Felsefe üzerine son dönem Sovyet tartışması*

Maurice Cornforth

Çeviren: Fulya Alikoç

Bu yılın haziran ayında, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Merkez Komitesi felsefe ve felsefenin görevleri üzerine çok önemli bir tartışma düzenledi. Moskova’dan, Birlik Cumhuriyetleri’nden ve Rusya Federasyonu’ndan felsefe işçileri tartışmaya katıldılar ve toplamda 83 konuşma yapıldı. Temel noktalar, Komünist Parti Merkez Komite Sekreteri A. A. Jdanov tarafından özetlendi.

Jdanov’un konuşması, diğer bir dizi konuşmayla birlikte, tartışma sonunda karara bağlanan düzenli bir yayın olan yeni bir Sovyet dergisinin, Felsefe Sorunları’nın¹ ilk sayısında yayınlandı. Bütün tartışmanın raporu Bolşevik’in 15. sayısında yayınlandı ve Jdanov’un bildirisi de Bolşevik’in sonraki sayısında basıldı.

Tüm bu tartışmanın nedeni geçen yıl basılan bir ders kitabıydı; ünlü aydın Georgi Alexandrov’un Batı Avrupa Felsefesi Tarihi. Bu kitap hatırı sayılır bir ilgi gördü ve Stalin ödülü kazandı.² Tüm bunlarla birlikte, hakkında ciddi ve kapsamlı eleştiriler yapılmıştı ve bu felsefe konferansı, kitabı değerlendirme ve bu eleştiriler üzerine düşünme çağrısıyla toplandı. Konferans, hiçbir şekilde kendisini Alexandrov’un kitabıyla sınırlamadı. Kitabın eleştirisi, daha geniş meseleler ortaya attı ve bütün bir felsefe tarihinin bilimsel yorumu sorunu, Marksizmin ve diyalektik materyalizmin felsefe tarihindeki yeri ve Sovyet filozoflarının acil eksiklikleri ve görevlerine dair keskin bir tartışmaya yol açtı.

Dolayısıyla, tartışma geniş ilgi gören ve önemli bir karaktere büründü ve özel olarak Alexandrov’un bu çalışmasından haberdar olup olmamasından bağımsız, bütün felsefe öğrencilerinin yakın ilgisini hak ediyor.

1. Bilimsel Bir Felsefe Tarihinin Görevleri

A. A. Jdanov, Alexandrov’un kitabına yapılan detaylı eleştirileri özetleyerek, bilimsel olma iddiasını taşıyabilecek herhangi bir felsefe tarihinin karşılaması gereken talepleri formüle etti. Bunlar kısaca şöyle:

“Bir bilim olarak felsefe tarihinin konusunun tam olarak tanımlanması gerekir.”

1- Tarihsel yaklaşım “diyalektik ve tarihsel materyalizmin günümüzdeki başarılarına dayanmak” zorundadır.

2- “Felsefe tarihinin açımlaması skolastik olmamalı, yaratıcı bir değer taşımalıdır.” Yani: “Bugünün görevlerine dolaysız olarak bağlanmalıdır. Bu görevlerin daha iyi kavranmasına yardım etmeli, felsefi gelişimin gelecekteki olasılıklarının anahatlarını çizmelidir.”

3- “Olgusal materyal tamamen doğrulanmalı ve hakiki olmalıdır.”

4- “Tarz, kesin, net ve ikna edici olmalıdır.”

Alexandrov’un tarihinin bu beş noktanın herhangi birine dair bekleneni veremediğini teslim etmek gerekiyordu.

Jdanov, felsefe tarihinin konusunun tanımına dair, ki bu felsefenin günümüze kadarki gelişiminin önemini ve içeriğinin genel bir değerlendirmesini sunmak zorunda olan bir tanımdır, mevzuyu şöyle formüle etti:

Felsefe tarihi, “bilimsel materyalist dünya görüşünün ve bunun yasalarının kökeninin, yükselişinin ve gelişiminin tarihidir. Nasıl ki materyalizm, idealizmle mücadele içinde büyüyüp geliştiyse, felsefe tarihi de materyalizmin idealizmle mücadelesinin tarihidir.”

Tartışma, felsefe tarihinin “çeşitli felsefe ekollerinin birbiriyle mücadele içinde değil de, birbirini takip ederek ya da birlikte ortaya çıkan ‘pürüzsüz [bir] evrimsel gelişim’ olarak gösterilemeyeceğini vurguladı.

Alexandrov, felsefe tarihinin tam da böyle “pürüzsüz” bir resmini sunmakla ve çeşitli felsefe sistemlerini tarihsel koşullardan izole ele almakla eleştiriliyor. Ancak, “fikirlerin gelişiminin toplumsal yaşamın maddi koşullarının gelişimine bağlı” oluşu bilimsel materyalist yöntemin temel bir ön doğrusudur. Farklı felsefe sistemleri, “somut tarihsel koşullardan ve şu veya bu felsefenin sınıfsal köklerinden ayrı” açıklanamaz.

Felsefenin gelişiminin doğa biliminin gelişimiyle yakın bağlantısı vurgulanıyor. “Kitabın bilimsel niteliğini ciddi ölçüde zayıflatmaksızın, doğa bilimlerinin başarılarından izole bir felsefe tarihi yazmak olanaksızdır.” Böylesi bir yaklaşım, özel olarak, “bilimsel materyalizmin”, “doğa biliminin başarılarının sağlam zemini üzerinde büyüyen”, “yükseliş ve gelişimi için zorunlu koşulların” kavranmasını bulanıklaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

Son olarak, vurgulanması gerekir ki “felsefe ve felsefe tarihi çalışmanın temel amaçlarından biri felsefenin bir bilim olarak daha da gelişmesi, yeni yasalara dair çıkarım yapılması, ön doğrularının pratikte doğrulanması, köhne kabullerinin yenileriyle değiştirilmesidir.” Marksist-Leninist felsefe bilimi “kendisini yeni ön doğrularla zenginleştirip köhne olan ne varsa reddederek geliştirmek ve mükemmelleştirmek zorundadır.”

2. Marksizm ve Felsefe Tarihindeki Yeri

Felsefe tarihi tartışması, Marksizmin bu tarihteki yerine ilişkin son derece önemli bir öngörü ortaya çıkardı.

Alexandrov’un Marksizmi ele alışına dair temel bir eleştiri yapılıyor. Bu ele alış, deniyor, “Marksizmin kabaca daha önceki ilerici öğretilerin halefi olarak doğduğuna dair bir izlenim yaratıyor. Dikkat, Marksizmi önceleyen felsefe sistemlerine kıyasla Marksizmde yeni ve devrimci olan üzerine değil, Marksizmi kendisinden önceki felsefenin gelişimine bağlayanın ne olduğu üzerine yoğunlaştırılıyor.” Bu, “Marx ve Engels tarafından yapılan keşfin felsefe içinde bir devrim” olduğu gerçeğini bulanıklaştırıyor.

“Marksizmin yükselişi gerçek bir keşif, felsefe içinde bir devrimdi. Elbette, her keşif gibi, her sıçrama, süreklilik içindeki her kırılma, yeni bir duruma geçiş gibi, bu keşif niceliksel değişimlerin ön bir birikimi –bu durumda, felsefenin Marx ve Engels’in keşfini önceleyen gelişiminin sonuçları– olmaksızın gerçekleşemezdi.”

Jdanov, tartışmanın sonuçlarını özetleyerek, bir felsefe olarak Marksizmin bu yeni ve devrimci karakterini, doğa biliminin başarılarının felsefe üzerinde ve felsefenin yüzleşmesi gereken görevlerin doğası üzerinde kaçınılmaz olarak sahip olduğu etkiyle bağlantısını kurdu.

“Felsefe tarihinde,” dedi, “değişen tek şey çeşitli felsefi düşüncelere dair görüşler değil, aynı zamanda soruların kendisinin çeşitliliğidir. Tam da felsefenin konusu sürekli bir değişim halindedir ve bu insan bilgisinin diyalektik doğasıyla uyumludur.”

Modern felsefenin bilimle ilişkisini ve bunun felsefe “sistemleri” için ne anlama geldiğini ele alarak devam etti.

“Felsefe tarihindeki özgün özellik, doğa ve topluma ilişkin bilimsel bilgi geliştikçe, bundan pozitif bilimlerin birbiri ardına dallara ayrılmasıdır. Sonuç olarak, felsefe alanı pozitif bilimlerin gelişimi dolayısıyla daralmıştır. Bu arada, bu süreç henüz tamamlanmamıştır. Doğa biliminin ve sosyal bilimlerin felsefenin vesayetinden bu kurtuluşu hem doğa bilimleri ve sosyal bilimler hem de felsefenin kendisi için ilerici bir süreçtir.

“Geçmişin felsefe sistemlerinin yazarları,” diye devam ediyor Jdanov, “mutlak ve kesin hakikatin bilgisi üzerinde hak iddia ettiler. Doğa bilimlerini kendi ‘sistemleri’ içine hapsettiklerinden, doğa bilimlerinin gelişimine katkıda bulunamadılar. Bilimin üzerinde durmaya can attılar ve yaşayan insan bilgisine gerçek hayat tarafından değil, kendi tekil sistemlerinin ihtiyaçları tarafından dikte edilen sonuçlar dayattılar. Bu felsefe, dünyaya pratik olarak etki etmenin bir aracı, dünyayı bilebilmenin bir aracı olarak hiçbir işe yaramadı.”

Bu bakımdan, Marksist felsefe ile Marx öncesi tüm felsefe arasında prensipte temel bir fark vardı.

“Marx ve Engels’in keşfi, eski felsefenin sonunu, yani, dünyanın tümel bir açıklamasını sunmayı iddia eden felsefenin sonunu getirdi.”

Marx ve Engels, bu bakımdan, “ilk kez bir bilim haline gelen felsefe tarihinde bütünüyle yeni bir çağ başlattılar.”

Marksizmin, yukarıdaki gibi, felsefe içinde bir devrim şeklinde karakterize edilişiyle yakından bağlantılı başka bir karakterize etme de söz konusudur.

Marksizm proletaryanın bilimsel dünya görüşü olarak ortaya çıkmıştır. Marksizm, bu bakımdan da, “tek tek bireylerin mesleki uğraşı, hayattan kopuk, halktan kopuk ve halka yabancı birkaç filozof ve öğrencilerinden oluşan felsefe ekollerinin mülkü” olan eski felsefelerden mutlak suretle farklı bir şeydi.

“Marksizm felsefi bir ekol değildir. Tam aksine, seçilmiş birkaç kişinin, entelektüel bir aristokrasinin mülkiyeti olan eski felsefenin aşılmasıdır. Felsefe, kapitalizmden kurtuluş mücadelesi veren proleter kitlelerin ellerinde bilimsel bir silah haline geldiğinde, Marksizm felsefe tarihinde bütünüyle yeni bir çağın başlangıcıdır.”

3. Felsefenin Partizan Karakteri

Tartışmada, “felsefede partizanlık ilkesi” “Marksist materyalizmin temel [bir] ilkesi” olarak keskin bir şekilde vurgulandı.

“Marksizm-Leninizmin, her zaman, materyalizmin tüm düşmanlarıyla tutku ve uzlaşmazlıkla savaştığını ve savaşmaya devam ettiğini biliyoruz” dedi Jdanov. Marksist-Leninistler bu savaşta hasımlarını yok edici bir eleştiriye tabi tuttular. Lenin’in, her bir kelimesi bir hasmı yok eden bir tüfek atışı olan Materyalizm ve Ampiryokritisizm kitabı, materyalizmin hasımlarıyla Bolşevik mücadelenin örnek bir modelidir.”

Alexandrov ise “neredeyse her eski filozof hakkında söylenecek hoş bir söz bulmaktadır… Bunun anlamı şudur; her ne kadar kendisi farkında olmasa da, her bir filozofu önce mesleki bir müttefik ve ancak bundan sonra bir hasım olarak gören burjuva felsefe tarihçileri tarafından esir alınmıştır.”

Ancak Lenin çok önceden işaret etmiştir ki “materyalizm, deyim yerindeyse, herhangi bir yargıda belirli bir toplumsal grubun bakış açısını doğrudan ve açıkça benimsenmesini empoze eden bir partizanlık içerir.” (Seçme Eserler, 2. Cilt, sf. 616)

Bizim zamanımızda, dedi Jdanov, burjuva felsefe “yozlaşarak bilimin en kötü düşmanına, obskürantizmin kuduz bir destekçisine dönüşmüştür. Halka ve halkın daha iyi bir gelecek mücadelesine kökten düşmandır.” Dolayısıyla, Sovyet filozofları, “burjuva ideolojinin fesatlığına ve kepazeliğine karşı mücadele yürütmek ve ona parçalayıcı darbeler indirmek” zorundadır.

Bu bağlamda, tartışma şöyle bir özeleştirel sonuca vardı: “felsefe işçilerimiz önlerinde duran görevlerle yüzleşmemiş durumdadır.” Sovyet filozofları, daha önce Sovyet yazarlarının eksiklerine ve görevlerine dair yürütülen tartışmada ulaşılan sonuçları hayata geçirmeliydiler (Bakınız: Modern Quarterly, 2. Cilt, sayı 1 ve 2).³ Ancak bunu yapmayı başaramadılar. Jdanov konuya ilişkin bir takım iğneleyici sözler söyledi.

“Sık sık ‘felsefi cephe’ ifadesini kullanıyoruz. Ama bu cephe tam olarak nerede? Bu ifade, ilk elden, kusursuz bir şekilde Marksist teori ile silahlanmış, yurt dışında düşman ideolojinin her bir kesimine saldıran, yurt içinde Sovyet halkının zihnindeki burjuva ideoloji kalıntılarına saldıran, felsefe bilimimizin düzeyini sürekli yükselten, sosyalist toplumumuzun emekçi halkını, gelişimimizin yasalarının bilgisi ve davamızın nihai zaferine dair bilime dayanan bir özgüvenle canlandıran örgütlü bir militan filozoflar müfrezesi fikrini taşıyor.

“Ancak felsefi cephemizin gerçek bir cepheye benzediği söylenebilir mi? Daha çok sessiz sakin bir su birikintisine ya da muharebe alanının çok uzağında bir yerdeki bir kampa benziyor. Ekseriyetle, düşmanla temas bile yok, arazi keşfi yapılmıyor, silahlar paslanıyor, savaşçılar kendi kendilerine savaşıyor. …”

Tatmin edici olmayan bu gidişatın temeli, felsefe işçilerinin Marksizm-Leninizmin temel ilkelerini hâlâ yeterince kavramamış olması gerçeğinde ve burjuva ideolojik etkinin izlerinin devam eden kalıntısında bulunacaktır. “Bu kendisini” dedi Jdanov, “felsefe işçilerimizin birçoğunun hâlâ, Marksizm-Leninizmin mütemadiyen gelişen, mütemadiyen sosyalist inşa deneyimi ve çağdaş doğa biliminin başarılarıyla zenginleşen, yaşayan, yaratıcı bir öğreti olduğunu anlamadıkları gerçeğinde gösteriyor.”

4. Sovyet Felsefesinin Yeni Görevleri – Sosyalist Toplumun Gelişiminin Teorik Sorunları

Bütün bir tartışmanın ışığında, Sovyet felsefesinin gelecekteki ana görevleri tanımlandı.

Jdanov, Sovyet felsefesinin halletmesi gereken yeni ve canlı sorunları olduğunda ısrar etti –felsefenin bir cevap bulmak zorunda olduğu, sosyalist toplumun gelişiminden doğan sorunlar. “Sovyet toplumunun teorisini, Sovyet devletinin teorisini, çağdaş doğa biliminin, etiğin ve estetiğin teorisini daha cesurca geliştirmenin vakti geldi.” Öte yandan, “teorinin geliştirilmesindeki durgunluğu hoşgörmek, felsefemizi kurutmak, onu en değerli niteliğinden, gelişim kapasitesinden mahrum bırakmak demektir; felsefemizi kuru ve ölü bir dogmaya dönüştürmek demektir.”

Tartışma, çağdaş dünyanın “teorik genellemeler için zengin materyaller” sağladığını vurguladı. Jdanov, filozofların, sosyalist toplumun gelişiminin diyalektik teorisini genişletme görevlerine özellikle değindi.

Bu bağlamda şuna işaret etti: “Bolşevik eleştiri ve özeleştiri sadece önemli bir pratik sorun olmakla kalmaz, aynı zamanda teorik bir sorundur.” Eleştiri ve özeleştiri süreci sosyalist toplumun bütün bir gelişiminde güçlü bir güçtür ve bu Sovyet filozoflarının yakın ilgisini hak etmektedir.

“Diyalektiğin bize öğrettiği gibi, gelişim sürecinin dahili içeriği zıtların mücadelesi, eski ile yeni, ölüp gitmekte olanla doğmakta olan, yok olmakta olanla gelişmekte olan arasındaki mücadeledir. Sovyet felsefemiz diyalektiğin bu yasasının sosyalist toplum koşullarında nasıl işlediğini, bu topluma spesifik uygulamasının ne olduğunu göstermelidir.

“Biliyoruz ki sınıflara bölünmüş bir toplumda bu yasa Sovyet toplumundaki gibi işlememektedir. Burada, bilimsel araştırma için oldukça geniş bir alan, filozoflarımızın ihmal ettiği bir alan yatmaktadır.”

“Partimiz, sosyalist toplumun çelişkilerini açığa çıkarma ve aşmanın özel bir yöntemini uzun zaman önce bulduğu ve sosyalizmin hizmetine sunduğu halde filozoflar ödleklikleri yüzünden var olan bu çelişkiler hakkında yazmayı tercih etmemektedir. Sovyet toplumumuzda, eski ile yeni, ölüp gitmekte olanla doğmakta olan arasındaki bu özel mücadele biçiminin adı eleştiri ve özeleştiridir.

“Artık birbirine düşman sınıfların olmadığı Sovyet toplumumuzda eski ile yeni arasındaki mücadele ve, bunun sonucu olarak, en düşükten en yükseğe doğru gelişim, kapitalist toplumda olduğu gibi birbirine düşman düşman sınıflar arasındaki mücadele biçimini –kanlı biçimini– almaz, eleştiri ve özeleştiri biçimini alır ki bu da gelişimimizin gerçek itici gücüdür, Partinin elindeki muazzam bir silahtır.

“Şüphesiz ki bu yeni bir hareket biçimi, yeni bir gelişim tipi, yeni bir diyalektik yasadır.”

Sovyet felsefesinin yeni dergisi Felsefe Sorunları kendine Stalin’in şu sözlerini motto edindi: “Marksist-Leninist teoriye hakim olmak onu nasıl geliştirip ilerleteceğini bilmektir.” Geçen haziranda gerçekleşen tartışma hiç şüphe yok ki yaratıcı çalışmayı teşvik edici bir rol oynayacaktır. Tartışma, Marksist teori işçilerini, gerici ideolojilerin temsilcileriyle yakın savaşa katılmaya ve Marksist teoriyi günümüzün canlı sorunlarına dair ilerletmeye çağırıyor. Hiçbir dogmatik ilke koymuyor ve hiçbir tamamlanmış ve kesin cevap vermiyor. Yalnızca yol gösteriyor ve öneminin, Sovyetler Birliği’nin sınırlarının çok ötesine vardığı görülecek olan teori cephesine dair bir programın anahatlarını çiziyor.

Dipnotlar

* Modern Quarterly, Kış 1947-1948, cilt 3, sayı 1, sf. 22-29.

1. Rusçası: вопросы философии

2. Bahsi geçen yazı, Jdanov’un “Sovyet Yazarının Sorumluluğu” makalesidir. Ardından gelen sayıda da bu makale üzerinden yürütülen bir tartışmaya yer verilmiştir.

Materyalist ve idealist tarih anlayışı

Prof. Dr. F. Konstantinov

* Kaynak: “Neue Welt”, sayı 5, yıl 1946 / Çeviren: Rıza Sami.

Eğer dünya tarihi, gelişimini hızlandırdığında ve her biri diğerinden önemli olaylar hızlı değişimlerle birbirini izlediğinde, halkların tarihinde bu türden değişimler gündeme geldiğinde –evet, böyle zamanlarda genel gelişmenin yasalarına dair bilime olan ilgi özellikle artıyor. Cereyan edenin anlamını kavrama çabası büyüyor, gelmekte olanın önündeki sis perdesini kaldırma isteği artıyor. Barışçıl gelişme dönemlerinin otuz yıl zarfında iki kez dünya savaşlarıyla kesintiye uğratıldığı bir çağda yaşıyoruz. Bu savaşlar; bazı ülkelerin yıkımı ve yenilgisiyle, bazılarının zaferiyle, bazı politik sistemlerin çöküşü ve yenilerinin ortaya çıkmasıyla, halkların ekonomik ve sosyal yaşam biçimlerinde büyük, köklü değişim ve dönüşümlerle sona erdi. Günümüzde meydana gelen bu olaylar, insanları bir dizi yakıcı ve yaşamsal sorularla karşı karşıya bıraktı: Savaşların nedeni; barışın sağlamlaştırılması; halkların başına bela olan, saldırgan savaşlara sürükleyen faşizm ve diğer gerici güçlerin köklerinin kazılması gibi.

Bu sorular kapsayıcı bir edebiyatın doğmasını beraberinde getirdi. Birçok politikacı, burjuva “sosyologu”, yayıncı bu soruları cevaplamaya çalışıyor. Bazıları Hitler Almanya’sı tarafından başlatılan İkinci Dünya Savaşı’nın temel nedenlerinin ideolojik alanda, tamamıyla ona has saldırgan ruhunda ve faşist ideolojide aranması gerektiğini düşünüyorlar. Başkaları ise, bu sebepleri diplomasinin hatalarında arıyorlar.

Kuşkusuz, savaşın Hitler Almanya’sı tarafından başlatılmasında, emperyalist ideoloji ile Chamberlain ve Daladier’lerin “Münih siyaseti” kadar, Hitlercilerin saldırgan soygun politikası da etkili olmuştur. Ama bunların hiçbiri İkinci Dünya Savaşı’nın ana nedeni değildir. Emperyalizm çağındaki bütün savaşların belirleyici sebebi, bugünkü tekelci kapitalizminin (emperyalizmin) ekonomik ve politik eşitsiz gelişme yasasında aranmalıdır.

İkinci Dünya Savaşı’nın nedenlerinin belirlenmesi konusunda Stalin şöyle demektedir:

“İkinci Dünya Savaşı’nın bir rastlantı ya da bazı devlet adamlarının hataları, ki hataların yapıldığı tartışma götürmez bile olsa, sonucu ortaya çıktığına inanmak yanlış olacaktır. Gerçekte savaş, uluslararası ekonomik ve politik güçlerin modern tekelci kapitalizmin esaslarına dayanan temeli üstünde gelişiminin kaçınılmaz bir sonucuydu. Marksistlerin birçok kez vurguladıkları gibi, kapitalist dünya ekonomik sistemi, genel bir krizin ve savaşa dayalı çatışmaların öğelerini doğasında barındırır. Ve bundan dolayı, uluslararası kapitalizmin günümüzdeki gelişimi, sakin ve eşit bir ilerleme biçiminde değil de, krizlere ve savaş felaketlerine yol açarak gerçekleşir. Mevzu şudur ki; kapitalist ülkelerin gelişimindeki eşitsizlik, genellikle kapitalist dünya sistemi içindeki dengelerin zamanla kaba biçimde bozulmasına yol açar. Bu esnada ise, hammadde ve pazar bakımından kendi paylarını yetersiz bulan kapitalist ülkeler grubu, mevcut durumu değiştirmek ve ‘nüfuz alanları’nı kendi lehlerine yeniden paylaşmak üzere bazı girişimlerde bulunur. Bunun sonucu olarak, kapitalist dünya iki düşman kampa bölünür ve aralarında savaşlar gündeme gelir.”

İkinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkışının tek bilimsel açıklaması budur. Bu açıklama sadece, savaşın oluşumundaki gerici “ırk teorisine”, faşist liderlerin ve bir bütün olarak faşizmin politik sisteminin faaliyetlerine vb. dikkat çekmekle kalmıyor. Aynı zamanda emperyalizm çağındaki savaşların köklü nedenlerini açığa çıkartıyor. Bu açıklama tüm dünya halklarına emperyalizm tarafından başlatılan saldırgan savaşları önlemenin gerçek yolu ve araçlarının nerede ve neyde aranması gerektiğini de gösteriyor.

İkinci soruyu, faşizm sorununu, onun doğası ve sosyal kökenleri sorununu ele alalım.

Amerika’da, Boston’da “Luther’den Hitler’e” adında bir kitap yayınlandı. Yazarı Havern burada, faşizmin XX. yüzyılın bir ürünü olmadığını, onun (faşizmin) Batı Avrupa ve Amerikan politik öğretilerinin dört yüz yıllık geleneğiyle, irrasyonalizm ve sosyal Darwinizm ile yakından bağlantılı olduğunu tanıtlamaya çalışmaktadır. Elbette ki faşizm, geçmişin ideolojik mirasından gerici ve insanlık düşmanı ne varsa almış ve kendi emperyalist hedeflerine hizmet etmesi için kullanmıştır. Ancak faşizmin kökenleri çürüyen kapitalizmin kendisinde, talancı emperyalizmde yatmaktadır. Hitlerciler Alman büyük sermayesinin bekçi köpeğidirler.

Faşizmin ve Hitlerizmin sosyal kökenlerinin net ve doğru bir şekilde anlaşılması, onun kökünün kazılması için verilecek mücadelenin temelini oluşturmak durumundadır.

Hitlerizmin analizini onun ideolojik kaynaklarıyla sınırlandıran burjuva idealist teoriler, bu gerici emperyalist hareketin gerçek doğasını örtbas ediyor, çarpıtıyor ve gizliyorlar.

Güncel hangi problemi ele alırsak alalım, her yerde, olayların ve toplumsal görüngülerin açıklanmasında bu karşıt metotlarla, yani toplumsal gelişmenin değerlendirilmesinde kendini gösteren materyalizm ve idealizm arasındaki karşıtlıkla karşılaşıyoruz.

Tarihsel materyalizm, toplumsal gelişme yasalarının bilimi olarak idealizme karşı mücadele içerisinde doğmuştur. İdealizm bilimsel bakımdan verimsiz olmuş, toplumsal gelişmeyi açıklamaya ve bu gelişmenin yasalarını keşfetmeye uygun olmadığını göstermiştir. Tarihsel materyalizm, idealizmin aşılmasıyla ortaya çıkmıştır; örneğin aynı bugünkü bilimsel kimyanın simyanın aşılmasıyla ortaya çıkmış olması gibi. Bugün bilimsel kimyaya karşı simya öğretisini savunmak gülünç olacaktır. Yine de bugün burjuva dünyasında, toplumsal yaşamın görüngülerinin, günümüz olaylarının, toplum tarihinin açıklanmasında eski idealist söylemleri, “en yeni” bilimsel sosyolojik sistemler olarak yutturmak isteyen çok sayıda işgüzar “sosyalist simyacılar” bulunmaktadır.

Tarihsel materyalizm ile idealist tarih anlayışı arasındaki gerçek karşıtlığın tam nereden kaynaklandığını doğru anlayabilmek için, bu iki karşıt akımın tarihsel olarak nasıl oluştuğuna bakmamız lazım.


İnsanlık, tarihsel gelişimi süresince uzun ve karmaşık bir yol kat etti. Uygarlık öncesinin kaba taş baltası, ok ve yayından, modern büyük makinalara ve elektrik gücü ile çalışan makina sistemlerine; ilkel insanın kabile ve klan düzeninden, kölecilik, feodalizm ve kapitalizm üzerinden sosyalizme; ilkel insan bilincinin ilk nüvesinden ve onun çevresi hakkındaki fantastik tasavvurundan modern bilimin parlak zirvelerine dek; işte toplumun gelişiminin izlediği yol.

İnsan toplumunun tarihini inceleyen araştırmacının karşısına devletler ve sınıflar; yani köleler ile köle sahipleri, plebler ile patriciler, serfler ile toprak sahipleri, proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelelerinin resmi belirir. İnsanlığın toplumsal tarihi; gericilik ve devrimin, barış ve savaşın, durgunluk/gerileme ve hızlı ilerlemenin birbirini izleyişinin çelişkili sürecidir. Tüm bu sapma ve dolambaçlara rağmen, insan toplumunun gelişimi, geri biçimden ileri olana doğru olmak üzere genelde yükselen bir çizgide ilerler.

Toplumun gelişmesinin yönünü belirleyen nedir? Toplumsal olayların renkli ve çelişkilerle dolu değişiminde bir iç bağıntı, bir yasa var mıdır, yoksa burada rastlantı, kaos ve keyfilik mi söz konusudur?

Düşünürler, sosyologlar, tarihçiler ve politikacılar yüzyıllar boyunca bu sorularla yüz yüze kalmış ve bunları yanıtlamaya çalışmışlar. Toplumsal yaşam ve insanlık tarihi hakkındaki öğretilerin ve sosyolojik akımların çok çeşitli tanımlarının olmasına rağmen, esasta ve ancak iki temel çizgiden söz edilebilir: İdealizm ve materyalizm.

İdealizm taraftarları toplumsal gelişmenin gidişi ve yönünü toplumsal görüşlerdeki dönüşümlere, politik teorilerdeki gelişmelere, seçkin tarihsel kişiliklerin istenç ve eylemlerine bağlı açıklarlar. Toplumsal bilinç toplumsal varlığı belirler; toplumun tarihinin idealist kavranışının formülü budur. Sıfatlarından, adlarından bağımsız olarak, burjuva sosyolojisinin tüm okul ve okulcukları bu idealist çizgiye dahildir. İdealizme ve yanı sıra materyalizmden devşirilmiş bazı fikirlere de dayanılarak oluşturulmaya çalışılan tüm eklektik çizgiler, iç çelişkilerle muzdarip karmaşık sistemlerdir.

İdealizmin klasik bir örneği, 18. yüzyıl Fransız aydınlanmacılarının tarih anlayışıdır. Voltaire “Milletlerin Örfleri ve Rûhu Üzerine Deneme” (1754) adlı kitabında, eski Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü dinsel kavgalara ve eski Romalıların ahlaki çöküşüne bağlamaktadır.

Voltaire’in çağdaşı bir diğer Fransız aydınlanmacı, Jean-Jacques Rousseau da, eserlerinde sosyal eşitsizliğin, toplumun ve devletin oluşumunun temel sebeplerini bulmaya çalışıyor. Rousseau “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri” adlı kitabında, beşeri toplumu şu şekilde resmediyor: İnsanlığın bir zamanlar her şeyin herkese ait olduğu bir “altın çağı” vardı. Bu; özel mülkiyetin ve sosyal eşitsizliklerin olmadığı, insanın insan tarafından baskı altına alınmadığı, savaşın, hırsızlığın ve suçların bulunmadığı bir dönemdi. İnsan cinsinin ilk dönemleri, çocukluğu işte böyleydi. İnsanlar doğanın çocukları idiler, refah ve mutlu bir bilgisizlik içinde yaşıyorlardı.

Rousseau’ya göre, bu “altın çağı” uğursuz bir tesadüf sona erdirdi. Şöyle ki: “Burjuva toplumunun gerçek yaratıcısı, ‘burası benimdir’ demek üzere bir parça toprağı çitlerle çevirmeyi ilk akıl eden ve buna inanacak kadar da saf insanları bulabilen kişidir. [Oysa] Bu çitleri söküp çukurları dolduran ve diğerlerine ‘iyisi mi bu sahtekarı dinlemeyin; eğer toprağın meyvelerinin herkese ait olduğunu, toprağınsa ama hiç kimseye ait olmadığını unutacak olursanız kaybetmiş olacaksınız’ diye seslenen kişi, insanlığı ne kadar çok suçtan, savaş ve cinayetten, ne kadar çok sefillik ve dehşetten kurtarmış olacaktı.”

Rousseau’ya göre, “insanlığın refahı için aslında hiç yaşanmaması gereken” bu uğursuz rastlantı olmasaydı, dünya tarihi bambaşka bir seyir izleyebilirdi. Rousseau böylelikle, özel mülkiyetin, toplumun ve devletin kendisinin oluşumunun nedenlerini insanların bilincinde görüyor. Bilinç yaşamı belirliyor. İşte idealist tarih anlayışı tam da budur.

Gel gelelim 18. yüzyıl Fransız aydınlanmacıları arasında Holbach, Helvetius, Diderot gibi materyalist felsefe taraftarları da vardı. Toplumsal yaşamın seyrini onlar nasıl görüyorlardı? Voltaire ve Rousseau gibi Fransız materyalistleri de tarih konusunda idealist kalmışlardı. Materyalist felsefi düşüncelerini, toplumsal yaşamın çözümlenmesi alanına doğru genişletemediler. Toplumsal dönüşümlerin ve savaşların temel nedenlerini, bilincin değişiminde, insanların görüşlerinin değişmesinde, yasa koyucunun faaliyetlerinde görüyorlardı.

Fransız materyalistleri, toplumsal görüngülere ilişkin bilimsel ve doğal açıklamalar bulmaya çalışıyorlardı. Onlar; tüm doğru ve yanlış fikirleriyle, her türlü duygu ve ruh haliyle insanın, onu çevreleyen toplumsal ortamın ilişkilerinin bir ürünü olduğunu öğretiyorlar. Doğada olduğu gibi, toplumda da her şeyin nedensel bir bağlantı içinde bulunduğunu iddia ediyorlardı. Gerçekte ise ama, tarihsel zorunluluk onlarda bir rastlantıya dönüşmekteydi. Örneğin Holbach, “Doğanın Sistemi” adlı eserinde şöyle belirtmektedir: “Bir fanatiğin safra sıvısındaki fazlalık, bir fatihin kalp damarlarındaki bir genişleme, herhangi bir kralın hazımsızlığı ya da şu veya bu kadının kaprisleri bir savaş başlatmak, milyonlarca insanı savaş meydanlarına sürmek, kaleleri yıkmak, şehirleri enkaz ve kül yığını haline getirmek, halkları çile ve kedere düşürmek, açlığı, salgın hastalıkları, umutsuzluk ve sefaleti onlarca yıla yaymak için yeterli nedenlerdir.” Holbach eserinin başka bir yerinde de, “güçlü bir hükümdarın kafasındaki herhangi bir atomun yerinden oynamasının, birçok halkın hayatını ve kaderini değiştirmeye yetebileceği”ni ileri sürüyor.

Fransız aydınlanmacılarının açıklamalarında insanlık tarihi, bir hatalar kaosuna, anlamsız şiddet eylemlerine ve yanılgılar manzumesine dönüşüyor. Bütün Ortaçağı; klasik Antik Çağ’ın rastlantısal bir kesintiye uğraması, insan yanılgılarının bir sonucu, insanların bilgisizliklerinin ve batıl inançlarının bir eseri veya kötü yasamanın neticesi olarak değerlendiriyorlar. Holbach’a göre, doğa tarafından aslında kendi refahı için özgür emeğe hazır hale getirilmiş tüm ülke ve halkların üzerine çöken köleciliğin ortaya çıkışında tayin edici rolü bir yanılgı oynamıştır. Fransız materyalistleri bu durumdan kurtulmanın yolunu, bilgisizliğin ortadan kaldırılmasında, aydınlanmada görüyorlardı. İnsan usunun kudretine ve düşüncenin mucizevi gücüne inanıyorlardı.

Peki bu düşünceler nereden türüyorlardı? Acaba doğuştan mı söz konusuydular? Fransız materyalistleri haklı olarak doğuştan düşüncelerin olmadığını savunuyorlardı. Eğer toplumda hakim olan düşünceler, doğru ve yanlış görüşler, doğuştan geliyor olsalardı, o zaman bunlar değişmez, her zaman ve her yerde aynı olurlardı. Gerçekte ise tarih bize, toplumsal düşüncelerin, halkların ahlak kurallarının, koşullara, zamana ve mekana göre değiştiğini gösteriyor. Fransız aydınlanmacıları, düşüncelerin ya da görüşlerin değişiminin neye bağlı olduğu sorusuna bilimsel bir cevap veremiyorlardı. Düşüncelerin değişiminin sebeplerini insan aklının gelişiminde, aydınlanmanın yaygınlaşmasında görüyorlardı. Usu, geçmişi ve bugünü tayin eden en yüksek güç olarak gösteriyorlardı. Us ile açıklanamayanı ise, işe yaramaz şeyler olarak yok olmaya mahkum ediyorlardı. Son kertede aydınlanmacılar için us, toplumsal ilişkilerin ve insan davranışlarının yegane temelini teşkil ediyordu.

Görüldüğü gibi, Fransız materyalizmi tutarsızlık ve tek yanlılıkla maluldü. O, Engels’in de belirttiği gibi, alttan materyalizm idi –doğanın açıklanmasında–, ve tepeden idealizmdi –toplumun açıklanmasında. Toplumun tarihinin açıklanması söz konusu olduğunda, Marksizm öncesi materyalizm, buna Feuerbach da dahildir, kendine ihanet ediyor ve hasmının kampına, yani idealizme kaçıyordu. İdealizm gibi, metafizik materyalizm de, tüm tarihsel olaylara son tahlilde getirdiği açıklamayı, insanın bilinçli istemine, eylemlerinin düşünsel motiflerine dayandırıyordu.

Fransız sosyalist ütopistleri de idealist tarih anlayışı çerçevesinin dışına çıkmıyorlardı. Örneğin Saint Simon, beşeri toplumun tarihini, bilginin gelişiminin sonucu olarak değerlendiriyordu. Saint Simon, yeni bir toplumsal düzenin –sosyalizmin– oluşmasını, yeni bir dinin yaratılmasına, “yeni Hıristiyanlığa” bağlıyordu. Saint Simon’un, Fourier’in vb. ütopik sosyalizminin taraftarları için, düşledikleri sosyalist toplum, yasalar temelindeki tarihsel gelişmenin ve sınıf savaşımlarının bir sonucu değil de, dahiyane bir aklın buluşunun bir neticesiydi, tarihsel bir rastlantılıktı. Onlara göre sosyalizm, beş yüz yıl veya bin yıl önce de gelebilirdi, eğer o zamanlar yeni dünyanın bir havarisi belirmiş olsaydı. Dolayısıyla her şey, yeni bir dünya düzenin böylesi dahi bir habercisinin daha erken belirmemesine ve ussal bir toplumsal düzenin var olabileceği gerçeğinin keşfedilememesine bağlanabilirdi.

Peki ama sosyalist bir toplumu yaratmanın yol ve araçları nelerdir? Fourier ve diğer ütopistler tüm umutlarını, bilge yasa yapıcısına, onun ideal planının her şeye kadir gücüne bağlıyorlardı. Rus halkçı ütopistlerinin (Narodnikler) bakış açıları da, idealizmin başka bir varyasyonunu oluşturuyordu. Narodniklerin ideoloğu P. Lavrov “Tarihi Mektuplar”ında; genelde tarihsel görüngülere, doğa görüngülerinden daha farklı yaklaşılması gerektiğini talep ediyordu. Lavrov’a göre, “sübjektivizm”, tarihsel olayların değerlendirilmesinde zorunlu ve mümkün olan tek araştırma ilkesidir. Lavrov “insanlar” diyordu, “bilinçli ya da bilinçsiz olarak, insanlığın tüm tarihine, kendilerinin o güne kadar ulaşmış oldukları ahlaki gelişmenin ölçütlerini uygularlar. Bazısı, insanlığın tarihinde sadece büyük devletlerin kurulmasına ya da yıkılmasına neden olan şeyleri arar. Başkası ise, esas olarak halkların mücadelelerini, çabalarını ve çöküşlerini dikkate alır. Bir üçüncüsü de, kendini ve başkalarını, hakkın hep kazananın tarafında olduğuna inandırmaya çalışır. Dördüncüsünün hadiselere ilgisi ise, bunların, insanlığın mutlak kurtuluşunu gördüğü şu ya da bu fikrin gerçekleşmesine yol açıp açmamasıyla sınırlıdır. Hepsi de tarihi, sübjektif, ahlaki idealler üzerine sahip oldukları bakış açısına göre değerlendirmek durumundadır, ve zaten başka türlü de bir karar sahibi olamazlar.” (Tarihi Mektuplar, sayfa 36, St. Petersburg, 1905)

Görüldüğü gibi, sübjektif sosyolog dünya tarihini, olay ve olguların keyfi bir silsilesi olarak –bu hadiselerin, şu ya da bu “ahlaki idealin” gerçekleşmesini desteklemesi veya kösteklemesine bağlı olarak– değerlendiriyor.

Halkçılara (Narodnikler) göre, sosyal ilerlemenin öncelikli, asıl belirleyici gücü, eleştirel düşünen kişiliktir. “İnsanlığın gelişmişlik düzeyi ne kadar düşük olsa da” diyor Lavrov, “var olan, bütünüyle eleştirel düşünen insanlarının eseridir; var olan onlarsız tamamıyla imkansız olurdu.” (age, sayfa 93). Narodniklerin bir başka ideoloğu, Michailovskij, daha ileri giderek, bütün duyuları ve çabalarıyla canlı kişiliğin yalnızca, kendi sorumluluğu temelinde tarihin yaratıcısı haline geldiğini, tarihe hedefleri onun koyduğu ve olayları omuzladığını savunmaktadır. Narodniklerin bakış açısına göre halk, kitle ise, herhangi bir bağımsız tarihsel anlamı bulunmayan kayıtsız pasif bir yığındır.

Büyük Rus devrimci demokratı N.A. Dobroljubov, tarihin seyri konusundaki bu türden görüşleri dağlayıcı derecede keskin bir eleştiriye tabi tutuyordu. Dobroljubov 1857’de kaleme aldığı makalelerinden birinde şöyle yazar: “Bizim tarih yazımında her şey şahsiyetlerin etkisine mal ediliyor: Bir devlet kurulmuştur, çünkü onu kuracak büyük bir adam ortaya çıkmıştır. Bir imparatorluk çökmüştür, çünkü beş, altı imparator onu kötü yönetmiş ve örf ve adetlerin yozlaşmasını engellememiştir. Yeni bir din doğmuştur, çünkü onu yaratacak bir insan gelmiştir. Bir savaş kaybedilmiştir, çünkü komutanlar yeteneksizlik göstermişlerdir. Bir isyan çıkmıştır, çünkü bazı kötü niyetliler halkı kışkırtmışlardır.”

Dobroljubov; büyük ve önemli şahsiyetlerin, barutu bir kıvılcım gibi patlatabileceğini, ama bir taşı tutuşturamayacağını düşünüyordu. Kıvılcım, eğer kolayca tutuşabilen bir maddeye denk gelmemişse parlayıp söner. Bu madde ama, halkların tarihsel gelişiminin koşullarınca hazırlanır. Toplumun ve zamanın ihtiyaçlarını temsil eden büyük şahsiyetler, tam da bu koşulların sonucu olarak ortaya çıkarlar.

Aynı şekilde, Hegelci tarih felsefesi de sübjektif-idealist tarih anlayışından pek ayrışmıyor. Hegel, tarihsel gelişmeyi zorunlu, yasalara bağlı bir süreç olarak ele almaya çalışıyor. “Us dünyayı yönetiyor” ilkesinden yola çıkıyor. Us ama Hegel’de, bilinen us değildir. “Güneş sisteminin hareketleri” diyor Hegel, “değiştirilemez yasalara göre gerçekleşiyor.” Bu yasalar onun usudur, ama ne güneş ne de bu yasalara göre onun çevresinde dönen gezegenler, bunun bilincindedirler. Hegel, dünya tarihinde, onun bütün olaylarında, aynen belirtilen şekilde, halkları yöneten gizli bir usun etkin olduğunu iddia ediyor.

İdealizmi nedeniyle Hegel’de, doğru tarihsel zorunluluk yasası düşüncesi, mistik bir karaktere bürünüyor. Hegel’in “Tarih Felsefesi”nde, tüm halklar ve devletler, “dünya tini”nin kör aletleri durumundadır. Hegel’e göre, tarihteki her halk kendi özel ideasını gerçekleştiriyor, bu idea ama aslında dünya tininin buna denk düşen gelişmişlik düzeyini ifade etmektedir. Örneğin Hegel için Antik Yunan, güzellik ideasının ya da güzel kişiliğin ete kemiğe bürünmesiydi. Antik Yunan yıkıldı, çünkü dünya tini gelişmenin bu aşamasında daha fazla duramazdı. Ve eğer dünya tini bir halkı terk ederse, o halk dermansızlığa ve yıkıma uğrar. Hegelci tarih felsefesi şemasına uymayan birçok halkları, Hegel, “tarihsel olmayan” halklar olarak tanımladı. Nitekim tüm Slav ve Roman halklarını “tarihsel” olarak nitelemeyi reddetti, buna karşın Almanları daha çok öne çıkarttı.

Hegel, gerçek tarihsel bağıntıları ortaya çıkarmak yerine, uydurma fantastik bağıntıları işin içine dahil ediyor. Dünya tarihi, Hegel tarafından tayin edilen “dünya tini”nin gerçekleşmesine dönüşüyor. Toplumsal gelişmenin zirvesi olarak gerici monarşiyi ilan ediyor. Tüm dünya tarihinin seyri, bu gerici hedefin gerçekleşmesine tabi kılınıyor.

Hegel’in “Tarihin Felsefesi”ne, mistik ve fatalizm sinmiştir. Dünya tininin bir kötü talih, bir yazgı olarak etkinliği insanlığın başına bela durumundadır. Hegel’in “Tarih Felsefesi”, her şeyin önceden belirlenmiş olduğuna dair teolojik düşünceyi bildirmektedir. “Tarih felsefesi” tamamen gericidir.

İdealizm bilimle bağdaşmaz. Bundan dolayı, ilerici düşünce sahipleri Marx’ın öncesinde de toplumların tarihini bilimsel olarak açıklamanın yollarını aramaktaydılar. Bu bağlamda Saint-Simon’un yaptığı katkıları, özellikle de onun Fransız tarihini sınıf mücadelesiyle açıklama çabalarını anımsatmak lazım. Restorasyon döneminin bazı Fransız tarihçileri, bu yönde daha ileri adımlar atarlar. Engels, Starkenburg’a yazdığı bir mektubunda şöyle belirtir: “Materyalist tarih anlayışı Marx tarafından keşfedilmekle birlikte; Thierry, Mignet, Guizot ve 1850’ye kadarki tüm İngiliz tarihçileri, bu amaca ulaşmak için birçok kişinin çaba sarf ettiğini kanıtlamaktadırlar.” Engels’in bahsettiği Fransız ve İngiliz tarihçilerinin eserleri, aslında idealizmi tarih alanında aşma, ortadan kaldırma çabalarından başka bir şey değildi. Gelişmiş halkların ileri ve bilimsel düşüncesi, görevin kendisini sadece ortaya koymuştur, bu görevin üstesinden ise yalnızca dahi Marx gelmiştir.

Marx öncesi sosyolojik teoriler, tarihin genel olarak gerçek bilimsel bir açıklamasını sunamıyorlardı.

Bu teoriler;

  1. İnsanların tarihsel eylemlerinin sadece fikirsel motiflerini dikkat alıyordu, ancak bu motiflerin neyle belirlendiklerini irdelemiyorlar, toplumsal gelişmedeki objektif, nesnel yasaları kapsamıyorlardı.
  2. Halkların, toplumsal sınıfların eylemlerini içermiyordu; Marx öncesi “sosyoloji” ve tarih yazımı, en iyi durumda, tarihsel sürecin olgularını ve bazı detaylarının tasvirlerini aktarıyordu.

Diyalektik materyalizmin toplumsal yaşamın ve tarihin araştırılması alanına genişletilmesi suretiyle ancak, toplumsal hayattaki yasaların ve toplumsal gelişmenin itici güçlerinin keşfedilmesi koşulu yaratılmıştır.

Kopernikus ve Darwin’in doğa bilimleri alanında yaptıkları başarılara denk düşen insanlık tarihi alanındaki bu büyük bilimsel başarı, Marx ve Engels tarafından 19. yüzyılın 40’lı yıllarında gerçekleştirilmiştir. Tarih araştırmalarında diyalektik materyalizmin tezlerinin uygulanması sonucu, Marx ve Engels tarihte ilk defa toplum hakkındaki öğretiyi, tarihsel materyalizmi yarattılar.

Diyalektik materyalizmin tezlerinin toplumsal hayatın bilgisi alanına genişletilmesi, filozofların, sosyologların ve tarih araştırmacılarının çözmeye çalıştıkları temel problemi –toplumsal varlık ile toplumsal bilinç arasındaki karşılıklı ilişkiler problemi– ilk defa bilimsel olarak çözme imkanını yaratmıştır.


Marx, toplumsal yaşama ilişkin materyalist anlayışın temel tezlerinin klasik formülasyonunu şu sözlerle getirir: “Yaşamlarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme aşamasına tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği gerçek temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak sosyal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” (“Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”ya Önsöz)

Tüm büyük buluşlarda olduğu gibi, Marx’ın buluşu da dahiyane basittir. Toplumun teşekkülü ve gelişiminin açıklanmasında, Marx, yaşamın basit olayından yola çıkıyor: İnsanlar politikayla, bilimle, sanatla ve dinle ilgilenmeden önce, yemek, içmek, giyinmek ve bir konut edinmek zorundadırlar. Bu yaşam araçlarını elde etmek için, insanların bunları üretmeleri gerekir. Besin, giyecek, konut, yakacak, üretim aletleri gibi maddi araçların üretim tarzı, toplumun yapısı ve gelişmesini belirleyen temeli teşkil ediyor.

Üretim imkanına sahip olabilmek için üretim araçlarına sahip olmak, onları yapmak ve kullanmasını bilmek gerekir. İnsanların sayesinde maddi araç ve gereçleri ürettikleri üretim aletleri, ve bu üretim aletlerini kullanan ve belirli bir üretim tecrübesi ve iş becerisi ile maddi araç ve gereçlerin üretimini gerçekleştiren insanlar –tüm bu unsurlar hep birlikte toplumun üretici güçlerini oluşturuyorlar. Toplumun üretici güçleri; toplumun doğayla ilişkisinin ölçüsünü gösterir; toplumun doğa güçleri karşısındaki gücünün geldiği aşamayı yansıtır. Üretici güçler, üretim tarzının sadece bir yönünü oluşturur. Üretim tarzının diğer zorunlu öğesi ise, insanların üretim ilişkileridir, yani insanların, maddi araç ve gereçleri ürettiklerinde birbirleriyle girdikleri ilişkilerdir.

İnsanlar, maddi araç ve gereçlerin üretimini tek başlarına değil, bilakis guruplar, topluluklar içinde ortaklaşa yaparlar. “Robinson” gibi tek başına bireysel üretim ancak fantezilerde mümkündür. Gerçek hayatta, maddi araç ve gereçlerin üretim tarihinde, her zaman toplumsal üretim söz konusuydu.

İnsanlar üretime yöneldiklerinde, birbirleriyle, kendi istemlerine bağlı olmayan belirli ilişkilere, üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkileri farklı biçimlerde olabilir: Ya birbirini sömürmeyen insanların işbirliği ve karşılıklı desteği biçiminde ya da köle ve köle sahibi, işçi ve kapitalist arasında olduğu gibi hakimiyet ve tabi olma biçiminde olabilir. Veya bir üretim ilişkisinden diğerine geçiş ilişkileri biçiminde olabilir.

Belirli tarihsel biçimi ne olursa olsun, insanların üretim ilişkileri, maddi araç ve gereçlerin üretimi bağlamında her daim üretim tarzının ikinci, zorunlu tarafını oluşturur. Üretim tarzı, insanların üretici güçleri ile üretim ilişkilerinin birliğinin cisimleşmesidir. Toplumdaki üretim tarzı nasıl ise, toplumun kendisi de, yapısı, fikirleri, teorileri, politik kurumları da öyledir.

Üretimin en önemli özelliği; hiçbir zaman duramıyor olmasında, sürekli dönüşüm ve gelişim halinde olmasında yatar. Maddi araç ve gereçlerin üretimi metotlarının değişimi, engellenemez bir biçimde toplumsal düzenin bütününde, toplumsal düşünce ve kanaatlerde, devlet ve hukuk sistemi ile ilgili politik teorilerde, ezcümle tüm sosyal ve politik yaşam biçiminde değişikliklere yol açmaktadır.

Kapitalist toplumunun temeli; kapitalist sınıfın üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ve işçilerin-proleterlerin bunlar tarafından sömürülmesine dayanan kapitalist üretim tarzıdır. Buna mukabil olarak burjuva toplumunda, kapitalist sınıf politik egemenliği elinde bulundurur. Burjuva toplumunda burjuvazinin düşünce ve teorileri hakimdir ve bunlar burjuvazinin elinde, ekonomik hakimiyetini korumanın aracı olarak hizmet görürler. Sosyal eşitsizlik ve baskı, ulusal-sömürgeci baskı ve eşitsizlikle tamamlanır.

SSCB’nin sosyalist toplumu, sosyalist üretim tarzına dayanmaktadır. Bu üretim tarzının temeli ise, üretim araçlarının toplumsal sosyalist mülkiyetine dayanmaktadır. Sovyetler Birliği’nde insanın insan tarafından sömürüsü, sosyal ya da ulusal eşitsizlik yoktur. Üretim tarzıyla uyumlu olarak burada devlet de sosyalisttir. Sosyalist toplumda hakim olan ideoloji Marksizm-Leninizm’dir.

Görüldüğü üzere, toplumsal düzen üretim tarzı tarafından belirlenmektedir. Toplumsal formlardaki değişimler, toplumun gelişimi, üretim tarzındaki değişimler tarafınca belirlenmektedir.

İnsan toplumunun tarihi, yüzyıllar içinde belirli yasalara bağlı ve zorunlu olarak değişen maddi araç ve gereçlerin üretim tarzlarının tarihi olarak beliriyor. Bu, toplumun tarihinin; maddi araç ve gereçleri üretenlerin tarihi, emekçilerin tarihi, halkların tarihi olduğu anlamına geliyor. Sosyalizm öncesi var olan tüm üretim tarzları, ilkel komünal toplum hariç, insanın insan tarafından sömürüsüne, sınıf karşıtlıklarına dayandıklarından, sınıf mücadelesi, sömürülenlerin sömürenlere, ezilenlerin ezenlere karşı verdikleri mücadeleler, toplum yaşamının temel muhtevasını teşkil ediyordu. Uzlaşmaz sınıfların olduğu toplumlarda, sınıf mücadeleleri, sınıfların birbirleriyle boğuşmaları, sosyal altüst oluşlar kaçınılmazdır ve kaçınılmaz olmaya da devam edecektir.

Tarihsel materyalizm; düşüncelerin, politik teoriler ve kurumların, tüm toplumsal gelişmenin tarihini anlamanın anahtarının, insanların bilinçlerinde, kralların, generallerin ve yasa koyucuların eylemlerinde değil, tersine maddi araç ve gereçlerin üretiminin tarzında, sınıf mücadelesinde aranması gerektiğini öğretir.


Tarihsel materyalizm, toplumun ve toplumsal yaşamın tarihinin titizlikle incelenmesinden hareketle, sosyal görüngülerin içsel-organik olarak bağıntılı, karşılıklı olarak koşullu ve birbirlerine bağlı olduklarını öğretir. Yani, her tarihsel vaka ya da sosyal görüngü, tek başına değil, aksine, bilakis onların meydana gelmesine neden olan koşullarla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

“Eğer dünyada yalıtık görüngüler yoksa, eğer tüm görüngüler birbirine bağlı ve birbirini koşulluyor ise, o zaman açıktır ki, tarihteki her toplumsal düzen ve her toplumsal hareket; tarihçilerin çoğu kez yaptıkları gibi ‘Ebedi Adalet’ ya da herhangi önceden belirlenmiş bir ideayı esas alarak değil, aksine bu düzeni ve toplumsal hareketi ortaya çıkartan ve bunların da ilintili oldukları koşulların temel alınmasıyla değerlendirilmesi gerekir.” (J. Stalin, “Leninizmin Sorunları”, sayfa 621)

On sekizinci yüzyıl sonu Fransa’sının toplumsal koşulları bakımından örneğin serflik doğal ve ussal olmayan bir olgu haline gelmiştir. Oysa Ortaçağ koşullarında feodalizm ve serflik, önceli köleciliğe kıyasla, zorunlu, yasaların gereği ve ilerici bir olguydu. Nitekim Ortaçağ boyunca feodalizm koşulları altında büyük diri halklar ortaya çıkmış, teknik buluşlar gerçekleşmiştir.

Toplumsal yaşamın, insanlık tarihinin tüm görüngüleri, kendi iç bağıntıları, karşılıklı koşullanmışlıkları itibarıyla değerlendirilmelidirler. Toplumsal görüngülerin bu içsel bağlamı, bu karşılıklı koşullanmışlığı, toplumsal yaşam ve sosyal gelişmenin yasasıdır.

Toplumsal yaşam, toplumsal gelişme, zorunlu sosyal yasalara tabidirler. Bir toplumsal formasyondan diğerine geçiş, sosyal devrimler, savaşlar, sınıfların uzlaşmazlığı üzerine kurulu toplumlarda meydana gelen sınıf mücadeleleri; tüm bunlar tesadüfi olmayan, bilakis belirli yasalara bağlı görüngülerdir. Nitekim kapitalizm örneğin, feodalizmi tesadüfi nedenlerden değil, belirli zorunlu yasalardan dolayı izlemiştir. Bu, belirli maddi koşulların var olduğu her yer ve zamanda vuku bulmaktadır. Kendine münhasır eşitsiz gelişme yasasıyla emperyalizm var olduğu müddetçe, emperyalizm kampında; dünyanın, hammadde kaynaklarının, nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı savaşı kaçınılmaz olarak cereyan edecektir. Sosyal bir görüngünün iç doğası, zorunlu olarak belirli sonuçlar doğurur. Bu sonuçları ortadan kaldırmak için, bunların sebeplerini ortadan kaldırmak gerekir.

Tarih kanıtlamaktadır ki, uzun bir süre silahlanan, güçlerini bu yönde biriktiren ve haliyle yeni bir savaşta çıkarları bulunan saldırgan devletler, savaşta çıkarları olmayan barışçıl devletlerden genellikle dahi iyi savaşa hazırlanmış durumdadırlar. Stalin bunun, “dikkate alınmaması tehlikeli olabilecek tarihsel bir yasa olduğunu” belirtir.

Yani, toplumsal görüngülerde gözlemlediğimiz iç bağlam, karşılıklı koşullanmışlık, toplumsal yaşamın bir yasasıdır. Rastlantısal, yalıtık olana karşın, yasa, kendini tekrarlayan şeyin bütünlüğünün bir ifadesidir. Belirli nedenler ve koşullar, bulundukları yerde, kaçınılmaz olarak belirli sonuçlar doğururlar.

XX. yüzyılın bazı burjuva sosyolog ve tarihçileri, özellikle de Almanya’da Rickert, Windelband, Max Weber, E. Maier gibileri, tarih ve toplumsal yaşamdaki nesnel yasaların ilkesel inkarını teorik olarak temellendirmeye çalıştılar. Bu çabaların gerisinde burjuvazinin ve onun ideologlarının, toplumsal gelişmenin amansız tarihsel yasaları ve zorunluluğundan korkmaları durmaktadır. Sosyal gelişmenin bu gidişatı burjuvazi ve onun ideologları için hiç de iç açıcı şeyler müjdelemiyor. Tarihte ve toplumsal yaşamdaki nesnel yasaların ilkesel reddi ve sübjektivizm ve volontarizmin öne çıkartılması bundan ötürüdür. Saldırgan ve maceracı iç ve dış politikasıyla Alman faşizmi, ideolojik bakımından sadece biyolojik ırk “teorisi”ne değil, aynı zamanda sübjektif ve volontarist “sosyoloji”ye de dayanıyordu. Führer’in “her şeye muktedir”liği fikri, bu volontarist “teori”ye dayanmaktadır.

Alman sosyolog ve tarihçileri, toplumsal yaşamdaki ve toplum tarihindeki nesnel yasaları ve tarihsel zorunluluğu inkar ederken, hangi gerekçelere dayanıyorlardı? Onlar, toplumsal ve tarihsel olayların, doğadaki olaylardan tamamen farklı karaktere sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Doğa ve toplum arasında bir uçurum yaratıyorlardı. Tarihsel olayların; insanların bilinçli, amaçlı faaliyetinin, istenç beyanlarının bir neticesi olduğunu iddia ediyorlardı. Bundan dolayı tarihsel ve sosyal görüngülerin bireysel bir karakteri bulunduğu ve bu olayların tekrarlanmadıklarına inanıyorlardı. Bu sosyologların görüşüne göre, haliyle burada herhangi bir yasadan bahsedilemez, çünkü yasa ve yasallık; kendini tekrarlayanın, her zaman ve her yerde cereyan edenin, “genel geçerliliğin” ifadesidir.

Bu sosyolog ve tarihçiler aynı zamanda, tarihte; tesadüflerin, şahsiyetlerin ve istencin belirleyici rolü oynadığını iddia ediyorlar. Şahsiyetin eylemleri ve rastlantılar, tarihin tüm gidişatını değiştirebilirmiş diyorlar: Doğadaki olaylar, nasıl cereyan ediyorlarsa ancak öyle cereyan edebilirler; başka türlü değil. Mevsimlerin değişimi ve ona bağlı görüngüler, nasıl gerçekleşiyorsa ancak o şekilde gerçekleşebilirler. Burada çelikten bir mecburiyet hükmetmekte. Gelgelelim, tarihin ve toplumsal gelişmenin gidişatı, söz konusu olaylar olağanüstü insanların istencine ve çeşitli tesadüflere bağlı oldukları sürece, değişebilirler. Ve bu değişim, büyük tarihsel şahsiyetlerin, yasa yapıcıların ve komutanların etkinliklerinin gittiği yönde olur.

Peki ama, beşeri toplumla doğa arasında, toplumsal olayların zorunluluk yasasına tabi olmadıklarını iddia edecek kadar mutlak bir ayrımdan söz edilebilir mi gerçekten? Hayır, edilemez. Aynı şekilde, doğadaki ve toplumdaki yasaları mutlak olarak özdeşleştirmek de doğru olamaz. Beşeri toplum doğanın bir parçasıdır, özgül bir parçasıdır. Tarihte ve toplumsal yaşamda, kendilerine belirli hedefler koyan bilinçli, iradeli insanların eylemde bulunmaları gerçeği, tarihi zorunluluğu ve yasalarını ortadan kaldırmaz.

Halkların, sınıfların ve tarihi kişiliklerin toplumsal yaşamdaki hedefleri, belirli yaşam koşullarınca, sınıfların konumları ve çıkarlarınca belirlenmiştir. Bu koşullar daha önceden oluşmuştur ve siyasetçi, verili olan olarak onlardan, yani kendisinin yaratmadığından hareket etmek durumundadır. Eğer şu ya da bu siyasetçi sosyal gelişmenin koşullarını dikkate almaz ve eyleminde bunlara aykırı davranırsa, mutlaka başarısız olacaktır.

Sosyal gelişme doğal-tarihsel bir süreçtir. Bu demektir ki, toplumun gelişmesini belirleyen yasalar nesnel bir gerçekliği ifade etmektedir. Onlar kaçınılmaz olarak etkide bulunmakta ve insanların istem ve bilinçlerini belirlemektedirler.

“Bir toplum, kendi hareketinin doğal yasasının izini bulmuş olsa bile –zaten bu yapıtın son amacı da, modern toplumun ekonomik hareket yasasını ortaya çıkarmaktır–, bu toplum, doğal gelişme aşamalarını ne atlayabilir ne de emrivakiyle ortadan kaldırabilir. Ancak doğum sancılarını kısaltabilir ve hafifletebilir…

… Ekonomik toplumsal formasyonun gelişimini doğal-tarihsel bir süreç olarak gören benim görüşüm…” (Karl Marx, “Kapital”, Birinci Cilt, sf. 8, 1921 [Önsöz])

Kuşkusuz, doğada ve toplumda aynı tabiattaki hadiselerin tamamen özdeş olduklarını iddia etmek yanlış olacaktır. Doğada aynı türden tamamen birbirinin aynısı olan ne iki yaprak ne de iki hayvan vardır. Ama bu, doğa bilimcilerinin bunları belirli hayvan ve bitki türleri içinde saymalarını engellemiyor. Aynı şey, toplum için de geçerlidir. İngiltere’de kapitalizm, Amerika Birleşik Devletleri’ninkinden biraz daha farklı gelişti. Bu iki ülkenin de, tıpkı bugünkü Fransa’nın İsveç’ten farklı olması gibi, kendine özgü, gelişmelerinin somut koşullarınca belirlenen bazı özellikleri vardır. Ama bu dört ülkenin de kendi aralarındaki bazı farklılıklara ve özgünlüklere rağmen, yine de onları birleştiren ve ortak bir formasyona –yani kapitalist formasyona– dahil etmeyi olanaklı kılan ortak yönleri, esasları vardır.

Tarihsel geçmişleri ve ulusal özgünlükleri bakımından SSCB’nin halkları da, Birliğe mensup cumhuriyetleri de birbirlerinden farklıdır. Ama onların kendi aralarında, onları sosyalist cumhuriyetler olarak birleştiren ve özlerini, gelişim yasalarının özgünlüklerini, kapitalist ülkelerden temelden ayıran ortak yönleri vardır.

Burjuva toplumu her ülkede aynı anda ortaya çıkmadı. Ama burjuvazinin ortaya çıkışıyla birlikte, tüm ülkelerde burjuvaziyle soylular arasında politik iktidar uğruna sınıf mücadelesi başladı. Kapitalizmin tüm ülkelerde ortaya çıkması, proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf karşıtlığının gelişmesini beraberinde getirdi.

Aslına bakılırsa, konu, kapitalist üretimin doğal yasalarından kaynaklanan toplumsal uzlaşmazlıkların ileri ya da geri gelişmişlik derecesi değildir. Burada söz konusu olan, bu yasaların kendileridir, katı bir zorunlulukla işleyen ve kendini kabul ettiren bu eğilimlerdir. Sanayi yönünden daha çok gelişmiş bir ülke, daha az gelişmiş olan ülkeye yalnızca kendi geleceğinin imgesini göstermektedir. (Karl Marx, “Kapital”, Birinci Cilt, sayfa 6, 1921 [Önsöz])

Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet hakkı nerede kendine yer edindiyse, oralarda sosyal eşitsizliğin doğmasına, mülk sahiplerinin mülksüzlere karşı mücadele etmelerine, devletin ve hukukun doğmasına neden olmuştur.

Dolayısıyla sadece doğada değil, aynı zamanda toplumsal yaşamda da, sosyal tarihsel yasaların en önemli belirtilerinden biri olarak tekerrür hakimdir.

Doğa ile karşılaştırıldığında sosyal tarihsel görüngülerin kendine has özellikleri olmasına rağmen, toplumda da, tarihte de doğada olduğu gibi yasalar geçerlidir. Bu yasalar; Marksist felsefi materyalizmin temel ilkelerinin, toplum tarihine de genişletilmesi ve bunların tarihsel görüngülerin incelenmesinde kullanılması suretiyle ancak keşfedilmiştir.

“Eğer doğa görüngülerinin bağlamı ve onların karşılıklı koşullanmışlığı” der Stalin, “doğanın gelişmesinin yasalarını ifade ediyorsa, o zaman buradan çıkan sonuç, toplumsal yaşamın görüngülerinin bağlamı ve karşılıklı koşullanmışlığının da rastlantısal olmadıkları, tersine toplumun gelişmesinin yasalarını teşkil ettikleridir.

Şu halde toplumsal yaşam ve toplumun tarihi, ‘rastlantıların’ bir birikimi olmaktan çıkıyor. Çünkü toplumun tarihi, toplumun yasalara uygun gelişmesi haline geliyor, ve toplumun tarihinin incelenmesi bir bilime dönüşüyor.” (Stalin, “Leninizmin Sorunları”, sayfa 626)

Tarihsel materyalizmin karşısında, sosyal yasaları doğa yasaları ile özdeşleştiren modern burjuva “sosyolojisi”nin hasmane ve bilim karşıtı akımı durmaktadır. Bu sözde bilimsel akımın başında “Sosyal Darwinizm” ve faşist ırk “teorisi” gelmektedir. Bu biyolojik akım, toplumla doğa arasındaki, doğa yasaları ile tarih ve toplumun yasaları arasındaki her türlü sınırı ve ayırt edici farklılıkları siliyor. Biyoloji Okulu’nun taraftarları, var olma mücadelesi yasasını topluma da uyguluyorlar.

Bu okulun taraftarları bireysel organizmaya benzetmek suretiyle devletlerin altın çağ, gerileme ve çöküş dönemlerini, halkların gençlik, olgunluk ve yaşlanma dönemleri olarak açıklama çalışıyorlar. Ama tarih onların bu iddialarını çürütüyor. Ulusların ve halkların altın çağları sosyal koşullara bağlıdırlar. Örneğin SSCB’nin bazı halklarını ele alalım; Yakutlar, Buryatlar, Kazaklar, Başkirler, Tacikler, Özbekler mesela. Tüm bu halklar Çarlık döneminde baskı altında idiler, yok olmaya ve yıkıma terk edilmişlerdi. Ancak bugün sosyalizm koşullarında, tarihlerinde hiç söz konusu olmayan parlak bir dönemi yaşıyorlar. Bu olgu; halkları üstün ve aşağı olarak, “üstün ırk” ve sözüm ona kendi devletini kurmaya aciz ırklar olarak bölen ırk “teorisi”ni yerden yere vuran bir örnektir.

Alman faşizmi, 1939-1945 yıllarını kapsayan savaşta, birçok faktörün yanı sıra, Almanların sözüm ona “ırksal üstünlüğü”ne, öteki halkların, özellikle de Slav halkların karşısında “üstün ırk” olduğu savına dayanmaya çalıştı. Savaşın sonucu, Hitler Almanya’sının yerle bir edilmesi, aynı zamanda, bilimsel olmayan, insanlık düşmanı faşist ırk “teorisi”nin de yenilgisi ve çürütülmesi anlamına gelmektedir.

Sosyolojideki ırk “teorisi”nin savunucuları, bugünkü burjuva toplumunda var olan sınıfsal bölünmüşlüğü tarihsel geçici bir olgu olarak değil de; bilakis sömüren ve sömürülenlerin doğal-tarihsel, biyolojik ve ırksal bakımdan belirlenmiş özelliklerinin bir sonucu olarak açıklama çabasındadırlar. Böylesi “teorik” konstrüksiyonların sosyal anlamı ve amacı; kapitalizmi ebedileştirme ve burjuvazinin proletarya üzerindeki hakimiyetini meşrulaştırma çabasından ibarettir.

Sosyolojideki ırk “teorileri”nin bilim karşıtı, gerici bir karakteri vardır. Bu tür teoriler, kapitalist ülkelerdeki sınıfsal baskıyı meşrulaştırmak için ileri sürülmektedir; bu bakımdan köleci toplumda köleliğin savunulmasına hizmet eden “teoriler”le örtüşmektedir. Müstesna ırk ve ulustan dem vuran “teoriler”in amacı; emperyalist işgal politikalarını ve ulusal sömürgeci baskıları meşrulaştırmaktır.


Yukarıda sosyal gelişmenin doğal-tarihsel, yasalara bağlı olarak gelişen bir süreç olduğunu söyledik. Ancak, bu bizi fatalizme götürmez mi? Tarihsel materyalizm, insanları pasifliğe ve eylemsizliğe mahkum etmiyor mu?

Eğer tarihte ve toplumsal yaşamda her şey zorunlu yasalara göre oluyorsa, o zaman her şeyin kendiliğinden olmasını beklemek üzere yan gelip yatmamız gerekmez mi? Kapitalizmin, devrim ve sınıf mücadelesi olmadan kendiliğinden yıkılacağını mı söylüyoruz? Elbette ki hayır.

Marksizm’in Alman eleştirmenlerinden biri olan Stammler, “Materyalist Tarih Anlayışına Göre Ekonomi ve Hukuk” adlı kitabında, Marksizm’in sözüm ona iç çelişkilerle malul olduğunu yazıyor. “Marksistler” diyor Stammler, “toplumsal gelişmenin zorunlu yasalara bağlı olduğunu iddia ediyorlar, ve aynı zamanda ama sosyalizm mücadelesi için partiler örgütlüyorlar.” Stammler’e göre, bunlar birbiriyle çelişen şeyler. Ne var ki, Stammler’in bu savı hedefi ıskalamakta, Marksist sosyal teorinin özünü kapsamamaktadır.

Doğada tüm olaylar, kör ve temel güçlerin etkisinin sonucu olarak cereyan ederler. Mevsimlerin değişimi ya da bir ay tutulması, her türlü insan faaliyetinden bağımsız olarak, insanların bunu isteyip istememesine bakmaksızın gerçekleşir. Toplum ve tarihte ise mesele kendini çok daha farklı bir şekilde ortaya koyar. Burada her şey insanların faaliyetlerinin bir sonucu olarak gerçekleşir. Tarih; öz bilinç ve kendi istenci olan insanlar tarafından yapılmaktadır. Toplum biçimlerinin değişimi; ilerici sınıfların, büyük kitlelerin eylemleri neticesinde gerçekleşmekte ve zaten sadece de böyle gerçekleşebilir.

İnsanlar kendilerine keyiflerine göre bir sosyal biçim seçemezler. Nitekim, eylemleri, çabaları maddi yaşamlarının verili koşullarınca belirlenmiş durumdadır. Ve tarihsel zorunluluk bu noktada kendini göstermektedir. Ama toplumsal gelişme sürecinde, insanların maddi yaşam koşulları değişime uğrar. Bu değişimler, zamanı geçmiş sosyal ilişkilerin dayanılmaz hale gelmesine neden olur. Ve böylece halk yığınlarında, zamanı geçmiş toplumsal düzeni yıkma ve eski toplumun bağrında olgunlaşan maddi ilişkilere dayanarak yeni bir toplumsal düzen yaratma çabası ortaya çıkıp büyür. Bu koşullar altında kitlelerin, ilerici sınıfların ve partilerin bilinçli eylemleri büyük bir önem kazanır; ilerici fikirlerin ve sosyal teorilerin dönüştürücü ve sürükleyici rolü artar.

Sosyal yasaların, tarihsel zorunlulukların bilgisi, işçi sınıfını ve Marksist partiyi, sosyal gelişmenin gidişatını öngörme ve faaliyetlerini bu yasalar temelinde ve bu öngörülere uygun olarak organize etme konumunu sağlamaktadır.

Tarihsel gelişme, tarihsel zorunluluk, kapitalizmin ve burjuvazinin engellenemez yok oluşuna yol açmaktadır. Bunun için burjuvazi ve onun ideologları, toplumsal gelişme yasalarını, tarihsel zorunluluğu, kör kader, felaket, kötü talih olarak değerlendirmektedirler. İşçi sınıfı açısından ise durum tamamen farklıdır: Kapitalizmin kaçınılmaz yıkılışı ve sosyalizme geçiş işçi sınıfının temel çıkarlarına ve isteklerine denk düşmektedir. Burada, idrak edilen zorunluluk, özgürlüğe dönüşmektedir.

Burjuva sosyologları ve ekonomistleri, kapitalist toplumu; doğal, tek mümkün, ussal ve sarsılmaz olan olarak ele almaktadırlar. Bundan dolayı da, kapitalizme özgü yasaları ebedi, değiştirilemez doğa yasaları olarak değerlendirmektedirler.

Marx’ın büyük katkısı; kapitalizmin sosyal-ekonomik formasyonunun tarihsel geçici karakterini ve onun yasalarını kanıtlamış olmasıdır.

Tarihsel materyalizm, her sosyal-ekonomik formasyonunun kendi oluşumunun, gelişiminin ve farklı bir formasyona geçişinin özel yasaları bulunduğunu öğretir. Genel sosyal yasa şudur ki; toplumun maddi yaşamının ilişkileri, toplumsal gelişmenin belirleyici gücüdür ve bütün toplumsal formasyonlar için geçerlidirler. Ama bu yasanın kendini köleci çağ ile feodal toplumda ortaya koyuşu, kapitalist toplumda olduğundan farklı olacaktır ve sosyalist toplum koşullarında da kendini kapitalist toplumdakinden farklı gösterecektir. Örneğin köleci ve feodal düzen aşırı üretimden kaynaklanan periyodik krizleri tanımıyordu. Bu yasa sadece kapitalist topluma özgüdür.

Beşeri toplumun tarihi, sınıf mücadelesinin tarihidir. Bu yasa, sınıf antagonizmasına dayanan tüm toplumsal formasyonlara özgüdür. Ama bu yasanın, sınıfsal farklılıkların olmadığı zamanda bir geçerliliği yoktu ve sınıfsız komünist toplum koşullarında da anlamını yitirecektir. SSCB’deki sosyalist toplumun verili gelişme aşamasında bile, sosyalist toplumun moral ve politik birliği belirleyici bir anlam kazanmıştır. Bu birlik, Sovyet gelişmesinin devasa bir gücünü teşkil etmektedir.

Sosyalizm öncesi tüm toplumsal formasyonlar için karakteristik olan, sosyal yasaların temel etkisidir. Kapitalizmden sosyalizme geçişle birlikte toplum, zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına bir sıçrayış gerçekleştirmektedir. Bu, yasaların ve tarihsel zorunluluğun kalktığı anlamına gelmemekte, daha ziyade, bu yasaların artık, temel, kör bir güç olarak etkide bulunmasının sonlanacağı anlamına gelmektedir. Tarihsel zorunluluk, bir kere idrak edildikten sonra, sosyalist toplumun kontrolü altına girmektedir.

“Toplumsal bakımından etkin güçler” der Engels, “kendilerini bilmediğimiz ve hesaba katmadığımız sürece, tıpkı doğal güçler gibi, körü körüne, zorla, yıkıcılıkla işler. Ama onları bir kez anladığımız, işleyişlerini, yönlerini, etkilerini bir kez kavradığımız zaman, onları kendi isteğimize gittikçe daha çok tabi kılmak ve onların aracılığıyla kendi amaçlarımıza varmak yalnız bize bağlı olacaktır. Ve bu, günümüzün büyük üretken güçleri için özellikle geçerlidir… Ama onların doğasını bir kez anlayınca, onlar, birlikte çalışan üreticilerin ellerinde egemen kötülük tanrıları olmaktan çıkıp gönüllü hizmetçilere dönüşebilirler. Fark, fırtınalı havadaki yıldırım elektriğinin yıkıcı gücüyle telgrafta ve elektrik arkında gemlenmiş elektrik arasındaki fark gibidir; yangın ile insanın hizmetinde yanan ateş arasındaki fark gibidir.” (Friedrich Engels, “Ütopik sosyalizm ve bilimsel sosyalizm”, sayfa 71/72)

Sovyet ülkesinde kurulan sosyalist toplumun ekonomik temelini, tüm üretim araçlarının sosyalist mülkiyette olması oluşturuyor. Burada insanın insan tarafından sömürüsü, sınıflar ve uluslar arasında antagonizm değil, planlı ekonomi geçerlidir.

Kapitalist ilişkiler içerisinde insanları çevreleyen ve onlara bugüne kadar hükmeden yaşam koşulları, sosyalist toplumda toplumun kendi kontrolü altındadırlar. Sosyalist toplumun insanları kendi toplumsal ilişkilerine hükmettikçe, gerçek anlamda ve artan ölçüde doğanın bilinçli hükümdarları olacaklardır. Sosyalist toplumda, insanlar arası ilişkilerin şeyler (metalar) arası ilişkiler gibi belirdiği fetişizm yok artık.

İnsanların toplumsal düzeni, bugüne kadar, doğa ve tarih tarafından verili olarak beliriyordu. Sosyalist toplum ise SSCB’nin özgür yurttaşları tarafından bilinçli olarak kurulmaktadır. Sovyet devletinin işçileri, köylüleri ve entelektüelleri kendi tarihlerini özgüvenle yaratmaktadırlar.

Sosyalist toplum, o ana dek saklı kalan muazzam güçleri ortaya çıkardı. Bunlarla, sosyalist toplumun, devletin ve tüm Sovyet halkının ulaşmayı önlerine koydukları devasa gelişme temposu güvence altına alınmıştır. Toplumların tarihinin hiçbir döneminde insanların bilinçli çabaları, ilerici düşünceleri, sosyalist toplum koşullarında olduğu kadar kapsayıcı ve dönüştürücü bir rol oynamamıştır.

Sosyalizm koşullarında devletin ve komünist partisinin ve onların örgütleyici ve toparlayıcı rolü tayin edici bir önem kazanmaktadır.

Sosyalist toplumdaki (toplumsal) yasaların spesifik karakteri burada kendini göstermektedir.


Tarihsel materyalizm, Marksizm’in ve bilimsel komünizmin bilimsel-teorik temelidir. O, Marksist partinin teorik temelini oluşturmaktadır. Tarihsel materyalizmin öğretilerinden ve onun özünden, Marksist partinin faaliyetlerinin teorik temellerini teşkil eden önemli sonuçlar çıkmaktadır.

Tarihsel materyalizm bize, dünyadaki her şeyin hareket, değişim ve gelişim halinde olması gibi, toplumsal yaşamda da her şeyin değiştiğini ve geliştiğini öğretir. Sarsılmaz, ebedi toplumsal biçimler yoktur; özel mülkiyetin, insanın insan tarafından sömürülmesinin değişmeyen ilkeleri bulunmuyor; köylülerin toprak sahiplerine, işçilerin kapitalistlere vb. bağımlılığın “ebedi ideası” söz konusu olamaz. Öyleyse, tıpkı zamanında kapitalizmin feodalizmin yerini alması gibi, sosyalizm de kapitalist düzenin yerini alabilir. Bundan çıkan sonuç şudur ki; politikada hata yapmamak için, geriye değil ileriye bakmak lazım, gelişen ve geleceği olan bir sosyal güce yönelmek gerekir.

Tedrici nicel değişimin niteliksel (sıçrama) değişime geçişi, genel gelişme yasasını teşkil ediyorsa eğer, o zaman ezilen sınıfların devrimci dönüşümü de doğal, kaçınılmaz, yasalara dayanan bir görüngünün göstergesidir. Yani kapitalizmden sosyalizme geçiş de, reformistlerin iddia ettikleri gibi reform yolu ile değil, tersine ancak kapitalist düzenin temelli bir değişimi yolu ile, yani devrim yoluyla mümkündür. Politikada hata yapmamak için reformist değil, devrimci olmak lazım.

Gelişme, her yerde, iç çelişkileri açığa çıkarma yoluyla, karşıtların mücadeleleri ve çatışmaları yoluyla gerçekleşmektedir. Tarihte cereyan eden sınıf mücadelesi, proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf mücadelesi, doğal, kaçınılmaz, yasaların gereği bir hadisedir. Bu mücadele, kapitalist toplumun özünden, onun antagonist doğasından doğmaktadır.

Sınıfları ve toplumdaki sınıf mücadelesini Marx’tan önce Fransa’da restorasyon döneminin tarih yazıcıları (Thierry, Guizot, Mignet) keşfetmişti. Marx’ın bu konudaki büyük katkısı; sınıflar ve sınıf mücadelesi öğretisini mantıki sonuçlarına götürerek geliştirmesi ve proletarya diktatörlüğü öğretisi haline getirmesidir.

Toplumsal gelişmenin yasaları üzerine bilimin doğmasıyla parti; faaliyetlerini tarihin iyi niyetli mükemmel adamlarına, “usun”, “umumi ahlak”ın, “ideal planlar”ın taleplerine göre değil de, toplumsal gelişmedeki yasaların ayrıntılı bilgisine dayanarak sürdürme imkanına kavuştu.

Eğer sosyal bilim, örneğin bir biyoloji gibi bir bilim haline geldiyse, o zaman Marksist partinin de faaliyetleri rastlantısal motiflere göre şekillenmeyecek, aksine sosyal gelişmenin yasalarından ve bu yasalardan çıkan pratik sonuçlardan esinlenecek demektir.

Toplumun, özel olarak da kapitalist toplumun gelişme yasalarının keşfi ile sosyalizm öğretisi bir bilim oldu. Bilim ile pratik faaliyet arasındaki birlik, teorinin pratik ile bağı Marksist parti için yol göstericidir. Bu, onun hasımları karşısındaki üstünlüğünü ve gücünü ifade eder.

Sosyalist devletin ve Sovyet ülkesindeki komünist partinin faaliyetleri, politikası; sosyal gelişmenin yasalarına, bu yasaların bilimine, olayların gidişatına ilişkin bilimsel öngörüye dayanmaktadır.

Burjuvazinin seçkin şahsiyetleri, tüm politik tecrübelerine rağmen, toplumsal gelişmenin seyrini belirleyen yasaların ve eğilimlerin bilgisinden yoksun olarak, el yordamıyla yürümek zorundadırlar. Çoğu kez tarihsel olaylar tarafından tamamen şaşkına uğratılmaktadırlar. Çoğu kez tam da kendi eserleri olan güçlerin ve olayların kurbanı olmaktadırlar.

Sosyal gelişmenin yasalarının bilgisi ve devrimci güçlerin buna mukabil örgütlenmeleri Sosyalist Ekim Devrimi’nin ve Sovyet ülkesindeki sosyalizmin zaferini sağladı. Büyük Anayurt Savaşı zaferinin temel nedenlerinden biri; kapitalizmin gelişme yasalarının, kapitalist dünyaya özgü tüm çelişkilerin özünün, savaşın mahiyetinin ve onun gidişatını ve sonucunu belirleyen kalıcı faktörlerin bilgisiydi.

Lenin ve Stalin’in partisi; sosyalist devletin ve yeni toplumsal düzeninin devasa güçlerine dayanarak, öngörülü bilimsel temeller üzerinden yükselen bir politikaya yaslanarak, önderliğiyle insanlığın en acımasız düşmanları –faşist Almanya ve emperyalist Japonya– karşısında zaferi kazandı.

Bir bilim olarak tarihsel materyalizm Marx ve Engels tarafından bundan yüzyıl önce geliştirilip ortaya konuldu. Bu zaman diliminde, son derece önemli tarihsel olaylar meydana geldi. Sosyalist Ekim Devrimi’nin sonucu olarak Sovyet ülkesinde sovyetlere dayanan yeni bir toplumsal düzen kuruldu. 20. yüzyılın dünya tarihi bakımından anlam taşıyan olayları, sosyalizmin SSCB’deki zaferi, tarihsel materyalizmin doğruluğunu parlak bir biçimde teyit etti. Lenin ve Stalin, yeni tarihsel koşullarda, Marx ve Engels’in öğretisini daha da geliştirdiler ve yeni, daha yüksek bir aşamaya yükselttiler.

Türkiye’yi batağa çeken girdap: içeride ve dışarıda savaş*

Aydın Çubukçu

Türkiye, Suriye Krizi başladığı günden bu yana, Ortadoğu’daki en karmaşık düğüm noktalarından birisi haline geldi.

AKP hükümetleri, yaklaşık 15 yıl boyunca dış politikaya, özellikle de Ortadoğu’ya ve İslam ülkelerine yönelik özel bir program geliştirdi ve uygulamaya çalıştı. Bugün ülke çapında ve Ortadoğu’da Türkiye’nin içinde bulunduğu krizin en denetlenemez unsuru bu politikalardır.

İÇ POLİTİKAYLA DIŞ POLİTİKANIN İÇ İÇE GEÇMESİ

AKP İktidarının İslamcı ideolojisi, bölgedeki Müslüman halkları kendi önderliğinde toplanmaya, eski Osmanlı İmparatorluğu coğrafyası üzerindeki ülkelerde yeni bir egemenlik kurmaya yönelik bir politikayla tamamlandı. İslamcı ideolojiyi yayılmacı bir politikayla birleştirerek, bir noktaya kadar ABD’nin bölge politikalarıyla birlikte yürümeyi planlıyordu. Şu anda Başbakan olan Ahmet Davutoğlu, bir akademisyen kimliğiyle kaleme aldığı Stratejik Derinlik adlı eserinde, Türkiye’nin, tarihsel miras üzerinde önder devlet olabilmesinin koşulları hakkında analizler yapmıştı.

Bu kitapta, “komşularla sıfır sorun” hedefi bir başlangıç noktası olarak ileri sürülüyordu. İkinci temel kavram, “tarihsel ve coğrafi derinlik” idi. Üçüncüsü ise, İslam Medeniyetinin, özel olarak da Türkiye’nin, “tarihin gidişine yeniden katılması” idi.

Özetle, Türkiye bir bölge gücü olmanın da ötesinde, “yeni bir medeniyet yaratacak olan emperyal bir güç” olmaya aday olarak gösteriliyordu.

“Arap Baharı” adı verilen süreç başlayıncaya kadar, AKP hükümeti Ortadoğu’yu merkez olarak düşünen bir İslamcı açılım politikasını etkili bir biçimde uygulamaya girişti. Tunus ve Mısır’da diktatörlüklerin devrilmesinden sonra, özellikle Mısır merkezli İhvan-ı Müslim adlı örgüte dayanarak, bölgenin egemeni olmayı hedefleyen AKP, bunun için “mutlak iktidar” halinde örgütlenmesi gerektiğini biliyordu. Türkiye’nin uzun süredir yaşadığı, iç ve dış politikanın iç içe geçmesi de bu bütüncül politikanın bir sonucudur.

Kuşkusuz, bütün bu kavramlar neo-osmanlıcılık denilen ve imparatorluğu yeniden canlandırmayı hayal eden bir ideolojiyle beslendiği için, aynı zamanda iç sınıfı mücadelesinin doğurduğu demokrasi taleplerini baskı altına almayı da içeriyordu. Ne var ki, AKP iktidarının ilk yıllarında, özellikle liberal çevrelerde yaratılan “demokratik İslamcı” algısı, bu eğilimlerin görülebilmesini önledi. Avrupa Birliği ile Uyum Yasaları adı verilen ve kimi demokratik açılımlar vaat eden hükümet programının ve uygulamaların yeni bir baskı döneminin hazırlığı olduğu da görülmedi. Bu yüzden, yeni Anayasa tasarısının oylandığı referandumda, hükümet güçleri yüzde 60’a yakın bir oy oranıyla kabul edildi.

Burada ortaya çıkan sonuç, ülkenin daha demokratik bir siyasi hayata kavuşacağını uman çevrelerin beklentileri ile AKP tabanının birleşik sayısını veriyordu.

Başta Erdoğan olmak üzere AKP, bunu kendisine verilmiş bir güvenoyu olarak yorumladı ve iktidarın tekelci karakterini güçlendirmek için bu yüksek oy oranına dayandı.

2013: AKP’NİN İLK SERT VİRAJI

31 Mayıs 2013’te başlayan, 79 ilde üç milyona yakın göstericinin katıldığı büyük eylemlerle ve değişik biçimler kazanarak Eylül ayına kadar devam eden “Gezi Ayaklanması (ya da direnişi)” AKP iktidarına karşı en büyük protesto hareketi oldu. Bu eylemler dizisi, bir yandan Türkiye’deki halk muhalefetinin geniş kitle tabanını ve olası sosyal sınıf karakterini ortaya koyarken, diğer yandan da yeni örgütlenme ve mücadele biçimleri hakkında önemli deneyimler kazandırdı.

Fakat esas olarak, iktidar düzeyinde büyük bir panikle birlikte şiddet kullanımının yaygınlaştırılması ve yeni yasalarla şiddet boyutunun arttırılması yönünde sonuçlar doğurdu.

Gezi Direnişi’nin sönmesinden birkaç ay sonra ise, büyük yolsuzluk ve rüşvet olayı patladı. Üç bakanın istifasıyla olayı atlatmaya çalışan hükümet, yolsuzluk ve rüşvet iddialarının Başbakanı da kapsaması ve Başbakan’ın oğlunun evinin polis tarafından aranmak istenmesi üzerine ağır bir krize sürüklendi. Şiddetli polis saldırısı ve muhalif gazete ve televizyonlara karşı yoğunlaşan baskılar, krizi daha da yoğunlaştırdı.

Ne var ki 2014 Mart ayında yapılan yerel seçimlerde hükümet partisinin tekrar önemli bir başarı kazanması, hükümet saflarında toparlanmaya ve halk muhalefetine karşı saldırının yeniden yoğunlaşmasına yol açtı.

Bu arada, Kürt sorunun çözümü yolunda, görünüşte önemli adımlar atılıyor, büyük ve uzun vadeli bir uzlaşmaya doğru gidildiği izlenimi veriliyordu.

YENİ BİR KIRILMA NOKTASI: 7 HAZİRAN SEÇİMLERİ

7 Haziran seçimlerinde, genel olarak “Kürt Partisi” olarak bilinen HDP, Gezi olayları sırasında oluşan geniş toplumsal muhalefetin de desteğini alarak seçim barajını aştı ve 80 milletvekiliyle parlamentoya girdi. AKP’nin iktidar tekelinin yıkılması anlamına gelen bu sonuç, yeni ve etkili bir demokrasi dalgasının geleceği beklentisi yarattı.

Ancak her ne pahasına olursa olsun iktidarı bırakmak istemeyen AKP ve onun lideri Erdoğan, sonuçları kabullenmedi. Anayasa’nın askeri darbe döneminde düzenlenmiş maddelerine dayanarak seçimleri tekrarlamak üzere siyasi krizi sürdürdü. Bu genel sertleşme ortamının en önemli parçası olarak, Kürt sorunu üzerine varılan bütün anlaşmaları iptal etti.

Bu arada, gerilim yaratarak uçlarda toplanma taktiği izledi. 20 Temmuz’da Suruç’ta 30 sosyalist genç IŞİD mensubu olduğu açıklanan bir “canlı bomba” saldırısında hayatını kaybetti. Hemen ardından, iki gün sonra, iki polis evlerinde uyurken bu kez PKK’li oldukları iddia edilen suikastçılar tarafından öldürüldü. Hükümet, IŞİD ve PKK’ya karşı operasyon kararı aldı ve ağırlıklı olarak Kürt gerilla mevzilerinin hedef alındığı büyük bir hava saldırısı başlattı. Böylece hem IŞİD’e hem PKK’ye operasyon görüntüsü altında yaygın bir propaganda eşliğinde ülke savaş atmosferine sokuldu. Kürt illerinde de Kürt siyasal örgütlerine yönelik operasyonlar başlatıldı.

10 Ekim’de, Ankara’da yeni bir IŞİD saldırısı düzenlendi. Emek, Barış, Demokrasi sloganıyla toplanan binlerce insanın toplandığı meydanda iki bomba patladı ve 102 kişi öldü. Bu ağır darbenin en önemli sonuçlarından biri, muhalefetin seçim çalışmalarını durdurması oldu. Bütün mitingler, gösteri ve propaganda toplantıları durduruldu.

İçeride ve dışarıda savaş ortamının yaratılması, 7 Haziran seçimlerinin yarattığı bütün iyimserliği ortadan kaldırdı ve halk yığınları, “istikrarsızlık ve güvensizlik” koşullarının 7 Haziran seçimlerinin sonucu olduğuna inandırıldı. Bu ortamın sona erdirilmesinin tek yolu olarak seçimlerin tekrar edilmesi gösterildi. Kürt sorununa çözüm için başlatılmış olan süreç sona erdirildi. Barajı aşarak AKP’nin tek başına iktidar olmasını önleyen HDP’ye karşı amansız bir saldırı başlatıldı. HDP’nin baraj altında kalmasını, AKP’nin oylarının da birkaç puan artırılmasını sağlayabilecek yeni bir seçim planlandı.

1 KASIM: AKP’NİN YENİ ZAFERİ

Gerilim ve şiddet politikası, AKP etrafında hemen hemen bütün sağ oyların toparlanmasını sağlamış, buna karşılık muhalefet cephesinde tereddütlere ve kısmi dağılmaya yol açmıştı. Tekrar edilen seçimler AKP’nin beklediği gibi sonuçlandı.

Ulusal önyargıları kışkırtan, dinsel ve ırkçı motiflerle süslenmiş propaganda eşliğinde sürdürülen korsanlık politikasının yarattığı korku ve endişe AKP etrafında bir bloklaşma sonucunu verdi ve yeniden AKP tek başına iktidar oldu.

Böylece dışarıda ve içeride savaş ortamının sağladığı körleşmenin üzerinde, eski politikalara dönüş yolu açıldı. Suriye’de “her şeye rağmen” savaşçı politikalara devam etmek, cihatçı gruplara desteği sürdürmek, Kürt hareketine karşı askeri müdahale planlarını uygulamak…

SAVAŞ VE FAŞİZM

Aynı anda, dış politikada pek çok açık verildi ve yayılmacı hayaller duvara çarptı. “Dünyanın süper güçlerinden biri olmak” gibi bir hedefin, gerçek dünya ilişkileri tarafından çizilmiş kalın sınırları vardı. Emperyal güç olma propagandasıyla yürütülen bölge ve ülke çapındaki propaganda saldırısı, bir süre için Recep Tayyip Erdoğan’ı İslam Dünyasının lideri olarak şişirmeye gayret ederken, “Arap Baharı” adı verilen isyanlar süreci buna ağır darbe vurmuştu. Tunus ve Mısır’dan sonra, Libya da bu ateş çemberine dâhil edildi ve sıra Suriye’ye geldiğinde Türkiye’nin pozisyonunda çok ciddi değişiklikler yaşanmaya başlamıştı.

Buna rağmen, Erdoğan önderliğindeki AKP mümkün olan bütün yolları deneyerek Suriye üzerinden Ortadoğu’da kendisine yer açmaya ve bu yönde geliştirilen milliyetçi propagandayla iç desteklerini güçlendirmeye yönelik çabalarını arttırdı.

Tarihsel tecrübenin işaret ettiği bir gelişme kaçınılmaz olarak Türkiye’nin de başına geldi. Savaş atmosferinin hâkim olduğu her yerde, özellikle iç savaş koşullarının ağırlaştığı durumlarda siyasal rejimin karakterinin faşizme doğru kayması kaçınılmazdır.

Özellikle iç savaş ortamının bilinçli ve planlı olarak yaratıldığı yolunda ciddi kuşkular vardır. 1 Kasım seçiminden önce gerçekleşen bir dizi provokatif saldırı sonucunda seçmen kitlesinin “güven ve istikrar” kavramlarıyla özetlenen propagandaya teslim olduğu söylenebilir. Sonuçta demokrasi mi güvenlik ve istikrar mı şeklinde özetlenebilecek tercih şıklarında, demokrasi kaybetti.

Türkiye’de ezilen sınıfların örgütlenme ve düşünce özgürlükleri üzerinde daima ağır biçimde kendisini hissettiren baskılar, bu kez çok daha sistemli ve şiddet kullanılması da dâhil bütün yöntemlerle bir kez daha ağırlaştırıldı. Özellikle “kamu güvenliği” gerekçe gösterilerek çıkarılan yasalar, barışçıl gösterilerde dahi polisin silah kullanma yetkisini genişleterek gösteri hakkının kullanılmasını ağır tehditler altına aldı.

Kadınlar ve gençlik üzerindeki baskılar da, dinsel ideolojinin toplumsal etkisinin arttırılmasının bir sonucu olarak yaygın ve öldürücü biçimler kazandı.

Kürt özgürlük hareketinin “özerk yerel yönetim” sloganıyla başlattığı hareket büyük Kürt kentlerini etkisine alırken, hükümet buna en sert savaş operasyonlarıyla karşı koydu. Şu anda, Diyarbakır gibi büyük bir kentte, sokaklarda tankların, zırhlı araçların kullanıldığı, kentin kimi mahallelerinin top ateşine tutulduğu ciddi boyutlu bir savaş yaşanıyor. Yeniden “Kürt sorununda çözüm” görüşmelerinin başlaması umudu gittikçe zayıflıyor. Hükümet, “yeni muhataplar ve yeni görüşme konuları” ile masaya oturmak isterken, Kürt siyasal hareketi, hedeflerini büyütüyor ve artık “özerk yönetim” talepleri, öne çıkıyor.

İŞÇİ HAKLARI VE MÜCADELELER

İşçi sınıfı üzerindeki sendikal baskılar ve çalışma koşullarında yapılan değişiklikler sonucu doğan mağduriyetler de güçlü mücadelelerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Özellikle metal ve otomotiv sanayisinde kitleler halinde zorlu mücadelelere başlayan işçi sınıfı, kendi ekonomik ve sendikal talepleri çerçevesinde sınırlı fakat etkili bir mücadele başlattı. Diğer sektörlerde de benzer sorunlar dolayısıyla işçilerin grev ve iş bırakma biçimde uyguladıkları direnişler, hareket halindeki toplumsal katmalar içinde özel bir yer kazandı.

Gezi Direnişi olarak bilinen büyük toplumsal hareket sonrasında ortaya çıkan en kitlesel ve derin izler bırakan eylemler işçi sınıfından geldi.

Bununla birlikte, toplumun diğer ezilen ve sömürülen kitlelerinin beklentileri açısından bakıldığında işçilerin eylemleri sınırlı kaldı.

BARIŞ MÜCADELESİNDE İŞÇİ SINIFININ ÖNEMİ

Herhangi bir kapitalist ülkede, toplumsal muhalefetin pek çok ayrı sebeple farklı biçimlerde kendisini gösterdiği durumlarda, diğer bütün sosyal katmanlar, işçi sınıfının eylemli olarak kendilerine katılmasını, hatta öncülük etmesini bekler. Bunun nedeni, işçi sınıfının kendilerine göre hem sayıca hem de nitelikçe daha güçlü olması, kendi dağınıklıklarına çeki düzen verecek bir disiplin içinde yürümesidir. Bu beklenti boşuna değildir. Gerçekten işçi sınıfı, ülkemizde de son dönemde görülen eylemlerin ortaya koyduğu gibi, kararlılık ve disiplin konusunda örnek bir tavır göstermiştir.

Diğer yandan, işçi sınıfı temel üretici güç olma özelliğiyle, iktidarlar karşısında en etkili muhalefeti yürütebilecek imkânlara sahiptir. Kendi patronlarını olduğu gibi, onların siyasi iktidarını da isteklerini kabul ettirme bakımından güçlü biçimde zorlayabilecek araçlara sahip olan tek sınıf işçi sınıfıdır. Bu, ekonomideki yeri bakımından sahip olduğu güç, aynı zamanda toplumun diğer sınıf ve tabakalarını da harekete geçirecek bir etkiye sahiptir. Çünkü işçi sınıfının ekonomik ve demokratik-siyasi talepleri, toplumun diğer kesimlerini de ilgilendiren temel talepler haline gelebilir ve birleşik bir hareket hareketinin doğmasına yol açabilir.

Bununla birlikte, Türkiye işçi sınıfı, genel olarak toplumsal hareket içinde sınıf gücünü gösterecek biçimde henüz yer almamaktadır. İşçiler, özellikle genç ve aydınlanmış işçiler, bireysel olarak pek çok muhalefet hareketine katılmaktadır. Ancak sınıf olarak ve sınıfın örgütlü gücüyle siyasal mücadeleye katılmak bakımından oldukça zayıf ve geri bir yerde durmaktadır.

Bunun başlıca iki nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, işçi sınıfının örgütleri olan sendikaların büyük çoğunluğu, kendi sınıflarının dışında olup bitenlere pencerelerini tamamen kapatmışlardır. Demokrasi mücadelesinde yer almaktan geri durmaktadırlar. Diğer emekçilerin sorunlarıyla kendi sorunlarını birleştirmemek için sendikalar bilinçli bir politika izlemektedir. Sınıfın kendi içindeki destek ve katılım eylemleri de parçalı ve sektörel düzeyde kalmaktadır. Ülkenin en ağır sorunu olan ve otuz yıldır sıcak savaş biçiminde seyreden Kürt sorunu, sendikalar tarafından tamamen tabu haline getirilmiş, hatta kimi sendikalar için bir terör ve bölücülük sorunu olarak damgalanmıştır. İşçilerin gündelik politikayla ilişkilerini kesmek için bütün engelleri kullanan sendikacı kesimi, aynı zamanda sınıfın temel sorunları konusunda da hükümetle ya da burjuva örgütleriyle kolayca anlaşabilmektedir. Bu ikisinin birbirine bağlı olduğu açıktır. İşçileri politikadan uzak tutmak, aynı zamanda onların hak ve çıkarlarını karşı tarafa teslim etmeyi kolaylaştırmaktadır.

Bununla birlikte, bu gerçeği gören DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) yönetimi, son barış eylemlerine aktif olarak çağrı yapmış ve katılmış, Ankara’daki bombalı eylemde de kurban vermiştir.

DİSK, Ankara Katliamı sonrasında da protestolarını ve barış çağrısını sürdürmüştür. İki günlük grev ve üç günlük yas eylemlerinin örgütlenmesinde aktif rol üstlenmiştir.

Ancak, sınıfın bütünü ve ana gövdesi düşünüldüğünde, işçi sınıfının demokrasi ve barış mücadelesine katılımının yetersiz olduğu söylenebilir.

Açıktır ki, toplumun en etkili ve güçlü sınıfı olan işçi sınıfı yükün ağır kısmını omuzlamadıkça, barış mücadelesinin eksik ve zayıf yönlerinin giderilmesi mümkün olmayacaktır.

Barış sorunu, yalnızca Kürt halkının demokratik mücadelesinden ibaret değildir.

Bugün sürmekte olan Suriye Krizi, emperyalist devletlerin kendi aralarında doğabilecek şiddetli çatışmaların da zemini ve merkezi olabilecek gelişmeler göstermiştir. Türkiye, bu kavganın hem coğrafi olarak hem de siyasi olarak içinde yer almaktadır.

Bütün sorunların birbirine bağlandığı ve her birinin çözümünün diğerinin çözümü ya da çözümsüzlüğü için araç olabileceği bir ortamda, işçi sınıfı barış mücadelesinin en önünde yer almak için pek çok fırsata sahiptir.

Temel ve ertelenemez görev, savaşa ve faşizme karşı halkın en geniş birleşik cephesini oluşturmaktır. Böyle bir geniş cephenin oluşturulmasında ilk adım, işçi sınıfının birliğini sağlamak, işçi sınıfı ile diğer emekçi kitlelerin, ezilen halkların, baskı altındaki inançların muhalefetini birleştirecek genel, kapsamlı ve etkili bir siyasi hareket geliştirmektir.

* Almanya’da yayımlanan günlük Junge Welt gazetesinin 8 Ocak 2016 tarihli sayısında yayınlanan yazı.

21. Rosa Luxemburg Konferansı Açılış Konuşması*

Politik mücadelede kültürel mücadelenin önemi ve Türkiye deneyimi

Aydın Çubukçu

Değerli dostlar, yoldaşlar;

Bugün, politik mücadelede kültürün yeri konulu bir konuşma için buradayım. Ancak, geldiğim bölge, kan ve ateş içinde üstelik yeni bir emperyalist paylaşım savaşı için düğüm noktası olacak özellikler taşıyor.

Bu yüzden önce, bölgemiz ve görevlerimiz hakkında birkaç cümle söylemek istiyorum.

Hepinizin izlediği gibi, Türkiye Ortadoğu savaşında önemli bir yer tutuyor ve savaş politikalarıyla yönetiliyor. Savaş ve faşizm, her ikisi de aynı toprakta ve aynı atmosferde birlikte büyüyen olaylardır. Türkiye, hızla faşizme kayan bir zeminde bulunuyor. Kürt isyanı, Suriye kriziyle birleşiyor ve bu bizim için savaşa ve faşizme karşı birleşik halk cephesini acil görev haline getiriyor.

Lenin’in dediği gibi, “ya devrim savaşı önler, ya savaş devrime yol açar!”

Bugün, böyle bir noktadayız. Devrim ne yazık ki henüz uzakta… Fakat savaşı güçlü bir demokratik mücadeleyle hâlâ önleyebiliriz. Bu bakımdan uluslararası dayanışma ve birlikte mücadele büyük önem kazanıyor. Kürt halkının mücadelesi, yalnızca Türkiye için değil, bütün Ortadoğu’nun ve Ortadoğu’daki savaşa bulaşmış bütün ülkeler için ciddi bir önem taşıyor. Bütün ülkelerin sosyalistleri, demokratları ve komünistleri savaşı önlemek, demokrasiyi gerçekleştirmek için birlikte çalışmalıdır.

Biz komünistler, Rosa Luxemburg adına toplandığımız bir sırada, onu anmanın en doğru yolunun bu olduğuna inanıyoruz.

Biz bütün dünyanın ilerici demokratları ve komünistleri işçi sınıfının önderliğinde en geniş halk cephelerini oluşturmak ve savaşı durdurmak üzere kendi hükümetlerimize karşı mücadele etmek zorundayız. Sert bir dönemece girdiğimizi, belki biz bölgede yaşayanlar daha net görebiliyoruz. Ama dünyanın bütün insanları başta işçiler ve gençlik tehlikenin farkındadır. Dünya bir felakete doğru sürükleniyor. Kürt halkının özgürlük mücadelesi yalnızca Türkiye için değil, bütün Ortadoğu’nun ve Ortadoğu’daki savaşa bulaşmış bütün devletlerin, bütün ülkelerin önemli bir problemi, önemli bir dayanışma odağı olmak zorundadır. Bütün ülkelerin sosyalistleri ve demokratları savaşı önlemek ve demokrasiyi kazanmak için şimdi birlikte mücadele etmek zorundayız. Rosa Luxemburg’u anmak için bir araya geldiğimiz bu toplantıda Rosa’nın bizim için en önemli çağrısı savaşa ve faşizme karşı birleşerek mücadele etmektir. Rosa’nın çağrısı Marx ve Lenin’in teorisi temelinde bugün yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Emperyalizme, faşizme ve savaşa karşı mücadele acil, ertelenemez ve tek mücadele yoludur.

Devrimci tarihin bütün mirasını kucaklayan bir mücadele ile başaracağımızdan eminim. Dayanaklarımızı güçlendirebilir, birliğimizi güçlendirebilir ve bütün dünyada savaşı önleyebilecek güçlü bir cephe oluşturabiliriz. Bu imkanlar vardır ve bunları kullanmak için yeterli deneye sahibiz.

Yaşasın devrim.

Faşizme geçit yok.

Kahrolsun savaş.


Böyle bir ortamda politik mücadelede kültürün önemi üzerine konuşmak belki de bazılarınız için hafif bir konu olarak görülebilir. Oysa emperyalistlerin mücadelesi ve bize olan saldırıları çok yönlü ve çok boyutludur. Buna karşı biz de çok yönlü çok boyutlu bir mücadele yürütmek zorundayız ve kültür bu bakımdan çok önemli bir silah olarak elimizdedir.

Kültürel mücadele yalnızca sanat ve edebiyat alanında mücadele değildir. Yalnızca sanatın ve edebiyatın savunulması değildir. Kültürel mücadele yeni bir hayat, yeni bir dünya için en önemli mücadele alanlarından birisidir ve kurucu bir rolü vardır, inşa edici bir rolü vardır.

Burada 25 yıldır yayınlamakta olduğumuz Evrensel Kültür adlı sosyalist aylık Kültür Sanat Edebiyat dergisinin genel yayın yönetmeni sıfatıyla konuşuyorum. Evrensel Kültür dergisini tasarlarken işçi ve emekçi kitleleri Türkiye’de 12 Eylül askeri faşist darbesinin ağır baskısını henüz aralamaya başlamıştı. Böyle bir ortamda partimiz Emek Partisi siyasal mücadelenin bir parçası olarak kültürel alanda da etkili bir mücadele yürütmenin önemli ve gerekli olduğunu düşündü; Evrensel Kültür dergisini yayınlama kararı aldı. Bu derginin yayın ilkelerini şöyle tespit ettik. Evrensel Kültür bir sosyalizm kültürü dergisidir. Başlıca görevi bilimsel sosyalist teorinin ışığında burjuvazinin ideolojik kültürel hegemonyasına gerici faşist ve emperyalist etkilere karşı mücadele etmek ve sosyalist kültürün günümüzdeki olanaklarını geliştirmektedir.

Evrensel Kültür sosyalist ve demokratik devrimci kültür mirasının dünyada ve Türkiye’de yüzyıllar boyunca birikmiş bütün değerlerini savunur. Tarih boyunca daha ileri bir dünya yaratma özlemiyle başkaldıran ve özgürlük için savaşan bütün halkların demokratik kültürüne sahip çıkar, yeni kuşaklara tanıtır. Önemli olan bir halkın hayatını değiştiren unsurları yakalamak ve bunları kültür alanında yaşanabilir unsurlar haline getirmektir.

Bir dergi tek başına bunu yapamaz. Mutlaka bir partinin faaliyeti içinde ve onun politik faaliyetinin bir parçası olarak mücadele etmelidir; o zaman sosyalizm kültürü kitlesel ve etkili bir silah haline getirebilir. Biz partili kültür, partili sanat ve edebiyat fikrini savunarak yapabileceklerimizin azamisini yapmaya çalıştık ve 25 yıldır Türkiye’de önemli bir sosyalist kültür birikiminin tanınmasını, geliştirilmesini sağladık. Bundan sonra da görevlerimiz artarak devam etmektedir. Yalnızca sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarını karşılamak bakımından değil, aynı zamanda geleceğin sosyalist kültürünün unsurlarını ortaya çıkarmak ve bunları etkili bir biçimde geliştirmek de görevimizdir.

Düşünün ki bugün İslamcı bir iktidarın hayatımızın her alanına sokmaya çalıştığı bir siyasetle yönetiliyoruz. Din, özellikle İslamiyet gündelik hayatın temeli haline getirilmiştir ve insanları teslim almanın, kolay yönetmenin ve faşizmin dayanağı haline getirmenin bir aracı olarak rol oynamaktadır.

Öyle ki sıradan insanlar, işçiler, kadınlar, çocuklar attıkları her adımın İslamiyet’e uygun olup olmadığını din adamlarına sormak durumundadırlar bugün. Evden çıkarken sağ ayağımı mı önce atmalıyım, sol ayağımı mı önce atmalıyım diye sormak zorundadır ve devletin dinle ilgili kurumları buna cevap vermektedir. Okullarda, fabrikalarda, ordu kışlalarında hatta parlamentoda herkes birbirinin namaz kılıp kılmadığını gözlemektedir. Bu ağır dinsel baskının aslında bir iktidar baskısı olduğunu ve hiyerarşik olarak insanları gündelik hayatının içinden iktidara bağımlı hale getiren bir baskı yarattığını görüyoruz. Bu korkunç bir şeydir. Bu şeriatla yönetildiğini söyleyen Suudi Arabistan, Pakistan gibi Afganistan gibi ülkelerdeki uygulamalardan farklı değildir.

Türkiye’de halkın büyük yoksulluğuna, antidemokratik baskılar altında tutulmasına rağmen iktidarın yüzde 50’ye yakın oyla yeniden hükümeti kazanmasının başlıca sebeplerinden birisi dinin toplumsal hayata bu kadar etkili bir biçimde sokulmuş olmasıdır. Şüphesiz insanlar inançlarında özgür olmalıdır. Herkes istediğine inanmalı, istiyorsa hiçbir şeye inanmamalıdır. Fakat din bir inanç değildir. Din bir politikadır. Din Allah’tan aldığı emirleri bireylerin hayatına sokmak iddiasındadır. Nasıl yönetileceğinize, nasıl yaşayacağınıza karar vermek isteyen bir kurumdur.

Gündelik yaşamın dine teslim edilmiş olması dinin gündelik hayatın her zerresine böyle sinmiş olması faşist diktatörlüğün dayanaklarından birisidir. Politika kutsallaştırılmıştır. Kutsal, politika haline getirilmiştir. Politikanın kutsallaştırılması Goebbels’in yöntemidir, Hitler’in yöntemidir. Faşizm, mitoloji, din, efsaneler, inançlar, geleneklerle birleştirilmiş politikanın sarsılmaz bir diktatörlük çıkaracağını keşfetmiştir.

Türkiye’de bugün dinin baskısını basit bir kültürel olgu olarak görmek yanlıştır. Söz konusu olan bir diktatörlük aracı olarak dinin gündelik hayata egemen kılınmasıdır. Bu yüzden kültür alanındaki mücadele yalnızca sanat ve edebiyat yahut düşünceler, felsefe, tarih vs. üzerindeki gerici düşüncelere karşı bir mücadele değildir. Aynı zamanda yeni bir kültür inşa etmenin adımlarını atmaktır. Mücadele içinde özgürlüğü, kadın haklarını, çocuk haklarını, hayvan haklarını savunmak, çevreye sahip çıkmak, ekolojinin önemini görmek, insanlığın ortak tarihsel mirasına sahip çıkmak da kültürel mücadelenin parçalarıdır.

Türkiye’de politikanın kutsallaştırılmış olması savaş politikalarının bir parçasıdır. Yalnızca Kürt halkına karşı değil aynı zamanda bölgedeki bütün halklara karşı savaş politikalarının kabul ettirilmesi ve uygulanması içinde bir araçtır. Çünkü savaş mezhepler ve dinler arası savaş biçimini almaya doğru itiliyor. Bu tarihin daha önceki dönemlerinde görülmüş en vahşi savaş atmosferlerinden birinin doğması demektir. Birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarından daha vahşi, daha ilkel, daha insanlık dışı bir savaşa doğru sürüklendiğimizden kuşkunuz olmasın.

Değerli dostlarım,

Ortadoğu’da bugün İslamcı terör örgütlerinin pek çok farklı fraksiyonları vardır. Ve bunlar derece derece savaşan devletlere bağlılık içindedirler. Bir vekalet savaşından, birilerini temsil ederek savaşan unsurların savaşından söz ediliyor. İslamcı terör örgütleri olarak adlandırılan örgütler gerçekte herhangi bir din için herhangi bir mezhep için değil bölgedeki emperyalist rekabetlerin bir unsuru olarak savaşmaktadırlar. Bazen Amerika’nın, bazen İran’ın bazen hatta Rusya’nın çıkarlarına savaşmaktadırlar. Ama genel ideolojik görünümleri İslamcılıktır. Türkiye’de, izliyorsunuz ve biliyorsunuz ki, hem sosyal taban bakımından hem ideolojik kökler bakımından İslamcı terör örgütlerinin önemli dayanakları vardır. Şu andaki iktidar politikaları bu örgütlerin Türkiye’den insan ve silah kaynağı sağlamasını kolaylaştırmaktadır. Türkiye artık kesinlikle laiklik ilkesini terk etmiştir. Ve bu bölgedeki savaş atmosferiyle son derece yakından bağlı bir durumdur. Laiklik için mücadele bazılarının sandığı gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerini koruma mücadelesi değildir. Bir demokrasi mücadelesidir. Savaşa ve faşizme karşı mücadelenin bir parçası haline gelmiştir. Bizim Türkiye’de gerek dinsel ideolojiye gerekse gericiliğin bütün biçimlerine karşı yürüttüğümüz mücadele dünyanın bütün eski insani kültürel değerlerini savunarak ilerleyen bir mücadeledir.

Bu mücadelede elbette Balzac, elbette Tolstoy, Shakespeare bizim yanımızdadır. Onlardan güç alan, onların değerleriyle bugünün faşizmine karşı mücadele eden bir anlayış hem kitleleri kucaklar hem de ileri doğru gitmemizi kolaylaştırır. İnsanlığın bütün birikmiş kültür mirasını bugünün kavgası içinde bir dayanak olarak kullanmak bizim görevimizdir. Şüphesiz bunun arasında sevgili Rosa Luxemburg da vardır, Comandante Che Guevara da vardır. Marx ve Lenin’in sağlam teorik zemin üzerinde kurdukları sosyalizm düşüncesi insanlığın bütün değerlerini kapsar ve yeni bir insanlığın inşası için bize imkan verir. 25 yıldır sürdüğümüz mücadelede biz Türkiye’de önemli bir görev yaptığımıza inanıyoruz. Bildiğimiz kadarıyla, dünyanın başka bir ülkesinde kültür, sanat, edebiyat alanında 25 yıldır yayınlanan partili bir sosyalist dergi yoktur. Oysa bu tür dergilerin çoğalması, Evrensel Kültür dergisinin görevlerini daha ileriden yerine getirmesine yardımcı olacaktır. Burada değişik uluslardan bir araya gelmiş olan sosyalistlerle bu alanda dayanışmak ve birlikte yayınlar yapmak arzumuzu da belirtmek isterim. Bu bizi zenginleştirecektir, mücadeleyi güzelleştirecektir. Kültür sanat alanındaki mücadele kan ve barutla sürdürülen mücadeleyi insani kılan bir mücadele olacaktır.

Sözlerime son verirken sosyalizm için mücadelenin zaferine olan inançla hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Yaşasın sosyalizm

Yaşasın Marksizm ve Leninizm…

* Rosa Luxemburg Konferansı 9 Ocak 2016’da Berlin’de yapıldı

DTK’nın özyönetim deklarasyonu, neoliberal yerelleşme ve özerklik

Arif Koşar

Kürt ulusal hareketi içerisinde 2007, Türkiye kamuoyunda Diyarbakır’da özerkliğin ilan edildiği Temmuz 2011’den beri “Demokratik Özerlik” ya da başka bir ifadeyle “özyönetim” kavramı tartışılıyor.

Son olarak; devletin Türkiye Kürdistanı’na yönelik düzenlediği askeri operasyon ve katliam koşullarında, DTK Genişletilmiş Olağanüstü Genel Kurulu 26-27 Aralık 2015 tarihinde Diyarbakır’da toplandı. Cizre, Silopi, Sur, Nusaybin, daha pek çok il ve ilçede tank dahil ağır silahlarla yürütülen saldırılarda 3 aylık bebekten 70 yaşındaki dedeye kadar onlarca Kürt katledildi. Kürt ulusunun, ulusal demokratik haklarını savunma ve kendi kendini yönetme talebinin “hendek”-“barikat” eksenine indirgendiği, Türk halkının milliyetçi-ırkçı şoven propagandanın hedefi haline getirildiği bir dönemde Kürt ulusal hareketi, DTK Genel Kurulu vesilesiyle kendi talepleri ve projesini anlaşılır bir şekilde anlatmak istedi.

Sonuç bildirgesinde “Özyönetim ilan edilen yerlerde bir yıldır sakız gibi çiğnenen ‘kamu güvenliği’ adı altında seçilmişlere, sivil halka, siyasetçilere ve gençlere yönelik tutuklama ve infazlara” gidildiği, buna karşı Kürt halkının “meşru direniş, özünde kendi kendini yerelden yönetme, yerel demokrasiyi inşa etme talebi ve mücadelesi” içinde olduğu vurgulandı.

“Sorunun esas olarak bir demokrasi ve özgürlük sorunu olduğuna” işaret edilen bildirgede, “Demokrasi ve özgürlük talepleri özünde siyasi statü talepleridir” denildi (DTK, 2015). PKK Lideri Abdullah Öcalan ile gerçek bir müzakere sürecinin başlatılması talep edildi.

Bildirgede “özyönetim ilanları” sahiplenilirken, “Bu açıdan daha önce DTK’nın kamuoyuna sunduğu, HDK, DBP ve HDP’nin de programlarına aldığı demokratik özerkliğin içeriğini doldurarak kamuoyuna deklare etmek istiyoruz. Böylece özyönetim ilan eden halkımızın amacı ne, ne istiyor soruları daha iyi anlaşılacaktır.” denildi (DTK, 2015).

“Demokratik özerklik sorumluluk alanlarının tespiti çerçevesinde sadece Kürt sorununun değil; siyasi, toplumsal ve idari birçok sorunun çözümüne” kapı aralayacağı öngörülen 14 maddelik deklarasyon yayınlandı. Deklarasyonun ilk maddesi “ülke genelinde kültürel, ekonomik, coğrafi yakınlıkları dikkate alınarak bir veya birkaç komşu şehri kapsayacak biçimde demokratik özerk bölgelerin oluşturulması” talebi oldu. Böylece ülkenin idari yapısının, yetkilerin merkezden yerele aktarıldığı bölgeler temelinde yeniden yapılandırılması önerisi getirildi. Deklarasyonda genel olarak, bu idari yeniden yapılanma kapsamında, eğitim, sağlık, yargı, toprak, su, enerji kullanımı, çevre, ulaşım, bütçeleme ve güvenlik hizmetlerinin merkezden yerele aktarılması gerektiğini savunuldu.

“Özyönetim” deklarasyonunda Kürt halkının siyasi statü talebi açıkça ifade edilirken, Türkiye’nin idari anlamda ciddi bir “yerelleşme” reformundan geçmesi öngörüldü. Bu kapsamda Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik şartındaki çekincelerin kaldırılması çağrısı yapıldı, “yönetimlerin meşruiyeti[nin], artık her sokağı, her mahalleyi, her il’i ve ilçe’yi merkezden yönetmekle değil, yerellerden özyönetimleri tanıyarak” sağlandığı ifade edildi. “Yerinden yönetimi sağlayan yasal demokratik adımların atılmasının” demokratikleşme, yerel demokrasi ve farklı kimliklerin özerkliğinin gerçekleşmesi açısından yasal bir zemin sağlayacağı belirtildi.

Bu açıdan deklarasyonun iki temel yönünden bahsedilebilir. Birincisi, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın açtığı yoldan ilerleyerek Türkiye’de yerelleşme politikalarının etkili bir şekilde uygulanması, “özerk bölgeler” temelinde yeni ve “demokratik” bir idari yeniden yapılanmaya gidilmesi önerisidir; ki bu AB müktesebatının önemli bir kısmını oluşturan neoliberal yerelleşmeyi hatırlatan, hatta içeren bir yaklaşımdır. Çünkü DTK’nın sonuç bildirgesinin dışındaki kaynaklarda da AB mevzuatına sık sık atıf yapılmakta, neoliberallerin temel sloganlarından birisi olan “devletin küçültülmesi” gündeme getirilmekte, liberal “yerelleşme politikaları” ve “ademi-merkeziyetçilik” Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açan bir platform olarak görülmektedir. İkincisi, Kürt ulusu ve Kürdistan coğrafyası için yerel özerkliğin bir statü olarak tanınması talebidir. Bu Kürt ulusunun, ayrı bir devlet kurma hakkını da tartışmasız bir biçimde içeren, kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde iradesini Türkiye’nin diğer halklarıyla birlikte yaşam temelinde kullanmasıdır. Elbette, Kürt ulusunun temel bireysel/kolektif haklarının tanınması ve bölgesel özerkliği öngören statü talebinin yaşama geçirilmesi temelinde.

DTK’NIN 14 MADDELİK DEKLARASYONU

DTK’nın Özyönetimlerle İlgili Siyasi Çözüm Deklarasyonu’nda, Türkiye’nin idari yapılanmasına ilişkin 14 maddelik bir model sunulmuştur. Buna göre; Türkiye 20-25 civarında yerel yönetim bölgesine ayrılacaktır. 2008 yılında DTP’nin hazırladığı çözüm önerisinde ve HDP’nin çeşitli belgelerinde ifade edildiği gibi; bu idari yapılanma Türkiye’nin “üniter yapısı”na bir engel teşkil etmemektedir. “Üniter devlet” vurgusu nedeniyle, modelin ABD ya da Almanya’daki federasyon modelinden çok İspanya ve İtalya ya da daha zayıf bir formül olan Fransa’daki bölgeler modeline yakın olduğu söylenebilir.

Deklarasyonun ilk üç maddesinde, bölgeler düzeyinde yerel yönetim birimleri ve bunların merkezle ilişkileri açıklanmaktadır:

“1. Ülke genelinde kültürel, ekonomik, coğrafi yakınlıkları dikkate alınarak bir veya birkaç komşu şehri kapsayacak biçimde demokratik özerk bölgelerin oluşturulması,

  1. Tüm bu özerk bölgelerin ve kentlerin demokratik esaslarla seçilmiş meclisler ve meclisler içinden seçilmiş özyönetim organları tarafından Türkiye’nin yeni demokratik Anayasasının temel prensipleri çerçevesinde yönetilmesi. Özerk Bölgelerin halk iradesinin ayrıca TBMM ve merkezi yönetimde de demokratik esaslar temelinde temsil edilmesi.
  2. Demokratik özerk bölgeler ve diğer idari birimlerde merkezi yönetimin seçilmişler üzerindeki her türlü vesayetine son verilmesi, seçilmişleri görevden alma yetkisinin kaldırılması. Merkezi yönetim organlarının, yeni demokratik anayasa ilkelerine uyulması doğrultusundaki denetimleri dışında bölgesel ve yerel yönetimler üzerindeki her türlü vesayetinin son bulması” (DTK, 2015).

Buna göre; yeni oluşturulacak idari bölgelerin yönetimleri seçimle işbaşına gelecek, merkezin idari vesayetinden bağımsız ve özerk olacaktır. Kürt ulusal hareketinin yine başkaca belgelerinde ifade edildiği gibi “Avrupa demokrasileri”ndeki genel eğilim de, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yerel özerkliktir. ABD ve Almanya gibi federal devletlerdeki federe devletlerin güçlü hakları bir yana İtalya, Portekiz ve İspanya gibi “üniter” devletlerde de aynı şekilde merkezi yönetimin yetkilerinin azaltıldığı, yerel yönetimlere devredildiği görülmektedir. Fransa ise, 28 Mart 2003 tarihinde bir dönüm noktası olarak değerlendirilen anayasa değişikliğini gerçekleştirerek, 1982 yılında başlayan bölgeler¹ temelinde yetki devrini ve yerelleşme (desantralizasyon) reformunu geri dönülmez kılmıştır. İrlanda, 1991’de Yerel Yönetim Yasası (Local Act Government) ile yerel yönetimlere genel yetki alanı ve güçlü yetkiler tanımıştır. Yunanistan 1994’te il yönetimlerini il yerel yönetimlerine çevirmiştir. Portekiz ve İsveç’te yeni bölge rejimlerine ilişkin denemeler yapılmıştır. Belçika iki düzeyli yerel yönetimli bir federe devlet haline gelmiştir. İspanya ve İtalya bölgesel özerk yönetimlere yasama yetkisi verilmesini öngörerek yerel özerkliğin arttırılması konularında düzenlemeler yapmıştır (Demircan, 2007: 152). İfade edildiği gibi Avrupa, hatta dünyadaki eğilimin neoliberal yerelleşme politikaları olduğu doğrudur, ancak bunun demokratik bir içerik taşıyıp taşımadığı ise tartışmalıdır.

Kürt ulusal hareketi, merkeziyetçi, özellikle Kürdistan’daki yerel yönetimlerin mevcut yasalar çerçevesindeki haklarını dahi kullanmasını engelleyen devlet politikasını zayıflatmak için uzun zamandır yerelleşme politikalarını savunmaktadır². Bunu, sadece Kürdistan’daki belediyelerin ulusal özgünlüğü ya da bir ulusun kendisini yönetmesinin olanaklarını güçlendirecek bir araç olarak değil giderek tüm Türkiye’nin demokratikleşmesinin gereği olarak görmektedir.

PKK Lideri Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu’nda yerelleşmeyi demokratikleşmeye yönelik bir süreç olarak yorumlarken, bütün bu neoliberal yerelleşme uygulamalarını Avrupa’nın baskıcı politikalardan çark etmesi olarak okumaktadır. Bu çerçevede “Günümüzde yaygınlık kazanan sivil toplum, insan ve azınlık hakları, yerel yönetim sorunları ve klasik tüm ulusal sorunlar demokrasi ve özyönetimlerin merkezî ulus-devletçe bastırılmasından kaynaklanmış olup, bu sorunların çözüm yoluna girmesi de ancak ulus-devletin gerçekleştirdiği hak gaspı zemininin aşılmasıyla mümkündür. Gerek ABD’nin federal karakteri, gerekse AB’nin kendisini gasp edilen demokratik değerleri azar azar da olsa yeniden sivil topluma, bireyler ve azınlıklara ve yerel yönetimlere aktarma temelinde geliştirmesi, üç yüz yıllık ulus-devletçi teori ve taktiklerden çark ettiklerini göstermektedir.” (Öcalan, 2013: 35) demektedir.

Avrupa ve Amerika’da gündeme gelen yerelleşme politika ve uygulamaları, geçmiş baskıcı politikalardan vazgeçmenin değil tersine neoliberal kalkınma paradigması doğrultusunda tekelci sermayeye yeni yatırım, kâr ve kontrol alanları sunma, idari yapıyı piyasa ilkeleri çerçevesinde yeniden yapılandırma sürecinin bileşeni olarak işlemektedir. Bu açıdan AB’nin emekçilere her alanda “yerelleşme” politikalarını dayattığı 1980 sonrası dönemi demokratikleşme süreci olarak tanımlamak mümkün değildir. Sadece 2000 sonrası döneme bakıldığında bile tersinin geçerli olduğu kolayca görülebilir. Örneğin 2001 yılında 11 Eylül saldırılarının ardından sadece ABD’de değil Avrupa’da “terörizme karşı mücadele” kapsamında “güvenlik” önlemleri arttırılıp bireysel ve kolektif haklar kısıtlanırken, Fransa’da 2005’te banliyö isyanının ardından polis baskısı ikiye katlanırken, ABD’de polisler hiçbir ceza almadan siyahları öldürmeye devam ederken, Yunanistan’da kemer sıkma önlemlerine karşı yapılan referandum “demokratik” AB tarafından reddedilirken, “demokratik uygarlık” hep bir elden Irak, Afganistan, Mali ve Libya’yı işgal edip Suriye’de radikal İslamcı terör örgütlerini, Suudi Arabistan’da krallık rejimini desteklerken, mültecilere sınırlar kapatılıp Ege sularında ölüme terk edilirken aynı zamanda yerelleşme reformları büyük bir hızla devam ediyordu. AB komisyonunun halkla en ufak bir bağlantısı kalmamış anti-demokratik yapısı, AB içinde Almanya’nın merkezi konumu, halk taleplerinin yükseldiği ülkelerde tepeden atanan teknokratik hükümetler gibi daha bir çok olgu, Avrupa’nın genel eğiliminin demokratikleşme değil mevcut kazanılmış hakların gaspı, işçi sınıfı ve halk mücadelelerinin düzeyine göre bireysel/kolektif özgürlüklerin kısıtlanması yönünde olduğu söylenebilir.

Avrupa devletlerinin genel yaklaşımı bir yana; zaten yerelleşmeci paradigma, demokrasiyi “devletin küçültülmesi” ve piyasa mekanizmasının önündeki engellerin kaldırılması olarak görmektedir. Buna göre piyasa; halkın doğrudan katılım sağladığı, herkesin eşit olduğu, bağımsız bir biçimde tercihte bulunabildiği, özgürlüğün somutlandığı ve yaşama geçtiği bir alandır. Eşitliğin, özgürlüğün, katılımın ve demokrasinin mekanıdır³. Öyle ki, Afrika, Asya ve Ortadoğu’daki çeşitli ülkeler piyasa mekanizmalarını hayata geçirdikleri, kendi kaynaklarını uluslararası tekellere/piyasaya açtıkları ölçüde “demokratik”, bunu yapmadıkları oranda “anti-demokratik” olarak sınıflandırılmaktadır. Birçok işgal, askeri darbe ve dış müdahale, piyasa ekonomisini geliştirmek böylece “demokrasiyi kurmak” üzere gerçekleştirilmiştir. Bu açıdan günümüz liberallerinin yerelleşmeyi, “devletin küçültülmesi”, “piyasanın etkinliğinin artırılması” ve aynı anlama gelmek üzere “halkın yönetime katılması” olarak değerlendirmesi kendi içinde tutarlı bir sonuç olarak görülebilir⁴.

Bu açıdan neoliberal yerelleşme politikalarının gerekçesi; kıt olan kaynakları en optimal şekilde kullanarak en az kaynakla “en fazla faydayı” sağlayabilmeleridir. “Bu özellik belediyelerin kendi bölgelerindeki ihtiyaçları merkezi yönetime oranla daha akılcı bir biçimde saptayabilme” ve yerel kaynakları “etkili bir biçimde harekete geçirebilme olanağından” gelmektedir. Tam da bu “rasyonel” piyasacı hedeflerinden dolayı yerelleşme, 1980 sonrası neoliberal kalkınma paradigmasının önemli bir bileşeni olmuştur. “Devletin küçültülmesi” yerelin öne çıkmasını getirmiştir. Sınırlamacı ve korumacı önlemlerinin kaldırılması, yerel yönetimlerin bölgelerini sermaye yatırımları için uygun hale getirmesi ve “karşılaştırmalı üstünlükler”ini kullanarak rekabet kapasitelerini arttırmalarına neoliberal kalkınma modeli açısından özel bir önem verilmiştir (Demircan, 2007: 139, 146).

Kürdistan’ın ayrıksı durumunu bir kenara bıraktığımızda; DTK’nın deklarasyonu Türkiye’nin batısı için de genel bir yerelleşme ya da “yerel özerklik” önerisi sunmaktadır. Bildirge Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’na atıf yapmakta, Şart’a ilişkin hükümetin koyduğu çekincelerin kaldırılmasını talep etmektedir. Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’ndaki, özyönetim deklarasyonuyla büyük oranda uyuşan maddelerdeki amaç, birçok kaynak ve araştırmada ifade edildiği gibi çeşitli kamu hizmetlerinin piyasaya açılması, ulusal koruma önlemlerinin bölgeler temelinde ortadan kaldırılmasıdır. AB’nin bu hedefi “Bölgeler Avrupa’sı” formülü ile dile getirilmektedir. “Özyönetim bildirgesi”nde olduğu gibi Şart’ta da, belli başlı kamu hizmetlerinin merkezi yönetimden yerel yönetimlere devri öngörülmektedir. Şart’ın 4. maddesinin 4. paragrafında “Kamu sorumlulukları genellikle ve tercihan vatandaşa en yakın olan makamlar tarafından kullanılacaktır. Sorumluluğun bir başka makama verilmesinde, görevin kapsam ve niteliği ile yetkinlik ve ekonomi gerekleri gözönünde bulundurulmalıdır.” denilmektedir. Bu “devletin küçültülmesi” sloganı altında yürütülen yerelleşme politikalarının gerçek niteliğini yani hizmetlerin yerellere devredilerek piyasaya açılması işlevini göstermektedir. Bu hedef, Şart’ın 9. maddesinin 8. paragrafında “Yerel makamlar sermaye yatırımlarının finansmanı için kanunla belirlenen sınırlar içerisinde ulusal sermaye piyasasına girebileceklerdir.” (Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, 1985) ifadeleriyle açıkça vurgulanmaktadır.

Somut örnekler vermek gerekirse;

Örneğin Türkiye’de, ilkokulların merkezi olarak örgütlenmesiyle, kağıt üstünde kalmış olsa da parasız olma niteliği söz konusudur. Ailelerden alınan bağışlar ve okul alanlarının ticarete açılması ile “kamusal” eğitim giderek ticarileştirilmektedir. Ancak eğitimin “yerelleştirilmesi”, “yerele devri” ve yerel yönetimler tarafından örgütlenmesi; ilkokulların –kimi modellerde öğretmen maaşlarına kadar– finansmanının sorumluluğunun “yerellere” bırakılmasını öngörmektedir. Bunun anlamı, yereller piyasanın etkinliğini de artırmak üzere okulların finansmanını sermaye piyasasından ya da müşterilerden (öğrenciler ve aileler) karşılayacaktır.

Keza, sağlık sisteminin “parasız” olması ve “merkezi bütçe” tarafından finanse edilmesi; neoliberal yerelleşme politikacılarına göre tam bir “adaletsizlik” örneğidir. Çünkü, hastaneler, bulunduğu yerelin halkına “hizmet” sunmaktadır. Dolayısıyla ‘yerel’in kaynakları tarafından finanse edilmeli, “mali özerklik” sağlanmalıdır. Sağlık alanındaki neoliberal piyasa ve “yerelleşme” politikalarının iki sonucundan bahsedilebilir: birincisi, genel olarak sağlığın “kamu bütçesi” tarafından karşılanmasının yerine “hizmeti alanın” aldığı hizmet karşılığında gerekli ödemeyi yapması; buna uygun bir sağlık, sigorta ve emeklilik sisteminin yapılandırılmasıdır. İkincisi, sağlık hizmetinin merkezi olarak değil “yereller”de, “yerelin kaynakları” ve “potansiyeli” kullanılarak gerçekleştirilmelidir. Böylece “kent hastaneleri” ya da özel hastaneler ile hem “sağlığın kalitesi artacak” hem de “merkezi bütçe” üzerinde gereksiz ve devasa bir yük olan sağlık harcamaları, “yerelleştirilmiş” ve oldukça azaltılmış olacaktır.

Bu açıdan DTK’nın açıkladığı sonuç bildirgesinde Türkiye Kürdistanı dışındaki bölgeler için ifade edilen çeşitli kamusal hizmetlerin yerelleştirilmesine ilişkin öneriler, neoliberal kamu yönetimi reformu ile önemli ölçüde uyuşmaktadır. Emekçilerin mücadeleler sonucu elde edilmiş ama giderek aşınan ve zaten elde avuçta doğru düzgün kalmayan hakların tamamen gasp edilmesi ve kimi sınırlamaların yerelleşme adı altında piyasaya açılmasını öngörmektedir. Ancak bildirgenin “Batı” kısmına ilişkin yapılan bu tespitlere çeşitli itirazlar gelebilir. Bunları değerlendirecek olursak;

Birinci itiraz: Bildirgede neoliberalizme dair açık bir ifade yok

Birinci itiraz şöyle formüle edilebilir: bildirgede herhangi bir neoliberal çağrı ya da özelleştirme/piyasalaştırma önerisi söz konusu değildir. Yerelleştirme “devletin küçültülmesi”, “halka yakın olma” ve genel olarak demokratikleşme çerçevesinde ele alınmaktadır.

Bildirgenin genel ruhunun, liberal “merkezi olan kötüdür yerel olan iyidir” ya da “merkeziyetçilik anti-demokratik yerel demokratiktir”⁵ yaklaşımına dayandığı söylenebilir. Bu perspektifle kamu hizmetlerinin yerelden örgütlenmesi gerektiği savunulmaktadır. Bildirgede özellikle atıf yapılan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı da, esasen merkezi kamu hizmetlerinin yerele yani piyasaya açılmasını esas almakta, yerelleşmeyi yerellerin rekabeti ve ekonomik kalkınması çerçevesinde değerlendirmektedir. Yapılan yüzlerce araştırmada, Şart’ın hizmetlerin piyasaya devredilmesini, yerellerin yatırımlara tamamen açılmasını, birbiriyle rekabet ekseninde gelişmesini öngördüğü tartışma konusu bile edilmemektedir. Yerellerin özerkliğindeki ana tema tamamen ekonomiktir. Kendi kendisinin finansmanını piyasa yoluyla sağlayan yerel yönetimler, vergi tabanlarını ve gelirlerini arttırmak için kendi bölgesine sermayeyi çekmek, yatırım yapması için gerekli koşulları sağlamakla yükümlü kılınmaktadır. Son dönem literatürdeki “marka kentler”, “kentsel rekabet” neoliberal yerelleşme politikalarının sonucu olarak gündeme gelmektedir.

Bugün, mevcut devlet yapısındaki bürokrasiden; çürümüşlükten, adam kayırmacılıktan vb. bunalan emekçiler de, “evet eleştiriler doğrudur, devlet yeniden yapılandırılsın” diyebilirler. Ama, sermaye güçlerinin “yeniden yapılandırma” dedikleri ile, emekçilerin, halkın devlet ve idare karşısındaki şikayetleri aynı nedenlerle değildir. Halk, devletle yüz yüze gelenler, idarenin labirentlerine düşenler; bürokrasiden, rüşvetten, halkın değil varlıklıların işlerinin yürümesinden şikayet ederken, sermaye temsilcileri “hantallık”, “bürokrasi” dediklerinde; devlete yüklenmiş olan sosyal görevlerden; eğitim, sağlık, ulaşım gibi kamu hizmetlerinin devlet tarafından üstlenilmiş olmasından, devletin ekonomiyi denetlemesinden ve karaborsayı, fahiş fiyatı vb. kontrol etmek gibi faaliyetlerden ve yanı sıra sanayi ve tarım gibi alanlarda koruyucu önlemler almasından yakınmaktadırlar⁶ (Çaralan, 2004: 32-33).

Çözümler de buna göre olmakta; neoliberaller devletin; devletin bir alanını oluşturan idarenin, merkezi ve yerel yönetimlerin vergi toplamak, güvenlik gibi başlıca işlerle uğraşması, ama geri kalan her şeyin yerelde ya da piyasa koşullarında yapılması için özel kişilere, özel firmalara devretmesini istemektedirler. Özetle asıl yapılmak istenen, egemen sınıfların devletinin gediklerinin kapatılması, çürüyen yönlerinin restore edilerek, emekçilere, halka karşı kendisini her tür hizmet ve sosyal görevden arındırmış; etkin biçimde vergi toplayan, polis ve asker gücü bakımından daha zapturaptçı bir yapıya kavuşturulmasıdır (Çaralan, 2004: 25).

Bu açıdan yerelleşme politikaları çerçevesinde öngörülen, örneğin Konya’da, Aksaray’da, Muğla’da, İzmir’de, İstanbul’da eğitimin yerellere devredilmesinin herhangi bir demokratikleşme ile bağlantısı yoktur. Ya da sağlık hizmetlerinin içeriğinin belirlenmesinden finansmanına kadar bu illerdeki yerel yönetimlere (daha doğrusu piyasaya) devredilmesinin doğrudan demokratik bir yanı söz konusu değildir. Toprakların, su ve enerji kaynaklarının tüm halkın/toplumun mülkiyeti yerine yerel yönetimlerin mülkiyetine ya da özel tasarrufuna bırakılması, yerel ihtiyaçların gözetilmesi adına; bu alanların sermayeye açılması anlamına gelmektedir.

Fransa’da yerelleşme politikaları sonucunda idari bölgesel yönetimlere yetki devriyle birlikte çeşitli kamu hizmetleri, yerel yönetim piyasasına dağılmış olan üç büyük holdingin kontrolüne girmiştir. Tek başına içme suyu temininde özel sektörün payı yüzde 30’dan 1983’te yüzde 60’a yükselmiş, 1999 yılında ise yüzde 80’e yaklaşmıştır (Özel ve Eren, 2012: 1395).

Yerel yönetimlerin özerkliğinin en gelişmiş biçimde uygulandığı ABD’de eğitim yerel yönetimlerin sorumluluğundadır. Hatta, eğitim başta olmak üzere çeşitli hizmet alanlarında özel yerel yönetim birimleri olan school districts (okul bölgeleri) kurulmaktadır⁷. ABD’deki bir county⁸ yönetimi sınırları dahilinde belirli bir bölgenin herhangi bir hizmete ihtiyacının ortaya çıkması halinde, “söz konusu bölge için bütün county’yi vergilendirmek yerine”, o bölgede “özel amaçlı yerel yönetim” kurulmasını sağlayarak, bedelin hizmetten doğrudan faydalanacak olan kişilere yüklenmesi yoluna gitmektedir. Eğitimin bu çerçevede yerelleştirilmesindeki temel mantık; “merkezi bütçeden yatırım” yerine “hizmet görenlerin karşılığını ödemesidir”. “Okul bölgeleri” mali açıdan özerktirler; “mali kaynaklarını vergi, sunulan hizmetlerin ücretlendirilmesi ve borç para alma gibi yöntemlerden karşılamaktadırlar” (Çınarlı, 2011: 277). Böylece yerel özerkliğin en ileri düzeyde uygulandığı ülkelerin başında gelen ABD’de eğitim bir hak olmaktan çıkmakta, giderek hizmet alan “yerel”lerce finanse edilmektedir.

İsveç’te de yerel özerklik ilkesi güçlü bir biçimde uygulanmaktadır. Mali özerklik çerçevesinde yerel yönetimler kendi gelirlerini, yerel vergilendirme ve diğer faaliyetlerinden elde etmektedir. Merkezi bütçeden transferler ise bütçenin küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin ileri düzeyde kurumsallaştığı örnek “refah devleti” İsveç’te, özellikle 1990 sonrası neoliberal dalga ile yerelleşme politikaları eşgüdüm halinde ilerlemiştir. Böylece hizmetlerin tamamı olmasa da bir kısmı, şirketlere devredilmiştir. Yerel yönetimlerde yüzde 85’i limited olmak üzere yaklaşık 1600 şirket bulunmaktadır (Acar ve Kitapçı, 2009: 93). Son yıllarda yeni mali yönetim sistemleri geliştirilmiş olup; yerel sorumluluk iyice yerellere yani okullara, bakımevlerine ve hastanelere devredilmiştir (Acar ve Kitapçı, 2009: 101). Reform sürecinde genel bütçeden finanse edilen sağlık hizmetleri, özellikle de birinci basamak sağlık hizmetleri yerelleşmeyle birlikte özelleştirilmiştir. Stockholm’de büyük bir kamu acil hastanesi olan St. Göran Hastanesi 1998’de özelleştirilmiştir. Özel hizmet satan şirketleri destekleme politikası 2006’da muhafazakâr/neoliberal partilerin iktidara gelmesiyle yaygınlaşmıştır. 2007-2012 yılları arasında eyalet meclislerinin şirketlerden hizmet satın alımları yüzde 56 oranında artmış, genel bütçeden finanse edilen sağlık merkezlerinin yüzde 23’ü özelleştirilmiştir. 2010 yılındaki Lagen om Valfrihets System (LOV) Yasası’yla bu tür şirketlere yeni haklar verilmiştir. Hizmetlerin “kamusal” niteliğinin çok güçlü ve derinlikli olduğu İsveç gibi bir ülkede bile eğitim, sağlık ve diğer hizmet ve sorumlulukların yerellere devri, özelleştirme/piyasalaştırma süreci olarak şekillenmektedir.

Dünyadaki “en ileri” uygulamalarında olduğu gibi, mali yerelleşme başta olmak üzere genel olarak yerelleşme literatürüne ilişkin teorik yaklaşımlar da, esasen “ekonomik verimlilik” ve “etkinliği artırmak” üzere gündeme gelmiştir. Teorisyenlerinden Stigler (1957) ve Musgrave (1959) yerelleşmeyi “fayda maksimizasyonu”⁹ yaklaşımı çerçevesinde irdelemiş ve önermişlerdir. Brennan ve Buchanan (1980) tarafından ortaya konan “Leviathan Tezi”¹⁰ uyarınca, yerelleşme, kamu hizmetlerinin “popülist” ve ücretsiz bir biçimde geliştirilmesini engelleyecek, kamu harcamalarının azaltılmasıyla “devletin küçültülmesini” sağlayacaktır (Acar ve Kitapcı, 2009: 88).

AKP hükümeti de, tam da bu nedenlerle, neoliberal yerelleşme politikalarını savunmakta, Kamu Yönetimi Temel Kanunu gibi çeşitli düzenlemelerle, yerelleşme yönünde kimi adımlar atmaktadır. AKP’nin yerelleşme politikalarını hem programına hem de seçim beyannamelerine, sadece birer vaat olarak değil “özelleştirme” hamleleri olarak koyduğu bilinmektedir¹¹. Türkiye’de neoliberal yerelleşme politikaları açısından hem sermayenin hem de AKP başta olmak üzere sermaye hükümetlerinin genel tutumunun şu noktada ortaklaştığı söylenebilir: “Halkın katılımı”, “yerinden yönetim”, “halka yakınlık”, “şeffaflık”, “yerel demokrasi” gibi söylemlerle yaşama geçirilen neoliberal yerelleşme politikalarına ilişkin AKP hükümetinin en ufak bir itirazı olmamakla birlikte, Kürt ulusal hareketinin bundan faydalanabilecek olmasından kaynaklı, sürecin bazı yönlerini ağırdan almaktadır. Ancak, şurası kesindir ki; AKP’nin idari yapılanmadaki reform sürecine ilişkin ne idari, ne hukuki ne de iktisadi bir itirazı vardır¹². TÜSAİD, MÜSİAD, TOBB gibi sermaye örgütleri raporlarında¹³ yerelleşme politikalarının güçlü bir biçimde uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır. Hatta Kürt illerini bir yana bıraktığımızda, Batı’da ve diğer illerde bu yönde bir idari yapılanmayı, uluslararası ve yerli tekelci sermaye ile birlikte savunmaktadırlar.

Bu açıdan kamu hizmetlerinin “yerelleşmesi”, yerel yönetimlere yetki devri otomatik olarak demokratikleşme değil tersine piyasalaşma ve kazanılmış hakların sermaye tarafından gasp edilmesi anlamına gelmektedir. Kapitalizm koşullarındaki yerelleşmenin hem dünya örnekleri hem de teorik çerçevesi budur.

İkinci itiraz: Merkezi politikalardan kopuşa olanak sağlar

Birincisiyle bağlantılı ikinci bir itirazsa şöyle formüle edilebilir: Neoliberal yeniden yapılanma ile birleşmesine rağmen yerelleşme politikaları, merkezi devlet aygıtının yereli, halkı, emekçiyi, farklı ulus, kültür ve inançları görmeyen yaklaşımından belli ölçüde bir kopuşa yani demokratikleşmeye olanak sağlamaz mı?

14 maddelik DTK deklarasyonunun 7 maddesinde (7, 9, 10, 11, 12, 13, 14. maddeler) eğitim, sağlık, yargı, toprak, su ve enerji kaynaklarının yönetimi, tarım, sanayi ve ticaretin düzenlenmesi, ulaşım, bütçeleme ve güvenlik birimlerinin yönetiminin yerellere devredilmesi öngörülmektedir. Mesela eğitimde, piyasalaşmaya yol açtığı kabul edilse bile, matematik, geometri, fen bilgisi derslerde olmasa da “tarih”, “yurttaşlık bilgisi” vb. çeşitli “sosyal” derslerde yereli gözeten yaklaşımların ya da yerel üniversitede yöreye uygun bilim ve araştırma dallarının kurulmasının yolunu açmaz mı?

Soyut bir “merkez”-“yerel” ikileminden çıkıp daha somut bir tartışma yapıldığında, yerelleşme eğer piyasalaşma değil yerelin özelliklerinin göz önünde bulundurularak eğitimin örgütlenmesini anlamına kullanılıyorsa bile yanlıştır. Örneğin Konya’nın merkezinde olduğu bir yerel idari birime devredilen/yerelleştirilen eğitimin, müfredatında tarih dersi baştan sona Osmanlıcı ya da bugün zaten Osmanlıcı olduğunu düşünürsek açıktan şeriat övgüsü yapar konuma gelmesi nasıl engellenecektir? Ya da bölgede yaşayan çeşitli dini tarikat ve cemaatlerin müfredata ilişkin “yerel katılımları” ne anlama gelecektir?¹⁴

Bu kapsamda, eğitimin yerel yönetimlere devrinin, müfredata ilişkin bir değişim anlamına gelmeyeceği söylenebilir. Anayasada eğitimin bilimsel ve laik olması ilkesinin yerelleşme uygulamalarıyla birlikte yaşama geçirileceği iddia edilebilir. Ancak, eğitimin bilimsel ve laik olması ya da parasız olması; bir yerelde uygulanıp diğerinde uygulanmaması mümkün olan ve bu açıdan “yerel” ilkeler değil, işçi sınıfı ve emekçilerin yerellikleri aşan “evrensel” ilkeleridir. Örneğin bir okulda “kız çocuklarının” küçük yaşta evlendirilmesi mücadele edilmesi gereken toplumsal bir sorun olarak değerlendirilirken başka bir bölge ve okulda gelenek ve göreneklerle meşrulaştırılmamalıdır. Bu açıdan liberal yerelcilik bilim düşmanı hurafeciliğin, sınıflı toplumun biriktirdiği gelenekçiliğin ve gericiliğin de yolunu açmaktadır. Eğitimin parasız, bilimsel, demokratik ve anadilinde olması “yerel” değil “merkezi” ilkelerdir. Böylece yerelleşmecilerin iddia ettiği gibi demokrasi ve demokratikleşmenin engellenmiş olmaz, güvence altına alınmış olur. Elbette bugünün eğitiminde durumun bu olmadığı açıktır.

Eğer piyasaya açılmayacaksa, müfredat yerele uygun bir biçimde dizayn edilmeyecekse, “tarikat-cemaat”lar başta olmak üzere “sivil toplum” katılımı söz konusu olmayacaksa eğitimde yerelleştirme başka ne anlama gelecektir? Burada çeşitli dil ve kültürlerin, esas olarak da yerellerin ihtiyaçlarının dikkate alınmasından bahsedilebilir. Ancak bunun için eğitimde, baştan sona piyasalaştırma üzerine kurulu olan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın ya da neoliberal yerelleştirme politikalarının uygulanması değil yerelin ihtiyaç ve taleplerini gözetecek, kimi durumlarda ona tabi olacak biçimlerde “evrensel” demokratik ilkelerin yaşama geçirilmesi gerekmektedir. Örneğin Kürtlerin yoğun bir biçimde yaşadığı bir bölgede anadilinde Kürtçe eğitim verilmesi, Çerkezce’nin talep edildiği bir bölgede ise Çerkezce eğitim verilmesi gerekir. Bu esas olarak halkın talepleriyle ve elbette yerel yönetimlerle etkileşim içerisinde anadilde eğitimin ve yerelin özgünlüklerini dikkate alarak genel eğitim planının yapılması sorunudur.

Avrupa’da genel yerelleşme politikaları ile ulusal hareketlerin kendi dil, kültür ve özerk/bağımsız yönetimlerini kurma mücadeleleri sonucu elde ettikleri hakları birbirine karıştırmamak gerekir. Örneğin İspanya’nın Katalonya özerk bölgesinde üç resmi dilden birisi Katalanca’dır ve yerel hükümet Katalanca dilinde eğitim vermektedir. Keza Bask ülkesinde aynı durum Baskça için geçerlidir. İspanya’nın daha özgün bir özerk bölgesi ise Navarro’dur. Navarrolular etnik olarak Basklıdır, fakat birçok yönüyle asimilasyonu uğramışlardır. Bu nedenle bölgenin bir bölümünde eğitim tümüyle Baskça, başka bir bölümünde ise İspanya’nın resmi dili olan Kastilyancadır (Ziriğ, 2014: 35). Ancak buradaki eğitim dili ve resmi dil uygulamaları, neoliberal yerelleşme politikaları değil bu bölgelerde yaşayan halkların tarihsel mücadeleleriyle ilişkilidir. Bu özerklik taleplerinden yola çıkılarak meşru bir temel sağlanmaya çalışıldığı doğru olsa da, neoliberal yerelleşmecilik ile ulusların kendi dil ve kültürlerini özgürce kullanması ve kendi kendilerini yönetmesi talepleri farklı düzlemlerdedir.

Bu açıdan, sorun Kürt illeri, Kürt halkı ve Türkiye Kürdistanı açısından ele alındığında tamamen değişmektedir. Çünkü, konu, idari yapının neoliberal çerçevede “reformu” olmaktan çok bir ulusun kendi kaderini tayin, kendi kendini istediği gibi yönetme, bu açıdan eğitim, sağlık, toprak, su, enerji, güvenlik vb. toplumsal yaşamını arzuladığı biçimde organize etme hakkı olmaktadır. Bu durumda eğitim genel olarak yerellere değil, Kürdistan coğrafyasının meşru yönetimine ve eğer mümkünse doğrudan halkın yönetime devredilmelidir. Buradaki merkez-yerel ilişkisi Kürt halkının karar vereceği bir mevzuudur. Müfredat, Kürt halkının tarihini, kültürünü vb. kapsayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Bu, Türkiye genelinde eğitimin yerelleştirilmesine ilişkin değil Kürt halkının kendi kendisini yönetmesine, özyönetimine ilişkin bir sorundur. Söz konusu olan yerelleşme değil bir ulusun kendi kaderini tayin, kendi eğitim sisteminin içeriğini ve biçimini örgütleme hakkıdır. Kürt ulusal hareketinin hatası Kürdistan için bunu istemesi değil, Kürt halkının özgün bir talebi ile neoliberal yerelleşme politikaları arasındaki farkı genel bir “yerel demokrasi” lafzı ardında belirsiz hale getirmesi ve tüm Türkiye’ye önermesidir.

Üçüncü itiraz: Yerelleşme karşıtlığı merkeziyetçilik savunusuna dönüşmez mi?

Üçüncü bir itiraz da şöyle özetlenebilir: yerelleşmeye karşı çıkanlar, “sol”, “sosyalizm” adına devletin bugünkü tekçi, ulusalcı, merkeziyetçi, buyurgan, baskıcı, otoriter yapısını savunmaktadır. Zaten bütün hizmetler ve devlet aygıtı merkezi olarak yönetilmekte, yerel yönetimler üzerinde merkezi bürokrasinin “idari vesayeti” Demokles’in kılıcı gibi dikilmektedir. Bu durumda herhangi bir değişiklik, yerelleşme, yerel yönetimlere özerklik az ya da çok bir demokratikleşme anlamına gelmez mi?

Bu itiraz, ülkede neoliberal reformlarla belirli ölçülerde yeniden yapılandırılmış kapitalist bürokrasinin çürümesini kendisine dayanak edinmektedir. İtirazı yapanlar, bu çürüme konusunda da sonuna kadar haklıdır. Ancak “merkeziyetçi” çürüme ile “yerelci” çürüme arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz.

1990’lardan beri kamu işletmelerinin verimsizliği ve devlet bütçesi üzerinde oluşturduğu “kambur” üzerine yapılan incelikli propagandanın kolaylaştırıcılığında kamu kurumları özelleştirildi. Birçok belediye ve kamu hizmeti piyasaya açıldı. Emeklilik yaşı 65’e çıkarıldı. Artık eğitim paralı, güvenli bir ameliyat özel hastane işi, emeklilik hayal, elektrik faturaları ateş pahası hale geldi. Kamu işletmeleri ya kapatıldı ya da yok pahasına sermayeye peşkeş çekildi; piyasalaşma sonucu güvenceli ve sendikalı çalışma giderek marjinal hale getirildi. “Kötü” kamu işletmeleri sermayenin karlı işletmeleri oldu. Bu açıdan merkezi kamu hizmetlerinin zaten neoliberalleştirilmiş, paralı hale gelen ve niteliksiz durumundan yola çıkarak kapsamlı bir neoliberal yerelleşme reformunu savunmak çözüm değil çözümsüzlüktür.

Eğitim, sağlık vb. diğer hizmetlerin bir hak olarak ücretsiz, nitelikli, halkın başta yereller olmak üzere bizzat yönetimine ve denetimine katıldığı, elbette yerellerin ihtiyaçlarını sonuna kadar gözeten bir temelde örgütlenmesi gerçekleşebilir. Ancak, bunun tekelci sermayenin tüm iktisadi ve toplumsal yaşamda ekonomik ve siyasi olarak egemen olduğu koşullarda gerçekleşmesi ya mümkün değildir ya da ancak işçi sınıfı ve emekçi halkın verdikleri mücadele sonucu, sınırlı ve yetersiz bir biçimde söz konusu olabilmektedir.

Genel bir demokratikleşmeye indirgenen neoliberal yerelleşme reformlarını, geleneksel merkeziyetçiliğe karşı çıkmak adına savunmak ne kadar yersizse, yerelleşme politikalarına karşı kısmi ölçüde “yerelci” reformdan geçirilmiş bugünkü merkeziyetçi yapıyı sahiplenmek de o kadar yanlıştır. Hatırlanması gerekir ki, tartışma zemini kapitalizmdir. Kapitalizmin bir dönemki ihtiyaçları temelinde örgütlendiği merkeziyetçi idari yapı, bugün tekelci sermayenin ihtiyaçlarını karşılamadığından “yerelleşme” temelinde yeniden yapılandırılmaktadır. Neoliberal politikalarla uyum içerisindeki bu yenilenme ile işçi sınıfı ve ezilen halkların on yıllardır verdikleri mücadele ile kazandıkları temel haklar ortadan kaldırılmak, sermayeye yeni sömürü alanları açılmak istenmektedir. Eğitim, sağlık, sosyal hizmetler “yerellere yetki devri” adı altında özelleştirilmekte, emekçilerin ve küçük üreticinin haklarını koruyan düzenlemeler esnetilmekte, yerelleşme adı altında kentler ve bölgelerin “dibe doğru yarışı” körüklenerek sermaye yatırımları için pazarlanmakta ve rekabete sokulmaktadır. Dolayısıyla neoliberal yerelleşmeye karşı çıkarken, aynı zamanda “merkeziyetçilik” başta olmak üzere kapitalist devlet yapılanmasının her biçimine karşı çıkan bir mücadele hattı savunulmalı, ancak önümüzdeki somut neoliberal yerelleşme adımlarına, açıkça karşı durulmalıdır.

Bu nedenle kapitalizm ve tekelci sermayenin egemenliği koşullarında “ulusal bütünlük” vurgulu burjuva merkeziyetçilik de, “yerel demokrasi”, “halkın katılımı” sloganları ardına gizlenen tam bir piyasalaşma ve uluslararası tekellerin egemenliğini öngören neoliberal yerelleşme de gerçek bir demokratik alternatif olamaz.

‘YEREL’ VE GERÇEK DEMOKRASİ, ÖZYÖNETİM

DTK’nın 14 maddelik bildirgesinin 4. maddesinde dile getirilen “Özerk bölge ve kentlerde şehir, mahalle, köy, kadın ve gençlik meclislerinin, farklı halklar ve inanç toplulukları meclislerinin, sivil toplum örgütlerinin karar alma ve denetleme süreçlerine doğrudan katılımının sağlanması” (DTK, 2015) ile kamu hizmetlerinin örgütlenmesinin ötesinde yerel karar mekanizmalarına halkın, köylü, kadın ve gençlerin doğrudan katılımını öngörülmektedir. 5. maddede “Demokrasinin derinleşmesi, kapsamlılaşması, özgür ve demokratik yaşamın sağlanması açısından kadınların meclislerde, tüm karar mekanizmaları ve özyönetim kademelerinde eşit temsilinin tanınması”, 6. maddede ise “Gençliğin karar mekanizmaları ve özyönetim organlarında yer alması” talep edilmektedir. (DTK, 2015). Sonuç bildirgesinde yer verilmemekle birlikte Kürt ulusal hareketinin özyönetim paradigmasında, fabrika ve işyerlerinde işçi meclislerinin kurulması, hatta üretim birimlerini doğrudan bu meclislerin yönetmesi önerilmektedir. Köylü meclisleri, kadın ve gençlik meclisleri, tüm etnik ve dinsel grupların kendi özerk örgütlenmeleri ile yerel yönetimlere katılması savunulmaktadır.

Türkiye’de Avrupa Birliği müktesebatına uyum süreci çerçevesinde, yerel yönetimlerde yönetişim adı altında çeşitli dernek, sendika, patron örgütleri, üniversite vb. kurumların katıldığı kent konseyleri, kadın ve gençlik meclisleri kurulmaktadır. Elbette, Kürt ulusal hareketinin “özyönetim” önerisi buradaki biçimsel “temsil”le bir tutulamaz. Çünkü, Kürt halkının, ulusal demokratik talepleri için verdiği kitlesel demokratik mücadeleye dayanmaktadır. Bu açıdan Kürdistan’da, mesela kadın örgütlenmeleri kadınların temel taleplerini bizzat örgütlemekte, feodal gerici gelenekselliğin karşısında bir nevi kadın aydınlanmasını yaymaktadır.

Henüz Kürdistan’daki halk örgütlenmeleri, demokratik özerklik tezinde ifade edildiği biçimiyle üretim de dahil her alana yayılmış değildir. Kürt ulusal hareketine göre, bunun yayılması, örgütlenmesi, karar alma süreçlerine katılımı ve denetimi de bir mücadele konusudur, bugünden örgütlemelidir. Ulusal demokratik taleplerinde ısrarcı kitlesel bir halk mücadelesi ve örgütlenmesine dayandığı için bu örgütlenmelerin demokratik karakteri, bugün için tartışılmazdır. Onun demokratik karakterini çelişkiye sokan, yarın tersine döndürülebilir kılan, sosyalizm deneyimlerini aşma iddiasına rağmen egemen burjuva kapitalist düzen ile yeni bağlar yaratan yanı ise; “özyönetim”in bütün bu demokratik örgütlenmeyi tekelci sermaye ve toprak ağalarının egemenliğine dokunmadan, onların özel mülkiyet hakkını kutsal saymaya devam ederek savunmasıdır.

Kürt ulusal hareketinin yerelleşme, demokratik özerklik ya da özyönetim paradigmasında yer alan bu tür üretim ve yaşam alanı meclislerinin yönetimi iddiası, doğrudan bir mücadele sürecine dayandığı için demokratik bir karakter taşımaktadır. Ancak kapitalist piyasa ilişkileri temelinde bunu öngördüğü ve savunduğu için gerçek anlamda uygulanması mümkün olmamakta, kapitalist özyönetim ütopyasının sınırlarında kalmaktadır.

Bir fabrika, atölye ya da işyerinde işçi meclisinin “özyönetimi”, demokratik özerklik tezindeki gibi burjuva kapitalist özel mülkiyet koşullarında önerildiğinde, ya Almanya’daki gibi “işçi temsilcilikleri”¹⁵ biçiminde burjuva yöneticiliğinin bir biçimi ya da kapitalizme bağlanan bir tür kooperatifçilik pratiği olarak kalmaya mahkumdur. Kürt ulusal hareketinin önerdiği özyönetim modeli, kooperatifçiliğiyle birlikte ele alındığında Yugoslavya’da uygulanan kapitalist özyönetimciliğe benzemekte, ancak onun gerisinde kalmaktadır. Çünkü Yugoslavya’da üretim araçları üzerinde bireysel özel mülkiyet büyük ölçüde kaldırılmıştır. Yerine piyasa temelinde grup/kooperatif mülkiyeti getirilmiştir ki, böylece işçi meclisleri yönetimlerde ciddi ölçüde etkili olsa da piyasa ilişkileri/kapitalist ilişkiler varlığını korumaya devam etmiştir. Bu meclisler de giderek ilk kurulduğu dönemdeki etkinliklerini yitirmişlerdir.

İşçi sınıfı ve emekçi halkın kendi kendisini yönetmesi, bu anlamda kullanılacaksa gerçek bir özyönetim; halkın bizzat üretim süreci ve yaşam alanlarından başlayarak her alanda kurdukları sovyet, meclis, komün ya da konseyler aracılığıyla yerel ve merkezi düzeyde kendisini yönetmesi, ancak bunun sosyal temeli olarak üretim ve değişim araçları üzerindeki burjuva özel mülkiyetin kaldırılmasıyla mümkündür. İşçi sınıfı ve emekçilerin öz örgütlenmesi ve iktidarı demek olan sosyalizm, liberallerin çokça iddia ettiği gibi yukarıdan kumanda edilen bir devlet mülkiyeti değil halkın gerçek bir özyönetimidir. Sosyalizmi, gerçek bir “özyönetimi”, “demokratik özerklik” tezindeki gibi kapitalist özyönetim çağrılarından ayıran, gerçek bir demokrasi ve halk katılımının toplumsal, iktisadi nesnel temellerini; tekellerin ve büyük toprak sahiplerinin mülkiyetinin tasfiyesinden başlayarak üretim ve değişim araçları üzerinde toplumsal mülkiyeti öngörmesidir.

Kürt ulusal hareketi, yerelleşmeyi merkezi ulus-devlet dayatmalarından özerkleşme ve demokratikleşme, özyönetimi de yerelleşmenin ayrılmaz bir özelliği olarak kavramaktadır. Yerellerdeki bu özyönetim tahayyülü, soyut olarak AB’nin öngördüğü “halkın katılımı” ve “yönetişim”i aşıyor olsa da, gerçek yönetimin işçi ve emekçilerde olmasını sağlamaz. Sadece ulusal düzeyde değil yerelde de, sermaye, onun üretim ve dağıtım araçları üzerindeki egemenliği; piyasa ve piyasanın egemeni olan sermaye tahakkümü olduğu sürece, yerel yönetimlerden başlayan gerçek bir halk egemenliği mümkün değildir. Tekelci burjuvazinin egemenliği ve piyasa koşullarındaki “yerel özyönetim” biçimsel ve kadük kalmaya mahkumdur.

Sosyalizm, işçi sınıfı ve emekçilerin işyeri ve fabrikalar başta olmak üzere “yerel”den başlayan ve kendi öz örgütlerine dayanan yönetimidir. Bu açıdan gerçekten “yerinden yönetim”, “özyönetim”, “yerel demokrasi” ancak sosyalizm koşullarında gerçekleşebilir. Kapitalizmde, neoliberal yerelleşmenin bununla en küçük bir benzerliği bulunmamaktadır. Bu açıdan kapitalizmin yerelleşmeciliği ile merkeziyetçiliği arasında stratejik bir tercih yapmak durumunda kalınmamalı; sermayenin saldırılarının neyi amaçlandığına bakarak, ona göre sınıfsal bir pozisyon alınmalıdır.

KÜRDİSTAN AÇISINDAN ÖZERKLİK

Bütün bu tartışmalar Kürt sorununa gelindiğinde, Kürdistan sınırlarına girildiğinde başka bir zemin ve içerik kazanmaktadır. DTK bildirgesi; Kürt ulusunun mücadelesi, direnişi, kendi kendini yönetme isteği ve talebi temelinde yükselmektedir. Bu açıdan konu, idari özerkliğe indirgenemeyecek kadar boyutlara sahiptir; bir ulusun kendi kaderini tayin etme sorunudur.

Kürt ulusal hareketi, demokratik özerklik/özyönetim projesini gündeme getirdiğinden beri, bunun sadece Türkiye Kürdistanı ile sınırlı olmayan bir yaklaşım olduğunu, tüm Türkiye’nin iktidarcı ve merkeziyetçi yapısından kaynaklanan temel problemlerinin çözümü açısından önerilen bir proje olduğunun altını ısrarla çizmiştir. PKK Lideri Öcalan’ın postyapısalcı ve post-anarşist kuramsal hegemonyanın yoğun etkisi altında biçimlendirdiği, birçok çelişki içermekle birlikte merkezine her türlü iktidar karşıtlığını alan demokratik özerklik/özyönetim projesinin Kürdistan sınırlarının ötesinde iddiaları olduğu, hatta gerçekten de dünyaya bir “model” olarak önerildiği doğrudur. Ancak bununla birlikte, demokratik özerklik/özyönetim projesi aynı zamanda Kürt sorununun çözümü için de somut bir öneri sunmaktadır. Hatta, Öcalan’ın bütün ideolojik çerçevesini, Kürt sorununun çözümü somut/pratik ihtiyacından yola çıkarak formüle ettiği söylenebilir. Başka bir ifade ile, Öcalan; postmodern paradigma bağlamında değerlendirilebilecek çeşitli teorik ve kuramsal görüşleri, Kürt ulusal hareketinin deneyimleri temelinde sentezleyerek demokratik özerklik/özyönetim projesini ortaya atmıştır.

DTK’nın sonuç bildirgesinde demokratik özerklik ve özyönetim tanımlaması, belirli ölçülerde idari özerkliğe indirgenmiş bir biçimde ele alındığından bu makalede, bu sınırlar içerisinde bir değerlendirme yapılmıştır. Öcalan’ın postmodern paradigmadan feyz alarak geliştirdiği eko-anarşizmle reformizm ve ezilen ulus milliyetçiliği arasında salınan, sınıf mücadelesinin yerine iktidar-toplum karşıtlığını koyan demokratik özerklik teorisinin değerlendirmesi başkaca bir ya da daha fazla makalenin konusudur.

DTK’nın sonuç bildirgesindeki 14 maddenin genel hattı Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı bağlamında idari yerel özerklik olsa da metnin diğer bölümlerinde Kürt halkının statü talebi açık bir biçimde dile getirilmektedir. Siyasi ve bölgesel özerkliği, idari özerklikten ayıran temel unsur da bu statü talebi olmaktadır. Bildirgede, siyasi statü talebiyle ilgili, “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir. Bu mücadele toplumsal sorun üreten iktidarcı, merkeziyetçi ve erkek egemen yönetim anlayışlarına alternatif olarak demokratik siyaset anlayışını, yönetim modelini ve sistemini benimseyen, toplumsallığı ve birlikte yaşamı, Kürt sorununun siyasi statü temelinde demokratik çözümünü esas almaktadır. Bu da, sorunun esas olarak bir demokrasi ve özgürlük sorunu olduğunu ortaya koymaktadır. Demokrasi ve özgürlük talepleri özünde siyasi statü talepleridir” (DTK, 2015) denilmektedir.

Bu siyasi statü, genel bir demokratikleşme sürecinin ötesinde, bir ulusun kendi kendisini yönetme hakkı ve bu hakkın merkezi yönetim tarafından tanınmasını içermektedir: “… halkımızın geliştirdiği meşru direniş, özünde kendi kendini yerelden yönetme, yerel demokrasiyi inşa etme talebi ve mücadelesidir.” (DTK, 2015). Bu açıdan siyasi statü, yani ulusun kendi kendisini yönetme talebi belirli bir coğrafyayı kapsamaktadır. Tam da bu nedenle, son bildirgede taktiksel olarak ifade edilmemiş olsa da 2011 Temmuz’unda Diyarbakır’da düzenlenen DTK toplantısının sonuç bildirgesindeki ana sloganlardan birisi “Özerk Kürdistan Demokratik Türkiye” olmuştur. Son DTK bildirgesi de bu açıdan genel bir idari (neoliberalizme çalan) özerklik yaklaşımını, siyasi statü talebi ile birleştirirken Kürtlerin Kürdistan coğrafyasındaki statülerinin yani kendi kendilerini yönetme hakkının tanınmasını istemektedir. Bunun adı genel bir “yerel yönetimlere özerklik” değil bizzat Kürdistan’ın özerkliğidir. Zaten fiili mücadele ve direniş, hayatın gerçekliği bu hedefe bağlanmaktadır.

2008 yılında da, Kürt ulusal hareketi, o dönemki partisi olan Demokratik Toplum Partisi (DTP) aracılığıyla benzer bir somut öneri sunmuştur. Buna göre Türkiye 20-25 bölgeden oluşan yeni bir idari yapı yapılanmaya gitmelidir. Bu modelde, tıpkı son DTK sonuç bildirgesinde yer alan idari özerklik önerisi gibi, her bölge, demokratik yollarla seçilen bölge meclisleri yoluyla idare edilecek olup merkezi yetkiler ve özerk bölge yetkileri arasında bir ayrım söz konusudur. DTP’nin özerk bölgeler için öngördüğü yetkiler eğitim, sağlık, kültür, sosyal hizmetler, tarım, denizcilik, sanayi, imar, çevre, turizm, telekomünikasyon, sosyal güvenlik, kadın, gençlik, spor gibi alanları kapsarken merkezi yetkiler ise dışişleri, maliye ve savunma alanlarını kapsamaktadır. DTP’nin 2008 yılındaki metninde demokratik özerkliğin siyasi bir özerklik olduğu açık bir biçimde ifade edilmiyor ve kimi ifadeler sadece idari bir özerklikle sınırlı olarak yorumlanmasına müsait olsa da, metinde bölge ve bölgesel yönetimlerden söz ediliyor olması, demokratik özerkliğin en başından beri fiilen siyasi bir özerklik olarak kurgulandığını göstermektedir (Gürer, 2015: 217). İlgili paragrafta DTP, şu cümlelere yer vermiştir: “Bu meclislere ‘bölge’ meclisi, mecliste görev yapacak kişilere de ‘bölge temsilcisi’ denir. Meclis hem meclis başkanını hem de görevli olduğu alandaki işleri yürütecek yürütme kurulunu ayrı ayrı seçer. Başkan ve yürütme kurulu üyeleri meclisin aldığı kararların icrasından sorumludur.” Bu ifadelerde bölge meclisinin varlığı, yasama düzeyinde oluşu tartışılır olmakla birlikte karar alma ve icra yetkisi tanımlanmaktadır. Buradaki belirsizlikler, 2012 yılında BDP’nin hazırlamış olduğu anayasa taslak metninde giderilmiş ve demokratik özerkliğin seçilmiş temsilcilerden ve yasama yetkisine sahip bölge meclislerinden oluşan siyasi/bölgesel bir özerklik olduğu daha net ortaya konulmuştur (Gürer, 2015: 218).

Geniş yerinden yönetim yetkilerine sahip bir belediye yönetimi ile siyasal açıdan özerk bir yönetim arasındaki farkı belirleyen anahtar kavram statüdür. Bu siyasi/bölgesel özerklikle idari özerklik arasındaki temel bir farktır. Bu açıdan DTK’nın deklarasyonu, tüm Türkiye’ye önerilen bir “yerinden yönetim modeli” olmasının yanı sıra bir statü talebi olduğundan, merkezi devletle yapılacak hukuki bir sözleşme gerekmektedir. DTK’ya göre, başta Kürtler olmak üzere Türkiye’de yaşayan tüm etnik, kültürel toplulukların varlıkları tanınmalı, bunların kendilerini özgürce ifade edilme haklarını Anayasa’da güvence altına alınmalıdır. Bu açıdan DTK’nın deklarasyonu bir yandan Anayasal düzeyde eşit hakları kapsayacak şekilde demokratik düzenlemeler, diğer yandan Kürdistan coğrafyası için siyasal/bölgesel özerklik talebi içerilmektedir.

Kürtler, özellikle yoğun olarak yaşadıkları Türkiye Kürdistanı’nda, kendi kendilerini, Anayasal olarak statüsü tanınmış bir biçimde, kendi seçtikleri temsilciler aracılığıyla ve bir Kürdistan meclisiyle yönetmek istiyor. Bu talep, belli bir toprak parçasında, bir ulusun elde ettiği statüye dayanarak merkezi idare ile iktidarı paylaşmasıdır. Bu özelliğinden dolayı, gerek DTK’nın son bildirgesi gerek de Öcalan’ın demokratik özerklik/özyönetim projesi kuramsal olarak siyasi/bölgesel özerklikle doğrudan çakışmıyor olsa da, Kürt sorununa önerdiği çözüm açısından siyasal/bölgesel özerkliği içermektedir. Ancak belirsizlikler ve çelişkilerle birlikte. Pratikte, talepler ve mücadele bazında, genel öneriler statü ve siyasal özerklik talebinde somutlaşmaktadır. Pratik mücadele, ihtiyaçlar ve talepler; “iktidarsız”, “hiyerarşisiz”lik iddiasındaki kuramsal çerçeveyi tersine çevirip hayata döndürmekte, ete kemiğe büründürmekte, bölgesel bir iktidar yani bölgesel özerklik ve statü önerisine dönüştürmektedir.

Bu açıdan günlük taktik ve pratik hamleleri bir yana, bir ulusun, kendi kendisini yönetme, kendi ‘ulusal’ yasama meclisini (hangi biçim altında olursa olsun) ve hükümetini kurma talebi; hiçbir biçimde baskı altına alınmamalıdır. Bugünkü savaş, Rojava’daki gelişmelerle birlikte Kürt halkının, taleplerinden vazgeçmeyi dayatan bir “çözüm” karşısındaki isyanını ve baskılar karşısındaki direnişini ve kendi kendini yönetme istediğini hedef almaktadır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı açısından, ki bu hakkın tanınması gerçek bir kardeşliğin asgari koşuludur, Kürt ulusu, kendi toprağında kendisini istediği gibi yönetme hakkına sahiptir. Bu hak, ayrı bir devlet kurma hakkını tartışılmaz bir biçimde içermektedir. Karar Kürt ulusunundur. Ancak Kürt halkı, şimdilik, bu baskı ve savaş dayatmalarına rağmen, ölüm ve katliamlara rağmen birlikte yaşamdan yanadır. Bunun ne kadar süreceği ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte; bugün ulusal sorunun çözümü Kürtlerin kendi kendini yönetme talebinin karşılanması, bu açıdan bölgesel özerkliğin sağlanmasından geçmektedir.

DTK’nın tüm Türkiye için öngördüğü yerel yönetimlerin çeşitli alanlardaki yetkilerinin arttırılmasını öngören sonuç bildirgesinin neoliberal yerelciliği eleştiriyi hak etmektedir. Ancak Kürdistan’a dair, yine “liberal demokrat” reformculuğun sınırlarını aşmamakla birlikte, özerklik/özyönetim talebi bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı açısından ve genel demokratik karakteri bakımından Türkiyeli ve Kürdistanlı komünistlerin dayanışmasını ve desteğini hak etmektedir. Elbette bu konuda ezilen ulus önderliğinin taktiksel yaklaşım ve hamleleri ile toplam devrimci sürecin ve işçi sınıfı mücadelesinin ihtiyaçlarını gözetmekle yükümlü sınıf partisinin yaklaşımları arasında fark olması da kaçınılmazdır.

Dipnotlar

1. Fransa güçlü bir merkezi devlet yapılanması geleneğine sahip; uzun yıllar boyunca bölge, il, belediye düzeyindeki yerel yapılanmaların merkezi devlete sıkı bir biçimde bağlı olduğu bir ülkedir. Ancak “1982 reformları”yla belli sorumluluk ve yetkiler merkezi yönetimden yerellere aktarılmıştır. Ayrıca 1982 yılına kadar kendisine verilen görevleri yerine getiren bir kamu kurumu niteliğinde olan illerden büyük birimler olarak “bölge”ler, 1982 reformu ile bir yerel yönetim birimi haline getirilmiştir. Bu tarihten itibaren Fransa yerel yönetimleri üçlü bir yapıya sahiptir: Belediyeler, iller ve çeşitli illeri kapsayan bölgeler.

2. Örneğin 2004 yılında yasalaşan ve yerel yönetimlere kimi yetkilerin devrini öngören Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Kürt ulusal hareketinin en azından bir bölümü tarafından, çeşitli şerhlerle birlikte desteklenmiştir. Birçok değerlendirmeyle birlikte, Özgür Gündem Gazetesinin 17 Ocak 2004 tarihli başyazısında yasa şöyle tarif edilmektedir: “Tasarının en önemli yönü, merkezi yönetimi birçok alanda uygulama ve yukarıdan temsil konumundan çıkarıp küçültmesi, rol dağılımını yerellere doğru genişletmesidir. Türkiye’deki merkezi oligarşik yapılanma dikkate alındığında bu yönüyle tasarı önemli bir reform girişimi olarak tanımlanabilir. Yerel idare ve inisiyatiflere katılım, karar ve temsiliyet olanağı getiren tasarı; devlet ve siyasetin sivilleştirilmesi, küçültülerek gerçek alanına dönmesi açısından da önemli bir rol oynayabilir. Tasarının önemli bir özelliği bu. … Üçüncüsü; tasarının devletle doğrudan ilişkiler yerine, yerel idari yapılar üzerinden ilişkilenmenin olanaklı hale gelerek, ‘yerinde çözüm’ yaklaşımının güç kazanacak olmasıdır. Bu son derece önemlidir. Yerel yönetimleri (belediyeleri) de daha geniş olanak ve yetkilerle donatacak olan bu uygulama, (eğer iyi işletilirse) üçüncü alan yapılarına da güç verecektir.” (Aktaran Suat, 2004)

3. Neoliberal yerelleşme politikalarının piyasacılıkla güçlü bağları olmak bir yana buna dayandığı açıktır. Kürt ulusal hareketi de, yerelleşmeyi başka bir noktadan ele almaya çalışmakla birlikte, “piyasa”yı savunulacak bir alan olarak görmektedir. Ulusal bir hareket açısından bu normal olarak görülebilir. Ancak hareketin piyasayı, sosyalizmi aşan bir proje temelinde savunması sorunludur. Örneğin PKK Lideri Abdullah Öcalan’a göre, kapitalizm tekel gruplarının elinde “ekonomi karşıtı” bir sistem olarak gelişmiştir. Kâr, emekten değil bu tekel gruplarının piyasada yarattıkları fiyat farkından doğmaktadır. Tekellerin piyasa üzerindeki tahakkümü, gerçek bir ekonomik sistemin oluşmasını engellemektedir. Dolayısıyla piyasa ve pazar ilişkisi, tekelcilik engellendiğinde tam da liberallerin ifade ettiği gibi eşitliğin gerçekleştiği bir alan olacaktır. Bu açıdan Öcalan, tekelleşmenin çeşitli yöntemlerle sınırlandığı “kontrollü” bir piyasayı savunmaktadır (Gürer, 2015: 190).

4. İki akademisyen Bilgiç ve Gül (2010), 1980 sonrası “yerelleşme” politikasını eleştirel olmayan bir tarzda, olduğu gibi tanımlarken gizleme-saklama ihtiyacı duymadan şöyle demektedir: “Küreselleşme sürecinin yerelleşme sürecini desteklediği, bunun ulus devlet üzerinde çeşitli etkilere yol açtığı, yerelleşme kavramının küreselleşme ile birlikte daha geniş bir çerçevede tanımlanmaya başlandığı, yerelleşme ile sadece yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin değil, bunun yanında; her kademede bir alt birime yetki devri yapılması, merkezi yönetimin taşra kuruluşlarına yetki aktarılarak yetki genişliğinin güçlendirilmesi ve yetkilerin merkezi ve yerel kuruluşlardan, giderek özel sektör kuruluşları, gönüllü/sivil toplum kuruluşlarına doğru devri süreçlerinin anlaşıldığı artık tartışma götürmemektedir.” (Bilgiç ve Gül, 2010: 620).

5. Bu tanımlama doğru olmadığı gibi elbette tersi de doğru değildir. Demokratikleşmeyi belirleyen neoliberal yerelleşme reformları değil işçi sınıfı ve emekçi halkların mücadelesi sonucu elde edilen demokratik kazanımların düzeyidir.

6. Ki bu koruyucu önlemler ve ücretsiz sosyal hizmetler bugün neredeyse yok denecek düzeydedir.

7. “Amerika Birleşik Devletlerinde ilk, orta ve yüksek öğrenim genellikle school districts (okul bölgeleri) adı verilen ve yerel yönetim birimleri arasında yer alan kurumlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu durumda school district ‘okulların bakım ve idaresi için vergileme ve yönetme gücüne sahip sınırlı bir coğrafi bölge’ olarak tanımlanmaktadır” (Nadaroğlu, 1998: 130).

8. ABD’de eyaletler içerisinde çeşitli kentleri kapsayan bölgesel idari birimler. Etimolojik olarak, Ortaçağda Kont’un mülkiyetindeki bölge, kontluk.

9. Neoliberal fayda maksimizasyonu teorisine göre; “Tüketici, kendisine en yüksek tatmin (fayda) düzeyini sağlayan mal bileşimlerini seçmektedir. Bu nedenle çeşitli mal bileşimleri arasında tercih yapma durumunda olan bir tüketicinin amacı bunlardan elde ettiği faydayı maksimize etmektir.” Neoliberal teoriye göre, “rasyonel birey”, “hangi miktarlarda mal tüketmesi durumunda elde ettiği faydayı maksimize edeceğini” hesaplar ve buna göre davranır. Yerelleşme literatüründe, yerelden üretilen hizmetlerin bireyin faydasını maksimize edeceği iddia edilmektedir. Buna “tüketici dengesi” açısından özel bir önem biçilmektedir. Yine bu teoriye göre, fayda maksimizasyonunun temel yönü piyasa önündeki tüm engellerin kaldırılmasıdır.

10. Buchanan, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kamu sektörünün önemli ölçüde genişlediğine işaret etmekte ve bu “aşırı devleti” “Leviathan” olarak tanımlamaktadır (Aktan, 1994).

11. AKP’nin 2002 yılından itibaren yayınladığı bütün seçim beyannamelerinde yerelleşme politikalarına ilişkin vurgular bulunabilir. Örnek olarak bkz. AKP’nin “2002 Seçim Beyannamesi”, “2011 Seçim Beyannamesi” ve 64. Hükümet Eylem Planı (2015).

12. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2013 yılında yaptığı konuşmada, güçlü bir Türkiye’nin “asla eyalet sisteminden korkmaması” gerektiğini vurgulamış, “Üniter yapı noktasındaki yaklaşım tarzı aslında bununla alakalı bir şey değil. Siz eyalet sisteminde de üniter yapıyı muhafaza edebilirsiniz. Tamamıyla bunu atıp götürme diye bir şey yok.” demiştir (Erdoğan, 2013).

13. TÜSİAD’ın (1995) “Yerel Yönetimler / Sorunlar, Çözümler” ve MÜSİAD’ın (1994) “2000’li Yıllara Doğru Türkiye’de Yerel Yönetimler / Sorunlar-Çözümler” başlıklı raporlarına bakılabilir.

14. ABD’deki kimi eyaletler ve bölgelerde “yerellerin talebi” doğrultusunda “yaratılış teorisi” bilimsel bir görüş olarak eğitim müfredatında yer almaktadır.

15. Almanya’da fabrikalardaki işçi temsilcilikleri, işçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesi ile ortaya çıkan örgütlenmelerden birisidir. İşçi sınıfı bu örgütleri sermayeye dayatıp kabul ettirirken, zamanla sermaye de bunlara hukuki bir statü verip yasallaştırmış, içini boşaltmıştır. Hala kimi önemli yetkileri olmakla birlikte mücadele örgütleri olmaktan çıkıp yönetişim/danışma kurullarına dönüşmüştür.

KAYNAKLAR

Acar, İbrahim Attila ve Kitapcı, İsmail (2009) “Bir Mali Yerelleşme Deneyimi Olarak İsveç”, Maliye Dergisi, Sayı: 157, Temmuz-Aralık 2009, s. 85-104.

AKP (2002) “Seçim Beyannamesi”, www.tbmm.gov.tr, e-yayın bölümü, 10 Ocak 2016.

AKP (2011) “Seçim Beyannamesi”, https://www.akparti.org.tr/site/haberler/basbakan-erdoganin-2011-genel-secimleri-secim-beyannamesi-aciklamasinin-tam/7171#1, 10 Ocak 2016.

AKP (2015) 64. Hükümet Eylem Planı, https://www.akparti.org.tr/site/haberler/64.-hukumetin-eylem-plani/81171#1, 10 Ocak 2016.

Aktan, Coşkun Can (1994) “James M. Buchanan’ın Politik İktisada Katkıları”, Türkiye Günlüğü, Cilt: 26, s. 39-49, http://www.canaktan.org/ekonomi/anayasal_iktisat/buchanan-lifelegacy/turkce-kaynaklar/buchanan-kaynaklar.htm, 10.01.2016.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı (1985) http://www.tbb.gov.tr/mevzuat/kanunlar/Avrupa_Yerel_Yonetimler_ozerklik_Sarti.pdf, 10 Ocak 2016.

Bilgiç, Veysel ve Gül, Serdar Kenan (2010) “Türkiye’de Yerelleşme Politikaları”, VII Kamu Yönetimi Forumu: Küreselleşme Karşısında Kamu Yönetimi Bildiriler Kitabı, Editör: Fatma Neval Genç, http://www.gear.pol.tr/Yrd.Do%C3%A7.%20Dr.S.Kenan%20G%C3%9CL-1/Yerelle%C5%9Fme%20Politikalar%C4%B1.pdf, 10 Ocak 2016.

Çaralan, İhsan (2004) “Devlette Yeniden Yapılanma Kimin İçin?”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 142, Şubat 2004, s. 24-36.

Çınarlı, Serkan (2011) “ABD’de Yerel Yönetimin Ana Hatları”, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 12, Sayı 1, s. 265-280.

Demircan, Esra Siverekli (2007) “Yeni Ekonomik Düzende Küreselleşme Yerelleşme Bağlamında Belediyelerde Yeni Mali Yönetim Anlayışı”, Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı: 29, s. 135-159.

DTK (2015) “DTK’den 14 maddelik öz yönetim deklarasyonu”, http://www.evrensel.net/haber/268498/dtkden-14-maddelik-oz-yonetim-deklarasyonu, 10 Ocak 2016.

Erdoğan, Recep Tayyip (2013) “Gelişmiş ülkelerde ‘eyalet’ endişesi olmaz”, https://www.akparti.org.tr/site/haberler/gelismis-ulkelerde-eyalet-endise-yoktur/42345#1, 10 Ocak 2016.

Gürer, Çetin (2015) Demokratik Özerklik, İstanbul: Notabene Yayınları.

MÜSİAD (1994) “2000’li Yıllara Doğru Türkiye’de Yerel Yönetimler / Sorunlar-Çözümler”, Hazırlayanlar: Bilal Eryılmaz ve Mustafa Lütfi Şen, MÜSİAD Araştırma Raporları: 5, İstanbul.

Nadaroğlu, Halil (1998). Mahalli İdareler Teorisi Ekonomisi Uygulaması, İstanbul: Beta Yayınları.

Öcalan, Abdullah (2013) Demokratik Uygarlık Manifestosu 5 – Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü, Azadi Matbaası.

Suat, Alper (2004) “Kamu Reformu ve Kürt hareketinde Liberal Beklentiler”, Kızıl Bayrak, Sayı: 2014/18, http://www.kizilbayrak.org/2004/kb18/sayfa_11.html, 10 Ocak 2016.

TBMM (2004) “Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri Ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Kanun”, https://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5227.html, 10 Ocak 2016.

TÜSİAD’ın (1995) Yerel Yönetimler / Sorunlar, Çözümler, Hazırlayan: Selçuk Yalçındağ, Yayın No: Tüsiad –T/95– 9/184, İstanbul.

Ziriğ, Serdar (2014) 101 Soruda Demokratik Özerklik, İstanbul: Aram Yayınları.

Emek mücadelesinin genişleyen zemini ve talepleri

İhsan Çaralan

“Bölgede ve Türkiye’de siyaset uzunca bir zamandan beri silahlar tarafından belirleniyor” dersek, gerçeğin önemli bir bölümünü ifade etmiş oluruz.

Siyaset silahla belirlenince elinde silahı olmayan odakların siyasete müdahalesi zorlaşıyor; hatta imkansızlaşıyor.

Erdoğan-Davutoğlu Hükümeti de bunun farkında olduğu ve bölgede değilse de Türkiye’de “en büyük silahı” elinde tuttuğu için, silahı öne çıkarak, gerek Meclisteki muhalefeti gerekse ilerici demokrat güçleri siyasetin dışında bırakarak, gündemi bildiği gibi yönlendirmeye çalışıyor.

1 Kasım seçimini de “silah gücü”yle kazanan AKP Hükümeti, seçimde aldığı yüzde 49.5’lik oyu da arkasına alarak, silahı politikanın aleti olarak daha “özgüvenle” kullanmaya yönelmiş bulunmaktadır. Hükümeti burada sınırlayan tek güç ise elinde silahla siyaset yapabilen Kürt siyasi güçleridir ve son günlerde siyasi mücadele de pratikte, önemli ölçüde bu iki güç arasında cereyan ederken siyasi odaklar da kendi mevzilerini bu biçimlenmeyi dikkate alarak belirlemektedirler.

Hükümet elindeki silahın “büyüklüğüne” güvenerek, bu mücadeleden galip çıkacağını düşünse de silahların sürgit siyaseti belirlemesinin mümkün olmaması bir yana, halkın ve işçi sınıfının siyasete müdahale imkanlarının gelişmesiyle birlikte, siyasi mücadelenin yeni safhalara girmesi de beklenmez değildir.

SİLAHLARIN GÖLGESİNDE BİR EMEK MÜCADELESİ DÖNEMİ

Siyasetin silahlarla belirlendiği ve işçi sınıf-emekçilerin bu müdahalenin yarattığı iklimin etkisinde olduğu ortamda elbette emek mücadelesini ve onun taleplerini savunmak da olağan dönemlere göre çok daha zorlaşmaktadır.

Hele de;

• Sermaye partilerinin milliyetçilik, din-mezhep ayırımı gibi en gerici değerler üstünden sınıfı böldüğü, kendi siyasetlerinin yedeğine çekebildikleri,

• Sendikal bürokrasinin, sendikaları, işçilerin örgütlendiği birer örgütlenme ve mücadele merkezi olmaktan çıkarıp mücadelenin engelleri haline getirdiği,

• Sınıfın ileri kesiminin sınıf partisi olarak örgütlenmemiş olduğu, bu nedenle de siyasete sınıf olarak etkin müdahale edemediği koşullarda; sınıfın kendi talepleri etrafındaki mücadelesi de son derece güçleşmektedir.

Ancak şu da bir gerçek ki Türkiye’nin işçi sınıfının ileri kesimleri, az çok mücadeleden yana sendikaları (sendikacıları) ve partisi bilmektedir ki, sınıf mücadelesi “laboratuvar şartlarında” değil, doğrudan dünya ve ülkenin içinden geçtiği nesnel koşullarda cereyan etmektedir. Ve işçi sınıfı da bu koşullarda talepleri için mücadele ederek kendi birliğini sağlamak, siyasete müdahale etmek, sermaye güçlerine karşı tüm emekçilerin, halkın sözcüsü olmak durumundadır. Bu yüzden de sınıfın ileri kesimleri, partisi, sınıfın dostları; koşulların zorluğundan yakınmak yerine, “Bu koşullarda (her koşulda) nasıl bir mücadele yürütüleceği?” sorusuna yanıtı vererek, sınıfın tarihsel rolünü oynaması için gerekli mücadele hattına girmesini sağlamak durumundadır.

Evet, bugün işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi çok ağır koşullarda ilerlemektedir. Dahası hareketin zayıflıkları zorlukların etkisini büyümektedir. Ama aynı zamanda bugün, zaman zaman geriye düşse de mücadelenin (metal işçilerinin mücadelesi, taşerona karşı mücadele, iş güvenliği için verilen mücadelenin,…) ezilmemiş olması, çeşitli biçimlerde sürüyor olması … gibi dönem açısından çok önemli, başka ülkelerde pek de görülmeyen üstünlükleri de vardır.

Elbette ki burada, bu tartışmada önemli olan mücadelenin üstünlükleri, onu ileriye taşıyacak özelliklerin canlı ve gelişmeye açık olmasıdır.

“Ek zam talebi”nin yaygınlaşma eğiliminin güçlü olması, metal mücadelesinin taleplerinin canlılığı ve her an sektörün yeni patlamalara adaylığı, taşerona karşı mücadelenin yeni adımlar için gerekçelerinin büyümesi, güvenceli çalışma talebi, kıdem tazminatını savunma, kamu emekçilerinin iş güvencelerini savunma,… gibi sınıfın başlıca mücadele alanlarında talepler canlıdır ve işçilerin bu talepleri savunmak için harekete geçeceğini gösteren belirtiler de hızla çoğalmaktadır.

Bu yüzden bu yazı çerçevesinde, bütün bu gelişmeleri de dikkate alarak, bugün Türkiye işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyi, ülkenin içinden geçtiği koşullar, bölge ve dünyanın gidişatı içinde işçilerin, emekçilerin talepleri için mücadelesi ve siyasete müdahalesinin ilerletilmesi için sınıfın ileri kesimlerine, mücadeleci sendikalara, sınıf partisine ve emek mücadelesinin ilerlemesinden yana çevrelere düşen görevler ve ilerlemenin adımlarını tartışacağız. Tartışmayı da doğrudan, bugün işçilerin ve kamu emekçilerinin sıcak talepleri üstünden yapacağız.

‘EK ZAM TALEBİ’ İÇİN MÜCADELE

Bugüne kadar işçi hareketi içinde “ek zam talebi” zaman zaman gündeme gelmiştir. Ama ilk ciddi, sınıfın ana kitlesini harekete geçiren “ek zam talebi” geçtiğimiz yıl metal işçileri tarafından gündeme alınmıştır.

MESS ve Türk Metal tarafından işkolu bazında imzalanan ihanet sözleşmesinin kabul etmeyeceklerini ilan eden metal işçileri, “Bosh’la yapılan sözleşmenin tüm sektör için uygulanması” talebiyle harekete geçmişlerdi. Başlıca otomotiv fabrikalarının işgal edilmesiyle gelişen direnişe 40 bin dolayında işçi fiilen katılmıştı. Hemen bütün başlıca metal fabrikalarında işçiler, “Renault işçilerinin talepleri bizim de taleplerimizdir” diyerek, harekete geçen işçilerle dayanışmaya girmişti.

Tek tek patronların, MESS ve Türk Metal’in girişimleri ve küçük tavizlerle direniş kontrol altına alındıysa da işçilerin talepleri yerine getirilmediği gibi işten atamalar ve baskıların artırılmasıyla mücadele için yeni gerekçeler de ortaya çıkmıştı.

Dahası, asgari ücretin yıl başından itibaren 1300 TL’ye çıkarılmasıyla birlikte bir yandan yapılan TİS’lerin ipliği pazara çıkarken (Çünkü böylece yapılan TİS’lerle, elde edilen ücretlerin asgari ücretin altında kaldığı görülmüştür) öte yandan da asgari ücretli işçinin bir kez daha aldatıldığının açığa çıkmasıyla, “ek zam talebi” için zemin çok genişlemiştir.

Dahası yılın sonunda emekçilerin tükettiği başlıca gıda maddelerine zam yağmaya başlamış, “Çarşı-pazarda yangın var!” denecek biçimde yaş sebze ve meyve fiyatları da hızla yükselmiştir. Emekçilerin başlıca besin maddesi ekmeğin fiyatı yüzde 25-33 gibi fahiş oranda artmıştır. İlaca da zamlar başlamış, düşük fiyatlı yüzde 10 dolayındaki zamların şubatta tüm ilaçları kapsayacağı ilan edilmiştir. Elektriğe, vergilere, cezalara, harçlara zam yapmaktan da Hükümet elini sakınmamıştır.

Asgari ücrete yapılan zammın 300 TL olduğu söylenmesine karşın aslında 100 TL bile olmadığı, 100 TL’nin de devlet tarafından karşılandığı dikkate alındığında, emekçiler bir kez daha soyulurken asgari ücret zammının patronlar için yeni bir fırsata dönüştüğü gerçeği de geniş emekçi çevrelerce görülmeye başlanmıştır. Emeklilere yapılan seyyanen 100 TL’lik zam ise daha emeklinin cebine girmeden uçup gitmiştir.

Öte yandan Renault işçileri geçtiğimiz yıl metal direnişinde yaptıkları önderliği “ek zam talebi”yle ilgili de yapacaklarını gösteren bir mücadele hattına girmişlerdir. Renault işçileri, işyeri önünde toplanıp taleplerini patrona bildirme, “mesaiye kalmama” gibi eylemlerle, ek zam taleplerini yüksek sesle dile getirmeye başlamışlardır ki, bu da “ek zam talebi”nin önümüzdeki günlerde ve aylarda metal işçilerinden başlayarak yayılacağını göstermektedir.

Bu yılın, tekstil işkolunda “gurup sözleşmesi yılı”, MESS dışındaki kimi metal fabrikalarında da TİS yılı olduğu dikkate alındığında çeşitli sektörlerdeki “ek zam talebi”nin aynı zamanda yeni TİS’leri de doğrudan etkileyeceğini, ortak eylemler ve dayanışma için yeni fırsatlar yaratacağını söyleyebiliriz.

Dolayısıyla 2016 yılının “ek zam için mücadele yılı” olacağını söylemek abartılı bir değerlendirme olmaz.

TAŞERONA KARŞI MÜCADELE VE GÜVENCELİ ÇALIŞMA TALEBİ

İşçiler, en azından taşeronlarda çalışan işçiler, çeyrek yüzyıldan beri “taşeron çalışmaya” karşı mücadele ediyor. Ama son yıllarda taşeron çalışmanın; Kara Yolları’ndan madenlere, eğitim ve sağılıktan yerel yönetimlere, özel sektördeki “asıl üretim” alanlarına kadar hemen her sektörde yaygınlaşmasıyla birlikte mücadele, “güvenceli çalışma” mücadelesiyle de birleşerek “taşeron çalışma yasaklansın” talebi etrafında dikkate değer bir boyut kazandı.

Metal işçilerinki bir yana bırakılırsa geçtiğimiz 3 yıl içinde en yaygın mücadelenin taşeron çalışmasına karşı verilen mücadele olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, geçtiğimiz iki seçimde sermaye partilerinin işçilere “taşeron çalışmayı yasaklayacakları” sözünü vermeleri, AKP’nin “kamuda taşeron çalışmanın yasaklanacağı ve taşeron işçilere kadro verileceği” vaadinde bulunması bu mücadelenin geldiği aşamayı göstermesi bakımından önemlidir.

1 Kasım’dan zaferle çıkan AKP Hükümeti, “kamuda çalışan taşeron işçilere kadro” vaadinden vazgeçmiş, kamuda bir milyonu aşkın taşeron işçiden “en fazla 150 binine kadro verileceğini” söylemeye başlamıştır. Ki bu işçilerin elinde zaten yaptıkları iş itibarıyla “taşeronda çalışmamaları gerektiği” konusunda mahkeme kararı da vardır.

Giderek “Taşeron yasaklansın, taşeron işçilere kadro verilsin” talebi sadece taşeronda çalışanların talebi olarak kalmamış aynı zamanda kadrolu işçiler ve kamu emekçileri arasında da yaygınlaşmıştır. Çünkü bu süre içinde “kadrolu”, nispeten “iş güvenceli” olan işçiler ve kamu emekçileri de taşeronun sadece taşeron işçisi için değil kadrolu çalışanlar için de tehdit olduğunu görmüştür.

Şunu söyleyebiliriz ki, gelinen aşamada, “Taşeron yasaklansın, taşeron işçilere de kadro verilsin” talebi, işçilerin ve kamu emekçilerinin “güvenceli çalışma” talebiyle birleşmiş bulunmaktadır.

Bu da önümüzdeki dönemde taşerona karşı mücadelenin geçmişte olduğundan farklı olarak daha kitlesel, tüm sınıfın mücadelesinin konusu olabileceğini göstermektedir.

Daha şimdiden işçilerin ve kamu emekçilerinin önemli bir kesimi içinde taşerona karşı mücadele ve taşeron sisteminin yasaklanmasına dair talepler tartışılmaktadır. Bu amaçla, çeşitli işyerleri ve sektörlerde “kadro talepli eylemler” de gündeme gelmektedir. Süreç ilerledikçe ve Hükümetin, vaadini yerine getirmeme niyeti ortaya çıktıkça eylemlerin yaygınlaşıp kitleselleşmesi de kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla önümüzdeki dönem, güvenceli çalışma talebiyle de birleşen taşerona karşı mücadelenin, sınıfın gündemi içindeki yerinin çok daha önemli olacağını söylemek yanlış olmaz.

Taşeron çalışmasına karşı mücadele ve güvenceli çalışma, bugüne kadar böyle bir sorunu olmayan kamu emekçilerinin de sorunu haline gelmiştir. Bu sorun her geçen gün daha da büyümektedir.

Çünkü Davutoğlu Hükümeti, bir yıllık eylem planına kamu emekçilerinin iş güvencelerinin kaldırılmasını da koymuş bulunmaktadır. Böylece kamu emekçilerinin iş güvencesi amirlerin iki dudağı arasında olacaktır.

İş güvenceli çalışma kamu emekçilerin, kazanılmış en eski hakkıdır. Ancak AKP Hükümeti bu en eski hakkı gasp etmeyi gündeme almıştır. Ki bu, 3 milyon kamu emekçisi için hayati bir haktır. Bu yüzden kamu emekçilerinin iş güvencesi mücadelesi önümüzdeki dönemde en önemli mücadele alanlarının başında gelecektir. Daha şimdiden, Hükümetin “teröre karşı mücadele”, din ve milliyetçilik değerleri üstünden gündemi böylesine domine ettiği bir dönemde bile, işyerlerinde sendikalı sendikasız kamu emekçileri bu hayati taleplerinin tehdit edildiğinin farkındadır.

Bu konuda Memur Sen’in hükümetin tutumu doğrultusunda davranacağı düşünüldüğünde mücadelenin aynı zamanda Memur Sen şahsında “hükümet güdümlü”, “işbirlikçi” sendikacılığa karşı bir mücadele olarak da biçimleneceğini söylemek yanlış olmaz.

KIDEM TAZMİNATINI SAVUNMA

Sermaye ve hükümetlerinin son çeyrek yüzyılda işçilerin kazanılmış haklarını tasfiye ederken, göz diktikleri bir başka konu “kıdem tazminatı” hakkıdır. Aslında işçi haklarının tasfiyesini amaçlayan çeşitli “karşı reform” paketleri hazırlanırken, her seferinde kıdem tazminatının tasfiyesi de bu paketlere dahil edilmiş ama son anda işçilerden gelen tepkiler karşısında paketten çıkarılmıştır.

Nitekim bugüne kadar sendikal konfederasyonlar, kıdem tazminatlarının kaldırılmasına karşı tutum almayı “kırmızı çizgileri” olarak görmek zorunda kaldılar.

1990’lı yıllarda hatta AKP iktidarının ilk yıllarında da kıdem tazminatını savunan Hak-İş, son yıllarda AKP Hükümeti ve patronların gerekçeleriyle, “kıdem tazminatının fona bağlanmasını” savunmaktadır. Türk-İş (hiç olmazsa son günlere kadar) kıdem tazminatını savunurken DİSK de kıdem tazminatını dokunulmasın karşı çıkmaya devam etmektedir.

Türk-İş’in geçtiğimiz sonbaharda yapılan 21. Genel Kongresi’nde de 1990’lı yıllarda alınan “Kıdem tazminatına dokunulması genel grev nedenidir!” biçimindeki kararı yenilenmiştir.

Ancak son günlerde Hükümet tarafından “İşçi kesimi ile işveren kesimi bir uzlaşmaya varmıştır” denilerek, kıdem tazminatını fona bağlanmak yoluyla tasfiye eden tasarının önümüzdeki günlerde Meclise verileceği açıklaması yapılmıştır. Hükümetin bu açıklamayı yapmasının anlamı ise şudur: DİSK itirazının sürdüğünü açıklamaya devam ettiğine göre, Türk-İş’in de Hak–İş gibi “kıdem tazminatının fona bağlanmasını” savunan bir çizgiye çekilmesidir.

Kıdem tazminatının fona bağlanmasını savunan Hükümet sözcüleri ve sendika bürokratları, “kıdem tazminatının çok az işçi tarafından alınabildiğini” gerekçe göstermektedirler. Ki bu, yasları tanımayarak işçilerin tazminatlarına el koyan patronlara teslim olmak anlamına gelmektedir.

Oysa Kıdem tazminatı;

• Bir ay çalışan işçinin de 12’de bir oranında sahip olacağı,

• İşçinin kendi isteğiyle işten çıktığında bile hak ettiği bir tazminat olarak yeniden düzenlenmesi,

• Kıdem tazminatını ödemeyen patronlara yaptırımlar getirilmesi,

• İflas eden işletmelerde işçi alacaklarının birinci sıraya getirilmesi,

• Alt sınırı yılda bir aylık ücret olan kıdem tazminatının üst sınırının toplu sözlemlerle belirlenmesi gibi… önlemlerle her işçinin alabileceği bir biçim kazanabilecekken Hükümet, patronlar ve sendika bürokrasisi kıdem tazminatını tasfiye ederek bu en temel işçi hakkını gasp etmeyi seçmişlerdir.

Şu da bir gerçek ki, kıdem tazminatı işçilerin sadece işten çıkarıldıklarında aldıkları bir para miktarı değildir.

Tersine kıdem tazminatı, patronun, kıdemli işçiyi işten atarken yüklü bir ödeme yapması gerektiği için zorlayan, ve aynı zamanda işçi için de, işten atıldığında kullanabileceği bir “güvence parasıdır.” Dahası kamu emekçilerinin aldığı emeklilik ikramiyesi gibi, emekli olduğunda işçinin eline toplu para geçmesidir.

Bu yüzden de kıdem tazminatı özellikle bugünkü koşullarda işçinin iş güvencesinin en önemli dayanağıdır.

Bugünkü koşullar dikkate alındığında, kıdem tazminatının tasfiyesine karşı mücadele sendikalı ve büyük işletmelerde başlayacak bir mücadele olarak görünmektedir. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi, yasa bir işyerinde bir yılını dolduran her işçiye kıdem tazminatı hakkını ön görmektedir. Ama fiiliyatta, kıdem tazminatı ancak az çok örgütlü işyerinde alınabilmektedir. Dolayısıyla kıdem tazminatının tasfiyesinden en çok bu işletmelerdeki işçiler zarar görecektir. Bu yüzden “ek zam talebi” gibi, kıdem tazminatı mücadelesi de metal işkolu ve büyük metal fabrikaları başta olmak üzere az çok örgütlü ve nispeten büyük işletmelerde başlayıp gelişecek bir mücadele olacaktır.

ESNEK ÇALIŞMAYA HAYIR!

Sermayenin İşçi sınıfı ve emekçilerin çalışma yaşamında kapitalist sömürünün sınırlandırılması için mücadele ederek elde ettiği kurallı çalışmaya dair tüm kazanımların ortadan kaldırılması sermaye sahibi sınıfın çeyrek yüz yılık hayaliydi.

Bunu için burjuvazi ve hükümetleri, kıdem tazminatını tasfiye etmek için her vesile ile yeniden yeniden “esnek çalışmanın yasalaştırılmasını”, bunun için çalışma hayatındaki tüm kural ve düzenlemelerin kaldırılmasını istiyorlar. Bunu kolaylaştırmak üzere iş gücü pazarının Özel İstihdam Büroları eliyle düzenlenmesi başlıca hedef olarak belirlendi. Ancak esnek çalışma birçok bakımdan fiiliyatta hayata geçirilse de bu iki saldırı biçimi de işçi cephesinde sert tepkiyle karşılandı.

Nitekim patronlar hemen her önemli sözleşmede esnek çalışmayı TİS’lere sokarak işçiler için meşrulaştırmak istemişlerse de başaramamışlardır.

Nitekim Hükümet ve sermaye güçleri giderek “kıdem tazminatının tasfiyesini”, Özel İstihdam Bürolarını ve esnek çalışmanın yasalaştırılmasını bir “paket” olarak gündeme getirdiler.

Öyle anlaşılıyor ki, şimdi de, kıdem tazminatının kaldırılması Meclise getirilirken esnek çalışma ve Özel İstihdam Büroları da pakete dahil edilecektir. Üstelik benzer durumlarda hep yaptıkları gibi, “Kıdem tazminatını yeniden düzenliyoruz ama bütün işçiler bundan yararlanacak”, “Bakın esnek çalışmayı getiriyoruz. İsteğiniz zaman çalışacak istediğiniz zaman dinlenip eğleneceksiniz. Bundan daha iyi bir çalışma özgürlüğü olur mu?…” diyerek allayıp pullayacaklar; Özel İstihdam Bürolarını da “iş gücü pazarının genişletilmesini sağlayacak, herkese iş bulacak, işsizliği sıfırlayacak yeni kurumlar” olarak sunup “müjdeli” haber olarak vereceklerdir.

Ancak bunlar kıdem tazminatı gibi işçiler tarafından bugüne kadar hep reddedilen tasfiyeyi gizlemeye yönelik, sermaye ve hükümetlerin işçiler, emekçilere çeyrek yüz yıldır yutturamadığı şekerle kaplanmış zehirlerdir. Bu yüzden de önümüzdeki günlerde emek cephesinin mücadelesinin bir yönünün kıdem tazminatının tasfiyesini, taşeronlaştırma, esnek çalıma, Özel İstihdam Büroları’nı hedef alan; sınıfın bir kazanımı olan çalışma yaşamındaki “kuralları” savunan bir mücadele olacağını söylemek yanlış olmaz.

Bu konuda gerek sınıf partisinin, gerekse Özgürlük Dünyası’nın önceki saylarında geniş bir literatür vardır. Dolayısıyla bu literatürden de yararlanarak sınıf içinde ajitasyonu (ve propagandayı) yoğunlaştırmak, sermaye ve hükümetlerinin getirmek istediği düzenlemelerin işçileri nasıl bir kölelik düzenine mahkum ettiğini göstermek oldukça kolay olacaktır. Ki bugünkü performansa dayalı ücret, işçiler arasında rekabet, çalışma zamanı ve mekanının esnekleştirilmesine ilişkin uygulamalar vb. de getirilmek istenen düzenin habercileridir. Dün bu alanlarda göz yumulan uygulamalara karşı mücadeleyi bu vesileyle yenilemek ayrıca önem kazanacaktır.

SENDİKAL BÜROKRASİYE KARŞI MÜCADELE

“İşçi sınıfının mücadelesinin önündeki en önemli engel sendikal bürokrasidir” dersek gerçeğin en önemli yanını ifade etmiş oluruz. Bu yüzden de bugün işçi sınıfı hangi talebi için mücadeleye girişse, karşısına sendikal bürokrasi çıkmaktadır. Geçtiğimiz yıl metal işçileri MESS’e karşı mücadeleye giriştiğinde karşısındaki en önemli engel Türk Metal bürokrasisi olmuştur. Yine Birleşik Metal, metal işçilerinin mücadelesinden korkarak, Türk Metal’e savaş açan işçilerin Birleşik Metal’e katılmasının önünü bilinçli biçimde kesecek bir tutum takınabilmiştir.

Sendikalaşma mücadelesi gibi, sonuçta sendikal bürokrasinin de işine yarayacak mücadelelerde bile sendikal bürokrasi, uzak gelecekte bile olsa kendisini de tehdit edecek bir eğilim gördüğünde, sendikalaşmak için mücadele eden işçileri işten attırmaktan, sendikalaşma mücadelesini arkadan hançerleyerek tümden yenilgiye uğratılmasına yol açmaya kadar her yolu denemiştir, denemektedir de.

Bugün de “ek zam” tartışmaları şimdiden göstermektedir ki, “ek zam talebinin karşısına patronlardan önce sendikacılar çıkmaktadır. Çünkü sendika bürokratları için işçinin “ek zam” talep etmesi toplu sözleme yasasına, ahlakına ve geleneğine aykırıdır; doğru olan bir dahaki sözleşmeyi beklemektir! Bu yüzden işçiler, eğer ek zam mücadelesinden başarıyla çıkacaklarsa sendikal bürokrasiyle de hesaplaşmak durumundadırlar. Daha doğrusu yukarıda sözü edilen taleplerin tümü (ister teker teker, ister hepsi bir arada) açısından da bakıldığında işçiler sendikal bürokrasiye, patronlara ve hükümete karşı mücadele etmek zorunda kalacaklardır. Bu yüzden de önümüzdeki süreci, sendikaların demokratikleştirilmesi ve sendikaların bürokratlardan temizlenmesi mücadelesiyle birleştiren bir mücadele çizgisinde yürütmek zorundadırlar.

TALEPLERDE ISRAR VE SINIFIN BİRLİĞİ MÜCADELESİ

Türkiye işçi sınıfının bir yandan şoven milliyetçilik, mezhep ayrımları öte yandan sermaye partileri tarafından bölünmüş, yedeklenmiş olması dikkate alındığında, talepler üstünden mücadelenin sınıfın birleşik bir sınıf olarak hareket etmesi için ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır.

Çünkü sınıf bugün ancak sınıfın acil talepleri etrafında birleşerek diğer ayırımları aşabilecek bir bilinç ve örgütlenme düzeyindedir. Sınıf, bir yandan milliyetçilik öte yandan tarikatlar, cemaatler ve çeşitli dini odaklar tarafından bölünmüş, çeşitli sermaye partileri tarafından da yedeklenmiş bulunmaktadır. Ancak geçtiğimiz yıl metal işçileri, kendi aralarında aşırı bölünmüş olmalarına karşın, “Bosh’taki sözleşmenin kendileri için de uygulanması” talebi etrafında birleşerek bir sınıf tavrı göstermeyi başarabilmişlerdir. Onun ötesinde camilerde “din otoritesi” sayılan kişilerin, bağlı oldukları, oy verdikleri partilerin karşı çıkmasına karşın işçiler kendi talepleri etrafında birleşip, ortak tutum almayı, yine onları bölen odakların itirazlarına karşın Türk Metal’den istifa etmeyi başarmıştır. Metal işçilerinin geneline göre daha örgütlü olan ve daha istikrarlı bir mücadele sürdürmeyi başaran Renault işçileri ise bir adım daha atarak, bağlı oldukları siyasi odakların “PKK sendikasıdır”, “Verdiğiniz aidatlar PKK’ye gidecek” biçimindeki kara propagandasına karşın Birleşik Metal’e üye olmuşlardır.

Yukarda sözü edilen taleplerin her biri tüm sınıfı ilgilendirmektedir ve işçilerin kendilerini bölen sermaye partilerine, milliyetçilik, mezhepçilik gibi bölücü etkenlere karşın bu talepler için bir araya gelmeyi başarmaları mümkündür. Bu yüzden de geçtiğimiz yaz metal işçilerinin sağladığı sınıfsal birliği, şimdi de çeşitli sektörlerden işçilerin, yukarıdaki talepler etrafında gerçekleştirmesi hiç de olanaksız değildir.

Bu yüzden taleplerde ısrar etmek çok önemlidir ve burada da işçilerin ileri kesimlerine, mücadeleci sendikacılara ve sınıf partisine önemli görevler düşecektir.

SİYASETE MÜDAHALE VE SINIF PARTİSİNİN ROLÜ

İşçiler kendi talepleri etrafında birleşmeyi nispeten daha kolay gerçekleştiriyorlar. Ama hareket geriye düştüğünde, eğer yeterince örgütlü değillerse bir panik görünümü de ortaya çıkıyor, birleşme hızla bölünmeye, kendi içinde didişmeye dönüşüyor. Buna da metal mücadelesi sırasında, Renault dışındaki işletmelerde tanık olunmuştur.

Milliyetçilik ve din istismarcılığı üzerinden politika yapan odaklara, çeşitli sermaye partilerinin işçileri bölme ve mücadeleyi akamete uğratma girişimlerine karşı mücadelede sınıf partisinin tutumu, onun etrafında birleşecek ileri işçilerin gidişata müdahalesi önem kazanmaktadır. Çünkü bu mücadelede sadece taleplerde ısrar yetmemektedir. İşçilerin nasıl politika yapması gerektiğinden aralarındaki birliğin anlamı ve enternasyonalist karakterine; sermayeye ve onun ülkeyi yönetme tarzına karşı müdahaleye; örneğin Kürt sorunu, Alevilerin talepleri, Hükümetin Suriye politikası, mülteci işçilerin talepleri vb.nin işçi sınıfı bakımından anlamı ve önemine, bunların çözümünde sınıfın nasıl bir çıkarının olduğu, bu sorunların sürmesini isteyenlerin ise nasıl bir mevzide durduğu; dinci, mezhepçi propaganda ve bölücülüğün kime yaradığı, en önemlisi de bütün bu sorunlar karşısında sınıfın nasıl bir tutum alması gerektiği, çözümde işçi sınıfının rolünün ne olduğu gibi konulara açıklık getirecek geniş yelpazede sistematik bir propaganda mücadelenin başarıyla sürmesi için hayati önemdedir.

Bu propaganda ve bu propagandanın yaygınlaştırılması son derece önemlidir. İşçilerin siyasete müdahalesinin sınıf partisi olmadan gerçekleşemeyeceği dikkate alınmalıdır. Bu bakımdan sınıf partisinin bu mücadele içindeki rolü önemlidir.

Evet, işçiler talepleri etrafında sınıf partisi olmadan da birleşebilirler; deneye yanıla da olsa birliklerini güçlendirebilirler. Ama işçiler sınıf içindeki dinci,milliyetçi odakların faaliyetlerinin yıkıcı ve bölücü etkisini engellemeyi, sermaye partilerinin mücadelenin yönünü saptıran girişimlerini aşmayı kendiliklerinden başaramazlar.

Çünkü işçiler sermaye partilerinin, dinci ve milliyetçi odakların sahip olduğu plan ve programa sahip değildir. Ancak böyle bir programa sahip olan partisinin programı, stratejisi ve taktiği ile birleşerek mücadele edebilir. Onun içindir ki, sermaye partilerini alt etmek için işçilerin kendi partisi içinde örgütlenmesi, parti olarak örgütlenmesi zorunludur.

Onun içindir ki, sınıf partisi mücadelenin her aşamasında hareketin içindeyse görevini yerine getirebilir. Çünkü, yukarıda sözünü ettiğimiz sınıfın talepleri etrafında birleşmesi de sermaye partilerinin yedekleme girişimleri de aynı mücadele içinde va aynı mekanlarda olmaktadır. Bu yüzden sınıf partisi, mücadelenin her aşamasında yer alıp sınıf içine nüfuz edilebildiği, sınıfın ileri unsurlarının parti içinde örgütlendiği ölçüde görevini yerine getirebilecektir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑