İngiliz kapitalizminin ortaya çıkışı konusunda tarihçiler ne düşünüyor?

Christopher Hill

I

  1. ve 17. yüzyıl tarihinin Marksist yorumlanışına dair ciddi ve bilimsel girişimleri İngilizce dilinde ancak son 12 yılda ortaya kondu. Bunları incelemeye başlamadan önce, burjuva bilimselliğin içine düştüğü açmazdan, makale yazarına göre Marksizmin tek çıkış yolu sunduğu açmazdan kısaca söz etmek gerekir.

Bu dönemin en büyük sorunu şudur: 1640-1660 yılları arasında İngiltere’de ortaya çıkan devrimin karakteri nedir? Esas olarak dine ilişkin bir “Püriten Devrim”** miydi? İngiliz anayasasının farklı yorumları arasındaki bir çatışma mıydı? Ya da iktidarın bir sınıftan bir başka sınıfa devredildiği Marksist anlamda bir burjuva devrimi miydi? İngiltere tarihi açısından bunun önemi neydi? 1688’deki “Şanlı Devrim” ile kıyaslanan önemsiz bir olay, bir “Ara Dönem” miydi sadece? Yoksa İngiliz tarihindeki önemi bakımından 1789 Fransız Devrimi ile kıyaslanabilecek belirleyici bir dönüm noktası mıydı?

İkinci soru ise bir öncekiyle ilgili: 1640’tan önce var olduğu biçimiyle İngiliz monarşisinin karakteri neydi? Kıta Avrupası’ndaki biçimiyle mutlak monarşi miydi? Yoksa İngilizlere özgü bir olgu muydu? Önemli bir diğer soru ise 16. ve 17. yüzyıl toplumunda ve İngiliz devriminde dinin rolü ne olmuştu?

Ortodoks akademik tarihçiler bu soruları tatmin edecek şekilde cevaplandırması zor sorular olarak görüyor. Devrimin normal kitabi yorumu, örneğin standart Oxford İngiltere Tarihi’nde¹ Bay Godfrey Davies’in getirdiği tanımlama hâlâ 1860’larda S.R. Gardiner’in ortaya koyduğuyla aynıdır: Anayasal sorunların da önem taşıdığı, esas olarak dini bir devrim. Devrimin sosyal ve ekonomik yönleri asgariye indirilmiştir: Bay Davies’in kitabında, bu sorunlar en sona iliştirilmiş ayrı bir bölüme havale edilmiştir. Bu “Püriten Devrim” anlayışı hemen hemen tüm ders kitaplarında hâlâ mevcuttur.

Oysa birçok bilim adamının son otuz yıllık ayrıntılı araştırmaları bu durumla çelişiyor. Chicago Üniversitesi’nden Profesör J. U. Nef’in ve diğer tarihçilerin eserleri, 1640 öncesinde bir “sanayi devrimi”nin olduğunu ve, Gardiner her ne kadar böyle bir devrimin farkında olmasa da, derin toplumsal sonuçlara yol açtığını ortaya koymuştur.² Profesör R. H. Tawney ve diğerleri ise, Marksistlerin toprak sahibi sınıflar içerisindeki “feodal” ve “burjuva” unsurlar olarak adlandıracağı bölünmeyi incelemişti. Bu durum 1640 öncesi yıllarda ortaya çıkmış ve iç savaştaki bölünmenin temelinde yer almıştı.³

Aynı zamanda Profesör Tawney, Laski ve diğerleri –Gardiner’in yorumu açısından temel olan– dini motifin kendi başına yeterli olduğu fikrini yerle bir etmiş ve Püritencilik ile burjuvazinin yükselişi arasındaki bağı kesin olarak göstermişlerdi.⁴ Son dönemlerde tarihçiler, Tudor monarşisinin İngilizlere özgü, sınıflar üstü bir şey olduğunu varsayan geleneksel anlayışı gözden geçirmeye başlamış ve monarşi ile toplumdaki feodal unsurlar arasındaki yakın ilişkiye vurgu yapmıştı: Toprak sahibi egemen sınıflar gibi devlet de kapitalizmin dizginsiz bir şekilde gelişmesine karşıydı.⁵

Böylece Gardiner’in yorumu bütün yönleriyle çürütülmüş oluyordu. Onun fikir sahibi olmadığı ekonomik ve sosyal çatışmalar ortaya konmuş ve vurguladığı ideolojik mücadelelerin sınıf çatışmalarıyla ilgili olduğu kanıtlanmıştı. Ta 1915’te R.G. Usher S. R. Gardiner’in Tarihsel Yöntemi’ni yayınlamış ve Gardiner’in yöntemsel yetersizliklerini çarpıcı biçimde analiz ettikten sonra şu sonuca varmıştı: “1640 İngiliz devrimi bugün de Charles için olduğu gibi bir muammadır, hâlâ çözülmeyi bekleyen bir bilmecedir.” Bugün hiçbir ciddi akademik tarihçi Gardiner’in sunduğu şekliyle “Püriten Devrim” tezini savunamaz. Ne var ki, burjuva akademik tarihçiler onun yerini alacak alternatif bir sentez de geliştirebilmiş değil.

Hilaire Belloc’un başını çektiği bir Roma Katolik propagandacılar okulu, bir tür sentez yapmaya çalıştı. I. Charles’i, bir grup kötü kapitalistin saldırgan açgözlülüğüne karşı İngiliz halkını savunmaya çalışan kral olarak tanımlıyorlar. Bu okul 17. yüzyılda Stuart hanedanlığının negatif etkilerini ve burjuvazinin ilerici rolünü göz ardı ediyor. Bazı yazarlarının etkili üslubu sayesinde belli bir popüler başarı kaydetmiş olsa da ciddi tarihçiler açısından bu okulun yorumu kaba ve tek yanlıdır.

II

İngiliz Devrimi’nin burjuva bir devrim olduğunu ifade eden Marksist düşünceden farklı olarak ne tür bir doyurucu sentezin yapılabileceğini anlamak zor. Ancak bu Marksist yorum tüm yeni olguları açıklayarak akla yatkın tutarlı bir anlatım içerisine yerleştirebilir: Kentte ve kırda yükselen burjuvazinin eski egemen sınıf ve onun devleti ile çatışmaya girmesi; yeni sınıfın ideolojisinin kurulu devlet kilisesi ile çatışmaya girmesi. İngiltere’de kapitalizm büyük ölçüde kıra dayalı olduğundan, eşrafın bir kısmı kent kapitalistleriyle ittifaka girip yeni üretim tarzına geçiş yapmıştı. Eski feodal kurum olarak Parlamento, monarşi karşısında yeni sınıfın taleplerini ileri sürmede kullanılabilirdi. 1642’de Avam Kamarası’nda çoğunluk, Lordlar Kamarası’nda ise önemli bir azınlık krala ve onun feodal destekçilerine karşı çıkmıştı.

1640-42 arası dönemde kır ve kent burjuvazisi, toplumun hemen hemen bütün sınıflarının ittifakına önderlik edebilmiş, ancak krala karşı kazanılan zaferin ardından, parlamentodaki gizli ayrılıklar gün yüzüne çıkmıştı. 1645-60 yılları arası tarih, yalnızca sınıf mücadelesi bakımından açıklanabilir. Her ne kadar “dinsel tolerans” alt sınıflara örgütlenme ve ifade özgürlüğü sağlaması bakımından önemli olmuşsa da, “Presbiteryenler”* ile “Bağımsızlar”** arasındaki çatışma sadece dini sorunlara ilişkin değildi. Bu çatışma, feodalizmin ne kadar devrimci yoldan devrileceğine dairdi ve ordunun hakimiyetini gündeme getirdi. Daha sonraki aşamada “Bağımsızlar”, Eşitlikçiler (Levellers)*** ve Kazıcılar (Diggers)**** arasındaki çatışmalar açıktan sosyal bir içerik kazanmış, burjuvazi ile devrimci küçük burjuvazi ve topraksız yarı-proleterler karşı karşıya gelmişti.⁶

Böylece Marksizm olguların yerli yerine oturduğu bir çerçeve ve daha fazla ilerlemeyi mümkün kılacak bir analiz aracı sağlıyordu.⁷ Son otuz yıl süresince devrim konusunda İngilizce en iyi tarih eserleri şu ya da bu şekilde Marksizmden etkilenmiş olanlardı.⁸ Fakat akademik tarihçiler Marksizmi eklektik kullanmıştır. Bay Usher’in ortaya attığı bilmece hâlâ cevap bulamamıştır. İngiliz tarihinde Gardiner sonrası kriz de hâlâ çözülmüş değildir. Bunun nedeni, İngiliz toplumundaki krizle ilgilidir.

Gardiner’in yorumu, bir dizi eski eserleri sentez yaparak 1848 sonrası yıllarda şekillenmiştir. 19. yüzyılın ilk yarısında Cobbett, Godwin ve Macaulay gibi radikaller İngiliz devrimini yeniden keşfedip övmeye başladılar. Fakat 1848’de, devrimlerin hâlâ gerçekleşebileceği burjuvaziye hatırlatıldı ve Paris ve Çartistler de 17. yüzyılda İngiliz burjuvazisinin üstlendiği devrimci rolü proletaryanın oynayabileceğini gösterdi. Aynı yıl Komünist Manifesto politikanın sınıf tahlilinin ne tür sonuçlara yol açabileceğini gösterdi.

Böylece Gardiner’in “Püriten Devrim” tezi burjuvazinin imdadına hızır gibi yetişti. Bu tez, Guizot’un daha önce İngiliz Devrimi üzerine yaptığı ve o güne kadar standart olarak görülen sınıf tahlillerini aşıyordu. Gardiner, dini çatışmaları vurgulayarak 17. yüzyıl iç savaşını uzak bir geçmişe ötelemişti: “Artık din için savaşmıyoruz.” Bu önceki kuşaklara göre üstünlük duygusu, Kraliçe Victoria dönemi İngilteresi’nin yayılan kapitalizminin kendi halinden hoşnutluğuna uygun düşüyor ve 17. yüzyıl devrimcileri ile 19. yüzyıl tarih öğrencileri arasına bariyer kuruyordu. Diyalektik olmadığı için, Victoria dönemi “ilerleme” anlayışı, insanı geçmişinden koparma eğilimi gösteriyordu.

Kapitalizm nihai krizine girerken bütün burjuva varsayımlar eleştiri hedefine konuyor. Araştırmacıların özenli çalışmasıyla konan olgular, Usher’in 34 yıl önce gösterdiği gibi, Gardiner’in yorumunu çürüttü. Fakat burjuvazinin bunun yerine koyacağı başka bir şey de yok. Nasıl yapsın ki? Tawney ve Laski Fabian Topluluğu ile ilişkide; Laski İşçi Partisi’nin Yürütme Kurulu başkanı. Bu tür insanlar kapitalizmin varsayımlarını eleştirebilir. Fakat onların yerine koyacakları tutarlı bir şey de yoktur; çünkü böyle yapmaları kendi siyasal varlıklarını tümden inkâr etmek demektir. Marksizmi tümüyle kabul etmiş olsalardı politikada reformist olmazlardı artık.⁹

III

Yani yeni bir senteze ihtiyaç vardı. Her yıl daha az şey hakkında daha çok bulgu ortaya koyan burjuva akademik uzmanlar bu ihtiyacın farkında olmadığı gibi, onu karşılayabilecek durumda da değillerdi. Bu yeni sentezin tarihçilere dışarıdan gösterilmesi gerekiyordu ve öyle de oldu. SSCB’den geldi bu sentez.

1938 öncesinde 16. ve 17. yüzyıl tarihine ilişkin İngilizce Marksist eser pek yoktu. Engels’in Almanya’da Köylü Savaşı’nın İngilizce çevirisi ancak 1926’da yayımlanabilmiş ve onun yorumu İngiltere’de 1890’larda ilk İngiliz Marksistlerden E. Belfort Bax tarafından popüler hale getirilmişti;¹⁰ fakat Bax’ın eseri akademik çevrelerde fazla etki göstermedi. 1933’te Roy Pascal’ın Alman Reformasyonunun Sosyal Temeli adlı bilimsel çalışması ancak İngiliz tarih okurlarına Protestanlık yorumuna dair ciddi ve orijinal bir yaklaşım getiriyordu.

Bu arada Kautsky’nin Thomas More ve Ütopyası adlı kitabı Bağımsız İşçi Partisi tarafından 1927’de yayınlanmış, Bernstein’ın Cromwell ve Komünizm’inin yayımlanması ise 1930’u bulmuştu. Fakat Kautsky’nin eseri kapsam olarak sınırlıyken Bernstein’ınki de onun genel “revizyonist” bakış açısından etkilenmişti. Ancak İngiliz bilim adamları İngiliz devrimi konusunda Sovyet araştırmalarını edindiklerinde, ortaya çıkan yeni bir trend bariz olarak görülür.

1931’de Sovyet Profesör B. Hessen’in Uluslararası Bilim ve Teknoloji Tarihi Kongresi’ne “Newton’un Principia’sının Sosyal ve Ekonomik Kökenleri” başlığıyla sunduğu yazısı büyük çalkantı yarattı. Bu makale İngiliz tarihçileri ve bilimcileri arasında bugün hâlâ tartışma konusudur. Ancak bu, heyecan verici bir yeni spekülasyon dünyasına kısa bir bakış olmuştu. Bunun ardından C. Hill’in Economic History Review’da 1938’de yayımlanan ve tüm alan üzerinde geniş bir inceleme çabası olan “İngiliz Ara Dönemi’ne İlişkin Sovyet Yorumları” başlıklı makalesi geldi. 1940’ta yine aynı yazarın The English Historical Review’da yer alan “Ara Dönem’de Tarım Yasaları” başlıklı makalesi ise büyük ölçüde Sovyet Profesörü S. I. Arkhangelsky’nin araştırmasını¹¹ temel almış ve İngiliz devrimi tarihinde toprak mülkiyetindeki değişimlerin ve bunlar etrafında yürütülen mücadelelerin önemine dikkat çekmişti.

Bu arada ilk geniş kapsamlı Marksist İngiltere tarihi daha sonra Komünist bir belediye meclis üyesi olan A. L. Morton’un yetenekli kaleminden çıktı. A People’s History of England ilk kez 1938’de Left Book Club (Sol Kitap Kulübü) tarafından büyük ebatta yayımlandı ve hemen büyük bir etki yarattı. Kitabın 16. ve 17. yüzyılları konu alan 150 sayfası dönemi Marksist bakış açısıyla geniş çaplı olarak ilk kez yeniden yorumlama, dahası konuya en iyi popüler giriş olanağı sunuyordu.¹²

Bu konuya ilişkin genel senteze farklı açılardan başka katkılar da yapıldı. Jack Lindsay’in John Bunyan’ı (1937) bu büyük Baptistin başta Eşitlikçiler (Levellers) olmak üzere devrimci hareket ile bağlantısına vurgu yapıyordu. H. Holorenshaw’ın The Levellers and the English Revolution (1939) kitabı ise, Eşitlikçiler hareketini daha bütünlüklü incelemiş ve Left Book Club tarafından yaygın dağıtılmıştı. C. E. Gore’nin Komünist Enternasyonal’de* (1938) “1688 Şanlı Devrimi’nin 250. Yıldönümü” başlıklı makalesi ise 1688’de parlamentonun kansız bir biçimde üstünlük sağlamasını, 1640-49 döneminde eski düzeni yenerken dökülen kana bağlıyordu.

1940 İngiliz Devrimi’nin 300. yıldönümü nedeniyle 1640, İngiliz Devrimi başlıklı bir makaleler derlemesi yayımlandı. C. Hill’e ait ilk makale, yukarıda söz edilen çerçevede devrim üzerine kısa bir Marksist değerlendirme yapmaya çalışmıştı. “İngiliz Devrimi’nde Çağdaş Materyalist Toplum Yorumları” başlıklı Margaret James’e ait ikinci makale ise Kazıcı hareketin liderlerinden Gerrard Winstanley ve James Harrington’un yazılarını konu etmişti. Edgell Rickword imzalı üçüncü makale “Devrimci Entelektüel Milton” hakkındaydı. Hill’in yazısı o dönem The Labour Monthly’de** eleştiri konusu edilmişti, fakat bu yazının genel tezleri bugün sanırım İngiliz Marksistlerin çoğu tarafından kabul görmektedir. Bu derleme bir bütün olarak çözümsüz kalan birçok sorunun incelenmesinde başlangıç noktası teşkil etmiştir.¹³

Marksizm genç tarihçiler arasında en güçlü konumda olduğundan, savaş, Marksist tarihsel yazılarda tam bir durmaya neden oldu. Brian Pearce’nin “Elizabeth Dönemi Gıda Politikası ve Silahlı Kuvvetler” başlıklı makalesi Tudor devletini anlamamıza katkıda bulunmuştur.¹⁴ 1944’te L.D. Hamilton’un düzenlemesiyle Gerrard Winstanley’nin yazılarından oluşan bir Seçme Makaleler kitabı yayımlandı. Ütopyacı Komünist Winstanley, Londra’nın hemen dışında St. George’s Hill’deki boş bir arazide 1649-50’de komünist bir koloni kurmaya çalışan Kazıcılar (Digger) hareketinin lideriydi. İlginç tarihsel ve ekonomik teoriler ortaya koyan ve politik sınıf tahlili yapan bir dizi kitapçık yayınlamıştı.¹⁵ T.A. Jackson’un İngiltere’nin ilk sömürgesinin tarihini ele alan Ireland Her Own adlı kitabı İngiliz devriminde İrlanda’nın rolüne dair iki önemli bölüm içeriyordu.¹⁶ İrlanda ve sömürgeler tarihi konusunda Profesör D.B. Quinn bir dizi bilimsel ve daha özel alanlara ilişkin makaleler kaleme aldı.¹⁷

İngiltere tarihi ile ilgili bugüne kadar yazılmış en önemli eser, İngiliz Marksist M.H. Dobb’un 1946’da yayımlanan Kapitalizmin Gelişimi Üzerine İncelemeler adlı kitabıdır. Bir ekonomistin kaleme aldığı bu bilimsel eser, İngiliz devrimini, Avrupa çapında kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak bir perspektife oturttu. Bir uzman incelemesiyle Dobb, devrimin temel nedenlerinin ekonomik ve sosyal olduğunu ve bu nedenleri kapitalizmin yükselişinde aramak gerektiğini gösterdi. Ticaret sermayesinin tarihsel rolü konusundaki dikkatli araştırmalarıyla, İngiliz Marksistleri arasında günümüze kadar süren birçok kafa karışıklığına ışık tuttu.

Dobb, ekonomik faaliyetlerinin özelliği gereği tüccarların, mevcut ekonomik ve siyasal düzene karşı çıkmak zorunda kalmadan feodal toplumun gözenekleri arasında huzurlu bir şekilde varlığını koruyabileceğini gösterdi. Dobb, bu karşı koyuşun ancak yeni bir üretim tarzının doğmasıyla, tarımda ve sanayide kapitalist üretim ile söz konusu olduğunu kanıtladı. Dolayısıyla devrim süreçleri, özellikle toprak transferleri ve 1651 Kabotaj Yasası’nın başlattığı yeni dış ve emperyal politika, pazar elde etmek için devlet iktidarının kullanılması, İngiltere’de sermaye birikimini büyük ölçüde canlandırdı ve 18. yüzyıl sanayi ve tarım devrimlerini hazırladı.¹⁸

Dobb’un kitabı büyük ilgi gördü; İngiliz Marksistleri arasında tartışma konusu oldu. Birçok alanda ilerlemeye yol açtı. Christopher Hill’in Science & Society dergisindeki bir makalesi, toprak mülkiyeti ve icarla ilgili sorunların devrimdeki önemine dair ekstra delil sunmuş oldu.¹⁹ The Modern Quarterly dergisinde yazdığı önemli bir makalede Allen Merson, Kabotaj Yasası’nın İngiliz kapitalizminin ve Britanya İmparatorluğu’nun gelişmesindeki etkilerini inceledi.²⁰

Dobb’un özellikle ticaret sermayesinin rolü konusundaki araştırması, Tudor monarşisinin karakteri konusunda İngiliz Marksistleri arasında 1947-48’de yürütülen ateşli tartışmalarda çok yararlı oldu. Communist Review dergisinin Temmuz 1948 tarihli sayısında yayımlanan “Tudor ve Stuartlar İngiltere’sinde Devlet ve Devrim” başlıklı makale bu tartışmaların nihai ürünüdür. Bu makale, 1640 öncesi 150 yılda hüküm süren İngiliz monarşisinin kıta Avrupası’ndaki gibi mutlak monarşi olduğu, toprak sahibi feodal sınıfın ise egemen sınıf olduğu sonucuna varıyordu. Tudor ve ilk dönem Stuart mutlakiyetinin özellikleri, örneğin çağdaş Fransız monarşisinden ayırt ediliyor ve İngiltere’nin ilginç koşullarının sonucu olarak dikkatle inceleniyordu. Bu makale, İngiliz Devrimi’nin karakterine ilişkin Labour Monthly dergisinde 1940-41 döneminde başlatılan tartışmaların özeti olarak görülebilir.

Bu makalenin sınırları, son birkaç yılda İngiliz Marksistlerin yaptığı birçok katkıyı tam olarak ele almayı mümkün kılmıyor. 1947’de Profesör D.B. Quinn, Sir Walter Raleigh ile ilgili popüler bir araştırma yayımladı.²¹ Modern Quarterly’de ve başka dergilerde çıkan çok sayıda makale, Shakespeare’in bazı oyunları ile Thomas Hobbes, Andrew Marvell ve John Milton’un eserlerinin devrim öncesi ve devrim dönemi İngiltere’sinin genel sosyal yapısını yansıttığını vurguladı.²² I. Charles’ın idamının ve ilk İngiliz cumhuriyetinin kuruluşunun 300. yılı vesilesiyle, özellikle 1949’da, Communist Review, Labour Monthly, Our Time, World News and Views ve Daily Worker dergilerinde bir dizi popüler makale yayımlandı.²³ 300. yıl anısına A.L. Morton’un İngiliz Devrimi’nin Hikâyesi adlı broşürü ve Modern Quarterly özel sayısı çıkarıldı. Bu sayıda, farklı alanlardaki Marksist akademisyenlerin ustaca yazılmış makaleleri yer aldı. Morton’un önsözüne ek olarak, Milton ve Winstanley konusunda, devrimin devlet, imparatorluk, eğitim ve bilim üzerindeki etkisine dair ayrı ayrı makaleler kaleme alındı.

1949’da ayrıca E. Dell ve C. Hill editörlüğünde, 17. yüzyıl belgelerinden derleme The Good Old Cause (Haklı Eski Dava) adlı kitap yayımlandı. 500 sayfalık bu kitap, çağdaş verilerden yola çıkarak İngiliz devriminin karakteri ve sonuçlarına ilişkin genel Marksist tezleri ortaya koymayı, devrimde yer alan insanların aslında burjuva tarihçilerin yüz yıldır yaşadığından daha az kafa karışıklığı yaşadığını göstermeyi hedefliyordu.

Marksistlerin 17. yüzyıl edebiyatı ve bilimi alanında yaptığı çalışmaları E. Meyer çok iyi şekilde müzik alanında yaptı. English Chamber Music (İngiliz Oda Müziği) (1946) kitabı, ancak bir Marksistin tasarlayabileceği güçte bir eserdir; Ortaçağ’ın sonlarından Purcell’e kadar İngiliz müziğinin altın çağının ortaya çıkışı, dönemin sosyal ve siyasal dönüşümleri ile yakın bağlantılı bir şekilde ele alınmıştı.²⁴

Christopher Caudwell’in etkileyici yazıları daha geniş bir perspektif sundu. 1937’de İspanya’da Uluslararası Tugaylar’da savaşırken 29 yaşında ölen bu muhteşem komünist, İngiliz Marksistler tarafından bile önemi henüz yeterince anlaşılmamış eserler bıraktı… Illusion and Reality (Yanılsama ve Gerçeklik), A Study of the Sources of Poetry (Şiirin Kaynakları Konusunda Bir İnceleme) (1937), şiirin çevre ile ilişkisine dair aydınlatıcı fikirlerle doludur. Ayrıca mutlak bir biçimde dizginlerden yoksunluk şeklinde tarif edilen burjuva özgürlük yanılsamasını da özel olarak ele almaktadır. Bu anlayışın kökeni ele aldığımız döneme dayanıyor. Caudwell, toplum dışında hayali bir özgürlük arayışı içinde olan aydınlar açısından bu anlayışın içerdiği çelişkileri de ortaya koyar. Studies in a Dying Culture (Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler) (1938) ve Further Studies in a Dying Culture (1949) adlı eserlerinde bu konuları ele almıştır.

Caudwell’in Crisis in Physics (Fizikte Kriz) (1939) eseri ise yanıltıcı bir başlık taşır. Bu çalışma, burjuva ideolojisindeki krizi bir bütün olarak ele almaktadır. Bu krizi anlamak için Caudwell burjuva ideolojinin köklerinin dayandığı 17. yüzyıla kadar gider. Bu kitap, mekanik materyalizmle, burjuvazinin üretim süreçlerinden kopması ve piyasa örtüsü nedeniyle tüm burjuva fikirlerin özünde olan ikicilikle ilgili heyecan verici fikirlerle doludur.

Caudwell’in eserleri dar anlamıyla tarihten öte bir şeydir; 17. yüzyılı araştıran tarihçiler, onun eserlerini inceledikten sonra yeni bir ilham almış olarak 17. yüzyıl düşüncesini ele almıştır. İngiliz Marksist tarihçiler İngilizce önemli bir eser ortaya koyamadan Caudwell öldü; fakat onun bu dönemdeki tarihsel süreçlere yaklaşımı bazen de esrarengiz olmuştur. Büyük Marksist klasiklerde olduğu gibi onun eserleri de tümüyle sonucuna vardırılmamış parlak önermeleri içermektedir.²⁵

  1. ve 17. yüzyıl İngiltere tarihine ilişkin İngilizce yayımlanmış Marksist çalışmaların başarısını özetleyebilir miyiz?

Öncelikle, Marksistler, 16. ve 17. yüzyıl konusunda son dönemlerdeki araştırmaların acil bir ihtiyaç olarak kendisini dayatan genel sentezini yapabileceklerini göstermiştir. Yapılacak çok iş var, ama bugüne kadar hiçbir düşünce akımı, Marksizmin ortaya koyduğu yorumla kıyaslanabilecek başka bir yorum getirememiştir.²⁶

Dobb’un usta kitabı, Hill’in Profesör Arkhangelsky’nin tarım yasaları konusundaki çalışmalarına dair özeti ve Merson’un devrim ve imparatorluk üzerine makalesi ile sağlam bir ekonomik temel ortaya konmuştur. Communist Review’da yayımlanan “Tudor ve Stuart İngiltere’sinde Devlet ve Devrim” konulu makale ile The Modern Quarterly’nin İngiliz Devrimi’nin 300. yıldönümü özel sayısı, söz konusu dönemdeki ekonomik değişimler ile devlette meydana gelen değişimler arasındaki bağlantıya dair Marksistlerin net bir fikir sahibi olduğunu göstermektedir; ve çağdaş tarihsel yazım alanında başka hiçbir akım bu berraklıkla yarışabilecek düzeyde değildir. Morton’un A People’s History of England adlı kitabı ile Hill’in 1640 İngiliz Devrimi kitabı, öğrenciler ve diğer kesimler için Marksist yorumları herkesin anlayabileceği bir tarzda erişilir kılmıştır.

İkincisi, Marksist yaklaşım, 16. ve 17. yüzyıldaki yaşamı tüm yönleriyle bir tek resimde ortaya koyma imkânı veriyor. Okurlar, Marksist tarihçilerin, Kral I. Charles ve Oliver Cromwell’in yanı sıra Shakespeare’i, Milton’u, Hobbes’u, Bunyan’ı, Purcell’i tartıştığını; sanayi, tarım ve ticaretin yanı sıra eğitim, bilim ve felsefeyi ele aldığını; ideolojik ve siyasi üstyapıdaki değişimin ekonomik değişim ile bağlantılı olduğunu görecektir.

Günümüz burjuva biliminin özelliği, çıkmazları olan uzmanlık alanlarıdır. Burjuva uzmanları 17. yüzyıl edebiyatına, müziğine ve mimarisine büyük bir dikkat atfediyor; ama bunların ekonomik ve sosyal koşullarla bağlantısını kurmak için çaba göstermiyor.²⁷ Marksistlerin çok yönlü çalışması, tarih yazımında yeniden bu bağlantıyı kurmanın nasıl mümkün olduğunu gösteriyor. Caudwell’in muhteşem spekülasyonları, bu birleştirme sürecini gelecekte de devam ettirecek araştırmalara ipuçları sunmaktadır.²⁸

Hâlâ çözüm bekleyen büyük sorunlar var. İcar, toprak transferleri, ücretli emeğin ilk biçimleri, kazalarda ve hatta Londra’da sınıf mücadelesi gibi konularda henüz yeterli bilgi sahibi değiliz. Mali, anayasal, sınai ve dini tarihin yanı sıra İskoçya, İrlanda ve sömürgeler tarihinin tümden yeni bulgular ışığında gözden geçirilmesi gerekiyor. 17. yüzyıldaki fikirler savaşı konusunda, bilimin gelişmesi konusunda Marksistler yeni ve ufuk açıcı çok şey söyleyebilir. Fakat Marksizm bütün bu alanlarda bir referans çerçevesi sunacaktır. Tarih araştırmacısı, kendi sorunlarına söylenen, dönemle ilgili diğer araştırmacıların yorumlarını ihmal eden hatta onlarla tezata düşen izole bir birey olmaktan çıkacaktır. Marksizm tarihte yeniden birliği sağlayacaktır, çünkü kadını erkeğiyle, çalışan, acı çeken, gerçek ve canlı insanı olayın merkezine koymakta, sadece onların soyut fikirleri ve ussallaştırmaları ile uğraşmamaktadır.

Marksist bir yaklaşımda anlaşmak, çok sayıda tarihçinin kolektif çalışmasına olanak sağlar. Eldeki mevcut ayrıntılı bilgileri sentez etmenin tek yolu budur. Bu nedenle örneğin 1640 İngiliz Devrimi kitabındaki ilk makale ile Communist Review dergisindeki “Tudor ve Stuart İngiltere’sinde Devlet ve Devrim” makalesi bu tür kolektif bir tartışmanın ürünüdür. Morton’un A People’s History of England kitabının 1949’daki yeni baskısı, Marksist tarihçiler arasındaki ilk tartışmalardan epeyce yararlanmıştır. Ve bunlar sadece ilk ürünlerdir. Marksist tarihçilerin sayısı arttıkça, ortak çalışmanın sağlayacağı entelektüel teşvik ve emek tasarrufu da Marksist eserlerde nicel ve nitel artışa yol açacaktır.

Üçüncüsü, burjuva devrimine Marksist bakış açısı, İngiliz Devrimini İngiltere tarihinde hak ettiği merkezi yerine oturtmakta ve bu başlangıçtan günümüze İngiliz tarihinin bütün gelişimini aydınlatmaya yardımcı olmaktadır. 17. yüzyıl devriminin doğru değerlendirilmesi, İngilizlerin yaşamında bugün yeri olan bazı özellikleri anlamamıza da yardımcı olacaktır: monarşinin ve Lordlar Kamarası’nın devamı, İngiliz parlamentarizmi ve “İngiliz uzlaşmacılığı”, İngilizlerin bağdaşmamacı özelliği ve radikal hareketlerin pacifist geleneği gibi özellikler. Bütün bunlar, İngiliz burjuva devrimi gibi, incelenip açıklanabilir özgünlükler nedeniyle böyledir, mistik bir “Anglo-Sakson” gelenek yüzünden değil.

Son olarak, İngiliz halkından koparılan bir mirası ancak Marksist yaklaşım yeniden ona kazandırabilir. Her Fransız açısından 1789’un derin bir anlamı vardır; fakat çoğu İngiliz için 1640 hiçbir şey ifade etmez. Fransa’da Jakobenler bugün hâlâ hayattadır; ama aynı şey İngiltere’de Eşitlikçiler açısından geçerli değildir. Anlamsız bir Püriten Devrim teorisi 17. yüzyıldaki atalarımızla günümüz İngilizleri arasındaki, onların mücadeleleri ile bizim mücadelelerimiz arasındaki farklara vurgu yapıyor. Böylece öğrenciler ülkelerinin tarihinde en ilginç dönemleri sıkıcı buluyor. Toplumun birliğini, siyasi ve ideolojik çatışmaların sınıf temelini ortaya koyan Marksizm geçmişi yeniden canlı kılabilir. “Birlikten güç doğar. Bu da düşman için ürkütücüdür” diyen Oliver Cromwell; kralın katlini savunan büyük şair Milton; halkın egemenliğini kitlelere ilk ilan eden Eşitlikçiler; komünizmi ilk kez siyasi program haline getiren Kazıcılar; bütün bunlar ve daha niceleri, İngiltere’de ve başka yerlerdeki ilerici hareketin gurur duyacağı kişilerdir.

İngiliz halkının 300 yıl önceki devrimci başarılarına 1949’da sahip çıkan Komünist Partisi oldu. Burjuvazi kendi devrimci geçmişini unutmak istiyor. Marksistler ise halkı geçmişine kavuşturuyor.

Oxford Üniversitesi, Balliol Koleji

Açıklama notları

* Science & Society adlı derginin Cilt 14, No. 4, Sonbahar 1950 sayısından Aynur Toraman tarafından çevrilmiştir.

** Püriten – Kendini “saflığı” aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir. 16. yüzyıl sonları ile 17. yüzyılda ortaya çıkmış ve İngiliz Kilisesi’nin Roma’daki Katolik Papalığın etkisinden tümüyle arındırılmasını talep etmiştir. [Ç.N.]

* Presbiteryen – Protestanların bulunduğu Reforme Kilise mensuplarına verilen ad. 16. yüzyıl başlarında ortaya çıkan ve Calvin tarafından geliştirilen bu sistem Kraliçe Elizabeth devrinde de İngiltere’ye girmiştir. Presbiteryenlik, piskoposların krallıkça atanmasını reddeder, her kilisenin, kilise ulularının –yerel kodamanların– egemenliği altında olmasını savunur. [Ç.N.]

** Bağımsızlar, her yerel dinsel topluluğun herhangi bir dışsal otoriteden bağımsız bir kilise oluşturduğunu düşünen dinsel öğretiyi savunurlar. [Ç.N.]

*** Leveller – İnsanlar arasında eşitliği temel alan bu siyasi hareketin eşitlikçi ve devrimci düşünceleri, Oliver Cromwell’in 1645’te kurduğu Yeni Ordu saflarında da büyük destek bulmuş, 19. yüzyılda da Çartist hareketin taleplerine kaynaklık etmiştir. Ancak eşitlik, ifade özgürlüğü, laik cumhuriyet gibi talepleri olan bu demokrasi hareketi fazla uzun sürmemiş, liderleri ihanetle suçlanarak 1649’da Cromwell’in askerleri tarafından öldürülmüştür.

**** Digger – İngiliz İç Savaşı döneminde ortaya çıkan radikal bir siyasi hareket. Modern anarşizmin ve tarım sosyalizminin öncüleri olarak görülürler. Kamuya ait topraklara el koyup tarım komünleri oluşturmuşlardır. [Ç.N.]

* Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun aylık yayın organı.

** Büyük Britanya Komünist Partisi’ne (CPGB) yakın aylık dergi. Doğrudan parti tarafından yayımlanmasa da, 1921-1981 tarihleri arasında varlığını sürdüren derginin kurucusu ve editörlüğünü parti üyesi ve teorisyenlerinden R. Palme Dutt yapmıştır.

Dipnotlar

1. Godfrey Davies, The Early Stuarts, Oxford, 1937.

2. J. U. Nef, The Rise of the British Coal Industry (1932), 2 cilt; “The Progress of Technology and the Growth of Large Scale Industry in Britain, 1540-1640”, Economic History Review, V (1934); “Industry and Government in France and England, 1540-1640”, American Philosophical Society, Memoirs, XV (1940). A. P. Wadsworth ve J. de L. Mann, The Cotton Trade and Industrial Lancashire, 1600-1780 (1931). G. D. Ramsay, The Wiltshire Woollen Industry in the Sixteenth and Seventeenth Centuries (1943). G. N. Clark, The Wealth of England from 1496 to 1760 (Home University Library, 1946).

3. R. H. Tawney, “The Rise of the Gentry, 1558-1640”, Economic History Review, XI (1941). H. J. Habakkuk, “English Landownership, 1680-1740”, Economic History Review, X (1940). L. Stone, “The Anatomy of the Elizabethan Aristocracy”, Economic History Review, XVIII, no. 1-2 (1948).

4. R. H. Tawney, Religion and the Rise of Capitalism (1926); H. J. Laski, The Rise of European Liberalism (1936); R. B. Schlatter, Social Ideas of Religious Leaders, 1660-1688 (1940); ve diğer yazarların çeşitli eserleri. Kapitalizm ile Kalvinizm arasındaki ilişkinin nedensel özelliğine dair İngilizce yayın sayısı oldukça fazladır. Çoğu tarihçi bu bağlantının varlığını kabul etmektedir. Bu ilişkiyi ilk ortaya koyan Marx ve Engels olmuştur. İngiltere’ye Max Weber’in yazıları ile çarpıtılmış halde gelmiştir.

5. L. Stone, “State Control in Sixteenth Century England”, Economic History Review, XVII (1940); “The Anatomy of the Elizabethan Aristocracy”, aynı yer, XVIII (1948); “Elizabethan Overseas Trade”, aynı yer, Second Series, II (1949). J. E. Neale, The Elizabethan Political Scene, Raleigh Lecture on History (1948).

6. Parlamento yanlıları arasındaki sınıf ayrılıklarının özellikleri konusunda bilgi sahibi olmamızda, “Amerikan yaşam tarzı”nın kökenlerini İngiltere’deki eski demokrasi tarihinde arayan Amerikalı tarihçilerin araştırmalarının büyük katkısı olmuştur.

7. Marx ve Engels’in İngiliz devrimine dair düşüncelerinin kısa bir özeti için bkz. C. Hill, “Marx ve Engels’in Yorumuyla İngiliz İç Savaşı”, Science & Society, XII (1948). [Bu makalenin Türkçesi için Özgürlük Dünyası’nın bir önceki sayısına bakınız. Ç.N.]

8. Yukarıda adı geçen Tawney, Laski, Schlatter ve Stone’un yazılarına ek olarak, H. R. Trevor-Roper, Archbishop Laud (1940) ve D. W. Petegorsky, Left Wing Democracy in the English Civil War (1940).

9. Tawney’in baş savunucularından biri olan Dr. Margaret James daha sonra Marksizmi benimsemiştir. James’in ölümü, İngiliz tarih araştırmaları açısından büyük bir darbedir. Ondaki düşünsel gelişim, eserlerinde görülebilir: Social Policy During the Puritan Revolution (1930); England During the Interregnum (1935), M. James ve M. Weinstock’un ortak derlemesi; “The Effect of the Religious Changes during the Sixteenth and Seventeenth Centuries on Economic Theory and Development”, European Civilization, Its Origin and Development, ed. E. Eyre, Cilt V (1937); “Contemporary Materialist Interpretations of Society in the English Revolution”, The English Revolution, 1640, ed. C. Hill (1940); “The Political Importance of the Tithes Controversy in the English Revolution, 1640-1660”, History, XXVI (1941). Profesör Tawney’in kendisi de ilk dönemlerdeki Fabiancı politikalarını daha sonra epeyce aşmıştır.

10. E. B. Bax, The Social Side of the Reformation in Germany, 3 cilt: Cilt 1, German Society at the Close of the Middle Ages; Cilt 2, The Peasants’ War in Germany, 1525-1526; Cilt 3, Rise and Fall of the Anabaptists (1894-1903).

11. C. Hill, “Soviet Interpretations of the English Interregnum”, Economic History Review, VII (1938); “The Agrarian Legislation of the Interregnum”, English Historical Review, LV (1940).

12. A People’s History of England’ın Lawrence & Wishart tarafından 1949’da geniş kapsamlı bir şekilde gözden geçirilmiş ikinci baskısı tavsiye edilir. Ayrıca bkz. Daphne May, A Study Guide to a People’s History of England.

13. Kısmi olarak gözden geçirilmiş ikinci baskısı 1949’da yapıldı. Kitap hakkındaki yorumlar için bkz. The Labour Monthly, XXII (1940) ve XXIII (1941).

14. Economic History Review, XII (1942).

15. Gerrard Winstanley’in Tüm Eserleri, G. H. Sabine editörlüğüyle 1941’de Cornell University Press tarafından yayımlandı. D. W. Petegorsky’nin Left-Wing Democracy in the English Civil War (1940) adlı çalışması Winstanley’in yaşamı ve eserlerinin yarı Marksist değerlendirmesini içermektedir. Ayrıca bkz. E. D., “Gerrard Winstanley and the Diggers”, The Modern Quarterly, IV (1949).

16. İrlanda tarihiyle ilgili Marksist eserler arasında James Connolly’nin Labour in Ireland (Dublin, 1920) adlı mükemmel çalışmasından da söz etmek gerekir.

17. D. B. Quinn, “The Early Interpretation of Poyning’s Law, 1494-1534”, Irish Historical Studies, II (1941); “Agenda for Irish History, 1461-1603”, aynı yer, IV (1945); “Edward Walshe’s ‘Conjectures’ Concerning the State of Ireland (1552)”, aynı yer, V (1946-1947); “A Discourse of Ireland” (yaklaşık 1599): “A Sidelight on English Colonial Policy”, Proceedings of the Royal Irish Academy, XLVII, Section C, no. 3 (1942); “Government Printing and the Publication of the Irish Statutes in the Sixteenth Century”, aynı yer, XLIX, Section C, no. 2 (1943); “Sir Thomas Smith (1513-77) and the Beginnings of English Colonial Theory”, Proceedings of the American Philosophical Society, LXXXIX (1945).

18. Kapitalizmin Gelişmesi Üzerine İncelemeler kitabı hakkında ayrıntılı değerlendirmeler için R. Hilton ve C. Hill’in The Modern Quarterly, II (1947)’deki yorumlarına bakınız.

19. C. Hill, “Land in the English Revolution”, Science & Society, XIII (1948-49).

20. Allen Merson, “The Revolution and the British Empire”, The Modern Quarterly, IV (1949).

21. D. B. Quinn, Raleigh and the British Empire, English Universities Press, 1947.

22. C. H. Hobday, “The Social Background of King Lear” ve K. Muir, “Timon of Athens and the Cash Nexus”, Modern Quarterly Miscellany, no. 1; C. Hill, “Society and Andrew Marvell”, The Modern Quarterly, I (1946); M. Visick, “John Milton and the Revolution”, aynı yer, IV (1949). C. Hill, R. W. Sellars, V. J. McGill ve M. Farber’in editörlüğünü yaptığı Philosophy for the Future adlı ortak çalışmaya “Hobbes and English Political Thought” başlıklı bir bölümle katkıda bulunmuştur (New York, 1949).

23. Özellikle bkz. C. Hill, “England’s Democratic Army”, Communist Review, Haziran 1947; D. May, “The Putney Debates”, aynı yer, Ocak 1948; C. Hill, “The Fight for an Independent Foreign Policy”, aynı yer, Şubat 1948; W. Joseph, “The Great English Revolution”; A. L. Morton, “James Harrington”, aynı yer, Mart 1949; P. Jones, “Thomas Hobbes”, aynı yer, Nisan 1949; G. de N. Clark, “On ‘the Great English Revolution’”, aynı yer, Mayıs 1949; A. L. Morton, “The Norfolk Rising”, aynı yer, Temmuz 1949; A. L. Merson, “The Sovereignty of the People”, The Labour Monthly, Ocak 1949; V. G. Kierman, “When England Was A Republic”, aynı yer, Mart 1949.

24. Ayrıca bkz. A. L. Lloyd, The Singing Englishman, Worker’s Music Association.

25. Science & Society dergisi için “Marx ve Engels’in Yorumuyla İngiliz İç Savaşı” başlıklı makaleyi yazarken, Marx ve Engels’in kendi dönemlerindeki tarihsel bilgi durumunun elverdiğinden çok daha haklı çıktıklarını görmek benim için oldukça çarpıcı olmuştu. Onların tarihsel genellemeleri, daha sonraki araştırmacıların bulgularını önceden tahmin etmelerini sağlamıştı. M. Cornforth’un daha sonra yazacağı İdealizme Karşı Bilim (1946) adlı eseri, 17. yüzyıla değinen Marksist bir felsefi çalışmadır.

26. Örneğin Katolik W. Schenk’in “The Concern for Social Justice in the Puritan Revolution” adlı eseri, devrimdeki sol grupları Ortaçağ Katolik geleneğinin mirasçıları olarak tanımlaması bakımından oldukça çocuksu bir yaklaşımdır. Eleştiriye dayanacak türden değildir. Bkz. C. Hill, “History and the Class Struggle”, Communist Review, Mart 1949.

27. Bu konudaki istisnai örnekler arasında L. C. Knight’ın Drama and Society in the Age of Jonson (1937) ve F. W. Bateson’un English Poetry and the English Language adlı eserleri sayılabilir; ama bunların her biri dile getiriliş tarzından çok, içerdikleri düşünce bakımından daha etkileyicidir. Toplumun mimari tarihi konusunu ele alan Marksist araştırmalardan biri, G. Shankland’ın The Architectural Association Journal adlı dergide yayımlanan Architectural Association Prize Essay adlı çalışmasıdır.

28. Marksistlerin yazdığı tarihi romanlardan da söz etmek gerekir: Jack Lindsay’in 1649 (1938); Iris Morley’in Cry Treason (1940), We Stood for Freedom (1941) ve The Mighty Years (1943); Montagu Slater’in Englishmen With Swords (1949).

Bilimin tarihi, Marksizm ve Fransız Komünist bilim insanları

Deniz Uztopal

Bilim insanı, komünist aydın Dr. Kenan Ateş’e saygıyla…

Bilim felsefesi ve tarihi ile uğraşanlar bilir ki, en azından bilimsel buluşların doğurduğu tartışmalar kadar bilimin felsefeyle ilişkileri ve bilim tarihinin nasıl ilerlediği en yoğun tartışma konularının başında gelir. Yine bu tarih kadar, bu tartışmaya aktif katılan bilim insanı ve filozofların karşılıklı aldıkları tavırlar da belirleyici olduğu gibi, eskidir de. Zira burada söz konusu olan aslında bilimin toplum ve toplum içerisindeki çelişkilerle ilişkileri, bu çelişkiler içerisinde bilim insanların sosyal sorumlulukları sorunudur. Dr. Kenan Ateş, bu sorunlar ve tarihleri üzerine son yıllarda belki en fazla kafa yoran ve yakın tarihte bunlara bilimsel cevap veren, eserlerini Türkçe’ye kazandırmaya çaba sarf eden bilim insanların önde gelenlerindendi. John Desmond Bernal’in Tarih’te Bilim adlı kitabına yazdığı önsözde haklı olarak 1930-1940 yıllara kadar egemen olan düşüncenin “Bilime evrensel bir mutlaklık, saflık ve özerklik, hatta evrensel bir kahramanlık rolü” biçen, “bilim insanlarına, hiçbir çıkar gözetmeksizin gerçeğe ulaşma, bilgiye erişme sevdası uğruna önlerine çıkan bütün güçlüklerle kıyasıya mücadele eden kahramanlar, adeta ‘ilahi’ kişiler gözüyle” bakan fikir olduğunu hatırlatıyordu. “Bu bakışa göre, sanayi ve teknolojiden farklı olarak bilimle uğraşmak, toplumun üstünde, içinde yaşadığı olaylardan, toplumsal, ekonomik ve siyasi ihtiyaçlardan, egemen görüşlerden etkilenmeksizin yapılan saf ve özerk bir etkinlikti. Bu yüzden, bilim insanlarının ürünleri mutlak ve saf düşünceyi, gerçek bilgiyi oluşturuyordu.”¹ Fakat İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu görüş ciddi darbeler aldı. Bilimin ve sanayinin 50 milyondan fazla insanın öldüğü dünya savaşında oynadığı rolün gözle görülür olmasının yanı sıra, SSCB’nin ve komünistlerin faşizmi yenmede üstlendiği belirleyici rol, Marksizm’in elde ettiği önemli saygınlık egemen “saf bilim” düşüncesine de sağlam darbeler vurdu. Zira bilimsel ilerlemeyle toplumsal ihtiyaç arasında bağ kuran, bilim insanlarının yaşadıkları toplumsal koşullar ile çabaları, araştırmalarının yönü arasında karşılıklı etki bağlarını gören diyalektik materyalizmi savunan aydın, filozof ve bilim insanları sayısal olarak artmıştı, hatta bunlar arasında dünyanın en önemli ve ünlü bilim insanları bulunuyordu. Yalnız ilerleyen yıllarda SSCB’de modern revizyonizmin iktidara gelmesi, Marksist düşüncenin çarpıtılması bu alanda elde edilen teorik birikimin de yavaş yavaş kenara atılmasına ve giderek de unutturulmaya çalışılmasına neden oldu. İşte sadece bu nedenden dolayı bile, 1950’li yıllarda basılmış Marksist bilim felsefesi ve tarihi eserlerinin yeniden Türkçe’ye kazandırılması önem taşıyordu.

Kuşkusuz bilim ilerlemiş ve 1950’lerde olduğu düzeyde kalmamıştır. Diyalektik materyalizmi benimsemiş aydınların da teorik çalışmalarını bugün ulaşılan düzey üzerinden yürütmeleri gerekmektedir. Yalnız bilimin ve bilim insanlarının toplumsal konumu, bilim ile felsefe ilişkisi, bilimin tarihi ve gelişmesinin iç dinamikleri, işçi sınıfının dünya görüşü ve diğer taraftan emperyalist kapitalist burjuvazinin bilim ve teknolojiye karşı tutumu gibi konu ve alanlarda bugünün Marksistlerinin sıfırdan değil, var olan önemli bir birikimin üzerinden ilerlemesi önem teşkil ediyor. Bu yazımızda, dünyaca ünlü Fizikçi Paul Langevin ve Frederic Joliot-Curie şahsında bu birikimin Fransa boyutuna dikkat çekeceğiz. Bu bilim insanlarının neden ve nasıl sınıfsız bir dünya oluşturmayı hedefleyen bir görüşü benimsedikleri tartışması, onların yaşadığı dönemin sosyal, siyasal, felsefi ve bilimsel çalkantılarından soyutlanarak değerlendirilemez. Bilimsel keşiflerin ilerlemesi ve doğurduğu bilimsel/felsefi yorumlama tartışmaları ve bilim insanlarının bu tartışmalardaki tavırları toplumların ilerlemesi ve kendi iç çelişkilerinin çatışmalarından bağımsız ele alınamaz. Dolayısıyla yazımıza, öncelikle doğa bilimlerin gelişmesiyle toplumların ilerlemesi arasındaki diyalektik ilişkiyi ortaya koyarak başlayacağız.

I) DOĞA BİLİMLERİNİN GELİŞMESİ İLE TOPLUMSAL İHTİYAÇLAR ARASINDAKİ DİYALEKTİK İLİŞKİ

a) Bilimin ortaya çıkışı insanın yaşam mücadelesinden bağımsız olamaz

Bilimsel bilginin ortaya çıktığı ilk alan insanlar ile doğa arasındaki mücadelenin yürütüldüğü alandır. İnsanların yaşayabilmek için her şeyden önce (bilimden, felsefeden, sanat vb. gibi faaliyetlere girişmeden önce) kendi yaşamlarını üretmeleri, yani yaşam mücadelesi yürütmeleri gerekir. Bu süreç içerisinde nesnel dünya üzerine bildikleri bilgileri geliştirip doğa üzerindeki güçlerini arttırma ihtiyaçları vardır. Bu soyut değil, somut bir bilgiyi zorunlu kılar. Bilim tarihinin başlangıcını da burada aramak gerekir. Zira matematiğin, doğa ve teknik bilimlerinin gelişmesi her şeyden önce toplumun ihtiyaçlarına cevap verme, başka bir şekilde ifade etmek gerekirse üretici güçlerin gelişmesine bağlıydı.

Doğa bilimleri ilk başlarda insanların üretim süreci içerisinde yaptıkları araştırma ve kazandıkları tecrübelerin kuşaktan kuşağa genelleştirilmesi ve aktarılmasıyla gelişti. İnsanlar yaşamlarını sürdürebilmek için üretirken doğadaki varlıkların, ilk anda kaba bir şekilde de olsa, niteliklerini öğrendi; buradan doğanın gücü ve olanakları hakkında bir bilgiye sahip oldu. Aynı yaşam mücadelesi içerisinde yağmur, deprem, soğuk vb. gibi doğa olaylarından nasıl korunması gerektiğini yavaş yavaş öğrendi.

Kelimenin tam anlamı ile bilimin ilk defa ortaya çıkması sınıflı toplumlara geçişten sonra gerçekleşti. Öyle ki köleci toplum ile hayata geçirilen yeni iş bölümü insanın doğa üzerindeki gücünü büyük oranda arttırmıştı. Kazanılan bu güç insanların doğanın yasaları ile ilgili kalıcı bilgiler edinebilmesini sağladı, farklı şekillerde bu birikimin sonraki kuşağa aktarılması garanti altına alındı. İnsanların doğa üzerindeki güçlerinin artmasını ve bilimsel bilginin gelişmesini ifade eden en somut örnek, bugün bile hayranlıkla izlediğimiz ve hâlâ tüm gizemleri keşfedilemeyen Mısır uygarlığındaki piramitlerdir.

Bilimin ortaya çıkışından itibaren yaşam mücadelesi insanın doğa karşısında gücünü artırma ihtiyacının, üretimin ihtiyaçlarının karşılanması ihtiyacının ürünü oldu. Ancak insanın doğa üzerinde artan egemenliğinin toplumu oluşturan sosyal sınıflar bakımından değerlendirilme düzeyi sınıflar mücadelesinin seyrine göre değişmiş, sınıf mücadelesi tarihin olduğu kadar bilimsel gelişmenin de motoru olmuştur. Dolayısıyla bilim tarihi insanlığın genel tarihinin bir parçasıdır. Eğer insanları diğer canlılardan ayıran belirleyici farkı kendi geçim araçlarını üretmelerinde görürsek² o zaman toplumsal ilerlemeyi de hayatın maddi koşullarının üretimindeki değişim sürecinde verilen mücadelede görürüz.

Buradan da hareket ederek bilimin ortaya çıkışının, gelişmesinin kaynağını ve temel ilerletici gücünü gerçek peşinde koşan insanların soyut çabasında değil de, son tahlilde üretimin pratik ihtiyaçları, insanların maddi faaliyetleri ve bu süreçte ortaya çıkan teknik ihtiyaçların dayatmasında aramak gerekir. Ne var ki bilim insanlarının bilimin gelişmesindeki rolü ile bu tespit çelişmez. Buna daha sonra değineceğiz. Fakat idealist bilim tarih yazımı düşünceyi sadece düşüncenin doğurduğunu, toplumsal pratikten ve somut pratik ihtiyaçlardan bağımsız bir biçimde geliştiğini; bilimin bilim adamının zekâsının ürünü olduğunu ileri sürer ki, bunun gerçekle ilgisi yoktur.

b) Bilimin kendine özgü iç yasaları

Engels, 23 Ocak 1894 yılında Heinz Starkenbourg’a yazdığı mektupta, bilim ile toplumsal ihtiyaç arasındaki diyalektik ilişkiyi şu şekilde kurar:

“Sizin de dediğiniz gibi, teknik, her ne kadar bilimin durumuna bağlı ise de, bilim de, tekniğin durum ve gereksinmelerine çok daha fazla bağlıdır. Eğer toplumun teknik bir gereksinmesi olursa, bu bilimin, on üniversiteden daha fazla ilerlemesine yardımcı olur. […] Bilimler tarihini, bu bilimler sanki gökten zembille inmiş gibi yazmak âdet haline geldi.”³

Engels’in dikkat çektiği, bilimin üretim sürecinin ihtiyaçlarından doğup gelişmesi, Marksizm’i bilinçli biçimde karikatürize eden burjuva aydınların söylediği gibi, bilimin üretimin pasif bir yankısı olduğu ve üretim süreci üzerinde etkisinin olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, bilim bir defa ortaya çıktıktan sonra, sosyal ilişkilerin bütünü üzerinde (dikkat edin, sadece üretimin değil) onu geliştirip değiştirmek üzere büyük etki yaratır. Gelişen bilim üretici güçleri de geliştirir, üretici güçlerin gelişmesi ise yeni ihtiyaçlar doğurur, toplumun yeni ihtiyaçları ise bilimsel gelişmeyi tekrar zorlar. Teori ile pratik kopmaz bir şekilde birbirlerini geliştirerek ilerlerler.

Diğer yandan bilimsel gelişmelerin kendilerine özgü bir iç mantığa sahip oldukları da göz ardı edilemez. Friedrich Engels hayatının son yıllarında tarihsel materyalizmin çarpıtılmasına karşı önemli bir mücadele vermiştir. Zihinsel gelişme ile ekonomik altyapı arasındaki diyalektik bağı şu şekilde açıklamıştır:

“Her çağın işbölümünde özel bir kol sayılan felsefesi, kendisine öncekiler tarafından bırakılmış ve kendisinin de çıkış noktası olarak aldığı belirli bir düşünsel malzemeyi bulundurur. Ekonomik bakımdan geri ülkelerin felsefede yine de birinci keman olmaları buradan gelir […] Burada ekonomi yeniden hiçbir şey yaratmaz, ama verili düşünce malzemesinin değişim türü ve daha sonraki gelişmesini belirler; çoğunlukla da dolaylı olarak belirler; çünkü felsefeye dolaysız en büyük etkiyi yapan politik, hukuksal ve moral yansılarıdır.”⁴

Felsefe için söylenenler bilim için de geçerlidir. Tarihsel materyalizm düşüncenin nispi bağımsızlığını ve ekonominin etkisinin dolaylı olabileceğini savunur. Yalnız belirtmek gerekir ki, felsefeden farklı olarak, bilim daha fazla üretim ve teknikle, dolayısıyla da ekonomiyle ilişkilidir. Ama geçmiş birikim ve bunların değerlendirilmesi, bilim insanları ve bilimsel teorik metotların rollerini artırırken, bazen ekonomik olarak en geri ülkelerde ortaya çıkmalarına da sahne olmuştur. Prusya gibi kapitalist ilişkileri geç gelişmiş bir ülkede XVIII. ve XIX. yüzyılda çıkan büyük düşünürler bunun somut bir örneğidir. Tersinden düşünürsek, toplumsal ihtiyacın dayattığı kimi sorunların o tarihsel koşullarda çözülmesi hâlâ mümkün değildir, zira eldeki zihinsel malzeme buna hâlâ yeterli değildir. Örneğin Napolyon İngiltere’ye ambargo uygulama çalıştığında kimi ham maddelerden yoksun kalır, özellikle de Hindistan’dan ithal edilen ve gelişmekte olan tekstil sanayisinde eksikliği çabucak hissedilen çivit. Napolyon hemen tüm bilim insanlarının yapay çivit üretmelerini ister ve her türlü olanağı sunar. Hatta uygun bir boya üretebilenlere yüksek miktarda para sözü verir, ama dönemin bilim insanlarının eldeki zihinsel malzemesi bunu başarabilmeleri için yeterli değildir. Toplumsal ihtiyaç bilimsel ilerlemenin önünü açar, çözülmesi gereken sorunları gündeme getirir, ama bilimin kendi doğasından kaynaklı bu sorunları nasıl çözebileceği konusunda bir şeyler söyleyemez.

Dolayısıyla bilimsel bilginin gelişmesinin genel anlamda toplumun gelişmesine bağlı olduğunu ifade etmek doğrudur, yalnız bilimin kendi doğasından kaynaklı, kendine özgü içsel bir gelişiminin olduğunu, birikerek ilerlediğini de belirtmek gerekir. Öyle ki, birçok yeni bilimsel buluş ve teori eskiden ve çoğu zaman uzun bir süre doğru diye kabul edilen yanlışlıkların ya yerini alır ya da onları geliştirerek daha da derinleştirir. Yani bilim toplumlarla birlikte gelişir, ama onlar gibi köklü değişikler yaşamaz, eskinin birikimi üzerinden gelişir.

c) Bilimsel bilgi birikerek ilerler, eski ile yeni arasında diyalektik bir bağ vardır

Bilimsel bilgi; tıpkı ideoloji, felsefe, ahlak, din gibi bir sosyal bilinç olarak bir üst yapı kurumudur, ancak bunların hepsinden farklı olarak, klasik üst yapı tanımlaması ona tam olarak uymaz. Bu konuda uluslararası komünist hareket tarihinde önemli teorik hatalar yaşanmıştır. Bugün bile bu yanlış kavrayışlar üzerinden burjuvazinin ideolojik saldırıları yoğunlaşıyor. Örneğin 1949’da, Soğuk Savaş’ın alevlendiği yıllarda, biyolojide Lysenko davası⁵ üzerinden keskin kutuplaşmaların yaşandığı dönemde FKP yöneticileri “proleter bilim – burjuva bilim” teorisini ortaya atmış ve iki yıla yakın bunu savunmuşlardır. Kimi burjuva aydınlar geçmiş birikimi reddeden bir “proleter bilim” tanımını Marksizm’in bilim anlayışı olarak eleştirmeye devam etmişlerdir. Dolayısıyla bilimin biriken niteliğinin ya da eski ile yeni arasındaki diyalektik ilişkinin reddedildiği kaba bir materyalist çıkarsama, Marksizmin ve Sovyetler Birliği’ndeki bilim anlayışının ürünüymüş gibi suçlanmıştır. Zaten Stalin’in “Dil Üzerine” başlıklı makalesi bu soruna bir açıklık getirmektedir.

Bütün üst yapı kurumları son tahlilde ekonomik alt yapı üzerinden yükselir. İşçi sınıfının üst sınıflara karşı verdiği mücadele sürecinde geliştirdiği felsefi, ahlaki, düşünsel vb. ideolojisi ile egemen sınıfın ideolojisi sürekli bir mücadele halindedir; bu mücadele işçi sınıfı açısından ne kadar güçlüyse, egemen sınıfın hakim ideolojik argümanlarını gerileterek güç ve mevziler kazanabilir. Ne var ki, egemen sınıfın hakimiyet aygıtı olan devlet yıkılıp egemen sınıfın üretim araçları üzerindeki mülkiyeti tasfiye edilinceye kadar toplumda egemen olan düşünce egemen sınıfın düşüncesidir.

Ama kelimenin klasik ve dar anlamıyla bir üst yapı kurumu olmayan bilim, sair üstyapı kurumlarından daha farklı ele alınmalıdır. Felsefe, din, ahlak vb. üst yapı kurumlarından farklı olarak, bilim, “geçici”⁶ bir kurum değildir. Bilim egemen sınıfların elindedir, ancak bilimsel sonuçlardan iki temel sınıf da yararlanma potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla bir toplumsal sisteme ait alt yapı yıkıldıktan sonra, diğer üst yapı kurumları gibi, süreç içerisinde yok olmaz, zira doğaya ilişkin nesnel bilginin birikimi üzerinden gelişir. Örneğin köleci topluma özgü olan devlet hiçbir zaman geri gelemeyecek bir şekilde tarih sayfalarına karışmış olmasına karşın o dönemde bulunan ve örneğin geometride kullanılan Pisagor Teorisi hâlâ güncelliğini koruyor ve günümüzde kullanılıyor.

Yani toplumlar yıkılıp geçip gidiyor ve yerlerini yeni ve daha ileri bir toplum alıyor. Yeni, eskinin tüm alt ve üst yapısını yıkıyor olmasına karşın, bilim nesnelliğini sosyal pratikte gösterdiği andan itibaren insanlığın toplumsal bir kazanımı olarak sürekli gelişir. Bunun içindir ki, her bilimsel gelişme kendinden önceki tüm bilimsel bilginin özümsenmesinden hareket eder. Hareket noktası olarak, önceki kuşaklardan kalan bir “zihinsel malzeme” vardır.

Yalnız burada bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Bilimin toplumsal üretim ile ilişkisi ortaya konulurken, teorik bilimsel keşiflerin hemen pratikte kullanıldıkları ifade edilmiyor. Burada kastedilen, toplumsal ihtiyaçların bilim insanlarının önünde çözülmesi gereken sorunlar olarak durduğudur. Bu sorulara cevap verme çabası içerisinde, ilk anda alakalı olmayan, hatta bazen tesadüfler üzerinden keşfedilen başka bilgilere ulaşıldığı tartışılmaz bir gerçektir, ama bilimin ilerlemesi de tesadüflerle açıklanamaz kuşkusuz. Daha da ileri gidilerek söylenmelidir ki, toplumsal ihtiyaçların doğurduğu kimi bilim dallarının birbirleri ile ilişkilerinin, metotlarının, soruları gündeme getirme biçimlerinin de bilimsel bilgiyi geliştirdikleri yadırganamaz bir gerçektir. Zira belirtildiği gibi, bilimsel bilginin gelişmesinin kendi iç dinamizmi de vardır. Her buluşun hemen kullanıldığı düşünülemez, bilim tarihinde bunun tersini kanıtlayan yüzlerce örnek bulmak mümkündür. Bu, bilimsel bilginin gelişmesinin, sosyal hayatın ortaya çıkarttığı sorunlara cevap bulma ihtiyacından doğduğu gerçeğini çürütmez. Örneğin astronominin doğuşunu belirleyen nedenlerin, tarımla uğraşan halkların mevsimleri daha iyi saptama konusunda duydukları ihtiyacın; insanların çölleri ve denizleri geçerken kaybolmama ve en hızlı gitme ihtiyacının ürünü olduğu birçok tarihçi tarafından kanıtlanmıştır. Veya aritmetik hesaplamaların ticaretle uğraşan Akdeniz kıyılarındaki Fenike ve Yunan halklarında doğup gelişmesi kesinlikle tesadüf değildir. Ya da geometrinin toprağın sınırlarının çizilmesi ve ekime yeni toprak açılması gereksinimlerinden çıktığı da biliniyor.

Burjuvazinin ilk ortaya çıktığı sermayenin ilkel birikim dönemi, Rönesans’ta gelişen deniz ticareti burjuva sınıfın önüne çözmesi gereken sorunlar koydu, ona görevler yükledi. Yeni ve geleceği temsil eden sınıfın sermaye birikimi koşullarının doğurduğu ihtiyaçlara cevap verebilmek için bütün bilim dallarında gelişmeler gösterebilmesi gerekiyordu. Örneğin okyanusları aşabilecek büyük ve dayanıklı gemiler yapmak, hammadde kaynakları ve pazarların keşfedilmesi gerekiyordu. Toplumsal gelişmenin o zamanki düzeyine uygun bu ihtiyaçlar mekanik, optik, astronomi gibi bilim dallarını geliştirdi. Bilimsel keşifler tarihine bakıldığında, bu bilim dallarında burjuvazinin gündeme getirdiği sorunları çözmeye yönelik ihtiyacın karşılanabilmesi için temel adımlar atıldığı görülecektir.

Ticaretin gelişmesi demir ihtiyacının artmasını, bu da, maden ve demir sanayisinin gelişmesini gündeme getirdi. Kimya, fizik ve mekanik gibi bilim dallarının geliştirilmesi için zorlayıcı bir süreçti, bu. Maden sanayiinin gelişmesi maden ocaklarında daha derinlere inilebilmesi anlamına geliyordu, ancak daha derinlere inmek, örneğin demir ve kömürlerin yeryüzüne çıkartılabilmesinin de daha zorlaşması anlamına geliyordu. Bu ihtiyaç ise, mekaniğin hızlı bir şekilde gelişmesinin önünü açtı. Diğer taraftan kentleşmenin gelişmesi ve pazar alanlarının büyümesine bağlı olarak tarımsal üretimin artışını sağlayabilecek yöntemlerin bulunması, tarım ve kentlerin su ihtiyacını karşılayabilecek, pis suların atılmasına olanak sağlayacak altyapının inşa edilmesini zorunlu kılıyordu. Bu toplumsal ihtiyaçlardan hareket ederek, Evangelista Torricelli’nin dağ sellerini engellemeye yönelik yaptığı araştırmalar “Sıvıların denge teorisi”ne çok önemli katkılar sundu. XVIII. yüzyılda buhar makinesinin icat edilmesi, sanayinin önemli ve çok acil ihtiyaçlarının dayatılması ile oldu. Sanayinin gelişmesi daha fazla enerjiye ve dolayısıyla daha fazla kömüre ihtiyaç doğuruyordu. Daha fazla kömür daha fazla derinlere inmek anlamına geliyordu, madenlerde ortaya çıkan doğal suların dışa çıkartılması insan ve hayvan gücünü aşan bir gücün oluşmasını zorunlu kılıyordu. Bu ihtiyacı karşılayabilmek için İngiliz Thomas Newcommen, maden ocaklarının yoğun olduğu Devon bölgesinde buhar makinesini icat etti. En gelişkin sanayi ülkesi olan İngiltere’de yaşayan İskoçyalı James Watt ise, bu buluşu daha da geliştirerek, sadece madenlerde değil, onun sanayinin diğer alanlarında da, özellikle tekstilde kullanılabilmesinin önünü açtı. Bu icatlardan hareket ederek, Amerikan Robert Fulton ilk buhar makinesi kullanan gemiyi, İngiliz George Stephenson ise, ilk lokomotifi icat etiler. Newcommen’un, Watt’ın, Stephensen’in sanayiinin en fazla gelişmiş olduğu, dolayısıyla toplumsal ihtiyacın en fazla kendisini dayattığı İngiltere’de yaşıyor olmaları, Fulton’un deniz ticaretinde önemli bir yere sahip olan Amerikalı olması da tesadüf değildir. Tüm bu bilimsel ve teknik ilerleme, termodinamiğin bundan sonraki gelişmesinin de temelini oluşturmuştur.

Bilim ile toplumsal ihtiyaç açısından belirtilenler, bilimsel metotların gelişmesi açısından da söylenebilir. Örneğin XV. ve XVI. yüzyıllarda sanayiinin gelişmesi, mekanik, fizik ve kimya için aşılması gereken birçok olguyu gündeme getirmiştir. Sanayiinin daha da gelişmesi, söz konusu bilimsel alanların, maddenin yapısını, değişiminin nedenlerini en kısa sürede açıklığa kavuşturmaları için itici güç olmuştur. Bilim insanlarının deneysel araştırmaları için sanayiinin gelişmesi elverişli bir alan sunmuştur. Elbette bu deneyimlerin sistematik bir hale gelmesi için analitik deneyimsel bir metotun da oluşması gerekiyordu. Zira doğanın parçalı yapısı, doğal süreçlerin belirli sınırlar içinde, organik yapıların parça parça irdelenmesini gerektiriyordu. Bu ihtiyaç, doğa bilimlerinin gelişmesine, buna bağlı olarak da skolastiğin etkisinden uzaklaşmasına olanaklar sundu; bunlar, henüz egemen din açısından bir tehdit teşkil etmiyordu. Yalnız analitik deneyimsel metodun gelişmesi ve yaygınlaşması, bir yandan doğa bilimlerini geliştirirken, diğer yandan da söz konusu metodun evrensel ve tek bilimsel yöntem olduğu algısının yaygınlaşmasına, hatta teorize edilmesine neden olmuştur. Ve bu yöntem “Doğal nesne ve süreçleri tek başlarına, büyük genel bağlantı dışında, bunun sonucu hareketleri içinde değil, hareketsizlikleri içinde; özsel bakımdan değişken ögeler olarak değil, değişmez ögeler olarak; yaşamları içinde değil, ölümleri içinde şöyle böyle kavrama alışkanlığını da getirdi. Ve Bacon ile Locke sayesinde bu görüş biçimi, doğa biliminden felsefeye geçtiği zaman, son yüzyılların özgül dar kafalılığını, metafizik düşünce biçimini meydana getirdi.”⁷ Yani analitik metot, XV. ve XVI. yüzyıllarda bilimsel bilginin kilisenin skolastik yaklaşımından kurtulması için gereken ilk adımı atar ve bilimin gelişmesini kolaylaştırırken, bir iç sınırlılığa da sahiptir ve olguların kendi bütünlüğü içinde ele alınmasına, diyalektik düşüncenin gelişmesine de engel haline gelir. Anlaşıldığı gibi, analitik metodun ortaya çıkışının tarihsel yerini incelerken Engels, bunun oynadığı olumlu tarihsel rolü kesinlikle reddetmez, ama zaman içinde, nasıl olumsuz sonuçlara yol açtığını da ortaya koyar. Onunla “hesaplaşmak” gerekir, ama oynadığı tarihsel rol kesinlikle “tasfiye edilmemelidir”. İşte diyalektik yöntem budur: düşünceleri kendi gerçekliği, ortaya çıktıkları dönemin koşulları içinde değerlendirme, eski ile yeninin ilişkisini tüm canlılığı ve yönleriyle görme, geride kalan ile geliştirici olan arasındaki bağı gözardı etmeme.

Metafizik ise, doğal fenomenleri kendi aralarındaki bağ ve ilişkilerden soyutlayarak; örneğin fizik alanında termik, elektrik, manyetik, ışıksal olguları birbirlerinden ayırarak, ayrı ayrı bilimsel araştırma alanlarını birbirinden yalıtır. Bu durum özellikle fizik biliminin gelişmesine pek çok olumsuz etkide bulunmuştur.⁸

Metafizik, olgular üzerinde tek tek çalışılmasını, herbirinin dar bir çerçeve içinde ele alınmasını esas aldığı için bu olgular arasındaki evrensel bağları koparıyor ve süreçlerin hareket içinde algılanmasını engelliyordu. Bilim insanı sıfatının ilk defa William Whewell tarafından kullanıldığı 19. yüzyılda sanayi devrimi koşullarında hız kazanan teknik gelişme, ısı, elektrik, manyetik gibi fizik dallarının da hızla gelişmesini, bunların birbirleri ile bağlarının yadsınamayacak bir şekilde ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştı. Aynı dönemde kimyanın, jeolojinin ve biyolojinin kimi temel yasalarının keşfi, metafiziğin olguları sönük, ölü, değişmez, bağımsız biçimde ele alan anlayışının sınırlarını açıkça ortaya çıkarmış, bilimin ilerlemesi için yeni bir yöntemin zorunluluğunu gündeme getirmişti. Diğer taraftan bu sorun “tanrı” konusunu, bilimin ilerlemesinin engellerinden birisi haline de getirmiştir. Tüm bu gelişmeler XIX. yüzyılın başlarından itibaren doğa bilimlerinde ampirik-deneysel bir bilim anlayışından diyalektik materyalist bir bilim teorisine geçişin koşullarını olgunlaştırır. Engels bu konuda şunları yazar:

“Ama, bu döneme doğru ampirik doğabilim öylesine ilerledi ve öyle parlak sonuçlara ulaştı ki, yalnızca 18. yüzyılın mekanik düşünce kısırlığını tamamıyla yenmekle kalmadı, aynı zamanda, doğabilim de, çeşitli araştırma alanları (mekanik, fizik, kimya, biyoloji) arasındaki doğanın kendisinde bulunan iç bağıntıların kanıtlanması sayesinde, doğa biliminin kendisi ampirik olmaktan çıkarak, teorik bilim durumuna ve elde edilen sonuçların genelleştirilmesi ile materyalist doğa bilgisi sistemine dönüştü.”⁹

İşte bilime metafizik ve idealist yaklaşımların karşısında “cevapsız” kaldığı gelişmeler, bilimsel bir bilim teorisinin ortaya çıkışını zorunlu hale getirmişti. Bu bilim teorisinin oluşturulmasının yolunu Marx ve Engels’in sistemini kurduğu diyalektik materyalizm kolaylaştıracaktı. Kuşkusuz bunu başarabilmek için Marx ve Engels gibi dahi olmak gerekirdi, ama doğa bilimlerinin gelişmesine zemin hazırlayan tarihsel koşullar ortaya çıkmadan, bu dönemin gündeme getirdiği sorulara cevap verecek kişiler olarak tarih sahnesine çıkamazlardı.¹⁰ Diğer taraftan ise, aynı toplumsal koşullar William Whewell’in, “Bilim insanını, korunması gereken, eşi bulunmaz bir toplumsal role soyunmuş ve bu yüzden toplumun öteki kesimlerine göre özerk bir konumu olan kişiler olarak” tanımlamasına yol açmıştı. Whewell’in giderek yaygınlaşarak egemen olacak bu yaklaşımından dolayı “Büyük bilim insanları, her dönem tarih ve bilim felsefecilerinin ilgi odağında bulundular. Yazılan bilim tarihi kitapları bu nedenle, büyük bilim insanlarının yaptığı buluşlar ve bu buluşların bilimsel nesnelliği, bütünlüğü ve evrenselliğinin meşrulaştırılmasına büyük ağırlık verdiler, neredeyse sadece bunlarla sınırlı oldular.”¹¹ Toplumsal bağ unutuldu, göz ardı edildi, bilimin felsefeyle bağı koparıldı ve bilim insanlarına toplumun ve sınıflar mücadelesinin üzerinde bir toplumsal biçildi. Oysa ki, özetlemeye çalıştığımız kısa tarihçede de görüldüğü gibi, üretici güçlerin gelişmesi bilimin tetikleyici gücüydü. Diğer yandan, bilimsel buluşlar da bir kez ortaya çıktıktan sonra, üretici güçleri geliştirirler. Yalnız belirtmek gerekir ki, üretici güçlerin gelişmesi üretim ilişkilerinin bu gelişmeye izin verecek bir gelişkinlik koşulunda mümkündür. Mevcut üretim ilişkileri, gelişmelerinin belirli bir aşamasında üretici güçlerin gelişmesini engelleyici bir rol oynarlar. Bu engelleyici düzeyden itibaren üretim ilişkilerinin değişmesi ihtiyacı insanlığın önüne gelmiş demektir.

Başka bir şekilde söylenmesi gerekirse, toplumsal ilişkilerin kuruluş biçimi bilimin gelişmesinde etkileyicidir. Geleceği temsil eden sınıf bilimi geliştirir, geçmişi ve çürümüşlüğü temsil eden sınıf ise bu gelişmenin seyrini sadece kâr hırsına tabi kılar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu daha açık bir şekilde görülecek ve yüzlerce bilim insanı kapitalist emperyalist sistemin bilimi giderek azami kâr elde etme azmine ve savaşa daha iyi hizmet edebilme koşuluna uygun bir biçimde geliştirmeye teşvik ettiğini kendi tecrübeleriyle anlayacak, sınıf mücadelesindeki safını belirleyecektir.

II) TOPLUMUN ÜRETİM İLİŞKİLERİ BİLİMİ HEM GELİŞTİREBİLİR HEM DE ÖNÜNDE ENGEL OLABİLİR

Bilimsel bilgiyi, doğa ve toplumsal gelişmeden soyutlanan nesnel yasaların bilgisi olarak özetlemek herhalde yanlış olmaz. Peki, bilimsel bilginin nesnelliği burjuva aydınlarının iddia ettiği gibi bir objektifliğe mi tekabül eder veya hayatın sorunları karşısında “tarafsız” olmak anlamına mı gelir? Bilim insanlarının siyasetin dışında kalması, toplumsal olaylara duyarsız olmaları mı demektir?

a) Egemen sınıfların üst yapısı bilimin gelişmesini sınırlayabilir

Doğanın veya toplumsal gelişimin nesnel yasaları, toplumsal ilişkilerin gelişiminin bilgisini gerçeğe en yakın biçimde soyutlar.¹² Diğer taraftan bu nesnellik insanlara gerçekliği dönüştürebilme ve yönetebilmenin imkanlarını verir. Ama sorun, toplumsal ve doğaya ilişkin bilimsel bilginin nasıl ve hangi amaçla kullanıldığı sorunudur. Bu kullanım gücü sınıflara bölünmüş toplumlarda egemen sınıfların elindedir ve bu sınıf/sınıflar bilimsel bilgiyi tüm insanlığın menfaatleri için değil, kendi güç ve iktidarlarını pekiştirmek amacıyla kullanır. Yani bilimsel bilginin gelişimi ile iktidar ve sınıf mücadelesi arasında da bir ilişki vardır.

Bilimsel bilginin kökeninin insanın üretim sürecinde kazandığı tecrübelerin genelleşmesi olduğuna ilk bölümde yeterince değinildi. Yani bilimsel bilgi her şeyden önce, toplumsal bir tecrübe ve birikime dayanır. Bu birikimin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan ortak bir dilin varlığı ve bu dilin oluşmasının koşulu olarak da belirli toplumsal ilişkilerin var olması önemlidir. Nihayet bu bilimsel bilginin kuşaktan kuşağa geçişte “sıfırlanmaması” için kimi toplumsal kurumların oluşması zorunludur: eğitimin ve araştırmanın örgütlenmesi, akademilerin, basım yayınevlerinin varlığı, aydın ve yazarlara görev bölümünde düşen rol gibi.

Bilimsel bilginin gelişme tarihi, bir bakıma doğanın ve toplumsal ilişkilerin nesnel yasalarının en doğru şekilde kavranması mücadelesinin de tarihidir. Karşıt sınıflar arasındaki mücadelenin de yansıdığı alandır bu.

Bilimsel teorik araştırmalar alanı egemen sınıf ya da sınıfların, hatta bazen onların bir kısmını temsil eden siyasi iktidarın engelleri, politik ya da dinsel dayatmalarla sınırlandırılır. Politik ve ideolojik kurumları yönetme ayrıcalığını elinde bulunduran sınıf, bir yandan bilimsel araştırmanın yönünü belirleyerek kendi gerici iktidarına “bilimsel” meşruiyet kazandırmaya çalışırken, diğer yandan da bilim insanları üzerinde gerek gördüğü ölçüde fiziksel veya ekonomik zor kullanır. Dini dogmaya uymadığı, kutsal kitaplarda yazılanları yalanladığı, siyasi iktidarın ideolojik “meşruiyeti”ni zayıflattığı için tutuklanan, hapse atılan, kitabı yasaklanan, sürgüne gönderilen hatta yakılan bilim insanlarının öyküsüyle doludur tarih.

Kısacası, bilimsel teorik araştırmalar, üretim araçlarını elinde bulunduran egemen sınıf ya da sınıfların dayatmalarıyla koşullanmıştır. Egemen sınıflar politik ve sosyal kurumları ellerinde bulundurur ve bunlara denk düşen ideoloji de bilimsel araştırmanın yönünü belirler.

Kapitalizmin gelişmesinin büyük teknik gelişmeyi (dolayısıyla da biliminin gelişmesini) zorunlu kıldığı yukarıda yeterince açıldı. Uzun yıllar boyunca kapitalizmin gelişmesinin devasa ihtiyaçları bilimin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Bunun en somut ama tek olmayan ve yukarıda da değinilen örneği termodinamik bilimlerinin gelişmesidir. Bu dönemi Marx ve Engels şu şekilde özetlemiştir:

“Büyük sanayi, Amerika’nın keşfinin hazırladığı dünya pazarlarını oluşturdu. Dünya pazarı ise, ticarete, gemiciliğe, kara ulaşımına ölçüsüz bir gelişme sağladı. Bu da yine sanayiyi geliştirici etki yaptı ve sanayinin, ticaretin, gemiciliğin, demiryollarının genişlemesi ölçüsünde burjuvazi de gelişti, sermayesini arttırdı, ortaçağdan kalma tüm sınıfları geriye itti.”¹³

Burjuvazi bilimin gelişmesini teşvik ediyor, bunun sonuçlarını üretim araçlarının gelişmesi için kullanıyor ve üretimi artırıyordu. Bu kâr hırsının tetiklediği bir gelişmeydi, ama aynı kâr hırsı zaman içinde teknik gelişmelerin azami kâr getirten alanlara kaymasına neden oldu. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kapitalizm emperyalizm aşamasına geçmiştir. Artık sermaye, azami kâr sağlayabilecek ve dolayısıyla kısa süre içerisinde teknik imkanları artırabilecek gelişmeleri teşvik etmektedir. Yalnız belirtmek gerekir ki, tekeller arası rekabet, başka kimi bilimsel alanların da gelişmesine olanak sunar. Diğer taraftan XIX. yüzyılın özellikle de ikinci yarısının sağladığı teorik birikim, artık XX. yüzyılın başında tıkanmıştır. Bu birikim ve eski kavrayışların gelip tıkandığı yerde radikal değişiklikler zorunlu olmuştur. Örneğin XIX. yüzyılın ikinci yarısında hızla gelişen fizik bilimi bilinen olgular ile izlenilen arasındaki çelişkileri ortaya koyuyor ve yeni çözümler bulmak üzere fizikçilerin önüne görev koyuyordu. 1899’da ifadesini bulan Planck sabiti ve “Planck ışınım yasası”, ardından Einstein’ın fotonları kanıtlaması ve 1905’de Görecelik Teorisi’ni formüle etmesi, 1913 Niels Bohr’un yeni atom yapısı teorisine giden süreç ve tartışmalar klasik fiziği çoktan aşmış ve kuantum fiziği diye anılacak yeni bilim dalının doğmasına neden olmuştur. Kuantum fiziği, “fizikteki krizi” aşmanın bir sonucu olmanın yanı sıra beraberinde büyük teorik tartışmalar da doğurmuştu. Örneğin “determinizm” ve “nedensellik” tartışmalarının başlaması gibi. Bilimin olağanüstü geliştiği bu dönemde kimi bilim insanı ve filozoflar nezdinde, kuantum fiziği, bilinemezci felsefi görüşlere kapı açıyordu. Bu görüş bilginin sınırlılığı iddiasındaydı. Başını Niels Bohr ve Werner Heisenberg’in çektiği Kopenhag okulu bilinemezcilik anlayışını savunup geliştirmekteydi. 1927 yılında Heisenberg’in ileri sürdüğü “belirsizlik ilkesi” ve Niels Bohr’un kuramlaştırdığı “tamamlayıcılık ilkesi” diyalektik materyalist bir bilim anlayışına karşı geliştirilen önemli iddialara dayanak oldu.

b) Emperyalizme alternatif olarak SSCB’nin oluşması ve bilimin insanlığın hizmetine sunulması

Bilim kapitalist egemen sınıflar tarafından sadece üretimi artırmanın hizmetine sokulmamıştı. 1914’den itibaren bilim insanlık tarihinde görülmedik oranda sınıf savaşının hizmetine sokuldu. Bilim ve teknik emperyalist ülkelerin savaş gücünü olağanüstü derecede artırdı ve bundan dolayı Birinci Emperyalist Dünya Savaşı’nda 10 milyon insan hayatını kaybetmiş, on milyonlarca insan ise cepheden evlerine yaralı olarak dönmüştür. Böylece emperyalistlerin elinde bilim ve teknikteki gelişme düzeyi, insanlık tarihinin o güne kadar gördüğü en büyük kitlesel katliamda kullanılmış, birkaç ayda bitmesi beklenilen savaş dört yıldan daha fazla sürmüştür.

Tam da bu koşullarda XIX. yüzyılda geliştirilen, bilim insanlarının toplumsal olaylara karışmaması gerektiğini savunan “saf bilim” teorilerinin sürümü de doruk noktasına ulaşır. 1930’lardan itibaren de “doğanın nesnel yasaları” kavramı çarpıtılarak bilimin objektif olabilmesi için politikadan uzak tutulması gerektiğini savunan sesler artmaya başlamıştır. Bilimin politikadan, politikanın ise bilimden uzak durması gerektiği, bilim adamlarının yaşadıkları toplumunun sorunlarına ilgi göstermelerinin onların çalışmalarının bilimsel niteliğini bozacağı savunulmaktadır. Objektivizm, sübjektivizm, agnostisizm, pragmatizm, mistisizm, irrasyonalizm, varoluşçuluk vb. akımlar bilimin politikanın dışında, yani sınıfların üstünde olduğunu iddia ediyordu.

1920’li-1930’lu yıllardan itibaren bilimin insanlığın hizmetine sunulması, bilim insanlarının toplumsal bir sorumluluk üstlenmesi, toplumsal olaylar karşısında tavır belirlemeleri gerektiğini savunan bir sistem de hızla ilerliyordu. Sovyetler Birliği bilimsel ve teknik gelişmenin sonuçlarını ülkenin güçlü bir sanayi ülkesine dönüşmesi için değerlendiriyor, emekçilerin yaşam koşullarında önemli değişiklikler neden ortaya çıkıyordu. Faşizmin geliştiği, 1929 aşırı üretim krizinin devasa yıkıcı etkilerinin dünyayı sarstığı, kapitalist ülkelerde yoksulluğun olağanüstü yükseldiği koşullarda Sovyetler Birliği geri bir tarım ülkesi olmaktan hızla çıkarak, güçlü bir sanayi ülkesi olma doğrultusunda dev adımlar atıyordu. Kapitalist kriz koşullarında SSCB’nin büyüyerek gelişmesi, burjuvazinin uluslararası ideolojik saldırısının etkisini de sınırlayan bir rol oynamaktaydı. Bu şartlarda, yükselen faşizm ve savaş tehdidinden kaygı duyan bilim insanları ve aydınları sınıflar mücadelesinde saflarını belirlediler.

Marksist-Leninist bilim insanları doğanın ve toplumun nesnel yasalarının bilinebileceğini savunuyor ve diyalektik materyalizmi çalışmalarında bir yöntem olarak kullanıyorlardı. Fransa’da Marksizmi benimseyen bilim insanları arasındaki Paul Langevin ve Frederic Joliot-Curie bunların arasında öne çıkmışlardı.

III) MARKSİZM’İN FRANSA’DA YAYGINLAŞMASI VE BİLİM İNSANLARI

1920’de, FKP II. Enternasyonal üyesi SFİO’dan¹⁴ ayrılarak kurulduğunda, milletvekili ve aydınların önemli bir kısmı SFİO içinde kalmayı tercih etmişti. Ancak Rusya’da sosyalizmin inşasının hızla ilerlemesi, elde edilen büyük başarılar ve SSCB’nin kısa sürede barışın en yılmaz savunucu olduğunun geniş kitlelerce görülmesi ile aydınlar arasında Marksizm’e ilgi de arttı. Genç, daha tecrübesiz ve üst üste birçok teorik hatalar yapan, hatta uvriyerist (işçi kuyrukçuluğu) bir çizgi savunan FKP’ye ilk üye olanlar arasında önemli aydınlar da vardı. Örneğin 1921’de Nobel Edebiyat Ödülü alan Anatole France tarihsel materyalizmin sosyal olayları anlama konusunda faydasını gördüğünü ifade ederek, ölmeden kısa bir süre önce FKP’ye üye olmuştur. 1920’li yıllarda yükselen savaş karşıtı mücadelede aktif sorumluluklar üstlenen Henri Barbusse, Paul Vaillant-Couturier de, Sovyetlerin oynadığı rolden etkilenerek, FKP’ye üye olurlar. İlerleyen yıllarda Jean Baby, Jean Freville, Louis Aragon, Paul Laberenne, Henri Lefebvre, Rene Maublanc, Georges Politzer, Jacques Solomon, Jean Marcenac, Leon Moussinac gibi, Marksizm’in aydınlar arasında yaygınlaşmasında önemli rol üstlenecek aydınlar da üye olmuştur. Doğa bilimleriyle uğraşan bilim insanlarının FKP’ye yaklaşmaları daha çok İkinci Dünya Savaşından sonraki yıllara denk düşer. Jacques Solomon (fizik) veya Paul Laberenne (matematik ve astronomi) gibi 1930’larda aktif rol oynayacak bilim insanları istisna oluşturur. Fakat faşizmin yükselmesi, savaş tehdidi, Sovyetler Birliği’nin hızla kalkınması ve 1929’da derin bir krize giren kapitalizme somut bir alternatif sunması, Batı ülkelerinde komünist partilerin bolşevikleşmesi ve sınıf temellerini güçlendirerek daha ileriden mücadele merkezleri haline dönüşmesi, uvriyerist sekter çizgiden giderek uzaklaşmaları ve Marksist klasiklerin basılması ve yaygın dağıtılması bilim insanlarını önce Marksizm’e, daha sonra ise FKP’ye yaklaştıran etkenler arasındadır.

Kuantum fiziğinin doğurduğu tartışmalarda Fransa’da birincil derecede rol oynayan, dünyaca ünlü Paul Langevin’in önce Marksist daha sonra ise komünist parti üyesi olmasında rol oynayan diğer bir faktör ise, bu tartışmalarda aldığı felsefi ve bilimsel tavırlardır. Bizzat kendisi, 26 Aralık 1938 Fransız Komünist Partisi’nin Genneviliers Konferansı’nda yaptığı konuşmasında fizik alanında bilimsel ve felsefi tartışmalarla Marksizm-Leninizm arasında şöyle bir bağ kurar:

“Bir komünistin kendisini sürekli eğitmesi gerektiği söylenir, ama ben sizlere, ne kadar fazla öğrenirsem kendimi o kadar fazla komünist hissettiğimi söyleyebilirim. Marx, Engels, Lenin tarafından aydınlatılan bu büyük doktrinde, kendi bilimimde anlayamayacağım şeylerin aydınlanmasını buldum.”¹⁵

Langevin’in bu önemli ifadesi; Marksist ideolojinin bilimin gelişmesine nasıl yardımcı olduğunu, önünü nasıl aydınlattığını gösteriyor. Öyle ki, Langevin’in Marksist olmasını sağlayan etkenlerin içinde, diğer şeylerin yanı sıra kendi dalında yaptığı bilimsel araştırmaların yeri belirleyicidir. Diyalektik materyalizmi daha iyi kavradıkça kendi bilimsel araştırmalarını geliştirmek için kullandı ve başarıdan başarıya ilerledi. Paul Langevin örneği tek değildir, ve o, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra onlarca bilim insanının Marksizm’i benimseme ve FKP’ye bağlanmasında örnek bir rol üstlenmiştir.

Paul Langevin’in bilimsel çalışmalarının başlangıcı, Roentgen’in 1895’de X ışınlarını bulması, 1896’da Henri Becquerel’in radyoaktiviteyi keşfi ve bununla birlikte ve uzun yıllar sürecek “maddenin yok olması” tartışmalarına denk düşer. Langevin, başından beri, “yaratıcılık teorisi” diye nitelendirdiği bu yaklaşımları her zaman reddetti ve doğanın yasalarının bilinmemesinin bilinemeyecekleri anlamına gelmediğini savunarak, bu alandaki egemen düşünceye açıkça karşı çıktı. Örneğin Fransa’da Louis Houllevigue, 1908’de yazdığı ve üniversitede öğrencilere ders kitabı olarak okutulan Bilimin Evrimi¹⁶ adlı kitabında açıktan “madde hâlâ var mıdır” diye soracak kadar ileri gidiyordu. Pozitivizmin en doruğa çıktığı bu yıllarda bilim insanları da bu akımdan epey etkilenmişlerdi ki, bu, yeni keşifleri yorumlamada egemen düşünce haline gelmişti. Elbette bu egemen akıma karşı çıkan bilim insanları da vardı, bunların başında Marie Curie, Georges Sagnac, Andre-Louis Debierne, Georges Urbain, Jean Perrin ve Paul Langevin geliyordu. Bunlar Aydınlanma çağının materyalist geleneğini savunuyor ve egemen olan pozitivist yoruma karşı çıkıyorlardı. Aynı yıllarda, Marksizm adına pozitivist düşüncenin farklı versiyonlarını savunanları bilimsel buluşlara ve tartışmalara yaslanarak eleştiren (1908) Lenin, ünlü Materyalizm ve Ampiryokritizm adlı kitabını kaleme alır ve bu bilim insanlarının yazılarını inceleyerek, onların doğru tespit ettiğini saptar.¹⁷ Langevin bilimin nesnel niteliğine vurgu yapar, yalnız bu dönemki makalelerinde ne diyalektik, ne de materyalizm kavramlarını kullanır. Fakat öz itibariyle Langevin Marksist materyalizme çok uzak değildir. Bu yıllarda birçok makalesinde ve konuşmasında açıktan maddenin birincil olduğunu ve bilinemez olanın değil, hâlâ bilinmeyenin var olduğunu savunur.

1905’den itibaren Einstein’ın Görecelik Teorisi, Paul Langevin’in bu yaklaşımını güçlendirir. Fransa’da uzun yıllar kabul görmeyen, reddedilen bu teorinin en ileri savunucusu Langevin olur. Görecelik Teorisi, onun tüm önceki keşiflerinin doğru yolda olduğunu kanıtlamaktadır. Uzun yıllar sonra Albert Einstein, yazdığı bir makalede, dostu Langevin için şunları yazar: “Eğer başka yerde geliştirilmemiş olsaydı, görecelik özgün teorisini onun geliştireceğinden eminim, çünkü onun temel noktalarını keşfetmişti.”¹⁸

Langevin idealizmin tüm akımlarına karşı görecelik teorisini Fransa’da savunur ve yaygınlaştırırken, karşı argümanlarla mücadelede materyalist yaklaşımı da geliştirir. 1922’de kaleme aldığı Principe de la Relativite (Göreceliğin İlkeleri) makalesinde, görecelik teorisinin insanın yarattığı gözlem referanslarından bağımsız, değişken bir gerçekliğin ifadesi olduğunu ifade eder. Burada, doğanın hem birincil olduğunu, hem de değişken olduğunu savunur.

Birinci Dünya Savaşı ve yol açtığı sosyal ve siyasi sonuçlar, Langevin’in bilimin toplumsal yerine dair o güne kadar inandıklarını sarsar. Ünlü fizikçi, dönemin tüm ilerici bilim insanları gibi, bilim sayesinde insanlığın sürekli ileriye doğru gideceğine inanıyordu. Ama savaş ve 10 milyon insanın katledilmesi, toplumların altüst olması, bilimin tamamen savaşın hizmetine sokulması bu inancı altüst eder. Bu koşullarda emperyalist zinciri kıran Rusya ve SSCB ilk günden itibaren Langevin için bir umut olur. Fizikçi artık yüzünü sosyalist fikirlere çevirmiştir ve oğlu ile birlikte dönemin en belirgin sosyalist simgelerinin savaş karşıtı mitinglerine de katılmaktan geri kalmaz. Bir barış ve sosyalizm savunucusudur. Langevin’in diyalektiğe yaptığı ilk açık atıf 1926 yılındadır. Bilim Tarihinin Eğitimsel Değeri konulu bir konferansında Langevin şunları ifade eder: “Tez ile antitez çelişkileri önünde Hegelci ritim iki anlayışı da aynı anda kendi içerisine alan daha yüksek bir sentez oluşturmaya çabalıyor.”¹⁹ Kuşkusuz burada referans Marx değil Hegel’dir, ama Langevin’in bu yıllarda Marksizme yöneldiğini söylemek yanlış olmaz. Fakat Marx’ın eserleri bu yıllarda Fransa’da henüz yeterince bilinmez, diğer yandan ise, diyalektik konusunda referans Hegel’dir. Langevin’in bu yıllarda yakın dostu ve öğrencisi olan matematikçi Paul Laberenne, hocasını “bilim insanları içerisinde Marksizmi en fazla yaygınlaştıran kişi” olarak nitelemiştir ve Marx’a atıf yapılmamasını ünlü fizikçinin alıntılarla ikna etmekten çok bilimsel kanıtlara başvurmayı tercih etmesine bağlar.²⁰ Langevin materyalizmi bilim hayatının başından itibaren savunur, giderek de diyalektiği savunmaya başlar, ama Marksizme sempatisinin felsefi bir savunuya dönüşmesinde ailesinin rolü de önemli olacaktır. Ünlü Fizikçi 1927 yılında Bilimlerin İlerlemesi Kongresi’nde genç bir fizikçi olan Jacques Solomon’la tanışır. Solomon FKP üyesi değildir, ama Marksizmi özümseyen, Georges Politzer, Georges Cogniot, Jean Baby ve Henri Lefebvre gibi dostlarıyla birlikte Marksist klasikleri Fransızcaya kazandırma çabası içerisinde olan, onları yakından inceleyen genç ve gelecek vaat eden bir fizikçidir. Tanıştıkları andan itibaren Solomon ile Langevin bitmez tükenmez felsefi ve bilimsel tartışmalara girerler. Solomon, Marx ve Engels’in kimi felsefi yazılarının yanı sıra Marksist filozof ve bilim insanların çalışmalarıyla tanıştırır onu. 1929’da Solomon, Langevin’in kızı Helene ile evlendikten sonra iki bilim insanının yakınlaşması daha da ileri gider. 1930’lu yılların başlarında Langevin’in büyük oğlu Andre de komünist bir fizikçi olan Luce’le evlenir. Faşizm ve savaş tehditlerinin yükseldiği bu yıllarda Jacques Solomon ve eşi Helene Langevin, Andre Langevin ve eşi Luce Langevin FKP’ye üye olurlar. Paul Langevin’in Marksizm’i açıktan savunması da bu yıllara denk düşer.

1932 yılında dostları Henri Barbusse, Romain Rolland ve Francis Jourdain gibi, o da, bilgisini FKP’nin kurduğu İşçi Üniversitesi’nin hizmetine sunmayı kabul eder. Aynı yıl, yakın dostu Henri Wallon ile birlikte Yeni Rusya Çevresi derneğinin bilim seksiyonuna başkanlık etmeyi kabul eder. Burada uzun, yoğun ve verimli teorik tartışmalar yaşanır ve değişik bilim dallarından aydınlar kendi bilim dalları ile Marksizm arasındaki bağları inceleyen sunumlar yaparlar. Tüm sunumlar tartışılır ve karşılıklı bir etkileşim yaşanır. Burada sunulan tebliğlerin bir kısmı daha sonraki yıllarda Marksizmin Işığında adlı iki ciltlik kitap olarak yayınlanır.²¹ Bu kitaplarda toplanan makalelerin tümü aynı değerde değildir ve çoğu da Marksizmi giderek daha derinden öğrenme teşebbüsünün izlerini taşır, yalnız onlarca aydını Marksizme yakınlaştırma konusunda ciddi bir rol oynar.

Aynı dönem Langevin, psikolog dostu Lahy-Hollebecque’le birlikte Materyalist Araştırmalar Grubu’nu kurar. Bu grupta değişik bilim dallarından temsilciler olur: Jacques Chapelon, Paul Laberenne, Marcel Cohen, Aurelien Sauvageot, Jacques Solomon, Georges Politzer, Georges Cogniot. Düzenlenen toplantılarda tebliğler sunulur. Bunlar yine uzun uzun tartışılır, ama Langevin bunların hemen yayınlanması taraftarı değildir. Ona göre, bu konuların daha derinleştirilmeye ihtiyacı vardır, yanlış şeyler yayınlamaktansa acele etmemek daha doğrudur. İkinci Dünya Savaşı bu tebliğlerin yayınlanmasına temelli engel olur. Fakat Yeni Rusya Çevresi ve Materyalist Araştırmalar Grubu’nun çalışmaları, oluşturdukları birikim, Marksizmi artık açıktan savunan aydınların sayısının artması, savaştan kısa bir süre önce aydınlara hitap eden bir derginin oluşmasını bir ihtiyaç olarak zorunlu kılar. Jacques Solomon, Georges Politzer ve Georges Cogniot’nun başını çektiği aydınların önerisi La Pensee adlı bir dergi oluşturmaktır. Bu öneri FKP Politbüro’sunda değerlendirilir, daha sonra Cogniot Moskova’da Georges Dimitrov’un görüşlerini de alır. FKP Genel Sekreteri Maurice Thorez ve Komintern Sekreteri Dimitrov böyle bir dergi konusunda açık destek olurlar ve derginin oluşturulmasının sorumluluğu Merkez Komite Üyesi Cogniot’ya verilir. Komünist filozof, dostu Solomon’la birlikte Langevin’e konuyu açar ve onun da Cogniot ile birlikte derginin müdürü olmasını teklif ettiklerinde ünlü fizikçi hemen kabul eder. Birinci sayının hazırlıkları esnasında, Aralık 1938’de, FKP’nin Genneviliers Konferansı tertiplenir, Langevin de davetliler arasındadır. Burada ona söz verirler ve yukarıda aktardığımız ünlü konuşmasını yapar. Nisan 1939’da ilk sayısı yayınlanan yeni 3 aylık La Pensee dergisinde, Langevin, “Modern fizik ve determinizm” başlıklı bir konu kaleme alır ve burada diyalektik materyalizmin temel tezlerini savunur.

Aynı yıllarda savaş tehdidi artar. Emperyalistler, SSCB’ye saldırması için dünyayı kan gölüne çevirecek Hitler ve Mussolini’nin sürekli olarak doğuya doğru önünü açarlar. Ancak Stalin, taktik bir manevrayla Ağustos 1939’da Almanya’yla saldırmazlık paktını imzalamayı kabul eder. Bunun üzerine Fransa’da tüm Üçüncü Enternasyonal faaliyetleri yasaklanır. FKP kapatılır, Humanite gazetesi yasaklanır ve 44 komünist milletvekili askeri mahkemede yargılanır. Mahkeme esnasında Paul Langevin sanık olarak çağrılır ve hapis cezasına çarptırılacağını bilerek komünist milletvekillerine sahip çıkar, onların vatan haini ilan edilmesine karşı çıkar. Haziran 1940’da Fransa Nazi orduları tarafından işgal edildiğinde Langevin tutuklanır ve hapse atılır. Atom bombası peşinde koşan Hitler orduları 1935’de Nobel Kimya Ödülünü alan Fréderic Joliot-Curie’den çalışmalarına devam etmesini ister. Joliot-Curie ise, öğretmeni Langevin’in bırakılmadığı koşullarda hiçbir şey yapmayacağını ifade eder ve onun Troyes adlı kasabada ev hapsine geçmesini sağlar. Langevin, sağlığı yıpranmış olarak, Troyes’de tüm savaş yıllarını geçirir. Bu yıllarda damadı Jacques Solomon tutuklanır ve kurşuna dizilir, kızı Helene toplama kamplarına gönderilir. Birçok yakın dostu sürgüne gitmek zorunda kalır. Savaştan sonra 72 yaşında olan Paul Langevin artık FKP’ye üye olmak istediğini ifade eder, nedeni ise “vatanı ve ideali için can veren Jacques Solomon’un yerini almak”tır. Yaşamının son iki yılında gerçekten de sağlığının izin verdiği oranda tüm görevlerde gönüllüdür.

Paul Langevin, 1920’lerin sonlarından itibaren bilim hayatına atılmış tüm genç aydın kuşakları en fazla etkileyen bilim insanlardan birisidir. Aldığı bilimsel, sosyal ve siyasal tutumla yüzlerce genç bilim insanı tarafından hayranlıkla izlenmiş ve örnek alınmıştır. Diyalektik materyalizmle kendi bilimi arasında kurmaya çalıştığı bağ ve bunun bir sonucu olarak kaleme aldığı makaleler, konferanslarda sunduğu tebliğler kendi döneminde ve sonrasında yüzlerce bilim insanının Marksizme yaklaşmasına neden olmuştur. Kuşkusuz her bilim insanının Marksizme yaklaşması ve bunun bir sonraki adımı olan sınıf partisine üye olmasının sosyal, siyasal ve bireysel yönleri vardır, Langevin gibi başarılı bir bilim insanının açıkça diyalektik materyalizmi savunmasının bu süreci oldukça hızlandırdığı kesindir. Savaş sonrası yıllarda FKP’ye yüzlerce aydının üye olmasında kuşkusuz SSCB’nin Nazizmi ve Faşizmi yenmesi, FKP’nin işgale karşı başlattığı direniş ve vatan savunmasında komünistlerin oynadığı rol belirleyici olmuştur. Ama üye olduktan sonra bunların proletarya partisinde kalmaları, kendi bilimsel alanlarında teorik ve felsefi çalışmalar yürütebilmeleri de tartışmasız geçmişten kalan teorik birikim ve örnekler sayesindedir. Bu açıdan bakıldığında Paul Langevin’in yeri kesinlikle doldurulamaz. Örneğin Kimya Nobel Ödülü olan Frederic Joliot-Curie, aktif bir komünist militan olarak bilimsel çalışmalarında ve savaşa karşı mücadelesinde Langevin örneğini izlemeye çalıştığını bizzat kendisi defalarca ifade etmiştir. Joliot-Curie’nin FKP’ye üye olmasında Langevin’in rolü birincil bir öneme sahiptir. Burada üstlendiği siyasal ve toplumsal sorumluluklarda, Joliot-Curie hayatının sonuna kadar Marksizm-Leninizme sadık kalmış ve son nefesini verene kadar insanlığın özgürlüğü için mücadele etmiştir. Temmuz 1956’da Merkez Komitesi’ne seçildiği FKP’nin 14. Kongresi’ne sağlık nedenlerinden dolayı katılamamış, yalnız uzun süre üzerinde çalıştığı bir mesaj göndermiştir. Bugün ünlü fizikçinin biyografisini yazan birçok kişinin çarpıtmaya çalıştığı bu tebliğ, Joliot-Curie’nin aslında Marksizm Leninizme ne kadar bağlı olduğunu kanıtlıyor. Zira Stalin’in ölümünden sonra başlayan ve SBKP’nin 20. Kongresi’nde resmileştirilen “deStalinizasyon” kampanyası kapsamında ortaya çıkan modern revizyonizmin tahribatlarının ve dünya komünist hareketi içerinde derin çalkantıların yaşandığı bir ortamda, burjuvazinin yoğun saldırıları karşısında direnemeyen ve komünist saflardan kaçan, savrulan, parti içinde hizip kurmaya çalışan onlarca aydına karşı açık ve net bir tavır almıştır. İçerden ve dışardan saldırıların doruk noktada olduğu bu koşullarda Joliot-Curie, FKP’nin 14. Kongresi’ne gönderdiği mesajda komünist aydınlara seslenerek şunları söyler:

“Düşmanlarımız parti disiplinini çok baskıcı olarak değerlendiriyorlar ve inisiyatif ve yaratıcı düşünceyi köreltmekle suçluyorlar. Bence disiplin gerekli ve büyük bir güç oluşturuyor. Ama kararları hayata geçirme sadece disiplinden dolayı ve derin bir fikir birliği olmaksızın olmamalıdır. Zira bazen kimi tavırları ‘güvendiğimizden dolayı’ kabul edebiliriz, yalnız her zaman derin bir fikir birliği oluşturma kaygısıyla hareket etmeliyiz. Bir kararı hayata geçirirken bu durumda olmalıyız, böylelikle eylem derin bir inancın meyvesi olarak kendi içimizden gelen bir eylem gibi görülür. Bu koşulda heyecan doğabilir ve başarıyla sonuçlanabilecek inisiyatifler hayat bulabilir.

“20. Kongre’den sonra kimi olaylar birçok aydın tarafından çağrılara, bazen de aşağılayıcı çağrıların yapılmasına neden oldu: ‘Özgürleşin, en azından bağırarak’ diye çağrı yapılıyor komünist aydınlara. Peki, neden özgürleşmemizi istiyorlar ki? Hiçbir zaman kendimi bu kadar özgür hissetmemiştim. Bu tür çağrılarla, bizim saflarımızda bölünmelere çok sevinecek bu tür inisiyatiflere uyarak ne tür özgürlük elde edilebilir ki? Kuşkusuz bu sorunları birbirimizle ciddiyet ve onurlu tavır içinde tartışacağız. Bu sorunların hafife alınamayacak kadar önemli ve karışık sorunlar olduğu da tartışılmaz. Ve bunları tartışabilmek için biz, komünist aydınlar, en büyük haksızlık ve sömürüleri yaşayanların saflarında yürüttüğümüz mücadelenin büyük hedeflerini göz önünden hiçbir zaman kaçırmamamız lazım. Örneğin akademisyen olarak bu tartışmalarda asla öğrencilerin sadece yüzde 2’sinin işçi sınıfının saflarından geldiği gerçeğini göz ardı etmiyorum. Bu haksızlıkların, doğumdan gelen eşitsizliklerin gözler önündeki imajı bu tartışmalara ayırdığım zamanı doğru orantılayabilmemi sağlıyor, ama tekrar ediyorum; bu tartışmaların önemini yadırgamamak lazım, yalnız bu yaklaşım bu tartışmaların daha sağlam temeller üzerinden yürütülmesini sağlar.

“Herkesten daha fazla bizler özgürlüğe hasretiz, ama insanları sömürme özgürlüğüne, kapitalist sistemle uzlaşma özgürlüğüne değil, tam tersi her türlü ikiyüzlülük ve yalandan arındırılmış özgürlüğe hasretiz. Özgürlüğe duyduğumuz üstün saygı onu hafife almamıza engeldir. Özgürlük hepimizin ortak mücadelesiyle kazanılacaktır. Kapitalist sisteme özgü olan sosyal eşitsizlik, yoksulluk, yalan ve ahlaki yoksulluk ve yolsuzluğu yok etme kaygısına sahibiz. Bu adaletsizlikleri doğrudan yaşayanlarla birlikte mücadele ederek bunların yok olmasının koşullarının oluşmasına katkıda bulunuyoruz. Özgürlüğümüz faydalı olmanın doğurduğu bu heyecan verici duygudan geliyor. Kuşkusuz insanlar hatasız değiller. Bazıları ciddi olmak üzere kimi hatalar yapılmış olabilir. Her insan bunları hissetmeli. Ve herkes Stalin yoldaş gibi önemli bir kişi tarafından yapılmış olmalarını nasıl yargıladığımıza da bakabilir. Yalnız bu ne Marksist-Leninist doktrini, ne de sosyalist sistemi ilgilendiren davalardır. Bunlar bireyleri ilgilendiren davalardır ve bunların tekrar hayat bulmaması için sisteme ve doktrine dayanabiliriz ve böylelikle kendi içerimizde de olmasını engelleyebiliriz. Bir özür olarak söylemiyorum, yalnız sizlere soruyorum, özgür olduğunu söyleyen ülkeler her gün ne kadar katliam gerçekleştiriyor ve örneğin sözde barış getirme adı altında binlerce insanı katletmiyorlar mı?”²²

Anlaşıldığı gibi, Stalin’in “hataları” üzerinden dünya çapında büyük bir anti-komünist ideolojik saldırı kampanyası başlatılmışken, ünlü bilim insanı Frederic Joliot-Curie, esas amacın unutulmaması gerektiğine, sağlam temelleri yitirmeden çözülemeyecek sorunların olmadığına vurgu yapmıştır.

XX. Yüzyılın en büyük bilim insanlarından sayılan Frederic Joliot-Curie’nin bilimsel çalışmalarının doruğa ulaştığı bir dönemde²³ örgütlü çalışmanın bilim insanlarının özgürlüğünü kısmadığını ilan etmesi, tam tersine özgürlük mücadelesi veren insan kadar kimsenin özgür olamayacağını vurgulaması bugün de güncelliğini koruyor.

Dipnotlar

1. Kenan Ateş, “Önsöz”, Tarihte Bilim Cilt 1 içinde, John Desmond Bernal, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2008, sf. 16.

2. “İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle ya da başka herhangi bir şeyle ayırt edilebilir. İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz kendilerini hayvanlardan ayırmaya başladılar. Bu, onların fiziksel yapılarının koşulladığı bir adımdır. İnsanlar kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da üretirler.” Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, İstanbul, Evrensel Basım Yayın, 2013, sf. 30.

3. Karl Marx ve Friedrich Engels, Seçme Mektuplar, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 119.

4. Friedrich Engels, “Conrad Schmidt’e mektup”, Tarihsel Materyalizm Üzerine Mektuplar, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, İstanbul, 1890, sf. 26. Çeviri Fransızca metinle karşılaştırarak gözden geçirildi.

5. Sonraki yıllarda “Lisenko davası” olarak anılan olay, 1948 yazında SSCB’de biyolojinin ülke kalkınmasına, özellikle de savaş yıllarında büyük bir yıkım yaşamış tarıma daha ilerden katılmasını hedefleyen tartışmalar bir nevi doruğa çıkmış, ve bunun üzerinden de dünya çapında birden bire “siyasileşerek”, antikomünist mücadelenin bir unsuru haline getirilmiştir. 1930’lu yıllardan itibaren agronomi [Tarım bilimi] alanında büyük başarılar elde etmiş, ülkesinin çıkarlarını canı gönülden savunan ve büyük bir pratisyen olan Lisenko’nun kimi bürokratik ve baskıcı yöntemlerle rakiplerini sessiz kılmaya çalışma teşebbüslerini iyi değerlendiren ABD’nin başını çektiği emperyalist kamp, “genetik mi lisenkoculuk” diye metafizik bir bölünme üzerinden dünya bilim insanlarını kamplaştırmayı dayatmıştır. Aslında SSCB’de uzun yıllardır süren bir tartışma Soğuk Savaş koşullarında devasa boyutlar almıştı.

6. Burada “geçici” demek din, ahlak, felsefi akımlar vb.’nin kısa bir süre içerisinde yok olacağı anlamına gelmiyor kuşkusuz. Dinlerin asırlar boyunca varolduğu bilinen bir olgudur. Burada kast edilen, bu dinlerin üzerinde yükseldiği sınıflı toplumların özel mülkiyete dayalı temeli yok edildiğinde, yani komünist toplumda bunların da giderek tarih sahnesinden çekileceği ya da daha doğrusu zaman içerisinde sadece tarih kitaplarında var olacağıdır.

7. Friedrich Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, Ankara, sf. 63-64.

8. Bu konuda detaylı bilgi için bkz. John Desmond Bernal, Tarihte Bilim 2. Cilt, Evrensel Basım Yayın, İstanbul.

9. Friedrich Engels, Dialectique de la nature, Editions sociales, Paris, 1952, sf. 196.

10. “İnsanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşullarda mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.” Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 26.

11. Ateş, “Önsöz”, Tarihte Bilim Cilt 1, sf. 16.

12. Burada gerçeğe en yakın olandan bahsediyoruz; zira bilimsel bilgi ilerler ve doğa toplum konusundaki bilgimiz daha da gelişir.

13. Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 48.

14. İşçi Enternasyonali Fransa Seksiyonu.

15. Paul Langevin, La Pensée et l’action, Les editeurs français réunis, Paris, 1950, sf. 300.

16. Louis Houllevigue, Evolution de la science, Armond Colin, Paris, 1906.

17. Lenin bu eserinde Paul Langevin’in bir makalesine dipnotta atıfta bulunur. Bakınız: V.İ. Lenin, Materyalizm Ve Ampiryokritizm, Sol Yayınları, Ankara, sf. 289.

18. Albert Einstein, “Paul Langevin”, in La Pensee, n 12, 1947, sf. 14.

19. Langevin, La Pensée et l’action, sf. 209.

20. Paul Laberenne, “İtineraire philosophique de Paul Langevin”, in La Pensee, n 175, Haziran 1974, sf. 32.

21. A la Lumiere du Marxisme, Paris: Editions sociales internationales, Cilt 1, 1935, Cilt 2, 1937.

22. Fréderic Joliot-Curie, “FKP’nin 14. Kongre Konuşması”, in Kongre Tutanakları, Cahiers du communisme, Özel Sayı, sf. 265-266.

23. Belirtmek gerekir ki, Joliot-Curie FKP’ye, yasak ve illegal olduğu, Nazi ordularının Paris’i işgal ettiği ve kendisinin de Nazilerin denetimi altında atom çalışmaları yürütmek zorunda kaldığı 1942’de üye olmuştur. Joliot-Curie, 1935’de, eşi İrene Joliot-Curie ile birlikte yapay radyoaktiviteyi keşiflerinden dolayı Nobel ödülünü almışlardır, İkinci Dünya Savaşı yıllarda atom araştırmalarına devam etmiş, yalnız Fransa’nın bilimsel çalışmalarının yeniden inşa edildiği savaş yıllarında birincil dereceden sorumluluk üstlenmiştir. Komünist fikirlerden hiçbir zaman taviz vermediğinden, Uluslararası Barış hareketinde en ileri sorumluluklar üstlenmesinden dolayı Joliot-Curie, bu 1950’li yıllarda Fransız hükümetinin büyük baskılarına maruz kalır.

KAYNAKLAR

A la Lumiere du Marxisme, Paris: Editions sociales internationales, Cilt 1, 1935, Cilt 2, 1937

Albert Einstein, “Paul Langevin”, in La Pensee, n 12, 1947

Casanova Laurent, le parti communiste, les intellectuels et la nation [Komünist Parti, Aydınlar ve Ulus], Editions Sociales, 1949

Casanova Laurent, A propos de la science [Bilime Dair], Nouvelle Critique no. 30, 1951

Georges Cogniot, “Paul Langevin”, in La Pensee, 21, Kasım-Aralık 1948

Friedrich Engels, “Conrad Schmidt’e mektup”, Tarihsel Materyalizm Üzerine Mektuplar, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, İstanbul, 1890

Friedrich Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, Ankara

Friedrich Engels, Dialectique de la nature, Editions sociales, Paris, 1952

Fréderic Joliot-Curie, “FKP’nin 14. Kongre Konuşması”, Kongre Tutanakları, Cahiers du communisme, Özel Sayı

Fréderic Joliot-Curie, Textes choisis, [Seçme Eserler] Paris, Editions sociales, 1959

Jean T. Desanti, La science, la lutte des classes et l’esprit de parti, [Bilim, Sınıflar Mücadelesi ve Parti Ruhu] Nouvelle Critique no. 25, 1951

John Desmond Bernal, Tarihte Bilim, Evrensel Basım Yayın, İstanbul

Kammari M. ve Konstantinov F., La place et le rôle de la science dans la société, [Toplum İçinde Bilimin Yer ve Rolü] Nouvelle Critique no. 37, 1952

G. Alexandrov, “le rôle de la superstructure dans le développement de la société” [Toplumun Gelişmesinde Üstyapının Rolü], Nouvelle Critique no. 36, 1952

Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, Ankara

Karl Marx ve Friedrich Engels, Seçme Mektuplar, İstanbul: Evrensel Basım Yayın

Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, İstanbul

Kenan Ateş, “Önsöz”, Tarihte Bilim Cilt 1 içinde, John Desmond Bernal, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2008

La Pensee dergisinin 47. Sayısı (Mayıs-Haziran 1947) Paul Langevin’e, 87. Sayısı ise (Eylül-Ekim 1959) Frederic Joliot-Curie’ye yarılmıştır. Her iki sayıda da birçok bilim insanının çok değerli yazıları bulunuyor.

Leo Figueres, Le parti communiste français, la culture et les intellectuels, [Fransız Komünist Partisi, Kültür ve Aydınlar] Paris, Editions sociales, 1962

Louis Houllevigue, Evolution de la science, Armond Colin, Paris, 1906

Paul Laberenne, “İtineraire philosophique de Paul Langevin”, in La Pensee, n 175, Haziran 1974

Paul Langevin, La Pensée et l’action, Les editeurs français réunis, Paris, 1950

V.İ. Lenin, Materyalizm Ve Ampiryokritizm, Sol Yayınları, Ankara

Evrim ve ortak yaşam

Günseli Bayram

Kapitalist bilim anlayışı karşısında, sınıfın bilim anlayışını koyan ve bunu hayatının her alanına yansıtan, bilimin toplumsal işlevlerinin, bilimin toplumsal dönüşümdeki yerinin unutturulduğu, ortaçağ karanlığının dört bir yandan bilimi abluka altına almaya çalıştığı bir dönemde bu konuların güncel gelişmeler ışığında ülkemizde yeniden tartışılmasının önünü açan Kenan Ateş’in anısına saygıyla…

Darwin’in öncellerinden günümüze, bilim insanları canlılardaki değişimi gözlemledi ve değişimin nedenlerini ve mekanizmalarını açıklamaya çalıştı. Darwin, 1859’da yazdığı Türlerin Kökeni-Doğal Seçilim Yoluyla isimli kitabıyla, canlılarda görülen değişimin, yani canlıların evriminin doğal seçilim yoluyla olduğunu ortaya koydu. Darwin’in bulguları, canlı organizmalara dair olan bakışı yerle bir etti. Oysa Darwin buzdağının görünen yüzüne değinmişti. Suların altında ise buzdağının görünmeyen yüzü bulunmaktadır. Buzdağının Darwin tarafından yansıtılan kısmı bile dönemin baskın bilim anlayışını temelinden sarstı. Darwin’in devrimci katkısı, değişimi ortaya çıkaran mekanizmayı keşfetmesinde ve evrimi ilk kez sistematik, bilimsel bir temele oturtmasında yatmaktadır. Ünlü paleontolog Stephen Jay Gould, Darwin’in kendi doğa yorumuna tutarlı bir materyalizm felsefesi uyguladığını söyler.¹ Hem Marx, hem de Engels’in, Darwin’in evrim kuramını, eksikliklerine rağmen büyük bir heyecanla karşıladıkları bilinmektedir. 16 Ocak 1861’de Marx, Alman sosyalistlerinden Ferdinand Lassalle’a şunları yazmıştı: “Darwin’in kitabı çok önemli ve tarihteki sınıf savaşımı açısından doğal bir bilimsel temel olarak işime yarıyor. İngilizlerin kaba tartışma yöntemine katlanılmalı kuşkusuz. Tüm eksikliklerine rağmen, kitap yalnızca doğa bilimlerindeki ‘teleolojiye’ ilk kez ölümcül bir darbe indirmekle kalmıyor, aynı zamanda onun rasyonel anlamını da ampirik olarak açıklıyor.”² Marx, bu mektuptan yaklaşık on yedi yıl önce kaleme aldığı 1844 Elyazmaları’nda ise şöyle diyor: “Daha sonra, insan biliminin doğa bilimlerini kapsayacağı gibi, doğa bilimleri de insan bilimini kapsayacaklardır: sadece bir tek bilim olacaktır.”³ Marx, Darwin’in evrim kuramını geliştirdiği yıllarda, Türlerin Kökeni’nin basılmasından yaklaşık on beş yıl önce, doğanın tıpkı insan toplumu gibi tarihsel ve materyalist ilkelerle açıklanabileceğinden emindi. Marx ve Engels’in insan ve toplum bilimleri alanında başardığını, Darwin doğa bilimleri alanına bağımsız bir şekilde uygulamıştı. Yaşamın da insan toplumlarının tarihine benzer bir tarihi olduğunu göstermişti. Bu nedenle Darwin’in çalışması büyük önem taşımaktadır.

Darwin’den günümüze evrim kuramını destekleyen, genişleten, geliştiren pek çok bilimsel bulgu ortaya çıktı ve çıkmaya devam ediyor. Bugün doğal seçilimin evrimin tek oluşum mekanizması olmadığını, Darwin ve öncellerinden günümüze evrim kuramının evriminden de söz etmek gerektiğini biliyoruz. Bilim insanları arasında evrimin olup olmadığına dair bir tartışma bulunmamakta. Asıl tartışma ise canlılarda gözlenen değişimin, yani canlıların evriminin hangi yollarla olduğu, hangi mekanizmalarla gerçekleştiği üzerine.

  1. yüzyılda Darwin’in evrim kuramı büyük tartışmalar yaratsa da, ilk büyük ivmeyi Modern Sentez ile 20. yüzyılda kazanmıştır. Evrim kuramına böylece genetik bilimi ile doğa tarihi de dahil edilerek “tür nedir?” ve “türler nasıl oluşur?” sorularına cevap aranmıştır/aranmaktadır. Böylece genetik, paleontoloji, sistematik ve diğer pek çok disiplin biraraya getirilerek, mutasyonlar ile doğal seçilimin büyük çaptaki evrimsel değişimleri nasıl ortaya çıkardığına dair teoriler oluşturuldu. 19. yüzyılda doğa bilimleri alanında/evrim alanındaki en devrimci görüşler Darwin tarafından ortaya atıldı. 20. ve 21. yüzyılda ise genetik bilimi, DNA’nın yapısının çözülüşü, buna paralel olarak geliştirilen yeni teknikler ve hızla artan bilgi birikimimizle birlikte, canlıların evrimine dair bildiklerimiz değişmektedir. Bugün, Darwin’in Türlerin Kökeni’nde çizdiği evrim ağaçları, DNA-RNA-protein dizilerinden oluşturularak canlılar arasındaki akrabalık ilişkileri, evrimsel ilişkiler incelenmektedir. Darwin’in not defterine basitçe çizdiği evrim ağacının bugün çok daha karmaşık olduğunu görüyoruz. Darwin’in evrim kuramı tedrici idi ve canlıların evriminde görülen Kambriyen patlama gibi sıçramaları açıklayamıyor, bunu fosil kayıtlarının eksikliğine bağlıyordu. 20. yüzyılın sonlarında, Niles Eldridge ile Stephen Jay Gould’un geliştirdiği kesintili denge teorisi Kambriyen patlamayı açıklamakta ve evrimin niceliksel birikimlerin niteliksel sıçramalara dönüşmesi ile oluştuğunu ifade etmektedir.
  2. yüzyılın ortalarında DNA’nın yapısının çözülüşü ile 20. yüzyılın ikinci yarısında Lynn Margulis tarafından endosimbiyotik teorinin ortaya atılarak kanıtlanması ise, doğa bilimleri alanını dönüştüren devrimci gelişmelerdir.⁴ Simbiyoz (ortak yaşam) teorisini ilk olarak Lynn Margulis ortaya koymamıştır. 1883 yılında Andreas Schimper yeşil bitkilerde yer alan kloroplast organellerinin bölünerek çoğalmasının, serbest yaşayan siyanobakterilere benzediğini gözlemledi ve yeşil bitkilerin iki organizmanın simbiyotik birleşimi sonucu ortaya çıktığını öne sürdü. Kloroplastlar bitki hücresinin içinde yer alan küçük organlardır ve bitkiye yeşil rengini verirler ve fotosentez yani bitkinin su ve karbondioksitten ışığı kullanarak besin yapması bu organellerin görevidir. Siyanobakteriler ise, bitkiler gibi fotosentez yapabilen bakterilerdir. 1918 yılında Fransız Biyolog Paul Portier, “Les Symbiotes” isimli eserinde, mitokondrinin ortak yaşam sonucu ortaya çıktığını öne sürdü.

Rus Botanikçi Boris Kozo-Polyansky 1924 tarihli kitabında ise, teoriyi ilk defa Darwinci evrim terimleri ile ifade etmiştir. Simbiyogenez terimi ilk olarak, Rus Botanikçi Konstantin Mereschowsky tarafından 1926 tarihli “Simbiyogenez ve Türlerin Kökeni” kitabında, Ivan Wallin tarafından ise 1927 yılında “Simbiyontizm ve Türlerin Kökeni” kitabında formüle edilmiştir.⁵ Lynn Margulis 1967’de, Journal of Theoretical Biology dergisinde yayınladığı makalesi ile endosimbiyotik teoriyi öne sürdü. Endosimbiyoz kuramı, hücrenin biyolojik evrimini anlayışımızda büyük çığır açmıştı. Buna göre, bugünkü modern hücreler, ortak yaşam süren bakterilerin birleşmesi ile ortaya çıkmıştır. Buna göre, hücrelerde enerji üretimini yapan mitokondri ya da bitkilere yeşil rengini veren klorofili içeren ve fotosentezi sağlayan kloroplast organelleri aslında bir zamanlar ayrı birer mikroorganizma idi ve hücrelerle ortak yaşam sırasında evrimin oldukça erken dönemlerinde zamanla hücre içine alınarak hücrenin bir parçası haline geldi. Lynn Margulis’in endosimbiyoz teorisini ortaya attığı 1967 makalesinin yayımlanmadan önce on beş farklı bilimsel dergi tarafından reddedildiğini belirtmekte fayda var. Margulis henüz kariyerinin başında idi ve red cevaplarının bir kısmının makaledeki hatalar yüzünden olduğunu kabul etse de endosimbiyotik teori o güne kadar ki paradigmayı değiştirecek bir önerme idi, bu nedenle de endosimbiyoz teorisinin genel kabulü için onlarca yılın geçmesi ve bu teorinin genetik kanıtlarla desteklenmesi gerekti. Siyanobakteriler ile kloroplastların yapılarını karşılaştıran elektron mikroskobu çalışmaları sonrasında ve bu organellerin kendi DNA’larına sahip olduklarının keşfi sonrasında teori geniş kabul görmeye başlamıştır. Mitokondri ve kloroplastların kendi DNA’larının olması en büyük kanıttı. Margulis, türlerin kökeninde ve evriminde, mikroorganizmaların en büyük evrimsel güçlerden birini oluşturduğunu ve bakterilerin endosimbiyozunun, yaşamın daha karmaşık formlarının oluşmasından sorumlu olduğunu öne sürdü. Margulis, canlıların evriminde, çekirdeksiz tek hücrelilerden çekirdekli ökaryotların oluşmasında ve yaşamın organizasyonel olarak daha karmaşık formlarının ortaya çıkışında ortak yaşamı evrimin itici güçlerinden biri olarak bilimin gündemine soktu. Geçen yüzyılın en önemli evrimsel biyologlarından Ernst Mayr’a göre “ökaryotik (çekirdekli) hücrenin evrimi organik dünyanın tarihindeki en önemli olaydır.”⁶ Bugün pek çok canlının evriminde ortak yaşamın önemini, ortak yaşam süren canlılar arasında yatay ve dikey gen geçişlerinin olduğunu ve bazı genlerin bu yolla diğer organizmalara geçebildiğini ve evrimleştiğini biliyoruz. 4-6 Haziran 2015 tarihleri arasında Paris’te toplanan ve katılımcısı olduğum 13. Avrupa Fungal Genetik Konferansı’nın (ECFG 13) ikinci gününde yapılan birçok konuşmada araştırmacılar fungusların (mantarlar) evriminde ortak yaşamın rolüne dikkat çeken sunumlar yaptı. İtalyan bir araştırmacının sunumu mikorizal funguslar adı verilen ve bitkilerin köklerinde yaşayarak onlarla ortak yaşam süren funguslar üzerine idi. Bu funguslar, kökler ile toprak arasında köprü görevi görürler ve topraktan köklere besin maddelerini taşırlar. Araştırmacılar bu fungusun hücreleri içinde yaşayan ve onlarla ortak yaşam süren bir bakteriyi ve bir virüsü tespit ettiklerini açıkladılar. Bitki-fungus-bakteri-virüs ortak yaşamının dört boyutlu karmaşık bir ağ oluşturduğunu ve bu konuda daha derin araştırmalara yöneldiklerini açıkladılar. Bugüne kadar, bu ilişkinin iki ya da üç boyutlu olduğu düşünülmekte idi.

Margulis endosimbiyotik teoriyi geliştirirken ve savunurken, canlıların evriminde işbirliğinin (kooperasyon) önemine de dikkat çekti. Ancak bugün dünyada baskın olan burjuva bilim anlayışı ve onun ortaya çıkardığı bilimsel indirgemecilik, neo-Darwinizm gibi bilim dünyasında popüler olan görüşler, yalnızca varolma savaşını, bireyleri ve bireyler arası yarışı yüceltirken, Margulis bunu kıyasıya eleştirdi ve karşısına mikroorganizmaların ortak yaşamını ve işbirliğini koydu. Margulis kapitalist maliyet-yarar ilişkisinin ortak yaşam terimlerinde kullanılmasını da reddetti. Margulis, canlılığın tarihinin genellikle bundan beşyüz milyon yıl önce ortaya çıkan hayvanlarla başlatılmasına karşı çıktı ve mikroorganizmaların evrimsel süreçlerdeki rolünü göstererek bu tarihi dört milyar yıl öncesine çekti. O da tıpkı Darwin gibi yaşama ve canlılığa dair algımızı kökünden değiştirdi. Margulis’in ortak yaşama dair ortaya koyduğu görüşler, canlıların evriminde görülen niteliksel sıçramaları açıklamaya aday. Margulis’in bazı konularda eleştirilebilecek görüşleri olsa da, neo-Darwinizm’e karşı takındığı tavır, evrim kuramının ortodoks ele alınışına başkaldırısı ve endosimbiyotik teorinin popülerleştirilerek yaygınlaşmasına olan katkıları unutulmamalıdır.

Kapitalizm, bilimsel indirgemecilik ve neo-Darwinciliğin gölgesinde algısı daraltılmış bir bilim dünyası, canlı organizmayı ve evrimsel süreçlerini organizmanın içinde bulunduğu çevre ve diğer organizmalarla olan etkileşimleri ile bir bütün olarak ele almaktansa, onu yalıtarak ele almayı, salt genlere indirgemeyi tercih etmekte idi. Bugün bu indirgemeci bakış açısının, canlıların evrimini ve canlılar arasındaki etkileşim ve ilişkileri açıklamada yetersiz kaldığı aşikar.

Dipnotlar

1. Stephen Jay Gould (1979), Ever Since Darwin, sf. 13.

2. Karl Marx ve Friedrich Engels (1975), Marx-Engels Toplu Eserler, Cilt. 41, sf. 246-247.

3. Karl Marx (1976), 1844 Elyazmaları, Ekonomi Politik ve Felsefe.

4. Lynn Sagan (1967) “On the origin of mitosing cells”. J Theoret Biol 14:255–274, Lynn Margulis (1970) Origin of Eukaryotic Cells (Yale University Press, New Haven, CT).

5. http://www.isepp.org/Pages/San%20Jose%2004-05/MargulisSaganSJ.html

6. http://discovermagazine.com/2011/apr/16-interview-lynn-margulis-not-controversial-right

Prekarya: umutsuz bir ‘özne’ arayışı – 2

Arif Koşar

Yüz milyonlarca insanı küçük mülkiyet ve “güvence”den koparıp piyasa koşullarına savuran büyük bir proleterleşme dalgası; sınıf mücadelesinin sona erdiği ya da sınıflar arası çizgilerin silikleştiği tespitlerini fiilen geçersiz hale getiriyor. Ancak bu hızlı proleterleşme dalgası, kimi yükseliş eğilimlerine rağmen işçi sınıfının sendikal ve siyasal mücadelesinin genel bir zayıflıkla malul olduğu koşullarda söz konusu. Bu zayıflık nedeniyle, sınıfların varlığını kabul eden ancak kapitalist sömürü ilişkileri temelinde tanımlamayan Weberyan “yeni işçi sınıfı”, “beyaz yakalılar”, “bilgi işçileri”, “maddi olmayan emek”, cognitarya gibi kavramlar yeniden ve yenilenerek gündeme getiriliyor. ‘Geleneksel’ işçi sınıfından farklı, hatta ona karşıt özelliklerde bir sınıfın doğduğunu iddia eden Guy Standing’in ‘prekarya’sı da, günümüzün yeni ve popüler sınıf tanımlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özgürlük Dünyası’nın bir önceki sayısında prekarya tezinin, İkinci Dünya Savaşı sonrası işçi sınıfının düzenle bütünleştiği, devrimci bir sınıf olarak varlığını yitirdiği, tüketim düzeyini yükselterek ayrıcalıklı bir grup ya da orta sınıf haline geldiği, bu nedenle de toplumsal değişimin artık işçi sınıfının dışında bir başka özne tarafından gerçekleştirilebileceği varsayımına dayandığı ifade edilmişti. Bu yeni sınıf arayışının bir parçası olarak güvencesizlik ve proletarya terimlerinin bir bileşimi olan prekarya kavramının hazırlanışı, ortaya çıkışı ve farklı düşünürler tarafından kullanımı ele alınmıştı. Kavrama popülerlik kazandıran Guy Standing’in, onu işçi sınıfından ayrı, oluşum halinde yeni ve tehlikeli bir sınıf olarak tanımladığı hatırlatılmış, ancak prekarya ile anılan esneklik ve güvencesizliğe vurgu yapan tüm özelliklerin işçi sınıfının hem kavramsal hem de reel olarak bünyesinde taşıdığı nitelikler olduğu vurgulanmıştı. İşçi sınıfının kimi kazanılmış haklar ile sabitlenip tanımlanması, bu hakların kaybı ile işçinin işçi olmaktan çıkıp prekarya haline gelmesinin, işçi sınıfının tarihsel evrimiyle de çeliştiği ifade edilmiş ve eleştirilmişti.

Makalenin bu bölümünde ise, Standing’in yeni bir sınıf olarak tanımladığı prekaryaya temel oluşturan güvencesizleşme, kavramsal ve pratik boyutlarıyla ele alınacaktır. Günümüz kapitalizminin fiyat rekabeti ve emek gücünün denetimi açısından güvencesizliği sistematik hale getirilmesine dikkat çekilecek, diğer yandan Standing’in onu kapsamını aşan sihirli ve yeni bir sınıf dayanağı haline getirmesinin yol açtığı sorunlar değerlendirilecektir. Prekarya tezinin Weberyan sınıf paradigmasıyla ilişkisi, bu açıdan taşıdığı ideolojik zaaflar da inceleme konusu yapılacaktır.

Ancak daha önce birkaç noktaya dikkat çekmekte fayda var:

Birincisi; Özgürlük Dünyası’nın bir önceki sayısında uzun uzadıya ifade edildiği gibi, üretim araçlarından ‘özgürleşen’ ve emek-gücünden başka ‘satacak’ hiçbir şeyi olmayan işçi sınıfı, kapitalist piyasa koşullarında gerçek bir güvenceye sahip olamaz. Güvencesizlik işçi sınıfına ve kapitalizme içkindir. Mutlak güvence içinde işçi sınıfı tahayyül edilen “refah devleti”, “örgütlü kapitalizm”, “kapitalizmin altın çağı” ya da “güvenceli kapitalizm” analizleri, gerçeğin bir kısmını ifade etmekle birlikte işçi sınıfının mücadele düzeyi ve kapitalist sömürüyü göz ardı eden analizlerdir. Kapitalizmin şu ya da bu biçiminde, işçiler için gerçek bir güvence hiçbir zaman söz konusu olmaz. Sosyal devletin en sosyal döneminde, olası bir krizde “en güvenceli işçi” kapının önüne konulur.

İkincisi, bütün bu tespitler “güvencesizleşme” sürecini anlamsız, güvencesizlik ya da güvence kavramlarını gereksiz kılmaz. Ancak onun sosyal-demokrat ve reformistçe kullanımına karşı çıkar. Bu açıdan güvencesizleşme, işçi sınıfının kimi kazanım ve güvencelerinin tasfiyesi sürecidir. Güvencesizleşme diye bir olgu olduğu gibi günümüz kapitalizminin en kapsamlı saldırı alanlarından birisidir.

“İşçi sınıfı kapitalizm koşullarında her zaman güvencesiz olduğu” tespiti ile içinde bulunduğumuz neoliberal saldırı dalgasının sonucu olarak “güvencesizleştirme” sürecinin bir arada dile getirilmesi bir çelişki gibi gözükebilir. Ancak bu bir karmaşa ya da çelişki değil iki farklı soyutlama düzeyidir. Birisi işçi sınıfının ontolojik varlığına ilişkindir ve güvencesizlik işçi sınıfının ayrılmaz bir özelliğidir. İkincisi ise konjonktüreldir, mücadeleler sonucu kimi güvenceler elde edilmiştir, şimdi bunlar tasfiye edilmek üzere saldırı altındadır. Dereceleri vardır; 30 yıl öncesine göre emekçiler bugün daha güvencesizdir. Tartışmada işçi sınıfına ilişkin ontolojik düzey ile konjonktürel düzey ayırt edilmelidir. Makalenin bu bölümünde daha çok güvencesizliğin konjonktürel düzeyi ve günümüzde işleyen güvencesizleşme süreci ele alınacaktır.

GÜVENCESİZLİK KAVRAMI

Standing’in ‘prekarya’sı kapsamı oldukça genişletilmiş, bir bakıma her türlü sorunun dahil edildiği güvencesizlik kavramı ile tanımlanır. Prekarya neoliberal “küreselleşmenin çocuğu”, çalışma ilişkilerindeki esneklik ve güvencesizleşmenin toplum sahnesine ittiği, “eski sınıflar” ve mesleki statülerden farklı ve onları kesen yeni bir toplumsal sınıftır. Hem prekaryanın hem de Standing’in “cennet siyaseti” olarak tanımladığı projesinin merkezinde güvencesizlik, özellikle de ekonomik güvencesizlik sorunu bulunmaktadır.

1970’li yıllardan bugüne çalışma koşulları ve istihdam ilişkilerindeki dönüşümü anlatmak için kullanılan temel kavramlarından birisi “esneklik” ya da “esnek çalışma”dır. Esneklik kapitalistin çalışma yeri, çalışma zamanı, çalışma süresi, işgücü miktarı, ücret düzeyi gibi konularda serbestlik kazanmasıdır. Yani, ihtiyaç duyduğu zaman, ihtiyaç duyduğu sayıda işçiyle, ihtiyaç duyduğu sürede, ihtiyaç duyduğu üretimi yapma esnekliğine sahip olması demektir. Kısacası, iş gücü maliyetinin düşürülmesi ve rekabet gücünün artırılması amaçlanmaktadır.<sup>1</sup>

Sermaye tarafından iktisadi ve sosyal koşullardaki değişime uyum sağlama yeteneği biçiminde, pozitif bir anlam yüklenerek ve işçi sınıfının da rutin, monoton, “katı” çalışma tarzından kurtuluşunun müjdesi olarak ortaya atılmış olsa da esnekliğin kısa zamanda işçilerin kazanılmış haklarının tasfiyesi anlamına geldiği anlaşılmıştır. “Güvenceli esneklik” gibi esnekliği yaygınlaştırmayı amaçlayan yaklaşımlar sendikal bürokrasi içinde güçlü bir akım olmakla birlikte genel olarak işçi sınıfı içinde pek de güzel duygular yaratmadığı açıktır. Esnek çalışma dayatmalarının “işçileri esnettiği”, “hayatı darmadağın ettiği”, “yaşamı güvencesizleştirdiği”, “hakları gasbettiği” işçi sınıfı eylemlerinde sık sık dile getirilmektedir.

Sermayenin esneklik stratejisinin doğrudan bir sonucu olarak güvencesizlik; ekonomik, hukuki ve ideolojik boyutlarıyla “sistemsel” hale gelen bir süreçtir. 1970’li yıllarda neoliberal politikaların dünya genelinde egemen hale gelmesiyle sermaye hareketi, piyasa ve kârlılık üzerindeki her türlü kısıtlayıcı ve korumacı düzenleme hedefe konuldu. Çalışma yaşamındaki esneklik uygulamalarını kamusal alandaki özelleştirmeler, hizmetlerin piyasaya açılması, finansal serbestlik, küçük üreticiye yönelik sübvansiyonların kaldırılması gibi uygulamalar izledi. Her şeyin piyasaya açıldığı, her kuralın piyasanın işleyişi açısından değerlendirilip sınavdan geçirildiği bir düzen kuruldu. Böylece, örneğin, “iş güvenliği önlemleri” olarak işverenin işten atmalar konusunda kısıtlamalara tabi olması, sermayenin verimlilik ve piyasadaki arz-talep dengesine göre işçi sayısını belirlemesi önünde engel olduğu gerekçesiyle “piyasa-düşmanı” bir uygulama olarak mimlendi. Kaldırılması ya da esnetilmesi hedeflendi.

OECD her yıl, tek tek ülkelerin istihdam yapılarını ve çalışma yasalarını inceleyerek ve çalışma mevzuatının işçilerin haklarını ne kadar koruduğuna bakarak, “işe alma/işten atma” endeksleri oluşturuyor. Bu endeks ile hangi ülkelerde işçilerin daha kolay işten atıldığı ya da işe alındığı belirlenerek, ilgili ülkelerin özellikle yabancı sermaye yatırımları için uygun olup olmadığı ölçülüyor. Örneğin bir ülkede işçileri işten atmanın patronlara maliyeti az ise, o ülke yabancı sermaye için “yatırım yapılabilir” şeklinde rapor ediliyor. Hükümetler de yabancı sermaye yatırımlarını çekerek ekonomik büyüme rakamlarını yükseltmeyi amaçladıklarından işten çıkarma koşullarını kolaylaştırıp bu tür güvenceleri ortadan kaldıran istihdam biçimlerini teşvik ediyor.<sup>2</sup>

Uluslararası rekabet ve sermaye yatırımlarını çekmek için “dibe doğru yarış”<sup>3</sup> sonucu belirli süreli iş sözleşmeleri<sup>4</sup>, part-time ve çağrı üzerine çalışma, ödünç, kiralık, sözleşmeli, taşeron işçilik gibi istihdam biçimleri ve sendikalaşma oranlarındaki dramatik düşüş çalışma yaşamının esası oldu ve sistemsel hale geldi. Bu sadece doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının önemli bir bölümünü çeken Çin, Hindistan gibi Güneydoğu Asya ülkelerinde değil Avrupa başta olmak üzere “sosyal devlet” deneyimini şu ya da bu biçimde yaşamış tüm ülkelerde ilerleyen bir süreçtir.<sup>5</sup>

Tek tek işçiler açısından istihdam güvencesizliği anlamına gelen bu süreç, bir bütün olarak sermayenin emek gücü üzerindeki önemli bir denetim ve rekabet mekanizması olarak işlemektedir. Özel istihdam bürosunda istihdam edilen ve ne zaman çalışacağı bile belli olmayan işçi için, taşeron işçilik daha güvenceli gözükmekte, taşeron işçiyi rakip görmekte ve taşeron çalışmayı kabul etmektedir. Kadrolu işçi ise taşeron işçiye bakıp kendisinin oldukça güvende olduğunu düşünürken bulunduğu işyerinde taşeronlaşma giderek yaygınlaşmakta, bir gün kendisinin de işten atılıp taşeron ya da belirli süreli sözleşme ile çalışması çok da büyük sürpriz olmamaktadır. Yine, aynı işyerinde kapsam dışı çalışan mühendislerin de, sendikaya üye olma ihtiyacı bile duymamalarına rağmen krizde ilk kapı önüne konulanlardan birisi olmaları muhtemeldir. Ancak, sermaye bütün bu farklı çalışma statüleri ve biçimleriyle, sadece güvencesizliği artırma ve emek gücü maliyetini azaltmakla kalmamakta, işçileri rekabete sokup birbirleri arasında güvensizliği yayarak emek gücü üzerindeki denetimini tahkim etmektedir. Çalışma statüsü açısından bu kadar bölünmüş ve her biri diğerine kıskançlık, öfke ya da korku ile bakan, “güvencesizlik düzeyi” farklı işçiler hem daha büyük bir sömürü hem de sistemsel bir güvencesizlik girdabındadır.<sup>6</sup> Güvencesizlik bulaşıcıdır. Birilerinin hiç güvencesinin olmadığı yerde o birilerinden olmayanların güvencede olduğunu düşünmek yanıltıcı olacaktır. Birincisi güvencesizliği üreten koşullar bir gün onların kapısını da çalacak, ikincisi güvencesiz olanların kendisi bir süre sonra güvencede olduğunu düşünenlerin güvenceleri için bir tehdide dönüşebilecektir.<sup>7</sup>


Güvencesizleşme sadece taşeron, kiralık, kadrosuz, geçici, sözleşmeli vb. esnek istihdam biçimlerinin yaygınlaşmasıyla sınırlı bir olgu değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrası kazanılmış-kurumsallaşmış haklar ve sermayeye yönelik kimi sınırlamaların lağvedilmesiyle etkinliği doruk noktasına ulaşan piyasacılık sonucu bütün yaşamsal güvencelerin kaldırılması ve esnekleştirilmesiyle ilgili bütünsel bir olgudur.<sup>8</sup> Sadece bu vurgu bile güvencesizliğin tıpkı onu gündeme getiren neoliberal politikalar ve esnek çalışma gibi çeşitli boyutlara sahip olduğunu göstermektedir.

Standing, prekaryayı, işçi sınıfının sahip olduğunu düşündüğü yedi tip güvenceye sahip olmaması ile tanımlar:

“Emek piyasası güvenliği – Tam istihdama bağlı hükümetin simgelediği makro düzeyde yeterli gelir getirici fırsatlar.

“İstihdam güvenliği – Keyfi işten çıkarmalara karşı koruma, işe alım ve işten çıkarmalar karşısında düzenlemeler, kurallara uymayan işverenlere karşı mali yaptırımlar.

“İş güvenliği – İstihdamda belli bir mevki elde etme fırsatı ve becerisi, vasıfların giderek geçersizleşmesinin engellenmesi, statü ve gelir açısından yukarı hareketliliğin sağlanmasına yönelik fırsatlar.

“Çalışma güvenliği – Güvenlik ve sağlıkta yapılan düzenlemeler, çalışma saatlerinin sınırlandırılması, kadınlar için gece işi ve düzensiz çalışma saatlerine yönelik düzenlemeler, iş kazalarına ya da iş nedeniyle ortaya çıkan hastalıklara karşı koruma ve iş kazalarından doğan maliyetlerin karşılanması gibi yöntemler.

“Vasıfların yeniden üretiminin güvenliği – Çıraklık ve istihdam eğitimi gibi yöntemlerle vasıf kazanmaya ve işçilerin sahip olduğu becerilerinin kullanılabilmesine dönük fırsatlar.

“Gelir güvenliği – Asgari ücret mekanizması gelir sınıflandırılması, kapsamlı sosyal güvenlik, gelir eşitsizliğini azaltmak ve düşük gelirlilere destek olmak için ilerici bir vergi sistemi gibi yöntemlerle yeterli bir sabit gelirin sağlanması.

“Temsil güvenliği – Bağımsız sendikalar ve grev hakkı gibi yöntemlerle emek piyasasında ortak bir ses yükseltebilmek.”<sup>9</sup>

OECD ve ILO gibi örgütler, güvencesiz istihdam ve güvencesiz çalışma kavramlarını 1985 yılından itibaren kullanmaya başlarken, güvencesizliğin çeşitli yönlerine işaret eden ve en çok atıf yapılan 1989 yılındaki değerlendirmesinde Gerry Rodgers şunları söyler:<sup>10</sup>

“1) Zamansal Boyut: İstihdam devamlılığı üzerindeki belirlilik derecesi önemlidir. Bu durum, sözleşmeli iş ilişkisini ve istihdam edilme süresini esas alırken zamansal boyutun ölçülmesinde kilit rol almaktadır.

“2) Örgütsel Boyut: İşçilerin, iş üzerindeki bireysel veya toplu kontrolü, çalışma koşulları, çalışma zamanı, vardiya ve çalışma planları/çizelgeler, iş yükü ve yoğunluğu, ödeme sağlık ve güvenlik koşulları.

“3) İktisadi Boyut: Yeterli ödeme ve ücretlerin artışı.

“4) Sosyal Boyut: Adil olmayan işten çıkarmaya, ayrımcılığa ve sıradışı çalışmaya karşı yasal, toplu veya geleneksel koruma önlemlerinin olmaması. Sağlığı, kazaları ve işsizlik sigortasını içeren sosyal güvenlik yararlarına ulaşan bir sosyal koruma sisteminin olmamasıdır.”

Bu iki açılımda da güvencesizliğin oldukça geniş bir tanımının yapıldığı söylenebilir. Standing’in “istihdam güvencesi”, Rodgers’in “zamansal boyut” ile ifade ettiği istihdamın sürekliliği, işçinin geleceğe daha güvenle bakabilmesi için kilit unsurlardan birisidir. Sözleşmesi bir sene sonra bitecek bir işçi için geleceği belirsizdir. Ya da kiralık işçi, gönderildiği bir fabrikadaki iş bitince bir sonraki işin ne zaman başlayacağını bilemez. Sadece ne zaman çalışabileceğini bilememekle sınırlı duygusal bir durum değil barınma ve beslenme başta olmak üzere yaşamsal bir kaygı ve nesnel durumun göstergesidir.

Ancak bununla sınırlı kalmayan Standing “iş güvenliği” ve “vasıfların yeniden üretiminin güvenliği”, Rodgers ise, “örgütsel boyut”la işçinin iş üzerindeki kontrolünden çalışma zamanına kadar bir tanımlama yaparken güvencesizliği, emek sürecindeki her türlü sorunu kapsayacak şekilde genişletip bir kavram kargaşasına sebep olmaktadır.<sup>11</sup> Standing’in ve Rodgers’in ifade ettiği ücret, iş üzerindeki denetim, ayrımcılık, fazla çalışma vb. her türlü sorunu ve mücadeleyi güvencesizlik tanımına indirgemek doğru değildir.

Örneğin Türkiye dünyanın düşük maliyetle ihracata dayalı üretim üslerinden birisi olduğundan, işçilerin insanca yaşayacak bir ücret talebi en önemli ve somut gündemlerinden birisidir. Birçok toplusözleşmede işçilerin mücadelesini belirleyen temel unsur ücretlere yapılacak zam oranı olmaktadır. Kimi işyerlerinde işçiler, hiçbir sendikal örgütlenmeleri olmaksızın zam talebiyle eyleme geçmektedir. Kendini oldukça “güvende hisseden”<sup>12</sup> işçilerin çeşitli sendikal, sosyal ve siyasal talepleri gündeme gelebilir ve gelmektedir. Güvencesizlik tarifine uymayan, tersine “güvenceli” kabul edilebilecek bir işçinin toplusözleşme sürecinde artan verimliliğe denk düşen bir oranda zam istemesini güvencesizleştirme olgusuna indirgemek doğru değildir.

2015 yılının Mayıs ayında metal sektöründe sendikal bürokrasiye karşı yükselen ve sarı sendikadan istifalarla sonuçlanan işçi hareketinin temel gündemlerinden birisi sendikal demokrasidir. Birçok işyerinde işçiler, işin dağıtımı ve planlanmasındaki adaletsizliğe karşı öfke patlamaları yaşamakta ve buna karşı örgütlenmektedir. Yine siyasal demokrasi talepleri “güvencesizliğe” karşı “güvenceli iş” ekseninde ele alınamayacak genişlikte olup mücadele düzeyine bağlı olarak kapitalist toplumsal ilişkileri yıkmak üzere bizzat iktidar olma mücadelesine de dönüşebilir. İşçinin, bir zanaatkar gibi işin bütününe ya da önemli bir bölüme hakim olmaması, çalışma sürelerinin esnekliği, iş yükü, duşlarda sıcak su akmaması, lavaboların hijyenik olmaması vb. bütün sorunların güvencesizlik kavramıyla birlikte ele alınması; işçilerin her türlü sorununun güvencesizlik kavramına indirgenmesi tehlikesine neden olmaktadır. Güvencesizlikle açıklanamayacak ya da onu aşan talep ve mücadeleler söz konusudur. Standing, yeni bir sınıf olarak prekaryanın güvencesizleşme temelinde ortaya çıktığını iddia ettiği, bütün dikkatini buna odakladığı için her türlü sorunu bir çeşit güvencesizleştirme olarak okumaya meyletmekte, kavramı olabildiğince geniş ve kapasitesini de aşarak kullanmaktadır. Dolayısıyla güvencesiz istihdamın günümüz kapitalizminde sistematik hale gelmesiyle her türlü sorunun güvencesizlik olarak tanımlanmasını birbirinden ayırmak gerekir.

Bu makalede güvencesizlik kavramı, ondan yeni bir sınıf türetmeye çalışanların yaptığı gibi, çalışma yaşamındaki her türlü sorun ve mücadeleyi güvencesizleştirmeye indirgemeden, daha dar anlamda kullanılacaktır: Keyfi işten atmaları önleyen yasal düzenlemenin kaldırılması ya da gevşetilmesi, yine işten atmaları sınırlı da olsa zorlaştıran bir etken olarak kıdem ve ihbar tazminatlarının fona devri, belirli süreli iş sözleşmeleri, taşeron, kadrosuz, geçici, “atipik”, sigortasız, enformel gibi esnek çalışma biçimlerini kapsayan güvencesiz istihdam biçimlerine odaklanılacaktır. Elbette bu sınırlama; sermayenin düşük maliyetlerle üretim ve emek gücü üzerindeki tahakkümü açısından güvencesizleştirme politikalarının stratejik önemini göz ardı etmek anlamına gelmez. Yalnızca her türlü sorunun güvencesizliğe indirgenmesini reddeder.

ÇALIŞMA YAŞAMINDA GÜVENCESİZLİĞİN GÖRÜNÜMLERİ

Toplumda esnekliğe ve güvencesizliğe ilişkin en dikkat çeken olgu taşeron çalışmadır. Kamu ya da özel sektörden ihale alan ya da işin bir kısmını üstlenen çeşitli şirketlerde yıllık sözleşmelerle çalışan işçilerdir. İşçinin bir sonraki sene sözleşmesinin yenilenip yenilenmeyeceği belli değildir, zaten çalıştığı şirketin işe devam edip etmeyeceği de belirsizdir.

Bazı durumlarda ihaleyi kazanan şirket değişse bile çalışanların büyük bir bölümü işine devam etmektedir, ancak her şirketin yönetici kadrosu kendi çevresini de bir biçimde işe almakta, dolayısıyla eski işçilerin bir kısmını kapı önüne koymaktadır. İşin taşerona devredilmesinin esas nedeni de bilindiği üzere ücretlerin ve sosyal hakların o işi yapacak kadrolu işçiye göre oldukça düşük olması, belirli süreli sözleşme olduğundan işten çıkarma durumunda kıdem ve ihbar tazminatı ödenmek zorunda kalınmamasıdır.<sup>13</sup> Türkiye’de kamu kurumlarında da taşeron ve sözleşmeli çalışma giderek yayılmakta, “memurluk” ile ifade edilen iş güvencesinin kaldırılması için çeşitli hazırlıklar yapılmaktadır.

Şirketler ve kamu kurumları işlerinin bazı bölümlerini taşeronlara devrettiği gibi mevcut işçilerini de giderek belirli süreli sözleşmeli hale getiriyorlar. Bu tür işçilerin güvencesi olmadığından aşırı çalışma baskıları karşısında daha savunmasızdırlar. Geçici işlerin denetimi, normal işçilere göre daha kolay olur. Diğer işçilere de değişime ayak uydurmadıkları takdirde işten atılacakları uyarısında bulunulur. Örneğin sekiz saatlik işgünü sözleşmeleri kapsamında ABD’deki Hyatt Otelleri’nde çalışan oda hizmetçileri, birden bire kendilerini on iki saatlik işgünü kapsamında çalışan ve kendilerinden daha fazla oda temizleyen geçici işçilerle beraber istihdam edilirken buldular. Düzenli işçilerin yerini geçici işçiler almıştı. Japonya’da da şirketler, “yaşam boyu istihdam” modelini terk edip geçici sözleşmelere dönüş yaptı. Bir başka örnek de ABD’nin en büyük ve artık standartları belirleyen perakende şirketi konumundaki Walmart. Şirket ülkedeki en zengin on kişiden dördünün servetinin kaynağını oluşturuyor. Walmart başarısını, emek maliyetini kontrol edebilmek için muazzam bir emek esnekliği gerektiren tam zamanlı üretim sürecine borçlu ve bu nedenle şirket, dünyada en çok nefret edilen modellerden birisi konumunda. Geçici sözleşmeli işçiler söz konusu sistemin özü. Olup bitene itiraz eden kendisini kapının önünde buluyor.<sup>14</sup>

Geçici sözleşmeli işçi trendi, neoliberal kapitalizmin bir parçası. İstihdam ajansları ve taşeron sayısındaki artış dikkat çekici düzeyde. Geçici işçi ajansları, küresel istihdamın önemli şirketleri konumunda. Kayıtlarında yedi yüz bin işçi bulunduran İsviçre firması Adecco, dünyanın en büyük patronlarından birisi. 1970’lerde kurulan Pasona adlı Japon iş ajansı, her gün çeyrek milyon işçiyi kısa süreli sözleşmeler üzerinden pazarlıyor. Japonya’da 1999 yılındaki bir yasa ile geçici sözleşmelere dair yasak kalktı ve özel istihdam ajansları imalat sanayisine girdi. İtalya’da geçici işçilik, 1997 yılında geçen ve geçici sözleşmeleri yasallaştıran Treu kanunu ve özel istihdam ajanslarını mümkün kılan 2003 tarihli Biagi yasasıyla genişledi. 2008 krizinin ardından şirketler ellerindeki tam zamanlı işçilerden kurtulma ve daha fazla kişiyi geçici olarak istihdam edebilme bahanesini kazandı. 2010 yılına gelindiğinde Japonya’da geçici işçiler toplam işgücünün üçte birine, çalışabilecek yaştaki işçilerin de dörtte birine tekabül ediyordu. ABD’de de krizin ardından şirketler tam zamanlı çalışanlarını sözleşmeli statüyle istihdam etmeye başladı. Almanya’da milyonlarca işçi geçici kategoriye dahil oldu. İşgücünün yarısının geçici olarak istihdam edildiği İspanya’da 2008 krizinin ardından işten çıkarılanların yüzde 85’i geçici işçilerdi.<sup>15</sup>

Güvencesiz istihdamın yüksek oranlarda seyrettiği Avrupa ülkelerinden Portekiz’de, bu istihdam biçimi son 20 yıllık süreçte ciddi bir artış gösterdi. Güvencesiz istihdam biçimlerinde çalışanların çoğunluğunu 15-24 yaş aralığındaki gençler oluşturuyor. Portekiz’de yaşanan sosyal politika dönüşümü ve sosyal güvenlik sistemindeki aşınma ile eşanlı olarak çalışma ilişkilerinde güvencesizlik konusu öne çıkmıştır. 5.5 milyon aktif çalışanın 2.1 milyonu güvencesiz çalışma koşullarında istihdam edilmektedir. Toplam istihdamın yüzde 40’ını oluşturan bu kesimin toplu pazarlık sistemi dışında kalması da Portekiz işçi sınıfının sosyal şartlarını daha da kötüleştirmektedir. Güvenceli esneklik uygulamalarının zorla dayatılmasının Portekiz işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarında dramatik sonuçlar doğurmuştur.<sup>16</sup>

Bir başka güney Avrupa ülkesi olan Yunanistan’da Gialis ve Karnavou’nun Selanik’te yapmış olduğu a-tipik istihdam biçimlerini konu edindiği ampirik çalışma, Yunanistan işgücü piyasasında esnek çalışma biçimlerinin artma eğiliminde olduğunu, özellikle göçmen işçilerin güvencesiz çalışma koşullarının dikkat çekici olduğunu göstermektedir. İtalya’daki 1997 yılında başlayan ve takip eden yıllarda devam eden düzenlemeler ile birlikte daha önce yasak olan özel istihdam bürosuna bağlı çalışma serbest bırakılmış ve mesleki eğitim sözleşmeleri gibi yeni esnek iş sözleşmeleri çalışma ilişkileri sistemine girmiştir. Bu düzenlemelerle birlikte esnek, geçici istihdam biçimleri yayılmıştır. Bunun sonucunda işsizlik rakamlarında bir düşüş gerçekleşmiş ancak aynı zamanda yeni güvencesizlikler ve belirsizlikler ortaya çıkmıştır. İtalya’daki neredeyse bütün geçici sözleşmeler gönülsüzce yapılmıştır. Ayrıca ücretler sürekli istihdama göre oldukça düşük düzeylerde seyretmekte ve özellikle İtalya’nın güney kesimlerinde düzensiz işler çoğunluktadır. Barbieri’nin İtalyan işgücü istatistikleri üzerinden esneklik politikalarını değerlendirdiği çalışmasında özellikle genç işgücünün güvencesiz işlerde yoğunlaştığı ampirik verilerle desteklenmektedir. İlk kez istihdam edilenler, istihdam edilme biçimlerine göre ayrımlaştırılmış ve buna göre yüzde 88 oranındaki işgücünün ancak yüzde 36’sı belirsiz süreli (“standart” istihdam) sözleşmelerle istihdam edilirken, yüzde 30’u a-tipik, yüzde 14’ü en güvencesiz grup olarak sayılabilecek kayıt dışı ve yüzde 8’i mevsimlik sözleşmelerle istihdam edilmektedir. Üstelik bu veriler hem düşük hem de yüksek eğitimli gençler için geçerlidir. Kısaca İtalya’da çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu ilk kez istihdam edilen bağımlı çalışanların üçte ikisi güvencesiz işlerde çalışmaktadır. “Güvenceli” işler giderek güvencesiz ve marjinal işlerle yer değiştirmiştir. Bu değişimi değerlendirdiğimizde işgücü piyasalarındaki kuralsızlaştırma uygulamalarının asıl hedefinin “yeni ek işler ve meslekler yaratarak istihdamı artırmak” iddiasına rağmen güvenceli ve örgütlü işgücü yerine güvencesiz, örgütsüz ve ucuz işgücü yaratmak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.<sup>17</sup>

AB sosyal politikalarında ve Avrupa İstihdam Stratejisinde sermayenin iktisadi hedeflerinin sosyal hakları geride bıraktığı açıkça belli olmaktadır. Güvencesiz istihdamın yaygınlaştırılması ve iş güvencesinin sınırlandırılması teşvik edilirken, sosyal güvenlik hakkı istihdam edilebilirlik şartına bağlanmakta, “hayat boyu öğrenme”<sup>18</sup> ve aktif işgücü politikalarıyla<sup>19</sup> bireylerin üzerine yüklenmektedir. Avrupa’da gönülsüz olarak part-time işlerde çalışanların 2/3’ünden fazlasının düşük ücretli, verimsiz, kariyer gelişiminden yoksun ve güvencesiz işlerde çalışması güvencesizliğin yaygın bir eğilim haline geldiğini göstermektedir. Kadınlar da daha çok bu özelliklerdeki güvencesiz işlerde istihdam edilmektedir. Dolayısıyla kadınlar, esnek çalışmanın iddiası olan iş/yaşam dengesini kurmaktan uzak olmalarının yanı sıra, hem güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışıp hem de ücretsiz ev içi emeği yüklenmek zorunda kalmaktadır.<sup>20</sup>

Kısmi süreli çalışma, en eski ve yaygın olarak uygulanan esnek çalışma biçimlerinden birisidir. Kısmi süreli çalışma, normal çalışma süresinden daha az sürede yapılan çalışmadır. Eurostat verilerine göre, 2009 yılında kısmi süreli çalışan oranı AB-27’de yüzde 18,8’dir. Kısmi süreli çalışmanın en yaygın olduğu ülkeler arasında Hollanda (yüzde 48,3), İsveç (yüzde 27), Almanya (yüzde 26,1), İngiltere (yüzde 26,1), Danimarka (yüzde 26) ve Avusturya (yüzde 24,6) bulunmaktadır. Türkiye’de ise kısmi süreli çalışan oranı yüzde 11,3 olmakla birlikte, ücretsiz aile işçileri hariç tutulduğunda bu oran yüzde 3,6’ya inmektedir.<sup>21</sup> Sosyal devlet uygulamalarının zayıflatıldığı AB ülkelerinde ve ABD’de kısmi çalışma, hatta birkaç işte çalışıp buna rağmen geçinememe, dolayısıyla yoksul çalışanlar olgusu giderek yaygınlaşmaktadır.<sup>22</sup> Kısa sürelerle çalışanlar, ücret, sosyal güvence, vasıflılık, işyerinde yükselme gibi konularda tam süreli çalışanlara göre dezavantajlı konumdadır.

Avrupa Birliği’ne üye ülkeler arasında geçici işçilerin sayısı hızla artmaktadır. 25 Avrupa Birliği ülkesi ortalaması 1997’de toplam işçiler içinde geçici işçilerin oranı (büro aracılığıyla istihdam edilmeyenler dahil) yüzde 11,7 iken, 2010’da yüzde 13.9’a yükselmiştir. 2010’da geçici işçilerin en çok istihdam edildikleri ülkeler sırasıyla Polonya (yüzde 27,2), İspanya (yüzde 25) ve Portekiz (yüzde 23) olarak göze çarpmaktadır. Avrupa Birliği ülkeleri içinde geçici istihdam bürolarının uzmanlaştığı sektörler de farklılaşmaktadır. Bazı ülkelerde imalât sektöründe özellikle Avusturya, Fransa, Hollanda ve Portekiz’de bu durum geçerlidir. İspanya ve İsviçre’de özellikle hizmetler sektöründe, Belçika, Danimarka, Finlandiya ve İtalya’da çok farklı sektörden firmalar geçici istihdam bürolarını kullanmaktadır. İngiltere’de geçici istihdam bürosu işçileriyle gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelerde, büro işçilerinin ne kadar zor şartlar altında çalışmak zorunda olduğu belirtilmiştir. Fransa’da bir büro işçisi yaşadığı koşulları şu şekilde anlatmaktadır: “Bakım hizmetinde çalışıyorum. Ücretim çok düşük. 20 saat uyumadan 70 frank ve saat 7’de iş bitiyor. Yoksullar arasındaki rekabet yüzünden gerçek sömürüyü yaşıyoruz.”<sup>23</sup>

Avrupa Yaşam ve Çalışma Koşullarını Geliştirme Vakfı (EFILWC) tarafından 2002 yılında yayınlanan bir rapora göre, İngiltere’de büro işçilerinin haftalık ortalama kazancının, aynı işi yapan diğer işçilerin ortalama haftalık kazancının yüzde 68’ine geldiği ortaya konmuştur. Bu durum büro işçilerinin ücret düzeyinin oldukça düşük olduğunu göstermektedir. Permanent Revolation’da İngiltere’de geçici işçilik üzerine çıkan bir makalede, göçmen emeği İngiliz kapitalizminin altın yumurtlayan tavuğu olarak gösterilmektedir. Makalede bugün İngiltere’de geçici istihdam bürolarındaki işgücünün giderek daha fazla göçmen işçileri kapsadığı, etnik azınlıkların toplam işgücünün yalnızca yüzde 8’ini oluşturduğu, buna karşılık geçici işçilerin ise yüzde 19’unu temsil ettikleri belirtilmektedir.<sup>24</sup>

ICEM’in Düzensiz İstihdam ve Taşeron işçiliğe yönelik hazırladığı ülke raporlarında geçici istihdam bürosu işçilerinin çalışma koşulları hakkında somut bilgiler elde edilmektedir. Bu ülkelerden biri olarak öne çıkan Hollanda’da esnek çalışma ilişkilerinin son dönemde hızla yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Resmî istatistiklere göre Hollanda’da 1,9 milyon kişi geçici istihdam bürosunda ve belirli süreli sözleşmelerle çalışmaktadır. ICEM’in Hollanda’da yaygınlaşan geçici büro işçilerinin karşı karşıya kaldıkları sorunları şu şekilde sıralamıştır:<sup>25</sup>

  1. Büro işçilerinin iş güvencesi yoktur.
  2. Sosyal hakları kesintiye uğramıştır.
  3. Düşük ücret almaktadırlar.
  4. Örgütlenme hakkı zayıflatılmıştır.
  5. Uzun çalışma saatleri vardır.
  6. Daha fazla iş kazası ve meslek hastalığına maruz kalmaktadırlar.
  7. Daha fazla fiziksel ve duygusal taciz yaşamaktadırlar.
  8. İşçiler hayatındaki önemli kararları ertelemektedir.

Genel olarak Avrupa Birliği’nde geçici istihdam bürolarının işlevi değerlendirildiğinde bürolar, Avrupa Birliği emek piyasasında kuralsızlaştırma çabalarında önemli ve uzun dönemli bir rol üstlenmiş ve bu süreçte güvencesiz işler üretmişlerdir. Avrupa’daki uygulamalar geçici istihdam bürosu işçisinin sermayenin işgücü gereksinimlerindeki dalgalanmalar ya da maliyetleri düşürmek için aynı zamanda emek gücü üzerinde denetimin artması ve sendikasızlaştırma stratejisi olarak kullanıldığını gözler önüne sermektedir. Büro işçileri çoğu zaman işleri kaybetme korkusuyla sendikaya üye olmamakta ve güvencesizlik altında çalışan işçiler en düşük sendikalaşma oranına sahip işçileri temsil etmektedir.<sup>26</sup>

Son 25 yılda iş güvencesi, yukarıda kısaca değinilen ülke örneklerinin de gösterdiği gibi işgücü piyasalarındaki kuralsızlaştırma ve buna bağlı olarak geçici-güvencesiz istihdam biçimlerinin yayılmasıyla gerilemektedir. ILO tarafından 2004 yılında 90 ülkede gerçekleştirilen çalışmanın sonuçlarına göre işçilerin yaklaşık yüzde 73’ü güvencesiz koşullarda çalışmaktadır.<sup>27</sup> Bugün işgücünün önemli bir kesimi geçici güvencesiz sözleşmeler ile istihdam edilmektedir.<sup>28</sup> Çalışma ilişkileri esneklik temelinde bütünsel olarak yeniden yapılandırılmakta, güvencesizlik üretim maliyetlerini düşürme stratejisinin parçası ve emek gücünün denetimi kolaylaştıran bir çalışma rejimi olarak yaygınlaştırılmaktadır. Süreç, yaygınlığı ve kapsayıcılığı açısından Standing’in hayalini kurduğu “güvenceli işçi sınıfı” bırakmadığı gibi, bir bütün olarak işçileri güvencesiz hale getirmektedir. Ancak ortaya çıkan işçi sınıfından ayrı bir prekarya değil, dünya çapında işçi sınıfının kazanılmış haklarının gasbedilmesi, tüm işçilerin güvencesizliğe mahkum edilmesidir.

SOSYAL DEVLETİN İDEALİZE EDİLMESİ

Standing, 1970’lerden başlayan neoliberal “küreselleşme”nin sonucu olarak prekaryanın doğduğunu savunurken, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da ortaya çıkan “sosyal devlet”i “güvenceli bir çalışma hayatı” ve piyasanın sınırlandırılması açısından idealize etmektedir.<sup>29</sup> Böylece 1945-75 yıllarını kapsayan kapitalizmin “altın çağı” işçilerin “7 tip güvenceye sahip olduğu” neredeyse ideale yakın bir düzen iken neoliberalizm ile tablonun tersine döndüğünü düşünmektedir. Tekelci sermayenin neoliberal politikalarının egemen olduğu dönem ile Keynesyen dönem arasındaki süreklilik göz ardı edilmekte, kapitalizm ve neoliberal politikalar arasındaki bağlantı koparılmaktadır. Böylece Standing, güvencesizlik ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi dikkate almadan sermaye ve sınırlandırılmış olsa bile piyasanın egemenliği koşullarında uzun vadeli bir güvenceli hayatın mümkün olduğunu varsaymaktadır.

Konjonktürel düzeye geldiğimizde; güvencesizleşme ya da güvencesizliğin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Keynesyen politika ve kurumların tasfiyesiyle büyük bir hız kazandığı yukarıda ifade edilmişti. Bu sadece çalışma yaşamındaki hakların ortadan kaldırılmasıyla sınırlı bir süreç değildir. “Sosyal devlet” olarak tanımlanan tarihsel olgunun bir yönü; İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Doğu Avrupa ülkelerinde iktidar olan; Fransa, İtalya gibi ülkelerde ise iktidar olmanın kıyısına kadar gelen işçi sınıfı hareketinin baskısıyla sermayenin devlet düzeyinde kimi tavizler vermesi ve bazı hakların kurumsallaşmasıdır. Diğer yandan özellikle 1929 kapitalist krizinin ardından liberal politikaların radikal bir biçimde sorgulanır hale gelmesi, sermayenin kurtarılması ve yeniden üretimi açısından devletin ekonomiye müdahalesi, uluslararası/ulusal piyasanın ve sermaye hareketlerinin belirli ölçülerde sınırlanması dönemin Keynesyen politikasının da ana gündemlerinden birisidir.<sup>30</sup> İşçi hareketinin sendikal ve siyasal örgütlenme ve bilinç düzeyinin zorladığı bu iki eğilimle birlikte, savaş sonrası ekonomik toparlanma ve büyüme koşullarında sermaye açısından “üretim araçları üzerindeki mülkiyetin korunması” şartıyla tarihsel bir geri adım olarak, yine sınıf egemenliğini ve sömürüsünü öngören/koruyan ama sosyal yönleri de gelişmiş bir sosyal devlet yapısı ortaya çıkmıştır. Sosyal devlet düzenlemelerinin nedeni, kapitalizmin cömertliği değil savaş ve direniş, sömürge devrimleri dalgası ve 1930’lar ile İkinci Dünya Savaşı boyunca egemen sınıfların yaşadığı korku sonucu şekillenmiş toplumsal güçler arasındaki ilişkidir.<sup>31</sup>

Standing’e göre ise “refah devleti”, sınıflar arasındaki mücadeleden çok işçi sınıfı ve kapitalist sınıf arasındaki uzlaşmaya dayanmakta olup, mücadele ve çatışma değil uzlaşma ve diyalog temelinde yükselmektedir.<sup>32</sup> İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’daki çalışma koşulları idealize edilmiş bir “standart istihdam ilişkisi” olarak tanımlanırken üç temel unsurdan bahsediliyordu: İlki; asgari ücret, sosyal güvence, işsizlik sigortası, emeklilik, toplusözleşme, analık izni, resmi tatil vb. çeşitli hakları da içeren işçi ve işveren arasındaki bir sözleşmeye dayanan “iki taraflı istihdam ilişkisi”. İkincisi, belirli bir günlük, haftalık, yıllık çalışma süresi ve izinleri düzenleyen “standartlaştırılmış çalışma zamanı”. Üçüncüsü ise iş sözleşmesini belirli süreler içerisinde yenilemeyi ve yeniden müzakere etmeyi gerektirmeyen “sürekli istihdam”.

Savaş sonrası “sosyal/refah devleti” söz konusu olunca, gerçek hayattaki uygulamalardan çok kitabi Keynesyen iktisadi önermeler ve kimi yasal düzenlemelere atıf yapılmakta, gerçek hayata, sınıflar arasındaki güç ilişkileri ve mücadelelere yeterince dikkat edilmemektedir. Standing’in de ideal “güvenceli işçi sınıfı” nosyonuna zemin hazırlayan sosyal demokrat “refah devleti” anlayışı da bu zaafla maluldür:

Birincisi; sosyal devlet çatısı altında bahsi geçen ve ilan edilen düzenlemeler hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanmamıştır. İşçilerin kazanılmış hakları örgütlü bir güçle güvenceye alındığı sürece yaşama geçmiş, ancak her zaman sermayenin saldırı ve tehdidi altında olmuştur.

Örneğin 1960’ların kapitalist “Altın Çağ”ında Fransa’da her şey güllük gülistanlık değildi. Fransız işçileri hala birçok ciddi sorunla karşı karşıyaydı. Reel ücretler artmış olsa da işçi sınıfının büyük kısmı hala düşük ücretten muzdaripti. İşsiz sayısı yarım milyonu aşmıştı, ki savaş sonrası büyüme göz önünde bulundurulduğunda bu yüksek bir sayıydı. Bu durumdan özellikle gençler etkileniyordu, Burgundy Bölgesi’nde 25 yaş altı gençlerin yüzde 29’u işsizdi. En büyük fabrikalarda bile pek çok temel sendikal hak çiğnenebiliyordu. Michelin, grevcilerle on 30 yılda sadece 3 kez masaya oturmuş olmakla övünüyordu. 1967 Haziran’ındaki bir eylemde Peugeut yetkilileri toplum polisini çağırdı ve iki işçi öldürüldü. Citroen gerçek sendikaları tanımayı fiilen reddediyordu. Hükümet 1967’nin yazında sosyal güvenlik sistemini yeniden düzenleyip tıbbi harcamaların geri ödemesini keserek işçilerin yaşam standartlarına yönelik kapsamlı bir saldırıda bulundu. 1968 Mayıs’ı ise öğrenci isyanlarının peşinden gelen dev bir genel greve sahne olacaktı. 15 gün içinde 9 milyondan fazla işçi grevdeydi ve bütün sektörler buna dahildi. “Kutsal mülkiyet hakkı ve yönetimin yönetme hakkı tehdit altındaydı.”<sup>33</sup>

1960’ların sonunda oldukça ayrıcalıklı koşullara sahip olduğu düşünülen İtalya’daki 50 bin FIAT işçisi için üretimin çılgınca artan hızı giderek kabul edilemez duruma geliyordu. 1968 yılında yapılan ve 20 bin işçinin katıldığı bir ankette işçiler, “sosyal refah devleti” koşullarından çok farklı sorunlara dikkat çekiyorlardı. Bir işçi “iş ritmi tüketici” derken, bir başkası “çok fazla çalışıyoruz ve çok az zevk alıyoruz”, “bize köle gibi davranıyorlar ve eğer birisi sesini yükseltiyorsa sert bir biçimde cezalandırılıyor” diye ekliyordu. Sendikalar birlik olmamalarından ve iş durdurmaların etkisiz, sembolik niteliğinden dolayı eleştiriliyorlardı.<sup>34</sup> Etkili eylemler, direniş, iş yavaşlatma, durdurma ve grevlerin ardından elbette ileri işçilerin işten atılması gündeme geliyordu.

Bu örnekler daha da artırılabilir ve göstermektedir ki; kapitalizm, kapitalist piyasa ve sermayenin üretim araçları üzerindeki mülkiyeti ve toplumsal egemenliği korunduğu sürece işçi sınıfının idealize edilmiş bir güvencesi söz konusu olamaz. Sosyal haklar ve kimi güvencelerin yaşam bulması; işçi sınıfının örgütlü gücü ve bu gücü kullanması oranında karşılık bulmuştur.

İkincisi, Avrupa ülkelerinde dahi göçmen, geçici, engelli, kadın vb. işçi kesimleri sosyal devlet uygulamalarının büyük oranda dışında kalmıştır. Almanya’daki göçmen Türkiyeli işçiler de, kağıt üstündeki en temel hakları bile ancak mücadele ederek kazanmışlardır. Türkiyeli işçilerin gerçekleştirdiği 1973 Ford grevinde, bir yıl önce yapılan toplusözleşmedeki zamların erimesine karşı herkesin saat ücretinin 1 Mark artırılması ve atılan işçilerin geri alınması talep edilmiştir. Göçmen işçiler 4 haftalık izin süresinin ülkelerine arabayla gidip gelmeleri için yeterli olmadığını ileri sürmektedirler. Yazın 6 haftalık bir izin kullanmak istemektedirler. Bu talepleri fabrika yöneticileri tarafından kabul edilmemiştir. 1973 yılı yaz tatilinde Türkiye’ye gidenlerin bir kısmı doktor raporu alarak iznin bitim süresinden bir veya iki hafta sonra işbaşı yapmışlardır. İşveren bu raporları kabul etmeyerek tatil bitiminde işbaşı yapmayan bütün işçilere çıkış vermeye başlar. Otomatik bantta çalışan işçi sayısının azalması sonucu, burada çalışanların iş yükünün artması da fabrikada öfkeyi artırır. İşçilerin iki istemi vardır. İşten çıkarılan 500 civarında Türkiyeli işçinin işe alınması ve herkesin saat ücretinin 1 Mark artırılmasıdır. Bu taleplerinin sendika tarafından desteklenmemesi ve işverence kabul edilmemesi sonucu Türkiyeli işçiler toplu olarak iş bırakmaya başlar. 24 Ağustos Cuma günü grev başlar, hafta sonu kısmen çalışanlar olur, ama Pazartesi günü bütün Ford Fabrikası’nda üretim durmuştur. Fabrika Türkiyeli işçiler tarafından işgal edilir. Fabrika kapıları kapatılır, fabrika içinde yürüyüşler yapılır, şarkılar söylenir, halaylar çekilir. Sendika ve işyeri temsilcileri grevi desteklemezler ve işverenle anlaşarak grevi bir an önce bitirmek için aktif faaliyet gösterirler. İşçiler kendi sözcülerini seçerler ve işverenle görüşmeye gönderirler. Bu temsilciler işyerinde bekleyen fabrikayı işgal etmiş olan işçilere yaptıkları görüşmeleri, işverenin kabul ettiği maddeleri aktarırlar. İki temel talep –işten çıkarılan bütün işçilerin geri alınması ve herkes için saat ücretine bir Mark zam yapılması– kabul edilinceye kadar greve devam kararı işçilerin hemen hemen tamamının katılımıyla alınır. İşverenin çağrısı üzerine Türkiye Konsolosluğu’ndan temsilciler gelir, işçilerden greve son vermeleri istenir, bu da kabul görmez. Cuma günü işverenin dışardan getirdiği grev kırıcıları tarafından işyerinde yürüyüş yapan grevcilere sopalarla saldırı olur, polis de grev komitesinde olan ve grevi yürüten öncü işçilerin önemli bir kısmını gözaltına alır. Grev böylece sona erdirilir. Çok sayıda işçi işten atılırken, bazıları da sınır dışı edilir.<sup>35</sup>

Üçüncüsü, sosyal devlet uygulamalarının büyük oranda kurumsallaştığı özellikle İskandinav ülkelerinde, uzlaşmacılıkla malul olsa da güçlü bir sendikal örgütlülüğe ve işçi sınıfı ekonomik/sosyal haklar konusundaki bilincine dayanmıştır. Bu ülkelerde sosyal güvenlik ve yardım düzenlemeleri sosyal demokrat partilerce yaşama kurumsallaştırıldığı gibi uluslararası ölçekte sermaye güç ilişkileri değiştiğinde aynı partiler, sosyal devlet uygulamalarının altını oyan düzenlemeleri bizzat yaşama geçirmişlerdir.

Tabii, kapitalizmin her zaman temel özellikleri itibarıyla kapitalizm olması; sermaye egemenliği koşullarında işçi sınıfının zaten “güvencesiz” bir sınıf konumunda oluşu, neoliberal saldırı dalgasıyla gündeme gelen ve devam eden güvencesizleşme, kazanılmış hakların tasfiyesi süreciyle karşı karşıya olunduğu gerçeğiyle çelişmez. Esnek çalışma ile formüle edilen çalışma yaşamının yeniden organizasyonu, sermaye ve piyasalar üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, kamusal hizmet ve kurumların özelleştirilmesi ile işçi sınıfı ciddi bir güvencesizleşme süreciyle yüzleşmiştir. Bu nedenle Marksist anlamda “güvencesizleşme” bir dönüşümü anlatmakla birlikte, geçmişteki koşulların “güvenceli” olduğu iddiasını taşımaz. “Sosyal” devlet düzenlemelerini, kapitalist “standart” ya da “fordist” istihdamı idealize etmez. İşçi sınıfının her türlü kazanımının piyasanın yarattığı tehlike ve riskler karşısında kısmi güvenceler sağladığını, neoliberal süreçle birlikte bu hakların gevşetilmesine ve güvencesizliğin sistematik hale getirilişine dikkat çeker. Bu nedenle güvencesizliğin farklı dereceleri vardır ve kapitalizm koşullarında söz konusu olan bu derecelerin artması ya da azalmasıdır.

Göçmen işçilerin ayrımcılığa uğradığı iş piyasasında, göçmen işçilerin diğer işçilere göre güvencesiz olduğunu söylemek, daha güvenceli ve göçmen olmayan işçilerin gerçekte güvencede olduğu anlamına gelmez. Bu saptama sadece göçmen işçilerin güvencelerinin göçmen olmayan işçilere göre daha az olduğunu anlatır. Aynı şekilde tüm göçmen işçiler içerisinde güvencesizlikten etkilenme boyutunun aynı olduğunu söylemek de olanaklı olmayabilir. Bazı göçmen işçilerin, göçmen olmanın getirdiği güvencesizlikten diğer göçmen işçilere göre daha az etkileniyor olabileceklerini söylemek de olanaklıdır.<sup>36</sup>

SADECE İŞÇİLER Mİ GÜVENCESİZ?

Güvencesizlik geniş anlamda kullanıldığında; sadece çalışma ilişkilerinde işçilerin sendika üyeliği ve iş güvencesinin olmaması ile sınırlı değildir. Kapitalist toplumsal ilişkilerle birlikte, bütünsel bir neoliberal değişim sürecinin sonucu olarak değerlendirilebilir. 1970’li yıllardan itibaren kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, sermayeye ilişkin ulusal ve uluslararası düzeyde sınırlamaların kaldırılması, kamu hizmetlerinin piyasaya açılması, kültür, sanat ve her türlü ilişkinin metalaştırılması ve esnekleşme süreciyle birlikte tüm yaşamın güvencesizleştiği söylenebilir. En azından Avrupa tarihinin bir döneminde geçerli olan, insanların bir süre çalıştıktan sonra yaşlılık dönemini refah içerisinde geçirebileceğine dair güven duygusu; emeklilik yaşının yükseltilmesi ve emeklilik maaşların düşürülmesiyle giderek azalan bir toplumsal kesim için geçerli hale gelmektedir.

Bu nedenle güvencesizlik, bu geniş tanımıyla, sadece Standing’in prekarya olarak adlandırdığı güvencesiz çalışan işçiler açısından değil, onun hala işçi sınıfı olma lütfunu bahşettiği “güvenceli” işçiler için de geçerlidir. Ayrıca işçi sınıfının kazanılmış haklarının çalışma yaşamının tamamına sirayet etmesiyle dolaylı olarak bu haklardan yararlanan ve işyerlerinde sermayenin yönetim işlevini yerine getiren burjuva ve küçük burjuva tabakalar için de geçerlidir. Serbest hizmet üreticisi olarak piyasada faaliyette bulunan mühendis, doktor, avukat, muhasebeci gibi meslek grupları ücretli emekçi olmadığı, “kendi üretim araçlarına sahip” bağımsız üreticiler olarak küçük burjuvaziye dahil oldukları halde neoliberal politikaların yarattığı güvencesizliğin mağduriyetini yaşamaktadırlar. Mesleklerin odalar ya da birlikler aracılığıyla kendi kendilerini düzenlemesini kaldırmaya yönelik yönelik saldırılar neoliberal gündemin bir parçasıydı. Bu süreç mesleki ruhsatlandırma ve piyasa temelli uygulamalara riayet dayatmasıyla yaşama geçirildi. Meslek odaları anti-tröst kurallarına maruz kaldı. Kimi etik ilkeler de dahil kendi kurallarını yaşama geçiren meslek birlikleri, tekelci reflekslerle hareket ettikleri gerekçesiyle piyasanın düzenini bozmakla suçlanıyorlardı. Dolayısıyla daha fazla insan mesleki ruhsatlandırma süreçlerine maruz kaldı ve piyasa kurallarına uygun davranmaya itildi.<sup>37</sup>

Bu süreçte yaşanan değişimler çok dramatik oldu. ABD’de binden fazla meslek ruhsatlandırılma süreçlerine maruz bırakılmış durumda ve bu işgücünün yüzde 20’sinden fazlasına tekabül ediyor. Ruhsatlandırma başka alanlara da oldukça yayıldı. Bu düzenlemelerin çalışma bakanlıkları ya da onların muadillerince yapıldığı düşünülse de, bu iş finans bankalarına devredilmiş durumda. ABD Yüksek Mahkemesi ve Federal Ticaret Komisyonu, mesleklerin anti tröst kurallarından muafiyetini kaldırarak 1970’lerden itibaren bu yönde bir eğilime imza attı. Mesleklerin ne yapıp yapmayacağına rekabet ve finans kurumları karar verir oldu. Avustralya’da bütün meslekler Rekabet ve Tüketim Komisyonu’na, Belçika ve Hollanda’da ise yine rekabeti düzenleyen kurumlara tabi. İngiltere’de de hükümetin yönetimindeki kurullar, rekabet ve tüketicilerin çıkarlarını, meseleyi belirleyen temel kural olarak görüyor. Piyasa düzenlemelerinin eşlik ettiği mesleklerin serbestleştirilmesi süreci aslında kısmen, Dünya Ticaret Örgütüne bağlı GATS ve Avrupa Birliği’nin Hizmetler Direktifi gibi uluslararası aygıtlar aracılığıyla oldu. Önceden kimin avukat, muhasebeci, mimar ya da muslukçu olacağına ulusal yargının karar verdiği ülkelerin piyasaları, mesleki hizmetler konusunda artık yabancı rekabete açılıyor.<sup>38</sup> Mesleklerin birlikleri ve kamusal düzenlemeler yoluyla elde ettiği güvenceler, rekabete aykırı oldukları gerekçesiyle bir bir kaldırılırken hem küçük üretici konumundaki hem de şirketlerde çalışan ve ayrıcalıklı oldukları düşünülen meslek sahipleri güvencesizlik salgının ortasındaki yerlerini alıyor.

Çok uluslu şirketlerin tarımsal yapılara doğrudan nüfuz etmesiyle birlikte küçük köylülük de, sahip olduğu üretim araçlarına ve çeşitli toplumsal korumalara dayanarak sahip olduğu güvenceleri kaybetme süreci yaşamaktadır. Geleneksel olarak geçimlik üretim yapan köylü “güvenceli” olarak tanımlanabilirdi. Aile içindeki ücretsiz emekçiler, sahip olunan toprak ve üretim araçları küçük köylü üreticiliğini tanımlamakla birlikte, piyasanın güvencesizliği karşısında köylülüğün korunabildiği sığınaklardı. Tarımda kapitalist gelişmenin göstergeleri olarak gerçekleşen mülksüzleştirme ve proleterleşme süreçlerinden ilki toprak ve üretim araçları üzerindeki, ikincisi de ücretsiz aile emeği üzerindeki köylü tasarrufunu kırıp parçalayan ve böylece köylünün mülkünü sermayeleştirirken, emek gücünü de işçileştiren süreçlerdir. Neoliberal politikalarla tarım desteklerinin kaldırılması ve gümrük vergilerinin düşürülmesiyle küçük üretimin sınırları giderek daralmakta, böyle küçük üreticinin piyasa karşısında dayanakları iyice zorlanmakta, kimileri üretim yapamaz hale gelip kente ucuz işgücü olarak sürüklenmektedir. Ya da aile üyelerinin bir kısmı tarım dışı alanlarda, örneğin kentteki hizmet ya da sanayi sektöründe çalışarak küçük toprak sahipliği korunmaktadır. Giderek kentte çalışma esas gelir kaynağı olup köy ilişkisi ya tamamen kopmakta ya da bir destek geliri olarak sürdürülmektedir. Bu farklı yollardan hangisinden geçilirse geçilsin kesin olan klasik küçük toprak sahibi köylünün piyasa ilişkileri karşısında giderek sıkışması ve güvencesizleşmesidir.<sup>39</sup>

Bu nedenle güvencesizlik, Standing’in prekaryasını aşan, işçi sınıfının ötesindeki geniş emekçi kitlelerin yaşamını ilgilendiren bir süreç olarak yaşam bulmaktadır.<sup>40</sup> Bu tablo, Standing’in güvencesizliği meslek sahipleri ve işçilerin korumasız, taşeron, sözleşmeli, göçmen, sendikasız vb. kesimleriyle sınırlayan prekarya anlayışıyla çeliştiği, hatta onu geçersiz kıldığı gibi geniş kitlelerin kapitalizm ve sermaye güçleri tarafından ortak bir geleceği kurmak üzere bir araya gelme zeminine de işaret etmektedir.

STANDING VE WEBERYAN PARADİGMA

Standing’e göre; prekarya sınıfı, işçi sınıfının bir parçası değildir. Çünkü işçi sınıfı denildiğinde akla uzun dönemli, istikrarlı, sabit zamanlı ve ileriye dönük olarak ne kadar ve nasıl ilerleyebileceği açıkça belli olan işlerin bulunduğu, sendikalaşmanın olduğu ve kolektif sözleşmelerin yapıldığı bir topluluk akla gelir. Prekaryaya dahil olanlarsa işverenlerini bile tanımadığı gibi, sabit ya da öngörülebilir bir ücret, statü yahut çeşitli haklara sahip değildir. Güvencesiz bir varoluşa sahip olarak tanımlanmak bir tanınma belirtisi meydana getirebilir.<sup>41</sup> Güvencesiz koşullar kritiktir, çünkü onu ayrı bir sınıf haline getiren olgu, işçi sınıfının “sanayi vatandaşlığı” gündemi içerisinde sahip olduğu yedi tip güvenceden yoksun olmasıdır. Çalışma hakkı, keyfi işten çıkarmalara karşı koruma, vasıf ve statü açısından ilerleme, işçi sağlığı önlemleri ve sosyal güvence, gelir güvencesi, sendikal örgütlülük gibi haklardan yoksun kalan işçi, eskiden işçi olsa da artık prekaryaya dahil olmuştur.<sup>42</sup>

Standing prekaryayı bir sınıf olarak tanımlamasına zemin hazırlayan Weberyan paradigmaya dayanarak günümüz toplumunda yedi sınıf tanımlıyor: İlki, tepede az sayıda ancak inanılmaz derecede zengin küresel vatandaşların meydana getirdiği ‘elit’ sınıfı ve “bu sınıf sahip olduğu milyarlarca dolarla bütün evrene hükmediyor”<sup>43</sup>. Bu elit sınıfın altında ‘maaşlılar’ var. Hala tam istihdam çerçevesinde çalışan, bazıları elit sınıfa geçmeyi ümit eden bu sınıfın çoğunluğu genelde “devlet tarafından karşılanan ücretli izinlerin ve şirketin sağladığı sosyal hakların tadını çıkarıyor ve içinde olduğu sosyal konumdan memnun”. Söz konusu ‘maaşlı’ sınıf, Standing’e göre büyük şirketlerde, devlet ve kamu kuruluşlarında yoğun olarak istihdam edilmekte. Üçüncü sınıf ise, ‘profisyen’ler: “Profesyonel ve teknisyen sözcüklerinin birleşimi olarak düşünülebilecek bu kesim, şu anda çok daha küçük bir grup.” Pazarlayabilecekleri vasıflara, sözleşmeye dayalı olarak yüksek gelirlere sahip kişileri kapsıyor; danışman ya da kendi için çalışan işçiler bu gruba girebilir. Dördüncüsü, gelir açısından ‘profisyenler’in altında el emeğiyle çalışanların giderek daralan çekirdek bir kısmı var ki bunlar eski ‘işçi sınıfı’nın özünü oluşturuyor. Bu dört grubun altına ise, bir tarafta işsizler ordusu diğer yanda da toplumun uç kısımlarında yaşayan ve onun genel yapısıyla uyuşmayan ayrıksı bir kesimle kuşatılmış ‘prekarya’ adlı giderek büyüyen bir sınıf bulunmakta. Yedinci sınıf ise lümpen proletarya.<sup>44</sup>

Başka bir Weberyan sınıf analizi de benzer bir sınıf tablosu sunmaktadır:

“1. Elitler: Ülkenin en yüksek gelir grubuna mensup olup sosyal, kültürel ve ekonomik unsurlar açısında en yüksek imkanlara sahip olanlar.

“2. Prekarya: Sosyal piramidin en altında yer alan bu sınıfın mensupları; temizlik, ulaşım veya bakım gibi hizmet işlerinde çalışıyor.

“3. Yerleşik orta sınıf: Bu sınıf nüfusun yüzde 25’ini kapsıyor. Sıralamada, en zenginlerin bir altında gelen bu sınıf, idari ve geleneksel uzmanlık alanlarında çalışıyor.

“4. Teknik orta sınıf: Nüfusun yüzde 6’sını içeren sınıf; araştırma, bilim ve teknik görev alanlarında hizmet veriyor.

“5. Yeni zengin işçiler: Nüfusun yüzde 15’ini içeren… tüm diğer sınıfların ortasında yer alan bu grubun mensupları ekonomik olarak kendilerini güçlükle geçindirebiliyor.

“6. Geleneksel işçi sınıfı: Yaş ortalaması 66 olan bu sınıf nüfusun yüzde 14’lük dilimini içeriyor. Bu grubun genellikle devlet destekli ekonomik özgürlüğü bulunuyor.

“7. Yükselişteki servis işçileri: Yaş ortalaması 34 olan bu sınıf, nüfusun yüzde 19’unu kapsıyor. Ekonomik olarak güvenceden yoksun fakat sosyal ve kültürel birikimleri oldukça zengin.”<sup>45</sup>

Bu şema ile Standing’in sınıfları arasında belli farklar olmakla birlikte ortak özelliği; kapitalist piyasadaki çeşitli konumlara işaret ediyor olmasıdır. Bu tür bir Weberyan akıl yürütme ile şemaya yeni sınıflar da eklenebilir. Standing profesyonel ve teknisyen sözcüklerinin birleşimi olarak ‘Profisyenler’i kendi hesabına çalışan vasıflı kişilerle sınırlarken, profisyenlerin dışında doğrudan bilgi, yazılım, fikir üreten, yaratıcı etkinlikleri ile yüksek ücret alan ama yönetici bir pozisyonu da bulunmayan ayrı bir profesyoneller sınıfından bahsedilebilir.

Standing’in yine kolayca prekarya olarak sınıflandırdığı farklı güvencesiz çalışma biçimlerinde istihdam edilen işçilerden çok sayıda yeni sınıf türetilebilir. Çünkü prekarya tanımı gereği homojen bir yapıya sahip değildir. Gelip geçici işlerde çalışırken bir yandan da internet kafede vakit geçiren “ergen” ile polis korkusuyla yaşayıp çılgınca iş bağlantıları kuran, hayatta kalmak için her yolu deneyen, gün boyu elinde tezgahıyla ucuz saatler satan siyah göçmen arasında fark vardır. Öte yandan bunların ikisi de, çocuklarına destek olmak zorunda kalan, kirasını ve faturalarını ödemekte zorlanan, bu nedenle sağda solda küçük işler yapmak zorunda kalan emekli adamdan farklıdır.<sup>46</sup> Bu nedenle prekaryanın içinde “genç ve kısa süreli çalışanlar”, “göçmenler” ve “emekli olup çalışmaya devam edenler” gibi yeni sınıflar tanımlamak zorlama bir çaba değil, Standing’in sınıf yaklaşımının bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. Zaten Weberyan geleneğin önemli temsilcisi Goldthorpe’a göre toplumdaki sınıf sayısını net olarak belirlemek mümkün değildir. Wright’a göre, 2 ila 10 sınıf, Goldthorpe göre 3 ila 36 sınıf söz konusu olabilir.

Hem prekarya tanımında hem de genel olarak yedi sınıf ile tarif ettiği “toplumsal tabakalaşma” yorumunda görüldüğü gibi Standing, sınıfları kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri temelinde değil “zenginlik”, “teknik beceri”, “pazarlanabilecek vasıf”, “el emeği”, “sosyal haklar” vb. piyasa konumları zemininde ele almaktadır. Bu açıdan sınırları içerisinde kaldığı Weberyan sınıf analizi geleneğinin tüm zaaflarını taşımaktadır. Belli başlıcaları şöyle sıralanabilir:

– Standing, kapitalist sömürü ilişkilerinin derinlemesine bir analizine girişmeksizin piyasadaki “konum” ve görünümleri dikkate alarak sınıfları tanımlıyor. Onun analizinde üretim süreci, üretim araçları üzerindeki mülkiyet, karşı karşıya gelen sınıflar, artı-değer, artı-değere bir sınıf tarafından el konulması, sömürü vb. kavramlar ya hiç yer almıyor ya da sadece piyasadaki konumlara vurgu yapılmak üzere teğet geçiliyor. Dolayısıyla uluslararası piyasa ve devasa boyutlara ulaşmış üretim süreci düşünüldüğünde Standing, üretimin çıktılarına ve artı değere kimin el koyduğuna, kimlerin bu sürecin dışında kalıp sömürüldüğüne bakmaksızın sınıf tartışmalarına dahil oluyor.

– Kapitalist sömürü ilişkilerinin dışında ele alındığında ve böylece sınıflar arasındaki ilişkiler “sömürü dışı” varsayıldığında, bütün bir sınıflar arası mücadele ve siyasal hedef de sömürünün varlığını devam ettirdiği koşullarda kısıtlı güvencelerin elde edilmesine indirgeniyor.

– Sınıflar, yine üretim süreci ve sömürü ilişkileri üzerinden ele alınmadığında, çok çeşitli görünüm biçimleri ve piyasa konumları, hatta bazı statüler bile, yeni bir sınıfın tarifi için kullanılabiliyor.

– Böyle bir yaklaşımın sınıflar arası ve sınıf içi statü gibi çeşitli ayrımları birbirine karıştırması kaçınılmazdır. Weber de, kendi döneminde dört temel sınıf belirlerken; vasıf, beceri ve gelir düzeylerindeki değişmeyle beraber toplumdaki sınıf sayısının da artacağı düşünüyordu. Örneğin Weber, sendikaların belirli pazarlanabilir becerilere sahip işçilerin sayılarını sınırlama gücünün, işçi sınıfı içerisindeki bölünmeleri ürettiği, bunun da işçileri parçalanmaya götürdüğü; böylece sendikalı ve çeşitli becerileri elinde tutan işçilerin piyasada daha avantajlı bir konuma gelerek yeni bir sınıf oluşturabileceğini öngörüyordu.<sup>47</sup> Bu Standing’in işçi sınıfını “güvenceli” işçilerle sınırlayan “güvencesiz” işçilerin prekarya olarak ayrı bir sınıf haline geldiğini iddia eden teziyle paralel bir varsayımdır.

– Standing, sınıfları kapitalist toplumsal yapının temel belirleyeni olarak değerlendirmeyip onu bir analiz aracına indirgeyen Weberyan geleneği takip ediyor. Sınıflar, kapitalist ilişkilerin temel bir bileşeni ve artı-değer üretiminin faili olarak ele alınmadığında, toplumsal yapının hangi yönünün inceleneceğine bağlı olarak farklı biçimlerde tanımlanabilecek analitik bir kavram düzeyine indirgenmektedir. Eğer tüketim düzeyi ve bileşimi incelenecekse toplumsal sınıflar gelirlere göre, üretim sürecindeki teknik ilişkiler ele alınacaksa vasıf düzeyine göre bir sınıflandırma tercih edilebilmektedir. Toplumu kavrama, onun temellerine inme amacı rafa kaldırıldığında sınıf da, ihtiyaca göre içeriği değişebilen analitik/araçsal bir kavrama indirgenmektedir.


Standing’in prekarya tanımında, üretim araçları üzerindeki mülkiyet ve emek sürecinde girilen sömürü ilişkileri gözardı edilirken çalışma yaşamındaki çeşitli hak ve güvencelerin varlığına, sabit ve düzenli bir iş yaşantısının olup olmamasına odaklanılmaktadır.

Standing, prekaryanın, proletaryadan ayrı bir varlığa sahip olduğunu vurgularken, “Marksist anlamda düşünecek olursak da prekaryanın kendi için sınıf olmaktan ziyade, henüz oluşum sürecindeki bir sınıf olduğunu iddia edebiliriz”<sup>48</sup> demektedir. Standing, prekaryanın Marksist sınıf yaklaşımıyla ilgili olmadığını bilerek “Marksist anlamda düşünecek olursak” ifadesiyle proletarya ile prekarya arasında bir analoji kurmaya çalışıyor. Prekaryanın siyasal çıkarlarını bilince çıkarmış “kendi için” sınıf olma aşamasına gelmediğini, hareketin henüz zayıf olduğunu vurgulamak istiyor.

Yeni bir sınıf tanımı yaparken sınıf tartışmalarının iki önemli geleneğinden birisi olan Weberyan paradigma içinde kalan Standing’e göre; “sosyologlar toplumsal tabakalaşma söz konusu olduğunda geleneksel olarak Max Weber, yani sınıf ve statü üzerinden düşünür.”<sup>49</sup> Weber’in modelinde işverenler ve kendi hesabına çalışanların dışında ücretli emekçi ve maaşlı çalışanların bulunduğunu belirten Standing, prekaryanın bu iki sınıfın dışında kaldığını savunuyor. Weber’in statü tanımının da daha çok mesleklerle ilişkilendirildiğine vurgu yaparken, prekaryanın bu mesleki tanımlamalara da tam olarak uymadığını ifade ediyor. Çünkü bütün mesleklerde farklı statüler barındıran bir takım bölünme ve hiyerarşiler söz konusudur. “Bu anlamda prekarya ‘parçalı statü’ye sahiptir ve görüleceği gibi ‘toplumsal gelir’ yapısı eskiye dayalı sınıf ya da meslek kavramlarıyla kolay kolay örtüşmez.”<sup>50</sup>

Standing, “eskiye dayalı sınıf ya da meslek kavramları” ile esas olarak işçi sınıfı ve sermaye ilişkisine atıf yaparken, işçi sınıfı ve kapitalist sınıf arasındaki uzlaşmaya dayanan<sup>51</sup> “refah devleti”nin sona ermesiyle birlikte bu eski sınıf yapılanmasının sona erdiğini düşünüyor. Böylece Marksist, hatta Weberyan sınıf ve (mesleksel) statü tanımlamalarının un ufak olduğu yeni bir döneme girildiğini varsayıyor.<sup>52</sup>

“Refah devletinin” neoliberal saldırı altında kalışıyla birlikte ortaya çıkan toplumun yeni bir sınıfsal yapıya ev sahipliği yaptığını belirtmekle birlikte, Standing sınıf ve statü kavramlarını kullanmaya devam ediyor. Bu açıdan Standing, Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm kitabındaki emek gücü ve toplumsal yaşamın metalaşmasına ilişkin değerlendirmelerini, neoliberal dönemdeki iş dünyasının analizinde önemli ölçüde kullanmasına rağmen onun gibi sınıf-körü değildir.<sup>53</sup> Eski sınıfların refah devletinin ardından ortadan kalktığını ancak yeni sınıf ve statü biçimlerinin ortaya çıktığını savunsa da Standing’in dahil olduğu Weberyan paradigmanın asgari tutarlılığından da yoksundur. Sınıf, statü, grup gibi kavramları sürekli olarak birbirine karıştırma ve silikleştirme eğilimindedir.

Denizcan Kutlu da, Standing’in kitabı üzerine yaptığı incelemede bu karmaşaya dikkat çekerken, Standing’in prekaryayı açıkça sınıf olarak tanımlamadığını ifade eder. “Çalışmanın başka bir yerinde prekaryadan, ‘sınıf yapısı’ olarak söz edilirken, aynı sayfada, prekaryanın ‘sınıf özellikleri’ne sahip olduğu da ifade ediliyor. Böylelikle, Standing’in prekaryayı tanımlarken, Weber’e atıfla, sınıf ve statüyü temel alan bir analize giriştiği söylenebilir; ancak bu da Standing’i bir kavramsal bulanıklık içine girmekten kurtarmamaktadır. Zira, prekaryanın bir sınıf mı yoksa bir grup mu olduğu belirsizdir. Aynı şekilde, Standing, başka bir yerde, prekaryanın andığı diğer ‘sınıf grupları’ndan (class groups) nasıl ayrıldığından söz eder; böylelikle prekaryayı da dolaylı olarak bir ‘sınıf grubu’ olarak anmış olur.”<sup>54</sup>

Kutlu, değerlendirmesinin devamında, kitabın Türkçe çevirisinde de problem olduğu, Standing bazı yerlerde kullandığı “grup” ya da “sınıf grubu” kavramının “sınıf” olarak çevrildiğini, grup ve sınıf kavramlarının farklı sosyolojik geleneklere ait olduğunu vurgular.<sup>55</sup> Kutlu’nun bu ifadeleri sınıf, statü ve grup kavramlarının yeterince özenli kullanılmadığını göstermekle birlikte Standing’in prekarya ile işçi sınıfından ayrı, hatta kimi özellikleri itibarıyla ona karşıt, “yeni ve tehlikeli” bir sınıfı tanımladığı gerçeğini değiştirmez. Standing prekaryaya ilişkin sınıf, grup vb. kavramları karıştırarak kullanmasına, hatta pek çok yerde prekaryayı tanımlarken statü özelliklerine dikkat çekmesine rağmen; prekarya tezinin temel iddiası onun giderek büyüyen ve işçi sınıfından ayrı bir sınıf olarak varlığıdır. Bu sınıf, Standing’e göre; “refah devleti”ni doğuran uzlaşmanın tarafları olan işçi sınıfı ve kapitalist sınıfın marjinal hale geldiği yeni bir metalaşma sürecinin yani neoliberal ‘küreselleşme’nin sonucudur.

Standing, yer yer farklı kavramları kullanmakla birlikte prekarya ile yeni bir sınıfı imlemektedir. Ancak bu sınıf, çeşitli hak kayıpları ve güvencesizliğe vurgu yaparak türetilen, Weberyan bir yaklaşımla istenirse daha başkaca da sınıflar bölünebilecek bir sınıftır. Sınıflar üretim ve sömürü ilişkilerindeki varlık, oluşum ve hareketleriyle değil gelir, vasıf, güvence, yaşam tarzına göre kategorilendirilince, tek tek insanları birbirine bağlayan, birleştiren ve karşıtlık kuran sosyo-ekonomik ilişkilerdeki nesnel konumlanış ve bütünlük rafa kaldırılmaktadır.

DEVAM EDECEK

Dipnotlar

1. Öztürk, Özgür ve Öztürk, Melda Yaman (2014) “Türkiye Sanayi Strateji Belgesi ile Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’nde ortaya konulan ‘vizyon’”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 88-99, sf. 96.

2. Aydoğanoğlu, Erkan (2014) “İşten Atma Endeksi!”, Evrensel Gazetesi, http://www.evrensel.net/yazi/71988/isten-atma-endeksi, 20 Nisan 2016.

3. Mustafa Sönmez “dibe doğru yarış” deyimini şöyle tanımlıyor: “Çevre ülkelerde 1980’ler sonrası dışa açılma süreçleri, ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesine dayanmakta idi. Bu dönüşüm, bu ülkelerdeki büyüme dinamiklerini gittikçe artan bir oranda dışa bağımlı hale getirdi ve gerek büyüme, gerekse çalışanlar açısından giderek daha yüksek bir belirsizlik ortamı yaratıldı. İhracata dayalı büyüme stratejileri, gelişmekte olan ülkeleri belirli sektörlerde uzmanlaşmaya itti. Bu, genellikle gelişmiş ülkelerin alt ve orta sınıflarının kullandığı, adına ‘ücret malları’ da denilen dayanıklı, dayanıksız tüketim malları üretimlerini (otomobil, beyaz eşya, gıda, tekstil vb.) yanı sıra, çevre sorunları yaratan demir-çelik, gemi, kimya gibi sanayilerin çevre ülkelere aktarılmasını içeriyordu. Çokuluslu dev firmalar, yatırımlarını başta Çin olmak üzere Asya ülkelerine aktarırken, buralarda geliştirdikleri yerli sermaye ile bütünleşik yapılar kurdular ve merkez ülkelere dönük ihracatçı yatırımları geliştirdiler. Ancak bu ihracatın hem iç pazarlarda hem de dünyada kendine yer bulması, rekabet gücü sağlaması, ağırlıkla, işgücü üretkenliğini artırmaya odaklandırıldı. Hedef şuydu: Daha fazla ihracat malını, daha ucuz emekle üretmek. Bu uğurda birbirleriyle ‘dibe doğru yarışa’ giren ülkeler için yapılacak şey, nispi artık değeri artırmak, yani birim işgücünden olabildiğince çok artık değer sağmak…” (Sönmez, Mustafa (2010) “Krizle büyüyen işsizlik, güvencesizleştirme”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 214, Mart 2010, s. 16-27, sf. 18).

4. Belirli süreli iş sözleşmeleri, işçinin sözleşmesinin belirli bir süre boyunca (1, 2 ya da 3 yıl gibi) geçerli olması halidir. İş hukukunda özellikle belirli süreli işlerde istihdamı karşılama iddiasıyla tanımlanmış olsa da, işin geçici niteliği olmayan birçok üretim biriminde, örneğin on yıllardır üretim yapan bir fabrikada bu tür sözleşmeler kullanılabilmektedir. Sözleşme süresinin sonunda, patronun, hiçbir tazminat ödemeden sözleşmeyi yenilememe yani hiçbir maliyete katlanmadan işten atma hakkı bulunmaktadır. Ayrıca patrona sağlanan bu olanak işçinin patrona bağımlılığını artıran, hak arama gücünü ise zayıflatan bir rol oynamaktadır. Esnek çalışmanın bu kadar yaygınlaşmadığı dönemde bu tür işlerde belirsiz süreli iş sözleşmesi yaygındı.

5. Güvencesizliğin dünya genelindeki yansımalarına ilişkin somut örneklere bir sonraki bölümde değinilecektir.

6. Burada olası bir yanlış anlamaya da dikkat çekmekte fayda var. Özgürlük Dünyası’nın bir önceki sayısında uzun olarak ele alındığı gibi, güvencesizlik, kavramsal ve pratik olarak işçi sınıfının belirli bir döneminin değil onun varlığı ve oluşunun ayrılmaz bir parçasıdır. Kapitalist piyasa koşullarında işçi sınıfının gerçek anlamda bir güvenceye sahip olması mümkün değildir. Güvencesizliği, ayrı bir sınıfsal kategori ve toplumsal öznenin ortaya çıkışının zemini olarak ele alan Standing, idealize edilmiş bir “refah devleti” hülyasını temel almaktadır.

7. Özveri, Murat (2012) “Güvencesiz Çalışmanın Hukuki Dayanakları”, Çalışma ve Toplum, C.2, sf. 33, 147-172, 148.

8. Savul, Güven (2012) “Standart Dışının Standartlaşması – Güvencesiz İstihdam”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 117-141, sf. 127.

9. Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 26.

10. Savul, “Standart Dışının Standartlaşması – Güvencesiz İstihdam”, sf. 128.

11. Böyle bir geniş tanımlamada; Standing’in yaptığı gibi neredeyse bütün sorunlar bir tür güvencesizlik olarak değerlendirilebilir. Çünkü, işçi sınıfının her türlü örgütlülüğü, hak ve kazanımı kapitalist piyasa ilişkileri ve sermaye egemenliği karşısında kendi yaşamına ilişkin bir güvence sağlaması anlamına gelir. Hakların esnek çalışma paradigması çerçevesinde gevşetilmesi de ilgili güvencelerin ortadan kaldırılması olarak değerlendirilebilir. Ancak bu daha genel bir soyutlama düzeyidir. Oysa işçi sınıfı mücadeleleri, içinde bulunduğu nesnel koşullar, neoliberal politikaların geliş biçimi, hatta “sırası”, örgütlenme ve bilinç düzeyine göre farklı gündem ve konular üzerinden yükselebilir.

12. Elbette işçinin “güvenliği” kendi hissiyle sınırlı olmayıp kapitalist piyasa ilişkileri egemenliğinde gerçek anlamda sağlanamayacak bir durumdur.

13. Aslında uzun süreli olan ancak geçici iş muamelesi yapılan ve ihale usulü çalışılan alanlarda, işçilerin sözleşmesi yenilenmediği takdirde açılan davalarda, işin sürekliliği kanıtlanıp kıdem tazminatı alınabilmektedir.

14. Standing, Prekarya, sf. 62-63.

15. Standing, Prekarya, sf. 63-67.

16. Ulukan, Umut (2014) “Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü? Avrupa ve Türkiye’den ‘güvenceli’ esneklik pratikleri”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 68-87, sf. 76-77.

17. Ulukan, “Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü?”, sf. 77-78.

18. Son yıllarda eğitim ve istihdam politikası arasındaki ilişki, başka bir deyişle eğitimin piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmesi tarihte görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Değişen ve gelişen teknolojiye uyum sağlamak için birey, hayat boyu eğitim kurslarına katılmalı, böylece istihdam edilebilirliğini korumalıdır. İstihdam edilebilir niteliğe gelen her işsiz, yeterli istihdam olanakları sağlanmadığı için ya istihdam edilebilir işsiz olarak kalacak ya da birçok kursa gitmiş olsa bile işsiz olduğundan istihdam edilebilir nitelikte sayılmayacaktır.

19. Aktif işgücü piyasası politikaları (AİPP), işsizleri sürekli istihdam edilebilir (sermaye için hazır) durumda tutarak işgücü piyasasına girişlerini kolaylaştırmayı amaçlayan istihdam politikalarıdır. İşsizlik maaşı gibi işsizleri işgücü piyasasından uzaklaştırdığı varsayılan ‘pasif’ önlemlere karşın aktif politikalar işsizlerin eğitimini, yeni teknolojilere uyumunu, istihdamda vergi teşvikleri vb. politikaları kapsar. Sosyal devlet uygulamalarının gevşetilmesi ve kaldırılmasıyla birlikte, yalnızca adından bile kötü bir anlam yüklenebilecek “pasif” istihdam politikaları yerini aktif olanlarına bırakmaktadır.

20. Fredman, Sandra (2004) “Women at Work: Broken Promise of Flexicurity”, Industrial Law Journal, 33:4, sf. 299-319.

21. Ulusal İstihdam Strateji Belgesi (2010), http://www.birlesikmetal.org/tis/?p=1564, 20.04.2016.

22. Kozanoğlu, Hayri; Gür, Nurullah; Özden, Barış Alp (2008) Neoliberalizmin Gerçek 100’ü, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 72.

23. Ciğerci-Ulukan, Nihan (2014) “İşsizlik versus geçici çalışma: Özel istihdam bürolarının kiralık işçileri”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, s. 143-157, s. 151.

24. Ciğerci-Ulukan, Nihan, İşsizlik versus geçici çalışma, s. 151.

25. Ciğerci-Ulukan, Nihan, İşsizlik versus geçici çalışma, s. 151-152.

26. Ciğerci-Ulukan, Nihan, İşsizlik versus geçici çalışma, s. 152.

27. ILO (2004) Economic Security for a Better World: Programme on Socio-economic Security.

28. Ulukan, Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü?, sf. 78.

29. Standing, güvenceli çalışma açısından “refah devleti”ni idealize ederken, “cennet siyaseti” dediği siyasal projesinde yeni bir “sosyal devlet” önerisi yoktur. Onun projesi, neoliberal döneme ve esnek çalışmaya uyum sağlamış, sermayeyi de zora sokmamayı temel ilke edinmiş neoliberal bir tasarımdır. Özgürlük Dünyası’nın ilerleyen sayılarında bu konu ayrıca ele alınacaktır.

30. Elbette liberalizmin ana varsayımları ve politikalarının muhafaza edildiği, ancak öncesine göre devletin piyasayı sınırlandıran ve istihdam sağlayan müdahalesinin daha fazla öngörüldüğü Keynesyen politikalar da sınıf mücadelesi ve güç ilişkileri ile yakından bağlantılıdır.

31. Bensaid, Daniel (2011) “Önsöz”, Marksizme Giriş, E. Mandel, İstanbul: Yazın Yayıncılık, sf. 12.

32. Standing, Guy (2008) Work After Globalization, Cheltenham: Edward Elgar Publishing, sf. 98.

33. Barker, Colin (2010) Devrim Provaları, Çeviren: Umut Haskan ve İrem Yılmaz, İstanbul: Yordam Kitap, sf. 18-29.

34. Wright, Steve (2008) Gökyüzünü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık, sf. 152.

35. Tekin, Uğur (2015) “Türkiyeli İşçilerin 1973 Ford Fabrikası Grevi”, DİSKAR Bülteni, Sayı: 4, sf. 66-73, sf. 70-72.

36. Özveri, Güvencesiz Çalışmanın Hukuki Dayanakları, sf. 148.

37. Standing, Prekarya, sf. 73.

38. Standing, Prekarya, sf. 73-74.

39. Özuğurlu, Metin (2012) “Emeğin Güvencesizliği Penceresinden Türkiye Tarımı”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 159-165, sf. 160, 163, 164.

40. Seymour, Richard (2012) “Hepimiz Güvencesiziz – ‘Prekarya’ Kavramı ve Yanlış Kullanımı Üzerine”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 251-270, sf. 253.

41. Standing, Prekarya, sf. 20.

42. Standing, Prekarya, sf. 26.

43. “Forbes dergisinin en iyi ve en büyük listesinde de yer alan bu elitler, dünyanın her yerinde hükümetlere etki edebiliyor ve cömert hayırseverlik jestlerine de bir hayli düşkünler.” (Standing, 2015: 21).

44. Standing, Prekarya, sf. 21-22.

45. Milliyet (2013) “Sosyal sınıflar yediye bölündü”, 6 Nisan 2013, http://gundem.milliyet.com.tr/sosyal-siniflar-yediye-bolundu/gundem/gundemdetay/06.04.2013/1690051/default.htm, 20.04.2016.

46. Standing, Prekarya, sf. 31.

47. Dworkin, Dennis (2012) Sınıf Mücadeleleri, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 71.

48. Standing, Prekarya, sf. 21.

49. Standing, Prekarya, sf. 22.

50. Standing, Prekarya, sf. 23.

51. Standing, Guy (2008) Work After Globalization, Cheltenham: Edward Elgar Publishing, sf. 98.

52. Standing, Prekarya, sf. 23.

53. Meurer, Mona (2011) “Review of Guy Standing’s ‘Work After Globalization: Building Occupational Citizenship’”, Global Labour Journal, Vol. 2, Iss. 1, p. 68-70, sf. 69.

54. Kutlu, Denizcan (2015) “‘Prekarya’ Üzerine Eleştirel Notlar ve Düşünceler”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt: 70, Sayı: 1, sf. 223-236, sf. 228.

55. Deniz Kutlucan, konuyla ilgili dipnotunda şunları ifade etmiştir: “Kitabın Türkçe çevirisinde bu kısım, ‘Marksist anlamda düşünecek olursak da prekaryanın kendi için sınıf olmaktan ziyade, henüz oluşum sürecindeki bir sınıf olduğunu iddia edebiliriz’ olarak çevrilmiştir. Orijinal metin ise şu şekildedir: ‘We may claim that the precariat is a class-in-the-making, if not yet a class-for-itself, in the Marxian sense of that term’. Bu yazının hazırlanmasında Türkçe’ye çevrilen kitap referans alınmış olmakla birlikte, kitabın kimi yerlerinde çeviri açısından çeşitli sorunlar olduğunu da belirtmek gerekir. Örneğin, çeviri metinde, dünyada eski sınıflar devamlılık göstermekle birlikte, ‘bugün yedi çeşit sınıf’ın tanımlanabileceği belirtilirken, orijinal metinde burada sınıf değil, ‘gruplar’dan söz ediliyor. Bu noktada, sınıf ve grup kavramlarının, farklı sosyoloji geleneklerine ait olduğunu ifade etmek gerekiyor.” (Bkz. Kutlu, “‘Prekarya’ Üzerine Eleştirel Notlar ve Düşünceler”, sf. 228).

KAYNAKLAR

Aydoğanoğlu, Erkan (2014) “İşten Atma Endeksi!”, Evrensel Gazetesi, http://www.evrensel.net/yazi/71988/isten-atma-endeksi, 20 Nisan 2016.

Barker, Colin (2010) Devrim Provaları, Çeviren: Umut Haskan ve İrem Yılmaz, İstanbul: Yordam Kitap.

Bensaid, Daniel (2011) “Önsöz”, Marksizme Giriş, E. Mandel, İstanbul: Yazın Yayıncılık.

Dworkin, Dennis (2012) Sınıf Mücadeleleri, İstanbul: İletişim Yayınları.

Fredman, Sandra (2004) “Women at Work: Broken Promise of Flexicurity”, Industrial Law Journal, 33:4, s. 299-319.

ILO (2004) Economic Security for a Better World: Programme on Socio-economic Security.

Kozanoğlu, Hayri; Gür, Nurullah; Özden, Barış Alp (2008) Neoliberalizmin Gerçek 100’ü, İstanbul: İletişim Yayınları.

Kutlu, Denizcan (2015) “‘Prekarya’ Üzerine Eleştirel Notlar ve Düşünceler”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt: 70, Sayı: 1, s. 223-236.

MacGregor, Susanne (2007) “Refah Devleti ve Neoliberalizm”, Alfredo S. F. ve Deborah J. (der.), Neoliberalizm Muhalif Bir Seçki (çev. Ş. Başlı ve T. Öncel) içinde, İstanbul: Yordam Kitap, sf. 236-247.

Meurer, Mona (2011) “Review of Guy Standing’s ‘Work After Globalization: Building Occupational Citizenship’”, Global Labour Journal, Vol. 2, Iss. 1, p. 68-70.

Milliyet (2013) “Sosyal sınıflar yediye bölündü”, 6 Nisan 2013, http://gundem.milliyet.com.tr/sosyal-siniflar-yediye-bolundu/gundem/gundemdetay/06.04.2013/1690051/default.htm, 20.04.2016.

Öztürk, Özgür ve Öztürk, Melda Yaman (2014) “Türkiye Sanayi Strateji Belgesi ile Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’nde ortaya konulan ‘vizyon’”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 88-99.

Özuğurlu, Metin (2012) “Emeğin Güvencesizliği Penceresinden Türkiye Tarımı”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 159-165.

Özveri, Murat (2012) “Güvencesiz Çalışmanın Hukuki Dayanakları”, Çalışma ve Toplum, C.2, sf. 33, 147-172.

Savul, Güven (2012) “Standart Dışının Standartlaşması – Güvencesiz İstihdam”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları.

Seymour, Richard (2012) “Hepimiz Güvencesiziz – ‘Prekarya’ Kavramı ve Yanlış Kullanımı Üzerine”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 251-270.

Sönmez, Mustafa (2010) “Krizle büyüyen işsizlik, güvencesizleştirme”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 214, Mart 2010, sf. 16-27.

Standing, Guy (2008) Work After Globalization, Cheltenham: Edward Elgar Publishing.

Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları.

Tekin, Uğur (2015) “Türkiyeli İşçilerin 1973 Ford Fabrikası Grevi”, DİSKAR Bülteni, Sayı: 4, s. 66-73.

Ulukan, Umut (2014) “Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü? Avrupa ve Türkiye’den ‘güvenceli’ esneklik pratikleri”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 68-87.

Ulusal İstihdam Strateji Belgesi (2010), http://www.birlesikmetal.org/tis/?p=1564, 20.04.2016.

Wahl, Asbjorn (2015) Refah Devletinin Yükselişi ve Düşüşü, Çevirenler: Haldun Ünal ve Baran Öztürk, İstanbul: h2o Kitap.

Wright, Steve (2008) Gökyüzünü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık.

Türk-Alman hiciv gerilimi ve çıkar birliği

Yücel Özdemir

Geçmişten günümüze dek çoğu zaman yakın, kimi zaman da gerilimli ve mesafeli geçen Türk-Alman ilişkilerinde geride bıraktığımız bir buçuk ay içinde hiciv üzerinden çok boyutlu tartışmalar yaşandı ve bunlar bazı gelişmelere yol açtı. Alman sanatçılar üzerinden süren bu tartışma ve gerilimde Alman devletinin yetkilileri görünürde Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan yana tavır alırken, basın ve sivil toplum örgütleri, Türkiye’deki demokrasi güçlerinden yana tutum belirledi.

Halbuki bir anda hiciv üzerinden gerilen Türk-Alman ilişkileri, son zamanların en iyi dönemini, tabiri caiz ise “bahar havası” yaşıyordu. Çünkü, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan sığınmacıların durdurulması için Almanya Başbakanı Angela Merkel öncülüğünde başlatılan süreçte, Türkiye ve cumhurbaşkanı Erdoğan’a “kilit rol” biçilmiş, yakın dönemin temel politikası bu rol üzerinden yeniden şekillendirilmişti.

Zira, sığınmacı akının devam etmesi durumunda hem Almanya hem de AB içinde politik dengelerde önemli kırılmalara yol açacağının farkında olan Federal Hükümet ve Başbakan Angela Merkel, bu çerçevede Türkiye’ye “tampon bölge” misyonu biçti ve bu temelde önemli adımlar attı. Bunu hayata geçirmek için yapılan ziyaretler, düzenlenen zirvelerde önemli mesafeler katedildi, sonunda anlaşmanın altına imzalar atıldı, sığınmacıların Türkiye’de tutulması için kesenin ağzı sonuna kadar açıldı. Daha önce sığınmacılar için kullanılmak şartıyla belirlenen 3 milyar Avro, daha sonra 6 milyar Avro’ya çıkarıldı.

Türkiye ile Almanya/AB arasında sığınmacıların durdurulması amacıyla yapılan pazarlıklar üzerinden gerçekleşen yakınlaşmanın zamanlaması iki açıdan önemli bir döneme denk düşüyordu.

Birincisi: AKP Hükümeti, içeride başta Kürt halkı olmak üzere basına, akademisyenlere, aydınlara, demokrasi güçlerine ve toplumun diğer kesimlerine yönelik, alabildiğince çok boyutlu sert bir savaş yürütüyordu. Özellikle, Cizre, Sur, Silopi… gibi ilçelerden gelen görüntülerle içsavaşın yaşandığı Suriye’den bir farkının olmadığına dair değişik yazılar, yorumlar yapılıyordu Alman kamuoyunda. Yani, otoriterleşme yönünde adımlar atan, ülkeyi hızla bir içsavaşa sürükleyen Erdoğan’a, “demokrasi” ve “insan hakları”ndan sıkça dem vuran AB cephesinden eleştiri gelmezken, sığınmacıların durdurulması için verilen misyonun yerine getirilmesi için siyasi destek veriliyordu.

Bu temelde Merkel, 1 Kasım erken genel seçimlerinden kısa bir süre önce, 18 Ekim’de Türkiye’ye gelerek Erdoğan ile aynı karede görünmekte sakınca görmedi. Halbuki, normal devlet teamülleri gereğince seçimlere az bir süre kala böylesine bir ziyaretin yapılmaması gerekiyordu. Benzer şekilde, seçimlerden önce açıklanması planlanan AB İlerleme Raporu, sırf Erdoğan ve AKP zarar görmesin diye seçim sonrasına bırakıldı. Sığınmacı olayı başta da Almanya açısından öylesine hayatiydi ki, AB, 1 Kasım seçimlerinde AKP’nin sandıktan birinci parti çıkmasını, tek başına hükümet olmasını göze almaktaydı ve ona göre planlarını yapıyordu.

İkincisi: Türkiye/Erdoğan’ın Almanya/AB ile yakınlaştığı dönem aynı zamanda uluslararası ilişkilerde sıkıştığı, yalnızlaşmaya başladığı bir sürece de denk geldi. Rusya ile, bir Rus savaş uçağının Suriye’de düşürülmesiyle zirve yapan gerilimin, dinmek bir yana daha da arttığı bir dönemde Türkiye AB ile sık sık bir araya geliyordu. Keza “geleneksel müttefik” ABD ile ise, neredeyse her gün Kürtler, PYD ve IŞİD üzerinden atışmalar yaşanıyordu. Bölgenin iki önemli aktörüyle bölgesel çıkar farklılıkları nedeniyle bu şekilde gerilimli sürece giren Erdoğan’a tam da bu süreçte en büyük uluslararası destek AB’den, Almanya’dan geldi. Bu yakın ilişki, aynı zamanda Erdoğan Türkiyesi için adeta soluklanma, nefes alma anlamına geliyordu.

İç ve dış denklemler açısından sıkışan Erdoğan’ın, yaptığı bunca hak ihlallerine rağmen Almanya/AB tarafından destek görmesi, haklı olarak pek çok yayın organında eleştiri konusu oldu. Almanya’da gazeteler, televizyonlar ve internet sitelerinde, bölgeden gelen savaş ve ölüm haberlerinin de etkisiyle eleştirilerin dozajı sertleşmeye başladı. Buna rağmen hükümet sessizliğini korumaya devam etti.

HÜKÜMETİN SESSİZLİĞİ HİCVİN DOZAJINI ARTTIRDI

İç savaş görüntülerinin geldiği bir ülkenin rejimine verilen açık destek, haklı olarak Alman kamuoyunda hem Erdoğan’a hem de Merkel’e yönelik eleştirilerin dozunu artırdı. Özellikle Merkel şahsında Alman sermayesinin, çıkarlarını her şeyin üstüne koyarak Erdoğan’a tam destek vermesi kabul edilebilecek bir durum değildi. Almanya’ya çok sayıda sığınmacının gelmesi üzerinden yaşanan tartışmalara rağmen, kamuoyu ve halkın önemli bir kısmı Merkel’in Erdoğan’la bu denli yakın durmasını, destek vermesini eleştiri konusu yaptı. Kamuoyu yoklamalarında da halkın önemli bir bölümü pazarlıktan memnun olmadığını (yüzde 56), Türkiye’deki hükümeti güvenilir bulmadığını (yüzde 79)¹ belirtiyordu.

Daha NDR televizyonunda “Extra 3” programı yayınlanmadan, gazete ve dergilerde, Erdoğan ile yapılan anlaşmaya yönelik eleştiriler sıralanıyordu. Örneğin 9 Mart 2015’te Die Tageszeitung’da Jürgen Gottschlich şunları yazıyordu: “Türkiye de facto olarak Erdoğan’ın diktatörlüğü yolunda ilerliyor. AB ile yapılan ve işleyen pazarlık Erdoğan’ın durumunu sağlamlaştırıyor ve AB eğer topluluğun değerlerinin Türkiye’de de geçerli olması yönünde adım atmazsa, demokrasinin kaldırılmasına hizmet ediyor. Bunlar ve AB’nin göz yumduğu Kürtlere yönelik takibatlar, Merkel’in Davutoğlu ve Erdoğan’la yaptığı anlaşmanın gerçek sorunlarıdır.”²

Tam o günlerde Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Yüksek Komiserliği (UNCHR) yaptığı bir açıklamayla da AB-Türkiye Sığınmacı Anlaşması’nın uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu dünyaya ilan etmişti: “Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu, yabancıların kitlesel halde sınırdışı edilmesini yasaklıyor. Genel olarak yabancıların üçüncü bir ülkeye sınırdışı edilmesi Avrupa ve uluslararası hukuka da aykırıdır.”³

Basın ve uluslararası kurumların tepkisine rağmen Almanya/AB’nin otoriter bir rejimle kurmuş olduğu bu yakın ilişki doğal olarak yanıtsız kalmayacaktı. Bu konuda ilk önemli mesajı Kuzey Almanya Radyo Televizyon Kurumu’daki (NDR) mizah programı “Extra 3” verdi.

Alman şarkıcı Nena’dan aşırma ve sözleri değiştirilen iki dakikalık “Erdowie, Erdowo, Erdoğan” şarkısı klip eşliğinde Türkiye’deki insan hakları ihlalleri ekrana getiriliyordu. Şarkının yayınlanmasına tahammül etmeyen Erdoğan ve Hükümeti, Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Martin Erdmann’ı çağırarak uyardı. Alman hükümeti bu uyarıya rağmen Erdoğan ile ilişkisini bozmamak, sığınmacılar üzerinden devam eden pazarlığı tehlikeye düşürmemek için “uyarı”yı bir süre gizli tuttu. Ancak, bir süre sonra Türkiye’nin “Extra 3”teki klip nedeniyle Almanya’yı uyardığı ortaya çıktı. Ardından yoğun tartışmalar başladı. Hakikaten de, bir ülkenin büyükelçisini mizah amacıyla söylenen bir parça nedeniyle çağırıp uyarmak bir yanıyla inanılacak gibi değildi.

Dahası Erdoğan’ın “Extra 3”e gösterdiği tepki, düşünce ve basın özgürlüğüne tahammülsüzlüğün Türkiye sınırlarını aşıp Almanya’ya ulaştığının çok açık ve çarpıcı göstergesiydi. Türkiye’de gazetecileri, akademisyenleri, üzerlerinde her türlü baskıyı kurarak tehdit eden Erdoğan ve hükümeti, sonunda fırsatını bulup elini Almanya’ya kadar uzatmış, Almanya’daki gazeteciler hakkında da “hakaret davası” açmayı başarmıştı!

İlk etapta uyarının kendisi Almanya’da komik bulundu, ‘ti’ye alındı. Haklı olarak pek çok kesim Türkiye’nin yaptığı bu uyarıya tepki gösterdi, Erdoğan’ın gerçekten fikir ve düşünce özgürlüğüne saygı göstermediğine dikkat çekildi. Uyarı aynı zamanda Erdoğan’ın farklı düşüncelere, fikirlere, esprilere tahammül edemediğinin bir örneği olarak gösterildi. Bu yanıyla, Almanya kamuoyunda Erdoğan’ın otoriterleştiğine dair bir süredir dile getirilen görüşler somutluk kazandı. Çünkü, bu yönde yapılan çağrı ve uyarılara rağmen hükümet “otoriter rejim”le ilişkilerini güçlendirmeye devam ediyordu.

Kamuoyunda geniş tartışmalara rağmen Federal Hükümet, Ankara’nın gösterdiği bu tahammülsüzlüğe karşı ancak sekiz gün sonra yarım yamalak bir açıklama yapabildi. Basın ve düşünce özgürlüğünün Alman Anayasası’nın temel ilkelerinden biri olduğuna işaret edildi, ancak Türkiye hükümetinin Alman büyükelçiyi çağırıp uyarmasına gereken “sert yanıt” verilmedi, daha çok alttan alındı. Yine Federal Hükümet, hiciv üzerinden Türkiye cephesinden yaratılmak istenen diplomatik krizi ya da baskıyı görmezden gelme politikası izledi.

Bu aynı zamanda özel olarak Merkel ve hükümetinin, genel olarak Alman sermayesinin fikir ve düşünce özgürlüğü üzerinden Erdoğan ve hükümetiyle karşı karşıya gelme, ilişkileri germe niyetinde olmadığı anlamına geliyordu. Zira, içinden geçilen süreçte Merkel için fikir, sanat ve düşünce özgürlüğünden daha önemli olan, sığınmacıları durdurma gibi siyasi çıkarlar vardı. Mesele siyasi çıkarlar olunca en temel değerlerin tartışmasız rafa kaldırılabileceği böylece bir kez daha görüldü.

ERDOĞAN’IN İMDADINA BÖHERMANN YETİŞTİ!

“Extra 3”e gösterdiği tepkiyle komik duruma düşen Erdoğan ve AKP’nin yardımına, 31 Mart’ta bir kamu kurumu olan “ZDF-Neo” televizyonunda yayınlanan “Neo Magazin Royale” programının moderatörü, komedyen Jan Böhmermann yetişti. Sözde Erdoğan’ın “Extra 3”e verdiği tepkiyi protesto etmek istediğini söyleyen Böhmermann tamamen belaltı, hakaret ve küfürden ibaret bir şiiri okuyarak, Erdoğan’a hicivle hakaret arasındaki farkı göstermek istediğini söyledi. Programın yayınlanmasından hemen sonra “Extra 3” ile birlikte Erdoğan’ın otoriterliği konusunda oluşan olumlu havayı olumsuza çevirdi. Erdoğan ve AKP Hükümeti “suçlu”yken Böhmermann sayesinde bir anda “güçlü” oldu!

Her ne kadar Böhmermann, programında eleştiriyle “aşağılama” (Schmähkritik) arasında farkı göstermek için şiiri okuduğunu söylese de, yaptığı belaltı vuruştu ve bu nedenle de Erdoğan’ı eleştirenlerden çok destekleyenleri güçlendirdi. Erdoğan ve Türkiye Hükümeti de bu fırsatı elbette kaçırmadı ve Merkel üzerinden baskı kurarak mizahçı Böhmermann’a gereken cevabın verilmesini istedi. ZDF, tepkiler karşısında hiçbir kararı beklemeden “otosansür”le şiiri internet arşivinden (Mediathek) sildi. Bununla kalınmadı, Merkel de alelacele Davutoğlu’nu telefonla arayarak, kendisinin de Böhmermann’ın yaptığını kabul etmediğini, eleştirdiğini söyledi.

Ama, tartışmalar ve eleştiriler bunlarla sınırlı kalmadı. Erdoğan işi daha da ileriye götürerek, hem Alman Ceza Yasası’nın 103. Maddesi’ne hem de Ceza Yasası’nda 185. Madde’ye dayanarak Böhmermann hakkında savcılığa iki suç duyurusunda bulunulması talebinde bulundu. Birincisi “devlet başkanı” ikincisi de kişisel sıfatıyla yapıldı.

“Yabancı devlet liderlerine hakaret ve aşağılamayı” cezalandırmayı öngören ve Krallık döneminden kalma Ceza Yasası’nın 103. Maddesi çerçevesinde Böhmermann’a davanın açılıp açılmayacağı kararının Federal Hükümet tarafından verilmesi ise, Merkel’i, Erdoğan ile Böhmermann arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya bıraktı. Sonunda, Almanya devlet olarak değişik düzeylerde yaptığı müzakerelerin ardından, son zamanlarda başta sığınmacılar olmak üzere değişik konularda “kader birliği” yaptığı Erdoğan’ın gönlünü kırmama, ilişkileri bozmama adına Böhmermann hakkında davanın açılmasına onay verdi.

Böylece, “şiir”in mizah sınırını aşıp aşmadığı, hakaret içerip içermediği konusundaki kararı yargıya bırakarak hükümetin gelişme karşısındaki siyasi sorumluluğunu azalttı.

15 Mart günü Merkel tarafından kısa bir basın toplantısıyla kamuoyuna ilan edilen kararda, Alman hükümetinin moderatör-mizahçı Böhmermann’a dava açılmasına onay verdiği duyuruldu. Gelecek tepkiyi yatıştırmak için ise söz konusu 103. Madde’nin “zamanının geçtiği” ifade edilerek 2018’e kadar kaldırılacağı duyuruldu.

Nereden bakılırsa bakılsın; Hıristiyan Demokratlar (CDU) ile Sosyal Demokratlar’dan kurulu “Büyük Koalisyon” Hükümeti, verdiği bu kararla, siyasi olarak Erdoğan’ın yanında olduğunun mesajını vermiş oldu. Her ne kadar SPD üyesi Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, “Zor bir karardı. Her iki seçeneğin de iyi nedenleri bulunuyordu. SPD idaresindeki bakanlıklar titiz inceleme ve istişareler sonucunda dava açılma yetkisi verilmesine karşı oy kullandı. Oy eşitliği durumunda Başbakan karar verir”⁴ dese de, SPD de, bu konuda asıl sorumluluğu Merkel’e yüklemeyi yeğlemiş, düşünce özgürlüğünü savunmak için rest çekmeyi göze alamamıştır.

Zira, hükümet yanlısı basın da kararı “diz çökme” değil, Alman yargısına güvenme ve “son kararı yargıya bırakma”, “Erdoğan’a yargı bağımsızlığını gösterme” şeklinde sundu. Hükümetin başından itibaren Erdoğan’ın suç duyurusunu reddetme yönünde tavır almaması hiciv üzerinden Erdoğan ve Türkiye ile ilişkileri bozmayı göze alamamaktan kaynaklanıyor.

ERDOĞAN ANLAŞMAYI BOZMAK MI İSTİYOR?

Peki; Erdoğan’ın önce iki dakikalık şarkı sonra da bir “şiir” üzerinden Almanya ile ilişkileri germek için göstermiş olduğu bu büyük çabanın altında neler olabilir. Dış politikada iyice sıkıştığı bir dönemde “iyi dost” Almanya/AB ile ilişkileri germeye çalışmasının altında sadece “kişisel egolar” olabilir mi?

Gerilim üzerinde süren tartışmalara bakıldığında, Erdoğan ve AKP’nin, Almanya üzerinde baskıyı yoğunlaştırmayı tercih ettiği anlaşılıyor. Der Spiegel dergisinin hazırlamış olduğu “Korkunç Dost” başlıklı kapakta, Erdoğan için “Boğaz’ın vahşi adamı” tanımlaması yapıldıktan sonra, gerilimi arttırma çabası şu şekilde ifade ediliyor: “Bu cumhurbaşkanı kıtanın en önemli politikacılarından birisi. Belki de en önemlisi. Video (Extra 3) tartışmasıyla neyi yapabileceğini göstermek istiyor. Başbakan Merkel’i ve onunla da AB’yi oyalayabileceğini düşünüyor. Onlarla oynayabileceğini, provokasyona getirebileceğini ve kendi iktidarını sürdürmek için kullanabileceğini göstermek istiyor. […] Türkiye ile sığınmacılar üzerinden pazarlıklar yapılmaya başladıktan bu yana, Erdoğan Almanlara yeni gücünü hissettirmek istiyor.”⁵

Der Spiegel’in tanımlamasıyla, “Merkel’le oynama” ya da “güç gösterme” şeklinde sürüp gelen politika sayesinde, Erdoğan, bir yandan sığınmacılar üzerinden yapılan pazarlıkta daha fazla adım atmaya çalışıyor, diğer yandan da Alman kamuoyuna Türkiye’de gazeteciler ve aydınlara açılan davaların, yapılan tutuklamaların tıpkı Böhmermann’ın şiirindeki gibi küfür ve hakaretten kaynaklandığı algısını oluşturmaya çalışıyor. Böylece, bundan sonra Erdoğan’a yönelik eleştiriler nedeniyle yapılacak baskı ve tutuklamalar normalleştirilmek isteniyor.

Ama, Avrupa’nın siyasi havasını değiştiren “sığınmacı krizi”nin gelecekte Türkiye içinde büyük sarsıntılara yol açabileceği düşüncesi de alttan alta dillendiriliyor. Çünkü milyonlarca sığınmacıyı sadece barındırmak, beslemek ve kamplarda tutmak değil, aynı zamanda topluma entegrasyonlarını sağlayarak, onlara bir gelecek perspektifi sunmak da gerekiyor. Bu da Türkiye’de olmadığına göre, zor koşullarda tutulan milyonlarca sığınmacının gelecekte farklı sosyal hareketlere yol açması kuvvetle muhtemel görünüyor.

Dolayısıyla Merkel’in, Böhmermann’ın yargılanma işini yargıya havale ederek fikir ve düşünce özgürlüğünü feda etmesinin, Erdoğan ve hükümetinin baskıyı yoğunlaştırmaya yönelik hamlesini AB adına şimdilik boşa çıkardığı söylenebilir. Die Welt gazetesinden Stefan Aust da, planın bu olduğundan yola çıkarak, şu değerlendirmede bulunuyor: “Merkel alışıldık bir kurnazlıkla ihtilaflı tarafların her birinin işine gelecek bir taktik hamle yaptı: Erdoğan’a majestelerine yapılan hakaretleri hoş görmediğinin sinyalini vererek, kara koyunu çok yüksek bir ceza almayacağına emin bir şekilde adalete teslim etti. Keza bir karar çıkana dek Boğaz Köprüsü’nün altından daha çok sular akmış olacak. Merkel bu şekilde zalimin keyfini elden geldiğince yerinde tutuyor, zira mülteci politikası için çirkin fotoğraflar Almanya’nın kapısının önünde değil başka yerlerde çekilsin diye ona ihtiyacı var… Sultan da işinin ehli. Ne kadar baskı yaratmak isterse, ona göre, kimi zaman az, kimi zaman daha çok şişme botu Ege’ye salıyor… Bir bakmışsınız Almanlar, yüce Türklere bağımlı, onun keyfini yerinde tutmak için ne isterse yapar hale gelmiş. Bu güç sahibi isterik [Dikkat: Majestelerine hakaret suçlaması tehlikesi içerir!] göz önünde bulundurulduğunda hiç de kolay bir taahhüt değil. Zira Extra-3’ün oldukça komik şarkısı bile Alman Büyükelçisini Dışişlerine çağıracak kadar tepesini attırmaya yetti.”⁶

DOKUNULMAZ VE KORKULAN DİNİ LİDER Mİ?

Bütün bu tartışmaların öne çıkardığı bir diğer önemli olgu ise, otoriter Erdoğan’ın eleştirilere kesin tahammülsüzlüğü oldu. Ülke içinde 1800’den fazla kişi hakkında “hakaret davası” açarken, Böhmermann hamlesiyle bunu yurtdışına da taşımış oldu. Böylece hem içeride hem dışarıda korkulan, dokunulmaz bir lider olmak istediğini bir kez daha ilan etmiş bulunuyor.

Almanya açısından bakıldığında, sanatçılara, aydınlara, basına karşı geçmişte yabancı devletler adına bu tür cezai yaptırım girişimlerini asıl olarak dini liderler gerçekleştirmiş. 15 Şubat 1987’de ‘Rudi’s Tagesshow’ (Rudi’nin Günlük Şovu) adlı hiciv programında, dönemin İran Devlet Başkanı Ayatullah Humeyni’ye iç çamaşırlarını fırlatan çarşaflı İranlı kadınları gösteren bir fotomontaj kullanılmıştı. Resim gösterilirken programı sunan Rudi Carrell, “Ayatullah Humeyni, halk tarafından sevinçle karşılanıp hediyelere boğuldu” yorumunu yapmıştı.

Programdan 15 dakika sonra, İran İslam Cumhuriyeti Alman Büyükelçisi’ni Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak, halkın dini duygularıyla alay edildiği gerekçesiyle nota vermiş, Almanya’dan resmi özür talep edilmişti.

Ancak dönemin Başbakanı Helmut Kohl özür dilemeye yanaşmadı ve bugünkü hükümetin aksine Carrell’e dava açılmasına izin vermedi. Bu, elbette, o dönem, dünya genelinde İran’a yönelik izlenen politikalarla doğrudan bağlantılı bir durumdu.

Bunun üzerine gerilim arttı. İran, Başkonsolosunu Almanya’dan çekti. İran Havayolları Almanya seferlerini durdurdu ve İran’daki Alman konsolosluğu önünde İranlı öğrenciler; “Faşist Alman rejimine ölüm” sloganlarıyla eylemler yaptılar. Rudi Carrell, programın yayınlanması sonrası ölüm tehditleri aldığı için polis koruması altında yaşamak zorunda kaldı. “Ayetullah Humeyni üzerine esprim İran’da kızgınlığa yol açtığı için üzgünüm ve İran halkından özür diliyorum” açıklaması yaparak, tansiyonu düşürdü.

Benzer bir vaka, yeni sayılabilecek bir tarihte, 2012’de yaşandı. Vatikan, Papa kapağıyla yayınlanan mizah dergisi “Titanic”e karşı dava açma yoluna gitti. Kapakta, Alman Papa 16. Benedikt, papaz giysisinin önünde sarı bir lekeyle gösteriliyor, altını tutamadığı ima ediliyordu. Başlık ise, o dönem ortaya çıkan ‘Vatikan Belgeleri’nin gizlice kamuoyuna aktarılmasına gönderme yapılarak: “Hallelujah Vatikan: Nerenin akıttığı ortaya çıktı!” şeklindeydi.

Papa, kişiliğine saldırı olduğu iddiasıyla hukuki başvuruda bulunarak yayını durdurma kararı aldırttı. Hamburg Mahkemesi resmin yaygınlaştırılmasını yasakladı ve tersi durumda Titanic’in yüklü bir para cezasına çarptırılacağına karar verdi.⁷

Görüldüğü gibi, Almanya’da yapılan mizaha karşı bugüne kadar asıl olarak hem devlet başkanı hem dini lider olanlar harekete geçmiş, ancak istediklerini alamamışlardı. Erdoğan’ın kendisi hakkında yapılan esprileri aşırı derecede ciddiye alarak harekete geçmesi, büyükelçiyi çağırması, avukatlarına talimat vermesi, aynı zamanda hem Türkiye içinde hem de yurtdışında “dokunulmaz kişi” olduğunu göstermek istemesinden kaynaklanıyor. Hakkında yapılan hicivleri sadece kendisine değil, “Türkiye devletine, Türk halkına ve hatta İslam’a hakaret” olarak tanımlaması, doğal olarak kendisine “dokunulmazlık” atfetmeyi ve içerde, halk kesimleri arasında hassasiyet oluşturmayı amaçlıyor.

Erdoğan hakkında şiir okuyan Böhmermann’ın da Köln polisi tarafından koruma altına alınması dikkat çekici. Polis, kentte yaşayan Türklerden saldırı gelebileceği endişesi içinde olduklarını açıkladı. Bu, aynı zamanda, Erdoğan için her an şiddet suçu işlemeye hazır grupların olduğu anlamına geliyor.

Bu nedenle, “hiciv krizi”yle aynı zamanda ülke içindeki aydınlara, sanatçılara, muhalif güçlere verilmiş önemli mesajlar bulunuyor. Bu mesaj, eleştirilere karşı daha sert tutum alınacağından başka bir şey değildir. Aynı şekilde, kendi taraftar kitlesine de bu türden eleştirilere karşı sessiz kalmama mesajı bu kez Almanya üzerinden verilmiş oldu.

Bu, elbette, tehlikeli bir gidişatın da işareti. Olaylar zinciri, işin Erdoğan ve çevresinin basit bir tepkisinden öte anlam taşıdığını gösteriyor. Almanya “hiciv krizi” bu nedenle Erdoğan’ın dokunulmazlığının gücünün uluslararası düzlemde test edilmesi anlamına da geliyor.

Tarih, belli sermaye gruplarının ele geçirilen gücün sürdürülmesi için etrafında toplanılan “lider”in süresiz ve sınırsız şekilde başta kalmasının yolunun “kutsal” ve “dokunulmaz” ilan edilmesinden geçtiğini göstermiştir. Erdoğan’ın çekilmesi ya da kaybetmesi durumunda bu kesimler arasında herkesin kaybedeceği görüşü olabildiğince pekiştiği için bu yola başvurmaları tesadüf olmayacaktır.

MESELE SIĞINMACI PAZARLIĞI’NDAN DA ÖTEYE…

Tekrar “hiciv krizi”ne dönersek…

Hem Almanya hem Türkiye basınında “hiciv krizi” üzerinden yaşanan tartışma ve gelişmeler karşısında Merkel Hükümetinin almış olduğu Erdoğan yanlısı tutumun arkasında asıl olarak “sığınmacı krizi” yatıyor. Güncel gelişmeler çerçevesinde baktığımızda elbette görünürdeki gelişmeler daha çok sığınmacılarla bağlantılı olduğu için politik tutumlar da buna endeksleniyor.

Elbette, Türkiye üzerinden önce Yunanistan’a sonra Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine doğru yola çıkan yüz binlerce, milyonlarca sığınmacının önlenmesi bugün Almanya’nın öncelikli, acil hedefleri arasında yer alıyor. Çünkü, akını durdurmadığı takdirde hem AB’nin işleyişi ve geleceği hem de iç siyasal dengelerde sağ-muhafazakar hareketlerin yükselişi⁸ nedeniyle önemli sarsılmaların olabileceği görülebiliyor.

Sığınmacılar krizi nedeniyle Erdoğan rejimine bir yanıyla “bağımlı” hale gelen Almanya, ilişkileri kısa ve orta vadede bozmadan götürmenin hesabını yapıyor. Zira, görünürde sığınmacıların Avrupa’ya ulaşmasını engelleyebilecek tek bekçinin Erdoğan olduğunun farkında. Erdoğan ise iç ve dış politika açısından karşı karşıya olduğu açmazı AB ile kapatmanın derdinde.

“Karşılıklı bağımlılık” ya da “çıkar birliği” olarak adlandırılabilecek bu durum iki ülke arasında yeni yaşanmıyor. Geçmişte Alman burjuvazisi Ortadoğu’ya dair planlarını bugünküne benzer şekilde Osmanlı İmparatorluğu üzerinden hayata geçirmeye çalıştı. Kökleri 250 yıl öncesine kadar uzanan Türk-Alman ilişkileri, asıl 1700’lü yılların başında Prusya devletinin kurulmasıyla hız kazandı. Dönemin büyük güçleri İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı, Prusya, Asya, Ortadoğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki yayılma emelini Osmanlı’yla iyi ilişkiler kurarak hayata geçirmeyi hedefliyordu. Osmanlı devleti de, “muhteşem devirlerini” geride bırakmış, gerilemeye başlamış bir devlet olarak, kendini ezmek isteyen güçleri frenleyebilecek başka bir güce dayanma ihtiyacı içindeydi, bu dönemde. Buna en elverişli olan devletse, tarih sahnesine “geciken emperyalist” olarak çıkmaya hazırlanan Prusya idi. Ancak iki devlet arasındaki ilişkilerin asıl hız ve derinlik kazandığı yıllar, Bismarck’tan sonra işbaşına gelen İkinci Friedrich Wilhelm dönemi oldu. 1800’lü yılların sonuna doğru Almanya ekonomik bakımdan güç biriktirmiş, sanayileşme hız kazanmış, siyasi birliğini oturtmuş ve 1871 Fransa zaferinde görüldüğü gibi askeri açıdan da dönemin büyük devletlerine rahatça kafa tutabilecek düzeye erişmişti. Bunun verdiği güçle, “Güneşte bir yer” (Platz an der Sonne) stratejisi çerçevesinde dışarıda sömürge arayışları başladı. Almanya’nın güçlü, Osmanlı’nın zayıf yıllarına denk gelen bu strateji döneminde Osmanlı’yı dost ilan ederek Ortadoğu’da etkin bir konum elde etmek, 2. Wilhelm’in en önemli hedeflerinden biri olmuştu. Bismarck’ın Avrupa’daki dengeleri gözeten politikaları, iyice palazlanmış Alman sermayesinin canını sıkmakta, bir an önce sermaye ihraç edeceği, ham madde kaynaklarını yağmalayacağı yeni nüfuz alanları yaratması için devleti adım atmaya zorlamaktaydı.

Osmanlı coğrafyasında “İslam dostu” politikası izleyen 2. Wilhelm’in ikinci İstanbul ziyaretinde iki ülke arasındaki en önemli anlaşmalardan biri olan Haydarpaşa-Bağdat Demiryolu Hattı projesi imzalandı.

Berlin’i Bağdat’a bağlayan proje, deniz yolunda diğer emperyalist devletlere oranla dezavantajlı olan Alman sermayesine büyük yararlar sağlayacaktı. 2. Abdülhamit, projenin bütün ayrıcalıklarını Almanya’ya vererek dostluğunu gösterirken, bu yıllar, Deutsche Bank’ın Osmanlı’ya kredi, Krupp tekelinin de silah transferinde tavan yaptığı yıllar oldu.

Sonrası biliniyor. Almanya ile kurulan silah arkadaşlığı ve takiben birlikte aynı cephede Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na girme, yenilme, parçalanma…

Pek çok farklılıkla birlikte, Almanya, bugün yine, Bismarck-2. Wilhelm dönemindeki gibi bir süreçten geçiyor. Ne var ki, o zamanlar Almanya, Avrupa’nın en diri gücüydü. Gelişmelerin merkezinde Avrupa vardı. Bugün ise, Almanya güçlü olmakla birlikte, Avrupa dünyanın gidişatını belirleyen kıta değil. En önemlisi de, Almanya’nın hegemonyası diğer rakiplerine göre zayıf. Geçen yıl, 200. doğum günü kutlanan Bismarck ile Merkel arasında pek çok benzerliğin olduğuna dair yorumlar yapılmıştı. Euro kriziyle birlikte, Merkel, izlediği politika nedeniyle AB üzerinde egemenliğini pekiştirmiş, kıta genelinde muhtemel rakiplerini geriletmiş, dünyanın başka bölgelerinde daha etkili olabilmek için militarist, yayılmacı dış politikayı öne çıkarmıştı.

Bu süreçte, Osmanlı’nın varisi, “Neo-Osmanlı” hayalleri peşinde koşan Erdoğan yönetimindeki Türkiye, hem içeride hem de dışarıda zor bir dönemini yaşıyor. Bu nedenle, Almanya/AB ile yakınlaşarak karşı karşıya bulunduğu sorunları aşmanın hesaplarını yapıyor.

ASLOLAN, DEVLETLERİN ÇIKARLARI MI TEMEL HAKLAR MI?

Her iki ülke arasında mizah üzerinden başlayan tartışmalarda siyasetçilerin asıl gözettikleri kendi sermayelerinin çıkarlarıdır. Özellikle Almanya, Türkiye’de Erdoğan’ın yaptığı baskı, terör ve hak ihlallerine karşı uzun bir süredir “üç maymun”u oynuyor. Almanya’da ise, Türkiye’nin isteği doğrultusunda Kürtlere yönelik operasyonlar, gözaltılar, tutuklamalar gerçekleştiriliyor.

Almanya ile Türkiye’nin “çıkar birliği” sadece sığınmacılar üzerinden değil, aynı zamanda ekonomik ilişkiler açısından da önemli; zira Almanya Türkiye’de en fazla yatırım yapan ülke konumunda. 2014’ün verilerine göre, Türkiye’de toplam 5 bin 906 Alman firması faaliyet yürütüyor.

Almanya’nın Türkiye’deki Dış Temsilcilikleri sitesinde yer alan güncel verilere göre, her iki ülke arasında ticaret hacmi 2013 yılında yüzde 5 artarak, toplam 33,8 milyar Avro’yla yeni bir rekor seviyeye ulaştı. Aynı dönemde, Türkiye’den Almanya’ya yapılan ihracat yüzde 1,4 (13,5 milyar Avro) ve Almanya’dan yapılan ithalat da yüzde 1,4 oranında (21,5 milyar Avro) artış kaydedilmiştir. Konjonktüre sebeplerden kaynaklanarak, 2014 yılının ilk dokuz ayında ikili ticaret hacmi, önceki yılla kıyasla küçük düzeyde azalarak, 24,5 milyar Avro’yu bulmuştur.

Almanya, 1980’den beri, 12,5 milyar Dolarlık yatırım hacmiyle Türkiye’de en büyük yabancı yatırımcı durumunda. Keza, Türkiye’deki turizmde de Almanya birinci sırada yer alıyor. 2013’te gelen Alman turist sayısı, artış göstererek, takriben 5 milyon kişiye yükselmişti. Ocak-Eylül 2014 döneminde 5,1 milyon Alman turistin Türkiye’ye giriş yapması ile bu rekor sayının da üstüne çıkılmıştır.⁹

Özellikle ekonomik ilişkiler nedeniyle, Almanya’nın Türkiye ile yakın siyasi ilişkiler kurmaya önem göstereceği, bu ilişkileri sarsacak muhtemel gelişmeler konusunda oldukça hassas davranacağı açıktır. Zira, Türkiye Alman burjuvazisi için Ortadoğu’ya açılan kapı olma özelliği taşımaya devam ediyor.

Türkiye de, Almanya’dan kolay vazgeçecek durumda değil. Ticari ilişkilerdeki yakınlık, bir yanıyla, Türkiye’yi Almanya’ya ekonomik olarak bağımlı hale getirmiştir. Özellikle iç politikada sıkça ifade edilen AB’ye üyelik için yolun Berlin’den geçtiği ortada.

EMEKÇİ HALKLARIN BİRLİKTE MÜCADELESİ

17 Mart’ta NDR’de “Extra 3”ün yayınlanmasından itibaren başlayan, 31 Mart’ta Böhmermann’ın “hakaret şiiri”yle doruk noktasına çıkan Erdoğan’ın Alman hicvine açtığı savaş, neredeyse bir ay boyunca gündemin ön sıralarında yer aldı. Verilen demeçlerle alınan ya da alınması istenen kararların tümünü, aynı zamanda, devletlerin birbirine karşı hamleleri olarak görmek gerekiyor.

Sürecin ortaya çıkardığı olguları ve muhtemel gelişmeleri şu şekilde sıralamak mümkün:

a- Erdoğan’ın faşizan bir rejim kurmak istediği, bu çerçevede sadece Türkiye içinde değil Türkiye dışında da kendisini eleştirenlere karşı tahammül göstermediği, sindirme yönünde adımlar attığı Avrupa kamuoyunda artık daha net şekilde görülebiliyor. Bu, aynı zamanda, Erdoğan’ın Türkiye’ye, Kürt halkına, demokrasi güçlerine, aydınlara, sanatçılara yönelik yaptığı baskıları anlatmayı da kolaylaştırmıştır.

b- Başta Almanya olmak üzere, Avrupa devletleri, sığınmacılar üzerinden Erdoğan Türkiyesiyle girdikleri pazarlıklar sonucunda imzaladıkları anlaşmanın tehlikeye girmemesi için basın, fikir ve sanat özgürlüğüne görüntüde de olsa sahip çıkma ihtiyacı duymuyorlar. “Avrupa’nın en temel değerleri” olarak gösterilen bu değerlerin burjuvazi için bir demogoji malzemesi olduğu, gerektiğinde bunu siyasi amaçları için kullandıkları ve çok kolay şekilde yok sayabilecekleri, bu süreçte görüldü. Bu nedenle, Avrupa sermayesi için en temel değerin “düşünce özgürlüğü” değil, ekonomik-siyasi çıkarlar olduğu bir kez daha anlaşıldı. Merkel’in Böhmermann’ın yargılanmasına onay vermesine hiçbir Avrupa ülkesinde kayda değer tepkinin gelmemesi, bu yönüyle dikkate değer bir durumdur.

c- “Hiciv krizi”, başta Almanya olmak üzere, Avrupa’daki aydın ve sanatçılar, kendi ülkelerinin yönetimlerinin Erdoğan ve Hükümeti’yle girilen pazarlığa ve yakın ilişkiye tepki gösterdiler. Otoriter bir rejimle kurulan yakın ilişkiye aydın ve sanatçılar tepki göstermekten bundan sonra da çekinmeyecek gibi görünüyorlar. Tepkilerin merkezinde Erdoğan’dan çok, ona sınırsız destek veren AB ülkeleri var.

d- Jan Böhmermann’ın okuduğu belaltı, çirkin şiir, adeta Erdoğan’ın imdadına yetişmiş, haklı eleştirilerin önemli bir kısmını gölgelemiştir. “Şiir” çirkin olduğu için geniş kesimlerden, aydın ve sanatçılardan Erdoğan ve hükümetine karşı bir cephenin örülmesinin önüne geçmiştir. Halbuki, akademisyenlere yönelik baskılara karşı geniş bir kesim tepki göstermiş, imza kampanyası başlatmıştı. Bu nedenle, Böhmermann’ın “şiir”le alakası olmayan hakaret dolu cümleleri süreci olumsuz yönde etkilemiştir.

e- Erdoğan ve Hükümeti hiciv üzerinden Almanya ile ilişkileri germeyi göze alarak, sığınmacılar anlaşmasından pek memnun olmadığını hissettirmiştir. Böylece pazarlık marjını daha da yükseltme çabası içerisindedir. Merkel’in işi sürece yayarak, her zamanki gibi duygusal değil soğukkanlı davranarak, basın özgürlüğünü tali plana atarak verdiği destek, şimdilik krizi dinmişe benziyor. Ancak bu, yeni krizlerin olmayacağı anlamına gelmiyor. Bundan sonraki büyük krizin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Schengen Bölgesi’ne vizesiz girişi konusunda çıkması bekleniyor. “Vizesiz Avrupa” Erdoğan ve partisine iç politikada önemli destek getirecek gibi görünüyor. Bu nedenle, Temmuz’dan itibaren vizesiz Avrupa için ısrar edilecek.

f- Almanya, sadece sığınmacılar için değil, daha da çok bölgesel çıkarlar için Erdoğan Türkiyesiyle iyi geçinmeye çalışıyor. Zira, Türkiye geçmişten günümüze Almanya için Ortadoğu ve “Müslüman dünyası”na açılma kapısı olarak görülüyor. Bu böyle olduğu için, Almanya’nın ufku Erdoğan rejimine bağlanmış değil; bu rejimin uzun bir geleceğinin olmadığını Almanya da bilmiyor değil. Avrupa’da üstünlüğünü ilan eden Alman sermayesi, şimdi dünyanın diğer bölgelerinde daha fazla söz sahibi olmanın hesaplarını yapıyor. Özellikle, bölgesel dengelerin yeniden oluşturulduğu Ortadoğu’da bundan sonra geleneksel Türk-Alman “silah arkadaşlığı”nın bir benzerinin oluşması şaşırtıcı olmayacaktır. Bu, aynı zamanda, bölge üzerinde egemenlik kurmaya çalışan diğer emperyalist devletlerin Türkiye ile girdiği ve gireceği ilişkilere de bağlı. Erdoğan ve Hükümeti, önümüzdeki dönemde Almanya/AB’yi diğer emperyalist devletlere karşı bir kalkan olarak öne çıkarabilir.

g- “Hiciv krizi”nin en büyük tahribatlarından birisi halklar, emekçiler arasında düşmanlıkların körüklenmesi olmuştur. Her iki ülkenin sermaye güçleri tarafından izlenen politikalar Alman ve Türkiyeli emekçiler arasındaki klişe önyargıları yeniden gündeme getirmiştir.

Ne var ki Alman ve Türkiye kökenli işçi ve emekçiler arasında yıllardan beri var olan güçlü enternasyonalist bağlar ve tarihsel deneyler, egemenlerin birbirine karşı geliştirdikleri planları boşa çıkarmanın mümkün olduğunu gösteriyor. Bunun için özellikle de Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmen emekçilere büyük sorumluluklar düşüyor.

Dipnotlar

1. http://www.spiegel.de/politik/deutschland/eu-tuerkei-abkommen-mehrheit-der-deutschen-glaubt-nicht-an-fluechtlings-deal-a-1086058.html

2. http://www.taz.de/!5285766/

3. http://diepresse.com/home/politik/aussenpolitik/4941639/UNO_EUTurkeiDeal-ist-rechtswidrig

4. http://www.dw.com/tr/b%C3%B6hmermann-karar%C4%B1-almanyay%C4%B1-ikiye-b%C3%B6ld%C3%BC/a-19191327

5. Der Spiegel, 02.04.2016.

6. http://www.dw.com/tr/merkelin-ad%C4%B1m%C4%B1-erdo%C4%9Fan%C4%B1-destekledi%C4%9Fi-anlam%C4%B1na-gelmiyor/a-19194275

7. Tarihsel aktarımlar Hamburger Abendblatt, 11.04.2016, Jana Hannemann.

8. Bu konuda Özgürlük Dünyası’nın Nisan 2016 sayısındaki “Avrupa’da sağ popülizm, ırkçılık ve mücadele” başlıklı yazıyla bakılabilir.

9. http://www.tuerkei.diplo.de/Vertretung/tuerkei/tr/08-wirtschaft/01-wirtschaftliche-beziehungen/1-wirtschaftliche-beziehungen.html

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑