Arif Koşar
İşçi sınıfından ayrı, yeni ve tehlikeli bir sınıfın toplum sahnesine çıktığı iddiasına dayanan Standing’in “prekarya” tezi¹, sadece ideolojik bir arka plana yaslanmakla kalmıyor, neoliberal politikalara karşı tepkisel hareketlerin “özgün” bir kavramsallaştırmasını da sunuyor. Bu açıdan prekarya tezi, özellikle 1990’lı yıllarda yoğunlaşan neoliberal esneklik politikalarının sonucunda ortaya çıkan gerçekliği –yanlış– bir biçimde yansıtıyor. Liberal reformcu bir ILO bürokratı olarak Standing’e, “prekarya” iddiasını bu düzeyde savunma cesaretini verense, güvencesizlik teması etrafında örgütlenmeye çalışan toplumsal hareketler ve bunların düzenlediği bazen başarılı ve sansasyonel, ancak her zaman işçilerin öz örgütlenmesinden uzak kampanyalar, kimi zaman sekter kimi zaman da reformcu ve hareketi zayıflatıcı eylemliliklerdir. Standing, bütün bu hareketleri, “prekerya”nın genişlemesinin bir yansıması, öfke, isyan ve oluşumunun göstergesi kabul etmiştir.²
Özgürlük Dünyası’nın geçtiğimiz iki sayısında, “prekarya” denilen bir sınıf olmadığı, Standing’in “prekerya”ya atfettiği özelliklerin önemli bir kısmının zaten işçi sınıfının doğuşundan bugüne taşıdığı temel nitelikler olduğunu, güvencesizleştirmenin işçi sınıfı başta olmak üzere, geniş toplumsal kesimler tarafından deneyimlendiği üzerinde durulmuştu. Ayrıca güvencesizleştirmenin, işçi sınıfının kazanımlarının ortadan kaldırılması ve sermayenin işçi sınıfı üzerindeki tahakkümü açısından stratejik bir süreç olduğuna da dikkat çekilmişti.
Standing’inki gibi ayrı bir sınıf ya da başkaca kullanımlarda olduğu gibi işçi sınıfının güvencesiz kısmı; hangi biçimde tanımlanırsa tanımlansın, “prekarya” kavramının işaret ettiği işçi sınıfı kesimleri vardır. İşçi sınıfının her mesleki, sektörel, ulusal, cinsel bölüğü gibi “prekarya” ile ifade edilen yoğun bir güvencesizlik ile tanımlanan kesimlerinin de kısa vadeli çıkar, talep ve mücadeleleri işçi sınıfının genel kitlesinden daha özgün ve farklı yönelimler gösterebilir.³ Ancak, bu, sınıf analizi bakımından yeni bir sınıfa değil, sınıf içi bir gruba ve özgünlüğe işaret eder. Özellikle “beyaz yakalı” olarak ifade edilen, hizmet sektöründe istihdam edilen yüksek eğitimli emekçilerle ilgili sosyolojik araştırmalarda, tüketim tarzı, boş vakit geçirme biçimleri, kişisel ilişkiler vb. konularda ortaya çıkan kimi eğilimlerin Weberyan yaklaşımla uç noktaya vardırılmasıyla “yeni bir sınıf”ın ortaya çıktığı tespiti kolayca yapılabilmektedir. Ancak bütün bu farklılıklar, hele de zaten işçi sınıfının içsel bir özelliği olan güvencesiz yaşam ve çalışma, işçi sınıfından ayrı bir sınıfın ortaya çıktığı anlamına gelmez.
Makalenin bu bölümünde; Standing’in “prekarya” tezine toplumsal bir zemin hazırlayan ve “güvencesizlik” teması etrafında örgütlenen hareketlerden Chainworkers deneyimi üzerinde durulacaktır. Ayrıca, yine Chainworkers başta olmak üzere, hareketlerin mücadele biçimleri, Standing’in “prekarya”ya uygun gördüğü talepler ve bu taleplerin kapitalist ilişkiler çerçevesindeki anlamı ele alınacaktır.
“GÜVENCESİZLER”İN⁴ HAREKETİ: CHAINWORKERS ÖRNEĞİ
“Güvencesizlik” tartışmalarının esin kaynağı, İtalya’da 1960 ve 70’lerdeki Potere Operaio ile Lotta Continua gibi gruplar ve Sergio Bologna, Franco “Bifo” Berardi, Mariarosa Dalla Costa, Mario Tronti ve Toni Negri gibi figürlerin başı çektiği operaist⁵ ve otonom siyaset mirasıdır. Ancak, bu miras, güvencesizliğin anlaşılması ve kavramsallaştırılmasında savrulmalara neden olan ve işçi sınıfı içinde ayrışmayı salık veren bir esindir. Otonomcu siyasete temel yaklaşımlarını devreden –önceli– İtalyan operaismo’sunun 1960’lardaki çalışmalarında odak noktalarından birisi, işçi sınıfının bileşimi içerisinde “öncü” kesimi tespit etme çabasıdır. Dönemin anket ve araştırmalarında, sınıfın “değişen bileşimini kavramak”, “mücadele biçim ve eğilimlerini ortaya çıkarmak” amaçlanıyordu. 1969 Sıcak Yazı’nın⁶ ardından fabrika işçilerinin mücadelesindeki nispi gerileme, öğrenci ve kadın hareketinin yükselişiyle birlikte, operaismo, yerini Otonomi hareketine bıraktı. Üretim, tahakküm ve mücadelenin “toplumsallaştığı”, bu nedenle işçi sınıfı bileşiminin öğrenci, kadın ve diğer toplumsal hareketleri de kapsayacak biçimde genişlediği tespiti giderek genel kabul gören bir argümana dönüştü.
Sınıf analizinin merkezinin “üretim süreci”nden “bir bütün olarak toplum”a kaydığı iddiası, sosyal mücadelelere dikkat kesilmenin ötesinde bir anlam taşıyordu. Sınıflar ve sınıf mücadelesi; üretim süreci ve ilişkileri temelinde değil, yine üretim süreciyle çeşitli bağlantılar kurularak, ancak değişim ve yeniden üretim alanları üzerinden tarif ediliyordu. Otonomi hareketi içindeki çeşitli gruplar, sınıf mücadelesinin genelleşmesi ve “kitlesel fabrika işçisi”nin yerini “toplumsal işçi”ye bıraktığı tespitine rağmen, bu hareket içerisinde farklı figürleri öne çıkarmayı, hatta bu figürü tüm diğer işçi kitlelerinin temsilcisi olarak yorumlamayı ihmal etmedi. Günümüz güvencesizlik tartışmalarında yapıldığı gibi…
İtalyan otonomcu düşünürlerden Franco Berardi, örneğin, 1973 Mirafiori işgalinin⁷ ardından yeni bir sınıf bileşiminin ortaya çıktığını iddia etmişti. Ve bu “yeni sınıf öznesi” içinde “entelektüel”, “teknik emek” ve “üretken zeka” giderek daha belirgin hale geliyordu. Alquati de, yine “entelektüel emeğin proleterleşmesi” ve “kitleselleşmesi” ile bağlantılı olarak, yeni bir “siyasal özne” tarif ediyordu: büyük kısmı “beyaz yakalı” işçi olan “tahsil gören proleterler”⁸. Günümüz otonomizminin en önemli temsilcilerinden birisi olarak kabul edilen Antonio Negri de, “maddi olmayan üretimin hegemonyası”ndan yola çıkarak, otonomcuların genel yaklaşımıyla da uyumlu bir biçimde “maddi olmayan emeği”, önce “toplumsal işçi”nin, sonra da “çokluk”un merkezine koydu.⁹
Otonomculardan bazıları, işçi sınıfının maddi olmayan, entelektüel ve bilişsel bölüğüne, başkaları da “göçmen işçi”, “öğrenci-işçi”, “teknisyen” ya da “güvencesiz işçi”lere dikkat çekiyor ve işçi sınıfının genel temsilinin bu kesimlerde olduğunu iddia ediyordu. İtalya başta olmak üzere, “güvencesiz işçi”liğe yönelik vurgu, işçi sınıfı ile toplumsal hareketler arasında kurulan otonomcu bağlantının bir biçimiydi.
Bu kapsamda güvencesizliğin sınıf çalışmalarında merkezi bir tema olarak ele alınması, İtalya’da, otonomi hareketindeki kimi gruplar tarafından 1977’de yapılan değerlendirmelerle söz konusu oldu. Bu konu, daha çok hükümetlerin hazırladığı kısa dönemli iş projelerine odaklanılan 1980’lerin başına kadar “Collegamenti” ve “Primo Maggio” gibi otonomcu grupların ilgisini çekmeye devam etti. Kavrama dair pratik referans; seksenler boyunca eğitim sektörüyle başlamak üzere, bir dizi toplumsal çatışmanın içinde kendisini ördü. Doksanların ortalarında “güvencesizlik”, operaismo’dan feyiz alan daha genç bir kuramcı kuşağının dahil olduğu toplum merkezleri¹⁰ hareketinin bir kesimi tarafından ele alınan bir tema haline geldi. “Wildcat” ile ilişkili daha genç bir kuşak, Avrupa’da başka yerlerde küçük gruplarla (örneğin, İtalya’da Precari Nati¹¹) bağlar geliştirerek çağrı merkezi işçilerinin koşullarına dair işçi araştırması organize etti. Bu dönemde güvencesizlik teması etrafında bir hareket de örgütlenmeye çalışılıyordu.¹²
“Güvencesizlik” teriminin çağdaş kullanımı, 1999-2000’de oluşturulan Milan merkezli medya aktivizm kolektifi Chainworkers (Zincir İşçileri) ile yaygınlaşmıştır. Chainworkers, güvencesiz koşulları anlatmak için iletişim, ulaşım, barınma, kaynak ve şefkat arzusunu temsil etmek üzere Katolik aziz imgesine atıf yapan San Precario (Aziz Güvencesiz) figürünü kullandı. Yakın zamanda yaygınlaşan pazar günleri çalışmayı¹³ protesto etmek için geliştirilen San Precario, güvencesiz koşulları eleştirinin retorik aracı olarak dikkat çekti.¹⁴
Bu dönemde “güvencesizlik” temasıyla nispeten istikrarlı örgütlenmelerin ortaya çıktığı bir diğer ülke Fransa olmuştur. Collectif de Solidarite (Dayanışma Kolektifi) adlı grubun ilk eylemi, 2002 yılında, Paris’te beş McDonalds çalışanının kasadan para çalmakla suçlanıp işten atılmasıyla başlattıkları greve destek biçiminde gerçekleşmiştir. Grevciler, en büyük Fransız sendikası olan Confederation Generale du Travail’ın (CGT) restoran birimine üye oldukları halde, sendikadan sadece sembolik bir destek görmüşlerdir. Grevin canlı tutulmasını Dayanışma Kolektifi’nin çabaları sağlamıştır. Kolektif, müşterilere grevi açıklayarak geri gönderme, Paris’teki diğer McDonalds ve fast-food restoranlarında düzenli dayanışma eylemleri yapılmasını sağlama gibi yollarla grevin 115 gün sürmesinde etkili olmuştur. Grev, çalışanların işe geri alınmasıyla sonuçlanmıştır.¹⁵
Güvencesizlik, gözaltı ve sınır dışı etmeye karşı göçmen örgütlenmesi gibi mücadelelerde de öne çıkmış bir kavram ve slogandır. ABD’de göçmen yasasındaki ev içi işçilerin koşullarındaki değişikliklere karşı eylemlerde, Florida’da Wal-Mart’a karşı ortaya çıkan işçi gösterilerinde, Starbucks İşçi Kampanyası, Yeni Zelanda “Ücretimi Artır”, Taco Bell boykot kampanyası gibi kampanyalar ve Immokalee İşçileri Koalisyonu eylemlerinde kullanıldı. Bütün bu hareketlerin, neoliberal kapitalizmin giderek artan sömürü koşullarındaki “otonom proleter öz-etkinliğin” koşulu olan “yeni toplumsal özne”nin, “prekarya”nın ortaya çıkışının işaretleri olduğu iddia edildi.¹⁶
Chainworkers başta olmak üzere bütün bu kampanya ve eylemliliklerde iki işçi grubu öne çıkarılıyordu: Birincisi chainworkers (zincir işçileri), yani alışveriş merkezleri ve hiper-marketlerdeki sayısız farklı lojistik ve sahadaki satış işlerindeki işçiler; ikincisi brain workers (beyin/kafa işçileri), yani bilişsel emekçiler, programcılar, emek piyasasında bireysel değere sahip olan, ama “kolektif güce ve öznelliğe sahip olmayan” freelance çalışanlar.¹⁷ Chainworkers’in kampanyalarıyla, büyük alışveriş zincirlerinde çalışan ancak bu koşullara direnmek için yeterince deneyime sahip olmayan genç işçiler, kendilerini ifade etme olanağı buldu. Öte yandan aynı süreç, “yaratıcı işlerde” çalışanların en azından bir kısmına “işçi” olduklarını hatırlattı. Hareketin aktivistlerinden Foti’ye göre, ücretleri, eğitim düzeyleri ve yaşam standartları ne kadar farklı olursa olsun bu iki kesimin “güvencesizlik” temelinde bir araya gelmesi, neoliberalizmin son yirmi yılında istihdamın oldukça hızlı arttığı iki sektörün –bilgi ve hizmet sektörlerinin– iki farklı kutbunda çalışanlara toplumsal görünürlük ve işçi sınıfı kimliği kazandırması açısından önemliydi.¹⁸
ChainWorkers Crew’in “Zincir ve Beyin İşçileri Birleşin!” sloganı ile farklı işçi gruplarını güvencesizliğe karşı birleşmeye çağırması anlamlı gibi gözükse de, genel eğilimi, işçi sınıfının genel kitlesi ile bu iki sınıf bölüğü arasındaki ayrıma vurgu yapmasıdır. Örneğin 2004 yılında düzenlenen Avrupa Sosyal Forumu sırasında otonomcu ve anarşist grupların katılımıyla toplanan Birinci Avrupalı Güvencesizler Toplantısı’nın ardından yayınlanan deklarasyon, işçi sınıfına değil, doğrudan “prekarya”ya çağrı yapıyordu.¹⁹
Hareketlere göre “prekarya”, işçi sınıfından ayrı bir varlığa sahiptir, bunun için ayrı örgütlenme içinde olmalıdır. Çünkü, hareket, işçi sınıfının “güvenceli”²⁰, “geleneksel” kitlesini düzenle bütünleşmiş bir sınıf olarak görme eğilimindeydi. “Zincir” ve “kafa” işçileri ise bu kitleden ayrı ve bağımsız harekete geçen, eylem ve örgütlenme tarzları bütünüyle farklı bir tabaka olarak değerlendirildi. Bu, “prekarya” kavramıyla birlikte ayrı bir sınıf tanımına kadar vardırıldı, ki toplumsal değişimin temeli olabilecek yeni bir sınıf/özne keşfedilmişti. Standing tezini formüle ederken, ‘prekarya’yı, çıkarları, duyguları, örgütleri ve mücadele biçimleri işçi sınıfından tamamen ayrı bir sınıf olarak tanımladı.
Diğer yandan ChainWorkers zincir ve beyin işçilerini birleşmeye çağırırken, özgünlük ve talepleri indirgemeci bir tarzda ele alıyordu. Bu kesimler, güvencesiz iş ortamı ve toplumsal koşulları paylaşmasına rağmen sömürüyü yaşama ve deneyimleme biçimleri oldukça farklıdır.²¹ Kafa işçilerini oluşturan yazarlar, programcılar, müzisyenler spesifik vasıflarını kullanarak bilgisayar programları, filmler, reklam müzikleri gibi metalar üretmeleri için istihdam edilirler. Parça başı ücretle çalışsalar da, zincir işçilerine göre ücretleri daha yüksek, toplumsal konumları daha saygındır; ve kafa işindeki Taylorizasyon sürecine rağmen çalışma koşulları üzerinde kısmi bir kontrole sahiptirler. Walmart, Starbucks, McDonalds gibi yerlerde çalışan zincir işçileri için ise bu imkansızdır. “Onlar birer otomattır.” Zincir işçileri, seri üretim hattının bütün disiplinine tabi halde çalışmaktadır.²² Dolayısıyla iki işçi grubunun farklı çalışma ve iş koşullarını gözardı eden Chainworkers’ın bütün sorunları ve mücadeleyi “güvencesizlik” başlığı altında tanımlayan projesi, kimi yaratıcı propaganda faaliyetlerine rağmen başarısız olmuştur. “Güvencesizlik” olgusunun yayılması doğru bir tespit olsa da, çeşitli işçi tabakalarının bu güvencesizliği ve sömürüyü deneyimleme ve algılama biçimlerinin farklı olabileceği, bunlar arasındaki ittifakın da ancak siyasal bir iddia/birlik/dayanışma ile gerçekleşebileceği yeterince kavranamadı. Bu nedenle “prekarya” savunucularının güvencesizlik temelinde farklı işçi kategorilerinin birleşmesine yönelik vurgusu karşılık bulmadı.
Bunu Chainworkers’ın somut deneyiminde de görmek mümkündür: Aktivistlerinden Foti’nin de açıkça ifade ettiği gibi Chainworkers, “zincir” işçileriyle buluşmak ve onların bir örgütlenmesi olarak şekillenmekten çok, işyerlerine dışarıdan müdahale eden, nispeten kapalı bir grup olarak çalışmıştır. “İşçilerin haklarını savunmuş, İtalya’da otonom sendikaların yardımıyla sözleşme yapabilmeleri için onları desteklemiştir.” Ancak işçilerin içinde örgütlendiği değil, işçilere dışarıdan destek veren bir örgütlenme olmayı aşamamıştır. Hareket, bu nedenle öğrenciler ve “beyin işçileri” olarak tanımladıkları aktivistlerle sınırlı kalmıştır. Aslında bu durum; İtalyan otonomist geleneğinin günümüz kapitalizmindeki bütün emek türlerini tek bir mantık ile, üretimin enformatikleşmesi mantığı ile açıklanmasına denk düşmektedir.²³ Enformatikleşen üretimin öznesi olarak “kafa işçileri” grubun faaliyetlerinde başından beri etkin olmuştur.
Bu açıdan Chainworkers gibi güvencesizliği ya da “prekarya”yı merkezine alan örgütlenmeler için iki genel tespit yapılabilir:
Birincisi; bu hareketler güvencesizlik temelinde düşük ücretli hizmet işçileri ve parça başı işe dayalı bilgi-iletişim sektörü işçileri olmak üzere iki ana grubu hedeflemişlerdir. Kampanyalarında özellikle hizmet sektöründeki ağır koşullara dikkat çekmeyi sağlamışlar, ancak gerçek anlamda bir işçi örgütü haline gelmeyi başaramamış, “kafa işçisi” aktivistlerin katılımı ve “yaratıcı” duyuruları ile sınırlı kalmışlardır. Bu açıdan en temel iddiaları olan “Zincir ve Beyin İşçileri Birleşin!” çağrısı sadece bir slogan olarak kalmıştır. Güvencesizlik konusunda ortaklıklar olsa da, sömürüyü farklı deneyimleme biçimleri ve mekansal ayrılıklar “preker” bir birleşmeyi sağlamaya yeterli olmamıştır.
İkincisi; hareket; kendisini genel işçi sınıfı kitlesi ve örgütlerinin dışında tanımlamıştır. Bu güvencesizlik olgusunun, esnek/güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasıyla işçi sınıfının genel kitlesinden ayrı ve yeni bir sınıfın doğduğunu savlayan “prekarya” tezindeki gibi uç noktasına vardırılmasıdır.
KÜLTÜREL DİRENİŞ VE SEMBOLİZM!
Güvencesizleri işçi sınıfının dışında ya da onunla farklı özelliklerine sahip bir sınıf/grup olarak tanımlayan Chainworkers’a göre; eski mevcut işyeri mekanı parçalandığı, üretim dünyanın ve ülkenin farklı bölgelerine dağıldığı için eski mekan odaklı örgütlenmeler yerini “kültürel siyaset yoluyla örgütlenme”ye bırakmalıdır. Bu güvencesizliği deneyimleyen işçi kesimleri arasında “ortak duruşlar” ve “müşterekliklerin yaratılması”nı sağlayabilir. Buna göre; örgütlenme stratejisi ve mücadele araçları, “ortak bir uzam oluşturmak” için “kültürel siyaset” ve “sembolizm” biçimlerini kullanmaya kaymaktadır.²⁴
Hareket, bir örgütlenme aracı olarak subvertising (reklambozum) diye adlandırılan, şirket reklamları ile siyasi reklamların parodilerinin yapılmasına dayalı “kültürel direniş” ile fast-food zincirlerine taşımacılık yapan kamyonların önünün kesilmesi, müşterilerine bildiri dağıtılması gibi “doğrudan eylemleri” birleştirmiştir. Bu amaçla sendikanın “kafa işçilerinden” olan grafik tasarımcıları, websitesilerini gençlerin ilgisini çekecek şekilde tasarlamış, precariopoly adında 20 bin kişinin katıldığı dijital bir yürüyüş düzenlemişlerdir. Hareketin sözcülerinden Alex Foti bu örgütlenme tarzını seçme nedenlerini şöyle açıklamaktadır: “Neoliberalizmin ‘yeni esneklik’ politikalarının bedelini ödeyen genç işçilerin belleklerinde sınıf mücadelesinin hiçbir izi olmadığı için, onlara mücadeleyi bu gibi yollarla çekici hale getirmeye çalıştık.”²⁵
Hareketin dikkat çeken eylemlerinden biri güvencesiz işçilerin koşullarına dikkat çekmek üzere tasarımcı Serpica Naro’nun defilesinin engellenmesiydi. Şubat 2005’de Milano Moda Haftası boyunca güvencesizlik karşıtı aktivistler, ilgi çeken bir Prada²⁶ podyumunu alt üst etti ve daha sonra Milan’da bir otoparkta gerçekleştirilmesi planlanan tartışmalı modacı Serpica Naro’nun moda sergisini engellemekle tehdit etti. Polis olası engelleme hakkında Naro’u uyarması için serginin acentesiyle bağlantıya geçti. Ancak gösteri başlarken, sergiyi “engellemesi” beklenen kalabalık gülmeye başladığında polis allak bullak oldu; zira polis onları kuşatmıştı. Daha da tuhafı, kalabalığa evvela sergiyi örgütleyenin kendileri olduğunu göstererek izinlere olanak tanıyan modellerin ve organizatörlerin bizzat buna eşlik etmesiydi! Serpica Naro diye biri yoktu. Tüm bunlar “San Precario”nun zekice yeniden düzenlenmesine dayalı bir oyundu. Büyük ölçüde bundan habersiz olan medya ve moda endüstrisi ilgili sektörlerle uğraşanların güvencesiz koşullarına dikkat çeken bir moda sergisiyle karşı karşıya kaldılar.²⁷
Bütün bu simgesel direniş ve yaratıcı/medyatik eylem biçimlerinin güvencesizliğe dikkat çekmek için faydalı araçlar olabileceği kabul edilebilir. Ancak işçi sınıfının güvencesizliğe karşı örgütlenmesi ve kazanımlar elde etmesi açısından temel mücadele biçimleri olarak kritik katkılar sağladığı söylenemez. Çünkü, bütün bu eylemlilikler bir toplumsal görünürlük ve “bilinç” sağlasa bile, çalışma koşullarına ilişkin her türlü kazanımın temeli işçilerin kendi öz örgütlenmesi ve mücadelesidir. Güvencesiz koşullarda çalışan işçiler, kendi –dağınık ya da birleşik– işyerlerinde örgütlenmediği ve işçi sınıfının diğer kesimlerinden şu ya da bu düzeyde destek almadığı koşullarda, tekelci sermaye gruplarının toplumsal duyarlılıktan feyz alarak güncel çalışma koşullarını değiştirmesi mümkün değildir. Kültürel ve sembolik eylemlilikler, ancak bu örgütlenme ve mücadeleye katkı sunduğu sürece anlamlı olmaktadır.
“Geleneksel” örgütlenme biçimlerini çağdışı bulan prekaryacı hareketler ve onların liberal sözcüsü Standing güvencesiz işçilerin sendikalar gibi “geleneksel” işçi örgütlerinde örgütlenmeyeceğini, hatta örgütlenmemesi gerektiğini, çünkü işçi sınıfı ile “prekarya” denilenlerin çıkarlarının farklı olduğunu, sendikaların asla prekaryayı temsil edemeyeceğini iddia ediyor. Çünkü, “Sendikalar daha fazla iş ve üretimden daha fazla pay için mücadele ediyor. Yani ekonomik pastanın daha büyük olmasını talep ediyorlar. … İşsizlere, bakım hizmetini ücretsiz yapanlara ve çevre meselelerine dair de sözleri vardır. Ancak ne zaman üyelerinin çıkarları ve sosyal ya da ekolojik meseleler arasında bir çatışma olsa, tavırlarını sendika üyelerinden yana koyar. Bu nedenle ilerici kişilerin, sendikaların işlevlerine zıt roller üstlenmesini ummaktan vazgeçmesi gerekiyor. … Zira prekaryanın çıkarlarıyla, sendikayla temsil edilmesi muhtemel maaşlıların ya da esas çalışanların çıkarları bir değil.”²⁸
Bu açıdan güvencesizlik teması etrafında örgütlenen otonomcu gruplar, sendikalar başta olmak üzere “geleneksel” işçi örgütlerini reddederken, sadece sendikal bürokrasiyi değil işçilerin kendi öz örgütlenmesini de bir kenara bırakmış oluyor. Otonomcu siyasetin öncülüğü sözde reddeden “öz-örgütlenme”, “otonom kuruluş”, “kendi kendini değerli kılma” gibi temalarına rağmen bu grupların simgesel eylemleri, güvencesiz koşullarda çalışan işçilerin mücadeleye katılımından çok, onların tıpkı “duyarlılığın yaratıldığı” toplumsal kesimler gibi izleyici konumda olmasını öngörüyor. Eylem biçimlerindeki kimi zaman sekter radikallik kimi zaman da kültürelci reformizm kamuoyuna yönelik “öncü” eylemliliklerde hayat buluyor.
Prekaryacı hareketlerin ideolojik arka planı ve işçi sınıfı mücadelesi ile onun örgütlerini çağdışı sayan pratik faaliyetleri, işçi sınıfının genel örgütlenmesinden ayrı bir hattı ortaya çıkarmıştır. Bu hareketler, işçi sınıfının birlik ve ortak mücadelesinin simgelerinden birisi olan 1 Mayıs’ları sendikalardan ayrı kutlama yönündeki kararları ile Euro MayDay ismi verilen “festivaller” tarzı eylemleri organize etmişlerdir. 2001 yılında İtalyan alternatif küreselleşmeci gruplar, Cenevre’de G8 zirvesini protestoya hazırlanırken, Milano’da MayDay adını verdikleri ve özellikle “güvencesiz kuşağın” temsili ekseninde tanımladıkları alternatif bir 1 Mayıs kutlaması başlattı. Bu güvencesizleri, işçi sınıfının diğer kesimlerinden ayırma, ayrı bir kategori/sınıf (“prekarya”) olarak hareketi örgütleme çabasının açık bir göstergesi oldu. Milyonlarca sendikalı-sendikasız işçi ile arasına koyduğu mesafe ile işçi hareketini bölen bir konumda olmayı tercih etti. Gösteriler 2005 yılında 12 Avrupa kentinde Euro MayDay adıyla gerçekleştirilirken, 2006 yılında 20 Avrupa kentinde ve Tokyo’da yapılmıştır. Ancak 2006 yılından itibaren EuroMayDay hareketinin ivmesi düşmüş, bu durum iki farklı şekilde yorumlanmıştır. Bazıları EuroMayDay’in krizini bir yenilgi olarak yorumlarken, bazıları ise EuroMayDay’in tam da hedeflerine ulaşmayı başardığı için sönümlendiğini savunmuştur. İkinci gruba göre, EuroMayDay, çıkış noktası olan, güvencesiz çalışanlara toplumsal görünürlük sağlayarak, güvencesizliğin kamuoyunun gündemine taşınması hedefine ulaşmıştır ve farklı yerelliklerde farklı biçimler alan daha uzun soluklu bir mücadeleye dönüşmüştür. Ancak, esnek çalışma ve güvencesizliğin durmak bilmeyen bir biçimde yayılmasından da görülebileceği üzere, hareketin başarıya ulaşıp sönümlenmesi gibi bir durum söz konusu değildir. İşçi sınıfının genel kitlesinden ayrı bir mücadele tarzı ve biçimi baştan yenilginin kabulü anlamına gelmektedir. EuroMayDay’in krizine dair bu tartışmalar, politik bir kavram olarak “prekarya”nın ve bu kavram etrafında gelişen politik hareketlerin de sorgulanmasını gündeme gelmiştir.²⁹
“GÜVENCELİ ESNEKLİK”: TALEP Mİ SALDIRI MI?
Euro May Day kutlamalarının temel sloganlarından biri de “yaşadığımız şey güvencesizlik, istediğimiz şey güvenceli esneklik”³⁰ olmuştur. “Güvenceli esneklik”, sermayenin dayattığı “esnek çalışma” ile emekçilerin talep ettiği “güvenceli çalışma” arasında bir ara sistem olarak tanımlanmaktadır. Buna göre; kapitalistlerin işe alma ve işten çıkarma süreçleri kolaylaştırılırken, işçilere işten çıkarılma halinde yeni bir iş bulabilmeleri için gereken eğitim ve geçici desteğin sağlanması öngörülmektedir. Dolayısıyla bir yandan “güvenceli” ön ekiyle esnekleştirme politikalarının meşrulaştırılması amaçlanırken, öte yandan da işçilerin “uyum sağlayabilirlik” ve “istihdam edilebilirlik” yeteneklerini geliştirerek kendilerini piyasa mekanizması içinde güvence altına alabilecekleri iddia ediliyor. Bu “talebi”, “prekarya”cı hareketlerin niteliğini anlamak açısından yakından incelemekte fayda var.
Standing; işçi sınıfının aksine, “prekarya”nın “iş güvencesi” istemediğini, hatta belirli güvencelerin sağlanması koşuluyla esnek çalışma uygulamalarını talep ettiğini iddia etmektedir. Buna göre; “prekarya”nın “kendi profillerinde ve çalıştığı işyerlerindeki değişikliklere uyum sağlayabilmeleri için gerekli esneklik ve gelir güvenliği”³¹ sağlanmalıdır. Standing’e göre “fordist”-“kitlesel” işçinin aksine, esnek, kısa süreli, sözleşmeli ve güvencesiz çalışan “prekarya” esnekliğe değil sadece güvencesizliğe karşıdır. Çünkü esneklik, işçilerin rutin işe ve bant sistemine karşı mücadelelerinin sonucu olarak gündeme gelmiş ilerici bir adımdır!
“Güvencesizlik” temasını çıkış noktası kabul eden hareketlerin esnekliğe ilerici bir rol biçmesinin temelinde, otonomcu düşünsel miras ve esnekliğin liberal yorumunun önemli bir etkisi vardır.
İtalyan otonomcularının güvencesiz emek kuramlarındaki öncüllerden biri şudur: Çalışmanın güvencesizleştirilmesi, 1960’ların sonundaki sınıf mücadelelerine, yani “daha çok para, daha az çalışma” sloganında özetlenen “çalışmanın reddi” tavrına dayanan mücadelelere kapitalizmin verdiği tepkiydi. Buna göre güvencesizleştirme, kapitalist çalışma disiplinine direnen, kapitalist üretimin gereklilikleri etrafında örgütlenmiş bir hayatı –fabrikada veya ofiste geçen bir hayatı– reddeden işçilerin taleplerini bir anlamda hayata geçiriyordu.³²
Negri, emperyalizmden İmparatorluğa, fordizmden esnek çalışmaya dayalı postfordizme geçişi; operaist geçmişine uygun bir biçimde işçi sınıfı mücadelesinin sonucu³³ hatta “proletaryanın zaferi”³⁴ olarak görmüştür. “Ulusal model, Fordist model, refah devleti modeli yenilgiye uğramış ve işçi sınıfı hareketinin eylemi içinde bir biçimde yok olmuştur.”³⁵ Sermaye de işçi sınıfını bastırarak savaşı kazanmış, ama öte yandan işçi sınıfının sahip olduğu birçok değeri sahiplenmek zorunda kalmıştır.³⁶
Virno’ya göre, esnek çalışma ile tanımlanan “postfordizm”, İtalya’da 1977 hareketi olarak tanımlanan “çokluk”un mücadelesinden, eğitimli, güvencesiz, hareketli emek gücünün ayaklanmasından çıktı. Bu emek gücü, çalışma etiğinden nefret etti, tarihsel sol geleneğe ve kültürüne karşı çıktı. Esneklik, görünüşte marjinal statülerine rağmen kapitalist gelişmenin yeni döngüsünün özgün dayanağına dönüşecek olan toplumsal figürlerin üzerinde yoğunlaşan mücadelelerden kaynaklandı. Kapitalizm emek gücünün bu davranış tarzını üretken bir kaynağa dönüştürmesini bildi.³⁷
Franco “Bifo” Berardi’nin anlatımıyla; 70’ler boyunca süren otonomist hareketin ortaya koyduğu en güçlü fikirlerden birisi de “güvencesizlik iyidir” fikridir. Esneklik ile güvencesizliği birlikte değerlendiren Berardi’ye göre; esneklik/güvencesizlik; sabit, düzenli ve tüm yaşam boyu süren işten özerkleşme biçimidir. 70’lerde birçok insan sadece birkaç aylığına çalışır, sonra tatile gider ve yine bir süre yeniden çalışmak için geri dönerdi. Ancak bugün açısından bu “rahatlık” pek de mümkün değildir. Çünkü, 1970’ler henüz sosyal devlet uygulamalarının güçlü olduğu, çeşitli hak ve güvencelerin sağlandığı koşullar söz konusuydu. Günümüz neoliberal dünyasında esnek çalışma “keyif” değil dayatma ve hak gaspı olarak şekillenmektedir.³⁸
Esnekliği olumlayan bu yaklaşım sonucu; seksenli yılların ortalarında “Zerowork” dergisinin eski bir üyesi enformel/esnek/güvencesiz ekonomiyle eleştirel bir ilişkilenmenin “toplumsal otonomi için bir temel” sağlayabileceğini ileri sürüyordu.³⁹ Otonomcular gelir belirsizliğini görüp karşılaşılan zorluğun farkında olarak, esnekleşmeyi en olumlu tabiri ile kimsenin dönmek istemediği bir işin, bir durumun ortadan kaldırılmasına karşı sürdürülen mücadelenin ürünü olarak okumuş ve olumlamışlardır. Güvencesiz de olsa emeğin “bilişselleştirilmesini”, esnekliği üretim alanlarının bir şekilde doğrudan kapitalist denetim ve örgütlenmeden (“yönetim bölgesi yok”) sıyrıldığı, böylece özerk ve özörgütlü yerler halini almasının tezahürü olarak yorumlamışlar ve otonom bir kuruluşun temeli olarak değerlendirmişlerdir.⁴⁰
Bütün bu değerlendirmelerde, otonomcuların kapitalizme dair her türlü gelişmeyi işçi sınıfı mücadelesinin doğrusal bir sonucu⁴¹ olarak ele almaları etkili olmuştur. Oysa, otonomcu argümanın aksine, sermaye sadece işçi sınıfı mücadelesine tepki veren ikincil ve pasif bir etken değil; işçi sınıfı ile ilişkisi çerçevesinde kimi zaman önden hareket eden, “tepki” değil etkide bulunan aktif bir öznedir. Elbette onun aktivitesi, tıpkı işçi sınıfının olduğu gibi, karşıtının mücadelesi tarafından koşullanmakta, etkilenmekte, kimi zaman da doğrudan belirlenmektedir.
Bu çerçevede esneklik; işçi sınıfının taleplerinin sermaye tarafından gerçekleştirilmesi değil, olsa olsa bu taleplerin maniple edilip, işçi sınıfının kazanılmış haklarına karşı gerçekleştirilen saldırı dalgasıdır. 1970’lerin ardından dünya genelinde egemen olan neoliberal politikaların çalışma yaşamındaki karşılığıdır. Çalışma yaşamında işçiyi koruyan ve güvence sağlayan ne varsa ortadan kaldırılması sürecidir. Tekelci sermayenin öncülüğünde gerçekleşen esnek çalışma uygulamalarıyla sekiz saatlik işgünü, fazla çalışmada fazla mesai ücreti, belirli hafta tatili ve yıllık izinler, işyerinde belirli bir iş tanımı, iş güvencesi, kadrolu ve sendikalı çalışma, belirli bir işyeri vb. tüm haklar ve tanımlamalar ortadan kaldırılıyor/kaldırılmak isteniyor.
Esnek çalışmanın çeşitli boyutlarından bahsedilebilir: Çalışma süresinin, günün belirli bir saati başlayıp biten değil, piyasadaki durum ve ihtiyaçları gereği sermayenin başlama ve bitiş saatini belirlediği bir iş zamanı düzenlemesi olarak düzenlenmesi. Yine piyasadaki dengesizlikleri gözeten ve işçi sayısını buna göre değiştirebilmeye olanak veren iş güvencesi ve işten çıkarma maliyetinin (mesela kıdem tazminatı) olmadığı sayısal esneklik. Kapitalistin ihtiyacına göre, işçinin yalnızca bir işi değil, birden çok işi yapması, hatta gerektiği dönemlerde başka bir ildeki fabrikada geçici olarak görev yapması. Özel istihdam bürolarıyla işverenin işçiye dair hiçbir sorumluluğun kalmadığı sınırsız bir esneklik. Hatta işsizlik ödeneğinin de ya komik düzeylere düşürüldüğü ya da ortadan kaldırıldığı (yararlanma şartlarının zorlaştırıldığı) bir piyasada, aktif işgücü piyasası politikası adı altında, işsizin sermayenin ihtiyaçları çerçevesinde ‘parasız’ ve hazır olarak yedeklenmesi. Sermayenin çalışma ilişkilerindeki temel hakları ortadan kaldıran esneklik saldırısı, neoliberal yaklaşım altında tam bir kuralsızlığı öngörmekte, sözde eşit bireyler arasında müthiş bir eşitsizliği, sınırsız bir sömürüyü dayatmaktadır.
Neoliberal paradigma çerçevesinde dünya genelindeki kuralsızlaştırma, özelleştirme, piyasalaştırma ve esneklik politikaları sonucunda işçi sınıfı ve emekçiler büyük bir yoksulluk ve işsizlik yıkımı ile karşı karşıya kalmıştır. Dolayısıyla esnek çalışmanın yol açtığı iş, gelir ve statü güvencesinin ortadan kalkması karşısında, esnekliğin güvence ile birleştirilmesi iddiasıyla “güvenceli esneklik” (flexicurity) kavramı gündeme gelmiştir.⁴² Yıkıcı etkileri olan esnek çalışmaya karşı “Avrupa modeli” çerçevesinde bir uzlaşma formülü olduğu iddia edilmiştir.⁴³
Kavramın ilk olarak 1995 yılında Danimarkalı Profesör Hans Adriaansens tarafından kullanılmaya başlandığı ve iş güvencesinden istihdam güvencesine geçiş olarak tanımlandığı ifade edilmekte; yani sürekli işlerin azalması ve işten çıkarmaların kolaylaştırılmasının getirdiği iş güvencesi kaybının yeni istihdam fırsatları ile sosyal güvenlikle telafi edileceği iddia edilmektedir.⁴⁴
Son 25 yıllık süreçte Avrupa işgücü piyasalarındaki gelişmeler daha çok “güvenceli esneklik” söylemi ekseninde izlenmektedir. Bu kavram kısa sürede akademik ve politik alanda işgücü piyasaları, “refah devleti” ve sosyal politika tartışmalarının temel odağı olmuştur. Güvenceli esneklik kavramı daha çok Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan 2006 tarihli “21. Yüzyılın Zorlayıcı Koşullarına Karşı Daha Modern Bir İş Hukuku” başlıklı Yeşil Kitap ile hem akademik hem de politik düzeyde ilgi çekmiştir. Güvenceli esneklik, bir yanda emek piyasalarında, işin düzenlenmesinde ve endüstri ilişkilerinde esnekliğin genişletilmesi, diğer yanda istihdam güvenliği ve sosyal güvenliğin genişletilmesi olarak tanımlanmaktadır. Avrupa Konseyi’nin “İstihdam Stratejisi” ile ilgili kararında esneklik ve güvence arasında dengenin sağlanmasıyla, firmaların rekabet edebilirliğini sağlarken, işyerinde verimliliğin ve kalitenin artacağı, bununla beraber hem işçilerin hem de firmaların ekonomik değişime uyumuna katkıda bulunacağı ileri sürülmektedir.⁴⁵
Esneklik ve koruyucu politikaları bir araya getirme iddiasını Avrupa Komisyonu şöyle dile getirmiştir: “Avrupa, değişimi ve yeni sosyal riskleri yönetebilmek için daha fazla ve daha iyi şeyler yaratmak, işgücü piyasasındaki tabakalaşmayı önlemek zorunda. (…) Bütünleşmiş bir ‘flexicurity’ yaklaşımı için yenilenmiş Lizbon Stratejisi’nin amaçlarını başarmaya, özellikle daha fazla ve daha iyi işlerde, aynı zamanda Avrupa sosyal modellerini yenilemeye ihtiyaç var. (…) Flexicurity, Avrupa vatandaşlarına daha yüksek istihdam güvencesi, yani aktif yaşamlarının her aşamasında daha kolay iş bulmalarını ve hızla değişen ekonomik koşullarda iyi bir kariyer yapma olanağı, aynı zamanda işçi ve işverenlere küreselleşmenin getirdiği fırsatları yakalamalarına da yardımcı olmayı amaçlamaktadır. (…) Böylece esneklik ve güvenliğin birbirlerini güçlendireceği bir durum yaratılacaktır.”⁴⁶
Komisyon’un iş güvencesi yerine vurguladığı istihdam güvencesi ile aslında sermayenin işçileri kolayca ve hiçbir maliyete katlanmadan işten çıkartabilmesi, ancak işten atılmış işçinin eğitim ve aktif işgücü piyasası politikalarıyla yeni işler bulmak üzere “istihdam edilebilirliğinin” arttırılması kastedilmektedir. Ve “istihdam edilebilirlik” tanımı gereği görecelidir. Bir kişi, aldığı eğitimle ne kadar “istihdam edilebilir” olursa olsun, diğer rakipleri bir adım önde ise, “istihdam edilebilir” değildir. İşe devam edebileceğine ilişkin hiçbir güvencesi yoktur. İşsizlik sigortası gibi koruyucu uygulamalarsa “pasif” işgücü politikaları ve “yardıma bağımlılık” olarak tanımlanıp sınırlandırılmakta, giderek ağırlaşan koşullara bağlanmaktadır.
Kavram analizi bir yana, neoliberalizmin hem Avrupa hem de dünyanın diğer bölgelerindeki pratiği, zaten esnekliğin arttırılması ve güvencenin azaltılması yönünde olmuştur. İşsizlikteki yükselme eğilimi ile birlikte düşünüldüğünde “dibe doğru yarış”ın sonuçları esneklik uygulamalarındaki çeşitlenme, dolayısıyla işçinin korunmasının ortadan kalkması, sosyal güvenliğin azalması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu süreçte belirli süreli veya part-time çalışmalar gibi a-tipik istihdamda artış gözlemlenmektedir. Sendikaların pazarlık gücünü kaybetmesi ve neoliberalleşme ile kuralsızlaştırma uygulamaları da işgücü piyasalarındaki bu değişimi kolaylaştırmaktadır. İşgücü piyasalarında yaşanan bu kuralsızlaştırma süreci işsizlerden oluşan yeni yedek işgücü ordusu yaratmaya ve işgücü piyasalarının enformelleşmesine katkıda bulunmaktadır.⁴⁷
Bu açıdan “güvenceli esneklik” hem kavramsal hem de pratik olarak güvencenin ve kazanılmış hakların azaltılması ve esnekliğin artırılması olarak işlemektedir. Çünkü çalışma yaşamında esneklik ve güvence birbirine zıttır. Murat Özveri’nin güvenceli esnekliğe ilişkin değerlendirmesinde dediği gibi; “Ne kadar büyük olursa olsun, sıfırla çarptığınızda elde edeceğiniz sonuç olur. O nedenle sıfır, çarpım işleminde yutan eleman diye tariflenir. Esneklik de koruma alanında sıfırın gördüğü işlevi görür. Ne kadar çok korumaya vurgu yaparsanız yapın, takip eden cümlenizde esneklik geliyorsa, elde edeceğiniz koruma da sıfır olacaktır.”⁴⁸
Esneklik ve güvencenin bu uzlaşmaz çelişkisine rağmen prekaryacı hareketler, esnek güvence talebini öne çıkardılar. 2004 yılında düzenlenen Avrupa Sosyal Forumu sırasında toplanan Birinci Avrupalı Güvencesizler Toplantısı’nın ardından yayınlanan “Avrupalı Prekaryanın Middlesex Deklerasyonu”nda, “prekarya”, esnekliği patronlardan ve bürokratlardan geri almaya, “böylece esnek sömürü karşısında esnek güvenliği korumak için güvencesizliğe ve eşitsizliğe karşı harekete geçmeye” çağrılıyordu.⁴⁹
Önemli prekaryacı gruplardan Chainworker’ın aktivistlerinden Foti’ye göre güvenceli esnekliğin anlamı, “önceki nesillerin sistemi olan ‘hayat için iş’e geri dönmek istemememiz. Üretimin bilgisayar-bazlı şeklindeki doğuştan gelen esnekliği kabul ediyoruz, ama bunu zoraki (Faustçu) pazarlıkta örtük olan precarity’den ayırmak istiyoruz.”⁵⁰ Dolayısıyla hareketin talebi, belli bir güvenceyi sağlamak kaydıyla esnekliği kabul etmek. Dikkat çekilen örnek ise, Hollanda. Buna göre Hollanda’da “Esnek güvence bir gerçekliktir –çünkü Hollanda’da, kanunlar önünde, yarı zamanlı işçilerle tam zamanlı işçileri saat başı ödenen ücret anlamında birbirinden ayıramazsınız. Öyleyse minimal sosyal talep olan bu ilkeyi tüm Avrupa Birliğine genişletebiliriz.”⁵¹
“Güvenceli esneklik”, Hollanda ve Danimarka merkezli uygulamalarda, esnek çalışma yaşamı ile sosyal güvenliğin uyumlu gelişimi anlamında kullanılıyor olsa da, pratik bunun tersini göstermektedir. Esnek çalışma uygulamalarıyla işçinin, işten atılması kolaylaştırılmakta, kısa süreli çalışma, belirli süreli iş sözleşmeleri, özel istihdam bürolarıyla güvencesiz çalışma dayatılmaktadır. İşçinin, işten atılsa bile, aktif iş gücü politikaları (hayat boyu eğitim, çeşitli vasıfların geliştirilmesi vb.) ile başka bir işe girmesinin koşullarının yaratıldığı iddia edilmektedir. Ancak işlerin tamamı esnek ve güvencesiz olduğundan işçinin hayatında belirsizlik ve güvencesizlik egemen olmaktadır. Artan esneklik karşısında geliştirileceği ifade edilen sosyal güvenlik ise neoliberal politikalarla son 40 yıllık gerilemektedir.
Çünkü, güvenceli esneklik literatüründe iddia edildiğinin aksine, sosyal güvenlik uygulamaları piyasayı ve esnekliği dengeleyen bir unsur olarak değil piyasanın güçlenmesine destek olarak bir unsur olarak görülüyor. Kilit sözcükler, rekabet, eğitim ve esnekliktır. Sosyal güvenlikten yararlanma, halkın korunması olarak değil “yardım bağımlılığı” olarak yeniden adlandırılmakta, bu güvence olanaklarından yararlanmanın azaltılması için çeşitli politikalar yaşama geçirilmektedir.⁵² Esneklik ve güvence, paralel ilerleyen değil, zıt yönlü gelişen olgulardır.
‘PREKARYA’NIN TALEPLERİ
“Güvenceli esneklik” talebinde olduğu gibi, Standing, neoliberal paradigmanın dayattığı gerçekliği büyük oranda benimsemiş ve bu çerçevede öneriler formüle etmiştir. Liberal bir ILO bürokratı olarak onun ufku; tekelci sermaye ve hükümetlerin, mevcut gidişatın kötülüğünü görerek bir cennet siyasetine ikna edilmesiyle sınırlıdır. İçinde bulunduğumuz neoliberal saldırganlığı ise, bir kısım iktisatçının siyasetçileri kandırması ile açıklamaktadır:
“1970’lerde ideolojik olarak koşullanmış bir kısım iktisatçı, siyasetçilerin zihinlerini ele geçirdi. Bu iktisatçıların inandığı neoliberal modelin temelinde, büyüme ve kalkınmanın rekabet gücüne dayandığı, her şeyin rekabeti ve rekabet potansiyelini artırmak için yapılması ve piyasa kurallarının hayatın her alanına nüfuz etmesi gerektiği düşüncesi yatıyordu.”⁵³
Standing’in bütün yaklaşımının buna indirgenebileceği elbette söylenemez. Ancak bu ifadelerin, Standing’in genel yaklaşımına dair önemli ipuçları sunduğu kaydedilebilir. Standing, siyaset ile ekonomi, siyasal elitler ile iktisadi kaynakları ellerinde tutan sermaye güçleri arasındaki ilişkiyi doğru bir biçimde kuramadığı ya da kurmak istemediği için, 1970’lerde başlayan neoliberal dönüşümü, siyasetçilerin kandırılması, “zihinlerinin ele geçirilmesi” olarak betimliyor. Oysa, söz konusu olan, siyasetçilerin bir yanılgısı, hatası, aldatılması değil, doğrudan tekelci sermayenin içine girdiği krizden çıkmak için, başta emekçilerin kazanılmış hakları olmak üzere, bir bütün olarak üretim maliyetlerini azaltacak ve yeni yatırım alanları açacak sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel boyutları olan neoliberal bir saldırı dalgası başlatmasıdır. Siyasal elitler, sermaye partileri ya da bir biçimde işçi sınıfının baskısını daha fazla üzerlerinde hisseden sosyal demokrat partiler, adım adım hayata geçen, ama başından itibaren işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırı niteliği bilinen reformları, tam da sermaye güçlerinin çıkarları doğrultusunda yaşama geçirmişlerdir.
Kandırılmadılar, sendikaların belini kırmak için ellerinden geleni yaptılar. ABD’de Ronald Reagan, 1981 yılının Ağustos ayında 13 bini greve çıkınca hava kontrolörleriyle karşı karşıya geldi. Grevci işçilere iki gün içinde işbaşı yapmaları, aksi halde işlerini kaybedecekleri söylendi. Bu tehdide boyun eğmeyen 11 bine yakın hava trafik kontrolörü işten atıldı ve hava trafiğini kontrol etmek için askeri personel kullanıldı. İşten çıkarılan kontrolörlerin işlerine dönmelerine bir daha asla izin verilmedi ve yaşanan çatışma sırasında sendikaları ezilerek yok edildi. Bu yaşananlar, sadece ABD’de değil, dünya genelinde sendikalara yönelik saldırı dalgasının önemli bir işaretiydi.⁵⁴
1984 yılında, sendikalarla genel bir hesaplaşma içine girmeye karar vermiş olan Margaret Thatcher’in başında yer aldığı İngiltere hükümeti, kömür madenlerinin önemli bir bölümünü kapatma ve 20 bin madencinin işine son verme kararı aldı. Ulusal Maden İşçileri Sendikası bu kararı son derede ıstıraplı bir hal alan, neredeyse bir yıl süren ve madencilerin yenilgisiyle biten bir grevle karşılık verdi. Thatcher daha sonra liman işçileri ve matbaa işçileriyle de bir hesaplaşmaya girişti. Bu yenilgiler, Thatcher’ın kapsamlı sendika karşıtı yasal düzenlemeleriyle birlikte, 1979 yılından 1995 yılına kadar olan süre içinde üye tabanlarının yarısını kaybeden Britanya sendikalarının muazzam bir güç kaybına uğramalarına sebep oldu. Kitlesel işsizlik ve neoliberal iktisadi ve siyasi konjonktürle birlikte ABD ve Birleşik Krallık’ta grevlerin bastırılması tüm dünyada sendikal mevzilere dönük yaygın saldırılar düzenlemeyi teşvik etti.⁵⁵
Bu açıdan hükümetlerin, işçi sınıfının kazanılmış haklarına ve sendikal/siyasal örgütlülüklerine yönelik saldırıları, “ideolojik olarak koşullanmış bir kısım iktisatçı” tarafından “siyasetçilerin zihinlerinin ele geçirilmesi” değil, tekelci sermayenin çıkarları temelinde bir politikayı yaşama geçirmeleri sürecidir.
Standing’in bu yaklaşımını ele almamızın sebebi, sadece neoliberal dönüşüm sürecinde hükümetler ile sermaye arasında kurduğu ilişkinin yüzeyselliğine dikkat çekmek değil. Bu yaklaşım, onun analizinin derinliklerine nüfuz etmiştir. Çünkü, Standing, “prekarya”nın taleplerini dile getirirken, bir “iktisatçı” olarak siyasetçileri, hatta sermayeyi ikna etmeyi hedeflemekte, sağlanacak uzlaşma ile güvencesizlik sorununun aşılması yoluna girileceğini düşünmektedir. Elbette, bunun kolay olmayacağının farkında. Ancak “tehlikeli sınıf” olduğu uyarısını yaparken, hem hükümetleri hem de sermayeyi “prekarya”nın taleplerini karşılama konusunda aklı selim davranmaya, bunları çözmenin “herkesin” faydasına olduğunu göstermeye çalışmaktadır.
Oysa, Standing yanılıyor. Örneğin; istihdam güvencesinin sağlanması, yani keyfi işten atmaların yasalarla engellenmesi, kıdem ve ihbar tazminatı gibi işten çıkarma maliyetlerinin olması, belirli süreli sözleşmeler ve taşeron işçiliğin yasaklanması – bütün bunlar sermayenin faydasına değildir. Sermaye, tam da yıllardır yaşama geçirmek için her türlü çabayı gösterdiği bu uygulamalar sayesinde emek gücü üzerindeki sömürüyü yükseltiyor. Kısa ve orta vadede elde ettiği kârı artırıyor. Bu güvencesizliklerin daha yoğun olduğu yani emek gücü maliyetinin asgariye düşürülebildiği Çin, Bangladeş, Tayland gibi ülkelere yatırımlarını taşıyor. Bu nedenle güvencesizlik ve Standing’in yeni bir sınıf olarak tarif ettiği güvencesiz çalışanlar olarak “prekarya”nın büyümesi bir “sosyal patlama” tehlikesine neden olsa da, süreç bizzat sermaye tarafından ve onun çıkarları doğrultusunda ilerletilmektedir. Sermayeye “hayır, daha az kâr etmek senin için daha iyi” yakarışlarının pek de sonuç vermediği, vermeyeceği büyük bir tespit değildir, olağanüstü bir öngörü de gerektirmez.
Standing, tam da bu nedenle, esnek çalışma uygulamalarının köklü bir biçimde yasaklanması yerine, esnekliği kabul eden başka bir politik “çözüm” önerisi sunuyor. Ama şurası kesin; sermayeye de zarar vermeyeceğini, “prekarya”nın da taleplerini karşılayacağını umduğu bir politik öneri. Peki, nedir bu “çözüm”?
“Prekaryanın en önemli ihtiyacı ekonomik güvenlik. Buna ek olarak prekarya geleceğe dair adımları biraz olsun kontrol edebilme ve anlık gelişmeler ve tehlikelerin idare edilebileceği hissine sahip olmak istiyor. Bunlara ulaşılması, gelir güvencesinin sağlanmasına bağlı. Ancak kırılgan durumdaki toplumsal grupların da ‘özne’ olmaya ve çıkarlarını ortak ve bireysel temelde temsil etmeye ihtiyacı var. Bu nedenle prekaryanın bu iki zorunluluğu hesaba katan bir strateji geliştirmesi gerekiyor.”⁵⁶
Standing, esnek çalışma düzenlemelerinin geri dönüşü olmadığını, bu nedenle tartışılacak her önerinin bu kabul üzerinden yükselmesi gerektiği varsayımından hareket ediyor. Bir yandan neoliberalizmi eleştirirken, diğer yandan neoliberal tezleri başlangıç noktası olarak kabul ediyor. Standing’e göre; “prekarya bir yandan hayat boyu aynı işte çalışma garantisi ve devletin korumacılığını reddederken, hayata dair kontrol, toplumsal dayanışmanın canlandırılması ve sürdürülebilir özerklik talebinde bulunuyor.” Devlet korumacılığının sınıfsal niteliği ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, Standing’in “prekarya”ya atfettiği “korumacılık karşıtlığı”nın temeli açıklanmıyor. Ya da “prekarya”nın “hayat boyu aynı işte çalışma garantisi” istemediği iddia ederken, kimse için “aynı iş” dayatması olmayacağı açıkken aslında “iş güvencesi” talebini gündemden çıkartmış oluyor. Evet, bazı insanlar bir ömür boyunca aynı işi yapmak istemeyebilirler, ancak bu insanların haksız, hukuksuz bir şekilde işten atılmayı isteyecekleri, bu konuda güvence talep etmeyecekleri anlamına gelmez.
Standing, “geri dönülmez” esnek çalışma uygulamalarıyla çelişeceği için bu tür güvence taleplerini çağı geçmiş, “prekarya”nın gündeme bile almayacağı talepler olarak betimliyor. Peki, Standing’e göre, “prekarya” ne istiyor? Bir cennet siyaseti; yani: “Havanın temizlenmesini, kirliliğin azaltılmasını ve canlı türlerinin artırılmasıyla beraber geleceğin ekolojik olarak korunmasını istiyor. Çevrenin tahrip edilmesinden en çok zarar görecek olan prekarya ve prekaryaya mensup kişiler, metalaşmış olanın yabancılaştırıcı ve bireysel özgürlüğünden ziyade cumhuriyetçi özgürlük düşüncesini canlandırma peşinde.”⁵⁷
Nerede, ne zaman? “Prekarya”, kendisini tanımlayan güvencesiz çalışma ve yaşam koşullarından yola çıkarak, “canlı türlerinin artırılmasıyla”, “geleceğin ekolojik olarak korunmasını istiyor”. Nerede istiyor? Bunları ne zaman istedi? Örneğin Greenpeace aktivistlerinin aslında güvencesiz çalışan prekerler olduğu, dolayısıyla “canlı türlerinin artırılması” talebinin prekerler tarafından dile getirildiği söylenebilir. Ancak Greenpeace aktivistleri içerisinde küçük burjuva bireyler de olabilir. Ya da Standing’in sınıf tanımlamasını hatırlarsak “profisyen”, “geleneksel işçi sınıfı” ya da “maaşlılar”dan kişiler de olabilir. Dolayısıyla bu talebin başlı başına “prekarya”nın talebi olduğu fikrinin şu ya da bu düzeyde nesnel, amprik, hiç olmadı gözleme dayalı bir temeli var mıdır? Yoksa, Standing, durup dururken işten atılmaktan keyif aldığını, “iş güvencesi”ni Keynesyen dönemin çağı geçmiş bir uygulaması olarak görüp reddettiğini düşündüğü “prekarya”sının taleplerini nasıl belirlemektedir?
Standing’e göre; “20. yüzyılın emek odaklı anlayışı, prekarya için cazip değil.”⁵⁸ “Kısmen ütopik duruşu olan ve bundan da gurur duyan yeni bir cennet siyasetine ihtiyaç var.”⁵⁹
Emek odaklı anlayışın çağının geçtiği iddiası ile Standing ne demek istiyor? Aslında Standing, postmodern “işçi sınıfının sonu” tezini “emek odaklı anlayış”ın reddi ile yeniden tekrarlıyor. Buna göre; neoliberalizm iktisadi kalkınmayı her şeyin önüne koyarken insanı da sadece emek gücüne indirgedi, onun ihtiyaçlarını ve insan olmaktan kaynaklı taleplerini dikkate almadı. Evet, neoliberalizme ilişkin bu tespit sonuna kadar doğru. Ancak, Standing, bununla sınırlı kalmayarak neoliberal politikalar ve teknolojik gelişme ile esnekliğin kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldiği, işçi sınıfının marjinal bir gruba dönüştüğünü, dolayısıyla işçi sınıfını merkeze alan bir projeyle “prekarya”nın ihtiyaçlarının/taleplerinin karşılamayacağını iddia ederken, neoliberal paradigmayı aşılamayacak bir sınır olarak belirliyor.
İşçi sınıfı yoksa işçi sınıfı odaklı anlayış da bitmiştir! 20. yüzyılda “yeniden dağıtımın, üretim araçlarının kontrol edilmesi, millileştirme veya vergilendirme ile yapılması” görüşü ağırlıktayken, bugün “bu model gözden düştü” ve Standing’e göre “sosyalistler umutsuz durumda”.⁶⁰ Sadece üretim ve değişim araçlarının işçilerce yönetilmesi değil, neoliberal esneklik dayatmasının üzerinden geçtiği ne varsa hepsi gündem dışı bırakılıyor. Standing, bu noktadan hareketle, esnek çalışmanın girdabındaki “prekarya”nın, işsizliğin, geçici, kısa süreli ve bir bütün olarak esnek çalışmanın zorunluluğunu öngören neoliberal varsayıma yaslanarak taleplerini formüle ettiğini savunmaktadır. Emeğe dayalı anlayışın ürünü olarak nitelediğini iş güvenliğini reddederken, Standing, “Eski istihdam güvenliği modelinin yeterince anlaşılamayan sorunlarından birisi şuydu. Şirket yardımları ve kişinin elde ettiği gelir, firmada kalınan süreye bağlı olarak artıyordu ve bu nedenle insanlar, başka bir yere geçmeleri kişisel ya da organizasyonel açıdan daha avantajlı olduğunda, işlerine yapışıp kalıyordu. Dolayısıyla altın kafes ağırlaşıyordu.”⁶¹ demektedir. Yani işçi sınıfının elde ettiği kazanımlardan ne varsa, hepsinin kapitalizm koşullarında uygulanmasından kaynaklı eksiği-gediği bulunmalı ve reddedilmeli. Ne için? Neoliberal paradigmanın sınırlarını aşmayan bir “cennet siyaseti” için.
Bu açıdan Standing, “emek siyaseti”ni reddederek, kapitalizmin sınırlarını kendi sınırları olarak kabul etmekle kalmıyor, piyasaya müdahaleyi ve esnek çalışmayı geriletecek her türlü öneriyi baştan “eski emek siyasetinin” uzantısı sayıyor. Standing’in “cennet politikası” neoliberal politikalara uygun bir politik hattır. Bu hattın temel unsuru ise temel gelir hakkıdır. Standing’in temel tezlerinden birisi olarak temel gelir hakkı, başka bir deyişle vatandaşlık geliri ise makalenin bir sonraki bölümünde ele alınacaktır.
DEVAM EDECEK
Dipnotlar
1. Guy Standing, précarité ile proletarya kavramlarından türetilen, “güvencesiz proletarya” ya da “güvencesiz işçi” olarak tanımlanabilecek “prekarya” ile yeni bir sınıf tarifi yapıyor. Buna göre, “prekarya”, işçi sınıfından ayrı; hatta özellikleri, çıkarları, temsil biçimleri ve duygusal dünyası itibarıyla ona karşıt bir toplumsal sınıftır. Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 23, 43, 45, 47, 278.
2. Standing, Prekarya, sf. 12-16.
3. Ki, işçi sınıfının tamamına yakını giderek güvencesiz addedilen koşullarda yaşamakta ve çalışmaktadır.
4. İşçi sınıfının kimi tabakalarının “güvencesizler”, hatta bu güvencesizlerin de ayrı bir sınıf olarak tanımlanması, genel olarak “prekarya” tezinin temelidir. Ancak güvencesizlik, işçi sınıfının diğer kesimlerinden daha güvencesiz olan kimi tabakaları tanımlamak için kullanıldığında daha doğru zemine oturabilir. İşçi sınıfı, piyasa ilişkileri çerçevesinde zaten güvencesiz olmakla birlikte, güvencesizliğin dereceleri vardır. Bu açıdan güvencesiz işçilerden bahsederken, kimi kazanılmış hakları şu ya da bu ölçüde koruyan, ancak bütünsel bir güvencesizleşme sürecinden etkilenen işçilere göre daha güvencesiz olanlardan bahsediyoruz.
5. İtalyan Operaismo’su (işçiciliği), İtalya Komünist Partisi’nin reformizmine tepki olarak ortaya çıkan muhalif akımdır. Özellikle Raniero Panzieri, Mario Tronti, Sergio Bologna, Romano Alquati, Mariarosa Dalla Costa, Franco Berardi ve Antonio Negri gibi kuramcılarla 1960’lı yıllarda etkili olmuştur. Başlangıçta doğrudan fabrikalardaki işçi sınıfına ve onun “otonom gücüne” dikkat çekerken, 1970’lerle birlikte işçi sınıfı dışındaki kesimlere odaklanmış ve yerini İtalyan otonomcu örgütlenmelerine bırakmıştır.
6. Avrupa 68’inin aksine İtalya’da 68 isyanı, 1969’un yaz ve sonbaharını kapsayan grev ve direnişlerle devam etmiştir.
7. İtalya’nın Torino kentindeki Fiat otomobil fabrikası. Mirafiori ise, FIAT 131 olarak bilinen otomobil modeline verilen isimdir.
8. Wright, Steve (2008) Gökyüzü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık, sf. 202.
9. Negri, Antonio ve Hardt, Michael (2001) İmparatorluk, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, sf. 305-306.
10. İtalyan kentlerinde genelde işgal edilen mülklerde 250’nin üzerinde sosyal merkez kuruldu. Neo-liberalizme ve hiyerarşik yapılanmaya karşı alternatif yaşam kurma iddiasıyla ortaya çıktılar. Toplumsal mücadelelere katılmakla birlikte kimi yerlerde kültürel etkinliklerle sınırlı ve pasifizmin üretildiği mekanlar haline geldiler.
11. İtalya’da bir otonomcu grup.
12. Wright, Gökyüzü Fethetmek, sf. 247.
13. Bu İtalya’da yakın zamana kadar oldukça nadir görülüyordu.
14. Shukaitis, Stevphen (2011) “Kimin Güvencesizliği?”, https://onbirincitez.wordpress.com/2011/07/28/stevphen-shukaitis-kimin-guvencesizligi/, 22 Mayıs 2016.
15. “Kolektifin etkin olarak desteklediği bir diğer grev ise, ACCOR adlı üç yıldızlı uluslararası otel zincirinde oda temizlikçisi olarak çalışan Afrikalı göçmen kadın işçilerin 10 ay süren grevi olmuştur. Parça başına (temizledikleri oda sayısına göre) çok düşük ücretlerle çalışan bu işçiler, temizlik işlerinin taşeron bir firmaya devredilmesiyle birlikte, düşük ücret yanında tamamen keyfi olarak belirlenen düzensiz çalışma saatlerine ve aşırı çalışma nedeniyle çeşitli hastalıklara maruz kalmışlardır. Grevi başlattıklarında küçük bir alternatif sendikaya üye olan işçiler, grevin ilk günlerinde sendikanın desteğini tamamen çekmesiyle birlikte sadece Dayanışma Kolektifi’nin desteğiyle grevlerini sürdürmüşlerdir. Kolektif, Fransızca bilmeyen işçilere çevirmenlik yapma, haftada iki kere otel lobisinde bildiri dağıtma, grevi müşterilere açıklayarak desteklerini sağlama, dayanışma konserleri düzenleyerek grevcilere maddi destek sağlama gibi yollarla grevin canlı tutulmasına yardımcı olmuştur. 10 ay süren grev sonunda işveren parça başı ücret baskısını hafifletmiş, çalışma saatlerini düzenli hale getirmiş ve atılan grevcileri işe geri almıştır. Fransa’dan bir başka önemli örnek de 2003 yılında Fransa’da kurulan Intermittent (Düzensizler) hareketidir. Çoğunluğu kısmi zamanlı ve düzensiz olarak çalışan sahne işçilerinin işsizlik sigortalarında kesinti yapılması üzerine başlattıkları bu hareket, sahne işçilerinin Fransa’da bütün festivalleri ve televizyonlardaki akşam haberlerini bloke etmeleriyle başlamış; daha sonra film yönetmeni ve oyuncuların da katılımıyla neoliberal iş sigortası sisteminin kendisinin sorgulanması ve güvencesiz çalışmaya karşı genel bir kamuoyu oluşturulması ile sonuçlanmıştır.” (Oğuz, Şebnem (2011) “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama: Proletaryadan ‘Prekarya’ya mı?”, Mülkiye Dergisi, Cilt: XXXV, Sayı: 271, sf. 7-24, sf. 13-14)
16. Shukaitis, “Kimin Güvencesizliği?”
17. Foti, Alex (2005) “Güvencesizlik ve Yeni Avrupalı Kimlik”, Conatus Çeviri Dergisi, Sayı: 1: 3, sf. 77-83, sf. 78.
18. Oğuz, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama”, sf. 13.
19. “Avrupalı Güvencesizlerin Middlesex Deklarasyonu” (2005), Conatus Çeviri Dergisi, sf. 84-85.
20. Neoliberal politikaların egemen olduğu günümüzde işçi sınıfının “güvenceli” olan bölümü çok küçük bir azınlıktır ve giderek de küçülmektedir. İşçi sınıfının kendisi zaten güvencesizlik girdabındadır.
21. McKarthy, Kidd (2006) “Is Precarity Enough?”, http://www.metamute.org/editorial/articles/precarity-enough, 22 Mayıs 2016.
22. Oğuz, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama”, sf. 16.
23. Oğuz, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama”, sf. 16.
24. Shukaitis, “Kimin Güvencesizliği?”
25. Oğuz, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama”, sf. 13.
26. Lüks kıyafet, deri aksesuar, çanta, şapka vb. ürün alanlarında uzmanlaşmış bir İtalyan moda markasıdır.
27. Shukaitis, “Kimin Güvencesizliği?”
28. Standing, Prekarya, sf. 278.
29. Oğuz, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama”, sf. 14-15.
30. Waterman, Peter (2005) “From ‘Decent Work’ to ‘The Liberation of Time from Work’”, http://ccs.ukzn.ac.za/files/Work%20for%20Barcelona%20May%20%20230205.pdf, 22 Mayıs 2016, sf. 12.
31. Standing, Prekarya, sf. 280.
32. Federici, Silvia (2014a), “Proletaryadan Kognitaryaya, İşçi Sınıfından Çokluğa: Gayri Maddi Emek Kuramının Yanılgıları”, Çeviren: Elçin Gen, http://www.e-skop.com/skopbulten/proletaryadan-kognitaryaya-iscisinifindan-cokluga-gayri-maddi-emek-kuraminin-yanilgilari/1914, 22 Mayıs 2016.
33. Negri, Antonio ve Hardt, Michael (2001) İmparatorluk, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, sf. 68.
34. Negri, Antonio (2008) Avrupa ve İmparatorluk, İstanbul: Otonom Yayıncılık, sf. 79.
35. Negri, Avrupa ve İmparatorluk, sf. 79.
36. Negri, Avrupa ve İmparatorluk, sf. 80.
37. Virno, Paolo (2013) Çokluğun Grameri, İstanbul: Otonom Yayıncılık, sf. 111-112.
38. Berardi, Franco (2015) “Günümüzde Otonominin Anlamı Nedir?: Özneleşme, Toplumsal Bileşim ve İşin Reddi”, Çeviren: Nalan Kurunç, http://www.dunyaninyerlileri.com/gunumuzde-otonominin-anlami-nedir-oznelesme-toplumsal-bilesim-ve-isin-reddi-franco-bifo-berardi-ceviren-nalan-kurunc/, 22 Mayıs 2016.
39. Wright, Steve (2006) “Geçmişten Günümüze Otonomist Marksizmin Yol Haritası”, Otonom Dergisi, Sayı: 13, sf. 11.
40. Caffentzis, George (2014) “Bir ‘Bilişsel’ Kapitalizm Eleştirisi”, Bilişsel Kapitalizm, Eğitim ve Dijital Emek içinde, Derleyenler: Michael A. Peters ve Ergin Bulut, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 75-114, sf. 91.
41. Tronti, Mario (1964) “Lenin in England”, in Working Class Autonomy and the Crisis (1979), London: Red Notes/CSE Books, sf. 1; Negri, Avrupa ve İmparatorluk, sf. 85.
42. Ulukan, Umut (2014) “Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü? Avrupa ve Türkiye’den ‘güvenceli’ esneklik pratikleri”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 68-87, sf. 68.
43. Koray, Meryem (2011) Kapitalizm Küreselleşirken Dünyanın Ahvali, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, sf. 333.
44. Koray, Kapitalizm Küreselleşirken Dünyanın Ahvali, sf. 333.
45. Ulukan, “Esneklik ve Güvence Arasında Bir Denge Mümkün Mü?”, sf. 68-69.
46. Koray, Kapitalizm Küreselleşirken Dünyanın Ahvali, sf. 333-334.
47. Ulukan, “Esneklik ve Güvence Arasında Bir Denge Mümkün Mü?”, sf. 75.
48. Murat Özveri’den aktaran Kutlu, Denizcan (2012) “Türkiye İşgücü Piyasasında Güncel Gelişmeler ve Güvencesizleşme Örüntüleri”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 61-116, sf. 109.
49. “Avrupalı Güvencesizlerin Middlesex Deklerasyonu”, sf. 85.
50. Foti, “Güvencesizlik ve Yeni Avrupalı Kimlik”, sf. 80.
51. Foti, “Güvencesizlik ve Yeni Avrupalı Kimlik”, sf. 80.
52. Ankarloo’dan aktaran Wahl, Asbjorn (2015) Refah Devletinin Yükselişi ve Düşüşü, Çevirenler: Haldun Ünal ve Baran Öztürk, İstanbul: h2o Kitap, sf. 182.
53. Standing, Prekarya, sf. 11.
54. Wahl, Refah Devletinin Yükselişi ve Düşüşü, sf. 100.
55. Wahl, Refah Devletinin Yükselişi ve Düşüşü, sf. 100-101.
56. Standing, Prekarya, sf. 260.
57. Standing, Prekarya, sf. 257-258.
58. Standing, Prekarya, sf. 258.
59. Standing, Prekarya, sf. 258.
60. Standing, Prekarya, sf. 281.
61. Standing, Prekarya, sf. 280.
KAYNAKLAR
Avrupalı Prekaryanın Middlesex Deklarasyonu (2005), Conatus Çeviri Dergisi, s. 84-85.
Berardi, Franco (2015) “Günümüzde Otonominin Anlamı Nedir?: Özneleşme, Toplumsal Bileşim ve İşin Reddi”, Çeviren: Nalan Kurunç, http://www.dunyaninyerlileri.com/gunumuzde-otonominin-anlami-nedir-oznelesme-toplumsal-bilesim-ve-isin-reddi-franco-bifo-berardi-ceviren-nalan-kurunc/, 22 Mayıs 2016.
Caffentzis, George (2014) “Bir ‘Bilişsel’ Kapitalizm Eleştirisi”, Bilişsel Kapitalizm, Eğitim ve Dijital Emek içinde, Derleyenler: Michael A. Peters ve Ergin Bulut, İstanbul: Notabene Yayınları, s. 75-114.
Federici, Silvia (2014a), “Proletaryadan Kognitaryaya, İşçi Sınıfından Çokluğa: Gayri Maddi Emek Kuramının Yanılgıları”, Çeviren Elçin Gen, http://www.e-skop.com/skopbulten/proletaryadan-kognitaryaya-iscisinifindan-cokluga-gayri-maddi-emek-kuraminin-yanilgilari/1914, 22 Mayıs 2016.
Foti, Alex (2005) “Güvencesizlik ve Yeni Avrupalı Kimlik”, Conatus Çeviri Dergisi, Sayı: 1: 3, s. 77-83.
Koray, Meryem (2011) Kapitalizm Küreselleşirken Dünyanın Ahvali, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Kutlu, Denizcan (2012) “Türkiye İşgücü Piyasasında Güncel Gelişmeler ve Güvencesizleşme Örüntüleri”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, s. 61-116.
McKarthy, Kidd (2006) “Is Precarity Enough?”, http://www.metamute.org/editorial/articles/precarity-enough, 22 Mayıs 2016.
Negri, Antonio (2008) Avrupa ve İmparatorluk, İstanbul: Otonom Yayıncılık.
Negri, Antonio ve Hardt, Michael (2001) İmparatorluk, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Oğuz, Şebnem (2011) “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama: Proletaryadan ‘Prekarya’ya mı?”, Mülkiye Dergisi, Cilt: XXXV, Sayı: 271, s. 7-24.
Shukaitis, Stevphen (2011) “Kimin Güvencesizliği?”, https://onbirincitez.wordpress.com/2011/07/28/stevphen-shukaitis-kimin-guvencesizligi/, 22 Mayıs 2016.
Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları.
Tronti, Mario (1964) “Lenin in England”, in Working Class Autonomy and the Crisis (1979), London: Red Notes/CSE Books.
Ulukan, Umut (2014) “Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü? Avrupa ve Türkiye’den ‘güvenceli’ esneklik pratikleri”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, s. 68-87.
Virno, Paolo (2013) Çokluğun Grameri, İstanbul: Otonom Yayıncılık.
Wahl, Asbjorn (2015) Refah Devletinin Yükselişi ve Düşüşü, Çevirenler: Haldun Ünal ve Baran Öztürk, İstanbul: h2o Kitap.
Waterman, Peter (2005) “From ‘Decent Work’ to ‘The Liberation of Time from Work’”, http://ccs.ukzn.ac.za/files/Work%20for%20Barcelona%20May%20%20230205.pdf, 22 Mayıs 2016.
Wright, Steve (2006) “Geçmişten Günümüze Otonomist Marksizmin Yol Haritası”, Otonom Dergisi, Sayı: 13.
Wright, Steve (2008) Gökyüzü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık