Marx ve Engels’in yorumuyla İngiliz İç Savaşı*

Christopher Hill

Science & Society, Cilt 12, No. 1, Marksizmin 100 yılı özel sayısı, Kış 1949
Çeviren: Aynur Toraman

İngiliz İç Savaşı üzerine tarih yazımı, bir Marksist açısından ilginç bir araştırma konusudur. İki yüz yıl boyunca, 1640-60 olayları konusunda, çağdaş gözlemcilerin anlayışını geliştirecek hiçbir şey yazılmamıştı. Teorik düşünen zeki insanlar, olan biteni görmekle kalmayıp, bu olayları İngiltere tarihinin daha eski dönemleriyle bağlantılı düşünebiliyordu.

Bunlardan biri, 1640’tan yüz elli yıl önce, halkın (burjuvazi ve küçük eşraf) kraliyet, kilise ve soylular aleyhine zenginliğini artırdığını belirten James Harrington idi. Harrington, iç savaşın, krallıkta mülkiyet dengesine denk düşecek şekilde, (kendi deyimiyle) siyasal “üstyapının” ayarından başka bir şey olmadığını, bu ayar yapılmadıkça hiçbir hükümetin istikrarlı olamayacağını düşünüyordu. 1659’da Harrington’un ardıllarından biri, “Halk, önce mülk bakımından, sonra da silah bakımından kraldan çok üstündü” diyordu.¹

Aynı şekilde Thomas Hobbes da iç savaşta sosyal unsura vurgu yapmış, okuyucularına şu hatırlatmada bulunmuştu: “Son savaşın başında Presbiteryenlerin** gücü öylesine büyüktü ki, sadece Londra’daki yurttaşların hemen hepsi değil, İngiltere’nin bütün şehirleri ve pazar kasabalarının çoğu da onlara bağlıydı.”²

Kazıcılardan (Diggers)*** Gerrard Winstanley’nin de, İngiltere’deki devrimci sürece dair kendi gözlemlerinden çıkardığı net bir sınıf politikası teorisi vardı.³ “Büyük isyan”ın ilk kapsamlı tarihçisi Clarendon da, çeşitli bölgelerdeki siyasi bölünmeler üzerine yaptığı analizlerde, iç savaşı, burjuvazi ve halkın aristokrasiye karşı savaşı olarak değerlendirir…. “Her yerde soylulara ve eşrafa karşı barbarca bir öfke besleyen sıradan halkın özgürlüğü kötüye kullanmasından ve parlamento yanlısı olmayanların evlerinde bile güvenli olmadığından” söz eder.⁴ İç savaşın sosyal karakterine dair böylesi çağdaş yakıştırmaların sayısı çoğaltılabilir.

Restorasyonu takip eden yüz elli yıl boyunca Clarendon’un büyük isyanla ilgili düşünceleri hakim oldu. İç savaş, egemen sınıfın bütün kutsal kurumlarını –kraliyet, kilise, soylular, mülkiyet– tehdit etmiş olan esef verici bir “halk taşkınlığı”ydı. 18. yüzyılın geleneksel tarihçisi Muhafazakâr (Tory) Hume idi. Onun İngiltere Tarihi (History of England) kitabının Ara Dönemi (Interregnum)**** ele alan bölümlerinde çıkarılan ders şuydu: “Hangi bahaneye sığınırsa sığınsın, amacı ne olursa olsun, yasa dışı şiddet kaçınılmaz olarak bir tek kişinin keyfi ve despotik yönetimiyle sonlanacaktır.”⁵ Liberaller (Whigs), sonunda bütün siyasal ve sosyal sorunları çözen kansız devrim olarak gördükleri “Şanlı” 1688 Devrimi’ne vurgu yapmayı seçtiler; 1688-89’da burjuvazinin barışçıl zaferini mümkün kılan şeyin 1642-60 yılları arasında dökülen kan olduğunu sessizce görmezlikten geldiler.

Fransız Devrimi’nden sonra, İngiltere’de radikalizmin yükselişi ile politikaya yeni bir unsur eklenince, 17. yüzyıl devrimcilerine yeniden ciddi bir ilgi doğdu. Radikal Cumhuriyetçi William Godwin, 1825-28 arasında Cumhuriyetin Tarihi (History of the Commonwealth) adlı kitabını yayımladı. Bu, parlamento yanlıları arasındaki demokratik unsurlara sempatiyle yaklaşan ilk geniş kapsamlı çalışmaydı. Bunun ardından 1828’de Burton’un Parlamento Günlüğü geldi ki, bu da, radikal J.T. Rutt’un oldukça politik ifadelerini içeriyordu. Macaulay’ın 1825 tarihli “Milton Üzerine Deneme”sini 1831’de “Hampden Üzerine Deneme”si ve 1848’deki İngiltere Tarihi’nin ilk iki cildi takip etti. Bu arada, 1836-39 yılları arasında Forster’in Cumhuriyetteki Devlet Adamlarının Yaşamları adlı çalışması ile 1845’te de Carlyle’ın Cromwell’i yayımlandı.

Bütün bu eserlerde, Clarendon ve Hume’un gerici, üstten bakan tutumuna karşı yeni bir denge oluşmuş ve parlamento davasının ilerici özelliklerine dikkat çekilmişti. Fakat bu süreç içerisinde devrimin sosyal yönü gözden kaçırılmıştı. Macaulay ve Forster 1640 kahramanlarını bir bütün olarak İngiltere halkı adına konuşan büyük ulusal şahsiyetler olarak resmetme kaygısı güdüyor, onların öncelikle bir sınıfı temsil ettiği gerçeği göz ardı ediliyordu. 19. yüzyıl liberali, 1688 gibi 1640’ı da saygıdeğer kıldı. İngiliz burjuva düşüncesinin bu iyimser döneminin en son ve en iyi ürünü, Buckle’nin usta, ama fazla ilgi görmemiş eseri, “İngiltere’de Medeniyet Tarihi” (1857-61) olmuştur.

Fransız Guizot ise biraz farklı bir bakış açısı getirmişti. 1848 Devriminde sürgün edilen Guizot’un, devrimlerin içeriğine dair sezgisi güçlüydü. İngiltere Cumhuriyeti ve Cromwell Tarihi ve ardından 1850’lerde yayımlanan diğer eserlerinde, sınıf güçlerinin devrimdeki etkisine ilişkin farkındalığı, birçok çağdaş İngiliz tarihçiden daha fazlaydı. Ancak 1830’ların Fransız’ı olarak Guizot, 1688 Liberallerinin geleneğini devam ettirdi; halkçı devrimleri onaylamıyor, İngiltere’deki “fanatik dincilik”in körüklediği “aşırılıklar” karşısında dehşete kapılıyordu.⁶

1848 yılı, İngiltere için de bir dönüm noktasıydı. Bu yılın olayları, işçi sınıfı devrimlerinin olanaklı olduğunu göstermişti. Bundan böyle akademik İngiliz tarihçilerinin üzerinde durduğu şey, 1640 ve 1649’daki şahsiyetlerin devrimcilikleri değil, Britanya anayasasının savunulmasıydı ki, Piskopos Stubbs bir süre sonra bu anayasanın 13. yüzyıldan beri Tanrı’nın kafasında şekillendiğini keşfedecekti. Aslında her ne kadar “Zorba”nın rehabilitasyonunu içerse de, Carlyle, değerli eseri Cromwell ile, 17. yüzyılın incelenmesi bakımından İngiltere’de feci sonuçlara neden olan yeni bir anlayış getirdi: Püriten***** kahraman konsepti.

1863’te … S.R. Gardiner, İngiltere Tarihi’nin ilk cildini yayınladı; bu yayın, aralıklarla 1901’e kadar devam etti ve o günden bugüne 17. yüzyıl konusundaki İngiliz tarih düşüncesine tümüyle egemen oldu. Ayrıntıda usta, öğretide yeri doldurulmaz, edebi açıdan mükemmel ve alıntıda hünerli bu eser, aynı zamanda, İngiliz tarihçilerde, 17. yüzyıl olaylarının “Püriten bir devrim” ve burjuvazinin devrimci taleplerini ifade ettiği ideolojinin devrimde asıl itici güç olduğu fikrinin yayılmasına neden oldu. Hepsinden de önemlisi, İngiliz İç Savaşı’nın bir sınıf çatışması olmadığı, İngiliz geleneğinin güzel bir özelliğinden ötürü insanların asla sınıf çıkarları için değil, sadece idealleri için savaştığı yönündeki fikirleri pekiştirdi.⁷

Profesör Tawney, Nef ve diğerlerinin ekonomik araştırmaları ile birlikte Profesör Notestein ve Haller, Wolfe gibilerinin 17. yüzyıl belgelerini yeniden yayınlamaları sayesindedir ki, son birkaç yıldır İngiliz Ara Dönem’e ilişkin hem tümüyle anayasalcı hem de tümüyle dinsel yorumların yetersizliği konusunda tarihçilerin dikkati çekiliyor. Ancak mevcut bilgiyi yenilemek bakımından, henüz çapı ya da kapsamı bakımından Gardiner’in eseri ile kıyaslanabilecek hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Böylesi bir yenilemenin Marksist yaklaşım dışında yapılması zordur.

Son yıllarda, Lord Keynes’in etkisiyle akademik ekonomistler, 1870’lerde Marksist ekonomi ve “marjinal fayda” ekonomisi olarak ikiye ayrılmadan önceki haliyle klasik geleneği geliştirmeye uğraşıyor. Yani üzerinde çalıştıkları materyalin niteliği, onları Marksist ekonomistlerin tutumuna yaklaştırıyor. 1929 Bunalımından önce bu pek mümkün görülmüyordu. Aynı şekilde, tarih alanında son iki kuşağın yaptığı araştırmalar, bilinçli ya da farkında olmadan, iyi tarihçileri, son zamanların geleneksel düşünce okullarının idealist fantezilerini takibe yöneltiyor.

Bu koşullarda, tarihçiler açısından Marx ve Engels’in eserleri yeniden önem kazanıyor; çünkü bu eserler onların tekrar doğru yöne kanalize edilmesine yardımcı olabilir. Bu makale, Marx ve Engels’in İngiliz İç Savaşı dönemine dair söylediklerini ele almayı amaçlıyor. Burada onların İngiliz Devrimi hakkındaki düşüncelerini ortaya koymaya çalıştım, analiz etmeye değil.

Onlar, bu döneme ilişkin olayları ardışık bir şekilde kaleme almadılar; bu nedenle titiz bir incelemeyle, bazı sözel tutarsızlıklar ortaya çıkabilir. Fakat devrim konusundaki düşünceleri bir bütün olarak tutarlı ve aydınlatıcıdır. Modern araştırmaların onların analizini nasıl doğruladığını ara ara ifade ettim. Ancak maksadım, Marx ve Engels’in ne kadar haklı olduğunu göstermekten ziyade, onların yorumunun bugün tarihçiler açısından ne kadar değerli olduğunu ortaya koymaktır.

Konu hakkında Macaulay, Guizot ya da Gardiner’den daha derin felsefi bilgiye sahip olan Marx ve Engels, 17. yüzyıl İngiliz Devrimi’nin ikici özelliğini (düalizmini) anlayabilmişti. Bu devrim önce burjuva ve ilerici bir devrimdi. 1640’taki parlamenter liderler, kendi sınıflarının taleplerini öne sürerken, aynı zamanda gerçek anlamda halk kitleleri adına da konuşuyorlardı. Fakat sonunda, toplumsal konumları bakımından taşıdıkları çelişkiler nedeniyle, uğruna eski düzeni yıktıkları demokrasiye karşı tutum almak ve o günden bu yana İngiliz tarihini ve toplumsal gelişimini biçimlendiren tavizi, yenik düşmanlarına vermek zorunda kalmışlardır.

I

Marx ve Engels’in ele alacağım yazıları, 1844’ten Marx’ın 1883’teki ve Engels’in 1895’teki ölümüne kadar olan yazılarıdır. Ancak tarih konusundaki temel düşünceleri 1848’de artık biçimini almıştı. Bu nedenle, onların düşüncelerinin oluşum süreci, İngiliz radikallerinin büyük parlamenterleri yeniden keşfedip Clarendon ve Hume’u gözden düşürdükleri geçiş dönemi ile çakışırken; 1848 Devrimlerinin Guizot’u gerici bir sınıf analizinin sözcüsü yapmasından, Gardiner’in ise sınıflar üstü ideolojik bir gökkubbede hareket eden daha popüler bir düşünce olarak “Püriten Devrim” düşüncesini uydurmasından öncesine denk düşer. Tarihsel materyalizmin temel düşünceleri bir kez anlaşıldı mı, İngiliz Devrimi, örneğin 1900’deki duruma kıyasla, ortodoks tarihçilerin yaklaşımlarına daha yakın bir şekilde açıklanabilirdi.

Burada tarihsel materyalizmi bütün yönleriyle ortaya koymak mümkün değil. Bizim için önemli olan, tarihi, Marksist bir biçimde hakim üretim tarzına göre dönemlere ayırmak ve özellikle feodal ve kapitalist toplumlar arasındaki ayrımı koymaktır. En iyisi, bunu Komünist Manifesto’dan alıntıyla yapalım:

“Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.

“Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir dönüşümüyle ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır….

“Ortaçağın serflerinden ilk kentlerin imtiyazlı köylüleri, imtiyazlı köylülükten de burjuvazinin ilk unsurları oluştu.

“Amerika’nın keşfi, Afrika’nın gemiyle dolaşılması, yükselen burjuvaziye yeni bir alan yarattı. Doğu Hint ve Çin pazarı, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle alışveriş, mübadele araçlarında ve genel olarak metadaki artış, ticarete, gemiciliğe, sanayiye görülmemiş bir yükselme getirdi ve böylece de yıkılmakta olan feodal toplumun içindeki devrimci ögeye hızlı bir gelişme sağladı.

“Sanayide o zamana kadarki feodal veya lonca yapılı işletme tarzı, yeni pazarlarla büyüyen talebi karşılamaz oldu. O yapıların yerini manifaktür aldı. Sanayi orta kesimi, lonca ustalarını bir kenara itti; işin değişik korporasyonlar arasında bölünmesi, işin her bir atölyenin kendi içindeki bölünmesi önünde yitip gitti….

“Burjuvazinin bu gelişim basamaklarının her birini, ona uyan bir politik ilerleme izliyordu….

“Burjuvazinin o temele dayanarak kendini ortaya çıkardığı üretim ve değişim araçları, feodal toplumda oluşmuştu. Ancak bu üretim ve değişim araçlarının belli bir gelişim aşamasında, feodal toplumun üretim ve mübadelesini dayadığı ilişkiler, tarımın ve imalatın feodal örgütlenişi, tek kelimeyle feodal mülkiyet ilişkileri, artık o gelişmiş üretici güçlere uymaz oldu. Bu ilişkiler, üretime destek olacağına onu frenliyordu. Giderek bir o kadar çok kelepçelere dönüştü bu mülkiyet ilişkileri. Kelepçelerin parçalanması gerekiyordu, parçalandı.

“Onun yerini serbest rekabet ile ona uygun toplumsal ve siyasal düzen, burjuvazinin siyasal ve ekonomik egemenliği aldı.”⁸

Kendi içerisinde olgunlaşan orta sınıfın feodal devleti yıktığı ve burjuva egemenliğinin aracı olarak yeni bir devletin yaratıldığı burjuva devrim konusundaki Marksist düşünce budur. Profesör Tawney ve diğerlerinin bugüne kadar üzerinde durduğu konuyu Marx Kapital’de çok iyi formüle etmiştir: “Toprak mülkiyetinden gelen ve kişisel efendilik ve serflik ilişkilerine dayanan güç ile paranın sağladığı kişisel olmayan güç arasındaki karşıtlığı iki Fransız atasözü pek güzel ifade eder: ‘Nulle terre sans seigneur’ [‘Efendisiz toprak olmaz’] ve ‘L’argent n’a pas de maitre’ [‘Paranın efendisi yoktur’].”⁹

Alman reformasyonu, burjuva ruhunun eski düzene karşı ilk saldırısı oldu. 16. yüzyılın ikinci yarısındaki Hollanda İsyanı ulusal çaplı ilk başarılı burjuva devrimiydi¹⁰; bunu 1640 İngiliz Devrimi, 1789 Fransız Devrimi, 1848’de zamansız gelen Alman Devrimi ve daha sonra 1905 ve Şubat 1917 Rus Devrimleri takip etti.

Hem Marx hem de Engels, en başından beri 17. yüzyıl İngiliz Devrimine ilgi göstermiş ve onu 1789 Fransız Devrimi ile yakından kıyaslanabilecek türden klasik bir burjuva devrimi olarak görmüştü. Paris’te Almanca yayımlanan bir dergi için Engels 1844’te (23 yaşındayken) şunları yazıyordu:

“17. yüzyıl İngiliz Devrimi, 1789 Fransız Devrimi’nin tam bir öncelidir. Fransa’da Kurucu Meclis, Yasama Meclisi ve Ulusal Konvansiyon olarak görülen üç aşamayı ‘Uzun Parlamento’****** döneminde de kolaylıkla ayırt edebiliriz: Anayasal monarşiden demokrasiye, askeri despotizme, restorasyona ve ‘juste milieu’ (‘tam ortası’) devrime geçiş İngiltere’de belirgin bir şekilde sergilenmiştir. Cromwell, Robespierre ve Napolyon’un tek kişide cisimleşmiş halidir; Presbiteryenler, Bağımsızlar ve Eşitlikçiler (Levellers)******* ise, Jirondenlere, Montagnardlara ve Hebertist ve Babeufçülere denk düşmektedir.

“Her ikisinde de siyasal sonuç yeterince acıklı olmuştur ve aralarındaki benzerlikler çoğaltılabilir. Bunlar, aynı zamanda, dinsel ve dinsel olmayan devrimlerin politik oldukları sürece sonunda tek bir sonuç verdiğini göstermiştir. İngiliz Devrimi uzlaşmayla ve iki ulusal partinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.”¹¹

Engels’in “dinsel devrim” analizine daha sonra geri dönmek üzere, şu anda sadece 1640 ile 1789 arasındaki paralellik üzerinde duracağım. Örneğin 1845-46’da Marx ve Engels’in ortak yazdığı Alman İdeolojisi’nde şunu okuyoruz: “Bizzat ulusun kendi içerisindeki serbest rekabete gelince, bunu elde etmek için bir devrim her yanda zorunlu oldu – 1640’ta ve 1688’de İngiltere’de, 1789’da Fransa’da.”¹² Marx, bir yıl sonra, bunu, Karl Heinzen ile polemiğinde “Ahlaklı Eleştiri ya da Eleştirel Ahlak” başlıklı makalesinde şöyle açıklıyordu:

“Hem İngiliz hem de Fransız devrimlerinde, mülkiyet sorunu, serbest rekabetin sağlanması ve 16. yüzyılla 18. yüzyıl arasında gelişen sanayi için köstek haline gelen toprak soyluluğu, loncalar, tekeller vb. gibi tüm feodal mülkiyet ilişkilerinin yok edilmesi sorunu olarak ortaya çıktı… 17. ve 18. yüzyıllarda, konu feodal mülkiyet ilişkilerinin kaldırılması olduğunda, mülkiyet sorunu burjuva sınıfı için hayati bir sorundu.”¹³

İki devrim arasındaki paralellik, Marx ve Engels onlar arasında ayrım yaparken bile vurgulanmış oluyordu. Örneğin: “1648’de burjuvazi monarşiye, feodal soylulara ve kilise kurumuna karşı yeni soylularla ittifak halindeydi. 1789’da ise burjuvazi, monarşiye, soylulara ve kilise düzenine karşı halkla ittifaka girmişti.”¹⁴ Yine, “Başlangıçta, Fransız Devrimi en az İngiliz Devrimi kadar muhafazakârdı” diye Guizot’a hatırlatıyordu Marx.¹⁵

Bu alıntılar tarih sırasına göre yapılmıştır. Ancak bundan sonra (1850’den itibaren) Marx ve Engels’in tarihe ilişkin genel fikirlerinin oturmuş olduğunu varsayacak (tabii ki bu fikirlerin ayrıntılı uygulanması konusunda ustalıklarını artırmaya devam etmişlerdir) ve İngiliz Devrimi’nin değişik yönleri konusundaki görüşlerini tarih sırası gözetmeksizin bir araya getireceğim. Ama önce Engels’in ölümünden birkaç ay önce yazdığı ve Marx ile arasındaki temel devamlılığı gösterecek bir pasaj aktarayım:

“Bütün devrimler, şimdiye kadar, belirli bir sınıfın egemenliğinin yerini, bir diğer sınıfın egemenliğinin alması ile sonuçlanmıştır; ama bütün egemen sınıflar, şimdiye kadar baskı altında tutulan halk kitlesine göre, küçük azınlıklar idiler. Böylelikle, egemen azınlık devriliyor, başka bir azınlık onun yerine devlet dümenini eline geçiriyordu ve kamu kurumlarını kendi çıkarlarına göre değiştiriyordu. Ve her seferinde bu azınlık, ekonomik gelişme durumunun iktidara elverişli, yetkili ve yetenekli kıldığı gruptu ve kesinlikle bunun için, yalnızca bunun içindir ki, altüst oluş sırasında, baskı altında tutulan çoğunluk, ya azınlıktan yana bu harekete katılıyordu ya da en azından sessiz sedasız onu kabul ediyordu… Çoğunluk ise, devrime katıldığı zaman bile, bunu ancak –bilerek ya da bilmeyerek– bir azınlığın hizmetinde yapıyordu; ama bu yüzden ya da hatta çoğunluğun pasif ve dirençsiz tutumu nedeniyle, azınlık bütün halkın temsilcisi olma görünümünü elde ediyordu.”

Engels, daha sonra, bu çoğunluğun azınlıkla ilişkisini analiz etmiş ve ileride geri döneceğim bu noktaya büyük önem vermiştir. Sonuç olarak, şunu der Engels: “Modern zamanların bütün devrimleri, 17. yüzyılın büyük İngiliz Devrimi ile başlamak üzere, bu özellikleri gösterdiler.”¹⁶

Marx ve Engels’in bu genel yaklaşımına göre 17. yüzyıldaki İngiliz Devrimini burjuva devrim olarak değerlendirmek gerekir. Şimdi onların bu devrimin nedenleri, gelişimi ve sonuçları konusundaki değerlendirmelerine daha ayrıntılı bakalım.

II

Feodal toplum içerisinde burjuva üretim tarzının gelişimine dair tanımlamayı Komünist Manifesto’dan alıntılayarak yapmıştım. Buna ek olarak Marx’ın [Komünist Manifesto’dan] iki yıl önce yazdığı bir mektuptan ayrıntılı bir bölüm aktarılabilir:

“Ayrıcalıklar, loncalar ve korporasyonlar kurumu, ortaçağların düzenleyici rejimi, yalnızca edinilmiş üretici güçlere ve daha önce var olmuş bulunan ve bu kurumların içinden çıkmış bulundukları toplumsal koşula tekabül eden toplumsal ilişkilerdi. Korporasyonlar ve düzenlemeler rejiminin koruyuculuğu altında sermaye biriktirilmiş, denizaşırı ticaret geliştirilmiş, sömürgeler kurulmuştu. Ama eğer insanlar, çatısı altında bu meyveleri olgunlaştıran biçimleri alıkoymaya kalkışmış olsalardı, bu meyvelerden yoksun kalmış olacaklardı. İşte o iki fırtına böyle patladı – 1640 ve 1688 Devrimleri. Bütün eski ekonomik biçimler, bunlara tekabül eden toplumsal ilişkiler, eski sivil toplumun resmi ifadesi olan politik koşullar, İngiltere’de yok edildiler.”¹⁷

Elizabeth ve ilk iki Stuart Hanedanı döneminde büyük ticari şirketler ve kraliyet tekellerinin oynadığı role ilişkin bu olağanüstü analiz, üzerinden yüz yıldan fazla geçse de hala geçerliliğini korumaktadır. Henüz gelişmemiş tüccar sınıfı açısından, ülke içinde ve dışında korunmaya muhtaç olduğu bir dönemde büyük önem taşırken, I. James ve I. Charles döneminde bu yapılar, kayırılan bir azınlık lehine, burjuvazi kitlesini ticaret ve sanayinin gelişiminden alınan payın dışında tutma aracına dönüştürülmüştü. Marx, haklı olarak, “I. Charles’ın serbest rekabete doğrudan müdahale etmesinden ve bunun İngiltere’de ticaret ve sanayii giderek imkânsız kılmasından” söz eder.¹⁸

Buraya kadar, İngiliz kapitalizminin, kendisiyle aynı sosyal ve ekonomik kalkınma aşamasında olan diğer ülkelerdekilerle denk düşen özelliklerini ele aldık. Şimdi ise, İngiliz ve diğer burjuva devrimler arasındaki, esas olarak İngiliz kapitalizminin büyük ölçüde kırsal özelliğinden kaynaklanan önemli bir farkı gözetecek şekilde gelişmeleri inceleyelim. İngiltere’de hiç güçlü bağımsız kentler olmadı. Oysa kıta Avrupası’nda bu kentlerde kentlilerin bir bölümü feodal toplum içerisinde, feodal siyasal düzeni kabul etme pahasına gönenmişti. Ancak uzun vadede bunlar, kapitalist ilişkilerin serbestçe gelişmesi önünde engel teşkil etti. 16. yüzyıl Almanya’sını İngiltere ile kıyaslayan Engels şöyle diyordu:

“Almanya, o çağda, büyük ve güçlü kentler içeriyordu. Ama öte yandan, küçük soyluluk ile kentler arasında, İngiltere’de feodal krallığın burjuva anayasal bir krallık durumuna dönüşmesi sonucunu veren bir ittifak olanağı da yoktu. Küçük soyluluk, İngiltere’de … İki Gül Savaşı sonucu tamamen yok edilip, yerini burjuva köken ve burjuva eğilimli yeni bir soyluluğa bıraktığı halde, Almanya’da varlığını sürdürmüştü. Serflik, İngiltere’de tamamen ortadan kalkmış ve soyluluk, toprak rantı gibi burjuva bir gelire sahip basit burjuva toprak sahiplerinden oluşuyorken, Almanya’da serflik hala varlığını sürdürüyor, ve soyluluk, gelirini feodal kaynaklardan sağlıyordu.”¹⁹

Bunun tarihsel ve ekonomik nedenlerinin yanı sıra politik nedenleri de vardı. İngiltere koyun yetiştirilen bir ülkeydi; yün ve kumaş çok eski dönemlerden beri temel sanayiler durumundaydı. Bunun sonucu olarak, pazar için üretime ilgi duyan bir kısım eşrafın kumaş tüccarları ile yakın ilişkisi vardı. Loncaların düzenleme ve sınırlamalarına maruz kalmamak için kumaş sanayi kırsal bölgelerde gelişti: “evlerde ve küçük imalathanelerde üretim” (putting out) sistemi altında, işveren olarak “kumaş üreticileri” öne çıkıyordu. Aynı şekilde kömür madeni işletmeciliği ve ona bağlı sanayiler de kasabanın hemen dışında, VIII. Henry’nin manastırların elinden aldığı ve kırsal bölgelerdeki beylerin mülkiyetine geçen feodal mülkler üzerinde gelişiyordu. Engels bunun siyasal sonuçlarını uzun uzun tahlil etmişti:

“İngiltere’nin talihine bakın ki, yaşlı feodal beyler, İki Gül Savaşları sırasında birbirlerini öldürmüşlerdi. Onların ardılları çoğunlukla eski ailelerin oğulları olmakla birlikte, soylarının kalıtı olan yoldan öylesine sapmışlardı ki, alışkanlıkları ve eğilimleri bakımından feodal olmaktan çok burjuva olan yepyeni bir takım oluşturmuşlardı. Paranın değerini iyi anlamışlar, yüzlerce küçük çiftçiyi hemen kovup onların yerine koyunları koyarak gelirlerini artırmaya başlamışlardı. VIII. Henry, kilisenin topraklarını har vurup harman savurarak, toptan satışlarla yeni burjuva toprak sahipleri yarattı; bütün 17. yüzyıl boyunca topraklara pek büyük ölçüde el konması ve bu toprakların, tam ya da oldukça yeni zenginlere devredilmesi de aynı sonucu verdi. Bundan ötürü, VIII. Henry’den sonra, İngiliz aristokrasisi, sınai üretimin gelişmesine karşı çıkmak şöyle dursun, tersine, ondan dolaylı olarak kazanç sağlamaya çalıştı; ve ekonomik ya da politik nedenlerle, sınai ve mali burjuvazinin önderleriyle işbirliği yapmak isteyen birtakım büyük toprak sahipleri her zaman bulundu.”²⁰

Dr. Nef’in İngiliz kömür sanayine ilişkin yaptığı ayrıntılı araştırma ve 1640 öncesi sınai kalkınmaya ilişkin bütün araştırmaları, 1892’deki açıklamaları tamamlayıcı nitelikte olmuştur ve özü hala geçerlidir.

  1. yüzyılda, daha kârlı olan koyun besleme işi için çitleme sistemine gidilmesi çok sayıda köylü nüfusun topraklarından atılmasına neden oldu. Marx Kapital’de şöyle yazıyordu: “Emekçiler önce topraktan sürülmüş, ardından, yerlerine koyunlar getirilmiştir. İngiltere’de olduğu gibi büyük ölçüde toprak gaspı, geniş çapta tarımın kurulması için bir alan yaratmada atılacak ilk adımdır. Bu nedenle tarımdaki bu köklü değişim, başlangıçta daha da siyasal bir devrim görünümündedir.”²¹

İngiltere’de toprak çevirme, çitleme hareketi 16. yüzyılın başından 19. yüzyılın başına kadar sürdü. Ancak bazı dönemlerde hız kazandı: VIII. Henry döneminde manastır topraklarına el konulup satılması, burjuva devrim sırasında kralın, kilisenin ve kral yanlılarının topraklarına el konulması ve siyasal iktidarın sağlam bir biçimde burjuvazinin ve çitleme yapan toprak sahiplerinin elinde olduğu 18. yüzyılda parlamenter çitlemelerin yükselişe geçtiği dönemlerde olduğu gibi.²² Marx’ın gösterdiği gibi, yeni sınıf açısından çitleme hareketinin önemi iki yönlüydü. Bir yandan küçük bir kesimin elinde sermaye birikimine yol açtı. Öte yandan ise, bu, yeni kapitalistler tarafından istihdam edilecek “serbest” emekçiler yaratmıştı:

“İlkel birikim tarihinde bütün devrimler, kapitalist sınıfın oluşum sürecinde kaldıraç işlevi görmüş ve çığır açmışlardır; fakat hepsinden önemlisi, geniş insan kitlelerinin aniden ve zorla geçim koşullarından uzaklaştırılıp özgür ve ‘bağımsız’ proleterler olarak işgücü (emek) piyasasına savruldukları anlardır. Tarım üreticisinin, köylünün toprağına el konulması bütün sürecin temelini oluşturur. Bu el koyma tarihi farklı ülkelerde farklı biçimler alır… Sadece İngiltere’de … klasik biçimde gerçekleşmiştir.”²³

İşte bu ekonomik çıkarların gerçekten örtüşmesi nedeniyledir ki, “1648’de burjuvazi monarşiye, feodal soylulara ve kurumsal kiliseye karşı yeni soylularla ittifaka girmişti.”²⁴ Ancak Engels’in Anti-Dühring’de yazdığı gibi:

“Bununla birlikte toplumun ekonomik yaşam koşullarındaki bu güçlü devrimi, siyasal yapısında buna uygun düşen bir değişiklik hemen takip etmedi. Toplum gitgide daha burjuva bir duruma gelirken, devlet rejimi feodal kaldı. Büyük ticaret, yani özellikle uluslararası ve hele dünya ticareti, hareketlerinde engellerle karşılaşmayan, bir bakıma eşit haklara sahip, hiç değilse her yerde, hepsi için eşit bir hukuk temeli üzerinde değişim yapan özgür emtia sahiplerinin varlığını gerektirir. Zanaatçılıktan manifaktüre geçiş, belli sayıda özgür emekçinin de varlığını gerektirir; emek-güçlerinin kiralanması için işvereniyle sözleşme yapabilen ve buna dayanarak onun karşısına sözleşme yapan kişi niteliğiyle eşit haklarla çıkan, bir yandan lonca bağlarından arınmış, öte yandan da kendi emek-güçlerini kendi başlarına değerlendirme araçlarından yoksun emekçilerin varlığını.

“Ama ekonomik ilişkilerin özgürlük ve hak eşitliği istediği yerde, siyasal rejim onların karşısına her adımda lonca engelleri ve ayrıcalıklar çıkartıyordu. Yerel ayrıcalıklar, farklı gümrük vergileri, her türlü ayrım yasaları, ticaretlerinde yalnız yabancılar ya da sömürgelerde yaşayan halk için değil ama çoğu kez devlet uyruklarının belli kesimleri için de zararlı oluyordu; lonca ayrıcalıkları her yerde ve yeni biçimlerle varlığını sürdürüyor, manifaktür sanayisinin gelişimine engel oluyordu. Burjuva rakipler için hiçbir yerde ne yol açık, ne de şanslar eşitti – oysa asıl ve en acil ihtiyaç da buydu.²⁵

“Bu feodal eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla feodal engellerden kurtuluş ve hak eşitliğinin kurulması istemi, toplumun ekonomik gelişmesi tarafından bir kez gündeme konduktan sonra, kısa sürede daha geniş boyutlar kazanmaktan geri kalamazdı. Her ne denli bu istem, sanayi ve ticaret yararına ileri sürülüyorduysa da, aynı hak eşitliğinin tam bir toprak köleliğinden başlayarak köleliğin bütün derecelerinde, çalışma zamanlarının büyük kısmını karşılıksız olarak feodal beylerine ayırmak ve ayrıca ona ve devlete sayısız vergiler ödemek zorunda olan geniş köylüler yığını için de istenmesi gerekiyordu. Öte yandan feodal üstünlüklerin, soyluların vergi muafiyetinin, çeşitli zümrelerin siyasal ayrıcalıklarının ortadan kaldırılmasını talep etmekten de geri kalınamazdı.”²⁶

“Ancak ekonominin siyaset üzerinde hakimiyetini kurması biraz gecikme gösterebilir. Tudorlar ile Stuartların ilk döneminin tipik örnek gösterildiği mutlak monarşi, “eski feodal malikanelerin çürümeye başladığı ve ortaçağ kasaba burjuvalarının modern burjuva sınıfına dönüştüğü, fakat her iki sınıfın da diğeri üzerinde henüz üstünlük sağlayamadığı geçiş dönemlerinde ortaya çıkar.”²⁷ Böyle bir monarşi belli bir süre burjuvazinin taleplerini tatmin etmişti. Fakat Tudor monarşisi fazlasıyla kudretli tebaalarını bastırma, kiliseyi yağmalama, barışı ve düzeni tesis etme ve dış düşmanları alt etme yoluyla görevini tamamladıktan sonra, 1588’lerde burjuvazi (kraliyetin koruması altında gönenmiş olarak) kendisini giderek daha fazla iktidar gerçekliğine hazır hissetmeye başlamıştı. Aynı zamanda 16. yüzyıldaki fiyat devriminin sonucu olarak kraliyet giderek “kendi yağıyla kavrulma”, sadece Ortaçağ’dan kalma gelir kaynaklarıyla masraflarını karşılama yeteneğini yitirmişti. Burjuvazinin elinde biriken yeni zenginliği akıtmak için ulusal vergi sisteminin yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Fakat vergilerin yeniden düzenlenmesi önerisi, vergi ödeyen sınıfların hükümete olan güvenini sorgulamalarına neden oldu, bir bütün olarak iktidar sorununu gündeme getirdi. “Parlamentonun rızası alınmadan konulan vergiye hayır!” sloganı kentte ve kırda burjuvazinin sloganı haline geldi.

Stuartlar kendi iktidarlarını koruyacak uzlaşmacı bir çözüm bulmak için ellerinden geleni yaptılar. Fakat Marx bir yandan İngiltere’yi, bir yandan da Fransa’yı gözlemlerken Almanya hakkında şunları yazıyordu:

“Burjuva beyler mümkün olduğunca devrimsiz, barışçıl bir yoldan mutlak monarşiyi burjuva monarşisine dönüştürmeye çalışır. Fakat Prusya’daki mutlak monarşi, daha önce İngiltere ve Fransa’da da olduğu gibi, barışçıl yoldan burjuva monarşiye dönüştürülmesine izin vermiyor; tahtından kibarca feragat etmiyor. Kişisel önyargılarından da öte, mutlak monarşiyi oluşturan bir dizi sivil, askeri ve dini bürokrasi, prenslerin elini kolunu bağlıyor. Bunlar burjuvazi karşısında hakim konumdan tâbi konuma düşmek istemiyor. Öte yandan feodal malikâneler de geri duruyor; çünkü söz konusu olan kendi varlık-yokluk sorunlarıdır, ya mülkiyet ya da kamulaştırmadır. Açıktır ki mutlak kral, burjuvazinin kölece bağlılığına karşın kendi gerçek çıkarını bu malikânelerin yanında görüyor.”²⁸

Böylece kral, burjuvazi ve yeni eşraftan gelen tehdit arttıkça, o güne kadar onlara karşı kullandığı gerici ve feodal güçlere daha çok yaklaştı. Aynı şekilde, o güne kadar karşı olduğu uluslararası gerici güçlere de daha fazla yanaştı. Bunu I. James’in İspanya’yı yatıştırmaya yönelik dış politikasında, Laud’un din işlerinde “yeniden Katolikleşme” politikasında ve I. Charles’in devlet idaresinde feodal yöntemlere başvurulması politikasında görebiliriz.

“Toplumun maddi koşulları onun resmi siyasal biçimini değiştirmeyi mutlak bir zorunluluk haline getirecek kadar gelişmiş ise o zaman eski siyasal otoritenin dış görünümü tümüyle değişmiş demektir. Mutlak monarşi artık merkezileşme yerine ademi-merkezileşmeye gitmeye çalışır; onun gerçek sivilleşme rolü de burada yatar. O, feodal malikânelerin yıkımından doğmuş ve bu yıkımda en aktif rolü kendisi üstlenmiştir; fakat artık feodal özelliklerin hiç değilse dış görünümünü korumak için çok çaba gösterir. Daha önce ticaret ve sanayinin yanı sıra kentli sınıfın eşzamanlı yükselişini de desteklemiş, bunu hem ulusal güç hem de kendi prestiji açısından gerekli görmüştü. Ama şimdi mutlak monarşi her bakımdan ticaret ve sanayinin önünde engel teşkil ediyordu; çünkü bunlar, zaten güçlü olan burjuvazinin elinde daha da tehlikeli silahlar haline gelmişlerdi. Şimdi mutlak monarşi, gelişimine sahne olan şehirden, eski yiğit düşmanlarının cesetleriyle gübrelenmiş kırlara korku ve yılgınlıkla bakıyordu.”²⁹

Bu nedenle, eski toplumsal düzen, orta sınıfın ülkenin iktisadi güçlerini tam geliştirmesini engellemiş, hükümetin genel politikası içeride de dışarıda da ilerici düşünceden giderek uzaklaşmıştı. Böylece devrimin yolu açılıyordu. Engels bu durumu şöyle özetliyordu:

“Burjuvazinin feodal soyluluğa karşı savaşımı, kentin kıra, sanayinin toprak sahipliğine, para iktisadının doğal iktisada karşı savaşımıdır ve burjuvaların bu savaşımdaki belirleyici silahları da… durmadan artan ekonomik güç araçları olmuştur. Bütün bu savaşım boyunca siyasal güç, krallık erkliğinin bir zümreyi ötekiyle kösteklemek için burjuvaziyi soyluluğa karşı kullandığı bir dönem dışında, soyluluğun elindeydi. Ama siyasal bakımdan henüz güçsüz olan burjuvazi, ekonomik gücündeki artış sayesinde tehlikeli olmaya başladığı andan itibaren krallık, yeni baştan soylulukla ittifaka girdi ve böylece önce İngiltere’de, sonra da Fransa’da, burjuvazinin devrimine yol açtı.”³⁰

Tüm bu nedenlerden dolayı Marx ve Engels şuna inanıyordu:

“1648 ve 1789 Devrimleri, İngiliz ve Fransız devrimleri değil, Avrupa çapında önemi olan devrimlerdi. Bu devrimler, toplumda belli bir sınıfın eski siyasal düzene karşı zaferi değil, siyasal düzenin yeni bir Avrupa toplumunu ilanıydı. Burjuvazi zafer kazanmıştı; ama onun zaferi, o dönem yeni olan bir toplumsal düzenin zaferiydi; burjuva mülkiyetin feodal mülkiyet karşısında, milliyetçiliğin bölgecilik karşısında, serbest ticaretin loncalar karşısında, mülkiyet bölüşümünün ilk çocuğun kayırılması karşısında, toprak mülkiyetinin toprak sahibinin o toprağın araçlarına tabi olması karşısında, aydınlanmanın batıl inanç karşısında, ailenin unvan karşısında, sanayinin hamasi aylaklık karşısında, burjuva haklarının ortaçağ imtiyazları karşısındaki zaferiydi… 1648 Devrimi 17. yüzyılın 16. yüzyıla karşı devrimiydi… Bu devrimler, gerçekleştikleri koşullardaki dünyanın belli bölgelerinin ihtiyaçlarından ziyade, dünyanın o dönemdeki ihtiyaçlarının dışa vurumuydu.”³¹

III

Bu nedenle Marx, eskimiş bir sosyal ilişkiler sistemini koruyan eskimiş bir devlet biçimini yıktığı için İngiliz Devriminin halkçı karakterine vurgu yapmıştı. 1847’de Alman okurlar için yazdığı bir propaganda makalesinde, Prusya Kralı’nın kendisini halkın koruyucusu olarak gösterme çabasıyla alay ediyordu. Son dönemlerde, gerici bir tarihçiler grubunun, Stuartların halkı kötü kapitalistlere karşı koruma çabası verdiğini iddia ederek onların “sosyal adalet” politikasını anlatma girişimlerini de bu çerçevede değerlendirebiliriz. Her iki durumda da söz konusu yönetimlerin sübjektif niyeti ne olursa olsun, herhangi bir sonuç vermiş değildir; ve hem İngiltere hem de Almanya’da halk, kralın bile iyi niyetini takdirden uzak olduğunu göstermiştir.

“İngiltere’de I. Charles da malikânesinden halkına seslenmiş, onları parlamentoya karşı silahlanmaya çağırmıştı. Fakat halk krala karşı olduğunu ilan etmiş, halkı temsil etmeyen bütün üyeleri Parlamentodan çıkarmış ve sonunda Parlamentoya kralın kellesini uçurma izni vermiş, böylece ona gerçekten halkın temsilciliği görevi yüklemişti. I. Charles’ın halkına çağrısı işte böyle sonuçlanmıştı….”³²

Oysa Marx’ın bu alıntıda farkında olduğunu gösterdiği üzere, parlamenterler arasında da ayrılıklar vardı. Engels, kendisi de sömürücü bir sınıf olarak, sömürünün son bulacağı sınıfsız bir toplumun kurulması için hazırlık yapma değil, sadece mevcut egemen sınıfın yerini alma kaygısı güden burjuvazinin bu ikili tutumunu itinayla inceledi.

“Ama feodal soyluluk ile burjuvazi arasındaki karşıtlığın yanı sıra, sömürenler ile sömürülenler, aylak zenginler ile çalışan yoksullar arasında evrensel karşıtlık vardı. Ve burjuvazinin temsilcilerine, kendilerini özel bir sınıfın değil ama acı çeken tüm insanlığın temsilcileri olarak gösterme olanağını sağlayan şey de işte bu durum oldu… Ve hatta genel olarak, soyluluğa karşı savaşımda burjuvazi, aynı zamanda o çağdaki çeşitli emekçi sınıfların çıkarlarının da temsilcisi olduğunu ileri sürebiliyorduysa da, yine de her büyük burjuva hareketinde, modern proletaryanın az çok gelişmiş önceli olan sınıfın bağımsız hareketlerinin kendisini gösterdiği görüldü… Büyük İngiliz Devrimindeki Eşitlikçiler gibi…”³³

Bunun sosyal ve ekonomik nedenleri yeterince açıktır. Çünkü:

“Tıpkı kelebeğin kozadan çıktığı gibi, burjuvazi de feodal dönem kasaba sakininden çıktığı, bu Ortaçağ ‘zümresi’ modern toplumun sınıfı haline dönüştüğü andan itibaren burjuvazinin gölgesi olan proletarya ona daima ve kaçınılmaz olarak eşlik edecektir.”³⁴

“Aynı şekilde proleter eşitlik talepleri de burjuva eşitlik taleplerine eşlik edecektir. Sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması yönündeki burjuva talebinin ortaya konduğu andan başlayarak, bunun yanı sıra sınıfların kendisinin kaldırılmasına dair proleter istemi, önce ilkel Hristiyanlığa dayanarak dinsel bir biçim altında, sonra burjuva eşitlik teorilerinin ta kendilerine dayanarak ortaya çıkar. … Eşitlik istemi proletaryanın ağzında … örneğin (Almanya’da) Köylüler Savaşı’nda başlangıçta olduğu gibi apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, feodal bey ile serfleri, har vurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir…”³⁵

Marx ve Engels 17. yüzyıl İngiltere’sinde proletaryanın oynadığı rolü abartmama konusunda dikkatliydiler. “Her iki devrimde de (İngiliz ve Fransız) burjuvazi kendisini etkin biçimde hareketin başında bulan sınıf oldu. Proleterler ve kasabalı sınıfın burjuvaziye dahil olmayan kesimleri ya hala henüz burjuvaziden ayrı çıkarlara sahip değildi ya da henüz bağımsız olarak evrilmiş sınıf ve alt sınıflar haline gelmemişti.”³⁶ Ancak burjuvazinin yükselişi ile birlikte “onun gölgesi” de görünmeye başlıyordu; ve zaten Kazıcılar ve daha az olmak üzere Eşitlikçiler, galip burjuva devrimcilerine karşı, haklarından mahrum bu yeni sınıfın talep ve özlemlerini dile getiriyorlardı.

Aristokratik cumhuriyetçilerin ince teorilerini anlamsız kılan, Milton’u bile sonunda “halk”tan umudunu kesmeye ve oligarşiyi desteklemeye iten, işte mülkiyetten yoksun bu sınıfın varlığıydı. Ve mülksüz soldan gelen bu tehdit, mülk sahibi [Parlamento yanlısı] Roundheadleri ve [monarşi yanlısı] Cavalierleri 1660’ta saflarını birleştirmeye itmiş ve [kraliyeti yeniden tesis eden] Restorasyon’un gelmesine katkıda bulunmuştu. “Bütün yönetim adabına uygun kurulur, yoksa yoksullar idareyi ele alır” diyordu bir parlamenter, 1659’da.³⁷

“Bütün devrimlerin kaderi şudur ki, bir şekilde daima bütün devrimlerin zorunlu koşulu olan farklı sınıfların bu birliği uzun süre devam edemez. Ortak düşmana karşı zafer kazanılır kazanılmaz galip olan taraf kendi içerisinde farklı kamplara ayrılır ve silahlarını birbirine doğrultmaya başlar” diyordu Marx.³⁸

Marx ve Engels, burjuva devrimlerin bu genel yasasının İngiltere’de ortaya çıkış biçimini, zafer yaklaşırken parlamento yanlıları arasındaki bölünmeyi ayrıntılı olarak inceledi. Marx, bir devrimin deneyimlerinden yararlanarak diğer devrimleri aydınlatma yöntemini verimli bir şekilde kullanarak, Amerikan İç Savaşı’nda “savaşın genel gidişatı üzerinde fren işlevi gören” McClellan’ın oynadığı rolü 1640’ların başında parlamenter General Essex’in oynadığı rol ile kıyaslıyordu. Savaşın “en başta prensipleri etkileyen devrimci eğilimlerden uzak tutulması gerektiğine” inanan utangaç muhafazakârları Cromwell’in nasıl kenara ittiğini gösteriyor ve ekliyordu: “Esas olarak prensipler için yapılan bir savaşa dair çok iyi bir anlayış!”³⁹

Daha sonraki eserlerinde Engels, “modern zamanların bütün devrimlerinin, 17. yüzyılın Büyük İngiliz Devrimi ile başlamak üzere, bu özellikleri gösterdiklerini” ayrıntılarıyla ortaya koydu.

“İlk büyük başarıdan sonra, zaferi kazanan azınlığın ikiye bölünmesi kuraldı; bir taraf elde edilen sonuçtan hoşnuttu, öteki ise daha ileri gitmek istiyor, hiç değilse kısmen halk kitlelerinin gerçek ya da sözde çıkarları doğrultusunda yeni talepler ileri sürüyordu. Bu daha köklü talepler, bazı durumlarda pekâlâ kendilerini kabul ettiriyorlardı, ama çoğu kez ancak bir an için; daha ılımlı kesim, üstünlüğü ele geçiriyor, son kazanımlar yeniden tümüyle ya da bir bölümüyle yitirilmiş oluyordu; o zaman yenilenler ihanet diye bağırıyor ya da yenilgiyi rastlantıya bağlıyorlardı. Ama gerçekte, iş çoğu kez şöyle idi: ilk zaferin başarılarını, ancak daha radikal partinin ikinci zaferi sağlamlaştırıyordu; bu bir kez kazanıldı mı, o an için zorunlu olan radikaller, kazanımlarıyla birlikte eylem sahnesinden siliniyordu.”⁴⁰

“Her halde, o küçük çiftçiler (yeomanry) ve kentlerdeki aşağı halk tabakası olmasaydı, burjuvazi, kendi başına bu savaşı sonuna kadar sürdüremeyecek ve 1. Charles’ı asla darağacına çekemeyecekti. Burjuvazinin o çağda devşirilecek kadar olgunlaşmış olan bu zaferlerini bile güvence altına almak için, devrimin –tıpkı 1793’te Fransa’da ve 1848’de Almanya’da olduğu gibi– epeyce ileri götürülmesi gerekmişti. Doğrusu, bu, burjuva toplumun evrim yasalarından biri gibi görünüyor.”⁴¹

“Ayaklanmayı, kentlerdeki orta-sınıf başlattı, ve küçük çiftçiler başarıya ulaştırdı. Bu üç burjuva ayaklanmasının hepsinde de, savaşan orduyu köylülerin donatması; ve zafer kazanılınca, bu zaferin ekonomik sonuçları yüzünden en kesin yıkıma uğrayan sınıfın da köylülük olması epey gariptir. Cromwell’den bir yüzyıl sonra, İngiltere’nin küçük çiftçileri hemen hemen ortadan kalkmıştı.”⁴²

Amerikan bilim adamlarının son yirmi yıldır yürüttüğü hayranlık veren araştırma Eşitlikçiler, Kazıcılar ve diğer sol gruplara ilişkin gözlemlerin doğruluğunu ve anlamlılığını bir kez daha gösterdi.

Marx ve Engels, tam olarak çözemedikleri ve tarihçilerin de takip etmediği, fakat daha fazla araştırmayı hak eden bir diğer önermeyi atlamıştı. Bu önerme, Cromwell’in İrlanda’yı ele geçirmesinin, İngiltere’deki devrimin gelişimi üzerindeki etkisiyle ilgilidir. Bunun, demokratik sol güçlerin parçalanmasını hızlandırma ve parlamenterleri ve onların mağlup düşmanlarını birleştirme şeklinde ikili bir etkisi olmuştur.

1647-49 arasında çok güçlü, 1650’lerde ise önemini yitiren Eşitlikçiler ve destekçilerinin ortadan kaybolmasında biraz anlaşılmaz bir durum söz konusudur. Asıl açıklama, bir önceki bölümün sonunda alıntılanan pasajda Engels tarafından getirilmiştir: Radikallerin kısa dönem önem kazanmış olması, ülkede sahip oldukları güçle değil, üstlendikleri siyasal fonksiyonla ilgiliydi. Ancak başlarına tam olarak ne geldiği, nereye kayboldukları, askeri bir diktatörlük lehine nasıl kenara itildikleri konusunda sorun vardır.

Engels, 24 Ekim 1869 tarihli bir mektubunda Marx’a şöyle yazıyordu: “Cromwell dönemine dair hala inceleme yapmam gerekiyor; ama şu kadarı kesin görünüyor ki, İrlanda’da askeri yönetim ve yeni bir aristokrasi yaratılması zorunluluğu olmasaydı, İngiltere’de olaylar farklı gelişirdi.”⁴³ Marx bu fikri kabul etmiş ve iki ay sonra Engels’e şöyle yazmıştı: “İngiltere’deki İngiliz gericiliğinin kökleri (Cromwell döneminde olduğu gibi) İrlanda’nın zapt edilmesine dayanmaktadır.”⁴⁴

Biliyoruz ki, “güvenilmez” alayların çoğu İrlanda’ya gönderilmişti. Bu politikaya muhalefet, 1647’de ajitatörlerin gönderilmesine ilk yolu açmış, 1649’da ise bu uygulamaya geri dönülmüştü. Ordudaki diğer istenmeyen unsurlar daha sonra Jamaika’ya ölüme gönderildi. İrlanda ayrıca el konulacak topraklar şeklinde muhteşem bir ganimet de sunuyordu; bunların bir kısmı borç ödeneği olarak orduya tahsis edilmişti; fakat pratikte toprak dağıtımı öyle gecikmeli olmuştu ki, düşük rütbeli askerler kendi paylarını –düşük fiyata– subaylara ve diğer spekülatörlere satmak zorunda kalmıştı. Ve tabii ki İrlanda’da dikkati başka yöne çekecek şekilde işlev gören din, solcuları şaşırtmak ve kafasını karıştırmak için kullanılabiliyordu. İrlandalı asiler ortak düşmana karşı İngiliz cumhuriyetçi demokratlarla doğal müttefik olabilirlerdi. Ancak İrlandalılar papadan yanaydı ve papalık öylesine parlamenterlerin baş düşmanı haline gelmişti ki İrlandalı Katoliklerle ittifak neredeyse imkânsızdı. İngiliz küçük çiftçileri ve köylüleri için, İrlandalı köylülere karşı, İrlandalı Protestan beylerle (hatta kraldan yana olanlarla) ittifaka girmek daha doğal geliyordu; öyle ki, ideoloji sosyal sorunları belirsizleştirmişti.

Son dönemlerde yazdığı bir makalede⁴⁵ Sovyet tarih Profesörü V. Semenov, İrlanda’da parlamenterlerle kralcı beylerin ittifakının, İngiltere’de benzer bir ittifaka nasıl yol açtığını gösterdi. Bu ittifak, İrlandalı eski kralcı Broghill’in Cromwell’in hizmetine girmesiyle sembolize olmuştu. Cromwell’in genel olarak saldırgan dış politikasının amaçlarından biri, eski süvarilerin kendi hakimiyetine girmesini sağlamaktı. Kralcı ve muhafazakâr parlamenterler arasındaki bu yakınlaşma, Cromwell’in ölümünden sonra monarşinin yeniden tesisine yol açtı. Broghill daha üst bir asilzade ünvanı aldı ve İrlanda’da toprak yerleşimi de değişmeden kaldı. Marx, 29 Kasım 1869 tarihli mektubunda Kugelmann’a durumu şöyle özetliyordu: “Cromwell yönetimi altında İngiliz cumhuriyeti İrlanda’da bozguna uğradı. Aynı yerde iki kez olmaz! (Non bis in ibidem!)”⁴⁶

İrlanda ilk İngiliz sömürgesiydi; ve daha 17. yüzyılda, denizaşırı bir imparatorluğa sahip olmanın ana ülkedeki demokrasi güçlerini bölme ve kafasını karıştırmada ne kadar etkili olduğunu görebiliyoruz. “İrlanda tarihi, başka bir ulusu boyunduruk altına almanın bir ulus için ne kadar felakete yol açıcı olduğunu gösteriyor” diye yazıyordu Engels, Marx’a⁴⁷; “İngiliz işçi sınıfı İrlanda’dan kurtulmadan asla bir şey başaramaz” diyordu Marx da, Engels’e.⁴⁸ Vardıkları sonuçları Engels beş yıl sonra şöyle formüle etmişti: “Başka bir halkı baskı altında tutan hiçbir halk özgür olamaz.”⁴⁹ Bu düşünceyi Lenin kendi kuşağı için “Emperyalizm”de geliştirecekti.

IV

Marx ve Engels’in, İngiliz burjuva devriminin ilginç özelliklerini, İngiltere’nin ekonomik gelişiminin gösterdiği istisnai özelliklerle nasıl açıkladıklarını gördük. Bu ekonomik gelişim, İngiliz kapitalizminin ilk dönemlerindeki kırsal özelliklere dayanıyordu. Aynı şey, 1640-60 devriminin muhafazakâr karakterine ışık tutmaya ve 1688 uzlaşma anlaşmasının istikrarını açıklamaya da yarıyor. Liberal oligarşi yaklaşık 150 yıl yönetimde kaldı; 1830’da Fransa’da kurulan benzer bir rejim sadece 18 yıl ayakta kalabildi. Bu rejimin temsilcisi ve 1848’in kurbanı olan Guizot incinmiş ve şaşkındı. Guizot’un “İngiliz Devrimi Neden Başarılı Oldu?” konulu söylevini değerlendiren Marx, politikanın sosyal temeli konusunda ona bir ders verecekti:

“Bay Guizot’un ancak İngilizlerin üstün kavrayışıyla açıklayabildiği İngiliz Devriminin tutucu karakterinin anlaşılmazlığı, burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin çoğunluğu arasındaki uzun süren ittifaktır – İngiliz Devrimini, toprağı parçalara bölerek toprak mülkiyeti üzerindeki büyük mülkiyeti yıkan Fransız devriminden temelde ayırt eden bir ittifak. İlk kez VIII. Henry döneminde ortaya çıkan burjuvazi ile ittifak halindeki büyük toprak sahipleri sınıfı, 1789’daki Fransız toprak sahiplerinin tersine, burjuvazinin varlık koşullarıyla çelişkiye düşmeyip bu koşullarla mükemmel bir uyum içinde bulunuyordu. Bunların toprak mülkiyeti gerçekte feodal değil, burjuva bir mülkiyetti. Bu toprak sahipleri, bir yandan sanayi burjuvazisine üretimi gerçekleştirmeleri için gerekli olan ‘işgücü’nü sağlıyor, öte yandan da tarıma, sanayi ve ticaretinkine denk düşen bir gelişme imkânı sağlıyordu. Böylece burjuvazi ile ortak çıkarlara sahip oluyor, böylece onunla ittifak kuruyordu….

“İşte tam da anayasal monarşinin güçlenmesiyle İngiltere’de burjuva toplumun muazzam gelişimi ve devrimi başlıyordu…. Yeni ve daha güçlü bir burjuvazi ortaya çıkıyor, eski burjuvazi Fransız Devrimi ile mücadele ederken, yenisi dünya pazarını fethediyordu.”⁵⁰

1660 Restorasyonu’nun kökeninde, devrimden bütün beklentilerini elde etmiş olan kır eşrafı ile güçlü tüccarların halk demokrasisinden duyduğu korku yatıyordu. I. Charles’in reddettiği burjuva egemenliğini II. Charles kabul etmeye hazırdı. Böylece monarşi, Lordlar Kamarası ve İngiliz Kilisesine eski konumları iade edildi ve devrimci ordu dağıtıldı. 1660 uzlaşması fazlasıyla sağa savruldu; her ne kadar II. Charles konuya ihtiyatlı yaklaşmış olsa da, II. James Tanrının inayetiyle Kral olduğuna dair kurguyu ciddiye almıştı. 1688 “Devrimi” dengeyi yeniden kurmuş ve burjuvazinin ve kapitalist toprak sahiplerinin egemenliğini bariz kılmıştı:

“Devrimci etkinliğin İngiltere’deki bu aşırılığını, kaçınılmaz bir tepki, zorunlu olarak izledi; ve o da, tutunabileceği noktadan ileri gitti. Bir dizi duraksamaların ardından, sonunda, yeni bir ağırlık merkezine ulaşıldı, ve orası yeni bir çıkış noktası oldu. İngiliz tarihinin saygınlarca ‘Büyük Ayaklanma’ adıyla bilinen önemli dönemi, ve onu izleyen savaşımlar, liberal tarihçilerin ‘Görkemli Devrim’ diye adlandırdıkları, o öncekine göre önemsiz olayla son buldu.

“Yeni çıkış noktası, gelişen orta-sınıf ile eski feodal beyler olan toprak sahipleri arasında bir uzlaşmaydı. İkinciler, bugünkü gibi, aristokrasi diye adlandırılmakla birlikte, çoktandır, Louis-Philippe’in Fransa’da epey sonraki bir dönemde olduğu gibi, ‘krallığın ileri gelen burjuvası’ olma yolundaydılar….

“Bundan dolayı, 1689 uzlaşması kolayca başarıldı. Politik ‘vurgun ve mevki’ yağmaları, mali, sınai ve ticari orta sınıfın çıkarları yeterince gözetilmek koşuluyla, büyük toprak sahibi ailelere bırakıldı. Ve o çağda, bu ekonomik çıkarlar, ulusun genel politikasını belirlemeye yetecek güçteydi. Ayrıntılar üzerinde kavgalar olabiliyordu, ama aristokrat oligarşi, genellikle, kendi ekonomik mutluluğunun sınai ve ticari orta sınıfınkine bir daha ele geçmemecesine bağlı olduğunu fazlasıyla biliyordu.

“O çağdan başlayarak, burjuvazi, İngiltere’nin egemen sınıflarının alçakgönüllü, ama resmen tanınmış bir ögesi oldu.”⁵¹

40 yıl öncesinden Marx “1688’den beri İngiliz burjuvalarının sahip olduğu siyasal üstünlük”ten söz etmişti.⁵² “XIV. Louis’e karşı savaşlar, Fransız ticaretini ve Fransız deniz gücünü tahrip etmek için yürütülen ticari savaşlardı. … III. William döneminde finans burjuvazisinin egemenliği önce İngiltere Merkez Bankası’nın kurulması ve milli borcun sahneye çıkmasıyla kutsanmıştı; … korumacı bir gümrük sisteminin sürekli uygulanmasıyla imalat yapan burjuvaziye yeni bir gelişme ivmesi kazandırılmıştı.”⁵³ Marx Kapital’de şöyle yazıyordu: “‘Şanlı Devrim’ Orange Prensi William ile birlikte, iktidara, artı-değere el koyan toprak beyleri ile kapitalistleri getirmiş oldu. Yeni devri, devlet toprakları üzerinde şimdiye kadar daha küçük çapta uygulanan hırsızlığı, büyük yağmalar biçimine sokarak, resmen açmış oldular.”⁵⁴

Böylece, ta ki 1832’de denge bozulup sanayi burjuvazisinin iktidara ortak olması kabul edilinceye kadar, İngiltere’de büyük burjuvazi ile toprak beyleri arasındaki uzlaşma hüküm sürdü. Fakat aristokrasi daha sonra da belli bir rol oynamaya devam etti ve monarşi ile Lordlar Kamarası bugüne kadar varlığını korudu. 13 Nisan 1866’da Engels, Marx’a şöyle yazıyordu:

“Benim açımdan giderek daha da netlik kazanıyor ki, burjuvazinin kendisi doğrudan yönetme özelliğine sahip değil; bu nedenle, İngiltere’de olduğu gibi, iyi bir para karşılığında burjuvazi adına devletin ve toplumun yönetimini üstlenecek bir oligarşinin bulunmadığı yerlerde, Bonapartçı bir yarı-diktatörlük olağan biçim halini alıyor.”⁵⁵

Oliver Cromwell’in “Bonapartçı yarı-diktatörlük” [rejiminin] yerini alan 1660 ve 1688 uzlaşmalarını İngiltere’de mümkün kılan şey, buradaki kapitalizm ve toprak mülkiyeti tarihinin eskilere dayanmasıydı. “Eski feodal” ve burjuva toprak sahipleri herhangi bir demokrasi tehdidi karşısında birlikte hareket edebiliyordu, ve o tarihten bu yana da birlik halinde kaldı. 1858’de Engels Marx’a şunları yazıyordu: “Bütün uluslar içerisinde bu en burjuva olanı [İngiltere], öyle görünüyor ki burjuvazinin yanı sıra bir burjuva aristokrasisi ve burjuva proletaryasına sahip olmayı hedefliyor.” Ve ekliyor: “Bütün dünyayı sömüren bir ulus için bu tabi ki bir ölçüde anlaşılabilir bir durum.”⁵⁶ O günden bu yana İngiltere, dünya ekonomisindeki hakim konumunu yitirdi ve bunun sonucu olarak işçi sınıfı üzerindeki burjuva etkisi azaldı. Bu gelişme nedeniyle, burjuva aristokrasisi ile orta sınıf arasındaki üç yüz yıllık ittifak, sonunda yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya.

Sonuç olarak, Marx ve Engels’in İngiltere’de burjuva devrimin ideolojisi olarak Püritenizm hakkındaki görüşlerine dair bir şeyler söylenebilir. Onlar, insanların bilimsel bir siyasal teoriye yavaşça, el yordamıyla ilerleyeceğini ve her aşamada eski kuşakların deneyimlerine ve özellikle de eski devrimci ayaklanmalara dayanacaklarını önceden görmüşlerdi. Bu nedenle, feodal topluma karşı isyanı ilk başladığında, orta sınıfın düşünce tarzı esas olarak mücadele ettiği ideolojinin izlerini taşıyordu. 1847’de Marx şunları yazıyordu:

“Feodal mülkiyet ilişkilerinin kaldırılması ve modern burjuva toplumun kurulması, bu nedenle, belli bir teorik öğretiyi başlangıç noktası olarak alıp, buradan başka sonuçlar çıkararak ilerleyen belli bir öğretinin sonucu olmamıştır. Aksine, feodalizme karşı mücadelesi sırasında, burjuvazinin yazarlarının ortaya koyduğu prensip ve teoriler, pratik hareketin teorik dışa vurumundan başka bir şey değildi. Gerçekten de hareketin gelişmişlik düzeyine bağlı olarak, bu dışa vurumun ne kadar az ya da çok ütopyacı, dogmatik, doktriner olduğunu gözleyebiliriz.”⁵⁷

  1. yüzyılda, tarihinin ilk dönemlerinde burjuva ayaklanması ideolojik olarak Protestancılık, özellikle de Kalvincilik biçimini almıştı. Engels bunun nedenlerini uzun uzun anlatmıştı:

“Feodalizmin esas uluslararası merkezi Roma Katolik Kilisesi’ydi. Bütün iç savaşlara rağmen, feodalleşmiş Batı Avrupa’nın tümünü, büyük bir siyasal sistem olarak birleştirmişti…. Feodal kurumları ilahi kutsallık halesiyle çevreledi. Kendi hiyerarşisini feodal model üzerinde kurmuş ve kendisi de Katolik dünyanın topraklarının üçte birini elinde tutarak en güçlü feodal toprak sahibi haline gelmişti. Tek tek ülkelerde ayrıntılı ve başarılı bir şekilde seküler feodalizme saldırılabilmesi için, ruhani merkezi organ olarak onun yok edilmesi gerekiyordu.

“Ayrıca orta sınıfın yükselişine paralel olarak bilimdeki büyük canlanma devam etti; astronomi, mekanik, fizik, anatomi, fizyoloji gelişme gösterdi. Sanayi üretiminin gelişmesi için, burjuvazinin, doğal nesnelerin fiziksel özelliklerini ve doğa güçlerinin işleyiş tarzını saptayacak bir bilime ihtiyacı vardı. O güne kadar bilim Kilisenin hizmetinde olmuş, dini inancın belirlediği sınırları aşmasına izin verilmemiş, bu nedenle de aslında hiç bilim olamamıştı. Bilim, Kiliseye karşı isyan etti; burjuvazi bilimsiz yapamazdı, ve böylece o da isyana katıldı….”⁵⁸

“Roma Kilisesi’nin savlarına karşı mücadele ile doğrudan en ilgili olan sınıf burjuvaziydi.⁵⁹ O dönem, feodalizme karşı her mücadelenin dini bir kılıfa bürünmesi, öncelikle Kiliseye karşı yöneltilmesi gerekiyordu. Fakat mücadeleyi ilk başlatan üniversiteler ve şehirdeki tüccarlar olsa bile, varlıklarını korumak için feodal beyleriyle ruhani ve dünyevi bir mücadele vermek zorunda olan köylüler içinde, kırdaki nüfus içinde güçlü bir yankı buluyordu….

“Calvin’in öğretisi o dönemin en cüretkâr burjuvazisi için uygun bir öğretiydi. Onun ilahi takdir öğretisi, ticari rekabet dünyasında başarı ya da başarısızlığın kişinin zekâsına ya da eylemine değil, onun kontrol edemeyeceği koşullara bağlı olduğu gerçeğinin dini ifadesiydi. Dilemek ya da kaçmak ona mahsus değildi; muamma dolu üstün ekonomik güçlerin merhametine kalmıştı; ve tüm eski ticari rotaların ve merkezlerin yerini yenilerinin aldığı, Hindistan ve Amerika’nın dünyaya açıldığı ve en kutsal inanç nesnelerinin bile –altın ve gümüşün değeri– yalpalayıp çöktüğü bir ekonomik devrim döneminde özellikle doğruydu bu.⁶⁰ Calvin’in kilise öğretisi tümüyle demokratik ve cumhuriyetçiydi; ve Tanrı’nın krallığı cumhuriyete dönüştüğünde bu dünyanın krallıkları hükümdarlara, piskoposlara ve beylere tabi kalabilir miydi? Alman Lutherciliği prenslerin elinde bir araca dönüşürken, Calvincilik Hollanda’da bir cumhuriyet, İngiltere’de ve daha da önemlisi İskoçya’da aktif cumhuriyetçi partiler kurmuştu.

“İkinci büyük burjuva ayaklanması, Calvincilikte tam kendine özgü bir öğreti bulmuştu. Bu ayaklanma İngiltere’de gerçekleşti.”⁶¹

Ancak devrimin gidişatı ideolojinin gelişmesi üzerinde etkili oldu. Normal zamanlarda, fikirler, kendilerini ortaya çıkaran sosyal ve ekonomik koşullardan çok sonra bile gündemde kalır. Fakat devrim zamanlarında insanın düşüncesi de aynı hızla gelişir. 1640-50’lerde Eşitlikçiler ve mezhepçiler, Püritencilik fikirlerinden ve yüz yıl önceki Alman Anabatistlerin uygulamalarından aşırı demokratik sonuçlar çıkarmışlardı. Başka nedenlerin yanı sıra işte bu devrimci demokrasi korkusu restorasyona ve 1688 uzlaşmasına yol açmıştı. Bu nedenle Engels İngiltere’de şunu gözlemlemiştir:

“Calvincilik çağın burjuvazisinin çıkarlarının gerçek dinsel kılıfı olarak belirmişti; onun için 1689’da devrim, soyluluğun bir bölümü ile burjuvazi arasında bir uzlaşmayla sonuçlandığı zaman Calvincilik bütünüyle kabul edilmedi. İngiliz ulusal kilisesi yeniden daha önceki biçimiyle kral papa olmak üzere Katolik kilisesi olarak değil de bir hayli Calvinleştirilmiş olarak yeniden kuruldu. Eski ulusal kilise, Katoliklerin neşeli pazarını kutlamış, Calvincilerin hüzünlü pazarı ile savaşmıştı. Burjuvalaşmış yeni kilise, bugün hala İngiltere’yi süslemekte olan Calvinci pazarı getirdi.”⁶²

Marx, 1688 isyanının baş nedenleri arasında, “Reformasyon’un yarattığı yeni büyük toprak sahiplerinin, Katolikliğin restorasyonu ihtimali karşısında duyduğu korkuyu” dile getiriyordu. “Çünkü çaldıkları bütün kilise topraklarını teslim etmek zorunda kalacaklardı; yani İngiltere’de toprakların 10’da 7’si el değiştirecekti. Ticaret ve sanayi burjuvazisinin, kendi iş dünyalarına hiç uymayan Katoliklik karşısında duydukları korkuydu bu….”⁶³

Bütün bu fikirler Weber, Tawney ve diğerlerinin yazıları sayesinde elbette bugün tarihçiler açısından yeterince bilinen, neredeyse herkesin bilgisi dahilinde olan fikirlerdir. Ancak bunların kökeni Marx ve Engels’ten başkasına dayanmıyor. Weber’in bu fikirleri baş aşağı çevirme girişimi, kendisinin tersine çevirdiği şekliyle değil de orijinal halleriyle popülerleşmesi etkisi yaratmıştır. Neredeyse yüz yıl devam eden araştırmalar, Marx’ın formülasyonlarını ilerletme konusunda bir yol kat etmemiştir.

“Burjuva toplumu ne kadar kahramanlara özgü bir toplum olmasa da, onu dünyaya getirmek için, kahramanlık, özveri, terör, iç savaş ve dış savaşlar gene de zorunlu olmuştu. Ve onun gladyatörleri (Fransa’da), Roma Cumhuriyetinin kaskatı klasik geleneklerinde, kendi savaşımlarının dapdar burjuva içeriğini kendi kendilerinden gizlemek ve coşkularını, esrimelerini büyük tarihsel trajedi düzeyinde tutabilmek için kendilerine gerekli olan ülküleri, sanat biçimlerini, yanılsamaları buldular. Aynı şekilde, yüz yıl önce, gelişmenin bir başka aşamasında, Cromwell ve İngiliz halkı, kendi burjuva devrimlerine gerekli olan dili, tutkuları ve hayalleri Tevrat’tan almışlardı. Gerçek amaca varıldığı zaman, yani İngiliz toplumunun burjuva toplumuna dönüşümü gerçekleşince, Locke, Habakkuk’un******** ayağını kaydırıp onun yerini aldı.”⁶⁴

Bundan altı yıl önce Marx, yaşadığı dünyanın Locke’un düşünceleri üzerindeki etkisini dile getirirken şöyle diyordu:

“Hobbes ve Locke sadece Hollanda burjuvazisinin önceki evrimini görmekle kalmamış (her ikisi de bir süre Hollanda’da yaşadı) aynı zamanda burjuvazinin yerel ve bölgesel sınırlarından kurtulmalarını sağlayan siyasal adımları da görmüşlerdi; gelişkin bir imalat, denizaşırı ticaret ve sömürgeleşmeye tanıklık ediyorlardı. Bu özellikle Locke açısından daha geçerliydi, çünkü o İngiliz ekonomisinin ilk aşamalarını yazmış, anonim şirketlerin, Merkez Bankası’nın ve İngiltere’nin deniz üstünlüğünün ortaya çıktığı döneme tanıklık etmişti. Her ikisinde de, özellikle Locke’da sömürü teorisi hala ekonomik içeriğiyle bağlantılıdır.”⁶⁵

İngiliz devrimine ait fikirlerin 18. yüzyıl Fransa’sının materyalist geleneğine taşınması ve böylece Fransız devriminin ideolojisinin oluşmasına yardımcı olması Hobbes ve Locke sayesinde olmuştur. “Bay Guizot, Fransız Devriminin, kendisini bu kadar korkutan özgür düşünce fikrinin Fransa’ya İngiltere’den taşınmış olduğunu unutuyor.”⁶⁶ Aynı zamanda Eşitlikçi ve Bağımsız (Independent) siyasal düşünce, Amerikan devriminin fikirlerinin oluşmasında rol oynamış, Fransız devrimine de katkıda bulunmuştur.⁶⁷ Fransız Devrimi ile materyalizm ve siyasal demokrasi fikirleri, Avrupa’daki ana devrimci düşünce akımına aktarılmış, sonra da Marx ve Engels tarafından sentezleri yapılmıştır.

Yani Marx ve Engels İngiliz Devrimini incelerken tek başına bir tarih araştırması yapmıyor, hatta sadece toplumun gelişim yasalarını da anlamaya çalışmıyordu. İnsanlık tarihinde önemli bir dönemi, teori ve pratiği ile kendi fikirlerinin oluşmasına katkıda bulunmuş bir dönemi inceliyorlardı. 17. yüzyılda burjuvazinin zaferi sonucu üretici güçlerin gelişmesi sayesinde, Marx ve Engels, o yüzyılda amansız bir yenilgiye uğramış olan solcu demokratların umut ve hayallerinin sonunda kendi dönemlerinde gerçekleşeceğine inanmışlardı. İşte bu nedenle Komünist Manifesto’da şunu ilan ediyorlardı:

“Burjuvazinin feodalizmi yerle bir ettiği silahlar, şimdi burjuvazinin kendisine karşı çevrilmiştir. Ama burjuvazi kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla kalmamış, bu silahları kullanacak insanları, yani modern işçi sınıfını, proletaryayı da var etmiştir.”⁶⁸

Balliol Koleji, Oxford Üniversitesi, İngiltere

Açıklama notları

** Presbiteryen – Protestanların bulunduğu Reforme Kilise mensuplarına verilen ad. [Ç.N.]

*** Digger – İngiliz İç Savaşı döneminde ortaya çıkan radikal bir siyasi hareket. Modern anarşizmin ve tarım sosyalizminin öncüleri olarak görülürler. Kamuya ait topraklara el koyup tarım komünleri oluşturmuşlardır. [Ç.N.]

**** Interregnum – İngiltere’de Ara Dönem, Kral I. Charles’ın 1649’da idamından, oğlu II. Charles’ın 1660’ta tahta getirilmesiyle başlayan Restorasyon’a kadar geçen dönemi ifade eder. Bu dönemde İngiltere’de cumhuriyetçi yönetimler hakim olmuştur. [Ç.N.]

***** Püriten, kendini “saflığı” aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir. 16. yüzyıl sonları ile 17. yüzyılda ortaya çıkan ve İngiliz Kilisesi’nin Roma’daki Katolik Papalığın etkisinden tümüyle arındırılmasını öngörür. I. Elizabeth’in başlattığı reformcu harekete, bu etkileri muhafaza ettiği düşüncesiyle karşı çıkmıştır. Püritenler kendi dini ve ahlaki anlayış ve yaşam tarzlarını kilisede reformlar yoluyla tüm ülkeye yaymak istemiş ve bu çabaları kimileri tarafından iç savaşın başlamasında rol oynayan faktörler arasında değerlendirilmiştir.

****** Uzun Parlamento, İngiltere kralı I. Charles’ın 1640’ta topladığı parlamentodur. 12 yıl aradan sonra, kralın, sürmekte olan Piskoposlar Savaşı’na mali kaynak sağlamak için toplanmıştır. Parlamento İngiltere monarşisiyle yaşanan iktidar mücadelesinde taraf olarak İngiliz İç Savaşını sürdürmüş ve galip gelmiştir. 1648 yılında Oliver Cromwell komutasındaki Yeni Ordu birliklerince tasfiye edilmiştir. Uzun Parlamento Cromwell’in ölümünün ardından yeniden toplanmış ve Restorasyon adı verilen dönemin başlangıcında yeni kral II. Charles’ın iktidarına kolaylık sağladıktan sonra kendisini lağvetmiştir.

******* Leveller – Oliver Cromwell’in 1645’te kurduğu Yeni Ordu saflarında destek bulan bu siyasi hareketin eşitlikçi ve devrimci düşünceleri, 19. yüzyılda da Çartist hareketin taleplerine kaynaklık etmiştir. Ancak eşitlik, ifade özgürlüğü, laik cumhuriyet gibi talepleri olan ordudaki bu demokrasi hareketi fazla uzun sürmemiş, liderleri ihanetle suçlanarak 1649’da Cromwell’in askerleri tarafından öldürülmüştür.

******** 12 küçük İbrani peygamberden biri.

Dipnotlar

1. Thomas Burton, Parlamento Günlüğü (Londra, 1828), III, sf. 148. Konuşmacı Kaptan Baynes idi.

2. English Works, (Londra, 1839-45), VI, sf. 192.

3. Bkz. G.H. Sabine’nin Winstanley’in Eserleri baskısı (Ithaca, 1941).

4. History of the Rebellion (Oxford, 1888), ed. Macray, II, s. 464/318.

5. Hume, History of England (Londra, 1802), VII, sf. 220.

6. Marx’ın, Guizot’un “İngiliz Devriminin Tarihi Üzerine Dersler” çalışmasına yönelik eleştirileri için Seçme Makaleler’ine (New York, 1926) bakınız. Ancak HJ Stenning’in tercümesi pek tatmin edici olmadığından alıntıları Almancasından karşılaştırıp düzeltmeler yapmak zorunda kaldım. Guizot eleştirisi Mehring’in Aus dem literarischen Nachlass von K. Marx und F. Engels, 1841-50, c. III, s. 408, derlemesinde bulunabilir.

7. “Örneğin, 11. yüzyıl sonrası İngiliz tarihine bakarsanız” diyordu Marx, “her anayasal hakkın kaç kafanın kırılmasına ve kaç kilo gümüşe mal olduğunu tam olarak hesaplayabilirsiniz.” Gesamtausgabe (Tüm Eserleri), I, VII, sf. 393.

8. Marx, Seçme Eserler (Moskova, 1936), I, sf. 204-07 ve 210-11.

9. Kapital (New York, 1939), I, sf. 123.

10. Bkz. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493.

11. Age., IV, sf. 294.

12. Alman İdeolojisi, (New York, 1939), sf. 56.

13. Gesamtausgabe, I, VI, s. 309. Bu makaleye HJ Stenning’in hazırladığı Marx’ın Seçme Makaleler’inde yer verilmiştir, sf. 142.

14. Age., VII, sf. 493.

15. Seçme Yapıtlar, s. 201 (Mehring, II, sf. 409).

16. Marx’ın Fransa’da Sınıf Savaşımları, 1848-50 kitabının Giriş’i, Marx, Seçme Eserler, II, sf. 175.

17. Marx’tan PV Annenkov’a, 28 Aralık 1846, Seçme Mektuplar (New York, 1935), sf. 8. Ayrıca bkz. Alman İdeolojisi, sf. 12 ve Kapital, III, sf. 389-96.

18. Seçme Yapıtlar, sf. 202 (Mehring, II, sf. 411).

19. Bkz. Engels, Almanya’da Köylü Savaşları (New York, 1926), sf. 96.

20. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm (Şikago, 1903), Giriş, sf. xxiii.

21. Kapital, ed. Dona Torr, I, sf. 430.

22. Bkz. Maurice Dobb’un Kapitalizmin Gelişimi Üzerine İncelemeler (New York, 1947), sf. 178-86.

23. Kapital, ed. Dona Torr, I, s. 739. Ayrıca bkz. bölüm 27-29, proletaryanın oluşumu, ve Kapital, III (Kerr), sf. 917-32, 938-46.

24. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493.

25. Kapital, I, sf. 775: “Tefecilik ve ticaret yoluyla oluşan para sermayenin sanayi sermayesine dönüşmesi, kırda feodal yapı, kentte ise lonca örgütü tarafından engelleniyordu.”

26. Anti-Dühring, sf. 120-22. Burada Engels bütün burjuva devrimler için genelleme yapıyor. Sadece İngiltere hakkında yazmış olsaydı muhtemelen 17. yüzyıl İngilteresi’nde loncalardan daha baskıcı olan (ve 1641’de yasa dışı ilan edilen) tekellere; 1645’te vakıf arazilerinin ve diğer “köle ruhlu” toprak mülkiyeti biçimleri ile feodal toprak mülkiyetinin kaldırılması talebine özel olarak değinirdi.

27. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 313 (Seçme Yapıtlar, sf. 143). Ayrıca bkz. age. sf. 306 (Seçme Yapıtlar, sf. 138).

28. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 320 (Seçme Yapıtlar, sf. 162). Marx sadece İngiltere hakkında yazıyor olsaydı şüphesiz feodal malikanelerden ziyade “Lordlara ve Piskoposlara” daha net vurgu yapardı.

29. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 315 (Seçme Yapıtlar, sf. 152).

30. Anti-Dühring, sf. 186.

31. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493 (“Die Bourgeoisie und die Kontrerevolution”).

32. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 280 (“Der Kommunismus des Rheinischen Beobachters”).

33. Anti-Dühring, sf. 24. Ayrıca bkz. Marx, “Sosyalizm Almanya’dan değil, İngiltere’den, Fransa’dan ve Kuzey Amerika’dan çıkmıştır.”

34. Bkz. Marx’ın “Ücret, Emek ve Sermaye” makalesinde 16. yüzyıldaki fiyat devriminin işçilerin gerçek ücretlerini aşağı çekerek burjuvazinin büyümesine nasıl yaradığı ve sınıf çelişkilerini yoğunlaştırdığına dair analizi (Seçme Yapıtlar, I, sf. 269).

35. Anti-Dühring, sf. 122. “Yahudi Sorunu” konulu makalesinde Marx, burjuva-bireyci “doğal haklar” teorisini ilginç bir şekilde analiz etmiştir. Bkz. Seçme Yapıtlar, sf. 40-97, özellikle sf. 82, ve Gesamtausgabe, I, V, sf. 576-606, özellikle sf. 598.

36. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493.

37. Burton’un Parlamento Günlüğü, III, sf. 148.

38. “Almanya: Devrim ve Karşı-Devrim”, Marx, Seçme Yapıtlar, II, sf. 73.

39. ABD’de İç Savaş, (New York, 1937), sf. 157.

40. Engels, Marx’ın “Fransa’da Sınıf Savaşımları”na Giriş, Seçme Yapıtlar, II, sf. 175.

41. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Giriş, sf. xxii.

42. Age., “Üç büyük burjuva ayaklanması” olarak sözü edilenler Alman Reformasyonu ile İngiliz ve Fransız devrimleridir.

43. Seçme Mektuplar, sf. 264.

44. Age., sf. 281.

45. V. Semenov, “Cromwell’in İrlanda Politikası, 1649-50” (Rusça), Voprosy Istorii (1945), no. 5-6, sf. 85-96.

46. Seçme Mektuplar, sf. 279.

47. Age., sf. 264.

48. Age., sf. 281.

49. Volkstaat (1874), no. 69; Bkz. Marx-Engels, Toplu Eserler (Rusça), XV, sf. 223.

50. Seçme Yapıtlar, sf. 204-06 (Mehring, III, sf. 412).

51. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Giriş, sf. xxiii.

52. “Almanya: Devrim ve Karşı-Devrim”, Marx, Seçme Yapıtlar, II, sf. 44.

53. Seçme Yapıtlar, sf. 198 (Mehring, III, sf. 409).

54. Capital, I, sf. 746.

55. Marx-Engels, Seçme Mektuplar, sf. 206.

56. Age., sf. 115.

57. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 325 (Seçme Yapıtlar, sf. 169).

58. Ayrıca bkz. Engels, Doğanın Diyalektiği (1940), sf. 1-5, 214-19.

59. Ayrıca bkz. Kapital, I, sf. 261: “Protestanlık, neredeyse bütün kutsal günleri iş gününe dönüştürerek sermaye oluşumunda önemli bir rol oynamıştır.”

60. Ayrıca bkz. Kapital, III, sf. 696: “Parasal sistem esas olarak bir Katolik, kredi sistemi ise Protestan kurumudur. ‘İskoçlar altından nefret eder.’ Metaların, kağıt biçimindeki parasal varlığı, ancak toplumsal bir varlıktı. Kurtuluşu getiren, imandır. Metaların özünde taşıdığı ruh olarak para-değere iman, üretim tarzına ve onun getirmesi kaçınılmaz düzene iman, sırf kendisini genişleten sermayenin kişileşmesi olarak üretime aracılık eden bireylere iman. Ne var ki, Protestanlık kendisini Katolikliğin temellerinden ne kadar kurtarmış ise, kredi sistemi de ancak o kadar kendisini parasal sistemin esaslarından kurtarmıştır.” Ayrıca bkz. age. sf. 696-719.

61. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Giriş, sf. xix-xxii. Bu pasajın tümüyle karşılaştırmak üzere bkz. Engels, “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu”, Marx’ın Seçme Eserleri, I, sf. 466.

62. Engels, “Feuerbach”, Seçme Eserler, I, sf. 467.

63. Seçme Yapıtlar, sf. 203 (Mehring, III, sf. 412).

64. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Seçme Eserler, II, sf. 316.

65. Gesamtausgabe, I, V, sf. 390, Die Deutsche Ideologie.

66. Marx, Seçme Yapıtlar, sf. 200 (Mehring, III, sf. 409).

67. Bkz. JH Lawson’un “Parrington ve Gelenek Arayışı” başlıklı ilginç makalesi, Mainstream, (Kış 1947), sf. 39.

68. Marx, Seçme Eserler, I, sf. 212

Prekarya: umutsuz bir ‘özne’ arayışı – 1

Arif Koşar

Dünya genelinde işçi sınıfının, partileri ya da sendikalarıyla “güçlü bir politik aktör” olarak kendini gösteremiyor oluşunun, “yeni özne” arayışlarına nesnel bir zemin sunduğu söylenebilir. Hareketin yükseldiği dönemlerde sosyal bilimler nasıl işçi sınıfının varlığıyla talep ve gündemlerini dikkate almak zorunda kaldıysa, sınıf hareketinin henüz güçlü bir biçimde toplumsal sahneye çıkmadığı günümüz koşullarında, tersine, “yeni” “toplumsal özne”ler aranması da anlaşılabilir.

Ancak hareketlerin üzerinde yükseldiği sosyoekonomik toplumsal zemin ile kültürel, siyasal, ideolojik olgular arasındaki ilişki doğru bir biçimde kurulamadığında, sosyal bilimlerin oradan oraya savrulması da kaçınılmazdır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından “sosyal devlet” uygulamalarından yola çıkan kimi düşünürler, “işçi sınıfının refah düzeyinin artmasıyla” birlikte “işçilerin kapitalizmden pay aldığını”, böylece “orta sınıf” haline geldiği iddia etti. İşçi hareketi üzerinde önemli bir etki sahibi komünist partilerin Avro-Komünizm¹ ve reformizme yönelmesiyle, Herbert Marcuse gibi teorisyenler, işçi sınıfının refah ve tüketim toplumu tarafından “içselleştirildiğini”; siyahlar, cinsel baskılara konu olan gruplar ve özellikle öğrencilerin toplumsal değişimin temel gücü haline geldiğini savundu.² Yine 1960’larda Çin’deki Kültür Devrimi’nin Batı’daki yansımalarından birisi, ideoloji ve kültürel değişim çağrısının güçlenmesi, ekonomik ilişkiler ve işçi sınıfına vurgunun zayıflaması oldu.³ 1970’lerde yükselen kadın, eşcinsel, çevre, nükleer karşıtlığı vb. hareketlerden yola çıkarak “yeni toplumsal hareket”lerin “postendüstriyel toplum”un devindirici esas gücü olduğu tezi Alaine Touraine, Claus Offe, Alberto Melucci gibi düşünürler tarafından dile getirildi. Yine bilimsel teknolojik gelişmelere işaret eden Peter Drucker⁴ gibi ideologlar, işçi sınıfının çözülmekte olan bir sınıf olduğunu, yerini “biliştarya”, “cogniterya”, “teknokrasi”, “kitlesel entelektüellik”, “entelektüel işçi”, “maddi olmayan emek” vb. yeni teknolojiye hakim/kullanan sınıflara bırakacağı iddia etti.

İşçi sınıfının varlığını tamamen yitirmesi ile toplumsal bir aktör olarak misyonunu tüketmesi iddiaları arasında salınan bu teorilerle birlikte, sınıfın değişen biçimlerine odaklanan ve buradan sonuçlar çıkarmaya çalışan arayışlar da gündeme geldi. Bu çerçevede kimi yaklaşımlar, dikkat çektikleri yeni eğilimleri uç noktasına kadar vardırınca, olgulardan ve gerçeklikten de koptular.

Bunlardan birisi, işçi sınıfının İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında kazanılmış kimi haklarına, 1970’lerden itibaren bu hakların giderek askıya alınmasına, sendikasız, kadrosuz, düzensiz istihdam koşullarına ve güvencesizliğe dikkat çeken “prekarya” tezidir. Kavramın en önemli savunucusu Guy Standing⁵, précarité ile proletarya kavramlarından türetilen, “güvencesiz proletarya” ya da “güvencesiz işçi” olarak tanımlanabilecek “prekarya” ile yeni bir sınıf tarifi yapıyor. Buna göre, prekarya, işçi sınıfından ayrı; hatta özellikleri, çıkarları, temsil biçimleri ve duygusal dünyası itibarıyla ona karşıt bir toplumsal sınıftır.⁶

Tanıl Bora’nın deyişiyle, “prekarya”, “Güvencesiz çalıştırılan, deyim yerindeyse kronik geçici işlere mahkûm, bir işe sahip olmakla işsizlik (veya işsizlik tehdidi) arasındaki müphem alanda bulunanlar… Bugün emek süreçlerinin esnekleşmesiyle her iş güvencesizleşiyor, ‘prekerleşiyor’, böylece nesnel-potansiyel olarak bütün çalışanları prekaryaya dahil eden bir eğilim var. Bir de sömürüden bile dışlanan, ‘lüzumsuz’ addedilen nüfus var ki, insanlığın çoğunluğunu oluşturuyor.”⁷

Bu kapsamda “prekarya”nın, günümüzde emek gücü piyasalarındaki esneklik ve güvencesizliğin artışı ile birlikte, çoğu Batılı ekonomilerde etrafı işsizler ordusu tarafından kuşatılmış ve 20. yüzyıl boyunca örgütlü mücadeleler neticesinde elde edilmiş haklardan hiçbir şekilde faydalanamayan büyük kitleleri nitelemek için “mükemmel” bir tabir olduğu iddia edilmektedir.⁸

Standing, bu terimi benimsediği gibi, toplumsal projesinin de merkezine koydu. İşçi sınıfının giderek darlaşan ve etkisiz bir sınıf olduğunu, “prekarya”nın her geçen gün büyüdüğünü, toplumsal taraflar arasında uzlaşı ile güvencesizlik sorununun çözülmesi gerektiğini savundu. Esnek çalışma ilişkilerinin yayılmasıyla milyonlarca emekçinin temel güvencelerden mahrum bir şekilde çalışmak zorunda kalışını, sadece emekçiler değil, sermaye de dahil bütün “toplum” açısından tehlike olarak tanımladı. Bu nedenle de, Prekarya kitabının başlığına “Yeni Tehlikeli Sınıf” ibaresini de ekledi. “Oradan oraya savrulabilen, liderleri olmayan bu öfkeli grup, gerek aşırı sağ gerek aşırı sola yahut kendilerinin korku ve endişelerine oynayan popülist demagoglara meyledebilmektedir.”⁹ Aşırı sağ ya da aşırı sol… Sadece emekçiler değil, sermayeyi de tehdit edebilir ki, tam da bu nedenle Standing’e göre egemenler, “prekarya”nın “vatandaşlık geliri” ile güvenceye kavuşmasını sağlamalıdır! Önlem alınmazsa “cehenneme”, güvencesiz işçilerin belki de eski, çok daha bedbaht lümpen proletaryanınkine benzer (Standing çok da benzer olmadığında ısrarcı) bir rol oynadığı, yeniden hayat bulmuş bir faşizme doğru yol alınacaktır.¹⁰ Standing, bu tehlike karşısında sermayeyi ve egemenleri derhal önlem almaya çağırmaktadır.

‘PREKARYA’NIN ARKA PLANI

“Prekarya” kavramının kökeni, Türkçe’ye “güvencesizlik” olarak çevirebilecek précarité kavramına dayanmaktadır. Précarité, ilk kez Fransa’da bir grup sosyolog tarafından, işsiz ve düzensiz çalışanların mücadelelerindeki ortaklıkları vurgulamak amacıyla kullanılmıştır. Précarité sözcüğünün etimolojik kökenleri, Latince’de “dua etmek” anlamına gelen precor sözcüğüne dayanmakta; dolayısıyla “dua etmeyi” gerektirecek kadar çaresizlik ve belirsizlik içeren evrensel bir insanlık durumuna gönderme yapmaktadır. André Malraux, edebiyat yazılarında l’homme précaire (güvencesiz insan) ifadesini bu anlamda, uygarlık karşısında insanlığın durumunu betimlemek için kullanmıştır. Kavramı çalışma yaşamıyla ilişkili olarak kullanan ilk sosyolog Pierre Bourdieu’dür. Bourdieu, 1963’de Cezayir’deki çalışma koşulları üzerine yaptığı araştırmada düzenli ve düzensiz işlerde çalışan işçilerin yaşam koşulları arasındaki ayrımı vurgulamak üzere “précarité” kavramını kullanmıştır. Bir başka Fransız sosyolog, Agnès Pitrou, 1978’de yaptığı çalışmada “précarité” kavramını devletten sosyal yardım alamayan ailelerin güvencesiz yaşam koşullarını, çocuklarının geleceğinden duydukları endişeleri anlatmak için kullanmıştır. Bourdieu’nun 1998 yılında “güvencesizliğin her yerde” olduğunu vurgulamasıyla birlikte, précarité kavramı genel olarak çalışma ve yaşam koşullarındaki belirsizliklere gönderme yapan bir kavram olarak yerleşiklik kazandı. Ancak kavramın politik bir içerik kazanarak yaygınlaşması, “refah devletinin güvenceli istihdam ilişkilerinin tasfiyesi” anlamına gelen güvencesiz çalışmaya karşı 2000’li yılların başında Avrupa’da çeşitli örgütlerin ortaya çıkışıyla birlikte başlamıştır.¹¹

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından işçi sınıfı mücadelesiyle elde edilen kazanımlar, dönemin sendikaları tarafından mücadelenin işyerinde toplu pazarlık ve sözleşme süreçlerine sıkıştırılmasının zemini olarak kullanıldı. İşçi sınıfı hareketini üzerinde önemli bir etki sahibi olan ve Avro-komünizmi benimseyen resmi komünist partiler, işçi hareketini “demokratik reform ve ittifaklar”a engel olarak görüp sınırlamaya çalıştı. Böylece 1960’lar, resmi komünist partilerin reformizmine tepki gösteren kimi radikal örgütlenmelere ve gençlik hareketlerine sahne olurken, ideolojik planda işçi sınıfının, en azından onun fabrikalardaki bölüğünün aristokratlaşmış ve “düzenle bütünleşmiş” bir sınıf olduğu fikri gündeme getirildi.

1970’lerde kadın ve eşcinsel hakları, çevre ve doğa savunusu, nükleer karşıtlığı ya da dünya barışını merkezine alan toplumsal hareketlerin yükselmesi, sol muhalefetin bir kısmı için “işçi sınıfının düzenle bütünleştiği” ve yerini yeni toplumsal hareketlere bıraktığının kanıtı olarak kabul edildi. Başka bir görüşe göre de; söz konusu olan “post-endüstriyel toplum”un yeni mücadeleleriydi. Sınıf mücadelesi ya etkisizdi ya da hiç yoktu. Bu akım, Laclau ve Mouffe’ci “radikal demokrasi”den çeşitli kimlikçi hareketlere kadar değişik toplumsal akımların yolunu açtı.

“Prekarya”ya varan kavramsal seyirde, İtalya’daki tartışmaların önemli bir etkisi oldu. İşçi sınıfının ana gövdesinin Keynesyen “refah toplumu” ve “fordizmin” rutin bant sistemi temelindeki uzlaşma ile düzene bağlandığı, 1970’li yıllardaki kimi gelişmelerle işçi sınıfının fabrika dışı kesimlerinin sınıf mücadelesinde stratejik bir konuma geldiği, önemli tartışma gündemlerinden birisiydi. Bilim ve teknolojideki gelişmelere vurgu yapan “postendüstriyel bilgi işçileri”nin soldaki karşılığı “entelektüel işçi” ya da “kitlesel entelektüel” figürüydü. İtalya’da, özellikle otonomcuların yaptıkları analizlerde, potansiyel işgücü olması durumu ve geçici çalışma ilişkilerine dayanarak öğrencilerin işçi sınıfı bileşimi içerisinde sayılması giderek merkezi bir olgu haline geliyordu. Kuzey İtalya’da küçük ölçekli işletmelerdeki “yaratıcı” ve “esnek” işgücünün de “postfordist” özelliklerine dikkat çekiliyordu. Maurizio Lazzarato’ya göre; “fordist işçi”nin direnişi karşısında sermaye, üretimi yeniden örgütlerken işçi sınıfının genel profili de değişmişti: “Kapitalist ile işçi arasındaki sözleşme ilişkisinin temel biçimini, artık ücretli emek ve doğrudan boyunduruk oluşturmamaktadır. Çok değişik şekillerde serbest çalışmaya dayalı bir iş, sürekli değişim içindeki bir piyasaya ve zaman ile mekan açısından değişebilir ağlar içinde eklemlenen bir girişimci olan bir tür ‘entelektüel işçi’ hakim biçim olarak ortaya çıkmıştır.”¹²

Franco Piperno, yeni harekette örgütlenmiş öznelere, örneğin işsizlere dikkatleri çekerken, meta üretimi dışında kalsa da bundan doğrudan üretken emeği anlıyordu. İtalyan operaist¹³ teorisyenlerden Alquati de “entelektüel emek” vurgusuyla fabrikalardaki işçilerden çok, büyük kısmı beyaz yakalı işçi olan “tahsil gören proleterler”i kastediyordu.¹⁴

Bu “öncü” ya da “yeni özne” arayış içerisinde İtalya’da 1977 yılında ortaya atılan ve sonrasında özellikle 1990’lı yıllarda dikkat çeken anahtar operaist kavramlardan birisi de güvencesizliktir. Bu konu, daha çok hükümet otoritelerinin hazırladığı kısa dönemli iş projelerine odaklanılan 1980’lerin başına kadar ilgi çekmeye devam etti. İtalya’da bu kavrama dair devam eden bir pratik referans noktası anlamında seksenler boyunca güvencesiz işçilerin mücadeleleri, eğitim sektörüyle başlamak üzere bir dizi toplumsal çatışmanın içinde kendisini ördü. Doksanların ortalarında “güvencesizlik”, operaismo’dan feyiz alan daha genç bir kuramcı kuşağının dahil olduğu “toplum merkezleri hareketi”nin bir kesimi tarafından ele alınan bir tema haline geldi. Seksenli yılların ortalarında “Zerowork”¹⁵ dergisinin eski bir üyesi enformel ekonomiyle eleştirel bir ilişkilenmenin “toplumsal otonomi için bir temel” sağlayabileceğini ileri sürüyordu. Geçici işçilerin deneyimlerinin araştırılması da, seksenlerde sınıf bileşimi analizini benimseyen bir Alman çevre içinde merkezi bir temaydı. Geçici ya da güvencesiz çalışmayı kuşatan koşullar, “Wildcat” ile ilişkili daha genç bir kuşağın Avrupa’da başka yerlerde küçük gruplarla (örneğin, İtalya’da Precari Nati) bağlar geliştirerek çağrı merkezi işçilerinin koşullarına dair bir işçi araştırması başlattığı doksanların sonunda bir hayli yaygınlaşmış olacaktı.¹⁶

Güvencesizliğin teorize edilmesinde otonomcuların önemli bir rolü vardır. Güvencesizleştirme ile genellikle esnekleştirme ya da geçici çalıştırma gibi ekonomik güvensizliğin üreticileri olarak nitelenen çalışma ilişkilerindeki beklenen değişimlere, kuşkulu bir biçimde bakmayı reddetmişlerdir. Gelirin belirsizliğini görüp karşılaşılan zorluğun farkında olarak, esnekleşmeyi en olumlu tabiri ile kimsenin dönmek istemediği bir işin, bir durumun ortadan kaldırılmasına karşı sürdürülen mücadelenin ürünü olarak okumuş ve olumlamışlardır. Güvencesiz de olsa emeğin “bilişselleştirilmesini”, üretim alanlarının bir şekilde doğrudan kapitalist denetim ve örgütlenmeden (“yönetim bölgesi yok”) sıyrıldığı, böylece özerk ve özörgütlü yerler halini almasının tezahürü olarak yorumlamışlar ve otonom bir kuruluşun temeli olarak değerlendirmişlerdir.¹⁷

İtalya’daki bütün bu tartışmalarla “güvencesizlik” vurgusu arasındaki ilişki; yine sınıf mücadelesine otonomcu yaklaşımla ilgiliydi. Kitlesel/fordist işçinin mücadelesiyle “rutin” ama “güvenceli” iş ilişkileri yürütülemez hale gelmiş, sermaye üretimi yeniden yapılandırarak işi “esnek” ama “güvencesiz” hale getirmiştir. Bu süreç, aynı zamanda bilimsel teknolojik atılımla birlikte işgücünün kitlesel olarak entelektüel nitelik kazanmasını sağladı. Böylece entelektüellik kitleselleşip işçileşti. “Maddi olmayan üretim” işçileri giderek güvencesiz koşullarda çalışmaya başladı. Esnek çalışma ile “geleneksel işçi sınıfı” da eski “güvenceli” çalışma koşullarını kaybetti. Böylece hem kol hem de kafa emeği güvencesizlikte buluştu. Bu tespitler ve yine bu tespitlere dayanarak ortaya çıkan örgütlenmeler, “prekarya” teriminin yaygınlaşması için nesnel bir zemin sundu.

STANDING’E GÖRE “PREKARYA”

“Prekarya” terimi, ilk defa 1980’li yıllarda, Fransız sosyologlar tarafından geçici ve mevsimlik işçileri tanımlamak için kullanıldı. Popüler kullanıma geçtiğinden beri “prekarya” terimine atfedilen anlamda değişiklikler oldu. İtalya’da terim, insanların geçici işlerde düşük ücretle çalışmasının ötesinde, daha genel olarak, bir hayat tarzı olarak güvencesiz varoluş anlamında kullanılıyor. Almanya’da sadece geçici işçileri değil, herhangi bir toplumsal entegrasyon umudu bulunmayan işsizleri de kapsamaktadır. Japonya’da terim ‘çalışan yoksullar’ ile eş anlamlı olarak kullanıldı. Ancak Japonya 1 Mayısı ve daha iyi iş ve yaşam koşulları talep eden genç işçilerin oluşturduğu işçi sendikalarıyla ilişkilendirildikten sonra geçici işlerde çalışanlar da terimin kapsamına dahil edildi.¹⁸

Bourdieu, “prekarya”yı hegemonyanın yeni bir türü olarak tanımlamıştır. Buna göre “prekarya”, ekonomilerin yeniden yapılanma süreçlerinde tevekküle zorlanmış çalışanlardır. Küreselleşme ve işgücü piyasalarının parçalanması yeni ve güvencesiz bir çalışan grubu ortaya çıkarmıştır. Bourdieu’nün bu tezinin, Standing’in “prekarya” anlayışına önemli bir temel oluşturduğu söylenebilir.¹⁹

Fraser, “yeni toplumsal hareketleri”, üyeleri işçilerden, işsizlerden, yoksullardan, kısacası toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalan tüm kesimlerden oluşan yeni bir örgütlenme biçimi olarak tanımlarken, bu harekete katılanların “küresel prekarya”nın bir parçası olduğunu iddia etmektedir.²⁰ Chomsky “prekarya”yı “toplumun periferisinde geleceklerinden emin olmadan hayatlarını sürdüren insanların oluşturduğu topluluk”²¹ biçiminde tanımlarken, David Harvey’e göre de, “yarın ne olacağını bilmeden yaşayan, güvencesiz, geleceksiz çalışan ‘prekarya’ geleneksel proletaryanın yerini almıştır.”²²

Loïc Wacquant da, kendisiyle yapılan “Şehrin Kenarlarında” başlıklı bir söyleşide “prekarya”yı şöyle tanımlamaktadır: “Evsizler, işsizler, izinsiz ve belgesiz biçimde yaşayan çoğu göçmenler. Bu insanlar, iktisadın ve devletin dönüşümüyle ortaya çıkan ve güvencelere sahip olmayan yeni kentsel proletarya. Bu yüzden onlara prekarya (précariat) diyebiliyoruz.”²³

Peki, kavramın bugünkü yaygınlığa ulaşmasında kilit bir rol oynayan Guy Standing’e göre “prekarya” kimdir, işçi sınıfı ile ilişkisi nedir, dahil midir, dışında mıdır?

Ya da tersten başlayalım. Standing’e göre “prekarya” ne değildir?

“Prekarya ‘işçi sınıfı’ ya da ‘proletarya’nın bir parçası değildi[r]”.²⁴

Yani güvencesiz, geçici ya da taşeron çalışanlardır, ama işçi sınıfının bir parçası değildir.

“‘Orta sınıf’ da değildirler zira bu sınıftan insanların sahip olması beklenen sabit ya da öngörülebilir bir maaş, statü yahut çeşitli haklara sahip değildir.”²⁵

İşçi sınıfının kesinlikle dışında ve altında kalan, dolayısıyla orta sınıf mertebesine erişmesi de söz konusu olamayan bu toplumsal sınıf ya da grup kimdir? Hangi toplumsal kesimleri ifade eder? Temel özellikleri nelerdir?

Standing’e göre, “prekarya”; 1970’lerin ardından girilen küreselleşme sürecinin çocuğudur. Standing, “prekarya”yı, kendisinin belirlediği “işçi sınıfı profili”ne karşıtlığıyla tanımlıyor. Buna göre; işçi sınıfı; İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıktığını düşündüğü; “güvenceli”, kadrolu, sabit bir işte uzun yıllar çalışma dayalı, görece yüksek ücretli, sendikalı, belirli bir süre sonra emekliliğin öngörüldüğü, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin “garanti” altında olduğu çalışma ve yaşam tarzına sahip emekçilerdir. “Prekarya” ise, bunların hiçbirine sahip olmayan; güvencesiz, sendikasız, kısa süreli sözleşmeli, geçici, kadrosuz, sosyal hizmetlerden büyük oranda yararlanamayan emekçilerdir. Neoliberal paradigma doğrultusunda esnekleşmeyle birlikte, çalışma ve yaşam koşulları milyonlarca insan için hızlı bir şekilde değişmiş, hayata bakışı, kariyer planı, psikolojisi ve kendini tanımlama biçimi işçi sınıfından tamamen ayrı ve farklı sınıf olarak “prekarya” ortaya çıkmıştır.

Standing’e göre²⁶ her an herkes “prekarya”nın bir parçası haline gelebilir. “Prekarya” herkesten oluşan bir topluluk değildir; ama “prekarya”nın bir parçası haline gelmek, olasılıkları farklı olmakla birlikte, tüm çalışanlar için mümkün bir durumdur. Örneğin birçok üniversitede eritilen araştırma görevlisi kadrolarının yerine getirilen ve sosyal anlamda güvencesizleştirilmiş, ucuz emek alanı olan ve ürettiği artı değer bakımından ders vermek dahil birçok fonksiyonuyla ciddi bir noktaya oturan bursiyerler… Birçoğu bir şirkette sürekli iş bulamayan, yayınevlerine “redaksiyon” yaparak geçinen eski yayıncılar, kim bilir ne zaman alacağı çeviri parasını dişini sıkarak bekleyen çevirmenler, medya operasyonlarıyla işsizleştirilmiş, projelere ve uluslararası ajanslara yapılan freelance işlerle ayakta kalmaya çalışan gazeteciler.²⁷

“Prekarya”ya dair en baskın imge, uzunca bir süre “atipik” ya da “standart olmayan” çalışma biçimi olarak adlandırılan sayısal esneklikten ileri gelir. Esas işi gören şirket, işin belirli bölümlerini taşeron şirketler eliyle taşeron işçilere verirken, küçük bir işçi grubunu ise kendisi istihdam eder. Böylece “geçici işçi” kullanımı olağan üstü artmıştır.²⁸ Benzer işlerde çalışanlara kıyasla daha düşük gelirleri olduğu gibi mesleki anlamda da daha az fırsata sahiptirler. Esneklik çağında, işlerine geçici etiketi verenlerin sayısı muazzam bir şekilde arttı. İngiltere gibi birkaç ülkede neyin geçici iş olduğuna dair sınırlayıcı tanımlar istihdam güvencesi olmayan işlerde çalışanların sayısının belirlenmesini zorlaştırdı. Ancak pek çok ülkedeki istatistikler, toplam istihdam içerisinde geçici işlerde çalışanların sayısı ve oranının son 30 yıl içerisinde ciddi bir biçimde arttığını gösteriyor.²⁹

Geçici işlerin dışında yarı-zamanlı işler de “prekarya”nın saflarını genişleten istihdam biçimlerinden birisi. “Prekaryayı anlamanın bir başka yolu da yarı-zamanlı istihdamdır ki bu aslında sanayi toplumlarının aksine, hizmete dayalı ekonomide kullanılan bir hüsnütabirdir.”³⁰ Pek çok ülkede yarı-zamanlı iş denildiğinde otuz saatten az çalışma akla gelir. Ancak bu gerçekliğe tam olarak tekabül etmiyor. Yarı zamanlı bir işte çalışanlar ya da buna mecbur kalanlar, beklenenden daha fazla çalışıyor ve daha düşük ücret alıyor.³¹

Standing’e göre; işsizlik “prekarya”nın hayatının bir parçası. Geçici işlerin kendisi, işin sona ermesini ve belirli bir süre işsizliği öngörür. Ya da kısa süreli çalışma zaten gizli bir işsizlik biçimidir. Zorunlu yaşam gereksinimlerini karşılamak isteyen kişi, ihtiyacı olan geliri elde etmek için yeteri kadar çalışma şansı elde edememektedir. Hayatını sürekli olarak geçici işlerle idame ettiren bir kişinin varoluşu risklerle doludur. Geçici işlerde çalışmış olduğu için zaten düşük olan ve birçok ülkede kullanma şartları ağırlaştırılan işsizlik ödeneğinden de kolay kolay yararlanılamaz.³²

Yine kamu sektöründeki özelleştirme politikaları “prekarya”nın saflarını genişleten uygulamalardan birisi. Özellikle 2008 Krizi sonrasında Avrupa’nın bir çok ülkesinde kamu çalışanlarının sayısı ve ücretleri donduruldu ya da düşürüldü. Hükümetlerin esneklik politikası gereği, kamu kurumlarındaki çalışma ilişkileri giderek şirket normlarına uyumlu hale getirildi. İşlerin önemli bir kısmı şirketlere ya da “sivil toplum”a devredildi. Böylece kamu çalışanlarının önemli bir kısmı “prekarya”ya dahil oldu.³³

Standing’e göre; yapılan iş ve geleceğe dönük kariyer beklentilerindeki belirsizlik de işçilerin işçi olmaktan çıkıp “prekarya”ya katılmasında belirleyici etkenlerden birisi. Taşeronlaşma, şirketlerin satın almalar yoluyla birleşmeleri, işbölümündeki esnekleşme çalışanların kariyerlerinde kesintilere neden oldu. Vasıfları geliştirme ve yatırım yapma isteği ve şirketlere olan güven azaldı. “Yani kısacası, şirketler daha akışkan hale geldikçe, işçilerin de bu şirketler içinde kariyer yapma istekleri azalacaktır. Bu da onları prekarya içinde olmaya yaklaştırır. … 21. yüzyılda sayıları artan birçok işçi için, şirketi kariyer yapılacak ve gelir elde edilecek bir yer olarak görmek ahmakça olur.”³⁴

Standing, Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf kitabının “prekarya”ya demografik açıdan dahil olanları incelediği bölümünde kadınlar, gençler, yaşlılar, etnik azınlıklar, engelliler ve “suçluları” ele alır.

Standing’e göre; sebebi ya da sonucu olsun, kadınların iş piyasasında giderek artan rolü “prekarya”nın artan büyümesiyle aynı döneme denk geldi. “Güvencesiz işlerin büyük kısmında kadınlar çalışıyor ve kadınların kısa dönemli sözleşmeler üzerinden çalışması ya da hiç sözleşme olmadan istihdam edilmesi daha muhtemel.”³⁵ Bu durum sadece Avrupa ve Kuzey Amerika için geçerli değil. Japonya’da düzensiz emekte görülen artışla kadın istihdamındaki artış aynı sürecin görüngüleri. 2008 yılında Japon kadınların yarısından çoğu güvencesiz işlerde çalışıyordu. Bu oran erkeklerde ise yüzde 20’nin altında kalmıştı. Güney Kore ise kadınların yüzde 57’si, erkeklerin yüzde 35’i düzensiz işlerde çalışmaktaydı.³⁶

Standing’e göre; “Prekarya içerisinde başka gruplardan insanlar da var ancak akla en sık gelen görüntü, okul ya da üniversite sonrasında yıllar sürecek güvencesiz bir geleceğe adım atan insanlar oluyor.”³⁷ Gençlerin çoğu ‘istihdam edilebilirlik’ kategorisini iyice aşan geçici işlerde çalışıyor. Deneme sürelerini uzatacak bir esneklik oyunu oynanıyor. Bu uzatılmış deneme süresi boyunca şirketler yasal çerçeve içinde düşük ücretler ödeyip daha az sosyal yardım yapıyor. Fransa’da gençlerin yüzde 75’i geçici sözleşmelerle işe giriyor ve çoğu bu tarz sözleşmelerle çalışmaya devam ediyor.³⁸ Bütün bunlarla birlikte, özellikle gençleri hedef alan yeni bir güvencesiz iş biçimi olan stajyerlik yaygınlaşıyor. Stajyerlik, gençlerin “prekarya” içine yönlendirilmesi açısından potansiyel bir mekanizma. Bazı hükümetler, işsizliği gizlemek için aktif bir emek piyasası politikası olarak staj programları başlatıyor. “Söz konusu staj programlarının idari maliyeti yüksek olduğu gibi insanları kurumsal hayata alıştırmak ve iş esnasında bir şeyler öğretmek gibi iddialarına karşın ne staj yapılan kurumlara ne de stajyerlere uzun süreli bir faydası oluyor.”³⁹

Diğer yandan yaşlılar, gençlerin talep ettiği ve ihtiyaç duyduğu doğum izni, kreş, sağlık sigortası, ev yardımı, spor kulübü üyeliği gibi sosyal düzenlemelere ihtiyaç duymadığı için bazı sektörlerde daha fazla tercih edilebiliyor. Hükümetler de, emeklilerin, işgücü piyasasına girişi kolaylaştırmak ve teşvik etmek için çeşitli düzenlemeler yapıyor. Zaten emekli maaşlarının düşmesi ağırlaşan yaşam koşulları emeklileri iş aramak zorunda bırakıyor. Hal böyleyken, yaşlılar ucuz işgücü kaynağı olarak, gençlerin yanında hatta onlarla rekabet halinde iş piyasasına giriyor. Böylece “prekarya, kariyer yapma ya da uzun dönemli iş güvenliği derdi olmayan yaşlı nüfus ile genişliyor. Dolayısıyla yaşlılar, prekarya içindeki gençler ya da diğer gruplar için tehdit halini alıyor zira düşük ücretli ve sonu bir yere çıkmayan işleri daha kolay kabullenebiliyorlar.”⁴⁰

Standing, işgücü piyasasına katılımının önündeki engellere dikkat çekerken, etnik azınlıkların “prekarya”ya dahil olma olasılığının daha yüksek olabileceğini ifade ediyor. Bu açıdan kimi veriler veren Standing, ABD’deki siyah erkeklerin “Kariyer yapma ve prekarya içinde bir hayattan kaçma şansları oldukça az” sonucuna varıyor. Keza, hükümetler engellileri de ucuz işgücü olarak görüp istihdam edilebilecek olanları, işgücü piyasasına yönlendirdi. “Böylece bu engelli nüfusun büyük çoğu, dolaylı yollardan prekaryaya girdi.” Ayrıca üretimin hapishanelere taşınması ve üretilen metaların internet üzerinden satışa çıkarılmasıyla birlikte, “hapishaneler içinde prekaryanın genişlemesi söz konusu.”⁴¹

Standing’in “prekarya”nın demografik bileşimini anlattıktan sonra ele aldığı ve çok önemsediği bir diğer “prekarya” grubunu göçmenler oluşturuyor. Pek çok hükümet, göçü sınırlandırdıklarını belirtip aynı zamanda da düşük ücretli, elden çıkarılabilir emek gücü arzını kolaylaştırdıkları gerekçesiyle bu durumu görmezden geliyor. En fazla kayıt dışı göçmenin yaşadığı ABD’de yaklaşık 12 milyon kayıt dışı göçmen yaşıyor ve 2000 yılından beri yüzde 42’lik bir artış söz konusu. Bunların yarısından fazlası Meksika’dan geliyor. Sadece ABD’de değil, tüm dünyada ucuz emek kaynağı olan göçmenler, gerekli görülen durumlarda ya da itaat etmediklerinde işten atılıyor ve sınır dışı edilebiliyorlar. Firmaların ya da hanelerin maaş çizelgelerinde görünmeyen bu işçiler, ekonomik durgunluk dönemlerinde toplumun ücra köşelerine itiliyorlar. Ayrıca mülteci ve sığınma talebinde devasa bir yükseliş söz konusu.⁴² Standing’e göre, “Dünyadaki prekarya havuzunun büyük bir kısmını göçmenler oluşturuyor.”⁴³

Standing’e göre; Foxconn’da simgeleşen Çin’in kalkınma modeli, dünyanın geri kalan yerlerinde meydana gelen değişimleri, “prekarya”nın analizlerinin odak noktası olacağı bir yapıya doğru hızla sürükledi. Dünyanın en büyük fason üreticisi konumundaki Foxconn, Çin’deki sanayi parklarında çok uluslu şirketlerin göz yumduğu ihmaller açısından bir örnek teşkil eder. Tayvan’daki Hon Hai Precision Sanayi Şirketine bağlı Foxconn’un Çin’de 900 bin işçisi var. Bu işçilerin yarısı, Foxconn şehri diye adlandırılan, on beş katlı binaların bulunduğu Şenzen’dedir ve bu binaların bazıları Apple, Dell, HP, Nintendo ve Sony gibi tek bir şirkete tahsis edilmiştir. Foxconn şehrindeki yıllık işçi devir oranı yüzde 30-40 civarındadır. Her yıl işyerinde kendini heba eden bir grup işçinin şirketi terk etmesi söz konusudur. Çin’in büyümesinde, özellikle altyapıda başı çeken devlet yatırımları ve yabancı dış yatırımlar önemli bir rol oynadı. Çok uluslu şirketler, Çin’deki yerli firmaları kullanarak bu ülkeye hızlı bir giriş yaptı. Çabucak inşa edilen sanayi parklarına yüzbinlerce işçiyi doldurup yatakhanelerde yatırıp yoğun bir şekilde çalıştırdılar ki, bu işçilerin büyük bir çoğunluğu işi üç yıl içerisinde bırakır oldu. “Söz konusu işçiler sanayi proletaryası görüntüsü çizse de bu işçilere elden çıkarılabilir mevsimlik emek gücü muamelesi yapılmakta.”⁴⁴ Yani, bu kişiler, işçi sınıfının değil, “prekarya”nın üyeleridir.

Özetle, Standing’e göre; “esnek emek ilişkilerinin bu derecede peşinden koşulması, küresel prekaryanın büyümesinin en önemli sebebidir.”⁴⁵ Esnek çalışma ilişkileri “küresel emek” sürecinde artık bir zorunluluk haline gelmiştir, geri dönüş mümkün ve söz konusu değildir.⁴⁶ “Kesin rakamlar verilemese de şu an pek çok ülkede yetişmiş nüfusun dörtte biri prekaryaya dahildir.”⁴⁷

İŞÇİ SINIFI HEP GÜVENCESİZDİ

Standing’in işçi sınıfı ile “prekarya”yı birbirinden ayırmasının arka planında, sınıfı, üretim sürecindeki ilişki ve konumlanma yerine; çalışma ve yaşam koşulları hatta sendikal bilinç ve mücadele düzeyi ile tanımlaması vardır. Onun tanımı, “sosyal demokrat” ufukla o kadar sınırlıdır ki, 40 sene öncesinin işçi sınıfını göremeyince, işçi sınıfının kalmadığı ya da küçük bir azınlık haline geldiği sonucuna varmaktadır. Oysa, son 40 yıllık neoliberal dönemde; özelleştirmeler, finansal serbestleşme, tarımsal liberalizasyonla birlikte tarihin en hızlı proleterleşme süreci yaşanmaktadır. Yüz milyonlarca köylü, küçük üretici ve şehir küçük burjuvazisi, işçi sınıfının saflarına katılmakta, proletarya dünya nüfusunun büyük bir bölümüne sirayet etmektedir.

Standing’in “işçi sınıfı” ise hayalidir; İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa ülkelerinde işçi hareketinin dayatması sonucu gündeme gelen “yedi tip güvence”nin⁴⁸ tamamını kapsamaktadır. Bir fabrika işçisinde eğer bu güvencelerden birisi yoksa, o işçi artık işçi sınıfının bir üyesi olmaktan çıkıp Standing’in “prekarya”sına katılma yoluna girmiş demektir.

Standing’e göre; “proletarya denildiğinde akla uzun dönemli, istikrarlı, sabit-zamanlı ve ileriye dönük olarak işçinin ne kadar ve nasıl ilerleyebileceği açıkça belli olan işlerin bulunduğu, sendikalaşmanın olduğu, kolektif sözleşmelerin yapıldığı, ebeveynlerin iş unvanlarını anladığı, isimleri ve özellikleri bilinen işverenlerin bulunduğu bir toplum akla gelir.”⁴⁹

Sendikalaşma yoksa… Ya da uzun dönemli bir iş değilse… Ya da işçi işyerine psikolojik olarak bağlanmamışsa… Bir patronun direktifleri doğrultusunda ücretli bir biçimde çalışan kişi, Standing’in hayalindeki işçi profili ile benzeşmiyorsa, o artık işçi değildir. Standing’te işçi sınıfı, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından sosyalizm ve işçi hareketinin baskısı ile elde edilmiş kimi konjonktürel haklar ile sınırlandırılmış, sabit, hareketsiz, değişip dönüşmeye kapalı bir resim gibidir. Günümüz işçisi bu resme uymuyorsa, işçi değil, Standing’in “prekarya”sının bir üyesidir. Oysa tam tersine, Standing’in “prekarya”nın bileşenleri olarak saydığı geçici istihdam edilenler, yarı zamanlı işçiler, taşeron işçiler, çağrı merkezi çalışanları; bütün bu emekçi kitleler işçi sınıfından başka bir şey değildir.

Peki, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yine Standing’in ortaya çıktığını iddia ettiği, elbette kimi somut olgulara dayanan bu “işçi sınıfı”nın özellikleri gerçekten işçi sınıfını tanımlayan kriterler midir, yoksa dönemsel kimi kazanımlarla elde edilmiş haklar mıdır? Başka bir deyişle, bu kriterlerin “dondurulması”nın Standing’in hayali “işçi sınıfı modeli” dışında bir anlamı var mıdır?

Önce Standing’in tanımladığı 1945-75 yıllarını kapsayan “gerçek” işçi sınıfına bir bakalım:

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, işçi hareketi ve komünist partilerin iktidarın kıyısına gelmesi ve uluslararası planda sosyalizmin prestiji, Batı Avrupa ülkelerinde egemen sınıfları tavizlere zorladı. Piyasa ilişkilerinden kaynaklanan kimi güvencesizlikler azaltıldı. Sendikalaşma oranları hızla yükseldi ve işten çıkarmalar işçi sınıfının örgütlülüğü sayesinde zorlaştı. İşyerlerindeki mücadele, sosyal demokrat sendikalar tarafından bir yandan toplu pazarlık ve sözleşme süreçlerine yani düzen içi bir platforma hapsedilirken, diğer yandan ücretler kapitalizmin reel ücret eğrisini yukarı çekecek şekilde yükseldi. İkramiyeler ve sosyal haklar gelişti. Patronlar, elbette her fırsatta bu hakları ortadan kaldırmaya, örneğin ileri işçileri işten atmaya, kârları tehlikeye düştüğü oranda karşı saldırılar geliştirmeye çalıştılarsa da, işçi sınıfının örgütlü gücü, genel olarak bu hakların yasal ve fiili olarak güvenceye alınmasını sağladı.

Bütün bu haklar, temel özellikleri olmak bir yana, işçi sınıfının kitlesel bir şekilde ve bir sınıf olarak ortaya çıktığı 18. yüzyıldan günümüze ancak konjonktürel, mücadele ve örgütlülük düzeyine bağlı olarak, şu ya da bu kadarını elde ettiği ya da edemediği kazanımlar olmuştur. Sermayenin kapitalizmi ayakta tutma zorunluluğunun bir yansıması olan, ama bununla sınırlı olmayıp sermaye açısından da kesinlikle bir geri adım olan “sosyal devlet” uygulamaları, işçi sınıfı tarihi açısından, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan yaklaşık 30 yıllık bir dönemle sınırlıdır. Ki, bu dönemde de, “refah devleti” propagandacılarının iddia ettiği gibi, bu haklar tam bir güvence anlamına gelmemiş, her zaman sermayenin ve piyasanın tehdidi altında olmuştur. 1970’li yılların ilk yarısındaki kapitalist kriz ve ardından Standing’in “küreselleşme” olarak tanımladığı sermayenin neoliberal saldırı dönemiyle birlikte süreç tersi yöne dönmüştür. İşçi sınıfının elde ettiği kazanımlar, esnek çalışma, yeniden üretim alanlarının piyasaya açılması, özelleştirme gibi uygulamalarla tek tek geri alınmakta, alınmaya çalışılmaktadır.

Dolayısıyla, Standing’in saydığı 7 tip güvence, hiçbir zaman tam anlamıyla hayat bulmadığı gibi, bu güvencelerin bir kısmı yaşama geçtiyse de, işçi sınıfının kalıcı/belirleyici nitelikleri olmamış, konjonktürel kazanımlar olarak gerçekleşmiştir.

a. İşçi sınıfı ve güvencesizlik

İşçi sınıfının varlığı, daha baştan, üretim araçlarına sahip olmaksızın, emek gücünü güvencesiz kapitalist işgücü piyasasında satmasına bağlıdır.

  1. yüzyıldan itibaren dünya ticaretinin tarıma girmesi ve etkinliğini arttırmasıyla; feodal toplumun geçimlik üretim modeli gevşemeye, köylüler kendi geçimlik ve yaşamlarını “güvenceye” alan küçük toprak sahipliğinden azade olmaya ve küçük köylülükten güvencesiz işçiliğe geçiş başlamıştır. Keza 18. yüzyılın sonlarında, kapitalist ilişkilerin gelişimi ve mesleki olarak güvenceye alınmış lonca sisteminin dağılmasıyla, mesleki yeterliliğini kanıtlamış usta, ayrıcalıklarını kaybederek, güvencesiz bir manifaktür ya da fabrika işçisine dönüşmüştür.

Toprak başta olmak üzere üretim araçlarından kopması ya da lonca sistemi ile hiyerarşik olarak güvenceye alınmış ayrıcalıklarının son bulması ile emekçiye yaşamını sürdürmek üzere iki seçenek kalmıştır. Birincisi, henüz az çok yaşamasına yetecek bir sosyal güvenlik ve yardım mekanizmasının söz konusu bile olmadığı 18. yüzyıl koşullarında, sokaklarda dilencilik yapmak. Ki, İngiltere’de kapitalizmin üretim araçlarını ellerinden aldığı emekçileri bir yandan kitlesel bir şekilde kentlere sürdüğü, diğer yandan “işsiz”, “dilenci” ve “serseri”lere yönelik idam cezaları dahil sert yaptırımlar uyguladığı bilinmektedir.

Üretim araçlarından mahrum edilen emekçiler için ikinci ve “makul” seçenek ise, o zamana kadar kendi geçimleri ve bir ölçüde de yerel ya da uluslararası pazar için üretime hasrettikleri emek güçlerini, başkasına satmaktır. Kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla birlikte, geçimlik üretimin yerini tarım ve giderek sanayi ürünlerinin uluslararası piyasası aldığı gibi, geçimlik ve küçük üretim yapan emek gücünün yerini de emek gücü piyasası almıştır. Artık, üretim aracına sahip olamayan emekçi için, iş piyasasına girmek ve emek gücünü sermaye sınıfına satmak dışında bir yol kalmamıştır.

Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte artık emek gücü, eski üretim araçları sahipliği ya da lonca güvencesinden kaynaklı bireysel güvencesini yitirmiş, “özgür” emek olarak, piyasada alınır satılır bir meta haline gelmiştir. Kapitalizmin hem doğuşu, hem de varlığı ve gelişmesi için işçinin kapitaliste çalışması, hatta mülksüzleşerek çalışmak zorunda olması ön koşuldur. Bu açıdan güvencesizlik, emek gücünün piyasada meta haline gelmesi sürecine içseldir. İşçi sınıfı kavramı ile emek gücünün metalaşması, mevcut güvencelerini kaybetmesi olguları, tek bir gerçekliğin görünüm biçimleridir. Güvencesizlik, Standing’in iddia ettiği gibi sonradan gelen bir melanet değil, işçi sınıfının doğuşundan beri onun varoluşsal bir özelliğidir.

İnsanın, bir meta olarak emek gücü satabilmesi, yani işçi olabilmesi için kişisel bağımlılık ilişkilerinden ve üretim araçlarından özgürleşmesi gerekir. Başka bir deyişle; paranın sermayeye çevrilebilmesi için, para sahibinin “özgür” emekçi ile karşı karşıya gelmesi gerekir. “Bu, emekçinin iki anlamda özgür olması demektir: hem emek-gücünü kendi öz metaı gibi satabilecek durumda özgür bir insan olması gerekir, hem de satmak için elinde başka bir meta olmaması, emek-gücünü gerçekleştirmesi için gerekli her şeyden yoksun bulunması gerekir.”⁵⁰

Kapitalizm öncesi toplumlarda emekçiler; örneğin köleci toplumlarda köleler, sahiplerinin kişisel mülkü durumdadır. Feodal toplumlarda da serfler; lordların ya beylerin topraklarında çalıştıkları gibi, bu toprakları terk etmeleri yasaktır. Serfle toprak beyi arasındaki ilişki köle ile sahibinin ilişkisinden farklı olmakla birlikte, bireysel bağımlılık ilişkileri devam etmektedir. Köle, iradesi dışında tamamen sahibinin mülkü iken, serf de yine iradesi dışında günün ya da yılın belirli dönemlerinde efendisi için çalışmak zorundadır. Ekonomik ilişki, siyasal zor aracılığıyla yürütülmektedir.

Kapitalizmde ise; “emek-gücü, meta olarak piyasada, ancak, ona sahip olan kimsenin emek-gücünü bir meta olarak satışa sunması ya da satması halinde görülebilir. Bunu yapabilmesi için bu kimsenin, kendi emek-gücü üzerinde tasarrufta bulunabilmesi, emek kapasitesinin, yani kendi kişiliğinin kayıtsız şartsız sahibi olması gerekir. … Bu ilişkinin sürekli olabilmesi için, emek-gücü sahibinin, bunu, yalnızca, belirli bir süre için satması gereklidir, çünkü eğer onu toptan ve süresiz satacak olursa, kendini satmış, kendini özgür bir insan olmaktan çıkartıp köleye, meta sahibi olmaktan çıkartıp meta haline dönüştürmüş olur. Emek-gücüne daima kendi öz malı, kendi metaı gözüyle bakması gerekir, ve bunu da ancak, onu, alıcının emri altına geçici bir süre için, belirli bir zaman süresi için vermekle yapabilir. Ancak bu yolla, emek-gücü üzerindeki mülkiyet hakkından feragat etmemiş olur.”⁵¹

Emekçinin köle sahibi ya da feodal lordla mevcut kişisel bağımlılık ilişkilerinin ortadan kalkması, burjuva devrimlerinin (siyasal) eşitlik talebinin temelidir.⁵² Böylece birey, kişisel bir bağımlılık ilişkisi olmadan, özgür emekçi olarak; ama üretim araçlarından özgürleşmiş ve hiçbir güvencesi olmayan emekçi olarak, yaşamak için emek gücü piyasasına ve sermayenin kontrolüne “gönüllü” olarak girmek zorunda kalır.

Para (sermaye) sahibinin pazarda emek-gücünü meta olarak bulabilmesi için ikinci temel koşul da şudur: “emekçi, kendi emeğinin gerçekleştirdiği metaları satacak durumda olmayıp, kendi benliğinde var olan emek-gücünü bir meta olarak satışa sunmak zorunda kalmalıdır.” Bir kimsenin, emek-gücünü satmak zorunda olması için, kuşkusuz, üretim araçlarına, hammaddeye, birtakım gereçlere vb. sahip bulunmaması yani ona güvence sağlayan çeşitli araçlardan mahrum olması gerekir.⁵³ Bu anlamda güvencesizlik işçi sınıfının 1970’lerle birlikte karşılaştığı bir olgu değil, onun bir meta olarak varlık kazanmasıyla birlikte kaçınılmaz olarak girdiği ve ona içsel olan koşulları anlatmaktadır.

b. ‘Prekerleşme’ ve Avrupa-merkezcilik

1970’lerde başlayan esnek çalışma uygulamalarıyla işçi sınıfının yerini “prekarya”nın aldığı tezi, işçi sınıfının tarihsel gerçekliğiyle de uyuşmamaktadır. Standing işçi sınıfını, kavramsal ve fiili olarak “güvenceli” çalışanlar olarak hayal etse de, işçi sınıfı hiçbir zaman böyle olmamış; esneklik ve esnek çalışma tarih boyunca işçi sınıfının gerçeği olmuştur.

Friedrich Engels, 1845 yılında yayınlanan İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu kitabında, işçi sınıfının en kitlesel olduğu bölgelere ilişkin, “Londra için geçerli olan, Manchester, Birmingham, Leeds için bütün büyük kentler için geçerli. Her yerde bir yandan barbarca bir kayıtsızlık, katı bir bencillik, öte yandan adı konmamış bir sefalet, her yerde toplumsal bir savaş; herkesine bir çembere alınmışlık içinde, her yerde yasa koruması altında karşılıklı yağmalama; ve bütün bunlar öylesine utanmazca, öylesine açıktan ki, kendisini burada açıktan ortaya koyan toplumsal durumun sonuçlarından insan ürküyor ve bu çılgın dokunun hâlâ bir arada durabilmesinden hayrete düşüyor”⁵⁴ demektedir.

Elbette, “Sermaye, geçim ve üretim araçlarının doğrudan ve dolaylı denetimi – bu toplumsal savaşımın yürütüldüğü silah olduğuna göre, böyle bir durumun bütün dezavantajlarının yoksulun sırtına bineceği apaçıktır.”⁵⁵

Standing’in önemli vurgularından birisi olan, işçi sınıfı kavramının ayrılmaz bir parçası olarak düşündüğü “gelir güvencesi”nin 19. yüzyıldaki karşılığına bakmakta da fayda vardır:

“İş bulma mutluluğuna erişmişse, yani burjuvazi onun sırtından zengin olma lütfunu ona bahşetmişse, kendisini bekleyen ücret, ruhuyla bedenini bir arada tutmasına ucu ucuna yetecek bir ücret. İş bulamazsa, polisten korkmadıkça çalabilir, ya da aç kalır ki, o zaman polis, bunu rahatsızlık vermeyecek bir biçimde yapmasına özen gösterir. Benim İngiltere’de kaldığım süre içinde, en azından yirmi-otuz kişi, en isyan ettirici koşullar altında açlıktan öldü … Oysa doğrudan olmaktan çok, dolaylı biçimde, birçok kişi, açlık sonucu ölmüştür; çünkü uzunca bir süre doğru-dürüst gıda alamamak öyle bir güçsüzlük yaratmıştır ki, başka türlü olsa açığa çıkmayacak olan nedenler, öldürücü ciddi bir hastalık getirmiştir. İngiliz emekçiler buna ‘toplumsal cinayet’ diyorlar ve tüm toplumumuzu bu suçu sürgit işlemekle suçluyorlar. Haksızlar mı?”⁵⁶

Standing’in günümüz “prekarya”sının bir özelliği olarak gördüğü, işçi sınıfına hiçbir zaman yakıştıramadığı gelir “güvencesizliği”, onun temel özelliklerinden birisi olmuştur. Aynı şey, “istihdam güvencesi” için de geçerlidir. Engels;

“Ona kim çalışma güvencesi veriyor; şu ya da bu nedenle patronu ya da ustası yarın onu işten çıkarırsa, onun eline bakanlarla birlikte, birileri ‘kendisine ekmek verinceye’ kadar yuvarlanıp gidebileceğine kim kefil oluyor? Çalışmaya istekli olmanın iş bulmaya yeteceğini, dürüstlüğün, çalışkanlığın, verimliliğin ve burjuvazinin salık verdiği öteki erdemlerin gerçekten mutluluğa giden yol olduğunu kim temin ediyor? Hiç kimse. O biliyor ki, yalnızca bugün elimizde bir şey var; elinde avucunda yarın bir şey olup olmayacağı kendisine bağlı değildir. O biliyor ki, her esinti, patronun her kaprisi, işlerdeki her kötü gidiş, kendisini, yalnızca geçici olarak kurtardığı girdaba onu yeniden fırlatıp atabilir ve orada başını suyun üstünde tutmak güçtür, hatta çoğu zaman olanaksızdır. O biliyor ki, bugün geçinecek bir kaç kuruşu olsa da yarın olacak mı olmayacak mı belli değildir.”⁵⁷

  1. yüzyılın başlarında, günlük çalışma süresi 15-16 saat, haftalık çalışma süresi ise 90 saat civarındadır. 1870 yılı itibariyle işçiler yılda ortalama 2 bin 900 ile 3 bin saat arasında, son derece ağır koşullar altında çalışmak zorunda kalmışlardır.⁵⁸

Bu örnekler daha da ayrıntılandırılabilir ve arttırılabilir. Ancak bütün bu örneklerden görülebileceği gibi, oluşumundan itibaren güvencesizlik işçi sınıfına içsel bir olgu olmuştur. İşçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik son 40 yıllık neoliberal saldırı süreci, Standing’in iddia ettiği gibi, ayrı bir sınıf olarak “prekarya”nın oluşumu değil, işçi sınıfının zaten iki yüzyılı aşkın tarihi boyunca doğru düzgün sahip olmadığı konjonktürel kimi hakların gasp edilmesi sürecidir. Jacques Ranciere’nin Emeğin Geceleri: 19. Yüzyıl Fransa’sında İşçilerin Rüyaları (The Nights of Labor: The Workers’ Dream in Nineteenth Century France) kitabında dediği gibi, “Günümüzde güvencesiz işçinin koşulları olarak tanımlanan, belki de proletaryanın asıl gerçekliğidir. 1830’daki işçilerin varlık biçimleri bizim geçici işçilerimizinkine oldukça yakındır.”⁵⁹

Gerçekten de, kentlerin ihtiyaç duyduğu mülksüz işçi sınıfının oluşumu sürecini tetikleyen çitleme hareketi⁶⁰, kanlı terör ve ilkel birikimle mülkiyete el konması piyasa kanunlarının egemen olduğu güvencesizlik durumunun yaratılması sürecidir.⁶¹

Standing’in “güvenceli” işçi sınıfı ile “güvencesiz” çalışan “prekarya” ayrımı, işçi sınıfı kavramı, tarihselliği ve güncel gerçekliği ile uyuşmamaktadır. İşçi sınıfı, sadece 1970’lerle başlayan “küreselleşme çağı”nda değil, ilk oluşumundan günümüze kadar güvencesizliği içsel olarak yaşamaktadır. Emek gücü piyasasının varlığı, işçilerin üretim araçlarından kopmuş olması varoluşsal bir güvencesizliğin kendisidir.


Standing, işçi sınıfını yedi tip güvenceli, sendikalı, kadrolu, yüksek ücretli, sosyal hakların sağlandığı, uzun süreli istihdamın garanti olduğu, emeklilik beklentisinin büyük oranda karşılandığı ücretli emek gücü ile sınırlandırıp, bu insanların esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması ile hızla “prekerleştiği”ni iddia ediyor. İşçi sınıfı “güvenceli” olmakla tanımlandığında, güvencesi elinden alınan işçiler, artık işçi sınıfı olmaktan çıkıp “prekarya”ya katılıyor. Bir an için, Standing’in Batı Avrupa’da güçlü bir kurumsallaşmaya gitmiş “sosyal devlet” uygulamaları ve işçi haklarını sorgulamayalım ve “refah devleti” propagandasını canı gönülden kabul edelim. Peki, Batı Avrupa, hadi buna Standing’in sık sık örnek verdiği Japonya’yı da ekleyelim, ancak kuzeyi ve güneyi ile Amerika kıtasının tamamı, Asya ve Afrika; yani dünyadaki milyarlarca emekçi için böyle bir güvence, İkinci Dünya Savaşı sonrası da dahil hiç olmadı.

Örneğin İtalya ve İspanya gibi yerlerde esnek çalışma düzenlemeleri ile saldırı altında olan iş güvencesi ve “iş sözleşmesi” biçimleri, ABD’de büyük ölçüde asla olmamıştır. Bu bağlamda çalışma ilişkilerin güvencesiz hale geldiğinden bahsetmek saçmadır; zira çok uzun zamandır böyledir.⁶²

Standing uzun yıllar çalıştığı ILO’nun ‘batı-merkezci’ yaklaşımını taşımaktadır.⁶³ Batının dışındaki dünyaya bakıldığında, “kapitalist iş” ortaya çıkışından bugüne, Batı’daki savaş-sonrası parantez olmaksızın her zaman güvencesizdir. Dünyanın çok büyük bir bölümünde “sosyal devlet” uygulamaları kurumsallaşmamış, küçük bir kısmı uygulanmış ya da doğru düzgün hiç uygulanmamıştır. ILO tarafından ‘belirsizlik’ ve ‘güvence yoksunluğu’ ile betimlenen güvencesiz çalışma formu, ILO’nun da zaten raporlarında geçtiği gibi ‘güneyde’ adeta hep ‘norm’ olarak varolmuştur.⁶⁴

Dolayısıyla, Standing’e göre; mantıksal olarak dünyanın çok büyük bir kısmında işçi sınıfı hiç var olmamıştır. Mesela, ABD’de emekçiler, Standing’in hayal ettiği yedi tip güvenceye tarih boyunca sahip olmadıklarından, onlar işçi olma özelliğini hiçbir zaman kazanamamışlardır. Bu durumda, Standing’in dünyanın dört bir yanında sürdüğünü iddia ettiği “prekerleşme” süreci ne anlama gelmektedir? Standing’in kurduğu mantığı zorlamadan, sadece ilerleterek düşünüldüğünde, ABD’de hiçbir zaman işçi sınıfı olmamış, “küreselleşme sürecinin çocuğu” demesine rağmen daha “küreselleşme” gündeme gelmeden yüzyıllar önce “prekarya” ortaya çıkmış, zaten “preker” olan bu milyonlarca işçinin “prekerleşmesi” de daha fazla “prekerleşme” anlama gelmiştir! Dolayısıyla Standing’in işçi sınıfından ayrı ve ona karşıt bir sınıf ya da grup olarak “prekarya” tezi, kendi içinde tutarsız ve çelişkilidir.

1973-74 kapitalist krizi ile başlayan sermayenin neoliberal saldırı sürecini, “yedi tip güvenceye sahip” işçi sınıfının, bu güvencelerden arındırılmış bir “prekarya”ya dönüşüm süreci olarak tanımlamak, eksik ve elbette yanlış bir okuma olacaktır. İşçi sınıfı, Standing’in hayal ettiği kadar güvencede hiçbir zaman olmamıştır. Esnek çalışma uygulamaları, bu hayali ve güvenceli işçi sınıfının “güvencesizleştirilmesi” değildir. Zaten piyasanın güvencesizliğine mahkum edilmiş, ancak mücadelesi ve elde edilen hakları ile bunu sınırlandırmış işçi sınıfı ve emekçilerin ellerinden bu hakların alınmasıdır. Piyasanın güvencesizliği karşısında, işçi sınıfının yaşamındaki kimi “haklar” ve “güvenceler”in ortadan kaldırılmasıdır.

Bu açıdan işçi sınıfının her mücadelesi, piyasanın belirsizliği karşısında yaşamını bir nebze de olsa güvenceye alma çabası olarak görülebilir. Sendikalaşma, patronun karşısında tek başlarına zayıf olan işçilerin güçlerini birleştirme ve keyfi uygulamalar karşısında çeşitli haklarını güvenceye alma girişimi sürecidir. Yine ücretlerini arttırma talebi gelir ve geçim güvencesini sağlama mücadelesinin hareket noktasıdır. Bu nedenle, işçilerin her türlü eylemi “güvencesizliği” sınırlandırma mücadelesi olarak görülebilir. Ancak, buna indirgenemez. Çalışma sürelerinin azaltılması, eğitim, bilimsel ve kültürel etkinliklere olanaklar sağlanması, işçi sağlığı iş güvenliği ve bir bütün olarak sömürülen bir sınıf olmaktan çıkma ve iktidar olma mücadelesi, “güvencesizliğe karşı mücadele”ye indirgenemeyecek bir mücadeledir. Esnekleşmeye, taşeronlaşma, çeşitli biçimleri ile güvencesiz çalışmaya karşı kadro, sendikalı ve güvenli çalışma talebi, işçi sınıfının acil hedefleri açısından önemli talepler olmakla birlikte, bunları mücadelenin tamamı, değişmez taktik hattı olarak görmek doğru olmaz.

DEVAM EDECEK…

Dipnotlar

1. Avro-Komünizm, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başta Fransa ve İtalya olmak üzere Avrupa komünist partilerinin büyük bir kısmında etkili olan; sosyalist devrimi reddederek “parlamenter demokrasi”nin geliştirilmesi ve tecridi reformlarla sosyalizme geçileceğini savunan akım.

2. Arslantunalı, Mustafa ve Baker, Ulus (2007) “68 ve Devrimci Bir Özne Arayışı”, http://bianet.org/bianet/toplum/99262-68-ve-devrimci-bir-ozne-arayisi, 20.03.2016

3. Wood, Ellen Meiksins (2006) Sınıftan Kaçış – Yeni ‘Hakiki’ Sosyalizm, Çeviren: Şükrü Alpagut, İstanbul: Yordam Kitap, sf. 47

4. Drucker, Peter (1994) Kapitalist Ötesi Toplum, İstanbul: İnkılap Yayınları.

5. Guy Standing, son yıllarında Sosyo-Ekonomik Güvenlik Programı Direktörü görevinde olmak üzere 1975 yılından 2006 yılına kadar ILO’da (International Labour Organization – Uluslararası Çalışma Örgütü) çalıştı. ILO’daki ilk çalışması, 1978 yılında düşük gelirli ülkelerdeki işgücüne katılım durumuna ilişkin tezi oldu. Bu çalışmayı, Jamaika, Guyana, Malezya, Tayland ve diğer ülkelere dair yazıları izledi. Standing, 1980’li yılların ortalarında OECD ülkelerindeki iş piyasasının “esnekleşmesine” dair bir dizi analiz yayınladı. Bu yazılarda neoliberalizm eleştirisi yaptı, ancak esneklik uygulamalarına köklü bir karşı çıkış sergilemedi. 2006 yılında ILO’dan ayrılarak çeşitli üniversitelerde ders vermeye başladı. Bkz. Breman, Jan (2013) “A Bogus Concept?”, New Left Review, 84, sf. 130-138, sf. 131

6. Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 23, 43, 45, 47, 278

7. Bora, Tanıl (2010) “Sınıf, Kapitalizm ve Türkiye”, Birikim, http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/323/tanil-bora-ile-soylesi-sinif-kapitalizm-ve-turkiye#.VveY_dKLQ1g, 20.03.2016

8. Oral, Sertel (2015) “Modern Zamanların Tutunamayanları Prekarya: Sınıf mı, Sınıftan Kaçış mı?”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 70 (1), sf. 237-247, sf. 238

9. Standing, Prekarya, sf. 16

10. Seymour, Richard (2012), “Hepimiz Güvencesiziz: ‘Prekarya’ Kavramı ve Yanlış Kullanımları Üzerine”, Güvencesizleştirme Süreç, Yanılgı, Olanak içinde, Derleyen: Özay Göztepe, Ankara: NotaBene Yayınları, sf. 251-270, sf. 252

11. Oğuz, Şebnem (2011) “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama: Proletaryadan ‘Prekarya’ya mı?”, Mülkiye, Cilt: XXXV, Sayı: 271, sf. 7-24, sf. 12

12. Lazzarato, Maurizio (2005) “Maddi Olmayan Emek”, İtalya’da Radikal Düşünce ve Kurucu Politika içinde, Derleyen: Selen Göbelez ve Sinem Özer, İstanbul: Otonom Yayınları, sf. 227-246, sf. 236-237

13. İtalyan Operaismo’su (işçiciliği), İtalya Komünist Partisi’nin reformizmine tepki olarak ortaya çıkan muhalif akımdır. Özellikle Raniero Panzieri, Mario Tronti, Sergio Bologna, Romano Alquati, Mariarosa Dalla Costa, Franco Berardi ve Antonio Negri’nin gibi kuramcılarla 1960’lı yıllarda etkili olmuştur. Başlangıçta doğrudan fabrikalardaki işçi sınıfına ve onun “otonom gücüne” dikkat çekerken, 1970’lerle birlikte işçi sınıfı dışındaki kesimlere odaklanmış ve yerini İtalyan otonomcu örgütlenmelerine bırakmıştır.

14. Wright, Steve (2008) Gökyüzü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık, s. 247

15. 1970’lerde İtalya’da yayınlanan otonomcu bir dergi.

16. Wright, Steve (2006) “Geçmişten Günümüze Otonomist Marksizmin Yol Haritası”, Otonom Dergisi, Sayı: 13.

17. Caffentzis, George (2014) “Bir ‘Bilişsel’ Kapitalizm Eleştirisi”, Bilişsel Kapitalizm, Eğitim ve Dijital Emek içinde, Derleyenler: Michael A. Peters ve Ergin Bulut, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 75-114, sf. 91

18. Standing, Prekarya, sf. 24-25

19. Oral, Modern Zamanların Tutunamayanları Prekarya: Sınıf mı, Sınıftan Kaçış mı?, sf. 238

20. Güler, Mehmet Atilla (2015) “Kriz ve Yeni Toplumsal Hareketler: ‘İşgal Et’ Örneği”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3 s. 330-362, sf. 337.

21. Chomsky, N. (2013) Occupy/İşgal Et (çev. O. Akınhay), İstanbul: Agora Kitaplığı. sf. 13

22. Harvey, David (2013) Asi Şehirler – Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru, Çeviren: Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis Yayınları, sf. 34-35

23. Loïc Wacquant’la yapılan “Şehrin Kenarlarında” başlıklı söyleşiden aktaran Demirkaya, Elif (2012) “Kökleri Havada: Up In The Air”, Flanör Düşünce – Arkaik Dönemde ve Dijital Medya Çağında Aylaklık, Derleyen: Hüseyin Köse, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, sf. 457-483.

24. Standing, Prekarya, sf. 20

25. Standing, Prekarya, sf. 20

26. Standing, Guy (2011). The Precariat: The New Dangerous Class. London: Bloomsbury Press. sf. 59.

27. Uzunoğlu, Sarphan (2013) “Prekarya Güneşi Selamlarken”, Bilim ve Gelecek Dergisi, Sayı: 114.

28. Standing, Prekarya, sf. 61

29. Standing, Prekarya, sf. 33

30. Standing, Prekarya, sf. 34

31. Standing, Prekarya, sf. 34

32. Standing, Prekarya, sf. 83, 89

33. Standing, Prekarya, sf. 95-97

34. Standing, Prekarya, sf. 59

35. Standing, Prekarya, sf. 110

36. Standing, Prekarya, sf. 110

37. Standing, Prekarya, sf. 117

38. Standing, Prekarya, sf. 117

39. Standing, Prekarya, sf. 35

40. Standing, Prekarya, sf. 145-148

41. Standing, Prekarya, sf. 150-153

42. Standing, Prekarya, sf. 157-159

43. Standing, Prekarya, sf. 155

44. Standing, Prekarya, sf. 55-56

45. Standing, Prekarya, sf. 59

46. Standing, Prekarya, sf. 60

47. Standing, Prekarya, sf. 48

48. Standing’e göre bu yedi tip güvence şunlardır:

“Emek piyasası güvenliği – Tam istihdama bağlı hükümetin simgelediği makro düzeyde yeterli gelir getirici fırsatlar.

İstihdam güvenliği – Keyfi işten çıkarmalara karşı koruma, işe alım ve işten çıkarmalar karşısında düzenlemeler, kurallara uymayan işverenlere karşı mali yaptırımlar.

İş güvenliği – İstihdamda belli bir mevki elde etme fırsatı ve becerisi, vasıfların giderek geçersizleşmesinin engellenmesi, statü ve gelir açısından yukarı hareketliliğin sağlanmasına yönelik fırsatlar.

Çalışma güvenliği – Güvenlik ve sağlıkta yapılan düzenlemeler, çalışma saatlerinin sınırlandırılması, kadınlar için gece işi ve düzensiz çalışma saatlerine yönelik düzenlemeler, iş kazalarına ya da iş nedeniyle ortaya çıkan hastalıklara karşı koruma ve iş kazalarından doğan maliyetlerin karşılanması gibi yöntemler.

Vasıfların yeniden üretiminin güvenliği – Çıraklık ve istihdam eğitimi gibi yöntemlerle vasıf kazanmaya ve işçilerin sahip olduğu becerilerinin kullanılabilmesine dönük fırsatlar.

Gelir güvenliği – Asgari ücret mekanizması gelir sınıflandırılması, kapsamlı sosyal güvenlik, gelir eşitsizliğini azaltmak ve düşük gelirlilere destek olmak için ilerici bir vergi sistemi gibi yöntemlerle yeterli bir sabit gelirin sağlanması.

Temsil güvenliği – Bağımsız sendikalar ve grev hakkı gibi yöntemlerle emek piyasasında ortak bir ses yükseltebilmek.” Standing, Prekarya, sf. 26

49. Standing, Prekarya, sf. 20

50. Marx, Karl (2000) Kapital I. Cilt, Çeviren: Alaattin Bilgi, Ankara: Sol Yayınları, sf. 172.

51. Marx, Kapital I. Cilt, sf. 171.

52. Burjuva devrimlerinin ilk dönemlerinde kölelik dahil kişisel bağımlılık ilişkileri devam etmiş, yasaklanmalarının ardından da fiilen sömürgeler üzerinden varlığını sürdürmüştür. Bugün dahi kölelik, uygar Batı’nın kapitalist üretim süreci ile birleştirmeyi başardığı emek biçimlerinden birisidir.

53. Marx, Kapital I. Cilt, sf. 172

54. Engels, Friedrich (1997) İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Çeviren: Yurdakul Fincancı, Ankara: Sol Yayınları, sf. 71

55. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, sf. 71

56. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, sf. 72

57. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, sf. 72

58. Aydoğanoğlu, Erkan (2011) “Çalışma Sürelerinin Kısaltılması Tartışmaları Üzerine”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 223, İstanbul, s. 61-68, s. 65

59. Rancière, Jacques (2012) Proletarian Nights. The Workers’ Dream in Nineteenth-Century France, London/NY: Verso.

60. “İngiltere’de 14. yüzyıldan başlayarak 18. yüzyıla kadar devam eden toprağın ticarileşmesi olarak da özetlenebilecek çitlemenin diğer bir ifadesi de toprak çevirme hareketidir. Adını, toprağın çitle çevrilmeye başlanmasından alır. Çıkarılan tarım yasasıyla birlikte devletin gözetimi altında parlamento, küçük çiftçilerin, küçük ailelerin kullanımında olan devlet topraklarının, büyük toprak sahipleri tarafından ele geçirilmesidir. Diğer bir ifadeyle, toprakta özel mülkiyete geçilmesiyle birlikte değeri ve kirası bir kaç kat artan toprağın masraflarını karşılayamayan köylüler şehre göç etmek zorunda kalmış, bu sayede büyük toprak sahipleri kamu topraklarını kapatmışlardır. kâr amacıyla piyasaya yönelik tarımın yapılmaya başladığı bu süreci sermayenin toprak yoluyla birikiminin yollarından biri olarak yorumlamak mümkün olmakla birlikte, Avrupa’da farklı ülkelerde benzer çitleme hareketleri meydana gelmiştir.” Bkz. https://kentakademisi.wordpress.com/tag/ingiltere-citleme-hareketi/

61. Shukaitis, Stevphen (2011) “Kimin Güvencesizliği?”, https://onbirincitez.wordpress.com/2011/07/28/stevphen-shukaitis-kimin-guvencesizligi/, 20.03.2016.

62. Shukaitis, Kimin Güvencesizliği?

63. Munck, Ronaldo (2013) “The Precariat: a view from the South”, Third World Quarterly, 34:5, 747-762, sf. 756-758.

64. Aydın, Berkay (2015) “‘Prekarya’ tartışması: Yeni bir sınıf mı? İşçi sınıfının parçası mı?”, http://halkci.org/prekarya-tartismasi-yeni-bir-sinif-mi-isci-sinifinin-parcasi-mi/, 20.03.2016

KAYNAKÇA

Arslantunalı, Mustafa ve Baker, Ulus (2007) “68 ve Devrimci Bir Özne Arayışı”, http://bianet.org/bianet/toplum/99262-68-ve-devrimci-bir-ozne-arayisi, 20.03.2016

Aydın, Berkay (2015) “‘Prekarya’ tartışması: Yeni bir sınıf mı? İşçi sınıfının parçası mı?”, http://halkci.org/prekarya-tartismasi-yeni-bir-sinif-mi-isci-sinifinin-parcasi-mi/, 20.03.2016

Aydoğanoğlu, Erkan (2011) “Çalışma Sürelerinin Kısaltılması Tartışmaları Üzerine”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 223, İstanbul, sf. 61-68

Bora, Tanıl (2010) “Sınıf, Kapitalizm ve Türkiye”, Birikim, http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/323/tanil-bora-ile-soylesi-sinif-kapitalizm-ve-turkiye#.VveY_dKLQ1g, 20.03.2016

Caffentzis, George (2014) “Bir ‘Bilişsel’ Kapitalizm Eleştirisi”, Bilişsel Kapitalizm, Eğitim ve Dijital Emek içinde, Derleyenler: Michael A. Peters ve Ergin Bulut, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 75-114

Chomsky, Noam (2013) Occupy/İşgal Et (çev. O. Akınhay), İstanbul: Agora Kitaplığı

Demirkaya, Elif (2012) “Kökleri Havada: Up In The Air”, Flanör Düşünce – Arkaik Dönemde ve Dijital Medya Çağında Aylaklık, Derleyen: Hüseyin Köse, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, sf. 457-483

Drucker, Peter (1994) Kapitalist Ötesi Toplum, İstanbul: İnkılap Yayınları

Engels, Friedrich (1997) İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Çeviren: Yurdakul Fincancı, Ankara: Sol Yayınları

Güler, Mehmet Atilla (2015) “Kriz ve Yeni Toplumsal Hareketler: ‘İşgal Et’ Örneği”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3, sf. 330-362

Harvey, David (2013) Asi Şehirler – Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru, Çeviren: Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis Yayınları

Marx, Karl (2000) Kapital I. Cilt, Çeviren: Alaattin Bilgi, Ankara: Sol Yayınları

Munck, Ronaldo (2013) “The Precariat: a view from the South”, Third World Quarterly, 34:5, sf. 747-762

Oğuz, Şebnem (2011) “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama: Proletaryadan ‘Prekarya’ya mı?”, Mülkiye, Cilt: XXXV, Sayı: 271, sf. 7-24

Oral, Sertel (2015) “Modern Zamanların Tutunamayanları Prekarya: Sınıf mı, Sınıftan Kaçış mı?”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 70(1), sf. 237-247

Rancière, Jacques (2012) Proletarian Nights. The Workers’ Dream in Nineteenth-Century France, London/NY: Verso

Seymour, Richard (2012), “Hepimiz Güvencesiziz: ‘Prekarya’ Kavramı ve Yanlış Kullanımları Üzerine”, Güvencesizleştirme Süreç, Yanılgı, Olanak içinde, Derleyen: Özay Göztepe, Ankara: NotaBene Yayınları, sf. 251-270

Shukaitis, Stevphen (2011) “Kimin Güvencesizliği?”, https://onbirincitez.wordpress.com/2011/07/28/stevphen-shukaitis-kimin-guvencesizligi/, 20.03.2016

Standing, Guy (2011). The Precariat: The New Dangerous Class. London: Bloomsbury Press

Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları

Uzunoğlu, Sarphan (2013) “Prekarya Güneşi Selamlarken”, Bilim ve Gelecek Dergisi, Sayı: 114

Wright, Steve (2006) “Geçmişten Günümüze Otonomist Marksizmin Yol Haritası”, Otonom Dergisi, Sayı: 13

Wright, Steve (2008) Gökyüzü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık

Wood, Ellen Meiksins (2006) Sınıftan Kaçış – Yeni ‘Hakiki’ Sosyalizm, Çeviren: Şükrü Alpagut, İstanbul: Yordam Kitap

Avrupa’da sağ popülizm, ırkçılık ve mücadele

Yücel Özdemir

Son bir kaç yıldır Avrupa başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde ortaya çıkan ve “sağ popülist” olarak adlandırılan, çoğu açıktan ırkçı-faşist olan parti ve akımlar giderek kalıcı hale gelme özelliği taşıyor. 11 Eylül 2001’deki terör saldırılarından bu yana burjuva partileri ve medyası tarafından “İslam”, “göçmenler” ve “terör” üzerinden korku ve endişeler körüklenerek bir taraftan demokratik haklarda önemli kısıtlamalar yapılırken, diğer taraftan da sağ-milliyetçi kesimlerin daha geniş kesimlerle buluşmasına fırsat doğdu. Başka bir değişle, İslam adına işlenen terör saldırılarının yarattığı korkuya ekonomik krizin yarattığı güvensizlik ve endişe eklenince, pek çok ülkede temel hak ve özgürlükleri kısıtlamayı planlayan burjuva devletleri daha da gericileşti.

Devletleri yöneten düzen partileri ve basın tarafından hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına gerekçe gösterilen argümanlar, kısa bir süre sonra daha sağdaki ırkçı-faşist kesimler tarafından da açıktan kullanıldı. Genel olarak göçmenler, özel olarak da Müslümanlar toplumsal sorunların sorumlusu ilan edilerek hedef gösterildi. Bunun üzerinden güç toplamaya başlayan bu akımlar, gelinen aşamada daha önce kullandıkları temaların yanına bir de mültecileri/sığınmacıları kuvvetli şekilde koymuş bulunuyor.

Suriye’den başlayarak dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan savaşlar, çatışmalar ve yoksulluktan kaçarak Avrupa’ya doğru yola çıkan milyonlarca mültecinin yol boyunca yaşadığı trajedi yetmiyormuş gibi, bir de gittikleri ülkelerde ırkçı saldırılar maruz kalarak, faşist partilerce malzeme yapıldılar ve yapılmaya devam da edilecekler.

Özellikle Avrupa ülkelerinde sığınmacıların gerekçe gösterilerek estirilen propaganda bir taraftan burjuva partilerini daha sağa çekerken, diğer taraftan zaten sağda duran ırkçı-milliyetçi parti ve akımları olmadık şekilde güçlendirdi, şiddete yatkın hale getirdi. Bu durum pek çok ülkede en temel insan haklarından biri olarak kabul edilen “sığınma hakkı”nın önemli oranda kısıtlamasıyla sonuçlandı.

Bu nedenle, Avrupa’da sermaye basını ve partileri tarafından son bir kaç aydır sığınmacılar üzerinden sürdürülen kara propaganda, iç politikada daha fazla gericileşmeye yol açarken, dış politikada daha saldırgan ve militarist olmanın da önünü açtı.

İSLAM DÜŞMANLIĞINDAN SIĞINMACI DÜŞMANLIĞINA…

11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler’e yapılan terör saldırısından sonra, emperyalist devletler ve medyası tarafından sık sık kurulan İslam-terör bağlantısı ve alttan alta işlenen “medeniyetler çatışması” tezi, bir süre sonra ırkçı parti ve milliyetçi akımlar tarafından kullanılan önemli bir malzeme haline geldi. Bu tarihe kadar Avrupa’da daha çok “misafir işçileri”, “yabancıları”, “kriminal olayları” ve “sığınmacıları” kullanarak güç toplamaya çalışan ırkçı hareketler, İslam karşıtlığı temelinde burjuva partileri ve medyası tarafından oluşturulan havayı fırsata çevirerek, ırkçı propagandayı “İslam karşıtlığı” üzerine oturttu. Her ülkede farlılıklar içermekle birlikte milliyetçilerin, ırkçıların birleştiği asıl konu “İslam” ve “terör” üzerinden Müslüman inancından göçmenlere karşı propaganda yapmak oldu. Bu temelde özellikle Avrupa ülkelerinde camilere karşı pek çok saldırı gerçekleştirildi.

Çoğunluk toplumu arasında korkuları körüklenerek, ekonomik-sosyal sorunların sorumlusunun göçmenler olduğu propagandası değişik aşamalardan geçirilerek işlenirken, radikal dinci terör örgütleri tarafından işlenen cinayetler de süreci hızlandırdı.

İslam düşmanlığı temelinde sürdürülen propagandalar İstanbul saldırıları (15 ve 20 Kasım 2003), Theo van Gogh cinayeti (2 Kasım 2004, Amsterdam), Madrid (11 Mart 2004) ve Londra saldırıları (7 Temmuz 2005), Charlie Hebdo (7 Ocak 2015, Paris), Ankara Katliamı (10 Ekim 2015), Paris Katliamı (13 Kasım 2015) etkisiyle önemli bir aşamaya ulaştı.

Radikal dinci teröristlerin “en güvenli” ülkelerin başkentlerinde işlediği cinayetler, Avrupa halkları arasında korku ve güvensizliği daha da büyütürken, bu korkuyu kullanan sağcı akımlar güç toplamaya başladılar.

Gelinen aşamada, Avrupa ve ABD’de “muhafazakar” ve “sosyal demokrat” partiler öncesine göre daha sağ çizgiye kaymış ve bu partilerin yanına yeni sağcı-milliyetçi partiler eklenmiştir. Bu konuda tek tek ülkelerdeki duruma bakmak, nasıl bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu anlamak bakımından önemli.

AVRUPA’DA KARANLIK TABLO

Almanya

Geçmişte Hitler faşizminin iktidara geldiği, bu nedenle dünyanın her yerinde ırkçı-faşist hareketlerin “ilham kaynağı” olan Almanya’da, faşist hareketler İkinci Dünya Savaşı’ndan bugüne kadar genellikle marjinal gruplar halinde varlığını sürdürdü. Klasik Neonazi gruplar kimi zaman eyaletler düzeyinde yükselişe geçse de bu sürekli, kalıcı olamadı. Uzun bir süre İslam düşmanlığını faaliyetlerinin merkezine koyan ve isimlerinin başına “pro” koyan çeşitli yerel örgütler kuruldu. Ancak ülke genelinde birleşmeleri, güç oluşturmaları pek mümkün olmadı. Denilebilir ki; uzun yıllardır ülkede ekonomik-sosyal sorunlar, göçmenler ve İslam üzerinden sürdürülen ırkçı propaganda, gelinen aşamada Almanya için Alternatif (AfD) partisinde toplanmış görünüyor. 2013’den bu yana yükseliş içinde olan bu “yeni sağ” parti, 2015’in yaz aylarından itibaren sığınmacılar üzerinden sürdürülen tartışmaların etkisiyle oylarını arttırdı.

Resmi kayıtlara göre 6 Şubat 2013’te kurulan AfD, asıl olarak “Euro krizi” olarak bilinen Güney Avrupa ülkelerinin içine düştüğü borç krizi ve buna bağlı geniş kesimler içinde başlayan gelecek korkusu ve endişesine bağlı yaşanan siyasi gelişmeler sırasında Alman sermayesinin çıkarlarını radikal şekilde savunma adına ortaya çıkmıştı. Partinin en tanınmış destekçilerinden birisi olan Alman İşverenler Birliği (BDI) Eski Başkanı Olaf Henkel, 2013’te AfD’den Avrupa Parlamentosu milletvekili seçilmişti.

Euro karşıtlığından çok, Euro’nun Kuzey-Güney olarak ikiye bölünmesini savunan AfD, ekonomik durumu borç krizi içinde olan Güney Avrupa ülkeleri ile ekonomisi iyi olan Kuzey Avrupa ülkelerinin ayrı para birimi kullanması gerektiğini savunuyordu. AfD’nin kurucusu ve eski başkanı Prof. Dr. Bernd Lucke bu konudaki neoliberal görüşlerini bir grup akademisyenle birlikte 2005’deki genel seçimlerden önce, “Hamburg Çağrısı” (Hamburger Appell) adı altında ilan etmişti.

Bu nedenle AfD ilk olarak Euro karşıtı kampanyalarla dikkat çekmişti. Buna, Doğu Avrupa ülkelerinden insanların göç etmesi ve sığınmacılara karşı söylemlerini de ekleyince, zamanla mevcut Hıristiyan Demokrat (CDU/CSU) partilerin sağına yerleşen ve giderek kalıcılaşan bir parti oldu. Kurulduktan 8 ay sonra katıldığı genel seçimlerde yüzde 5 barajını az bir oyla kaçırarak, yüzde 4.7 oy aldı. Federal Parlamento ve Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde elde ettiği başarılar Doğu Almanya’daki Saksonya, Thüringen, Brandenburg eyaletlerinde ve Hamburg’da sürdürdü.

CDU’nun sağında muhafazakar bir oluşumun taban bulmasının elbette sermayeyle bağlantılı olan önemli bir yanı bulunuyor. Ancak, parti Temmuz 2015’te iç tartışmalar nedeniyle ikiye bölündü. Partinin ilk kurucuları olan “daha ulusalcı burjuva” çizgideki akademisyenler ve Olaf Henkel, partinin “radikal milliyetçi” çizgiye çekilmesine karşı çıktı. Essen’de yapılan kongrede bu kanat seçimleri kaybederken, partiden de ayrılmaya karar verdi. Ayrılmaya neden olarak da AfD’nin “Koyun postundaki NPD”¹ olduğunu gösterdiler. Gerçekten de, eski-yeni pek çok Neonazi, yeni örgütlenen AfD’nin içine girerek çalışmaya, birleşmeye başladı.

Bu nedenle AfD’den geriye kalan ve partinin yüzde 60’ını oluşturan “milliyetçi muhafazakarlar” zaman içinde söylemlerini de radikalleştirerek, açıktan ırkçı-faşist bir çizgiye geldi. Yapılan anketlere göre, ülke genelindeki oy oranı 2015 sonu itibarıyla yüzde 12’ye kadar çıkmış bulunuyor. Bu demektir ki; 2017’deki genel seçimlerde parlamentoya girme şansı oldukça yüksek. Bu da Almanya’daki siyasi dengelerin yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor. Der Spiegel dergisinde yer alan “Sağdan Parlamento Dışı Muhalefet” başlıklı yazıda, son on yıldır Hıristiyan Demokratlar’ın muhafazakar seçmenlerin bir bölümünü kaybettiğine dikkat çekildikten sonra şöyle deniliyordu: “Almanya’da partiler yeniden biçimlendiriliyor. CDU 10 yıl önce kendisine bağlı olan muhafazakar seçmenler grubunun bir bölümünü kesin olarak kaybetti ve bunu da kabul etmiş durumda. Daha muhafazakar olan CSU ile de bunu telafi edemez. Avrupa ölçülerinde bakılırsa bu normalleşmedir: Birçok Avrupa ülkesinde muhafazakar partilerin sağında popülist gruplar oluştu. Almanya’da ise savaştan sonra bu hiç olmadı. Nazi döneminde yapılanları anımsayan kolektif hafıza bunu engelledi ve CDU da kendi sağındaki bir parti yaratmamayı değişmez politika haline getirdi. Bu elbette ‘devlet partisi’ olmaya uygun bir durumdu.”²

Bu aynı zamanda Almanya’da da diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi muhafazakarların dışında yeni bir “sağ hareketin” oluşmasının zamanın geldiği ve bunun da normal karşılanması gerektiği anlamına geliyor. En önemlisi de bu görüş azımsanmayacak kadar geniş bir kesim tarafından paylaşılıyor.

AfD’nin yükselişi ve giderek kalıcı hale gelmesi, aynı zamanda Euro, İslam ve göçmen karşıtlığı temelinde yeni bir sağ hareket için koşulların olgunlaştığı anlamına geliyordu. Buna rağmen bu partinin yükselişi “yeni sağ tehlike” olarak yorumlanmadı çoğunlukla. Hatta bu yükseliş kimi yorumcular tarafından “gecikme” olarak da gösterildi. Gerekçe olarak da Avrupa’nın pek çok ülkesine uzun zamandan beri muhafazakarların sağında “popülist” partilerin yükselişte olması gösterildi. Bu aynı zamanda sermaye basının azımsanmayacak bir bölümü tarafından AfD’nin yükselişinin “normal” görülmesi ve bununla yaşamaya devam edilmesi gerektiğini önerme anlamına geliyor.

Ne var ki, kendisine “Batının İslamlaştırılmasına karşı Avrupalı Yurtseverler” (PEGIDA) diyen hareketin Saksonya eyaletinin başkenti Dresden’de kitlesel eylemler yapmaya başlaması, ortada yeni bir hareketin olduğu tartışılmasını da beraberinde getirdi. Her ne kadar PEGIDA’nın başını çekenler doğrudan AfD yöneticileri olmazsa da, son seçimlerde bu partiye oy verdiklerini gizlemiyorlar. Keza, AfD içerisinde de bu hareketle bağlantı konusunda yoğun tartışmalar yaşandı. Eylemlere katılmak için Dresden’e giden AfD Brandenburg Başkanı Alexander Gauland, “Biz bu hareketin doğal müttefikiyiz” diyordu. Aradaki fikir birliği PEGIDA’yı AfD’nin sokaktaki yansıması haline getirdi. Zira Dresden Teknik Üniversitesi Anayasa ve Demokrasi Araştırmaları Merkezi (ZVD) tarafından yapılan araştırmaya göre, eylemlere katılanların yüzde 17’si AfD seçmeni olduğunu belirtiyordu.

AfD’nin toplumun içine pompalanan korku ve endişeleri kullanarak yaptığı propaganda, en çok Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU/CSU) partisinin oylarını etkilemiş görünüyor. Son genel seçimlerde (Eylül 2013) yüzde 41.5 oy alan CDU/CSU’nun oyu son anketlere göre yüzde 35 civarına düşmüş. Bu da AfD’nin asıl olarak CDU’dan oy aldığını gösteriyor. Bu durum parti içinde, oyların bu partiye kaptırılmaması adına daha sağ politikaların izlenmesi gerektiği yönündeki görüşlerin yüksek sesle ifade edilmesine yol açtı. Özellikle 2015 yılı içinde Almanya’ya gelen sığınmacı sayısının 1 milyona ulaşması geniş tartışmalara yol açtı. Merkel’e izlediği politikayı değiştirmesi için parti içinden yoğun baskı var. Siyasal iklimin sağa kaydığını gören Merkel ve koalisyon ortağı SPD, arka arkaya sığınmacılara yönelik hakların kısıtlanmasında önemli adımlar attı.

Savaştan kaçarak, büyük bir umutla Almanya’ya gelenler, geldiklerine bin pişman edildi. Öyle görünüyor ki bundan sonra da sığınmacılara yönelik sert politikalar devam edecek. Merkel ve partisinin izlediği politikanın arkasında durmayacağını fark eden AfD yöneticileri, söylemlerini sertleştirerek açıktan sığınmacıları hedef haline getirdi. En son partinin başkanı ve yardımcısı Alman polisinin sınırlarda sığınmacılara ve çocuklara karşı silah kullanması gerektiğini söyledi.

İslam, radikal dinci terör, sığınmacılar ve ekonomik-sosyal sorunlar üzerinden oluşturulan korku ve endişe öyle görünüyor ki bundan sonra da körüklenmeye devam edecek. Bunun sonuçlarından birisi aralarında AfD üyelerinin de olduğu sağcı-faşist grupların sığınmacılara yönelik fiili saldırıları olurken, diğer yanını sistemin bütün partilerinin öncesine göre daha sağdan politikalar izlemesine yol açıyor.

Bu politikaların başında ise var olan pek çok temel insan hakkının rafa kaldırılması, AB’nin entegrasyon sürecinin yavaşlatılması ve sığınmacılara yönelik şiddet olaylarının artması geliyor. Bugüne kadar AB’nin entegrasyon sürecinden kârlı çıkan, bu nedenle “birleşik Avrupa” hayalini hep canlı tutmaya çalışan Alman burjuvazisinin gelişmeler konusunda nasıl bir tutum takınacağı önümüzdeki dönem daha belirgin şekilde ortaya çıkacak. Bugüne kadar dünya üzerindeki çıkarlarını asıl olarak AB şemsiyesi altında koruma ve genişletmeyi hedefleyen Alman sermayesinin, yükselen ırkçı-milliyetçi eğilime karşı izleyeceği tutum aynı zamanda AB’nin geleceğiyle de yakından ilgili olacaktır.

Fransa

2015’te iki büyük terör saldırının yaşandığı Fransa’da Front National (Ulusal Cephe – FN) uzun zamandır varlığını sürdürüyor. 1972 yılında kurulan ırkçı parti, gelinen aşamada, bölünmelere rağmen en güçlü dönemini yaşıyor. Kurulduktan sonra uzun bir süre pek varlık gösteremeyen NL, özellikle cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, 1988’den bu yana, 2007 seçimleri dışında, hep yüzde 14’ün üzerinde oy aldı. 2002’deki NF’in başkanı Jean Marie Le Pen, Sosyalist Parti’nin adayı Lionel Jospin’i de geçerek, yüzde 16 ile ikinci tura kalmıştı. Ulusal parlamento seçimlerinde de 1988-2012 arasında yüzde 10-15 arasında değişen oranlarda oy alan FN, en büyük sıçramayı 2014’teki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yaparak yüzde 24,8 oy aldı. Oranın bu kadar yüksek olmasında elbette seçimlere katılım oranın düşük olmasının payı var. Ancak bu yükselişin geçici olmadığı Paris saldırısından kısa bir süre sonra, 6 Aralık 2015’te yapılan bölgeler seçimlerinde görüldü. Seçimlerden yüzde 28 ile NF birinci çıkarken, eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin başkanlığını yaptığı muhafazakar Cumhuriyetçiler yüzde 27 ile ikinci, Sosyalist Parti (SP) yüzde 23 ile üçüncü oldu.

Seçimlerin ikinci turunda pek çok kent ve bölgede Cumhuriyetçiler ile SP işbirliği yaparak, NF’nin bir çok bölgede belediyeyi ele geçirmesini ancak önleyebildiler. Liberation gazetesi sonuçları “insanlardaki korku”nın etkili olmasına bağlarken, Le Monde gazetesi ise sonucu “Fransa için büyük tehlike”³ diye değerlendirdi.

Her ne kadar açıktan ırkçı-faşist görüşleri savunan NF önemli bir yükseliş gösterse de, ikinci sıradaki Cumhuriyetçiler de pek çok konuda NF’in söylediklerini başka bir şekilde formüle ederek gündeme getiriyor. Bu nedenle her iki parti arasındaki söylem farkı çok da büyük değil. NF’in yükselişi diğer burjuva partilerinin de daha fazla milliyetçi politikalar izlemesine yol açmış durumda. Özellikle, 13 Kasım 2015’te yapılan ve 130 kişinin hayatına mal olan terör saldırısından sonra ülkede pek çok demokratik hak rafa kaldırıldı, olağanüstü hal ilan edildi. Hükümetteki Sosyalist Parti “teröre karşı birlik” adı altında milliyetçi söyleme destek verdi. SP, bulunduğu yerden bir adım sağa kayarak, şimdiden 2017’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sağ seçmenlerin oylarını almak için manevralar yapıyor.

Terör saldırılarının yarattığı korku, İslam, işsizlik, yoksulluk, göçmenler, sığınmacılar, AB karşıtlığı üzerinden yaptığı propagandayla yükselişe geçen NF’nin, aynı başarıyı önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de sağlayacağı dillendiriliyor. Eğer bu gerçekleşirse sadece Fransa değil bütün bir Avrupa için büyük bir tehlike kapıda.

Avusturya

Irkçı-faşist partilerin yükselişe geçerek, hükümet ortağı olduğu ülkelerin başında Avusturya geliyor. 2000 yılında Jörg Haider’in başkanlığını yaptığı Özgürlük Partisi (FPÖ) yüzde 26.9 oy alarak sadece Avrupa’da değil, bütün dünyada geniş yankı yaratmıştı. FPÖ, 15 yıl içinde bölünmesine rağmen oy oranını korumaya devam etti. Son anketlere göre halen yüzde 20’nin üzerinde oyu var. İslam ve göçmen düşmanlığı partinin başlıca politikası. Bir zamanlar yüzde 45-50 arasında oy alan muhafazakar Halk Partisi’nin (ÖVP) oy oranı 2013’teki son seçimlerde yüzde 24’e düşmüştü. Ancak, “sığınmacı krizi” ile birlikte bu partinin oy oranının arttığı tahmin ediliyor. Bu nedenle, ülke, sığınmacılar üzerinden sürdürülen propagandanın etkisiyle önemli ölçüde gericileştirildi. Sığınma hakkına sınırlandırmalar getirilirken, sosyal demokrat SPÖ-muhafazakar Halk Partisi (ÖVP) koalisyon hükümeti 2019 yılına kadar 50 bin sığınmacıyı sınır dışı edeceğini duyurdu. Avusturya 2015’te toplam 8 bin 365 mülteciyi sınır dışı etti. Ayrıca önümüzdeki dönemde ülkesine dönmek isteyenleri 500 Euroluk yardımla teşvik etmeyi planlıyor.

Hollanda

Geert Wilders’in liderliğini yaptığı Özgürlük Partisi (PVV), yıllardan beri Hollanda ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde İslam düşmanlığı temelinde ırkçılık yapıyor. Kuran karşıtı provokasyonlarla tanınan Wilders’in partisi 2006’daki genel seçimlerde yüzde 5.9 alırken, daha sonra oy oranını yüzde 15.5’e çıkardı. Halen Hollanda’daki üçüncü büyük parti durumunda olan PVV, bir ara muhafazakarların öncülüğünde 2010-2012’de kurulan hükümeti de dışarıdan desteklemişti. Sığınmacılara karşı Hollanda sınırlarının kapatılmasını, İslam sembollerinin yasaklanmasını savunan PVV, 2015’in sonunda yapılan anketlere göre ülkenin birinci partisi olmuş durumda. 2017’in mart ayında yapılacak genel seçimlerde PVV’nin oyunu artıracağına kesin gözüyle bakılıyor.

Yunanistan

Faşist Altın Şafak Partisi Ocak 2015’te aldığı yüzde 6.2 oyla meclise 17 milletvekili gönderdi. Eylül 2015’te yapılan erken seçimlerde sandalye sayısını bir artırdı. Yöneticilerinin açıktan ırkçı olduğu bu parti, özellikle sığınmacılara ve azılıklara karşı yoğun propaganda yapıyor. Ayrıca ülkede Altın Şafak Partisi’nin dışında SYRIZA’nın koalisyon ortağı Bağımsız Yunanlar başta olmak üzere başka da ırkçı partiler bulunuyor.

İsviçre

Avrupa’nın ortasında, AB ve NATO üyesi olmayan İsviçre’de uzun zamandan beri milyoner Christopf Blocher’in arkasında olduğu milliyetçi-muhafazakar İsviçre Halk Partisi (SVP) önemli bir güç. En son 18 Eylül 2015’te yapılan genel seçimlerde yüzde 29.4 alarak birinci parti olan SVP, özellikle Balkanlar üzerinden gelen sığınmacılarına karşı düşmanca bir propaganda yürüttü. Seçimlerden ikinci çıkan Sosyal Demokrat Parti’nin (SP) yüzde 18 oy alması, geleneksel sistem partileriyle SVP arasında oy farkı konusunda net bir fikir veriyor. Gelişmeler, SVP’nin kısa sürede güç kaybetmeyeceğini gösteriyor.

Sınırların yabancılara kapatılmasını, AB ile ilişkilere mesafe konulmasını savunan SVP, aynı zamanda son yıllarda İslam düşmanlığı üzerinden yoğun bir propaganda yürütüyor. Bu temelde pek çok referandum düzenlenmesini sağladı. Son sığınmacı kriziyle birlikte iltica hakkının sertleştirilmesine ön ayak oldu.

Danimarka

Daha önce liberal, burjuva demokrasisinin geliştiği ülkeler olarak gösterilen Kuzey Avrupa ülkelerinde de son yıllarda sağ-popülist partiler önemli oranda güç topladı. Danimarka’da sağcı Halk Partisi’nin (DF) oyu 2009’da yüzde 14,8 iken, son seçimlerde oyunu 8,8 puan artırarak yüzde 21,1’e çıkardı ve ulusal mecliste ikinci büyük parti konumuna ulaştı. Bu nedenle ülkedeki politikaların belirlenmesinde önemli rolü bulunuyor. DF tarafından Müslümanlara, sığınmacılara ve AB’ye yönelik eleştiriler diğer partiler üzerinde de etki yaratmış durumda. 2015’in yaz aylarından itibaren sınır kontrolleri yapmaya başlayan Danimarka’da, DF’nin sığınmacılara karşı insanlık düşmanı politikaların hayata geçirilmesinde önemli rolü bulunuyor. Bu kapsamda mültecilerin para ve ziynet eşyasına el konmasına izin veren yasa yürürlüğe girdi. Sosyal demokratlar ve liberaller de DF tarafından yapılan önerileri destekledi. Böylece sığınmacılar üzerinden yapılan tartışmalar bütün sermaye partilerini birleştirmiş duruda.

İsveç

Benzer bir durum İsveç’te de söz konusu. 1988’de ırkçı-faşist bir hareket olarak kurulan İsveç Demokratları (SD), uzun bir süre varlık gösteremedi. Ancak, ilk olarak 2010’da yüzde 4 olan seçim barajını yüzde 5.7 oyla aşarak meclise 20 milletvekili gönderdi. Ülkenin kuzey bölgelerinde özellikle yoksullar arasında etkili olan bu ırkçı parti 2014’te yapılan genel seçimlerde oylarını iki katından fazla artırarak yüzde 12.9’a çıkardı ve meclise bu kez 49 milletvekili gönderdi. Benzer bir sonucu aynı yıl içinde yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de elde etti. “Sığınmacı krizi” ile birlikte ırkçı politikalarına hız veren SD’nin oy oranının son anketlerde yüzde 20 civarına ulaştığı tahmin ediliyor. Son beş yıl içinde oy bakımından önemli bir sıçrama yapan ırkçı hareketin yükselişi özellikle muhafazakar Moderata partisinin oy oranını aşağıya çekmiş. 2010’daki seçimlerde yüzde 30’un üzerinde oy alan parti son seçimlerde yüzde 23’e düştü. Benzer bir durum Sosyal Demokrat İşçi Partisi (SAP) için de geçerli. 1932-1998 yılları arasında hep yüzde 40’ın üzerinde oy alan, ülkeyi tek başına yöneten SAP, bu özelliğiyle İsveç’i adeta sosyal demokrasinin, “hoşgörü”nün, “sosyal adalet”in kalesi haline getirmişti. Ancak parti 1998’den sonra izlediği açık neoliberal politikalar sayesinde oy kaybetmeye başladı. Son iki seçimdir yüzde 30 civarında oy alıyor ve bir daha yüzde 40’ları bulması zor görünüyor.

Gelinen aşamada bir zamanlar demokrasi ve özgürlükler kalesi olarak gösterilen İsveç’te Müslümanlara ve sığınmacılara yönelik düşmanca politikalar izleniyor. Daha önce orta-sağ koalisyon hükümeti tarafından sığınmacılar ve göçmenlere yönelik sürdürülen politikalar şimdi iktidardaki SAP-Yeşiller koalisyonu tarafından sürdürülüyor. Bu da sağ-milliyetçi cephenin sürdürdüğü politikanın ülke genelinde etkili olduğu anlamına geliyor.

Sığınmacılara karşı sert politikalardan yana olan sözde sol hükümet 80 bin mültecinin sınırdışı edileceğini açıkladı. Geçtiğimiz yıl İsveç’e toplam 163 bin mültecinin geldiği ve bunların yüzde 45’inin başvurusunun reddedildiği bildiriliyor. İsveç de, Kasım 2015’te sınır kontrollerine başlamıştı.

DİĞER ÜLKELERDE DURUM

Sağ popülist, milliyetçi, faşist parti ve akımların yükselişi Finlandiya (Gerçek Finler), İtalya (Liga Nord), Belçika (Vlaams Belange), Bulgaristan (Attacke), Estonya (Muhafazakar Halk Partisi), İngiltere (Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi – UKIP), Letonya (Ulusal Birlik), Litvanya (Düzen ve Adalet Partisi-TT), Romanya (Büyük Romanya Partisi – PRM), Slovakya (Milliyetçi Parti) gibi Avrupa ülkelerinde de önceki döneme göre yükseliş içinde.

Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yüzbinlerce sığınmacının ulaşmasıyla birlikte bu gerici politikalar sadece ırkçı partileri değil, aynı zamanda yerleşik düzen partilerini de içine alarak genişledi. Slovakya’da hükümetteki sosyal demokratlar da açıktan Müslüman sığınmacı istemediklerini ilan etti ve ülkenin Hıristiyan kalmaya devam edeceğini propaganda ederek halk arasında korku ve endişeleri körükledi.

Benzer bir durum Çek Cumhuriyeti’nde de ortaya çıktı. Parlamentoda grubu bulunan sağ-sol bütün partiler sığınmacı alımına karşı ortak tutum aldı. Bu bakımdan bazı ülkelerde gericilik hemen kendisini hükümetler düzeyinde hissettirdi.

Göçmenlerin yaşamadığı AB üyesi Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerinde aşırı-sağcı, anti-komünist hareketler çoktan batı tarafından Rusya’ya karşı destekleniyor. Bu ülkelerdeki gericilik, Batı Avrupa’ya göre çok daha sistemle bütünleşmiş durumda.

MACARİSTAN VE POLONYA’DA OTORİTER REJİMLER

Macaristan

Avrupa’daki gelişmeler açısından Macaristan ve Polonya’da yaşananlar ayrı bir özellik taşıyor. Birçok ülkede sağ popülist ve faşist akımlar iktidara gelmeye, hükümet kurmayı, güç toplamaya çalışırken, Polonya ve Macaristan’da bu görüşleri savunan partiler yönetimi elinde bulunduruyor ve ülkenin idaresini kendi ideolojisine göre düzenleyerek otoriter bir karakter kazandırıyor.

Avrupa’da bu konuda Macaristan’ın başı çektiği biliniyor. “Komünizmle mücadele eden talebelerin” kurduğu Genç Demokratlar Birliği (Fidesz), bugün ülkenin en güçlü politik akımı haline gelmiş ve Macaristan’ı kendi dünya görüşüne göre yeniden dizayn ediyor. Irkçı-faşist Başbakan Viktor Orban ve partisi Fidesz tarafından hazırlanan yeni anayasa 2011’de Meclis’te kabul edildi. 1 Ocak 2012’de yürürlüğe giren, azınlık haklarını yok eden, düşünce ve basın özgürlüğünü sınırlayan yeni anayasa, aynı zamanda Hıristiyanlık değerlerini her şeyin üzerinde tutuyor. Din, öncesine göre biraz daha yaşamın merkezine çekildi. Fidesz’den daha faşist olan Jakob hareketi sürece destek verdi. Sosyal demokratlar ve liberaller sindirildi ve zayıflatıldı. “Hıristiyan-milliyetçi” değerlerin merkezinde olduğu gerici yeni anayasasının, ülkede yaşayan herkesi temsil etmediği; bu yönüyle meşru olmadığı açık.

Yeni anayasa sağcı hükümetin ömrünü sadece uzatmıyor, aynı zamanda diktatörlüğün kurulmasına olanak sağlıyor. Bu nedenle muhalefetteki sosyal demokratların “kanla değil, sözle gelen diktatörlük” tanımlaması önemli.

Hatırlanacağı gibi, bu “kansız diktatörlüğün” geldiği sırada ülke aynı zamanda AB Dönem Başkanı idi. Keza; AB liderleri ve uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından “ultra-konservatif” olarak ilan edilen Fidesz, aynı zamanda Avrupa’daki muhafazakar partileri çatısı altında toplayan Avrupa Halk Partisi (EVP) üyesi. AB üyesi ülkelerin liderleri lafta da olsa, Macaristan’daki gerici anayasaya tepki göstermişlerdi. Hak ve özgürlüklerin tehdit altında olduğunu açıklamışlardı. Ama bir süre sonra onlar da “ultra-konservatif” yönetimle çalışmaya alıştılar. Macaristan’da “sosyalist rejimin vesayetinden” kurtulma adı altında başlatılan yeni anayasa tartışması gelip, faşistlerin iktidarını perçinlemesi, demokrat ve liberal basının susturulması, azınlıkların düşman ilan edilmesi, Hıristiyanlık değerlerini her şeyin üstünde tutmayla sonuçlanmış bulunuyor. Ve yeni anayasa yürürlüğe girdikten sonra Macaristan’daki demokratların, ilericilerin işi gerçekten zor görünüyor.

Polonya

Soğuk Savaş yıllarında Doğu Bloku’nun batıdaki en büyük ülkesi olan Polonya’da uzun bir süredir muhafazakarlık, sağcılık ve iktidarın tek merkezde toplanmasına dair önemli gelişmeler ve tartışmalar yaşanıyor. Önce Anayasa Mahkemesi, sonra da Radyo Televizyon Kurumu “reform” adı altında iktidardaki milliyetçi Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) tarafından kontrol altına alındı. Genel başkanının eski Başbakan Jaroslav Kaczynski’nin yaptığı PiS, 25 Ekim’de yapılan seçimlerde sandıktan birinci parti çıkmıştı. Beate Szydlo’nun başbakan adaylığıyla seçimlere giren PiS aldığı yüzde 37.7 oy ile meclisteki 460 sandalyenin 234’ünü kazandı. 8 yıl boyunca iktidarda olan liberal Yurttaşlar Platformu (PO) yüzde 23.6 oyla 137 milletvekili kazanırken, 5 partinin yer aldığı yeni mecliste hiç bir sol ve sosyal demokrat partinin olmaması dikkat çekici. Başka bir değişle yeni meclis, tamamen siyasi yelpazenin sağındaki partilerden oluştu.

Seçimler öncesinde vergilerin ve emeklilik yaşının düşürülmesini vadeden PiS, sosyal yardımı artıracağını ve sığınmacıları ülkeye almayacağını açıklamıştı. Özellikle sığınmacılar konusu yoğun işlenmişti. Yine, AB’nin merkezden dayatmalarına karşı bir söylem de öne çıkarılmıştı.

Aşırı milliyetçi Jaroslav Kaczynski’nin bütün çabası ülkedeki bütün denetimi elinde toplamak. Seçimlerden sonra kurulan yeni hükümet işe önce istihbarat örgütünün başkanını değiştirmekle başladı. Noel öncesinde ise Anayasa Mahkemesi’ne beş yeni yargıç atayarak, mahkemenin bağımsızlığına son verdi. Yılbaşı öncesinde çıkarılan Basın Yasası’yla kamu radyo televizyon kurumu “Ulusal Kültür Enstitüsü”ne dönüştürülerek, bağımsız bir kurum olmaktan çıkarıldı, doğrudan hükümete bağlandı.

Yasanın hükümet tarafından onaylanmasından sonra kamu radyo ve televizyonlarının pek çok yöneticisi istifa etti. Kamu televizyonu TVP’de yayınlanan dört programın müdürü de görevinden kendi isteğiyle ayrıldı. Yeni düzenlemeyle radyo televizyon kurumunun yönetim ve denetleme kurulu Hazine Bakanı tarafından atanıyor.

Muhafazakarlık değerlerini öne çıkaran, Hıristiyan-Katolik değerleri merkeze koyan Kaczynski, ayrıca Leh milliyetçiliğini “modernleştireceğini” ileri sürerken, bu alanda gerici politikaları güçlendirmenin peşinde. Özellikle Almanya ile Rusya’nın siyasi ve ekonomik olarak yakınlaşabileceğini ve ülkesinin bundan çok fazla zarar göreceğini ileri sürüyor. Bu nedenle dış politikada İngiltere’ye yakınlık daha fazla dikkat çekiyor.

Mecliste elde ettiği salt çoğunlukla rakibi milliyetçi, liberal ve zaten zayıflayan sol partileri geriletmeyi hedefine koyan PiS, Macaristan’da faşist Viktor Orban ya da Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ın izlediği yolu takip ederek, her alanda kontrolü ele geçirdiği otoriter bir sistem kurmanın peşinde.

Yargı ve medyadan başlayarak önemli kurumların milliyetçi PiS tarafından denetlenmeye başlanması, Avrupa Birliği (AB) tarafından tepkilerle karşılandı. Pek çok AB temsilcisi, gelişmelerden endişe duyduğunu açıkladı. Ancak bu açıklamaların fazla bir sonuç getirmeyeceği tahmin ediliyor. Zira, benzer eleştiriler Macaristan’a da yapılmıştı. Ancak bir süre sonra ülkedeki totaliter sistem AB tarafından normal karşılanmaya başlandı.

ABD’DE DE RADİKAL-SAĞ YÜKSELİŞTE

Avrupa ülkelerinde İslam, göçmen, AB ve yerleşik partileri hedefe koyarak yükselişe geçen “sağ popülizm”in bir benzeri, bazı açılardan farklılıklar içermekle birlikte ABD’de yaşanıyor. Ancak, ABD’de bu “sağ popülizm”i yeni sağcı-milliyetçi partiler değil, Cumhuriyetçi Parti’nin içinden ve başkan adayları yapıyor. 2008’de ABD’den başlayarak dünyaya yayılan ekonomik krizin yarattığı işsizlik, yoksulluk ve gelecek korkusunu kullanan Cumhuriyetçiler içindeki Tea Party (Çay Partisi) kısa bir süre içinde adından tekrar söz ettirdi. 1773’te Boston’da Doğu Hindistan şirketine ait üç gemi dolusu çayın İngiltere’ye geri gönderilmesi için yapılan protesto gösterilerinin ardından başlayan ve tarihe “Boston Çay Partisi (Boston Tea Party)” olarak geçen bağımsızlık yanlısı hareket, 3 yıl sonra 1776’da İngiltere’den bağımsızlık ilanıyla sonuçlanmıştı.

2009’da ekonomik krize tepki olarak yapılan bir çok eylemin tarihsel arka planına yerleştirilen Çay Partisi, bir süre sonra açıktan göçmen karşıtı ırkçı bir söylemi öne çıkardı. Bir siyahın ABD başkanı olarak seçilmesine karşı söylemler de öne çıkaran hareketin temsilcileri açıktan “Ülkenin yabancılar tarafından işgal” edildiğini ileri sürdü. Ancak halkının büyük bölümü onların düşüncelerini, korkularını ve nefretlerini paylaşmadı. Bu da onları daha da fanatikleştirdi.⁴

ABD’nin en güçlü medya patronu olan Rupert Murdoch’a ait başta Fox News, New York Post olmak üzere hatta bazen Wall Street Journal, bu hareketin kitleselleşmesinde çok önemli bir rol oynadı. Ve halen de Fox News yayınlarıyla bu hareketin etkisine büyük katkı sağlıyor.

Denilebilir ki, 2008 krizinin etkisiyle sosyal konumları sarsılan orta sınıflar, açıktan Barack Obama’nın şahsında izlenen politikalara tepki göstermiş ve bu çerçevede sağcı-muhafazakar kesimlerin güç toplamasına imkan sağlamıştır. Örneğin, Cumhuriyetçilerin başkan adayı Donald Trump açıktan yabancılara, göçmenlere, sığınmacılara, siyahlara ve siyasi rakiplerine karşı düşmanca bir nefret söylemi kullandığı halde geniş bir destek almıştır. Paris saldırısından sonra ülkeye Müslümanların girişinin yasaklanmasını talep edecek kadar açıktan ırkçılaşan bir şahsiyet, ön seçimlerde azımsanmayacak bir kesimden oy alıyor ve başkan adaylığına koşar adımla ilerliyor.

Iowa eyaletindeki ön seçimlerde Trump’u az bir oyla geçerek birinci olan Ted Cruz da, Trump kadar sağcı. Irkçı, “ultra-konservatif” Çay Partisi’nin tam desteğini arkasına almış. Cruz da kampanyasının merkezine göçmenleri ve sığınmacıları koymuş. O da Trump gibi kürtaja, eşcinsel evliliğe karşı çıkıyor, 11 milyon kaçak göçmenin sınır dışı edilmesini ve Meksika sınırına duvar örülmesini istiyor. Yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Cumhuriyetçilerin başkan adayının büyük bir olasılıkla radikal muhafazakar olması bekleniyor. Muhafazakar, daha liberal olan diğer adaylara hiç şans tanınmıyor. Bu da Cumhuriyetçilerin tabanın önemli ölçüde sağa kaydığını, muhafazakar Çay Partisi’nin söyleminin alabildiğince etkili olduğunu gösteriyor.

2008 krizinden bu yana ABD toplumu içinde egemen olan korku, endişe, terör saldırıları vb. faktörler Cumhuriyetçileri ve adaylarını önemli ölçüde başta İslam ülkelerinden gelen göçmenler olmak üzere, farklı kesimlere karşı düşmanlaştırmış, toplundaki gerilimi alabildiğince artırmıştır.

ABD’deki süreci değerlendiren Süddeutsche Zeitung yazarı Stefan Kornelius, ABD’deki toplumsal sorunların genel olarak toplumu uçlara doğru yönelttiğini belirttikten sonra şu değerlendirmeyi yapıyor: “2016 ihtisası olmayanlar ve anti-başkancılar için muhtemelen yeterli olmayacaktır. Bu yıl içinde adaylar Amerikan toplumu içerisinde büyük bir yarılmayı sağlayacaklar. Bu kez söz konusu olan sadece orta kesim ve muhafazakarlık ya da solculuk damgasını vurmayacak. 2016 iki radikal dünya görüşü arasında karar verilecek. Bu nedenle seçimler Amerikan demokrasisinin karakteri ve dünyadaki yerinin karakterini belirleyecek.”⁵

Kornelius, Demokratlar için Hillary Clinton’a karşı yarışan ve sol söylemleri öne çıkaran senatör Bernie Sanders’in söylemlerini de Trump ve Cruz ile aynı kefeye koyuyor ve onların da radikal olduğunu savunuyor.

Halbuki, Sanders daha ABD’deki demokratlara ulaşamayan kimi klasik sosyal demokratlar talepleri dillendiriyor. Kamu üniversitelerinde harçların kaldırılması, daha fazla sosyal yardım verilmesini, zenginlerden vergi alınmasını istiyor.

GELİŞMELERİN GÖSTERDİKLERİ

Atlantik’in iki yakasında yaşanan siyasal gelişmeler, dünyanın önemli bir eşikte olduğunu gösteriyor. Bunları şu şekilde sıralamak mümkün:

1- Kuzey yarım kürede “sağ popülist”, “ultra-nasyonalist” ya da ırkçı-faşist parti ve akımların büyümesinde, 2008’den itibaren kendisini açık olarak ortaya koyan ekonomik krizin sonuçları büyük bir rol oynuyor. Batılı kapitalist ülkelerde “krizle mücadele” adı altında devreye konulan “tasarruf paketleri” sadece emekçi sınıfların değil aynı zamanda orta sınıflar ve gençlik arasında da gelir ve refah düzeyini düşürdü, gelecek korkusunu artırdı. Gelecek korku ve endişesi içine giren kitleler arasında sosyal konumunu, işini korumaya yönelik başlayan arayışlar sırasında en dikkat çekici “çözümler” sunanlar güç topladı. Tasarruf planlarını uygulayan parti ve akımlar ise çoğunlukta güç kaybetti. Denilebilir ki; 1929’dan bu yana en etkili ekonomik kriz olarak bilenen 2008 krizi, geniş kesimler arasında toplumsal huzursuzluğu ve arayışı önceki döneme göre önemli ölçüde artırmış ve son bir kaç yıldır ırkçı-faşist hareketler cephesinde yaşanan gelişmeler ekonomik-sosyal sorunlarla doğrudan bağlantılıdır.

2- Ekonomik sorunların yarattığı korku ve endişe ortamında ırkçı-faşist akımlar tarafından demagojik tarzda, savaş ve çatışmalardan kaçan sığınmacılar, radikal dinci terör ve bu ülkelerde yaşayan göçmenler yaşananların başlıca sorumlusu olarak gösterildi, gösterilmeye de devam ediliyor. Hıristiyan batı değerlerinin öne çıkarılarak, bu değerleri taşımayan bütün grupların hedef haline getirilmesi üzerinden güç toplayan söz konusu akımların güçlenmesinde elbette İslam adına yapılan radikal dinci terörün payı büyük. Özellikle terör saldırılarının yaşandığı Fransa gibi ülkelerde bu durum çoğunluk toplumundan emekçiler arakasında korku ve endişe yaratarak, bunun üzerinden güç toplama çok daha olanaklı hale gelmiştir. İşgücü alımı ya da zorunlu göçler nedeniyle, kuzey yarım kürede bulunan kapitalist ülkelerin nüfusu artık eski dönemlerdeki “tek uluslu” ya da “tek dinli” olmadığı için önyargılar ve düşmanlıklar, emekçiler arasında birlikte yaşam ve mücadeleyi daha da zorlaştırıyor.

En önemlisi de ırkçı-faşist hareketler göçmenlerin içinde bulunduğu sosyal sorunları suiistimal ederek, çoğunluk toplumunda önyargıları körükleyip, bu kesimlerin çalışan çoğunluğun verdiği vergilerden yaşadığını propaganda ediyor. Bu da özellikle sosyal sıkıntılar, işsizlik içinde yaşayan kesimler arasında göçmenlere karşı düşmanlığın zemin bulmasını kolaylaştırmaktadır.

Gelinen aşamada, 11 Eylül 2001 saldırısından hemen sonra devreye konulan “medeniyetler çatışması” tezi sürekli işlenerek, bir taraftan farklı inançlar ve uluslardan emekçiler arasında bölünme derinleştirilirken, çoğunluk toplumundaki emekçiler arasında gericilik, şovenizm, milliyetçilik ve muhafazakarlık güçlendirilmiştir.

Aynı dönemde terör ve korku üzerinden var olan pek çok demokratik hak ve özgürlük kısıtlanmış, geniş kitleler “terör mü özgürlük mü” cenderesi içerisine çekilerek iç ve dış politikada burjuvazi önemli mesafe kat etmiştir.

3- Siyasal ve sosyal gelişmeler genel olarak emperyalist ülkelerde siyasi partilerin koordinatlarında sağa kayışı hızlandırmıştır. Bazı ülkelerde, var olan mevcut Hıristiyan-muhafazakar partiler daha sağa kayarken, bazı ülkelerde ise mevcut sağ-muhafazakar partilerin sağında daha sağcı, ırkçı ve milliyetçi parti ve hareketler ortaya çıkmıştır. Bu durum aynı zamanda Hıristiyan-muhafazakar değerleri savunan klasik partilerin güç kaybına yol açmıştır. Irkçı-milliyetçi söylemin toplum içerisinde karşılık bulduğunu gören muhafazakar partilerin önemli bir bölümü bu kaybı, sağ-milliyetçi, ırkçı söyleme sarılmakla giderebileceklerinden hareket ediyor.

Aynı şekilde, klasik sosyal demokrat partilerin de artık birer sosyal demokrat olmadığı bu süreçte çok daha belirgin olarak görülüyor. Ekonomi politikaları açısından 2000’li yılların başından itibaren tam anlamıyla neoliberalizme sarılan bu partiler, demokratik hak ve özgürlükler bakımından da alabildiğince sağcılaşmış durumdalar. Almanya’da SPD, Fransa’da Sosyalist Parti’nin (SP), Avusturya’da SPÖ’nün izlediği politikalar bunun en somut ifadesi. Özellikle sığınmacılara karşı izlenen politikalarda sosyal demokratlarla Hıristiyan demokratlar arasındaki fark ortadan kalkmış durumda. Bu bakımdan kapitalist sistemin iki ana akımı arasındaki söylem farkı minimuma inmiş ve bu durum doğal olarak geniş kesimler arasında yeni arayışları hızlandırmıştır.

4- Asıl olarak sağda; Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi ülkelerde de solda yeni partilerin güç toplaması aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD tarafından Batı Avrupa’da tesisi edilen “iki sütunlu partiler sistem”ini de önemli ölçüde sarsmıştır. Batı Avrupa’da da sistemin ABD’de olduğu gibi iktidarın muhafazakar Hıristiyan demokratlar (Cumhuriyetçiler) ve sosyal demokratlar (Demokratlar) arasında, tahterevalli misali paylaşılmasını öngören şablon değişmekte. Her ne kadar halen pek çok Avrupa ülkesinde bu partilerinden birisi hükümetin büyük ortağı olmaya devam etse de, önemli ölçüde güç kaybetmiş durumdalar. 20. yüzyılın ikinci yarısında bu partilerin her birinin oy oranları neredeyse yüzde 50’ler civarında seyrederken, gelinen aşamada pek çok Batı Avrupa ülkesinde Hıristiyan demokratlar ve sosyal demokratlar tek başına iktidar olamıyor, çoğunlukla da birbirleriyle koalisyon ortaklığı kurmak zorunda kalıyorlar (Almanya, Hollanda, Avusturya…) Bu durum doğal olarak “merkez” olarak görülen bu burjuva partilerinin zamanla daha fazla güç kaybetmesinde, bunların sağında ya da solundaki partilerin güç toplamasına yol açacaktır. Kısa zamanda “iki sütunlu partiler sistem”ne dönüş zor görünüyor.

5- Avrupa sermaye cephesinde, sağ-popülist, ırkçı hareketlerin güç toplaması adeta normal görülüyor ve bunların sistem içerisinde temsil edilmesi hedefleniyor. Bazı Avrupa ülkesinde aşırı sağcı partilerin koalisyon ortağı ya da hükümeti dışarıdan destekler pozisyonda olması, burjuvazinin bu hareketlerin güçlenmesinden rahatsız olmadığını açık olarak gösteriyor. Keza Macaristan ve Polonya’daki otoriter hükümetlerin kurulmasına gösterilen tepki bir süre sonra dinmiştir. Bu nedenle kısa zamanda, bu akımların marjinalleştirmesi mümkün görünmüyor. Aksine bu hareketlerin yaratmış olduğu gerilimli atmosferini kendi lehine kullanarak, ilericiler ve geniş emekçi kesimler üzerindeki baskı ve sömürü yoğunlaştırılıyor. Bu konuda asıl tayin edici olan ise ekonomik gelişmelerin hangi yönde ilerleyeceğidir. Bir kriz ve durgunluk döneminde bu güçlerin emekçi sınıflar arasında dinsel ve ulusal temelde bölünmeleri derinleştirme ve sola karşı kullanılması kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle şimdiden bu hareketlere karşı güçlü bir mücadele aynı zamanda burjuvazinin gelecek planlarını boşa çıkarmak anlamına geliyor.

6- Avrupa burjuvazisi açısından bu sağcı-ırkçı hareketlerle ilgili en büyük sıkıntı Avrupa Birliği’nin geleceğiyle ilgidir. Avrupa devletlerinin aşamalı olarak birleşmesinden ziyade eski ulus-devlet sınırlarına geri çekilmeyi, Schengen Anlaşması’nın iptal edilip sınır kontrollerinin hayata geçirilmesini ve Euro yerine eski ulusal paraya dönülmesini savunan bu sağ-popülist hareketlerin gelişmesi aynı zamanda AB’nin entegrasyon süreci için atılan adımların yavaşlatılması ya da geriye çevrilmesi anlamına geliyor. Zira bu hareketlerin çoğu aynı zamanda AB tarafından dikte edilen şartlara ve her şeyin Brüksel’de karar altına alınmasına tepki gösteriyor, bunun üzerinden güç topluyor. Alman sermayesi, bu gelişmenin AB’nin geleceği açısından tehlike arz ettiğinin farkına varmış görünüyor. Der Spiegel dergisinde konuyla ilgili yer alan “Her şey baştan” başlıklı başyazıda şöyle deniliyor:

“Şimdi önemli olan, en kötüsünü, yani AB’nin tamamen erozyonunu engellemek. Gerekli olan uluslararası hukuka bağlı anlaşmaların yeniden tarafsız şekilde temeline oturtulmasıdır. Kabul edilebilir şekilde, 28 ulus-devletin çıkarlarını aynı şekilde bağlantılandıran bir örgütlenmenin olmasıdır. Bunun için ortak değerlerin olması gerektiği biliniyor, ancak ilizyonlara gerek yok. AB’nin (5 maddesine eklenecek bir madde ile) yeni başlığında Alman başbakan, AB’nin Almanca konuşan romantik idealler oluşumu değil, Avrupa ülkeleri ve onların yaşam tarzlarını küresel dünyada biraz sağlam tutmayı amaçlayan uluslarüstü bir ekonomi proje olduğunu söylemekle başlayabilir. Burada Merkel bir kaç hatasını kabul edebilir: yıkıcı tasarruf politikası, kafa karıştırıcı sığınmacı politikası ya da küçük ülkelerin durumunu az hissetmesi gibi. Sadece bu dürüstlük, sağ-popülistlere karşı bir strateji yaratabilir. Sorunlara verilen yanıtların milliyetçi olduğu gösterilmeli. Yine AB’nin bir aşk hikayesi değil, kalıcı uyumlu bir evlilik olduğu eklenmeli. Ve bütün uluslara ülkesini harita üzerinde parmakla göstermesi istenebilir: her zaman olduğu gibi küçük bir nokta. Sormak gerekmiyor mu; küçük bir nokta mı yoksa AB geçmişte kalan bir konsept mi? Ya da buna rağmen ulus-devlet mi?”⁶

Bütün bunlar, aşırı sağcı parti ve akımların Avrupa genelinde önemli bir siyasi güç olması durumunda AB’nin geleceğinin önemli bir tehdit altında olduğu anlamına geliyor. Buna İngiltere’nin AB’den çıkmak için gündeme getirdiği referandum da eklendiğinde, AB’nin birleştirici vizyonunun hızla kaybolmayla karşı karşıya kalacağı anlamına geliyor.

AB karşıtlığının geniş kesimler içerisinde bu denli etkili olması elbette, AB’nin asıl olarak büyük emperyalist devletlerin çıkarlarını korumaya dayalı bir birlik olmasından kaynaklanıyor. Son Yunanistan, İspanya ve Portekiz krizlerinde de görüldüğü gibi, krizi fırsata çevirerek AB üzerinde baskın bir güç haline gelen Almanya’nın bütün planların arkasında olduğu görüldü. Dahası, AB adına kriz içindeki ülkelere dayatılan faturaların arkasında asıl olarak Almanya’nın olduğu çıplak şekilde görünüyordu. Bu nedenle, hızla AB’nin aslında Avrupa’daki emperyalist devletlerin dünyadaki çıkarlarını korumak için var olduğu anlaşılıyor. Bu durum doğal olarak süreçten dezavantajlı çıkan, ulusal egemenlik haklarını Brüksel’e devreden ülkelerde geniş bir tepkinin oluşmasına neden olmuş bulunuyor. Bu nedenle, AB ve AB’nin sembolü durumundaki kurum ve uygulamalara karşıt, geniş kesimler arasında dikkat çekici bir tepki yükselmektedir.

Avrupa’da sol kesimler ise “nasyonal/ulusal” görünmeme adına AB’nin dayatmalarına karşı eleştirileri çoğunlukla alçak sesle yapmayı yeğliyorlar. Daha doğrusu AB’nin kendisinden çok uygulamalarına karşı çıkıyorlar. AB’nin farklı dillerden ve uluslardan insanları bir araya getiren çok uluslu bir birlik olduğundan hareket ediliyor ve bu birliğin bozulmaması adına AB’nin gerçek yapısı ve kimlere hizmet ettiği pek dile getirilmiyor. Hal böyle olunca geriye bir tek AB merkezi tarafından alınan kararlara itiraz etmek kalıyor. Ki çoğunlukla bu itirazlar da utangaçça yapılıyor. Dolayısıyla, finans-kapitalin çıkarlarına göre inşa edilmiş AB’ye karşı geniş emekçiler arasında oluşan tepkinin azımsanmayacak bir bölümü sağ kesimlerin hanesine yazılıyor. Bunda elbette genel olarak Avrupa’daki sol içinde AB konusunda çok farklı yaklaşımların olması, genel olarak işçi-emekçi hareketindeki zayıflığın da büyük etkisi bulunuyor.

7- Burjuvazi biriken toplumsal sorunların bastırılması, üstünün örtülmesi için farklı inanç ve uluslardan emekçiler arasındaki düşmanlıkları körükleyerek politikalarını hayata geçiriyor. Tarih, egemen sınıfların egemenliklerini, aynı kaderi paylaşan emekçi sınıflar arasında din-milliyet ayrımı üzerinden sürdürmeye çalıştığının örnekleriyle doludur. Bu nedenle farklı inanç ve ulustan işçi ve emekçilerin birliğini savunmak, ortak mücadele cephesinde buluşmalarını sağlamak büyük bir önem kazanıyor. Bölünme üzerinden yaratılmak istenen düşmanlık ve gericilik, ancak birlikte yaşam ve mücadeleyi güçlendirerek püskürtülebilir.

8- Ekonomik, siyasi ve askeri gelişmeler genel olarak dünyanın daha fazla savaş, çatışma, sömürü ve gerilim dönemine girdiğini gösteriyor. Bu gelişmeler her kıta, ülke ve bölgede bazı farklılıklar olmak üzere benzer sonuçlar yaratmaktadır. Avrupa’daki gelişmeler, ekonomik, siyasi gelişmelerin genel olarak gericileşme, şovenizm ve milliyetçilik yönündeki dalganın büyütülmeye çalışıldığını gösteriyor. Buna Türkiye’yi de eklemek mümkün. Pompalanan gericilik kimi ülkelerde kısa ve uzun vadede mevziler elde ederek, sarsıcı sonuçlara yol açmaya başladı.

Bütün bunlardan ötürü ırkçılık, milliyetçilik, şovenizm ve otoriter yönetim anlayışlarına karşı, emekçi sınıfların en geniş cephede bir araya gelerek harekete geçmesi, bu temelde geniş demokratik-antifaşist cephelerin kurulması büyük bir önem taşıyor. Koşullar, bu cephelerin hızlı bir şekilde güç toplayacağını gösteriyor. Bu nedenle, ekonomik, siyasi ve askeri gelişmelerin geniş kesimler üzerinde yarattığı etkiyi göz önünde bulundurarak buna karşı yeni güç birliklerinin kurulması, büyütülmek istenen gericiliğin püskürtülmesi için büyük bir önem taşıyor.

Dipnotlar

1. Milliyetçi Demokrat Alman Partisi. NSDAP’nin (Hitler’in önderliğindeki Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) devamı olarak 1964’te kuruldu. Anayasa Mahkemesi’ne kapatılması için dava açıldı.

2. www.spiegel.de/spiegel/print/d-130878590.html

3. http://www.zeit.de/politik/ausland/2015-12/frankreich-regionalwahlen-ergebnis

4. http://amerikabulteni.com/2013/10/19/cay-partisi-hareketi-nedir-nasil-dogdu-neyi-savunuyor/

5. www.sueddeutsche.de/politik/2.220/usa-die-macht-der-zornigen-1.2842745

6. Der Spiegel, 6/2006, Ullrich Fichtner.

yalancı baharlara kanmamak

Bülent Falakaoğlu

2008 Krizi, kapitalist ekonominin tarihinde görülen en büyük ve tahrip etkisi en yüksek krizlerden biriydi. Bu krizle kapitalizm ağır bir yara aldı. Milyarlarca dolarlık bankalar, şirketler battı. 2008 yılından beri, krize çare olsun diye devletler tarafından, bankalar aracılığıyla eşi benzeri görülmemiş şekilde piyasalara para pompalandı. Görülmemiş şekilde para pompalandı; çünkü kriz neoliberalizme ilkelerini çiğnetecek derecede ağırdı. Öyle ki, devletleştirmeyi sosyalizm olarak gören ve lanetleyen neoliberaller, krizi atlatmak veya sistemi kurtarmak için devlet müdahalesini yararlı bir tedbir olarak gördüler. Ve devletler sistemi kurtarmak için bütün olanaklarıyla kriz sürecine müdahale ettiler. Sekiz yıl sonra gelinen noktada “çözüm” diye hayata geçirilen uygulamaların yarattığı yeni sorunlar ile karşı karşıyayız.

Sorunlar, ekonomik sınırları çoktan aşıp, toplumsal sonuçlar üretmeye başladı bile. Sadece ekonomi ve siyaset analizcileri değil istihbarat örgütleri bile bu doğrultuda raporlar üretir oldular. Örnek: ABD istihbarat yetkilisinin, Şubat ayında, Senato İstihbarat Komisyonu’na yaptığı sunuşta şu saptamalar yer alıyor: “Kimi ulus devletler parçalanmaya başladı. Kimileri için ciddi rejim riskleri oluştu. Kaynak sıkıntısı silahlı çatışmaları besledi. Göçmenler krizi Avrupa’yı tehdit ediyor.”

Savaşların da içinde olduğu, “öngörülemez istikrarsızlık” durumu sadece ABD istihbaratının tespiti değil elbet de! Durumun ciddiyetine dair, “dünya bir mali krize daha dayanamaz. Bizim bildiğimiz kapitalizm yıkılır” uyarıları yapanların sayısı bir hayli fazla. “Öngörülemez istikrarsızlık”ın “üçüncü dünya savaşı”na zemin hazırladığına dair tartışmalar da yoğunluk kazanmış durumda.

Yazı boyunca dünya ekonomisinin açmazlarına, krizi aşmak adına çözüm diye hayata geçirdiklerinin yarattığı sorunlara dikkat çekeceğiz.

KRİZİN YANSIYIŞ BİÇİMİ DEĞİŞTİ

Krizi aşmak için yapılan müdahaleler sonucu, 2009’un ikinci yarısından itibaren, üretimde belli bir canlanma sürecine girilmişti. Emperyalist burjuvazi ve ekonomistlerinin “krizden kurtuluyoruz” umudu yeşermişti. Lakin sonrasında ekonomiyi destekleme paketlerinin genellikle istenilen sonucu vermediği, yapılan borçlanmadan dolayı birçok ülkede borçlanma krizinin gündeme geldiği görüldü. Ekonomiyi, özellikle de mali sektörü canlandırmak için destekleme paketleri çerçevesinde yapılan harcamalar, kamunun borçlanmasından başka bir şey değildi. Bu borçlanma, sonuç itibariyle, açık ve örtülü devlet iflaslarına neden oldu. Sürecin etkileri, Almanya hariç, AB ülkelerinde açıkça görüldü.

Dünya ekonomik krizi bütün ülkelerin krizde olması anlamına gelmez. Kriz, ABD ve AB merkezli olmak üzere çok ülkede patlak verdiğinde, BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) olmak üzere birçok ülke krize hiç girmemişti. Türkiye 2009’da krize girse de, hemen ardından çıkabilmişti mesela!

2013 yılından beri emtia fiyatlarının (demir çelikten petrole) düşmesi, talebin gerilemesi, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ‘yükselen piyasalar’ diye tanımlanan ekonomileri sallıyor. Çin’de ekonomik büyümenin belirgin hız kesmesi, özel sektör borçlarının artmaya devam etmesi gibi etkenler adeta tuz biber ekiyor.

Özellikle dünya ekonomisinin yeni motoru oldukları var sayılan BRICS ülkelerinden sistem için endişe verici sinyaller geliyor. ABD merkez (FED) bankasının faizleri kademeli olarak arttırmaya başlaması, Brezilya, Türkiye gibi ülkelerin de içerisinde yer aldığı “gelişmekte olan piyasaları” zora düşürdü. FED’in faiz kararı, gelişmekte olan ülkelere para akışını azalttığı gibi, para çıkışını hızlandırdı. Geçen yıl, “gelişmekte olan ülkeler”den net 540 milyar dolar sermaye çıkışı yaşandı.

İlk darbeyi Rusya yemişti. Ukrayna krizi ve Batı’nın yaptırımları sonrasında Rus ekonomisi ağır darbe aldı. Arkasından FED faiz artırımına en fazla duyarlı olan ve “kırılgan 3’lü” olarak adlandırılan G. Afrika, Endonezya ve Türkiye’de sert sermaye çıkışı¹ görüldü. Geçtiğimiz yaz aylarının başında ise, Çin’e atladı. Büyümenin istenildiği gibi gitmiyor olması ve hisse senetlerinde “balon oluştuğu” algısı, Şanghay Borsası’nda yüzde 30’ları aşan kayıpların oluşmasına yol açtı. Sonra süreç Brezilya, Meksika gibi ülkelere yayıldı.

Bu süreçte, aynı zamanda, Çin’e ticari bağımlılığı olan ülkelerin de zora düşmeleri kaçınılmazdı. Çünkü dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin artık eskisi kadar büyüyemeyince, doğal olarak eskisi kadar bakır, demir cevheri kullanmıyor. Haliyle bu durum başta Brezilya olmak üzere, Avustralya, Yeni Zelanda gibi Çin’e bu ürünleri satan ülkeleri zor durumda bıraktı. Ayrıca toplam gelirlerinin ağırlıklı kısmını petrol satışından elde eden ülkelerin de (Venezüella, Nijerya, Rusya, Meksika gibi) petrol fiyatlarının düşmesi karşısında bütçelerinin sarsılmaları kaçınılmazdı.

‘Kapitalist sistemi krizden kurtaracak’ denilen, gelişmekte olan ülkeler Çin’e ve dış sermayeye bağımlı. Bu bağımlılık içinde yaşanan bir kriz zincirleme tüm ülkeleri vuruyor.

Bu sistem içinde Çin de kendini zor durumdan kurtaramıyor. Üstelik 3.2 trilyon dolarlık, dünyanın en büyük rezervine sahip olmasına rağmen. 2010 yılında yüzde 12 büyüyen Çin, o tarihten beri “soğumaya” devam ediyor. Geçen seneyi yüzde 6.8’le kapattı. 2014 yılından beri Yuan, ABD Doları karşısında değer kaybediyor. Yapılan araştırmalara göre, Yuan’daki her yüzde 1’lik değer kaybı 100 milyar dolarlık sermaye çıkışını tetikliyor.

Çin’den para çıkaran sadece yabancı yatırımcılar değil. Çinliler de ekonomideki zayıflama ve Yuan’ın değer kaybına tepki olarak servetlerinin bir kısmını dolara çevirip yurtdışına çıkarıyor.

Çin, yurtdışına sermaye çıkışına aracılık eden işadamlarını tutuklamak gibi sert önlemler almaya çalışıyor. Çünkü Çin için rezervlerinin 1,5 trilyonun altına düşmesi risk. Emperyalist bağımlılık böyle bir şey; 3 trilyon dolarınız olsa da diken üstünde oturmaktan kurtulamıyorsunuz.

YENİDEN KRİZE GİDİŞ ASLINDA HER YERDE

Emtia fiyatlarında gelinen tarihi düşük seviyeler, FED’in faiz artırımı sonrası gelişmeler bütün bir sistemi zorluyor. Artık “emtia sat, ucuz faizden yüksek miktarda borçlan” prensibi üzerinden büyüyen ülkelerin küresel ekonomiyi yağlayan çarkı dönmüyor. “Gelişmekte olan ülkeler”in dünya ticaret hacmine katkısı, 2015 yılında sıfır. IMF’den bir itiraf geldi: 2015 yılsonu küresel büyüme rakamı, son 6 yılın en düşüğü!

Avrupa’da durum iç açıcı değil. Şirketlerin piyasa değeri düşmüş durumda. Düşen, sadece hisse fiyatları ve piyasa değeri değil. Avrupa’da birçok bankanın piyasa değeri defter değerinin yarısının da altına inmiş. Avrupa’da dev diye tabir edilen bankalar yüzde 50 erimiş vaziyette.

Batık krediler ve İtalya’da yüzde 16, İspanya’da yüzde 6, Fransa’da yüzde 4.5’lar seviyesinde olan batık kredi oranı Avrupa bankalarını zor duruma sokuyor.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Avrupa ülkeleri, herhangi bir bankanın likidite şartları ya da panik sebebiyle batmasına izin vermemek için piyasaya para pompalama kararı aldı. Daha önce İspanyol ve Portekiz bankalarına yapıldığı gibi, ECB’nin kuracağı kurtarma fonları tarafından sorunlu bütün bankalara ciddi sermaye aktarılması gerekecek. AB bankacılık sektöründe uzun süreli çalkantılı günler kaçınılmaz.

Yaşanan gelişmelerden, emperyalist kapitalist sistem içinde, sadece ‘gelişmekte olan’ diye adlandırılan ülkelerin hasar alması düşünülemez. Örneğin Suudi Arabistan… Petrol fiyatı düşmeye başlayınca Suudi rejiminin gelirleri de düşmeye başladı. Bu gerilemeye Yemen savaşının yıllık 70 milyar doları aşan maliyeti de eklenince, krallığın bütçesi, tarihinde ilk kez 100 milyar dolarlık açık verdi. Petrol üzerinden süren sefahat rejimi şimdi harcamaları kısmaya, su, elektrik, gaz gibi temel gereksinimlerin fiyatlarına verdiği desteği kaldırmayı, yabancı işçilere yapılanlar başta olmak üzere, vatandaşlarına yaptığı sosyal yardımları kısmayı planlıyor. Yüzde 50’si genç olan nüfusun büyük bir kısmı iş beklerken ekonominin darbe almış olması yeni sosyal sorunlara yol açacak gibi!

PAMUK İPLİĞİNE BAĞLI UMUTLAR

Böylesi bir tablo içinde bugünlerde yeniden bir bahar havası estiriliyor. Geçen yılın Aralık ayından başlayarak, Ocak ayında şiddetlenen ve ‘küresel kriz tekrarlanıyor mu?’ korkusuna yol açan havanın yerini bahar havasına bırakmasının üç sebebi var.

Bir; ABD’den ekonomik verilerin iyi gelmesi. İyi verilere rağmen ABD Merkez Bankası’nın faiz artırımında bundan sonra ihtiyatlı davranacağını göstermesi. İki; Avrupa Merkez Bankası’nın parasal genişlemeyi büyüteceğini açıklamasının yanı sıra Japonya Merkez Bankası’nın negatif faize geçmeye karar vermesi. Üç; Çin’in para değerini koruyacağı ve iç tüketimi artırarak büyümesini sürdüreceği beklentisinin artmış olması.

Bu üç dayanağa yaslanarak oluşan havanın yalancı bahar olduğunu söylemek mümkün. Önce biraz ekonomik veri konuşup, sonrasında daha büyük fotoğrafa bakalım. Evet, ABD’den tarım dışı istihdam verisi ‘iyi’ geldi. Şubat ayında 230 bin kişilik bir istihdam sağlanmış. Yıllık işsizlik yüzde 4.9’a gerilemiş. Üstelik istihdama katılım oranı yüzde 62.9’la Nisan 2014’ten beri en yüksek seviyeye çıkmış.

Bu rakamlar, “ABD’de işler istihdam tarafında gayet yolunda” yorumlarını beraberinde getirdi. Geçen sene Haziran ayından beri devam eden ücretlerdeki yükselişin Şubat ayında sert sayılabilecek bir düşüş yaşamış olması ‘geçici’ olarak değerlendiriliyor. İmalat endeksindeki ve kişisel tüketimdeki artış da ‘pozitif’ gelişme olarak tanımlanıyor.

Çok değil, 2015 yılının ikinci yarısında yorumlar şöyleydi: “ABD’de göstergeler, 2009’dan bu yana en korkutucu resesyona işaret ediyor. Piyasalarda da resesyon korkusu hızla ön sıraya yükselmeye başlıyor. Avrupa’da da ekonomik durumun daha da kötüleşerek piyasalardaki sarsıntıları güçlendirdiği görülüyor. Çin ekonomisinin büyüme hızı düşmeye devam ederken, 30 trilyon dolarlık mali sektöründe 5 trilyon dolarlık batık kredilerin varlığı mali kriz olasılığını artırdı.” (Bakınız: The Economist’te, geçen yılın son sayısı başta olmak üzere yaz ayları boyunca yer alan analizler).

6 ay kış, 6 ay bahar havası mı olacak? Negatif faizler, daha güçlü bir parasal genişleme gibi zaten denenmiş, tükenmiş araçlara umut bağlamak ne kadar gerçekçi?

Örneğin ekonomiyi canlandırmak için ortaya atılan negatif faiz uygulamasına bakalım. Teorisi şu: Sıfırın altındaki faiz oranları devreye sokulunca şirketler için borçlanma maliyetleri düşer. Merkez Bankaları kredi vermek yerine elindeki nakit parayı kendisine geri getiren bankaları negatif faizle cezalandırdığından herkes kredi vermeye bakar. Böylece yatırımlar artar!

Teoride “şirketler çok ucuza borçlansın, kimse elinde para tutmayıp harcasın” diye ortaya atılan negatif faiz uygulaması, pratikte başka sonuçlara yol açıyor. Mevduatına bankadan faiz alamayacağını bilen mudi parasını sistem dışına çıkarıyor. Suni olarak oluşturulan düşük faiz, ülkelerin para birimlerini değersizleştiriyor. Bu bir “kur savaşı”nı (ardında yatan ticaret savaşları, yani pazar kavgasıdır) körüklüyor vb. Negatif faizler hisse senedi piyasalarını vuruyor. Örneğin, hisse fiyatında sert düşüşler görülen Deutsche Bank CEO’sunun “Avrupa Merkez Bankası daha fazla faiz indirmesin. Bankalar ciddi zarar görüyor” açıklaması buna en iyi örnek!

2016 yılı itibarıyla Japon ve Avrupa Merkez Bankaları negatif faiz modasına uydu. Buna umut gözüyle bakanlar kadar, şu yorumu yapanlar da var: “Negatif faiz ve kur savaşı hikâyesinin başımıza 2008 Lehman krizinden daha büyük bir bela açma potansiyeli var. Bu işten vazgeçmek lazım.” (Deutsche Bank CEO’sunun açıklaması, 10 Şubat 2016, www.bloomberght.com)

Parasal genişleme ise, bugüne kadar bankaları, finans kurumlarını, para piyasalarını kurtardı, lakin kapitalist ekonomiyi kurtarmadı. Şimdi yeniden genişleme umut oldu. ABD faiz artırımında ihtiyatlı davranınca piyasalara yeniden para yağmaya başladı. Şubat ayında gelişen ülke tahvillerine toplam 5 milyar dolara yakın para girişi oldu. Söz konusu ülkelerin paraları değer kazandı.

Bu gelişmeyi, “FED’in faiz artışındaki frene basan tutumu piyasalara güven getirdi. Gelişen ülkeler süreçten kârlı çıktı” şeklinde yorumlayan olsa da ağırlıklı endişe şu: “Yeni bir varlık balonu şişiriliyor. Acaba patlar mı?” (http://www.gazetevatan.com/ali-agaoglu-921911-yazar-yazisi-balon-patlar-mi).

Çin’e gelince! Çin, durgunluk nedeniyle dünyaya artık daha fazla mal satılamayacağından hareketle, iç tüketimi artırıcı politikalar izlemeye başladı. Tek çocuk sınırlamasının kaldırılması bile bunun adımlarından biri. ‘Çocuk yapanlar harcar, fazla tasarruf edemez’ yaklaşımıyla hareket ediliyor. Çin dünyadan tanınmış futbolcuları transfer ederek, “spora ilgi artsın, insanları sokağa çıkarsın, harcama yaptırsın” diye düşünüyor.

Tüm bunlar “iç tüketimi canlandırmaya çalışan bir ekonomi para birimini değersizleştirmez” düşüncesiyle olumlu olarak pazarlanıyor. Çin dünyanın en büyük ithalatçısı ve ihracatçısı, bu denge bozulmasın isteniyor. Fakat kimse, rotanın ihracattan iç tüketime kırılmasının Çin para biriminin değer kaybını önleyebileceğine dair garanti veremiyor.

Şubatın ikinci yarısından itibaren piyasalar açısından bir düzelme var. Ama bunlar, yukarıda değindiğimiz gibi, ABD’nin ekonomisi iyi olmasına rağmen rayına girmiş piyasaları bozmamak için faiz artırmayacak olması, AB’nin, Japonya’nın ve Çin’in parasal genişlemeyi sürdürecek ve negatif faiz uygulamalarına devam edecek olması gibi nedenlere bağlı. Bunların da kalıcı çözüm olmadığı, yine, yukarıda değindiğimiz gibi, açık.

SAVAŞ BİRİKTİREN SÜREÇ

Sistemin akıl hocaları; “sıfır faiz oranlarının, parasal genişleme enstrümanlarının etkisizliği yeni bir mali krize yol açarsa, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda yıkıcı toplumsal etkilerle karşılaşırız” uyarıları eşliğinden önlem çağrıları yapsa da… Gerçek şu ki, neoliberal hegemonyanın varsayımları bir bir çöküyor.

O hegemonya, dün “ticaretin, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi iyidir” derken, artık başka bir noktada. Her ülke kendini korumaya aldığından, AB birliğini korumakta zorlanır hale geldi. Ekonomik kriz, göç dalgasındaki hızlanma, mülteci sorunun büyümesi, “İslamcı terörizm” korkusu gibi etkenler Şengen düzeninin sonunu getirdi.

Artık neoliberal masallar anlatmak yerine başkaca adımlar atılıyor. Savaş harcamalarını artırmak gibi. Örneğin Obama savunma harcamalarını azalmaktan vazgeçerek, 2017 savunma bütçesinde, özellikle Avrupa Güvenlik Fonu’nda çok büyük bir artırıma gidiyor. Bahane Rusya.

Rusya Suriye’de savaş stratejisini geliştirir ve ileri adımlar atarken, Çin, üzerinde hak iddia ettiği tartışmalı adalara yerden havaya füzeler yerleştiriyor. Almanya, gelecek 15 yılda savunma bütçesine 130 milyar Avro ek yapmayı planlıyor. Japonya, “pasifist” öz-savunma doktrinini değiştirerek, Çin’e karşı hamlelerini genişletiyor. İran, Rusya’dan 8 milyar dolarlık uçak ve silah almaya hazırlandığını açıkladı.

Afrika’dan Ortadoğu’ya, Afganistan’a, Doğu Avrupa’ya sömürge savaşları, nüfuz alanları rekabeti hızlanıyor. Bugünlerde, “Üçüncü dünya savaşı yolda mı” sorusu daha fazla sorulur oldu. Yaşananları “dünya savaşı olarak adlandırmak mümkün mü?” sorusuna katı bir yanıt vermek çok iddialı olabilir! Fakat bol atışma ve çatışma ortamında savaş etkenlerinin birikip gerginliklerin keskinleşmeye başladığını söylemek mümkün.

Giderek artan çatışmalar kapitalist dünyayı yeni bir sorunla karşı karşıya bıraktı: Mülteci sorunu!

Avrupa Birliği, “sığınmacılar krizi” denen bir şeyi üyeleri arasında anlaşarak aşamıyor. “Kapitalist uygarlık” insani, ahlaki, hukuki boyutları hiçe sayarak, karşı karşıya kaldığı sorundan sığınmacıları kendi topraklarından çıkarıp kurtulmak istiyor. Oysa sorun öyle kovmakla çözülecek gibi değil. Çünkü mülteciler işin görünen kısmı. Asıl sorun, II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan güç dengelerinin bozulması.

Nedir o “dengeler”? Birincisi, Avrupa Birliği süreci. İkincisi ise, Kuzey Afrika ve Ortadoğu jeopolitik/güvenlik “mimarisinin” dağılmaya başlaması.

Batı hegemonyası (AB, ABD) bu dağılmaya bir düzen getirmede başaralı olamıyor. ABD’nin imparatorluk hayalleri, büyük güçlerin vekâlet savaşları, kimi “küçükler”in bölgesel hevesleri (Neo Osmanlıcılık vb.) derken, Irak, Libya, Suriye gibi ülkelerde insanların yaşam alanları dağıldı. Bu yıkımın sorumluları ve yıkıma göz yuman halkları, şimdi yıkılan yerlerden gelenlerle karşılaşmanın, onların felaketleriyle tanışmanın şokunda! Süreç, yabancı düşmanı milliyetçi, faşizan eğilimleri körüklüyor. AB karşıtı siyasi biçimleri ürettikçe üretiyor. ABD’de de Donald Trump ve diğer faşizan partiler güçleniyor.

SONUÇ YERİNE

Başta ABD’de olmak üzere, mali sektörde belli bir istikrar sağlandı. ABD’nin reel ekonomisine dair veriler de iyi geliyor. Çin’in iç tüketim üzerinden ekonomiyi canlı tutma hamleleri, ABD’de faiz artırımı hızının yavaşlayacağı beklentisi gelişen ülkelere bir miktar para akışı sağladı. Mali piyasalar çiçek açtı. Fakat bunların ‘yalancı bahar’ olduğu söylenebilir. Çünkü bugüne kadar yapılan müdahaleler belli çözümler üretse de, görüldü ki, sadece krizin yansıyış biçimini değiştirdiler.

Dağılan dengeler, yaşanan çöküşler aslında sömürünün büyümesi, toplumsal üretimden kâr, faiz ve rantla beslenen sınıfların el koydukları payın olağanüstü artmasıyla ilgili.

İngiltere merkezli uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’ın raporuna göre,

• Dünyanın en zengin 62 kişisinin varlığı, dünya nüfusunun yarısının, yani 3.5 milyar insanın mal varlığına denk.

• Dünyanın en zengin 62 kişisinin varlıkları, 2010-15 yılları arasında, 500 milyar dolardan, üç buçuk kat artarak, 1.76 trilyon dolara çıktı. Yoksul 3,5 milyar insanınki ise, bu sürede sadece 400 milyon arttı.

• Dünya nüfusunun yüzde 99’unun serveti, dünyanın yüzde 1’ini oluşturan en zenginlerin servetlerinden daha az!

• Dahası, dünyada 12 milyar insanı besleyecek büyüklükte gıda üretildiği halde, dünyanın yarısı açlık sınırının altında besleniyor.

Dünyanın en zenginleri listesi geçen ay açıklandı. 2015 yılı sonu itibarıyla dünya üzerinde bin 810 adet “milyarder” var. 31’i Türkiye’den. 68 ülkeden bu listeye girenlerin toplam servetleri İngiltere ve Almanya’nın milli gelirinden daha büyük!

Dünya Ticaret Örgütü’nün verilerine göre, ticaret yerinde sayıyor. Kişi başına düşen gelir artmıyor, ancak zenginlerin servetleri artmaya devam ediyor. Bu, kapitalizmin temel açmazı ve krizinin derinlik ve yıkıcılığını koşullayacak.

Kapitalist üretimin ve anlayışın yarattığı bu devasa eşitsizlik ve adaletsizlik, İslami terörün de insan kaynağı bulmasında önünü açıyor. Yaşadığı dışlanmayı, aşağılanmayı, işsizliği, şiddeti, batağı sınıfsal bir eşitsizliğin ürünü olarak okuyamayan, yaşadıklarını Arap ve Müslüman oluşlarına yoran gençler öfke ve tepkilerini kimlikleriyle buluşturup kendilerini İslami terörle ifade etmeye yöneliyor. Arap ve Müslüman olmanın ödettiği bedelin intikamını bu kimliklerle alıyor kendince.

Sınıfsal bakmayan yoksul, işsiz milyonlarca Hıristiyan ve Batılı da, yaşadıklarının sebebini… ülkelerini Müslüman-Araplarla paylaşmalarında görüp, kendi kimliklerine sarılarak “öteki”ni düşman algılıyor ve tekellerin faşist, faşizan siyasetlerinin etkisine açık hale geliyor ve bu tür örgütlerin tabanları büyüyor. Böylesi bir ortamda ‘sol’ diye ortaya çıkanlar; kimlik siyaseti, göçmen hakları, laiklik ve cinsel tercihlere ilişkin özgürlüklerin genişletilmesi için öne atılıp işçi sınıfının gözlerini kapayınca, hiçbir çözüm üretemiyor.

Evet! Kan ve çelik, savaşlar ve diktatörlükler, terör… Ama aynı zamanda devrimler dönemi.

İşçi sınıfına yüzü dönmenin vakti geldi de geçiyor.

Dipnot

1. Burada sermaye çıkışına dikkat çekerken, elbette amaç, ‘sermaye çıkışına üzülmek’ değil, cari açık, yüksek enflasyon, özel sektörün dış borcunun büyüklüğü gibi sebeplerden dolayı, sermaye çıkışının, bağımlı Türkiye ekonomisinde yarattığı sarsıntıya vurgu yapmaktır

Dikta rejiminin bir aracı olarak “terörle mücadele”

Y. Yılmaz Karataş

Devlet/AKP-Erdoğan rejimi, son dönemde Ankara ve İstanbul’da ardı sıra yapılan bombalı ‘terör’ saldırılarını toplumda yaratılan ‘terör’ korkusu üzerinden Kürt halkına, ülkedeki emek, barış ve demokrasi güçlerine karşı devlet terörünün dayanağı haline getirdi. Kendisini fiili başkan ilan eden Erdoğan, “terörle mücadelede ya bizdensin ya da düşmanımızsın” diyerek ve “terörün tanımının genişletilmesi gerektiği”ni söyleyerek, ülkede kendi politikalarına teslim olmayan bütün toplum kesimlerine karşı “topyekûn savaş” ilan etti. Öte yandan iktidarın medyadaki uzantıları “terörle yaşamaya alışmalıyız” söylemi üzerinden bütün toplumda terör korkusu ve güvenlik kaygısını kışkırtarak, bu korku ve kaygıyı baskı rejimini kurumsallaştırmanın ve bir dikta rejimi inşa etmenin aracı olarak kullanan bir politikaya gerekçe yaratmanın peşinde koşmaktadır.

Bugün ülkede ‘terör’, iki kaynaktan; birincisi İslami çeteler/IŞİD üzerinden ve ikincisi de Kürt sorununda uygulanan politikaların bir sonucu olarak ortaya çıkan TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) saldırıları üzerinden tartışılmaktadır. AKP/Erdoğan iktidarı, bugüne kadar bütün terör saldırılarını kendi politik çıkarları o gün neyi gerektiriyorsa o temelde kodlayarak topluma sunmuş; bu saldırıları kendi bulunduğu politik çizginin doğrulanmasının ve güçlendirilmesinin bir fırsatına dönüştürmeye çalışmıştır. IŞİD tarafından gerçekleştirilen 10 Ekim Ankara saldırısı sonrasında “kokteyl terör” söylemi üzerinden gerçek karartılmaya çalışılmıştı ki, medya üzerinden, günlerce, AKP/Erdoğan iktidarı ile ilişkisi bütün dünya tarafından bilinen IŞİD’in bu saldırısının PKK, PYD ve Esad rejimi ile birlikte planlandığı gibi gerçeklikle zerrece ilgili olmayan söylemler pompalanmıştı. Yine TAK’ın bombalı saldırıları ile o dönem sınırdan topçu ateşi ile bombalanan PYD/Demokratik Suriye Güçleri arasında bir ilişki kurulmaya çalışılmıştı ki, Başbakan Davutoğlu, bu bombalı saldırıların hemen ardından faillerin PYD’li olduğunu söylemiş, ancak PYD’li olmadıkları ortaya çıkınca, PYD kamplarında eğitildikleri, PYD tarafından destek aldıkları gibi yalanlara sarılmıştı.

Ülke gündemine sokulmuş bulunan “terör” tartışması için ilk söylenebilecek şey, ülkenin böylesine terör saldırılarının alanı/hedefi haline gelmesinin dolaysız olarak iktidarın bölgede (Suriye ve Rojava üzerinden) ve ülkede uyguladığı politikalarının bir sonucu olduğudur. Öte yandan “terör” tartışmasının iki kaynağını da birbirinden ayırmak, bu kaynaklar ile iktidarın farklı tutum ve ilişki halinde olduğunun altını çizmek gerekmektedir.

Bugün IŞİD’in ülkede yaptığı bütün saldırılar –Diyarbakır, Suruç, Ankara ve Sultanahmet ve Taksim–, Adıyaman-Antep’teki hücreleri tarafından gerçekleştirildi. Peki, bu hücreler/yapılanma ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? Burada örgütlenen ve ‘Dokumacılar’ olarak adlandırılan IŞİD yapılanması, 2013 yılında AKP/Erdoğan iktidarının Suriye’ye yönelik müdahale girişimleri sürecinde ve bu temelde radikal İslamcı çetelerle işbirliğini sürdürdüğü koşullarda ortaya çıkmıştı. O dönemde bu yapılanma ile ilgili haber yapan muhabirler hedef yapılmış, hatta çocuklarının IŞİD tarafından Suriye’ye götürüldüğünü söyleyen ve çocuklarının yakalanmasını isteyen aileler gözaltına alınmıştı. O dönem “oğlum eşini de aldı, gitti” diyen bir anneye Başbakan Davutoğlu’nun verdiği “iyi ki beraber gitmişler, birbirlerine destek olurlar” cevabı hala hafızalardadır. Elbette sadece bu da değil. İktidarın Esad rejimini devirmek ve Rojava’da Kürt özerkliğini (kantonlarını) ortadan kaldırmak için IŞİD’e her türlü desteği verdiği bilinmektedir. MİT TIR’ları ile taşınan silahlar, ülke içinde militanların dinlenmesi için tahsis edilen tesisler, yaralı militanlar için kurulan hastaneler ve İstanbul’daki irtibat bürosu üzerinden dünyanın dört bir tarafından gelen militanların cihat için Suriye’ye taşınması…

İktidarın IŞİD ile ilişkileri üzerine çokça şey söylenebilir, ancak burada uzatmanın gereği yok. AKP’nin tek başına iktidar olma çoğunluğunu sağlayamadığı 7 Haziran Seçimleri’nden sonra bombaların ardı sıra patlaması ve 1 Kasım Seçimleri’nde yeniden tek başına iktidar olmasında, başka bir deyişle ‘savaş ve kaos planı’nda IŞİD önemli bir rol oynamış; iktidarın imdadına yetişmişti. Ancak Suriye’de ABD-Rusya arasındaki uzlaşma sürecinde dengelerin değişmeye başlaması ve bu süreçte IŞİD ile eskisi gibi işbirliğini sürdürme koşullarının ortadan kalkmaya başlaması –ki, ABD-Rusya anlaşması ve bu temelde Kürt güçlerine verdikleri destek IŞİD’in elindeki stratejik öneme sahip toprakların PYD’nin eline geçmesini de sağlamıştı– iktidarın ABD-NATO eksenine dönmesini zorunlu hale getirmişti. Bu temelde, ülkedeki askeri üsler de IŞİD’e karşı kullanılmak üzere ABD’ye açıldı. Nihayetinde Türkiye için IŞİD öncelikli bir tehdit olarak görünmese de –ki bunca bombalı saldırıya rağmen IŞİD’e karşı hiçbir ciddi önlem ya da müdahale hala söz konusu değildir– eskisi gibi desteklenen bir güç olmaktan çıktı. Dolayısıyla IŞİD’in son terör saldırıları, devlete aralarındaki ‘derin’ ilişkileri hatırlatan ve bu temelde kendisine karşı tutum alınmaması konusunda uyaran saldırılar olarak değerlendirilebilir. Öte yandan iktidarın bu saldırılardan ne kadar rahatsız olduğu da şüphelidir. Çünkü bu saldırılar ABD ve Avrupa’ya hem IŞİD ile işbirliği içinde olunmadığının bir kanıtı olarak sunulmakta, hem de Suriye meselesinde Türkiye’nin pozisyonunun hassasiyetini gösteren, dolayısıyla atılmayan adımların gerekçesi haline getirilen olgular olarak öne sürülmektedir.

Aslında iktidarın IŞİD ile ilişkileri, IŞİD terörüne karşı ne yapılması gerektiğini de göstermektedir. ABD Başkanı Obama bile, Mayıs 2013’te ABD’de yapılan görüşmede, MİT Müsteşarı Fidan’a, “Suriye’de radikallerle ne yaptığınızı biliyoruz” diyerek bu ‘derin’ ilişkilere işaret etmişti. Öyleyse Suriye ve Rojava’ya müdahale politikasına son verilmeli ve bu temelde IŞİD ve diğer radikal İslamcı çetelerle ilişki ve işbirliği kesilmelidir. Bu temelde sınırlar bu çetelere kapatılmalı ve ülke içindeki bu terör odaklarına yönelik ciddi tedbirler alınmalıdır ki, bu odakların çok büyük bir bölümü, Obama’nın dediği gibi, MİT’in izni ve bilgisi dâhilinde oluşturulmuştur. Ancak bırakalım böylesi bir politik yönelim içine girmeyi, Erdoğan bu politikaya yönelik en ufak bir sorgulamayı bile “terör destekçiliği” ilan etmektedir. Yani uzatmadan söylersek, bugün IŞİD teröründen kurtulmak ile Erdoğan rejiminden kurtulmak birbirlerinden ayrı düşünülemeyecek kadar iç içe geçmiş durumdadır.

Son iki-üç ayda ülke gündemine girmiş bulunan TAK’ın bombalı saldırıları ise, iktidarın Rojava’da sürdürdüğü Kürt kantonlarını ortadan kaldırma siyasetinin başarısızlığa uğramasına ve onunla iç içe geçmiş bulunan ülke içindeki Kürt sorununda Kürt hareketine kendi politikalarını/kendi çözümünü dayatma koşullarının ortadan kalkmasına bağlı olarak savaş politikalarına yönelmesinin bir sonucudur. 2013 başlarından 2015 Nisan’ına kadar yaklaşık iki buçuk yıl sürdürülen “görüşme süreci”nin artık çözümün konuşulacağı bir “müzakere süreci”ne geldiği noktada, Erdoğan, ortaya çıkan mutabakatı –Dolmabahçe mutabakatı– tanımadığını söylemiş ve görüşme masasını devirmişti. Bu süreçte yapılan operasyonlarla yeniden çatışmalı süreç başlamıştı. Bu süreçte, Kürt gençlerinin askeri ve siyasi operasyonlara karşı bir tepki ve direniş biçimi olarak ortaya çıkan hendekler, devletin Kürt kentlerini sokağa çıkma yasakları eşliğinde kuşatma altına almasının ve tanklarla toplarla yakıp yıkmasının gerekçesi yapıldı ki, bu süreç, bu yazı yazıldığında Şırnak, Yüksekova ve Nusaybin’de devam ediyordu. En vahşi biçimini Cizre’de bodrumlara sıkışan insanların kadın-çocuk, yaşlı-genç demeden yakılıp katledilmesinde gördüğümüz “terör makinesi”nden başka bir şey olmadığını bir kez daha kanıtlayan devletin vahşi saldırıları, bu teröre bir tepki olarak ortaya çıkan TAK’ın terör eylemlerine zemin hazırladı. Elbette, Kürt sorunu gibi, bu ülkede yaşayan ama varlığı ve ulusal hakları cumhuriyet tarihi boyunca inkâr edilen bir ulusun eşit haklar temelinde kendi geleceğini belirlemesi sorunu olan bir ulusal sorunun “terör” kıskacına alınması, bugün bu sorunun eşit haklar temelinde birlikte yaşama dayalı çözümünü ciddi biçimde tahrip etmekte ve kopuş duygusunu kışkırtmaktadır.

Bugün bu sorunu “terör” kıskacından çıkarmanın yolu açıktır ve bu yolu tıkayan da iktidarın/devletin politikalarından başka bir şey değildir. Yasaklamalara rağmen gerçekleştirilen son Newroz kutlamalarında görüldüğü gibi, Kürt hareketi, devletin Kürdistan’da yürüttüğü kirli savaşa rağmen demokratik çözüm ve müzakere sürecine; başka bir deyişle sorunun barışçıl demokratik yöntemlerle çözümüne hazır olduğunu açıkça ilan etmektedir.

“TERÖR” KORKULUĞU İLE DİKTA REJİMİNE RIZA ÜRETME ARAYIŞI

Ülkeyi bu terör girdabından kurtarmanın ilk koşulu iktidarın politikalarının sorgulanması olduğu halde, ülkeyi yönetenler için bu politikaya en küçük bir itiraz bile “terör” destekçiliği ile damgalama için yetmektedir. Barış bildirilerine imza atan akademisyen ve aydınlara yönelik baskı, görevden uzaklaştırma ve tutuklamalar, yine iktidarı eleştiren yayınlar yapan bütün medya organlarının hedef haline getirilmesi rutin uygulamalar durumundadır. Yani iktidar, toplumun güvenlik kaygısı ve terör korkusundan, bütün toplumu zapturapt altına alacağı bir dikta rejiminin inşası için rıza üretmeye çalışmaktadır. İçişleri Bakanı Efkan Ala, polis merkezlerini, jandarma ve korucuların bulunduğu noktaları arttıracaklarını, her mahalle ve sokağın polislere/kolluk güçlerine zimmetleneceğini söylemektedir. Bu uygulama, Erdoğan’ın “terörün tanımının genişletilmesi” yaklaşımı ile tamamlanmaktadır. Erdoğan, “kalemini, unvanını teröristin bombası gibi kullanan silahsız teröristler”den söz etmekte; yukarıda da belirttiğimiz gibi, kendisi gibi düşünmeyen herkesi “terörist” ilan edeceği bir dikta rejiminin koşullarını yaratmaya çalışmaktadır.

Bu dikta rejimini inşanın ilk adımlarından biri de, Meclis’teki HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması, başka bir deyişle, Meclis’ten aykırı ses çıkmasının önünün kesilmesi yönündeki girişimlerdir. Erdoğan, her fırsatta “terör uzantısı” olarak ilan ettiği HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını gündeme getirmekte, dahası bu yönde karar alınmazsa hesabını veremeyeceği üzerinden her fırsatta Meclis’i tehdit etmekten de geri durmamaktadır. Erdoğan, kendisine başkanlığın yolunu açacak yeni anayasanın da, HDP’lilerin Meclis’ten atıldığı ve CHP’nin susturulduğu –ki daha sonra değineceğimiz gibi, CHP bu politikayı güçlendiren bir hatta durmaktadır– koşullarda AKP ve MHP tarafından yapılabileceğini söylemektedir.

Peki, Kürt coğrafyasında savaşın tırmandırıldığı ve ülkede 12 Eylül darbesini aratmayan bir baskı rejiminin kurulduğu koşullarda nasıl bir yeni anayasa yapılacaktır? Elbette, bu anayasa, kendisi gibi olmayan/düşünmeyen herkese savaş açmış bir rejimin “yerli ve milli anayasası” olacaktır. Erdoğan, bu konuda AKP ve MHP arasında “asgari değil, azami müşterekler” bulunduğunu da belirtmektedir –ki haksız da sayılmaz. 12 Eylül’de “biz hapisteyiz, fikrimiz iktidarda” diyen MHP, bugün rejimin sürdürdüğü savaş ve baskı rejimine koşulsuz destek sunmakta, iktidarın uzantısı ve adeta onun içinde giderek eriyen bir parti konumunda bulunmaktadır. Özetle bu politik hat, toplumun geniş kesimlerini, “terör” korkusu üzerinden rejimin Kürt halkına ve bütün emek, barış ve demokrasi güçlerine karşı baskı ve şiddet politikalarına rıza üretmeyi ve bu rıza üzerinden bir dikta rejimi inşa etmeyi amaçlamaktadır. Ötesinde toplumu kamplaştıran bu siyaset ‘sivil’ uzantılarını da yaratmakta, hak eylemi için sokağa çıkan emekçi halk kesimleri bu ‘sivil’ uzantıların hedefi haline getirilmektedir.

SAVAŞ POLİTİKALARI VE ORDUNUN YENİDEN YÜKSELİŞİ!

AKP/Erdoğan’ın iktidar olma süreci, en önemli güç odaklarından biri konumunda bulunan ordunun siyaseten etkisizleştirilerek böyle bir gidişin önünde engel olmaktan çıkartılmasını gerektiriyordu. İşte, AKP-Erdoğan’ın Gülen Cemaati ile iktidarı paylaştığı dönemde yapılan Ergenekon operasyonları, bu amaca hizmet ediyordu. Bu süreçte görevi başındaki ya da emekli birçok ordu mensubu “hükümete karşı darbe girişimi” içinde olmak gerekçesiyle tutuklandı. Bu süreç, o dönemde, liberaller tarafından –ki sonradan o liberaller bir bir yanıldıklarını açıkladılar– rejimin demokratikleştirilmesi süreci olarak pohpohlanıp alkışlandı. Oysa, tutuklanıp yargı önüne çıkarılan ordu mensuplarının büyük bir bölümü JİTEM’in kurulduğu ve Kürt halkına karşı özel savaşın sürdürüldüğü sürecin savaş suçlarının failleri oldukları halde, hiçbiri bu suçlarından dolayı yargı önüne çıkartılmadı. Ordunun siyaseten etkisizleştirilmesi sürecinde, TSK’nın yönetmeliklerinde de değişiklikler yapıldı, TSK’nın görev tanımı “dış tehdit”lerle (TSK İç Hizmet Yasası 35. Madde) sınırlandı.

Ancak ordunun siyaseten etkisizleştirilmesinden sonra AKP-Erdoğan ile Cemaat arasında iktidar mücadelesinin kızışması ve bunun bir sonucu olarak AKP-Erdoğan’ın ‘Cemaat’in devlet içindeki yapılanmasının tasfiyesine yönelik politikalara yönelmesi, iktidarın Ergenekon davaları ve orduya yaklaşımını da değiştirdi. Cemaate karşı ordu ile ittifak kurmaya yönelen Erdoğan iktidarı –ki Erdoğan, daha önceleri kendini Ergenekon davalarının savcısı ilan etmişti– “milli ordumuza kumpas kurulduğu”nu söylemeye başladı ve bu kumpasın sorumlusu olarak Cemaati işaret etti. Ardından on binlerce sayfalık Ergenekon davaları bir bir düştü ve yargılananlar da beraat etti. Artık ordu ve Perinçek gibi nasyonal faşist çevreler AKP-Erdoğan ile “milli cephe”de birlikteydi.

Kürt coğrafyasında kentlerin kuşatıldığı son savaş sürecinde bu ittifak yeni bir boyuta taşındı. Önceleri AKP döneminde “iç güvenlik” görevine son verildiği için kentlere girmeye “gönülsüz” olan ordu, iktidarın verdiği güvencelerle tankları ve toplarıyla kent savaşlarına dâhil oldu. Uzun bir süredir sessizliğini koruyan Genelkurmay’dan yeniden açıklamalar duymaya başladık. Nihayetinde, hükümet, ordunun savaş içindeki konumunu güçlendirmek üzere er-subay ayrımı yapmadan, bütün askerlerin yargılanmasını Milli Savunma Bakanlığı’nın iznine ve Başbakan’ın onayına bağlı hale getiren yasal düzenlemeler hazırladı.

Uzatmadan söylersek, dün ordunun siyasal etkisini kırmak için her yolu deneyen iktidar, bugün sarıldığı savaş politikaları ile ordunun yeniden güçlü bir siyasal aktör haline gelmesinin önünü açtı. Bundan, elbette ordunun bugün-yarın darbe yapacağı vb. sonuçlar çıkarmak gerekmemektedir. Ancak, emperyalist güçlerin ve burjuva gericiliğin yeri geldiğinde (zorunda kaldığında) Erdoğan rejiminden kurtulmak için orduyu devreye sokmayacağının da garantisi yoktur. Ve dikta rejiminin inşa edilmesi süreci, ordunun siyasal etkisinin artmasına/arttırılmasına bağlı olarak, bu olasılığı bugün dünden farklı bir şekilde gündeme getirmektedir.

DIŞARIDA DA KÜRT KARŞITI İTTİFAK ARAYIŞI

Ülke içinde devletin Kürt kentlerinde ayları bulan sokağa çıkma yasakları eşliğinde sürdürdüğü savaş ve gerçekleştirdiği yıkıma dünya gözlerini kapatmış durumdadır. Rojava’da PYD’yi desteklemeyi sürdüreceğini açıklayan ABD ve Batı –ki orada başka bir dayanakları olmadığı için bu desteği sürdürmek zorunda kalmışlardır–, Türkiye’nin askeri üslerini açması, yeniden NATO’nun ileri karakolu pozisyonuna girmesi ve mülteci pazarlığında uzlaşma konumuna gelmesi nedeniyle ülke içinde sürdürülen savaşa sessiz kalmakta, dahası bu savaşı devletin kendini savunması, “terörle mücadelesi” olarak değerlendirdiklerini açıklamaktadır. Türkiye’yi sıkıştırmak gerektiğinde her fırsatta Türkiye’yi mahkûm eden kararlar veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu siyasi yönelimlere paralel biçimde, Cizre’de “vahşet bodrumları”ndaki yaralı insanların tahliyesi için bile tedbir kararı almayı gerekli görmemiş, en hafifiyle buradaki katliama göz yummuştur.

AKP-Erdoğan iktidarının bölge siyasetine gelince… Esad rejimini devirmenin gündemden düştüğü bugünkü koşullarda –bu süreçte radikal İslamcı terör çeteleri ancak rejime karşı pazarlığın bir aracı olarak desteklenebilmektedir– iktidarın bölge siyasetine de Kürt düşmanlığı, Kürtlere karşı ittifak arayışı yön vermektedir. Şubat ayında YPG’nin en güçlü bileşeni olduğu Demokratik Suriye Güçleri’nin radikal İslamcı çetelerin elinde bulunan Azez bölgesindeki ilerleyişini durdurmak için sınırdan 40 km. menzilli toplarla atışlar yapan ülke gericiliği, Mart’ta Kürt karşıtı girişimlerine yeni bir boyut kazandırdı. Başbakan Davutoğlu, 5 Mart’ta uzun bir süredir Esad rejiminin en büyük destekçisi ve Türkiye’nin bölgedeki en önemli rakibi olan İran’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Belirttiğimiz gibi, Esad’ın geleceği konusunda iki ülke arasında önemli ihtilaflar bulunmasına rağmen, bu konuda Türkiye’nin yapabileceği fazla bir şey olmaması nedeniyle, AKP-Erdoğan iktidarı iki ülkenin birleşebileceği Suriye Kürtlerinin (Rojava) konumu konusunda ittifak arayışına yönelmiştir. Davutoğlu’nun ziyareti, Kürt hareketinin bölgesel alanda güç kazanmasının ülkelerindeki Kürtleri etkileyeceği endişesiyle daha önce defalarca Kürtlere karşı birleşen bu iki ülke arasındaki ittifak arayışının en somut adımı oldu. Nihayetinde, İran da, hem ülkesindeki Kürtleri etkileyeceği endişesiyle, hem de müttefiki konumunda bulunan özerk ya da federe bölgelere bölünmemiş bir Suriye istediğinden, böylesi bir Kürt karşıtı ittifaka açık bir yerde durmaktadır.

Aynı dönemde, hem Türkiye’nin girişimleriyle şimdiye kadar Cenevre-3 görüşmelerinin dışında bırakılmış olmalarına, hem de yalnızlaştırma girişimlerine karşı Rojava Kürtlerinin Kuzey Suriye’deki diğer halklarla birlikte Rojava-Kuzey Suriye Federasyonu’nu ilan etmesine, Türkiye ve İran gibi, Esad rejimi de itiraz sesini yükseltmiştir. Elbette Kürtlerin federasyon ilanı, Suriye ve bölgenin geleceği belirlenirken kendilerini saf dışı bırakmak isteyenlere cevap niteliğinde bir hamledir. Ve bu hamle, Rojava’daki kantonları yıkmayı bölge siyasetinin en başat hedeflerinden biri olarak gören ülke gericiliğini fazlasıyla rahatsız etmekte ve bu oluşumu yok etmek için her türlü gerici pazarlığa açık hale getirmektedir. Çünkü AKP-Erdoğan gericiliği, Rojava’da kaybettiği koşullarda ülkede Kürt halkına ve emek, barış, demokrasi güçlerine karşı kazanmanın çok daha zor olacağını görmekte ve her türlü kirli yöntem ve pazarlığa açık olarak sürdürdüğü içeride ve dışarıda savaş siyasetini bu hesap üzerinden yürütmektedir.

CHP’NİN TARAFI!

Denilebilir ki, AKP’nin baskı rejimini kurumsallaştırma politikaları bakımından en önemli avantajlarından biri de, saflarında demokratik-ilerici güçleri de barındıran ‘ana muhalefet’ partisi CHP’nin muhalefet tarzı, başka bir ifadeyle, muhalefet yaparken durduğu yerdir. CHP lideri Kılıçdaroğlu’na göre, ülkede terörün tırmanmasının nedeni “çözüm süreci”dir ki, CHP’liler “çözüm süreci” hakkında suç duyurusunda bulunarak bu süreci yargıya taşımıştır. Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun AKP-Erdoğan iktidarının Rojava’ya müdahale politikasına yönelttiği eleştiri de, iktidarın PYD lideri Salih Müslim’i, Öcalan’la görüşmelerin sürdüğü süreçte Ankara’da ağırlamış olmasıdır. Kılıçdaroğlu, Hükümetin “teröre yataklık ettiği”ni söyleyerek büyük muhalefet yaptığını sanmaktadır! Yine Kılıçdaroğlu, son terör saldırılarından sonra, “terörü bitirmesi için Hükümete açık çek verdiği”ni söylemekten de geri durmamıştır.

Öncelikle hiçbir çatışmanın yaşanmadığı “görüşme süreci”ni bugün Kürt sorunundan kaynaklı çatışma ve terörün nedeni olarak görmek, en hafif deyimiyle gerçeği ters yüz etmektir. Hakkını yemeyelim, Kılıçdaroğlu ve CHP kurmayları, zaman zaman sorunun çözüm yerinin Meclis olduğunu söylemektedirler. Ancak, bu söylem, Kürt hareketinin ve İmralı’daki Öcalan’ın muhatap alınmasının alternatifi olarak sunulmaktadır ki, çözüm yeri neresi olursa olsun, sorunun, muhataplarıyla görüşülmeden çözülmesi mümkün değildir. O yüzden ülkenin terör girdabına sokulmasına karşı muhalefetin ilk koşulu, Kürt sorununda savaş ve şiddet politikalarına son verilmesi ve sorunun muhataplarıyla çözümüne yönelik yeni bir sürecin başlatılması olmak gerektir ki, yukarıda da değindiğimiz gibi, Kürt hareketinin farklı temsilcileri bu sürece hazır olduklarını açıklamaktadırlar. Bu bakımdan, devlete/AKP-Erdoğan iktidarına bu çağrılara yanıt vermesi gerektiğini söylemesi ve bu temelde baskı yapması, etkilediği toplumsal kesimleri harekete geçirmesi gereken CHP’yse, tam tersini yaparak, aslında ne kadar karşı olduğunu söylese de, Kürt coğrafyasındaki, kentlerindeki savaş ve yıkım politikalarını meşrulaştıran ve iktidarın değirmenine su taşıyan bir yerde durmaktadır.

Yine bugün sadece Suriye’de değil, Türkiye ve diğer bölge ülkelerinde de terörün en büyük kaynağı olan IŞİD ve diğer radikal İslamcı çetelere karşı halkların en önemli direnç odağı konumunda bulunan ve bu konumunu Suriye’de egemenlik mücadelesi halinde olan iki kampa da –ABD ve Rusya’ya– kabul ettiren PYD’ye CHP’nin yaklaşımı da, AKP’nin müdahale ve savaş politikalarını haklı çıkaran bir içeriktedir. Kılıçdaroğlu ve CHP’nin, AKP-Erdoğan iktidarının ülke için hiçbir tehdit taşımayan Suriye’deki en laik ve demokratik güç olan PYD/Demokratik Suriye Güçleri’ne saldırılarına karşı çıkması gerekirken, AKP’yi “PYD liderine yataklık” yapmış olmakla suçlayıp buradan vurmaya çalışması, AKP’nin müdahale politikalarını güçlendirmekte, dahası aslında AKP’nin bugün doğru yaptığının kabul edilmesi anlamına gelmektedir.

Zaten bütün bu yaklaşımların bir sonucu olarak, CHP lideri “terörle mücadele için hükümete açık çek verdiğini” söylemektedir. Oysa “açık çek vermek”; ülkeyi terör girdabına sokan politikaların devamına destek olmaktır. Çünkü terör bu ülkenin bir gerçekliği haline gelmişse, elbette bunun baş sorumlusu iktidar ve uyguladığı politikalardır. O yüzden yapılması gereken iktidara ‘açık çek’ vermek değil; iktidarın politikalarına karşı ülkedeki bütün barış ve demokrasi güçleri ile birleşmek ve bu politikaların sona erdirilmesi için mücadele etmektir. Kılıçdaroğlu ve CHP, emek, barış ve demokrasi güçleri ile birleşmek yerine böylesi bir muhalefet tarzı ile daha “makul” bir muhalefet yaptıklarını düşünüyor ve bu muhalefet tarzı ile ulusalcılığın etkisindeki kesimleri etkileyebileceklerinin hesabını yapıyor olabilirler. Ancak hem ulusalcı-Ergenekoncu çevreler ve ordu büyük oranda AKP’yle aynı savaş arabasına binmiş oldukları için bu muhalefet tarzının kendilerini etkilemesi mümkün değildir, hem de bu tarz muhalefet hangi amaçla yapılmış olursa olsun eninde sonunda savaş politikalarını meşrulaştırmakta ve dikta rejimine giden yolda AKP-Erdoğan’ın elini güçlendirmektedir.

EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN SORUMLULUĞU

Yukarıda ana hatları ile özetlemeye çalıştığımız tablo, önümüzdeki süreçte ülkeyi nasıl bir tehlikenin beklediğini de göstermektedir. Kürt sorunundan kaynaklı çatışmaların tırmandırılması ve büyük kentlere taşınması, bağlı olarak Türk ve Kürt emekçilerin birbirlerine düşmanlaştırılması, baskı, yasak ve şiddet politikalarıyla ülkede her türlü hak eyleminin engellenmesi, savaşa ve dikta rejimine karşı barış ve demokrasi isteyen bütün halk kesimlerinin “terörle mücadele” üzerinden hedef yapılması… Elbette iktidar, bu sürecin “yerli ve milli anayasa” ve “başkanlık” üzerinden dikta rejimini kurumsallaştıracağı bir süreç olmasını da amaçlamaktadır.

İktidarın uyguladığı politikalar ve hedefleri bu kadar açık olduğuna ve üstelik bu politikalar geniş emekçi halk kesimlerini de etkilediğine göre, savaş politikalarının ve dikta rejiminin önüne geçmek için ülkedeki emek, barış ve demokrasi güçlerine, daha önce olmadığı kadar önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. Açıktır ki, bu tablo içinde ne HDK-HDP’nin, ne Haziran Hareketi’nin, ne de herhangi başka bir oluşumun “ben kendime yeterim” deme şansı yoktur. Bu bakımdan bu süreçte ülkedeki emek, barış ve demokrasi güçlerine düşen ilk görev, kendi oluşum ve yaklaşımlarını ya da bir araya gelmeyi zorlaştıracak herhangi bir programatik platformu dayatmadan, en geniş kesimleri kucaklayacak bir demokrasi ve barış cephesinin oluşturulmasıdır. CHP içindeki böyle bir cephede yer alabilecek kesimleri de kucaklamayı hedeflemesi gereken bu oluşum, iktidarın/rejimin ülkeyi sürüklemek istediği felakete karşı acil talepler üzerinden kurulmalıdır. İçeride Kürt halkına karşı sürdürülen savaşa karşı demokratik çözüm ve barışın savunulması, dışarıda Suriye ve Rojava’ya yönelik müdahale politikalarına son verilmesi ve halkların kendi geleceklerini belirleme hakkına saygı. ‘İç güvenlik yasası’ gibi bütün yasakçı yasa ve uygulamalara son verilerek devlet eliyle örgütlenmiş terör odaklarının dağıtılması. İşçi ve emekçilerin sosyal kazanımlarına yönelik saldırıların son bulması, ek zam vb. talepleri karşılanarak çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve örgütlenmeleri önündeki bütün engellerin kaldırılması. Basın, akademi ve sanat dünyası üzerindeki baskıların son bulması; düşünce ve düşünceyi yayma özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması. Eğitim başta olmak üzere her alanda gericiliğin örgütlenmesine karşı, dinin devlet tarafından örgütlenmesine son verecek ve inanç özgürlüğünü sağlayacak bir laisizm savunusu. Kadınlara yönelik bütün ayrımcı yasa ve uygulamaların son bulması ve kadın-erkek arasında tam hak eşitliğinin sağlanması. Halkın yaşam alanlarının ve çevrenin yağmasına yönelik politikaların son bulması. Başta eğitim ve sağlık olmak üzere kamu hizmetlerinin ücretsiz ve kamusal hizmetler haline getirilmesi ve bütün yurttaşların sosyal güvenceye kavuşturulması gibi programatik bir birlik gerektirmeyen acil talepler etrafında kurulacak bir birlik…

Ülke bir yol ayrımındadır; ya ülke gericiliğinin ülkeyi felakete sürükleyecek ve halklarımızı yıkıma uğratacak politikalarının geleceğimizi teslim almasına seyirci kalacağız ya da savaş ve baskı yasaları üzerinden bir dikta rejiminin inşa edilmesine razı olmayan bütün halk kesimleri olarak barış ve demokrasi cephesinde birleşip mücadele edeceğiz. Açıktır ki, ülkenin geleceği bakımından hayati bir önem taşıdığı bir süreçte, kim/hangi politik çevre böylesi bir birliğin oluşmasını engelleyici yaklaşım içinde olur ya da çeşitli gerekçelerle bu birlikten uzak durmaya çalışırsa, aynı zamanda ülkenin felakete sürüklenmesinde tarihsel bir vebalin/sorumluluğun da sahibi olacaktır.

Renault prizmasından görünenler ve gerçekler

Ümit Yılmaz

Renault işçilerinin işçi kıyımını püskürtememesinin ardından işçi hareketi ve sendikal harekette Renault’ta olup bitenler etraflıca tartışılmaya başlandı. İşten atılan bir Renault işçisinin deyimiyle, ne olmuştu da, sendikasız iki hafta direnerek taleplerinin bir bölümünü patrona kabul ettiren Renault işçisi, üstelik bu kere yeni örgütlendiği sendikasıyla birlikte bir gün bile direnememiştir? Renault Direnişi üzerine söylenenler, yazılıp, çizilenler bir ‘şehir efsanesi’nden ibaret şeyler değilse eğer, bu durumu nasıl açıklamak gerekir?

Baştan belirtelim, sınıf mücadelesi hakkında az çok bir fikir sahibi olanlar bakımından ortada şaşırtıcı bir durum yoktur. İşçi hareketinin –politik bilinç bakımından– düzeyi ve buna bağlı olarak işçi hareketine egemen olan yerleşik sendikal bilinç ve sendikal bürokrasinin rolü göz önüne alınarak yapılacak bir değerlendirme, aradığımız yanıt(lar)ı bize verebilir.

Süreci izleyerek bulmaya çalışalım.

SALDIRI ÖNCESİ DURUM

Bilindiği gibi, 2015 Mayıs’ında gerçekleşen ve işçi hareketi ve sendikal harekette bir dönemeç oluşturan Metal Direnişi’nden beri hem işçi sınıfının, hem de sermaye ve hükümetin gözü Renault işçilerinin üzerinde odaklanmıştır. İşçi sınıfı girdiği hak mücadelelerinde ihtiyaç duyduğu moral dayanağı ve mücadele perspektifini Renault işçisinin mücadele ve eyleminde bulurken; sermaye cephesi ve kapitalist devlet içinse Renault işçisi, sömürü çarkını ha bire çomaklayan başı ezilmesi gereken bir “şer odağı” haline gelmiştir. Bu durumda Renault’da işçilerle patron (gerçekte patron, polis ve gizli servis gibi kurumlarıyla devlet ve hükümeti de kapsayarak bir bütün olarak sermaye cephesi) arasında bir çatışma kaçınılmazdı ve nitekim öyle de oldu.

Çok sert geçeceği baştan belli olan bu çatışmadan Renault işçilerinin yeni bir zaferle çıkması başlıca iki koşula bağlıydı. Bunlardan ilki, kendi iç birliği ve örgütlülüğünü 2015 Mayısında olduğundan daha sağlam temellere oturtmuş olması; ve ikincisi işçi sınıfı ve sendikalar cephesinden gerçek bir sınıf dayanışmasıyla desteklenmesi… Görüldü ki, Renault işçisi iki açıdan da eksiklik ve zaaf taşıyordu. Süreç içindeki değişim ve gelişmeleri bütün yönleriyle bilince çıkaramadığı gibi, örgütlendiği Birleşik Metal-İş Sendikası’nın (BMİS) sınıf mücadelesinde tuttuğu yeri de doğru anlayamadı.

MAYIS AYINA GÖRE DEĞİŞEN ŞARTLAR

Sermaye cephesini derinden sarsan, sendikal harekette ve işçi hareketinde yeni bir döneme kapı açan Metal fırtınanın çok özel tarihsel koşullarda gerçekleştiği unutulmamalıdır. Yıpranan AKP Hükümetinin 7 Haziran genel seçimleri öncesi saldırmaya cesaret edememesi, eylemlerin öngörülemez bir hızla gerçekleşmesi ve yaygınlaşmasının ve kapitalist patronlar ve hükümette yarattığı şaşkınlık, hazırlıksızlık ve bütün bunların ötesinde işçilerin inisiyatifi ele alarak –kararların yüzlerce, binlerce işçinin katıldığı toplantılarda alınması ya da oylanması örneğinde olduğu gibi– tam bir işçi tarzıyla hareket etmeleri vb. direnişin kısmi kazanımla bitmesini sağlayan faktörlerin başlıcalarını oluşturmuştur.

Şubat/Mart ayına gelindiğinde ise ülkede tam anlamıyla bir savaş iklimi hüküm sürmektedir. Sermayenin güncel kumanda merkezi durumundaki AKP Hükümetinin 1 Kasım Seçimlerinden büyük bir “başarı”yla çıkmasını sağlayan toplumun terörize edilerek teslim alınması, kalıcı bir devlet ve hükümet politikası olarak, tüm emekçi sınıflar, ezilen halk ve kitleler üzerinde uygulanmaya başlanmıştır. Gebze’de Cengiz Makine’da olduğu gibi, direnen fabrikalara artık Çevik Kuvvet ve TOMA’lar eşliğinde girilmektedir. Nitekim Renault’da da, patron, benzer önlemler eşliğinde saldırıyı başlatmıştır.

Bir başka faktör, Renault hariç direnişin yaşandığı fabrikalarda –direnişe önderlik eden işçiler başta olmak üzere– işçi kıyımları eşliğinde hareket geriye itilmiş, işbirlikçi Türk Metal bürokrasisi bu fabrikalarda adım adım varlığını hissettirmeye başlamıştır. Direniş günlerinden farklı olarak, Renault’ta da işçiler arasında üç ayrı kategori oluşmuştur. Türk Metal üye sayısı 300 civarında, BİMİS üye sayısı 3800-4000, dayanışmada kalan işçi sayısıysa 1000 civarındadır ki, aşağıda göreceğimiz gibi, BİMİS üyeleri arasında da vardiya temelli “bölünme”ye doğru bir gidişat başlamıştır.

Renault işçilerinin kör parmağım gözüne misali kendi aleyhlerine gelişen bu değişimleri görmemiş olmaları düşünülemez. Sorun da, zaten tam bu noktada baş göstermiştir. Renault işçisi gelişmeleri görmüş, fakat kaba sonuçlar çıkarmıştır. Direniş döneminde olduğu gibi, gelecek saldırıları üretimi durdurarak önleyebileceğini sanmıştır. Böyle düşünmesinde iki kere başarmış olmanın getirdiği bir özgüven patlamasının payı olmakla birlikte, asıl neden, karşısındaki gücün sınıfsal niteliği ve bileşimini bütün yönleriyle kavramada taşıdığı bilinç eksikliğidir. Açık bir sınıf bilinci ihtiyacı, Renault işçisi açısından, yeni örgütlendiği BİMİS ile olan ilişkisinde de kendini göstermiştir.

TABAN ÖRGÜTLERİNİN BİÇİMSELLEŞMESİ, İNİSİYATİFİN YİTİRİLMESİ

Renault’yu diğer direnişçi fabrikalardan farklı kılan, hem direniş anında, hem de sonrasında sahip olduğu örgütlülüktü. “UET” adı verilen en küçük birimlere kadar yayılan bu örgütlülük patronun saldırısı karşısında caydırıcı bir rol oynarken, yine bu örgütlülük sayesinde kısa sürede BİMİS’in örgütlenmesi sağlanabilmiştir. BİMİS’te örgütlenene kadar Renault işçisi tutum ve mücadelesinin meşruiyetini taleplerinin haklılığından alan fiili bir mücadele çizgisi izlerken, BİMİS, işçilerin mücadelesini her adımda yasal bir çerçeveye sıkıştırmaya çalışmıştır. İşçiler, işyeri sendika temsilcilik seçimi, ek zam vb. taleplerini fiili mücadeleyle almayı önerdiğinde, sendikanın yanıtı, her seferinde, diyalog ve görüşmeler yoluyla sorunun çözüleceği biçiminde olmuştur. BİMİS’in işçilerin önerileri karşısındaki temel tezi 2017’ye kadar yetkili sendika olmadığı için yapacaklarının sınırlı olduğu şeklindeydi. Mücadelenin sınırlarını taleplerin meşruluğuna göre belirlemeyip, burjuvazinin çizdiği yasal sınırlara hapsederseniz elbette geriye söyleyecek, yapacak fazla bir şey kalmaz. Bu işçi hareketinde sendikal bürokrasinin tipik tarzıdır. BİMİS yönetimi, yerleşik sendikal bilince yaslanarak, bu çizgisini, adım adım Renault işçisine benimsetmiştir. Belirtmek gerekir ki, yerleşik sendikal bilinç Renault işçisi üzerinde de hakim durumdadır. Ve yine bilindiği üzere, bu çizginin karakteristik özelliği “aktif sendikacı-pasif işçi kitleleri” ilişkisine dayanan bir zeminde şekillenmiş olmasıdır. BİMİS yönetimi, sendikaların varlığını etkisiz hale getiren ve işyerinin çıkarlarını(!) her şeyin önüne geçiren “Sosyal Diyalog Komitesi”ni de yine bu bağlamda işçilere kabul ettirebilmiştir.

Böylece işçiler, giderek, sorunların çözümünü bütünüyle sendikadan bekleyen bir çizgiye savrulmuştur. Bu durum, kendini, UET toplantılarında da göstermiştir. Toplantıların sonrasında, sendika, kendi görüşlerini toplantı kararları biçiminde mesaj yoluyla işçilere empoze etmeye başlamıştır. Bu işleyişe itiraz eden ve direnişçi çizgide ilerlenilmesini savunan UET sözcüleri, sendika tarafından “bozgunculuk”la, “marjinal grupların taraftarı olmak”la ve hatta “gizli Türk Metalcilik”le suçlanmıştır. Sendikacıların geliştirdiği “bu gibi davranışlar örgütlenmemize zarar veriyor” görüşü, Türk Metal fobisinin işçilerin zihinlerinde yer etmiş birikintilerinin de etkisiyle genel kabul görmeye başlamıştır. Böylece mücadeleci işçiler dışlanırken, BİMİS yönetiminin sendikal anlayışı hakim hale gelmiştir. Sendikacıların toplantılardaki keskin söylemleri bu durumu daha da pekiştirmiştir. UET toplantılarında işçilerin BİMİS çizgisinde hareket edenler ve bu çizgiye muhalefet edenler olarak ayrıştığı –dolayısıyla işçilerin iç birliğinin parçalandığı– açık seçik görülür hale gelmiştir. Öyle ki, A ve B vardiyası sözcüleri, “Sosyal Diyalog Komitesi” seçiminde, C vardiyası sözcülerini dışladıkları bir anahtar listeyle seçimlere gitme kararı almıştır.

Özetle, geçen yılki Mayıs Direnişi’nde örgütlülük dayanakları olarak çok “işe” yarayan UET toplantıları, BİMİS yönetiminin çizgisini hakim kılmanın bir platformuna dönüşerek, biçimselleşmiştir. Gelinen yerde, gerçek anlamda taban örgütlülüğünden, işçilerin tabanda birliğinden ve işçi inisiyatifinden söz etmek artık mümkün değildir. Ve nitekim işçi kıyımıyla birlikte, bu durum, bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir.

Bütün bu süreçte, BİMİS yönetimi, inisiyatifi adım adım işçilerden alıp kendi elinde toplarken, gerçekte Renault işçilerinin Metal Direnişi boyunca biriktirdiği tahkimatı darmadağın ederek, işçileri silahsızlandırmıştır.

KIYIM, DİRENİŞ, ÇÖZÜLME

Bunun karşısında Renault patronu, Hükümetin, MESS’in ve Türk Metal Sendikasının desteğini arkasına alarak tahkimatını sağlamlaştırmış bir halde –üstelik son derece iyi hazırlanmış bir plan dahilinde– saldırıya geçmiştir. Saldırıya geçerken, Renault patronunun işçiler cephesinde yaşanan bu gelişmeleri gayet yakından bildiğinden şüphe duymamak gerekir. BİMİS’i ise, zaten grev sürecinden tanıyor ve ne yapıp yapamayacağını baştan tahmin edebiliyordu.

Sendikaya dair patronun gördüğü bu gerçeği Renault işçisinin göremeyişini, sendikal bürokrasinin bu “sol versiyonu” hakkındaki bilgisizliğine bağlamak gerekir. İşçi, tanıdığı, bildiği, bilince çıkardığı şeye karşı mücadele eder. DİSK ve BİMİS, ana gövdesi milliyetçi, dinci eğilimde olan Renault işçileri tarafından, milliyetçi önyargıları bir yana bıraktıklarında, evvel emirde işçi haklarını savunan merkezler olarak görülmüştür. Gerçekte ise, BİMİS yönetimi, patronlarla cepheden kapışmayı hiçbir zaman göze alamamıştır. İşçilerin baskısıyla grev, direniş kararları almak zorunda kaldığında ise, hep kazasız belasız işin içinden sıyrılmanın yolunu arayıp bulmaya çalışmıştır. Üstelik “tabanın kararlarına uyan” “demokratik” görüntüsü bürokratik uygulamalarını maskeleyen bir örtü görevi görmüştür. Bu “demokratiklik maskesi” çekilip alındığında, bürokrasi tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar. Renault’ta da, yaşanan bu olmuştur. İşçi kıyımına karşı Genel Başkan Adnan Serdaroğlu, 2017’ye kadar bekleyeceklerini, yasal yollardan haklarını arayacaklarını söylemiş, işçilerin baskısıyla üretimi durdurma kararını tanımak zorunda kalmış ve fakat herhangi bir direniş hattı ortaya koymamış; hükümetin, Çalışma Bakanının, Cumhurbaşkanının sürece müdahale ettiğinden şikayet etmekle yetinmiştir. MESS’in, Hükümetin ve Sarayın sürece müdahale ettiği doğrudur. Fakat soru şudur: Bu müdahaleler karşısında sendika yönetimi ne yapmıştır? Bu müdahaleleri boşa çıkarmak için ne, nasıl bir tutum ve mücadele hattı ortaya koymuştur? Mızmızlanmaktan öte hiçbir şey…

Renault işçisi ise, saldırıları direnişle püskürtmeye yönelip üretimden gelen gücünü devreye sokarak, üretimi durdurmuştur. Görünüşte de, işçilerin zihninde de her şey Mayıs Direnişi’nin bir tekrarı gibidir. Gerçekte ise, durum bambaşkadır. Yukarıda değindiğimiz gibi, patron ve Hükümet cephesinden de, işçiler cephesinden de çok şey değişmiştir. İşçiler, direnişe geçtikten sonraki gelişmelerle değişimi bütün yönleriyle fark etmiştir; ama artık çok geçtir… Fabrikaya kapanan işçilerin dışarıdaki arkadaşlarıyla bağı kopuktur, patron dört koldan tehditlerle işçileri kuşatma altına almıştır, işçilerin bu durumda ne yapacaklarına dair önceden aldıkları bir karar yoktur ve her işçi birey olarak karar vermekle yüz yüze bulmuştur kendisini. Dışarıda da durum farklı değildir. Fabrikanın önü TOMA ve panzerlerle tutularak, işçilerin fabrika önüne gelmeleri ve içerideki arkadaşlarıyla temas kurmaları engellenmiştir. Fabrikaya yakın bir yerde toplanan işçileri dağıtmak için de polis müdahale etmiş, gözaltılar başlamıştır. Binlerce işçi bir aradadır, fakat ne yapacağını bilemez halde, oraya buraya koşuşturmaktadır. Bir grup işçinin “fabrikanın önünü tutalım, içerideki arkadaşlarla temasa geçelim” önerileri bu kargaşa ortamında boğulup gitmiştir. Mayıs günlerinden ortada eser yoktur. Artık “taban inisiyatifi”nden, “işçi tarzı”ndan bahsetmek mümkün değildir. Binlerce işçi bir arada olmasına rağmen karar alıp uygulayamaz hale düşmüştür. Bu ortamda, işçi, sendikadan gelecek önerilere kulak kesilmiştir. Fakat ortada sendika merkez yönetiminden kimse yoktur. Onlar, aynı saatlerde, Bilecik ve Eskişehir’de, “kiralık işçilik”e karşı açtıkları “mücadele kampanyası” çerçevesinde “eylem” yapmaktadır. Bu durum bile, başlı başına, BİMİS yönetiminin gerçek niyetini anlamaya yeterlidir. İşçilerin ısrarları sonucu işçilerin toplandığı yere gelerek konuşma yapan BİMİS Genel Sekreteri Özkan Atar ve Genel Başkan Adnan Serdaroğlu, esip gürleyip, işvereni yasalara uygun davranmaya davet ettikten sonra, yeniden “kampanyaları”na dönmek üzere ortadan kaybolmuşlardır.

O anlarda bile, işçilerin ezici çoğunluğu hala “sendikamızın bize açıklamadığı bir bildiği vardır” diye düşünmektedir. Bu, yerleşik sendikal bilincin işçinin zihninde ne derece yer tuttuğunu göstermesi bakımından son derece çarpıcıdır. Sendikadan beklenen tavrın bir türlü gösterilmemesi, işçiler arasında çözülmeyi beraberinde getirmiştir. Arkası çorap söküğü gibi gelmiştir. 10 kişiyle başlayan kıyım yüzleri bulmuş, yüzlerce işçi kendi isteğiyle çıkış almıştır. Bine yakın işçi de çıkış için başvurmuş durumdadır.

YENİLGİDEN ÖĞRENMEK

Kabul etmek gerekir ki, Mayıs Direnişi’yle karşılaştırıldığında, ağır bir yenilgi alınmıştır. Kapitalist patronlar Renault işçisine bedel ödetmektedir ve acılı bir süreç Renault işçisini beklemektedir. Ne var ki, Renault işçisi böyle bir durumla ilk defa yüz yüze gelmemektedir. Daha önce de ağır kıyımlar yaşamış, fakat yaralarını sararak ayağa dikilmesini bilmiştir. Bu yönüyle, Renault işçisi sermayenin kabusu olmaya devam etmektedir/edecektir. Daha şimdiden, kıyıma uğrayan bir grup işçi, BİMİS yönetiminin ilgisizliğine rağmen, işe geri dönme talebiyle fabrika önünde direnmeye yönelmiştir.

Bu aşamada önemli olan, yenilgiye neyin sebep olduğunun doğru anlaşılmasıdır. Yazı boyunca nedenler üzerinde durmaya çalışıldı. Hiç şüphesiz, yenilgiye uğrayan, Mayıs Direnişi’ne damga vuran çizgi ve anlayış değil, “sağ”, “sol” varyantlarıyla sendikal bürokrasinin uzlaşmacı çizgisidir. Ne var ki, buradan hareketle, yenilginin faili olarak tek başına BİMİS yönetiminin tavrını göstermek de oldukça yüzeysel bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım kabul görürse, Renault işçisi ve onun şahsında Türkiye işçi sınıfı makus talihini yakın dönemde yenemeyecek demektir. Nihayetinde, BİMİS yönetiminin sendikal anlayış ve çizgisi de, mevcut uzlaşmacı sendikacılığın bir varyantından ibarettir ve işçi hareketi ve sendikal hareket içinde bu bağlamda bir rol oynamaktadır. Bu platformda kalındığı sürece işçi haklarını savunmanın olanağı yoktur. Renault işçisi, doğrulara, her zaman olduğu gibi, kendi pratiğinden öğrenerek ulaşacaktır. Bu sorgulamada kavranacak halka, inisiyatifin kimde olduğudur. Renault işçisi, Mayıs Direnişinde olduğu gibi inisiyatifi kendi elinde bulundurduğunda kazanmış, Şubat/Mart Direnişinde olduğu gibi inisiyatifi –sendika yönetimi de olsa– başkalarına devrettiğinde kaybetmiştir.

Renault işçisi, olayların gelişiminde kendi sorumluluğunu bilince çıkarmadan, ileriye yönelik bir adım atamayacağını görecektir. İşçi hareketi tarihinin de gösterdiği gibi, başarılardan çok başarısızlıklar, zaferlerden çok yenilgiler öğreticidir. Renault işçisi bu yenilgiden gerekli dersleri çıkararak, daha güçlü ve daha örgütlü olarak, bıraktığı yerden mücadeleyi yeniden başlatacaktır. Bundan şüphe duyulamaz.

Sermayenin savaş konsepti, 1 Mayıs ve işçi sınıfı

Seyfi Selçuk

Türkiye işçi sınıfı, devlet ve hükümetin içeride savaş dışarıda savaş politikalarının gerilimli ortamında 1 Mayıs’a hazırlanıyor.

1 Mayıs’a giderken IŞİD’çi katliam çetelerinin peş peşe patlattığı bombalar, Kürt sorununda yeniden çatışmalı sürece dönülmesinin yol açtığı karşılıklı ölümler ülkeyi adeta bir kan gölüne çevirmiş bulunmaktadır. Toplumsal yaşamın bütün alanlarında dizginsiz bir devlet terörünün uygulandığı, Kürt illerinde en ahlaksız türden bir kirli savaşın yürütüldüğü, ülkenin batısında aydınların sadece “kan akmasın, barış olsun” dedikleri için tutuklandığı, öğretim üyelerinin üniversitedeki kürsülerinden uzaklaştırıldığı, Cumhurbaşkanının “terörün tanımını yeniden yapalım” diyerek en küçük bir eleştiriyi, her türlü muhalefeti ve hak arayışını terörizmle yaftalayarak ezilmesini talep ettiği günlerden geçiliyor. Kısacası, günler “baskı, zulüm ve kan” getiriyor.

Emperyalist emellerin, bölge gücü olma hayallerinin tetiklediği “yeni Osmanlıcılık” olarak etiketlenen ve AKP Hükümeti ve Sarayın kendi ajandasını aşacak düzeyde komplike haldeki bu politika esas itibariyle burjuva kapitalist devletin ve Türkiye egemenlerinin dönemsel stratejik hedeflerinin bir sonucu olarak gündeme gelmiş ve devreye sokulmuştur. Bu politika, hedeflerine ulaşabilmesi bakımından kaçınılmaz biçimde dışarıda saldırgan bir dış politikayı gerekli kılarken, içeride ise, sömürünün son sınırına kadar yoğunlaştırılmasını koşullamaktadır. Ne var ki, gelinen yerde bu politika dışarıda duvara toslamış, “evdeki hesap çarşıya uymamış”, yanlış hesap Bağdat’tan, Şam’dan dönmüş; dönerken de bütün yıkıcılığı ülke içine çekilmiştir. Bunun sonucunda Kürt sorununda yeniden çatışmalı sürece girilirken, işçi sınıfı, emekçiler ve halk üzerindeki baskılar daha da artmıştır.

SAVAŞÇI POLİTİKA, SERMAYE SALDIRILARI

Sermaye ve burjuva kapitalist devlet savaş ikliminin oluşturduğu kaos ortamını, savaşçı politikanın getirdiği ekonomik ve sosyal yükleri işçi sınıfı, emekçiler, kır ve kent yoksullarına fatura etmenin bir imkanı olarak değerlendirmektedir.

Temel tüketim maddelerine peş peşe zamlar yapılırken, işçilerin ek zam talepleri Çevik Kuvvet ve TOMA’lar eşliğinde bastırılmaktadır. Çalışma koşulları ağırlaştırılırken ücretler baskılanmakta, işçi kıyımı artarken esnek çalışma uygulamaları yaygınlaştırılmaktadır. İşçi ve emekçilerin ellerinde kalan son tarihsel kazanımlar da bu toz, duman ortamında ortadan kaldırılmak istenmektedir. Sermaye, güvenceli çalışmayı hem işçiler hem de kamu emekçileri bakımından ortadan kaldırmayı hedefe koymuş bulunmaktadır. Bu çerçevede “kıdem tazminatı” fona devredilmek istenirken “kiralık işçilik” ile ilgili yasal düzenleme Meclis Komisyonu’nda kabul edilmiştir. Bu durum, işçiler için, sosyal haklara sahip güvenceli çalışmanın son bulması anlamına gelmektedir. Aynı şekilde, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu (DMK) değiştirilerek, kamu emekçileri bakımından da güvenceli çalışma (performans vb. kriterler işin görüntüsüdür) fiilen ortadan kaldırılacaktır. Böylece, sözleşmeli, geçici sözleşmeli, taşeron, 4/C, 50/D gibi güvencesiz istihdam artacak, kamuda da esnek çalışma yaygınlaştırılacaktır. Güvenceli çalışma gerçek anlamda yalnızca devletin militarist birimlerini oluşturan polis, asker, hakim ve savcılar için söz konusu olacaktır. Hükümet, 2016 Eylem Planı’nda Aralık 2016’ya kadar bu değişikliği gerçekleştireceğini açıklamıştır.

İŞÇİ HAREKETİ

İşçi sınıfı ve genel olarak sendikal hareket, sömürüyü katmerleştiren bu saldırılar karşısında gerekli yanıtları verebilmiş değildir. Bünyesel zaafı olan kendiliğinden hareket olmayı aşamadığı sürece, işçi hareketinin, sermayenin son derece siyasal bir içerik taşıyan saldırılarına aynı düzlemde karşılık vermesi oldukça zordur. Sendikal bürokrasi sınıf hareketi içindeki uğursuz rolünü oynamayı sürdürdükçe, bu güçlük daha da artmaktadır. İşçi hareketi, bu koşullarda, birbirinden bağımsız akan derecikler gibi bulunduğu mevziden yolunu açmaya ve ilerlemeye çalışmaktadır. En son örneği 2015 Mayıs ayındaki “Metal Fırtına”da olduğu gibi, bu derecikler kollar halinde birleşerek bir nehre dönüşse de, bu, henüz işçi hareketine karakterini verecek bir istikrara kavuşabilmiş değildir. Bununla birlikte, işçi hareketi, kendi mücadelesinden öğrenen, bir sonraki mücadele mevziini bu deneylerin ışığında her zaman bir adım ileride kurmaya çalışan bir eğilimle karakterizedir. Belirtmek gerekir ki, bu mücadeleler son derece sert geçmektedir. Kapitalist patronlara karşı işçi kıyımını önlemek, sendikal örgütlenme, ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle gündeme gelen başat tutum, üretimi durdurmaktan fabrika işgaline uzanan eylemci bir tutumdur.

Sermaye ve AKP Hükümeti işçi sınıfının bu direngen tavrı karşısında giderek daha vahşi biçimde saldırmaktadır. Grevler sudan gerekçelerle yasaklanırken, metal sektöründe olduğu gibi işçilerin sendika seçme özgürlüğüne devlet ve hükümet fiilen müdahale etmekte, işçi direnişleri gerektiğinde çevik kuvvet ve TOMA’lar eşliğinde fabrikalara girilerek bastırılmaktadır. Ancak tüm bu saldırganlık, işçi hareketini bütünüyle geriye itmeye yetmemektedir. İşçi sınıfı, acılar ve yenilgiler bahasına taleplerini savunmaya devam etmektedir.

SENDİKALARIN DURUMU

İşçi sınıfı hareketinin günümüzdeki ayırt edici özelliklerinden biri de, işçilerin sermaye ve burjuvaziye karşı verdiği mücadeleleri hareket içinden kendi deneyleriyle çıkardığı örgütlenmelere dayandırmasıdır. Bu durum, sendikalarda örgütlü kesim içinde geçerlidir. Sendikalarda örgütlü kesimler tabanda (fabrika temelli) birleşerek, sendika yönetimlerine rağmen mücadeleye atılmaktadır. İşçi sınıfının son dönemde içine girdiği grev, direnişlerle deneyimlediği ve bilince çıkardığı temel gerçekliklerden biri, sendikal bürokrasinin işçilerin önüne çektiği bariyeri yıkıp aşmadan sermaye ve patronlara karşı tutarlı bir mücadele verilemeyeceği gerçeğidir. Bu durum, en son işçilerin ek zam, kiralık işçilik ve kıdem tazminatına ilişkin talepleri karşısında sendika yönetimlerinin aldıkları tutumla bir kere daha görülmüştür. İşçiler bu taleplerle eyleme geçerken, sendikacılar adeta uzaktan seyretmişlerdir. Örneğin DİSK Kongresi’nde, işçilerin ek zam talebi, DİSK yönetimi tarafından bir cümleyle olsun dile getirilmemiştir. Bu tutum, DİSK’in üzerinde hareket ettiği zemini gerçek boyutuyla göstermesi bakımından gerekli ipuçlarını sunmaktadır.

Kıdem tazminatı meselesi istisnasız bütün işçi konfederasyonları tarafından “kırmızı çizgi” ilan edilmiş, bu durum “genel grevi sebebi” sayılmış, kongrelerde bu yönlü kararlar alınmıştır. Ancak halihazırda hiçbir konfederasyon, bırakalım genel grev, genel direniş yapmayı, ortaya, ciddiye alınabilecek bir mücadele hattı dahi koymamıştır. Türk-İş, eskiden, hiç olmazsa benzer durumlarda bölgelerde toplantılar yapar, sorunu işçilerle tartışırdı. Sonuçta ortaya büyük eylemler çıkmasa da, bu toplantılar sendikal hareketin yerel düzeylerde birleşmesine hizmet eder; yerel işçi ve sendikal hareketin dinamizmiyle, olabildiği kadarıyla, merkezi düzeyde harekete geçilmesi zorlanırdı. Şimdi, işçiler için ilerleyecekleri bir gedik açmama endişesiyle yasak savma dahi denemeyecek, neye hizmet ettiği belli olmayan bir “imza kampanyası” açmakla yetinilmiştir. Hak-İş için ortada söylediği, yaptığı bir şey olmadığı için söylenecek söz de kalmıyor. DİSK’te ise, her zaman olduğu gibi, laf işin önünde gitmektedir. Ne var ki, –ne de olsa– eylemci bir mücadele hattına sahip konfederasyon(!) olması hasebiyle “kampanya”sını mesai haricinde düzenlenen yürüyüşler eşliğinde sürdürmektedir.

KAMU EMEKÇİLERİ

Benzer bir tablo kamu emekçileri sendikal hareketi cephesinden de karşımıza çıkmaktadır. Kamu emekçilerinin büyük çoğunluğunun örgütlendiği Memur-Sen ve Kamu-Sen cephesinde, kamu emekçilerini derinden etkileyen 657 Sayılı DMK yapılacak değişikliği önlemeye yönelik olarak mızmızlanmanın ötesine geçen bir tutum görülmemektedir. Her iki konfederasyon da, kamu emekçilerin çıkarları karşısındaki bu duyarsızlıklarına karşın, hükümetin “terörle mücadele konsepti”ne tam anlamıyla yedeklenmiş durumdadır. Bu çerçevede sözüm ona “terörle bağlantılı memur”ları tespit için çıkarılan, gerçekte çalışanlar arasında tam bir cadı avı başlatarak kamu emekçilerini sindirmeyi hedefleyen Başbakanlık genelgesini bile savunmaktadırlar.

KESK’e gelince, uzun süredir kamu emekçilerine yönelik saldırılara karşı kamu emekçilerini harekete geçirecek bir mücadele hattı oluşturma noktasında başarısız olmaktadır. Mücadele gündemi belirlemede yaşanan sıkıntılar, benimsedikleri “öncü savaşı” çizgisi KESK’i kitlelerden uzaklaştırmakta, kamu emekçileri hareketinde giderek daha etkisiz bir noktaya sürüklemektedir. Bu yalıtık durum, 657 Sayılı DMK yapılacak değişiklikler konusunda bile kendisini göstermektedir. Diğer konfederasyonlarla yan yana gelme noktasında “serdeki solculuk” devreye girmekte, “gericilerle yan yana gelmek”ten ısrarla uzak durulmaktadır. Fakat bu tutum, bu sendikalara üye kamu emekçileriyle de mücadelede birleş(e)memeyi beraberinde getiren bir sonuç doğurmaktadır.

SAVAŞ CEPHESİNİ GERİLETMEK

2016 1 Mayıs’ı öncesi ülkenin, işçi sınıfı hareketi ve sendikal hareketin durumu özetle böyledir. Bu tablo, 2016 1 Mayıs’ının ülkemizde savaş ve sömürüye karşı bir mücadele olarak şekillenmesinin nesnel temelini oluşturmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçiler, içeride savaş dışarıda savaş politikalarını dayatan savaş cephesine karşı iş, barış, özgürlük talepleriyle kitlesel ve yaygın bir 1 Mayıs’ı örgütleyebildiği oranda savaş cephesini geriletecektir. Bunun gerçekleşebilmesinin yolu, sendikal parçalanmışlığın ve sendikal bürokrasinin hareket içindeki bölücü ve dağıtıcı rolünü etkisizleştiren bir inisiyatifin mücadeleci işçiler ve sendikacılar tarafından ortaya konmasından geçmektedir. Mücadeleci sendikacılığın sendikalar cephesinden hala en güçlü dayanaklarından bir olma vasfı taşıyan KESK, öncelikle kamu emekçileri içinde birleştirici bir rol oynayarak, 2016 1 Mayıs’ının, özüne uygun biçimde yaygın ve kitlesel gerçekleşmesine katkıda bulunabilir. 1 Mayıs, tarihsel özü itibariyle, düz işçi bilincinde bile birleşme ve ortak mücadele etme isteğini uyandırır/harekete geçirir. Yukarıda da vurgulandığı gibi, işçi hareketinin dönemsel karakteristik özelliklerinden biri, işçilerin talepleri için gerektiğinde örgütlü oldukları sendikalara rağmen harekete geçebilme yeteneği göstermesidir. 2015 Mayıs’ındaki Metal Direnişi bu yönlerden sendikal bürokrasiye ağır bir darbe indirmiş, tabandaki işçi inisiyatifini tetikleyen bir rol oynamıştır. İşçilerin kapitalist patronlara yönelen hareketi, aynı zamanda, sınıf içinde nesnel bakımdan bu sınıfın ajanlığını yapan sendikal bürokrasiye karşı da bir yan içerir. 1 Mayıs çalışmaları, bu açıdan, sendikal bürokrasinin sınıf içinden tasfiyesi ve sendikaların mücadeleci temelde yeniden inşası/dönüşümü çabalarının da bir gerçekleşme zeminidir, aynı zamanda. 1 Mayıs’ta alacakları doğru tutum, mücadeleci işçilerin sendikal bürokrasi karşısındaki mevzilerini güçlendirecektir. İşçiler her fabrikayı, her işyerini 1 Mayıs alanı olarak gören bir perspektifle 1 Mayıs çalışmalarını örgütleyerek, bunu başarabilir.

İŞ, BARIŞ, ÖZGÜRLÜK

1 Mayıs, tarihsel olarak, iki sınıfın, işçi sınıfı ile burjuvazinin karşı karşıya geldiği ve güçlerini sınadığı bir gündür. Bunun anlamı, her iki sınıfın da kendi politikalarını karşısındakine dayatmasıdır. 2016 1 Mayıs’ına giderken, egemenler, “ülkenin geleceği ve devletin bekası tehdit altında” diyerek oligarşik çıkarları için devreye soktukları savaş konseptine işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin rıza göstermesini istemekte, bunu dayatmaktadır. Ellerindeki devasa propaganda aygıtı, gün 24 saat, işçi ve emekçileri yedeklemek üzere bunu propaganda etmektedir. İşçi sınıfı ve emekçiler, Kürt illerinin (Cizre’de, Nusaybin’de, Sur’da, Yüksekova’da, Şırnak’ta olduğu gibi) sokaklarına tanklarla girilip genç, yaşlı, kadın çocuk demeden gerçekleştirilen katliam ve yıkımın üstünü örten bir şal vazifesi gören bu milliyetçi, demagojik söyleme ve saldırgan dış politikanın ülkemizi terörist saldırıların hedefi haline getirmesini normalleştirmeye çalışan “terörle yaşamaya alışmalıyız” aymazlığına (dayatmasına) prim vermemelidir.

AKP Hükümeti’nin 1 Kasım Seçimlerinde de “ya kaos ya istikrar” söylemi (dayatması) etrafında siyasal ortamı terörize ederek seçimlerde çoğunluğu sağlayıp tek başına iktidara geldiği unutulmamalıdır. Ancak “içeride savaş dışarıda savaş”ı kendine düstur edinen AKP Hükümeti döneminde bırakalım huzur ve “istikrar”ı ülkenin hiçbir noktasında yurttaşların can güvenliği kalmamıştır.

İŞÇİ SINIFI VE EMEKÇİLER 1 MAYIS’TA SERMAYENİN DAYATMALARI KARŞISINA KENDİ TALEPLERİYLE ÇIKMALIDIR

“İçeride savaş dışarıda savaş” politikasına derhal son verilmelidir. İçeride de, dışarıda da (Ortadoğu ve dünya) halkların eşit, özgür temelde gönüllü birliğini ve kardeşleşmesini esas alan barışçıl bir politika uygulanmalıdır. Bu çerçevede, Kürt illerinde sürdürülen operasyonlara son verilmeli, silahlar susmalı, Kürt sorununun demokratik halkçı bir çözüme kavuşturulmasına zemin teşkil edecek siyasal koşullar oluşturulmalıdır. Suriye’ye yönelik saldırgan dış politikadan vazgeçilerek, karşılıklı saygı ve içişlerine karışmama temelinde halkların dostluk ve kardeşliğini esas alan bir dış politika izlenmelidir. Savaş iklimi oluşturularak işçi ve emekçiler üzerindeki baskı ve sömürünün daha da ağırlaştırılması ve işçilerin tarihsel kazanımlarının gasp edilmesine yönelik girişimler kabul edilemezdir. İşçilerin ve kamu emekçilerinin güvenceli çalışma haklarına fiilen son verecek olan “kiralık işçilik”, “kıdem tazminatı fonu” yasa tasarıları ve 657 Sayılı Kanun’da değişiklik yapılmasını öngören tasarı geri çekilmelidir. “Kadın istihdamı” adı altında gerçekleştirilen; gerçekte ise, kadınları çalışma hayatından kopartarak ev kölesi haline getiren yasal düzenlemeler iptal edilmelidir. Esnek çalışma uygulamalarına son verilmelidir. İşçilerin çalışma koşulları düzeltilmelidir. Ücretler insanca yaşayacak düzeye yükseltilmelidir. İş yasası ve sendikalar yasası demokratikleşmeli, örgütlenme özgürlüğünün önündeki tüm engeller kaldırılmalı, işçilerin sendika seçme özgürlüğüne saygı gösterilmeli, bu bağlamda referandum müessesesi getirilmelidir. İşçi kıyımına son verilmeli, işçi alacakları ve kıdem hakları devlet güvencesine alınmalıdır. İşçilerin hak arayışı hiçbir biçimde engellenmemeli, sınırsız grev, genel grev hakkı tanınmalıdır. Türkiye işçi sınıfı 1 Mayıs’ta savaş cephesinin karşısına iş, barış, özgürlük şiarıyla çıkmalıdır.

Yaşasın 1 Mayıs; yaşasın işçilerin birliği ve örgütlü mücadelesi!

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑