Kenan Ateş anısına*

Fırat Çaralan

“Yosun titreşe, yeşilleşe
Işık dura değişe
Öyle bir vakte erdi ki devran
Ha dedi kırdı zincirini
İçerideki adam”

Enver Gökçe
(Bütün Şiirleri, Evrensel Basım Yayın)

* Bu yazı; Kenan Ateş’in parti ve bilim alanındaki çalışmalarının, benim hatırladıklarım ve kendimce önemli gördüğüm dönemsel olaylar ile bağlantılı bir aktarımıdır. Nisan 2016 tarihinde ani bir kalp krizi sonucu aramızdan ayrılan Kenan Ateş’i, politika ve bilim dünyasına katkılarının yanında mütevazi ve yardımsever kişiliği ile her zaman hatırlayacağım.

2006 yılı Evrensel Basım Yayın’ın pozitif bilimler üzerine ilgisinin yoğun olduğu dönemlerden biri oldu. Koşullar, popüler bir bilim dergisi çıkarma tartışması yürütecek kadar kişiyi yayınevinde bir araya getirmişti. Bunun için bir seri toplantı yapılmış ve tartışmalar da epeyce ilerlemişti. O dönem İngiltere’de bulunan Kenan Ateş’i gecikmeli de olsa ekibimize dahil etmiştik. Bu dergi ile amacımız sosyal ve pozitif bilimler içindeki ideolojik ve politik eğilimleri tartışmak, materyalist bir bakış ile gittikçe güçlenen muhafazakar ideolojik yapıyı teşhir etmekti. Bu iş fikren güzel ve heyecan vericiydi, fakat pratikte Kenan Ateş’in aklına pek yatmamış olacak ki, çalışmanın seyrine dair bir dizi eleştirisini bizimle paylaştı. Eleştirilerinin birinde; böylesi bir dergiyi çıkaracak donanıma sahip yazar ve ilişkilerin var olup olmadığını soruyordu. Sosyal bilimler açısından umut vardı, ama pozitif bilimlerde durumumuz neydi? Biyoloji alanında Kenan Ateş’in ilişkisinin olduğu üniversitelerde belirli etkileri olan bir çevre vardı, ama felsefi yönü zengin, popüler bir bilim dergisi için yeterli miydi? Kenan Ateş eleştirisiyle beraber önerisini de yapmıştı. O döneme kadar dört sayısı yayınlanan “Bilim ve Düşünce” kitap dizisini güçlendirmek gerektiğini düşünüyordu.

Tartıştığımız şekliyle; bilimsel tartışmalar için güçlü ideolojik bir platform sağlayacak, günceli yakalayabilecek böylesi bir dergi dönemin ve belki de bugünün ihtiyaçlarından. Ama ne yazık ki düşüncenin doğruluğu ve dönemin ihtiyaçları her zaman o işi yapacak insan gücüyle orantılı olmuyor. Bizde de öyle oldu ve Kenan Ateş’in önerisini hayata geçirmeye karar verdik. Dergi üzerine yürüttüğümüz tartışmalarda; parti kültürü almış, pratik örgüt faaliyetlerinde bulunmuş bir bilim insanın fikirleri ve tavsiyeleri bizim için ön açıcı olmuştu.

Aynı yıl Evrensel Basım Yayın, Steve Jones’in “Neredeyse Bir Balina” çalışması ile 300. kitabına ulaştı. Genetik profesörü olan Steve Jones’in bu çalışması, Darwin’in 1859 yılında yayınladığı Türlerin Kökenine ilişkin evrim kuramının güncel bilimsel kanıtlar ve özellikle de genetik alanındaki dev ilerlemelerle birlikte yeniden yazılmasıydı.

Profesör Steve Jones kitabı yazma sebebini; Darwin’in “Türlerin Kökeni” kitabının Amerika Birleşik Devletleri’nde yeterince okunmaması ve bilinmemesi olarak belirtiyor. Siyasal gericiliğin ve dini otoritelerin her fırsatta çürütmeye çalıştığı, eğitim müfredatlarından ve sosyal yaşamdan uzaklaştırmak için bütün olanaklarını kullandığı, farklı kesimlerin az çok bu tartışmaların içine çekildiği sürekli gündem olan bir teori nasıl bu kadar az bilinebilir? Bu kadar gündem olan bir kuramın, Steve Jones’in teorinin bilinmediğine, çünkü kitabın okunmadığına dair gözlemleri ile tezat oluştursa da, durum bu. Ve bu durum 150 yıldan fazladır böyle sürüp gitmektedir.

Pozitivist-piyasacı eğitim anlayışından muhafazakar-piyasacı eğitim anlayışına geçiş sancılarının yaşandığı Türkiye açısından da durum aynı. Bu geçiş döneminde “Neredeyse Bir Balina” kitabının sadece raflarda yerini alması yetmezdi. Bu Darwin’in “Türlerin kökeni” ile aynı kaderi paylaşacağı anlamına gelirdi. Tanıtım çalışmaları yapmak ve kitabın yazarını da bu sürece dahil etmek, evrim kuramının bu güncel yazımını ete kemiğe büründürmek gerekiyordu. Öyle de oldu. Yayınevi açısından popüler bilim kitaplığının bu güzide örneği hak ettiği ilgiyi gördü. Yazarının Türkiye’ye getirilmesi, bir dizi etkinlikte konuşmacı olarak hem kitabını hem de çalışmalarını tanıtması, tanıtım çalışmalarının boyutunu genişletti. Bu kitabın yayına hazırlık çalışmaları kadar tanıtımında da Kenan Ateş’in emeği büyük oldu. 13 Ekim 2006 tarihinde Radikal Gazetesi kitap ekinde “Darwin bugün yaşasaydı” başlığı ile kaleme aldığı kitabın tanıtım yazısı bizim tanıtım kampanyamızın da çerçevesini oluşturmuştu. İlerleyen dönemlerde Evrensel Basım Yayın popüler bilim kitaplığını daha da geliştirdi. Elbette 2007 yılında İngiltere’den Türkiye’ye dönüş yapan ve Sabancı Üniversitesi’nde çalışmaya başlayan Kenan Ateş’in bilimsel faaliyetleri ile bir bütünlük içinde yürüttüğü yayıncılık faaliyetlerinin önemli katkılarıyla…

2009 DARWİN YILI

TÜBİTAK’ın popüler bilim kitaplığı ve “Bilim Teknik” dergisi; bilime meraklı birçok çocuk, genç ve yetişkin açısından uzun yıllar önemli başvuru kaynağı oldu. Kenan Ateş “Özgürlük Dünyası” dergisinin 142. Sayısında yayınlanan “Bir kitap: hayatın kökleri” makalesinde TÜBİTAK’ın bu çalışmalarında iki ana akım düşünce yapısından bahseder. Bu ikili düşünce yapısında Richard Dawkins gibi biyolojik süreçlere bir amaç yükleyen, kamu tanrıcı-determinist görüşleri eleştirir. Aynı bilim kitaplığı içinde Steven Jay Gould gibi biyolojik süreçlere kendi iç bağıntıları içinde bakan ve diyalektik metodu kullanan yazarlar da bulunuyordu. Bu ikili yapı uzunca bir süre bir arada varolabildi. Ancak 2009’daki bir gelişme bunun daha fazla böyle olamayacağının ilk sinyallerini verdi.

Charles Darwin’in doğumunun 200. ve “Türlerin Kökeni”nin yayınlanışının 150. yılı olması nedeniyle Uluslararası Biyolojik Bilimler Birliği (IUBS) ve UNESCO, 2009 yılını “Darwin Yılı” olarak ilan etmişti. Bu vesileyle dünyanın birçok yerinde evrim ve Darwin başlıklı toplantı, seminer ve çeşitli etkinlikler gerçekleşti. Türkiye’de de Darwin Yılı sebebiyle evrim kuramı televizyon programlarında, dergi ve gazetelerde haber değeri kazandı. Aynı vesile ile TÜBİTAK’ın popüler bilim dergisi “Bilim Teknik”de Darwin yılını ve evrim kuramını Mart sayısında kapağına taşımak istedi. Ancak TÜBİTAK kendi dergisini sansürledi. Kapak konusu değiştirildi ve küresel iklim değişimlerine dönüştürüldü. Haberler “TÜBİTAK’tan inanılmaz sansür” olarak verildi ve dergiyi hazırlayan yayın yönetmeni de görevden alındı. TÜBİTAK çatısı altında evrim kuramının determinist ya da diyalektik yorumlarının her ikisinin de barındırılmayacağı olabilecek en kötü şekilde gün yüzüne çıkmıştı. 2013 yılında ise TÜBİTAK evrim kuramı üzerine yazılan kitapların bilim kitaplığından çıkarıldığının duyurusunu yaptı. Radikal Kitap eki haberi “Evrim gitti, TÜBİTAK rahat etti” şeklinde verdi. Evrensel gazetesi ise “TÜBİTAK, evrimi tamamen yasakladı!” başlığı ile verdi. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi olan pozitivizmin idealizme giden en kestirme yol olduğu savı TÜBİTAK şahsında hayat bulmuş oldu.

TÜBİTAK çatısı altından kovulan bu görüşler farklı dergi ve yayıncılık faaliyetlerinde varlığını sürdürdü. Bunlardan birincisi Kenan Ateş’in dönem dönem yazılarının çıktığı, evrimci görüşü paylaşan liberal ve Kemalist-pozitivist çizgideki yayın organlarıdır. İkincisi de Kenan Ateş’in de bilim kitapları editörlüğü yaptığı Evrensel Basım Yayın’ın temsil ettiği diyalektik-materyalist dünya görüşü çizgisindeki faaliyetlerdir. Burada pozitif bilimler açısından iki dünya görüşü arasında idealist-gerici dünya görüşü karşısında bir ittifak söz konusudur ve Kenan Ateş çalışmalarıyla bu ittifakta hem yazınsal hem de pratik alanda önemli yer tutmaktaydı. Türkiye’de özellikle evrim kuramını savunan bilim çevreleri içindeki yeri de kanımca bu ittifakta attığı doğru adımların bir sonucuydu.

‘DÜNÜ VE BUGÜNÜYLE EVRİM TEORİSİ’

Biyoloji, özellikle de genetik alanındaki bilimsel ve teknik ilerlemeler biyolojinin kendi alanı dışındaki bölümlerde de önemli faydalar sağladı. Yeni nesil DNA dizileme teknikleri, yüzlerce hatta binlerce yıl önce yaşamış canlı kalıntılardaki (tüylü mamut, antik çağ ayıları gibi) kırık DNA’ları dizilemedeki (genetik haritalarının çıkarılması) başarıları ile paleontoloji’ye (Fosil bilimi) önemli katkılarda bulundu. Felsefi-ideolojik yönde katkı ise tersi yönde paleontolojiden biyoloji bilimine doğru gerçekleşti.

Darwin’in evrim kuramı türleşmenin ve evrimin en genel mekanizmalarına biyolojik çeşitliliğin tarihselliği içinde açıklık getiriyordu. Ancak Darwin’in yavaş ve kesintisiz evrim kuramı ara formların eksikliğine açıklama getirmekte yetersiz kalıyordu. Amerikalı paleontolog Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge 1972 yılında “Soyiçi tedriciliğe bir alternatif: Türleşme ve Kesintili Denge” adlı makalelerini yayınladıklarında evrim kuramının bu eksikliğini gidermek amacını taşıyorlardı.

Jay Gould ve Eldredge, Darwin’in yavaş ve kesintisiz evrim kuramı yerine ara formlar üzerine yürüyen tartışmaları da araştırarak, kesintilerle ilerleyen aynı zamanda hızlı türleşmelere neden olan çevresel etkilerin varlığını evrim teorisine kazandırmış oldular. Darwin rastlantı ve zorunluluk gibi diyalektiğin en genel yaslarından birini türleşmenin temel nedenlerinden biri olarak canlı doğaya uygulamayı başarmıştı. Çeşitliliğin oluşmasında rastlantı ve seçilimde en uyumlu olanların hayatta kalacağı zorunluluk. Jay Gould ve Eldredge ise sıçramalı evrim teorisi ile doğa bilimlerinin en genel diyalektik yasalarından bir diğerini “nicel-nitel değişimleri yasasını” evrim kuramına ustalıkla uygulamış oldular. Kendi alanlarındaki bilimsel sorunları Gould ve Eldredge gibi diyalektik-materyalist bakış açısıyla ele alan bilim insanı sayısı ne yazık ki çok fazla değil.

2009 Darwin Yılı sebebiyle Evrensel Basım Yayın, Bilim ve Düşünce kitap dizisinin 5. sayısında, bu bilim insanlarının hem kendi alanlarındaki sorunlara dair çözümlerini hem de akıllı tasarımcı-muhafazakar yapıya karşı düşüncelerini bir araya getirdi. Ve kitap Kenan Ateş’in editörlüğünde “Dünü ve Bugünüyle Evrim Teorisi” başlığı ile yayınlandı. Giriş yazısını Kenan Ateş’in yazdığı kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Evrim ve Evrim Tartışmaları, ikinci bölüm ise Evrim ve Yaratılışçılık konularını kapsıyordu. Kitabın yazarları Jay Gould, Eugenie Scott, Steve Jones gibi diyalektik-bütünlükçü metodu alanlarına uygulama gayreti içindeki bilim insanlarından dikkatlice seçilmişti. Bunun iki nedeni vardı:

Birincisi “Yaratılışçı-akıllı tasarım” savunucularıyla gerçek bir ideolojik mücadelede pozitivizm sınıfta kalmıştı. TÜBİTAK’taki gelişmeler bunun bir sonucuydu ve Darwin yılının asıl ruhu diyalektik bakış açısının yaygınlaştırılmasıydı. Diğeri ise bilimin sorunları karşısında diyalektik düşünce tarzını bir çözüm olarak sunmaktı. Kenan Ateş’in teorik çalışmaları ve politik birikimi derginin bu çerçevede hazırlanmasında önemli rol oynadı.

GELECEK

Modern bilim feodalizm ve onun en güçlü kalesi olan kiliseye karşı mücadelede şekillendi. Birçok bilim insanı bu uğurda yaşamını yitirdi. 18. yüzyıla gelindiğinde dağınık ve ham halde bulunan bilim işlenmiş ve kullanıma hazırdı. Ama genel bilimsel görüş o tutucu kabuğunu henüz kıramamıştı. Hala her şey başta nasıl yaratılımışsa öyle düşünülüyordu. Tarihsel bağlarından ve değişim fikrinden uzaktı. 19. yüzyıl bilimsel gelişmeleri ise doğaya bu bakışı kökünden değiştirdi. Enerjinin birbirine dönüşümü yasalarının keşfi, kimyanın çok yönlü gelişimi, jeolojinin levha tektoniğinin keşfi ve kıta hareketlerine getirilen yeni yaklaşımlar bu dönemin önemli bilimsel atılımlarıydı. Darwin’in evrim teorisi de bu gelişmelere biyolojik yaşamı ilave ederek bütünlüklü tablonun eksik parçasını tamamlamıştır. Bu yüzyılda bilim, doğal süreçleri bir bütünlük ve değişim içinde ele alır. Bu bütünlüğü anlama ve değiştirme çabasının bir ürünü olan diyalektik materyalizm de Karl Marx ve Friederich Engels’in şahsında yine bu çağda ortaya çıktı.

  1. yüzyılda ise ABD’de akıllı tasarım savunucuları, ülkemizde yaratılışçı-muhafazakar fikirler ile ortaya çıkan gericilik, bilimi ve onun teorik sonuçlarını Ortaçağ fikirleriyle kontrol altına almaya çalışıyor. Günümüz bilimi tüm diğer ideolojik sapmaların yanında dinin ve siyasal gericiliğin bu her yönlü baskısına karşı mücadelede şekillenecek gibi. Ama bu sefer elinde şimdiye kadar hiç olmadığı kadar güçlü bir yöntem var, tarihsel ve diyalektik materyalizm. Kenan Ateş’in bilimsel ve politik çalışmalarında; diyalektik yöntemi kullanan, toplumsal sorunlar karşısında duyarlı ve toplumu aydınlatma kaygısı taşıyan bilim insanları ile bir araya gelme çabasını görürüz. Çünkü Kenan Ateş’in de aralarında bulunduğu, sayıları az ama güçlü bilimsel yöntemleri ile bu kuşak bilim insanları geleceği temsil ediyorlar.

Louis Althusser’e karşı Marksizmi savunma

Deniz Uztopal

2015 yılı ünlü Fransız Filozof Louis Althusser’in “Marx için” adlı kitabının basılmasının 50. yılı ve ölümünün 15. yıldönümüydü. Bu vesileyle başta Fransa olmak üzere birçok ülkede birçok dergi Althusser’i tekrar konu edindi, üniversitelerde konferanslar düzenlendi. Fransa’nın en prestijli Presses Universitaires de France (PUF)¹ ve Flammarion yayınevleri bir yandan Fransız filozofunun eski eserlerini diğer yandan yaşarken basılmamış kitaplarını basıyor. 1970’lerde Althusser’in öğrencileri olan ve hâlâ hocalarıyla felsefi bağlarını koparmayan birçok aydın² ona atıfta bulunmaya devam ediyor. Doktora tezlerinin yanı sıra akademik dergilerde Althusser’le ilgili her yıl onlarca makale yayınlanıyor. 2008 krizinden sonra “Marx’a dönüş” tekrar gündeme gelince, Althusser’in hayat ve düşüncelerini konu eden birçok kitap, konferanslar sadece Fransa’da değil Avrupa’nın değişik ülkelerinde de gündeme gelmeye başladı.

Ülkemizde Fransız filozofun kitaplarını basan birçok yayınevi bulunuyor. 2000’li yıllardan bu yana kitaplarının önemli bir kısmı tekrar basıldı. Batıda komünist aydınlar içinde yoğun teorik ve ideolojik tartışmaların yaşandığı tarihsel koşullarda, Althusser Marksizmin tavizsiz savunucusu ve Marksizmin sadık sürdürücülerinden birisi olarak tanıtıldı. Ülkemizde de bu şekilde tanıyan küçümsenmeyecek bir genç aydın kuşağı var. Bugün Batı’da olduğu gibi ülkemizde de Althusser üzerine akademik çalışmaların yürütülmesinin yanı sıra onlarca Marksizme yönelmiş, ilgi gösteren, onu öğrenmek isteyen genç aydın Marksizmi Althusserci gözlüklerle okumak durumunda kalıyor. 2008 krizinden sonra “Marx’a tekrar dönme” adı altında sunulan teorik birikime bakıldığında, Etienne Balibar, Slavoj Szizek, Antonio Negri gibi açık ya da gizli olarak Althusserci tezlerden etkilenen filozoflar sürekli öne sürülüyorsa, Louis Althusser’in düşüncelerinin gerçek Marksizmle karşılaştırılması, daha doğru bir deyişle Marksist diyalektik yöntemle ele alınması acil bir iş olarak önümüzde duruyor.

Yazımız üç bölüm olarak hazırlandı. İlk bölümde Louis Althusser’in ortaya çıktığı ve kısa bir süre içerisinde dünyaca ünlü bir “Marksist” filozof olmasını sağlayan koşulları değerlendireceğiz. Diğer bölümler ise Althusserciliğin bir ekol olarak gelişimini sağlayan temel kavramları ve bunların eleştirisini konu edecektir.

1. ALTHUSSERCİLİĞİN BİR EKOL OLARAK OLUŞUMUNUN ULUSLARARASI VE ULUSAL KOŞULLARI

a. SBKP’nin 20. Kongresi ve “Marksizmin Krizi”

Şubat 1956’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) 20. Kongresi toplandığında, dünyanın hiçbir yerinde bu kongrenin bir dönüm noktası olacağı tahmin edilemezdi. 3 yıl önce ölen Josef Stalin’den sonra partisinin en üst kademelerinde önce politik, daha sonra ise ideolojik değişiklikler yapılmaya zaten başlanmış ve bu kongrede “Stalinizmin olumsuz sonuçları” iddiası üzerinden daha köklü değişiklikler yapılabileceği sonucuna varılmıştı. Partinin genel sekreteri Nikita Kruşçev burada gizli³ bir rapor sunmuş, ama bu raporun politik zemini Merkez Komitesi (MK) adına sunulan “açık” raporda zaten ifade edilmişti. Kruşçev’in sunduğu ve MK çoğunluğunun onayladığı ortak raporun yanı sıra, esas olarak iki Prezidyum üyesinin, Suslov ve Mikoyan’ın kongredeki konuşmaları Stalin’in politik ve dolayısıyla ideolojik tutumunu açıktan eleştiriyordu. Bu kongre tüm dünyada bir tartışma yaratmışken, 4 Haziran’da New York Times CIA’nin kendisine verdiği gizli Kruşçev raporunu yayınlar. Gizliliğini zaten aylar önce yitiren rapor ilerleyen günlerde dünyanın belli başlı ülkelerinde de çevrilerek yayınlanır. Fransa’da Le Monde gazetesi 6 Haziran’dan itibaren raporu birkaç güne yayarak yayınlar. SBKP yönetimi bu yayınları yalanlamayarak dolayısıyla kabul etmiş olur. Ama Stalin’in şahsına saldırıdan çok “geçmiş hataları düzeltme” adı altında teorik ve politik birçok değişikliğe gidilir. Bunlar gizli rapordan da öte MK’nin kongre raporunda zaten bir şekilde yer alıyordu. Gizli rapor, burada gündeme gelen teorik ve politik değişikliklerin gerekliliği ve bundan da öte olası itiraz ve karşı mücadeleleri engellemeye yönelik yalan, abartı ve çarpıtmalar doluydu. Dolayısıyla burada gizli raporun iddialarını incelemekten çok, MK’nın raporunda yer alan ve gelecek yıllarda derin tartışmalara neden olacak teorik değişikliklere bakmak daha verimli olacaktır.

Kruşçev öncelikle savaşlar konusuna değiniyor. Ona göre “savaşların kaçınılmazlığı kader değildir”, zira “bugün artık bu sistem içindeki barışsever güçler, bir saldırıyı geri püskürtmek için yalnız manevi değil, maddi olarak da tüm araçlara sahiptir.”⁴ Oysa ki Stalin’e göre, “kapitalist ülkeler arasında savaşların kaçınılmazlığı”, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da geçerliliğini devam ettiriyor ve “bugünkü barış hareketinin amacı, halk yığınlarını barışı korumak için mücadeleye sürüklemek ve yeni bir dünya savaşını önlemektir. Dolayısıyla, bu hareketin amacı, kapitalizmi devirmek ve sosyalizmi kurmak değildir – o, barışı sürdürmek için demokratik mücadele amaçlarıyla yetinmektedir.”⁵

Burada sorunun özü barış değil, emperyalist sistemin özüne dair yapılan değerlendirmedir. Stalin’e göre, emperyalist kapitalizm yıkılmadıkça gerçek bir barışın sağlanması mümkün değilken, Kruşçev’e göre barış güçleri bunu sağlayabilirlerdi. Eğer, barış hareketinin kitlesel mücadelesi barışı sağlayabilecekse, SSCB 1930’lı yılların sonlarından itibaren olduğu gibi öncülüğü sosyalist vatanı savunmaya değil, artık tüketim mallarının üretimine verebilirdi. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, kapitalizmle sosyalizmin ilişkisi artık barış içinde bir arada yaşamaya ve barış koşullarında rekabete dayanacaktı. Dolayısıyla ülke içinde de sınıf mücadelesi farklı bir boyuta sıçrayabilir ve artık güvenlik önlemleri asgariye çekilebilirdi. Anlaşılacağı gibi, barış üzerinden tartışılan teorik mesele aslında politik olarak hem ülke içinde, hem de diğer ülkelerle ilişkilerinde çok önemli farklılıklara yol açan bir sorundu.

Yapılan diğer bir temel teorik değişiklik ise sosyalizme geçiş yollarının ne olduğuna dairdir. Kruşçev’e göre “sosyalizme geçiş biçimleri git gide daha fazla çeşitlenecektir. Ve bu biçimlerin hayat bulması her koşulda iç savaşa neden olmak zorunda değildir.”⁶ Ona göre, barış güçlerinin büyüdüğü ve güçlü örgütlerinin olduğu yerlerde “sosyalizme geçişin parlamenter yolu”⁷ olabilirdi. Uluslararası Komünist Hareketin (UKH) en önemli partisi olan SBKP’nin genel sekreterinin bu sözleri, kapitalist ülkelerde iktidarı ele geçirmenin taktik ve stratejisinde belirleyici temel değişikliklerin yapılmasını zorunlu kılıyordu. Özellikle de Fransa ve İtalya gibi komünist partilerin güçlü olduğu ülkelerde, parlamenter yola gitgide daha fazla önem verilebilirdi. Kruşçev, kendi ülkesinde sınıflar mücadelesini yumuşatmanın teorik temellerini ifade ettikten sonra, UKH için de aynı çizgiyi temellendiriyordu. Üstelik bu ülkelerde yaşanması kaçınılmaz olacak olumsuz eğilimlere uluslararası düzeyde mücadele etmeyi engellemek için 20. kongreden iki ay sonra, Nisan 1956’da Kominform’u da fesh etme kararı aldırır ve böylelikle emperyalizme karşı ortak mücadelenin önemli platformlarından birisini yok etmiş olur.

Önceki dönemle kıyaslandığında yapılan önemli değişikliklerden birisi ise Tito Yugoslavya’sı ile kurulan ilişkilerdir. Stalin yaklaşık 2 yıllık bir tartışma ve eleştiriden sonra 1948’de Tito ile tüm ilişkileri kesmiş ve Yugoslavya’daki yönetimin sosyalist olmadığını ifade etmiş, hatta SBKP’nin 1952’deki 19. Kongresi bu ülkeyi “Amerikan sömürgesi”⁸ olarak tanımlamıştı. Kruşçev ise Yugoslavya’yı çok farklı değerlendiriyordu. Ona göre, “Yugoslavya’da da sosyalizm inşasında kayda değer kazanımlar görülmektedir”⁹ ve bu ülke de “kardeş”¹⁰ ülkedir. Kruşçev’e göre, “iktidarın emekçilere ait olduğu, toplumun ise üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyete dayandığı Yugoslavya Federatif Halk Cumhuriyetinde, sosyalist inşa sürecinde ekonominin idaresi ve yönetim aygıtının örgütlenmesi özgün ve somut biçimler alıyor”du.¹¹ Yugoslavya üzerinden yapılan tartışma, aslında Stalin ile Kruşçev arasındaki sosyalist toplumun ne olduğu tartışmasıdır. Stalin bu ülkeyi Amerikan sömürgesi kapitalist bir ülke olarak nitelendirirken, Kruşçev tam tersine sosyalist bir ülke olarak adlandırıyordu. Sosyalizmin ne olduğu tartışması, haliyle nasıl olacağı tartışmasını da beraberinde getiriyor ve Kruşçev, aldığı ve daha sonraki dönemde de almaya devam edeceği politik ve ekonomik önlemlerin ve SSCB’de gerçekleştirilecek olan kapitalist restorasyona yönelik eleştirilerin önünü önceden kesmiş oluyordu.

Diğer taraftan, Kruşçev parti içi demokrasinin, Lenin tarafından belirlenen parti kurallarının yeniden değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizerek, Stalin dönemine yönelik başka bir ciddi eleştiri daha yapar.¹² Aynı kongrede MK Prezidyumu’na seçilen Suslov ve Mikoyan’ın konuşmalarında eleştiriler daha da ileri gider. Suslov’a göre, “kişiye tapma dogmatizm ve skolastiğin gelişmesine büyük oranda katkıda”¹³ bulunmuştur. Başka bir şekilde ifade edilirse, Stalin döneminde ideolojik bir dogmatizm ve skolastik eğilim egemendi. Yine Mikoyan’a göre, “yaklaşık 20 yıla yakın bir süre boyunca, kolektif bir yönetimimiz yoktu, çünkü bizde kişiye tapma egemendi.”¹⁴ Konuşmasının ilerleyen bölümlerinde ise Mikoyan şunları ifade eder: “modern kapitalizmin ekonomisinin durumunu incelediğimizde, Stalin’in ‘Sosyalizmin Ekonomik Sorunları’nda ifade ettiği ABD, Büyük Britanya ve Fransa’ya dair tezinin doğru olduğu ve bize yardımcı olacağı şüphelidir.”¹⁵ Konuşmasının son bölümüne doğru ise, Mikoyan şunları ifade ediyordu: “Ekonomik sorunları’nda ifade edilen diğer başka tezler de ekonomistlerimizin daha derinlemesine incelemelerini ve Marksist-Leninist eleştirel bir yaklaşımla bunları revize etmelerini zorunlu kılıyor.”¹⁶

SBKP’nin 20. Kongresi’nde gündeme gelen ve kabul edilen değişiklikleri toparlamak gerekirse: emperyalizmin niteliği, sosyalizme geçiş yolları, sosyalist toplumun niteliği ve parti içi normlar üzerine radikal değişiklikler. Bu konuların tamamını, sonraki yıllarda Althusser’in yürüteceği tartışmalarda karşılaşacağımız için bir köşeye yazmak gerekir.

Althusser’in tezlerinin ortaya çıkışı ve hızla yaygınlaşmasına dönecek olursak, SBKP’deki değişikliklerin Fransa’da, özellikle de komünist aydınlar içinde nasıl tartışıldığına bakmak gerekir.

b. Fransız komünist aydınlar içerisinde yaşanan siyasi kriz ve teorik bulanıklık

Althusser’in polemik yazılarının yayınlandığı 1960’ların başlarında Stalin üzerinden Marksizmin son 40 yıllık birikimine yönelik ideolojik saldırıyı gerçekleştiren modern revizyonizm egemen olmuş ve “Lenin’in partisi” ve dünyada sosyalizmi inşa eden ilk ülke olmanın prestijine de yaslanarak bu saldırıyı uluslararası boyuta da taşımıştı.

  1. Kongre tutanakları Mart 1956’da Fransız Komünist Partisinin (FKP) merkez yayın organı Cahiers du Communisme’de, gizli rapor ise Haziran’da büyük sermayenin Le Monde gazetesinde yayınlandıktan sonra parti içinde büyük çalkantılar yaşanmaya başlar. Bunun birçok nedeni vardır, ama en önemli nedenlerinden birisi; “soğuk savaş” koşullarında dünya çapında 1947-1948’den itibaren CIA’nın yönetim ve denetimi ile yürütülen devasa antikomünist ideolojik ve politik kampanyanın modern revizyonizmin saldırısı ile birleşmesinin komünist partiler, özellikle de komünist aydınlar içinde büyük oranda etkili olmasıdır.¹⁷ Diğer bir neden ise, geçmişte FKP yönetiminin yaptığı politik ve ideolojik hataların başka bir perspektifle yeniden okunması ve bunların sorumlusu olarak da “kişiye tapma” kültü olarak belirlenmesinin giderek daha da artması ve etkili olmasıdır.

Geçmiş hataların yeniden ama bu sefer modern revizyonizmin sunduğu kalıp üzerinden tekrar okunmasının sadece bir somut örneğini sunmak gerekirse, FKP yönetiminin Şubat 1949’da teorileştirmeye çalıştığı ama bir türlü çözemediği “proleter bilim” tartışmasının 1956’dan sonra yeniden canlanarak doğrudan Stalin’in suçlanmasının vesilesi haline getirilmesidir. Oysa ki, Stalin’in bizzat kendisi bu teoriyi 1950’de dil bilimi üzerine yazdığı denemelerde eleştirmiş ve FKP yönetiminin bu konuda geri atmasına neden olmuştur. Parti üyesi diğer aydınlar gibi, Althusser de “burjuva bilimi – proleter bilim” ayrıştırmasından ve buna bağlı olarak FKP yönetiminin yaptığı büyük hatalardan etkilenmiş ve bunları daha sonraki çalışmalarında bir zemin olarak kullanmıştır.¹⁸ Ama diğer FKP’li komünist aydınlardan farklı olarak Althusser bu hatayı sadece “Stalinizmin olumsuz etkilerinde” aramıyor, daha da ileri giderek bu hatanın bir nevi kaçınılmaz olduğunu belirtiyor ve köklerini Fransa’daki Marksist teorik geleneğin fakirliği ile açıklıyordu. Marksist gelenekten yoksun bir ülkenin komünisti olarak Althusser kendisine böylelikle bir misyon biçiyordu: Marx’ı yeniden okuyarak geçmişin hatalarını çözecek Marksist yorumu yaygınlaştırma.

Fransız filozof ülkedeki Marksist geleneğe dair şunları söylüyor: “Eğer Fransız partisi, iki bilim genel teorisine radikal bir ilan biçimi verecek kadar kendisini ileri götürebildiyse, eğer bunu politik cesaretinin bir testi ve kanıtı haline getirebildiyse, bu aynı sırada teorik birikiminin zayıflığı üzerinde yaşadığındandır da.”¹⁹ Althusser’e göre, bu zayıflığın kanıtı Fransa’da teorik olarak referans olabilecek bir Marksistin olmayışıdır. Dolayısıyla, teorik araştırmaya girilmesi, Marx’ın yeniden incelenmesi ve eksik bıraktığı yerlerin tamamlanması, dersler çıkartılması gerekiyordu. Bu çağrı kuşkusuz Kruşçev’in Stalin şahsında oluşmuş birikimi yeniden gözden geçirme çağrısıyla da birleştiğinde, uluslararası boyutta estirilen rüzgârdan güç ve enerji alıyor ve en azından teorik teşebbüsü belirli bir dönem açısından meşruiyet kazanmış oluyordu.²⁰ Bu meşruiyet ve FKP içinde yaşanan siyasi tartışmalar ise Althusser’in Marksist aydınlar içinde etkisinin artmasına yol açmıştır.

Louis Althusser’in 1950’li yılların başından itibaren yayınlanmış birkaç makalesi olmasına rağmen, esas olarak tartışma yaratan yazıları 1960’ların başından itibarendir.²¹ Ve bu yıllarda FKP’de, Roger Garaudy gibi revizyonizmin Fransa’da ideoloğu olmaya soyunanlar da, Louis Althusser gibi spekülatif bir zihin jimnastiği üzerinden “yenilik” içinde olan partili aydınlar da, 20. Kongre’den sonra doğan teorik kriz ortamında bir arayış içindedir. Haliyle bu yıllar yoğun ideolojik ve siyasi tartışmalara sahne olmaktadır. Aydınların önemli bir çoğunluğu örneğin FKP’nin Politbüro üyesi ve aydınlara yönelik çalışmasının sorumlusu Laurent Casanova’nın Şubat 1949’da²², Sovyet tarımcı Lisenko’yu savunma adı altında soğuk savaş koşullarında bir toplantı esnasında teorileştirmeye çalıştığı, bu tarihten sonra tüm partinin savunmak zorunlu bırakıldığı, ama 18 ay sonra Stalin’in Dil Bilimi ve Marksizm konulu makalelerinin Fransızcasının yayınlanmasından sonra birden bire terk etmek zorunda kaldığı “proleter bilim” kavramı ile hâlâ doğru dürüst hesaplaşılmadığını düşünüyordu.

Zira, Stalin’in Dil üzerine makaleleri Ağustos 1950’de MK’nın yayın organı Komünizmin defterlerinde²³ yayınlandığında Laurent Casanova komünist aydınlara 18 ay boyunca dayatılan ve onlarca aydının partiden uzaklaşmasına neden olan bu yanlış kavramdan artık vazgeçmek zorunda kalmıştı, yalnız MK bu hatanın kökenlerini tespit etme, aynı hataya bir daha düşmemenin önlemlerini almamıştı. Üstelik 33 ay sonra Laurent Casanova bir özeleştiri yapmak zorunda kaldığında bunu da yanlış yapar.²⁴ Ona göre; “proleter bilim”den bahsettiğinde kendisi değil başkaları bu kavrama yüklenen anlamı yanlış anlamıştır. O “proleter bilim”den bahsederken, sadece Sovyetler’de hayata geçirilen bilimi kastettiğini savunur, ama açıktı ki bu doğru değildi. 18 ay boyunca FKP’ye bağlı dergilerin hemen hemen tümünde “proleter bilim” çok kaba bir şekilde savunulurken, birçok aydın açıktan bu kavrama destek çıkmamakla suçlanmış, eleştirilmiş ve hatta ünlü biyolog Marcel Prenant örneğinde olduğu gibi politik olarak herkesin önünde mahkûm edilmişti. Oysa ki şimdi Laurent Casanova yanlış bile yaptığını söylemiyordu. “Proleter bilim” kavramı artık eleştiriliyordu, ama partinin aydın örgütlenmesinin sağlam temeller üzerine oturmuş olmaması,²⁵ aydınlar içinde hoşnutsuzluğun devam etmesine neden oluyordu.

Partili aydınların rahatsızlığının 1956’dan sonra başladığını söylemek kuşkusuz doğru değildir, zira daha önceki yıllarda da birçok defa bu hoşnutsuzluk patlak verir. Birkaç örnek vermek gerekirse: Mayıs 1953’te komünist biyologlar konferansında, Kasım 1953’te “ideolojik çevrelerin” sorumlularının toplantısında, Nisan 1954’te ikinci komünist biyologlar konferansında, Haziran 1954’te FKP’nin 13. genel kongresinde, Mart 1955’te Paris’in 5. Bölge Örgütü’nün konferansında onlarca aydın ile parti yönetimi arasında ciddi tartışmalar yaşanır ve tüm bu tartışmaların ortak yanı partinin yürüttüğü ideolojik mücadele ve aydınlar içinde çalışmanın çok ciddi sorunları olduğunu ortaya koymasıdır. Tüm bu tartışmaların tutanaklarına bugün bakıldığında,²⁶ birkaç istisna dışında, komünist aydınların çoğu partinin ideolojik mücadelesindeki hatalarını eleştiriyor, örgütsel olarak zaaflarına dikkat çekiyor, ama bunu yaparken olağanüstü bir ideolojik mücadele koşullarında olduklarının farkında olarak eleştirilerine özel olarak dikkat ediyorlardı. Ancak 1956’da SBKP’nin 20. Kongresi, Kruşçev’in açık ve gizli raporları tüm bu birikimi altüst ederek, uluslararası komünist hareket içinde bir boşluk yarattı. Emperyalist kapitalist kampı hiç ummadığı kadar güçlendirerek, parti içi demokrasi ve disiplini reddeden tavırların güçlenmesine güçlü bir zemin hazırladı. Haliyle, eski hoşnutsuzluk ve tartışmalar, iç sorunlar alevlendi, büyük bir kargaşaya yol açtı. Ancak bununla da sınırlı değil, Ekim ve Kasım 1956’da yaşanan Macaristan Olayları ve Sovyetler’in askeri müdahalesi meseleyi daha da karışıklaştırır. Ama Fransa örneğinde, buraya özgü olan bir başka yön daha vardır; o da FKP’nin Cezayir’in bağımsızlık savaşı karşısında aldığı olumsuz tutumdur.

FKP yönetici organlarının tutanakları (Politbüro, Sekretarya, Merkez Komitesi) ve o dönem partiye üye olmuş aydınların arşivlerinde bulunan onlarca belge SBKP’nin 20. Kongre tutanaklarının yayınlanmasından sonra ortaya çıkan olağanüstü durumunun boyutlarını daha iyi anlamamıza olanak sağlıyor. 1956 yılında FKP içerisinde onlarca aydın açıktan muhalefet etmeye başlar, hatta bunu daha da ileri götürtmek isteyen kimileri Parti içinde hizip oluşturur. 7 Ocak 1957’de Merkez Komitesi üyesi ve artık aydınlar komisyonunun sorumlularından birisi olan Victor Michaut’un hazırladığı bir iç rapor tartışmaların nasıl geliştiğine dair somut bilgiler sunmaktadır.²⁷ Michaut raporunda Paris ve çevresinde “150 doktor, 70 bilim araştırmacısı, 120 üniversiteli (orta ve teknik öğrenim öğretmenleri de dahil), 50 sinemacı, 60 ressam ve mimar” ile toplantıların yapıldığını belirtir. Bunlarla MK’nın kararları “açık ve samimice” tartışılmış ve genel olarak toplantılar olumlu geçmiştir. Toplantıların tümünde partinin birliğinin devam etmesi, hizip çalışmasının mahkûm edilmesi onaylanmış, ama partinin aydınlar içindeki ideolojik çalışması ve geçmişte yapılan hatalar da gündeme gelmiştir. Michaut raporunda, parti içinde kalmaya karar veren “bir avuç” “hizipçi”nin olduğunu ifade eder ve bunların yenilebileceğini belirtir.

Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse; 1956 ile 1960’lı yılların başlarına kadar bir yandan FKP içinde parti karşıtı bir aydın kümelenmesi vardır, diğer yandan bu eğilimi güçlendiren uluslararası komünist hareket içinde ise “Marksizmi yeniden okuma”, yanlış yorumlara karşı tekrar Marx ve Lenin’in orijinal metinlerine dönme iddiası vardır. Zira bunlara göre “Stalinizmin dogmatik ve skolastik eğilimi”, Marksizmi çarpıtmış ve “Marx’ı yeniden okuma” da onun gerçek doğasını ortaya çıkartacaktır. Ama başta Stalin üzerinde başlayan bu saldırılar, çok kısa bir süre sonra tüm batılı partiler içinde egemen olunca, ilerleyen bölümlerde Althusser örneğinde detaylı bir şekilde göreceğimiz gibi, Engels’in teorik ve felsefi çalışmalarına yönelmiş, bunların Marx’ın çalışmalarının özünü çarpıttığı fikri egemen olmuş, 1970’lerden itibaren de Lenin’e saldırılar biçimine dönüşmüştür.²⁸ Eğilimin bu yönde olması kuşkusuz sadece iç tartışmalarla açıklanmamalı ve antikomünist ideolojik saldırılarının etkileri de göz ardı edilmemelidir.

c. Marksist felsefeye yönelik saldırı dalgasının güçlenmesi ve strüktüralist akımın yaygınlaşması

Parti kendi iç sorunları ile boğuşmak zorunda kalırken, dışardan da antikomünist saldırı yoğunlaşır. Soğuk savaş koşullarında bu saldırı kaba, ilkel bir antikomünist saldırının çok ötesinde, aydınlar cephesinden de diyalektiğe, materyalizme, tarihsel materyalizme, yani genel olarak Marksizmin temellerine yönelik saldırı biçimini almıştı. Uluslararası antikomünist saldırıyı yöneten CIA Leninist olmayan “Marksist” akımının, ezici çoğunluğu II. Enternasyonal üyesi partilere yakınlığıyla bilinen aydınların felsefe alanında yazdıklarınıları özellikle ön plana çıkartıyordu.

Komünist aydın ve bilim insanları içinde geçmişte savunulan tezlerin doğruluğu konusunda tereddüt ve şüphenin güçlendiği bu ortamda, ülkenin en çok öne çıkartılan ve en prestijli akademilerinde ders veren, yoğun bir kampanya çerçevesinde her kitabı birkaç on bin basan yazar, filozof, edebiyatçıların eserleri de hiç kuşkusuz komünist aydınların “kuşkularını” güçlendirici bir etki yaratmıştır. 1960 ve 1970’lerde Marksizmin yeniden yorumlanmasında etkisi olan aydınlardan birkaçını sıralamak gerekirse, herhalde şunlar en üst sırada yer alanlar olur: Maurice Merleau-Ponty²⁹, Jean Paul Sartre³⁰, Claude Levi-Strauss’in³¹, Gaston Bachelard³², Michel Foucault³³, Jacques Derrida³⁴, Martin Heidegger³⁵, Gilles Deleuze³⁶, Jacques Lacan³⁷. Farklı ekoller olarak akademik dünyadan gelen bu saldırılara belki Fransa özgünlüğünde kilise aydınlarından gelen eserleri de eklemek gerekir: Pierre Bigo³⁸ ve Jean-Yves Calvez³⁹.

Tüm bu eserler ülkenin en prestijli yayınevleri tarafından on binlerle basılmış, üniversitelerde etkin bir biçimde yaygınlaştırılmış, aydınlar, özellikle de genç aydınlar içinde önemli bir etki yaratmanın yanı sıra “Marksizmi yeniden yorumlama”nın gündemde olduğu koşullarda komünist aydınlar içerisinde de etki bulabilmiştir. Zira yukarıda ortaya konulan tablo, Marksizmin yeniden sorgulanmaya başlandığı, “hata” arama adına teorik kazanımların tekrar masaya yatırıldığı, Marx’ın yanlış yorumlanmasına karşı mücadele iddiasıyla Marksizm adına tüm söylenenlere kulak kabartma eğilimlerini güçlendirmiştir.

Marksizmin eserlerinden de faydalanarak Marksizme saldırı teşebbüsünde bulunan akımlar genel hatlarıyla değerlendirildiğinde; Fransa’da savaş sonrası dönemde belli başlı iki temel ekolden bahsedilebilir: 1945-1960 yıllar arası Fransa’da esas olarak Jean-Paul Sartre’nin temsil ettiği Varoluşçuluk ve 1960’lı yıllardan sonra ise Marksizme karşı mücadelede bir nevi onun yerini alan Strüktüralizm (yapısalcılık).

Konumuz açısından bu iki ekol arasında şöyle belirleyici bir farka vurgu yapmak gerekir: alınan teorik ve ideolojik önlemlerden dolayı komünist cepheden varoluşçuluktan etkilenen Marksist aydınlar sınırlı olurken, yukarıda özetlenen uluslararası komünist hareketin özgün durumundan dolayı “arayış” içinde olan geniş bir aydın kesimi matematikten mantığa, fizikten biyolojiye, dilbiliminden psikolojiye, felsefeden sosyal bilimlere kadar çok geniş bir alanda farklı farklı araştırmalar yürüten strüktüralist akımının tezlerine kulak kabartmış, bir kısmı bunu benimsemiş ve Marksizm ile bağlarını kurma teşebbüsünde bulunmuştur. Birbirleri arasında ciddi farklılıklar da barındırmakla birlikte bu “Marksistler” strüktüralist yöntem ile strüktüralist ideolojinin birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini savunuyor ve söz konusu yöntemin verimli ve zengin olduğunu ifade ediyorlardı. Örneğin Roger Garaudy 1966 yılında yayınladığı bir eserinde Strüktüralist yöntemin birçok sosyal bilim alanında zenginliğini kanıtladığını, onlara “verimli bir sıçrayış” sağladığını ve “Engels’in ileri sürdüğü ‘doğanın diyalektiği’ kavramını hem en parlak şekilde onaylarken diğer yandan ise muazzam araştırma ve geliştirme olanakları” sunduğunu ifade eder.⁴⁰

Garaudy ile yoğun bir polemik içinde olan Althusser de strüktüralist yöntemi benimsemiş ve 1960’ların başlarından itibaren incelemeye başlamıştır. Ekim 1962’de, yani daha Marx İçin ve Kapital’i Okumak adlı eserlerinin basılmadığı, kendisinin de daha büyük polemikler konusu olmadığı koşullarda, Merleau-Ponty’nin çevirmeni ve birkaç yıl sonra da Levi-Strauss’u çevirecek olan Franca Madonia’ya yazdığı özel bir mektupta şunları belirtir: “Bütün ruhumla ‘strüktürün’ (Levi-Strauss vs…) üzerine atılıyorum, bildiğin gibi bu yüzyılın seçkin düşüncesidir […] Bunun düzenbazlığını ve verimliliğini birbirinden ayırt edebilmekten karamsar değilim bildiğin gibi, ama en kısa zamanda yapabilmeliyim ki içimde beklemede olan kavramları buradan alacaklarımla besleyebileyim.”⁴¹ Althusser tam da bu yıllarda Ecole Normal Superieur’de Claude Lévi-Strauss ve strüktüralist akımın kökenleri üzerine seminerler vermeye başlar. Buna bağlı olarak Roman Jakobson, Jacques Lacan ve Michel Foucault’un eserlerini yakından inceler. Lacan’dan ve Freud’cü bilinç altı kavramından büyük oranda etkilenir ve 1964 yılının son ayında, La Nouvelle Critique dergisinde Freud ve Lacan adlı bir makale yayınlar ve Marksizmin Freud’cü psikanaliz ile yaklaşması gerektiğini savunur. İlerleyen yıllarda ise Freud’ü Marx’ın devamcısı olarak nitelendirir.

Tersinden bakılırsa, Strüktüralistler de Althusser’in çalışmalarını beğenir ve ona yapabildikleri oranda sahip çıkarlar. Söz konusu akımın “öncülerinden” sayılan Michel Foucault bir röportajında Fransız filozofun Les Mots et les Choses adlı kitabı 1966’da yayınlandığında, makalenin ikinci bölümünde üzerinde yoğunlaşacağımız hümanizm kavramını o da reddeder ve yaşanan polemikte açıktan Althusser’in safını tutar. Ona göre; “20. yüzyılın her türlü düşüncenin, her türlü kültürünün ve her türlü politikasının bir anlamıyla fahişesi olan”⁴² hümanizme karşı, Althusser ve “cesaretli yol arkadaşlarının”⁴³ soldan temsil ettiği “strüktüralist kanadı”⁴⁴ anti-hümanizmi savunmakla tamamen haklıdır. Foucault’un bir antikomünist olarak Marksist olduğunu iddia eden birisine açıktan destek çıkması tesadüf değildir kuşkusuz, zira ikisi arasında felsefi temas noktaları vardı.

Anlaşıldığı gibi, 1960’lı yıllar Marksizm ile strüktüralizmin yakınlaştırılmaya çalışıldığı, bunun üzerinden yoğun polemiklerin yaşandığı yıllardır.⁴⁵ Bu yakınlaştırma teşebbüsünün Marksizmin temel tezlerine yönelik birçok ciddi saldırıyı gündeme getirmesi kaçınılmazdı. Özellikle de diyalektiğe… Michel Foucault 1966’da verdiği bir röportajda “diyalektik kültürün gerilemesine”⁴⁶ sevindiğini ifade eder. Gilles Deleuze Le Nouvel Observateur adlı dergide “strüktüralizm lehine diyalektik düşüncenin geri çekildiğini”⁴⁷ ifade eder. Strüktüralist yöntemin yaygınlaşmasıyla diyalektiğe yönelik saldırılar arasında doğrudan bir bağ vardır ve makalemizin ikinci bölümünde Althusser’in “Marx’ın yeniden okuması” adı altında savunduğu tezlerin anti-diyalektik çizgisine özel bir vurgu yapılacaktır. Yalnız daha önce strüktüralist ekolünün Marksist filozofları etkileyebilmesinin koşullarını, neden komünist partilerin bunu engellemeye yönelik teorik ve ideolojik önlemler alamadığını açmak lazım.

2. KOMÜNİST FİLOZOFLARIN BAŞLATTIĞI TARTIŞMALAR VE ALTHUSSERCİLİĞİN ORTAYA ÇIKIŞI

a. Kruşçevci çizginin giderek FKP’de egemen olması ve felsefi tartışmalar

SBKP’nin 20. Kongresi “sosyalist legalite”, “komünist toplumunun kurulmasının programı” gibi sorunlar etrafında sosyalist toplum içinde insanın yeri, tarihsel ilerlemede insan öğesinin önemi gibi sorunların daha fazla gündeme gelmesine yol açtı.⁴⁸ Bu kongreden tam 4 ay sonra Temmuz 1956’da toplanan FKP’nin 14. Kongresi bu tartışmaları farklı bir boyuta sıçratır ve beraberinde yeni teorik ve ideolojik tartışmaları da getirir. Bu kongre geçmişe yönelik bir muhasebenin kısmen yapıldığı, geleceğe yönelik ise bir dönüşümün adımlarının atılmaya başlandığı bir kongredir. Bu kongrede FKP’nin genel sekreteri Maurice Thorez bir yandan kaba bir Stalin eleştirisini kabul etmiyordu, ama diğer taraftan da SBKP Merkez komitesinin 20. Kongre raporunda ifade edilenleri, gizli raporda⁴⁹ belirtilenleri de bir biçimde benimsiyordu. Örneğin, “kişiye tapma ve Stalin’in hataları”nı⁵⁰ eleştiriyor ve Kruşçev’in raporunda yer alan savaş ve barış sorununa bağlı olarak emperyalizmin doğasına yönelik tespitleri⁵¹ ve sosyalizme geçişin yollarının çeşitliliği ve parlamenter yolun önemine dair söylenenleri de⁵² olduğu gibi alıyordu.

Yalnız gerek Politbüro, gerekse de Sekretarya toplantılarının tutanaklarının açıkça ortaya koyduğu gibi, Thorez ilk başta geçmişin tüm kazanımlarına gölge düşürmeden “kontrollü bir değişim” yapmayı hesaplıyor ve Kruşçev’in gizli raporunda yaptığı gibi Stalin’e karşı yapılacak cepheden bir saldırının, meselenin doğruluğu ve yanlışlığından bağımsız olarak, komünizm davasına zarar vereceği fikrini savunuyordu. Yalnız emperyalist kapitalist kampın saldırılarının yoğunluk kazandığı bir dönemde, her şey planlandığı gibi olmayabiliyordu. FKP’nin 14. Kongresi birçok boyutuyla incelenmeye değer, ama yazımızın çerçevesi açısından aydınlara yönelik izlenilecek yeni politikanın boyutlarını incelemekle yetineceğiz. Thorez’in sunduğu MK çalışma raporunda aydınlar çalışmasına da değiniliyor⁵³, yalnız Kongre’de bu alanla ilgili yönetim adına esas konuşmayı Roger Garaudy yapıyordu.

Garaudy’nin raporu daha sonraki yıllarda yapılacak felsefi ve ideolojik tartışmalarda bir hareket noktasını teşkil eder, zira Garaudy kendisini yeni dönemin politik ve ideolojik temellerini teorileştirmede doğrudan sorumlu olarak görür ve bu kongrede Politbüro yedek üyesi seçilerek bu alanda bir nevi otorite de kazanmış olur.⁵⁴ Garaudy, FKP’nin üst düzey yöneticisi olarak, 1960’lı yılların sonlarına kadar yaşanacak felsefi ve ideolojik tartışmaların tümünde merkezi bir rol üstlenir, siyasi olarak Kruşçev’e yakındır, ama 1963-1964’den sonra Sovyet yöneticisinin güç kaybetmesine bağlı olarak Parti içinde giderek marjinalleşir ve uç noktadan savunduğu kaba revizyonist teorilerden dolayı 1970’de FKP’den ihraç edilir.

FKP’nin 14. Kongresi’nde yaptığı konuşmada Garaudy, geçmişte felsefe ile bilim arasında ciddi hataların yapıldığını, bunun nedeninin ise “felsefe ile bilim arasında, diyalektiğin yasaları ile her bilime özgü özel yasalar arasında mekanik bir bağ kurulmasından”⁵⁵ kaynaklı olduğunu belirtir. Ünlü filozofa göre bunun nedeni, “dogmatizm ve skolastiktir.”⁵⁶ Konuşma boyunca Stalin’in ismi geçmez, ama Garaudy’nin Suslov ve Mikoyan’ın 20. Kongre’de Stalinizme hitaben kullandıkları sıfatları kullanması, 5 aydır tüm tartışmaları yakından takip eden delegeler açısından açık bir şekilde anlam bulur. Söz konusu hataların sorumlusu böylelikle Stalin’dir. Hemen ardından Fransız filozof geçmişte yapılan “proleter bilim-burjuva bilim”⁵⁷ ayrımının da bundan kaynaklandığını iddia ederek artık yeni bir döneme girildiğinin haberini verir.

Garaudy’ye göre komünist bilim insanları ve filozoflar bu hatayı düzelterek “sonuçlardan hareket ederek doğaya kendisinden bekleneni söyletme” eğilimden vazgeçecek ve “diyalektiğin yasalarının dogmatik kullanımını”⁵⁸ mahkûm edeceklerdir. Tabii ki bu; diyalektik, diyalektiğin yasaları, Marksist diyalektik ile Hegelci diyalektik arasındaki bağ, daha da ileri giderek Hegel-Marx ilişkisi, Marksizmin doğuşu vb. gibi konularda geçmişin yorumlarını⁵⁹ bir kenara atıp yeniden bu alanlara ilgi gösterme davetiyesidir esasında. Garaudy kongre kürsüsünden komünist filozoflara yeni bir görev, Marksizmin “skolastik” kabuğundan kurtulması için özel bir sorumluluk yükler. Burada sorun Marksizmin tarihi ya da Marksist felsefeye yönelik “yeni” araştırmaların yapılması değil elbette, sorun bunların neden ve hangi amaca hizmet etmesi açısından yapıldığıdır. Bu konuda Althusser’in yıllar sonra yaptığı bir tespit anlamlıdır: “XX. kongreden önce bir komünist filozof için, (en azından Fransa’da) bilinen formüllerinin pragmatist yorumu olmayan politikaya yakın yazılar yayınlaması mümkün değildi. XX. kongre bunu mümkün kıldı.”⁶⁰

Burada bilinen formüller olarak burada kastedilen, parti yönetiminin belirlediği politik çizgidir. Yani Althusser, komünist bir filozofun, partinin sınıflar mücadelesinin ihtiyaçlarına bağlı olarak belirlediği siyasi çizginin dışında, hatta karşısında bir siyasi müdahale etme hakkından bahseder. 1956’da komünist filozoflara verilen “sorumluluk” ve meselenin bitmez tükenmez boyutları filozofların ayrıcalıklı bir yerde olmalarına olanak sağlar. Bunun Parti saflarında ideolojik karışıklığa, aydınların özellikle de filozoflarının militanlar kitlesi içerisinde ayrı ve ayrıcalıklı bir statü edinmelerini kaçınılmaz kılar. Zira FKP’nin aydınlara yönelik yayın yapan La Pensée ve La Nouvelle Critique dergilerinin 1956 ile 1966⁶¹ yılları arasındaki sayıları yakından incelendiğinde birbirine zıt, Marksizmin en temel ilkelerine bile ters, tartışma özgürlüğü adı altında onlarca makale yayınlandığı görülecektir.

Kuşkusuz parti yönetimi de bunu görüyor ve ortaya çıkacak sorunların da farkındadır. İncelenen dönemde FKP Politbüro’su birçok defa felsefe sorunları ve komünist filozofların tartışmalarının doğurduğu teorik ve ideolojik sorunları gündemine almıştır. Örneğin 10 Ekim 1961’de Parti genel sekreter yardımcısı Waldeck Rochet Politbüro’da bir rapor sunmuş ve Parti yönetiminin temel teorik ve felsefi sorunlarda bir çizgi belirlemesinin önemine dikkat çekmiştir.⁶² Parti genel sekreter yardımcısı bu konuşmasında Roger Garaudy ile Lucien Seve, Michel Simon ve Michel Verret başta olmak üzere birçok “genç filozof” ile yürütülen tartışmaların içeriğine işaret eder. Parti’nin üst kademelerinde 3 aylık bir tartışma süreci başlamıştır. Waldeck Rochet’nin, Leo Figueres’in, Maurice Thorez ve Georges Cogniot’nun arşivlerinden yoğun bir tartışma sürecinin yaşandığı görülebilir.

SSCB’nin 20. kongresinin açtığı sürece bağlı olarak FKP içerisinde de Stalin ve Stalinizme yönelik yapılan eleştiriler konusunda hararetli bir tartışma yaşanır ve filozofların başını çektiği tartışmalar sadece felsefi alanla sınırlı kalmaz. Dolayısıyla bu tartışmalara genel sekreter Maurice Thorez de müdahil olur ve yapılan tartışmalar sonucunda Politbüro bir yandan üyesi olan Roger Garaudy’yi eleştirirken diğer yandan da ona karşı çıkan “genç filozofların” görüşlerini de eleştirir. FKP yönetimi tartışmaya dâhil olan partili filozofları toplayarak görüşlerini paylaşma kararı verir. 6 Ocak 1962’de toplanan komünist filozoflar konferansına Parti Genel Sekreter Yardımcısı Waldeck Rochet bir tebliğ sunar.⁶³ Bu konferans, parti yönetiminin, komünist filozoflar arasında uzun yıllardır süren tartışmaların çerçevesini ve tartışma konularında Parti yönetiminin görüşlerini ortaya koyar.⁶⁴

b. Felsefede de revizyonizmin egemen olması

FKP yönetimi tartışmaların merkezinde olan üç konu üzerinde durur: 1) Marksist felsefenin etki alanının ne olduğu, yani diyalektiğin ve materyalizmin yeniden bir nitelendirmesine bağlı olarak bilim ve diğer felsefi akımlarla hangi ilişkiyi sürdüreceği sorunu, 2) Marksist felsefenin “mutlak doğru çekirdeğinin” ne olduğu ve gelişip gelişemeyeceği sorunu, 3) Marksist filozof ile Marksist olmayan filozoflar arasında diyalog sorunu ve komünist filozofların bu alandaki çalışması sorunu.

Diyalektik materyalizmin etki alanının ne olduğuna dair karşıt iki görüş savunuluyordu: bunlardan birincisinin başını Lucien Seve çeker, Marcel Prenant ve Jean-Pierre Vigier gibi hâlâ FKP üyesi olan ünlü bilim insanlarının görüşlerinden de faydalanarak, bilginin gelişmesinin esas alanının bilim olduğundan, diyalektik materyalizmin bilimsel alana karışmayarak esas olarak kendisini mantık ve bilgi teorisiyle sınırlı tutmasını savunuyordu. Bu konuda Lucien Seve yapılan eleştiriler karşısında geri adım attıysa bile, ilerleyen yıllarda bu görüşü savunanlar Jean-Paul Sartre ve Maurice Merleau-Ponty’nin ifade ettiği doğanın diyalektiğinin olmadığı, yani diyalektiğin sadece düşüncede olduğunu, Frederich Engels’i Marx’ın görüşlerini çarpıtmakla suçlamaya kadar gideceklerdi. FKP yönetiminin desteklediği diğer görüş ise diyalektik materyalizmin bilimsel bilgiyi içselleştirdiğini ve dolayısıyla etki alanının daha geniş olduğunu savunuyordu.

İkinci tartışma konusu ise diyalektik materyalizmin özü itibariyle hâlâ gelişip gelişemeyeceği sorunuydu. Lucien Seve “mutlak doğru çekirdek konusunda Marksist felsefe tamamlanmıştır” fikrini savunuyor ve diyalektik materyalizmin çekirdeğini oluşturan mutlak doğruların daha önceden ilan edildiği ve öz itibariyle artık eklenebilecek bir şeyin olmadığını belirtiyordu. Ona göre, kuşkusuz Marksist felsefe hâlâ gelişecekti, yalnız bu gelişme onun özünü ve temellerini oluşturan mutlak doğrular üzerinden oluşacaktı. Bu görüşe karşı çıkan Roger Garaudy ise, diyalektiği geliştirme iddialarından hareketle çekirdeğinin, yani temel ilkelerinin de gelişebileceğini savunuyordu. Ona göre Marx ve Engels’in söyledikleriyle tatmin olunmamalıydı, Marksist felsefenin özüne dair daha da ileri gidilmesi gerekiyordu. Politbüro, bir yıl önce toplanan XVI. Kongre’de Politbüro üyeliğine seçilen Garaudy’yi eleştiriyor, ancak bir uzlaşma temeli de bulmaya çalışıyordu. Lenin’in söylediklerinden hareketle diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizmin temel ilke ve muazzam birikiminin onun “mutlak doğru çekirdeğini” oluşturduğunu belirtiyor, ama bu çekirdeğin hareketsiz, sonuna ulaşmış ve zenginleşemez diye tarif edilmemesi gerektiğini de savunuyordu.⁶⁵

Oysa, buradaki tartışma soyut bir teorik tartışma değildi, Marksist felsefenin özünün nasıl ve hangi yönde gelişeceğiydi. Temeller üzerinden yapılacak bir değişiklik, hiç kuşkusuz onun üzerine inşa edilenin de yönünü oluşturacaktı.

Üçüncü tartışma konusu ise, Marksist filozoflarla Marksist olmayan filozofların ortak çalışmalarının ne üzerinden yapabileceği sorunuydu. Buraya dikkat edilmeli; zira sorun Marksist partinin diğer partilerle ittifak yapıp yapmama sorunu değildir, tartışılan Marksist filozofların Marksist olmayan filozoflardan bir şeyler öğrenip öğrenmeyeceği, onların felsefelerinden faydalanıp faydalanamayacağı sorunudur.

Kruşçev, sosyalizm ile kapitalizmin “barış içinde bir arada yaşayabileceklerini” ilan etmiş, hatta ABD’ye resmi bir ziyaret düzenleyerek ortak bir diyaloğun olabileceğini göstermişti.⁶⁶ Peki, karşıt sınıf ve ideolojiler bir diyalog içinde olabiliyorlarsa, karşıt felsefeler neden olamasın ki? Birçok Fransız komünist filozof Kruşçev’in söylediklerinden hareketle, Marksist olmayan filozoflarla diyalog içinde olmanın, onlara karşı fazla eleştirel olmamanın gerektiğini belirterek, aslında ideolojik mücadelenin geriletilmesini savunuyordu. Politbüro bu konuda, ilkelerden taviz vermeden bir diyaloğun olabileceğini, Marksistlerin diğer filozoflardan nesnel dünyaya dair kimi şeyleri öğrenebileceğini savunuyordu. Üç tartışma konusunda, Politbüro’nun vardığı sonuçlar özetle bunlar, ama Politbüro üyesi olan, tartışmalarda Marksizmi yeniden inşa etme teşebbüsünde teorisyenliğe savunan Roger Garaudy, Parti yönetiminin uzlaşma sağlamaya çalıştığı noktalarda daha da ileri giderek Marksizmi tamamen revize etme çabası içindeydi.

Politbüro’nun bu müdahalesi felsefi tartışmalara yeni bir çerçeve çizmiş, ama tartışmaları sonuçlandırmamıştı. FKP yönetimi 3 ay sonra geniş katılımlı bir toplantı daha tertipler. 14 Haziran 1962’de, Roger Garaudy “komünist filozofların görevleri ve Stalin’in felsefi hataları” konulu bir konferansta tebliğ sunar. Toplantıya partili filozofların yanı sıra onlarca aydın da katılmıştır. FKP Genel Sekreteri Maurice Thorez konferansı yönetir ve yanı sıra 5 Politbüro yöneticisi ve 8 Merkez Komite Üyesi de salonda bulunur. Yani toplantıya verilen resmi biçim, Garaudy’nin sunumunu da güçlendirir ve üstelik rapor Merkez Yayın Organı’nda da yayınlanır.

Maurice Thorez açılış konuşmasında Waldeck Rochet’in sunduğu raporun bir “devamı olarak”⁶⁷ bu toplantının tertiplendiğini ve FKP’nin bir “yandan revizyonizme karşı” mücadele ederken, diğer taraftan da “dogmatizme” karşı mücadele ettiğini belirtir. Buradan hareketle, Thorez konferans tebliğini sunacak Roger Garaudy’nin “Stalin’in felsefi alanında olumlu ve olumsuz yerlerinin altını” çizeceğini belirtir ve “özellikle de Stalin’in Marksist klasiklerin Hegel ve diyalektiğine dair ortaya koyduğu tavırdan nasıl uzaklaştığını” inceleyecektir. Ama Thorez’in söylediğinin tersine, Garaudy, toplantıda gerek Politbüro’nun üç ay önce çizdiği çerçeve, gerekse de Thorez’in sınırlı uyarılarının çok çok ötesine gider.

Roger Garaudy’ye göre, Stalin’in en temel ideolojik ve felsefi hatası, “teoriyle pratiği birbirinden ayırmasıdır.”⁶⁸ Bundan dolayı Stalin’in savunduğu materyalizm “ancak dogmatik”, diyalektiği ise “ancak spekülatif olabilirdi”. Bu esas hatanın birçok sonucu vardır ve Garaudy bu temel hatanın doğurduğu diğer hataları uzun uzun sıralar. Örneğin, Stalin Marksist-Leninist felsefeye birçok kural dayatmış (“tam olarak yedi: üç materyalist ‘ilke’ ve diyalektiğin dört özelliği”⁶⁹). Garaudy bu sıralamayla dalga geçer bir üslupla “alın size işte cebinize koyabileceğiniz altın ya da din kitabı gibi tamamlanmış mutlak gerçek”⁷⁰ diyerek, daha önce tartışma konusu olan “mutlak gerçek çekirdeği” meselesini tekrar, yalnız bu sefer başka bir açıdan gündeme getirir.

Ona göre, Stalin üç temel felsefi hata yapmıştır: “Marx’ın materyalizmini Marksizm öncesi dogmatik materyalizme indirgemiş”, pozitivist bir yaklaşımla “diyalektik canlı bilimden koparılarak sadece XIX. Yüzyılın örneklerinden beslenilmiş” ve sonuncu olarak da “diyalektik materyalizm [tarihsel] felsefi birikimlerinden”⁷¹ koparılmıştı. Daha sonra Garaudy bu sıraladığı üç hatayı teker teker detaylandırır. Burada Garaudy’nin tüm argümanları üzerine durmayacağız, ama Stalin tartışması üzerinden Marksizmin temellerine yönelik bir tartışmanın yürütüldüğü açıktır. Ona göre dogmatik, spekülatif, mekanik, pozitivist, hayattan kopuk dar bir eğilimden dolayı Marksizm çarpıtılmıştır ve hak ettiği tarihsel yere tekrar getirilmelidir. Yalnız bunu yaparken de “felsefenin gelişemeyeceği” tezinin kabul edilemeyeceğini ifade ederek savunduğu köklü radikal yorumları meşrulaştırmaya çalışıyordu.

Ona göre, bilim son 30 yılda olağanüstü boyutlarda gelişmişti, Marksist felsefenin de, özellikle “mekân, zaman, hareket, nedensellik”⁷² gibi alanlarda yeniden gözden geçirilmesi ve yenilenmesi gerekiyordu, ancak bu yapılırken, sadece Marksist klasiklerden faydalanılmamalı, burjuva sosyal bilimcilerin eserlerinden pek de eleştirel olmadan yararlanılmalıydı – bunu savunuyordu. Garaudy, gerçeklerin bilimle birlikte ilerlediğini ve bilimin gelişmesi sadece materyalistlere bağlı olmadığından Marksist olmayan filozoflardan da öğrenilecek çok fazla şeyin olduğunu belirtir. Argümanları Hegel’den başlar ve Spinoza’dan devam eder, ama kısa bir süre sonra lafı Garaudy esas varmak istediği çağdaş felsefe ekollerine getirir.

Önce idealist olan Bachelard örneğini verir ve “ayakları üzerine konulma şartıyla” Marksistlerin Bachelard’dan, özellikle de bilginin diyalektiği konusunda öğreneceği çok şeyin olduğunu belirtir.⁷³ Dolayısıyla Garaudy, bazı genel doğruların istismarını yaparak, kendisinin Sorbonne’daki felsefe doktora tez danışmanı olan Gaston Bachelard’dan faydalanması gerektiğini savunur. Bununla da sınırlı kalmaz, Garaudy Marksistlerin Mounier gibi kemikleşmiş bir antikomünistin “personalizm” (kişilikçilik) teorisinden de alınacak şeylerin olduğunu belirtir, daha doğrusu Mounier’in esin kaynağı olan “Hıristiyan geleneği”nden insan kavramına dair doğru şeylerin alınabileceğini savunur. Aynı şeyi, Sartre’ın “varoluşçuluğu” için de söyler. Daha da ileri giderek, Kilisenin düşünürleri arasında olan Pierre Bigo ya da Jean-Yves Calvez⁷⁴ ya da sosyal demokrat Maximilien Rubel gibi Marx’ın “yabancılaşma teorisi” üzerine uzun yıllar çalışma yapmış, gerçeğin Marx’ın gençlik eserlerinde yattığını savunan idealist düşünürlerin çalışmalarından da faydalanılması gerektiğini ileri sürer.

Anlaşıldığı gibi, FKP yöneticisi filozof, diyalektik materyalizmin “mutlak gerçek çekirdeği” konusunda yarattığı muğlaklıktan sonra, idealist felsefeye, özel olarak da Hıristiyan düşünürlere yönelik bir açılımın peşindedir ve onların söylediği “doğru” şeylerin alınması gerektiğini savunmaktadır. İleriki yıllarda Hıristiyan düşünürlere yönelik açılımı çok daha net ve açık bir şekilde savunacaktır. Garaudy’nin etkisinin güçlü olduğu 60’lı yılların başlarında FKP içinde “felsefede partizanlık” ilkesinden hareket ederek, revizyonizm, felsefi tartışmalarda da egemen olur.

FKP yönetimi 1960 ile 1966 arasında komünist filozofları defalarca konferanslarda toplar ve birçok defa Althusser eleştiri konusu olur. Ama buna rağmen makaleleri ve onu destekleyenlerin yazıları FKP’nin dergilerinde yayınlamaya devam eder. 11, 12 ve 13 Mart 1966’da Argenteuil şehrinde MK “ideolojik ve kültürel sorunlar” gündemli bir toplantı tertipler. Bu toplantıya, MK üyelerinin yanı sıra son yıllardaki tartışmaya aktif katılmış aydınlar da davet edilir. Althusser buraya katılmamıştır, ama kendi tavırlarını savunan bir tebliğ gönderir ve bu dostu Michel Verret tarafından okunur. Toplantıda Althusser/Garaudy ikilemi, Althusser’in Marx İçin adlı kitabında savunduğu fikirler tartışılır ve hümanizm tartışmalarında bir tavır alınır. Ama bundan da öte, MK’nin bu toplantısında aydınlara parti içinde daha fazla “özgürlük” tanıma karar altına alınır ve böylelikle Parti saflarında iki çeşit partili komünist militan tipi yaratılır ve Leninist parti ilkelerinden uzaklaşma açısından bir dönemeçtir.

Üç günlük sert tartışmalardan sonra Aragon’un kaleme aldığı ve savunulan görüşleri uzlaştırmayı hedefleyen bir sonuç bildirgesi yayınlanır. Argenteuil toplantısından tam 3 ay sonra Waldeck Rochet, Althusser’le bir görüşme yapar. Artık ünlü olan filozofun daha sonra aktardığına göre, FKP genel sekreteri ona “Seni Argenteuil’de eleştirdik, ama sorun burada değil. Aldığı tavırlarla bizi rahatsız eden Garaudy’yi eleştirmek için seni eleştirmemiz gerekiyordu. Senin açından, ilgimizi çeken şeyler yazdın”⁷⁵ der.

Anlaşıldığı gibi, birçok açıdan bir dönüm noktası olan Argenteuil’de Althusser eleştirilmiş, ama bu en uç noktalara savrulan Garaudy’nin eleştirisini yapmanın doğurduğu ihtiyaçlar üzerinden olmuştur. Bu soruna vurgu yapmak konumuz açısından önem teşkil ediyor, zira 1965’de Marx İçin adlı kitap yayınlandığında, Garaudy’nin Fransa’da revizyonizmin teorisyenliğine soyunmasından rahatsız olan birçok aydın, ortada olan Althusser/Garaudy ikilemi içinde birincisine ya daha fazla yakınlaşmış ya da sempati ile bakmıştır. Bu siyasi bir tavırdır, Parti içindeki güçler dengesi açısından düşünüldüğünde revizyonizmin teorisyenliğini yapan bir Politbüro üyesi ile tamamen zıtlaşan, Parti içinde büyük bir sorumluluğu olmayan ama akademik kariyeri açısından ülkenin en prestijli üniversitesinde öğretim görevlisi olan birisinin daha “solcu” geniş bir kesim tarafından sempati toplaması anlaşılmaz değildir. Üstelik bu yıllarda Althusser, Sovyet revizyonizmine karşı çıkan Çin ve Mao’yu elinin tersiyle dışlamamış, orada yazılıp çizilenlerden alıntılar yapmaktan da çekinmemiştir.

c. Altusser’in teorik çalışmasının amacı: bir felsefe bilimi oluşturma

Louis Althusser, Garaudy ve etkilediği genç aydınların bu eğilimine karşı çıkan ve aynı hareket noktasından ona başka bir alternatif sunmaya çalışan filozoflardan birisidir. 1972’de kaleme aldığı John Lewis’e Cevap’ta FKP içerisinde tehlikeli bir eğilimin ortaya çıktığını şu şekilde ifade eder: “XX. kongrede Stalin’in ‘yanlışlarının eleştirisi’ öyle sözlerle yapıldı ki kaçınılmaz olarak, Komünist Partileri içerisinde burjuva ideolojik ve felsefi temalarının yoğun saldırısı diye adlandırmak gereken patlamaya yol açtı: [bu patlama] en başta komünist aydınlar içerisinde, ama yanı sıra kimi yöneticilerde de ve kimi yönetim organında”⁷⁶ da etkisi olan bir patlamadır.

Ve Althusser daha ilerde göreceğimiz kaba materyalist argümanlarla FKP yöneticilerini, en başta da Roger Garaudy’yi eleştirir ve bunlara karşı yeni bir Marksist yorum sunmak, düne kadar çarpıtılmış Marksist yorumlara karşı yeni bir soluk getirme iddiasıyla ortaya çıkar. Kendi amacını, Althusser şu şekilde ifade eder: Kaleme aldığı yazılar “felsefi denemeler olarak, teorik araştırmaları konu eden ve var olan teorik-ideolojik bir konjonktürde müdahale etmeyi amaçlayan ve iki tehlikeli eğilime karşı tepki göstermeyi amaçlayan makalelerdir. […] Bunlar iki cephede ‘müdahale’ ediyordu.” […] Birinci müdahale, Marksist teori ile ona bulaştırılan ya da onu tehdit eden felsefi (ve siyasi) sübjektivist biçimler arasında “ayrım çizgisini çizmek”: bunlar her şeyden önce ona göre ampirizm ve bunun klasik ve modern değişik biçimleri olan pragmatizm, iradecilik, tarihselcilik vb.’dir. İkinci müdahale ise, bir yandan Marksist tarih bilimi ve Marksist felsefesinin gerçek teorik temelleri ile “insan felsefesi” ya da “hümanizm” gibi, bu yıllarda Marksist yorumların temelini oluşturan Marksizm öncesi idealist kavramlar arasında “ayrım çizgisini çizmektir.”⁷⁷

Yani Althusser uluslararası boyutta modern revizyonizmin egemen olduğu, Marksizmi revize etmeye başladığı bir ortamda, yapılan bu yorumların bir kısmına katılmıyor, onlara karşı Marksizmi savunduğunu iddia ediyordu.

Ünlü Fransız filozofun tezlerini detaylı olarak incelemeden önce ne yapmak istediğine bakmak gerekir. Althusser’i ünlü kılan iki kitabında, Marx İçin ve Kapital’i Okumak’ta, tüm çabasının Marksist felsefeye içerik vermek olduğunu birçok defa ifade eder. Ona göre “Marksist felsefe […] büyük oranda hâlâ oluşturulması gerekiyor”⁷⁸ ve “bu [Marksist] felsefenin, hepimiz peşindeyiz”⁷⁹. Başka bir yerde, Althusser tüm çalışmalarının amacını bu “Marksist felsefeye biraz varlık ve içerik vermek”⁸⁰ olarak tanıtır. Temmuz 1976’da, teorik kavramlarının olgunlaştığı bir dönemde bitirdiği, ama yaşarken bilinmeyen nedenlerden dolayı yayınlamadığı ve arşivlerinden çıkartılarak ancak 2015 yılında yayınlanan son kitabında ise tüm çabasının “bir felsefe bilimi”⁸¹ ve bir “felsefe teorisi”⁸² oluşturmak olduğunu ifade eder.

Althusser’in Marksist felsefenin içeriğinin hâlâ oluşmadığı varsayımı, Marksizmin felsefi ve tarihsel birikiminin yok sayılması, en azından göz ardı edilmesi anlamına gelmektedir. Buna rağmen, dönemin tarihsel ve siyasal koşulları ve ideolojik kamplaşmaları Althusser’in çevresinde belirli bir aydın kesimini kümeleyebilmesini sağlamıştır. Daha sonra da göreceğimiz gibi savundukları tezlerin içeriğinden çok bu başarıya ulaşabilmesinde savunma biçimi de –sürekli Marx’ı okumaya davet etme ve savunduklarını soyut karışık bir dil ve üslupla yapma biçimi– etkili olmuştur.

Althusser, Marx’ın tüm eserlerini detaylı bir şekilde incelemiş, Almanca orijinal metinlerle sürekli karşılaştırmalar yapmış ve savunduklarını bir şekilde Marx’ın yazdıklarına dayandırmaya gayret göstermiştir. Ancak, Marx’ın çok temel vurgularını göz ardı etmiş, bundan yola çıkarak Marx’ı “Marksist açıdan” eleştirdiğini iddia etmiştir.

Althusser, bir Marksist felsefe, daha doğrusu bir “felsefe bilimi ya da teorisi” oluşturma çabalarını, Marx’ın 9 Mayıs 1868’de J. Dietsgen’e gönderdiği bir mektupta “ekonomik [araştırmalar] yükünden kurtulduğumda bir diyalektik yazarım”⁸³ diye belirtmesine dayandırır. Yani Marx fırsat bulup bir “diyalektik” yazamadığına göre, bu hâlâ onun için yazılmayı bekleyen bir iştir. Ama bu, Marx’ın diyalektiği özümsemediği, bunu yazdığı eserlerde hayata geçirmediği anlamına gelmez kuşkusuz. Zira, söz konusu diyalektiğin bilgisine ulaşmış olmasaydı, örneğin başından sonuna kadar diyalektiğin uygulanmasının en somut örneği olan Kapital’i nasıl yazabilirdi? Ama sorun sadece bununla da sınırlı değil: Althusser, Marx’ın “eksik” bıraktığı işi yapmaya çalışarak, kendisini Marx ile ayıran 80 yıllık bir dönem içinde bu işin yapılamadığını da var sayarak, başta Engels ve Lenin olmak üzere, en azından iki kuşak Marksistin Marksizme katkılarını da küçümsemiş, hatta birçok açıdan hiçe saymıştır.

Althusser’in fikirlerinin gerçek siyasi boyutlarını doğru kavrayabilmek için kullandığı karışık üslup içinde kavramlara özel bir ilgi göstermek gerekir, zira ileri geri birçok adım atmış, birçok defa fikir değiştirmiş, gelen eleştiriler karşısında kendi deyimiyle “öz itibariyle bir şey” değiştirmemekle birlikte fikirlerini farklı kavramlarla ifade etmiştir. Örneğin 1970’lerin başlarından itibaren Marx’ın eksik bıraktığı “diyalektiği” oluşturma değil, artık bir “felsefe bilimi ya da teorisi” kurmayı hedeflediğini ifade eder. Marx’ın eserlerinde hayata geçmiş bir diyalektik materyalizmin olduğunu kabul eder ve dolayısıyla var olan bir felsefeyi kurma değil, bir “felsefe bilimi ya da teorisi” kurmayı hedef olarak koyar önüne. Ona göre felsefe bilimsel değildir, ama bilim felsefi olabilir. Dolayısıyla amacı bir felsefe değil, bir bilim kurmaktır.

Bakın bu konuda neler söylüyor:

“Eğer felsefeyi öğrenmek istiyorsak, her şeyden önce felsefenin bilim olmadığı bilinmelidir, yani felsefe sorunları bilim gibi ortaya koymaz, onlara çözümler bulmaz, ama felsefe sorular soran ve onlara cevaplar veren, ama bu cevapların, bilimsel bilgi anlamında bilgi olmadığı farklı bir pratiktir.”⁸⁴ Dolayısıyla Althusser’e göre, felsefe bir bilim olmadığı gibi, bilimsel bilgilere dayanan cevaplar sunamayan ayrı bir pratiktir. Sorular sorar, ama bilimsel bilgilerden faydalanmadığı için sunduğu cevaplar da bilimsel değildir, başka bir şekilde ifade etmek gerekirse spekülasyondan başka bir şey yapmaz. Daha da ileri giden Althusser’e göre, “bilimin bir nesnesi vardır yalnız felsefenin nesnesi yoktur”⁸⁵, ve hatta ona göre, “felsefenin başlangıcı [bile] yoktur.”⁸⁶

Dolayısıyla Althusser felsefe alanında Marksist çalışmalar yürütmeyi amaçladığını söylemesine karşın, felsefeyi bilimsel saymaz, onun ne amacı, ne nesnesi ne de tarihi olduğunu kabul etmeyerek Marksizmin temel tezleri ile karşıt bir pozisyona düşer. Bakın bu konuda, yayınlanmadan önce Marx’ın tamamen okuduğu, bir bölümünü kaleme aldığı ve tamamen onayladığı Anti-Dühring’te Engels ne demiştir:

“Bütün önceki tarihin düpedüz, safça devrimci bir biçimde mahkûm edilmesine karşı modern materyalizm, tarihte insanlığın evrim sürecini görür ve görevi de bu sürecin ilerletici yasalarını bulmaktır. […] Modern materyalizm […] doğanın da zaman içinde bir tarihi olduğunu; göksel cisimlerin, tıpkı uygun koşullar içinde yaşamaya olanaklı canlı varlıklar gibi, doğduğu ve öldüğünü ve devrim döngülerinin, kabul edebildiğimiz ölçüde, son derece büyük boyutlar kazandığını belirten modern bilimin ilerlemelerini sentetize eder. Her iki durumda da o [modern materyalizm], esas olarak diyalektiktir ve öteki bilimlerin üstünde yer alan bir felsefe umurunda değildir.”⁸⁷

Anlaşıldığı gibi, eski kaba materyalizmin tersine, diyalektik materyalizm tüm bilimsel ilerlemeleri özümser ve onları içselleştirir. Fransız filozofun ifade ettiğinin tam tersine insanlığın evrim sürecinin yasalarını bilimsel bulgulara yaslanarak inceler ve “amacı da” –yani nesnesi– bu sürecin ilerletici gücünü bulmaktır. Ama Engels diyalektik materyalizmi diğer bilimlerin üzerinde olan bir yere koymamaya da özel bir önem verir, o onların üstünde değil içindedir, dolayısıyla bilimseldir.

Peki, Althusser, Engels’in bu yazılarını bilmez mi? Kuşkusuz çok iyi bilir, ama Marksizmin kurucularından olan Engels’in çalışmalarını eleştirir ve Marx’ın Marksizmine yanlış bir yorum kattığını varsayarak, birçok eserinde çok yalın bir şekilde ifade ettiği tarihsel ve diyalektik materyalizmin temel yasalarını da eleştirir. Fransız filozofa göre, “Engels bu sorun [tarihte felsefi sistemler] hakkında küçük bir hatayı (sottise) dile getirir, bu da bir materyalistin hiçbir zaman idealizmden tamamen korunma altında olmadığını kanıtlıyor.”⁸⁸ Dolayısıyla Althusser, kendisine, Engels’in eserleri de dahil olmak üzere Marksizme sızmış bu idealist izleri bulup çıkartma misyonu yükler.

Fransız filozofun yapmak istediği başka bir görevi de, Marksizmi yalnızlaştırılma durumundan kurtarmaktır. Bu görevi şu şekilde ifade eder: “Peki, tarihsel materyalizme ne demeli? Fiziğe (kâr oranının düşme eğilimi yasasının enerjinin azalma eğilimi yasasına ya da termodinamiğin ikinci yasasına yakınlaştırma), matematiğe (ekonomik modellerin matematikleştirimeleri), biyolojiye (Darwinci evrim tipi), sosyo-psikolojiye (fonksiyonalizm) ya da sosyolojiye (strüktüralizm) vs… tüm yakınlaştırma çabalarına rağmen bu büyük kıta [Marksizm] bugüne kadar izole kaldı, ve sadece psikanalizin dışında, bu yalnızlaşmadan kurtulması için nasıl bir köprü kurulması gerektiğini göremiyoruz.”⁸⁹ Yazımızın ikinci bölümünde görüleceği gibi, Althusser, Freud’cü ve Lacancı psikanalizden, strüktüralist felsefeden, Bachelard’cı bilim felsefesinden etkilenerek bunların metodolojisi ile Marksizm arasında, bunu yalnızlıktan kurtarma adı altında arada bir “köprü kurma”ya çalışacaktır.⁹⁰ Bu teşebbüsünü ilerleyen bölümde yakından adım adım izleyeceğiz.

Son olarak da belirtmeliyiz ki, Althusser, Marksist diyalektiği köklü olarak yorumlamak ister. Ona göre, Hegelci diyalektikten Marksist diyalektiğe kalan ve Engels ve Lenin’in de dile getirdiği diyalektiğin yasaları fikri “tamamen saçmadır (aberrante)”⁹¹. Marksist felsefeyi bundan arındırmak gerekir. Bunu yapabilmek için, Althusser, Marx ile Hegel ilişkisini ve ünlü Alman filozofun Marx üzerinde olan etkilerini silmeye çalışır. Yani diyalektikten arınmış bir Marksizm yaratmak ister. Bunun ismini 1978 “buluşma materyalizmi” (materialisme de la rencontre) olarak koyar, 1980’lerin başlarından itibaren ise “tesadüfü materyalizm”⁹² (materialisme aleatoire) olarak adlandırır. Yani diyalektikten tamamen arındırılmış bir materyalizm. İşte Marksizmi savunma adına yola çıkan Louis Althusser’in vardığı nokta budur.

Dipnotlar

1. Akademik dünyasının en prestijli basım yayını PUF’de son yıllarda çıkan Althusser’in kitapları: Felsefede Marksist olmak (2015), Filozof olmayanlar için felsefeye giriş (2014), Kapital’i okumak (2014), Yeniden üretim üzerine (2011), Montesquieu, politika ve tarih (2003), Machiavel’in yalnızlığı (1998).

2. Akademi dünyası ve genç aydınlar üzerinde en fazla etkileri olanlardan burada üçünü sayabiliriz: Etienne Balibar, Dominique Lecour ve Gerard Dumenil.

3. Gizli diye bilinen bu rapor aslında çok gizli kalmamıştır. Kongreden sonra, ülkenin değişik bölgelerine bir rapor örnekleri gönderilmiş ve ileri parti kadrolarıyla tartışılma kararı verilmiştir. Bu tartışmaların hararetli yaşandığı birçok bölgede gizli rapor gizliliğini çok kısa bir süre sonra kaybetmiştir.

4. Khrouchtchev, “Le rapport du Comité central”, Recueil de documents du XXe Congrès du PCUS, Numéro spécial Les Cahiers du Communisme, Mars 1956, p. 44.

5. Staline, Les problèmes économiques du socialisme, in Recueil de documents du XIXe Congrès du PCUS, Numéro spécial Les Cahiers du Communisme, Kasım 1952, sf. 25.

6. Kruşçev, age, sf. 45.

7. Age, sf. 46.

8. SBKP 19. ve 20. Kongre raporları, İnter yayınları, İstanbul, 1989, sf. 28.

9. Age, sf. 125.

10. Age, sf. 145.

11. Krusçev, age. sf. 46.

12. Krusçev, age. sf. 103.

13. M. Suslov’ın konuşması, Cahiers du Communisme, özel sayı, Mart 1956, sf. 241.

14. A. Mikoyan’ın konuşması, Cahiers du Communisme, özel sayı, Mart 1956, sf. 245.

15. Age, sf. 265.

16. Age, sf. 266.

17. “Soğuk savaş” koşullarında hayata geçirilen ideolojik mücadelenin devasa boyutları burada konumuz dışında kalıyor, ama belirtmek gerekir ki, 20. Kongre’den sonra yürütülen antikomünist ideolojik ve politik kampanya ondan öncekilerden öz itibariyle farklı değildi. Arada yalnızca şöyle belirleyici bir fark vardır: 1956’dan önce yapılan bu saldırılara karşı komünist cepheden de ideolojik bir mücadele veriliyor ve saldırıların etkisini sınırlayabiliyordu, ama 1956’dan sonra Kruşçev’in gizli ve açık raporları antikomünist kampanyanın saldırılarının birçok temel boyutunu meşrulaştırmış ve buna karşı yürütülen mücadelelerinin de içeriğini böylelikle boşaltmış oldu. Bunun en kritik sonucu, antikomünist kampanyanın komünistler, özellikle de komünist aydınlar içinde daha etkili olmasına yol açmış olmasıdır.

18. Althusser bu olaya birçok eserinde değinmiştir: Louis Althusser, Pour Marx, Editions La Découverte, Paris, 1996, sayfa 12. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki Althusser’in eserlerinden atıflar yaparken Fransızca orijinal versiyonlarını kullanmayı tercih ettik, zira ünlü filozofun en temel özelliklerinden birisi kavramlar üzerinden polemik yapmanın yanı sıra yeni kavramlar üretmektir. Bu kavramların Fransızca’da taşıdığı anlam üzerinden yürüteceğimiz polemik Türkçe çevirilerden kaynaklı doğabilecek sorunları kısmen çözmüş olabilir.

19. Age, sf. 13.

20. Burada kastedilen, Althusser’in Kruşçev’in tüm söylediklerini paylaşıyor olması değildir kuşkusuz. Hatta Althusser Sovyet yöneticisinin “Stalinizm” eleştirisine birçok yönüyle paylaşmıyor, onun daha “soldan” yapılmasını öneriyordu ama yanı sıra Gaston Bachelard ve Georges Canguilhem gibi Fransız bilim filozoflarının eserlerinden faydalanılmasını savunuyordu. Ama ilerde de göreceğimiz gibi aslında Marksizmin muazzam birikimine yönelik yapılan bu iki saldırı aslında aynı kapıya çıkıyor.

21. Louis Althusser’in ilk kitabı 1959’da yayınlanmış (Montesquieu, la politique et l’histoire, PUF, Paris, 1959), ama esas tartışma yaratan makaleleri 1960’ın son ayından itibaren yayınlanmış ve 1965’de ise bir kitap haline gelmiştir (Pour Marx, Editions François Maspero, Paris, 1965).

22. Laurent Casanova, Responsabilités de l’intellectuel communiste, Paris, les Éditions de la Nouvelle Critique, 1949.

23. Staline, “A propos du Marxisme en linguistique”, Cahiers du communisme, n° 8, Ağustos 1950.

24. Casanova, “A propos de la science”, Nouvelle Critique, n° 30, Kasım 1951.

25. Bu yıllarda aydınların FKP içerisinde örgütlenmesi burada konu dışı tutuluyor ve konumuzla bağı olan yön açısından kısaca bazı bilgileri aktarmakla yetineceğiz: 1945’den sonra onlarca aydın FKP’nin direniş yıllarındaki tutumundan etkilenerek üye olmuştur, ama Nazi işgali gibi olağanüstü koşullardan çıkan Parti’nin tüm bu yeni üyeleri kucaklayacak bir örgütlenmesi yoktur. İlk önce aydınlar “Amicale”lerde (tartışma platformları) örgütlenmiş, ama “Soğuk savaşın” giderek ısınmaya başlamasıyla birlikte Parti yönetimi aydınları ideolojik mücadeleye katmak için “Cercles idéologiques”ler (İdeolojik çevreler) kurmayı kararlaştırır. Yalnız Parti üyesi tüm aydınlar burada yer almaz ve Parti “içinde” örgütsüz, partili olduğunu belirten ama parti görevi üstlenmeyen aydınlar bulunmaya devam eder. 1951’e kadar bu çevreler Parti hücrelerinin dışında işleyen organlar gibi kalır, ama bu yıldan itibaren bölge yönetimlerine bağlanırlar. Aydınlar bu yeni hücrelerinde politik çalışma yürütür, ama ideolojik mücadeleye çok fazla zaman ayırmazlar. Bu nedenle, Parti yönetimi bu yıllarda aydınlara yönelik ideolojik sorunların tartışıldığı konferanslar tertipler, aylık ve haftalık dergiler çıkartır. Kamuoyuna kapalı konferans ve toplantılar çoğu zaman sert tartışmaların yaşandığı, ideolojik mücadeleden sorumlu yönetici organlara sert eleştirilerin dile getirildiği yerler olur. İdeolojik mücadelenin ağırlık kazandığı ve genel olarak aydınları bu mücadelenin içine bir şekilde sürüklediği koşullarda, komünist aydınların fiili olarak hücrelerin dışında örgütlenmeleri FKP açısından birçok zaafa neden olur. Nihayetinde, 1955’den itibaren “İdeolojik çevreleri” dağıtma kararı verilir, ama yerine daha iyi işleyen yeni bir örgütlenme kurulamaz. 1956’da SSCB’de politik bir dönüşüm yaşandığında, Partili aydınların ezici bir çoğunluğu aslında Parti’ye üye “örgütsüz bir yığın” durumundaydı. Dolayısıyla, aynı yıl onlarca aydının Parti’yi terk etmesi, yüzlercesinin büyük tereddütler yaşaması ve “içerden” yapılan eleştiri hatta saldırılara kulak kabartmaları hiç de tesadüf değildir. 1960’larda yoğun bir teorik tartışma yaşandığında, aydınların parti içinde örgütlenmelerinde hâlâ ciddi sıkıntılar vardı.

26. FKP dönemle ilgili tüm arşivlerini devletle imzaladığı bir anlaşma sonucu “Ulusal Miras” olarak Saint Seine Denis il meclisinin arşivlerine bağışladı. Burada herkes bunları inceleyebilir. FKP’nin birçok yöneticisinin –örneğin Maurice Thorez vs…– arşivleri ise “Ulusal arşivler binasında”. Burası ise sadece araştırmacılara açık. Onlarca komünist aydın veya bilim insanının arşivleriyse değişik bilimsel araştırma merkezlerinde ulaşmak mümkündür.

27. Victor Michaut, “Les assemblées d’information aux intellectuels communistes”, le 07/01/1957. Fonds Victor Michaut, 271 J 1. Archive départementale de Seine Saint-Denis.

28. Konumuzun dışında kaldığı için bu yazımızda yoğunlaşamayacağız, ama belirtmek gerekir ki, özellikle de partili filozoflar içinde yürütülen bu tartışmaların temel hedefi ilk başlarda Stalinizmi Marksizmden ayırmaktı. Ama Stalin’in eserlerinin felsefi boyutu detaylı incelenmeye başlandığında bunların temelinin Engels’te yattığı görüldü. 1960’ların ikinci yarısından itibaren aynı filozofların birçoğu, Stalin’i kendi başına suçlamanın yeterli olmadığını kabul etmek zorunda kalırlar, ama bunu Engels’i suçlamak için değerlendirirler. Bunlara göre, sadece Stalinizm değil, aynı sırada da Engels’in felsefi olarak Marx üzerindeki olumsuz etkisini de sorgulamak gereklidir. Bu konuda bakınız: Christine Glucksmann, Engels et la philosophie marxiste, Edition de la Nouvelle Critique, 1971. 1970’lerin sonlarında ise, birçok Batılı partinin “proletarya diktatörlüğü” hedefinden vazgeçmelerine bağlı olarak, bu sefer Lenin’e saldırılar yoğunlaşmıştır. 1950’lerin ikinci yarısından başlayan Stalinizm saldırısı, aradan 20 yıl geçmeden esas amacını gizlemeden ortaya koymuştur, Leninizme ve diyalektiğe saldırı üzerinden tarihsel materyalizmin temel ilkelerine saldırı. Bugünden dönüp geçmişe bakıldığında esas amacın “zararsız”, sadece “derin ekonomik araştırmalarla sınırlı” olan bir Marksizm yaratmak olduğu çok açık bir şekilde görülüyor.

29. Les aventures de la dialectique, Paris, Gallimard, 1955; Sens et non-sens, Paris, Nagel, 1958; Les Sciences de l’homme et la phénoménologie, Paris, C.D.U., 1958; Signes, Paris, Gallimard, 1960, L’Œil et l’esprit, Gallimard, 1960; Humanisme et terreur: essai sur le problème communisme, Paris, Gallimard, 1961 (ilk baskı 1947).

30. Les Chemins de la liberté. I, L’Age de raison (ilk baskı 1949), Paris, Gallimard, 1955; Les chemins de la liberté. 2, Le sursis, Paris, Gallimard, 1955; Les chemins de la liberté. 3, La mort dans l’âme, Paris, Gallimard, 1956; L’imagination, Paris, Presses universitaires de France, 1956 (ilk baskı 1936); L’Existentialisme est un humanisme, Paris, Nagel, 1956 (ilk baskı 1945); L’être et le néant: essai d’ontologie phénomologique, Paris, Gallimard, 1957 (ilk baskı 1943); Critique de la raison dialectique, Paris, Gallimard, 1960, Marxisme et existentialisme: controverse sur la dialectique, Paris, Plon, 1962.

31. Race et Histoire, Paris, UNESCO, 1952; Tristes Tropiques, Plon, Paris, 1955, Anthropologie structurale, Paris, Plon, 1958; Le Totémisme aujourd’hui, Paris, PUF, 1962, La Pensée sauvage, Paris, Plon, 1962.

32. Le Rationalisme appliqué, PUF, 1962 (ilk baskı 1949); L’Activité rationaliste de la physique contemporaine, PUF, 1961 (ilk baskı 1951); Le Matérialisme rationnel, PUF, 1962 (ilk baskı 1953).

33. Maladie mentale et personnalité, Paris, Presses universitaires de France, coll. “Initiation Philosophique”, 1954; Folie et Déraison. Histoire de la folie à l’âge Classique, Paris, Librairie Plon, 1961; Maladie mentale et psychologie, Paris, PUF, 1962, Les mots et les choses, Paris, Gallimard, 1966.

34. Introduction à l’Origine de la géométrie de Husserl de Totalité et infini, Paris, PUF, 1962.

35. Qu’appelle-t-on penser?, Paris, PUF, 1959, Le retour au fondement de la métaphysique, Paris, Vrin, 1959, Qu’appelle-t-on penser?, Paris, PUF, 1959, Qu’est-ce que la métaphysique?, Gallimard, 1962, Le principe de raison, Gallimard, 1962, Lettre sur l’humanisme, Éditions Montaigne, 1964, Kant et le problème de la physique, Gallimard, 1964, L’être et le temps, Gallimard, 1964.

36. Empirisme et subjectivité: essai sur la nature humaine selon Hume, PUF, 1953; Nietzsche et la philosophie, PUF, 1962; La philosophie critique de Kant: doctrine des facultés, PUF, 1963, Nietzsche: sa vie, son oeuvre, avec un exposé de sa philosophie, PUF, 1965.

37. De l’usage de la parole et des structures de langage dans la conduite et dans le champ de la psychanalyse: travaux des années 1953-1955, PUF, 1956, Mélanges cliniques, PUF, 1956, De l’usage de la parole et des structures de langage dans la conduite et dans le champ de la psychanalyse, PUF, 1956, L’instance de la lettre dans l’inconscient ou La raison depuis Freud, PUF, 1957, Les psychoses, PUF, 1958, Essais critiques, PUF, 1959, Le champ freudien, Editions du Seuil, 1965.

38. Marxisme et Humanisme: introduction à l’œuvre économique de Karl Marx, Paris, PUF, 1954.

39. La Pensee de Karl Marx, Paris, Seuil, 1956.

40. Roger Garaudy, Marxisme au XXe siècle, Paris, La Palatine, 1966, sayfa 77.

41. Louis Althusser, Lettres à Franca (1961-1973), Paris, Éditions Stock-IMEC, 1999, sayfa 230. Vurgular bize ait.

42. M. Foucault, “Qui êtes-vous professeur Foucault?”, La Fiera letteraria, yıl XLII, sayı 39, 28 Eylül 1967, in Dits et Écrits I, 1954-1975, Paris, “Quarto Gallimard”, 2001 [1994], sf. 644.

43. M. Foucault, “Entretien avec Madeleine Chapsal”, age, sf. 544.

44. M. Foucault, “Interview avec Michel Foucault”, Bonniers Litteräre Magasin de Stockholm, mars 1968, age, sf. 686.

45. Bu konuda detaylı bilgi için bakınız: Lucien Sebag, Marxisme et structuralisme, Paris, Payot, 1964, La Pensée dergisinin “marxisme et structuralisme” konulu özel sayısı, sayı 135, Ekim 1967, Raison presente dergisinin “structuralisme et marxisme” adlı konferansı, Paris, Union generale d’edition, 1970, Pierre Daix Structuralisme et la revolution culturelle, Paris, Casterman, 1971, Maurice Godelier Horizon, trajets marxistes en anthropologie, Paris, Maspero, 1973, Lucien Seve, Structuralisme et dialectique, Paris, Editions sociales, 1984.

46. Michel Foucault, “L’homme est-il mort?” (entretien avec C. Bonnefoy), Arts et Loisirs, no 38, 15-21 juin 1966, sf. 19.

47. Nouvel Observateur, 5 Nisan 1967.

48. Bu tartışmalar, Kruşçev ve ekibi tarafından planlı olarak gündeme getirildi, zira hümanizm tartışmalarına bağlı olarak farklı bir yönelim izlenmek isteniyordu. Modern revizyonizmin artık tüm muhalifleri ezerek temelli zaferini ilan ettiği 1961’de toplanan SBKP’nin XXII. kongresinde sınıflar mücadelesinin aşıldığı, artık “proletarya diktatörlüğü”ne ihtiyacın olmadığı belirtilerek, bir tek hedef belirlenmişti: “Her şey insan için”!

49. Gizli raporun Fransızcası bu kongreden tam 3 hafta önce yayınlandı ve Moskova’da Kongre esnasında Maurice Thorez ve Fransız delegasyona verilmişti.

50. Maurice Thorez, “Merkez Komitesi’nin Raporu”, Cahiers du communisme’in özel sayısı: FKP’nin XIV. Kongresi, Temmuz 1956, sf. 49.

51. Age, sf. 37.

52. Age, sf. 39-43.

53. Age, sf. 64-65.

54. Katolik bir gelenekten gelerek FKP’ye üye olan Garaudy bu yıllarda en önde gelen komünist filozoflardan. 1953’de “Materyalist bilgi teorisi” üzerine Sorbonne üniversitesinde, 1955’de ise “Özgürlük” üzerine Moskova üniversitesinde iki doktora yapar. Aynı yıllarda parti içinde ideolojik birçok görevin yanı sıra Lenin’in toplu eserlerinin çevirisinden sorumlu kişidir. Rusça’ya hakim olan Garaudy SSCB’deki tüm felsefi tartışmaları çok yakından takip eder ve bir nevi Fransa’da resmi çizginin sözcülüğü yapar.

55. Roger Garaudy’nin konuşması, Cahiers du communisme’in özel sayısı: FKP’nin XIV. Kongresi, Temmuz 1956, sf. 142.

56. Age.

57. Age.

58. Age, sf. 143.

59. Burada esas olarak hedef Andre Jdanov’un felsefi konuşmalarıdır.

60. Aktaran Robert Geerlandt, Garaudy et Althusser. Le débat sur l’humanisme dans le parti communiste français et son enjeu, Paris, PUF, 1978, sf. 20.

61. Bu 10 yıllık süreç, FKP’de modern revizyonizmin tamamen egemen olma sürecidir. Şubat 1956’da SBKP’nin XX. kongresi ile başlayan bu süreç Mart 1966’da Argenteuil FKP MK’sının toplantısıyla bir nevi “sonuçlanmıştır”. Daha doğrusu Argenteuil MK’sı ile tartışma süreci bitirilmiş ve yeni politik ve ideolojik eğilim köşe taşlarıyla artık netleşmiştir. Bundan sonraki yıllarda artık bu eğilim güçlendirilmiştir.

62. Waldeck Rochet’nin arşivleri, Archives departementales de Bobigny, cote: 307 J 30.

63. Waldeck Rochet, Qu’est ce que la philosophie marxiste?, Paris, Editions sociales, 1966.

64. Aynı eserde Jacques Duclos’nun önsözü, sf. 5.

65. Aynı eser, sf. 56-57.

66. Vivre dans la paix et l’amitie. Le sejour du President du Conseil des Ministres de l’URSS, N. Khrouchtchev aux USA. Du 15 au 27 septembre 1959. Editions de Moscou, 1959.

67. Maurice Thorez, Komünist filozofların görevleri ve Stalin’in felsefi hataları konulu konferansa sunu, Cahiers du communisme, n° 7-8, Temmuz-Ağustos 1962, sf. 73.

68. Roger Garaudy, “Komünist filozofların görevleri ve Stalin’in felsefi hataları raporu”, Cahiers du communisme, n° 7-8, Temmuz-Ağustos 1962, sf. 89.

69. Age, sf. 90.

70. Age, sf. 91.

71. Age.

72. Age, sf. 99.

73. Age, sf. 104. Gaston Bachelard’ın felsefesine ilerleyen bölümlerde tekrar döneceğiz, zira Althusser’in de esin kaynaklarından birisini teşkil eder.

74. Pierre Bigo, Marxisme et humanisme: introduction à l’œuvre économique de Karl Marx, Paris, PUF, 1954. Jean-Yves Calvez, La Pensee de Karl Marx, Paris, Editions seuil, 1956. Belirtmek gerekir ki, 1957 yılında Garaudy tam da bu iki Hıristiyan düşünürün Marksizm üzerine yürüttükleri çalışmalarını “revizyonist” olarak nitelendiren bir konferans vermiştir. Tebliğ için bakınız: “Les Marxistes repondent a leurs critiques catholiques”, Editions sociales, 1957, sf. 30-54.

75. Louis Althusser, L’Avenir dure longtemps, Stock-IMEC, 1992, sf. 337.

76. Louis Althusser, Reponse à John Lewis, Paris, Maspero, 1972. Vurgu bize ait.

77. Louis Althusser, Pour Marx, Paris, Edition La Découverte, 2005, sf. 262-263.

78. Louis Althusser, Pour Marx, Editions la Découverte, Paris, 2005, sf. 21.

79. Louis Althusser-Etienne Balibar, Lire le Capital, Cilt I, Editions François Maspero, 1973, sf. 32.

80. Louis Althusser, Pour Marx, sf. 21.

81. Louis Althusser, Etre marxiste en philosophie, Paris, PUF, 2015, sf. 276. Althusser’in en sadık öğrencileri ve Fransa’nın en prestijli basım yayınında yayınlanan bu eser, Temmuz 1976’da bitmiş olmasına karşın, Althusser tarafından bilinmeyen nedenlerden dolayı yayınlanmadı. Ama kitabı yayına hazırlayan Fransız filozofun sadık öğrencilerden G. M. Goshgarian’a göre bu eser Althusser’in düşüncelerini en sadık, belki en gelişmiş şekliyle ifade eden yazılarından birisidir. Zira Althusser yayınladığı eserlerde ifade ettiği fikirleri bazen kelimesi kelimesine kullanırken, çoğu zamanda başka yerlerde ifade ettiği “karışık” fikirleri basit ve sade bir içerikle ifade eder bu eserde. Daha sonra da göreceğimiz gibi bu eserde ünlü Fransız filozof daha önce yayınlanan hiçbir eserinde bu kadar açık olarak Marx’ı, Lenin’i ve Engels’i eleştirmiyor. Felsefesinin siyasi amaçlarını burada dolaysız ve yalın bir dille ifade ediyor.

82. Louis Althusser, Etre marxiste en philosophie, sf. 285.

83. Marx-Engels, Lettres sur les sciences de la nature, Editions sociales, Paris, 1973, sf. 64.

84. Louis Althusser, Etre marxiste en philosophie, sf. 84. Vurgular Althusser’e ait.

85. Age, sf. 85, 275, 305.

86. Age, sf. 129.

87. Friedrich Engels, Anti-Dühring, Paris, Editions sociales, 1977, sf. 54. Türkçe çevirilerde ciddi hata olduğundan çeviri bize ait.

88. Louis Althusser, Etre marxiste en philosophie, sf. 307.

89. Louis Althusser, ibid, sf. 87-88.

90. İbid, sf. 96.

91. İbid, sf. 270.

92. Louis Althusser, Du materialisme aleatoire, in Multitude, sayı 21, yaz 2005, sf. 181

Bir tarihsel ideolojik yarış: Milliliğe karşı Osmanlıcı dincilik

Kadir Yalçın

Güncel tartışma ya da hatta tartışma ne kelime, postulatlardan önemi durmaksızın vurgulananlardan biri tarih ve tarihe yaklaşımla da bağlantısı içinde, “yerli-milli” oluşsa, bir diğeri, bu birinciyle belirli bir çelişme içinde olsa da, önemsenmeyip ısrarlı olunan, Osmanlılık, Osmanlıcılıktır!

“Yerli-milli” edebiyatı, öykü ve masalı aşıp bir yanıyla destan yazımına yönelmiş, ama aynı zamanda “yerli-milli”liğin içeriği ve ölçü ve ölçütleri ayrı tutulursa, bir yanı science fiction’a uzansa bile pratik bir hal alarak bilimsel makalelere de konu edilmeye başlanmıştır.

“Vatan-millet-Sakarya” –bu edebiyat, aşırı hamasi nutuklarla sürdürülmektedir, bu açıdan sorun yoktur ya da meselenin aslı değişmemiştir. Ancak Erbakan’ın “Milli Görüşçülük”üyle “Milli Silah Sanayi” kurulumuna çoktan başlanmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan en son “kendi uçak gemimizi de yapacağımızı” açıklamıştır.

Bilinmektedir; ATAK helikopterleri, SOM füzeleri, KASIRGA roketleri, MİLGEM kapsamında suya indirilen korvet vb. savaş gemileri, UMTAS tanksavar füze sistemi, BORA keskin nişancı tüfeği, Suriye’yi bombalamakta olan Fırtına Obüsleri, ALTAY tankları, AKYA torpidoları, ARMA ve KİRPİ zırhlı araçları, COBRA zırhlı tekerlekli araçları, ANKA vb. İHA’ları, keşifle de yüklendirilmiş GÖKTÜRK uydusu, sığınak delici özellikli TÜBİTAK’ça geliştirilen akıllı bombalar yapılmaktadır. Skorsky şirketiyle yapılan milyarlarca dolarlık anlaşmaysa, Skorsky helikopterlerin Türkiye’de üretimiyle ilgilidir ve ama “yerli-milli” silah sanayinin, “yerlilik” neyse ama, “millilik”in içerik ve ölçütleri hakkında iyi fikir vermektedir. Yabancı teknoloji ve asıl olarak makine üreten makineler kullanılarak, helikopter ya da sair silahlar “milli sanayi” ürünü olarak üretilmektedir, üretilecektir.

Hakkını yememek gerek, ASELSAN, TAİ vb. yerli şirketler AR-GE harcamaları da yaparak belirli teknikler geliştirmekte ve üretilen silahların “yerlilik” oranını az-çok yükseltmektedirler. Ancak en başta kendilerinin yerlilikleri ve en çok da millilikleri tartışmalıdır. Ne kadarı yerli ne kadarı yabancı ya da yabancı bağlantılı sermayedir, bu sorunun yanıtı iç açıcı değildir.

Göktürk uydusu, İtalyan ve Fransız şirketlerce üretilip yörüngeye yerleştirilmiş, TÜBİTAK’la ASELSAN ve Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü ise sadece yerli ortaklık sağlamıştır. Örneğin Altay, Cobra ve Arma KOÇ Grubu şirketi OTOKAR, Kirpi BMC şirketi tarafından, “milli” gemiler ise MİLGEM Projesi Koç’tan alındıktan sonra Deniz Kuvvetleri Tersanesi’nde üretilmektedir. Koç, bir mali sermaye grubu ve tekel olarak, “yerli” olmasına yerlidir, ama yüzde kaçı yerli kaçıysa yabancı sermaye elinde olduğu belirsizdir. Bankacılık, kredi, know how, sair teknoloji ve sermaye ilişkileri ile net biçimde uluslararası sermayenin Türkiye kolu durumundadır, emperyalizmle işbirliği halinde olduğu ve gayrı milliliği tartışmasızdır. BMC de, “yerli-milli” edebiyatı yapmakta olan E. Sancak’ın mülkü olduğunda takla atarak millileşmemiştir! KOÇ Grubu’yla benzer şekilde ve kimin eli kimin cebinde belli olmamacasına uluslararası mali sermaye ve dolayısıyla emperyalizm ilişkilidir. Gelecekte üretilecek Skorsky’nin yanı sıra ATAK Helikopteri de İtalyan AgustaWestland gövdesine yine yabancı menşeli motor, aktarma ve kuyruk unsurları eklenmesiyle üretilmektedir ve “yerlilik”i Türkiye’de yapılmasıyla, “millilik”i ise hava araçlarına milli elektronik ve silah sistemleri monte edilmesiyle sınırlıdır.

Övünülen “millilik”in silah sektöründeki encamı budur ki, ötesinde, hangi silah ne ölçüde “milli” koşullarda üretilmiş olursa olsun, tümü NATO’ya üye Türkiye’nin bir NATO Ordusu olan ordusu tarafından, şüphesiz ki NATO kuralları çerçevesinde kullanılacak, NATO eğitiminden geçmiş, hiyerarşik olarak ona bağlı subaylar tarafından kumanda edilecektir.

Yağmasa bile gürleyen, tıpkı NATO talimatları alınan ABD ya da Almanya ile ilişkilerde taşeronluk payını/komisyonunu artırma çabasına benzer şekilde, örneğin silah sanayinin “milli” parça üretimi payını artırma yönelimindeki “milli” özenti “yine de iyidir” denebilir ve taşeronluğun kabulü ama komisyonun yükseltilmesiyle yetinilebilir –tercih sorunudur. Hele iç politikaya yönelik olarak yapılan ve kimi zaman “Hıristiyan Klubü” kimi zaman “Haçlılar” argümanları kullanılan “gâvur” ya da “kâfir” düşmanlığına dayalı içeriği dikkate alınmadan ABD, Rusya, Almanya ve AB “karşıtı” ajitasyonla bir arada alındığında küçümsenmez etkisi teslim edilmelidir. “İslami” taban “gâvur düşmanlığı”yla tatmin edilip bir yönüyle buradan etkilenip diri tutulmaktadır, ancak bizzat bu içeriği “millilik” edebiyatını çürütmekte ve ümmetçilikle yer değiştirmesine götürmektedir.

Osmanlıcı edebiyat da böyledir. Osmanlı “milli” midir? İlgisi yoktur. Osmanlı’ya her şey denebilir, ama milli denemez. Bir hanedandır, milletin değil, kuşkusuz hanedanın çıkarlarının gözetimidir. Dili olan Osmanlıca bile Türkçe değildir; az-çok Türkçe katkısıyla yaratılmış bir Arapça-Farsça kırmasıdır. Kendisine karşı çok sayıda millet ayaklanmış, millilik onun eliyle değil, ama ona karşı şekillenip gerçekleşmiştir. Milleti değil ümmeti esas almış bir din devletidir. Merkezi feodal bir emperyalizmdir. Aynı zamanda sömürgeleşme sürecinde bir yarı-sömürgedir. Jön Türkçülük Osmanlı’ya karşı ileri sürülmüş bir milliyetçi burjuva arayıştır ve Enver ve sair İttihatçılarla iktidara geldiğinde, dayanakları son derece cılız olan “millilik”in yolundan yürümek yerine, derhal Alman işbirlikçiliğinde karar kılmıştır.

Hasılı, Osmanlı’yla millet ve milliliği yan yana getirme gayretleri beyhudedir! Ve “yağmurlarında ıslanılan” Osmanlıcı yolda yürümenin pratiği de öyledir.

Sadece lafı edilen “milli irade”nin –sandık­tan çıkmış oluşunu belirtmek ve tek adam diktatörlüğünün meşruluğunu iddia etmek üzere– iki adımda bir ileri sürülüşü bir yana, içeriği hamaset yüklü ve AKP için de bir kullanım değeri taşıyor olsa bile, milli olan her şeyden uzak durulmaya çoktan başlanmıştır.

HANGİ KUTSALLAR?

Din mi millet mi, dinsel mi milli kutsallar mı –AKP’nin ideolojik tutumu nettir!

Siyasal İslam muhalefetteyken, Kurtuluş Savaşı sürecinde, işgali içine sindirerek İngiliz işbirlikçiliği yapmakta sakınca görmedi. Bağımsızlığı hedefleyen ve dinci-Hilafetçi Kuvayı İnzibatiye isyanlarını bastırmakta olan milli mücadeleyi engellemeye/bastırmaya çalışan son Halife-Padişah tarafından hakkında ölüm fetvaları çıkarılan M. Kemal’den o gün bugündür haz etmedi. Üstelik bu Kemal sevmezlik, aldığı iktidarı sağlamlaştırmak üzere Padişahlığı lağvedip Cumhuriyet ilan etmesinin ardından Hilafeti kaldırıp tekke ve zaviyeleri yasaklaması, Arap harflerini Latin harfleriyle, fes ve sarığı şapkayla değiştirmesi ve dini ve dini etkinlikleri kontrol altına alma amacıyla Diyanet İşleri’ni kurmasıyla nefrete dönüştü. 1924’te kurulan ve 1925’te Şeyh Sait ayaklanmasında rolü olduğu iddiasıyla kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucusu ve sonra Başkanı olan Kurtuluş Savaşı kahramanlarından İslamcı General K. Karabekir’in de tutuklanıp yargılandığı 1926 İzmir Suikastı ilk kırılma noktası oldu. İkincisi, yazdığı “Frenk Mukalitliği ve Şapka” adlı risaleyle Müslümanları inanç ve eylem birliğine çağırması nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce idama gönderildiği ileri sürülen İskilipli Atıf Hoca’nın yine 1926’daki idamıydı. Atıf Hoca “31 Mart Olayı”na katılmış ve bu nedenle tutuklanmış, Kurtuluş Savaşı günlerinde örneğin Ali Kemal’le birlikte İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin üyesi olmanın yanında Kuvayı Milliyeyi hedef alan fetva nitelikli bildirileri Yunan uçaklarından atılan İslam Teali Cemiyeti’ne başkanlık yapmış kararlı bir İslamcı militandı. Menemen’de Kubilay’ın öldürülmesiyse (Aralık 1930) üçüncü kırılmayı oluşturdu ve sonuçta yeraltına çekilmek ve “ya sabır” çekme durumunda bırakılan siyasal İslamcıların M. Kemal düşmanlığını pekiştirdi.

M. Kemal’in iktidarı eline geçirmek için ve geçirdikçe sağlamlaştırmak üzere kendisi dışında iktidar odağı olabilecek potansiyeliyle tehdit oluşturduğuna inandığı siyasal İslam’ı tüm devlet işlerinden dışlamaya, din ve devlet işlerini ayrıştırmaya değil ama dini devletin kontrolünde tutmaya yönelik bir “laisizm” aracılığıyla dinciliği üreten feodal alt yapıya dokunmadan din ve dinselliğin etkilerini üst yapıdan “temizleme”ye yönelmesi iki şeye yol açtı: Kapitalizm öncesi ilişkilerin durmaksızın yeniden ürettiği din ve dincilik etkisini korudu, ama çekildiği yeraltında Kemalist iktidara karşı sürekli bilendi ve boyun eğme görüntüsü altında militanlaştı; Türkiye “dar-ül harp”ti, emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından halkı ve mücadelesini kontrol altında tutmanın denenmiş yolu olan dinin kullanımı ihtiyacının özellikle Bayar-Menderes iktidarıyla birlikte önünü açtığı Şeriat talepli örgütlenme sürdü, her elverişli fırsatta aynı içerikli eylemlere başvuruldu. Demirel Hükümetleri, ülke dışına kaçan Erbakan’ı ülkeye ve siyasete davet eden 12 Mart Cuntası, ardından özellikle 12 Eylül faşist cuntası dönemi ve Özal döneminde siyasal İslam sürekli örgütlenerek gelişti.

Önce Erbakan’la atağa geçti ve sonra Erdoğan ve AKP’si ile devleti ele geçirmede ciddi mesafeler aldı. Bugün artık siyasal İslam, Cemaat’le yaptığı denemelerin ardından, özellikle askerlerle ittifaka girerek devlete egemen olmuş, devlet AKP’lileşirken AKP de devletleşmiştir.

İSLAMCI DAYATMALAR

Varılan yerde siyasal İslam tam bir rövanşizm yaklaşımıyla davranmakta, elinden geleni ardına koymamaktadır. Eski MTTB Başkanı olan TBMM’nin yeni Başkanı İ. Kahraman, “baklayı ağzından çıkarmış” ya da “gizli ajanda”yı açığa vurmuş ve laisizm karşıtlığını açıklamıştır. Sorun şüphesiz özel olarak kendisinin laik olup olmaması değildir; herkesin istediği türden düşünmeye, yaşama ve devlet işlerinin görülmesi ve sistematize edilişine dair şu ya da bu ideolojik tutumu savunmaya hakkı olduğu tartışmasızdır. Ancak sorun olan odur ki, kişi laik olsun olmasın, devletin laik olmasını, aynı anlama gelmek üzere laik esaslarla örgütlenmesini; özetle dinle devlet işlerinin ayrılmasını benimsemelidir. Devlet, iktidar sahipleri dini kendi hizmetine koşup kullanmamalı, din de devlet işlerinin yürütülüşüne karışmamalı, devlete müdahale ederek dini esaslara göre örgütlenmesini sağlamaya, Şeriatı uygulamaya çalışmamalıdır. Devlet, tüm inançlar ve inançsızlık karşısında tarafsız olmalı ve birinin diğeri/diğerlerini aşağılayarak karşısında/karşılarında üstünlük taslamasına izin vermemelidir.

Ama, TBMM Başkanı, TBMM Başkanı olarak, başkanlık ettiği meclis tarafından hazırlanacak yeni anayasada, yani devlet örgütlenişinin kurallarının sıralanacağı temel metinde laikliğe yer verilmemesi gerektiğini açıklamıştır.

O hızla arkadan, bir İlahiyatçı profesörün ağzından ileri sürülen “namaz kılmayanın hayvan olduğu” iddiası gelmiştir.

Laf düzeyinde kalsa sorun olmaz denebilir, ama tabii ki kalmamaktadır. Cihangir’de bir plakçıda Radiohead dinleyicileri, Ramazan’da oruç tutmadıkları gerekçesiyle, mekân basılarak dövülmüş ve ama –tıpkı Camide Kılıçdaroğlu’nun önüne kurşun atanların serbest bırakılmalarında olduğu gibi– gözaltına alınan üç kişinin tutuklanmasına gerek görülmemiştir.

Eğitim baştan aşağı dincileştirilmekte; on mislinden fazla artarak 1 milyon 200 bine varan mevcuduyla İmam Hatip liseleri yaygınlaştırılırken geri kalan liseler İmam Hatipleştirilmektedir. Din dersinin zorunlu kılınmasıyla başlayan süreç yeni dini içerikli “seçmeli” derslerin eklenmesiyle ilerlerken, “dindar ve kindar nesiller yetiştirmek” üzere liseler dinci militan müdür, idareci ve öğretmenlerin örgütlenme ve eylem alanlarına çevrilmiş, ders saatleri namaz saatlerine göre yeniden düzenlenmiş, her bir lisede birden çok mescid açılmış, yönetmelik yeniden düzenlenerek kimliği belirsiz kişilerle belirli vakıfların okullarda –şüphesiz dinsel içerikli– seminer ve konferanslar vermeleri olanaklı kılınmış, idarelerce bu etkinliklere öğrencilerin katılımı mecbur tutulur olmuştur.

Kürt Savaşı, özel olarak dinci militanlardan derlenen birlikleriyle PÖH’e dayanılarak yürütülmüş, taş üzerinde taş bırakılmayan kentlerin her sağlam kalan duvarına, örneğin “Esadullah” imzasıyla, ırkçılığı yanında “Kanımız aksa da zafer İslamın” türünden dinciliği belirgin sloganlar yazılmıştır.

En son Cumhurbaşkanı Taksim’e, Gezi Parkı’nın yerine, Park yıkılarak, Taşkışla ve Davutpaşa Kışlası ile birlikte başında Abdülhamit bulunan Osmanlı Monarşisine son veren 1908 Devrimiyle ilan edilen Meşrutiyet’e karşı ve “Şeriat isteriz, Padişahım çok yaşa” sloganlarıyla düzenlenen 1909 31 Mart Ayaklanmasının merkezi olan Topçu Kışlası’nın –“tarihi eser” olarak– yeniden inşa edileceğini açıklamıştır. “Tarihi eser” olduğu kuşkusuzdur, ancak tarihin karanlık yüzüne, Şeriatçılığa, siyasal İslamcılığa dairdir ve Gezi Direnişi ile ilk püskürtülüşünün ardından proje olarak yeniden halka, ülkenin Aydınlık yüzüne dayatılmaktadır. Üstelik “Taksim’e selatin camisi” ile birlikte yapılması öngörülmektedir. Karşı çaprazında, “İslamcı sanat anlayışını ortaya koyacak” Opera binası ile birlikte! İslam’da operanın yeri olmayışı problematiğiyse yeni binada herhalde Mehter Marşıyla Saray Müziği icra edilerek çözülecektir!

TÜRK-İSLAM SENTEZCİLİĞİ

Dinci, siyasal İslamcı ve üstelik rövanşist politika ve dayatmalarının üzerinde durulup sıralanmasından, tabii ki AKP’nin dincilikle başlayıp dincilikle biten bir parti olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. AKP, kuşkusuz siyasal İslamcı dinci bir partidir, ancak böyle bir ideolojik-politik karaktere sahip olması, onun burjuva kapitalist bir parti olmayıp salt dinci Şeriatçı parti olduğu anlamına gelmiyor. Neoliberal bir sermaye partisi oluşu tartışılmaz olan AKP’nin dinciliği de bir gerçektir ve onun burjuva niteliğini biçimlendirmektedir. Siyasal İslamcı bir burjuva partisi oluşu, AKP’yi diğer burjuva partilerden ayıran özelliği durumundadır. Nasıl MHP ırkçı milliyetçi bir burjuva partisiyse, AKP de dinci milliyetçi bir burjuva partisidir. İşçi sınıfı ve emeğin sömürülen yığınları karşısında kıdem tazminatının kaldırılmasından özel istihdam bürolarına, özgürlük taleplerinin ötesinde ekonomik ve sosyal hak talepli mücadelelerin bastırılmasından grev yasaklamalara kadar sermayenin çıkarlarını eksiksiz savunan, dinciliği belirgin Türk-İslam sentezci bir burjuva partisi!

Bu burjuva partisi, tekçilik peşindedir; bir tek adam-tek parti rejim oluşturma çabasındadır. İçeride ve dışarıda burjuvazinin, şüphesiz ki en başta –ihaleler, rant sağlama, kur farklarından faiz vb. yoluyla kazanç sağlama türünden doğrudan devlet olanaklarıyla palazlandırılan yeni katılımlarla genişleyen– işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarlarının gerçekleştirilmesini program edinmiştir. Diğer burjuva partilerinden tek farkla ki, Erdoğan ve AKP’sinin, burjuvazinin, özellikle tekelci burjuvazinin çıkarlarının savunulması programı, tartışılmaz neoliberalizminin yanı sıra, burjuvazinin –ve elbette burjuvazinin çıkarlarını kendi çıkarı sayıp savunarak ardı sıra yürümeye razı edilmekte olan halkın da– dinciliği belirgin bir platformda birleştirilmesini esas alan bir programdır. Bu, ideolojik saikle benimsendiği kadar milliyetçilik ve özellikle din gibi iki kutsalın halk üzerindeki geleneksel etkisi nedeniyle de benimsenmiştir.

DİNCİLİK VE MİLLİCİLİK

Artık şüphesiz ki küçük ölçülerde ve az sayıda olmayan kesişme noktalarının ötesinde milliyetçilikle dinciliğin çelişmeli bütünlüğüne ve AKP’nin yaşadığı ve yaşaması kaçınılmaz çelişmelere gelebiliriz: Millilik ve milliyetçilikle Osmanlıcılık.

Osmanlıcılık, tabii ki, bütünüyle nostaljik olmanın ötesinde “yeni” sıfatıyla ve bugünkü koşullarda yapılmaktadır. Ne Türkiye Osmanlı’nın Fatih dönemindeki yükseliş ya da Abdülhamit dönemindeki “hasta adamlık” ve milli hain Vahdettin’le yaşadığı çöküş günlerindedir ne de Osmanlıyla Türkiye’nin politik ekonomisi kadar üretici güçlerin gelişme düzeyi aynıdır. Osmanlıyla günümüz Türkiye’sinin önemli benzerliği, kapitalizmin son derece geri olduğu, başlıca feodal üretim ve belirgin özelliğiyle tefeci ticarete dayalı olan toplumsal örgütlenmesinin egemenleri olan komprador burjuvazi ve toprak ağalarıyla günümüzün dünyanın 18. büyük kapitalist ekonomisinin egemenleri olan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin, dayandıkları zeminler farklı olmakla birlikte, aynı merkeziyetçi bürokratik, çürümüş rantiye/asalak ve işbirlikçi niteliklere sahip olmalarıdır.

Osmanlı feodal zemine dayalıyken, günümüz Türkiye’si kapitalist temelde örgütlenmiştir; ancak biri feodal diğeri kapitalist tekele dayalı olmakla birbirlerinden farklılaşsalar da, merkeziyetçi devletçilikleri, işbirlikçilikleri ve asalaklıklarıyla benzeşen egemenleriyle aynı topun kumaşıdırlar. Bu benzerlik, dayanakları farklı olsa bile kozmopolitizmlerinde de yansımakta ve Osmanlı’yla milliliğin ya da Osmanlı’yla günümüz Türkiye’sinin –tabii ki egemenlerinin– gerek “yerli-milli”lik gerekse de milliciliklerinin çelişmesi sorunu net biçimde çözülmektedir: Ne Osmanlı millidir ne de günümüz Türkiye’si ve egemenleri!

Dolayısıyla günümüz egemenlerinin Osmanlı’ya olur olmaz atıflarda bulunmaları –Valide Sultanların hemen istisnasız tümünün cariyelikten gelmeliği, dolayısıyla “gâvur”luktan dönmeliği dikkate alınmazsa– belki “yerli”likleri nedeniyle kendilerini “gâvurluk”tan kurtarır, ama onları milli yapmaz.

Ancak milli olmamakla birlikte başka kavim ve milletler ve ülkeleri üzerinde egemenlik kurma peşinde koşucu içeriğiyle yayılmacılık ikisinin de ortak niteliklerindendir. Osmanlı, belki yüzlerce kavmin/etnisitenin yaşadığı Avrupa, Asya ve Afrika’da fethedilmiş geniş topraklar ve çok sayıda ülkenin üzerine kuruluydu. Sultan Süleyman sonrası artık genişlememiş, ama süreç içinde artan toprak kayıplarıyla küçülmüştü. Maddi teknik temeliyle üretim tarzını yenileyen günümüz Türkiye’siyse önüne yayılma hedefini koymuş, ancak 1974 Kıbrıs işgali sayılmazsa, bunda başarılı olamamış; rejimi karşıya alınıp terör çeteleri desteklenerek yıkılması için elden gelenin yapıldığı Suriye, içişlerine karışılarak gelişmelere müdahil olunan Irak ve ittifak kurulmak üzere sunulan desteğin Sisi darbesiyle sonuçsuz kaldığı Mısır’da hep kaybetmiş, üstelik AKP ile başladığı noktanın da gerisine düşmüştür.

Ama sorun hâlâ var olmaya devam eder. Osmanlı egemenleriyle günümüzünkiler gayrı millidirler, bunda kuşku yoktur; ancak Osmanlı’da yerliliğinin yanı sıra milli nitelik de taşıyan, gerek feodalizmi çözmeye başlayan emperyalist sermayenin başlangıçta özellikle ticari niteliğiyle sermaye ilişkilerinin gelişmesinin önünü açmasıyla bağlı olmadan –bunu önceleyerek–, gerekse de bu gelişmeyle bağlı olarak ortaya çıkan bir orta sınıf da vardır. Feodalizmin bağrından yeni çıkmakta olduğu haliyle, öyleyse toprak mülkiyetiyle bağlantısı içinde ve öyleyse belirgin bir tefeci niteliği de taşıyan tefeci-tüccarlar ya da sınai değil ama ticari kapitalizmin unsuru olarak feodal burjuvazi, –ilerleyen dönemde çevrelendiği emperyalist yabancı sermayeyle ilişkilenmekten kaçınılmazlıkla bütünüyle azade kalamasa da, gelişmesinin dinamiği bu ilişkiler değil, ama yerli pazar olan ve üstelik baskısı altında olduğu yabancı sermaye tarafından gelişmesi engellenen– bu orta sınıf, –ince bir tabaka durumundaki üst kesimi emperyalizmle birleşme eğilimi gösterirken– şüphe yok ki, yerli olduğu kadar milli bir özellik de gösterir.

Bu burjuvazi, milli pazar ihtiyacıyla, bu ihtiyacını giderebileceği, öyleyse emekçi halka karşı kontrolü altında tutması, ele geçirmek amacıyla pazarına göz dikecek başka uluslardan burjuvazilere karşı savunması gereken toprak parçası olarak “vatan” yüceltisi ve bu pazarı millet adına tekelinde tutmasının ideolojik-politik yönelimi olarak Türkçülüğün/milliyetçiliğin asıl dayanağıdır. Bunu, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki cılız anti-emperyalizmiyle emperyalizme karşı olduğu kadar başta Kürtler olmak üzere ezilen milletlere karşı günümüzde de sürdürdüğü tutumuyla kanıtlayagelmiştir.

İşçi ve sömürülen yığınlarıyla emekçi halk çoluk-çocuğuyla üzerinde yaşadığı yurdunu severken, milli özelliklere sahip burjuvazi, kârının kaynağı olarak emeğin sömürüsü ve “eşdeğerler” değişimini gerçekleştireceği pazarla özdeş olmadıkça kendisi için “kuru” toprak parçalarından başka anlam taşımayan “yurt” ya da “vatan”a ancak sınai ve ticari sömürüsünü gerçekleştireceği pazar olarak bir değer yükler, burjuvazinin sevdiği yurdu değil, pazarıdır. Bu nedenle, işçi ve sömürülen yığınlar farklı uluslardan burjuvalar arasındaki pazar kavgasına bağlanmış, özünde sömürgenlik bulunan milliyetçiliğin değil, ama –milliyetçiliğin sosyal dayanağı orta sınıf burjuvaziyken– yurtseverliğin sosyal dayanağıdır.

HAMASET VE MİLLİ YASAKLAMACILIK

Şimdi, on yılı dolduran AKP hükümetinin iktidarını yeterince sağlamlaştırdığı inancıyla ve ideolojik yüklemelerini de yaparak iktidarını karşı çıkılmaz kılmak üzere iki “kutsal”ı çekiştirerek, Osmanlıcılıkla millilik arasındaki çelişmesini de bir çözüme kavuşturma gayretine tanıklık ediyoruz.

Söylemeye gerek yok ki, usanmadan yerli yersiz yapılan “yerli-milli” vurgularına karşın, AKP’nin çelişmesi ya da Osmanlı ile millilik arasındaki çelişme, onu Türkiye’nin tarihsel şekillenişinin bütün milli özelliklerine itiraza, milletten ümmete, Cumhuriyet’ten Osmanlı’ya dönüşe götürmektedir.

Türkiye’nin bir Milli Kurtuluş Savaşı’ndan geçtiği herkesçe bilinir. Başka olayları bir yana bırakarak, AKP’nin Kurtuluş Savaşı karşısındaki tutumuna bakmak çelişmenin bu çözümünü görmek bakımından yeterli olacaktır.

AKP, güçlendiğini hissettikçe, Kurtuluş Savaşı’na ve –Müslümanlara zulüm yaptığını düşündüğü– ardından kurulan Kemalist iktidardan belirtildiği üzere hazetmediği gibi, Kemalistlerce aşırı milliyetçi yüklemeyle yüceltilmiş onun özel günlerinin Ulusal Bayram ilan edilip anılmasına karşı tutumlar geliştirmektedir. Öyle ki, artık neredeyse Kurtuluş Savaşı yok, ama Çanakkale Savaşı vardır. Askeri tayin terfi işlerinin kararlaştırıldığı YAŞ toplantıları olmasa, artık 30 Ağustos bile akla gelmeyecektir ya da bu tarih artık anlam kaymasıyla “Büyük Zafer” günü olarak değil ama tayin-terfi günü olarak önem kazanmaktadır.

Hem 23 Nisan hem de 19 Mayıs törenleri iki yıldır “gargara”ya getirilerek kutlanmasından vazgeçilmiştir. Siyasal İslam’ın öteden beri “etek boyları” ve “kısa şortlar”ı söz konusu ederek kızlı-erkekli ulusal gün kutlamalarına itiraz ettiği bilinir, ama geçtiğimiz yıla kadar katlandıklarına –“güç bende” düşüncesiyle– iki yıldır katlanmalarının gerekli olmadığını düşünmekte ve böyle davranmaktadırlar. Bolu Milli Eğitim Müdürü, işi, okul törenlerinde “Onuncu Yıl Marşı”nın çalınmasının yasaklanmasına kadar götürmüş, hatta buna itiraz için gösteri yapan biri milletvekili olan CHP’liler polisçe gazlanmışlardır! Gelinen yer, bir yandan “millilik” edebiyatından fayda umulur ve “milli” vurgularla faşizmin kitle tabanının ihtiyaçları karşılanmaya çalışılırken, geçmişin milli değerlerine gönderme yapan anı, marş, kutlama vb. etkinliklerin polis saldırısının nesnesi kılınmasıdır. Artık 19 Mayıs’la 10. Yıl Marşı’na zehirli gazla saldırılmaktadır!

“Millet yaratıcılığı”yla Türk milliyetçiliğinin ve “ünitarizm” ya da “tek devlet” dayatıcılığın dayanağı olarak Kurtuluş Savaşı ve –tabii ki, 19 Mayıs’ın “Ata’nın Samsun’a çıkması”nın kutlanması olması gibi– bir bölümü dolaysızca M. Kemal’le ilişkilendirilerek milli bayram ilan edilmiş tarihsel günlerinin yok sayılması alternatif ihtiyacı doğuracaktır, doğurmuştur ve bu alternatif çoktan hazırdır: Bir din devleti olan Osmanlı dönemine ait “Çanakkale Savaşı”! Kaç yıldır, Kurtuluş Savaşı unutturulurken Çanakkale aşağı Çanakkale yukarıdır!

Ama yetmemektedir; nedenlerinden biri orada da M. Kemal’in bulunuşu ve Gazi ve kahraman olarak M. Kemal yüceltisinin Çanakkale dolayısıyla da yapılmış oluşudur. On yıllardır, okuldan kışlaya, çok sayıda menkıbeyle bezenerek belleklere kazınmış Çanakkale-M. Kemal özdeşliği, siyasal İslamcıların Çanakkale edebiyatını ve bundan umdukları faydayı zayıflatmaktadır. Hem bu kez Seyit Onbaşı ve Hüsnü Bey gibi sair kahramanlar öne çıkarılarak Çanakkale vurgusu sürdürülmüş hem de bu vurgunun iki başka menkıbeyle güçlendirilmesi yoluna gidilmiştir.

Birincisi, yine siyasal İslamcılar marifetiyle kutlamaları önceden de yapılmakta olan ve artık Çanakkale’ye eşdeğer şölenlere konu edilerek kutlanan İstanbul’un fethinin yüceltilişidir. İkincisiyse, yeni bir “icad” olarak, 100. yılında tarihin derinliklerinden bulunup çıkarılarak, –iki ay sonrası hatırlanmaksızın– zafer edebiyatıyla kutlanmasına başlanan Kut-ül Amare zaferidir!

ÇANAKKALECİLİK

Çanakkale Savaşı, söylendiği gibi, millilikle uzaktan ilgisi bulunmayan Osmanlı Hanedanı’nın Alman Kayzeri’yle el ele vererek, doğrusu Saray’ın –Hanedan’ın– damadı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa marifetiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun Alman İmparatorluğu’nun peşine takılarak sürüklendiği I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın bir muharebesidir. Ve onun da millilikle uzaktan yakından ilgisi yoktur!

I. Emperyalist Paylaşım Savaşı, milli bir savaş değil, adı üstünde emperyalist bir savaştır. Başlıca İngiliz ve Fransız emperyalistleri dünyayı aralarında paylaşmışken, “kurtlar sofrası”na geç katılan açgözlü Alman emperyalizminin, bölüşümden pay isteyerek ve bunun için dünyanın yeniden paylaşımını talep ederek, yanlarına Rusya’yı da almış “İttifak Devletleri”ne savaş açması üzerine patlak vermiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya, sonradan İtalya’nın da katılımıyla ilhak yoluyla ellerine geçirerek sömürgeleştirmiş oldukları toprak parçalarını kaybetmemek ve olabilirse yenilerini ele geçirerek sömürgelerini genişletmek, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarını savaş arabasına bağlamış Almanya ise egemenliğine bağlayacağı yeni topraklar ilhak etmek peşindeydi. Ancak dünya üzerinde paylaşılmamış toprak parçası kalmadığı, eskiden paylaşılmış toprakların el değiştirmesinden başka yol olmadığı için, iki blokta gruplaşmış emperyalist ülkelerin birbirlerinin boğazına sarılmaktan başka çareleri bulunmuyordu. Dünya Savaşı bu nedenle çıktı!

Milli bir savaş olarak, bir ülkenin kendisine saldıran bir başka ülkeye karşı kendi topraklarını savunması olarak ortaya çıkmadı I. Dünya Savaşı. O dönem kapanmıştı, feodal zorbalıklar ve egemenlik karşısında yükselen kapitalizmin ilerleyişi geride kalmış, bu kapsamda feodal gericiliğe karşı yükselişteki kapitalizmin gelişmesinin hizmetindeki milli savaşlar dönemi sona ermişti. II. Enternasyonal’in sosyal-şoven oportünistlerinin de desteğiyle, Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin burjuvazileri hâlâ milli bir savaş yürüttükleri iddiasındaydılar: Sorun ilhaklarla dünyanın paylaşılması değildi, ya da rakipleri ilhakçıydı ama kendileri asla değillerdi, rakipleri kendilerine saldırdıkları için savaşıyorlardı, katiyen ilk onlar saldırmamışlardı, ama kendilerini savunmaktaydılar; bu nedenle “anavatan savunması” yapmaktaydılar, kendileri bakımından savaşlar hem milli hem de haklıydı ve bütün suç rakiplerdeydi!

Oysa kapitalizmin feodalizm karşısındaki gelişme dönemi kapandığı gibi, kapitalizm yeni ve tekelci bir aşamaya geçmiş, dünya gericiliğinin kalesi durumuna yükselmişti. Tekelci burjuvazi artık ulusal pazarlarıyla ilgili olmakla kalmıyor, ama kapitalizmin yükselişi döneminde fethe giriştiği dünya pazarlarında koşturuyordu, eskisinden tek farkla ki, artık başka ülkelere meta ihraç etmekle yetinmeyip sermaye de ihraç ediyor, dünyayı sadece toprak olarak değil ekonomik olarak da paylaşmaya yöneliyordu.

Toprak ilhaklarını ve dünyanın yeniden paylaşımını amaç edinen emperyalist savaş, önce kimin saldırdığına, taraf ülkelerin saldırıda mı savunmada mı olunduğuna bakılmaksızın emperyalistti. Savunmadaki ülke, dünyayı paylaşma peşindeki saldırgan bir ittifakın üyesi olmadan ilhak edilmek üzere saldırıya uğradığı için savaşıyorsa, durum farklılaşırdı; ancak saldırgan bir emperyalist ittifakın üyesi saldırsa da savunma halinde olsa da, onun bakımından savaşın niteliği değişmez, savaş milli nitelik kazanmazdı.

Osmanlı’ya gelirsek, onun savaşa katılması da “bir garip” gerçekleşti. Saldırılarına uğradığı İngiliz gemilerinin takibinde Boğazları geçip İstanbul önlerine gelen iki Alman zırhlısının, –İngilizlerin savaş nedeniyle teslim etmekten vazgeçtikleri zırhlılar yerine– Goeben ve Breslau olan adları Yavuz ve Midilli olarak değiştirilip Osmanlı tarafından satın alındıkları iddia edilmiş, ancak iki gemi, Osmanlı Donanması’ndan gemilerle takviye edilerek ve hükümetin karşı çıkmasına rağmen Enver Paşa’nın oluruyla Karadeniz’e açılıp Odesa ve Sivastopol gibi Rus limanlarını bombalayınca, Rusya ve ardından İngiltere’nin savaş ilan etmesiyle Osmanlı savaşa girmiş oldu.

Özetle, –sosyal dayanağı milli nitelikli orta sınıf burjuvazinin üst kesiminin emperyalizmle birleşmesiyle milliyetçiliğin işbirlikçiliğe dönüşmesinin belirgin örneklerinden olan– İttihat Terakki döneminin Jöntürklüğünü çoktan unutmuş önde gelenlerinden –belki de birincisi– Alman yandaşı Enver’in –moda tabiriyle– “kumpası”yla ve muhtemelen “hasta adamlığı”nın savaş içinde tedavisi umuduyla, Osmanlı Almanya’ya peşkeş çekildi ve bir oldubittiyle savaşa sürüklendi.

İlhaklar uğruna savaş olan emperyalist savaşta, Osmanlı’nın yeni ilhaklarda fazla gözü olması olanaklı değildi, elindekileri korumak ve “hastalığı”na şifa bularak ömrünü uzatmak herhalde yetecek de artacaktı. Bu arada bir-iki ufak “yağlı kuyruk” kapması ve kaybettiği toprakların bir kısmını geri alması “tadından yenmez” olurdu!

Ancak yeni ilhaklarda pek de gözü olmaması, emperyalist savaşı Osmanlı bakımından milli bir savaş yapmaya yetmezdi, yetmedi. Savaşın genel karakteri emperyalistti ve Osmanlı’nın dahil olduğu emperyalist bloğun “patronu” Almanya, Osmanlı’ya da kumanda etmekteydi ve yeni ilhaklarla dünyanın yeniden paylaşılmasını talep eden en başta oydu.

Somut olarak Çanakkale Savaşı, İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı topraklarını işgal etmesi hedefiyle sınırlı bir savaş olarak da başlamadı. Bir de Almanya ve Rusya da vardı.

İngiliz ve Fransızlar, Boğazlar’dan geçerek Rusya’nın üzerindeki Alman baskısını hafifletme ve Rusya’nın yardımına gitme amacındaydılar. Osmanlı, kendi topraklarını değil, kendi çıkar ve geleceklerini de hizmetine koşup çıkar ve geleceğine bağladıkları Almanların, Rusya ve İngiltere ile Fransa karşısındaki çıkarlarını savunmak üzere Çanakkale’de savaşa girdi. “Vatan savunması” değil, bir emperyalist savaş cephesi oldu Çanakkale.

Tabii ki yiğitçe savaşta ölenler bu ülkenin yoksul çocuklarıydı, ama onların kanı da savaşın niteliğini değiştiremezdi, değiştirmedi. Sonuçta, bütün cephelerde bütün ülkelerin ordularında savaşan ve ölenler hep yoksul emekçiler oldular ve savaş onların rağmına emperyalist karakter taşıdı. Şimdi Çanakkale bayırlarında Türk, Kürt, Arap milletlerinden Osmanlı askerleriyle Hintli, Anzak vb. İngiliz ordusunun askerleri koyun koyuna yatıyorlar ve bu savaşın karakterini belirtiyor.

Savaşın ülkesini işgale karşı savunan Türkiye ile ülkeyi işgale gelen İngiliz ve Fransızlar arasındaki bir milli savaş değil, ama başlıca İngiltere, Fransa ve Rusya ile başında Almanya’nın olduğu iki ülke grubu arasında yaşanan bir emperyalist savaş olduğunun bir kanıtı, Çanakkale Cephesi’nin komutanının Alman Liman von Sanders –“Paşa”– olmasıdır. Osmanlı ordusu bu savaşta kendi komutanlarınca bile yönetilmemiştir. Çanakkale savaşı, stratejisi, taktikleri ve komutanıyla emperyalist karakterlidir ve AKP Osmanlı’ya ait olması hesabıyla savunmasını üstlenerek öne çıkardığı savaşın milli bir savaş olmayışıyla ilgilenmemektedir bile! Çünkü kendisinin de millilikle ilişkisi yoktur!

FETİH TÖRENLERİ VE FETİHÇİLİK

29 Mayıs’da 563. yıldönümü gösterişle ve devletin en yüksek düzeyde katılımıyla kutlanan İstanbul’un fethinin –23 Nisan ve 19 Mayıs törenleri kutlanmadan atlanırken– yüceltilişi, AKP’nin “tek adam-tek parti diktatörlüğü”ne giden yolun taşlarını, yerli ve milliliğin hamasetini yaparken, bir din devleti olan Osmanlı ve Osmanlıcılıkla döşemekte olduğunun bir belirtisidir.

Mehteran Bölüğü, “bir ileri iki geri” Mehter Marşlarını çoktan 10. Yıl Marşı yerine geçirmiş, fetih törenlerini şenlendirmekte, Fatih Sultan ve sair Sultan şükranla anılırken, önemli günlerinin yad edilmesiyle Kurtuluş Savaşı ve önderi M. Kemal ve –küfür edilmek yerine– İsmet İnönü gibi diğer kahramanlarının anılmaları gündemden çıkarılmıştır. Bu vazgeçiş için Erdoğan’ın özellikle İ. İnönü şahsında suçlayageldiği geçmişin “tek adam-tek parti diktatörlüğü” uygulamaları gerekçe olarak ileri sürülemez; çünkü bu yönüyle, AKP ve Erdoğan bugün, geçmişin uygulamalarını “sollamak”tadırlar. Dağın taşın beton ve tunçtan heykelleriyle doldurulması, her taşın altından “Atatürkçülük”ün çıkarılması türü aşırı milliyetçilik yüklü abartıcılığın, evet, bir yana bırakılması zorunludur. Ama milliyetçiliğin tekçiliğinin bu yansıması da, eğer Kurtuluş Savaşı ve önderi M. Kemal’le arkadaşlarından haz ediliyor olsa problem edilmeyecektir; çünkü günümüzde tekçilikte geçmişten ileri gidilmekte ama geri kalınmamaktadır.

Biz, arada uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ve ulusal hakları da kapsamak üzere siyasal demokrasinin hiçe sayılışı var ve M. Kemal işçi ve sömürülen yığınlar üzerinde diktatörlük uygulayarak cebir ve şiddet kullanmış, ezilen milletleri yok sayarak baskı altına almış ve üstelik ilerleyen süreçte emperyalizmle birleşmeye yönelmişken, bunları görüp saptayıp suçlama ve mücadele konusu etmekten geri durmuyor, ancak onun Milli Kurtuluş Savaşı’na katkılarını değerli buluyor ve üstelik savaş içinde komünist önderlerden M. Suphi ve arkadaşlarını Karadeniz’in sularında katlettirmesine ve kaç Kürt isyanı kanla bastırmasına rağmen, onun –zayıf olsa bile– emperyalizm ve işbirlikçileri karşısındaki milli devrimci niteliği ve uygulamalarını teslim ediyoruz. AKP ise, arada sınıf karşıtlığı bile yokken, sadece belki en çok din ve dinselliğin kullanılmasıyla Osmanlı’ya karşı tutumda yansıyan burjuva program farklılığını kalkış noktası edinerek inkârcılık yapıyor. AKP ve Erdoğan’ın tekçiliği, görülüyor ki, daha şiddetlidir.

İstanbul’un fethine dönersek, tarihten çok kavim gelip geçmiş, birçok kavim de kendinden öncekinin yaşadığı toprakları fethedip yerleşerek devletler kurmuş, yıkmıştır. Tümüyle silinip giden kavim ve uygarlıklar da hiç az değildir. Ama bizim bilebildiğimiz, özellikle zorba devletlerin baskısından kurtuluş ve devlet olarak örgütlenişler, kapitalizme gelindikçe bağımsızlığın kazanılması olarak nitelenen kurtuluş hareketlerinin ilerleyişine özgü özel günler kutlama vesilesi yapılmış, ama belki en “yamyam” olanlar dışta tutulursa, fetih, işgal, ilhak gibi olumsuzu çağrıştıran etkinliklerin kutlanmaları yoluna gidilmemiştir. Bizdeyse, “yeniden diriliş, yeniden yükseliş” sloganlarıyla bugün öngörülen atılımlara, örneğin “hedef 2023”e dayanak kılınmak üzere fetih ve fetihçiliğin kutlanmasından medet umulmaktadır.

Burada, hamaseten ne denli sözü edilirse edilsin “millet” ve “millilik”in değil, dinciliğiyle Osmanlının ve fetihçiliğinin/yayılmacılığının itici güç olarak benimsenişini görebiliriz. Şimdi tökezlenilerek politika değişikliği için uğraşılmakta olan, ama “Emevi Camii’nde namaz kılma” iddiasında dile gelen Suriye’ye yönelik güçlü yayılmacı yönelimin tarihsel dayanağını da hatırlayabiliriz. Ama bir şeyi daha hatırlamalıyız ki, yayılmacılık, hâlâ açıklanmamış olsa da, sadece, herhalde en başta “stratejik derinlik”i ve bu “derinlik”in Suriye uygulamasının fiyaskoya yol açması nedeniyle görevden alınan eski Başbakan Davutoğlu’nun değil, ama başta Erdoğan olmak üzere AKP’nin bütününün politikasıydı ve dayanağı da hep birlikte savundukları Osmanlı fetihçiliğindeydi. Unuttukları, Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde kurulan Türkiye, Cumhuriyet’ten bu yana, her ne kadar gözle görülür bir gelişme göstermiş olsa da, fetihçiliğin Osmanlı’nın eski bir özelliği olarak çoktan geride kalmış ve Osmanlı için “hasta adam” denilen gerileme ve çöküş günlerinin başlayıp bitmiş olduğu ve büyük emperyalist devletlerin kapıştıkları uluslararası arenada yeniden fetih kapılarının açılmasının dünyanın büyük alt-üst oluşlarıyla belki ve milyonda birlik bir ihtimal olarak gerçekleşme şansı olabileceğiydi!

Ama şu kesindir ki, fetih övgüsü ve fetihçilik/ilhakçılık, günümüzün kapitalizm koşullarında milli davalar karşıtlığıyla ve milli kurtuluş hareketlerini teşvikle şüphesiz ki ilgisi kurulabilir olsa da, milli bir davanın unsuru olamaz ve millilikle olumlu bir ilgisi kurulamaz.

YENİ İCAD: KUT-ÜL AMARE ZAFERİ

Kut-ül Amare Zaferi ve kutlamaları yeni keşiftir. Herhalde sıkı bir araştırmadan geçirilen Osmanlı’nın özellikle çöküş dönemi tarihinde iğneyle kuyu kazılır gibi bulunup tozlu sayfalar arasından çekilip çıkarılmıştır!

Kut-ül Amare zafer midir? Evet, zaferdir. Ve Pirus zaferlerinden de değildir. Osmanlı 6. Ordusu İngilizleri düpedüz yenmiş ve komutan Tümgeneral Townshend, binlerce askerinin başında teslim olmuştur. Buraya kadar sorun yoktur, zaferdir.

Mağlup taraf olan İngilizlerin komutanı bir İngilizdir, ama galip taraf durumundaki Osmanlı’nın komutanı bir Osmanlı falan değil, tıpkı Çanakkale’de de olduğu gibi, Ortadoğu’da yürütülen bu savaşın/muharebenin de, stratejisi Almanlar tarafından şekillendirilen genel savaşın bir parçası olduğunu kanıtlamak üzere, yine bir Alman’dır. Ortadoğu’da önceden daha küçük birlikler olarak bulunan Osmanlı varlığı Almanya’nın talebiyle ve takviyelerle yeni oluşturulan 6. Ordu bünyesinde toplanmış ve karargâhı Bağdat olan bu ordunun komutanlığına 1915 Aralık’ı başında Mareşal von der Goltz “Paşa” atanmıştır. Yine Aralık başında Kut’a çekilen General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri Aralık sonunda bu ordu birliklerince kuşatılır. Goltz “Paşa”nın ömrü vefa etmez ve Nisan ortalarında tifüsten ölür ve on gün sonra 29 Nisan 1916’da kuşatmaya dayanamayan İngilizleri teslim almak, onun yerine başka Alman bulunamayıp atanan Enver’in amcası Halil Paşa’ya nasip olur. Herhalde Osmanlı’nın son zaferidir.

Komutanı dolayısıyla Osmanlı mı Alman zaferi mi tartışma götürmesi ve “milli” hamaset için bu nedenle fazlasıyla “parlak” bir zafer olmanın ötesinde de Kut zaferinin ilginçlikleri vardır. Daha henüz General Townshend kuşatma altına alınacağı Kut’a çekilmeden, Kasım’da, İngiltere ve Fransa adlarına, Sykes ile Picot bir araya gelerek, sonradan kendi adlarıyla anılacak anlaşmayı kaleme almaya başlamışlardır. Sykes-Picot anlaşması, Townshend’in teslim olmasından iki hafta sonra imzalanır ve Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarının paylaşımı anlaşması olarak bilinir. Osmanlı toprakları, cetvelle çizilen sınırlarla bölünerek İngiltere ve Fransa arasında paylaştırılmış ve bu sınırlar, manda ve himaye bölgelerinde Suriye ve Irak gibi devletler kurulsa da, günümüze kadar gelmiştir.

Ve AKP tarafından Başkomutan vekilinin Enver, Kut’ta da İngilizleri teslim alanın Goltz “Paşa”nın yerine gelen küçük amca Halil Paşa gibi İttihatçılar olmasına bakmadan, din devleti olan Osmanlı’ya tutkuyla Kut-ül Amare Zaferi savunulmaktadır, ama zaferin üzerinden daha on ay geçmemişken Şubat 1917’de İngilizler Kut’u yeniden ele geçirirler. Sadece Kut olsa yine iyi, hemen ardından Halil Paşa Bağdat’ı da boşaltıp çekilmek zorunda kalır. Zafer, tersine döner, yenilgiye dönüşür; ama AKP on aylık sultanlık da sultanlıktır diye düşünür olmalıdır ki, Kut zaferini icat etmekte sakınca görmez!

Dahası da vardır; yenilgi genelleşince Enver, Sovyet Rusya’yı hedef alan Türkistan seferine kalkışırken, amcası bu sefere katılmaz ve AKP’lilerin yüreklerine su serpecek bir tutumla yeğeni –Hanedan Ordusunun amcalar ve yeğenlerle dolu olmasında şaşılacak şey yoktur– Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu ile Bakü’ye giren birlikler arasında yer alır. Sonra “İslam Ordusu”na “keşke katılmasaydı” dedirtecek bir vasiyet bırakarak Berlin’e gider: Mezarına bir şişe rakı dökülmesini istemektedir!

Magazin kısmını tamamlayarak işin özüne dönersek, Kut Savaşı da, tıpkı Çanakkale Savaşı gibi, bir milli savaş değil, ama başında Almanya ve aralarında Osmanlı olan devletler grubuyla başında İngiltere ve Fransa bulunan devletler grubu arasında dünyanın paylaşılmasının yenilenmesi amacıyla patlak vermiş emperyalist savaşın parçası olan bir savaştır. Bugünkü Türkiye toprakları arasında yer alan Çanakkale için –savaşın niteliğini tersyüz ederek– ileri sürülebilse belki birilerini kandırmaya yarayabilecek iddia Kut Savaşı için ileri de sürülemez. Çanakkale’de diyelim ki Boğazların ardındaki İstanbul’u savunmak için savaşılmıştı; peki ya Kut’ta ne için savaşılmıştı? Kut ve Mekke ve Medine ve hatta Ürdün, Hicaz ve Mısır “Osmanlı bakiyesi topraklar”dandır denmektedir, peki hâlâ “bizim topraklarımız” mı sayılmaktadır ki, Kut Savaşı “vatan savunması” olsun ve milliliği iddia edilebilsin?

Ne Kut Savaşı’nın “vatan savunması”yla ve ne de Osmanlı’nın “vatan” ve “millet”le, “millilik”le alakası vardır! Çanakkale’yi olduğu kadar, Ortadoğu’da yayılmacılığın göstergesi Kut’u da, Kurtuluş Savaşı ile karıştırmamak gerektir. Dünyanın Alman çıkarlarına uygun bir paylaşılmasında Hanedan’ın kendisini ve egemenliği altındaki topraklarını koruyabileceği ve belki az-çok genişletebileceği hayaliyle Alman emperyalizminin peşine takılıp sürüklendiği I. Dünya Savaşı, dünyanın paylaşılmasının yenilenmesine, sömürge topraklarla hegemonya alanlarının yeniden bölüşülmesine yönelikti. Alman emperyalizminin ardı sıra sürüklenen Osmanlı’nın hali özenilecek bir hal değildi ve savaştaki Ordusunun Alman komutası altına girişinin gösterdiği gibi, savaştan galip çıkılması durumunda dahi Osmanlı Almanya’ya bağımlı bir ülke olmanın ötesine gidemeyecek, kaybetmeyeceğini varsaydığı topraklarını bile Alman çıkarları ve “üst egemenliği” çerçevesinde çekip çevirebilir bir Alman taşeronu olabilecekti.


AKP’nin “yerli-milli” hamasetle bezeli iddia ve yaklaşımları yayılmacı, fetihçi niteliklidir; tabanını derleyeceği öngörüsüyle gündeme getirilen ve bir dizi kutlamalara vesile edilen bu yaklaşımlar, bugüne kadar olduğu gibi bundan böyle de dış politikaya yön verirse eğer, yeni fiyaskolarla karşılaşılacaktır demektir.

Dincilik ve hele ayrıntılandırıldığında mezhepçilik ancak yenilgiye götürür.

Milli değer ve millici tutumlar ise, en başta emperyalizm karşıtlığını şart koşar. Emperyalizm çağında, emperyalist sulta ve tahakkümü hedef almayan millilik iddiaları safsatadan başka şey değildir. Milliliğin çeşitli milletlerden burjuvaların pazar kavgalarında aranıp bulunabileceği emperyalizm öncesi dönem kapanmıştır ve her milli kavga artık ya emperyalizme karşı çıkılarak ya da ona sırt dayanarak sürdürülebilir.

AKP’nin bu yönden durumu, “gâvur karşıtlığı”, “Haçlılar” ve “Hıristiyan Klubü” gibi dinci, İslami göndermelerle “üst akıl”a atıfta bulunulan laf salatasıyla idare edilebilir türden değildir. Tabanı sağlam tutmayı hesap eden laf cambazlıkları, icraata geldiğinde, Obama’dan görüşme dilenmeye, Rusya’ya mektup yazmaya, İsrail’le arayı düzeltmek üzere alttan almaya varmaktadır. AKP, Ordusu da bir NATO Ordusu olan bir NATO ülkesinin yönetici partisidir ve Rus uçağının düşürülmesinde görüldüğü gibi her başı sıkıştığında NATO’ya başvurmaktadır.

Çanakkale, Kut-ül Amare vb. sonuçta geçmiştir, geçmiş ne denli çarpıtılırsa çarpıtılsın, kararlaştırıcı olansa bugündür ve “BOP Eşbaşkanlığı” Amerikan “stratejik ortaklığı” ve NATO üyeliğiyle millilik iddiaları hiç uyum içinde bir görüntü vermemektedir. Emperyalizme taşeronluğun millisi olmayacağı gibi, taşeronluk hiçbir zaman kazandırmamıştır!

İhtiyaç daimi, sözleşme geçici!

Nilgün Ongan

GİRİŞ

Burjuvazinin mülkiyet gücüne karşılık, işçi sınıfı yaşamak için çalışmak zorunda olan ve emek gücünü satabildiği ölçüde hayatını idame ettirebilen sınıftır. Dolayısıyla iş ve istihdam, işçi sınıfı açısından, kapitalist koşullarda var olabilmenin ön şartı olan daimi bir ihtiyaçtır.

Buna karşılık istihdam, burjuvazi açısından da önemli bir ihtiyaçtır. Çünkü sömürünün yolu istihdam yaratmaktan geçer. Bir başka deyişle; sanki karşılıksız bir “hizmet” adeta bir “lütuf”muş gibi yansıtılmaya çalışılan ve patronu “ekmek veren adam” mertebesine ulaştıran iş yaratma faaliyeti, işçinin emek gücüne el koyabilmenin ön şartıdır. Kapitalist kârının kaynağı ise, gasp edilmiş emek gücü.

Dolayısıyla işçiler açısından hayatta kalabilmenin, patron için ise kâr edebilmenin güvencesi olan istihdam meselesi, piyasa koşullarında sınıfsal çelişkinin tam da merkezinde yer alır. Bu durumda; istihdam politikalarında gündeme gelen herbir değişiklik, burjuvazinin cari dönemdeki ihtiyaçlarının, bunların ne ölçüde yasalaşıp hayata geçirilebildiği ise, sınıflar arasındaki güç dengesinin bir yansımasıdır.

Ne esnek çalışma, ne kiralık işçilik, ne de emek gücünü ucuzlatmaya yönelik herhangi bir düzenleme bu sınıfsal çelişkinin dışında değerlendirilebilir. Dolayısıyla çoğu zaman teknolojik gelişmeler gerekçe gösterilerek sanki bir zaruretmiş gibi savunulan esnek istihdam biçimleri ve bunların belirlediği çalışma ilişkilerinin “kaçınılmaz bir mecburiyet” olmayıp, bir sınıfsal tercih olduğunun altını çizmek gerekir.

Bir başka deyişle; tam zamanlı ve sürekli istihdamın işçiler için sağladığı göreli güvencelerle beraber tamamen ortadan kalkması, teknolojik gelişmenin dayattığı bir mecburiyet olmayıp, bir burjuva stratejisidir. Nitekim, sanki ortak çıkar paydamızmış gibi söz edilen “rekabet avantajı sağlama” gerekçesi de, bu stratejinin en çıplak ifadesidir.

ESNEKLİK İDEOLOJİSİNİN DAYANAKLARI

Sermayenin sınır ötesi piyasalara açılma ihtiyacının bir gereği olan esnekleşme ideolojisi, AKP döneminde “Milli İstihdam Stratejisi” olarak tescillenmiştir. AKP, iktidara geldiği 2002 yılından başlayarak çalışma ilişkilerinin işveren talepleri doğrultusunda esnekleştirilmesi yaklaşımını benimsemiş ve bu eğilim tüm AKP hükümetleri tarafından sahiplenilmiştir.

Bu çerçevede, başta İş Yasası’nın değiştirilmesi olmak üzere, pek çok kurumsal düzenleme yapılmış, taşeron ve kiralık işçilik yeni çalışma mevzuatı ile yasalaştırılmıştır. Öte yandan çalışma sürelerini denkleştirme esaslı düzenlemelerle, yoğunlaştırılmış iş haftasının aylarca sürmesi mümkün hale getirilmiştir. Nitekim Türkiye emek gücü piyasaları, haftalık 57 saati bulan çalışma süreleriyle, OECD ülkeleri arasında “lider” konuma ulaşmış durumdadır.

İşçi sendikalarının bu değişikliklere yönelik itirazları ise, hep aynı gerekçeyle savuşturulmuştur: “Fiili durumda zaten var.”

Buna göre, işçilerin hak ve güvence kaybına yol açan bir dizi düzenlemenin yasalaştırılması sağlanmış ve patronların fiili hak gaspları yasal güvenceye kavuşturulmuştur.

Çalışma yaşamını her geçen gün daha kuralsız hale getiren bu düzenlemeler, birbiriyle çelişen ve hiçbiri gerçeği yansıtmayan iki temel gerekçeye dayandırılmaktadır.

Bir yandan emek gücü piyasalarındaki tüm sorunların çalışma mevzuatının işçileri koruyan hükümlerinden kaynaklandığı ileri sürülerek, bunların kaldırılması gerektiği savunulurken, diğer yandan ise, güvencesiz istihdam biçimlerinin “aslında işçileri korumak amacıyla” yasallaştırıldığı iddia edilmektedir.

Birinci iddiaya göre, işsizliğin artmasından kayıt dışı çalışmanın yaygınlaşmasına kadar, emek gücü piyasalarındaki tüm sorunların nedeni işçilerin kazanılmış haklarıdır. Buna göre kıdem tazminatı, iş güvencesi ve işsizlik sigortası gibi kurumların varlığı dolayısıyla emek gücü maliyetlerinin yükseldiği ve patronların mecburen (!) kayıt dışı istihdama yönelmek zorunda kaldığı ileri sürülmektedir. Yani işsizliğin nedeni de, kayıt dışı çalıştırmanın yaygınlaşmasının nedeni de, çalışma hakkından kaynaklanan kimi güvenceyi kullanabilen, görece daha güvenli ve örgütlü koşullarda çalışabilen “diğer” işçilerdir.

Bu yaklaşım, hukuksuzluğu egemen sınıf ve onun çıkarları doğrultusunda araçsallaştırıp adeta bir “hak” haline dönüştürürken, sınıflar arasındaki çelişkiyi de sanki “sınıf içiymiş” gibi göstererek, işçilerin birlikte hareket etme gücünü engellemeye çalışmaktadır. Bununla beraber, sözü edilen kurumların Türkiye emek piyasalarını katılaştırdığı yolundaki iddialar da gerçek dışıdır.

Şöyle ki; gerek iş güvencesi gerekse işsizlik sigortasından yararlanabilmek bakımından yapılan düzenlemeler, Türkiye emek gücü piyasalarının yapısal koşullarıyla hiç örtüşmediğinden, kayıtlı sektörün bile çok önemli bir bölümü kapsam dışında kalmaktadır. Kaldı ki, ekonominin üçte birinden fazlası resmi verilere göre bile kayıt dışıdır.

İşçilerin önemli bir bölümünün kıdem tazminatı hakkından yararlandırılmadığı ise, doğrudan hükümet sözcüleri tarafından dile getirilmektedir. Ancak AKP hükümetleri, bu hak gasplarını engelleyecek tedbirler almak yerine, bunları “gerekçe” göstererek, kıdem tazminatı hakkının ortadan kaldırılması gerektiğini savunmakta ve bir kez daha fiili ihlalleri burjuvazi için “yasal fırsat”a çevirmeye çalışmaktadır.

Nitekim ampirik çalışmalar da, Türkiye’de piyasa rijiditesinin istihdam performansı bakımından belirleyici olduğu yolunda tartışmasız bir kanıta ulaşılamadığını göstermekte, üstelik de yapılan kimi çalışmada ise, Türkiye emek gücü piyasalarının pek çok Avrupa ekonomisiyle karşılaştırılamayacak ölçüde esnek olduğu sonucuna varılmaktadır. (Onaran, 2003)

Bununla beraber, OECD’nin “işten atma kolaylığı” doğrultusunda belirlenen esneklik göstergeleri dikkate alındığında ise, Türkiye, toplu işten çıkarmalar bakımından OECD ortalamasının oldukça üstünde bir esnekliğe sahiptir. Bireysel işten çıkarmalar konusunda ise, 40 ülke içinde en katı konumdaki 14. ülkedir. Yani Türkiye emek gücü piyasaları, AKP iktidarının iddia ettiği gibi, OECD ülkeleri içindeki en katı piyasa da değildir.

Öte yandan, ikinci iddiaya göre ise, sermayenin esnekleşme ihtiyacı doğrultusunda yapılan tüm düzenlemelerin gerekçesi, aslında “işçileri korumak”tır. Buna göre, başta taşeronlaşma olmak üzere yasallaştırılan tüm güvencesiz çalıştırma biçimleri “sistemin ıslah ve disipline edilmesi” gerekçesiyle savunulmaktadır. Yani bu çalıştırma biçimlerinin sömürüyü derinleştirdiği devlet tarafından da kabul edilmekte, ancak önleyici tedbirler almak yerine yasalaştırmanın sorunu çözeceği iddia edilmektedir.

Örneğin iş yasasının gerekçesinde, taşeron uygulamaların “işçilerin bireysel ve kolektif haklarını kullanılamaz hale getirdiği” belirtilmekte, buna karşılık taşeron sistemi “çalışma yaşamının bir gereği” olarak değerlendirilmektedir. Buradan hareketle de, taşeron sisteminin yasallaştırılmasının amacının “kötüye kullanımını engellemek” olduğu ileri sürülür.

Oysa kötüye kullanmak; gerek taşeron sisteminin gerekse diğer güvencesiz çalıştırma biçimlerinin özüdür. Bunların “çalışma yaşamının vazgeçilmezi” sayılması, patronun rekabet gücünü artırmasından, rekabet gücünü arttırmadaki bu başarı ise, “kötüye kullanmak” denen şeyin sistemin işleyiş kuralı olmasından kaynaklanır. Yani ortada hukuksal düzenleme yoluyla çözülecek arızi bir aksaklık ya da bir uygulama sorunu yoktur. Derinleşen sömürü, esneklik ideolojisinin çalışma prensibidir.

Dolayısıyla yasal hale getirilen herbir esneklik uygulaması, patronun daha fazla sömürebilme kapasitesine hukuksal güvence kazandırmakta ve patronları caydırıcı olmayan cezalara bile muhatap olmaktan kurtarmaktadır. Çalışma hakkından kaynaklanan bir dizi güvencenin kâğıt üzerindeki varlığı bile engellenmiştir. Dahası, bu engellemelerin herbiri, işçiler açısından “güvenceli” esnekliğin bir unsuru olarak lanse edilmektedir. Oysa sağlanan yegâne güvence; patrona kazandırılan “koşulsuz işten atma” güvencesidir.

AKP’NİN İSTİHDAM STRATEJİSİ

Bir yanda uzun çalışma süreleri ve yaygın kayıt dışı istihdam, diğer tarafta üretkenlik artışının oldukça gerisinde bırakılan ücret artışları istatistik veriler ve ampirik bulgularla beraber değerlendirildiğinde; Türkiye emek piyasalarının daha fazla esnekleşmeye değil, insan onuruna yakışır çalışma koşullarını hayata geçirecek ciddi müdahalelere ihtiyacı olduğu çok açıktır. Buna karşılık AKP iktidarları, çalışma yaşamını daha da kuralsız hale getiren bu düzenlemeleri, kurduğu ilk hükümetten itibaren başlıca politika hedefi olarak benimsemiştir.

Tüm AKP hükümetlerinin değişmez program maddesi olan esneklik uygulamalarına, değişen çalışma mevzuatı yanında, kalkınma planlarından büyüme programlarına kadar bütün politika belgelerinde yer verilmiştir. Nihayet, 2009 yılında başlayan hazırlıklar 2014 yılında tamamlanmış ve esneklik ideolojisi “milli istihdam stratejisi” halini almıştır.

Ancak bu “milli” stratejinin çok da “yerli” olmadığını vurgulamak gerekir. Zira yapılan tüm bu düzenlemeler esasen küresel kapitalizme uyumlanma çabası olup, ona egemen olan neo-liberal politikaların uzantısıdır. Dolayısıyla esneklik doğrultusunda yapılan her düzenlemenin sınıfsal sonuçları da, neo-liberal politikaların etkisinden bağımsız değildir.

Nitekim değiştirilen iş yasasının genel gerekçesinde “işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen temel yasa niteliğindeki iş kanununun izlenen ekonomik, sosyal politikalardan, siyasal gelişmelerden etkilenmesi, hatta bunların izlerini yansıtması gayet doğaldır” ifadelerine yer verilmiştir.

Benzer şekilde, “Ulusal İstihdam Stratejisi” (UİS) olarak adlandırılan strateji belgesi de, özünde Avrupa İstihdam Stratejisine uyumlanma çabasından ibarettir.

Sermayenin sınır ötesi piyasalara açılması, beraberinde yeni fırsatlar kadar yeni riskler de getirmektedir. Burjuvazi, bu riskleri bertaraf edebilmek için çalışma sürelerinden ücret düzeyine, istihdam hacminden sosyal ödeneklere kadar çalışma yaşamının tüm koşullarını tek başına ve sınırsızca belirleyebilmek ister. Böylece muhtemel risk ve krizlerin maliyetini işçilere yükleyebilecektir. Bunun önündeki en büyük engel ise, işçi sınıfının örgütlü gücü ve bu sayede kazandığı kimi güvencelerdir. Bu bağlamda esneklik; her şeyden önce işçi sınıfının örgütlü gücünü ve bu gücün kazanımlarını hedef alan bir sınıf stratejisidir.

İşte bu strateji doğrultusunda istihdam politikalarının hedef ve nitelikleri yeniden tanımlanmıştır.

Tam istihdam hedefinin ortadan kalktığı,

Çalışma hakkının bir parçası olan iş güvencesinin yerini “istihdam edilebilirlik” politikasına bıraktığı,

İstihdam politikalarını girişimcilik, adaptasyon ve fırsat eşitliği gibi piyasa kavramları çerçevesinde açıklayan bir yaklaşım “Avrupa İstihdam Stratejisi” (AİS) halini almıştır.

Buradan hareketle, UİS de, esnekliğin yaygınlaştırılmasını istihdamı arttırmanın yegâne formülü olarak belirlemekte ve işçilerin görece güvenceli koşullarda çalışmasını sağlayan tüm düzenlemeleri “emek gücü piyasalarının kusuru” olarak değerlendirilmektedir. Buna göre, kıdem tazminatı hakkı aşındırılmalı, taşeron çalıştırmayı sınırlandıran düzenlemeler kaldırılmalı, belirli süreli sözleşme yapmak için nesnel ölçüt koşulu aranmamalı ve kiralık işçilik yasallaşmalıdır.

Çalışma mevzuatının bütünüyle burjuvazinin esneklik ihtiyacı doğrultusunda düzenlenmesini öngören bu yaklaşım, genel olarak iş hukukunun felsefe ve niteliğini de yeniden tanımlamaktadır. Buna göre, iş hukukunun sosyal gelişme yönünde ilerleme gösteren dinamizmi ortadan kalkmış ve ekonomik kriz koşullarına uyum sağlayacak bir iş hukuku oluşmaya başlamıştır. (Özveri, 1996)

ESNEKLİĞİN İLERİ AŞAMASI: KİRALIK İŞÇİLİK

Yaygınlaşan esneklik ihtiyacı, emek gücü tedarikinin esnekleşmesini de beraberinde getirmiştir. Böylece istihdam hizmetlerinde kamu tekeli yıkılırken, işçi kiralayan ödünç emek bürolarının (özel istihdam büroları) sayıları da hızla artmaktadır.

Bürolar aracılığıyla işçi tedarik etmenin küresel bir sektör halini almış olması ise, sömürü kadar sömürüye aracılık etme işinin de sermaye açısından doğrudan bir kâr alanına dönüştüğünü göstermektedir.

Bürolarla ilgili tartışma da esasen bu konuya odaklanmaktadır. Özel istihdam büroları, gerek Türkiye’de gerekse dünyada nicedir faaliyet göstermekte, yine geçici çalışma ilişkisi de, mevzuatlarda uzun zamandır yer almaktadır. Tartışma konusu ise, istihdam hizmetinin özelleştirilmesi, yani özel istihdam bürolarının mesleki faaliyet olarak işçi kiralaması ve bundan kâr etmesidir.

Esnekliğin bu boyutu; neo-liberal politikaların özelleştirme, kuralsızlaştırma ve sendikasızlaştırma biçiminde özetlenebilecek temel dayanaklarının adeta kesişme noktasıdır. Bu hedeflerin tümü, özel istihdam büroları aracılığıyla gerçekleştirmek istenmektedir. (Ocak, 2010)

Sermayenin bu kapsamlı esneklik stratejisi karşısında ise, özellikle ILO’nun yıllar içinde ortaya koyduğu görüş değişikliği oldukça çarpıcıdır. Öte yandan ILO’nun ortaya koyduğu bu “esnek” tutum, uluslararası çalışma standartlarının sermaye ihtiyaçları doğrultusunda nasıl değiştirildiğini de açıkça göstermektedir.

Önceleri emek piyasalarını düzenlemenin bir kamu görevi olduğunu vurgulayan, kâr amaçlı özel istihdam bürolarının belli süreler içinde kapatılmasını öngören ve kazanç amacı taşımayan büroların ise sıkı izin ve denetim sistemleri altına alınması gerektiğini düzenleyen ILO, Ücretli İş Bulma Büroları Hakkında 96 Sayılı Sözleşmeyle beraber (1949) bu konudaki görüşlerini yumuşatmıştır. Buna göre, üye ülkelere 2 seçenek sunan ILO; büroların ya kademeli olarak kaldırılmasını ya da kâr amaçlılar da dâhil olmak üzere sıkı bir denetim altında düzenlenmesini hükme bağlamıştır.

1997 yılında kabul edilen 181 Sayılı sözleşmeyle ise, ILO’nun bu konudaki görüşleri geçmişten bütünüyle kopmuştur. 1930’lu yıllarda “işsizliği istismar edip, aşırı sömürüye yol açacağı” gerekçesiyle özel istihdam bürolarının faaliyetine karşı çıkan ILO, bugün büroların piyasa dalgalanmalarına tepki vermedeki hızından övgüyle bahsetmekte ve uzun süreli işsizliği azaltacağını ileri sürmektedir.

KİRALIK İŞÇİLİĞİN TÜRKİYE’DEKİ GELİŞİMİ

Özel istihdam bürolarının Türkiye’deki gelişimi de, biraz gecikmeli de olsa, benzer bir seyir izlemiştir. Buna göre, istihdam hizmetlerindeki kamu tekeli zamanla yumuşatılmış, ancak büroların mesleki faaliyet amaçlı işçi kiralaması uzun süre yasaklanmıştır. Üstelik bu yasağın gerekçesi de, tıpkı ILO’nun önceki yaklaşımında işaret ettiği gibi, “yol açacağı aşırı sömürü” olmuştur.

Nitekim büroların mesleki anlamda geçici iş ilişkisi kurabilmesine ilişkin bir düzenleme 2009 yılında Abdullah Gül tarafından veto edilirken, veto gerekçesinde “işçilerin emeğinin istismarına ve insan onuruna yakışmayan durumların doğmasına, olumsuz uygulamalara ve çalışma barışının bozulmasına yol açabileceği” ifadelerine yer verilmiş ve sendikal haklar bakımından taşıdığı sakıncalar da vurgulanmıştır.

Vetonun ardından, o dönem, yasa teklifinden çıkartılan kiralık işçilik düzenlemesi, geçtiğimiz aylarda yeniden gündeme gelmiş ve bu kez yasalaşmıştır.

Kiralık işçilik düzenlemesinin emek gücü piyasalarında yol açacağı sayısız olumsuz etki bir yana, sağlayacağı iddia edilen avantajlar da gerçeği yansıtmamaktadır. Bu bağlamda sıkça vurgulanan işsizliğin azalacağı efsanesi de doğru değildir. Nitekim ampirik çalışmalar, esneklik uygulamalarının işsiz kalınan süre kadar istihdamda geçen süreyi de azalttığını göstermektedir. Yani net etki; işsizliğin azalması biçiminde değil, devir oranlarının artması biçimindedir.

Öte yandan geçici işlerin, işsizlikle sürekli istihdam arasında bir köprü olduğu tezinin de Türkiye için bir karşılığı yoktur. Zira Türkiye’de geçici çalışanlar toplam işsizler içindeki en kalabalık grubu oluşturmaktadır. DİSK-AR’ın hazırladığı rapora göre geçici iş tamamlandığı için işsiz kalan bu kesimin toplam işsizler içindeki payı yüzde 36’dır.

Bununla beraber kayıt dışı istihdamın ortadan kalkacağı yönündeki beklenti ise; kayıtlı sektördeki çalışma koşullarının kayıt dışındaki kadar kuralsızlaştırılıp güvencesiz hale getirilmesiyle patronların kayıt dışına çıkmaya gerek duymayacağını ummaktan ibarettir. Kaldı ki; işçilerin yılın ancak belli zamanlarında çalışabilme imkânı bulması kayıt dışı çalışmayı genişletecektir.

Kiralık işçiliğin, esasen “kadınları emek gücü piyasalarıyla buluşturma politikası” olarak işlenmesine en büyük tepki, kadın işçilerden ve kadın örgütlerinden gelmektedir. KEİG tarafından hazırlanan raporlarda, tüm esneklik politikaları içinde kadının payına düşenin esnekliğin en kuralsız ve güvencesiz biçimi olan kiralık işçilik olduğuna dikkat çekilmektedir.

Öte yandan kadın istihdamını esnekleştirme politikasının “zayıflayan ailenin güçlendirilmesi” hedefiyle ilişkilendirilmesi ise, sömürü kadar muhafazakârlaşmayı da esasen kadınlar üzerinden hayata geçirme çabasıdır.

SONUÇ

Kiralık işçiliğin yasalaşması, başta taşeron çalıştırmayla ilgili yasal kısıtlamalar olmak üzere hâlihazırda var olan pek çok güvenceyi etkisizleştirecektir. Bu çerçevede, kimi haklar doğrudan ortadan kalkarken, kimi hakların kullanımı da iş ilişkisinin niteliği gereği mümkün olmayacaktır. Hakların fiilen veya hukuken ortadan kalktığı böyle bir ortamda ise sadece işçinin yükümlülükleri ve denetimi üzerine kurulu bir iş ilişkisi gündemde olacaktır.

Kiralık işçilerin sınırlı zamanlarda çalışabilme imkânı bulabileceği düşünüldüğünde, birçok haktan faydalanabilmeleri için gereken prim gün sayısını tamamlayabilmeleri neredeyse imkânsızdır. Buna karşılık, büronun prim yükümlülüklerini yerine getirmemesi durumu ise düşük para cezalarıyla geçiştirilmekte ve yasada lisans iptalini zorlaştıran düzenlemeler yer almaktadır.

Büroların faaliyetinin yaygınlaşması patronları üstlenmesi gereken bir dizi eğitim maliyetinden kurtarmaktadır. Buna karşılık “istihdam edilebilirlik” hedefi doğrultusunda eğitim-istihdam ilişkisinin güçlendirilmesi ise, istihdamı koruma sorumluluğunu doğrudan emekçilere bırakmaktadır.

İstatistikler, tüm dünyada, esnek çalışanların, aynı iş yapan tam zamanlı çalışanlardan daha az ücret aldıklarını gösteriyor. Örneğin İngiltere’de esnek çalışanlar aynı işi yapan tam zamanlı çalışanların saat ücretinin yüzde 68’ini alıyor. Almanya’da bürolar aracılığıyla kiralanan işçilerin ücretleri diğer çalışanlardan yüzde 20-40 daha az. İspanya’da ise, bu oran, yüzde 10-15 arasında değişiyor. (KEİG, 2015)

Kiralık işçiliğin, işçilerin ücret ve çalışma koşullarını aşındırdığı tüm kesimler tarafından kabul edilmektedir. Bu çerçevede de, dünyada bürolar aracılığıyla kiralanan işçilerin toplam istihdam içindeki payının son derece sınırlı olduğu özellikle iktidar sözcüleri tarafından vurgulanmakta ve yasalaşan düzenlemenin sayısal sınırlama içerdiğine de dikkat çekilmektedir. Buna göre yeni yasa, emek standartlarını çok da olumsuz etkilemeyecektir.

Uluslararası Özel İstihdam Büroları Konfederasyonu (CIETT), 2015 yılı itibarıyla bürolar aracılığıyla kiralanan işçilerin toplam emek gücünün yüzde 1.6’sını oluşturduğunu açıklamıştır. Ancak bu oran, sayısal olarak, dünya çapında milyonlarca işçiye denk gelmektedir. Bununla beraber Türkiye’de, kiralık işçilerin oransal payının bu kadar sınırlı kalmayacağı da çok açıktır. Yasada yer alan sayısal sınırlamaya göre, 10 ve daha az işçi çalıştıran işletmelerin 5 işçiye kadar kiralık işçi çalıştırabilmeleri mümkün. Bu büyüklükteki işletmeler ise, kayıtlı sektörün bile yüzde 80’inden fazlasını teşkil etmektedir. Nitekim emek örgütlerinin yaptığı araştırmalar, kayıtlı çalışanların yaklaşık yüzde 50’sinin kiralık işçilerden oluşacağını göstermektedir.

En önemlisi de, kiralık işçilik düzenlemesinin aşındıracağı standartlar, sadece kiralanan işçilerle de sınırlı değildir. Örneğin işletmeler 29 işçiyi aşıp da iş güvencesi kapsamına girmemek için kiralık işçi çalıştırma yoluna gidebileceklerdir. Ya da, asıl işin taşerona verilmesi istisnai koşullar dışında yasaklanmış olmasına rağmen, bu işlerde bürolar aracılığıyla kiralanan işçileri çalıştırmak mümkün hale gelmiştir. Dolayısıyla en kurumsal işletmelerde ve görece daha güvenceli koşullarda çalışan işçilerin standartları da ciddi tehdit altındadır.

Tabanda rekabetin artması, işin bölünebilirliği ve esnetilen mevzuat hükümleri işçilerin ortak hareket edebilme kapasitelerini her geçen gün daha da daraltmaktadır. Buna karşılık topyekûn bir sınıfsal saldırı niteliğindeki bu düzenlemeleri etkisiz kılabilmenin tek yolunun; topyekûn bir sınıfsal karşı duruş olduğunu unutmamak gerekir.

Kaynakça

KEİG (2015): Özel İstihdam Büroları Aracılığıyla Geçici İş İlişkisi: Kadın İstihdamı İçin Çözüm mü? Güvencesiz Esneklik İçin Tuzak mı?

Ocak, Alp Tekin (2010): “Emek Piyasası İçin ‘İnsan Koleksiyonu’: Özel İstihdam Büroları, Emek ve Siyaset”, Dipnot Yayınları, sf. 153-178.

Onaran, Özlem (2003): “İstihdam Politikaları ve Türkiye Emek Piyasaları”, İktisadın Dama Taşları III, İÜ İktisat Fakültesi Mezunlar Cemiyeti, sf. 58-83.

Özveri, Murat (1996): “İş Hukukunun Esnekleştirilmesi”, Petrol-İş Yıllığı (1995-1996), sf. 803-820

El Khomri İş Yasasına karşı mücadele ve Fransa’da sınıf hareketinin dinamikleri

Nihat Polat

Fransa’da Çalışma Bakanı Myriam El-Khomri’nin gündeme getirdiği iş yasası tasarısına karşı mücadele son 3 aydır tüm dünyada ilgiyle izleniliyor. 2012 yılında “Sosyalist Parti” adayı François Hollande’ın seçilmesiyle birlikte işçi ve emekçilere karşı hayata geçirdiği yoğun saldırılardan dolayı “zenginlerin Cumhurbaşkanı”¹ olarak ün yapan Nicolas Sarkozy döneminde var olan güçlü işçi ve emekçi direnişleri geriye düşmüş ve “bekleme sürecine” geçmişti. Sağcı Nicolas Sarkozy’ye yönelik tepkiler üzerinden iktidara gelen François Hollande kısa süre sonra işçi ve emekçi kesimler içerinde büyük bir hayal kırıklığı yarattı ve bugünkü büyük mücadelenin bu oranda güçlü ve direngen olmasının esas nedeni Sarkozy dönemi de dâhil olmak üzere uzun süredir biriken tepkilerin artık üst safhalara çıkmış olmasıdır.

FRANÇOİS HOLLANDE NİCOLAS SARKOZY’Yİ SAĞDAN SOLLADI

2012 Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda, aralarında CGT sendikası ve ilerici parti ve örgütlerden oluşan “Sol Cephe” bileşenlerinin önemli bir kesiminin, Nicolas Sarkozy’nin yenilmesi için “solun adayı” olarak piyasaya tek alternatif² olarak sunulan François Hollande’a oy kullanma çağrısında bulunmuş olmaları, sınıflar mücadelesinin seyrini anlama açısından zayıflıklarını ortaya koyduğu gibi, 1990’lardaki “sosyalist yenilgi”nin doğurduğu siyasi ve ideolojik tahribatın boyutlarını somut olarak gözler önüne seriyor. Nicolas Sarkozy gibi, François Hollande da, öz itibariyle aynı sosyal sınıfın adayları olarak, sermayenin ihtiyaçlarına en iyi ihtimalle farklı yol veya yöntemlerle cevap veren iki adaydı. Sarkozy açıktan saldırgan bir çizgi savunmasından dolayı geniş emekçi kesimler ve gençler içerisinde büyük tepkiler birikmesine neden olmuş, Hollande ise, “düşmanım finanstır” diye haykırmış, seçim programının merkezine ise gençlerin “daha iyi bir toplum” özlemini koyduğunu belirtmiş olmasına karşın, verdiği birçok demeçte, aslında 2008-2009 kapitalist krizinden büyük aksamalarla yavaş yavaş çıkan Fransız büyük burjuvazinin çıkarlarına uygun çalışacağını, ama rakibine göre daha yumuşak davranacağını itiraf ediyordu. “Sarkozy olmasın da kim olursa olsun” eğilimine düşen sol ve ilerici güçler çok kısa bir süre sonra büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak, ne kadar yanıldıklarını yaşayarak görmüş oldular.

İktidara geldiği günden itibaren, verdiği ufak tefek vaatleri de göz ardı eden 5. Cumhuriyetin 2. sosyalist Cumhurbaşkanı³ sermaye lehine yoğun bir şekilde seferber oldu ve birçok alanda emekçiler açısından gerçekten zor yıllar olan Nicolas Sarkozy yıllarında yapılandan çok daha ileri gitti. Nicolas Sarkozy’nin iktidar yıllarının sonlarına doğru patlayan kapitalist kriz esnasında banka ve tekelleri kurtarmaya yönelik aktarılan milyarlar, artık art arda gündeme gelen “kemer sıkma” politikalarıyla işçi, emekçi ve gençlerin sırtına yıkılmalıydı. Buna Sarkozy başlamıştı, ama Hollande’ın da devam etmesi gerekiyordu. Diğer taraftan kriz dünya çapında yeni tekelleşmeleri hızlandırmış, bunların “rekabet güçleri”nde de yeni bir dengesizliğe neden olmuştu. Her ülkenin siyasi iktidarı gibi, Fransa’da “sosyalist” Hollande da sermayenin bu ihtiyaçlarına cevap vermeli ve kısa bir süre önce bulunduğu vaatlerle uğraşıp durmamalıydı. Pazar kavgalarının, paylaşım savaşlarının, emperyalist rekabetin giderek sertleştiği bir dünyada tekellerin “sırtlarındaki” tüm “yüklerin” yok edilmesi, olmuyorsa en azından hafifletilmesi gerekiyordu. Tüm şirket vergilerinin aşağı çekilmesi, şirketlerin kimilerinden muaf tutulması, işçi haklarının azami şekilde kırpılması, sömürü koşulları ve işten atmaların kolaylaştırılması, sendikal hak ve işçi örgütlenmelerinin kısıtlanması, Fransız sermayesinin dönemsel ihtiyaçları ve dolayısıyla da Hollande’ın programının temel yönlerini oluşturan başlıklar arasındaydı. Tüm iktidarını giderek bu ihtiyaçların karşılanması üzerinden açıktan şekillendiren Hollande, Sarkozy döneminde bile yapılamayanları yapıp atılamayan adımları attı.

Örneğin bugün tekellerin “artı-değer vergisi”, Sarkozy döneminden daha fazla düşürüldü. Oysa ki Hollande’ın seçim programında, artı-değer vergisinin arttırılarak iş gücü üzerinden alınan vergi ile aynı düzeye getirilmesi sözü vardı. Seçildikten tam 5 ay sonra basının “küçük işyerleri”, kendilerinin ise “güvercin” diye tanıttıkları şirketlerin internet üzerinden, daha yasa gündeme gelmemesine karşın başlattıkları protesto büyük sermaye örgütü MEDEF’in desteğiyle basında büyük bir yankı bulunca, Hollande verdiği sözün tam tersine “artı-değer vergisini”, Sarkozy döneminden daha da aşağıya çekerek Cumhurbaşkanlığı sürecinde neler yapacağının rengini daha ilk baştan açıktan ilan etti.

Birkaç gün sonra (5 Kasım 2012), kendisini “solcu” olarak tanıtan ve hükümetin şirketlerin rekabet gücünü artırtmaya dair önerilerini yazmakla görevlendirdiği eski Renault Başkanı Louis Gallois raporunu yayınlandı. Bu rapor üzerinden Fransız tekellerin rekabet güçlerinin diğer tekellere nazaran ne kadar düşük olduğu gündeme getirilerek, kamuoyu yaratılmaya çalışıldı. Başbakan, hemen kolları sıvayarak, şirketlere 20 milyarlık bir vergi muafiyeti projesini gündeme getirdi (CİCE projesi). Her iş yerininin asgari ücretten 2,5 kat fazla olan ücretlerin tümüne denk düşen bir miktarda vergisinin düşürülmesi kararlaştırıldı. Yüksek maaş alan kadrolu personel üzerinden hesapların yapılmasının esas hedefi ise, bu muafiyetinin temel hedefinin büyük tekellere hizmet sunuyor olmasıydı. Ancak dünyada emperyalist ülkeler ve tekellerin rekabetinin keskinleştiği sert koşullarda Fransız tekelleri için bu yeterlili sayılmıyordu. 2013’ün sonuna doğru, büyük sermaye örgütü MEDEF’in sonbahar çalışma kampına katılan dönemin Ekonomi Bakanı Pierre Moscovici, CİCE projesinin yeterli olmadığını ve hükümetin yeni projeler üzerinde çalıştığını ifade ederek, büyük sermayeye yeni müjdeler verdi. Ardından Hollande, geleneksel yılbaşı konuşmasında ise, “Sorumluluk paktı” adıyla yeni bir proje ilan etti. Ona göre, bu pakt şunları ifade ediyor: “İş gücü üzerindeki vergileri azaltma, çalışma yasasının dayattığı kimi zorlukları azaltma, bunun karşılığında ise daha fazla işçiyi işe alma ve daha fazla sosyal diyaloğu hayata geçirme.”⁴

Yani bu “sorumluluk paktı”nın iki temel ayağı var: bir yandan tüm hızıyla tekellerin vergilerini düşürmeye devam etme, diğer yandan ise tüm işçi hak ve özgürlüklerini yazılı hale getiren iş yasasını parçalama.

Hollande Hükümeti birkaç ay sonra bu “sorumluluk paktı”nın ilk ayağının gereklerini somut olarak attı ve tekellerin işçi ve emekçiler üzerinden ödediği vergilerin 10 milyar avro, ödemek zorunda kaldıkları diğer iki farklı verginin ise (dayanışma vergisi ve şirket vergisi) 11 milyar avro düşürüleceğini açıkladı. Böylelikle iktidara geldiği günden itibaren François Hollande Fransız tekellerin vergilerini yaklaşık 50 milyar avro miktarında hafifletmiş oluyordu. Bunlara ek olarak, Hollande, çalışma yasasındaki kimi “zorlukları” da azaltma sözü verdi. İşte bu zorlukları azaltma projesinin adı, El Khomri İş Yasası’dır.

EL KHOMRİ YASASI FRANSIZ SERMAYESİNİN İŞ YASASINI TAMAMEN PARÇALAMA YASASIDIR

Hükümet iş yasasında uzun zamandır planladığı değişikleri, bu konuya dair öneriler sunmakla görevlendirdiği Badinter Raporu’na dayandırdı. Robert Badinter, iş yasası veya iş dünyasına dair özel bir birikimi olan birisi değil, 1981’de 5. Cumhuriyet döneminde iktidara gelen ilk sosyalist Cumhurbaşkanı François Mitterand’un Adalet Bakanlığını yapmış ve bu görevinde, sonraki yıllara iz bırakacak olan ölüm cezasının kalkmasını onaylatmıştı. 1986 ile 1995 yılları arasında ise, Anayasa Mahkemesi başkanlığını yapmıştı. Mesleği avukattır ve yasalarla haşır neşirdir, ama iş dünyasına veya iş yasasına dair herhangi bir özel yeteneği yoktur. Hükümetin Badinter’e verdiği iş yasasını değiştirmeye dair öneriler sunmakla görevli komisyonun başkanlık yetkisi, aslında onun uzun zamandır insan haklarını savunmasından kaynaklı toplum içerisinde var olan “saygınlığı” değerlendirmeye yöneliktir. Badinter, iş yasasında yapılmasını öngördüğü önerileri içeren raporunu, 25 Ocak 2015’te, yani “sorumluluk paktı”ndan tam bir yıl sonra, televizyon kameralarının önünde Başbakan’a sundu. 17 Şubat’ta ise Valls Hükümeti yasa tasarısını kamuoyuna sundu. Avrupa Komisyonu’nun dayatmalarına tamamen uygun, işçilerin asırlık hak ve özgürlüklerini kısıtlayan ve işyeri düzeyinde patronlara önemli haklar sunmayı öngören bir içeriği sahip olan bu tasarı, emekçiler arasında hemen büyük tepkilere neden oldu. Fransız büyük sermaye örgütü MEDEF’in Başkanı Pierre Gattaz derhal yasanın “doğru eğilimde olduğunu” ifade ederek, geniş işçi ve emekçi kitlelerinin sunulan tasarının kendileri açısından ne kadar tehlikeli olduğunu anlamalarına yardımcı oldu. Gattaz, sadece temsil ettiği Fransız büyük burjuvazisinin sözcülüğünü değil, yanı sıra Avrupa burjuvazisinin de uzun zamandır gündeme getirdiği bir talebin sözcülüğünü yapıyordu. Zira Avrupa’nın birçok ülkesinde bu yönlü somut adımlar atılmasına rağmen, Fransız burjuvazisinin geriden gelmesinden, daha doğrusu Fransız işçi ve emekçilerin diğer ülkelere “yanlış” örnek olmasından uzun zamandır şikâyetçiydi.

Örneğin son yıllarda ekonomik sıkıntıları bahane olarak gösteren sermaye, İspanya’da, işten atmaların koşullarını genişletilmiş, patronların işçiler üzerinden ödediği vergileri düşürmüş ve orta büyüklükteki işyerlerinde gençlere bir yıllık deneme süresi dayatan iş sözleşmelerini de onaylatmıştı. Üstelik bu bir yıllık deneme süreci içinde patron hiçbir gerekçe göstermeden genç işçileri işten çıkartabilme hakkına sahip olmuştu. Yine aynı gerekçeleri işleyerek, AB Komisyonu, Yunanistan’da da asgari ücretin düşürülmesini dayatabilmiş, 25 yaşın altındaki gençlere bir yandan asgari ücretin altında bir ücret ödenmesini yasallaştırmış, diğer yandan ise iki yıllık bir deneme sürecini dayatmıştı. Üstelik bu iki yıl içinde işten kovulmaları durumunda bu gençlerin işsizlik hakları da olmayacaktı. 2013’de Euro para birimine geçerken, Hırvatistan’a ise, AB Komisyonu toplu işten çıkartma kurallarını kolaylaştırma, geçici ve sosyal haklardan büyük oranda yoksun işçiliğin yaygınlaştırılmasının önündeki tüm engellerle aylık azami mesai saatini sınırlayan kuralı ortadan kaldırmayı dayatmıştı. Aynı şekilde, 2009’dan bu yana Çek Cumhuriyeti, Portekiz, İspanya, Slovakya, İngiltere, Estonya, Yunanistan ve Romanya’da işçilerin örgütsüzlüğü güçlendirilirken, işten atmalar da kolaylaştırıldı. Bu ülkelerde, kendi aralarında farklılıklar olmakla birlikte, işçinin her an işten atılmasının en “kolay” yöntemlerinden birisi olan “işe uygun olmama”nın çerçevesi büyük oranda genişletildi. Yine birçok ülkede, işten atılan işçilerin kıdem tazminatları olağanüstü oranda düşürüldü. Örneğin İtalya’da Renzi Hükümeti’nin gündeme getirdiği Jobs act’a göre, işten atılma durumunda işçilerin kıdem tazminatları düşürüldü. Aynı yasa, “zaman içerisinde büyüyen sosyal koruma” prensipli iş sözleşmelerini de gündeme getirdi. Giderek kural haline getirilmek istenen bu sözleşmelere göre, bir işçi çalıştığı işyerinde ne kadar uzun süre çalışabilirse o kadar yasal sosyal korunma hakkına sahip olacak ve aynı orana göre de kıdem tazminatı alabilecek. Yani işçi işyerinde ne kadar uzun çalışırsa patrona o kadar “yük” olabilecek. O zaman “en kısa sürede işten çıkart, gerekirse tekrar al” sistemiyle, işçi, her zaman sıfırdan başlayabilecek. Yine İngiltere’de işçi mahkemelerine başvurmanın ekonomik yükü arttırıldı. Bu yükün birçok işçinin işten atılmasına itiraz etmesini caydırıcı olduğu açık, zira mahkemeyi kazanma garantisi yok. Diğer taraftan, İngiltere’de, Avrupa’nın tüm sermayesi için bir örnek olarak görünen bir iş sözleşmesi gündeme geldi: “Sıfır saatli iş sözleşmesi”! 2012’den bu yana hızla yaygınlaşan ve 2015’de 740 bin işçiyi kendi girdabına çeken bu sözleşmeyle, işçinin ay içerisinde ne kadar çalışacağı sabit değil ve mutlak bir esneklik içinde, işçi, her an patronun hizmetinde olacak.

Avrupa’nın tüm ülkelerinde işçilerin sözleşmelerinde de ciddi değişiklikler yapıldı. Süresiz iş sözleşmeleri giderek yok ediliyor ve işçilere kısa süreli iş sözleşmeleri dayatılıyor. Örneğin Çek Cumhuriyeti’nde, aynı işyerinde 3 defa yenilenebilecek 3 senelik süreli iş sözleşmeleri imzalamak mümkün. Yani bir işçi, aynı şirkette toplam 9 yıl süreli iş sözleşmeleriyle çalıştırılacak. Romanya’da hayata geçirilen son iş yasalarına göre, süreli sözleşmeler 5 yıla çıkartıldı. Yunanistan, Portekiz ve İspanya’da ise, süreli iş sözleşmesi süresi 3 yıla uzatıldı.

Sermayenin saldırılarının yoğunlaştığı temel alanlardan bir diğeri ise, işçilerin TİS haklarıdır. Avrupa’nın her yerinde “ademi merkeziyetçilik” ilkesi dayatılıyor ve buna göre, işçiyle patron arasındaki görüşme, sözleşme ve her türlü müzakerenin ulusal çapta olması ve yerellere dayatılmasından çok, tam tersine, artık bunların tümünü yerel düzeye, teker teker iş yeri düzeyine indirilmesinin esas kural olması isteniyor. Birçok ülkede de bu alanda somut adımlar atıldı. İspanya’da örneğin, 2012’de onaylanan yasaya göre, işyeri düzeyinde ücret, mesai saatleri ve çalışma saatlerinin dağılımı konularında patron ile işyeri ve işçi temsilcileriyle müzakereler sonucu onaylanan anlaşma, şirketin bağlı olduğu branştaki toplu sözleşme karşısında öncelik kazanıyor. Yine İrlanda, Portekiz, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde çıkarılan birçok yasa toplu sözleşmelerin belirleyiciliğini azalttı. Bu ülkelerde toplu iş sözleşmelerinden etkilenen işçi sayısı giderek azaldı. Örneğin 2008 ile 2013 yılları arasında iş kollarına göre imzalanan toplu iş sözleşmeleri iki kat azaldı. Toplu iş sözleşmelerinden etkilenen işçi sayısı ise, 12’den 7 milyona düştü. Yine Belçika, Bulgaristan, Kıbrıs, Almanya ve Slovakya’da da imzalanan TİS sayısı da giderek azalıyor. Bu ülkelerde, işçinin patronun karşısına tek çıkması öngörülüyor, işçinin, kendi çıkarlarını örgütsüz, tek başına savunması sağlanmak, yani bir sınıf olarak hareket etmesi engellenmek isteniyor.

İşte bu alanların tümünde Avrupa’nın değişik ülkelerinde saldırılar yüksek boyutlara ulaşmış olmasına karşın Fransa “geriden” geliyor ve bu ülkelerin işçi ve emekçilerine “kötü” örnek teşkil ediyor. Daha önce bu saldırılar farklı boyutlarda gündeme gelmiş, ama Fransız işçi ve emekçilerinin mücadeleci geleneği nedeniyle sermaye ancak küçük adımlarla ilerleyebilmişti. Aslında uzun zamandır gündemde olan bu sosyal saldırılar, bugün “sosyalist” Hollande Hükümeti’nin Çalışma Bakanı Myriam El-Khomri’nin adıyla gündeme geldi. 52 maddeden oluşan bu iş yasasının her maddesinde ciddi sosyal saldırı ve özgürlük kısıtlamaları var, ancak bu yasa tasarısını bugüne kadar gündeme gelen tüm saldırılardan daha tehlikeli kılan, yasanın omurgası omurgası durumundaki 2. maddesi. Bu madde, her ülkede var olan normlar hiyerarşisini altüst ediyor. Hukuk kurallarına göre yasalar arasında var olan “normlar hiyerarşisi” de olan bu iş yasası, işyeri düzeyinde onaylanan anlaşma ve kurallar arasında bir yer değişimi öngörüyor. İş yasası ile şirketlerin kendi çalışma kuralları (işe başlama/bitirme saatleri, işe alma, sözleşmeler, güvenlik önlemleri vs…) arasında bir yer değişimi yaşanarak, işyeri düzeyinde yapılan tüm anlaşmaların branş anlaşmalarından göre öncelik kazanmasını öngörülüyor. İş yasası, ulusal düzeyde yok edilmeyecek, ama bir nevi her işyerine uygun bir “iş yasası” oluşturulacak. Hükümet iş dünyasına dair temel konularda tüm anlaşmaların işyeri düzeyinde işçi temsilcileri ile patronlar arasında yapılmasını dayatarak, işçi ve emekçilerin sorunlarına sadece ve sadece yerel düzeyde sahip çıkabilmelerini, sınıf bilincinin geriletilmesini, sınıf olarak hareket edememelerini, sınıf örgütlerinin zayıflatılmasını ve tam tersine işçiler arasında rekabetin artmasını hedefliyor. İşte bu yasa tasarısını, bugüne kadar gündeme gelen diğer tüm sosyal saldırılardan tehlikeli kılan da budur. Fransız sermayesi, bu yasayla işçi ve emekçilerin devrimci ve mücadeleci geleneğini yok etmenin ve böylelikle daha sonraki saldırılarının “başarıyla” sonuçlanmasının zeminini hazırlıyor. Aslında burada yapılmak istenen, diğer Avrupa’nın diğer ülkelerinin sermayeleri karşısındaki geri kalmışlığı aşmaya yönelik olarak atılacak hızla adımların önündeki tüm engelleri kaldırmaktır. Tüm zorluklara rağmen, Başbakan Manuel Valls’ın yasa tasarısının 2. maddesini geri çekmeyi ret ederek, bu maddenin “yasanın felsefesinin kalbi”ni⁵ oluşturduğunu ifade etmesi boşuna değildir. Diğer maddelerin tümü bu süreci hızlandıracak ciddi saldırılar içeriyor kuşkusuz, ama öz itibariyle değerlendirmek gerekirse, bu madde, yerel müzakere sürecinde işçilere karşı patronun elini güçlendiriyor. Örneğin yasa tasarısında patronların işçileri “ekonomik nedenler”le ya da “ağır hata” nedeniyle işten kovmalarının olanakları genişletiliyor. Bir yandan “alın sorumlu kişiler olarak kendi aranızda anlaşın, bizi bu işe katmayın” deniliyor, diğer taraftan ise patrona da “al sana da daha fazla işten kovabilme olanakları sunuyorum” deniliyor. Bu olanaklar içinde işten atmalar (ekonomik nedenlerden dolayı işten kovmaların olanakları olağanüstü derecede genişletiliyor, işyerinin ihtiyaçlarına göre çalışma saatlerinde uzatmalarla kısaltmalara uyulmuyor diye işten atmaların olanakları daha da arttırılıyor vs..). Bunun en temel sonuçları, çalışma koşullarının kötüleşmesi, ücretlerin düşürülmesi, sendikasızlaşma oranlarının artması vs… olacaktır.

EL KHOMRİ İŞ YASASINA KARŞI MÜCADELENİN ÖRGÜTLENMESİNDEN HÜKÜMETE KARŞI MÜCADELEYE

17 Şubat’ta El Khomri İş Yasası’nın kamuoyuna sunulmasının ardından ilk tepkiler internet üzerinden bir imza kampanyasıyla başladı. Sosyalist Parti’ye yakınlığıyla bilinen, birçok bakana danışmanlık yapmış Caroline de Haas bu yasaya karşı bir imza kampanyası başlattı. 23 Şubat günü 10 işçi ve öğrenci sendikası (CGT, CFDT, FO, FSU, Solidaires, CGC, UNSA, UNEF, UNL, FIDL) bir araya geldiler ve 9 Mart’ta, yani tasarının Bakanlar Kurulu’na sunulacağı gün için yürüyüş çağrısında bulundular. Yürüyüşten birkaç gün önce, imza kampanyası hiç beklenmedik bir şekilde 1 milyon kişiye ulaştı. Toplum içerisinde büyük tepkiler vardı ve “sosyal diyalogcu” CFDT sendikası ise hükümete değişiklikler yapma çağrısında bulundu. CFDT sendikası, esas olarak iş mahkemelerinin vereceği tazminat cezalarına azami sınırların konulmasına tepki gösterir ve hükümete müzakere çağrısında bulunur. Yükselen tepkileri önce çok da ciddiye almayan Valls Hükümeti, Bakanlar Kurulu’nda tartışmayı erteler, çünkü biriken bir tepkinin yükseldiğini doğru okur. Aynı gün ülke çağında 200 civarında farklı noktada yapılan gösterilerde 500 bin işçi, emekçi ve genç tepkilerini haykırır. Bu eylemlere gençlerin yoğun katıldığı ve seçim kampanyasının merkezine “gençleri koyduğunu” belirten Cumhurbaşkanı François Hollande ile gençlik arasında da ciddi bir kopuşun olduğu artık herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Bu başarılı eylemlerin olduğu akşam sendikalar tekrar bir araya gelir ve yükselmekte olan bir dinamizm olmasına karşın, özelliklede CFDT, CGC ve UNSA sendikalarının dayatmalarıyla bir sonraki eylem günü 31 Mart olarak belirlenir, yani eylemler 22 gün sonraya ertelenir. Bu sendikalar, Hükümet’le bir müzakerenin başladığını, buna zaman tanınması gerektiğini ifade eder, ama yükselmekte olan bir sınıf dinamizmi onları da ürkütmüştür ve bunu yavaşlatıp yatıştırmayı isterler. 14 Mart’ta Hükümet CFDT’nin önerdiği kimi noktalarda⁶ değişiklikler yapmayı kabul etiğini açıklar ve sendika da, artık mücadele etmenin bir anlamı olmadığını ifade ederek sendikal platformdan geri çekilerek artık yasayı savunur bir pozisyona geçer. Bu sendika için iki taraf da “tavizler” vermiş ve artık savunulabilir bir “denge” bulunmuştur. Yalnız başkanlık koltuğu için şimdiden iç kavgaların yoğunlaştığı büyük sermaye örgütü MEDEF’in bugünkü Genel Başkanı Pierre Gattaz, bir yandan da seçimlere hazırlık amacıyla hükümetin “geri adım” atmasını eleştirmeye başlar. Yine, 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için aday adayları ciddi rekabet içerisine girerlerken, hükümetin sürekli zayıflatmaya çalıştığı sağcı “Cumhuriyetçiler Partisi” de aynı şekilde hükümetin sendikalara taviz vermesini eleştirmeye başlamış ve gelecek Cumhurbaşkanlığı yarışması hedefinden hareket ederek hükümeti yıpratma taktiğini benimsemiştir. CFDT sendikası ise, bir yandan hükümetin sunduğu olanaklarından güç toplamak ve emekçiler içerisinde kendi pozisyonunu güçlendirip yaygınlaştırmak, bir yandan da 31 Mart’ta planlanan eylem gününü baltalamak için hemen bir çalışmaya seferber olur. Ancak üniversiteli ve liseli gençler 31 Mart eylemini beklemeden yürüyüş çağrısında bulunurlar. İktidarda olan Sosyalist Parti’ye yakın olan UNEF öğrenci sendikası ve liseli UNL ve FİDL sendikaları, bir yandan Sosyalist Parti içerisinde muhalif sol kanadın teşviki, diğer yandan ise sınıf sendikacılığı eğilimlerinin güçlendiği CGT’nin desteğiyle 17 ve 24 Mart’ta art arda iki yürüyüş çağrısında bulunur. Sendikal birliğin bozulmaması adına CFDT’nin 31 Mart’tan önce yürüyüş yapmama dayatmalarını kabul eden CGT ve Solidaires sendikaları, CFDT, UNSA ve CGC sendikalarının sendikal birlik platformundan ayrılmalarıyla, gençlerin bu eylemlerine destek çağrısında bulunur, eylemlerin güçlü geçmesi için tüm yerel şubelerini seferber olmaya çağırırlar. 24 Mart güçlü işçi ve gençlik yürüyüşü olarak gerçekleşir ve CFDT’nin kısmen baltalayabildiği dinamizm tekrar canlanır. 31 Mart gösterisi ise CFDT, CFTC, UNSA ve CGC sendikalarının eylem yapmama çağrıları, hatta baltalama girişimlerine rağmen, “yasa geri çekilmelidir” ana talebi etrafında 1 milyon emekçiyi sokağı indirir. Uzun zamandır Fransa’da bu kadar büyük bir eylem gerçekleşmemiştir ve hemen büyük heyecan yaratır. Aynı akşam yüzlerce genç aydın Paris’in sembolik Republique Meydanı’nı “işgal” eder. Nuit debout (gece ayakta) Hareketi de sınıf mücadelesiyle doğrudan ilişki içinde, onun bir uzantısı olarak doğmuştur. Burada, her gece bir araya gelen yüzlerce genç, işçi ve aydın uzun zamandır neoliberal sistemin antidemokratik özelliklerini teşhir eden, ama esas olarak doğduğu sosyal koşullardan dolayı sınıf mücadelesiyle bağlarını hiç koparmayan, kendisini onun üzerinde ya da dışında görmeyen bir hareket olarak, bu hareketin olumlu bir rol oynadığı söylenebilir.

Hareket, 31 Mart kitlesel mücadelesinden sonra daha da radikalleşmeye başlar. Art arda yapılan kamuoyu yoklamalarıyla toplum içerisinde yasaya karşı olanların yüzde 70’lerde olduğu gerçeğinin görülmesi de mücadeleci sendikaların pozisyonlarını güçlendirir. Sendikal platform, ilk önce toplumsal desteğini genişletme, küçük işyerlerinde çalışan ama greve gitme konusunda sıkıntılı olan emekçilerin katılmasına olanak sunma amaçlı olarak, kısa bir süre sonra, hafta içerisinde değil de Cumartesi gününe bir gösteri çağrısı yapar. O güne kadar yapılan eylemlere esas olarak ya büyük işyerlerinde ya da kamu sektöründe çalışan ama sendikal örgütlenmelerin şu veya bu şekilde güçlü olduğu işyerlerinden emekçilerin yanı sıra lise ve üniversiteli gençlik katılıyordu. 9 Nisan Yürüyüşü’nde, yasa tasarısına karşı olan küçük işyerlerinde çalışan işçi ve emekçilerin de tepkilerini gösterme olanağı oldu. 200 farklı noktada gerçekleşen gösterilere 500 bin kişi katıldı. Büyüyen ve daha da önemlisi giderek örgütlenen tepkiye karşı Hükümet harekete geçerek, bir yandan CGT’ye, onun üzerinden de daha mücadeleci bir çizgiyi savunan yeni genel sekreteri Philippe Martinez’e saldırmaya başladı, diğer yandan ise hareketi daha da fazla bölme girişimlerine hız verdi. İlk önce 11 Nisan’da, o ana kadar çok aktif olan öğrenci ve işçi sendikaları Bakanlığa davet edildiler ve gençlerin uzun zamandır savundukları ve bu vesileyle tekrar tekrar haykırdıkları taleplerinin bir kısmının hükümetçe kabul edildiğini açıkladılar. Örneğin okulu biten öğrencilere iş bulma sürecinde birkaç aylık maddi yardım, öğrenci burslarının yükseltilmesi ve sürelerinin uzatılması, çırak maaşlarının artırılması, yüksek teknik liselerde öğrenci sayısını arttırma, süreli iş sözleşmeleri üzerindeki vergilerin artırılması, gençlerin bu eylemler arasında kazandığı kimi haklardır. Gençler bunları büyük şevkle karşıladılar, ama bu görüşme ve koparılan tavizler, Hükümet’in umduğunun tersine, mücadelenin hükümete geri adım attırdığı fikrinin yaygınlaşmasına neden oldu. Dolayısıyla gençlik örgütleri iş yasasına karşı mücadeleden ve sendikal platformdan geri çekilmedikleri gibi, daha ileriden mücadelenin meyvelerinin daha fazla olabileceği düşüncesini öne çıkardılar. Sendikal Platform, 28 Nisan ve hemen ardından da 1 Mayıs için çağrı yaptı. Bu 1 Mayıs, Fransa’da uzun zamandır emek ile sermaye arasında bölünmüşlüğün bu kadar açık ve belirgin olduğu bir ortamda kutlandı ve yine uzun zamandır ilk defa bir sendikal mücadele bu oranda polis baskı ve şiddetine maruz kaldı. Hükümet, sendikal platformda bölünmeyi sağlayamadığı için OHAL’in kendisine sunduğu olanakları açıktan işçi ve sendikal harekete yönlendirmişti. Valls Hükümeti’nin bu saldırgan tutumu, bir yandan demokratik yöntemlerle işçi hareketini söndürebilme konusunda ne kadar aciz olduğunu gösterirken, diğer yandan da yasa tasarısını geçirmek için neler yapmaya hazır olduklarını yansıtıyordu.

5 Mayıs’ta yasa tasarısı Meclis’in gündemine geldi. İlk tartışmalar ve alınan tavırlar iktidar partisi içerisinde ciddi bölünmelerin olduğunu ortaya koydu. Öz itibariyle yasayı destekleyen, ama sırf hükümeti zayıflatma amacıyla tasarıya karşı oy kullanacağını açıklayan sağın tavrının netleşmesiyle birlikte, Hükümet’in Meclis’te azınlığa düştüğünü artık herkes teyit etti. 10 Mayıs’ta Başbakan Manuel Valls 5. Cumhuriyet’in en antidemokratik maddelerinden olan 49. maddenin 3. fıkrasını kullanacağını açıkladı. Anayasanın bu maddesiyle Hükümet yasa tasarısını tartıştırmadan onaylatabiliyor, ama bu durumda, 58 milletvekilinin başvurusuyla ona karşı gensoru da verilebiliyordu. Sağcı Cumhuriyetçiler Partisi derhal bir gensoru verdi, soldan ise Sosyalist Parti’nin muhalifleri, komünistler ve Yeşiller Partisi’nin muhalifleri soldan bir gensoru verebilmek için harekete geçtiler, ama Hükümet’in baskıları karşısında geri adım atmayı tercih eden birçok milletvekilinden dolayı 2 oy eksik kaldı ve sol muhalif güçler gensoru sunamadılar. Ardından Sosyalist Parti’nin kendi üyelerinden sağın gensorusunu destekleyenlere ceza vereceğini açıklaması, parti içi muhalif milletvekillerini de ikna edemediğinin itirafı oldu. Hükümet’in Meclis’i bu şekilde by-pas etmesi, tüm demokratik tartışmaları engellemesi, daha da kötüsü sendikaların ve toplumunun ezici bir çoğunluğuna sırt dönmesi ve Meclis’te çoğunluğu sağlayamamasına rağmen zorla yasa tasarısını geçirmeye hazır olması, işçi ve emekçilerin öfkesinin daha da derinleşmesine neden oldu.

17 ve 19 Mayıs’ta üst üste iki önemli gösteri tertiplendi ve aynı sırada CGT sendikası uzun süreli grev hazırlığına girdi. Nakliyat, rafineri, nükleer santraller, tersane, liman, havayolları işçileri art arda grev çağrısında bulundular. Demiryolları işçileri de, biraz gecikmeli de olsa, grev çağrısında bulundular. Ülke ekonomisini zora sokacak bu stratejik sektörlerdeki grev iki gün içinde ülke çapında etkisini ciddi olarak hissettirdi. Rafinerilerdeki grev ve mazot depolarının önündeki işçi barajları benzin istasyonlarında uzayan kuyruklar, Hükümet’i daha da sıkıştıran bir eylem oldu. Hükümet bir yandan birçok sektörde geri adım atmak zorunda kalırken, diğer yandan ise eylemcilerin üzerine polis gönderme ve baskıyı artırma yöntemini seçti. Burada, esas olarak CGT sendikasına karşı devasa bir karalama kampanyası başlatıldı. MEDEF Başkanı Pierre Gattaz, CGT sendikasını “terörist”⁷ ilan ederken, Le Point dergisinin başyazarı⁸ IŞİD ve CGT arasında paralellik kurmaya kadar götürdü işi. Bu koşullarda, 14 Haziran’da Paris’te Ulusal bir yürüyüş düzenlendi ve onca baskıya rağmen 1,3 milyon emekçi sokaklarda El Khomri iş yasasının geri çekilmesini talep etti. Büyüyen ateşi söndürmek için artık Hükümet’in elinde baskı ve şiddete başvurmaktan başka bir araç kalmadı⁹. Ama bu hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesi anlamına gelir ki, 23 Haziran’da Paris Valisi’nin Hükümet’in emriyle yürüyüşleri yasaklama kararı vermesi de tesadüf değildir. Gelen ciddi tepkiler karşısında Hükümet’in 2-3 saat sonra tekrar geri adım atması ve yürüyüşü yasaklama cesareti gösterememesi de, toplumun öfkesinin boyutlarını ortaya koymak açısından bir ölçü olarak değerlendirilebilir. Kuşkusuz hareketin birleştirici sloganı “El Khomir iş yasasının geri çekilmesi”dir, ama hareket içerisinde Hükümet’in giderek sağa kayışına karşı tepkiler de giderek daha da radikalleşiyor ve sınıf mücadelesine ayrı bir özellik katıyor.

HÜKÜMETİN SAĞA KAYIŞI VE DAHA DA OTORİTERLEŞMESİ KARŞISINDA İŞÇİ SINIFININ OLANAKLARI

Hollande Hükümeti aldığı birçok tavır ve onaylattığı yasalarla emek düşmanı Sarkozy dönemini çoktan aştı. 2008-2009 Krizi’nden sonra Fransız sermayesinin ekonomik ihtiyaçlarının yanı sıra dünyada güç kaybeden bir emperyalist ülke olmasından kaynaklı olarak daha saldırgan bir çizgiye geçti. Fransız emperyalizminin son 10-12 yıllık sürecine genel bir göz atılırsa, 2003’de Jacques Chirac’ın Irak Savaşı’na karşı çıkması ve BM’de ABD’ye karşı veto hakkını kullanacağını belirtmesinden, Sarkozy’nin Fransa’yı NATO’nun askeri yönetimine dahil etmesine, Libya’nın altüst edilmesinde birincil derecede rol oynanmasına, buradan da François Hollande’ın Mali, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Irak ve ardından da Suriye Savaşlarını yürüterek 5. Cumhuriyet’in en savaşçı Cumhurbaşkanı unvanını almasına gelen dönemin fotoğrafı görülür. Dünya çapında belki de son 20-30 yıldır hiçbir zaman savaşın ateş çemberi, barut fıçısına bu kadar yakın olmamıştı. Her geçen gün daha da yaygınlaşan, dünyanın tüm emperyalist güçlerini bir şekilde içine çeken, en gerici güçlerin değirmenine su taşıyan bir süreçten geçiliyor ve rakiplerine göre daha fazla zayıflayan Fransız emperyalizmi de daha saldırgan bir çizgiye çekildi.

İşte bu koşullarda, daha birkaç yıl önce, “uzlaşmacı”, “orta yolcu” “kendine has bir siyasi çizgi belirlemeden aciz” diye ün kazanan François Hollande, 1958’de, yani Soğuk Savaş’ın en “sıcak” olduğu yıllarda kurulan 5. Cumhuriyet’in en savaşçı, en çok savaş yürüten Cumhurbaşkanı oldu. Dışarda Mali, Merkez Afrika Cumhuriyeti, Irak, Afrika’nın birçok ülkesine açık ve “gizli” askeri müdahaleler ve ardından da Suriye’de savaş yürüten Hollande, içerde de daha saldırgan bir çizginin baş temsilcisi oldu. Eskiyi bir yana bırakırsak, 13 Kasım terör saldırılarından sonra yürütülen politikalara bakmak, bunu açıkça gösterecektir. 16 Kasım’da Hollande’ın Ulusal Kongre’de yaptığı konuşmada OHAL’i anayasaya işleme, çifte vatandaşların vatandaşlıktan çıkartılması, sürekli savaş hali önlemlerinin alınması, ordunun ülke içine sürekli yayılması, Cumhurbaşkanı’nın geleneksel sosyal demokrat çizgiden hızlan sağa kaydığının göstergeleridir. OHAL’i anayasaya işleme ve El Khomri iş yasasında bulunan birçok madde sağın, hatta aşırı sağın bile uzun yıllar hayal edemeyeceği önlemlerdi. Peki, “solcu” olarak seçilen Hollande’ın neden artık “sağcı” olarak politika yürüttüğü sorusu ülkenin en fazla sorulan soruları arasındadır.

Her şeyden önce Hollande’ın Sarkozy’ye alternatif olarak aday olduğunu ve geniş bir emekçi kesiminin oyunu aldığını belirtmek gerek. Ancak iktidara gelir gelmez aldığı tüm önlemler, onaylattığı tüm yasalar büyük sermayenin ihtiyaçlarına cevap veren önlemlerdi. Kısa bir süre sonra büyük bir hayal kırıklığıyla, emekçiler Hollande ve Sosyalist Parti’den uzaklaşmaya başladılar. Kamuoyu yoklamalarında Hollande’ın desteği neredeyse 3 yıldır yüzde 17 ile 20 arasında sabitlendi ve 5. Cumhuriyet’in en az destek alan Cumhurbaşkanı olarak tarihe geçti. Bu koşullarda, 2017 Nisan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanabilmesinin tek şansı, en büyük rakibi Cumhuriyetçileri geçerek, neredeyse 2. tura kalmasına artık kesin gözle bakılan aşırı sağcı Le Pen’e karşı tek “alternatif” olarak kendisini dayatmasıdır. Aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisi’nin son yıllarda başına gelen Marine Le Pen, partisini merkez sağa doğru çekme eğilimine girmiş olmasına rağmen, siyasi arenada hala, özellikle de sol içerisinde, bir “korkuluk” olarak kullanılan bir partidir. Tüm kamuoyu yoklamalarında yüzde 20 ile 25 arasında oy potansiyelinin olduğu gözleniyor ve artık 2. tura kalmasına garanti olarak bakılıyor. Ona karşı seçimlerin 2. turuna kalan partinin Ulusal Cephe’yi bir korkuluk olarak kullanması seçilmeyi neredeyse garanti altına alması demek olur. François Hollande ve danışmanlarının hesabı da aslında budur. Zaten bütünüyle sermayenin ihtiyaçlarına cevap vererek geleneksel sosyal demokrat çizgiden hızla uzaklaşan Hollande’ın, terör örgütlerinin Fransa topraklarında gerçekleştirdiği Charlie Hebdo ve Bataclan saldırılarından sonra hızını alamayarak, aşırı sağın bile çekinerek dile getirdiği vatandaşlıktan çıkarma meselesine sarılmasının nedeni de budur. Yalnız bu taktik kendi bağrında da zayıflıkları taşıyan bir taktiktir. Bir yandan merkez sağ partisi Cumhuriyetçileri zayıflatırken, diğer yandan da aşırı sağı güçlendiren bir taktik olarak rol oynayabilir. Ama bununla da sınırlı değildir, bu hesapların gerçekleşebilmesi için Cumhuriyetçiler Partisi’nin de zayıflatılmaya boyun eğmesi gerekir. Bunun farkında olan Cumhuriyetçiler Partisi de kendi ideolojik ve siyasi düşüncelerine bazen ters düşecek tavırlar içerisine girmeye başladı. Örneğin OHAL’in anayasallaşmasını tamamen savunmalarına rağmen karşı oy kullanıp Hollande’ın hesaplarını suya düşürerek, onu zayıflattıkları, yine El Khomri iş yasasını tamamen savunmalarına rağmen “yeterince ileriye gitmiyor” bahanesiyle “hayır” oyu kullandıkları ve Hükümet’in anayasanın 49-3 maddesine başvurmasını “zorunlu” kıldıkları gibi. Belirtmek gerekir ki, iş yasasını onaylatmak için Hollande’ın tercihi Meclis’te normal bir tartışma sürecinin yaşanmasıydı, ama Sarkozy’nin yönettiği merkez sağ partisi Valls iktidarını zayıflatmaya yönelik bir hamleyle, aslında 49-3’ü zorunlu kılmış ve bu, dolaylı yönden de emekçilerin mücadelesinin daha da radikalleşmesinin vesilesi olmuştur. Burjuvazinin iki kliğinin 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlıkları sürecinde aynı fikirde oldukları konularda bile bir bölünme yaşamaları ve birbirlerini zayıflatmaya yönelik hamlelerde bulunmaları da aslında gerçek doğalarının geniş emekçi kitleleri içinde anlaşılması açısından önem teşkil ediyor. Bugünkü iş yasasına karşı mücadelenin bu oranda büyümesinde bu klikler çatışmasının da payı var kuşkusuz.

Hollande’ın sağa kayarak merkez sağın seçmenlerine oynamayı merkezine koyan bu seçim taktiği izlemeye yönelmesi kendi bağrında ciddi zayıflıklar taşıyor ve işçi mücadelesine küçümsenmeyecek dinamikler katıyor. Her şeyden önce Hollande ve danışmanları, sol seçmenlerin, her ne kadar sokaklarda iktidara karşı mücadele ediyor olsalar da, aşırı sağcı Ulusal Cephe “korkuluğu” karşısında Hollande’a oy vereceklerini garanti görüyor ve sendikalara ve sokağa sırtını bu kadar büyük oranda dönmesinin nedeni de bu. Hollande’ın bu desteği “cepte keklik” saymasının nedeni ise, 2002 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşananlardır. Bu seçimlerde 2. tura kalan Jean-Marie Le Pen karşısında seçmenlerin yüzde 82’si merkez sağın adayı Jacques Chirac’a oy vermişti. Ama aradan geçen süre içerisinde bu “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” taktiğinin emekçilere bir şey kazandırmadığına dair görüş güç kazandı. Diğer taraftan bunun farkında olan ve 2011 yılında babasının yerine Ulusal Cephe’nin başına gelen Marine Le Pen partisinin çizgisini merkez sağa çekti, imajını tazeledi, faşizan kimi unsurları partisinden uzaklaştırdı ve tüm bu eğilimlere karşı çıkan babası ve partisinin kurucusu olan Jean-Marie Le Pen’i bile partiden ihraç etmekten çekinmedi. Merkez sol ile merkez sağ partilerinin birbirlerine yaklaştığı koşullarda, bunlar Ulusal Cephe’nin güç toplamasına bile olanak sağladı. Dolayısıyla bu “korkuluk”un eskisi gibi iş yapmayacağı hemen herkesin hem fikir olduğu bir konu. Ama Hollande yine de sol seçmenlerin önemli bir kısmının Sosyalist Parti adayının ikinci turda Le Pen’le karşı karşıya kaldığı ortamda destek vereceğini umuyor.

Burada da, iki zayıflıktan daha bahsetmek gerekiyor. Birincisi, merkez sağa kayan Hollande emekçilere karşı sadece sosyal alanda saldırmakla kalmıyor, her yürüyüş ve gösterinin üzerine polis gönderiyor, sendikacıları mahkemelerde mahkûm ediyor, CGT sendikasına karşı terör saldırılarını anımsatan kelimeler kullanıyor, Meclis’te demokratik tartışmalar ve anayasal hak olan gösterileri bile yasaklayacak kadar çıkmaz bir yola giriyor… Daha fazla otoriterleşen bir Hükümet’in, onca saldırı ve baskıya rağmen emekçileri sadece Le Pen korkuluğuyla ikna edebilmesi çok da kolay değildir. İkinci zayıflık ise, bu merkez sağa kayma, parti içerisindeki sol eğilimli akımların daha ilerden muhalefete yönelmelerine, hatta kendi partilerine karşı tavır almalarına neden oluyor. Örneğin siyasi iktidarın daha sağa kayması partinin sağ kanadını temsil eden Manuel Valls’ın¹⁰ başbakan ve eski bankacı milyoner Emmanuel Macron’un ise ekonomi bakanı olmasına neden oldu, ama 3 yıllık süre içerisinde yapılan kabine değişikliklerinde Ekonomi Bakanı Arnauld Montebourg, Kültür Bakanı Aurelie Filippetti, Eğitim Bakanı Benois Hamon, Adalet Bakanı Christiane Taubira’nın da Hükümet’ten ayrılmalarına neden oldu. Yine hükümet ortağı olan Yeşiller Partisi’yle iplerin gerilmesi ve hatta kopmasına neden oldu. Resmi olarak Meclis’te çoğunluk olmasına karşın, hükümetin El Khomri yasasını onaylatamamasının arkasında bu sağa kayma ve parti içerisinde derin çalkantılarının ortaya çıkması var. Bu akımlar partiden daha henüz ayrılmış değiller, ama Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Hollande lehine bir çalışma yürütecekleri de çok şüpheli. Hatta belirtmek gerekir ki, Sosyalist Parti’nin bu sol akımları UNEF öğrenci sendikasını, UNL ve FİDL liseliler sendikasının yönetimlerini ellerinde tutuyorlar, öğretmenler sendikası FSU yönetiminde temsilcileri bulunuyor, CGT yönetiminde üyeleri var… ve parti içerisinde yaşanan ciddi çalkantılardan dolayı bu sendikaların mücadelenin önünü açmasına engel olmuyorlar. Tam tersine, mücadeleyi teşvik ediyor ve Hükümet’in otoriter tavrından vaz geçerek en azından kimi konularda geri adım atmasını istiyorlar. Ama hükümetin içine girdiği çıkmaz buna engel oluyor.

Fransız sermayesinin sözcüsü Hollande’ın geleceğe yönelik siyasi hesaplarının tüm bu zayıflıkları göz önünde bulundurulduğunda, yükselen işçi ve gençlik hareketinin olanakları daha yakından algılanabilir. Hareketin büyümesi, biriken tepkilerin ve mücadelenin daha da keskinleşmesi, bir yandan siyasi iktidarın tüm hesaplarını bozarken, diğer yandan da sendikaların gelişmeler karşısında daha kesin bir tavır almasını zorunlu kıldı. Burada, esas olarak iki örnek ilgi çekici: bir yandan CFDT sendikası artık açıktan sermayenin yasasını savunur bir pozisyona düşerken, diğer yandan da daha kısa bir süre öncesine kadar “sosyal diyalog”cu olan CGT’nin de artık daha da ilerden bir mücadeleye yönelmesini zorunlu kıldı. Hatta daha da ileri giderek, ilk başlarda El Khomri iş yasasını savunan UNSA ve CGC sendikaları yönetimlerinde de ciddi çalkalanmalara neden olarak, bunların, Hükümet’in destekçisi olmaktan uzaklaşmalarına neden oldu. Kuşkusuz başta farklı iş sektörlerinin aynı anda aynı hedefe yönelik ortak hareket edememesi olmak üzere, mücadelenin de zaafları bulunuyor, ama işçi ve emekçiler bugün zayıflamış, bölünmüş ve giderek de yalnızlaşan bir Hükümet ve partisiyle karşı karşıyalar. Fransız emekçilerinin mücadelesi ve bu mücadele içinde örgütlenmesini ilerletmesi, tüm Avrupa ve Türkiye işçi sınıfının da kazanımı olacaktır ve bu mümkündür.

Dipnotlar

1. Michel Pinçon et Monique Pinçon-Charlot, Le Président des riches, Paris, La découverte, 2010.

2. Fransa’nın yarı başkanlık sisteminde Cumhurbaşkanı her 5 yılda bir iki turlu seçimlerle seçilir. İkinci tura en fazla oy alan iki aday kalırken, diğer adayların ezici çoğunluğu da aldığı oy potansiyelini kalan adaylarla pazarlık malzemesi haline getirip, “kötünün iyisi”ne oy verilmesi çağrısında bulunur. 2012 seçimlerinde de asgari oranda sınıf perspektifinden yoksun olan tüm siyasi partiler Sarkozy’ye karşı Hollande’a oy verme çağrısında bulunmuşlardı.

3. 1958’de Charles de Gaulle tarafından inşa edilen 5. Cumhuriyet’in merkezinde Cumhurbaşkanlığı fonksiyonu vardır. Sol güçlerin birlikte güçlü olduğu koşullarda kaleme alınan Anayasa öyle inşa edilmiştir ki, 1958’den 1981’e kadar hiçbir sol aday Cumhurbaşkanlığına seçilememiştir. İlk sosyalist Cumhurbaşkanı François Mitterand 1981 ile 1995 yılları arasında iktidara gelmiştir. İkinci sosyalist cumhurbaşkanı ise François Hollande’dır.

4. Liberation gazetesi, 14 Ocak 2014.

5. 25 Mayıs Meclis konuşması.

6. Bu noktalar içerisinde şunlar sıralanabilir: İş mahkemelerinin vereceği tazminatların azami miktarları “sadece” referans olacaktır ve duruma göre hâkimler bunlar aşabilirler, çırakların çalışması süresinin uzatılması artık önceden iş müfettişlerinin vereceği izne bağlanır, işçinin izin hakkını paraya çevirebilmesi ve iş piyasasında büyük zorluklar çeken 16-24 yaş arasındaki gençler için yoğun bir formasyon sürecinin başlatılması dayatılır.

7. 30 Mayıs 2016 tarihli Le Monde gazetesi.

8. Franz-Olivier Giesbert’in başyazısı, 3 Haziran 2016, Le Point haftalık dergisi.

9. İş yasasına karşı düzenlenen yürüyüşler esnasında tutuklanan 753 kişi hakkında dava açılmıştır.

10. Manuel Valls Sosyalist partinin küçük en sağ kanatlarından birisinin temsilcisidir. 2007 yılında Nicolas Sarkozy iktidara geldiğinde Valls’a bir bakanlık teklifinde bulunmuş ama daha yüksek kariyerleri düşünmesinden dolayı bunu ret etmiştir. Manuel Valls’ın parti içinde %5 gibi küçük bir sağ kanadı temsil etmesine rağmen önce İç işleri bakanı, daha sonra ise Başbakan seçilmesinin nedeni 2012 aday adayları yarışmasının ikinci turunda François Hollande’a destek çıkmasındandır.

Savaş politikalarına ve faşizm tehlikesine karşı ortak mücadeleye!

İhsan Çaralan

İki-üç ay önce, herkesin sorduğu soru, “Memleket nereye gidiyor?”, “AKP ülkeyi nasıl bir mecraya sürüklüyor?” gibi, cümleler değişik kurulsa da “Ne olacak bu memleketin hali?” içerikli sorulardı.

Oysa Cumhurbaşkanı ve AKP, 1 Kasım Seçimi’ne gidilirken “istikrar”, yani kimsenin gelecekten endişe duymadığı bir Türkiye vaat etmişlerdi.

Ama AKP’nin 316 milletvekili alarak seçimi kazanmasından sonra her kesimden insanın aklında büyüyen soru, “Türkiye nereye sürükleniyor?” oldu.

Çünkü;

  • Daha 7 Haziran Seçimi öncesine kadar AKP ve Erdoğan’ın da “Türkiye’nin en büyük sorunu” dediği Kürt sorununun çözümünde önceki adımları bile yok eden bir çizgi izlenmesine geçilerek, bir Kürt-Türk çatışması tehdidini büyüten operasyonlar başlatılmış, “Kürt sorunu yoktur terör sorunu vardır!” biçimindeki yüz yıllık stratejiye geri dönülmüştü.
  • 1 Kasım Seçimi’nde “550 yerli ve milli vekilli bir Meclis” isteyen Cumhurbaşkanı, seçimde elde edemediğini Mecliste elde etmek için harekete geçmiş, “parlamenter sistem dinleme odasındadır”, “fiili başkanlık dönemine geçildi” denilerek, 7 Haziran’da püskürtülen AKP Anayasası ve “başkanlık sistemi” için girişimler yeniden gündeme alınmış, MHP ve CHP’nin içine yönelik operasyonlar başlatılırken HDP’yi de Meclis dışına itmek için “dokunulmazlıkların kaldırılması” oyununu sahneye koşmuştu.
  • Basın özgürlüğü başta olmak üzere özgürlükler ayaklar altındaydı; terörle mücadele yasası, Anayasa ve yasaların üstünde bir yasa olarak uygulamaya sokulmuştu.
  • İnanç özgürlüğü vaadinin, “Alevi açılımı” adı altında Alevilerin kendi içlerinde bölünmesi olduğu açıkça ortaya çıkmış, eğitim alanı başta olmak üzere laiklikle ilgili kazanımları yok sayılarak toplumsal yaşamın her alanına dini umdelerin sızdırıldığı girişimler olağanüstü hız kazanmıştı.
  • “Canlı bomba” ve “bombalı araçlar”la yapılan saldırıları olduğu kadar “şehit cenazelerini” de vesile yaparak, Hükümet, sokakları terörize etmiş, hak ve özgürlük talebiyle sokağa çıkan kitlelerin eylem ve etkinlikleri “can güvenliği”, “oluşan gerilim ortamı” gibi gerekçelerle önemli ölçüde sınırlanmış, paramiliter faşist gruplar sokaklara salınmış, rutin basın açıklamaları bile polis müdahalelerinin hedefi haline getirilmişti.
  • Bombalı saldırılar, bölge illerindeki sokağa çıkma yasaklı operasyonlar, sınır içinde ve dışında savaş uçaklarının bombardımanlarının yarattığı dumanlı havayı fırsat bilen Hükümet-patronlar-sendika bürokrasisi ittifakı, “kiralık işçilik” yasası çıkarılırken, taşeron sistemi ve sözleşmeli çalışmanın zeminini genişleten düzenlemeler yapılmış, “kıdem tazminatının fona devredilmesi” için hazırlıklar tamamlanmış, iş güvenceli çalışmaya dair kazanımların ortadan kaldırılması için girişimler hızlandırılmıştır.

Toplam açısından bakıldığında, 1 Kasım Seçimi sonrasında oluşan Davutoğlu Hükümeti, dış ve iç politikası çökmüş, ekonomik politikaları giderek artan biçimde kötü sinyaller veren önceki Hükümetlerin bir devamıydı. Ve Hükümet bir yandan halka mutlu bir gelecek, kalkınmış ve demokratik bir Türkiye vaat ederken, öte yandan da Cumhurbaşkanı liderliğinde keyfi bir başkanlık sistemini fiilen devreye sokarak her gün özgürlükleri ortadan kaldıran, ekonominin yükünü halka yıkan, demokrasiyi “yerli ve milli” normlara çeken, laik eğitime dair her kazanıma saldıran girişimlere hız vermiş bulunuyordu.

Bütün bu gelişmeler ve bu gelişmelere eşlik eden pek çok girişim ve ülkenin ekonomi, dış ve iç politikadaki bütün başlıca sorunlarının büyümeye devam etmesi; vatandaşların olduğu kadar akademisyenler, aydınlar, gazeteciler gibi olup biteni daha özel gözleyen çevrelerde de kafa karışıklığını artırmakta, “Türkiye nereye sürükleniyor?” sorusunu büyütüp yaygınlaştırmaktaydı.

SORU YANITINI BULDU; AMA HANGİ DOĞRULTUDA?

1 Kasım Seçimi’nde yüzde 49.5 oy alan ve gelmiş geçmiş en icraatçı, en başarılı Hükümet olarak propaganda edilen Hükümetin Başbakanı Davutoğlu’nun bir anda Cumhurbaşkanı’nın girişimiyle görevden alınması; AKP’nin iki hafta içinde olağanüstü Kurultay’a götürülerek MKYK’sı ile genel başkanının yenilenmesi, arkasından da iki gün içinde Binali Yıldırım Hükümeti’nin kurulmasıyla; “Türkiye nereye sürükleniyor?” sorusunun yanıtı da ortaya çıktı.

Başbakan Binali Yıldırım ülkenin nereye sürüklenmesinin amaçlandığını, genel başkan seçildiği AKP’nin 2. Olağanüstü Kurultayı’nda ilan etmekle kalmadı; Hükümetin asıl icraatının “başkanlık sistemini de içeren yeni bir anayasa” olduğunu açıkladı. Böylelikle, Davutoğlu’nun asıl suçunun da “yeni Anayasa”, özellikle de “başkanlık sistemi” konusunda ayak sürümesi olduğu geçen süre içinde iyice anlaşıldı.

Hükümet’in bütün icraatının merkezine “yeni anayasa ve başkanlık sistemi”ni koymasının anlamı ise; ekonomik politikalardan “terörle mücadele” adı altında yürütülen operasyonlara, dış politikadan yargının yeniden düzenlenmesine, eğitim, sağlık, ulaşım, yerel yönetimler gibi başlıca hizmetlere kadar her alandaki bütün icraatın, “yeni bir anayasa ve başkanlık sisteminin getirilmesi”ne hizmet edecek biçimde yeniden düzenlenmesi demektir.

Kısacası, Binali Yıldırım Hükümeti’nin kurulmasını önceleyen tartışmalar ve bu Hükümet’in kurulması ve hedeflerini ortaya koymasıyla; “Türkiye nereye sürüklenmek isteniyor?” sorusunun yanıtı herkes için belli olmuştur. Amaç, “tek parti tek lider rejimi”nin kurulmasıdır.

Başkanlık sistemini getirmeyi amaç edinilen “yeni anayasa” da, bu rejimin ana karakterini belirleyecek anayasasıdır!

Nitekim Yıldırım Hükümeti, bir yandan yeni anayasa için AKP grubunda oluşturulan “Anayasa yazım komisyonu” AKP anayasasını yazmaya devam ederken, aynı zamanda da, diğer partilere de yanıtını bildiği çağrılar yapmış ve Erdoğan‘la yapılan değerlendirmeler sonucunda;

1-) Meclis’e AKP grubunun inisiyatifiyle, “yerli ve milli” normlara sahip “Türk usulü bir başkanlık sistemi”ni anayasalaştıran bir anayasa tasarısı getirmeyi,

2-) Böyle bir anayasanın geçmeme ihtimaline karşı, “tam başkanlık sistemine bir adım” olmak üzere, “partili başkanlık sistemi”ne imkan tanıyacak bir “mini anayasa değişikliği”nin devreye sokulması stratejisi benimsenmiş görünmektedir.

Ne var ki, Anayasanın Meclis’te değiştirilmesi için en az 367, referanduma sunulması için ise en az 330 milletvekilinin tasarıya oy vermesi gerekmektedir. “Partili Cumhurbaşkanlığı” için yapılması gerekli olan anayasa değişikliği için de bu sayılar aynen geçerlidir.

Ancak AKP’nin 316 vekili vardır ve tüm vekiller oy verse bile, daha en az 15 vekilin desteğine ihtiyaç vardır. Ve AKP bu “eksiği”ni diğer partilerden tamamlamak zorundadır.

Nitekim, Erdoğan ve AKP’nin MHP içindeki yönetim-“muhalefet” çatışmasıyla yakından ilgilenmesi, bu ilgisini Adalet Bakanlığı üstünden yargıyı kullanmaya kadar vardırarak “MHP içindeki bir AKP operasyonu”na kadar götürmesinin ardında, MHP’de bir bölünme yaratarak, bölünen taraflardan en az birisinin AKP’ye yedeklenip bu yolla Anayasa değişikliği için gerekli vekil sayısının tamamlanmak istenmesi ihtiyacı vardır. Yine CHP’nin “terörle mücadele konseptine yedeklenmesi”nden sonra CHP içindeki geleneksel çatlakların büyümeye başlaması ve parti yönetimi ile parti içindeki çeşitli fraksiyonların kavgaya tutuşma eğilimine girmesinden AKP’nin yararlanması, en azından bazı vekillerden destek alabilmek için ortamın oluşması bakımından elinden geleni yapması da sürpriz olmaz.

Sadece AKP ve MHP de değil, diğer alanlardaki çok yönlü baskıların yanında “dokunulmazlıkların kaldırılması” üstünden bu partinin Meclis dışına itilmesine yönelik baskılardan etkileneceği öngörülen bazı vekillerin HDP’den kopartılmasının Erdoğan ve AKP’nin planları içinde olması sürpriz olmaz. Ama tersi, yani Erdoğan-AKP yönetiminin, bütün bu gelişmelerden, HDP’nin iç çatışmaya girmesini teşvik etmek ve bundan yararlanmak üzere planlarının olmaması doğrusu sürpriz olurdu.¹

Yukarıda ifade edildiği gibi, Erdoğan-AKP yönetiminin yakın amacı; “başkanlık sistemli yeni bir anayasa”, olmazsa, “Partili Cumhurbaşkanlığı sistemli bir anayasa” değişikliği için en az 330 milletvekili bulmaktır. Önce bu zorlanacaktır. Ama Meclis’te 330 milletvekili bulunamazsa, bu sefer, “parlamenter sistemin işlemediği açıkça görülmüştür” denilerek, “erken seçim” zorlanacaktır. Dolayısıyla, bir tarih verilemezse de, siyasi takvim açısından; eğer bölgede ortaya çıkabilecek çok daha önemli gelişmeler öne geçmez ya da Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin güçleri bu “başkanlık sistemi” adı altındaki “tek parti tek adam diktatörlüğü”ne yönelik en önemli adım olan bu saldırıyı püskürtemezse, ülkeye dayatılacak ilk adım, bir “referandum” ya da “erken seçim”dir!

“Eğer, en az referandum için gerekli oyu vermezseniz, biz de erken seçime gideriz” tehdidi, MHP ve CHP’yi etkiler mi denirse, dokunulmazlıkların kaldırılmasında AKP’ye ihtiyacı olan oyu veren, kendi içinde bölünme sancıları yaşayan MHP’yle, yönetiminin “terörle mücadele konseptine” bağlanmasının sıkıntıları içinde bir iç çatışmaya doğru sürüklenen CHP, “başkanlık sistemli” ya da en azından “partili cumhurbaşkanlığı”nı içeren bir anayasa değişikliği için gerekli desteği sağlamazlar demek, fazla iyimserlik olur. Bu yüzden Erdoğan-AKP yönetiminin MHP ve CHP’nin bu yumuşak karnını zorlaması şaşırtıcı olmaz.

Siyaset alanındaki gelişmelere toplam açısından bakıldığında; “Memleket nereye sürükleniyor?” içerikli belirsizlik ve endişe ifade eden soruların yanıtı artık bellidir! Erdoğan ve AKP yönetimi ülkeyi “tek parti tek adam rejimi”ne götürmek için ellerindeki bütün imkanları seferber etmiş, ülkenin her önemli sorununu ve din, mezhep ve milliyet istismarcılığı dahil kullanılabilecek her konuyu istismar etmekten çekinmeyeceklerdir.

Evet, “soru”daki “belirsizlik” unsuru kalkmıştır; ama ülkenin Erdoğan-AKP yönetimi tarafından içeride ve dışarıda savaş ve Terörle Mücadele Yasası’yla yönetilmesinde ısrar edileceğinin açıkça ortaya çıkması “Memleket nereye sürükleniyor?” sorusundaki endişeyi devasa büyütmüştür ve büyütmeye de devam edeceği anlaşılmaktadır.

İLERİCİ GÜÇLERİN SALDIRIYI PÜSKÜRTME GÜCÜ VAR

Erdoğan ve AKP yönetimin kendi amaçlarına varmaları için izleyecekleri yol az çok belli olmuştur. Ama, bu, Erdoğan-AKP yönetiminin ve onun arkasında mevzilenmiş olan egemen sınıf kliklerinin planıdır. Ve bu plana boyun eğmek, Türkiye halklarının kaderi değildir.

Çünkü; evet, AKP’nin arkasında hâlâ önemli bir oy gücü vardır; devlet ve Hükümet’in bütün imkanlarına sahiptir; devletin ve Hükümet’in imkanlarını hiçbir yasa, teamül kaygısı gütmeden, AKP’nin imkanı olarak kullanmaktadır; üstelik CHP ve MHP, AKP’nin terörle mücadele konseptine büyük ölçüde teslim olmuşlardır. Ama Türkiye’de siyaset, sadece AKP’yi destekleyen ya da onun çekip çevirdiği güçlerden ibaret değildir. Tersine, AKP’nin “tek parti tek adam rejimi”ni amaçlayan girişimlerine teslim olmaya razı olmayan, bunun için kendi talepleriyle uzun zamandan beri mücadele eden azımsanamayacak, hatta az çok birleşebildiğinde, AKP’nin özgürlüklere, haklara yönelik saldırısını püskürtecek büyük bir güç vardır.

Kısacası, çeyrek yüz yıl boyunca Kürtler, Aleviler, çevreciler, aydınlar, demokratlar, ülkenin her milliyetten işçileri, emekçileri, kadınları, gençleri, bazen ortak taleplerle, ama daha çok da kendilerine has taleplerle hep mücadele içinde olmuşlardır. Yani bugünkü mücadelenin sorunu, az etkinlik, az eylem yapılması değildir. Tersine; siyasetin ve emeğin gündemine şöyle bir kuşbakışı bakmakla bile, bir tarafında Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmek için giriştikleri büyük mücadelenin, öte yanında işçilerin, emekçilerin haklarını savunmak için başvurdukları, her gün birkaç sektörde çeşitli işletmelerde cereyan eden direnişlere kadar geniş bir yelpazede, talepleri etrafında az çok birleşen bütün kesimlerin bir hareketlenme içinde olduğunu görürüz. Dolayısıyla bugün Türkiye’de sorun, “mücadele yokluğu” değil, mücadele eden toplumsal kesimlerin iktidardan ve sermayeden gelen saldırıları püskürtecek düzeyde birleşememiş olmaları sorunudur.

Burada birisi acilen çözülmesi gereken, öteki, birincisinin çözümü mücadelesi içinde de olan, ama daha kapsamlı boyutları da olan iki sorunu vardır.

Bu iki sorunu şöyle özetleyebiliriz:

1-) Mücadele eden güçler, kendi aralarında ortak bir mücadele hattında birleşememiş, sermaye güçlerinin saldırıları karşısında ortak bir strateji geliştirememiş durumdadırlar. Aslında son çeyrek yüz yılda bu konuda pek çok girişim yapılmıştır. Son 15 yılı kapsayan “seçim ittifakları” (seçim blokları), “Savaşa Hayır” platformları, “Barış Bloku”, “Barış ve Demokrasi Bloku”, Haziran Hareketi,… gibi girişimler hemen akla gelenlerdir. Ancak bu girişimlerin en etkilisi ve her halde demokrasi mücadelesinde çok önemli bir aşamaya karşılık gelen HDP-HDK bile, gericilik ve sermaye cephesinden yöneltilen saldırıların hedefi olan bütün güçleri bir araya getirerek onları ortak bir strateji etrafında birleştirmeyi başaramamıştır. Şimdi “Diyalog Grubu” etrafındaki tartışmalarla başlayan girişim, herhalde bu uzun geçmişin sayısız deneylerinin dersleri ışığında yürütülmek istenmektedir. Ki, bu son girişimin başarısının da, bu derslerden doğru sonuçlar çıkarılmasıyla sıkı bağlantı içinde olacağını söylemek yanlış olmaz.

2-) Mücadele eden kesimler, kendi talepleriyle sınırlı bir mücadele hattında yürümektedirler. Burada Kürt siyasi güçleri elbette Kürt sorununun çözümünü Türkiye’nin demokratikleşmesine bağlayarak, Aleviler, “Sünnilerle eşit hak” isteği ile başlayan mücadelelerini inanç özgürlüğü ve laik Türkiye mücadelesine bağlayan bir çizgiye ilerleterek, kendi ulusal ve mezhepsel istemleriyle sınırlanmış olmasalar da, Türkiye’nin kendine has nedenleri, bu hareketlerin, tüm diğer güçler için bir “çekim merkezi” olmalarını engellemektedir.

Sınıflar mücadelesi tarihi, çeşitli halk sınıflarını, ezilenleri ilgilendiren mücadelelerde, birlik sorununun, ancak tüm ezilenlerin taleplerini kendi talebi olarak ele alan işçi sınıfının etrafında birleşilerek çözüldüğünü göstermektedir. Ancak bugün işçi sınıfımız, bir yandan sendikal bürokrasi, öte yandan gerici-şoven milliyetçi partilerin sınıf içindeki etkileri nedeniyle, savaş politikalarına karşı barış, özgürlükler ve demokrasi mücadelesine, en fazla, en ileri kesimi ve mücadeleci sendikacılar üstünden bağlanmaktadır. Ancak sınıfın barış ve demokrasi mücadelesine müdahil olan bu kesiminin sınıfın ana kitlesiyle bağlarının zayıflığı (nicel bakımdan da yetersizliği), sınıfın demokrasi mücadelesine müdahil olamamasının başlıca sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun çözümünü gerçekleştirecek olanlar ise; sınıf partisi, sınıfın ileri kesimleri ve mücadeleci sendikacılardır. Bu yüzden de, gerek sınıf partisi gerekse sınıfın ileri kesimleri ve mücadeleci sendikacılar, bütün dikkatlerini ve imkanlarını, işçi sınıfının siyasi mücadelede tarihsel misyonunu yerine getirecek biçimde yer alması için seferber etme yükümlülüğündedirler. Çünkü; gerçek ve az çok istikrarlı bir demokrasi cephesinin inşa edilmesi, işçi sınıfının bu mücadele cephesinin önemli bir unsuru olmasını zorunlu kılmaktadır.

Elbette bu gerçekten çıkarılması gereken, “önce işçi sınıfını eğitip örgütleyip bu cephenin önderi olacak bir düzeye getireceğiz, ancak ondan sonra demokrasi ve barış güçlerinin birleşmesi için uğraşacağız” biçiminde bir sonuç değildir. Tersine, bugünkü somut koşulların somut tahlili üstünden mevcut güçlerin mevzilenmesi içinde sınıfının mümkün olan en geniş güçleriyle yer alması sağlanarak sınıfın eğitilebileceğini asla unutmamak gerekir.

‘DİYALOG GRUBU’NUN KURULTAY GİRİŞİMİ!

Bugün ülkeyi egemen sınıfların en vahşi sömürü ve savaş politikaları etrafında birleştirerek yöneten Erdoğan-AKP yönetimi, içerde ve dışarıda savaşı esas alan “tek parti tek adam rejimi”ne geçmek üzere biçimlendirilen politikalar izlemektedir. Bu politikalar etrafında netlikte yer almayan ve demokrasi, özgürlükler, emekçilerin hakları gibi görünür/göstermelik gerekçelerin yanında asıl olarak devlet olanaklarının paylaşılması ve rant dağıtımı vb. de içinde sömürüden aslan payını almak üzere “tek parti tek adam rejimi”ne gidişe muhalefet eden sosyal ve politik örgütler ile reformist bir sendikacılık çizgisi izleyen sendikaların önemli bir bölümü de “terörle mücadele konsepti” etrafındaki girişimlerle yedeklenmiştir. Bu yedekleme, ana muhalefet partisi CHP’nin yedeklenmesine kadar varmıştır.

Erdoğan-AKP yönetimi, terörle mücadele konsepti etrafında birleşmeyen, “tek parti tek adam rejimi”ne gidişe karşı çıkıp, içerde ve dışarıda savaş politikalarına karşı şu ya da bu içeriğiyle barışı savunanları sindirmek için ise silahtan (güvenlik güçlerinden) kara propagandaya, medyadan para militer (kontra) güçlere kadar ellerindeki her olanakla saldırmaktadır.

Şimdi ülkemizin demokrasi güçlerinin, aydınlarının, demokratlarının, özgür ve laik bilim savunucusu akademisyenlerinin, mücadeleci sendika ve emek örgütlerinin yapmaları gereken en acil iş; bu saldırıyı püskürtmek için ortak bir mücadele platformu etrafında birleşmektir.

Yukarda ifade edildiği gibi, bugüne kadar geçici ve nispeten sürekli birlikler, platformlar, ittifaklar oluşturulmuştur, ama bunların toplumsal muhalefet güçlerini mücadelenin ihtiyaç duyduğu düzeyde birleştiremediği görülmüştür. Nitekim, 13 Mayıs 2016 günü, CHP eski milletvekili Rıza Türmen’in yazdığı bir yazıyla yaptığı ortak bir mücadele platformu oluşturulması için bir kurultay toplanması çağrısı, bugün mücadele içinde olan çevrelerin önemli bir ilgisiyle karşılanmıştır.

Yine 13-14 Mayıs günlerinde toplanan Emek Partisi Genel Yönetim Kurulu da, kamuoyuna “Savaş Politikalarına ve Faşizme Geçit yok” başlığı ile yaptığı çağrıyla hem “Türkiye nereye sürükleniyor?” sorusuna açık bir yanıt vermiş, hem de “tek parti tek adam rejimi”ne gidişe karşı güçlerin birleştirilmesinin, içeride ve dışarıda savaş politikalarına ve ülkeyi diktatörlüğe götüren Erdoğan-AKP yönetiminin girişimlerine karşı mücadelenin önemine dikkat çekmiştir. Ki, bu açıklamayla kamuoyuna yapılan çağrı ile Türmen’in çağrısı başlıca noktalarda uyum içindedir.

Türmen’in çağrısı gerek ilerici demokrat siyasi çevrelerde, gerekse aydınlar, demokratlar, akademisyenler arasında ilgiyle karşılanmıştır. Nitekim Mayıs ortalarından beri de yaz sonunda bir “kurultay”ın toplanarak, ülkedeki ilerici demokrat güçlerin [Dipnot: Özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesinden yana tutum alan tüm siyasi parti ve çevrelerin, Kürt güçlerinin, Alevi örgütlerinin, kadın hareketinin, gençlik hareketinin temsilcilerinin, birer birer aydınların, demokratların, akademisyenlerin, kültür-sanat insanlarının, bu mücadelede yer almak isteyen sendikaların, emek örgütlerinin temsilcilerinin], en acil talepler etrafında birleşip ortak mücadele yürütmesi için tartışmalar yürütülmekte, girişimler yapılmaktadır.

Gerek Diyalog Grubu içinde gerekse çeşitli siyasi çevrelerde yapılan tartışmalarda; Kurultay’ın başlıca şu başlıklar etrafında bir tartışma yürütebileceği de konuşulmaktadır:

  • Özgürlükler ve demokrasi alanı: Basın özgürlüğü ve halkın haber alma özgürlüğü, toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü başta olmak üzere özgürlüklerin savunulması, insan hakları ve demokratik normların “yerli milli normlara” indirgenmesine, “AKP Anayasasına ve başkanlık sistemine” hayır denmesi için mücadele,
  • Kürt sorununun demokratik çözümü: Silahların susması, halkların eşit ve özgür kardeşliği için mücadele,
  • İnanç özgürlüğü ve laiklik alanı: Alevilerin inanç özgürlüğünün savunulması, laik eğitim ve laik yaşamın savunulması ve devletin din işlerinden, dinin de devlet işlerinden tamamen el çekeceği gerçek bir laiklik için mücadele,
  • Barış mücadelesi alanı: Dışarıda ve içeride savaş politikalarına son verilmesi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına saygı gösterilmesi, başka ülkelerin iç işlerine karışma ve onlara rejim dayatmaktan vazgeçilmesi, emperyalistler kara birlikleri, savaş uçak ve gemilerinin Türkiye’nin üslerinden yararlanmasına izin verilmemesi, halkların barış içinde, eşit haklarla kardeşçe yaşaması ve emperyalistlerin bölgenin haritasını kendi çıkarlarına göre çizmesine izin verilmemesi için mücadele,
  • Emek Mücadelesi alanı: İşçi sınıfı ve emekçilerin demokratik özgürlüklerinin ve kazanılmış haklarının savunulması, TİS’lerin demokratikleşmesi, grev hakkının önündeki engellerin kaldırılması, güvenceli çalışma, sendika hakkının güvenceye alınması,
  • Kadın ve gençlik alanı: Kadınların kadına yönelik şiddete karşı ve cins eşitliği için yürüttükleri mücadele ile gençliğin güvenli bir gelecek talebi etrafındaki mücadelelerinin desteklenmesi,
  • Çevre Mücadelesi alanı: Çevre hareketinin, bir yanı doğanın yerli ve yabancı tekeller tarafından yağmalanmasına karşı çıkmaya, öteki yanı gıda güvenliğinin savunulmasına varan mücadelelerinin desteklenmesi,…

Elbette ki, tartışmalar sonunda gerek “talep alanları” gerekse bu alanların içinde sözü edilen alt başlıkların sayısını azaltılıp çoğaltılabilir ya da bütün tartışmalardan sonra en öne çıkan birkaç talep üstünde birleşilebilir. Burada temel önemde olan, taleplerin sayısı değil, kapsayıcılığı, mücadeleye katılan kesimlerin bu talepler etrafında bir mücadele stratejisi oluşturabilmeleridir.

Bugün artık, bugüne kadarki “ortak mücadele birlikleri” oluşturma girişimlerinden çıkarılan derslerle, daha da önemlisi her aklı başında insanın ve az çok mücadele sorumluluğu duyan her çevrenin kabul edeceği bir mücadele hattında birleşmenin zamanıdır.

Bu yüzden de, Türmen’in öne sürdüğü ve diyalog grubu içinde benimsenen girişimin başarısı için çalışmak, grupçuluk, ön yargı, ben merkezci tutumlardan kaçınarak ortak bir mücadele hattında birleşmek için var gücümüzle çalışmanın zamanıdır.

Dipnot

1. Elbette ki AKP’nin muhalefet partilerine müdahalesi çok boyutludur. Bu müdahale, şüphesiz sadece bazı milletvekillerinin başkanlık sistemi için oyunu almakla sınırlı değildir. Tersine AKP, muhalefeti tamamen etkisiz hale getirerek, AKP karşısında bir seçenek oluşturamayacakları fiili “tek partili bir siyaset ortamı”nı yaratma planını hayata geçirmeye çalışmaktadır. Ancak bu amacın anlamlı olması için de, acilen anayasayı değiştirmek, “başkanlık sistemi”ni bir biçimde hayata geçirmek zorundadır. Bu yüzden de bugün muhalefet partilerinin içine yönelik Erdoğan-AKP müdahalesini başkanlık sistemiyle ilgili girişimlerden birisi olarak görmek yanlış olmaz. Tersine, böyle görmek, Erdoğan-AKP yönetiminin uzak amacını anlamak için de önemlidir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑