Yerel yönetimlerin özerkliği, neoliberalizm ve sosyal şovenizm

Arif Koşar

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Cizre, Sur, Nusaybin gibi merkezlerdeki askeri operasyonlar sonucu ortaya çıkan yıkımın ardından “rehabilitasyon” ve “terörle mücadele”nin seyrine ilişkin 10 maddelik bir “master plan” açıkladı. Planda, ortaya çıkan insanlık dramı karşısında esnafa kredi, kentsel dönüşüm, telafi eğitimi gibi önlemler yer almakla birlikte, çok tartışılan “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” gündemine de değinildi. “Yasal ve idari düzenlemeler” başlığı altında “yerel yönetimlerin yetkileri genişletilecek” derken, “ancak istismar edilmesine izin verilmeyecek” diye eklemeyi de ihmal etmedi.¹

“Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi”, AKP hükümetinin, iktidara geldiği 2002 yılından beri tekrarlayageldiği en önemli argümanlarından birisi. Hem parti programında hem de seçim bildirgelerinde mutlaka bu “talep”e yer verilmiştir. Bazı yetki ve sorumlulukların belediyelere devredilmesinin Kürt ulusal hareketine güç kazandırabileceği endişesi, hükümetin bu düzenlemelerden bir ölçüde uzak durmasına neden oldu. Ancak vazgeçtiği anlamına da gelmedi. Kürt belediyelerine “olanak” yaratmayacak biçimde, bazı hizmetlerin yerel yönetimlere devrini, mali özerkliği, neoliberal politik hattının bir gereği olarak savundu; kimi yönleriyle yaşama geçirdi.

Yerel yönetimlerin özerkliğine ilişkin tartışmaya girmeden önce iki olguyu birbirinden kesin olarak ayırmak gerekir: Birincisi; çeşitli “kamusal” hizmetlerin yerel yönetimlere devri ve giderek piyasaya açılması, sadece Türkiye’de değil, dünyada da tekelci sermaye ve uluslararası kapitalist örgütlerin neoliberal yeniden yapılandırma programlarının temel bileşenlerinden birisidir. İkincisi ise, yine günlük dilde “yerelleşme” olarak da ifade edilebilen, ama esasen Kürt ulusunun geleceğini bölgesel özerklik ile belirleme talebinin bir parçası olarak, merkezi yetkilerin “Kürt ulusal örgütlerine” devredilmesi, yani bölgesel özerklik mücadelesidir. Bu, Kürt ulusunun Türklerle birlikte, ama haklarıyla ve statüsü tanınarak “özerk” olarak yaşama iradesidir. Bu, ilkinin aksine, Kürt sorununun çözümü ve demokratik haklar için Türkiye egemenleri ve onunla işbirliği halindeki emperyalist gericiliğe karşı mücadeleyi kaçınılmaz olarak içermektedir.

Neoliberal yerelleşmecilik ise, “yerel yönetimlerin demokratikleşmesi”, “güçlendirilmesi”, “özerklik”, “özyönetim”, “katılımcılık” vb. iddialara dayanıyor olmasına rağmen, demokrasiyi gerektirmemekte, neoliberal iktisadi hedefleri merkezine almakta, eski ya da yeni tipte bir burjuva/piyasacı merkeziyetçiliği sürdürmektedir. Bu tür politikalar, çelişiyormuş gibi gözükse de, tamamen baskıcı ve anti-demokratik koşullarda da sürdürülebilir. Şili ve Türkiye’de yerelleşme uygulamalarının darbe süreçlerinde ya da hemen ardından ortaya çıkmış olması tesadüf değildir. AKP gibi demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldırma konusunda hızla ilerleyen bir hükümetin programının temel gündemlerinden birisinin –elbette Kürt belediyelerini bir kenara bırakarak– yerel yönetimlerin “güçlendirilmesi” ve hatta “özerkliği” olması bu açıdan bir çelişki değildir.

Bu nedenle, Türkiye’de, AKP başta olmak üzere, CHP ve diğer burjuva partilerin yanı sıra TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB gibi sermaye örgütleri neoliberal yerelleşme politikalarını savunmaktadır. Genel bir adem-i merkezileşmenin, dünya trendinin bir parçası olarak, Türkiye’de de piyasanın etkinliğini arttıracağını, uluslararası tekellerin ülkeye çekilmesi için zorunlu bir “kamu reformu” olduğunu düşünmektedirler. Kısmen piyasa dışı kalmış alanların uluslararası piyasaya açılmasını içerdiğinden, tam da bu anlamda “demokratikleşme”nin gereği olarak görülmektedir.

Kürt ulusal hareketi de, AB’den devşirilen ve bahsi geçen sermaye örgütleri tarafından da savunulan yerelleşme politikalarını, ikili bir düzlemde benimsemektedir. İlki, ulusal özgünlüğü göz ardı edildiğinde klasik bir neoliberal yerelleşmecilik olarak yorumlanabilecek olan eğitim, sağlık, “güvenlik” vb. hizmetlerin Kürt illerindeki belediyelerin tasarrufuna bırakılması. Böylece, Kürt ulusunun kendisini yönetmesi ve hizmetleri kendisinin belirlemesinde belli bir mesafe alınması için bir zemin sağlanmış olabilir. Kendi kaderini tayin hakkı bağlamında bütün hizmetleri, idari ve siyasi yönetimi Kürtlerin üstlendiği bir statü, Kürt ulusunun hakkıdır; bu açıdan bu hakkın sahiplenilmesi ve demokratik çözüm olarak bir bölgesel özerklik savunusu ilerici ve devrimcidir.² İkincisi ise, Kürt ulusal önderliğinin sosyalizmi ve “toplumsal mülkiyeti”³ reddinden kaynaklanan, sosyalizmi ulus-devletle eşitleyip yerine merkezi iktidarın yerellere “dağıtıldığı” iddiasındaki liberal/yerelci, kimi noktalarda neoliberalizmle birleşen ideolojik/politik perspektifinin sonucu olarak, tüm Türkiye için genel bir adem-i merkeziyetçiliğin savunulmasıdır. Bunu, Kürt ulusal hareketinin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı savunmasında, AB’nin yerelleşme reformlarını ulus-devlet mantığına karşı demokratikleşme adımları olarak yorumlamasında⁴, Türkiye’de Kamu Yönetimi Temel Kanunu gibi neoliberal yerelleşmeci yasaları desteklemesinde ve daha birçok açıklamasında görmek mümkündür.

Bu çerçevede, bu yazının merkezi konusu neoliberal yerelleşmenin, “özerk yerel yönetim” kavramının dünya örneklerine dayanarak analizidir. Demokratikleşme midir, yoksa piyasalaşma ve yeni bir merkezileşme midir?

NEOLİBERALİZM VE İDARİ YENİDEN YAPILANMA

  1. yüzyıldan itibaren Avrupa’da merkezileşme eğilimi, kapitalist ilişkilerin gelişmesiyle birlikte, yerel aristokrasilerin egemen olduğu derebeylikleri güçlü bir krallık etrafında birleştirme zorunluluğundan doğdu. Feodal yönetimler altında, bütün merkezileşme çabalarına rağmen, yerel bölgelerin iktisadi –örneğin vergiler–, hukuksal ve idari mekanizmaları arasındaki farklılıklar devam etti. 18. yüzyılın sonunda kapitalist ilişkiler ve burjuva sınıfın etkinliğinin artmasıyla, eski devlet biçimi yeni iktisadi, sosyal, siyasal ilişki ve güç dengesiyle uyumsuz hale geldi, devrimler ya da İngiltere’de olduğu gibi “uzlaşmalar” yoluyla yerini modern burjuva ulus devlete bıraktı. Burjuva devletin temel yönelimi; feodal bölünmüşlüğe ve farklılıklara karşı “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganlarında ifadesini buldu, ancak bu ilkeler çarpıtılarak ve burjuva sınırlar içerisinde yaşama geçirildi. Bu süreçle birlikte, sermaye, ülke içinde ulusal pazarın birliğini kurarken, merkezileşmiş devlet aygıtı vasıtasıyla siyasi egemenliğini sağladı.

Burjuva ulusal devletlerin ortaya çıkışından itibaren merkezileşme yönelimi, yerellerdeki idari kontrol mekanizmaları ile gerçekleşti. Merkezi idare, ulusal sınırlar içerisinde yetki-kaynak-sorumluluk aktararak, yerel idari birimler kurdu ya da eski idari birimleri yeniden yapılandırdı. Yerelin özelliklerini zayıf da olsa dikkate almakla birlikte, başta belediyeler olmak üzere yerel yönetim mekanizmaları, merkezi devlete doğrudan bağlı birimler olarak işlev gördü. Bu dönemde geliştirilen yerelleşme ve bölgeselleşme politikaları, burjuva devletin düzenlemeleri çerçevesinde yerel birimleri merkeze bağlamayı hedefledi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1980’lerin başına kadar ilden geniş çevrelerde bölge düzeyinde planlama yapmak, “ulusal kalkınmacı” planlamanın tamamlayıcı bir etkinliği olarak düşünüldü. Bugünkü anlamda kapitalist yerelleşme politikaları henüz gündemde değildi.

1973-74 uluslararası kapitalist krizi, ekonomiye doğrudan müdahale eden, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi sonucu kimi hizmetleri ücretsiz bir biçimde örgütlemek zorunda kalan “sosyal devlet”e yönelik liberal eleştirinin gücünü arttırdı. “Ortaya çıkan” krizin sorumlusu olarak “sosyal devlet” uygulamaları gösterilirken; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik hizmetleri ve emekçileri koruyan yasal/fiili düzenlemelerin bürokrasi, hantallık, verimsizlik ve totalitarizme neden olduğu iddia edildi.

Neoliberal dönüşüm süreci 1970’lerde Pinochet ile Şili, Thatcher ile İngiltere ve Reagan ile ABD’de başladı, ardından tüm dünyada radikal bir biçimde devam etti. Bir önceki dönemin devlet yatırımları hızla özelleştirilirken, ücretsiz ve merkezi biçimde organize edilen eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, emeklilik vb. hizmetler “yerelleştirme” ve “demokratikleştirme” adı altında piyasaya açıldı. İşçi sınıfı mücadelesi sonucu çalışma yaşamındaki pek çok koruyucu düzenleme, esnek çalışma uygulamalarıyla, işçi sendikalarının da beli kırılarak ortadan kaldırıldı. Sermayenin hareketini ve sömürüyü sınırlandıran her türlü düzenleme, “katılık”, “küreselleşen dünyayı anlamamak”la itham edilirken, sadece emek gücü değil, doğal kaynaklar ve piyasa dışı tüm alanlar uluslararası tekellerin yatırım ve sömürüsüne açıldı. Böylece, son çeyrek yüzyılda, yoksulluk, eşitsizlik, açlık, katliam ve savaşların egemen olduğu; sermaye yatırımlarını çekmek üzere “dibe doğru yarış” koşullarının kutsal sayıldığı, milyarlarca insanın bu rekabette kaybeden olmasının baştan kabul edildiği ve tekelci sermayenin giderek daha az elde toplandığı bir dünya tablosu ortaya çıktı.

Bu süreçte, toplumsal yaşamın bütün alanları neoliberal yeniden yapılanma sürecinden geçirildi. Sömürge ülkelerde, IMF ve Dünya Bankası programları bir borç-alacaklı ilişkisi çerçevesinde, emperyalist ve gelişmiş kapitalist ülkelerde ise yine uluslararası ve ulusal kapitalist kuruluşlarca yönetildi. Çalışma yaşamında esneklik için binlerce proje gerçekleştirildi. Üretim taşeron firmalara dağıtıldı. Bütçe disiplini adı altında her türlü sosyal harcamada kısıntıya gidildi ya da kaldırıldı. Devletin idari ve yerel yönetimlerinde piyasa kuralları ana ilke olarak tanındı, böylece bir bakıma şirketleştirildi. İstihdam yapısı esnetildi, kısa süreli çalışma, belirli süreli iş sözleşmeleri, taşeronlaşma, kiralık işçilik ve sendikasızlık yaygın bir eğilim haline geldi. Finansallaşma, kredi kartı üzerinden borçlanma ile geliri olmayan bir tüketim dünyası kurulurken, kapitalist krizler ertelenerek daha şiddetli hale geldi. Kültür, sanat, medya, bilişim, enformasyon, iletişim; büyük bir postmodern propaganda dahilinde neoliberal kalıba sokuldu.

Dönemin en önemli tartışmalarından birisi; ekonomik ve idari mekanizmada devletin rolüne ilişkin oldu. Milton Friedman⁵ ve Chicago Okulu⁶ temsilcileri, piyasaya müdahale edilmediğinde emeğe hak ettiği oranda ödeme yapılacağını, tam istihdama ulaşılacağını ve tüm sorunların kendiliğinden çözüleceğini iddia etti. Tekelci sermayenin bu iktisadi temelli projesinin süslenmesi ise liberal demokrasi vaadiyle yapıldı. Devletin baskıcı politikalarına karşı halk öfkesini arkasına alan neoliberal yaklaşım; kazanılmış hakların ortadan kaldırılması, özelleştirme ve piyasalaşmayı “devletin küçültülmesi” ve “demokrasinin gelişmesi” olarak formüle ederek kutsadı.

Piyasanın kutsandığı bir dönemde, devlet, piyasa ilkeleri temelinde yeniden yapılandırma sürecine sokuldu. Klasik anlamda “kamu yönetimi”nin yerini “yeni kamu işletmeciliği” anlayışı aldı. Yerelleşme politikalarının hangi kapsamda yaşama geçirildiğini görmek için, kamu alanındaki egemen yaklaşımlara ve uygulamalara biraz daha yakından bakmakta fayda var:

1970’li yıllardan itibaren hız kazanan neoliberalizmin, kamu yönetimindeki karşılığı çeşitli teorilerde ifadesini buldu. Bunlardan birisi “kamu seçimi” kuramıydı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya atılan, ancak 1970’lerdeki kapitalist krizle güç kazanan kuram; hükümetlerin daha önce üstlenmiş oldukları –“tam istihdamı sağlama”, kapsamlı kamu hizmetleri gibi– kimi görevleri ya azaltma ya da tamamıyla bırakma yoluna girmeleri gerektiğini iddia ediyor, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini savunuyor, hükümetlerin rekabetçi piyasa koşullarına göre çalışmasını öneriyordu. Teorisyenlerinden Ostrom, kamu seçimi kuramının destekleyeceği ideal siyasi sistemin adem-i merkeziyetçi bir yapı olduğunu söylemişti.

Kamu seçimi ekolünün öncülerinden olan James Buchanan, aynı zamanda anayasal iktisadın da kurucularındandır. Anayasal iktisat yaklaşımı da, kamu seçimi teorisinin içselleştirdiği gibi, siyasetin ekonomiye müdahale etmesini engelleyecek bir işleyişi öngördü. Siyasetçiler, seçmenlerin desteğini kazanma kaygısıyla halkın kimi taleplerini karşılayacak davranışlarla mali dengeyi ve piyasanın dokunulmazlığını bozacak uygulamalarda bulunabilirdi. Anayasal iktisat bunu engellemek üzere kurallar koymayı savundu, her türlü sosyal politikayı reddetti. Serbest piyasanın ilkelerinin anayasal ilkeler haline getirilmesini talep etti. Bu açıdan iktisadi ve dolayısıyla siyasi yetkileri kısıtlanan merkezi hükümetin neoliberal politikaların teknik icracısı olması öngörüldü.⁷

1980’lerde devletin tamamen piyasa ilkeleri çerçevesinde şekillendirilmesi gerektiği fikri “yeni kamu işletmeciliği” anlayışında kristalize oldu ve uygulama alanı buldu. Buna göre, hükümetin rol ve amacı özel sektör değerlerine göre yeniden tanımlandı, politika yapma araçları piyasa üzerinden tarif edildi. Diğer liberal kamu yönetimi kuramlarında da kullanılan yerelleşmenin, yeni kamu işletmeciliği açısından özel anlamları var. Borins’e göre yerelleşme, yeni kamu işletmeciliği kapsamında gittikçe artan bir yönetim özerkliğine denk düşer. Bu nedenle merkezi idarenin yaptığı kontroller azaltılmalı, örgütsel ve bireysel performans ödüllendirilmeli, yöneticiler insan kaynaklarını ve teknolojiyi performans hedeflerine uygun olarak kullanmalıdır. Buna göre; liberal yerelleşme, piyasada rekabetin yaygınlaşmasına hizmet ederek, mal ve hizmetlerin özel sektör ya da özel sektör gibi çalışan kamu sektörü tarafından verilmesini öngördü. İngiltere’de yapılan bir araştırma, 12 kamu sektörü örgütünde yürütülen alan çalışmasında –konut, sağlık ve ortaöğretim sektörlerinde dörder örgüt incelenmiştir– kapitalist yerelleşme reformlarının farklılık gösterdiğini, ancak meşrulaştırma gerekçelerinin genelde aynı olduğunu göstermiştir: Daha fazla etkinlik, verimlilik, müşteri odaklı hizmet anlayışı, harcamaların kontrol edilmesi. Yeni kamu işletmeciliği, hizmetlerin sunumunda geniş bir adem-i merkezileşme ve yetki devri önermektedir. Yeni kamu işletmeciliği kapsamında yaşama geçirilen yerelleşme reformlarının temel sonuçları da, özelleştirme, kamu hizmetlerinin ticarileşmesi, esneklik, kamu kurumları için performansa dayanan kriterler, kamu kuruluşları bütçelerinin azaltılması, hizmetlerin piyasa ekonomisi ilkelerine göre yeniden düzenlenmesidir.⁸ Böylece, yerelleşme, tekelci sermayenin işçi sınıfı ve emekçilere karşı yürüttüğü çok boyutlu neoliberal saldırıda kamu reformlarının bir parçası olarak gündeme geldi ve yaşama geçirildi.

YEREL YÖNETİMLERİN ÖZERKLİĞİ

Peki, “yerelleşme”, “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” ya da “özerk yerel yönetimler” ile ne kastediliyor? Bu kavramların “yerel demokrasi”, “halka yakınlaşma” vb. iddialarını bir kenara koyarak, esas olarak ne söylediğine ve ne yaptığına bakmak gereklidir. Örneğin, liberallere göre; yerelleşme politikalarının temel amacı; “yerel karar verme sürecinde devletin değil toplumun ağırlık kazanmasıdır”. Bu açıdan “demokrasinin geliştirilmesidir”. Ancak, bu hangi yolla yapılacaktır? Halk karar alma süreçlerine katılacak mı ya da doğrudan kendi örgütleriyle kendisini “özerk” bir biçimde yönetecek midir? Kapitalizmin ve tekelci sermayenin iktisadi ve siyasi egemenliği koşullarında bu ne kadar mümkündür? Yerel yönetimlerin izleyeceği politikalar, işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını mı merkeze alacaktır, yoksa merkezi yönetimin olduğu gibi, tekelci sermayenin ihtiyaçları çerçevesinde mi şekillenecektir? Piyasanın kimi uygulamaları kısıtlanıp emekçileri koruyan düzenlemeler arttırılacak mıdır, yoksa “özerklik” hakkından yola çıkılarak, tamamen kaldırılacak mıdır? Bütün bu soruları yanıtlamayı ilerleyen bölümlere bırakarak, öncelikle “yerel yönetimlerin özerkliği” ile ne kastedildiğine odaklanalım.

1985 yılında Avrupa Konseyi nezdinde kabul edilen Yerel Yönetimler Özerklik Şartı 3. Maddesi, yerel özerkliği; yerel yönetimlerin, kanunlar çerçevesinde, kendi sorumlulukları dahilindeki faaliyetlerin önemli bir bölümünü düzenleme ve yönetme hakkı olarak tanımlamıştır. Yerel yönetimlerin harcamalar ve bu harcamaları finanse edecek kaynaklar konusunda sahip oldukları serbestliği anlatmakta olan mali özerklik ise, kavramsal içeriği yönünden farklı şekillerde ve farklı derecelerde tanımlanmaktadır. “Mali özerklik yerel yönetimlerin sadece gelir kaynaklarına karar verme ve bunları tahsil etme serbestliğini içermemektedir. Aynı zamanda kaynakları diledikleri harcamalara yönlendirmeyi, ihtiyaç duyulduğunda borçlanma yoluna başvurup, borç seviyesine ve borçlanmanın niteliğine karar vermeyi, kullanıcıları tarafından finanse edilen bazı yerel yönetim hizmetleri için fiyat tarifelerini belirlemeyi, serbestçe bir taşınmaz mal varlığı politikası izlemeyi, bütçe ve nakit yönetimini de içermektedir.”⁹

“Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” ise, kimi yetki ve hizmetlerin merkezi devlet aygıtından yerel yönetimlere ya da piyasa ile özdeşleştirilen yerel unsurlara devredilmesine işaret eder: “Merkezi yönetim tek ve son belirleyici unsur olmaktan uzaklaşmakta ve kamusal mal ve hizmetlerin sunulmasında ve farklı yönetsel faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde merkezi yönetimin yanında çeşitli düzeylerde örgütlenmiş yerel örgütlerin de söz hakkı bulunmaktadır.”¹⁰

Diğer yandan “yerel yönetimlerin özerkliği”, “mali açıdan kendi kaynaklarını sağlama hakkının tam olarak yerelde olmasını”, böylece merkezi devlet aygıtına “bağımlılığın azaltılması ya da kaldırılmasını” gerektirir. Hatta “yerel özerkliğin temel şartı ve aracı olan mali özerklik derecesi/mali yerelleşme düzeyi”¹¹ yerel yönetimlerin özerkliğinin esas belirleyicisi olmaktadır.

Neoliberal yerelleşmeciliğe göre; yerelleşme vatandaş ile devletin yürütme aracı olan kamu yönetimi arasındaki mesafeyi kısaltmaktadır. Yönetim faaliyetlerinin yerelleşme tecrübesinin devlet tarafından kamu yönetiminin dolaylı bir şekli olarak düşünülmesine veya algılanmasına ihtiyacı yoktur. “Yerelleşme toplumun taleplerini doğrudan ifade etmesine yarayan bir unsurdur.”¹²

Buna göre; demokrasi ile kapitalist/neoliberal yerelleşme arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. “Demokrasi bir yönetim biçimi olarak devletin iktidarının sınırlandırılmasını öngörmektedir.” “Yerelleşme aynı zamanda halkın sosyal, ekonomik ve siyasi kararlarda yönetime katılımını sağlayarak yönetişim olgusuna katkı yapmaktadır. Bu şekilde bireysel potansiyellerin artırımı sağlanırken devletin hassasiyeti, şeffaflığı ve hesap verebilirliği üzerine de vurgu yapılmaktadır.”¹³


Günümüzde uygulanan yaygın yerelleşme politikaları sonucunda devletler, yönetim sistemlerini yerelleşme ilkesi kapsamında yeniden şekillendiriyor. Dünya Bankası, 1999-2000 yılı Raporu’nda adem-i merkezileşmenin kaçınılmaz olduğunu özellikle vurguladı. Dünya Bankası kapitalist bir ülkenin 21. yüzyılda başarılı olup olamayacağını, yerelleşme ilkesini hangi ölçüde içselleştirdiği ve yönetim sistemine uyarladığı ölçüsüyle değerlendirmektedir. Bu noktada, yerelleşme ilkesi, yönetsel anlamda başarılı olmanın belirleyici bir unsuru olarak ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte Dünya Bankası “küreselleşme”yi yerelleşme ile birlikte ve birbirinin tamamlayıcısı ve destekleyicisi olarak değerlendirmektedir.¹⁴

Birçok Avrupa devletinde neoliberal yerelleşme politikaları uygulanmaktadır. Almanya, Avusturya gibi federal devletlerde, federal devletin federe devlet –eyaletler– üzerindeki kontrolü anayasa ile sınırlandırılmıştır. Belçika ve İspanya gibi devletlerde de aynı şekilde merkezi yönetimin yetkilerinin azaltıldığı, yerel yönetimlere devredildiği görülmektedir. Fransa ise, 28 Mart 2003 tarihinde bir dönüm noktası olarak değerlendirilen anayasa değişikliğini gerçekleştirerek desantralizasyon¹⁵ “reformunu” geri dönülmez kılmıştır. İrlanda, 1991’de Local Act Government ile yerel yönetimlere genel yetki alanı ve güçlü yetkiler tanımıştır. Yunanistan, 1994’te, il yönetimlerini il yerel yönetimlerine çevirmiştir. Portekiz ve İsveç’te yeni bölge rejimlerine ilişkin denemeler yapılmıştır. Belçika, iki düzeyli bir federe devlet haline gelmiştir. İspanya ve İtalya, bölgesel yerinden yönetimlere yasama yetkisi verilmesini öngörerek, yerel özerkliğin arttırılması konusunda düzenlemeler yapmışlardır.¹⁶

Federasyon, bölgeli devlet, üniter devlet, özerk bölgelere dayanan üniter devlet, konfederasyon gibi çok farklı devlet biçimlerinin bulunduğu dünya örneklerinde, devletin idari ve siyasi formel yapılanmasına dair çeşitli kıtalarda, hatta bölgelerde birebir benzer yapılanmalar bulmak mümkün değildir. Örneğin farklı ulusal ve etnik motivasyonlar olmamasına rağmen Almanya’nın federe –eyalet– devletlere dayanan federal devlet yapılanmasında; Almanya’nın 1871 yılında gerçekleştirdiği siyasi birliğini sağlama biçiminin tarihsel olarak önemli bir etkisi vardır.¹⁷ Keza İtalya’da 1922-1946 yılları arasındaki faşist yönetimin tüm baskıcı uygulamalarına rağmen, hemen ardından gidilen bölgesel idari kurumsallaşmada eski şehir devletleri ve krallıkların kültürel kalıntılarını görmek mümkün. 2012 yılında teknokrat Monti hükümeti, tasarruf adına vilayetleri birleştirmek isteyince tarihsel hassasiyetler yeniden öne çıkmış ve Monti planı büyük tepki almıştı.¹⁸ Yine İspanya, özerk bölgelere dayanan bir idari yapılanmayı benimsemiştir. Ancak 4 bölge, İspanya’nın geri kalan bölgelerinden ayrı ulusal/kültürel özellikler taşıdığından, bu bölgelerin yetkileri diğerlerine göre çok daha geniştir.

Bölgeselleşme ve yerelleşme reformları, ulusal koruma ve sınırlamaları zayıflatan neoliberal politikalar kapsamında gündeme geldiği için Fransa gibi “bölge” geleneğine sahip olmayan birçok ülkede bölgesel idari yapılanmayı gündeme getirmiştir. Ekonomik büyüme, yatırım ve rekabet; bölgeler/yereller temelinde kurgulandığından, merkezi kontrolü de içeren yerelleşme politikaları dünya genelinde yaygın bir eğilim haline gelmiştir. Türkiye’de istatistiksel verilerin AB standartlarına uyumla yeni istatistiksel bölge birimleri üzerinden yapılandırılması, AKP Hükümeti temsilcileri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da dönem dönem eyalet/bölge yapılanmasına yaptıkları atıflar¹⁹, Kamu Yönetimi Temel Kanunu ve yerel hizmetlerin taşerona devri gibi uygulamalar, herhangi bir demokratik açılımın değil, bu neoliberal yerelleşme paradigmasının yansımasıdır.

YERELLEŞME VE PİYASALAŞMA

Liberal yaklaşım, demokratikleşmeyi ve demokrasiyi “devletin küçültülmesi” ve piyasa mekanizmasının önündeki engellerin kaldırılmasına indirgemiştir. Buna göre piyasa; halkın doğrudan katılım sağladığı, herkesin eşit olduğu, bağımsız bir biçimde tercihte bulunabildiği, özgürlüğün somutlandığı ve yaşama geçtiği bir alandır.

Burada “devletin küçültülmesi” tartışmasına kısaca değinmekte fayda var. Liberalizm, ortaya çıktığından beri “teorik olarak” devletin piyasaya müdahalesine karşı çıkmış, bunu her alana müdahale eden devletin küçültülmesi olarak tanımlamıştır. Liberalizm ve neoliberalizmin devletin küçültülmesinden anladığı her türlü “kamu” faaliyetinin özelleştirilmesi, devletin başta asker, polis olmak üzere salt bir baskı aygıtı olarak gerçekleşmesidir. Bu açıdan komünizmin devletin küçülmesi/sönümlenmesi ve giderek yok olması ufku ile bu liberal yaklaşımı birbirinden kesin olarak ayırmak gerekir. Marksizm açısından devletin küçülmesi ve sönümlenmesi, sömürü ilişkileri ve onun temeli olan üretim araçlarındaki burjuva özel mülkiyetin kaldırıldığı koşullarda, gerçek bir yerelleşme ve özyönetim ile halkın en küçük işyeri ve yaşam alanında başlayarak, tüm kamusal işleri bizzat eline alması, işçi sınıfı ve emekçilerin kendi kendini yönetmesi ve giderek ayrı bir bürokratik tabakaya gereksinimin tamamen ortadan kalkarak devletin sönümlenmesi, yok olmasıdır. Bu açıdan, sosyalizm, “yerellerin yetkilendirilmesi”ni, yani yereldeki işçi ve emekçilerin kendi kaderlerini kendi ellerine almasını öngörür. Elbette kaderin bu kendi ellerine alınışı, sınıfın öncelikle egemen sınıf olarak örgütlenmesi ve ulusal hatta uluslararası düzeyde bir planlama ve koordinasyonla birlikte olanaklı olabilir ki, merkez ve yerelin ilişkisi bakımından uygulama, demokratik merkeziyetçilik olarak tanımlanabilir. Kapitalist yerelleşmecilikten farkı, üretim araçları üzerindeki burjuva mülkiyetin ve sömürü ilişkilerinin ortadan kaldırılması, gerçek bir özgürlüğün ve yerel demokrasinin koşullarının ortaya çıkmasıdır.

Dünya Bankası, IMF, DTÖ, OECD, AB gibi uluslararası kapitalist kuruluşlar açısından ise, yerelleşmenin merkezinde, merkezi devlet faaliyetlerinin sınırlandırılıp piyasanın, yani sermayenin diliyle “yerel”in güçlendirilmesi vardır. Bu açıdan Dünya Bankası piyasayı “yerelleşmenin en mükemmel biçimi” olarak tanımlamaktadır. “Yerelleşme özelleştirmeye ortam sağlayan bir yapı sunarken, bugün özelleştirme uygulamaları yerelleşme sürecinin en önemli parçası olarak kabul edilmektedir.”²⁰ Böyle bir yerelleşme; kamu mallarının satışı, özel sektörün hizmet sunumunda payının artırılması ve kâr güdüsünün kamu yönetiminin her alanında davranışlara yansıtılmasını anlatmaktadır. Dünya Bankası’na göre, yerelleşme politikasının temel nedeni ekonomiktir. Bu modelde etkinlik; kamu hizmetlerinin, yetki genişliği ile özelleştirme arasında değişen uygulamalar aracılığıyla sunulabilmesini anlatmaktadır. Neoliberal yaklaşımın adem-i merkezileşme tanımı, “kamu kudreti”nin devletten özel sektöre aktarılmasını öngören bir içeriğe sahiptir. Uluslararası kapitalist örgütlere göre; adem-i merkezileşme, devlet içi bir hareket değil, yönetsel/siyasal karar gücünün sermayeye devredilme sürecidir. Dünya Bankası, birçok ülke için, uygun bir merkezileşme–yerelleşme dengesinin, hükümetlerin etkin ve verimli çalışması açısından gerekli olduğunu söylemektedir. Buna göre, merkezi yönetim, uygun ve etkili ulusal politikalar izleyecek ve düzenlemeler yapacak, yeni kamusal sorumluluklar üstlenmesi için de yerel kurumsal kapasiteyi geliştirecektir. Merkezi yönetimin ‘elzem’ ya da ‘vazgeçilemez’ rolü, yerelleşme politikasını güçlendirmekle sınırlıdır.²¹ Dünya Bankası, kapitalist yerelleşmeye konu olan başlıca kamu hizmetlerini; eğitim, sağlık, altyapı, sosyal güvenlik, su yönetimi, doğal kaynak işletimi ve çevre olarak belirlemiştir.²²

Dünya Bankası’nın eğitimde yerelleşme örneği bu açıdan oldukça çarpıcıdır. DB, okul işletmeciliğini, “eğitim hizmetlerinin yerelleşmesi”nin en radikal biçimi olarak tanımlamaktadır. Okul merkezli işletmeciliğin en önemli bileşenini ise, ‘Okul Merkezli Bütçeleme Sistemi’ oluşturmaktadır. Dünya Bankası, eğitim hizmetlerinde “yerelleşme” zincirini ilk olarak merkezden yerele, ikinci olarak yerelden okula doğru kurmaktadır. Kendi başına bırakılan her yerel ya da okulun, işletme yönetim ve tekniklerini –toplam kalite yönetimi, stratejik planlama vb.– benimsemesi, piyasa mekanizmaları aracılığıyla kaynağını yaratması istenmektedir. Buna göre devlet bütününden ve genel bütçeden koparılan kamu okulları, özel okullar ile eşitlenmekte ve piyasa şartlarına terk edilmektedir. Dünya Bankası tarafından sunulan “yerelleşme” modeli, temel olarak, eğitimin mali yükünü, yerel yönetimlere, sivil toplum örgütlerine ve asıl olarak ailelere kaydırma amacını taşımaktadır. Sistem, çekiştirilerek bozuşturulan “özerklik” ve “katılım” kavramları üzerinde yükselmektedir.²³

Dünya Bankası’nın eğitimde yerelleşme modeli her ülkede farklı şekilde karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Uganda’da öğretmen maaşları ve ders kitapları dışındaki bütün okul ihtiyaçları bağış sistemi ile karşılanmaktadır. Guatemala’da, okul işletmeciliğinden sorumlu, velilerden oluşan okul kurulları faaliyet göstermektedir. Bu kurullar öğretmen sözleşmelerinin yapılması, okul sağlık programları, eğitim malzemelerinin alınması ile okulun diğer ihtiyaçlarının karşılanmasından sorumludur. Hindistan’da, okul merkezli işletmeciliğe geçilen okullarda, ailelerden bağış yapmaları, kaynak sağlamak için çeşitli faaliyetler düzenlemeleri ya da okula belirli bir ücret ödemeleri istenmektedir. El Salvador’da, ‘Toplum Eğitimi Birlikleri’ adıyla oluşturulan yapılar, eğitim bakanlığının yaptığı kaynak aktarımıyla okulları ‘işletmekte’, öğretmenleri seçmekte, maaşları ödemekte, okulların çeşitli ihtiyaçlarını karşılamakta ve okul geliştirme programlarına kaynak bulmak için hükümetle ve uluslararası kurumlarla görüşmeler yapmaktadır. Dünya Bankası’nın yerelleşme politikasında “demokrasi” “katılım”a eşitlenmekte, katılım ise “harcamalara katılma” olarak tanımlanmaktadır. Böylece ‘yerel halkın katılımı’, ‘toplumsal talebin dile getirilmesi’, ‘etkinlik’ gibi soyut hedefler yüklenen yerelleşme politikası, gerçekte tek bir amaca hizmet etmektedir: Kamusal mekanizmaların özel sektöre devredilmesi.²⁴

İngiltere’de Thatcher yönetimiyle birlikte başlayan neoliberal uygulamalar, “idari yapıda yerelleşme” ve “hizmetlerin özelleştirilmesi” sonucunu vermiştir. Yerel hizmetlerin “rekabetçi piyasa” koşullarında sunumunu zorlayan “zorunlu rekabetçi sunum eğilimi” –compulsory competitive tendering: CCT–, 1988 tarihli yerel yönetimler yasasında somutlaştı. Yasa, İngiliz yerel yönetimleri tarafından üstlenilen çöp toplama, temizlik, bina ve caddelerin bakımı, yemek sağlama, eğitim vb. sosyal hizmetlerin “rekabetçi piyasa koşulları” altında özel şirketlere devredilmesinin önünü açtı. 1992 yılında çıkarılan yeni yerel yönetimler yasasıyla ise, CCT, profesyonel hizmetler olarak adlandırabilecek, mimarlık, mühendislik gibi hizmet alanlarının yanı sıra kamu kurumlarının finansal, yasal, personele ilişkin teknik hizmetlerini de içine alacak şekilde genişletildi.²⁵

ABD’de hizmetlerin yerelleşmesi kapsamındaki gündeme gelen neoliberal uygulamalar sonucu; pek çok kentin, cadde ve sokaklarının temizliği, onarımı, trafik lambalarının bakım ve onarımı, ambulans servisleri, sağlık ve sosyal programları, yeşil alanlarının bakımı gibi hizmetler özel şirketler tarafından yürütülmektedir. ABD’de özelleştirme eğilimi o kadar gelişkindir ki; kent yönetimlerin bile özelleştirilebileceği ifade edilmektedir. Almanya’da da yerel yönetimler, çöplerin toplanması ve bakım hizmetleri ile ilgili görevler yanında ulaşım, mezarlıklar, kamu parkları ve yeşil alanların bakımı, planlama, inşaat, kültürel ve dinlendirici tesisler ve karşılıklı yardımlaşma gibi hizmetlerin sunumunu taşeron firmalara devretmektedir. Bu alanlarda taşeronlaşmanın yanı sıra piyasa kurallarına göre işleyen belediye şirketleri ya da ortaklıkları da devreye girebilmektedir. Ukrayna’nın 1991’de Sovyetler Birliği’nden ayrılarak açık kapitalist biçimlere geçmesinin ardından, 1997 yılında, yerel yönetimlerin temel yapısını belirleyen bir yasal düzenleme çıkarılmıştır. Bu yasa, yerel yönetimlerin özerkliğini arttırıcı yönde düzenlemeler içermiş, aynı zamanda yerel yönetimlere daha fazla sayıda hizmet sunum “sorumluluğu” vererek desantralizasyon yönünde ilk adımları atmıştır. Kapitalist piyasa ekonomisine geçiş sürecinde, devlet işletmeleri, yükümlü oldukları hizmetleri yerel yönetim birimlerine devretmiştir.²⁶

Sömürge ve geç kapitalistleşmiş ülkelerde de yerelleşme uygulamaları, genel neoliberal yeniden yapılandırma programlarının bir parçası olarak gerçekleşmiştir. Dünya Bankası’nın yerel yönetimlere olan ilgisi, 1980’lerin sonlarından itibaren ön plana çıkmış, 1990’lı yıllarda Dünya Bankası tarafından yerel yatırım alanları için verilen proje kredilerinde hızlı bir artış olmuştur. Bu dönemin karakterize edici özelliği, bir kentin su ve kanalizasyon gibi alt yapıya ilişkin yatırımlara kredi verilmesiyken, 1990’ların sonunda, Dünya Bankası kredileri, ülkenin belediye sisteminin ya da yerel yönetim sisteminin yeniden yapılandırılmasına/reorganizasyona yönlendirilmiştir. “Kurumsal düzeyde yapılan reorganizasyonlar, kamusal nitelikteki pek çok hizmetin desantralizasyonu, daha önce belediyelerin kendi eliyle yürüttüğü çeşitli kentsel hizmetlerin sunumunda giderek daha çok özel sektör kuruluşlarından yararlanılması, Şili’nin yeni belediye sistemini karakterize eden temel unsurlardır.”²⁷ Şili’de, 1980 sonrasında, o zamana kadar merkezi hükümet tarafından yürütlen sağlık, eğitim, gençlere yönelik hizmetler gibi birçok hizmetin yönetimi için belediyelere yetki verilmiştir. Şili’de yönetim alanında ortaya çıkan ilk gelişme, ülkenin 12 yeni, yönetimsel açıdan özerk olan metropol alana bölünmesidir. Yönetim alanında yapılan yasal düzenlemeler ve finansal karar alma sürecinin desantralizasyonu ile belediyelerin çalışma yapısının, özel sektördeki kâr amaçlı yönetim anlayışına benzemesi amaçlanmıştır. Yerel hizmetlerin sunumu ise, yoğun bir biçimde özel şirketlere devredilmiştir.²⁸

Görüldüğü üzere, farklı ülkelerdeki yerelleşme uygulamalarının tamamının merkezinde kamu hizmetlerinin yerellere devredilerek özelleştirilmesi vardır.

NEOLİBERAL YERELLEŞME VE DEMOKRASİ

Neoliberal yerelleşme uygulamalarının en temel siyasi iddialarından birisi “demokratikleşme” ve “yerel halkın yönetime katılımının arttırılması”dır. Bu konuda iki temel argümandan bahsedilebilir: Birincisi; “yerel nitelikli ihtiyaçların yerinden belirlenmesine olanak sağladığı, bu bağlamda da yerel halkın isteklerini belirtme, isteklerle hizmetlerin örtüşmesi, karar alma süreçlerine katılımın sağlanması noktasında ortaya çıkmaktadır.” İkinci olarak, “yerel yönetimlerin politik çoğulculuğu desteklediği ve bu noktada otokrasiden gelen baskıcı etkileri hafifletmede etkili olduğu yönündedir.”²⁹

Birinci argümandaki yerelleşme politikaları ile hem halkın karar alma süreçlerine katılımının arttığı, hem de kamu hizmetlerinin halkın ihtiyaçlarına daha büyük oranda hizmet sağladığı iddiasını daha ayrıntılı ele almak gerekir.

Öncelikle, “yerel nitelikli ihtiyaçların yerinden belirlenmesi”, “halkın isteklerini belirtme”, “isteklerle hizmetlerin örtüşmesi” iddiası ile kastedilen; bir önceki bölümde ifade edilen kamu hizmetlerinin önce yerel yönetimlere, sonra ya da aynı süreçte “yerel piyasalara” devredilerek özelleştirilmesi ve piyasalaştırılmasıdır. Bu anlayış, demokrasi bir yana, halk iradesine ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Bir kamu hizmeti özel bir şirkete devredildiği zaman, bu hizmetin amaç ve içeriği, tamamen kâr güdüsü ve ticari çıkarlar tarafından belirleneceği için halk kontrolü ve denetiminin olması ve hele artması mümkün değildir.

“Yönetişim” kuramıyla birlikte daha da öne çıkan halkın yerel yönetimlere katılımı ve demokratikleşme iddiası ise, tamamen biçimseldir. Gerçek egemenlik ve tahakküm ilişkileri, formel katılımcılık ve piyasa yönetişimciliği ile gizlenmek istenmektedir.

Yönetişim, yerelleşme politikalarının en önemli bileşenlerinden birisidir. 1989’da ilk defa ortaya atılan yönetişim kavramı, neoliberal uygulamaların yaşadığı meşruiyet sorununu çözebilmek için formüle edilen modelin genel ismi haline geldi. Ancak neoliberalizmin çerçevesi sıkı sıkıya savunulmaya devam edildi. Dünya Bankası, “yönetişim” reformları olarak idari yerelleşmeyi, bürokratik kontrollerin azaltılmasını, siyasi liberalizmi ve özelleştirmeleri savundu. Her ne kadar yönetişim yaklaşımı, demokrasinin lafını etse de, özünde neoliberal felsefe, işletmecilik ve piyasalaştırma vardır. Özellikle bağımlı ülkeleri, yönetişim ve demokratikleşme adı altında neoliberal politikaların ilkelerine uyarlamayı amaçlamaktadır. Dünya Bankası, “Krizden Sürdürülebilir Büyümeye Sahra Altı Afrika” –1989– başlıklı raporunda, neoliberal politikaların uygulanmasının ardından ortaya çıkan sorunlara çözüm olarak; merkezden yerel birimlere yetki aktarımını, piyasa ekonomisinin ve işletmeci reformların uygulanmasını, kamu hizmetlerinin olabildiğince piyasalaştırılmasını savunur.³⁰

Belediyelere, öneri sunma ve danışma “yetkisiyle” sınırlı yerel meclisler ise tamamen biçimseldir. Bu “meclis” ya da “konseyler”i, hem içerik hem de biçim olarak üretim ilişkilerinin toplumsallaştığı ve sömürünün ortadan kaldırıldığı bir sosyoekonomik zemindeki, temel yönetim organları olarak şekillenen meclis, konsey, sovyet ya da komünlerle karıştırmamak gerekir. Kapitalist yönetişimciliğin yerel meclisleri; sermaye örgütlerinin belirleyiciliği altındadır ve yerellerdeki lobi faaliyetlerinin merkezi olarak şekillenmektedir.

Kapitalizmin, yani tekelci sermayenin iktisadi ve siyasi egemenliği koşullarında yerellerde katılımcılık lafta kalmaya mahkumdur. Bu koşullarda katılım ve/veya temsil edilebilirlik “seçkinler” ile sınırlıdır. Türkiye’de belediye meclislerinin yapısı incelendiğinde, bu meclislerin bileşiminin yerel toplulukların özelliklerini yansıtmadığı gözlenmektedir. Genel olarak belediye meclislerinde temsil edilenler işçi sınıfı dışındaki kesimlerdir. Yerel temsilcilerin meslekleri incelendiğinde ağırlıklı olarak esnaf, tüccar, sanayici, avukat, doktor, eczacı, mühendis ve müteahhit gibi sermaye temsilcileri ve meslek gruplarından kişiler bulunurken, işçi ve kamu görevlilerinin temsil olanağı hemen hemen bulunmamaktadır. Belediye meclislerinde aktif olabilmek için, günlük bir mesai ve ücrete bağımlı olmamak gerekir. Bu da, işçi ve emekçilerin yerel yönetimlerdeki temsilinin göstermelik düzeyde kalmasına neden olmaktadır. Öte yandan, günümüzde “demokratikliğin” ölçütlerinden biri olan kadınların temsil düzeyi de, parlamentoda olduğu gibi, yerel meclisler bağlamında da sınırlı kalmaktadır. Türkiye’de yerel meclislerde kadınların temsil oranı yüzde 1’i bile bulamamaktadır. Katılımın daha küçük ölçekli birimlerde artacağı iddiası da, eğer bir mücadele süreci söz konusu değilse, geçersizdir. Sınırlı bir yasal çerçeve ile çizilen belediye toplantılarına belde halkının katılımı konusunda yapılan araştırmanın bulgularına göre, araştırma kapsamına giren belediyelerin yüzde 75’inde belediye meclisi toplantılarına belde halkı katılmamaktadır. Toplumsal ve mekansal yakınlığın katılımı arttıracağı tezinin geçerliliğine ilişkin olarak; küçük ölçekli belediyelerde katılımın beklenenin aksine daha fazla değil, daha az olduğu ortaya çıkmıştır.³¹

Belediye meclisleri açısından geçerli olanın, bu meclislerin “katılımcı” ve “demokratik” bir pazarlanmasının eklentileri olarak tasarlanmış “Kent Meclisleri/Konseyleri” açısından da geçerli olduğu belirtilmelidir.

Kapitalizm koşullarında yerellere artan vurguyla birlikte gündeme gelen kimi düzenlemeler de, yine biçimsel olarak kalmıştır. Geri çağırma hakkı³² ve referandum, ancak görüntü icabı bulunmakta, istisnai koşullarda gündeme gelmekte ya da sermayenin çıkarları gerektirdiği ölçüde yaşama geçirilmektedir. En ileri örnekte; eğer belediye başkanı uygun görürse ya da büyük bir uzlaşmazlık söz konusu olursa veya –demokrasi sosuyla süsleme ihtiyacını karşılamak üzere– sermaye için oldukça önemsiz konularda referanduma gidilmesi öngörülmektedir. Halk karşıtı birçok uygulama yerel meclislerden büyük oranda uzlaşma ya da çoğunluk oyuyla geçtiği için; bu durum da ancak istisnai konularda gündeme gelmektedir.

Biçimsel bir demokrasinin ötesinde, tıpkı merkezi devlet aygıtında olduğu gibi, yerel yönetimlerde de egemen olan sermaye güçleri³³ olmaktadır. Yerel yönetimlerin özerkleşerek, “planlama” ve “kalkınma”ya yönelik ulusal düzenlemelerden uzaklaşmaları, piyasaya açılmaları; halka yakınlaşma değil, olsa olsa yerel sermaye güçlerinin; gerçekte ise uluslararası tekelci sermayenin belediyeler üzerindeki etkinliğini artırması anlamına gelmektedir. “Mali özerklik hakları” onları, kendi kaynaklarını yaratmak adına uluslararası finansman kuruluşlarıyla işbirliği yapar, fon alır duruma, dolayısıyla bağımlı hale getirmektedir. Neoliberal yerelleşme yaklaşımları, böylece “ulusal devletin” yerele müdahalesini kısıtlamayı öngörürken, uluslararası tekellerin ve kapitalist kurumların yerele müdahalesini güçlendirmekte, diğer yandan da yerel güç ilişkilerini yani sermaye egemenliğini yeniden üretmektedir. Gerçek bir yerel demokrasi, işçi sınıfı ve emekçilerin yerellerden başlayarak yönetime katılması, hatta bizzat yönetmesidir. Bu yönüyle yerellerle demokrasi arasında bir ilişki gerçekten de söz konusudur. Ancak, bu, tekelci sermayenin ulusal ve yerel düzeydeki egemenliğine, burjuva kapitalist ilişkilere son verilmesiyle, bir iktidar değişikliği ve işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesiyle mümkündür. Yoksa, tekellerle büyük toprak sahiplerinin iktidarının varlığı ve bunun ön kabulü, emekçi halkın kendi kendisini yönetmesi olarak yerelden başlayacak inisiyatif alışı ya da “katılımı”nın da, demokrasinin de önünün kesilmesi, daha doğmadan ölümünün fermanı ve olanaksızlığının yüksek sesle ilanıdır.

Neoliberal iktidarların yerelleşme politikalarının hedefinin, yerel yönetimlerin olduğu kadarıyla “kamusal özü” olduğu açıktır. Bu politikalar, yerel yönetim kurumlarının yetkili olduğu alanda genel-tek kuruluş olma tekeli ile birlikte kısmen kendisini de ortadan kaldırmaya varan geniş bir içeriğe sahiptir. Uluslararası kapitalist kuruluşların önerdiği, gelişmesine yardım ettiği yerelleşme politikalarının hedeflediği “özerk, kendi kendine yeten yerel yönetim yapılanması” ile tekelci sermayenin ulusal sınırların ötesinde yerellere ulaşması, yatırım ve “işbirliği” yapmasının önünü açmaktadır. “Küreselleşme sürecinde ulus devletin aşınmasını”, “yerelliklerin ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” için bir fırsat olarak gören yerelleşme yaklaşımları açısından bakıldığında, yerelin öne çıkması, demokratikleşmeden çok, kentlerin rekabetçi ortamda emperyalist kapitalist düzene nasıl eklemleneceği sorusu ile ilişkilidir. Yerel yönetimlerin özerkleşerek, “planlama” ve “kalkınmaya yönelik” ulusal düzenlemelerden uzaklaşmaları, onları çeşitli konularda uluslararası finansman kuruluşlarına bağımlı duruma getirmektedir.³⁴

Kapitalist üretim ve sömürü ilişkilerinin belirlediği ulusal ve “yerel” toplumsal zemin üzerinde, tek başına neoliberal yerelleşme politikalarının demokratikleşme sağlaması mümkün değildir. Kapitalist bir toplumda temsili sistemin, temsil edilememe sorununu birlikte getirmesi doğaldır. Sorunun özünde toplumun sınıflı yapısı ve buna sıkı sıkıya bağlı olan güç ilişkileri yatmaktadır. Katılımın ve demokrasinin en önemli engeli bu olmakla birlikte, yerellerde gerçekleşecek en küçük demokratik bir ilerleme bile, işçi sınıfı ve emekçilerin özel olarak da “yerel”in mücadelesiyle söz konusu olabilmektedir. Tarihte, yerel yönetimlerin halkın kimi taleplerini karşılaması işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin yükseldiği, onların taleplerini sermaye ve iktidarına karşı örgütlü bir biçimde dayattığı koşullarda gerçekleşmiştir. Elbette, ülke genelinde anti-demokratik ve baskıcı koşullar hüküm sürerken yerelde demokratik taleplerin karşılanması ya mümkün değildir ya da toplam sonucu değiştirmekten uzak bir istisnadır. Bu açıdan, kapitalist yerelleşmenin yerellerde az ya da çok demokratikleşmeyi sağlaması bir yana, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadeleleri ile kazanılmış kimi “yerel” hakların ortadan kaldırılması söz konusudur. Demokrasi, tekelci sermayenin reformlarıyla değil, ancak toplumsal mücadele ile kazanılıp gerçekleşebilir.

NEOLİBERAL YERELLEŞME VE EMPERYALİST MERKEZİLEŞME

Yerelleşme ile demokratikleşme arasında kurulan liberal bağlantının ikinci argümanı olan, yerel yönetimlere yetki devrinin merkezi devlet aygıtından gelen otoriter baskıları hafifleteceği görüşü de gerçekliğe uymamaktadır.

Neoliberal yerelleşme politikaları, piyasalaşmayla birlikte, eskisinin yanında yeni türde bir merkezileşmeyi öngörmektedir. “Merkez”, öncelikle tekelci burjuvazinin genel politik hattı doğrultusunda hareket eden hükümetlerdir; ancak bununla sınırlı değildir. AB, Dünya Bankası, OECD, NAFTA, APEC, NATO gibi emperyalist yapılanmalar, uluslararası kapitalist kuruluşlar, yerli ve yabancı sermaye örgütlerinin işbölümü içinde farklı roller üstlendiği piyasa mekanizmasına dayanan uluslararası bir çıkar “koalisyonu”dur. Bu açıdan kapitalist yerelleşme politikalarıyla birlikte, yetkilerin ulus-devleti aşacak şekilde emperyalist aşırı merkezileşmesi bir aradadır.

Bu açıdan Avrupa Birliği’nin işleyişi tipik bir örnektir. Bir yanda “yerel yönetimlerin özerkliği”, yerellerin piyasaya açılması ve demokrasi iddiası, diğer yanda AB’nin tüm temel politikalarının başta Almanya olmak üzere Avrupa tekelci sermayesinin kontrolündeki, biçimsel olarak bile halk iradesiyle hiçbir alakası olmayan AB kurumlarında merkezileşmesi eş zamanlı gerçekleşmektedir. Avrupa Parlamentosu bir danışma organı olarak sınırlanmakta, kararlar tekelci sermayenin belirlediği, hatta yasa tasarılarını hazırladığı Avrupa Komisyonu ve Konseyi’nde kotarılmaktadır. Bütün bunlar devlet iktidarının/otoritesinin örgütlenmesi açısından emperyalist merkezileşmenin açık biçimleridir. Yerelleşme politikalarının sonucu “merkez” ortadan kalkmamakta, tekelci sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda güçlenmektedir.

Yerelleşme sürecinde, tekelci sermayenin egemenliği değişmemekle birlikte, merkezileşme biçimlerinin sahip oldukları özelliklerde kimi değişiklikler olmaktadır. Doğrudan merkezi devlet kontrolünün yerini neoliberal paradigma ve tekelci sermaye tarafından belirlenen dokunulmaz piyasa ilkeleri almaktadır. Yerel yönetimlerin kendilerini piyasaya teslim etmesiyle, merkeziyetçiliğin eski biçimlerinden yeni daha içsel ve piyasaya bağlı biçimlerine geçiş gerçekleşmektedir. Kamu hizmetleri, devletin merkezi aygıtının doğrudan faaliyeti ya da yerel yönetimlere yetki genişletilmesi ile gerçekleştirilmemekte, sınırlama ve koruyucu önlemlerin kaldırıldığı bir piyasa mantığına teslim edilmektedir. Bir yerelde piyasaya açılan kamu hizmeti de, merkezi devletin kontrolünden uzaklaşmış gözükmekle birlikte, yerel sermayenin ya da onunla bütünleşmiş tekelci sermayenin merkezi kontrolü altına girmektedir.

İngiltere’de belediye hizmetlerinin özelleştirilmesinde gelinen noktada hizmet sunumunun büyük ölçüde tekelleşmekte olduğu görülmektedir. Örneğin; 1994 yılında özel şirketlere sunulan hizmetlerin yüzde 72’si 20 büyük firma tarafından sunulurken, 1997 yılında eğitim ve yemek sunumuna ilişkin ihalelerin yüzde 86’sının sadece 6 firma tarafından kazanıldığı belirtilmektedir. İngiltere’deki yerel yönetim reformlarıyla küçük şirketlere devri iddia edilmiş olsa da, kentsel hizmet üretiminin aksine büyük ölçekli ulusal ya da uluslararası tekellerin eline geçtiği görülmektedir.³⁵ Fransa’da yerelleşme politikaları sonucunda idari bölgesel yönetimlere yetki devriyle birlikte çeşitli kamu hizmetleri, yerel yönetim piyasasına dağılmış olan üç büyük holdingin kontrolüne girmiştir. Tek başına içme suyu temininde özel sektörün payı yüzde 30’dan 1983’te yüzde 60’a yükselmiş, 1999 yılında ise yüzde 80’e yaklaşmıştır.³⁶

Yine hizmetlerin doğrudan özel sektöre devredilmediği alanlarda da yerel yönetimlerin piyasa kurallarına tabi olarak çalışması öngörülmektedir. Örneğin “yerel demokrasi ve sosyal demokrasi”nin “örnek” ülkesi İsveç’te, mali özerklikle birlikte merkezi denetim bazı konularda azalmış, yerini başka tür bir denetime bırakmıştır. “Performans denetimi”nin temel ilke haline getirilmesiyle, yerel yönetimlerin yıllık performans raporları yerel hükümet denetçileri tarafından denetlenmekte, yerel hizmetlerin yerine getirilmesinde “toplam kalite yaklaşımı” esas alınmaktadır. Böylelikle; çalışanların özel sektör kurallarıyla mesaisini gerçekleştirmesi, “sonuç odaklılık”, “maliyetleri en aza düşürme” vb. performans ölçümleri ile yerel yönetimlerin varlığı ve işleyişi tamamen piyasa kurallarına tabi kılınmaktadır. Ayrıca “sosyal devlet” uygulamalarının oldukça gelişkin olduğu İsveç’te yerelleşme politikalarıyla birlikte sağlık alanı özelleştirme sürecine girmiş, bu alanda şirketler etkinliğini arttırmıştır.³⁷

Özelleştirme ve hizmetlerin piyasalaştırılması, merkeziyetçi kontrol ve baskının azalması gibi görülse de, yerini piyasanın baskı ve kontrolü almakta, bu da yeni bir merkeziyetçiliği geliştirmektedir. “Kamu seçimi”, “yeni kamu işletmeciliği”, “yönetişimcilik” türünden neoliberal politikalar, çeşitli kamu yönetimi kuramlarında görüldüğü gibi, sadece devleti ve kamu hizmetlerini değil, tüm toplumsal yaşam alanlarının piyasanın egemenliğine teslim edilmesini getirmektedir. Dolayısıyla pazar dışı kalmış birçok alanın piyasaya açılması, bu açıdan devletin açık iktisadi faaliyetlerinin kısıtlanmış olması, demokratikleşme değil, sermaye egemenliğinin daha açık biçimleriyle ifa edilmesi, devletin piyasayı düzenleyici tüm sosyal rollerinden arınmış ve tamamen baskı ve idare mekanizması olarak şekillenmesi demektir. Yeni tür merkeziyetin uluslararası kurumsal ayakları Dünya Bankası, IMF, DTÖ, OECD, AB, NAFTA ve bunların yanında çok sayıda dernek ya da vakıf benzeri örgütler olarak sayılabilir. Bu merkezler, varlıklarını ancak, bütünleşmiş ulusal iç pazarların yöneticisi burjuva ulus devlet merkezlerinin kontrollerini kısıtlarken, yerel yönetimleri de kendi serbest alanları haline getirerek kurabilirler. Uluslararası işbölümü içinde yereller, bölgeler ve kentler doğrudan özerk “özneler” olarak uluslararası piyasa ilişkilerine dahil olmakta, tekellerin yatırımlarını çekebilmek için birbirleriyle rekabete girmektedir. Ulusal devletlerin geçmiştekine göre daha sınırlı müdahale ettiği ve de destek sağladığı yarışmacı bir kent ve bölge devlet modeline geçilmesi önerilmektedir. İktisadi ve yönetsel özerkliğe sahip bölgelerin/kentlerin ulusal sınırlamalara birçok açıdan tabi olmadan uluslararası kapitalist ağlara eklemlenebilmesinden hareket ederek, yerelleşmenin merkeziyetçiliği ve burjuva ulusal devleti ortadan kaldıracağı beklentisi ise, 1990’ların başında zirve yapan liberal bir hayaldi, ancak yaşananlar sadece teorik değil, pratik düzeyde de ulusal devletlerin ortadan kalkmadığını, emperyalizm varlığını devam ettirdikçe de kalkmayacağını göstermiştir. Çünkü devlet ve merkeziyetçi yapılanma; sadece sermayenin ulusal ölçekte egemenlik ve denetimi için değil uluslararası tekelci sermayenin egemenlik ve denetimi için elverişli araçlar olarak varlıklarını korumaktadır. Günümüzde burjuva politika, yerel yönetimlere daha fazla özerklik isteyerek, bu kurumların ulusal sınırlamalarla bağlarını gevşetmekte ve emperyalist merkezlere bağlanmalarını sağlamaktadır. Bu tür merkeziyet, kamu örgütlenmesinin yarı özerk ve özerk örgütler ile çok parçalı hale dönüşmüş zemininde yükselmektedir.³⁸

Neoliberal yerelleşmeciler, yerelleşme reformlarıyla merkezi devlet aygıtının vesayetinin ortadan kalkacağını iddia etseler de, uygulamada hükümetler idari vesayeti ve kontrolü öyle kolayca elden bırakmamaktadırlar. Elbette yine “kutsal” piyasa ilkeleri çerçevesinde…

Avrupa Birliği üyesi ülkelerin hem hizmetlere ilişkin yerel otoritelere yetki devri ile birlikte artan kural ve denetimleri, hem de Birliğin temel ilke ve kuralları, yerel kamu hizmetlerine ilişkin karar mekanizmasını, belirli bir ölçüde yerel yönetim birimlerinden merkezi yönetim ve Birliğe kaydırma sonucu yaratmaktadır. Örneğin, merkezi devletin özellikle eğitim ve sağlık hizmetlerini büyük ölçüde yerel yönetimlere devrettiği ülkelerde, merkezi devlet hizmete ilişkin sıkı bir uygulama çerçevesi çizmekte ve denetlemektedir. AB ise, temel ilke ve kurallara uygunluk ve özellikle rekabet kuralları ve devlet yardımları yönünden Adalet Divanı’nın yerine getirdiği denetimler ile etkili olmaktadır. Bu açıdan yerel yönetimlerin sundukları yerel hizmetlerin, kamu ihalelerine ilişkin kurallar yönünden incelendiği ve yerel yönetimler aleyhine sonuçlanan Adalet Divanı kararları, AB’nin yerel yönetimlerin “yerellik ilkesi” ve “yerel özerkliği”ni “piyasa kurallarının” dışına çıktığı anda denetlediği ve idari vesayeti hayata geçirdiğini göstermektedir.³⁹

Bütçe ve ekonomi yönetimine ilişkin 1992 tarihli Maastricht Kriterleri ile 1997 tarihli İstikrar ve Büyüme Paktı’ndan kaynaklanan mali sınırlamalar, merkezi yönetimin borçlanmaları ve bütçe açıklarının yanı sıra yerel yönetimler açısından da geçerlilik göstermektedir. Bu durum, yerel yönetimlerin özellikle borçlanma açısından şişkinlik gösterdiği ülkelerde yerel “mali disiplin” oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır.⁴⁰ Yani, yerel özerkliğin radikal bir savunusunun yapıldığı AB hukukunda da, yerel yönetimlerin merkezi idarenin ya da bir üst yerel yönetim biriminin denetiminde –vesayet denetimi– olduğu söylenebilir.⁴¹ Bu denetim, neoliberal maliye ve ekonomi politikası izlemeyi, uygulanan politikalar arasında koordinasyon sağlamayı ve yerel yönetimlerin piyasaya açılmasını sağlamaktadır.

Temel politik tercihlerin piyasa mekanizmasına havale edilmesi, hatta bunun ilke olarak belirlenmesi, demokratik süreçlerin ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Piyasayı kutsayan yeni kamu işletmeciliği ve yerelleşmecilik, üstü örtük olarak, piyasanın yeni Leviathan olduğunu ve buna itaat etmek dışında bir seçeneğin olmadığını kabul etmektedir. “Hükümdar piyasa, rekabet, değişim değeri, en güçlünün ayakta kalması gibi ilkeleri hayata geçirerek demokrasinin son kalan kırıntılarının da kamusal alandan çıkarılmasına neden olmuştur.”⁴² Böylece yerel yönetimlerin güçlenmesi ve özerkliğe doğru yol alması, merkezin yok olmasını değil, piyasanın ve piyasada egemen olan uluslararası tekellerin merkezi varlığının güçlendirilmesini sağlamaktadır.

‘ÖZERKLİK’LERİ KARIŞTIRMAK

Aslında bu makalenin konusu olmamak ve ulusal hareket tarafından da birbirine karıştırılmakla –ve böyle bir karışıklıktan hiç değilse taktik nedenlerle fayda umulmakla– birlikte, Türkiye bağlamında ulusal sorunun çözümü olarak “özerklik” ile neoliberal yerelleşme politikalarının gündeme getirdiği “yerel yönetimlerin özerkliği” arasındaki farkın göz ardı edilmesine ilişkin bir ekleme yapmakta fayda var.

Yerel yönetim “reform”unun neoliberal piyasacı politikalardan yola çıkarak gündemleştirilmiş olması, Türkiye’de Kürt sorunu bağlamında “özerklik” tartışmalarında da kafaları karıştırdı. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve özerkliği, kimi çevrelerce Kürt sorununun çözümünün kritik aşamalarından birisi, kimilerince de ulusal birlik/bütünlüğün parçalanması olarak görüldü.

Kürt ulusal hareketi ise, bunu, Kürt illerinde kendi kendini yönetmenin zeminini hazırlayacak, elini güçlendirecek bir süreç olarak destekledi. Hatta, sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı olmayacak bir şekilde, tüm Türkiye için yerelleşme/bölgeselleşme temelinde, Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’na da sık sık atıf yaparak, neoliberal yerelleşmeci politikaları savundu, bu doğrultuda gündeme gelen Kamu Yönetimi Temel Kanunu gibi düzenlemeleri onayladı.⁴³

Kürt ulusal hareketinde, Kürtlerin kendisini özerk bir biçimde yönetme talebiyle, neoliberal yerelleşmeciliğin demokratikleşmeye katkıda bulunacağı beklentisi iç içe geçmiştir. Bir burjuva ulusal hareket açısından; demokratik ve anti-demokratik tutumların bir arada bulunması ve iç içe geçmesi kaçınılmazdır. Ancak, Kürt sorununa ve Türkiye özgülünde “yerelleşme” ve “yerel yönetimlerin özerkliği” tartışmalarına yaklaşımda, bu iki gündem; yani Türkiye genelinde “yerel yönetimlerin özerkliği” ile “Kürdistan’ın özerkliği” konusu –birbiriyle bağlantılı olsa da– iki ayrı sorundur ve birbirinden ayrı ele alınmalıdır. Çünkü birisi ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, diğeri ise uluslararası tekellerin emekçilerin kaderlerine yönelik neoliberal dayatmasının konusudur. Kürt ulusal hareketi, Türkiye Kürdistanı için özerklik talep ettiğinde demokratik ve ilerici bir mevzide dururken, tüm Türkiye için önerdiği “yerel yönetimlere özerklik” projesiyle neoliberal yerelleşmeciliği savunma noktasına düşmektedir. Kürt hareketi, bu ikisini karıştırıp ilerici demokrat ve liberal yaklaşımları eklektik bir biçimde birleştirirken, yine bu iki “özerkliği” karıştıran kimi çevreler ise, Kürt sorununun özgünlüğünü gözetmeden burjuva sosyal şoven bir noktadan politika üretmektedir.

İlk yaklaşım Özgürlük Dünyası’nın bir önceki sayısında ele alındığından⁴⁴; burada ikincisi ele alınacaktır. Bu yaklaşım, neoliberal “yerel özerklik” gündemi ile Kürt sorunu bağlamında özerklik talebi arasındaki farkı göz ardı ederken, mülkiyet ilişkileri açısından aynı güzergahta olmalarından yola çıkarak ikisini de gerici ilan etmektedir. Örnek olması açısından; sol.org.tr’nin “özerklik” konulu röportaj dizisine bakmakta fayda var.

Komünist Parti Merkez Komite Üyesi Kemal Okuyan, dizi kapsamındaki röportajında, Kürt ulusal hareketinin özerklik talebini tersten kurduğunu iddia ederken, özerkliği, Kürt ve Kürdistan sorununu dikkate almadan değerlendiriyor. “Her şeyden önce, özerklik tartışmalarında son derece önemli bir sorun var bugün: Özerklik, öncelikli olarak bütüne ilişkin yani ‘özerk olunan’a ilişkin bir tarif gerektirir. Bütünle uyumsuz ‘özerk’ olmaz. Önce Türkiye projesi olacak, onun bir uzantısı, onunla paralel, onunla tutarlı bir özerklik modeli geliştirilecek.” Ve “İşe özerklik tartışmasıyla başlamak zaten bir tuhaf.”⁴⁵

Önce, bütüncül bir “Türkiye projesi olacak, onun bir uzantısı” olarak bir “özerklik modeli geliştirilecek”. Çünkü, “Her şeyden önce bir temel konu var: Mülkiyet ilişkileri. Projenizde üretim araçlarının mülkiyetine ilişkin nasıl bir çerçeve öngörüyorsunuz? Kapitalist üretim ilişkileri olacak, ama o ülke özgür-demokratik olacak! Böyle bir şey yok.” … “Özerklik bir toplumsal proje değildir. Bir toplumsal projenin uygulamasıyla ilgili önemli bir tercihtir.”⁴⁶

Eğer böyle ele alınacaksa; uluslararası tekellerin tek tek ülkelere dayattığı neoliberal kapitalist “yerel özerklik” programı ile kendi dil, kültür ve yönetim haklarını savunan ezilen ulusların özerklik talepleri, örneğin İspanya’da Bask ve Katalanların⁴⁷, Britanya’da Kuzey İrlandalıların, Türkiye’de Kürtlerin verdikleri “özerklik” mücadelesi arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü; hiçbiri özel mülkiyet düzeninin sınırlarını aşmamaktadır. Okuyan’a göre; “Kapitalist üretim ilişkileri olacağı” için halkın özerklik talebinin ve olası bir özerk bölgesel yönetimin “özgür-demokratik” olması mümkün değil! “Böyle bir şey yok.”

Sorun çok özetle şöyle ortaya konulabilir: Kürt ulusu, kendi dilinin, kültürünün ve genel olarak bir ulus olmaktan kaynaklı haklarının tanınmasını istiyor. Ulusal eşitsizliğe neden olan tüm baskıcı uygulama ve yasal düzenlemeler ortadan kaldırılmalı, uluslar arasında anayasal ve fiili eşitlik sağlanmalıdır. Ancak, bugün Kürt sorunu sadece Kürtlerin ulusal haklarının tanınmasıyla çözülebilecek aşamayı çoktan geçmiştir. Türklerle birlikte yaşamayı öngören bir formül olarak bölgesel bir özerklik temelinde Kürt ulusu kendi kendini yönetmek istiyor.

Şurası doğrudur: Kürt ulusal hareketi ve siyasi öncüsü, piyasa ilişkilerini ilerici bulan⁴⁸, tekelciliğe karşı sözde çıkışlarına rağmen kapitalizm karşısında düzen içi, hatta yerelleşme tartışmalarında olduğu gibi neoliberalizme savrulan bir perspektife sahiptir. Bununla birlikte, Kürt hareketi gerici, milliyetçi, inkarcı devlet yapılanması ve anti-demokratik yönetim biçimi karşısında halkçı, ilerici ve demokratik bir mevzidedir. Gücünü, meşruiyetini ve demokratik karakterini Türk ulus devletinin Kürtlerin bir ulus olmaktan kaynaklanan haklarını baskılamasından almaktadır. Ve niteliği gereği özerklik talebi, merkezi devlet aygıtıyla bir ilişkiyi gerektirdiğinden, ülke düzeyinde demokratik hakların tanınması mücadelesini öngörmektedir.

Okuyan, özerklik talebinin Kürt sorununun çözümü kapsamında gündeme geldiğini göz ardı edip onu anti-kapitalist olmamakla eleştiriyor. Evet, doğru, anti-kapitalist değildir. Ancak anti-kapitalist olmaması, özerklik talebinin demokratik, direnişçi bir halk hareketine dayandığı, ulusal sorunun çözümünü içerdiği gerçeğini ortadan kaldırır mı? Okuyan’ın dediği gibi “Özerklik geri bir model” ise; bugün AKP hükümetinin Cizre, Sur, Nusaybin, İdil’de, esasen Rojava’daki gelişmelerin de etkisiyle öne çıkan özerklik talebine karşı yürüttüğü askeri operasyon ve faşist katliamları “geri bir model”e karşı yürütülen ilerici bir savaş mıdır? Onun anti-kapitalist olmaması, aynı zamanda demokratik bir direnişe dayanması gerçeğini engellemekte midir? Ya da Kürtlerin özerklik talebi geri bir “model” ise AKP’nin saldırıları iki “geri model” arasındaki gerici bir kavga mıdır? Sosyalist olmayan ama demokratik karakterli hareketler mümkün değil midir? 20. yüzyılda onlarca örnekle yaşam bulmuş; bağımsızlık ve kendi kaderini tayin hakkı mücadeleleri yok mudur? Örneğin Venezüella’da Bolivarcı hareket sosyalist olmamakla birlikte ilerici bir karaktere sahip değil miydi? Ya da Komünist Parti’nin de ifade ettiği gibi emperyalizme karşı Türkiye Kurtuluş Savaşı, burjuva önderlikli, anti-kapitalizmle en ufak bir ilgisi olmayan, ama bağımsızlıkçı ilerici bir hareket değil miydi?

Kürt halkı ulusal sorunun özerklik statüsü temelinde çözülmesini istiyor. Okuyan, bu talep karşısında, “hayır, önce tüm Türkiye’de sosyalist devrim olmalı, ondan sonra özerkliğe de gerek kalmayabilir” diyor; özerklik talebini, “bütünsel bir değişim” önermediği iddiasıyla reddediyor.

Sorunun böyle konulması, komünistler açısından ulusal sorunun varlığı ve bu konudaki görevlerinin açıkça inkarıdır. Ezilen ulusların eşitlik ve kendi kaderlerini tayin hakkı mücadelesini, “sosyalist olmadıkları” gerekçesiyle reddetmek, nesnel olarak ezen ulus milliyetçiliğinin safına geçmektir.

Kürt sorunu bir ulusal sorun olarak geçmiş tarihsel örneklerden yararlanmayı kolaylaştırmaktadır. Okuyan, ulusların kaderlerini tayin hakkının çağı geçmiş bir ilke olduğunu düşünüyor olsa da⁴⁹, bu hak kapsamında komünistlerin alacağı tutum, işçi sınıfının enternasyonal eğitimi, onun birlik ve ortak mücadelesi açısından belirleyici önem arz etmektedir. Örneğin Norveç’in İsveç’ten ayrılması⁵⁰ konusunda; “Norveçli işçiler ayrılma meselesini ancak şartlı olarak ortaya koyarken İsveçli işçiler Norveç’in ayrılma özgürlüğünü kayıtsız şartsız savundukları için ve bunu yaptıkları sürece ‘monistik’, birleşik ve enternasyonalistti. İsveçli işçiler Norveç’in ayrılma özgürlüğünü kayıtsız şartsız desteklememiş olsalardı, birer şoven, Norveç’i zorla, savaşla elde tutmak isteyen İsveçli şoven toprak ağalarının suç ortağı olacaklardı.” “Ezen ülkelerin işçilerinin enternasyonalist eğitimi, zorunlu olarak her şeyden önce, ezilen ülkelerin özgürlüğü ve ayrılması ilkesinin savunulmasını içermelidir. Yoksa ortada enternasyonalizm diye bir şey kalmaz. Bu propagandayı yapmayan ezen bir ulusun sosyal-demokratını, emperyalist ve alçak saymak, hakkımız ve görevimizdir. Sosyalizmin gerçekleşmesinden önce ayrılma olasılığının binde-bir olması durumunda bile, bu istem, mutlak bir istemdir.”⁵¹

Sol.org.tr yazarı İlker Belek de, Okuyan ile aynı görüştedir: “Yalnızca Türkiye’yi değil, bölgeyi kapsayan bu proje özgürlük ve demokrasi olarak pazarlanıyor. Oysa, her iki kavram açısından da belirleyici olan üretim araçlarının mülkiyet biçimidir. Kürt hareketi üretim araçlarının özel mülkiyet rejimi içerisinde bir ‘özerklik’ talep ediyor. Kürt ‘özerkliği’ kapitalist üretim ilişkilerini sahipleniyor. Bunun demokrasiyle ilişkisi yoktur.” Özel mülkiyet ilişkileri içerisinde özerklik talep edildiği için bu talebin “demokrasiyle ilişkisi yoktur.”⁵²

Lenin, demokratik haklar ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı mücadelesini; bunların anti-kapitalist olmamasına dayanarak sosyalizm mücadelesinin karşısına koyan bu yaklaşımı, “emperyalist ekonomizm” olarak adlandırmıştı. Rusya’da 1915 baharında biçimlenmeye başlayan Buharin ve Kievski’nin temsil ettiği, sosyalist devrime aykırı olduğu iddiasıyla başta ulusların kaderlerini tayin hakkı olmak üzere demokratik talepler için mücadeleyi reddetmede ifadesini bulan emperyalist ekonomizm, dönemin Amerikalı ve Hollandalı Marksistler arasında etki yaratmıştı. Lenin’in, emperyalist ekonomistlerle yaptığı polemik, konusu bakımından doğrudan Okuyan ve Belek’e cevabı da içermektedir:

“Söylediklerine bakılırsa Parabellum, demokrasi cephesinde tutarlı devrimci bir programı, sosyalist devrim adına küçümseyerek reddetmektedir. Böyle yaparken yanılgı içindedir. Proletarya, demokrasi aracılığıyla, yani demokrasiyi tam uygulayarak ve savaşımının her adımını, en kararlı biçimde formüle edilmiş demokratik isteklerle ilişkilendirerek zafer kazanabilir, böyle yapmaksızın kazanamaz. Sosyalist devrimi ve kapitalizme karşı devrimci savaşımı, demokrasinin sorunlarından yalnızca biriyle, burada ulusal sorunla karşı karşıya koymak saçmadır. Kapitalizme karşı devrimci savaşımı, bütün demokratik isteklerle, yani cumhuriyet, halk ordusu –militia–, resmi görevlilerin halk tarafından seçilmesi, kadınlara eşit hak verilmesi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, vb. gibi isteklerle ilgili devrimci bir program ve taktiklerle birleştirmeliyiz. Kapitalizm varoldukça bu istekler –hepsi– yalnızca bir istisna olarak elde edilebilir. Üstelik tam olarak değil, çarpıtılmış olarak… Şimdiye dek başarılmış demokrasiye dayanarak ve bu demokrasinin kapitalizmde tam olamayacağını gözler önüne sererek, yığınların içinde bulunduğu yoksulluğun ortadan kaldırılmasının ve bütün demokratik reformların tam ve her yönüyle gerçekleştirilmesinin gerekli temeli olarak kapitalizmin devrilmesini ve burjuvazinin mülküne el konmasını istiyoruz. … Ne var ki, tarihsel bir sınıf olarak proletaryanın, en tutarlı ve kararlı devrimci bir demokrasi ruhuyla eğitilerek hazırlanmadıkça burjuvaziyi yenebilmesi aklın alabileceği bir şey değildir.”⁵³

Komünist Parti temsilcilerinin, Kürt ulusunun “özerklik” talebi karşısındaki yaklaşımı, “özel mülkiyet”i öngörüyor olması nedeniyle onun devrimci-demokratik özünün tamamen göz ardı edilmesidir. Ancak, KP’nin, “özel mülkiyet düzeni” karşısındaki duyarlılığı, sadece Kürt sorununda gündeme gelmektedir. Örneğin, burjuva özel mülkiyet sınırları içerisinde kalan ve modern-muhafazakar kutuplaşmasını aşamayan çağdaş “değerleri” savunanların⁵⁴ laiklik mücadelesindeki potansiyelleri karşısında ilericiliklerini sorgulamamakta, özel mülkiyet kıstası rafa kalkmaktadır. Keza Birleşik Haziran Hareketi içerisinde yer alan CHP’li vekiller⁵⁵, hatta kimi açık milliyetçiler konu olduğunda, “gericiliğe” karşı “laiklik mücadelesi”nin ihtiyaçları gereği ses çıkarılmamakta, özel mülkiyet sınavına nedense tutulmamaktadır. Haydi özel mülkiyet kıstası unutuldu diyelim. Örneğin, Kürt ulusu üzerindeki açık baskı, sindirme ve faşist katliam politikaları karşısından ulusal hak ve demokratik talepleri savunma kıstası sorulmakta mıdır? Buradaki tutum ilericilik-gericilik ayrımında nerede yer almaktadır? Ancak bütün bu tartışmalar, sadece Kürt ulusal hareketi ve Kürt sorunu kapsamında hatırlanmakta ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı bir kenara bırakılarak sosyal şovenizmin yolu açılmaktadır.

Okuyan, Kürt ulusal hareketinin özerklik projesinin, kapitalizmin sınırları içerisinde kalmasını eleştirip onu bağlamından kopartırken, iki soru daha ekliyor: bir; “emperyalist sistemin bir parçası olacak mısınız”, iki, “ilericilik-gericilik kavgasında nereye yerleşeceksiniz?” Bu sorularla Kürt ulusal hareketinin emperyalizm ve muhafazakar gericilikle işbirliği halinde olduğu ima ediliyor. Kürt ulusal hareketinin emperyalizme ve dinciliğe ilişkin yaklaşımları ayrı bir değerlendirme konusudur. Konuyu dağıtmamak açısından şunlar söylenebilir: Kürt ulusal hareketinin emperyalizm ve dincilik konusundaki tutumu ikirciklidir. Türkiye’de yaşanan katliam ve anti-demokratik uygulamalara karşı, ABD ve AB ülkeleri gibi emperyalistlerden müdahale, en azından eleştiri bekler bir konuma düşmektedir. Emperyalist tekellerin Türkiye’deki iktisadi egemenliği karşısında esaslı bir itirazı yoktur. Ancak bu ideolojik platformuna rağmen Kürt ulusal hareketi, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki en güçlü ittifakı ve “haylaz” koçbaşı olan Türkiye egemen sınıfları ve AKP hükümetine karşı uzun yıllardır şiddetli ve “demokratik” bir mücadele yürütmektedir. ABD ve AB’ye bel bağlamamakta, doğrudan Kürt halkına dayanan bir mücadeleyi örgütlemekte, zaten kitlesel ve demokratik direniş gücünü de buradan almaktadır. Tam da bu nedenle ABD ve AB, PKK’yi terör örgütleri listesine almış, PKK’ye karşı mücadelesinde AKP hükümetine, “insan hakları ihlali yapmaması” ricasıyla birlikte katliam onayını vermiştir. Dolayısıyla Kürt ulusal hareketinin, ulusal eşitlik ve özgürlük mücadelesi, bugün nesnel olarak emperyalizmin karşısında bir duruştur. Ulusal hareketin bu konudaki ideolojik duruşu, gelecekte farklı olasılıkları gündeme getiriyor olsa da, bu olasılık bugünkü emperyalizme karşı mücadele durumunu görmeme tutumuna neden olmamalıdır. Yoksa, emperyalizm ve AKP şahsında Türkiye sermayesinin Kürt ulusuna karşı yürüttüğü saldırganlık karşısında, “Kürtler kapitalizmi aşacak bir proje geliştirmiyor” denilerek sosyal şovenizmin yedeğine düşülmesi, örnekte görüldüğü gibi kaçınılmaz olmaktadır.

Laiklik konusunda da benzer bir durum söz konusudur. Kürt ulusal hareketi, Güney Kürdistan ve Rojava’daki silahlı güçleri de düşünüldüğünde, şeriatçı, faşist gericilik karşısında Ortadoğu’daki en laik güçlerden birisidir. Hükümetin muhafazakar, dinci dayatmaları karşısında bir tutum almakla birlikte, kimi konularda halkın “duyarlılıklarını” gözetme adına dinci gericiliğin yolunu açan bir noktaya savrulabilmektedir. “Demokratik İslam Kongresi” gibi oluşumlarla da muhafazakar Kürtleri, ulusal talepleri etrafında, ama yine dini temelde örgütleme çabası, dinci gericiliğin yeniden üretilmesine de olanak sağlamaktadır. Bütün bunlara rağmen, Kürt ulusal hareketi, zorunlu din derslerinin kaldırılması, devletin dine müdahalesine karşı çıkılması, Alevilerin inanç özgürlüğü ve Sünni dayatmalar karşısındaki taleplerini desteklemektedir. Eğer bir ilericilik-gericilik saflaşması açısından düşünülecekse, laik, ilerici cephede yer aldığı açıktır.

Okuyan bu sorulara cevap verilmesini isterken, nedense çok önemli bir soruyu atlamıştır. Bu, “Kürtlerin ulusal eşitlik, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ve bölgesel özerklik talebi karşısında nerede duracaksınız?” sorusudur. Okuyan, “laiklik” eksenini sorarken; neden milliyetçilik ve ırkçılık, Kürdistan’daki askeri operasyonlar ve katliamları dikkate alıp bunları bir “soruya” dönüştürme ihtiyacı duymuyor? Bunlar işçi sınıfı hareketi ve sosyalizm mücadelesi açısından “kimlik sorunudur” denilip bir kenara bırakılabilecek gündemler midir? Örneğin Cizre’de 3 bodrumdan çıkan onlarca cenaze, Kürt sorununun ne kadar acil bir sorun olduğunu göstermiyor mu? Bursa gibi metal işçilerinin merkezinde bulunduğu bir ilde, işçilerin burjuva milliyetçilikle zehirlenmesi bile Kürt sorununun, işçi sınıfının ortak mücadelesi ve enternasyonal sınıf bilinci açısından kritik önemine işaret etmiyor mu? Peki, Kürt sorununun da bir parçası olduğu demokrasi mücadelesi açısından Kemal Okuyan nerede durmaktadır? “Bizim bildiğimiz, her gün görüp hissettiğimiz şey şudur: Ayrılma özgürlüğünün yadsınması, teorik bakımdan başından sonuna yanlıştır, pratik bakımdan da ezen ulusların şovenistlerine köle olmaya varır.”⁵⁶ Evet, varmaktadır.

Özerklik talebini kapitalizmin sınırlarını aşacak bir proje önermemesinden dolayı “geri bir model” olarak görürken Kürt ulusal sorununu tamamen bir kenara bırakmakta, onu bütünsel bir sosyalist devrim sonrasına ertelemektedir. Bunun nedeni, Komünist Parti, önceli TKP’nin yaptığı gibi ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, modası geçmiş, emperyalizmin işine yarayan, onun küçük devletçikler kurma hedefinin bir parçası haline gelmiş kapitalist bir ilke olarak görmesidir.

Kemal Okuyan, “Özerkliğe kategorik bir biçimde karşı çıkmak saçmalıktır. Ulusal sorunun her ülke ve çağa uygun çözüm yolları vardır. Hedef ise, her tür eşitsizliğin giderilmesi ve bir yandan ulusların insanlığın ortak mirasına kattıkları değerlerin korunup geliştirilmesi, bir yandan da insanlığın her tür eşitsizlik ve adaletsizlikten kurtulduğu bir toplumsal düzenin kuruluşu çabasına hizmet etmesidir.” derken yine özerklik ile ulusal sorun arasındaki bağı kopartmaktadır. Okuyan, ulusların kaderlerini tayin hakkına karşı çıktığı için sosyal şoven bir konuma düşmektedir ki, bu onun sosyalizm anlayışına da yansımaktadır. “Sosyalist bir Türkiye, sorunu kökten çözecek cesareti göstermediğinde başarısızlığa mahkumdur. Özerklik, topun taca atılmasıdır, geri bir modeldir. Sosyalizm, emekçi halkın iktidarının tabandan yukarıya doğru örgütlendiği, örgütsüz ve siyasal süreçlerin dışında kalan tek bir kişinin bile bırakılmadığı, devletin toplumun bütününü sararak bugünkü devletten tamamen farklı bir karakter kazandığı bir siyasal sistemi ulusal kimlikleri, dili, eğitimi özgürleştirerek ve etnik referanslardan arınarak, merkezi bir yapı ile rahatlıkla çözebilir.”⁵⁷ Evet, sosyalizmde uluslar arasında tam hak eşitliği sağlanacaktır, ancak bu kendi topraklarında yaşayan ulusların kendi kendilerini yönetme hakkını ortadan kaldırır mı? Özerklik inkar edilip “etnik referanslardan arınan” merkezi yapının olası çözüm olduğu söylenebilir mi? Bu, halklar hapishanesi Çarlık rejiminin yıkılmasıyla kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin “özerklik” deneyimini de reddeden bir özerklik karşıtlığı değil midir? Öyle bir karşıtlık ki, “şimdiki verilerle bakıldığında, özerkliğin sanıldığının tersine eşitliğe ayak bağı olabileceğini bilmemiz gerekiyor.” Özerklik ayak bağı olacaksa, bugün Kürtlerin özerklik talebine, Kürt sorununun çözümü mücadelesine sırt dönülmesinde herhangi bir sorun kalmayacaktır!

Neoliberal “özerk yerel yönetimler” yaklaşımının konu edildiği bir makalede, ulusal sorun açısından uzun uzun “özerklik” tartışması yapılmayacaktır. Ulusların kaderlerini tayin hakkı, ulusal sorun ile işçi hareketi ve sosyalizm arasındaki ilişki, kapitalizm koşullarında bölgesel özerkliğin sorunu “çözme kapasitesi”, komünistlerin ezilen ulus işçileri içerisindeki bağımsız örgütlenmeleri, sosyalist perspektifleri ve dünya örnekleri bu tartışmanın kapsamına girmekle birlikte, bu yazının konusu değildir. Şu kadarını söylemekle yetinilebilir: Neoliberal yerelleşmeci özerklik ile ulusların kaderlerini tayin hakkı ve bu hakkın uygulanış biçimlerinden birisi olan “özerklik” arasındaki farkın “mülkiyet ilişkileri”ne referansla karıştırılması; ya sosyal şovenizme ya da neoliberalizme sürükler. Kürt ulusal mücadelesi bağlamında, ikisinin de “kapitalist özel mülkiyet” sınırlarını aşamıyor oluşu, birisinin arkasındaki tekelci gericilik ile diğerinin ardındaki ölümle burun buruna devrimci-demokratik direnişin göz ardı edilmesi sonucunu vermemelidir.

Dipnotlar

1. Master Plan’ın Kürt sorununun çözümü ile en ufak bir alakası olmadığı açık. 10 maddenin tamamı, Kürt halkının ulusal hak ve taleplerini karşılamak bir yana yakınından geçmiyor. Talepleri dikkate alıyormuş gibi görünme ihtiyacı bile duymuyor. Bu açıdan hükümetin 2016 başı itibarıyla pozisyonu Suriye’de PYD’ye yönelik saldırılar da göz önünde bulundurulduğunda baskı, sindirme ve askeri yöntemlerin temel çözüm aracı olarak dayatılması üzerine kurulmuştur.

2. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın “demokratik özerklik” tezi ile bölgesel özerklik talebini birbirinden ayırmak gerekir. Türkiye Kürdistanı’nda Kürtler, Anayasal olarak statüsü tanınmış bir biçimde kendilerini yönetmek istiyor. Öcalan’ın demokratik özerklik/özyönetim projesi kuramsal olarak siyasi/bölgesel özerklikle doğrudan çakışmıyor olsa da, Kürt sorununa önerdiği çözüm açısından siyasal/bölgesel özerkliği içermektedir. Ancak belirsizlikler ve çelişkilerle birlikte. Kürtlerin somut/pratik mücadelesi, “iktidarsız”, “hiyerarşisiz”lik iddiasındaki “demokratik özerklik”in kuramsal çerçevesini tersine çevirip hayata döndürmekte, onu gayet gerçekçi bir bölgesel özerklik ve statü önerisine dönüştürmektedir. Bu nedenle pratik mücadelenin nesnel olarak “bölgesel özerklik” mücadelesi olduğunu söylemek mümkündür.

3. Yerine piyasa koşullarında kooperatif ya da grup mülkiyetini koymakta, ancak üretim araçlarındaki özel mülkiyetin varlığını devam ettirmesini savunmaktadır.

4. PKK Lideri Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu’nda kapitalist/neoliberal yerelleşmeyi Avrupa’nın baskıcı politikalardan çark etmesi ve demokratikleşmesi olarak okumaktadır: “Günümüzde yaygınlık kazanan sivil toplum, insan ve azınlık hakları, yerel yönetim sorunları ve klasik tüm ulusal sorunlar demokrasi ve özyönetimlerin merkezî ulus-devletçe bastırılmasından kaynaklanmış olup, bu sorunların çözüm yoluna girmesi de ancak ulus-devletin gerçekleştirdiği hak gaspı zemininin aşılmasıyla mümkündür. Gerek ABD’nin federal karakteri, gerekse AB’nin kendisini gasp edilen demokratik değerleri azar azar da olsa yeniden sivil topluma, bireyler ve azınlıklara ve yerel yönetimlere aktarma temelinde geliştirmesi, üç yüz yıllık ulus-devletçi teori ve taktiklerden çark ettiklerini göstermektedir.” (Öcalan, Abdullah (2013) Demokratik Uygarlık Manifestosu 5 – Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü, Azadi Matbaası)

5. Milton Friedman, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından “sosyal devlet” ve Keynesyen para politikasının refahı olumsuz etkilediği ve enflasyona neden olduğunu, bu nedenle devletin ekonomiye her türlü müdahalesinin kaldırılması gerektiğini savunan neoliberal Monetarizmin –parasalcılık– en önemli temsilcilerinden birisidir. Ekonomik teorilerini deneme fırsatını Pinochet’nin faşist Şili’sinde buldu. Ancak Şili’nin faşist olduğunu asla kabul etmedi, ekonomik olarak liberal bir ülkede özgürlüklerin kendiliğinden var olduğunu öne sürdü, böylece Şili’de yapılan insanlık suçlarına destek oldu. Amerika’daki Devlet okullarında öğrencilere ücretsiz öğle yemeği verilmesi tartışmaları sırasında söylediği “Bedava öğle yemeği diye bir şey yoktur” sözü monetarist ekonominin simge tartışmalarından birisi oldu.

6. Chicago Okulu, ABD’de Chicago Üniversitesi’nde kurulan ve en önemli temsilcisi Milton Friedman olan bir ekonomi okuludur. Okulda piyasa ekonomisinin savunucuları toplanmıştır.

7. Sönmez, Piyasanın İdaresi, sf. 73-78.

8. Sönmez, Piyasanın İdaresi, sf. 102-103, 118.

9. Özkök-Çubukçu, Dilek (2008) “Avrupa Birliği Çerçevesinde Yerel Yönetimler ve Gelir Yapıları”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt: 63, Sayı: 1, sf. 81-120, sf. 102.

10. Bağlı, Mehmet Selim (2011) “Alman Yerel Yönetim Yapısı”, Türk İdare Dergisi, Sayı: 473, s. 43-74, sf. 44.

11. Bağlı, Alman Yerel Yönetim Yapısı, sf. 44.

12. Demir, Konur Alp (2014) “Klasik Kamu Yönetimi Yapısından Yerelleşmeye Geçiş: Yönetişim Kapsamında Bir Değerlendirme”, Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 2, sf. 151-171, sf. 157.

13. Demir, Klasik Kamu Yönetimi Yapısından Yerelleşmeye Geçiş, sf. 159-160.

14. Demir, Klasik Kamu Yönetimi Yapısından Yerelleşmeye Geçiş, sf. 160.

15. Desantralizasyon; liberal literatürde merkezileşmenin “kaldırılması”, yetkilerin yerellere devredilmesi yani yerelleşme anlamında kullanılmaktadır.

16. Demircan, Yeni Ekonomik Düzende Küreselleşme Yerelleşme Bağlamında Belediyelerde Yeni Mali Yönetim Anlayışı, sf. 152.

17. Dokuzuncu yüzyılda din temelli olarak kurulan Kutsal Roma Germen İmparatorluğu 1806’ya kadar devam etmekle birlikte hiçbir zaman gerçek bir siyasal birliği temsil etmemiştir. Almanca’nın konuşulduğu bölgelerde yaklaşık 10 asır boyunca gerçek anlamda bir merkezi siyasal birliktelik kurulmamıştır. 17. yüzyılın sonlarına doğru üç yüz elli dolayında siyasal birime bölünen Almanya, 1815’de Alman Konfederasyonu olarak kurulabilmiş ve ulusal birliğini ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru sağlayabilmiştir. Fakat Alman siyasi birliğinin oluşmasında yerel birimlerin özerkliği korunmuştur. Nitekim ilk kez 18 Ocak 1871’de Prusya Kralı I. Wilhelm öncülüğünde kurulan ilk Alman siyasal birliği 25 eyaletten oluşmaktaydı. Bkz. Mehmet Selim Bağlı, Alman Yerel Yönetim Yapısı, Türk İdare Dergisi, Sayı: Aralık 2011, sf. 43-74, sf. 49.

18. Vural Yavaş, “İtalya Haritası Değişti”, Ataum e-Bülten, Kasım 2012, www.ataum.ankara.edu.tr/ebulten/aralik2012.pdf, sf. 2.

19. Eski İstanbul Belediye Başkanı olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, piyasacı yerelleşme ve idari bölgeselleşme politikalarını savunmaktadır. Dünya genelinde idari yapının neoliberal dönüşümü konusundaki kararlılığı, Başbakanlığı dönemindeki eyalet sistemini savunan sözlerinde görmek mümkündür. Erdoğan, 2013 yılında yaptığı konuşmada, güçlü bir Türkiye’nin asla eyalet sisteminden korkmaması gerektiğini vurgulamış, “Üniter yapı noktasındaki yaklaşım tarzı aslında bununla alakalı bir şey değil. Siz eyalet sisteminde de üniter yapıyı muhafaza edebilirsiniz. Tamamıyla bunu atıp götürme diye bir şey yok.” demişti (Erdoğan, 2013).

20. Gökbayrak, Belediyeler, Özelleştirme ve Çalışma İlişkileri, sf. 90.

21. Elbette, liberallerin iddiası bu olmakla birlikte, neoliberal yerelleşmenin en uç noktalarına vardığı örneklerde bile merkezi devlet aygıtının rolü bununla sınırlı kalmamış, sermaye egemenliğini korumak üzere ordu, polis, cezaevi, adli ve kolluk kuvvetler başta olmak üzere fiili şiddet ve ideolojik kontrol aygıtları her zaman devrede olmuştur.

22. Keskin, Dünya Bankası ve Eğitimde Yerelleşme: Kamu Okullarında İşletmecilik, sf. 620.

23. Keskin, Dünya Bankası ve Eğitimde Yerelleşme: Kamu Okullarında İşletmecilik, sf. 621.

24. Keskin, Dünya Bankası ve Eğitimde Yerelleşme: Kamu Okullarında İşletmecilik, sf. 623.

25. Gökbayrak, Belediyeler, Özelleştirme ve Çalışma İlişkileri, sf. 103.

26. Gökbayrak, Belediyeler, Özelleştirme ve Çalışma İlişkileri, sf. 107-117.

27. Gökbayrak, Belediyeler, Özelleştirme ve Çalışma İlişkileri, sf. 113.

28. Gökbayrak, Belediyeler, Özelleştirme ve Çalışma İlişkileri, sf. 114-116.

29. Gökbayrak, Belediyeler, Özelleştirme ve Çalışma İlişkileri, sf. 82.

30. Sönmez, Piyasanın İdaresi, sf. 128-132.

31. Gökbayrak, Belediyeler, Özelleştirme ve Çalışma İlişkileri, sf. 83-84.

32. ABD’nin en büyük eyaleti olan California’da enerji krizi ve büyük bütçe açığının ardından Demokrat Partili Vali Gray’in istifası için bir kampanya başlatıldı. “Kaliforniya’yı Kurtar” ve “Davis’i Geri Çağır” adını taşıyan örgütlenmeler tarafından tutulan ve topladıkları her imza için kendilerine 1 dolar ödenen imza toplayıcılar, geri çağırma referandumu için gerekli olan 900 bin imzayı topladılar. Mültimilyoner Temsilciler Meclisi üyesi, Kaliforniya’nın Vista bölgesinden Cumhuriyetçi Darrell Issa’nın 1 milyon dolarlık bağışından önce, geri çağırma kampanyası cılızdı ve tavsayacağı düşünülüyordu. Ancak, Issa’nın akıttığı fonların ardından kampanya birdenbire güçlendi. Issa tabii ki seçimlerde aday olacağını açıkladı. Bütçe krizini aşmak için Demokrat Vali Gray’in planı, 1 Temmuzda başlayan mali yılda Kaliforniya’nın 38 milyar dolarlık açığını karşılamak için; harcamalarda devasa kesintileri, borçlanmayı, perakende satış vergisinde yarım sentlik bir artışı ve araç kayıt vergisinde artışı içeriyor. Cumhuriyetçi Parti ise, 1 Temmuzda, krizi, kamu eğitiminden 1 milyar dolardan fazla kesinti yaparak kısmen çözecek olan, kendi bütçe tasarısını açıkladı. Bu, anaokullarına girme yaşı yükseltilerek ve bu sayede gelecek yıl 100 binden fazla çocuğa okulların kapısını kapatarak ve eyaletin devlet üniversite sisteminden bütün üniversite kampüsünün bir yıllık fonlamasına tekabül eden bir kesinti yaparak gerçekleştirilecek. Geri çağırmaya destek veren imzaların çok büyük bir bölümü şu ana kadar Kaliforniya’nın en zengin ve aşırı sağcı kimi ilçelerinden geldi. Bütçe kesintilerini eleştiren Cumhuriyetçilerin multimilyonerlerin fonladığı geri çağırma kampanyasının başarısının ardından uygulama sözü verdikleri program ise, çok daha büyük bütçe kesintilerini içermektedir. Ekim 2003’te yapılan geri çağırma referandumunda seçmenin yüzde 55’i California Valisi Grey Davis’ın görevini sürdürmemesi yönünde oy kullandı. En yüksek oyu alan Cumhuriyetçi aday Hollywood Yıldızı Arnold Schwarzenegger vali oldu (Cappannari, 2003).

33. Yerelde egemenlikten bahsedilirken sadece yerel sermaye güçlerinden değil yerelleşme politikalarıyla yerelin ulusal ve uluslararası sermayeye açılmasından söz edilmektedir.

34. Karasu, Yerelleşme Söylemi ve Bölge Kalkınma Ajansları, sf. 6.

35. Gökbayrak, Belediyeler, Özelleştirme ve Çalışma İlişkileri, sf. 104.

36. Özel, Mehmet ve Eren, Veysel (2012) “Merkezi yönetim ve piyasa kıskacındaki yerel yönetimler: Karşılaştırmalı bir inceleme”, International Journal of Human Sciences, (9)2, sf. 1379-1401, sf. 1395.

37. Acar, İbrahim Attila ve Kitapcı, İsmail (2009) “Bir Mali Yerelleşme Deneyimi Olarak İsveç”, Maliye Dergisi, Sayı: 157, Temmuz-Aralık 2009, sf. 85-104, sf. 101.

38. Karasu, Yerelleşme Söylemi ve Bölge Kalkınma Ajansları, sf. 25-26. Yerelleşme uygulamaları açısından Polonya’da yaklaşık yirmi yıllık geçmişe sahip bölge kalkınma ajansları deneyimini değerlendiren M. Ferry, bölge kalkınma ajansları kurumsallaşması sonrasında bölge düzeyinde çok parçalı ve karmaşık bir yapının ortaya çıktığını belirtmekte, bu yerelleşmeciliğin merkeze bağımlılığı arttırdığını belirtmektedir. Bkz. Karasu, Yerelleşme Söylemi ve Bölge Kalkınma Ajansları, sf. 17.

39. Özkök-Çubukçu, Dilek (2008) “Avrupa Birliği Çerçevesinde Yerel Yönetimler ve Gelir Yapıları”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt: 63, Sayı: 1, sf. 81-120, sf. 99.

40. Özkök-Çubukçu, Avrupa Birliği Çerçevesinde Yerel Yönetimler ve Gelir Yapıları, sf. 101-102.

41. AB’de merkezi yönetiminki azalırken bölgelerin ve yerellerin etkinliğinin arttığı, AB’nin yerellere yaptığı vurgu ile demokratikleşmesinin önünün açıldığı iddiası da olgularla desteklenmemektedir. AB, bölgesel politika geliştirme, üye ülkelerin idari yapılarını bölgesel yönetim birimleri ile kurgulamalarını dayatma ve Avrupa Bölgesel Yönetim yapısının oluşturulması gibi politika araçları kullanmıştır. Avrupa Komşuluk Politikası bölgesel gelişme temelinde hazırlanmış, AB’nin 2007–2013 harcama planında da görüldüğü üzere artık Avrupa Bölgesi içinde yapılan kalkınma yardımlarının ağırlığı ülke temelinde olmaktan çıkarılarak bölge temelinde yapılmaya başlanmıştır. Bunun sonucu olarak ilgili bölgelerin yönetim yapısında dönüşümler yaşanmaktadır. Bütün bu süreçlerle birlikte Bölgeler Komitesi’nin AB içinde yetki ve sorumluluklarının arttığı, böylece AB yönetiminin yerellerden uzaklaşan anti-demokratik yapısının yine yerellere yakınlaştığı iddia edilmektedir (Bkz. Toksöz, vd., “Yerel Yönetim Sistemleri”, 25). Oysa Bölgeler Komitesi’nin, AB içerisindeki etkinliği, bazı istisnaları saymazsak görüş alınan bir danışma organı niteliğindedir. Avrupa Komisyonu ve Konsey gibi politika ve yasa yapımında etkili olan kurullar arasında sayılması mümkün değildir. Zaten, genel olarak bölgeler adına işlevlendirilmiş olsa da, gerçekte Bölgeler Komitesi’nden yerellerdeki insanların taleplerini yansıtmasını beklemek olsa olsa bir ütopyadır. Çünkü Bölgeler Komitesi, küresel rekabet içerisinde neoliberal yarışmacılığın şekillendirdiği bölgeleri ve bölgelerin egemenlerini temsil etmektedir. Dolayısıyla AB Komisyonu gibi uluslararası tekellerin yerel piyasalardaki etkinliğini ve çıkarlarını korumak üzere konum almıştır.

42. Sönmez, Piyasanın İdaresi, sf. 119-120.

43. Özgür Gündem Gazetesinin 17 Ocak 2004 tarihli başyazısında yasa şöyle tarif edilmektedir: “Tasarının en önemli yönü, merkezi yönetimi birçok alanda uygulama ve yukarıdan temsil konumundan çıkarıp küçültmesi, rol dağılımını yerellere doğru genişletmesidir. Türkiye’deki merkezi oligarşik yapılanma dikkate alındığında bu yönüyle tasarı önemli bir reform girişimi olarak tanımlanabilir. Yerel idare ve inisiyatiflere katılım, karar ve temsiliyet olanağı getiren tasarı; devlet ve siyasetin sivilleştirilmesi, küçültülerek gerçek alanına dönmesi açısından da önemli bir rol oynayabilir. Tasarının önemli bir özelliği bu. … Üçüncüsü; tasarının devletle doğrudan ilişkiler yerine, yerel idari yapılar üzerinden ilişkilenmenin olanaklı hale gelerek, ‘yerinde çözüm’ yaklaşımının güç kazanacak olmasıdır. Bu son derece önemlidir. Yerel yönetimleri –belediyeleri– de daha geniş olanak ve yetkilerle donatacak olan bu uygulama, –eğer iyi işletilirse– üçüncü alan yapılarına da güç verecektir.” Aktaran Suat, Kamu Reformu ve Kürt hareketinde liberal beklentiler.

44. Arif Koşar, “DTK’nın özyönetim deklarasyonu, neoliberal yerelleşme ve özerklik”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 273, Şubat 2016.

45. Okuyan, “Özerklik, topun taca atılmasıdır, geri bir modeldir”.

46. Okuyan, “Özerklik, topun taca atılmasıdır, geri bir modeldir”.

47. Bask ve Katalan ülkelerinde mücadele özerkliğin çerçevesinin genişletilmesi ile sınırlı değildir. Bu bölgelerde güçlü bir bağımsızlık talebi mevcuttur.

48. PKK Lideri Abdullah Öcalan’a göre, kapitalizm tekel gruplarının elinde “ekonomi karşıtı” bir sistem olarak gelişmiştir. Kâr, emekten değil bu tekel gruplarının piyasada yarattıkları fiyat farkından doğmaktadır. Tekellerin piyasa üzerindeki tahakkümü, gerçek bir ekonomik sistemin oluşmasını engellemektedir. Dolayısıyla piyasa ve pazar ilişkisi, tekelcilik engellendiğinde tam da liberallerin ifade ettiği gibi eşitliğin gerçekleştiği bir alan olacaktır. Bu açıdan Öcalan, tekelleşmenin çeşitli yöntemlerle sınırlandığı “kontrollü” bir piyasayı savunmaktadır. Bkz. Gürer, Demokratik Özerklik, sf. 190.

49. Kemal Okuyan, başka bir yerde; ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının yani “ayrılma hakkının kullanılması değil, tanınması dahi, abesleşmiştir” demektedir. Ulusların kaderlerini tayin hakkının reddi ve buradan kaynaklanan sosyal-şovenizm; Komünist Parti’nin arızi ifadesi değil resmi görüşüdür. Bkz. Okuyan, “Sosyalist İktidar Perspektifinden Kürt Sorunu”, sf. 17.

50. Norveç Meclisi tarafından yürütülen bir halk oylamasında, 184 kişiye karşı 368 bin 208 kişiyle Norveç’in bağımsızlığı desteklendi. Bu süreçte Norveç, İsveç’in savaş tehdidi altındaydı. Ancak İsveç’le yapılan görüşmelerle çift taraflı olarak yolların ayrılmasına karar verildi. Ve Norveç 7 Haziran 1905 tarihinde bağımsızlığını ilan etti.

51. Lenin, “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı”, sf. 179.

52. Belek, “Özerklik: Emperyalizmin Projesi”.

53. Lenin, “Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları”, sf. 197.

54. Ki, laiklik konusunda kimi yanlış anlamaları bünyesinde barındırmakla birlikte farklı siyasal partilerde ifadesini bulabilen bu halk kesimi, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi açısından önemli potansiyellerden birisidir.

55. Burada, KP’nin kimi CHP’li vekilleri kapsayan ittifak anlayışına değil, “özel mülkiyet kıstası”nın CHP’liler için hatırlanmayıp sadece Kürt ulusal hareketi için gündeme getirilmesindeki çelişkiye işaret edilmektedir.

56. Lenin, Emperyalist Ekonomizm.

57. Okuyan, “Özerklik, topun taca atılmasıdır, geri bir modeldir”.

KAYNAKLAR

Acar, İbrahim Attila ve Kitapcı, İsmail (2009) “Bir Mali Yerelleşme Deneyimi Olarak İsveç”, Maliye Dergisi, Sayı: 157, Temmuz-Aralık 2009, sf. 85-104.

Bağlı, Mehmet Selim (2011) “Alman Yerel Yönetim Yapısı”, Türk İdare Dergisi, Sayı: 473, sf. 43-74.

Belek, İlker (2016) “Özerklik: Emperyalizmin Projesi”, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ilker-belek/ozerklik-emperyalizmin-projesi-145176, 20.02.2016.

Bilgiç, Veysel ve Gül, Serdar Kenan (2010) “Türkiye’de Yerelleşme Politikaları”, VII Kamu Yönetimi Forumu: Küreselleşme Karşısında Kamu Yönetimi Bildiriler Kitabı, Editör: Fatma Neval Genç.

Demir, Konur Alp (2014) “Klasik Kamu Yönetimi Yapısından Yerelleşmeye Geçiş: Yönetişim Kapsamında Bir Değerlendirme”, Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 2, sf. 151-171.

Demircan, Esra Siverekli (2007) “Yeni Ekonomik Düzende Küreselleşme Yerelleşme Bağlamında Belediyelerde Yeni Mali Yönetim Anlayışı”, Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı: 29, sf. 135-159.

DTK (2015) “DTK’den 14 maddelik öz yönetim deklarasyonu”, http://www.evrensel.net/haber/268498/dtkden-14-maddelik-oz-yonetim-deklarasyonu, 10 Ocak 2016.

Erdoğan, Recep Tayyip (2013) “Gelişmiş ülkelerde ‘eyalet’ endişesi olmaz”, https://www.akparti.org.tr/site/haberler/gelismis-ulkelerde-eyalet-endise-yoktur/42345#1, 10 Ocak 2016.

Gökbayrak, Şenay (2003) Belediyeler, Özelleştirme ve Çalışma İlişkileri, Ankara: Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları.

Gürer, Çetin (2015) Demokratik Özerklik, İstanbul: Notabene Yayınları.

Karasu, Koray (2009) “Yerelleşme Söylemi ve Bölge Kalkınma Ajansları”, Memleket Siyaset Yönetim, Cilt: 4, Sayı: 11, sf. 1-43.

Keskin, Nuray E. (2008) “Dünya Bankası ve Eğitimde Yerelleşme: Kamu Okullarında İşletmecilik”, Küreselleşme ve Demokratikleşme Uluslararası Sempozyumu Bildiri Kitabı, Akdeniz Üniversitesi, Antalya: İİBF Yayını, 27-30 Mart 2008, sf. 617-624.

Koşar, Arif (2016) “DTK’nın özyönetim deklarasyonu, neoliberal yerelleşme ve özerklik”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 273, Şubat 2016, sf. 12-29.

Lenin, Vladimir (1993) Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Ankara: Sol Yayınları.

Lenin, Vladimir (1998) Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara: Sol Yayınları.

Okuyan, Kemal (2008) “Sosyalist İktidar Perspektifinden Kürt Sorunu”, Gelenek Dergisi, Sayı: 98, Şubat 2008.

Okuyan, Kemal (2016) “Özerklik, topun taca atılmasıdır, geri bir modeldir”, http://haber.sol.org.tr/turkiye/ozerklik-roportaj-dizisi-6-kemal-okuyan-ozerklik-topun-taca-atilmasidir-geri-bir-modeldir, 20 Şubat 2016.

Öcalan, Abdullah (2004) Bir Halkı Savunmak, İstanbul: Çetin Yayınları.

Öcalan, Abdullah (2013) Demokratik Uygarlık Manifestosu 5 – Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü, Azadi Matbaası.

Özel, Mehmet ve Eren, Veysel (2012) “Merkezi yönetim ve piyasa kıskacındaki yerel yönetimler: Karşılaştırmalı bir inceleme”, International Journal of Human Sciences, (9)2, sf. 1379-1401.

Özkök-Çubukçu, Dilek (2008) “Avrupa Birliği Çerçevesinde Yerel Yönetimler ve Gelir Yapıları”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt: 63, Sayı: 1, sf. 81-120.

Sönmez, Ümit (2011) Piyasanın İdaresi, İstanbul: İletişim Yayınları.

Suat, Alper (2004) “Kamu Reformu ve Kürt hareketinde liberal beklentiler”, Kızıl Bayrak, http://www.kizilbayrak.org/2004/kb18/sayfa_11.html, 10 Ocak 2016.

Toksöz, Fikret; vd. (2009) Yerel Yönetim Sistemleri / Türkiye ve Fransa, İspanya, İtalya, Polonya, Çek Cumhuriyeti, İstanbul: Tesev Yayınları.

Yavaş, Vural (2012) “İtalya Haritası Değişti”, Ataum e-Bülten, www.ataum.ankara.edu.tr/ebulten/aralik2012.pdf, 10 Ocak 2016.

Kamu emekçileri içerisinde çalışma; görevler, zorunluluklar ve olanaklar

Aylin Akçay

Kamu emekçilerinin sınıf mücadelesi içerisinde bugün açısından tuttuğu yer kadar olması gereken pozisyon, ağırlıklı olarak KESK ve KESK’in nasıl bir mücadele örgütü olması gerektiği üzerinden uzunca bir süredir tartışılıyor. Her sendikal anlayışın kendi platformu doğrultusunda yürüttüğü tartışma ve ortaya koyduğu öneriler de, doğal olarak sınıflar mücadelesine ve sendikalara bakışlarına göre farklılıklar gösteriyor. Bu yazıda, sınıf sendikacılığı çerçevesinde kamu emekçileri sendikal hareketinin içinde bulunduğu durumdan çıkışının, mücadeleci sendikacılık çizgisi temelinde aşağıdan yukarı yeniden inşası ile mümkün olacağını vurgulayarak ortaya koyduğumuz platformun hayat bulması için sınıfın partisine düşen görevler, bu görevleri yerine getirmede ihtiyaç, olanak ve kullanılabilecek araçlar üzerinde durulmaya çalışılacaktır.

Kamu emekçilerinin sendikal hareketini ve onun yeniden inşasını tartışırken, kamu emekçilerinin bugün içinde bulunduğu genel tabloyu, aynı zamanda bu alanda örgütlü sendikaların durumunu ve bu durumun kamu emekçilerine yansımasını; kamu emekçilerinin öne çıkan sorunlarını ve mücadelelerinin işçi sınıfı mücadelesine bağlanma ihtiyaç ve olanaklarını kısaca hatırlamak ve bugünün görevlerini bu tablo üzerinden değerlendirmek gereklidir.

KAMU EMEKÇİLERİNİN DURUMU

Kamu emekçilerinin bugünkü durumundan bahsederken ilk söylenecek şeylerden biri parçalanmışlık olacaktır. Kamu emekçileri, birçok farklı belirleyen tarafından parçalanmıştır.

Öncelikle birçok farklı istihdam biçimi ile çalıştırılmaktadırlar. Taşeron çalışma, çakılı sözleşmeli çalışma, 4/B, 4/C’li çalışma, güvencesiz çalışma, ücretli öğretmenlik vb. … Kamuda taşeron çalışanların sayısı yıllar içerisinde giderek artmış durumdadır ve artmaya devam etmektedir. Sağlık alanı, kamuda taşeron çalışmanın en yaygın olduğu yerlerden biridir. Bazı kamu kurumlarında taşeron çalışan sayısı, kadrolu ve diğer istihdam biçimleriyle çalışanların sayısını geçmiş durumdadır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bu kurumlara örnek verilebilir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde hizmet alımı yoluyla, yani güvencesiz çalıştırılanların sayısı, kadrolu çalışanların sayısını geçmiştir. 2012 yılı verilerine göre, Bakanlıkta çalışanların yüzde 58’ini hizmet alımı yolu ile çalıştırılanlar, yüzde 3’ünü sözleşmeli çalışanlar oluşturmaktadır. Hizmet alımı ile çalıştırılanların yarıdan fazlası temel hizmetler grubunda yer alan bakım hizmetlerinde istihdam edilmektedir. Bu ise, aynı işkolunda farklı koşullarda ve farklı ücretlerle çalıştırılan bir emekçi kitlesi oluşturulması demektir ki, durum tamamen böyledir; aynı işi yapan aynı meslek gruplarında bile bu farklılaşma yaşanmaktadır.

Statü nedeni ile de bölünmüşlük vardır. Aynı işkolunda birbirinden farklı statüler yüklenmiş farklı meslek grupları bulunmaktadır. Eğitim durumu, yapılan işin ve konumun getirdiği statü, farklı meslek gruplarının farklı özellikleri de, parçalanmışlığın bir boyutunu oluşturmaktadır. Birbirlerini aynı kadere sahip emekçiler olarak görmeyi sağlayacak bir mücadele ağının olmadığı yerde, bu gibi farklılıklar, çıkar çatışmalarına, meslek grupları arasında rekabete ve çatışmaya neden olmaktadır.

Kamuda çalışan ve aynı sorunları yaşayan emekçilerin farklı sendikalarda örgütlenmiş olmaları da, bu alandaki parçalanmışlığın önemli boyutlarından biridir. Temel olarak üç ana konfederasyona bağlı sendikalarda örgütlenilmiştir; mevcut durumda sendikal rekabet ve sendikaların mücadeleye farklı yaklaşımları kamu emekçileri arasında da yan yana gelmeyi ve dayanışmayı engelleyen nedenler olarak önümüzde durmaktadır. Bu parçalı duruma, emekçilerin siyasal görüşleri nedeniyle ortaya çıkan ayrışmayı da eklemek gerekli ve önemlidir. Uzun süredir tüm memleket sathında izlenen kutuplaştırıcı politikalar kamu emekçileri alanına da yansımakta, siyasal görüşler nedeniyle oluşan farklılık ve ayrışmayı derinleştirmektedir. Sendikaların, özellikle Memur-Sen ve Kamu-Sen’in bugün aldıkları pozisyon ve izledikleri politikalar da, bu ayrışmayı ortadan kaldırmaya değil, geliştirip ilerletmeye yöneliktir.

Kuruluşları yığınsallığıyla aşağıdan gelen KESK’e bağlı sendikaları var edenleri bir yana bırakırsak, kamu emekçilerinin, sendikal mücadele ve sınıflar mücadelesi tarihi ve bilinci konusunda oldukça zayıf bir kitle olduğunu söylemek pek abartılı olmayacaktır. İktidarların tüm araçları ile sendikal mücadeleyi bozuşturma çabaları, kamu emekçilerinin kendi özgün mücadelelerinin zayıflığı, –yıllar içinde artan zaaf ve yanlışları unutulmamak koşuluyla– bu alanda örgütlü KESK dışındaki sendikaların sendikal mücadeleye bakışları ve üyeleri ile kurdukları ilişkilerin yarattığı tahribat nedeniyle, “sendika nedir?”, “ne için vardır?” sorularına kamu emekçileri birbirinden farklı cevaplar vermektedir ve sendikalardan beklentileri de buna göre şekillenmektedir. “Promosyon sendikacılığı” başta olmak üzere, mücadele dışında bir sendikacılık tarifi ve pratiği bugün açısından belirleyicidir, ve bu, emekçilerin bilincine ve beklentilerine de yansımaktadır. Tayin, yer değiştirme, mevcut yerini koruma gibi küçük kazançlar peşine düşülüp bunlarla yetinildiği, üyeleri adına sendikaların sorun çözdüğü, hukuksal işlemlerden başka toplusözleşme, grev türü işlere ilgi göstermeyen, mücadeleden kopuk, davalar ağırlıklı bir “sendikal” çalışma beklentisi, işveren olarak devlet ve sendikal bürokrasi tarafından yaratılıp beslenerek kışkırtılan bir eğilim olarak küçümsenmeyecek düzeydedir. KESK’in de emekçilerle buluşma noktasındaki zayıflığı, kendi içinde sendikal mücadeleye atfedilen farklı değerlendirmeler ve uzunca süredir üyelerinden bile koparak onlar adına hareket eder duruma sürüklenmesi, bu durumu değiştirememenin nedenlerinden biridir. Üstelik sendikal bilincin zayıflığı, sadece KESK üyeleri dışındaki emekçiler için yapılabilecek bir değerlendirme değildir; KESK üyelerinde de, KESK’ten tarif edilen tipte bir sendikacılık bekleme ve talep etme eğilimi vardır.

Metal işçilerinin direnişi ve başka yerlerdeki diğer direnişler de gösteriyor ki, işçi sınıfı mücadelesi içerisinde, yeni, kendi deneyimini biriktiren, öğrenen bir işçi kuşağı oluşmaktadır. Bugün açısından, bunun henüz kamu emekçilerine ve mücadelelerine yansıdığını ve onları etkilediğini söyleyemeyiz. Kendi talepleri için mücadelelerindeki zayıflık, kamu emekçilerinin kendi biriktirdiklerinden ve deneyimlerinden öğrenme ve hareketi geliştirme olanaklarını da zayıflatmaktadır. (Bu tablonun elbette hem istisnaları vardır ve bunlar önemlidir, hem de tüm bu sürecin nedenlerinin kapsamlı bir değerlendirmesi gerekmektedir; burada sadece yaygın sonuçlar özetlenmektedir.)

Bu parçalanmışlık, hem sendikalar arasındaki hem de emekçilerin kendi aralarındaki rekabeti ve birbirlerine ve kendi güçlerine karşı bir güvensizliği ortaya çıkarmış durumdadır. Sendikal mücadeleden, özellikle KESK’ten beklenti halen sürmekle birlikte, kamu emekçilerinin ortak mücadelesine ve yan yana gelmelerine yönelik umutsuzluk halinin yaygın ve hakim olduğu söylenebilir. Bu da, asıl olarak, kamu alanında ve kamu emekçilerinin çalışma koşullarına ilişkin planlar yapan sermaye ve hükümet için önemli bir fırsat oluşturmakta, bu alandaki düzenlemeleri de bu güvenle yapmaktadırlar.

İHTİYAÇLAR VE OLANAKLAR

Kamu emekçilerinin çalışma ve yaşam koşulları açısından birikmiş ortak sorunları bulunmaktadır. Öncelikle, kamu emekçileri de, çoğu emekçiler gibi, yoksulluk sınırının altında bir ücretle yaşamlarını sürmeye zorlanmaktadır. Çalışma koşulları giderek ağırlaşmıştır. Kuralsız ve keyfi çalıştırma, görev dışında işler yaptırma artmıştır; özellikle sağlık emekçileri uzun saatler boyunca çalışma ve sık nöbetler altında ezilmektedir. İnsanca yaşayacak bir ücret ve insanca çalışma koşulları kamu emekçilerinin ortak talep ve beklentisi durumundadır. Terfilerde adaletsizlik, atamalarda partizanca uygulamalar, işyerlerinde baskılar, keyfi uygulamalar ve mobbing sıradan uygulamalar haline gelmiştir ve huzursuzluğu artırmaktadır. Kamu emekçilerine yönelik olarak çıkartılan Başbakanlık Genelgesi, başta iktidara muhalif kamu emekçileri hedefte olmak üzere, işyerlerindeki baskının daha da artacağının işaretidir. İşyerlerinde demokratik çalışma ortamı, önemi giderek artan taleplerden biridir ve öneminin giderek artacağı öngörülmelidir. Ek ödemeler ve farklı adlar altında yapılan yan ödemelerin emekliliğe yansıtılmaması, sadece bugünü değil geleceği de kapsayarak güvensizliğin hissedilmesine neden olmakta, emekliliği görebilecek olanların bile emekliliği göze alamadığı bir tablo oluşturmaktadır. Ek ödemelerin emekliliğe yansıtılması, bu nedenle, ortaklaşılan bir talep olma özelliğini korumaktadır. Yaygınlaşan güvencesiz çalışma, özelde taşeron çalışma bir yandan emekçiler arasında parçalanmışlığa neden olurken, bir yandan da emekçileri en güvencesiz koşullarda eşitlemeye yönelik düzenlemelerin de hızlanmasıyla, emekçilerin güvenceli çalışma talebinde ortaklaşma zorunluluğunu ve olanağını da güçlendirmektedir.

AKP Hükümeti 1 Kasım’ın ardından elde ettiği güçle bir yandan ülke içinde yürüttüğü savaş ve kutuplaştırma ve her türlü demokratik tepkiyi bastırma politikalarını ısrarla sürdürürken, bu yolda hiçbir hukuki ya da fiziki sınır tanımadığı bir yol hattında ilerlemekte, halkı ve emekçileri, ayrıştırarak ve her türlü baskı aracını kullanarak sessizleştirmeye çalışmaktadır. Siyasetin silahlar tarafından belirlendiği ve emekçilerin de bu ortamdan etkilendiği bir dönemin bütün avantajlarını kullanarak, emek alanında yapmak istediği düzenlemeleri yasalaştırmak için son hızla çalışmalarına devam etmektedir. Kiralık işçi büroları düzenlemesi Meclis’e getirilmiş; çocuk bakımını bir kez daha ve kalıcı bir şekilde kadınlara zimmetleyecek, kadınların omuzlarına yüklemiş bu sorumluluktan yararlanarak kadın emekçilerin yarı zamanlı-esnek çalışmasını yaygınlaştıracak, bu yolla esnek çalışmada yeni bir aşama kaydedilmesine neden olacak torba yasa Meclis’ten geçirilmiş; işçilerin iş güvencesi anlamına gelen kıdem tazminatının kaldırılması, kamu emekçilerinin iş güvencesinin son kırıntılarının da ortadan kaldırılacağı anlamına gelen kamu personel rejiminde değişiklikler gündeme alınmış; taşeron çalışanlara seçim öncesinde verilmek zorunda kalınan kadro vaadinin bir oyalamadan ibaret olduğu ortaya çıkmış; esnek ve güvencesiz çalışmanın daha da yaygınlaştırılması ve tek geçerli istihdam biçimi haline gelmesi planları görünürlük kazanmıştır. Tüm bu saldırılar, kamu emekçilerinin birikmiş ve çözülmeyi bekleyen ortak sorunlarının daha da derinleşeceğini ve ağırlaşacağını göstermektedir.

Bunların yanında içeride ve dışarıda izlenen savaş politikalarının emekçilere yansıması da giderek derinleşmektedir. Bölgede uygulanan katliam politikaları bir yandan emekçiler arasında da kutuplaşmayı geliştirmekte; bir bölümünün savaş politikalarına yedeklenmesine neden olurken, barış isteyenleri sindirmeye yönelik girişimler artarak devam etmektedir. Ancak hem içeride hem dışarıda izlenen savaş politikaları, nerede olursa olsun yaşam güvencesizliğinin daha derinden hissedilmesine neden olmaktadır. Ardı ardına çeşitli yerlerde yapılan bombalı saldırı ve katliamlar herkesin tehdit altında ve korku içinde olmasına neden olmaktadır. Son olarak Ankara’da askeri lojman ve servislere yönelik araçlarla gerçekleştirilen saldırı, “en güvenlikli” olarak bilinen yerlere bile saldırılar olabildiğinin ortaya çıktığı koşullarda şehir merkezleri ve yaşam alanlarının çoğunluğunu emekçiler açısından güvensiz yerler haline getirmektedir. Savaş politikalarının maliyetinin Kürt illeri ile sınırlı olmayacak şekilde yaygınlaşacağı daha açık olarak görülmekte; yaygınlaşan bu güvensizlik hali ve korkunun, barış talebinin yükseltilmesine ve içeride ve dışarıda savaş politikalarının durdurulmasına yönlendirilmesinin olanaklarını da genişletmektedir.

Tüm bu saldırılar karşısında, geçtiğimiz yıl önemli bir mücadele deneyimi biriktirmiş olan metal işçileri şimdi ek zam talebi ile yeni bir mücadelenin fitilini yakmış durumdalar. Bu talebin sadece metal işçilerinin talebi olmadığı aşikar; bu nedenle, tüm işçi ve emekçilerin bu talep etrafında ortaklaşıp birleşmesi, denebilir ki, bu dönemin en önemli ihtiyaçlarından ve aynı zamanda mücadelenin en önemli olanaklarından biri durumundadır. Metal işçilerinin yaygınlaşmaya başlayan bu mücadelesi, hem kamu emekçileri içerisindeki umutsuzluğu dağıtmaya, hem de mücadeleyi birleştirmeye aday bir olanaktır. Geçtiğimiz yıl metal işçilerinin hem sendika bürokrasisine hem de patronlara karşı sürdürdüğü direnişin kamu emekçileri alanına yansımasının zayıflığı dikkate alınıp bu etkilenmenin kendiliğinden olmayacağı değerlendirildiğinde, başta bilgilendirme olmak üzere, kamu emekçilerinin dikkatinin işçi sınıfı ve mücadelesindeki gelişmelere yöneltilmesi ve mücadelenin ortaklaştırılabilmesi için özel bir çabaya ihtiyaç duyulduğu/duyulacağı açıktır.

Kamu emekçilerinin saflarında sendikaların örgütlülük durumları açısından Memur-Sen’in etkisi devam etmektedir. KESK ve bağlı sendikaların örgütlülük oranı oldukça zayıflamış durumdadır. Memur-Sen ve diğer sendikaların sendikal mücadele içerisinde yarattığı tahribat, sendika fikriyatında yarattığı bozuşma emekçiler üzerinde etkili durumdadır. Eleştiri konusu edilen tüm eksiklerine rağmen bugün halen emekçilerin sendikal mücadeleden ve KESK’ten beklentileri ortadan kalkmamıştır. KESK, halen, farklı sendikalara üye ya da kendi aralarında parçalanmış emekçileri birleştirebilecek tek adres olarak görünmektedir.

KAMU EMEKÇİLERİ İÇERİSİNDE İHTİYACA CEVAP VERECEK BİR ÇALIŞMA

İçinde bulunduğumuz dönemin özellikleri ve eklenen zorluklar yanında kamu emekçilerinin mücadelesinde bahsedilen bu tablo, kamu emekçileri içerisinde yürütülecek çalışmayı ve birleşik bir mücadeleyi elbette zorlaştırmaktadır. Bu tablo üzerinden kamu emekçileri içerisinde yürütülecek çalışma, içinde bulunulan durumun özelliklerine ve ihtiyaçlarına uygun ve her adımında bu tabloyu değiştirmeyi hedefleyerek yapılacak planlar üzerine oturtulan bir çalışma olmalıdır.

Çalışmanın garantörü olarak parti örgütleri ve parti çalışması

Öncelikle, kamu emekçilerinin içerisinde yürütülen çalışma, kendi içinde özgünlükleri, kendi dinamikleri, ihtiyaçları ve öncelikleri olmakla birlikte, asıl olarak parti çalışmasının alanlarından biridir ve çalışmanın temelinde de parti örgütleri olmak zorundadır. Sınıf partisi örgüt çalışmalarında tespit edilen zayıflıklar, eksiklikler ve bunların giderilmesi ve sınıf mücadelesinin ihtiyaçları doğrultusunda parti örgütlerinde yenilenmeye yönelik yürütülen tartışmalar ve atılan adımlar, kuşkusuz kamu emekçileri alanını da dolaysız olarak ilgilendirmektedir. Kamu emekçileri içerisinde çalışmanın yenilenmesi, sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına cevap verecek bir çalışmanın yerleştirilmesi ve bununla bağlantılı olarak sendikaların da mücadeleci temelde yeniden inşası tartışılırken parti örgüt çalışmasının esas alınması gerekecektir.

Bağımsız siyasal çalışma yürütülen her alanda olduğu gibi, kamu emekçileri alanında yürütülen çalışmanın temel dayanağı da ancak işyerlerindeki parti birimleri ve parti örgütleri olabilir. Kamu emekçilerinin mücadelesinin ilerletilmesiyle kamu emekçileri sendikalarının dönüşümü için ortaya konulan devrimci sınıf platformunun hayat bulması bakımından görevlerin yerine getirilmesinin ön koşulunun parti örgütlerinin düzenlenmesi ve onlar etrafından bir çalışma örgütlenmesi olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Ancak parti örgütleri etrafında kenetlenmiş ısrarlı ve istikrarlı bir çalışma, bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek bir çalışma sayılabilir.

Öncelikli olarak sınıf mücadelesini kavrayan, sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarını görüp takip eden; bununla bağlantılı olarak kamu emekçilerinin içerisindeki çalışma ile sınıf mücadelesinin bütünü arasındaki bağı gören ve kendi yaşamını bu bağ ve ihtiyaca göre düzenleyen, kamu emekçileri ve sendikaları içerisinde yürütülecek çalışmada ne yapılmak istendiğini kavrayan kadrolara ihtiyaç var. Parti organlarının düzeyinin yükselmesi, ihtiyaçları karşılayacak şekilde mevzilenmeleri ve sorumluluk almaları açısından önemlidir. Zaman zaman eğitim ihtiyacı üzerinden tarif edilen bu ihtiyaç, asıl olarak düzenli şekilde işleyen parti örgütleri üzerinden karşılanabilecektir. Bu şekliyle yapılacak eğitimler ise, sadece eğitim ve kadroların ilerletilmesinde değil, aynı zamanda iç organ yaşantısının düzenlenmesi ve yeniden örgütlenmesinde önemli bir ihtiyacı karşılayacaktır.

Bugün açısından bu konuda problemlerin ve zorlukların olduğu ortadadır. Bu zorluklardan önemli olanlardan biri, sendikal hareketin genel zayıflığıdır. KESK’e bağlı sendikaların içinde bulunduğu daralmışlık, şube yöneticilerinin bile sendikal faaliyetlere katılımının yeterli düzeyde olmaması, bu ve benzeri birçok nedenle asıl olarak sendikal mücadelenin olması gerektiği düzeyde olmaması, zorlukların başında geliyor. Durum böyle olduğunda, parti organları tarafından yürütülen çalışmada da asıl enerji, sendikanın genel çalışmalarını yürütme, bu alandaki işlerin önemli bir bölümünü üstlenme, ortaya çıkan eksiklikleri giderme, yani rutin ve bugünkü mevcut durumu değiştiremeyecek sendikal faaliyetleri yürütmeye harcanmak durumunda kalınmaktadır. Öyle ki, doğrudan başka yöneticilerin üstlenmedikleri sorumlulukları üstlenmek bile partililere kalabilmektedir. Bu durumun da etkisiyle, yönetimlerde görev alınan alanlar başta olmak üzere, ağırlıklı tablo, sendikanın işlerine koşturmaktan parti birim toplantıları bile yapılamaz, buna vakit ve enerji ayrılamaması şeklinde olmaktadır. Partililerin sendika yönetimlerinde görev aldıkları, hatta öncelikli alan olarak belirlenmiş çalışma alanlarında dahi parti birimleri ve şube yönetimlerindeki komiteler düzenli olarak toplanamamakta, bunun gerekçesi de zaman problemi, sendikanın diğer işlerine zaman harcamak olabilmektedir. Ya da toplantı ihtiyacının, zaten sık olarak yan yana bulunmak ve konuşabiliyor olmakla karşılandığı ifade edilebilmektedir. Oysa bu kendiliğinden ve düzensiz yapılan görüşmelerin toplantı yapma ihtiyacını karşılamayacağı açıktır. Durum böyle olduğunda ise, asli çalışma sendikal faaliyetleri yürütmekle ve sendikalarda üstlenilen görevleri en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmakla sınırlanabilmekte; bu alandaki görevlerin üstlenilmesi eksik kalmakta, bunun dışındaki sorumluluklar ise kendiliğinden ve kişilerin enerjisi ve inisiyatiflerine bağlı olarak yürütülen, denetlemek ve denetlenmekten ve sonuç almaktan uzak sorumluluklar olarak kalmaktadır.

Bu nedenle, bundan sonra da tartışacağımız kamu emekçilerinin içerisindeki çalışmanın ayakları üzerine oturtulmasının temel koşullarından biri, bu çalışmanın da garantörü olacak parti birimleri üzerine oturmuş bir çalışma olmasıdır.

İşyerlerinde, varsa parti birimlerinin yeniden düzenlenmesi, yoksa şube komitelerinden başlamak üzere parti birimleri ve komitelerinin oluşturulması, planlar, çalışmalar ve iç eğitimlerin bu birimler üzerinden örgütlenmesi son derece önemlidir.

Mücadelenin temel dayanağı olarak işyerlerinde yürütülecek çalışma

Kamu emekçilerinin içinde bulunduğu tablo, çeşitli nedenlerle parçalanmışlıktan iktidarın ve iktidar yanlısı sendikaların politikalarından etkilenmeye, umutsuzluktan kafa karışıklığına, güvensizlikten rekabete, işyerlerine kadar yansımakta ve işyerlerinden başlayarak kamu emekçilerini teslim almaktadır. İşçi ve emekçilerin siyasal ve sendikal olarak parçalanmış olması, güçlü bir sınıf mücadelesinin olmazsa olmaz koşulu olan birleşik bir sınıf hareketinin yaratılması önünde, dün olduğu gibi, bugün de aşılması gereken bir engel olarak duruyor. O nedenle, örgütlenme ve mücadele açısından birleşmenin ve kamu emekçilerinin içinde bulunduğu bu tabloyu değiştirmenin ilk ve en önemli koşulu işyeri çalışması olmaya devam etmektedir.

Bilindiği gibi, KESK ve üye sendikalara yöneltilen –elbette nedenleri de ortaya konularak yapılan– en temel devrimci eleştiri, sendikaların işyerlerinden ve emekçilerden kopuk oluşudur. Bu da, gerçekten işyeri çalışmasının zayıfladığı bir tablonun hem sebebi hem sonucudur. İşyeri çalışmalarının zayıf olduğu ve “işyerlerine gidilmesi gerektiği” saptaması, bugün işyeri temsilcisinden şube yöneticisine kadar herkesin dilindedir.

Bugün, kamu emekçileri içerisindeki çalışmada uzunca zamandır biriken sorunların yarattığı zorlukların herkesin önünde durduğu bir süreçte, etkili ve birleştirici bir işyeri çalışmasında ısrar ve bunda gösterilecek sebat kamu emekçilerinin mücadele süreci açısından belirleyici olacaktır. Bu nedenle, bugünün ihtiyacı olan işyeri çalışmasını hayata geçirmek için yöntem ve araçların nasıl değerlendirileceğini gözden geçirmek son derece önemlidir.

İşyerlerinde, bütün bu tablo içerisinde zorluklar ve olanaklarla birlikte değerlendirildiğinde, nasıl bir çalışma yürütülebilir?

1) İşyerlerinde yürütülecek çalışmada, hem kamu emekçilerinin geneli içerisinde yürütülecek parti çalışması, hem sendikal mücadeleye katılım ve devrimci müdahalenin nasıl olacağı, hem de bu çalışmanın parti örgütlerinin diğer alanları ve partinin bütününde yürütülen çalışmaya nasıl bağlanacağı ve kamu emekçilerinin çalışmasının bu bütünle nasıl bağlanacağının belirleneceği kapsamlı planlamalara ve hedeflere ihtiyaç bulunmaktadır. İktidarın her alanda bu kadar kapsamlı ve programlı, her aracı nasıl kullanacağını hesaplayarak ilerleyen, gece gündüz ayırmadan sürdürdüğü saldırılar karşısında plansız ve her aracın en etkin nasıl kullanılacağı belirlenmeden yürütülecek çalışma, harcanan emekten ve zamandan bağımsız olarak eksik kalacak ve bugünkü durumun değiştirilmesi açısından istenen etkiyi yapamayacaktır.

Vurgulamak gerekir ki, burada kast edilen, bugün yürütülen çalışmanın baştan aşağı plansız olduğu değildir; ancak altı çizilmek istenen, profesyonel, ayrıntılarıyla planlanmış, hedefleri ve sorumlulukları belli, basitçe sendikal çalışmanın sınırlarına hapsolmayacak, denetlenebilen, takibi ve sonuçları da izlenip yenilenebilen planlı bir çalışmanın zorunluluğu ve önemidir. Birçok neden ve gerekçe ile işyeri parti birimleriyle yapılan, partinin diğer çalışma alanlarındaki ihtiyaçlarını ve kamu emekçileri alanından ve kamu emekçilerinden beklentilerini de gören ve buna uygun olarak oluşturulan, partinin öncelikli alanlarına uygun bir çalışma hedefleyen planlar neredeyse yoktur. Bu durum, sadece işyerlerindeki parti birimleri için değil, şubeler, iller ve genel merkezlerdeki çalışmalar için de çoğunlukla böyledir.

Yapılacak planlar, elbette işyerinin koşullarına ve özelliklerine göre değişecek olmakla birlikte, iki ana hedefi içermelidir: Kamu emekçilerinin kitlesel olarak mücadeleye katılması ve bu mücadelenin ilerletilmesi, ve, kamu emekçilerinin mücadele içinde ileri ve öne çıkan unsurlarının sınıf mücadelesinin bütününe ve partiye kazanılması.

İşyeri çalışması planlanırken, nasıl bir alanda mücadele yürütüldüğünü, bu alanın olanaklarını ve mücadelenin önündeki engelleri tespit etmek önemlidir ve plan bu bilgi üzerine oturmalıdır. Çalışma yürütülen işyerinin özellikleri nelerdir; çalışma biçimleri ve bunun yansımaları nelerdir, emekçiler hangi siyasal ve sendikal politikalarından, ne düzeyde etkilenmişlerdir, bu etkinin işyerine yansımaları nelerdir, bunları belirlemek gerekmektedir. Ortak olarak yaşanan problemler nelerdir, nasıl tartışılmaktadır? Bunlar, somut değil ama genel cevaplarının bilindiği sorulardır belki, ama her bir konunun her bir alana yansımasının düzeyleri ve bunu kırmanın koşulları birbirinden farklıdır. Bu tartışmaya nasıl ve hangi yönde müdahale edilebilir? İşyerinin kamu emekçisi kitlesinin ana gövdesinin tartıştığı meseleler nelerdir? Nasıl bir tartışma sürmektedir? Bu tartışmalara müdahale edebilmek ve yön verebilmek için hangi araçlarla nasıl müdahale edilebilir? Örneğin işçi basınında nasıl bir tartışma yürütülebilir? Diğer yayınlardan nasıl faydalanılabilir? Emekçilerin gündemi açısından önemli olan ve tartışmalarda öne çıkarılması gereken meseleler nelerdir, hangi biçimde tartışılmaktadır? Bu konuların gündem haline getirilebilmesi ve tartışmaların yönlendirilebilmesi için hangi araçlar, hangi biçimde kullanılabilir? Çıkarılan materyallerde hangi dili kullanmak emekçilere seslenmeyi kolaylaştırır, materyallerde konunun hangi boyutuna ağırlık verilmelidir? Hangi etkinlikler, yürütülmek istenen tartışmalara katkı sunar? İşyerlerindeki eğilimleri değiştirmek üzere yayınlardan nasıl yararlanılabilir? İşyerinde sendikal akımların yansıması nedir, emekçilerin bunlardan etkilenme düzeyi ve biçimi nedir?

İşçi basını üzerinden nasıl bir tartışma yürütmek siyasal gündeme, işyerindeki tartışmalara ve eğilimlere etki etmeye yardımcı olacaktır? Televizyonun programları ve tartışma programları yeterli midir, buranın ihtiyaçları üzerinden nasıl zenginleştirebiliriz?

İşyerinde öne çıkan, mücadeleci, partiye kazanılması hedeflenmesi gereken özellikle genç unsurlar kimlerdir? Bunlarla bağlar ne durumdadır? Gazete veriliyor mu? Yayınlar ulaştırılıyor mu? Bu unsurlar nasıl ilerletilebilir ve partiye kazanılabilir? Partinin sınıf mücadelesi içerisinde öne çıkarttığı gündemler işyerlerinde paylaşılıyor mu? İşyerinde öne çıkan dürüst, herkesin değer verdiği ve sözünü dinlediği kişiler var mıdır? Onları mücadeleye ve partiye kazanacak özel bir plan ve kurulan özel bir bağ ya da bağlar var mıdır? Yoksa, bu nasıl ve kimlerle yapılabilir?

Partinin sendikal platformunu daha etkin olarak tartışmaya açmak ve bu platformu yaygınlaştırmak için öncelikli olarak kimlerle bir tartışma yürütülebilir? Başka hangi araçlar (toplantı panel vb.) değerlendirilebilir? Bu değerlendirme nasıl ve kimlerle yapılabilir? Parti platformu kapsamında ve önemsenen gündemler açısından sendika yönetimlerinde neler önerilebilir, nasıl bir tartışma yürütülebilir?

Parti komitesini geliştirmek için nasıl eğitimlere ihtiyaç vardır?

Sorular yeni değildir, çoğaltılabilir de. Bilinmedik sorular da değildir. Önemli olan bunların nasıl gerçekleştirileceği konusunda somut, nasıl ve kimlerle yapılacağının belli olduğu bir plana sahip olmaktır. Bu ise, çalışmanın birikmesine, araçların daha etkili şekilde kullanılmasına ve çalışmanın daha etkili olmasına, çalışmanın problemlerine zamanında çözümler bulunmasına, kadroların da diri tutulmasına, geliştirilmesi ve genişletilmesine katkı sunacaktır.

Bugün açısından partinin emekçiler üzerindeki etkisinin ileri düzeyde olduğu, yaygın ilişkilerinin bulunduğu, iyi ve zengin çalışmalar yapıldığı yerlerde dahi bu çalışmaların kadro sayısına yansımadığını, yeni kadrolar kazanılamadığını, partinin işyerlerindeki etkisiyle kadrolarının sayısının orantılı olmadığı görülmektedir. Bunun en önemli nedenlerden biri, yukarıda bahsedildiği şekilde plan ve hedeflerin yokluğudur. Yine böyle çalışma örneklerinin olduğu yerlerde bu çalışmanın yaygınlaştırılması ve bütünü etkileyecek bir etki yaratabilmesindeki zayıflıkların nedenlerinin başında da plansızlık gelmektedir.

2) İşyeri çalışması için temel meselelerden bir diğeri, çalışmanın sürekli ve kesintisiz olması gerekliliğidir. Her gün 8 saatlik mesainin (farklı işkolları için mesai saatleri farklı olmakla birlikte) tamamı işyeri çalışması için faaliyet yürütme zamanıdır. Bugün sendikal çalışmalar, temsilci ve şube yöneticilerinin yasal sendikal izni olan haftada bir “yarım gün” ya da “bir gün”e sığdırılmaya çalışılmaktadır, çoğunlukla. Her gün ve her saat örgütlenmek, emekçilerle birlikte, işyerinden başlayarak ve işyerinde çalışan bütün emekçileri birleştirerek, sorun ve talepleri uğruna ortak bir mücadeleyi hayata geçirmek, sürekli ve kesintisiz bir çalışmayı gerektirir.

3) Çalışmanın sıkça konuşulan problemlerinden biri de, kadroların kongre öncesi ve sonrası zamanlarda daha aktif çalışmaya katıldığı, onun dışındaki zamanlarda ise katılımın düştüğü, olağan dönemlerde bir arada toplantı yapabilmekte bile zorlanıldığı, partililerin de bir süre sonra bu duruma teslim olup ısrardan vazgeçtiği ve çalışmanın sınırlı sayıda kadrolar üzerinden yürütüldüğü yönündedir. Böyle olunca, belirli kadrolar üzerine çok iş yüklenmekte, kadrolardan yeterli ve etkili şekilde katkı alınamamakta, çalışma belirli kişilere bağlı olarak ilerlemekte, kadroların enerjisi verimsizce harcanmaktadır. Sürekli ve ısrarlı bir plan dahilinde olanakların daha fazlasını değerlendirecek, her kadroya yeteneklerine ve durumuna uygun görevleri verebilecek, herkesin yapabileceğini katarak ilerleyecek bir çalışma, kadroların çalışmaya katılımının da sürekli hale gelmesine katkı sunacaktır.

4) Bugün KESK ve bağlı sendikaların çalışma planlama biçiminde yaygın olarak karşılaşılan problemlerden biri de şudur: Emekçilerle birlikte kararlar alınamadığı, yeterli aydınlatma ve bilgilendirme çalışmalarının yapılamadığı, emekçilerle yüz yüze canlı bir çalışma olmadığı durumlarda, kararlar da kimi zaman KESK Meclisi’nde kimi zaman sendika ya da Konfederasyon merkezlerinde alınmakta ve bu kararlar “en ileriden” kararlar olmaktadır (burada “en ileriden” sözcüğü olumlu değil olumsuz anlamda kullanılmakta ve üyelerden kopuk, emrivaki ya da dayatma türü kararlar alınması kastedilmektedir). Emekçilerin katılımına, hazırlığına, yapabilirliğine bakılmadan, o an için olması istenen eylem biçimleri ve genelde tek bir eylem biçimi öngörülerek karar veriliyor, emekçilere de “gelin katılın” çağrısı yapılıyor. Örneğin, birçok mesele ile ilgili basın açıklaması yapılması kararları böyle olmaktadır. Açıklamalara katılım da oldukça sınırlı bir kadroyla yapılmakta ve yine emekçilerin katılımı, çoğu zaman bilgileri bile olmamaktadır. Bu durumda örneğin basın açıklamasını yapabilenler yapmakta, basın açıklaması yapma koşulu olmayanlar ise neredeyse hiçbir şey yapmamakta, böylece buralarda yapılabileceklerden de vazgeçilmiş olmaktadır. Bu tür eylemlere katılım giderek düşerken, durum, kadrolar için de motivasyon bozucu hale gelebilmektedir. Bu, örgüt bütünlüğünün aşınmasına da neden olmaktadır. Kararı alanlar örgüte güvenmemekte, giderek daha az güvenir olmakta, kararlar, “bu kararı alıyoruz, ama çok az yer yapacak” diyerek alınmakta, karar, kararı uygulaması beklenenler için ise karşılığı olamayan bir iş olarak görülmekte, uygulanmadığında da bu artık “olağan” karşılanmaktadır. Bu da, hem örgütü hem de üyeleri yıpratmaktadır.

Bugünün tüm koşulları gözetildiğinde, yapılması gereken, her işyerinin/şubenin yapabileceği en ileri olan şey neyse, onun yapılmasına odaklanıldığı, büyük küçük demeden her çalışmaya değer verildiği ve ilerletilmeye çalışıldığı, bu tür bir zenginliği öngören bir plana dayanılarak yürütülecek çalışmadır.

Plan, bu nedenle de önemlidir. İlerleyen, biriktiren ve ihtiyacı karşılayacak bir çalışma, genel ve her yer için aynı talepten hareketle, aynı araç ve yöntemlerle sağlanamaz. Koşullar da önemlidir. Örneğin bugünkü mevcut koşullarda barış ve demokrasi mücadelesinden söz edilirken sıkça söylenip önerilen “sokağa çıkalım” olmaktadır; ancak bu tek başına bir anlam ifade etmemektedir, çünkü önemli olan, belirli koşullarda emekçilerin mümkün en geniş kesimlerinin birlikte sokağa çıkabilmesidir, etkili olacak olan budur ve öyleyse sorun, gelip, bunun gerçekleşmesi için gerekli olan çalışmaların yapılmasında düğümlenmektedir. Böyle yaklaşılmadığında, ileri kadroların olmadığı, gericiliğin ve baskının daha etkili olduğu yerlerde hiç sokağa çıkılamadığı gibi, yapılabilecek şeyler de yapılamamakta, üstelik yöneticiler dahi bundan olumsuz etkilenerek atıl hale gelebilmekte, kendilerini daha kötü hissetmekte ve motivasyonunu kaybedebilmektedir. Üyeler arasında, aynı zamanda, sendikanın kendilerini anlamadığı yönünde duygu ve düşünceler gelişip etkili olarak sendikalardan uzaklaşma da yaşanmaktadır.

Bugün barış –ve kuşkusuz demokrasi ve özgürlük– mücadelesinin ihtiyacı, kamu emekçilerini bulundukları yerden bir adım ileriye taşıyacak biçim ve yöntem ne ise, onda ısrar etmektir. Bugünkü koşullarda A işyeri için çok ileri olan bir iş, B işyeri için geri bir eylem biçimi olabilir. Ama A işyerini ilerleterek bugünkü durumundan daha iyi bir noktaya gelmesini sağlayacak olan neyse, o yapılmadan, daha ileri ve güçlü işler yapılması mümkün görünmemektedir.

Bu, olanakları zorlamadan daha kolayı tercih etmek olarak anlaşılmamalıdır. Bunu belirleyebilmek ve planları en doğru şekilde oluşturmak için, başlangıçta belirlenen bir çerçeve planın olması önemlidir.

Bugün emekçileri barış ve demokrasi mücadelesine kazanmak bir zorunluluk olmakla birlikte meşakkatli bir iştir. Küçük-büyük demeden ve hiçbir aracın küçümsenmeden değerlendirileceği bir çalışmaya ihtiyaç vardır.

Kamu emekçilerinin sosyal haklarına ve iş güvencesinin kaldırılmasına yönelik saldırılar da emek hareketinin gündemindedir. Yapılabilecek her türlü çeşitlilik ve yaygınlıktaki çalışmanın bugünden başlanarak yürütülmesi önemlidir. Yoksa yasa Meclis’e geldiğinde emekçiler “sokağa, tepki göstermeye” çağrıldığında, gecikmiş çağrılar fazlaca bir karşılık bulmayacaktır.

5) Çalışma yürütülürken her türlü aracın en etkili biçimde kullanılması zorunludur. Hem emek hareketinin, hem de sendikaların çıkardığı materyaller, hem gazete ve televizyon başta olmak üzere devrimci sınıf hareketinin yayınları, bugünün ihtiyaçlarını karşılayacak ve ilerletici bir araç olarak etkin bir şekilde kullanılmak durumundadır.

Sendikalarda çıkan bildiriler ve diğer materyaller, çeşitlilikleri, içerikleri, dil ve üslupları ve dolayısıyla etkili olabilme kapasiteleri açısından oldukça zayıftır. Bildiri, aydınlatma ve emekçilere ulaşma, çalışmanın etkilerini ölçme ve daha da ilerletmek açısından önemli bir araçken, bugün bu işlevi yerine getirebildiği pek de söylenemez. Bir konu ile ilgili genel bir bildiri çıkartılmakta ve bununla yetinilmektedir. Merkezi olarak hazırlanan materyallerse, ne somutlukları ne de başka yönleriyle yerellerin ihtiyaçlarını karşılamak açısından kesinlikle yeterli sayılamaz. Oysa, bu materyallere, mücadele edilen yereldeki sorun ve tartışmalara daha içeriden ve neyin tartıştırılması ya da değiştirilmesinin hedeflendiği bilinerek müdahil olabilmek bakımından şart olan yeni ve somut materyaller eklenememektedir. İşyerindeki eğilimler belirlenerek bunlara yoğunlaşıp odaklanan materyallerle çalışmalar zenginleştirilmeden, gericiliğin her gün, saat saat farklılaşıp geliştirilerek ilerleyen manipülasyonlarını ortadan kaldırmak zor, hatta olanaksızdır. Örneğin bazı işyerlerinde kamu personel yasası ile ilgili en çok söylenen şey “yıllık izinlerin işgünü üzerinden hesaplanacak olduğu”na dair rivayettir. Bunu değiştirmek için nasıl ve hangi araçlar kullanılabilir? Kimi işyerlerinde paralelle –“teröre yardım edenlerle” mücadele gerekçesiyle bu yasa belirli kamu emekçileri tarafından olumlu bulunup onaylanmaktadır. İşveren olarak devlet, hükümet ve sendikal bürokrasi tarafından kışkırtılan bu yanlış eğilimin sadece genel bir propaganda ile değiştirilemeyeceği ortadadır. “Çok çalışanın çok az çalışanın az ücret alacağı, adaletin geleceği” şeklindeki AKP ve hükümet propagandası, bu yasa değişikliğine rıza gösterilip onay verilmesinin başlıca gerekçelerinden biri olmaktadır ve bu tutumun şekillenişinde sadece bugünün değil uzun zamandır sürdürülen sözde eşitlikçi ama muhafazakar propagandanın etkisi vardır. Bu eğilimle sadece bildirilerle mücadele edilip başarı kazanılamaz, kafa karışıklığının giderilebilmesi için başta işçi basını olmak üzere diğer yayınlar ve arşivlerden de yararlanmak gerektiği gibi, asıl belirleyici olanın günlük pratik çalışma olduğu bilinmelidir.

Benzeri kafa karışıklığı, belirli kamu emekçileri bakımından, “terör” gerekçesi ile işten atmayı mümkün kılacak son Başbakanlık Genelgesi bakımından da geçerlidir ve bu eğilimle mücadele ciddi bir önem taşımaktadır. Bu tür bir mücadele ve çalışma için emek hareketinin çok yaygın bir birikimi ve deneyimi olduğu tartışmasızdır; bunları emekçilerle olanca zenginliği ve derinliğiyle paylaşabilmek üzere her araç kullanılabilmelidir.

6) Bugünkü çalışmanın düzeyi, birikmiş sorunlar, sendikaların emekçilerle kurduğu bağ ve emekçilerden uzaklaşma hali, farklı düzeylerde olmakla birlikte, sendika içindeki aktivistlerde de emekçilere karşı güvensizliğe neden olmakta ve bu şüphesiz çalışmayı da etkilemekte, en basitinden motivasyonu bir de bu açıdan bozabilmektedir. Bu güvensizlik, emekçileri küçümseyecek, “mücadele etmemek, sendikaya gelip gitmemek, duyarsız olmak”la vb. suçlayacak, emekçilerden umudunu kesecek, hatta “bunlardan bir şey olmaz” düzeyine varacak kadar ileriye gidebilmektedir. Mücadele etme isteğindeki emekçiler de bu duygudan etkilenebilmekte ve bugünkü bu tablo, emekçiler içerisinde “toplumsal muhalefet sendikacılığı” tarafından getirilen önerileri çekici hale getirebilmektedir. Oysa işyeri çalışması, o işyerindeki bütün emekçilerin sanki tek bir sendikada örgütlülermiş gibi hiçbir ayrım gözetmeksizin birlikte dayanışma, mücadele ve örgütlenmesini esas alır. İşyerlerinde, sendika tüzüklerinde yazan “emekçiler arasında din, dil, cins, mezhep, dünya görüşü ve ulusal kimlik farkı gözetmez” yaklaşımı hayata geçirilir. İşyerlerinde yapılacak etkili çalışmalar, bu eğilimlerle mücadele edebilmenin de önünü açacak ve emekçilerin birbirlerine güvenlerini yeniden kazanabilmeleri için de belirleyici olacaktır.

7) Bugün üzerinde sıkça konuşulan merkezi iktidar ve işverence işyerlerinde kamu emekçilerine ve KESK’e yöneltilen her türden saldırı mücadelenin gündemlerden biri olacaktır. Ancak emekçilerin taleplerini sahiplenen ve mücadele eden işyerleriyle bağı ve buralardaki etkisi güçlü sendikalar, bu saldırılar karşısında durabilir. Bu, pratik deneyimlerle de sabittir. Bir sendikanın işyeri örgütlülüğü güçlü ise, işveren ya da işveren işbirlikçisi sendika bürokrasisinin saldırıları onu dağıtamaz. Yerel yönetim işkolundan örnek verecek olursak, kurulduğu günden bu yana sendikaya 23 yıl genel başkanlık yapmış ve bu sürede pek çok ilişki ve olanağı elinde biriktirmiş kimi yöneticilerin ayrı bir sendika kurma çalışmaları, gerici-şoven propaganda ve işveren işbirliğiyle, işyeri çalışması ve sendikal örgütlülüğü olmayan şube ve işyerlerinde hızla karşılık bulurken, işyeri temsilciliği ve örgütlenmesi sağlam olan belediyelerde hiç istifa yaşanmamıştır. O nedenle, bu dönem saldırılara karşı güçlü durmanın temel yolu, işyeri çalışmalarını olması gereken şekilde yoğunlaştırmak ve işyerlerini taleplerin sahiplenicisi durumuna getirmek olacaktır.

8) Etkili ve kamu emekçilerinin mücadelesinde değişimi sağlayacak bir çalışma, her yerde birden, aynı anda ve aynı düzeyde gerçekleşmeyecektir. Bunun birçok nedeni vardır. Bu yüzden, farklı işkollarından belirlenmiş, kamu emekçilerinin mücadelesinde belirleyici öneme sahip, bütünü etkileyebilecek öncelikli iller ve buralarda öncelikli işyerlerine gereken önem verilmelidir. En başta bu öncelikli işyerlerindeki çalışmanın özel olarak planlanması ve parti yönetimleri tarafından da plandan haberdar olunarak gerekli katkı ve takibin yapılması önemlidir. Öncelikli olarak belirlenmiş yerlerde, bugün, yukarıda belirtilen plan dahilinde, günlük, istikrarlı, emekçileri kazanarak mücadelelerini ilerletecek örnek çalışmalara dünden çok daha fazla ihtiyaç olduğu açıktır. Çalışmaların ve planların da bu kapsamda yenilenmesine, çalışmalardaki eksikleri giderecek ve ilerletecek tartışmaları başta gazete olmak üzere yayınlar üzerinden de daha aktif sürdürmeye devam etmeye, olumlu örnekleri paylaşıp yaygınlaştırmaya olan ihtiyaç da bugün çok daha acilleşmiştir.

Yunanistan işçi emekçi hareketi ve genel grevler üzerine

Seyit Aldoğan

Yunanistan’da, krizin etkilerini göstermeye başladığı 2010 yılından bu yana 50’nin üzerinde genel grev yapıldı. Sonuncusu 4 Şubat’ta düzenlenen genel greve son yıllarda kaydedilen en büyük katılımın sağlandığı, hem özel hem kamusal birçok sektörde üretim ve hizmetin %80-90 oranında durduğu açıklandı.

Ana muhalefet partisi konumundayken “Troyka anlaşmalarını ve uygulama yasalarını tek yasa maddesiyle” iptal edeceğini söyleyen Syriza’nın ikinci hükümetini kurduğu, ancak iptal bir yana, yeni bir Troyka anlaşmasının altına imza attığı biliniyor. Söz konusu anlaşma, özellikle sosyal güvenlik sisteminde, vergi ve emeklilik yasalarında, ücretler konusunda ve çalışma yasalarında “son darbe” anlamına gelecek işçi-emekçi ve genel olarak halk karşıtı saldırıları içerirken, başta köylülere, serbest meslek sahiplerine, teknik elemanlara, doktorlara, avukatlara, gazetecilere, eczacılara, sanatçılara, akademisyenlere, esnafa vb. ağır vergiler getirmektedir.

Saldırının bu boyutta olması, sömürülen toplumsal sınıf ve katmanların yanında diğer toplumsal tabakaların da tepki göstermesine neden oldu. Üretemez duruma gelen köylüler ülke genelinde ana arterlere barikatlar kurdular, değişik sektörlerde birbiri ardına grev kararları alındı.

İşsizlik ve yoksulluğa, sosyal güvencesizlik ve ağır sömürü koşullarına duyulan tepkiler karşısında Yunanistan İşçi Sendikaları Konfederasyonu (GSEE) ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (ADEDY) bir kez daha 24 saatlik bir genel grev kararı aldı. İşin ilginç tarafı, hükümet partisi olan Syriza da, tam bir yüzsüzlükle, genel greve katılım çağrısı yaptı!..

Syriza’nın, bu tutumuyla, kitlelere; “Troyka’ya biz de karşıyız, ama alternatif yok, Anlaşmayı ülkenin ve halkın çıkarları için kabul etmek zorunda kaldık, uygulama yasalarını bu nedenle ve istemeyerek çıkarıyoruz; çünkü Troyka’yla anlaşma politikaları tek yol” mesajını iletmeye çalıştığı ortada. Sanki halkın Troyka dayatmalarına ve onunla anlaşmaya karşı taleplerini sahipleniyor görünerek hükümet olmamış gibi, geri bilinci üzerinde tepindiği halkı işbirlikçi “yapacak şey yok” politikasına kazanarak aldatmaya ve böylelikle yerli ve yabancı uluslararası burjuvazi ve Avrupalı emperyalistlerle Troykalarının hizmetinde hükümet etmeyi sürdürme uğraşında.

Genel grev işçi-emekçilerin, köylülerin, esnafın, serbest meslek sahiplerinin, gençlerin, emeklilerin katılımıyla son yılların en başarılı genel grevi oldu ve gösterilere yüz binlerce kişi katıldı. Grevin özel sektörde de etkili olması ve yaşamı felce uğratması, son genel grevin en ayırt edici yanıydı. Ancak sonuç olarak geride gene de soru işaretleri kaldı!.. 24 ve 48 saatlik grevlerin ne kadar etkili olduğu, planlanan hedefe ulaşıp ulaşmadığı, bundan sonra ne olacağı, grevlerin AB ve IMF politikalarına ve saldırılarına karşı hak alma direnişlerine neden dönüşemediği türünden soru işaretleri…

2010 yılından bu yana kamu ve özel sektörün hemen hemen tümünde uzun ya da kısa grevler ve direnişler gündeme geldi. Bunlardan bazıları 24-48 saatle sınırlı kalırken, bazıları (metal, taşıma, liman, deniz, belediye emekçileri grevleri, köylü direnişleri) uzun süreli grev ve direnişlere dönüştü. Uzun süreli grevlerin tümü faşist yönetim dönemlerinden kalma “seferberlik” yasaları ile yasaklandı ve birçok emekçi hakkında “yasal soruşturmalar” açıldı. Ancak bu direnişlerin, söz konusu sektörle ya da sektörün sadece bir bölümüyle sınırlı kaldığını, diğer sektörlerin işçi ve emekçileriyle “destek” ya da “dayanışma” dışında bir birleşik mücadele ve ortak direnişe dönüşemediğini belirtmek gerekir.

Oysa saldırıların boyutları ve genişliği birleşik bir direniş ve halk hareketinin geliştirilip güçlendirilmesi olanaklarını genişletirken, sendika bürokrasisinin ve uzlaşmacı sendikacılığın tutumları yüzünden tersi yönde darlıklara yol açtı/açmaktadır. Ellinin üstündeki genel grev ve direniş Konfederasyonlar tarafından yalnızca birer tepki ve protesto eylemleri olarak gündeme getirildi ya da sonuç olarak bununla sınırlı kaldı, bunun dışına çıkamadı ve “havayı yumuşatmak” amacı doğrultusunda demagojik “kriz” söylemleri ve “ülke çıkarları” propagandası eşliğinde sermaye için tehdit boyutlarına dönüşmesi engellendi. Bu durum, geniş emekçi kitlelerin sendikal bürokrasi karşısında duyduğu öfke ve güvensizlikle örgütlü sendikal mücadeleden uzak durmasına, karamsarlığa ve örgütlü mücadeleye karşı güvensizliğin ciddi boyutlara ulaşmasına neden oldu. Sonuç olarak, burjuva politik partilere karşı oluşan güvensizlik, sendikal bürokrasi şahsında Konfederasyonları ve bunun bir devamı olarak, sendikal örgütlülük ve mücadeleyi de kapsar boyutlara ulaştı.

Bu süreç boyunca, sendikal hareket içinde mücadeleden yana olan ve sınıf tutumunu koruyan birçok sendika, sol sekter bir çizgi ve platformu “radikal, devrimci” bir çizgi ve platform olarak benimsedi ve bu doğrultuda bir eylem ve ittifak çizgisi izledi ve izlemeye devam ediyor. Saldırıların boyutlarına ve genel işçi-emekçi hareketinin acil sorunlarıyla taleplerine denk düşmeyen bir mücadele ve direniş çizgisi izlenmesi, bugün de, işçi kitleleri içinde olması gereken ve olabilecek bir örgütlülüğün, olanaklı olduğu tartışmasız bir güç ve kitleselliğin yakalanamamasına, sonuç olarak “marjinallik” sınırlarının aşılamamasına neden oluyor. Son bir yıldan beridir bir araya gelen ve “sınıf sendikaları koordinasyonu” adıyla mücadeleci bir platform üzerinde hareket eden çok sayıdaki sendika şubesinin “taleplere politik bir içerik kazandırma ve yönetimi devirme” hedefiyle, AB ve Euro’dan çıkmayı sınıf sendikacılığının temel sorunu, dolayısıyla da ittifak politikalarının şartı olarak görmesi bu duruma örnek olarak verilebilir.

Troyka politikaları ve saldırılarının gündeme gelmesinden bu yana, adı geçen sendikal platform, hiç de yabana atılmayacak bir sendikal güç toplamış bulunuyor. Özellikle eğitim, sağlık, metal ve daha bir dizi sektörde bu “platform” birçok şubeyi harekete geçirebilmektedir. Ancak, krizin ardından reformist, uzlaşmacı çizgiyi reddederek devrimci bir platform üzerinde hareket eden bu kesimlerin en önemli açmazını sol sekter tutumlarda ısrar etme oluşturmaktadır.

Son genel grev, saldırıların boyutları nedeniyle geniş toplumsal sınıf ve katmanların tepkilerinin bir kez daha ortaya çıkmasına ve köylü direnişlerinin neden olduğu moral üstünlükle de birleşip yüz binlerin sokaklara dökülmesine yol açtı. Grevin ana talebi, sosyal güvenlik ve yeni vergi yasa tasarılarının geri çekilmesiydi.

Bu durumda, AB ve Euro Bölgesi’nden çıkmayı sınıf sendikacılığının kıstası olarak gündeme getirmesi ve işçi-emekçi hareketine talepleri buna bağlanmış olarak dayatması, söz konusu platformun genel işçi ve emekçi hareketi ile kopukluğunu ve mücadele içindeki kitlelerin politik olgunluk düzeyiyle ileri sürdüğü talepler arasındaki uyumsuzluk ve mesafeyi algılayıp giderme (ve dolayısıyla sömürülen kitleleri etrafında birleştirme) yeteneksizliğini ortaya koymaktaydı.

Çok sayıdaki direniş ve grevler sonrasında Troyka politikalarıyla saldırılarını boşa çıkaramamış olmak, işçi ve emekçiler arasında varolan saldırılara karşı “emekçinin, işsizin, esnafın, köylünün, emeklinin ortak cephesini” kurma talebine cevap verememek ve tüm kazanımlar bir bir elden giderken mücadeleci bir alternatif oluşturamamak kitleler içinde ciddi bir karamsarlığa neden oldu.

Hemen her genel grev saldırılara karşı duyulan tepkilerin kitlesel olarak ifade edilmesinden dolayı “katılım” olarak başarılıydı. Özellikle metal işçilerinin, liman işçilerinin ve en son olarak köylülerin direnişleri kitleler içinde umut yarattı ve bu direnişler sürecinde gündeme gelen grevler, direnişler ve gösteriler önemli kitlesellikler yakaladı. Ancak süreklilik sağlanamayıp özellikle somut kazanımlar elde edilemeyince, her genel grev ve direniş sonrası harekette durgunluk ve düşüşler gündeme geldi.

Sınıf ayrımı yapmadan “krizi ulus olarak birlikte üstlenme” gibi sermaye politikalarını uzlaşmacı çizgiye malzeme yapan sendika bürokratları ise, 24-48 saatlik grev kararlarıyla, işçi ve emekçiler içindeki dayanak noktalarını kaybetmemeye çalışıyor, emekçi kitleler ve hareketlerinin üzerinde durulan zaaf ve eksikliklerini kullanarak, sermaye politikalarının Truva Atı rolünü oynamaya devam ediyorlar. Ancak şöyle bir gerçek de var ki; Konfederasyonların sermayenin politikaları ve emperyalist dayatmalarla çizilen sınırların dışına çıkmamakta direnerek işçi-emekçi hareketinin taleplerine sahip çıkmadıkları ve karşılık olarak işçi ve emekçilerin de Konfederasyonlara güvenmedikleri ne kadar doğruysa, Konfederasyonlar karar almadan genel grevlerin yapılamadığı da bir o kadar doğrudur. Bağımsız sınıf sendikacılığı alternatif olamadıkça, sendikal bürokrasi ve uzlaşma şu veya bu biçim veya ad altında varlığını devam ettirmektedir, ettirecektir. Dolayısıyla sendikal uzlaşmacılık ve bürokrasiye karşı tutum alıp bürokrasinin işçi ve emekçi mücadelesini bölen ya da zayıflatan taktiklerini reddederek pratikte geçersizleştirmek şarttır; ancak sendika bürokrasisine karşı verilen mücadele, marjinal mevzilerden değil, sınıfı birleştiren ve ortak sorunlar etrafında mücadeleye çeken bir mevziden yürütülmelidir. Dolayısıyla “reformizme kızarak” sol sekter sloganlarda ısrarcı olmak harekete fayda sağlamamaktadır. Bu yönden verilebilecek örneklerden biri de, ileri sürdüğü “sınıf uzlaşmacılığına karşı sınıf sendikacılığı” doğrusu adına hemen her platformda ayrı hareket etme yanlışında ısrar eden mücadeleci işçiler cephesi (PAME)’dir.

Kendisi ve kendisi ile hareket eden güçler dışındaki herkesi sistemin “unsurları” ilan eden PAME, hemen her durum açısından geçerli olmak üzere, “üretim araçları toplumsallaştırılmadıkça” diye başlayan açıklamalarıyla, kendisiyle kendi dışındakiler, daha da önemlisi, kendi etkisi altında olanlarla etkileyemediği işçi ve emekçiler arasına kabaca set çekmekte ve kurtuluş olarak “halk iktidarı”nı işaret etmektedir. PAME, bu tutumu sınıf sendikacılığının temel ilkesi sayıyor. Zaman, talepler ve konjonktürel durumdan (sınıf hareketinin dinamiklerinden, örgütlenme ve bilinç düzeyinden vb.) soyutlanarak ele alındığında, bu, genel bir doğrudur ve karşı çıkılacak bir yönü yoktur. İşçi-emekçi sınıflar henüz sistemden kopmadığı ve işçiler bağımsız bir sınıf olarak kendi iktidarını talep eder seviyeye ulaşmadığı sürece sınıfın önüne ve günlük sorunlarına bu tür formüllerle yaklaşarak, sömürülen kitlelere ve hareketine kendini ve “reçetelerini” dayatmak “çocukluk hastalığı”nın biçimlerinden birine yakalanma dışında bir şey değildir.

Yunanistan’da kriz sonrası gündeme gelen yeni durum ve dengeler, en geniş kitleleri bir araya getirme ve acil sorunlar ve taleplerinden hareket ederek, onları, sermaye ve politikalarının karşısına, sömürülen ezilen kitlelerin cephesi etrafında örgütlenmiş olarak dikme konusunda yeterli olanaklar sunmaktadır. PAME’nin etkileyip harekete geçirdiği emekçi kitleleri ile henüz sendikal bürokrasinin etkilemekte olduğu emekçi kitlelerinin acil sorunları ortaktır ve aynı sınıfa mensupturlar. Dolayısıyla, bu kitleleri ait oldukları sınıfın mücadelesine kazanmak, birleşik mücadele platformlarına çekmek, sınıf sendikacılığının temel hedeflerinden biridir ve öyle olmalıdır. Kitlelerin acil talepleri etrafında gündeme gelebilecek bir birlik ve birleşik bir mücadeleye duyulan ihtiyaç Yunanistan emekçi sınıflarının en başta gelen talebidir ve bu talep işçi ve emekçiler tarafından her platformda açıkça dile getirilmektedir. Sınıf sendikalarının bu talebe bir cevap vermesi gerekmiyor mu?

Yunanistan’da sınıf içinde en mücadeleci kesimleri bir araya getiren güçlerin ittifak konusunda anlaşamadıkları, önerilen ittifaklar ve platformların bugün işçilerin gündeminde olmayan talepleri içerdiği ve işçi ve emekçilere dışardan gündem dayatmanın ötesine geçemediği bir gerçektir. Sömürülen kitlelerin büyük çoğunluğu henüz bu gelişkinlikte bir bilinç ve kavrayışa sahip değilken, bugün için AB ve Euro Bölgesi’nden çıkmayı platform edinmeyen ya da gündemine almayanların ittifak güçleri olarak görülmemesi, hareketi daha başından darlaştırmaktadır. PAME “halk iktidarı” sloganları atarken, PAME’nin bu tutumunu eleştiren belirli güçler ise, acil talepler için çağrılar yapmakta, ama sonuç olarak PAME ile aynı noktaya gelmektedirler. KKE ve PAME’yi eleştiren bu güçler, KKE ve PAME’nin başta söylediklerini sonunda söylüyor, yani aynı hatalardan farklı sonuçlar çıkarıyorlar.

Bundan öncekilere karşı kayıtsız kalan birçok irili ufaklı fabrika ve işyerinde çalışan işçi ve emekçiler son genel greve yoğun olarak katıldılar. Greve katılmayan kamu ve özel sektör işyeri yok gibiydi ve köylü direnişi Yunanistan’ın tarım bölgelerindeki halkın da sokaklara çıkmasına neden oldu. Grev sonrası değerlendirmeler yapan PAME güçleri, kriz politikalarından etkilenen tüm toplumsal güçlerin greve katıldıklarını söylüyor ve “ama bunların çıkarları, talepleri, hedefleri, bilinç düzeyleri, örgütsel yapı ve amaçları aynı değil” diye ekliyorlar. Elbette olmayacaktır. Sorun da burada; tümü ya da kimilerinin çıkarları, bilinç düzeyleri, hedef ve talepleriyle örgütsel yapı ve amaçları farklılıklar taşıyarak ayağa kalkıp harekete geçen, yerli ve yabancı uluslararası sermaye ve emperyalistlerin dayatma ve tahakkümünden zarar görmüş toplumsal güçlerin hangi ortak talepler etrafında bir araya getirileceğindedir, zaten. Tersi olsaydı, zaten sorun yoktu ve bunlar da tartışılmazdı.

Yunanistan Komünist Partisi’ni ittifaklar ve taleplere yaklaşımı bakımından eleştiren “sol ittifak” ANDARSİA da farklı bir şey söylemiyor. Genel grev çağrısında şu görüşler dile getiriliyor: “Borç ödemelerinin durdurulması, tazminat ödemeden kamulaştırmaların yapılması, Euro Bölgesi ve AB’den çıkış için köylülerle, emekçi sınıfların, işsizlerin, gençlerin anti kapitalist yıkılışı hedefleyen ittifakına ihtiyaç vardır.” Acil sorun ve talepleri hareket noktası edinen geniş bir ittifak taktiği değil, henüz emekçi kitlelerin bilinç ve örgüt durumları bakımından koşulları yeterli olmayan stratejik ittifakların bir çırpıda gerçekleştirilmeye çalışılması, somut koşulları uygun olmadığında bir dayatma olarak şekillenmekte ve işçi emekçi hareketini zayıflatmaktadır. Troyka politikalarının son bulması ve anlaşmaların iptal edilmesi, sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık haklarının talep edilmesi, borç ödemelerinin durdurulması vb. için verilecek bir mücadele reformizm olmadığı gibi, politik taleplerden kopma da değildir. Halkın uğruna harekete geçtiği acil taleplerinin uygun biçimlerde devrim ve halk iktidarı uğruna mücadeleye bağlanması ustalığı gösterilebildiğinde, ki bu ancak sözü edilen acil talepler hareket noktası edinildiğinde olanaklı olabilir, sorun kalmayacak, işçi ve emekçilerin birleşik mücadelesinin reformizm kadar sol sekterlikten de uzak devrimci bir platformda gelişmesinin önü açılacaktır.

Makale kaleme alınırken köylü direnişleri devam ediyordu. Genel grevle kendisini ortaya koyan güçlü işçi ve emekçi halk muhalefeti, birleşik bir mücadele olarak ilerletilmesinin yolu açılamayınca, kendisini, cılız dayanışma açıklamalarıyla ifade eder hale gelmişti. Köylülerin ciddi bir kazanım elde etmeden tarlalarına döneceği görülmektedir. Çıkarılması gereken sonuç ise bellidir. Geniş emekçi yığınlarının ve sınıfın mücadelesi ortak talepler etrafında birleştirilip, birleşik olduğu kadar, uzun süreli ve protestocu tutum aşılarak hak elde edecek genel grev ve direnişlerle ilerletilmedikçe, tek tek direnişlerin lokal çıkışlar olarak kalması kaçınılmaz olacaktır.

Yunan işçi emekçi hareketinin son yıllarda ortaya çıkardığı yeni dinamikler bu zaaflardan dolayı etkisiz kalmakta ve genel grev-genel direniş talebi belli bir kesimin talebi olmaktan çıkamamaktadır. Atılan soyut sloganlar ve sahiplenilmeyen talepler, ortaya çıkan yeni dinamikleri de bir süre sonra atıl duruma getirmektedir. Son genel grevde harekete geçen güçlerin durumu tam da budur. Sorunların arttığı, hakların bütünüyle gaspedilmesi için saldırıların geliştirildiği, işsizlik ve yoksulluk oranının savaş dönemindeki oranlara ulaştığı bir süreçte hareketin sürekliliğini sağlayacak talepler gündeme getirmek ve buna uygun ittifak politikaları üretmek yerine, hareketin 24-48 saatlik grevlerle “gazının alınması” karşısında sadece sendikal bürokrasiyi sorumlu ilan etmek yeterli olamaz, bu, işçi ve emekçi halk hareketini atalete mahkum etmek ve sınırlamaktır. On yıllardır örgütlenmiş ve palazlanmış olan sendikal bürokrasinin hareketin önünde ciddi bir engel teşkil ettiği doğrudur, ancak gerçek bundan ibaret değildir. Burada, son olarak, işçi ve emekçi hareketinin gelişme ve atılım yapma yeteneği gösterememiş oluşundan hareketle ileri sürülen, hareketin gelişememesinden halkı sorumlu tutan ve sorunu “halkın sistemden kopamaması”na, “kopma yeteneği” gösterememesine bağlayan sorumsuz tutumların halkı aşağılayan içeriğine ve bu yaklaşımın “üst sınıflar”a özgü olduğuna değinmeliyiz. Yunan solu içinde önündeki ağaçtan ormanı göremeyenlerin az olmadıklarını belirtmek gerekir.

Sorunlar ve taleplerin yakıcılığına rağmen ne PAME ne başkaları sistemli bir genel grev-genel direniş taktiğiyle hareket etmemektedirler. Bu doğrultuda ciddi bir çaba yoktur. Yunanistan işçi sınıfı tarihi içinde grev ve direnişler önemli bir yer tutmasına rağmen son yıllarda yapılan genel grevler –böyle grevler olmakla ve örneğin demir çelik işçilerinin aylar süren greviyle liman işçilerinin grevi bu yönde ciddi deneyler sunmakla birlikte– bir hak alma mücadelesine dönüştürülememiş, sadece tepkilerin dile getirildiği protesto eylemleri olarak kalmıştır. PAME’ye bağlı sendika ve konfederasyonların aldığı genel grev kararları da bu çerçeve içinde kalmasına rağmen ciddi bir değerlendirmeye tabi tutulmamış; PAME tek başına grev yapabileceği doğrultusunda ajitatif açıklamalar yaparken, geriye kalanların sistemin ağlarından kurtulamadığını söylemekle yetinmiştir.

Şurası bir gerçektir ki; PAME, Yunanistan’da sınıfın en mücadeleci kesiminin ezici bir çoğunluğunu harekete geçirebilen tek sendikal platformdur. Dolayısıyla PAME’nin içinde yer almadığı bir hareketin başarı şansı yoktur. Geriye kalanların PAME’ye rağmen bir hareket geliştirmeleri mümkün görünmemektedir. Öte yandan, yıllardır sınıfın ana gövdesinden ayrı hareket eden bir platformun sınıfın güçlerini böldüğü de ortadadır. PAME ve PAME içinde yer almayan çok sayıdaki sendikanın sınıfsal temelde bir birlik kurması Yunanistan’da gelişmelerin seyrini değiştirebilir. Ancak politik nitelikli birliklere karşı konulan “ambargo” sınıf içinde bir birliğin sağlanması konusunda da kendini göstermektedir.

Emekçilerin mücadelesini tek cephe altında toplayacak ve yönetimi tehdit eder boyutlara çıkaracak bir alternatifin olanakları ortada dururken bu görevin yerine getirilmemesi ve getirileceğine dair belirtilerin de olmaması Yunanistan emekçi hareketinin en önemli sorunudur

Uluslararası durum ve görevlerimiz

CIPOML 21. Genel Oturumu

1. CAN ÇEKİŞEN ZAYIF VE DÜZENSİZ KAPİTALİZM

2014 yılında Türkiye’de gerçekleştirilen CIPOML 20. Genel Oturumu, uluslararası durumu analiz etmiş, “kapitalist emperyalist dünyanın çözülemez çelişkilerine yakalandığını” ortaya koymuş ve yeni ekonomik krizin tamamlandığı sonucuna varmıştı. Meydana gelen gelişmeler bu oturumda kabul edilen metinlerin içerdiği öngörüleri, eğilimleri ve dinamiği doğrulamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası en ciddi ve uzun aşırı üretim krizinin başlamasının üzerinden sekiz yıl geçtiği halde, üretimin yeniden eski seviyesine dönmesi süreci uzamıştır, hâlâ yavaş ve kısmi “toparlanmalar” olduğu kadar, sürekli yeniden nüksetmektedir de.

Burjuvazinin, ekonomik büyümeyi işçi sınıfının ve halkların omuzlarına yıkma çabalarına karşın dünya kapitalist ekonomisi kriz öncesi döneme kıyasla 2014’te ancak mütevazı bir ritimde gelişme göstermiş, en büyük emperyalist ve kapitalist ülkelerde farklı büyüme oranları görülmüştür.

Dünya GSYİH’si 2014’te 2013’teki kadar artış göstermiş ve çoğu ülkede düşüş yaşanmıştır. 2015 için de büyüme oranları benzer olacaktır. 2011-2014 arası dönemi 2003-2008 dönemi ile kıyaslayacak olursak, dünya ekonomisinin 4/5’inde ortalama büyüme oranı düşüş göstermiştir.

Dünya sanayi üretimi 2014’te durağan kaldı. 2015’in ilk yarısında sanayi üretimi hem “ileri” emperyalist ülkelerde hem de “gelişen” ülkelerde, özel olarak Asya ve Latin Amerika’da, benzer bir eğilim gösterdi. Dünya ticaret hacminde de önemli ölçüde azalma var.

Dünya ekonomisine dair beklentiler karanlık. 2007 krizinden sonra zayıf ekonomik büyümenin hakimiyeti sürüyor. Yeni bir uluslararası ekonomik kriz senaryosuna dönüşebilecek belirtiler, unsur ve faktörler birikiyor, eğilimler gelişiyor. Arjantin, Brezilya, Rusya vb. bazı ülkeler şimdiden krizdeler.

2. GÜNÜMÜZDEKİ EKONOMİK DURUMA İLİŞKİN SOMUT NOKTALAR

Geçen yıl boyunca ekonomik alandaki temel eğilimler ve yeni unsurlar şunlar olmuştur:

a. Başta Brezilya, Çin ve Rusya olmak üzere BRICS ülkelerinde ve diğer “gelişen” kapitalist ülkelerde büyüme hızında belirgin bir azalma.

18 temel “gelişen” kapitalist ülkede (Arjantin, Brezilya, Şili, Çin, Kolombiya, Hindistan, Endonezya, Malezya, Meksika, Peru, Filipinler, Polonya, Rusya, Güney Afrika, Tayland, Türkiye, Ukrayna ve Venezuela) ortalama büyüme oranı fark edilir oranda düştü.

Bunda şu faktörler etkili olmuştur: Dünyada talep azalması, emekçilerin yoksullaşmasına bağlı olarak kitle tüketiminde düşüş, üretim fazlalığı nedeniyle petrol fiyatlarının düşmesi. Gaz fiyatlarındaki düşüşün yanı sıra metal, gübre ve tarım ürünlerinin fiyatında da düşme oldu; dolarda değer artışı meydana geldi ve kredi faizleri yükseldi. Bu durum, Latin Amerika, Rusya ve Bağımsız Devletler Topluluğu, Ortadoğu ve Afrika’daki imalat yapan ülkelerde ciddi kayıplara neden oldu.

Son iki yılda ciddi mali sorunlar Brezilya, Rusya, Türkiye, Çin gibi bazı ülkeleri etkiledi. Geçen yıl bu ülkelerdeki mali yatırımlar açıkça azaldı ve para birimleri, özellikle de dolar karşısında değer kaybetti.

Çin’deki mali sarsılmalar ve bu dev Asya ekonomisindeki yavaşlama (imalat üretimi Ekim ayında son 6 buçuk yılın en düşük seviyesine indi) kapitalizmin yaşadığı zorlukların yeni bir ifadesidir; kredi ve üretim alanlarında dünya çapında derin sonuçları olacak, yeni bir resesyonun yolunu açabilecektir.

b. Başlıca emperyalist ülkelerdeki belirsizlik ve eşitsiz ekonomik gelişme (bir tarafta ABD ve Büyük Britanya büyüme gösterirken, öte yanda Euro Bölgesi ve Japonya’nın hızında yavaşlama). Bu bağlamda, “gelişmiş” ekonomiler 2014’te sadece % 1,8 civarında büyüdü: Para politikalarıyla üretimi canlandırma çabaları ve petrol fiyatının düşüklüğüne rağmen az bir büyümedir bu.

c. Başlıca emperyalist ülkelerin merkez bankalarının üretimdeki ve piyasalardaki gerilemeyi engellemek üzere farklı para politikaları izlemeleri (örneğin ABD’de nicel parasal gevşetme –Quantitative Eeasing (QE)– programına son verilmesi, AB’de bu uygulamaya başlanması, Çin pazarlarına büyük miktarda nakit enjekte edilmesi). Bu, para birimlerine farklı faiz oranları uygulanmasına ve doların güçlenmesine yol açtı.

d. Ekonomik aktivitenin azalması ve zengin ülkelerde talebin düşmesi nedeniyle uluslararası ticaret giderek zayıfladı. 2012-2014 arası dönemde ticaret ortalama % 4 arttı ki, bu, kriz öncesi dönemde görülen % 7 oranındaki ortalama büyüme seviyesine kıyasla çok düşüktür. 2015’in ilk aylarında dünya ticaret hacmi daralmaya devam etti.

3. BAŞLICA EMPERYALİST-KAPİTALİST ÜLKELERDEKİ EKONOMİK DURUM

ABD: Krizin merkezinde olan bu ülkede GSYİH’de sallantılı bir büyüme gözleniyor; düşük enerji fiyatları, düşük vergilendirme vb. faktörlerin desteğiyle 2014 sonunda büyüme % 2.4 seviyesine çıkmıştır. Ancak ekonomik iyileşmenin ritmi zayıf, gelecek perspektifi çok da olumlu değildir.

ABD sanayi üretimi kriz öncesi seviyesini biraz aşmış, fakat daha fazla gelişmemiştir.

Atıl kapasite yüksektir. Bu, ciddi sorunların varlığını sürdürdüğünün ve kaçınılmaz olarak sermayenin yeni bir yıkıma uğrayacağının göstergesidir.

Geçen yıl boyunca yatırımlar durağanlaşmış, enerji sektöründe yatırımlar düşmüştür. Aşırı değer kazanan dolar, ihracatı vurmuştur. ABD hâlâ dünyadaki en büyük ticaret açığına sahiptir; 2014’te bu açık 430 milyar doları bulmuştur.

Bu durum, ABD emperyalizminin artık kapitalist ekonomiyi bir bütün olarak itme gücünün olmadığını gösteriyor; ancak enerji ve mali politikaları, doların hakimiyeti ve askeri gücü sayesinde bu sorunları ve dengesizlikleri başta bağımlı ülkeler olmak üzere diğer ülkelerin sırtına yıkabilmektedir.

Çin: Asya’daki bu kapitalist devin ekonomik büyümesinde tedrici bir azalış olmuş ve 2014’te % 7.4’e kadar gerilemiştir (1990’dan bu yana en düşük oran). 2015’te büyümenin % 7 olması bekleniyor.

Çin uzun zamandır bütün sektörlerde artan bir atıl üretim kapasitesiyle karşı karşıyadır. Aşırı üretim, inşaattaki balon ve sermayenin aşırı birikimi, bu ekonominin birbiriyle bağlantılı üç özelliğini oluşturmaktadır.

Bu durumun sonucu olarak, son yıllarda –Avrupa ve Amerikan pazarlarındaki daralma ile iyice kötüleşmek üzere– Çin sanayi üretimi belirgin bir düşüş gösterdi. Aynı zamanda, önce emlak sektöründe, sonra da borsada dev bir balon oluştu. Bu balonların küçülmesi, 2012’de başlayan ekonomik büyümedeki düşüşün de nedenlerinden biri oldu.

Çin Hükümeti ekonomik yavaşlamayı ve sermaye kaçışını önlemek için finans kurumlarına sermaye enjeksiyonu ve yuanın değerinin düşürülmesi gibi Keynesçi tedbirlere başvurdu. Ancak bunlar kısmen başarılı oldu.

Çin’deki düşük ekonomik büyümenin tüm Asya ve dünya ekonomisi üzerinde, mali bağlantıları ve büyük ihracat hacmi nedeniyle özellikle de “gelişen” ülkelerde negatif etkileri oldu.

Japonya: İhracat lehine yenin değer kaybetmesine ve düşük petrol fiyatlarına rağmen, GSYİH, 2014’te yavaşlama gösterdi. 2013’te mali teşvikler sayesinde kaydedilen büyüme sona erdi ve Japon Merkez Bankası nicel parasal gevşetme programına (QE) geri döndü. Japonya, Çin ekonomisinde son dönemde görülen yavaşlamadan olumsuz etkilendi. Tüketim de azaldı.

Avrupa Birliği: Fiyatlardaki düşüşe, Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) olağanüstü önlemlerine ve Euro lehine döviz kurlarına rağmen ekonomik iyileşme sürecinin yavaşlığı özellikle emperyalist AB ülkelerinde oldukça bariz. 15 AB ülkesini ele alırsak, bunların 2014’teki büyüme oranı % 1.2’de kalmıştır.

2014’te Almanya 1.6’nın ötesine geçemedi, 2015’te de yavaşlama eğilimleri görülüyor. Fakat ihracatı sayesinde Almanya güçlü ticari fazlasını koruyor (2014’te, bu konuda Çin’i geçti).

Fransa, yılı, mütevazı % 0.4 ile kapattı. Üç yıl süren resesyonun ardından İtalya da 2015’te az bir büyüme bekliyor. Avrupalı büyük güçler arasında sadece Birleşik Krallık 2014’te 2.6 büyüme seviyesine ulaştı. İspanya ise, İtalya’ya benzer bir durumda kaldı.

AB’de sabit sermaye yatırımları çok düşük seviyede kaldı. Bunun nedenleri arasında aşırı üretim eğilimi, 2008-2009 krizinin uzun dönemli etkileri, siyasi belirsizlikler, Doğu Avrupa’da artan gerginlik sayılabilir.

Euro Bölgesi’nde işsizlik oranı 2014’te yüzde 11.5’e yaklaşarak oldukça yükselmiş, Yunanistan’da (% 26) ve İspanya’da (% 24.5) ile tavan yapmıştır. Avrupa’daki işsizliğin özellikleri: Genç nüfus içinde işsizliğin yüksek oranda seyretmesi ve işçiler arasında uzun süreli işsizliktir.

2014’te enflasyon negatif olmuş, fazla borcu olan ülkeler açısından sorun yaratmıştır. Haziran 2014-Mayıs 2015 arasında Euro, Dolar karşısında % 18 değer kaybetmiştir.

Bu bağlamda AMB, Mart 2015’te, bankaları desteklemek ve ekonomik canlanmayı sağlamak amacıyla başlatılan diğer tedbirlere ek olarak, özel ve devlet tahvili satın alma programı başlatmaya karar vermiştir. (Mart 2015-Eylül 2016 arasında ayda 60 milyar Euro).

AMB’nin uyguladığı bu olağanüstü önlemler şimdiye kadar istikrarlı bir sonuç vermedi. Euro Bölgesi’nde düşük enflasyon eşliğinde uzun dönemli bir durgunluk ihtimali hâlâ söz konusudur.

AB’nin “yakınlaştırma” süreci, bir yandan eşitsiz gelişme yasasının işleyişi, öte yandan da Alman emperyalizminin üstünlük kurma politikaları nedeniyle büyük zorluklar içerisindedir. Yunanistan’ın durumu, AB’nin başarısızlığının ve Almanya’nın kendi çizgisini dayatma hırsının bir göstergesidir. Gerçek durum, başta Almanya olmak üzere Avrupa burjuvazisinin çabalarına rağmen, kapitalizmde “Birleşik Avrupa Devletleri”nin inşasının ya olanaksız ya da gerici olduğunu göstermektedir.

Brezilya’da ekonomideki yavaşlama süreci devam etmektedir, bu sürece, işçilerin kitlesel olarak işten atılmaları, yükselen enflasyon, şirket borçlanmaları ve kitlelerin artan yoksulluğu eşlik etmektedir. Dış yatırımlar fark edilir derecede azalmıştır. Hammadde fiyatlarının düşmesi ve Çin’e yapılan ihracatın azalması, Brezilya ekonomisini etkiledi. Kamu açığındaki büyüme ile birlikte, bu durum, Keynesçi bir politika yürütülmesine engel olmuştur.

Genel olarak Latin Amerika ve Karaipler’deki ekonomik büyüme dört yıl ardı ardına düşüş göstermiş ve 2014’te % 1.3’e inmiştir. Hammadde fiyatlarının düşürülmesi ihracatçı ülkelerde açıkların artmasına ve ekonomik zorluklara yol açmıştır. Venezuela özellikle düşük petrol fiyatlarından darbe yemiş, zaten karmaşık olan durumu daha da kötüleşmiş; burjuvazinin ekonomiyi istikrarsızlaştıran spekülasyon ve manevralarıyla bu kötüleşme derinleşmiştir.

Hindistan: 2014’te % 7.2 olan büyüme oranı, 2015’te korunarak, Güney Asya bölgesini iteklemiştir. Aslında Hindistan’da dünyadaki en büyük ekonomik büyüme oranı kaydedilmiştir. Buradaki itici güç hizmet sektörüdür. Ne var ki, yapısal iç engeller (örneğin, kapitalistler için kilit önemde olan toprak mülkiyeti konusundaki tartışmalı reform) ve hükümetin tarım reformu ve gerici halk düşmanı politikalarla iyileştirmeye çalıştığı azalan dış yatırımlar yüzünden bu ritmi korumak kolay olmayacaktır.

Rusya: Petrol fiyatlarındaki düşüş, ekonomik yaptırımlar, yatırımların dibe vurması, 2014’te başlayan buhranın 2015’te de devam etmesine neden oldu. Bunlara ek olarak ruble değer kaybetti ve enflasyon yükseldi. Genel olarak Bağımsız Devletler Topluluğu’nun durumu, yıllık daralma ile birlikte, hassas bir şekilde kötüye gitmektedir.

4. YENİ MALİ FIRTINALAR KAPİTALİZMİ SARSABİLİR

2007’de başlayan depremin sonuçları hâlâ sona ermemişken, emperyalist-kapitalist sistemin bağrında yeni bir mali krize götürebilecek unsurlar gelişmektedir. Bu sürecin bazı unsurlarına bir göz atalım.

a. 2004-2013 arası dönemde Çin’de büyük bir gayrimenkul balonu oluştu ve konut fiyatları üç katına çıktı. Bu sektördeki spekülatif büyüme, süreğen bir aşırı üretimin zayıflattığı sanayideki düşük kâr oranlarının bir sonucuydu. Gayrimenkul sektörü, kentleşme politikası, hükümetin fazla miktarda yuan emisyonu, borçlu yerel hükümetler ve tekellerin bu yüksek kârlı alana yaptığı büyük yatırımlar tarafından teşvik edildi; bu sektör yıllardır Çin’deki ekonomik büyümenin motor gücü olmuştu.

Sıkı para politikaları ve konut satışları üzerindeki vergiler ve yasaklar nedeniyle gayrimenkul balonu 2011’de sönmeye başladı. 2012’de Çin’deki büyüme durmaya başladı. Çin Merkez Bankası kredi kaldıracını kullanmaya karar verdi ve sisteme para likide etti. Bu ise, borsalarda bir balon oluşmasına katkıda bulundu. Borsada Çinli ve yabancı bankalar ve tekeller ile küçük hisse sahipleri, üretken ve gayrimenkul sektörlerin parasal alternatifi olarak büyük sermaye yatırımları yaptılar. Yeni spekülatif balon kısa sürede büyüdü.

Haziran 2015’te Çin borsalarında çökme başladı. Çin Hükümeti olağanüstü kurtarma önlemlerine başvurarak düşüşü frenlemeye çalıştı. Fakat ekonomi ve finansının büyük kısmına serbestlik getiren (ve dev bir paralel bankacılık sistemine sahip olan) Pekin, kapitalist piyasadaki anarşi unsurlarının tümünü kontrol altında tutamaz ve geciktikçe yıkıcı ve bulaşıcı etkileri daha da artacak olan yeni krizin patlamasını engelleyemez.

b. Amerikan ve Avrupa mali piyasalarında hayali sermaye balonlarının oluşmasına neden olan başka unsurlar da mevcuttur. Bunların kaynağında, ABD ve AB’nin bankaları kurtarmak için uyguladığı aşırı yayılmacı para politikaları yatmaktadır. Düşük faiz oranlı döner sermaye, mali uyuşturucu spekülasyonu, “borsa akbabalarının” daha yüksek getiri peşinde olduğu “paralel finans piyasaları”na akmaktadır.

c. Bir başka risk unsuru da imalatçı ve hammadde ihracatçısı ülkelerde mali güvenlik marjlarının erimesidir. ABD’de faiz oranlarının artacağının ilan edilmesi, bu “gelişen” piyasalardan sermaye kaçışını tetikleyebilir ve bu da yavaşlayan bu ekonomilerin hassasiyetini ve istikrarsızlığını arttırabilir.

d. Son olarak, Avrupa’da, özellikle Orta Avrupa’da sorunlar söz konusudur. AB’deki bankacılık sektörü düzensizlikler yaşamaktadır ve sektör, AMB’nin nicel parasal gevşetme (QE) tedbirleriyle “yıkadığı” zehirli varlıklarla doludur. Sigorta şirketlerinde ve bu zehirli türevleri toplamak için oluşturulan “takas odaları”nda ciddi sorunlar mevcuttur. Buna Yunanistan, Bulgaristan, Hırvatistan, Portekiz, İtalya gibi büyük borçları olan devletlerin öngörülemez sonuçlar doğuracak şekilde “temerrüde düşmesi” ihtimali de eklenmektedir.

Önceki krizin “çözümleri”nin ateşi daha da körüklediği görülmektedir. Gelişerek yeni bir mali yangına yol açıp üretim sürecinde yıkıcı etkileri olabilecek farklı ateşleyici unsurlar bulunmaktadır.

5. PROLETARYANIN YOKSULLAŞMASI VE SOSYAL EŞİTSİZLİKLERİN ARTMASI

Başlıca kapitalist ülkelerdeki mütevazı büyümenin işçi sınıfı ve diğer emekçi sınıflar için rahatlatıcı bir etkisi olmamıştır. Fedakarlıklar sürmektedir.

Büyümeye, özellikle gençler arasında yaygın olan ve artan işsizlik oranları (OECD ülkelerinde 40 milyon işsiz bulunmaktadır), çalışma koşullarının kötüleşmesi, reel ücretlerin azalması, emekçi kadınlara yönelik ücret eşitsizliği, emekçi kitleler için yüksek vergilendirme eşlik etmektedir. Böylece işçi sınıfı, küçük köylüler ve halk kitleleri giderek yoksullaşmaktadır.

İstihdam artışı oldukça yavaştır (özellikle gayri resmi sektörlerde ve vasıfsız, yarı-zamanlı işlerde vb.) ve emperyalist ülkelerin çoğunda 2008’den sonra kaybedilen istihdamın geri kazanılması oldukça zordur. Sermayenin aşırı üretimine işsiz işçilerin aşırı nüfusu eşlik etmektedir.

Kriz, sermayenin uluslararası tekeller elinde daha da merkezileşmesini ve yoğunlaşmasını kolaylaştırmıştır.

Bu sırada “gelişmiş” ülkeler de dahil birçok ülkede yoksulluk artmakta (ABD’de yaklaşık % 17.6) ve geniş işçi kitlelerini vururken, toplumsal zenginliğin daha büyük bir kısmı giderek daha dar finans gruplarının elinde toplanmaktadır.

Veriler, 2008-2014 arası dönemde, dünyada en zengin %1’lik kesimin sahip olduğu varlığın %44’ten 48’e yükseldiğini gösteriyor. Öte yandan dünya nüfusunun %99’unun sahip olduğu zenginlik ise, %56’dan 52’ye gerilemiştir.

Son yıllarda dünyanın en zengin 80 kişisinin varlığı hızla artmış; mali oligarşinin bu 80 temsilcisi, dünya nüfusunun en yoksul yarısını oluşturan kesimin (3,6 milyar kişi) sahip olduğu zenginliğe eşdeğer bir varlığı kendi ellerinde toplamıştır.

Kaydedilen eğilimler, toplumsal zenginliğin giderek yoğunlaştığı; birkaç tekel sahibinin toplumun geri kalanı üzerinde dayanılmaz baskıları ve yoksulluğun yaygınlaşması ile karakterize olan bu can çekişen kapitalist sistemde işçilerin ve halkın durumunu daha da kötüleştirmektedir.

Emekçilerin yoksullaşmasıyla azalan tüketim, kapitalizm için önemli kriz unsurudur. Aynı zamanda proletaryanın sınıf mücadelesinin gelişmesini sağlayan güçlü bir etkendir ve kapitalizmi ortadan kaldırmak, tüm toplumsal eşitsizliklerin nedenini de ortadan kaldıracaktır.

6. KAPİTALİST SİSTEMİN GERİLEMESİ VE ÇÜRÜMESİ

Savaş sonrası krizlerde kapitalizm, birkaç yıl içinde kendi çabasıyla iyileştiğini göstermişti.

2008’deki büyük krizin ardından bir canlanma gördük, ama bu kapitalizmin iç güçleri sayesinde değil, devlet sübvansiyonlarıyla oldu. 2010’da doruğa ulaştı ve bunu 2011’de önce bir durgunluk aşaması, sonra da resesyon takip etti.

Belli başlı emperyalist ülkelerde, üretici aygıt, 2009’dan itibaren döngünün dip noktasından yükselişe geçmeye başladı. Fakat ekonomide gözlenen eşitsiz düzelme, zirveyi görmedi, refaha dönüşmedi; kapitalist üretimin genişlemesi bir süre sonra piyasanın sınırlarına çarpacağı için bu aşama ortadan kaybolma eğilimi taşıyordu.

2014’te görülen canlanmanın zayıflığı ve 2015’in ilk aylarında gözlenen düşüş, kalıcı ve çözülmeyen bir aşırı üretim sorununa işaret etmektedir.

Emperyalist ve kapitalist ülkelerde üretim kapasitesinin giderek daha büyük oranda atıl kalması, sanayi kuruluşlarının parçalı kullanımı, sermayenin kronik aşırı üretim sorununun göstergesidir. Üretimin bariyerleri, sermayeyi daha kârlı hale getirmek amacı taşıyan mali spekülasyon yoluyla sürekli kırılmakta, fakat bu da, kaçınılmaz olarak yeni şiddetli krizlere yol açmaktadır.

Son yıllarda krizin “supabı” olarak işlev gören “gelişen ülkeler”in büyümesindeki düşüş kapitalist ekonomi açısından ciddi sonuçlar içeriyor. Yeni bir kriz durumunda bu ülkeler aynı rolü oynayamayacaktır.

Geçmiş yıllarda dünya resesyonunun önünü almada önemli bir unsur olan Çin bugün tersi bir işlev görmekte, kapitalizmin yeni bir dünya krizinin unsuru haline gelmektedir.

Gelişmeler incelendiğinde, şu sonuç ortaya çıkıyor: Kapitalizm, etkileri henüz son bulmamış olan önceki krizi kısmen aşmış, yeni ve daha yıkıcı bir göreceli aşırı üretim krizinin koşullarını hazırlamaktadır. Bu, üretimin toplumsal karakteri ile toplumsal üretimin ürünlerine kapitalist el koyma arasındaki çelişkinin kaçınılmaz bir sonucudur.

Gelecek kriz, bir refah döneminin değil, durgunluk ve dar büyüme döneminin ardından geleceği için, öncekinden daha derin sonuçlar doğuracaktır. Ayrıca birçok emperyalist ve kapitalist ülkenin yeni bütçeleri, bankaları ve tekelleri kurtarmak için daha fazla borçlanmayı kaldıracak halde olmayacaktır.

Bu nedenle, göreceli bir kapitalist istikrar koşullarından söz edilemez. Tersine, kriz ve tekelci kapitalizmin çürümesi süreci devam etmektedir. Kapitalist sistemin genel krizinin ağırlaşması temelinde ilerlemekte, yeni bir yıkıcı aşamaya girmektedir. Kapitalizmin genel krizi, dönemsel krizi ve dünyanın farklı ülkelerinde meydana gelen sektörel krizleri arasındaki bağıntı ve bağımlılık ilişkisi açıktır ve kriz ve durgunluk dönemlerinde, iyileşmenin zayıflığında ve genel istikrarsızlıkta kendini göstermektedir.

Oksijensiz kalan kapitalist kabuğun kırılması, insanlığın sorunlarının çözülmesi bakımından tek mümkün, gerekli ve acil çözümdür.

7. KAPİTALİZMİN ÇELİŞKİLERİNİN KESKİNLEŞMESİ VE SAVAŞ TEHLİKESİ

Kapitalizmin her ülkede eşitsiz gelişmesi, artan ekonomik ve siyasi zorluklar, krizin sonuçlarını rakiplerin üstüne yıkma çabaları emperyalist güçler arasındaki ilişkilerin kötüleşmesine neden oldu.

Sorun, sadece her kıtada yoğun bir ekonomik ve mali rekabet; pazar, hammadde, su ve verimli toprak vb. elde etme amaçlı ticari ve siyasi anlaşmazlıklar sorunu değil; uluslararası ilişkilerde artan bir istikrarsızlık ve askeri gerginliklerin artması sorunudur ve silahlı güç kullanma yoluyla dünyanın yeniden paylaşılması için hazırlık yapılmaktadır.

ABD emperyalizminin hegemonya stratejisi ve politikası, ABD’lilerin dünya egemenliğine katlanmaya yanaşmayan Rus ve Çin emperyalizmi tarafından kararlı bir yanıtla karşılanmıştır ve bu “dünya düzenini” yıkmak istemektedirler.

Ukrayna, Ortadoğu, Batı ve Orta Afrika, Afganistan’daki savaşlar ve yerel çatışmalar, Çin Denizi ve Pasifik’te, Trans-Dinyester ve Balkanlar’da, Pakistan, Venezuela ve Kolombiya’da artan gerginlik, emperyalist güçlerin silahlanma güdüsü, ekonomilerin askerileştirilmesi ve burjuva devletlerin gerici ve faşist bir dönüşüm geçirmesi kapitalizmin iç ve dış çelişkilerinin, hegemonya mücadelesinin göstergeleridir ve farklı şekillerde geniş çaplı bir savaş tehlikesini artırmaktadır.

Suriye, Ortadoğu’nun (ve petrolün) kapısı, bugün emperyalistler arası çatışmanın muharebe alanıdır. Toprakları üzerinde rakip emperyalistlerin ve müttefiklerinin doğrudan askeri güçleri mevcuttur; bunlar birbiriyle çatışan stratejik çıkarlarla hareket etmektedirler. Durum tehlikelidir, doğrudan bir çatışmaya kolaylıkla dönüşebilir.

Latin Amerika’da da emperyalistler arası çelişkilerin açık göstergeleri mevcuttur. ABD’nin “arka bahçesi”nde, Çin ve Rusya, özellikle maden ve petrol çıkartılması sektöründe, önemli ticari varlık ve etkinlik göstermeyi başarmıştır. Bunun karşısında ABD ve NATO, bölgede ticari ve askeri girişimlerde bulunmak, yeni askeri üsler inşa etmek, TTIP gibi anlaşmalarla bağımlı ülkelerin bağımlılığını artırmaya çalışmaktadır.

Askeri, mali, teknolojik gücü ve enerji dönüşümleri ile ABD emperyalizmi, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek ve Kuzey Amerika’nın hakimiyetinden kurtulmak isteyen diğer emperyalist güçlerin artan etkisi, ekonomik ve askeri alanda ilerleme kaydetmesi nedeniyle sarsılan “dünya düzenini” korumak istemektedir.

Bu amaçla süper güç ABD, bir yandan devletler ve “alt-devlet” şeklindeki astları ve mandaları ile kapsamlı bir ittifaklar sistemi oluşturup güçlendirmek isterken, öte yandan da kendisine rakip olabilecek diğer güçlerin güç kazanmasını ve kapitalist dünyada hakimiyetini sarsacak rakip emperyalist güçlerin etrafında ittifaklar kurmasını engellemeye çalışıyor.

Bunun üzerine süper güç ABD, bir yandan geniş bir devletler ve ast ve vasal nitelikte “alt devletler” ittifakı sistemi oluşturmaya ve bunu yönetmeye çalışıyor; diğer yandan da kendisine benzer güçte herhangi bir başka gücün oluşmasını engellemeye çalışıyor, kapitalist dünyadaki hegemonyasını sarsabilecek rakip emperyalist güçlere dayanan bir ittifak oluşumunu engellemeye uğraşıyor.

ABD’nin stratejik planı geniş bir askeri, ekonomik, enerji, siyasi ve diplomatik tedbirlere dayanıyor ve ikiyüzlü bir ideolojik kampanya eşliğinde gerçekleştiriliyor.

Bu uzun vadeli plan bir tek bölge üzerine odaklanmayıp bütün dünyayı eylem alanı olarak görüyor ve Amerikan emperyalizminin küresel çıkarlarına uygun olarak belli öncelikler belirliyor:

a) Dünya ekonomisinin ağırlık merkezi olan Asya-Pasifik bölgesinde askeri gücü yeniden dengelemek, süper güç olarak Çin’in ve bu önemli bölgedeki egemenliğine ve imtiyazlarına karşı çıkan diğer ülkelerin büyümesini sınırlamak; b) NATO yoluyla Avrupa’da hakimiyetini korumak, Rusya’yı kuşatma altında tutmak ve Alman emperyalizminin yükselişini sınırlamak, Rusya ve Çin ile ilişkilerini engellemek; c) İran Körfezi’nde güçlü bir askeri varlık göstermek ve Ortadoğu’daki sınırları yeniden çizmek; d) askeri ve teknolojik üstünlüğünü korumak, nükleer ve konvansiyonel silahlarını modernize etmek ve güçlendirmek, ordusunu uzun dönemli birçok bölgesel savaşta ve farklı kıtalardaki yerel savaşlarda savaşabilecek şekilde yeniden örgütlemek; e) ajanları aracılığıyla ve yerel müttefikleriyle anlaşma halinde kontrgerilla ve ayaklanma karşıtı etkinlikler yürütmek; f) ABD’ye yönelik doğrudan saldırıları durdurmak, dünya çapında gereken her türlü vasıtayla tek taraflı harekete geçmek; g) iç istikrarı toplumsal isyanların tehdidinden korumak, bunların yayılmasını önlemek (Ferguson ve Baltimore olaylarından daha geniş isyanlar olması beklentisiyle Temmuz’da ABD’de geniş çaplı bir askeri operasyon başlatıldı).

Asya-Pasifik bölgesi ABD’nin egemenlik stratejisinin kalbinde yer alıyor. Gelecek beş yıl içinde ABD donanmasının %60’ını Pasifik’te konuşlandıracak. ABD bu bölgede Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland ile ittifakını daha saldırgan bir şekilde yeniden belirlemeyi ve bu ülkeleri silahlandırmayı amaçlıyor. Ayrıca Hindistan, Endonezya, Malezya ve Vietnam ile ilişkilerini güçlendirmek için çaba gösteriyor. ASEAN ve “Doğu Asya Zirvesi” yoluyla bu kıtada Çin ve Rusya’ya karşı stratejik bir ittifak oluşturmak istiyor.

Orta Asya’da NATO, Gürcistan’la işbirliği yapıyor, Avrasya Ekonomik Birliği’ne (Rusya, Belarus, Kazakistan, Ermenistan ve Kırgızistan) karşı, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan ile “işbirliğini derinleştirmeye” devam ediyor.

ABD ve NATO jeo-stratejik öneme sahip Afganistan’daki savaşa devam ediyor. Aynı zamanda ABD, Demokratik Kore Halk Cumhuriyeti gibi yerel tehdit olabilecek ya da çıkarları açısından sorun teşkil edebilecek ülkeleri de tehdit ediyor.

Avrupa’da, ABD emperyalizminin açıktan yayılmacı ve aşırı derecede saldırgan bir politikaya doğru kaydığını gözlemliyoruz. Balkan ve doğu ülkelerinin NATO’ya tam entegrasyonu, operasyon alanının genişletilmesi ve Doğu Avrupa’da hızlı konuşlandırılan askeri birlik sayısını üç katına çıkarması, Rusya’yı kuşatma manevralarının önemli unsurlarıdır.

Avrupa’da konuşlandırdığı nükleer gücün “modernleştirilmesine” hız verirken, öte yandan da yeni uşaklarını (Ukrayna, Gürcistan, Moldova…) desteklemek için güçlerini yeniden örgütlüyor.

Ukrayna, Rusya’yı kuşatma ve Almanya ile ilişkilerini sekteye uğratmada önemli konumda olan bir ülke olarak fiilen NATO ağı içine alınmıştır. Orta Avrupa ve Baltık bölgesinde NATO, Rus hava sahasının yanında, göklerde “devriye gezen” avcı-bombardıman uçakları göndermiştir. Karadeniz’deki Rus gemilerinin yakınında ABD’li, Kanadalı, Alman, İtalyan, Türk, Bulgar ve Romen savaş gemileri bulunmaktadır. İşçi sınıfı ve halkın, emperyalistler arası rekabetin tehdidi altında olduğu Donbass bölgesinde, askeri bir çatışmanın çıkması ihtimali söz konusudur.

Şu anda (Ekim 2015) İtalya, İspanya ve Portekiz’de “Soğuk Savaş”ın sonundan bu yana en büyük NATO askeri tatbikatı “Trident Juncture 2015” yapılmaktadır. Amaç, başta “azami güç” olmak üzere “acil müdahale gücü”nü sınamaktır. Buna, AB ve Afrika Birliği katılmaktadır.

Burada, füze kalkanları ve 48 saat içinde operasyona geçebilecek 30 bin askerden oluşan acil müdahale gücüyle İspanya’ya verilen rolünün altını çizmek istiyoruz.

NATO, Rusya üzerindeki baskılarını artırırken, ABD’nin “askeri harcamaların yükünü paylaşmaları” için müttefiklerine sürekli müdahalede bulunmakta, “Yeni Çin-Rusya İpek Yolu”na ve Rusya’nın Avrupa’ya yönelik gaz hatlarına karşı AB’yi TTIP anlaşmasını ve (Asya’da da Trans-Pasifik Ticaret Anlaşmasını) imzalamaya zorlamaktadır.

Rus petrolüne ve gazına bağımlı olan (İtalya gibi) ya da Rusya ile güçlü sınai ve ticari bağları olan (Almanya gibi) AB ülkelerinin, ABD’nin dayattığı savaş ve yaptırım politikalarına uymada zorluk çekmekte ve yerine “siyasi bir çözüme” başvurmakta oldukları gözlemlenmektedir.

Ortadoğu, belirgin siyasi istikrarsızlık ile karakterize olan bir bölge olarak, ABD açısından eski önemine sahip değildir. ABD emperyalizmi burada askeri varlığını doğrudan sergilemek yerine gerici iç savaşlar ve darbeler örgütleme; devrimci, ilerici, anti-emperyalist ve demokratik güçlerin kampına karşı gerici güçleri, İslamcı köktencileri ve diğer karşı devrimcileri eğitme, finanse etme ve silahlandırma yoluyla müdahalesini gerçekleştirilmektedir.

Bölgedeki emperyalist müdahalelerin bir alt ürünü olan IŞİD’in düzensiz ordusunun beslenmesi yoluyla Suriye, Irak ve Libya’da uygulanan “yapıcı kaos” stratejisi, devrimci ve demokratik süreçlere darbe vurulmasına hizmet etmekte; rakip güçlerin siyasi boşluktan yararlanıp mevzi kazanmasını ve ABD hegemonyasını zayıflatmasının engellenmesi için kullanılmaktadır.

“Terörle mücadele” gerekçesi kullanılarak petrol ve maden kaynaklarının, stratejik bölgelerin denetimi için savaş verildiği, emperyalist güçler arasında ve onların bölgedeki müttefikleri arasında bir rekabet olduğu açıktır.

Bu hareketli bölgede ABD, İsrail Siyonizmi, Ürdün, Mısır, Körfez’deki ve Suudi Arabistan’daki dört Körfez monarşisinden oluşan müttefiklerine güvenebilir. Vurgulanması gereken diğer konular; her ikisini de kontrol altında tutma amacıyla Sünni ve Şii güçler arasında güç dengesinin sağlanmasına yönelik plan ve İran ile nükleer anlaşmadır. Bu anlaşma ile Washington, kaynaklarını büyük çatışmalara yönlendirebilecek ve AB’ye İran petrolü ve gazı sağlayarak, Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltabilecektir.

İran İslam rejimi ve “5+1” ülkeleri arasında imzalanan Viyana nükleer anlaşması, ABD emperyalizminin çıkarlarına uygun yazılmıştır, İran halkının ulusal egemenliğine zarar verecek maddeler içermektedir.

Latin Amerika’da ABD emperyalizmi Çin’in ve diğer emperyalist ülkelerin tehdit ettiği hegemonyasını korumaya çalışıyor ve Peru, Meksika, Şili ve Kolombiya örneklerinde olduğu gibi, savaş destekçisi işbirlikçi hükümetleri destekleme politikasını geliştiriyor. 2013’te NATO başka askeri programlarda da yer alan Kolombiya’ya –özel tim eğitimi gibi– yasadışı bir “işbirliği anlaşması” dayattı. Bu anlaşma bölgede askeri müdahale tehdidi içeriyor ve özellikle saldırı öncesinde ekonomik ablukaya ve medyanın saldırdığı Venezuela’yı kuşatmaya hizmet ediyor.

Amerikan emperyalizmi açısından Orta Amerika, Kolombiya ve Karayipler üçgeni üzerinde bir etki alanı oluşturmak, böylece eski “arka bahçesinde” Çin’in artan ticari ve finansal etkisini kırmak önem taşıyor. Küba’ya karşı uygulanan ekonomik ve siyasi ablukanın kaldırılarak ilişkilerin geliştirilmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Afrika’da Libya’nın yıkılmasından ve Mısır’da darbenin örgütlenmesinden sonra, ABD, savaş ve diğer askeri müdahaleler hazırlamak için askeri varlığını yoğunlaştırdı (Nijer’deki gibi) ve altyapı (Nijerya’daki gibi) oluşturdu. Afrika Birliği’ne askeri ve ekonomik yardımını artırdı. Power Africa, Trade Africa ve AGOA gibi girişimler de, doğal kaynakların sömürüsü kapasitesini artırma, siyasi etkinliği yayma ve kıtada artan Çin etkinliğini dizginlemeye hizmet etti.

Doğal olarak diğer emperyalist güçler de etkisiz kalmamakta, rakiplerine karşı çıkarlarını ve etki bölgelerini korumaktadır.

Emperyalist Çin dünya çapında sermaye ihracatını artırmakta (özellikle Latin Amerika’da ve off-shore finans merkezlerinde), askeri alanda güçlenmeye devam etmekte ve Asya’da ve dünyanın diğer bölgelerinde bir süper güç rolü geliştirmektedir.

Afrika’da Çin etkisi mevcut ve emperyalist güçler arasındaki rekabet bağlamında, özellikle de ekonomik alanda ve petrol, uranyum vb. gibi hammaddeler nedeniyle oluşan çatışmada aktiftir. Afrika, emperyalistler arasında bir mücadele alanıdır. Çin ürünleri ve sermayesi için de, İngiliz, Fransız, ABD’li vb. tekellerle rekabet açısından önemli bir ekonomik alandır. Çin’in ayrıca bu kıtada stratejik çıkarları bulunmaktadır.

Politik-askeri düzlemde ise, Çin, tek taraflı eylem kapasitesini, özellikle deniz üzerindeki hakimiyetini artırmaktadır. ABD’nin ileri askeri teknolojisiyle baş edebilmek için çabalarını sürdürmektedir.

Avrupa, Ortadoğu ve Doğu Asya gemicilik trafiğinin yarısını taşıyan ve derinlikleri petrol ve gaz zenginlikleriyle dolu Güney-Çin Denizi’nde, Çin askeri aktivitesinin arttığı inkar edilemez. Çin’in yaklaşımı artık daha agresiftir ve sadece ABD’yi değil, Japonya, Vietnam (Paracel ve Spratly adaları ve petrol platformları sorunu), Filipinler (Spratly ve Huangyan adaları sorunu), Malezya ve Tayvan’ı da hedef almaktadır.

Güney Denizi alanının % 80’i üzerindeki egemenliğini savunmak için Çin, kıyılardan binlerce mil uzakta mercan kayalıkları üzerinde suni adalar oluşturmaktadır. Malakka Boğazı’nı kontrol altına alma çabalarıyla ABD ve Japonya ile doğrudan çatışmaktadır. Ayrıca, Doğu Çin Denizi’nde Japonya’yla arasında Senkaku/Diaoyu adaları üzerine yoğun bir sürtüşme vardır.

Çin, bölge üzerine planlarını –Amerikan donanma üstünlüğü karşısında– güvenceye almak amacıyla modern ve güçlü bir donanma kurmak için füze-savar donanımlı 300 savaş gemisi programını başlatmıştır.

Doğu Asya ve tüm Çin Denizi bölgesinde gerilim ve askeri mevcudiyet hızla artmakta ve bölge ülkelerinde milliyetçilik yükselmektedir: Bu da emperyalist çatışma eğilimine işaret etmektedir.

Rus emperyalizmi diplomatik ve askeri açıdan daha aktif bir rol geliştirmektedir. Askeri doktrinini yenilemiştir ve kendi sınır ve çıkarlarını savunmak için doğrudan müdahaleye daha açık olduğunu göstermiştir. Stratejik cephaneliğini modernleştirmenin yanı sıra, toprak üzerinde “fiili durum” yaratmak için eski Sovyetler Birliği alanındaki hızlı operasyonlar için özel müdahale güçlerini pekiştirmiştir.

Ekonomik olarak zayıflamış olmasına rağmen, Rusya büyük emperyalist odak statüsünü tekrar kazanmak çabasındadır ve değişik ekonomik ve askeri kurumlar yoluyla Çin ile bağlarını geliştirmektedir.

Geçen Nisan ayında gerçekleşen, uluslararası güvenlik konulu Moskova Konferansı’nda, Rusya, Çin ve İran, askeri işbirliklerini artırma ve NATO’nun doğuya doğru yayılma eğilimini önleme üzerine görüşmeler yapmıştır.

Suriye’de cihatçı noktaların bombalanması şeklindeki Rus müdahalesi, ABD ve İsrail’i gafil avlamış ve Rus emperyalizminin etki alanlarını, müttefiklerini ve Akdeniz’deki askeri üssünü kaybetmek istemediğini göstermiştir.

Alman emperyalizmi sahada ‘yerini arayan’ büyük güç görünümünü giderek artırmaktadır. Bunu sadece ekonomik olarak değil (Yunanistan’a dayatmalarında olduğu gibi) siyasi ve askeri anlaşmazlıklarda da göstermektedir. Askeri bütçesini giderek artırma kararı almış (panzer, silah ve mühimmat alımı) askeri endüstriyi güçlendirerek, ABD’den bağımsızlaşmayı hedeflemektedir.

Fransız emperyalizmi Afrika’daki etkinlik alanını gayretle savunmakta ve elindeki tüm mekanizmaları kullanmaktadır: Askeri bütçe ve üslerini artırma, eski Fransız koloni ülkelerine asker gönderme (Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Nijer, Fildişi Sahilleri, etc.), bu bölgede ekonomik baskı kullanma, siyasi ve diplomatik müdahaleler gerçekleştirme ve devrimci güçleri izleme gibi… Bu açıkça yeni sömürgeci bir politikadır.

Emperyalist Japonya anayasa “değişiklikleriyle” donanmanın genişletilmesini ve onayladığı bir yasayla silahlı güçlerinin deniz aşırı müdahalesini mümkün kılmıştır. Aynı zamanda askeri harcamaları % 2 artırarak (İkinci Dünya Savaşı sonrası en yüksek seviyesine 2015’te ulaştı) F-35’ler gibi yeni jenerasyon savaş uçakları, insansız uçaklar ve gelişmiş gemilerin inşasına başlamıştır. “Yükselen Güneş” emperyalizmi kendisini Çin’in “gözcüsü”ne dönüştürmektedir.

Emperyalistler arası alevlenen çekişme ve tekelci rekabet, ekonomik ve askeri blokların güçlenmesi ve yeniden örgütlenmesine yol açmaktadır. Bugün, NATO dışında da istikrarlı bir blok bulunmuyor. Durum akışkan ve ittifaklar çabucak değişebilir. Değişik çelişki grupları mevcut ve emperyalistler, kapitalistler ve gerici güç odakları arasında örtüşen ve ayrışan fay hatları mevcut.

Genel eğilim politik durumun kötüleşmesi; yeniden silahlanma ve askerileşme, milliyetçiliğin ve şovenizmin yoğunlaşması yönünde. Askerilerinin yanı sıra ekonomik ve politik emperyalist müdahaleler, sömürülen halklar ve ekonomisi zayıf ülkeler üzerinde acımasız baskılar artmakta; emperyalist ve kapitalist ülkeler arası savaşları kaçınılmaz kılmakta ve dolayısıyla burjuvazinin yok edilmesini zorunlu kılmaktadır.

8. KESİNTİSİZ GÖÇ DALGASI

Birçok ülkenin ekonomik yağması ve politik açıdan istikrarsızlaştırılması, yağma savaşları ve gerici rejimler, açlık ve dayanılmaz yaşam koşulları, umut verici koşulların genç nesillerden esirgenmesinin bir sonucu olarak bağımlı Asya, Afrika, Latin Amerika ve Karayipler ülkelerinden gelen göç dalgası devam etmekte ve büyümektedir.

Yoksulluk, savaşlar ve politik baskıdan kaçan çok sayıda erkek, kadın, genç her imkanı kullanarak daha zengin ve gelişmiş ülkelere ulaşmaya çalışmakta ve deniz ve kara rotalarında hayatlarını kaybetmektedir. 2015’in ilk çeyreğinde iki bin mülteci Avrupa kıyılarına ulaşmaya çalışırken Akdeniz’de boğularak ölmüştür.

Bu durumun tarihi ve birincil sorumlusu olan emperyalist ülkeler, birçok politik mültecinin de aralarında olduğu göçmenlerin girişini engellemek için giderek yükselen duvarlar oluşturmaktadır.

Mülteciler hedeflerine ulaştıklarında, vardıkları ülkelerde acımasız sömürüye, ayrımcılığa, hak ve sosyal güvenlik gasplarına ve barbarca hayat koşullarına maruz bırakılmaktadır. Polisin zulmü ve şiddetini mültecilerin ‘istilası’ bahanesiyle besleyen ırkçı, faşist ve popülist saldırılarla karşı karşıya kalmaktadırlar.

Açıktır ki, göç olgusu ekonomik anlam da içermektedir. Emperyalist güçler, özellikle ABD ve Almanya, işgücünün göçü sürecini iki amaçla teşvik etmektedir: Yerli işçi sınıfı üzerindeki baskıyı artırarak kazanılmış sosyal hakları ortadan kaldırmak, iş gücünü, yani yaşlanmakta olan aktif nüfusunu yenilemek, bu nedenle ucuz ücretlere çalışacak genç işçilerin entegrasyonuna ihtiyaç vardır.

Aynı zamanda, bazı hükümetler ve burjuvazinin gerici, yabancı düşmanı kesimleri mültecileri sosyal gerilimleri düşürmek için bir tahliye vanası gibi kullanmakta, giderek daha saldırgan politikalar uygulayarak ve kitlesel göçün neden olacağı toplumsal risk konusunda uyararak, göçmenlerle her türlü dayanışmayı kriminalize etmektedir. Mültecilerin kendi bağımlı ülkelerinde önemli mücadele deneyimlerini de getirdikleri göz önünde bulundurulmalıdır.

Bağımlı ve az gelişmiş ülkelerden göçmen dalgasının yanı sıra, emperyalist ve kapitalist ülkelerdeki krizden etkilenen genç nüfusun göçü olgusu da söz konusudur. İşsizlik, derin yoksulluk ve savaşlar nasıl kapitalizmden ayrılamaz ise, ekonomik ve politik göç de aynıdır.

9. EMPERYALİST VE KAPİTALİST ÜLKELERDE KÖTÜLEŞEN POLİTİK DURUM VE İŞÇİ SINIFINA KARŞI SALDIRI

Son kapitalist kriz ve kalıcı ekonomik zorluklar emperyalist ve kapitalist ülkelerde politik koşulların ağırlaşmasına, egemenliğin kaybedilmesine ve bağımlı ülkelerin ulusal bağımsızlığına yol açmaktadır.

Kokuşmuş egemen sınıflara ve burjuva parlamentarizmine karşı hoşnutsuzluk ve güvensizlik arttıkça birçok ülkede devlet gücünün gerici bir dönüşümle burjuvazinin açık bir diktatörlüğüne dönüştüğünü görüyoruz.

Ekonomik ve politik koşullarda gerileme –güven ve liderlik bunalımındaki– burjuvaziyi devletlerinin otoriter ve sert taktiklerini vurgulamaya, işçilerin hak ve özgürlüklerini yok etmeye –grev hakkı, örgütlenme hakkı, özgür ifade, eylem yapma, vs.– işçileri ve halk hareketlerini bastırmaya, yığınların örgütlenme ve direnişini zayıflatmaya ve mücadelelerini yasadışı kılmaya itmektedir.

Aynı zamanda, egemen sınıflar parlamentonun imtiyazlarını kısıtlamaya, burjuva demokratik organları gerici bir şekilde değiştirmeye, işçi hareketi ve komünistlerin politik ve sendikal alanlarını ortadan kaldırmaya çabalamaktadırlar.

Eski parti ve metotlarla egemenliğini sürdüremediği ülkelerde, burjuvazi, popüler sosyal demokrat parti ve hareketler ya da faşist partiler aracılığıyla yığınların tepkisini saptırmaya ve egemenliğini sürdürmeye çabalamaktadırlar. “Demokratik” özgürlükler ve emekçilerin hakları, birçok ülkede şiddetli saldırılar altındadır.

Savaş ve askeri müdahale siyaseti, “güvenlikçi” önlemler ve baskının artmasıyla uygulanmakta; yoğun demagoji ve zenofobi propagandasıyla kamuoyu zehirlenmektedir.

Komünizm karşıtı saldırı kampanyası devam etmekte, ifadesini acımasız saldırı ve aşağılamalarda bulmaktadır. Özellikle Baltık ülkeleri ve Ukrayna’da politik aktivitenin ve komünist sembollerin yasaklanması ve hayasız komünizm-faşizm eşitlemesiyle güç kazanmaktadır.

İşçi sınıfının birçok cephede kazanımlarına yönelik, mali oligarşilerin direktifleriyle ve azami kâr amacıyla, her olanağı kullanan kapitalist saldırı devam etmektedir.

Bu saldırı geçmişte işçi sınıfının kazandığı bütün politik, sosyal, sendikal hak ve kazanımların kaldırılmasını içermektedir; işgücü pazarında en esnek çalışmayı, sefalet koşullarını, üretim sürecinde en sıkı kontrolü sağlamak amacıyla ve kapitalist sömürünün engellenmesi için konulan engellerin toptan serbestleşmesi için sözde ‘yapısal reformlar’ hayata geçirilmiştir.

Ücretlere saldırılar devam etmekte, işçi aristokrasisi yararına ve işçi yığınlarının aleyhine değişim göstermektedir. İşçilerin emekli maaşları ve sosyal sigortaları azalırken emeklilik yaşı uzatılmaktadır. Birçok ülkede kapitalistler ve hükümetleri iş gününü uzatmak, geceleri ve tatillerde çalışmayı genişletmek çabasındadır. Kadınlar, gençler, mülteci işçiler, işçi sınıfının birleşik direnişi ile birlikte ayrımcılık ve yoğun sömürünün favori hedefleridir.

Devalüasyona zorlanan ülkelerde işçiler ekonomik çöküntünün diyetini ödemeye zorlanmıştır.

Birçok ülkede ulusal ve yerel alanlarda toplu iş sözleşmelerinin sayısı; aynı şekilde bu saldırıya direnen sınıf sendikaları da azalmaktadır. Kapitalistler ve hükümetleri işçileri genç ve yaşlı, kadrolu ve kadrosuz, yerel ve yabancı olarak bölme çabasını artırmaktadır. Kullanılan metotlar olarak tehdit, şantaj ve yalanlar burjuvazinin favori yöntemleri haline gelmiştir.

Banka ve işletmelerin kurtarılması nedeniyle devletlerin yükselen borçlanma oranları ve sonucu olarak ‘tasarruf’ politikaları sosyal, sağlık ve eğitim hizmetlerinde yeni kesintilere ve işçi yığınlarının doğrudan ve dolaylı vergi yüklerinin artmasına yol açmıştır.

TTIP, CETA ve TiSA gibi neoliberal anlaşmalar, çalışma koşullarını; sosyal güvenliği, aynı şekilde gıda güvenliği ve kalitesi, kamu hizmetlerini sadece asgari olarak koruyan kurallar getirmektedir. Bunun sonucu olarak en kudretli tekeller, azami kâr sağlamak için piyasalara kolayca nüfuz edebileceklerdir. Bunun bir sonucu binlerce işçinin işsiz kalması olacaktır. Bu anlaşmaların tüm halklara karşı olduğu açıktır.

Kapitalizm ve hükümetlerinin bu kriminal taarruzu sonucu sınıf mücadelesi derinleşmiştir.

10. SOSYAL DEMOKRASİ VE REVİZYONİZMİN DERİN KRİZİ

Burjuvazinin, işçi sınıfının ve halk kesimlerinin sırtına yükleyerek ancak “sosyal barışı” da koruyarak ekonomik zorluklardan kaçmak için bir yol bulma aciliyeti, sömürülenleri ürkütmeden emperyalist savaşa hazırlık, ‘reform’ ve ‘demokrasi’ maskesi altında gerici hedeflere ulaşma zorunluluğu; finans oligarşisi, emperyalizm ve burjuva diktatörlüğü ile, onların hakiki payandaları ve yardımcıları olan sosyal demokrat ve revizyonist partiler arasında açık bir işbirliğinin temellerini yaratmıştır.

Bu devrim-karşıtı partiler hükümete girdiklerinde, genel olarak işçi sınıfı ve halk kitleleri karşıtı burjuva önlemlerin aktif katılımcıları olmuşlardır. Bu partilerin liderleri mali oligarşi sistemine tamamen entegre olmuşlar ve burjuva egemenliğinin sağlamlaştırılması ve işçi hareketinin bastırılmasında doğrudan rol almışlardır.

Hükümette olmadıkları durumlarda sosyal demokrat ve revizyonist liderler daha sofistike yöntemlere başvururlar; proletaryayla krizden ve büyük sermaye ve kurumlarının politikalarından etkilenmiş küçük burjuva kesimlerin mücadelelerini dizginler ve yolundan saptırırlar. Emperyalist ülkelerde, özellikle işçi sınıfı ve halklara karşı en acımasız olanlarında, sosyal demokratlar ve revizyonistler etkinliklerini artırır; emperyalist kurumlarla toplumun barışçıl dönüşümü hakkında illüzyonlar ve yalanlar yayarlar, yığınların politik gericiliğe karşı uyanıklığını köreltir, faşizmin sınıf karakterini yığınlardan saklar ve işçi sınıfını komünizmden ‘korumaya’ çalışırlar.

Özellikle sosyal demokrat ‘sol’un oynadığı role dikkat çekmeliyiz; bu kanat, reformizmin çözülmesi sürecini geciktirir, emperyalist kuruluşların reformdan geçirilebileceği, demokratikleştirilebileceği ve ‘sosyalleştirebileceği’ tehlikeli illüzyonunu yaygınlaştırır. Bu, yeni ezici yenilgilere götüren bir yoldur.

Latin Amerika’da yükselen orta sınıfın çıkarlarını temsil eden sözde ‘ilerici hükümetler’in düşüşü devam etmektedir. Eva Morales’in seçim yenilgisi ve Rafael Correa’nın otoriter politikasına karşı giderek artan halk tepkisi, ülkelerin kapitalist doğasını değiştirmeyen, emperyalizme bağımlılığını kırmayan, işçilerin ve halkın istek ve beklentilerine olumlu cevap veremeyen politik yaklaşımın –“yurttaş devriminin”– çürüyüşüne işaret etmektedir.

Bu hükümetler aşamalı olarak sağa kaydılar ve emperyalizm, onun uluslararası kurumları, kapitalistler ve Katolik Kilise hiyerarşisinin baskısı altında neoliberal ve baskıcı pozisyonlar aldılar. Hammadde fiyatlarındaki düşüş de krizlerini derinleştirmekte ve toplumsal protesto tabanını genişletmektedir.

Eski kıtada yanıltıcı “başka bir Avrupa mümkün” sloganı Troyka’nın baskısı altında parçalanmış; işçi sınıfı ve halklara emperyalizmin reforme edilemeyeceğini, ancak sadece yıkılabileceğini göstermiştir.

Sosyal Demokratik güçlerin Keynesçi programlar etrafında yeniden örgütlenmesi özlemi, süper oportünist grupların bir manevrasıdır; yığınları kandırmaya ve yoldan saptırmaya, devrimci eylemlerini zayıflatmaya, kriz anlarında burjuvaziye zaman kazandıracak önlemler uygulamaya ve kaybettiği alanı telafi etmesini sağlamak için mücadele süreçlerinin yönetimini ele geçirmeye çalışmaktadırlar.

Bu tür politikalar işçiler ve küçük burjuvazi içinde beklentiye yol açabilir, fakat aynı zamanda hızla sönümlenebilirler de; bu da, onların tutarsızlığı ve gerçek bir perspektiften yoksunluklarını gösterir. Bunun nedeni, geçmişte sosyal demokrasiye dayanaklık eden emperyalist kapitalist sistemden nemalanmayı mümkün kılan ekonomik ve politik koşulların tüketilmesidir (örneğin refah devletinin tasfiyesi).

Sosyal demokrasinin ve revizyonizmin derin krizi Marksist-Leninist parti ve örgütlerin, sosyal demokrat işçiler de dahil olmak üzere işçi yığınları üzerindeki devrimci etkisini artırmalarının önünü açar. İlişkileri geliştirmek ve bu işçileri kazanmak; onları kapitalist saldırıya, faşizm ve savaş tehlikesine karşı birlikte hareket etmeye çağırmak; sosyal demokrat liderlerin düşmanlığına rağmen geniş halk kitlelerini ortak düşmana, sermayeye karşı harekete geçirmek için birleşik cephe örgütlenmeleri oluşturmak bir gerekliliktir.

11. PROLETARYA VE GENİŞ KİTLELERİN MÜCADELESİ

Emperyalistler, kapitalistler ve kurumları, işçi sınıfı ve halkların çalışma ve yaşam koşullarına yönelik saldırılarını artırmakta; fakat gerici ve emek düşmanı politikalarına, sosyal harcamalarda kesintilere vb. karşı halk da direnişini geliştirme ve örgütlenme eğilimi göstermektedir.

Eylem ve grevleri, sokak mücadeleleri ve oyları ya da vetolarıyla işçi sınıfı, işsizler ve halklar, emperyalist burjuvazi ve gerici müttefiklerine karşı geliyor; neoliberalizmi, kemer sıkma politikalarını ve sosyal kıyımı reddediyor; kokuşmuş burjuva aygıtlarının yasallığına itiraz ediyorlar.

Kitle mücadelesi yükselme eğilimindedir; önemli işçi hareketleri ve demokrasi mücadelelerinin yanı sıra, bağımsızlık talep eden, egemenlik hakkını, halkların kendi kaderinin tayin hakkını talep eden mücadelelere tanıklık ediliyor. Emekçiler ve halklar savaşarak kendi güçlerine güvenlerini yeniliyorlar.

İşçi sınıfı, Türkiye, Polonya, Güney Afrika, Nijerya, Bolivya, Bangladeş, Güney Kore, Myanmar, Kamboçya, Çin gibi ülkelerde, farklı koşul ve durumlarda olsa da, mücadele ediyor. Hindistan’da, bu ülkenin genel koşulları açısından tarihi bir grev gerçekleştirildi.

Ücret talepleri, aşırı sömürünün sona ermesi ve daha iyi çalışma koşulları için ve toplu işten çıkarmalara karşı mücadeleler veriliyor. Bazı yerlerde işçiler fabrikaları işgal ederek kapitalist düzeni sorguluyor. İşçiler, aynı zamanda, sendikaların işbirlikçi liderlerinin utanç verici konumlarına karşı mücadele ediyor ve Türkiye’de olduğu gibi, bağımsız komitelerde örgütlenerek, onların fabrikalardan kovulmalarını sağlıyor.

Yine Latin Amerika ve Karayiplerde; Ekvador, Peru, Bolivya, Uruguay, Kolombiya ve Panama’da olduğu gibi, işçiler ve halklar mücadele içindedirler. Meksika’da kayıp öğrenciler için, devletin işlediği cinayetlere ve hükümetin onayladığı ‘yapısal değişikliklere’ karşı halkın öfkesi ve direnişi yükseliyor. Honduras’ta halk yolsuzların cezalandırılmasını talep ediyor. Brezilya, Şili ve Arjantin’de yaygın protesto ve grevler yaşanıyor.

Birçok Afrika ülkesinde –ve özellikle Batı Afrika’da– halk ve gençler temel ihtiyaçları, özgürlükleri, demokratik ve sendikal hakları için; kıtanın ekonomik ve politik olarak yeniden kolonileşmesini isteyen emperyalist odakların ajanı diktatörlere ve gerici iç savaşlara karşı ayağa kalkıyor.

Burkina Faso’da devrimci süreç ilerliyor. Eylül ayındaki gerici askeri darbenin ardından, kitlesel eylemler tüm ülkeye yayılarak ve yerli burjuvazi ile emperyalist güçlerin, ABD ve Fransa’nın kitlelerin hareketini paralize etme amaçlı manevralarına rağmen devam ediyor.

Irak ve Lübnan’da açık bir sınıf karakteri gösteren, sosyal ve politik yeni talepler içeren toplumsal mücadeledeki gelişimin de altını çizmek gerekiyor.

Ortadoğu’da, Filistin halkının destansı mücadelesi topraklarının işgaline karşı yeni bir intifada ile sürüyor. Kürt halkı kendi kaderini tayin etme mücadelesi veriyor. Türkiye’de faşist provokasyonlara ve terörizme karşı halk tepkisi öne çıkıyor. Aynı şekilde Tunus’ta, kazanılmış hakların savunulması ve devrimci taleplerin yerine getirilmesi için mücadele devam ediyor.

Avrupa’da, Polonya, Belçika, İtalya ve diğer ülkelerde işten atmalara karşı önemli mücadeleler görüyoruz. Taşımacılık ve iletişim emekçileri de, İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya ve diğer yerlerde eylemler yaptılar. İtalya’da öğretmenler kamu okullarının özelleştirilmesine karşı kitlesel bir grev gerçekleştirdiler.

Yunanistan’da emekçiler emperyalist Troykanın (AB, AMB, IMF) şantajlarına rağmen tasarruf politikalarını reddettiler; neoliberal partileri cezalandırdılar ve sosyal demokrat hükümetin, bu değişmez yapıların uyguladığı acımasız ‘memoranduma’ itaatkârlığı sorgulanıyor.

ABD’de petrol işçilerinin mücadelesi, “düşük ücretli” işçilerin hareketi ve siyah halkın polis zulmüne ve ırkçı adalet sistemine karşı muazzam protestoları gelişti. Kanada’da öğrenciler hükümete karşı kitlesel olarak sokaklara çıktı.

Sınıf mücadelesindeki yükseliş dalgalar halinde geliyor. Öncü dalgalar, sonradan gelenlerin mücadele, birlik ve kuvvetini artırıyor.

Güncel sınıf mücadelelerinin karakteri hâlâ savunmada olmasıdır. Büyüklü küçüklü bütün mücadelelerde işçi sınıfı, gençlik, kadınlar, ezilen halklar tepkilerini ifade ediyor, örgütlerinin rolünü artırıyor; fakat çoğu durumda hükümetlerin neoliberal halk düşmanı önlemler alması engellenebilmiş değil. Yine de, aynı mücadeleler, kitleler arasında, kapitalistlere ve devlet iktidarına karşı nefret yaratıyor, niteliksel sıçrama için temelleri oluşturuyor.

Bu mücadeleler, işçi ve sendika hareketinde ve taleplerde bir yenilenmeye işaret ediyor. Grevler, her seferinde ekonomik yaşamda kilit rol oynayan yeni işçi gruplarını ve diğer sömürülen emekçileri kendine çekiyor. Hareketin seviyesi ve memnuniyetsizlerin sayısı, özellikle gençler arasında, yükseliyor.

İşçi hareketinin mücadeleci kesimlerinin sola doğru kaydığını görüyoruz. Ekonomik ve politik acil talepler için mücadele hızla politikleşen bir karakter kazanıyor. İşçi ve sendikal hareketleri daha mücadeleci bir temelde yeniden örgütleme çabası da, aynı hareket içinden gelmektedir.

İşçi sınıfı ve halklar, her ne kadar eşitsiz ve aşamalı olsa da, ideolojik ve politik konumlarını yeniden kazanıyor, örgütlülüğünü ve kuvvetini artırıyor. Yeni bir devrimci ilerlemenin koşulları militan ruhun büyümesi ve yığınların politik ve sosyal hayata katılımıyla olgunlaşıyor.

Küresel çelişkilerin merkezinde bulunan, ekonominin yavaşladığı ve hayat şartlarının zorlaştığı yerlerde sınıf mücadelesinin yoğunlaşabileceğini öngörmek mümkün.

Temel sorun şu: Protestolara, mücadelelere ve ayaklanmalara hangi güçler önderlik ediyor? Hangi sınıf, hegemonya kurarak, oluşan durumlardan emperyalizme darbe vurmak için faydalanacak ve toplumun diğer kesimleri üzerinde politik etkisini artıracak? Günümüzde mücadelelerin birincil sınırlayanı tutarlı bir proleter hedeften ve devrimci perspektiften yoksunluktur. Bu durum, “sübjektif faktör”ün, yani işçi sınıfı ve onun öncü birliklerinin bilinç, mücadele ve örgütlülük seviyesinin önemini artırmaktadır.

12. HEDEF VE YÜKÜMLÜLÜKLERİMİZ

Üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı yeni bir topluma doğru atılacak adımın objektif koşullarının olgunlaşma seviyesi ile sosyalizmin ilk tecrübelerinin derin sonuçlara yol açan geçici yenilgisinin belirlediği sübjektif faktörün geriliği arasındaki tezatlıkların belirlediği tarihi bir dönemdeyiz.

Günümüzde komünist hareket hâlâ dağınık ve zayıf, fakat yeniden canlanmaktadır. Emperyalist ve antikomünist saldırının sonucu olarak işçi sınıfının ve halk yığınlarının bilincinin büyük darbe aldığı, devrimci perspektifte kayıp yaşandığı dönem yükleriyle omuzlarımızdadır.

Kapitalist saldırı ve son krizinin sonuçları o kadar geniş kapsamlı olmuştur ki, sömürülen ve ezilen yığınlar bu köhne sistemin gerçek yüzünü daha iyi görebilmekte; giderek artan oranlarda radikal politik ve sosyal değişimlere olan ihtiyacı ifade etmektedir. 2007 Krizi sonrasında komünist fikirler yaygınlaşmıştır.

Devrim mücadelesinin gelişmesi için önemli elverişli faktörler mevcuttur: Proletaryanın dünya ölçeğinde genişlemesinin sürmesi (günümüzde 1.6 milyar ücretli işçi mevcut ve bunun yaklaşık yarısı sanayi işçisidir); genç nüfusun hızla artması (tarihinde en yüksek oran); işçiler ve mücadelelerin paylaşımını pekiştiren iletişim araçlarının gelişimi ve yaygınlığı; sosyal eşitsizliğin artması, sömürülen ve bastırılan nüfusun çoğunluğunun, önümüzdeki on yıllarda sınıf çatışmalarının artacağı anahtar bölgelerden olan metropollerde toplanması (dünya nüfusunun % 50’den fazlası metropollerde yaşamaktadır).

Küçük burjuvazinin geniş kesimleri –mali oligarşinin kriminal politikalarının mağdurları– bir dizi krizden geçmektedir ve burjuvazinin güvenilir dayanaklarından biri olmaktan çıkmıştır. Orta sınıflarının siyasi parçalanmışlığı, sömürülen ve ezilen yığınlara önderlik edecek ve dalgalanan tutarsız tabakaları eleyecek olan proletarya mücadelesinin başarı olanaklarını önemli oranda artırmaktadır.

Koşullar Marksist-Leninistlere fırsatlar sunmaktadır. Bütün burjuva ve reformist politik seçeneklerin başarısızlığı tekrar tek güvenilir alternatifi ortaya çıkarmaktadır: Proleter devrimi ve sosyalizm.

Var olan koşullarda hızlı değişiklikler olabilir, devrimci gelişmeler hızlanabilir; büyük adımlar ve atılımlar için koşullar gelişebilir.

İçinde bulunduğumuz durum, koşulları iyi anlama, öngörülerde bulunma ve adaptasyon kapasitesi gerektiriyor; devrimci stratejiye bağlı olarak kıvrak ve esnek taktikleri benimseyebilecek ideolojik metanet ve tutarlılık gereklidir.

Bu “tablo”da, Marksist-Leninistlerin görevi, politik etkilerini artırmak, proleter yığınlarla yakın ilişkiler geliştirip genişletmek, ihtiyaç ve taleplerini gözeterek kararlı kesimlerini mücadeleye çekmek, kendi tarafımıza kazanmak ve devrimci güçlerin birikimi sürecini ilerletmek olmalıdır.

Emperyalist-kapitalist sistemin çırpınışları, burjuvazinin gerici saldırısı, savaş tehlikeleri, sınıf mücadelesinin gelişimi, örgütlenmesi ve kitlelerin mücadele düzeyine dair sorunları acil ve hayati hale getiriyor. Nesnel durumun avantajlarından yararlanmak, doğru bir politik eylem hattı belirlemek ve politik iktidar mücadelesi yaklaşımını asla kaybetmeden kitlelerle bağlarımızı çoğaltmak için mücadele süreçlerini ilerletme çabasına girmek gerekmektedir.

Bu nedenle, komünistler (Marksist-Leninistler), işçi sınıfı ve diğer emekçilerin ekonomik ve politik taleplerini savunma mücadelesine günlük olarak katılmalı, sömürülen ve ezilenleri bilimsel sosyalizmin ışığında işçi ve halk hareketinde birleştirmeli; geniş işçi ve işsiz yığınların mücadelesini ilerletmek için birleşik işçi cephesinin çeşitli biçimlerini önermeli ve gerçekleştirmeli; kapitalistlere, zenginlere ve onların hükümetlerine karşı ortak eylemler örgütlemek için var olan kitlesel örgütler içinde çalışmalı ve yenilerini oluşturmalı, sömürülenlerin ve ezilenlerin yaygın karşı saldırısı için koşulları geliştirmelidir.

Bu yolla, kitleler ve proletarya ile daha derin bağlar kurabiliriz. Ayrıca, sermayenin boyunduruğundan muzdarip olan geniş emekçi kesimler, küçük köylülük, küçük burjuvazi, genç işsizler, emekçi kadınlar, ezilen uluslar ve halklar gibi proletaryanın ittifak güçlerini de harekete geçirme başarısını elde edebiliriz.

Burjuva diktatörlüğüne ve tüm biçimlerine karşı mücadele etmek, burjuvazinin tehdidi altındaki işçi sınıfı ve halk yığınlarının hak ve özgürlüklerinin bayrağını ele geçirmek, hak egemenliğini ve emperyalizmin boyunduruğundaki ülkelerin bağımsızlığını sağlamak; gerici ve faşist güçlere; ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına; halk düşmanı baskılara ve burjuvazinin anti demokratik politikalarına karşı mücadeleyi ilerletmek; bunu, işçi sınıfı ve halk kesimlerini birleştirecek geniş halk cepheleri oluşturarak yapmak Marksist Leninist komünistlerin görevidir. Bu cepheler, bölgesel ve uluslararası ölçekte, işçi sınıfı ve ezilen halkların ortak düşmana, emperyalizme karşı mücadelesinin devrimci, antifaşist, antiemperyalist tek cephesinde birbirine bağlanmalıdır.

Emperyalist savaşa karşı mücadeleyi başlatmak, bunu tüm demokratik, yurtsever halk güçlerini birleştiren antiemperyalist ve devrimci platformlar temelinde gerçekleştirmek; emperyalist müdahalelere, savaş destekleyicilerine, silahlanma yarışına karşı; emperyalist askeri üslerin kaldırılması, savaş ittifaklarının dağıtılması, savaş makinesinin kitle eylemleriyle engellenmesi ve gerici iç savaşların devrimci iç savaşlara dönüşümünün sağlanması için mücadeleye önderlik etmek ve böylece, emperyalizmi sarsan ulusal ve toplumsal özgürlük mücadelelerine destek vermek Marksist Leninist komünistlerin görevidir.

Marksist Leninist komünistler, milliyetçi, popülist, şoven ve faşist akımlara; ve ücretli kölelik düzeninin sürmesi için yığınları uyutan ve bölen diğer reformist ve sosyal demokrat akımlara karşı, kararlı bir ideolojik ve politik savaşı yoğunlaştırmalıdır.

Barbar ve insani olmayan kapitalist sistemin genel krizinden devrimci çıkışı sağlamak görevimizdir.

Bu görev ve sorumlulukların üstesinden gelebilmek, farklı ülkelerdeki devrimci süreçlerin örgütlenmesini ilerletmek için, güçlü ve büyük Marksist Leninist parti ve örgütlere, geniş ve gerçekten aktif proleter kadrolara ihtiyacımız var.

İşçi sınıfı ve halk yığınları arasında kök salmış, toplumsal ve siyasi yaşama aktif olarak katılan komünist partiler olmadan, mücadeleleri, zayıflıklarını aşarak devrimci kitle hareketlerine dönüştürmek, işçi sınıfının bağımsız mücadelesini yönetmek, devrimin zaferini, sosyalizmin ve komünizmin inşası garanti altına almak mümkün değildir.

Bu nedenle, proletaryanın öncülerini, gerçek komünist güçleri Marksizm-Leninizm ve proletarya enternasyonalizmi bayrağı altında toplamak, var olan partileri güçlendirip yenilemek, bulunmadıkları yerlerde gerçek komünist parti ve örgütler inşa etmek, devrimci proletaryanın CIPOML içinde uluslararası birliğini güçlendirmek için çalışmak ertelenemez görevimizdir.

Ortadoğu’ya dünyadan bir bakış

Ahmet Cengiz

Roger Cohen, 14 Şubat 2016 tarihli New York Times’ta yayınlanan “Merkel doğru şeyi yapmasının bedelini mi ödeyecek?” başlıklı makalesinde, Almanya’nın eski kültür bakanı Michael Nauman’ın kendisine şunu anlattığını yazıyor: “ABD bizi terk etti, bizler oyun alanında yetim bırakılan çocuklarız ve şimdi orada kaba ve haşin bir oğlan duruyor, Putin. Bu kadar basit işte.”¹

“Yetim bırakılan çocuklar”ın, yani AB ve esas olarak da Almanya’nın gerçek hikayesi “bu kadar basit” değil elbette, ama Suriye-sığınmacılar-Ukrayna krizleri bağlamında yapılan bu benzetmede bir doğruluk payı da yok değil. Aslında sadece bu örnek değil, genel olarak bugünün karmaşık dünya tablosu “basit hikayeler” ile açıklanmaktadır. Gerçeği çarpıtma çabaları bu tür durumlarda işin bir yanıyken, diğer yanı gerçek tablonun kendisinin karmaşıklığıdır. Zira anlatılmak istenilen şey ne denli karmaşıksa, benzetmelere başvurma ihtiyacı da o denli artmaktadır. Gerçek tüm çıplaklığıyla ortada olsaydı, “basit hikayeler”e de gerek kalmazdı; aynı şekilde, gerçek “basit hikayeler”le perdelenemezdi de…

Bugünlerde tüm dünyanın ilgi odağındaki Suriye krizi ve Ortadoğu konusuna gelmeden önce, bu bölgedeki gelişmelerin de anlaşılmasına hizmet edeceğini düşündüğümüz genel tabloya, yani dünyanın karmaşık ahvalini yansıtan bazı hususlara değinmek yararlı olacaktır.

DÜNYA SAVAŞI

Bu satırlar kaleme alındığında, “Münih Güvenlik Zirvesi” arifesinde “Uluslararası Suriye Destek Grubu” toplantısında, bir hafta içerisinde uygulanmak üzere ateşkes kararı alınmış; ama hemen ardından, başta Türkiye’nin YPG mevzilerine top atışları olmak üzere, tüm taraflar silahlı çatışmaları tırmandırmıştı. Olup biten karşısında, etrafı, sadece Rusya’nın taktik tehdidiyle sınırlı olmayan, genel bir “III. Dünya Savaşı patlak verebilir” kaygısı sarmıştı. Hemen hemen tüm büyük güçlerin askeri yığınak yaptığı ve kıyasıya bir savaşın sürdüğü bir bölgede, ‘bir provokasyon ile dünya savaşı çıkabilir’ doğrultusunda kaygıların oluşması anlaşılabilir bir durumdur. Hele üstelik ‘Osmanlı hasta adamdı, Türkiye ise çılgın adam’ algısının giderek yaygınlaştığı düşünülürse!¹

Yine de, belirtmek gerekir ki, klasik şekliyle dünya savaşları, beklenmedik bir provokasyonla aniden patlak vermemektedirler. Bu türden provokasyonlar neden değil, vesilelerdir. Dolayısıyla bu konuda, dünya savaşının asıl büyük aktörlerinin halihazırdaki durum ve eğilimlerini dikkate almak gerekir. Açıktır ki, onlara rağmen ya da onlarsız bir dünya savaşı mümkün değildir. Peki, emperyalist güçler arası ilişkilerin bugünkü durumu ve aralarındaki çelişkilerin somut keskinleşme düzeyi böylesi bir savaşı patlatmaya vesile arar aşamasında mıdır? Henüz bu aşamada olmadığı ortadadır.

Öte yandan ama, bu, şu olgunun görülmesini de engellememelidir: Kapitalist-emperyalist dünya bir süreden beri, dünya çapında tedricen vuku bulan bir tür dünya savaşının içindedir aslen. Ve Suriye bağlamında olup biten de bunun bir nevi çekirdek örneğidir. Şimdi denilebilir ki, emperyalist devletler zaten doğaları gereği hep bir dünya hegemonyası mücadelesi içindedirler, nüfuz alanları ve pazar payları için birbirleriyle boğuşurlar ve bunu yalnızca ekonomik, politik ve ideolojik-kültürel mücadeleler şeklinde değil, aynı zamanda vekalet savaşları biçiminde de sürdürürler. Bunlar doğru ve geçerlidir şüphesiz. Ancak, bugünkü durumu ayırt eden, bu çatışma ve savaşların olmasından ziyade (ki sayıları ve yoğunlukları artmaktadır), bunların; emperyalist devletler arası verili güçler dengesine göre neticelendirilememesi, ve bu neticelendirilememe halinin verili dünya düzenini (üstelik tüm kurum, kural ve teamülleriyle) aşındırması, ama bunu aşındırması oranında da her yeni çatışmayı, o çatışmanın asıl çapı ve dinamiklerinin ötesine taşımak suretiyle, belirli bir doğrultudaki gidişi koşullayan ve varolagelen çözüm yollarını giderek sınırlayan ögelere dönüştürmesidir.

Bugünkü dünya hali ve düzenine ilişkin; “belirsizlik dönemi”, “ara dönem”, “anomi”, “çok kutuplu”, “tek kutuplu değil”, “kutupsuz” vb. tanımlamaların yapılmasının gerisinde, günümüz çatışma ve savaşların böylesi bir sürecin ögeleri olmaları, yani biriken çatışma ögelerinin birbirleriyle ilişkileri bakımından yeni bir dinamik süreci oluşturmaları ve ama aynı zamanda bu sürecin, dinamizminin şimdiden görülmesine karşın, uluslararası planda henüz kendi yeni düzenini doğurmamış olması durumudur. (Bu değerlendirmeler bağlamında Gramsci’nin bunalım durumuna dair tasvirinin de –“eskinin ölmesi, ama yeninin henüz doğamıyor olması”– son zamanlarda çok sık alıntılanması bir tesadüf olmasa gerek. Kuşkusuz, var olan dünya düzeni henüz çökmemiştir, ama ölümcül hastalık semptomları sergilemektedir; yenisi ise, ufukta henüz net belirmemiştir.)

BLOKLAR MESELESİ

Açıktır ki, eğer dünya düzeni hâlâ belirtilen anlamda kendi içinde çelişkili (ambivalent) bir haldeyse, o zaman, –her ne kadar olayların günlük görünüşünde böyle bir algı akla yatkın görünse de– bugün için, emperyalist devletler arasında biçimlenmiş ve nihai şeklini almış bir bloklaşmadan söz edilemez. Evet, ölüme yüz tutmuş dünya düzenin ideolojik kalıpları (“Batı’nın Doğu’ya karşı” ittifakı gibi) hâlâ kullanımda ve bunlar şu ya da bu hegemonya hamlesini kotarmada belirli bir işlev görüyorlar. Ama bunlar, çoktan gerçek bir kampın ideolojik kalıpları değil artık.

Emperyalistler arasında karşıt bloklaşmaların eninde sonunda bir şekilde olacağı tartışmasızdır. Fakat, belirli ham eğilimlerin varlığına rağmen, birçok açıdan henüz o noktada değiliz.

Bugün için söz konusu olan, biçimlenmiş bloklara mensup şu ya da bu gücün karşıt bloktan bir güçle şu ya da bu konuda işbirliğinde bulunmasından ziyade, hegemonya ve nüfuz alanı iddiası taşıyan her bir emperyalist gücün, kendi emperyalist hedef ve ihtiyaçlarının buyur ettiği alan ve konularda farklı işbirliklerine ve ittifaklaşmalara yönelebilmesidir. Örneğin bugünün dünyasında ekonomik işbirliğin mümkün ve gelişkin, ancak politik işbirliğin olanaksız olduğu (ve daha zor olmakla birlikte, tersi) durumlar henüz son derece ender ve İran ve Rusya örneğinde de görüldüğü gibi, değişmez katılıkta da değildirler.

ABD’nin önde gelen think tank kuruluşu RAND’ın geçtiğimiz yıl yayınladığı “Girdaplı bir dünyada Amerika için seçenekler” adlı kitapta bu bakımdan ilginç tespitler yapılmaktadır. Örneğin ABD açısından yapılan tespitlerden birisi şudur: “Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu günümüz dünyasında, tek taraflı tepkilerden etkilenebilecek çok az sorun vardır. Bu kitapta dile getirilen birçok sorunun çözümü açısından Amerikan’ın dahil olması elzem, ama nadiren yeterli olacaktır. Küresel iklim değişikliğinin yavaşlatılması buna sadece uç bir örnektir… Ortak hareket etmek önemlidir. Koalisyonlar normdur. Kimsenin yanındaki ortağına dair çok seçici olma lüksü yoktur. İran’ın nükleer silah elde etmesini önlemek açısından Rusya gereklidir. Çin ise, Kuzey Kore’yi dizginlemek için lazım. IŞİD’e karşı savaşta İran’a ihtiyaç vardır. Suriye’de savaşı durdurmak içinse hem Rusya’ya hem İran’a ihtiyaç duyulacaktır. İklim değişikliğini yavaşlatmak için küresel çaba gerekecektir. Bu devirde ortaklıklar, sadece düşmana sizinle birlikte karşı koyacak dostlar demek değildir.”²

Güncel bir örneği ekleyerek, dünya düzenin bu ambivalent (kararsız) yapısının zeminini teşkil eden ekonomik boyuta geçelim: Çin, şu günlerde, ABD ile birlikte Pakistan’ın da dahil olduğu Afganistan-Taliban arası görüşmelere katılmaktadır. Dört ülke, Taliban ile görüşmeye ilişkin bir hareket planı üzerinde anlaştıklarını açıkladılar. Kuşkusuz, uzun bir süredir Afganistan’ın geleceğiyle ilgili açıktan müdahil olmaktan kaçınan Çin’in, bu tutum değişimini gerektiren, ancak şimdilik konumuz olmayan özel nedenleri de bulunmaktadır.

ÇELİŞKİLİ YAPININ EKONOMİK TEMELİ

Mevzunun ekonomik temelini anlamak açısından günlük basından bazı güncel örneklere dikkat çekmek aydınlatıcı olacaktır. Bu satırlar kaleme alınırken, petrol fiyatının daha fazla düşmesini engellemek üzere OPEC petrol kartelinin üç üyesiyle (Suudi Arabistan, Katar ve Venezuela) bu kartele üye olmayan Rusya’nın petrol arzına bir üst sınır getirmeyi kararlaştırdıkları haberleri yayınlandı: “Riyad ve Moskova’nın ‘diğer üreticilerin de kendilerini takip etmesi halinde’ petrol arzını Ocak ayı seviyesinde tutma konusunda anlaştıkları açıklandı.”³ Diğer üreticiler arasında burada özellikle İran ve Irak’ın tutumu önem arz etmekteydi. Üretimini yeniden artırma fırsatını henüz yeni yakalamış bulunan ve bu hırsıyla petrol arzını daha da yükselteceği ve dolayısıyla petrol fiyatının daha da düşmesine neden olacağı tahmin edilen İran’ın bu anlaşmaya ilk tepkisi, petrol piyasa payından vazgeçmeyeceği yönünde oldu. İran Petrol Bakanı bu gelişme üzerine Venezuela ve Irak’la ayrıca görüşeceklerini açıkladı. Görüldüğü gibi, Suriye konusunda karşıt cephelerde yer alan Riyad ve Moskova, ekonomilerinin temel bir kaynağı ve aynı zamanda dayanağı olan petrol sorununda anlaşıyor, bu anlaşma Rusya ile yakın işbirliği yapan Tahran’ın ise işine gelmiyor, farklı bir çareyi arayıp bulmaya çalışıyor. Ve sadece Tahran’ın da değil; bu türden bir anlaşma ucuz petrolden yararlanan ülkelerin aleyhine olduğu gibi, yakın ve orta vadede petrol fiyatlarını düşük tutmak isteyen ABD’nin de işine gelmiyor…

Başka bir örneğe bakalım. Çin, son yıllarda olağanüstü bir sermaye ihracı gerçekleştiriyor. Sadece son bir iki günde haberi yapılan yatırımları sıralamak bile yeterlidir: Bir Çin futbol kulübü 50 milyon Euro’ya Brezilyalı bir futbolcuyu transfer ediyor. Gayrimenkul devi Wanda, Hollywood’un en ünlü stüdyolarından birini satın alıyor. Hai adlı Çin tekeli, General Electric’in beyaz eşya bölümünü satın alarak mülkiyetine geçiriyor. Çin’in kimya tekeli ChemChina İsviçreli tarım teknolojisi tekeli Syngenta’yı 43,7 milyar Euro’ya ele geçiriyor (şimdiye kadar hiçbir Çin şirketinin bu kadar büyük bir sermayeyi başka bir şirketi yutmak için harcamadığı söyleniyor).

Süddeutsche Zeitung’dan Kai Strittmatter bu gelişmeleri şöyle yorumluyor: “Şu açık: Burada yeni bir dönem başlıyor. Çin sermayesi dünyaya açılıyor. Çin’in yurtdışı yatırımları son on yılda on kat arttı, yılda 100 milyar doları buluyor gelinen yerde. Para akışının yönünün kaydığı söylenebilir: Çinliler uzun bir süre Afrika ve Güney Amerika’nın hammadde ve enerji kaynaklarına yoğunlaşmışlardı. Son dönemde ise Çin’in ABD’ye yatırımları, ABD’nin Çin’e olan yatırımlarını geçmiş bulunuyor; aynı şekilde Avrupa’ya olan yatırımları da (2015’de tahminen 22 milyar Euro idi) Avrupalıların Çin’e olan yatırımlarını (9 milyar Euro) geçmektedir. Öte yandan, Çin’in yatırım yaptığı sektörler de değişmekte; bioteknoloji, eğlence, gıda ve tarım ekonomisi. Ve giderek artan bir oranda Çin’in devlet şirketlerinden ziyade özel şirketleri bu yatırımları yöneliyor. (…) Bu yatırım hamlelerinin bir sonu görünmüyor henüz. Tersine, aslında yeni başlıyor denilebilir. Berlin’deki Çin araştırma enstitüsü Merics 2020 yılına kadar Çin’in küresel servet değerlerinin üçe katlanacağını öngörüyor.”⁴

Aslında herhangi bir yoruma gerek bırakmayan bu haber ve yoruma sadece şu eklenebilir: Çin’de biriken sermaye zaten ihracata (sermaye ihracına) yönelmekteydi, ancak ülkenin ekonomik büyüme hızı düştükçe bu ihraç eğiliminin daha da güçlendiği görülmektedir. Öte yandan bu durum, devlet şirketlerinin stratejik yatırımlarının yanı sıra, özel ellerde biriken sermayenin de dış ülkelerde yaratılan artı-değerden pay kapma iştahını kışkırtmış bulunmaktadır. Kuşkusuz, sermayenin doğasından gelen bu zorunluluk, çeşitli ülkelerde karşı reaksiyonları ister istemez tetikleyecektir. Fakat Çin’de birikmiş ve çapı hiç de küçük olmayan bu sermayenin ihraç eğilimi ve zorunluluğunun, bugün için açık pazar ve çok yönlü işbirliklerinden yana bir çizgi izlemeyi mecbur kıldığı ortadadır.⁵ Ekonomisini şu sıralar yeniden biçimlendirmeye çalışan Çin’in hemen önündeki açmazı ise, bu sermaye ihracının ve yayılmacılığın, onu, öngördüğünden ya da hazır olduğundan daha erken kapışmalara sürükleme riskini artırmasıdır. Fakat belli ki, bu bakımdan da bunu ötelemek ve geciktirmek Çin’in çıkarına olandır.

Son bir örnek daha verelim. Bu örnek, dünya düzeninin kendi içinde çelişkili yapısının, bu sefer, ekonomik ve politik entegrasyonun görece ileri olduğu bir birlikte (Avrupa Birliği) nasıl merkez kaç eğilimlerini kışkırttığına dairdir.

Atlantic Council’in yönetici başkan yardımcısı Damon Wilson, geçen ayki Davos zirvesine “Avrupa: 2016-2017’de dikkat edilmesi gerekenler” başlıklı bir dosya sundu. Wilson, kendisiyle yapılan bir röportajda “Avrupa için yol haritası” özelliği taşıyan bu belgede “beş kilit konu”yu işlediklerini açıklıyor: “Ekonomi, dijital Avrupa, göç, jeopolitik riskler ve Brexit [Britanya’nın AB’den ayrılması – A. C.].” Wilson, “Avrupa, bugünün dünyasında önem arz etmesi için birliğe ihtiyaç duymaktadır. Sınırları, açık pazarları düzenleme kabiliyeti, genel bir dijital platformun yaratılması gibi şeyler daha fazla entegrasyonu gerekli kılmaktadır; ancak Avrupa şu an politik akıntıya karşı yüzmektedir.”⁶

Hiç şüphesiz, AB’yi AB olarak ayakta tutmak ve ilerletebilmek için yapılması gerekenlerle fiiliyatta yapılabilir olan arasındaki makas büyüyor. Başta Deutsche Bank olmak üzere Avrupa bankalarının kritik durumunun daha da kötüleşmesiyle tazelenme riski büyüyen “Euro krizi” (“Euro krizi II”) işin bir yanı iken, buna, güncel olarak, şimdi de “Schengen krizi” eklendi. İngiltere’nin oynadığı Brexit pokeri ise, “bak çıkarım ha!” şantajıyla sınırlı kalmamış, özellikle Almanya’nın AB’nin entegrasyonunu daha da ilerletme dayatmalarından hoşnutsuz olan ülkelerle birlikte “bağımsız devletler birliği” mahiyetli bir reform talebini örgütlemeye evrilmiştir. (Bu arada belirtelim ki, “Schengen krizi”nin de çok açık bir biçimde gösterdiği gibi, sorunların hangi perspektiften çözüleceği meselesindeki görüş ayrılıkları, AB’nin motor gücü olan Almanya’nın iç politikasına da ciddi bir biçimde sirayet etmiş durumdadır.)

“Euro”, “Schengen”, “Brexit”… bu “meydan okumalar”, AB’nin herhangi sıradan bir sorununu kapsamıyor, AB’yi AB yapan esaslı konuları içeriyor. Hepsinin özelliği, AB projesinin geleceğini riske sokma potansiyelini taşıyan konular olmasıdır.

Toparlayalım. Dünya pazarının teşekkülü, bunun üzerinde yükselen kapitalist bir dünya ekonomisinin varlığı ve iç içe geçmişliği, dünyanın nüfuz alanları bakımından paylaşımının tamamlanmışlığı dolayısıyla uluslararası ekonomik-politik hamle ve ilişkilerde bağıntısızlığın adeta olanaksızlaşması, tikel aktörlerin potansiyelli her eyleminin ister istemez bütünün yapısında şu ya da bu şekilde yansıması ve dolayısıyla bu yansımanın bilfiil karşı reaksiyonları tetikleyerek tikel aktörlerin konum ve olanaklarında aleyhte ya da lehte değişikliklere neden olması ve ona göre pozisyonlarının yeniden belirlenmesi, ve bütün bunların; dalgaların gel-gitliği şeklinden ziyade, kompleks, mütemadiyen ve özellikle de farklı güçlerin farklı eylemlerinin zamandaşlığıyla gerçekleşmesi suretiyle ister istemez orantısızlıklar üreterek belirli noktalarda yoğunlaşma olarak cereyan etmesi ve bu doğasıyla var olan çelişkilerin derinleşmesine neden olması… – işte bu diyalektik ve bütünsel bağlamlılık, dünya ölçeğinde olup biteni değerlendirmenin bir prizması olarak akılda tutulmadığında, yanlış, eksik ya da yüzeysel sonuçlara varmak işten bile değildir.

Bu yapıldığında ise, görünenin; açık bloklaşmalardan ziyade; her bir iddia sahibi emperyalist gücün bugünün dünya ekonomisinin ve düzenin çelişik ama bütünsel bağlamlılığı içerisinde hareket etmek zorunda olduğu, stratejik pozisyon almalarının taktiksel düzlemde henüz zikzaklı ve olağanüstü dolambaçlar gerektirdiği, gelişen güçlerin kendilerinden güçlü olanların olanaklarına yaslanmaya hâlâ ihtiyaç duyduğu ve tersi, yani önde giden güçlerin hem kendi konumlarını korumak ve ilerletmek hem de birbirleriyle dengelerinde avantaj yakalamak için gelişen güçlerden faydalanmak zorunda olduğu, dolayısıyla bugünün ham bloklaşma eğilimlerinin verili bağlamlılığı çözme ve yerine başka bir bağlamlılığı tesis etmekten ziyade, var olanın içinden ve üzerine tesis edilerek (yenisinin eskisine gerek duymayacak bir noktaya gelmesine kadar) şekil almak zorunda olduğudur.

Genel hatlarıyla bu kompleks duruma dikkat çektikten sonra, şimdi Suriye krizi bağlamında olup bitenlere bir göz atabiliriz.

SAFLAŞMA ŞABLONLARI VE UYUMSUZLUKLAR

Suriye krizinde, başka şeylerin yanı sıra, dikkat çekici olan, bu “vekalet savaşı”nın, giderek, bildik saflaşma şablonlarına uymayan belirtiler göstermesidir. Örnek olarak; ABD ile Türkiye arasındaki çekişmeler⁷, ABD ile Rusya’nın karşıt pozisyonları terk edip politik bir çözümde anlaşma ısrarını sergilemeleri ya da ABD’nin kendi bölge müttefikleri olan Türkiye ve Suudi Arabistan ile tatsız tartışmalar ve anlaşmazlıklar içindeyken, yakın zamana kadar “bölgenin haydut devleti” olarak suçladığı İran ile anlaşması vb. gelişmeler verilebilir. Bu “uyumsuzluklar” ve bunların özellikle de ABD’nin tutumunda kendini ortaya koyması bir rastlantı olmasa gerek.

Şu iki olgu bugün daha görünür hale gelmiştir: a) Kendine has stratejik önemi değişmemekle birlikte, “Ortadoğu’nun ABD’nin dünya hegemonyası stratejisinde bugün teşkil ettiği yer öncesiyle aynı değildir. Dünya hegemonya stratejisini yenileyen ve ağırlık noktasını Asya-Pasifik’e kaydıracağını ilan eden ABD, başka hamlelerinin yanı sıra kaya gazı ve petrolüyle kazandığı yeni pozisyonla da, Ortadoğu’da seçenekleri ve taktik esnekliği en güçlü emperyalist güç durumundadır. Ortadoğu, günümüz ABD’sinin dünya hegemonyası mücadelesinin asıl olarak yoğunlaştığı bölge değildir artık.” b) ABD’nin IŞİD karşısında oluşturduğu koalisyon, “bölgedeki tüm merkezkaç eğilimleri dizginleme ve disipline etme platformudur.” “İŞİD üzerinden bölge devletlerinin hegemonya eğilimlerini ‘budama’”, yani “terbiye edilip hadleri bildirilmek istenilenler arasında Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar da vardır!”⁸

Bu iki olgu göz önünde bulundurulduğunda; PYD üzerinden ABD ile açıktan “kapışan” Türkiye’nin, Suriye’de Rusya’ya karşı NATO’yu işin içine çekmek için elinden geleni ardına koymazken, NATO’nun fiili lideri ABD’nin tam da Rusya’yla konuyu siyasal bir uzlaşmayla çözmeye çalışması ve aynı anda “stratejik müttefiki”nin bam teline basarcasına PYD/YPG’ye olan desteğinden vazgeçmeyeceğini üst üste ve altını çizerek açıklaması garip ve anlaşılmaz bir şey olmaz – her ne kadar bu durum, bu ülkenin reisi cumhuruna “Ben miyim senin ortağın yoksa Kobani’deki teröristler mi?” sorusunu sordurtsa da!

ABD Türkiye ilişkilerini yakından izleyen gazeteci Tolga Tanış’ın “Gerçekler” başlıklı makalesi konunun bu boyutuyla ilgili son durumu özetlemektedir: “Üç konuda⁹ birden Washington’ın Türkiye’yi geri çevirmesi, Ankara’daki bir şehir efsanesinin de sona ermesi anlamına geliyordu: ‘ABD’nin bize duyduğu ihtiyaç, bizim onlara olan ihtiyacımızdan daha fazla.’…”

Washington’da Türk-Amerikan ilişkilerini en doğru izleyen isimlerden olan eski Amerikan Büyükelçisi Robert Pearson’ın 6 Ocak’ta Ortadoğu Enstitüsü için yazdığı yazıda aslında ipucu vardı. Aynen şöyle diyordu Pearson: “‘Eğer 2015 Washington ve Ankara’nın birbirlerinden daha da uzaklaştıklarına tanıklık eden bir yıl olduysa, 2016, ABD’nin Ortadoğu’daki politikalarını Türkiye’ye daha az güvenerek şekillendireceği bir yıl olabilir.’ Olan tam da bu.”¹⁰

Yeri gelmişken belirtelim: ABD ile Türkiye arasındaki anlaşmazlığın gerisinde sadece Türk devletinin “Kürt fobisi” durmamaktadır. “Kürt fobisi”, şu an itibarıyla, özellikle de AKP tarafından devlet olanaklarıyla palazlandırılan ve ona dayanaklık eden “yeni yetme” sermaye grubunun devletle (askeri ve bürokratik aygıtla) kurduğu ve etrafında ülkenin en gerici, milliyetçi ve ırkçı güçlerini birleştirdiği koalisyonun harcı durumundadır.¹¹ Sadece tarihin akışıyla değil, bölgenin içinde bulunduğu somut çözülme süreciyle de tezat bir çizgi temelinde oluşan bu koalisyondan Türkiye sermayesinin (başta da “yeni yetmeler”in) muradı, Ortadoğu pazarında daha büyük paylar kapmak ve bölgesel nüfuz alanları yaratmaktır (“çözüm süreci”nden de murat ettikleri asıl buydu!).

Sermaye birikimini son 25 yılda çapına göre küçük sayılamayacak bir düzeye çıkartan ve bölgesinin kapitalizm bakımdan en ileri ülkesi olan Türkiye’de bu bölgesel yayılmacı eğiliminin¹² güçlü bir biçimde peydahlanması şaşırtıcı değildir. Bununla birlikte; bu eğilimin, ABD’nin sineye çekmeyi hiç de düşünmediği bir densizlik ve pervasızlıkla kendini ortaya koyması, dahası –kendi “özel çıkarları”nı gerçekleştirme hayaliyle birini diğerine karşı kışkırtarak– dünya hegemonyası liginde oynayan emperyalist güçlerin ilişkilerini şekillendirmeye yeltenen bir provokatörlükle hareket etmesi ve ‘Yeni Türkiye milli çıkarları ve güvenliğinin gereği neyse sakınmadan yapar!’ tavırlarının sergilenmesi, evet bu, ne rasyonalizm ne de realizmle açıklanabilir bir durumdur. Olsa olsa post-imparatorluk sendromuyla açıklanabilir!¹³

Böylesi haller, yapısı gereği, fevri gelişmelere açıktır. Tek şık olmamakla birlikte, ancak başka olası gelişmelerin¹⁴ vuku bulmaması halinde şu ihtimal zayıf bir ihtimal olmaktan çıkar: ABD ile Erdoğan rejimi arasındaki çekişmenin ilerlemesi ve buna paralel ülke içindeki çatışmalı sürecin yeni boyutlar alması, kısacası rejimin içte ve dışta ekonomik ve politik yönden tam anlamıyla tıkanmaya başlaması ve bu tıkanmanın halk kitlelerinin ekonomik-politik hoşnutsuzluğu ve tepkisini sokağa taşırması – bu, askeri bir darbenin politik koşullarının olgunlaşması demektir. Mevcut koalisyonun askeri ve bürokratik kanadının bu koşullarda kendi devletini kurtarma refleksiyle hareket edeceğinden emin olabiliriz. İşçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin mücadelesinin demokratik bir alternatifi gündeme taşıyamaması halinde, Türkiye’deki sistemin, halihazırdaki sürecin belirtilen sonuçları doğurmasına vereceği yanıt bu olacaktır!..

Konumuza geri dönecek olursak. ABD ile Rusya’nın, Suriye iç savaşı konusunda politik bir çözümü amaçlamalarını olanaklı kılan, Obama yönetiminin dünya stratejisi¹⁵ çerçevesinde Ortadoğu’ya yaklaşımının doğurduğu şu ilginç durumdur: ABD’nin bölgeye ilişkin orta vadeli planları Rusya’nın Suriye’ye ilişkin yakın vadeli planlarıyla¹⁶ örtüşmekte, tersinden ifade edilecek olursa, Rusya’nın Suriye’deki yakın hedefleri ABD’nin orta vadeli hedeflerini baltalamamaktadır. Ancak aynı şey, ABD’nin gerek bölge ve gerekse Avrupa’daki müttefiklerinin plan ve istemleri açısından geçerli değildir. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın emperyalist devletleri, ABD’nin Rusya’ya karşı bölgede daha aktif olmasını, özellikle de Suriye krizinin Avrupa’ya sirayet etmesini sınırlamak üzere daha enerjik davranmasını arzulamaktadırlar.¹⁷ Bu yönüyle, Avrupa’nın emperyalist devletleriyle bölgenin iddia sahibi ve “Batı yanlısı” ülkeleri (örneğin Türkiye ve Suudi Arabistan) ortak bir noktada buluşmaktadırlar.¹⁸ Şu farkla ki, birincileri ABD’ye “kestaneleri benim için ateşten çıkarmaya devam et lütfen” derken, –Rusya karşısında kendi önceliklerini Amerika’ya dayatmaya yeltenip onu zora soksalar da– ikincileri “kestaneleri ben çıkarırım, yeter ki arkamda dur!” demektedirler.

Fakat Obama’nın “Birliğin Durumu” üzerine yaptığı son konuşmaya bakıldığında, ABD’nin öncelikleri arasında bu türden beklentileri karşılamanın bulunmadığı kolaylıkla anlaşılabilir. “Ortadoğu, kökeni bin yıllık ihtilaflara dayanan, bir nesil sürecek bir değişimden geçiyor” diyen Obama’ya göre, “krize sürüklenen her ülkeyi devralıp yeniden inşa etmeyi deneyemeyiz. Bu liderlik değildir. Bu, bataklığın reçetesidir. Bizi sonunda zayıflatacak biçimde Amerikan kanını, hazinesini akıtmaktır. Bu, Vietnam’dan, Irak’tan alınan derstir ve şimdiye kadar bunu öğrenmiş olmamız gerekir.

“Ancak iyi ki, daha akıllıca bir yaklaşım var. Ulusal gücümüzün tüm unsurlarını kullanan sabır isteyen, disiplinli bir strateji. Eğer gerekli olursa, Amerika kendi halkını, müttefiklerini korumak için her zaman yalnız da olsa tek başına hareket edecektir, ama küresel kaygı yaratan konularda dünyayı bizimle çalışma konusunda mobilize edeceğiz ve diğer ülkelerin de meseleye ağırlıklarını koymalarını sağlayacağız. Bu, bizim Suriye gibi ihtilaflara olan yaklaşımımız. 21’inci yüzyıldaki Amerikan liderliği, dünyanın geri kalanını göz ardı etme tercihi değildir. Teröristleri öldürdüğümüzde ve çözülen toplumları yeniden inşa ettiğimizde bu istisna olabilir. Liderlik, askeri gücün akıllı uygulanması ve dünyayı doğru amaçların arkasından koşturmaktır.”¹⁹

Kısacası, Obama yönetiminin Avrupalılara söylediği şu: “Kestaneleri sizin için de ateşten çıkardığım dönemler geride kaldı. Dünya liderliğimin yüz yüze bulunduğu bugünkü meydan okumalar karşısında, ‘armut piş ağzıma düş’ tutumunuzu terk etmelisiniz artık. Varlığımdan faydalandığınız jeopolitik nimetler için bizzat kendi elinizi taşın altına koymanızın zamanı gelmiştir!”

Ortadoğu’nun bölgesel müttefiklerine ise şunu söylemektedir: “Bölgede eski tarzda at koşturmamamdan hiçbiriniz yanlış sonuçlar çıkartmasın. Hele huzurumu kaçıracak işlere hiç girişmeyin. Benim belirlediğim amaçlar doğrultusunda koşturabilirsiniz. Şimdilik göreviniz, Suriye’de oyun kuruculuktan vazgeçmek ve tüm gücünüzle İŞİD ile mücadeleye katılmaktır!”

Elbette ABD bölgedeki müttefiklerini yitirmek istemeyecektir. Türkiye örneğinde de görüldüğü gibi, ABD, ilgili müttefik ülkeyle halihazırdaki siyasi yönetim ya da onun güncel eğilimlerini birbirinden ayrıştırarak hareket etmeye önem vermektedir. Yine de belirtmek lazım ki, bu esnek taktiğinin başarısı tümüyle ABD’ye de bağlı değildir.

ABD açısından bölgeye çeki düzen vermenin meşru platformu olarak “İŞİD ile mücadele”, bölgedeki seküler güçlerin desteklenmesini, Sünni mezhebin Şii mezheple dengelenmesini ve merkezkaç eğilimlerin denetim altına alınmasını gerektirmektedir. Suriye iç savaşının siyasal çözüm yolunu açacak bir ateşkesle dondurulması, bu platformun yaşama geçirilmesinin bir önkoşulu haline gelmiştir. Bu çabaların Erdoğan tarafından “Türkiye’yi kendi sınırlarına hapsetme çabası” olarak yorumlanması bu bakımdan hiç de yanlış değildir. Gelgelelim, Cumhurbaşkanı Erdoğan bu çabaları her ne kadar “gülünç” bulsa da, eklemek lazım ki, Türk devleti “Kürt fobisi”ni aşamadığında, “kendi sınırlarına hapsolma”yı kabul etmesi dahi yeterli olmayacaktır!

SAVAŞ VE SOSYAL MÜCADELELER

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) geçtiğimiz gün açıklanan 2011-2015 yılları arası dünyadaki silah ticareti hareketleri raporuna göre, en büyük silah alıcıları sıralamasında şu ülkeler önde gelmektedir: Hindistan, Suudi Arabistan, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri, Avustralya ve Türkiye. Başka bir ifadeyle, son beş yılda özellikle iki bölgenin ülkeleri alabildiğine silahlanmış: Asya ve Ortadoğu!

Bu iki bölge, günümüz merkez kaç eğilimlerinin verili dünya düzenini en fazla zorladığı bölgelerdir de, aynı zamanda. Başka bir ifadeyle, mevcut dünya düzeninin nabzını, sadece değil, ama en başta bu bölgelerdeki (ve/veya bu bölgelere ilişkin ve/veya bu bölgelerden kaynaklanan) gelişmelerden ölçebiliriz. Silahlanmanın dünya düzenini sınayan merkez kaç eğilimlerinin yoğunlaştığı bölgelerde olağanüstü artması – bu, pek iç açıcı bir seçkinler topluluğu olmasa gerek!

Ortadoğu’nun tümünü olmasa da, Suriye sorununu ve onu da verili dünya düzeni bağlamı içinde ele almaya çalıştık. Açıktır ki, Suriye sorunu, bölgenin içinde bulunduğu çözülme ve yeniden şekillenme sürecinin nedeni değil, bir objesidir sadece. Suriye sorunun kalıcı bir ateşkesle dondurulması dahi, bu sorunun da ortaya çıkmasına neden olan temelli faktör ve çelişkilerin kaldırılması anlamına gelmeyecektir.

Burası Ortadoğu’dur; bölge devletlerinin hem kendi aralarında ve hem de büyük güçlerle ittifaklaşmalarının, eksen kurmalarının, işbirliklerinin düne göre daha hızlı değiştiği ve değişeceği bölgedir. Buraya ilişkin pek çok öngörü, dillendirilmesinin hemen ertesinde anlamsızlaşabilir.

O nedenle, yazımızı, dikkat çektiğimiz ekonomik temelin başka bir boyutuna –toplumların, işçi ve emekçi kitlelerin konumlarına– göz atarak noktalayalım. Zira son tahlilde gidişatı belirleyen/belirleyecek olan, bu iki temelli faktördür.

Bölgeyi sarsan Arap halk ayaklanmalarına yol açan sosyal ve politik çelişkiler çözülmemiştir. Ülkeler arası önemli farklar olmakla birlikte, bu süreç noktalanmamıştır. Arap halklarının, işçilerinin, emekçilerinin, gençliği ve kadınlarının sosyal ve politik talepleri yakıcılığını korumaktadır. Bugün bu mücadeleleri bekleyen en büyük tehdit, bölgenin iddialı, ama politik ve ekonomik bakımdan giderek sıkışan gerici devletlerinin kendi aralarında çeşitli kılıflara büründürerek kışkırtabilecekleri anlamsız ve hedef şaşırtıcı savaşlardır.

Öte yandan, dünya ekonomisinin günümüzdeki durumu yeni bir ekonomik kriz için tüm koşulları yeniden olgunlaştırmışa benziyor. Sadece petrol fiyatlarında değil, genel olarak hammadde fiyatlarında ciddi düşüşler kaydedilmektedir. Sanayi üretimi açısından önem arz eden enerji ve çelik tekelleri peş peşe zarar bildiriyorlar. Bu durumun hem dünya ticaretine hem de bankalarına negatif yansımaları açıkça görülüyor. Dünya çapındaki konjonktürün gelişme seyriyle ilgili erken uyarıcı özelliğe sahip bir gösterge olan ve hammadde (buğday, demir cevheri, kömür vb.) nakliyatı fiyatlarını kapsayan Baltic Dry Endeksi, 2008 yılı (yani dünya ekonomik krizin kendini tüm belirtileriyle açığa vurduğu yılın) düzeyinin altına düşmüş bulunuyor.²⁰

Şundan yola çıkabiliriz: Patlama anına yaklaştığımız bu ekonomik krizin çeşitli ülkelerdeki toplumsal sonuçları, öncekilerden çok daha ağır olacaktır. Zira dünya bu krize; ABD ve Avrupa ekonomileri arasında belirgin bir ayrışma eğiliminin uç verdiği, izlenen mali politikalar arası eşgüdüm koşullarının giderek sınırlandığı, devletlerin borç yükünün olağanüstü arttığı bir dönemde yakalanacaktır.²¹

Yeni bir dünya ekonomik krizinden yayılacak dalgaların, daha şimdiden kriz belirtileriyle boğuşan Ortadoğu’yu ayrı bir şiddetle sarsması sürpriz olmayacaktır. Bu bakımdan Ortadoğu’yu; sosyal çalkantıların, halk ayaklanmalarının, kitlesel mücadelelerinin yeniden yükseleceği, iç çatışmaların yayılacağı, politik altüst oluşların ve rejim değişikliklerinin gündeme geleceği bir dönemin beklediğini söyleyebiliriz. Sosyal mücadelelerle savaşın, birisinin diğerini engellediği ya da perdeleyip boğduğu veya hedefinden saptırdığı bir dönem…

Türkiye, mevcut siyasi çizgi ve uygulamaları bir şekilde revize edilmediğinde, bu gelişmelerin dışında olmak şöyle dursun, merkezlerinden biri olmaya adaydır. Görünen o ki, Türkiye, bölgenin tüm çelişkilerini içinde biriktirmiş olarak kelimenin tam anlamıyla Ortadoğu’nun “model ülkesi” olacaktır!

Dipnotlar

1. http://www.nytimes.com/2016/02/15/opinion/will-merkel-pay-for-doing-the-right-thing.html?partner=rssnyt&emc=rss

1. Bu bağlamda en çok dile getirilen kaygı, “yeni Türkiye”nin (!) bir şekilde Rusya ile ABD’yi birbirleriyle çatışmaya sürükleyecek bir provokasyona girişmesiydi!

2. http://www.rand.org/pubs/research_reports/RR1114.html

3. 16.02.16 tarihli Hürriyet gazetesinden Merve Erdil’in haberi.

4. SZ, 08.02.16

5. Sinan Alçın’ın “Kapitalist Çin’den emperyalist salvolar” (Özgürlük Dünyası, sayı 269) başlıklı yalın kısa yazısındaki şu saptama önemlidir: “Daha acil olan gündem açısından baktığımızda Çin halihazırda düşmemek için sürekli koşmak zorunda olan bir ülkedir. Yani, dış satım (ihracat) olmadan ayakta durması mümkün değildir… Netice itibarıyla Çin’in ekonomik salvolarını ABD hegemonyasına karşı bir direniş değil, ABD’nin sistemine ortak olma çabası olarak okumak gerekmektedir.”

6. http://www.atlanticcouncil.org/blogs/new-atlanticist/a-roadmap-for-europe

7. Daha doğrusu Obama yönetimiyle fiili Erdoğan rejimi arasındaki çekişmeler demek lazım. Bu yönüyle, yani Türkiye’de siyasal rejim ya da ABD’de yönetim değişikliğiyle bu çekişmenin farklı bir seyir alması ihtimal dahilindedir. Bununla birlikte, çekişmenin gerisindeki faktörler bunun salt bir yönetim sorunu olmadığına işaret etmektedir.

8. Bkz. Emek Partisi, Basın Bülteni (http://emep.org/tr/ortadoguda-dugumlenme-ve-cozulmeler/) – 23. Ekim 2014

9. ABD: 17 Şubat saldırısını “YPG’nin yaptığına ikna olmadık”, “meşru müdafaa hakkın kendi toprağında geçerli, Suriye’deki hedeflere topçu atışına son ver” ve “bizim YPG’ye desteğimiz sürecek”.

10. http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/tolga-tanis_322/gercekler_40058032

11. Kürt halkının özgürlük mücadelesi, nesnel karşılığı kalmayan bölge politikaların iflasının müsebbibi olarak gösterilip, onun özgürlük taleplerine karşı mücadele “ulusun” kendi varlığının korunabilmesinin bir gereği kılınmak istenmektedir.

12. Özellikle Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye son yıllarda sermaye birikimlerini belirli bir düzeye çıkartmış ülkelerdir. Bu birikim, şu ya da bu emperyalist ülkenin salt koltuk değnekliğini yapma ve verilenle yetinme pozisyonunda kalmama eğilimlerini kışkırtmış bulunmaktadır. Belirtelim ki, bu eğilim salt bu üç ülkeye özgü değil, “küreselleşme dalgası”nda sörf yapmış ve bu süreçte sermaye birikimini artırmış tüm “eşik ülkeler” bu eğilime açıktırlar. Uluslararası ilişkilerde bloklar disiplinin kalkması, ekonomik plandaki bu gelişme düzeyinin politik seçeneklerini de artırmıştır kuşkusuz. Ancak, buradan doğan “özgürlük” ve “seçenek bolluğu”nun sınırlı ve yanıltıcı olduğu, “densiz çıkışlara” başta ABD olmak üzere büyük emperyalist devletlerin had bildirmede gecikmeyeceğinin somut örneklerini günümüz Ortadoğu’sunda görmekteyiz.

13. “Yeni Türkiye”nin yeni hikayesi, kuru başkanlık takıntısı değil artık; Türkiye’yi bölmek isteyen güçlerle (ABD, Rusya, İran, Kürtler) baş etmenin tek yolu olarak güçlü bir liderlik, yani yeni bir ulusal kurtuluş reisinin elini kolunu rahatlatacak bir sistem olarak başkanlık. Başkanlık modeli propagandası, böylece AKP’nin bir saplantısı olmaktan çıkartılıp, ulusu ve milleti koruma ve kurtarmanın bir çaresi eksenine kaydırılıyor; böylelikle daha geniş bir kesim için tercih edilebilir kılınmak isteniliyor!

14. Örneğin siyasal krizin ve risklerin büyümesi oranında egemen sınıf ve parti içinde bugünkü politikalardan çark etme eğilimlerinin güçlenmesi ve gidişatı yumuşatacak bir viraj alınması ya da ekonomik krizin kendini bütün sosyal sonuçlarıyla açığa vurması durumunda kitlesel protestolarla hükümetin devrilmesi gibi gelişmeler.

15. Bkz.: Ahmet Cengiz, “Ekonomik Nato” ya da ABD’nin yeniden yapılanması (Özgürlük Dünyası, sayı 240)

16. “Moskova’nın stratejisi Eylül ayından beri üç hedef tarafından belirlenmektedir. Birincisi, Rusya’nın kendi lojistik üssünü kurduğu Alevi sahil bölgesini korumak. İkincisi, Esad’ı güçlendirmek ve isyancıları Humus, Hama, Lazkiye, Halep ve Şam gibi büyük şehirlerden uzaklaştırmak. Üçüncüsü, isyancıların dış ikmal koridorunu kesmek.”

Bkz: http://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/view/the-battle-of-aleppo-is-the-center-of-the-syrian-chessboard

17. “ABD’nin Suriye’deki stratejisine ilişkin sabrını yitirenler sadece Türkler değil. Fransa’nın görevden ayrılan Dışişleri Bakanı Lauren Fabius, Obama yönetiminin Suriye Devlet Başkanı Esad’a ilişkin ‘muğlaklığını’ sert bir şekilde eleştirdi. Reuters’in bildirdiğine göre, ‘koalisyonun aktörleri arasında bile muğlaklık söz konusu… Koalisyonun başı için önceden söylediklerimi tekrarlamayacağım. Ama orada sergilenenin çok güçlü bir angajman olduğuna dair bir hissiyatımız yok’ dedi Fabius. Ve Almanya’nın Washington Büyükelçisine göre de, ABD, Suriye’deki felaketin boyutunu anlamakta ‘ağırkanlı’ davranmıştır. ‘ABD, olup bitenin, Avrupa Birliği’nin kuruluşundan beri yaşadığımız her şeyden daha büyük bir olay olduğunu ağır bir şekilde anlamıştır’ diye Washington Post’a konuşan Peter Wittig, “Biz olup biteni daha erken göremedik, tümüyle hazırlıksızdık. … ABD’yi suçlamıyoruz. Olup bitenin gerçekten ciddi olduğunu anlaması için bu ülkenin zamana ihtiyacı vardır” dedi.

(Bkz: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/02/shiite-militants-iraq-islamic-state-obama-envoy-mcgurk.html)

18. Kuşkusuz sığınmacılar sorunu bu çıkar buluşmasının güncel bir örneğiydi. AB’nin son zirvesinde, Azez civarı da örnek verilerek, “Suriye’de güvenli bölgelerin oluşturulması” çağrısı yapıldı. ABD’li yetkililer ise, ‘bu tür bölgelerin güvenliğini kim sağlayacak?’ sorusunu yenilemekle yetindiler. Avrupalılar bunu bildiğinden, açıklamalarına bu bölgelerin “görüşmeler yoluyla sağlanması” ibaresini eklemeyi unutmamışlar!

19. http://www.hurriyet.com.tr/obama-son-kez-birligin-durumu-konusmasini-yapti-40039766

20. Fiyatlar aslında 2008’den beri genel bir düşüş trendindeydi. Ancak son yarım yılda kaydedilen düşüş olağanüstü: Ağustos/Eylül 2015’de 1162 puan olan endeks, Şubat 16’da 290 puana düşmüş bulunuyor! (Bu puan 2008’de kriz patlak vermemişken 11793 idi!)

21. Bkz.: Murat Birdal, “Dünya ekonomisinde ayrışan eğilimler” (Özgürlük Dünyası, sayı 262).

“kaynayan ortadoğu”; bomba ve top sesleri ve kürdistan’daki durum üzerine

Yusuf Akdağ

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki gerginlik, çatışma ve savaş(lar) üzerine dergimizde çok sayıda makale yayımlandı ve her seferinde mevcut koşullarla birlikte olay ve gelişmelerin sunduğu veriler üzerinden durum irdelenmeye çalışıldı. Ancak, Türkiye’nin de dahil edilebileceği daha geniş bölgedeki gelişmeler o denli hızlı akışkanlık içindedirler ki, aktüel olanlarla sınırlı değerlendirmeler kısa sürede “eskimekte”; gelişmeler yeniden irdelenmeyi ihtiyaç haline getirmektedir.

Bu gereklidir; çünkü Suriye ve Irak’ta savaş devam ediyor ve buna bağlı olarak savaş sürecine askeri, diplomatik ve diğer biçimlerde dahil olan veya müdahalede bulunan güçlerin her birinin kendi çıkarları doğrultusunda izledikleri politikalara bağlı geliştirdikleri taktiklerin askeri güç kullanımıyla “test edildiği” bu geniş “saha”da halklar açısından durum giderek ağırlaşmaktadır. Son olarak Almanya’nın Münih kentindeki toplantıda alınan “karar”ın da işaret ettiği üzere, ABD ve Rusya’nın başını çektiği “şiddetin sonlandırılması” açıklamaları belirli bir beklenti oluşturmasına rağmen, çatışmaların büyüyen ve yayılan ateşi ya da diyelim Türkiye yöneticileriyle Suudi Krallığının provokasyon politikası, aksi yöndeki gelişme olasılığının göz ardı edilmemesi için yeterince tehdit edici birikimin var olmaya devam ettiğini göstermektedir. Savaşın sona erdirilmesi olasılığı tümüyle yok sayılamasa da, kısa sürede sonlandırılmasının zor, orta vadede ise çeşitli etkenlere bağlı ve bölge koşullarının ateşin yayılmasını nedenleyecek provokasyonlara açık olduğu söylenebilir.

Bu durumda ve bölgedeki gelişmelerden hareketle belirtirsek, bütün ötekilerden daha fazla öne çıkan ve bu özellikleriyle tartışmaların en fazla etrafında yoğunlaştığı başlıca üç önemli unsurdan söz edilebilir: Bunlar a-) Bölgedeki fiili savaş durumuyla birlikte savaşçı politikaların hangi yön ya da yönlerde evrileceği; b-) bununla da bağlı olarak emperyalistlerin bölge stratejileri ve bölgedeki fiili varlıklarının bölgenin “yeniden şekillendirilmesi” açısından potansiyeli ve anlamı; ve c-) Bölgenin çözümsüzlüğü devam eden; aynı nedenle de bugünün ve ne kadar süreceği şimdiden belirlenemeyecek önümüzdeki dönemin en önemli gerginlik ve çatışma nedeni olarak kalmaya devam eden, bu özelliğiyle de emperyalist büyük güçlerin bölge politikalarında istismara açık duran başlıca olarak Kürdistan ve Filistin sorununun çözümü –veya çözümsüzlüğü– açısından durumun ne ve nasıl olduğudur.

Bu kısa makalede, –önceki irdelemeler de gözetilerek– bu üç sorun ya unsur son gelişmeler bağlamında yeniden ele alınmaya çalışılacak.

YOĞUNLAŞAN ASKERİ HAREKETLİLİK, BÜYÜYEN SAVAŞ TEHDİDİ

Akdeniz’in büyük güçlerin savaş gemileriyle; Türkiye, Suriye ve Irak başta olmak üzere bölge ülkeleri toprakları ve ‘sema’larının süpersonik savaş uçaklarıyla ‘dolup-taştığı’ bir dönemden geçiliyor. ABD ve Rusya başta olmak üzere hegemonya ve etkinlik alanları için rekabette iddia sahibi olan veya bu potansiyele sahip görünen hemen tüm güçler askeri, diplomatik ve mali güçleri ve araçlarıyla bölgede güç gösterisindeler. Karşılıklı tehditlerin bini bir para. Suudi gericiliği ve Katar gibi monarşist uşak yönetimler dahi, emperyalistlerle işbirlikçi burjuvazinin son on yıllarda politik alana daha etkin şekilde ikame ederek kullandığı dini-mezhebi politikalardan da güç alarak, Yemen’de doğrudan, Suriye ve Irak’ta dolaylı olarak savaş sahasında bulunuyorlar.

ABD askeri gücüyle Irak ve Suriye’de; Rusya Suriye’dedir. Rusya, Suriye yönetiminin yanında ve IŞİD ve öteki terörist çetelere karşı savaş halindedir. Etkili savaş silahlarını devreye koymuş, savunma ve saldırı savaş uçaklarıyla bombalamaları sürdürmekte; Türkiye-Suudi gericiliği ve Katar “cephesi”ne karşı İran’la birlikte hareket etmektedir. ABD ile hem belirli bir işbirliği içindedir, hem de her birinin kendi çıkarları ve öncelikleri dolayısıyla rakip güç konumundadır.

ABD ise, Rusya’nın en büyük rakibi ve bölgenin hâlâ en etkili gücüdür. Esat yönetimine ve onun geleceğine Rusya ile farklılaşan yaklaşımı bir yana bırakılırsa, İran ile yaptığı anlaşmayı da kullanarak, Irak ve Suriye’deki varlığından güç alarak bölgedeki etkisini genişletmeye; bunun için işbirlikçi yönetimleri mümkün olduğunca çoğaltmaya çalışmakta; mali, askeri ve diplomatik gücünü bunun için kullanmaktadır. Obama’nın son “Birliğin Durumu” konuşmasına da konu olduğu üzere, bölge ile sınırlı kalmayıp dünya ölçeğinde genişleyecek bir savaşın başlatıcısı olmayı, bugünkü aşamada çıkarlarına uygun görmemektedir.

AB’nin Alman, Fransız, İngiliz ve Hollandalı emperyalistleri ise, Rusya ve İran ile dolaysız çatışmaya girmeksizin ABD’nin yanında durmakta, ancak ikiyüzlü bir yararlanma politikasını da sürdürmektedirler. Türkiye yöneticileriyle Suudi Krallığının monarşisit burjuva çetesi tarafından kışkırtılan çatışmaların ve Suriye’deki iç savaşının neden olduğu bölgesel göçle yüz binlerin Avrupa topraklarına gelişini önlemek üzere Erdoğan yönetimiyle zindan bekçiliği pazarlığı yapmakta; Suriye’de “toplama kampı kurulması” yönündeki Türk politikasına güç vermekte; Türk devletinin Kürdistan’da sürdürdüğü katliamlara ve ülkenin işçi ve emekçileriyle ilerici aydınlarına yönelik saldırılarına sessiz kalarak destek olmaktadırlar.

İsrail ise, Arap milliyetçiliğinin düşmanlığını körüklemeyecek bir taktikle ABD’nin başını çektiği güçlerin yanında durarak bölgedeki etkin rolünü güçlendirmeye yönelmiştir. IŞİD türü Ortaçağ fanatizminin Arap halkları içinde güç kazanması onun aleyhinedir ve aynı nedenle o, kendisi için kuşatma anlamına gelecek bir bölgesel şekillenmeyi engellemek üzere çok yönlü faaliyet içindedir. İran’ın bölgede güç kazanmasını istememekte; Filistin halkının özgürlük mücadelesinde mevzi kazanmasına olanak sağlayacak ya da bu mevzileri genişletecek gelişmeleri engellemeye çalışmaktadır.

Bölgenin diğer önemli gücü olarak İran, ABD ve “Batı”nın koyduğu ambargoyu yarma olanağından da yararlanarak, Şiilik aracılığıyla ve askeri desteklerle etkisini genişletmeye çalışmaktadır. Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de önemli bir etkiye sahiptir.

Erdoğan yönetimindeki politik-askeri kast tarafından (mali oligarşik gücün en vurucu kesimi) Ortadoğu “bataklığı”na çekilen Türk devleti ise, IŞİD-Nusra çetelerine askeri, politik, mali ve diğer türden desteklerinin dünya ve bölge kamuoyunda teşhir olmasıyla bölgede en fazla yalnızlaşan güç durumundadır. “Kırmızı çizgi” ilanlarının; “yıkarım, vururum, kimse engel olamaz!” yönündeki söylem ve tehditlerinin ve askeri eylemlerinin savaş kışkırtıcı provokatif karakterine karşın, Suudi Krallığıyla Katar Emirliği dışındaki bölge ülkeleriyle de ciddi sorunlar yaşamaktadır. Suriye’yi yıkma, Irak’ta söz sahibi olma, Musul-Kerkük bölgesi üzerine “tarihsel” emellerini gerçekleştirme; Mısır’da “İhvan” (Müslüman Kardeşler) ve Kuzey Afrika’da aynı çizgide faaliyet yürüten partileri kullanarak bir tür yeni-Osmanlıcı yayılmayı gerçekleştirme politikasının Rusya ve ABD gibi büyük güçlerin barikatıyla ve İran gibi bir bölge gücünün karşı hamleleriyle –bunlara ortaya çıkması kaçınılmazlık gösteren Arap milliyetçiliği de eklenebilir– hemen hemen boşa çıkarılmış olması, provokatif ve savaş kışkırtıcı politikada yoğunlaşmasının etkenleri arasındadır.¹

TÜRKİYE YÖNETİMİNİN PROVOKATİF “ÖZGÜN” POLİTİKASI

Erdoğan yönetiminin izlediği bölge ve Suriye politikası, bölgedeki gelişmeler açısından ayrıca irdelenmeyi gerektiren özellikler göstermektedir. Türkiye yönetimi, bölgede çatışmaları körükleyen ve savaş kışkırtıcılığı yapan bölge güçlerinin ilk sırasında yer alıyor. Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye, Suriye’ye girme ve Kürt özerk bölgesini dağıtarak Kürtlerin ulusal haklarına sahip olarak yaşamak için yürüttükleri mücadeleyi kana boğma öncelikli politikasını, Rojova’yı top atışına tutarak, savaş körükleyiciliğini daha üst düzeye çıkardı. Uluslararası ve bölgesel düzeyde provakasyon ve şantajı da içeren bu politika, Suriye’den ve Rojova Kürtlerinden karşılık verilmesini kışkırtarak, Suriye’ye bir askeri saldırıyı “haklı gösterme” ve –“Ey NATO, saldırıya uğradım, Haydi Yardıma!”– çığlıklarıyla ABD’nin patronajında NATO güçlerinin Rusya’yı vurmasını sağlamayı; Suriye’ye yönelik emellerini gerçekleştirme olanaklarını böylece daha geniş şekilde elde etmeye kurguludur.

Provokatif olduğu ölçüde yüzeysel de olan bu kumarbaz politikası, daha önce H. Fidan, A. Davutoğlu ve F. Sinirlioğlu tarafından “Suriye’den Türkiye tarafına füze fırlatarak Suriye’ye saldırı gerekçesi yaratmak” şeklinde yazılan senaryo ile de uyumludur. Rojova vurulurken, Azez’e Gurka birlikleri sokuldu ve Ankara’da Genelkurmay önünde onlarca kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırı gerekçe edinilerek “fail” ilan edilen YPG-PYD’ne (yani Suriye Kürtlerine) saldırı yoğunlaştırıldı. Ellerinde herhangi kanıt olmaması ya da bombalı eylemi “TAK adlı bir başka örgüt”ün üstlenerek bombacının resimli bilgilerini yayımlaması, utanmazlığı ve yalanı yönetim politikasının unsuru olarak kullanmada ustalaşmış olanlar için önem taşımıyor. A. Davutoğlu ile T. Erdoğan için gerçek durumun ne olduğu önemsizdir; ve gerçeklere değil yalana gereksinim vardır.

Erdoğan yönetimindeki işbirlikçi gericilik, Kürt halkının ulusal haklarının gaspı politikasını sürdürmek üzere Kürdistan’ın kana boğulması ve Ortadoğu’da parsa toplamak için yanıp-tutuşmakta; ABD ve öteki Batılı emperyalistlerin Rusya, İran ve Suriye yönetimi ile açık ve topyekûn bir savaşa tutuşmasını provoke etme politikasını sürdürmektedir.² Bundandır ki, bugün bölgedeki gelişmelerin nereye doğru evrileceği sorusu, başka birçok etkenin yanı sıra karşı karşıya bulunulan bu provokasyon politikasının pratiğe geçirilip geçirilmemesiyle; içeride siyasal-sosyal hakları tümüyle gasp etmeye hazırlanan ve faşist baskıyla kitlesel sessizliği sağlamayı planlayan Erdoğan yönetiminin Türk ordusunu Suudi Kral mangaları ve Katar silahlı güçleriyle birlikte Suriye’ye saldırıya yöneltip yöneltmemesiyle de bağlı hale gelmiştir.

Ancak iki büyük emperyalist gücün Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’nun “paylaşılması”nı kesin sonuçlarına ulaştırabilecek kapsamlı ve büyük bir savaşa henüz “mecbur olmamaları”; bölgedeki gelişmeler bunun için birikim yapmaya devam etmesine karşın henüz bunun zorunluluk hali almamış olması, Türk gericiliğinin plan ve amaçlarını da açmaza düşürüyor. Bölgeye üşüşen büyük güçlerin çıkarları, işbirlikçi de olsa “kendi hesabına ve aykırı politikaları gerçekleştirmek isteyen” Türk yayılmacı politikasını “had bilme” sorunuyla yüz yüze getiriyor. Bölgedeki güç ilişkileri, Rusya’nın “saha”daki fiili varlığı, özellikle de “stratejik baş efendi” ABD’nin kendi çıkarlarına bağlanan “olmaz”ı, başka birçok etkenle birlikte, Türk devletinin Suriye politikasının güncel engellerini oluşturuyor. Buna karşın, onun Suriye’ye girmesi savaş alanının genişlemesine yol açacak, Türkiye’yi Rusya ve Suriye ile birlikte İran askeri gücüyle karşı karşıya getirecektir. Herhangi saldırıya uğramamasına karşın bir başka ülkeye yönelik askeri harekatı NATO’nun üye ülkelere saldırıyla ilgili 5. Maddesini geçersiz kılmasına yol açacak ve John Steltenberg gibi azgın bir ırkçı saldırganın tehditlerine rağmen, ABD patronajındaki NATO, Rusya ile savaşa girmeyebilecektir. Nitekim, Lüxemburg Dışişleri Bakanı bu “ihtimal”e işaret etmiştir. T. Erdoğan bundandır ki, ikide bir “Eyy ABD!” diye sözüm ona kabadayılık taslayarak “El zaten iplemiyor, bari tebaam tatmin olsun!” çabasındadır.

“Suriye’de siyasal çözüm” için Rusya ile işbirliği içinde olduğunu ve Türkiye yöneticilerinin “terörist” çığırtkanlığını hiçe sayarak “IŞİD’e karşı PYD ile işbirliği yapmaya devam edeceğini” açıklayan bir ABD’nin, Kral ve “nevzuhur” Türk Sultan tarafından tuzağa düşürülmesine gözü kapalı durmayacağı söylenebilir. “Kürt koridoru”nu vurma isteğiyle yanıp tutuşan Erdoğan yönetimi, ABD açısından da provokatif özellik gösterecek böylesi bir adımı kolayca atamayacaktır. Öyleyse, ABD ve NATO desteği almamış Suudi-Türkiye “cephesi”nin Suriye, Rusya ve İran’la savaşı göze alması, ancak bile isteye bir provokasyon girişimi olabilir. Ama bu durumda bile, onlar, ummadıkları karşı kuvvetlerle yüz yüze gelecek; bölgenin ve dünyanın kana bulanması provokasyonunun başlıca sorumluları olarak lanetlenecek ve herhangi mevzi kazanmaları bir yana, her biri kendi içlerinde de büyük kayıplara uğramaktan kurtulamayacaklardır.

NE OLACAK SORUSU VE GELİŞMELERİN YÖNÜ

Emperyalist büyük güçlerin farklı araç ve yöntemlerle dahil oldukları “savaş konsepti”, fiili savaş hali ve onun daha da genişlemesini tahrik eden gelişmeler, bölgenin “yeni paylaşıma tabi tutularak yeniden oluşturulacağı” propagandasını güçlendiren yeni olayların desteğinde giderek karmaşık hale gelirken, aynı durum, önümüzdeki dönemde nelerin yaşanabileceği üzerine kesin belirlemelerin bugünden yapılmasını da olanaksız kılmaktadır.

Buna karşın, askeri çatışmaları da içeren çok yönlü, çok bileşenli ve karmaşık gelişmelerin çelişkileri keskinleştirecek yeni unsurlar kazanarak “ilerlediği” söylenebilir. İstikrarsızlık derinleşmiş, çatışma unsurlarına yenileri eklenmiştir. Gelişmeler, ‘sahaya inen’ ve çeşitli “bağlaşıklıklar oluşturarak” mevzi kazanmaya çalışan büyük güçlerden herhangi birinin tek başına ve tüm diğerlerini etkisiz kılarak tam bir denetim ve hakimiyet sağlamasını olanaksız kılacak yöndedir. Her biri diğerinin güç kaybetmesi için çeşitli araç ve yöntemlere başvurarak kendi etki alanını genişletmeye çalışmakta; bu da, onları karşı karşıya getirerek hedeflerine varmalarını zorlaştırarak, ilişkilerin daha fazla gerilmesine yol açmaktadır.

Buna rağmen, bölgede daha geniş sahaya yayılacak ve yeni bir dünya savaşına genişleyecek savaş politikasının, ABD ve Rusya gibi, şu anda bölgedeki en etkili güçler açısından henüz bir ivedilik göstermediği; rakip emperyalistler olarak güç dalaşı içinde olmalarına; bölgedeki işbirlikçilerini de kullanarak etkinliklerini artırmak üzere askeri güç kullanmalarına karşın henüz kaçınılmaz hale gelmediği söylenebilir. Ne var ki, bölge provokasyonlara oldukça açıktır ve provokatörce politikalar izleyen güçler az değildir. Bu bakımdan savaşın büyüyerek yayılması tehdidi ve tehlikesi devam etmektedir. Bütün öteki etkenler bir yana, emperyalist büyük güçlerin bölgedeki varlığı; onların dolaysız olarak ve işbirlikçileri aracıyla sürdürdükleri politikalar, ulusların özgürlüğü, halkların demokratik ve eşit haklara dayalı kardeşliği; ya da bölgenin huzur ve güveniyle değil, kendi çıkarlarıyla bağlıdır. Emperyalistler, istikrarın değil istikrarsızlığın etkeni ve gücüdürler. Diğer yandan İran, Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan’ın aşırı silahlanmaları ve askeri politikaları öne çıkarmaları başlı başına bir tehdit oluşturuyor. Bölgenin etkin gücü olma ve etkisini daha geniş alana yaymak için İran, Türkiye ve Suudi gericiliğinin gerginlik ve çatışmaları körükleyen ve askeri eylemlere başvurmaktan geri kalmayan politikaları çelişkileri keskinleştirici ve yeni çatışmaları kışkırtıcı işleve sahiptir. İsrail yöneticileri ise, bölgenin en önemli nükleer gücünü ellerinde tutmalarına güvenerek ve Araplar başta olmak üzere bölge ülkeleri yönetimlerinin kendi aralarındaki çelişkiler nedeniyle halkların Siyonist barbarlığa karşı birleşik mücadelesinin örgütlenememesinden güç alarak, sinsice beklemektedir.

ABD ve Rusya’nın “çözüm planı”nı bozma anlamına gelen Türk saldırısının ABD onayı olmaksızın gerçekleşmesi olanaksız değil, ancak zordur.³ Amerikan yönetimi, “Tampon Bölge”, “Güvenlikli Bölge” adı altında Suriye topraklarında işgal edilmiş bir alan oluşturulmasını savunan Erdoğan yönetimini reddetti. ABD, kendi çıkarlarına öncelik vereceğini, günümüze dek, denebilir ki, yüzlerce kez göstermiştir. Obama’nın son “Birliğin Durumu” konuşmasında ileri sürdüğü üzere Vietnam ve Irak işgallerinden “çıkardığı ders”, yeni işgal ve saldırıları tümüyle dışlamamakla birlikte o, hakimiyetini askeri savaşa girmeksizin de sağlamak için yeterince güce ve olanaklara sahiptir. IŞİD’e karşı askeri operasyonları önemli oranda Rusya’ya ihale etmiş görünmesinin nedeni, Rusya’nın zayıflaması ve ambargonun da etkisi altında rekabette güç kaybetmesi taktiğiyle bağlıdır. Ancak, Rusya’nın bu bölgede etki alanını genişletmesi, ilan edildiği üzere, ABD’nin çıkarlarıyla karşıtlık gösterir ve bu durum iki büyük güç arası rekabetin en önemli unsurlarından biridir. ABD’nin “Rus yayılması”na boyun eğmesi beklenemez. Arap milliyetçiliğini kışkırtıcı “Türk hırsı”, Şiiliğin güçlenmesini körükleyecek Suudi çılgınlığı ve özellikle de İsrail’e karşı tehdit oluşturacak dini-etnik hareketlerin güç kazanmasının –onlar kullanılma olanağı yaratmalarına rağmen– çok ciddi tehdit içerdiği ortaya çıkmıştır. Irak’ta işgal sonrası gelişmelerin yol açtığı derin istikrarsızlık ve mezhep çatışması dünya halkları tarafından Amerikan “özgürlükçü” ikiyüzlülüğüne ayna tutan bir özellik göstermiştir. Kendi aleyhine artan hoşnutsuzlukların ve güven yitiminin farkında olan Amerikan emperyalizmi, bu nedenle “barışçıl çözümler” üzerine ikiyüzlü açıklamalara daha fazla ihtiyaç duymaktadır.

O, Türk milliyetçiliği ve İslami politikalardan yararlanma deneyimine sahiptir ve Türk devletinin bölgeye yönelik yayılmacı emellerini yakından bilmektedir. Bunun içerdiği tehlikelerin farkında olarak, ve asıl kendi emperyalist çıkarlarının ihtiyaçları nedeniyle, yeni Osmanlıcı yayılmacılık çizgisi izleyen Erdoğan’ın kendi hesabına maceracı eylemlerine teşne olmamakta; onun Suriye’ye “birlikte girme” ısrarına rağmen “oyuna gelmemekte”dir! Irak’ta ve Suriye’de “birlikte olma” isteminin ABD’cesi, “benim komutam altında bana tabi olarak ve benim çıkarlarıma bağlılık göstererek hareket edersen seni gölgeme alabilirim” şeklindedir! Türkiye gericiliğinin İsrail ile ilişkilerinde Amerikan rotası ve etkisi ile yöneldiği politika düzeltmesi ve son olarak Mısır yönetimiyle yaşanan gerginli ve Müslüman Kardeşler’le ilişkilerin seyrinde aldığı tutumda görünen değişiklikler, örnekler arasındadır. ABD temsilcilerinin Rojava’yı ziyaret ederek Kürt siyasi-askeri yöneticileriyle aynı fotoğraf karesinde görünmeleri; Türkiye’nin politik-askeri üst yönetimi için yolların engellerle dolu olduğunun diğer bir göstergesidir.⁴

Bütün bunlara rağmen, olgular ve gelişmeler, bölgenin ezilen ulus ve halkları açısından savaş tehdidi başta olmak üzere sermaye ve devlet saldırılarının giderek yoğunluk kazanacağı bir sürece girildiğine işaret etmektedir. Savaşın şiddetlenerek ve daha geniş alana yayılarak büyüyüp büyümeyeceğinden bağımsız olarak, saldırı ve şiddet politikalarının öne çıkması başlı başına bir tehlikedir. İçeride hakların gaspı, biçimsel demokratik görünümlere son verilmesi, milliyetçilik ve mezhepçiliğin artan istismarı; dışarıda diğer ülkelere karşı düşmanlık, provokasyon ve çatışmalarda artış beklenebilir gelişmeler arasındadır.

Diğer yandan, bölge barışı ve ülkelerin toprak bütünlüğü üzerine lafazanlıklara karşın eylemleri farklı olan emperyalist (ve işbirlikçi gerici) lafazanların tümü yıpranmaya ve inandırıcılıklarını yitirmeye mahkûmdurlar. Sahip oldukları etkiyi artırarak denetim ve kaynaklara erişim olanaklarını genişletmek isteyen büyük emperyalist güçler dahil olmak üzere, bölgeye dışarıdan müdahale edenlerin hemen tümü, bölge halkları önünde ve nezdinde güven kaybına uğrayalı uzun zaman oluyor.

Rusya’nın, başarabilirse eğer, etki alanını genişleterek elde edeceği kazanç, ekonomik, mali, siyasi ve askeri güç kaybı pahasına olacaktır. Ancak o, savaş “sahası”nın en etkili –ve eğer “Cenevre III” türü “barış” ve “siyasal çözüm” üzerinden bir sonuç sağlanabilirse– bölgedeki konumunu güçlendirecek güçlerinden biri durumundadır.

En az yıpranmayla en etkili güç olmayı hesaplayan ve Rusya’nın yıpranması ve güç kaybına uğramasından yararlanmayı da içeren politikasıyla ABD’nin, IŞİD ile “gerçek bir savaşa tutuşmadığı” görüşü yaygındır. AB ülkelerinin “insan hakları” söylemi dahil her konuda ikiyüzlü ve alçakça bir izleme ve yararlanma politikası izledikleri, giderek daha fazla açıklık kazanıyor. Avrupalı yöneticiler için savaştan kaçıp ölümü göze alarak yollara düşen yüz binlerce “yeni göçmen” istismar ve pazarlık nesnesi durumundadır.

Türkiye ise, yöneticilerinin izledikleri savaş kışkırtıcı provokatif ve saldırgan politikasıyla en güvenilmez; en fazla tecride mahkum ülke –ve devlet– durumuna düşmüştür. Rusya ve İran’a karşı ve Suriye’yi “fethe hazır!”; Kürt özerk bölgesini yıkmak için “can atan” ve ABD’nin stratejik-taktik çizgisiyle uyumsuzluk sancıları yaşayan provokasyon gücü konumundadır. Türkçü şoven ve ayrımcı politika izlemekte; Kürt ulusal direnişini ve demokratik siyasal-sosyal haklar için mücadeleyi “düşman icadı ve girişimi” göstererek ezmeye çalışmakta; gericiliğin tahkimi ve kitlelerin yedeklenmesiyle güç toplayarak yayılmacı emellerini gerçekleştirmek istemektedir.

“YENİ SYKES PİCOT” MU?

Bölgedeki gelişmelerden hareketle ve özellikle de Suriye Kürtlerinin Rojova’da özerk-otonom bir oluşum gerçekleştirerek kendi kaderleri üzerinde etkin olmaya başlamalarını örnek göstererek, Türk şoven politikacılarla ırkçı-faşist propagandacılar, “Yeni Bir Sykes Picot Anlaşması”nın⁵ gündeme getirildiğini ileri sürerek, Türk burjuvazisiyle birlikte Türk halk kitlelerini Kürt karşıtlığında birleşmeye çağırıyorlar. Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin emperyalist politikalar dolayımına alınarak haksız gösterilmesi ve Kürtlere karşı inkarcı imha savaşının haklı ve meşru sayılmasının entrikalarla dolu bir yöntemidir, bu.

Mevcut durum ve gelişmeler bu demagojik söylem ve kara propagandayı inandırıcı kılacak unsurlara sahiptir. ABD’nin IŞİD karşıtı “koalisyon” kapsamında Suriye Kürt hareketi (PYD) ile birlikte hareket etmesi ve Rojova’daki oluşumu yıkma yönündeki Türk devlet politikasına destek vermemesi, Rusya’nın “Suriye’nin geleceğinde Kürtlerin kendi haklarına sahip olarak yer alacakları” yönündeki açıklamaları ve PYD’nin özelikle de iki büyük güçten gördüğü destek, bu propagandanın en önemli ve güçlü argümanını oluşturuyor. Erdoğan ve onu izleyerek Davutoğlu-Çavuşoğlu, “Ey ABD, sen kimin müttefikisin?” diye bağırdıkça, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan, sözcü John Kirby aracıyla, Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin “terörist grup olarak görülmediği ve desteklenmeye devam edileceği” açıklamalarının gelmesi, milliyetçi-şoven propagandaya güç vermekte; “ülkemizi bölecekler, birlik-bütünlük halinde devletimizin ve hükümetimizin etrafında kenetlenelim” söylemini etkili kılmaktadır.⁶

Emperyalistler kuşku yoktur ki, ezilen ulusların koruyucuları değillerdir. Çıkarları gereği ulusal sorunları kullanmaktan, ulusal hareketlerin kendilerine bağlı bir çizgide şekillenmelerini sağlamaya çalışmaktan geri durmazlar. Onların yeraltı-yerüstü kaynaklarını sömürmek ve yaşadıkları toprakları, stratejik konumuna bağlı olarak ve geçiş yolları çerçevesinde denetim altında tutmaya çalışırlar. Emperyalist devletlerin bu politikası, Kürtler açısından da somut bir tehdit ve tehlike oluşturur. Öncesi bir yana; Irak Kürdistanı Federe Devleti’nin ABD ile ilişkiler çerçevesinde geçirdiği “evrim” ve Barzani yönetiminin izlediği çizgi bu bakımdan bir tecrübe olmuştur. Türkiye Kürt ulusal hareketi, gerek bu olumsuz tecrübenin tanığı olarak, gerekse sosyal dayanağının ana kitlesinin kent ve kır yoksulları, başta yoksul köylüler olmak üzere Kürt emekçileri ve küçük burjuva kesimler olması gibi özellikleriyle ve uzun mücadele sürecinin kazanımlarını heba etmeyecek bir tutuma sahip olmasıyla emperyalist ve işbirlikçi tuzaklara karşı daha donanımlıdır.

Bölgeye üşüşen emperyalistler için asıl hedef, bölge üzerinde, bölge ülkelerini ve kaynaklarını denetleyecek bir etkinlik kurmaktır. Bunun için bölge ülkeleri ve devletleri arasındaki çelişkilerden olduğu kadar, ulusal, dini ve mezhebi anlaşmazlıklardan da yararlanmaktan geri durmayacaklardır. Bölgesel etki gücüne sahip ya da emperyalistlere sorun çıkaran devletlerin –ki onların işbirlikçi olmaları sorunsuz bir uyum gösterildiğini kanıtlamaz ve bunun örnekleri Türkiye açısından da gösterilebilir– hizaya getirilmeleri ve o da olmazsa, daha yıkıcı politikaların deneme tahtasına dönüştürülmeleri mümkündür. Türkiye ise, özellikle devletin Kürt politikası bağlamında, Kürtlerin ulusal kendi kaderlerini tayin hakkının reddi politikasıyla bölgenin bölünmeye aday ülkelerinden biri durumundadır. “Aynı ortak vatanda ve fakat ulusal haklara tam sahip olarak yaşama”, “anadilde eğitim ve özerk yönetim” taleplerini silah gücüyle etkisiz kılarak Kürtleri teslim almakta direnen Türk devlet politikası, bölünmeye götürecek asli faili de işaret ediyor. Bu fail, Kürtler değil, inkarcı-şoven hakim güçler; onların askeri-politik temsilcileridir ya da bölünme bir gün söz konusu olacaksa eğer, faili onlar olacaklardır.

Buna rağmen ve bugünden bakılarak söylenirse, Türkiye’nin Amerikan emperyalizmi açısından hali hazırdaki önemi, bölünmesini değil “bütünlüklü peyk olarak tutulması”nı; taşeron güç olarak kullanılmasını gerekli kılıyor. Rusya’nın politikası ise, denebilir ki, daha özgün olmuştur. Çarlık-Osmanlı savaşları dönemi bir yana bırakıldığında, Rusya’nın Türkiye’nin bölünmesine götürecek bir politikası günümüze dek somut olarak söz konusu olmamıştır. Sosyalist Sovyetler Birliği, Türkiye’nin Batılı emperyalistlerin hegemonyasına girmemesi için çaba göstermiş; ulusal kurtuluş savaşını desteklemiştir. Günümüz Rusya’sı ise, Türkiye’nin Kafkas halklarını Rus düşmanlığı çizgisinde ayrılmaya kışkırtıcı eylemleri nedeniyle Türkiye yönetimine diş bilemesine ve Rojova Kürtlerine desteğine karşın, “Türkiye’yi bölme”ye yönelik bir politik-askeri pratiğe henüz girişmiş değildir. Türkiye Kürt hareketine karşı kitlesel katliamları da içeren saldırılara ve Kürt kentlerinin yıkılmasına verilen emperyalist destekle birlikte Türkiye toprakları ve askeri üslerinin Amerikan emperyalizmine açılması ve yine AB üyesi ülke yöneticilerinin Kürtlerin direnişinin ve işçi ve emekçilerle ilerici aydınların istemlerinin tank ve top atışlarıyla ve polis-jandarma zulmüyle ezilmek istenmesine destekleri, başka şeylerin yanı sıra, Kürt ulusal direnişinin demokratik karakteriyle de bağlıdır. Emperyalistler, Kürt ulusunun Türk hakim sınıflarına bağlı ve ezilen ulus konumunda tutulması politikasını desteklemekte, ancak bunun oluşturduğu potansiyel tehlikenin farkında olarak, Türk devlet ve hükümetinden daha esnek ve –tabii ki görünüşte– “demokratik” bir politika izlemesini istemektedirler.

“Sykes Picot”a gelinirse, o, devrimci Rusya (SSCB) tarafından deşifre edilmesiyle önemli oranda akamete uğratılan ve tam olarak uygulanamayan bir anlaşma olarak tarihe geçti. Üzerinden yüz yıla yakın zaman geçti. O zamandan bu yana uluslararası koşullar ve güç ilişkileri çok yönlü ve kapsamlı değişimler gösterdi. Bugün, aynı türden bir paylaşımdan değil, güç ilişkilerindeki ve sömürge politikasındaki değişime bağlı yeni türden etki alanları ve kaynakların denetimde tutulması stratejisinden söz edilmelidir. Ortadoğu kaynamaya devam etmektedir ve dış emperyalist müdahalelere açık olmakla kalmamakta, fiili müdahalelere sahne olmaktadır. Irak, Suriye ve Libya eskisi türden olmayacak düşmanlaştırıcı fiili bölünmelere tabi tutulmuş; halklar arasına “nifak ekilmiş”tir! Ancak bölge ülkeleri için sınırların emperyalistler eliyle yeniden çizilmesi, yüz yıl öncesi olduğu üzere, kolay değildir. Uluslaşmanın düzeyi, antiemperyalist pratikler, sınıfların ortaya çıkması ve farklı çıkarları üzerinden mücadeleleri, koşullara bağlı ve koşulları da değiştiren önemli etkenlerdir. “Şu ülke şu emperyalistin payına, bu ülke ötekinisin” dayatması artık daha zordur. Emperyalist büyük güçler açısından da, ülkeleri ve kaynaklarını sömürmek için paylaşımın farklı biçim ve yöntemleri söz konusudur.

Tüm bunlar, “Yeni Sykes Picot” propagandasının asıl hedefinin emperyalist paylaşım karşıtlığı olmayıp halkların sömürücü egemen sınıflara ve onların siyasi-askeri yönetici kastına bağlı ve sessiz kalmaları olduğunu göstermektedir. Bölge ülkeleri halkları bu gerici propagandanın tuzağına düşmemeli, emperyalist gericiliğe ve işbirlikçi hakim sınıfların devletlerine karşı mücadeleyi birleştirmelidirler.

KÜRT DİRENİŞİNİ EZME GAFLETİ VE TÜRKİYE EMEKÇİLERİNİ FELAKETE ÇEKME PROVOKASYONU

Tayyip Erdoğan, Amerikan “Neocon”larının 2000’li yıllara girerken Türkiye’deki yeni “yıldızı” olarak parlatıldı. “Ecdat” ve “İslam” armalı “yeni halife sultan”, kaftanını sarınmış olarak AKP’nin başında ve ekibiyle birlikte zaten içinde şekillenip güç topladığı devlet kurumlarını bir süreç içinde ele geçirip yeniden şekillendirirken, Sünni kitlelerin kendisini destekleyen kesimlerini en geri değer yargıları ve hurafelerin etkisinden yararlanarak yedeklemeyi de başardı; ve içerde ve dışarıda gerginlik, çatışma ve savaş politikasını yönetim tarzı olarak benimsedi. Bu politika, şimdi Kürdistan’da yıkım ve katliamlarla, ülkenin batıdaki büyük kentlerinde hak talebinde bulunan işçi ve emekçileri, gençleri ve ilerici aydınları baskıyla dize getirmek üzere dizginsiz bir barbarlıkla sürdürülmektedir. Ezilen ulusun tam hak eşitliği istemine karşı ezen burjuva tiranlığı ve gericiliğinin ırkçı-şoven militarizmini tank-top ve bombardıman uçakları desteğinde tırmandıran ve bunu da “Türk yurtseverliği” olarak reklam ederek Türk halk kitlelerini yedeklemeye çalışan bu şiddet, provokasyon ve yalan yönetimi, ülkeyi giderek artan şekilde savaş ortamına sürüklemektedir.

Peki, Cizre, Sur, Slopi, Nusaybin, Yüksekova, İdil ve Kürt ulusal başkaldırısının ileri düzeyde güç toplamaya devam ederek sürdüğü kent ve kır bölgelerinin hava ve kara bombardımanlarıyla “düşürülmesi” ya da Erdoğan-Davutoğlu ve Hulisi Akar’ın söylemiyle “terör”ün ezilmesi (!) durumunda, Erdoğan yönetimindeki devletin Kürt politikası başarı mı kazanmış olacaktır? Hayır, Erdoğancı “tek ulus”çu politikanın başarılı olması olanaklı değildir! Kürt direnişi geçici olarak geriletilebilse dahi, önceki on yıllarda olduğu türden bir geriye atma mümkün olmaktan çıkmıştır.⁷ Artık feodal-aşiretçi ve lokal düzeydeki başkaldırılar değil, kapitalist gelişmenin olanaklı hale getirdiği ve önceki başkaldırıların zayıflık ve başarısızlıklarını nedenleyen koşulların değişimiyle aktüel Kürt uyanışını ulus çapında ve modern bir hareket düzeyinde gerçeklik olarak ortaya çıkaran koşullardan ve bunun sosyal dayanaklarından/güçlerinden söz edilmelidir.

Bölgedeki genel gelişmelerin yarattığı yeni duruma yukarıda işaret edildi. Bu gelişmelerle bağı içinde Kürt ulusal mücadelesinin Irak Kürt Federe Devleti, Suriye’deki özerk yönetim ve Türkiye Kürdistanı’ndaki ulusal uyanış ve direnişin bölgesel ve uluslararası ‘arena’da kazandığı ya da sahip olduğu yeni mevzi ve olanaklar, onun eskisi türden yöntemlerle bastırılmasını mümkün olmaktan çıkarmıştır.

Kürt sorunu bölgesel ve uluslararası karaktere sahip bir sorundur. Kürdistan, kuşkusuz kökleri tarihin geçmişine uzanan bölünmüşlüğü nedeniyle bir tek yurt/ülke ve devlet durumunda değildir ve henüz bundan uzaktır. Farklı ülkelerde ve farklı devletlerin yönetimi altında uzun yılar kalmış olmaları nedeniyle Kürtlerin bu farklı ülkelerde yaşayan ve belirli bazı farklı şekillenmelere yol açan toplumsal gerçekliği, birleşme ya da her birinin olduğu topraklarda kendi kaderini belirlemiş olarak yaşamasının başlıca tayin edici etkenleri arasındadır. “Tek ülkede birleşmiş ulus” olarak yaşamının gerçekleşip gerçekleşmemesi çok bileşenli, çok yönlü gelişmelerle, büyük güçlerin ve bölge ülkeleri yönetimlerinin ilişkileri ve politikalarıyla bağlı olduğu kadar, her bir ülke ya da “parça”daki Kürtlerin ilişkilerinin önümüzdeki orta-uzun vadeli süreçteki gelişimiyle de yakından bağlıdır. Kürt özgürlük mücadelesi bölgenin stratejik önemi ve konumu nedeniyle de birbiriyle ilişkili çok sayıdaki gücün müdahalesine, bölge ülkelerinin etnik/dini ve mezhebi farklılıklarının istismarı üzerinden şekillenen milliyetçiliklerin baskısına ve daha farklı biçimde değerlendirilebilir olan kendi iç yapısına bağlı zorluklara açık durumdadır.

Bütün bunlara rağmen o artık yeni ve gelişkin farklı olanaklara da sahiptir. Irak’ta Kürt Federe Devleti’nin varlığı, Rojova’da şekillenen özyönetim ve Türkiye Kürdistan’ında ulusal demokratik bir başkaldırının kitlesel boyutlarda devam ediyor olması, ulusal hak eşitliği için yürüttüğü mücadelenin başarısı için büyük ve önemli bir dayanak oluşturmuştur. Türkiye Kürtlerinin kendi kaderlerini kendilerinin belirlemeleri için yürüttükleri özgürlük mücadelesinin barbarca yöntemlerle ve eski zamanlarda yapıldığı üzere bastırılarak ezilmesi, –geçici yenilgiler alsa dahi– artık mümkün olmayacaktır. Erdoğan yönetiminin Rojova’daki Kürt özerk şekillenmesini yıkmaya bunca soyunuk olmasının nedeni, Rojova’nın Türkiye Kürdistanı ve Türkiye Kürdistan’ındaki direnişin de tersinden Rojova için oluşturduğu dayanaktır.

Bu nesnel durum ve gelişmeler Kürt direnişinin tümüyle bastırılmasının ve ulusal taleplerin bir kez daha gündeme gelmeyecek şekilde “tarihe gömülmesi”nin engelidir. Barbarlık ve vahşet ile bir ulusun teslim alınması devri geçmiştir. Kürt yoksul yığınları mücadelenin en önemli ve başlıca gününü oluşturuyorlar ve milyonlarcadırlar. Birkaç bininin katledilmesi –ki tarihe düşülmüş leke olarak bu barbarlık her zaman lanetlenecektir– mücadelenin devamını engelleyemez.

Diğer yandan Kürt mücadelesi ve direniş hareketi ciddi tehditlerle karşı karşıyadır. Bölgedeki gelişmeler ve emperyalistlerin bölgedeki fiili varlıkları, aralarındaki çelişkilerden yararlanma olanağı doğurmakla birlikte, tüm bölge halkları için olduğu kadar ezilen Kürt ulusu açısından da tehlikelerle doludur. Bağımsızlıkçı çizgideki özgürlük mücadelesi emperyalist çıkarlarla karşıtlık gösterir ve şüphesiz emperyalistler, hareketi etki altına almak için bin türden manevradan kaçınmayacaklardır. Özgürlükçü çizgide ısrar ve devrimci uyanıklık günümüzde çok daha büyük önem kazanmıştır.

SAVAŞA KARŞI BARIŞ, İÇİŞLERİNE KARIŞMAMA, HAK EŞİTLİĞİ VE ÖZGÜRLÜK İÇİN MÜCADELE

Askeri-politik diplomasi ve fiili eylemlerin son birkaç haftada kazandığı yoğunluk dahi, bölge ülkeleri halkları aleyhine tehdit ve tehlikenin giderek büyüdüğünü göstermektedir. Halklara karşı saldırganlığın ivme kazanması ve savaş kurbanları olarak büyük bedeller vermelerini tetikleyen düşmanlaştırıcı ve güvensizleştiri politik-askeri gelişmeler milliyetçiliğin ve dini-mezhebi fanatizmin güç kazanması için verimli ve geniş alan oluşturmuş; halkların kendi hakları için ülkelerinin egemen güçlerine karşı mücadele yerine diğer ulus ve haklara karşı tepki biriktirmeleri için uygun ortam yaratmıştır. Sermaye iktidarları bu durumdan azami ölçüde yararlanmakta; ve Tayyip Erdoğan yönetiminin yaptığı türden “milli öfkeyi dalgalandırma” sinsi taktiğiyle emekçileri tuzağa düşürmeye çalışmaktadırlar. Bölge halklarının ve her bir ülkedeki emekçilerin aleyhine olan bu durum şoven-ırkçı ve mezhepçi girişimlerin güç kazanmasına olanak sağlamakta, bölge halklarını büyük tehlikelerle karşı karşıya bırakmaktadır. Ancak bu durum, işçi ve emekçileri, kendi burjuva egemenlerinin hain ve halk düşmanı şoven politikalarına yedeklenmeksizin, barış, ulusların hak eşitliği, halkların kardeşliği ve özgürlüklerin kazanımı için mücadeleden alıkoymamalıdır. İşçi sınıfı ve emekçilerin; kent ve kır yoksullarının uyanıklığı bu bakımdan özel bir önem kazanmıştır.

Emperyalistler ve işbirlikçilerinin çıkarlarıyla bağlı ve politikalarının ürünü olan çatışma ve savaşların daha da büyümesi, başından itibaren görüldüğü üzere, en büyük zararı halklara verecek; onlar savaşın başta gelen kurbanları olacaklardır. Bunun içindir ki, tüm bölge ülkeleri halklarının anti emperyalist, işbirlikçi yönetimlerin provokatif ve mezhepçi kışkırtmalarını boşa çıkaran mücadelede birleşmeleri ve bölge düzeyinde dayanışma içinde hareket etmeleri yaşamsal önemdedir. Etnik-ulusal ve dini-mezhepsel çelişkilerin burjuva yönetimlerle Ortaçağcıl gerici kesimler tarafından kullanılmasına on yıllardır tanık olan bölge halkları, kendi gerici hükümet ve devletlerinin yanında değil, özgürlük ve demokrasinin kazanılması ve bu temelde halkların kardeşçe yaşamasının olanaklı hale gelmesi için, işbirlikçi burjuva yönetimlere; burjuva monarşist uşaklara ve emperyalist güçlere karşı mücadeleye atılmalıdırlar. Savaş karşıtı ve barış için mücadeleyi yükseltmek tek doğru yoldur.

Dipnotlar

1. Erdoğan yönetimi Irak’ın Musul-Beşika bölgesine asker çıkardı. Irak devlet yöneticilerinin protestolarını ve bu durumu Irak topraklarının işgali olarak gördüklerini ve derhal çekilmelerini istemelerine ve bu yönde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi‘ne şikayet etti. ABD’nin “askerinizi geri çekin!“ tepkisi üzerine bir bölümü geri çekilirken diğerlerinin yerleri değiştirildi. Irak askeri harekat haklarının doğduğunu açıklayarak protestosunu sürdürdü. Erdoğan-Davutoğlu yönetimi bununla da kalmadı; Suudi Arabistan sözcüleri, Suriye’ye asker göndermeye hazır olduklarını açıklayınca, A. Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı da yanına alarak Suudi Arabistan’a gitti ve Türk heyeti Kral’ın önünde eğilerek onunla birlikte Suriye’de destekledikleri terörist çetelere yardımın yeni biçimlerini; Cenevre III görüşmelerini akamete uğratmak üzere baş vuracakları taktikleri görüştüler. Çavuşoğlu, Suudi savaş uçaklarının İncirlik’e konuşlanacağını ve Suudilerin ortak askeri harekat için asker de göndereceklerini, “bu şimdilik bir temenni“! eklemesiyle açıkladı. Ardından, Erdoğan, Katar Emiri’ni Türk-Sünni Sultanlık Sarayı’nda (M. Kemal’in “Anıtkabir“i karşısına kondurulmuş intikam ve ihtişam kompleksi) ağırladı. Buna, bölgenin Ortaçağcıl yönetimleriyle bu “birlikte hareket“in bir sonucu olarak “askeri stratejik işbirliği“ ve Suriye’ye karşı ortak savaş cephesi açma yönündeki açıklamalar eklendi.

2. Türkiye gericiliğini temsilen burjuva devlet-hükümet yönetimleri bölgeye yönelik yayılmacı emellerini “yeniden şekillenen Ortadoğu masasına oturma fırsatı” yla izaha çalıştılar. Ne var ki, emperyalist pazar ve etki alanı için mücadele ve rekabetten yararlanarak “kemik kapma“ çabası her seferinde akamete uğradı ve uğramaya devam ediyor. Suudi Krallığı ve Katar Emirliği’nin eteklerine yapışmış düşkünlük bu durumdan bağımsız değildir. Açmazları büyüdü, ruh halleri daha fazla bozuldu ve daha fazla saldırganlaştılar.

3. Türkiye ile birlikte, ve askeri işbirliği anlaşması da imzaladıklarını açıklayarak Suriye’ye kara operasyonu yapacaklarını ilan eden Suudilerin “Biz sadece koalisyon güçleriyle birlikte ve IŞİD’e karşı olmak üzere Suriye’ye girebiliriz“ açıklaması, bir geri adım göstergesi olarak bu zorluğu da ifade eder.

4. Bağımlı devletleri ve vasalları çıkarları için kullanmak üzere emperyalist büyük güçler, onların zayıflıklarını, iç toplumsal çelişkilerini kullanmaktan kaçınmaz; ve hegemonya politikaları çerçevesinde hareket etme koşuluyla belirli “serbesti“ler tanırlar! Türkiye gericiliğinin “PKK Terörüne karşı mücadele“ adına Kürt Ulusal direnişine ve Kürt halk kitlelerine karşı giriştiği yıkım ve kitlesel katliamın, Batılı emperyalistler tarafından Türkiye toprakları, üsleri, kaynaklarıyla birlikte Türk ordusunu çıkarları doğrultusunda kullanma karşılığında desteklenmesi yakın örneklerden biridir.

5. Emperyalist büyük güçlerin bölgedeki askeri hareketliliği ve bölge ülkelerinin hem kendi iç durumları ham de birbirleriyle ilişkilerinin kullanılması üzerinden konumlarını güçlendirmesinden hareketle bölgenin Birinci Dünya Savaşı koşullarında olduğu türden “yeni bir Sykes Picot” paylaşımına hedef tutulduğu yönündeki görüşler bu makalemizin konusunu oluşturmuyor. Ancak şu kadarını belirtmeliyiz ki, özellikle toprakları bölünmüş şekilde farklı devletlerin idaresinde ve ezilen ulus olarak bırakılmış ya da tutulmuş Kürtlerin “gecikmiş” görünen ve fakat tarihsel-toplumsal koşullar ve güç ilişkileriyle dolaysız bağlı günümüzdeki ulusal özgürlük mücadelesi söz konusu edilerek ileri sürülen bu iddia, mevcut koşullarda ve gerçeklikle bağı açısından dayanaksızdır. Etnik-ulusal ve mezhepsel farklılık ve çelişikler üzerinden bölünme ve çatışma yeni şekillenmeler için potansiyel oluşturmakla; ve büyük güçler açısından küçük-küçük devletleri/devletçikleri hakimiyet altında tutmak daha kolay olmakla birlikte Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın ve Türkiye’nin iki-üç ve daha fazla parçaya(yeni devlete) bölünmesi günümüzdeki güç ilişkileri yönünden, bütün bölgeyi kan deryasına boğacak ve tarifi zor yıkıma sürükleyecek büyük savaşlar olmaksızın gerçekleşir olmaktan uzaktır. “Toprak bütünlüğü” üzerine söylemler emperalist-burjuva ikiyüzlülüğe işaret etse dahi, bağımlı ülkelerin “bütünlük içinde bağlı tutulması”, emperyalist politika dışına hala tümüyle düşmüş değildir ABD’nin, Erdoğan iktidarının tüm provokatif tahriklerine rağmen “Türkiye’nin üniter bütünlüğü”nden yana politikasını sürdürmeye devam etmesi yalnızca Kürt hareketinin ulusal demokratik karakteri ve potansiyeli nedeniyle olmayıp çıkarlarının günümüzdeki öncelikleriyle de bağlıdır. Değilse, Rusya ve ABD’nin yanısıra Batılı büyük güçlerin de bölgeye “konuşlandıkları” ve mali-iktisadi ve askeri olarak koşulların Türk devletinden yana olmadığının politika acemisi kesimler bakımından dahi oldukça görünür olduğu ve Kürtlerin ulusal haklarını özgürce kullanma isteminin kanla boğularak teslim alınmak istendikleri bir dönemde, bölünmenin ve “bölme”nin koşullarının olgun olmadığını düşünmek için, kişinin hayli avanak olması gerekir.

6. Tayyip Erdoğan, Barack Obama’nın “IŞİD’le mücadele özel temsilcisi“ Brett McGurk’un Kobani ziyaretini eleştirerek “ABD, Türkiye ile mi yoksa teröristlerle mi iş birliği yapacağına karar vermeli“ dedi. Bunun üzerine Kirby, Amerikan tutumunun değişmediğini ve Kürt savaşçılarla birlikte IŞİD’e karşı savaştıklarını yineleyerek, “Türkiye’nin NATO ülkesi ve IŞİD ile mücadelede kilit öneme sahip bir ülke olduğunu; PYD hakkındaki kaygılarını ilk kez dile getirmediğini“; “Türkiye ile mümkün olduğunca yakın çalışmaya devam edeceklerini“ söyledi. ABD bakanlık sözcüsü,“Kürt savaşçılar Suriye’de IŞİD’in üzerine giden en başarılı gruplardan. Kendilerine çoğunluğu havadan olmak üzere destek verdik ve bu destek sürecek” diyerek, tutumlarının net olduğunu bir kez daha belirtti.

7. Cizre, Sur ve Slopi’de kent yıkımlarını ve toplu katliamları gerçekleştiren tanklı-toplu saldırganın kendi zulmünü örtmek için bir başka gücün eylemlerini öne çıkarması, AKP yönetimi ve Erdoğan trollerinin kitle ileşitişim yöntemleriyle bağlı kara propaganda kapsamındadır. Suriye’de bir iç savaş çıkarmak için özel bir rol üstlenerek IŞİD’e cephe gerisi olan ve ona her türden silah ve cephane vererek Esat yönetimini devirmeye çalışan bir yönetimin, kendi suçlarını örtmek için dönüp, “Suriye‘yi kan gölüne çevirenler bu yaptıklarının hesabını elbet bir gün vereceklerdir“ diye ahkam kesmesi tam da bu türden bir riyakarlık örneğidir. Genel Kurmay Başkanlığı, herhanği dış “düşman devlet“e karşı girişilmiş savaşta kazanılmış zafer örneği gösteriler tertipliyor; Kürdistan’ın düşürülmüş kentlerini Türk bayraklarıyla donatıyor ve binin üzerinde olduğunu açıkladığı Kürt çocukları, gençleri ve kadınlarının ulusal haklarına sahip olmak istedikleri için katledildiği gerçeğini tanklarının paletleri altında bırakmak için, yıkım ve katliamları “Birlik, huzur ve demokrasi“ için yapılmış göstermeye çalışıyor.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑