Christopher Hill
Science & Society, Cilt 12, No. 1, Marksizmin 100 yılı özel sayısı, Kış 1949
Çeviren: Aynur Toraman
İngiliz İç Savaşı üzerine tarih yazımı, bir Marksist açısından ilginç bir araştırma konusudur. İki yüz yıl boyunca, 1640-60 olayları konusunda, çağdaş gözlemcilerin anlayışını geliştirecek hiçbir şey yazılmamıştı. Teorik düşünen zeki insanlar, olan biteni görmekle kalmayıp, bu olayları İngiltere tarihinin daha eski dönemleriyle bağlantılı düşünebiliyordu.
Bunlardan biri, 1640’tan yüz elli yıl önce, halkın (burjuvazi ve küçük eşraf) kraliyet, kilise ve soylular aleyhine zenginliğini artırdığını belirten James Harrington idi. Harrington, iç savaşın, krallıkta mülkiyet dengesine denk düşecek şekilde, (kendi deyimiyle) siyasal “üstyapının” ayarından başka bir şey olmadığını, bu ayar yapılmadıkça hiçbir hükümetin istikrarlı olamayacağını düşünüyordu. 1659’da Harrington’un ardıllarından biri, “Halk, önce mülk bakımından, sonra da silah bakımından kraldan çok üstündü” diyordu.¹
Aynı şekilde Thomas Hobbes da iç savaşta sosyal unsura vurgu yapmış, okuyucularına şu hatırlatmada bulunmuştu: “Son savaşın başında Presbiteryenlerin** gücü öylesine büyüktü ki, sadece Londra’daki yurttaşların hemen hepsi değil, İngiltere’nin bütün şehirleri ve pazar kasabalarının çoğu da onlara bağlıydı.”²
Kazıcılardan (Diggers)*** Gerrard Winstanley’nin de, İngiltere’deki devrimci sürece dair kendi gözlemlerinden çıkardığı net bir sınıf politikası teorisi vardı.³ “Büyük isyan”ın ilk kapsamlı tarihçisi Clarendon da, çeşitli bölgelerdeki siyasi bölünmeler üzerine yaptığı analizlerde, iç savaşı, burjuvazi ve halkın aristokrasiye karşı savaşı olarak değerlendirir…. “Her yerde soylulara ve eşrafa karşı barbarca bir öfke besleyen sıradan halkın özgürlüğü kötüye kullanmasından ve parlamento yanlısı olmayanların evlerinde bile güvenli olmadığından” söz eder.⁴ İç savaşın sosyal karakterine dair böylesi çağdaş yakıştırmaların sayısı çoğaltılabilir.
Restorasyonu takip eden yüz elli yıl boyunca Clarendon’un büyük isyanla ilgili düşünceleri hakim oldu. İç savaş, egemen sınıfın bütün kutsal kurumlarını –kraliyet, kilise, soylular, mülkiyet– tehdit etmiş olan esef verici bir “halk taşkınlığı”ydı. 18. yüzyılın geleneksel tarihçisi Muhafazakâr (Tory) Hume idi. Onun İngiltere Tarihi (History of England) kitabının Ara Dönemi (Interregnum)**** ele alan bölümlerinde çıkarılan ders şuydu: “Hangi bahaneye sığınırsa sığınsın, amacı ne olursa olsun, yasa dışı şiddet kaçınılmaz olarak bir tek kişinin keyfi ve despotik yönetimiyle sonlanacaktır.”⁵ Liberaller (Whigs), sonunda bütün siyasal ve sosyal sorunları çözen kansız devrim olarak gördükleri “Şanlı” 1688 Devrimi’ne vurgu yapmayı seçtiler; 1688-89’da burjuvazinin barışçıl zaferini mümkün kılan şeyin 1642-60 yılları arasında dökülen kan olduğunu sessizce görmezlikten geldiler.
Fransız Devrimi’nden sonra, İngiltere’de radikalizmin yükselişi ile politikaya yeni bir unsur eklenince, 17. yüzyıl devrimcilerine yeniden ciddi bir ilgi doğdu. Radikal Cumhuriyetçi William Godwin, 1825-28 arasında Cumhuriyetin Tarihi (History of the Commonwealth) adlı kitabını yayımladı. Bu, parlamento yanlıları arasındaki demokratik unsurlara sempatiyle yaklaşan ilk geniş kapsamlı çalışmaydı. Bunun ardından 1828’de Burton’un Parlamento Günlüğü geldi ki, bu da, radikal J.T. Rutt’un oldukça politik ifadelerini içeriyordu. Macaulay’ın 1825 tarihli “Milton Üzerine Deneme”sini 1831’de “Hampden Üzerine Deneme”si ve 1848’deki İngiltere Tarihi’nin ilk iki cildi takip etti. Bu arada, 1836-39 yılları arasında Forster’in Cumhuriyetteki Devlet Adamlarının Yaşamları adlı çalışması ile 1845’te de Carlyle’ın Cromwell’i yayımlandı.
Bütün bu eserlerde, Clarendon ve Hume’un gerici, üstten bakan tutumuna karşı yeni bir denge oluşmuş ve parlamento davasının ilerici özelliklerine dikkat çekilmişti. Fakat bu süreç içerisinde devrimin sosyal yönü gözden kaçırılmıştı. Macaulay ve Forster 1640 kahramanlarını bir bütün olarak İngiltere halkı adına konuşan büyük ulusal şahsiyetler olarak resmetme kaygısı güdüyor, onların öncelikle bir sınıfı temsil ettiği gerçeği göz ardı ediliyordu. 19. yüzyıl liberali, 1688 gibi 1640’ı da saygıdeğer kıldı. İngiliz burjuva düşüncesinin bu iyimser döneminin en son ve en iyi ürünü, Buckle’nin usta, ama fazla ilgi görmemiş eseri, “İngiltere’de Medeniyet Tarihi” (1857-61) olmuştur.
Fransız Guizot ise biraz farklı bir bakış açısı getirmişti. 1848 Devriminde sürgün edilen Guizot’un, devrimlerin içeriğine dair sezgisi güçlüydü. İngiltere Cumhuriyeti ve Cromwell Tarihi ve ardından 1850’lerde yayımlanan diğer eserlerinde, sınıf güçlerinin devrimdeki etkisine ilişkin farkındalığı, birçok çağdaş İngiliz tarihçiden daha fazlaydı. Ancak 1830’ların Fransız’ı olarak Guizot, 1688 Liberallerinin geleneğini devam ettirdi; halkçı devrimleri onaylamıyor, İngiltere’deki “fanatik dincilik”in körüklediği “aşırılıklar” karşısında dehşete kapılıyordu.⁶
1848 yılı, İngiltere için de bir dönüm noktasıydı. Bu yılın olayları, işçi sınıfı devrimlerinin olanaklı olduğunu göstermişti. Bundan böyle akademik İngiliz tarihçilerinin üzerinde durduğu şey, 1640 ve 1649’daki şahsiyetlerin devrimcilikleri değil, Britanya anayasasının savunulmasıydı ki, Piskopos Stubbs bir süre sonra bu anayasanın 13. yüzyıldan beri Tanrı’nın kafasında şekillendiğini keşfedecekti. Aslında her ne kadar “Zorba”nın rehabilitasyonunu içerse de, Carlyle, değerli eseri Cromwell ile, 17. yüzyılın incelenmesi bakımından İngiltere’de feci sonuçlara neden olan yeni bir anlayış getirdi: Püriten***** kahraman konsepti.
1863’te … S.R. Gardiner, İngiltere Tarihi’nin ilk cildini yayınladı; bu yayın, aralıklarla 1901’e kadar devam etti ve o günden bugüne 17. yüzyıl konusundaki İngiliz tarih düşüncesine tümüyle egemen oldu. Ayrıntıda usta, öğretide yeri doldurulmaz, edebi açıdan mükemmel ve alıntıda hünerli bu eser, aynı zamanda, İngiliz tarihçilerde, 17. yüzyıl olaylarının “Püriten bir devrim” ve burjuvazinin devrimci taleplerini ifade ettiği ideolojinin devrimde asıl itici güç olduğu fikrinin yayılmasına neden oldu. Hepsinden de önemlisi, İngiliz İç Savaşı’nın bir sınıf çatışması olmadığı, İngiliz geleneğinin güzel bir özelliğinden ötürü insanların asla sınıf çıkarları için değil, sadece idealleri için savaştığı yönündeki fikirleri pekiştirdi.⁷
Profesör Tawney, Nef ve diğerlerinin ekonomik araştırmaları ile birlikte Profesör Notestein ve Haller, Wolfe gibilerinin 17. yüzyıl belgelerini yeniden yayınlamaları sayesindedir ki, son birkaç yıldır İngiliz Ara Dönem’e ilişkin hem tümüyle anayasalcı hem de tümüyle dinsel yorumların yetersizliği konusunda tarihçilerin dikkati çekiliyor. Ancak mevcut bilgiyi yenilemek bakımından, henüz çapı ya da kapsamı bakımından Gardiner’in eseri ile kıyaslanabilecek hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Böylesi bir yenilemenin Marksist yaklaşım dışında yapılması zordur.
Son yıllarda, Lord Keynes’in etkisiyle akademik ekonomistler, 1870’lerde Marksist ekonomi ve “marjinal fayda” ekonomisi olarak ikiye ayrılmadan önceki haliyle klasik geleneği geliştirmeye uğraşıyor. Yani üzerinde çalıştıkları materyalin niteliği, onları Marksist ekonomistlerin tutumuna yaklaştırıyor. 1929 Bunalımından önce bu pek mümkün görülmüyordu. Aynı şekilde, tarih alanında son iki kuşağın yaptığı araştırmalar, bilinçli ya da farkında olmadan, iyi tarihçileri, son zamanların geleneksel düşünce okullarının idealist fantezilerini takibe yöneltiyor.
Bu koşullarda, tarihçiler açısından Marx ve Engels’in eserleri yeniden önem kazanıyor; çünkü bu eserler onların tekrar doğru yöne kanalize edilmesine yardımcı olabilir. Bu makale, Marx ve Engels’in İngiliz İç Savaşı dönemine dair söylediklerini ele almayı amaçlıyor. Burada onların İngiliz Devrimi hakkındaki düşüncelerini ortaya koymaya çalıştım, analiz etmeye değil.
Onlar, bu döneme ilişkin olayları ardışık bir şekilde kaleme almadılar; bu nedenle titiz bir incelemeyle, bazı sözel tutarsızlıklar ortaya çıkabilir. Fakat devrim konusundaki düşünceleri bir bütün olarak tutarlı ve aydınlatıcıdır. Modern araştırmaların onların analizini nasıl doğruladığını ara ara ifade ettim. Ancak maksadım, Marx ve Engels’in ne kadar haklı olduğunu göstermekten ziyade, onların yorumunun bugün tarihçiler açısından ne kadar değerli olduğunu ortaya koymaktır.
Konu hakkında Macaulay, Guizot ya da Gardiner’den daha derin felsefi bilgiye sahip olan Marx ve Engels, 17. yüzyıl İngiliz Devrimi’nin ikici özelliğini (düalizmini) anlayabilmişti. Bu devrim önce burjuva ve ilerici bir devrimdi. 1640’taki parlamenter liderler, kendi sınıflarının taleplerini öne sürerken, aynı zamanda gerçek anlamda halk kitleleri adına da konuşuyorlardı. Fakat sonunda, toplumsal konumları bakımından taşıdıkları çelişkiler nedeniyle, uğruna eski düzeni yıktıkları demokrasiye karşı tutum almak ve o günden bu yana İngiliz tarihini ve toplumsal gelişimini biçimlendiren tavizi, yenik düşmanlarına vermek zorunda kalmışlardır.
I
Marx ve Engels’in ele alacağım yazıları, 1844’ten Marx’ın 1883’teki ve Engels’in 1895’teki ölümüne kadar olan yazılarıdır. Ancak tarih konusundaki temel düşünceleri 1848’de artık biçimini almıştı. Bu nedenle, onların düşüncelerinin oluşum süreci, İngiliz radikallerinin büyük parlamenterleri yeniden keşfedip Clarendon ve Hume’u gözden düşürdükleri geçiş dönemi ile çakışırken; 1848 Devrimlerinin Guizot’u gerici bir sınıf analizinin sözcüsü yapmasından, Gardiner’in ise sınıflar üstü ideolojik bir gökkubbede hareket eden daha popüler bir düşünce olarak “Püriten Devrim” düşüncesini uydurmasından öncesine denk düşer. Tarihsel materyalizmin temel düşünceleri bir kez anlaşıldı mı, İngiliz Devrimi, örneğin 1900’deki duruma kıyasla, ortodoks tarihçilerin yaklaşımlarına daha yakın bir şekilde açıklanabilirdi.
Burada tarihsel materyalizmi bütün yönleriyle ortaya koymak mümkün değil. Bizim için önemli olan, tarihi, Marksist bir biçimde hakim üretim tarzına göre dönemlere ayırmak ve özellikle feodal ve kapitalist toplumlar arasındaki ayrımı koymaktır. En iyisi, bunu Komünist Manifesto’dan alıntıyla yapalım:
“Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.
“Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir dönüşümüyle ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır….
“Ortaçağın serflerinden ilk kentlerin imtiyazlı köylüleri, imtiyazlı köylülükten de burjuvazinin ilk unsurları oluştu.
“Amerika’nın keşfi, Afrika’nın gemiyle dolaşılması, yükselen burjuvaziye yeni bir alan yarattı. Doğu Hint ve Çin pazarı, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle alışveriş, mübadele araçlarında ve genel olarak metadaki artış, ticarete, gemiciliğe, sanayiye görülmemiş bir yükselme getirdi ve böylece de yıkılmakta olan feodal toplumun içindeki devrimci ögeye hızlı bir gelişme sağladı.
“Sanayide o zamana kadarki feodal veya lonca yapılı işletme tarzı, yeni pazarlarla büyüyen talebi karşılamaz oldu. O yapıların yerini manifaktür aldı. Sanayi orta kesimi, lonca ustalarını bir kenara itti; işin değişik korporasyonlar arasında bölünmesi, işin her bir atölyenin kendi içindeki bölünmesi önünde yitip gitti….
“Burjuvazinin bu gelişim basamaklarının her birini, ona uyan bir politik ilerleme izliyordu….
“Burjuvazinin o temele dayanarak kendini ortaya çıkardığı üretim ve değişim araçları, feodal toplumda oluşmuştu. Ancak bu üretim ve değişim araçlarının belli bir gelişim aşamasında, feodal toplumun üretim ve mübadelesini dayadığı ilişkiler, tarımın ve imalatın feodal örgütlenişi, tek kelimeyle feodal mülkiyet ilişkileri, artık o gelişmiş üretici güçlere uymaz oldu. Bu ilişkiler, üretime destek olacağına onu frenliyordu. Giderek bir o kadar çok kelepçelere dönüştü bu mülkiyet ilişkileri. Kelepçelerin parçalanması gerekiyordu, parçalandı.
“Onun yerini serbest rekabet ile ona uygun toplumsal ve siyasal düzen, burjuvazinin siyasal ve ekonomik egemenliği aldı.”⁸
Kendi içerisinde olgunlaşan orta sınıfın feodal devleti yıktığı ve burjuva egemenliğinin aracı olarak yeni bir devletin yaratıldığı burjuva devrim konusundaki Marksist düşünce budur. Profesör Tawney ve diğerlerinin bugüne kadar üzerinde durduğu konuyu Marx Kapital’de çok iyi formüle etmiştir: “Toprak mülkiyetinden gelen ve kişisel efendilik ve serflik ilişkilerine dayanan güç ile paranın sağladığı kişisel olmayan güç arasındaki karşıtlığı iki Fransız atasözü pek güzel ifade eder: ‘Nulle terre sans seigneur’ [‘Efendisiz toprak olmaz’] ve ‘L’argent n’a pas de maitre’ [‘Paranın efendisi yoktur’].”⁹
Alman reformasyonu, burjuva ruhunun eski düzene karşı ilk saldırısı oldu. 16. yüzyılın ikinci yarısındaki Hollanda İsyanı ulusal çaplı ilk başarılı burjuva devrimiydi¹⁰; bunu 1640 İngiliz Devrimi, 1789 Fransız Devrimi, 1848’de zamansız gelen Alman Devrimi ve daha sonra 1905 ve Şubat 1917 Rus Devrimleri takip etti.
Hem Marx hem de Engels, en başından beri 17. yüzyıl İngiliz Devrimine ilgi göstermiş ve onu 1789 Fransız Devrimi ile yakından kıyaslanabilecek türden klasik bir burjuva devrimi olarak görmüştü. Paris’te Almanca yayımlanan bir dergi için Engels 1844’te (23 yaşındayken) şunları yazıyordu:
“17. yüzyıl İngiliz Devrimi, 1789 Fransız Devrimi’nin tam bir öncelidir. Fransa’da Kurucu Meclis, Yasama Meclisi ve Ulusal Konvansiyon olarak görülen üç aşamayı ‘Uzun Parlamento’****** döneminde de kolaylıkla ayırt edebiliriz: Anayasal monarşiden demokrasiye, askeri despotizme, restorasyona ve ‘juste milieu’ (‘tam ortası’) devrime geçiş İngiltere’de belirgin bir şekilde sergilenmiştir. Cromwell, Robespierre ve Napolyon’un tek kişide cisimleşmiş halidir; Presbiteryenler, Bağımsızlar ve Eşitlikçiler (Levellers)******* ise, Jirondenlere, Montagnardlara ve Hebertist ve Babeufçülere denk düşmektedir.
“Her ikisinde de siyasal sonuç yeterince acıklı olmuştur ve aralarındaki benzerlikler çoğaltılabilir. Bunlar, aynı zamanda, dinsel ve dinsel olmayan devrimlerin politik oldukları sürece sonunda tek bir sonuç verdiğini göstermiştir. İngiliz Devrimi uzlaşmayla ve iki ulusal partinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.”¹¹
Engels’in “dinsel devrim” analizine daha sonra geri dönmek üzere, şu anda sadece 1640 ile 1789 arasındaki paralellik üzerinde duracağım. Örneğin 1845-46’da Marx ve Engels’in ortak yazdığı Alman İdeolojisi’nde şunu okuyoruz: “Bizzat ulusun kendi içerisindeki serbest rekabete gelince, bunu elde etmek için bir devrim her yanda zorunlu oldu – 1640’ta ve 1688’de İngiltere’de, 1789’da Fransa’da.”¹² Marx, bir yıl sonra, bunu, Karl Heinzen ile polemiğinde “Ahlaklı Eleştiri ya da Eleştirel Ahlak” başlıklı makalesinde şöyle açıklıyordu:
“Hem İngiliz hem de Fransız devrimlerinde, mülkiyet sorunu, serbest rekabetin sağlanması ve 16. yüzyılla 18. yüzyıl arasında gelişen sanayi için köstek haline gelen toprak soyluluğu, loncalar, tekeller vb. gibi tüm feodal mülkiyet ilişkilerinin yok edilmesi sorunu olarak ortaya çıktı… 17. ve 18. yüzyıllarda, konu feodal mülkiyet ilişkilerinin kaldırılması olduğunda, mülkiyet sorunu burjuva sınıfı için hayati bir sorundu.”¹³
İki devrim arasındaki paralellik, Marx ve Engels onlar arasında ayrım yaparken bile vurgulanmış oluyordu. Örneğin: “1648’de burjuvazi monarşiye, feodal soylulara ve kilise kurumuna karşı yeni soylularla ittifak halindeydi. 1789’da ise burjuvazi, monarşiye, soylulara ve kilise düzenine karşı halkla ittifaka girmişti.”¹⁴ Yine, “Başlangıçta, Fransız Devrimi en az İngiliz Devrimi kadar muhafazakârdı” diye Guizot’a hatırlatıyordu Marx.¹⁵
Bu alıntılar tarih sırasına göre yapılmıştır. Ancak bundan sonra (1850’den itibaren) Marx ve Engels’in tarihe ilişkin genel fikirlerinin oturmuş olduğunu varsayacak (tabii ki bu fikirlerin ayrıntılı uygulanması konusunda ustalıklarını artırmaya devam etmişlerdir) ve İngiliz Devrimi’nin değişik yönleri konusundaki görüşlerini tarih sırası gözetmeksizin bir araya getireceğim. Ama önce Engels’in ölümünden birkaç ay önce yazdığı ve Marx ile arasındaki temel devamlılığı gösterecek bir pasaj aktarayım:
“Bütün devrimler, şimdiye kadar, belirli bir sınıfın egemenliğinin yerini, bir diğer sınıfın egemenliğinin alması ile sonuçlanmıştır; ama bütün egemen sınıflar, şimdiye kadar baskı altında tutulan halk kitlesine göre, küçük azınlıklar idiler. Böylelikle, egemen azınlık devriliyor, başka bir azınlık onun yerine devlet dümenini eline geçiriyordu ve kamu kurumlarını kendi çıkarlarına göre değiştiriyordu. Ve her seferinde bu azınlık, ekonomik gelişme durumunun iktidara elverişli, yetkili ve yetenekli kıldığı gruptu ve kesinlikle bunun için, yalnızca bunun içindir ki, altüst oluş sırasında, baskı altında tutulan çoğunluk, ya azınlıktan yana bu harekete katılıyordu ya da en azından sessiz sedasız onu kabul ediyordu… Çoğunluk ise, devrime katıldığı zaman bile, bunu ancak –bilerek ya da bilmeyerek– bir azınlığın hizmetinde yapıyordu; ama bu yüzden ya da hatta çoğunluğun pasif ve dirençsiz tutumu nedeniyle, azınlık bütün halkın temsilcisi olma görünümünü elde ediyordu.”
Engels, daha sonra, bu çoğunluğun azınlıkla ilişkisini analiz etmiş ve ileride geri döneceğim bu noktaya büyük önem vermiştir. Sonuç olarak, şunu der Engels: “Modern zamanların bütün devrimleri, 17. yüzyılın büyük İngiliz Devrimi ile başlamak üzere, bu özellikleri gösterdiler.”¹⁶
Marx ve Engels’in bu genel yaklaşımına göre 17. yüzyıldaki İngiliz Devrimini burjuva devrim olarak değerlendirmek gerekir. Şimdi onların bu devrimin nedenleri, gelişimi ve sonuçları konusundaki değerlendirmelerine daha ayrıntılı bakalım.
II
Feodal toplum içerisinde burjuva üretim tarzının gelişimine dair tanımlamayı Komünist Manifesto’dan alıntılayarak yapmıştım. Buna ek olarak Marx’ın [Komünist Manifesto’dan] iki yıl önce yazdığı bir mektuptan ayrıntılı bir bölüm aktarılabilir:
“Ayrıcalıklar, loncalar ve korporasyonlar kurumu, ortaçağların düzenleyici rejimi, yalnızca edinilmiş üretici güçlere ve daha önce var olmuş bulunan ve bu kurumların içinden çıkmış bulundukları toplumsal koşula tekabül eden toplumsal ilişkilerdi. Korporasyonlar ve düzenlemeler rejiminin koruyuculuğu altında sermaye biriktirilmiş, denizaşırı ticaret geliştirilmiş, sömürgeler kurulmuştu. Ama eğer insanlar, çatısı altında bu meyveleri olgunlaştıran biçimleri alıkoymaya kalkışmış olsalardı, bu meyvelerden yoksun kalmış olacaklardı. İşte o iki fırtına böyle patladı – 1640 ve 1688 Devrimleri. Bütün eski ekonomik biçimler, bunlara tekabül eden toplumsal ilişkiler, eski sivil toplumun resmi ifadesi olan politik koşullar, İngiltere’de yok edildiler.”¹⁷
Elizabeth ve ilk iki Stuart Hanedanı döneminde büyük ticari şirketler ve kraliyet tekellerinin oynadığı role ilişkin bu olağanüstü analiz, üzerinden yüz yıldan fazla geçse de hala geçerliliğini korumaktadır. Henüz gelişmemiş tüccar sınıfı açısından, ülke içinde ve dışında korunmaya muhtaç olduğu bir dönemde büyük önem taşırken, I. James ve I. Charles döneminde bu yapılar, kayırılan bir azınlık lehine, burjuvazi kitlesini ticaret ve sanayinin gelişiminden alınan payın dışında tutma aracına dönüştürülmüştü. Marx, haklı olarak, “I. Charles’ın serbest rekabete doğrudan müdahale etmesinden ve bunun İngiltere’de ticaret ve sanayii giderek imkânsız kılmasından” söz eder.¹⁸
Buraya kadar, İngiliz kapitalizminin, kendisiyle aynı sosyal ve ekonomik kalkınma aşamasında olan diğer ülkelerdekilerle denk düşen özelliklerini ele aldık. Şimdi ise, İngiliz ve diğer burjuva devrimler arasındaki, esas olarak İngiliz kapitalizminin büyük ölçüde kırsal özelliğinden kaynaklanan önemli bir farkı gözetecek şekilde gelişmeleri inceleyelim. İngiltere’de hiç güçlü bağımsız kentler olmadı. Oysa kıta Avrupası’nda bu kentlerde kentlilerin bir bölümü feodal toplum içerisinde, feodal siyasal düzeni kabul etme pahasına gönenmişti. Ancak uzun vadede bunlar, kapitalist ilişkilerin serbestçe gelişmesi önünde engel teşkil etti. 16. yüzyıl Almanya’sını İngiltere ile kıyaslayan Engels şöyle diyordu:
“Almanya, o çağda, büyük ve güçlü kentler içeriyordu. Ama öte yandan, küçük soyluluk ile kentler arasında, İngiltere’de feodal krallığın burjuva anayasal bir krallık durumuna dönüşmesi sonucunu veren bir ittifak olanağı da yoktu. Küçük soyluluk, İngiltere’de … İki Gül Savaşı sonucu tamamen yok edilip, yerini burjuva köken ve burjuva eğilimli yeni bir soyluluğa bıraktığı halde, Almanya’da varlığını sürdürmüştü. Serflik, İngiltere’de tamamen ortadan kalkmış ve soyluluk, toprak rantı gibi burjuva bir gelire sahip basit burjuva toprak sahiplerinden oluşuyorken, Almanya’da serflik hala varlığını sürdürüyor, ve soyluluk, gelirini feodal kaynaklardan sağlıyordu.”¹⁹
Bunun tarihsel ve ekonomik nedenlerinin yanı sıra politik nedenleri de vardı. İngiltere koyun yetiştirilen bir ülkeydi; yün ve kumaş çok eski dönemlerden beri temel sanayiler durumundaydı. Bunun sonucu olarak, pazar için üretime ilgi duyan bir kısım eşrafın kumaş tüccarları ile yakın ilişkisi vardı. Loncaların düzenleme ve sınırlamalarına maruz kalmamak için kumaş sanayi kırsal bölgelerde gelişti: “evlerde ve küçük imalathanelerde üretim” (putting out) sistemi altında, işveren olarak “kumaş üreticileri” öne çıkıyordu. Aynı şekilde kömür madeni işletmeciliği ve ona bağlı sanayiler de kasabanın hemen dışında, VIII. Henry’nin manastırların elinden aldığı ve kırsal bölgelerdeki beylerin mülkiyetine geçen feodal mülkler üzerinde gelişiyordu. Engels bunun siyasal sonuçlarını uzun uzun tahlil etmişti:
“İngiltere’nin talihine bakın ki, yaşlı feodal beyler, İki Gül Savaşları sırasında birbirlerini öldürmüşlerdi. Onların ardılları çoğunlukla eski ailelerin oğulları olmakla birlikte, soylarının kalıtı olan yoldan öylesine sapmışlardı ki, alışkanlıkları ve eğilimleri bakımından feodal olmaktan çok burjuva olan yepyeni bir takım oluşturmuşlardı. Paranın değerini iyi anlamışlar, yüzlerce küçük çiftçiyi hemen kovup onların yerine koyunları koyarak gelirlerini artırmaya başlamışlardı. VIII. Henry, kilisenin topraklarını har vurup harman savurarak, toptan satışlarla yeni burjuva toprak sahipleri yarattı; bütün 17. yüzyıl boyunca topraklara pek büyük ölçüde el konması ve bu toprakların, tam ya da oldukça yeni zenginlere devredilmesi de aynı sonucu verdi. Bundan ötürü, VIII. Henry’den sonra, İngiliz aristokrasisi, sınai üretimin gelişmesine karşı çıkmak şöyle dursun, tersine, ondan dolaylı olarak kazanç sağlamaya çalıştı; ve ekonomik ya da politik nedenlerle, sınai ve mali burjuvazinin önderleriyle işbirliği yapmak isteyen birtakım büyük toprak sahipleri her zaman bulundu.”²⁰
Dr. Nef’in İngiliz kömür sanayine ilişkin yaptığı ayrıntılı araştırma ve 1640 öncesi sınai kalkınmaya ilişkin bütün araştırmaları, 1892’deki açıklamaları tamamlayıcı nitelikte olmuştur ve özü hala geçerlidir.
- yüzyılda, daha kârlı olan koyun besleme işi için çitleme sistemine gidilmesi çok sayıda köylü nüfusun topraklarından atılmasına neden oldu. Marx Kapital’de şöyle yazıyordu: “Emekçiler önce topraktan sürülmüş, ardından, yerlerine koyunlar getirilmiştir. İngiltere’de olduğu gibi büyük ölçüde toprak gaspı, geniş çapta tarımın kurulması için bir alan yaratmada atılacak ilk adımdır. Bu nedenle tarımdaki bu köklü değişim, başlangıçta daha da siyasal bir devrim görünümündedir.”²¹
İngiltere’de toprak çevirme, çitleme hareketi 16. yüzyılın başından 19. yüzyılın başına kadar sürdü. Ancak bazı dönemlerde hız kazandı: VIII. Henry döneminde manastır topraklarına el konulup satılması, burjuva devrim sırasında kralın, kilisenin ve kral yanlılarının topraklarına el konulması ve siyasal iktidarın sağlam bir biçimde burjuvazinin ve çitleme yapan toprak sahiplerinin elinde olduğu 18. yüzyılda parlamenter çitlemelerin yükselişe geçtiği dönemlerde olduğu gibi.²² Marx’ın gösterdiği gibi, yeni sınıf açısından çitleme hareketinin önemi iki yönlüydü. Bir yandan küçük bir kesimin elinde sermaye birikimine yol açtı. Öte yandan ise, bu, yeni kapitalistler tarafından istihdam edilecek “serbest” emekçiler yaratmıştı:
“İlkel birikim tarihinde bütün devrimler, kapitalist sınıfın oluşum sürecinde kaldıraç işlevi görmüş ve çığır açmışlardır; fakat hepsinden önemlisi, geniş insan kitlelerinin aniden ve zorla geçim koşullarından uzaklaştırılıp özgür ve ‘bağımsız’ proleterler olarak işgücü (emek) piyasasına savruldukları anlardır. Tarım üreticisinin, köylünün toprağına el konulması bütün sürecin temelini oluşturur. Bu el koyma tarihi farklı ülkelerde farklı biçimler alır… Sadece İngiltere’de … klasik biçimde gerçekleşmiştir.”²³
İşte bu ekonomik çıkarların gerçekten örtüşmesi nedeniyledir ki, “1648’de burjuvazi monarşiye, feodal soylulara ve kurumsal kiliseye karşı yeni soylularla ittifaka girmişti.”²⁴ Ancak Engels’in Anti-Dühring’de yazdığı gibi:
“Bununla birlikte toplumun ekonomik yaşam koşullarındaki bu güçlü devrimi, siyasal yapısında buna uygun düşen bir değişiklik hemen takip etmedi. Toplum gitgide daha burjuva bir duruma gelirken, devlet rejimi feodal kaldı. Büyük ticaret, yani özellikle uluslararası ve hele dünya ticareti, hareketlerinde engellerle karşılaşmayan, bir bakıma eşit haklara sahip, hiç değilse her yerde, hepsi için eşit bir hukuk temeli üzerinde değişim yapan özgür emtia sahiplerinin varlığını gerektirir. Zanaatçılıktan manifaktüre geçiş, belli sayıda özgür emekçinin de varlığını gerektirir; emek-güçlerinin kiralanması için işvereniyle sözleşme yapabilen ve buna dayanarak onun karşısına sözleşme yapan kişi niteliğiyle eşit haklarla çıkan, bir yandan lonca bağlarından arınmış, öte yandan da kendi emek-güçlerini kendi başlarına değerlendirme araçlarından yoksun emekçilerin varlığını.
“Ama ekonomik ilişkilerin özgürlük ve hak eşitliği istediği yerde, siyasal rejim onların karşısına her adımda lonca engelleri ve ayrıcalıklar çıkartıyordu. Yerel ayrıcalıklar, farklı gümrük vergileri, her türlü ayrım yasaları, ticaretlerinde yalnız yabancılar ya da sömürgelerde yaşayan halk için değil ama çoğu kez devlet uyruklarının belli kesimleri için de zararlı oluyordu; lonca ayrıcalıkları her yerde ve yeni biçimlerle varlığını sürdürüyor, manifaktür sanayisinin gelişimine engel oluyordu. Burjuva rakipler için hiçbir yerde ne yol açık, ne de şanslar eşitti – oysa asıl ve en acil ihtiyaç da buydu.²⁵
“Bu feodal eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla feodal engellerden kurtuluş ve hak eşitliğinin kurulması istemi, toplumun ekonomik gelişmesi tarafından bir kez gündeme konduktan sonra, kısa sürede daha geniş boyutlar kazanmaktan geri kalamazdı. Her ne denli bu istem, sanayi ve ticaret yararına ileri sürülüyorduysa da, aynı hak eşitliğinin tam bir toprak köleliğinden başlayarak köleliğin bütün derecelerinde, çalışma zamanlarının büyük kısmını karşılıksız olarak feodal beylerine ayırmak ve ayrıca ona ve devlete sayısız vergiler ödemek zorunda olan geniş köylüler yığını için de istenmesi gerekiyordu. Öte yandan feodal üstünlüklerin, soyluların vergi muafiyetinin, çeşitli zümrelerin siyasal ayrıcalıklarının ortadan kaldırılmasını talep etmekten de geri kalınamazdı.”²⁶
“Ancak ekonominin siyaset üzerinde hakimiyetini kurması biraz gecikme gösterebilir. Tudorlar ile Stuartların ilk döneminin tipik örnek gösterildiği mutlak monarşi, “eski feodal malikanelerin çürümeye başladığı ve ortaçağ kasaba burjuvalarının modern burjuva sınıfına dönüştüğü, fakat her iki sınıfın da diğeri üzerinde henüz üstünlük sağlayamadığı geçiş dönemlerinde ortaya çıkar.”²⁷ Böyle bir monarşi belli bir süre burjuvazinin taleplerini tatmin etmişti. Fakat Tudor monarşisi fazlasıyla kudretli tebaalarını bastırma, kiliseyi yağmalama, barışı ve düzeni tesis etme ve dış düşmanları alt etme yoluyla görevini tamamladıktan sonra, 1588’lerde burjuvazi (kraliyetin koruması altında gönenmiş olarak) kendisini giderek daha fazla iktidar gerçekliğine hazır hissetmeye başlamıştı. Aynı zamanda 16. yüzyıldaki fiyat devriminin sonucu olarak kraliyet giderek “kendi yağıyla kavrulma”, sadece Ortaçağ’dan kalma gelir kaynaklarıyla masraflarını karşılama yeteneğini yitirmişti. Burjuvazinin elinde biriken yeni zenginliği akıtmak için ulusal vergi sisteminin yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Fakat vergilerin yeniden düzenlenmesi önerisi, vergi ödeyen sınıfların hükümete olan güvenini sorgulamalarına neden oldu, bir bütün olarak iktidar sorununu gündeme getirdi. “Parlamentonun rızası alınmadan konulan vergiye hayır!” sloganı kentte ve kırda burjuvazinin sloganı haline geldi.
Stuartlar kendi iktidarlarını koruyacak uzlaşmacı bir çözüm bulmak için ellerinden geleni yaptılar. Fakat Marx bir yandan İngiltere’yi, bir yandan da Fransa’yı gözlemlerken Almanya hakkında şunları yazıyordu:
“Burjuva beyler mümkün olduğunca devrimsiz, barışçıl bir yoldan mutlak monarşiyi burjuva monarşisine dönüştürmeye çalışır. Fakat Prusya’daki mutlak monarşi, daha önce İngiltere ve Fransa’da da olduğu gibi, barışçıl yoldan burjuva monarşiye dönüştürülmesine izin vermiyor; tahtından kibarca feragat etmiyor. Kişisel önyargılarından da öte, mutlak monarşiyi oluşturan bir dizi sivil, askeri ve dini bürokrasi, prenslerin elini kolunu bağlıyor. Bunlar burjuvazi karşısında hakim konumdan tâbi konuma düşmek istemiyor. Öte yandan feodal malikâneler de geri duruyor; çünkü söz konusu olan kendi varlık-yokluk sorunlarıdır, ya mülkiyet ya da kamulaştırmadır. Açıktır ki mutlak kral, burjuvazinin kölece bağlılığına karşın kendi gerçek çıkarını bu malikânelerin yanında görüyor.”²⁸
Böylece kral, burjuvazi ve yeni eşraftan gelen tehdit arttıkça, o güne kadar onlara karşı kullandığı gerici ve feodal güçlere daha çok yaklaştı. Aynı şekilde, o güne kadar karşı olduğu uluslararası gerici güçlere de daha fazla yanaştı. Bunu I. James’in İspanya’yı yatıştırmaya yönelik dış politikasında, Laud’un din işlerinde “yeniden Katolikleşme” politikasında ve I. Charles’in devlet idaresinde feodal yöntemlere başvurulması politikasında görebiliriz.
“Toplumun maddi koşulları onun resmi siyasal biçimini değiştirmeyi mutlak bir zorunluluk haline getirecek kadar gelişmiş ise o zaman eski siyasal otoritenin dış görünümü tümüyle değişmiş demektir. Mutlak monarşi artık merkezileşme yerine ademi-merkezileşmeye gitmeye çalışır; onun gerçek sivilleşme rolü de burada yatar. O, feodal malikânelerin yıkımından doğmuş ve bu yıkımda en aktif rolü kendisi üstlenmiştir; fakat artık feodal özelliklerin hiç değilse dış görünümünü korumak için çok çaba gösterir. Daha önce ticaret ve sanayinin yanı sıra kentli sınıfın eşzamanlı yükselişini de desteklemiş, bunu hem ulusal güç hem de kendi prestiji açısından gerekli görmüştü. Ama şimdi mutlak monarşi her bakımdan ticaret ve sanayinin önünde engel teşkil ediyordu; çünkü bunlar, zaten güçlü olan burjuvazinin elinde daha da tehlikeli silahlar haline gelmişlerdi. Şimdi mutlak monarşi, gelişimine sahne olan şehirden, eski yiğit düşmanlarının cesetleriyle gübrelenmiş kırlara korku ve yılgınlıkla bakıyordu.”²⁹
Bu nedenle, eski toplumsal düzen, orta sınıfın ülkenin iktisadi güçlerini tam geliştirmesini engellemiş, hükümetin genel politikası içeride de dışarıda da ilerici düşünceden giderek uzaklaşmıştı. Böylece devrimin yolu açılıyordu. Engels bu durumu şöyle özetliyordu:
“Burjuvazinin feodal soyluluğa karşı savaşımı, kentin kıra, sanayinin toprak sahipliğine, para iktisadının doğal iktisada karşı savaşımıdır ve burjuvaların bu savaşımdaki belirleyici silahları da… durmadan artan ekonomik güç araçları olmuştur. Bütün bu savaşım boyunca siyasal güç, krallık erkliğinin bir zümreyi ötekiyle kösteklemek için burjuvaziyi soyluluğa karşı kullandığı bir dönem dışında, soyluluğun elindeydi. Ama siyasal bakımdan henüz güçsüz olan burjuvazi, ekonomik gücündeki artış sayesinde tehlikeli olmaya başladığı andan itibaren krallık, yeni baştan soylulukla ittifaka girdi ve böylece önce İngiltere’de, sonra da Fransa’da, burjuvazinin devrimine yol açtı.”³⁰
Tüm bu nedenlerden dolayı Marx ve Engels şuna inanıyordu:
“1648 ve 1789 Devrimleri, İngiliz ve Fransız devrimleri değil, Avrupa çapında önemi olan devrimlerdi. Bu devrimler, toplumda belli bir sınıfın eski siyasal düzene karşı zaferi değil, siyasal düzenin yeni bir Avrupa toplumunu ilanıydı. Burjuvazi zafer kazanmıştı; ama onun zaferi, o dönem yeni olan bir toplumsal düzenin zaferiydi; burjuva mülkiyetin feodal mülkiyet karşısında, milliyetçiliğin bölgecilik karşısında, serbest ticaretin loncalar karşısında, mülkiyet bölüşümünün ilk çocuğun kayırılması karşısında, toprak mülkiyetinin toprak sahibinin o toprağın araçlarına tabi olması karşısında, aydınlanmanın batıl inanç karşısında, ailenin unvan karşısında, sanayinin hamasi aylaklık karşısında, burjuva haklarının ortaçağ imtiyazları karşısındaki zaferiydi… 1648 Devrimi 17. yüzyılın 16. yüzyıla karşı devrimiydi… Bu devrimler, gerçekleştikleri koşullardaki dünyanın belli bölgelerinin ihtiyaçlarından ziyade, dünyanın o dönemdeki ihtiyaçlarının dışa vurumuydu.”³¹
III
Bu nedenle Marx, eskimiş bir sosyal ilişkiler sistemini koruyan eskimiş bir devlet biçimini yıktığı için İngiliz Devriminin halkçı karakterine vurgu yapmıştı. 1847’de Alman okurlar için yazdığı bir propaganda makalesinde, Prusya Kralı’nın kendisini halkın koruyucusu olarak gösterme çabasıyla alay ediyordu. Son dönemlerde, gerici bir tarihçiler grubunun, Stuartların halkı kötü kapitalistlere karşı koruma çabası verdiğini iddia ederek onların “sosyal adalet” politikasını anlatma girişimlerini de bu çerçevede değerlendirebiliriz. Her iki durumda da söz konusu yönetimlerin sübjektif niyeti ne olursa olsun, herhangi bir sonuç vermiş değildir; ve hem İngiltere hem de Almanya’da halk, kralın bile iyi niyetini takdirden uzak olduğunu göstermiştir.
“İngiltere’de I. Charles da malikânesinden halkına seslenmiş, onları parlamentoya karşı silahlanmaya çağırmıştı. Fakat halk krala karşı olduğunu ilan etmiş, halkı temsil etmeyen bütün üyeleri Parlamentodan çıkarmış ve sonunda Parlamentoya kralın kellesini uçurma izni vermiş, böylece ona gerçekten halkın temsilciliği görevi yüklemişti. I. Charles’ın halkına çağrısı işte böyle sonuçlanmıştı….”³²
Oysa Marx’ın bu alıntıda farkında olduğunu gösterdiği üzere, parlamenterler arasında da ayrılıklar vardı. Engels, kendisi de sömürücü bir sınıf olarak, sömürünün son bulacağı sınıfsız bir toplumun kurulması için hazırlık yapma değil, sadece mevcut egemen sınıfın yerini alma kaygısı güden burjuvazinin bu ikili tutumunu itinayla inceledi.
“Ama feodal soyluluk ile burjuvazi arasındaki karşıtlığın yanı sıra, sömürenler ile sömürülenler, aylak zenginler ile çalışan yoksullar arasında evrensel karşıtlık vardı. Ve burjuvazinin temsilcilerine, kendilerini özel bir sınıfın değil ama acı çeken tüm insanlığın temsilcileri olarak gösterme olanağını sağlayan şey de işte bu durum oldu… Ve hatta genel olarak, soyluluğa karşı savaşımda burjuvazi, aynı zamanda o çağdaki çeşitli emekçi sınıfların çıkarlarının da temsilcisi olduğunu ileri sürebiliyorduysa da, yine de her büyük burjuva hareketinde, modern proletaryanın az çok gelişmiş önceli olan sınıfın bağımsız hareketlerinin kendisini gösterdiği görüldü… Büyük İngiliz Devrimindeki Eşitlikçiler gibi…”³³
Bunun sosyal ve ekonomik nedenleri yeterince açıktır. Çünkü:
“Tıpkı kelebeğin kozadan çıktığı gibi, burjuvazi de feodal dönem kasaba sakininden çıktığı, bu Ortaçağ ‘zümresi’ modern toplumun sınıfı haline dönüştüğü andan itibaren burjuvazinin gölgesi olan proletarya ona daima ve kaçınılmaz olarak eşlik edecektir.”³⁴
“Aynı şekilde proleter eşitlik talepleri de burjuva eşitlik taleplerine eşlik edecektir. Sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması yönündeki burjuva talebinin ortaya konduğu andan başlayarak, bunun yanı sıra sınıfların kendisinin kaldırılmasına dair proleter istemi, önce ilkel Hristiyanlığa dayanarak dinsel bir biçim altında, sonra burjuva eşitlik teorilerinin ta kendilerine dayanarak ortaya çıkar. … Eşitlik istemi proletaryanın ağzında … örneğin (Almanya’da) Köylüler Savaşı’nda başlangıçta olduğu gibi apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, feodal bey ile serfleri, har vurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir…”³⁵
Marx ve Engels 17. yüzyıl İngiltere’sinde proletaryanın oynadığı rolü abartmama konusunda dikkatliydiler. “Her iki devrimde de (İngiliz ve Fransız) burjuvazi kendisini etkin biçimde hareketin başında bulan sınıf oldu. Proleterler ve kasabalı sınıfın burjuvaziye dahil olmayan kesimleri ya hala henüz burjuvaziden ayrı çıkarlara sahip değildi ya da henüz bağımsız olarak evrilmiş sınıf ve alt sınıflar haline gelmemişti.”³⁶ Ancak burjuvazinin yükselişi ile birlikte “onun gölgesi” de görünmeye başlıyordu; ve zaten Kazıcılar ve daha az olmak üzere Eşitlikçiler, galip burjuva devrimcilerine karşı, haklarından mahrum bu yeni sınıfın talep ve özlemlerini dile getiriyorlardı.
Aristokratik cumhuriyetçilerin ince teorilerini anlamsız kılan, Milton’u bile sonunda “halk”tan umudunu kesmeye ve oligarşiyi desteklemeye iten, işte mülkiyetten yoksun bu sınıfın varlığıydı. Ve mülksüz soldan gelen bu tehdit, mülk sahibi [Parlamento yanlısı] Roundheadleri ve [monarşi yanlısı] Cavalierleri 1660’ta saflarını birleştirmeye itmiş ve [kraliyeti yeniden tesis eden] Restorasyon’un gelmesine katkıda bulunmuştu. “Bütün yönetim adabına uygun kurulur, yoksa yoksullar idareyi ele alır” diyordu bir parlamenter, 1659’da.³⁷
“Bütün devrimlerin kaderi şudur ki, bir şekilde daima bütün devrimlerin zorunlu koşulu olan farklı sınıfların bu birliği uzun süre devam edemez. Ortak düşmana karşı zafer kazanılır kazanılmaz galip olan taraf kendi içerisinde farklı kamplara ayrılır ve silahlarını birbirine doğrultmaya başlar” diyordu Marx.³⁸
Marx ve Engels, burjuva devrimlerin bu genel yasasının İngiltere’de ortaya çıkış biçimini, zafer yaklaşırken parlamento yanlıları arasındaki bölünmeyi ayrıntılı olarak inceledi. Marx, bir devrimin deneyimlerinden yararlanarak diğer devrimleri aydınlatma yöntemini verimli bir şekilde kullanarak, Amerikan İç Savaşı’nda “savaşın genel gidişatı üzerinde fren işlevi gören” McClellan’ın oynadığı rolü 1640’ların başında parlamenter General Essex’in oynadığı rol ile kıyaslıyordu. Savaşın “en başta prensipleri etkileyen devrimci eğilimlerden uzak tutulması gerektiğine” inanan utangaç muhafazakârları Cromwell’in nasıl kenara ittiğini gösteriyor ve ekliyordu: “Esas olarak prensipler için yapılan bir savaşa dair çok iyi bir anlayış!”³⁹
Daha sonraki eserlerinde Engels, “modern zamanların bütün devrimlerinin, 17. yüzyılın Büyük İngiliz Devrimi ile başlamak üzere, bu özellikleri gösterdiklerini” ayrıntılarıyla ortaya koydu.
“İlk büyük başarıdan sonra, zaferi kazanan azınlığın ikiye bölünmesi kuraldı; bir taraf elde edilen sonuçtan hoşnuttu, öteki ise daha ileri gitmek istiyor, hiç değilse kısmen halk kitlelerinin gerçek ya da sözde çıkarları doğrultusunda yeni talepler ileri sürüyordu. Bu daha köklü talepler, bazı durumlarda pekâlâ kendilerini kabul ettiriyorlardı, ama çoğu kez ancak bir an için; daha ılımlı kesim, üstünlüğü ele geçiriyor, son kazanımlar yeniden tümüyle ya da bir bölümüyle yitirilmiş oluyordu; o zaman yenilenler ihanet diye bağırıyor ya da yenilgiyi rastlantıya bağlıyorlardı. Ama gerçekte, iş çoğu kez şöyle idi: ilk zaferin başarılarını, ancak daha radikal partinin ikinci zaferi sağlamlaştırıyordu; bu bir kez kazanıldı mı, o an için zorunlu olan radikaller, kazanımlarıyla birlikte eylem sahnesinden siliniyordu.”⁴⁰
“Her halde, o küçük çiftçiler (yeomanry) ve kentlerdeki aşağı halk tabakası olmasaydı, burjuvazi, kendi başına bu savaşı sonuna kadar sürdüremeyecek ve 1. Charles’ı asla darağacına çekemeyecekti. Burjuvazinin o çağda devşirilecek kadar olgunlaşmış olan bu zaferlerini bile güvence altına almak için, devrimin –tıpkı 1793’te Fransa’da ve 1848’de Almanya’da olduğu gibi– epeyce ileri götürülmesi gerekmişti. Doğrusu, bu, burjuva toplumun evrim yasalarından biri gibi görünüyor.”⁴¹
“Ayaklanmayı, kentlerdeki orta-sınıf başlattı, ve küçük çiftçiler başarıya ulaştırdı. Bu üç burjuva ayaklanmasının hepsinde de, savaşan orduyu köylülerin donatması; ve zafer kazanılınca, bu zaferin ekonomik sonuçları yüzünden en kesin yıkıma uğrayan sınıfın da köylülük olması epey gariptir. Cromwell’den bir yüzyıl sonra, İngiltere’nin küçük çiftçileri hemen hemen ortadan kalkmıştı.”⁴²
Amerikan bilim adamlarının son yirmi yıldır yürüttüğü hayranlık veren araştırma Eşitlikçiler, Kazıcılar ve diğer sol gruplara ilişkin gözlemlerin doğruluğunu ve anlamlılığını bir kez daha gösterdi.
Marx ve Engels, tam olarak çözemedikleri ve tarihçilerin de takip etmediği, fakat daha fazla araştırmayı hak eden bir diğer önermeyi atlamıştı. Bu önerme, Cromwell’in İrlanda’yı ele geçirmesinin, İngiltere’deki devrimin gelişimi üzerindeki etkisiyle ilgilidir. Bunun, demokratik sol güçlerin parçalanmasını hızlandırma ve parlamenterleri ve onların mağlup düşmanlarını birleştirme şeklinde ikili bir etkisi olmuştur.
1647-49 arasında çok güçlü, 1650’lerde ise önemini yitiren Eşitlikçiler ve destekçilerinin ortadan kaybolmasında biraz anlaşılmaz bir durum söz konusudur. Asıl açıklama, bir önceki bölümün sonunda alıntılanan pasajda Engels tarafından getirilmiştir: Radikallerin kısa dönem önem kazanmış olması, ülkede sahip oldukları güçle değil, üstlendikleri siyasal fonksiyonla ilgiliydi. Ancak başlarına tam olarak ne geldiği, nereye kayboldukları, askeri bir diktatörlük lehine nasıl kenara itildikleri konusunda sorun vardır.
Engels, 24 Ekim 1869 tarihli bir mektubunda Marx’a şöyle yazıyordu: “Cromwell dönemine dair hala inceleme yapmam gerekiyor; ama şu kadarı kesin görünüyor ki, İrlanda’da askeri yönetim ve yeni bir aristokrasi yaratılması zorunluluğu olmasaydı, İngiltere’de olaylar farklı gelişirdi.”⁴³ Marx bu fikri kabul etmiş ve iki ay sonra Engels’e şöyle yazmıştı: “İngiltere’deki İngiliz gericiliğinin kökleri (Cromwell döneminde olduğu gibi) İrlanda’nın zapt edilmesine dayanmaktadır.”⁴⁴
Biliyoruz ki, “güvenilmez” alayların çoğu İrlanda’ya gönderilmişti. Bu politikaya muhalefet, 1647’de ajitatörlerin gönderilmesine ilk yolu açmış, 1649’da ise bu uygulamaya geri dönülmüştü. Ordudaki diğer istenmeyen unsurlar daha sonra Jamaika’ya ölüme gönderildi. İrlanda ayrıca el konulacak topraklar şeklinde muhteşem bir ganimet de sunuyordu; bunların bir kısmı borç ödeneği olarak orduya tahsis edilmişti; fakat pratikte toprak dağıtımı öyle gecikmeli olmuştu ki, düşük rütbeli askerler kendi paylarını –düşük fiyata– subaylara ve diğer spekülatörlere satmak zorunda kalmıştı. Ve tabii ki İrlanda’da dikkati başka yöne çekecek şekilde işlev gören din, solcuları şaşırtmak ve kafasını karıştırmak için kullanılabiliyordu. İrlandalı asiler ortak düşmana karşı İngiliz cumhuriyetçi demokratlarla doğal müttefik olabilirlerdi. Ancak İrlandalılar papadan yanaydı ve papalık öylesine parlamenterlerin baş düşmanı haline gelmişti ki İrlandalı Katoliklerle ittifak neredeyse imkânsızdı. İngiliz küçük çiftçileri ve köylüleri için, İrlandalı köylülere karşı, İrlandalı Protestan beylerle (hatta kraldan yana olanlarla) ittifaka girmek daha doğal geliyordu; öyle ki, ideoloji sosyal sorunları belirsizleştirmişti.
Son dönemlerde yazdığı bir makalede⁴⁵ Sovyet tarih Profesörü V. Semenov, İrlanda’da parlamenterlerle kralcı beylerin ittifakının, İngiltere’de benzer bir ittifaka nasıl yol açtığını gösterdi. Bu ittifak, İrlandalı eski kralcı Broghill’in Cromwell’in hizmetine girmesiyle sembolize olmuştu. Cromwell’in genel olarak saldırgan dış politikasının amaçlarından biri, eski süvarilerin kendi hakimiyetine girmesini sağlamaktı. Kralcı ve muhafazakâr parlamenterler arasındaki bu yakınlaşma, Cromwell’in ölümünden sonra monarşinin yeniden tesisine yol açtı. Broghill daha üst bir asilzade ünvanı aldı ve İrlanda’da toprak yerleşimi de değişmeden kaldı. Marx, 29 Kasım 1869 tarihli mektubunda Kugelmann’a durumu şöyle özetliyordu: “Cromwell yönetimi altında İngiliz cumhuriyeti İrlanda’da bozguna uğradı. Aynı yerde iki kez olmaz! (Non bis in ibidem!)”⁴⁶
İrlanda ilk İngiliz sömürgesiydi; ve daha 17. yüzyılda, denizaşırı bir imparatorluğa sahip olmanın ana ülkedeki demokrasi güçlerini bölme ve kafasını karıştırmada ne kadar etkili olduğunu görebiliyoruz. “İrlanda tarihi, başka bir ulusu boyunduruk altına almanın bir ulus için ne kadar felakete yol açıcı olduğunu gösteriyor” diye yazıyordu Engels, Marx’a⁴⁷; “İngiliz işçi sınıfı İrlanda’dan kurtulmadan asla bir şey başaramaz” diyordu Marx da, Engels’e.⁴⁸ Vardıkları sonuçları Engels beş yıl sonra şöyle formüle etmişti: “Başka bir halkı baskı altında tutan hiçbir halk özgür olamaz.”⁴⁹ Bu düşünceyi Lenin kendi kuşağı için “Emperyalizm”de geliştirecekti.
IV
Marx ve Engels’in, İngiliz burjuva devriminin ilginç özelliklerini, İngiltere’nin ekonomik gelişiminin gösterdiği istisnai özelliklerle nasıl açıkladıklarını gördük. Bu ekonomik gelişim, İngiliz kapitalizminin ilk dönemlerindeki kırsal özelliklere dayanıyordu. Aynı şey, 1640-60 devriminin muhafazakâr karakterine ışık tutmaya ve 1688 uzlaşma anlaşmasının istikrarını açıklamaya da yarıyor. Liberal oligarşi yaklaşık 150 yıl yönetimde kaldı; 1830’da Fransa’da kurulan benzer bir rejim sadece 18 yıl ayakta kalabildi. Bu rejimin temsilcisi ve 1848’in kurbanı olan Guizot incinmiş ve şaşkındı. Guizot’un “İngiliz Devrimi Neden Başarılı Oldu?” konulu söylevini değerlendiren Marx, politikanın sosyal temeli konusunda ona bir ders verecekti:
“Bay Guizot’un ancak İngilizlerin üstün kavrayışıyla açıklayabildiği İngiliz Devriminin tutucu karakterinin anlaşılmazlığı, burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin çoğunluğu arasındaki uzun süren ittifaktır – İngiliz Devrimini, toprağı parçalara bölerek toprak mülkiyeti üzerindeki büyük mülkiyeti yıkan Fransız devriminden temelde ayırt eden bir ittifak. İlk kez VIII. Henry döneminde ortaya çıkan burjuvazi ile ittifak halindeki büyük toprak sahipleri sınıfı, 1789’daki Fransız toprak sahiplerinin tersine, burjuvazinin varlık koşullarıyla çelişkiye düşmeyip bu koşullarla mükemmel bir uyum içinde bulunuyordu. Bunların toprak mülkiyeti gerçekte feodal değil, burjuva bir mülkiyetti. Bu toprak sahipleri, bir yandan sanayi burjuvazisine üretimi gerçekleştirmeleri için gerekli olan ‘işgücü’nü sağlıyor, öte yandan da tarıma, sanayi ve ticaretinkine denk düşen bir gelişme imkânı sağlıyordu. Böylece burjuvazi ile ortak çıkarlara sahip oluyor, böylece onunla ittifak kuruyordu….
“İşte tam da anayasal monarşinin güçlenmesiyle İngiltere’de burjuva toplumun muazzam gelişimi ve devrimi başlıyordu…. Yeni ve daha güçlü bir burjuvazi ortaya çıkıyor, eski burjuvazi Fransız Devrimi ile mücadele ederken, yenisi dünya pazarını fethediyordu.”⁵⁰
1660 Restorasyonu’nun kökeninde, devrimden bütün beklentilerini elde etmiş olan kır eşrafı ile güçlü tüccarların halk demokrasisinden duyduğu korku yatıyordu. I. Charles’in reddettiği burjuva egemenliğini II. Charles kabul etmeye hazırdı. Böylece monarşi, Lordlar Kamarası ve İngiliz Kilisesine eski konumları iade edildi ve devrimci ordu dağıtıldı. 1660 uzlaşması fazlasıyla sağa savruldu; her ne kadar II. Charles konuya ihtiyatlı yaklaşmış olsa da, II. James Tanrının inayetiyle Kral olduğuna dair kurguyu ciddiye almıştı. 1688 “Devrimi” dengeyi yeniden kurmuş ve burjuvazinin ve kapitalist toprak sahiplerinin egemenliğini bariz kılmıştı:
“Devrimci etkinliğin İngiltere’deki bu aşırılığını, kaçınılmaz bir tepki, zorunlu olarak izledi; ve o da, tutunabileceği noktadan ileri gitti. Bir dizi duraksamaların ardından, sonunda, yeni bir ağırlık merkezine ulaşıldı, ve orası yeni bir çıkış noktası oldu. İngiliz tarihinin saygınlarca ‘Büyük Ayaklanma’ adıyla bilinen önemli dönemi, ve onu izleyen savaşımlar, liberal tarihçilerin ‘Görkemli Devrim’ diye adlandırdıkları, o öncekine göre önemsiz olayla son buldu.
“Yeni çıkış noktası, gelişen orta-sınıf ile eski feodal beyler olan toprak sahipleri arasında bir uzlaşmaydı. İkinciler, bugünkü gibi, aristokrasi diye adlandırılmakla birlikte, çoktandır, Louis-Philippe’in Fransa’da epey sonraki bir dönemde olduğu gibi, ‘krallığın ileri gelen burjuvası’ olma yolundaydılar….
“Bundan dolayı, 1689 uzlaşması kolayca başarıldı. Politik ‘vurgun ve mevki’ yağmaları, mali, sınai ve ticari orta sınıfın çıkarları yeterince gözetilmek koşuluyla, büyük toprak sahibi ailelere bırakıldı. Ve o çağda, bu ekonomik çıkarlar, ulusun genel politikasını belirlemeye yetecek güçteydi. Ayrıntılar üzerinde kavgalar olabiliyordu, ama aristokrat oligarşi, genellikle, kendi ekonomik mutluluğunun sınai ve ticari orta sınıfınkine bir daha ele geçmemecesine bağlı olduğunu fazlasıyla biliyordu.
“O çağdan başlayarak, burjuvazi, İngiltere’nin egemen sınıflarının alçakgönüllü, ama resmen tanınmış bir ögesi oldu.”⁵¹
40 yıl öncesinden Marx “1688’den beri İngiliz burjuvalarının sahip olduğu siyasal üstünlük”ten söz etmişti.⁵² “XIV. Louis’e karşı savaşlar, Fransız ticaretini ve Fransız deniz gücünü tahrip etmek için yürütülen ticari savaşlardı. … III. William döneminde finans burjuvazisinin egemenliği önce İngiltere Merkez Bankası’nın kurulması ve milli borcun sahneye çıkmasıyla kutsanmıştı; … korumacı bir gümrük sisteminin sürekli uygulanmasıyla imalat yapan burjuvaziye yeni bir gelişme ivmesi kazandırılmıştı.”⁵³ Marx Kapital’de şöyle yazıyordu: “‘Şanlı Devrim’ Orange Prensi William ile birlikte, iktidara, artı-değere el koyan toprak beyleri ile kapitalistleri getirmiş oldu. Yeni devri, devlet toprakları üzerinde şimdiye kadar daha küçük çapta uygulanan hırsızlığı, büyük yağmalar biçimine sokarak, resmen açmış oldular.”⁵⁴
Böylece, ta ki 1832’de denge bozulup sanayi burjuvazisinin iktidara ortak olması kabul edilinceye kadar, İngiltere’de büyük burjuvazi ile toprak beyleri arasındaki uzlaşma hüküm sürdü. Fakat aristokrasi daha sonra da belli bir rol oynamaya devam etti ve monarşi ile Lordlar Kamarası bugüne kadar varlığını korudu. 13 Nisan 1866’da Engels, Marx’a şöyle yazıyordu:
“Benim açımdan giderek daha da netlik kazanıyor ki, burjuvazinin kendisi doğrudan yönetme özelliğine sahip değil; bu nedenle, İngiltere’de olduğu gibi, iyi bir para karşılığında burjuvazi adına devletin ve toplumun yönetimini üstlenecek bir oligarşinin bulunmadığı yerlerde, Bonapartçı bir yarı-diktatörlük olağan biçim halini alıyor.”⁵⁵
Oliver Cromwell’in “Bonapartçı yarı-diktatörlük” [rejiminin] yerini alan 1660 ve 1688 uzlaşmalarını İngiltere’de mümkün kılan şey, buradaki kapitalizm ve toprak mülkiyeti tarihinin eskilere dayanmasıydı. “Eski feodal” ve burjuva toprak sahipleri herhangi bir demokrasi tehdidi karşısında birlikte hareket edebiliyordu, ve o tarihten bu yana da birlik halinde kaldı. 1858’de Engels Marx’a şunları yazıyordu: “Bütün uluslar içerisinde bu en burjuva olanı [İngiltere], öyle görünüyor ki burjuvazinin yanı sıra bir burjuva aristokrasisi ve burjuva proletaryasına sahip olmayı hedefliyor.” Ve ekliyor: “Bütün dünyayı sömüren bir ulus için bu tabi ki bir ölçüde anlaşılabilir bir durum.”⁵⁶ O günden bu yana İngiltere, dünya ekonomisindeki hakim konumunu yitirdi ve bunun sonucu olarak işçi sınıfı üzerindeki burjuva etkisi azaldı. Bu gelişme nedeniyle, burjuva aristokrasisi ile orta sınıf arasındaki üç yüz yıllık ittifak, sonunda yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya.
Sonuç olarak, Marx ve Engels’in İngiltere’de burjuva devrimin ideolojisi olarak Püritenizm hakkındaki görüşlerine dair bir şeyler söylenebilir. Onlar, insanların bilimsel bir siyasal teoriye yavaşça, el yordamıyla ilerleyeceğini ve her aşamada eski kuşakların deneyimlerine ve özellikle de eski devrimci ayaklanmalara dayanacaklarını önceden görmüşlerdi. Bu nedenle, feodal topluma karşı isyanı ilk başladığında, orta sınıfın düşünce tarzı esas olarak mücadele ettiği ideolojinin izlerini taşıyordu. 1847’de Marx şunları yazıyordu:
“Feodal mülkiyet ilişkilerinin kaldırılması ve modern burjuva toplumun kurulması, bu nedenle, belli bir teorik öğretiyi başlangıç noktası olarak alıp, buradan başka sonuçlar çıkararak ilerleyen belli bir öğretinin sonucu olmamıştır. Aksine, feodalizme karşı mücadelesi sırasında, burjuvazinin yazarlarının ortaya koyduğu prensip ve teoriler, pratik hareketin teorik dışa vurumundan başka bir şey değildi. Gerçekten de hareketin gelişmişlik düzeyine bağlı olarak, bu dışa vurumun ne kadar az ya da çok ütopyacı, dogmatik, doktriner olduğunu gözleyebiliriz.”⁵⁷
- yüzyılda, tarihinin ilk dönemlerinde burjuva ayaklanması ideolojik olarak Protestancılık, özellikle de Kalvincilik biçimini almıştı. Engels bunun nedenlerini uzun uzun anlatmıştı:
“Feodalizmin esas uluslararası merkezi Roma Katolik Kilisesi’ydi. Bütün iç savaşlara rağmen, feodalleşmiş Batı Avrupa’nın tümünü, büyük bir siyasal sistem olarak birleştirmişti…. Feodal kurumları ilahi kutsallık halesiyle çevreledi. Kendi hiyerarşisini feodal model üzerinde kurmuş ve kendisi de Katolik dünyanın topraklarının üçte birini elinde tutarak en güçlü feodal toprak sahibi haline gelmişti. Tek tek ülkelerde ayrıntılı ve başarılı bir şekilde seküler feodalizme saldırılabilmesi için, ruhani merkezi organ olarak onun yok edilmesi gerekiyordu.
“Ayrıca orta sınıfın yükselişine paralel olarak bilimdeki büyük canlanma devam etti; astronomi, mekanik, fizik, anatomi, fizyoloji gelişme gösterdi. Sanayi üretiminin gelişmesi için, burjuvazinin, doğal nesnelerin fiziksel özelliklerini ve doğa güçlerinin işleyiş tarzını saptayacak bir bilime ihtiyacı vardı. O güne kadar bilim Kilisenin hizmetinde olmuş, dini inancın belirlediği sınırları aşmasına izin verilmemiş, bu nedenle de aslında hiç bilim olamamıştı. Bilim, Kiliseye karşı isyan etti; burjuvazi bilimsiz yapamazdı, ve böylece o da isyana katıldı….”⁵⁸
“Roma Kilisesi’nin savlarına karşı mücadele ile doğrudan en ilgili olan sınıf burjuvaziydi.⁵⁹ O dönem, feodalizme karşı her mücadelenin dini bir kılıfa bürünmesi, öncelikle Kiliseye karşı yöneltilmesi gerekiyordu. Fakat mücadeleyi ilk başlatan üniversiteler ve şehirdeki tüccarlar olsa bile, varlıklarını korumak için feodal beyleriyle ruhani ve dünyevi bir mücadele vermek zorunda olan köylüler içinde, kırdaki nüfus içinde güçlü bir yankı buluyordu….
“Calvin’in öğretisi o dönemin en cüretkâr burjuvazisi için uygun bir öğretiydi. Onun ilahi takdir öğretisi, ticari rekabet dünyasında başarı ya da başarısızlığın kişinin zekâsına ya da eylemine değil, onun kontrol edemeyeceği koşullara bağlı olduğu gerçeğinin dini ifadesiydi. Dilemek ya da kaçmak ona mahsus değildi; muamma dolu üstün ekonomik güçlerin merhametine kalmıştı; ve tüm eski ticari rotaların ve merkezlerin yerini yenilerinin aldığı, Hindistan ve Amerika’nın dünyaya açıldığı ve en kutsal inanç nesnelerinin bile –altın ve gümüşün değeri– yalpalayıp çöktüğü bir ekonomik devrim döneminde özellikle doğruydu bu.⁶⁰ Calvin’in kilise öğretisi tümüyle demokratik ve cumhuriyetçiydi; ve Tanrı’nın krallığı cumhuriyete dönüştüğünde bu dünyanın krallıkları hükümdarlara, piskoposlara ve beylere tabi kalabilir miydi? Alman Lutherciliği prenslerin elinde bir araca dönüşürken, Calvincilik Hollanda’da bir cumhuriyet, İngiltere’de ve daha da önemlisi İskoçya’da aktif cumhuriyetçi partiler kurmuştu.
“İkinci büyük burjuva ayaklanması, Calvincilikte tam kendine özgü bir öğreti bulmuştu. Bu ayaklanma İngiltere’de gerçekleşti.”⁶¹
Ancak devrimin gidişatı ideolojinin gelişmesi üzerinde etkili oldu. Normal zamanlarda, fikirler, kendilerini ortaya çıkaran sosyal ve ekonomik koşullardan çok sonra bile gündemde kalır. Fakat devrim zamanlarında insanın düşüncesi de aynı hızla gelişir. 1640-50’lerde Eşitlikçiler ve mezhepçiler, Püritencilik fikirlerinden ve yüz yıl önceki Alman Anabatistlerin uygulamalarından aşırı demokratik sonuçlar çıkarmışlardı. Başka nedenlerin yanı sıra işte bu devrimci demokrasi korkusu restorasyona ve 1688 uzlaşmasına yol açmıştı. Bu nedenle Engels İngiltere’de şunu gözlemlemiştir:
“Calvincilik çağın burjuvazisinin çıkarlarının gerçek dinsel kılıfı olarak belirmişti; onun için 1689’da devrim, soyluluğun bir bölümü ile burjuvazi arasında bir uzlaşmayla sonuçlandığı zaman Calvincilik bütünüyle kabul edilmedi. İngiliz ulusal kilisesi yeniden daha önceki biçimiyle kral papa olmak üzere Katolik kilisesi olarak değil de bir hayli Calvinleştirilmiş olarak yeniden kuruldu. Eski ulusal kilise, Katoliklerin neşeli pazarını kutlamış, Calvincilerin hüzünlü pazarı ile savaşmıştı. Burjuvalaşmış yeni kilise, bugün hala İngiltere’yi süslemekte olan Calvinci pazarı getirdi.”⁶²
Marx, 1688 isyanının baş nedenleri arasında, “Reformasyon’un yarattığı yeni büyük toprak sahiplerinin, Katolikliğin restorasyonu ihtimali karşısında duyduğu korkuyu” dile getiriyordu. “Çünkü çaldıkları bütün kilise topraklarını teslim etmek zorunda kalacaklardı; yani İngiltere’de toprakların 10’da 7’si el değiştirecekti. Ticaret ve sanayi burjuvazisinin, kendi iş dünyalarına hiç uymayan Katoliklik karşısında duydukları korkuydu bu….”⁶³
Bütün bu fikirler Weber, Tawney ve diğerlerinin yazıları sayesinde elbette bugün tarihçiler açısından yeterince bilinen, neredeyse herkesin bilgisi dahilinde olan fikirlerdir. Ancak bunların kökeni Marx ve Engels’ten başkasına dayanmıyor. Weber’in bu fikirleri baş aşağı çevirme girişimi, kendisinin tersine çevirdiği şekliyle değil de orijinal halleriyle popülerleşmesi etkisi yaratmıştır. Neredeyse yüz yıl devam eden araştırmalar, Marx’ın formülasyonlarını ilerletme konusunda bir yol kat etmemiştir.
“Burjuva toplumu ne kadar kahramanlara özgü bir toplum olmasa da, onu dünyaya getirmek için, kahramanlık, özveri, terör, iç savaş ve dış savaşlar gene de zorunlu olmuştu. Ve onun gladyatörleri (Fransa’da), Roma Cumhuriyetinin kaskatı klasik geleneklerinde, kendi savaşımlarının dapdar burjuva içeriğini kendi kendilerinden gizlemek ve coşkularını, esrimelerini büyük tarihsel trajedi düzeyinde tutabilmek için kendilerine gerekli olan ülküleri, sanat biçimlerini, yanılsamaları buldular. Aynı şekilde, yüz yıl önce, gelişmenin bir başka aşamasında, Cromwell ve İngiliz halkı, kendi burjuva devrimlerine gerekli olan dili, tutkuları ve hayalleri Tevrat’tan almışlardı. Gerçek amaca varıldığı zaman, yani İngiliz toplumunun burjuva toplumuna dönüşümü gerçekleşince, Locke, Habakkuk’un******** ayağını kaydırıp onun yerini aldı.”⁶⁴
Bundan altı yıl önce Marx, yaşadığı dünyanın Locke’un düşünceleri üzerindeki etkisini dile getirirken şöyle diyordu:
“Hobbes ve Locke sadece Hollanda burjuvazisinin önceki evrimini görmekle kalmamış (her ikisi de bir süre Hollanda’da yaşadı) aynı zamanda burjuvazinin yerel ve bölgesel sınırlarından kurtulmalarını sağlayan siyasal adımları da görmüşlerdi; gelişkin bir imalat, denizaşırı ticaret ve sömürgeleşmeye tanıklık ediyorlardı. Bu özellikle Locke açısından daha geçerliydi, çünkü o İngiliz ekonomisinin ilk aşamalarını yazmış, anonim şirketlerin, Merkez Bankası’nın ve İngiltere’nin deniz üstünlüğünün ortaya çıktığı döneme tanıklık etmişti. Her ikisinde de, özellikle Locke’da sömürü teorisi hala ekonomik içeriğiyle bağlantılıdır.”⁶⁵
İngiliz devrimine ait fikirlerin 18. yüzyıl Fransa’sının materyalist geleneğine taşınması ve böylece Fransız devriminin ideolojisinin oluşmasına yardımcı olması Hobbes ve Locke sayesinde olmuştur. “Bay Guizot, Fransız Devriminin, kendisini bu kadar korkutan özgür düşünce fikrinin Fransa’ya İngiltere’den taşınmış olduğunu unutuyor.”⁶⁶ Aynı zamanda Eşitlikçi ve Bağımsız (Independent) siyasal düşünce, Amerikan devriminin fikirlerinin oluşmasında rol oynamış, Fransız devrimine de katkıda bulunmuştur.⁶⁷ Fransız Devrimi ile materyalizm ve siyasal demokrasi fikirleri, Avrupa’daki ana devrimci düşünce akımına aktarılmış, sonra da Marx ve Engels tarafından sentezleri yapılmıştır.
Yani Marx ve Engels İngiliz Devrimini incelerken tek başına bir tarih araştırması yapmıyor, hatta sadece toplumun gelişim yasalarını da anlamaya çalışmıyordu. İnsanlık tarihinde önemli bir dönemi, teori ve pratiği ile kendi fikirlerinin oluşmasına katkıda bulunmuş bir dönemi inceliyorlardı. 17. yüzyılda burjuvazinin zaferi sonucu üretici güçlerin gelişmesi sayesinde, Marx ve Engels, o yüzyılda amansız bir yenilgiye uğramış olan solcu demokratların umut ve hayallerinin sonunda kendi dönemlerinde gerçekleşeceğine inanmışlardı. İşte bu nedenle Komünist Manifesto’da şunu ilan ediyorlardı:
“Burjuvazinin feodalizmi yerle bir ettiği silahlar, şimdi burjuvazinin kendisine karşı çevrilmiştir. Ama burjuvazi kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla kalmamış, bu silahları kullanacak insanları, yani modern işçi sınıfını, proletaryayı da var etmiştir.”⁶⁸
Balliol Koleji, Oxford Üniversitesi, İngiltere
Açıklama notları
** Presbiteryen – Protestanların bulunduğu Reforme Kilise mensuplarına verilen ad. [Ç.N.]
*** Digger – İngiliz İç Savaşı döneminde ortaya çıkan radikal bir siyasi hareket. Modern anarşizmin ve tarım sosyalizminin öncüleri olarak görülürler. Kamuya ait topraklara el koyup tarım komünleri oluşturmuşlardır. [Ç.N.]
**** Interregnum – İngiltere’de Ara Dönem, Kral I. Charles’ın 1649’da idamından, oğlu II. Charles’ın 1660’ta tahta getirilmesiyle başlayan Restorasyon’a kadar geçen dönemi ifade eder. Bu dönemde İngiltere’de cumhuriyetçi yönetimler hakim olmuştur. [Ç.N.]
***** Püriten, kendini “saflığı” aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir. 16. yüzyıl sonları ile 17. yüzyılda ortaya çıkan ve İngiliz Kilisesi’nin Roma’daki Katolik Papalığın etkisinden tümüyle arındırılmasını öngörür. I. Elizabeth’in başlattığı reformcu harekete, bu etkileri muhafaza ettiği düşüncesiyle karşı çıkmıştır. Püritenler kendi dini ve ahlaki anlayış ve yaşam tarzlarını kilisede reformlar yoluyla tüm ülkeye yaymak istemiş ve bu çabaları kimileri tarafından iç savaşın başlamasında rol oynayan faktörler arasında değerlendirilmiştir.
****** Uzun Parlamento, İngiltere kralı I. Charles’ın 1640’ta topladığı parlamentodur. 12 yıl aradan sonra, kralın, sürmekte olan Piskoposlar Savaşı’na mali kaynak sağlamak için toplanmıştır. Parlamento İngiltere monarşisiyle yaşanan iktidar mücadelesinde taraf olarak İngiliz İç Savaşını sürdürmüş ve galip gelmiştir. 1648 yılında Oliver Cromwell komutasındaki Yeni Ordu birliklerince tasfiye edilmiştir. Uzun Parlamento Cromwell’in ölümünün ardından yeniden toplanmış ve Restorasyon adı verilen dönemin başlangıcında yeni kral II. Charles’ın iktidarına kolaylık sağladıktan sonra kendisini lağvetmiştir.
******* Leveller – Oliver Cromwell’in 1645’te kurduğu Yeni Ordu saflarında destek bulan bu siyasi hareketin eşitlikçi ve devrimci düşünceleri, 19. yüzyılda da Çartist hareketin taleplerine kaynaklık etmiştir. Ancak eşitlik, ifade özgürlüğü, laik cumhuriyet gibi talepleri olan ordudaki bu demokrasi hareketi fazla uzun sürmemiş, liderleri ihanetle suçlanarak 1649’da Cromwell’in askerleri tarafından öldürülmüştür.
******** 12 küçük İbrani peygamberden biri.
Dipnotlar
1. Thomas Burton, Parlamento Günlüğü (Londra, 1828), III, sf. 148. Konuşmacı Kaptan Baynes idi.
2. English Works, (Londra, 1839-45), VI, sf. 192.
3. Bkz. G.H. Sabine’nin Winstanley’in Eserleri baskısı (Ithaca, 1941).
4. History of the Rebellion (Oxford, 1888), ed. Macray, II, s. 464/318.
5. Hume, History of England (Londra, 1802), VII, sf. 220.
6. Marx’ın, Guizot’un “İngiliz Devriminin Tarihi Üzerine Dersler” çalışmasına yönelik eleştirileri için Seçme Makaleler’ine (New York, 1926) bakınız. Ancak HJ Stenning’in tercümesi pek tatmin edici olmadığından alıntıları Almancasından karşılaştırıp düzeltmeler yapmak zorunda kaldım. Guizot eleştirisi Mehring’in Aus dem literarischen Nachlass von K. Marx und F. Engels, 1841-50, c. III, s. 408, derlemesinde bulunabilir.
7. “Örneğin, 11. yüzyıl sonrası İngiliz tarihine bakarsanız” diyordu Marx, “her anayasal hakkın kaç kafanın kırılmasına ve kaç kilo gümüşe mal olduğunu tam olarak hesaplayabilirsiniz.” Gesamtausgabe (Tüm Eserleri), I, VII, sf. 393.
8. Marx, Seçme Eserler (Moskova, 1936), I, sf. 204-07 ve 210-11.
9. Kapital (New York, 1939), I, sf. 123.
10. Bkz. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493.
11. Age., IV, sf. 294.
12. Alman İdeolojisi, (New York, 1939), sf. 56.
13. Gesamtausgabe, I, VI, s. 309. Bu makaleye HJ Stenning’in hazırladığı Marx’ın Seçme Makaleler’inde yer verilmiştir, sf. 142.
14. Age., VII, sf. 493.
15. Seçme Yapıtlar, s. 201 (Mehring, II, sf. 409).
16. Marx’ın Fransa’da Sınıf Savaşımları, 1848-50 kitabının Giriş’i, Marx, Seçme Eserler, II, sf. 175.
17. Marx’tan PV Annenkov’a, 28 Aralık 1846, Seçme Mektuplar (New York, 1935), sf. 8. Ayrıca bkz. Alman İdeolojisi, sf. 12 ve Kapital, III, sf. 389-96.
18. Seçme Yapıtlar, sf. 202 (Mehring, II, sf. 411).
19. Bkz. Engels, Almanya’da Köylü Savaşları (New York, 1926), sf. 96.
20. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm (Şikago, 1903), Giriş, sf. xxiii.
21. Kapital, ed. Dona Torr, I, sf. 430.
22. Bkz. Maurice Dobb’un Kapitalizmin Gelişimi Üzerine İncelemeler (New York, 1947), sf. 178-86.
23. Kapital, ed. Dona Torr, I, s. 739. Ayrıca bkz. bölüm 27-29, proletaryanın oluşumu, ve Kapital, III (Kerr), sf. 917-32, 938-46.
24. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493.
25. Kapital, I, sf. 775: “Tefecilik ve ticaret yoluyla oluşan para sermayenin sanayi sermayesine dönüşmesi, kırda feodal yapı, kentte ise lonca örgütü tarafından engelleniyordu.”
26. Anti-Dühring, sf. 120-22. Burada Engels bütün burjuva devrimler için genelleme yapıyor. Sadece İngiltere hakkında yazmış olsaydı muhtemelen 17. yüzyıl İngilteresi’nde loncalardan daha baskıcı olan (ve 1641’de yasa dışı ilan edilen) tekellere; 1645’te vakıf arazilerinin ve diğer “köle ruhlu” toprak mülkiyeti biçimleri ile feodal toprak mülkiyetinin kaldırılması talebine özel olarak değinirdi.
27. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 313 (Seçme Yapıtlar, sf. 143). Ayrıca bkz. age. sf. 306 (Seçme Yapıtlar, sf. 138).
28. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 320 (Seçme Yapıtlar, sf. 162). Marx sadece İngiltere hakkında yazıyor olsaydı şüphesiz feodal malikanelerden ziyade “Lordlara ve Piskoposlara” daha net vurgu yapardı.
29. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 315 (Seçme Yapıtlar, sf. 152).
30. Anti-Dühring, sf. 186.
31. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493 (“Die Bourgeoisie und die Kontrerevolution”).
32. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 280 (“Der Kommunismus des Rheinischen Beobachters”).
33. Anti-Dühring, sf. 24. Ayrıca bkz. Marx, “Sosyalizm Almanya’dan değil, İngiltere’den, Fransa’dan ve Kuzey Amerika’dan çıkmıştır.”
34. Bkz. Marx’ın “Ücret, Emek ve Sermaye” makalesinde 16. yüzyıldaki fiyat devriminin işçilerin gerçek ücretlerini aşağı çekerek burjuvazinin büyümesine nasıl yaradığı ve sınıf çelişkilerini yoğunlaştırdığına dair analizi (Seçme Yapıtlar, I, sf. 269).
35. Anti-Dühring, sf. 122. “Yahudi Sorunu” konulu makalesinde Marx, burjuva-bireyci “doğal haklar” teorisini ilginç bir şekilde analiz etmiştir. Bkz. Seçme Yapıtlar, sf. 40-97, özellikle sf. 82, ve Gesamtausgabe, I, V, sf. 576-606, özellikle sf. 598.
36. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493.
37. Burton’un Parlamento Günlüğü, III, sf. 148.
38. “Almanya: Devrim ve Karşı-Devrim”, Marx, Seçme Yapıtlar, II, sf. 73.
39. ABD’de İç Savaş, (New York, 1937), sf. 157.
40. Engels, Marx’ın “Fransa’da Sınıf Savaşımları”na Giriş, Seçme Yapıtlar, II, sf. 175.
41. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Giriş, sf. xxii.
42. Age., “Üç büyük burjuva ayaklanması” olarak sözü edilenler Alman Reformasyonu ile İngiliz ve Fransız devrimleridir.
43. Seçme Mektuplar, sf. 264.
44. Age., sf. 281.
45. V. Semenov, “Cromwell’in İrlanda Politikası, 1649-50” (Rusça), Voprosy Istorii (1945), no. 5-6, sf. 85-96.
46. Seçme Mektuplar, sf. 279.
47. Age., sf. 264.
48. Age., sf. 281.
49. Volkstaat (1874), no. 69; Bkz. Marx-Engels, Toplu Eserler (Rusça), XV, sf. 223.
50. Seçme Yapıtlar, sf. 204-06 (Mehring, III, sf. 412).
51. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Giriş, sf. xxiii.
52. “Almanya: Devrim ve Karşı-Devrim”, Marx, Seçme Yapıtlar, II, sf. 44.
53. Seçme Yapıtlar, sf. 198 (Mehring, III, sf. 409).
54. Capital, I, sf. 746.
55. Marx-Engels, Seçme Mektuplar, sf. 206.
56. Age., sf. 115.
57. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 325 (Seçme Yapıtlar, sf. 169).
58. Ayrıca bkz. Engels, Doğanın Diyalektiği (1940), sf. 1-5, 214-19.
59. Ayrıca bkz. Kapital, I, sf. 261: “Protestanlık, neredeyse bütün kutsal günleri iş gününe dönüştürerek sermaye oluşumunda önemli bir rol oynamıştır.”
60. Ayrıca bkz. Kapital, III, sf. 696: “Parasal sistem esas olarak bir Katolik, kredi sistemi ise Protestan kurumudur. ‘İskoçlar altından nefret eder.’ Metaların, kağıt biçimindeki parasal varlığı, ancak toplumsal bir varlıktı. Kurtuluşu getiren, imandır. Metaların özünde taşıdığı ruh olarak para-değere iman, üretim tarzına ve onun getirmesi kaçınılmaz düzene iman, sırf kendisini genişleten sermayenin kişileşmesi olarak üretime aracılık eden bireylere iman. Ne var ki, Protestanlık kendisini Katolikliğin temellerinden ne kadar kurtarmış ise, kredi sistemi de ancak o kadar kendisini parasal sistemin esaslarından kurtarmıştır.” Ayrıca bkz. age. sf. 696-719.
61. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Giriş, sf. xix-xxii. Bu pasajın tümüyle karşılaştırmak üzere bkz. Engels, “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu”, Marx’ın Seçme Eserleri, I, sf. 466.
62. Engels, “Feuerbach”, Seçme Eserler, I, sf. 467.
63. Seçme Yapıtlar, sf. 203 (Mehring, III, sf. 412).
64. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Seçme Eserler, II, sf. 316.
65. Gesamtausgabe, I, V, sf. 390, Die Deutsche Ideologie.
66. Marx, Seçme Yapıtlar, sf. 200 (Mehring, III, sf. 409).
67. Bkz. JH Lawson’un “Parrington ve Gelenek Arayışı” başlıklı ilginç makalesi, Mainstream, (Kış 1947), sf. 39.
68. Marx, Seçme Eserler, I, sf. 212
