Prof. Dr. F. Konstantinov
* Kaynak: “Neue Welt”, sayı 5, yıl 1946 / Çeviren: Rıza Sami.
Eğer dünya tarihi, gelişimini hızlandırdığında ve her biri diğerinden önemli olaylar hızlı değişimlerle birbirini izlediğinde, halkların tarihinde bu türden değişimler gündeme geldiğinde –evet, böyle zamanlarda genel gelişmenin yasalarına dair bilime olan ilgi özellikle artıyor. Cereyan edenin anlamını kavrama çabası büyüyor, gelmekte olanın önündeki sis perdesini kaldırma isteği artıyor. Barışçıl gelişme dönemlerinin otuz yıl zarfında iki kez dünya savaşlarıyla kesintiye uğratıldığı bir çağda yaşıyoruz. Bu savaşlar; bazı ülkelerin yıkımı ve yenilgisiyle, bazılarının zaferiyle, bazı politik sistemlerin çöküşü ve yenilerinin ortaya çıkmasıyla, halkların ekonomik ve sosyal yaşam biçimlerinde büyük, köklü değişim ve dönüşümlerle sona erdi. Günümüzde meydana gelen bu olaylar, insanları bir dizi yakıcı ve yaşamsal sorularla karşı karşıya bıraktı: Savaşların nedeni; barışın sağlamlaştırılması; halkların başına bela olan, saldırgan savaşlara sürükleyen faşizm ve diğer gerici güçlerin köklerinin kazılması gibi.
Bu sorular kapsayıcı bir edebiyatın doğmasını beraberinde getirdi. Birçok politikacı, burjuva “sosyologu”, yayıncı bu soruları cevaplamaya çalışıyor. Bazıları Hitler Almanya’sı tarafından başlatılan İkinci Dünya Savaşı’nın temel nedenlerinin ideolojik alanda, tamamıyla ona has saldırgan ruhunda ve faşist ideolojide aranması gerektiğini düşünüyorlar. Başkaları ise, bu sebepleri diplomasinin hatalarında arıyorlar.
Kuşkusuz, savaşın Hitler Almanya’sı tarafından başlatılmasında, emperyalist ideoloji ile Chamberlain ve Daladier’lerin “Münih siyaseti” kadar, Hitlercilerin saldırgan soygun politikası da etkili olmuştur. Ama bunların hiçbiri İkinci Dünya Savaşı’nın ana nedeni değildir. Emperyalizm çağındaki bütün savaşların belirleyici sebebi, bugünkü tekelci kapitalizminin (emperyalizmin) ekonomik ve politik eşitsiz gelişme yasasında aranmalıdır.
İkinci Dünya Savaşı’nın nedenlerinin belirlenmesi konusunda Stalin şöyle demektedir:
“İkinci Dünya Savaşı’nın bir rastlantı ya da bazı devlet adamlarının hataları, ki hataların yapıldığı tartışma götürmez bile olsa, sonucu ortaya çıktığına inanmak yanlış olacaktır. Gerçekte savaş, uluslararası ekonomik ve politik güçlerin modern tekelci kapitalizmin esaslarına dayanan temeli üstünde gelişiminin kaçınılmaz bir sonucuydu. Marksistlerin birçok kez vurguladıkları gibi, kapitalist dünya ekonomik sistemi, genel bir krizin ve savaşa dayalı çatışmaların öğelerini doğasında barındırır. Ve bundan dolayı, uluslararası kapitalizmin günümüzdeki gelişimi, sakin ve eşit bir ilerleme biçiminde değil de, krizlere ve savaş felaketlerine yol açarak gerçekleşir. Mevzu şudur ki; kapitalist ülkelerin gelişimindeki eşitsizlik, genellikle kapitalist dünya sistemi içindeki dengelerin zamanla kaba biçimde bozulmasına yol açar. Bu esnada ise, hammadde ve pazar bakımından kendi paylarını yetersiz bulan kapitalist ülkeler grubu, mevcut durumu değiştirmek ve ‘nüfuz alanları’nı kendi lehlerine yeniden paylaşmak üzere bazı girişimlerde bulunur. Bunun sonucu olarak, kapitalist dünya iki düşman kampa bölünür ve aralarında savaşlar gündeme gelir.”
İkinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkışının tek bilimsel açıklaması budur. Bu açıklama sadece, savaşın oluşumundaki gerici “ırk teorisine”, faşist liderlerin ve bir bütün olarak faşizmin politik sisteminin faaliyetlerine vb. dikkat çekmekle kalmıyor. Aynı zamanda emperyalizm çağındaki savaşların köklü nedenlerini açığa çıkartıyor. Bu açıklama tüm dünya halklarına emperyalizm tarafından başlatılan saldırgan savaşları önlemenin gerçek yolu ve araçlarının nerede ve neyde aranması gerektiğini de gösteriyor.
İkinci soruyu, faşizm sorununu, onun doğası ve sosyal kökenleri sorununu ele alalım.
Amerika’da, Boston’da “Luther’den Hitler’e” adında bir kitap yayınlandı. Yazarı Havern burada, faşizmin XX. yüzyılın bir ürünü olmadığını, onun (faşizmin) Batı Avrupa ve Amerikan politik öğretilerinin dört yüz yıllık geleneğiyle, irrasyonalizm ve sosyal Darwinizm ile yakından bağlantılı olduğunu tanıtlamaya çalışmaktadır. Elbette ki faşizm, geçmişin ideolojik mirasından gerici ve insanlık düşmanı ne varsa almış ve kendi emperyalist hedeflerine hizmet etmesi için kullanmıştır. Ancak faşizmin kökenleri çürüyen kapitalizmin kendisinde, talancı emperyalizmde yatmaktadır. Hitlerciler Alman büyük sermayesinin bekçi köpeğidirler.
Faşizmin ve Hitlerizmin sosyal kökenlerinin net ve doğru bir şekilde anlaşılması, onun kökünün kazılması için verilecek mücadelenin temelini oluşturmak durumundadır.
Hitlerizmin analizini onun ideolojik kaynaklarıyla sınırlandıran burjuva idealist teoriler, bu gerici emperyalist hareketin gerçek doğasını örtbas ediyor, çarpıtıyor ve gizliyorlar.
Güncel hangi problemi ele alırsak alalım, her yerde, olayların ve toplumsal görüngülerin açıklanmasında bu karşıt metotlarla, yani toplumsal gelişmenin değerlendirilmesinde kendini gösteren materyalizm ve idealizm arasındaki karşıtlıkla karşılaşıyoruz.
Tarihsel materyalizm, toplumsal gelişme yasalarının bilimi olarak idealizme karşı mücadele içerisinde doğmuştur. İdealizm bilimsel bakımdan verimsiz olmuş, toplumsal gelişmeyi açıklamaya ve bu gelişmenin yasalarını keşfetmeye uygun olmadığını göstermiştir. Tarihsel materyalizm, idealizmin aşılmasıyla ortaya çıkmıştır; örneğin aynı bugünkü bilimsel kimyanın simyanın aşılmasıyla ortaya çıkmış olması gibi. Bugün bilimsel kimyaya karşı simya öğretisini savunmak gülünç olacaktır. Yine de bugün burjuva dünyasında, toplumsal yaşamın görüngülerinin, günümüz olaylarının, toplum tarihinin açıklanmasında eski idealist söylemleri, “en yeni” bilimsel sosyolojik sistemler olarak yutturmak isteyen çok sayıda işgüzar “sosyalist simyacılar” bulunmaktadır.
Tarihsel materyalizm ile idealist tarih anlayışı arasındaki gerçek karşıtlığın tam nereden kaynaklandığını doğru anlayabilmek için, bu iki karşıt akımın tarihsel olarak nasıl oluştuğuna bakmamız lazım.
İnsanlık, tarihsel gelişimi süresince uzun ve karmaşık bir yol kat etti. Uygarlık öncesinin kaba taş baltası, ok ve yayından, modern büyük makinalara ve elektrik gücü ile çalışan makina sistemlerine; ilkel insanın kabile ve klan düzeninden, kölecilik, feodalizm ve kapitalizm üzerinden sosyalizme; ilkel insan bilincinin ilk nüvesinden ve onun çevresi hakkındaki fantastik tasavvurundan modern bilimin parlak zirvelerine dek; işte toplumun gelişiminin izlediği yol.
İnsan toplumunun tarihini inceleyen araştırmacının karşısına devletler ve sınıflar; yani köleler ile köle sahipleri, plebler ile patriciler, serfler ile toprak sahipleri, proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelelerinin resmi belirir. İnsanlığın toplumsal tarihi; gericilik ve devrimin, barış ve savaşın, durgunluk/gerileme ve hızlı ilerlemenin birbirini izleyişinin çelişkili sürecidir. Tüm bu sapma ve dolambaçlara rağmen, insan toplumunun gelişimi, geri biçimden ileri olana doğru olmak üzere genelde yükselen bir çizgide ilerler.
Toplumun gelişmesinin yönünü belirleyen nedir? Toplumsal olayların renkli ve çelişkilerle dolu değişiminde bir iç bağıntı, bir yasa var mıdır, yoksa burada rastlantı, kaos ve keyfilik mi söz konusudur?
Düşünürler, sosyologlar, tarihçiler ve politikacılar yüzyıllar boyunca bu sorularla yüz yüze kalmış ve bunları yanıtlamaya çalışmışlar. Toplumsal yaşam ve insanlık tarihi hakkındaki öğretilerin ve sosyolojik akımların çok çeşitli tanımlarının olmasına rağmen, esasta ve ancak iki temel çizgiden söz edilebilir: İdealizm ve materyalizm.
İdealizm taraftarları toplumsal gelişmenin gidişi ve yönünü toplumsal görüşlerdeki dönüşümlere, politik teorilerdeki gelişmelere, seçkin tarihsel kişiliklerin istenç ve eylemlerine bağlı açıklarlar. Toplumsal bilinç toplumsal varlığı belirler; toplumun tarihinin idealist kavranışının formülü budur. Sıfatlarından, adlarından bağımsız olarak, burjuva sosyolojisinin tüm okul ve okulcukları bu idealist çizgiye dahildir. İdealizme ve yanı sıra materyalizmden devşirilmiş bazı fikirlere de dayanılarak oluşturulmaya çalışılan tüm eklektik çizgiler, iç çelişkilerle muzdarip karmaşık sistemlerdir.
İdealizmin klasik bir örneği, 18. yüzyıl Fransız aydınlanmacılarının tarih anlayışıdır. Voltaire “Milletlerin Örfleri ve Rûhu Üzerine Deneme” (1754) adlı kitabında, eski Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü dinsel kavgalara ve eski Romalıların ahlaki çöküşüne bağlamaktadır.
Voltaire’in çağdaşı bir diğer Fransız aydınlanmacı, Jean-Jacques Rousseau da, eserlerinde sosyal eşitsizliğin, toplumun ve devletin oluşumunun temel sebeplerini bulmaya çalışıyor. Rousseau “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri” adlı kitabında, beşeri toplumu şu şekilde resmediyor: İnsanlığın bir zamanlar her şeyin herkese ait olduğu bir “altın çağı” vardı. Bu; özel mülkiyetin ve sosyal eşitsizliklerin olmadığı, insanın insan tarafından baskı altına alınmadığı, savaşın, hırsızlığın ve suçların bulunmadığı bir dönemdi. İnsan cinsinin ilk dönemleri, çocukluğu işte böyleydi. İnsanlar doğanın çocukları idiler, refah ve mutlu bir bilgisizlik içinde yaşıyorlardı.
Rousseau’ya göre, bu “altın çağı” uğursuz bir tesadüf sona erdirdi. Şöyle ki: “Burjuva toplumunun gerçek yaratıcısı, ‘burası benimdir’ demek üzere bir parça toprağı çitlerle çevirmeyi ilk akıl eden ve buna inanacak kadar da saf insanları bulabilen kişidir. [Oysa] Bu çitleri söküp çukurları dolduran ve diğerlerine ‘iyisi mi bu sahtekarı dinlemeyin; eğer toprağın meyvelerinin herkese ait olduğunu, toprağınsa ama hiç kimseye ait olmadığını unutacak olursanız kaybetmiş olacaksınız’ diye seslenen kişi, insanlığı ne kadar çok suçtan, savaş ve cinayetten, ne kadar çok sefillik ve dehşetten kurtarmış olacaktı.”
Rousseau’ya göre, “insanlığın refahı için aslında hiç yaşanmaması gereken” bu uğursuz rastlantı olmasaydı, dünya tarihi bambaşka bir seyir izleyebilirdi. Rousseau böylelikle, özel mülkiyetin, toplumun ve devletin kendisinin oluşumunun nedenlerini insanların bilincinde görüyor. Bilinç yaşamı belirliyor. İşte idealist tarih anlayışı tam da budur.
Gel gelelim 18. yüzyıl Fransız aydınlanmacıları arasında Holbach, Helvetius, Diderot gibi materyalist felsefe taraftarları da vardı. Toplumsal yaşamın seyrini onlar nasıl görüyorlardı? Voltaire ve Rousseau gibi Fransız materyalistleri de tarih konusunda idealist kalmışlardı. Materyalist felsefi düşüncelerini, toplumsal yaşamın çözümlenmesi alanına doğru genişletemediler. Toplumsal dönüşümlerin ve savaşların temel nedenlerini, bilincin değişiminde, insanların görüşlerinin değişmesinde, yasa koyucunun faaliyetlerinde görüyorlardı.
Fransız materyalistleri, toplumsal görüngülere ilişkin bilimsel ve doğal açıklamalar bulmaya çalışıyorlardı. Onlar; tüm doğru ve yanlış fikirleriyle, her türlü duygu ve ruh haliyle insanın, onu çevreleyen toplumsal ortamın ilişkilerinin bir ürünü olduğunu öğretiyorlar. Doğada olduğu gibi, toplumda da her şeyin nedensel bir bağlantı içinde bulunduğunu iddia ediyorlardı. Gerçekte ise ama, tarihsel zorunluluk onlarda bir rastlantıya dönüşmekteydi. Örneğin Holbach, “Doğanın Sistemi” adlı eserinde şöyle belirtmektedir: “Bir fanatiğin safra sıvısındaki fazlalık, bir fatihin kalp damarlarındaki bir genişleme, herhangi bir kralın hazımsızlığı ya da şu veya bu kadının kaprisleri bir savaş başlatmak, milyonlarca insanı savaş meydanlarına sürmek, kaleleri yıkmak, şehirleri enkaz ve kül yığını haline getirmek, halkları çile ve kedere düşürmek, açlığı, salgın hastalıkları, umutsuzluk ve sefaleti onlarca yıla yaymak için yeterli nedenlerdir.” Holbach eserinin başka bir yerinde de, “güçlü bir hükümdarın kafasındaki herhangi bir atomun yerinden oynamasının, birçok halkın hayatını ve kaderini değiştirmeye yetebileceği”ni ileri sürüyor.
Fransız aydınlanmacılarının açıklamalarında insanlık tarihi, bir hatalar kaosuna, anlamsız şiddet eylemlerine ve yanılgılar manzumesine dönüşüyor. Bütün Ortaçağı; klasik Antik Çağ’ın rastlantısal bir kesintiye uğraması, insan yanılgılarının bir sonucu, insanların bilgisizliklerinin ve batıl inançlarının bir eseri veya kötü yasamanın neticesi olarak değerlendiriyorlar. Holbach’a göre, doğa tarafından aslında kendi refahı için özgür emeğe hazır hale getirilmiş tüm ülke ve halkların üzerine çöken köleciliğin ortaya çıkışında tayin edici rolü bir yanılgı oynamıştır. Fransız materyalistleri bu durumdan kurtulmanın yolunu, bilgisizliğin ortadan kaldırılmasında, aydınlanmada görüyorlardı. İnsan usunun kudretine ve düşüncenin mucizevi gücüne inanıyorlardı.
Peki bu düşünceler nereden türüyorlardı? Acaba doğuştan mı söz konusuydular? Fransız materyalistleri haklı olarak doğuştan düşüncelerin olmadığını savunuyorlardı. Eğer toplumda hakim olan düşünceler, doğru ve yanlış görüşler, doğuştan geliyor olsalardı, o zaman bunlar değişmez, her zaman ve her yerde aynı olurlardı. Gerçekte ise tarih bize, toplumsal düşüncelerin, halkların ahlak kurallarının, koşullara, zamana ve mekana göre değiştiğini gösteriyor. Fransız aydınlanmacıları, düşüncelerin ya da görüşlerin değişiminin neye bağlı olduğu sorusuna bilimsel bir cevap veremiyorlardı. Düşüncelerin değişiminin sebeplerini insan aklının gelişiminde, aydınlanmanın yaygınlaşmasında görüyorlardı. Usu, geçmişi ve bugünü tayin eden en yüksek güç olarak gösteriyorlardı. Us ile açıklanamayanı ise, işe yaramaz şeyler olarak yok olmaya mahkum ediyorlardı. Son kertede aydınlanmacılar için us, toplumsal ilişkilerin ve insan davranışlarının yegane temelini teşkil ediyordu.
Görüldüğü gibi, Fransız materyalizmi tutarsızlık ve tek yanlılıkla maluldü. O, Engels’in de belirttiği gibi, alttan materyalizm idi –doğanın açıklanmasında–, ve tepeden idealizmdi –toplumun açıklanmasında. Toplumun tarihinin açıklanması söz konusu olduğunda, Marksizm öncesi materyalizm, buna Feuerbach da dahildir, kendine ihanet ediyor ve hasmının kampına, yani idealizme kaçıyordu. İdealizm gibi, metafizik materyalizm de, tüm tarihsel olaylara son tahlilde getirdiği açıklamayı, insanın bilinçli istemine, eylemlerinin düşünsel motiflerine dayandırıyordu.
Fransız sosyalist ütopistleri de idealist tarih anlayışı çerçevesinin dışına çıkmıyorlardı. Örneğin Saint Simon, beşeri toplumun tarihini, bilginin gelişiminin sonucu olarak değerlendiriyordu. Saint Simon, yeni bir toplumsal düzenin –sosyalizmin– oluşmasını, yeni bir dinin yaratılmasına, “yeni Hıristiyanlığa” bağlıyordu. Saint Simon’un, Fourier’in vb. ütopik sosyalizminin taraftarları için, düşledikleri sosyalist toplum, yasalar temelindeki tarihsel gelişmenin ve sınıf savaşımlarının bir sonucu değil de, dahiyane bir aklın buluşunun bir neticesiydi, tarihsel bir rastlantılıktı. Onlara göre sosyalizm, beş yüz yıl veya bin yıl önce de gelebilirdi, eğer o zamanlar yeni dünyanın bir havarisi belirmiş olsaydı. Dolayısıyla her şey, yeni bir dünya düzenin böylesi dahi bir habercisinin daha erken belirmemesine ve ussal bir toplumsal düzenin var olabileceği gerçeğinin keşfedilememesine bağlanabilirdi.
Peki ama sosyalist bir toplumu yaratmanın yol ve araçları nelerdir? Fourier ve diğer ütopistler tüm umutlarını, bilge yasa yapıcısına, onun ideal planının her şeye kadir gücüne bağlıyorlardı. Rus halkçı ütopistlerinin (Narodnikler) bakış açıları da, idealizmin başka bir varyasyonunu oluşturuyordu. Narodniklerin ideoloğu P. Lavrov “Tarihi Mektuplar”ında; genelde tarihsel görüngülere, doğa görüngülerinden daha farklı yaklaşılması gerektiğini talep ediyordu. Lavrov’a göre, “sübjektivizm”, tarihsel olayların değerlendirilmesinde zorunlu ve mümkün olan tek araştırma ilkesidir. Lavrov “insanlar” diyordu, “bilinçli ya da bilinçsiz olarak, insanlığın tüm tarihine, kendilerinin o güne kadar ulaşmış oldukları ahlaki gelişmenin ölçütlerini uygularlar. Bazısı, insanlığın tarihinde sadece büyük devletlerin kurulmasına ya da yıkılmasına neden olan şeyleri arar. Başkası ise, esas olarak halkların mücadelelerini, çabalarını ve çöküşlerini dikkate alır. Bir üçüncüsü de, kendini ve başkalarını, hakkın hep kazananın tarafında olduğuna inandırmaya çalışır. Dördüncüsünün hadiselere ilgisi ise, bunların, insanlığın mutlak kurtuluşunu gördüğü şu ya da bu fikrin gerçekleşmesine yol açıp açmamasıyla sınırlıdır. Hepsi de tarihi, sübjektif, ahlaki idealler üzerine sahip oldukları bakış açısına göre değerlendirmek durumundadır, ve zaten başka türlü de bir karar sahibi olamazlar.” (Tarihi Mektuplar, sayfa 36, St. Petersburg, 1905)
Görüldüğü gibi, sübjektif sosyolog dünya tarihini, olay ve olguların keyfi bir silsilesi olarak –bu hadiselerin, şu ya da bu “ahlaki idealin” gerçekleşmesini desteklemesi veya kösteklemesine bağlı olarak– değerlendiriyor.
Halkçılara (Narodnikler) göre, sosyal ilerlemenin öncelikli, asıl belirleyici gücü, eleştirel düşünen kişiliktir. “İnsanlığın gelişmişlik düzeyi ne kadar düşük olsa da” diyor Lavrov, “var olan, bütünüyle eleştirel düşünen insanlarının eseridir; var olan onlarsız tamamıyla imkansız olurdu.” (age, sayfa 93). Narodniklerin bir başka ideoloğu, Michailovskij, daha ileri giderek, bütün duyuları ve çabalarıyla canlı kişiliğin yalnızca, kendi sorumluluğu temelinde tarihin yaratıcısı haline geldiğini, tarihe hedefleri onun koyduğu ve olayları omuzladığını savunmaktadır. Narodniklerin bakış açısına göre halk, kitle ise, herhangi bir bağımsız tarihsel anlamı bulunmayan kayıtsız pasif bir yığındır.
Büyük Rus devrimci demokratı N.A. Dobroljubov, tarihin seyri konusundaki bu türden görüşleri dağlayıcı derecede keskin bir eleştiriye tabi tutuyordu. Dobroljubov 1857’de kaleme aldığı makalelerinden birinde şöyle yazar: “Bizim tarih yazımında her şey şahsiyetlerin etkisine mal ediliyor: Bir devlet kurulmuştur, çünkü onu kuracak büyük bir adam ortaya çıkmıştır. Bir imparatorluk çökmüştür, çünkü beş, altı imparator onu kötü yönetmiş ve örf ve adetlerin yozlaşmasını engellememiştir. Yeni bir din doğmuştur, çünkü onu yaratacak bir insan gelmiştir. Bir savaş kaybedilmiştir, çünkü komutanlar yeteneksizlik göstermişlerdir. Bir isyan çıkmıştır, çünkü bazı kötü niyetliler halkı kışkırtmışlardır.”
Dobroljubov; büyük ve önemli şahsiyetlerin, barutu bir kıvılcım gibi patlatabileceğini, ama bir taşı tutuşturamayacağını düşünüyordu. Kıvılcım, eğer kolayca tutuşabilen bir maddeye denk gelmemişse parlayıp söner. Bu madde ama, halkların tarihsel gelişiminin koşullarınca hazırlanır. Toplumun ve zamanın ihtiyaçlarını temsil eden büyük şahsiyetler, tam da bu koşulların sonucu olarak ortaya çıkarlar.
Aynı şekilde, Hegelci tarih felsefesi de sübjektif-idealist tarih anlayışından pek ayrışmıyor. Hegel, tarihsel gelişmeyi zorunlu, yasalara bağlı bir süreç olarak ele almaya çalışıyor. “Us dünyayı yönetiyor” ilkesinden yola çıkıyor. Us ama Hegel’de, bilinen us değildir. “Güneş sisteminin hareketleri” diyor Hegel, “değiştirilemez yasalara göre gerçekleşiyor.” Bu yasalar onun usudur, ama ne güneş ne de bu yasalara göre onun çevresinde dönen gezegenler, bunun bilincindedirler. Hegel, dünya tarihinde, onun bütün olaylarında, aynen belirtilen şekilde, halkları yöneten gizli bir usun etkin olduğunu iddia ediyor.
İdealizmi nedeniyle Hegel’de, doğru tarihsel zorunluluk yasası düşüncesi, mistik bir karaktere bürünüyor. Hegel’in “Tarih Felsefesi”nde, tüm halklar ve devletler, “dünya tini”nin kör aletleri durumundadır. Hegel’e göre, tarihteki her halk kendi özel ideasını gerçekleştiriyor, bu idea ama aslında dünya tininin buna denk düşen gelişmişlik düzeyini ifade etmektedir. Örneğin Hegel için Antik Yunan, güzellik ideasının ya da güzel kişiliğin ete kemiğe bürünmesiydi. Antik Yunan yıkıldı, çünkü dünya tini gelişmenin bu aşamasında daha fazla duramazdı. Ve eğer dünya tini bir halkı terk ederse, o halk dermansızlığa ve yıkıma uğrar. Hegelci tarih felsefesi şemasına uymayan birçok halkları, Hegel, “tarihsel olmayan” halklar olarak tanımladı. Nitekim tüm Slav ve Roman halklarını “tarihsel” olarak nitelemeyi reddetti, buna karşın Almanları daha çok öne çıkarttı.
Hegel, gerçek tarihsel bağıntıları ortaya çıkarmak yerine, uydurma fantastik bağıntıları işin içine dahil ediyor. Dünya tarihi, Hegel tarafından tayin edilen “dünya tini”nin gerçekleşmesine dönüşüyor. Toplumsal gelişmenin zirvesi olarak gerici monarşiyi ilan ediyor. Tüm dünya tarihinin seyri, bu gerici hedefin gerçekleşmesine tabi kılınıyor.
Hegel’in “Tarihin Felsefesi”ne, mistik ve fatalizm sinmiştir. Dünya tininin bir kötü talih, bir yazgı olarak etkinliği insanlığın başına bela durumundadır. Hegel’in “Tarih Felsefesi”, her şeyin önceden belirlenmiş olduğuna dair teolojik düşünceyi bildirmektedir. “Tarih felsefesi” tamamen gericidir.
İdealizm bilimle bağdaşmaz. Bundan dolayı, ilerici düşünce sahipleri Marx’ın öncesinde de toplumların tarihini bilimsel olarak açıklamanın yollarını aramaktaydılar. Bu bağlamda Saint-Simon’un yaptığı katkıları, özellikle de onun Fransız tarihini sınıf mücadelesiyle açıklama çabalarını anımsatmak lazım. Restorasyon döneminin bazı Fransız tarihçileri, bu yönde daha ileri adımlar atarlar. Engels, Starkenburg’a yazdığı bir mektubunda şöyle belirtir: “Materyalist tarih anlayışı Marx tarafından keşfedilmekle birlikte; Thierry, Mignet, Guizot ve 1850’ye kadarki tüm İngiliz tarihçileri, bu amaca ulaşmak için birçok kişinin çaba sarf ettiğini kanıtlamaktadırlar.” Engels’in bahsettiği Fransız ve İngiliz tarihçilerinin eserleri, aslında idealizmi tarih alanında aşma, ortadan kaldırma çabalarından başka bir şey değildi. Gelişmiş halkların ileri ve bilimsel düşüncesi, görevin kendisini sadece ortaya koymuştur, bu görevin üstesinden ise yalnızca dahi Marx gelmiştir.
Marx öncesi sosyolojik teoriler, tarihin genel olarak gerçek bilimsel bir açıklamasını sunamıyorlardı.
Bu teoriler;
- İnsanların tarihsel eylemlerinin sadece fikirsel motiflerini dikkat alıyordu, ancak bu motiflerin neyle belirlendiklerini irdelemiyorlar, toplumsal gelişmedeki objektif, nesnel yasaları kapsamıyorlardı.
- Halkların, toplumsal sınıfların eylemlerini içermiyordu; Marx öncesi “sosyoloji” ve tarih yazımı, en iyi durumda, tarihsel sürecin olgularını ve bazı detaylarının tasvirlerini aktarıyordu.
Diyalektik materyalizmin toplumsal yaşamın ve tarihin araştırılması alanına genişletilmesi suretiyle ancak, toplumsal hayattaki yasaların ve toplumsal gelişmenin itici güçlerinin keşfedilmesi koşulu yaratılmıştır.
Kopernikus ve Darwin’in doğa bilimleri alanında yaptıkları başarılara denk düşen insanlık tarihi alanındaki bu büyük bilimsel başarı, Marx ve Engels tarafından 19. yüzyılın 40’lı yıllarında gerçekleştirilmiştir. Tarih araştırmalarında diyalektik materyalizmin tezlerinin uygulanması sonucu, Marx ve Engels tarihte ilk defa toplum hakkındaki öğretiyi, tarihsel materyalizmi yarattılar.
Diyalektik materyalizmin tezlerinin toplumsal hayatın bilgisi alanına genişletilmesi, filozofların, sosyologların ve tarih araştırmacılarının çözmeye çalıştıkları temel problemi –toplumsal varlık ile toplumsal bilinç arasındaki karşılıklı ilişkiler problemi– ilk defa bilimsel olarak çözme imkanını yaratmıştır.
Marx, toplumsal yaşama ilişkin materyalist anlayışın temel tezlerinin klasik formülasyonunu şu sözlerle getirir: “Yaşamlarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme aşamasına tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği gerçek temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak sosyal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” (“Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”ya Önsöz)
Tüm büyük buluşlarda olduğu gibi, Marx’ın buluşu da dahiyane basittir. Toplumun teşekkülü ve gelişiminin açıklanmasında, Marx, yaşamın basit olayından yola çıkıyor: İnsanlar politikayla, bilimle, sanatla ve dinle ilgilenmeden önce, yemek, içmek, giyinmek ve bir konut edinmek zorundadırlar. Bu yaşam araçlarını elde etmek için, insanların bunları üretmeleri gerekir. Besin, giyecek, konut, yakacak, üretim aletleri gibi maddi araçların üretim tarzı, toplumun yapısı ve gelişmesini belirleyen temeli teşkil ediyor.
Üretim imkanına sahip olabilmek için üretim araçlarına sahip olmak, onları yapmak ve kullanmasını bilmek gerekir. İnsanların sayesinde maddi araç ve gereçleri ürettikleri üretim aletleri, ve bu üretim aletlerini kullanan ve belirli bir üretim tecrübesi ve iş becerisi ile maddi araç ve gereçlerin üretimini gerçekleştiren insanlar –tüm bu unsurlar hep birlikte toplumun üretici güçlerini oluşturuyorlar. Toplumun üretici güçleri; toplumun doğayla ilişkisinin ölçüsünü gösterir; toplumun doğa güçleri karşısındaki gücünün geldiği aşamayı yansıtır. Üretici güçler, üretim tarzının sadece bir yönünü oluşturur. Üretim tarzının diğer zorunlu öğesi ise, insanların üretim ilişkileridir, yani insanların, maddi araç ve gereçleri ürettiklerinde birbirleriyle girdikleri ilişkilerdir.
İnsanlar, maddi araç ve gereçlerin üretimini tek başlarına değil, bilakis guruplar, topluluklar içinde ortaklaşa yaparlar. “Robinson” gibi tek başına bireysel üretim ancak fantezilerde mümkündür. Gerçek hayatta, maddi araç ve gereçlerin üretim tarihinde, her zaman toplumsal üretim söz konusuydu.
İnsanlar üretime yöneldiklerinde, birbirleriyle, kendi istemlerine bağlı olmayan belirli ilişkilere, üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkileri farklı biçimlerde olabilir: Ya birbirini sömürmeyen insanların işbirliği ve karşılıklı desteği biçiminde ya da köle ve köle sahibi, işçi ve kapitalist arasında olduğu gibi hakimiyet ve tabi olma biçiminde olabilir. Veya bir üretim ilişkisinden diğerine geçiş ilişkileri biçiminde olabilir.
Belirli tarihsel biçimi ne olursa olsun, insanların üretim ilişkileri, maddi araç ve gereçlerin üretimi bağlamında her daim üretim tarzının ikinci, zorunlu tarafını oluşturur. Üretim tarzı, insanların üretici güçleri ile üretim ilişkilerinin birliğinin cisimleşmesidir. Toplumdaki üretim tarzı nasıl ise, toplumun kendisi de, yapısı, fikirleri, teorileri, politik kurumları da öyledir.
Üretimin en önemli özelliği; hiçbir zaman duramıyor olmasında, sürekli dönüşüm ve gelişim halinde olmasında yatar. Maddi araç ve gereçlerin üretimi metotlarının değişimi, engellenemez bir biçimde toplumsal düzenin bütününde, toplumsal düşünce ve kanaatlerde, devlet ve hukuk sistemi ile ilgili politik teorilerde, ezcümle tüm sosyal ve politik yaşam biçiminde değişikliklere yol açmaktadır.
Kapitalist toplumunun temeli; kapitalist sınıfın üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ve işçilerin-proleterlerin bunlar tarafından sömürülmesine dayanan kapitalist üretim tarzıdır. Buna mukabil olarak burjuva toplumunda, kapitalist sınıf politik egemenliği elinde bulundurur. Burjuva toplumunda burjuvazinin düşünce ve teorileri hakimdir ve bunlar burjuvazinin elinde, ekonomik hakimiyetini korumanın aracı olarak hizmet görürler. Sosyal eşitsizlik ve baskı, ulusal-sömürgeci baskı ve eşitsizlikle tamamlanır.
SSCB’nin sosyalist toplumu, sosyalist üretim tarzına dayanmaktadır. Bu üretim tarzının temeli ise, üretim araçlarının toplumsal sosyalist mülkiyetine dayanmaktadır. Sovyetler Birliği’nde insanın insan tarafından sömürüsü, sosyal ya da ulusal eşitsizlik yoktur. Üretim tarzıyla uyumlu olarak burada devlet de sosyalisttir. Sosyalist toplumda hakim olan ideoloji Marksizm-Leninizm’dir.
Görüldüğü üzere, toplumsal düzen üretim tarzı tarafından belirlenmektedir. Toplumsal formlardaki değişimler, toplumun gelişimi, üretim tarzındaki değişimler tarafınca belirlenmektedir.
İnsan toplumunun tarihi, yüzyıllar içinde belirli yasalara bağlı ve zorunlu olarak değişen maddi araç ve gereçlerin üretim tarzlarının tarihi olarak beliriyor. Bu, toplumun tarihinin; maddi araç ve gereçleri üretenlerin tarihi, emekçilerin tarihi, halkların tarihi olduğu anlamına geliyor. Sosyalizm öncesi var olan tüm üretim tarzları, ilkel komünal toplum hariç, insanın insan tarafından sömürüsüne, sınıf karşıtlıklarına dayandıklarından, sınıf mücadelesi, sömürülenlerin sömürenlere, ezilenlerin ezenlere karşı verdikleri mücadeleler, toplum yaşamının temel muhtevasını teşkil ediyordu. Uzlaşmaz sınıfların olduğu toplumlarda, sınıf mücadeleleri, sınıfların birbirleriyle boğuşmaları, sosyal altüst oluşlar kaçınılmazdır ve kaçınılmaz olmaya da devam edecektir.
Tarihsel materyalizm; düşüncelerin, politik teoriler ve kurumların, tüm toplumsal gelişmenin tarihini anlamanın anahtarının, insanların bilinçlerinde, kralların, generallerin ve yasa koyucuların eylemlerinde değil, tersine maddi araç ve gereçlerin üretiminin tarzında, sınıf mücadelesinde aranması gerektiğini öğretir.
Tarihsel materyalizm, toplumun ve toplumsal yaşamın tarihinin titizlikle incelenmesinden hareketle, sosyal görüngülerin içsel-organik olarak bağıntılı, karşılıklı olarak koşullu ve birbirlerine bağlı olduklarını öğretir. Yani, her tarihsel vaka ya da sosyal görüngü, tek başına değil, aksine, bilakis onların meydana gelmesine neden olan koşullarla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.
“Eğer dünyada yalıtık görüngüler yoksa, eğer tüm görüngüler birbirine bağlı ve birbirini koşulluyor ise, o zaman açıktır ki, tarihteki her toplumsal düzen ve her toplumsal hareket; tarihçilerin çoğu kez yaptıkları gibi ‘Ebedi Adalet’ ya da herhangi önceden belirlenmiş bir ideayı esas alarak değil, aksine bu düzeni ve toplumsal hareketi ortaya çıkartan ve bunların da ilintili oldukları koşulların temel alınmasıyla değerlendirilmesi gerekir.” (J. Stalin, “Leninizmin Sorunları”, sayfa 621)
On sekizinci yüzyıl sonu Fransa’sının toplumsal koşulları bakımından örneğin serflik doğal ve ussal olmayan bir olgu haline gelmiştir. Oysa Ortaçağ koşullarında feodalizm ve serflik, önceli köleciliğe kıyasla, zorunlu, yasaların gereği ve ilerici bir olguydu. Nitekim Ortaçağ boyunca feodalizm koşulları altında büyük diri halklar ortaya çıkmış, teknik buluşlar gerçekleşmiştir.
Toplumsal yaşamın, insanlık tarihinin tüm görüngüleri, kendi iç bağıntıları, karşılıklı koşullanmışlıkları itibarıyla değerlendirilmelidirler. Toplumsal görüngülerin bu içsel bağlamı, bu karşılıklı koşullanmışlığı, toplumsal yaşam ve sosyal gelişmenin yasasıdır.
Toplumsal yaşam, toplumsal gelişme, zorunlu sosyal yasalara tabidirler. Bir toplumsal formasyondan diğerine geçiş, sosyal devrimler, savaşlar, sınıfların uzlaşmazlığı üzerine kurulu toplumlarda meydana gelen sınıf mücadeleleri; tüm bunlar tesadüfi olmayan, bilakis belirli yasalara bağlı görüngülerdir. Nitekim kapitalizm örneğin, feodalizmi tesadüfi nedenlerden değil, belirli zorunlu yasalardan dolayı izlemiştir. Bu, belirli maddi koşulların var olduğu her yer ve zamanda vuku bulmaktadır. Kendine münhasır eşitsiz gelişme yasasıyla emperyalizm var olduğu müddetçe, emperyalizm kampında; dünyanın, hammadde kaynaklarının, nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı savaşı kaçınılmaz olarak cereyan edecektir. Sosyal bir görüngünün iç doğası, zorunlu olarak belirli sonuçlar doğurur. Bu sonuçları ortadan kaldırmak için, bunların sebeplerini ortadan kaldırmak gerekir.
Tarih kanıtlamaktadır ki, uzun bir süre silahlanan, güçlerini bu yönde biriktiren ve haliyle yeni bir savaşta çıkarları bulunan saldırgan devletler, savaşta çıkarları olmayan barışçıl devletlerden genellikle dahi iyi savaşa hazırlanmış durumdadırlar. Stalin bunun, “dikkate alınmaması tehlikeli olabilecek tarihsel bir yasa olduğunu” belirtir.
Yani, toplumsal görüngülerde gözlemlediğimiz iç bağlam, karşılıklı koşullanmışlık, toplumsal yaşamın bir yasasıdır. Rastlantısal, yalıtık olana karşın, yasa, kendini tekrarlayan şeyin bütünlüğünün bir ifadesidir. Belirli nedenler ve koşullar, bulundukları yerde, kaçınılmaz olarak belirli sonuçlar doğururlar.
XX. yüzyılın bazı burjuva sosyolog ve tarihçileri, özellikle de Almanya’da Rickert, Windelband, Max Weber, E. Maier gibileri, tarih ve toplumsal yaşamdaki nesnel yasaların ilkesel inkarını teorik olarak temellendirmeye çalıştılar. Bu çabaların gerisinde burjuvazinin ve onun ideologlarının, toplumsal gelişmenin amansız tarihsel yasaları ve zorunluluğundan korkmaları durmaktadır. Sosyal gelişmenin bu gidişatı burjuvazi ve onun ideologları için hiç de iç açıcı şeyler müjdelemiyor. Tarihte ve toplumsal yaşamdaki nesnel yasaların ilkesel reddi ve sübjektivizm ve volontarizmin öne çıkartılması bundan ötürüdür. Saldırgan ve maceracı iç ve dış politikasıyla Alman faşizmi, ideolojik bakımından sadece biyolojik ırk “teorisi”ne değil, aynı zamanda sübjektif ve volontarist “sosyoloji”ye de dayanıyordu. Führer’in “her şeye muktedir”liği fikri, bu volontarist “teori”ye dayanmaktadır.
Alman sosyolog ve tarihçileri, toplumsal yaşamdaki ve toplum tarihindeki nesnel yasaları ve tarihsel zorunluluğu inkar ederken, hangi gerekçelere dayanıyorlardı? Onlar, toplumsal ve tarihsel olayların, doğadaki olaylardan tamamen farklı karaktere sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Doğa ve toplum arasında bir uçurum yaratıyorlardı. Tarihsel olayların; insanların bilinçli, amaçlı faaliyetinin, istenç beyanlarının bir neticesi olduğunu iddia ediyorlardı. Bundan dolayı tarihsel ve sosyal görüngülerin bireysel bir karakteri bulunduğu ve bu olayların tekrarlanmadıklarına inanıyorlardı. Bu sosyologların görüşüne göre, haliyle burada herhangi bir yasadan bahsedilemez, çünkü yasa ve yasallık; kendini tekrarlayanın, her zaman ve her yerde cereyan edenin, “genel geçerliliğin” ifadesidir.
Bu sosyolog ve tarihçiler aynı zamanda, tarihte; tesadüflerin, şahsiyetlerin ve istencin belirleyici rolü oynadığını iddia ediyorlar. Şahsiyetin eylemleri ve rastlantılar, tarihin tüm gidişatını değiştirebilirmiş diyorlar: Doğadaki olaylar, nasıl cereyan ediyorlarsa ancak öyle cereyan edebilirler; başka türlü değil. Mevsimlerin değişimi ve ona bağlı görüngüler, nasıl gerçekleşiyorsa ancak o şekilde gerçekleşebilirler. Burada çelikten bir mecburiyet hükmetmekte. Gelgelelim, tarihin ve toplumsal gelişmenin gidişatı, söz konusu olaylar olağanüstü insanların istencine ve çeşitli tesadüflere bağlı oldukları sürece, değişebilirler. Ve bu değişim, büyük tarihsel şahsiyetlerin, yasa yapıcıların ve komutanların etkinliklerinin gittiği yönde olur.
Peki ama, beşeri toplumla doğa arasında, toplumsal olayların zorunluluk yasasına tabi olmadıklarını iddia edecek kadar mutlak bir ayrımdan söz edilebilir mi gerçekten? Hayır, edilemez. Aynı şekilde, doğadaki ve toplumdaki yasaları mutlak olarak özdeşleştirmek de doğru olamaz. Beşeri toplum doğanın bir parçasıdır, özgül bir parçasıdır. Tarihte ve toplumsal yaşamda, kendilerine belirli hedefler koyan bilinçli, iradeli insanların eylemde bulunmaları gerçeği, tarihi zorunluluğu ve yasalarını ortadan kaldırmaz.
Halkların, sınıfların ve tarihi kişiliklerin toplumsal yaşamdaki hedefleri, belirli yaşam koşullarınca, sınıfların konumları ve çıkarlarınca belirlenmiştir. Bu koşullar daha önceden oluşmuştur ve siyasetçi, verili olan olarak onlardan, yani kendisinin yaratmadığından hareket etmek durumundadır. Eğer şu ya da bu siyasetçi sosyal gelişmenin koşullarını dikkate almaz ve eyleminde bunlara aykırı davranırsa, mutlaka başarısız olacaktır.
Sosyal gelişme doğal-tarihsel bir süreçtir. Bu demektir ki, toplumun gelişmesini belirleyen yasalar nesnel bir gerçekliği ifade etmektedir. Onlar kaçınılmaz olarak etkide bulunmakta ve insanların istem ve bilinçlerini belirlemektedirler.
“Bir toplum, kendi hareketinin doğal yasasının izini bulmuş olsa bile –zaten bu yapıtın son amacı da, modern toplumun ekonomik hareket yasasını ortaya çıkarmaktır–, bu toplum, doğal gelişme aşamalarını ne atlayabilir ne de emrivakiyle ortadan kaldırabilir. Ancak doğum sancılarını kısaltabilir ve hafifletebilir…
… Ekonomik toplumsal formasyonun gelişimini doğal-tarihsel bir süreç olarak gören benim görüşüm…” (Karl Marx, “Kapital”, Birinci Cilt, sf. 8, 1921 [Önsöz])
Kuşkusuz, doğada ve toplumda aynı tabiattaki hadiselerin tamamen özdeş olduklarını iddia etmek yanlış olacaktır. Doğada aynı türden tamamen birbirinin aynısı olan ne iki yaprak ne de iki hayvan vardır. Ama bu, doğa bilimcilerinin bunları belirli hayvan ve bitki türleri içinde saymalarını engellemiyor. Aynı şey, toplum için de geçerlidir. İngiltere’de kapitalizm, Amerika Birleşik Devletleri’ninkinden biraz daha farklı gelişti. Bu iki ülkenin de, tıpkı bugünkü Fransa’nın İsveç’ten farklı olması gibi, kendine özgü, gelişmelerinin somut koşullarınca belirlenen bazı özellikleri vardır. Ama bu dört ülkenin de kendi aralarındaki bazı farklılıklara ve özgünlüklere rağmen, yine de onları birleştiren ve ortak bir formasyona –yani kapitalist formasyona– dahil etmeyi olanaklı kılan ortak yönleri, esasları vardır.
Tarihsel geçmişleri ve ulusal özgünlükleri bakımından SSCB’nin halkları da, Birliğe mensup cumhuriyetleri de birbirlerinden farklıdır. Ama onların kendi aralarında, onları sosyalist cumhuriyetler olarak birleştiren ve özlerini, gelişim yasalarının özgünlüklerini, kapitalist ülkelerden temelden ayıran ortak yönleri vardır.
Burjuva toplumu her ülkede aynı anda ortaya çıkmadı. Ama burjuvazinin ortaya çıkışıyla birlikte, tüm ülkelerde burjuvaziyle soylular arasında politik iktidar uğruna sınıf mücadelesi başladı. Kapitalizmin tüm ülkelerde ortaya çıkması, proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf karşıtlığının gelişmesini beraberinde getirdi.
Aslına bakılırsa, konu, kapitalist üretimin doğal yasalarından kaynaklanan toplumsal uzlaşmazlıkların ileri ya da geri gelişmişlik derecesi değildir. Burada söz konusu olan, bu yasaların kendileridir, katı bir zorunlulukla işleyen ve kendini kabul ettiren bu eğilimlerdir. Sanayi yönünden daha çok gelişmiş bir ülke, daha az gelişmiş olan ülkeye yalnızca kendi geleceğinin imgesini göstermektedir. (Karl Marx, “Kapital”, Birinci Cilt, sayfa 6, 1921 [Önsöz])
Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet hakkı nerede kendine yer edindiyse, oralarda sosyal eşitsizliğin doğmasına, mülk sahiplerinin mülksüzlere karşı mücadele etmelerine, devletin ve hukukun doğmasına neden olmuştur.
Dolayısıyla sadece doğada değil, aynı zamanda toplumsal yaşamda da, sosyal tarihsel yasaların en önemli belirtilerinden biri olarak tekerrür hakimdir.
Doğa ile karşılaştırıldığında sosyal tarihsel görüngülerin kendine has özellikleri olmasına rağmen, toplumda da, tarihte de doğada olduğu gibi yasalar geçerlidir. Bu yasalar; Marksist felsefi materyalizmin temel ilkelerinin, toplum tarihine de genişletilmesi ve bunların tarihsel görüngülerin incelenmesinde kullanılması suretiyle ancak keşfedilmiştir.
“Eğer doğa görüngülerinin bağlamı ve onların karşılıklı koşullanmışlığı” der Stalin, “doğanın gelişmesinin yasalarını ifade ediyorsa, o zaman buradan çıkan sonuç, toplumsal yaşamın görüngülerinin bağlamı ve karşılıklı koşullanmışlığının da rastlantısal olmadıkları, tersine toplumun gelişmesinin yasalarını teşkil ettikleridir.
Şu halde toplumsal yaşam ve toplumun tarihi, ‘rastlantıların’ bir birikimi olmaktan çıkıyor. Çünkü toplumun tarihi, toplumun yasalara uygun gelişmesi haline geliyor, ve toplumun tarihinin incelenmesi bir bilime dönüşüyor.” (Stalin, “Leninizmin Sorunları”, sayfa 626)
Tarihsel materyalizmin karşısında, sosyal yasaları doğa yasaları ile özdeşleştiren modern burjuva “sosyolojisi”nin hasmane ve bilim karşıtı akımı durmaktadır. Bu sözde bilimsel akımın başında “Sosyal Darwinizm” ve faşist ırk “teorisi” gelmektedir. Bu biyolojik akım, toplumla doğa arasındaki, doğa yasaları ile tarih ve toplumun yasaları arasındaki her türlü sınırı ve ayırt edici farklılıkları siliyor. Biyoloji Okulu’nun taraftarları, var olma mücadelesi yasasını topluma da uyguluyorlar.
Bu okulun taraftarları bireysel organizmaya benzetmek suretiyle devletlerin altın çağ, gerileme ve çöküş dönemlerini, halkların gençlik, olgunluk ve yaşlanma dönemleri olarak açıklama çalışıyorlar. Ama tarih onların bu iddialarını çürütüyor. Ulusların ve halkların altın çağları sosyal koşullara bağlıdırlar. Örneğin SSCB’nin bazı halklarını ele alalım; Yakutlar, Buryatlar, Kazaklar, Başkirler, Tacikler, Özbekler mesela. Tüm bu halklar Çarlık döneminde baskı altında idiler, yok olmaya ve yıkıma terk edilmişlerdi. Ancak bugün sosyalizm koşullarında, tarihlerinde hiç söz konusu olmayan parlak bir dönemi yaşıyorlar. Bu olgu; halkları üstün ve aşağı olarak, “üstün ırk” ve sözüm ona kendi devletini kurmaya aciz ırklar olarak bölen ırk “teorisi”ni yerden yere vuran bir örnektir.
Alman faşizmi, 1939-1945 yıllarını kapsayan savaşta, birçok faktörün yanı sıra, Almanların sözüm ona “ırksal üstünlüğü”ne, öteki halkların, özellikle de Slav halkların karşısında “üstün ırk” olduğu savına dayanmaya çalıştı. Savaşın sonucu, Hitler Almanya’sının yerle bir edilmesi, aynı zamanda, bilimsel olmayan, insanlık düşmanı faşist ırk “teorisi”nin de yenilgisi ve çürütülmesi anlamına gelmektedir.
Sosyolojideki ırk “teorisi”nin savunucuları, bugünkü burjuva toplumunda var olan sınıfsal bölünmüşlüğü tarihsel geçici bir olgu olarak değil de; bilakis sömüren ve sömürülenlerin doğal-tarihsel, biyolojik ve ırksal bakımdan belirlenmiş özelliklerinin bir sonucu olarak açıklama çabasındadırlar. Böylesi “teorik” konstrüksiyonların sosyal anlamı ve amacı; kapitalizmi ebedileştirme ve burjuvazinin proletarya üzerindeki hakimiyetini meşrulaştırma çabasından ibarettir.
Sosyolojideki ırk “teorileri”nin bilim karşıtı, gerici bir karakteri vardır. Bu tür teoriler, kapitalist ülkelerdeki sınıfsal baskıyı meşrulaştırmak için ileri sürülmektedir; bu bakımdan köleci toplumda köleliğin savunulmasına hizmet eden “teoriler”le örtüşmektedir. Müstesna ırk ve ulustan dem vuran “teoriler”in amacı; emperyalist işgal politikalarını ve ulusal sömürgeci baskıları meşrulaştırmaktır.
Yukarıda sosyal gelişmenin doğal-tarihsel, yasalara bağlı olarak gelişen bir süreç olduğunu söyledik. Ancak, bu bizi fatalizme götürmez mi? Tarihsel materyalizm, insanları pasifliğe ve eylemsizliğe mahkum etmiyor mu?
Eğer tarihte ve toplumsal yaşamda her şey zorunlu yasalara göre oluyorsa, o zaman her şeyin kendiliğinden olmasını beklemek üzere yan gelip yatmamız gerekmez mi? Kapitalizmin, devrim ve sınıf mücadelesi olmadan kendiliğinden yıkılacağını mı söylüyoruz? Elbette ki hayır.
Marksizm’in Alman eleştirmenlerinden biri olan Stammler, “Materyalist Tarih Anlayışına Göre Ekonomi ve Hukuk” adlı kitabında, Marksizm’in sözüm ona iç çelişkilerle malul olduğunu yazıyor. “Marksistler” diyor Stammler, “toplumsal gelişmenin zorunlu yasalara bağlı olduğunu iddia ediyorlar, ve aynı zamanda ama sosyalizm mücadelesi için partiler örgütlüyorlar.” Stammler’e göre, bunlar birbiriyle çelişen şeyler. Ne var ki, Stammler’in bu savı hedefi ıskalamakta, Marksist sosyal teorinin özünü kapsamamaktadır.
Doğada tüm olaylar, kör ve temel güçlerin etkisinin sonucu olarak cereyan ederler. Mevsimlerin değişimi ya da bir ay tutulması, her türlü insan faaliyetinden bağımsız olarak, insanların bunu isteyip istememesine bakmaksızın gerçekleşir. Toplum ve tarihte ise mesele kendini çok daha farklı bir şekilde ortaya koyar. Burada her şey insanların faaliyetlerinin bir sonucu olarak gerçekleşir. Tarih; öz bilinç ve kendi istenci olan insanlar tarafından yapılmaktadır. Toplum biçimlerinin değişimi; ilerici sınıfların, büyük kitlelerin eylemleri neticesinde gerçekleşmekte ve zaten sadece de böyle gerçekleşebilir.
İnsanlar kendilerine keyiflerine göre bir sosyal biçim seçemezler. Nitekim, eylemleri, çabaları maddi yaşamlarının verili koşullarınca belirlenmiş durumdadır. Ve tarihsel zorunluluk bu noktada kendini göstermektedir. Ama toplumsal gelişme sürecinde, insanların maddi yaşam koşulları değişime uğrar. Bu değişimler, zamanı geçmiş sosyal ilişkilerin dayanılmaz hale gelmesine neden olur. Ve böylece halk yığınlarında, zamanı geçmiş toplumsal düzeni yıkma ve eski toplumun bağrında olgunlaşan maddi ilişkilere dayanarak yeni bir toplumsal düzen yaratma çabası ortaya çıkıp büyür. Bu koşullar altında kitlelerin, ilerici sınıfların ve partilerin bilinçli eylemleri büyük bir önem kazanır; ilerici fikirlerin ve sosyal teorilerin dönüştürücü ve sürükleyici rolü artar.
Sosyal yasaların, tarihsel zorunlulukların bilgisi, işçi sınıfını ve Marksist partiyi, sosyal gelişmenin gidişatını öngörme ve faaliyetlerini bu yasalar temelinde ve bu öngörülere uygun olarak organize etme konumunu sağlamaktadır.
Tarihsel gelişme, tarihsel zorunluluk, kapitalizmin ve burjuvazinin engellenemez yok oluşuna yol açmaktadır. Bunun için burjuvazi ve onun ideologları, toplumsal gelişme yasalarını, tarihsel zorunluluğu, kör kader, felaket, kötü talih olarak değerlendirmektedirler. İşçi sınıfı açısından ise durum tamamen farklıdır: Kapitalizmin kaçınılmaz yıkılışı ve sosyalizme geçiş işçi sınıfının temel çıkarlarına ve isteklerine denk düşmektedir. Burada, idrak edilen zorunluluk, özgürlüğe dönüşmektedir.
Burjuva sosyologları ve ekonomistleri, kapitalist toplumu; doğal, tek mümkün, ussal ve sarsılmaz olan olarak ele almaktadırlar. Bundan dolayı da, kapitalizme özgü yasaları ebedi, değiştirilemez doğa yasaları olarak değerlendirmektedirler.
Marx’ın büyük katkısı; kapitalizmin sosyal-ekonomik formasyonunun tarihsel geçici karakterini ve onun yasalarını kanıtlamış olmasıdır.
Tarihsel materyalizm, her sosyal-ekonomik formasyonunun kendi oluşumunun, gelişiminin ve farklı bir formasyona geçişinin özel yasaları bulunduğunu öğretir. Genel sosyal yasa şudur ki; toplumun maddi yaşamının ilişkileri, toplumsal gelişmenin belirleyici gücüdür ve bütün toplumsal formasyonlar için geçerlidirler. Ama bu yasanın kendini köleci çağ ile feodal toplumda ortaya koyuşu, kapitalist toplumda olduğundan farklı olacaktır ve sosyalist toplum koşullarında da kendini kapitalist toplumdakinden farklı gösterecektir. Örneğin köleci ve feodal düzen aşırı üretimden kaynaklanan periyodik krizleri tanımıyordu. Bu yasa sadece kapitalist topluma özgüdür.
Beşeri toplumun tarihi, sınıf mücadelesinin tarihidir. Bu yasa, sınıf antagonizmasına dayanan tüm toplumsal formasyonlara özgüdür. Ama bu yasanın, sınıfsal farklılıkların olmadığı zamanda bir geçerliliği yoktu ve sınıfsız komünist toplum koşullarında da anlamını yitirecektir. SSCB’deki sosyalist toplumun verili gelişme aşamasında bile, sosyalist toplumun moral ve politik birliği belirleyici bir anlam kazanmıştır. Bu birlik, Sovyet gelişmesinin devasa bir gücünü teşkil etmektedir.
Sosyalizm öncesi tüm toplumsal formasyonlar için karakteristik olan, sosyal yasaların temel etkisidir. Kapitalizmden sosyalizme geçişle birlikte toplum, zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına bir sıçrayış gerçekleştirmektedir. Bu, yasaların ve tarihsel zorunluluğun kalktığı anlamına gelmemekte, daha ziyade, bu yasaların artık, temel, kör bir güç olarak etkide bulunmasının sonlanacağı anlamına gelmektedir. Tarihsel zorunluluk, bir kere idrak edildikten sonra, sosyalist toplumun kontrolü altına girmektedir.
“Toplumsal bakımından etkin güçler” der Engels, “kendilerini bilmediğimiz ve hesaba katmadığımız sürece, tıpkı doğal güçler gibi, körü körüne, zorla, yıkıcılıkla işler. Ama onları bir kez anladığımız, işleyişlerini, yönlerini, etkilerini bir kez kavradığımız zaman, onları kendi isteğimize gittikçe daha çok tabi kılmak ve onların aracılığıyla kendi amaçlarımıza varmak yalnız bize bağlı olacaktır. Ve bu, günümüzün büyük üretken güçleri için özellikle geçerlidir… Ama onların doğasını bir kez anlayınca, onlar, birlikte çalışan üreticilerin ellerinde egemen kötülük tanrıları olmaktan çıkıp gönüllü hizmetçilere dönüşebilirler. Fark, fırtınalı havadaki yıldırım elektriğinin yıkıcı gücüyle telgrafta ve elektrik arkında gemlenmiş elektrik arasındaki fark gibidir; yangın ile insanın hizmetinde yanan ateş arasındaki fark gibidir.” (Friedrich Engels, “Ütopik sosyalizm ve bilimsel sosyalizm”, sayfa 71/72)
Sovyet ülkesinde kurulan sosyalist toplumun ekonomik temelini, tüm üretim araçlarının sosyalist mülkiyette olması oluşturuyor. Burada insanın insan tarafından sömürüsü, sınıflar ve uluslar arasında antagonizm değil, planlı ekonomi geçerlidir.
Kapitalist ilişkiler içerisinde insanları çevreleyen ve onlara bugüne kadar hükmeden yaşam koşulları, sosyalist toplumda toplumun kendi kontrolü altındadırlar. Sosyalist toplumun insanları kendi toplumsal ilişkilerine hükmettikçe, gerçek anlamda ve artan ölçüde doğanın bilinçli hükümdarları olacaklardır. Sosyalist toplumda, insanlar arası ilişkilerin şeyler (metalar) arası ilişkiler gibi belirdiği fetişizm yok artık.
İnsanların toplumsal düzeni, bugüne kadar, doğa ve tarih tarafından verili olarak beliriyordu. Sosyalist toplum ise SSCB’nin özgür yurttaşları tarafından bilinçli olarak kurulmaktadır. Sovyet devletinin işçileri, köylüleri ve entelektüelleri kendi tarihlerini özgüvenle yaratmaktadırlar.
Sosyalist toplum, o ana dek saklı kalan muazzam güçleri ortaya çıkardı. Bunlarla, sosyalist toplumun, devletin ve tüm Sovyet halkının ulaşmayı önlerine koydukları devasa gelişme temposu güvence altına alınmıştır. Toplumların tarihinin hiçbir döneminde insanların bilinçli çabaları, ilerici düşünceleri, sosyalist toplum koşullarında olduğu kadar kapsayıcı ve dönüştürücü bir rol oynamamıştır.
Sosyalizm koşullarında devletin ve komünist partisinin ve onların örgütleyici ve toparlayıcı rolü tayin edici bir önem kazanmaktadır.
Sosyalist toplumdaki (toplumsal) yasaların spesifik karakteri burada kendini göstermektedir.
Tarihsel materyalizm, Marksizm’in ve bilimsel komünizmin bilimsel-teorik temelidir. O, Marksist partinin teorik temelini oluşturmaktadır. Tarihsel materyalizmin öğretilerinden ve onun özünden, Marksist partinin faaliyetlerinin teorik temellerini teşkil eden önemli sonuçlar çıkmaktadır.
Tarihsel materyalizm bize, dünyadaki her şeyin hareket, değişim ve gelişim halinde olması gibi, toplumsal yaşamda da her şeyin değiştiğini ve geliştiğini öğretir. Sarsılmaz, ebedi toplumsal biçimler yoktur; özel mülkiyetin, insanın insan tarafından sömürülmesinin değişmeyen ilkeleri bulunmuyor; köylülerin toprak sahiplerine, işçilerin kapitalistlere vb. bağımlılığın “ebedi ideası” söz konusu olamaz. Öyleyse, tıpkı zamanında kapitalizmin feodalizmin yerini alması gibi, sosyalizm de kapitalist düzenin yerini alabilir. Bundan çıkan sonuç şudur ki; politikada hata yapmamak için, geriye değil ileriye bakmak lazım, gelişen ve geleceği olan bir sosyal güce yönelmek gerekir.
Tedrici nicel değişimin niteliksel (sıçrama) değişime geçişi, genel gelişme yasasını teşkil ediyorsa eğer, o zaman ezilen sınıfların devrimci dönüşümü de doğal, kaçınılmaz, yasalara dayanan bir görüngünün göstergesidir. Yani kapitalizmden sosyalizme geçiş de, reformistlerin iddia ettikleri gibi reform yolu ile değil, tersine ancak kapitalist düzenin temelli bir değişimi yolu ile, yani devrim yoluyla mümkündür. Politikada hata yapmamak için reformist değil, devrimci olmak lazım.
Gelişme, her yerde, iç çelişkileri açığa çıkarma yoluyla, karşıtların mücadeleleri ve çatışmaları yoluyla gerçekleşmektedir. Tarihte cereyan eden sınıf mücadelesi, proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf mücadelesi, doğal, kaçınılmaz, yasaların gereği bir hadisedir. Bu mücadele, kapitalist toplumun özünden, onun antagonist doğasından doğmaktadır.
Sınıfları ve toplumdaki sınıf mücadelesini Marx’tan önce Fransa’da restorasyon döneminin tarih yazıcıları (Thierry, Guizot, Mignet) keşfetmişti. Marx’ın bu konudaki büyük katkısı; sınıflar ve sınıf mücadelesi öğretisini mantıki sonuçlarına götürerek geliştirmesi ve proletarya diktatörlüğü öğretisi haline getirmesidir.
Toplumsal gelişmenin yasaları üzerine bilimin doğmasıyla parti; faaliyetlerini tarihin iyi niyetli mükemmel adamlarına, “usun”, “umumi ahlak”ın, “ideal planlar”ın taleplerine göre değil de, toplumsal gelişmedeki yasaların ayrıntılı bilgisine dayanarak sürdürme imkanına kavuştu.
Eğer sosyal bilim, örneğin bir biyoloji gibi bir bilim haline geldiyse, o zaman Marksist partinin de faaliyetleri rastlantısal motiflere göre şekillenmeyecek, aksine sosyal gelişmenin yasalarından ve bu yasalardan çıkan pratik sonuçlardan esinlenecek demektir.
Toplumun, özel olarak da kapitalist toplumun gelişme yasalarının keşfi ile sosyalizm öğretisi bir bilim oldu. Bilim ile pratik faaliyet arasındaki birlik, teorinin pratik ile bağı Marksist parti için yol göstericidir. Bu, onun hasımları karşısındaki üstünlüğünü ve gücünü ifade eder.
Sosyalist devletin ve Sovyet ülkesindeki komünist partinin faaliyetleri, politikası; sosyal gelişmenin yasalarına, bu yasaların bilimine, olayların gidişatına ilişkin bilimsel öngörüye dayanmaktadır.
Burjuvazinin seçkin şahsiyetleri, tüm politik tecrübelerine rağmen, toplumsal gelişmenin seyrini belirleyen yasaların ve eğilimlerin bilgisinden yoksun olarak, el yordamıyla yürümek zorundadırlar. Çoğu kez tarihsel olaylar tarafından tamamen şaşkına uğratılmaktadırlar. Çoğu kez tam da kendi eserleri olan güçlerin ve olayların kurbanı olmaktadırlar.
Sosyal gelişmenin yasalarının bilgisi ve devrimci güçlerin buna mukabil örgütlenmeleri Sosyalist Ekim Devrimi’nin ve Sovyet ülkesindeki sosyalizmin zaferini sağladı. Büyük Anayurt Savaşı zaferinin temel nedenlerinden biri; kapitalizmin gelişme yasalarının, kapitalist dünyaya özgü tüm çelişkilerin özünün, savaşın mahiyetinin ve onun gidişatını ve sonucunu belirleyen kalıcı faktörlerin bilgisiydi.
Lenin ve Stalin’in partisi; sosyalist devletin ve yeni toplumsal düzeninin devasa güçlerine dayanarak, öngörülü bilimsel temeller üzerinden yükselen bir politikaya yaslanarak, önderliğiyle insanlığın en acımasız düşmanları –faşist Almanya ve emperyalist Japonya– karşısında zaferi kazandı.
Bir bilim olarak tarihsel materyalizm Marx ve Engels tarafından bundan yüzyıl önce geliştirilip ortaya konuldu. Bu zaman diliminde, son derece önemli tarihsel olaylar meydana geldi. Sosyalist Ekim Devrimi’nin sonucu olarak Sovyet ülkesinde sovyetlere dayanan yeni bir toplumsal düzen kuruldu. 20. yüzyılın dünya tarihi bakımından anlam taşıyan olayları, sosyalizmin SSCB’deki zaferi, tarihsel materyalizmin doğruluğunu parlak bir biçimde teyit etti. Lenin ve Stalin, yeni tarihsel koşullarda, Marx ve Engels’in öğretisini daha da geliştirdiler ve yeni, daha yüksek bir aşamaya yükselttiler.