirilmesi, şimdiden küçümsenmez yatırımlar yapılan ve petrolünden yararlanılmaya başlanan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde elde edilen kazanımların Kürt sorununun çözümüyle genişletilip kalıcı hale getirilmesi, şüphesiz burjuvazinin işine gelmekteydi. Ancak kendilerinin kabul edebileceği uygun bir çözüm bulunmalıydı; neredeyse “bağımsızlık”la eşdeğer gördükleri “özerklik” ve “özyönetim”li çözümlerin sözü edilen pazar olanaklarını kullanılamaz kılacağını varsayarak, belki “sıfır” taviz veren AKP’den çoğunu vermeyi benimseyebilirlerdi, ama “çizme aşılmamalı”ydı. Oysa PKK fazla şey istemekte, üstelik isteklerini –Cizre, Silvan, Yüksekova, Beytüşşebap, Diyarbakır-Sur’da olduğu gibi– pratikte dayatarak uygulamaya yönelmekteydi –bu nedenle girişimleri püskürtülmeliydi. Bu bakımdan savaş, yalnızca “Saray”ın değil, ama kendilerinin de savaşıydı.

Üstelik Suriye’de PYD/YPG karşısında farklı bir tutuma sahip olan başta Amerikalılar olmak üzere Batılı’lar, tamamen istedikleri çizgiye gelmemede ayak direyen PKK’yi, gücünün ve etkinliğinin sınırlanmasının yanı sıra Türk burjuvazisinin açtığı savaşla terbiye ederek ehlileştirip Barzanileştirmeyi hesap ederek, bu savaşa en azından “yeşil ışık” yakmış, desteklemekteydi. “Birden fazla ata oynaması”yla ünlü emperyalistler ve özellikle Amerikalıların desteğinin sonsuzca olmadığı ve PKK’nin yok edilmesini değil ama güç ve etkinliğinin sınırlanmasıyla “ehlileştirilmesi”ni amaçladığı şuradan belliydi ki, hem PKK’nin “terör örgütü olduğunu” söyleyerek Kürtlere karşı savaşın önünü açıyor hem de “barış” ve “çözüm süreci”ne dönülmesinin önemli olduğunu defalarca ortaya koyarak savaşta belirli bir çizginin aşılması yanlısı olmadığını gösteriyordu.

5.

Kürt halkının mücadelesi çoktan Türkiye’nin bir iç meselesi olmaktan çıkmış, bölgesel ve hatta uluslararası bir mesele halini almıştı. Bu bakımdan Kürtlere karşı açılacak “savaş”ın da uluslararası boyutunun olması kaçınılmazdı.

Türkiye, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ile komşu olarak birlikte yaşamaya yeni alışmış ya da alışmaktaydı. AKP Türkiye’sinin oluşup gelişmesinde ciddi pay sahibi olduğu Suriye “iç savaşı” ise, bu ülkenin kuzeyinde üç Kürt Kantonu’nun ortaya çıkmasına neden olmuş, Suriye içindeki güç dengelerini değerlendiren Suriye Kürtleri –Arap, Ezidi, Süryani, Dürzi vb. halklarla paylaşsalar da egemenliğin aslan payına sahip oldukları– üç kanton halinde örgütlenmiş ve “iktidar” ve “iktidarsızlık” üzerine ileri sürülmüş görüşler ne olursa olsun, bu bölgelerde kendi iktidarlarını kurmuşlardı. Artık Türkiye yeni bir komşuya sahipti.

Kobanê’de IŞİD saldırganlığının sınavından geçti ya da geçirildiler ve başarılı oldular.

Ama burada kalmadı; IŞİD’in Kobanê’den püskürtülmesinden kısa süre sonra silahlı olarak YPG’de örgütlü Suriye Kürtleri, ÖSO’ya bağlı gruplardan olan müttefiki birkaç Arap örgütü ile birlikte Tel Abyatı alıp iki kanton arasındaki 150 km.’den fazla genişlikte bir bölgeyi IŞİD’den temizleyerek, Kobanê ve Cizir Kantonlarını birleştirdiler. Bu, dönüm noktası oldu.

Yalnızca “Saray” ve AKP’si değil, bütün Türk burjuvazisi ayağa kalkıp dikkat kesildi. Suriye Kürtlerinin, Hatay’ın karşısındaki üçüncü Kanton olan Efrin’le diğer iki kantonu birleştirip Türkiye’yi güneyden kuşatma ve hatta Akdeniz’e kadar uzanarak bu kuşatmayı tamamlama peşinde oldukları –Türk burjuva gericiliğinin başlıca gündem maddelerinden oldu.

PYD’yi “terör örgütü” saymayıp hava bombardımanıyla koordineli kara harekatı yapmakta olan bir müttefik güç olarak gören ABD bu kuşatmaya ne derdi, onaylar, hatta ön ayak olur muydu –ateş bacayı sarmıştı!

Üstelik Kobanê Savaşı’nda birbirlerine yakınlaşan ve sonrasında aralarında bir anlaşma imzalayan Suriye ve Irak Kürtleri, S. Müslim ve Barzani’nin –ABD’nin de desteğiyle– dayanışma ve hatta birlik halinde davranmaya yönelmeleri halinde kuşatmanın tamamlanacağı korkusuyla olabilecekler üzerine kaygılar büyüyordu: Yoksa, Türkiye’nin bölünmesi mi gündemdeydi, Amerikalılar gizliden Türkiye aleyhine işler mi çeviriyor, el altından kendi kontrollerinde bir Kürt devleti kurmayı mı gündemlerine alıyorlardı? Kaygıların sonu yoktu!

“Saray”ın ağzından –öteden beri çiğnenmekte olan sakız olarak– “tampon bölge”nin, bu kez, somut olarak, birleşen iki Kürt kantonuyla üçüncüsü arasındaki bölgede kurulması gündeme getirildi ki, bu, tıpkı Kandil’in bombalanmasının sevinçle karşılanması gibi, çıkarlarına tercüman olduğu tüm burjuva gericilik tarafından olumlu karşılandı. Halka saldırıyı ve Kürt Savaşını koşullayan bir etken olarak, Kürt ulusal hareketi üzerinden ülke içi bağlantılarıyla Suriye’deki Kürt sorunu temelli gelişmeler, burjuva gericiliği birleşmeye iten bir etken durumundadır.

6.

Ortadoğu’daki dengeleri değiştirici bir diğer etken olarak İran faktörü, P5+1 ülkeleriyle İran arasında imzalanan nükleer anlaşmanın ardından önem kazanmış, önde gelen bir bölge gücü olarak İran’la Türkiye, kuşkusuz İran burjuvazisiyle Türkiye burjuvazisi arasındaki rekabet ve “paylaşım”a dair sorunlar hem büyümüş hem de önemleri artmıştır ki, İran’la sözü edilen bu ilişki, “Saray” ve özel çıkarlarıyla sınırlı bir etken olmanın ötesindedir.

ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Türkiye henüz “IŞİD karşıtı Koalisyon”a katılmamış, ama katılması gündemdeyken, imzalanan nükleer anlaşmanın “bölgedeki dengeleri değiştiren” ve Türkiye’nin bölge politikalarında “kayma”ya neden olacak bir gelişme olduğunu belirtmişti ki, doğruydu.

Artık İran da, ABD’nin bütünüyle dışlamayacağı ama gözeteceği ve hatta üzerinden belirli hesaplar yapabileceği bir güç olarak ve artan ağırlığıyla sahnededir ki, bu, başlı başına, Türk burjuvazisini İran karşısında birleşmeye yönelten bir etkendir.

Hele İran’ın Kürt sorununda son dönemde yaptığı “manevralar”la eskiden beri dilinin ve kendi dilinde eğitimin yasaklanmayışının üzerine yaptığı ilaveler ve siyasal nitelikli idamları da durdurarak yöneldiği normalleşme dikkate alınırsa, Türkiye burjuvazisinin karşısında, (İran’ın hem ülke içinde ve hem de özellikle Talabani grubuyla ilişkilerinin iyi olduğu da hatırlandığında ülke dışında) Kürt sorunuyla bağlantısı dolayısıyla da, İran’ın pozisyonu daha bir önem kazanmaktadır.

İran’ın pozisyonunun Türk burjuvazisi açısından önemi, üstelik İran’ın Rusya’nın müttefiki oluşuyla büyümekte ve İran’la Türkiye ilişkileri, Kürt sorunu ve bu soruna ilişkin gelişmeler de gözönüne alındığında, burjuva gericiliği birleştirici rol oynamaktadır.

7.

Batılı emperyalist devletleri olduğu kadar Türkiye burjuva gericiliğini de birleştiren son etken olarak Rusya’nın boylu boyunca Suriye ve Suriye üzerinden Ortadoğu’ya askeri-siyasal müdahalesinden söz etmek gerektir ki, bu müdahale, Y. Y. Karataş arkadaşımızın belirttiği gibi, bölgedeki tüm dengeleri sarsıp değiştirici bir rol oynamıştır.

Muhtemel gizli hesapları dolayısıyla ABD’den bile kuşkulanan Türkiye ve Türk burjuvazisinin karşısında, şimdi uçaklarıyla sınır ihlalinde bulunup karadan havaya füzelerinin radarları Türk uçaklarına kilitlenen bir Rusya da vardır ki, geleneksel “düşman” oluşunun yanında, Rusya, “yeni-Osmanlıcı” yayılmanın hedef ülkesi Suriye rejiminin hamisi olmanın ötesinde artık doğrudan savunucusu pozisyonunu tutmuştur. Rus müdahalesi “Saray”ın yayılma hülyalarının sonu olduğu kadar, ötesidir ve pratikte güneyden de Türkiye’nin komşusu olmuş olan Rusya, gerek Esad Rejiminin koruyucu ve kollayıcısı olarak, gerekse başta Moskova’da ağırladığı Suriye Kürt hareketi PYD/YPG olmak üzere, YPG’nin ittifak kurarak bir cephe oluşturduğu Arap ve Suryani örgütleriyle ittifakı hedefleyerek oluşturduğu tehlikeyle Türkiye’nin burjuva gericiliğinin tümü için tehdit durumundadır. Sadece Suriye’yi değil, Irak’ı da ilgilendirdiği –imzalanan anlaşmalarla da– ortada olan Rus müdahalesinin yalnızca Türkiye’li uzantı ve işbirlikçilerini birleşmeye teşvik edici olmakla kalmayıp, Çin tarafından da desteklenen Rus emperyalizminin asıl rekabet etmekte olduğu Amerikan emperyalizmi ve Batılılar için oluşturduğu tehditle, onları da Rusya karşısında Türk gericiliğinin arkasında yer almaya yönelteceği ve yönelttiği de eklenmelidir ki, bu etkenin, özellikle Amerikalıların bölgeye ve bölgedeki güç dengelerine yaklaşımını ve taktiklerini önemle etkileyeceği tahmin edilebilir.


Sonuç olarak, Batılılar ve Amerikalı emperyalistlerle uzantılarının “Saray” ve AKP’siyle kopuşmaya götürmekte olan bir dizi sorunlar yaşadıkları, ama bugün için AKP’nin yerine geçirecek –olağan ya da olağan-dışı– alternatiften yoksun oldukları ve üstelik emekçi halk ve gelişme eğilimindeki mücadelesinin bastırılıp ezilmesinde olduğu kadar dış politikada İran ve özellikle bölgeye son Rus müdahalesi karşısında da ortaklaştıklarını söylemek yanlış olmaz.

Bunun ötesinde, özel çıkarlara sahip olmaktan gelen yaklaşım, tutum ve politika farklılıkları alternatif arayışlarına götürmektedir: ancak “Saray”la AKP’sinin hala sahip olduğu kitle desteği ve henüz yerine konacak bir alternatifin oluşturulamamış oluşu, onun bir çırpıda üzerinin çizilmesini değil, ama özellikle politika ve uygulamalarının fiyaskoyla sonuçlanarak çıkmaza girdiği yönlerden sıkıştırılıp baskı altına alınarak “özel çıkarları”nı uzantıları da içinde uluslararası burjuvazinin “genel çıkarları”nın önüne geçirmeyip burjuva egemenlik çarkının gereğince, ama öyleyse “keyfi” olarak ve “kendi bildiğince” değil, ama dayatılıp istendiği gibi döndürülmesini kabule zorlanmasını koşullamaktadır.

Küçük bir olasılıkla uyum sağlamış ve olağan dişlilerinden biri olmayı kabul etmiş Erdoğan’la ya da değilse, daha büyük olasılıkla belki “Saray”ında kuşatılmış belki tümüyle dışlanmış olarak yarı-Erdoğanlı veya Erdoğansız bir AKP’nin, bütünü ya da bir bölümüyle, halkın zapturapt altında tutulmasının garanti altına alınması bakımından “ikna” edilip uygun pozisyona çekilerek bileşenleri arasında yer alacağı “yeni” bir alternatif oluşturulması -bu, yakın geleceğin olabilirliklerinin öncelikli olanıdır. “Saray”ın gücünü aşağı yukarı koruyup kendisini “özel çıkarları”yla birlikte uluslararası burjuvazi ve işbirlikçilerine belirli bir süre daha dayatmayı sürdürme olanağı bulmasıysa, ihmal edilebilecek kadar küçük bir olasılık durumundadır.

İhtimaller bir yana, “özel çıkarlar”ın dikkate alınması yanlış değildir, ama, bu çıkarlar esas alınıp halka karşı saldırı ve Kürt savaşının yalnızca “Saray”ın işi olduğu ileri sürülerek, mücadelenin “Saray”ı hedeflemesiyle yetinilmesi, düzen-içi seçenek arayışlarıyla birlikte, örneğin kalıcı olmayan bir barış arayışına ve dayanağı olarak şüphesiz sınırlı ve güdük bir demokratik platforma delalet eder ki, bu, ancak ikiyüzlülüğüyle burjuva demokrasinin benimsenip savunulmasıyla sınırlı bir platform olabilir.

Halkın ihtiyacı olansa; burjuva gericiliğin şu ya da bu kliğinin yedekleyici manevra ve taktikleri karşısında uyanıklığı koruyarak, “mızrağın sivri ucu” “Saray”ın başında durduğu “yürütme komitesi”ne yöneltilerek, -talepleri yok sayılıp mücadelesi emperyalistler ve işbirlikçi gericiliğin tüm kliklerinin fikir ve eylem birliğiyle bastırılma durumunda olan- en geniş kesimlerinin, burjuva gericiliği ve diktatörlüğünün devrilmesini hedef alıp halk egemenliğinin tesisini amaçlayarak birleştirilmesinin esas alınması ve acil taleplerinden hareketle halkın birleşik mücadelesinin yükselişinin koşullarının oluşturulmasıdır.

Dipnot

1. www.gazetevatan.com, 24 Temmuz

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑