Nükleer enerji ve GDO örneğinde bilim ve teknolojiye yaklaşım – 2

“GDO’ya hayır” mı?

Kenan Ateş

Bir önceki yazımızda, sosyalizmin yenilgisi, işçi sınıfı ve halk hareketlerinin dibe vuruşu, eski sosyalist ve halk demokrasili ülkelerin sosyalist görünümlü biçimlerini de atıp açıktan klasik kapitalist ülkeler haline gelmeleriyle meydanı boş bulan emperyalist kapitalizmin gemi iyice azıya alıp hemen her cephe ve alanda daha da pervasız saldırılara giriştiğini; giderek bununla da kalmayıp, kâr ve para için doğrudan doğaya, çevreye, insan sağlığı ve geleceğine yöneldiğini belirtmiştik.

Bunun sonucunda, yeni enerji elde etme yöntemlerinden yeni teknolojik aygıtlara, soframıza gelen bin bir çeşit besin ürününe, son 25-30 yılda üretilen adeta her ürünün, çevre ve insan, insanın sağlığı ve geleceği için büyük zararlar doğurduğunu; neredeyse ölüm saçar olduğunu; bunun da şeker hastalığından kansere, obeziteden depresyona, hastalıkları çığ gibi büyüttüğünü; soluduğumuz havadan bastığımız toprak ve içtiğimiz suya doğayı bozduğunu dile getirmiştik.

Sonra da, kapitalizmin giriştiği böylesine büyük doğa ve insan düşmanlığının doğallığında bir tepki yarattığını; tepkinin giderek kampanyalar halinde örgütlenerek yayıldığını; bu kampanyaların da daha çok “Nükleer Enerjiye hayır” ve “GDO’ya Hayır” başlıkları altında örgütlendiklerini açıklamıştık. Ortaya çıkan dünya çapındaki bu büyük tepkinin; örgütlenen kampanya ve çevre hareketlerinin çıkış noktaları her ne kadar haklı ve doğru olsa da, bu hareket ve örgütlenmelerin küçük burjuva / burjuva sınıf karakterleri sonucu olarak, ortaya atılan argümanlarının önemli kısmının kafa karıştıran, kapitalizmin rolünü gizleyerek hedef şaşırtan, ormanı değil tek bir ağacı gösteren, yer yer bilim ve teknoloji düşmanlığı yapan, yer yer de doğru olmayan, çoğu durumda ipe sapa gelmez, akıl ve mantıkla örtüşmeyen eleştirileri ile kapitalizmin ideologları ve lobicilerinin ellerine koz veren argümanlar olduklarını söylemiştik. Bunun örneklerini de, nükleer enerji ve nükleer santraller sorunuyla ilgili olarak kısaca göstermeye çalışmıştık.

Aynı durum, GDO örneğinde de görülüyor. Batılı gelişmiş kapitalist ülkeleri bir yana bırakıp yalnızca ülkemizdeki duruma bakarsak, şöyle bir tablo görüyoruz. İktidar yanlısı burjuva medya, genetiği değiştirilmiş ürünlerde hiçbir risk görmeyen akademisyenlere bolca yer vererek, genetiği değiştirilmiş besinleri sorgusuz sualsiz aklama çabasındadır. Bunun karşısında, iktidar karşıtı burjuva medya ise, hükümete yüklenme fırsatını kaçırmayarak, konuyu biliyor geçinen bir takım akademisyenlerin ve meslek odalarının milliyetçi yaklaşımları eşliğinde, felâket tellâllığına soyunmuş durumda. Genetiği değiştirilmiş besinlere toptancı bir yaklaşımla karşı çıkan kesimler, çoğu bilim dışı argümanlarla GDO’ların tümünü zehir saçan ürünler olarak lanse ederlerken, GDO savunucuları da, gıda, biyoteknoloji ve ilaç tekellerinin söylemlerini tekrarlayarak, genetiği değiştirilmiş tohumların verimliliği arttırıp açlığa çare olacağından daha az tarım ilacı kullanılması yoluyla yeraltı sularının ve toprağın korunmasını sağlayacağına, çiftçileri zengin edeceğine varıncaya kadar, akıllarına gelen ne varsa, söylüyorlar.

Neyin ne olduğunu bilmeyen geniş yığınlar ise, bu karmaşa içinde, bir taraftan pazardan en ucuz ürünü alma koşuşturmacasındayken, bir taraftan da tedirginlik içinde “yediğimiz ürünler GDO’lu mu acaba” telaşındalar. “GDO’ya Hayır” kampanyaları yürütenler de, büyük çoğunluğuyla, tedirginleşmiş yığınları küçük-burjuva muhalefetin dar sınırlarına hapsetmeye çalışıyorlar. “Sol”, sosyalist çevrelerde de yaygın olan bu yaklaşım, bilim dışı, zihin bulanıklaştıran, dar milliyetçi bakış açısının ve “istemezükçü” tavrın sığlığını göstermektedir. Bununla birlikte, bu sığ yaklaşım, sermayenin insan sağlığını hiçe sayan girişimleri karşısında, gözü kârdan başka bir şey görmeyen kapitalizmi sorgulayıp mahkûm eden bir tutum takınılmadan doğru bir mücadele çizgisi örülemeyeceğini de ortaya koyuyor. Sapla samanın, tozla dumanın birbirine karıştığı bu karmaşa tablosu karşısında, Marksist-Leninistlerin, devrimci sosyalistlerin kendilerini akıntıya kaptırmadan genetiği değiştirilmiş besinlerin yaratabileceği olası risklerle insanlık ve bilim ve teknolojinin gelişimine sunduğu olanakları bilimsel bir bakışla ele almaları gerekiyor.

GDO YA DA GDO’LU ÜRÜN NEDİR?

GDO, “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” tanımındaki kelimelerin ilk harflerinin bir araya getirilmesiyle üretilmiş bir isimdir. “Transgenik Organizma” ya da “Gen Mühendisliği Ürünü Organizma” olarak da tanımlanır. Bu tanımların hepsi de, gen mühendisliği teknikleri kullanılarak genetik yapısı değiştirilmiş her türlü organizmayı ifade ederler. Bu tanıma göre, GDO tanımı, yalnızca genetiği değiştirilmiş besinleri ve tarım ürünlerini değil, virüsten bakteriye, fareden kediye, koyundan köpek, sığır, maymun ve hatta tedavi için gen transferi yoluyla gen veya bir miktar genetik materyal aktarılmış insana dek şu veya bu ölçüde genetik değişikliğe uğratılmış pek çok canlı organizma / yapıyı kapsar.

Sözü edilen gen mühendisliği teknikleri, genellikle rekombinant DNA teknolojisi / gen transferi gibi yöntemlere denk düşer. Bu tekniklerde, genetik yapının çok küçük de olsa bir kısmı değiştirilir. Genetik yapıya, aynı ya da farklı organizma veya organizmalardan, aynı ya da farklı türlerden, o organizmaya, kendi yapısında olmayan yeni özellikler kazandırmak, yapısında var olan bir bozukluğu gidermek, sağlam yapıyı bozup insan hastalıklarının hayvan modellerini yaratmak gibi değişik amaçlarla, genetik materyaller değiştirilir, ekleme veya çıkarmalar yapılır. O organizmalar, genetik materyal eklenmişse “knock in”, çıkarılmışsa “knock out” gibi isimler alırlar. “Knock in transgenik fare” veya “knock out transgenik sıçan” gibi. Kesilip çıkarılan, çıkarılanın yerine yenisi eklenen veya çıkarılmadan araya fazladan sokulan genetik materyal, bir ya da birkaç –kısaca harfle ifade edilen– nükleotid veya bazdan oluşan çok küçük bir parça da olabilir; binler, yüz binler, milyonları bulan çok uzun harf / nükleotid / baz sıralamaları gibi kısmen “büyük” parçalar da.

Ancak, genetik yapıda, melezleme / hibrid çalışmaları gibi yapay yollarla ya da evrim mekanizmaları gibi doğal yollarla oluşturulan veya oluşan değişiklikler, ekleme ve çıkarmalar, GDO veya transgenik tanımı içine girmezler. GDO’da temel olan, (1) genetik yapının, –az ya da çok– değişikliğe uğratılmış olması ve (2) genetik mühendisliği / rekombinant DNA teknolojisi tekniklerinin kullanılmasıdır. Bu yüzden, GDO’yu GDO yapan, bu değişikliklerin belirtilen gen mühendisliği / Rekombinant DNA teknolojisi yoluyla ve kısa sürede laboratuvarda sağlanmasıdır.

Dikkatli okurun anlayacağı üzere, GDO, sanıldığı gibi, sadece genetik yapısı değiştirilmiş besin ya da besinler, örneğin GDO’lu mısır, soya, pirinç, domates veya som balığı değildir. GDO, aynı zamanda, kanser mekanizmalarını daha iyi anlamak ve insan kanserlerini tedavi etmek için model olarak kullanma amacıyla genetik yapısına eklemeler yapılarak vücudunda insan kanserleri oluşturulmuş fareler; şeker hastalığının tedavisinde kullanılmak için DNA’sına insan insülin geni eklenerek insülin üreten, hemofili hastalığının tedavisinde kullanmak için pıhtılaşma faktörü üreten; benzer amaçlarla değişik enzimler üreten –bu yüzden de bir anlamda doğal ilaç fabrikaları haline sokulan– transgenik bakteriler; kanser, MS, ALS, lösemi veya müsküler distrofi vb. gibi doğuştan ya da sonradan genetik yapısında oluşmuş bozukluk nedeniyle ortaya çıkmış ölümcül hastalığını gidermek için vücuduna sağlam gen enjekte edilen veya bozuk geni çıkarılan ya da susturulan, kısacası gen tedavisi uygulanan hasta; veyahut yine gen ve kök hücre tedavisi amacıyla DNA’sına bir gen ya da gen parçacığı eklenmiş insan kök hücresi de, genetiği değiştirilmiş organizma, yani GDO’dur.

Bu anlamda, topyekun olarak GDO’ya karşı çıkmak, bütün bir genetik bilimine, moleküler biyolojiye, hücre biyolojisine, gen mühendisliğine, gen tedavisi çalışmaları ve uygulamalarına, kanser araştırmalarına, yeni ilaç araştırma ve çalışmalarına, yeni tıp alanları olan moleküler tıbba, rejeneratif tıbba da karşı çıkmaktır. Toptancı bir yaklaşımla “Her türlü GDO’ya hayır”, “Bütün GDO çalışmaları durdurulsun” demek, yalnızca GDO’lu mısır çalışmaları değil, bütün bu araştırma ve çalışmalar da durdurulsun, dünyanın bir ucundaki yeni araştırmaları bile günlük takip etmeye çalışan, sürekli “ne oldu, yeni bir gelişme var mı?” diye sorular soran ölümcül hasta ve yakınlarının umutları tükensin de demektir. Bu nedenle, öncelikle sapla samanı karıştırmamak, ama ayırmak gerekiyor. GD (Genetiği Değiştirilmiş) besinler, bir bütün olarak GDO çalışmalarından ayrılmalıdır. GDO’lu Besinler içinde de, doğru dürüst kontrol edilmeden, insan sağlığı üzerindeki, –özellikle uzun vadeli– etkileri gözlenmeden bir an önce pazara / piyasaya sürülmüş ürünlerle, GD besin ve bu besinlerin insan üzerindeki etkilerini araştırma çalışmaları birbirinden ayrılmalıdır.

BİYOTEKNOLOJİ VE DOĞADAKİ GENETİK DEĞİŞİKLİK

Her ne kadar bugünkü anlamıyla GDO denilemezse de, bir yandan doğada evrim mekanizmalarıyla doğal yoldan ve bir yandan da binlerce yıldır klasik yapay ıslah yöntemiyle bitki ve hayvanların genetik yapıları değiştirilip yeni türler yaratılıyor. Bugün tarıma konu olan ürünlerin neredeyse tamamı, insan eliyle, doğada bulunan ilk hallerinden farklılaştırılmış durumdadır. Ne bugünkü buğday eski buğdaydır, ne yüzlerce çeşidi olan köpekler ilk evrildiği kurttur, ne de bugünkü iri elmalar eski küçük yabani elmalardır.

Öte yandan biyoteknoloji de sadece günümüze özgü değildir. İlk biyoteknoloji ürünü sayacağımız bira, binlerce yıl önce Sümerler ve Babillilerde üretilmiştir. Yoğurt ve peynir de keza öyledir. Doğa’da ne bira bulunmaktadır çünkü, ne de yoğurt veya peynir. Ancak yeni türlerin üretilmesinde, melezleme ya da seçilimle karakterize olan klasik ıslah yönteminin doğal bir sınırı vardır. İşte genetik alanındaki gelişmeler, bu noktada doğal engellerin aşılmasını sağlar ve doğal yollarla olanaklı olmayan farklı türler arasında gen aktarımı ve değişimini olanaklı kılar. Bu alandaki araştırma ve uygulamalar, tarım zararlılarına, ot öldürücülere, soğuğa, sıcağa, tuza, aside vb. karşı dayanıklı yeni türler elde ederek verimi arttırma amacı güder.

Ancak kapitalizm söz konusu olunca, bu olanak, canlıların genleriyle oynama ve onları değiştirme olanağı, sermayenin elinde, doğa, insanlık ve geleceğine yönelik büyük bir tehdide dönüşür. Bugün olan da, budur. Yüksek teknoloji ve donanımlı laboratuvarlar gerektiren GDO araştırmaları birkaç emperyalist şirketin tekeli altında yürütülmekte ve geliştirilen ürünlerin tohumları bu tekeller tarafından patentlenerek, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca çiftçiye satılmaktadır. Sonunda, bugün gelinen noktada, GD besinler ve tohumları, insan ve doğadaki diğer canlılar üzerinde nasıl bir etki yarattıkları/yaratacakları yeterince araştırılmadan, tarım sektöründe önemli bir pay tutar hale gelmiş bulunmaktadır. 1996 yılında 1,7 milyon hektarlık alanda GD tarım yapılırken, bugün bu alan 125 milyon hektara çıkmıştır. Günümüzde dünya ölçeğinde 18 milyon çiftçi GD tarım yapıyor…

Günümüzde dünyada soya üretiminin yüzde 64’ü, pamuğun yüzde 43’ü, mısırın yüzde 24’ü, kanola’nın yüzde 20’si genetiği değiştirilmiş tohumlarla yapılıyor. 2014 yılı rakamlarına göre, ABD’de toplam soya fasulyesi üretiminin yüzde 94’ü, pamuğun yüzde 96’sı, mısırın ise yüzde 93’ü GD tohum ürünüdür.

GD BESİNLER AÇLIĞIN ÇARESİ Mİ?

Şimdi “GDO savunucuları” denilen GD besin üreten tekeller ve onların lobici ve maaşlı kalemşorları ile “GDO karşıtları” olarak bilinen “GDO’ya Hayır” diyen çevre, örgüt ve kişilerin argümanlarına göz atalım.

Biyoteknoloji tekelleri ve bunları her yönüyle destekleyen ABD gibi emperyalist ülkelerin ilgili kurumlarının, GD besinlerin yasaklanmasını isteyen kesimlere karşı çıkışları esas olarak iki başlık altında toplanıyor:

1-) Dünya halklarının büyük bir kısmı büyük açlık ve yoksulluk içindedir ve dünya nüfusu giderek artmaktadır. Mevcut topraklar dünya nüfusunu doyurmaya yetmemektedir. Daha şimdiden dünyayı doyuramayan tarım alanları ve klasik tarım yöntemleri yakın gelecekte tümüyle yetersiz kalacaklardır. Genetik kodları değiştirilmiş biyoteknoloji ürünü GDO’lu besinler verimliliği artırarak, dünya halklarını ve açlık çeken geniş kitleleri doyurup açlıktan kurtarırlar. Biyoteknolojik besinler açlık ve yoksulluğu gidermek için üretilmektedir. Örneğin genetik yapısına A vitamini geni eklenmiş “Altın Pirinç” (Golden Rice), A vitamini eksikliği bulunan dünya yüzündeki milyonlarca çocuk ve yetişkin için tek kurtuluş yoludur. “Altın Pirinç” hayat kurtaracaktır!

Yine buna bağlı olarak, GDO savunucularına göre, genetiği değiştirilmiş tohumlar verimliliği arttıracağından, daha az tarım ilacı kullanılmasını olanaklı kılacak ve bu da yeraltı suları ve toprağın korunmasını sağlayacak, çiftçileri zengin edecektir.

2- Bu besinler ve öteki biyoteknoloji ürünleri insan sağlığı ve gelecek kuşaklar için bir tehlike ya da olumsuz yan etki taşımamaktadırlar. GD besinler güvenlidir.

Bu iki iddiayı kısaca ele alalım.

İddialardan birincisinin gerçekle bir ilintisi yoktur. Tamamen yanıltma ve kandırmacadır. Bugün, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, OECD gibi emperyalist kapitalist dünyanın gözde kurumlarının verileri bile bu iddianın tam aksini göstermekte, bütün olgu ve veriler bunun koca bir yalan ve kaba bir göz boyama çabasından öte bir anlamı olmadığını ortaya koymaktadır.

Dünya Bankası rakamlarına göre, dünyada 2 milyar 800 milyon insan yoksulluk sınırının, 1 milyar 200 milyon kişi de açlık sınırının altında yaşamaktadır. 80 ülkede kişi başına düşen gelir 10 yıl öncesinin altına düşmüştür. Yine dünyada yılda 18 milyon insan yoksulluk ve yoksulluğa bağlı nedenlerden ölmektedir.

Bunun karşısında, Monsanto, DuPond ve Ciba-Geigy/Novartis gibi ilaç, kimya ve biyoteknoloji tekellerinin kârları her yıl milyar dolarları bulmaktadır. Bu tekellerin, genetik kodu değiştirilmiş besin üretmek için topraklarını ele geçirdiği Hindistan, Brezilya, Mısır ve öteki birçok geri ve bağımlı ülkede tarımı nasıl çökerttikleri, köylülüğü nasıl yoksulluk ve yıkıma sürükledikleri gazetelerin günlük haberleri arasındadır. Bırakalım geri ve bağımlı ülkeleri, gen mühendisliği ürünü besinlerin en fazla üretilip tüketildiği ülkelerden ABD’de bile, halkın giderek yoksullaşmakta olduğu bir gerçektir. ABD’de gelirler arasındaki uçurum son 10 yılda daha da artmıştır. Bugün ABD nüfusunun 100 milyonluk bölümünün toplam geliri, tepedeki yüzde 1’lik bölümden daha aşağı düşmüştür.

Bizde henüz pek görülmese de, Batılı gelişmiş kapitalist ülkelerdeki süpermarketlerin raflarında hem genetiği değiştirilmiş hem de doğal organik besin ya da yiyecekler bulunmaktadır. O raflara bakıldığında, etiketli ya da etiketsiz olarak, raflarda satılan genetik kodu değiştirilmiş besinlerin fiyatları hiç de ucuzlatılmamışken, aksine doğal yoldan yetiştirilmiş “organik” besinlerin fiyatlarının artırıldığı görülür. Bu konuda uzun boylu veri sıralamaya gerek yoktur. Gazete ve dergilerin ekonomi sayfalarındaki rakamlar, çıplak gözle görülen günlük olaylar, GD besinlerin açlık ve yoksulluğu, “Altın Pirinç”in de A vitamini eksikliğini gidermek için üretildiği yalanının aksini ortaya koymaktadır. Yoksullar daha da yoksullaşırken, biyoteknoloji tekellerinin kârlarının dev rakamlara ulaşmasına bakılınca, bu iddiaya inanmak mümkün değildir. İddia edilenin aksine, amaç, daha fazla insanı, milyonlarca emekçiyi çok daha büyük açlık ve yıkıma sürükleyerek, emperyalist tekellerin daha fazla kâr elde etmesini ve dünya tarımı ile tarım alanlarını tümüyle ele geçirmesini sağlamaktır. Açıkça görülüyor ki, “dünyadaki yoksulluk ve açlığın nedeni, aç ve yoksulların doyurulamaması değil, doymak bilmez zenginlerin bir türlü doyurulamamasıdır.”

Açlık ve yoksulluğun kaynağı, toprakların yetersizliği değildir. Mevcut tarım alanları ve doğal kaynaklar, dünya nüfusunu doyurmaya yetmektedir ve daha uzun bir süre de yetecek durumdadır. Açlık ve yoksulluğun yaratıcısı, varlığı, emek sömürüsü üzerine kurulu tekelci kapitalizmdir. Bizzat açlık ve yoksulluğun yaratıcısı olan, onu ortadan kaldıramaz.

Kuşkusuz, tekellerin daha fazla kâr etmesi değil, ama doğa, ekolojik denge ve insan sağlığı gözetilip insanın ihtiyaçlarının karşılanması, mutluluğu ve yaşamının kolaylaştırılıp güzelleştirilmesi amaçlandığında, genetikte erişilen bugünkü bilgi birikimi ve mevcut biyoteknolojinin insanlık açısından hayal bile edilemeyecek bir potansiyel taşıdığı ve devasa olanaklar içerdiği tartışılmaz bir gerçektir. Ancak, insana değer vermediğini her koşulda gösteren kapitalizm bunu gerçekleştirebilir mi? Her şeyin çıkar ve daha fazla kâr üzerine kurulu olduğu bir sistemden bunu yerine getirmesini ve genetik bilimiyle biyoteknolojinin bu potansiyel ve olanaklarını kullanmasını beklemek fazla saflık değil midir?

Çiftçilerin GD ürünler sayesinde daha az tarım ilacı kullanacakları ve böylece doğanın ve canlıların, yeraltı suları ve toprağın korunacağı iddiası da tümüyle yalandır. Çünkü, GD besin tohumları üreten tekeller, aynı zamanda tarım ilacı üretiminin tekeline de sahiptirler. Uzun yıllardır, çiftçileri aşırı ilaç tüketimine teşvik eden, toprağı, suları, mikroorganizmaları, kuşları, böcekleri ve insanları zehirleyenler çevre dostu olamazlar.

GD BESİNLER VE SAĞLIK İÇİN RİSKLERİ

GD besin savunucularının bir diğer temel iddiası da, bu besinler ve öteki biyoteknoloji ürünlerinin insan sağlığı ve gelecek kuşaklar ile doğa için tehlike ya da olumsuz yan etki taşımadıkları, belirtilen besinlerin güvenli oldukları iddiasıdır. Bunun karşısında GDO karşıtları da tam tersini savunup bu besinlerin zehir ve ölüm saçtıklarını öne sürmektedirler. Hangisi doğru?

İki taraf da, senelerdir kendi iddialarının doğru olduğunu öne sürmektedirler. Oysa, bugüne dek yapılan çalışmalar ve bu çalışmaların yayınlandığı sınırlı sayıdaki bilimsel yayına bakıldığında, herhangi bir tarafın iddiasını haklı çıkaracak bir yanın olmadığı görülmektedir. Çünkü genetiği değiştirilmiş besinler konusunda yapılmış çalışmalar azdır; olanlar da kesin bir kanı oluşturacak nitelik ve güvenilirlikte değildir. Bu yüzden GD besinlerin insan sağlığı üzerindeki etkilerine ilişkin kesin bir şey söylemek bugün için mümkün değildir. Çünkü GD besinlerin sağlık için zararlı olduğunu söyleyen az sayıdaki yayının yanı sıra bir zararlarının olmadığını söyleyen yayınlar da bulunmaktadır.

Örneğin, dünyanın en prestijli bilimsel dergilerinden Science grubu dergilerini yayınlayan Bilimin İlerlemesi için Amerikan Birliği (AAAS) adlı bilim kuruluşu, 2012’de yaptığı açıklamada, o güne dek yapılmış çalışmaların tümü gözden geçirildikten sonra, genetiği değiştirilmiş besinlerin genetiği değiştirilmeden geleneksel yöntemlerle üretilmiş klasik besinlerden daha büyük bir sağlık riski taşıdıklarını gösteren bir kanıta rastlayamadıklarını söylemektedir. AAAS, kısaca, geleneksel GDO’suz yiyecekler ne kadar sağlık riski taşıyorlarsa GD besinleri de o kadar taşımaktadır, aralarında ciddi bir fark yoktur, demektedir. AAAS, üstelik bu sonuca, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Amerikan Tabipleri Birliği, Amerikan Bilimler Akademisi, Royal Society adlı İngiliz Bilimler Akademisi gibi bilim dünyasında çok büyük saygınlıkları olan bilim kuruluşlarının çalışmaları sonucu vardıklarını iddia etmektedir.

Benzer bir çalışmayı da İtalyan araştırmacılar yapmışlardır. İtalya Perugia Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Alessandro Nicolia ve arkadaşları, 2013 yılında yayınladıkları derleme yayınlarında açıkladıklarına göre, 2002 ve 2012 yılları arasındaki 10 yıllık süre içinde genetiği değiştirilmiş besinlerle ilgili 1783 yayını taramışlardır. Açıklamalarına göre, bu tarama sonucunda, GD ürünlerinin sağlık üzerindeki etkileriyle ilgili kesin bir kanı oluşturacak nitelikte bir bulgu elde edememişlerdir. Oysa bilimsel çalışmalar için, her hangi bir konu ve alanda 10 yıllık bir süre içinde on binlerce yayın yapılır. 1783 sayısı çok azdır. Kaldı ki, bu yayınların çoğunda da, GD besinlerin sağlık üzerindeki etkileri araştırılmamaktadır. Daha ötesinde, yakından bakıldığında, bu yayınlarda açıklanan çalışmaların büyük bir kısmının ya doğrudan Monsanto, Bayer, Novartis gibi dev GD besin tekellerinin laboratuvarlarında yapıldığı ya da bağımsız üniversite ve araştırma kuruluşlarında yapılanların finansmanlarının bu tekeller tarafından sağlandığı görülmektedir. Tahmin edileceği gibi, bu çalışmalarda hep GD besinler lehine sonuçlar açıklanmakta ve GD besinlerin sağlık için bir risk oluşturmadığı belirtilmektedir.

Bunun karşılığında yapılmış az sayıda yayında ise, tam tersi iddialar ortaya konulmaktadır. Bu yayınların çoğunda, sıçanlara farklı GD besinler verilip etkileri incelenmektedir. Bu sıçanlarda böbrek hastalıklarından kansere varan ciddi sağlık sorunları ortaya çıktığı belirtilmektedir. Böyle birkaç çalışma bulunmaktadır. Ancak bu yayınların neredeyse tümüne farklı araştırmacılar tarafından itiraz edilmiş, yayınların güvenilir olmadığı söylenmiştir. Kimilerinde istatistiki hatalar bulunduğu, kimilerinde yanlış hayvan seçilmiş olduğu, kimilerinde de açıklanan verilerin net olmadığı öne sürülmüştür. Bu eleştiriler yanlış ve taraflı, yayınlarda açıklanan bulgular ise doğru olsa bile, yine de, GD besinlerin sağlık için zararlı olduklarını söylemek zordur, çünkü her şeyden önce, bu çalışmalarda, GD besinlerin hayvanlar üzerindeki etkileri, 3, 5, 10 ay, en fazla 1 yıllık süreler boyunca ve aynı veya bir sonraki kuşakta gözlenmiştir. Yani, GD besinlerin uzun vadeli etkileriyle ilgili hiçbir çalışma yapılmamıştır. Bu etkiler, değil 40-50 yıl, 2 yıl boyunca bile takip edilmemiştir. Aynı sorun, GD besinlerin zararsız olduklarını öne süren çalışmalarda da bulunmaktadır, onlarda da uzun dönemli etki araştırılmamıştır.

GD besinlerin kısa dönemli etkileri için yapılan çalışmalardan da, GD besinlerin sağlık için risk oluşturduğu sonucu çıkarılamaz. Çünkü bu çalışmalar tek tek çalışmalardır. Farklı grupların aynı çalışmayı yaparak aynı veya benzer sonuçları elde ettikleri birden fazla çalışma yoktur. Yani yapılan bu çalışmalar, başka araştırma gruplarınca teyit edilmemişlerdir. Birden fazla bağımsız grup tarafından teyit edilmeyen bilimsel çalışmalar bilim dünyasında kabul edilmezler.

Sonuç olarak, bu verilerle ne GD besinlerin insan için sağlık riski oluşturduğunu bugün için söylemek mümkündür; ne de risk oluşturmadığını. Bilimsel sonuçlara varılabilmesi için daha nitelikli, daha fazla ve daha kapsamlı araştırmalar yapılması zorunludur.

Aynı durum, GD besinlerin insan üzerinde kesin olumsuz etki yaptığı iddia edilen allerjik reaksiyonlar için de söylenebilir. GD besin yedirilen hayvan ve insanlarda değişik allerjik reaksiyonlar ortaya çıktığını gösteren çalışmalar bulunduğu doğrudur. Buna rağmen GD besinler kesin allerjik reaksiyon yaparlar demek, yine de olanaklı değildir. Çünkü oluşan bu reaksiyonların değiştirilmiş genetik yapı ve gen mühendisliği tekniklerinin mi sonucu olduğu, yoksa o besinin kendi doğal yapısından mı kaynaklandığı belli değildir. Evet, örneğin genetiği değiştirilmiş soya fasulyesi ve bundan yapılmış ürünlerden yiyen İngilizlerde zaman içinde allerji ortaya çıkmıştır ve bugün İngiltere’de yaşayan insanların çoğu GD soya fasulyesine duyarlı hale gelmiştir, ama aynı durum genetiğiyle oynanmamış ürünlerde de görülmektedir. Örneğin kivi meyvesi, ABD ve Avrupa ülkelerine 1960’larda girmiştir. O yıllarda Avrupalı ve Amerikalılar kiviye karşı alerjik değilken ve kivinin genetiği değiştirilmemişken, bugün aynı genetiğiyle oynanmamış kivi alerji yapar hale gelmiştir. Sonuçta; genetiği değiştirilmiş soya fasulyesi nasıl zamanla alerji yapar hale gelmişse, genetiği değiştirilmemiş kivi de zaman içinde alerjen duruma bürünmüştür.

KÜÇÜK BURJUVA “GDO’YA HAYIR”CILARIN SIĞ, BİLİM KARŞITI VE MİLLİYETÇİ ARGÜMANLARI

“Nükleer Enerjiye Hayır mı?” başlıklı bir önceki yazımızda değindiğimiz “Nükleer Enerjiye Hayır”cıların argümanları ve o argümanların mantığı neyse, “GDO’ya Hayır”cılarınki de o. Neredeyse aynı bakış açısı ve mantığa sahip aynı sınıf ve katmanlardan oldukları için farklı olmaları zaten beklenemez.

Çoğunlukla bilimsel bir temeli olmayan ve önemli bir kısmı da doğruluktan uzak bu iddia ve sığ argümanlar birkaç başlık altında toplanabilir. Bunların en çok dile getirilenlerine bakalım.

Bunların içinde en önemli olanı, GD besinlerin insan sağlığı için büyük riskler taşıdığı, etrafa zehir ve ölüm saçtıkları, bu durumun da pek çok bilimsel çalışmada kanıtlandığı tezidir. Yukarıda gösterdiğimiz gibi, bu iddiaları kanıtlayan ve bilim dünyasının üzerinde hemfikir olduğu çalışmalar yoktur. Aksine, birçok saygın bilim kuruluşu bunun tersini söylemektedir. Buna karşın, yukarıda da belirtildiği üzere, bu besinlerin risklerini araştıran yeterli ve güvenilir çalışma olmadığından, GD besinlerin risksiz olduğunu söylemek de mümkün değildir. Daha fazla, daha kapsamlı, güvenilir çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu nedenle, “GDO’ya Hayır”cıların “GDO Çalışmaları Yasaklansın” sloganı yerine, Marksist Leninistler, GD besinlerin insan ve doğa üzerindeki etkilerini ortaya koyacak araştırmalara ağırlık verilmesini, devletlerin bu araştırmalara fon ayırmasını istemelidirler. Yediklerimizin ne olduğunu bilmiyoruz. Kimileri zararlı diyor, kimileri de zararsız. Üstelik, bunu, bilim insanı ünvanlı insanlar söylüyor. Doğrusunun ne olduğunu öğrenebilmek için araştırmalar değil engellenmek, aksine teşvik edilmelidir.

“GDO’ya Hayır”cıların bir diğer iddiası da, GD besinlerin alerjik oldukları tezidir. Bunun ne kadar doğru olup olmadığını da yukarıda ele aldık. Bu konuda da bir kesinlik yoktur. Ve bu konu da araştırılmaya muhtaçtır.

Bir diğer karşıtlık tezi ise, GD besin tohumlarının kısır olduğu ve sonraki ekimlerde ürün vermediği; bunun için de her ekim döneminde çiftçilerin yeni tohum almak için büyük paralar ayırmak zorunda kaldığıdır. Oysa genetiği değiştirilmemiş tohumlarda böyle bir durum yoktur. İddiaya göre, bu kısırlık GDO’ların doğasının sonucudur.

Burada, eğer bilinçli bir çarpıtma ve kafa karıştırıcılığı yapılmıyorsa, en hafifinden bir bilgisizlik ve cahillik sergilenmektedir. Çünkü GDO ile hibrid / melez tohum durumu karıştırılmakta, böylece tohum tekellerinin daha fazla kâr elde etmek için tohumlara özellikle ekledikleri bir nitelik, GDO’nun doğası olarak sunulmakta ve toptancı bir yaklaşımla “bütün GDO ürünleri kısırdır” denilmektedir. Oysa, gerçek durum böyle değildir. Tarım ürünleri olsun, fare veya sıçan veyahut transgenik herhangi bir hayvan olsun, GDO ürünlerinde, kısırlık durumu yoktur. Transgenik hayvanlar rahatlıkla ürer ve DNA’sına eklenen yeni özelliği sonraki kuşak ve döllerine geçirirler. O kuşaklardan da, hiçbir sıkıntı olmadan, yeni yavrular doğar.

Hibrid / melez ürünlerde, tam olmasa da, buna benzer bir özellik vardır. Genetiği değiştirilmiş ya da değiştirilmemiş olsun, fark etmez, çapraz melezleme çalışmaları sonucu üretilmiş melez bir tohumun verimliliği ilk kuşakta çok artar. Bir sonraki kuşakta, bu verimlilik hızla düşer. Daha sonraki kuşaklarda ise, neredeyse sıfıra iner. Bu melezliğin bir özelliğidir. Geleneksel tohumlar, yerine, toprağın yapısına, iklimsel koşullara göre değişmekle birlikte, 1’e 5, 1’e 7, bilemediniz 1’e 10 ürün verirler. Yani 1 teneke buğday ekilen tarladan, hasat sonucu, 6-7 teneke buğday ancak alınır. Oysa melez tohumlarda, ilk ekimde verimlilik neredeyse on kat artar ve bu tohumlar 1’e 50, 1’e 100 ürün verir. Çiftçi, bir önceki hasat döneminden ayırdığı kendi geleneksel tohumu yerine, gidip parayla melez tohum alıp, onu ektiğinde, geleneksel tohumdan 1 teneke için 6-7, bilemediniz 10 teneke buğday alacakken, 50-100 teneke ürün alır. Ertesi yıl, yeni tohum almak yerine, bir önceki yılın melez tohumundan üremiş hasat buğdayı tohum olarak kullanırsa, bu verim, birden 1’e 100’den 1’e 8-10’a, sonraki yılda ise 1’e 3-4’e düşer. Böyle olunca, mantıklı herkes ve örneğini verdiğimiz çiftçi, en fazla 1’e 10 verecek kendi bedava tohumu yerine, para verip 1’e 100 verecek tohumu alıp tarlasına eker. Her sene aynı verimi alabilmek için de, ekim dönemi gelince, paraya kıyıp gidip yeni tohum alır. Bu tohum, GD besin tohumu değil, sadece melez tohumdur. Melez tohumlar GDO’lu olmadıkları gibi, sağlık açısından herhangi bir risk de taşımazlar.

Ancak, tohum üreticisi büyük tohum tekelleri, işi garantiye almak, çiftçiyi her sene mutlaka yeni tohum almak zorunda bırakmak için, ürettikleri melez tohumlarına özel yöntemlerle yeni nitelikler kazandırmış ve onları neredeyse tamamen kısır yapmışlardır. Bunun sonucu olarak, kısırlaştırılmış melez tohumlarında verimlilik oranını, bir sonraki kuşakta, neredeyse 1’e 0’a dek düşürmüşlerdir. Bunu yapan da, GDO’nun “doğası” değil, kapitalist kâr hırsıdır.

“GDO’lu tohumlar verimli değildir, hatta verimsizdir” tezi de inandırıcı olmaktan uzaktır. Verimsiz bir şeyi ne çiftçi eker, ne de üretici tekeller o kadar sermaye yatırıp üretir. Eğer verimsizse, piyasa koşulları onu eleyip yok eder.

Bir diğer karşıtlık tezi ise, bayağı bir milliyetçilik içermektedir. “GDO’lu tohum tekelleri ülkemizi dışa, emperyalizme bağımlı hale getirmeye çalışmaktadırlar” tezi böyledir. Artık Türkiye burjuvazisi de boş durmamaktadır; ülkemizin de böyle tohumlar üretip hem iç piyasaya süren hem de dışarıya ihraç eden büyük tohum şirketleri vardır. Bunlara ses çıkarılmamakta ve milliyetçilik kötü sırıtmaktadır. Yerli ve “bizden” olunca iyi, yabancı olunca kötü. Oysa kapitalistin yerlisi de yabancısı da kötüdür; konumuzla ilgili olarak ise kötü olan, kâr hırsıyla doğa ve insan sağlığının hiçe sayılmasıdır.

Buna benzer bir diğer tez de, yine milliyetçilik kokan “GDO’lu tohumlar bizim kendi yerli çeşitliliğimizi yok ediyor”, “kendi tohumlarımız, kendi türlerimiz, kendi biyolojik zenginliğimiz kayboluyor vb. vb..” tezidir. Kendi biyolojik zenginliğimiz, kendi türlerimiz, kendi doğamız… Ulusal sınırlar, mayınlı çitler, asker ve jandarmayla korunan birbirinden ayrılan alanlar insanlar içindir, biyolojik çeşitlilik için değil. Bizim kuş, sizin böcek, onların çiçeği yoktur! Kuşun, çiçeğin, böceğin milliyeti yoktur, olmaz. “Bizim” denilen o güzelim göçmen kuşlar, bu yüzden hem Avrupalı, hem Türkiyeli hem de Afrikalıdır. Ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya gezip dolanır, oradan oraya süzülüp dururlar.

“GDO’ya mutlak Hayır”cılar, milliyetçiliğe savrulan küçük burjuvanın her türden gerici ve tutucu argümana sarılabildiğini sergiliyorlar. Basit bir örneği olarak, aynen şöyle diyorlar: “GDO’lu ürünlere Türkiye’nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel-kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır.” Ne hallere düşülmüş! GDO, “halkımızın dinsel-kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı”ymış. Bu, eleştiriye bile değmeyen bir argümandır.

“GDO’ya Hayır”cı küçük-burjuva muhaliflerin GDO’ya mutlak karşı çıkış noktalarından bir diğeri de, “köylü tarımı yok oluyor, köylüler kır işçisine dönüşüyor” sızlanmasıdır. Büyük ölçekli kapitalist tarımla birlikte çok sayıda köylünün önemli bir bölümü işsizliğin pençesinde proleterler haline geldiği doğrudur; ancak bu sorunun kaynağı “GDO’lu tarım”, “mono kültür” vb. değil, bizzat kapitalizmin, kapitalist üretim tarzının kendisidir.

Görüldüğü gibi, “GDO’ya Hayır”cıların en temel sorunu, toptancı yaklaşımları; genetiği değiştirilmiş besinler örneğinden yola çıkarak, her tür GDO’ya, genetiğe, gen mühendisliğine karşı çıkmaları, orada da durmayarak, bütün kötülüklerin kaynağı olarak GDO’yu göstermeleridir. “GDO zehir ve ölüm saçıyor”muş; “GDO’lu tohumlar topraklarımıza ve dünyamıza bırakılmış birer saatli bomba” imiş; “GDO, insanlık tarihinde bugüne kadar yaşanan sömürü biçimlerinin çok ilerisinde, ilk kez karşılaşılan küresel bir tehdit”miş. Bunlar, bilimsel değil, ancak gülünecek tespitlerdir. İnsanlık için günümüzdeki asıl tehdit, insanlığın asıl düşmanı GDO değil, onu da üreten kapitalizmdir. Evet, sofralarımızda adeta zehir ve ölüm saçan bir dizi yeni besin ürünü bulunuyor. Çok ciddi bir besin sorunu yaşıyoruz. Üstelik bunlara her gün bir yenisi ekleniyor. Ne yoğurt yoğurt, ne süt süt, ne tavuk tavuk, ne de domates domatestir. Ne yediğimizi, yediklerimizin içinde ne olduğunu bilmiyoruz. Doğal koşullarda ağzı açıldıktan sonra 3-5 gün içinde bozulacak olan yoğurt, oda ısısında bile, ağzı açık olarak, aylarca bozulmuyor. Süt de keza öyle. Yoğurdun ve sütün yapısının bozulduğu ortada. Ve bunları yapan, sebze ve meyveleri hormon, antibiyotik depoları haline getiren, GDO değil, kapitalizm. Bu ve daha birçok hilkat garibesi haline getirilen yiyeceklerin sorumlusu, daha genellersek, günümüzde bütün kötülüklerin kaynağı, GDO değil, kapitalizm, kapitalist özel mülkiyet ve onun en kısa zamanda en fazla kârı gerçekleştirme hırsı. Kimse hedefi şaşırtmasın, asıl düşmanı gizlemesin.

Söylediklerimizden, kimse, genetiği değiştirilmiş besinleri akladığımız, onları savunduğumuz anlamı çıkarmaya çalışmasın. GDO, genetik ve moleküler biyoloji biliminin bulduğu, canlı varlıkların genetik yapılarının değiştirilebileceği bilgisinin uygulanmasından öte bir şey değildir. Bilimin bulduğunu, teknoloji uygulamıştır. Uygulama sonucunda ortaya çıkan ürün iyi olmayabilir. İnsan ve doğa üzerinde zararlı etkiler barındırabilir. Bu durumda yapılması gereken, topyekûn bir teknolojiyi ve bu bilgiyi üreten bilimi reddetmek olamaz. Bu tür mutlakçı yaklaşım ve tutumlar yerine, teknik iyi değilse, araştırmayı ilerleterek bilgimizi geliştirmek ve daha gelişkin teknikler bulup onları kullanarak doğa ve insana, insan sağlığına zarar vermeyecek yeni ürünler ortaya çıkarmaktır. Zararsız, risksiz ürünler bulana dek araştırmalara devam etmek, zararlı olmadıkları kanıtlanana dek ürünleri tüketime sokmamak, savunulacak tutum olmalıdır. GDO zararlıysa –ki henüz öyle olup olmadığı bilinmemektedir– yeni yol ve teknikler kullanılarak, GDO yerine, “HDO”, o olmazsa “YDO”, daha da olmazsa “ZDO” bulmaktır.

Yukarıda defalarca belirttiğimiz gibi, GD besinlerin sağlık için risk teşkil edip etmedikleri henüz kanıtlanamamıştır. Varsa, bu riskleri ortaya koyacak, kapsamlı ve gerekirse 20-30 yılı bulacak uzun vadeli araştırmalar yapılmalıdır. Her ne kadar GD besinlerin çevre, doğa, insan sağlığı ve geleceği üzerindeki etkileri kesin bilinmese de, onları üreten kapitalizmin aç gözlülüğü, daha fazla kâr için her şeyi yapabilecek oluşu, hele de söz konusu besinleri üreten, Monsanto, Novartis, Bayer gibi uluslararası biyoteknoloji, gıda ve ilaç tekellerinin kötü şöhretleri göz önüne alınınca, kâr ve piyasa için ürettikleri ürünlere, GD besinlerine güvenilemez. Bu nedenle;

  1. Tohumdan içeriğinde az ya da çok GD ürün bulunan, piyasadaki her türlü yiyecek maddesi ve ürünü etiketlenmeli ve üzerine açık bir biçimde “GDO içermektedir” uyarısı yazılmalıdır.
  2. Genel Bütçe’den GDO araştırmalarına ciddi miktarlarda özel araştırma fonları ayrılmalıdır.
  3. Yalnızca GD besin araştırmaları yapacak araştırma enstitüsü / merkezi ve laboratuvarları kurulmalıdır.
  4. Zararsız oldukları, insan sağlığı ve doğa için bir risk taşımadıkları kesin kanıtlanmadıkça, araştırma amacı dışında hiçbir GD besin üretilip piyasaya sürülmemelidir.

Canlıların genetiğiyle oynanmasının son derece hassas bir konu olduğu ve burjuvazinin bunu sınıfsal çıkarları uğruna sınırsızca sömürebileceği ortadadır. Böylesi konularda sermayeye, devletine, üniversitelerine, laboratuvarlarına ve bilim kurullarına güvenilemeyeceği de açıktır. Günümüzde bunun böyle olduğunu gösteren pek çok örnek yaşanmıştır. Ancak bu tehlike yalnızca GDO’larla sınırlı değildir. Nükleer enerji konusunda olduğu gibi, insan hayatını ve dünyanın geleceğini ilgilendiren her konuda aynı durum ve risk karşımıza çıkmaktadır. Bugün bilimin geldiği nokta insanlığın önüne çığır açan sonsuz ufuklar sererken, kapitalist sermaye birikimi, artı değer ve kâr düzeni dünyamızda tüm canlı yaşamı yok edecek denli büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Bilim ve teknoloji sermayenin emrinde olmaya devam ettikçe, bu tehdidin her geçen gün daha yıkıcı hale geleceğinden şüphe yoktur. Bu tehdidi bertaraf etmenin ve bilimi insanlığın hizmetine sunarak, tüm insanlık için büyük bir bolluk ve refah üretecek, sınıfsız, sömürüsüz ve gerçek anlamda “çevre dostu” bir dünya inşa etmenin yolu, bu yüzden, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet prangasını kırmak ve emperyalist kapitalizmi yıkmaktan geçmektedir. Başka da yol yoktur.

Not: Dikkatli okuyucu fark etmiştir. Bir önceki “Nükleer Enerjiye Hayır mı?” başlıklı yazımızda olduğu gibi, bu yazımızda da, hem kapitalizmin teknoloji karşısındaki tutumunu, hem de Marksizmin bilim ve teknolojiye yaklaşımını geniş olarak ele almayıp özellikle sınırlı tuttuk. Bunların her birini ayrı birer yazı konusu olarak ele almayı planladık. Bu nedenle, bir sonraki yazımızda kapitalizm ve teknoloji konusunu; daha sonraki yazımızda da Marksizm ve Bilim ve Teknoloji konusunu hem kuramsal, hem de sosyalizm koşullarındaki pratik uygulama yanıyla ele alacağız. K.A.

murray bookchin’in “toplum projesi” üzerine notlar – 3

Yusuf Akdağ

II. BÖLÜM – II. KISIM

İşçi sınıfına bakış sorunu; Bookchin’in itirazları; ondan önce ya da onunla birlikte

“Ekoloji ve Devrimci Düşünce” gibi “manifesto tipi” makalelerine getirilen eleştirilere yanıtında, “sınıf savaşımı” anlayışının yazdığı “her şeyde içkin” olduğunu belirten Murray Bookchin, “Marx ve Marksizm işçi sınıfına odaklandığında, hatta sanayi işçileri sayıca açıkça azalırken maaşlı beyaz yakalı çalışanların da proletaryaya dahil edilmesi gibi net biçimde küçük-burjuva olan unsurları yücelterek kendi toplumsal ağırlığını arttırdığında bizi yanıltmaktadır” diye yazar.¹ Ona göre, Marksistler, “sayıca aslında giderek azalan” ve hatta “küçük burjuvalaşan” proletaryanın “durumunu kurtarmak”; ve onu “ulusal nüfusun çoğunluğu” göstermek için yanıltıcı bir çaba içine girerek proletaryayı, “her ne kadar büyük burjuvaziyle karşılaştırıldığında ikincil kalsa da hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören büro çalışanları, yöneticiler, satış görevlileri ile bir hizmet, mühendislik, pazarlama, medya ve kamu çalışanı ordusu”ndan oluşan “muazzam bir ‘ücretliler’ yığını yaratmak” üzere, “yeniden tanımlama”ya girişmişler; ancak bu çabaları, işçilerin “küçük burjuva bir tabaka haline gelmeleri” dolayımında “bütün inandırıcılığını yitirmiş”tir!

Bir önceki bölümde, Bookchin’in, işçi ve emekçileri “kamuoyu” gibi, sınıf ayrımlarını belirsizleştirici bir kavramda “bileşmiş” göstererek, onların, baskı ve sömürüyü, “toplumsal düzene içkin özellikler olarak” görmedikleri ve düşünmediklerini ileri sürerek algı ve bilinç alanındaki çarpık görüşlerini sınıf teorisine karşı kullanmaya çalıştığını gördük. Bookchin, bu görüş açısını sosyal dayanaklar üzerinden güçlendirmek üzere işçilerin “küçük burjuva tabaka haline” geldiklerini ileri sürer.

BOOKCHİN’İ ESİNLEYEN OPORTÜNİZM

Murray Bookchin’in daha geliştirdiği “küçük burjuvalaşma” ve “ortak çıkarlara sahip topluluklar” teorisinin kökleri, Eduard Bernstein’e kadar uzanmakla kalmaz; bu görüşlerde Andre Gorz’un kötü mirasının yanı sıra, Frankfurt Okulu teorisyenleri ile Althusser’in kültürcü-ideolojist saptırmaları da temsil olunur ve Bookchin, özellikle hiyerarşi-statü kategorileri aracılığıyla Max Weber’e bağlanır.

Ekonomik gelişme düzeyine bağlı olarak refahın artması ve işçi sınıfının daha iyi yaşam standartlarına kavuşması durumunda Marx’ın sınıf teorisinin “iflas edeceği” yönünde görüşlere sahip olan Bernstein, işçiyi, “ulusun ortak mülkiyetinin sahibi” gösteriyor ve bu “ortaklık” üzerinden ulusal burjuvaziyle “çıkar uyumu”nu teorize ediyordu.

Marx’ın kuramına liberal, sol liberal eleştirinin denebilir ki tüm temsilcilerinin referans aldıkları isim olarak Max Weber için, “Piyasadaki fırsat türü, bireyin kaderi için ortak bir koşul sunan belirleyici uğrak”tı ve sınıf konumu “nihayetinde piyasa konumu” idi! Sınıflar, ekonomik ilişkiler tarafından üretilmiş olsalar da, etkin topluluklar değillerdi ve ancak temsil edilebilirlerdi. “Piyasa konumu” ve “piyasa fırsatları” üzerinden koyduğu ölçütten hareketle Weber, işçi sınıfı, küçük burjuva, beyaz yakalı işçiler ile iyi eğitim almış ve ayrıcalıklı-varlıklı sınıf şeklinde belirlediği sınıf ‘tablosu’nun sabit olmadığını; sınıfsal “yapı”nın giderek çeşitlenmeye, dağılmaya eğilimli olduğunu; “beyaz yakalı”ların da “farklı çıkarlara sahip ayrı bir sınıf” statüsü dolayımında farklı gelir gruplarına ayrılacağını ileri sürüyordu. Toplumsal “statü” ve “statü farkları”nı, sınıfsal ayrımlardan daha önemli gören Weber, “Tamamen ekonomik olarak belirlenebilen, ‘sınıf konumu’nun aksine, statü durumu olarak adlandırmak istediğimiz şey” diyordu, “insan yaşamının her bilindik ögesi gibi, belirli bir -olumlu ya da olumsuz- onurun toplumsal itibarı tarafından belirlenir.”² Teorisinin önemli bir başlığı olarak kurguladığı sınıf ve “statü” bağlamının asıl özelliği, sınıf farklılıklarını nedenleyen ilişkilerin ve bununla bağlı olarak sınıf karşıtlıklarının muğlaklaştırılmasıydı.

Frankfurt Okulu teorisyenlerinin (Thedor Adorno, Max Horkheimer ve Herbert Marcuse) geliştirdikleri kurguda ise, kültürel hegemonya üzerinden kapitalist “refah” ile sınıf mücadelesinin “üretimi darbelemeden sürdürülmesi” arasında bir toplumsal rasyonalizasyon modeli öngörülerek işçi sınıfına, kapitalizm sınırları içinde ‘düzenleyici rol’ veriliyordu. Hardt ve Negri, tüm toplumsal yaşamın üretim sürecine dönüştüğü ve dünya çapında sanayisizleşme sürecinin yaşandığını, sanayisizleşmeyle üretken emeğin kapitalist üretim içindeki etkin rolünün belirsizleşip önemsizleştiğini; teknik gelişmelere bağlı olarak hizmetler sektörünün ekonominin tümünde yaygın ve etkin hale gelerek üretken emekçinin toplumsal etkinliğinin nesnel dayanağını kaybetmesine yol açtığını, en başta sanayiden kopardıkları “üretken emeği” artık “çokluk”un temsil ettiğini ileri sürdüler.

Louis Althusser’in “üst belirlenim”cilik görüşünü mantıki sonucuna dek genişleten Poulantzas (Nicos), “beyaz yakalı” emekçileri de kapsayan “yeni bir küçük burjuvazi” tanımı yaparak, üretken olmayan tüm emekçileri bu tanımın kapsamına aldı. İşçi sınıfını “endüstriyel işçi”lerle sınırlı bir kapsama daraltırken, katı bir “sınıfçı” görünüyordu, ancak, tam da Bookchin tarafından ileri sürüldüğü üzere, üretken sektördeki “statü”lerinden hareketle üretken emekçileri küçük burjuva kategorisinde görüyordu.

Andre Gorz, “açık sözlü”ydü; 1980’li yıllarda şöyle yazıyordu: “Bildiğimiz kadarıyla kesin olan tek şey var ki, o da bu insanların artık kendisini işçi sınıfına ya da herhangi başka bir sınıfa ait hissetmediğidir. Kendilerini ‘işçi’ (worker) terimiyle ya da onun simetrik zıddı olan ‘işsiz’ (unemployed) ile tanımlamıyorlar. İster bir bankada ister devlet memuriyetinde ister bir temizlik firmasında ya da fabrikada çalışsınlar, yeni-proletarya temelde geçici olarak onlar için hiçbir şey ifade etmeyen bir şey yapan çalışmayanlardır [non-workers].”³

Gorz’a göre, yeni teknolojiler geleneksel istihdam yapısını dönüşüme uğratarak ayrıcalıklı bir elit kesim ile daha alt gruplarda yer alanların oluşturduğu bir “yeni sınıf” ortaya çıkarmış; yerleşik emek hareketi “çöküşe” yönelmiş, ve işçi sınıfı deneyimi, artık dayanışma ve kolektif bilinç ya da mücadele için bir dayanak oluşturmaktan çıkmıştı!

Bookchin bu teorik manipülasyon fırtınasından habersiz değildi. İleri sürdüğü görüşler, içerik olarak, yukarda adları anılan ideologların görüşlerinden farksızdır. Şimdi onun bu görüşlerine daha yakından bakalım.

BOOKCHIN GERÇEĞİ Mİ GÖRDÜ?

Kapitalizmin “ancak yakın zamanlarda, özellikle yirminci yüzyılın ortasından itibaren meta toplumuna dönüş”tüğünü ileri süren Bookchin’in çizdiği toplum manzarasına göre “emek-sermaye çatışması” her ne kadar ortadan kalkmamış ise de, “proletaryanın yaşam koşullarını iyileştirmeye dönük yasal sendikaların mücadelelerine bağlı olarak”, “önemli ölçüde yumuşa”mıştır. İşçiler, çocuklarının “kendilerinden daha iyi bir eğitimle donanarak hayatta daha üst basamaklara adım atması için yeterli kazanımları” sağlamakta ve artık “kendilerini ‘orta sınıf’ ya da emeğin itibarını yükselten bir nüans olarak, ‘çalışan aileler’ şeklinde” adlandırmaktadırlar. Orta sınıf “proleterleşmek ya da nüfus içinde azınlık haline gelmek şöyle dursun, hep daha yüksek statü umudunda olan insanların psikolojisini ve bilincini sürdür”mektedir. “Gerçekte mülksüz olan ve çoğu gerçek burjuvazi tarafından sindirilen küçük burjuvazi piyasa ekonomisinde ayrıcalıklı bir yere sahip olduğuna ikna olmuş” ve “kapitalist sistemin toplumsal merdiveninde yukarılara tırmanabileceği beklentisine kapıl”mıştır. (abç)

Vardığı sonuç şudur: “Hiçbir işçi, ne kadar sömürülüyor olursa olsun, toplumsal yaşamı burjuva temelde kavrıyorsa şayet, sınıfsal bir varlık değildir. Burjuvazi bu olguyu oldukça erken, bir bütün olarak proletarya dahilindeki etnik, dinsel, toplumsal cinsiyete dayalı ve zanaata ilişkin ayrımları istismar ettiğinde öğrenmişti. Bu anlamda, mavi yakalı ya da beyaz yakalı işçi, kendisi hakkında ne düşünüyorsa, patronuyla nasıl ilişki kuruyorsa ve hayattan nasıl bir beklentiye sahipse, ona göre sınıfsal bir varlık olacaktır. Mücadeleci bir sınıf bilinci olmaksızın bir işçi, nereden bakılırsa bakılsın, sıradan bir çalışan olması hasebiyle bir polisten daha fazla sömürülüyor değildir. Radikal entelektüellerin işçiyi mistikleştirmesi bu kişilerin ‘önce bilinç, sonra varoluş gelir’ yönündeki ısrarlarından, yani işçinin, sömürüldüğünün ve kapitalizmin onun toplumsal düşmanı olduğunun farkına vardığında bilinçli hale geleceği düşüncesinden kaynaklanır.”⁴ (abç)

Bu “tablo”dan hareketle, “kabaca zenginler, varlıklılar, müreffehler ve yoksullar diye adlandırılacak tabakalara sahip bir yapı olarak betimle”nebilir gördüğü bugünkü kapitalizmin “mesleki fırsatların, yaşam kalitesinin ve daha tatminkar bir çevrenin genişlemesine ve yaygınlaşmasına odaklanan popülist bir siyasetin”; -o bunun “radikal ve nihayet devrimci bir siyaset” olacağını umut ediyor- “kişisel özgürlüklerini, genel olarak çevrelerini ve gıda, hava ve su tedarikinin bütünlüğü gibi meseleler üzerinden daha kolayca radikalleştirebileceği beklentisiyle ‘halk’a uzanan bir popülist siyaset” yaratarak, basit bir biçimde söylenecek olursa, zenginlere karşı-yoksulların mücadelesinin geliştirilmesini önerir.

Bookchin’in toplum tablosunda, işçi sınıfının, toplumun devrimci yeniden kuruluşunun temel ve öncü gücü olamayacağı görüşü sözüm ona sosyal dayanaklarına kavuşur. Bu tabloda işsizlere yer yoktur ve öteki toplum kesimlerine, “nasıl düşünürlerse öyle” görülmek üzere yer verilir. “Mücadeleci bir sınıf bilinci olmaksızın bir işçi, nereden bakılırsa bakılsın, sıradan bir çalışan olması hesabiyle bir polisten daha fazla sömürülüyor değildir” ifadesi bunu, tartışma götürmez netlikte ortaya koyar, ve bilinç varlığı belirler yaklaşımı her bir bağlamda yeniden dirilir! O, “mesleki fırsatlar” ve “yaşam kalitesi” sınırlarına çekilmiş bir mücadele platformu sunar ama, işçilerin dünyanın hemen her ülkesinde durumlarını iyileştirmek için canhıraş feveran etmeleri, ve fakat aralarından bir kısmının gerici parti ve politikaları destekliyor olmaları, onu, işçilerin ideolojik-siyasal düşüncelerini onların nesnel gerçekliğinin reddi için dayanak olarak kullanmaktan alıkoymaz! İşçiler, “işçi sınıfının bakış açısından ve sol toplumsal görüşlere sahip olma eğiliminden çok uzak” durdukları sürece, onun fetvasınca, “sınıfsal bir varlık olamaz”lar!

“Küçük burjuvalaşma” ve orta burjuvanın daha yukarı çıkma çabalarına işaretle Bookchin, nesnel gelişmeleri sözüm ona hesaba katar göründüğü durumlarda dahi, bu etken ve koşulları işçi sınıfı aleyhine bağlamlar içine alarak kullanmaktan kaçınmaz. Proletaryanın-özellikle de sanayi proletaryasının azaldığı ve azalmaya devam ettiği, buna bağlı olarak sınıf mücadelesinin, proletaryanın toplumsal konumu-dinamik üretici güç olması dolayımında bir tarifinin mümkün ve geçerli olmaktan çıktığı iddiası, Bookchin’in “yeni kuram”ının önemli bir başlığını oluşturur. O, modern sanayi proletaryasının konumu ve rolüne ilişkin Marksist belirlemelerin “tersini gösterir gelişmeler” olarak, sanayi işçilerinin azalmasını ve genel olarak işçi sınıfı açısından gerçekleştiğini ileri sürdüğü “sosyal konum farklılaşması”na bağlı “küçük burjuva zihniyet”i – “küçük burjuva düşünsel değişim”i gösterir.⁵ Bookchin’in işçi sınıfı üzerine bu görüşleri iki ara başlık altında irdelenebilir: a-) “bilinçten varlığa – zihniyetten işçiye” bakış açısı yönünden; ve b-) proletaryanın temel bir sosyal formasyon olarak varlığının “başkalaşımı” iddiası üzerinden. Önce ilk gerekçesine bakalım.

a-) “Bilinçten varlığa; zihniyetten işçiye” Bookchinist görüş!

Bookchin’e göre, “yüksek oranda vasıflı ve çeşitlendirilmiş üretim sistemleri” ve fabrikalarda çalışanların “yeni tabakalardan” gelen kesimlerinin “endüstriyel anlamda işçi sayılmamaları”, “zevklerinde tüketim yönelimli” olmaları, patronlarıyla ilişkilerinde “işçi sınıfının bakış açısından ve sol toplumsal görüşlere sahip olma eğiliminden çok uzak” durmaları vb. gibi gelişmeler; işçi hareketinin ve işçilerin birey olarak kendilerinin özellikle son altmış yıllık süreçteki asıl özelliği olmuştur ve bu da onların “sınıfsal varlık olmaları”yla aykırılığı bir yana, “sınıfsal varlık olmak”tan çıktıklarının göstergesidir. Bu süreçte diyor, o, işçilerin patronlarıyla ilişkilerine, kendileri için düşüncelerine, tüketim zevkleri ve eğilimine ve mal-mülkle ilişkilerine bakıldığında karşımıza işçi değil, küçük burjuva çıkmaktadır! Vardığı sonuç şudur: bu türden insanların “işçi sınıfı”nın çoğunluğunu oluşturduğu ve sanayi proletaryasının “nüfusun giderek daha küçük bir azınlığı haline” geldiği günümüzde, proletaryanın “devrimci fail” sayılması görüşü “artık” geçerli olamaz; “sanayi işçilerine dayanan sınıf eksenli siyaset geri plana düşmüştür vb. vb.”

Ona bakılırsa, “gerçek durum” bu iken, Marksistler, “her ne kadar büyük burjuvaziyle karşılaştırıldığında ikincil kalsa da hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören büro çalışanları, yöneticiler, satış görevlileri ile bir hizmet, mühendislik, pazarlama, medya ve kamu çalışanı ordusu”ndan oluşan “muazzam bir ‘ücretliler’ yığını yaratmaya çalışarak”, proletaryanın durumunu abartıyor ve onu sınıf mücadelesinin öznesi “yapmak için” özel ve abartılı bir çaba gösteriyorlar!

“Marksizm, -diyor Bookchin-, işçinin çok yönlü bir insan olarak uygun bir portresini oluşturmakta başarısız oldu ve aslında onu saçmalık derecesinde fetişleştirdi. İşçileri genelde iktisadi varlıklar olarak gördü; onları, kendi çıkarlarını fark etmeye dair gizil güçlere ve mevcut toplum dahilindeki radikal olasılıklara dönük eşsiz bir hassasiyete sahip devrimci failler olarak yarı-mistik niteliklerle donattı. Rosa Luxemburg’u, Karl Liebknecht’i, Leon Trotskiy’yi, sendikalist propagandacıları ve hatta sıradan Sosyal Demokratları okuyanlar, bu kişilerin işçilere dair dehşetli sosyalist yargılara sahip olduklarını ve onlara kayda değer devrimci bir güç atfettiklerini görecektir. İşçilerin aynı zamanda faşist ya da gerici olabileceği ise onların nazarında anlaşılamaz bir şeydir.”⁶

Bookchin, olgular ve gelişmeleri ve onlar arasındaki ilişkileri ele alış tarzıyla, toplumsal hareketin diyalektiğini rafa kaldırmıştır. Maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı değişim ve gelişmeler ile bunların zihindeki yansısı onun tarafından baş aşağı konarak yansıtılan değil yansıması öne çıkarılmıştır. “Kitlesel tüketim olanağı”, ücretlerin konjonktürel yükselmesi üzerinden abartılmış, burjuva ideolojisinin “devletin ideolojik aygıtları” aracılığıyla yol açtığı tahribatın işçinin bilincindeki etkisi ve işçilerin bir bölümünün kendi sınıf çıkarlarıyla zıtlık içindeki görüş ve tutumlara eğilim göstermeleri, onların sınıfsal varlık olma gerçekliğini muğlaklaştırmanın gerekçesi yapılmıştır.

Tartışılan konu bağlamında belirleyici soru şudur: İşçilerin “devrimciliği” nereden gelir ya da işçi sınıfının öteki toplumsal sınıf ve kesimlerden ayırdedici sınıfsal özelliği başlıca hangi kaynaktan güç alır? İşçi sınıfını toplumun en devrimci sınıfı “kılan” ya da böylesi bir karakteristik sınıfsal tutumla ortaya çıkmasını sağlayan nedir? Buna, işçiler niçin faşist-gerici parti ve politikaları destekleyebiliyorlar sorusu da eklenebilir.

Marksizm’i “özümlediği”ne bizi “temin eden” Bookchin, Marx’ın kuramında ve Marksizm-Leninizmin başlıca kaynaklarında bu soruların verilmiş yanıtlarını bilmiyor olamaz. Ancak, görünen o ki, kendi çarpıtmaları üzerinden değerlendirdiği yanıtlar onu ikna etmemiş; ya da o ikna olmak istememiştir.

Toplumsal ilişkileri “ne düşünürsen osun!” bakış açısından irdeleyen ve düşünceden-varlığa bir yöntem izleyen Bookchin, yanıtlarını düşünsel-ideolojik alandan dini, hukuki, siyasal kategorilerden devşirir ve işçiyi, sahip olduğu düşüncesiyle “belir”leyip-tanımlamaya girişerek ilişkiyi tersine çevirir. Gerçek yaşamda ise gelişmeler farklı şekilde gerçekleşir: işçi, kapitalist üretimin canlı üretici gücüdür; o; yani canlı emek gücü olmaksızın kapitalizm-kapitalist üretim de olmaz. İşçinin (işçilerin) üretim içindeki sosyal varlığı; iktisadi failliği-üretici kimliği dolayımında bir araya gelmesi; aynı veya benzeri koşullarda hemen hemen aynı iktisadi-sosyal ve evet insani sorunlarla yüz yüze kalması; diğer toplumsal kesimlerden farklı bir konumda bulunmalarıyla dolaysızca bağlıdır. Farklı kent ve bölgelerden gelen, farklı etnik kimliklere mensup ve çeşitli inanç türlerinden etkilenen işçileri ücret, çalışma koşulları ve sosyal haklar gibi ilk anda akla gelen sorunlar ortaklığı temelinde şu ya da bu oranda, şu ya da bu süre içinde ve kalabalıkta bir araya gelmeye yönelten, üretici etkinliklerinin bu muhtevasıdır. İşçiler, kapitalistler ile ilişkilerinde, sermayenin genişleyen yeniden üretiminin olmaz ise olmaz koşulu olarak “iktisadi nesne” konumuna itilen kanlı-canlı insan varlıklarıdırlar. Onları, kendi çıkarlarını “farketmeye” iten ya da zorlayan her şeyden önce bu maddi-sosyal ilişki(leri)dir. Proletarya, emek gücünü satarak ya da kiralayarak kapitaliste, sermaye ve servet sahipliği olanağı yarattığını; bunu yaparken kendi mülksüzlüğü ve yoksulluğunu ürettiğini, bu ilişki içindeki gözlem ve algı aracıyla tecrübe eder. Bu tecrübe ve gereksinimlerinin karşılanması talebinin baskıyla yanıt bulması karşısında, kendiyle kapitalisti arasındaki farklılık bilinciyle; bu henüz “nüve” halindeki, “tohum” halindeki bilinciyle “kendi için” mücadeleye atılır. Kapitalistlerle ilişkilerinde, çıkarlarının onlardan farklı olduğunu hissetmeye, görmeye başlayan işçiler; onlara karşı çıkarlarını savunmak üzere birleşmeleri gereğini öğrenirler. Her bir sınıf öteki(ler) ile -ve devletle ilişkileri içerisinde “kendi olma”ya daha fazla yönelme ihtiyacı duyar ve “kendisi için olarak” şekillenir. Bookchin, “sınıfsal varlık oluş”un bu sürecini, “mücadeleci sınıf bilinci eksikliği” ve burjuva ideolojisinin etkisi altında olmanın yol açtığı tutumlar bağlamında nesnel varlık oluşun yadsınmasına gerekçe edinerek, işçilerin belirli bir dönem ve durumdaki belirli tutum ve bilinç geriliğini mutlaklaştırır ve toplumların ve toplumsal hareketin tarihselliğini yüzeysel bir bakış açısıyla göz ardı eder.

İşçiler, kapitalizmin ‘kendine özgü ürünü’ bir sınıfın bireyleri olarak, burjuvazinin üretim araçlarına sahip olduğu toplumsal ilişkiler alanına “geldikleri”nde, belirli zorunlulukların, ilişki biçimlerinin, önyargı, anlayış ve düşüncelerin hakim olduğu bir alana girmiş olurlar. Kapitalistleriyle ilişkilerinde, önceki kuşakların “mirası” üzerinden hareket eder; bu ilişkiler içinde, geçmişin birikiminin olumlu-olumsuz etkileri altında ürettikleri metanın, ve onu üretim araçlarının sahibi olmadıklarını; ürettiklerine pazarda, ancak satın alacak bir gelire sahip iseler satın alarak sahip olabileceklerini yaşayarak görürler. İşçi, kendisi ve ailesinin yaşamını sürdürmek için ücretinin artırılması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi mücadelesine tüm bu etkenler altında girişir ve bu mücadele içinde kapitalistleriyle karşıtlığını bizzat yaşayarak da görür. Bu da yetmez; devletin başlıca zor kuvvetlerini oluşturan polis ve ordunun; yanı sıra bürokrasi ve hukuk sisteminin kendisinden yana olmadığını tecrübe eder. Bütün bunların diyelim toplamında, birlikte çalıştığı, aynı ilişkiler içinde yer aldığı diğer işçilerle “aynı kadere sahip olduğu” bilinci kabaca, ya da önceki kuşakların deneyiminden öğrenebilmiş ise eğer, denebilir ki belirli ölçüde daha ileriden oluşur. Bu, “tohum halinde”ki “sınıf bilinci” de, işçilerin çeşitli grev, gösteri, protestolarda kanıtladıkları üzere, çoğunca politik-ideolojik etkilenmeleri, dini-mezhebi inanç ve etnik köken farklılıklarına takılmaksızın birlikte eylemini mümkün kılar. Üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde tutan kapitalistlere belirli bir ücret karşılığı çalışarak varlıklarını sürdürebilen bu “kalabalık insan grupları” bu aynı nedenledir ki, ortak özellikleri üzerinden sömürülen bir sınıfı, proletaryayı oluştururlar.

İşçilerin, emek güçlerini kapitaliste belirli bir ücret karşılığında satan insanlar olarak sermaye ile ilişkileri dolayımında var olan bir sınıfın; proletaryanın bireyleri/mensupları olmaları gerçekliğiyle -bu nesnel varlık gerçekliğidir- dünyaya ve topluma kendi konumlarının farkındalığı ve onu değiştirme bilinciyle yaklaşmaları, burjuva egemenliği gibi somut bir etken dolayımıyla, her zaman uyumlu olmamıştır/olmayabilmektedir. Lenin, ve henüz Marksist olduğu döneminde Kautsky, bunu açıklıkla ortaya koymuşlardı. Bookchin tam da bunu; son altmış yıllık süreçte belirgin bir hal alan bu ikinci yönün, çok çeşitli etken ve nedenler dolayımında silikleşmesini, proletarya ve mücadelesinin reddi teorisi için referans almış; bu etkenleri, işçi sınıfının “sınıfsal varlık olma”sının “mümkünsüzlüğü” yönünde değerlendirmiştir!

Bookchin, yukarıda gördük ki, proletaryayı “düşünceden varlığa” bağlamında irdeler, ve kendi çıkarlarıyla bağlı bir sınıf gibi düşünüp davranmadığından hareketle ontolojik kimlik kaybı yaşayan bir formasyon olarak alır ve üretim içindeki konumunu da yadsır. İşçileri, üretim araçları sahipliği dolayımında burjuvaziyle karşıtlığı içinde değil, üretimdeki konumu ne olursa olsun esas olarak sosyalist, devrimci, gerici ya da faşist görüşlere sahip olup-olmamaları üzerinden “sınıf”lar; gerici düşüncelerin etkisi altında olmalarını işçi olmalarıyla bağdaştırmaz, hatta onun engeli sayar.

Bu görüş açısı, iktisadi kategoriler ile sosyal varlıklar arasına set çekerek iktisadi olanın kendi kendine işleyebileceği gibi bir açmazla malûldür. İşçinin işçi olmasıyla etkisi altında olduğu ya da etkisine girmesinin koşullarının fazlasıyla var olduğu toplumsal ilişkiler içinde etkilendiği düşünsel kategoriler arasında dogmatik-tek düze ve irrasyonal bir ilişki kurar ve “işçi işçiyse eğer, işçilerin yararını düşünmelidir!” koşulunu koyar.

Evet ama, toplumsal ilişkiler ve sosyal sınıflar arası mücadele bu denli düz bir rota izleyerek gerçekleşmez/gerçekleşememektedir! İşçi, kuşkusuz kendi sınıfının yararına politikalara sahip olmalı; kendine karşıt konumdaki sınıfın çıkarlarına yarayan politikaları reddetmelidir. Ne var ki, bunun böyle olmayabildiği/olmayabileceği de toplumsal yaşamın dersidir. Üretim sürecinde kapitalistlerle girdiği maddi ilişkileri bağlamında farklı bir sınıfın unsuru olan işçi, sınıfının -ve hatta ezilen tüm emekçi kesimlerinin- talep ve çıkarları için mücadele bilincine ancak bir süreç içinde, bütün sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin bilgisine; gözlem ve algıya dayanan ve olay ve olguların genelleştirilmiş derslerinin deneyimi yardımıyla ve pratik içinde ulaşabilmektedir. Sınıf mücadelesinin iktisadi-siyasal ve ideolojik boyutlu olmasını gerekli kılan da budur!

Engels, 120-130 yıl önce şöyle yazmıştı: “İnsanlar, ahlaki, dini, politik ve toplumsal söylemlerin, deklarasyonların, verilmiş sözlerin arkasında bazı sınıfların çıkarları olduğunu göremediklerinden politikada budalaca aldatılmışlar ve aldanmışlardır; bu gerçeği görmeyi öğreninceye kadar da aldatılmaya ve aldanmaya devam edeceklerdir. Gelişimin ve reformların destekçileri eski düzenin savunucuları tarafından daima aldatılacaklardır, ta ki ne kadar barbar ve kokuşmuş olursa olsun tüm eski kurumların, hakim sınıfların güçleri tarafından yaşatıldığını fark edesiye kadar. Bu sınıfların direnişini kırmanın yalnızca bir tek yolu var. O da bizi kuşatan bu toplumda, eskiyi silip atacak ve yeniyi yaratacak bir iktidar kurmaya muktedir ve toplumsal konumu gereği bunu yapmaya mecbur güçleri bulmak ve bu güçleri mücadele için aydınlatmak ve örgütlemektir.”⁷

Bu mücadele salt iradi etkenlere bağlı değildir ve salt iradi etkenlere bağlı olarak hep ileriye yol alan; toplumsal koşullar ve ilişkilerden kopuk, işçiler arasındaki rekabet ve bölünmelere takılmayan, çeşitli düzen partileriyle ilişkilenmeyen ve onların gerici ve kapitalist politikalarından etkilenmeyen saf “sınıfsal tutarlılık” göstergesi bir mücadele olarak gelişmez.

Sosyal sınıf ilişkileri karşıtların birliği ve mücadelesinin en kesin biçimleriyle yaşandığı bir alanı oluşturur. İşçi, tüm öteki sınıf ve tabakalardan insanlar gibi kapitalist üretim sisteminde ve burjuva sınıf egemenliği koşullarında, tüm öteki sınıflar ve devlet ile ilişkileri içindeki bir insan olarak politik-ideolojik, dini, ahlaki, felsefi görüşlere açıktır. Kendi sınıfının çıkarına olan görüşlere, içinde bulunduğu yaşam koşulları nedeniyle belli bir “yatkınlık” göstermekle birlikte çevresel ve toplumsal tüm etkenler tarafından kuşatılmış olarak faşist, gerici, reformist, revizyonist görüşlerle de arasında duvar örülü değildir. Toplumda, toplumsal tüm formasyonlar birbirleriyle ilişki içerisindedirler ve egemen sınıf üretim araçlarına sahip olduğu; aynı zamanda devlet gibi bir zor ve baskı aygıtını elinde tuttuğu için onun görüşleri -ki sınıfsal çıkarlarını ifade ederler- bütün toplum üzerinde egemenlik kurma olanağına sahiptir. Bu durum, işçiler de içinde olmak üzere ezilen ve sömürülenlerin bir bölümünün burjuva ideolojik-politik etki altında kalarak ve burjuva propagandasına aldanarak -bu propaganda kapitalist parti fraksiyonlarıyla burjuva devletini herkesin çıkarlarının savunucusu gösterir- kendi sınıflarının aleyhine politikalara yedeklenmelerini olanaklı kılar. İşçiler işçi olmaktan çıkmazlar; ancak kendi sınıflarının çıkarları için dövüşmekten geri durmuş olurlar. Ne var ki, bu durum değişkendir: burjuva parti fraksiyonlarının politikalarını ve onların kendi talep ve yararlarıyla karşıtlığını tecrübe ettikleri oranda işçiler, onlardan uzaklaşarak kendileri ve kendi sınıfları için mücadeleye yönelirler. Burjuva görüşlerden etkilenmesi işçiyi, işçi sınıfının unsuru olmaktan çıkarmaz. İşçileri öteki toplumsal sınıflardan ayıran çünkü, asıl olarak sahip oldukları ideolojik-politik-dini-felsefi görüşleri değil; üretim araçlarıyla ilişkileri – üretim araçlarının mülkiyeti karşısındaki konumları; “emeğin toplumsal örgütlenişindeki rolleri”, “ve bunun sonucu olarak, toplumsal zenginlikten aldıkları payın boyutları”yla “bunu elde etme tarz”larıdır.

İşçi sınıfı, bu ayırdedici koşulları nedeniyle belirli bir “hassasiyete sahip devrimci fail” olarak diğer kesimlerden farklılık gösterir. Sınıf çıkarlarına aykırı tutum ve davranışlar, -ki bu sınıfın tümünü kapsamaz- nesnel sınıf konumunu ortadan kaldırmaz. Marx ve Marksistlerin işçi sınıfına atfettikleri fazladan, abartılmış ya da Bookchin’in ileri sürdüğü üzere fetişleştirici mistik değer yoktur. Bundan ötesi, işçi sınıfının, sömürülmesini olanaklı kılan toplumsal koşulları ve üretim ilişkilerini ortadan kaldırma bilincine ulaşarak siyasal partiler aracıyla yürütülen sınıf mücadelesinde kendi partisinin saflarında birleşmesiyle bağlıdır.

İşçilerin saflarında mülkiyetçi düşünüş tarzının ve mülk sahibi olma isteminin etkili olması; ya da aynı anlama gelmek üzere burjuva politikası ve ideolojisinin işçileri etki altına alması; bu ideolojik etkilenme ve ‘sınıf atlama’ hayalinin onları gerici parti ve örgütlere yaklaştırması, hatta bir bölümünün bu partilere yedeklenmesi; iş bölümünden, farklı ulus ve etnik kökenden gelme vb. gibi etkenlerle birlikte işçiler arası rekabetten güç alarak işçileri yanlışa sürüklemesi, sömürülen sınıfın unsurları olmaktan çıkarmaz. İşçilerin kendi sınıfları -ve emekçilerin çıkarları- için doğru düşüncelere, ya da karşıt sınıfların yararını ifade eden egemen düşüncelere sahip olmaları, sermaye ile ilişkilerinin niteliğini değiştirmez; olsa olsa kendileri için mücadeleyi geciktirir, saptırır ve güçten düşürür, ki bu da kapitalizm koşullarında esas olarak geçici bir durumdur.

Yukarıda, -Engels’ten aktararak- gördük ki, burjuva ideolojisinin etkisi ancak sınıf mücadelesi içinde, deneyim ve tecrübe birikimiyle, kapitalist parti fraksiyonlarının sınanması ve onların burjuva düzeninin savunusunu üstlendiklerinin tecrübe edilmesiyle kırılır. İdeolojik-teorik mücadelenin, devrimci propaganda, siyasal teşhir ve ajitasyonun sınıf mücadelesindeki büyük önemi buradan gelir.

Proletarya-burjuvazi karşıtlığı, bu iki toplumsal formasyonun üretim sürecindeki konumlarıyla bağlıdır; ve proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesinin nesnel dayanakları üretim sürecinde; üretim araçlarının sahipleriyle emek gücünün sahipleri arasındaki çelişkide içerilmiştir. Sınıf mücadelesi, denebilirse en alt biçimlerden en üst biçimlere -bu öncelik-sonralık sorunu değildir- ve çok çeşitli araç ve yöntemlerle gelişir; işçiler, ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi mücadelesinden geçerek ve baskının her türüne karşı tutarlı bir demokratizm için savaşarak iktidar için kavgaya hazırlanır.

Toplumlar ve toplumsal formasyonlar hareket ve değişim halindedir. Bu demektir ki, hiçbir iktisadi-toplumsal sistem ve hiçbir toplumsal sınıf, kesim, mutlak sabit ve değişmez değildir. Kapitalist toplumun iktisadi-sosyal gerçekliği ise, sadece onun farklı sınıflara bölünmesine işaret etmez; her bir sınıfın, nedenleri ve etkenleri farklı olmakla birlikte bir iç bölünmeye sahne olduğunu da gösterir. Hemen tüm kapitalist ülkelerde, şu ya da bu büyüklükte ve etkiye sahip bir işçi aristokrasisi tabakasının oluşması, kapitalist gelişmenin olguları arasındadır. Bu tabaka, burjuvazinin işçi sınıfı saflarındaki bölümü olarak işçi hareketine karşı savaşır. İşçileri bölme, mücadelelerini güçten düşürme ve etkisizleştirme işleviyle yüklüdür ve işçilerden farklı olarak maddi-sosyal ayrıcalıklara sahiptir. Sendikal bürokrasi ve işçi aristokrasisinin faaliyetiyle daha da güç kazanan rekabetin işçiler içindeki varlığı, onların kendi aralarındaki parçalanmalarının etkenlerinden biri olarak rol oynar.

Bookchinist varsayımda ileri sürüldüğü üzere, proletaryanın toplumsal etkinliği ve değişimin unsuru olarak rolüyle ilişkin gelişme, herhangi birilerinin -burada Marksistler- işçilerin toplumsal ağırlığını artırma istekleriyle değil, kapitalist üretimin içsel yasalarıyla bağlıdır. Bookchin, işçiyi; işçi sınıfını sermaye ile ilişkisinin maddi içeriğini bir yana bırakarak, üretim araçlarıyla nasıl bir ilişki içinde olduğunu gözardı ederek tanımlamaya çalışır. Bu ilişki göz ardı edildiğinde ya da esas alınmadığında ise varılacak sonuç, sınıf karşıtlıklarının örtülmesi; yok sayılması ya da “sınıfsızlık”tır! O, sadece “beyaz yakalı” ücretlilerin işçi olmadıkları ve olamayacaklarını vazetmez; işçileri, “bir işçi gibi hareket edip etmemesi” kıstası üzerinden, ve statü farklılıklarını, kafa ve kol emeği çelişkisini ya da ideolojik-politik görüşlerini baz alarak “sınıf”landırır. Bunu yaptığında gördükleri ise, “hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören büro çalışanları, yöneticiler, satış görevlileri ile bir hizmet, mühendislik, pazarlama, medya ve kamu çalışanı ordusu”ndan oluşan “muazzam bir ‘ücretliler’ yığını”dır. Bu yığın da, ona göre, “zaten işçi değil”dir! Sorun böylece kolayca çözülmüş olur! Sermaye ile ilişkilerinin karakteri gözardı edilir ve hizmet işkolundakilerle birlikte inşaat, turizm, ulaşım, taşımacılık vb. gibi birçok sektör emekçileri toplam olarak işçi sınıfı dışına atılır, işçiler içinde azınlığın azınlığı bile olmayacak denli dar bir grubun ya da tekil bireylerin hisse senedi-bono, emlak alımı vb. gibi işlere eğilim göstermeleri, aralarında bazılarının bu alanda maddi olanaklar edinip sınıf atlaması ya da daha genel bir etken olarak sınıf üzerindeki burjuva ideolojik etki ve işçinin dini, siyasi, kültürel aktiviteleri, “orta sınıf haline gelmesi”nin; “sınıf değiştirmesi”nin, “işçi olmaktan çıkması”nın göstergesi olarak alınır.

Bookchin, proletaryanın üretim sürecindeki konumu ve rolü ile bağlı çelişkileri ya önemsiz sayar veya göz ardı eder; işçilerin burjuva, küçük burjuva ideolojik-politik etkiye açık olmaları ya da burjuva partilerin politikalarına yedeklenmelerini, ayrı bir sınıf olmaları olgusuna karşı, bu olgusal nesnel gerçekliği ortadan kaldıran bir etken olarak alır. İşçilerin olaylara ve gelişmelere dair, bugün ve geçmiş üzerine algı ve düşüncelerinin değişmezliğini vazeder. Toplumsal görüngüleri, tarihsel uğraklar olarak değil; belli bir bütünlüğün unsurları olarak da değil kendi başlarına; bağlantılarından arındırılmış şekilde ele alarak parça-bütün ilişkisini koparır, ve olgu ve görüngüleri işçi sınıfına karşı konumlandırarak onun tarihsel eyleminin “olmazlığı”-“olamazlığı” sonucuna varır.

İşçi sınıfının, burjuvaziyle sınıf karşıtlığını salt ideolojik-siyasal karşıtlığa daraltan bu bakış açısında proletarya burjuvazi farklılığı ve çelişkisinin asıl olarak maddi ilişkiler temelinde ve üretim sürecinde ortaya çıktığı göz ardı edilir. Nitekim Bookchin, Birinci Dünya Savaşı arefesinde ve sürecinde ortaya çıkan sosyal şovenist “anavatan savunması” politikasını; savaş kredilerine ve politikalarına İkinci Enternasyonal oportünistlerinin desteklerini ve günümüzde işçi-emekçilerin bir kısmının Fransız ırkçı Le Pen’e ya da başka ülkelerde başka faşist-gerici partilere desteğini veri alarak bunu, “işçilerin giderek güç kazanan bir yönelişle küçük burjuva bir tabaka haline gelmeleri”nin kanıtlarından biri olarak sunar; ve sosyal sınıf formasyonlarını böylece esas olarak izledikleri ya da destekledikleri politikalar üzerinden tanımlar.

Bookchin’in, sınıf mücadelesini “hala” varsaydığı veri alınırsa, bu mücadelenin kesintisiz ve düz bir hat üzerinden ve hep ileriye doğru yürütüldüğünü sandığını ya da böyle olması gerektiğini düşündüğü için, bununla aykırılık gösteren düşünüş ve davranışları, işçilerin “kendileri olmaktan çıkış”larıyla özdeşleştirdiği söylenebilir. Bu böyleyse, ama, bu demektir ki, Bookchin, sınıf karşıtlığını ve başlıca toplumsal sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerini maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı işlevleri üzerinden değil, bu işlevi yerine getirdiklerinde kurdukları ilişkiler temelinde de değil, yalnızca siyasal-ideolojik düzlemdeki “konumları” üzerinden düşünür.

İşçi sınıfının ‘kendiliğindenliği’ ve ‘kendi için’liği; hareketinin iktisadi sınırlarda kalan ekonomik taleplerle sınırlılığı ya da ekonomik talepli olmakla birlikte çalışma süresi ve sosyal haklar gibi hükümetle karşı karşıya gelmeksizin hak düzeyinde elde edilemeyecek genel istekleri bağlamındaki siyasal eylemi ile dolaysız olarak siyasal iktidar için sosyalist eylemi arasında tek düze ve hemen gerçekleşir bağ kuran sol sekter bakış açısı, -Bookchin’de olduğu üzere- ekonomizme sınır çekmez. Marksist-Leninist yazında açıkça dile getirildiği üzere, sermaye ile ilişkisi içinde nesnel bir varlık olarak sınıf ile sınıf konumunun farkına varmış; sınıf bilincine ulaşmış sınıfın, sınıflar mücadelesinde tuttuğu/tutacağı mevzi, aldığı/alacağı tutum ve bunun sosyal kurtuluş için anlamı farklılık gösterir. Sınıf, üretim sürecinde emek-sermaye dolayımında çıkar karşıtlığı üzerinden oluşur ve fakat bir süreç içinde ve deneyimle kendini yeniden ve kendisi için oluşturur. O, öznel ve nesnel durumunun kopmaz bağı içinde sınıftır, evet ama, deyiş yerinde ise kökleri maddi yaşamın üretimindedir.

b-) Proletaryanın “küçük burjuvalaşması” spekülasyonu

Murray Bookchin, proletaryanın “kapitalizmin yıkılışının temel motoru olarak ayrı bir yere konulmasını” mümkün kılan koşulların günümüzde ortadan kalktığını ileri sürer ve “Her ne kadar pek çok geleneksel fabrika, özellikle Üçüncü Dünya’da, Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da halen mevcutsa da, bunlar yüksek oranda vasıflı ve çeşitlendirilmiş üretim sistemleri seçmiş durumdadır. Yeni tabakalardan, bant sisteminde çalışanlar hariç, pek çoğu artık endüstriyel anlamda ‘işçi’ sayılmamaktadır. Sanayi proletaryası (Marx’ın beklentilerinin aksine) nüfusun giderek daha küçük bir azınlığı haline gelirken, bu türden insanlar ise ‘işçi sınıfı’nın çoğunluğunu oluşturmaya başlamıştır.” diye yazar.⁸

Bookchin’e göre, “Marx’ın beklentilerinin aksine işçi sınıfı sayısal olarak giderek azalıyor ve bir sınıf olarak kendi geleneksel kimliğinden uzaklaşıyor;..” “Bugünün kültürü, -diyor Bookchin- toplumsal ilişkileri, kent manzaraları, üretim tarzları, tarımı ve ulaşımı, geleneksel proleterleri, ‘tüketim için tüketim’ ütopyacılığının damgasını vurduğu bir zihniyete sahip olan (büyük ölçüde) küçük burjuva bir tabaka haline getirmiştir.”; ve öngörü adına, “Gelecekte -diyor-, yakasının rengi ya da montaj bandındaki yeri ne olursa olsun, bütün proleterlerin yerini, birkaç beyaz önlüklü makine kullanıcısı ve bilgisayar tarafından işletilen (otomatikleştirilmiş ve hatta minyatürleştirilmiş) üretim araçlarının alacağını şimdiden öngörebiliriz.”⁹

Kendi varsayımından hareketle, Bookchin, “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” şiarının “eski tarihsel manası”nın “giderek daha anlamsız hale” geldiğini; ve “Bir bütün olarak bakıldığında, bugün kapitalizmin doğurduğu toplumsal durum” ile Marx’ın kuramının “tersleştiği”nin giderek daha fazla açıklık kazandığını ileri sürer.¹⁰ Ona bakılırsa; “Bugün, sosyalizmin doğduğu yer olan Batı’da en ümit verici mücadeleler ücret ve çalışma koşulları konusundan çok, nükleer enerji, kirlilik, ormanların yok edilmesi, kentlerin çöküşü, eğitim, sağlık hizmeti, topluluk yaşamı ve gelişmemiş ülkelerdeki halkların ezilmesi konusunda verilmektedir, dağınık da olsa kabaran anti-küreselleşme hareketlerinde gözlendiği üzere mavi ve beyaz yakalı ‘işçiler’ orta sınıf hümanitaryenlerle aynı saflarda yer almakta ve ortak toplumsal kaygılarla hareket etmektedirler. Proleter savaşçılar orta sınıf savaşçılardan ayırt edilemez hale gelmiştir…” (abç)

Proletaryanın toplumsal konumunun 20. ve 21. yüzyılda tümüyle değişime uğradığını ileri süren ve Bookchin tarafından da savunulan teori, makinenin yetkinleştirilmesi ve bilim ve teknikteki ilerlemelerin emek gücünü “artan şekilde gereksizleştirmesi”ni başlıca dayanak gösterir. Makalemizin bir önceki bölümünde bu “tez” irdelenmişti. Burada, belirli bir yineleme pahasına şunlar eklenebilir: I-) Kapitalizm bir dünya sistemidir ve proletaryanın sınıfsal konumu ve sayısal durumunun (azalması ya da çoğalması anlamında) az-çok doğru bir belirlemesi ancak uluslararası boyutlarıyla yapılabilir. Şu ya da bu ülkedeki durum, tekilliği içinde önem göstermekle birlikte; işçi sınıfının uluslararası toplumsal konumu bir ya da birkaç ülke veri alınarak, bu ülkelerdeki sektörel ve konjonktürel değişim üzerinden belirlenemez. Başka birçok etkeni bir yana, kapitalizmin eşitsiz ve özellikle tekelci dönemde belirginlik kazanan sıçramalı gelişmesi uluslararası boyutta bir irdelemeyi gerekli kılar. Bir ya da birkaç ülkedeki düşüşe, başka ülkelerdeki yükseliş karşılık düşer; sanayinin gelişmesi ülkelerden biri veya birkaçında durgunluk gösterir ya da hatta düşerken diğer bazılarında büyümeye devam eder ya da edebilir; yeni sanayi dalları ortaya çıkabilir ve eski sektörlerin genişlemesiyle proletaryanın safları daha fazla büyür vb. ve II-) ileri teknoloji, emek verimliliğini, evet, artırır; bu da canlı emek kullanımını nispi olarak azaltır. Düşüş ya da azalma mutlak değildir, çünkü sermayenin genişleyen yeniden üretiminin koşulu artıdeğer üretimidir ve bu da daha fazla canlı emek kullanımına ihtiyaç gösterir. Konuyu bu iki noktadan hareketle biraz daha açalım: Buradaki tartışma konumuz açısından, proletaryanın sosyal sınıf konumu ancak bu iki başlık altında doğru olarak irdelenebilir.

I- “Birbirine karşıt iki büyük sınıf”tan biri olarak proletarya

Kapitalist toplumun proletarya ve burjuvazi olarak iki temel ve büyük sınıf etrafında odaklanması, kapitalizmin başlıca olgusal gerçekliğidir. Bu gerçekliği, onun, başlıca proletarya ve burjuvazi olmak üzere iki büyük sınıf dışında, başkaca herhangi sınıf ve tabaka barındırmadığı anlamına gelmez. Ancak, kapitalizmin başlıca temel özelliği, kâr için artıdeğer üretimine dayanan bir üretim tarzı -ve sistemi- olmasıdır; ve gelişmesiyle, toplumu giderek belirgin biçimde bu iki büyük sınıfa doğru böler. Bu kaçınılmazdır, çünkü, artıdeğer üretimi için emek gücüne gereksinimini ancak kendisiyle birlikte ve kendisiyle karşıtlık içinde proletaryanın varlığıyla karşılayabilecektir. Kapitalist gelişmeyle birlikte köylülük başta olmak üzere küçük ve orta kesimlerden, küçük sanayiciler, küçük tüccar ve zanaatçıların saflarından işçi sınıfının saflarına doğru geçişler yaşanır. Sadece artan nüfusa bağlı parçalanan toprağın yetmezliği nedeniyle ya da ellerindeki üretim araçlarını kaybederek mülksüzleşmeleri sonucu kırdan kente ve işçilerin safına nüfus akışı olmaz; bununla birlikte büyük sermayenin baskısı altında üretimi sürdüremez duruma gelen küçük ve orta burjuva kesimlerden de proletaryanın saflarına doğru ‘sınıf değişimi’ görülür. Kapitalizm aynı zamanda kaçınmasının olanaksız olduğu bir rekabet sistemidir. Ürettiklerini satarak sermayesini realize edemeyen ve genişleyen yeniden üretimi sürdüremeyen pazardan silinecektir. Devasa üretim için oysa sürekli genişleyen ve devasa bir pazar her bir kapitalist hesabına hazır beklemez. Aynı pazara yönelen kapitalistler arası amansız rekabet, büyükler yararına sonuçlar doğurur. Pazardan silinenler, -istisnalar dışında- mülksüzleştirilmiş olanların safına katılırlar. Üretim araçlarının mülkiyetinden yoksunlaştırılan “doğal üretici”ler (örneğin köylüler) ile bireysel üretimlerini sürdüremeyen tekil küçük üreticinin akıbeti de aynıdır. Bu durum, Bookchin’in deyişiyle “daha yüksek statü umudunda olan insanların psikolojisi ve bilincini” sürdüren orta sınıf için de geçerlidir. Ne var ki, sorun bu psikoloji ve bilinç tarafından çözüme ulaştırılacak türden değildir. Sermayenin genişleyen yeniden üretimini bu psikoloji ve bilinç değil iktisadi yasalar yönlendirir ve “yüksek statü”ye geçenler olabileceği gibi, bulunduğu sınıfsal konum ve “statü”yü kaybederek mülksüzlerin saflarına doğru itilenler de olacaktır. Esas olan ise bu ikincisidir. Yaşam ve düşünüş tarzı ve beklentileriyle “orta sınıf”a ait olma çabasındaki “beyaz yakalı”ların çoğunluğu açısından bu süreç, kapitalist gelişmenin düzeyi ile bağlı olarak, rekabet ve kriz koşulları tarafından hızlandırılır. Yaşam düzeyleri kötüleşen, yoksullaşan ve işsizlerin saflarına doğru itilen diğerleri gibi, sermayenin genişleyen yeniden üretimine katılan “beyaz yakalı” emekçiler de işçilerin safına katılırlar.¹¹

Proletaryanın safları böylece büyürken, kendi saflarından başka sınıf konumuna geçişler ancak tekil, istisnai örnekleriyle mümkün olur. Öteki sınıflar “büyük sanayinin gelişimiyle” çözülürken, proletarya “büyük sanayinin en kendine özgü ürünü” olarak, ve “çeşitli gelişim basamaklarından” geçerek büyür. “Burjuvaziye karşı mücadelesi, var oluşuyla başlamıştır.” Bu mücadele, bu iki sınıf varlığını sürdürdükçe -ki kapitalizm var olduğu sürece bu kaçınılmazdır- devam eder.

Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin “devasa boyutları” üzerine liberal-sol söyleme eşlik eden “işçi sınıfının çoğalmadığı” vaazı, sermayenin emek gücü sömürüsü ve artıdeğer üretimi olmaksızın büyüme ve kendini sürdürme olanağını varsayar. Bu kurgu için yeni teknolojilerin kullanımı ve makinenin yetkinleştirilmesi dışında herhangi dayanak gösterilmez. Teknolojinin işlevi aşırı abartılır ve kapitalizm için canlı emek sömürüsünün yaşamsal önem ve zorunluluğu göz ardı edilir. Kapitalizmi, “tarihin gördüğü en dinamik toplum” olarak tarif eden, “büyüme” ve sürekli değişimi “kapitalist varoluşa can veren yasalar” olarak gören ve kapitalizmin asla bir formda kalmayıp “kendi temel toplumsal ilişkilerinden kaynaklanan kurumları dönüştürmek zorunda” olduğunu söyleyen Bookchin, bu dinamizm, gelişme ve “kurumsal” değiştirmelerin, proletarya olmaksızın nasıl gerçekleştirildiğini; bunun kaynağının ne olup nasıl sağlandığını açıklamaz. O yalnızca, “gelecekte” makinelerin başında yakasının renginden bağımsız birkaç teknisyen dışında işçi kalmayacağı kehanetinde bulunur.

Bu kehanet, gerçekleşip gerçekleşmemesinden bağımsız olarak, sermayenin oluşumunu üretim araçlarının işleviyle bağlı ve sınırlı; canlı emek gücünü gereksinmeyen bir otomasyon çıktısı olarak alır. Teknolojisizm olarak da adlandırılan bu görüş, sermayeyi, emek bağlamının; emek gücü gereksinmesinin dışına çıkararak gerçeklerden kopar.

Kapitalist üretimin özsel temel özelliği oysa, artıdeğer üretimine dayanmasıdır. Kapitalizm başka türlü var olamaz. Kapitalist, eğer salt kullanım değeri değil de değişim değeri yaratacak ve makinenin ürüne katılan kısmının -yıpranma payı- yerine konması da dahil yeniden üretimi sürdürecek ise, emekgücüne onun ürettiğinden daha az ödemede bulunarak bir artı gerçekleştirmek zorundadır. Daha fazla kâr için daha çok artıdeğer üretilmelidir. Bunun akla gelebilecek en basit yöntemi daha fazla sayıda işçinin artı emeğine el koymadır. Bu ise, daha büyük miktarda değişen sermaye demektir. Oysa kapitalist için asıl olan daha fazla artı değer elde etmektir. Başvuracağı en etkili yöntem, emek üretkenliğini artırmaktır. Emek üretkenliğinde artış sağlamak üzere ileri teknolojiden yararlanma ve onu daha yaygın ve etkin tarzda uygulamaya sokma, -makalemizin ilk bölümünde ayrıntılı olarak işaret edildiği üzere- çalıştırılan işçi sayısında nispi bir azalışa yol açar. Makine aracıyla çalışma süresi mutlak şekilde ya da emek üretkenliğinin artırılmasıyla uzatılırken, çalışan işçinin durumu giderek istikrarsızlaşır. Makineleşmenin “artan bir hızla gelişmesi ve sürekli daha iyileşmesi, işçilerin bütün yaşamsal konumlarını güvensizleştirir.” İşçilerin kapitalistler açısından “yaşa ve cinsiyete göre maliyeti değişen iş araçları” olma dışında bir önemi kalmaz.

Marx, “Bir ülkede kapitalist üretim tarzı ne denli gelişmiş ise, nispi aşırı-nüfus da o denli gözle görülür hale gelir.” diye belirterek, bundan, “bir yandan, birçok üretim kollarında, emeğin sermayenin boyunduruğu altına alınmasının eksik bir biçimde sürüp gitmesinin ve ilk bakışta, genel gelişme düzeyine uygun görülen süreden daha uzun devam etmesinin bir nedeni” olarak söz eder ve bu durumun, “kullanıma hazır ya da işsiz ücretli-emekçilerin ucuzluğu ve bolluğunun ve bazı üretim kollarının, nitelikleri gereği, el işini makine üretimine dönüştürmede gösterdikleri direncin bir sonucu” olduğunu söyler. “Öte yandan” diye devam eder Marx, “özellikle, lüks eşya üretimi için yeni üretim kolları açılır, ve çoğu kez öteki üretim kollarında değişmeyen sermayedeki artış nedeniyle serbest kalan bu nispî aşırı-nüfusu kendilerine temel olarak işte bu yeni açılan kollar alırlar. Bu yeni üretim kollarında başlangıçta canlı emek egemendir ve bunlar da yavaş yavaş öteki üretim kollarının geçtikleri aynı evrimlerden geçerler.”¹²

Makine kullanımı, ağır sanayi başta olmak üzere ve başlıca gelişmiş kapitalist ülkelerde sanayi işçisi sayısında nispi bir düşüşe neden olmasına; bunun koşullarını yaratmasına karşın, yeni üretim kollarının, hammadde ve ara ürünlerin işlenmesiyle ilgili işlerin doğması, üretim araçlarının ve tüketim nesnelerinin artışı, vb. nedenlerle emek gücü gereksinmesi artar. Kadın ve çocuk emeği daha fazla ve daha yoğun olarak üretime çekilir; bunun araç ve yöntemleri geliştirilir. Büyük şirketler, hatta orta büyüklüktekiler, eve iş vermeyi yaygınlaştırırlar. Evde üretim yapan çoğunluğu kadın olmak üzere-ücretli işçilerin, bu firmalara bağlı olarak yapılan iş üzerinden kapitaliste artı değer sağladığı durum giderek yaygınlaşır. İşçi artık sadece fabrika ve atölyede çalışmaz; temel sosyal haklarından yoksun olarak tekellere ve büyük-orta şirketlere bağlı “kız ve torun şirketlerde”, onlar aracıyla ve yaygınlaştırılan taşeron işçilik dolayımında evlere kadar genişleyen yeni işyerlerinde sermaye için artıdeğer üretimini yaygınlaştırır.

Makinenin çok amaçlı yetkinleştirilmesi ve teknolojik yeniliklerin iş sürecine girmesine bağlı olarak, yeni işkolları, iş türleri ortaya çıkar; uygarlığın gelişmesi, yeni sektörler ve meslek kategorilerinin ortaya çıkmasına; hizmet sektörünün gelişmesine ve bu sektörde çalışanların bazı kesimlerinin sanayi emekçilerine dönüşmesine yol açar. Makineler mükemmelleştikçe, işçinin görevi giderek artan bir biçimde, işleyen mekanizmaya “göz kulak olma”ya “geriler” ya da dönüşür. Bir yandan “kapitalistlerin emrine amade işçi sayısını artırmak üzere” emek pazarına sürülen işsiz kitleleri büyürken, diğer yandan, yeni sanayi dallarında işçi gereksinmesi; canlı emek gücüne duyulan ihtiyaç artarak devam eder.¹³ Toplumsal ve kültürel gelişmeye bağlı olarak çeşitli yeni ihtiyaçların gündeme gelmesi/getirilmesi ve bunu karşılamak üzere yeni üretim dallarının ortaya çıkması, eskinin köylü ülkelerinin kapitalist gelişmenin girdabına girmesiyle pazarın genişlemesi gibi değişkenler, mutlak düşüşe karşı engelleyici zıt kuvvetlerdir. Daha çok kâr için değişen sermaye miktarını düşürerek değişmeyen sermaye miktarını artırmak kapitalist girişimin hedefidir, ancak, kapitalist üretim için canlı emek gücünün artırılması da mutlak bir gereksinmedir. Emek üretkenliğini artıran uygulamalar, işçilerin bir bölümünü “fazlalık” haline getirip yedek işgücü ordusuna katar ve işçilerin çalışmakta olan kısmının aşırı sömürülmesini sağlarken, nispi artı nüfus bir bölümüyle, yeni açılan iş kollarında ve eski işletmelerin büyüyen eklentilerinde istihdam edilir.

Meta ve sermaye hareketinin uluslararası özellik kazanması, sanayi ürünlerinin çeşitlenmesine yol açmakla kalmaz, eski kapitalist ülkelerde yeni sanayi dallarının ortaya çıkmasının yanı sıra kapitalist dünya pazarına “gecikerek” dahil olmuş ülkelerde de sanayi sektörünün büyümesini getirir. Klasik kapitalist ülkelerin en büyükleri, kendi ülkelerindeki üretimin bir bölümünü bu diğer ülkelerde, ucuz işgücü ve hammadde kaynaklarını yerinde kullanma olanağı üzerinden gerçekleştirirler ve kendi ülkelerinde nispeten daha gelişmiş sosyal haklara sahip işçilerin nispi fazla nüfus oluşturmaları pahasına bu diğer ülkelerde yeni işçi yığınlarını sömürü mekanizması içine alırlar. Bazı gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sektörel işçi sirkülasyonlarını baz alan, ve emperyalist ülkelerin üretimleri ve pazar ilişkilerinin uluslararası özelliğini göz ardı eden “sanayi işçileri sayısı azaldı” iddiası, ekonomik toplumsal hareketin ampirik olarak da gösterilebilir gelişimi ve milyarlara çoğalan işçi varlığı tarafından geçersiz kılınır.¹⁴

Kapitalist gelişme ile birlikte sadece “sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü” alabildiğine artmakla kalmaz; “bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması ile eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler, yaygınlaşır.” Bu birlik(ler) farklı etnik kökenlerden ve farklı uluslardan işçilerin şirketler ve ülkeler düzeyinde fiili bir araya gelmeleri ile de daha güçlü bir zemine kavuşur. İşçilerin kapitalist üretim koşullarındaki durumunda görülen değişim ve gelişmeleri işaretle Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da şöyle yazıyorlardı: “Ne var ki sanayinin gelişmesiyle proletarya yalnızca çoğalmakla kalmaz; giderek daha büyük kitleler halinde yoğunlaşır, gücü artar ve gücünü daha fazla duyumsamaya başlar. ….; makineleşmenin artan bir hızla gelişmesi ve sürekli daha iyileşmesi, işçilerin bütün yaşamsal konumlarını güvensizleştirir; tek tek işçilerle tek tek burjuvalar arasındaki çatışmalar giderek daha çok iki sınıf arasındaki çatışma niteliğine varır. İşçiler, burjuvalara karşı koalisyonlar [İngilizcesinde: Birlikler (sendikalar) –çev.] oluşturmaya başlarlar; ücret mücadelesini birlikte verirler. Ara ara yükselen isyanları beslemek için kendi içlerinde sürekli birlikler oluştururlar. Yer yer mücadele ayaklanma boyutuna varır…..Zaman zaman işçilerin kazandığı olur, ama bu zafer geçicidir. İşçilerin mücadelesinin esas sonucu, o anki başarı değil, sürekli genişleyen birleşmeleridir….”¹⁵

Kapitalist dünya ekonomisinin gerçekliğe yakın “tablosu”, Marx’ın tespitini ampirik olarak da doğruladı. Sanayi gelişti; uluslararası özellik kazandı ve sadece sanayi işçileri değil genel olarak işçi kitlesi büyüdü. Başlıca gelişmiş kapitalist ülkelerin ihracat ürünleri içinde sanayi ürünleri hala ilk sırada yer alıyor. Sanayi işçi istihdamında, özellikle başlıca sanayi ülkelerinde geçici ya da kısmen daha uzun süre bir düşüş görülmekle birlikte, imalat sanayinde, üretken emek gücü ve genel olarak işçi sayısında uluslararası ölçekte mutlak bir artış var. İstatistiklerde hizmet sektörü kapsamında gösterilen üretim dallarının önemlice bir kesimi üretken faaliyet gösteriyor ve işçilerin çok büyük bir kesimi artıdeğer üretiyor., vb.

Bütün bunlar, Bookchin’in görüşlerinin nesnel gerçekliklerle çatışma halinde olduğunu gösterir. Onun savları, birkaç gelişmiş kapitalist ülkede sanayi değil ama ağır sanayi alanında faaliyet gösteren işletmelerin “ana merkezleri”ndeki işçi sayısında görülen nispi azalmanın tüm sanayiye ve tüm ülkelere has bir olgu olarak gösterilmesi nedeniyle de dayanaksızdır.

Yukarıda belirtildi; ideolog yazar proletaryanın kapitalizme karşı mücadelenin temel ve öncü gücü olmaktan çıktığı iddiasını sadece teknolojik gelişme bağlantılı “azalma”ya dayandırmaz; bu iddiasını da kanıtlamak üzere sözüm ona daha güçlü, daha somut bir başka “kanıt” sunar! Buna göre; işçiler üretilen toplam toplumsal zenginlikten daha fazla pay alarak mülk sahibi küçük burjuvalar haline gelmişler; ve bu konumlarından hareketle de küçük burjuva “zihniyet”iyle davranmakta, sınıflarının hakları için mücadeleden uzak durmaktadırlar. Marx -diyor Bookchin-, onların “kâr amaçlı ve artı değer sömürüsüne dayanan üretim nedeniyle yoksullaşıp sefalete sürükleniyor” olmalarından sözederek, devrimcilikleri üzerinden hareket etmişti; oysa onlar ev, araba sahibi olma, borsa oyunlarına katılma, döviz-bono gibi “değerli kağıtlar”a ilgi duyma, çocuklarını daha iyi koşullarda okutma vb. gibi birçok yoldan sınıf değişimi geçiriyorlar!

Proletaryanın proletarya olmaktan “çıktığı”nı göstermek üzere Bookchin, “İlaveten” -diyor- “geleneksel proletaryanın yaşam standartları ve maddi beklentileri (sosyal bilincin oluşumunda hiç de küçük bir faktör değil!) muazzam şekilde değişti, bir ya da iki nesil önce yoksulluk seviyesinden göreceli olarak yüksek derece maddi bolluğa yükseldi. Eskinin çelik ve otomobil işçilerinin ve kömür madencilerinin hiçbir proleter sınıf kimliği taşımayan çocukları ve torunları lise diplomasını yeni sınıf statülerinin bir simgesi olan üniversite diploması ile değiştirdiler. ABD’de bir zamanlar çelişki içindeki sınıf çıkarları öyle bir noktaya geldi ki neredeyse Amerikan ailelerinin yüzde 50’si hisse ve bonoya sahip, öte yandan çok geniş bir kesim ise ev, bahçe ve kırda yazlık sahibi; kısacası o ya bu ya da şu şekilde bir mülk sahibidir.”

Mülkiyeti ve mülkiyet ilişkilerini üretim araçlarının özel mülkiyeti gibi temel bir belirleyen ile bağlı olmaktan çıkararak ev, araba sahipliği ve okuma olanakları-diploma düzey ve statüleriyle ölçen; ve bunu da kapitalizmi belirleyen temel toplumsal ilişkilerin örtüsü olarak kullanan Bookchin’e göre, işçilerin “tüketim için tüketme” anlayışlarıyla hareket etmelerini sağlayan da, onların ekonomik koşullarının iyileşmesi, tüketim olanaklarının genişlemesi, hatta sınıf değiştirecek denli yüksek ücret almaları, vb.’dir.

Bireyin sosyal konumu ve üretimden aldığı pay ile düşünme ve hareket tarzı arasındaki ilişki, tüm toplumsal kesimler için olduğu gibi işçiler açısından da geçerlilik gösterir. Bu doğrudur; ancak, Bookchin bu ilişkiyi sadece baş aşağı çevirmez; işçi gibi düşünmeyen işçinin işçi oluşunu da reddeder, ve tahvil ve hisse senedi alım-satımıyla uğraşmayan, buna olanağı da bulunmayan; dahası ev, bahçe, arsa, araba almaya da gücü olmayan işçileri de sınıftan saymaz.

Bookchin, proletarya ile küçük ve orta burjuva katmanlar arasında, ev-araba-bono-tahvil alım satımı, çocuklarını yüksek okullarda okutma vb. üzerinden paralellik kurar ve işçilerin kitlesel olarak sınıf değiştirecek ya da kendileri olmaktan çıkacak denli özel mülkiyet sahibi haline geldiklerini ileri sürerken, kapitalizmin temel sosyal-iktisadi gerçekliklerini -günümüz açısından da- tersyüz ediyor ve istisnai ya da kısmi olgu ve olayları sınıfın bütünü için geçerli olacak şekilde genelleştiriyor. İşçinin oysa çoğunca kredi borcuyla edindiği araba ya da ev sahipliği yaşamında belirli bir kolaylık sağlamakla birlikte onu sömürülen ve ezilen konumundan çıkarıp bir üst sınıfa geçişini sağlamaz. Bu değişim olsa olsa, egemen propagandanın etkisi altında ve toplumsal-kültürel ilişkilerin belirlediği düşünüş tarzına bağlı olarak işçinin dayanaksız hayallere kapılmasına yol açar. Bu ise, iktisadi-sosyal gelişmelere bağlı bir “ömür”e sahiptir ve çoğunluk açısından kalıcılık göstermez. İşçilerin “mülkiyeti”nin ölçüsü olarak gösterilen ya da onların öyle gördüğü; ve çoğunca borçlanılarak gerçekleştirilen ev, arsa, araba sahipliğinin gerçekte ne tür bir “mülk” olduğu, kriz koşullarında açıklık kazanır. İşçiler “mülklerini” yitirerek yoksulluğun girdabına sürüklenirler; kapitalizm koşullarında bu türden “aparatif” mülkçülüğün bir geleceğinin olmadığını; ve kendileri için emek gücünü satarak yaşam olanağı edinme zorunluluğunun devam ettiğini somut olarak görmüş olurlar. İşçilerin bir bölümünün, Bookchin tarafından ileri sürüldüğü üzere, ev, arsa, bahçe ve otomobil gibi “mülk”lere sahip olmaları ve bu durumlarını koruma güdüsüyle ve “küçük-burjuva zihniyetle hareket etmeleri”, sermaye üretimi ve genişleyen yeniden üretim(i)n emek gücü sömürüsüyle koşullu olduğu reddedilmediği sürece, sınıfın rolünün sona erdiğine değil olsa olsa hareketinin geriliğine ve burjuva ideolojik etki altında kalışına işaret eder.¹⁶

İddialarını sıralarken, işini kolaylaştıracağını sandığı yerde, Marx’ı indirgemecilikle suçlayan ideolog, sınıf değişimi vb. gibi gerekçelerle mücadelenin kapsamını ve taleplerini işçi açısından “ücret ve çalışma koşulları”na daraltır. Bookchin, eğitim, sağlık, toplumsal yaşam ve halkların ezilmesiyle ücret ve çalışma koşulları bağıntısını birbirleriyle kıyas içinde ve karşı karşıya getirerek kurar; işçilerin toplumsal konumu ve üretim içindeki yeri ve işlevini onların mücadele düzeyleri ve mücadelelerinin siyasal-sosyal kapsamıyla ölçüye vurur ve belirli bazı öznel durumları ya da konjonktürel olarak ortaya çıkan özellikleriyle hareketin geriliğini, ve ya çeşitli ezilen kesimlerden insanların ortak talepler doğrultusunda gerçekleştirdikleri eylem ortaklığını, “orta sınıf”tan insanların bazı kaygıları nedeniyle “mavi ve beyaz yakalı” işçilerle bir araya geldikleri ya da haydi diyelim gelebilecekleri durumları, işçilerle orta sınıf insanların artık ayırt edilemez olmalarının gerekçesi yapar.

Bu görüş açısı sakattır: Sınıf aidiyeti; sınıfsal formasyon(lar) öncelikle sınıfların maddi ilişkileriyle, maddi yaşamın üretimi içindeki rolleriyle; üretim araçları karşısındaki durumlarıyla belirlenir. Farklı sınıflardan insanların sahip oldukları ya da geçici olarak savundukları düşünceler; dini-kültürel ideolojik görüşleri onların öz çıkarlarıyla bağdaşmayabilir. Aralarından bazıları belirli koşullarla bağlı olarak sınıf değiştirme olanağı da elde edebilirler. Örnek olsun, Bookchin’in de teorisini sözüm ona doğrulamak üzere bir tür sığınak olarak kullandığı 1945-65 dönemi kapitalizm koşullarında sosyal haklarda ve ücretlerde görülen nispi iyileşmeler, kalifiye işgücü arasından kimilerinin daha iyi yaşam koşulları, barınma ve ulaşım araçlarına sahip olmaları vb. gibi durumlardan hareketle, işçilerin bir azınlığının bir tür ayrıcalıklı bir tabaka oluşturduklarından söz edilebilir. Bunların büyük çoğunluğunun sonraki süreçte ellerindekini kaybetmeleri gerçeği bir yana, ama bu durum ne işçilerin tümel durumuna ne de onların küçük burjuva, hatta orta sınıf konumuna yükselmelerine işaret eder. Bookchin, ilkin Marx’ın kuramını kendi çarpık kavrayışı doğrultusunda indirger, sonra bu indirgenmiş çarpık anlayışın bakış açısından gerçekte öyle olmayan Marksizme saldırıya geçer. Marksizme karşı oportünist eleştirinin genel bir karakteristiğidir bu.

Bookchin, teorisini doğrulamak üzere, işçi hareketinin özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren içine girdiği durgunluk, geriye düşüş ve istikrarsızlığı kullanır. Kentsel sorunlar, iklimi de etkileyen doğa kirliliği, enerji, kadın ve ezilen ulus sorunlarının daha fazla ve daha yaygın olarak gündeme girmesini baş vurur, ve bunları işçi hareketine alternatif yeni oluşumlar olarak gösterir.

Bir nesnel durumun başka nesnellikler bağlamında yok sayılması, oportünizmin bir özelliğidir. Bookchin, uluslararası koşulların ve sınıf mücadelesinin uluslararası durumunun yirminci yüzyıl başıyla ya da 19. yüzyıl koşullarıyla büyük farklılıklar göstermesinden hareketle, ve sosyalizmin 1950’li yıllardaki yıkılış süreciyle birlikte gelişmiş kapitalist ülkeler başta olmak üzere uluslararası alanda, işçi hareketi ve emekçi mücadelelerinin geriye atılmasını ve proletaryanın evrensel ölçekli birliği ve örgütlenmesinin büyük darbeler almasını, Marksizme karşı ideolojik istismar malzemesi olarak kullanır. Bu bakış açısında başka birçok unsuruyla birlikte devrim(ler) ve devrimci dönemde proletarya ve emekçilerin mücadelesinin ayaklanmalar ve devrimlerle başarıya yürüdüğü koşullarda elde edilen kazanımların sonraki süreçte ve esas olarak yenilgi koşullarında kaybedilmeye başlanması ve geriye düşüş süreci veri alınarak, kapitalizm burjuvazinin olanakları esası üzerinden tek yanlı değerlendirilmekle kalınmaz; işçi sınıfının toplumsal yaşam ve üretim içindeki konumunun bir daha geri gelmemek üzere tümüyle değiştiği; onun üretimin ve mücadelenin öznesi olmaktan çıktığı teminatı da verilir.¹⁷

Murray Bookchin’in iddiası ve istemi, gelecekte özgür bir yaşamın kuruluşu olabilir. Ne var ki, bu amaçla onun ortaya koyduğu teorik görüşlerin böylesi bir gelecek için yolu açmaları olanaklı görünmüyor. Bunun en önemli ve bir o kadar da temel olan engeli, teorisinin, sınıf mücadelesinin toplumun devrimci değişiminin “motoru olduğu” görüşüne getirdiği reddiyedir.


Bookchin, “Geleceğin Solu”na yön göstermek üzere şu soruları sorar: “Kapitalist toplumun gelecek yüzyılda yönelmesi muhtemel doğrultular ve insanlık açısından doğurduğu en temel sorunlar nelerdir? Toplumda, devrimci bir hareket yaratmaya soyunduğumuzda başvurmamız gereken herhangi bir özel kesim, sınıf ya da grup var mıdır? Toplumsal değişimde öncü bir rol oynamak üzere ne türden hareketler ve kurumlar yaratmak zorundayız…?”

Kapitalizmin gelecek yüzyılda da varlığını çeşitli yeni doğrultulara yönelerek sürdüreceği yönündeki sorunlu inancı ya da düşüncesi bir yana bırakılırsa, onun, “Toplumsal değişimde öncü bir rol oynamak üzere” yaratılacak “hareketler ve kurumlar” için, işçi sınıfına ayırt edici bir yer vermediğini; “Konfederal-komünal” bir toplum için ve “özgür -ya da özerk- belediye”leri, halk meclisleri ve köy komünleri, şeklindeki “toplum örgütleri”ni önerdiğini biliyoruz. Bu konu makalemizin bir sonraki bölümünde ele alınacak.


EK

Murray Bookchin’in başvurduğu ya da devralıp sürdürdüğü diğer bir çarpıtma, sınıf sorunuyla ezilen ulus, ezilen cins ve doğanın tahribi gibi sorunlar arasındaki ilişki üzerinden geliştirilmiştir. Bu sorun, Özgürlük Dünyası’nın 237. sayısında özel olarak ele alındığından, burada yeniden etraflıca irdelenmeyecek. Marksist-Leninist görüş açısından bu sorunlar arasındaki ilişkiye işaret etmekle yetineceğiz. Şöyle ki, sınıf sorunuyla ezilen ulus ve cinsiyet sorunları arasındaki ilişkiyi, sınıf karşıtlıklarının geriye atılması ya da önemli görülmemesi üzerinden kuran ve sömürüden kurtuluş ile doğanın ve yaşam alanlarının kapitalist yıkımına karşı tutumu birbirleriyle kopuk gösteren liberal burjuva çarpıtması, kadının ezilen cins olarak ev köleliğine mahkumiyetiyle sınıf ayrımları, sınıf sömürüsü ve bir sınıfın diğerlerine hakimiyeti arasındaki ilişkiye işaretle kadının erkekle hak eşitliğiyle sınırlı kalmayan ve kadın cinsinin kurtuluşuyla emek gücü sömürüsüne son verecek sosyal kurtuluş arasında ilişki kuran Marksist-Leninist kuramı, “sınıf sorununa odaklanması” nedeniyle “etnik-ulusal, toplumsal cinsiyet ve çevre sorunlarına ilgisiz kalmak”la suçlar. “Kimlikler” ya da “Madunlar” politikası olarak da adlandırılan bu sağ teorinin “mucitleri”, Marx ve Engels’i, -onlar Çek ve Polonya sorunundan İrlanda sorununa sömürge ve ezilen ulusların baskıdan kurtuluşu ve Yahudi milliyetçiliğinin içerdiği sorunları özel olarak irdeleyerek bu sorunların toplumsal ilerleme ve proletarya ve emekçilerin kurtuluşuyla bağını ve bu hareketlerin toplumsal gelişme açısından işlevini somut koşulları gözeterek açıklığa kavuşturmalarına karşın-, ezen ulus gericiliğine ve gerici milliyetçiliğe taviz vermediler diye hedefe koyarlar. Lenin ve Stalin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı için özel bir mücadele vermelerine; ezen ulus işçi ve emekçilerinin şovenizme karşı ve ezilen ulusların kendi kaderlerini, siyasal bakımdan bağımsız devlet kurma hakkı da dahil savunmalarına; ve uluslar hapishanesi Çarlık Rusyası’ndakilerle sınırlı kalmamak üzere ezilen ulusların emperyalizmden kurtuluşu için mücadele etmelerine karşın, yine iki yönlü bir saldırının; şovenizm ve burjuva milliyetçiliğinin saldırılarına hedef olmaktan kurtulamaz. Bookchin, bu oportünist mirası devralır ve ulusal-etnik ve ezilen cins sorunuyla doğanın tahribi gibi “çevresel” sorunları, görünürde “herkesi birleştiren ortak yönler”i üzerinden sınıf mücadelesini geriye atan ya da gereksiz kılan potansiyel yüklü devrimci güç ve ‘çözücü’ düzeyine çıkarır; sadece bir sınıfı ya da onun bir kesimini değil, birden fazla sınıf ve kesimi etkileyen ve aralarında geçici ya da nispeten daha kalıcı talep ortaklığı sağlayan ezilen ulus(lar) ve ezilen cinsi(yet) sorunlarıyla yaşam alanlarının tahribi politikalarını, bu “çoğul bileşenli” toplumsal hareketleri, sınıf hareketinin alternatifi ya da onun yerine ikame edilebilir gösterir, ve yukarıda gördük ki, Marx “ve ardılları”nı onları önemsememekle eleştirir.

Bu eleştirinin ana özelliği rasyonel olmayışıdır. Marksist-Leninist bakış açısından, bu hareketlere katılan farklı sınıflardan insanların ortak eylemlere girişmeleri için kendi sınıf aidiyetlerinden soyunmaları gerekmez. Diyelim, ulusal-etnik ya da ezilen cinsiyet sorunu farklı sınıf ve toplumsal tabakalardan insanları bir araya getirir ve onlar baskı ve eşitsizliğe karşı ortak talepler üzerinden (ulusal hak eşitliği, kadın-erkek eşitliği vb. gibi) çeşitli mücadelelere girişirler. Bu mücadelelere işçilerin de katılması ya da zaten katılmakta oluşları kendi sınıfsal taleplerinden vazgeçişlerinin ve ayrı bir sınıfın unsurları olmaları gerçekliğinin yadsınmasının göstergesi olarak alınamaz. İşçilerin ezilen ulus hareketinin içinde yer almaları bu hareketlerin hatta yönetiminde etkili olabilmeleri, hareketin proletarya ve emekçilerin çıkarları üzerinden tutarlı demokratizm çizgisinde gelişmesi için dayanak oluşturacak; ezen ulus işçi ve emekçilerinin mücadelesiyle birleşme zemini değil sadece olanakları da artmış olacaktır. İşçilerin ulusların kurtuluş mücadelesinde, ve yine kadın işçi ve emekçilerin kadın hareketi içinde; çeşitli kesimlerden işçi ve emekçilerin küçük burjuva kesimlerle veya orta burjuva kesimlerden unsurlarla doğanın ve yaşam alanlarının barbarca tahribine karşı tutum almaları, sınıf farklılıklarının üstünü kapatan ya da Bookchin tarafından ileri sürüldüğü üzere sınıf aidiyetlerinden kopmanın göstergesi değil, somut ve aktüel bir sorun etrafında, o sorunun çözümünde yararları olan kesimlerin, tarihsel olarak geçicilik gösteren güç ve eylem birliğini ifade eder. Bütün bunlar; işçi sınıfı açısından, mücadelesinin sorunları kapsamında yer alırlar ve işçi sınıfı, baskının her türüne; ulusların ezilmesine, kadın cinsinin baskı altında tutulmasına, doğanın kapitalistçe yağmalanması ve tahribine, bilim ve teknolojinin insan soyunun ve insan dışı canlıların olduğu kadar, canlı yaşamı için zorunluluk gösteren doğal dünyanın barbarca tahribi yönünde kullanılmasına karşı mücadele eder ve bu mücadele içinde yer alabilecek olanların en geniş kesimiyle amaç ve hedefi belli eylem birliği yapar.

Dipnotlar

1. Aynı yerde, sf. 223.

2. Aktaran D. Dworkin, Sınıf Mücadeleleri, sf. 70.

3. Aktaran Dworkin, sf. 135.

4. Solun Geleceği, Geleceğin Devrimi içinde, sf. 246-247.

5. Sanayi üretiminin ve sanayi proletaryasının eski önemini yitirdiği ya da yitirmekte olduğuna dair spekülatif söylem artıdeğer üretimini sermayenin genişleyen yeniden üretiminin asıl işlevi saymayarak kâr artışının kaynağını faiz ve rant gibi artıdeğer “türevleri”nde gören burjuva liberal ve reformist iktisatçılar tarafından da desteklenir. Sanayi sektöründeki dalgalanmalara bağlı olarak sanayi proletaryasının sirkülasyonu buna kanıt gösterilir. Bu söylemde varsayılan türden bir kapitalizm yoktur ve hiç var olmamıştır. Üretim olmaksızın üretimin ‘meyveleri’ni bölüşmek mümkün olmaz. Borsa ve “şans” oyunlarının, hisse senedi ve tahvil alım-satımıyla gerçekleştirilen kârlı manevraların kaynağında da artı değerden sızdırılan paylar vardır. Marx, “üretim araçlarını satın alacak ve bunlardan yararlanacak kimseler olmaksızın, bütün sermayeyi para-sermayeye çevirme fikri”nin, düpedüz saçmalık olacağını yazmıştı. Artı-değer üretimi olmaksızın para sermaye oyunlarıyla sistemin kendini sürdürebileceğini düşünmek, kapitalist üretim olmaksızın kapitalizmin var olabileceğine iman etmek olur.

Sanayi üretimi olmaksızın ne faiz ve rant için kaynak sağlanabilir ne de sermaye sistemi sürdürülebilir. Tekellerin ve mali sermayenin kazandığı hakimiyet; büyük uluslararası bankalarla sigorta şirketlerinin devasa miktarda para sermayeyi çekip-çevirmeleri, sanayi yatırımları gibi getirisi daha geç ‘realize olan’ riskli işler yerine hisse senedi, devlet tahvili, bono işlemlerinden para kırmanın yaygınlaşması, kapitalist ‘devasa makine’nin işleyişini mümkün kılan “motor gücü”nü üretim dışı alanlarda aramayı doğrulamaz. Toplumsal koşullardaki değişim ve ileri teknoloji sadece burjuvazinin kâr için daha az işçi çalıştırarak daha fazla üretme eğilimini değil, kültürel değişim ve toplumsal yaşam koşullarının ihtiyaç haline getirdiği yeni ürün üretimini de tetikler. Yeni sektörler ortaya çıkar ve yeni işgücü ihtiyacı doğar. Proletaryası olmayan kapitalizm; ve artıdeğer üretimi olmaksızın yaratılabilir bir faiz ve rant geliri yoktur.

6. Solun Geleceği, sf. 242.

7. F. Engels, Ütopyadan Bilime Sosyalizm, Evrensel Basım Yayın, sf. 92.

8. Solun Geleceği, sf. 243.

9. Komünalist Proje, sf. 31-32.

10. Murray Bookchin, Komünalist Proje, Dipnot Yayınları, sf. 31-35.

11. “Beyaz yakalı” olarak nitelenen emekçi kesimleri açısından bu ‘işçileşme’, yaşam tarzı ve alışkanlıkları yönünden bir “proleterleşme süreci”ni gereksinir.

12. Kapital III. Cilt, sf. 210.

13. Marx’ın kuramını oluşturduğu zamanlarda henüz birkaç on milyonla ancak ifade edilebilir olan işçi sayısının günümüzde milyarlar dolayına yükselmiş olması, güçlü bir veridir.

14. İşçi sınıfına, ve toplumsal işlevine ilişkin ret teorilerinin ısrarla görmezden geldikleri olgu şudur: kapitalist gelişmeye bağlı olarak hizmet işkoluna dahil edilen işyerlerinin ve sektörlerin önemli bir bölümünde artı değer üretimi gerçekleştirilir. Örnek olsun tekstil ve inşaat işkollarında yüz milyonlar çalışıyor. Buna, kapitalist gelişme düzeyinin daha önce ya çok geri ya da hemen hemen söz konusu olmadığı ülkelerin kapitalistleşmesi ve emperyalist dünya zincirine dahil olmaları eklendiğinde durum daha da berraklık kazanır. Örneğin Çin, Hindistan, Pakistan, Brezilya, Arjantin, İran, Türkiye, Mısır, Bangladeş, Tayland, Malezya, Endonezya, Şili, Meksika gibi ülkelerde sanayi proletaryası ve genel olarak da işçi sınıfının büyümesi olgusal bir gerçektir.

15. Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, Yılmaz Onay Çevirisi, sf. 50-58.

16. Ev-araba türünden ihtiyaç maddeleri sahipliğinin işçileri “bir proleter gibi değil ama küçük mülk sahibi küçük burjuva gibi düşünme ve davranma” yönünde etkilemesi; onların “zihniyeti”nde tahrip edici işlev görmesi ve hatta “mülk sahibi” duygusuyla hareket etmesine yol açması, tekil örnekleri üzerinden belki ileri sürülebilir, ancak ne sınıfın tümüne geçerli bir özellik gösterir ne de sınıf değiştirme etkeni ve sosyal konum farklılaştırıcı dayanak oluşturur. Bu “olanak”, işçilerin özellikle kalifiye kesimleri açısından otuz-kırk yıl önceki ücret ve sosyal hak durumları desteğinde ve esas olarak da bankalara veya aracı kurumlara borçlanarak kullanılabildi. Ancak, kriz dönemleri bu “olanak”ı yok etmekle kalmadı; özellikle 1980 sonrası dönemde yoğunluk kazanan sermaye saldırıları altında işçilerin ev sahibi olması ve “hatta borsada oynaması” bir yana, çoğu temel ihtiyaç maddelerini karşılamaları dahi zorlaştı; yoksullaşma ve yoksunlukları giderek arttı.

17. Biliniyor ki, Ekim Devrimi ile birlikte kapitalist “dünya”nın efendileri sadece sosyalizmi kuşatma ve onu boğmak üzere güçlerini uluslararası alanda seferber etmekle kalmadılar. Yanı sıra kendi ülkelerindeki proleter ve emekçi hareketinin emperyalist zinciri yeni halkalarda yarma olasılığına karşı çeşitli önlemler geliştirdiler. Bunlardan biri de işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine yönelik adımların atılmasıydı. “Sosyal refah devleti” söylemi böyle doğdu ve özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında sosyalizmin etkisinin Doğu Avrupa ve Asya’da gerçekleşen halk devrimleriyle birlikte genişlemesine karşı; bu “akış”ı da durdurmanın bir yolu olarak taviz politikası izlenerek sosyal haklarda iyileştirme taleplerine boyun eğildi. 2. Büyük Savaş’ın yol açtığı olağanüstü yıkım sonrasında kapitalist yeniden inşa için ihtiyaç duyulan büyük işgücü kitlesi sadece proletaryanın kitlesel büyümesi ve genişlemesini değil emek-sermaye ilişkilerinde burjuvaziyi tavize zorlayan koşullarla birlikte emekçiler lehine sosyal ekonomik ve politik gelişmelerin yaşanmasına da olanak sağladı. Bu durumdan hareketle çoğu burjuva iktisatçısı, 1945-1965 arası yirmi yıllık dönemi kapitalizmin refah ve yeniden büyüme dönemi olarak değerlendirir. Ancak yukarıda işaret edildiği üzere 1950’li yılların ikinci yarısından başlayarak Krusçevcilerin sosyalizmi tasfiye harekâtını açıktan başlatmalarıyla birlikte uluslararası sermaye ve emperyalist büyük güçlerin işçi sınıfı ve halk hareketlerine karşı politikası da giderek hız kazanacak şekilde sertleşmeye başladı. 1980’lerde M. Thatcher ve Ronald Reagan, Türkiye’de 12 Eylül askeri cuntası desteğinde Turgut Özal tarafından başlatılan saldırı dalgasıyla birlikte emek-sermaye ilişkilerinin yeni bir tür örgütlenmesine ve düzenlenmesine geçildi. Bu yeni durumun belirgin özelliği, sosyal hakların gaspı ve üretimin hem daha yüksek bir teknikle gerçekleştirilmesi, hem de uluslararası yeni örgütlenmesiyle bağlı olarak işsizlik ve düşük ücret politikasının uluslararası yürürlüğe konmasıydı.

İşçi sınıfı, uluslararası özellik gösteren bu yeni saldırı dalgasına, İkinci Savaş öncesi ve sonrası koşullardaki örgütlülüğünden uzak ve aynı nedenle de denebilir ki daha güçsüz yakalandı. Batı Avrupa’nın büyük ve kitlesel işçi partileri burjuvaziyle uzlaşma çizgisine kaymış; reformist-revizyonist bir politik-ideolojik hat üzerinde sosyal reform ve taviz politikalarıyla işi idare etmeye yönelmişlerdi. Aynı durum, önemli oranda bu partilerin etkisinde olan işçi sendikaları açısından da geçerliydi. Özelleştirme, işten atma, ücret ve maaşlarda düşüş, ağır çalışma koşulları karşısında burjuvaziye geri adım attıracak ve saldırıları püskürtecek bir mücadele yerine hükümetlerle-boyun eğmeye baştan eğilimli ve denebilir ki hazır vaziyetle-pazarlık etme siyaseti izlediler ve işçileri oyalayarak etkisiz kıldılar. Bunu başarmalarının önemli bir diğer etkeni, özellikle Batı Avrupa ve ABD’de, günümüzde sınırları daralmış olmasına rağmen, gücü ve etkisi artmış olan işçi aristokrasisi ve sendikal bürokrasinin işçi hareketi içindeki “ajan faaliyeti”; kapitalistler yararına yürüttükleri uzlaşıcı-teslimiyetçi çalışmaydı. İşçi hareketindeki geçici bir durumun genelleştirilerek teori haline getirilmesi bu bakımdan çürük bir girişim olarak kalmaya mahkumdur.

kürt sorununda güncel gelişmeler ve yarattıkları etkiler üzerine

Ali Yaşar

Bazen tarihin hızlandığı dönemler olur. Yüzyıllara, yarım asra, çeyrek asra sığdırılamayacak gelişmeler, on yıllara, yıllara, bazen de aylara sığar. Büyük savaş ve bunalım dönemleri, bunların üzerine gelen devrimler, sarsıcı ve köklü değişikliklere yol açarlar. Bu kısa dönemler içerisinde halk kitlelerinin olup bitenin farkına varması hızlanır, uyanışı, politikaya katılışı geçmişle kıyaslanamayacak biçimde ivme kazanır. Rusya’da 1905 ve 1917 Şubat burjuva devrimleri arasında 12 yıl, Şubat ile Ekim Devrimi –yeni takvimle Kasım– arasında ise neredeyse 9 ay vardır. Bu süre içerisinde işçi sınıfının, başta köylülük olmak üzere emekçi sınıfların politikaya uyanışı, politik gelişmelere müdahalesi, bu müdahalenin nasıl ve hangi yöne doğru yapılması gerektiği konusundaki tecrübesi olağanüstü gelişti. Sovyetlerde azınlık olan Bolşevikler çoğunluğu ele geçirdi ve Ekim Devrimi’ne giden yol açıldı.

Bugün, ABD’nin Irak müdahalesinden bu yana, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesinde de halkların yaşamını derinden sarsacak gelişmeler yaşanıyor. Kuşkusuz bunlar, Rusya örneğinde olduğu gibi, bir ülkenin içinde ve oradaki kadar net ve açık politik gelişmeler olarak yaşanmıyor. En başta da, sosyalizm, o dönemdeki gibi, gelişkin ve uluslararası işçi sınıfı ve dünyanın emekçi halklarının nezdinde prestijli bir noktada değil, komünistlerin içerisinde neredeyse yönetici güç olarak yer aldıkları bir işçi hareketi bulunmuyor. Emperyalist gericilik bugün daha etkili ve sosyalizmi geçici olarak da olsa yıkma tecrübesine ve ulusal kurtuluş mücadelelerini denetleme ve yolundan saptırma olanaklarına sahip. Ulusal kurtuluş mücadelelerinin de Rus işçi sınıfı ve onun kurduğu sosyalizm gibi bir destekçi ve yol göstericileri de bulunmuyor.

Ama bütün bunlara rağmen, halkların, uluslararası işçi sınıfının ve ezilen ulusların tekelci kapitalizme, emperyalist sisteme karşı mücadelesi gelişiyor ve güçleniyor. Bu mücadelelerin gerek gelişme özellikleri, gerekse üzerlerinde yükseldikleri coğrafya karmaşık özellikler sergiliyor ve bu özelliklerin kavranması, onların gelişim yönlerini anlamak, onlara yardım etmek bakımından büyük önem kazanıyor. Ortadoğu bu bölgelerin başında geliyor ve bu bölgede Irak, Suriye ve Türkiye’de yaşayan Kürtleri içine alan gelişmelerin, emperyalist müdahalelerin ve yerli gericiliklerin manevralarının doğru bir biçimde kavranması, mücadele yöntemlerinin bunun üzerinden geliştirilmesi gerekiyor.

Örneğin, bölgede hem halkların mücadelesi sonucu, hem de emperyalist rekabetin yol açtığı sonuçların etkisiyle, Sykes-Picot anlaşmasının kurduğu düzenin yıkıldığı tespitleri yapılmaktadır. Bunun, başta Kürtler olmak üzere, bölge halkları üzerindeki etkileri neler olacaktır? Dahası, bu düzenin yıkılmasında Kürt halkının mücadelesi nerede durmaktadır? Irak Kürdistan’ındaki, Suriye Kürdistan’ındaki gelişmeler, Türkiye Kürdistanı’ndaki mücadeleler genel olarak Kürt halk hareketini nasıl etkilemekte, bölge halklarının bu uyanışı, özellikle de Türkiye işçi sınıfı ve halkının mücadelesi ile ne tür bağ kurmaktadır?

Tarihsel gelişmelerin soyut teorik yanıtları bulunmuyor. Kitapları benzer sonuçlar bulmak amacıyla karıştırmak pek fazla fayda sağlamıyor. Ama Marksizm bize gelişmelerin somut olarak tahlil edilmesi ve üzerinden tespit ve politikaların geliştirilmesi konusunda sağlam bir yöntem veriyor. Lenin’in şu yaklaşımını rehber edinebilirsek, ciddi yanılgılara düşmeden gelişmeleri doğru tahlil edebiliriz. “Marksizmin bütün ruhu, bütün sistemi, her önermenin (a) yalnız tarihi bakımdan, (b) ancak diğerleri ile ilgili olarak, (c) tarihin somut denemeleri yönünden incelenmesini ister.”¹ Kısacası her politik gelişmede uygulamak zorunda olduğumuz, somut durumun somut tahlili de diyebileceğimiz bu yaklaşım, elimizde güçlü bir rehber olarak duruyor.

Eğer Ortadoğu’da Kürt sorununa yukarıda Lenin’den aktarılan anlayışın ışığında yaklaşabilirsek, “Kobani düştü düşecek”, “IŞİD Kobani’den püskürtüldü”, “Irak’ta halkın Barzani diktatörlüğüne karşı mücadelesi”, “Şengal kurtarıldı”, “Türkiye’de bazı yerleşim yerlerinde Kürtler Demokratik Özerklik ve Özyönetim ilan ettiler”, “Silvan’da, Nusaybin’de vb. yeniden sokağa çıkma yasağı ilan edildi”, “PYD Fırat’ın batısına geçmemelidir”, “Kürt Ulusal Kongresi toplanacak mı”, “masa da yok, taraf da yok”, “PKK da PYD de birdir”, “Suriye’de oldu bittilere izin vermeyiz”, “IŞİD’e karşı savaşan en etkili güç Kürtlerdir” vb. vb.” gibi bütün gelişme ve yaklaşımları yerli yerine oturtma olanağını elimizde bulundurabiliriz.

Aksi durumda, emperyalist ideologların, “jeo-strateji” uzmanlarının gerici tahlillerinin, emperyalistlerin bölgeyi yeniden dizayn etme hamlelerinin yarattığı etkilerin, bölge gericiliklerinin “ülke bütünlüğü” demagojilerinin, birbiri ile bağlantısı yokmuş gibi görünen gelişmelerin sonsuz ilişki ve çelişmesi içerisinde kaybolabiliriz. “Sol ve sosyal şoven” koroyu da bunların içine katınca ortaya daha karmaşık bir tablo çıkacaktır.

Şimdi, özellikle bölgedeki Kürt sorunu temelinde bütün bu gelişmeleri ele alıp irdelemeye çalışalım ve aralarında onları birbiri ile ilişkilendiren, neredeyse bir bütünün parçalarıymış gibi görünen olay ve olguların anlamını çözmeye girişelim.

KÜRT SORUNUNUN BÖLGE AÇISINDAN KAZANDIĞI YENİ ANLAM

Yukarıda rasgele aktardığımız gelişmeler arasında bir bağlantı var mı? Böyle bir bağlantı varsa, bu bağlantının nedeni bölgedeki Kürt sorunu mu? Ve bu bağlantı ne tür bir bağlantıdır ve bölge halkları, özellikle de Kürtler ve Türkler açısından bu bağlantının anlamı nedir? Bu sorunun yanıtına geçmeden önce kısa bir tarihi hatırlatma yapmamız gerekiyor.

Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesi ve bu savaştan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanıp paylaşılması ve Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye’nin sınırlarını çizen anlaşmanın kabul edilmesiyle, bölgede Kürtler açısından şöyle bir tablo ortaya çıkmıştı: Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları topraklar Türkiye Kürdistan’ı, daha sonra İngiliz emperyalizminin denetiminde kurulacak olan Irak devleti, Suriye devleti ve İran devleti sınırları içerisinde kalmışlardı. Kürtlerin Türkiye, İran ve Irak’ta sürdürdükleri mücadeleler zaman zaman ayaklanmalara dönüşmüş, bölge gericilikleri Kürt sorununu bazen birbirleri üzerine yıkmaya çalışmış, genellikle de kendi Kürtlerini ezmede fiili bir birlik sağlamışlardı. Kürtler açısından ezici, bölge devletleri açısından “istikrar unsuru” olarak kabul edilen ve emperyalist büyük devletler tarafından da onaylanan bu gerici statüko, ABD’nin farklı emperyalist gerekçelerle Irak’a müdahalesi ve sonrasında işgali ile parçalanmaya başlamıştı.

Türkiye’de geçmiş ayaklanmalar bir yana, 80’li yılların ortalarından itibaren istikrarlı bir biçimde yükselen ve PKK önderliğinde gerilla savaşını hayata geçiren bir Kürt mücadelesi oldu. Bu mücadele, giderek Kürt halk kitlelerinin ulusal baskıya karşı uyanışını ve mücadelesini geliştirdi; Kürt ulusunun mücadelesi, tarihte diğer ulusal hareketlerde tam görülmeyen bir desteğe ve kitleselliğe ulaştı. Kürt gençliği ve kadınları, yoksul emekçi kitleler bu mücadelenin taşıyıcısı oldular. Artık Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde, birkaç istisna dışında seçim zaferleri, neredeyse ortalama yüzde 70’leri bulan rakamlarla tam ve kesindir. Bu mücadelenin diğer Kürt bölgeleri üzerindeki sarsıcı etkisi şuradan kaynaklanmaktadır ki, bu mücadele ekonomik ve siyasal olarak en ileri Kürt bölgesinde gelişmektedir.

ABD’nin Irak’a müdahalesi Irak Kürtleri için trajik sonuçlar doğurmuş olsa da, Kürtlerin mücadelesi giderek gelişti ve Irak Kürtleri, merkezi Irak devletinin otoritesini kaybetmesinin de etkisiyle kendi özerk bölgelerini kurdular ve bu durumu meşru Irak Anayasası’nda da yasallaştırdılar. Talabani ve sonrasında Mahsun Irak Cumhurbaşkanı oldular. Barzani ve Irak Kürtleri zaman zaman bağımsızlık özlemlerini dillendiriyorlar. Ancak Irak Kürdistan’ında Barzani’nin “tek adam diktatörlüğüne” karşı ciddi bir mücadele de söz konusu. Bir kaç ay önce, Barzani’nin Ağustos ayında dolan başkanlık süresini uzatmak istemesine karşı ciddi gösteriler yapıldı ve aşiret ve geleneksel bağlar dışında gelişen demokratik tepkiler yükselme eğiliminde.

Suriye Kürdistan’ında ise, Esad’a karşı başlayan gösteriler ve ardından muhalefetin hemen silahlı mücadeleye dönüşmesi ve emperyalist müdahalelerin yaratığı ortam, Suriye Kürtleri için de tarihsel bir fırsat yarattı. Rojova Kantonları kuruldu ve Suriye Kürtleri demokratik bir biçimde kendi kendini yönetme olanağına kavuştu. Ardından IŞİD’in vahşi saldırıları Kürtleri bir varlık ve yokluk savaşı ile karşı karşıya bıraktı. Kürtler kendilerini doğrudan imhaya gelen IŞİD çetelerine karşı destansı bir direniş verdiler ve bu direnişte uluslararası ilerici kamuoyunun desteğini kazandılar ve IŞİD’e karşı mücadele etme iddiasında olan başta ABD olmak üzere diğer emperyalist güçleri de aktif tutum almak zorunda bıraktılar. Bu durum, Suriye Kürtleri için hem olanakları, hem de riskleri beraberinde getiren koşulları yarattı. Ancak kesin olan bir şey varsa, o da şu ki, Suriye Kürtleri emperyalist manevra ve şantajlara açık olsa da, artık dönüşü olmayan ulusal demokratik bir yola girdiler. Bu, bölgedeki demokratik Kürt uyanışının zirve noktası oldu.

Bütün bu Kürt mücadeleleri, bölge devletlerinin devlet sınırları ile çevrelenmiş olsa da, değişik devletlerin sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerin birleşik bir ulus olma eğilimlerini ve kaderlerinin ortak olduğu duygusunu güçlendirdi ve bu yöndeki özlemlerini uyandırdı, sınırlar parçalanmaya başladı. Kürtlerin hep bu yönde özlemlerinin olduğu elbette ileri sürülebilir ve bunun da anlaşılır nedenleri bulunmaktadır. Ancak bugün ortaya çıkan durumun özgünlüğü şu ki, a) bölgedeki gelişmeler, yani Irak ve Suriye devletlerinin çözülüyor olması, bu iki bölgede kurulan farklı içerikteki özerk yönetimlerin ortaya çıkması (b) Türkiye Kürtlerinin bir üst aşamaya sıçrayan mücadeleleri –demokratik özerklik ve özyönetim ilanları vb.– (c) Bölgeye yönelik emperyalist müdahale ve içişlere karışmalar, (d) Bölge gericiliklerinin eskisi gibi Kürtlere karşı anlaşma ve uzlaşma zeminini bulamamaları vb. gibi etkenler, bölgenin farklı devletlerindeki Kürt sorununu sıkıca birbirine bağlamakta, Kürtler arasında ortak bir kadere ve geleceğe sahip olma ve bunun için mücadele etme eğilimlerini her geçen gün daha fazla güçlendirmektedir.

SADECE ULUSAL DEĞİL SİYASİ BİRLİĞİN DE YOLU AÇILIYOR

Ancak Kürtlerin birleşik ulus olma eğilimlerinin güçlendiğini söylemek ve bunun koşullarını sıralamak gerçeğin sadece bir yönüdür. Bölgeye ve soruna gerçekçi olarak bakan hemen herkes bu durumu tespit edebilir. Ama tespit edilmesi gereken diğer bir önemli gerçek daha bulunmaktadır. Bu tespit edilip anlaşılmadan bölgedeki Kürt sorununun ne yönde gelişeceği, içeriğinin ne olacağı daha da önemlisi özgünlüğü anlaşılamaz.

Bunu anlamak için Türkiye Kürdistan’ına ve Kürt siyasi hareketine bakmak gerekiyor. Türkiye Kürdistan’ına bakıldığında şu rahatlıkla görülebilmektedir:

A) Türkiye Kürdistan’ı ekonomik ve sosyal gelişme açısından diğer Kürdistan bölgeleri ile kıyaslanamayacak ölçüde ileridedir ve en büyüğüdür. Kapitalist ilişkiler yaygınlaşıp derinleşmiş, feodal kalıntılar dar bir alana doğru sürülmüştür. Ağalık, aşiretsel bağlılık ve gelenekler var olmasına karşın bunların ulusal uyanış karşısında ciddi bir barikat olamayacağı görülmüştür. Kürt kadınları, yoksul Kürt emekçileri, uyanan Kürt gençliği her türlü gerici ve çağ dışı barikatı parçalayacak enerjiye sahip olduklarını kanıtlamışlar, Kürdistan işçi sınıfının gövdesi gelişip büyümüştür.

B) Kürt siyasi hareketi içerisinde PKK-KCK kesin olarak önderliğini ve etkisini kabul ettirmiştir. Türk gericiliğinin sayıları epeyce azalmış olan ulusal uyanış karşıtı Kürt gericilerini devreye sokmasına, devlet gücünü ve şiddetini tüm çıplaklığı ile kullanmasına karşın bu etki zayıflatılamamış, önderliğine ciddi bir darbe vurulamamıştır. Eğer bir veri ise, örneğin son seçimlerin Kürt illerindeki sonuçları, bu durumu açıkça göstermiştir. Tüm baskı ve şiddete karşın bölgedeki kayıplar önemsiz derecede küçüktür.

C) Türkiye Kürdistanı’nın bu konumu ve burada etkin olan Kürt siyasi hareketinin Irak Kürtleri arasındaki prestiji gelişmekte ve güçlenmekte, onların demokratik hareketini kışkırtmaktadır. Suriye Kürtleri ise zaten uzun süredir PKK ile organik bir ilişki içerisindedir ve bu durum onların politik yönelimlerini de doğrudan belirlemektedir. Bu durum, Irak ve Suriye Kürtleri için Türkiye Kürdistanı’nı tayin edici bir yere oturtmaktadır. Karşılıklı etkileşim, tarihin hiçbir döneminde görülmeyen ölçüde yoğundur.

Bütün bunların bölgede yaşayan Kürt halkının mücadelesinin ne yöne doğru ilerleyeceği konusunda son derece önemli bir etkisi bulunmaktadır. Kürt halkı sadece ulusal birliğinin değil, siyasi birliğinin de koşullarının olgunlaştığı bir döneme adımlarını atmaktadır. Bölgedeki demokratik Kürt uyanışı ve mücadelesinin merkezinde PKK bulunmaktadır ve artık bölgedeki Kürt sorunu gibi PKK sorunu da bölgesel düzeyde ve tek tek bölge devletlerinin sınırlarını aşan bir sorun düzeyine yükselmiştir. Bu “sorun” nitelemesi bizi yanıltmamalıdır.

Biz burada “sorunu” olumlu anlamı ve etkisi ile ele alıyoruz ve değerlendiriyoruz. Yani başını Erdoğan’ın çektiği Türk gericiliğinin “PKK uluslararası bir sorundur” ve “uluslararası bir mücadele gerekir” anlayışının tam zıddı bir anlayış! Ama onların bu tespitlerinin mevcut gerçeğin tersinden bir başka biçimde itiraf edilmesi olduğunu da tespit etmek durumundayız. Onlar için durum umutsuzluğu, artık kontrolden ve tek başına burada “bir çözüme bağlanmaktan” çıkmayı; bizim için ise, bölge halklarının demokratik, laik ve anti-emperyalist hareketinin başarı olanaklarını işaret ediyor. Tek cümle ile özetleyecek olursak, PKK-KCK bölgedeki Kürtlerin ortak enternasyonal örgütü olmaya doğru ilerlemektedir ve bu durum sadece ulusal birliğin değil, siyasi birliğin de önünü açan bir özelliğin her geçen gün biraz daha güç kazanması anlamını taşımaktadır.

Şimdi bölgedeki Kürt sorununun belki de en önemli yanını tespit etmemiz gerekiyor ki, o da şudur: D) Kürt siyasi hareketi, Türklerin ilerici ve demokratik hareketleri ile birlikte ilerleme konusunda genel bir politikaya sahiptir ve bu yönelim ve bu yönelimin ilerici ve demokratik güçler üzerindeki etkisi politik koşullara göre değişim gösterse de, kalıcı olma eğilimi göstermekte, bugüne kadar bu konuda yaşanmış olan deneyimlerin geliştirilmesi gerektiği konusunda genel bir kavrayış yaygınlaşmaktadır. Görülüyor ki, ülkedeki demokrasi sorununun, siyasi demokrasinin kazanılması mücadelesinin ortak bir dava olduğu tutumu ve inancı yaygınlaşmaktadır.

Eğer Türkiye demokratikleşecekse, bugün için onun en dinamik gücü Kürt ulusal hareketidir. Bu gerçek açık seçik tespit edilmeden, demokrasi mücadelesi konusunda ileriye doğru olumlu tek bir adım bile atılamaz. Türkiye işçi sınıfının da demokratik bir bilince sahip olması için bu konu tartışılamayacak bir öneme sahiptir. Demokratik görevler ve demokrasi mücadelesi konusunda doğru bir tutuma sahip olamayan bir işçi sınıfının sosyalizm mücadelesini geliştirmesi düşünülemez bile. Ancak Türkiye’de işçi hareketinin zayıflığı ve demokratik görevleri yerine getirme konusundaki zayıflığı da diğer bir veridir. Bu durum, Kürt hareketinin önüne farklı gelişme ve çözüm yolları açmaktadır. Bu durum kesinlikle dikkate alınması gereken bir özelliktir.

Eğer mümkün olabilirse, demokratik Kürt uyanışı ve bu hareketin Türk işçi ve emekçileri ile birleşme olanağı, bölgede demokratik, anti-emperyalist bir halk hareketinin güçlü bir biçimde gelişmesi ve bölgenin diğer halklarını da etrafında toplama potansiyeli taşıması ile, bu bölgenin ve halkların kaderini kökünden değiştirme olanağını ortaya getirmektedir. Elbette gelişmelerin bu yönde olacağının bir garantisi bulunmamaktadır. Ancak bu olanak güçlü bir olasılıktır ve değerlendirilebildiği oranda gerçekliğe dönüşebilir. Eğer bu gerçekleşmezse, yukarıda dikkati çekildiği üzere Kürtler kendi yollarında ilerleyeceklerdir.

OLANAKLAR VE RİSKLER

Buraya kadar Kürt sorununu tek tek ülkelerdeki Kürt mücadelesi, bunun gelişmesi, bu gelişmenin özellikleri bağlamında ele aldık ve emperyalist müdahalelerin yarattığı ortamın avantajları üzerine durarak, Türkiye Kürdistanı ve Kürt siyasi hareketinin tayin edici önemi üzerinde durduk. Ve tabii ki, bütün bunların Türkiye’deki demokrasi mücadelesi üzerindeki etkilerine dikkati çekmeye çalıştık. Ancak bölgede, Araplar başta olmak üzere, diğer büyük halklar da yaşamaktadır ve emperyalist müdahaleler ve Filistin sorunu gibi bir başka önemli sorunlar da bulunmaktadır. Ama bu yazının konusu Kürt sorunu ile sınırlı olduğu için onların hareketleri ve mücadelesine girilmemiştir.

Şimdi sorunun diğer bir önemli yanına dikkat çekmek istiyoruz. Bu sorun, bölgeye yoğun emperyalist müdahale ve karışmanın yarattığı risklerdir. Ortadoğu’nun Kürt bölgelerini de içine alan coğrafyası bugün yoğun bir emperyalist kuşatma altındadır. Bu kuşatmanın, IŞİD’in son kanlı Paris saldırısından sonra daha da yoğunlaşacağını tespit etmek için kahin olmak gerekmiyor. Bölge gericileri de, eski “statükoya” dönmenin hayallerini kuruyorlar, fırsatlardan kendi gerici amaçları için yararlanmanın yollarını arıyorlar.

Irak Kürdistan’ı ve Rojova’ya yönelik IŞİD saldırıları, buralarda yaşayan Kürt halkını doğrudan imha etmek üzere gündeme getirilmişti. IŞİD’çi çeteler hızlı ilerlemeler kaydetmişlerdi. ABD müdahalesi bu dönemde gündeme geldi. IŞİD havadan bombalanmaya başladı. Ortak düşmana karşı mücadelede bir paralellik ortaya çıktı. Ardından bu mücadelenin getirdiği bazı ortak adımlar da gündeme geldi. Suriye Kürtleri açısından durum “kırk katır ile kırk satır” arasında bir tercih yapma sorununa dönüştü. Bir taraftan acımasız ve katliamcı bir katil sürüsü, diğer taraftan başta ABD olmak üzere yardımlarını şantajlara, koşullara bağlayan emperyalist devletler. Kürtler doğrudan imha olmak ile belirli koşullarda yaşamlarını sürdürmek, varlıklarını korumak arasında bir seçim yapmaya zorlandılar.

Kürtler, doğal olarak ikinci yolu seçtiler. Bu ikinci yolu seçmeleri konusunda Kürtlerin eleştirilmeleri ve kınanmaları anlamsızdır. Bunu yapmak sorumsuzca ve koşulların dayattığı gerçeklerin ağırlığını görmezden gelmek olacaktır. Bir katile karşı canını kurtarmak için bir soyguncu ile geçici anlaşmalar, işbirlikleri yapmanın anlaşılamayacak bir yanı bulunmamaktadır. Bu tür anlaşma ve işbirlikleri, PKK ve KCK’da temsil edilen Kürt siyasi hareketinin demokratik, anti-emperyalist karakterini değiştirecek bir gelişme değildir. Ama şurası kesindir: uluslararası müdahale ve karışmalar Kürtler için yüzyılların köleliğinden kurtulma olanaklarını ve koşullarını ortaya çıkarırken, yine bu aynı müdahaleler onları emperyalist zincirlerle bağlama tehlikesini de potansiyel olarak ortaya çıkarmıştır.

Ama şu yalın gerçek de akılda tutulmalıdır: İmha olmayıp yaşayanlar, ayakta kalmayı başaranlar, kendi mücadelelerini geliştirmenin ve kazanımlarını korumanın da bir yolunu da mutlaka bulacaklardır. Kürt siyasi hareketi Ortadoğu’nun kan ve ateş denizi içerisinde, her gün değişen politik koşulları arasında bugünlere gelmiştir. Emperyalist manevraların ve emperyalistlerin hizmetindeki, ama kendi emelleri de olan yerli gericilerin hamlelerini boşa çıkaracak politik kıvraklığa ve manevra yeteneğine sahiptir. Ortadoğu’da Kürtler için ok artık yaydan çıkmıştır. Eğer bu harekete Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı da katılabilirse, hedef 12’den vurulacaktır.

Dipnot

1. Lenin, İnessa Armand’a Mektup’tan, 30 Kasım 1916, Mektuplar, Evrensel Basım Yayın, sf. 106.

Konya ve Başakşehir statları AKP Türkiye’sidir!

Savaş, tırmandırılan milliyetçilik ve seçimler

Kadir Yalçın

1 Kasım Seçimleri, cumhurbaşkanından başlayarak, başta liderleri olmak üzere, teşkilatı açısından da sürpriz olan bir sonuçla “AKP’nin zaferi”yle sonuçlandı. “Pirus zaferi” oluşu, kırılganlığı ve geleceğinin olmayışı, bu “zafer”in nedenleri üzerinde durulmasını elbette engellememelidir. Çünkü bu, aynı zamanda, emek ve demokrasi güçlerinin kayıplarından çok kazanamayışı ve nedenleri üzerinde durmak da demek olacaktır.

1 Kasım ve sonuçlarını karakterize eden; istikrar arayışıyla da güçlendirilmiş milliyetçiliğin tırmandırılışını ve korku ortamı yaratılışını esas alan halka ve özellikle Kürtlere yönelik katliamları da kapsayan şiddet politikası ve savaşın pervasızlıkla yürürlükte olması olmuştur.

O halde, tırmandırılan milliyetçilikle başlayalım.


Tarih; 12 Ekim 2015. İki IŞİD katilinin bellerine sardıkları bombaları patlatarak 102 kişinin canına kıydıkları Ankara Katliamı’ndan iki gün sonra. Yer; Konya Torku Arena Futbol Sahası. Türkiye ile İzlanda Milli takımları arasında Euro 2016 Finallerine yükselme maçı oynanacak. Maç başlamadan Katliam’da öldürülenler anısına saygı duruşu yapılmak isteniyor. “Geçici Başbakan” Davutoğlu da “Şeref Locası”nda, ayakta. Birden uğultu kopuyor; yoğun bir ıslıklama ve hemen beraberinde “tekbir” getirmeler: “Ya Allah Bismillah Allahüekber!”

“Olay” içeride “düşük yoğunluklu” ve bir milli maçta “yabancı gözlemciler” de dahil herkesin gözü önünde gerçekleştirildiği için yansıdığı uluslararası alandaysa ciddi ölçülerde tartışılıyor. New York Times örneğin eleştiri konusu ediyor ve “olay”ı değil ama eleştiri konusu edilmesi TGRT tarafından Başbakan Beye soruluyor. Yanıtı şöyle oluyor: “Bu yabancı bir gözlemcinin ifadesi, ama maalesef doğru bir gözlem. O kadar üzülüyorum ki. Biz Dağlıca saldırısı olduğunda Hollanda’yı 3-0 yendiğimizde stattaydım haberi alınca terk ettim. Ertesi gün Dağlıca’ya ağlayacaklarına bizi eleştirdiler. Hollanda zaferine sevineceklerine bizi eleştirdiler. Şimdi de öyle bir tablo ortaya çıkıyor ki, maalesef kederde ve sevinçte bir araya gelemeyen bir tablo.”¹

Zeytinyağı, mübarek! Anında, üste çıkma telaşı yaşıyor. Dağlıca çatışmasının ardından oynanan Hollanda Maçı’nda da öyle olmuş. Çıkmış stattan, ama çıkmasına rağmen, sanki çıkmamış da maçı izlemeyi sürdürmüş gibi eleştirmişler. Hem de “Hollanda zaferine sevineceklerine” kendisini eleştirmişler!

“Allahtan” “olay”ı inkar etmiyor– “maalesef doğru bir gözlem”miş! Ve çok “üzülüyor”muş! Çok! Saptaması şu: “Maalesef kederde ve sevinçte bir araya gelemeyen bir tablo”! Allah Allah, kimin marifeti, acaba? Konyalılar ya da Türkler ve o yörede başka yaşayan kim varsa, “anadan doğma” katliam-sever olamayacaklarına ve olmadıklarına göre, kim oluşturmuş olabilir bu tabloyu? Tek kişilik “ekip işi” değildir tabii; en çok bir “reis”, belirli bir “lider” uğraşmış ve aslan payı onun olsa bile, geniş bir ekip işi olmalıdır. Belirli bir an ve zamanda/dönemde mi oluştu/oluşturuldu tarihselliği mi var ve üst üste binmiş/bindirilmiş belirli bir birikimin mi ürünü –tartışılmalıdır, ancak kendiliğinden oluşmadığı ve öyle şöyle bir rüzgar esintisi gibi gelip geçmediği tartışmasızdır.

Tartışmasız oluşu şuradan kanıtlı ki, aynı sahneler, örgütlendirilmiş hissini vererek, yine IŞİD katiller çetesinin 132 cana kıydığı 13 Kasım’daki Paris Katliamı’ndan bu kez üç gün sonra, 16 Kasım’daki Türkiye-Yunanistan Milli Maçı’nda tekrarlanıyor. Maç, hazırlık maçı ve hiçbir skor, eleme vb. önemi bulunmuyor; maç heyecanına da verilemez özetle, ama aynı öfke kusuluyor. Bu kez “iç” ve “yerli-milli” bir “olay” nedeniyle değil, ama tamamen “dış” ve ulusal olmayan bir “olay” nedeniyle.

Fail, yine aynı: IŞİD. Asli fail olup olmadığı burada önem taşımıyor –tabii ki aslına uygun ölçekli, öyleyse geniş gerçek planda asli fail olmak bir yana, IŞİD, “yardımcı fail” bile değil, ancak “piyon” olabilir. En çok, beslenilip büyütülen, Amerikan Irak İşgalinin peydahladığı, AKP Türkiye’si gibi bir kısım bölge gericiliğinin eğitim, tedavi/bakım ve lojistiğinden yararlandırıldığı kadar, sınır geçişleriyle asker sevkiyatı ve askeri harekat olanağı yanında üs ve hatta karargah da sağlanan, sonra Musul Konsolosluk baskını, Reyhanlı ve Paris Katliamları türünden eylemleriyle, IŞİD, “besle kargayı oysun gözünü” örneğidir.

Diyarbakır, Suruç ve Ankara Katliamlarını saymadık. Paris de sayılmayabilir. Hatta Reyhanlı da. Tümü, emperyalistlerle bölge gericilerinin işine gelen “eylemler”dir.

Reyhanlı Bombası, Türkiye’nin, sıkışık zamanında, bombalama dolayısıyla, Esad’ı suçlayarak, işin içinden sıyrılmasına yaramıştır. Suruç Katliamı, doğrudan devrimci gençlere yöneliktir ve Türkiye’den Kürt halkına el uzatılmasını hedef almıştır ki, tamamen Türk gericiliğinin amaç ve yönelimlerine uygundur. Ankara Katliamı, gerek seçimlere yönelik etkisi gerekse Türk gericiliğinin düşman bildiği barış ve demokrasi güçlerini hedef alması dolayısıyla, aynı şekilde, yine Türk gericiliğinin amaç ve yönelimlerine uygundur. Paris Katliamıysa, II. Dünya Savaşı da denen Büyük Anti-Faşist Savaştan bu yana Fransız emperyalist burjuva gericiliğine ülkede OHAL ilan etme ve işçi ve emekçilerinin demokratik kazanımlarını budamak üzere harekete geçme imkanı sağlamıştır.

IŞİD, yine, aynı katliamcı; üyeleri, bellerine bomba bağlayıp, önce insanları rasgele ellerindeki otomatik tüfeklerle tarayan ve ardından kendilerini de patlatıp etraflarındakileri öldüren İslamcı terör çetesidir. Ancak katliam mahalli farklıdır; Paris’tir ve ölenlerin ezici çoğunluğu Fransa yurttaşlarıdır.

Bu kez İstanbul Başakşehir Fatih Terim Stadında düzenlenen Paris Katliamı kurbanlarına yönelik saygı duruşundaki ıslıklama saygısızlığıyla, üstüne binen “Allahüekber” ve “Şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganların “yerli-milli” saikleri de yoktur. Özetle, Paris’te IŞİD terörüyle öldürülenler, Türkiye’de öldürülmedikleri gibi Türkiye bağlantılı da değillerdir ve böyle bir bağlantı nedeniyle de öldürülmemişlerdir. Paris Katliamının, Türkiye’deki türden, din ve dinselliğin yanında üzerinden ırkçı şoven milliyetçi fırtınalar estirilerek toplumun gerilip kutuplaştırıldığı ikinci belli başlı zemin olan Kürt sorunu olarak şekillenmiş millet ve millilikle de ilgisi bulunmamaktadır. Öldürülenler, ne Kürttürler ne de Kürt hareketinin destekçileri sayılabilecek kişilerdir.

Ölüm ve ölen ayırt edilemeyeceği, “senin-benim”i olamayacağı gibi, “ölenin arkasından konuşulmaz” da genel kural durumundadır, ama takılmamaktadır, takılmamıştır. Ölümün ve ölenin Türkü, Kürdü, Fransızı, Almanı kuşkusuz olmaz, olmamalıdır. Ölüm ve ölen karşısında, hele tamamen suçsuz, hele hele Paris’te olduğu gibi, yoldan geçen ya da kafede çay/kahve içen masum insanlar söz konusu olduğunda, insanlık, ancak saygı gösterilmesini gerektirir. Ama böyle olmamış, saygısızlık, hakaret boyutuyla düşmanlığa varmıştır.

Ankara Katliamının ardından Konya Torku Arena Stadında yaşananların ancak bir açıklaması bulunabilir: Kışkırtılmış ırkçı şoven milliyetçilik! Peki, ya Paris Katliamının ardından Başakşehir Fatih Terim Stadında yaşananlar ne ile anlamlandırılacaktır?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Biz bir ülkenin istiklal marşına karşı saygı göstermeyecek kadar tahammülsüz bir millet değiliz. Bu milletin genlerinde bu yok.”² demiştir. Doğru mudur?


Zamanında M. Kemal, galiplerin mağrurluğuyla, Kurtuluş Savaşı’nın son muharebesinde yendiği Yunan Başkomutanı General Trikopis’e kılıcını geri verirken, ayağının altına serilen Yunan bayrağını da yerden kaldırarak alicenaplık göstermiş, özellikle arkadan sökün edecek olanca milliyetçi yönelimlerini bu gibi simgesel davranışlarla kamufle etmeye çalışmıştı. Ama Balkanlarda başlayan Yunan, Bulgar vb. ulusal isyanları karşısında çare olarak sarılınan Osmanlıcılık ve Pan-İslamizmden istibdat karşısında hürriyet arayışının yanında milliyetçilik ve Pan-Türkizme geçişin akım/örgütleri olan Jön Türkler ve İttihat Terakki’den bu yana milliyetçilik bu topraklarda öylesine güçlü köklere sahiptir ki, yok sayılabilme olanağı yoktur. İttihatçıların iktidar yıllarıyla başlayan hürriyetçiliğin hızlı törpülenmesi ve hürriyet arayışının ancak onlar tarafından temsil edilen iktidara karşı ileri sürülebilir oluşu, Osmanlı’nın çöküşü ve son padişah Vahdeddin’in halkın geniş kesimlerinin gözünde bir işbirlikçi hain olarak belirmesiyle zorunlu hale gelen ulusal hürriyet arayışının başına M. Kemal’in geçtiği Türk burjuvazisi tarafından da savunulmasıyla bir yönüyle ara verilir gibi olsa da, yine bu topraklar, burjuvazi tarafından kaldırılıp bir yana atılan hürriyet ve demokrasiyi hiç tanımamış, ancak milliyetçilikten hiç mi hiç taviz vermemiştir!

Başlangıcında milliyetçilik, Türk burjuvazinin, emperyalizm ve işbirlikçileri karşısında cılız da olsa bir “eşitlik” talebi, ve kuşkusuz zorunlu olarak tekelci olan her milliyetçilik gibi, aslında üstünlük taslayışıdır. Savaş yorgunluğu ve kısa sürede içine sürüklendiği 29 Bunalımı’nın kendi dertlerine döndürücü etkisi yanında 1917 Sovyet Devrimi’nin sağladığı destek, ama en çok da küçük nüfusuyla sunduğu önemsiz pazar olanağı ve petrol türünden bilinen ciddi hammadde rezervlerine sahip olmayışı, büyük emperyalist devletlerin genç Kemalist Türkiye’nin üzerine varmamasına neden olurken, devlet olanaklarıyla palazlandırılmasına girişilen burjuvazi, gücü ve “üstünlüğü”nü emperyalistler karşısında sınama tehlikesinden kaçınabilmiş ve belirli bir toparlanma şansı bulabilmiştir. Emperyalistler tarafından Türkiye’nin üzerine varılmamasında, ne denli milliyetçi olursa olsun geri bir ülkenin burjuvazisinin kendileri karşısında direnme gücüne sahip olmadığı bilgisiyle “nasıl olsa elimize düşecekler” yaklaşımı da etkili olmuş, nitekim tarih bu yönde akmış ve Dışişleri Bakanı olarak İngiliz heyetine başkanlık eden Lord Curzon’un Lozan’da dediği gibi olmuştur: “İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz her şeyi cebimden çıkartıp önünüze koyacağım.”

Türk milliyetçiliği ve elbette sosyal dayanağı ya da sahibi/öznesi Türk burjuvazisi emperyalistler karşısında direnmemiş/direnememiş, belirli bir süreç içinde teslim bayrağını çekerek emperyalizmle birleşme ve işbirlikçileşme yoluna girmiş –2. Savaş’ın hemen ertesinde açılan “soğuk savaş”ta SB’ne karşı “hür dünya”da yer alarak NATO’ya katılma bu eğilimin hem sonucu hem de net göstergesi olmuş–; ancak “büyükler” karşısında boyun eğerken “küçükler” karşısında aslan kesilmiş, gerçekleşebilir her alanda elinden gelenin hakkını vermekten de geri durmamıştır. İşte günümüzde, örneğin Suriye “sorunu”nda, “milli/özel çıkarlar” peşinde, Yeni Osmanlıcı hülyalarla, İslamcı terörist çetelere gönderilen “bin TIR’dan fazla sevkiyat” türü çok sayıda “herze” yendikten sonra, dönülüp dolaşılıp, “ortak çıkarlar”da karar kılınıp İncirlik ve sair havaalanları açılarak, yine Batılı büyük emperyalistlerin, özellikle Amerikalıların dediği yere gelinmiştir. Bugünkü gibi az-çok mızıkçılık ya da “özel çıkarlar”la kaygılanmak işbirlikçiliğin şanındandır ve karşılığında alınacak “komisyon”un artırılma çabasına delalet eder. Ve emperyalistlerle “ortaklaşılan” çıkarların peşinde oluş, sadece günümüzün karakteristiği değildir; ama Kurtuluş Savaşı’nın “nemlenmiş” ve itme kuvveti iyice düşmüş cılız milli devrimci “barutu”nun kısa sürede tüketilmesiyle hızla gelinen “yer”dir!

Genç Türkiye’nin kuruluşunun daha ilk yıllarında, M. Kemal döneminde başlayan, kökü devrim yıllarında ve devrimin cılızlığında; burjuvazinin feodal bağları ve tefeci-tüccar karakterinde, toprak ağalarıyla ittifakında ve demokrasi ve bir toprak devrimiyle devrimin derinleştirilmesine ihtiyaç duymak bir yana işçi ve köylülerle demokrasiden duyulan ölesiye korkuda olan uzlaşma eğilimi giderek emperyalizmle birleşmeye ve gericileşmenin ilerleyişine götürmüştür. Kapitalizmin yukarıdan önce tek elden ve devlet olanaklarıyla palazlandırma yoluyla ve giderek tekelci devletçi niteliğiyle gelişmesi, bu gericileşmenin sosyal dayanağını da güçlendiren ekonomik temelini sağlamıştır.

Kemalist milliyetçilik de tekelci üstünlük iddiasında olmuş, ancak bu iddiayı uluslararası sermaye ve özellikle büyük emperyalist devletler karşısında ileri sürme aymazlığından kaçınmıştır. Bu ulusal “iddiasızlık”ın sloganı, kimilerince barışçıllığı dolayısıyla yüceltilen “yurtta sulh cihanda sulh” olmuştur. Kuzeyi devrimin kalesi Sovyetler Birliği ve kalan üç yönü batılı emperyalistler ve sömürgeleri ya da hegemonya alanlarıyla çevrilmiş, savaşın yaralarını sarma ve toparlanıp az-çok “kalkınma” gayretinde olan genç Türkiye’nin konumuyla iç ve dış koşulları yeni milli iddialarda bulunarak maceralar aramaya hiç elverişli değildi ve –Hatay’ın ilhakı dışta tutulursa– bundan kaçınılmış; “çağdaşlaşma” adı da takılmış “Batılılaşma” sürecinin emperyalizmle birleşmeye götüren ilerleyişiyse zaten bu tür macera olasılıklarını sıfırlamıştır.

Ancak bütün bunlar şüphesiz ki genç burjuvaziyi milliyetçilikten azade kılmamış, yalnızca milliyetçiliğin çerçevesinin belirlenişini koşullamıştır. Dışa yönelik olmasından kaçınılan milliyetçilik; üstelik ırkçı şoven özellikler kazanmış haliyle içe yönelik olarak dizginsiz bir hal almıştır. Kırım ve katliamları da kapsayan ulusal bastırma seferleri en başta –28 isyanının bastırılmasıyla öğünülen– Kürt halkını ve isyanlarını hedef almış, genel bir inkar ve asimilasyon politikası, millet ve milliyetler sorununa dair uygulamaların özünü oluşturmuştur. Ezilen millet ve milliyetlere ilişkin Osmanlı’dan devralınan politika düzeyine yükseltilmiş zorbalık ve zulüm, Kurtuluş Savaşı dönemindeki zorunlu aldatıcı eşitlikçilik gösterisi bir yana bırakılırsa, hemen hiç ara verilmeden sürdürülmüştür.

Osmanlı’nın son dönemi de katılarak konuşulursa, yüz yılı aşkın bu milliyetçi politika ve uygulamalar ve tekrarlana tekrarlana zihinlere kazınan halk üzerindeki etkilerinin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “tahammülsüz bir millet değiliz” iddiasına dayanaklık etmesi düşünülebilir mi? Yalnızca son 13 yıl da değil, AKP’nin de bu yönüyle geleneğini sürdürdüğü bütün bir Cumhuriyet tarihinin Erdoğan’ın “bu milletin genlerinde başka milletlere saygısızlık yok” iddiasını boşa düşürdüğü tartışmasız değil midir?


“Milletin genleri”, eğer varsa –tabii ki yoktur; gen, toplumlara değil insana, toplumbilime değil, moleküler biyolojiye ve genetiğe özgüdür– Erdoğan’ın iddiasının tam tersi yönde etkili olabilir. Ya da doğru deyişle, yüzyılı aşkındır katliamlara başvurulmasına varıncaya kadar en gelişkin biçimleriyle izlenen milliyetçi politika ve uygulamaların, ırkçı şoven milliyetçiliğin toplumsal şekillenmede uğraşılıp giderilmesi zorunlu bir dizi olumsuz etkisinin olmasında şaşılacak şey herhalde olamaz. Gerçeklerden kopmadan ya da iflah olmaz bir şoven milliyetçilikle malûl olmadan “başka milletlere saygısızlık bu milletin genlerinde yok” iddiasında bulunulamaz, ulusal yücelti ve başkalarına saygısızlığın sadece varlığı değil sahip olduğu yüksek doz tartışma bile götürmez.

Ve bu, –ulusal eşitlik için mücadele ihtiyacında olan ezilen milletler burjuvazisi için öne çıkma ihtimali pratikte neredeyse hiç olmayan– tekelci karakter ve üstünlük iddiasında beliren bütün milletlerden burjuvaziye özgü milliyetçi şoven “doz”, “genlerimizde yok” iddiasında bulunan Erdoğan’ın başında bulunduğu AKP döneminde azalmamış, ama artmıştır.

İslamcılığı belirgin olmasına ve İslam milletle değil ama ümmetle kaim olmasına karşın, hem AKP sıradan bir İslamcı parti değil ama İslamcılığının yanında neoliberal bir sermaye partisidir; hem de kapitalist emperyalizm koşullarına ayak uyduran İslam –çoğu durumda bir kral kararı ya da yasaya gerek olmadan– reformdan geçip değişerek, bir yandan ümmetçiliği uluslararası burjuvazinin kozmopolitizmi içinde erimiş, bir yandan da “millileşerek”, başka İslam ülkelerinin siyasal ideolojik akımları ve burjuvazileri gibi, AKP ve dayanağı olan “yeni yetme” burjuvazinin de “Türk-İslam sentezi” çerçevesinde ihtiyaçlarını karşılar olmuştur. Bir Müslüman Kardeş şubesi durumundaki AKP’nin, bu nedenle bütünüyle “yerli ve milli” sayılamasa ve kökleriyle Ortaçağda güncelliğiyle –üstelik neoliberal– tekelci kapitalizmde olan bir kozmopolitizmle bulaşık olsa bile, milliyetçiliğinden kuşku duyulamaz. Bu, üstelik, az-çok özel bir tür milliyetçilik; ırkçı şoven düzeyiyle, Türk-İslam sentezini gerçekleştirmiş bir dinci milliyetçiliktir.³

Uzatmadan, iki yönüne işaret etmekle yetinelim: Bir; Kemalist milliyetçilik yükseliş yıllarının arayışlarından olan “Türk tarih tezi” ve “Güneş-dil teorisi” ile Türkçülüğüne vurgu yaparken, AKP’nin “sentez”ci İslamcı milliyetçiliği “yeni Osmanlıcılık”ıyla –kan ve– şan şöhret peşine düşmüştür. Ve iki; Kemalist milliyetçilik “Batılılaşma” yandaşı pozitivist bir “çağdaşlaşmacılık”ken, AKP dinci milliyetçiliğinin kökü ve –şüphe edilemeyecek burjuva içeriğinin yanı sıra– yön verici ideolojik motifi yüzyılların gerisindedir ve bu milliyetçilik “muhafazakarlık”la karakterizedir. İçerik ikisinde de gösteriş ve şatafattır, ancak Kemalizm kadına seçme-seçilme dahil kısmi burjuva demokratik haklar, bale, klasik müzik ve senfoniyle Cumhuriyet Balolarıyken, dinci AKP milliyetçiliği Saray’la birlikte, Çamlıca ve Kadıköy’e dev camiler, bilim-dışılıkla el ele zorunlu din dersi ve Kur’an kurslarıyla İmam Hatipler, kürtaj yasağı ve kadının biçimsel olarak da aşağılanmasıdır.

AKP, bir yanında Vahdettin’de işbirlikçi ihanete varan Abdülhamid’in büyük emperyalist güçler arasındaki tahterevalli oyunculuğuyla emperyalistlere yaslanma bulunan Osmanlı’nın çöküş yıllarından bu yana Türkçülük, İttihatçılık, Kemalizm… vb. olarak milliyetçilik adına ne varsa beslenip, içeriğiyle oynayarak, tümünün üzerine oturmuştur ve IŞİD’çi acımasızlık ve hunharlık türü İslamcı takviyelerle sentezleyip yenilediği şoven bir milliyetçiliği temsil etmektedir.

Bu “özel”liği, ama, AKP Türkiye’sinde Yunan ulusal marşının ıslıklanmasının açıklanmasında belirli bir pay sahibidir. AKP milliyetçiliği, sonucuna ulaşacak ve üstünden “iş” çıkacak olmasa bile, yalnızca Yunan’ı değil, ama bütün bir Avrupa’yı “Hıristiyan Klubü” sayan bir üstünlük iddiasındadır. Avrupa “büyük” gelmekte ve örneğin zaman zaman ve özellikle iç politika ihtiyaçlarıyla sesini yükseltse bile AB karşısında yaltaklanma, ama Yunanistan karşısında “büyüklük” taslama el ele gidebilmekte, “genler”in oluşumuna örneğin, AKP tarafından bu yönlü katkılarda bulunulmaktadır.


AKP İslamcı şoven milliyetçiliği asıl olarak iki belirgin yönüyle öne çıkmıştır: Bir, Ortadoğu ve özellikle Suriye; ve iki, Kürt sorununda.

İsrail ve Mısır’dan Irak ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne kadar Türkiye’nin –Batılı emperyalistlerle ayrılık noktalarıyla birlikte– bölgeyle ilişkileri, dergimizin bir önceki sayısındaki makalede ele alınmıştı; yeniden değinmeyeceğiz. Ancak konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla, tartışmasızdır ki, AKP Türkiye’si Suriye topraklarında “hak” iddiasında bulunmuş yayılmacı bir milliyetçi tutum içinde olmuştur ve –ayrılık noktalarından vaz geçilmiş ve hemen bütünüyle Batı ve özellikle Amerikan emperyalizminin çıkar ve yönelimiyle uyumlanmış olarak– hala bu tutumunu sürdürmektedir: “Osmanlı bakiyesi topraklar” üzerinde hak iddiası, AKP Türkiye’sinin Suriye’ye yönelik politikasının çıkış noktası durumundadır. “Emevi Camii’nde namaz kılma” hedefinin, hele Nusra, IŞİD vb. İslamcı terör örgütleriyle içli dışlı oluş dikkate alındığında, “Esed zulmü” karşısında ileri sürülmüş “insaniyet namına” bir hedef olduğunu iddia edecek aklı başında kimse çıkmayacaktır. Ama sorun zaten aklın başta olup olmamasıyla ilintilidir ki, milliyetçiliğin, hele şovenizm düzeyine yükselmiş biçiminin akıl ve başla değil ama ancak çıkarlarla, üstelik AKP şahsında olduğu gibi hayalci/maceracı çıkarlarla bağı kurulabilir.

“Karşıda” ya da hesaplaşma alanında sadece Esad ve Suriye’si değil, ama en son Rusya’nın da dahil olmasıyla –İran da içinde bölge gericiliklerinin yanı sıra– neredeyse dünyanın bütün büyük devletlerinin bulunuşu ve Ortadoğu’ya dair geleneksel “bataklık” algısının halkın şu ya da bu eğilime sahip bütün kesimlerinin zihniyle birlikte bilinç altına da kazınmış oluşu, bir “İslam ülkesi” oluşundan daha çok Suriye’ye yönelik bir maceranın önünü kesmektedir. Anketler halkın %60-70’inin Suriye’de bir savaş ihtimaline karşı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bütün bunlar yine de yeni Osmanlıcı AKP dinci milliyetçiliğini bir Suriye macerasından bütünüyle caydırmaya yetmemekte, onu yalnızca “özel” çıkarlarını törpülemeye ve özellikle Amerikan emperyalizmiyle daha da yakınlaşmaya götürmektedir.

Bunun temel bir nedeni, ciddi büyüklükte tehlikeleri göze almayı dayatan Suriye sorunuyla Kürt sorununun özel ilişkisi, “içerideki” Kürt sorunuyla da bağlantılı olarak Türkiye’nin güneyinden bir Kürt egemenliğiyle kuşatılma tehdididir ki; bu, yalnız Suriye’ye yönelik ataklığın değil, ama aynı zamanda 7 Haziran öncesinden başlayarak gelen ve 1 Kasım öncesi tırmandırılan Kürtlere karşı açılmış tam seferberlik ve savaşın halinin de açıklamasını vermektedir. Bu kapsamıyla güncel şoven milliyetçi şahlanış, AKP milliyetçiliğinin yönelimleriyle sınırlı kalmayıp onu aşmakta, aralarında “özel” hesap farklılıkları ve sürtüşmeler olsa bile, tüm burjuva gericiliğinin topyekûn tekçilik iddiasıyla saldırganlığını ifade etmektedir. “Genel” içinde AKP’nin “özel” hesap ve yönelimleri barizdir ve –en başta iktidarını koruma amacına bağlanmış haliyle– Kürt halkına karşı açılmış savaşta “aslan payı” kuşkusuz ki onundur.⁴

Bu “aslan payı”nı hak edişi, tabii ki, AKP’nin özel olarak harekete geçirdiği gericiliğin güçlerinin etkinliği ve bu etkinlikle –canlı bombaların yanı sıra doğrudan halkın hedefe konulduğu kentlerin günler süren sokağa çıkma yasaklarıyla kuşatılıp ateş altına alınarak yakılıp yıkılmasını, dağ-taş-askeri-sivil hedeflerin ağır bombardımanını, cenazelere buzluklarda saklanma ve yerde sürüklenmenin dayatılmasını, duvar yazılamalarını vb. kapsayan– stratejik ve taktik hunharlığın özellik ve boyutlarıyla ilgilidir.

Kürt halkını ve ulusal hareketini hedef almış “özel harekat”, topyekûn imhaya ulaşılamayacağının ayırdında olunsa bile; diz çöktürmeyi gerçekleştirmeye yetecek ölçüde bir imha boyutunu elde etmeyi amaçlamasının yanında en az bunun kadar önemli olarak estirilen dizginsiz terörle korku yayarak diz çöktürmeyi amaçlamaktadır.

İçeride ve dışarıdaki (başlıca Suriye’nin kuzeyindeki) Kürt etkinliğinin tekçi milliyetçilik bakımından tahammül edilmez hal alması karşısında “çözüm masası” bu nedenle tekmelenip devrilmiştir. Elinde hiç “koz” kalmayacak ya da en az kalacak şekilde mümkün olabilir en uç noktaya püskürtülüp geriletilmiş ve olabilirse hiç taviz verilmeden anlaşmaya zorlanmış, hatta teslim alınmış bir Kürt hareketiyle “anlaşmak” ya da diz çöktürmek –hedef budur! Bu çerçevede; “özel harekat”, doğrudan Kürt silahlı güçlerine ve imhalarına, lokal imhalarla gücünün kırılmasına yöneliktir; ancak bundan ibaret değildir, asıl olarak, kitlesel terörle korku yayıp bıktırıp bezdirerek, ulusal hareketi, çoğu yerde %80-90’lara varan ölçülerde destek aldığı Kürt halkından koparmaya yöneliktir.

Harekete geçirilen gericiliğin güçleri, eski bilinenlere ilaveten, Suriye’de örneğin Kobanê’ye yönelik saldırısı desteklenmiş IŞİD’in korku salan imajından da yararlanmak üzere, 7 Haziran öncesinden Diyarbakır, Adana ve Mersin HDP Mitinglerinde patlatılmaya başlanan, Suruç ve Ankara Katliamlarıyla toplumun tam bir terörize edilmesi aracı olarak kullanılan “canlı bomba”lar, kuşatılmış kentlerde önce Arapça konuştukları rivayeti yayılan üniformalı “sakallı ekipler”, “Allahüekber” sloganları atarak saldıran Hizbullah/Hüda-Par’dan, Ülkü Ocakları’yla Osmanlı Ocakları’ndan derlenenlerle takviye edilmiş; eski ağırlığına kavuşması bakımından önü açılarak kırsalın yanı sıra doğrudan “kent savaşları”na katılmaya çağrılan silahlı kuvvetlerle ilişki yenilenmiştir.

“Özel olarak” kattığı takviyelerin yanı sıra, ortalama bir burjuva düzen partisinden fazlası olan AKP, son şiddet kampanyası ve savaşı, M. Kemal ve İ. İnönü CHP’lerinin tek parti diktatörlüğü dönemleri dışta tutulursa, tüm kurumlarıyla devlet iktidarını en ileri ölçüde tekelinde toplamış ve bütün bir egemenlik sistemini, baştan ayağa, keyfince harekete geçirebilme ve etkinliğini belirli hedeflere teksif edebilme yeteneğine sahip bir güç olarak, devletin tüm gücü ve olanaklarını kullanabilme üstünlüğüyle yürütmüştür.

Özellikle “90’lara dönüş” tartışması kışkırtılmış, “beyaz Toroslar” olanca gaddarlığıyla zamanın faili meçhullerine gönderme yoluyla bilinçaltlarını rahatsız ederek özellikle korku salmaya yönelik olarak gündeme getirilmiş, “Yeşil” “burada” denerek duvar yazılarına konu edilip günümüzün “Yeşilleri” olarak ortalıkta dolaştırılan “Arapça konuşan” “uzun sakallılar”la aynı amaç pekiştirilmeye çalışılmış, devletin “meşruiyet” kaygısına da aldırılmadan “Esedullah Timi” imzalı üniformalı slogan yazıcıların peydah olmaları yanında aynı kar maskelilerin öldürdükleri gençlerin cenazelerini zırhlıların arkasına bağlayıp sürükleme sahnelerini bir de videoya kaydedip yayınlamalarıyla Kürt halkını hedef alan harekatın korku salıcılığının yükseltilmesi yoluna gidilmiştir.

Varto.. Cizre.. Sur.. Silvan.. Nusaybin.. Yüksekova.. sıraya bindirilerek, her birinde “operasyonlar”ın ardında üçer, beşer, onar, yirmişer ölü bırakarak Kürt kentlerinde birbiri peşi sıra terör estirilmesi, yine aynı amaca yöneliktir.

Kürdistan’ın bütün bu terörize edilişine, tekçi, tekelci Türk milliyetçiliğinin, Türk-İslam sentezci özel dinci biçiminin dizginsiz uygulanışı olarak tanıklık edilmektedir. “Zerdüştlük” olarak “kafirlik”in ve mezhepçiliğin kışkırtılmasıyla, İslamcılıkla İslam’a inanan geniş kitle içinde dayanaklar güçlendirilmeye çalışılırken; Türkçülükle ise, “şehitler ölmez vatan bölünmez”le “şehitlik”e ve “bölünme” korkularına oynanarak Kürt düşmanlığı kışkırtılan Türk kökeninden halk kitleleri içinde dayanaklar sağlamlaştırılmaya girişilmektedir.

Kürtlere yönelik özel harekat ve operasyonlarla korku salma, hareketsizleştirme ve teslim almayı hedef alan terör estirme ve savaş… Türk ve kendisini Türk sayanlara yönelik kazanma ve dayanak haline getirme ya da kazanılmışlık ve dayanaklığı pekiştirme…

1 Kasım Seçimlerine, savaş ve korku ortamı yaratılarak, bu koşullarda gidilmiştir.

“400 vekil kazanılsaydı böyle olmazdı” lafları boşuna edilmemiştir. Böyle gittiği takdirde “beyaz Toroslar”dan kaçınılamayacağı sözleri boşuna söylenmemiştir. Hiç de dolambaçlı olmayan, herkesin kolaylıkla anlayabileceği ve anladığı Türkçe tercümeleri “savaş ve korku ortamından kaçınmak isteyen seçimde bana oy versin” olan ve savaştan güç alan bu propagandanın, aynı zamanda “istikrar” vurgu ve yine “istikrar için AKP’ye oy verme” çağrılarıyla güçlendirilmesinin seçmenlerin o çok sözü edilen “milli irade”sini koşullayıp belirlediği tartışma götürmez. 1 Kasım’da seçim sosyolojisi ve seçmenin siyasal ruh hali kanlı ve gaddar bir toplum mühendisliğiyle buradan şekillendirilmiştir.


Her gün çok sayıda insanın ölümüne yol açarak ve korku salarak tırmandırılan savaş, 1 Kasım Seçimi sonuçlarının asıl belirleyeni olmuştur.

7 Haziran’dan 1 Kasım’a ülke koşullarında başka herhangi bir temelli değişiklik yaşanmamış, ne siyasal ne iktisadi ne sosyal koşullarda savaş hali ve yol açtıkları dışında önemli denebilecek bir farklılaşma olmuş ne de kitlelerin belirli hak talepleri az-çok karşılanmıştır. Dolar kuru da üç aşağı beş yukarı aynıdır faiz dışı fazla da.. Asgari ücret de değişmemiştir yoksullaşmada artış eğrisi de. Hukuksuzluk aynı hukuksuzluk olmaya devam etmiş, komşularla ilişkiler önemli farklılaşmalar yaşanmadan sürmüştür. Siyaset yine üst sınıflar içine sıkıştırılarak yürütülmüş, “tek seçici”likte bir farklılaşma olmamıştır. Farklı olan, emperyalistler ve burjuva gericiliğin tümünün saldırganlığı olarak, “sivri ucu” Kürt halkına yöneltilmiş, ama bütün halkı hedef alan bir saldırı ve savaş siyasetine geçilmiş olmasıdır. Canlı bombalar dahil bombalamalar, havadan ve karadan açılmış tenkil seferleri, yoğun çatışmaların kentlere taşınması, sokağa çıkma yasaklarıyla kuşatılan kentlerde katliamlarla savaş, 7 Haziran’dan 1 Kasım’a, denebilir ki tek “yenilik” olarak dayatılmıştır.

Şiddet ve savaşa başvurmada Erdoğan ve AKP’sinin “özel” hesabı “tek başına iktidarı sürdürme” olanağına yeniden kavuşmaktı ki, bu amaca ulaşılmış görünmektedir.

Yaklaşık 5 milyon oy ve %8,5 puanlık bir artış, elbette başarıdır.

Bu başarı, şiddet ve savaş ortamının birkaç cephede birden yol açtığı sonuçlar üzerinden derlenmiştir.

1) Savaş, halka ve ama özellikle Kürtlere yöneltilmiş bir saldırı olarak İslamcı şoven milliyetçiliğinin en uç noktada kışkırtılmasını getirmiştir ki, milli maçlarda stadlarda, anılarına bile saygı gösterilmeyerek, Ankara ve Paris’te katledilmiş suçsuz insanların tekbirlerle yuhalanmasında yansıyan budur. Ankara’da barış isteyen, Paris’teyse düpedüz kendi hallerindeyken “nedensiz” katledilen insanların bile “düşman” sayılmasına götüren, savaşla bilinçli şekilde ve bir siyaset olarak tırmandırılan İslamcılıkla takviye şoven milliyetçiliktir. Amerikan verilerine göre Türkiye’de %8 görünen IŞİD’e duyulan sempati bir diğer saygısızlık etkeni olabilir, ancak bunun da, yine uzun süre IŞİD’i destekleyegelmiş, hala İslami terör örgütleri olarak Nusra ve Ahrar-üş Şam’ı desteklediği gibi, kendisi de Sultan Murat ve Sultan Hamit Tümenlerini kurup yöneten AKP İslamcı milliyetçiliği üzerinden etkili olduğu söylenmelidir.

Seçimlerde en “aşağı” sınıf ve tabakalarına varıncaya kadar, Batı’da seçmenler, bu tırmandırılmış milliyetçi şoven etkilenme altında sandıklara gitmişlerdir ki, savaşın düğmesine basıldığı koşullarda seçimin yenilenmesinden Erdoğan ve AKP’sinin “özel” beklentisi, bu koşullarda kullanılacak oyların “tek başına hükümet etmeyi sürdürme”lerini sağlamak üzere kendilerine akmasıydı ve bu gerçekleşmiştir. MHP, “her şeye hayır” demesi bir yana, sadece laf üreterek, savaşın yürütücüsü ve milliyetçiliğin tırmandırıcısı AKP ile milliyetçilik yarışında yaya kalmış, AKP’nin beklediği üzere, milliyetçi etkilenme altındaki seçmenlerin yaklaşık 2 milyonu %4,5’lik oy kaybına uğrattığı MHP’den kendisine kaymıştır.

7 Haziran’a gelinen süreçte, başlıca AKP ve hükümetinin talepleri karşısındaki olumsuz pozisyon ve tutumu nedeniyle ondan kopmaya ve uzaklaşmaya yönelmiş, bir bölümü de çeşitli nedenlerle küstürülmüş yaklaşık bu büyüklükte bir Batılı seçmen kitlesiyse, yine tırmandırılan şoven milliyetçiliğin etkisiyle ve savaşla korkutulup “her şeye rağmen toparlarsa AKP toparlar” diye davranmaları sağlanarak, kerhen ya da değil, yeniden AKP’ye oy vermeye “ikna” edilmiştir.

Bu iki birbirine yakın büyüklükteki toplumsal grubun ezici çoğunluğunun Türkler ve kökenleri değişik olsa bile kendilerini Türk sayanlardan oluştuğu kolaylıkla tahmin edilebilir.

Savaşın böyle sürüp gitmesi ihtimali, yalnızca “sağda-solda” patlayan bombalarla katliamlar ve şiddetten duyduğu korku ya da kör milliyetçilikle hıncının bilenmesi nedeniyle değil, ama siyasal istikrarsızlığın geleceği hiç de parlak görünmeyen iktisatta da istikrarsızlığı getirebileceği ve küçük sermayesini yatırdığı, zaten pek iyi gitmeyen işlerinin iyice bozulabileceği kaygısı nedeniyle de, –kendi emeğini de katarak geçimini sağlamaya çalışan– esnaf ve geniş küçük burjuva tabakaları, kimi isteyerek kimi istemeyerek de olsa, “tek başına hükümet”inin savaşı bitireceği algısıyla AKP’yi desteklemeye yöneltmiştir. Bunda, güçlendirici bir etken olarak, hükümeti tek başına ya da bir araya gelerek kurabilecek başka bir alternatifin olmayışı ve 7 Haziran ertesinde “muhalefet”in bu yönde bir beklenti oluşturmaktan uzak kalışının da payından söz edilebilir.

Burada işçi ve diğer sömürülen yığınlar için bir büyük parantez açmak zorunlu görünüyor; çünkü zaten çok büyük çoğunluğuyla sahip oldukları milliyetçi muhafazakar ideolojik eğilimleriyle, bu yığınlar, sözü edilen şiddet ve savaş yoluyla terörize edilen ortamdan ve bu ortamda dinci milliyetçiliğin atağa kalkışından en ileri ölçüde etkilenenler arasında olmuşlardır. Belki düzenli ücret gelirlerine güvenerek yaptıkları harcamalar, imzaladıkları senet ve kredi kartı borçları geri ödemeleri bakımından önem kazanabilecek “ekonomik istikrar” vurgularının da payı olsa bile, bu pay dolayısıyla bile siyasal istikrar ve “bunu bozan Kürtler”e kızgınlıkla, kendini, en başta onlara karşı açılmış savaşın tarafı hissetme, öyleyse milliyetçi muhafazakar etki altında oluş, yine de tayin edici asıl etken durumunda gözükmektedir. Bunun göstergeleri arasında, ucu AKP’ye dokunan/dokunabilecek ücret, sosyal haklar vb. ile ilgili taleplerin dillendirilmesinden geri durma, bu içerikli tartışmalardan kaçınma, ama taraf olunduğu çeşitli biçimlerde ortaya konan savaşa dair sert tutumlar alıp açıklama, hatta barış talebinin ileri sürülmesi dolayısıyla “bölücülük”ün desteklendiği düşüncesiyle Ankara Katliamında öldürülenler için “iyi oldu” hissiyatının benimsenmesi sayılabilir.

1 Kasım Seçimleri’nin ortaya koyduğu sonuçlar bakımından en önemli olanı kuşkusuz ki, işçilerin, kendilerini sınıf yapacak olan nesnel çıkarları doğrultusunda tutumlar benimseyerek sadece kendisine değil başkalarına da yöneltilmiş haksızlıklara –kendisine yöneltilmiş gibi– karşı çıkmak ve demokrasi ve özgürlük mücadelesinin başına geçmek yerine, bulunduğu milliyetçi muhafazakar etki altında neoliberal AKP gericiliğince yedeklenip sürükleniyor olmasıdır ki, bu, sosyalistler bakımından, değişmeden sürmesine katlanılabilecek bir durum değildir. Değildir; çünkü, işçi sınıfı müdahil olmadan, bırakalım seçimlerde gelişkin mevziler tutmayı, burjuvazi tarafından güdükleştirilip ikiyüzlüleştirilmemiş içeriğiyle özgürlük ve demokrasi mücadelesinin ilerletilmesi ve hele içeriksizleştirilmeden başarıya ulaştırılması olanaksızdır. Aynı şey emperyalistlerle burjuva gericiliğin platformunu aşacak az-çok kalıcı bir barış mücadelesinin ilerletilmesi ve başarısı için de geçerlidir. İşçisiz olmaz değildir, işçi ve sömürülen yığınlar AKP türü bir burjuva gerici partinin yedeğiyken de barış teorik olarak mümkündür, ezilen halklar, bugün Kürt halkı, barışa ya da hatta az-çok bir hak eşitliğine ulaşabilmek için şüphesiz ki bir işçi iktidarını ve sosyalizmi beklemek zorunda değildir; ancak burjuvazinin platformunda ulaşılabilecek bir barış ve hak eşitliğinin, yarım bile olmayacağı, güdüklüğü, aynı platformda zıddına dönüşebilirliği de, tarihin bir dersi olarak, gerçektir.

Ancak işçi ve sömürülen yığınların günümüzdeki durumu belirtildiği gibidir ve az-çok solcu olanlar, burjuva ve küçük burjuva sosyalistleri, bugünkü burjuva çerçeveyi esas alarak yaptıkları hesaplamalarda on yılların fazlaca değişmeyen bir verisi olarak görünen “sağın oyunun %60-70, solun oyununsa %30-40” oluşundan sürekli yakınmaktadırlar. Böyledir; ancak “iktidar”ı muhalefeti, sağı soluyla burjuva düzen değişmez veri alınarak, sağ burjuva sağı sol da burjuva solu olarak anlaşıldığında böyledir. Asıl kapitalist düzen muhalifi olarak, nesnel çıkarları gereği burjuvazinin karşısına dikilmesi gereken işçiler burjuvazinin yedeği durumundayken ve sağıyla soluyla burjuva düzen partileri arasında bölünmüşken, durum budur ve asıl değişmesi gereken de bu durumdur. İşçilerin sınıf olarak kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde örgütlenip mücadeleye girişmeleriyle temelli bir değişiklik gerçekleşmedikçe, bilinmelidir ki, yakınılan tablonun %60-70 burjuva solu %30-40 burjuva sağı olarak değişmesi fazla bir anlam taşımayacak, işçiler, bu “değişiklik”le de burjuvazinin yedeği olarak kalmaya devam edecek ve düzen dokunulmaz olarak kalacaktır.

2) “Teröre karşı” açıldığı söylense de, bütün bir halka, ama en başta kendisine yöneltilmiş bir saldırganlık olduğunu, “kent savaşları”yla 35 günlük bebeklerine, cenazesi buzlukta bekletilmek zorunda kalınan 12 yaşında çocuklarına varıncaya dek yaşamla ölüm sınırına sıkıştırılarak sınaması sağlanmış Kürt halkı da, şüphe yok ki, bu şiddet politikası ve savaşla korku salınıp toplumun terörize edilişinden etkilenmiştir. Bu etkilenme, 1 Kasım Seçimleri kapsamında, Diyarbakır ve Van gibi Kürt kentlerinin küçümsenmeyecek bir bölümünde AKP’nin %20’lere varan oy artırımında yansımış, HDP, neredeyse 1 milyon (yaklaşık 900 bin) oy kaybetmiştir ki, bu kaybın daha küçük bir bölümü başlıca CHP’den gelmiş “emanet oylar”ken, büyük bölümü, kerhen ya da değil, yeniden AKP’ye dönmüştür.

Oysa HDP, 7 Haziran’a gelinirken yol açtığı sonuçlar fark edilerek “terör örgütüne yarıyor” denip tekmelenerek “çözüm masası” devrilse bile, 2 yıllık cenazelerin gelmediği “çift taraflı” denebilecek ateşkes süreciyle yaratılmış görece barış ortamında, –“Türkiyelileşme” adı takılmış Batıya açılma yönelimiyle de güçlendirerek– savunduğu barışçıl politikalarla hem batıda hem Kürdistan’da desteği ve seçmenleriyle oyunu artırmış, özellikle Kürt kent ve köylerinde halkın büyük çoğunluğunu etrafında toplamıştı. Bazı yörelerde HDP’nin %80-90’lara ulaşan oranlarda desteklenmesinde, izlediği barışçıl politikaların yanında özellikle AKP’nin “düştü düşecek” deyip hakir gördüğü Kobanê’de IŞİD’e verdiği destekle Diyarbakır, Adana ve Mersin mitinglerinin bombalanmasına duyulan tepkinin de önemli bir rolü olmuştu; ancak yine de barış umudunun yeşertilmiş olması belirleyici olmuştu.

1 Kasım’daysa tersi gerçekleştirilmek için, batıda milliyetçiliği tırmandıran savaş ve korku salmaya yönelik olarak ortamın –Suruç ve Ankara Katliamlarıyla kalınmayıp, katliamcılığın sıraya bindirilerek Kürt kentlerini de kapsamasının sağlanmasıyla– özellikle Kürt illerindeki terörizasyonu belirli sonuçlar vermezlik etmemiştir.

PKK’nin de ateşkesi bozup savaşa yönelmesiyle güçlendirilen şiddetin politika aracı kılınarak savaş ortamının genelleşmesi barış umutlarını kırarken, korkunun yanında yaşamını sürdürme kaygısının öne çıkmasında herhalde anlaşılmayacak bir yan yoktur. Devletin “meşruluğu” algısının tamamen yok edilmesine de aldırılmadan, savaş hukuku da dahil bütün hukuk kuralları çiğnenerek, milliyetçiliğin tırmandırılışıyla toplumun gerilmesi ve ulusal kutuplaştırmanın bekleneceği gibi, başlıca iki sonucu olmuştur. Bir; İslamcı şoven milliyetçiliğin karşıt etki olarak demokratik içerikli Kürt milliyetçiliğini de yükselişe yöneltmesinin de katkısıyla Kürt halkının büyük bölümüyle savaşa karşı direniş etrafında kenetlenmesidir ki, bu, terörizasyon aracılığıyla bütün zorlamalara ve hatta hemen hiç seçim faaliyeti yürütemez kılınmasına karşın, Kürt illerinde yüksek oy oranlarını büyük ölçüde koruyan HDP’nin barajın üstünde oy toplayarak başarısız denemeyecek bir sonuç almasının başlıca dinamiği olmuştur. Ve iki; Kürt halkının daha küçük bir bölümü savaştan duyduğu korku kadar barışa olan özlemiyle –bir protesto eğilimi özelliği de taşıyarak– oy kullanmazken, belirli bir bölümü de yeniden AKP’ye oy vermiştir.

Bu ikinci eğilimin gelişmesinde karşılıklı olarak barışın bozularak savaşa başvurulmasının etkisi yadsınamaz, ancak bu eğilim ifadesini daha çok oy kullanılmamasında bulmuştur.

Yeniden AKP’ye yönelme eğiliminin ise, başlıca bir küçük tacir/esnaf eğilimi olarak, Kürt burjuvazisi tarafından özellikle örgütlendirildiği belirtilmelidir. Bir yandan halkın doğrudan kendisine yöneltilmiş hunharlıklar karşısında savaş ve yıkımdan duyduğu korkuyla barış ve huzur arayışının istismar edilerek yedeklenmesi, diğer yandan da anlaşılır bir şey olan boşalan sokaklarda kapılarına kilit vurulan ya da çatışma yaşanmayan durumlarda dahi en zorunlu sayılan tüketim maddelerinin satışlarında bile yaşanan zorluklarla çalışamaz hale gelen veya en düşük ritimle çalışabilen dükkanlar ve daralıp düşen ticaret ve yatırımsızlık dolayısıyla küçük tacir ve esnafın kışkırtılması ve çatışmasızlık-barış-huzur-olağan yaşam beklentisinin “HDP barışı getiremedi, getirse getirse AKP getirir” algısı zorlanarak AKP’ye yöneltilmesi –bütün bunlar, seçim sürecinde Kürt burjuvazisinin özel mücadele konusunu oluşturmuştur. Bu mücadelesinde, Kürt burjuvazisi, tamamen doğal sayılması gereken yaşam kaygısından başlayarak özellikle esnafın mülkiyet ve kâr hırsını birer dayanağa dönüştürüp kullanmasının yanında, 7 Haziran’a gelen süreçte barışçıl gelişmelerle birlikte Kobanê ve HDP mitinglerine yönelik saldırılara duyulan tepkilerin neredeyse dağıttığı ya da önemli ölçüde zayıflattığı başlıca AKP etrafındaki örgütlülüğünün saflarını, –kaybetmiş olmanın ve eğer toparlanılmazsa AKP etrafındaki bu örgütlülükten tamamen yoksun kalınabileceği ve belki de her şeyin kaybedilebilecek olmasının verdiği korku ve hırsla– onarmaya özel önem verdi ve sıkı çalıştı. Bu çalışmasında, gericiliğin bütün güçlerini değerlendirip kullanmaktan kaçınmadı; yalnızca “piyasanın güçleri”ni değil, ama bir önceki seçimde AKP’nin ayrı düştüğü, seçime bağımsız adaylarla katılan Hizbullah/Hüda-Par’la, ayrı parti olarak katılan SP’yle birlik ve dayanışma oluşturulmasını ve kırılganlık konuları giderilerek kızdırılıp küstürülenler dahil tüm cemaat ve tarikatlar seferber edilerek Ortaçağın bütün güçlerinin harekete geçirilmesini sağladı. Ve tüm devlet imkanlarının sınırsızca kullanılması, HDP’ninse “taziye dışında” seçim faaliyeti yürütemez kılınmasıyla, şurada burada %5, 10, 20’lik destek artışları elde edilebildi.


Yaklaşık 5 milyon oy ve 8,5 puan artışı, AKP için, elbette bir başarıdır. Ama nasıl bir “başarı”dır ve AKP neden amacına sadece ulaşmış “görünmektedir”?

1 Kasım Seçimleri, AKP’nin, hiç değilse belirli iyileştirmeler aracılığıyla halkın sosyal ekonomik ve siyasal taleplerini bir ölçüde de olsa karşılayarak kazandığı bir seçim olmaktan uzaktır. Seçim, milliyetçiliği kışkırtıp korku yaymak üzere, başlıca, savaşın politika düzeyine yükseltilmesiyle “kazanılmıştır” ki, bu kazanım, “süngünün üzerine oturmak” gibidir, ama böyle bir oturuş şekli sürekli kılınamayacağı için, baştan ayağa çürük ve küçük rüzgarlarla yerle yeksan olmaya açık haliyle kırılgandır. Neoliberallerin pek sevdikleri moda tabirle “sürdürülebilir” değildir. Savaşla hiçbir zaman hiçbir yerde abad olunmamış, egemenler şiddetle kalıcı bir huzura kavuşamamıştır!

Öte yandan 1 Kasım Seçimleri, parlamento tarihine, adaletsizliğiyle çok eleştirilmiş 1946 Seçimleri’ni de geride bırakmak üzere, eşit ve adil koşullarda gerçekleştirilmemiş bir seçim olarak geçecektir. 7 Haziran’da kimi partiye saatlerce kimilerine birkaç dakika yer veren TV kanallarının tarafgirliği eleştiri konusu olurken, bu kez, işe yaramazlığı sınanmış olan bu eşitsizlikle yetinilmeyip elde avuçta olan tüm devlet olanakları kullanılarak –yarım yamalak seçim faaliyeti sürdürebilen MHP bir yana– AKP dışındaki partiler seçim kampanyası örgütleyip yürütemez hale sıkıştırılmışlardır. Bu nedenle 1 Kasım Seçimleriyle oluşan parlamentonun meşruiyetinden söz edebilmek de mümkün değildir.


Bitirirken, ÖZGÜRLÜK DÜNYASI’nın geçen sayısındaki 1 Kasım’da Erdoğan ve AKP’sinin kazandığı türden bir seçim başarısının “ihmal edilebilecek kadar küçük bir olasılık” olacağı yorumuna da yer verilen “Sonuna Yürüyen AKP ve Burjuva Gericiliğin Tırmanan saldırısı” başlıklı makalede seçim sonuçlarının tahmininde yanlışa düşüldüğünü belirtmeliyiz. Bunda, savaş ve ortamın terörize edilişiyle bunun milliyetçiliğin yükselişi türünden yol açabileceklerinin boyutlarının yeterince değerlendirilemeyişinin payı belirleyici olmuştur. Ancak, 1 Kasım sonuçlarının Erdoğan ve AKP kurmayları dahil hiç kimsenin tahmin edemediği şekilde AKP lehine oluştuğu da bir gerçektir. En iddialı AKP yandaşları bile, “çıta”yı en yükseğe koyup gönüllerinden geçeni dillendirerek %42-45 bandından söz açarlarken, AKP’yi %47 gösteren son A&G anketi bir yana bırakılırsa, yine hiçbir anket kuruluşunun da 1 Kasım sonuçlarını doğruya yakın tahmin edemediği bilinmektedir. Yine de, seçim sonuçlarının, geleceğe dair tahminlerde daha dikkatli olunması gerektiğini gösterdiği bir gerçektir.

Dipnotlar

1. http://www.hurriyet.com.tr/konyadaki-milli-macta-saygi-durusunun-isliklanmasi-halen-tartisiliyor-30322971

2. haberler.com, 19 Kasım 2015

3. Yanlış sonuç çıkarılmaması için, söylemeliyiz ki, tekelci karakteri ve üstünlük iddiası, bütün milletlerin burjuvazilerine özgü milliyetçilikleri az-çok kendine özgü ve özel kılar; bu “özel”lik, yalnızca Türk ya da Türk-İslam sentezci milliyetçiliğe özgü değildir.

4. Batılı emperyalistlerle de ilişkileri içinde geleneksel ve “yeni yetme” burjuvaziyle örgütleri arasındaki ayrılık ve birlik noktalarını ilgilendiren bu konu dergimizin geçen sayısındaki makalede ele alınmıştı.

yüzde 49,5 ekonomik istikrar getirecek mi?

Bülent Falakaoğlu

AKP’nin yüzde 49,5’luk ‘zaferi’ ile sonuçlanan bir seçimden çıktık. “Tekrarlanan 7 Haziran seçimi ile 1 Kasım seçimi arasındaki farkı ne yarattı?” sorusun cevabı net: ‘Belirsizlikten kaçınma güdüsü’! Seçmen iradesini etkileyen belirsizler üç başlıkta toplanabilir.

Bir, çatışma ve savaş: Nasıl sonlanacağı bilinmeyen çatışma ve savaş, Ankara’nın göbeğinde bombaların patlamasının getirdiği güvenlik endişesi seçmen için belirleyici oldu. İki, ekonomi: Yatırımların durduğu, piyasanın iyice durgunluğa gark olduğu, döviz kurlarının sürekli yükseldiği ekonomik ortamın yarattığı endişe seçmen açısından bir diğer belirleyici etmen oldu. Üç, siyasi belirsizlik: Koalisyon kurulabileceğine dair algının oluşmaması da sandıkta seçmeni bir tercihe zorladı.

İster ‘krizden kaçınmak dürtüsü’ deyin isterseniz de ‘istikrar arayışı’… Sonuçta endişeler ve korkuların belirlediği bir seçim yaşandı. Böyle olacağı da belliydi! Zira, 7 Haziran öncesi en önemli sorun olarak ekonomiyi gören seçmen, 7 Haziran sonrası, ‘güvenlik’ şıkkını en önemli sorunlar listesinin başına koyuyordu.

Böylesi bir ortamda iki sonuç çıkar. Birincisi, seçmen risklerden kaçınmak adına istikrar arayışına ve güçlü olana yönelmeyi tercih eder. İkincisi ise, bu riskleri yaratan aktör olarak iktidarı görür ve cezalandırır.

Nitekim birinci olasılık yaşandı ve AKP yüzde 49,5 ile tek başına iktidar oldu. Peki, bu istikrar anlamına mı geliyor? Yazıda, tümüne değilse de, en azından seçmenin aradığı ekonomik istikrarın gelip gelemeyeceğine cevap arayacağız. Aynı zamanda, 2015 yılını geride bırakmaya hazırlanırken, önümüzdeki yıllarda bizi nasıl bir ekonomik geleceğin beklediğine dair de…

İSTİKRAR BEKLENTİSİ BOŞUNA MI?

‘İstikrar’ denen şeyin emekçilere çıkardığı ağır faturalara bakmaksızın dahi şunu peşinen söyleyebiliriz: Siyasi belirsizliğin bitmesi, ekonomik refahı garanti etmez!

İstikrarlı denilen dönemde de ekonominin açmazları vardı. Bir kaçını hemen şöyle sıralayabiliriz: Her yıl 40-50 milyar dolar yabancı kaynak (“sıcak para”) gelmeden ekonomi büyümüyor. Gelse bile ancak asgari yüzde 3 büyüyor. Kişi başına milli gelir 10 bin doların altına gerilemiş durumda. İşsizlerin sayısı, hiç kimse işten çıkarılmasa bile, her yıl işgücü pazarına gelen gençlerle artıyor. Üretim ithalata aşırı bağımlı. Dünyanın en yüksek düzeylerinden birine sahip olunan enflasyon da, bir türlü aşağı indirilemiyor.

Şimdi ekonomik fotoğrafa bakalım. Son 4 yılda yüzde 3.1’e düşen büyümenin yeniden ortalama yüzde 5’e çekilmesi, yeni hükümetin ekonomideki en önemli hedefi. Fakat bu konuda dünyadaki gelişmeler pek umut vermiyor.

Dünyanın büyüme hızı da düştü, Türkiye’nin içinde sayıldığı gelişmekte olan ülkelerin büyümesi de… Dünya ekonomisinin çarkları yavaş dönünce doğal olarak dünya ticareti ve ihracat da bundan etkileniyor. Yüzde 3’ler civarında bir dünya büyüme ortalaması önümüzdeki dönem ihracat olanaklarının sınırlı olacağının habercisi.

Türkiye’nin en büyük ihraç pazarı Avrupa’da durgunluk sürüyor. İkinci en büyük pazar (Ortadoğu) ise, savaşlar ve jeo-stratejik risklerle dolu. Geriye de açıkçası pek bir şey kalmıyor.

Dolayısıyla mevcut durum ihracat artışına pek olanak vermiyor. Hatta ihracatta düşüşler bile yaşanıyor.

İhracat artırılamıyorsa, yani dış talep yoksa, iç talebi, yani içerde tüketimi büyütmek akla gelen ilk çözüm oluyor. Lakin o zaman da ithalatın artması, cari açığın büyümesi gibi bir sorun çıkıyor. Hatırlayınız, uzunca bir dönem vatandaş borçlandırılarak tüketime yönlendirilmiş, borçlar aileleri dağıtma, bankaları zora sokma noktasına gelince bu işe taksitlerin sınırlandırılması vb. yöntemlerle biraz fren konmamış mıydı?

Zaten, Son 4 yılın ortalama büyümesinin yüzde 3.1 olmasına karşılık, cari açığın milli gelire oranının yüzde 6.3 ile büyümenin tam iki katı olması başlı başına bir sorun. “Elin parası”nı üretime sokamıyoruz. Har vurup harman savuruyoruz! Ortada cari açık kaynaklı bir sorunun biriktiği kesin. Giderek artan dış borç ve dış yükümlülüklerle karşı karşıyayız.

PATRONLARIN ‘AMA’LI EVET’İ…

Hükümetin, kısa vadede çözüm için, devlet harcamalarını (yatırımlarını) artırmak ve vatandaşın tüketimini sağlayacak formüller üretmesi olası. Vatandaşın tüketimini artırabilmek için asgari ücret kritik bir noktada duruyor.

Mantık basit: Ücret artarsa ‘tüketim’ de artar! Bu mantıktan hareketle, “Verimlilik artışıyla desteklenmeyen ücret artışları ekonomi üzerinde olumsuz etkiler doğurur. Hükümetten asgari ücret zammını gözden geçirmesini istiyoruz” diyen patronlar şimdi artık cümleyi farklı kuruyor. Ve “Şayet tüketimi artıracaksa asgari ücretteki artışlar ekonomi için iyi olur” diyor.

“İyi olur” söylemine aldanmamak gerek. Çünkü patronlar ‘artış iyi olur’ lafının hemen ardına ‘ama’ ile başlayan birçok talep sıralıyorlar:

• Asgari ücret artınca, diğer çalışanlar da ücretlerine artış isteyecek. Zincirleme ücret artışlarının getireceği yük çok fazla. Bunu engelleyecek kontrol mekanizmaları bulmalıyız.

• Artış dünyada rekabet üstünlüğümüzü etkiler. Bu nedenle yüklerimiz hafifletilmeli.

• Maliyetimiz artacağı için bu maliyeti fiyatlara yansıtırız. Zam ve enflasyon olur. Bunlar olmasın isteniyorsa, lehimize düzenlemeler yapılmalı.

Bunların yanı sıra patronlar, sigorta primlerini indirin, vergi muafiyeti sağlayın, asgari ücret artışının getireceği 1 yıllık yükümüzü üstlenin gibi daha pek talebi dillendiriyorlar. Patronların kamuoyu oluşturma çabaları karşısında öne çıkan soru şu: Hükümetin, patronların taleplerini görmezden gelerek asgari ücreti artırması olası mıdır?

Eski Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in ağzından defalarca ‘Taşeron sömürü düzenini bitireceğiz’ sözünü duymamıza rağmen taşeron sayısı çığ gibi büyüyorsa…

Türkiye’nin en çok can alan maden faciası Soma’nın ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla çıkarılan, “En az iki asgari ücret, az çalışma, yaşam odası şartı” gibi düzenlemelerden maden patronlarının ‘o zaman üretmiyoruz’ tehdidi karşısında geri adım atılıyorsa…

Patronlar kıyameti kopardı diye yeni Maden Kanunu’nun uygulaması 5 yıl erteleniyorsa ve “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” anlayışıyla hareket ediliyorsa…

Asgari ücret artışı karşısında patronların öne sürdüğü talepleri hükümetin dikkate almayacağını söylemek imkansızdır. Öyleyse soru şu: Asgari ücret 1.300 lira olacak, ama bedeli ne olacak?

ASGARİ ÜCRETİN BEDELİ

Asgari ücret artışı karşılığında koparılacak tavizler, ödenecek bedeller gündeme gelecek. Gündeme gelecek olanları patronların ödeteceği bedeller ve hükümetin patronları kollamak adına çıkaracağı faturalar olarak ikiye ayırabiliriz.

Patronlar cephesinden gelecek ilk önlem çok yaygın olmasa da işten atma olacak. Daha şimdiden gerekçesi ‘artacak olan asgari ücret’ olarak açıklanan işten atma haberleri gelmeye başladı.

‘Asgari ücretteki artışın hakkını verin’ denilerek, verimlilik söylemi eşliğinde işçilerin daha çok çalıştırılması, ikinci bir önlem olarak uygulamaya sokulacak.

Patronların can alıcı önlemlerinden biri de, kayıt dışı çalıştırmayı artırmak olacak. Kayıt dışılık Türkiye’de çok yaygın. Bir, hiçbir sosyal güvence kaydının olmadığı, ‘yüzde yüz kayıt dışılık’ olarak açıklayabileceğimiz türü var. Bir de kağıt üzerinde ödenmiş gözüken ile alınan ücret arasında farktan oluşan kayıt dışılık var. Bu ikincisinin de iki türü var. Birincisi, patronların vergiden kaçmak için ödedikleri ücreti resmi olarak düşük göstermesi durumu. İkincisi ise kağıt üzerinde asgari ücret veriyormuş gibi gösterip, gerçekte çok daha az ücret ödeme hali. Türkiye’de teşvikle kurulmuş fabrikalarda bile bunun örneği var. Artık söz konusu örnekler daha da çoğalacak.

Asgari ücretin artmasıyla özelikle birlikte genç ve düşük eğitimlilerde kayıt dışılık güçlü şekilde artacak. Suriyeliler üzerinden de artmaya devam edecek. Buna çözüm olarak sermaye örgütleri ve liberal iktisatçılar ‘asgari ücretin varlığı tek başına felaket’ diyerek “asgari ücret kaldırılsın” önerisini getiriyorlar.

Hükümetin yapabileceği kıyaklara gelince… Patronların sigorta prim indirimi, vergi muafiyeti talebini karşılayabilir. Lakin asgari ücret 1300 TL olunca, sigortadaki işveren payını SGK, 1.5-2 puan indirmeyi planlıyor. İndirim sağlanırsa, ‘işveren’ 50-75 TL daha az prim yatıracak. Bu rakam patronları kesmez, onlar daha çoğunu istiyor.

Mesela, uzun zamandır gündemde olan Kıdem Tazminatı Fonu’nun uygulamaya geçmesi gibi. Patronlar, işçi atarken tazminat ödemek zorunda kalmak istemiyor. “Asgari ücret 1.300 lira olursa sadece ücretler değil kıdem tazminatı yükümüz de yüzde 8 artar” diyerek, bir an önce bu işin halledilmesini istiyor.

Kiralık işçilik ve diğer esnek istihdam türleri de yeniden ısıtılarak gündeme getiriliyor. Hükümet yüzde 30’luk asgari ücret artışını “dengelemek” için, daha önce sermayeye vaat ettiği esnek ve güvencesiz yeni çalışma biçimlerini gündeme getirecek. Asgari ücret artışının bedeli, eğer direnç gösterilmezse ağır olacak.

HÜKÜMET BİLE İYİMSER DEĞİL!

Asgari ücretin artışı karşılığında ödetilecek bedelin, zaten ekonomik olarak olumlu geçmeyecek yıllara denk geleceğini de ayrıca hesaba katmak gerekir. Zira hükümetin de önümüzdeki üç yıla ilişkin iyimser bir beklentisi yok. Bu da ödenecek bedelin katmerli hissedileceğinin habercisi.

Şöyle ki… Hükümet önümüzdeki üç yılı kapsayacak (2016-2018) Orta Vadeli Program’ı (OVP) açıkladı. Programda büyüme tahmini düşürülürken enflasyon tahmini yükseltildi.

Geçen yıl yayımlanan OVP’de, bu yıl için öngörülen yüzde büyüme rakamı yüzde 4’tü. Yenisinde rakam yüzde 3’e çekildi. 2016 yılı için büyüme yüzde 5’ten yüzde 4’e revize edilirken, söz konusu rakam 2017 yılı için yüzde 4,5, 2018 için de yüzde 5 olarak tahmin edildi.

İhracat ve ithalat tahminlerinin düşürüldüğü programda enflasyon ise yükseltildi. Önceki OVP’de bu yıl sonu için yüzde 6,3 olarak beklenen TÜFE tahmini yüzde 7,6’ya, 2016 için yüzde 5’ten yüzde 6,5’e, 2017 için ise yüzde 5’ten yüzde 5,5’e çıkarıldı. Hedeflenen enflasyonun her zaman saptığını düşünürsek, emekçilerin enflasyon darbesi yiyeceğini söyleyebiliriz.

Asıl kötü haber ise, işsizlikten. İşsizlik öngörüsü 2016 yılı için yüzde 10.3 oranında, 2017 yılı için yüzde 10.2 oranında, 2018 için yüzde 9,9. İşsizlik üç yıl boyunca çift haneli olacak yani. Suriyeli işçilerin yaygınlaştığı bir dönem Türkiye ekonomisinin bu tempoyla işsizliği düşürebileceğine kimse ihtimal vermiyor.

Asgari ücretin diyetinin bu şartlar altında ödeneceğini bilmek gerek! Zaten Türkiye’de bulunan işçilerin yüzde 90’ı kaideli, kurallı, insanca çalışılabilir bir iş yaşamına sahip değil. İşçilerin yüzde 90’ının örgütsüz olduğu Türkiye’de çalışma şartları ve ücretler, yalnızca AKP iktidarı ve patronlar tarafından belirleniyor. Böyle olunca, işçiler kölece, cinayet ortamında (AKP iktidarında 13 yılda 15 bin işçi öldü) ve vahşi bir sömürünün altında çalışmaya ‘razı’ geliyor.

Özetle örgütsüz, ucuz, denetimsiz bir çalışma yaşamı… AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca sermayeye sunduğu bu cennet, şimdi patronlar için daha bir cennet, işçiler için ise daha bir cehennem olacak.

BLOKLARI DELECEK SİYASET!

Dikkat çekmeye çalıştığımız şey ‘aman asgari ücret artmasın bedeli ağır olur’ değil elbet de… Niyetimiz sınıf mücadelesinin önümüzdeki günlerde keskinleşeceğine dair işaretleri ortaya koymak.

7 Haziran öncesi bir hayli eyleme tanık olmuştuk. Şimdi olmaya da devam edeceğiz. Çünkü çalışma koşulları buna işaret ediyor. Avrupa’nın en çok çalışılan ülkesi Türkiye. Avrupa’nın haftalık 40 saatlik iş saati ortalamasını Türkiyeli emekçiler rüyalarında bile görmüyor. Ülkede 1 milyon 600 bin kişi 72 saat ve üzerinde çalışıyor. Yani haftanın 7 günü 10 saatin üzerinde. Hasta olsalar da Türkiye’de işçi ve emekçiler çalışmak zorunda kalıyor. Türkiye’de yıllık hastalık izni ortalama 4.2 gün. Bulgaristan’da 22, Portekiz’de 12. Almanya’da 7.

Avrupa’daki hastalık izni en düşük olan ülkenin rakamının bile neredeyse Türkiye ortalamasını ikiye katlaması, ülkemizde işçilerin hastalansalar bile işe gitmek zorunda kaldığının bir göstergesi.

Geleceğimizi belirleyecek olan özne burada birikecek güce bağlı. Zira Türkiye’de kimlikler üzerinden süren siyasetin yaratabileceği bir gelecek yok. Türkiye siyaseti bu dört partiye konsolide oldu. Bu dört partinin etrafında biriken oyların, üç aşağı beş yukarı 38 milyonu dincilik, milliyetçilik, Kürtlük ve laiklik üzerinden konsolide oluyor. Geriye geçerli oylar düşünüldüğünde 8-9 milyonluk bir oy kalıyor. Onlar da 4 partiye dağıldığında sonuç değişmiyor. Bloklar aynen kalıyor. AKP’nin rahatlıkla galip gelebileceği bir kutuplaşma bu.

Söz konusu blokları delebilecek şey, sınıfsal siyasettir. Ekonomiye dair veriler, 2016 yılından itibaren yeni sınıfsal gerilimlerin yaşanacağının sinyalini veriyor. Sınıf siyaseti için zemin uygun yani!

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑