“Bir Adım İleri İki Adım Geri”den parça…

V. İ. Lenin

Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Üçüncü Kongresi’nde Martov ile Lenin arasında, arka planında “devrim için bize nasıl bir parti lazım” sorusu olan bir tartışma sürdürülmüştür. Tartışmanın en kritik noktalarından birisi; parti tüzüğünde üyelik kriterlerinin nasıl tanımlanacağıdır. Lenin, 1904 tarihli “Bir Adım İleri İki Adım Geri” kitabının aşağıda alıntıladığımız bölümünde, Martov’la yaptığı polemikte üyelik kriterlerinden “parti örgütünde yer alma” ilkesinin önemini özenle vurguluyor. Tartışma sadece üyelik kriterleri ile sınırlı değildir. Tartışmanın temelinde; Lenin’in aklındaki demokratik merkeziyetçi, üyelik tanımı net, küçük burjuva özgürlükçülüğüne yer bırakmayan parti fikri ile Martov’un yerelci, “her grevci işçiyi parti üyesi” sayan, böylece onu sosyalist bilince kazanmayı gerekli görmeyen, gevşek, şekli şemali belirsiz parti fikri arasındaki köklü ayrılık vardır. Kimi tartışmalarda, Rusya’da Çarlık otokrasisinin baskıcı koşullarının dayattığı vurgular ve önlemler görülse de, parti teorisi açısından Lenin’in en önemli eserlerinden birisidir.

**Yazı Kurulu’nun notu**

## G.

## PARTİ TÜZÜĞÜ YOLDAŞ MARTOV’UN TASARISI

Kongre, programdan sonra parti tüzüğüne geçti (yukarda değinilen merkez yayın organı sorununu ve temsilcilerin çoğunun doyurucu bir biçimde sunamadığı temsilci raporlarını bir yana bırakıyoruz). Söylemeye bile gerek yok, tüzük sorunu, hepimiz için çok büyük bir önem taşıyordu. Her şey bir yana, ta başından bu yana, İskra, yalnızca bir yayın organı olarak değil, aynı zamanda bir örgüt çekirdeği olarak davranmıştı. İskra dördüncü sayısındaki başyazısında (“Nereden Başlamalı?”), üç yılı aşkın bir süreden beri sistemli ve kararlı olarak izlediği tüm bir örgütlenme planı öne sürmüştü1.

İkinci parti kongresi, İskra’yı merkez yayın organı olarak kabul ettiği zaman, konuya ilişkin kararın giriş bölümündeki üç maddeden ikisi (tutanaklar, sf. 147), işte bu örgütlenme planına ve İskra’nın örgütlenme görüşlerine ayrılmıştı; gazetenin, pratikteki parti çalışmalarını yönetmesine ve birliğin sağlanmasında oynadığı role ayrılmıştı. İşte bu nedenledir ki, tüm parti, örgütlenmeye ilişkin belirli görüşleri benimseyip resmen yasalaştırmadıkça, İskra’nın çalışmaları ve partinin örgütlenmesi işleri, gerçekte partinin canlandırılması çalışmaları tamamlanmış sayılamazdı. Bu amaca partinin örgütlenme tüzüğüyle varılacaktı.

İskra’nın, parti örgütüne temel yapmaya çalıştığı iki ana fikir vardı: birincisi, örgütlenmenin bellibaşlı ve ayrıntılı sorunlarını kararlaştırma yöntemini ilke olarak belirleyen merkeziyetçilik fikri; ikincisi de, ideolojik önderlik için bir organın, bir gazetenin özel işlevi fikri – varolan siyasal kölelik koşulları altında, Rus sosyal-demokrat işçi sınıfı hareketinin geçici ve özel gereksinmelerini, ilk eylem üssünü yurt dışında kurma düşüncesi çerçevesinde dikkate alma fikri. Bir ilke sorunu olarak birinci düşüncenin tüm tüzüğe egemen olması gerekiyordu; ikinci fikir, geçici yer ve eylem biçimi koşullarının zorladığı özel bir fikir oluşuyla, biri merkez yayın organı, öteki de Merkez Yönetim Kurulu olmak üzere iki merkez kurulmasını öngören önerge çerçevesinde, merkeziyetçilikten bir çeşit ayrılış gibi görünüyordu. Partinin örgütlenişine ilişkin bu iki belli-başlı İskra fikrini, İskra’nın başyazısı (n° 4) “Nereden Başlamalı?”da ve Ne Yapmalı’da ben geliştirmiştim. Bu fikirler, son olarak, Bir Yoldaşa Mektup’ta, pratik olarak tamamlanmış bir tüzük biçiminde, ayrıntılarıyla açıklanmıştı. Gerçekte, eğer İskra’nın tanınması salt sözde kalmayacaksa, salt beylik bir söz olmayacaksa, geriye kalan tek şey, bu fikirleri somutlaştıracak bir tüzüğün maddelerinin yazılmasından ibaretti. Bir Yoldaşa Mektup’un yeni baskısına yazdığım giriş yazısında, parti tüzüğünün o broşürle şöyle bir karşılaştırılmasının, her ikisindeki örgütlenme fikirlerinin tam bir özdeşlik içinde olduğunu görmeye yeteceğini belirtmiştim.

İskra’nın örgütlenme düşüncelerinin tüzükte biçimlendirilmesi çalışmalarından söz ederken, yoldaş Martov’un andığı bir olaya, à propos2 değinmem gerekiyor. “Bir gerçeğin ortaya konması” dedi Martov birlik kongresinde (tutanaklar, sf. 58), “Lenin’in, benim bu madde üzerinde [yani birinci madde] oportünizme kaymamı beklememiş olduğunu göstermeye yetecektir. Kongreden bir-buçuk ya da iki ay kadar önce, tasarımı Lenin’e gösterdim. O tasarıdaki birinci madde, tam kongreye önerdiğim madde gibi yazılmıştı. Lenin, tasarıma çok ayrıntılı olduğu gerekçesiyle itiraz etti ve bana, beğendiği tek şeyin birinci maddedeki —yani parti üyeliğinin tanımı maddesindeki – fikir olduğunu söyledi, benim maddeyi yazış şeklimin iyi olmadığını, bu nedenle o maddedeki fikri bazı değişikliklerle kendi tüzüğüne geçireceğini ifade etti. Görüldüğü gibi, Lenin benim maddeyi yazış şeklimi çok önceden biliyordu, bu konudaki görüşlerimden haberdardı. Görüyorsunuz ki, ben kongreye açık-seçik bilinen görüşlerimle geldim, düşüncelerimi gizlemedim. Karşılıklı üye seçimine, merkez yönetim kuruluyla merkez yayın organına üye seçiminde oybirliği ilkesine, vb., karşı duracağıma dair kendisini uyardım.”

Söz, karşılıklı üye seçimine karşı durma uyarısına geldiği zaman, o konudan söz ederken, işin aslını göreceğiz. Şimdi bu noktada, Martov’un tüzüğünün “açık-seçik bilinen görüşleri” üzerinde duralım. Birlik kongresinde, münasebetsiz tüzüğüyle ilgili bu olayı belleğinden çıkarıp yeniden ortaya koyarken (ki o tüzüğü, münasebetsiz olduğu için kongrede geri almış, ama kongreden sonra, kendisine özgü tutarlılığıyla, bir kez daha gün ışığına çıkarmıştır) Martov, sık sık olduğu gibi, birçok şeyi unuttu ve bu nedenle de işleri birbirine karıştırdı. İnsan düşünüyor da, özel konuşmaları aktarmaması ve belleğine dayanmaması için, (insanlar ellerinde olmadan, yalnızca kendi yararlarına olan şeyi anımsarlar), şimdiye dek gelmiş-geçmiş bazı olayların kendisini yeter ölçüde uyarmış olması gerekirdi – ama yine de yoldaş Martov, elinde daha başka malzeme olmadığı için, çürük malzeme kullandı. Bugün yoldaş Plehanov bile onu taklit etmeye başlıyor – anlaşılan kötü örnek bulaşıcı.

Martov’un tasarısının birinci maddesindeki “fikri” “beğenmiş” olamazdım; çünkü kongreye gelen bu tasarıda herhangi bir fikir yoktu. Belleği kendisini yanıltıyor. İyi bir talih eseri, Martov’un tasarısını, kâğıtlarımın arasında buldum. Bu tasarıda, “birinci madde, kongrede önerdiği biçimde yazılmış değildi.” Bu kadarı “açık-seçik görüşler” için yeterlidir!

Martov’un tasarısındaki birinci madde şöyle: “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul ederek, parti organlarının [aynen böyle!] denetim ve yönetimi altında, partinin amaçlarını gerçekleştirmek için faal olarak çalışan kişidir.”

Benim tasarımdaki birinci madde şöyle: “Parti üyesi, parti programını kabul eden ve hem mali yönden, hem parti örgütlerinden birine bizzat katılarak partiyi destekleyen kişidir.”

Martov’un kongrede yazdığı ve kongrece kabul edilen birinci maddesi şöyle: “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul eden, partiyi mali yönden destekleyen ve parti örgütlerinden birinin yönetimi altında partiye düzenli olarak kişisel yardımda bulunan kişidir.”

Maddeleri böyle yan yana koyunca açıkça görülüyor ki, Martov’un tasarısında herhangi bir fikir yoktur, yalnızca boş bir tümce vardır. Parti üyelerinin, parti organlarının denetim ve yönetimi altında çalışmak zorunda olduklarını söylemeye gerek yoktur; başka türlü olamaz. Böyle bir maddeden, ancak hiç bir şey söylemeksizin konuşmayı sevenler, “tüzüğü” bir söz kalabalığı ve bürokratik formüller (yani iş için yararı olmayan ama gösteriş için yararlı olduğu düşünülen formüller) içinde boğmayı sevenler söz edebilir. Birinci maddenin fikri, ancak şu soru sorulduğu zaman ortaya çıkıyor: Parti organları, parti örgütlerinden herhangi birine bağlı olmayan parti üyelerini gerçekte yönlendirebilirler mi? Yoldaş Martov’un tasarısında bu düşüncenin izi bile yoktur. İşte bundan ötürüdür ki, “bu konu üzerinde” yoldaş Martov’un “görüşleri”ni bilmiş olamazdım. Çünkü yoldaş Martov’un tasarısında bu konuda hiçbir görüş yoktur. Yoldaş Martov’un gerçekleri dile getirişi, işleri yüzüne gözüne bulaştırmaktır.

Öte yandan, yoldaş Martov’a şu noktanın belirtilmesi gerekir ki, “benim bu konudaki görüşlerimi” tasarımdan biliyordu; görüşlerimi protesto etmedi; tasarımı kongreden iki-üç hafta önce herkese gösterdiğim halde, Martov, görüşlerimi, ne yazı kurulunda, ne de yalnızca benim tasarımı bilen temsilcilerle konuşmalarında reddetmiş değildir. Dahası var, kongrede bile, ben tüzük tasarımı3 sunduğum ve tüzük komisyonunun seçiminden önce savunduğum zaman, yoldaş Martov açıkça şöyle dedi: “Lenin yoldaşın vargılarıyla birleşiyorum. Ondan yalnızca iki noktada ayrılıyorum” (kalın italikler benim) – konseyin kuruluş biçiminde ve karşılıklı üye seçmenin oybirliğine dayanmasında (tutanaklar, sf. 157). Birinci madde üzerinde herhangi bir ayrılık olduğuna dair henüz tek sözcük söylenmiş değil.

Sıkıyönetim hakkındaki broşüründe yoldaş Martov, kendi tüzüğünü geniş ayrıntılarıyla bir kez daha anımsamayı uygun görmüş. Bu broşürde Martov, birkaç ufak nokta dışında şimdi bile (Şubat 1904 – bundan üç ay sonra ne olacağını söyleyemeyiz) imzasını atacağını söylediği tüzüğünün, “merkeziyetçiliğin aşırı serpilmesini onun onaylamadığını açıkça gösterdiği”ne dair bize güvence veriyor (sf. IV). Yoldaş Martov’un şimdi yaptığı açıklamaya göre, bu tüzüğü kongreye sunmamasının nedenlerinden birincisi, “İskra’dan öğrendiklerinin onda tüzüğü küçük görme duygusunu yaratmış olması”dır (işine geldiği zaman İskra sözcüğü yoldaş Martov’un gözünde dar bir hizip ruhunu değil, ama eğilimlerin en kararlısını ifade ediyor! Ne yazık ki, İskra’dan öğrendikleri, üç yıl içinde, aydın bir kişinin kararsız ruh halinin, ortak rızayla kabul edilmiş tüzüğün ihlalini haklı gösterebilmek için başvurduğu anarşist sözleri, yoldaş Martov’un küçük görmesini sağlayamamıştır). İkincisi, görmüyor musunuz, yoldaş Martov, “İskra’nın ortaya çıkardığı temel örgüt çekirdeğinin taktiklerine herhangi bir uyumsuzluk getirmek”ten sakınmak istemiştir! Çok tutarlı, değil mi? Birinci maddenin oportünist biçimde yazılışıyla ya da merkeziyetçiliğin aşırı serpilmesiyle ilgili bir ilke sorununda yoldaş Martov (yalnızca dar hizip kafasıyla dehşet verici olan) bir uyumsuzluktan öylesine korkuyor ki, yazı kurulu gibi bir çekirdekle ilgili görüş ayrılığını bile ortaya koymuyor! Merkez organlarının kuruluşuna ilişkin pratik sorunda ise yoldaş Martov, İskra örgütünün (bu gerçek temel örgüt çekirdeğinin) çoğunluğunun oyuna karşı Bund’un ve Raboçeye Dyelo’cuların yardımını isteyebilmiştir. Yoldaş Martov, en yetkili yargıcıların sorunu değerlendirişindeki “hizip ruhu”nu reddedebilmek için, salt bunun için giriştiği sözümona yazıkurulunu savunma çabalarına sızan kendi hizipçiliğindeki “uyumsuzluğu” görmüyor bile. Onu cezalandırmak için, tüzüğünün tam metnini, hangi görüşleri ve hangi aşırı serpilmeleri ortaya koyduğunu göstererek, buraya aynen alıyoruz4:

“Parti tüzük tasarısı. – 1. Parti Üyeliği. – l° Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul ederek, parti organlarının denetim ve yönetimi altında partinin amaçlarını gerçekleştirmek için faal olarak çalışan kişidir. – 2° Bir üyenin, parti çıkarlarıyla bağdaşmayan işler dolayısıyla partiden çıkarılmasına Merkez Yönetim Kurulu karar verir. [Gerekçeli çıkarma cezası, parti dosyalarında saklanır ve istek halinde bütün parti yönetim kurullarına bildirilir. Merkez Yönetim Kurulunun kararına karşı iki ya da daha fazla yönetim kurulunun isteğiyle kongreye başvurulabilir.]”... Ben, Martov’un tasarısında yer alan açıkça anlamsız, herhangi bir “fikir” içermemekle kalmayan, ama herhangi bir belirli koşul ya da istemi de içermeyen maddeleri –çıkarma cezasına ilişkin kararın tam nerede saklanacağı hükmünün tüzükte yer alması gibi eşsiz bir tanımı ya da Merkez Yönetim Kurulunun bir üyeyi çıkarma kararına karşı kongreye başvurma (genel olarak bütün kararlarına karşı değil mi?) maddesi gibi maddeleri– köşeli ayraçlar içinde göstereceğim. Bu, gerçekte, gereksiz, açıkça yararsız ya da kırtasiyeci madde ve esasları biçimleyen bir laf kalabalığı ya da gerçekten bürokratik bir biçimselliktir. “II. Yerel Yönetim Kurulları. – 3° Yerel çalışmalarda partiyi, parti yönetim kurulları temsil eder.” (Ne yeni ve zekice bir şey!) “4° [İkinci Kongre sırasında varolan ve kongrede temsil edilen yönetim kurulları parti yönetim kurulları olarak kabul edilir.] – 5° Dördüncü maddede anılanlara ek olarak partinin yeni yönetim kurulları Merkez Yönetim Kurulu tarafından atanır. [Merkez Yönetim Kurulu, ya halen varolan belli bir yerel örgütün üyelerini yönetim kurulu olarak onaylar, ya da eski örgütü yenileyerek bir yerel yönetim kurulu oluşturur.] – 6° Yönetim kurulları, kendi üye sayılarını, kurul içinde seçim yaparak artırabilirler. – 7° Merkez Yönetim Kurulu, bir yerel yönetim kurulunun üye sayısını, (kendisince bilinen) yoldaşlarla, yönetim kurulunun toplam üye sayısının üçte-birini geçmemek üzere, artırma hakkına sahiptir.” Bürokrasinin mükemmel bir örneği. Niçin üçte-birini geçmiyor? Amaç nedir? Artırma tekrar tekrar yapılabileceğine göre, hiç bir şeyi sınırlamayan bu sınırlamanın anlamı nedir? “8° [Bir yerel yönetim kurulunun adli kovuşturma nedeniyle dağılması ya da parçalanması durumunda” (bu, bütün üyelerin tutuklanmaması mı demek oluyor?) “Merkez Yönetim Kurulu, o yerel yönetim kurulunu yeniden kurar.]” (7’nci maddeyi dikkate almaksızın mı? Yurttaşlara, hafta içinde çalışmalarını, tatil günleri dinlenmelerini emreden Rus yasalarıyla bu 8’inci madde arasında yoldaş Martov bir benzerlik görmüyor mu?) “9° [Eğer herhangi bir yerel yönetim kurulunun çalışmaları partinin çıkarlarıyla bağdaşmazsa, olağan parti kongresi, Merkez Yönetim Kuruluna, o yerel yönetim kurulunu yenileme emrini verebilir. Böyle bir durumda, o yönetim kurulu dağılmış sayılır ve o kurulun çalışma alanındaki yoldaşlar ona bağlı olmaktan5 çıkarlar.]” Bu maddede yer alan hüküm, “Her türlü sarhoşluk yasaktır” yollu Rus yasasının bugüne kadar gelen maddesi kadar yararlı görünüyor. “10° [Partinin yerel yönetim kurulları, kendi bölgelerinde, partinin bütün propaganda, uyarma ve örgütlenme işlerini yürütürler ve partinin Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarının, kendilerine emanet edilmiş parti görevlerini yerine getirme çalışmalarına yardımcı olmak üzere bütün güçleriyle çalışırlar.]” Öf! Kutsal bildiğiniz tüm şeyler aşkına söyleyin, bunun amacı nedir? “11° [Yerel bir örgütün iç düzenlemeleri, bir yönetim kurulu ile ona bağlı gruplar arasındaki karşılıklı ilişkiler” (işitiyor musunuz yoldaş Akselrod?) “ve bu grupların yetki ve özerklik sınırları” (yetki sınırlarıyla özerklik sınırları aynı şey değil mi?) “bizzat yerel yönetim kurulu tarafından kararlaştırılacak ve Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarının yazıkuruluna bildirilecektir.]” (Bir şey unutulmuş: Bu bildirimlerin nerede dosyalanacağı belirtilmemiş.) “12° [Yönetim kurullarına bağlı bütün gruplar ve parti üyesi bireyler, herhangi bir konudaki düşüncelerinin ve tavsiyelerinin, parti Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarına iletilmesini isteme hakkına sahiptirler.] – 13° Yerel parti yönetim kurulları, kendi gelirlerinden, Merkez Yönetim Kurulu fonlarına, Merkez Yönetim Kurulunun saptayacağı miktarda yardımda bulunurlar. – III. Rusçadan Başka Dillerde Girişilecek Ajitasyon Çalışmaları İçin Kurulacak Örgütler. – 14° [Rusça dışındaki herhangi bir dilde yürütülecek ajitasyon çalışmaları için ve aralarında böyle bir ajitasyon işinin yürütüleceği işçileri örgütlemek amacıyla, böyle bir özel ajitasyon işinin ve bu tür örgütler ortaya çıkarılmasının gerekli görüldüğü yerlerde bu tür ayrı örgütler kurulabilir.] – 15° Böyle bir zorunluk olup olmadığına parti Merkez Yönetim Kurulu ve anlaşmazlık hallerinde parti kongresi karar verir.” Tüzüğün daha sonraki maddeleri düşünülürse, bu maddenin ilk bölümü gereksizdir; anlaşmazlık halleriyle ilgili ikinci bölümü ise yalnızca gülünçtür. “16° [14’üncü maddede anılan yerel örgütler, özel işlerinde özerk olacaklardır, ancak yerel yönetim kurulunun denetimi altında çalışacaklar ve ona bağlı olacaklardır; bu denetim biçimi ve yönetim kuruluyla özel örgüt arasındaki örgütsel ilişkilerin niteliği, yerel yönetim kurulu tarafından kararlaştırılacaktır.” (Tanrıya şükürler olsun! Bu boş söz kalabalığının ne kadar gereksiz olduğu artık iyice ortaya çıkmış bulunuyor.) “Partinin genel çalışmaları açısından bu örgütler, yönetim kurulunun bir parçası olarak hareket ederler.] – 17° [14’üncü maddede anılan yerel örgütler, özel görevlerini daha etkin biçimde yerine getirebilmek üzere, özerk birlikler kurabilirler. Bu birlikler kendi özel gazetelerine ve yönetim organlarına sahip olabilirler; bunların her ikisi de parti Merkez Yönetim Kurulunun doğrudan denetimi altındadırlar. Bu birlikler kendi tüzüklerini bizzat hazırlarlar, ancak bu tüzüklerin parti Merkez Yönetim Kurulunca onaylanması gereklidir.] – 18° [17’nci maddede sözü edilen özerk birlikler, yerel koşullar gereği yerel parti yönetim kurulları, esas itibariyle belli bir dilde ajitasyon çalışmaları yapıyorlarsa, onları da içine alabilir. Not: Özerk birliğin bir parçasını oluştururken, böyle bir yönetim kurulu, partinin yönetim kurulu olma niteliğini yitirmez.]” (Bu madde bütünüyle, müthiş yararlı ve çok zekice. Hele not’a diyecek yok.). “19° [Özerk bir birliğe bağlı olan yerel örgütlerin o birliğin merkez organlarıyla ilişkileri, yerel yönetim kurullarının denetimi altındadır.] – 20° [Özerk birliklerin merkez basınının ve yönetim organlarının parti Merkez Yönetim Kuruluyla ilişkisi, yerel yönetim kurullarının parti Merkez Yönetim Kuruluyla ilişkisi gibidir.] IV. Parti Merkez Yönetim Kurulu ve Basın Organları. – 21° [Parti bir bütün olarak Merkez Yönetim Kuruluyla siyasal ve teorik basın organlar tarafından temsil edilir.] – 22° Merkez Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır: partinin bütün pratik çalışmalarının genel yönünü yürütmek; bütün güçlerinin tam yerinde ve yararlı bir biçimde kullanılmasını sağlamak; partinin bütün kesimlerinin çalışmalarını denetlemek; yerel örgütleri yayınlarla beslemek; partinin teknik yapısını örgütlemek; parti kongrelerini toplamak. – 23° Partinin basın organlarının görevleri şunlardır: partinin ideolojik yönünü yürütmek, parti programı için propaganda yapmak, sosyal-demokrasinin dünya görüşünün teorik ve popüler yönden işlenmesini gerçekleştirmek. – 24° Partinin bütün yerel yönetim kurulları ve özerk birlikler, hem Merkez Yönetim Kuruluyla, hem parti yayın organlarının yazıkuruluyla, doğrudan haberleşme ilişkisi kurarlar ve onları, hareketin gelişiminden ve kendi bölgelerindeki örgütlenme çalışmalarından, belli aralıklarla haberdar ederler. – 25° Parti yayın organlarının yazıkurulu parti kongrelerinde atanır ve gelecek kongreye kadar görev yapar. – 26° [Yazıkurulu kendi içişlerinde özerktir] ve her defasında Merkez Yönetim Kuruluna haber vererek, iki kongre arasında, kendi üyelerinin sayısını artırabilir ya da değiştirebilir. – 27° Merkez Yönetim Kurulunun yayınladığı ya da onayladığı bütün bildiriler, Merkez Yönetim Kurulunun isteği üzerine, parti organında yayınlanır. – 28° Merkez Yönetim Kurulu, parti organlarının yazıkuruluyla anlaşarak, yayın çalışmalarının çeşitli yönleri için özel yazarlar grubu kurabilir. – 29° Merkez Yönetim Kurulu, kongre tarafından atanır ve gelecek kongreye kadar görev yapar. Merkez Yönetim Kurulu, herhangi bir sınırlama olmaksızın, üyelerinin sayısını, kendi içinde yapacağı seçim yoluyla artırabilir. Bu durumda, her defasında parti merkez yayın organlarının yazıkuruluna haber verir. – V. Parti Yurtdışı Örgütü. – 30° Yurtdışındaki parti örgütü, yurtdışında yaşayan Ruslar arasında propaganda yapar ve onların içindeki sosyalist öğeleri örgütler. Yurtdışındaki parti örgütüne, seçimle gelmiş bir yönetim organı önderlik eder. – 31° Partiye bağlı özerk birlikler, özel görevlerini yürütmelerine yardım etmesi için yurtdışında şubeler bulundurabilirler. Bu şubeler, yurtdışındaki genel örgüt içinde özerk grupları oluştururlar. – VI. Parti Kongreleri. — 32° En yüksek parti otoritesi kongredir. – 33° [Parti kongresi programı, tüzüğü ve parti çalışmalarının rehber ilkelerini saptar; bütün parti organlarının çalışmalarını denetler ve bu organlar arasında çıkan anlaşmazlıkları çözümler.] – 34° Kongrelerde temsil hakkı şunlara aittir: a) Yerel parti yönetim kurulları, b) Partiye bağlı bütün özerk birliklerin merkez yönetim organları; c) Parti Merkez Yönetim Kurulu ve merkez yayın organlarının yazıkurulu; d) Yurtdışındaki parti örgütü. – 35° Temsilcilere vekâlet verilebilir, ancak hiç bir temsilci, üçten fazla geçerli vekâlet yüklenemez. Bir vekâlet iki temsilciye bölüştürülebilir. Bağlayıcı talimatlar yasaktır. – 36° Merkez Yönetim Kurulu, bulunmasında yarar umulan danışman yoldaşları kongreye çağırma yetkisine sahiptir. – 37° Parti program ve tüzüğünde değişiklik için üçte-iki çoğunluk gereklidir; öteki sorunlar salt çoğunlukla kararlaştırılır. – 38° Kongrenin yapıldığı tarihte işbaşında olan parti yönetim kurullarının yarıdan fazlası kongrede temsil ediliyorsa, o kongre geçerli sayılır. – 39° Kongreler, olanak elverdiği ölçüde, iki yılda bir toplanır. [Eğer Merkez Yönetim Kurulunun elinde olmayan nedenlerle, kongre bu süre içinde toplanamazsa, Merkez Yönetim Kurulu, kendi sorumluluğu altında, kongreyi erteler.]”

Bu sözümona tüzüğü, istisnai bir sabır göstererek, başından sonuna kadar okuyan herhangi bir okur, aşağıda vardığım sonuçlar için, her halde benden gerekçe sormayacaktır. Birinci sonuç: Tüzük, onmaz bir aşırı şişkinlik hastalığına tutulmuştur. İkinci sonuç: Bu tüzükte, aşırı ölçüde gelişmiş bir merkeziyetçiliğin onaylanmadığını gösteren özel herhangi bir örgütlenme görüşünün izini bulmak olanaksızdır. Üçüncü sonuç: Yoldaş Martov, hazırladığı tüzüğün 39’da 38’inden çoğunu dünyanın gözünden gizlemekle (ve kongrede tartışmadan geri tutmakla) gayet akıllıca davranmıştır. Ne var ki à propos böyle bir gizlemeye sapması, ama bir yandan da açık-seçik davranmaktan sözetmesi gariptir.

## H.

## ISKRACILAR ARASINDAKİ BÖLÜNMEDEN ÖNCE MERKEZİYETÇİLİK KONUSUNDAKİ TARTIŞMALAR

Cephe ayrılıklarının varlığını hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya döken bir soruna, birinci maddenin yazılışına ilişkin gerçekten ilginç soruna geçmeden önce, kongrenin 14’üncü oturumuyla 15’inci oturumunun bir bölümünü alan genel tüzük tartışmaları üzerinde kısaca duralım. Bu tartışma, merkez organlarının kuruluşu konusunda İskra örgütü içindeki kesin ayrılıktan önce olduğu için bazı yönlerden önem taşıyor. Genel olarak tüzük üzerinde, özel olarak organlara üye çağırma konusunda onu izleyen tartışmalar ise, İskra örgütündeki bu kesin ayrılığı izlemiştir. Bu ayrılıktan önce, görüşlerimiz, hepimiz için çok önemli bir sorun haline gelen Merkez Yönetim Kurulu’nun kimlerden oluşacağına ilişkin düşüncelerden etkilenmemişti. Bu nedenle doğal olarak, görüşlerimizi daha tarafsız ifade edebiliyorduk. Daha önce belirtmiş olduğum gibi yoldaş Martov, benim örgüt konusundaki görüşlerimi paylaşıyordu (tutanaklar, sf. 157), yalnızca ayrıntılara ait iki noktada kendi görüşlerini saklı tutuyordu. Buna karşılık gerek iskracılara karşı olanlar, gerek “merkez”, İskra’nın örgütlenme planının (ve dolayısıyla bütünlüğü içinde tüzüğün) iki temel görüşüne karşı bir anda savaş alanına atılmışlardı: merkeziyetçiliğe ve “iki merkez”e karşıydılar. Yoldaş Lieber, benim tüzüğümden, “örgütlü güvenmezlik” diye söz ediyordu; (Popov ve Egorov yoldaşların yaptığı gibi) iki merkez önerisinde ademi merkeziyetçilik bulmaktaydı. Yoldaş Akimov, yerel yönetim kurullarının yetkilerini genişletmek ve özellikle, onlara “kendi kuruluşlarını değiştirme hakkı”nı vermek istiyordu. “Yerel yönetim kurullarına daha geniş hareket özgürlüğü verilmelidir.... Merkez Yönetim Kurulu nasıl Rusya’da faal olan bütün örgütlerin temsilcileri tarafından seçiliyorsa, yerel yönetim kurulları da kendi bölgelerinde faal olan işçiler tarafından seçilmelidir. Eğer bu olmazsa, yerel yönetim kurullarına Merkez Yönetim Kurulunun atayabileceği üyelerin sayısı sınırlanmalıdır...” (tutanaklar, sf. 158). Görüldüğü gibi yoldaş Akimov, “merkeziyetçiliğin aşırı gelişmesi”ne karşıt bir sav öne sürüyordu, ama ağırlığı olan bu savlara karşı yoldaş Martov’un kulakları tıkalıydı, çünkü henüz merkez organlarının kuruluşu konusuna ilişkin olarak yenilgiye uğramış değildi, o nedenle Akimov’un izinden gitmeye zorlanmamıştı. Yoldaş Akimov, yoldaş Martov’a kendi tüzüğünün “fikri”ni (Madde 7 - Merkez Yönetim Kurulunun, yönetim kurullarına üye atama hakkının sınırlanması) önerdiği zaman bile kulaklarını tıkamaya devam etti. O sıralarda yoldaş Martov henüz bizimle uyuşumsuzluk içinde olmak istemiyordu; bu nedenle de hem yoldaş Akimov’la hem kendisiyle uyuşumsuzluğa düşmeye gözyumdu. O sıralarda “canavar merkeziyetçiliğin” karşıtları, yalnızca, İskra merkeziyetçiliğini kendileri için açıkça yararsız bulanlardı: bu merkeziyetçiliğe karşı duranlar Akimov, Lieber ve Goldblatt’tı. Onları da ihtiyatla ve gayet dikkatle (çünkü onlar her zaman geri dönebilirlerdi) Egorov (tutanaklar, sf. 156 ve 276) ve onun gibiler izliyordu. O sıralarda, merkeziyetçiliğe yönelen tepkiyi yaratan şeyin, Bund, Yujni Raboçi, vb.’nin çevre ve hizip çıkarları olduğunu, partinin büyük bir çoğunluğu açık-seçik biliyordu. Merkeziyetçiliğe şimdi de İskra’nın eski yazıkurulunun karşı durmasının, aynı biçimde, onun grup çıkarlarıyla ilgili olduğunu partinin çoğunluğu yine biliyor.

Örneğin yoldaş Goldblatt’ın konuşmasını (tutanaklar, sf. 160-161) ele alalım. Goldblatt, benim “canavar” merkeziyetçiliğimi eleştiriyor; bu merkeziyetçiliğin, daha alt düzeydeki örgütlerin “yıkımı”na yolaçacağını, “merkeze, her şeye karışabilmesini sağlayacak sınırsız bir güç ve sınırsız bir hak tanıma arzusuyla dolup taştığını”, örgütlere “yalnızca, yukardan gelen buyruklara gık çıkarmaksızın boyuneğme hakkını” tanıdığını, vb., öne sürüyor. “Tasarının önerdiği merkez, kendisini bir boşluk içinde bulacaktır; çevresinde yan örgütler değil, merkezin yetkili temsilcilerinin içinde at oynatacağı, belli bir biçimden yoksun bir yığın bulacaktır.” Bu, kongredeki yenilgileri ardından Martov’larla Akselrod’ların bize yönelttikleri sahte laf ebeliğinin tam aynısıdır. Bund, kendi merkez kuruluna daha da kesin sınırsız haklar, (yani üye atama ve çıkarma; hatta temsilcilerin kongreye girmesine izin vermeyi reddetme hakları) tanırken, bizim merkeziyetçiliğimizle savaştığında, herkes gülmüştü. İşin aslı ortaya çıktığı zaman, insanlar, azınlığın ulumalarına da güleceklerdir; çünkü onlar merkeziyetçiliğe ve tüzüğe karşı azınlıkta oldukları zaman yaygarayı basmışlar, ancak kendilerini bir kez çoğunluk haline getirmeyi başardıktan sonra tüzükten yararlanmakta bir saniye bile geri kalmamışlardır.

İki merkez sorunu üzerinde de gruplaşma açıkça ortadaydı; İskracıların tümüne karşı duranlar Lieber, (merkez yayın organının konseyde, Merkez Yönetim Kuruluna ağır bastığı yollu, şimdi pek tutulan Akselrod-Martov havasını ilk kez çalan) Akimov, Popov ve Egorov’du. İki merkez planı, eski İskra’nın her zaman savunduğu (ve Popov’larla Egorov’ların sözle onayladıkları) örgütlenme düşüncesinin ürünüydü. Eski İskra’nın siyaseti, Yujni Raboçi’nin planlarına, aynı zamanda popüler bir yayın organı yaratma ve sonunda bu organı egemen organ haline çevirme planlarına kestirmeden gidiyordu. İlk bakışta çok garip görünen paradoksun, bütün iskracılara-karşı olanlarla tüm Bataklığın bir tek merkez kurulundan, yani görünüşe göre daha geniş bir merkeziyetçilikten yana olmalarındaki paradoksun kökleri burada yatıyor. Kuşkusuz, (özellikle Bataklık içinde), Yujni Raboçi’nin örgütlenme planının neye yolaçacağını ve işin yapısı gereği neye yolaçmak zorunda olduğunu bilmeyen, bu konuda açık bir fikri olmayan bazı temsilciler vardı, ama bunlar, kararsızlıkları ve kendilerine güven duymayışları nedeniyle iskracılara-karşı olanları izlemek zorunda kalmışlardı.

Tüzük üzerinde (iskracılar arasındaki bölünmeden önce yapılan) bu görüşme sırasında iskracıların yaptığı konuşmalardan özellikle belirtilmesi gerekenler, yoldaş Martov’un (benim örgütlenme görüşlerimle “birleşen”) konuşmasıyla Trotski’nin konuşmasıdır. Trotski’nin, Akimov ve Lieber yoldaşlara verdiği yanıtın her sözcüğü, “azınlığın” kongre sonrası tutumunun ve teorilerinin tüm sahteliğini gözler önüne sermektedir. Trotski şöyle demişti: “Yoldaş Akimov, Merkez Yönetim Kurulunun yetkilerini, tüzüğün yeter açıklık ve kesinlikle tanımlamadığını söyledi. Kendisiyle aynı görüşte değilim. Tam tersine bu tanımlama kesindir ve parti bir bütün olduğu ölçüde, Merkez Yönetim Kurulunun yerel yönetim kurulları üzerindeki denetiminin sağlama bağlanmasını ifade etmektedir. Yoldaş Lieber, benim bir sözümü kullanarak, tüzüğün ‘örgütlü güvenmezlik’ olduğunu söyledi. Doğrudur. Ama ben bu sözü, Bund sözcülerinin önerdiği tüzük için, partinin bir kesimi adına partinin tümüne karşı gösterilen örgütlü güvenmezliği temsil eden tüzük için kullandım. Öte yandan bizim tüzüğümüz” (o sıralarda, yani merkez kurullarının kuruluşu konusunda henüz yenilgiye uğranmadığı sıralarda, tüzük, “bizim” tüzüğümüzdü) “partinin, kendine bağlı tüm bölümlere karşı örgütlü güvenmezliğini, yani tüm yerel, bölgesel, ulusal ve öteki örgütler üzerinde denetimini temsil etmektedir.” (tutanaklar, sf. 158). Evet, bizim tüzüğümüz burada doğru bir biçimde tanımlanmaktadır. “Örgütlü güvenmezlik” ya da aynı şey demek olan “sıkıyönetim”i tasarlayan ve ortaya atanların entrikaya başvuran çoğunluk olduğunu rahat rahat öne sürebilenlere, bu sözleri sürekli olarak akıllarında tutmalarını salık veririz. Sorunun kendi gruplarını ya da başka bir grubu ilgilendirmesine bakarak Martov ve hempasının görüşlerinin nasıl değiştiğinin örneğini, yani siyasal kaypaklığın örneğini görmek isteyenlerin bu konuşmayla, Yurtdışı Birliği Kongresinde yapılan konuşmaları şöyle bir karşılaştırmaları yeter de artar bile.

## İ.

## TÜZÜĞÜN BİRİNCİ MADDESİ

Kongrede ilgi çekici bir tartışmaya yolaçan farklı metinleri daha önce belirtmiştik. Bu tartışma hemen hemen iki oturum boyunca sürdü ve tek tek ad okunarak yapılan iki oylamayla sona erdi (tüm kongre boyunca, eğer yanılmıyorsam, ad okunarak sekiz oylama yapılmıştı; çok fazla zaman yitirilmesine yolaçtığı için, ancak çok önemli konularda bu yola başvuruluyordu). Bu sorun da kuşkusuz bir ilke sorunuydu. Kongrenin tartışmaya gösterdiği ilgi çok büyüktü. Bütün temsilciler oy kullandı - bu, (herhangi bir büyük kongrede olduğu gibi) bizim kongremizde de az görülen bir olaydı. Tartışmacıların gösterdiği ilgiyi, bu durum da tanıtlıyor.

Öyleyse, tartışılan sorunun özü neydi? Kongrede söylediğim ve ondan sonra birçok kez yinelediğim gibi, “Ben [birinci madde üzerindeki] ayrılığımızı hiç bir biçimde partinin ölüm-kalım sorunu sayacak kadar hayati saymıyorum. Tüzükteki yersiz bir madde yüzünden, kuşkusuz, yok olacak değiliz!” (tutanaklar, sf. 250).] Her ne kadar, birbirinden farklı eğilimlerini ortaya koyduysa da bu farklılık, kongreden sonra ortaya çıkan ayrılığa (hatta açık konuşalım, bölünmeye) yol açmayabilirdi. Ama üzerinde ısrar edilirse, öne çıkarılırsa, insanlar ayrılığın köklerini-kollarını araştırmaya koyulurlarsa, her küçük ayrılık büyük bir ayrılık haline gelebilir. Eğer belli hatalı görüşlere sapmakta başlangıç noktası olarak iş görürse, eğer bu hatalı görüşler ek yeni ayrılıklardan ötürü, partiyi bölünme noktasına getiren anarşist girişimlerle birleşirse, her küçük farklılık çok büyük bir önem kazanır.

Bu olayda da böyle olmuştur. Birinci madde üzerinde, göreceli olarak, ufak bir ayrılık, şimdi çok büyük bir önem kazanmış bulunuyor. Çünkü, azınlığın (özellikle Birlik Kongresi’nde ve aynı zamanda yeni İskra’nın sütunlarında) oportünizmin derinliklerine ve anarşist laf ebeliğine sapmasını başlatan şey budur. İskracı azınlığın, iskracılara-karşı olanlarla ve Bataklıkla, son ve kesin biçimine seçimler sırasında bürünen koalisyonunun başlangıcını belirleyen işte buydu; bu koalisyonu anlamaksızın, merkez kurullarının kuruluşu hakkındaki büyük ve temel azınlığı anlamak olanaksızdır. Martov’la Akselrod’un birinci madde üzerindeki ufak yanılgısı, (Birlik Kongresinde de belirttiğim gibi) bizim çanağımızdaki ufak bir çatlaktı. Çanak (Birlik Kongresi’nde isterinin sınırına varan Martov’un yanlış anladığı gibi bir cellat düğümüyle değil) sağlam bir düğümle bağlanabilirdi; ya da bütün çabalar çatlağı büyütmeye ve çanağı ikiye bölmeye, yönelebilirdi. Gayretkeş martovcuların boykotu ve benzeri anarşistçe hareketleri sonucu, olan budur. Birinci madde üzerindeki ayrılık, merkez kurullarının seçiminde az rol oynamadı; seçimlerde yenik düşmesi, Martov’un, büyük ölçüde mekanik ve hatta (Yurtdışındaki Rus Devrimci Sosyal-Demokrat Birliğinin kongresindeki konuşmaları gibi) gürültülü patırtılı yöntemler kullanarak, “ilkeler üzerinde bir savaşım”a girişmesine yolaçtı.

Şimdi, bütün bu olup-bitenlerden sonra, birinci madde sorunu çok büyük bir önem kazanmıştır. Bundan ötürü hem kongrede bu madde üzerindeki oylamada görülen gruplaşmaların özelliğini, hem de –daha önemlisi– kendilerini birinci madde üzerinde gösteren ya da göstermeye başlayan fikir eğilimlerinin gerçek yapısını iyice anlamamız gerekiyor. Şimdi, artık okurların yabancısı olmadıkları olaylardan sonra, sorun şudur: Martov’un, Akselrod tarafından desteklenen madde metni, benim parti kongresinde ifade ettiğim gibi (tutanaklar, sf. 333), onun (ya da onların) kararsızlığını, yalpalamalarını ve siyasal bakımdan belirli olmayışlarını, ya da Plehanov’un Birlik Kongresinde söylediği gibi (Birlik tutanakları, sf. 102 ve başka yerlerde) onun (ya da onların Jorecilike (Jauresism)6 ve anarşizme saptıklarını mı yansıtıyordu, yoksa, benim, Plehanov tarafından da desteklenen madde metnim yanlış, bürokratik, biçimci ve sosyal-demokratça olmayan bir merkeziyetçilik fikrinin mi ifadesiydi? Oportünizm ve anarşizm mi, yoksa bürokrasi ve biçimcilik mi? Küçük bir ayrılığın büyük bir ayrılığa dönüştüğü noktada, sorun şimdi işte böyle görünüyor. Benim metnimin lehinde ve aleyhinde söylenebilecekleri, kendi değerleri çerçevesinde tartışırken, sorunun ortaya böyle konmasına bizi olayların zorladığını, akıldan çıkarmamalıyız; eğer çok tantanalı bir laf olmasaydı, bunu tarih zorlamıştır, derdim.

Bu lehte ve aleyhte konuşmaları incelemeye, kongre görüşmelerini tahlille başlayalım. Birinci konuşma, yani yoldaş Egorov’un konuşması bir noktadan ilgi çekicidir. Onun davranışı (non liçuet7, henüz benim yönümden aydınlanmış değil, gerçeğin ne olduğunu henüz bilmiyorum) bu gerçekten yeni ve oldukça örgün (complex) sorunun doğru ve yanlış yanlarını anlamakta güçlük çeken birçok temsilcinin davranışındaki karakteristik özellikleri taşıyordu. İkinci konuşma, yani yoldaş Akselrod’un konuşması, sorunu bir anda ilke sorununa dönüştürdü. Bu, yoldaş Akselrod’un kongrede ilke sorunları üzerinde yaptığı ilk konuşmaydı, hatta yaptığı ilk konuşmaydı, denebilir; sahneye ilk çıkışının ünlü “profesör”le birlikte olmasının pek de talihli olduğu söylenemez. “Sanırım” dedi yoldaş Akselrod, “parti ve örgüt kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bu iki kavram burada birbirine karıştırılmaktadır.

Ve bu karıştırma tehlikelidir.” Benim madde metnime karşı öne sürülen ilk sav buydu. Bu savı daha yakından inceleyelim. Ben, parti örgütlerin8 toplamı (yalnızca aritmetik toplamı değil, örgün toplamı) olmalıdır derken, bu, ben parti ve örgüt kavramlarını “birbirine karıştırıyorum” mu demek oluyor? Kuşkusuz değil. Ben o sözümle, sınıfın öncüsü olarak, partinin, olabildiği ölçüde örgütlenmesi, kendi saflarına, hiç değilse asgari ölçüde örgütlenmiş ögelerin girmesine izin vermesi dileğimi ve isteğimi açıkça ve kesinlikle belirtmiş oluyorum. Benim muhalifimse, tam tersine, örgütlenmiş ve örgütlenmemiş öğeleri, yönlendirilebilir, ve yönlendirilemez öğeleri, ileri olanlarla düzeltilemeyecek ölçüde geri olanları –düzeltilebilecek olan geri ögeler bir örgüte bağlanabilir– bir araya getiriyor. Bu karıştırma gerçekten tehlikelidir. Yoldaş Akselrod bununla yetinmedi, “geçmişin tam anlamıyla gizli ve merkeziyetçi örgütleri”ni (Zemliya i Volya ve Narodnaya Volya) andı, bu örgütlerin çevresinde, dedi, “örgüte bağlı olmayan ancak ona şu ya da bu yönde yardım eden ve parti üyeleri sayılan bir sürü insanı biraraya getirdik.... Bu ilke, sosyal-demokrat örgütte daha da titizlikle izlenmelidir.” Burada sorunun kilit noktalarından birine geliyoruz: “Bu ilke”, yani partinin herhangi bir örgütüne bağlı olmayan ama yalnızca “ona şu ya da bu yönde yardım eden” kişilerin kendilerine parti üyesi demelerine izin veren bu ilke, gerçekten sosyal-demokratça bir ilke midir? Plehanov, bu soruya verilebilecek olası tek yanıtı verdi; “Akselrod 70’leri anarken yanılıyor” dedi, “o tarihlerde çok iyi örgütlenmiş ve mükemmel bir disipline sahip bir merkez vardı. Bu merkezin çevresinde, onun yarattığı çeşitli kategorilerden örgütler toplanmıştı. Bu örgütlerin dışında kalan şey ise kaos ve anarşiydi. Bu kaosun içindeki ögeler, kendilerine parti üyesi diyorlardı. Ama bu, davaya yarar sağlamaktan çok zarar verdi. 70’lerdeki anarşiyi taklit etmemeliyiz, ondan kaçınmalıyız.” Görüldüğü gibi, yoldaş Akselrod’un sosyal-demokrat bir ilke gibi göstermek istediği “bu ilke”, gerçekte bir anarşist ilkedir. Bu savı çürütmek için, denetim, yönlendirme ve disiplinin, bir örgütün dışında da mümkün olabileceğini ve “kaosun ögeleri”ne parti üyesi unvanını vermenin gerekli olduğunu gösterme zorunluğu vardır. Yoldaş Martov’un metnini destekleyenler, bunlardan hiç birini göstermemişler, gösterememişlerdir. Yoldaş Akselrod, “kendisini sosyal-demokrat gören ve böyle ilân eden bir profesör”ü örnek verdi. Bu örnekteki düşünceyi tamamlayabilmesi için yoldaş Akselrod’un, bu profesöre örgütlü sosyal-demokratların, bir sosyal-demokrat gözüyle bakıp bakmadıklarını da söylemesi gerekirdi. Bu soruyu ortaya atamadığı içindir ki, yoldaş Akselrod, kendi savını yarım bırakmıştır. Ya o, ya bu. Ya örgütlü sosyal-demokratlar, sözkonusu profesörü bir sosyal-demokrat olarak görürler, ki bu durumda onu sosyal-demokrat örgütlerden birine neden üye yazmasınlar? Tabii böylece üye yazılacak profesörün kendini sosyal-demokrat “ilân etmesi” (profesörce açıklamalarda sık sık olduğu gibi) boş bir söz olarak kalmayacak ve onun eylemlerine uygun düşecekse, neden onu üye yazmasınlar? Ya da örgütlü sosyal-demokratlar, o profesörü bir sosyal-demokrat saymazlar, ki bu durumda da onurlu ve sorumluluğu bulunan parti üyeliği unvanını taşıma hakkını ona vermek saçma, anlamsız ve zararlı olur. Görüldüğü gibi, sorun iki seçenekten birine gelip dayanıyor: ya örgüt ilkesinin tutarlı biçimde uygulanması, ya da dağınıklık ve anarşinin kutsallaştırılması. Biz, partiyi, örneğin parti kongresini ortaya çıkarabilen ve her türlü parti örgütlerini genişletip çoğaltması gereken zaten biçimlenmiş ve birleşmiş sosyal-demokratlar çekirdeği üzerinde mi kuracağız, yoksa yardımcı olan herkes parti üyesidir gibi yatıştırıcı sözlerle mi yetineceğiz? “Eğer Lenin’in metnini kabul edersek” diye devam etti yoldaş Akselrod, “bir örgüte doğrudan doğruya alınamamış olsalar bile yine de parti üyesi olanların bir bölümünü bordadan denize atmış olacağız.” Yoldaş Akselrod, beni, kavramları karıştırmakla suçlarken, burada aynı karışıklık onun kendi sözlerinde, apaçık ortadadır: Yoldaş Martov, bütün yardım edenlerin parti üyesi olduklarını mutlaka öyledir diye kabul ediyor, oysa bütün tartışma burada ve bizim karşıtlarımız, böyle bir yorumun gereğini ve değerini henüz kanıtlamak zorundalar. İlk bakışta ürkünç görünen, “bordadan denize atma” sözünün anlamı nedir? Yalnızca parti örgütü olarak kabul edilen örgütlerin üyeleri parti üyesi sayıldığı zaman bile, herhangi bir parti örgütüne “doğrudan doğruya” katılamayan kişiler, partiye ait olmayan, ancak onunla ilişkisi bulunan bir örgüt içinde yine çalışabilirler. Bu durum karşısında, kişileri harekete katılmaktan, o hareket için çalışmaktan alıkoyma anlamında, hiç kimsenin bordadan denize atılması sözkonusu edilemez. Tam tersine, parti örgütlerimiz, gerçek sosyal-demokratları bünyesinde toplayarak daha güçlü hale geldikçe, parti içinde yalpalama ve istikrarsızlık daha az olacak, partiyi çevreleyen ve parti tarafından yönlendirilen işçi sınıfı yığınlarının öğeleri üzerinde partinin etkisi daha geniş, daha çeşitli, daha zengin ve daha verimli hale gelecektir. İşçi sınıfının öncüsü olarak parti, tüm sınıfla karıştırılmamalıdır. Akselrod yolda, aşağıdaki sözleri söylerken (genel olarak bizim oportünist ekonomizmimizin karakteristik özelliği olan) bu tür bir karıştırmadan suçludur: “Her şeyden önce, biz, kuşkusuz, partinin en faal üyelerinden oluşan bir örgüt, devrimciler örgütü yaratıyoruz; ama bir sınıfın partisi olduğumuza göre, bilinçli olarak, ama belki de çok faal olmaksızın kendilerini partiyle bağlayan kişileri parti saflarının dışında bırakmamaya dikkat etmeliyiz.” Birincisi, sosyal-demokrat işçi sınıfı partisinin faal öğeleri, yalnızca devrimci örgütleri değil, aynı zamanda parti örgütleri olarak kabul edilen birçok işçi örgütlerini de içine alacaktır. İkincisi, bizim bir sınıf partisi olduğumuz gerçeğinden, partiye bağlı olanlarla kendilerini partiyle işbirliği içinde görenler arasında bir ayrım yapılmasının gereksiz olduğu sonucu nasıl ve hangi mantıkla çıkarılabilir? Bunun tam tersi doğrudur: Bilinçlilik ve eylem derecesi arasında farklılık olduğu için, partiye yakınlık derecesinde de bir ayrım yapılmalıdır. Biz bir sınıf partisiyiz; bu nedenledir ki, hemen hemen tüm sınıf (ve savaş zamanlarında, iç savaş döneminde tüm sınıf) partimizin önderliği altında hareket etmelidir, partimize olabildiği ölçüde yakından sarılmalıdır. Tüm sınıfın, ya da sınıfın hemen hemen tümünün, kapitalizmde, öncüsünün, sosyal-demokrat partisinin bilinç ve eylem düzeyine yükselebileceğini düşünmek manilovizm9 ve “halk dalkavukluğu” olur. Mantıklı hiç bir sosyal-demokrat, kapitalizmde (daha ilkel ve gelişmemiş kesimlere daha makul gelen) işçi birliği (trade- union) örgütlerinin bile işçi sınıfının tümünü, ya da hemen hemen tümünü kapsayabilecek güçte olmadığından hiç bir zaman kuşku duymamıştır. Öncüyle, ona eğilimli yığınlar arasındaki farkı unutmak, öncünün, gittikçe daha geniş kesimleri kendi düzeyine çıkarma şeklindeki sürekli ödevini unutmak, yalnızca kendini aldatmaktır, bize düşen ödevlerin enginliğine gözlerini yummaktır ve bu ödevleri daraltmaktır. İşbirliği yapanlarla mensup olanlar arasındaki, bilinçli ve faal olanlarla yalnızca yardım edenler arasındaki farkı silip atmak, işte böylesi bir gözlerini yumma, böylesine bir unutmadır.

Örgütsel gevşekliği haklı göstermek için, örgütü örgütsüzlükle karıştırmayı haklı göstermek için, bizim bir sınıf partisi olduğumuzu öne sürmek, “hareketin ‘derinliği’, ‘kökleri’ sorunu gibi felsefi ve toplumsal-tarihsel olan sorunu,... teknik ve örgütsel bir sorunla” (Ne Yapmalı?, sf. 91) karıştıran Nadejdin’in yanılgısını yinelemektir. Daha sonra, yoldaş Martov’un madde metnini savunan konuşmacıların birçok kez yineledikleri karışıklık, işte yoldaş Akselrod’un becerikli elleriyle işlediği bu karışıklıktır. “Parti üyeliği unvanı ne kadar yaygınlaşırsa o kadar iyi olur” dedi Martov, ama gerçeklere uygun düşmeyen yaygın bir parti üyeliği unvanının yararlarını açıklamadı. Herhangi bir parti örgütüne mensup olmayan parti üyelerinin denetim altında tutulmasının yalnızca bir kurgu (fiction) olduğu yadsınabilir mi? Yaygın bir kurgu yararlı değil, zararlıdır? “Eğer her grevci, her gösterişi bu hareketiyle uyuşumlu olarak kendini parti üyesi ilân edebilirse, biz bundan yalnızca mutluluk duyarız” (tutanaklar, sf. 239). Öyle mi? Her grevci, kendini parti üyesi ilân etme hakkına mı sahip olmalıdır? Bu ifadesiyle yoldaş Martov, sosyal-demokrasiyi yalnızca grev yapma düzeyine indirgeyerek ve böylece Akimov’ların talihsizliğini yineleyerek, yanılgısını bir anda saçmalığa vardırıyor. Biz ise, ancak sosyal-demokratlar her grevi yönlendirmeyi başarabilirlerse mutluluk duyabiliriz; çünkü proletaryanın sınıf savaşımının her görüntüsünü yönlendirmek, onların tartışma götürmez ödevi ve planıdır; ve grevler de o savaşımın en derin ve en güçlü görünümlerinden biridir. Ne var ki, ipso facto10 bir sendikacı (trade - unionist) savaşımından daha fazla bir şey olmayan bu savaşım biçimini, çok yanlı ve bilinçli sosyal-demokrat savaşımla özdeşleştirirsek, kuyrukçuluk ya da halk dalkavukluğu etmiş oluruz. Eğer her grevcinin “kendini parti üyesi ilan etme” hakkına izin verirsek, açık bir yanlışlığı oportünistçe meşrulaştırmış oluruz; çünkü çoğu zaman böyle bir “ilan ediş” yanlıştır. Kapitalizmde, “eğitilmemiş”, vasıfsız geniş işçi kesimlerinde ister-istemez ağır basan sınırsız dağınıklık, baskı ve köreltme karşısında, her grevcinin bir sosyal-demokrat ve sosyal-demokrat partinin üyesi olabileceğine kendimizi ve başkalarını inandırmaya çalışırsak, yalnızca rahat bir düşe kapılmış oluruz. Bu “grevci” örneği, her grevi sosyal-demokratik yolda, devrimci bir çaba doğrultusunda yönlendirmekle, her grevciyi parti üyesi ilân eden oportünist laf ebeliği arasındaki farkı, özellikle gözler önüne seriyor. Biz, gerçekte, hemen hemen tüm ya da tüm proletarya sınıfını sosyal-demokrat bir yolda yönlendirdiğimiz için sınıf partisiyiz; ama bundan, yalnızca Akimov’lar, parti ile sınıfı sözde özdeş tutmamız gerektiği sonucunu çıkarabilirler.

Yoldaş Martov, aynı konuşmada “Ben gizli-eylemci örgütten (conpiratorial organisation) korkmuyorum” dedi, ama şunu ekledi: “Benim için gizli-eylemci örgüt, ancak geniş bir sosyal-demokrat işçi sınıfı partisi tarafından sarılıp örtüldüğü zaman bir anlam taşır,.” (tutanaklar, sf. 239). Doğru olmak için şöyle demeliydi: Geniş bir sosyal-demokrat işçi sınıfı hareketi tarafından sarılıp örtüldüğü zaman. Ancak bu durumda yoldaş Martov’un savı yalnızca tartışmaya yer bırakmamakla kalmaz, üstelik herkesin bildiği açık bir gerçek olurdu. Bu nokta üzerinde duruyorum, çünkü daha sonraki konuşmacılar, yoldaş Martov’un bu ifadesini, Lenin “tüm parti üyeliğini, salt gizli-eylemcilerle sınırlamak” istiyor yollu çok yaygın ve çok bayağı bir sava dönüştürdüler. Yalnızca gülümsemeyle karşılanabilecek olan bu sonucu, hem yoldaş Posadovski, hem yoldaş Popov çıkardı; Martinov’la Akimov’un dilindeyse bu tür bir sonucun gerçek oportünist karakteri bütün bütün ortaya çıktı. Bugün yoldaş Akselrod, yeni yazıkurulunun örgüt konusundaki yeni görüşlerini okurlara tanıtırken, yeni İskra’da bu aynı savı geliştiriyor. Kongrede, birinci maddenin görüşülmesine başlandığı zaman, daha ilk oturumda, muhaliflerimizin bu ucuz silahtan yararlanmak istediklerini gördüm ve yaptığım konuşmada, bu nedenle kendilerini uyardım (tutanaklar, sf. 240): “Parti örgütlerinin yalnızca profesyonel devrimcilerden oluşması gerektiği düşünülmemelidir. Aşırı ölçüde sınırlı ve gizli örgütlerden gayet geniş, özgür, lose Organisationen’lere11 kadar, her türden, dereceden ve cepheden örgütlere gereksinmemiz var.” Bu öylesine açık bir gerek ki, üzerinde durmaya gerek olduğunu bile düşünmedim. Ne var ki, birçok bakımdan geriye sürüklendiğimiz bugün, kişinin, bu konuda da “eski dersleri” yinelemesi gerekiyor. Bu amaçla, Ne Yapmalı?’dan ve Bir Yoldaşa Mektup’tan bazı bölümleri buraya alıyorum:

“... Alekseyev ve Mişkin tipinde, Halturin ve Jelyabov tipinde bir liderler çevresi, en gerçek ve en pratik anlamıyla siyasal görevlerle başedecek yetenektedir, ve böyleleri, siyasal görevleri, ateşli propagandalarının kendiliğinden uyanan yığınlarda yankı bulmasından ötürü, kaynayan enerjilerinin devrimci sınıfın enerjisinde destek bulmasından ötürü başarabilmektedirler.” Sosyal-demokrat bir parti olmak için, sınıfın desteğini kesinkes kazanmak zorundayız. Yoldaş Martov’un düşündüğü biçimde, gizli-eylemci örgütü sarıp örtüleyecek olan parti değildir, ama partiyi sarıp örtüleyecek olan, hem gizli-eylemci örgütleri, hem gizli-eylemci olmayan örgütleri içine alacak olan devrimci sınıftır, proletaryadır.

“...İktisadi savaşımı amaçlayan işçi örgütleri, işçi birliği (trade - union) örgütler olmalıdırlar. Her sosyal-demokrat işçi, elinden geldiği kadar bu örgütleri desteklemeli ve bunların içinde etkin olarak çalışmalıdır. Ama... ‘işçi birliklerinde’ (trade - union) üyeliğe yalnız sosyal-demokratların seçilebilmesini istemek, elbette ki bizim çıkarımıza olan bir şey değildir; çünkü böyle bir şey, olsa olsa, bizim yığınlar üzerindeki etkimizin kapsamını daraltır. İşverenlere ve hükümete karşı savaşım için birleşmenin gereğini anlayan her işçi, işçi birliklerine (trade - union) girebilmelidir. Eğer işçi birlikleri (trade - union), hiç değilse bilinçlenmenin bu ilkel derecesine ulaşmış olan herkesi birleştirmezse, ve çok geniş örgütler olarak kurulmazsa, işçi birliklerinin asıl amacına ulaşmak olanaksızlaşır. Bu örgütler ne kadar geniş tutulursa, bunlar üzerindeki etkimiz de o ölçüde geniş olur. Bu etki, yalnızca iktisadi savaşımın ‘kendiliğinden’ gelişmesi yüzünden ileri gelmez, sosyalist sendika üyelerinin yoldaşlarını etkilemede gösterdikleri doğrudan ve bilinçli çabadan da ileri gelir.” (Ne Yapmalı, sf. 86.) Yeri gelmişken, tartışmalı birinci madde sorununun değerlendirilmesi açısından, işçi birlikleri (trade - union) örneği özellikle önemlidir. Bu birliklerin, sosyal-demokrat örgütlerin “denetimi ve yöneltimi altında” çalışmaları gerektiği hususunda, sosyal-demokratlar arasında iki ayrı düşünce yoktur. Ama bu temeller üzerinde, işçi birliklerinin (trade - union) bütün üyelerine “kendilerini” sosyal-demokrat partinin üyesi olarak “ilân etme” hakkını vermek hem açıkça saçmalık olur, hem de iki yönlü bir tehlike yaratır: bir yandan işçi birliği hareketinin boyutlarını daraltır ve böylece işçiler arasındaki dayanışmayı zayıflatır; öte yandan sosyal-demokrat partinin kapısını belirsizliğe ve kararsızlığa açar. Alman sosyal-demokratları, buna benzer bir sorunu, pratik bir olayda, parça başına ücretle çalışan Hamburg duvarcılarına ilişkin ünlü olayda çözme fırsatını elde etmişlerdi.12 Sosyal-demokratlar, grev kırıcılığın, sosyal-demokratların gözünde şerefsizce bir şey olduğunu belirtmekte bir an bile duraksamadılar, böylece grevleri desteklemekte ve yönlendirmekte kendileri için hayati bir önem olduğunu kabul ediyorlardı; ama aynı zamanda, partinin çıkarlarıyla işçi birliklerinin çıkarlarının özdeşleştirilmesi, ayrı ayrı işçi birliklerinin kendi başlarına hareketlerinden partinin sorumlu olması isteğini de aynı kararlılıkla reddettiler. Parti, işçi birliklerine kendi anlayışını aşılamaya ve onları kendi etkisi altına almaya çalışmalıdır, çalışacaktır; ama böyle yapabilmek için, bu işçi birliklerindeki sosyal-demokrat öğelerle (sosyal-demokrat partiye mensup olanlarla) sınıf bilincine tam ulaşmamış, siyasal yönden etkin olmayan kişileri, yoldaş Akselrod’un bize yaptırmak istediği gibi birbirine karıştırmak değil, birbirinden ayırmak gerekir.

“... En gizli işlevlerin bir devrimciler örgütünde merkezileşmesi, geniş yığınlara yönelik ve bu yüzden de olabildiğince gevşek ve gizlilikten uzak bulunan işçi birlikleri gibi, işçilerin kendi kendilerini eğitme çevreleri ve illegal yazını okuma çevreleri gibi, sosyalist ve demokratik çevreler, nüfusun bütün öteki kesimleri arasında sosyalist ve demokratik çevreler, vb., vb. gibi büyük sayıdaki öteki örgütlerin eylem alanını genişletecek ve niteliğini zenginleştirecektir. Böyle çevreleri, sendikaları ve örgütleri her yerde kurmak gerekir; bunlar olabildiğince çok sayıda olmalı ve yerine getirdikleri işlevler olabildiğince çeşitli olmalıdır; ama bunları devrimciler örgütüyle birbirine karıştırmak, aralarındaki sınır çizgisini silmek, saçma ve zararlı olur.” (sf. 96.)13 Bu alıntı, devrimcilerin örgütünün, işçilerin yaygın örgütleri tarafından sarmalanıp örtülmesini bana yoldaş Martov’un anımsatmasının ne kadar yersiz olduğunu gösteriyor. Ben bunu Ne Yapmalı?’da zaten göstermiş ve Bir Yoldaşa Mektup’ta da daha somut biçimde geliştirmişimdir. “Fabrika grupları” diye yazmıştım orada, “bizim için özellikle önem taşır: hareketin esas gücü, büyük fabrikalardaki işçi örgütlerindedir. Çünkü büyük fabrikalar (ve büyük tesisler) işçi sınıfının yalnızca sayı bakımından büyük kesimini değil, etki, gelişme ve savaşım kapasitesi bakımından da büyük kısmını içerirler. Her fabrika bizim kalemiz olmalıdır.... Fabrika altkomitesi, bütün fabrikayı, işçilerin olabildiği ölçüde geniş kesimini, her türden değişik gruplar (ya da temsilciler) ağıyla kucaklamaya çalışmalıdır.... Bütün gruplar, topluluklar, altkomiteler, vb., bir yönetim kurulunun ya da kurulun yan kuruluşlarının statüsüne sahip olmalıdır. Bunlardan bazıları Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisine katılma isteğini açıkça öne sürecekler ve yönetim kurulu tarafından onaylanırsa, partiye katılacaklardır. Böylece (ya yönetim kurulunun buyrultuları çerçevesinde ya da onunla anlaşmaya vararak) belirli ödevler yüklenecekler, parti organlarının buyruğuna uymayı kabul edecekler, bütün parti üyelerinin sahip olduğu aynı haklara sahip olacaklar, ve kurul üyeliği için aday olabileceklerdir, vb.. Bazıları RSDİP’ne katılmayacaklar, parti üyelerince kurulan grupların ya da şu veya bu parti grubuyla ilişkisi olan toplulukların statüsüne sahip olacaklardır, vb..” (sf. 17-18.)14 (Kalın) italik ifadeler, benim birinci metnimdeki düşünceyi, Bir Yoldaşa Mektup’ta zaten açıkça ifade ettiğimi gösteriyor. Partiye girme koşulları orada açıkça belirtilmiştir: 1) Belli bir örgütlenme derecesi; 2) Bir parti yönetim kurulunun onayı. Bir sayfa sonra da, hangi grupların ve örgütlerin, hangi nedenlerle partiye girmelerine izin verilebileceğini (ya da verilemeyeceğini) ana çizgileriyle göstermişimdir: “Dağıtım grupları RSDİP’ne mensup olmalıdırlar ve parti üyelerinden ve görevlilerinden bir kısmını tanımalıdırlar. Çalışma koşullarını inceleme ve işçi birliklerinin isteklerini saptama gruplarının mutlaka RSDİP’ne mensup olması gerekmez. Bir ya da iki parti üyesine bağlı olarak kendini eğitme işinde çalışan öğrenci, subay ya da büro görevlileri grupları, bazı durumlarda, beraber çalıştıkları kişilerin parti üyesi olduğunu bile bilmemelidirler, vb..” (sf. 18-19.)15 İşte size “açık” olma konusunda ek malzeme! Yoldaş Martov’un tüzük tasarısı, partiyle örgütler arasındaki ilişkilere dokunmazken, ben, kongreden hemen hemen bir yıl önce bazı örgütlerin partiye bağlı olmasını bazılarının olmamasını gösterdim. Kongrede savunduğum düşünceyi, Bir Yoldaşa Mektup’ta daha önce çoktan açıkça belirtmiştim. Sorun, açık bir biçimde şöyle ortaya konabilir. Genel olarak örgütlenme derecesine ve özel olarak da örgütün gizliliğine ilişkin olarak ana çizgileriyle şu kategoriler düşünülebilir: 1) devrimcilerin örgütleri; 2) olabildiği ölçüde yaygın ve çeşitli işçi örgütleri (belli koşullarda, öteki sınıfların belli öğelerini de kapsamına alacağını düşünerek, kendimi işi sınıfıyla sınırlıyorum). Partiyi bu iki kategori meydana getirir. Ayrıca, 3) partiyle ilişiği olan işçi örgütleri; 4) partiyle ilişiği olmayan ama fiilen onun denetim ve yönetiminde bulunan işçi örgütleri; 5) işçi sınıfının, sınıf savaşımının büyük ölçüde kendini gösterdiği olaylarda, belli bir oranda sosyal-demokrat partinin kısmen yönetimi altına giren örgütlenmemiş öğeleri. Bu, aşağı-yukarı, benim sorunu nasıl ele aldığımı gösterir. Oysa tam tersine, yoldaş Martov’un sorunu ele alış şeklinde, partinin sınır çizgisi belirsiz kalmaktadır. Çünkü “her grevci”, “kendini parti üyesi ilân” edebilmektedir. Bu gevşekliğin yararı nedir? Yaygın bir “unvan”. Bunun zararı dağınıklık anlayışını getirmesinde, sınıfla partiyi birbirine karıştırmasındadır.

Ortaya koyduğumuz genel önerileri iyice gözler önüne serebilmek için, kongrede birinci madde üzerinde yapılan görüşmelere, şöyle gelişi güzel bir gözatalım. Yoldaş Bruker, benim metnimden yana olduğunu söylemişti (Martov yoldaş bunu büyük bir sevinçle karşıladı), ama onun benimle kurduğu ittifakın, yoldaş Akimov’un Martov’la kurduğu ittifakın tersine, bir yanlış anlama temeli üzerine oturtulduğu ortaya çıktı. Bruker yoldaş “bir bütün olarak tüzükle, tüzüğün ruhuyla görüş birliğinde” değildi (tutanaklar, sf. 239), benim metnimi, Raboçeye Dyelo yandaşlarının arzuladığı demokrasinin temeli olarak gördüğü için savunuyordu. Bruker yoldaş, siyasal savaşımda bazan daha az kötüyü seçmenin gerekli olduğu görüşüne henüz ulaşmamıştı; bizim kongremiz gibi bir kongrede, demokrasiyi savunmanın yararsız olduğunu kavramamıştı. Yoldaş Akimov daha keskin zekalıydı. Akimov, “Martov ve Lenin yoldaşlar, ortak amaçlarına hangi [metnin] daha uygun geleceğini tartışıyorlar” (tutanaklar, sf. 252) derken, sorunu oldukça doğru biçimde koymuştu. “Bruker ve ben” diye devam etti Akimov, “bu amaca en az uygun düşecek olanı seçmek istiyoruz. Bu açıdan, ben Martov’un metnini seçtim.” Ve yoldaş Akimov, “onların asıl amacının” (yani Plehanov’un, Martov’un ve benim, devrimcilerin yönetici örgütünü yaratma amacımızın) “pratik olmadığını ve zararlı olduğunu” içtenlikle öne sürdü. Yoldaş Martinov gibi16 Akimov da “devrimciler örgütünün” gereksiz olduğu yolundaki ekonomist düşünceyi savundu. Akimov, “ister Martov’un metniyle, ister Lenin’in metniyle engelleyin, sonunda, yaşamın gerçeklerinin kendilerini partimize zorla kabul ettirecekleri”nden emindi. “Yaşamın gerçekleri” şeklindeki bu “halk dalkavukluğu” anlayışıyla yoldaş Martov’da da yüz yüze gelmeseydik, üzerinde durmaya değmeyebilirdi. Genel olarak yoldaş Martov’un ikinci konuşması (tutanaklar, sf. 245) öylesine ilginç ki, ayrıntılarıyla incelemeye değer.

Yoldaş Martov’un ilk kanıtı şu: parti örgütlerinin, kendilerine bağlı olmayan parti üyeleri üzerinde denetimde bulunması “pratikte olanaklıdır, yönetim kurulu herhangi birine görev verdiğine göre, o görevin yerine getirilmesini gözleyebilecektir” (tutanaklar, sf. 245). Bu tez, dikkate değer ölçüde karakteristiktir, çünkü eğer deyim yerindeyse, Martov’un metnine kimin gerek duyduğunu ve o metnin gerçekte kime -serbest aydınlar ya da işçi grupları ve işçi yığınları- hizmet edeceğini “ifşa ediyor”. Martov’un metninin iki biçimde yorumlanması olanaklıdır: 1) partiye, parti örgütlerinden birinin yönetimi altında düzenli olarak kişisel yardımda bulunan herhangi bir kişi “kendini” parti üyesi “ilân etme” (yoldaş Martov’un kendi sözleri) hakkına sahiptir; 2) bir parti örgütü, kendi yönetimi altında kendisine düzenli kişisel yardımda bulunan kişiyi parti üyesi sayma hakkına sahiptir. “Her grevci”ye, kendini parti üyesi görme fırsatını gerçekten veren yorum, birinci yorumdur ve bu nedenle yalnızca o yorum derhal Lieber’lerin, Akimov’ların ve Martinov’ların kalbini kazanmıştır. Ama açıkça görülüyor ki, bu yorum, bir sözden başka bir şey değildir; çünkü bu yorum bütün işçi sınıfı için sözkonusudur ve partiyle sınıf arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaktadır; bu yorum karşısında “her grevcinin” denetlenmesinden ve yönlendirilmesinden ancak “sembolik olarak” söz edilebilir. Yoldaş Martov’un, ikinci konuşmasında, (ayraç içinde söyleyelim, Kostiç’in önergesini17 kabul etmediği zaman, kongrenin doğrudan doğruya reddetmiş olduğu - tutanaklar, sf. 255) bir anda bu ikinci yoruma kayması, yani bir yönetim kurulunun [bazı kişilere -ç.1 görev verebileceğini ve bu görevin yerine getirilebileceğini öne sürmesi, işte bundan ötürüdür. Böyle özel görevler, kuşkusuz, işçi yığınlarına, (yoldaş Akselrod’la yoldaş Martinov’un sözünü ettiği) binlerce proletere hiç bir zaman verilecek değildir – bu görevler yoldaş Akselrod’un sık sık andığı profesörlere, yoldaş Lieber’le yoldaş Popov’un çok ilgilendiği (tutanaklar, sf. 241) lise öğrencilerine (high school students), yoldaş Akselrod’un ikinci konuşmasında değindiği (tutanaklar, sf. 242) devrimci gençliğe verilecektir. Sözün kısası, yoldaş Martov’un metni ya ölü bir söz, boş bir söz olarak kalacak ya da hemen hemen yalnızca, bir örgüte katılmayı arzu etmeyen “burjuva bireyciliğiyle tepeden tırnağa dolup taşan aydınlar”ın yararına işleyecektir. Martov’un metni söz olarak geniş proletarya katmanlarının çıkarını savunmaktadır, gerçekte ise, proletarya disiplininden ve örgütünden kaçınan burjuva aydınların çıkarına hizmet etmektedir. Modern kapitalist toplumun özel bir tabakası olarak aydınların kesinkes bir bireycilik, disiplin ve örgüt yetersizliği içinde olduklarını hiç kimse yadsımaya kalkışmaz (Kautsky’nin, aydınlar üzerine yazdığı ünlü yazılarla karşılaştırınız). Yeri gelmişken belirtelim, bu durum, bu toplumsal tabakayı proletaryadan ayıran, aleyhte bir özelliktir; aydın kararsızlığının ve gevşekliğinin nedenlerinden biri budur, proletarya bunu sık sık hisseder; ve aydınların bu özelliği, onların alışılagelen yaşam biçimiyle, birçok yönden küçük-burjuvanın var oluş biçimine yaklaşan yaşamını kazanış biçimiyle (bireysel olarak ya da çok küçük gruplar halinde çalışma, vb.) içsel olarak bağlıdır. Son olarak, profesörler ve lise öğrencileri örneğini anmak zorunda kalanların, yoldaş Martov’un metnini savunanlar oluşu da bir raslantı değildir. Birinci madde üzerindeki tartışmada, esas itibariyle gizli-eylemci örgütün şampiyonlarına karşı savaş alanına atılanlar, Martinov ve Akselrod yoldaşların düşündüğü gibi, geniş bir proletarya savaşımının şampiyonları değil, ama proletarya örgütünün ve disiplininin destekleyicileriyle savaşan, burjuva aydın bireyciliğinin destekçileriydi.

Popov yoldaş şöyle diyordu: “Her yerde, Nikolayev’de ya da Odesa’da olduğu gibi St. Petersburg’da, bu kentler temsilcilerinin tanıklık edeceği üzere, bir örgütün üyesi olamayan ama yayınları dağıtan fısıltı gazetesi yoluyla uyarma işlerini yürüten düzinelerle işçi vardır. Bunlar bir örgüte bağlanabilirler, ama üye sayılamazlar” (tutanaklar, sf. 241). Bunların bir örgüte neden üye olamayacakları, yoldaş Popov’da sır olarak kalmıştır. Daha önce Bir Yoldaşa Mektup’tan aldığım bölümde, böyle işçilerin (üstelik düzinelerle değil, yüzlerle) bir örgüte girmelerine izin verilmesinin hem olanaklı hem gerekli olduğunu, hatta bu örgütlerden çoğunun partiye ait olabileceğini ve olması gerektiğini göstermiştim.

Yoldaş Martov’un ikinci kanıtı da şu: “Lenin’in görüşünce, partide, parti örgütlerinden başka örgüt olmamalıdır...” Evet doğru! “Bence, tam tersine, böyle örgütler olmalıdır. Günlük yaşam, bu örgütleri, bizim onları profesyonel devrimcilerin militan örgütü olan örgütümüzün hiyerarşisi içine alışımızdan daha hızlı bir biçimde yaratıyor ve üretiyor...” Bu, iki yönden yanlış: 1) “günlük yaşam”ın ürettiği etkin devrimci örgütlerin sayısı, bizim gereksindiğimizden, işçi sınıfı hareketinin gerek duyduğundan çok daha azdır; 2) bizim partimiz, yalnızca devrimcilerin örgütlerinin hiyerarşisi değil, işçi yığınları örgütlerinin de hiyerarşisi olmalıdır... “Lenin, Merkez Yönetim Kurulunun, parti örgütü unvanını, yalnızca ilke bakımından tam anlamıyla güvenilir olan örgütlere vermesini düşünüyor. Ama Bruker yoldaş, yaşamın [aynen böyle!] kendi etkisini yürüteceğini ve Merkez Yönetim Kurulunun, tam anlamıyla güvenilir bir nitelik taşımadıkları halde birçok örgütü, parti dışında bırakmamak için yasallaştıracağını çok iyi anlıyor. Bruker yoldaşın Lenin’le birleşmesinin nedeni budur...” Nasıl da gerçekten kuyrukçu bir “yaşam” görüşü! Kuşku yok ki, Merkez Yönetim Kurulu kendi fikirlerinin değil, başkaları ne der düşüncesinin (Bakınız Hazırlık Komitesi Olayı) rehberliği altında olan kişilerden kurulmak zorunda kalsaydı, o zaman “yaşam”, partideki en geri öğelerin en yüksek yere geçmeleri anlamında, kendi etkisini yürütürdü (gerçekte şimdi, geri öğelerin parti “azınlığı” olarak biçimlenmeleriyle ortaya çıktığı gibi). Ama makul bir Merkez Yönetim Kurulunun “güvenilmez” öğeleri partiye kabul etmesi konusunda hiç bir akla yatkın gerekçe gösterilemez. Yoldaş Martov, güvenilmez öğeler “üreten” bu ifadesiyle, yani “yaşam”a atıfta bulunmasıyla, kendi örgütlenme tasarısının oportünist niteliğini açıkça ortaya koymuş oluyor... “Bana gelince” diye sürdürdü sözü Martov, “eğer böyle bir örgüt [yani güvenilir olmayan örgüt] parti programını ve parti denetimini kabule hazırsa, o örgütü, bir parti örgütü haline getirmeksizin aramıza alabiliriz. Örneğin, ‘bağımsızlar’ın işçi birliklerinden biri sosyal-demokrasinin görüşleriyle programını kabul ettiğini ve partiye katılacağını ilân ederse, ben bunu, partimiz için büyük bir zafer sayarım; doğal olarak bu, o işçi birliğini parti örgütüne aldığımız anlamına gelmez...” İşte Martov’un metninin bizi içine soktuğu karmakarışıklık budur: partiye ait olan partisiz örgütler! Onun planını hele bir düşünün: parti = (1) devrimcilerin örgütleri + (2) parti örgütü olarak kabul edilen işçi örgütleri + (3) parti örgütü olarak kabul edilmeyen işçi örgütleri (başlıca “bağımsızlar”dan oluşan örgütler) + (4) çeşitli işlevleri olan bireyler - profesörler, lise öğrencileri, vb. + (5) “her grevci”. Bu dikkate değer planın yanına kişi ancak yoldaş Lieber’in şu sözlerini koyabilir: “Bizim görevimiz yalnızca bir örgütü örgütlemek [!!] değildir, biz, bir parti örgütleyebiliriz ve örgütlemeliyiz” (tutanaklar, sf. 241). Evet kuşkusuz bunu yapabiliriz ve yapmalıyız, ama gerekli olan şey “örgüt örgütleme” gibi anlamsız sözler değil, parti üyelerinin gerçekte bir örgüt yaratmaya alışmaları gerektiği şeklindeki açık istemdir. “Bir parti örgütlemek”ten söz eden, ama parti sözcüğünün her türlüsünden dağınıklığı ve örgütsüzlüğü örtmek için kullanılmasını savunan kişi, yalnızca boş sözcüklere sapıyor demektir.

“Bizim metnimiz” diyordu yoldaş Martov, “devrimcilerin örgütüyle yığınlar arasında bir dizi örgüte sahip olunması arzusunu ifade ediyor.” Hayır etmiyor! Martov’un metninin hiç mi hiç ifade etmediği şey, bu gerçekten temel arzudur; çünkü bu metin, bir örgütlenme dürtüsü uyandırmıyor, bir örgütlenme istemini kapsamıyor, örgütlü olanı örgütsüzden ayırmıyor. Getirdiği tek şey bir unvandır18. Bununla ilgili olarak yoldaş Akselrod’un şu sözlerini anımsamamak elden gelmiyor: “Hiçbir buyruk, onların [devrimci gençlik çevreleriyle benzerlerinin] ya da bireylerin kendilerini sosyal-demokrat diye adlandırmalarını [pek doğru!] ya da kendilerini partinin bir parçası olarak görmelerini yasaklayamaz.” – İşte bu hiç doğru değil! Herhangi bir kişinin kendini sosyal-demokrat olarak adlandırmasını yasaklamak, hem olanaksız hem de anlamsızdır, çünkü bu sözcük, doğrudan anlamıyla, belirli örgütsel ilişkileri değil, bir inançlar sistemini ifade eder. Ama değişik grupların ve kişilerin, kendilerini “partinin bir parçası olarak görmelerini” yasaklamaya gelince, eğer bu çevreler ve kişiler, partiye zarar veriyor, partiyi bozuyor ya da dağınık hale getiriyorsa, o zaman, böyle bir yasaklamaya gidilmelidir ve bunu yapmak zorunludur. Eğer parti, bir çevrenin, kendisini bütünün “bir parçası olarak görmesini”, “kararıyla yasaklayamıyorsa”, partinin, bir bütün olduğundan, bir siyasal bütün olduğundan söz etmek saçma olur. Böyle bir durumda, partiden çıkarma işlem ve koşullarını tanımlamanın ne anlamı kalır? Akselrod yoldaş, Martov yoldaşın temel yanılgısını açık bir saçmalığa vardırdı; hatta bu yanılgıyı, şu sözleriyle oportünist bir teori haline soktu: “Lenin’in hazırladığı şekliyle birinci madde, proletaryanın sosyal-demokrat partisinin yapısı [!!] ve amaçlarıyla ilke olarak çatışma halindedir.” (Tutanaklar, s. 243.) Bu, ilke olarak sınıf çatışmasından beklenenden daha fazlasını, proletaryanın amaçlarının yapısını öne sürerek partiden beklemek demektir en azından. Akimov’un, böyle bir teoriyi yürekten desteklemesi hiç de şaşırtıcı değil. Bu hatalı ve açıkça oportünist eğilimli anlayışı şimdi, yeni görüşlerin özü haline dönüştürmek isteyen Akselrod yoldaş, insaflı davranmak gerekirse, kongrede, tam tersine, “pazarlığa” hazır olduğunu şu sözlerle ifade etmişti: “Açık bir kapıyı çaldığımı görüyorum” (ben bunu yeni İskra’da da görüyorum), “çünkü Lenin yoldaş, parti örgütünün parçası olarak kabul edilecek olan yan (peripheral) topluluklar anlayışıyla, benim istemimi karşılıyor” (yalnızca yan topluluklarla değil, her çeşit işçi birliğiyle: tutanakların 242’nci sayfasıyla, yoldaş Strahov’un konuşmasıyla, Ne Yapmalı?’dan ve Bir Yoldaşa Mektup’tan alınan bölümlerle karşılaştırınız). “Şimdi ortada, yalnızca bireyler kalıyor, ama bu konuda da pazarlık edebiliriz.” Akselrod yoldaşa, genel olarak pazarlığa karşı olmadığımı söyledim. Şimdi, bunun hangi anlama geldiğini açıklamalıyım. Bireyler konusunda –bütün şu profesörler, lise öğrencileri, vb.– ödün vermeyi hiç bir biçimde kabul edemezdim; ancak işçi örgütleri konusunda, eğer kuşku varsa (yukarda kanıtladığım gibi, her ne kadar böyle bir kuşkuya yer yoksa da) kendi birinci madde metnime şöyle bir not eklemeyi kabul ederdim: “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin program ve tüzüğünü kabul eden işçi örgütleri, parti örgütleri içinde, olabildiği ölçüde çok sayıda, yer alırlar.” İşin aslını konuşmak gerekirse, böyle bir tavsiyenin yeri, kuşkusuz, tüzel tanımlamaları kapsaması gereken tüzükte değil, açıklayıcı yorumlar ve broşürlerdedir (ve tüzük hazırlanmadan çok önce, broşürlerimde böyle açıklamalar yaptığımı esasen belirtmiştim); ama böyle bir not, en azından, yoldaş Martov’un metninde var olduğuna kuşku bulunmayan şeyleri, [örneğin -ç.] dağınıklığa yol açabilecek yanlış fikirlerin zerresini, oportünist savların19 zerresini ve “anarşist kavramlar”ı içermezdi.

Tırnak içinde aktardığım bu son ifade yoldaş Pavloviç’e aittir. Pavloviç; “sorumsuz ve kendi kendini üye diye yazdırmış kişilerin parti üyesi” kabul edilmelerini, haklı olarak anarşizm sözcüğüyle nitelemişti. Benim metnimi yoldaş Lieber’e anlatırken Pavloviç yoldaş, “basitçe söylersek” diyordu, “bu metnin anlamı şudur: ‘eğer parti üyesi olmak istiyorsanız, örgütsel ilişkileri kabul edişiniz de yalnızca platonik olmamalıdır’.” Bu “yorum” her ne kadar basitse de (kongreden bu yana gelip-geçen olayların da gösterdiği üzere) yalnızca çeşitli kararsız profesörler ve lise öğrencileri için değil, aynı zamanda partinin en erdemli üyeleri için, tepedeki kişiler için de gerekliydi... Yoldaş Pavloviç, yoldaş Martov’un “bizim partimiz, bilinçsiz bir sürecin bilinçli bir sözcüsüdür” derken talihsiz bir şekilde ortaya koyduğu bilimsel sosyalizmin bu tartışma kabul etmez kuralıyla kendi metni arasındaki çelişkiyi işaret ederken, aynı şekilde haklıydı. Evet tam yoldaş Martov’un ortaya koyduğu gibi! Zaten o nedenledir ki, “her grevci”nin, kendini parti üyesi olarak görme hakkına sahip olmasını istemek yanlıştır; çünkü “her grev”, kaçınılmaz olarak toplumsal devrime götüren sınıf savaşımının ve güçlü sınıf içgüdüsünün yalnızca kendiliğinden ifadesi olmakla kalmayıp, o sürecin bilinçli bir ifadesi olsaydı, o zaman... o zaman genel grev sözü anarşist bir ifade olmazdı, partimiz bütün işçi sınıfını derhal ve bir anda kucaklar ve bunun sonucu olarak, burjuva toplumuna tümden derhal son verirdi. Eğer gerçekten bilinçli bir sözcü olacaksa parti, bilinçlenmede kesin bir düzeyi sağlama bağlayacak ve bu düzeyi sistemli biçimde yükseltecek örgütlenme ilişkilerini ortaya koyabilmelidir. “Eğer Martov’un yolunda yürüyeceksek” diyordu Pavloviç yoldaş, “her şeyden önce, programı benimsemeyi öngören maddeyi çıkarmamız gerekir; çünkü bir programın benimsenmesinden önce, iyice öğrenilmesi ve anlaşılması gerekir....Programın benimsenmesi, oldukça yüksek bir siyasal bilinç düzeyini ön-gerek sayar.” Biz sosyal-demokrasiye gösterilen desteğin, onun yönettiği savaşıma katılmanın, herhangi bir koşulla (öğrenmek, anlamak, vb. gibi) yapay biçimde sınırlandırılmasına asla izin vermeyeceğiz; çünkü hem bilinci hem örgütlenme güdüsünü ilerleten şey, bu katılmanın kendisidir; ama bir parti içinde, sistemli bir çalışmayı yürütmek için biraraya geldiğimize göre, bu çalışmanın sistemli olmasını sağlamalıyız.

Pavloviç yoldaşın programla ilgili uyarısının boşuna olmadığı, daha o oturumda derhal ortaya çıktı. Yoldaş Martov’ un metninin kabul edilmesini20 sağlayan Akimov ve Lieber yoldaşlar, program bakımından da yalnızca platonik bir kabulün, yani (parti “üyeliği” için) “temel ilkeler”i kabul etmiş olmanın yeterli sayılması gerektiğini öne sürerek (tutanaklar, sf. 254-255) gerçek kimliklerini bir anda ortaya koyuverdiler. Yoldav Pavloviç, “yoldaş Akimov’un önerisi, Martov yoldaşın bakış açısından oldukça mantıklıdır” dedi. Ne yazık ki, Akimov’un bu önerisinin ne kadar oy topladığını tutanaklarda bulmak olanaksız – ama bu önergenin aldığı oy herhalde yediden (beş bundcu, Akimov ve Bruker) az değildir. Tüzüğün birinci maddesi ile ilgili olarak biçimlenmeye başlayan “sağlam çoğunluğu” (iskracılara-karşı olanlar, “merkez” ve Martovcular) sağlam bir azınlığa dönüştüren şey de yedi temsilcinin kongreden çekilmesi oldu! Eski yazı kurulunun onaylanmasını öngören önergenin yenik düşmesi sonucunu veren, güya İskra yazıkurulunun “sürekliliği”nin açıkça ihlali sonucunu veren şey de, bu yedi temsilcinin çekilmesiydi. İskra’nın “sürekliliği”nin tek güvencesi ve kurtuluşunu sağlayan bir garip yedi’ydi bu: bundcular, Akimov ve Bruker. Yani İskra’nın merkez yayın organı olarak kabulünü öngören önergelere karşı oy kullanan temsilciler, yani oportünizmi, kongrece birçok kez saptanmış, özellikle program açısından birinci maddenin yumuşatılması sorununda oportünist tutumları Martov ve Plehanov tarafından saptanmış temsilciler. İskracılara-karşı olanlar tarafından korunan İskra “sürekliliği”! – bu, bizi, kongre sonrası acıklı-güldürünün başlangıç noktasına getiriyor.

***

Tüzüğün birinci maddesi üzerinde oy gruplaşması, dillerin eşitliği olayında tanık olunan aynı türden bir görüngünün varlığını ortaya koymuştur: İskra çoğunluğundan (yaklaşık olarak) dörtte-birinin çekilmesi, “merkez” tarafından desteklenen iskracılara-karşı olanların zaferini mümkün hale getirmiştir. Kuşkusuz burada da görünümün simetriğini bozan bireysel oylar vardı – bizim kongremiz gibi geniş toplantılarda, sık sık bir taraftan öteki tarafa “kayanlar”, özellikle birinci madde gibi, ayrılığın gerçek niteliğinin yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı ve birçok temsilcinin kendi davranışlarını henüz saptayamadıkları (sorunun daha önce başında tartışılmamış olmasını da dikkate almak gerek) konularda yer değiştiren kişiler olur. Çoğunluktaki iskracılardan ayrılanlar beş oydur (Rusov ve Karski’nin ikişer oyuyla Lenski’nin bir oyu); öte yandan bunlara bir iskracılara-karşı olan (Bruker) ve merkezden üç kişi (Medvedev, Egorov ve Çaryov) katılmıştır; sonuç yirmi üç oydu (24 - 5 + 4), bu, seçimlerdeki son gruplaşmadan bir oy eksiktir. Martov’a çoğunluğu verenler iskracılara-karşı olanlardır. Yedisi ondan yana, biri benden yana (“merkez”den de yedi kişi Martov’dan yana, üçü benden yana) oy kullanmıştır. Kongrenin sonunda ve kongreden sonra biçimlenmeye başlayan özlü azınlığı oluşturan şey, işte, azınlıktaki iskracılarla iskracılara-karşı olanlar ve “merkez” arasındaki bu koalisyondur. Birinci madde metnini yazışlarında ve özellikle bu metni savunularında, hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde oportünizme ve anarşist bireyciliğe doğru adım atan Martov’la Akselrod’un siyasal yanılgısı, kongrenin özgür ve açık bir arena oluşundan ötürü bir anda ortaya çıkıvermiştir; bu siyasal yanılgı, kendini, en az kararlı öğelerin, ilkelere en az bağlı olanların, bir anda, bütün güçlerini, devrimci sosyal-demokratların görüşlerinde beliren çatlak ve gediklerin genişletilmesi amacıyla kullanmalarında göstermiştir. Kongrede birlikte çalışanlar, örgütlenme sorunlarında, içtenlikle değişik amaçlar izleyenlerdi (Akimov’un konuşmasına bakınız) – bu durum, bizim örgütlenme planımıza ve tüzüğümüze ilkede karşı olanların, Martov ve Akselrod yoldaşların yanılgısını desteklemelerine yolaçtı. Bu sorunda da devrimci sosyal-demokrasinin görüşlerine bağlı kalan iskracılar kendilerini azınlıkta buldular. Bu çok önemli bir noktadır; bu önemi kavramadıkça, ne tüzüğün ayrıntıları üzerindeki savaşımı, ne de merkez yayın organı ile Merkez Yönetim Kurulunun kimlerden oluşacağına ilişkin sorun üzerindeki savaşımı anlama olanağı yoktur.

## Dipnotlar

**1.** İskra’nın merkez yayın organı olarak kabulü konusunda yaptığı konuşmada yoldaş Popov, inter alia, şöyle dedi: “İskra’nın n° 3 ya da n° 4’teki ‘Nereden Baş1amalı’ başlıklı yazıyı anımsıyorum. Rusya’da faaliyet gösteren yoldaşların çoğu o yazıyı incelikten uzak buldular; başkaları aynı yazının hayalci olduğunu düşündü ve çoğunluk [? - herhalde Popov’un çevresindeki çoğunluk] yazıyı tutkuya yordu” (tutanaklar, s. 140). Okurların gördüğü gibi, benim siyasal görüş1erimin tutkuya yorulması yeni bir şey değil - şimdi aynı görüşleri yoldaş Akselrod’la, yoldaş Martov’un yeniden pişirip ortaya koymalarını, bu gayet iyi açıklıyor.

**2.** Yeri gelmişken, bu vesileyle.

**3.** Bu arada belirtelim, tutanak komisyonu, Ek XI’de “Lenin tarafından kongreye sunulan” tüzük taslağını yayınladı (tutanaklar, s. 393) Tutanak komisyonu da işleri biraz karıştırmış. Komisyon, bütün temsilcilere (ve çoğuna kongreden önce) gösterdiğim benim ilk tasarımla kongrede önerilen tasarıyı karıştırmış ve birinci tasarıyı, ikinci tasarıymış gibi yayınlamıştır. Kuşkusuz. bütün hazırlık aşamalarında bile olsa, benim tasarılarımın yayınlanmasına hiç bir itirazım yoktur; ama karışıklık yaratmanın gereği yoktu. Oysa böyle bir karışıklık yaratılmıştır. Gerçekten de Popov’la Martov, benim aslında kongreye sunduğum tasarının, tutanaklar komisyonunca yayınlanan tasarıda yer almayan bazı maddelerini (Karş: s. 394, madde 7 ve 11) eleştirmişlerdir (tutanaklar, s. 154 ve 157). Birazcık daha dikkat gösterilseydi, sözünü ettiğim sayfalar karşılaştırılarak, hata kolayca yakalanabilirdi.

**4.** Yoldaş Martov’un tasarısının ilk şeklini. ne yazık ki, bulamadığımı söylemeliyim. O tasarı 48 maddelikti; değersiz bir biçimsellik yönünden daha da “şişkin”di.

**5.** Bu sözcüğe yoldaş Akselrod’un dikkatini çekeriz. Ne müthiş! Bu sözcükte, bir yazıkurulunun kuruluşunu değiştirmeye kadar varabilecek bir “Jakobenciliğin” kökleri var.

**6.** Jorecilik - Fransız Sosyalist Partisinde sağ reformcu kanada önderlik eden Fransız sosyalist Jean Jaurés’nin adından gelen siyasal eğilim. Joreciler, “eleştiri özgürlüğü” isteme görünümü içinde, temel marksist önermeleri değiştirmeye kalkıştılar ve burjuvaziyle işbirliğini savundular.

**7.** Sorun açık değil

**8.** “Örgüt” sözcüğü, geniş ve dar olmak üzere, genellikle iki anlamda kullanılır. Dar anlamda bu sözcük, hiç değilse en asgari ölçüde bir uyuşuma sahip bir insan topluluğunun kurduğu çekirdeği ifade ediyor. Geniş anlamda ise, sözcük, bu tür çekirdeklerin bir bütün içinde birleşmiş toplamını kastediyor. Örneğin donanma, ordu ya da devlet hem bir yandan (sözcüğün dar anlamında) örgütler toplamıdır, hem de (sözcüğün geniş anlamında) toplumsal örgüt çeşitleridir. Eğitim bakanlığı (sözcüğün geniş anlamında) bir örgüttür ve (sözcüğün dar anlamında) bir dizi örgütü içerir. Bunun gibi, parti bir örgüttür, (sözcüğün geniş anlamında) bir örgüt olması gerekir, ama aynı zamanda parti, (sözcüğün dar anlamında) bir dizi çeşitli örgütten oluşmak durumundadır. Bu nedenledir ki, parti ve örgüt kavramlarını birbirinden ayırmaktan söz ettiği zaman, yoldaş, Akselrod, her şeyden önce “örgüt” sözcüğünün geniş ve dar anlamları arasındaki farkı dikkate almamıştır, ikincisi de, örgütlü ve örgütsüz öğeleri birbirine karıştıranın kendisi olduğunu farketmemiştir.

**9.** Manilovizm - Gogol’ün Ölü Canlar’ındaki Manilov’un adından gelir. Kendini beğenmişlik içinde gönül rahatlığı, boş duygusal düşler, ilkesiz darkafalılık demektir

**10.** Kendiliğinden, otomatik olarak.

**11.** Bağlantısız örgütlere.

**12.** Burada, 1900’deki Hamburg duvarcılar grevi sırasında, Özgür Duvarcılar İşçi Birliği üyelerinden 122’sinin, işçi birliği merkezinin buyrultusunu çiğneyerek parça başına iş yapmaları olayına değiniliyor. Hamburg Duvarcıları İşçi Birliği, sosyal-demokrat üyelerin grev kırıcı davranışları hakkında, bölge sosyal-demokrat parti şubesine şikayette bulunmuş ve Alman Sosyal-Demokrat Partisinin bu konuda karar almasını istemişti. Alman Sosyal-Demokrat Partisi Merkez Yürütme Kurulu tarafından kurulan bir onur kurulu, bu sosyal-demokratların davranışına yermiş, ama partiden çıkarılmaları önerisini geri çevirmiştir.

**13.** Ne Yapmalı?, s. 55-56

**14.** Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 243, 245, 246.

**15.** Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 247.

**16.** Martinov yoldaşın Akimov yoldaştan farklı olmak istediği doğrudur. Yoldaş Martinov, gizli-eylemciliğin (conspiratorial), gizlilik (secret) anlamına gelmeyeceğini, bu iki sözcüğün gerisinde farklı iki kavram bulunduğunu göstermek istemiştir. Ne yoldaş Martinov, ne de şimdi onun izinden giden yoldaş Akselrod, aradaki farkın ne olduğunu hiç bir zaman açıklamış değildirler. Yoldaş Martinov, sanki ben -örneğin Ne Yapmalı?’da ve onun yanı sıra Görevler’de [Bkz: Lenin, Collected Works, Vol. 2, s. 325-351. -Ed.].- “siyasal savaşımın yalnızca gizli-eylemcilikle sınırlanması”na kesinlikle karşı durmamışım gibi “davranmıştır”. Yoldaş Martinov, benim savaştığım kişilerin (şimdi yoldaş Akimov’un yaptığı gibi) bir devrimciler örgütünün gerekli olduğunu görmemiş olduklarını, kendisini dinleyenlerin unutmasını istiyordu.

**17.** S. Zborovski (Kostiç) tarafından kaleme alınan ve kongre tarafından ve kongrece geri çevrilen parti tüzüğünün birinci maddesiyle ilgili önerge şöyleydi: “Parti programını kabul eden, herhangi bir parti örgütünün kılavuzluğu altında partiye yardım eden ve mali katkıda bulunan kişi, parti üyesi sayılır.”

**18.** Birlik kongresinde yoldaş Martov, kendi metnini desteklemek üzere bir kanıt daha, gülünesi bir kanıt daha gösterdi. “Lenin’in metnini harfi harfine alırsak” dedi Martov, “bu metnin, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerini; partinin dışında tuttuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu temsilciler bir örgüt meydana getirmiyorlar.” (Tutanaklar, sf. 59.) Tutanaklarda görüldüğü gibi, birlik kongresinde bile bu sava kahkahalarla gülündü. Martov Yoldaş, sözünü ettiği “güçlüğün”, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerinin, “Merkez Yönetim Kurulu örgütü”ne alınmalarıyla çözümlenebileceğini düşünüyor. Oysa sorun bu değil. Asıl sorun şu: verdiği örnek açıkça gösteriyor ki, yoldaş Martov, birinci maddedeki fikri hiç bir biçimde anlayamamıştır. Bu, gerçekten gülünesi, bilgiççe bir eleştirinin çarpıcı bir örneğidir. Resmi bakımdan gereken şey, “Merkez Yönetim Kurulu temsilcileri örgütü”nü kurmaktı, bu örgütü partinin kapsamına alacak bir önergeyi kabul etmekti; o zaman, yoldaş Martov’un kafasını bunca yormuş olan “güçlük” bir anda çözülüverirdi. Benim hazırladığım şekliyle birinci maddedeki düşünce, örgütlenme dürtüsünü içeriyor: gerçek bir denetimi ve yönlendirmeyi güvence altına alıyor. İşin aslında, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerinin partiye bağlı olup olmayacakları sorusunun kendisi gülünçtür. Bu kişilerin atanmış temsilciler oldukları ve temsilci olarak tutulmaları gerçeği, onlar üzerindeki fiili denetimin tam ve kesin güvencesidir. Bu nedenledir ki, burada, örgütlüyle örgütsüzün (ki bu, yoldaş Martov’un metninin kökündeki hatadır) birbirine karıştırılması diye bir şey sözkonusu olamaz. Yoldaş Martov’un metni, herhangi bir kişinin, herhangi bir oportünistin, herhangi bir gevezenin, herhangi bir “profesör”ün, herhangi bir “lise öğrencisi”nin, kendisini parti üyesi ilân etmesi hakkına izin verdiği için iyi değildir. İnsanların, kendilerini gelişi güzel üye ilan etmeleriyle hiç bir ilişiği olmayan örnekler vererek Martov’un, kendi metnindeki Aşil topuğunu [efsaneye göre, Aşil’in topuğu yaralanabilirdi, -ç.] örtmeye kalkışması boşunadır.

**19.** Martov’un metnini haklı gösterme çabalarına girişildiği zaman ister-istemez ortaya çıkan bu çabalar arasında yoldaş Trotski’nin bir ifadesi de (tutanaklar, s. 248 ve 346) vardır. Trotski şöyle demişti: “Oportünizmi ortaya çıkaran nedenler, tüzüğün şu ya da bu maddesinden daha karmaşık nedenlerdir [ya da daha derin nedenler tarafından belirlenir]; oportünizmi ortaya çıkaran şey burjuva demokrasisiyle proletaryanın gelişmesinin nispi düzeyidir...” Sorun, tüzükteki maddelerin oportünizm üreteceği sorunu değil, ama o maddelerin yardımıyla oportünizme karşı azçok keskin bir silah yapılabilmesi sorunudur. Oportünizmin nedenleri derine gittikçe, bu silahın daha keskin olması gerekir. Bu nedenledir ki, oportünizmin daha “derin nedenler”e dayandığını öne sürerek oportünizme kapıyı açık bırakan bir metni haklı göstermek en âlâsından kuyrukçuluktur. Yoldaş Trotski, yoldaş Lieber’e karşı çıktağı sıralarda, tüzüğün, bütünün parçaya, öncünün geri topluluğa karşı “örgütlü güvenmezliği” demek olduğunu kabul ediyordu; ama yoldaş Trotski, yoldaş Lieber’in yanında yer aldığı zaman bunu unutuverdi ve hatta, “karmaşık nedenler”den, “proletaryanın gelişme düzeyi”nden falan söz ederek, bu güvenmezliğin (oportünizmin duyduğu güvenmezliğin) bizim örgütümüzü haklı olarak zayıflattığını ve kararsız hale getirdiğini öne sürmeye başladı. Yoldaş Trotski’nin bir başka savı daha: “Şu ya da bu biçimde örgütlenmiş aydın gençliğin partiye kendilerini üye yapmaları [italikler benim] çok daha kolaydır.” Aynen böyle. Kişilerin “kendilerini üye yapmaları”nı önleyen benim metnimin değil, örgütsüz öğelerin bile kendilerini parti üyesi olarak ilân etmelerine olanak veren metnin, aydınca belirsizlikle malül olması işte bundan ötürüdür. Yoldaş Trotski, eğer Merkez Yönetim Kurulu, oportünistlerin herhangi bir örgütünü “tanımayı reddederse”, bunun, bazı bireylerin karakterinden ötürü böyle olacağını, bu kişiler siyasal şahsiyetler olarak bilindiklerine göre, tehlikeli olamayacaklarını ve genel bir parti boykotuyla defedilebileceklerini söyledi. Bu, ancak bazı kişilerin partiden çıkarılmaları durumunda doğrudur (ve yalnızca yarı-yarıya doğrudur, çünkü örgütlü bir parti, bazı kişilerin çıkarılmasına boykotla değil oyla karar verir). Gerek duyulan şeyin yalnızca denetim olduğu, çıkarmanın saçma olduğu daha yaygın durumlar içinse kesinlikle yanlıştır. Merkez Yönetim Kurulu, belli bazı koşullarda, tam güvenilir olmayan ama çalışabilme gücünde olan bazı örgütleri, denetim sağlamak amacıyla, bile-bile partiye alabilir; bunu, o örgütü denemek için yapabilir, o örgütü doğru yola yöneltebilmeyi denemek için yapabilir, kendi rehberliği altında o örgütün, kısmi hatalarını düzeltebilmek için yapabilir, vb.. Eğer partiye “kendi kendine girme”ye izin verilmezse, bu, tehlikeli olmaz. Yanlış görüşlerin ve yanlış taktiklerin, sınır tanıyan, açık sorumluluk duygusuna sahip biçimde ifade edilmesi (ve görüşülmesi) çoğu zaman yararlıdır. “Ama tüzel tanımlamalar gerçek ilişkilere uygun düşecekse, yoldaş Lenin’in metni reddedilmelidir” dedi yoldaş Trotski ve bir kez daha bir oportünist gibi konuştu. Gerçek ilişkiler ölü şeyler değildir, canlıdırlar ve gelişirler. Tüzel tanımlamalar, bu ilişkilerin ileriye dönük gelişimine uyabilirler, ama o tanımlamalar (eğer kötü iseler) gerilemeye ve durgunluğa da “uyabilirler”. Bu ikincisi yoldaş Martov’un “durumu”dur.

**20.** Yirmi sekiz oy lehte, yirmi iki oy aleyhteydi. İskracılara-karşı olan sekiz kişiden yedisi Martov’un metni, biri benim metnim lehine oy vermişti. Oportünistlerin yardımı olmaksızın, Martov yoldaş, oportünist metninin kabulünü sağlayamazdı. (Birlik kongresinde yoldaş Martov, bu apaçık gerçeği çürütmeye boş yere uğraştı durdu; bazı nedenlerle, yalnızca bundcuların oyunu andı, yoldaş Akimov’la dostlarını unuttu – ya da bu kişileri, yalnızca kendi işine geldiği, yani bana karşı kendine yarar sağlayabileceği zaman, örneğin yoldaş Bruker’in benimle görüş birliğinde oluşu gibi durumlarda anımsadı.)

“Konfederal Komünalizm”in ekonomi-politikası; “liberter belediyecilik”, halk meclisleri ve özyönetim sorunu!

Yusuf Akdağ

Murray Bookchin’in teorik görüşlerinin incelenmesini içeren makalemizin bu üçüncü ve son bölümünde, onun “özerk belediye konfederalizmi”ni; “yeni toplumu inşa kuramı”nın bu en popüler ve denebilir ki daha aktüel olan bölümünü irdeleyeceğiz. Bookchin’in “Toplumsal Ekoloji Projesi”ne göre; sınıf mücadelesi yoluyla bir devrimin artık mümkün görülemeyeceği “bugünkü kapitalizm” koşullarında, oluşturulacak “liberter belediye” alternatif toplum örgütleri aracıyla merkezi devlet iktidarı ve sermaye egemenliği “geriletilecek”; belediyelerin yönetiminde ve elindeki işletmeler ile mağazaların sübvanse edilmesi üzerinden ve milyonlarca insanın “halk meclisleri” ve diğer “özgür toplum örgütleri” aracıyla harekete geçirilmesiyle yeni ve özgür bir “ekolojik komünal toplum” inşa edilecektir! Bookchin’in bu konudaki görüşlerine daha yakından bakalım.

“KONFEDERAL-KOMÜNALİZM” VE “LİBERTER BELEDİYECİLİK”

“Halk meclisleri tarafından demokratik yöntemle formüle edilen düzenlemeler”i, “planlama ve yönetim anlayışı”nı, toplumsal ekoloji kuramının başlıca niteliksel özelliklerinden biri olarak gösteren Bookchin, “ekolojik komünal toplum”un; komünal “özerk toplum örgütleri” aracıyla ve onların ademi merkeziyetçi konfederal ağı üzerinden inşa edileceğini söyler. Komünalizm terimini, “Yirmi birinci yüzyıl sosyalizminin felsefi, tarihsel, politik ve örgütsel bileşenlerini kucaklamak üzere” kullandığını belirterek, “Komünalizm –der–, benim görüşüme göre, liberter belediyecilik ve diyalektik doğacılık da dahil olmak üzere, toplumsal ekolojiye ilişkin olarak enine boyuna düşünülmüş ve sistematik hale getirilmiş görüşleri her yönüyle kucaklamaya en elverişli olan politik kategoridir.”¹

Bu, “enine boyuna düşünülmüş ve sistematik hale getirilmiş görüşler”in cisimlendirilmiş hali olarak “Komünalist Proje”nin, “Felsefe, tarih, iktisat ve politikayı bütünleştiren ussal/sistematik ve tutarlı bir sosyalizmi formüle etme yönündeki temel projeyi Marksizmden” aldığını; diyalektik yöntemi benimsediğini ve “Devletçilik karşıtlığı ile konfederalizme olan bağlılığını” ise anarşizmden devraldığını belirten Bookchin, kendi teorisini “liberter sosyalist toplum” kuramı olarak da niteler. “Komünalizm” kavramını “rastgele” değil, 1871 Paris Komünü’nü; “o tarihte Fransa başkentinde silahlanmış halk”ın, “sadece Paris’in kent konseyini ve onun idari alt birimlerini savunmak üzere değil, aynı zamanda ülke çapında bir kentler ve kasabalar konfederasyonu yaratmak ve onu cumhuriyetçi ulus-devletin yerine geçirmek üzere” de barikatlar kurup savaşmasından hareketle kullandığını ima eden Bookchin’in komünalizmi, üstüne üstlük ve iddiasına göre; “Marksizmin, Bolşevizm’de cisimleştiği haliyle, otoriteryanizminin yarattığı o tarihsel yükü de taşımamaktadır.” Onun komünalizmi, kendi ifadesiyle “temel toplumsal arena olarak fabrikaya ya da başlıca tarihsel özne olarak sanayi proletaryasına odaklanmaz; geleceğin özgür toplumunu hayal ürünü bir ortaçağ köyüne indirgemez.” O, “âdeta özerk yerel toplulukların bir federasyon içerisinde birbirine gevşek bir biçimde bağlanmasını öngören kuram ya da yönetim sistemi”dir.²

“Komünalizm –der Bookchin–, politikayı en geniş, en özgürlükçü anlamda, beledî örgütlenmeyi düşünce ve sözün gelişim arenası olarak taşıdığı tarihsel potansiyeli ifa etmek üzere yeniden kavramayı amaçlar. Belediyeyi, en azından potansiyel olarak, organik evrimin ötesinde, toplumsal evrim alanına doğru bir dönüşümcü gelişme olarak kavramsallaştırır”; ve bunun en önemli gerçekleştirilme mekanı olarak kenti alır. Ona göre, kentler; “ortak insani değerlere dayalı özgür bir toplumun geçirilebileceği alanlar haline gelmiştir” ve bireylerin yurttaş olarak “topluluğa bütünüyle soğurulabileceği yer olma özelliğini korumaktadır”lar(!)

“Belediyenin, fikirlerin özgürce mübadele edilmesine ve bilinç kapasitelerinin özgürlüğün hizmetine koşulması için harcanan yaratıcı çabaya dayalı bir birliğin biricik alanını oluşturduğu”nu ileri süren Bookchin, kendi öngördüğü belediye ve yönetimini, “Maddi sömürüden ve tahakkümden azade olan –gerçekte yaşamın bütün alanlarında beşeri yaratıcılığın ussal arenası olarak yeniden yaratılan– belediye, iyi yaşamın etik mekânı” olarak tarif eder. Kente ve belediyeye atfettiği bu “tarihsel, mekansal ve idari” önem ve konumdan hareketle, komünalizmin, “kentin gelişimini, onun en büyük potansiyelleri ve tarihsel gelenekleriyle uyum içerisinde iyileştirmeyi ve ilerletmeyi” amaçladığını; “belediyeciliği bugün uygulandığı haliyle kabul” etmediğini; ancak, “devletçi pek çok özellikle kaynaşmış” ve “çoğunlukla da burjuva ulus-devletinin bir faili olarak” işlev gören bugünkü modern belediyelerin buna rağmen, “sahip olduğu haklar” nedeniyle “bir kenara atılamaz” olduklarını ileri sürer. Bu “bir kenara atılamaz”lığı ise, belediyelerin “çok büyük ölçüde, ayaktakımının, tarihsel süreç içerisinde egemen sınıfların ve hatta bizatihi burjuvazinin saldırılarına karşı kendisini savunurken büyük bedeller ödeyerek elde ettiği kazanımlar” olduğunu ileri sürerek, gerekçelendirir.³

Burjuva devletiyle “gerilim içinde” bir “alternatif” oluşturacak komünal “toplum örgütleri” aracıyla “halkın erke sahip olduğu bir hükümet” (yani beledi özerk örgütlenmeler) kurulmasını öneren Murray Bookchin, “Yüz yüze demokrasi yaratma fırsatına sahip olduğumuz” şehir, kasaba ve köylerde oluşturulacak “Yerel hükümetleri, insanların yaşadıkları ekonomi ve toplum hakkında tartışabilecekleri ve kararlar alabilecekleri halk meclislerine dönüştürebiliriz. Bir komşu şehir ya da kasabada iktidara gelirsek [erki elde edebilirsek]; bütün meclisleri konfedere hale getirilebilir, ve sonra da bu kasaba ve şehirleri halk hükümetine konfedere hale getirebiliriz – (sınıf yönetimi ve sömürünün bir aracı olan) devlet değil, halkın erke sahip olduğu bir hükümet.” diye yazar. Bunun için, ama ona göre, öncelikle, insanların “asla kendiliklerinden başaramayacakları” bu “yüz yüze demokratik toplum”un kurulması için mücadele edecek “ciddi ve dirayetli bir hareket gereklidir”; ve böylesi bir hareketi, ancak, “radikal solcular” geliştirebilir. Bu “ciddi ve dirayetli hareket”in “Bolşevik Parti türünden yeni bir parti” olmaması gerekir! “Yerel temelde ağır ağır biçimlendiril(erek) konfederal şekilde” örgütlenecek olan bu örgüt, “halk meclisleri ile beraber mevcut güce, [yani] devlet ve sınıf yönetimine karşı bir muhalefet” oluşturacaktır. Bookchin “ben bu yaklaşımı liberter belediyecilik [ing. libertarian municipalism] olarak adlandırıyorum.” diye belirtir.⁴

“Komünalist proje” ve onun “somut politik boyutu” olarak “liberter belediyecilik”, “büyük bir kararlılıkla devletçi beledi yapıları bertaraf etmeyi ve onların yerine liberter politika uygulayan kurumları geçirmeyi” esas alacak; “Kent yönetimiyle ilgili kurumları mahallelere, kasabalara ve köylere dayalı demokratik halk meclislerine dönüştürecek şekilde yeniden yapılandırmayı” amaç edinecek; yurttaşlar bu halk meclislerinde “topluluk meselelerini yüz yüze bir temelde ele alacak, doğrudan demokrasi içinde politik kararlar verecek ve hümanist/ussal bir toplum idealine” böylece “gerçeklik kazandıracak”tır!

“Liberter belediyeci hareket”, “demokratik bir biçimde formüle edilmiş ve onaylanmış kurumsal bir çerçeve”de hareket eden ve “hareketin fikirleri, işleyiş biçimleri ve etkinlikleri içerisinde pişmiş insanlarla” geliştirilip ilerletilecek; komünalistler “toplumsal açıdan dönüştürücü bir rol oynayabilecek, uzun ömürlü örgütler ve kurumlar inşa” ederek belediye seçimlerine aday olacak ve seçildiklerinde de “makamlarının kendilerine verdiği yetkiyi halk meclisleri oluşturmak” için kullanarak ilerleyeceklerdir.

Bu hedefleri “birbiriyle tutarlı hale getirmek için yeni bir programa sahip olan bir örgütün dünyayı değiştirme yönündeki çabalarına” dayanılarak kurulacak olan “ussal komünalist toplum”, “kitlelerin karar almasının biricik haktanır yolu olarak çoğunluğun verdiği kararın benimsenmesinde” ısrar ederek ve azınlık görüşlerini önemseyerek otoritarizm illetini defedecek ve “geleneksel sosyalizmin tikelci sınıfsal varlığının ve ‘yeni insanın’ formasyonunun (Rus devrimcilerinin nihayetinde ulaşmayı ümit ettikleri şey buydu) aşılması” böylece sağlanacaktır!

Öngördüğü Komünalizm’in, “Toplumun salt politik yaşamını değil iktisadi yaşamını da değiştirmeyi” hedeflediğini belirten Bookchin, bu hedefe, “ekonomiyi millileştirmek ya da üretim araçlarının özel mülkiyette olmasını sürdürmek” yoluyla değil, ekonominin beledîleştirilmesiyle; “her üretken girişimin yerel meclisin yetki dairesine düşecek şekilde …. belediyenin varoluşsal yaşamına entegre” edilmesiyle varılacağını söyler. Özyönetim ‘kolektifleri’nin “cemaatçilik anlayışı” ve “mülk sahipliği arzusundan” uzak durmaları gereğine ve “piyasa egemenliği konusunda birbiriyle rekabet etmeye varacak derecede kolektif kapitalizm biçimlerine doğru sürüklenme” tehlikesine karşı öngördüğü çözüm, herkesin sınıf kimliğinden soyunmasıdır. Ona göre, bu tehlikeyi savuşturmak için, “Beledî yaşam yurttaşlara formasyon kazandıran bir okul olmalı”; “Yurttaşlar birer işçi, uzman ve birey olarak kendi tikelci kimliklerinden uzaklaşmalı, esas olarak kendi tikelci çıkarlarıyla ilgilenen insanlar olmaktan kurtulmalı”; “farklı uğraş alanlarındaki işçiler Komünalist politik yaşamda halk meclisleri içerisinde birer işçi olarak –özel mesleki uğraşlara sahip matbaacı, sıhhi tesisatçı, döküm işçisi vb. olarak– değil, fakat içinde yaşadıkları toplumun genel çıkarlarını gözeten birer yurttaş olarak” yerlerini almalı; “insanlar yeni yurttaşlar olarak topluma soğurulurken, meclisler de sadece kalıcı kararların verildiği kurumlar olarak değil, fakat aynı zamanda karmaşık civic ve bölgesel işlerin çekip çevrilmesinde insanları eğiten arenalar olmalıdır”lar!

Komünalizmin, “iktidar problemiyle ilgili” olduğunu belirten Bookchin, “Komünalizm yanlıları”nın bunun için “önemli bir iktidar merkezine -belediye meclisi- seçim yoluyla angaje” olmalarını; ve onu “yasama gücünü haiz semt meclisleri oluşturmaya” zorlamalarını ister. “Bu meclisler kendi köylerini, kasabalarını ve kentlerini halihazırda denetim altında tutan devlet organlarının meşruiyetini tartışmak ve geçersiz hale getirmek, sonrasında da iktidarın gerçek icra organı olarak faaliyette bulunmak için elinden gelen her şeyi yapacak”; “bir dizi belediye Komünalist temelde demokratikleştikten sonra konfederasyon çatısı altında beledî birlikler oluşturacak”; tekil belediyelerin karşılaşacağı problemler konfederalizm aracıyla aşılacak ve “ulus-devletin rolüne meydan okuya”rak, “halk meclisleri ve konfederal konseyler marifetiyle de iktisadi ve politik yaşam üzerinde denetim kurmaya çalışacaktır.”⁵

Bu kurguyu güçlendirmek üzere belediyenin tarihsel doğuş hikayesini yazmaya girişen Bookchin, belediyenin “kentsel bir mekanın mukimlerini kan hısımlığı ve biyolojik olgulardan bağımsız olarak giderek daha fazla kucaklayan büyük toplumsal ve ussal kurumları, hakları ve ödevleri geçiren büyük ve kapsamlı bir sürecin ayrılmaz parçası” olarak doğduğunu; insanların “herhangi bir hasmane duyguya ya da şüpheye kapılmaksızın kendi aralarında yaratıcı bir biçimde fikir alışverişinde bulunabilmeleri ve tartışabilmeleri”ne mekan olduğunu ve bu özellikleriyle “büyük bir tarihsel başarı”yı ifade ettiğini belirterek, belediyeleri ve belediyeciliği ululamak üzere, tarihe göndermelerde bulunur!⁶

Ona göre kent, “insanlığın bütünüyle insani, akıla ve kolektivist olma yönündeki potansiyelinin hayata geçirilmesinin ve böylelikle kan temelindeki yakınlıklara ve farklılıklara, anlamsız göreneklere, korku uyandıran hayal ürünü şeylere ve akıldışı, çoğunlukla da sezgisel bir haklar ve ödevler nosyonuna dayalı ayrışmaları ortadan kaldırmanın zorunlu koşulu”; belediye ise, insanları gerçek anlamda “evrensel insanlara … dönüştürme hedefini gerçekleştirmenin potansiyel arenası”dır! “İçerisinde bütün insanların (etnik kökeni ve ideolojik eğilimi ne olursa olsun) birer yurttaş olduğu belediye, liberter bir komünist toplumun hakiki arenasını oluşturur.”⁷ Çıkardığı sonuç şudur: Kent ile belediyenin bu özelliği, “ussal bir toplumun varlığı” için, beledi mekan ve kuruluşların ele geçirilerek “sınıfsal, ırksal, dinsel çatışmalar ile diğer usdışı çatışmaları” ortadan kaldıracak dayanak olarak kullanılmalarını sadece olanaklı değil gerekli de kılar! (abç)

Kente ve belediyeye atfettiği bu özelliklerden hareketle Bookchin, “liberter belediye”ciliğe yüklediği işlevi, “kentin devlete göre tarihsel açıdan ön alıcı rolüne ve her şeyden önce de civic kurumların” “hâlâ varolduğu olgusuna” dayandırır. Ona göre, “bunlar, ne denli tahrif edilmiş olursa olsun ya da devletin elinde ne denli tutsak hale gelmiş olursa olsun, büyütülmesi, radikalleştirilmesi ve sonunda devletin elimine edilmesi doğrultusunda kullanılması mümkün olan kurumlardır”! “Kent konseyleri”nin Fransız örneğini işaret ederek kendi liberter beledi projesinin gerçekleştirilebilir olduğuna kanıt gösterir.⁸

Belediye’yi, “Birlikte iş görmenin yeri”; “insanlığın telos’u, insanların tarih boyunca akıl, öz-bilinç ve yaratıcılık yönündeki potansiyelini hayata geçirebildiği par excellence arena” olarak tarif eden Bookchin, İsa öncesi beşinci yüzyıl “klasik Atina demokrasisi halk meclisleri ile bu beledî meclislerin oluşturduğu konfederasyonlarda yüz yüze müzakereler”i; sınıf farklılaşmalarının henüz devletin ortaya çıkmasına yol açmadığı eski zamanların ilk yerleşimlerini, “yerel demokrasinin en eski kurumsal yapıları” ve “Beledî demokrasi”nin örnekleri ve “halkın iktidar merkezleri” olarak gösterir.

“Biz de –der Bookchin–, biçim ve yetki bakımından ne denli küçülmüş de olsa hâlâ varolan civic demokratik kurumları yeniden yapılandırma ve büyütme, onları eski ya da yeni halk meclislerine dayandırmayı deneme ve, oldukça kategorik olmak gerekirse, civic demokrasinin kalıntılarının mevcut olmadığı yerlerde yeni yasal ya da yasallık-dışı demokratik halk kurumlarını yaratma göreviyle karşı karşıyayız.” (sf. 88)

Bookchin, projesinin uygulanırlığı konusunda yöneltilmiş eleştirileri de yanıtlamak üzere şöyle devam eder: “Liberter belediyeciler, profesyonelleşmiş iktidarın yerine halkın iktidarını geçirme yönündeki girişimlerine devletin ılımlı bir tepki vereceğini düşünerek kendilerini aldatmazlar. Onlar, egemen sınıfların kayıtsız bir tutumla, Komünalist hareketin devletin kent ve kasabalar üzerindeki egemenliğini bozan haklar talep etmesine izin vereceği yolunda bir yanılsama içerisinde değildirler. (…) Komünalistlerin kent ve kasabaların yetkilerini restore etme ve onları konfederasyonlar halinde bir araya getirme yönündeki girişimlerinin ulusal kurumların giderek artan direnciyle karşılaşması beklenir bir şeydir. Yeni –halk meclislerine dayanan– beledî konfederasyonların, giderek şiddetlenen bir politik gerginlik kaynağı olacak şekilde, devlet karşısında ikili bir iktidar odağını cisimleştireceği aşikârdır. Bu durumda ya Komünalist hareket radikalleşecek ve ortaya çıkan bütün sonuçları büyük bir kararlılıkla göğüsleyecek, ya da bir uzlaşma batağına saplanarak bir zamanlar değiştirmeyi amaçladığı toplumsal düzenin içinde eriyecektir.”⁹ (abç)

Bunun için, “eğitimsel kaynakları, seferberlik araçlarını ve liberter komünist ve beledî hedeflerimize ulaşmada can alıcı önem taşıyan fikirler sağlayabilen bir harekete; sorumlu, iyi yapılanmış ve programatik açıdan tutarlı bir örgüte” ihtiyaç vardır.

“Âdemi-merkeziyetçiliğin, yerelciliğin, kendi kendine yeterliğin ve hatta konfederasyonun, her biri ayrı ayrı ele alındığında, ussal/ekolojik bir topluma ulaşma”yı garanti etmeyeceğinin ve “kendi başına zorunlu olarak demokratik nitelik taşımadığı”nın; dış koşullarla kültürlerin baskısı altında katı hiyerarşik ilişkilere açık olduğunun ve ekolojik toplum yönünde dolaysız güvence oluşturmayacağının farkında olan Murray Bookchin, yerelci sorunların “liberter konfederalizm biçimleri”yle aşılacağını umut eder; bu açığı, “liberter belediyeler”in konfederal dayanışmasıyla aşmaya çalışır. Konfederalizm için “can alıcı öge” toplulukların “ortak kaynaklara, ortak üretime ve ortak karar almaya dayanan otantik bir karşılıklılık yolunda birbirlerine bağımlı olmalarıdır.” Bookchin’in öngördüğü şekliyle konfederalizm ya da “konfederal ekolojik toplum” paylaşıma açıktır, “kooperatif, kapitalist değil, kaynakların toplulukların ihtiyaçlarına göre üleştirilmesiyle yaşanan hazza dayanan bir toplum”dur; ve “ekonomi, yerel çiftliklerin, fabrikaların ve gerekli diğer girişimlerin yerel beledî ellere teslim edilmesi sonucu konfederalize edildiği zaman, yani ister büyük ister küçük olsun bir topluluk, kendi iktisadi kaynaklarını diğer topluluklarla bağlantılı bir ağ içerisinde yönetmeye başladığı zaman kendi eksiksiz gelişimine ulaşmış” olacaktır! “Topluluk”lar, önemli maddi ihtiyaçların karşılanması ve “bütün’le bağlantılı olacak şekilde ortak politik hedeflere ulaşma konusunda” birbirlerine güvenecek; darkafalılık ve tikelcilik böylece aşılarak, “birliğin büyük yapılarını oluşturan topluluklar”ın insanlığın ortak alanlarının aleyhine davranmalarını engelleyebilmesinin olanağı, konfederasyon ve konfederal ağlar üzerinden ve onlar aracıyla yaratılmış olacaktır!

Bookchin, “iktisadi ve politik yaşamın dünya ölçeğinde birbirine tümden kenetlenmesini koyultan küreselleşmenin”, bütüncül kültürel ve politik değişimlerin olmadığı koşullarda, “yerelci izolasyon”a yol açabileceğinin; “kendi kendine yeterliliği vurgulayan âdemi-merkeziyetçilik nosyonları”nın, kültürel darkafalılığa ve yerelci şovenizme yol açabileceğinin; “kendi kendini sürdürebilen topluluklar”ın gereksindikleri her şeyi üretemeyeceklerinin; ulusal ve uluslararası burjuva iktisadi-kültürel ve sosyal koşullarla çevrelenmiş olunduğunun kendi teorisini sorunlu hale getirdiğini ve açmaza aldığını bir ölçüde de olsa görmüş olmasına rağmen, aslında siyasal yaşamında birçok kez yaptığı üzere yabancısı olmadığı çizgi değiştirmeye –son kez olsun– yanaşmaz! “Dünyayı diğer insanlarla ve beşerdışı yaşam biçimleriyle paylaşmanın bir yolunu bulmamız gerektiğini ne denli tekrar etsek azdır” diye söylenmekle ve “Ekoloji hareketindeki kimi insanlar” çoğunlukla dönüp dolaşıp en sonunda “kooperatif kapitalizmini savunma noktasına gelmekteler”¹⁰ şeklinde yakınmakla yetinir.


Buraya kadar olan bölümde, Bookchin’in, “yeni toplum” teorisinin, denebilir ki, tüm önemli belirlemelerini aktarmış olduk. Bunları başlıca üç ara başlık altında toplayabiliriz: ı-) konfederal komünalizmin ekonomisi; ıı-) konfederal komünalizmin politikası ve ııı-) toplumsal ekoloji. Aşağıda, bu Bookchinist belirlemeleri irdelemeye çalışacağız.

I-) KONFEDERAL KOMÜNALİZMİN EKONOMİSİ

Bookchin’in de kabul ettiği üzere, “toplumun ekonomik ve toplumsal değişime maruz kalış oranı” bugün hız kazanmıştır; kapitalist tekeller, “sadece rakiplerini ortadan kaldırmak ya da kendi bünyelerine katmak suretiyle sürekli genişleyen bir yolda gitmekle kalmıyor, aynı zamanda ürettikleri metalar ve silip süpürdükleri kaynaklar da gezegenin her köşesini etkiliyor”; burjuvazi, “yüzyıllardır dışarıya kapalı ve kendine has görünen kültürlere nüfuz etmekte ve doğrudan ya da dolaylı biçimde onları dönüştürmektedir. Günümüz küreselleşmesi açısından alışılmadık olan şey, onun bir zamanlar modern meta üretimi ve ticaretinden ve de ulus-devlet egemenliğinden yalıtık gibi görünen kültürlere yapıp ettiklerinin ölçeği ve meydana getirdiği kapsamlı etkidir.” Ve, evet rahatlıkla eklenebilir ki, kapitalizm bugün “hayatın bütün yönlerine nüfuz etmiş durumdadır.”

Peki, bu durum, sömürülen ve ezilen sınıf ve kesimler açısından neyi ya da ne yapmayı gerektirir? Yanıt, hiç tereddütsüz, kapitalizme karşı tutarlı bir mücadeledir! Sömürülenlerle sömürenler arasındaki mücadelenin sömürülenler yararına kalıcı sonuçlar vermesi için, sömürenlere karşı uzlaşmaz ve hedefi onların iktidarına son vermek olan mücadele önkoşuldur. Kapitalizm sınır kabul edilerek sömürüsüz bir topluma varmak bir yana, “ussal ekolojik bir toplum” da oluşturulamaz.

Bookchin’in sömürüye dayanmayan bir toplum istediğini hareket noktası alarak söylersek, bunun gerçekleşmesi için ilk koşul, işçi sınıfı öncülüğündeki ve tüm ezilenlerin talepleri etrafında sürdürülecek mücadeledir. Oysa, Bookchin, bunu (işçi sınıfı öncülüğündeki mücadeleyi) hem olanaklı görmez, hem de yanlış sayar. Öngördüğü toplum örgütlenmesinin sınıf mücadelesinden ve merkezi devletin baskılarından azade olamayacağını belirtmesine rağmen, bu mücadelenin sınıf karşıtlıkları temelinde yürütülmesini ve proletaryanın devrimci iktidarına doğru gelişmesini reddederek, sınıf mücadelesini esas olarak yadsır. İşçilerin ve öteki toplum kesimlerinden olanların işçi ya da diyelim belediye “çalışanları”, marangoz, terzi, berber vb. olarak değil, sınıfsal kimliklerinden soyunmuş “insan halleri”yle; ve yerel-beledi ve diğer “toplum” örgütleriyle onların konfederal “bütün”ünün “ortak çıkarları” temelinde örgütlenmesi ve mücadelesini savunur. “Sınıf mücadelesi ve iktisadi sömürü hâlâ varlığını sürdürüyor; Marksist sınıf analizi de tolere edilmesi imkânsız olan mevcut toplumsal düzenle ilgili eşitsizlikleri açığa çıkarıyor” olmasına işaretle¹¹, Marx’ın toplumsal gerçekliklerle bağlı ve oradan güç alan kuramı önünde eğilmiş görünmekle birlikte, kapitalizmin tarihsel işlevine; geleneksel toplumu çözme ve proletaryayı geliştirme potansiyeli ve zorunluluğuna; ve yanı sıra teknolojik ilerlemelerin insan soyunun gerçek özgürlüğü için koşulların olgun hale gelmesindeki rolüne açıklık getirmesini çarpıtıp gerekçe edinerek, Marksizm’i, “boş bir lakırdı” olmakla itham etmekten de kaçınmaz.

“Liberter belediye”ciliğin, ekonominin beledîleştirilmesini ve toplulukların maddi çıkarları birbiriyle örtüştüğünde, “ekonominin konfederalizasyonunu” öngördüğünü söyleyen Bookchin, emperyalizm ve tekellerin hakim oldukları “yerel ekonomi”nin nasıl ve hangi tür araçlarla belediyeleştirileceği ve konfederal hale getirileceği sorununu, ‘ucu açık’ bırakır ve toplulukların “maddi çıkarları”nın “birbiriyle örtüşmesi”ni sağlayacak “kerameti” ya da “gizil güç”ü de atlar! Oysa, beledi sınırlar içinde yaşayanlar, “zenginler ve yoksullar” olarak kabaca kategorileştirildiklerinde bile, çıkarları birbirleriyle farklılık gösteren bu kesimlerin farklı çıkarlarının örtüşebilmesi için ya üretim araçlarına sahip olanların bu sahipliği gönüllü terk etmeleri ya da buna zor yoluyla, ellerindeki olanakları alınarak “ikna edilmeleri” gerekir.

Bookchin, yerel düzeyde de olsa, sermayenin; özel mülkiyette olan üretim araçlarının, büyük toprakların “toplumun ortak malı”na nasıl dönüştürüleceği sorusu ve sorunundan özenle geri durur.

Mali sermaye ve tekellerin hakimiyeti koşullarında ve kapitalist uluslararasılaşmanın ileri düzeyinde “yerellikler”in, “kendi özgün ihtiyaçlarını gözeterek gelişme” olanağı bulmaları ve kendilerinin “üretken kaynaklarını korumaları”nın zorluklarından söz edilmiş olmasına, Bookchin’in yanıtı; “toplumun ve ekonominin eksiksiz bir yerinden inşası” üzerine genel-geçer sözler etmekten öteye geçmez. Mekanik formülasyonunu yineleyerek “ancak ve ancak liberter bir belediyeci gündeme ve harekete dayanan bir taban politikasının, küreselleşmenin önünü kesebilme yetisine sahip bir politikanın esaslı bir alternatif sunabileceğini” söyler. Çünkü der, “Küresel sermaye, tam da eriştiği devasa büyüklükten dolayı, ancak ve ancak köklerinden başlanarak kemirilip yok edilebilir, özellikle de toplumun temelinden başlayacak liberter bir beledî direniş vasıtasıyla.” Küresel sermaye, “belediyelerin kontrolündeki endüstrileri ve perakende mağazaları sübvanse etmeyi ve sermayenin kârlı bulmadığı bölgesel kaynakları kullanmayı içerecek bir beledi direniş” aracılığıyla ve “bir taban hareketi tarafından seferber edilen milyonlarca insanın küresel sermayenin kendi yaşamları üzerindeki egemenliğine meydan okuması ve onun endüstriyel operasyonlarına karşı yerel ve bölgesel iktisadi alternatifler geliştirmeyi denemesi sonucu aşındırılacak”; “esas olarak kendi ürünlerinin kalitesini ve üretimin mümkün olan en az maliyetle kotarılmasını gözeten” liberter beledîyeler, pazar ve rekabet ilişkileri içinde adım adım ilerleyecek; ve sermayenin merkezi egemenliğini bir süreç içinde kemirip aşındırarak, “nihayetinde yıkmayı ümit edecek”lerdir!¹²

Bu yanıt her şeyden önce muğlaktır; sermaye hakimiyetinin “nihayetinde” yıkılmasının değil, ama daha çok ufak-tefek yerel tavizlerle sonu gelmez bir sözüm ona aşındırma reformizmini içerir. Kapitalizmin toplumu başlıca iki büyük sınıfa böldüğü; bu bölünmenin en çarpıcı biçimleriyle yaşandığı bir alanda, “her üretken girişimin yerel meclisin yetki dairesine düşecek şekilde … belediyenin varoluşsal yaşamına entegre edilmesi”ne herkesten önce kapitalistlerle merkezi burjuva iktidarı karşı çıkacak, şiddetle bastırmak isteyecektir. Bu ise, “gerilim”/“aşındırma”nın ötesine geçen devrimci bir yoketme mücadelesini gerektirir. Milyonlarca insanın “küresel sermayenin kendi yaşamları üzerindeki egemenliğine meydan okuması”; –bu eğer devrimci tarzda olacaksa– ona karşı mücadeleye girişmesi, hiç kuşkusuz devrimci bir girişkenlik olacaktır. Ancak, şu ya da bu ülkede veya birden fazla ülkede, “küresel sermayenin endüstriyel operasyonlarına karşı yerel ve bölgesel iktisadi alternatifler” geliştirmek için, “deneme”nin ötesine geçen; ürünlerin kalitesi ve fiyatının düşüklüğüyle kapitalist tekellerle rekabet etme hayali yerine; meta-pazar ilişkileriyle ufku kararmamış, sermaye karşıtı bir mücadele gerekir. Toplumsal yaşama egemen durumdaki sermaye ile rekabete girişecek “bölgesel iktisadi alternatifler” oluşturarak varılacak yer ise, ancak kapitalizmin belediyeler eliyle daha dar küçük ya da orta boy işletmeler halinde yeniden üretilmesi olacaktır. Bookchin’in formülasyonunda sermaye egemenliğinin sonlandırılmasına yönelik mücadele gerekliliği, zorunluluk ilişkisinden çıkarılıp “ümit etme”ye bağlanmıştır. O, diyelim, sermaye egemenliğinin sonlandırılmasından değil, “aşındırılması” ve “kemirilmesi”nden daha fazla söz eder. “Liberter belediyecilik” aracıyla kurulacak “komünler Komünü”nün (konfedere edilmiş belediyeler birliği) “toplumsal açıdan önemli mülklerin kolektif kontrolünü” gerçekleştirmesini ya da “sahipliğini üzerine alması”nı ve “doğrudan demokratik halk meclisleri biçiminde konfederasyon çatısı altında birleşmesini” çözüm olarak gösterir. Mevcut “piyasa ekonomisi koşullarında minimal düzeyde bile olsa ekolojik bir bakış açısıyla mal üretmeye çalışan bir şirket ya da girişimci”nin, rakipleri tarafından yutulup yok edileceğini, Bookchin, bilmesine bilir; ve “toplumun gerçek anlamda nefes alması”nın “köklü yapısal değişiklikler” gerektiğini de söyler; ancak bunun gereği olan mücadelenin sınıf karakterini reddederek içinde her türden “toplumcu”nun yer alacağı “liberter” örgütler aracıyla “rekabetin yerine işbirliği, kâr güdüsüyle hareket etmenin yerine ortak ve karşılıklı çıkara dayalı ilişkiler”in geçirilmesiyle beledi komünalizme dayalı ekolojik toplumun var edilebileceğini vazetmekten yine de geri durmaz.

Oysa, kapitalizm ya da Bookchin’in çoğunlukla tercih ettiği üzere “piyasa ekonomisi” koşulları, “bütünüyle akıldışı bir toplumsal sistemle karşı karşıya” bulunulduğuna işaret ediyorsa, bireylerin tüketim alışkanlıklarının değişimi ya da “ürünleri yeniden işleyip kullanışlı hale getirmek”le, “azgın anti-ekolojik toplumun” neden olduğu devasa güçlüklerin üstesinden gelmek mümkün olmaz. Güçlükleri aşmak için, “örgütlü, bilinçli ve ileriye dönük bir politik hareket oluşturarak” yürütülecek mücadeleye ihtiyaç vardır; evet, ama en az onun kadar önemli olan bu mücadelenin içeriği, kapsamı ve sınıfsal karakteridir. Bookchin’in komünalizm, konfederalizm ve liberter belediyecilik üzerine kurgusu, bütün öteki sorunlu bağlamları bir yana; kapitalizmin ancak proletaryanın başında bulunduğu bir sınıf mücadelesiyle ve burjuvazinin merkezi iktidarına son verilerek aşılabileceği gerçeğini göz ardı etmektedir. Bu “liberter” ve sözüm ona “radikal sosyalist” kurguda “halkçılık” ve demokratizm söylemi ne denli öne çıkarılmış olursa olsun, sınıf karşıtlığı flulaştırılarak, proletarya ile emekçilerin kendi çıkarları, hak ve talepleri için mücadelesi “ortak çıkarlar” adına önemsiz ve gereksiz gösterilmiştir. Beledi yönetimlere, burjuvazinin verimli saymayarak yatırım yapmadığı yerlere yatırım yaptırarak, satış mağazalarını sübvanse etmesini sağlayarak ve belediyelerin birbirleriyle ihtiyaçları üzerinden yardımlaşmasını örgütleyerek ne kapitalizmin sınırları dışına çıkılabilir ne de gerçek bir özgürlük ve eşitlik toplumuna varılabilir. Kapitalizm, Bookchinci görüş doğrultusunda, beledi yatırımlarla ve sübvansiyonlarla ne denli zorlanırsa zorlansın, sermaye ve merkezi devlet iktidarıyla “gergin bir ilişki içinde olma” ötesine geçilemez; bu “gergin ilişki”, burjuva devletini yıkmayı hedefleyen bir toplumsal güç ve mücadele olmaksızın halk yararına kurulamaz ve sürdürülemez.

“Komünal” köy ve kent ortak işletmeciliğinin, Bookchin reddetse de, kooperatif kapitalizmi ötesine geçmeyeceği başından bellidir. Onu, “ahlaki-etik” tutumlarla önlemek; “birbirleriyle rekabet etmeye varacak derecede kolektif kapitalizm biçimlerine doğru sürüklenme”sini engellemek mümkün olmaz. Bu tür beledi ekonomiler, en ileri gittiklerinde dahi, ancak o örgütlenme içindekilerin “ortak grup işletmeleri” olurlar. Kapitalizmi aşındırma bir yana onun bileşenine dönüşmeleri, en yakın ve en güçlü olasılığı oluşturur. Kapitalizm ve burjuva iktidarı koşullarında belediyelerin elindeki ekonominin konfedere belediyeler inisiyatifinde kolektive edilmesi de mümkün olmaz. Temel önemdeki bu sorunlar bir yana; toplumsal gelişmenin tarihsel seyri içinde kullanıma girmiş ve bazıları, onlara sahip olunmaksızın yapılamayacak olan çeşitli ulaşım, iletişim araçlarının böylesi bir “yerel”-“liberter beledi” yönetimler aracıyla sağlanması, en azından “komünlerin komünü” için yeni bir ekonomik-sosyal temel gerçekleştirilene dek mümkün değildir. Bu araçların kullanılmaları ise, ancak eski çağlara; neolitik döneme geri dönülürse mümkündür. Bilgisayarsız, telefonsuz, uçaksız, hatta biçer-döver ve traktörsüz yaşanmaz mı, yaşanır, yaşanmıştır. Ancak, burjuvazinin merkezi devlet iktidarı ve sermaye egemenliğine “karşı”, ve ona sözüm ona alternatif olmakla kalmayıp onu “köklerinden kemirerek” bir süreç içinde aşan bir toplumu var etme iddiasında bulunuluyorsa, insan soyunun kat ettiği gelişmenin; bunun sağladığı kültürel düzey ve bununla bağlantılı gereksinmelerin de hesaba katılması gerekir. Burjuvazi, özerk ya da özgür halkçı yönetimler oluşsun diye beklemez ve kendi varoluş ve hakimiyetiyle karşıtlık içinde gördüğü oluşumları ezmeye çalışır.

Burada, tarihe dönerek, geçmiş zamanlarda yapılmış bir tartışmaya işaret etmenin yeridir. Murray Bookchin’in “beledi komünalizm” üzerine görüşlerine benzer görüşler yirminci yüzyıl başlarında, Menşevikler tarafından da ileri sürülmüş; ve Lenin, bu görüşleri, “Toprağın Belediyeleştirilmesi ve Belediye Sosyalizmi” başlıklı makalesinde, Kostrov ve Larin adında iki “önde gelen Menşevik”in söylemleri üzerinden mahkum etmişti. Tartışma kısaca şöyleydi: Menşevik Kostrov, “kentsel ve kırsal özyönetimlerin mülkiyetlerinin genişlemesinden ibaret” olan bir eğilimi över ve “Birçok belediyenin gayrimenkulleri var ve bu durum bizim programımızla çelişmiyor. Şimdi belediyelerimiz için parasız (!!) gayrimenkul servet edinme (!) olanağımız var ve bu olanaktan yararlanmalıyız. Elbette el konulmuş toprağı belediyeleştirmek zorunludur.” diye konuşur. Lenin, Engels’in Sorge’ye mektubuna atıfta bulunarak bu görüşü, “son derece oportünist bir eğilim” olarak suçlar. Ardından, menşevik Larin’in, “Belki halkın yerel özyönetimleri, bazı bölgelerde bu büyük işletmeleri, örneğin bugün belediyelerin tramvayları ya da mezbahaları idaresinde tutması gibi, kendi idaresine alabilecektir ve o zaman onların bütün (!!) safi hasılatı tüm (!) halkın hizmetinde olacaktır.” şeklinde ifade ettiği görüşlerini de aktararak, “Yerel burjuvazinin hizmetinde olmayacak yani, öyle mi Bay Larin?” diye, alaysı bir üslupla sorar ve şöyle devam eder: “Batı Avrupa belediye sosyalizminin küçük-burjuva kahramlarının küçük-burjuva hayalleri gün ışığına çıkmaya başlıyor artık. Burjuvazinin egemenliği unutuluyor, sadece yüksek oranda proleter nüfusun bulunduğu kentlerde, belediye idarelerinden emekçiler için üç-beş kuruş koparılabildiği olgusu da unutuluyor.”¹³

Lenin, toprağın belediyeleştirilmesi görüşüne de işaret eder ve bu görüşün, İngiliz Fabianları’nın, sosyal barış, sınıflar arası uzlaşma düşüyle, “kamuoyunun dikkatini iktisat ve tüm devlet düzeninin temel sorunlarından, yerel özyönetimlerin küçük sorunlarına çekmeye” çalışmalarıyla benzerliğine dikkat çekerek, “Birinci tür sorunlar alanında sınıf çelişkileri en keskin durumdadır, tam da bu alan, daha önce de söylendiği gibi, burjuvazinin sınıf olarak egemenliğinin temellerine dokunmaktadır. O nedenle, tam da bu alanda sosyalizmin kısmen gerçekleştirilmesi küçük-burjuva ütopyasının özellikle hiç şansı yoktur. Dikkatler yerel nitelikli küçük sorunlara –burjuvazinin sınıf olarak egemenliği sorununa değil, bu egemenliğin temel araçları sorununa değil, bilakis burjuvazinin ‘halkın gereksinimleri için’ ayrılmasına izin verdiği üç-beş zavallı kırıntının harcanması sorununa çekilir.” diye, söz konusu liberal reformist görüşü mahkum eder.

Burjuvazi –diye devam eder Lenin–, “sınıf olarak egemenliğini sürdürdükçe, egemenliğinin gerçek temellerine sadece ‘beledi’ açıdan da olsa” dokundurtmaz. Buna rağmen eğer o, “belediye sosyalizmi”ne izin veriyorsa, ona göz yumuyorsa, bunu tam da, o bu temellere dokunmadığı, zenginliğinin ciddi kaynaklarına saldırmadığı ve burjuvazinin kendi isteğiyle ‘halk’a bıraktığı sınırlı yerel harcamalarla yetindiği için” yapar. Bu türden beledi uygulamaların “alışılmış olanın, yani küçük, en küçük olanla yetinen, işçilere önemli kolaylıklar getirmeyen idare-i maslahatın biraz dışına çıkma”sı durumunda, burjuva devlet iktidarı, bu yöndeki her türlü girişimi; “sermayeye birazcık saldıran her girişimi”, daima, kesin bir vetoyla karşılar. Lenin’e göre, “Yerel çıkarlar sınırını aşan, devletin idari işlevlerinin sınırının ötesine geçen her şey, yani egemen sınıfların en önemli gelir kaynaklarını, egemenliğini güvence altına almanın temel araçlarını ilgilendiren, devlet idaresine değil, devlet düzenine dokunan her şey”, “belediye sosyalizmi”nin çerçevesi dışındadır.¹⁴

Bookchin’in “beledi iktisat” ve “Liberter belediyeler”in yatırımları ve satış mağazalarını sübvanse etmeleri üzerine söylemiyle Menşevik Kostrov ve Larin’in görüşleri neredeyse birebir çakışıyor! Buradaki tartışma kapsamında şu eklenebilir. “Liberter belediyecilik” ya da “özyönetim”sel “toplum” örgütlerine Bookchin’in atfettiği işlev, “belediye sosyalizmi” anlayışıyla kıyaslanamayacak denli daha oportünist, reformist-liberal bir sistem içi düzenlemeden ibarettir. “Beledi iktidar”lar aracıyla ve çeşitli kesimlerden insanların sınıf aidiyetlerinden soyunup içinde yer alacakları varsayılan “toplum örgütleri” üzerinden konfedere olmuş bir komünal toplum kurgusu sadece proletaryanın önünü kesmenin değil, sınıf mücadelesinin reddi aracıyla burjuvazinin merkezi diktatörlüğünü ve onun sermaye temelini hedef olmaktan çıkarmaya açık olmasıyla da burjuvazi ile uzlaşmacılığın ifadesidir. Bookchin’in projesinde, kentin günümüzdeki kapitalist niteliği; insan ilişkilerinin sınıfsal çıkarlar üzerinden kuruluşu göz ardı edildiği gibi, kent belediyelerinin uluslararası sermaye ile, sanayi, inşaat ve ticari kurum ve kuruluşlarla ilişkilerinin nasıl koparılacağına dair somut bir veri de yoktur. Oysa günümüzde belediye yönetimleri, sadece yerel burjuvaziyle değil tekelci burjuvaziyle de ileri düzeyde ilişkilidirler. Beledi kurumlar, sermaye egemenliği alanında, yerel-ulusal ve uluslararası burjuvaziyle çeşitli türden bağlantıları olan, ihale veren, taşeron işçi çalıştıran, danışmanlar bulunduran belediyelerdir. Bu demektir ki, Bookchinist kurgu çerçevesinde dahi beledi iktidarlar, ancak merkezi bürokratik mekanizma etkisiz kılınarak ve sermaye bağlantıları kesilerek, mümkün olabilir(ler). Yineleme pahasına söylersek, “liberter belediyecilik” projesiyle sosyalizm bir yana, halkçı-demokratik bir toplum dahi inşa edilemez.

Bookchinist “proje”, her şeyden önce kapitalist ekonomi yasalarınca geçersiz kılınır. Küresel olanı bir yana, herhangi ülkede sermaye sistemi varlığını sürdürdükçe “liberter beledi” yönetimlerin kontrolünde kapitalist olmayacak; kapitalist ekonomiye bağlanmayacak alternatif ekonomi adacıkları yaratılıp geliştirilemez. Bookchin çelişkinin farkındadır; “Küçük üreticilerin oluşturduğu birliklerin –hakiki anlamda sosyalist ya da liberter komünist girişimlerin aksine– kapitalizmi yavaş yavaş yiyip tüketeceği beklentisinde olan o Proudhoncu mit”in bir kenara atılması gerektiğini söyler; ancak, “yurttaş birliklerinin kontrolündeki beledîleştirilmiş girişimler”in “ekonomiyi ele geçirme denemesi”nden söz ederek, aynı mitsel hayallere saplanmaktan kurtulamaz.

Kapitalist “piyasa” kurallarının geçerliliğini sürdürdüğü sermayenin genişleyen yeniden üretimi koşullarında, küçük üretici ve işletmecinin iflasa sürüklenerek mülksüzleştirilmesini de içeren bir gelişmenin yaşandığı bilinir. Bu gerçeğe rağmen ve eğer beledi işletmelerin tekelleri pazardan silebilecekleri hayal edilmeyecekse, beledi girişimlerin sermaye egemenliğini “köklerinden kemirmesi” ve “aşındırması” bir yana; ona eklemlenmesi ya da daraltılmış alandaki bileşeni haline gelmesi, daha güçlü bir olasılıktır. Nitekim Bookchin’in kendisi de, “Liberter belediyecilik günümüzde ancak sınırlı bir başarıya sahip olan, bunu da ancak büyük bir ölçekte benimsendiği takdirde sunacağı olasılıklara ilişkin örnekleri belli alanlarda gösterebilecek bir süreç, bir pratik olarak algılanmalıdır” diye belirterek, başarılardan çok başarısızlıklara katlanmaya hazırlıklı olmaktan söz ederken, bu daha güçlü ve kuramı açısından da bir açmaza işaret eden olumsuzluk olasılığına işaret etmek zorunda kalmıştır.

Hakkı kalmasın; Bookchin, burjuva devletiyle “dosdoğru devrimci bir hesaplaşma”dan söz eder, ancak bu hesaplaşmayı sınıf bağlamı ve temelinden soyutlayarak kalıcı bir devrimci sonuca ulaşmasının önüne engeller çıkarır; kendisinin kimi yerel politika yanlılarından farklı olarak, “devlet ile burjuvazinin açık bir mücadele olmaksızın böylesi bir kesiksizliğin gerçekleşmesine izin verecekleri yanılsamasına” kapılmadığını belirterek, “esnek” olunmasını; “eğer belli bazı önlemler belli ölçüde bir merkezileşmeyi içeriyorsa” onların gerekli olduğunca benimsenmesini ister. Çözüm için dönüp-dolaşıp aynı siyasal önlem ya da tutumu; “her zaman doğrudan/yüz yüze demokrasiye, çok iyi koordine edilen, konfederal ama merkezsizleştirilmiş bir topluma bağlı” kalmayı gösterir. Liberter belediyeciliğin, beledi konfederasyonu “ulus-devletin”; “liberter komünizmi ise mevcut özel ve millileştirilmiş mülkiyet sistemlerinin karşısına” koymasını önerir. Siyasal tutum ve kararlarla ekonomik yasaların işleyişinin tümüyle geçersiz kılınabileceği varsayımıyla hareket eder.

II-) KONFEDERAL KOMÜNALİZMİN POLİTİKASI

Bookchin’in, “Konfederal Komünal Toplum Projesi”nin en önemli politik argümanlarından biri, sınıf temeline oturan örgütlenme ve mücadele anlayışının reddidir. Ona göre, kurulacak “toplum” örgütleri günümüz kapitalizmi koşullarında sınıf esasına dayandırılamaz; hem işçi sınıfı devrimci potansiyelini yitirmiştir, hem de “sınıfsallık” ekolojik “ortak çıkar”lar etrafında bir araya gelebilecek geniş kesimlerin önüne engel çıkaracağından sınıf temelli mücadele aşılmalı, terk edilmeli ve geride bırakılmalıdır! Bu görüşüyle uyumlu olmak üzere, Bookchin, burjuvazinin, merkezi devlet aygıtı aracıyla hakimiyetini sürdürdüğü koşullarda ve onun engelleyici eylemine rağmen, “yüz yüze demokrasi yaratma fırsatının olduğu şehir, kasaba, köy yerel hükümetlerinin dönüştürülmesi ve bunların konfedere hale getirilmesi”yle oluşturulacak “alternatif yerel yönetim organları” aracıyla devlete karşı yürütülecek “gerilim” ve “aşındırma” politikasıyla onun bir süreç “elimine” edilmesini savunur. Devletin “sınıfsal baskı ve kontrolü sağlayan kuvvet”; “baskıcı ve sömürücü sınıfın, sömürülen sınıfın davranışlarını düzenleme ve zor kullanarak kontrol etme aracı” olarak asıl işlevine hemen hemen uygun düşecek bir tanımını yapmasına rağmen, burjuva diktatörlüğünün proletarya önderliğindeki bir mücadele ile yıkılmasını ve yerine proletaryanın devrimci iktidarının kurulmasını, “otoritarizm ve bürokrasi” karşıtlığı gerekçesiyle reddeder. Mali sermaye ve tekellerin hakimiyeti koşullarında anti-demokratik baskıcı ve despotik karakteri daha da belirginlik kazanmış olan burjuva diktatörlüğüne karşı tutumu, “muhalefet” gibi anlamı muğlaklaştırıcı bir kavram aracıyla ve esas olarak da sistem içi sınırlarda ifade ederken, burjuva diktatörlüğünün paramparça edilmesi ve yerine sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumu inşa için devletten devletsizliğe geçişin bir biçimi olarak da adlandırılabilecek; artık devletin eski anlamında devlet olmayacak olan proletaryanın diktatörlüğünün (bu, toplumun çoğunluğunun, devrilmiş olan, ancak eski “cenneti”ni geri getirmek için direnci daha da artacak olan burjuva azınlık üzerindeki diktatörlüğü olacaktır) kurulmasını, devlet anlayışının devamı olarak görür. Marksist devlet anlayışının devletsizlik hedefine bağlandığını; sömürü ve sınıfların tümüyle ortadan kalkmasıyla birlikte devletin de gereksizleşerek sönümleneceğini öngördüğünü bilmesine rağmen, anarşist gelenekten gelen otorite-devlet karşıtlığıyla, Marx’ın kuramını çarpıtarak devlet savunusu alanında kalmakla suçlar.¹⁵

Bookchinist “yeni toplum” kurgusunda “Liberter belediye”ler özel bir işleve ve konuma sahiptirler. Halkın “erke sahip olduğu” bir “hükümet” gibi hareket edecek, ekonomiyi belediyeleştirecek, “özgür yaşam alanları”nın yaratılmasında yönlendirici olacaklardır!

Bu varsayım, belediye ve kent gerçeğinin günümüzde artık mümkün olmaktan çıkmış, toplumsal tarihe ilk geliş dönemlerinin “ölçütleri”yle bağdaşır olmayan “ideal” halleriyle var gösterilmelerine; kent ve belediyelerin somut gerçekliğinin, kapitalizm ile girift bağlarının göz ardı edilmesine dayandırılmıştır.

Kentin kapitalizmin en rafine alanı, belediyelerin de sermaye “ağı” ve burjuvaziyle çok yönlü ilişkilerin mekanlarından biri olması gerçekliğinin bu gözardı edilmesi, “ekonomiyi belediyeleştirecek” yerel yönetim organlarının –Bookchin yer yer onları “hükümet” olarak da adlandırır– “Parlamentarizmle, kapitalizmi ‘daha iyi hale getirme’ yönündeki reformist girişimlerle ya da özel mülkiyetin daimi kılınmasıyla uzlaşmaya” hiçbir biçimde yanaşmayacakları hayalini besler. Ne “ulusal yönetimler ile ulus-üstü yönetimler”i ne de “eyalet ve devlet yönetimleri”ni örnek almayacak ve siyasal etkinlik odağını da “belediyeyle sınırlı” tutacak olan “liberter belediye”ciler, “belediye ile devlet arasında alttan alta süren ve genellikle de gerçek bir nitelik taşıyan gerilimi şiddetlendirmek ve komünün hâlâ varlığını sürdüren demokratik kurumlarını devletçi kurumların aleyhine büyütmek” için, devletle gerilim içinde onu elimine edeceklerdir!

Bu görüş açısı sadece söz konusu girift ya da kuşatıcı ilişkileri görmeyecek denli siyasi körlükle değil, kapitalizm henüz varlığını sürdürüyor iken steril bir yerel yönetim düşleyecek denli de somut gerçeklik körüdür! Bundan olmalı, Bookchin, “alternatif yeni toplum” inşasının o denli büyütülecek bir sorun olmadığını söyler. Kıyaslamayı, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra harabeye dönmüş bir Almanya’yı yeniden inşa etmek” için dahi “topu topu beş yıl” gerekmiştir, ve bu süre, “insanların bugün mal ve kaynakların küresel paylaşımını yönetmek üzere devletçi ve bürokratik aygıtı kaldırmayı düşünmeleri için gerekli olan süreden çok daha uzun bir zaman dilimidir” diyerek, kapitalist Almanya üzerinden yapan ekolojist teorisyen, sorunu, “küresel üretim ve paylaşım sistemi” içinde, ve “herkese iyi bir yaşam standardı sağlama” şeklinde, kapitalist tarzda “çözüm” üzerinden reformist platforma çeker. Savaşta yıkıma uğrasa bile güçlü bir sanayi temeline sahip olan Almanya’nın bu kapitalist temel üzerinde yeniden inşa edilmesi ile sömürüsüz olacağını ileri sürdüğü yeni “komünal ekolojik toplum” arasında paralellikler kuracak bir olmazlığa da imza atar.

Konfedere edilmiş komün örgütlenmesi tasarımına Antik Yunan ve Roma dönemi “kent demokrasisi”ni; halk meclislerinde bir araya gelmiş yurttaşların tartışarak kararlar almasını ve uygulanmalarında böylece doğrudan söz sahibi olmalarını örnek gösteren Bookchin, ayrıca Paris Komünü’nün yanı sıra Ekim Devrimi’nde sovyetlerin ve İspanya’da 1930’lu yıllarda ortaya çıkan devrimci işçi konseylerinin gördükleri işlevi hareket noktası olarak aldığını ileri sürmesine karşın, yukarıda da belirtildiği üzere, örnek olarak öne çıkardığı asıl olarak Paris Komünü ve Sovyetler deneyimi değil, Antik Yunan-klasik Atina kent demokrasisi; sonrasında ise farklı özellikleriyle de olsa Ortaçağ İtalya’sı ve Fransa’sında görülen türden “komün”lerdir.

Bookchin’in örneklediğini ya da örnek olarak alıp kuramını oluştururken yararlandığını/dikkate aldığını ileri sürdüğü bu tarihsel deneyimler arasında, sadece farklı toplumsal koşulların farklı tarihsel bağlamlarına denk düşmeleri yönünden değil, onunla da bağlı olmakla birlikte ama esas olarak demokratik ortak yönlerine karşın, farklı nitelikleriyle birbirlerinden ayrı özellikler göstermeleridir. Bunun bilincinde olarak Bookchin, ilk örnekleri öne çıkarır ve ikincileri belirgin temel karakteristik özelikleriyle geriye atar. Oysa, günümüzde, yararlanılacak ve ders alınacaksa eğer, 2 bin 500 yıl önceki Atina demokrasisi pratiğinden önce, Paris Komünü ve Sovyetler deneyimi olmalıdır.

Bu örneklere gelmek üzere, 2 bin 500 yıl öncesine geri bakarak kısaca belirtilirse, şunlar söylenebilir: Engels’in deyişiyle, “Henüz halktan ayrı ve ona karşıt olabilecek bir kamu gücü”nün olmadığı eski Atina’da, açık tiyatro ve Agora’da (bunu çınarların altı olarak ifade edenler de var) bir araya gelerek sorunlarını tartışan ve kararlar alan Atinalı özgür yurttaşların –köleler ve yabancılar bu hakka sahip değillerdi– demokrasisi, sonrasındaki dönem(ler)e kalıt bırakan bilenen ilk örnektir. Bu durum, –olağan durumlarda– kendi işlerini kendileri yapan ve kararlarını da kendileri alan kabilelerin¹⁶ kent devletinin “hiç değilse birinci evresi”nde, halk meclisi, halk konseyi türü örgütlenmeler yaratmalarını sağlar. Sonrasında, daha önce “özerk” bir biçimde sürdürülen işlerin en azından bir bölümü Atina’daki “ortak konseye” devredilmesi gündeme gelir. Ardından da; gens, kabile ve aşiret yapısını aşacak şekilde, “kamu görevi hakkı”nın yalnızca soyluların elinde olacağı bir döneme (bunun maddi temeli toprakların özel mülkiyete geçirilmiş olması, ticaretin belirli bir ayrıcalık ve kaynak yaratma olanağı sağlaması, vb. idi) geçilir. Benzer duruma, Roma’nın özellikle ilk döneminde, “kralınkinden başlamak üzere bütün resmi görevler(in) seçim ya da onaylamayla” verilmiş olması; kabilenin rahipleri bile aynı şekilde seçilmesi örneğinde de rastlanır.

Şimdi, ama, 21. yüzyılda soru şudur: “Yüz yüze doğrudan demokrasi”; halkın söz ve karar sahibi olması; her kademedeki görevlileri seçme ve görevden alma hakkı, köy, semt, mahalle, kasaba ve kentlerde komün, konsey ve halk meclisi türü örgüt biçimleri aracıyla ekonomi ve politikada dolaysız son söz sahibi olması için mücadele edilirken, bu tür örgütlenmelerin “liberter belediyeler” tarafından konfedere edilmiş olmalarıyla, kapitalizmi “aşındırıp”- devletle “gerilim içinde” yeni ve sömürüsüz bir toplum var edilebilir mi?

Bu soruya, Bookchin’in yanıtını yukarıda gördük ki, olumludur! O, kent ve belediyeye, kapitalist iktisadi ilişkiler ve merkezi burjuva iktidarı koşullarında sahip olmadıkları özellikler atfederek, kenti, bireylerin “yurttaşlar olarak topluluğa soğurulabileceği yer olma özelliğini koruyan” alanlar; belediyeleri de, “fikirlerin özgürce mübadele edilmesine” uygun mekanlar olarak ulular. Kent ve belediyeye atfedilen bu özgünlük ve özellikler oysa kapitalizm ve burjuvazi yararına ve onun tarafından yurttaşların sisteme bağlanmaları ve boyun eğdirilmelerinin alan, mekan ve kurumları olarak kullanılmaktadır. Bu ise, burjuva devleti ve sermaye egemenliğine karşı doğrudan mücadele etmeksizin onun yerel düzeyde ve yerel “iktidar organları” aracıyla aşılması projesini geçersiz kılar.

Oysa, Paris Komünü ve Sovyetler deneyimi, devrimci yanıtın bu olmadığını en net şekliyle ortaya koymuşlardı. Yanıt, en net ve kesin tanımıyla; sömürünün olmayacağı bir yeni topluma varmak için burjuva bürokratik askeri devlet mekanizmasının parçalanması, “her gerçek halk devriminin önkoşulu” olduğu idi! Bu önkoşul günümüzde, artık tüm ülkeler devrimi için olmaz ise olmaz özellik kazanmıştır. Sömürülen ve baskı altında tutulan kitlelerin “devrimin tüm seyrine”, “yeni bir toplum kurma yönünde kendi girişimlerinin damgasını vurma”ları için (Lenin); “bu mekanizmayı parçalamak, paramparça etmek” (Marx) zorunludur. Burjuva devleti, burjuvazinin düzenli ve sürekli ordu, polis, bürokrasi, yargıç ve zindan kurulları ve dini bürokrasi aracıyla işçi sınıfı ve kent ve kırın tüm emekçileri ve ezilenleri üzerinde kurduğu egemenliğe son verilmelidir! Baskıcı karakteri tüm önceki zamanlardan da fazla olarak, mali sermaye ve tekeller çağında daha fazla güç kazanan burjuvazinin bu egemenlik mekanizmasını paramparça etmeyi, iktidarının ve yeni bir toplumu inşa hedefinin ön koşulu olarak belirlemeyen işçi sınıfı ve emekçiler, devrimi başarıyla sürdüremezler. Halkın, işçi ve emekçilerin gerçek çıkarı bunu gerektirir, ve bu yapılmaksızın sömürünün son bulacağı, eşitliğin gerçekten sağlanabileceği bir yeni toplum inşası olanaksızdır.

Paris Komünü bu devrim koşulunu en net haliyle açıklığa kavuşturdu. Komün, Marx’ın deyişiyle, “sınıf egemenliğini ortadan kaldıracak olan bir cumhuriyetin” “özgül biçimi…”; “işçi sınıfı hükümeti”ydi. “O zamana dek hükümetin aleti olan polis, tüm politik niteliklerinden arındırıldı ve Komün’ün sorumlu ve her an görevden alınabilir aletine dönüştürüldü. Bütün diğer yönetim dallarının memurları da öyle. Komün üyelerinden başlayarak aşağıya doğru kamu hizmeti işçi ücretiyle yapılmak zorundaydı. Devletin yüksek makam sahiplerinin kazanılmış hakları ve temsil ödenekleri bu makam sahiplerinin kendileriyle birlikte ortadan kalktı … Eski hükümetin maddi gücünün araçları daimi ordu ve polis bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, Komün derhal manevi baskı aracını, papazların gücünü kırmaya koyuldu… Adalet görevlileri o sahte bağımsızlığı yitirdiler… bundan böyle seçilecekler, sorumlu olacaklar ve görevden alınabileceklerdi.”¹⁷

Komün’ün –Bookchin tarafından da başvurulduğu üzere– Ortaçağın İtalyan ve Fransız “komünleri”yle benzeştirilmesini, Marx, “Yeni tarihsel oluşumların, bir ölçüde benzerlik gösterdikleri daha eski ve hatta ölü biçimlerin eşi olarak görülmeleri”nde olduğu üzere, bir tür “yazgı” olarak niteler ve Komünün bu eski biçimlerden ayırt edici niteliğini şöyle belirtir:

“… Komün, Paris’in çeşitli semtlerinde genel oy hakkıyla seçilmiş belediye meclislerinden oluşuyordu. Bunlar sorumluydu ve her an görevden alınabilirlerdi. Çoğunluğu doğal olarak işçilerden ya da işçi sınıfının herkesçe tanınan temsilcilerinden oluşuyordu …” “Komün parlamenter değil, aksine aynı zamanda yürütme ve yasama gücüne sahip bir çalışma organı olacaktı.” “Komün daha ta başından, işçi sınıfı bir kez iktidara geldiğinde, eski devlet mekanizmasıyla idareimaslahata devam edemeyeceğini; bu işçi sınıfının, daha yeni elde ettiği kendi öz egemenliğini yeniden yitirmemek için, bir yandan şimdiye dek kendisine karşı kullanılmış olan tüm eski baskı mekanizmalarını ortadan kaldırmak, öte yandan ise kendi milletvekillerini ve memurlarını istisnasız ve her zaman için görevden alınabilir ilan ederek kendisini onlara karşı güvenceye almak zorunda olduğunu kabul etmek zorundaydı…”

Komün, eski türden bir devlet değil; devletten devletsizliğe geçişin bir ara biçimi; devletten “aslında devlet olmayan”a geçişin ifadesiydi. Lenin’in deyişiyle, “Burjuva demokrasisinden proleter demokrasiye, ezenlerin demokrasisinden ezilen sınıfların demokrasisine, belirli bir sınıfı baskı altında tutmak için ‘özel baskı erki’ olarak devletten, ezenlerin halkın çoğunluğunun, işçilerin ve köylülerin genel erki tarafından baskı altında tutulmasına dönüşüm tam da burada en açık ifadesini bulur.”¹⁸

Burjuvaziyi –ve eskiyi geri getirme amaçlı direnişini– bastırmak için bir geçiş devletine; kapitalizmden sosyalizme geçiş için, başta üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermek olmak üzere gerekli tüm önlemleri alıp uygulamaya geçiren proletarya iktidarına ihtiyaç vardır. Bu, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşası tarafından bir kez daha ve fakat daha ileriden kanıtlanan tarih dersidir! Kapitalizmin yeniden boy verme olanağı bulabileceği herhangi tavizin, proleter ve yoksul kitlelerini burjuva barbarlığı altına soktuğu ya da sürüklediği; emsalsiz bir büyük kayıp ve yenilgi tarafından yeniden açıklığa kavuşturuldu! Komün, işçi sınıfının tarihteki ilk iktidarıydı. 72 günlük proletarya iktidarı yenilgiyle sonuçlandı. Engels’in deyişiyle, “kendisini ikiye bölen iki parti arasındaki, her ikisi de yapılacak işin ne olduğunu bilmeyen Blankiciler (çoğunluk) ile Prudoncular (azınlık) arasındaki kısır çekişmelerle tükenip gitti.”

Ancak, proletarya “1871’deki zafer armağanı”ndan yararlanmayı unutmadı. Avrupa ülkelerindeki ayaklanmalarına ve iktidara geldiği ülkelerde yapması gerekenlere bu deneyimin tecrübesiyle yaklaştı. Sovyetlerin ortaya çıkışı ve ayaklanma ve iktidar organları olarak oynadıkları rol bu tarihi tecrübe ile de bağlıydı. İlk biçimleri 1905 devrimi döneminde Rusya’da, Petrograd ayaklanmasıyla görülen Sovyetler, 1917 Şubat Devrimi’nde ve Şubat-Ekim arası dönemde ikili iktidar organları; ve Ekim Devrimi’nin başarısıyla birlikte iktidar organları olarak işçi yönetiminin araçları oldular. Şubat-Ekim arası dönemin Bolşevikler tarafından aktüelleştirilen en belirgin sloganı “Bütün iktidar sovyetlere!” idi. İşçi ve kent-kır emekçileri tarafından doğrudan seçilen ve her an görevden geri alınabilen temsilcilerinden oluşan işçi, asker ve köylü sovyetleri doğrudan iktidar organları olarak yönetici görev ve sorumlulukla yükümlüydüler. Proletaryanın devrimci diktatörlüğü, onun sovyetler ve konseyler halinde örgütlenmiş dolaysız iktidarı idi.

1918 Anayasası, “Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi”ni en üst otorite olarak ilan ederken, “Emekçi ve Sömürülen Halkların Hakları Bildirgesi”nde de Lenin, Rusya’yı, işçi, köylü ve asker temsilcileri Sovyetlerinin bir Cumhuriyeti olarak tarif etti. 1918 Anayasası’nın önemli bir diğer özelliği, sovyetlerde yer alacak ve seçime katılacak olanlara ilişkin olarak getirdiği kurallardı. Ücretli işçi çalıştıranlar, rantiyeler, kendi hesaplarına ticaretle uğraşanlar, eski ajanlar, keşiş-papaz ve bürokratlar bu hakka sahip olamazlardı. Devrimin ikinci yılında (1919), ekonomi ve politika alanında atılan adımlardan söz ederken Lenin, büyük toprak sahipleri mülkiyetindeki toprağın, tazminat ödenmeksizin özel mülk olmaktan çıkarılmasını, “hemen bütün büyük kapitalistler”in fabrika, anonim şirket, banka, demiryolu vb. gibi büyük mülklerine tazminatsız el konmasını; büyük sanayi üretiminin devlet tarafından gerçekleştirilmesi ve fabrika ve demiryolu işletmelerinin işçilerce “denetimi” ve sonra onların sovyet “yönetimi”ne verilmesini, sovyetlerin varlığıyla bağlı gelişmeler olarak açıkladı.

Lenin’in deyişiyle Rusya’da bürokratik aygıt tamamen yıkılmış; burjuva parlamento dağıtılmış; “ve özellikle işçiler ve köylülere çok daha erişilebilir bir temsil hakkı” verilmişti. “Memurların yerine onların sovyetleri” geçirilmiş; yargıçların “onların sovyetleri tarafından seçildikleri” bir düzenlemeye gidilmişti. Sovyetler iktidarı, “yani proletarya diktatörlüğünün bu biçimi”, burjuva cumhuriyetlerinin “en demokratiğinden bir milyon kez daha demokratik” idi.¹⁹

Bookchin’in “Konfederal Komünalizm”i, açık olmalıdır ki, Komün ve Sovyet örnekleriyle niteliği ve kapsamı yönünden bağdaşır değildir. “Liberter beledi” özyönetim projesi, halkın burjuva egemenliği ve kapitalist sömürüden “özerk”, ondan bağımsız ve ona karşı devrimci militan mücadelesini değil bir çeşit “denge arayışı” içinde, burjuva devletinin sözüm ona gerilim ilişkisi içinde elimine edilmesini öngören, ancak gerçekte onun içinde erimeye götüren bir projedir. Bu proje, kapitalizme içkinliği nedeniyle ve burjuva devletin tekelci oligarşik yapısına son verilmeksizin gerçekleşemezliğiyle “ekolojik-demokratik konfederal bir toplum”u ancak, yukarıdan beri gösterildiği üzere hayal edebilir. Hayali olan ile somut gerçeklik arasında ise “dağlar kadar fark” vardır!

Modern kapitalizm ve onun bugünkü gelişme aşamasında, iki büyük temel sınıf arasındaki mücadelenin yadsınmasıyla kapitalizme aşkın bir topluma varılamaz. Bu, aynı nedenle ve istense dahi, “kendi kendine yeten” köy yaşamına geri dönüş şeklinde de gerçekleştirilemez. Kapitalizm ve onun devlet gücünün “aşındırma” ve “kemirip” zayıflatma yoluyla aşılacağı hayali gibi, büyük “metropol kentlerin en küçük birimlerine dek bölünmesi” ve bunların komünal konfederal hale getirilmesiyle sağlanacağı ileri sürülen demokrasi de burjuva demokrasisini aşan bir demokrasi olmaz.

Bookchin’in projesi, karmaşık bir düşünme eksersizleri toplamı olarak alınabilir, ama sömürüsüz yeni bir toplum kurmanın kuramı olarak asla! Bu projesel kuramın ekonomi-politikasıyla kapitalist sömürüye son verilemez.

Bütün bunlara rağmen, onun “toplum projesi”nde siyasal-sosyal örgütlenme ve yönetim organları olarak özel bir yer tutmakla kalmayıp, projesinin yaşam bulmasının da başlıca unsurlarını oluşturan “alternatif yerel yönetim organları”; komünler ve halk meclisleri ile birlikte bu organların ademi-merkezi konfederalizmi, ideologun onları içine aldığı bağlama da işaret etmek üzere daha ayrıntılı bir irdelenmeyi gerektirirler. Bunun için bir alt ara başlığa ihtiyaç var.

a) Özyönetim organları; komünler, halk meclisleri ve ademi-merkeziyetçilik

Murray Bookchin’in teorisinde “toplum organları” ya da örgütlerinin “sınıf aşırı” olmaları “gereğine” özel bir vurgu yapılır. Bu formülasyon en net şekliyle “Liberter belediyeler”ce konfedere edilecek “alternatif yerel yönetim organları”na uygulanır. Köy komünleri, mahalle-semt ve kent meclisleri “sınıf aşırı” olarak ve ademi-merkezi şekilde örgütlenecek, ayrı ayrı çalışacak ve fakat “Liberter belediyeciler” tarafından konfedere edilerek birbirleriyle dayanışmaları sağlanacaktır. “Mega kent”lerin büyük belediyeleri küçük bölümlere ayrılarak merkezsizleştirilecek; semt-mahalle, köy ve kasaba meclislerinin belirleyecekleri politika, “Liberter Belediyeciler” tarafından toplumun “ortak çıkarları” esas alınarak pratiğe geçirilecektir.

Bookchin, “Büyük metropoliten alanların yapısal olarak yerinden yönetilen yerler haline getirilmesi” için, New York, Londra ve Paris büyüklüğündeki kentlerin; Meksiko City-Bombay gibi büyük merkezlerin “küçük kentler halinde” parsellenmesini “ve devasa/anlaşılması imkânsız kentsel kuşaklar olmaktan çıkarılıp, bir kere daha, insani ölçekteki topluluklar noktasına gelecek şekilde merkezsizleştirilme”sini önerir.

“Büyük metropolitan kentler”in merkezsizleştirilmesi ve “halk meclislerince yeniden ve küçük parçalara bölünmüş halleriyle yeniden organize edilmeleri” önermesinde, ekolojist teorisyenin anarşist gelenekten beslenen görüşleri yeni ve net bir ifadeye kavuşur. Devrimler için halkın büyük çoğunluğunun seferber edilmesinin şart olmadığını; genellikle küçük bir kesimin başlattığı ayaklanmalara süreç içinde yeni katılımların olduğundan hareketle Bookchin’e göre, halk demokrasisi, “herkesin halk meclislerine katılabileceği, katılacağı ve hatta katılmak isteyeceği fikrini kendine öncül olarak” almayacağından, bölünmüş büyük kentlerin yeni küçük belediyeleri ve belediyecileri de, az sayıdaki görevlilerden oluşan belli sayıdaki konseylerle parça parça bölünmüş eski büyük kentleri sorunsuzca yönetebileceklerdir!

“Yerellikler” der Bookchin, “büyük kentlerde oturulan ya da meslek icra edilen semtlerdir, irili ufaklı köylerdir, hatta bir kentin ya da bölgenin merkezinden belli bir uzaklıkta bulunan çok dağınık yerleşimlerdir”, ve onları, “kapısının katılmak isteyen herkese açık” olduğu mahalle meclisi türünden oluşumlarla yönetmek zor olmayacaktır! Saptırıcı-farklı eğilimlerin gelişmesi ise, “hakikati amaçlayan, akılcı hareket eden ve kamusal bir sorumluluk etiğini ortaya koyan örgütlü bir devrimci yapının, hatta bir fraksiyonun varlığı” tarafından engellenecektir.

Bookchin’e göre, bu türden “koruyucu” bir örgüte, sadece devrimden önce ve devrim sırasında değil, aynı zamanda devrimden sonra da, “yani istikrarlı, dayanıklı ve eğitsel demokratik kurumlar yaratma probleminin en yakıcı problem olduğu dönemde de ihtiyaç” vardır. Bütün bu süreci yönlendirecek bir örgüt olmalı; ancak proletaryanın partisi ve iktidarı olmamalıdır! Bookchin ilkini halk demokrasisi, komün ve konsey yönetimi için gereklilik sayar; ikincisi ise ussa ve demokrasiye aykırı! Proletarya “devleti”nin –bu artık eskisi türden olmayıp büyük çoğunluğun sömürücü küçük bir azınlığın eski düzeni geri getirmesine karşı bastırma işleviyle yükümlü ‘kamusal gücü’dür– yerine, “liberter belediyeler”in konfedere edilmesini de sağlayacak “sağlam, ahlaklı bir örgüt”ü geçirir!

Bookchin’in liberal reformist bir anlayışla da olsa öne çıkardığı halk iradesi, doğrudan demokrasi ya da “yüz yüze demokrasi problemi”, kuşku yok ki önemli bir sorundur; ve fakat en azından onun kadar önemli olan bir diğer yanı da bunun nasıl ele alınması gerektiğidir. Bookchin’in klişeleştirdiği yanıt, “sınıf aşırı toplum örgütleri”nin (komünler, halk meclisleri) ademi-merkezi dayanışmasıyla yürütülecek bir mücadele aracıyla burjuva devletinin süreç içinde “elimine edilmesi”dir! Bunun doğru bir yanıt olmadığını yukarıdan beri göstermeye çalıştık. Burada ama, bir kez daha ve önemi nedeniyle yeniden belirtmemiz gereken birkaç önemli nokta var:

1-) “Yüz yüze demokrasi”ye; her düzeyde halk meclislerine; bütün kamu görevlerini üstleneceklerin halkın iradesiyle dolaysız seçilip gerektiğinde görevden geri alınabilen bir demokratik işlerliğe, evet gereksinim vardır. Bu gerekli ve doğru olandır! Ancak bunun için, burjuva merkezi devlet iktidarına ve sermaye egemenliğine karşı ve onlara son vermeyi açık ve net bir mücadele hattı olarak belirleyen bir görüş açısı ve tutum olmalıdır. Bookchin, “yeni toplum projesi”nde bu zorunlu gerekliliği bulanıklaştırmıştır. O, burjuva devlet(ler)ini, amiyane deyişle yer ile yeksan edecek bir mücadele yerine, diyelim halk meclisleri, komünler, konseyler türü örgütlenmeler bu yönde seferber edileceğine; burjuva devletinin “özgürlükçü belediyeler” aracıyla bir süreç içinde “elimine” edilebileceği ve beledi-konfederal halk yönetimlerinin gerçekleştirileceği üzerine hayalci görüşler yayar. Burjuva devletinin, “özgür belediye”ciliğe ve “özerk yönetimler”e tahammül göstermeyip baskılayacağını söylemesine rağmen, “aşındırma”-“elimine etme” anlayışıyla tersine gelişmeye kapı aralar.

Bu yaklaşımı, ademi-merkeziyetçilik sorununu ele alışı açısından da geçerlidir; sorunu ekonomik toplumsal bağlamlarından kopararak tartışır. Bu belirleyici bağlamdan koparıldığında ise, merkezi yönetimin mi, yerel ya da yerinden yönetimin mi “daha demokratik olduğu?” sorusuna doğru yanıt verilemez. Ademi-merkezi ya da merkezi yönetimlerin siyasal niteliği, yurttaşların hak, talep ve çıkarları karşısındaki politik-sosyal ve iktisadi siyaset tarafından belirlenir. Kapitalizm koşullarında ve burjuva iktidarları pratiğinde, kağıt üzerinde ne yazılırsa yazılsın, yurttaş olarak işçi ve emekçiler –bunlara baskı altındaki her türden azınlıklar eklenmeli– özgür değildirler. Merkezi idarenin yereller lehine güçsüzleştirilmesi ve merkezi kamusal işlerin şu ya da bu kadarının “yerel yönetimlere devredilmesi” belki daha demokratik bir görünüm oluşturacaktır; ama, beledi idareler, –ki Bookchin onları iktidar olarak da alıyor– isterse sosyalist kimlikli olsunlar, kapitalizm bir sistem olarak varlığını sürdürdükçe ve burjuvazinin merkezi iktidarı devam ettikçe, işçi ve emekçiler için demokratik hakları garanti edemeyecekleri gibi, iktisadi sömürü koşullarını da ortadan kaldıramazlar.²⁰

2-) Komün, halk meclisi, “özyönetim organları” ve “ademi-merkeziyetçilik” işçi sınıfının demokrasi ve sosyalizm mücadelesine yabancı ve dışsal değillerdir. Tersine olarak, Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in işçi sınıfının mücadelesi ile ezilen ulusların özgürlüğü; siyasal kaderlerini ellerine almaları üzerine görüşleri arasında diyalektik ve tarihsel bir bağlam bulunur. Marx ve Engels gibi, Lenin ve Stalin de, “gerici küçük devlet ayrılıkçılığını ve bu gericiliğin belirli somut durumlarda milliyetler sorunuyla örtbas edilmesini” eleştirirler, ve fakat bunun uluslar sorununa “yan çizme” olarak anlaşılmasıyla da mücadele ederler. Lenin, “Gerek coğrafi koşulların gerekse de dil birliğinin ve yüzlerce yıllık tarihin tek tek küçük parçalarda milliyetler sorununu ‘halletmiş’ olması gerekir diye düşünülebilecek İngiltere’de bile, burada bile Engels, milliyetler sorununun henüz aşılmadığı açık gerçeğini hesaba katıyor ve bu nedenle federatif cumhuriyette bir ‘ilerleme’ görüyor” diye yazar, ve “Elbette burada da federatif cumhuriyetin eksikliklerinin eleştirisinden ve yekpare, merkeziyetçi-demokratik bir cumhuriyet için en kararlı propaganda ve mücadeleden vazgeçmenin izi bile yoktur.” diye ekler.²¹ (abç)

Engels, “demokratik cumhuriyetçiliği, bir ve bölünmez cumhuriyeti” savunur. Federatif cumhuriyeti ise genelde gelişmenin engeli, ancak “belirli özel koşullar altında” (Lenin, age, sf. 80) istisnai durumlar için, özel olarak da uluslar sorunu bağlantısıyla bir “ilerleme” sayar. Lenin, Engels’in, “Erfurt Program Taslağının Eleştirisi”ne başvurur ve onun, merkeziyetçiliği, “komünler ve bölgeler tarafından devletin birliğinin gönüllü olarak savunulduğu, her türlü bürokratizmin ve her türlü yukarıdan ‘buyurma’nın kesinlikle ortadan kaldırıldığı geniş kapsamlı yerel özyönetimi” dışlamayacak şekilde ele aldığına işaret eder (abç). Söz konusu program taslağında, özyönetim üzerine maddeye ilişkin olarak Engels’in formülasyon önerisi şöyledir: “İllerde” (eyalet ya da bölge), “kazalarda ve komünlerde, genel oy hakkıyla seçilmiş memurlar aracılığıyla tam özyönetim, devlet tarafından atanmış yerel ve taşra makamlarının ortadan kaldırılması.” (…) “(komiserler, kaza polis şefleri, valiler, genel olarak yukarıdan atanmış tüm memurlar) gibi bunları da kararlılıkla men etmeliyiz.”

3-) Proletarya evet, merkezi demokratik cumhuriyetten yanadır. Ancak, proletaryanın devrimci merkeziyetçiliği, özyönetimi, özerklik ya da bölgesel özerkliği reddetmez. Ezilen ulusun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi, bunun biçimlerinin onun kendisi tarafından belirlenmesini de içerir. Siyasal bağımsızlık gibi, bölgesel özerklik, öz yönetim, hatta “otonomi” türünden biçimler ezilen ulus hareketinin siyasal-ulusal örgütlenme biçimleri olarak ortaya çıkmışlardır. Proletarya, sınıf örgütlenmesini ve mücadelenin sınıfsal karakterini asla unutmaksızın ve bir an için olsun ihmal etmeksizin, ezilen ulus ve halkların örnek olsun komünal-özgürlükçü örgütlenmesi ve mücadelesini destekler. Bu örgütlenme ve mücadelenin sermaye egemenliği ve burjuva devlet iktidarını devrimci tarzda aşacak bir hat üzerinden gelişmesi için çaba gösterir. Proletarya ve kent-kır yoksulları için bu durumda önemli olan, kendi bağımsız örgütlenme ve mücadelesine ezilen ulus hareketince engel çıkarılmamasıdır.

4-) Özyönetim, komünler, halk meclisleri sorunu, biri ezilen ulusun siyasal kaderini tayin hakkı kapsamında; diğeri, sermaye egemenliği ve burjuva sınıf iktidarına karşı mücadelenin niteliği ve kapsamına dair olmak üzere iki farklı –birbirleriyle tümüyle kopuk değil– siyasal-sosyal olgu ve gerçekliklerle bağlı olarak irdelenebilir özellik gösterirler. İlki, bizim ülkemizde ve bölgemizde özellikle Kürt ulusal mücadelesi bağlamında gündeme gelen kendi kendini yönetim hakkı ve onun farklı siyasal şekillenişi olarak “öz yönetim”/“özerk yönetim” ve bağlantılı olarak “köy komünleri”, “kent ve mahalle meclisleri” türünden ulusal-siyasal örgütlenmelerdir. Bu makalede ele alınan Bookchin’in görüşleriyle bağlı bir yanı da olmakla birlikte, burada tartışılan ya da eleştiri konusu edilen, ulusların kaderlerini kendilerinin tayin hakkı ve bunun farklı siyasal biçimler alması değildir. Güncel olan gelişmeler yönünden Rojava gibi Kürt bölgelerinde, ya da Türkiye Kürdistanı’nda olduğu üzere kendi kendini yönetmek için mücadele eden bir halkın pratiğinde belirli özgünlükleriyle ve fakat emperyalist-kapitalist sermaye ve burjuva gericiliği tarafından kuşatılmış olarak “öz yönetim” organlarının oluşturulması yönünde sürdürülen çabalar, bu halkın hakkı olarak desteklenmeyi hak ederler. Kürt ulusu, –daha önce yayımlanmış çeşitli makalelerimizin de konusu olduğu üzere– ayrı devlet kurma hakkı başta olmak üzere, siyasal kaderini tayin biçimlerine kendisi karar verecektir. Ezilen ulus hareketinin tarihte gündeme getirdiği bağımsız ayrı devlet kuruluşları olduğu gibi, aynı devlet içinde bölgesel özerklik, özerklik ve federasyon türü biçimlenmeler de söz konusu olmuşlardır. Ulusal sorunun kapitalizm koşullarındaki çözülme olanağı ve olasılığı, bu biçimleri mümkün kılar, ve ezilen ulusun, –burada somut olarak Kürtlerin– ulusal haklarını kullanmaları için mutlaka kapitalizmi aşmış olmaları gerekmez. Diğer yandan, ulusal hareket “doğal olarak” tüm sınıf ve kesimlerden “toplum güçlerini” kapsaması nedeniyle “sınıf aşırı” özellik de gösterir. Bu özgünlük ama, ezilen ulusun işçi ve kent-kır yoksullarının hareketin başında bulunmak için özel çaba göstermelerinin, hareketin tutarlı-demokratik ve emekçi karakterde gelişmesi açısından taşıdığı önemi azaltmaz; aksine günümüzde çok daha fazla gerekli kılar.

5-) Burada özel olarak tartıştığımız, ulusal sorun ve bağlantılı oluşumların niteliği ve biçimi olmayıp, Bookchin “Projesi”nde, “sınıf aşırı” olmaları ve sınıf temelli mücadeleden de uzak durmaları istenen “alternatif yerel yönetim organları”; “Halk meclisleri” ve “Komün”lerin, “Liberter belediyeler”in özel işlevle yükümlendirildikleri “konfederal” bir örgütlenmesiyle sermaye egemenliğinin pazar ilişkileri içinde “kemirilip”-“aşındırılması”yla sömürüsüz bir yeni toplumun kurulabileceği varsayımı ya da iddiasıdır.

Yineleyerek söylersek, bu iddia ve varsayım, emekçilerin köy, mahalle, semt, ilçe ve kentlerde halk meclisleri halinde örgütlenmesi, kendilerini kendilerinin yönetmesi talebiyle ortaya çıkmaları; oluşturdukları meclisleri mücadelede dayanışmanın; yığınların içinde örgütlü olmayı yaygınlaştırma ve ‘niteliksel olarak derinleştirme’nin aracı olarak kullanmaları ve burjuvazinin merkezi ve yerel saldırılarına direnişin organları olarak işlevli kılmaları yönünden belirli bir doğruluk göstermesine karşın, a-) fabrika-işyeri örgütlenmesini olduğu gibi, sınıf temelli örgütlenmeyi ve mücadeleyi reddetmesiyle; b-) işçi sınıfına, kendi adına mücadele ve örgütlenmeyi “yasaklaması”yla; c-) “Liberter belediye”(ler)ce konfedere edilmiş “yerel yönetim organları”nın burjuva devletini ve sermaye egemenliğini, “elimine” edebileceği varsayımıyla, iktisadi-sosyal ve siyasal gerçekliklerle bağdaşmaz ve onlara aykırıdır.

6-) Bookchin’in “ademi-merkeziyetçi”liği, her türden otorite ve merkezi örgütlenmeye karşıtlık olarak şekillenen anarşist teoriden ve kendisinin anarşist geçmişinden esinli olup, merkeziyetçiliği bürokratizm ve demokrasi karşıtlığı olarak alan saplantıdan güç almaktadır.

III-) TOPLUMSAL EKOLOJİ

M. Bookchin’in projesinin bağlandığı hedef “Komünal Ekolojik Toplum” idi! Projesinin sınıf mücadelesi gerçekliği karşısında açmaza düştüğünü; geçersizleştiğini görmüş olmalı, Bookchin, sınıf mücadelesi ve sınıflar arası “modern çatışmalar”ın fabrika ve işyerleriyle sınırlı kalmayıp mahalle ve semtlere dek yaşandığını, halk meclis(ler)inin de “birbiriyle çekişen sınıfsal çıkarların istilasına uğrayaca”ğını işaret ederek “Liberter belediyeciler”i, “topluluktaki herkesi” etkileyen ‘çevresel’, toplumsal ve iktisadi eşitsizliklerle ilgili problemleri esas almak gerektiği konusunda uyarır. Ona göre, bu ancak, “liberter komünist hareket”, belediyeyi “sınıf-aşırı problemlerin odak noktası olarak” öne çıkarırsa, başarılabilecektir. Bu sözüm ona birleştirici genelleme içinde, toplumsal ve iktisadi eşitsizliklerin sınıf aşırı olmayıp aksine sınıfsal oldukları gerçeğinin üzeri böylece çizilir; sağlık ve eğitimle ilgili sorunların toplumsal-iktisadi sorunlardan ve oradan kaynaklanan eşitsizliklerden bağışık olmadığı göz ardı edilir (abç).

Çernobil “kazası” türünden felaketlerin “sadece işçileri ve köylüleri değil, santralden yayılan radyasyona maruz kalan herkesi paniğe sevk etmiş” olmasından hareketle, “kirlilik gibi topluluğun tümünü ilgilendiren konular hangi sınıfa ait olursa olsun bu insanları etkilemektedir” diye yazan Bookchin, bunu, Marksist sınıf teorisine karşı bir argüman olarak kullanır ve kapitalist barbarlıktan, emperyalist yağma ve yıkımdan, pazarlar ve mal sürümü için savaşlara dahi yol açabilen rekabetten, havanın, suyun ve toprağın kirletilip yaşam kaynaklarının tahribinden neredeyse Marx’ın kuramını ve Marksistleri sorumlu tutar! Nedeni, kapitalizmin pre-kapitalist toplumlardan tarihsel ve toplumsal bakımdan daha ileride bir sistem olduğu ve teknolojinin kapitalist gelişme içindeki işlevine dair Marx’ın analizidir.²²

Bookchin’in ekoloji sorununa yaklaşımı, ekolojik problemlerin üretim sistemiyle bağını perdeleyici-muğlaklaştırıcıdır. Beşeri yaşam ile beşer dışı doğa ilişkisinin canlı yaşamına zararlı olmayacak bir kuruluşu için, kapitalizm koşullarında da yürütülebilir bir mücadele ve bu mücadeleye katılabilir farklı toplumsal kesimlerden insanlar elbette vardır ve olacaktır. Ancak, doğanın ve canlı yaşamın zararına ve tahrip olması pahasına kâr için yağma faaliyetinin son bulması; ve bunun için de esas olarak “bütün bir toplum”un, evet yeniden yapılandırılması için, “Çevrenin yanı sıra insanları da bozan sınıfsal ilişkiler ile iktisadi sömürünün yanı sıra köklü hiyerarşik ilişkilere ve tahakküm sistemlerine ilişkin olarak da tutarlı bir analiz geliştirme(k)” yetmez; insan ve canlı yaşamı zehirleyen neden ve kaynakların doğru olarak belirlenmesi de –ona karşı tutarlı bir mücadele için– gerekir. Bu yapıldığında ise, görülür ki, günümüzde doğal dünyaya da büyük zararlar vererek canlı yaşamı tehdit eden, tekeller başta olmak üzere kapitalizmdir. Zararlı atıklarla, zehirli gazlarla, tahrip edici ve uzun süreli etkiler bırakan bombardımanlarla çevre felaketlerine yol açan emperyalist güçler ve tekellerdir. O halde mücadelenin buna yöneltilmesi gerekir. Karşı çıkılacak olan teknoloji değil onun insana; canlı yaşam ve doğaya zarar verecek şekilde kullanılmasıdır.

On milyonlarca insanın kentlere yığılması, üretimin ve sermayenin uluslararasılaşması dolayımında emperyalist devletlerin ve uluslararası şirketlerin bağımlı ülkelerin kaynaklarını yağmalamaları; rekabet tarafından körüklenerek teknolojinin insan ve doğaya zarar verecek şekilde kullanımı, açık olmalıdır ki, engellenebilir. Bu durum insan soyu ve insan dışı canlılar için yaşam olanakları ve doğasının korunumu yönünde değişmeli/değiştirilmelidir. Bürokratik burjuva hakimiyetine son vermek üzere yürütülen mücadele kesin başarı sağlayana dek, sömürülüp ezilenlerin sömürücü hakim sınıfa ve onun uluslararası saldırı, yağma ve yaşamı tehdit üzerine kurulu “düzeni”ne karşı, yaşam koşullarının iyileştirilmesi için, birleşilebilir tüm güçlerin birleştirilmesi, evet gereklidir. Ne var ki, bütün bunlar, ve ekolojik sorunların, proletarya dışındaki belirli toplumsal sınıf ve kesimler yönünden de “birleştirici ortak özellik” göstermelerinden hareketle, bu sorunların başlıca kaynağı olarak kapitalizm ve emperyalist tekelci burjuvaziye karşı sınıfsal temelde mücadele edilemeyeceği kuruntusunu –evet kuruntusu– haklı çıkarmaz. “Çevre duyarlılığı” sömüren-sömürülen ilişkisinden bağımsız olmadığı gibi, “çevreye duyarlı pek çok insan”ın sınıfsal konum ve tutumundan da tümüyle kopuk değildir.


Tarihsel deneyimler, proletarya ve ezilen halkların kurtuluş mücadelesine evet zengin ve göz ardı edilemeyecek tecrübeler aktarırlar. İçinde bulunulan koşullarla bağlı yeni biçim ve yöntemler geliştirilirken onlardan da yararlanılabilir. Binlerce yıllık tarihte şurada burada, şu ya da bu zamanda komünal dayanışma ve mücadele örgütlerinin oluşturulduğu; insanların köy kasaba, mahalle ve kentlerde kendilerinin çıkarlarına politikaların gerçekleştirilmesi için değişik zaman ve yerlerde, –adına ne dediklerinden bağımsız olarak– çeşitli birlikler meydana getirdikleri doğrudur. Bu bakımdan, “yurttaşların gruplar halinde toplanıp görüş alışverişinde bulundukları ve kendi politikalarına kamusal ifade kazandırdıkları yer”ler olarak bu alan ve biçimlerden; –yazarın da atıfta bulunduğu– “Klasik Atina”, “Ortaçağ dünyasının özgür kentleri”, “Amerikan Devrimi’nin kent konseyleri” ve devletin “neredeyse tamamen çökmüş” olduğu koşullarda ortaya çıkan “Fransız Devrimi’nin seksiyonları” türünden oluşumlardan söz edilebilir. Sorun, yazarın bunlardan söz etmesi ya da onların en iyi bazı özelliklerinin –o “kurumlarını” diyor– dikkate alınmasını önermesi değildir. Sorun, onun “liberter belediyeci vizyonu” kapitalizm ve burjuva devletiyle bir arada, ama onları sözüm ona aşındıra aşındıra elimine ederek yeni bir toplumu yaratabilir görmesi ve göstermesindedir. İşçiler başta olmak üzere halkın kendi kendini yönetmek için önce burjuva barbarlığından kurtulmak ve sonra kendi iktidarının organları olarak işletmek üzere oluşturduğu örgütler/örgütlenmelerden söz edildiğinde, göz önüne getirilmeden ve deneyimlerinden öğrenilmeden ilerlenemeyecek olan Komün ve Sovyet deneyiminin kanıtladığı üzere, proletaryanın ve kent-kır yoksullarının iktidar organları, yeni bir sosyalist toplum için evet “ilham” verirler! Ne var ki, bu tarihsel yaşanmışlıklardan çıkarılacak en önemli sonuçlardan biri de, egemen güçlerin devlet başta olmak üzere sistem kurumlarını seferber ederek onları yok etmeye soyunduklarıdır. Bu ise, “liberter beledi yönetimler”in burjuva devleti ve sermaye ile bir tür “yarış” halinde yeni-özgür bir toplum yaratabileceği görüşünü geçersiz kılar.

Bookchin’in projesinin çok yönlü açmazı bir yana, tarif ettiği türden beledi bir kurumsal gerçeklik, bugün söz konusu değildir. Kapitalist kente ve belediyesine biçtiği “tarihsel misyon” ve konum, geçmişe dair belirli sınırlar içindeki bazı oluşumları işaret etme ötesinde, bugün açısından herhangi geçerlik göstermez. Beledi “toplumsallaşma”nın tarihe geliş koşullarıyla günümüz kapitalist emperyalist dünyası arasındaki tarihsel-toplumsal ve iktisadi devasa farklılıklar –Bookchin onlardan bazen söz eder–, kentlerin ve belediyelerin bugün onun ileri sürdüğü türden işlevlerle yüklü olmadıklarını ve kılınamayacaklarını da gösterirler.

Bookchin’in teorisi, gerçekleşme olanaksızlığıyla en iyimser deyişle bir iyi niyet teorisidir! Çelişik unsurları ve tutarsızlığı bir yana bırakıldığında, çözüm olarak gösterdiği yerelci-ekolojik ve konfedere edilmiş beledi yönetimlerin her biri için ayrı ayrı geçerlilik göstermek üzere, burjuva merkezi devlet iktidarı ve kapitalist kuşatma ile dolaysız bir savaşa tutuşmaya vardırılmayan bir “aşındırma” ve “gerilimi tırmandırma” yöntemiyle kurulacak/oluşturulacak “eşitçi ve sömürüsüz” bir topluluk ekonomisi ve demokratizminin olanaksızlığı nedeniyle de dayanaksız kalmaya mahkumdur. Kapitalist -ve uluslararası kuşatma altında ve merkezi burjuva devleti yıkılmaksızın, ekonominin yurttaşların denetimine girmesi ve “İş, işyeri, statü ve mülkiyet ilişkileriyle ilgili geleneksel özel çıkarları aşmak ve topluluk problemlerinin paylaşımına dayalı genel bir çıkar yaratmak” istemi, maddi koşulları ve dayanaklarından önemli oranda yoksun bir niyet olarak kalır. Bu iyi niyete, “topluluk çıkarları”nı önemseyen “ahlaki eğitim ile karakter inşası” çabasının eklenmesi, açmazın aşılmasını sağlamaz.

Burjuvazinin hakim sınıf konumuna, onun devlet olarak örgütlenmiş ve toplum üzerinde bir tür özerklik kazanmış egemenliğine son verilmeden ve üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyeti devam ettiği sürece, sanayi ve nüfusun “belli yerlerde aşırı derecede yoğunlaşmasının doğurduğu kirliliği önleme ve yerel ya da bölgesel hammaddelerin akılcı kullanımı” için, olsa olsa bazı reformist önlemler alınabilir, hepsi o kadar!

Dipnotlar

1. Komünalist Proje, sf. 44.

2. Agy, sf. 44-45.

3. Komünalist Proje, sf. 47.

4. M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com

5. Agm, s. 56.

6. Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Bir Politika, derleme içinde s. 80-81.

7. Agm, derleme içinde s. 81.

8. Tarihinde çok sayıda devrimci kalkışma yaşanmış Fransız halkının neredeyse “gelenekselleşmiş” mücadele pratiği bir haslete de işaret eder. Ancak, bu tür gelişmeler genel-geçer özellik taşımazlar ve her bir ülke halkı açısından somut durum ve koşullarla olduğu kadar, mücadele deneyimi ve tecrübesiyle de bağlı olarak söz konusu olabilirler.

9. Agy, sf. 49.

10. Özyönetim kapitalizmi ya da “yerelci kapitalizm” örnekleri sadece Tito Yugoslavyasında değil, kooperatif işletmeciliği şeklinde diyelim Barcelona işçilerinin denetimi altına alınan (Temmuz 1936’da) işletmelerin kapitalist tarzda işletilmeleri şeklinde de görüldü.

11. Bookchin’in bir yerde söylediğini bir başka bağlam içinde reddeden eklektik görüşleri ve mekanik mantığıyla ilişkin olarak önceki iki bölümde bir hayli örnek verildiğinden, bu türden çelişkiler üzerine burada bir kez daha durmak gerekmez.

12. Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Bir Politika, Geleceğin Devrimi içinde, sf. 97.

13. “Köylü Sorunu ve Sosyal-Demokrasi”, sf. 66.

14. Seçme Eserler, C. 3, İnter Yayınları, sf. 252-256.

15. “İktisadi sömürünün olmadığı sınıfsız bir topluma” ulaşılsa dahi, kadınların, gençlerin, engellilerin, yaşlıların, derisinin rengi farklı insanların, baskı altındaki çeşitli etnik grupların tahakkümden kurtulamayacağını ileri süren Bookchin, tahakküm ve hiyerarşiyi iktisadi temelleri ve maddi koşullarından soyutlayıp genç-yaşlı; erkek-kadın ilişkilerindeki baskı ve eşitsizliklere indirgemekle kalmaz; baskı ve eşitsizliğin kapitalist kaynağını da gözardı eder.

16. Engels, işbölümünün ve sınıfların söz konusu olmadığı; toprakların birlikte ekilip biçilerek ürünün bölüşüldüğü ve üretim araçlarıyla ürünün mal edinilmesinin özel mülk olarak şekillenmediği dönemde; veya ilkel gens ve aşiret dönemi yaşamında, genslerin temsil edildiği konsey (sonradan senato olarak şekillenecekti), insanların bütün önemli konularda (“kamusal işler”) karar sahibi olduklarını; İrakualar’da kadın ve erkeklerin halk meclislerinde biraraya gelip kararların alınmasına katıldıklarını yazar.

17. Fransa’da Sınıf Savaşımları’ndan aktaran Lenin, Seçme Eserler, C. 7, sf. 52.

18. Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları, sf. 53.

19. Sovyetlerin dolaysız yönetimi çeşitli zorluklarla başa çıkmayı gerekli kılıyordu. Rusya gibi, ekonomik gelişme düzeyi bakımdan geri ve esas olarak bir küçük-burjuvalar ülkesinde, ekonominin ve sosyal hayatın bu yeni örgütlenmesi büyük zorlukların üstesinden gelmeye bağlıydı. Sosyalizmin bu ilk ülkesinde yeni sosyalist inşa, üstelik uluslararası sermaye ve emperyalist devletlerin –içeriyi de karıştırmayı ihmal etmeksizin– sürdürdükleri kuşatma altında gerçekleştirilecekti. Kapitalizmden komünizme geçiş döneminin eskiyle yeninin amansız bir çatışmasına sahne olması kaçınılmazdı. Sovyetler, proleter niteliklerine rağmen içinde doğup geliştikleri toplumun tüm etkilerine açıktılar. Küçük üretim varlığını sürdürüyordu; nesnel zorlukların üstesinden gelmek üzere NEP uygulamasına geçilmişti; ve özel mülkiyetçi eğilimler ile eski saltanatlarını geri getirmeye yönelik burjuva saldırı ve entrikalar devam ediyordu. Bürokratik alışkanlıkları tetikleyen olgusal ilişkiler henüz tümüyle tasfiye edilememişti vb.

20. Belediye seçimlerine katılmak, belediye meclislerinde yer almak, belediyeleri halk yararına hizmetlerde bulunmaya zorlamak ve hatta mümkün ise yönetimini ve meclislerini ele geçirerek işçi sınıfı ve emekçilerin mücadele mevzilerine dönüştürmek kuşkusuz gereklidir. Belediyeler, günümüzde, Bookchin’in ileri sürdüğü üzere “kapı eşiği” mekanlar olmamakla birlikte, ve beledi sorunlara yakın-uzak mekan bağlamında yaklaşılamayacağı gerçekliğine karşın, beledi hizmetlerin daha iyi yapılmasının sağlanmasında, sosyal-kültürel faaliyetlerin emekçilerin yararlanabilecekleri şekilde gerçekleştirilmesi gibi bazı konularda kısmi iyileştirmelerin gerçekleştirilmesinde de etkili olabilirler. Ancak, bu gereklilik ve mümkünlük, mevcut burjuva merkezi iktidarı ve kapitalizm varlığını sürdürdüğü halde, onlar aracıyla yeni bir toplum inşasının mümkünlüğü olarak anlaşılmamak gerekir.

21. Seçme Eserler, Cilt 7, sf. 80-81.

22. Bookchin’in yaklaşımı, “modernizm” eleştirisi adına, bilimsel buluşları, dünya kaynaklarına ve pazarlarına hakimiyet için istismar ederek insan soyuna karşı kullanmaktan kaçınmayan emperyalist gerici politikalardan hareketle, bilim insanlarını –örnek olsun Einstein– suçlayan anarşist, yarı-anarşist küçük-burjuva solculuğunun yaklaşımından farksızdır.

kamu emekçileri ve kamu hizmetine son darbe: iş güvencesi kaldırılıyor!

Rıza Zeyrek

2015 1 Haziran seçim sonuçlarını yok sayan AKP, zorun her çeşidini kullanarak, ideolojik, etnik, dinsel farklılıkları kutuplaştırarak, Kürt sorununda girdiği çözümsüzlük üzerinden bölünme paranoyası yaratarak, kaybettiği 9 puanlık oyu geri alıp tek başına iktidar oldu!

Seçimlerde toplumsal destek sağlamak ve muhalefetin baskısını bertaraf etmek için bir dizi vaatte bulunan AKP, vaatlerinin bir kısmını gerçekleştirmek için, emekçilerin yarattığı kaynakları emekçilere ayırmak yerine, “almadan vermek olmaz!” tutumuyla ve dayandığı uluslararası ve yerli tekelci büyük patronların beklentilerini karşılamak üzere, onların sömürü olanaklarını geliştirme isteklerine uygun icraatlarına hiç zaman geçirmeden başladı! Yeni yıla zam yağmuru ve hayat pahalılığını artıracak ağır verilendirmelerle giriliyor!

Savaş, rant ve yolsuzluk ekonomisinin yarattığı büyüme zorluğu, artan dış borçlar, yüksek cari açıklar AKP Hükümetini 100 günlük bir ivedi plan yapmaya, bu plan doğrultusunda bütün kaynakları daha artan bir oranda büyük sermayenin emrine vermeye zorunlu kılıyor: İşçi sınıfı ve emekçi halk katmanlarından alıp kapitalizmin tıkanan çarklarını yağlamak, arabasını düze çıkarmak! AKP içerde ve dışarıda kaynakları tükettiği için genel olarak içinde yer aldığı G 20 ülkelerindeki “sıkışıklıkları aşma” yolu olarak seçilmiş kamu hizmetlerini piyasalaştırarak tasfiyeyi birinci adım olarak önüne koyuyor! Seçimle elde ettiği kahir ekseriyetin kendisine tanıdığı fırsatı değerlendirmek için de elini çabuk tutuyor!

657 Sayılı Devlet Memurları Yasası değiştirilerek iş güvencesinin kaldırılması planlanıyor!

1 Kasım Seçimleri sonucu gelişmelere bakıldığında, AKP hükümetinin içeride ve dışarıda bir savaş siyasetine yönelmek dışında bir yolunun kalmadığı anlaşılıyor. Mısır, İran, Ermenistan, Suriye, Irak, en son Rusya ile her alanda bozulan ilişkiler, ambargolar, uçak düşürmeler, Yeni Osmanlıcı macera ile Ortadoğu’da kırıntı kapma girişimlerinin sonuçsuz kalması ağır bir kuşatılmışlıkla ABD, AB ve İsrail’in önünde diz çöküşle sonuçlanan dış ilişkilerin düş kırıklığı, her yanı düşman görme… İçeride bu düş kırıklığını ve çöküşü engellemek üzere; Kürtlere, işçi emekçi kitlelere, basına, üniversiteye, kadınlara, “paralel” bahanesiyle (kendisinin yarattığı düşmanlara karşı mücadele adı altında) burjuva muhalefete büyük bir seferberlik halinde saldırı hız kesmeden sürüyor! Sermayenin ve sistemin istemleri için, sürüklenilen ekonomik, siyasi, askeri açmazlarının faturasını işçi sınıfı ve kamu emekçileri başta olmak üzere geniş halk kesimlerine ödetmek isteyen sermaye ve hükümet, gözünü kamu emekçilerinin iş güvencesine dikti! Devasa bir sömürü ve gelir alanı olan kamuyu, kamu emekçilerini tasfiye etmeden, onların örgütlülük geleneğini kırmadan talana açabilmek zordu! İş güvencesinin kaldırılmasından ise, SSGSS düzenlemesinden beri ısrar ediyorlar.

AKP, hükümet programında “Personel rejimi reformu” ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda değişiklik yapacağını açıkladı.

Gerekçe olarak; “kamu alanında zaman içinde dağınık bir yapı oluştuğu ve sistemin karmaşık hale geldiği” ileri sürülerek,” kamu yönetiminin daha dinamik ve etkin hale getirilmesi, verimliliğin, hesap verilebilirliğin, şeffaflığın ve etkinliğin arttırılması amacıyla, uluslararası örnekler de dikkate alınarak yeni bir personel rejimi oluşturulacağı” söylenmekte ve “yeni oluşturulacak rejimle kamu personelinin performansının ölçülmesine ve değerlendirilmesine imkan verilecektir” denmektedir. Böylece, değişiklikle, performans sistemi tüm kamu alanında yaygınlaştırılırken, performans sisteminin sonuçları üzerinden kamu emekçilerinin ücreti ve işte kalıp kalmayacağı belirlenecektir.

NEDEN İŞ GÜVENCESİ HEDEFLENİYOR?

657 Devlet Memurları Kanunu 1965 yılında çıkarıldı. O yıllar dikkate alındığında kamu hizmetleri devlet tekelinde idi. Dünyada sosyalizm ve işçi sınıfının kazanımlarının baskısı altındaki bütün kapitalist ülkelerin hükümetleri bu hakları tanımak, kabullenmek durumundaydılar. 1980’li yıllara kadar mücadelelerin etkisi ile işçi ve kamu emekçilerinin iş güvencesi görece yaygın ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve piyasa açılması ise sınırlıydı. 24 Ocak Kararları, 12 Eylül Darbesi ve 1995 yılında imzalanan GATTS anlaşması ile kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve piyasaya açılması ile birlikte, işçi ve emekçilerin haklarına yönelik saldırıların arttığı bir süreç yaşanıyor. 2002’de işbaşına gelen ve 12 Eylül’ün bir devamı ve özelleştirme ve neoliberalizmin en acımasız uygulamalarının takipçisi olan AKP Hükümetleri, kamu alanında piyasalaşma saldırısının son halkasıdır. Kamu hizmetlerinin piyasaya tam ve yaygın açılıp patronlara altın tepside sunulmasının altyapısını oluşturacak bir dizi düzenleme yapılmış, kamu emekçilerinin iş güvenceleri esnetilmiş, birçoğu “torba yasa” marifetiyle yok edilmiştir. Ama bugüne değin yapılanlar “milletin anasına küfrederek” kamu ihaleleriyle kodamanlaşan AKP yandaşları başta olmak üzere “iş çevreleri”ni, sermayeyi kesmemektedir!

AKP, kamu alanında, halk yığınlarına en ağır faturayı sağlık ve eğitim alanında ödetmiştir.

Eğitim alanındaki gelişmelere baktığımızda bunu çarpıcı bir şekilde görebiliriz. Eğitim Sen’in verilerine göre, 2012’de 2848 olan özel okul sayısı 4+4+4 sisteminden sonra, 2015 itibarıyla 9754’e çıkmıştır. Son bir yıl içerisinde 230 bine yakın öğrenci özel okullara yönlendirilmiştir. Özellere, 2008’den 2014 yılına kadar ayrılan pay, 8 milyar 804 milyon TL olmuştur. Devlet okullarında ise velilerin eğitime katkısı olmuş, 2003 yılında öğrenci başına 720 TL harcama yapılırken, bugün bu harcama öğrenci başına 5 bin TL’ye çıkmıştır. En yıkıcı etki “özgür akıl, bilim, üniversite, dünyevi eğitim, eğitim bilimi” alanlarındadır! Artık neredeyse bütün orta öğretim imam hatipleştirilmiştir. İlkokullarda “değerler eğitimi” adı altında çocukların dinci bir ideoloji ile şekillenmesi istenmektedir. Okul öncesi eğitim bırakılmıştır ve “Sübyan mektepleri” modeli varoşlarda öğrenci sayısı olarak örgün eğitimi geçmiştir! IŞID benzeri örgütlerin insan kaynağı AKP’nin yarattığı bu iklimdir! Suruç, Ankara, Diyarbakır, Reyhanlı katliamlarının canlı bombaları ve azmettiricileri bu iklimin zehirli meyveleridir!…

AKP döneminde çalışma koşulları işçi sınıfı için ağırlaşırken, kamu alanında ise taşeron çalışma, esnek çalışma, sözleşmeli çalışma biçimleri yaygınlaştırılmıştır. 1985-1995 yılları arasında işçi sınıfı mücadeleleri ve beraberinde büyüyen kamu emekçileri mücadeleleri saldırıları bir süre durdursa da, sermayenin saldırıları hız kesmedi.

AKP, 657 sayılı Yasa’dan iş güvencesini çıkarmayı, parti memuru oluşturmayı hedeflerken, 1965 yılından bu yana kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi politikalarına bağlı olarak Devlet Memurları Kanunu’nda 691 değişiklik yapıldığı gerçeğini gizlemeğe çalışmaktadır. Örneğin 13 Şubat 2011 tarihinde TBMM’de kabul edilen 6111 sayılı Torba Yasa ile birlikte DMK’nda birçok değişiklik yapıldı. Yapılan değişikliklere iki örnek verelim:

657 sayılı DMK madde 100 (3.Fıkra): “Memurların yürüttükleri hizmetin özelliklerine göre, bu madde uyarınca tespit edilen çalışma saat ve süreleri ile görev yerlerine bağlı olmaksızın çalışabilmeleri mümkündür. Bu hususa ilişkin usul ve esaslar Devlet Personel Başkanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca belirlenir.”

Bu madde ile “kısmi süreli çalışma”, “uzaktan çalışma”, ”evden çalışma” gibi uygulamalar yasal hale getirilmiştir. Bunların tam anlamıyla uygulanması için iş güvencesinin tamamen kaldırılması gerekmektedir.

657 sayılı DMK madde 110 (4.Fıkra): “Kamu kurum ve kuruluşları yürütmekte oldukları hizmetlerin özelliklerini göz önünde bulundurarak, memurların başarı, verimlilik ve gayretlerini ölçmek üzere, Devlet Personel Başkanlığının uygun görüşü alınmak kaydıyla değerlendirme ölçütleri belirleyebilir.”

Bu madde ile angarya çalışma, iş yükünün arttırılması ve emekçiler arasında rekabet körüklenmek istenmiştir. Performans sistemi ölçütlerini belirlemek için DPB yıllarca çalışmalar yapmaktadır. Bugüne kadar yapılan tartışma ve uygulamalar ölçütün temel sonuçları açısından “müşteri memnuniyeti” ve kâr oranları temel alınmakta ve verimliliğin bunlara göre ölçüleceğini/ölçüldüğünü göstermektedir. Kasım 2014’te Devlet Planlama Başkanlığı’nın yaptığı verimlilik toplantısında, kamu hizmetleri bakımından en piyasacı ülkeler durumundaki İngiltere, Japonya, Güney Kore’deki uygulamaların yanında özel sektör deneyiminden de yararlanılacağı açıklanmıştır. Verimliliğin sadece ölçümle bırakılamayacağı, buna bağlı olarak ücretlinin “işte kalıp kalmayacağı” gibi yaptırımlarının olması gerektiği belirtilmiştir. 657’deki ceza sisteminin değiştirilip ödüllendirme anlayışının yerleştirileceği “çok çalışanın çok kazanacağı” söylemi ön plana çıkartılmıştır.

Performans sisteminin başarı ile uygulandığı söylenen sağlık alanına bakalım. Doktorlar performans ücretlerini artırabilmek için hastalardan bütün tahlilleri yapmasını istemektedir. Tek bir tedavi yöntemi ile hastasını iyileştiren doktorun performansı düşük sayılmakta, hastayı süründürenin ise performansının yüksek olduğu kabul edilmektedir. Bir günde birçok hastaya bakmasını da yanına eklersek, sağlık personelinin/doktorun hem iş yükü arttırılmakta hem de birinci öncelik hastaneye daha çok para kazandırılması olarak belirlenmiş olmaktadır. Bunun adı kamu hizmeti değil ticari işletmeciliktir (adı bu kapitalist işletmeyi gizlemek için “Döner Sermaye” konmuştur).

• Hükümet, verimlilik (Performans) tartışmaları üzerinden çalışmayanın, paralelcilerin, teröre destek verenlerin işte kalmalarının doğru olmayacağı yönünde kamuoyu yaratmaya girişmiştir. Bunun gerçek olmadığı, kamu emekçilerinin iş güvencesinin olduğunun Çalışma Bakanınca söylendiği şu günlerde, Devlet Memurları Kanunu’nun 124, 125, 128 ve 129. Maddelerine dayanarak hak arama ve demokrasi mücadelesine katılmaları nedeniyle, 18 KESK üyesi kamu emekçisinin işine son verilmiş olmasından daha net anlaşılmış olmalıdır.

• AKP döneminde kamu hizmetleri özel sektöre devredilmiş, devredilmeyenler ise piyasaya açılmıştır. Azami kâr etmek için emeğin ucuzlaması, kölece çalışma koşullarının yaratılması gerekmektedir. İş güvencesinin kaldırılması bu politikalardan bağımsız değildir. Özel sektör haksız rekabet oluştuğunu söylemekte, işsizler ordusundan (atanamayan öğretmenler gibi) mutluluk duymakta, şimdi ise çalışma koşullarının değiştirilmesini istemektedir… Hizmeti alan halk açısından sağlık alanında, eğitim alanında yaşandığı gibi hizmetin niteliği düşmekte ve nitelikli ve parasız olması gereken kamu hizmeti daha pahalıya mal olmaktadır.

• Çalışmayanın(!) işte kalmaması adına, performans ölçüm sisteminin uygulanmasının zorunlu olduğu ve ücretlerin buna göre belirlenerek çalışanın ödüllendirileceği tüm hükümet yetkilileri tarafından açıklanmaktadır. Bu yolla sendikaları “sivil toplum kuruluşları” haline getirmek hedefi güdüldüğü açıktır. Ücretlerin ve diğer sosyal hakların emekçiler için dayanışma ve mücadele örgütü olan sendikaları tarafından TİS ve grev hakkı kullanılarak belirlenmesinden yoksun bırakmak amaçlanmaktadır.

• 64. Hükümet eylem planında “esnek çalışma ile düzenleme yapılması” başlığındaki açıklamada; “işgücü piyasalarına esneklik sağlayan çalışma biçimleri iş ve sosyal güvenlik mevzuatına eklenecek, öncelikle mevcut esnek çalışma sistemlerindeki sorunlar giderilecek, sonrasında yeni esnek çalışma sistemleri geliştirilecek, bu kapsamda kamu sektörü başta olmak üzere, söz konusu çalışma biçimlerine yönelik çeşitli kurumlarda pilot uygulamalar gerçekleştirilecektir.” denilmektedir.

Yine aynı eylem planında yer alan “kıdem tazminatı sisteminde yaşanan sorunların çözümü amacıyla ilgili sosyal taraflarla istişare içinde gerekli mevzuat düzenlemesi yapılacaktır” pasajıyla kıdem tazminatlarının iş güvencesinin kaldırılmasına koşut olarak ortadan kaldırılacağının işareti verilmiştir.

AKP Hükümeti, eylem programında, esnek çalışma biçimleri ve patronların daha rahat işten atmasını kolaylaştıracak düzenlemeleri 21 Mart’a kadar bitirmeyi planlamaktadır. Görüldüğü gibi, işçi ve kamu emekçilerinin çalışma biçimler ve iş güvencesi ile ilgili düzenlemeler bütünlüklü olarak ele alınmaktadır.

• AKP Hükümeti tekelci sermaye ve onların ortağı emperyalist ülkelerin ekonomik çıkarlarını gözeterek eylem planı yaparken, bugüne değin gerekli yaygınlık ve nitelikte, ulaşılabilir ve parasız yapılmayan kamu hizmetlerinin sorumluluğunu “iş güvencesi nedeniyle hiçbir iş yapmadan maaş alıyorlar”, “yan gelip yatıyorlar”, “üç ay tatil yapıyorlar!” dediği kamu emekçilerine yüklemektedir! Toplum, reform, iyileştirme ve kamu yararı gözetildiği yalanlarıyla maniple edilmektedir. Gerçek bunun tam tersidir. Hükümetin söylediğinin aksine, OECD ülkeleri arasında en uzun süreli çalışma (hem haftalık hem de yıllık olarak) ülkemizdedir. Ve burada, kamu emekçilerinin iş güvencelerini kaldırmak için performans ve esnek çalışmayla verimliliğin artacağı iddia edilmektedir! AKP hükümetlerinin bugüne kadar yaptığı terfi, atama ve kadrolaşma çizgisine bakıldığında, en fazla gözetilen şeyin “liyakat ve verimlilik” değil ama yandaşlık olduğu açıkça görülmektedir.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunuyla iş güvencesini ortadan kaldırmayı hedefleyen AKP’nin bir başka gerekçesi ”iş güvencesinin olması tembelliğe, iş veya hizmeti savsaklamaya, bir kişinin yapacağı işi birden çok kişinin yapmasına yol açıyor” şeklindedir.

Gerçek bu mudur? 2,7 milyon kamu emekçisi 78 milyona hizmet üretmektedir! OECD ülkelerinde bir kamu emekçisi 17 kişiye hizmet verirken, Türkiye’deyse bir kamu emekçisi 29 kişiye hizmet vermektedir!

657 sayılı yasayı değiştirmenin bir gerekçesi de şudur: “Memurların işten atılmasını kolaylaştıran düzenlemeler olmaksızın ‘paralel yapı’ devletten ayıklanamaz!”

Yalanın kuyruklusuna bakın! Yukarıdaki tepişmeler ve iktidar bloku içindeki çatışmalar kamu emekçilerinin kazanımlarını ortadan kaldırmanın kılıfı, demokrasi ve özgürlük isteklerini bastırmanın bahanesi yapılmak isteniyor! Kamu emekçilerinin tutumu iktidar sahiplerinin hukuksuzluklarını teşhir etmek olmalıdır, olacaktır. Kaldı ki, 657 sayılı yasanın 124. ve 125. Maddeleri işini yapmayan memura bir zırh değildir!

Hükümetin iş güvencesini ortadan kaldırırken ileri sürdüğü bir diğer gerekçe de, 13 yıllık hükümetleri döneminde toplumu muhafazakarlaştırmayı üzerlerinden gerçekleştirdikleri, günde ortalama 5-6’sının katledilmesinde ideolojik ve siyasi katkılarının olduğu kadınlarla ilgilidir: “Kadınlar ağır yük altındadır, işyerlerine gelmeden, uzaktan çalışsınlar, ev işlerini, çocuk bakımlarını yapsınlar, para da kazansınlar!”. Fıtratlarında kadınlarla erkeklerin eşit olmadıkları ve olamayacakları var!

Ama kadınların ağızlarına bir parmak bal da çalınıyor: Kamu kreşlerini kapatalım, bakım sorumluluğunu üstlenin, iş yaşamından ve terfi etme, emekli olma hakkından vazgeçin! Kadınlara yönelik gerici, yok edici, “toplumun ahlak bekçisi”, “erkeğin namusu”, “ailenin direği” argümanlı faşizan burjuva-feodal saldırı ve muhafazakar bakışın dayattığı son nokta budur!

• Yasada öngörülen bir başka değişiklikle, “Amirin verdiği her işin yapılması” istenmektedir!

Böyle bir çalışma düzenini 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü bile isteyememişti! Bu gerçekleştirilebilmesi halinde, angarya ve mobbing daha da fazlalaşacak, işini kaybetmemek için daha fazla çalışan bir kitle oluşacak ve en küçük itirazın iş güvencesi ve emekliliğin elinden alınmasına yol açacağını düşünecek kamu emekçisi yeniden “Kapı Kulu!” olacaktır!

Kamu emekçisinin iş güvencesinin en önemli ve ayrılmaz parçası emeklilik hakkıdır. Bu düzenleme, emeklilik hakkını bir hak olmaktan çıkarıp, ayrıcalık haline getirecektir.

İŞ GÜVENCESİ KAMU EMEKÇİLERİNİN SON KALESİDİR!

Kamu emekçileri 657 DMK’nu yeni tartışmamaktadır. Hükümetlerin tek taraflı ücret ve sosyal haklarını belirleme politikalarına karşı çıkarak, grevli toplu sözleşmeli sendika mücadelesi yürüterek, 657’deki “sendika kuramazlar” maddesini değiştirmişlerdir. 657 gibi antidemokratik yasayı kabul etmek mümkün değildir. Kamu emekçileri insanca yaşayacak ücret ve çalışma koşulları için mücadele ederken, kamu hizmetlerinin nitelikli, parasız, ana-dilinde olması için de mücadele yürütmüşlerdir. Bu ilişki önemlidir. Piyasaya açılmış kamu hizmetlerinin çalışma biçimleri de piyasaya açılmaktadır. Kamu hizmeti insana, topluma yöneliktir. Kamu hizmetinin başlıca faaliyet kolları toplumun yeniden üretimi ile ilgilidir. Maddi ürünlerin üretim süreçleri gibi yaklaşarak bu alanı rekabetçi baskı altına almak, sadece kamu emekçilerinin hak kaybı anlamına gelmez, eninde sonunda toplumsal olarak sağlığı ve eğitimi krize sokar ve sürdürülemez kılar. Bugün sağlık ve eğitimde yaşanan tam da budur!

Ortada yandaş basının allayıp pulladığı AKP Hükümetinin ortaya attığı bir “pembe tablo” da, yandaş sendikaların söylediği “tarihi bir başarı” da yoktur. Kamu emekçileri ellerinde kalan son kale olan iş güvencelerini yok ettirmemek, daha ileriden ve güçlü birleşik bir mücadele örmek göreviyle karşı karşıyadırlar. İş Güvencesinin korunmasının, daha güvenli ve demokratik bir çalışma düzeni ve insanca yaşanacak ücret elde etmenin “grevli toplu sözleşmeli” sendika, “Örgütlü toplum, demokratik Türkiye”yi kazanıp inşa etmekten geçtiği de ortadadır. Bu saldırı, 2,7 milyon kamu emekçisinin hayat damarını kesmeye yönelik olduğu kadar; aldıkları hizmetlerin niteliği, ulaşılabilirliği ve satın alma güçleri bakımından on milyonları da yakından ilgilendirmektedir.

Kamu emekçilerinin bugüne kadar yürüttükleri mücadelenin eksiklerini görerek, çalışma tarzları ve sendikal-politik dillerini geniş emekçi kitlelerin birleştirilmesi istekleriyle örtüştürerek, sadece en ileriden birleşebildikleri sendikal mesleki örgütler ve kendi üye ve yakın çeperleriyle değil, en geniş kamu emekçisi ve halk kesimleriyle birleşerek, iş güvencelerine yönelik saldırıyı püskürtebilecekleri kuşkusuzdur. “İş güvencesi kamu emekçilerinin kırmızı çizgisidir” diyen sendika konfederasyonlarını bu mücadeleye katmak geçmişten daha olanaklı hale gelmiştir. Bu saldırı, işyerlerinden, hastanelerden, okullardan, işletmelerden hareketle, saldırının niteliği ve amacı emekçi yığınlara anlatılarak, kentin en yoksullarıyla genç işçi kuşağının oturduğu varoşlardaki evlere gidilerek, kentin en işlek yerlerinde stantlar açılıp aydınlatma faaliyetleri düzenlenerek, tabanlarının işkollarındaki sendikaları baskılandırmaları sağlanarak, en geniş emekçi kitleleri görüşmelerle mücadeleye, ortak çalışmalara katarak, alan eylemleri yaparak, yasanın meclise getirilmesinin önü kesilerek engellenebilir!

Unutmamalıdır ki, iş güvencesinin ortadan kaldırılmasının sağlanabilmesi için küçük ödünler verilecektir; kamu emekçilerinin bunları ellerinin tersiyle itmeleri şarttır. SSGSS ilgili düzenlemeler ve emeklilik yaşı artırılırken de, örneğin “şu an çalışanları kapsamıyor!” denilmiş ve bizden geleceğimiz çalınmıştı! Bu kez bu tuzağa düşülmemelidir!

Haydi, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda iş güvencemizi kaldırılmasına karşı birleşik mücadeleye!

Suriye ve Irak’ta paylaşım mücadelesi ve Türkiye gericiliğinin yeni arayışları

Y. Yılmaz Karataş

Suriye’de 2011’den bu yana farklı emperyalist güçler ve bölge gericilikleri tarafından desteklenen gruplar arasında süren ‘vekâlet savaşı’, paylaşım mücadelesi içindeki bu emperyalist güç ve gericiliklerin sürece doğrudan müdahale ettiği bir noktaya doğru ilerliyor. Son iki yılda ABD ile ilişkileri gerilen ve bölgede ABD’nin ayağına dolanan adımlar atan Türkiye gericiliği, ülkedeki üsleri kullanıma açtığı Temmuz ayından bu yana hızla ABD eksenine yeniden bağlandı. Özellikle Eylül ayında Rusya’nın Suriye’ye etkin müdahalesi ve bu süreçte Türkiye’nin Suriye sınırında bir Rus savaş uçağını düşürmesi, ABD-NATO’nun ileri karakolu rolüne dönüşün en somut göstergesi oldu.

ABD ve Rusya, Viyana Görüşmeleri sürecinde çerçevesi belirlenen IŞİD’e karşı mücadele ve Suriye’de Esad’lı bir geçiş süreci konusunda anlaşmış olsalar da kendi pozisyonlarını güçlendirmeye yönelik hamleler yapmaktan da geri durmuyorlar. ABD-NATO, Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesini desteklemelerinin bir ifadesi olarak “Türkiye’yi savunma tedbirleri” adı altında Akdeniz’deki askeri gücünü arttırdı. Rusya’nın hava müdahalesiyle eşgüdüm halinde Esad rejimi ve Lübnan Hizbullah’ının Lazkiye’nin kuzeyinde başını el Nusra ve Ahrar’uş Şam’ın çektiği cihatçı çetelere karşı etkin müdahalesinden sonra bu çeteler Rojava’nın Efrîn kantonuna yönelik saldırılara başladı. Bu gelişmelere Türkiye’nin Musul yakınlarında eski Musul Valisi Esil Nuceyfi’ye bağlı Başika askeri kampına Irak merkezi hükümetinin itirazına rağmen asker ve zırhlı araç göndermesi eşlik etti. Yine Türkiye, Katar ve S. Arabistan destekli muhalif güçler S. Arabistan’ın Riyad kentinde toplanarak Suriye’nin geleceği ile ilgili görüşmelere katılmak üzere ortak bir koordinasyon oluşturdu. Aynı günlerde Rojava’da Demokratik Suriye Güçleri’ni oluşturan gruplar bir araya gelerek Demokratik Suriye Meclisi’ni kurdular. Ve sıkıntılı günler geçiren Kürdistan Federe Yönetimi Başkanı Mesut Barzani Türkiye’de çeşitli görüşmeler gerçekleştirdi.

Peki, bölgeyi yeniden hareketlendiren bu gelişmeler ne anlama geliyor? Bu gelişmelerin Suriye ve Irak üzerinden sürdürülen paylaşım mücadelesine olası etkilerini neler? Ve ABD-NATO eksenine yeniden bağlandıktan sonra bu paylaşım mücadelesinde daha ileriden rol almak isteyen Türkiye, bu gelişmelerin neresinde yer alıyor?

Şimdi, bu soruların yanıtını bulmak için, gelişmelere daha yakından bakıp değerlendirmeler yapmaya başlayabiliriz.

BAŞİKA’DA SORUN BAŞKA: MUSUL VE IRAK’IN PAYLAŞIMI SORUNU

Kriz, Türkiye’nin 5 Aralık’ta Musul’a 13 km mesafede bulunan Başika kampına yüzlerce asker ve 25 tank göndermesiyle patlak verdi. Irak merkezi hükümeti kendi onayı olmadan Türkiye’nin asker ve zırhlı birlik göndermesini ‘işgal’ olarak değerlendirdiğini açıkladı. İran ve Rusya da soruna müdahil olarak, Türkiye’nin tutumunun kabul edilemez olduğuna dair açıklamalar yaptılar. ABD yönetimi ise, önce Türkiye’nin Irak hükümetinden izin alması gerektiğini söyleyerek krizi yumuşatmaya çalıştı; ancak bu çabalar gerilimi azaltmaya yetmeyince, ABD Başkan Yardımcısı Biden Türkiye’nin acilen Başika’dan çekilmesi gerektiğini söyledi. Önceleri “askerimizi çekmeyiz” diyen Davutoğlu-Erdoğan, bu tepkiler karşısında geri adım atarak, gönderilen askerlerin bir bölümünü Kürdistan Federe Bölgesi’ndeki kamplara çekti ve geri kalanını da ülkeye gönderdi. Ancak Irak hükümetinin Türk askerinin koşulsuz Irak dışına çekilmesi talebi devam ediyor ve bu kapsamda Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyi’ne şikâyet etti.

Elbette, hem bu krizin perde arkası ve hem de krizin altında yatan başka nedenler de var. Başika kampı, Haziran 2014’te Musul’u IŞİD’e terk eden eski Musul Valisi Esil Nuceyfi’nin Musul’u geri almak için oluşturduğu Haşd el Vatani (Vatan Milisleri) güçlerinin eğitildiği bir kamp. Aralık 2014’te Başbakan Davutoğlu ve Irak Başbakanı İbadi arasında Bağdat’ta yapılan görüşmede, Türkiye’nin eğitim amaçlı asker göndermesi konusunda Irak hükümetinden onay da alınmıştı. Ancak Nuceyfi’nin hem Beyci’nin IŞİD’ten kurtarılmasına Haşd el Vatani güçlerinin katılması isteğini yanıtsız bırakması, hem de bu askeri gücü olduğundan çok daha büyük gösterip fazla mali kaynak alması Irak merkezi hükümetinin bu askeri kampa verdiği desteği geri çekmesine neden oldu. Ancak Türkiye, bu durumu bildiği halde, Kasım ayında Dışişleri Bakanı Sinirlioğlu’nun Erbil’deki görüşmelerinden sonra, bu kampa Irak hükümetinin itirazlarına rağmen takviye askeri güç göndermeye karar verdi. Bu karara bağlı olarak Aralık ayında Başika’ya asker gönderilmesinden sonra da kriz patlak verdi.

Kesin olan şudur; Irak hükümetinin itirazlarına rağmen Başika’ya yüzlerce asker ve zırhlı araç gönderilmesinin –ki bu güçlerin de aşamalı olarak takviye edilmesi hesaplanıyordu– nedeni eğitim değildir. Mesele, öncelikle, Musul’un IŞİD’den hangi güçlerle alınacağı ve orada kimin egemen olacağıdır. Daha önce belirttiğimiz gibi, Başika kampındaki güçler eski Musul valisi Esil Nuceyfi’ye bağlı güçler. Esil Nuceyfi, özellikle Maliki’nin Başbakan olduğu dönemde Irak’ta Şiiler ve Sünniler arasında gerilimin tırmandırdığı koşullarda Musul’u hiçbir çatışmaya girmeden IŞİD’e terk etmişti ki, Türkiye’de AKP iktidarı bu gelişmelerden rahatsız olmadığı için, uyarılara rağmen konsolosluk görevlilerini geri çekmemiş ve 49 konsolosluk çalışanı IŞİD tarafından uzun süre rehin tutulduktan sonra “diplomatik zafer” olarak sunulan görüşmeler/girişimler sonucu serbest bırakılmıştı. Esil Nuceyfi, Irak’ın Sünni siyasetinin önemli simalarından biri ve aynı zamanda Maliki döneminin Sünni Meclis Başkanı Usame Nuceyfi’nin de kardeşi. Usame Nuceyfi de Türkiye ile yakın ilişkilere sahipti ve Irak’ta bir Sünni federasyonunu savunuyordu. Tıpkı Irak’ta birçok bombalı saldırının azmettiricisi olduğu ortaya çıkıp yargılanmaya başladıktan sonra Türkiye’ye kaçan eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi gibi.

Öyleyse söylenebilecek ilk şey, Türkiye’nin gönderdiği askeri birliğin amacının Musul’un IŞİD’den kurtarılmasının gündeme geldiği koşullarda kentin Irak merkezi hükümetine bağlı güçler yerine Nuceyfi’nin Türkiye tarafından desteklenen Sünni güçleri (Haşd el Vatani) tarafından kurtarılmasıdır. Böylece hem Musul yine Sünni güçlerin elinde kalmaya devam edecek, hem de Türkiye’nin Musul üzerinden etkisi artacaktı ki, Türkiye burjuvazisinin Musul’daki paylaşımdan pay alması sağlanmış olacaktı. Türkiye’yi böylesine telaşlı yapan şey ise, ağırlıklı olarak Şii güçlerden oluşan Haşd el Şabi’nin (Halk Milisleri) IŞİD’e karşı mücadelede öne çıkmış olması –ki Beyci’yi IŞİD’den bu güçler kurtarmıştı– ve Musul’un bu güçlerin öncülüğünde bir operasyonla IŞİD’den kurtarılmasının önüne geçme isteğinden başka bir şey değildi. Çünkü Musul’un Şii güçlerin öncülüğünde kurtarılması, Türkiye için Irak’a Sünniler üzerinden müdahale etme koşullarını büyük oranda sınırlayacak ve Musul’u Türk burjuvazisi için çok daha uzak bir hayal haline getirecekti.

Başika’ya askeri çıkartmanın göz ardı edilmemesi gereken bir diğer nedeni de, Şengal’in kurtarılmasında Peşmerge ile birlikte önemli bir rol oynayan ve o bölgede etkisi artan HPG/PKK’yi sınırlamak, bu güçlere gözdağı vermeye çalışmaktır ki, bu durum, söz konusu güçlerin bölgedeki varlığından rahatsızlık duyan Barzani’nin de istediği bir şeydir. Çünkü Kasım ayında Şengal’in kurtarılmasında HPG’nin yanı sıra YJA Star ve YPJ-Şengal (bunlar kadın birlikleri), YBŞ (Şengalli Êzîdîlerden oluşan birlikler) gibi PKK çizgisindeki askeri güçlerin önemli rol oynaması Barzani’yi de rahatsız etmiş, Barzani Şengal’in kurtarılmasına Peşmerge dışında hiçbir gücün katılmadığını söylemiş ve dahası Türk medyası da “Şengal’i kurtaran Peşmergeyi TSK eğitti” gibi haberler yapmıştı. Yani PKK’nin Güney Kürdistan halkı üzerinde prestijinin giderek artması Barzani’yi rahatsız ediyordu ve Türkiye bu konuda Barzani’nin imdadına koşmaya zaten çoktan hazırdı.

Nihayetinde Başika’ya gönderilen askeri güçlerin Kürdistan Federe Bölgesi’ne çekildiğine yönelik açıklamalar, Türkiye’nin merkezi hükümeti ve Şii güçleri sınırlama ve Sünni güçler üzerinden Irak’taki paylaşım savaşında “ben de varım” deme hamlesinin geri teptiğini gösteriyor. Burada ABD için de bir parantez açmak gerekiyor. ABD Başkan Yardımcısı Biden’in “Türkiye’nin Başika’daki askeri gücünü acilen geri çekmesi gerektiği” açıklaması, gerilimin tırmanmasının İran ve Rusya destekli Şii güçlerin etkisinin ve pozisyonunun artmasına hizmet etmesiyle doğrudan ilişkili. ABD de, aslında Musul’un Sünni güçlerde kalmasını istiyor. Bu nedenle önce gerilimi düşürmeye yönelik açıklamalar yaptı, ama gerilimin tırmanması karşısında Türkiye’yi geri adıma zorladı. Çünkü gerilimin tırmanması, ABD’nin 2003’te Irak’ta kurduğu düzenin devam ettirilemez hale gelmesi anlamına geliyor. Ve ABD, Irak’ın tamamen İran-Rusya etkisine girmemesi için mevcut düzeni korumaya çalışıyor.

Bu dönemin bir diğer dikkat çeken gelişmesi de, Başika-Musul krizinde Türkiye’den yana bir tutum ortaya koyan Kürdistan Federe Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin Türkiye ziyareti idi.

BARZANİ SIKIŞTIKÇA TÜRKİYE’YE DAHA FAZLA YAKINLAŞIYOR

ABD’nin Irak’tan çekilmeyi gündemine aldığı ve kendi boşluğunu doldurmak üzere Türkiye ile Kürdistan Federe Yönetimi arasında ilişki ve işbirliğini geliştirmeye yönelik adımlar attığı 2005-2006’dan bu yana Türkiye’deki AKP–Erdoğan iktidarı ve Barzani yönetimi arasında yakın bir siyasi ve ticari ortaklık bulunuyor. Türkiye, Barzani yönetimi için hem Irak’ın Şii merkezi hükümetiyle yaşadığı anlaşmazlık ve gerilimde büyük bir dayanak, hem de Kürdistan petrolünün pazarlanması bakımından en önemli ülke konumunda bulunuyor. Üstelik Türkiye, Barzani’nin bütün Kürtlerin liderliği mücadelesinde –ki birçok ülkeden büyük bir siyasi ve ekonomik güç konumunda bulunan Güney Kürdistan burjuvazisinin temsilcisi olarak büyük Kürdistan’ın liderliğini istemektedir– en önemli rakibi konumunda bulunan PKK-PYD’ye (Öcalan çizgisine) karşı ‘doğal’ bir müttefik! Elbette Türkiye egemenlerinin bu ilişkiden çıkarı da Barzani yönetiminden az değil. Kürdistan petrolünün pazarlaması üzerinden bu petrolden pay sahibi olmak, Sünni güçler gibi Barzani yönetiminin Irak merkezi hükümetiyle arsındaki gerilimi merkezi hükümete karşı kullanıp Irak’ta etkin bir güç olmak ve tabii Barzani’nin PKK ile arasındaki çelişkiyi kullanarak PKK’yi etkisizleştirmek ve ülke içinde Kürt hareketine kendi çözümünü dayatmak.

Ancak son dönemlerde Barzani yönetiminin tek sorunu Irak merkezi hükümeti ile arasındaki anlaşmazlıklar ve Şengal ile Rojava’da PKK-PYD ile karşı karşıya gelmesi değil. Barzani, Kürdistan Federe Yönetimi içinde de ciddi sorunlar yaşıyor. Barzani’nin Ağustos ayında görev süresinin dolmasına rağmen yeni başkanlık seçimlerinin yapılmaması ve yine memur maaşlarının ödenmemesi, federe bölgede Ekim ayında Barzani karşıtı gösterilerin yapılmasına yol açtı.

Bu süreçte, Adalet Bakanlığı Komisyonu, Barzani’nin görev süresini parlamento seçimlerinin yapılacağı 2017 yılına kadar uzatmış olsa da siyasi kriz devam etti. Çünkü YNK ve Goran, Barzani’nin yetkilerinin sınırlanmasını istiyor ve başkanı Goran’dan olan federe mecliste –ki Goran aynı zamanda başkanlık yerine parlamenter sisteme geçilmesini savunuyor– bu yönde karar almak istiyorlar. Barzani’nin KDP’si de bu girişimlere karşı çıkıyor. Bu soruna partiler arasındaki görüşmelerde çözüm bulunmaya çalışılırken memur maaşlarının da ödenmemesi, otoriter ve taraflı bir politika izlediği eleştirilerine maruz kalan Barzani’ye karşı büyük gösterilerin yapılmasına yol açtı. Ardından merkezi YNK ve Goran’ın güçlü olduğu Süleymaniye kenti olan bu gösterilerden Noşirvan Mustafa’nın lideri olduğu Goran Hareketi’ni sorumlu tutan federe yönetim Başbakanı Neçirvan Barzani, hükümetin 4 Goran’lı bakanını azletti.

Yaşanan gerilim, aslında zaten iki bölge esasına dayalı bir yönetimi bulunan Kürdistan Federe Bölgesi’ndeki ayrışmayı daha görünür kıldı. Federe Bölge’de başkent Erbil ve Duhok ile Musul’a bağlı Kürt yerleşim yerleri Barzani’nin KDP’sinin yönettiği bölgeler. Süleymaniye, Kerkük ve Halepçe bölgeleri ise, YNK’nin ve 2006’da YNK’den ayrılan Noşirvan Mustafa’nın kurduğu Goran’ın etkin olduğu bölgeler. Goran son parlamento seçimlerinde YNK’den fazla milletvekili çıkarmış olsa da (111 milletvekilinden oluşan parlamentoda KDP 38, Goran 24, YNK 18, Yekgirtu 10 ve Komel İslam 6 milletvekiline sahip), askeri gücü (peşmergeleri) bulunmuyor. Federe bölgede peşmerge güçleri KDP ve YNK’ye bağlı peşmergeler olarak ikiye bölünmüş durumda. Burada, Talabani’nin YNK’sinin İran ile KDP’nin Türkiye’yle olan ilişkilerinden çok daha eski ve derin ilişkileri olduğunu da hatırlatalım. Ve ayrıca son yıllarda (özellikle Rojava kantonlarının kurulması ve Şengal’in savunulmasında oynadığı rolün yarattığı etkinin de bir sonucu olarak) YNK ve Goran’ın PKK ile yakın ilişkileri olduğunu not düşmek gerekiyor.

Bu tablo içinde YNK ve Goran, KDP’ye karşı PKK çizgisine yakın dururken, Türkiye’ye karşı da İran’a daha yakın duruyor. Dolayısıyla bu durum federe yönetim içinde Barzani’nin başkanlığı ve gelirlerin dağılımı ile ilgili krizin bölgesel kamplaşma ile iç içe geçen bir hal almasına neden oluyor. Başta da belirttiğimiz gibi, yaşadığı sıkışmışlık Barzani’yi Türkiye’ye daha muhtaç hale getiriyor. Barzani, bir yandan Irak içindeki gerilime bağlı olarak olası bir bağımsızlık ilanı için Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor ki, zaten Başbakan Neçirvan Barzani, geçen yılın Aralık ayında verdiği bir röportajda bağımsızlık için Türkiye’ye ihtiyaçları olduğunu açıkça söylemişti. İkinci olarak, Türkiye, Irak Merkezi yönetimi ile bütçe ve petrol gelirlerinin paylaşımı konusunda anlaşmazlık halinde olan Barzani yönetiminin ekonomik krizden çıkış için önündeki tek seçenek Türkiye üzerinden satışa çıkardığı petrolü arttırmak ki, bugün yaklaşık günlük 550-600 bin varil civarında satış yapılıyor. Yine Barzani, Goran ve YNK üzerinden kendini sıkıştıran PKK-PYD’ye karşı Türkiye’de ve Rojava’da AKP-Erdoğan iktidarını ve onun güdümündeki çeteleri destekliyor.

Barzani’nin Türkiye ziyaretinde yaşanan savaş ve çatışmaların sorumlusu olarak PKK’yi göstermesi ve AKP-Erdoğan’ı Kürtlerin dostu olarak göstermesi tabloyu tamamlamaktadır.

Barzani’nin Türkiye ziyaretinin özeti, bölgede sıkıştıkça birbirine ihtiyacı artan iki yönetimin yaşanan gelişmeler karşısında nasıl bir tutum izleyeceklerinin yol haritasını oluşturmaya yönelik görüşmelerden ibarettir ki, Barzani’nin bu ziyaretinde ilk olarak AKP-Erdoğan’ın ‘aktif dış politika’sının uygulayıcısı MİT’le görüşmesi bu konuda çok şey anlatmaktadır.

SURİYE’DE MASA KURULURKEN KARTLAR YENİDEN KARILIYOR

Irak’ta gerilimin tetiklenmesinde ve ülkenin geleceğine yönelik paylaşım mücadelesinin kızışmasında Suriye üzerinden sürdürülen kamplaşmanın önemli bir rolü bulunuyor. Suriye’de dört yılı aşkın bir süredir süren kamplaşma ve çatışmaya siyasi bir çözüm bulmaya yönelik en önemli adımlar Viyana Görüşmeleri sürecinde atıldı. Bu adımların atılabilir hale gelmesini sağlayan, kuşkusuz kamplaşma halindeki bütün güçlerin IŞİD’i ortak düşman olarak görme noktasına gelmesi ve yine bu düşmana karşı mücadele sürecinin Suriye rejimi (Esad) olmadan başarıya ulaşma şansının olmadığının görülmesi oldu. Kasım ayında ABD ve Rusya’nın öncülüğünde 17 ülkenin katılımıyla yapılan Viyana Görüşmelerinde siyasi çözümün yolunu açmak üzere 9 ilkede anlaşmaya varıldı. Bu anlaşmanın çerçevesini “Suriye’nin birliği, bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve seküler karakteri”nin korunması oluşturuyor. Bu kapsamda “IŞİD ile BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanmış gruplar ve ayrıca katılımcıların üzerinde anlaşma sağladıkları gruplar”ı yenilgiye uğratmak üzere mücadele kararlılığı vurgulanıyor. “Yeni anayasa ve seçimleri hazırlayacak güvenilir, kapsayıcı, mezhepçiliği dışlayan bir hükümetin kurulmasını sağlayacak siyasi sürece ulaşılması için” ise, BM’nin Suriye hükümeti ve Suriye muhalefetini toplaması ve yine “siyasi sürece paralel olarak kesin bir tarihi içerecek şekilde ulusal çapta bir ateşkesin biçimi ve uygulanması” vurgusu ile geçiş sürecinin nasıl olacağı belirtiliyor.

Gelinen yerde Suriye’de uzun bir süredir kamplaşma halinde olan güçler, ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin deyimiyle “Suriye’nin korunmasının herkesin yararına olduğu” noktasına geldiler. Ancak bu durum, aralarındaki güç ve etki mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Çünkü rejim ve muhalif güçlerin masada bir araya gelmesi konusundaki anlaşma aynı zamanda hangi güçlerin masada olacağı sorusunu da beraberinde getiriyor ki, geçtiğimiz günlerde bu soruya yanıt oluşturmaya yönelik iki girişimden söz edilebilir.

Birincisi S. Arabistan’ın çağrısıyla ve ABD tarafından da desteklenen Suriye muhalefetinin Riyad toplantısı oldu. Aralık başlarında yapılan ve aralarında Ahrar’uş Şam ve İslam Ordusu gibi radikal İslamcı silahlı çetelerin ve önemli oranda güçsüzleşmiş SMDK’ya (Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu) bağlı grupların da yer aldığı bu toplantıda hükümetle yapılacak görüşmelere katılması da planlanan 32 kişilik bir meclis oluşturuldu. Bu toplantılara Kürt gruplardan Barzani çizgisinde olan ENSK’nin (Suriye Kürt Ulusal Meclisi) katıldığını ve PYD’nin çağrılmadığını da ekleyelim.

Bu toplantının amacı açıktır; sahada etkinliği büyük oranda IŞİD ve el Nusra gibi çetelere kaptıran Sünni gruplardan bir muhatap oluşturmaya çalışmak. Çünkü Suriye’de geçiş sürecinde bir yanda Suriye rejimi ve öte yandan PYD’nin öncülük ettiği güçlerin belirleyici konumda olduğu/olacağı konusunda genel bir kabul bulunuyor. Mesele, bu geçiş sürecinde ABD –ki PYD öncülüğündeki güçlerle de ilişkisin sürdürmeye çalışıyor– ve Türkiye, Katar, S. Arabistan gibi Sünni rejimlerin sürece müdahalesi için kendilerine bir dayanak oluşturması meselesidir. Riyad toplantısı bu dayanağı oluşturmaya yönelik bir toplantıdır. Bu girişimin ne kadar başarılı olup olamayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz, ancak bugüne kadar bu tür girişimlerin başarısız olduğu gerçeği de ortada duruyor. Üstelik Rusya da “Riyad toplantısında yer alan bazı terörist grupların müzakerelere katılamayacağı” yönünde itirazı da bulunuyor.

Riyad toplantısıyla birlikte düşünülebilecek bir diğer gelişme de, özellikle Rusya’nın etkin müdahalesi sonrasında Lazkiye’nin kuzeyinde sökülüp atılan bazı cihatçı çetelerin, Hatay sınırındaki Kürt kantonu Efrîn’e yönelik saldırılarılar başlaması oldu. Dolayısıyla Suriye’de Sünni bir muhatap yaratmanın bir diğer ayağını Kürt kantonlarının (Kobanê ve Efrîn kantonlarının) birleşmesinin engellenmesi ve Türkiye’nin desteğindeki “Ahrar’uş Şam gibi çeteler üzerinden bir ‘tampon bölge’ kurulması girişimi oluşturuyor.

Riyad toplantısıyla eş zamanlı olarak yapılan bir diğer toplantı, Rojava’nın Derîk kentinde Demokratik Suriye Güçleri’nin toplantısı oldu. Bu toplantının sonunda PYD’nin ve demokratik Suriye muhalefetinin katılımıyla 42 kişilik ‘Demokratik Suriye Meclisi’ oluşturuldu. Bu meclisin eş başkanlığına ise TEV-DEM’den (PYD’den) Îlham Ehmed ve Buğday Dalgası hareketinin Genel Sekreteri, Suriye demokratik muhalefetinin en önemli isimlerinden biri olan Heysem Menna getirildi. Demokratik Suriye Meclisi, dış güçlerin müdahalesinin sona erdirilmesini, mezhep savaşlarının son bulmasını ve geleceği Suriye halkları tarafından belirlenen demokratik bir Suriye’nin kurulmasını savunuyor.

PYD ve Kürt kantonları Suriye’deki savaşın en başından kamplaşmanın dışında durarak kendi demokratik yaşamını kurmaya yönelik bir politika izlediler. IŞİD’in Suriye’deki bütün taraflar için öncelikli tehdit haline gelmesinden sonra Rojava ve Şengal’de IŞİD’e karşı ortaya koydukları mücadele ile herkes tarafından kabul edilen/edilmek zorunda kalına bir güç haline geldiler. Bilindiği gibi, ABD, Demokratik Suriye Güçleri’ne silah yardımı yapıyor. ABD’nin Kobanê’de PYD/YPG’ye desteğinin bir devamı olarak bu güçlere destek vermesinin nedeni, aslında Suriye’de Rusya-Esad rejimine karşı ilişki geliştirebileceği, dayanak yapmaya çalışabileceği güçlerin oldukça sınırlı olmasıdır. Başka bir deyişle ABD, nasıl IŞİD’e karşı mücadele sürecinde Kobanê’ye destek vermek zorunda kaldıysa, bugün de Suriye’nin geleceği şekillenirken bu güçlerle ilişki-işbirliğini sürdürerek etkin olmaya çalışmaktadır. Ancak PYD’nin başını çektiği bu güçlerin Rusya ile de ilişki ve işbirliği sürüyor. Hatta Rusya’nın Suriye’nin geleceğinde daha etkin bir pozisyonda olması, sadece IŞİD’i değil, bu güçleri düşman olarak gören bütün çeteleri hedefe koyması ve ABD’den çok daha önce PYD ile temas kurmuş olması, bu güçleri Rusya’ya daha fazla yakınlaştırıyor. Nihayetinde kesin olan bir şey varsa, o da Demokratik Suriye Meclisi’nin artık herkes tarafından muhatap alınan ve Suriye’nin geleceğinde rejim güçleri ile birlikte etkin bir pozisyonda olacağı kesin olan bir diğer güç konumunda bulunuyor.

SONSÖZ…

Yukarıda birkaç başlıkta özetlemeye çalıştığımız gelişmeler, 2016’da bölgede Suriye ve Irak üzerindeki paylaşım mücadelesinin yeni bir aşamaya doğru ilerlediğini gösteriyor. Ve elbette Türkiye gericiliği, bir yandan önceki dönemde bir sapma yaşadığı ABD-NATO eksenine yeniden dönerken, öte yandan bölgedeki arayışlarını da sürdürüyor. Üstelik bölgede Rusya blokuna karşı artan önemini bölgesel arayışları/hamleleriyle iç içe geçmiş bir şekilde ülke içinde de savaşı tırmandırmak için kullanıyor. 2016’ya ABD-NATO politikalarına daha fazla bağlanmış bir şekilde hem bölgede, hem de ülke içinde geleceğini savaş ve müdahale politikalarında arayarak giriyor.

Bu tablo, ülkedeki bütün emek, barış ve demokrasi güçleri için içeride ve dışarıda savaş politikalarına karşı çıkmayı, emperyalist müdahale ve bölge gericiliklerinin saldırıları karşısında halkların kendi geleceklerini kendilerini belirleyeceği demokratik bir ülke ve bölge için mücadeleyi dünden daha fazla önemli hale getiriyor.

2015’ten 2016’ya giderken Türkiye

İhsan Çaralan

2015 yılı beş ay arayla iki genel milletvekili seçimine sahne oldu.

Halktan 400 milletvekili isteyerek seçim kampanyasını başlatan Erdoğan’ın AKP’si, 7 Haziran’da yapılan birinci seçimde dokuz puan kaybederek, bırakalım 400 vekil çıkarmayı tek başına iktidar olacak vekil sayısını bile yakalayamadı. Ama AKP, 7 Haziran Seçimi’nin sonuçlarını tanımadı. Ve 1 Kasım’da ikinci bir seçimi (erken seçimi) dayattı.

7 Haziran Seçimi’ne gelen süreçte AKP, Kürt sorununun barışçıl çözümü girişimlerini “buzdolabına” koyarak, özgürlüklerin geliştirilmesi ve demokrasi talebini umursamayan, ama bütün sorunların çözümünü “yeni bir AKP Anayasası” ve “Başkanlık Sistemi” vaadine indirgemiş, çeşitli halk kesimlerinin ekonomik taleplerini de çok umursamamıştı.

1 Kasım Seçimi’ne ise AKP; 1-) Eğer AKP’ye oy verilmezse çatışmaların yeniden başlayacağı, “beyaz torosların yeniden sokaklara ineceği” tehdidiyle halkın sırtına silah dayayarak, 2-) AKP olmazsa ekonomik istikrarsızlık olacağı tehdidi ve halkın çeşitli kesimlerine rüşvet mahiyetinde vaatlerle gitti.

Böylece AKP, 1 Kasım Seçimi’nde 7 Hazirana göre oylarını 9 puan artırmayı başardı.

AKP, bu oy artışını; “çatışma” ve “Kürt sorununu ezerek çözme”yi vaat ederek milliyetçi çevreler ile “ekonomik istikrasızlık” tehdidinden paniğe kapılan –7 Haziran’da HDP ve MHP’ye oy veren– orta sınıflar ve iktidardan olma korkusuyla yeniden işe sarılan rehavete kapılmış ya da küsmüşlerle daha önceki seçimlere katılmayacak kadar politikanın dışında olan ama AKP’nin rüşvet dağıtımından pay almak için harekete geçen kesimlerden aldığı oyla sağladı.

1 Kasım Seçimi’nin 2015’in sonunda olması, 2016 için hükümetin nasıl bir Türkiye’yi hedeflediğinin görülmesini kolaylaştırdı.

Nitekim, Başbakan Davutoğlu 10 Aralık’ta yaptığı basın toplantısında Erdoğan-Davutoğlu Hükümeti’nin, AKP’nin Seçim Bildirgesi’ne döktüğü vaatleri bir “Eylem Planı” olarak da ilan etti. Dolayısıyla “Erdoğan-Davutoğlu yönetimi” olarak biçimlenen AKP Hükümeti’nin 2016’da nasıl bir Türkiye vaat ettiğini de, onun “Eylem Planı” ve elbette ki, bu eylem planına pek yansıtılmayan dış politikadaki 13 yıllık uygulamalarının gelip dayandığı, bu yanıyla da bu dış politikanın iç politikada yol açacağı muhtemel gelişmeler üstünden değerlendireceğiz.

KAŞIKLA VERİLİP KEPÇEYLE ALINACAK VAATLER

Davutoğlu tarafından sunulan Eylem Planı, iki başlıca bölümden oluşuyor. Bunlardan birincisi, kamuoyunda en azından Hükümetin icraatının ilk yılı içinde tartışılacağı anlaşılan AKP’nin seçim bildirgesinden aktarılan ekonomik vaatlerdir. İkincisi ise, yine AKP Seçim Bildirgesi’ne süslenerek, halka fatura olacak yanları gözlerden saklanmış, gerçekte birer karşı reform karakterinde olan “reformlar”dır.

AKP Hükümeti’nin ekonomik vaatlerinin yılbaşından başlayarak 2016 yılı içinde gerçekleştirilecekleri de ilan edildi. Kuşkusuz ki, bu vaatlerin hemen hepsi, bunlar bu halk kesimlerine neden veriliyor denebilecek vaatler değil. Hiç olmazsa, çok sıkıntı içindeki emekçiler için küçük de olsa parasal destekler önemlidir. Dahası, bu vaatlerin, özellikle geniş emekçi kesimleri ilgilendiren vaatlerin yerine getirilmesinin takibi, bu vaatlerin emekçilerin taleplerinin bir parçası olarak alınıp yerine getirilmesi mücadelesi, ayrıca mücadelenin önünü açacak bir dayanak olarak da önemlidir.

Çünkü sermaye hükümetleri, bu tür vaatleri yerine getirirken “arkadan dolanma”nın uzmanlarıdır ve hemen her sermaye hükümeti bu tür vaatlerle halkı yedeklemeyi amaçlar. Ve bu vaatleri hepten unutturur, unutturamazsa bunları yerine getirir görünürken, aslında sermayenin isteklerini yerine getirir, halka verdiğinin kat be katını geri alacak düzenlemeler yapar. Enflasyonun ücret ve maaş artışlarının üstünde seyretmesini sağlayan önlemler, vergi, harç, pirim, faiz vb. adı altıdaki kesintilerin artırılması, başlıca tüketim mallarına zamlar, sermaye kesimine hibe, ucuz kredi adı altında kamusal fon ve hazineden destek gibi yollarla “kaşıkla verilen kepçeyle geri alınır”.

Hükümetin, bu yazının “çerçevesi içinde” sunduğumuz 2016’yı kapsayan Eylem Planı’nın parasal vaatlerle ilgili bölümü asgari ücretin bin 300 TL olmasından emeklilere 100 TL seyyanen zamma, “çeyiz parası”ndan öğrenci kredilerine geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Bu vaatlerin yerine getirilmesinin karşılığı ise 22 milyar TL dolayında olduğu yine Başbakan tarafından açıklanmıştır.

Ve Başbakan bu meblağın bütçeye önemli bir yük getirmeyeceğini söylemiştir. Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ise; Eylem Planı ile ilgili “üç çıpa”larının olduğunu açıklamıştır. Bakana göre; bunlardan birincisi “Bütçe disiplinine devam” edilmesidir; değer ikisi ise, “AB ile ilişkilerin canlandırılması” ve “Yapısal reformlara devam edilmesi”dir.

‘BÜTÇE DİSİPLİNİ’ KİMİ DİSİPLİNE EDECEK!

Parasal vaatler dikkate alındığında, “Bütçe disiplini”nin “çıpa” olarak benimsenmesi birinci dereceden önemlidir.

Çünkü sermaye temsilcilerinin dilinde “bütçe disiplini” demek, hükümetler halkın taleplerine yönelik bir takım harcamalar yapacaksa, bunların “kaynağının bulunması” demektir. Yani hükümet halka yeni bir vaatte bulunuyorsa, bu vaatleri “Bütçedeki dengeleri bozmayacak” biçimde gerçekleştirmelidir!

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Şimşek, “Bütçe disiplini”ni “çıpa” ilan ederek, sermayeye, “Bu vaatleri size ayrılan bütçe kaynaklarından karşılamayacağız. Merak etmeyin, bunu bir biçimde yine emekçilerden, halktan alacağız” demek istemiştir. Çünkü bütçenin iki kaynağı vardır. Birincisi, halktan, ikincisi ise, sermaye sahiplerinden, yani faiz, rant ve kârla geçinen sınıftan toplanan kısmı. Eğer hükümet yeni bir harcama için sermayeden yeni vergiler almayacaksa, bu, onun söz konusu harcamalar için parayı halkın cebinden alacağı anlamına gelir.

Dahası, Hükümet, söz konusu 22 milyar TL dışında, asgari ücretten dolayı özel sektöre gelen 8 milyar TL olarak hesaplanan “yükü” de sırtlayacak görünmektedir. Bu da, Hükümet için “kaynak sorunu”nu büyütecektir. Ki, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda Hükümet ve Türk-İş bürokratlarının patronların “yükünü” almak için uğraştıklarını da ibretle seyrediyoruz.

Kısacası, parasal vaatlerle ilgili, eğer emekçiler ve işçi sınıfı sadece vaadin kendisini düşünür, “Benim elime şu kadar para geçsin de gerisi beni ilgilendirmez” düzeyiyle geri bilinç çizgisinde kalırlarsa, kaşıkla verilenin kepçeyle geri alınması kaçınılmazdır.

Bu durumu tek değiştirecek olan, emekçilere verilecek 22+8 milyar TL için işçilerin, emekçilerin; 1-) Vaatlerin takipçisi olması, 2-) Vaatlerin yerine getirilmesinin kaynağının sorgulanması ve “kaynağın” emekçilerin cebinden değil, sermayeden alınacak ek vergilerle sağlanması için mücadele etmeleridir.

REFORM DEĞİL KARŞI-REFORM EYLEM PLANI

Hükümetin 2016 Eylem Planı’nın diğer ayağını da “Siyasetin finansmanının şeffaflaştırılması”dan “Meslek Yüksek okullar ve Çıraklık eğitiminin yeniden yapılandırılması”na,”Adalete erişimin kolaylaştırılması”ndan “Kıdem tazminatının yeniden düzenlenmesi”ne bir dizi reform denilen, ama içerikleri bakımından karşı reform olan vaatler oluşturmaktadır.

Ama örneğin, bu düzenlemeler içinde seçimlerde gürültülü bir biçimde ilan edilmiş olan “Kamuda taşeronu kaldıracağız” vaadinin şimdiden unutulmuş olduğunu görüyoruz.

Tersine Hükümet, 657 Sayılı Devlet Personel Yasası’ndaki iş güvencesini kaldırarak, böylece taşeronla “güvenceli” çalışma arasındaki en önemli farkı taşeronlaşma lehine bozmak için harekete geçmeye hazırlanmaktadır.

Meslek yüksekokulları, çıraklık eğitimini yeniden düzenlenmesi gibi konularda yapılacağı söylenenlerin ise, AKP Hükümetinin geçmiş uygulamalarına bakıldığında, tamamen sermaye lehine genç emeğinin sömürülmesi konusunda yeni adımlar içeren düzenlemeler olduğunu söylemek için sayısız dayanak vardır. Bu yüzden de, AKP’nin “yapısal reformlar” dediği, her “reform”un, ister adalet ya da siyasetle, ister doğrudan çalışma yaşamıyla ilgili olsun, sermayenin ihtiyaçlarına göre yapılacak yeniden düzenlemeler olacağı tartışılmazdır. Zaten bunun böyle olduğunu, ilgili bakanlar, Başbakan ve Cumhurbaşkanı sermaye temsilcileri önünde açıkça ve sıkça yinelemektedirler.

Bu türden, “karşı reform” konusu olan alanlar, belki “güvenceli çalışma-taşeron çalışması” ve “kıdem tazminatı düzenlemesi” dışında, halkın dikkati dahilinde olmayan alanlardır. Geleneksel ve alışkanlık olan, bütün bu düzenlemelerin Hükümeti ve bir avuç siyasi eliti ilgilendirdiğidir. Bu yüzden AKP Hükümetinin eli “reformlar” alanında nispeten daha rahat görünse de, “iş güvenceli çalışma talebi”, “taşeron çalışmasına karşı mücadele” ve “kıdem tazminatı” konularının, işçi sınıfı ve emekçilerle Hükümet ve sermaye güçleri arasında önemli çatışmalara sahne olacağına dair sayısız alamet vardır. Bu mücadelenin giderek yoğunlaşacağı, 2015’te de pek çok işaretiyle ortaya çıkmıştır.

Bu yüzden 2016’yı şimdiden;

Herkese iş güvenceli çalışma hakkı,

Kamuda ve özel sektörde taşeron çalışmasının yasaklanması,

Kıdem tazminatına dokundurmama mücadelesinin yılı olacağını söylemek için pek çok dayanak da vardır.

2016’nın emek mücadelesinin böyle taçlanacağı bir yıl olması için elbette işçi sınıfı ve onun hala mücadele potansiyeli taşıyan sendikaları, sınıftan yana sendikacıları başta olmak üzere emek cephesinin ciddi bir mücadele hattına girmesi gerekir. Aksi halde AKP, “Eylem Planı” diye sunduğu bu planını uygulamaya koyarak, sermayeye hizmet amacına uygun olarak “reform üstüne reform yapmak”tan geri durmaz.

Çünkü bugüne kadar yaptıkları bu konuda yapacaklarının garantisidir!

AKP İÇ POLİTİKADA NE VAAT ETTİ?

AKP, 7 Haziran Seçimi öncesinde “İç Güvenlik Paketi”ni çıkararak, aslında bundan sonraki çizgisinin özgürlükleri sınırlamak, basın özgürlüğünden toplu gösteri hakkına, “makul şüphe” gerekçesiyle tüm temel özgürlükleri kısıtlamayı amaçladığını ilan etmişti.

7 Haziran’da bunların şoven milliyetçi en gerici güçleri toplamak için yetmediğini görmüş olmalı ki, 1 Kasım Seçimi’ne giderken, “Eğer bana oy vermezseniz canlı bombalar, üç yıl sonra başlayan çatışmalar yaygınlaşır”, “Sokaklara beyaz toroslar iner” diye tehditlerde bulunmuştu.

1 Kasım Seçimi’nde halk bu tehditleri sırtına dayanmış bir silah olarak algıladı ve AKP’ye yüzde 49.5 oy verdi.

Ama AKP “Bana oy vermezseniz şunlar olur” dediği her şey seçimden sonra, misliyle olmaya da devam etti. “Halk özerklik ilan ediyor”, “teröristler halka rağmen hendek kazıyor, asayişi bozuyor”, “devletin egemenliğini tanımıyor” propagandası eşliğinde bölge kentlerinde haftalarla ölçülmeye başlanan sokağa çıkma yasakları, koca koca ilçelerin etrafının tanklarla kuşatılıp şehirlerin topa tutulması, çocuk, kadın, yaşlı demeden artan sivil ölümleri, asker ve gerilla cenazelerinin “rutin törenler”e dönüşmesi, “beyaz Toroslar”ın yaptığından bile daha yoğun biçiminde halkı terörize eden “güvenlik” uygulamaları, milyonlarca yoksul emekçinin bölgeden göçe zorlanması, yıkılan evlerin, sokakların, caddelerin, park, okul ve camilerin direnen halka fatura edilmesi, kara propaganda artık sıradan vakalar oldu. Basın özgürlüğü ayaklar altına alındı, gerçek haber yapan gazeteciler “casusluk”la suçlanarak cezaevine konmaya başlandı. “Cumhurbaşkanına hakaret suçu” denen bir suçlamayla yüzlerce gazeteci ve sıradan vatandaş mahkemelere çıkarıldı, daha da çıkarılacak görülüyor.

2016’ya girerken yaşananlar, AKP Hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nasıl bir Türkiye hayal ettiğini, yine yılın sonunda Davutoğlu’nun Mecliste gurubu bulunan partilere başvurarak “yeni bir Anayasa” için görüşme yapacağını ilan etmesi, Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “yeni Anayasa” bahanesiyle aslında “Başkanlık Sistemi”ni içeren bir AKP Anayasası çıkarmak için girişimlerini 2016’da yoğunlaştıracağını göstermektedir. Bunun anlamı ise, politik ortamın mümkün olduğu kadar gerilimli tutulması ve Başkanlık sistemine geçilmezse ülkenin kaosa sürükleneceği tehdidini kullanacağını söylemek için AKP ve politika tarzını biraz bilmek bile yeter. Nitekim, son günlerde giderek artan biçimde muhalefete ve hükümetin politikalarına ciddi eleştiriler getirenler “vatan haini”, “terörist işbirlikçisi”, “casus” gibi ağır nitelemelerle suçlanmakta, muhalefete, yalancı, riyakar, alçak, namussuz, demek artık vakayı adiyeden sayılmaktadır. Ki, Kürt sorununu askerle çözme çizgisiyle “AKP Anayasası” girişimlerinin yaratacağı siyasi gerilim dikkate alındığında, Türkiye’nin 2016 yılının çatışmaların yanı sıra Hükümetin baskılarını artıracağı, siyaseti kriminalize ederek, emniyetin, savcıların, yandaş yargıçların müdahalesine açacağını söylemek bir abartı olmaz.

Başbakan ve Cumhurbaşkanının söylemine bakılarak, Kürt sorununu askerle çözme stratejisine dönüldüğü, bölgede cihadist guruplarla aynı söylemin paylaşıldığı ve giderek daha çok ideolojik bir yaklaşım sergilendiği dikkate alındığında, Erdoğan-Davutoğlu yönetiminin siyasi gerilimi yüksek tutan bir iç politika çizgisinde ısrar edeceği görülmektedir. Burada, AKP’nin “Müslüman Gençlik”, “Osmanlı Ocakları” gibi, 2015’te etkinlik kazandırdığı girişimlerle üniversitelerde öğrencileri ve akademisyenleri sindirme amaçlı yeni bir hamle yaparken, sokağı terörize etmek için girişimlerini de artıracağını söylemek yanlış olmaz.

PAKET PAKET EYLEM PLANI VE KARŞI REFORM

Başbakan Davutoğlu’nun açıkladığı 2016 eylem planı vaatlerinden başlıcaları şöyle:

• Gençlere 50 bin TL’lik nakdi destek verilecek.

• Gençlere 100 bin TL’lik faizsiz kredi başlatılıyor.

• Lisans öğrencileri için 350 TL’lik burs 400 TL’ye çıkartılıyor.

• Çeyiz Hesabı uygulaması başlıyor.

• Esnafa 30 bin TL’lik faizsiz kredi uygulaması başlıyor.

• Asgari ücret 1300 lira oluyor. Bu düzenleme gerçekleştirilirken işverenlerin rekabet gücünü zaafa uğratmayacak bir biçimde yapılacak.

• Muhtar ücretleri 1300 lira olacak.

• Tüm işçi emeklilerine 1200 TL verilecek.

• Polis ve uzman erbaşların 2 bin 200 TL olan ek göstergeleri 3 bine çıkacak.

• Şubat ayında 30 bin öğretmenin atamasını yapılacak.

• Doğum nedeniyle ücretsiz izinde geçen sürenin kıdemde değerlendirilmesi için çalışmalar yapılacak.

• Yoksul ailelere belirli ölçüde İnternet erişimi sağlanacak.

• Mevsimlik tarım işçisi kadınlar ve ev eksenli çalışan kadınların sosyal güvenlikleri için çalışma yapılıyor.

• İlk kez iş bulan her gencin bir yıl boyunca ücretini devlet ödeyecek.

• Darbe dönemlerinden kalan mevzuat gözden geçirilerek antidemokratik hükümler kaldırılacak. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasal düzenlemeler hayata geçirilecek. Geleneksel irfan merkezleri ve cemevlerine hukuki statü tanınacak.

• Roman vatandaşların sorunlarının çözümüne yönelik daha önce atılmış adımlar değerlendirilerek, yeni çalışmalar yapılacak.

• Siyasetin finansmanında şeffaflık artırılacak.

• Kıdem tazminatında ilgili taraflarla görüşülerek düzenleme yapılacak.

• İş mahkemelerinin yapısı ve işleyişi gözden geçirilecek.

• Vatandaşın adalete erişiminin hızlanması için gerekli adımlar atılacak.

• Temyiz mahkemelerinin, alt derece mahkemeler üzerindeki hukukilik yetkilerinin denetimi sınırlandırılacak.

• Bilirkişilik müessesesini yeniden ele alarak müstakil bir bilirkişilik kanun tasarısı hazırlanacak.

• Özel mesleki ortaöğretim kurumları teşvik edilecek.

• Yeni gelir vergisi kanunu çıkarılacak.

• Gümrük, enerji izin ve ruhsat işlemleri kolaylaştırılacak.

• Yeni seçim kanunu ve siyasi partiler kanunu çıkarılacak ve devlet sırrı kanunu getirilecek.

• Meslek yüksekokulları yeniden yapılandırılacak.

• Çıraklık eğitiminin altyapısı güçlendirilecek.

YENİ OSMANLICI DIŞ POLİTİKA 2016’DA NEREYE ÇARPAR?

2015 yılına Erdoğan-Davutoğlu yönetimi, Suriye ile ilişkileri iyice kötüleşmiş olarak, Irak’la ise Nuri El Maliki dönemine göre daha düzelmiş olarak girdi. İran ve Rusya ile ilişkileri ise hayli iyiydi. Hele de Rusya ile. Erdoğan, Moskova’da “Bizi de Şanghay 6’sına alın da şu AB’den kurtarın” diyecek kadar Putin’le “kanka”ydı! Dahası 2015’e gelirken, Rusya ve Türkiye arasında vizeler bile karşılıklı olarak kaldırılmıştı.

2015 yılının sonuna geldiğimizde, Türkiye, Irak’ın içişlerine müdahale eden, toprak bütünlüğüne göz dikmiş, Irak topraklarına (Başika kampı) “işgal kuvveti” göndermiş bir ülke konumuna geldi. Dahası BMGK’dan Arap Birliği’ne, ABD’den Rusya ve İran’a kadar uluslararası örgütler ve komşu ülkeler Türkiye’yi Irak topraklarında zorla asker bulunduran ülke olarak suçladılar. Irak’la ilişkiler de hızla “Suriyelileşme” yolunda girdi!

Rusya ile ilişkiler ise, 1962’deki “Füze krizi”nde bile bu kadar kötüleşmemişti. Türkiye’yi, savaş uçağını düşürmüş açıkça “düşman ülke” olarak gören Rusya, Türkiye’den ithal ettiği pek çok ürünü almaktan vazgeçerken, Rusya vatandaşlarına da “Turist olarak bile Türkiye’ye gitmeyin” çağrısı yaptı. Öyle ki Rusya, öğrenci değişimi, üniversitelerle karşılıklı ilişkileri, spor karşılaşmalarını bu gerilime kurban edecek kadar ileri gitti. 2015’in ortalarında batı ile sorularını “Nükleer Anlaşma” ile “normalleşme” yoluna sokan İran, Türkiye ile bölge liderliği konusunda önemli bir avantaj kazanırken, Türkiye’nin bölge politikasındaki zaaflardan da yararlanarak, Türkiye’yi, Rusya, İran, Irak, Suriye Bloğunu da kullanarak, daha da köşeye itti.

Suriye ve Irak’ta, Rusya’yı da arkasına alarak çok önemli bir güce sahip olan İran bölgedeki (İran’dan Yemen’e kadar uzanan coğrafyada) Şiiler üstündeki etkisini de olağanüstü artırdı. Bütün bu gelişmeler aynı zamanda Türkiye’nin yeni Osmanlıcı politikasının kuşatılması olarak cereyan etti.

Çöken yeni Osmanlıcılığı ABD stratejisine bağlanarak kurtarabileceklerini uman Erdoğan-Davutoğlu yönetimi, ABD’nin ve NATO’nun kollarına atıldı; Türkiye’yi batı emperyalizminin Rusya’yla hesaplaşmasının, muhtemel bir savaşın “ön cephesi”, “ileri karakolu” yapılmasına razı oldu.

Türkiye’nin batı emperyalizminin ön cephesi olma rolünü kabul etmesi, IŞİD’e karşı ABD ile birlikte savaşmasını da zorunlu kıldı. Ama Türkiye’nin IŞİD’e karşı kimi sınır önlemleri alma ve bazı hava operasyonlarına katılma ötesinde de ciddi bir girişimi olmadı. Tersine Türkiye, Suriye’de Esad rejiminin yanında yer alan ve aktif ve etkili askeri operasyonlar yapan Rusya ile diplomaside olduğu kadar “sahada” da karşı karşıya geldi.

2016’ya girdiğimiz şu günlerde Ortadoğu’da; Türkiye etrafında oluşan gelişmelere bakıldığında şunları saptayabiliriz:

1-) ABD-NATO ekseninde batılı emperyalistlerin bloğu oluşmuştur. Bölgedeki Suudi Arabistan, Katar ve Körfez ülkeleri bu blokta yer almıştır. Türkiye bu bloğun ön cephesi olduğu gibi, Rusya bloğu ülkeleriyle de açıkça düşmanlaşmış tek ülke olarak sivrilmektedir.

2-) Rusya, İran, Irak, Suriye rejimi ve Hizbullah diğer bloğu oluşturmaktadır. Sayıca az olan bu blok ülkeleri; kriz bölgelerindeki tüm kara gücüne sahip olmaları ve –savaş gemileri, savaş uçakları, S-300, S-400 füzeleri ve Esad güçlerini gelişmiş silahlarla donatarak– Rusya’nın bölgeye mevzilenmesinin de ciddi boyutları nedeniyle bölgedeki gelişmelere müdahalede daha güçlü bir pozisyona sahiptirler.

3-) Bölgede, IŞİD’e karşı savaş iddiasıyla silah ve asker yığınağı yapan emperyalistler, IŞİD’e karşı savaşmaktan çok birbirlerine karşı savaşmakta, muhtemel bir bölgesel savaşta ve haritaların yeniden çizilmesi durumunda en güçlü mevzide olmak için mücadele etmektedirler.

4-) Türkiye Esad rejimini düşürmeyi, stratejisinin vazgeçilmezi yapmaktan geri adım atarken, PYD ve YPG’nin terörist örgütler olduğu, Viyana Anlaşması ve diğer görüşmelerde muhatap alınmaması konusunda kırmızı çizgisini sürdürmektedir. Dahası, bölgede MİT’i diplomasinin ve komşu ülkelerin içişlerine karışmanın bir örgütü olarak da kullanan AKP Hükümeti, bölgedeki “şer güçlerle” (şeriatçı, cihadist gruplar) diğer istihbarat örgütleriyle, girdiği ilişkilerle Türkiye’yi bölgede “güvenilmez bir ülke” yapma yolunda baş döndürücü bir hızla ilerlemektedir.

5-) Viyana anlaşması çerçevesinde Esad ve Esad rejimli bir geçiş üstünde, Viyana’dan sonra BMGK’nde de karar alınmış olup, sürece hangi örgütlerin dahil edileceği konusunda henüz bir uzlaşma yoksa da, “Suriye krizine siyasi bir çözüm”le ilgili BM gözetiminde girişimlerin Ocak başından itibaren başlaması beklenmektedir.

6-) Bölgede çatışmaların başlamasından itibaren, Kürtler bölgenin en dinamik ve talepleri net olan halkı olarak öne çıkmıştır. Bölgede etkin bir kara gücüne sahip olmak isteyen hem Rusya hem de ABD ve müttefikleri, Kürt güçlerini kendi yanlarına çekmek için manevralar yapmaktadırlar. Burada Kürtleri bir tehdit, Kürt örgütlerini (Barzani yönetimi ve Peşmergeleri dışında) terörist olarak gören sadece Türkiye kalmıştır.

DIŞ POLİTİKA İÇ POLİTİKA OLDU!

Elbette ki, devletlerin, hükümetlerin iç politikası ve dış politikaları her zaman birbirini etkiler, bazen de biri ötekini belirler. Ama Türkiye’de son yıllarda özellikle yeni Osmanlıcı çizgiye kayan dış politikanın Kürt sorununda “çözüm dayatma” aşamasına gelmesiyle birlikte, dış politika, büyük ölçüde iç politikayı da etkileyen bir özellik kazanmıştır. Ama Suriye’de, Türkiye’nin güney sınırı boyunca Kürt kantonların ortaya çıkması ve Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadele edebilme kapasite ve tutumuna sahip bölgede tek halk olarak ortaya çıkmaları, Kürt sorunu ve çözümünün, sadece teoride değil, somutta da bölgesel, dolayısıyla uluslararası karakterini öne çıkardı.

Türkiye’nin iç politikasının bir sorunu olarak süren Türkiye Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin etme, bölgesel özerklik mücadelesi, iç ve dış politika diyalektiğinde dış politikanın etkisini artırdı. Başka bir söyleyişle, iç politika dış politikayı, dış politika iç politikayı karşılıklı olarak belirler hale geldi.

Bugün bölgede sürdürülen ve bir iç savaşa dönme eğilimi gösteren operasyonların hedefi taleplerinde ısrar eden Kürt güçlerini yok etme, Kürtleri Barzani çizgisinde yedeklemedir. Dahası, Türkiye’nin egemenlerinin yeni Osmanlıcı dış politika serüveninin geleceği bakımından Kürtler tehdit olarak görülmektedir. Bu yüzden de, gelecekteki amaçları bakımından da, AKP Hükümeti, Kürt güçlerini yenilgiye uğratmayı stratejik önemde görmektedir.

Bu açıdan bakıldığında, 2016’da AKP Hükümeti’nin en azında gözle görülür bir yenilgi ya da yengi kazanmadan çözüm için barışçıl girişimlere dönmesi beklenemez.

2016’YA GİRERKEN EMEK CEPHESİ

2015’te, Türkiye, elbette emek mücadelesi açısından önemli gelişmelere sahne oldu.

Hükümet, 2015’te de, emek düşmanlığında, işçi sınıfı ve emekçilerin kazanımlarına yönelik saldırılarda sınır tanımadı. “Üretimde daralma”, “ekonomik kriz beklentisi”, “dünya ticaretinde gerilme”, “FED faiz artıracak” gibi bahanelerle işçi ve emekçi haklarına saldırının kesintisiz sürdüğü bir yıl oldu, 2015.

Sendikal bürokrasi de, geçmiş yılları bile aratan bir umursamazlıkla hükümetle, patronlarla daha da yakınlaştı.

Karşısından (sermayeden ve Hükümetinden) ve “içeriden” (sendikal bürokrasiden) gelen saldırılar, ihanetler işçileri durduramadı.

Soma faciasısın hareketlendirdiği maden işçilerin çeşitli talepler etrafındaki mücadelesi, kamu ve özel sektörde taşeron çalışmasına karşı mücadeleler, iş cinayetleri karşısında irili ufaklı direnişler, kamu emekçilerinin TİS etrafındaki mücadeleleri, sağlık ve büro işkollarındaki sektörel ve işyeri düzeyindeki talepler etrafındaki mücadeleleri, yıl boyunca zaman zaman alçalan, zaman zaman yükselen mücadeleler olarak, emekçilerin gündeminde yer aldılar.

Gıda, toprak-seramik, kimya, metal, tekstil vb. birçok işkolu ve iş yerinde sendikalaşma merkezli olarak gelişen direnişler de 2015 boyunca eksik olmadı.

Ama diyebiliriz ki, 2015’in başında, ilk önemli sendikacılık hamlesi Birleşik Metal-İş üyesi 15 bin işçinin grev kararı alması, greve çıkmasıydı. Ama bu grev sadece iki gün sürdü. Hükümet grevi, “ulusal güvenliği tehdit ettiği” gerekçesiyle erteledi. Fiiliyatta ise tamamen yasakladı. Birleşik Metal yönetiminin, Hükümetin kararını büyük bir hevesle yerine getirmesi, elbette ki işçiler arasında tartışmalara yol açtı, bölünmeleri getirdi. Bugün de, bu sorun, sadece Birleşik Metal değil, diğer sendikalara üye işçiler tarafından da tartışılmaktadır.

Ama yılın en önemli sendikal olayı, 15 Mayıs’ta başlayıp yaz boyunca süren Renault işçilerinin başlattığı, başlıca büyük metal fabrikalarının işçilerini hızla içine çekerek büyüyen büyük metal direnişiydi!

Bu, Türkiye işçi sınıfı mücadelesi tarihinin, 1960’ların ikinci yarısındaki işçi mücadelesinden sonra, işçi sınıfımızın en önemli sendikal mücadele girişimidir.

Bu çıkışla, metal işçileri, Türk Metal–MESS ittifakının yaptığı toplu sözleşmenin yırtılmasını talep ederken, aynı zamanda kendilerini satan Türk Metal’den de istifa etmeye başladılar.

Sonuçta onlarca fabrikaya yaylan direnişin daha da yayılmasını patronlar ancak, “Renault’ta ne anlaşmaya varılırsa diğer fabrikalarda da uygulanacağı” sözü vererek durdurabildiler.

Renault dışında işçilerin maddi kazanımları pek az oldu ve pek çok işçi işten atıldıysa da; işçiler, birlik olmanın, talepleri etrafında mücadele ederek birleşebilecekleri ve bunun için inisiyatif almalarının önemini öğrenerek, asıl büyük kazanımı sağladılar.

Bugünden bakıldığında, sadece Renault işçileri Türk Metal’den ayrılmayı başardı ve ilk talepleri olan “tek bir işçi atılamayacak” talebinde de başarı sağladılar. Kaç kez girişim yapmasına karşın Renault patronu bir tek işçi bile atamadı.

Ama işçilerin asıl büyük kazanımı, bu ölçütlerin diğer fabrika ve sektörlere de yayılması oldu.

Metal işçilerin kendi mücadelelerinden öğrendiği ve diğer sektörlerden işçilerin de etkilendiği bu kazanımları şöyle sıralayabiliriz:

1-) İşçiler birlik olurlarsa yenilmeyeceklerini ve bir sınıf olmanın talepler etrafında birleşmekten geçtiğini öğrendiler.

2-) Eğer birlik olurlarsa grev hakkının yasada olup olmamasının önemli olmadığını, yasakların ve yasanın işçilerin greve çıkmasını önleyemeyeceğini gördüler.

3-) Direnişe önderlik eden işçilerin işten atılmasına karşı çıkmayı olmazsa olmaz şart ilan ederek önderlerini korumanın öneminin farkına vardıklarını gösterdiler.

4-) Sendikal mücadelede asıl olanın işçi inisiyatifi olduğunu dosta düşmana ettiler.

Metal direnişinden sonra az çok bir taleple öne çıkan her işletmedeki işçiler, “Bursalı metal işçilerinin talepleri bizim de talerimizdir” diyerek mücadeleye giriştiler. Dolayısıyla metal işçilerinin mücadelesinin etkisinin gelip geçici olmadığını görüyoruz.

2016’ya, bir yandan kazanılmış haklarına ve mücadelelerine yönelik giderek artacak saldırı tehdidi, öte yandan da yeni deneyimlerle donanmış olarak giriyor işçiler.

2016’NIN BAŞINDA!

Yukarıda, 2016’nın başına geldiğimiz şu günlerde, Türkiye’nin iç politikası, dış politikası ve emek mücadelesi açısından içinden geçilen sürecin ana çerçevesini belirlemeye çalıştık.

Burada bakıldığında 2016 için şunları söyleyebiliriz:

1-) Savaşa hayır ve barış mücadelesi yılı: 2016, Erdoğan-Davutoğlu yönetiminin bir yandan Kürt sorununu askerle çözmeye yönelme ısrarı, öte yandan da bölgedeki emperyalistler ve bölgesel gericilikler arasındaki çatışmada Türkiye’yi bir ön cephe ülkesi yapmadaki kararlılığı dikkate alındığında, 2016 için şunu söyleyebiliriz: 2016 yılı, Türkiye’nin demokrasi güçleri açısından barış talebinin, Hükümetin savaş ve savaş politikalarına karşı mücadele bakımından daha ileriden mücadelelerin yılı olma imkanlarının genişlediği bir yıl olacaktır. Bu yüzden, 2016, barış mücadelesi, savaşa, savaş politikalarına “hayır” yılı olacaktır, diyebiliriz.

2-) Özgürlükleri savunma ve geliştirme yılı: AKP Hükümeti’nin “Başkanlık Sistemi”ni bir anayasal kurum olarak biçimlendirmek üzere “yeni Anayasa” zorlaması yapacağı ve “fiili başkanlık” ve “tek parti tek lider yönetimi” için özgürlükleri sınırlamada, “muhafazakar toplum planı” doğrultusunda yeni adımlar atmada perva tanımayacağı açıkça görüldüğüne göre, 2016 yılı demokrasi güçleri için özgürlükleri savunma ve geliştirmede ısrarın, Kürt sorununun demokratik çözümü, Kürt halkının “özerklik talebi” doğrultusunda yeni adımların atılması, laisizm, inanç ve basın özgürlüğü başta olmak üzere, özgürlükler ve demokrasi mücadelesinin daha yaratıcı girişimlerle ilerletilmesinin yılı olmaya aday bir yıldır.

3-) Emek mücadelesi için yeni atılımlar vaat eden bir yıl: Milliyetçi mezhepçi kışkırtmalara karşın işyerlerinde işçiler kıpır kıpırdır. Taşeronlaştırmaya karşı çıkan, sendikalaşmak isteyen, patronların haklarını gasp etmesini kabul etmeyen, ücretinin iyileştirilmesini isteyen, metal mücadelesinin edindiği derslerle de yeni atılım için mühimmat biriktiren… işçiler direnişe geçmekte, çeşitli biçimlerde seslerini duyurup mücadeleye yönelmektedir. Dahası, kendi taleplerinin etrafında birleştikçe milliyetçilik ve mezhep istismarcılığı geri tepecektir (Metal direnişinde bunu bir yanıyla gördük). İşyerlerindeki bu mücadele eğilimi, 2016’yı, işçilerin, emekçilerin mücadelesinde yeni adımların yılı yapacak işaretler taşımaktadır. Burada önemli olan, bu işaretleri birleştirip, sınıfın ileri kesiminin inisiyatif alarak, mücadelenin ilerlemesinde üstlerine düşeni yapmasıdır.


Elbette bu son üç maddede özetlediğimiz ve bu yazı içindeki bölümler içinde de yeri geldikçe vurguladığımız, emek, barış ve demokrasi mücadelesinin ilerlemesiyle ilgili saptamalar; genişleyen mücadele zemini ve bu zemin üstünde yükselen ve yükseleceği anlaşılan imkanlara işaret etmektedir. Yoksa, elbette kendiliğinden ortaya çıkacak, mücadeleyi ilerletecek dinamikler de vardır, ama burada asıl olan, bu olanakların gerçeğe dönüşmesi için sınıf partisinin, demokrasi güçlerinin, sınıfın, emekçilerin ileri kesimlerinin mücadelenin ilerlemesinin lehindeki olanakları geçeğe çevirecek bir müdahaleyi yapabilmeleridir. Mücadelenin ilerlemesi için ihtiyaç duyulan örgütlerin ve mücadele biçimlerinin hayata geçirilmesi için bu güçlerin gerekli inisiyatif ve yaratıcılığı gösterebilmeleridir.

Elinde devasa medya gücü olan, devlet ve hükümet olmanın olanaklarını pervasızca, karşıtlarını ezmek için kullanmaktan çekinmeyen Erdoğan-Davutoğlu yönetimine karşı, bugün çok güçlü görünse de, emek ve demokrasi cephesinin ilerici güçleri ve emek cephesi, güçlerini birleştirmede doğru mücadele yöntemleri geliştirmeyi başarırsa, göreceğiz ki, emek ve demokrasi güçleri cephesinin kazanması için 2016 daha çok imkan sunacaktır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑