V. İ. Lenin
Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Üçüncü Kongresi’nde Martov ile Lenin arasında, arka planında “devrim için bize nasıl bir parti lazım” sorusu olan bir tartışma sürdürülmüştür. Tartışmanın en kritik noktalarından birisi; parti tüzüğünde üyelik kriterlerinin nasıl tanımlanacağıdır. Lenin, 1904 tarihli “Bir Adım İleri İki Adım Geri” kitabının aşağıda alıntıladığımız bölümünde, Martov’la yaptığı polemikte üyelik kriterlerinden “parti örgütünde yer alma” ilkesinin önemini özenle vurguluyor. Tartışma sadece üyelik kriterleri ile sınırlı değildir. Tartışmanın temelinde; Lenin’in aklındaki demokratik merkeziyetçi, üyelik tanımı net, küçük burjuva özgürlükçülüğüne yer bırakmayan parti fikri ile Martov’un yerelci, “her grevci işçiyi parti üyesi” sayan, böylece onu sosyalist bilince kazanmayı gerekli görmeyen, gevşek, şekli şemali belirsiz parti fikri arasındaki köklü ayrılık vardır. Kimi tartışmalarda, Rusya’da Çarlık otokrasisinin baskıcı koşullarının dayattığı vurgular ve önlemler görülse de, parti teorisi açısından Lenin’in en önemli eserlerinden birisidir.
**Yazı Kurulu’nun notu**
## G.
## PARTİ TÜZÜĞÜ YOLDAŞ MARTOV’UN TASARISI
Kongre, programdan sonra parti tüzüğüne geçti (yukarda değinilen merkez yayın organı sorununu ve temsilcilerin çoğunun doyurucu bir biçimde sunamadığı temsilci raporlarını bir yana bırakıyoruz). Söylemeye bile gerek yok, tüzük sorunu, hepimiz için çok büyük bir önem taşıyordu. Her şey bir yana, ta başından bu yana, İskra, yalnızca bir yayın organı olarak değil, aynı zamanda bir örgüt çekirdeği olarak davranmıştı. İskra dördüncü sayısındaki başyazısında (“Nereden Başlamalı?”), üç yılı aşkın bir süreden beri sistemli ve kararlı olarak izlediği tüm bir örgütlenme planı öne sürmüştü1.
İkinci parti kongresi, İskra’yı merkez yayın organı olarak kabul ettiği zaman, konuya ilişkin kararın giriş bölümündeki üç maddeden ikisi (tutanaklar, sf. 147), işte bu örgütlenme planına ve İskra’nın örgütlenme görüşlerine ayrılmıştı; gazetenin, pratikteki parti çalışmalarını yönetmesine ve birliğin sağlanmasında oynadığı role ayrılmıştı. İşte bu nedenledir ki, tüm parti, örgütlenmeye ilişkin belirli görüşleri benimseyip resmen yasalaştırmadıkça, İskra’nın çalışmaları ve partinin örgütlenmesi işleri, gerçekte partinin canlandırılması çalışmaları tamamlanmış sayılamazdı. Bu amaca partinin örgütlenme tüzüğüyle varılacaktı.
İskra’nın, parti örgütüne temel yapmaya çalıştığı iki ana fikir vardı: birincisi, örgütlenmenin bellibaşlı ve ayrıntılı sorunlarını kararlaştırma yöntemini ilke olarak belirleyen merkeziyetçilik fikri; ikincisi de, ideolojik önderlik için bir organın, bir gazetenin özel işlevi fikri – varolan siyasal kölelik koşulları altında, Rus sosyal-demokrat işçi sınıfı hareketinin geçici ve özel gereksinmelerini, ilk eylem üssünü yurt dışında kurma düşüncesi çerçevesinde dikkate alma fikri. Bir ilke sorunu olarak birinci düşüncenin tüm tüzüğe egemen olması gerekiyordu; ikinci fikir, geçici yer ve eylem biçimi koşullarının zorladığı özel bir fikir oluşuyla, biri merkez yayın organı, öteki de Merkez Yönetim Kurulu olmak üzere iki merkez kurulmasını öngören önerge çerçevesinde, merkeziyetçilikten bir çeşit ayrılış gibi görünüyordu. Partinin örgütlenişine ilişkin bu iki belli-başlı İskra fikrini, İskra’nın başyazısı (n° 4) “Nereden Başlamalı?”da ve Ne Yapmalı’da ben geliştirmiştim. Bu fikirler, son olarak, Bir Yoldaşa Mektup’ta, pratik olarak tamamlanmış bir tüzük biçiminde, ayrıntılarıyla açıklanmıştı. Gerçekte, eğer İskra’nın tanınması salt sözde kalmayacaksa, salt beylik bir söz olmayacaksa, geriye kalan tek şey, bu fikirleri somutlaştıracak bir tüzüğün maddelerinin yazılmasından ibaretti. Bir Yoldaşa Mektup’un yeni baskısına yazdığım giriş yazısında, parti tüzüğünün o broşürle şöyle bir karşılaştırılmasının, her ikisindeki örgütlenme fikirlerinin tam bir özdeşlik içinde olduğunu görmeye yeteceğini belirtmiştim.
İskra’nın örgütlenme düşüncelerinin tüzükte biçimlendirilmesi çalışmalarından söz ederken, yoldaş Martov’un andığı bir olaya, à propos2 değinmem gerekiyor. “Bir gerçeğin ortaya konması” dedi Martov birlik kongresinde (tutanaklar, sf. 58), “Lenin’in, benim bu madde üzerinde [yani birinci madde] oportünizme kaymamı beklememiş olduğunu göstermeye yetecektir. Kongreden bir-buçuk ya da iki ay kadar önce, tasarımı Lenin’e gösterdim. O tasarıdaki birinci madde, tam kongreye önerdiğim madde gibi yazılmıştı. Lenin, tasarıma çok ayrıntılı olduğu gerekçesiyle itiraz etti ve bana, beğendiği tek şeyin birinci maddedeki —yani parti üyeliğinin tanımı maddesindeki – fikir olduğunu söyledi, benim maddeyi yazış şeklimin iyi olmadığını, bu nedenle o maddedeki fikri bazı değişikliklerle kendi tüzüğüne geçireceğini ifade etti. Görüldüğü gibi, Lenin benim maddeyi yazış şeklimi çok önceden biliyordu, bu konudaki görüşlerimden haberdardı. Görüyorsunuz ki, ben kongreye açık-seçik bilinen görüşlerimle geldim, düşüncelerimi gizlemedim. Karşılıklı üye seçimine, merkez yönetim kuruluyla merkez yayın organına üye seçiminde oybirliği ilkesine, vb., karşı duracağıma dair kendisini uyardım.”
Söz, karşılıklı üye seçimine karşı durma uyarısına geldiği zaman, o konudan söz ederken, işin aslını göreceğiz. Şimdi bu noktada, Martov’un tüzüğünün “açık-seçik bilinen görüşleri” üzerinde duralım. Birlik kongresinde, münasebetsiz tüzüğüyle ilgili bu olayı belleğinden çıkarıp yeniden ortaya koyarken (ki o tüzüğü, münasebetsiz olduğu için kongrede geri almış, ama kongreden sonra, kendisine özgü tutarlılığıyla, bir kez daha gün ışığına çıkarmıştır) Martov, sık sık olduğu gibi, birçok şeyi unuttu ve bu nedenle de işleri birbirine karıştırdı. İnsan düşünüyor da, özel konuşmaları aktarmaması ve belleğine dayanmaması için, (insanlar ellerinde olmadan, yalnızca kendi yararlarına olan şeyi anımsarlar), şimdiye dek gelmiş-geçmiş bazı olayların kendisini yeter ölçüde uyarmış olması gerekirdi – ama yine de yoldaş Martov, elinde daha başka malzeme olmadığı için, çürük malzeme kullandı. Bugün yoldaş Plehanov bile onu taklit etmeye başlıyor – anlaşılan kötü örnek bulaşıcı.
Martov’un tasarısının birinci maddesindeki “fikri” “beğenmiş” olamazdım; çünkü kongreye gelen bu tasarıda herhangi bir fikir yoktu. Belleği kendisini yanıltıyor. İyi bir talih eseri, Martov’un tasarısını, kâğıtlarımın arasında buldum. Bu tasarıda, “birinci madde, kongrede önerdiği biçimde yazılmış değildi.” Bu kadarı “açık-seçik görüşler” için yeterlidir!
Martov’un tasarısındaki birinci madde şöyle: “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul ederek, parti organlarının [aynen böyle!] denetim ve yönetimi altında, partinin amaçlarını gerçekleştirmek için faal olarak çalışan kişidir.”
Benim tasarımdaki birinci madde şöyle: “Parti üyesi, parti programını kabul eden ve hem mali yönden, hem parti örgütlerinden birine bizzat katılarak partiyi destekleyen kişidir.”
Martov’un kongrede yazdığı ve kongrece kabul edilen birinci maddesi şöyle: “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul eden, partiyi mali yönden destekleyen ve parti örgütlerinden birinin yönetimi altında partiye düzenli olarak kişisel yardımda bulunan kişidir.”
Maddeleri böyle yan yana koyunca açıkça görülüyor ki, Martov’un tasarısında herhangi bir fikir yoktur, yalnızca boş bir tümce vardır. Parti üyelerinin, parti organlarının denetim ve yönetimi altında çalışmak zorunda olduklarını söylemeye gerek yoktur; başka türlü olamaz. Böyle bir maddeden, ancak hiç bir şey söylemeksizin konuşmayı sevenler, “tüzüğü” bir söz kalabalığı ve bürokratik formüller (yani iş için yararı olmayan ama gösteriş için yararlı olduğu düşünülen formüller) içinde boğmayı sevenler söz edebilir. Birinci maddenin fikri, ancak şu soru sorulduğu zaman ortaya çıkıyor: Parti organları, parti örgütlerinden herhangi birine bağlı olmayan parti üyelerini gerçekte yönlendirebilirler mi? Yoldaş Martov’un tasarısında bu düşüncenin izi bile yoktur. İşte bundan ötürüdür ki, “bu konu üzerinde” yoldaş Martov’un “görüşleri”ni bilmiş olamazdım. Çünkü yoldaş Martov’un tasarısında bu konuda hiçbir görüş yoktur. Yoldaş Martov’un gerçekleri dile getirişi, işleri yüzüne gözüne bulaştırmaktır.
Öte yandan, yoldaş Martov’a şu noktanın belirtilmesi gerekir ki, “benim bu konudaki görüşlerimi” tasarımdan biliyordu; görüşlerimi protesto etmedi; tasarımı kongreden iki-üç hafta önce herkese gösterdiğim halde, Martov, görüşlerimi, ne yazı kurulunda, ne de yalnızca benim tasarımı bilen temsilcilerle konuşmalarında reddetmiş değildir. Dahası var, kongrede bile, ben tüzük tasarımı3 sunduğum ve tüzük komisyonunun seçiminden önce savunduğum zaman, yoldaş Martov açıkça şöyle dedi: “Lenin yoldaşın vargılarıyla birleşiyorum. Ondan yalnızca iki noktada ayrılıyorum” (kalın italikler benim) – konseyin kuruluş biçiminde ve karşılıklı üye seçmenin oybirliğine dayanmasında (tutanaklar, sf. 157). Birinci madde üzerinde herhangi bir ayrılık olduğuna dair henüz tek sözcük söylenmiş değil.
Sıkıyönetim hakkındaki broşüründe yoldaş Martov, kendi tüzüğünü geniş ayrıntılarıyla bir kez daha anımsamayı uygun görmüş. Bu broşürde Martov, birkaç ufak nokta dışında şimdi bile (Şubat 1904 – bundan üç ay sonra ne olacağını söyleyemeyiz) imzasını atacağını söylediği tüzüğünün, “merkeziyetçiliğin aşırı serpilmesini onun onaylamadığını açıkça gösterdiği”ne dair bize güvence veriyor (sf. IV). Yoldaş Martov’un şimdi yaptığı açıklamaya göre, bu tüzüğü kongreye sunmamasının nedenlerinden birincisi, “İskra’dan öğrendiklerinin onda tüzüğü küçük görme duygusunu yaratmış olması”dır (işine geldiği zaman İskra sözcüğü yoldaş Martov’un gözünde dar bir hizip ruhunu değil, ama eğilimlerin en kararlısını ifade ediyor! Ne yazık ki, İskra’dan öğrendikleri, üç yıl içinde, aydın bir kişinin kararsız ruh halinin, ortak rızayla kabul edilmiş tüzüğün ihlalini haklı gösterebilmek için başvurduğu anarşist sözleri, yoldaş Martov’un küçük görmesini sağlayamamıştır). İkincisi, görmüyor musunuz, yoldaş Martov, “İskra’nın ortaya çıkardığı temel örgüt çekirdeğinin taktiklerine herhangi bir uyumsuzluk getirmek”ten sakınmak istemiştir! Çok tutarlı, değil mi? Birinci maddenin oportünist biçimde yazılışıyla ya da merkeziyetçiliğin aşırı serpilmesiyle ilgili bir ilke sorununda yoldaş Martov (yalnızca dar hizip kafasıyla dehşet verici olan) bir uyumsuzluktan öylesine korkuyor ki, yazı kurulu gibi bir çekirdekle ilgili görüş ayrılığını bile ortaya koymuyor! Merkez organlarının kuruluşuna ilişkin pratik sorunda ise yoldaş Martov, İskra örgütünün (bu gerçek temel örgüt çekirdeğinin) çoğunluğunun oyuna karşı Bund’un ve Raboçeye Dyelo’cuların yardımını isteyebilmiştir. Yoldaş Martov, en yetkili yargıcıların sorunu değerlendirişindeki “hizip ruhu”nu reddedebilmek için, salt bunun için giriştiği sözümona yazıkurulunu savunma çabalarına sızan kendi hizipçiliğindeki “uyumsuzluğu” görmüyor bile. Onu cezalandırmak için, tüzüğünün tam metnini, hangi görüşleri ve hangi aşırı serpilmeleri ortaya koyduğunu göstererek, buraya aynen alıyoruz4:
“Parti tüzük tasarısı. – 1. Parti Üyeliği. – l° Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul ederek, parti organlarının denetim ve yönetimi altında partinin amaçlarını gerçekleştirmek için faal olarak çalışan kişidir. – 2° Bir üyenin, parti çıkarlarıyla bağdaşmayan işler dolayısıyla partiden çıkarılmasına Merkez Yönetim Kurulu karar verir. [Gerekçeli çıkarma cezası, parti dosyalarında saklanır ve istek halinde bütün parti yönetim kurullarına bildirilir. Merkez Yönetim Kurulunun kararına karşı iki ya da daha fazla yönetim kurulunun isteğiyle kongreye başvurulabilir.]”... Ben, Martov’un tasarısında yer alan açıkça anlamsız, herhangi bir “fikir” içermemekle kalmayan, ama herhangi bir belirli koşul ya da istemi de içermeyen maddeleri –çıkarma cezasına ilişkin kararın tam nerede saklanacağı hükmünün tüzükte yer alması gibi eşsiz bir tanımı ya da Merkez Yönetim Kurulunun bir üyeyi çıkarma kararına karşı kongreye başvurma (genel olarak bütün kararlarına karşı değil mi?) maddesi gibi maddeleri– köşeli ayraçlar içinde göstereceğim. Bu, gerçekte, gereksiz, açıkça yararsız ya da kırtasiyeci madde ve esasları biçimleyen bir laf kalabalığı ya da gerçekten bürokratik bir biçimselliktir. “II. Yerel Yönetim Kurulları. – 3° Yerel çalışmalarda partiyi, parti yönetim kurulları temsil eder.” (Ne yeni ve zekice bir şey!) “4° [İkinci Kongre sırasında varolan ve kongrede temsil edilen yönetim kurulları parti yönetim kurulları olarak kabul edilir.] – 5° Dördüncü maddede anılanlara ek olarak partinin yeni yönetim kurulları Merkez Yönetim Kurulu tarafından atanır. [Merkez Yönetim Kurulu, ya halen varolan belli bir yerel örgütün üyelerini yönetim kurulu olarak onaylar, ya da eski örgütü yenileyerek bir yerel yönetim kurulu oluşturur.] – 6° Yönetim kurulları, kendi üye sayılarını, kurul içinde seçim yaparak artırabilirler. – 7° Merkez Yönetim Kurulu, bir yerel yönetim kurulunun üye sayısını, (kendisince bilinen) yoldaşlarla, yönetim kurulunun toplam üye sayısının üçte-birini geçmemek üzere, artırma hakkına sahiptir.” Bürokrasinin mükemmel bir örneği. Niçin üçte-birini geçmiyor? Amaç nedir? Artırma tekrar tekrar yapılabileceğine göre, hiç bir şeyi sınırlamayan bu sınırlamanın anlamı nedir? “8° [Bir yerel yönetim kurulunun adli kovuşturma nedeniyle dağılması ya da parçalanması durumunda” (bu, bütün üyelerin tutuklanmaması mı demek oluyor?) “Merkez Yönetim Kurulu, o yerel yönetim kurulunu yeniden kurar.]” (7’nci maddeyi dikkate almaksızın mı? Yurttaşlara, hafta içinde çalışmalarını, tatil günleri dinlenmelerini emreden Rus yasalarıyla bu 8’inci madde arasında yoldaş Martov bir benzerlik görmüyor mu?) “9° [Eğer herhangi bir yerel yönetim kurulunun çalışmaları partinin çıkarlarıyla bağdaşmazsa, olağan parti kongresi, Merkez Yönetim Kuruluna, o yerel yönetim kurulunu yenileme emrini verebilir. Böyle bir durumda, o yönetim kurulu dağılmış sayılır ve o kurulun çalışma alanındaki yoldaşlar ona bağlı olmaktan5 çıkarlar.]” Bu maddede yer alan hüküm, “Her türlü sarhoşluk yasaktır” yollu Rus yasasının bugüne kadar gelen maddesi kadar yararlı görünüyor. “10° [Partinin yerel yönetim kurulları, kendi bölgelerinde, partinin bütün propaganda, uyarma ve örgütlenme işlerini yürütürler ve partinin Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarının, kendilerine emanet edilmiş parti görevlerini yerine getirme çalışmalarına yardımcı olmak üzere bütün güçleriyle çalışırlar.]” Öf! Kutsal bildiğiniz tüm şeyler aşkına söyleyin, bunun amacı nedir? “11° [Yerel bir örgütün iç düzenlemeleri, bir yönetim kurulu ile ona bağlı gruplar arasındaki karşılıklı ilişkiler” (işitiyor musunuz yoldaş Akselrod?) “ve bu grupların yetki ve özerklik sınırları” (yetki sınırlarıyla özerklik sınırları aynı şey değil mi?) “bizzat yerel yönetim kurulu tarafından kararlaştırılacak ve Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarının yazıkuruluna bildirilecektir.]” (Bir şey unutulmuş: Bu bildirimlerin nerede dosyalanacağı belirtilmemiş.) “12° [Yönetim kurullarına bağlı bütün gruplar ve parti üyesi bireyler, herhangi bir konudaki düşüncelerinin ve tavsiyelerinin, parti Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarına iletilmesini isteme hakkına sahiptirler.] – 13° Yerel parti yönetim kurulları, kendi gelirlerinden, Merkez Yönetim Kurulu fonlarına, Merkez Yönetim Kurulunun saptayacağı miktarda yardımda bulunurlar. – III. Rusçadan Başka Dillerde Girişilecek Ajitasyon Çalışmaları İçin Kurulacak Örgütler. – 14° [Rusça dışındaki herhangi bir dilde yürütülecek ajitasyon çalışmaları için ve aralarında böyle bir ajitasyon işinin yürütüleceği işçileri örgütlemek amacıyla, böyle bir özel ajitasyon işinin ve bu tür örgütler ortaya çıkarılmasının gerekli görüldüğü yerlerde bu tür ayrı örgütler kurulabilir.] – 15° Böyle bir zorunluk olup olmadığına parti Merkez Yönetim Kurulu ve anlaşmazlık hallerinde parti kongresi karar verir.” Tüzüğün daha sonraki maddeleri düşünülürse, bu maddenin ilk bölümü gereksizdir; anlaşmazlık halleriyle ilgili ikinci bölümü ise yalnızca gülünçtür. “16° [14’üncü maddede anılan yerel örgütler, özel işlerinde özerk olacaklardır, ancak yerel yönetim kurulunun denetimi altında çalışacaklar ve ona bağlı olacaklardır; bu denetim biçimi ve yönetim kuruluyla özel örgüt arasındaki örgütsel ilişkilerin niteliği, yerel yönetim kurulu tarafından kararlaştırılacaktır.” (Tanrıya şükürler olsun! Bu boş söz kalabalığının ne kadar gereksiz olduğu artık iyice ortaya çıkmış bulunuyor.) “Partinin genel çalışmaları açısından bu örgütler, yönetim kurulunun bir parçası olarak hareket ederler.] – 17° [14’üncü maddede anılan yerel örgütler, özel görevlerini daha etkin biçimde yerine getirebilmek üzere, özerk birlikler kurabilirler. Bu birlikler kendi özel gazetelerine ve yönetim organlarına sahip olabilirler; bunların her ikisi de parti Merkez Yönetim Kurulunun doğrudan denetimi altındadırlar. Bu birlikler kendi tüzüklerini bizzat hazırlarlar, ancak bu tüzüklerin parti Merkez Yönetim Kurulunca onaylanması gereklidir.] – 18° [17’nci maddede sözü edilen özerk birlikler, yerel koşullar gereği yerel parti yönetim kurulları, esas itibariyle belli bir dilde ajitasyon çalışmaları yapıyorlarsa, onları da içine alabilir. Not: Özerk birliğin bir parçasını oluştururken, böyle bir yönetim kurulu, partinin yönetim kurulu olma niteliğini yitirmez.]” (Bu madde bütünüyle, müthiş yararlı ve çok zekice. Hele not’a diyecek yok.). “19° [Özerk bir birliğe bağlı olan yerel örgütlerin o birliğin merkez organlarıyla ilişkileri, yerel yönetim kurullarının denetimi altındadır.] – 20° [Özerk birliklerin merkez basınının ve yönetim organlarının parti Merkez Yönetim Kuruluyla ilişkisi, yerel yönetim kurullarının parti Merkez Yönetim Kuruluyla ilişkisi gibidir.] IV. Parti Merkez Yönetim Kurulu ve Basın Organları. – 21° [Parti bir bütün olarak Merkez Yönetim Kuruluyla siyasal ve teorik basın organlar tarafından temsil edilir.] – 22° Merkez Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır: partinin bütün pratik çalışmalarının genel yönünü yürütmek; bütün güçlerinin tam yerinde ve yararlı bir biçimde kullanılmasını sağlamak; partinin bütün kesimlerinin çalışmalarını denetlemek; yerel örgütleri yayınlarla beslemek; partinin teknik yapısını örgütlemek; parti kongrelerini toplamak. – 23° Partinin basın organlarının görevleri şunlardır: partinin ideolojik yönünü yürütmek, parti programı için propaganda yapmak, sosyal-demokrasinin dünya görüşünün teorik ve popüler yönden işlenmesini gerçekleştirmek. – 24° Partinin bütün yerel yönetim kurulları ve özerk birlikler, hem Merkez Yönetim Kuruluyla, hem parti yayın organlarının yazıkuruluyla, doğrudan haberleşme ilişkisi kurarlar ve onları, hareketin gelişiminden ve kendi bölgelerindeki örgütlenme çalışmalarından, belli aralıklarla haberdar ederler. – 25° Parti yayın organlarının yazıkurulu parti kongrelerinde atanır ve gelecek kongreye kadar görev yapar. – 26° [Yazıkurulu kendi içişlerinde özerktir] ve her defasında Merkez Yönetim Kuruluna haber vererek, iki kongre arasında, kendi üyelerinin sayısını artırabilir ya da değiştirebilir. – 27° Merkez Yönetim Kurulunun yayınladığı ya da onayladığı bütün bildiriler, Merkez Yönetim Kurulunun isteği üzerine, parti organında yayınlanır. – 28° Merkez Yönetim Kurulu, parti organlarının yazıkuruluyla anlaşarak, yayın çalışmalarının çeşitli yönleri için özel yazarlar grubu kurabilir. – 29° Merkez Yönetim Kurulu, kongre tarafından atanır ve gelecek kongreye kadar görev yapar. Merkez Yönetim Kurulu, herhangi bir sınırlama olmaksızın, üyelerinin sayısını, kendi içinde yapacağı seçim yoluyla artırabilir. Bu durumda, her defasında parti merkez yayın organlarının yazıkuruluna haber verir. – V. Parti Yurtdışı Örgütü. – 30° Yurtdışındaki parti örgütü, yurtdışında yaşayan Ruslar arasında propaganda yapar ve onların içindeki sosyalist öğeleri örgütler. Yurtdışındaki parti örgütüne, seçimle gelmiş bir yönetim organı önderlik eder. – 31° Partiye bağlı özerk birlikler, özel görevlerini yürütmelerine yardım etmesi için yurtdışında şubeler bulundurabilirler. Bu şubeler, yurtdışındaki genel örgüt içinde özerk grupları oluştururlar. – VI. Parti Kongreleri. — 32° En yüksek parti otoritesi kongredir. – 33° [Parti kongresi programı, tüzüğü ve parti çalışmalarının rehber ilkelerini saptar; bütün parti organlarının çalışmalarını denetler ve bu organlar arasında çıkan anlaşmazlıkları çözümler.] – 34° Kongrelerde temsil hakkı şunlara aittir: a) Yerel parti yönetim kurulları, b) Partiye bağlı bütün özerk birliklerin merkez yönetim organları; c) Parti Merkez Yönetim Kurulu ve merkez yayın organlarının yazıkurulu; d) Yurtdışındaki parti örgütü. – 35° Temsilcilere vekâlet verilebilir, ancak hiç bir temsilci, üçten fazla geçerli vekâlet yüklenemez. Bir vekâlet iki temsilciye bölüştürülebilir. Bağlayıcı talimatlar yasaktır. – 36° Merkez Yönetim Kurulu, bulunmasında yarar umulan danışman yoldaşları kongreye çağırma yetkisine sahiptir. – 37° Parti program ve tüzüğünde değişiklik için üçte-iki çoğunluk gereklidir; öteki sorunlar salt çoğunlukla kararlaştırılır. – 38° Kongrenin yapıldığı tarihte işbaşında olan parti yönetim kurullarının yarıdan fazlası kongrede temsil ediliyorsa, o kongre geçerli sayılır. – 39° Kongreler, olanak elverdiği ölçüde, iki yılda bir toplanır. [Eğer Merkez Yönetim Kurulunun elinde olmayan nedenlerle, kongre bu süre içinde toplanamazsa, Merkez Yönetim Kurulu, kendi sorumluluğu altında, kongreyi erteler.]”
Bu sözümona tüzüğü, istisnai bir sabır göstererek, başından sonuna kadar okuyan herhangi bir okur, aşağıda vardığım sonuçlar için, her halde benden gerekçe sormayacaktır. Birinci sonuç: Tüzük, onmaz bir aşırı şişkinlik hastalığına tutulmuştur. İkinci sonuç: Bu tüzükte, aşırı ölçüde gelişmiş bir merkeziyetçiliğin onaylanmadığını gösteren özel herhangi bir örgütlenme görüşünün izini bulmak olanaksızdır. Üçüncü sonuç: Yoldaş Martov, hazırladığı tüzüğün 39’da 38’inden çoğunu dünyanın gözünden gizlemekle (ve kongrede tartışmadan geri tutmakla) gayet akıllıca davranmıştır. Ne var ki à propos böyle bir gizlemeye sapması, ama bir yandan da açık-seçik davranmaktan sözetmesi gariptir.
## H.
## ISKRACILAR ARASINDAKİ BÖLÜNMEDEN ÖNCE MERKEZİYETÇİLİK KONUSUNDAKİ TARTIŞMALAR
Cephe ayrılıklarının varlığını hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya döken bir soruna, birinci maddenin yazılışına ilişkin gerçekten ilginç soruna geçmeden önce, kongrenin 14’üncü oturumuyla 15’inci oturumunun bir bölümünü alan genel tüzük tartışmaları üzerinde kısaca duralım. Bu tartışma, merkez organlarının kuruluşu konusunda İskra örgütü içindeki kesin ayrılıktan önce olduğu için bazı yönlerden önem taşıyor. Genel olarak tüzük üzerinde, özel olarak organlara üye çağırma konusunda onu izleyen tartışmalar ise, İskra örgütündeki bu kesin ayrılığı izlemiştir. Bu ayrılıktan önce, görüşlerimiz, hepimiz için çok önemli bir sorun haline gelen Merkez Yönetim Kurulu’nun kimlerden oluşacağına ilişkin düşüncelerden etkilenmemişti. Bu nedenle doğal olarak, görüşlerimizi daha tarafsız ifade edebiliyorduk. Daha önce belirtmiş olduğum gibi yoldaş Martov, benim örgüt konusundaki görüşlerimi paylaşıyordu (tutanaklar, sf. 157), yalnızca ayrıntılara ait iki noktada kendi görüşlerini saklı tutuyordu. Buna karşılık gerek iskracılara karşı olanlar, gerek “merkez”, İskra’nın örgütlenme planının (ve dolayısıyla bütünlüğü içinde tüzüğün) iki temel görüşüne karşı bir anda savaş alanına atılmışlardı: merkeziyetçiliğe ve “iki merkez”e karşıydılar. Yoldaş Lieber, benim tüzüğümden, “örgütlü güvenmezlik” diye söz ediyordu; (Popov ve Egorov yoldaşların yaptığı gibi) iki merkez önerisinde ademi merkeziyetçilik bulmaktaydı. Yoldaş Akimov, yerel yönetim kurullarının yetkilerini genişletmek ve özellikle, onlara “kendi kuruluşlarını değiştirme hakkı”nı vermek istiyordu. “Yerel yönetim kurullarına daha geniş hareket özgürlüğü verilmelidir.... Merkez Yönetim Kurulu nasıl Rusya’da faal olan bütün örgütlerin temsilcileri tarafından seçiliyorsa, yerel yönetim kurulları da kendi bölgelerinde faal olan işçiler tarafından seçilmelidir. Eğer bu olmazsa, yerel yönetim kurullarına Merkez Yönetim Kurulunun atayabileceği üyelerin sayısı sınırlanmalıdır...” (tutanaklar, sf. 158). Görüldüğü gibi yoldaş Akimov, “merkeziyetçiliğin aşırı gelişmesi”ne karşıt bir sav öne sürüyordu, ama ağırlığı olan bu savlara karşı yoldaş Martov’un kulakları tıkalıydı, çünkü henüz merkez organlarının kuruluşu konusuna ilişkin olarak yenilgiye uğramış değildi, o nedenle Akimov’un izinden gitmeye zorlanmamıştı. Yoldaş Akimov, yoldaş Martov’a kendi tüzüğünün “fikri”ni (Madde 7 - Merkez Yönetim Kurulunun, yönetim kurullarına üye atama hakkının sınırlanması) önerdiği zaman bile kulaklarını tıkamaya devam etti. O sıralarda yoldaş Martov henüz bizimle uyuşumsuzluk içinde olmak istemiyordu; bu nedenle de hem yoldaş Akimov’la hem kendisiyle uyuşumsuzluğa düşmeye gözyumdu. O sıralarda “canavar merkeziyetçiliğin” karşıtları, yalnızca, İskra merkeziyetçiliğini kendileri için açıkça yararsız bulanlardı: bu merkeziyetçiliğe karşı duranlar Akimov, Lieber ve Goldblatt’tı. Onları da ihtiyatla ve gayet dikkatle (çünkü onlar her zaman geri dönebilirlerdi) Egorov (tutanaklar, sf. 156 ve 276) ve onun gibiler izliyordu. O sıralarda, merkeziyetçiliğe yönelen tepkiyi yaratan şeyin, Bund, Yujni Raboçi, vb.’nin çevre ve hizip çıkarları olduğunu, partinin büyük bir çoğunluğu açık-seçik biliyordu. Merkeziyetçiliğe şimdi de İskra’nın eski yazıkurulunun karşı durmasının, aynı biçimde, onun grup çıkarlarıyla ilgili olduğunu partinin çoğunluğu yine biliyor.
Örneğin yoldaş Goldblatt’ın konuşmasını (tutanaklar, sf. 160-161) ele alalım. Goldblatt, benim “canavar” merkeziyetçiliğimi eleştiriyor; bu merkeziyetçiliğin, daha alt düzeydeki örgütlerin “yıkımı”na yolaçacağını, “merkeze, her şeye karışabilmesini sağlayacak sınırsız bir güç ve sınırsız bir hak tanıma arzusuyla dolup taştığını”, örgütlere “yalnızca, yukardan gelen buyruklara gık çıkarmaksızın boyuneğme hakkını” tanıdığını, vb., öne sürüyor. “Tasarının önerdiği merkez, kendisini bir boşluk içinde bulacaktır; çevresinde yan örgütler değil, merkezin yetkili temsilcilerinin içinde at oynatacağı, belli bir biçimden yoksun bir yığın bulacaktır.” Bu, kongredeki yenilgileri ardından Martov’larla Akselrod’ların bize yönelttikleri sahte laf ebeliğinin tam aynısıdır. Bund, kendi merkez kuruluna daha da kesin sınırsız haklar, (yani üye atama ve çıkarma; hatta temsilcilerin kongreye girmesine izin vermeyi reddetme hakları) tanırken, bizim merkeziyetçiliğimizle savaştığında, herkes gülmüştü. İşin aslı ortaya çıktığı zaman, insanlar, azınlığın ulumalarına da güleceklerdir; çünkü onlar merkeziyetçiliğe ve tüzüğe karşı azınlıkta oldukları zaman yaygarayı basmışlar, ancak kendilerini bir kez çoğunluk haline getirmeyi başardıktan sonra tüzükten yararlanmakta bir saniye bile geri kalmamışlardır.
İki merkez sorunu üzerinde de gruplaşma açıkça ortadaydı; İskracıların tümüne karşı duranlar Lieber, (merkez yayın organının konseyde, Merkez Yönetim Kuruluna ağır bastığı yollu, şimdi pek tutulan Akselrod-Martov havasını ilk kez çalan) Akimov, Popov ve Egorov’du. İki merkez planı, eski İskra’nın her zaman savunduğu (ve Popov’larla Egorov’ların sözle onayladıkları) örgütlenme düşüncesinin ürünüydü. Eski İskra’nın siyaseti, Yujni Raboçi’nin planlarına, aynı zamanda popüler bir yayın organı yaratma ve sonunda bu organı egemen organ haline çevirme planlarına kestirmeden gidiyordu. İlk bakışta çok garip görünen paradoksun, bütün iskracılara-karşı olanlarla tüm Bataklığın bir tek merkez kurulundan, yani görünüşe göre daha geniş bir merkeziyetçilikten yana olmalarındaki paradoksun kökleri burada yatıyor. Kuşkusuz, (özellikle Bataklık içinde), Yujni Raboçi’nin örgütlenme planının neye yolaçacağını ve işin yapısı gereği neye yolaçmak zorunda olduğunu bilmeyen, bu konuda açık bir fikri olmayan bazı temsilciler vardı, ama bunlar, kararsızlıkları ve kendilerine güven duymayışları nedeniyle iskracılara-karşı olanları izlemek zorunda kalmışlardı.
Tüzük üzerinde (iskracılar arasındaki bölünmeden önce yapılan) bu görüşme sırasında iskracıların yaptığı konuşmalardan özellikle belirtilmesi gerekenler, yoldaş Martov’un (benim örgütlenme görüşlerimle “birleşen”) konuşmasıyla Trotski’nin konuşmasıdır. Trotski’nin, Akimov ve Lieber yoldaşlara verdiği yanıtın her sözcüğü, “azınlığın” kongre sonrası tutumunun ve teorilerinin tüm sahteliğini gözler önüne sermektedir. Trotski şöyle demişti: “Yoldaş Akimov, Merkez Yönetim Kurulunun yetkilerini, tüzüğün yeter açıklık ve kesinlikle tanımlamadığını söyledi. Kendisiyle aynı görüşte değilim. Tam tersine bu tanımlama kesindir ve parti bir bütün olduğu ölçüde, Merkez Yönetim Kurulunun yerel yönetim kurulları üzerindeki denetiminin sağlama bağlanmasını ifade etmektedir. Yoldaş Lieber, benim bir sözümü kullanarak, tüzüğün ‘örgütlü güvenmezlik’ olduğunu söyledi. Doğrudur. Ama ben bu sözü, Bund sözcülerinin önerdiği tüzük için, partinin bir kesimi adına partinin tümüne karşı gösterilen örgütlü güvenmezliği temsil eden tüzük için kullandım. Öte yandan bizim tüzüğümüz” (o sıralarda, yani merkez kurullarının kuruluşu konusunda henüz yenilgiye uğranmadığı sıralarda, tüzük, “bizim” tüzüğümüzdü) “partinin, kendine bağlı tüm bölümlere karşı örgütlü güvenmezliğini, yani tüm yerel, bölgesel, ulusal ve öteki örgütler üzerinde denetimini temsil etmektedir.” (tutanaklar, sf. 158). Evet, bizim tüzüğümüz burada doğru bir biçimde tanımlanmaktadır. “Örgütlü güvenmezlik” ya da aynı şey demek olan “sıkıyönetim”i tasarlayan ve ortaya atanların entrikaya başvuran çoğunluk olduğunu rahat rahat öne sürebilenlere, bu sözleri sürekli olarak akıllarında tutmalarını salık veririz. Sorunun kendi gruplarını ya da başka bir grubu ilgilendirmesine bakarak Martov ve hempasının görüşlerinin nasıl değiştiğinin örneğini, yani siyasal kaypaklığın örneğini görmek isteyenlerin bu konuşmayla, Yurtdışı Birliği Kongresinde yapılan konuşmaları şöyle bir karşılaştırmaları yeter de artar bile.
## İ.
## TÜZÜĞÜN BİRİNCİ MADDESİ
Kongrede ilgi çekici bir tartışmaya yolaçan farklı metinleri daha önce belirtmiştik. Bu tartışma hemen hemen iki oturum boyunca sürdü ve tek tek ad okunarak yapılan iki oylamayla sona erdi (tüm kongre boyunca, eğer yanılmıyorsam, ad okunarak sekiz oylama yapılmıştı; çok fazla zaman yitirilmesine yolaçtığı için, ancak çok önemli konularda bu yola başvuruluyordu). Bu sorun da kuşkusuz bir ilke sorunuydu. Kongrenin tartışmaya gösterdiği ilgi çok büyüktü. Bütün temsilciler oy kullandı - bu, (herhangi bir büyük kongrede olduğu gibi) bizim kongremizde de az görülen bir olaydı. Tartışmacıların gösterdiği ilgiyi, bu durum da tanıtlıyor.
Öyleyse, tartışılan sorunun özü neydi? Kongrede söylediğim ve ondan sonra birçok kez yinelediğim gibi, “Ben [birinci madde üzerindeki] ayrılığımızı hiç bir biçimde partinin ölüm-kalım sorunu sayacak kadar hayati saymıyorum. Tüzükteki yersiz bir madde yüzünden, kuşkusuz, yok olacak değiliz!” (tutanaklar, sf. 250).] Her ne kadar, birbirinden farklı eğilimlerini ortaya koyduysa da bu farklılık, kongreden sonra ortaya çıkan ayrılığa (hatta açık konuşalım, bölünmeye) yol açmayabilirdi. Ama üzerinde ısrar edilirse, öne çıkarılırsa, insanlar ayrılığın köklerini-kollarını araştırmaya koyulurlarsa, her küçük ayrılık büyük bir ayrılık haline gelebilir. Eğer belli hatalı görüşlere sapmakta başlangıç noktası olarak iş görürse, eğer bu hatalı görüşler ek yeni ayrılıklardan ötürü, partiyi bölünme noktasına getiren anarşist girişimlerle birleşirse, her küçük farklılık çok büyük bir önem kazanır.
Bu olayda da böyle olmuştur. Birinci madde üzerinde, göreceli olarak, ufak bir ayrılık, şimdi çok büyük bir önem kazanmış bulunuyor. Çünkü, azınlığın (özellikle Birlik Kongresi’nde ve aynı zamanda yeni İskra’nın sütunlarında) oportünizmin derinliklerine ve anarşist laf ebeliğine sapmasını başlatan şey budur. İskracı azınlığın, iskracılara-karşı olanlarla ve Bataklıkla, son ve kesin biçimine seçimler sırasında bürünen koalisyonunun başlangıcını belirleyen işte buydu; bu koalisyonu anlamaksızın, merkez kurullarının kuruluşu hakkındaki büyük ve temel azınlığı anlamak olanaksızdır. Martov’la Akselrod’un birinci madde üzerindeki ufak yanılgısı, (Birlik Kongresinde de belirttiğim gibi) bizim çanağımızdaki ufak bir çatlaktı. Çanak (Birlik Kongresi’nde isterinin sınırına varan Martov’un yanlış anladığı gibi bir cellat düğümüyle değil) sağlam bir düğümle bağlanabilirdi; ya da bütün çabalar çatlağı büyütmeye ve çanağı ikiye bölmeye, yönelebilirdi. Gayretkeş martovcuların boykotu ve benzeri anarşistçe hareketleri sonucu, olan budur. Birinci madde üzerindeki ayrılık, merkez kurullarının seçiminde az rol oynamadı; seçimlerde yenik düşmesi, Martov’un, büyük ölçüde mekanik ve hatta (Yurtdışındaki Rus Devrimci Sosyal-Demokrat Birliğinin kongresindeki konuşmaları gibi) gürültülü patırtılı yöntemler kullanarak, “ilkeler üzerinde bir savaşım”a girişmesine yolaçtı.
Şimdi, bütün bu olup-bitenlerden sonra, birinci madde sorunu çok büyük bir önem kazanmıştır. Bundan ötürü hem kongrede bu madde üzerindeki oylamada görülen gruplaşmaların özelliğini, hem de –daha önemlisi– kendilerini birinci madde üzerinde gösteren ya da göstermeye başlayan fikir eğilimlerinin gerçek yapısını iyice anlamamız gerekiyor. Şimdi, artık okurların yabancısı olmadıkları olaylardan sonra, sorun şudur: Martov’un, Akselrod tarafından desteklenen madde metni, benim parti kongresinde ifade ettiğim gibi (tutanaklar, sf. 333), onun (ya da onların) kararsızlığını, yalpalamalarını ve siyasal bakımdan belirli olmayışlarını, ya da Plehanov’un Birlik Kongresinde söylediği gibi (Birlik tutanakları, sf. 102 ve başka yerlerde) onun (ya da onların Jorecilike (Jauresism)6 ve anarşizme saptıklarını mı yansıtıyordu, yoksa, benim, Plehanov tarafından da desteklenen madde metnim yanlış, bürokratik, biçimci ve sosyal-demokratça olmayan bir merkeziyetçilik fikrinin mi ifadesiydi? Oportünizm ve anarşizm mi, yoksa bürokrasi ve biçimcilik mi? Küçük bir ayrılığın büyük bir ayrılığa dönüştüğü noktada, sorun şimdi işte böyle görünüyor. Benim metnimin lehinde ve aleyhinde söylenebilecekleri, kendi değerleri çerçevesinde tartışırken, sorunun ortaya böyle konmasına bizi olayların zorladığını, akıldan çıkarmamalıyız; eğer çok tantanalı bir laf olmasaydı, bunu tarih zorlamıştır, derdim.
Bu lehte ve aleyhte konuşmaları incelemeye, kongre görüşmelerini tahlille başlayalım. Birinci konuşma, yani yoldaş Egorov’un konuşması bir noktadan ilgi çekicidir. Onun davranışı (non liçuet7, henüz benim yönümden aydınlanmış değil, gerçeğin ne olduğunu henüz bilmiyorum) bu gerçekten yeni ve oldukça örgün (complex) sorunun doğru ve yanlış yanlarını anlamakta güçlük çeken birçok temsilcinin davranışındaki karakteristik özellikleri taşıyordu. İkinci konuşma, yani yoldaş Akselrod’un konuşması, sorunu bir anda ilke sorununa dönüştürdü. Bu, yoldaş Akselrod’un kongrede ilke sorunları üzerinde yaptığı ilk konuşmaydı, hatta yaptığı ilk konuşmaydı, denebilir; sahneye ilk çıkışının ünlü “profesör”le birlikte olmasının pek de talihli olduğu söylenemez. “Sanırım” dedi yoldaş Akselrod, “parti ve örgüt kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bu iki kavram burada birbirine karıştırılmaktadır.
Ve bu karıştırma tehlikelidir.” Benim madde metnime karşı öne sürülen ilk sav buydu. Bu savı daha yakından inceleyelim. Ben, parti örgütlerin8 toplamı (yalnızca aritmetik toplamı değil, örgün toplamı) olmalıdır derken, bu, ben parti ve örgüt kavramlarını “birbirine karıştırıyorum” mu demek oluyor? Kuşkusuz değil. Ben o sözümle, sınıfın öncüsü olarak, partinin, olabildiği ölçüde örgütlenmesi, kendi saflarına, hiç değilse asgari ölçüde örgütlenmiş ögelerin girmesine izin vermesi dileğimi ve isteğimi açıkça ve kesinlikle belirtmiş oluyorum. Benim muhalifimse, tam tersine, örgütlenmiş ve örgütlenmemiş öğeleri, yönlendirilebilir, ve yönlendirilemez öğeleri, ileri olanlarla düzeltilemeyecek ölçüde geri olanları –düzeltilebilecek olan geri ögeler bir örgüte bağlanabilir– bir araya getiriyor. Bu karıştırma gerçekten tehlikelidir. Yoldaş Akselrod bununla yetinmedi, “geçmişin tam anlamıyla gizli ve merkeziyetçi örgütleri”ni (Zemliya i Volya ve Narodnaya Volya) andı, bu örgütlerin çevresinde, dedi, “örgüte bağlı olmayan ancak ona şu ya da bu yönde yardım eden ve parti üyeleri sayılan bir sürü insanı biraraya getirdik.... Bu ilke, sosyal-demokrat örgütte daha da titizlikle izlenmelidir.” Burada sorunun kilit noktalarından birine geliyoruz: “Bu ilke”, yani partinin herhangi bir örgütüne bağlı olmayan ama yalnızca “ona şu ya da bu yönde yardım eden” kişilerin kendilerine parti üyesi demelerine izin veren bu ilke, gerçekten sosyal-demokratça bir ilke midir? Plehanov, bu soruya verilebilecek olası tek yanıtı verdi; “Akselrod 70’leri anarken yanılıyor” dedi, “o tarihlerde çok iyi örgütlenmiş ve mükemmel bir disipline sahip bir merkez vardı. Bu merkezin çevresinde, onun yarattığı çeşitli kategorilerden örgütler toplanmıştı. Bu örgütlerin dışında kalan şey ise kaos ve anarşiydi. Bu kaosun içindeki ögeler, kendilerine parti üyesi diyorlardı. Ama bu, davaya yarar sağlamaktan çok zarar verdi. 70’lerdeki anarşiyi taklit etmemeliyiz, ondan kaçınmalıyız.” Görüldüğü gibi, yoldaş Akselrod’un sosyal-demokrat bir ilke gibi göstermek istediği “bu ilke”, gerçekte bir anarşist ilkedir. Bu savı çürütmek için, denetim, yönlendirme ve disiplinin, bir örgütün dışında da mümkün olabileceğini ve “kaosun ögeleri”ne parti üyesi unvanını vermenin gerekli olduğunu gösterme zorunluğu vardır. Yoldaş Martov’un metnini destekleyenler, bunlardan hiç birini göstermemişler, gösterememişlerdir. Yoldaş Akselrod, “kendisini sosyal-demokrat gören ve böyle ilân eden bir profesör”ü örnek verdi. Bu örnekteki düşünceyi tamamlayabilmesi için yoldaş Akselrod’un, bu profesöre örgütlü sosyal-demokratların, bir sosyal-demokrat gözüyle bakıp bakmadıklarını da söylemesi gerekirdi. Bu soruyu ortaya atamadığı içindir ki, yoldaş Akselrod, kendi savını yarım bırakmıştır. Ya o, ya bu. Ya örgütlü sosyal-demokratlar, sözkonusu profesörü bir sosyal-demokrat olarak görürler, ki bu durumda onu sosyal-demokrat örgütlerden birine neden üye yazmasınlar? Tabii böylece üye yazılacak profesörün kendini sosyal-demokrat “ilân etmesi” (profesörce açıklamalarda sık sık olduğu gibi) boş bir söz olarak kalmayacak ve onun eylemlerine uygun düşecekse, neden onu üye yazmasınlar? Ya da örgütlü sosyal-demokratlar, o profesörü bir sosyal-demokrat saymazlar, ki bu durumda da onurlu ve sorumluluğu bulunan parti üyeliği unvanını taşıma hakkını ona vermek saçma, anlamsız ve zararlı olur. Görüldüğü gibi, sorun iki seçenekten birine gelip dayanıyor: ya örgüt ilkesinin tutarlı biçimde uygulanması, ya da dağınıklık ve anarşinin kutsallaştırılması. Biz, partiyi, örneğin parti kongresini ortaya çıkarabilen ve her türlü parti örgütlerini genişletip çoğaltması gereken zaten biçimlenmiş ve birleşmiş sosyal-demokratlar çekirdeği üzerinde mi kuracağız, yoksa yardımcı olan herkes parti üyesidir gibi yatıştırıcı sözlerle mi yetineceğiz? “Eğer Lenin’in metnini kabul edersek” diye devam etti yoldaş Akselrod, “bir örgüte doğrudan doğruya alınamamış olsalar bile yine de parti üyesi olanların bir bölümünü bordadan denize atmış olacağız.” Yoldaş Akselrod, beni, kavramları karıştırmakla suçlarken, burada aynı karışıklık onun kendi sözlerinde, apaçık ortadadır: Yoldaş Martov, bütün yardım edenlerin parti üyesi olduklarını mutlaka öyledir diye kabul ediyor, oysa bütün tartışma burada ve bizim karşıtlarımız, böyle bir yorumun gereğini ve değerini henüz kanıtlamak zorundalar. İlk bakışta ürkünç görünen, “bordadan denize atma” sözünün anlamı nedir? Yalnızca parti örgütü olarak kabul edilen örgütlerin üyeleri parti üyesi sayıldığı zaman bile, herhangi bir parti örgütüne “doğrudan doğruya” katılamayan kişiler, partiye ait olmayan, ancak onunla ilişkisi bulunan bir örgüt içinde yine çalışabilirler. Bu durum karşısında, kişileri harekete katılmaktan, o hareket için çalışmaktan alıkoyma anlamında, hiç kimsenin bordadan denize atılması sözkonusu edilemez. Tam tersine, parti örgütlerimiz, gerçek sosyal-demokratları bünyesinde toplayarak daha güçlü hale geldikçe, parti içinde yalpalama ve istikrarsızlık daha az olacak, partiyi çevreleyen ve parti tarafından yönlendirilen işçi sınıfı yığınlarının öğeleri üzerinde partinin etkisi daha geniş, daha çeşitli, daha zengin ve daha verimli hale gelecektir. İşçi sınıfının öncüsü olarak parti, tüm sınıfla karıştırılmamalıdır. Akselrod yolda, aşağıdaki sözleri söylerken (genel olarak bizim oportünist ekonomizmimizin karakteristik özelliği olan) bu tür bir karıştırmadan suçludur: “Her şeyden önce, biz, kuşkusuz, partinin en faal üyelerinden oluşan bir örgüt, devrimciler örgütü yaratıyoruz; ama bir sınıfın partisi olduğumuza göre, bilinçli olarak, ama belki de çok faal olmaksızın kendilerini partiyle bağlayan kişileri parti saflarının dışında bırakmamaya dikkat etmeliyiz.” Birincisi, sosyal-demokrat işçi sınıfı partisinin faal öğeleri, yalnızca devrimci örgütleri değil, aynı zamanda parti örgütleri olarak kabul edilen birçok işçi örgütlerini de içine alacaktır. İkincisi, bizim bir sınıf partisi olduğumuz gerçeğinden, partiye bağlı olanlarla kendilerini partiyle işbirliği içinde görenler arasında bir ayrım yapılmasının gereksiz olduğu sonucu nasıl ve hangi mantıkla çıkarılabilir? Bunun tam tersi doğrudur: Bilinçlilik ve eylem derecesi arasında farklılık olduğu için, partiye yakınlık derecesinde de bir ayrım yapılmalıdır. Biz bir sınıf partisiyiz; bu nedenledir ki, hemen hemen tüm sınıf (ve savaş zamanlarında, iç savaş döneminde tüm sınıf) partimizin önderliği altında hareket etmelidir, partimize olabildiği ölçüde yakından sarılmalıdır. Tüm sınıfın, ya da sınıfın hemen hemen tümünün, kapitalizmde, öncüsünün, sosyal-demokrat partisinin bilinç ve eylem düzeyine yükselebileceğini düşünmek manilovizm9 ve “halk dalkavukluğu” olur. Mantıklı hiç bir sosyal-demokrat, kapitalizmde (daha ilkel ve gelişmemiş kesimlere daha makul gelen) işçi birliği (trade- union) örgütlerinin bile işçi sınıfının tümünü, ya da hemen hemen tümünü kapsayabilecek güçte olmadığından hiç bir zaman kuşku duymamıştır. Öncüyle, ona eğilimli yığınlar arasındaki farkı unutmak, öncünün, gittikçe daha geniş kesimleri kendi düzeyine çıkarma şeklindeki sürekli ödevini unutmak, yalnızca kendini aldatmaktır, bize düşen ödevlerin enginliğine gözlerini yummaktır ve bu ödevleri daraltmaktır. İşbirliği yapanlarla mensup olanlar arasındaki, bilinçli ve faal olanlarla yalnızca yardım edenler arasındaki farkı silip atmak, işte böylesi bir gözlerini yumma, böylesine bir unutmadır.
Örgütsel gevşekliği haklı göstermek için, örgütü örgütsüzlükle karıştırmayı haklı göstermek için, bizim bir sınıf partisi olduğumuzu öne sürmek, “hareketin ‘derinliği’, ‘kökleri’ sorunu gibi felsefi ve toplumsal-tarihsel olan sorunu,... teknik ve örgütsel bir sorunla” (Ne Yapmalı?, sf. 91) karıştıran Nadejdin’in yanılgısını yinelemektir. Daha sonra, yoldaş Martov’un madde metnini savunan konuşmacıların birçok kez yineledikleri karışıklık, işte yoldaş Akselrod’un becerikli elleriyle işlediği bu karışıklıktır. “Parti üyeliği unvanı ne kadar yaygınlaşırsa o kadar iyi olur” dedi Martov, ama gerçeklere uygun düşmeyen yaygın bir parti üyeliği unvanının yararlarını açıklamadı. Herhangi bir parti örgütüne mensup olmayan parti üyelerinin denetim altında tutulmasının yalnızca bir kurgu (fiction) olduğu yadsınabilir mi? Yaygın bir kurgu yararlı değil, zararlıdır? “Eğer her grevci, her gösterişi bu hareketiyle uyuşumlu olarak kendini parti üyesi ilân edebilirse, biz bundan yalnızca mutluluk duyarız” (tutanaklar, sf. 239). Öyle mi? Her grevci, kendini parti üyesi ilân etme hakkına mı sahip olmalıdır? Bu ifadesiyle yoldaş Martov, sosyal-demokrasiyi yalnızca grev yapma düzeyine indirgeyerek ve böylece Akimov’ların talihsizliğini yineleyerek, yanılgısını bir anda saçmalığa vardırıyor. Biz ise, ancak sosyal-demokratlar her grevi yönlendirmeyi başarabilirlerse mutluluk duyabiliriz; çünkü proletaryanın sınıf savaşımının her görüntüsünü yönlendirmek, onların tartışma götürmez ödevi ve planıdır; ve grevler de o savaşımın en derin ve en güçlü görünümlerinden biridir. Ne var ki, ipso facto10 bir sendikacı (trade - unionist) savaşımından daha fazla bir şey olmayan bu savaşım biçimini, çok yanlı ve bilinçli sosyal-demokrat savaşımla özdeşleştirirsek, kuyrukçuluk ya da halk dalkavukluğu etmiş oluruz. Eğer her grevcinin “kendini parti üyesi ilan etme” hakkına izin verirsek, açık bir yanlışlığı oportünistçe meşrulaştırmış oluruz; çünkü çoğu zaman böyle bir “ilan ediş” yanlıştır. Kapitalizmde, “eğitilmemiş”, vasıfsız geniş işçi kesimlerinde ister-istemez ağır basan sınırsız dağınıklık, baskı ve köreltme karşısında, her grevcinin bir sosyal-demokrat ve sosyal-demokrat partinin üyesi olabileceğine kendimizi ve başkalarını inandırmaya çalışırsak, yalnızca rahat bir düşe kapılmış oluruz. Bu “grevci” örneği, her grevi sosyal-demokratik yolda, devrimci bir çaba doğrultusunda yönlendirmekle, her grevciyi parti üyesi ilân eden oportünist laf ebeliği arasındaki farkı, özellikle gözler önüne seriyor. Biz, gerçekte, hemen hemen tüm ya da tüm proletarya sınıfını sosyal-demokrat bir yolda yönlendirdiğimiz için sınıf partisiyiz; ama bundan, yalnızca Akimov’lar, parti ile sınıfı sözde özdeş tutmamız gerektiği sonucunu çıkarabilirler.
Yoldaş Martov, aynı konuşmada “Ben gizli-eylemci örgütten (conpiratorial organisation) korkmuyorum” dedi, ama şunu ekledi: “Benim için gizli-eylemci örgüt, ancak geniş bir sosyal-demokrat işçi sınıfı partisi tarafından sarılıp örtüldüğü zaman bir anlam taşır,.” (tutanaklar, sf. 239). Doğru olmak için şöyle demeliydi: Geniş bir sosyal-demokrat işçi sınıfı hareketi tarafından sarılıp örtüldüğü zaman. Ancak bu durumda yoldaş Martov’un savı yalnızca tartışmaya yer bırakmamakla kalmaz, üstelik herkesin bildiği açık bir gerçek olurdu. Bu nokta üzerinde duruyorum, çünkü daha sonraki konuşmacılar, yoldaş Martov’un bu ifadesini, Lenin “tüm parti üyeliğini, salt gizli-eylemcilerle sınırlamak” istiyor yollu çok yaygın ve çok bayağı bir sava dönüştürdüler. Yalnızca gülümsemeyle karşılanabilecek olan bu sonucu, hem yoldaş Posadovski, hem yoldaş Popov çıkardı; Martinov’la Akimov’un dilindeyse bu tür bir sonucun gerçek oportünist karakteri bütün bütün ortaya çıktı. Bugün yoldaş Akselrod, yeni yazıkurulunun örgüt konusundaki yeni görüşlerini okurlara tanıtırken, yeni İskra’da bu aynı savı geliştiriyor. Kongrede, birinci maddenin görüşülmesine başlandığı zaman, daha ilk oturumda, muhaliflerimizin bu ucuz silahtan yararlanmak istediklerini gördüm ve yaptığım konuşmada, bu nedenle kendilerini uyardım (tutanaklar, sf. 240): “Parti örgütlerinin yalnızca profesyonel devrimcilerden oluşması gerektiği düşünülmemelidir. Aşırı ölçüde sınırlı ve gizli örgütlerden gayet geniş, özgür, lose Organisationen’lere11 kadar, her türden, dereceden ve cepheden örgütlere gereksinmemiz var.” Bu öylesine açık bir gerek ki, üzerinde durmaya gerek olduğunu bile düşünmedim. Ne var ki, birçok bakımdan geriye sürüklendiğimiz bugün, kişinin, bu konuda da “eski dersleri” yinelemesi gerekiyor. Bu amaçla, Ne Yapmalı?’dan ve Bir Yoldaşa Mektup’tan bazı bölümleri buraya alıyorum:
“... Alekseyev ve Mişkin tipinde, Halturin ve Jelyabov tipinde bir liderler çevresi, en gerçek ve en pratik anlamıyla siyasal görevlerle başedecek yetenektedir, ve böyleleri, siyasal görevleri, ateşli propagandalarının kendiliğinden uyanan yığınlarda yankı bulmasından ötürü, kaynayan enerjilerinin devrimci sınıfın enerjisinde destek bulmasından ötürü başarabilmektedirler.” Sosyal-demokrat bir parti olmak için, sınıfın desteğini kesinkes kazanmak zorundayız. Yoldaş Martov’un düşündüğü biçimde, gizli-eylemci örgütü sarıp örtüleyecek olan parti değildir, ama partiyi sarıp örtüleyecek olan, hem gizli-eylemci örgütleri, hem gizli-eylemci olmayan örgütleri içine alacak olan devrimci sınıftır, proletaryadır.
“...İktisadi savaşımı amaçlayan işçi örgütleri, işçi birliği (trade - union) örgütler olmalıdırlar. Her sosyal-demokrat işçi, elinden geldiği kadar bu örgütleri desteklemeli ve bunların içinde etkin olarak çalışmalıdır. Ama... ‘işçi birliklerinde’ (trade - union) üyeliğe yalnız sosyal-demokratların seçilebilmesini istemek, elbette ki bizim çıkarımıza olan bir şey değildir; çünkü böyle bir şey, olsa olsa, bizim yığınlar üzerindeki etkimizin kapsamını daraltır. İşverenlere ve hükümete karşı savaşım için birleşmenin gereğini anlayan her işçi, işçi birliklerine (trade - union) girebilmelidir. Eğer işçi birlikleri (trade - union), hiç değilse bilinçlenmenin bu ilkel derecesine ulaşmış olan herkesi birleştirmezse, ve çok geniş örgütler olarak kurulmazsa, işçi birliklerinin asıl amacına ulaşmak olanaksızlaşır. Bu örgütler ne kadar geniş tutulursa, bunlar üzerindeki etkimiz de o ölçüde geniş olur. Bu etki, yalnızca iktisadi savaşımın ‘kendiliğinden’ gelişmesi yüzünden ileri gelmez, sosyalist sendika üyelerinin yoldaşlarını etkilemede gösterdikleri doğrudan ve bilinçli çabadan da ileri gelir.” (Ne Yapmalı, sf. 86.) Yeri gelmişken, tartışmalı birinci madde sorununun değerlendirilmesi açısından, işçi birlikleri (trade - union) örneği özellikle önemlidir. Bu birliklerin, sosyal-demokrat örgütlerin “denetimi ve yöneltimi altında” çalışmaları gerektiği hususunda, sosyal-demokratlar arasında iki ayrı düşünce yoktur. Ama bu temeller üzerinde, işçi birliklerinin (trade - union) bütün üyelerine “kendilerini” sosyal-demokrat partinin üyesi olarak “ilân etme” hakkını vermek hem açıkça saçmalık olur, hem de iki yönlü bir tehlike yaratır: bir yandan işçi birliği hareketinin boyutlarını daraltır ve böylece işçiler arasındaki dayanışmayı zayıflatır; öte yandan sosyal-demokrat partinin kapısını belirsizliğe ve kararsızlığa açar. Alman sosyal-demokratları, buna benzer bir sorunu, pratik bir olayda, parça başına ücretle çalışan Hamburg duvarcılarına ilişkin ünlü olayda çözme fırsatını elde etmişlerdi.12 Sosyal-demokratlar, grev kırıcılığın, sosyal-demokratların gözünde şerefsizce bir şey olduğunu belirtmekte bir an bile duraksamadılar, böylece grevleri desteklemekte ve yönlendirmekte kendileri için hayati bir önem olduğunu kabul ediyorlardı; ama aynı zamanda, partinin çıkarlarıyla işçi birliklerinin çıkarlarının özdeşleştirilmesi, ayrı ayrı işçi birliklerinin kendi başlarına hareketlerinden partinin sorumlu olması isteğini de aynı kararlılıkla reddettiler. Parti, işçi birliklerine kendi anlayışını aşılamaya ve onları kendi etkisi altına almaya çalışmalıdır, çalışacaktır; ama böyle yapabilmek için, bu işçi birliklerindeki sosyal-demokrat öğelerle (sosyal-demokrat partiye mensup olanlarla) sınıf bilincine tam ulaşmamış, siyasal yönden etkin olmayan kişileri, yoldaş Akselrod’un bize yaptırmak istediği gibi birbirine karıştırmak değil, birbirinden ayırmak gerekir.
“... En gizli işlevlerin bir devrimciler örgütünde merkezileşmesi, geniş yığınlara yönelik ve bu yüzden de olabildiğince gevşek ve gizlilikten uzak bulunan işçi birlikleri gibi, işçilerin kendi kendilerini eğitme çevreleri ve illegal yazını okuma çevreleri gibi, sosyalist ve demokratik çevreler, nüfusun bütün öteki kesimleri arasında sosyalist ve demokratik çevreler, vb., vb. gibi büyük sayıdaki öteki örgütlerin eylem alanını genişletecek ve niteliğini zenginleştirecektir. Böyle çevreleri, sendikaları ve örgütleri her yerde kurmak gerekir; bunlar olabildiğince çok sayıda olmalı ve yerine getirdikleri işlevler olabildiğince çeşitli olmalıdır; ama bunları devrimciler örgütüyle birbirine karıştırmak, aralarındaki sınır çizgisini silmek, saçma ve zararlı olur.” (sf. 96.)13 Bu alıntı, devrimcilerin örgütünün, işçilerin yaygın örgütleri tarafından sarmalanıp örtülmesini bana yoldaş Martov’un anımsatmasının ne kadar yersiz olduğunu gösteriyor. Ben bunu Ne Yapmalı?’da zaten göstermiş ve Bir Yoldaşa Mektup’ta da daha somut biçimde geliştirmişimdir. “Fabrika grupları” diye yazmıştım orada, “bizim için özellikle önem taşır: hareketin esas gücü, büyük fabrikalardaki işçi örgütlerindedir. Çünkü büyük fabrikalar (ve büyük tesisler) işçi sınıfının yalnızca sayı bakımından büyük kesimini değil, etki, gelişme ve savaşım kapasitesi bakımından da büyük kısmını içerirler. Her fabrika bizim kalemiz olmalıdır.... Fabrika altkomitesi, bütün fabrikayı, işçilerin olabildiği ölçüde geniş kesimini, her türden değişik gruplar (ya da temsilciler) ağıyla kucaklamaya çalışmalıdır.... Bütün gruplar, topluluklar, altkomiteler, vb., bir yönetim kurulunun ya da kurulun yan kuruluşlarının statüsüne sahip olmalıdır. Bunlardan bazıları Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisine katılma isteğini açıkça öne sürecekler ve yönetim kurulu tarafından onaylanırsa, partiye katılacaklardır. Böylece (ya yönetim kurulunun buyrultuları çerçevesinde ya da onunla anlaşmaya vararak) belirli ödevler yüklenecekler, parti organlarının buyruğuna uymayı kabul edecekler, bütün parti üyelerinin sahip olduğu aynı haklara sahip olacaklar, ve kurul üyeliği için aday olabileceklerdir, vb.. Bazıları RSDİP’ne katılmayacaklar, parti üyelerince kurulan grupların ya da şu veya bu parti grubuyla ilişkisi olan toplulukların statüsüne sahip olacaklardır, vb..” (sf. 17-18.)14 (Kalın) italik ifadeler, benim birinci metnimdeki düşünceyi, Bir Yoldaşa Mektup’ta zaten açıkça ifade ettiğimi gösteriyor. Partiye girme koşulları orada açıkça belirtilmiştir: 1) Belli bir örgütlenme derecesi; 2) Bir parti yönetim kurulunun onayı. Bir sayfa sonra da, hangi grupların ve örgütlerin, hangi nedenlerle partiye girmelerine izin verilebileceğini (ya da verilemeyeceğini) ana çizgileriyle göstermişimdir: “Dağıtım grupları RSDİP’ne mensup olmalıdırlar ve parti üyelerinden ve görevlilerinden bir kısmını tanımalıdırlar. Çalışma koşullarını inceleme ve işçi birliklerinin isteklerini saptama gruplarının mutlaka RSDİP’ne mensup olması gerekmez. Bir ya da iki parti üyesine bağlı olarak kendini eğitme işinde çalışan öğrenci, subay ya da büro görevlileri grupları, bazı durumlarda, beraber çalıştıkları kişilerin parti üyesi olduğunu bile bilmemelidirler, vb..” (sf. 18-19.)15 İşte size “açık” olma konusunda ek malzeme! Yoldaş Martov’un tüzük tasarısı, partiyle örgütler arasındaki ilişkilere dokunmazken, ben, kongreden hemen hemen bir yıl önce bazı örgütlerin partiye bağlı olmasını bazılarının olmamasını gösterdim. Kongrede savunduğum düşünceyi, Bir Yoldaşa Mektup’ta daha önce çoktan açıkça belirtmiştim. Sorun, açık bir biçimde şöyle ortaya konabilir. Genel olarak örgütlenme derecesine ve özel olarak da örgütün gizliliğine ilişkin olarak ana çizgileriyle şu kategoriler düşünülebilir: 1) devrimcilerin örgütleri; 2) olabildiği ölçüde yaygın ve çeşitli işçi örgütleri (belli koşullarda, öteki sınıfların belli öğelerini de kapsamına alacağını düşünerek, kendimi işi sınıfıyla sınırlıyorum). Partiyi bu iki kategori meydana getirir. Ayrıca, 3) partiyle ilişiği olan işçi örgütleri; 4) partiyle ilişiği olmayan ama fiilen onun denetim ve yönetiminde bulunan işçi örgütleri; 5) işçi sınıfının, sınıf savaşımının büyük ölçüde kendini gösterdiği olaylarda, belli bir oranda sosyal-demokrat partinin kısmen yönetimi altına giren örgütlenmemiş öğeleri. Bu, aşağı-yukarı, benim sorunu nasıl ele aldığımı gösterir. Oysa tam tersine, yoldaş Martov’un sorunu ele alış şeklinde, partinin sınır çizgisi belirsiz kalmaktadır. Çünkü “her grevci”, “kendini parti üyesi ilân” edebilmektedir. Bu gevşekliğin yararı nedir? Yaygın bir “unvan”. Bunun zararı dağınıklık anlayışını getirmesinde, sınıfla partiyi birbirine karıştırmasındadır.
Ortaya koyduğumuz genel önerileri iyice gözler önüne serebilmek için, kongrede birinci madde üzerinde yapılan görüşmelere, şöyle gelişi güzel bir gözatalım. Yoldaş Bruker, benim metnimden yana olduğunu söylemişti (Martov yoldaş bunu büyük bir sevinçle karşıladı), ama onun benimle kurduğu ittifakın, yoldaş Akimov’un Martov’la kurduğu ittifakın tersine, bir yanlış anlama temeli üzerine oturtulduğu ortaya çıktı. Bruker yoldaş “bir bütün olarak tüzükle, tüzüğün ruhuyla görüş birliğinde” değildi (tutanaklar, sf. 239), benim metnimi, Raboçeye Dyelo yandaşlarının arzuladığı demokrasinin temeli olarak gördüğü için savunuyordu. Bruker yoldaş, siyasal savaşımda bazan daha az kötüyü seçmenin gerekli olduğu görüşüne henüz ulaşmamıştı; bizim kongremiz gibi bir kongrede, demokrasiyi savunmanın yararsız olduğunu kavramamıştı. Yoldaş Akimov daha keskin zekalıydı. Akimov, “Martov ve Lenin yoldaşlar, ortak amaçlarına hangi [metnin] daha uygun geleceğini tartışıyorlar” (tutanaklar, sf. 252) derken, sorunu oldukça doğru biçimde koymuştu. “Bruker ve ben” diye devam etti Akimov, “bu amaca en az uygun düşecek olanı seçmek istiyoruz. Bu açıdan, ben Martov’un metnini seçtim.” Ve yoldaş Akimov, “onların asıl amacının” (yani Plehanov’un, Martov’un ve benim, devrimcilerin yönetici örgütünü yaratma amacımızın) “pratik olmadığını ve zararlı olduğunu” içtenlikle öne sürdü. Yoldaş Martinov gibi16 Akimov da “devrimciler örgütünün” gereksiz olduğu yolundaki ekonomist düşünceyi savundu. Akimov, “ister Martov’un metniyle, ister Lenin’in metniyle engelleyin, sonunda, yaşamın gerçeklerinin kendilerini partimize zorla kabul ettirecekleri”nden emindi. “Yaşamın gerçekleri” şeklindeki bu “halk dalkavukluğu” anlayışıyla yoldaş Martov’da da yüz yüze gelmeseydik, üzerinde durmaya değmeyebilirdi. Genel olarak yoldaş Martov’un ikinci konuşması (tutanaklar, sf. 245) öylesine ilginç ki, ayrıntılarıyla incelemeye değer.
Yoldaş Martov’un ilk kanıtı şu: parti örgütlerinin, kendilerine bağlı olmayan parti üyeleri üzerinde denetimde bulunması “pratikte olanaklıdır, yönetim kurulu herhangi birine görev verdiğine göre, o görevin yerine getirilmesini gözleyebilecektir” (tutanaklar, sf. 245). Bu tez, dikkate değer ölçüde karakteristiktir, çünkü eğer deyim yerindeyse, Martov’un metnine kimin gerek duyduğunu ve o metnin gerçekte kime -serbest aydınlar ya da işçi grupları ve işçi yığınları- hizmet edeceğini “ifşa ediyor”. Martov’un metninin iki biçimde yorumlanması olanaklıdır: 1) partiye, parti örgütlerinden birinin yönetimi altında düzenli olarak kişisel yardımda bulunan herhangi bir kişi “kendini” parti üyesi “ilân etme” (yoldaş Martov’un kendi sözleri) hakkına sahiptir; 2) bir parti örgütü, kendi yönetimi altında kendisine düzenli kişisel yardımda bulunan kişiyi parti üyesi sayma hakkına sahiptir. “Her grevci”ye, kendini parti üyesi görme fırsatını gerçekten veren yorum, birinci yorumdur ve bu nedenle yalnızca o yorum derhal Lieber’lerin, Akimov’ların ve Martinov’ların kalbini kazanmıştır. Ama açıkça görülüyor ki, bu yorum, bir sözden başka bir şey değildir; çünkü bu yorum bütün işçi sınıfı için sözkonusudur ve partiyle sınıf arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaktadır; bu yorum karşısında “her grevcinin” denetlenmesinden ve yönlendirilmesinden ancak “sembolik olarak” söz edilebilir. Yoldaş Martov’un, ikinci konuşmasında, (ayraç içinde söyleyelim, Kostiç’in önergesini17 kabul etmediği zaman, kongrenin doğrudan doğruya reddetmiş olduğu - tutanaklar, sf. 255) bir anda bu ikinci yoruma kayması, yani bir yönetim kurulunun [bazı kişilere -ç.1 görev verebileceğini ve bu görevin yerine getirilebileceğini öne sürmesi, işte bundan ötürüdür. Böyle özel görevler, kuşkusuz, işçi yığınlarına, (yoldaş Akselrod’la yoldaş Martinov’un sözünü ettiği) binlerce proletere hiç bir zaman verilecek değildir – bu görevler yoldaş Akselrod’un sık sık andığı profesörlere, yoldaş Lieber’le yoldaş Popov’un çok ilgilendiği (tutanaklar, sf. 241) lise öğrencilerine (high school students), yoldaş Akselrod’un ikinci konuşmasında değindiği (tutanaklar, sf. 242) devrimci gençliğe verilecektir. Sözün kısası, yoldaş Martov’un metni ya ölü bir söz, boş bir söz olarak kalacak ya da hemen hemen yalnızca, bir örgüte katılmayı arzu etmeyen “burjuva bireyciliğiyle tepeden tırnağa dolup taşan aydınlar”ın yararına işleyecektir. Martov’un metni söz olarak geniş proletarya katmanlarının çıkarını savunmaktadır, gerçekte ise, proletarya disiplininden ve örgütünden kaçınan burjuva aydınların çıkarına hizmet etmektedir. Modern kapitalist toplumun özel bir tabakası olarak aydınların kesinkes bir bireycilik, disiplin ve örgüt yetersizliği içinde olduklarını hiç kimse yadsımaya kalkışmaz (Kautsky’nin, aydınlar üzerine yazdığı ünlü yazılarla karşılaştırınız). Yeri gelmişken belirtelim, bu durum, bu toplumsal tabakayı proletaryadan ayıran, aleyhte bir özelliktir; aydın kararsızlığının ve gevşekliğinin nedenlerinden biri budur, proletarya bunu sık sık hisseder; ve aydınların bu özelliği, onların alışılagelen yaşam biçimiyle, birçok yönden küçük-burjuvanın var oluş biçimine yaklaşan yaşamını kazanış biçimiyle (bireysel olarak ya da çok küçük gruplar halinde çalışma, vb.) içsel olarak bağlıdır. Son olarak, profesörler ve lise öğrencileri örneğini anmak zorunda kalanların, yoldaş Martov’un metnini savunanlar oluşu da bir raslantı değildir. Birinci madde üzerindeki tartışmada, esas itibariyle gizli-eylemci örgütün şampiyonlarına karşı savaş alanına atılanlar, Martinov ve Akselrod yoldaşların düşündüğü gibi, geniş bir proletarya savaşımının şampiyonları değil, ama proletarya örgütünün ve disiplininin destekleyicileriyle savaşan, burjuva aydın bireyciliğinin destekçileriydi.
Popov yoldaş şöyle diyordu: “Her yerde, Nikolayev’de ya da Odesa’da olduğu gibi St. Petersburg’da, bu kentler temsilcilerinin tanıklık edeceği üzere, bir örgütün üyesi olamayan ama yayınları dağıtan fısıltı gazetesi yoluyla uyarma işlerini yürüten düzinelerle işçi vardır. Bunlar bir örgüte bağlanabilirler, ama üye sayılamazlar” (tutanaklar, sf. 241). Bunların bir örgüte neden üye olamayacakları, yoldaş Popov’da sır olarak kalmıştır. Daha önce Bir Yoldaşa Mektup’tan aldığım bölümde, böyle işçilerin (üstelik düzinelerle değil, yüzlerle) bir örgüte girmelerine izin verilmesinin hem olanaklı hem gerekli olduğunu, hatta bu örgütlerden çoğunun partiye ait olabileceğini ve olması gerektiğini göstermiştim.
Yoldaş Martov’un ikinci kanıtı da şu: “Lenin’in görüşünce, partide, parti örgütlerinden başka örgüt olmamalıdır...” Evet doğru! “Bence, tam tersine, böyle örgütler olmalıdır. Günlük yaşam, bu örgütleri, bizim onları profesyonel devrimcilerin militan örgütü olan örgütümüzün hiyerarşisi içine alışımızdan daha hızlı bir biçimde yaratıyor ve üretiyor...” Bu, iki yönden yanlış: 1) “günlük yaşam”ın ürettiği etkin devrimci örgütlerin sayısı, bizim gereksindiğimizden, işçi sınıfı hareketinin gerek duyduğundan çok daha azdır; 2) bizim partimiz, yalnızca devrimcilerin örgütlerinin hiyerarşisi değil, işçi yığınları örgütlerinin de hiyerarşisi olmalıdır... “Lenin, Merkez Yönetim Kurulunun, parti örgütü unvanını, yalnızca ilke bakımından tam anlamıyla güvenilir olan örgütlere vermesini düşünüyor. Ama Bruker yoldaş, yaşamın [aynen böyle!] kendi etkisini yürüteceğini ve Merkez Yönetim Kurulunun, tam anlamıyla güvenilir bir nitelik taşımadıkları halde birçok örgütü, parti dışında bırakmamak için yasallaştıracağını çok iyi anlıyor. Bruker yoldaşın Lenin’le birleşmesinin nedeni budur...” Nasıl da gerçekten kuyrukçu bir “yaşam” görüşü! Kuşku yok ki, Merkez Yönetim Kurulu kendi fikirlerinin değil, başkaları ne der düşüncesinin (Bakınız Hazırlık Komitesi Olayı) rehberliği altında olan kişilerden kurulmak zorunda kalsaydı, o zaman “yaşam”, partideki en geri öğelerin en yüksek yere geçmeleri anlamında, kendi etkisini yürütürdü (gerçekte şimdi, geri öğelerin parti “azınlığı” olarak biçimlenmeleriyle ortaya çıktığı gibi). Ama makul bir Merkez Yönetim Kurulunun “güvenilmez” öğeleri partiye kabul etmesi konusunda hiç bir akla yatkın gerekçe gösterilemez. Yoldaş Martov, güvenilmez öğeler “üreten” bu ifadesiyle, yani “yaşam”a atıfta bulunmasıyla, kendi örgütlenme tasarısının oportünist niteliğini açıkça ortaya koymuş oluyor... “Bana gelince” diye sürdürdü sözü Martov, “eğer böyle bir örgüt [yani güvenilir olmayan örgüt] parti programını ve parti denetimini kabule hazırsa, o örgütü, bir parti örgütü haline getirmeksizin aramıza alabiliriz. Örneğin, ‘bağımsızlar’ın işçi birliklerinden biri sosyal-demokrasinin görüşleriyle programını kabul ettiğini ve partiye katılacağını ilân ederse, ben bunu, partimiz için büyük bir zafer sayarım; doğal olarak bu, o işçi birliğini parti örgütüne aldığımız anlamına gelmez...” İşte Martov’un metninin bizi içine soktuğu karmakarışıklık budur: partiye ait olan partisiz örgütler! Onun planını hele bir düşünün: parti = (1) devrimcilerin örgütleri + (2) parti örgütü olarak kabul edilen işçi örgütleri + (3) parti örgütü olarak kabul edilmeyen işçi örgütleri (başlıca “bağımsızlar”dan oluşan örgütler) + (4) çeşitli işlevleri olan bireyler - profesörler, lise öğrencileri, vb. + (5) “her grevci”. Bu dikkate değer planın yanına kişi ancak yoldaş Lieber’in şu sözlerini koyabilir: “Bizim görevimiz yalnızca bir örgütü örgütlemek [!!] değildir, biz, bir parti örgütleyebiliriz ve örgütlemeliyiz” (tutanaklar, sf. 241). Evet kuşkusuz bunu yapabiliriz ve yapmalıyız, ama gerekli olan şey “örgüt örgütleme” gibi anlamsız sözler değil, parti üyelerinin gerçekte bir örgüt yaratmaya alışmaları gerektiği şeklindeki açık istemdir. “Bir parti örgütlemek”ten söz eden, ama parti sözcüğünün her türlüsünden dağınıklığı ve örgütsüzlüğü örtmek için kullanılmasını savunan kişi, yalnızca boş sözcüklere sapıyor demektir.
“Bizim metnimiz” diyordu yoldaş Martov, “devrimcilerin örgütüyle yığınlar arasında bir dizi örgüte sahip olunması arzusunu ifade ediyor.” Hayır etmiyor! Martov’un metninin hiç mi hiç ifade etmediği şey, bu gerçekten temel arzudur; çünkü bu metin, bir örgütlenme dürtüsü uyandırmıyor, bir örgütlenme istemini kapsamıyor, örgütlü olanı örgütsüzden ayırmıyor. Getirdiği tek şey bir unvandır18. Bununla ilgili olarak yoldaş Akselrod’un şu sözlerini anımsamamak elden gelmiyor: “Hiçbir buyruk, onların [devrimci gençlik çevreleriyle benzerlerinin] ya da bireylerin kendilerini sosyal-demokrat diye adlandırmalarını [pek doğru!] ya da kendilerini partinin bir parçası olarak görmelerini yasaklayamaz.” – İşte bu hiç doğru değil! Herhangi bir kişinin kendini sosyal-demokrat olarak adlandırmasını yasaklamak, hem olanaksız hem de anlamsızdır, çünkü bu sözcük, doğrudan anlamıyla, belirli örgütsel ilişkileri değil, bir inançlar sistemini ifade eder. Ama değişik grupların ve kişilerin, kendilerini “partinin bir parçası olarak görmelerini” yasaklamaya gelince, eğer bu çevreler ve kişiler, partiye zarar veriyor, partiyi bozuyor ya da dağınık hale getiriyorsa, o zaman, böyle bir yasaklamaya gidilmelidir ve bunu yapmak zorunludur. Eğer parti, bir çevrenin, kendisini bütünün “bir parçası olarak görmesini”, “kararıyla yasaklayamıyorsa”, partinin, bir bütün olduğundan, bir siyasal bütün olduğundan söz etmek saçma olur. Böyle bir durumda, partiden çıkarma işlem ve koşullarını tanımlamanın ne anlamı kalır? Akselrod yoldaş, Martov yoldaşın temel yanılgısını açık bir saçmalığa vardırdı; hatta bu yanılgıyı, şu sözleriyle oportünist bir teori haline soktu: “Lenin’in hazırladığı şekliyle birinci madde, proletaryanın sosyal-demokrat partisinin yapısı [!!] ve amaçlarıyla ilke olarak çatışma halindedir.” (Tutanaklar, s. 243.) Bu, ilke olarak sınıf çatışmasından beklenenden daha fazlasını, proletaryanın amaçlarının yapısını öne sürerek partiden beklemek demektir en azından. Akimov’un, böyle bir teoriyi yürekten desteklemesi hiç de şaşırtıcı değil. Bu hatalı ve açıkça oportünist eğilimli anlayışı şimdi, yeni görüşlerin özü haline dönüştürmek isteyen Akselrod yoldaş, insaflı davranmak gerekirse, kongrede, tam tersine, “pazarlığa” hazır olduğunu şu sözlerle ifade etmişti: “Açık bir kapıyı çaldığımı görüyorum” (ben bunu yeni İskra’da da görüyorum), “çünkü Lenin yoldaş, parti örgütünün parçası olarak kabul edilecek olan yan (peripheral) topluluklar anlayışıyla, benim istemimi karşılıyor” (yalnızca yan topluluklarla değil, her çeşit işçi birliğiyle: tutanakların 242’nci sayfasıyla, yoldaş Strahov’un konuşmasıyla, Ne Yapmalı?’dan ve Bir Yoldaşa Mektup’tan alınan bölümlerle karşılaştırınız). “Şimdi ortada, yalnızca bireyler kalıyor, ama bu konuda da pazarlık edebiliriz.” Akselrod yoldaşa, genel olarak pazarlığa karşı olmadığımı söyledim. Şimdi, bunun hangi anlama geldiğini açıklamalıyım. Bireyler konusunda –bütün şu profesörler, lise öğrencileri, vb.– ödün vermeyi hiç bir biçimde kabul edemezdim; ancak işçi örgütleri konusunda, eğer kuşku varsa (yukarda kanıtladığım gibi, her ne kadar böyle bir kuşkuya yer yoksa da) kendi birinci madde metnime şöyle bir not eklemeyi kabul ederdim: “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin program ve tüzüğünü kabul eden işçi örgütleri, parti örgütleri içinde, olabildiği ölçüde çok sayıda, yer alırlar.” İşin aslını konuşmak gerekirse, böyle bir tavsiyenin yeri, kuşkusuz, tüzel tanımlamaları kapsaması gereken tüzükte değil, açıklayıcı yorumlar ve broşürlerdedir (ve tüzük hazırlanmadan çok önce, broşürlerimde böyle açıklamalar yaptığımı esasen belirtmiştim); ama böyle bir not, en azından, yoldaş Martov’un metninde var olduğuna kuşku bulunmayan şeyleri, [örneğin -ç.] dağınıklığa yol açabilecek yanlış fikirlerin zerresini, oportünist savların19 zerresini ve “anarşist kavramlar”ı içermezdi.
Tırnak içinde aktardığım bu son ifade yoldaş Pavloviç’e aittir. Pavloviç; “sorumsuz ve kendi kendini üye diye yazdırmış kişilerin parti üyesi” kabul edilmelerini, haklı olarak anarşizm sözcüğüyle nitelemişti. Benim metnimi yoldaş Lieber’e anlatırken Pavloviç yoldaş, “basitçe söylersek” diyordu, “bu metnin anlamı şudur: ‘eğer parti üyesi olmak istiyorsanız, örgütsel ilişkileri kabul edişiniz de yalnızca platonik olmamalıdır’.” Bu “yorum” her ne kadar basitse de (kongreden bu yana gelip-geçen olayların da gösterdiği üzere) yalnızca çeşitli kararsız profesörler ve lise öğrencileri için değil, aynı zamanda partinin en erdemli üyeleri için, tepedeki kişiler için de gerekliydi... Yoldaş Pavloviç, yoldaş Martov’un “bizim partimiz, bilinçsiz bir sürecin bilinçli bir sözcüsüdür” derken talihsiz bir şekilde ortaya koyduğu bilimsel sosyalizmin bu tartışma kabul etmez kuralıyla kendi metni arasındaki çelişkiyi işaret ederken, aynı şekilde haklıydı. Evet tam yoldaş Martov’un ortaya koyduğu gibi! Zaten o nedenledir ki, “her grevci”nin, kendini parti üyesi olarak görme hakkına sahip olmasını istemek yanlıştır; çünkü “her grev”, kaçınılmaz olarak toplumsal devrime götüren sınıf savaşımının ve güçlü sınıf içgüdüsünün yalnızca kendiliğinden ifadesi olmakla kalmayıp, o sürecin bilinçli bir ifadesi olsaydı, o zaman... o zaman genel grev sözü anarşist bir ifade olmazdı, partimiz bütün işçi sınıfını derhal ve bir anda kucaklar ve bunun sonucu olarak, burjuva toplumuna tümden derhal son verirdi. Eğer gerçekten bilinçli bir sözcü olacaksa parti, bilinçlenmede kesin bir düzeyi sağlama bağlayacak ve bu düzeyi sistemli biçimde yükseltecek örgütlenme ilişkilerini ortaya koyabilmelidir. “Eğer Martov’un yolunda yürüyeceksek” diyordu Pavloviç yoldaş, “her şeyden önce, programı benimsemeyi öngören maddeyi çıkarmamız gerekir; çünkü bir programın benimsenmesinden önce, iyice öğrenilmesi ve anlaşılması gerekir....Programın benimsenmesi, oldukça yüksek bir siyasal bilinç düzeyini ön-gerek sayar.” Biz sosyal-demokrasiye gösterilen desteğin, onun yönettiği savaşıma katılmanın, herhangi bir koşulla (öğrenmek, anlamak, vb. gibi) yapay biçimde sınırlandırılmasına asla izin vermeyeceğiz; çünkü hem bilinci hem örgütlenme güdüsünü ilerleten şey, bu katılmanın kendisidir; ama bir parti içinde, sistemli bir çalışmayı yürütmek için biraraya geldiğimize göre, bu çalışmanın sistemli olmasını sağlamalıyız.
Pavloviç yoldaşın programla ilgili uyarısının boşuna olmadığı, daha o oturumda derhal ortaya çıktı. Yoldaş Martov’ un metninin kabul edilmesini20 sağlayan Akimov ve Lieber yoldaşlar, program bakımından da yalnızca platonik bir kabulün, yani (parti “üyeliği” için) “temel ilkeler”i kabul etmiş olmanın yeterli sayılması gerektiğini öne sürerek (tutanaklar, sf. 254-255) gerçek kimliklerini bir anda ortaya koyuverdiler. Yoldav Pavloviç, “yoldaş Akimov’un önerisi, Martov yoldaşın bakış açısından oldukça mantıklıdır” dedi. Ne yazık ki, Akimov’un bu önerisinin ne kadar oy topladığını tutanaklarda bulmak olanaksız – ama bu önergenin aldığı oy herhalde yediden (beş bundcu, Akimov ve Bruker) az değildir. Tüzüğün birinci maddesi ile ilgili olarak biçimlenmeye başlayan “sağlam çoğunluğu” (iskracılara-karşı olanlar, “merkez” ve Martovcular) sağlam bir azınlığa dönüştüren şey de yedi temsilcinin kongreden çekilmesi oldu! Eski yazı kurulunun onaylanmasını öngören önergenin yenik düşmesi sonucunu veren, güya İskra yazıkurulunun “sürekliliği”nin açıkça ihlali sonucunu veren şey de, bu yedi temsilcinin çekilmesiydi. İskra’nın “sürekliliği”nin tek güvencesi ve kurtuluşunu sağlayan bir garip yedi’ydi bu: bundcular, Akimov ve Bruker. Yani İskra’nın merkez yayın organı olarak kabulünü öngören önergelere karşı oy kullanan temsilciler, yani oportünizmi, kongrece birçok kez saptanmış, özellikle program açısından birinci maddenin yumuşatılması sorununda oportünist tutumları Martov ve Plehanov tarafından saptanmış temsilciler. İskracılara-karşı olanlar tarafından korunan İskra “sürekliliği”! – bu, bizi, kongre sonrası acıklı-güldürünün başlangıç noktasına getiriyor.
***
Tüzüğün birinci maddesi üzerinde oy gruplaşması, dillerin eşitliği olayında tanık olunan aynı türden bir görüngünün varlığını ortaya koymuştur: İskra çoğunluğundan (yaklaşık olarak) dörtte-birinin çekilmesi, “merkez” tarafından desteklenen iskracılara-karşı olanların zaferini mümkün hale getirmiştir. Kuşkusuz burada da görünümün simetriğini bozan bireysel oylar vardı – bizim kongremiz gibi geniş toplantılarda, sık sık bir taraftan öteki tarafa “kayanlar”, özellikle birinci madde gibi, ayrılığın gerçek niteliğinin yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı ve birçok temsilcinin kendi davranışlarını henüz saptayamadıkları (sorunun daha önce başında tartışılmamış olmasını da dikkate almak gerek) konularda yer değiştiren kişiler olur. Çoğunluktaki iskracılardan ayrılanlar beş oydur (Rusov ve Karski’nin ikişer oyuyla Lenski’nin bir oyu); öte yandan bunlara bir iskracılara-karşı olan (Bruker) ve merkezden üç kişi (Medvedev, Egorov ve Çaryov) katılmıştır; sonuç yirmi üç oydu (24 - 5 + 4), bu, seçimlerdeki son gruplaşmadan bir oy eksiktir. Martov’a çoğunluğu verenler iskracılara-karşı olanlardır. Yedisi ondan yana, biri benden yana (“merkez”den de yedi kişi Martov’dan yana, üçü benden yana) oy kullanmıştır. Kongrenin sonunda ve kongreden sonra biçimlenmeye başlayan özlü azınlığı oluşturan şey, işte, azınlıktaki iskracılarla iskracılara-karşı olanlar ve “merkez” arasındaki bu koalisyondur. Birinci madde metnini yazışlarında ve özellikle bu metni savunularında, hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde oportünizme ve anarşist bireyciliğe doğru adım atan Martov’la Akselrod’un siyasal yanılgısı, kongrenin özgür ve açık bir arena oluşundan ötürü bir anda ortaya çıkıvermiştir; bu siyasal yanılgı, kendini, en az kararlı öğelerin, ilkelere en az bağlı olanların, bir anda, bütün güçlerini, devrimci sosyal-demokratların görüşlerinde beliren çatlak ve gediklerin genişletilmesi amacıyla kullanmalarında göstermiştir. Kongrede birlikte çalışanlar, örgütlenme sorunlarında, içtenlikle değişik amaçlar izleyenlerdi (Akimov’un konuşmasına bakınız) – bu durum, bizim örgütlenme planımıza ve tüzüğümüze ilkede karşı olanların, Martov ve Akselrod yoldaşların yanılgısını desteklemelerine yolaçtı. Bu sorunda da devrimci sosyal-demokrasinin görüşlerine bağlı kalan iskracılar kendilerini azınlıkta buldular. Bu çok önemli bir noktadır; bu önemi kavramadıkça, ne tüzüğün ayrıntıları üzerindeki savaşımı, ne de merkez yayın organı ile Merkez Yönetim Kurulunun kimlerden oluşacağına ilişkin sorun üzerindeki savaşımı anlama olanağı yoktur.
## Dipnotlar
**1.** İskra’nın merkez yayın organı olarak kabulü konusunda yaptığı konuşmada yoldaş Popov, inter alia, şöyle dedi: “İskra’nın n° 3 ya da n° 4’teki ‘Nereden Baş1amalı’ başlıklı yazıyı anımsıyorum. Rusya’da faaliyet gösteren yoldaşların çoğu o yazıyı incelikten uzak buldular; başkaları aynı yazının hayalci olduğunu düşündü ve çoğunluk [? - herhalde Popov’un çevresindeki çoğunluk] yazıyı tutkuya yordu” (tutanaklar, s. 140). Okurların gördüğü gibi, benim siyasal görüş1erimin tutkuya yorulması yeni bir şey değil - şimdi aynı görüşleri yoldaş Akselrod’la, yoldaş Martov’un yeniden pişirip ortaya koymalarını, bu gayet iyi açıklıyor.
**2.** Yeri gelmişken, bu vesileyle.
**3.** Bu arada belirtelim, tutanak komisyonu, Ek XI’de “Lenin tarafından kongreye sunulan” tüzük taslağını yayınladı (tutanaklar, s. 393) Tutanak komisyonu da işleri biraz karıştırmış. Komisyon, bütün temsilcilere (ve çoğuna kongreden önce) gösterdiğim benim ilk tasarımla kongrede önerilen tasarıyı karıştırmış ve birinci tasarıyı, ikinci tasarıymış gibi yayınlamıştır. Kuşkusuz. bütün hazırlık aşamalarında bile olsa, benim tasarılarımın yayınlanmasına hiç bir itirazım yoktur; ama karışıklık yaratmanın gereği yoktu. Oysa böyle bir karışıklık yaratılmıştır. Gerçekten de Popov’la Martov, benim aslında kongreye sunduğum tasarının, tutanaklar komisyonunca yayınlanan tasarıda yer almayan bazı maddelerini (Karş: s. 394, madde 7 ve 11) eleştirmişlerdir (tutanaklar, s. 154 ve 157). Birazcık daha dikkat gösterilseydi, sözünü ettiğim sayfalar karşılaştırılarak, hata kolayca yakalanabilirdi.
**4.** Yoldaş Martov’un tasarısının ilk şeklini. ne yazık ki, bulamadığımı söylemeliyim. O tasarı 48 maddelikti; değersiz bir biçimsellik yönünden daha da “şişkin”di.
**5.** Bu sözcüğe yoldaş Akselrod’un dikkatini çekeriz. Ne müthiş! Bu sözcükte, bir yazıkurulunun kuruluşunu değiştirmeye kadar varabilecek bir “Jakobenciliğin” kökleri var.
**6.** Jorecilik - Fransız Sosyalist Partisinde sağ reformcu kanada önderlik eden Fransız sosyalist Jean Jaurés’nin adından gelen siyasal eğilim. Joreciler, “eleştiri özgürlüğü” isteme görünümü içinde, temel marksist önermeleri değiştirmeye kalkıştılar ve burjuvaziyle işbirliğini savundular.
**7.** Sorun açık değil
**8.** “Örgüt” sözcüğü, geniş ve dar olmak üzere, genellikle iki anlamda kullanılır. Dar anlamda bu sözcük, hiç değilse en asgari ölçüde bir uyuşuma sahip bir insan topluluğunun kurduğu çekirdeği ifade ediyor. Geniş anlamda ise, sözcük, bu tür çekirdeklerin bir bütün içinde birleşmiş toplamını kastediyor. Örneğin donanma, ordu ya da devlet hem bir yandan (sözcüğün dar anlamında) örgütler toplamıdır, hem de (sözcüğün geniş anlamında) toplumsal örgüt çeşitleridir. Eğitim bakanlığı (sözcüğün geniş anlamında) bir örgüttür ve (sözcüğün dar anlamında) bir dizi örgütü içerir. Bunun gibi, parti bir örgüttür, (sözcüğün geniş anlamında) bir örgüt olması gerekir, ama aynı zamanda parti, (sözcüğün dar anlamında) bir dizi çeşitli örgütten oluşmak durumundadır. Bu nedenledir ki, parti ve örgüt kavramlarını birbirinden ayırmaktan söz ettiği zaman, yoldaş, Akselrod, her şeyden önce “örgüt” sözcüğünün geniş ve dar anlamları arasındaki farkı dikkate almamıştır, ikincisi de, örgütlü ve örgütsüz öğeleri birbirine karıştıranın kendisi olduğunu farketmemiştir.
**9.** Manilovizm - Gogol’ün Ölü Canlar’ındaki Manilov’un adından gelir. Kendini beğenmişlik içinde gönül rahatlığı, boş duygusal düşler, ilkesiz darkafalılık demektir
**10.** Kendiliğinden, otomatik olarak.
**11.** Bağlantısız örgütlere.
**12.** Burada, 1900’deki Hamburg duvarcılar grevi sırasında, Özgür Duvarcılar İşçi Birliği üyelerinden 122’sinin, işçi birliği merkezinin buyrultusunu çiğneyerek parça başına iş yapmaları olayına değiniliyor. Hamburg Duvarcıları İşçi Birliği, sosyal-demokrat üyelerin grev kırıcı davranışları hakkında, bölge sosyal-demokrat parti şubesine şikayette bulunmuş ve Alman Sosyal-Demokrat Partisinin bu konuda karar almasını istemişti. Alman Sosyal-Demokrat Partisi Merkez Yürütme Kurulu tarafından kurulan bir onur kurulu, bu sosyal-demokratların davranışına yermiş, ama partiden çıkarılmaları önerisini geri çevirmiştir.
**13.** Ne Yapmalı?, s. 55-56
**14.** Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 243, 245, 246.
**15.** Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 247.
**16.** Martinov yoldaşın Akimov yoldaştan farklı olmak istediği doğrudur. Yoldaş Martinov, gizli-eylemciliğin (conspiratorial), gizlilik (secret) anlamına gelmeyeceğini, bu iki sözcüğün gerisinde farklı iki kavram bulunduğunu göstermek istemiştir. Ne yoldaş Martinov, ne de şimdi onun izinden giden yoldaş Akselrod, aradaki farkın ne olduğunu hiç bir zaman açıklamış değildirler. Yoldaş Martinov, sanki ben -örneğin Ne Yapmalı?’da ve onun yanı sıra Görevler’de [Bkz: Lenin, Collected Works, Vol. 2, s. 325-351. -Ed.].- “siyasal savaşımın yalnızca gizli-eylemcilikle sınırlanması”na kesinlikle karşı durmamışım gibi “davranmıştır”. Yoldaş Martinov, benim savaştığım kişilerin (şimdi yoldaş Akimov’un yaptığı gibi) bir devrimciler örgütünün gerekli olduğunu görmemiş olduklarını, kendisini dinleyenlerin unutmasını istiyordu.
**17.** S. Zborovski (Kostiç) tarafından kaleme alınan ve kongre tarafından ve kongrece geri çevrilen parti tüzüğünün birinci maddesiyle ilgili önerge şöyleydi: “Parti programını kabul eden, herhangi bir parti örgütünün kılavuzluğu altında partiye yardım eden ve mali katkıda bulunan kişi, parti üyesi sayılır.”
**18.** Birlik kongresinde yoldaş Martov, kendi metnini desteklemek üzere bir kanıt daha, gülünesi bir kanıt daha gösterdi. “Lenin’in metnini harfi harfine alırsak” dedi Martov, “bu metnin, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerini; partinin dışında tuttuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu temsilciler bir örgüt meydana getirmiyorlar.” (Tutanaklar, sf. 59.) Tutanaklarda görüldüğü gibi, birlik kongresinde bile bu sava kahkahalarla gülündü. Martov Yoldaş, sözünü ettiği “güçlüğün”, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerinin, “Merkez Yönetim Kurulu örgütü”ne alınmalarıyla çözümlenebileceğini düşünüyor. Oysa sorun bu değil. Asıl sorun şu: verdiği örnek açıkça gösteriyor ki, yoldaş Martov, birinci maddedeki fikri hiç bir biçimde anlayamamıştır. Bu, gerçekten gülünesi, bilgiççe bir eleştirinin çarpıcı bir örneğidir. Resmi bakımdan gereken şey, “Merkez Yönetim Kurulu temsilcileri örgütü”nü kurmaktı, bu örgütü partinin kapsamına alacak bir önergeyi kabul etmekti; o zaman, yoldaş Martov’un kafasını bunca yormuş olan “güçlük” bir anda çözülüverirdi. Benim hazırladığım şekliyle birinci maddedeki düşünce, örgütlenme dürtüsünü içeriyor: gerçek bir denetimi ve yönlendirmeyi güvence altına alıyor. İşin aslında, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerinin partiye bağlı olup olmayacakları sorusunun kendisi gülünçtür. Bu kişilerin atanmış temsilciler oldukları ve temsilci olarak tutulmaları gerçeği, onlar üzerindeki fiili denetimin tam ve kesin güvencesidir. Bu nedenledir ki, burada, örgütlüyle örgütsüzün (ki bu, yoldaş Martov’un metninin kökündeki hatadır) birbirine karıştırılması diye bir şey sözkonusu olamaz. Yoldaş Martov’un metni, herhangi bir kişinin, herhangi bir oportünistin, herhangi bir gevezenin, herhangi bir “profesör”ün, herhangi bir “lise öğrencisi”nin, kendisini parti üyesi ilân etmesi hakkına izin verdiği için iyi değildir. İnsanların, kendilerini gelişi güzel üye ilan etmeleriyle hiç bir ilişiği olmayan örnekler vererek Martov’un, kendi metnindeki Aşil topuğunu [efsaneye göre, Aşil’in topuğu yaralanabilirdi, -ç.] örtmeye kalkışması boşunadır.
**19.** Martov’un metnini haklı gösterme çabalarına girişildiği zaman ister-istemez ortaya çıkan bu çabalar arasında yoldaş Trotski’nin bir ifadesi de (tutanaklar, s. 248 ve 346) vardır. Trotski şöyle demişti: “Oportünizmi ortaya çıkaran nedenler, tüzüğün şu ya da bu maddesinden daha karmaşık nedenlerdir [ya da daha derin nedenler tarafından belirlenir]; oportünizmi ortaya çıkaran şey burjuva demokrasisiyle proletaryanın gelişmesinin nispi düzeyidir...” Sorun, tüzükteki maddelerin oportünizm üreteceği sorunu değil, ama o maddelerin yardımıyla oportünizme karşı azçok keskin bir silah yapılabilmesi sorunudur. Oportünizmin nedenleri derine gittikçe, bu silahın daha keskin olması gerekir. Bu nedenledir ki, oportünizmin daha “derin nedenler”e dayandığını öne sürerek oportünizme kapıyı açık bırakan bir metni haklı göstermek en âlâsından kuyrukçuluktur. Yoldaş Trotski, yoldaş Lieber’e karşı çıktağı sıralarda, tüzüğün, bütünün parçaya, öncünün geri topluluğa karşı “örgütlü güvenmezliği” demek olduğunu kabul ediyordu; ama yoldaş Trotski, yoldaş Lieber’in yanında yer aldığı zaman bunu unutuverdi ve hatta, “karmaşık nedenler”den, “proletaryanın gelişme düzeyi”nden falan söz ederek, bu güvenmezliğin (oportünizmin duyduğu güvenmezliğin) bizim örgütümüzü haklı olarak zayıflattığını ve kararsız hale getirdiğini öne sürmeye başladı. Yoldaş Trotski’nin bir başka savı daha: “Şu ya da bu biçimde örgütlenmiş aydın gençliğin partiye kendilerini üye yapmaları [italikler benim] çok daha kolaydır.” Aynen böyle. Kişilerin “kendilerini üye yapmaları”nı önleyen benim metnimin değil, örgütsüz öğelerin bile kendilerini parti üyesi olarak ilân etmelerine olanak veren metnin, aydınca belirsizlikle malül olması işte bundan ötürüdür. Yoldaş Trotski, eğer Merkez Yönetim Kurulu, oportünistlerin herhangi bir örgütünü “tanımayı reddederse”, bunun, bazı bireylerin karakterinden ötürü böyle olacağını, bu kişiler siyasal şahsiyetler olarak bilindiklerine göre, tehlikeli olamayacaklarını ve genel bir parti boykotuyla defedilebileceklerini söyledi. Bu, ancak bazı kişilerin partiden çıkarılmaları durumunda doğrudur (ve yalnızca yarı-yarıya doğrudur, çünkü örgütlü bir parti, bazı kişilerin çıkarılmasına boykotla değil oyla karar verir). Gerek duyulan şeyin yalnızca denetim olduğu, çıkarmanın saçma olduğu daha yaygın durumlar içinse kesinlikle yanlıştır. Merkez Yönetim Kurulu, belli bazı koşullarda, tam güvenilir olmayan ama çalışabilme gücünde olan bazı örgütleri, denetim sağlamak amacıyla, bile-bile partiye alabilir; bunu, o örgütü denemek için yapabilir, o örgütü doğru yola yöneltebilmeyi denemek için yapabilir, kendi rehberliği altında o örgütün, kısmi hatalarını düzeltebilmek için yapabilir, vb.. Eğer partiye “kendi kendine girme”ye izin verilmezse, bu, tehlikeli olmaz. Yanlış görüşlerin ve yanlış taktiklerin, sınır tanıyan, açık sorumluluk duygusuna sahip biçimde ifade edilmesi (ve görüşülmesi) çoğu zaman yararlıdır. “Ama tüzel tanımlamalar gerçek ilişkilere uygun düşecekse, yoldaş Lenin’in metni reddedilmelidir” dedi yoldaş Trotski ve bir kez daha bir oportünist gibi konuştu. Gerçek ilişkiler ölü şeyler değildir, canlıdırlar ve gelişirler. Tüzel tanımlamalar, bu ilişkilerin ileriye dönük gelişimine uyabilirler, ama o tanımlamalar (eğer kötü iseler) gerilemeye ve durgunluğa da “uyabilirler”. Bu ikincisi yoldaş Martov’un “durumu”dur.
**20.** Yirmi sekiz oy lehte, yirmi iki oy aleyhteydi. İskracılara-karşı olan sekiz kişiden yedisi Martov’un metni, biri benim metnim lehine oy vermişti. Oportünistlerin yardımı olmaksızın, Martov yoldaş, oportünist metninin kabulünü sağlayamazdı. (Birlik kongresinde yoldaş Martov, bu apaçık gerçeği çürütmeye boş yere uğraştı durdu; bazı nedenlerle, yalnızca bundcuların oyunu andı, yoldaş Akimov’la dostlarını unuttu – ya da bu kişileri, yalnızca kendi işine geldiği, yani bana karşı kendine yarar sağlayabileceği zaman, örneğin yoldaş Bruker’in benimle görüş birliğinde oluşu gibi durumlarda anımsadı.)
