SSCB’de kilise ve din özgürlüğü

N.I. Blinow

Sovyet hükümeti daha kuruluşunun ilk günlerinde, Sovyet ülkesinde emekçilerin demokratik özgürlükleriyle inanç özgürlüğünü güvence altına almak için bir dizi kararname çıkardı.

Çıkarılan bu kararnameler arasında 23 Ocak 1918 tarihli “Kilisenin Devlet İşlerinden ve Eğitimin Kiliseden Ayrılması Üzerine” adlı hükümet kararı da bulunmaktaydı.

Bu kararnamenin temel fikri Sovyetler Birliği’ndeki tüm dini toplulukların eşit olduklarının vurgulanmasıdır. Bu tür topluluklar devletten ne maddi ne de politik destek alırlar; özel dernekler statüsündedirler.

Kilisenin devletten ve eğitimin kiliseden ayrılması hakkındaki kararname, her şeyden önce devrim öncesi Rusya’da egemen olan ve fiilen devlet aygıtının bir parçasını oluşturan Rus Ortodoks Kilisesi’nin çıkarlarını ilgilendiriyor.

Ortodoks Kilisesi’nin ilerici çevreleri, bu kararnamede, Kiliseyi, Çarlık zamanında vurulan zincirlerden kurtaran olumlu bir faktör görüyorlardı. Nitekim, Moskova Patrikliği tarafından 1942 yılında yayınlanan “Rusya’da Din Üzerine Gerçekler” adlı derleme eserinin 24. sayfasında şu belirtilir:

“Sovyet hükümetinin vicdan hürriyeti ve dini inanç özgürlüğüyle ilgili kararnamesi kilise üzerinde yıllarca süren baskıyı kaldırdı ve onu dışsal vesayetten kurtardı. Bunun, kilisenin iç yaşamına olağanüstü yararları oldu. Bu kararname özgürlük sağlıyor ve tüm dini cemaatlere bu özgürlüğün dokunulmazlığını garanti ediyor.”

1936 yılındaki Emekçi Temsilcileri Sovyetleri’nin VIII. Olağanüstü Kongresi’nde kabul edilen SSCB Anayasası’nda inanç özgürlüğü konusu daha net bir ifadesini buldu.

Anayasanın 124. maddesi şöyle diyor:

“Yurttaşların vicdan özgürlüğünü güvence altına almak için SSCB’de kilise devletten ve eğitim kiliseden ayrılmıştır. Dini ibadet özgürlüğü ve din karşıtı propaganda özgürlüğü tüm yurttaşlara tanınmıştır.”

Bu, Sovyet iktidarının vicdan özgürlüğünü tüm boyutlarıyla güvence altına aldığı anlamına gelir. Sovyet yurdunun her yurttaşı, eylemi diğer insanların çıkarlarını ihlal etmediği sürece, istediği şeye inanabilir ya da hiçbir şeye inanmayabilir.

Her Sovyetler Birliği yurttaşı istediği dini özgürce seçme hakkına sahiptir. Herhangi bir dine ait olduğunu açıkça belirtme ve aynı zamanda yurttaşlık haklarını dini görüşlerinden bağımsız olarak kullanma hakkına sahiptir.

İşletmelerde, resmi kurumlarda, Sovhoz ve Kolhozlarda ve orduda hiçbir ayrım yapılmamakta, ve inançlılar ve inançlı olmayanlar şeklinde herhangi bir ayrıma gidilmemektedir.

İşe başlarken ya da herhangi bir toplumsal organizasyona girerken hiç kimse dini inancıyla ilgili bir açıklama yapmak zorunda değildir.

Devlet matbaaları hem dini ve hem de din karşıtı içerikli kitapları basar, ve devlet depolarında bulunan kağıt stokları hem birinin (dini) hem de diğerinin (din karşıtı) kullanımına sunulur.

Ticaret örgütlenmeleri, dini bayramlarda paskalya pastası, sütten yapılan tatlılar gibi özel hamur ürünlerini satarlar.

Tüm bunlar, Sovyetler Birliği’nde gerçek anlamda bir din özgürlüğü ve toleransın olduğunu gösterir.

Sovyetler Birliği yasaları; hakların herhangi bir biçimde kısıtlanmasını, yurttaşların dini inançlarından dolayı kovuşturmaya uğramalarını, aynı şekilde inançlı insanların dini duygularının rencide edilmesini reddeder. Anayasanın 130. maddesi tüm yurttaşları yasalara uymak ve ortak yaşamın temel ilkelerini dikkate almakla yükümlü kılar.

Hitler’in Sovyetler Birliği’ne haince saldırısının hemen ilk günlerinde, Kilisenin başı ve Patriğin o zamanki temsilcisi Metropolit Sergij, tüm rahiplere ve cemaate yönelik bir bildiri çıkardı. O bildiride bütün inançlı insanları vatanı savunmaya çağırdı.

Yine bu dönemde, Rus Ortodoks Kilisesi, gerek vatanın savunulması bakımından ve gerekse Alman işgaliyle tahrip edilmiş bölgelerdeki halkın sıkıntılarını hafifletmek açısından ihtiyaç duyulan malzemelerin, araç gereçlerin, değerli eşyaların ve başka şeylerin toplanmasında aktif bir rol üstlendi.

Savaş süresince, Kilisenin yaşamında, onun için azami anlam taşıyan bir dizi olaylar yaşandı.

4 Eylül 1943’te, Rus Ortodoks Kilisesi’nin büyükleri; Metropolit Sergij, Metropolit Nikolai ve Metropolit ve şimdiki Patrik Alexij, Sovyet hükümetinin yöneticisi J.W. Stalin tarafından kabul edildi. Bu görüşmede, Kilisenin büyükleri, bir Patriğin seçilmesi için Kilise Konsülünü toplama dileklerini gündeme getirdiler. Bu konudaki istemleriyle ilgili Stalin’den tam destek gördüler.

Bundan kısa bir süre sonra toplanan Piskoposlar Konsülü, Metropolit Sergij’i oybirliği ile Moskova ve tüm Rusya Patriği seçti. Bu Konsül’de, aynı zamanda, Patriğe bağlı en yüksek dini idari organı olan “Kutsal Synod” da (Ruhani Meclis) seçildi.

Moskova Patrikliği, 1943’ün sonundan beri, kilisenin aylık organı “Moskova Patrikliği Dergisi”ni ve bir kısmı periyodik nitelikte olmak üzere başka dini eserleri yayınlıyor.

Moskova, Leningrad, Odesa, Minsk, Saratov’da ve Sovyetler Birliği’nin başka bazı şehirlerinde, papazlar için teoloji kursları ve dini seminerler düzenlenmektedir. Ve ayrıca bu yılın sonbaharında Moskova, Leningrad ve Kiev’de dini akademiler açıldı.

Patrik Sergij’in Ocak 1945’te ölümünün ardından, Moskova’da Rus Ortodoks Kilisesi’nin ülke Konsülü toplandı. Buna, SB’deki piskoposların, rahiplerin ve din adamı olmayanların yanı sıra, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden Ortodoks Kilisesi’nin Patriği ve temsilcileri de katıldı.

1945 yılının ülke Konsülü, dünyanın tüm bağımsız Ortodoks Kiliselerinin hem dini alanda hem de kiliselerin faşizme karşı tutumu konusundaki birliğini gösterdi.

Konsül, SSCB’de Kilisenin sözde kovuşturmalara uğradığı uydurmasına ağır bir darbe vururken, aynı zamanda patrik seçiminin dini kurallara tam uygun bir şekilde gerçekleştiğini gözler önüne serdi. Tarihte ilk defa bir patrik, hemen hemen tüm bağımsız kiliselerin başlarının ya da onların temsilcilerinin hazır bulundukları bir ortamda seçildi.

Kilise ile devlet arasındaki ilişkileri daha da normalleştirmek için 1943 yılının Ekim ayında, Rus Ortodoks Kilisesi’nin sorunlarıyla ilgili Sovyet Hükümetine bağlı bir Konsey kuruldu. Bu Konsey Kilise’nin iç yaşamına hiçbir şekilde karışmıyor ve onun kendi yaşamının dini kurallarına ve dogmatik yönüne kesinlikle dokunmuyor. Konsey’in görevi sadece; Patriklik ve Ruhaniler Meclisi’nde çıkan ve hükümetin kararına ihtiyaç duyulan tüm sorunların çözümü konusunda SSCB hükümeti ile Moskova ve tüm Rusya Patrikliği arasında bir ilişki kurmak. Konsey, hükümetin Rus Ortodoks Kilisesi’ni ilgilendiren yasaları ve kararnamelerinin doğru ve zamanında uygulanmasını gözetler.

Konsey, dini cemaatleri, şu ya da bu hükümet kurumlarıyla (örneğin bakanlıklar) ilişkiye girmelerini gerektiren konularda da destekler. Konsey bunun dışında inanç sahiplerinin, yeni ibadethanelerin açılması için kilise binalarının devrini ve yeni kiliselerin yapılmasını içeren başvurularını da değerlendirir.

SSCB Hükümeti, Konsey’in kuruluşundan bu yana sunmuş olduğu raporlar temelinde, Rus Ortodoks Kilisesi’ni ilgilendiren konularda bir dizi yönerge çıkardı. Bu yönergelere, kilisenin devletten ayrılması ile ilgili 23 Ocak 1918 tarihli kararnameyle ilgili olarak yapılan bazı değişiklikler de dahildir. Bu değişiklikler neticesinde, dini organizasyonların şimdi tüzel kişiliği bulunmakta; kiliseler tapınma (dini kült) ile ilgili dini araçlar ve eşyalar imal etme ve bu eşyaları dini cemaatlere satma hakkına kavuşmuşlardır.

Rus Ortodoks Kilisesi’nin sorunlarıyla ilgili olarak, Konsey, bu biçimde Kilise ile devlet arasında normal ilişkilerin korunmasına yardımcı oluyor. Ve bu Konsey ile Moskova Patrikliği arasında merkezi ve aynı zamanda bölgesel düzeyde süren ilişkiler, devlet ile kilise arasındaki bu temas biçiminin tamamen yerinde olduğunu kanıtlamaktadırlar.

Günümüzde SSCB topraklarında 22 bin kilise cemaati bulunmaktadır; bazı bölgelerdeki tek tek kilise sayısı da dikkat çekicidir. Örneğin Winniza bölgesinin 839, Kursk bölgesinin 320, Moskova bölgesinin ise 240 kilisesi vardır vb…

Moskova yakınlarındaki Sagorsk’daki Troize-Sergijefskaja Lawra (Manastırı) Moskova Patrikliği’nin emrine verildi. Moskova Patrikliği’nin yönetimi altında bundan başka 89 Ortodoks manastırı daha bulunmaktadır. Rus Ortodoks Kilisesi’nin piskoposluğu yedi Metropolitten ve 75 Başpiskopos ve Piskopostan oluşuyor.

Sovyetler Birliği’ndeki Rus Ortodoks Kilisesi, savaş yıllarında olduğu gibi, savaş sonrasında da, Sovyet Hükümeti’nin ülkenin halk ekonomisinin hızlı bir şekilde yeniden inşasına dönük tedbirlerinin başarıya ulaşması için halkla birlikte yürüyor.

Humanite gazetesi ile Fransız Komünist Partisi (1904-1954)

Deniz Uztopal

İşçi partisinin siyasi mücadelesiyle günlük gazete ilişkisine tarihsel bir bakış:

18 Nisan, hâlâ yayın hayatını sürdüren Humanite gazetesinin 112. yıl dönümü olacak. Dünyanın en köklü işçi gazetelerinden olan Humanite’nin tarihi, sınıfsız bir toplum oluşturmak için mücadele eden bir siyasi partinin tarihiyle iç içe geçmiştir ve bu ikisi, birbirlerini etkileyerek güçlendiren roller oynadıkları gibi, bugün de çıkartılması gereken derslerle doludurlar.

Bu makalemizde II. Enternasyonale bağlı sosyalist bir gazete olarak kurulan, ama III. Enternasyonal’le birlikte komünist toplum mücadelesi veren bir işçi gazetesinin tarihini işleyeceğiz. Yazımıza esas yön verecek olan, Humanite’nin başından itibaren bir işçi kitle partisi olarak örgütlenen Fransız Komünist Partisi’nin günlük mücadelesinde üstlendiği rol ve tuttuğu yer olacaktır.

HUMANİTE’NİN SOSYALİST BİR GAZETE OLARAK KURULUŞU

XX. yüzyılın başlarında Fransa’nın önde gelen sosyalist aydınları arasında olan Jean Jaures, işçi sınıfının mücadelesini güçlendirmeye hizmet etmesi için dönemin sosyalist hareketini birleştirme çabası içindedir. Günlük bir gazetenin buna hizmet edeceğine inanır ve 1903 yılından itibaren böyle bir gazetenin oluşması çabasına yoğunlaşır. Kısa bir süre sonra kurduğu ve “Humanite”, yani “İnsanlık” adını seçtiği günlük gazetenin ilk sayısı 18 Nisan 1904’te yayınlanır ve ilk yazısında Jean Jaures gazetenin amacını şu şekilde ifade eder:

“İnsanlık hâlâ yok ya da yeni yeni var olmaya başlıyor. Her ulusun içinde insanlık parçalanmış ve sınıflar mücadelesinde, proletarya ve kapitalist oligarşinin kaçınılmaz mücadelesinde parçalanmış durumda. Sadece sosyalizm, emek araçlarının ortak mülkiyeti üzerinden tüm sınıfları emerek, bu antagonizmi çözecektir ve her ulusu, kendi içerisinde barışık kılarak, insanlığın bir parçası haline getirecektir. Uluslararası proletaryanın en nihai hedefi tüm halkları evrensel sosyal adalet aracılığıyla barıştırmaktır. İşte o zaman, ama sadece o zaman, dost ve özgür ulusların canlı farklılıkları içerisinde yüksek birliğini yansıtan gerçek bir İnsanlık oluşacaktır.”

Humanite gazetesinin yayın çizgisi, ilk sayısından itibaren –başlangıçta içinin nasıl doldurulduğu ve nasıl gerçekleştirileceği tartışılır olmakla birlikte– sınıfsız bir toplum kurmaya hizmet etmek olarak konmuştur.

Tarih 18 Nisan 1904. “Humanite, günlük sosyalist gazete” olarak basılır ve aynı gün 130 bin satar. Fiyatı 5 kuruştur ve tüm sosyalistler arasında büyük bir coşku yaratır.

Kurulması için 880 bin frank gerekmiştir, ama kısa bir süre içinde bu para toplanmıştır. Borç verenler arasında, bankalar ve sol görüşlü burjuvaların yanı sıra II. Enternasyonal’in en güçlü partilerinden olan Alman Sosyal Demokrat Partisi de vardır.

II. Enternasyonal Humanite’nin kurulmasına iyi bir gözle bakmıştır, zira dönemin Marksistlerinden Jules Guesde ve Blankicilerin yönettiği “Fransa Sosyalist Partisi” ile Jaures’in yönettiği reformist “Fransız Sosyalist Partisi”nin birleşmeye yönelik olarak atabilecekleri adımların Humanite gazetesi sayesinde hızlanacağını düşünmektedir.

Yeni kurulan sosyalist gazete aydınlar içerisinde de olumlu bir etki yaratmıştır. İlk sayısından itibaren dönemin etkili aydınlarından olan Anatole France, Jules Renard, Tristan Bernard sosyalist gazeteye yazılar yazmayı kabul etmişlerdir.

Humanite kurulduktan bir yıl sonra, 23-25 Nisan 1905’te toplanan Paris Kongresi’nde iki sosyalist parti birleşerek İşçi Enternasyonali Fransız Seksiyonunu (SFİO) kurar. Humanite hemen bu hareketin sesi olmaya başlar ve kısa bir süre sonra resmî olarak da II. Enternasyonal’in üyesi partinin gazetesi olur. Dolayısıyla, Humanite ilk sınavını başarıyla vermiştir: II. Enternasyonal’in üyesi tek bir büyük proletarya partisinin kurulmasında üzerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmiştir.

1905 boyunca, Humanite sayfalarına en çok yansıyan bir diğer olay ise 1905 Rus Devrimi’dir. Ocak 1905’te patlak veren devrim Fransız sosyalistlerini de heyecanlandırmıştır. Fransız büyük sermayesiyle içli dışlı olan Rus otokrasisinin darbe alması Fransız işçi sınıfını güçlendirecektir ve Humanite Rusya’da yaşananlara günlük olarak önemli bir yer ayırır. Yanı sıra Fransa’dan destek çağrılarında bulunur. Fransız sendikaları, aydınları ve siyasi partilerinin tepkilerini satırlarına yansıtır ve ülkede gündem yaratma çabası içerisinde olur. 24 Ocak 1905’te Paris ve çevresindeki sendikaların dayanışma çağrısına önemli bir yer ayırır. İlerleyen haftalarda Anatole France, Octave Mirabeau, Marcel Prevost, Paul ve Victor Margueritte gibi aydın ve yazarların röportajlarına yer verir. 31 Ocak ve 3 Şubat tarihlerinde Maksim Gorki’nin tutuklanmasına karşı aydınlar arasında tepki örgütlemek için Monet, Signac ve Matisse gibi önemli ressamların, Rodin ve Maillol gibi heykeltıraşların, Anna de Noailles ve Fernand Gregh gibi şairlerin görüş ve çağrılarını yansıtır. Humanite, sayfalarında, Rusya’da çatışmalarda yaralanan ya da cezaevinde iğrenç muamelelere maruz kalanlar için yardım kampanyalarına da yer ayırır. Jacques Hadamard, Paul Langevin ve Henri Wallon gibi hem maddi yardım eden hem de kampanyaya aktif katılan aydınların listesi sürekli güncellenerek yayınlanır.

Humanite’nin yayın yönetmeni Jean Jaures, Rusya proletaryasının oynadığı rolü doğru görmüş ve 4 Mart 1905 tarihinde parlak bir öngörüyle şu satırları başyazısında ifade etmiştir:

“Otokrasiden kurtulmuş Rus halkının özgürlüğü sadece seçim kurumlarının özgürleşmesi olarak yansımayacaktır, her şeyden önce, büyük ihtimalle Rus proletaryasının Avrupa proletaryasına öncülük etmesine neden olacak bir işçi rejiminin kurulmasıyla ifadesini bulacaktır.”

1905 Devrimi yenilecektir, ama Rus proletaryasına dev bir birikim bırakacaktır. Bundan sonra Fransız proletaryasının bir gözü sürekli Rusya’da olacak, Humanite de her fırsatta Rus proletaryasının öncüsü Bolşeviklere söz verecektir. 25 Aralık 1905’te, Humanite bir Bolşevik militanla ülkesindeki duruma dair röportaj yayınlar. 1907 Duma seçimleri vesilesiyle ise, 4 Nisan 1907 tarihli Humanite gazetesinde “Yurttaş Lenin ile bir röportaj” yayınlanır.

İLK YILLARDAKİ SİYASİ ZAAFLAR VE BERABERİNDE DOĞAN EKONOMİK SIKINTILAR

Kuruluşundan sonraki birkaç yılın ardından Humanite’nin ekonomik sıkıntıları giderek artar. 1907 yılında gazetenin ortalama tirajı 12 bine düşmüştür. Gazete, içerik olarak işçilere hitap edemeyen, genelde uzun yazılardan oluşan ve aydınlara seslenen bir içerikle çıkar. Proletaryadan çok sosyalistlere hitap eden bir içerik egemendir, bunda, reformcu ideolojik-politik yaklaşımlar kadar, yönetici kadrosunun esas olarak işçilerden uzak yaşayan aydınlardan oluşmasının da payı vardır. Sosyalist Parti’nin içinde egemen olan üç siyasi akım gazetede temsil edilir ve bazen birbirine ters makaleler de yayınlarlar. Gazete, giderek cansız, sönük, soyut teorik yazılara ağırlık verir ve böylelikle işçi okurlarını da yavaş yavaş kaybeder. İşçi sınıfının iktidar mücadelesinin aracı olmayı hedefleyen bir günlük gazete açısından siyasi bir zaaf olan bu durum, beraberinde ekonomik sıkıntıları da getirir. Gazete akla gelebilecek değişik tasarruf yöntemlerine başvurur¹, ancak söz konusu siyasi zaaflar giderilmeden ekonomik sıkıntıları çözmek zordur.

Ekonomik sıkıntıları fırsat olarak değerlendirmek isteyen Fransız burjuvazisi, kitlelere soldan seslenecek bir yayın organını ele geçirmek için Humanite’yi satın almak ister. Önce ünlü Rothschild Bankası gazeteyi satın almaya çalışır. Ama Jaures buna itiraz eder. Birkaç ay sonra, Rus diplomat Arthur Raffalovitch, Rusya aleyhine yazılar yazmamak şartıyla gazeteye 200 bin frank verme teklifinde bulunur. Humanite bunu reddeder. İlerleyen yıllarda, Rusya’da iktidar Bolşeviklerin eline geçtiğinde, Dışişleri Bakanlığı’nın arşivlerinde Arthur Raffalovitch’in emri doğrudan Hükümetten aldığı ve başta Fransa olmak üzere birçok ülkede en büyük tirajlı gazetelere yüksek miktarlarda para dağıttığı kanıtlanır. Tüm bu belgeler, 5 Aralık 1923 ile 30 Mart 1924 tarihleri arasında Humanite’de yayınlanır.

Sosyalist gazete mali sorunlarını işçi ve emekçilere seslenerek, bağış kampanyalarıyla çözer. İşçiler, aydınlar, sendikacılar Humanite’ye sahip çıkarlar. Humanite, içerik olarak ilk yenilenmesini bu vesileyle yapar. Tahlil ve analiz yazıları azalır ve haberlerle işçilerin ve sendikaların gündemine daha fazla yer ayrılır. Giderek artan işçi grevleri gazetenin ana haberleri arasında yer bulur ve 1905 ile 1913 yılları arasının ortalaması olarak gerçekleşen 1254 grev gazetenin genel yayınına yön verir. Hemen hemen yok denilecek kadar az olan fotoğrafların sayısı da artmaya başlar. Yanı sıra karikatürler de yer bulur ve ilgi de çekmeye başlar. Gazetenin gerek sınıflar mücadelesine verdiği ağırlık gerekse biçimindeki yenilenme gazeteye bir canlılık katar ve tirajı tekrar yükselişe geçer. Humanite 1908 yılı sonunda 72 bin, 1912 yılındaysa 80 bin civarında satmaktadır. Bu yükseliş sayesinde elde edilen gelirler ile gazete 4 sayfadan 1913’te 6 sayfaya çıkartılır.

1911 yılında, Birleşik Sosyalist Parti’nin Kongresi Humanite gazetesinin yeni tüzüğünü onaylar. Artık Humanite partiye aittir. Müdür Jean Jaures olmaya devam eder, ama bir “yönetim kurulu oluşturulur”. Partide var olan 3 siyasi akım burada temsil edilir: Jean Jaures reformistler akımını, Karl Marx’ın damadı Paul Lafargue Marksistler akımını ve Edouard Vaillant ise Blankistler akımını temsil eder. 26 Kasım 1911’de Paul Lafargue, eşi olan Karl Marx’ın kızı Laura ile birlikte intihar ettiklerinde, yerine yakın dostu Marcel Cachin geçer.

Lafargue yaşlandıkça davasına artık bir katkısının olamayacağından korkmuş ve bunu görmemek için eşiyle birlikte hayatlarına son vermeye kararlaştırmıştır. Jean Jaures yazdığı başyazıda “Yanıldınız, proletaryanın size hâlâ ihtiyacı çok” der. 4 Aralık tarihli gazete, Paul ve Laura Lafargue’ın cenaze töreninin haberine ve yapılan konuşmalara yer verir. Lenin o dönem Paris’tedir ve cenaze törenine partisi adına katılır. Humanite diğer konuşmaların yanı sıra Lenin’in konuşmasına da yer ayırmıştır. Rus proletaryasının öncüsü konuşmasında; “Devrimimizden çok önceleri, onu hazırlayan önceki dönemde, bilinçli proleterlerimiz, sosyal demokratlarımız Lafargue’ı Marksist fikirleri en derinden ve en geniş olarak yaygınlaştıran kişilerden birisi olarak tanımayı öğrenmişti” der.

Marcel Cachin bu tarihten itibaren hayatının sonuna kadar Humanite’de kalacak ve uzun yıllar gazetenin gerçek bir işçi gazetesi olması için yoğun çaba içerisinde olacaktır.

BİRİNCİ EMPERYALİST SAVAŞ VE HUMANİTE’NİN ŞOVENİST ÇİZGİYE KAYMASI

1912 ile 1913 yılları savaşın dev adımlarla yaklaştığı, kapitalist sömürünün ise yoğunlaştığı yıllardır. Humanite’nin bu iki yıl içinde en çok gündeme getirdiği konuların başında bir yandan yoğunlaşan kapitalist sömürü ve bunun halk üzerinde yarattığı baskı, diğer yandan ise artan milliyetçi ve şoven yaklaşımın yanı sıra savaş tehdididir. 1914 yılında ise bu sorunlar had safhaya çıkmıştır.

31 Temmuz 1914 tarihinde Kaiser Guillaume II, bir “balkon konuşması” yapar ve savaş tehditleri savurarak halkı kışkırtır. Jaures Meclis’te İçişleri Bakanı Louis Malvy’ye karşılaşır ve hemen Fransa’nın müttefiki Rus Çarının provokatör tavırlarından dolayı Fransız Hükümetinin sorumluluğuna dikkat çeker. Ardından Saint Petersbourg’dan dönen Meclis Başkanı René Viviani ile görüşme talep etmek için Dışişleri Bakanlığına gider. Ama burada Devlet Bakanı Abel Ferry ile görüşür. Bu görüşmede, Jean Jaures sonuna kadar savaşı teşhir edeceğini belirtir ve ona cevap veren Ferry, “hayır bunu yapamazsınız, çünkü o takdirde sizi iki sokak sonra öldürürler” diye cevap verir. Jaures, “ne olursa olsun, savaş kadar kötüsü yoktur” der ve bakanlıktan çıkar. Tam 3 saat sonra ise, bakanın öngörüsü hayat bulur. Jaures, Humanite gazetesinin bulunduğu Croissant Sokağının başında olan kafeteryada durup akşam yemeğini yemek ister, ama birden iki el kurşun sesi duyulur. Raul Villain adlı bir şahıs, gerici milliyetçi tahriklerden etkilenmiş ve bir barış elçisini, barış talebini en gür bağıranlardan birisini öldürmüştür. Ertesi gün Humanite siyah bir çerçeve içerisinde “JAURES KATLEDİLDİ” manşeti ve büyük bir Jaures resmi ile yayınlanır. Aynı gün, Prusya Rusya’ya, 3 Ağustos’ta ise Fransa’ya savaş ilan eder ve I. Emperyalist Savaş böylelikle başlar.

Emperyalist savaşın henüz ilk kurşunları sıkılmadan II. Enternasyonal partilerinin ezici çoğunluğu estirilen milliyetçi rüzgârdan etkilenmiş ve diğer ülkelerin işçi ve proletaryasına karşı kendi burjuvazilerinin yanında yer almaya karar vermişlerdir. Fransız Sosyalist Partisi ve yayın organı Humanite de aynı rüzgârdan etkilenmiştir. Etkilenmekle kalınmamış, ihanete varılmıştır: Jules Guesde ve Marcel Sembat savaş hükümetine girmiş, sosyalist milletvekilleri ise savaş bütçesini onaylamışlardır. Humanite’nin başına, Jaures katledildiğinde yanında bulunan Sosyalist Parti yöneticisi ama açıktan Marksizm düşmanı olan Pierre Renaudel geçmiştir. Bu yıllarda Humanite, Fransız burjuvazisini destekleyerek milliyetçiliği yüceltmesinin yanı sıra, savaştan dolayı işçilerin her türlü hakkının yok edilmesini meşrulaştırmaya çalışan bir çizgi izlemiştir. Renaudel, başyazıda birçok defa açıktan Marksizm düşmanlığı yapmış ve savaş yıllarında gazetenin tirajı 9 bine kadar düşmüştür.

1917 yılından itibaren milliyetçi çizgide bir esneme yaşanır. Bu yıl Fransa’da toplam 696 işçi grevi yaşanmış, Şubat ayında patlak veren Rus Devrimi bunların giderek daha da politikleşmesinde rol oynayınca, Humanite artık bunları görmemezlikten gelemez hale gelmiştir. 31 Mart günü Meclis’in Dışişleri Komisyonu üyesi olarak diğer iki sosyalist milletvekili ile birlikte Marcel Cachin yaşananları doğrudan izleyebilmek için Rusya’ya gider ve burjuva sosyalizmini savunmayı sürdürmesine rağmen devrimden de büyük bir etkilenmeyle geri döner. 28 Mayıs’ta parti yönetiminde gördüklerini anlatırken, “devrimin ruhu sosyalizmdir. 170 milyonluk bu büyük Cumhuriyetin doğuşunu sosyalizme borçluyuz” der. 1 Haziran’da yayınlanan makalesinde ise, hâlâ burjuva emperyalist “ulusal çıkarlar” peşinde, sorunu üst sınıflar ve burjuva hükümetler arasında bir sorun olarak ele almayı sürdürmekle birlikte Rus Devriminden bu etkilenmesini şu sözlerle ifade eder: “3 yıl boyunca Fransa Çar Hükümetinin peşinde koştu. Peki, şimdi gönüllü olarak Rus Devrimi ile ittifak yapmayı ret mi edecek? Fransız cumhuriyetçiler, sosyalistler büyük Kuzey demokrasisine güvenecekler mi? Bizce ülkemizin ulusal çıkarları bunu zorunlu kılıyor.”

Cephede yaşanan katliamlar, 3 yıldır dayatılan ağır ekonomik fedakârlıklar artık taşınamaz hale gelmiştir. Barış talebinde bulunanlar artık daha gür sesle bağırmaya başlamış, “savaş derhal dursun!” talebi de halk içinde daha fazla etkili olmaya başlamıştır. 1 Mayıs 1917’de, Paris’te 10 bin kişi “savaş dursun, diplomatik ilişkiler tekrar başlasın” talebiyle mitinge katılır. Humanite bu mitinge sadece 24 satır ayırarak kısa yer verir, ama parti içinde ciddi tartışmalar artık başlamıştır. 13 Eylül’deki kabine değişikliğinde, sosyalistler artık yapılan katliamın yükü altında ezilmemek için hükümete girmeyeceklerini ilan ederler, ama alınlarındaki emperyalist çıkarlar uğruna burjuva hükümete katılma lekesi asla silinmeyecektir.

7 Kasım’da Bolşevikler iktidarı ele geçirdiklerinde Fransız sermayesi ülke düzeyinde yoğun bir saldırıya geçer. Siyasi ve ideolojik saldırının düzenleyicisi ve dozu o kadar açıktır ki, Sosyalist Parti’nin içinde Bolşevikleri açıktan eleştirenler bile tekelci sermayenin oyununa düşmemek için seviyeli konuşmak zorunda kalırlar. Örneğin reformist eğilimin teorisyeni ve Marksizm düşmanı Humanite’nin müdürü Renaudel bile Ekim Devrimi’ne açıktan saldıramaz. 12 Kasım’da yayınladığı başyazısında, Sovyetleri 1789 Fransız Devrimi’ndeki kulüplere benzetir. Tirajı 9 bine kadar düşen ve çok ciddi ekonomik sıkıntılar içinde olan Humanite’nin durumu da bu yıllarda yükselmekte olan sınıflar mücadelesinin etkisiyle değişmeye başlamıştır artık. Humanite’de Fransız emperyalizminin Sosyalist Rusya’ya karşı saldırgan tavırlarını eleştiren yazıların sayısı artmaya başlar. 17 Şubat 1918 tarihli başyazı örneğin, ülke düzeyinde “ihanet” diye estirilen rüzgârın tersine, Brest-Litovsk Rusya-Almanya anlaşmasının haklılığını savunur: “Bu tavrı eleştirmek, ‘her şeye rağmen savaşa devam etmeleri gerekirdi’ demektir, bu yaklaşım ise kuşkusuz çok basit bir yaklaşımdır. Rus devrimcileri genel, eşit ve kalıcı bir barış için çaba sarf ediyorlar.”

19 Eylül’de Fransız emperyalizmi Rusya’ya saldırmaya hazırlanırken, Humanite açıktan bu emperyalist müdahaleye karşı tavır alır. 7 Kasım’da, Devrimin birinci yılında, Humanite redaktörlerinden Amedee Dunois şunları yazar: “Değerlendirme konusunda ne kadar ayrı ve farklı yorumlarsak yorumlayalım… Şunu açık söyleyebilirim ki, gerek parti içinde de, gerekse de CGT içinde Sovyetler Cumhuriyeti’ne güvenenlerin sayısı her geçen gün artıyor.”

EKİM DEVRİMİ VE FRANSIZ KOMÜNİST PARTİSİNİN KURULUŞU

11 Kasım 1918’de Birinci Emperyalist Savaş resmen bittiğinde, Fransız Hükümeti en kısa süre içinde Bolşevik Hükümetini devirme hesapları içine girer. Ama 4 yıllık büyük savaş ve doğurduğu toz duman inmeye başlayınca sınıf içerisinde hoşnutsuzluk da artık had safhaya çıkmıştır. 1919 yılı boyunca toplam 1 milyon emekçi greve gider. Tüm bu direnişler Humanite’ye farklı bir renk vermeye başlar ve hareketin yükselişi karşısında Marksizm düşmanı “sosyalistler” de buna engel olamazlar.

25 Mart 1919’da, Jean Jaures’i katleden şahıs mahkeme tarafından serbest bırakılınca 300 bin kişi sokaklara iner. Aynı gün, Marcel Cachin Meclis kürsüsünden Fransız askerlerine seslenerek, Rusya’ya karşı savaşmayı kabul etmeme çağrısında bulunur. 1 Mayıs günü yarım milyon emekçi sokaklara iner ve polislerle yaşanan çatışmalarda bir metal işçisi öldürülür. Cenaze törenine 300 bin kişi katılır. Tüm bu olaylar Humanite sayfasında uzun uzun, farklı kalem ve şekillerde yer bulur. Mücadelenin yükseldiği bu yıllarda, Humanite, Sosyalist Parti’nin çoğulcu ve eklektik bir sözcüsü olmaktan çok sınıfın sesi olur ve yıl boyunca tirajı yükselerek, 200 bine kadar çıkar.

1920 yılı Fransa işçi sınıfı ve dolayısıyla Humanite açısından bir dönüm noktası olur. Humanite sayfalarında Lenin’in inisiyatifiyle kurulan Komünist Enternasyonal’e üye olup olmama tartışmaları yaşanır. Şubat ayında Sosyalist Parti’nin Strasburg Kongresi’nde II. Enternasyonal’den çıkma kararı verilir, ama III. Enternasyonal’e üyelik konusu bir sonraki kongreye bırakılır. Yalnız aynı kongre, Marcel Cachin ve Sosyalist Parti Genel Sekreteri Ludovic Frossard’ı Moskova’ya gönderme, devrimi izleme ve Bolşeviklerle irtibata geçme kararı verir. Cachin burada Lenin’le görüşme fırsatı bulur. Daha sonraki yıllarda Cachin bu görüşmeyi anlatırken konuşmalarda Bolşevik liderin Humanite’nin redaksiyonuna şu öğütleri verdiğini kaleme alır:

“İşte burada çok dikkatlice okuduğumuz Humanite (iki elinde açılmış gazete vardı). Bu gazetede hiçbir birlik yok. Tam tersine, her gün birbirleriyle çelişen haberler var, hatta bunları aynı sayfada bile bulmak mümkün. Sizin gibi Rus Devrimini savunanlar da var, ama başkaları da aynı sayfada ülkeniz emperyalistlerine onu yıkma çağrısında bulunuyorlar. Kimileri en kaba oportünizmi savunuyor, başkaları ise bu tehlikeli tavra karşı mücadele ediyor. Bu çelişkili ifadeler arasında işçinin bir şey anlamasını nasıl bekleyelim? Bir parti gazetesinin işi, işçileri kurtuluşlarına doğru götürecek fikirler ile eğitme, bunlara açıklık getirme ve anlaşılır kılma olmalıdır. Yalnız bu görev açıkça ifade edilmelidir. Bundan da öte, kuşkusuz bu görevi enerjik ve tam örgütlü bir proletarya mücadelesi yürütenlere emanet etmek gerekiyor. Humanite’de bir grev ya da partinin bir mücadelesine katkıda bulunanların listesini büyük bir zevkle okuyorum, zira bu kampanyalara katılan Parisli işçiler gönderdiklerinin yanı sıra bir şeyler de karalayarak gönderiyorlar ve bu, onların ruh hallerini, öfkelerini ve olayları ne kadar doğru okuduklarının yansıması oluyor. Sizin ilk göreviniz işçilere kapitalist rejimin hızlı bir şekilde çözüldüğünü göstermek ve bu dönemin olgularını doğru tahlil eden açık bir program sunmak olmalıdır. Gazetenin propagandasını ve sözlü propagandayı güvenilir, sağlamlaşmış, proletaryanın öncü gücüne sadık ve Marksist doktrinle eğitilmiş yoldaşlara emanet etmelisiniz. Yani, eğer Humanite misyonunu üstlenmek istiyorsa, her şeyden önce birbirine zıt fikirleri aynı düzeyde yaymaktan vazgeçmelidir. Kendi içinde tutarlı ve mantıklı olmalıdır. Parti’nin mücadelesi de aynı koşulları zorunlu kılar.”²

İki sosyalist, 13 Ağustos’ta Fransa’ya tamamen ikna olarak dönerler. 14 Ağustos’ta Paris’in en büyük miting salonu olan “Cirque de Paris”de tıklım tıklım dolu bir miting yaparlar. Ertesi gün Humanite’nin manşeti “Rus Devrimi için”dir. Aynı sayfada iki sürmanşet daha vardır: “Proletaryaya çağrı”, “Cirque de Paris mitingi”. Kısa bir süre sonra Fransız Komünist Partisi’nin kurulmasıyla sonuçlanacak kampanya başlamıştır ve Humanite Gazetesinin müdürü Marcel Cachin, bu kampanyada, sosyalist gazete aracılığıyla merkezi bir rol oynayacaktır. Yalnız gazetenin hâlâ ciddi zaafları da varlığını sürdürmektedir.

Savaşlı yıllarda şovenizmin etkisi altında olan Sosyalist Parti’nin 1918 yılında üye sayısı 34 bine kadar düşmüştür. Savaştan sonra sınıf hareketinin tekrar canlanması, Ekim Devrimi’nin Fransız proletaryası açısından somut bir örnek teşkil etmesiyle Sosyalist Parti içinde ciddi siyasi tartışmalar başlamıştır. Sınıflar mücadelesi ve siyasi tartışmalardaki bu canlılık Parti’nin büyümesine neden olmuş ve 1920 yılının sonunda üye sayısı 150 bine kadar çıkabilmiştir.

25 Aralık 1920 tarihinde Parti’nin 18. Kongresi Tours şehrinde toplandı ve ana gündemlerden birisi III. Enternasyonal’e üye olup olmama sorunuydu. Kısa bir süre önce ise, Humanite, Cachin’in inisiyatifiyle III. Enternasyonal’in “Tüm Fransız Komünist Parti üyelerine, tüm bilinçli işçilere” adlı Lenin’in yayınlanmadan gözden geçirdiği çağrıyı yayınlamıştı.³

Kongre’nin ilk günü delegeler diğer gündemleri erteleyerek tüm diğer tartışmaların merkezinde bu konunun olduğunu kararlaştırdılar. Kongre tartışmalarının içeriğini Humanite’nin manşetlerine bakarak takip etmek mümkündü:

26 Aralık: “Tours Kongresi hemen Enternasyonal sorununu tartışmaya başladı.”

28 Aralık: “Sosyalist Parti ve Enternasyonal. Kongre genel konuları tartışıyor.” Manşetin altında “Marcel Cachin, Paul Faure, Leroy, Leon Blum ve Rappoport’un konuşmaları. Kongre Marcel Cachin’in konuşmasını çoğaltma kararı aldı” şeklinde büyük başlıklar vardı.

29 Aralık: “Polisin yakın takibine rağmen Clara Zetkin Tours’a geldi. Moskova temsilcisi Fransız proletaryasına seslendi.”

30 Aralık Kongre sonuçları açıklanıyor: “Üye olma 3252 oyla kabul edildi. Cachin–Frossard önergesi: 3208 oy, Heine önergesi: 44, Longuet-Paul Faure önergesi: 1022, Pressemane önergesi: 60.”

31 Aralık: “Sosyalizm devam ediyor.”

Artık Parti III. Enternasyonal’e üye olma kararı vermiştir. Yalnız azınlık bunu kabul etmeyip partiyi bölecektir. Peki, Humanite ne olacaktır? Hisse senetlerine bölünmüş Humanite gazetesinde en çok hisse senedini Parti azınlığı elinde bulundurur. Jaures’in payları eşine kalmış, ama o da tavır belirleme kararı vermiştir.⁴ Sosyalist Parti’nin ve maddi yardımda bulunan Alman ve Avusturya partilerinin senetleri ise Partinin saymanı ve Paris Komünü’nde mali işlerden sorumlu olan Zephirin Camelinat’ın elindedir. Gazetenin Genel Kurul toplantısında eski Komünarcı Parti Kongresi’nin kararına uyacağını açıklayarak, alınan oy oranlarına göre hisse senetlerini paylaştırır. Böylelikle III. Enternasyonalcilere çoğunluğu vererek Humanite’nin de Fransız proletaryasının elinde kalmasını sağlar. Humanite artık komünist bir gazete olma yoluna girecektir.

KOMÜNİST BİR GAZETE OLARAK HUMANİTE

Fransız Komünist Partisi adı 1921 Marsilya Kongresi’nde kararlaştırılır. Parti Lenin’in yönettiği III. Enternasyonal’e üye olmuş, Leninist örgütlenme normlarını kabul etmiştir, ama bunların hayat bulması zaman alacaktır. Aynı şey Humanite açısından da geçerlidir. Humanite içerik olarak artık geçmişin reformist çizgisinden kurtulmaya yönelir, içerik olarak Leninist çizgiyi savunabilmek için yeniden örgütlenir. Marcel Cachin’in yanı sıra, Parti Paul Vaillant-Couturier’yi bu açıdan görevlendirir.

Paul Vaillant-Couturier 12 Ocak 1921 tarihli Humanite’de yazdığı bir makalede yeni Humanite’nin içeriğinin nasıl olması gerektiğini şu şekilde ifade eder: Sendikalarla birlikte işçi yaşamı ve çalışma koşullarına dair araştırmalar, küçük burjuva feminist hareketinden kopuk bir kadın köşesi, savaşa katılmış ve savaş dehşetini yaşamışlara düzenli yer sunma, anti sömürgeci bir köşe, basit dille yazılmış ve günlük örneklerle beslenmiş geniş kesime hitap eden Marksizm üzerine yazılar, işçi sınıfının dünü ve bugününü araştıran yazılar, uluslararası komünist hareket üzerine yazılar ve tüm okurlara günlük siyasi mücadelenin yönünü gösterecek kısa ve özlü yazılar.

Kurulduğu ilk günden 7 Nisan 1921 tarihine kadar Humanite başlığının altında “sosyalist gazete” alt başlığı vardır, ama yeni kurulan FKP’nin ideolojik ve örgütsel eğilimlerine bağlı olarak 8 Nisan’da ise artık bu alt başlık “Komünist gazete” alt başlığıyla değiştirilecektir. İki yıl sonra, 8 Şubat 1923 tarihinde bu alt başlık da değişecek ve bu tarihten sonra, Humanite “Komünist Partisi’nin (SFİC) Merkez Yayın Organı” olacaktır.

16 Mart 1924 tarihli Humanite’nin birinci sayfasından yayınlanan redaksiyonun kaleme aldığı yazı yeni Humanite’nin niteliğini şu şekilde ortaya koyar: “Bugünün Humanite’si geçmiştekinden hem redaksiyonu, hem de siyasi çizgisiyle farklıdır. Yalnız değişmeyen bir şey de vardır: gazetenin zenginlerden mutlak bağımsızlığı. Bu anlamıyla, Jaures’in mirası bizim için kutsaldır.”

Humanite’nin yenilenmesi sıkıntısız ve sorunsuz geçmemiş, ancak proletaryanın gazetesi olma konusunda kararlılığından asla hiç taviz vermemiştir. III. Enternasyonal’in direktifleriyle FKP’nin işyerlerinde örgütlenme ve hücreler kurma kararına bağlı olarak Ekim 1924 yılında düzenli yayınlanan “İşyerlerinden” adlı yeni bir köşe açılır. Fabrikalardan doğrudan işçilerin yazması ve Humanite’nin mücadelenin verimli bir aracı haline getirilmesi için özel bir örgütlenmeye gidilir. FKP, aynı yıllarda, işyeri hücrelerini en belirleyici hücreler olarak nitelendirir ve gücünün ağırlığını buralara aktarır. Parti’de olduğu gibi Humanite de “Bolşevikleşme” sürecine girmiştir. Parti’de işçi ve proleter komünistlerin daha ilerden sorumluluk üstlenmesinin hızlanmasına bağlı olarak, Humanite’de de işçi ve emekçilerin taleplerinin daha ilerden yansıtılması gerektiği kararlaştırılmıştır.

23 Ekim 1927’de Marcel Cachin bu yönlü bir çağrı yapar: “Artık işçi sınıfı bugüne kadar olmadığı kadar gazetenin dağıtımına, yaşamına, masraflarına, redaksiyonuna katılmalıdır, onun bir parçası olmalıdır. İşçi ve köylü komünistler Humanite’yi taleplerinin, duygularının, acıları ve öfkelerinin haykırıldığı yayın organı olarak kullanmalıdırlar… Humanite, işçi sınıfının gazetesi olarak, sadece redaktörlerin, profesyonel gazetecilerinin hazırladığı bir gazete olmaktan çıkmalıdır.” Parti’nin kararına bağlı olarak tüm Parti örgütleri bu konuda seferber olur; zira Humanite’nin daha ilerden işçi gazetesi olması FKP’nin fabrika örgütlenmelerini güçlendirir, ama tersinden de bu örgütlenmelerin güçlenmesi Humanite’nin misyonunu daha ilerden yerine getirmesi anlamına gelir. Humanite’nin bu çağrısı bir amaç değil, FKP’nin yürüttüğü politikanın bir aracı ve adeta bir madalyanın iki yüzüdür.

15 Kasım 1928’de, iki yıldır gazetenin Yayın Yönetmeni olan Paul Vaillant-Couturier fabrikalardan gazeteye gelen haber akışının kısa bir bilançosunu yapar: “Son iki hafta içerisinde rekor sayıda mektup geldi: 29 Ekim–4 Kasım arasında 163 mektup, 5–11 Kasım arasında ise 164 mektup gönderildi gazeteye. 15 gün içinde tam 327 işçi ve köylü mektubu yayınlandı.” Bazen bir sayfa boyunca işçi ve köylü mektupları yayınlanır ve daha da önemlisi tüm bu mektuplar hem Humanite redaksiyonunun, hem de FKP’nin merkezi ve bölgesel yönetici organlarının sınıfın eğilim ve ruh halini anlamaları açısından belirleyici bir rol oynar. Parti’nin yayınladığı bildiriler, afişler, broşürler, gazetedeki tüm makaleler bunları referans alarak daha uygun hale getirilir. Bu yönelim geçici bir kampanyanın konusu olmamış, Humanite’nin Leninist olduğu tüm yıllar boyunca fabrikalarla bağlarını pekiştirme eğilimi sürekli gündemde olan ve sınıflar mücadelesinin bir alanı olarak her zaman tartışılan konuların başında gelmiştir.⁵

Şubat 1929 yılında yapılan bir değerlendirmeye göre, gazetenin toplam 1200 tane işçi ve köylü muhabiri vardır ve gazete ayda ortalama 200 mektup yayınlar. Gazetenin en çok okunan sayfalarından birisinin bu sayfalar olduğu da bilinir. 1924’te yenilenme sürecine giren Humanite, attığı olumlu adımlara bağlı olarak giderek tirajını da artırır ve 1920’li yılların sonuna doğru 200 bine ulaşır. Ancak Humanite, her zaman ekonomik sıkıntılarla boğuşmak zorunda da kalmıştır.

BURJUVAZİNİN İŞÇİ BASININI YOK ETME TEŞEBBÜSLERİ VE “HUMANİTE’Yİ SAVUNMA KOMİTELERİ” KURULMASI

Kurulduğu günden itibaren Humanite sürekli ekonomik sıkıntı çekmiştir. Yalnız bunlar esas olarak FKP’nin kurulması ve Humanite’nin merkezi yayın organı haline gelmesinden sonra ağırlaşmış ve ekonomik zorluklara bir de açık siyasi baskılar eklenmiştir. 24 Mayıs 1924 tarihinde, diğer burjuva gazeteleri yalan haber yaptığını iddia ettiği için Humanite 10.000 frank para cezasına çarptırılır. 20 kuruşa satılan bir gazetenin 10 bin frank para cezasına çarptırılmasının ne kadar ciddi bir durum olduğu ve doğrudan ekonomik bakımdan çökertmeye yönelik siyasal bir baskı oluşturduğu açık olsa gerek. Aynı dönemde gazete Yayın Yönetmeni Vandeputte, ünlü yazar Henri Barbusse’ün bir konuşmasını yayınladığı için 3 ay hapis cezasına çarptırılır. Fransız emperyalizminin 1925’te Fas’ta başlattığı savaşa karşı ciddi bir kampanya yürüttüğü için devlet gazeteye sayısız dava açar ve örneğin 10 Ekim 1925 tarihli gazete bu nedenle toplatılır. 16 Şubat 1927’de, Paul Vaillant-Couturier, İtalyan faşizminin kurucusu Mussolini’yi sert eleştiren bir yazı yayınladığı için, gazete İmtiyaz Sahibi Bellanger ile birlikte 3 ay hapis cezasına çarptırılır. 8 Nisan’da, Çinli emekçilerle kardeşleşme çağrısında bulunduğu için, Vaillant-Couturier hakkında yine dava açılır. 12 Ocak 1928’de Vaillant-Couturier hapse atılır, daha sonraki yıllarda birkaç defa daha hücre yolunu görecektir.

FKP bu yıllarda Fransız emperyalizminin savaşlarına karşı mücadelede en önlerde gelir. Humanite de yürütülen kampanyada merkezi bir rol üstlenir ve egemen sınıfları defalarca rahatsız eder. 17 Temmuz 1929’da, polis gazeteyi basar. Aynı ayın 25’inde ve 30’unda tekrar tekrar basılır gazete. Devlet Bolşevikleşen Humanite’yi çalıştırmamaya karar vermiştir. 31 Temmuzu 1 Ağustosa bağlayan gece, bu kez de polis matbaayı basar ve gazete baskısını durdurur. Redaksiyon hızlı davranır, sadece yazı başlıklarını değiştirerek gazeteyi tekrar basar, ama gazete sabah bayilerden tekrar toplatılır. Tüm bunlar ne FKP’yi ne de Humanite’yi usandırır. Dolayısıyla hükümet daha radikal çözümlere başvurur ve mali olarak gazeteyi boğma fırsatlarını kaçırmak istemez.

Humanite, İşçi ve Köylü Bankası’nın müşterisidir ve yaptığı yatırımlara bağlı olarak bankadan krediler alır. 1929 yılında gazetenin bankaya yüklü bir borcu vardır, ama aynı yıl bankanın da ekonomik sıkıntıları artar. Tardieu Hükümeti bankanın ekonomik sıkıntılarını bahane olarak kullanarak, 16 Ağustos’ta bankaya bir Kayyum atar. Kayyumun ilk işi, Humanite’nin tüm borçlarını kısa süre içerisinde kapatmasını dayatmak olur. FKP’nin bunu kapatabilme olanağı yoktur. Marcel Cachin işçi ve emekçilere bir çağrıda bulunur ve meselenin ciddiyetini anlatan makaleler kaleme alır. Bu çağrılar üzerine “Humanite’yi Savunma Komiteleri” [CDH] kurulur. Humanite fabrikalarda tartışma konusu olur, sendikaların gündemine girer, CDH’lar fabrika önlerinde, emekçi semtlerinde kapı kapı dolaşarak bağış toplarlar. CDH’ların üye sayısı kısa bir süre içinde sadece Paris için 15.000’e yükselir. Yapılan hesaplamalara göre, 10 gün içinde, 30 Ağustos’ta 187 bin frank toplanır. Kampanya devam eder, 20 Kasım’da 800 bin franka ulaşılır. 17 Aralık’ta tekrar yapılan hesaba göre ise, 1,5 milyon frank toplanmıştır. Humanite işçi ve emekçilerin seferberliğiyle kurtulmuştur.

Sermayenin saldırısı karşısında, FKP’nin üyeleri çevresinden çok daha geniş bir çevrede bulunan emekçiler Humanite’yi Savunma Komitelerini kurmuş, gazetelerini kurtarmakla yetinmeyip, ona yeni bir koridor da açmışlardır. Bu başarıyı kutlamak için 7 Eylül 1930’da ilk Humanite şenliği Paris’in kuzey-batısında bulunan Besons şehrinde gerçekleşir ve gerçek bir halk şenliği havasında geçer. Burjuvazinin Humanite’yi boğma teşebbüsü ters tepmiş, yapılan seferberlikle, FKP, ulaşamadığı kesimler ile daha ileriden ilişkiler kurabilmiştir.

FKP’NİN GÜÇLÜ KİTLE PARTİSİ VE HUMANİTE’NİN SINIFLAR MÜCADELESİNİN SORUNLARINA CEVAP VEREN İLERİ BİR ORGAN OLMASI

Humanite’nin, FKP’nin gerçek bir kitle partisi olmasında belirleyici rol oynamaya başlaması da, esas olarak bu yıllardan itibaren başlar. Temmuz 1930’da, Maurice Thorez FKP’nin genel sekreteri seçilir ve partisinin büyümesinde belirleyici bir rol üstlenir. Thorez, Komintern’in desteği ile, FKP içinde etkili olan sekter ve uvriyerist çizgiye karşı yeniden örgütlenme sürecini başlatır ve Humanite gazetesi bu süreçte önemli görev üstlenir. Günlük gazete, Parti’nin yeniden inşasında önemli bir yer üstleneceğinin farkındadır ve onun ilerlemesinin Parti’nin gerçek işçi partisi olma konusunda adımlar atması anlamına geldiğini bilir. Dolayısıyla, iç örgütlenmeye yönelik alınan kararların yanı sıra Humanite’nin sınıflar mücadelesinin ihtiyaçlarına daha ilerden cevap veren bir organ olabilmesi sorunları da gündeme gelir.

Yeni Genel Sekreter, 27 Haziran 1931 tarihinde toplanan Merkez Komitesi toplantısında sunduğu siyasi raporda, Humanite’nin durumuna da değinir:

“Humanite’nin satışlarındaki durgunluğu görmemezlikten gelemeyiz. İşçilerin günlük olarak sordukları sorulara cevap verebilme amaçlı emekçi kitleler içinde Parti politikasının tam olarak yansıtılması sorunu, gerek içerik, gerekse de biçimi açısından tüm Humanite sorununu gözden geçirmemizi zorunlu kılıyor, zira işçiler aradıkları cevapları bizim gazetede bulamayabiliyorlar. Yalnız belirtmek gerekir ki, parti komiteleri, hücreleri Humanite konusunda yeterince duyarlı davranmıyorlar. Gazetenin dağıtımına, fabrikada satışların örgütlenmesine sadece kimi yoldaşlar ilgi gösteriyor. Savunma Komiteleri her şeyle uğraşıyor ve olması gereken tek görevlerini böylelikle aksatıyorlar: Humanite’nin dağıtımı ve ona destek çıkma. Paris bölgesindeki Savunma Komitelerinin yönetiminin tahlili budur. Kuşkusuz bu konuda tüm partinin dikkatini buraya çekmek ve bu durumu değiştirmek gerekiyor.”⁶

M. Thorez, Parti yönetici organlarında var olan sekter çizgiye karşı kaleme aldığı 4 ayrı makalesini, iki haftalık teorik dergide değil de, 14 Ağustos, 21 Ağustos, 1 Eylül ve 23 Eylül 1931 tarihlerinde Humanite gazetesinde yayınlayarak, yeniden inşa sürecinde işçilerin daha ilerden rol oynamasının olanaklarını yaratır. Bu makaleler ve alınan örgütsel önlemler komünistler içinde coşkuyla karşılanır ve parti içinde bürokrasiye karşı bir canlanma yaşanır. Aynı dönemde, ABD’de 1929’da patlak veren kriz Avrupa’ya ulaşır ve milyonlarca emekçi içinde yoksulluk artar, işsizler ordusu büyür… Parti yönetiminde Barbe-Celor ikilisinin sekter çizgisinin yenilmesi ve bunların partiden ihraç edilmesiyle birlikte, Humanite, bu dönemde proletaryanın yanı sıra tüm yoksulların da sesi olur ve krizin gerçek sorumlularının kim olduğuna dair rakamlarla kanıtlanmış ve röportajlarla beslenmiş kısa, basit ve rahat anlaşılan araştırmalar yayınlar. İşçi ve işsizlerin yaşam koşullarıyla mücadeleleri yine gazetenin her sayısında sayfalarını dolduran haberler arasında yer alır.

HUMANİTE VE ANTİFAŞİST MÜCADELE

Krizin etkilerinin büyümesiyle aşırı sağcı ve faşist örgütlenmeler de güçlenir. 6 Mayıs 1932’de, milletvekili seçimlerinin iki turu arasında Cumhurbaşkanı Paul Doumer bir Rus göçmen olan Gorgoulov tarafından katledilir. Hükümet hemen Gorgoulov’u III. Enternasyonal’in bir ajanı olarak tanıtır ve güçlü bir antikomünist kampanya başlatılır. Humanite hiç zaman geciktirmeden bir özel sayı basar ve Gorgoulov’un antikomünist, Sovyet düşmanı ve hükümetin hizmetinde olduğunu kanıtlayan yazılar yayınlayarak işçileri provokasyona gelmemeye çağırır. Birkaç gün sonra Humanite’nin söylediklerinin doğruluğu kanıtlanır. Ama provokasyonlar devam eder. Almanya’da 27-28 Şubat 1933 gecesi, Goering’in emriyle, Van der Lubbe adlı iki yıl önce Hollanda Komünist Partisi tarafından provokatör olarak nitelendirilerek uzaklaştırılan kişi Reichstag’ı yakar. İktidara birkaç hafta önce gelen Hitler bunu diktatörlüğünü pekiştirmek için değerlendirir ve III. Enternasyonal’in lideri Dimitrov’u suçlar. Ertesi günlerde FKP işçileri protesto mitingine çağırır ve Paul Vaillant-Couturier ve Gabriel Peri’nin makaleleri provokasyonun tüm yönlerine ışık tutar. Duruşma tarihi yaklaştıkça, tüm Avrupa’da protestolar ve dolayısıyla da Humanite’de yayınlanan makalelerin sayısı da artar. Ancak Fransa’da faşist provokasyonlar da devam eder. Faşizme karşı mücadele en acil sorunlar arasındadır artık. Bu koşullarda Maurice Thorez tüm partinin dikkatini tekrar Humanite’nin üzerine çeker. 7 Ocak 1934’te yayınladığı bir makalede günlük gazetenin önemini şu şekilde hatırlatır: “Değeri ölçülemez olan Humanite’yi daha ileriden kullanmalıyız. Gazetemiz en ileri ajitatör, en donanmış propagandacı olmalıdır. İşçi mücadelelerinin kolektif örgütleyicisi olmalıdır. Bunu yapabilmek için hem içeriği, hem de dağıtımı açısından fabrikalarla ilişkileri daha da yaygınlaştırılmalıdır.”⁷ 24 Ocak’taki Merkez Komitesi toplantısında sunduğu raporda, Genel Sekreter tekrar bu konuya vurgu yapar ve partinin çizgisini tam olarak yansıtabilmek için işçi muhabirlerine ve mektuplarına ağırlık verilmesini ve gazetenin dağıtımının tüm örgüt ve hücrelerin sürekli gündemlerinden birisi olması gerektiği fikrini savunur.

6 Şubat 1934’te, faşistler Meclis’i basıp hükümeti devirme teşebbüsünde bulunurlar. Humanite’nin faşizme karşı mücadele çağrısında bulunmanın yanı sıra en fazla gündeme getirdiği konuların başında gelen ortak cephenin oluşturulmasıdır. FKP’nin ortak cephe politikasını işçiler içinde en aktif yayan yayın organı yine Humanite olur. Faşist tehdidi gören işçiler içerisinde güçlenen bu fikir, Humanite satırlarında ete kemiğe bürünür, ufak da olsa bu yönlü tüm işçi inisiyatifleri uzun uzun yazılır ve tüm ülkeye örnek olarak sunulur. Başarılı olan işçi birliklerinin neden ve nasıl başarılı oldukları, dağılan birliklerin ise dağılma nedenleri basit dille yazılır çizilir.

Şubat ile Temmuz 1934 ayları arasında, ortak cephenin önemini işleyen yazı, aydın, sendikacı ve kitle örgütü yöneticileriyle röportajlar, çağrılar, onun için mücadele eden işçilerden gelen mektuplar yüzlercedir. 27 Haziran tarihli Humanite “Birleşik Cephe’nin zaferi” başlığıyla çıkar. Komünistler ile Sosyalistler “ortak cephe” konusunda anlaşmışlar ve ortak mitingler düzenlemeye karar vermişlerdir. 16 Temmuz tarihli Humanite’nin manşetten verdiği haber şöyledir: “Faşizme ve savaşa karşı ortak mücadele cephesi. Sosyalist Parti’nin Ulusal Konseyi mücadele birliğini 366 oya karşı 3471 oyla kararlaştırdı.” Ekim ayında orta sınıfı temsil eden Radikal Parti’nin kongresinden sonra, onun da mücadele birliğine katılmayı kabul etmesiyle birlikte artık Halk Cephesi kurulması süreci başlamıştır. Üç parti arasında mücadele birliğinden de öte seçimlere ortak girme tartışması başlamıştır. Aynı aylarda 1921’de ikiye bölünen CGT ve CGT-U sendikalarında tekrar birleşmeye yönelik görüşmeler de başlar. Humanite gazetesi günlük olarak bu süreçleri yakından takip eder, bilgilendirmenin yanı sıra açık tutum da belirler, sürekli ileri işçilere seslenerek, alınması gereken tavırları ortaya koyar. 27 Eylül 1935 tarihli manşet şu şekildedir: “Birlik faşizmi ezer ve savaşı yener. Sendikal birlik gerçekleşti.” Ertesi gün yine aynı konu manşet olur: “İki sendika kongreleri birlik istiyor.” Bu yıllarda Humanite’nin tirajı 201 binden 1936 yılına girildiğinde ortalama 250 bine çıkmıştır.⁸ FKP’nin etkisi de genişlemiş, daha geniş kesimlere seslenmeye başlamıştır. 27 Nisan 1936 tarihinde düzenlenen seçimlerde, FKP, 1932’de düzenlenen seçimlerde aldığı 790 bin oyu neredeyse ikiye katlayarak 1 buçuk milyon civarında oy alır. Seçimlerin 2. turunda Halk Cephesi için oy verme çağrısı yapar. 4 Mayıs tarihli Humanite gazetesi manşetten şu haberi verir: “Fransa halkı Ekmek, Barış, Özgürlük için oy kullandı. Büyük zafer. Halk cephesi kazandı.”

Sosyalist Leon Blum’un yönetiminde, FKP’nin dışardan desteklediği bir hükümet kurulur. Aynı sırada işçilerin devasa grevleri başlar. Halk Cephesi Hükümeti, işçilerin taleplerini kabul ettirmek için patronlar ve işçileri Başbakanlık sarayında aynı masa etrafında bir araya getirir. Humanite tüm işçilerin taleplerinin en keskin savunucusu olur ve her gün bu taleplerle ilgili sayfalarca haber yapar. 1936 ilkbahar grevlerinde gazetenin günlük satışı 400 bine, pazar günleri ise 600 bine kadar çıkar.⁹ İşçiler süreçten önemli kazanımlarla çıkarlar, ama kimi radikal anarşizan işçiler genel grevi devam ettirerek Halk Cephesi Hükümetini yıpratmak isterler. Faşizme ve savaşa karşı büyük zorluklar içinde kurulan Cephe’nin bölünmesi daha büyük zararlara neden olacaktır ve Maurice Thorez 12 Haziran tarihinde ünlü “bir grevi bitirmesini bilmek gerekir” çağrısında bulunur.

Humanite gazetesinin sayfaları bu yılların en gerçekçi şahididir ve görevini yerine getirebilmesi için gazete kadrosu yetenekli ve fedakâr bir ekipten oluşmaktadır. Ancak 10 Ekim 1937 tarihinde, FKP’nin Merkez Komite üyesi ve Humanite yazı işleri müdürü olan Paul Vaillant-Couturier vefat eder. Onun yerine, yine Merkez Komite üyesi olan Georges Cogniot getirilir.

Halk Cephesi içerde faşist güçleri geriletebilmiş, ama dış politikada tavizler veren ve dolayısıyla da Hitler başta olmak üzere faşizmi cesaretlendiren bir çizgi izlemeyi seçmiştir. Örneğin faşistlerin İspanyol Cumhuriyeti’ni boğmasına, Avusturya’yı işgal etmelerine ve Çekoslovakya’yı parçalamalarına göz yummuştur. FKP bu eğilimi protesto etmiş, Humanite’de her geri adıma karşı çıkan ve bunları teşhir eden makaleler yayınlamış ve Komünist Parti’de nihayetinde sürdürülemeyecek hale gelen bu çizgiye desteğini çekmiştir. Nisan 1938’de Leon Blum Meclis’te çoğunluğu kaybedince istifa eder ve Halk Cephesi’nin de sonu gelir. Savaş tehdidi her geçen gün daha da artar. 28 Eylül 1938’de kurulan Daladier Hükümeti Munich anlaşmalarını övünerek imzalayarak Hitler’in doğuda önünü açar ve dolayısıyla artık savaş kaçınılmaz olur. 30 Eylül 1938 tarihli Humanite’de, Gabriel Peri haklı olarak, “Teslim olarak, geriye çekilerek, verilen sözleri tutmayarak asla barış satın alınamaz” diye yazarak, Fransız Hükümetini sert dille eleştirir. Ve haklı da çıkar, zira kısa bir süre sonra II. Emperyalist Savaş başlar.

II. DÜNYA SAVAŞI VE HUMANİTE’NİN YASAKLANMASI

1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırmasından iki gün sonra İngiltere ve Fransa Hitler’e karşı resmen savaş açar, ama bu iki ülke egemenleriyle yöneticilerine göre esas düşman hâlâ SSCB’dir. Savaş ilan edilmiş olmasına karşın Daladier Hükümeti Hitler Almanya’sına karşı hiçbir savaş hazırlığına girmez. Tam tersine, SSCB’nin Finlandiya savaşına, sosyalist vatana karşı savaşmak için asker gönderir ve 150 bin askeri olan bir orduyu yöneten General Weygand’u Kafkasya’ya gönderme hazırlığına girişir. Tüm bu hazırlıkları gizlemek ve antikomünist kampanyayı güçlendirmek için, Hükümet, FKP ve onun tüm basınını yasaklama hazırlıklarını da hızlandırır. Humanite gazetesi, daha Almanya’ya karşı savaş resmen ilan edilmeden tam 1 hafta önce, yani 26 Ağustos 1939 tarihinde yasaklanır. Gerekçe hazırdır: “Humanite Almanya-Sovyetler Birliği saldırmazlık paktını destekliyor.” Humanite’nin yasaklanmasının ardından tüm komünistlere yönelik baskılar artar. Ardından FKP yasaklanır ve Ekim 1939’da komünist milletvekilleri Meclis’te apar topar gözaltına alınıp tutuklanırlar. Milletvekilleri Ocak 1940’ta vatandaşlıktan çıkartılır ve 3 Nisan’da ise hapis cezasına çarptırılırlar. 10 Nisan’da Sosyalist Parti üyesi Albert Serol komünist propaganda yapanlara ölüm cezası verilmesini öngören yasayı onaylatır. Ama Humanite’nin gizli basılarak dağıtılmasına engel olamaz. 26 Ekim 1939’dan Fransa’nın Hitler ve faşist işbirlikçi hükümetten kurtulmada belirleyici bir rol oynayan Ağustos 1944 Halk Ayaklanmasına kadar tam 317 sayı basılır. Bunlardan 197 sayı daktilo baskısı, 120 tanesi ise matbaa baskısı olarak çoğaltılarak elden ele gizlice dağıtılır. 1950’li yıllarda, tarihçilerin yaptığı hesaplara göre, bu yıllar arasında, bu 317 sayı, toplam 50 milyon civarında basılmıştır.

Bu 317 sayı, FKP’nin antifaşist mücadelesinde çok önemli bir rol üstlenmiştir. Çoğu zaman bir sayfadır, ama birbirleriyle çok sınırlı, bazen hiçbir bağı olmayan on binlerce direnişçinin ortak amaç etrafında aynı yönde ilerlemesinin en temel araçlarından birisidir. Humanite sayfaları, gerek ülke gerekse de uluslararası boyutta yaşananları, kısa da olsa tek doğru bildiren sayfalar olacaktır bu yıllarda. Direnişçilerin yaptıkları eylemleri sıralayan, sürekli mücadeleye çağıran ve hiçbir zaman, en karanlık yıllarda bile asla karamsarlığa düşmeyen bir ışık olmuştur.

Hitler orduları tarafından işgal edilen Fransa’dan Gestapo’nun haftalık olarak Berlin’e gönderdiği “Fransa’da komünistlerin faaliyetleri” konulu raporlarda Humanite’nin basılması ve dağıtılma konusu önemli bir yer tutar, işgalci faşist ordu Humanite’nin yok edilmesini sürekli olarak en önemli hedeflerinden birisi olarak belirlerdi. İşgal yıllarında Fransa’da idama mahkûm edilen ilk direnişçinin Andre Brechet, yani Humanite gazetesinin Paris sorumlusu olması hiç de tesadüf değildir. Fransa’nın işgal altında olduğu yaklaşık 5 yıl boyunca on binlerce komünist katledilmiştir; bunlar içinde Humanite’nin gerçek bir işçi gazetesi olmasında önemli rol üstlenmiş 12 redaktör de vardır:

Lucien Sampaix, Humanite’nin Genel Sekreteri, 1941 yılında kurşuna dizildi. Gabriel Peri, FKP Merkez Komite üyesi ve Humanite’nin dış politika sorumlusu, 1941 yılında kurşuna dizildi. Pierre Lacan, Redaksiyon Sekreteri, 1942 yılında kurşuna dizildi. Robert Blanche, Redaksiyon Sekreteri, 1942 yılında kurşuna dizildi. Rene Lepape, redaktör, 1942 yılında kurşuna dizildi. Henry Terryn, İç Politika Redaktörü, 1942 yılında kurşuna dizildi. Lea Maury, redaktör, 1943 yaralanarak öldürüldü. Andre Chennevieres, Sanat ve Edebiyat sayfaları Redaktörü, 1944 yılında çatışmada öldürüldü. Victor Messer, redaktör, 1945 yılında toplama kamplarında öldürüldü. Pierre Mars, redaktör, 1945 yılında yetersiz beslenmekten öldü. Raoul Chollet, fotoğrafçı, işkencede katledildi. Maurice Grandcoing, redaktör, 1942 yılında kurşuna dizildi.¹⁰

Bu liste uzatılabilir, zira direniş yıllarında katledilen 70 bin civarında komünistin hepsi de Humanite’nin bir parçasıdır…

Humanite’nin karanlık yıllarda yayımlanan 317 sayısının sonuncusu 18 Ağustos 1944’te çıkar ve manşeti ise şudur: “Ulusal kurtuluş isyanı için ilerleyelim”. Hitler ordularının Paris’ten geri çekilmeye başlamasıyla birlikte Humanite hemen güneş ışığına çıkar. 21 Ağustos 1944 Pazartesi günü Humanite satıcıları, Hitler askerleri daha birkaç kilometre ilerdeyken ve çatışmalar devam etmesine rağmen ajitasyon yaparak elden satışa başlarlar. Gazetenin manşeti şudur: “Fransa ve Paris’in savaşı devam ediyor. Müttefikler kurtulmuş Paris’te büyük coşkuyla karşılanmalıdır.” Ertesi gün, FKP Sekreteri Jacques Duclos’nun imzasıyla Humanite “Tüm Parisliler barikatlara!” çağrısı yapar.

Ama gazete daha geniş kesime iletilmelidir ve satıcılar sırtlarında yüzlerce gazeteyle onlarca kilometre bisikletle giderek gazete satarlar. Bu dağıtım koşullarında onlarca komünist katledilir, zira birçok yerde çatışmalar hâlâ devam etmektedir.

HUMANİTE VE SOĞUK SAVAŞ

II. Dünya Savaşı 8 Mayıs 1945’te bitmiş, ama hemen “Soğuk Savaş” başlamıştır. Ülkenin kurtuluşunda en önemli rolü üstlenmiş olan FKP artık ülkenin de en güçlü partisi olmuştur. Komünistler, Mayıs 1947’ye kadar değişik hükümetlerde görevler üstlenmiş, “soğuk savaşın” “ısınmasıyla” hükümetin dışına itilmişler ve artık mücadele başka boyutlar almıştır. Mücadelenin ideolojik boyutu özellikle öne çıkınca, Humanite’nin yayımı ve dağıtımı her zamankinden daha fazla bir önem kazanmıştır. Çalışma koşul ve yasalarıyla pazar günleri tüm gazetelerin basımını neredeyse imkânsızlaşınca, 3 Ekim 1948’den itibaren perşembeleri dağıtıma giren Humanite-Dimanche (Humanite-Pazar) isimli bir dergi çıkmaya başlamıştır.

6 Şubat 1949’da Parti Konferansı’ndan sunduğu raporda, Genel Sekreter Maurice Thorez, “Parti basının günlük dağıtımını gündemine almayan hiçbir hücre, hiçbir bölge komite toplantısı artık kalmamalıdır” diye çağrı yapar. Uluslararası düzeyde yürütülen ideolojik savaşın gereklerinin yanı sıra FKP’nin üye sayısının da büyük oranda artması ve buna bağlı olarak da teorik seviyenin düşmesi de, Humanite’nin rolünü daha çok arttırmıştır.

Humanite Merkez Komitesi’nin yayın organıdır, ama FKP’nin yönettiği onlarca gazete vardır, bu yıllarda. Değişik bölgede yayın yapan bu gazetelerin orkestra şefi Humanite’dir ve buradaki bir zayıflık tüm parti basınına yansır. Thorez’in tüm partinin dikkatini buraya çekmesi, bu nedenle de, tesadüf değildir. Gazetenin emekçi kitleleriyle bağını güçlendirmesi her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır.

1951 yılında, Humanite’nin, ülkenin her yanına, tüm fabrikalara yayılmış toplam 873 muhabiri bulunur, bunların 500 tanesi sadece bir yıldır bu görevi üstlenmişlerdir.¹¹ Humanite’nin dağıtımı bu yıllarda artar, Humanite-Dimanche’un dağıtımı neredeyse günlük gazetenin 3 katına çıkar, bunun nedeni, hafta sonları parti militanlarının ezici çoğunluğunun elden dağıtımlar için seferber olmasıdır.

1950’Lİ YILLARDA FKP YÖNETİMİNİN HUMANİTE DEĞERLENDİRMELERİ

“Soğuk Savaş” yıllarında, FKP, Uluslararası Komünist Hareketin en önemli güçlerinden birisidir. Önemli bir birikimi ve tecrübesi vardır ve yeni koşullarda Merkezi Yayın Organı Humanite’yi sürekli daha da etkili kılma, yönetici organların en önemli sorunları arasında yer almıştır.

1950’li yıllarda FKP yönetici organlarının Humanite’ye ilişkin birçok değerlendirmeleri olmuştur. Özellikle de 1954’te gazetenin 50. yıldönümü ve 1959’da “Humanite’yi Savunma Komiteleri”nin (CDH) kuruluşunun 30. yıldönümü bu değerlendirmelere vesile olmuştur.

Gazetenin 50. yılı vesilesiyle FKP Genel Sekreteri Maurice Thorez kaleme aldığı bir makaleyle 50 yıllık süreci değerlendirir. Thorez günlük gazetenin editoryal çizgisini şu şekilde özetler: “Son 50 yıl içinde bütün haklı davalar kendilerine yorulmak bilmez bir savunucu buldular. Humanite işçilerin ekmeği için, barış, özgürlük, ulusal bağımsızlık için mücadele etti. Tüm boynu bükükler, üzgünler, proleterler için, ulusun canlı gücünü temsil edenler için, onun bitmez tükenmez zenginliği ve yüceliğini temsil edenler için, ülkemizin esas gücünü temsil edenler için, eşitsiz bir düzen tarafından iliklerine kadar sömürülüp hiçbir şey alamayanlar için, işsizliğin ve geleceksizlik korkusu altında yaşayanlar için, sürekli ezici işlerde çalışmaya rağmen bitmez tükenmez sorunlar, kesintiler, yoksulluk altında yaşamaya zorlananlar için Humanite sürekli safını belirledi.”

50 yıllık mücadelenin köşe taşlarını ifade ettikten sonra Maurice Thorez “Humanite’nin ışığı nereden gelir?”¹² diye sorar. Sözü, yine, FKP’nin büyük bir işçi kitle partisi olmasında ve Humanite’nin de kitleler içinde partinin en keskin silahı olabilmesinde birinci dereceden rol üstlenmiş olan Maurice Thorez’e bırakalım:

“[Humanite] kapitalist toplumun tüm mağdurlarına daha iyi günlerin olabileceği kesin gerçeğini açıklar. Onlara ne olduklarının ve neler yapabileceklerinin bilincini verir. Onlara asla umutsuz olmamayı, egemen sınıflara karşı daha ileri mücadeleleri kazanabilmek için birleşmeyi öğretir. Gençlere ulusal onuru aşılar, kimsenin köleler topluluğu yapamayacağı halkımızın daha iyi günlere ulaşacağı güvenini sunar. Bizleri daha fazla köleleştirebilmek için ileri sürülmüş bilinçli yalanları paramparça eder. Vatanımızın yüceliğini oluşturan ahlaki ve entelektüel değerleri yüceltir.

“Burjuvazimiz tarafından ulusal baskı zincirleri altında tutulan halklar için ülkemizin emekçi kitlelerinin eylemli sempatisini ifade eder, halkların bağımsızlık mücadelelerine destek verir. Proletarya enternasyonalizmi ile vatan savunmasını, sosyalist devrim fikri ile adaletsizlik ve sömürüye karşı oluşmuş ulusal Fransız geleneğini birleştirir. Humanite faşizmin mağdurlarını savundu, Dimitrov’u yüceltti, Sacco ve Vanzetti’nin, Scottsborough siyahlarının, Rosenberg çiftinin Amerikan emperyalizmi tarafından katledilmesine karşı mücadele etti…

“İnsanın tehdit altında olduğu her yerde insanlığı savundu. Stalin’in şu sözleri onun çizgisi oldu: ‘İnsan, en değerli sermayedir’, yanı sıra Marx’ın şu sözleri ona hep ilham kaynağı oldu: ‘İşçi sınıfı tüm insanlığı kurtararak kendisini kurtarabilir’… Bu anlamıyla Humanite her geçen gün bu güzel [İnsanlık] ismini haklı çıkardı.”¹³

Yalnız Humanite’yi Humanite yapan, belirlenen çizgiyi hayata geçiren, olayları değerlendiren, kaleme alan, günlük olarak yaşanan yüzlerce olay içinde en belirleyici halkaları seçen, bunlar arasında bağları kuran gazetenin yönetici kadrosudur. Maurice Thorez, sözünü ettiğimiz makalesinde sosyalizmin en ileri temsilcileriyle bağ kurar: “Fransız sosyalizminin en ileri temsilcileri ta başından itibaren Humanite ile işbirliği içinde oldular. Ansiklopedik kültüre sahip halk savunucusu Jean Jaures, Marksist fikirleri yayan Jules Guesde, çok saf bir üslup ile polemik yapan Paul Lafargue… Daha sonraları, Guesdizmin okulunda yetişen Marcel Cachin, Bolşeviklerin derslerini ilk öğrenen kişi olabildi. Söz ve kalemiyle, milyonlarca insanın kalp ve ruhunu ateşlendirebildi, Paris Komünü’nün devamcısı Sovyetler Cumhuriyetini tanıma ve onu sevmeyi öğretebildi. Onun yanında Paul Vaillant-Couturier, I. Dünya Savaşı kuşağından olarak kendi tecrübesinden savaşı lanetleyebilmiş, komünizmi ise ‘dünyanın gençliği’ olarak tanımlamıştı. Yüksek bir polemik yetenekle ‘mutlu bir gelecek’ mücadelesinin yolunu günlük olarak parlatabildi. […] Onların yönetiminde halkına bağlı onlarca gazeteci eğitildi. Bunlar içinde Gabriel Peri […] ve Lucien Sampaix […] Humanite’nin birçok redaktörü ile birlikte davaları uğruna can verdiler.”

FKP’nin Genel Sekreteri, başarılarının yanı sıra, burjuvazinin karalamak için yaydığı Humanite’nin “karanlık kaynakları” sorununa da değinir: “Dış mihrakların emirlerini yayan burjuva basınına karşı işçilerin davasını, Fransa’nın davasını savunan tek gazete [Humanite’dir]. Ülkemizin en büyük partisinin yayın organı halkın verdikleriyle yaşıyor. Okurlarının, gönüllü satıcılarının, yüce CDH’lerin fedakârlığıyla, redaktörlerinin özverileriyle ayakta duruyor… İşçi sınıfının ona duyduğu güven, tüm çalışan ve destekleyenlerinin kişisel çıkarlarını düşünmeme ve parti ruhuyla hareket etmeleri… işte Humanite’nin bitmez tükenmez sermayesini, ‘karanlık’ kaynaklarını ve başarısının sırrını oluşturuyor.”

FKP Genel Sekreteri, işçi sınıfının kurtuluşu için mücadelenin en ileri araçlarından birisi olan Humanite’nin üç temel hedefi olduğunu söyler ve bunları şu şekilde sıralar:

“Görevlerinden ilki ajitasyon çalışmasını yapmaktır, günlük politikanın durumuna dair kitlelere doğru tahliller sunmaktır, işçilerin taleplerini yaygınlaştırmaktır, yaşam koşullarına ve özgürlüklere karşı gericiliğin saldırılarını, barışı tehditlerini teşhir etmektir.

“Ardından, propaganda ve eğiticilik görevini üstlenmektir, yani kitlelerin Marksizm-Leninizmin yüce fikirlerini, sosyal hareketin bilimsel anlayışını ve Fransa’nın geleceğini anlamalarına yardımcı olmaktır. Humanite, okurlarına sunduğu gerekli zorunlu teorik kavramları öğrenebilme ve böylelikle bir yandan partinin kararlarını doğru anlama, diğer yandan ise işçi sınıfın, halkın ve ülkenin çıkarlarına uygun siyasi çizgiyi hayata geçirebilme için inisiyatif alma olanakları sağlar.

“Ancak, işçi partisinin gazetesi sadece ajitatör ve kolektif propagandacı olmakla sınırlı tutulamaz. Aynı zamanda kitlelerin kolektif örgütleyicisi de olmalıdır. Onları birliğe, ortak eyleme çağırma, en ileri birlik biçimlerinin neler olduğunu, en başarılı mücadele yöntemlerini, her somut durumda ulaşılması gereken somut hedeflerin neler olduğunu ortaya koyarak, tüm halkın enerjisini harekete geçirme ve yönlendirme diye bir görevi de vardır.”¹⁴

Humanite’nin 1954’e kadarki 50 yıllık tecrübesi, bu üç misyonu bazen eksiğiyle bazen zaafıyla olsa bile, hayata geçirebilmesinin tarihidir.

Dipnotlar

1. Örneğin hava iyice kararana kadar mumlar yakılmaz.

2. Marcel Cachin, “Rencontre avec Lenine”, in Cahiers du communisme, sayı 1, 1949.

3. “L’Humanite, une arme incomparable”, in Cahiers du communisme, sayı 4, 1954, sayfa 436.

4. Alexandre Courban, Humanite, Editions de l’Atelier, Paris, 2014.

5. Georges Cogniot, “L’Humanite, Arme essentielle du front ideologique”, in Les Cahiers du communisme, Mayıs 1949. André Stil, “Une qualité fondamentale d’un journal communiste: la liaison avec les masses”, Les conférences éducatives du PCF, 4 Aralık 1951.

6. Maurice Thorez, Tüm eserler, Kitap II, cilt 2, sayfa 57.

7. Maurice Thorez, Tüm eserler, Kitap II, cilt 5, sayfa 207.

8. Maurice Thorez, Tüm eserler, Kitap II, cilt 10, sayfa 98.

9. “L’Humanite, une arme incomparable”, in Cahiers du communisme, sayı 4, 1954, sayfa 439.

10. Etienne Fajon, En feuilletant l’Humanite-1904-1964, Editions sociales, 1964, sayfa 117.

11. André Stil, “Une qualité fondamentale d’un journal communiste: la liaison avec les masses”, Les conférences éducatives du PCF, 4 Aralık 1951, sayfa 6.

12. Maurice Thorez, “Les cinquante ans de l’Humanite”, Les Cahiers du communisme, sayı 4, 1954, sayfa 425.

13. İbid.

14. Maurice Thorez, “Hommage du Parti aux diffuseurs de ‘L’Humanite’”, Cahiers du communisme, sayı 5, Mayıs 1959, sayfa 538-539.

Prekarya: umutsuz bir ‘özne’ arayışı – 3

Arif Koşar

İşçi sınıfından ayrı, yeni ve tehlikeli bir sınıfın toplum sahnesine çıktığı iddiasına dayanan Standing’in “prekarya” tezi¹, sadece ideolojik bir arka plana yaslanmakla kalmıyor, neoliberal politikalara karşı tepkisel hareketlerin “özgün” bir kavramsallaştırmasını da sunuyor. Bu açıdan prekarya tezi, özellikle 1990’lı yıllarda yoğunlaşan neoliberal esneklik politikalarının sonucunda ortaya çıkan gerçekliği –yanlış– bir biçimde yansıtıyor. Liberal reformcu bir ILO bürokratı olarak Standing’e, “prekarya” iddiasını bu düzeyde savunma cesaretini verense, güvencesizlik teması etrafında örgütlenmeye çalışan toplumsal hareketler ve bunların düzenlediği bazen başarılı ve sansasyonel, ancak her zaman işçilerin öz örgütlenmesinden uzak kampanyalar, kimi zaman sekter kimi zaman da reformcu ve hareketi zayıflatıcı eylemliliklerdir. Standing, bütün bu hareketleri, “prekerya”nın genişlemesinin bir yansıması, öfke, isyan ve oluşumunun göstergesi kabul etmiştir.²

Özgürlük Dünyası’nın geçtiğimiz iki sayısında, “prekarya” denilen bir sınıf olmadığı, Standing’in “prekerya”ya atfettiği özelliklerin önemli bir kısmının zaten işçi sınıfının doğuşundan bugüne taşıdığı temel nitelikler olduğunu, güvencesizleştirmenin işçi sınıfı başta olmak üzere, geniş toplumsal kesimler tarafından deneyimlendiği üzerinde durulmuştu. Ayrıca güvencesizleştirmenin, işçi sınıfının kazanımlarının ortadan kaldırılması ve sermayenin işçi sınıfı üzerindeki tahakkümü açısından stratejik bir süreç olduğuna da dikkat çekilmişti.

Standing’inki gibi ayrı bir sınıf ya da başkaca kullanımlarda olduğu gibi işçi sınıfının güvencesiz kısmı; hangi biçimde tanımlanırsa tanımlansın, “prekarya” kavramının işaret ettiği işçi sınıfı kesimleri vardır. İşçi sınıfının her mesleki, sektörel, ulusal, cinsel bölüğü gibi “prekarya” ile ifade edilen yoğun bir güvencesizlik ile tanımlanan kesimlerinin de kısa vadeli çıkar, talep ve mücadeleleri işçi sınıfının genel kitlesinden daha özgün ve farklı yönelimler gösterebilir.³ Ancak, bu, sınıf analizi bakımından yeni bir sınıfa değil, sınıf içi bir gruba ve özgünlüğe işaret eder. Özellikle “beyaz yakalı” olarak ifade edilen, hizmet sektöründe istihdam edilen yüksek eğitimli emekçilerle ilgili sosyolojik araştırmalarda, tüketim tarzı, boş vakit geçirme biçimleri, kişisel ilişkiler vb. konularda ortaya çıkan kimi eğilimlerin Weberyan yaklaşımla uç noktaya vardırılmasıyla “yeni bir sınıf”ın ortaya çıktığı tespiti kolayca yapılabilmektedir. Ancak bütün bu farklılıklar, hele de zaten işçi sınıfının içsel bir özelliği olan güvencesiz yaşam ve çalışma, işçi sınıfından ayrı bir sınıfın ortaya çıktığı anlamına gelmez.

Makalenin bu bölümünde; Standing’in “prekarya” tezine toplumsal bir zemin hazırlayan ve “güvencesizlik” teması etrafında örgütlenen hareketlerden Chainworkers deneyimi üzerinde durulacaktır. Ayrıca, yine Chainworkers başta olmak üzere, hareketlerin mücadele biçimleri, Standing’in “prekarya”ya uygun gördüğü talepler ve bu taleplerin kapitalist ilişkiler çerçevesindeki anlamı ele alınacaktır.

“GÜVENCESİZLER”İN⁴ HAREKETİ: CHAINWORKERS ÖRNEĞİ

“Güvencesizlik” tartışmalarının esin kaynağı, İtalya’da 1960 ve 70’lerdeki Potere Operaio ile Lotta Continua gibi gruplar ve Sergio Bologna, Franco “Bifo” Berardi, Mariarosa Dalla Costa, Mario Tronti ve Toni Negri gibi figürlerin başı çektiği operaist⁵ ve otonom siyaset mirasıdır. Ancak, bu miras, güvencesizliğin anlaşılması ve kavramsallaştırılmasında savrulmalara neden olan ve işçi sınıfı içinde ayrışmayı salık veren bir esindir. Otonomcu siyasete temel yaklaşımlarını devreden –önceli– İtalyan operaismo’sunun 1960’lardaki çalışmalarında odak noktalarından birisi, işçi sınıfının bileşimi içerisinde “öncü” kesimi tespit etme çabasıdır. Dönemin anket ve araştırmalarında, sınıfın “değişen bileşimini kavramak”, “mücadele biçim ve eğilimlerini ortaya çıkarmak” amaçlanıyordu. 1969 Sıcak Yazı’nın⁶ ardından fabrika işçilerinin mücadelesindeki nispi gerileme, öğrenci ve kadın hareketinin yükselişiyle birlikte, operaismo, yerini Otonomi hareketine bıraktı. Üretim, tahakküm ve mücadelenin “toplumsallaştığı”, bu nedenle işçi sınıfı bileşiminin öğrenci, kadın ve diğer toplumsal hareketleri de kapsayacak biçimde genişlediği tespiti giderek genel kabul gören bir argümana dönüştü.

Sınıf analizinin merkezinin “üretim süreci”nden “bir bütün olarak toplum”a kaydığı iddiası, sosyal mücadelelere dikkat kesilmenin ötesinde bir anlam taşıyordu. Sınıflar ve sınıf mücadelesi; üretim süreci ve ilişkileri temelinde değil, yine üretim süreciyle çeşitli bağlantılar kurularak, ancak değişim ve yeniden üretim alanları üzerinden tarif ediliyordu. Otonomi hareketi içindeki çeşitli gruplar, sınıf mücadelesinin genelleşmesi ve “kitlesel fabrika işçisi”nin yerini “toplumsal işçi”ye bıraktığı tespitine rağmen, bu hareket içerisinde farklı figürleri öne çıkarmayı, hatta bu figürü tüm diğer işçi kitlelerinin temsilcisi olarak yorumlamayı ihmal etmedi. Günümüz güvencesizlik tartışmalarında yapıldığı gibi…

İtalyan otonomcu düşünürlerden Franco Berardi, örneğin, 1973 Mirafiori işgalinin⁷ ardından yeni bir sınıf bileşiminin ortaya çıktığını iddia etmişti. Ve bu “yeni sınıf öznesi” içinde “entelektüel”, “teknik emek” ve “üretken zeka” giderek daha belirgin hale geliyordu. Alquati de, yine “entelektüel emeğin proleterleşmesi” ve “kitleselleşmesi” ile bağlantılı olarak, yeni bir “siyasal özne” tarif ediyordu: büyük kısmı “beyaz yakalı” işçi olan “tahsil gören proleterler”⁸. Günümüz otonomizminin en önemli temsilcilerinden birisi olarak kabul edilen Antonio Negri de, “maddi olmayan üretimin hegemonyası”ndan yola çıkarak, otonomcuların genel yaklaşımıyla da uyumlu bir biçimde “maddi olmayan emeği”, önce “toplumsal işçi”nin, sonra da “çokluk”un merkezine koydu.⁹

Otonomculardan bazıları, işçi sınıfının maddi olmayan, entelektüel ve bilişsel bölüğüne, başkaları da “göçmen işçi”, “öğrenci-işçi”, “teknisyen” ya da “güvencesiz işçi”lere dikkat çekiyor ve işçi sınıfının genel temsilinin bu kesimlerde olduğunu iddia ediyordu. İtalya başta olmak üzere, “güvencesiz işçi”liğe yönelik vurgu, işçi sınıfı ile toplumsal hareketler arasında kurulan otonomcu bağlantının bir biçimiydi.

Bu kapsamda güvencesizliğin sınıf çalışmalarında merkezi bir tema olarak ele alınması, İtalya’da, otonomi hareketindeki kimi gruplar tarafından 1977’de yapılan değerlendirmelerle söz konusu oldu. Bu konu, daha çok hükümetlerin hazırladığı kısa dönemli iş projelerine odaklanılan 1980’lerin başına kadar “Collegamenti” ve “Primo Maggio” gibi otonomcu grupların ilgisini çekmeye devam etti. Kavrama dair pratik referans; seksenler boyunca eğitim sektörüyle başlamak üzere, bir dizi toplumsal çatışmanın içinde kendisini ördü. Doksanların ortalarında “güvencesizlik”, operaismo’dan feyiz alan daha genç bir kuramcı kuşağının dahil olduğu toplum merkezleri¹⁰ hareketinin bir kesimi tarafından ele alınan bir tema haline geldi. “Wildcat” ile ilişkili daha genç bir kuşak, Avrupa’da başka yerlerde küçük gruplarla (örneğin, İtalya’da Precari Nati¹¹) bağlar geliştirerek çağrı merkezi işçilerinin koşullarına dair işçi araştırması organize etti. Bu dönemde güvencesizlik teması etrafında bir hareket de örgütlenmeye çalışılıyordu.¹²

“Güvencesizlik” teriminin çağdaş kullanımı, 1999-2000’de oluşturulan Milan merkezli medya aktivizm kolektifi Chainworkers (Zincir İşçileri) ile yaygınlaşmıştır. Chainworkers, güvencesiz koşulları anlatmak için iletişim, ulaşım, barınma, kaynak ve şefkat arzusunu temsil etmek üzere Katolik aziz imgesine atıf yapan San Precario (Aziz Güvencesiz) figürünü kullandı. Yakın zamanda yaygınlaşan pazar günleri çalışmayı¹³ protesto etmek için geliştirilen San Precario, güvencesiz koşulları eleştirinin retorik aracı olarak dikkat çekti.¹⁴

Bu dönemde “güvencesizlik” temasıyla nispeten istikrarlı örgütlenmelerin ortaya çıktığı bir diğer ülke Fransa olmuştur. Collectif de Solidarite (Dayanışma Kolektifi) adlı grubun ilk eylemi, 2002 yılında, Paris’te beş McDonalds çalışanının kasadan para çalmakla suçlanıp işten atılmasıyla başlattıkları greve destek biçiminde gerçekleşmiştir. Grevciler, en büyük Fransız sendikası olan Confederation Generale du Travail’ın (CGT) restoran birimine üye oldukları halde, sendikadan sadece sembolik bir destek görmüşlerdir. Grevin canlı tutulmasını Dayanışma Kolektifi’nin çabaları sağlamıştır. Kolektif, müşterilere grevi açıklayarak geri gönderme, Paris’teki diğer McDonalds ve fast-food restoranlarında düzenli dayanışma eylemleri yapılmasını sağlama gibi yollarla grevin 115 gün sürmesinde etkili olmuştur. Grev, çalışanların işe geri alınmasıyla sonuçlanmıştır.¹⁵

Güvencesizlik, gözaltı ve sınır dışı etmeye karşı göçmen örgütlenmesi gibi mücadelelerde de öne çıkmış bir kavram ve slogandır. ABD’de göçmen yasasındaki ev içi işçilerin koşullarındaki değişikliklere karşı eylemlerde, Florida’da Wal-Mart’a karşı ortaya çıkan işçi gösterilerinde, Starbucks İşçi Kampanyası, Yeni Zelanda “Ücretimi Artır”, Taco Bell boykot kampanyası gibi kampanyalar ve Immokalee İşçileri Koalisyonu eylemlerinde kullanıldı. Bütün bu hareketlerin, neoliberal kapitalizmin giderek artan sömürü koşullarındaki “otonom proleter öz-etkinliğin” koşulu olan “yeni toplumsal özne”nin, “prekarya”nın ortaya çıkışının işaretleri olduğu iddia edildi.¹⁶

Chainworkers başta olmak üzere bütün bu kampanya ve eylemliliklerde iki işçi grubu öne çıkarılıyordu: Birincisi chainworkers (zincir işçileri), yani alışveriş merkezleri ve hiper-marketlerdeki sayısız farklı lojistik ve sahadaki satış işlerindeki işçiler; ikincisi brain workers (beyin/kafa işçileri), yani bilişsel emekçiler, programcılar, emek piyasasında bireysel değere sahip olan, ama “kolektif güce ve öznelliğe sahip olmayan” freelance çalışanlar.¹⁷ Chainworkers’in kampanyalarıyla, büyük alışveriş zincirlerinde çalışan ancak bu koşullara direnmek için yeterince deneyime sahip olmayan genç işçiler, kendilerini ifade etme olanağı buldu. Öte yandan aynı süreç, “yaratıcı işlerde” çalışanların en azından bir kısmına “işçi” olduklarını hatırlattı. Hareketin aktivistlerinden Foti’ye göre, ücretleri, eğitim düzeyleri ve yaşam standartları ne kadar farklı olursa olsun bu iki kesimin “güvencesizlik” temelinde bir araya gelmesi, neoliberalizmin son yirmi yılında istihdamın oldukça hızlı arttığı iki sektörün –bilgi ve hizmet sektörlerinin– iki farklı kutbunda çalışanlara toplumsal görünürlük ve işçi sınıfı kimliği kazandırması açısından önemliydi.¹⁸

ChainWorkers Crew’in “Zincir ve Beyin İşçileri Birleşin!” sloganı ile farklı işçi gruplarını güvencesizliğe karşı birleşmeye çağırması anlamlı gibi gözükse de, genel eğilimi, işçi sınıfının genel kitlesi ile bu iki sınıf bölüğü arasındaki ayrıma vurgu yapmasıdır. Örneğin 2004 yılında düzenlenen Avrupa Sosyal Forumu sırasında otonomcu ve anarşist grupların katılımıyla toplanan Birinci Avrupalı Güvencesizler Toplantısı’nın ardından yayınlanan deklarasyon, işçi sınıfına değil, doğrudan “prekarya”ya çağrı yapıyordu.¹⁹

Hareketlere göre “prekarya”, işçi sınıfından ayrı bir varlığa sahiptir, bunun için ayrı örgütlenme içinde olmalıdır. Çünkü, hareket, işçi sınıfının “güvenceli”²⁰, “geleneksel” kitlesini düzenle bütünleşmiş bir sınıf olarak görme eğilimindeydi. “Zincir” ve “kafa” işçileri ise bu kitleden ayrı ve bağımsız harekete geçen, eylem ve örgütlenme tarzları bütünüyle farklı bir tabaka olarak değerlendirildi. Bu, “prekarya” kavramıyla birlikte ayrı bir sınıf tanımına kadar vardırıldı, ki toplumsal değişimin temeli olabilecek yeni bir sınıf/özne keşfedilmişti. Standing tezini formüle ederken, ‘prekarya’yı, çıkarları, duyguları, örgütleri ve mücadele biçimleri işçi sınıfından tamamen ayrı bir sınıf olarak tanımladı.

Diğer yandan ChainWorkers zincir ve beyin işçilerini birleşmeye çağırırken, özgünlük ve talepleri indirgemeci bir tarzda ele alıyordu. Bu kesimler, güvencesiz iş ortamı ve toplumsal koşulları paylaşmasına rağmen sömürüyü yaşama ve deneyimleme biçimleri oldukça farklıdır.²¹ Kafa işçilerini oluşturan yazarlar, programcılar, müzisyenler spesifik vasıflarını kullanarak bilgisayar programları, filmler, reklam müzikleri gibi metalar üretmeleri için istihdam edilirler. Parça başı ücretle çalışsalar da, zincir işçilerine göre ücretleri daha yüksek, toplumsal konumları daha saygındır; ve kafa işindeki Taylorizasyon sürecine rağmen çalışma koşulları üzerinde kısmi bir kontrole sahiptirler. Walmart, Starbucks, McDonalds gibi yerlerde çalışan zincir işçileri için ise bu imkansızdır. “Onlar birer otomattır.” Zincir işçileri, seri üretim hattının bütün disiplinine tabi halde çalışmaktadır.²² Dolayısıyla iki işçi grubunun farklı çalışma ve iş koşullarını gözardı eden Chainworkers’ın bütün sorunları ve mücadeleyi “güvencesizlik” başlığı altında tanımlayan projesi, kimi yaratıcı propaganda faaliyetlerine rağmen başarısız olmuştur. “Güvencesizlik” olgusunun yayılması doğru bir tespit olsa da, çeşitli işçi tabakalarının bu güvencesizliği ve sömürüyü deneyimleme ve algılama biçimlerinin farklı olabileceği, bunlar arasındaki ittifakın da ancak siyasal bir iddia/birlik/dayanışma ile gerçekleşebileceği yeterince kavranamadı. Bu nedenle “prekarya” savunucularının güvencesizlik temelinde farklı işçi kategorilerinin birleşmesine yönelik vurgusu karşılık bulmadı.

Bunu Chainworkers’ın somut deneyiminde de görmek mümkündür: Aktivistlerinden Foti’nin de açıkça ifade ettiği gibi Chainworkers, “zincir” işçileriyle buluşmak ve onların bir örgütlenmesi olarak şekillenmekten çok, işyerlerine dışarıdan müdahale eden, nispeten kapalı bir grup olarak çalışmıştır. “İşçilerin haklarını savunmuş, İtalya’da otonom sendikaların yardımıyla sözleşme yapabilmeleri için onları desteklemiştir.” Ancak işçilerin içinde örgütlendiği değil, işçilere dışarıdan destek veren bir örgütlenme olmayı aşamamıştır. Hareket, bu nedenle öğrenciler ve “beyin işçileri” olarak tanımladıkları aktivistlerle sınırlı kalmıştır. Aslında bu durum; İtalyan otonomist geleneğinin günümüz kapitalizmindeki bütün emek türlerini tek bir mantık ile, üretimin enformatikleşmesi mantığı ile açıklanmasına denk düşmektedir.²³ Enformatikleşen üretimin öznesi olarak “kafa işçileri” grubun faaliyetlerinde başından beri etkin olmuştur.

Bu açıdan Chainworkers gibi güvencesizliği ya da “prekarya”yı merkezine alan örgütlenmeler için iki genel tespit yapılabilir:

Birincisi; bu hareketler güvencesizlik temelinde düşük ücretli hizmet işçileri ve parça başı işe dayalı bilgi-iletişim sektörü işçileri olmak üzere iki ana grubu hedeflemişlerdir. Kampanyalarında özellikle hizmet sektöründeki ağır koşullara dikkat çekmeyi sağlamışlar, ancak gerçek anlamda bir işçi örgütü haline gelmeyi başaramamış, “kafa işçisi” aktivistlerin katılımı ve “yaratıcı” duyuruları ile sınırlı kalmışlardır. Bu açıdan en temel iddiaları olan “Zincir ve Beyin İşçileri Birleşin!” çağrısı sadece bir slogan olarak kalmıştır. Güvencesizlik konusunda ortaklıklar olsa da, sömürüyü farklı deneyimleme biçimleri ve mekansal ayrılıklar “preker” bir birleşmeyi sağlamaya yeterli olmamıştır.

İkincisi; hareket; kendisini genel işçi sınıfı kitlesi ve örgütlerinin dışında tanımlamıştır. Bu güvencesizlik olgusunun, esnek/güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasıyla işçi sınıfının genel kitlesinden ayrı ve yeni bir sınıfın doğduğunu savlayan “prekarya” tezindeki gibi uç noktasına vardırılmasıdır.

KÜLTÜREL DİRENİŞ VE SEMBOLİZM!

Güvencesizleri işçi sınıfının dışında ya da onunla farklı özelliklerine sahip bir sınıf/grup olarak tanımlayan Chainworkers’a göre; eski mevcut işyeri mekanı parçalandığı, üretim dünyanın ve ülkenin farklı bölgelerine dağıldığı için eski mekan odaklı örgütlenmeler yerini “kültürel siyaset yoluyla örgütlenme”ye bırakmalıdır. Bu güvencesizliği deneyimleyen işçi kesimleri arasında “ortak duruşlar” ve “müşterekliklerin yaratılması”nı sağlayabilir. Buna göre; örgütlenme stratejisi ve mücadele araçları, “ortak bir uzam oluşturmak” için “kültürel siyaset” ve “sembolizm” biçimlerini kullanmaya kaymaktadır.²⁴

Hareket, bir örgütlenme aracı olarak subvertising (reklambozum) diye adlandırılan, şirket reklamları ile siyasi reklamların parodilerinin yapılmasına dayalı “kültürel direniş” ile fast-food zincirlerine taşımacılık yapan kamyonların önünün kesilmesi, müşterilerine bildiri dağıtılması gibi “doğrudan eylemleri” birleştirmiştir. Bu amaçla sendikanın “kafa işçilerinden” olan grafik tasarımcıları, websitesilerini gençlerin ilgisini çekecek şekilde tasarlamış, precariopoly adında 20 bin kişinin katıldığı dijital bir yürüyüş düzenlemişlerdir. Hareketin sözcülerinden Alex Foti bu örgütlenme tarzını seçme nedenlerini şöyle açıklamaktadır: “Neoliberalizmin ‘yeni esneklik’ politikalarının bedelini ödeyen genç işçilerin belleklerinde sınıf mücadelesinin hiçbir izi olmadığı için, onlara mücadeleyi bu gibi yollarla çekici hale getirmeye çalıştık.”²⁵

Hareketin dikkat çeken eylemlerinden biri güvencesiz işçilerin koşullarına dikkat çekmek üzere tasarımcı Serpica Naro’nun defilesinin engellenmesiydi. Şubat 2005’de Milano Moda Haftası boyunca güvencesizlik karşıtı aktivistler, ilgi çeken bir Prada²⁶ podyumunu alt üst etti ve daha sonra Milan’da bir otoparkta gerçekleştirilmesi planlanan tartışmalı modacı Serpica Naro’nun moda sergisini engellemekle tehdit etti. Polis olası engelleme hakkında Naro’u uyarması için serginin acentesiyle bağlantıya geçti. Ancak gösteri başlarken, sergiyi “engellemesi” beklenen kalabalık gülmeye başladığında polis allak bullak oldu; zira polis onları kuşatmıştı. Daha da tuhafı, kalabalığa evvela sergiyi örgütleyenin kendileri olduğunu göstererek izinlere olanak tanıyan modellerin ve organizatörlerin bizzat buna eşlik etmesiydi! Serpica Naro diye biri yoktu. Tüm bunlar “San Precario”nun zekice yeniden düzenlenmesine dayalı bir oyundu. Büyük ölçüde bundan habersiz olan medya ve moda endüstrisi ilgili sektörlerle uğraşanların güvencesiz koşullarına dikkat çeken bir moda sergisiyle karşı karşıya kaldılar.²⁷

Bütün bu simgesel direniş ve yaratıcı/medyatik eylem biçimlerinin güvencesizliğe dikkat çekmek için faydalı araçlar olabileceği kabul edilebilir. Ancak işçi sınıfının güvencesizliğe karşı örgütlenmesi ve kazanımlar elde etmesi açısından temel mücadele biçimleri olarak kritik katkılar sağladığı söylenemez. Çünkü, bütün bu eylemlilikler bir toplumsal görünürlük ve “bilinç” sağlasa bile, çalışma koşullarına ilişkin her türlü kazanımın temeli işçilerin kendi öz örgütlenmesi ve mücadelesidir. Güvencesiz koşullarda çalışan işçiler, kendi –dağınık ya da birleşik– işyerlerinde örgütlenmediği ve işçi sınıfının diğer kesimlerinden şu ya da bu düzeyde destek almadığı koşullarda, tekelci sermaye gruplarının toplumsal duyarlılıktan feyz alarak güncel çalışma koşullarını değiştirmesi mümkün değildir. Kültürel ve sembolik eylemlilikler, ancak bu örgütlenme ve mücadeleye katkı sunduğu sürece anlamlı olmaktadır.

“Geleneksel” örgütlenme biçimlerini çağdışı bulan prekaryacı hareketler ve onların liberal sözcüsü Standing güvencesiz işçilerin sendikalar gibi “geleneksel” işçi örgütlerinde örgütlenmeyeceğini, hatta örgütlenmemesi gerektiğini, çünkü işçi sınıfı ile “prekarya” denilenlerin çıkarlarının farklı olduğunu, sendikaların asla prekaryayı temsil edemeyeceğini iddia ediyor. Çünkü, “Sendikalar daha fazla iş ve üretimden daha fazla pay için mücadele ediyor. Yani ekonomik pastanın daha büyük olmasını talep ediyorlar. … İşsizlere, bakım hizmetini ücretsiz yapanlara ve çevre meselelerine dair de sözleri vardır. Ancak ne zaman üyelerinin çıkarları ve sosyal ya da ekolojik meseleler arasında bir çatışma olsa, tavırlarını sendika üyelerinden yana koyar. Bu nedenle ilerici kişilerin, sendikaların işlevlerine zıt roller üstlenmesini ummaktan vazgeçmesi gerekiyor. … Zira prekaryanın çıkarlarıyla, sendikayla temsil edilmesi muhtemel maaşlıların ya da esas çalışanların çıkarları bir değil.”²⁸

Bu açıdan güvencesizlik teması etrafında örgütlenen otonomcu gruplar, sendikalar başta olmak üzere “geleneksel” işçi örgütlerini reddederken, sadece sendikal bürokrasiyi değil işçilerin kendi öz örgütlenmesini de bir kenara bırakmış oluyor. Otonomcu siyasetin öncülüğü sözde reddeden “öz-örgütlenme”, “otonom kuruluş”, “kendi kendini değerli kılma” gibi temalarına rağmen bu grupların simgesel eylemleri, güvencesiz koşullarda çalışan işçilerin mücadeleye katılımından çok, onların tıpkı “duyarlılığın yaratıldığı” toplumsal kesimler gibi izleyici konumda olmasını öngörüyor. Eylem biçimlerindeki kimi zaman sekter radikallik kimi zaman da kültürelci reformizm kamuoyuna yönelik “öncü” eylemliliklerde hayat buluyor.

Prekaryacı hareketlerin ideolojik arka planı ve işçi sınıfı mücadelesi ile onun örgütlerini çağdışı sayan pratik faaliyetleri, işçi sınıfının genel örgütlenmesinden ayrı bir hattı ortaya çıkarmıştır. Bu hareketler, işçi sınıfının birlik ve ortak mücadelesinin simgelerinden birisi olan 1 Mayıs’ları sendikalardan ayrı kutlama yönündeki kararları ile Euro MayDay ismi verilen “festivaller” tarzı eylemleri organize etmişlerdir. 2001 yılında İtalyan alternatif küreselleşmeci gruplar, Cenevre’de G8 zirvesini protestoya hazırlanırken, Milano’da MayDay adını verdikleri ve özellikle “güvencesiz kuşağın” temsili ekseninde tanımladıkları alternatif bir 1 Mayıs kutlaması başlattı. Bu güvencesizleri, işçi sınıfının diğer kesimlerinden ayırma, ayrı bir kategori/sınıf (“prekarya”) olarak hareketi örgütleme çabasının açık bir göstergesi oldu. Milyonlarca sendikalı-sendikasız işçi ile arasına koyduğu mesafe ile işçi hareketini bölen bir konumda olmayı tercih etti. Gösteriler 2005 yılında 12 Avrupa kentinde Euro MayDay adıyla gerçekleştirilirken, 2006 yılında 20 Avrupa kentinde ve Tokyo’da yapılmıştır. Ancak 2006 yılından itibaren EuroMayDay hareketinin ivmesi düşmüş, bu durum iki farklı şekilde yorumlanmıştır. Bazıları EuroMayDay’in krizini bir yenilgi olarak yorumlarken, bazıları ise EuroMayDay’in tam da hedeflerine ulaşmayı başardığı için sönümlendiğini savunmuştur. İkinci gruba göre, EuroMayDay, çıkış noktası olan, güvencesiz çalışanlara toplumsal görünürlük sağlayarak, güvencesizliğin kamuoyunun gündemine taşınması hedefine ulaşmıştır ve farklı yerelliklerde farklı biçimler alan daha uzun soluklu bir mücadeleye dönüşmüştür. Ancak, esnek çalışma ve güvencesizliğin durmak bilmeyen bir biçimde yayılmasından da görülebileceği üzere, hareketin başarıya ulaşıp sönümlenmesi gibi bir durum söz konusu değildir. İşçi sınıfının genel kitlesinden ayrı bir mücadele tarzı ve biçimi baştan yenilginin kabulü anlamına gelmektedir. EuroMayDay’in krizine dair bu tartışmalar, politik bir kavram olarak “prekarya”nın ve bu kavram etrafında gelişen politik hareketlerin de sorgulanmasını gündeme gelmiştir.²⁹

“GÜVENCELİ ESNEKLİK”: TALEP Mİ SALDIRI MI?

Euro May Day kutlamalarının temel sloganlarından biri de “yaşadığımız şey güvencesizlik, istediğimiz şey güvenceli esneklik”³⁰ olmuştur. “Güvenceli esneklik”, sermayenin dayattığı “esnek çalışma” ile emekçilerin talep ettiği “güvenceli çalışma” arasında bir ara sistem olarak tanımlanmaktadır. Buna göre; kapitalistlerin işe alma ve işten çıkarma süreçleri kolaylaştırılırken, işçilere işten çıkarılma halinde yeni bir iş bulabilmeleri için gereken eğitim ve geçici desteğin sağlanması öngörülmektedir. Dolayısıyla bir yandan “güvenceli” ön ekiyle esnekleştirme politikalarının meşrulaştırılması amaçlanırken, öte yandan da işçilerin “uyum sağlayabilirlik” ve “istihdam edilebilirlik” yeteneklerini geliştirerek kendilerini piyasa mekanizması içinde güvence altına alabilecekleri iddia ediliyor. Bu “talebi”, “prekarya”cı hareketlerin niteliğini anlamak açısından yakından incelemekte fayda var.

Standing; işçi sınıfının aksine, “prekarya”nın “iş güvencesi” istemediğini, hatta belirli güvencelerin sağlanması koşuluyla esnek çalışma uygulamalarını talep ettiğini iddia etmektedir. Buna göre; “prekarya”nın “kendi profillerinde ve çalıştığı işyerlerindeki değişikliklere uyum sağlayabilmeleri için gerekli esneklik ve gelir güvenliği”³¹ sağlanmalıdır. Standing’e göre “fordist”-“kitlesel” işçinin aksine, esnek, kısa süreli, sözleşmeli ve güvencesiz çalışan “prekarya” esnekliğe değil sadece güvencesizliğe karşıdır. Çünkü esneklik, işçilerin rutin işe ve bant sistemine karşı mücadelelerinin sonucu olarak gündeme gelmiş ilerici bir adımdır!

“Güvencesizlik” temasını çıkış noktası kabul eden hareketlerin esnekliğe ilerici bir rol biçmesinin temelinde, otonomcu düşünsel miras ve esnekliğin liberal yorumunun önemli bir etkisi vardır.

İtalyan otonomcularının güvencesiz emek kuramlarındaki öncüllerden biri şudur: Çalışmanın güvencesizleştirilmesi, 1960’ların sonundaki sınıf mücadelelerine, yani “daha çok para, daha az çalışma” sloganında özetlenen “çalışmanın reddi” tavrına dayanan mücadelelere kapitalizmin verdiği tepkiydi. Buna göre güvencesizleştirme, kapitalist çalışma disiplinine direnen, kapitalist üretimin gereklilikleri etrafında örgütlenmiş bir hayatı –fabrikada veya ofiste geçen bir hayatı– reddeden işçilerin taleplerini bir anlamda hayata geçiriyordu.³²

Negri, emperyalizmden İmparatorluğa, fordizmden esnek çalışmaya dayalı postfordizme geçişi; operaist geçmişine uygun bir biçimde işçi sınıfı mücadelesinin sonucu³³ hatta “proletaryanın zaferi”³⁴ olarak görmüştür. “Ulusal model, Fordist model, refah devleti modeli yenilgiye uğramış ve işçi sınıfı hareketinin eylemi içinde bir biçimde yok olmuştur.”³⁵ Sermaye de işçi sınıfını bastırarak savaşı kazanmış, ama öte yandan işçi sınıfının sahip olduğu birçok değeri sahiplenmek zorunda kalmıştır.³⁶

Virno’ya göre, esnek çalışma ile tanımlanan “postfordizm”, İtalya’da 1977 hareketi olarak tanımlanan “çokluk”un mücadelesinden, eğitimli, güvencesiz, hareketli emek gücünün ayaklanmasından çıktı. Bu emek gücü, çalışma etiğinden nefret etti, tarihsel sol geleneğe ve kültürüne karşı çıktı. Esneklik, görünüşte marjinal statülerine rağmen kapitalist gelişmenin yeni döngüsünün özgün dayanağına dönüşecek olan toplumsal figürlerin üzerinde yoğunlaşan mücadelelerden kaynaklandı. Kapitalizm emek gücünün bu davranış tarzını üretken bir kaynağa dönüştürmesini bildi.³⁷

Franco “Bifo” Berardi’nin anlatımıyla; 70’ler boyunca süren otonomist hareketin ortaya koyduğu en güçlü fikirlerden birisi de “güvencesizlik iyidir” fikridir. Esneklik ile güvencesizliği birlikte değerlendiren Berardi’ye göre; esneklik/güvencesizlik; sabit, düzenli ve tüm yaşam boyu süren işten özerkleşme biçimidir. 70’lerde birçok insan sadece birkaç aylığına çalışır, sonra tatile gider ve yine bir süre yeniden çalışmak için geri dönerdi. Ancak bugün açısından bu “rahatlık” pek de mümkün değildir. Çünkü, 1970’ler henüz sosyal devlet uygulamalarının güçlü olduğu, çeşitli hak ve güvencelerin sağlandığı koşullar söz konusuydu. Günümüz neoliberal dünyasında esnek çalışma “keyif” değil dayatma ve hak gaspı olarak şekillenmektedir.³⁸

Esnekliği olumlayan bu yaklaşım sonucu; seksenli yılların ortalarında “Zerowork” dergisinin eski bir üyesi enformel/esnek/güvencesiz ekonomiyle eleştirel bir ilişkilenmenin “toplumsal otonomi için bir temel” sağlayabileceğini ileri sürüyordu.³⁹ Otonomcular gelir belirsizliğini görüp karşılaşılan zorluğun farkında olarak, esnekleşmeyi en olumlu tabiri ile kimsenin dönmek istemediği bir işin, bir durumun ortadan kaldırılmasına karşı sürdürülen mücadelenin ürünü olarak okumuş ve olumlamışlardır. Güvencesiz de olsa emeğin “bilişselleştirilmesini”, esnekliği üretim alanlarının bir şekilde doğrudan kapitalist denetim ve örgütlenmeden (“yönetim bölgesi yok”) sıyrıldığı, böylece özerk ve özörgütlü yerler halini almasının tezahürü olarak yorumlamışlar ve otonom bir kuruluşun temeli olarak değerlendirmişlerdir.⁴⁰

Bütün bu değerlendirmelerde, otonomcuların kapitalizme dair her türlü gelişmeyi işçi sınıfı mücadelesinin doğrusal bir sonucu⁴¹ olarak ele almaları etkili olmuştur. Oysa, otonomcu argümanın aksine, sermaye sadece işçi sınıfı mücadelesine tepki veren ikincil ve pasif bir etken değil; işçi sınıfı ile ilişkisi çerçevesinde kimi zaman önden hareket eden, “tepki” değil etkide bulunan aktif bir öznedir. Elbette onun aktivitesi, tıpkı işçi sınıfının olduğu gibi, karşıtının mücadelesi tarafından koşullanmakta, etkilenmekte, kimi zaman da doğrudan belirlenmektedir.

Bu çerçevede esneklik; işçi sınıfının taleplerinin sermaye tarafından gerçekleştirilmesi değil, olsa olsa bu taleplerin maniple edilip, işçi sınıfının kazanılmış haklarına karşı gerçekleştirilen saldırı dalgasıdır. 1970’lerin ardından dünya genelinde egemen olan neoliberal politikaların çalışma yaşamındaki karşılığıdır. Çalışma yaşamında işçiyi koruyan ve güvence sağlayan ne varsa ortadan kaldırılması sürecidir. Tekelci sermayenin öncülüğünde gerçekleşen esnek çalışma uygulamalarıyla sekiz saatlik işgünü, fazla çalışmada fazla mesai ücreti, belirli hafta tatili ve yıllık izinler, işyerinde belirli bir iş tanımı, iş güvencesi, kadrolu ve sendikalı çalışma, belirli bir işyeri vb. tüm haklar ve tanımlamalar ortadan kaldırılıyor/kaldırılmak isteniyor.

Esnek çalışmanın çeşitli boyutlarından bahsedilebilir: Çalışma süresinin, günün belirli bir saati başlayıp biten değil, piyasadaki durum ve ihtiyaçları gereği sermayenin başlama ve bitiş saatini belirlediği bir iş zamanı düzenlemesi olarak düzenlenmesi. Yine piyasadaki dengesizlikleri gözeten ve işçi sayısını buna göre değiştirebilmeye olanak veren iş güvencesi ve işten çıkarma maliyetinin (mesela kıdem tazminatı) olmadığı sayısal esneklik. Kapitalistin ihtiyacına göre, işçinin yalnızca bir işi değil, birden çok işi yapması, hatta gerektiği dönemlerde başka bir ildeki fabrikada geçici olarak görev yapması. Özel istihdam bürolarıyla işverenin işçiye dair hiçbir sorumluluğun kalmadığı sınırsız bir esneklik. Hatta işsizlik ödeneğinin de ya komik düzeylere düşürüldüğü ya da ortadan kaldırıldığı (yararlanma şartlarının zorlaştırıldığı) bir piyasada, aktif işgücü piyasası politikası adı altında, işsizin sermayenin ihtiyaçları çerçevesinde ‘parasız’ ve hazır olarak yedeklenmesi. Sermayenin çalışma ilişkilerindeki temel hakları ortadan kaldıran esneklik saldırısı, neoliberal yaklaşım altında tam bir kuralsızlığı öngörmekte, sözde eşit bireyler arasında müthiş bir eşitsizliği, sınırsız bir sömürüyü dayatmaktadır.

Neoliberal paradigma çerçevesinde dünya genelindeki kuralsızlaştırma, özelleştirme, piyasalaştırma ve esneklik politikaları sonucunda işçi sınıfı ve emekçiler büyük bir yoksulluk ve işsizlik yıkımı ile karşı karşıya kalmıştır. Dolayısıyla esnek çalışmanın yol açtığı iş, gelir ve statü güvencesinin ortadan kalkması karşısında, esnekliğin güvence ile birleştirilmesi iddiasıyla “güvenceli esneklik” (flexicurity) kavramı gündeme gelmiştir.⁴² Yıkıcı etkileri olan esnek çalışmaya karşı “Avrupa modeli” çerçevesinde bir uzlaşma formülü olduğu iddia edilmiştir.⁴³

Kavramın ilk olarak 1995 yılında Danimarkalı Profesör Hans Adriaansens tarafından kullanılmaya başlandığı ve iş güvencesinden istihdam güvencesine geçiş olarak tanımlandığı ifade edilmekte; yani sürekli işlerin azalması ve işten çıkarmaların kolaylaştırılmasının getirdiği iş güvencesi kaybının yeni istihdam fırsatları ile sosyal güvenlikle telafi edileceği iddia edilmektedir.⁴⁴

Son 25 yıllık süreçte Avrupa işgücü piyasalarındaki gelişmeler daha çok “güvenceli esneklik” söylemi ekseninde izlenmektedir. Bu kavram kısa sürede akademik ve politik alanda işgücü piyasaları, “refah devleti” ve sosyal politika tartışmalarının temel odağı olmuştur. Güvenceli esneklik kavramı daha çok Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan 2006 tarihli “21. Yüzyılın Zorlayıcı Koşullarına Karşı Daha Modern Bir İş Hukuku” başlıklı Yeşil Kitap ile hem akademik hem de politik düzeyde ilgi çekmiştir. Güvenceli esneklik, bir yanda emek piyasalarında, işin düzenlenmesinde ve endüstri ilişkilerinde esnekliğin genişletilmesi, diğer yanda istihdam güvenliği ve sosyal güvenliğin genişletilmesi olarak tanımlanmaktadır. Avrupa Konseyi’nin “İstihdam Stratejisi” ile ilgili kararında esneklik ve güvence arasında dengenin sağlanmasıyla, firmaların rekabet edebilirliğini sağlarken, işyerinde verimliliğin ve kalitenin artacağı, bununla beraber hem işçilerin hem de firmaların ekonomik değişime uyumuna katkıda bulunacağı ileri sürülmektedir.⁴⁵

Esneklik ve koruyucu politikaları bir araya getirme iddiasını Avrupa Komisyonu şöyle dile getirmiştir: “Avrupa, değişimi ve yeni sosyal riskleri yönetebilmek için daha fazla ve daha iyi şeyler yaratmak, işgücü piyasasındaki tabakalaşmayı önlemek zorunda. (…) Bütünleşmiş bir ‘flexicurity’ yaklaşımı için yenilenmiş Lizbon Stratejisi’nin amaçlarını başarmaya, özellikle daha fazla ve daha iyi işlerde, aynı zamanda Avrupa sosyal modellerini yenilemeye ihtiyaç var. (…) Flexicurity, Avrupa vatandaşlarına daha yüksek istihdam güvencesi, yani aktif yaşamlarının her aşamasında daha kolay iş bulmalarını ve hızla değişen ekonomik koşullarda iyi bir kariyer yapma olanağı, aynı zamanda işçi ve işverenlere küreselleşmenin getirdiği fırsatları yakalamalarına da yardımcı olmayı amaçlamaktadır. (…) Böylece esneklik ve güvenliğin birbirlerini güçlendireceği bir durum yaratılacaktır.”⁴⁶

Komisyon’un iş güvencesi yerine vurguladığı istihdam güvencesi ile aslında sermayenin işçileri kolayca ve hiçbir maliyete katlanmadan işten çıkartabilmesi, ancak işten atılmış işçinin eğitim ve aktif işgücü piyasası politikalarıyla yeni işler bulmak üzere “istihdam edilebilirliğinin” arttırılması kastedilmektedir. Ve “istihdam edilebilirlik” tanımı gereği görecelidir. Bir kişi, aldığı eğitimle ne kadar “istihdam edilebilir” olursa olsun, diğer rakipleri bir adım önde ise, “istihdam edilebilir” değildir. İşe devam edebileceğine ilişkin hiçbir güvencesi yoktur. İşsizlik sigortası gibi koruyucu uygulamalarsa “pasif” işgücü politikaları ve “yardıma bağımlılık” olarak tanımlanıp sınırlandırılmakta, giderek ağırlaşan koşullara bağlanmaktadır.

Kavram analizi bir yana, neoliberalizmin hem Avrupa hem de dünyanın diğer bölgelerindeki pratiği, zaten esnekliğin arttırılması ve güvencenin azaltılması yönünde olmuştur. İşsizlikteki yükselme eğilimi ile birlikte düşünüldüğünde “dibe doğru yarış”ın sonuçları esneklik uygulamalarındaki çeşitlenme, dolayısıyla işçinin korunmasının ortadan kalkması, sosyal güvenliğin azalması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu süreçte belirli süreli veya part-time çalışmalar gibi a-tipik istihdamda artış gözlemlenmektedir. Sendikaların pazarlık gücünü kaybetmesi ve neoliberalleşme ile kuralsızlaştırma uygulamaları da işgücü piyasalarındaki bu değişimi kolaylaştırmaktadır. İşgücü piyasalarında yaşanan bu kuralsızlaştırma süreci işsizlerden oluşan yeni yedek işgücü ordusu yaratmaya ve işgücü piyasalarının enformelleşmesine katkıda bulunmaktadır.⁴⁷

Bu açıdan “güvenceli esneklik” hem kavramsal hem de pratik olarak güvencenin ve kazanılmış hakların azaltılması ve esnekliğin artırılması olarak işlemektedir. Çünkü çalışma yaşamında esneklik ve güvence birbirine zıttır. Murat Özveri’nin güvenceli esnekliğe ilişkin değerlendirmesinde dediği gibi; “Ne kadar büyük olursa olsun, sıfırla çarptığınızda elde edeceğiniz sonuç olur. O nedenle sıfır, çarpım işleminde yutan eleman diye tariflenir. Esneklik de koruma alanında sıfırın gördüğü işlevi görür. Ne kadar çok korumaya vurgu yaparsanız yapın, takip eden cümlenizde esneklik geliyorsa, elde edeceğiniz koruma da sıfır olacaktır.”⁴⁸

Esneklik ve güvencenin bu uzlaşmaz çelişkisine rağmen prekaryacı hareketler, esnek güvence talebini öne çıkardılar. 2004 yılında düzenlenen Avrupa Sosyal Forumu sırasında toplanan Birinci Avrupalı Güvencesizler Toplantısı’nın ardından yayınlanan “Avrupalı Prekaryanın Middlesex Deklerasyonu”nda, “prekarya”, esnekliği patronlardan ve bürokratlardan geri almaya, “böylece esnek sömürü karşısında esnek güvenliği korumak için güvencesizliğe ve eşitsizliğe karşı harekete geçmeye” çağrılıyordu.⁴⁹

Önemli prekaryacı gruplardan Chainworker’ın aktivistlerinden Foti’ye göre güvenceli esnekliğin anlamı, “önceki nesillerin sistemi olan ‘hayat için iş’e geri dönmek istemememiz. Üretimin bilgisayar-bazlı şeklindeki doğuştan gelen esnekliği kabul ediyoruz, ama bunu zoraki (Faustçu) pazarlıkta örtük olan precarity’den ayırmak istiyoruz.”⁵⁰ Dolayısıyla hareketin talebi, belli bir güvenceyi sağlamak kaydıyla esnekliği kabul etmek. Dikkat çekilen örnek ise, Hollanda. Buna göre Hollanda’da “Esnek güvence bir gerçekliktir –çünkü Hollanda’da, kanunlar önünde, yarı zamanlı işçilerle tam zamanlı işçileri saat başı ödenen ücret anlamında birbirinden ayıramazsınız. Öyleyse minimal sosyal talep olan bu ilkeyi tüm Avrupa Birliğine genişletebiliriz.”⁵¹

“Güvenceli esneklik”, Hollanda ve Danimarka merkezli uygulamalarda, esnek çalışma yaşamı ile sosyal güvenliğin uyumlu gelişimi anlamında kullanılıyor olsa da, pratik bunun tersini göstermektedir. Esnek çalışma uygulamalarıyla işçinin, işten atılması kolaylaştırılmakta, kısa süreli çalışma, belirli süreli iş sözleşmeleri, özel istihdam bürolarıyla güvencesiz çalışma dayatılmaktadır. İşçinin, işten atılsa bile, aktif iş gücü politikaları (hayat boyu eğitim, çeşitli vasıfların geliştirilmesi vb.) ile başka bir işe girmesinin koşullarının yaratıldığı iddia edilmektedir. Ancak işlerin tamamı esnek ve güvencesiz olduğundan işçinin hayatında belirsizlik ve güvencesizlik egemen olmaktadır. Artan esneklik karşısında geliştirileceği ifade edilen sosyal güvenlik ise neoliberal politikalarla son 40 yıllık gerilemektedir.

Çünkü, güvenceli esneklik literatüründe iddia edildiğinin aksine, sosyal güvenlik uygulamaları piyasayı ve esnekliği dengeleyen bir unsur olarak değil piyasanın güçlenmesine destek olarak bir unsur olarak görülüyor. Kilit sözcükler, rekabet, eğitim ve esnekliktır. Sosyal güvenlikten yararlanma, halkın korunması olarak değil “yardım bağımlılığı” olarak yeniden adlandırılmakta, bu güvence olanaklarından yararlanmanın azaltılması için çeşitli politikalar yaşama geçirilmektedir.⁵² Esneklik ve güvence, paralel ilerleyen değil, zıt yönlü gelişen olgulardır.

‘PREKARYA’NIN TALEPLERİ

“Güvenceli esneklik” talebinde olduğu gibi, Standing, neoliberal paradigmanın dayattığı gerçekliği büyük oranda benimsemiş ve bu çerçevede öneriler formüle etmiştir. Liberal bir ILO bürokratı olarak onun ufku; tekelci sermaye ve hükümetlerin, mevcut gidişatın kötülüğünü görerek bir cennet siyasetine ikna edilmesiyle sınırlıdır. İçinde bulunduğumuz neoliberal saldırganlığı ise, bir kısım iktisatçının siyasetçileri kandırması ile açıklamaktadır:

“1970’lerde ideolojik olarak koşullanmış bir kısım iktisatçı, siyasetçilerin zihinlerini ele geçirdi. Bu iktisatçıların inandığı neoliberal modelin temelinde, büyüme ve kalkınmanın rekabet gücüne dayandığı, her şeyin rekabeti ve rekabet potansiyelini artırmak için yapılması ve piyasa kurallarının hayatın her alanına nüfuz etmesi gerektiği düşüncesi yatıyordu.”⁵³

Standing’in bütün yaklaşımının buna indirgenebileceği elbette söylenemez. Ancak bu ifadelerin, Standing’in genel yaklaşımına dair önemli ipuçları sunduğu kaydedilebilir. Standing, siyaset ile ekonomi, siyasal elitler ile iktisadi kaynakları ellerinde tutan sermaye güçleri arasındaki ilişkiyi doğru bir biçimde kuramadığı ya da kurmak istemediği için, 1970’lerde başlayan neoliberal dönüşümü, siyasetçilerin kandırılması, “zihinlerinin ele geçirilmesi” olarak betimliyor. Oysa, söz konusu olan, siyasetçilerin bir yanılgısı, hatası, aldatılması değil, doğrudan tekelci sermayenin içine girdiği krizden çıkmak için, başta emekçilerin kazanılmış hakları olmak üzere, bir bütün olarak üretim maliyetlerini azaltacak ve yeni yatırım alanları açacak sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel boyutları olan neoliberal bir saldırı dalgası başlatmasıdır. Siyasal elitler, sermaye partileri ya da bir biçimde işçi sınıfının baskısını daha fazla üzerlerinde hisseden sosyal demokrat partiler, adım adım hayata geçen, ama başından itibaren işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırı niteliği bilinen reformları, tam da sermaye güçlerinin çıkarları doğrultusunda yaşama geçirmişlerdir.

Kandırılmadılar, sendikaların belini kırmak için ellerinden geleni yaptılar. ABD’de Ronald Reagan, 1981 yılının Ağustos ayında 13 bini greve çıkınca hava kontrolörleriyle karşı karşıya geldi. Grevci işçilere iki gün içinde işbaşı yapmaları, aksi halde işlerini kaybedecekleri söylendi. Bu tehdide boyun eğmeyen 11 bine yakın hava trafik kontrolörü işten atıldı ve hava trafiğini kontrol etmek için askeri personel kullanıldı. İşten çıkarılan kontrolörlerin işlerine dönmelerine bir daha asla izin verilmedi ve yaşanan çatışma sırasında sendikaları ezilerek yok edildi. Bu yaşananlar, sadece ABD’de değil, dünya genelinde sendikalara yönelik saldırı dalgasının önemli bir işaretiydi.⁵⁴

1984 yılında, sendikalarla genel bir hesaplaşma içine girmeye karar vermiş olan Margaret Thatcher’in başında yer aldığı İngiltere hükümeti, kömür madenlerinin önemli bir bölümünü kapatma ve 20 bin madencinin işine son verme kararı aldı. Ulusal Maden İşçileri Sendikası bu kararı son derede ıstıraplı bir hal alan, neredeyse bir yıl süren ve madencilerin yenilgisiyle biten bir grevle karşılık verdi. Thatcher daha sonra liman işçileri ve matbaa işçileriyle de bir hesaplaşmaya girişti. Bu yenilgiler, Thatcher’ın kapsamlı sendika karşıtı yasal düzenlemeleriyle birlikte, 1979 yılından 1995 yılına kadar olan süre içinde üye tabanlarının yarısını kaybeden Britanya sendikalarının muazzam bir güç kaybına uğramalarına sebep oldu. Kitlesel işsizlik ve neoliberal iktisadi ve siyasi konjonktürle birlikte ABD ve Birleşik Krallık’ta grevlerin bastırılması tüm dünyada sendikal mevzilere dönük yaygın saldırılar düzenlemeyi teşvik etti.⁵⁵

Bu açıdan hükümetlerin, işçi sınıfının kazanılmış haklarına ve sendikal/siyasal örgütlülüklerine yönelik saldırıları, “ideolojik olarak koşullanmış bir kısım iktisatçı” tarafından “siyasetçilerin zihinlerinin ele geçirilmesi” değil, tekelci sermayenin çıkarları temelinde bir politikayı yaşama geçirmeleri sürecidir.

Standing’in bu yaklaşımını ele almamızın sebebi, sadece neoliberal dönüşüm sürecinde hükümetler ile sermaye arasında kurduğu ilişkinin yüzeyselliğine dikkat çekmek değil. Bu yaklaşım, onun analizinin derinliklerine nüfuz etmiştir. Çünkü, Standing, “prekarya”nın taleplerini dile getirirken, bir “iktisatçı” olarak siyasetçileri, hatta sermayeyi ikna etmeyi hedeflemekte, sağlanacak uzlaşma ile güvencesizlik sorununun aşılması yoluna girileceğini düşünmektedir. Elbette, bunun kolay olmayacağının farkında. Ancak “tehlikeli sınıf” olduğu uyarısını yaparken, hem hükümetleri hem de sermayeyi “prekarya”nın taleplerini karşılama konusunda aklı selim davranmaya, bunları çözmenin “herkesin” faydasına olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

Oysa, Standing yanılıyor. Örneğin; istihdam güvencesinin sağlanması, yani keyfi işten atmaların yasalarla engellenmesi, kıdem ve ihbar tazminatı gibi işten çıkarma maliyetlerinin olması, belirli süreli sözleşmeler ve taşeron işçiliğin yasaklanması – bütün bunlar sermayenin faydasına değildir. Sermaye, tam da yıllardır yaşama geçirmek için her türlü çabayı gösterdiği bu uygulamalar sayesinde emek gücü üzerindeki sömürüyü yükseltiyor. Kısa ve orta vadede elde ettiği kârı artırıyor. Bu güvencesizliklerin daha yoğun olduğu yani emek gücü maliyetinin asgariye düşürülebildiği Çin, Bangladeş, Tayland gibi ülkelere yatırımlarını taşıyor. Bu nedenle güvencesizlik ve Standing’in yeni bir sınıf olarak tarif ettiği güvencesiz çalışanlar olarak “prekarya”nın büyümesi bir “sosyal patlama” tehlikesine neden olsa da, süreç bizzat sermaye tarafından ve onun çıkarları doğrultusunda ilerletilmektedir. Sermayeye “hayır, daha az kâr etmek senin için daha iyi” yakarışlarının pek de sonuç vermediği, vermeyeceği büyük bir tespit değildir, olağanüstü bir öngörü de gerektirmez.

Standing, tam da bu nedenle, esnek çalışma uygulamalarının köklü bir biçimde yasaklanması yerine, esnekliği kabul eden başka bir politik “çözüm” önerisi sunuyor. Ama şurası kesin; sermayeye de zarar vermeyeceğini, “prekarya”nın da taleplerini karşılayacağını umduğu bir politik öneri. Peki, nedir bu “çözüm”?

“Prekaryanın en önemli ihtiyacı ekonomik güvenlik. Buna ek olarak prekarya geleceğe dair adımları biraz olsun kontrol edebilme ve anlık gelişmeler ve tehlikelerin idare edilebileceği hissine sahip olmak istiyor. Bunlara ulaşılması, gelir güvencesinin sağlanmasına bağlı. Ancak kırılgan durumdaki toplumsal grupların da ‘özne’ olmaya ve çıkarlarını ortak ve bireysel temelde temsil etmeye ihtiyacı var. Bu nedenle prekaryanın bu iki zorunluluğu hesaba katan bir strateji geliştirmesi gerekiyor.”⁵⁶

Standing, esnek çalışma düzenlemelerinin geri dönüşü olmadığını, bu nedenle tartışılacak her önerinin bu kabul üzerinden yükselmesi gerektiği varsayımından hareket ediyor. Bir yandan neoliberalizmi eleştirirken, diğer yandan neoliberal tezleri başlangıç noktası olarak kabul ediyor. Standing’e göre; “prekarya bir yandan hayat boyu aynı işte çalışma garantisi ve devletin korumacılığını reddederken, hayata dair kontrol, toplumsal dayanışmanın canlandırılması ve sürdürülebilir özerklik talebinde bulunuyor.” Devlet korumacılığının sınıfsal niteliği ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, Standing’in “prekarya”ya atfettiği “korumacılık karşıtlığı”nın temeli açıklanmıyor. Ya da “prekarya”nın “hayat boyu aynı işte çalışma garantisi” istemediği iddia ederken, kimse için “aynı iş” dayatması olmayacağı açıkken aslında “iş güvencesi” talebini gündemden çıkartmış oluyor. Evet, bazı insanlar bir ömür boyunca aynı işi yapmak istemeyebilirler, ancak bu insanların haksız, hukuksuz bir şekilde işten atılmayı isteyecekleri, bu konuda güvence talep etmeyecekleri anlamına gelmez.

Standing, “geri dönülmez” esnek çalışma uygulamalarıyla çelişeceği için bu tür güvence taleplerini çağı geçmiş, “prekarya”nın gündeme bile almayacağı talepler olarak betimliyor. Peki, Standing’e göre, “prekarya” ne istiyor? Bir cennet siyaseti; yani: “Havanın temizlenmesini, kirliliğin azaltılmasını ve canlı türlerinin artırılmasıyla beraber geleceğin ekolojik olarak korunmasını istiyor. Çevrenin tahrip edilmesinden en çok zarar görecek olan prekarya ve prekaryaya mensup kişiler, metalaşmış olanın yabancılaştırıcı ve bireysel özgürlüğünden ziyade cumhuriyetçi özgürlük düşüncesini canlandırma peşinde.”⁵⁷

Nerede, ne zaman? “Prekarya”, kendisini tanımlayan güvencesiz çalışma ve yaşam koşullarından yola çıkarak, “canlı türlerinin artırılmasıyla”, “geleceğin ekolojik olarak korunmasını istiyor”. Nerede istiyor? Bunları ne zaman istedi? Örneğin Greenpeace aktivistlerinin aslında güvencesiz çalışan prekerler olduğu, dolayısıyla “canlı türlerinin artırılması” talebinin prekerler tarafından dile getirildiği söylenebilir. Ancak Greenpeace aktivistleri içerisinde küçük burjuva bireyler de olabilir. Ya da Standing’in sınıf tanımlamasını hatırlarsak “profisyen”, “geleneksel işçi sınıfı” ya da “maaşlılar”dan kişiler de olabilir. Dolayısıyla bu talebin başlı başına “prekarya”nın talebi olduğu fikrinin şu ya da bu düzeyde nesnel, amprik, hiç olmadı gözleme dayalı bir temeli var mıdır? Yoksa, Standing, durup dururken işten atılmaktan keyif aldığını, “iş güvencesi”ni Keynesyen dönemin çağı geçmiş bir uygulaması olarak görüp reddettiğini düşündüğü “prekarya”sının taleplerini nasıl belirlemektedir?

Standing’e göre; “20. yüzyılın emek odaklı anlayışı, prekarya için cazip değil.”⁵⁸ “Kısmen ütopik duruşu olan ve bundan da gurur duyan yeni bir cennet siyasetine ihtiyaç var.”⁵⁹

Emek odaklı anlayışın çağının geçtiği iddiası ile Standing ne demek istiyor? Aslında Standing, postmodern “işçi sınıfının sonu” tezini “emek odaklı anlayış”ın reddi ile yeniden tekrarlıyor. Buna göre; neoliberalizm iktisadi kalkınmayı her şeyin önüne koyarken insanı da sadece emek gücüne indirgedi, onun ihtiyaçlarını ve insan olmaktan kaynaklı taleplerini dikkate almadı. Evet, neoliberalizme ilişkin bu tespit sonuna kadar doğru. Ancak, Standing, bununla sınırlı kalmayarak neoliberal politikalar ve teknolojik gelişme ile esnekliğin kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldiği, işçi sınıfının marjinal bir gruba dönüştüğünü, dolayısıyla işçi sınıfını merkeze alan bir projeyle “prekarya”nın ihtiyaçlarının/taleplerinin karşılamayacağını iddia ederken, neoliberal paradigmayı aşılamayacak bir sınır olarak belirliyor.

İşçi sınıfı yoksa işçi sınıfı odaklı anlayış da bitmiştir! 20. yüzyılda “yeniden dağıtımın, üretim araçlarının kontrol edilmesi, millileştirme veya vergilendirme ile yapılması” görüşü ağırlıktayken, bugün “bu model gözden düştü” ve Standing’e göre “sosyalistler umutsuz durumda”.⁶⁰ Sadece üretim ve değişim araçlarının işçilerce yönetilmesi değil, neoliberal esneklik dayatmasının üzerinden geçtiği ne varsa hepsi gündem dışı bırakılıyor. Standing, bu noktadan hareketle, esnek çalışmanın girdabındaki “prekarya”nın, işsizliğin, geçici, kısa süreli ve bir bütün olarak esnek çalışmanın zorunluluğunu öngören neoliberal varsayıma yaslanarak taleplerini formüle ettiğini savunmaktadır. Emeğe dayalı anlayışın ürünü olarak nitelediğini iş güvenliğini reddederken, Standing, “Eski istihdam güvenliği modelinin yeterince anlaşılamayan sorunlarından birisi şuydu. Şirket yardımları ve kişinin elde ettiği gelir, firmada kalınan süreye bağlı olarak artıyordu ve bu nedenle insanlar, başka bir yere geçmeleri kişisel ya da organizasyonel açıdan daha avantajlı olduğunda, işlerine yapışıp kalıyordu. Dolayısıyla altın kafes ağırlaşıyordu.”⁶¹ demektedir. Yani işçi sınıfının elde ettiği kazanımlardan ne varsa, hepsinin kapitalizm koşullarında uygulanmasından kaynaklı eksiği-gediği bulunmalı ve reddedilmeli. Ne için? Neoliberal paradigmanın sınırlarını aşmayan bir “cennet siyaseti” için.

Bu açıdan Standing, “emek siyaseti”ni reddederek, kapitalizmin sınırlarını kendi sınırları olarak kabul etmekle kalmıyor, piyasaya müdahaleyi ve esnek çalışmayı geriletecek her türlü öneriyi baştan “eski emek siyasetinin” uzantısı sayıyor. Standing’in “cennet politikası” neoliberal politikalara uygun bir politik hattır. Bu hattın temel unsuru ise temel gelir hakkıdır. Standing’in temel tezlerinden birisi olarak temel gelir hakkı, başka bir deyişle vatandaşlık geliri ise makalenin bir sonraki bölümünde ele alınacaktır.

DEVAM EDECEK

Dipnotlar

1. Guy Standing, précarité ile proletarya kavramlarından türetilen, “güvencesiz proletarya” ya da “güvencesiz işçi” olarak tanımlanabilecek “prekarya” ile yeni bir sınıf tarifi yapıyor. Buna göre, “prekarya”, işçi sınıfından ayrı; hatta özellikleri, çıkarları, temsil biçimleri ve duygusal dünyası itibarıyla ona karşıt bir toplumsal sınıftır. Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 23, 43, 45, 47, 278.

2. Standing, Prekarya, sf. 12-16.

3. Ki, işçi sınıfının tamamına yakını giderek güvencesiz addedilen koşullarda yaşamakta ve çalışmaktadır.

4. İşçi sınıfının kimi tabakalarının “güvencesizler”, hatta bu güvencesizlerin de ayrı bir sınıf olarak tanımlanması, genel olarak “prekarya” tezinin temelidir. Ancak güvencesizlik, işçi sınıfının diğer kesimlerinden daha güvencesiz olan kimi tabakaları tanımlamak için kullanıldığında daha doğru zemine oturabilir. İşçi sınıfı, piyasa ilişkileri çerçevesinde zaten güvencesiz olmakla birlikte, güvencesizliğin dereceleri vardır. Bu açıdan güvencesiz işçilerden bahsederken, kimi kazanılmış hakları şu ya da bu ölçüde koruyan, ancak bütünsel bir güvencesizleşme sürecinden etkilenen işçilere göre daha güvencesiz olanlardan bahsediyoruz.

5. İtalyan Operaismo’su (işçiciliği), İtalya Komünist Partisi’nin reformizmine tepki olarak ortaya çıkan muhalif akımdır. Özellikle Raniero Panzieri, Mario Tronti, Sergio Bologna, Romano Alquati, Mariarosa Dalla Costa, Franco Berardi ve Antonio Negri gibi kuramcılarla 1960’lı yıllarda etkili olmuştur. Başlangıçta doğrudan fabrikalardaki işçi sınıfına ve onun “otonom gücüne” dikkat çekerken, 1970’lerle birlikte işçi sınıfı dışındaki kesimlere odaklanmış ve yerini İtalyan otonomcu örgütlenmelerine bırakmıştır.

6. Avrupa 68’inin aksine İtalya’da 68 isyanı, 1969’un yaz ve sonbaharını kapsayan grev ve direnişlerle devam etmiştir.

7. İtalya’nın Torino kentindeki Fiat otomobil fabrikası. Mirafiori ise, FIAT 131 olarak bilinen otomobil modeline verilen isimdir.

8. Wright, Steve (2008) Gökyüzü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık, sf. 202.

9. Negri, Antonio ve Hardt, Michael (2001) İmparatorluk, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, sf. 305-306.

10. İtalyan kentlerinde genelde işgal edilen mülklerde 250’nin üzerinde sosyal merkez kuruldu. Neo-liberalizme ve hiyerarşik yapılanmaya karşı alternatif yaşam kurma iddiasıyla ortaya çıktılar. Toplumsal mücadelelere katılmakla birlikte kimi yerlerde kültürel etkinliklerle sınırlı ve pasifizmin üretildiği mekanlar haline geldiler.

11. İtalya’da bir otonomcu grup.

12. Wright, Gökyüzü Fethetmek, sf. 247.

13. Bu İtalya’da yakın zamana kadar oldukça nadir görülüyordu.

14. Shukaitis, Stevphen (2011) “Kimin Güvencesizliği?”, https://onbirincitez.wordpress.com/2011/07/28/stevphen-shukaitis-kimin-guvencesizligi/, 22 Mayıs 2016.

15. “Kolektifin etkin olarak desteklediği bir diğer grev ise, ACCOR adlı üç yıldızlı uluslararası otel zincirinde oda temizlikçisi olarak çalışan Afrikalı göçmen kadın işçilerin 10 ay süren grevi olmuştur. Parça başına (temizledikleri oda sayısına göre) çok düşük ücretlerle çalışan bu işçiler, temizlik işlerinin taşeron bir firmaya devredilmesiyle birlikte, düşük ücret yanında tamamen keyfi olarak belirlenen düzensiz çalışma saatlerine ve aşırı çalışma nedeniyle çeşitli hastalıklara maruz kalmışlardır. Grevi başlattıklarında küçük bir alternatif sendikaya üye olan işçiler, grevin ilk günlerinde sendikanın desteğini tamamen çekmesiyle birlikte sadece Dayanışma Kolektifi’nin desteğiyle grevlerini sürdürmüşlerdir. Kolektif, Fransızca bilmeyen işçilere çevirmenlik yapma, haftada iki kere otel lobisinde bildiri dağıtma, grevi müşterilere açıklayarak desteklerini sağlama, dayanışma konserleri düzenleyerek grevcilere maddi destek sağlama gibi yollarla grevin canlı tutulmasına yardımcı olmuştur. 10 ay süren grev sonunda işveren parça başı ücret baskısını hafifletmiş, çalışma saatlerini düzenli hale getirmiş ve atılan grevcileri işe geri almıştır. Fransa’dan bir başka önemli örnek de 2003 yılında Fransa’da kurulan Intermittent (Düzensizler) hareketidir. Çoğunluğu kısmi zamanlı ve düzensiz olarak çalışan sahne işçilerinin işsizlik sigortalarında kesinti yapılması üzerine başlattıkları bu hareket, sahne işçilerinin Fransa’da bütün festivalleri ve televizyonlardaki akşam haberlerini bloke etmeleriyle başlamış; daha sonra film yönetmeni ve oyuncuların da katılımıyla neoliberal iş sigortası sisteminin kendisinin sorgulanması ve güvencesiz çalışmaya karşı genel bir kamuoyu oluşturulması ile sonuçlanmıştır.” (Oğuz, Şebnem (2011) “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama: Proletaryadan ‘Prekarya’ya mı?”, Mülkiye Dergisi, Cilt: XXXV, Sayı: 271, sf. 7-24, sf. 13-14)

16. Shukaitis, “Kimin Güvencesizliği?”

17. Foti, Alex (2005) “Güvencesizlik ve Yeni Avrupalı Kimlik”, Conatus Çeviri Dergisi, Sayı: 1: 3, sf. 77-83, sf. 78.

18. Oğuz, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama”, sf. 13.

19. “Avrupalı Güvencesizlerin Middlesex Deklarasyonu” (2005), Conatus Çeviri Dergisi, sf. 84-85.

20. Neoliberal politikaların egemen olduğu günümüzde işçi sınıfının “güvenceli” olan bölümü çok küçük bir azınlıktır ve giderek de küçülmektedir. İşçi sınıfının kendisi zaten güvencesizlik girdabındadır.

21. McKarthy, Kidd (2006) “Is Precarity Enough?”, http://www.metamute.org/editorial/articles/precarity-enough, 22 Mayıs 2016.

22. Oğuz, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama”, sf. 16.

23. Oğuz, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama”, sf. 16.

24. Shukaitis, “Kimin Güvencesizliği?”

25. Oğuz, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama”, sf. 13.

26. Lüks kıyafet, deri aksesuar, çanta, şapka vb. ürün alanlarında uzmanlaşmış bir İtalyan moda markasıdır.

27. Shukaitis, “Kimin Güvencesizliği?”

28. Standing, Prekarya, sf. 278.

29. Oğuz, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama”, sf. 14-15.

30. Waterman, Peter (2005) “From ‘Decent Work’ to ‘The Liberation of Time from Work’”, http://ccs.ukzn.ac.za/files/Work%20for%20Barcelona%20May%20%20230205.pdf, 22 Mayıs 2016, sf. 12.

31. Standing, Prekarya, sf. 280.

32. Federici, Silvia (2014a), “Proletaryadan Kognitaryaya, İşçi Sınıfından Çokluğa: Gayri Maddi Emek Kuramının Yanılgıları”, Çeviren: Elçin Gen, http://www.e-skop.com/skopbulten/proletaryadan-kognitaryaya-iscisinifindan-cokluga-gayri-maddi-emek-kuraminin-yanilgilari/1914, 22 Mayıs 2016.

33. Negri, Antonio ve Hardt, Michael (2001) İmparatorluk, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, sf. 68.

34. Negri, Antonio (2008) Avrupa ve İmparatorluk, İstanbul: Otonom Yayıncılık, sf. 79.

35. Negri, Avrupa ve İmparatorluk, sf. 79.

36. Negri, Avrupa ve İmparatorluk, sf. 80.

37. Virno, Paolo (2013) Çokluğun Grameri, İstanbul: Otonom Yayıncılık, sf. 111-112.

38. Berardi, Franco (2015) “Günümüzde Otonominin Anlamı Nedir?: Özneleşme, Toplumsal Bileşim ve İşin Reddi”, Çeviren: Nalan Kurunç, http://www.dunyaninyerlileri.com/gunumuzde-otonominin-anlami-nedir-oznelesme-toplumsal-bilesim-ve-isin-reddi-franco-bifo-berardi-ceviren-nalan-kurunc/, 22 Mayıs 2016.

39. Wright, Steve (2006) “Geçmişten Günümüze Otonomist Marksizmin Yol Haritası”, Otonom Dergisi, Sayı: 13, sf. 11.

40. Caffentzis, George (2014) “Bir ‘Bilişsel’ Kapitalizm Eleştirisi”, Bilişsel Kapitalizm, Eğitim ve Dijital Emek içinde, Derleyenler: Michael A. Peters ve Ergin Bulut, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 75-114, sf. 91.

41. Tronti, Mario (1964) “Lenin in England”, in Working Class Autonomy and the Crisis (1979), London: Red Notes/CSE Books, sf. 1; Negri, Avrupa ve İmparatorluk, sf. 85.

42. Ulukan, Umut (2014) “Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü? Avrupa ve Türkiye’den ‘güvenceli’ esneklik pratikleri”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, sf. 68-87, sf. 68.

43. Koray, Meryem (2011) Kapitalizm Küreselleşirken Dünyanın Ahvali, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, sf. 333.

44. Koray, Kapitalizm Küreselleşirken Dünyanın Ahvali, sf. 333.

45. Ulukan, “Esneklik ve Güvence Arasında Bir Denge Mümkün Mü?”, sf. 68-69.

46. Koray, Kapitalizm Küreselleşirken Dünyanın Ahvali, sf. 333-334.

47. Ulukan, “Esneklik ve Güvence Arasında Bir Denge Mümkün Mü?”, sf. 75.

48. Murat Özveri’den aktaran Kutlu, Denizcan (2012) “Türkiye İşgücü Piyasasında Güncel Gelişmeler ve Güvencesizleşme Örüntüleri”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, sf. 61-116, sf. 109.

49. “Avrupalı Güvencesizlerin Middlesex Deklerasyonu”, sf. 85.

50. Foti, “Güvencesizlik ve Yeni Avrupalı Kimlik”, sf. 80.

51. Foti, “Güvencesizlik ve Yeni Avrupalı Kimlik”, sf. 80.

52. Ankarloo’dan aktaran Wahl, Asbjorn (2015) Refah Devletinin Yükselişi ve Düşüşü, Çevirenler: Haldun Ünal ve Baran Öztürk, İstanbul: h2o Kitap, sf. 182.

53. Standing, Prekarya, sf. 11.

54. Wahl, Refah Devletinin Yükselişi ve Düşüşü, sf. 100.

55. Wahl, Refah Devletinin Yükselişi ve Düşüşü, sf. 100-101.

56. Standing, Prekarya, sf. 260.

57. Standing, Prekarya, sf. 257-258.

58. Standing, Prekarya, sf. 258.

59. Standing, Prekarya, sf. 258.

60. Standing, Prekarya, sf. 281.

61. Standing, Prekarya, sf. 280.

KAYNAKLAR

Avrupalı Prekaryanın Middlesex Deklarasyonu (2005), Conatus Çeviri Dergisi, s. 84-85.

Berardi, Franco (2015) “Günümüzde Otonominin Anlamı Nedir?: Özneleşme, Toplumsal Bileşim ve İşin Reddi”, Çeviren: Nalan Kurunç, http://www.dunyaninyerlileri.com/gunumuzde-otonominin-anlami-nedir-oznelesme-toplumsal-bilesim-ve-isin-reddi-franco-bifo-berardi-ceviren-nalan-kurunc/, 22 Mayıs 2016.

Caffentzis, George (2014) “Bir ‘Bilişsel’ Kapitalizm Eleştirisi”, Bilişsel Kapitalizm, Eğitim ve Dijital Emek içinde, Derleyenler: Michael A. Peters ve Ergin Bulut, İstanbul: Notabene Yayınları, s. 75-114.

Federici, Silvia (2014a), “Proletaryadan Kognitaryaya, İşçi Sınıfından Çokluğa: Gayri Maddi Emek Kuramının Yanılgıları”, Çeviren Elçin Gen, http://www.e-skop.com/skopbulten/proletaryadan-kognitaryaya-iscisinifindan-cokluga-gayri-maddi-emek-kuraminin-yanilgilari/1914, 22 Mayıs 2016.

Foti, Alex (2005) “Güvencesizlik ve Yeni Avrupalı Kimlik”, Conatus Çeviri Dergisi, Sayı: 1: 3, s. 77-83.

Koray, Meryem (2011) Kapitalizm Küreselleşirken Dünyanın Ahvali, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Kutlu, Denizcan (2012) “Türkiye İşgücü Piyasasında Güncel Gelişmeler ve Güvencesizleşme Örüntüleri”, Güvencesizleştirme – Süreç, Yanılgı, Olanak, Editör: Özay Göztepe, İstanbul: Notabene Yayınları, s. 61-116.

McKarthy, Kidd (2006) “Is Precarity Enough?”, http://www.metamute.org/editorial/articles/precarity-enough, 22 Mayıs 2016.

Negri, Antonio (2008) Avrupa ve İmparatorluk, İstanbul: Otonom Yayıncılık.

Negri, Antonio ve Hardt, Michael (2001) İmparatorluk, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Oğuz, Şebnem (2011) “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama: Proletaryadan ‘Prekarya’ya mı?”, Mülkiye Dergisi, Cilt: XXXV, Sayı: 271, s. 7-24.

Shukaitis, Stevphen (2011) “Kimin Güvencesizliği?”, https://onbirincitez.wordpress.com/2011/07/28/stevphen-shukaitis-kimin-guvencesizligi/, 22 Mayıs 2016.

Standing, Guy (2015) Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları.

Tronti, Mario (1964) “Lenin in England”, in Working Class Autonomy and the Crisis (1979), London: Red Notes/CSE Books.

Ulukan, Umut (2014) “Esneklik ve güvence arasında bir denge mümkün mü? Avrupa ve Türkiye’den ‘güvenceli’ esneklik pratikleri”, Türkiye’de Esnek Çalışma-Kapitalist üretim ilişkilerinde “yeniden” esneklik, Derleyenler: Arif Koşar ve Özgür Müftüoğlu, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, s. 68-87.

Virno, Paolo (2013) Çokluğun Grameri, İstanbul: Otonom Yayıncılık.

Wahl, Asbjorn (2015) Refah Devletinin Yükselişi ve Düşüşü, Çevirenler: Haldun Ünal ve Baran Öztürk, İstanbul: h2o Kitap.

Waterman, Peter (2005) “From ‘Decent Work’ to ‘The Liberation of Time from Work’”, http://ccs.ukzn.ac.za/files/Work%20for%20Barcelona%20May%20%20230205.pdf, 22 Mayıs 2016.

Wright, Steve (2006) “Geçmişten Günümüze Otonomist Marksizmin Yol Haritası”, Otonom Dergisi, Sayı: 13.

Wright, Steve (2008) Gökyüzü Fethetmek – İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, İstanbul: Otonom Yayıncılık

Britanya’da AB referandumu: Gitmek mi zor, kalmak mı?

Zeynep Akay

İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’dan oluşan Birleşik Krallık, 23 Haziran’da Avrupa Birliği (AB) ile ilişkisini belirleyecek bir referanduma gidiyor. Seçmenler, AB üyeliğinin devamı ya da AB’den ayrılma yönünde karar verecek. Kısaca Britanya olarak anılan bu ülkenin AB’den çıkışının oylanması anlamında “Brexit” olarak ifade ediliyor bu referandum.

‘Evet’ ve ‘Hayır’ kampanyaları, her kesimin kendi yararına çarpıtmaktan kaçınmadığı olgu ve veriler eşliğinde tüm hızıyla devam ediyor. Son kamuoyu yoklamaları, şimdilik ‘Evet’in önde olduğunu gösteriyor. Financial Times gazetesinin bütün kamuoyu anketlerinden derlediği sonuca göre, 19 Mayıs itibariyle halkın yüzde 47’si AB’den yana, yüzde 41’i karşı oy kullanma eğiliminde; yüzde 12’si ise henüz kararsız. 8 Mayıs’taki rakamlar ise, sırasıyla, 46, 43 ve 11 idi.

28 üyeli AB içinde, daha önce üyelik, Maastricht, Euro gibi AB’nin önemli dönemeçlerinde bazı ülkeler referanduma başvurmuş olsa da, ilk kez bir ülke AB’ye katıldıktan sonra üyeliğin devamı sorununu oyluyor.

Üstelik bu, İngiltere’nin AB konusunda yaptığı ikinci referandum. 1973’te Muhafazakâr Parti Hükümeti döneminde o zamanların Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılan İngiltere, daha sonra İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiyle 1975’te üyeliği halk oyuna sunmuş, halkın %67’si üyeliğin devamından yana oy kullanmıştı.

Tıpkı bugün gibi, o gün de, referanduma gidilmesinde siyasi hesaplar önemli rol oynamıştı. 1974 genel seçimlerinde İşçi Partisi, manifestosunda referandum sözü vermiş, başbakan olan Harold Wilson bu yolla parti içindeki sol kanadın yarattığı AB karşıtı bölünmeye de son vermişti.

Bu makalede, ülke içi dinamikler ve AB’deki gelişmeler ışığında referandumu doğuran siyasal, sosyal ve ekonomik nedenlere, siyasi yelpazenin sağında ve solunda referanduma ilişkin bölünmeye, hangi kesimlerin hangi gerekçelerle konumlandığına ve bunların muhtemel sonuçlarına değinmeye çalışacağız.

NEDEN REFERANDUM?

Britanya’nın AB üyeliği konusunda referanduma gitme kararı, halk arasında çokça tartışılan ve kendisini dayatan bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmadı. Muhafazakâr Parti Hükümetinin seçim hesapları, parti içinde kökü eskilere dayanan AB konusundaki bölünmeye son vererek partiyi güçlendirme, göçmen sayısının artmasına karşı halk arasında oluşan tepkilere cevap vermiş olma gibi ikincil denebilecek iç nedenlerden söz edilebilir.

Ancak bunun yanı sıra ve daha ağırlıklı olmak üzere, Euro Bölgesi’nde yaşanan kriz ile AB’de daha da derinleşen sancılı entegrasyon sürecinin ve AB’ye göçmen akınının olası sonuçlarına karşı İngiliz burjuvazisinin elini güçlendirmek ve Britanya’nın öteden beri sahip olduğu özerk konumunu muhafaza etmek amacıyla ‘Brexit’e dönüşebilecek bir referandum tehdidinin AB ile müzakerelerde pazarlık unsuru olarak kullanıldığını vurgulamak gerekir.

2010’da Liberal Demokratlarla koalisyon hükümeti kuran Muhafazakâr Parti, 2008 krizinin ardından daha da ağırlaşan ve 170 milyar sterlini bulan bütçe açığını kapatmak için kamu harcamalarında yüzde 10’a varan büyük kesintiler ve kemer sıkma programlarını uygulamaya koymuştu. Bu, sosyal devlet politikalarına son verme ve devleti küçültme hedefinin de bir parçasıydı. Gerek halkın tepkileri gerekse krizin etkileri nedeniyle borçlanmanın devam etmesi sonucu bu kesintilerin ancak bir kısmı hayata geçirilmiş olsa da, beş yıllık hükümet döneminde her iki parti de oldukça yıpranmıştı. Öyle ki, 2015 seçimlerinde Muhafazakârların tek başına hükümet olması imkânsız görünüyordu.

Öte yandan, 1993’te kurulan ve varlık nedenini AB’den ayrılma konusuna bağlayan milliyetçi ve “sağcı popülist” olarak tanımlanan Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi UKIP, başta göçmenler sorununu kullanarak, “AB üyeliği ile Brüksel’e devredilen egemenliğin yeniden parlamentoya geçmesi” sloganıyla epeyce güç topluyordu.

Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye katılmasıyla, önce Polonya’dan, ardından Romanya ve Bulgaristan’dan İngiltere’ye çok sayıda göç olması, daha sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya mülteci akını ile bu sorunun ağırlaşması, kesintiler nedeniyle sosyal hizmetlerin sınırlanması, toplumda tepkilerin gelişmesine neden oluyor, bu tepki UKIP’in elinde önemli bir siyasi malzemeye dönüşüyor, bundan göçmenler sorumlu tutuluyordu. Alt orta sınıf muhafazakârların yanı sıra işçi sınıfının da en alt kesimleri arasında destek buluyordu, bu söylemler.

UKIP 2014 Avrupa Parlamentosu seçimlerinden birinci parti olarak çıkmış, 2015 genel seçimlerinde ise 4 milyon oy almış (yüzde 12,7), Liberal Demokratların önüne geçerek üçüncü sıraya yükselmiş, ancak dar bölge seçim sistemi nedeniyle parlamentoya sadece 1 milletvekili gönderebilmişti.

Hiçbir partinin tek başına hükümet kuramayacağı öngörülen Mayıs 2015’teki genel seçimlere bu koşullarda girdi, Başbakan David Cameron. Partisi içinde öteden beri süregelen AB konusundaki bölünmeye bir son vermek ve UKIP tabanından da oy alabilmek için, AB üyelik koşullarının yeniden müzakere edileceği vaadini hatırlatıyor ve daha önce 2017 sonuna kadar yapılacağını açıkladığı referandum tarihini öne çekebileceğini söylüyordu. Zira UKIP lideri Nigel Farage, AB referandumu için partisinin Muhafazakârların azınlık hükümetini destekleyebileceğini açıklamıştı. (The Telegraph, 14 Mart 2015)

Cameron, beklenmedik şekilde seçimlerden galip çıktı ve tek başına hükümet kurmayı başardı. Şubat 2016’da, AB üyesi ülkelerle Britanya’nın AB üyeliği koşullarının yeniden müzakere edildiğini ve “özel statü” kazanıldığını ilan ederek, 23 Haziran’da referanduma gidileceğini açıkladı.

Princeton Üniversitesi’nde siyaset profesörü ve Avrupa Birliği Programı direktörü olan Andrew Moravcsik, 8 Nisan 2016 tarihli Financial Times gazetesinde ‘Brexit İllüzyonu’ başlığıyla yazdığı makalede, ılımlı Avrupa yanlısı Cameron’un içerideki siyasi sorunlardan kurtulmak ve partisindeki AB karşıtlarını susturmak amacıyla referanduma gittiğini söylüyor ve şöyle diyordu:

“Cameron, Brüksel’de yaptığı müzakerelerde elde ettiği sonucu, Britanya’ya ‘özel statü’ kazandıran ‘köklü ve geniş kapsamlı’ bir anlaşma olarak ifade etti. Ama aslında Britanya’daki göçmenlerin ülke içinde olmayan çocuklarına çocuk yardımlarının sınırlanması, ki Almanya da bunu istiyordu, ve göçmenlere yönelik sosyal yardımda geçici bir kesinti gibi sembolik maddelerden ibaretti bu.”

Ancak kimileri de, AB’de özellikle Almanya ve Fransa tarafından teşvik edilen siyasi birliğin güçlendirilmesi girişimlerine Britanya’nın çekincelerinin kayıt altına alınmış olması bakımından bir kazanım elde edildiğine inanıyordu. Zira AB’de, “daha yakın birliğe ilişkin referanslar Birleşik Krallık açısından geçerli değildir” diye bir şerh düşülmüştü anlaşmaya.

Bu Britanya açısından hep önemli bir konu olmuştu. İmparatorluk geleneğine sahip İngiliz burjuvazisi, hem ABD ile yakın ortaklığa dayanan “özel ilişkisi” nedeniyle, hem de ekonomik ve siyasal olarak kendi manevra alanını daraltacağı endişesiyle, Almanya ve Fransa’nın ezelden beri gündeme getirdiği “daha yakın ekonomik ve siyasi birlik” dayatmasına sürekli karşı çıkmıştı. AB ile ilişkilerinde hep bir özerkliği olmuş, örneğin kendi para birimini korumuş ve Euro’ya geçmemişti.

Ancak AB’deki birlik öngörüsü de giderek sorunlu bir hal alıyordu. Örneğin para birliği süreci, düşük işgücü maliyeti avantajının da etkisiyle Almanya’nın rekabet gücünü artırmasına yaramıştı. Küresel ekonomik krizin bir parçası olarak 2010’dan beri Euro Bölgesi’ni sarmalayan borç krizi, İrlanda, İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkeleri iflasın eşiğine getirmişti. Almanya ve Fransa, bankalarının bu ülkelere verdiği kredileri kaybetme kaygısıyla, AB kurumları ve IMF ile ortak kurtarma paketleri hazırlamış, bu amaçla oluşturulan fonlara AB ülkelerinin farklı oranlarda katkıda bulunma zorunluluğu getirilmişti. Bu durum vergi ödeyen halka karşı hükümetleri zor duruma sokuyor, ayrıca “kurtarılan” ülkelere kamu harcamalarında kesinti, özelleştirme, emeklilik yaşının artırılması gibi politikalar dayatılarak, emekçi sınıflar daha fazla yıkıma sürükleniyordu. Bunların başarılması için AB çapında tek tek ülkelerin bütçe dengelerini sağlamaya yönelik “mali sıkılaştırma” anlaşmaları imzalanıyordu. Britanya bunu önlemeye çalışmış, başaramayınca da Çek Cumhuriyeti ile birlikte, 2012’de imzalanan bu anlaşmanın da dışında kalmıştı.

AB’nin içinde olduğu sancılı süreç, böylesine merkezileşmeci adımların daha da çoğalmasını gerektirebilirdi. Ancak Britanya’nın Euro Bölgesi içinde yer almaması, orada alınan kararlar üzerindeki etkisini sınırlıyordu. Ayrıca başta Almanya ve Fransa olmak üzere, diğer AB ülkeleri, Britanya’nın farklı baş çekme çabasından rahatsız oluyordu. Britanya tekelci sermayesi, AB’nin ortak pazar nimetlerinden yararlanıyor, fakat gelecekte elini kolunu bağlayacak türden dayatmalar karşısında özerk konumunu da korumak istiyordu. AB’ye karşı “Brexit” referandumu tehdidini kullanarak, üyelik koşullarının yeniden müzakeresinde pazarlık gücünü artırabilirdi. Nihayetinde farklı koşullarda ve farklı gerekçelerle de olsa böyle bir adım daha önce Yunanistan için de gündeme gelmişti ve bundan sonra zor duruma düşen diğer AB ülkelerinde de zincirleme bir etki yaratabilir, AB’deki sorunları derinleştirebilirdi.

‘EVET’ÇİLER

İngiltere’nin ünlü düşünce kuruluşlarından Chatham House’un belirlemelerine göre, UKIP tarzı Avrupa karşıtlığı, daha çok göçmenleri ve AB’yi sorun olarak gören, aynı zamanda iç politikanın işleyişinden hoşnut olmayan beyaz, yaşlı, az eğitimli işçi sınıfının alt kesimlerine ve serbest meslek sahiplerine dayanıyor. Ekonomik güvencesi ve sosyal mobilitesi olan, eğitimli ve kalifiye kişiler Avrupa’daki entegrasyondan en fazla yararlananlar olurken, mali bakımdan güvencesiz, herhangi bir vasıflı niteliği olmayan, tek pazarın getirdiği rekabete ve işgücünün serbest dolaşımının olumsuzluklarına maruz kaldığını ve hızlı ekonomik değişimin tehdidini üzerinde hisseden kesimlerin Avrupa projesine şüpheyle baktığı ifade ediliyor.

Referandumda hangi kesimlerin AB üyeliğinin devamından yana, hangilerinin karşı olduğu konusunda net çizgiler çizmek zor; siyasi yelpazenin sağında da solunda da bölünme var bu konuda. En bariz bölünme ise, Muhafazakâr Parti’nin kendi içinde. Başbakan Cameron ile partinin çoğunluğu AB üyeliğinin devamından yana tutum alıyor. Fakat partinin ünlü isimlerinden ve gelecekteki lider adaylarından olduğu söylenen eski Londra Belediye Başkanı Boris Johnson ile kabineden beş bakan ve çok sayıda milletvekili ayrılma yönünde kampanya yürütüyor.

Britanya tekelci büyük sermayesi AB üyeliğinin devamından yana. CBI ve EEF gibi sanayici ve işveren örgütleri, üyeliğin devamını destekleyen açıklamalar yayınladılar. Britanya Ticaret Odası –BCC– üyelerinin yüzde 55’inin AB’de kalmaktan yana olduğunu söyledi. Merkez Bankası da bu yönde açıklamalar yaptı ve “Brexit”in ülkeye maliyetinin büyük olacağını vurguladı.

İşçi Partisi’nin lideri Jeremy Corbyn ise, partinin resmi tutumu olarak “AB içinde kalıp orada reformlar yapılmasını sağlama” yönünde açıklama yaptı. 1983’ten bu yana milletvekili olan ve parti içindeki zayıf sol kanatta yer alan Corbyn, bütün karşı kampanyalara rağmen geçen yaz parti tabanının desteğini alarak büyük bir farkla lider seçilmişti. Ancak o günden bu yana hem hükümetin, hem medyanın hem de partili milletvekillerinin saldırısına maruz kalan Corbyn, daha önce bireysel olarak AB’ye karşı olsa da, parti çoğunluğunun kararı olarak AB’den yana tutum aldıklarını, Yunanistan eski maliye bakanı ve partisine danışmanlık yapan “yeni dostu” Yannis Varoufakis’in kendisini bu konuda ikna ettiğini açıkladı.

Corbyn AB üyeliğinin devamından ve reformdan yana olduğunu şöyle açıklıyordu: “AB yatırım, istihdam, işçilerin, tüketicilerin ve çevrenin korunmasını ve 21. yüzyılda karşı karşıya olduğumuz sorunlara en iyi çözüm olanaklarını sağlıyor.” Corbyn gibi partinin sol kanadında yer alan “gölge maliye bakanı” John McDonnell’in de aralarında bulunduğu bazı milletvekilleri ve politikacılar, 17 Nisan’da The Guardian gazetesine gönderdikleri bir mektupta, “Avrupa’yı değiştirmek için Avrupa lehinde oy kullanacağız” diyordu. Ancak partide 12 kadar milletvekili AB’den ayrılma yönünde kampanya yürütüyor.

Liberal Parti ve Yeşiller de ‘Evet’ kampanyasında yer alıyor. İşçi Partisi aktif bir ‘Evet’ kampanyası yürütmeyeceğini ifade etmiş olsa da, gözlemciler, bu partinin desteği olmasa referandumun kesinlikle kaybedileceğini vurguluyor.

İskoçya ve Kuzey İrlanda

‘Evet’çiler arasında İskoç Parlamentosu’nda çoğunluğu elinde bulunduran İskoç Ulusal Partisi SNP de bulunuyor. İskoçya’da yapılan anketler, seçmenlerin yüzde 76’sının AB’de kalmaktan yana olduğunu gösteriyor.

SNP, 1975’teki referandumda AB’ye ‘Hayır’ oyu kullanmıştı. Bu referandumda ise, AB üyeliğinin devam etmesi gerektiğini, ‘Hayır’ sonucu çıkması halinde İskoçya’da yeni bir bağımsızlık referandumu için koşulların doğmuş olacağını ifade ediyor.

2014’te İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılıp bağımsız bir ülke olması için yapılan referandumu SNP yüzde 45 ile kaybetmiş, ancak koşulların değişmesi halinde yeniden referanduma gidilebileceğini vurgulamıştı. Avrupa gibi önemli bir ticaret ortağını yitirmek istemeyen ve kuzeydeki petrol gelirlerinden daha fazla pay almaya çalışan SNP, AB referandumunda ayrılma yönünde bir sonuç çıkmasının yeni bir bağımsızlık referandumu için gerekçe oluşturabileceği düşüncesindedir.

Kamuoyu yoklamaları, Kuzey İrlanda’da da seçmenlerin yaklaşık üçte ikisinin AB’den yana olduğunu gösteriyor. Birleşik Krallığın bir parçası olan Kuzey İrlanda’daki yerel hükümette koalisyonun küçük ortağı olan ve IRA’nın siyasi kanadı olarak bilinen Sinn Fein de AB üyeliğinin devamından yana. Hükümette Başbakan Yardımcılığı görevini yürüten eski IRA lideri Martin McGuinness, Britanya’nın AB’den ayrılma yönünde karar alması halinde, İrlanda adasında iki halkın İrlanda’nın birleşmesi konusunda oy kullanmasının “demokratik bir zorunluluk” olacağını söyledi.

Sinn Fein, böyle bir oylamanın İrlanda genelinde yapılmasını öngörüyor. Ancak, İrlanda sorununun çözümünde önemli bir adım olarak görülen ve uluslararası kabul gören 1998 tarihli Kutsal Cuma Anlaşması, anayasal bir değişikliğin ancak Kuzey İrlanda içerisinde oylamaya sunulmasını zorunlu kılıyor. Bu durumda çoğunluğun Birleşik Krallığın bir parçası olarak kalmaktan yana irade bildireceği varsayılıyor.

Sendikaların ve reformist solun tutumu

Mücadeleci bir geleneğe sahip demiryolu sendikası RMT gibi birkaç istisna dışında sendikaların büyük çoğunluğu da, AB üyeliğinin devamından yana. Sendikalar Konfederasyonu (TUC) Başkanı Francis O’Grady, işçilerin ücretli tatil, doğum izni, yarım zamanlı çalışanların eşit hakları gibi birçok konunun “AB’nin güvencesi altında olduğunu”, patronlarla bazı görüşmelerin AB düzeyinde yapıldığını ve sendikaların bu hakları elde etmek için çok mücadele ettiğini söylüyor.

“Brexit işçileri tehlikeye sokar” başlıklı makalesinde O’Grady şöyle diyor: “AB’nin kökeni ortak pazara dayalı olsa da 1988’de TUC kongresinde Jacques Delors’un yaptığı konuşma dönüm noktası oldu. Delors, serbest piyasanın da kuralları olması ve sendikaların da müzakere masasında eşit konumda yer alması gerektiğini, Avrupa’nın işçi haklarını güvence altına aldığını söylemişti. Bazı işçi hakları AB direktifleri sayesinde İngiltere hükümetinin vereceğinden daha fazla ve daha hızlı bir şekilde elde edildi. AB’nin yasal güvenceleri ortadan kalkınca bazı kötü işverenler bu hakları geri alabilir. TUC bu nedenle Brexit riskleri konusunda işçileri uyarıyor. İşçilerin kaybedeceği çok şey var. Ama biz AB’nin özelleştirme ve kemer sıkma politikalarını da eleştiriyoruz.” (Morning Star, 9 Mart 2016)

Aslında bu, kendi tabanına güven duymayan, onu harekete geçirme gibi bir derdi olmayan sendikal bürokrasinin genel tutumunu yansıtıyor.

İngiltere’de 1970’lerde AB karşıtlığının hakim olduğu soldaki tutum değişikliğinde Fransa’daki Sosyalist Parti Cumhurbaşkanı François Mitterand hükümetinin Maliye Bakanı ve neoliberalizmin mimarı olarak görülen Jacques Delors’un önemli etkisi olduğu vurgulanıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı sıfatıyla 1988’de TUC Kongresi’nde yaptığı konuşmada Delors, birey ile toplum arasındaki dengeye, sosyal dayanışmaya, toplu iş sözleşmelerine, zayıfın korunmasına dayalı yeni bir toplum modelinin kaynağı olarak Avrupa Birliği’ni gösteriyor, İşçi Partisi ile organik bağları olan TUC’nin delegeleri de onu ayakta alkışlıyordu.

Bunlar, Thatcher Hükümeti’nin neoliberal saldırıları eşliğinde, 1980’lerin başlarında İşçi Partisi içinde Tony Benn’in temsil ettiği sol reformizmin yenilgisi ve Britanya ve diğer ülkelerde işçi hareketinin geri çekilişi gibi gelişmelerin ardından yaşanmıştı. Thatcher’in madencileri ezişine, sendikalara yönelik saldırılarına tanık olan sendikacı ve reformist solcular, AB’yi sosyal devletin güvencesi ve kendi ulusal hükümetlerinden daha ilerici politikalar izlenmesinin kaynağı/dayanağı olarak görmekteydiler artık.

Bu kesimler, AB’nin ayrıca ulus-devletlerin aşılmasını ve onlar arasındaki çelişkilerin giderilmesini sağladığına, Avrupa’da yeni bir savaşı engellediğine, Amerikan emperyalizmini dengeleyici işlev gördüğüne vb. inanıyorlardı.

‘Başka Bir Avrupa Mümkün’

Bazı sendikacılar, milletvekilleri ve kampanya temsilcileri ise, AB’den ayrılmanın milliyetçiliği ve sağcı hareketleri, UKIP gibi partileri güçlendireceğini ve İngiltere’deki sıradan halka zarar vereceğini ileri sürerek, “Avrupa’yı değiştirmek için Avrupa’da kalın” sloganıyla kampanya yürüttüklerini açıkladılar.

18 Şubat’ta The Guardian gazetesine gönderdikleri ‘Başka Bir Avrupa Mümkün’ başlıklı mektupta şöyle deniyor: “Britanya’nın AB’den çıkmasının kişilerin serbest dolaşımı, sendikal haklar ve insan hakları üzerinde, çevrenin korunması, uluslararası işbirliği ve diğer önemli konularda ciddi olumsuz etkileri olacaktır. AB’nin demokratik bir dönüşüm geçirmesi acil bir ihtiyaç olsa da, bugünkü koşullarda oradan ayrılmak sağcı hareketleri ve partileri güçlendirir ve Britanya’daki sıradan insanlara zarar verir. Avrupa politikası çok uzun zamandır neoliberal düşüncenin etkisinde. Yunanistan’da yaşananlar da bunun bir göstergesi. Ancak bunu değiştirmek için, Avrupa çapında kemer sıkma karşıtı hareketlerin güçlenmesi için çalışmak gerekiyor, terk edip gitmek değil.”

AB yanlılarının argümanları

Yukarıda sıralananlar, reformist ‘sol’ olarak ifade edilen kesimlerin AB yanlısı tutumlarının nedenleri olarak sayılabilir. Peki, İngiltere’nin AB üyeliğinin devamından yana olan diğer kesimler hangi argümanları kullanıyor? Bunlar, AB’den çıkma halinde oluşacak belirsizlik durumunun yaratacağı tedirginlik ve korkuları körükleyecek her tür veriye başvuruyor.

Hükümetin hazırladığı “Britanya Avrupa’da Daha Güçlü” başlıklı resmi kampanya bildirisinde, 3 milyon istihdamın AB ile ticarete bağlı olduğu ve AB ülkelerinden her gün 66 milyon sterlinlik yatırım geldiği, AB’den çıkılması halinde 2020’ye kadar 950 bin istihdamın kaybedileceği, genel ekonomide 100 milyar sterlin, fiyat artışları nedeniyle hane başına 1700 sterlin yıllık kayıp yaşanacağı, sağlık alanında yatırımların duracağı, AB sayesinde kazanılan ücretli tatil, ücretli doğum izni gibi hakların zarar göreceği, iş dünyasının yüzde 89’unun AB’de kalmayı desteklediği vurgulanıyor.

Maliye Bakanı George Osborne, Britanya’nın AB’den çıkması halinde, Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) ve diğer kamu hizmetlerinde milyarlarca Sterlinlik kesinti yapılacağını söyleyerek, halkın en çok hassasiyet gösterdiği konularda korku sopasını sallıyor; Brexit’in resesyona, ihracatta azalmaya ve fiyatların artmasına neden olacağını, bundan dolayı her hanenin gelirinde yılda 4300 sterlin azalma olacağını sıralıyordu. (The Telegraph, 17 Nisan 2016)

Ayrıca, Britanya burjuvazisi ve sözcülerine göre, Brexit halinde, Londra’nın finans merkezi konumunu yitireceği, bankacılık sektöründeki birçok istihdamın Euro Bölgesi’ne kayabileceği ifade ediliyor. Goldman, Morgan Stanley, Citi ve JPMorgan gibi finans şirketlerinin resmi kampanyaya bağış yaptığı biliniyor. Merkez Bankası Başkanı Mark Carney de, Brexit’in finans sektörünü riske sokacağı (The Telegraph, 8 Mart 2016), IMF baş ekonomisti Maurice Obstfeld ise “kurulu ticari ilişkileri kesintiye uğratarak şiddetli bölgesel ve küresel tahribat yaratacağı” uyarısında bulundu. (The Guardian, 12 Nisan 2016)

Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (NIESR) de, Brexit’in hemen ardından Sterlinin yüzde 20 değer kaybedeceğini, bir yıl içinde fiyatların yüzde 1 artış göstereceğini, GSYİH’de ise 2030’a kadar yüzde 3,7 kayıp yaşanabileceğini bildirdi. (The Guardian, 10 Mayıs 2016)

Hatta Başbakan Cameron işi savaş tehditlerine kadar götürdü. Britanya’nın AB’den çıkması halinde barışın riske gireceğini söyleyen Cameron, AB’nin birbirine düşman ülkeleri uzlaştırmayı başardığını belirterek, birlikten çıkılması durumunda “Avrupa’da rekabetçi milliyetçilik çağına geri dönüleceğini” iddia etti.

Bunun üzerine 9 Mayıs tarihli The Telegraph gazetesine yazdığı makalede, James Kirkup, “Cameron’un AB’den ayrılmanın savaş getireceği tehdidine Cameron’un kendisi bile inanmıyor” diyor ve şöyle devam ediyordu: “Bugün olası bir Brexit’ten ve bunun potansiyel sonuçlarından söz etmemizin tek nedeni Cameron’un referandum tercihinden kaynaklanıyor. Bunu yapmak zorunda değildi. Evet, yapmazsa kendi partisi ve UKIP ile sıkıntıları artacaktı. Ama sonuçta siyasi bir tercihti bu.”

Öte yandan, IMF ve NATO gibi uluslararası kuruluşların yanı sıra ABD, Almanya, Avustralya ve Çin de ‘Evet’ kampanyasına müdahil olup Britanya’nın AB üyeliğinin devamından yana olduklarını açıkladı. ABD Başkanı Barack Obama, Nisan ayında Britanya’ya yaptığı ziyaretin ardından bu düşüncesini dile getirerek, yeni ticaret anlaşmalarının yıllar alacağı uyarısında bulundu. Başka bir ülke liderinin bir referandum öncesinde bu şekilde ağırlığını koyması daha önce görülmüş değildi. Birçok ülke, Britanya’yı, ABD’nin AB içindeki freni, Almanya ve Fransa’nın Avrupa Birleşik Devletleri’ne evrilecek daha güçlü siyasi birlik arzusunu içeriden engelleyecek müttefiği olarak görüyor.

‘HAYIR’CILAR

İngiltere’nin AB üyeliğinin son bulmasını isteyen ‘Hayır’ kampanyası da, siyasal olarak farklı noktalarda duran farklı kesimler tarafından yürütülüyor. Muhafazakâr Parti içindeki AB karşıtlarının yürüttüğü ‘Vote Leave’ (Ayrılmaya Oy Ver) resmi kampanya ilan edilip, devlet ödeneğinden payını aldı. UKIP’in yürüttüğü kampanya ise, ‘Grassroots Out-GO’ (Taban Dışarı). Muhafazakârlar, lümpen gördükleri UKIP ile aralarına mesafe koymaya ve mesajlarını daha rafine bir şekilde vermeye çalışsa da, vurgu noktaları örtüşüyor: göçmenler sorunu ve AB kararlarının ulusal yasaların önüne geçmesini ifade eden egemenlik sorununa son vermek.

“Ayrılmaya oy ver, kontrolü geri al” sloganıyla yürütülen resmi kampanyada İngiltere’nin “ticaret, vergi, ekonomik düzenlemeler, enerji ve gıda fiyatları, göçmenler, suç ve özgürlükler gibi konularda kontrolü geri almak” istediği vurgulanıyor. Kampanya bildirisinde şunlara dikkat çekiliyor:

“Geçen yıl AB’den İngiltere’ye gelen insan sayısı 250 binden fazla. AB yasaları üyelerin ‘serbest dolaşımını’ gerektiriyor…. Biz katıldığımızda 9 üye vardı, şimdi 28. Arnavutluk, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Türkiye de sırada. Katıldıklarında, onlar da diğer üyelerle aynı haklara sahip olacak.” Ayrıca, her hafta AB’ye 350 milyon sterlin ödeme yapıldığı, bu parayla her hafta bir hastane açılabileceği vb. ifade ediliyor.

‘Brexit’i savunanlar, Türkiye’nin AB üyelik ihtimali üzerinden de kampanya yürütüyor. Mevcut hükümetin eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Iain Duncan Smith, referandumda aslında Türkiye’nin üyeliğinin de oylandığını ve AB’ye katılması halinde Türkiye’den kontrolsüz bir göç yaşanacağını söyledi. (The Guardian, 10 Mayıs 2016) Başbakan Cameron ise, açıklamalarında Türkiye’nin AB’ye katılımının on yıllar sürecek bir mesele olduğunu ifade etmişti.

Taraflar, kampanyada, sadece kendi argümanlarını destekleyecek türden verileri kullanma, korku ve endişeleri körükleme, göçmen sorunu üzerinden milliyetçiliği kışkırtma yoluna sıkça başvuruyor.

Ayrıca, ayrılma durumunda, Britanya’nın AB dışı ülkelerle daha güçlü ticari bağlar geliştirebileceği vurgulanıyor.

Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP)

AB karşıtı kampanyada gündeme gelen önemli konulardan biri de, AB ile ABD arasında gizli olarak müzakere edilmekte olan TTIP anlaşması. Bu anlaşma ile, büyük tekeller önünde ticari engel olarak görülen tek tek ülkelere ait yasal düzenlemelerin karşılıklı kaldırılması öngörülüyor.

İşçi Partisi’nin ekonomi danışmanlarından Nobel ödüllü ünlü Amerikalı ekonomist Joseph Stiglitz, AB’nin, ABD ile gizli müzakerelerde bulunduğu Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’nı (TTIP) imzalaması halinde, Britanya’nın AB’den ayrılmayı düşünmesi gerektiğini söyledi. Huffington Post’a verdiği demeçte, Stiglitz, AB’nin mevcut haliyle Britanya’nın kalmasını desteklediğini, ama TTIP’in onaylanması durumunda bu fikrinin değişeceğini ifade ederek “hiçbir demokrasinin” bunu yapmaması gerektiğini söyledi.

TTIP’in yanı sıra AB, Kanada ile de başka bir ticaret anlaşmasının (CETA) müzakerelerini yapıyor. Bu anlaşmalar, hükümetlerin tüketicileri şirketlere karşı korumak amacıyla getirdiği yasal düzenlemelerin kârlarını azalttığı gerekçesiyle, şirketlerin, “serbest ticaret” ilkesine sığınarak mahkemeye başvurup tazminat almasını kolaylaştırıyor.

KOBİ’ler de ‘Hayır’ diyor

Küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin (KOBİ) birçoğu da ‘Hayır’ kampanyasında yer alıyor. KOBİ temsilcileri, büyük tekelleri koruyan AB düzenlemelerinin kendilerine yaşam hakkı tanımadığını söylüyorlar.

200 küçük işletme temsilcisi 2 Mart’ta The Telegraph gazetesine yazdıkları mektupta, Britanya halkını Brexit’ten yana oy kullanmaya çağırdı. Mektupta, Brexit’in kendilerine “uzun vadede başarı açısından önemli olan esneklik ve uyum imkanı sağlayacağı” vurgulandı.

İngiltere’de yeni kurulan Metro Bank’ın yöneticilerinden Lord Flight, “oligopolcu konumlarından” dolayı büyük yatırım bankalarının AB’de kalmak istediğini, ancak AB’nin belirlediği kural ve yasal düzenlemeler nedeniyle KOBİ’lerin piyasada tutunamadığını ifade etti. Küçük işletmelerin, özellikle de girişimcilerin çoğunun Brexit’ten yana olduğunu vurgulayan Lord Flight, AB düzenlemelerinin getirdiği maliyet ve işlemlerinin AB’ye yönelik olmaması nedeniyle KOBİ’lerin bu piyasaya giremediğini söyledi. (Financial Times, 9 Mayıs 2016)

Ekonomik kriz, AB’nin açmazları ve bunların zorunlu kıldığı tedbirlerin vb. başta orta ve küçük burjuvaziyi ürküttüğünü ve bu koşullarda, Cameron’un “Brexit” kumarını da değerlendirerek, AB üyeliğini onlar açısından ayrıntılı bir muhasebe konusu haline getirip, ‘Hayır’ı acilleştirdiğini, bu kesimlerin bir kısmının siyasal ifadesini Muhafazakâr Parti’de, bir kısmını ise UKIP’te bulduğunu söylemek yanlış olmaz.

‘Sol’un tutumu

Ne yazık ki, kendi konumunu idrak etme bakımından aynı dinamik durum ve bilinç, işçi hareketi içerisinde görülemiyor. Referandum konusu, kendisini ‘sol’, ‘sosyalist’ olarak tanımlayan siyasi kesimler içinde de bölünmeye neden oldu.

Bazı kesimler, sorunları olsa da, AB’nin ulusalcılığın aşılmasını ifade ettiğini, enternasyonalizmin gereği olarak, milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı AB’de yer almak gerektiğini söylüyor. Kimi küçük gruplar ise, referandum gündeminin üstten dayatıldığını ifade ederek, boykotu savunuyor.

AB’nin sermayenin serbest dolaşımını kolaylaştırma ve neoliberal politikaları yaygınlaştırma amacı güden emperyalist-kapitalist karakterini öne sürerek, AB’den ayrılmaktan yana tutum alanlar da var. Bunlar arasında, Britanya Komünist Partisi (CPB), Sosyalist İşçi Partisi (SWP), Sosyalist Parti, Counterfire, Hindistan İşçi Derneği gibi örgüt ve partilerin yanı sıra bazı aydınlar da var.

‘Brexit’e karşılık olarak ve düzen içi ‘Hayır’ kampanyasından kendisini ayırmak amacıyla “Left Exit” (Sol Çıkış) ya da kısaca ‘Lexit’ olarak adlandırılan bu kampanya, AB’yi işçi sınıfı karşıtı gerici bir proje olarak tanımlıyor. Ancak İngiltere’de solun içinde bulunduğu mecalsizlik, marjinallik, bölünme ve işçi sınıfı ve emekçilerle bağlarının zayıf olması bu kampanyanın etkisiz kalmasına ve halk içinde geniş bir yer bulamamasına neden oluyor.

Bir başka deyişle, işçi hareketinin mücadeleci kesimleriyle milliyetçi, gerici çevrelerin ‘Hayır’da ortaklaşması durumu ortaya çıktığı gibi, söz konusu zayıflıklarından dolayı birinciler bu hareketin asıl dinamiğini oluşturmaktan uzak kalıyor.

NE OLACAK?

AB, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batılı emperyalist güçlerin en önemli stratejik projelerinden biri olarak görülüyor. Ancak bu proje, hem 2008 küresel krizinin bir parçası olarak, hem de kendi iç dinamiklerinden kaynaklı sorunlar nedeniyle önce bir Euro krizi yaşadı, şimdi de başta Suriye olmak üzere, savaşlara, siyasi, sosyal, ekonomik istikrarsızlığa mahkum etmede büyük pay sahibi olduğu Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan göçmen akınını engelleme gibi bir sorunla karşı karşıya.

Bu oluşumu sermaye açısından ihtiyaç olarak gündeme getiren 60 yılı aşkın zaman önceki koşullar ile günümüz koşulları aynı değil. Bu nedenle, tıpkı Soğuk Savaş sonrası dönemde yeniden düzenlenme ihtiyacı duyulan NATO gibi, AB de, bugünkü “çok kutuplu dünya”da diğer rakipler karşısında avantajlı hale gelmek için genişleyince içindeki bölünmeler daha belirgin bir hal aldı. AB içinde zengin üyeler ile borç krizi yaşayan “güneyli ülkeler arasında, kredi veren ve borç alanlar arasında, göç veren yeni üyelerle göç alan üyeler arasındaki sorunlar, ekonomik birliği siyasi birliğe doğru ilerletmek isteyenlerle bunda söz sahibi olamayacağı için kaybetme korkusu yaşayan ülkeler arasındaki ayrılıklar da derinleşiyor.

Bazı yorumcular ise kriz durumları devam ederken, kemer sıkma, borç krizi ve göç sorununda AB kurumlarının ne kadar işlevsiz kaldığını gören halkın tepkilerini de gözeterek tek tek ülkelerin daha fazla entegrasyonu dillendirmek yerine kendi köşelerine çekilmeyi tercih edebileceğini söylüyor. (T. Piketty, J. Adelman, AL Delatte, ‘How to save Europe from itself’, Foreign Policy, April 4, 2016)

Bu koşullarda, kendi tekelci sermayesinin manevra alanını geniş tutma güdüsüyle ‘Brexit’ kumarını oynadı, Cameron. Amacı, Britanya lehine daha fazla taviz kopararak AB’de kalmak, aynı zamanda kendi kamuoyuna yönelik manevra yapmak, UKIP oylarına oynamak ve partisindeki bölünmeye bir son vermekti. Ancak üyelik şartlarının Şubat ayında AB ile yeniden müzakere edilmesinden istediği sonuçları tam olarak alamadı. Üstelik şimdi kendisi ve temsil ettiği büyük sermaye AB’de kalmaktan yana olduğu halde, referandumda tersi bir sonuç çıkması ihtimali, giderek azalsa da, devam ediyor.

Ayrılma halindeki belirsizlik durumunun yarattığı korku ve tedirginliğin seçmeni ‘Hayır’ konusunda temkinli davranmaya itebileceği, fakat kemer sıkma, kesintiler, vergi kaçırma, göç, uluslararası terörizm gibi sorunlar devreye girdiğinde seçmenin tepki oylarına da yönelip beklenmedik bir sonuç alınmasına neden olabileceği belirtiliyor.

Ayrıca, AB üyeliğinin devamından yana ve karşı olanlar arasındaki kıyasıya mücadele referandum tarihine kadar farklı biçimler alarak devam edecektir. Örneğin ‘Britanya için Ekonomistler’, ‘Britanya için Tarihçiler’ gibi oluşumlar kurularak, 200-300 işverenin imzaladığı mektuplar gazetelerde yayımlanarak ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ kamplarına destekler açıklanıyor. Britanya’da çok sayıda işçi çalıştıran Aviva, Microsoft gibi uluslararası şirketler de bütün çalışanlarına gönderdikleri e-postalarla AB üyeliğinin bu şirketler ve genelde Britanya ekonomisi açısından önemini vurgulayan büyük bir propaganda savaşı yürütüyor. Bunlar son anda bazı dengelerin değişmesine neden olabilir.

‘Gitmeli mi Kalmalı mı?’ başlığıyla Foreign Affairs dergisinde yayımlanan bir makalede şöyle deniyor: “Birçok uzman, Britanya halkının AB’den ayrılma sonucu çok şey kaybedeceğini düşünüp birlik içinde kalmaktan yana oy kullanacağına inanıyor. Ama bir süre önce Jeremy Corbyn’in [İşçi Partisi’nde] lider seçilmesi gibi, çağdaş Britanya siyasetinde her şey olabilir. Halk siyasi elitlerden bıkmış ve egemen sınıfa darbe vurmak için referandum iyi bir fırsat olarak görülebilir. AB birçok krizle karşı karşıya iken Britanya halkı mücadele havasına girebilir. Bu da az bir oy farkıyla AB’den ayrılmayı gündeme getirebilir…. Brexit AB’ye büyük bir darbe olacak, diğer üye ülkelerde de benzer referandumları gündeme getirebilecektir.” (R. Daniel Kelemen/Matthias Matthijs, ‘Should it stay or should it go? The Brexistential crisis’, Foreign Affairs, 28 Şubat 2016)

Princeton Üniversitesi’nden siyaset profesörü Andrew Moravcsik ise referandumda şu sonucu öngörüyor: “Muhalefet de, iş dünyası, dış yatırımcılar ve en eğitimli yorumcular da hükümeti desteklediği için AB üyeliğinin devamından yana olan kamp kazanacak gibi görünüyor. Ayrıca kararsızlar da referandumlarda statükodan yana oy kullanmaya meyillidir. İngiltere’nin AB’den çıkması sonrasında ne yapacağının belirsiz olması da bu eğilimi güçlendiriyor. Ama Cameron’un ateşle oynadığı eleştirileri de haklı. Referandumda ne olacağı belli olmaz; hele ki göçmenlik ve terörizm gibi sorunları da içeriyorsa.

“Referandum gerçekten de önemli olsaydı bu belirsizlik daha da sıkıntı yaratırdı. Ama vatandaşlar ayrılma yönünde oy kullanmış olsa bile, Britanya’nın Avrupa’dan çıkması pek mümkün görünmüyor. Danimarka, Fransa, İrlanda ve Hollanda bu tür oylamalardan sonra ne yaptıysa hükümet de muhtemelen onu yapacaktır. Eskisine çok benzer yeni bir anlaşma müzakere edecek, bunu bulanık bir dile büründürüp onaylayacak, Avrupa hakkında pek bilgisi olmayan halk da buna uyacaktır.”


Cameron’un iç siyasi hesaplar ve kendi tekelci burjuvazisinin AB karşısında elini güçlendirmeye yönelik bir taktik olarak gündeme getirdiği referandumda işçi sınıfı ve emekçiler açısından sorun, AB üyeliğinin kendilerine bir şey kazandırıp kazandırmadığı, statükonun devamının ya da bozulmasının kendileri ve mücadeleleri için taşıdığı anlamla ilgilidir.

Bütün korku kampanyasına karşın, bu koşullarda ‘Brexit’ işçi sınıfının ve geniş toplumsal kesimlerin korkması gereken bir seçenek olmadığı gibi, bazı ‘sol’ grupların ifade ettiği şekliyle Avrupa’daki sınıf kardeşleriyle dayanışmak ve mücadelelerini ortaklaştırmak, kendi ülkesindeki haklarını güvence altına almak için Britanyalı emekçilerin Avrupa Birliği’ne ihtiyacı da yoktur. Zira bunların başarılması esas olarak kendi ülkesindeki tekelci burjuvaziye karşı, sorunlarının asıl kaynağı olan kapitalizme karşı vereceği mücadeleyle bağlantılı olacaktır.

Oysa geniş toplumsal kesimler açısından, bu referandumda alınan tutum ister ‘Evet’ ister ‘Hayır’ yönünde olsun, bu tutuma atfettikleri beklentileri aslında referandumun sonucuna bağlı değil. Sorunlarının asıl ve dolaysız kaynağı AB üyesi olup olmamakla ilgili olmadığından, bu konuda verilecek karar ne yönde olursa olsun beklentilerini karşılamayacak.

Büyük sermayenin azami olarak faydalandığı AB üyeliği, geniş toplumsal kesimler için dezavantaj aracına dönüştürülüyor. Bu durum, referandumda büyük sermayenin ‘Evet’, diğer kesimlerin ise ‘Hayır’ demesini gerektiriyor. Ancak bu ‘Hayır’ kendi sosyal hareketlerinin ve mücadelelerinin belli bir gelişme düzeyine ulaşması sonucunda ortaya çıkmıyor; örneğin Danimarka’daki gibi AB karşıtı bir halk hareketinin talebi olarak gündeme gelmiyor.

Başka bir ifadeyle, politik-sosyal hareketler ve işçi hareketi saflarında sadece ‘Evet’ diyenler değil, ‘Hayır’ diyenlerin büyük bir kesimi açısından da yanılsamalar söz konusu. Buradaki sendikalar ve ilerici kesimler, AB karşıtı tutumlarını doğru siyasal ve ekonomik temellere oturtup hayati sosyal-politik taleplere doğru genişletemedikleri sürece, kısa vadede ideolojik ve politik bakımdan bu süreçten kazançlı çıkan büyük sermaye ve onun milliyetçi ve gerici güçleri olacaktır.

Bu nedenle, işçi sınıfının bilinçli kesimlerinin, geniş halk kitlelerine bugün yaşadığı sorunların emperyalist kapitalist sistemden kaynaklandığını, mücadele okunu, çıkarları bu sistemin devamını gerektiren egemen sınıfa, kendi ülkesindeki tekelci burjuvaziye karşı yönlendirmesi gerektiğini, AB’nin ise bu sınıfın hem ulusal hem uluslararası egemenlik araçlarından sadece biri olduğunu ve yarın başka bir isim alabileceğini, başka bir şekle bürünebileceğini vurgulayarak, en geniş toplumsal kesimlerin taleplerini kucaklayacak şekilde hareket etmesi önemlidir.

Din, laiklik ve laiklik mücadelesi

Nuray Sancar

Yeni bir Anayasa hazırlığı sürecindeyken Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın müstakbel anayasada laiklik vurgusuna gerek olmadığını söylemesi bir dil sürçmesi değildir. Bu ifade, toplumsal hayatın ve bürokrasinin ağır ağır dinselleştirilmesiyle geçen 14 yıldan sonra, hükümetin fiili bir duruma hukuki bir form da kazandırmak niyetinin dışa vurumu, bir tür nabız yoklaması olarak görülebilir. Nitekim Kahraman’ın sözleri hükümetin etkili ve yetkili ağızları tarafından yalanlanmak bir yana “kişisel görüşüdür” denilerek geçiştirilirken, epey geniş bir toplumsal kesim için kırmızı çizgi olarak tartışılmazlar listesinde olan laiklik, tartışılabilir bir konu mertebesine indirgenerek hafifleştirildi. Kahraman’ın “bir kişisel görüş” olarak ele alınmasını imkânsız kılan, önemli bir “dokunulmaz”a kişisel süsü verilmiş dil uzatma cüreti, kuşkusuz AKP Hükümetleri yönetiminde gerçekleşen rejim restorasyonunun geldiği düzeyin de bir işaretidir.

Anayasalar son tahlilde belirli bir uğraktaki toplumsal güç ilişkilerinin yansıtıldığı; egemen sınıfların bu ilişkiler içindeki mevzilerini güçlendirebilme olanaklarını zorladığı, karşısındaki halk kitlelerinin pozisyonunu da kendisi için kabul edilebilir seviyede sabitleyebilme kaygısının ağır bastığı metinlerdir. 1930’lu yılların ortalarından bu yana, önceki anayasalarda laiklik değişmezler arasında yer alır. Bu anayasa metinlerinin gözettiği önemli bir nizami unsurun gereksizliğinden söz edilebilmesi, hükümet nezdinde, bu güç ilişkilerinde artık belirli bir olgunlaşma düzeyine gelindiğinin veya bu düzeyin kalıcılaştırılmak istendiğinin işaretidir.

Türkiye’de laiklik hiçbir zaman kavramın içerdiği anlama uygun olarak “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” biçiminde tezahür etmedi. AKP’den önceki hükümetler ve askeri cuntalar zamanında “din”, baskı ve sömürü politikalarından eziyet çeken emekçilerin “bedenlerindeki zincirin yüreklerine bağlanması” suretiyle gündelik hayatın zorluklarına katlanmayı kolaylaştıran, dağıtımı devlet kaşeli karneyle yapılan afyon muamelesi görmeye devam etti. Devletin kanatları altındaki güvenli alanda korumaya alınan din, egemen sınıfların gelmiş geçmiş bütün hükümetleri tarafından gerekli teveccühe mazhar olduğu gibi, kitle veya oy desteğinin temel dayanaklarından biri olarak her zaman araçsallaştırıldı. Hesapta Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş normları kapsamında; devlet dine mesafe koşmuş; tekke ve zaviyeler gibi kontrol dışı dinsel örgütlenmeler dağıtılmış, sultanın aynı zamanda dini lider olduğu hilafet sistemi yıkılmış, devlet dinle resmi bağını kesmiş ve din, kul ile tanrı arasındaki bir mesele olarak tanımlanarak özel alana havale edilmişti. Ama devlet ve egemen sınıf siyasetinin yürütücüleri aynı toplumla din aracılığıyla temas etmekten imtina etmedikleri gibi, dinin toplumsal alanda etkili bir düzenleyici öğe olarak kalması ve güçlenmesi için ellerinden geleni yaptılar.

AKP Hükümetlerinin farkı yüzde “99’u Müslüman olan bir ülkede” kitle desteğini sosyolojik hassasiyetleri kaşıyarak elde etme kaygısını had safhada taşımaktan daha fazlasıdır. Neoliberal-emperyalist iktisadi ajanda genel çizgileriyle adım adım hayata geçirilirken, din emekçilerin sadece bu durumun yıkıcı sonuçlarına katlanabilmelerini değil, aynı zamanda kendi öz yıkımlarının sebebi olan siyasi anlayışa destek de verebilmelerini kolaylaştırmak için tarihi ve gerçeği gizemleştiren ideolojik malzeme olarak ele alınmıştır. Böylece 90 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca devlet eliyle yaşanan bütün mağduriyetlerin, yoksulluğun, sefaletin, siyasi baskıların ağırlaştırdığı esaret zincirlerinin AKP eliyle kırılabileceğine ilişkin bir beklenti oluşabildi.

Bu beklenti aynı zamanda, sosyal güvenlik politikaları tasfiye edilirken mahalle örgütlenmelerinden yerel yönetimlere kadar kurulan telafi ağları; yani AKP’ye oy verme ve dini ritüellere katılımın “gözetleyicinin” önünde sergilenmesi karşılığında yararlanabilinen yardım ve maddi desteklerin dağıtım düzeneği sayesinde, sıradan AKP seçmeni bir emekçide, kendisini iktidara bağlayan volan kayışının bir yerinde durduğu hissiyatını körükleyerek aktif bir beklentiye dönüşmüştür.

İş yaşamındaki güvencesizlik derinleşir, emekçiler giderek kölelik statüsüne mahkûm edilirken seçmenin kendisini içinde bulduğu büyük-geniş bir cemaatleşmede kişinin bütün dertlerinden kurtulacağı bir öteki dünya vaadi durmaksızın işlendi. Din böylece “kalpsiz dünyanın kalbi” olarak sığınılacak bir yer haline getirildi.

Toplumun dindarlaştırılmasının-muhafazakârlaştırılmasının ekonomi politiği bu mühendislik çalışmasının konusu olan emekçilerin, ağır bir sınıfsal şiddet altındayken bile bundan kurtuluş talebinin, gizemleştirme süreçlerinde dini-kültürel bir içerikle yer değiştirmesidir.

Ne var ki, bunun mümkün olabilmesinin koşulları sadece ülkenin iç koşulları, sosyolojik tablonun elverişliliğiyle alakalı değildir. Türkiye yeni bir paylaşım kavgasının konusu olan Ortadoğu’da, petrol üretim ve akışını kontrol altında tutmak, bölgesel bir hegemonya inşa etmek, nüfus üzerinde nüfuz kurmak için mezhep ve din farklılıklarını kaşıyan emperyalist devletlerin kışkırttığı çelişki ve çatışma alanlarının merkezinde durmaktadır. Yerli egemen sınıfların emperyal hevesleri bu çatışma ve çelişkilerle bilenmiş, AKP Irak ve Suriye’deki paylaşım savaşına bölgede hem kendi adına hem de vekaleten savaş yürüten IŞİD, Türkmen Tugayları, El Nusra gibi gerici cihadist örgütleri destekleyerek dahil olmuş; bölge gericilikleriyle dini referanslı ittifaklar kurmuş ve bu ilişkilerin gerektirdiği pozisyonu da almıştır.

Egemen sınıfların ve onun temsilcisi AKP-Erdoğan hükümetinin iç ve dış politikalarının önemli bir ideolojik referansı ve payandası haline gelen dinin, devlet ile mesafesi şimdiye kadar olmadığı ölçüde kısalmış ve din, sayesinde saflaştırabildiği kesimler genişledikçe maddi bir güç kazanmıştır. Zaten son derece iğreti uygulanan laikliğin mevcut kurumsal ve ideolojik dayanakları bile tahrif edilmiş ve nihayet bir “din devleti” kurgusunun giderek vücut bulduğu ortam yaratılmıştır.

Bu politikalar doğal olarak bir direnç de oluşturmuştur. Tasfiye süreci laiklik talebini önemli bir mücadele konusu haline getirmiş; toplumun zora dayalı muhafazakârlaştırılmasına, “kindar ve dindar nesiller” yetiştirmek üzere eğitimin baştan aşağı dinselleştirilmesine, bu yolla geleceğin de ipotek altına alınmasına karşı azımsanmayacak bir tepki birikmiştir. Ancak laiklik ve laiklik mücadelesi çoğunlukla AKP’nin kutuplaştırıcı politikalarının tersten bir karşılığı olarak, bu kutuplaştırmayı yeniden üreten bir söylemle ortaya çıkmakta; laikliği siyasal tahayyülünün merkezine alan siyasal kesimler tarafından da AKP’ye oy vermeyen kesimlerin çözeceği bir sorun olarak ele alındığı ölçüde de dindar-muhafazakâr emekçilerle ayrışmanın gerekçesi haline getirilmektedir.

Bu türden bir algılama biçimi laikliğin demokrasi, insan hakları ve evrensel değerlerin kazanımına yönelik bütünsel bir iktisadi, sosyal ve politik bir mücadelenin konusu olarak görülmemesinin handikaplarını da taşımaktadır. Oysa laiklik sorununun çözümü sadece ideolojik mücadeleye bağlı; muhafazakârlaştırmaya karşı kültürel karşı argümanlarla yürütülecek bir mücadeleyle olamaz.

Burada “sadece” vurgusu yaygın ve çubuğu “kültürel eleştiri”ye büken eğilimin altını çizmek için yapılmıştır. Türkiye koşullarında Hükümetin hemen her gün “Tek parti iktidarı” veya “Kemalist dönem”in laiklik uygulamalarının biçimsel göstergelerine rövanş olsun diye yapıldığı apaçık belli hamlelerin mahiyetinin teşhir edilmesi son derece önemlidir. Örneğin 4+4+4 eğitim sistemi hakkında propaganda yaparken, Erdoğan’ın, Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’u Mehmet Akif Ersoy’un lirik kahramanı Asım’la mukayese ederek söylediği “Biz Asım nesli yaratmak istiyoruz. Kindar ve dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz” lafıyla, hem eğitim sistemindeki değişikliğin Türkiye’nin Çinlileştirilmesine bir adım atmak anlamına geldiğini, ama sadece kültürel bir niyet taşınıyormuş gibi gerçeğin gizlenmesi yoluyla dindar emekçilerin bu sürece nasıl yedeklendiğini hem de laikliğin tasfiyesinde nasıl bir adım daha atılmış olduğunu birlikte ele alan bir perspektifi benimsemeksizin sonuç alıcı bir laiklik mücadelesi vermek zordur.

Bu yazıda, laiklik mücadelesinin sorun ve imkânlarına işaret etmeyi kolaylaştırmak üzere laikliğin hem tarihsel hem de ulusal serencamına ve daha sonra da laikliğin son dönemdeki tasfiye sürecinin mekanizmalarıyla özelliklerine değinilecektir…

DEVRİMLE GELEN…

Tek tanrılı dinler, iktisadi ve toplumsal ilişkilerin belirli bir gelişim döneminde ortaya çıktılar. Her biri ayrı ayrı tanrılara tapan pagan kabileleri ortak bir ideolojik referans altında toplamayı kolaylaştıran İbrahimi dinler, barbar ve düzensiz toplulukları ortak bir tanrının düzenleyici otoritesine gönüllü olarak boyun eğdirdiğinde dünya düzeni için önemli bir adım atılmıştı. Bu “din kardeşliği” çatısı altında, sultan ve krallar şimdi düzene girmiş eski başı bozuk teb’aya kendi iktidarlarının tanrısal bir temsiliyet mevkisi olduğunu söylüyor; teb’a da “hayır ve şerrin” tanrıdan geldiğine inanarak dünyevi dertlerinden kral ve sultanlarını pek sorumlu tutmuyordu. Başlangıçta kabileleri birleştiren din, giderek adına yapılan fetih ve seferler sayesinde dünyanın birkaç merkez tarafından paylaşılmasını kolaylaştırdı. Müslümanlar İspanya-Endülüs’e kadar büyük bir toprak parçasında egemenlik kurdu. Katolik Kilisesinin kurduğu haçlı orduları ise tersine, Doğu’ya doğru yönelerek kanlı bir diktatörlüğün temellerini atmaya çalıştı. Uzak topraklardan elde edilecek rant, yağmadan elde edilecek ganimet, diz çöktürülenlerden tahsil edilecek vergi ile ihya olacak devlet kasası; kafirleri cezalandırma veya yeni müritler kazanmak gibi dinsel ve yüce hedeflerin arkasında bir hayli gizlenmişti.

Bu yağma, toprak rantı ve haraç ekonomisinin egemen olduğu feodal düzenin alacakaranlığı çökerken yeni bir sistemin de ayak sesleri işitilmeye başlamıştı. Köylüler mahsul kıtlığının, salgın hastalıkların, yoksulluğun günahkar kullara karşı tanrının bir cezası olduğuna inanarak papazlarla birlikte dua ettikleri kilise sıralarından sokaklara indiklerinde; kentler oluşmaya başladığında ve bu kentlerdeki ticaretten bir miktar ticaret sermayesi biriktiğinde ve nihayet bu sermaye sahibi sınıf kendi hesabına yapacağı denizaşırı ticaretin ne kadar kârlı olacağına kanaat getirdiğinde tanrının tecellisi olduğunu iddia eden kralların sistemi temelinden çatırdamaya başladı.

Alman Luther, ellerindeki topraklar çoktan küçülmüş, daha fazla haraç veremedikleri için feodal beylerin kırbacı altında inleyen köylüleri, günah çıkarma kabinlerinde “cennet tapusu” dağıtmaktan başka bir şeye yaramadığını anladıkları ruhban sınıfına inanmaktan vazgeçtikleri sırada peşine takmayı başardı ve esasen tüccar sınıfının yolunu açabilecek dinsel bir reform talebiyle Kiliseye başkaldırdı. Böylece sadece dini bir merkez değil, ama aynı zamanda, Avrupa’daki bütün haracın komisyoncusu, krallıkların uzaktan kumandasını elinde tutan iktisadi bir merkez olan Katolik Kilisesi, ticareti dinin müdahalesinden kurtarmaya çalışan yeni sınıfın din kılığına girmiş ideolojik eleştirisiyle, sadece eleştirisiyle değil silahıyla da karşı karşıya kaldı. Luther’in Protestan hareketi, din ile dünyevi işler arasındaki ilişkiyi yeniden tarif etmiş, Kilisenin ve ruhban sınıfının iktisadi yetkilerini sınırlamıştı. Bu harekete katılan köylülerin payına düşen ise fazla bir şey değildi. Bir kölelik sürecinden bir başkasına geçilmişti. Marx’ın deyimiyle şöyleydi:

“Luther, tevekküle dayalı kulluğu kuşkusuz yendi, çünkü onun yerine inanca/itikate dayalı kulluğu geçirdi. Otoriteye olan inancı kırdı, çünkü inancın otoritesini restore etti. Papazları sıradan insana* dönüştürdü, çünkü sıradan insanları papazlara dönüştürdü. İnsanı dışsal dindarlıktan kurtardı, çünkü dindarlığı insana içsel hale getirdi. Bedeni zincirden çözdü, çünkü yüreği zincire vurdu.

Ama Protestanlık hakiki çözümü oluşturmadıysa da sorunu ortaya koyuşun doğru biçimini oluşturdu. Artık mesele sıradan insanın kendi dışındaki papazla mücadele değildi, mesele, kendi içsel papazıyla, kendi papaz doğası ile mücadeleydi.” (Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi)

Luther’in kurduğu Protestan mezhebi, gelişebilmesi için yeni bir kurumlaşmaya ve toplumsal yerleşik değerlerin yenileriyle yer değiştirmesine ihtiyaç duyan kapitalist sınıfın yolunu açan bir zihniyet değişikliği yaratmıştı. Bu sınıf, kendisini ana karaya bağlayan bağlarını bu sayede çözerek denizaşırı fetihlere çıkabildi ve sermaye birikimini oluşturdu. Onun iplerini çözdüğü kıtada ise, geride kalan Lutheryen kitleler ile Katolikler arasındaki işler hiç de yolunda gitmiyordu; yıllarca süren savaşlarda oluk oluk akan köylü kanıyla sulanan inanç fideliğinde, “sofuluğun köleliğiyle inanç köleliği”nin müritleri birbirini kırarken kapitalizm yeşeriyordu.

Luther Protestanlığına kapılmayan İngiltere’de ise, 8. Henry’nin köylülerin ortak kullanım alanı olan toprakların etrafını çitleyip, yeni gelişen dokuma sektörüne yün sağlamak için buraları koyun otlakları haline getirmesiyle Katolik Kilisesiyle ipleri koparması aynı zamana denk düşer. Henry Luther’in dinini benimsemez ama benzer işleve sahip bir ulusal kiliseyi; serbest girişimcinin ruhunu coşturacak Anglikan Kilisesini devlet eliyle kurar.

Böylece kapitalizm, dinle devlet arasındaki ilişkiye bir çeki düzen verilmesinin gerektiği, yeni sınıfın, kendi çıkarlarına uygun bir mezhep bayrağının altında cemaat teşkil edebileceği bir zaman diliminde, ancak bu yolla ve bu dinsel reformu zorlayarak sahneye çıkabilmişti. Ne var ki, bir iki yüzyıl idare eden bu değişiklik, Fransa’da aristokrasinin yerle bir edildiği, Krallık mührünün ulusal topraklardan ve ekonomiden söküldüğü Fransız Devrimi’ne gelindiğinde artık yeterli değildi. Şimdi artık ekmek isyanlarıyla yola çıkıp radikal bir değişimin eşiğine varan halk, “inanç köleliği”ne karşı da seferber olması gerektiğini biliyordu. Devrimin “eşitlik, özgürlük kardeşlik” bayrağı altında tarih yazarken bundan sonraki dünya düzeninin alacağı şekli de bu hareket belirledi.

İnsanın Lord’un teb’ası veya bir kilise cemaatinin silik üyesi olmaktan çıkarak kendine yeterlik vaat eden bir yurttaş kimliğine terfi etmesi, onun ötekilerle eşit bir birey olarak hakları olduğu anlamına da geliyordu. İnsan Hakları Beyannamesinin devrim meydanlarından ilan edildiği günlerde yöneticinin artık babadan oğula kalıtım yoluyla değil yurttaşın seçimiyle belirlenebileceği, kralın atanmış danışma organındakinden farklı, özerk bir parlamentoya göndereceği temsilciler aracılığıyla siyasi karar alma süreçlerine katılabileceği de söyleniyordu şimdi. Devrim ruhban sınıfına da bir darbe indirdi; Kilisenin devlet üzerindeki nüfuzunu kaldırdı, devletin dinle bağlarını kestiğini ilan etti. Böylece burjuva devrimi bayrağına laikliği de eklemiş oldu.

Fransız Devrimiyle birlikte siyasi hayata eklenen laiklik, devrimin yurttaşlık, demokrasi, insan hakları, evrensel değerlerin tesisi, hukuk, oy ve temsil hakkı gibi siyasal ve toplumsal hayatı düzenleyen yeni bir paradigmanın unsurlarından biridir. Vahyin, fetvanın, engizisyon yargısının; hükmü yönetici aygıtın keyfiyetine bırakan mutlakiyet ve otokrasilerin, Rönesans’tan bu yana tarih sahnesinde görülmeye başlayan rasyonel akılcılığın eleştirisinden zayıflamış gücü, hurafenin karşısına bilimsel düşünceyi çıkarmıştı. Kilisenin elinden bilim, sanat ve felsefe adım adım özgürleşti. Fransız Devrimi ise siyasetin de Kiliseden kopuşunu sağlayarak bu tabloyu tamamladı.

Gelgelelim devrimci dönemlerin tansiyonu içinde temel bir ilke olarak dile getirilen vaat, yeni sistem kendisine önceden ayrılmış yere oturduğu andan itibaren hoş bir seda olarak kaldı. Eşitlik egemen sınıfın lehine, sınıf farklılıklarının üstünü örtmeye çabalamaktan öteye gitmeyen bir norm; kardeşlik burjuvazi ile proletarya arasında lafla kapatılamayacak bir antagonizmanın billurlaşması, özgürlük ise varsıl sınıfların mülkiyetiyle ölçülen bir değer haline geldiğinde laiklik de giderek, işçi sınıfı ve emekçilerin, kapitalist kölelik zincirlerinin yorduğu beden ve ruhlarını yatıştırsınlar diye, gitmeye teşvik edildikleri kilise sunağına dikilen bir mum oldu.

Devrim dönemindeki ateşi söndükten sonra giderek gericileşen burjuvazi, restorasyon döneminde sarıldığı muhafazakârlaştırma seçeneğini elinde bütün zamanlar boyunca tutamadıysa bu, emekçilerin meydanı boş bırakmamaktaki azminden kaynaklanmıştır. Devrimin kazanımları meydanlarda, toplusözleşme masalarında, Fransız Devrimi’nde atılan adımı büyütüp geliştiren ama onun emekçilere vaat edip sadece bir form olarak elde tuttuğu özgürlükleri gerçek bir içerik kazandırarak ve gerçek emekçi inisiyatifiyle korumaya alan Sovyetler Birliği’nde inşa edilen sosyalizmin gölgesinde korunabildi. Bu mücadele olmasaydı “inançların köleliğinden” “sofuluğun köleliğine” kadar olan bir arpa boyu yolun geriye doğru kat edilme potansiyelini durdurabilecek hiçbir engeli olmayacaktı. Fransız Devrimini yapan burjuvazinin bugünkü nesillerinin Ortadoğu’da ve kendi sömürgelerinde kurdukları, kendi yurttaşlarını tevekkül birliğine zorlayarak meşrulaştırmaya çalıştıkları kirli ittifaklar bunun bir göstergesi pekala sayılabilir.

Ancak sömürünün rasyonel analizini yapabilmeyi öğrendikleri bir tedrisattan geçen ve kendi talepleri için mücadele eden, kendi yazgıları üzerinde söz sahibi olmayı bir yurttaşlık ideali olarak benimsemiş işçi ve emekçilerin, bir kısmı bu tuzağa düşse bile, genel nüfusunun bu tevekkül birliğine dahil edilmesi o kadar kolay değildir. Burjuva devriminin ana yurdunda daha çok öyledir.

KURULUŞ…

Uluslaşma sürecinin; Hıristiyan nüfus ağırlıklı milliyetlerin Osmanlıya karşı verdikleri mücadeleler eşliğinde ayrılmasının ve bir kısmının da devlet eliyle hallolmasının (örneğin Ermeniler) ardından oldukça gecikerek yaşandığı Türkiye’de laiklik, Cumhuriyetin kurucu sınıfının hem ulusu şekillendirme hem devlet ile ulus arasındaki ilişkileri düzenleme projesinin unsuruydu. Diğer yandan da, reformlara bir yasal prosedür kazandıran hukuk sisteminin devşirildiği, muasır değerlerin temsilcisi olarak görülen Avrupa’ya entegrasyon kaygısının ifadesi “Batılılaşma”nın gereklerindendi.

Laiklik Kemalist burjuvazi iktidara gelir gelmez keşfedilen bir şey olmadı. Osmanlı İmparatorluğu içindeki azınlık ulusların etkisi, eğitimli orta ve üst sınıfların talepleri, aynı sınıflara mensup kadınların beklentileri, reformcu bürokrasinin yönelimleri vb. toplumsal ve zihinsel bir zemini hazırlamıştı. Tanzimat’tan başlayan yenileşme hareketlerinde başlıca tartışma konusu, Batılılaşmanın ve “terakki”nin (ilerlemenin) hangi biçimler altında olacağıydı. Dolayısıyla Cumhuriyet ilan edildiğinde kurucu kadroların zihnini şekillendiren koşulların arka planında bu tartışmalı yakın geçmişin yarattığı motivasyon zaten hazırdı.

Şimdi iktidara gelen, en gelişkinlerinin uluslararası pazar ve borsalarda çoktan endam gösterdiği ticaret burjuvazisinin siyasi temsilcileri, önlerindeki hedefin muasır medeniyete ulaşmak için hızlıca batılılaşmak, çağdaşlaşmak ve evrensel değerleri benimsemek olduğunu düşünüyorlardı. Temas ettiği her toprak parçasının kendi hareket edebileceği biçimde tanzim edilmesini talep eden uluslararası burjuvazi de Cumhuriyet rejiminin inşasını heyecanla selamlarken Osmanlı devletine benzer bir din-devlet kompozisyonundan pek de haz etmeyeceğini bir biçimde ifade etmişti zaten…

“(Lozan’da) Kapitülasyonları kaldırma konusu gündeme geldiğinde, yabancı devletler hukuk sistemimizin geri kalmışlığına ve dini temellere dayandığına işaret ederek haklı isteklerimizi reddettiler. Kanunların layik olmasının, asri devlet fikrinin icabı olduğunu söylüyorlardı. Sizin kanunlarınız [diyorlardı], dini temellerden alınmış. Tebaamızı Müslüman dininin akaidine teslim edemeyiz. Bizler Hıristiyan olduğumuz halde, kendi memleketlerimizde bile Hıristiyan hukuk sistemini kaldırdık. Kendi tebaanıza dini kanunları tatbik edebilirsiniz. Ama başka dinlere mensup tebaanıza bunları dayatamazsınız. Yirminci asır böyle bir telakkiyi kabul edemez. Vicdanlar hür olmalıdır.” (Mahmut Esad Bozkurt, “Türk Medeni Kanunu Nasıl Hazırlandı?, Alıntı: Andrew Davison; s. 275)

Dolayısıyla 600 yıllık feodal bir imparatorluk yıkıldıktan sonra kalan Misak-ı Milli içinde batılılaşma-laiklik ve çağdaşlaşma yolunda emin adımlarla ilerlemek, yeni siyasi seçkinler için iktisadi bir zorunluluktu.

İkincisi; savaştan arta kalan topraklarda yaşayan halktan, yazılmış bir tarihe sahip, ortak dili konuşan, kendini ortak bir isimle tanımlayan bir ulus inşa etmek gerekiyordu. O ana dek kendilerini ümmetin bir parçası olarak hisseden kitlelerin yeni devletle kuracağı aidiyet ilişkisinin inşasında laiklikten başka bir seçenek düşünülemezdi. Laiklik, değişen iktisadi ve siyasi koşulların işleyişine engel olmayacak bir millet şuurunun ayrılmaz parçası; artık yurttaş haline gelmiş “kul”ların sisteme entegrasyonunu kolaylaştıracak yegâne terbiye edici unsurdu. Ne var ki, Cumhuriyet burjuvazisinin millet şuurunu kökleştireceği sosyal zemin yekpare ve heterojen bir kitleden oluşmuyordu. Çok etnili, mezhepli ve kültürel arka plan bakımından birbirinden farklılaşmış bu kitlenin ortak bir tarih, dil ve inanç birliği ekseninde birbirine lehimlenmesi; “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış” bir kitle olduğunu hissederek Cumhuriyet değerlerine ve onun kendisini ayrılmaz bir parçası hissettiği evrensel değerlere sadakatle bağlanması o kadar kolay değildi. Türk-Müslüman (Sünni)-eril bir yurttaş profili uğruna emekçilerin ve işçilerin sınıfsal iddiasının bastırılmasında, mezhep ve etnik taleplerin sindirilmesinde, çoğu kere, tarafsızlık halesiyle çevrilmesine özen gösterilen Kemalist laiklik anlayışının işleri kolaylaştırıcı, devletle halk arasındaki ilişkiyi disiplinli olarak kurmakta elverişli bir araç ve eğitici bir rolü oldu. Cumhuriyet burjuvazisinin o günkü ekonomik koşullar içinde ihtiyaç duyduğu türdeş bir yurttaş-emekçi-üretici kitleyle, yine türdeş bir kültürel beklentinin, ideallerin ve hayat tarzının kültürel olarak çevrelediği denetlenebilir bir pazarın buluşmasını sağlayan motivasyon da laiklikti.

Üçüncüsü; sadece siyasi ilişkileri düzenleyen bir unsur olarak değil ama aynı zamanda hurafeler, simgeler, ritüeller olarak da halk arasında yaşayan ve gündelik hayatı düzenleyici bir rol oynayan bir dini inancı besleyen kaynağın kesilmesi de bu süreçte önemliydi. Böylece, Avrupalı pozitivistler gibi bilimin “en hakiki mürşid” olduğuna inanan yeni Türkiye burjuvazisinin siyasi kadroları; otoritenin meşruluğunu akılla savunacak kadar rasyonel; Cumhuriyetin muasırlaşma hedeflerine bağlanabilmesini kolaylaştıracak kadar zihni hurafeden arınmış insan-yurttaş profilini Türk adı altında yaratırken, düzene bir felsefi gerekçe sağlamak için gereken itici gücün eskisi gibi dinden değil, pozitivizmden geleceğine inanmışlardı. Hurafenin tekinsizliğinin yerini doğruluğu sınanabilir ve denetlenebilir pozitivist kesinliklerin alması Cumhuriyetin kendi varlığını tartışılmaz kıldığı ölçüde, her gün düşman üretebilecek gündelik ilişkiler de kaygıları giderecek biçimde bir çeki düzen alacaktı.

Laiklik egemen sınıf için yeni toplumun güvencelerinden biri oldu.

Gerekli düzenlemeler hızla yapılmıştı. 1924’te hilafet kaldırıldı. Hemen arkasından Şer’iye Vekaleti tasfiye edilerek yerine Diyanet İşleri Reisliği kuruldu. Tekke ve zaviyeler kapatıldı. İsviçre’den kopyalanmış Medeni Kanun 1926’da yürürlüğe girdiğinde hukuki düzenleme konusunda epey yol alınmıştı.

Ne var ki dinin kontrol altında tutulmasındaki öncelik devletin dinle ilişkisinin, tamamen kesilmesi değil de yeni bir düzeyden ve kurumsal araçlarla sürmesi biçiminde kendisini ifade etti.

Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri, din görevlilerinin atanmasından sorumlu tutuluyor, kurum hutbe dağıtımını ve dini kaynakların basımını sağlıyordu. Böylece “din işleri”nin bir kurum kapsamında devlete bağlandığı sistem, Cumhuriyet tarihinin karakteristiklerinden biri haline geldi. Dinin kontrolü amacıyla kurulduğu iddia edilen Diyanet aslında giderek dinin devlete bağlanmasını, öte yandan da bir devlet dini inşasını mümkün kılmıştır. Başbakanlığa karşı sorumlu olan kurumun, sonradan, partizan kadrolaşmanın konusu olmaması mümkün olmayacaktır. Siyasal iktidarların politik amaçlarına uygun hutbelerin, Anadolu’da halkın toplanma ve sosyalleşme mekânlarından biri olan camilerde okunmasını kolaylaştırarak, Diyanet İşleri aracılığıyla din doğrudan doğruya siyasetin araçlarından biri haline gelebilmiştir. Dolayısıyla sözde dinle ilişkisini kesmiş olan devlet, yine sözde toplumsal hayata gönderilen dini, siyasetin operasyonel bir malzemesi haline getirmiştir.

Diyanet’in varlığı devletin Sünnilik dışındaki diğer mezhep ve dinlere karşı tutumunun da aynasıdır. Tekçi ulus yaklaşımının tezahürü olarak Alevilere, Zerdüştlere, Hıristiyanlara vb. karşı tolerans eşiği zaten düşük olan egemen siyasetin, sözcüleri ve medyası aracılığıyla bu kesimlere yönelik aşağılayıcı ifadeleri ile bu kesimleri sindirmek için uygulanan, zaman zaman lince yol açan şiddet politikasının zemini “tek din tek mezhep” esaslı bir yurttaş yaratma pratiğinden beslenir. Diyanet İşleri Başkanlığı da böyle bir zeminde varlık sürdürmüş ve sürdürmektedir.

Bu, genelde siyasetin hizmetine özelde de o an iktidarda hangi parti varsa onun başbakanına bağlanarak kontrol edilen devlet dini, iç ve dış politikanın rüzgârlarından epeyce etkilenmiştir. 1925’te Şeyh Sait İsyanından itibaren bir devlet güvenlik sorunu olarak gündeme giren “irtica” ile mücadele kapsamında çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile mahkemelere Meclis onayı olmadan idam cezası verme yetkisi tanınmış, böylece resmi dinin çerçevesi kan dökülerek de çizilmiştir. Kendisini dini taleplerle ifade eden bir Kürt isyanı olarak beliren Şeyh Sait ayaklanması karşısında alınan tedbirlerin “irtica” tehdidine yöneldiği iddiası tekrarlandığı sürece, İstiklal Mahkemeleri, asıl, Cumhuriyet kadrolarının Türk milliyetçiliği eksenindeki ulusal sorun çözme stratejisinin şiddet içeriğini de gizlemeye yarıyordu.

Bu sebeple, Kemalist iktidarın elinde resmi dinden boşalan yere yerleştirilen laikliğin çerçevesi sadece irtica hareketlerine karşı alınan cebri önlemlerle belirlenmedi. Cumhuriyetin ilk zamanlarında oluşturulan köy odaları, Halkevleri vb. gibi kurumlar camilere alternatif toplumsallaşma mekanları olarak açılırken Kadro harekatına katılan imam ve öğretmenler hurafeden arınmış halk dini ile muasır medeniyet arasında taşıyıcı “aydınlatıcı” unsurlar olarak istihdam edildiler. Bu bir tür devlet onaylı, ıslah edilmiş dine kazanma harekâtıydı aslında.

Çok partili sisteme geçildiğinde ise, seçmen kazanma taktiği olarak İslami retorik kullanımı apaçık bir propaganda unsuru haline gelecekti. Siyasal alanda dini söylemin giderek ağırlık kazanması, toplumsal alanda denetlenerek yaşatılması uygun görülmüş resmi onaylı “Halk İslamı”nın giderek siyasallaşmasının etkenlerinden de biridir. Gelgelelim propagandada İslami motiflerin kullanılması sadece bir partiye oy devşirmek ve seçimlerle sınırlı bir kitle mobilizasyonunu sağlamak için başvurulan bir avadanlık olmadı. Din özellikle devlet politikalarının gerekçelendirilmesinde elverişli bir söylem kaynağı, emekçi kitlelerin de dini hassasiyetleri üzerinden devlete sürekli olarak bağlanmasının güvencesi olarak ele alındı.

Politizasyonun arttığı; gençliğin, işçi ve emekçilerin giderek hoşnutsuzlaştığı ve bu hoşnutsuzluğun siyasal bir ifade kazandığı 80 öncesi dönemin ardından gelen 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte din, dağılmış toplumsal parçaları birbirine bağlayacak bir zamk olarak yeniden keşfedildi. Kenan Evren miting alanlarından Kur’an ayetlerini okumaya, dine atıf yapmaya başladığında ve kamuda çalışan memurların kılık kıyafetiyle ilgili yönetmelikler çıkarıldığında toplumun yeniden dindarlaşması için ilk adımlar atılmıştı.

Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında, devlet din eğiticilerinin rasyonel eğitimini üstlenmiş imam hatipler ve İlahiyat Fakülteleri açılmıştı. Ondan sonraki süreçte ise, artışı siyasi iktidarın meşrebine bağlı olarak değişecek biçimde, imam hatip okulları, diyanete bağlı kuran kursları pıtrak gibi çoğaldı. 12 Eylül darbesi bu bakımdan bir milattır.

Sendikaların, partilerin, kitle örgütlerinin kapatıldığı, siyasi örgütlenmelerin yeraltına itildiği bu koşullarda hayata geçirilen, Turgut Özal’ın hazırladığı 24 Ocak Kararları adlı iktisadi liberalleştirme paketinin sonuçlarına karşı herhangi bir karşı çıkış, bir yandan işkence ve hapis tehdidiyle bastırılırken geriye kalanlara da uyuşturucu olarak din afyonu zerk ediliyordu. Yine Marx’ın deyimiyle “Din bu dünyanın genel teorisini, onun ahlaki onaylanmasını, tesellisini ve aklanmasının temelini oluşturmak” üzere ele alınmıştı. (Marx, aynı yer)

Devlet daha önce toplumsal alana gönderildiği ilan edilen dini, irtica tehdidinin yegâne güvencesi görülen, bu uğurda zaman zaman kadro temizliğine giden ordu yönetimi eliyle, işaret edilen, sınırları öngörülmüş toplumsal alandan daha geniş alana yaydı ve siyasetin baş köşesine oturttu. 12 Eylül darbe dönemi Türkiye İslamının siyasallaşmasında bir eşik olmuştur. Ve elbette cunta kurmayları bunu yapabilmeyi Cumhuriyetin kurucu kadrolarının laiklik anlayışında buldukları olanaklara borçludur. Bu anlayış sayesinde devlet ile din arasında bir ayrılma hiçbir zaman yaşanmamış, tersine din devletin ve hükümetlerin icraatını kolaylaştıran, halkın kontrol altında tutulabilmesi için el altında bulundurulan elverişli bir araç olmuştur…

AKP DÖNEMİ: ADIM ADIM TASFİYE

Dinin siyasal hedefler doğrultusunda araçlaştırılması sadece iç egemen sınıfların ulusal sınırlar içindeki “beka” sorunu ile ilgili değildir. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada hem yerel devletler hem de bu bölgede hegemonya mücadelesi veren emperyalist güçler açısından din, düzen kurucu bir araç olarak kullanılmış, hem de ezilmişliklerine yol açan bir düzeni protesto etme biçimi olarak kültürel bir silah olarak gördükleri dine sarılarak mobilize olan kitlelerin radikal örgütler tarafından çekilerek veya onlar tarafından sınırlanarak denetlenmesini kolaylaştırmıştır. Hem de din dışı, laik ve sol muhalefetin bastırılmasında teşvik edilmiştir.

Siyasallaşan İslam’ın radikalleşme potansiyeli taşıyan unsurlarının teşvik ve desteklenmesi, bazen yoktan var edilmesi uluslararası güçlerin bölgede İslam ile ilişkisinin ideolojik düzeyde kalmadığının göstergesidir. Nitekim soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği’ni güneyden kuşatacak biçimde Afganistan başta olmak üzere bölge ülkelerinde “kontrollü kaos” yaratarak inisiyatifi ele geçirme hedefinin sonuçları uzatılmış savaşlar olmuş; mezhepler arasındaki farklılıklar fay hatlarına dönüşmüş, Afganistan bir bataklık haline gelmiştir.

Yeşil Kuşak politikası aynı zamanda yerli gericilikler tarafından iç muhalefeti ezebilmenin de imkânlarını vermişti. Örneğin Mısır’da komünist örgütlerin ve muhalefetin ezilmesinde devlet dışında ama devlet göz yumduğu için örgütlenebilen silahlı İslamcı örgütler önemli bir rol oynadılar. Gelgelelim bu Batı karşıtı bir söylemi olan; yoksulluk ve ezilmişliğin nedenlerinden biri olarak Batı’ya projeksiyon tutan fundamentalist örgütlerin, velinimetleri tarafından sürekli bir kontrol altında tutulması o kadar kolay olmadı. Neron kendisini doğuran anayı da yakmaya kalkıştığında riski yönetebilmenin başka yolları aranmaya başlandı. Bunlardan biri Ilımlı İslam modeliydi.

2000’li yıllardan itibaren Ortadoğu için Ilımlı İslam modeli telaffuz edilmeye başlamışken, AKP tam da bu koşullarda, yeni bir paradigmanın sürüme sokulduğu koşullarda iktidara geldi. Önceli olan Refah partisi liderinin söylediği “değişim kanlı mı olacak kansız mı” sözüne ve tarikat şeyhlerinin belden aşağı hikâyelerine kilitlenmek suretiyle yapılan ve Hükümeti deviren 28 Şubat askeri darbesinden sonra, RP’den kalan kadroların oluşturduğu AKP’nin başkanı Erdoğan’ı ABD’ye takdim eden danışmanları “süpürüp atmayın, alın kullanın” diye tarihe geçen laflarla yaptıkları pazarlıkla Türkiye egemen siyasetinin yol haritasını belirlemişlerdi.

Zaten öncelikli olarak Mısır’da yurtlanan Müslüman Kardeşler “gözetimli” bir biçimde “ılımlılaşmıştı.” Ilımlılaşmaktan kasıt, ABD politikalarına kayıtsız şartsız biat, süper güçlerin bölge politikasında kolaylaştırıcı olmak, İsrail ile Filistin sorunundan kaynaklanan tarihsel nifakı yumuşatmak, iç politikada ise bu politikaların etrafında örgütlenmiş sorunsuz bir halk kitlesinin garantisinin verilmesiydi. Ne var ki Mısır ve Tunus’ta Arap ayaklanmalarından sonra iş başına gelen Müslüman Kardeşler Hükümetleri, kendilerinden bekleneni yerine getirmediler. Mısır’daki hükümet bir darbeyle uzaklaştırıldı, Tunus’ta ise Gannuşi nihayet “din ve devlet işlerini ayıracağız” beyanında bulunmak zorunda kalıncaya kadar Müslüman Kardeşler halk baskısına maruz kaldılar. Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığını da yapan Tayyip Erdoğan’ın partisi ise Suriye politikasında zaman zaman çizginin dışına çıkmış olsa da bölge emperyalist koalisyonun direktiflerini zora sokacak biçimde adım atamadı. Atmaya niyetlendiği zaman ise Irak’ta olduğu gibi “başa çuval geçirme” türündeki uyarılarla belirli bir pozisyonda durmaya zorlandı. Nihayet Suriye krizinde açıktan destek verilen, yurtlandırılan, lojistiği ve transferi için kolaylıklar sağlanan silahlı çetelerle ilişkisini bile açıktan savunamayarak IŞİD karşıtı koalisyona katılmak; üstelik İncirlik başta olmak üzere üsleri ve tüm hava sahasını IŞİD Karşıtı Koalisyona açarak pazarlık yapabilme şansını elde etti.

Elbette Suriye’de silahlı gerici çetelerin desteklenmesinin içerde giderek yoğunlaşan bir muhafazakârlaştırma-dindarlaştırma süreciyle birlikte yürümemesi mümkün değildir. Zira AKP Hükümetleri boyunca iç politika da dış politikayla birlikte senkronize bir biçimde yürütülmüştür. Ne var ki, Türkiye’deki tarihsel birikim, devletin kuruluş biçimi, laikliğin oldukça geniş ve az çok örgütlü toplumsal bir tabanının olması kitle maniplasyonunu zamana yaymış ve laikliğin Anayasa’dan çıkarılması talebinin ifade edilebileceği koşullar yaratılıncaya kadar ustalıklı bir toplumsal mühendislik çalışması yapılmıştır.

HALKIN AFYONU

İlk iki dönemini Gülen cemaati, liberal aydınlar, 2010’daki Anayasa değişikliği referandumunda “yetmez ama evet” sloganıyla katılan siyasi örgütler dahil bir koalisyon halinde geçiren ve “ileri demokrasi vaadi” ile 12 Eylül darbesiyle hesaplaşacağını söyleyen AKP’nin üçüncü döneminde yoğunlaşmak üzere dindarlaşma atağı hızlandı. 2012-2013 eğitim-öğretim yılında imam hatip ortaokullarında okuyan toplam öğrenci sayısı 94 bin 467 iken, MEB’in bu okulları teşviki sayesinde 2015-2016 döneminde sayı 5 kat artarak 458 bin 997 oldu. 4+4+4 eğitim yasası ve müfredat değişikliği ile “kindar ve dindar” nesillerin yetiştirileceği ilan edildi. Diyanet işlerinin bütçesi artırıldı. Medya operasyonları yapılarak muhalif basın ve gazeteciler kıskaca alındı; neredeyse bütün programlar “genel adaba ve ahlaka uygunluk” bakımından takibe alındı. Televizyon programlarında dini programlar çoğaltılırken yerel örgütlenmeler aracılığıyla dini etkinlikler artırıldı. Kutlu Doğum Haftası adıyla uydurulmuş bir tarih belirlenerek ilkokullarda, mahallelerde, üniversitelerde yoğunlaştırılmış dini programlar uygulanmaya başlandı. Kadınların örtünmesi teşvik edildi. İçki satışına ve içilmesine sınırlar konuldu. Okullarda kılık kıyafet tartışması başlatıldı vb.

Böylece günlük yaşam her yönden kuşatılırken bu dincileştirmeye itiraz eden, açıkçası kendi yaşam alanlarına yönelik bir saldırı altında olduklarını hisseden kesimler “elitizm”, “züppelik”, “dinsizlik” ile suçlanarak, öte yandan, Müslümanların Cumhuriyet tarihi boyunca ezilmişliklerinin, 28 Şubat’ta ikna odalarına alınmalarının hedefi ve gerekçesi ilan edilerek saf dışı edilmeye çalışıldı. Böylece AKP’ye oy veren dindar kesim ile vermeyen kesimlerin farklı iki mahallede yaşadığı, birbirine husumet duyan kitlelerden oluşan “paralel iki toplum” yaratılmış oldu. Biat etmiş yüzde 50’lik bir kitlenin sürekli olarak konsolidasyonu AKP iktidarını güvenceye almanın temel koşulu olduğu için bu seçmenin dini ve muhafazakâr taleplerinin kışkırtılması diğerlerinin ise “şeytanileştirilmesi” biçiminde süren toplumsal dizayn çalışmasının toplumsal sonuçları, Erdoğan-AKP Hükümetinin yüzde 50’nin de desteğini aşan bir nüfuz kazanmasını sağlamıştır. Bunda elbette Kürt sorununun çözümünün askıya alınması, Kürt illerine yönelik savaşın başlaması ile birlikte artan milliyetçilik dozunun dini referansların daha katmerli bir biçimde kullanılmasını mümkün kılmasının payı olmuştur…

Türkiye’de muhafazakârlaştırmanın görünür unsurlarını sayabilmek kolaydır. Ne var ki, toplumsal dindarlaşma oranının artışına paralel biçimde yürüyen “devletin kurucu laiklik nosyonu”nun tasfiyesi sadece kurumsal ve cebri tedbirler içermediği gibi, egemen siyaset açısından “dar bir yolu geçerken” kısa dönemli bir fayda sağlamak için de gündeme gelmemiştir. Çok yönlü ve veçheli olan bu operasyon hem içerde hem de bölgede toplumsal-siyasal ve hukuki bir dizaynın konusudur ve Türkiye bu konuda bir laboratuardır.

Süreç şöyle işletilmiş ve işletilmektedir:

1. Türkiye 20. yüzyılda, ulusal kurtuluş mücadelesi yürüterek siyasi bağımsızlığını kazanan ve ilk ulus-devletleşen ülkedir. 20. yüzyıl boyunca bu süreci diğer bağımlı ve sömürge ülkeler de izlediler. Ne var ki 21. yüzyıla gelindiğinde siyasal bağımsızlıklarını kazanmış ülkelerin kapitalizme entegrasyon ve emperyalizme bağımlılık biçimleri kapitalizmin neoliberal evresinde artık engelleyici bir hukuksal sınır yaratıyordu. Bu bakımdan öncelikle sermaye ihracı, birikimi, pazar ve nüfuz imkânlarını daraltan, iç hukukların geciktirici prosedürlerine bağımlı kılan devlet biçimlerinin değiştirilmesi gerekiyordu. AKP Hükümetinin ilk uygulaması devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması olmuştur. Başlangıçta ordunun, bürokrasinin ve yerel idare kurumlarının da nasibini aldığı bu yeniden yapılanma sayesinde uluslararası sermayenin ülke içindeki dolaşımı kolaylaşmış, içerde devlet desteğiyle palazlanan bir “yeşil burjuva” sınıfı siyasi iktidarla klientalist ilişkilerinin de kolaylaştırıcılığında yeni sermaye birikim alanları ve pazarları yaratabilmiştir. Bu sınıf kentsel dönüşüm, HES-baraj inşaatları, madencilikte rödovans sistemi sayesinde iktisadi güç kazanırken küreselleşme sürecinin yerelleşme çizgisini hayata geçirmiş; en ücra köşedeki araziler, akarsular, ormanlar bunlara peşkeş çekilmiştir. Hükümetle girilen rantiye ilişkisi ise kültürel bir ilişki olarak tanınmış; “dini bütün” iş adamları, laik “TÜSİAD elitizminin” mağdurları olarak gösterilerek açıkça desteklenmiştir.

Ancak AKP’nin burjuvaziden burjuvazi seçiyor görünmesi, “elitizmle” suçlanan burjuva kesiminin bu süreçten nemalanmadığı anlamına gelmez. Nitekim TÜSİAD Erdoğan’ın suçlamalarına ve ithamlarına karşı çekingen yanıtlar vererek yoluna devam etti; zaman zaman, Gezi Direnişi’nde olduğu gibi Koç grubuyla çelişkinin göze görünür olduğu zamanlarda bile, büyük burjuvazi kârını ve pazar payını katlamaya devam etti. Bu kesim siyasi iktidarın kültürel tercihlerini kendi bekası için çok sorun olarak görmemiştir. Neoliberal kapitalist sistemin güçlenmesi için sorunsuzca alanlar açıldığı ölçüde, bunların hangi kültürel söylemlerle gerekçelendirildiği büyük burjuvazinin ve örgütlerinin umurunda olmadığı gibi, kendilerini ihya eden ama halkın daha fazla sömürülmesi için yeni imkanlar yaratan politik ve iktisadi karar ve uygulamalara karşı dindarlaştırmanın ve muhafazakârlaştırmanın emekçileri teskin edici rolünün de kendi çıkarları için elzem olacağının farkındaydılar.

Bu süreçte devlet ihale yasalarının değişmesi sayesinde ve yabancı sermayeye tanınan imtiyazlar aracılığıyla yabancı tekellerle işbirliği yatırımlarında büyük burjuvazinin yolu açıldı.

Muhafazakâr aileler, tüketici kesimler beyaz eşya, elektronik cihaz, otomotiv sektörünün müşterisi oldukları sürece pazar dolaşımı da tehlikeye girmiyor; muhafazakâr kültürel ihtiyaçlara tekabül eden yeni gündelik yaşam gereçlerine duyulan ihtiyaç yeni üretim alanları ve pazar imkanları doğurdukça (konfeksiyon, tekstil, konut, turizm sektöründe olduğu gibi) piyasa ihya oluyordu. Büyük burjuvazinin AKP’nin laikliğin tasfiyesine kadar varan kültürel iddialarından büyük burjuvazinin şimdilik rahatsız olması için önemli bir neden yoktur.

2. AKP hükümeti dindarlaşmayı işçi sınıfı ve emekçilerin kazanılmış haklarını tasfiye etmenin bir aracı olarak görmüştür.

Bu iki biçimde hayata geçirildi:

Birincisi; iki yüz yıldır mücadele eden, örgütlü sınıfların hakları birer birer geri alınır ve emekçiler güvencesizleştirilirken devlet eliyle oluşturulan “sivil toplum” güçleri; yani AKP’nin yerel yönetimleri, yine AKP eliyle kurulan vakıflar, dernekler vb. aracılığıyla hukuki, sendikal güvenceler ve devlet desteğiyle yaratılmış cemaat dayanışmasına ihale edilmiş; geçim ve refah AKP’ye yakınlıkla elde edilebilecek bir konfor haline getirilmiştir. Dindarlaşma ve muhafazakârlaşma bu gerekçelerden de beslenmiştir.

İkincisi; “Hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine” inanan bir müminler topluluğu gerçek dünyada yaşanan eza ve cefanın sorumlusunu yeryüzünde aramaz. Hesaplaşmayı ve gönenci vaat edilen öteki dünyada arar. Dindarlaşmanın teşviki, kazanılmış ve hukuki haklarının bilincinde olmayan bir işçi sınıfını biçimlendirmeye hizmet eder. AKP emekçiler arasında din ve muhafazakârlığın yayılmasını bunun için de teşvik etmiş; emekçilerin gerçek talepleri hükümetin el becerisi oranında gerçekleştirebildiği optik bir kaydırmayla kültürel meselelere odaklanmıştır. Gezi direnişinde camide içki içildiği, deri kıyafetli adamların türbanlı bir kadına saldırdığı yalanları, toplumsal bir eylem bu konsolide kitlede de muhtemel bir dağılmaya işaret ettiği zaman sürüme sokulmuştur. Bu kitle kendi yaşam tarzlarına düşman, Hükümetin devrilmesini isteyerek, AKP kurmaylarının iddia ettiği biçimiyle, onları AKP öncesi zulmün ve ezilmenin siyasi ortamına yeniden döndürmeye hevesli bir kitleye karşı yalan dolanla doldurulmuş propagandanın etkisiyle gard alır hale getirilmiş, Müslüman kitlelerin yaşam değer ve çıkarlarını savunur görünen AKP etrafında kenetlenmeleri için her şey yapılmıştır.

3. İki temel sınıf arasındaki ilişkiyi zamana yayılarak yeniden düzenleyen kültürel hamle türban kampanyası ile başladı. AKP’nin üzerine odaklandığı en uzun süreli konuların başında gelen; daha önce de yapılabilecekken AKP iktidarının üçüncü döneminde kaldırılan resmi kurumlardaki türban yasağı, sayesinde toplumsal alana ilke enjeksiyonunun yapılabildiği kritik kalkış noktasıdır. AKP’den önce özel ve kişisel bir alanın konusu olan, “halk İslamı”nın gündelik ritüellerini tamamlayan bir gereç olarak muamele gören türbanın siyasal alanın konusu haline gelmesi, bir değer tartışması eşliğinde gerçekleşti. İnsan hakları, hukuk, özgürlük, eşitlik, yurttaşlık gibi 1789’dan bu yana evrenselleşmiş değerlerin dayanıklılığının üzerinde sınandığı türban, dini bir aksesuar veya düstur icabı olmaktan çıkarılarak itikadın değil siyasal hukukun konusu haline adım adım getirildi. Bu süreç aynı zamanda Cumhuriyetin kuruluş ideolojisinin eleştirisiyle de yürütüldü. Böylece laiklik ile birlikte bir paket halinde bulunan evrensel yurttaşlık normları tam ortasından kat edilerek türbanın çağrıştırdığı bütün kavram ve eylemlere kamusal alanda meşru ve hukuki bir alan açılmış oldu. Onun dışındaki bütün konularda AKP Hükümeti aynı yöntemi izleyerek “Çarşı”nın düzenini ve normlarını değiştirmeye çalışacaktı.

4. Evrensel normların türban sayesinde tartışılır hale gelmesinin mantıki sonucunu Tayyip Erdoğan yakın bir zamanda ifade etti. Devletin başlıca fraksiyonlarının (ordu, bürokrasi, büyük burjuvazinin diğer partileri, daha önce kovuşturmaya maruz bırakılmış kirli işlerin yürütücüsü para militer kesimler, istihbarat vs.) etrafında toplandığı AKP’nin politik çıkarlarını temsil eden, ona uyarlanmış, eğilip bükülmüş ve günlük pragmatizme uygun olarak şu veya bu yönünü öne çıkaran bir keyfiyetin belirlediği “milli ve yerli” değerlerdir. Milli ve yerli bir Anayasa, milli ve yerli bir milletvekili, milli ve yerli bir başkanlık sistemi gibi bir dizi kavrama tamlama olarak eklenebilen milli ve yerli, Türkiye devletini bağlayan bir dizi uluslararası anlaşmaların ve evrensel yaptırımların keyfe bağlı tanınmaması anlamına gelmekte; hukuki çerçevesi çizilmemiş bir millilik ve yerlilik sadece keyfiyeti ve “ben yaparım olur”culuğu değil aynı zamanda toplumsal bir yozlaşmayı da kışkırtmaktadır. Nitekim bütün bu çal-kaç, yap-sat ve rödovans ekonomisinin tamponladığı inşaat sektöründe yaptığı yatırımlarla ibretlik bir figür olarak dönemi simgeleyen müteahhit Ali Ağaoğlu’nun “üç hanımım, dört hanımım” diye konuşabilmesi böylece mümkün olabilmiştir. Hukuki ve yargı sisteminin Saray’a bağlandığı mevcut koşullar sadece bir belirsizlik yaratmaz; bu belirsizlikten doğan boşluğa dini ve muhafazakâr kültürel çağrışımların dolmasına, bunların gündelik hayat içinde başat hale gelmesine ve nihayet bu kavramların bir yönetim retoriği seviyesine yükselmesine alan açar. Rasyonel aklın yerini artık sadece gündelik hayatta değil siyaset alanında da hurafe almıştır.

5. Burjuvazinin ve egemen siyasetin 12 Eylül sonrasında ukde olarak büyüttüğü, dış politik hedefler içerdiği gibi toplumsal bir yeniden yapılandırmanın başlığı da olan “Türk İslam” sentezi programı, AKP hükümeti döneminde büyük ölçüde hayata geçirilmeye başlanmıştır. Yerli ve milli olanın dinle temasından ortaya çıkan bulamaca ait kavramlar okullarda “değerler eğitimi” başlığıyla artık bir ders konusudur. Cumhuriyet döneminde çıkarılan Tevhidi Tedrisat Kanunu, eğitimin içeriği tamamen değiştirilerek tersine bükülmüş; din eğitimi zorunlu hale getirilmiş, kuran kurslarına giden çocuk sayısı artmış, kız çocukları örtünmeye özendirilmeye başlanmış, Cuma namazı sırasında eğitime ara verme normalleşmiş ve nihayet kütüphanelerin kapandığı yerde mescitler inşa edilmeye başlanmıştır.

6. AKP hükümetleri, Türkiye burjuvazisinin emperyal heveslerinin ve fetihçi dürtülerinin palazlanmak için daha önce bulamadığı bir zemini, bölgesel ilişki ve çatışmaların içinde konum belirleyerek, ittifaklar kurup bozarak sağladı. Ortadoğu’da hegemonya mücadelesinde, emperyalist koalisyonun etkin bir parçası olmak için kendisini biledikçe Osmanlı yayılmacılığını iktisadi ve siyasi bir norm, ümmetçiliği de bölge halkları üzerinde nüfuz kurabilme hayallerinin yol arkadaşı olarak seçti. Sünnileri ve Şiileri ayrı ayrı hilaller olarak kategorilere ayırıp sonra da mezhepler arasındaki farklılıkları yönetilebilir bir çatışmanın konusu olarak kışkırtarak halkları ve devletleri birbirine düşüren emperyalist güçlerin uzun vadedeki hedefleriyle birleşmeye elverişli bir tercihti bu. Kemalist kadroların Türk milliyetçiliğini her daim beslemek, Türklüğe bir tarihsel süreklilik kazandırmak için benimsediği tarih yazımının benzerini ümmetçiliğe referanslar sağlamak için yazdıran AKP hükümeti Orta Asya’daki köken devletlerden başlayarak Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının zafer ve fetihlerini her fırsatta yüceltti; Tayyip Erdoğan’ın varoluşuna tarihsel bir zorunluluk, bir gerekçe tarih ilmi aracılığıyla yaratılırken eski hükümdarların, kendileri hakkında iddia ettikleri bir varoluş koşulu çağrışım yoluyla Tayyip Erdoğan’a projekte edildi: Varoluşun tanrı isteği olduğuna dair bir imge yaratabilmek tarihsel olguların zamandışı bir iliştiriciyle bir araya getirilmesini gerekiyordu ki, din bu anlamda da etkin bir ulama aracı olarak kullanıldı. Müslüman ataların tarih içindeki hareketinin kaçınılmaz sonucu AKP ve Erdoğan’a işaret ediyordu. Erdoğan ve partisi zaten geçmişten müjdelenmişlerdi. O halde ümmetin de bu gerçeklik önünde eğilmesi için Suriye’yi işgal ederek Emevi camisine bir gidip namaz kılmak bu müjdelenmiş siyasetin hakkıydı. Ne var ki, düşteki hesap gerçeğe pek o kadar uymaz. Ümmetçi-cihatçı politikalar da emperyalist bloğun kendi hesaplarının rasyonel pragmatizmine çarptı; Selçuklu ve Osmanlı kıyafetleri giydirilmiş askerlerin arasında yabancı konuklarını karşılayan Erdoğan’ın fotoğrafı, yurttaşın nezdinde bir övünç kaynağı olsun diye kendi basınında arşive alındı.

7. Kürt sorununun, Kürtlere eşit haklar temelinde statü ve hukuki haklar tanıyarak çözümünü değil de bir AKP Kürtlüğü inşa etmek için yola çıkan Hükümet bunda başarılı olamadı. MGK’da tehdit algısı yeniden vurgulanarak Kürt sorununda çözüm süreci geriye sarıldı ve şiddet politikası yeniden devreye sokuldu. Kürtlere yönelik saldırılar yeniden başladığında dozu artırılarak körüklenen milliyetçiliğe, Kürt olmayan emekçiler nezdinde imha politikalarına meşruiyet sağlamak için, zaten büyük ölçüde hegemonik hale gelmiş dindarlığın açtığı alandan yakıt sağlandı. Kürt illerinin kuşatılmasında Ortadoğu’da din adına mobilize bir terör aygıtı olarak çalışan çeteler devreye sokuldu; Kendilerine “Esadullah” gibi isimler takan bu çeteler yakılıp yıkılan kentlere imzalarını attılar. Böylece dini mesaj ve örgütlenme bir operasyonun dayanakları haline gelebildi.

8. Aile AKP Hükümeti açısından dönüştürülmesi gereken özel ilişkilerin alanıdır. Ama aynı zamanda iktisadi bir birimdir de. Sosyal güvenlik politikalarının tasfiyesi, işsizliğin artışı, toplumsal bağların çözülmesi, aile ücretindeki reel düşüş, emeklilik yaşının uzatılması vb. bütün ekonomik saldırı süreçlerinde emek gücünün yeniden üretiminin yükü kapitalistten alınarak aileye yüklenir. Yetinmek zorunda olduğu geçim araçlarını elde etme imkanlarının daralmasına karşın sistemin bütün gediklerini kapatması aileden beklenir. Bunun içinse mevcut statükosunu borçlu olduğu hukuki kazanımlarının, anıları unutulmuş olsa da geçmiş mücadelelerin hayrına ayakta duran mevzuatın farkında olan kadının daha az talepkar olması gerekmektedir. Kadınların tevekkülünü, kanaatkarlığını, itaatkarlığını güvenceye alan önce Allah korkusunun sonra da “makbul kadınlık” ölçeri olarak Müslüman mahalle baskısının kışkırtılması bunun için öncelenmiştir. Durumun içselleştirilmesini kolaylaştıracak biçimde kışkırtılmış erkekliğin hedefi haline gelerek ölüm, tecavüz ve tacizle terbiye edilme yolları açık tutulmuş; hukuk bu insanlık suçlarına karşı bir düğmeye basılmış gibi müdahalesiz bırakılmış; böylece toplumsal ve özel hayatın her alanının kendi bedensel ve ruhsal bütünlüğü için tehlikeli olmaya başladığını gördükçe kadının taleplerinin asgariye ineceği düşünülmüştür. Tam da bu noktada, yeni nesillerin anasına sığınacak liman olarak vaaz grupları, AKP’li belediyelerin oluşturduğu hanımlara mahsus kültürel topluluklar ve nihayet evin dört duvarı arasında secde kalmıştır. Din kadın aracılığıyla, kadın sayesinde emek gücünün yeniden üretim maliyetini azaltan bir ideolojik/kültürel terbiye aracı olarak devrededir.

9. Ne var ki bir toplumu sadece terbiye ve uyuşturucularla yönetmek mümkün değildir. Bu toplumun aynı zamanda gerek duyulduğu her durumda aktifleşmesi beklenir. Nitekim bir zamanlar “yüzde elliyi evde zor tutuyorum” diyen Tayyip Erdoğan ve “hükümeti” için AKP kitlesi sürekli bir kışkırtmanın konusu olmuştur. Hükümet, kendisine muhalif olanları sindirmek, AKP’ye oy vermeyen kesimleri köşeye sıkıştırmak ve onları sürekli olarak “geçmişteki Kemalist tek parti diktatörlüğü”nün günahlarından sorumlu tutabileceği bir elitizm parantezine sabitleyebilmek için kendi yüzde ellisine dahil emekçilerin, AKP Hükümeti döneminde ayrıcalık ve özgürlük kazandığını her zaman yinelemiş ve bunların kaybı durumunda sadece dinden-imandan değil iktidardan da olunacağının propagandasını yapmıştır. Din ve iman, emekçilerin nezdinde, eldeki kuşu koruduğu için sakınılması gereken bir levazım durumundadır. Bu, safları her gün yeniden kuran dini duygu AKP’nin yegane dayanağıdır.

Bütün bunlarla; hem devletin hem toplumsal hayatın hem de bu ikisi arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kurumunun AKP normlarına göre yeniden yapılandırılması önemli bir seviyeye gelmiş; Erdoğan-AKP Hükümeti daha önce ayrıştığı kurumlar dahil, sermayenin ve devletin başlıca fraksiyonlarını büyük ölçüde etrafına toplamış; siyasi alanda geniş bir nüfuz elde etmiştir. Halk güçleri ve emekçiler arasında ise derin bir kutuplaşma ile atbaşı giden yüzde ellilik kitle konsolidasyonunun mutlak bir egemenliğe yetmediği noktaya ulaşılmıştır. Tek adam diktatörlüğünden başlayarak egemen siyasetin Türk tipi bir faşizmle ihya edilme eşiğine gelindiği ve mevcut laikliğin anayasal ilgası ve iptalinin de bu operasyonun mütemmim cüzü olarak dile getirildiği bir siyasi düzeye gelindiği söylenebilir.

Bu gelişmelerin acil bir talep haline getirdiği diktatörlüğe karşı demokrasi mücadelesinin ana başlıklarından biri laiklik için mücadele olmuştur. Ne var ki laiklik; bir yandan AKP’nin kutuplaştırma siyasetinin yansıdığı bir karşı siyasal zeminden savunularak diğer yandan da Sünni çoğunluğun kışkırtılmış dini ve siyasi algısını veri alan “Türk toplumunun hassasiyetlerini gözeten” yeni ve postmodern bir laiklik talebi ekseninde tartışılarak, aslında her iki durumda da referansı din olan bir aralığa sıkışmış durumda. Laiklik biçimlerini bu tanımlama biçimleri yönlendirdiği ölçüde mevcut sistemi bir başka veçhesiyle yeniden üretmekten başka bir sonuç alınamayacağı da açıktır.

LAİKLİK MÜCADELESİ, MÜCADELENİN LAİKLİĞİ

Laiklik din ile “devlet işleri”nin birbirinden ayrılması; devletin herhangi bir din ve mezhebe özel bir müsamaha göstererek onu hukuki, kurumsal veya söylemsel olarak güçlendirmesine, kollamasına son vermesi; bütün dinlere karşı tarafsız, ilgisiz bir konumda durması anlamına gelir. Din devlet tarafından gözetilmez, devlet Anayasasında “devletin dini” ibaresi bulunduramaz. O ancak yurttaşların, devlet tarafından güvence altına alınmış inanma veya inanmama özgürlüğü kapsamında “özel” alanının bir konusudur. Ne var ki bu ilgisizlik devletin yurttaşlarının vicdan, ifade ve ibadet özgürlüğü karşısında da nötr olacağı veya din ekseninde siyasallaşarak örgütlenen yıkıcı radikalizme karşı tarafsız olacağı anlamına gelmez.

Devlet dini siyasal hedeflerinin bir manivelası olarak kullanamaz; inanma-inanmama özgürlüğünü berhava etmeye yönelen organizasyonların faaliyet üreteceği zeminin oluşmasını teşvik etmez. Farklı inanç gruplarını, mezheplerin ve dinlerin birbirine karşı kışkırtılmasını bir politik yöntem olarak benimseyemez; bu türden uluslararası ittifaklara giremez.

Bu kapsamda Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum aracılığıyla Sünni çoğunluğu Hükümetin eklentisi ve egemen mezhep gücü haline getirmişken başta Aleviler olmak üzere diğer din ve mezheplerden olanları görmezlikten gelen, onlara yönelik şiddeti el altından örgütleyen veya buna göz yuman, hatta bunları çoğu kere bir mezhep veya din olarak bile görmeyen bir devlet anlayışı laiklikten uzaktır. Ne var ki Türkiye’de siyasi rejim her zaman bu yolu izlemiş Sünniliği bir devlet dini olarak örgütlemiş; tarikat ve cemaatlerin siyasallaşmasını teşvik etmiş; bu cemaatlerin mensupları oy deposu, siyasal partilerin yedek gücü olarak görüldüğü için şimdiye kadar hükümet olan bütün partiler, görünmez koalisyon ortaklarını bunların arasından seçmiştir. Bugün bu cemaatlerin bir kısmı aynı zamanda devlet imkan ve ihalelerinden beslenen birer iktisadi birim olarak da palazlanmışlar; bürokrasiye kadro devşirmek ya da maddi olanaklar sağlayabilmek için pazarlık gücü elde etmişlerdir.

Bugün sibyan mektepleri açarak çocukları çok küçük yaştan itibaren dindarlaştırma operasyonuna dahil eden AKP Hükümeti, müfredata eklenen “değerler eğitimi”nin hocalarının bu cemaat ve tarikatlardan seçilmesini kolaylaştıracak biçimde yasal değişiklik de yapmıştır. Ancak Aleviler, cemevlerine ibadethane statüsü tanınması talebine yanıt alamadıkları gibi, Alevi nüfusun sürekli bir tehdit altında yaşatıldığı siyasal iklim hep korunmuştur. Yine bugün, Suriyeli Sünni göçmen nüfusun Alevi bölgelerine yerleştirilmesi biçiminde uygulanan demografik planlar, kritik dönemlerde Alevi evlerinin işaretlenmesi, bu mezhep sahiplerine yönelik Sünni “mahalle baskısı”nı mümkün kılan nefret suçu kabilindeki tutumlara “takipsizlik” ve ilgisizlik ülkeyi giderek bir korku cumhuriyetine çevirmiştir.

Durum oldukça vahim bir aşamaya gelmiştir. Laiklik hem ezilen mezhep mensuplarının hem de din, milliyetçi ideoloji ve mezhep farklılıklarını kışkırtabilen siyasi güçler sayesinde kolayca bölünebilen, bu ideolojilerin yarattığı körlük nedeniyle ezilmelerinin ve sömürülmelerinin nedenini tespit etmekte zorlanan; birbirini yoldaş değil de rakip olarak gören her dinden mezhepten emekçilerin temel taleplerinden biri olma potansiyelini taşıyor. Üstelik bu talep şimdi her zamankinden daha yüksek sesle dile getirilir olmuştur.

Laiklik için mücadelenin, Kemalist tek parti iktidarı dönemindeki kimi uygulamaları sürekli hatırlatıp vaktiyle “Müslümanlara yapılan eziyeti” laikliğin tasfiyesinin gerekçesi haline getiren hükümetin izlediği yolu tersten izleyerek ayrışmayı derinleştirecek bir karşı kutuptan ele alınmasının başarı şansı yoktur. “Türban devrimi”nin karşısına “şapka devrimi”nin temsil ettiği değerler konularak dillendirilen bir laiklik talebi; her zaman bir totoloji olarak kalmaya mahkûmdur. Çünkü 90 küsur yıl boyunca dinin siyasetin etkin bir aracı olarak kullanıldığı biçimiyle laiklik, kendi tasfiyesinin imkânlarını içinde barındırır.

Laiklik hem ortaya çıkış koşullarında hem de sonraki tarihsel süreçte diğer siyasal taleplerden ayrışmış olarak gerçekleşebilme olanağına sahip olmamıştır. Eşitlik ve özgürlüğün Anayasal bir hüküm olmadığı koşullarda din ve vicdan hürriyetinin; insan haklarını formüle eden evrensel hukuk benimsenmediği sürece inanç ve inanmama hakkının olmayacağı aşikardır. Din devleti kurgusu demokratikleşememenin veya kazanılmış demokratik hakların tasfiyesinin mümkün kıldığı bir aralıkta hayata geçme imkanı bulur.

Ne yazık ki laikliğin algılanışında ve talebin içeriğinin belirlenmesinde sık sık zemin kaybı yaşandığından söz edilebilir. Sıklıkla dine karşı bir mücadele ile karıştırılan laiklik mücadelesi inanan, inanmayan; Sünni-Alevi emekçi kitleleri arasında yeni bir ayrışmanın ya da veya var olan ayrışmanın derinleştirilmesinden başka sonuç vermez.

Lenin işçi partisinin Din Konusundaki Tavrı başlıklı makalesinde şu uyarıda bulunur:

“1874’te, Londra’da göçmen olarak yaşayan Komün mültecilerinin, Blanquistlerin ünlü manifestosunu tartışırken Engels, onların dine karşı gürültülü savaş ilanını bir aptallık olarak ele alır ve böyle bir savaş ilanının, dine ilgiyi yeniden canlandırmak ve dinin gerçekten sönümlenmesini zorlaştırmak için en iyi araç olduğunu belirtir. Engels Blanquistleri, sadece işçi kitlelerinin sınıf mücadelesinin, proletaryanın en geniş katmanlarını çok yönlü bir şekilde sınıf bilinçli ve devrimci bir toplumsal pratiğin içine çekerek, ezilen kitleleri gerçekten dinin boyunduruğundan kurtaracak durumda olduğunu, buna karşılık dine karşı savaşı işçi partisinin politik görevi ilan etmenin anarşist bir lafazanlık olduğunu anlayacak durumda olmamakla suçlar. Ve 1877 yılında, filozof Dühring’in idealizme ve dine en ufak tavizlerini acımasızca eleştirdiği “Anti-Dühring”de Engels, Dühring’in, sosyalist toplumda dinin yasaklanması gerektiği yönündeki güya devrimci düşüncesini en az o kadar kesin mahkum eder. Dine böyle bir savaş ilan etmek, der Engels, “Bismarck’ı fazlasıyla Bismarcklamak”, yani dincilere karşı Bismarck’ın mücadelesinin aptallığını tekrarlamak demektir.” (Lenin, Din Üzerine, s. 15)

Bugün AKP Hükümeti en büyük desteği yoksul emekçilerden almaktadır. Dünyanın, altından kalkamadığı dertleri karşısında dinin gizemleştirici, yatıştırıcı, teskin edici etkisine en açık ve en çok ihtiyaç duyan kesimdir bu. Ancak aynı zamanda, sınıf mücadelesinin düzeyinin elverdiği koşullarda başlangıçtaki barbarca dönemine kolaylıkla geri dönebilen ve vitrin temizliğine geçebilen kapitalizmin bütün baskılarına karşı en duyarlı ve en kolay harekete geçebilecek kesimdir de. Aynı yerde Lenin şöyle yazar:

“Din neden kent proletaryasının geri katmanları içinde, yan-proletaryanın geniş katmanları içinde ve köylü kitlesi içinde tutunuyor? Halkın cahilliği sonucunda, diye yanıt verir burjuva ilerlemeci, radikal ya da burjuva materyalist. O halde: kahrolsun din, yaşasın ateizm, ateist görüşlerin yayılması bizim temel görevimizdir. Marksist şöyle der: bu yanlıştır. Böyle bir anlayış yüzeysel, burjuva dar kafalı bir kültür taşıyıcılığıdır. Böyle bir anlayış dinin köklerini yeterince özenli, materyalistçe değil, idealistçe açıklıyor. Modern kapitalist ülkelerde bu kökler esas olarak sosyal niteliklidir. Emekçi kitlelerin sosyal ezilmişliği, çalışan sıradan insana her gün ve her saat, savaş, deprem vs. gibi bütün olağanüstü olaylardan bin kez daha çok en korkunç sıkıntılar ve dehşetli acılar yaşatan kapitalizmin kör gözüm hareket eden güçleri karşısında onun görünürdeki tamamen acizliği – bugün dinin en derin kökleri burada aranmalıdır.” (Age. s. 18)

O halde laikliğin tasfiyesine toplumsal bir temel sunan emekçi kitleler arasındaki dindarlaşmanın panzehiri; dini eleştiriler içeren bildirileri dağıtmak, emekçilerin dinin aleyhinde sözler işittiklerinde aydınlanacağını umarak din karşıtı propaganda yapmak değildir. Bu ancak siyasi gücünü emekçi sınıflar arasında kültürel/dini bir saflaşmayı becerebilmesine ve böylece gerçek talepleri kışkırtılmış kültürel taleplere projekte ederek kapitalizmi hedef olmaktan çıkarabilen siyasi iktidarı güçlendirir.

Laiklik mücadelesi bu kültürel cendereyi kırmadığı veya egemen sınıf için kendisine işaret edilen minderden çıkmadığı, sermaye sınıfının egemenliğine karşı birleşik, örgütlü, bilinçli bir mücadelenin parçası haline gelmediği, Lenin’in deyimiyle “sömürülen kitlelerin sömürücülere karşı sınıf mücadelesini geliştirmeye tabi olmadığı” sürece din ve mezhep, işçi ve emekçi sınıfların hayatını düzenleyen yegâne düsturların kaynağı olmaya devam eder.

“Bir örnek alalım” diye sürdürür Lenin, “Diyelim ki belli bir bölgenin, belli bir sanayi dalının proletaryası, elbette ateist olan oldukça sınıf bilinçli sosyal-demokratlardan oluşan ileri bir katmanla, tanrıya inanan, kiliseye giden ya da hatta, diyelim ki bir Hıristiyan işçi derneği kuran yöredeki din adamının doğrudan etkisi altında bulunan, henüz köyle ve köylülükle bağlarını koparmamış oldukça geri bir katmana ayrılmış olsun. Ve yine diyelim ki ekonomik mücadele bu yörede bir greve yol açmış olsun. Bu durumda Marksistin görevi, grev hareketinin başarısını ön plana çıkarmak, bu mücadelede işçilerin ateistler ve Hıristiyanlar diye bölünmesine kararlılıkla karşı koymak, böyle bir bölünmeye karşı kararlılıkla mücadele etmektir.” (age. s. 19)

Nokta.

Türkiye’de de Marksistlerin ve emek-demokrasi güçlerinin yapması gereken şey öncelikle budur. Dinin halkın afyonu olduğunu aklından çıkarmayan ve ona göre davranan sermaye sınıfının bugünkü sözcüsü AKP’ye oy verip kapitalist sömürü ve eziyete karşı manevi bir sığınak olarak gördüğü inancına sımsıkı sarılan emekçileri, kendi talepleri etrafında mücadeleye ve harekete geçirecek; onları, yaşadıkları yoksulluk ve sıkıntıların kaynağı olan kapitalist sömürü sistemini kurutmak için harekete geçmedikleri sürece devlet eliyle zerk edilen afyonun kendilerini koruyamayacağını anlayacakları bir örgütlülüğe davet edecek çağrıları ve çalışmayı yürütmektir.

Laiklik dine karşı verilen bir mücadeleyle kazanılmaz. Laikliğe karşı mücadelenin kendisi de laik olmalıdır. Çünkü dinin etkisi ve egemenliği, tek başına din eleştirisi veya inançsızlık propagandasıyla değil kapitalizme karşı mücadele içinde geriletilebilir. Muhafazakârlaşmanın ve dindarlaşmanın mevcut sistemin ve toplumsal ilişkilerin içine gömülü; bu ilişkilerin ayak bastığı iktisadi topraktan beslenen, bu yüzden de burjuva siyasetin rahatlıkla kendi hedeflerine tabi olacak biçimde eğip bükebildiği, kendisine yedeklediği, üzerinde her türlü işlemi yapabildiği kökleri, ancak bu yolla sökülebilir.

Ancak böyle bir mücadele anlayışı, emekçilerin bir kısmı için günlük yaşam adım adım cendereye çevrilir, bir diğer önemli kesim için de gönüllü köleliğin müsait temelin üzerine kat çıkılarak pekiştirildiği bir tasfiye sürecinde muhafazakârlaştırmanın günlük tezahürlerine karşı ideolojik bir mücadelenin sürdürülmeyeceği anlamına gelmez. Muhafazakârlaştırma siyasetinin emekçilerin kendi gerçek çıkarlarını nasıl görünmezleştirdiği, dini söylemlerin hangi siyasi ve iktisadi belayı gizlediği, emekçiler hak mücadelesinde birleşemesinler diye aralarına bu yolla nasıl nifak sokulduğu laiklik mücadelesinin konu başlıkları arasındadır. Yoksul ve dindar emekçilere imam hatip liseleri işaret edilirken, geriye kalanların özel okullara gitmeye zorlandığı koşullarda kamu eğitim kurumları eliyle yürütülen parasız eğitimin altının oyulduğu açıklık kazanmadığı sürece yurttaşlar arasında kültürel bir nifak hep yaşayacaktır.

Laiklik talebi aynı zamanda bu türden kültürel ikame biçimlerinin imkansızlaştırılması talebidir. Bu da ancak; dini bir söylem ve kılıkla paketlenerek yürürlüğe sokulan iktisadi ve siyasi politikaların gizemleştirici, gizleyici, esası görünmezleştirici ideolojik örtüsünü her gün her dakika etkisizleştirmeye çalışmakla olur.

Laiklik talebi aynı zamanda aklın köleleştirilmesine, siyasetin hurafeleştirilmesine bundan en çok mağdur olan emekçi sınıflar tarafından “artık yeter” demenin bir yoludur.

KAYNAKLAR

Andrew Davison; Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik, Çeviren: Tuncay Birkan, İletişim Yayınları, 2012.

Cem Eroğul; “Öznel Bir Hak Olarak Laiklik”, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt XLVI, Sayı 1-2, Ocak-Haziran 1991.

Charles Taylor; Seküler Çağ, Çeviren: Dost Körpe, İş Bankası Yayınları, 2014.

Eğitim Sen Dinselleşme Raporu, Mayıs 2016.

Lenin; Din Üzerine, Çeviren: Süheyla Kaya, İsmail Yarkın, İnter Yayınları, 1998.

Marx-Engels Eserler, Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisi, cilt 1, Almanca’dan alıntı çevirisi: Olcay Geridönmez.

Marcel Gauchet; Demokrasi İçinde Din-Laikliğin Gelişimi, Çeviren: Mehmet Emin Özcan, Dost Yayınevi, 2000.

Niyazi Berkes; Teokrasi ve Laiklik, Adam Yayıncılık, 1984.

O. Abel, M. Arkoun, Ş. Mardin; Avrupa’da Etik, Din Ve Laiklik, Çeviren: Sosi Dolanoğlu-Serra Yılmaz, 1995.

Sermayenin saldırılarına, gericiliğe ve savaşa karşı direnişi güçlendirelim!*

CIPOML Avrupa Bölge Toplantısı

Avrupa’da durum kısa sürede aşırı derecede kötüleşti. Ucuz kredi, Euro’nun düşük döviz kuru, düşük petrol fiyatları, Avrupa Merkez Bankası’nın milyarlarca Euro harcamaları gibi kapitalist ekonomik kalkınma için uygun koşullar olmasına rağmen, kapitalizmin çözülemez çelişkileri nedeniyle ekonomi durgunlaşıyor ve yeni bir ekonomik krize doğru ilerleniyor. Bir avuç zenginin varlığı artarken yoksullar daha da yoksullaşıyor. Silah ve savaşlar için fonlar artarken, sosyal harcamalar giderek kısılıyor.

Egemen sınıf, partileri –muhafazakârlar, sosyal demokratlar– ve hükümetleri işçi sınıfının toplusözleşme hakkı gibi kazanımlarına saldırıyor ve işten çıkarmaları kolaylaştırmak istiyor. Buna, ücret kesintileri, sosyal kesintiler, emekli maaşlarının düşürülmesi ve çalışma süresinin uzatılması girişimleri eşlik ediyor. Bu, devlete, onun kurumlarına ve ister eski sağcı, muhafazakâr, isterse sosyal-demokrat ya da liberal olsun burjuva partilerine karşı güvensizliği derinleştiriyor.

Bu bağlamda, devletler giderek otoriter hükümetlerin yönettiği polis-devletine dönüşüyor ve buna sağcı, milliyetçi, ırkçı ve bazı faşist hareket ve partilerin yükselişi eşlik ediyor. Bu unsurlar söylemde “toplumsal” görünüyor, ama bu polis devletinin yaygınlaşmasını destekliyor. “Terörizmle mücadele” bahanesiyle demokratik haklar yok ediliyor.

Dahası, savaş politikaları da giderek yaygınlaşıyor. NATO çerçevesi ve önderliğinde, başta İngiltere, Fransa ve Almanya olmak üzere AB ve üyeleri Suriye, Libya, Irak, Afganistan, Somali, Mali vb. gibi ülkelere askeri müdahalelerde bulunuyor. Avrupa’ya mülteci akınının asıl nedeni budur. Emperyalist güçler kendi saldırgan, emperyalist politikalarını bahane olarak kullanıp müdahalelerini artırıyor, kendi politikalarının mağdur ettiği insanların güvenli bir şekilde yaşamlarını sürdürmelerini engellemek için Avrupa kalesini güçlendiriyor. Türkiye ile AB arasındaki anlaşma bu ortamda yapılmış insanlığa aykırı bir anlaşmadır. Temel demokratik hak ve özgürlükleri tanımayan, bütün demokratik muhalefeti ezip kökten yok etmeye, Kürt halkının özgürlük mücadelesini askeri yöntemlerle ezmeye çalışan bir rejimle yapılmış bir anlaşmadır bu. Mülteci krizi, AB içerisinde çelişkileri ve egemen sınıfların farklı hedeflerini ortaya çıkarıp derinleştirdiği gibi, AB ve kurumlarının siyasi krizini de derinleştirmiştir.

Mülteciler “terörizmle mücadele” bahanesiyle polis-devletini güçlendirmek ve yaygınlaştırmak için kullanılırken, burjuvazi, burjuva devleti ve medyanın da desteğiyle sağcı ve faşist hareketlerin önü açılmaktadır. Bu sağcı hareketlerin tümü, işçi sınıfı ve halk hareketinin bölünmesi, egemen sınıf ve hükümetleriyle mücadele etmek yerine birbirine düşmesinde burjuvaziye destek sunmaktadır. Fakat bütün bu burjuva yöntemler, sorunu çözmek yerine daha da derinleştirmektedir.

Patronların ve her türden hükümetin (sağcı, sosyal demokrat, tek başına ya da ittifak halinde) saldırısına karşı işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi bütün ülkelerde yükseliyor.

Saldırılar, Fransa’da da görüldüğü gibi, işgücü yasalarını hedef alıyor. Büyük bir hareket, bu projenin geri çekilmesi için çabalayan yüz binlerce işçi, sendika üyesi ve genci yerel ve ulusal arenada harekete geçirmiştir. Bu karşı-reform daha önce yapılanların bir devamıdır ve patronların temel taleplerini ifşa etmiştir: kolay işten atabilmek, esnek çalışmayı artırmak, düşük maaşlar ve daha fazla sömürü olanakları.

Aynı saldırılar, İtalya, Almanya, Norveç ve İspanya gibi işçi haklarının ve toplusözleşme haklarının zayıflatıldığı ve bastırıldığı diğer ülkelerde de devam ediyor. Böylece işçilerin birlikte hareket etme yetisi baltalanmaya çalışılıyor. Grevlerin ve mücadeleci sendikacıların özellikle sermaye ve devletin sınıfa uyguladığı şiddete karşı mücadelelerinin kriminalize edilmesine karşı mücadele de gelişiyor. Hapisteki sendikacıların sayısı artıyor. Özellikle değişik ülkelerde girişimleri bulunan tekellere karşı uluslararası dayanışma gelişmiş olsa da, yine de sınırlıdır ve ilerletilmesi gerekir.

Emperyalizm ve tekelci sermaye, ulusal egemenliği ve seçime dayanan kurumları göz ardı edip onlara saldırıyor. Bu durum sadece az gelişmiş ülkelerde değil, ileri emperyalist ülkelerde de gözleniyor.

Bütün ülkelerde, AB’nin neoliberal politikalarına, mülteci karşıtı gerici ve insanlık dışı politikalarına, savaşçı tutumuna, Rusya’yla arasında gerilimi tırmandırmasına, NATO ile yakın ilişkisine karşı tepki ve mücadele artıyor. AB’nin dayatmaları ve sonuçları, özellikle Yunanistan’da ve diğer ülkelerde teşhir olmuştur.

Danimarka ve Hollanda gibi AB sorunu üzerine referanduma gidilen ülkelerde AB’ye karşı muhalefet artıyor. Her iki ülkede de AB karşıtı eğilimler güçlenmekte ve başta işçiler ve halk kitleleri arasında olmak üzere çoğunluğun görüşü haline gelmektedir.

Bir sonraki referandum İngiltere’de yapılacak: Somut olan “Brexit” perspektifi (İngiltere’nin AB’den çıkması) mali oligarşiyi, sağcı ve sosyal-demokrat parti liderlerini, büyük patronları, diğer AB yanlısı ülke liderlerini ve hatta Britanya’nın AB içinde kalması yönünde müdahalede bulunan Obama’yı bile öfkelendiriyor.

Demokratik ve ilerici güçlerin “Brexit”i destekleyen kampanyasını sonuna kadar destekliyoruz. Gerçekleşmesi durumunda, AB’nin siyasi krizini derinleştiren ve diğer ülkeler arasında AB karşıtlığını artıran yeni bir siyasi ortama girilecektir. Referandum isteyen halkın AB’den ayrılma hakkı ve talebini tümüyle destekliyoruz.

AB ve ABD temsilcileri arasında birçok anlaşma gizliden görüşülmekte ve imzalanmaktadır: Bunlardan biri olan TAFTA/TTIP, sonuçları derin ve çok tehlikeli olacak bir anlaşmadır; AB ve ABD’li tekellerin bütün halk ve emekçiler karşısında gücünü artıracaktır. Diğer bir anlaşma, TISA ise, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini kalıcı kılacak anti-demokratik bir projedir. Bu ve bunun gibi anlaşmaların, farklı alanlarda da olsa, hedefi hep aynıdır: Pazarları tekellere açarak rekabeti sermaye lehine artırmak, ABD’yi kendi çıkarlarının en ileri savunucusu kılarak tekellerin dikte ve dayatmalarını daha etkin kılmak.

Bu anlaşmaların son turlarına karşı büyük gösteriler düzenleniyor. Hiçbir şey kesinleşmiş değil; yığınların hareketinin zaferi yakın. Hareketi güçlendirmeli ve müzakereleri durdurmalı, başarısız kılmalıyız.

NATO’nun saldırgan politikaları giderek yükselen ve “savaşa hayır, NATO’ya hayır” diyen, onun dağıtılmasını isteyen ve üye ülkelerde ABD emperyalizminin liderliğindeki politik ve askeri ittifakın üyesi olan ülkelerde “NATO’dan çıkma” mesajı veren direnişi hedef almıştır. Bu hareket aynı zamanda AB ve NATO arasındaki bağa da karşıdır.

NATO siyasetinin diğer bir boyutu da hükümetlere savaş bütçelerini artırma, ABD ve Avrupa tekellerinin ürettiği silahları daha çok satın alma baskısı ve bu pazarda rekabete girmesidir.

Devletlerin ve tüm toplumların giderek militarleşmesini ve askeri sanayi sektörü tekellerinin giderek artan siyasi ve ekonomik gücünü kınarken sesimizi birlikte yükseltiyoruz.

“Savaşa ve silahlara değil, eğitim ve sağlığa yatırım” diyen hareketle sesimizi birlikte yükseltiyoruz.

Büyük bir uluslararası savaş karşıtı hareket geliştirmeye çalışıyoruz.

Irak, Suriye ve Afganistan’da savaşları durdurmak için mücadele eden bir hareket.

“Libya’ya saldırılara hayır” diyen bir hareket.

Başta Fransa ve Almanya olmak üzere emperyalist güçlerin ABD ile yakın ilişki halinde başlattığı “Afrika’da terörizme karşı savaş” girişimini reddeden bir hareket. Sesimizi, özellikle Mali’de, egemenlik ve işgalci birliklerin çekilmesi mücadelesi veren bölge halklarıyla birlikte yükseltiyoruz. Özellikle Burkina Faso halkının devrimci mücadelesini ve Fransa, ABD ve diğer emperyalist ülkelere karşı duran yeni sömürge ülkelerdeki mücadeleleri destekliyoruz.

Kapitalizm ve emperyalizm işçilerin ve halkların çoğunluğuna sadece sefalet, yoksulluk, baskı ve savaş getirmiştir. Bu sistem işçi ve halklar lehine yeniden kurulamaz; halka ve gençlere bir gelecek vaat edemez. Devrimci değişim ve sosyalizmin gerekliliğine olan inancımızı yineliyoruz. Marksist-Leninist Parti ve Örgütler olarak, Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümünde, dünya çapında işçiler ve halklar arasında yayacağımız mesaj bu olacaktır.

Gelecek sosyalizmdir!

* CIPOML Avrupa Partileri Bölge Toplantısı Deklarasyonu – Mayıs 2016.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑