Arif Koşar
Yüz milyonlarca insanı küçük mülkiyet ve “güvence”den koparıp piyasa koşullarına savuran büyük bir proleterleşme dalgası; sınıf mücadelesinin sona erdiği ya da sınıflar arası çizgilerin silikleştiği tespitlerini fiilen geçersiz hale getiriyor. Ancak bu hızlı proleterleşme dalgası, kimi yükseliş eğilimlerine rağmen işçi sınıfının sendikal ve siyasal mücadelesinin genel bir zayıflıkla malul olduğu koşullarda söz konusu. Bu zayıflık nedeniyle, sınıfların varlığını kabul eden ancak kapitalist sömürü ilişkileri temelinde tanımlamayan Weberyan “yeni işçi sınıfı”, “beyaz yakalılar”, “bilgi işçileri”, “maddi olmayan emek”, cognitarya gibi kavramlar yeniden ve yenilenerek gündeme getiriliyor. ‘Geleneksel’ işçi sınıfından farklı, hatta ona karşıt özelliklerde bir sınıfın doğduğunu iddia eden Guy Standing’in ‘prekarya’sı da, günümüzün yeni ve popüler sınıf tanımlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Özgürlük Dünyası’nın bir önceki sayısında prekarya tezinin, İkinci Dünya Savaşı sonrası işçi sınıfının düzenle bütünleştiği, devrimci bir sınıf olarak varlığını yitirdiği, tüketim düzeyini yükselterek ayrıcalıklı bir grup ya da orta sınıf haline geldiği, bu nedenle de toplumsal değişimin artık işçi sınıfının dışında bir başka özne tarafından gerçekleştirilebileceği varsayımına dayandığı ifade edilmişti. Bu yeni sınıf arayışının bir parçası olarak güvencesizlik ve proletarya terimlerinin bir bileşimi olan prekarya kavramının hazırlanışı, ortaya çıkışı ve farklı düşünürler tarafından kullanımı ele alınmıştı. Kavrama popülerlik kazandıran Guy Standing’in, onu işçi sınıfından ayrı, oluşum halinde yeni ve tehlikeli bir sınıf olarak tanımladığı hatırlatılmış, ancak prekarya ile anılan esneklik ve güvencesizliğe vurgu yapan tüm özelliklerin işçi sınıfının hem kavramsal hem de reel olarak bünyesinde taşıdığı nitelikler olduğu vurgulanmıştı. İşçi sınıfının kimi kazanılmış haklar ile sabitlenip tanımlanması, bu hakların kaybı ile işçinin işçi olmaktan çıkıp prekarya haline gelmesinin, işçi sınıfının tarihsel evrimiyle de çeliştiği ifade edilmiş ve eleştirilmişti.
Makalenin bu bölümünde ise, Standing’in yeni bir sınıf olarak tanımladığı prekaryaya temel oluşturan güvencesizleşme, kavramsal ve pratik boyutlarıyla ele alınacaktır. Günümüz kapitalizminin fiyat rekabeti ve emek gücünün denetimi açısından güvencesizliği sistematik hale getirilmesine dikkat çekilecek, diğer yandan Standing’in onu kapsamını aşan sihirli ve yeni bir sınıf dayanağı haline getirmesinin yol açtığı sorunlar değerlendirilecektir. Prekarya tezinin Weberyan sınıf paradigmasıyla ilişkisi, bu açıdan taşıdığı ideolojik zaaflar da inceleme konusu yapılacaktır.
Ancak daha önce birkaç noktaya dikkat çekmekte fayda var:
Birincisi; Özgürlük Dünyası’nın bir önceki sayısında uzun uzadıya ifade edildiği gibi, üretim araçlarından ‘özgürleşen’ ve emek-gücünden başka ‘satacak’ hiçbir şeyi olmayan işçi sınıfı, kapitalist piyasa koşullarında gerçek bir güvenceye sahip olamaz. Güvencesizlik işçi sınıfına ve kapitalizme içkindir. Mutlak güvence içinde işçi sınıfı tahayyül edilen “refah devleti”, “örgütlü kapitalizm”, “kapitalizmin altın çağı” ya da “güvenceli kapitalizm” analizleri, gerçeğin bir kısmını ifade etmekle birlikte işçi sınıfının mücadele düzeyi ve kapitalist sömürüyü göz ardı eden analizlerdir. Kapitalizmin şu ya da bu biçiminde, işçiler için gerçek bir güvence hiçbir zaman söz konusu olmaz. Sosyal devletin en sosyal döneminde, olası bir krizde “en güvenceli işçi” kapının önüne konulur.
İkincisi, bütün bu tespitler “güvencesizleşme” sürecini anlamsız, güvencesizlik ya da güvence kavramlarını gereksiz kılmaz. Ancak onun sosyal-demokrat ve reformistçe kullanımına karşı çıkar. Bu açıdan güvencesizleşme, işçi sınıfının kimi kazanım ve güvencelerinin tasfiyesi sürecidir. Güvencesizleşme diye bir olgu olduğu gibi günümüz kapitalizminin en kapsamlı saldırı alanlarından birisidir.
“İşçi sınıfı kapitalizm koşullarında her zaman güvencesiz olduğu” tespiti ile içinde bulunduğumuz neoliberal saldırı dalgasının sonucu olarak “güvencesizleştirme” sürecinin bir arada dile getirilmesi bir çelişki gibi gözükebilir. Ancak bu bir karmaşa ya da çelişki değil iki farklı soyutlama düzeyidir. Birisi işçi sınıfının ontolojik varlığına ilişkindir ve güvencesizlik işçi sınıfının ayrılmaz bir özelliğidir. İkincisi ise konjonktüreldir, mücadeleler sonucu kimi güvenceler elde edilmiştir, şimdi bunlar tasfiye edilmek üzere saldırı altındadır. Dereceleri vardır; 30 yıl öncesine göre emekçiler bugün daha güvencesizdir. Tartışmada işçi sınıfına ilişkin ontolojik düzey ile konjonktürel düzey ayırt edilmelidir. Makalenin bu bölümünde daha çok güvencesizliğin konjonktürel düzeyi ve günümüzde işleyen güvencesizleşme süreci ele alınacaktır.
GÜVENCESİZLİK KAVRAMI
Standing’in ‘prekarya’sı kapsamı oldukça genişletilmiş, bir bakıma her türlü sorunun dahil edildiği güvencesizlik kavramı ile tanımlanır. Prekarya neoliberal “küreselleşmenin çocuğu”, çalışma ilişkilerindeki esneklik ve güvencesizleşmenin toplum sahnesine ittiği, “eski sınıflar” ve mesleki statülerden farklı ve onları kesen yeni bir toplumsal sınıftır. Hem prekaryanın hem de Standing’in “cennet siyaseti” olarak tanımladığı projesinin merkezinde güvencesizlik, özellikle de ekonomik güvencesizlik sorunu bulunmaktadır.
1970’li yıllardan bugüne çalışma koşulları ve istihdam ilişkilerindeki dönüşümü anlatmak için kullanılan temel kavramlarından birisi “esneklik” ya da “esnek çalışma”dır. Esneklik kapitalistin çalışma yeri, çalışma zamanı, çalışma süresi, işgücü miktarı, ücret düzeyi gibi konularda serbestlik kazanmasıdır. Yani, ihtiyaç duyduğu zaman, ihtiyaç duyduğu sayıda işçiyle, ihtiyaç duyduğu sürede, ihtiyaç duyduğu üretimi yapma esnekliğine sahip olması demektir. Kısacası, iş gücü maliyetinin düşürülmesi ve rekabet gücünün artırılması amaçlanmaktadır.<sup>1</sup>
Sermaye tarafından iktisadi ve sosyal koşullardaki değişime uyum sağlama yeteneği biçiminde, pozitif bir anlam yüklenerek ve işçi sınıfının da rutin, monoton, “katı” çalışma tarzından kurtuluşunun müjdesi olarak ortaya atılmış olsa da esnekliğin kısa zamanda işçilerin kazanılmış haklarının tasfiyesi anlamına geldiği anlaşılmıştır. “Güvenceli esneklik” gibi esnekliği yaygınlaştırmayı amaçlayan yaklaşımlar sendikal bürokrasi içinde güçlü bir akım olmakla birlikte genel olarak işçi sınıfı içinde pek de güzel duygular yaratmadığı açıktır. Esnek çalışma dayatmalarının “işçileri esnettiği”, “hayatı darmadağın ettiği”, “yaşamı güvencesizleştirdiği”, “hakları gasbettiği” işçi sınıfı eylemlerinde sık sık dile getirilmektedir.
Sermayenin esneklik stratejisinin doğrudan bir sonucu olarak güvencesizlik; ekonomik, hukuki ve ideolojik boyutlarıyla “sistemsel” hale gelen bir süreçtir. 1970’li yıllarda neoliberal politikaların dünya genelinde egemen hale gelmesiyle sermaye hareketi, piyasa ve kârlılık üzerindeki her türlü kısıtlayıcı ve korumacı düzenleme hedefe konuldu. Çalışma yaşamındaki esneklik uygulamalarını kamusal alandaki özelleştirmeler, hizmetlerin piyasaya açılması, finansal serbestlik, küçük üreticiye yönelik sübvansiyonların kaldırılması gibi uygulamalar izledi. Her şeyin piyasaya açıldığı, her kuralın piyasanın işleyişi açısından değerlendirilip sınavdan geçirildiği bir düzen kuruldu. Böylece, örneğin, “iş güvenliği önlemleri” olarak işverenin işten atmalar konusunda kısıtlamalara tabi olması, sermayenin verimlilik ve piyasadaki arz-talep dengesine göre işçi sayısını belirlemesi önünde engel olduğu gerekçesiyle “piyasa-düşmanı” bir uygulama olarak mimlendi. Kaldırılması ya da esnetilmesi hedeflendi.
OECD her yıl, tek tek ülkelerin istihdam yapılarını ve çalışma yasalarını inceleyerek ve çalışma mevzuatının işçilerin haklarını ne kadar koruduğuna bakarak, “işe alma/işten atma” endeksleri oluşturuyor. Bu endeks ile hangi ülkelerde işçilerin daha kolay işten atıldığı ya da işe alındığı belirlenerek, ilgili ülkelerin özellikle yabancı sermaye yatırımları için uygun olup olmadığı ölçülüyor. Örneğin bir ülkede işçileri işten atmanın patronlara maliyeti az ise, o ülke yabancı sermaye için “yatırım yapılabilir” şeklinde rapor ediliyor. Hükümetler de yabancı sermaye yatırımlarını çekerek ekonomik büyüme rakamlarını yükseltmeyi amaçladıklarından işten çıkarma koşullarını kolaylaştırıp bu tür güvenceleri ortadan kaldıran istihdam biçimlerini teşvik ediyor.<sup>2</sup>
Uluslararası rekabet ve sermaye yatırımlarını çekmek için “dibe doğru yarış”<sup>3</sup> sonucu belirli süreli iş sözleşmeleri<sup>4</sup>, part-time ve çağrı üzerine çalışma, ödünç, kiralık, sözleşmeli, taşeron işçilik gibi istihdam biçimleri ve sendikalaşma oranlarındaki dramatik düşüş çalışma yaşamının esası oldu ve sistemsel hale geldi. Bu sadece doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının önemli bir bölümünü çeken Çin, Hindistan gibi Güneydoğu Asya ülkelerinde değil Avrupa başta olmak üzere “sosyal devlet” deneyimini şu ya da bu biçimde yaşamış tüm ülkelerde ilerleyen bir süreçtir.<sup>5</sup>
Tek tek işçiler açısından istihdam güvencesizliği anlamına gelen bu süreç, bir bütün olarak sermayenin emek gücü üzerindeki önemli bir denetim ve rekabet mekanizması olarak işlemektedir. Özel istihdam bürosunda istihdam edilen ve ne zaman çalışacağı bile belli olmayan işçi için, taşeron işçilik daha güvenceli gözükmekte, taşeron işçiyi rakip görmekte ve taşeron çalışmayı kabul etmektedir. Kadrolu işçi ise taşeron işçiye bakıp kendisinin oldukça güvende olduğunu düşünürken bulunduğu işyerinde taşeronlaşma giderek yaygınlaşmakta, bir gün kendisinin de işten atılıp taşeron ya da belirli süreli sözleşme ile çalışması çok da büyük sürpriz olmamaktadır. Yine, aynı işyerinde kapsam dışı çalışan mühendislerin de, sendikaya üye olma ihtiyacı bile duymamalarına rağmen krizde ilk kapı önüne konulanlardan birisi olmaları muhtemeldir. Ancak, sermaye bütün bu farklı çalışma statüleri ve biçimleriyle, sadece güvencesizliği artırma ve emek gücü maliyetini azaltmakla kalmamakta, işçileri rekabete sokup birbirleri arasında güvensizliği yayarak emek gücü üzerindeki denetimini tahkim etmektedir. Çalışma statüsü açısından bu kadar bölünmüş ve her biri diğerine kıskançlık, öfke ya da korku ile bakan, “güvencesizlik düzeyi” farklı işçiler hem daha büyük bir sömürü hem de sistemsel bir güvencesizlik girdabındadır.<sup>6</sup> Güvencesizlik bulaşıcıdır. Birilerinin hiç güvencesinin olmadığı yerde o birilerinden olmayanların güvencede olduğunu düşünmek yanıltıcı olacaktır. Birincisi güvencesizliği üreten koşullar bir gün onların kapısını da çalacak, ikincisi güvencesiz olanların kendisi bir süre sonra güvencede olduğunu düşünenlerin güvenceleri için bir tehdide dönüşebilecektir.<sup>7</sup>
Güvencesizleşme sadece taşeron, kiralık, kadrosuz, geçici, sözleşmeli vb. esnek istihdam biçimlerinin yaygınlaşmasıyla sınırlı bir olgu değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrası kazanılmış-kurumsallaşmış haklar ve sermayeye yönelik kimi sınırlamaların lağvedilmesiyle etkinliği doruk noktasına ulaşan piyasacılık sonucu bütün yaşamsal güvencelerin kaldırılması ve esnekleştirilmesiyle ilgili bütünsel bir olgudur.<sup>8</sup> Sadece bu vurgu bile güvencesizliğin tıpkı onu gündeme getiren neoliberal politikalar ve esnek çalışma gibi çeşitli boyutlara sahip olduğunu göstermektedir.
Standing, prekaryayı, işçi sınıfının sahip olduğunu düşündüğü yedi tip güvenceye sahip olmaması ile tanımlar:
“Emek piyasası güvenliği – Tam istihdama bağlı hükümetin simgelediği makro düzeyde yeterli gelir getirici fırsatlar.
“İstihdam güvenliği – Keyfi işten çıkarmalara karşı koruma, işe alım ve işten çıkarmalar karşısında düzenlemeler, kurallara uymayan işverenlere karşı mali yaptırımlar.
“İş güvenliği – İstihdamda belli bir mevki elde etme fırsatı ve becerisi, vasıfların giderek geçersizleşmesinin engellenmesi, statü ve gelir açısından yukarı hareketliliğin sağlanmasına yönelik fırsatlar.
“Çalışma güvenliği – Güvenlik ve sağlıkta yapılan düzenlemeler, çalışma saatlerinin sınırlandırılması, kadınlar için gece işi ve düzensiz çalışma saatlerine yönelik düzenlemeler, iş kazalarına ya da iş nedeniyle ortaya çıkan hastalıklara karşı koruma ve iş kazalarından doğan maliyetlerin karşılanması gibi yöntemler.
“Vasıfların yeniden üretiminin güvenliği – Çıraklık ve istihdam eğitimi gibi yöntemlerle vasıf kazanmaya ve işçilerin sahip olduğu becerilerinin kullanılabilmesine dönük fırsatlar.
“Gelir güvenliği – Asgari ücret mekanizması gelir sınıflandırılması, kapsamlı sosyal güvenlik, gelir eşitsizliğini azaltmak ve düşük gelirlilere destek olmak için ilerici bir vergi sistemi gibi yöntemlerle yeterli bir sabit gelirin sağlanması.
“Temsil güvenliği – Bağımsız sendikalar ve grev hakkı gibi yöntemlerle emek piyasasında ortak bir ses yükseltebilmek.”<sup>9</sup>
OECD ve ILO gibi örgütler, güvencesiz istihdam ve güvencesiz çalışma kavramlarını 1985 yılından itibaren kullanmaya başlarken, güvencesizliğin çeşitli yönlerine işaret eden ve en çok atıf yapılan 1989 yılındaki değerlendirmesinde Gerry Rodgers şunları söyler:<sup>10</sup>
“1) Zamansal Boyut: İstihdam devamlılığı üzerindeki belirlilik derecesi önemlidir. Bu durum, sözleşmeli iş ilişkisini ve istihdam edilme süresini esas alırken zamansal boyutun ölçülmesinde kilit rol almaktadır.
“2) Örgütsel Boyut: İşçilerin, iş üzerindeki bireysel veya toplu kontrolü, çalışma koşulları, çalışma zamanı, vardiya ve çalışma planları/çizelgeler, iş yükü ve yoğunluğu, ödeme sağlık ve güvenlik koşulları.
“3) İktisadi Boyut: Yeterli ödeme ve ücretlerin artışı.
“4) Sosyal Boyut: Adil olmayan işten çıkarmaya, ayrımcılığa ve sıradışı çalışmaya karşı yasal, toplu veya geleneksel koruma önlemlerinin olmaması. Sağlığı, kazaları ve işsizlik sigortasını içeren sosyal güvenlik yararlarına ulaşan bir sosyal koruma sisteminin olmamasıdır.”
Bu iki açılımda da güvencesizliğin oldukça geniş bir tanımının yapıldığı söylenebilir. Standing’in “istihdam güvencesi”, Rodgers’in “zamansal boyut” ile ifade ettiği istihdamın sürekliliği, işçinin geleceğe daha güvenle bakabilmesi için kilit unsurlardan birisidir. Sözleşmesi bir sene sonra bitecek bir işçi için geleceği belirsizdir. Ya da kiralık işçi, gönderildiği bir fabrikadaki iş bitince bir sonraki işin ne zaman başlayacağını bilemez. Sadece ne zaman çalışabileceğini bilememekle sınırlı duygusal bir durum değil barınma ve beslenme başta olmak üzere yaşamsal bir kaygı ve nesnel durumun göstergesidir.
Ancak bununla sınırlı kalmayan Standing “iş güvenliği” ve “vasıfların yeniden üretiminin güvenliği”, Rodgers ise, “örgütsel boyut”la işçinin iş üzerindeki kontrolünden çalışma zamanına kadar bir tanımlama yaparken güvencesizliği, emek sürecindeki her türlü sorunu kapsayacak şekilde genişletip bir kavram kargaşasına sebep olmaktadır.<sup>11</sup> Standing’in ve Rodgers’in ifade ettiği ücret, iş üzerindeki denetim, ayrımcılık, fazla çalışma vb. her türlü sorunu ve mücadeleyi güvencesizlik tanımına indirgemek doğru değildir.
Örneğin Türkiye dünyanın düşük maliyetle ihracata dayalı üretim üslerinden birisi olduğundan, işçilerin insanca yaşayacak bir ücret talebi en önemli ve somut gündemlerinden birisidir. Birçok toplusözleşmede işçilerin mücadelesini belirleyen temel unsur ücretlere yapılacak zam oranı olmaktadır. Kimi işyerlerinde işçiler, hiçbir sendikal örgütlenmeleri olmaksızın zam talebiyle eyleme geçmektedir. Kendini oldukça “güvende hisseden”<sup>12</sup> işçilerin çeşitli sendikal, sosyal ve siyasal talepleri gündeme gelebilir ve gelmektedir. Güvencesizlik tarifine uymayan, tersine “güvenceli” kabul edilebilecek bir işçinin toplusözleşme sürecinde artan verimliliğe denk düşen bir oranda zam istemesini güvencesizleştirme olgusuna indirgemek doğru değildir.
2015 yılının Mayıs ayında metal sektöründe sendikal bürokrasiye karşı yükselen ve sarı sendikadan istifalarla sonuçlanan işçi hareketinin temel gündemlerinden birisi sendikal demokrasidir. Birçok işyerinde işçiler, işin dağıtımı ve planlanmasındaki adaletsizliğe karşı öfke patlamaları yaşamakta ve buna karşı örgütlenmektedir. Yine siyasal demokrasi talepleri “güvencesizliğe” karşı “güvenceli iş” ekseninde ele alınamayacak genişlikte olup mücadele düzeyine bağlı olarak kapitalist toplumsal ilişkileri yıkmak üzere bizzat iktidar olma mücadelesine de dönüşebilir. İşçinin, bir zanaatkar gibi işin bütününe ya da önemli bir bölüme hakim olmaması, çalışma sürelerinin esnekliği, iş yükü, duşlarda sıcak su akmaması, lavaboların hijyenik olmaması vb. bütün sorunların güvencesizlik kavramıyla birlikte ele alınması; işçilerin her türlü sorununun güvencesizlik kavramına indirgenmesi tehlikesine neden olmaktadır. Güvencesizlikle açıklanamayacak ya da onu aşan talep ve mücadeleler söz konusudur. Standing, yeni bir sınıf olarak prekaryanın güvencesizleşme temelinde ortaya çıktığını iddia ettiği, bütün dikkatini buna odakladığı için her türlü sorunu bir çeşit güvencesizleştirme olarak okumaya meyletmekte, kavramı olabildiğince geniş ve kapasitesini de aşarak kullanmaktadır. Dolayısıyla güvencesiz istihdamın günümüz kapitalizminde sistematik hale gelmesiyle her türlü sorunun güvencesizlik olarak tanımlanmasını birbirinden ayırmak gerekir.
Bu makalede güvencesizlik kavramı, ondan yeni bir sınıf türetmeye çalışanların yaptığı gibi, çalışma yaşamındaki her türlü sorun ve mücadeleyi güvencesizleştirmeye indirgemeden, daha dar anlamda kullanılacaktır: Keyfi işten atmaları önleyen yasal düzenlemenin kaldırılması ya da gevşetilmesi, yine işten atmaları sınırlı da olsa zorlaştıran bir etken olarak kıdem ve ihbar tazminatlarının fona devri, belirli süreli iş sözleşmeleri, taşeron, kadrosuz, geçici, “atipik”, sigortasız, enformel gibi esnek çalışma biçimlerini kapsayan güvencesiz istihdam biçimlerine odaklanılacaktır. Elbette bu sınırlama; sermayenin düşük maliyetlerle üretim ve emek gücü üzerindeki tahakkümü açısından güvencesizleştirme politikalarının stratejik önemini göz ardı etmek anlamına gelmez. Yalnızca her türlü sorunun güvencesizliğe indirgenmesini reddeder.
ÇALIŞMA YAŞAMINDA GÜVENCESİZLİĞİN GÖRÜNÜMLERİ
Toplumda esnekliğe ve güvencesizliğe ilişkin en dikkat çeken olgu taşeron çalışmadır. Kamu ya da özel sektörden ihale alan ya da işin bir kısmını üstlenen çeşitli şirketlerde yıllık sözleşmelerle çalışan işçilerdir. İşçinin bir sonraki sene sözleşmesinin yenilenip yenilenmeyeceği belli değildir, zaten çalıştığı şirketin işe devam edip etmeyeceği de belirsizdir.
Bazı durumlarda ihaleyi kazanan şirket değişse bile çalışanların büyük bir bölümü işine devam etmektedir, ancak her şirketin yönetici kadrosu kendi çevresini de bir biçimde işe almakta, dolayısıyla eski işçilerin bir kısmını kapı önüne koymaktadır. İşin taşerona devredilmesinin esas nedeni de bilindiği üzere ücretlerin ve sosyal hakların o işi yapacak kadrolu işçiye göre oldukça düşük olması, belirli süreli sözleşme olduğundan işten çıkarma durumunda kıdem ve ihbar tazminatı ödenmek zorunda kalınmamasıdır.<sup>13</sup> Türkiye’de kamu kurumlarında da taşeron ve sözleşmeli çalışma giderek yayılmakta, “memurluk” ile ifade edilen iş güvencesinin kaldırılması için çeşitli hazırlıklar yapılmaktadır.
Şirketler ve kamu kurumları işlerinin bazı bölümlerini taşeronlara devrettiği gibi mevcut işçilerini de giderek belirli süreli sözleşmeli hale getiriyorlar. Bu tür işçilerin güvencesi olmadığından aşırı çalışma baskıları karşısında daha savunmasızdırlar. Geçici işlerin denetimi, normal işçilere göre daha kolay olur. Diğer işçilere de değişime ayak uydurmadıkları takdirde işten atılacakları uyarısında bulunulur. Örneğin sekiz saatlik işgünü sözleşmeleri kapsamında ABD’deki Hyatt Otelleri’nde çalışan oda hizmetçileri, birden bire kendilerini on iki saatlik işgünü kapsamında çalışan ve kendilerinden daha fazla oda temizleyen geçici işçilerle beraber istihdam edilirken buldular. Düzenli işçilerin yerini geçici işçiler almıştı. Japonya’da da şirketler, “yaşam boyu istihdam” modelini terk edip geçici sözleşmelere dönüş yaptı. Bir başka örnek de ABD’nin en büyük ve artık standartları belirleyen perakende şirketi konumundaki Walmart. Şirket ülkedeki en zengin on kişiden dördünün servetinin kaynağını oluşturuyor. Walmart başarısını, emek maliyetini kontrol edebilmek için muazzam bir emek esnekliği gerektiren tam zamanlı üretim sürecine borçlu ve bu nedenle şirket, dünyada en çok nefret edilen modellerden birisi konumunda. Geçici sözleşmeli işçiler söz konusu sistemin özü. Olup bitene itiraz eden kendisini kapının önünde buluyor.<sup>14</sup>
Geçici sözleşmeli işçi trendi, neoliberal kapitalizmin bir parçası. İstihdam ajansları ve taşeron sayısındaki artış dikkat çekici düzeyde. Geçici işçi ajansları, küresel istihdamın önemli şirketleri konumunda. Kayıtlarında yedi yüz bin işçi bulunduran İsviçre firması Adecco, dünyanın en büyük patronlarından birisi. 1970’lerde kurulan Pasona adlı Japon iş ajansı, her gün çeyrek milyon işçiyi kısa süreli sözleşmeler üzerinden pazarlıyor. Japonya’da 1999 yılındaki bir yasa ile geçici sözleşmelere dair yasak kalktı ve özel istihdam ajansları imalat sanayisine girdi. İtalya’da geçici işçilik, 1997 yılında geçen ve geçici sözleşmeleri yasallaştıran Treu kanunu ve özel istihdam ajanslarını mümkün kılan 2003 tarihli Biagi yasasıyla genişledi. 2008 krizinin ardından şirketler ellerindeki tam zamanlı işçilerden kurtulma ve daha fazla kişiyi geçici olarak istihdam edebilme bahanesini kazandı. 2010 yılına gelindiğinde Japonya’da geçici işçiler toplam işgücünün üçte birine, çalışabilecek yaştaki işçilerin de dörtte birine tekabül ediyordu. ABD’de de krizin ardından şirketler tam zamanlı çalışanlarını sözleşmeli statüyle istihdam etmeye başladı. Almanya’da milyonlarca işçi geçici kategoriye dahil oldu. İşgücünün yarısının geçici olarak istihdam edildiği İspanya’da 2008 krizinin ardından işten çıkarılanların yüzde 85’i geçici işçilerdi.<sup>15</sup>
Güvencesiz istihdamın yüksek oranlarda seyrettiği Avrupa ülkelerinden Portekiz’de, bu istihdam biçimi son 20 yıllık süreçte ciddi bir artış gösterdi. Güvencesiz istihdam biçimlerinde çalışanların çoğunluğunu 15-24 yaş aralığındaki gençler oluşturuyor. Portekiz’de yaşanan sosyal politika dönüşümü ve sosyal güvenlik sistemindeki aşınma ile eşanlı olarak çalışma ilişkilerinde güvencesizlik konusu öne çıkmıştır. 5.5 milyon aktif çalışanın 2.1 milyonu güvencesiz çalışma koşullarında istihdam edilmektedir. Toplam istihdamın yüzde 40’ını oluşturan bu kesimin toplu pazarlık sistemi dışında kalması da Portekiz işçi sınıfının sosyal şartlarını daha da kötüleştirmektedir. Güvenceli esneklik uygulamalarının zorla dayatılmasının Portekiz işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarında dramatik sonuçlar doğurmuştur.<sup>16</sup>
Bir başka güney Avrupa ülkesi olan Yunanistan’da Gialis ve Karnavou’nun Selanik’te yapmış olduğu a-tipik istihdam biçimlerini konu edindiği ampirik çalışma, Yunanistan işgücü piyasasında esnek çalışma biçimlerinin artma eğiliminde olduğunu, özellikle göçmen işçilerin güvencesiz çalışma koşullarının dikkat çekici olduğunu göstermektedir. İtalya’daki 1997 yılında başlayan ve takip eden yıllarda devam eden düzenlemeler ile birlikte daha önce yasak olan özel istihdam bürosuna bağlı çalışma serbest bırakılmış ve mesleki eğitim sözleşmeleri gibi yeni esnek iş sözleşmeleri çalışma ilişkileri sistemine girmiştir. Bu düzenlemelerle birlikte esnek, geçici istihdam biçimleri yayılmıştır. Bunun sonucunda işsizlik rakamlarında bir düşüş gerçekleşmiş ancak aynı zamanda yeni güvencesizlikler ve belirsizlikler ortaya çıkmıştır. İtalya’daki neredeyse bütün geçici sözleşmeler gönülsüzce yapılmıştır. Ayrıca ücretler sürekli istihdama göre oldukça düşük düzeylerde seyretmekte ve özellikle İtalya’nın güney kesimlerinde düzensiz işler çoğunluktadır. Barbieri’nin İtalyan işgücü istatistikleri üzerinden esneklik politikalarını değerlendirdiği çalışmasında özellikle genç işgücünün güvencesiz işlerde yoğunlaştığı ampirik verilerle desteklenmektedir. İlk kez istihdam edilenler, istihdam edilme biçimlerine göre ayrımlaştırılmış ve buna göre yüzde 88 oranındaki işgücünün ancak yüzde 36’sı belirsiz süreli (“standart” istihdam) sözleşmelerle istihdam edilirken, yüzde 30’u a-tipik, yüzde 14’ü en güvencesiz grup olarak sayılabilecek kayıt dışı ve yüzde 8’i mevsimlik sözleşmelerle istihdam edilmektedir. Üstelik bu veriler hem düşük hem de yüksek eğitimli gençler için geçerlidir. Kısaca İtalya’da çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu ilk kez istihdam edilen bağımlı çalışanların üçte ikisi güvencesiz işlerde çalışmaktadır. “Güvenceli” işler giderek güvencesiz ve marjinal işlerle yer değiştirmiştir. Bu değişimi değerlendirdiğimizde işgücü piyasalarındaki kuralsızlaştırma uygulamalarının asıl hedefinin “yeni ek işler ve meslekler yaratarak istihdamı artırmak” iddiasına rağmen güvenceli ve örgütlü işgücü yerine güvencesiz, örgütsüz ve ucuz işgücü yaratmak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.<sup>17</sup>
AB sosyal politikalarında ve Avrupa İstihdam Stratejisinde sermayenin iktisadi hedeflerinin sosyal hakları geride bıraktığı açıkça belli olmaktadır. Güvencesiz istihdamın yaygınlaştırılması ve iş güvencesinin sınırlandırılması teşvik edilirken, sosyal güvenlik hakkı istihdam edilebilirlik şartına bağlanmakta, “hayat boyu öğrenme”<sup>18</sup> ve aktif işgücü politikalarıyla<sup>19</sup> bireylerin üzerine yüklenmektedir. Avrupa’da gönülsüz olarak part-time işlerde çalışanların 2/3’ünden fazlasının düşük ücretli, verimsiz, kariyer gelişiminden yoksun ve güvencesiz işlerde çalışması güvencesizliğin yaygın bir eğilim haline geldiğini göstermektedir. Kadınlar da daha çok bu özelliklerdeki güvencesiz işlerde istihdam edilmektedir. Dolayısıyla kadınlar, esnek çalışmanın iddiası olan iş/yaşam dengesini kurmaktan uzak olmalarının yanı sıra, hem güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışıp hem de ücretsiz ev içi emeği yüklenmek zorunda kalmaktadır.<sup>20</sup>
Kısmi süreli çalışma, en eski ve yaygın olarak uygulanan esnek çalışma biçimlerinden birisidir. Kısmi süreli çalışma, normal çalışma süresinden daha az sürede yapılan çalışmadır. Eurostat verilerine göre, 2009 yılında kısmi süreli çalışan oranı AB-27’de yüzde 18,8’dir. Kısmi süreli çalışmanın en yaygın olduğu ülkeler arasında Hollanda (yüzde 48,3), İsveç (yüzde 27), Almanya (yüzde 26,1), İngiltere (yüzde 26,1), Danimarka (yüzde 26) ve Avusturya (yüzde 24,6) bulunmaktadır. Türkiye’de ise kısmi süreli çalışan oranı yüzde 11,3 olmakla birlikte, ücretsiz aile işçileri hariç tutulduğunda bu oran yüzde 3,6’ya inmektedir.<sup>21</sup> Sosyal devlet uygulamalarının zayıflatıldığı AB ülkelerinde ve ABD’de kısmi çalışma, hatta birkaç işte çalışıp buna rağmen geçinememe, dolayısıyla yoksul çalışanlar olgusu giderek yaygınlaşmaktadır.<sup>22</sup> Kısa sürelerle çalışanlar, ücret, sosyal güvence, vasıflılık, işyerinde yükselme gibi konularda tam süreli çalışanlara göre dezavantajlı konumdadır.
Avrupa Birliği’ne üye ülkeler arasında geçici işçilerin sayısı hızla artmaktadır. 25 Avrupa Birliği ülkesi ortalaması 1997’de toplam işçiler içinde geçici işçilerin oranı (büro aracılığıyla istihdam edilmeyenler dahil) yüzde 11,7 iken, 2010’da yüzde 13.9’a yükselmiştir. 2010’da geçici işçilerin en çok istihdam edildikleri ülkeler sırasıyla Polonya (yüzde 27,2), İspanya (yüzde 25) ve Portekiz (yüzde 23) olarak göze çarpmaktadır. Avrupa Birliği ülkeleri içinde geçici istihdam bürolarının uzmanlaştığı sektörler de farklılaşmaktadır. Bazı ülkelerde imalât sektöründe özellikle Avusturya, Fransa, Hollanda ve Portekiz’de bu durum geçerlidir. İspanya ve İsviçre’de özellikle hizmetler sektöründe, Belçika, Danimarka, Finlandiya ve İtalya’da çok farklı sektörden firmalar geçici istihdam bürolarını kullanmaktadır. İngiltere’de geçici istihdam bürosu işçileriyle gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelerde, büro işçilerinin ne kadar zor şartlar altında çalışmak zorunda olduğu belirtilmiştir. Fransa’da bir büro işçisi yaşadığı koşulları şu şekilde anlatmaktadır: “Bakım hizmetinde çalışıyorum. Ücretim çok düşük. 20 saat uyumadan 70 frank ve saat 7’de iş bitiyor. Yoksullar arasındaki rekabet yüzünden gerçek sömürüyü yaşıyoruz.”<sup>23</sup>
Avrupa Yaşam ve Çalışma Koşullarını Geliştirme Vakfı (EFILWC) tarafından 2002 yılında yayınlanan bir rapora göre, İngiltere’de büro işçilerinin haftalık ortalama kazancının, aynı işi yapan diğer işçilerin ortalama haftalık kazancının yüzde 68’ine geldiği ortaya konmuştur. Bu durum büro işçilerinin ücret düzeyinin oldukça düşük olduğunu göstermektedir. Permanent Revolation’da İngiltere’de geçici işçilik üzerine çıkan bir makalede, göçmen emeği İngiliz kapitalizminin altın yumurtlayan tavuğu olarak gösterilmektedir. Makalede bugün İngiltere’de geçici istihdam bürolarındaki işgücünün giderek daha fazla göçmen işçileri kapsadığı, etnik azınlıkların toplam işgücünün yalnızca yüzde 8’ini oluşturduğu, buna karşılık geçici işçilerin ise yüzde 19’unu temsil ettikleri belirtilmektedir.<sup>24</sup>
ICEM’in Düzensiz İstihdam ve Taşeron işçiliğe yönelik hazırladığı ülke raporlarında geçici istihdam bürosu işçilerinin çalışma koşulları hakkında somut bilgiler elde edilmektedir. Bu ülkelerden biri olarak öne çıkan Hollanda’da esnek çalışma ilişkilerinin son dönemde hızla yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Resmî istatistiklere göre Hollanda’da 1,9 milyon kişi geçici istihdam bürosunda ve belirli süreli sözleşmelerle çalışmaktadır. ICEM’in Hollanda’da yaygınlaşan geçici büro işçilerinin karşı karşıya kaldıkları sorunları şu şekilde sıralamıştır:<sup>25</sup>
- Büro işçilerinin iş güvencesi yoktur.
- Sosyal hakları kesintiye uğramıştır.
- Düşük ücret almaktadırlar.
- Örgütlenme hakkı zayıflatılmıştır.
- Uzun çalışma saatleri vardır.
- Daha fazla iş kazası ve meslek hastalığına maruz kalmaktadırlar.
- Daha fazla fiziksel ve duygusal taciz yaşamaktadırlar.
- İşçiler hayatındaki önemli kararları ertelemektedir.
Genel olarak Avrupa Birliği’nde geçici istihdam bürolarının işlevi değerlendirildiğinde bürolar, Avrupa Birliği emek piyasasında kuralsızlaştırma çabalarında önemli ve uzun dönemli bir rol üstlenmiş ve bu süreçte güvencesiz işler üretmişlerdir. Avrupa’daki uygulamalar geçici istihdam bürosu işçisinin sermayenin işgücü gereksinimlerindeki dalgalanmalar ya da maliyetleri düşürmek için aynı zamanda emek gücü üzerinde denetimin artması ve sendikasızlaştırma stratejisi olarak kullanıldığını gözler önüne sermektedir. Büro işçileri çoğu zaman işleri kaybetme korkusuyla sendikaya üye olmamakta ve güvencesizlik altında çalışan işçiler en düşük sendikalaşma oranına sahip işçileri temsil etmektedir.<sup>26</sup>
Son 25 yılda iş güvencesi, yukarıda kısaca değinilen ülke örneklerinin de gösterdiği gibi işgücü piyasalarındaki kuralsızlaştırma ve buna bağlı olarak geçici-güvencesiz istihdam biçimlerinin yayılmasıyla gerilemektedir. ILO tarafından 2004 yılında 90 ülkede gerçekleştirilen çalışmanın sonuçlarına göre işçilerin yaklaşık yüzde 73’ü güvencesiz koşullarda çalışmaktadır.<sup>27</sup> Bugün işgücünün önemli bir kesimi geçici güvencesiz sözleşmeler ile istihdam edilmektedir.<sup>28</sup> Çalışma ilişkileri esneklik temelinde bütünsel olarak yeniden yapılandırılmakta, güvencesizlik üretim maliyetlerini düşürme stratejisinin parçası ve emek gücünün denetimi kolaylaştıran bir çalışma rejimi olarak yaygınlaştırılmaktadır. Süreç, yaygınlığı ve kapsayıcılığı açısından Standing’in hayalini kurduğu “güvenceli işçi sınıfı” bırakmadığı gibi, bir bütün olarak işçileri güvencesiz hale getirmektedir. Ancak ortaya çıkan işçi sınıfından ayrı bir prekarya değil, dünya çapında işçi sınıfının kazanılmış haklarının gasbedilmesi, tüm işçilerin güvencesizliğe mahkum edilmesidir.
SOSYAL DEVLETİN İDEALİZE EDİLMESİ
Standing, 1970’lerden başlayan neoliberal “küreselleşme”nin sonucu olarak prekaryanın doğduğunu savunurken, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da ortaya çıkan “sosyal devlet”i “güvenceli bir çalışma hayatı” ve piyasanın sınırlandırılması açısından idealize etmektedir.<sup>29</sup> Böylece 1945-75 yıllarını kapsayan kapitalizmin “altın çağı” işçilerin “7 tip güvenceye sahip olduğu” neredeyse ideale yakın bir düzen iken neoliberalizm ile tablonun tersine döndüğünü düşünmektedir. Tekelci sermayenin neoliberal politikalarının egemen olduğu dönem ile Keynesyen dönem arasındaki süreklilik göz ardı edilmekte, kapitalizm ve neoliberal politikalar arasındaki bağlantı koparılmaktadır. Böylece Standing, güvencesizlik ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi dikkate almadan sermaye ve sınırlandırılmış olsa bile piyasanın egemenliği koşullarında uzun vadeli bir güvenceli hayatın mümkün olduğunu varsaymaktadır.
Konjonktürel düzeye geldiğimizde; güvencesizleşme ya da güvencesizliğin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Keynesyen politika ve kurumların tasfiyesiyle büyük bir hız kazandığı yukarıda ifade edilmişti. Bu sadece çalışma yaşamındaki hakların ortadan kaldırılmasıyla sınırlı bir süreç değildir. “Sosyal devlet” olarak tanımlanan tarihsel olgunun bir yönü; İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Doğu Avrupa ülkelerinde iktidar olan; Fransa, İtalya gibi ülkelerde ise iktidar olmanın kıyısına kadar gelen işçi sınıfı hareketinin baskısıyla sermayenin devlet düzeyinde kimi tavizler vermesi ve bazı hakların kurumsallaşmasıdır. Diğer yandan özellikle 1929 kapitalist krizinin ardından liberal politikaların radikal bir biçimde sorgulanır hale gelmesi, sermayenin kurtarılması ve yeniden üretimi açısından devletin ekonomiye müdahalesi, uluslararası/ulusal piyasanın ve sermaye hareketlerinin belirli ölçülerde sınırlanması dönemin Keynesyen politikasının da ana gündemlerinden birisidir.<sup>30</sup> İşçi hareketinin sendikal ve siyasal örgütlenme ve bilinç düzeyinin zorladığı bu iki eğilimle birlikte, savaş sonrası ekonomik toparlanma ve büyüme koşullarında sermaye açısından “üretim araçları üzerindeki mülkiyetin korunması” şartıyla tarihsel bir geri adım olarak, yine sınıf egemenliğini ve sömürüsünü öngören/koruyan ama sosyal yönleri de gelişmiş bir sosyal devlet yapısı ortaya çıkmıştır. Sosyal devlet düzenlemelerinin nedeni, kapitalizmin cömertliği değil savaş ve direniş, sömürge devrimleri dalgası ve 1930’lar ile İkinci Dünya Savaşı boyunca egemen sınıfların yaşadığı korku sonucu şekillenmiş toplumsal güçler arasındaki ilişkidir.<sup>31</sup>
Standing’e göre ise “refah devleti”, sınıflar arasındaki mücadeleden çok işçi sınıfı ve kapitalist sınıf arasındaki uzlaşmaya dayanmakta olup, mücadele ve çatışma değil uzlaşma ve diyalog temelinde yükselmektedir.<sup>32</sup> İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’daki çalışma koşulları idealize edilmiş bir “standart istihdam ilişkisi” olarak tanımlanırken üç temel unsurdan bahsediliyordu: İlki; asgari ücret, sosyal güvence, işsizlik sigortası, emeklilik, toplusözleşme, analık izni, resmi tatil vb. çeşitli hakları da içeren işçi ve işveren arasındaki bir sözleşmeye dayanan “iki taraflı istihdam ilişkisi”. İkincisi, belirli bir günlük, haftalık, yıllık çalışma süresi ve izinleri düzenleyen “standartlaştırılmış çalışma zamanı”. Üçüncüsü ise iş sözleşmesini belirli süreler içerisinde yenilemeyi ve yeniden müzakere etmeyi gerektirmeyen “sürekli istihdam”.
Savaş sonrası “sosyal/refah devleti” söz konusu olunca, gerçek hayattaki uygulamalardan çok kitabi Keynesyen iktisadi önermeler ve kimi yasal düzenlemelere atıf yapılmakta, gerçek hayata, sınıflar arasındaki güç ilişkileri ve mücadelelere yeterince dikkat edilmemektedir. Standing’in de ideal “güvenceli işçi sınıfı” nosyonuna zemin hazırlayan sosyal demokrat “refah devleti” anlayışı da bu zaafla maluldür:
Birincisi; sosyal devlet çatısı altında bahsi geçen ve ilan edilen düzenlemeler hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanmamıştır. İşçilerin kazanılmış hakları örgütlü bir güçle güvenceye alındığı sürece yaşama geçmiş, ancak her zaman sermayenin saldırı ve tehdidi altında olmuştur.
Örneğin 1960’ların kapitalist “Altın Çağ”ında Fransa’da her şey güllük gülistanlık değildi. Fransız işçileri hala birçok ciddi sorunla karşı karşıyaydı. Reel ücretler artmış olsa da işçi sınıfının büyük kısmı hala düşük ücretten muzdaripti. İşsiz sayısı yarım milyonu aşmıştı, ki savaş sonrası büyüme göz önünde bulundurulduğunda bu yüksek bir sayıydı. Bu durumdan özellikle gençler etkileniyordu, Burgundy Bölgesi’nde 25 yaş altı gençlerin yüzde 29’u işsizdi. En büyük fabrikalarda bile pek çok temel sendikal hak çiğnenebiliyordu. Michelin, grevcilerle on 30 yılda sadece 3 kez masaya oturmuş olmakla övünüyordu. 1967 Haziran’ındaki bir eylemde Peugeut yetkilileri toplum polisini çağırdı ve iki işçi öldürüldü. Citroen gerçek sendikaları tanımayı fiilen reddediyordu. Hükümet 1967’nin yazında sosyal güvenlik sistemini yeniden düzenleyip tıbbi harcamaların geri ödemesini keserek işçilerin yaşam standartlarına yönelik kapsamlı bir saldırıda bulundu. 1968 Mayıs’ı ise öğrenci isyanlarının peşinden gelen dev bir genel greve sahne olacaktı. 15 gün içinde 9 milyondan fazla işçi grevdeydi ve bütün sektörler buna dahildi. “Kutsal mülkiyet hakkı ve yönetimin yönetme hakkı tehdit altındaydı.”<sup>33</sup>
1960’ların sonunda oldukça ayrıcalıklı koşullara sahip olduğu düşünülen İtalya’daki 50 bin FIAT işçisi için üretimin çılgınca artan hızı giderek kabul edilemez duruma geliyordu. 1968 yılında yapılan ve 20 bin işçinin katıldığı bir ankette işçiler, “sosyal refah devleti” koşullarından çok farklı sorunlara dikkat çekiyorlardı. Bir işçi “iş ritmi tüketici” derken, bir başkası “çok fazla çalışıyoruz ve çok az zevk alıyoruz”, “bize köle gibi davranıyorlar ve eğer birisi sesini yükseltiyorsa sert bir biçimde cezalandırılıyor” diye ekliyordu. Sendikalar birlik olmamalarından ve iş durdurmaların etkisiz, sembolik niteliğinden dolayı eleştiriliyorlardı.<sup>34</sup> Etkili eylemler, direniş, iş yavaşlatma, durdurma ve grevlerin ardından elbette ileri işçilerin işten atılması gündeme geliyordu.
Bu örnekler daha da artırılabilir ve göstermektedir ki; kapitalizm, kapitalist piyasa ve sermayenin üretim araçları üzerindeki mülkiyeti ve toplumsal egemenliği korunduğu sürece işçi sınıfının idealize edilmiş bir güvencesi söz konusu olamaz. Sosyal haklar ve kimi güvencelerin yaşam bulması; işçi sınıfının örgütlü gücü ve bu gücü kullanması oranında karşılık bulmuştur.
İkincisi, Avrupa ülkelerinde dahi göçmen, geçici, engelli, kadın vb. işçi kesimleri sosyal devlet uygulamalarının büyük oranda dışında kalmıştır. Almanya’daki göçmen Türkiyeli işçiler de, kağıt üstündeki en temel hakları bile ancak mücadele ederek kazanmışlardır. Türkiyeli işçilerin gerçekleştirdiği 1973 Ford grevinde, bir yıl önce yapılan toplusözleşmedeki zamların erimesine karşı herkesin saat ücretinin 1 Mark artırılması ve atılan işçilerin geri alınması talep edilmiştir. Göçmen işçiler 4 haftalık izin süresinin ülkelerine arabayla gidip gelmeleri için yeterli olmadığını ileri sürmektedirler. Yazın 6 haftalık bir izin kullanmak istemektedirler. Bu talepleri fabrika yöneticileri tarafından kabul edilmemiştir. 1973 yılı yaz tatilinde Türkiye’ye gidenlerin bir kısmı doktor raporu alarak iznin bitim süresinden bir veya iki hafta sonra işbaşı yapmışlardır. İşveren bu raporları kabul etmeyerek tatil bitiminde işbaşı yapmayan bütün işçilere çıkış vermeye başlar. Otomatik bantta çalışan işçi sayısının azalması sonucu, burada çalışanların iş yükünün artması da fabrikada öfkeyi artırır. İşçilerin iki istemi vardır. İşten çıkarılan 500 civarında Türkiyeli işçinin işe alınması ve herkesin saat ücretinin 1 Mark artırılmasıdır. Bu taleplerinin sendika tarafından desteklenmemesi ve işverence kabul edilmemesi sonucu Türkiyeli işçiler toplu olarak iş bırakmaya başlar. 24 Ağustos Cuma günü grev başlar, hafta sonu kısmen çalışanlar olur, ama Pazartesi günü bütün Ford Fabrikası’nda üretim durmuştur. Fabrika Türkiyeli işçiler tarafından işgal edilir. Fabrika kapıları kapatılır, fabrika içinde yürüyüşler yapılır, şarkılar söylenir, halaylar çekilir. Sendika ve işyeri temsilcileri grevi desteklemezler ve işverenle anlaşarak grevi bir an önce bitirmek için aktif faaliyet gösterirler. İşçiler kendi sözcülerini seçerler ve işverenle görüşmeye gönderirler. Bu temsilciler işyerinde bekleyen fabrikayı işgal etmiş olan işçilere yaptıkları görüşmeleri, işverenin kabul ettiği maddeleri aktarırlar. İki temel talep –işten çıkarılan bütün işçilerin geri alınması ve herkes için saat ücretine bir Mark zam yapılması– kabul edilinceye kadar greve devam kararı işçilerin hemen hemen tamamının katılımıyla alınır. İşverenin çağrısı üzerine Türkiye Konsolosluğu’ndan temsilciler gelir, işçilerden greve son vermeleri istenir, bu da kabul görmez. Cuma günü işverenin dışardan getirdiği grev kırıcıları tarafından işyerinde yürüyüş yapan grevcilere sopalarla saldırı olur, polis de grev komitesinde olan ve grevi yürüten öncü işçilerin önemli bir kısmını gözaltına alır. Grev böylece sona erdirilir. Çok sayıda işçi işten atılırken, bazıları da sınır dışı edilir.<sup>35</sup>
Üçüncüsü, sosyal devlet uygulamalarının büyük oranda kurumsallaştığı özellikle İskandinav ülkelerinde, uzlaşmacılıkla malul olsa da güçlü bir sendikal örgütlülüğe ve işçi sınıfı ekonomik/sosyal haklar konusundaki bilincine dayanmıştır. Bu ülkelerde sosyal güvenlik ve yardım düzenlemeleri sosyal demokrat partilerce yaşama kurumsallaştırıldığı gibi uluslararası ölçekte sermaye güç ilişkileri değiştiğinde aynı partiler, sosyal devlet uygulamalarının altını oyan düzenlemeleri bizzat yaşama geçirmişlerdir.
Tabii, kapitalizmin her zaman temel özellikleri itibarıyla kapitalizm olması; sermaye egemenliği koşullarında işçi sınıfının zaten “güvencesiz” bir sınıf konumunda oluşu, neoliberal saldırı dalgasıyla gündeme gelen ve devam eden güvencesizleşme, kazanılmış hakların tasfiyesi süreciyle karşı karşıya olunduğu gerçeğiyle çelişmez. Esnek çalışma ile formüle edilen çalışma yaşamının yeniden organizasyonu, sermaye ve piyasalar üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, kamusal hizmet ve kurumların özelleştirilmesi ile işçi sınıfı ciddi bir güvencesizleşme süreciyle yüzleşmiştir. Bu nedenle Marksist anlamda “güvencesizleşme” bir dönüşümü anlatmakla birlikte, geçmişteki koşulların “güvenceli” olduğu iddiasını taşımaz. “Sosyal” devlet düzenlemelerini, kapitalist “standart” ya da “fordist” istihdamı idealize etmez. İşçi sınıfının her türlü kazanımının piyasanın yarattığı tehlike ve riskler karşısında kısmi güvenceler sağladığını, neoliberal süreçle birlikte bu hakların gevşetilmesine ve güvencesizliğin sistematik hale getirilişine dikkat çeker. Bu nedenle güvencesizliğin farklı dereceleri vardır ve kapitalizm koşullarında söz konusu olan bu derecelerin artması ya da azalmasıdır.
Göçmen işçilerin ayrımcılığa uğradığı iş piyasasında, göçmen işçilerin diğer işçilere göre güvencesiz olduğunu söylemek, daha güvenceli ve göçmen olmayan işçilerin gerçekte güvencede olduğu anlamına gelmez. Bu saptama sadece göçmen işçilerin güvencelerinin göçmen olmayan işçilere göre daha az olduğunu anlatır. Aynı şekilde tüm göçmen işçiler içerisinde güvencesizlikten etkilenme boyutunun aynı olduğunu söylemek de olanaklı olmayabilir. Bazı göçmen işçilerin, göçmen olmanın getirdiği güvencesizlikten diğer göçmen işçilere göre daha az etkileniyor olabileceklerini söylemek de olanaklıdır.<sup>36</sup>
SADECE İŞÇİLER Mİ GÜVENCESİZ?
Güvencesizlik geniş anlamda kullanıldığında; sadece çalışma ilişkilerinde işçilerin sendika üyeliği ve iş güvencesinin olmaması ile sınırlı değildir. Kapitalist toplumsal ilişkilerle birlikte, bütünsel bir neoliberal değişim sürecinin sonucu olarak değerlendirilebilir. 1970’li yıllardan itibaren kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, sermayeye ilişkin ulusal ve uluslararası düzeyde sınırlamaların kaldırılması, kamu hizmetlerinin piyasaya açılması, kültür, sanat ve her türlü ilişkinin metalaştırılması ve esnekleşme süreciyle birlikte tüm yaşamın güvencesizleştiği söylenebilir. En azından Avrupa tarihinin bir döneminde geçerli olan, insanların bir süre çalıştıktan sonra yaşlılık dönemini refah içerisinde geçirebileceğine dair güven duygusu; emeklilik yaşının yükseltilmesi ve emeklilik maaşların düşürülmesiyle giderek azalan bir toplumsal kesim için geçerli hale gelmektedir.
Bu nedenle güvencesizlik, bu geniş tanımıyla, sadece Standing’in prekarya olarak adlandırdığı güvencesiz çalışan işçiler açısından değil, onun hala işçi sınıfı olma lütfunu bahşettiği “güvenceli” işçiler için de geçerlidir. Ayrıca işçi sınıfının kazanılmış haklarının çalışma yaşamının tamamına sirayet etmesiyle dolaylı olarak bu haklardan yararlanan ve işyerlerinde sermayenin yönetim işlevini yerine getiren burjuva ve küçük burjuva tabakalar için de geçerlidir. Serbest hizmet üreticisi olarak piyasada faaliyette bulunan mühendis, doktor, avukat, muhasebeci gibi meslek grupları ücretli emekçi olmadığı, “kendi üretim araçlarına sahip” bağımsız üreticiler olarak küçük burjuvaziye dahil oldukları halde neoliberal politikaların yarattığı güvencesizliğin mağduriyetini yaşamaktadırlar. Mesleklerin odalar ya da birlikler aracılığıyla kendi kendilerini düzenlemesini kaldırmaya yönelik yönelik saldırılar neoliberal gündemin bir parçasıydı. Bu süreç mesleki ruhsatlandırma ve piyasa temelli uygulamalara riayet dayatmasıyla yaşama geçirildi. Meslek odaları anti-tröst kurallarına maruz kaldı. Kimi etik ilkeler de dahil kendi kurallarını yaşama geçiren meslek birlikleri, tekelci reflekslerle hareket ettikleri gerekçesiyle piyasanın düzenini bozmakla suçlanıyorlardı. Dolayısıyla daha fazla insan mesleki ruhsatlandırma süreçlerine maruz kaldı ve piyasa kurallarına uygun davranmaya itildi.<sup>37</sup>
Bu süreçte yaşanan değişimler çok dramatik oldu. ABD’de binden fazla meslek ruhsatlandırılma süreçlerine maruz bırakılmış durumda ve bu işgücünün yüzde 20’sinden fazlasına tekabül ediyor. Ruhsatlandırma başka alanlara da oldukça yayıldı. Bu düzenlemelerin çalışma bakanlıkları ya da onların muadillerince yapıldığı düşünülse de, bu iş finans bankalarına devredilmiş durumda. ABD Yüksek Mahkemesi ve Federal Ticaret Komisyonu, mesleklerin anti tröst kurallarından muafiyetini kaldırarak 1970’lerden itibaren bu yönde bir eğilime imza attı. Mesleklerin ne yapıp yapmayacağına rekabet ve finans kurumları karar verir oldu. Avustralya’da bütün meslekler Rekabet ve Tüketim Komisyonu’na, Belçika ve Hollanda’da ise yine rekabeti düzenleyen kurumlara tabi. İngiltere’de de hükümetin yönetimindeki kurullar, rekabet ve tüketicilerin çıkarlarını, meseleyi belirleyen temel kural olarak görüyor. Piyasa düzenlemelerinin eşlik ettiği mesleklerin serbestleştirilmesi süreci aslında kısmen, Dünya Ticaret Örgütüne bağlı GATS ve Avrupa Birliği’nin Hizmetler Direktifi gibi uluslararası aygıtlar aracılığıyla oldu. Önceden kimin avukat, muhasebeci, mimar ya da muslukçu olacağına ulusal yargının karar verdiği ülkelerin piyasaları, mesleki hizmetler konusunda artık yabancı rekabete açılıyor.<sup>38</sup> Mesleklerin birlikleri ve kamusal düzenlemeler yoluyla elde ettiği güvenceler, rekabete aykırı oldukları gerekçesiyle bir bir kaldırılırken hem küçük üretici konumundaki hem de şirketlerde çalışan ve ayrıcalıklı oldukları düşünülen meslek sahipleri güvencesizlik salgının ortasındaki yerlerini alıyor.
Çok uluslu şirketlerin tarımsal yapılara doğrudan nüfuz etmesiyle birlikte küçük köylülük de, sahip olduğu üretim araçlarına ve çeşitli toplumsal korumalara dayanarak sahip olduğu güvenceleri kaybetme süreci yaşamaktadır. Geleneksel olarak geçimlik üretim yapan köylü “güvenceli” olarak tanımlanabilirdi. Aile içindeki ücretsiz emekçiler, sahip olunan toprak ve üretim araçları küçük köylü üreticiliğini tanımlamakla birlikte, piyasanın güvencesizliği karşısında köylülüğün korunabildiği sığınaklardı. Tarımda kapitalist gelişmenin göstergeleri olarak gerçekleşen mülksüzleştirme ve proleterleşme süreçlerinden ilki toprak ve üretim araçları üzerindeki, ikincisi de ücretsiz aile emeği üzerindeki köylü tasarrufunu kırıp parçalayan ve böylece köylünün mülkünü sermayeleştirirken, emek gücünü de işçileştiren süreçlerdir. Neoliberal politikalarla tarım desteklerinin kaldırılması ve gümrük vergilerinin düşürülmesiyle küçük üretimin sınırları giderek daralmakta, böyle küçük üreticinin piyasa karşısında dayanakları iyice zorlanmakta, kimileri üretim yapamaz hale gelip kente ucuz işgücü olarak sürüklenmektedir. Ya da aile üyelerinin bir kısmı tarım dışı alanlarda, örneğin kentteki hizmet ya da sanayi sektöründe çalışarak küçük toprak sahipliği korunmaktadır. Giderek kentte çalışma esas gelir kaynağı olup köy ilişkisi ya tamamen kopmakta ya da bir destek geliri olarak sürdürülmektedir. Bu farklı yollardan hangisinden geçilirse geçilsin kesin olan klasik küçük toprak sahibi köylünün piyasa ilişkileri karşısında giderek sıkışması ve güvencesizleşmesidir.<sup>39</sup>
Bu nedenle güvencesizlik, Standing’in prekaryasını aşan, işçi sınıfının ötesindeki geniş emekçi kitlelerin yaşamını ilgilendiren bir süreç olarak yaşam bulmaktadır.<sup>40</sup> Bu tablo, Standing’in güvencesizliği meslek sahipleri ve işçilerin korumasız, taşeron, sözleşmeli, göçmen, sendikasız vb. kesimleriyle sınırlayan prekarya anlayışıyla çeliştiği, hatta onu geçersiz kıldığı gibi geniş kitlelerin kapitalizm ve sermaye güçleri tarafından ortak bir geleceği kurmak üzere bir araya gelme zeminine de işaret etmektedir.
STANDING VE WEBERYAN PARADİGMA
Standing’e göre; prekarya sınıfı, işçi sınıfının bir parçası değildir. Çünkü işçi sınıfı denildiğinde akla uzun dönemli, istikrarlı, sabit zamanlı ve ileriye dönük olarak ne kadar ve nasıl ilerleyebileceği açıkça belli olan işlerin bulunduğu, sendikalaşmanın olduğu ve kolektif sözleşmelerin yapıldığı bir topluluk akla gelir. Prekaryaya dahil olanlarsa işverenlerini bile tanımadığı gibi, sabit ya da öngörülebilir bir ücret, statü yahut çeşitli haklara sahip değildir. Güvencesiz bir varoluşa sahip olarak tanımlanmak bir tanınma belirtisi meydana getirebilir.<sup>41</sup> Güvencesiz koşullar kritiktir, çünkü onu ayrı bir sınıf haline getiren olgu, işçi sınıfının “sanayi vatandaşlığı” gündemi içerisinde sahip olduğu yedi tip güvenceden yoksun olmasıdır. Çalışma hakkı, keyfi işten çıkarmalara karşı koruma, vasıf ve statü açısından ilerleme, işçi sağlığı önlemleri ve sosyal güvence, gelir güvencesi, sendikal örgütlülük gibi haklardan yoksun kalan işçi, eskiden işçi olsa da artık prekaryaya dahil olmuştur.<sup>42</sup>
Standing prekaryayı bir sınıf olarak tanımlamasına zemin hazırlayan Weberyan paradigmaya dayanarak günümüz toplumunda yedi sınıf tanımlıyor: İlki, tepede az sayıda ancak inanılmaz derecede zengin küresel vatandaşların meydana getirdiği ‘elit’ sınıfı ve “bu sınıf sahip olduğu milyarlarca dolarla bütün evrene hükmediyor”<sup>43</sup>. Bu elit sınıfın altında ‘maaşlılar’ var. Hala tam istihdam çerçevesinde çalışan, bazıları elit sınıfa geçmeyi ümit eden bu sınıfın çoğunluğu genelde “devlet tarafından karşılanan ücretli izinlerin ve şirketin sağladığı sosyal hakların tadını çıkarıyor ve içinde olduğu sosyal konumdan memnun”. Söz konusu ‘maaşlı’ sınıf, Standing’e göre büyük şirketlerde, devlet ve kamu kuruluşlarında yoğun olarak istihdam edilmekte. Üçüncü sınıf ise, ‘profisyen’ler: “Profesyonel ve teknisyen sözcüklerinin birleşimi olarak düşünülebilecek bu kesim, şu anda çok daha küçük bir grup.” Pazarlayabilecekleri vasıflara, sözleşmeye dayalı olarak yüksek gelirlere sahip kişileri kapsıyor; danışman ya da kendi için çalışan işçiler bu gruba girebilir. Dördüncüsü, gelir açısından ‘profisyenler’in altında el emeğiyle çalışanların giderek daralan çekirdek bir kısmı var ki bunlar eski ‘işçi sınıfı’nın özünü oluşturuyor. Bu dört grubun altına ise, bir tarafta işsizler ordusu diğer yanda da toplumun uç kısımlarında yaşayan ve onun genel yapısıyla uyuşmayan ayrıksı bir kesimle kuşatılmış ‘prekarya’ adlı giderek büyüyen bir sınıf bulunmakta. Yedinci sınıf ise lümpen proletarya.<sup>44</sup>
Başka bir Weberyan sınıf analizi de benzer bir sınıf tablosu sunmaktadır:
“1. Elitler: Ülkenin en yüksek gelir grubuna mensup olup sosyal, kültürel ve ekonomik unsurlar açısında en yüksek imkanlara sahip olanlar.
“2. Prekarya: Sosyal piramidin en altında yer alan bu sınıfın mensupları; temizlik, ulaşım veya bakım gibi hizmet işlerinde çalışıyor.
“3. Yerleşik orta sınıf: Bu sınıf nüfusun yüzde 25’ini kapsıyor. Sıralamada, en zenginlerin bir altında gelen bu sınıf, idari ve geleneksel uzmanlık alanlarında çalışıyor.
“4. Teknik orta sınıf: Nüfusun yüzde 6’sını içeren sınıf; araştırma, bilim ve teknik görev alanlarında hizmet veriyor.
“5. Yeni zengin işçiler: Nüfusun yüzde 15’ini içeren… tüm diğer sınıfların ortasında yer alan bu grubun mensupları ekonomik olarak kendilerini güçlükle geçindirebiliyor.
“6. Geleneksel işçi sınıfı: Yaş ortalaması 66 olan bu sınıf nüfusun yüzde 14’lük dilimini içeriyor. Bu grubun genellikle devlet destekli ekonomik özgürlüğü bulunuyor.
“7. Yükselişteki servis işçileri: Yaş ortalaması 34 olan bu sınıf, nüfusun yüzde 19’unu kapsıyor. Ekonomik olarak güvenceden yoksun fakat sosyal ve kültürel birikimleri oldukça zengin.”<sup>45</sup>
Bu şema ile Standing’in sınıfları arasında belli farklar olmakla birlikte ortak özelliği; kapitalist piyasadaki çeşitli konumlara işaret ediyor olmasıdır. Bu tür bir Weberyan akıl yürütme ile şemaya yeni sınıflar da eklenebilir. Standing profesyonel ve teknisyen sözcüklerinin birleşimi olarak ‘Profisyenler’i kendi hesabına çalışan vasıflı kişilerle sınırlarken, profisyenlerin dışında doğrudan bilgi, yazılım, fikir üreten, yaratıcı etkinlikleri ile yüksek ücret alan ama yönetici bir pozisyonu da bulunmayan ayrı bir profesyoneller sınıfından bahsedilebilir.
Standing’in yine kolayca prekarya olarak sınıflandırdığı farklı güvencesiz çalışma biçimlerinde istihdam edilen işçilerden çok sayıda yeni sınıf türetilebilir. Çünkü prekarya tanımı gereği homojen bir yapıya sahip değildir. Gelip geçici işlerde çalışırken bir yandan da internet kafede vakit geçiren “ergen” ile polis korkusuyla yaşayıp çılgınca iş bağlantıları kuran, hayatta kalmak için her yolu deneyen, gün boyu elinde tezgahıyla ucuz saatler satan siyah göçmen arasında fark vardır. Öte yandan bunların ikisi de, çocuklarına destek olmak zorunda kalan, kirasını ve faturalarını ödemekte zorlanan, bu nedenle sağda solda küçük işler yapmak zorunda kalan emekli adamdan farklıdır.<sup>46</sup> Bu nedenle prekaryanın içinde “genç ve kısa süreli çalışanlar”, “göçmenler” ve “emekli olup çalışmaya devam edenler” gibi yeni sınıflar tanımlamak zorlama bir çaba değil, Standing’in sınıf yaklaşımının bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. Zaten Weberyan geleneğin önemli temsilcisi Goldthorpe’a göre toplumdaki sınıf sayısını net olarak belirlemek mümkün değildir. Wright’a göre, 2 ila 10 sınıf, Goldthorpe göre 3 ila 36 sınıf söz konusu olabilir.
Hem prekarya tanımında hem de genel olarak yedi sınıf ile tarif ettiği “toplumsal tabakalaşma” yorumunda görüldüğü gibi Standing, sınıfları kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri temelinde değil “zenginlik”, “teknik beceri”, “pazarlanabilecek vasıf”, “el emeği”, “sosyal haklar” vb. piyasa konumları zemininde ele almaktadır. Bu açıdan sınırları içerisinde kaldığı Weberyan sınıf analizi geleneğinin tüm zaaflarını taşımaktadır. Belli başlıcaları şöyle sıralanabilir:
– Standing, kapitalist sömürü ilişkilerinin derinlemesine bir analizine girişmeksizin piyasadaki “konum” ve görünümleri dikkate alarak sınıfları tanımlıyor. Onun analizinde üretim süreci, üretim araçları üzerindeki mülkiyet, karşı karşıya gelen sınıflar, artı-değer, artı-değere bir sınıf tarafından el konulması, sömürü vb. kavramlar ya hiç yer almıyor ya da sadece piyasadaki konumlara vurgu yapılmak üzere teğet geçiliyor. Dolayısıyla uluslararası piyasa ve devasa boyutlara ulaşmış üretim süreci düşünüldüğünde Standing, üretimin çıktılarına ve artı değere kimin el koyduğuna, kimlerin bu sürecin dışında kalıp sömürüldüğüne bakmaksızın sınıf tartışmalarına dahil oluyor.
– Kapitalist sömürü ilişkilerinin dışında ele alındığında ve böylece sınıflar arasındaki ilişkiler “sömürü dışı” varsayıldığında, bütün bir sınıflar arası mücadele ve siyasal hedef de sömürünün varlığını devam ettirdiği koşullarda kısıtlı güvencelerin elde edilmesine indirgeniyor.
– Sınıflar, yine üretim süreci ve sömürü ilişkileri üzerinden ele alınmadığında, çok çeşitli görünüm biçimleri ve piyasa konumları, hatta bazı statüler bile, yeni bir sınıfın tarifi için kullanılabiliyor.
– Böyle bir yaklaşımın sınıflar arası ve sınıf içi statü gibi çeşitli ayrımları birbirine karıştırması kaçınılmazdır. Weber de, kendi döneminde dört temel sınıf belirlerken; vasıf, beceri ve gelir düzeylerindeki değişmeyle beraber toplumdaki sınıf sayısının da artacağı düşünüyordu. Örneğin Weber, sendikaların belirli pazarlanabilir becerilere sahip işçilerin sayılarını sınırlama gücünün, işçi sınıfı içerisindeki bölünmeleri ürettiği, bunun da işçileri parçalanmaya götürdüğü; böylece sendikalı ve çeşitli becerileri elinde tutan işçilerin piyasada daha avantajlı bir konuma gelerek yeni bir sınıf oluşturabileceğini öngörüyordu.<sup>47</sup> Bu Standing’in işçi sınıfını “güvenceli” işçilerle sınırlayan “güvencesiz” işçilerin prekarya olarak ayrı bir sınıf haline geldiğini iddia eden teziyle paralel bir varsayımdır.
– Standing, sınıfları kapitalist toplumsal yapının temel belirleyeni olarak değerlendirmeyip onu bir analiz aracına indirgeyen Weberyan geleneği takip ediyor. Sınıflar, kapitalist ilişkilerin temel bir bileşeni ve artı-değer üretiminin faili olarak ele alınmadığında, toplumsal yapının hangi yönünün inceleneceğine bağlı olarak farklı biçimlerde tanımlanabilecek analitik bir kavram düzeyine indirgenmektedir. Eğer tüketim düzeyi ve bileşimi incelenecekse toplumsal sınıflar gelirlere göre, üretim sürecindeki teknik ilişkiler ele alınacaksa vasıf düzeyine göre bir sınıflandırma tercih edilebilmektedir. Toplumu kavrama, onun temellerine inme amacı rafa kaldırıldığında sınıf da, ihtiyaca göre içeriği değişebilen analitik/araçsal bir kavrama indirgenmektedir.
Standing’in prekarya tanımında, üretim araçları üzerindeki mülkiyet ve emek sürecinde girilen sömürü ilişkileri gözardı edilirken çalışma yaşamındaki çeşitli hak ve güvencelerin varlığına, sabit ve düzenli bir iş yaşantısının olup olmamasına odaklanılmaktadır.
Standing, prekaryanın, proletaryadan ayrı bir varlığa sahip olduğunu vurgularken, “Marksist anlamda düşünecek olursak da prekaryanın kendi için sınıf olmaktan ziyade, henüz oluşum sürecindeki bir sınıf olduğunu iddia edebiliriz”<sup>48</sup> demektedir. Standing, prekaryanın Marksist sınıf yaklaşımıyla ilgili olmadığını bilerek “Marksist anlamda düşünecek olursak” ifadesiyle proletarya ile prekarya arasında bir analoji kurmaya çalışıyor. Prekaryanın siyasal çıkarlarını bilince çıkarmış “kendi için” sınıf olma aşamasına gelmediğini, hareketin henüz zayıf olduğunu vurgulamak istiyor.
Yeni bir sınıf tanımı yaparken sınıf tartışmalarının iki önemli geleneğinden birisi olan Weberyan paradigma içinde kalan Standing’e göre; “sosyologlar toplumsal tabakalaşma söz konusu olduğunda geleneksel olarak Max Weber, yani sınıf ve statü üzerinden düşünür.”<sup>49</sup> Weber’in modelinde işverenler ve kendi hesabına çalışanların dışında ücretli emekçi ve maaşlı çalışanların bulunduğunu belirten Standing, prekaryanın bu iki sınıfın dışında kaldığını savunuyor. Weber’in statü tanımının da daha çok mesleklerle ilişkilendirildiğine vurgu yaparken, prekaryanın bu mesleki tanımlamalara da tam olarak uymadığını ifade ediyor. Çünkü bütün mesleklerde farklı statüler barındıran bir takım bölünme ve hiyerarşiler söz konusudur. “Bu anlamda prekarya ‘parçalı statü’ye sahiptir ve görüleceği gibi ‘toplumsal gelir’ yapısı eskiye dayalı sınıf ya da meslek kavramlarıyla kolay kolay örtüşmez.”<sup>50</sup>
Standing, “eskiye dayalı sınıf ya da meslek kavramları” ile esas olarak işçi sınıfı ve sermaye ilişkisine atıf yaparken, işçi sınıfı ve kapitalist sınıf arasındaki uzlaşmaya dayanan<sup>51</sup> “refah devleti”nin sona ermesiyle birlikte bu eski sınıf yapılanmasının sona erdiğini düşünüyor. Böylece Marksist, hatta Weberyan sınıf ve (mesleksel) statü tanımlamalarının un ufak olduğu yeni bir döneme girildiğini varsayıyor.<sup>52</sup>
“Refah devletinin” neoliberal saldırı altında kalışıyla birlikte ortaya çıkan toplumun yeni bir sınıfsal yapıya ev sahipliği yaptığını belirtmekle birlikte, Standing sınıf ve statü kavramlarını kullanmaya devam ediyor. Bu açıdan Standing, Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm kitabındaki emek gücü ve toplumsal yaşamın metalaşmasına ilişkin değerlendirmelerini, neoliberal dönemdeki iş dünyasının analizinde önemli ölçüde kullanmasına rağmen onun gibi sınıf-körü değildir.<sup>53</sup> Eski sınıfların refah devletinin ardından ortadan kalktığını ancak yeni sınıf ve statü biçimlerinin ortaya çıktığını savunsa da Standing’in dahil olduğu Weberyan paradigmanın asgari tutarlılığından da yoksundur. Sınıf, statü, grup gibi kavramları sürekli olarak birbirine karıştırma ve silikleştirme eğilimindedir.
Denizcan Kutlu da, Standing’in kitabı üzerine yaptığı incelemede bu karmaşaya dikkat çekerken, Standing’in prekaryayı açıkça sınıf olarak tanımlamadığını ifade eder. “Çalışmanın başka bir yerinde prekaryadan, ‘sınıf yapısı’ olarak söz edilirken, aynı sayfada, prekaryanın ‘sınıf özellikleri’ne sahip olduğu da ifade ediliyor. Böylelikle, Standing’in prekaryayı tanımlarken, Weber’e atıfla, sınıf ve statüyü temel alan bir analize giriştiği söylenebilir; ancak bu da Standing’i bir kavramsal bulanıklık içine girmekten kurtarmamaktadır. Zira, prekaryanın bir sınıf mı yoksa bir grup mu olduğu belirsizdir. Aynı şekilde, Standing, başka bir yerde, prekaryanın andığı diğer ‘sınıf grupları’ndan (class groups) nasıl ayrıldığından söz eder; böylelikle prekaryayı da dolaylı olarak bir ‘sınıf grubu’ olarak anmış olur.”<sup>54</sup>
Kutlu, değerlendirmesinin devamında, kitabın Türkçe çevirisinde de problem olduğu, Standing bazı yerlerde kullandığı “grup” ya da “sınıf grubu” kavramının “sınıf” olarak çevrildiğini, grup ve sınıf kavramlarının farklı sosyolojik geleneklere ait olduğunu vurgular.<sup>55</sup> Kutlu’nun bu ifadeleri sınıf, statü ve grup kavramlarının yeterince özenli kullanılmadığını göstermekle birlikte Standing’in prekarya ile işçi sınıfından ayrı, hatta kimi özellikleri itibarıyla ona karşıt, “yeni ve tehlikeli” bir sınıfı tanımladığı gerçeğini değiştirmez. Standing prekaryaya ilişkin sınıf, grup vb. kavramları karıştırarak kullanmasına, hatta pek çok yerde prekaryayı tanımlarken statü özelliklerine dikkat çekmesine rağmen; prekarya tezinin temel iddiası onun giderek büyüyen ve işçi sınıfından ayrı bir sınıf olarak varlığıdır. Bu sınıf, Standing’e göre; “refah devleti”ni doğuran uzlaşmanın tarafları olan işçi sınıfı ve kapitalist sınıfın marjinal hale geldiği yeni bir metalaşma sürecinin yani neoliberal ‘küreselleşme’nin sonucudur.
Standing, yer yer farklı kavramları kullanmakla birlikte prekarya ile yeni bir sınıfı imlemektedir. Ancak bu sınıf, çeşitli hak kayıpları ve güvencesizliğe vurgu yaparak türetilen, Weberyan bir yaklaşımla istenirse daha başkaca da sınıflar bölünebilecek bir sınıftır. Sınıflar üretim ve sömürü ilişkilerindeki varlık, oluşum ve hareketleriyle değil gelir, vasıf, güvence, yaşam tarzına göre kategorilendirilince, tek tek insanları birbirine bağlayan, birleştiren ve karşıtlık kuran sosyo-ekonomik ilişkilerdeki nesnel konumlanış ve bütünlük rafa kaldırılmaktadır.
DEVAM EDECEK
Dipnotlar
1. Öztürk, Özgür ve Öztürk, Melda Yaman (2014) “Türkiye Sanayi Strateji Belgesi ile Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’nde ortaya konulan ‘vizyon’”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 88-99, sf. 96.
2. Aydoğanoğlu, Erkan (2014) “İşten Atma Endeksi!”, Evrensel Gazetesi, http://www.evrensel.net/yazi/71988/isten-atma-endeksi, 20 Nisan 2016.
3. Mustafa Sönmez “dibe doğru yarış” deyimini şöyle tanımlıyor: “Çevre ülkelerde 1980’ler sonrası dışa açılma süreçleri, ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesine dayanmakta idi. Bu dönüşüm, bu ülkelerdeki büyüme dinamiklerini gittikçe artan bir oranda dışa bağımlı hale getirdi ve gerek büyüme, gerekse çalışanlar açısından giderek daha yüksek bir belirsizlik ortamı yaratıldı. İhracata dayalı büyüme stratejileri, gelişmekte olan ülkeleri belirli sektörlerde uzmanlaşmaya itti. Bu, genellikle gelişmiş ülkelerin alt ve orta sınıflarının kullandığı, adına ‘ücret malları’ da denilen dayanıklı, dayanıksız tüketim malları üretimlerini (otomobil, beyaz eşya, gıda, tekstil vb.) yanı sıra, çevre sorunları yaratan demir-çelik, gemi, kimya gibi sanayilerin çevre ülkelere aktarılmasını içeriyordu. Çokuluslu dev firmalar, yatırımlarını başta Çin olmak üzere Asya ülkelerine aktarırken, buralarda geliştirdikleri yerli sermaye ile bütünleşik yapılar kurdular ve merkez ülkelere dönük ihracatçı yatırımları geliştirdiler. Ancak bu ihracatın hem iç pazarlarda hem de dünyada kendine yer bulması, rekabet gücü sağlaması, ağırlıkla, işgücü üretkenliğini artırmaya odaklandırıldı. Hedef şuydu: Daha fazla ihracat malını, daha ucuz emekle üretmek. Bu uğurda birbirleriyle ‘dibe doğru yarışa’ giren ülkeler için yapılacak şey, nispi artık değeri artırmak, yani birim işgücünden olabildiğince çok artık değer sağmak…” (Sönmez, Mustafa (2010) “Krizle büyüyen işsizlik, güvencesizleştirme”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 214, Mart 2010, s. 16-27, sf. 18).
4. Belirli süreli iş sözleşmeleri, işçinin sözleşmesinin belirli bir süre boyunca (1, 2 ya da 3 yıl gibi) geçerli olması halidir. İş hukukunda özellikle belirli süreli işlerde istihdamı karşılama iddiasıyla tanımlanmış olsa da, işin geçici niteliği olmayan birçok üretim biriminde, örneğin on yıllardır üretim yapan bir fabrikada bu tür sözleşmeler kullanılabilmektedir. Sözleşme süresinin sonunda, patronun, hiçbir tazminat ödemeden sözleşmeyi yenilememe yani hiçbir maliyete katlanmadan işten atma hakkı bulunmaktadır. Ayrıca patrona sağlanan bu olanak işçinin patrona bağımlılığını artıran, hak arama gücünü ise zayıflatan bir rol oynamaktadır. Esnek çalışmanın bu kadar yaygınlaşmadığı dönemde bu tür işlerde belirsiz süreli iş sözleşmesi yaygındı.
5. Güvencesizliğin dünya genelindeki yansımalarına ilişkin somut örneklere bir sonraki bölümde değinilecektir.
6. Burada olası bir yanlış anlamaya da dikkat çekmekte fayda var. Özgürlük Dünyası’nın bir önceki sayısında uzun olarak ele alındığı gibi, güvencesizlik, kavramsal ve pratik olarak işçi sınıfının belirli bir döneminin değil onun varlığı ve oluşunun ayrılmaz bir parçasıdır. Kapitalist piyasa koşullarında işçi sınıfının gerçek anlamda bir güvenceye sahip olması mümkün değildir. Güvencesizliği, ayrı bir sınıfsal kategori ve toplumsal öznenin ortaya çıkışının zemini olarak ele alan Standing, idealize edilmiş bir “refah devleti” hülyasını temel almaktadır.
7. Özveri, Murat (2012) “Güvencesiz Çalışmanın Hukuki Dayanakları”, Çalışma ve Toplum, C.2, sf. 33, 147-172, 148.
8. Savul, Güven (2012) “Standart Dışının Standartlaşması – Güvencesiz İstihdam”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 117-141, sf. 127.
9. Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 26.
10. Savul, “Standart Dışının Standartlaşması – Güvencesiz İstihdam”, sf. 128.
11. Böyle bir geniş tanımlamada; Standing’in yaptığı gibi neredeyse bütün sorunlar bir tür güvencesizlik olarak değerlendirilebilir. Çünkü, işçi sınıfının her türlü örgütlülüğü, hak ve kazanımı kapitalist piyasa ilişkileri ve sermaye egemenliği karşısında kendi yaşamına ilişkin bir güvence sağlaması anlamına gelir. Hakların esnek çalışma paradigması çerçevesinde gevşetilmesi de ilgili güvencelerin ortadan kaldırılması olarak değerlendirilebilir. Ancak bu daha genel bir soyutlama düzeyidir. Oysa işçi sınıfı mücadeleleri, içinde bulunduğu nesnel koşullar, neoliberal politikaların geliş biçimi, hatta “sırası”, örgütlenme ve bilinç düzeyine göre farklı gündem ve konular üzerinden yükselebilir.
12. Elbette işçinin “güvenliği” kendi hissiyle sınırlı olmayıp kapitalist piyasa ilişkileri egemenliğinde gerçek anlamda sağlanamayacak bir durumdur.
13. Aslında uzun süreli olan ancak geçici iş muamelesi yapılan ve ihale usulü çalışılan alanlarda, işçilerin sözleşmesi yenilenmediği takdirde açılan davalarda, işin sürekliliği kanıtlanıp kıdem tazminatı alınabilmektedir.
14. Standing, Prekarya, sf. 62-63.
15. Standing, Prekarya, sf. 63-67.
16. Ulukan, Umut (2014) “Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü? Avrupa ve Türkiye’den ‘güvenceli’ esneklik pratikleri”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 68-87, sf. 76-77.
17. Ulukan, “Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü?”, sf. 77-78.
18. Son yıllarda eğitim ve istihdam politikası arasındaki ilişki, başka bir deyişle eğitimin piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmesi tarihte görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Değişen ve gelişen teknolojiye uyum sağlamak için birey, hayat boyu eğitim kurslarına katılmalı, böylece istihdam edilebilirliğini korumalıdır. İstihdam edilebilir niteliğe gelen her işsiz, yeterli istihdam olanakları sağlanmadığı için ya istihdam edilebilir işsiz olarak kalacak ya da birçok kursa gitmiş olsa bile işsiz olduğundan istihdam edilebilir nitelikte sayılmayacaktır.
19. Aktif işgücü piyasası politikaları (AİPP), işsizleri sürekli istihdam edilebilir (sermaye için hazır) durumda tutarak işgücü piyasasına girişlerini kolaylaştırmayı amaçlayan istihdam politikalarıdır. İşsizlik maaşı gibi işsizleri işgücü piyasasından uzaklaştırdığı varsayılan ‘pasif’ önlemlere karşın aktif politikalar işsizlerin eğitimini, yeni teknolojilere uyumunu, istihdamda vergi teşvikleri vb. politikaları kapsar. Sosyal devlet uygulamalarının gevşetilmesi ve kaldırılmasıyla birlikte, yalnızca adından bile kötü bir anlam yüklenebilecek “pasif” istihdam politikaları yerini aktif olanlarına bırakmaktadır.
20. Fredman, Sandra (2004) “Women at Work: Broken Promise of Flexicurity”, Industrial Law Journal, 33:4, sf. 299-319.
21. Ulusal İstihdam Strateji Belgesi (2010), http://www.birlesikmetal.org/tis/?p=1564, 20.04.2016.
22. Kozanoğlu, Hayri; Gür, Nurullah; Özden, Barış Alp (2008) Neoliberalizmin Gerçek 100’ü, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 72.
23. Ciğerci-Ulukan, Nihan (2014) “İşsizlik versus geçici çalışma: Özel istihdam bürolarının kiralık işçileri”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, s. 143-157, s. 151.
24. Ciğerci-Ulukan, Nihan, İşsizlik versus geçici çalışma, s. 151.
25. Ciğerci-Ulukan, Nihan, İşsizlik versus geçici çalışma, s. 151-152.
26. Ciğerci-Ulukan, Nihan, İşsizlik versus geçici çalışma, s. 152.
27. ILO (2004) Economic Security for a Better World: Programme on Socio-economic Security.
28. Ulukan, Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü?, sf. 78.
29. Standing, güvenceli çalışma açısından “refah devleti”ni idealize ederken, “cennet siyaseti” dediği siyasal projesinde yeni bir “sosyal devlet” önerisi yoktur. Onun projesi, neoliberal döneme ve esnek çalışmaya uyum sağlamış, sermayeyi de zora sokmamayı temel ilke edinmiş neoliberal bir tasarımdır. Özgürlük Dünyası’nın ilerleyen sayılarında bu konu ayrıca ele alınacaktır.
30. Elbette liberalizmin ana varsayımları ve politikalarının muhafaza edildiği, ancak öncesine göre devletin piyasayı sınırlandıran ve istihdam sağlayan müdahalesinin daha fazla öngörüldüğü Keynesyen politikalar da sınıf mücadelesi ve güç ilişkileri ile yakından bağlantılıdır.
31. Bensaid, Daniel (2011) “Önsöz”, Marksizme Giriş, E. Mandel, İstanbul: Yazın Yayıncılık, sf. 12.
32. Standing, Guy (2008) Work After Globalization, Cheltenham: Edward Elgar Publishing, sf. 98.
33. Barker, Colin (2010) Devrim Provaları, Çeviren: Umut Haskan ve İrem Yılmaz, İstanbul: Yordam Kitap, sf. 18-29.
34. Wright, Steve (2008) Gökyüzünü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık, sf. 152.
35. Tekin, Uğur (2015) “Türkiyeli İşçilerin 1973 Ford Fabrikası Grevi”, DİSKAR Bülteni, Sayı: 4, sf. 66-73, sf. 70-72.
36. Özveri, Güvencesiz Çalışmanın Hukuki Dayanakları, sf. 148.
37. Standing, Prekarya, sf. 73.
38. Standing, Prekarya, sf. 73-74.
39. Özuğurlu, Metin (2012) “Emeğin Güvencesizliği Penceresinden Türkiye Tarımı”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 159-165, sf. 160, 163, 164.
40. Seymour, Richard (2012) “Hepimiz Güvencesiziz – ‘Prekarya’ Kavramı ve Yanlış Kullanımı Üzerine”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 251-270, sf. 253.
41. Standing, Prekarya, sf. 20.
42. Standing, Prekarya, sf. 26.
43. “Forbes dergisinin en iyi ve en büyük listesinde de yer alan bu elitler, dünyanın her yerinde hükümetlere etki edebiliyor ve cömert hayırseverlik jestlerine de bir hayli düşkünler.” (Standing, 2015: 21).
44. Standing, Prekarya, sf. 21-22.
45. Milliyet (2013) “Sosyal sınıflar yediye bölündü”, 6 Nisan 2013, http://gundem.milliyet.com.tr/sosyal-siniflar-yediye-bolundu/gundem/gundemdetay/06.04.2013/1690051/default.htm, 20.04.2016.
46. Standing, Prekarya, sf. 31.
47. Dworkin, Dennis (2012) Sınıf Mücadeleleri, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 71.
48. Standing, Prekarya, sf. 21.
49. Standing, Prekarya, sf. 22.
50. Standing, Prekarya, sf. 23.
51. Standing, Guy (2008) Work After Globalization, Cheltenham: Edward Elgar Publishing, sf. 98.
52. Standing, Prekarya, sf. 23.
53. Meurer, Mona (2011) “Review of Guy Standing’s ‘Work After Globalization: Building Occupational Citizenship’”, Global Labour Journal, Vol. 2, Iss. 1, p. 68-70, sf. 69.
54. Kutlu, Denizcan (2015) “‘Prekarya’ Üzerine Eleştirel Notlar ve Düşünceler”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt: 70, Sayı: 1, sf. 223-236, sf. 228.
55. Deniz Kutlucan, konuyla ilgili dipnotunda şunları ifade etmiştir: “Kitabın Türkçe çevirisinde bu kısım, ‘Marksist anlamda düşünecek olursak da prekaryanın kendi için sınıf olmaktan ziyade, henüz oluşum sürecindeki bir sınıf olduğunu iddia edebiliriz’ olarak çevrilmiştir. Orijinal metin ise şu şekildedir: ‘We may claim that the precariat is a class-in-the-making, if not yet a class-for-itself, in the Marxian sense of that term’. Bu yazının hazırlanmasında Türkçe’ye çevrilen kitap referans alınmış olmakla birlikte, kitabın kimi yerlerinde çeviri açısından çeşitli sorunlar olduğunu da belirtmek gerekir. Örneğin, çeviri metinde, dünyada eski sınıflar devamlılık göstermekle birlikte, ‘bugün yedi çeşit sınıf’ın tanımlanabileceği belirtilirken, orijinal metinde burada sınıf değil, ‘gruplar’dan söz ediliyor. Bu noktada, sınıf ve grup kavramlarının, farklı sosyoloji geleneklerine ait olduğunu ifade etmek gerekiyor.” (Bkz. Kutlu, “‘Prekarya’ Üzerine Eleştirel Notlar ve Düşünceler”, sf. 228).
KAYNAKLAR
Aydoğanoğlu, Erkan (2014) “İşten Atma Endeksi!”, Evrensel Gazetesi, http://www.evrensel.net/yazi/71988/isten-atma-endeksi, 20 Nisan 2016.
Barker, Colin (2010) Devrim Provaları, Çeviren: Umut Haskan ve İrem Yılmaz, İstanbul: Yordam Kitap.
Bensaid, Daniel (2011) “Önsöz”, Marksizme Giriş, E. Mandel, İstanbul: Yazın Yayıncılık.
Dworkin, Dennis (2012) Sınıf Mücadeleleri, İstanbul: İletişim Yayınları.
Fredman, Sandra (2004) “Women at Work: Broken Promise of Flexicurity”, Industrial Law Journal, 33:4, s. 299-319.
ILO (2004) Economic Security for a Better World: Programme on Socio-economic Security.
Kozanoğlu, Hayri; Gür, Nurullah; Özden, Barış Alp (2008) Neoliberalizmin Gerçek 100’ü, İstanbul: İletişim Yayınları.
Kutlu, Denizcan (2015) “‘Prekarya’ Üzerine Eleştirel Notlar ve Düşünceler”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt: 70, Sayı: 1, s. 223-236.
MacGregor, Susanne (2007) “Refah Devleti ve Neoliberalizm”, Alfredo S. F. ve Deborah J. (der.), Neoliberalizm Muhalif Bir Seçki (çev. Ş. Başlı ve T. Öncel) içinde, İstanbul: Yordam Kitap, sf. 236-247.
Meurer, Mona (2011) “Review of Guy Standing’s ‘Work After Globalization: Building Occupational Citizenship’”, Global Labour Journal, Vol. 2, Iss. 1, p. 68-70.
Milliyet (2013) “Sosyal sınıflar yediye bölündü”, 6 Nisan 2013, http://gundem.milliyet.com.tr/sosyal-siniflar-yediye-bolundu/gundem/gundemdetay/06.04.2013/1690051/default.htm, 20.04.2016.
Öztürk, Özgür ve Öztürk, Melda Yaman (2014) “Türkiye Sanayi Strateji Belgesi ile Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’nde ortaya konulan ‘vizyon’”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 88-99.
Özuğurlu, Metin (2012) “Emeğin Güvencesizliği Penceresinden Türkiye Tarımı”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 159-165.
Özveri, Murat (2012) “Güvencesiz Çalışmanın Hukuki Dayanakları”, Çalışma ve Toplum, C.2, sf. 33, 147-172.
Savul, Güven (2012) “Standart Dışının Standartlaşması – Güvencesiz İstihdam”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları.
Seymour, Richard (2012) “Hepimiz Güvencesiziz – ‘Prekarya’ Kavramı ve Yanlış Kullanımı Üzerine”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 251-270.
Sönmez, Mustafa (2010) “Krizle büyüyen işsizlik, güvencesizleştirme”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 214, Mart 2010, sf. 16-27.
Standing, Guy (2008) Work After Globalization, Cheltenham: Edward Elgar Publishing.
Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları.
Tekin, Uğur (2015) “Türkiyeli İşçilerin 1973 Ford Fabrikası Grevi”, DİSKAR Bülteni, Sayı: 4, s. 66-73.
Ulukan, Umut (2014) “Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü? Avrupa ve Türkiye’den ‘güvenceli’ esneklik pratikleri”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 68-87.
Ulusal İstihdam Strateji Belgesi (2010), http://www.birlesikmetal.org/tis/?p=1564, 20.04.2016.
Wahl, Asbjorn (2015) Refah Devletinin Yükselişi ve Düşüşü, Çevirenler: Haldun Ünal ve Baran Öztürk, İstanbul: h2o Kitap.
Wright, Steve (2008) Gökyüzünü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık.