Mao ve Holz’ta çelişki kavramı

Kaan Kangal

Çelişki neye denir? Doğada ve toplumda çelişki var mıdır? Çelişkiler doğada da mı vardır, yoksa sadece topluma mı özgüdür? Hangi çelişki türleri mevcuttur? Söz gelimi toplumsal çatışma durumlarına, doğal felaketlere veya mantıki hatalara çelişki denebilir mi? Antagonizm bir çelişki türü müdür? Sadece felsefi-mantıki anlamda mı çelişkiden bahsedebiliriz, yoksa çelişki gündelik hayatı ve pratik faaliyetlerimizi de ifade edebilir mi? Ve son olarak, çelişkiler toplumsal eylemlerimizin siyasi-felsefi söylemlerinin oluşumunda herhangi bir rol oynar mı? Bugüne kadar ne kadar felsefeci varsa, muhtemelen bu sorulara o kadar çözüm önerisi sunulmuştur diyebiliriz. Çelişkinin nasıl kavrandığı, neye tekabül ettiği, hangi sonuçlara neden olabileceğine dair verilen cevaplar felsefeciler arasında değişkenlik göstermektedir. Çelişki kavramının uzun bir polemik tarihi vardır; hatta çelişki en eski tartışmalar kadar eskidir diyebiliriz. Biz bu yazıda bu tartışmanın sadece bazı güncel örneklerine kısaca değineceğiz. Farklı düşünce gelenekleri ve çizgileri eşliğinde üzerinde durmak istediğimiz temel mesele, Alman filozofu Hans Heinz Holz’un çelişki kavramı ve onun Mao’nun çelişki teorisi üzerine yaptığı birkaç yorum olacak.¹

Burada yola çıktığımız temel tez şu şekilde özetlenebilir: (Doğada ve toplumda) çelişkilerin mevcudiyetini kabul etmek ile çelişkiler karşısında ve onlara yönelik bir eylem tasarlamak ve bunu hayata geçirmek farklı şeylerdir. Diğer bir deyişle: Çelişkiyi kavramak ve ona müdahale etmek aynı şeyler değildir. Çelişkiyi kavramak kimilerine göre ona müdahale etmeyi zorunlu kılmaz. Ama söz konusu çelişkiye müdahale etmek veya ona müdahil olmak ise, o zaman burada çelişkinin nasıl tanımlandığı ve kavrandığı bağlayıcılık kazanır. Çünkü çelişki karşısında ve ona yönelik tasarlanan her eylemin karakteri ve istikameti çelişkinin nasıl tanımlandığına ve kavrandığına bağlıdır.

Çelişki kavramına dair geliştirilen yaklaşımların değişkenlik gösterdiğini, farklı düşünce geleneklerinin bu konularda kimi zaman örtüştüğünü veya çatışma yaşadığını son birkaç yüzyıl içinde yapılan kimi polemikler gözler önüne sermektedir. Polemik konularından bazılarını doğada ve toplumda çelişkilerin mevcudiyeti sorunu, üretilen/uydurulan çeşitli alternatif kategorilerle çelişki kavramını tedavülden kaldırma çabaları ve bu görünüşte salt teorik tartışmaların siyasi-pratik uzantıları oluşturmaktadır.

Çelişki kavramında Marksizm açısından dikkate alınması gereken ve birazdan ele alacağımız üç veya dört örnekten bahsedilebilir: Kant ve Hegel, Dühring ve Marx/Engels, Buharin ve Lenin ve son olarak Mao ve Stalin. Hans Heinz Holz’un çalışmaları bu tartışmalarda oluşan farklı ve hatta zıt felsefi cephelerin izlediği genel seyir, aldığı genel karakter ve vardığı somut sonuçları anlamak konusunda son derece aydınlatıcıdır. Bunun yanında Holz’un bir başka önemi Marksist çelişki kavramının geliştirilmesi ve derinleştirilmesinde yaptığı katkılardır. Holz birçok yerde Marksist diyalektiğin birbiriyle kenetli üç temel belirlenimde özetlenebileceğini yineler: Tümel bağlamın bilimi olarak diyalektik (evrensel bütünlük olgusu ve bunun felsefi teorisi), yöntem olarak diyalektik (diyalektik yöntem) ve ilişki yapısı olarak diyalektik (zıtların birlikteliği). Biz bu yazıda sadece son belirlenim üzerinde duracağız.

  1. yüzyılda Marksizm üzerine yürütülen sayısız tartışmada “diyalektik çelişki” kavramı defalarca dile getirilmiştir. Diyalektik çelişki genel itibariyle iki zıt kutbun birlikteliği veya zıtların özdeşliği şeklinde tanımlanır. Çelişki kavramının iki karşıt arasındaki etkileşim olduğu, bu karşıtların birbirleri arasındaki ilişkinin kimi zaman koşullayıcı, kimi zaman çatışmacı olduğu ileri sürülmüş ve buna yönelik doğa ve toplumdan çeşitli örnekler gösterilmiştir. Ama çelişen karşıtların arasındaki ilişki doğada, toplumda ve düşüncede bir sarmal ve yansıma ilişkisi olarak felsefi-sistematik haliyle ilk olarak Holz tarafından ortaya konmuştur. Şöyle de söylenebilir: Marksist çelişki kavramını Holz üç aşamada derinleştirmiştir: Çelişki, sarmal ve (karşı-)yansıma. Çelişki, iki zıttın birbirini hem zorunlu kılması hem de yadsımasıdır; sarmal, çelişen kutuplardan birinin kendi içinde kendisini ve karşıtını beraber barındırması durumudur.²

(Karşı-)yansıma karşıtlar arasındaki çelişki sarmalının bir yansıma ilişkisi olduğunu ihtiva eder. İki karşıtın birbiriyle ilişkisi birbirine yüzü dönük iki ayna gibidir: Bir ayna, karşısında duran başka bir aynayı yansıtmaz sadece; aynı zamanda diğer aynada oluşan kendi tezahürünü de yansıtır. Diğer bir deyişle bir karşıt sadece diğer karşıtı değil, aynı zamanda bu karşıtla olan birlikteliğini kendi içinde yansıtır.

1930’lu yıllarda Mao çelişki kavramını işleyen birkaç yazı kaleme almıştır. Holz özellikle Felsefenin Ortadan Kalkması ve Gerçekleşmesi adlı çalışmasının ikinci cildinde Mao’nun çelişki kavramına büyük önem atfeder ve burada dikkate alınması gereken bazı unsurların altını çizer. Bu unsurlar çelişkinin evrenselliği, farklı çelişkilerin birleşikliği ve karşılıklı etkileşimi ve yansımasıdır. Mao’nun çelişki kavramının hangi ölçüde Marksist teori geleneğinde kendisine yer bulabileceği veya bulamayacağını yazının ilerleyen bölümlerinde tartışacağız. Ama varılacak sonucu şimdiden dile getirelim: Çelişki kavramının bir türü olan antagonistik olmayan çelişki, Mao’da Marx, Engels, Lenin ve Stalin’den farklı yorumlanır. Özellikle Stalin ve Mao’nun çelişki kavramları arasındaki tezatlığı netleştirmek için erken dönem Sovyet anayasa tarihçesinde bu kavramın Stalin tarafından nasıl kullanıldığına değineceğiz.

ÇELİŞKİ KAVRAMI

Kant’a göre, doğada çelişki (Widerspruch) değil, gerçek uyumsuzluk (Realrepugnanz) vardır. Kant sözümona mantıki ve gerçek karşıtlar arasındaki aşılamaz uçurumdan hareketle doğal kuvvetlerin çelişkisiz karşılıklı etkileşimi iddiasını ortaya atar: “Gerçek uyumsuzluk aynı şeyin iki yükleminin [Prädikat] birbirine karşı olan ilişkisi üzerine kuruludur.” Ama bu, “mantıki uyumsuzluk”tan (logische Repugnanz) katiyen ayrı tutulmalıdır, çünkü gerçek uyumsuzluklar dünyasında mantık yasaları hüküm sürmez ve insan düşünümüne özgü yanılgısal çelişkileri gerçek dünyada aramak boşuna bir çabadır.³

Kant’ın bu düşüncesi daha sonraları doğada gerçek çelişkilerin varlığını yalanlayan, ama doğal kuvvetlerin antagonizmasını varsayan Eugen Dühring’in felsefi revizyonizminde büyük bir rol oynayacaktır.⁴ Marx ve Engels Anti-Dühring adlı eserleri üzerinde çalışırken Dühring’in revizyonizminin nereden beslendiğini ve Dühring’in arka planında duran Kant’ın Hegel üzerinden nasıl çürütülebildiğini biliyordu. Örneğin Marx ve Engels biliyordu ki, Kant’ın aksine Hegel, mantığın, dünyevi olguları temsil ettiğini, temel bağlamlarını dile getirdiğini, bunların gerçek çelişkileri ortaya koyduğunu ileri sürmüştü. Gerçek çelişkiler ilk bakışta sanki sadece düşünce içinde belirmekteydi ve sadece görünüşte yanlış düşünmenin ürünüydüler. Lakin gerçeklik içinde mevcut bir ilişki biçimi felsefi düşüncede nesnel karşılığını “çelişki” kavramında bulmaktaydı.

Kant’a göre “mantıki uyumsuzluk”ta “şeyin yüklemleri birbirlerini… çelişki üzerinden ortadan kaldırır.” “Karanlık ve karanlık olmayan”, Kant’a göre “tüm akılda… çelişkidir. İlk yüklem mantıki olarak olumlayıcı, diğeri mantıki olarak olumsuzlayıcıdır.” “Gerçek uyumsuzluk” da “aynı şeyin iki yükleminin karşılıklı ilişkisi” üzerine kuruludur; ama bu ilişki başka bir öze sahiptir. Bir yüklem tarafından “olumsuzlanmayan, diğeri tarafından olumlanır, çünkü öbür türlüsü imkânsızdır.”⁵ Örneğin gündüz ve gece bir günün (özne) iki zıt yüklemidir. Birinin olması için diğerinin olmaması gerekir. Aynı özneye ait iki zıt yüklemden oluşan bir zıtların bütünlüğü mantığına Hegel “sıradan diyalektik” başlığını yakıştırır. Bu “sıradan” mantık “iki zıt yüklem”e sahip ortak bir özneden yola çıkar. Buna karşın Hegel kendi diyalektiğini veya kendi tabiriyle “daha arı diyalektik olan”ı şu şekilde ifade eder: Diyalektik “bir yüklem tarafından bir akıl belirleniminin hem kendisinde hem de karşıtında olduğunu, kendisini kendi içinde aştığını” gösterme işidir.⁶ Buna göre diyalektiğin temel meselesi ortak bir özne sayesinde birbirine kenetli iki zıt yüklemin ilişkisi değil, bu zıtlık ilişkisinde karşıtların birbirlerini nasıl şart koştuğu, koşullandırdığı ve türettiğidir.

Çelişki, zıtların birbirlerini besleme durumuna denmektedir. Hegel’e göre ilk olarak mantıkta ifadesini bulan çelişki kavramı, sonradan doğada ve toplumda vücutlaşacaktır. Dolayısıyla Kant tarafından mantık ve insan düşüncesine hapsedilen çelişki kavramı, Hegel’de zincirlerini kırar ve gerçeklikte karşılığını bulur. Hegel şu sonuca varmak istemektedir: Her ilişki, bir çelişkidir. Bir ilişki, ilişkinin tarafları ve tarafları dolayımlayan ara unsurdan (ilişkinin kendisi) oluşur. İlişkinin tarafları, “taraf” olarak birbirleriyle özdeştir, ama farklı taraflar olarak birbirlerinden farklıdır. Farklı olmasalardı iki taraf arasındaki ilişkiden söz edemezdik; ama özdeşlik olmasaydı o zaman aynı ilişkinin karşıt tarafları olamazlardı.

Bir ilişki yapısı olarak diyalektik –salt kavramsal da olsa– en keskin ifadesini Hegel’de bulmuştur diyebiliriz. Dühring, Marx’ın diyalektiğini eleştirirken Hegel’in Kant eleştirisinin bir ürünü olarak ortaya çıkan diyalektik çelişki kavrayışını Kant’a dayanarak geri çekmeye çalışmış, Marx ve Engels ise Anti-Dühring’te tam olarak bu eğilimi hedef almışlardır. Dühring “doğada çelişki yoktur”, “doğal kuvvetlerin antagonizması” vardır demektedir.⁷ Marx ve Engels’e göre doğada, toplumda ve düşüncede çelişki vardır, antagonizma bu çelişkinin özel bir türüdür ve sadece belli koşullar altında ortaya çıkar. Lakin çelişki tartışması burada noktalanmamıştır. Gerçek çelişkilerin reddiyesi çürütülmüştür, ama bu, beraberinde başka sorular getirmiştir. Bu sorulardan birisi, gerçek çelişkiler eşliğinde antagonizmayı nasıl anlamak gerektiğidir. Bir başka soru ise şudur: Eğer antagonizma bir çelişki türüyse, antagonistik olmayan çelişki de var mıdır?

Bu sorulara verilen cevaplardan bir örnek Lenin’in, Buharin’in Geçiş Sürecinin İktisadı adlı çalışmasını okurken aldığı birkaç notta mevcuttur. Buharin yeni kurulan Sovyet Cumhuriyeti’nin iktisadi sistemi üzerine geliştirmeye çalıştığı tezlerde bir tür “denge ekonomisi”nin gerekliliği sonucuna varır. Burada doğal (kimyasal, fizyolojik, biyolojik veya kozmolojik) sistemlerdeki mevcut denge ve döngü olgusunun sosyalist iktisat sistemi için de geçerli olup olamayacağı sorgulanmaktadır. Bu sorgulamada dile getirilen bir kavram çelişki ve onun sosyalizmdeki kaderidir. Buharin çelişki ve antagonizmayı eşanlamlı kullanmaktadır ve Lenin bu tutumu eleştirir: Antagonizma ve çelişki farklı şeylerdir; ilki sosyalizmde kaybolur, ikincisi doğa ve toplumda kendisini muhafaza eder ve yeni biçimler kazanır.⁸ Çelişki üzerine yürütülen tartışmaların salt felsefeye özgü akademik bir problem olmadığını Sovyetler ve Çin’de oluşan siyasi-felsefi söylemlere baktığımızda göreceğiz. Ama bundan önce kısaca Holz’un çelişki kavramına değinmek, Holz’un Mao ve Stalin’in felsefi miraslarını nasıl ele aldığını özetlemek istiyoruz.

HOLZ’UN ÇELİŞKİ KAVRAMI

Varlığın Özyorumu⁹, Spekülatif ve Materyalist Felsefe¹⁰, Diyalektik ve Karşı-Yansıma (1983), Birlik ve Çelişki (1997) ve Dünya Tasarımı ve Refleksiyon (2005) eserlerinde görülmektedir ki, Holz’un çelişki kavramına yaklaşımı bazı klasik veya standartlaşmış yaklaşımlardan farklıdır. Örneğin kimi Marksologlar ve Marksizm felsefecileri karşıtlığı çelişkiden, çelişkiyi farklılıktan, farklılığı polariteden, polariteyi zıtlıktan ayırt edebilmek için Marx ve Engels’in yargılarını noktasına ve virgülüne kadar parçalamış, birbirinden izole doğal ve toplumsal örneklerde çelişki olgusunu aramış, söz gelimi oksijen atomu, güneş sistemi veya bakteriler dünyasında diyalektik yasaların mevcut olup olmadığını araştırmışlardır. Holz bu yolu izlememiştir. O, başka bir yol izlemiştir ve bu, onun yaklaşımını özgün kılmaktadır. Holz, Hegel’in Büyük Mantık’ının üçüncü bölümünün (Kavram Mantığı) başında (en az) bir kere beliren ve bugüne kadar neredeyse hiç kimsenin dikkate almadığı bir kavramdan yola çıkmıştır: Sarmal (Übergreifen). Holz bununla yetinmemiş, sarmal kavramına çelişki ve Marksist literatürde sıkça kullanılan yansıma (Spiegelung) kavramı arasında dolayımlayıcı bir işlev atfetmiştir. Holz bir adım daha ilerlemiş ve yansıma metaforunun kendi içinde iki aşamadan oluştuğunu keşfetmiştir. Buna göre, birbirini sarmal içine alan diyalektik karşıtlardan biri diğer karşıtı sadece kendi içinde yansıtmaz, diğer karşıtında yansıyan tezahürünü kendi içinde yansıtır. Bu anlamıyla diyalektik çelişkide salt bir yansıma değil, yansımanın yansıması (Spiegelung der Spiegelung) (= karşı-yansıma/Widerspiegelung) vuku bulur. Kısaca denilebilir ki, Holz çelişki kavramını şu aşamalar üzerinden derinleştirmiştir: Çelişki-sarmal-yansıma-karşı-yansıma. Bu kavramsal aşamalar zincirinin ağırlık noktasını karşıtlar ve bu karşıtlar arasındaki ilişki oluşturur.

Karşıtlık Hegel’de iki zıt kutbun birbirini dışlaması, olumsuzlaması, yadsımasını ifade eder. Çelişki, karşıtlar arasındaki negatif ilişkiye rağmen ve/veya bunun sonucu olarak bir birlik oluşmasına denir. Hegel’in burada çelişki kavramına getirdiği idealist yaklaşımı unutmamak gerekir. Çünkü Hegel, çelişki kategorisini salt kavramsal olarak karşıtlık kategorisinden türetir. Karşıtlık ilişkisi iki karşıtın birlikteliği sonucu mevcut olabilir; ortak bir ilişkiye müdahil olmayan karşıtlara “karşıt” denemez. Ama eğer karşıtlar birlik oluşturuyorsa o zaman karşıtlık ilişkisinde sadece yadsıma değil, olumlama da mevcut olmak zorundadır. Burada karşıtlık kavramı çelişki kavramına yükselir. Holz bu aşamada bir başka önemli unsura dikkat çeker: Birlik ve zıtlık çelişkinin karakteristiğini oluşturuyorsa, o zaman bu iki unsurun da karşıtlığı ve birlikteliğinden bahsedilmelidir. Yani diyalektik çelişkide söz konusu olan sadece birlik ve zıtlık değil, birlik ve zıtlığın birlikteliği ve zıtlık ve birlikteliğin zıtlığıdır.¹¹ Birlik ve zıtlığın birlikteliği durumunda birlik kavramı iki farklı anlamda karşımıza çıkar: İlk anlamda (“birlik ve…”) bir alt kategori veya tür olarak ve ikinci anlamda (“… birlikteliği”) bir üst kategori veya genel bir sınıf olarak. Genel bir sınıf olarak karşıtlık ile bir alt tür olarak karşıtlık ilişkisine, Holz’un da vurguladığı üzere, Hegel’de “sarmal” denmektedir: Karşıt kendisini kendi karşıtıyla (“birlik”) beraber içine alır. Diğer bir ifadeyle: “Karşıt” demek “karşıt” ve “birlik” demektir. Aynı sarmal ilişki mantığı zıtlığın ve birliğin zıtlığı ifadesi için de geçerlidir: “Zıtlık”, zıtlık ve birlik arasındaki zıtlığın altını çizer. Diyalektik kategorilerin aynı anda farklı anlamlarda ama birbirlerine kenetli bir şekilde karşımıza çıkması, Holz’a göre, diyalektik çelişkiden gerçek anlamda ne anlamamız gerektiğini dile getirir.

Bu tespitin ardından Holz şu soruyu sorar: Felsefede sıkça kullanılan metaforlar ampirik olmayanı ampirik figürlerle ifade edebilme işlevine sahip yegâne araçlar olduğuna göre ve “karşıt”, “çelişki”, “sarmal” gibi kavramlar aslen ve kökenleri itibariyle metafor olduğuna göre –mesela birisinin/bir şeyin karşısında durmak, birisine çelme takmak, birisine sarılmak veya sarmaşığın ağaca dolanması gibi–, o zaman hangi metafor diyalektik çelişkiyi en kesin ve net anlamıyla dile getirebilir? “Yol”, “ışık”, “kaynak”, “ufuk”, “resim”, “fotoğraf” vb. metaforlardan hangisi bu işleve sahip olabilir? Hangi metafor, çelişki kavramını en tutarlı şekilde karşılayabilir? Holz’a göre bu metafor, Marx ve Engels’te, ama onlardan da önce Doğu’da ve Batı’da neredeyse tüm filozoflar tarafından sıkça kullanılan ayna metaforudur.

Ayna, kendi karşısında duranı yansıtır; ayna içinde oluşan tezahür ayna karşısında duran nesnenin tezahürü olmak zorundadır. Karşısında durmayan nesnenin tezahürü aynada oluşamaz. Karşısında duran nesnenin kaybolması halinde aynada oluşan nesnenin tezahürü de kaybolmak zorundadır. Buna karşın aynaya özgü yansıyan-yansıtılan ilişkisi örneğin bir resim veya fotoğrafta yoktur. Resim ve fotoğrafta, temsil edilen nesne ortadan kalksa bile nesnenin sureti resim veya fotoğrafta kalır. Holz karşıtlar arası diyalektik determinizmin, karşılıklı koşullama ve bağıntılılık ilişkisinin resim veya fotoğraf değil, ayna metaforuyla tam anlamıyla bir karşılık bulabildiğini ileri sürer.

Holz’a göre, çelişkideki iki karşıtı anlamak için bir adım daha ilerlemek gerekir. Bir karşıt diğerini bir ayna gibi yansıtır; ama diğer karşıt da bu karşıtta yansır. Diğer bir deyişle: Birinci karşıt ikinci karşıtın aynasında yansır; bu yansıma ve ikinci karşıt ise birinci karşıtın aynasında yeniden yansır. Dolayısıyla bir karşıt kendisini diğer karşıtla olan çelişkili ilişki içinde yansıtır. Holz böylece birincil ve tek yanlı bir yansıyan-yansıtılan ilişkisini ayna-ayna ilişkisine ilerletir. Buna Holz karşı-yansıma (Widerspiegelung) demektedir.

MAO’NUN ÇELİŞKİ KAVRAMI

Felsefenin Ortadan Kalkması ve Gerçekleşmesi adlı eserinin ikinci cildinde Mao’nun felsefesine ayrılan bölümde Holz, Mao’nun çelişki kavramına ilişkin değerlendirmeleri üzerinde durur. Bunlar çelişkilerin evrenselliği, karşılıklı etkileşimi ve yansımasıdır. Holz’a göre, Mao yaşadığımız gerçeklikte daimi surette bazı mevcut çelişkilerin ortadan kalktığını ve bununla beraber yeni çelişkilerin doğduğunu, her uyum ve düzen halinin çelişkilerden oluştuğunu ileri sürer.¹² Çelişkiler Mao’ya göre istisnai durumları teşkil etmez; tersine herhangi bir nesnenin, sürecin veya olgunun çelişkili olması, tabiri caizse, “normaldir”. “Her bir farkta”, der Mao, “bir çelişki mevcuttur”; yani aslında her “fark” bir “çelişkidir”.¹³

Her şeye çelişkilerin nüfuz edişi ve her yerde çelişkilerin mevcudiyeti çelişkileri evrensel kılar. Mao bu durumu “çelişkinin genelliği” şeklinde ifade eder. Çelişkinin genelliği doğa ve toplumun çeşitli tikel alanlarında özel görünüm biçimleri kazanır ve somut koşullara göre bir genel çelişkinin etki biçimi bir tür modifikasyona uğrar; aynı çelişki farklı koşullar altında değişik kılıflara bürünebilir. Mao buna “çelişkinin tikelliği” başlığını verir.¹⁴ Belirli bir doğal olay veya toplumsal süreçte tek bir çelişki mevcut değildir; bir olgunun ağırlık noktasını veya çekirdek özünü oluşturan bir temel çelişki mevcutken, aynı sürece etki eden bazı yan veya ikincil çelişkiler de sürecin karakterini belirler. Çelişkiler sadece yan yana durmazlar; birbirlerini etkiler, dönüştürür ve hatta çözebilirler. Bir çelişki başka bir çelişkiye etki ettiği sürece kendisini diğer çelişkide yansıtır; ama etkin çelişki aynı zamanda edilgen bir çelişkidir, çünkü başka bir çelişkinin kendisi üzerinde gösterdiği tesiri yansıtmak zorundadır.¹⁵

Holz’un altını çizdiği bu üç olgu –çelişkilerin evrenselliği, kombinasyonu ve yansıması– Mao’nun çelişki teorisinin temelini oluşturur. Holz her ne kadar Mao’nun ideolojik-felsefi görüşlerini bütünlüklü bir değerlendirmeye tabi tutmamış olsa da, kendi yansıma teorisi bakımından Mao’nun çelişki üzerine düşüncelerini önemsemiştir. Holz’un yaptığı Mao okumasına göre, evrensellik ilkesi evreni oluşturan parçaların etkileşimi olmadan düşünülemez; bu, çelişkilerin etkileşimi ilkesini şart koşar. Ama eğer çelişkiler evrensel bir etkileşim içindeyse o zaman bir çelişki içinde başka çelişkilerin de yansıtılması durumu karşımıza çıkmaktadır ki, bu da çelişkilerin yansıması ilkesinde dile getirilmiştir.

ANTAGONİSTİK OLMAYAN ÇELİŞKİ

Holz’un Mao’ya dair yaptığı değerlendirmede antagonistik olan ve olmayan çelişkiler de ele alınır. Ama burada sosyalist bir toplum formasyonunda var olan çelişkilerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair yapılan polemiklere değinilmemektedir. Çelişkinin hangi tikel biçimleri alabileceği diyalektik çelişki kavramının anlaşılması açısından son derece önemlidir. Özellikle antagonistik olmayan çelişkiler titizlikle incelendiği takdirde, çelişki kavramının, sadece felsefi değil, aynı zamanda siyasi olarak Mao’da nasıl yorumlandığı ve ona yönelik nasıl bir pratik-örgütsel eylemlilik tasarlandığı netlik kazanacaktır. Antagonistik olmayan çelişkiyi yakından incelediğimizde, aynı zamanda göreceğiz ki, Mao’nun çelişki kavramı Marx, Engels, Lenin ve Stalin’den ayrılmaktadır. Hatta denebilir ki, Mao’nun çelişki kavramı –antagonistik olmayan çelişki kavramında ortaya koyacağımız üzere– Marksist bir çelişki kavramı değildir.

Holz, Mao’yla ilgili çalışmasında tüm sınıflı toplumlara özgü olan antagonizmaların sosyalizm ve komünizmde ortadan kalkacağını söyler. Antagonistik çelişkilerin ortadan kalktığı bir toplum formasyonu, çelişkilerin topyekûn ortadan kalkması demek değildir. Sosyalizmde çelişkiler “daha gelişmiş üretici güçler ile buna –kurumsallaştıkları için– daha yavaş ayak uyduran üretim ilişkileri” arasındaki antagonistik olmayan çelişkiler şeklinde belirir.¹⁶

Mao antagonizmayı “karşıtların mücadele biçimlerinden birisi” şeklinde tanımlar. Ona göre, antagonizma “çelişkinin tek biçimi değildir”. İnsanlık tarihinde “sınıflar arasındaki antagonizma karşıtların mücadelesinin özel bir ifadesi olmuştur.” Örneğin köleci, feodal veya kapitalist toplumlarda “sömüren sınıf ve sömürülen sınıf” arasında antagonizma mevcuttur. Lakin, Mao antagonizmayı bu şekilde tanımladıktan hemen sonra, sınıflı toplum çelişkileri ile doğal olaylar arasında bir eşleştirmeye gider ve tam olarak bu eşleştirme onun antagonizma kavramını Marksizmden ayıracaktır:

“Bir bomba, patlamadan önce belirli koşullar sonucu yan yana duran karşıtların içinde bulunduğu bir birliği temsil eder. Patlama yeni bir koşulun (ateşleme) ortaya çıkmasının akabinde vuku bulur. Benzeri bir şekilde tüm doğal olaylarda önceki bir çelişkinin çözülmesi ve yeni bir şeyin oluşumu bariz bir çarpışma şeklinde gerçekleşir.”¹⁷

Mao’ya göre antagonistik çelişkinin kriteri sadece sınıflı toplumun sömürü ilişkileri değildir; o, doğada ve toplumda yaşanan tüm çarpışma, patlama ve zıtlaşma durumlarında da antagonizmanın olduğunu iddia etmektedir. “Nesnelerin somut gelişimine göre aslen antagonistik olmayan bazı çelişkiler antagonistleşebilir, ama buna karşın aslen antagonistik olanlar da antagonistik olmayan çelişkilere dönüşebilir.”¹⁸

Çelişkinin antagonistik olup olmadığı, Mao’ya göre, karşıtlar arasındaki negatif ilişkinin karakterinde yatmaktadır. Buna göre karşıtlar uyumluysa çelişki antagonistik değildir; karşıtlar çarpışma ve mücadele halindeyse antagonistiktir. Bu tanım Marksizm’in çelişki kavramına aykırıdır. Marksizmde antagonizm sadece sınıflı toplumun çelişkileri için kullanılır; antagonizm ne sınıfsız toplumda ne de doğada vardır.

Marx Kapital’in birinci cildinde Ortaçağ’da feodal tüccar kesimin siyasi gücünün o dönem mevcut iktisadi temelin ortadan kalkmasıyla sona erdiğini söyler ve ekler: “Burada para biçimi sadece daha derinde yatan iktisadi yaşam koşullarının antagonizmasını yansıtır.”¹⁹ Başka bir yerde Marx şöyle yazar: “Kapitalistin hükümranlığı sadece toplumsal emek sürecinin doğasından ve buna özgü özel işlevinden kaynaklanmaz; o, aynı zamanda toplumsal bir emek sürecinin sömürüsü işlevine sahiptir ve dolayısıyla sömürücü ile bunun sömürdüğü ham madde arasındaki kaçınılmaz antagonizmasına tabidir.”²⁰ Kapital’in endüstri ve makineli üretim kısmında, Marx, mevcut “çelişki ve antagonizmaların” makinelerin kendisinden değil, onların kapitalist üretim biçiminde oynadığı rol ve sınıfsal sömürü ilişkilerinde aldığı yerden kaynaklandığını belirtir.²¹ “Üretim sürecinin maddi koşulları ve toplumsal birlikteliğiyle beraber… çelişkilerin ve antagonizmaların kapitalist biçimleri, dolayısıyla buna eşzamanlı olarak yeni bir toplumun oluşum unsurları ve eski toplumun devriliş koşulları” olgunlaşır.²²

Anti-Dühring’de Engels, Dühring’in doğada çelişkilerin olduğu gerçeğini yalanladığını söyler. Dühring’e göre doğada çelişki yoktur, karşıtlık ilişkisinden doğan “kuvvetlerin antagonizması” vardır.²³ “Kuvvetlerin antagonizması”, der Dühring, “dünyanın varlığında ve özünde bulunan faaliyetlerin temel biçimini” teşkil eder. Doğadaki tekil birimlerin “kuvvet yönleri arasındaki bu ihtilaf”, Dühring’e göre, “çelişki saçmalığıyla” alakasızdır.²⁴ Dühring’in bu iddiası Marx’ın politik ekonomisi ve diyalektiğine yöneltilmiş, Engels de, Anti-Dühring’i, Dühring’in Marx eleştirisine bir cevap olarak yazmıştır. Engels –birçok yerde olduğu gibi, burada da– doğada çelişkilerin olduğunu, hatta en basit mekanik bir hareket durumunda bile diyalektik çelişkiyi gözler önüne serdiğini savunur. Antagonizma kavramı, doğal olayları değil, sınıflı toplumun çelişkilerini ifade eden bir kategori olarak karşımıza çıkar.

Dühring “çelişki” ve “absürtlük” kelimelerini eşanlamlı sayar. Absürtlük doğaya değil, insan düşüncesine ait bir olgu olduğuna göre “doğada çelişki yoktur” demeye getirir. Dühring’in bu fikrini değil, ama antagonizmanın doğada da olduğu tezini Mao da savunur. Marx, Engels ve Lenin’de sınıflı toplum antagonizmanın kökeni, kaynağı ve kriteri olarak ortaya konurken, Mao’da, salt çatışmanın antagonizma kriteri olarak belirlendiğini görüyoruz. Salt çatışma, sadece sınıflı değil, sınıfsız toplumlarda da olduğuna/olabileceğine göre, antagonizmanın kapitalizm ve sosyalizm arasında yapılan kavramsal ayrımda bir kriter olarak ortadan kalktığı açıktır. Mao’ya göre, eğer sosyalizmde de antagonistik çelişkiler varsa, o zaman sosyalizmde de sınıflar olabilir. Şöyle de söylenebilir: Kapitalizmi sosyalizmden ayıran sınıfsal unsur, antagonistik çelişki değil de antagonizmanın aldığı biçim ise, o zaman kapitalizm ve sosyalizm arasındaki fark biçimsel bir farktır. Marksizmde kritik öneme sahip antagonistik çelişkiler böylece anlamsızlaştırılır; zaten Mao buradan hareketle “proletarya diktatörlüğü”nü “halk diktatörlüğü” ile özdeşleştirebilmiştir.²⁵

Mao’dan farklı olarak, Stalin, sınıflı ve sınıfsız toplum ayrımında antagonizmanın bir kriter olduğu görüşünü savunmuştur. Örneğin SSCB Anayasa Taslağı Üzerine adlı makalesinde Sovyet toplumunda “antagonistik sınıflar ortadan kalkmıştır” demektedir. Sosyalist toplum “iki dost sınıftan, işçi ve köylülerden” oluşmaktadır. Stalin’in tanımında yeni Sovyet toplumu bir “işçi sınıfı diktatörlüğüdür”; ama “işçi ve köylü sınıfı diktatörlüğü” veya “halk diktatörlüğü” demez.²⁶ Başka bir yerde, Stalin Sovyet toplumunda “sömürücü sınıfların yok edildiğini” söyler; Sovyet toplumunu “dostça ve ortaklaşa çalışan” “işçi, köylü ve entelijensiya”nın oluşturduğunu vurgular. Kapitalistler ve işçiler, toprak sahipleri ve köylüler arasındaki antagonizmalar Sovyet toplumunda ortadan kalkmıştır.²⁷ Sosyalizmin bundan sonraki görevi işçi ve köylü sınıfı arasındaki antagonistik olmayan çelişkileri aşmaktır. Bu hedef somut bir karşılığını –İkinci Dünya Savaşı sonucu kesintiye uğrayan, ama onun ardından da asla tamamlanamayan– kolhozların sovhozlara dönüştürülmesi çabasında bulacaktır.

Halk İçindeki Çelişkilere Doğru Şekilde Müdahale Etmek (1957) başlıklı konuşmasında Mao “sosyalist üretim ilişkilerinin” Çin’de “oluşturulduğunu”, bunların “üretici güçlerin gelişimine uygun” olduğunu iddia etmektedir. Ama “henüz” sosyalist üretim ilişkileri “tam anlamıyla olgunluğa erişmemiştir.” Çünkü ulusal burjuvazinin özel mülkiyeti ulusallaştırılmamıştır; tersine “sosyalist düzen” ulusal burjuvazinin yardımıyla inşa edilmektedir. “Çin tipi sosyalizm”in inşasında devlet işletmelerinin kurulmasında katkıda bulunan ve maddi yatırım yapan sermaye çevrelerine sabit bir yıllık faiz ödenmektedir; bu işletmelere “ulusal-özel endüstri ve ticaret işletmeleri” denmektedir. Buradan hareketle, Mao, Çin tipi “sosyalizm”de halen “sömürü”nün, dolayısıyla antagonistik çelişkilerin olduğunu söyler.²⁸ 1960’lı yıllara gelindiğinde, “halkın demokratik diktatörlüğü”, Kültür Devrimi süreciyle beraber sermaye sınıfına ödenen faizin kaldırılması kararını alacak ve devlet işletmelerinin aşamalı olarak yaygınlaştırılmasını teşvik edecektir. Keza Mao, 1940’ta, “proletarya tarafından yönetilen bir yeni demokratik cumhuriyetin devlet ekonomisinin kapitalist özel mülkiyetine el koymayacağını” ve “kapitalist üretimin geliştirilmesinin önünü kesmeyeceğini” söylemiştir.²⁹ Görüldüğü gibi, Mao’nun siyasi vizyonunda çelişki kavramının nasıl tanımlandığı ve yorumlandığı, bu çelişkilere nasıl müdahale edilmesi gerektiğini de tayin eder. Ama Mao’ya göre bu müdahale, sosyalist toplumda işçi sınıfı ve burjuvazi arasında bir tür ittifak veya işbirliğini de programına dahil eder. Başka, daha doğrusu zıt bir çelişki yorumu ve buna yönelik toplumsal eylem örneği Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nde yürütülen anayasa tartışmalarında mevcuttur.

1936 ANAYASASI

Hans Heinz Holz Felsefenin Ortadan Kalkması ve Gerçekleşmesi adlı eserinde Stalin’in felsefi ve politik mirası üzerinde de durur. Mercek altına aldığı konulardan birisi, 1936 Sovyet Anayasası’dır. Holz, maalesef burada da, antagonistik olmayan çelişkilerin tartışmalı yanını incelemesine almamıştır.

Holz, burada, Stalin’in Sovyet Anayasası’nın hazırlanmasında oynadığı olumlu role büyük önem atfeder. Stalin’in bu süreç içinde vurguladığı temel, Holz’a göre, “üretim araçlarının mülkiyeti, sömürünün ortadan kalkması, çalışma güvencesi, yaşam kültürü sorularıdır.”³⁰ Anayasa artı değer sömürüsünün, doğal kaynakların talan edilmesinin ortadan kaldırılmasının, Sovyet vatandaşlarının her tür ihtiyacının karşılanabilmesi ve toplumsal görevlerin yerine getirilebilmesi için gerekli maddi koşulların yaratılmasının güvence altına alındığını belgelemektedir.³¹ Stalin’e göre sosyalist anayasa, “[Sovyet] toplumunun antagonistik sınıflardan arındığından, toplumun iki dost sınıftan, işçi ve köylülerden oluştuğundan, bu emekçi sınıfların iktidarda bulunduklarından, toplumun devletsel denetiminin işçi sınıfı (diktatörlüğüne) tekabül etmesinden” yola çıkmak zorundadır.³²

İlk olarak, Şubat 1935’te düzenlenen 7. Sovyet Kongresi’nde yeni Sovyet Anayasası’nın hazırlanmasından sorumlu bir anayasa komisyonunun oluşturulmasına karar verilmiştir. Son halini aldıktan sonra taslak 12 Haziran 1936’da tüm Sovyet cumhuriyetlerinde halkın takdirine sunulacaktır. Taslak içeriğinin tüm detaylarıyla Sovyet vatandaşları tarafından anlaşılması ve tartışılması için kitlesel kampanyalar düzenlenmiş, resmi verilere göre yaklaşık 50 milyon vatandaş anayasa tartışmalarına katılmış, bunlardan yaklaşık 2 milyonu itiraz ve değişiklik önerilerini yazılı biçimde partiye ulaştırmıştır.

7 Haziran 1935’te oluşturulan Anayasa Komisyonu, aralarında Stalin, Molotov, Kaganoviç, Kalinin, Buharin, Radek, Jdanov olmak üzere toplam 31 üyeye sahiptir. Birkaç alt komisyonun ilk taslağı oluşturmasının ardından taslak editörleri Yakovlev, Stetskiy ve Tal tarafından Şubat 1936’ya kadar ikinci bir versiyon hazırlanır. Bir üst komisyon tarafından bu ikinci versiyon incelenir ve üçüncü bir versiyon hazırlanır. Stalin bu üçüncü versiyonun oluşturulması sürecine dahil olmuştur. Üçüncü versiyon, ikinci versiyon editörleri tarafından yeniden gözden geçirildikten sonra, Politbüro ve Anayasa Komisyonu’nun takdirine sunulur ve sonra “birinci anayasa taslağı” şeklinde halka duyurulacak olan versiyon hazırlanır.³³

İlk iki versiyonda Sovyet toplum düzeni “kent ve kırın özgür işçilerinin devleti” olarak tanımlanmaktaydı. Üçüncü, yani Stalin’in de katkıda bulunduğu versiyonda ise bu tanım şu şekilde değiştirildi: “İşçi ve köylülerin sosyalist devleti”. Görüldüğü gibi, ikinci versiyonun aksine üçüncü versiyonda, devlet “sosyalist” sıfatını kazanmakta, “kent ve kırın özgür işçileri” ise “işçi ve köylü” şeklinde yeniden formüle edilmiştir. Bunun haricinde üçüncü versiyonda anayasanın 119., 120. ve 121. maddelerinde tüm vatandaşların eğitim, iş, sosyal yardım ve sağlık hizmeti hakkı güvence altına alınmıştır. Ama (!) sanatoryumlar, bakım evleri, emekli maaşları, sosyal sigorta, sağlık hizmetleri ve eğitim kurumlarından ücretsiz yararlanma hakkına sadece işçiler (yani köylüler değil) sahiptir.³⁴ Bu durum özellikle kolhoz köylülerinin arasında büyük bir tepkiyle karşılandı. Örneğin anayasa tartışmalarıyla ilgili yazılı olarak fikir belirten Leningradlı vatandaşların yüzde 31,9’u ve Smolenskliler’in yüzde 21,9’u kolhoz köylülerinin de işçilerle aynı haklara sahip olması gerektiğini söylüyordu.³⁵ Politbüro ve Anayasa Komisyonu bu itirazları dikkate aldı, ancak bu talep doğrultusunda anayasada herhangi bir değişikliğe gidilmedi.

Devlet tarım işletmesi olan sovhozlardan farklı olarak kolhozlarda işlenen toprak ve büyük ve ufak baş hayvanlar kolhoz köylülerinin özel mülküydü. Buna karşın makine-traktör istasyonlarındaki (MTİ) üretim araçlarıyla ilgili kolhozlar sadece kullanım hakkına sahipti –1950’li yılların sonlarına doğru bazı MTİ kolhozlara devredilecektir. Kolhozlar yıllık tahıl üretiminin bir kısmını devlete satmak zorundaydılar; geriye kalan kısmını ya kendileri tüketiyordu ya da kolhoz pazarında satıyorlardı. Sovhoz pazarının aksine kolhoz pazarında satılan malların fiyatlarını devlet değil, köylüler belirliyordu.

Hem toprak şartları ve meteorolojik koşullar hem de yerel-merkezi yönetme ve yürütme organları arasındaki koordinasyon sorunları nedeniyle Sovyet otoriteleri kolhoz ve sovhozlardan gelmesi hedeflenen ve fiiliyatta elde edilen hasat arasında uyumsuzluklarla karşılaşıyordu. Bu ve benzeri sorunlar kent ve kır, merkezi ve yerel organlar arasında daimi surette şiddetli bir uyumsuzluk oluşmasına neden oluyordu. Tarım konusunda Sovyetler’in iki önemli merkezinden Ukrayna ve Kafkaslar’da (Ermenistan) bu dönem yerel örgütlenmeden birinci dereceden sorumlu ve Stalin’in ölümünden sonra Stalin karşıtı kampanyaya ilk imza atan iki ismin de –Kruşçev ve Mikoyan– malum çelişkilere tanıklık etmiş olmaları şaşırtıcı olmasa gerek.³⁶ Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu iki isim mevcut çelişkilerin farkında olmanın ötesinde onlara nasıl müdahale etmek gerektiği konusunda bir davranış tipi ortaya koymuşlardır: Çelişkiyi çözmek yerine, onları kendi şahsi çıkarları ve temsil ettikleri sınıf vizyonu doğrultusunda istismar etmek!

SONUÇ

Kısaca denilebilir ki, kapitalist üretim ilişkilerine özgü özel mülkiyet ve bunun üzerinden yükselen emek-sermaye çelişkisi ve işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki antagonizma Marksist felsefi teoride ifadesini “antagonistik çelişki”de bulmuştur. Antagonistik çelişkinin yadsınma halini dile getiren antagonistik olmayan çelişki, karşılığını antagonizmayı antagonizma yapan unsurların, yani sınıflı toplumun mülkiyet ve üretim çelişkilerinin sosyalist toplumda ortadan kaldırılmasında bulmaktadır. Stalin’in kavrayışında işçi ve kapitalist, köylü ve kulak sınıfları arasındaki antagonizmanın ortadan kalkmasının ve (kolhozların öngörülen sovhozlaştırılması süreci sonucu) köylü ve işçi sınıfı arasındaki antagonistik olmayan çelişkilerin de ortadan kaldırılması sosyalizmin temelini oluşturmaktadır. Ama bu, Kruşçev dönemi ve sonrası yaşanan süreç göz önünde bulundurulursa, gerekli önlemler alınmadığı takdirde antagonist çelişkilerin yeniden ortaya çıkamayacağını, dolayısıyla sosyalizmden kapitalizme bir geri dönüşün yaşanamayacağını yadsımaz.

Çelişki kavramının dile getirdiği bu somut gerçeklik karşısında bu çelişkileri bu haliyle kavramak, onlara müdahale etmek ve onları elverişli zaman ve koşullar altında ortadan kaldırmak, Marksizme göre çelişki olgusunun teorik ve pratik çekirdeğini oluşturur. Meseleye bu açıdan bakıldığında, çelişki olgusunun nasıl anlaşılmaması gerektiğinin, materyalist diyalektik dünya görüşüne aykırı bir yorumun nasıl Marksizme yabancı bir toplumsal-siyasal eylem planı çıkarabileceğinin örneğini Mao’nun sosyalizm kavramı vermiştir. Mao’ya göre, sosyalizmde sadece antagonizma var değildir; bu antagonizmalara rağmen ve hatta bunlar sayesinde bir sınıfsal ittifak da zorunludur. Çin’in iktisadi kalkınma planının bir parçası olarak uyumsuz karşıtların uyumunda ısrar etmenin ne kadar tutarlı olduğunu okurun takdirine bırakalım.

Yazının başında belirttiğimiz çelişkiyi kavramak ve ona müdahale etmek arasındaki ilişkinin mevcudiyetini ve bunun nasıl farklı biçimler alabileceğini Stalin ve Mao örneklerinde açıklığa kavuşturduğumuzu umuyoruz. Eğer bu örnekler çelişkinin teorisi ve pratiğiyle ilgili bir birikim sağlıyorsa bize, o zaman denebilir ki, onun geleceğini tayin edebilmenin ve buna uygun pratiği tasarlayabilmenin yolu çelişkinin felsefi teorisinden geçer. Bir çelişkinin nasıl bir toplumsal ilişkinin yansıması olduğu ve bunun bir başka toplumsal çelişkiye nasıl tezahür ettiğini kavramak şüphesiz çelişkiler arası bir yansıma ilişkinin nasıl ve nerede vuku bulduğunu kavramayı şart koşar. Bu çelişkiler arası yansımayı tam da bu haliyle kavrama eylemini Holz materyalist diyalektik düşünceye atfeder.

Dipnotlar

1. Bu metin bu sene Şubat ayında Berlin Marx-Engels Merkezi’nde düzenlenen Hans Heinz Holz konferansında yapılan sunumun tebliğidir. Metnin Türkçeleştirilmesinde Almanca aslına büyük ölçüde sadık kalınmış, ama bazı yerler metnin okunurluğunu arttırmak için uzatılmış veya kısaltılmıştır.

2. Hegel ve Holz’da geçen Übergreifen kavramının Türkçe literatürde “standartlaşmış” herhangi bir karşılığı bulunmamaktadır. Bu yazıda birkaç alternatif arasından “sarmal” terimi uygun bulunmuştur. Übergreifen’ın Türkçe tercüme alternatiflerine bazı örnekler şunlardır: Avucunun içine almak, çerçevelemek, çevrelemek, çevresinde dolanmak, çevresini kuşatmak/sarmak, dolanmak, etrafını çevirmek/sarmak, içine almak/dahil etmek, kaplamak, kapsamak, kucaklamak, kuşatmak, örtmek. “Sarmal” terimini tercih etmemizin nedeni –Holz’un analizinin bu aşamasında– çelişkili karşıtlar arasındaki ilişkiyi en yakın anlamıyla ifade edebilen bir fiilden (“sarmak” veya “sarılmak”) türemiş olmasıdır. Buna göre karşıtlar birbirlerini sararlar, birbirlerine sarılır, çevrelerini kuşatır, içlerine alarak birbirlerini kaplarlar. Tek yanlı olarak bakıldığında örneğin bir sarmaşığın bir ağaca dolanıp sarması veya bir yüzeyi kaplaması düşünülebilir. İki karşıtın birbirlerine yönelik simetrik bir edimi olarak belki iki sarmaşığın birbirine dolanması düşünülebilir. Kelimenin Almanca anlamı Türkçe’deki “sarmal”dan başka çağrışımlara sahiptir; Über- üst, yukarı vb. uzamsal bir anlama gelir; -greifen bir şeyi kavramak, elle tutmak vb. demektir. Gündelik dilde Übergreifen kapsamak, içine almak şeklinde kullanılırken söz gelimi yangın alevlerinin sıçraması da Übergreifen’la ifade edilebilir. Bu yazıda tercih edilen tercümeye göre “sarmal”, “spiral” gibi geometrik ve genetik-biyolojik bir figürü ifade etmemektedir. “Sarmal”dan daha iyi bir tercüme alternatifi olup olmadığı tartışmaya açıktır.

3. Kant, Versuch den Begriff der negativen Größen in die Weltweisheit einzuführen, Köningsberg 1763, sf. 5.

4. Engels, Anti-Dühring, Marx-Engels Werke 20, sf. 43.

5. Kant, Versuch…, sf. 5.

6. Hegel, Philosophische Enzyklopädie für die Oberklasse, Hegel Werke 4, sf. 56.

7. Engels, Anti-Dühring, Marx-Engels Werke 20, sf. 43.

8. Lenin, Zameçaniya na knigu N. I. Buharina: “Ekonomika Perehodnogo Perioda”, Leninskiy Sbornik XI, sf. 391: “Antagonizm i protivoreçija sovsem ne odno i to je. Pervoe isçeznet, vtoroe ostanetsya pri sotsializme”.

9. Hegel-Jahrbuch 1961. II. Halbband, sf. 61-124.

10. Annalen der internationalen Gesellschaft für dialektische Philosophie – Societas Hegeliana 1983, sf. 22-32.

11. Engels Doğanın Diyalektiği’nde buna “çelişkilerin iç içe geçmesi” (Durchdringung der Gegensätze) der; Engels, Dialektik der Natur, Marx-Engels Werke 20, sf. 348.

12. Holz, Aufhebung und Verwirklichung der Philosophie II, sf. 246.

13. Mao, Über den Widerspruch, Werke 1, sf. 373.

14. A.g.e., sf. 375.

15. A.g.e., sf. 381.

16. Holz, Aufhebung und Verwirklichung der Philosophie II, sf. 257.

17. Mao, Über den Widerspruch, Werke 1, sf. 403. Mao aynı yerde Sovyetler Birliği’nde antagonistik olmayan çelişkinin antagonistleşmesiyle ilgili olarak Troçki ve Buharin’in Ekim Devrimi sürecinde Bolşevikler’le bir arada hareket etmesini, ama ardından Parti karşıtı bir mücadelede yer almasını örnek gösterir. Buna ek olarak Çin Komünist Partisi’nde de “doğru” ve “yanlış” görüşlerin çarpıştığını ve bunun da bir antagonistleşme durumu olduğunu söyler. Halbuki Marksizm-Leninizmde “doğruluk” ve “yanlışlık” arasındaki karşıtlık değil, herhangi bir siyasi görüşün hangi sınıfı temsil ettiği ve bunun hangi sınıfa karşı cephe aldığı antagonizmanın bir kriteridir.

18. A.g.e., sf. 404.

19. Marx, Kapital. Band 1, Marx-Engels Werke 23, sf. 150.

20. A.g.e., sf. 350.

21. A.g.e., sf. 352.

22. A.g.e., sf. 526.

23. Engels, Anti-Dühring, Marx-Engels Werke 20, sf. 43.

24. Dühring’den alıntı, a.g.e., sf. 111.

25. Mao, Über den Widerspruch, Werke 1, sf. 398.

26. Stalin, Über den Entwurf der Verfassung der Union der SSR, Werke 14, sf. 46.

27. Stalin, Rechenschaftsbericht an den XVIII. Parteitag über die Arbeit des ZK der KPdSU(B), Werke 14, sf. 115.

28. Mao, Über die richtige Behandlung der Widersprüche im Volk, Werke 5, sf. 445-446.

29. Mao, Über die neue Demokratie, Werke 2, sf. 412.

30. Holz, Aufhebung und Verwirklichung II, sf. 171.

31. A.g.e., sf. 175.

32. Stalin, Über den Entwurf der Verfassung der Union der SSR, Werke 14, sf. 46. Ayrıca bkz. Holz, Aufhebung und Verwirklichung II, sf. 179.

33. A. Getty, “State and Society under Stalin: Constitutions and Elections in the 1930s”, Slavic Review, Vol. 50, No. 1, 1991, sf. 20.

34. A.g.e., sf. 22-23.

35. A.g.e., sf. 25.

36. 1964’te SBKP’nin ÇKP’ye yolladığı resmi bir mektuba dair yazdığı bir yorumda Mao, Kruşçev’in Stalin karşıtı propagandasını iki yüzlülükle suçlamış, Kruşçev’in tümüyle Stalin’i sorumlu tuttuğu “kitlesel terör” faaliyetlerinde ilk sıralarda Kruşçev’in yer aldığını belirtmiş, Kruşçev revizyonizmini yargılamış ve Stalin’e sahip çıkmıştır. Şüphesiz Mao’nun bu tavrı, onun sosyalizmin sorunlarına yaklaşımında Marksizm’den kati surette ayrıldığı gerçeğini değiştirmemektedir

Brexit’in siyasi yansımaları ve emekçiler açısından ifade ettikleri üzerine

Zeynep Akay

Britanya’nın Avrupa Birliği (AB) üyeliğine ilişkin 23 Haziran’da yapılan referandumda karar AB’den ayrılma yönünde çıktı. Oy kullanma oranının yüzde 72 ile ortalamanın üstünde olduğu referandumda seçmenlerin yaklaşık yüzde 52’si (17,4 milyon) AB’den ayrılma, yüzde 48’i (16 milyon) de kalma yönünde oy kullandı. Böylece Britanya’nın 43 yıllık AB üyeliğine son verilmesi kararı alınmış, ilk kez bir AB üyesinin birlikten ayrılması gündeme gelmiş oldu.

Bunun bir ilk olması nedeniyle Britanya tarafında da AB tarafında da bu sürecin nasıl işleyeceği konusunda net görüşler ifade edilemiyor. Ancak resmi olarak çıkış işlemlerinin başlaması için Britanya’nın Lizbon Anlaşması’nın 50. maddesini işleme koyduğunu açıklaması gerekiyor.

Şimdilik kimse 50. maddeyi işletmeye başlamak istemese de, AB yasaları, bunun en geç iki yıl içinde devreye sokulmasını ve iki yılda da sonuçlanmasını öngörüyor. Bazı AB üyesi ülke liderleri ve teknokratlar Britanya’yı cezalandırma maksadıyla Brexit işlemlerinin bir an önce başlatılmasından yana görüş belirttiler.

Referandum sonucu istediği yönde çıkmayınca Muhafazakâr Parti lideri ve Başbakan David Cameron istifa etti. Muhafazakâr Parti’de AB üyeliği konusunda on yıllardır devam eden bölünmeye son vermek, 2015 seçimlerinden güçlü çıkmak, AB’deki ekonomik kriz ve mülteci krizinin yükünü üstlenmemek için AB ile pazarlıklarında elini güçlendirmek amacıyla bir koz olarak referandumu gündeme getirmiş, ancak hesapları tutmamıştı.

Ülkeyi belirsiz bir sürece sürükleme ve partideki bölünme tehlikesi karşısında Muhafazakâr Parti, liderlik krizini kısa sürede atlatmak için İçişleri Bakanı Theresa May’i birçok Bizans oyunu sonucunda tek aday kılıp Başbakan olarak adeta atadı. May, 50. maddenin ne zaman devreye sokulacağına dair net bir tarih vermemekle birlikte, bu işlemlerin bu yıl başlatılmayacağını açıkladı. Sadece AB ile ilişkiler açısından değil, Britanya sermayesinin diğer ülkelerle ilişkileri açısından da bu sürecin nasıl sonuçlanacağını, nasıl bir biçim alacağını bu işi yürütecek olanlar da henüz bilmiyor.

Özgürlük Dünyası’nın Haziran 2016 tarihli 277. sayısında, hükümetin AB üyeliği konusunda neden referanduma gitme kararı aldığı ve farklı ekonomik, siyasal ve toplumsal kesimlerin AB üyeliği konusundaki tutumları ayrıntılı olarak incelenmişti. Bu nedenle, bu yazıda daha çok Brexit referandumu sonrasında açığa çıkan bazı olgular üzerinde durulacak.


Referandum sonrasında iktidardaki Muhafazakâr Parti, ana muhalefet partisi olan İşçi Partisi ve referandum sürecindeki AB ve göçmen karşıtı söylemleriyle Brexit kararının çıkmasında önemli bir işlev gören Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) liderlik krizi yaşamaya başladı. Başbakan Cameron istifa etti; onun yerini alan May seçmenin oyuyla Başbakan olmadığı için meşruiyeti tartışılıyor. Referandumda AB’den ayrılma kampının önemli aktörlerinden aşırı sağcı popülist UKIP lideri Nigel Farage da artık “görevini tamamladığı ve hayatını yaşamak istediği” gerekçesiyle liderlikten çekildi. İşçi Partisi’nin senesini doldurmamış lideri Jeremy Corbyn ise, kendi partisinden milletvekillerinin güvenoyunu alamadığı için yeni bir lider seçimi süreciyle karşı karşıya.

Britanya’nın modern siyasi tarihine damgasını vuran siyasi partilerde sadece liderlik krizi ve değişimi olarak değil, bölünme ve birleşme şeklinde taşları yeniden yerine oturtma, siyasi çizgisini yenileme potansiyeli olan, İskoçya ve Kuzey İrlanda’da seçmenlerin çoğu AB’de kalmak istediği için ülkenin siyasi ve idari yapısında değişikliklere gebe gelişmeler olarak değerlendiriliyor bunlar.

Brexit kararı katalizör işlevi görmüş olsa da, bu gelişmeleri sadece referandum sürecine bağlamak elbette doğru değil. Seçmenlerin çoğunluğunu bu karara iten ekonomik, siyasal ve sosyal koşullar, giderek yüze vuran toplumsal çatlaklar ve siyasi temsiliyet sorunu ülkeyi bu sürece taşımış oldu.

Ayrıca Brexit sürecini yürütecek yeni bir hükümet için erken genel seçime gidilmesini talep eden, bu süreçte alınan kararların yeniden halkoyuna sunulması gerektiğini savunanlar da az değil.

NEDEN BREXİT?

24 Haziran’da atılan gazete başlıkları eğilimlerine göre sonucu farklı tanımlıyordu: Sun “Tarihimizde önemli dönüm noktası”, Mail “Siyasi deprem”, Express “Bağımsızlık günü”, Mirror “Dağınık Krallık”, Times, “Britanya’nın Brexit isyanı”, Financial Times “Küresel mali piyasalarda karışıklık” ve Sterlinin değerindeki düşüşten söz ediyordu.

Referanduma birkaç hafta kala ayrılma yönündeki oylar kimi anketlerde önde görülse de, İşçi Partili milletvekili Jo Cox’un faşist bir örgüt üyesi tarafından öldürülmesi, AB’de kalma yönündeki atmosferi güçlendirmişti. Öyle ki, 23 Haziran gecesi sandıklar kapanıp oylar henüz yeni sayılmaya başladığında, ayrılma yönünde kampanyanın önemli aktörü UKIP lideri Nigel Farage, referandum sonucunun AB’de kalmaktan yana çıkacak göründüğünü ve yenilgiyi kabul ettiğini açıkladı. Ancak ilerleyen saatlerde durumun hiç de öyle olmadığı ve 17 milyon kişinin AB’den ayrılmak için oy kullandığı görüldü.

Peki AB’den ayrılma yönünde oy kullanan bu 17 milyon hangi kesimlerden oluşuyordu? Bu konuda coğrafi, sınıfsal ve demografik ayrımlar yapılıyor. Birleşik Krallık’ı oluşturan İskoçya ve Kuzey İrlanda’da AB’de kalma yönünde oylar ağır basarken, İngiltere ve Galler’de çoğunluk ayrılma yönünde oy kullandı. İngiltere’nin Londra ve Manchester gibi kozmopolit büyük kentlerinde çoğunluk AB’den yana oy kullanırken, 1990’larda imalat sanayisi çökertilmiş, üretimin ucuz olduğu ülkelere kaydırıldığı, işsizliğin ve yoksulluğun yoğun olduğu, iş güvencesi, eğitim ve konut olanaklarından yoksun kuzey bölgelerinde hükümete tepkiyi de içeren bir AB karşıtı tutum hakim olmuştu. Aynı şekilde maden ve gemi inşa sanayinin bitirildiği, benzer sorunlar yaşayan Galler’de de aynı sonuç alınmıştı.

İş ve meslek sahibi olan, AB’nin serbest dolaşım nimetlerinden yararlanan orta ve üst sınıflar AB’de kalmaktan, işsizliğin ve yoksulluğun yaygın olduğu, kemer sıkma politikalarından en fazla etkilenen işçi ve emekçilerin, yoksulların önemli bir kısmı ayrılmaktan yana oy kullanmıştı.

Siyasi yorumcular, buna, toplumdaki derin bölünmenin göstergesi olarak dikkat çekiyor. “Birleşik Krallığı Birleştirmek: Brexit Sonrasında Ne Var?” başlıklı makalesinde¹ Anand Menon, bu durumu “küreselleşmenin geride bıraktığı kesimler arasında yöneticilere karşı oluşmuş yaygın güvensizlik duygusu” ve “İngiliz toplumunda eskiden beri var olan çatlakların yüze vurması”, “halkı yeterince temsil etmeyen sisteme karşı bir siyasi protesto” şeklinde ifade ediyor. İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn ise bunu “kendisini siyasal sistemin dışında bırakılmış hisseden kesimlerin tepkisi” olarak adlandırdı.

Neoliberal politikalar ve 2007-8 ekonomik krizi sonrasında yoğunlaşan kemer sıkma politikalarından en çok etkilenen, işsiz kalan, sosyal yardımları kesilen, ücretleri dondurulan, iş güvencesi olmayan, eğitim ve sağlık hizmetleri sınırlanan, konut sorunu yaşayan emekçiler, işsizler, yoksullar hükümete tepkisini AB’den ayrılma oyuyla ifade etmişti.

Bunda, AB’ye sonradan katılan Doğu Avrupa ülkelerinden Britanya’ya olan göçün de etkisi vardı. İş güvencesi olmayan, göçmenleri ucuz işgücü sağlayan tehdit olarak gören emekçiler, AB’den çıkmayı savunan Muhafazakâr Parti kanadı ve UKIP tarafından göçmen sorununun kampanya sırasında sürekli gündeme getirilmesinin de etkisiyle, ayrılma yönünde oy kullandı.

Kimileri bu kesimleri eğitimsiz ve ırkçı olarak niteleyip hor gördü. Bu yaklaşımla hareket eden birçok çevre, ikinci bir referanduma gidilmesi ya da parlamentonun referandum kararını iptal etmesi için İnternet üzerinden başlatılan bir kampanyada 4 milyonu aşkın imza topladı.

Oysa bunların tümünün göçmen düşmanı ya da UKIP taraftarı olmadığı, İşçi Partisi’nin oy tabanını da kapsadığı bir gerçekti. Ayrıca bunlardan tamamen farklı olarak Muhafazakâr Parti’nin Avrupa’ya kuşkuyla bakan kanadının çağrılarına kulak vererek Britanya’nın AB dışında ekonomik ve ticari olarak çok daha büyük gelişme kaydedeceğine inanan, AB’nin siyasal, ekonomik ve askeri bakımdan merkezileşme girişimlerini Britanya açısından sorun olarak gören orta ve küçük sermayeyi temsil eden kesimler de vardı.

Ancak kampanya sırasında göçmenler sorununun ırkçılık düzeyine varacak şekilde gündemde tutulması, referandum sonrasında yabancılara yönelik fiziksel ve nefret saldırılarının artmasına neden oldu.

ESKİYE SÜNGER ÇEKME

Referandum sonucunun kendi istediği yönde çıkmaması üzerine Başbakan David Cameron 24 Haziran’da yaptığı açıklamada, Başbakanlıktan ve Muhafazakâr Parti liderliğinden istifa edeceğini, ancak görevden ayrılmak için partinin yeni liderinin belirlenmesi sürecinin tamamlanmasını ve Ekim ayı başındaki parti konferansına kadar bekleyeceğini söyledi.

Ancak gelişmeler öyle hızlı oldu ki, İçişleri Bakanı Theresa May 13 Temmuz’da yeni Başbakan olarak görevi devralmıştı bile. Muhafazakârlar liderlik yarışını uzatmanın partinin bölünmesi tehlikesini barındırabileceğini fark edip harekete geçmişti. Gerçekten de, bu tehlike tümüyle ortadan kalkmasa da, May’in “akıllıca” görülen kabine seçimi sayesinde şimdilik gündemden düştü denebilir.

May, kendisi AB üyeliğinden yana olsa da, Muhafazakâr Parti içinde Brexit kampanyasının önde gelenlerinden biri olan eski Londra Büyükşehir Belediye Başkanı Boris Johnson’u Dışişleri Bakanı, yine AB’den ayrılma yanlısı olan David Davies’i de Brexit sürecini idareden sorumlu bakan olarak atadı.

Cameron’un kabinesinde yer alan hemen hemen tüm bakanları görevden alması, May’in geçmişe sünger çekme isteğinin ifadesi olarak değerlendiriliyor.

Gerçekten de May, halkın kemer sıkma politikalarına tepkisinin farkındaydı. Cameron’un Maliye Bakanı George Osborne’u da görevden almadan hemen önce, Osborne kemer sıkma programının planladıkları sürede başarıya ulaşamayacağını, daha geniş bir sürece yayılması gerekeceğini açıklamıştı. Parti liderliği ve yeni başbakan olmak için adaylığını açıklarken yaptığı ilk konuşmada May, Muhafazakâr Parti’yi çalışanlara, emekçilere hizmet eden bir parti haline getirme sözü veriyordu.

“İşçiler büyük firmaların yönetim kurullarında yer alacak, bu şirketlerin genel müdürlerinin aşırı yüksek ücretlerine sınır konacak, hisse sahiplerinin bu konudaki önerileri dikkate alınacaktı.”

May, politikacıların işçi sınıfına mensup ailelerin ne zor koşullarda yaşamını sürdürdüğü konusunda fikir sahibi olmadığını, sadece imtiyazlı kesimler için değil, herkes için işleyen bir vizyona ihtiyaç olduğunu ifade etti.

Ayrıca Britanya’nın içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik belirsizlikten çıkması, dünyada yeni bir rol üstlenmesi, partide birliği sağlayacak güçlü bir liderlik ihtiyacından söz ediyordu.

Brexit gibi belirsizlikler içeren ve partideki bölünmenin henüz tümüyle aşılmamış olduğu böylesine zorlu bir dönemde bu tür manevralarla halkın tepkisini hafifletmek amacıyla alınan bu tedbirler, kimileri tarafından neoliberal sisteme çekilen rötuşlar olarak görülürken, kimi de bunu Muhafazakâr Parti’nin sağdan merkeze doğru kayma işareti olarak değerlendiriliyor.

Yeni Başbakan Theresa May ise kendi partisi içinde AB konusundaki bölünmüşlüğü giderme ve hükümetin şimdiye kadar uyguladığı politikalardan hoşnutsuzluğunu referandumda AB’den ayrılma yönünde oy kullanarak gösteren kesimlere yönelik “mavi yakalı muhafazakârlık” olarak ifade eden politikaları hayata geçirme eğiliminde olduğunu gösterdi. Aslında bunlar, partiyi modernleştirmeye yönelik Cameron’un başlattığı girişimin devamıdır denebilir. Halktan kopuk, elitlerin ve zenginlerin partisi olarak tanınan partiye daha geniş kesimlere hitap eden ve daha “insancıl” bir yüz takınarak siyasi kriz yaşadığı bir süreci daha az hasarla atlatma amaçlı bir girişim.

Muhafazakâr Parti destekçisi sağcı Spectator dergisinin 16 Temmuz tarihli sayısında James Forsyth şöyle diyordu: “May, AB referandumunda statükonun yenilgisinin Avrupa sorunundan öte olduğunu, pekçok kişinin ekonominin kendi yararına işlemediği hissinden kaynaklandığını anlıyor. Brexit sonrası Britanya’nın en büyük zorluklarından biri, kapitalizmin kabul edilemez görüntülerine karşı bir şeyler yapmak gerekirken, ülkeyi de yatırımlar için cazip hale getirmektir.”

Fakat May hakkında uyarı da yapılıyor: “Muhafazakâr Parti Theresa May’e yüzünü döndü, çünkü büyük belirsizliklerle karşı karşıya olunan bir zamanda istikrar sunduğu düşünülüyor… Ama beklenmedik radikal girişimleriyle, Britanya’ya Brexit’in ötesine geçecek değişiklikler getirmesi söz konusu olabilir.”

BİRLEŞİK KRALLIK PARÇALANABİLİR Mİ?

Forsyth’ın sözünü ettiği bu değişikliklerden biri de Birleşik Krallığın idari yapısıyla ilgili olabilir. Referandumda Brexit kararı çıktığı için AB’de kalmaktan yana olan İskoçya’nın yeniden bağımsızlık referandumuna gitmesini gerektirmeyecek bir yapılanmaya geçilebilir.

Referandumda İskoç seçmenlerin yüzde 62’si AB’de kalma isteğini ifade etti. Bu, sömürgeci İngiliz burjuvazisine tepkinin, yeni bir bağımsızlık referandumunun yolunu açmanın çabası olduğu kadar, AB ile ilgili yanılsamaların da bir yansımasıydı.

İskoçya’da bölgesel hükümeti oluşturan İskoç Ulusal Partisi (SNP) referandum öncesi yaptığı açıklamalarda, İskoç halkının çoğunluğunun AB üyeliğinin devamından yana olduğunu, Birleşik Krallık genelinde aksi yönde karar çıkması halinde İskoçya’da yeniden bağımsızlık referandumuna gitme koşullarının oluşacağını söylemişti.

1707’den bu yana İskoçya’yı Birleşik Krallık adı altında kendisine bağlamış olan İngiliz hakim sınıfları 300 yılı aşkın bu birliği bozmak, başta petrol gelirleri olmak üzere İskoçya’daki zenginliklerden mahrum olmak, bu ülkeyi kendi hakimiyetinden çıkarmak istemiyor elbette. 2014’teki ilk bağımsızlık referandumunda İskoç ulusalcılarının az bir farkla yenilmesinde onların bu yöndeki yoğun çabası etkili olmuştu.

Başbakan May’in yaptığı ilk işlerden biri, Brexit müzakereleri konusundaki planları görüşmek üzere İskoçya’da ulusalcı SNP lideri ve hükümet başkanı Nicola Sturgeon’ı ziyaret etmek oldu. May, Britanya’nın Brexit yaklaşımı konusunda İskoçya’nın desteğini almadan, AB’den çıkış sürecini başlatacak 50. maddeyi devreye sokmayacaklarını açıkladı. Yani Birleşik Krallığı oluşturan dört ülkenin onayını almadan bu sürecin başlamayacağını ifade ederek, Krallığın bütünlüğünü korumakta kararlı olduğu mesajı verdi. Aynı zamanda, İskoçya’nın AB’de kalma arzusunun dikkate alınacağını ve Brexit sürecinde açık ve esnek olunacağını vurguladı.

Sturgeon ise, İngiltere ve Galler AB’den ayrılsa bile İskoçya’nın hem AB, hem de Birleşik Krallık içerisinde kalması için bir yol bulunabileceğini belirtti. Daha önce görülmedik gelişmeler yaşandığını ifade eden Sturgeon, önceden mümkün görülmeyen şeylerin yeniden düşünülebileceğini vurguladı.

19 Temmuz’da Telegraph gazetesinde yayımlanan bir haber² buna dair ilk ipuçlarını verdi. Parlamentonun Karma Anayasal Reform Grubu, Birleşik Krallığı federasyona dönüştürecek önerilerini açıklamıştı. Buna göre, merkezi hükümetin kendi uygun gördüğü alanlarda idareyi İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda yerel hükümetlerine devretmesi yerine, İngiltere de ayrı bir birim olacak şekilde bunlar ayrı birer ülke halinde kendi seçtikleri alan ve ölçülerde kendi işlerini idare edecek ve yine kendi seçtikleri alanlarda gönüllü olarak merkezi yönetime bağlanacaktı.

Referandumda Kuzey İrlanda da yüzde 55 ile AB üyeliğinin devamından yana oy kullandı. Tıpkı İskoçya hükümeti gibi, K. İrlanda koalisyon hükümetinin küçük ortağı Sinn Fein de Brexit durumunda Kuzey İrlanda halkının AB üyesi İrlanda Cumhuriyeti ile birleşmesi için referandum yolunun açılacağını vurgulamıştı. Federasyon çözümü şimdilik sadece bir öneri olsa da, Cumhuriyetçi-Katolik ve Protestan-Birleşik Krallık yanlısı ayrımları derin olduğu için Kuzey İrlanda’da kabul ve uygulaması biraz daha sıkıntılı olabilir.

Böylece Birleşik Krallığı koruyarak, AB’nin de onayıyla her ülkenin istediği gibi AB üyeliğinin devamının mümkün olup olmayacağını zaman gösterecek.

İŞÇİ PARTİSİ’NDE İÇ SORUNLAR

İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, kazanılmış işçi haklarının korunması ve AB’de kalarak onu dönüştürme gerekçesiyle Britanya’nın AB üyeliğinin devamından yana tutum aldıklarını açıklamış, ancak bu yönde aktif bir kampanya yürütmemişti. Brexit kararının çıkmasıyla bütün oklar Cameron’dan çok ona yöneldi. Cameron istifa ederek suçlanmaktan kurtulmuştu. Corbyn ise, başta kendi partisinden milletvekilleri olmak üzere AB üyeliğinden yana kesimler tarafından kampanyada yeterli çaba göstermemiş olmakla, başarılı bir muhalefet sergilememekle suçlanıyordu.

Corbyn Eylül 2015’te parti üyelerinin yüzde 60’a yakınının oyunu alarak bütün adayları geride bırakmış, parti liderliğine seçilmişti. Fakat başta partinin sağ kanadı olmak üzere milletvekillerinin çoğu Corbyn’in “parlamenter sosyalist” söylemlerine karşı çıkıyor, politikalarını marjinal buluyor ve bu şekilde orta sınıfların desteğini alamayacakları için iktidara gelemeyeceklerine inanıyor. Bunlar, partiyi sola kaydıran Corbyn’e karşı, partinin merkez sol bir parti olarak yoluna devam etmesi gerektiğini savunuyor.

Parti içinde yapılan güven oylamasında Corbyn partili milletvekillerinin sadece beşte birinin desteğini aldı. Bunun üzerine istifası istendi. Fakat Corbyn, üyelerinin oyuyla meşru bir zemine dayandığını söyleyerek bunu reddediyor. Muhalifleri birlik halinde Owen Smith’in adaylığını destekleyeceklerini açıkladı. Eylül ayında parti üyelerinin oyuyla yeni lider belirlenmiş olacak.

Referandum sonrasında, partiye 100 binden fazla yeni üye kaydoldu. Ayrıca Temmuz ayında iki günlük özel kayıt döneminde 183 bin üyelik başvurusu yapıldı. Bunların büyük çoğunluğunun Corbyn’i destekleyeceği tahmin ediliyor. Parti tarihinde üye sayısı ilk kez yarım milyonu aştı. Tarihsel olarak partiyle güçlü bağlara sahip olan sendikaların birçoğu da Corbyn’i destekliyor. Ayrıca tabandan yürütülen Momentum hareketi de partide sol çizgiyi hakim kılmaya çalışıyor.

Ancak herkesin “sol”dan anladığı farklı. Corbyn’in gölge maliye bakanı John McDonnell’in “Yeni Ekonomi” tartışmaları kapsamında atadığı danışmanlar kurulunda yer alan –bunlar arasında 21. Yüzyılda Kapital kitabının yazarı Thomas Pikkety ile Yunanistan’ın eski maliye bakanı Yannis Varoufakis gibi isimler de yer alıyor– ve kendisini radikal sosyal demokrat olarak tanımlayan gazeteci-yazar Paul Mason, İşçi Partisi ile ilgili şu gelişmeleri öngörüyor:

“Eylül’de parti konferansına Corbyn liderliğinde gidersek ciddi yapısal ve politika değişiklikleri göreceğiz. Parti demokratikleşecek, tabandan kampanya yürüten bir örgüte dönüşecek ve temel sorunlarda sola kayacak. MYK’sında da üyelerin politikasını temsil eden Corbyn yanlıları olacak ve partideki düşmanca unsurların yürüttüğü bürokratik sabotajı durdurabilecek.

“Bunu engellemek için yapabilecekleri tek şey parti içinde bir iç savaş çıkarmaktır. Corbyn’i bu liderlik seçimlerine katmamak için ellerinden geleni yapmalarının nedeni bu. Eğer bu dönemeçte kazanamazlarsa İşçi Partisi radikal bir sosyal demokrat parti olacak. Uzun süredir olduğundan tamamen farklı bir yola girecek.”³

Mason, İşçi Partisi tabanının “işçi sınıfı bir baba ile orta sınıf bir anne” olarak nitelendiğini ve bunları aynı proje etrafında birleştirme gibi stratejik bir sorunu olduğunu, Corbyn’in de radikal ekonomik politikalarla buna çözüm getirdiğini söylüyor.

Fakat siyasi yorumcular İşçi Partisi içinde milletvekilleri ile üyelerin seçtiği lider arasında böylesine çatışmalı bir durumun fazla süremeyeceğini söylüyor.

İşçi Partisi ile ilgili bir başka projeksiyon da partinin bölünmesini öngörüyor. Liberal Demokrat Parti lideri Tim Farron, bugünkü siyasi ortamın, Liberal Demokratlar ile İşçi Partili milletvekilleri arasında yeni bir siyasi parti ya da ortanın solu bir ittifak için tarihi bir fırsat olduğunu ifade ediyor.⁴

Ayrıca Cameron’un istifası sonrasında kimin başbakan olacağı henüz belli değilken, Britanya’nın AB’de kalmasını isteyen Muhafazakâr ve İşçi Partili milletvekillerinin, Brexit’i destekleyen bir Muhafazakâr adayın başbakan olması ve Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi lideri olarak kalması halinde yeni bir siyasi parti kurma konusunda gayri resmi ön görüşmelerde bulunduğu ortaya çıktı.⁵

İki partide kutuplaşma oluşması halinde, geçmişteki Sosyal Demokrat Parti benzeri bir merkez partisinin oluşturulması konusundaki görüşmelerin ciddiye alınması gerektiği belirtiliyor.

Bazı yorumcular ise, Corbyn karşıtlarının onu tasfiye etmekten vazgeçmeyeceğini söylüyor, ancak İşçi Partisi’nin bölünme ihtimalini gerçekçi bulmuyor.

Bu gelişmeleri, biraz da, sermayenin ihtiyaçları ve buna göre siyasi aktörleri konumlandırma çabalarının yanı sıra sınıf hareketinin gücü belirleyecek.

Ancak bugün Britanya’da sınıftan yana ilerici güçlerin büyük kısmı, İşçi Partisi’ni halkçı sol bir çizgiye taşıma çabası içinde olan Corbyn’i destekliyor. Bunun sadece Corbyn’in liderlik meselesi olmadığı, uygulanan neoliberal politikalara ve kemer sıkma politikalarına karşı halkın ihtiyaçlarına cevap verecek politikaları desteklemek, yeni kazanımlar elde etmek için ona sahip çıkmak gerektiği vurgulanıyor.

Corbyn’in kilit önemdeki hizmetlerin kamulaştırılmasından çok da öteye gitmeyen, düzen içi sınırlar içinde kalsa da, sosyalist ve halkçı söylemleri, savaş karşıtı politikaları, başta gençler olmak üzere bugüne kadar siyasete uzak durmuş toplumsal kesimlerin ilgisini çekiyor. Ancak baskılanma halinde onun bazı politikalarından taviz verdiği de görüldü. Örneğin daha önceleri Britanya’nın NATO’dan çekilmesini savunan Corbyn, liderlik seçimleri sırasında bu sorun açıldığında, “halk arasında böyle bir eğilim olmadığını” ifade ederek sadece bu kurumun rolünün sınırlanması gerektiğini vurgulamış ya da AB referandumunda olduğu gibi, daha önceki AB karşıtlığından vazgeçerek “AB içinde kalıp orada reformlar yapılmasını sağlama” yönünde tutum açıklamıştı.

BREXİT EMEKÇİLER AÇISINDAN NE İFADE EDİYOR?

Referandum’da Brexit yönünde kullanılan 17 milyon oyun büyük çoğunluğunun bazı kesimlerin nitelediği gibi “göçmen karşıtı ırkçı cahiller”den çok, yoksulluğu, işsizliği, iş güvencesinden yoksunluğu, sağlık, eğitim ve konut gibi temel ihtiyaçlarını karşılamada çektiği sıkıntılardan AB’nin neoliberal politikalarını sorumlu tutan, siyasetçilerin kendisini temsil etmediğini düşünen ya da bunlardan dolayı hükümete tepkisini ifade eden geniş halk kesimlerine ait olduğunu görmek gerekir.

Aynı şekilde, Brexit kampının sıkça kullandığı göçmen karşıtı platforma düşmemek için ve ırkçılığın körükleneceği korkusuyla, AB’ye karşı olduğu halde üyeliğin devamından yana oy kullanan çok sayıda emekçi olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir.

UKIP gibi, mülteci ve göçmenleri geniş kitlelerin yoksullaşmasının sorumlusu olarak gösterip kendisini AB’ye karşı ulusal çıkarların savunucusu ilan eden sözde halkçı aşırı sağ güçlerin aslında halkı bölerek burjuvazinin sömürüsüne, hak ve özgürlüklerini kısıtlamasına hizmet ettiği iyi teşhir edilmelidir.

Britanya’da sınıftan yana güçler dağınık, dar ve zayıf oldukları için, referandum kampanyası sırasında, AB’nin emekçilerin değil tekellerin temsilcisi olduğu, emekçilerin haklarını koruma gibi bir işlevi olmadığı ve bu yönde dönüştürülemeyeceği, AB’den kaynaklandığını düşündükleri sorunlarının aslında kendilerine dayatılan “evet” ya da “hayır” oyuyla çözülemeyeceği, asıl çözümün kendi talepleri için Britanya burjuvazisine karşı mücadeleyi genişletmekten geçtiği gerçeğini geniş halk kesimlerine anlatamadı.

Öte yandan sendikaların, sol reformistlerin AB yanlısı tutum alarak oynadığı aldatıcı rol, işçilerle sermaye arasındaki çelişkilerin üstünü örten tutumları, işçi kitlelerinin sorunları üzerinden demagoji yapan ve AB’yi eleştiren sağ popülist güçlere alan açtı.

AB’nin Britanya’daki işçilerin kazanılmış haklarını koruyacağı inancıyla referandumda üyeliğin devamından yana oy kullanma çağrısı yapanlara ise gerekli cevabı Financial Times gazetesinden bir alıntıyla verelim.

5 Nisan 2016 tarihli gazetenin “Britanyalı işçilerin hakları bakımından Brexit pek bir şey ifade etmiyor” başlıklı makalesinde Sarah O’Connor şöyle diyor kısaca:

“AB sanıldığı kadar çok çalışma hakkından sorumlu değil. Britanya ‘Eşit Ücret’ yasasını AB üyesi olmadan önce 1970’te kabul etmişti. Cinsiyet ve ırk ayrımcılığına karşı yasaları da önceden vardı. Doğum izni ise AB’nin alt sınırı olan 14 hafta devreye girdiğinde ondan daha uzundu.

“Britanya’nın işgücü piyasası AB içinde yasalarla en az düzenlenmiş olanı. OECD istihdam koruma endeksine göre Britanya 34 zengin ülke arasında 31. sırada yer alıyor. Ayrıca uzmanlar AB’den ayrılma halinde hiçbir hükümetin bu hakları sınırlayarak seçmen karşısına çıkamayacağını söylüyor.”

“Sendikaların greve gitmesini zorlaştıran ve güvencesiz işleri artıran uygulamalara karşı kaygılar dile getiriliyor. Fakat bunların hiçbiri AB ile ilgili değil, ülke içi sorunlar.”⁶

Bütün bunlardan hareketle, son söz olarak, Brexit sürecinin Britanya’da emekçiler lehine sonuçlanmasını sağlayacak şeyin, dayatılan neoliberal politikalara, tasarruf tedbirlerine, sosyal hizmetlerdeki kesintilere, işsizliğe, harçlara, çevre talanına, savaşa ve militarizme karşı işçi sınıfının, sınıf bilinçli örgütleri öncülüğünde en geniş emekçi halk kitlelerini katarak yürüteceği mücadeleden geçtiğini söyleyebiliriz.

Bugün pratisyen hekimlerin, öğretmenlerin, öğrencilerin, demiryolu işçilerinin yürüttüğü mücadeleler, tasarruf politikalarına karşı yürütülen kampanyalar üzerinde inşa edilecek bu mücadelenin temellerini oluşturuyor.

Brexit sürecinin işçi ve emekçiler lehine sonuçlanması da bu mücadelenin genişliğine ve kararlılığına bağlı olacaktır.

Dipnotlar

1. Foreign Affairs, 6 Temmuz 2016.

2. Philip Johnston, “To preserve the union we might have to go our separate ways”, The Telegraph.

3. Paul Mason, “Corbyn lives to fight another day”, www.jacobinmag.com, Jacobin Magazine, 29 Haziran 2016.

4. “Tim Farron: I won’t rule out creating new political party out of post-Brexit chaos”, www.indipendent.co.uk, The Independent, 17 Temmuz 2016.

5. http://www.theguardian.com/politics/2016/jul/09/labour-tory-mps-talk

6. https://next.ft.com/content/7067d5e0-fa4e-11e5-b3f6-11d5706b613b

Birleşik Avrupa hayali, Brexit ve gelecek hesapları

Yücel Özdemir

Avrupa’da, ABD’dekine benzer ulus-devlet üstü bir “Avrupa Birleşik Devletleri”ni kurma fikrinin kökleri 18. yüzyıla kadar uzanıyor. Kimi kaynaklara göre, “Birleşik Avrupa Devletleri” kavramı, ilk olarak, ABD’nin “kurucu babası” olarak tarihe geçen George Washington tarafından, 1776’da Fransız general ve politikacı Marquis de La Fayette’e gönderilen mektupta ifade edilmiş. Washington mektubunda, “Biz yavaş yavaş bütün dünyada filizlenecek özgürlük ve birliğin tohumunu attık. Bir gün, bizdeki Birleşik Devletler gibi Avrupa Birleşik Devletleri de kurulacak ve bütün ulus devletlerin kanun koyucusu olacak.”¹ cümlelerine yer vermiş.

Washington tarafından bu şekilde tanımlanan “Avrupa Birleşik Devletleri” sonraki yıllarda da ara ara gündeme geliyor. 1848-49 Devrimi döneminde de Fransız yazar Viktor Hugo (1802-1885) kuvvetli bir şekilde gündeme getirmiş. Hugo, 1849’da, Pasifistler Kongresi’nde şöyle diyor: “Bir gün gelecek iki büyük ülkeler grubu Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birleşik Devletleri eski dünyayı süsleyecek. İster benimsensin ister reddedilsin, birlik fikri, hiç durmadan yakılıp kasılıp kavrulan bir kıtanın bin yıllık hülyası olarak her zaman varlığını sürdürecektir.”²

“Birleşik Avrupa”, en çok da Hugo’nun ikinci cümlesinde sarf ettiği “yakılıp yıkılan kıta” döneminde gündeme gelmiş. Çünkü yüz yıllardır kıta üzerine egemenlik kurmak isteyen bütün uluslar, vahşi, acımasız savaşlara başvurmuş; Germenlerin Franklara, Frankların Anglikanlara, Romalıların bütün kıtaya açtığı savaşlardan yorulan halklarsa, bu savaşların artık bitmesi ve bir arada barış içerisinde yaşama özlemiyle “Birleşik Avrupa” fikrine sıcak bakmıştır.

Bu fikir, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı (1914-18) öncesinde ve sonrasında ise çok daha yoğun bir şekilde tartışmalara neden olmuştur.

Modern silahlarla yapılan ilk kanlı savaşın faturasının Avrupa halklarına maliyeti çok yüksekti. 20 milyon insanın canına mal olan bu savaş, “geciken emperyalist” olarak dönemin Prusyası’nın (Almanya) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na verdiği “açık çek”le başladı. Alman burjuvazisinin İngiltere’nin Avrupa üzerindeki egemenliğini kırmak, Fransa’yı geriletmek ve kıtaya egemen olmak için tetiği çektirdiği bu ilk büyük savaş, asıl olarak, Avrupalı emperyalist devletler arasındaki ilk büyük paylaşım savaşıydı. Bu savaşta, Fransa ile İngiltere aynı cephede yer alırken, Almanya müttefikleriyle karşı cephedeydi.

Birinci Paylaşım Savaşı öncesi ve sonrasında “Birleşik Avrupa” fikri dönemin Marksistleri arasında da yoğun şekilde tartışıldı. Kapitalizm koşullarında bunun mümkün olduğunu savunan revizyonistlerin en önemli argümanlarının başında yine “barış” geliyordu. Lenin’in öncülüğünü yaptığı komünistler ise, “Kapitalizm koşullarında Birleşik Avrupa Devletleri’nin kurulmasının mümkün olmadığını, olması durumunda ise bunun gerici”³ olacağını savundular.

Savaşta kendi ulusal burjuvazisine destek veren İkinci Enternasyonalciler de bu slogana sıkıca sarıldılar ve durmadan bunun mümkün olduğunu ileri sürdüler. Hatta Weimar Cumhuriyeti döneminde artık iyice gericileşen Alman Sosyal Demokrat Parti (SPD), 1923’te “Birleşik Avrupa Devletleri”nin kurulmasını parti programına bile yazdı ve bu talep 1959’a kadar programda kaldı. Hâlbuki kaldırıldığı yıllar, aynı zamanda bugünkü Avrupa Birliği’nin (AB) temellerinin atıldığı yıllardı.

İkinci Paylaşım Savaşı’nda, Avrupalı emperyalist devletler bir kez daha kıtayı kasıp kavurdu. Bedeli, Birinci Paylaşım Savaşı’ndan daha ağır oldu. 50 milyona yakın insan hayatını kaybetti. Toplama kampları, Hitler faşizmi, Almanya’nın ikinci kez yenilgisi ve Sovyetler Birliği ile ABD’nin dünya siyasetinin iki yeni önemli güç olarak çıkmaları süreci…

Paylaşım sürecine diğer emperyalistlere göre gecikmeli dahil olan Alman emperyalizmi bir kez daha kıtaya egemen olmak için büyük bir savaşın tetikçisi olmuş, bu emelini gerçekleştirmek için en barbar yönetim biçimi olan faşizme başvurmuştu. 1 Eylül 1939’da Polonya’ya açılan savaşla başlatılan İkinci Paylaşım Savaşı sırasında Alman emperyalizminin hedefinde Fransa da vardı. Ülke Hitler faşizmi tarafından işgal edildi, İngiltere ve Sovyetler’e karşı cephe açıldı. İkinci Paylaşım Savaşı’nda, Fransa ile İngiltere yine Almanya’ya karşı kader birliği yapmış, aynı cephede yer almışlardı.

Savaş bittiğinde Avrupa’da bu kez “Birleşik Avrupa” fikrini yüksek sesle ifade edenler, sadece aydınlar, İkinci Enternasyonal uzantıları değillerdi, aynı zamanda bu talep burjuvazi cephesinde de daha yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Zira Avrupa devletlerinin girmiş olduğu savaş her açıdan büyük bir yıkıma yol açmıştı. Bu nedenle başından beri “barış”la bağlantılı ifade edilen “Birleşik Avrupa” talebi bu sefer öncesine göre daha fazla destek gördü.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiltere’nin başbakanlığını yapan Winston Churchill, 1946’da Zürich Üniversitesi’nde “Genç Akademisyenlere” yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Kısa bir sürede bütün Avrupa’yı özgür ve mutlu yapacak bir ilaç var. Bu ilaçla Avrupa ailesinin yenilenmesinde. Avrupa’ya barış, güvenlik, özgürlük getirecek bir düzen vermeliyiz. Bir şekilde Avrupa Birleşik Devletleri’ni kurmak zorundayız.”⁴

Churchill’in savaşın bitiminden hemen sonra yaptığı bu konuşmada barış ve özgürlüğe yaptığı vurgular önemli. Bir bakıma kıta Avrupası’nda yeni savaşların olmamasının yolunun “Birleşik Avrupa”dan geçtiğine inanıyor.

Benzer cümleler, daha sonra kurulacak Federal Almanya Cumhuriyeti’nin (FAC) ilk başbakanı olacak Konrad Adenauer’in 6 Mart 1946’da verdiği demeçte de var: “Umudum, fazla uzak olmayan bir zamanda Almanya’nın da parçası olduğu Birleşik Avrupa Devletleri’nin kurulmasıdır. Savaşların çok olduğu dünyanın bu kıtasından kalıcı barış kutsamalı.”⁵

Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle ise, sonraki yıllarda Atlantik’ten Urallar’a uzanan Avrupa Birleşik Devletleri düşüncesinin, federal Avrupa değil, konfederal bir “Vatanlar Avrupası” olması gerektiğini söylemişti. Böylece, daha o zaman “Birleşik Avrupa”nın nasıl olması gerektiği konusunda farklı görüşler ortaya atılmaya başlanmıştı. Bugün de Almanya ile Fransa arasında “Birleşik Avrupa”nın federal mi konfederal mi olması gerektiği konusunda net bir görüş birliği bulunmuyor.

OLAĞANÜSTÜ KOŞULLARDA HIZLANAN SÜREÇ

İkinci Paylaşım Savaşı’nın sonuna doğru gelindiğinde, 100-150 yıl önce “barış” vurgusuyla dillendirilmeye başlanan ancak somut bir adımın atılmadığı “Birleşik Avrupa” sürecinin savunulmasında, asıl olarak, “Soğuk Savaş” yıllarında olağanüstü sayılabilecek hızda ilerleme sağlandı. Bunun başlıca nedeni, dönemin kapitalist devletlerinin savaşlardan dersler çıkarıp “barış içerisinde yaşama”ya karar vermek istemesi değildi elbette. Ama Sovyetler Birliği (SSCB) gibi yeni bir gücün Avrupa ve dünyada hızla yükselişe geçmesinin savaşsız bir dünya isteyen halkların ve emekçilerin dikkatini çekmeye başlamasıydı. Eski emperyalist-sömürgeci devletlerin kaybettiği ya da zayıflayarak çıktıkları İkinci Paylaşım Savaşı’ndan asıl olarak ABD ve SSCB güçlenerek çıkmıştı. “Yeni dünya” artık bu iki güç etrafında oluşacak kamplaşmaya göre biçimlenecekti.

SSCB’nin Hitler faşizmine karşı elde ettiği büyük başarı ve Doğu Avrupa’da kurulan halk demokrasileri, Avrupa’daki kapitalist ülkeler arasında derin bir SSCB ve sosyalizm korkusu yarattı. Bu nedenle aralarındaki çelişkileri minimuma indirerek, ekonomik ve siyasi olarak bir arada bulunma onlar için adeta bir zorunluluk haline geldi. Yeni yükselen güç ABD’nin SSCB’yi durdurma planının altında da bu politika yatıyordu.

İşte bugün Brexit’le birlikte çatırdama ve küçülme süreci yaşayan AB’nin temelleri asıl olarak SSCB’nin yükselmesi ve “Soğuk Savaş”ın başladığı olağanüstü koşullarda atıldı ve bugünlere gelindi.

1951’de, Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un katılımıyla kurulan “Avrupa Kömür ve Çelik Birliği” (AKÇB), bugünkü AB’nin temelini oluşturuyor. Avrupalı kapitalistlerin bir araya gelerek, kıta üzerinde SSCB’ye karşı güçlü bir birlik kurma planı, o dönem ABD tarafından yürütülen “Soğuk Savaş”ın da bir parçasıydı. ABD’nin bütün çabası, kendisinin yedeğinde bir kapitalist cephe yaratmaktı. Bu, anti-komünist strateji, Avrupalı kapitalistlerin de işine yarıyordu.

AKÇB’ni bir yana bırakırsak, bugünkü AB’nin tarihi açısından 1957’de imzalanan Roma Anlaşması başlangıç kabul ediliyor. O günden bu yana geçirilen aşamalara baktığımızda, İngiltere’nin ayrılma kararıyla (Brexit) AB’nin üçüncü evrenin başında olduğu söylenebilir.

BİRİNCİ EVRE: SSCB’YE KARŞI BİR ARADA BULUNMA ZORUNLULUĞU

Bugünkü AB’nin birinci evresi, Roma Anlaşması’yla Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kurulmasıdır. Batı Avrupa ülkelerini SSCB’ye karşı ekonomik ve siyasi açıdan bir arada tutma anlamına gelen bu dönem, aynı zamanda, yükselen ABD’nin kanatları altında yaşamayı kabul etmenin başladığı süreç olarak da okunabilir. SSCB’ye karşı askeri işbirliği ise, aynı dönemde asıl olarak NATO şemsiyesi altında yürütüldü. Batı Avrupa’nın birçok ülkesi bu süreçte adeta ABD’nin kışlası haline getirildi. Savaşın mağlubu Almanya, adeta dayatılan bütün şartları kabul etmek zorunda kaldı. Bu nedenle Almanya, süreç içerisinde Avrupa’da ABD’nin ayak bastığı en önemli ülke oldu. Yine Almanya, aynı dönemde, ABD öncülüğünde Batılı kapitalistler tarafından SSCB’ye karşı yürütülen savaşın ön cephesi haline getirildi. Ve denebilir ki “Soğuk Savaş” asıl olarak Almanya üzerinden kazanıldı.

“Soğuk Savaş” nedeniyle “olağanüstü” sayılan bu dönemde, Batı Avrupalı kapitalist devletler yüz yıllar boyunca aralarında süren savaşları ve çelişkileri minimuma indirerek SSCB’ye karşı bir arada görünme gayreti içinde oldular. Mal ve hizmetlerin dolaşımında sağlanan kolaylıklar, “gümrük birliği” türünden atılan adımlar kapitalist tekellere yeni pazar alanları yarattı.

“Doğu Bloku”na karşı bir arada bulunmanın esas alındığı bu süreçte Almanya ve Fransa’nın önemli bir ağırlığı vardı. 1964’te imzalanan Elize Anlaşması’yla, geçmişteki savaşları bir yana bırakarak yakınlaşmayı esas alan adımlar atıldı. Yine de Almanya tarihsel nedenlerden ötürü arka planda kaldı. Bu evrede asıl olarak Fransa’nın etkili olduğu söylenebilir. Örneğin, İngiltere’nin 1957’den sonra AET’ye üye olmak için yaptığı üç başvuru Fransa tarafından vetolarla reddedildi. Bu politika daha sonra değişti ve İngiltere ancak 1973’te “topluluk”a üye olabildi.

Her ne kadar son yarım yüzyılda Avrupa devletleri arasında bir savaş ve çatışmanın olmayışı AB’nin varlığına bağlansa da, bu gerçek, SSCB’nin dengelediği “iki kutuplu” dünyada yapacak başka bir şey olmamasından kaynaklanıyor. Bu nedenle, Avrupalı emperyalistler arasındaki çelişkilerin derinleşmesinin kendisini az hissettirmesi, AB’nin bölünmeden bugünlere gelmesi, karşısında birleşilmesi gereken bir gücün (SSCB) olmasından kaynaklanıyordu. Aksi halde kıta üzerindeki egemenlik mücadelesi, sıcak savaş ve çatışma şeklinde olmasa da, değişik biçimlerde mutlaka devam edecekti.

İKİNCİ EVRE: GENİŞLEME, BÜYÜME VE ÇELİŞKİLER DÖNEMİ

Ortak pazar oluşturma konusunda önemli adımların atıldığı, ortak siyasi ve ekonomik kriterler etrafında birleşme adımlarının hızlandırıldığı ikinci evre ise, asıl olarak, SSCB’nin dağılmasıyla ABD’nin kanatları altından çıkmaya çalışma, bölgesel bir güç olma, SSCB’nin boşalttığı alanları ele geçirme iddiasında bulunulduğu yıllardır. 1989-90’da SSCB ve “Doğu Bloku”nun yıkılmasının hemen ardından, 1992’de imzalanan Maastrich Anlaşması’yla AET’nin adının AB olarak değiştirilmesi, aynı zamanda “Avrupa Birleşik Devletleri”ne giden yolda siyasi ve ekonomik entegrasyonu hızlandırma anlamına geliyordu. Bu aşama, aynı zamanda “Doğu Avrupa ve Balkanlar’a genişleme” sürecidir. SSCB dağıldığında 12 üyesi olan AB, Doğu Avrupa, Balkanlar ve Akdeniz’den aldığı ülkelerle üye sayısını 28’e çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda, gözleri kamaştıran bir ekonomik ve siyasi merkeze dönüştü. Zira; dünyanın “iki kutuplu” olmaktan çıkmasıyla artan rekabet ve paylaşım mücadelesi, AB’nin dünya ölçeğinde bir aktör olmasını gerektiriyordu. Hal böyle olunca, AB, uzun bir süre, dışarıya, sanki birleşme yönünde bütün sorunlarını çözmüş bir birlik olarak sunuldu. Halklar ve emekçiler nezdinde AB’ye üyelik bir kurtuluş olarak gösterildi. Dahası, bir ülkenin AB’ye üye olmasıyla ekonomik, sosyal ve siyasal normlarının Avrupa’nın en zengin ülkelerinin seviyesine çıkacağı sanıldı. Bu, elbette büyük bir yanılgıydı. Gerçekte olan ise, bu süreçte AB’nin en zengin ülkelerindeki çalışma ve yaşam koşullarının giderek en düşük olan ülkelerin seviyesine çekilmesiydi. Ortak standartlar çoğunlukla en kötü olana göre düzenlendi. Bu nedenle, AB genelinde işsizlik ve yoksulluk önceki dönemlere kıyasla giderek arttı.

Bu süreçte mal ve hizmet dolaşımında kolaylıklar sağlandığı için, AB’ye üye olan ülkelerdeki işgücü, kıta genelinde serbest dolaşım hakkına sahip oldu. Bu durum, yeni AB üyesi ülkelerindeki kalifiye işgücünün diğer AB ülkelerine akışını sağlarken, “merkez” sayılan AB ülkelerinde ise, bu emekçiler yerli emekçilere karşı kullanılarak işgücü maliyeti düşürüldü. “Yabancılar” kategorisinden bu emekçiler düşmanca kampanyaların düzenlenmesine vesile yapıldılar ve ırkçı-milliyetçi hareketler “yabancı düşmanlığı” üzerinden genişlemeye karşı propaganda yaparak güçlendi.

Ama ikinci evre, aynı zamanda, birlik içinde egemen olmak isteyen ülkeler arasında tartışma ve çelişkileri de derinleştirdi. Hem genişleme süreci hem de bu süreçte AB dışı büyük devletlerin baskısı, birliğin büyük güçleri arasındaki rekabette, uzun bir süre, tam olarak bir ülkenin ya da ülkeler ittifakının birlik üzerinde belirleyici olmasını engelledi. Çoğu zirveler tartışmayla geçti. Uzlaşma yerine restleşme öne çıktı. Çünkü, birleşme yönünde atılan her adım yeni çelişkileri beraberinde getiriyordu. 2008 Krizi’nden sonra yaşanan gelişmeler ise, AB üzerinde açıktan Alman dominantlığını artırdı. Güçlü ekonomisi sayesinde, Almanya, borç krizi içinde olan ülkelere dayatmalarda bulundu.

Bütün bunlardan ötürü, İngiltere’nin referanduma gitmesinin nedenlerinin başında, çelişkilerin derinleşmesi ve Londra’nın ağırlığının önceki döneme göre azalması geliyor.

Belirtmek gerekiyor ki, ikinci evre, aynı zamanda “Birleşik Avrupa Devletleri” yönünde önemli adımların da atıldığı süreç oldu. Eskiden “hayal” gibi görülen ortak para birimi, nakit olarak kullanılmaya başlandı. 12 ülkeyle kullanılmaya başlanan ortak para birimi Euro, gelinen aşamada, 19 ülkeye kadar genişlemiş bulunuyor. Euro, elbette, sıradan bir ortak para kullanımından çok, birlik üyesi ülkelerin ekonomilerinin birbirine sıkıca bağlanması ve ortak mali politikaların kabul edilmesi anlamına geliyor.

Hatırlatmak gerekiyor ki; AB ilk fireyi “ekonomik entegrasyon” sürecinde Euro’nun yürürlüğe girmesiyle vermişti. 1989’da Madrid’te toplanan AB Zirvesi’nde ortak ekonomi ve para politikasına geçme kararı alındığı halde, bu karar uygulanamamış ve İngiltere, Danimarka ve İsveç, Euro’nun dışında kalmak istediklerini ilan etmişlerdi. İsveç’te yapılan referandumda sandıktan Euro’ya “Hayır” çıkmıştı.

Tek tek üyelerin mali disiplin politikalarını önemli ölçüde Avrupa Merkez Bankası (AMB) ve Avrupa Konseyi’ne devretmeleri anlamına gelen bu sürecin, asıl olarak, zayıf ekonomilerin büyük ülkelerin ekonomilerine göre düzenlenmesi demek olduğu, 2008 Krizi’nden sonra açık olarak görüldü.

Sadece para biriminde ortaklaşmaya gidilmekle kalınmadı; aynı zamanda, sınır kontrolleri kaldırılarak ortak dış sınırlara geçilmesi, hukuk, iç güvenlik ve sığınma gibi pek çok konuda AB’ye üye ülkeler arasında ortak politika ve düzenlemeler konusunda da adımlar atıldı. Keza, aynı dönemde AB’nin karar verme biçiminde de önemli değişikliklere gidildi. Daha önce oy birliğiyle alınan kararlar, 1 Ocak 2009’dan itibaren Lizbon Sözleşmesi ile üçte iki çoğunluk esasına bağlandı. Başka bir deyişle, eskiden bir tek ülkenin karşı çıkması durumunda karar alınamaması dönemi kapandı, yerine büyük ve güçlü ülkelerin sözünün geçtiği bir karar mekanizması geçirildi. AB nüfusunun ve üye ülke sayısının üçte ikisini bir araya getirebilenler istedikleri kararları aldırabiliyordu artık.

Avrupa Anayasası adı altında yapılan düzenlemeler Fransa ve Hollanda halkları tarafından 2005’te referandumla reddedilmesine rağmen, 1 Ocak 2009’da Lizbon Anlaşması adı altında yürürlüğe konuldu. Lizbon Anlaşması için, 28 AB ülkesi arasında, Anayasası gereğince, bir tek İrlanda referanduma gitmişti.

AB’nin yerküre üzerinde daha etkili bir emperyalist güç olabilmesi için tüm üye ülkelere silahlanma zorunluluğu getiren, ortak dış ve savunma politikası dayatan ve neoliberal politikaların hayat bulmasını sağlayan Lizbon Sözleşmesi, birleşme yönünde atılan adımların pekiştirilmesinin ana sütunlarından biri olma özelliği taşıyor. İngiltere ortak savunma ve dış politika maddelerine çekinceler koyarak, ayrıcalıklar elde etmişti.

Bütün bunlara, bir de 2008’den itibaren baş gösteren “ekonomik kriz” ve onun tetiklediği “Euro krizi” eklenince, mali politikalar konusunda, Almanya’nın öncülüğünü yaptığı kısıtlama ve yaptırım politikaları, Brüksel tarafından üye ülkelere, özellikle de Euro Bölgesi ülkelerine dayatıldı. Bu dönem, aynı zamanda, AB’nin “Euro Bölgesi”ne üye olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölündüğü dönemdir. 1990’lı yıllardan başlayarak ortaya çıkan çelişkileri nedeniyle, AB’nin geleceği üzerinde sürdürülen tartışmalarda, “çekirdek” ya da “iki vitesli” diye ifade edilen modeller ortaya atılmıştı. Buna göre ekonomik ve siyasi açıdan tam entegrasyonu savunan ülkeler AB’nin “çekirdeği”ni ya da “ikinci vitesini” oluşturuyorlardı, buna karşı çıkarak çekince koyanlar ise, “çevre” ya da “birinci vites” olarak kalacaklardı. Böylece, AB’nin gelecekte “çekirdek-çevre”, “birinci-ikinci vites” olarak bölünebileceği öngörülüyordu. Ancak, İngiltere’nin, elde ettiği ayrıcalıklara rağmen bu kadar erken ayrılmaya karar vereceği pek tahmin edilmiyordu.

BREXİT SEBEP DEĞİL SONUÇTUR

İkinci evre, aynı zamanda, AB içindeki büyük ülkeler arasındaki çelişkilerin su yüzüne çıktığı, AB’nin geleceğine bakıştaki “felsefi farklılıklar”ın belirginleştiği bir dönemdir. SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte ekonomik ve siyasi anlamda “Birleşik Avrupa” yönünde atılan adımların hızlandırılması, itirazları beraberinde getirdi. Başka bir deyişle, “nihai hedef” şeklinde ilan edilen “Avrupa Birleşik Devletleri”ne yaklaşıldıkça, çelişkiler katlanarak büyüdü. Ekonomik gücü bakımından Almanya’dan sonra AB’nin ikinci büyük ülkesi olan İngiltere’nin asıl itirazı, gelecekte nasıl bir “Birleşik Avrupa”nın kurulacağına dairdi. Bu nedenle Brexit kararı, yıllarca dile getirilen itirazların, elde edilen ayrıcalıkların bir sonucudur.

Başbakan David Cameron’ın, iç politikada elini güçlendirmek için 23 Ocak 2013’te Londra’da yaptığı konuşmayla ilan ettiği referandum, 2015’teki seçimlerde tek başına hükümet olmasını sağladı. Ancak, eski sorunlara yenilerini ekledi. Ve referandum kararı, sonunda, Cameron’un siyasi kariyerini de bitirdi.

AB’nin üç büyük ülkesi Almanya, Fransa ve İngiltere arasında yıllardır değişik vesilelerle gündeme gelen “gelecek felsefesi”ndeki farklılıkların özü, her devletin, birliği kendi çıkarlarına göre dizayn etmesinden kaynaklanıyor.

Cameron, referandum ilanını yaptığı konuşmasında, İngiltere ile AB arasındaki ilişkileri yeniden müzakere etmek istediklerini, AB’nin mutlaka değişip esnekleşmesi, rekabet gücünü artırması ve daha demokratik bir yapıya kavuşturulması gerektiğini söylemişti.⁶ Cameron, ulusal egemenliğin üye ülkelerden alınıp Brüksel’e devredilmesini kabul etmediklerini, tersine, ülkelerin egemenlik haklarının genişletilmesine ihtiyaç olduğunu dile getirerek, “bugünkü durumuyla AB’nin dağılma tehlikesi bulunmaktadır” demişti, aynı konuşmasında. Ayrıca, Avrupa iç pazarının en önemli unsur olarak ön planda tutulması gerektiğini ve ülkesinin “daha açık ve esnek bir AB’nin üyesi olarak kalması için canla başla mücadele edeceğini” sözlerine eklemişti.

Uzunca bir süredir üzerinde çalışılan ve açıklanması için uygun zaman kollanan referandum ilanı, beklendiği gibi geniş yankı yarattı. Hâlbuki, İngiltere’nin AB konusundaki benzer tutumu, daha önceki başbakanlar tarafından da değişik vesilelerle açıklanmıştı.

Cameron’ın kendisinden öncekilerden en önemli farkı, ülkesinin AB konusundaki geleneksel yaklaşımını bir kez daha güncelleyerek ifade ettikten sonra, somut olarak bir referandum sürecini ilan etmesiydi. Cameron, bu yönüyle kendisinden önceki başbakanlardan ayrılıyor. Ve tarih de, onu, “Birleşik Krallığı AB referandumuna götüren başbakan” diye yazacaktır.

Cameron’un ağzından İngiltere’nin referandum kararını açıkladığı dönemde, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in tutumu, daha çok Cameron’un açıklamasını direkt karşısına almama, hatta görmezden gelme şeklindeydi. AB’nin birlik görüntüsünü korumasını isteyen Merkel, “Almanya ve şahsen ben, İngiltere’nin AB’nin önemli ve aktif bir üyesi olmasını arzuluyoruz” demekle yetinmişti.

Fransa’nın tutumu ise, “Ya kurallara uyarsın ya da gidersin” şeklindeydi. Dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius öyle diyordu: “Avrupa bir futbol kulübü gibidir. Bu kulübe üye olunur. Ama üye olduktan sonra, ben ragbi⁷ oynamak istiyorum denemez. Alakart Avrupa olamaz.”⁸

AB’nin üç büyük ülkesi arasında AB’nin gelecek tasarımı konusunda derin görüş ayrılıkları yatan bu tür açıklamalar, elbette ilk kez yapılmıyordu. Bu nedenle, farklı siyasi ve ekonomik çıkarlara dayanan gelecek tasavvurundan ötürü, bugünkü koşullarda ve bileşimde “Birleşik Avrupa”nın kurulması pek mümkün görünmüyor. Brexit kararı da, bunun en somut ifadesidir.

Zira; İngiltere, Cameron’ın da ifade ettiği gibi ulus-devletlerin bir yana bırakılarak, ekonomik ve siyasi açıdan “birleşmiş bir Avrupa”ya çoktan karşıydı. Sadece, üye ülkeler arasındaki bağların bugünkünden de esnek olduğu bir ortak pazarın nimetlerinden yararlanmayı yeterli görüyordu.

Ortak para birimi Euro’yu kabul etmemesi, ulusal sınırlarda kontrollerin kaldırılmasını ifade eden Schengen Anlaşması’nı imzalamayı reddetmesi, dış politika ve askeri alanlarda imzalanan anlaşmalardan muaf tutulması ve en son birlik ekonomisinin Brüksel’den denetlenmesi anlamına gelen Mali Disiplin Paktı’na (Fiskalpakt) karşı çıkması gibi kararlar, aslında “nasıl bir Avrupa” sorusuna verdiği yanıttan kaynaklanıyordu.

Özetle, İngiltere AB’nin daha fazla bütünleşmesine karşı çıkıyor ve bu yönde atılan kimi adımların iptal edilmesini istiyordu. AB’den çıkmayı da bu çerçevede bir tehdit olarak hep kullanılageldi.

İngiltere’nin aksine, Almanya-Fransa ekseni ise, Konrad Adenauer ve Charles de Gaulle’nin yıllar önce ifade ettikleri çizgi çerçevesinde, dünya üzerindeki egemenlik yarışında ancak AB çatısı altında güç birliği yapılarak var olunabileceğine inanıyor. Her ne kadar AB’nin gelecekte Almanya gibi federal mi yoksa Fransa gibi merkezi mi olacağı konusunda tam bir görüş birliği sağlanmasa da, bugünkü koşullarda birbirine mahkûm görünüyorlar ve bu nedenle birbirlerini sevmedikleri halde aynı çatının altında kalıp “zorunlu evliliği” sürdüren çiftlere benziyorlar. Çünkü ikisinin de tek başına diğer emperyalistlerle rekabet etme şansının olmadığını biliyorlar.

Özellikle de Almanya, tarihsel nedenlerden ötürü, kendi çıkarlarını AB şemsiyesi altında hayata geçirmeye özen gösterdi, göstermeye de devam ediyor. Geçmişte yaşanan iki büyük savaşın sorumlusu olmasından ötürü, Avrupa ve dünyada tarihsel endişe ve korkuları yeniden depreştirmemek, Almanya’ya karşı bir cephenin oluşmasını engellemek için, bugüne kadar Alman sermayesinin çıkarları hep “AB şemsiyesi”nin altında tutuldu. Bu nedenle de, Almanlıktan çok Avrupalılık öne çıkarıldı. Ancak bu çaba, Euro krizinde tutmadı. Çünkü, kriz içerisindeki ülkelerin emekçileri Brüksel’den dikte ettirilen acı reçetelerin arkasında doğrudan Almanya’nın olduğunu kısa sürede gördüler. Bu nedenle, Yunanistan’dan Portekiz’e kadar pek çok ülkede tepkiler doğrudan Almanya’ya yöneldi. Alman bayraklarının yakılması, Merkel’e Hitler bıyığı takılması, bundan ötürüydü.

Ekonomik ve siyasi açıdan hiçbir iddiası olmayan ülkeler birlik içerisinde kendisini var etmeyi yeğlerken, bir şekilde en büyüklere tabi olmayı bir zorunluluk olarak görüyorlar. Ancak, bu durumun kendi aleyhlerine olduğunu fark ettiklerinde hemen dönüş yoluna başvurabilirler.

İhtimal o dur ki, AB, mevcut haliyle daha fazla bütünleşemeyecektir. Bu nedenle, daha önce gündeme getirilen “çekirdek Avrupa” ya da “iki vitesli Avrupa” gibi modeller halen gündemde ve zamanla AB’nin, birleşmeden yana olanlar ve olmayanlar olarak bölünmesi çok uzaktaki bir gelecek sorunu değildir.

ÜÇÜNCÜ EVRE: KÜÇÜLME VE MİLİTARİSTLEŞME DÖNEMİ

23 Haziran’da yapılan Brexit referandumuyla girdiğimiz üçüncü evre ise, AB’de küçülme ve halklarla AB arasındaki uçurumun derinleşmesi dönemi olarak görülebilir. Bu nedenle, tam üyelik için müzakereler yürüten Türkiye’nin tam üyeliği ise, AB’nin iç sorunları nedeniyle giderek daha da zorlaşmıştır. İngiltere’nin öngörülen iki yıl içinde fiilen ayrılmasından sonra, AB’nin ve Euro Bölgesi’nin üye sayısı artsa bile, gücü ve parıltısı eskisi gibi olmayacak. Dahası, gelişmeler, Brexit kararının domino etkisi yaratacağı ve başka ülkelerin de ayrılmak için adımlar atabileceği yönünde. Hollanda, Danimarka ve Polonya’nın AB’den ayrılabilecek sonraki ülkeler olabileceği şimdiden dillendiriliyor.

23 Haziran öncesinde yapılan kamuoyu yoklamalarında, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma anlamına gelen Brexit yönünde karar vereceği öngörülüyordu. Her ne kadar referandumdan bir hafta önce İşçi Partisi milletvekili Jo Cox’un öldürülmesi, ibreyi AB’de kalmayı savunanlardan yana biraz oynatsa da sonucu değiştirmedi.

Bu nedenle, sandıktan çıkan karar, Almanya, Fransa ve Brüksel’deki AB bürokratları için sürpriz olmadı. Alman Der Spiegel dergisi, referandumun yapıldığı günü “Kara Perşembe” olarak ilan ettikten sonra, şu dramatik tabloyu çiziyordu: “Kara Perşembe’de bir ulus nostalji içtepisine ve özgürlük arzusuna karşı bir karar aldı ve akıldışı hareket etti. Parlamento çoğunluğuna, ekonomistlerin, politikacıların, bilim insanlarının, dünyadaki bütün dostların ve müttefiklerin tavsiyelerine aykırı davrandı.”⁹

Basına yansıyan buna benzeyen pek çok değerlendirme vardı. Zira, Birleşik Krallık’ın ayrılmasıyla AB’nin geleceğinin büyük bir belirsizlik içine girdiği tablosu çiziliyordu.

Ne var ki, ilk günlerde çizilen “felaket senaryoları”nın yerini sonradan mevcut durumun nasıl olumluya çevrilebileceği üzerinde tezler almaya başladı. Özellikle de Almanya’da.

Denebilir ki; Brexit’ten sonra AB’nin geleceğinin ne olacağı konusunda asıl çerçeveyi, Almanya Başbakanı Merkel, sonucun belli olmasından birkaç saat sonra düzenlediği kısa basın toplantısında belirledi. Başta Fransa olmak üzere, değişik ülkeler ve Almanya içinde yapılan temaslardan sonra yapılan açıklamada, Merkel şöyle diyordu: “Üzerinde konuşacak çok fazla bir şey yok. Bugün Avrupa için bir kırılma günüdür. Bugün Avrupa’nın birleşme sürecinin kesintiye uğradığı bir gündür. Ancak Avrupa Birliği, bugüne doğru yanıtlar verebilecek güçtedir.”¹⁰

Özetle, Merkel Birleşik Krallık’taki oylamanın sonucunu hemen kabul ederek, AB’nin, bundan sonra yoluna Birleşik Krallık olmadan devam edeceğinin mesajını açık ve net olarak verdi. Dahası Cameron’ın, zaman kaybetmeden, AB’ye Lizbon Anlaşması’nın 50. maddesi gereğince resmi ayrılma başvurusunda bulunması gerektiği açıklandı. Yas tutma yerine zaman kaybetmeden ilerleme söylemi öne çıkarıldı.

Bu yönlü ilk açıklamaların, daha çok, Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyesi olan Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Martin Schulz ve Almanya Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier tarafından yapılması dikkat çekiyordu. Bu ikisine, elbette AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Junker’i de eklemek gerekiyor. Zira Junker de, Brexit kararından sonra yaptığı açıklamalarda, açık olarak, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma başvurusu yapmasını talep ediyordu.

Brexit kararından sonra Brüksel’de yapılan AB Zirvesi’nden sonra bir açıklama yapan Merkel, İngiltere’de bazı politikacıların AB’de kalınması yönünde yaptığı açıklamalara rağmen sürecin artık geri döndürülemez olduğunu da açık bir dille ifade etmişti.

Özetle, Brexit kararı, Almanya-Fransa ekseni, Brüksel bürokrasisi tarafından “endişe ve memnuniyet”le karşılandı.

Endişe; asıl olarak AB’nin yara alması, bir merkez olmaktan çıkması ve başka ülkelerin de bu yolla AB’den ayrılabileceğine dairdi. Zira, bu yönde adımların atılması durumunda küçülen bir AB’nin diğer emperyalist devletlerle rekabet gücünün azalacağından endişe ediliyor. Ayrıca, AB sayesinde mal ve hizmetlerin serbest bırakılmasından asıl olarak Alman-Fransız tekelleri kazanç elde ediyor ve bu ayrıcalığın devam etmesi isteniyor. Küçülmeyse, aynı zamanda kontrol edilen ülke ve pazarın küçülmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla Brexit, AB’ye yön veren güçler açısından tercih edilecek bir durum değil.

Ancak, İngiltere ile yıllardır süren görüş ayrılığında bir uzlaşmaya varılamaması, bu nedenle de birleşme yönünde adımların hızlı atılamamasından ötürü Birleşik Krallık’ın ayrılma kararı memnuniyetle karşılandı.

Çünkü özellikle Almanya açısından bakıldığında, dünya üzerinde giderek sertleşen paylaşım sürecinde daha etkili yer alabilmek için, AB’nin siyasi ve ekonomik entegrasyonuna karşı çıkan Birleşik Krallık’ın ayrılma kararı vermesi, yeni bir fırsat olarak değerlendirildi. “Her krizin yeni fırsatlar doğuracağı”ndan hareket eden Almanya, Birleşik Krallık’ın ayrılmasıyla, hem diğer ülkeler üzerinde baskıyı yoğunlaştıracak, hem de birleşme yönünde adımları hızlandıracak.

Özellikle ortak dış politika, silahlanma ve sınırların korunması yönünde kısa sürede yeni adımların atılması planlanıyor. Bu konuda, Brexit kararının hemen ardından, iki yeni önemli belge yayınlandı. Birincisi, Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ile Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Marc Ayrault’in ortak imzasını taşıyan 10 sayfalık açıklama, ikincisi de, AB Dışişleri Komiseri Federica Mogherini’nin üye ülkelere gönderdiği 32 sayfalık “genelge”. Her iki belgede de, asıl olarak, İngiltere’siz AB’nin izleyeceği yeni dış ve güvenlik politikasının çerçevesi çiziliyor.

“Güvenli olmayan dünyada güçlü bir Avrupa” başlığıyla yayınlanan ortak açıklamada her iki ülkenin bakışı gelecek açısından şu şekilde özetleniyor: “Almanya ve Fransa olarak halen kesinlikle aynı görüşteyiz: Avrupa Birliği, tarihsel açıdan eşine az rastlanan ve Avrupa’da özgürlük, refah ve güvenlik için vazgeçilmez bir çerçeve belirlemiş, halklar arasında barışçıl temelde ilişkileri yaratmış ve dünyadaki barış ve istikrara katkı sağlamıştır. Ülkelerimizi ortak kader ve ortak değerler sistemi birbirine bağlamıştır. Her ikisi, birlikte, temelden sürekli yakınlaşan halklarımızın birliğini kuruyor. Biz bundan ötürü Avrupa’da politik birliğe doğru adımlarımızı atmaya devam edeceğiz ve diğer Avrupa devletlerini de bizimle birlikte bu girişime katılmaya davet ediyoruz.”¹¹

Açıklama ve çağrının tek başına Alman ve Fransız bakanlar tarafından yapılması bile, bundan sonra AB’nin asıl sahibinin bu iki ülke olduğu, diğerlerinin ise ancak bu sürece dahil olabileceği anlamına geliyor.

Esasını ortak dış ve güvenlik politikasının oluşturduğu Steinmeier-Ayrault açıklamasında ayrıca, “Tek tek AB üyesi ülkelerin güvenliği birbiriyle çok yakından bağlantılı, çünkü bir tehdit bütün kıtaya yapılmış demektir. Bir AB ülkesine yapılan tehdit bütün AB ülkelerine yapılmış bir tehdittir. Bu nedenle güvenliğimiz bir bütündür. AB ve Avrupa güvenlik sistemi bizim temel stratejik çıkarımızdır. Her koşulda bunu koruyacağız. Almanya ve Fransa olarak, yeniden ortak bir konsept çerçevesinde Avrupa’yı güvenlik birliği haline getirmek için dayanışma, üye ülkeler arasında karşılıklı desteği sağlama, ortak güvenlik ve savunma politikasını hayata geçireceğiz. Avrupa için güvenliği sağlamak ve dünyada barış ve istikrara katkıda bulunmak Avrupa projesinin temel noktalarıdır.”¹² deniliyor.

Uzunca bir dönemde dış politikada askeri yöntemleri öne çıkaran, silahlanmaya önem veren Almanya ve Fransa’nın bundan sonraki hedefi, AB içinde dış politika konusunda tek sesin çıkması olacaktır. İngiltere, başta Irak işgali olmak üzere pek çok önemli gelişmede, AB ülkelerinden ziyade ABD ile birlikte hareket etti. Bu nedenle, önemli gelişmeler konusunda ortak bir AB politikasından çok tek tek ülkelerin çıkarlarına bağlanmış hamleler yapılıyordu. Bu, elbette bundan sonra da devam edecek. Ancak, İngiltere’siz bir AB’nin dış politika açısından daha uyumlu görünmeye çalışacağı görülüyor. Buna rağmen Almanya-Fransa eksenine karşı hareket edecek ülkeler bundan sonra da AB içerisinde varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Almanya ve Fransa dışişleri bakanlarının güvenlik ve savunma politikasına dair ifade ettikleriyle, adeta AB’ye “askeri misyon” biçilmiş gibi görünüyor. Özellikle, üye ülkelerin güvenliği konusunda söylenenler, adeta NATO’nun 5. maddesi’nden kopyalanmış gibi. Öyle görünüyor ki, bu üçüncü evrede AB bugünkünden daha fazla gerici, militarist ve dayatmacı bir karakter kazanacak ve askeri güçle paylaşım sürecinde var olduğunu göstermeye çalışacak.

Keza, Brexit kararından sonra AB Dış Politika Komiseri Federica Mogherini tarafından AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına gönderilen 32 sayfalık belgede de sık sık ortak dış ve savunma politikasından söz ediliyor. “Küresel AB stratejisi” başlığını taşıyan Mogherini’nin belgesinde, dünyanın durumu anlatıldıktan sonra, bu sorunların aşılması, AB’nin güçlü bir aktör olabilmesi için silahlanmayı artırması ve savaşa hazır olması gerektiği belirtildikten sonra, “Avrupa ve dünyanın hiçbir zaman olmadığı kadar güçlü bir AB’ye ihtiyacı var”¹³ deniliyor.

Her ne kadar AB ile NATO arasında yakın işbirliğinden söz edilse de, AB’nin kendi savunma gücünü oluşturması isteniyor. Die Welt gazetesi, Mogherini’nin “belgesini”, “AB ve Almanya askeri birliği ilerletiyor”¹⁴ başlığıyla duyurdu.

Böylece, 2003 yılından beri değişik şekillerde dile getirilen ortak dış ve savunma politikası, buna bağlı olarak Avrupa Ordusu’nun kurulması, önümüzdeki süreçte Almanya-Fransa ekseninin yoğun çabasıyla hızlandırılabilir. Bu da, gelecekte NATO içerisinde önemli bir bölünmenin söz konusu olabileceği anlamına geliyor.

ALMAN AB’Sİ: SONUN BAŞLANGICI

İngiltere gibi AB’nin önemli bir ülkesinin Brexit kararıyla birlik dışına çıkması ve Almanya-Fransa ekseninin de bu ülkeyi “birlik”ten çıkarmak için elini çabuk tutmasını zorladığı bu dönemde, en çok merak edilenlerin başında, elbette AB’nin geleceğinin bundan sonra nasıl şekilleneceği geliyor. Almanya-Fransa ekseninin referandumun tekrarlanmasına da karşı çıkarak, Birleşik Krallık’ın bir an önce ayrılma başvurusunda bulunmasını talep etmesi, aynı zamanda, İngiltere’siz bir AB’nin çok önceden tasarlandığını ve bunun için zaman kollandığını da gösteriyor.

Eğer bu referandum ezeli güçlü rakip İngiltere’de değil de, başka küçük bir ülkede yapılmış olsaydı, mutlaka, her fırsatta referandumun tekrarlanması, hatta AB’de kalma kararı çıkana kadar oylamaya devam edilmesi, bütün bunlara rağmen istenilen sonuç alınamadığı takdirde, ayrılma sürecinin mümkün olduğu kadar uzatılması gerektiğine dair sayısız açıklama yapılırdı. Zira AB daha önce de birçok kez halkların kararına saygı duymadı, referandum sonuçlarını tanımadı. 2005 yılında Hollanda ve Fransa’da AB Anayasası’na karşı referandumlardan çıkan kararlardan sonra, anayasanın adı “Lizbon Sözleşmesi” (AB Konvansiyonu) olarak değiştirilerek yürürlüğe konuldu.

İrlanda’daki ilk Lizbon Anlaşması referandumundan “Hayır” çıkınca, AB bastırdı ve ikinci bir referandum yaptırdı. Yunanistan’da Temmuz 2015’te yapılan referandumda, AB’nin ekonomik dayatmalarına yüzde 62 ile “Hayır” denilmesine rağmen, SYRIZA Hükümeti’ne diz çöktürülerek, bu sonuç tanınmadı. O zaman da halkın demokratik kararına saygı gösterilmedi.

Bütün bunlar, AB’nin egemen ülkeleri ve Brüksel’in halkların kararına saygı duymadığını, yok saydığını, önemli olanın masa başındaki planların hayata geçirilmek olduğunu açık olarak gösteriyor. Dolayısıyla, Brexit; Almanya-Fransa için AB’nin siyasi ve ekonomik entegrasyonunu engelleyen ya da yavaşlatan İngiltere’den kurtulma, birlik sürecini hızlandırarak derinleştirme anlamına geliyor. En azından gelecek tasarımı bu yönde.

Ama, bugünden görünen, AB üzerinde, Almanya’nın ekonomik ve siyasi egemenliğinin önümüzdeki dönemde daha fazla artacağıdır.

İngiltere ve Fransa’ya açık arayla ihracat farkı atan, bu nedenle diğer iki rakip karşısında önemli bir avantaja sahip Almanya, bu gücünü “Euro Krizi” döneminde katlayarak artırdı. Böylece, önceki döneme göre, Brüksel’de AB adına hayata geçirilen politikalarda bu ülkenin büyük bir etkisi oldu. Ekonomik gelişmeler, gelecekte Almanya’nın ekonomik olarak, en yakınındaki İngiltere ve Fransa’ya fark atmaya devam edeceğini gösteriyor. Bu da, AB üzerindeki etkisini pekiştireceği ve giderek diğer ülkeleri ekonomik ve siyasi olarak baskı altına alacağı anlamına geliyor.

Gelişmeler, AB’nin “Alman AB’si”ne doğru gittiğini gösteriyor. Hitler ordusunun Akropolis’e çektiği gamalı-haç bayrağını indirerek “ulusal kahraman” onurunu kazanan SYRIZA’nın Avrupa Parlamentosu milletvekili Manolis Glezos, bir yıl önce Der Spiegel dergisinde “Dördüncü Rayş” başlığıyla yayımlanan yazıda, bugünkü durumu şu şekilde özetliyordu: “Bu sefer askerler yok, işverenler ve politikacılar var. Alman sermayesi Avrupa’ya hakim oldu, Yunanistan’ın içine düştüğü fakirlikten yarar sağlıyor. Almanya’nın Yunanistan’a yaklaşımı tiran-köle ilişkisine benziyor. Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, 2000 yılında Avrupa Almanya’nın liderliğinde bir araya gelecek demişti. 10 yıllık bir yanılgıyla Goebbels haklı çıktı.”¹⁵

Nereden bakılırsa bakılsın, Brexit’ten sonra geriye kalan AB’de, kısa vadede asıl karar verici gücün Almanya-Fransa ekseni, uzun vadede ise tek başına Almanya olacağı, diğer ülkelerin söz ve karar hakkının minimuma ineceği görülüyor. Alman-Fransız rekabetinden Almanya’nın üstün çıkacağı da sır değil. Ve bu durumda, Fransa’nın gelecekte gerçekten AB içinde kalıp kalmayacağı da bugünden tartışmalıdır.

Almanya’nın dominantlığı arttıkça tek tek ülkelerde halklar arasında hoşnutsuzluğun artacağı, kopuşların hızlanacağı söylenebilir. Zira, Almanya’nın iki büyük dünya savaşıyla yapmak istediğini bu kez AB şemsiyesi altında hayata geçirmeye yeltenmesi, bu yönde önemli adımlar atması, aynı zamanda Alman burjuvazisinin Avrupa’ya egemen olma hayalinin aslında hiçbir zaman bitmediğini de gösteriyor.

Özetle, AB’nin belirgin bir şekilde Almanya’nın denetimine girmesi, bundan sonra bölünme ve kopuş sürecini hızlandıracak, bir tek Almanya ile kader birliği yapacak küçük ülkelerin etrafta kalma ihtimali bulunuyor. Küçülmüş bir AB, aynı zamanda daha fazla gericilik, sömürü ve militarist politikalar anlamına geliyor.

SONUÇ: HALKLARIN BİRLEŞİK AVRUPASI MÜMKÜN

  1. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dillendirilmeye başlanan, ancak asıl olarak 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra üzerinde tartışmalar yürütülen “Avrupa Birleşik Devletleri” için ilk somut adımlar ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren atılmaya başlandı. Bugünkü AB’nin temellerinin atıldığı 1957’den bu yana geçen yaklaşık 60 yıllık süreçte birleşme yönünde atılan adımlarla çeşitli aşamalardan geçilerek bugünlere gelindi. Denilebilir ki; “Soğuk Savaş”ın bitmesinden ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra, emperyalist devletler arasındaki çıkar çatışmaları değişik biçimler ve düzeylerde AB içinde de kendisini hissettirmiştir.

Bütün bunlara rağmen, son 24 yıl içinde (1992-Maastrich Anlaşması) AB’nin mimarisinde önemli değişikliklere gidilmiş; birleşme yönünde ortak mali, siyasi ve askeri politikalar belirlendikçe, halkların ekonomik ve demokratik haklarında ciddi anlamda kısıtlamalar yapılmıştır. Ve gelinen aşamada, halka yukarıdan dayatılan, halkın inşa sürecinin dışında tutulduğu, bu nedenle halka rağmen gerçekleştirilmek istenen ekonomik ve siyasi entegrasyon, pek çok ülkede AB’ye tepkiyi her geçen gün büyütmüştür.

İngiliz burjuvazisinin AB’nin geleceğine dair farklı yaklaşımına bir de halkın Brüksel’de izlenen dayatmacı politikalara tepkisi eklenince, Brexit adeta doğal bir sonuç olmuştur. En önemlisi de, bu sadece Büyük Britanya’ya özgü bir durum değildir. Bütün Avrupa ülkelerinde son birkaç yıl içinde AB’ye güvensizlik ve tepki önemli ölçüde arttı.

Pew Research Center (PEW) tarafından yapılan kamuoyu araştırmasına göre, AB’ye olumsuz bakanların oranı İsveç’te yüzde 44, Almanya’da yüzde 48, Büyük Britanya’da yüzde 48, İspanya’da yüzde 49, Fransa’da yüzde 61, Yunanistan’da yüzde 71.¹⁶

Bu demektir ki, AB ülkelerinde halklar ve emekçiler arasında AB’ye karşı tepki ve hoşnutsuzluk ülkeden ülkeye farklılık arz etmekle birlikte, sürekli artış eğiliminde.

Bunu, daha somut olarak, Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde de görmek mümkün. En son 2014’te yapılan AP seçimlerinde, birçok ülkede AB karşıtı ya da eleştiricisi (Euroskeptiker) parti ve akım önemli oranda oylar aldılar.

Referandumun yapıldığı Büyük Britanya’da, Bağımsızlık Partisi (UKIP) yüzde 27 ile ilk kez birinci olmuştu. Bu nedenle, ırkçı partinin yükselişi sadece “sığınmacı karşıtlığı”ndan kaynaklanmıyor.

AB’nin önemli sembollerinden birisi ve “demokratik katılım”ın göstergesi olarak kabul edilen AP’nin seçimlerine katılım da sürekli azalıyor. 1979’daki AP seçimlerine katılım oranı yüzde 67 iken, bu oran, son iki seçimde (2009 ve 2014) yüzde 43’e kadar düştü. Son seçimlerde Büyük Britanya’da katılım oranı yüzde 36’da kalmıştı. Bütün bunlar, Avrupa halkları ve emekçileri nezdinde AB’nin gerçek karakteri ortaya çıktıkça, ekonomik ve siyasi entegrasyon hızlandıkça, seçimlere katılım oranının da azaldığını gösteriyor. AB’ye karşı yükselen bu tepkiyi, ne yazık ki, günümüzde sağ-popülist ve ırkçı-milliyetçi hareketler yedekliyor. Çünkü ortada, bu tepkiyi toplayacak ve belli bir kanalda buluşturacak emekten yana güçler yok. Sol partiler ve akımlar, AB’yi eleştirme ve AB’den çıkmayı “ulusal sınırlara çekilme” olarak değerlendirip, “ulusalcılığa düşmeme” adına sermayenin Avrupa’sına destek veriyorlar. Hâlbuki “sol”un tarihinde, sermayenin çıkarları esas alınarak kurulan ve halkın dahil edilmediği bir AB’nin emekçilerin yararına olmadığına dair pek çok veri bulunuyor. Bugün AB’ye “evet” diyen İngiliz İşçi Partisi’nin kendisi bile 1975’te AET’den (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ayrılma çağrısı yapmıştı.

Gelinen aşama, Lenin’in bundan 101 yıl önce, Ağustos 1915’te, “Birleşik Avrupa Devletleri Şiarı Üzerine” yazdıklarını doğruluyor: “Emperyalizmin ekonomik koşulları –yani sermaye ihracı ve dünyanın ‘ileri’ ve ‘uygar’ sömürgeci güçler arasında paylaşılmış olması– açısından, kapitalizm altında bir Birleşik Avrupa Devletleri ya olanaksızdır ya da gericidir.”¹⁷

Lenin aynı makalesinde, devamla, “Kuşkusuz, kapitalistler ve gerici güçler arasında geçici anlaşmalar olabilir. Bu anlamda, Avrupa kapitalistleri arasında bir anlaşma olarak, bir Birleşik Avrupa Devletleri olanağı vardır. … ama ne için bir anlaşma? Yalnızca Avrupa’daki sosyalizmi ortaklaşa ezmek, sömürgelerin bugünkü bölüşülmesinde haklarının yendiğini düşünen ve son yarım yüzyılda, yaşlılıktan çürümeye başlayan geri ve monarşist Avrupa’dan çok daha büyük bir hızla güçlenen Japonya ve Amerika’ya karşı sömürge yağmasını ortaklaşa korumak amacıyla. Amerika Birleşik Devletleri’yle kıyaslandığında, Avrupa, tüm olarak ekonomik durgunluğu simgeler. Bugünkü ekonomik temel üzerinde, yani kapitalizm koşullarında, bir Avrupa Birleşik Devletleri, Amerika’nın daha hızlı gelişmesini geciktirmek için gericiliğin örgütlenmesi anlamını taşır. Demokrasi ve sosyalizm davası denince yalnızca Avrupa’nın akla geldiği dönemler bir daha geri dönmemek üzere geçip gitmiştir. (Yalnız Avrupa değil), bir Dünya Birleşik Devletleri, –komünizmin tam zaferi, demokratik devlet de dahil olmak üzere, devletin toptan yok olmasını sağlayana dek– bizim sosyalizme bağladığımız ulusların birliğinin ve özgürlüğünün devlet biçimidir.” diyor.¹⁸

Aradan 100 yıl geçtikten sonra Lenin’in yazdıklarına baktığımızda, Avrupalı kapitalist-emperyalist devletlerin gerçekten geçici bir süre için –sosyalizme karşı olmasa bile deforme edilmiş sosyalist biçimleri kullanmayı sürdüren– modern revizyonist SSCB’ye karşı uzlaştığı görülüyor. Ancak, bu uzlaşma ABD’nin yükselişini durdurmak temelinde değil, –hiç değilse W. Brandt’ın “ost politik”ine kadar– ortak düşman sayılan SSCB’yi “ezmek” için olmuştur. Şimdi, özellikle Almanya-Fransa ekseni ABD’nin yükselişini aşağıya çekmek üzere, ABD’ye kaptırdıklarını geri almanın mücadelesini yürütüyor.

Brexit’le birlikte kapitalizm koşullarında, ulus-devletlerin eşit koşullarda içinde olduğu Birleşik Avrupa’nın mümkün olmadığı artık net olarak görülmüştür. Bundan sonraki süreç, tek tek ulus-devletlerin sermayelerinin gönüllü ya da zorunlu olarak Alman-Fransız denetiminde kalma ya da ayrılma kararları vermeleriyle ilerleyecektir. Bu da, başından beri kurulmak istenen büyük birliğin artık bir hayalden ibaret olduğu anlamına geliyor.

Ancak bu, insanlığın, savaşın olmadığı, barışın egemen olduğu bir “Birleşik Avrupa” hayalinin mümkün olmadığı anlamına gelmiyor.

Zira, “Birleşik Avrupa” düşüncesi ilk olarak nice savaşlara sahne olan Avrupa kıtasında bir daha savaşların olmaması umuduyla dile getirilmiştir. Kıtada bulunan büyük ulusların birbiriyle girdiği kanlı savaşlardan yorgun düşen halklar, bu nedenle “Birleşik Avrupa”ya barış umuduyla yaklaştılar. Bugün de, son 60 yılda büyük savaşların olmaması “AB’nin başarısı” olarak sunuluyor. Varsın öyle olsun. Ancak silahlanmanın hızla arttığı, sürekli savaş dilinin egemen olduğu, askeri stratejilerin belirlendiği bugünkü AB’yle barışın sürekli ve egemen olmasının mümkün olmadığı artık iyice gün yüzüne çıkmıştır.

Bu nedenle, Avrupa halkları ve emekçilerinin bir arada, eşit koşullarda, barış ve kardeşlik içinde yaşamasının olanaklı olduğu sosyalizm için mücadele çok daha büyük bir önem kazanmıştır. Son 60 yıl içinde AB’de, sınırların olmadığı; ortak pazar, serbest mal, hizmet ve kişisel dolaşım alanlarında atılan adımlar, aslında sınırların olmadığı “Birleşik Avrupa”nın hayal olmadığını gösteriyor. Asıl sorun “Birleşik Avrupa”nın hangi sınıfın öncülüğünde, hangi sınıfın çıkarlarına göre kurulabileceğidir. Burjuvazi öncülüğünde “Birleşik Avrupa Devletleri” kurma süreci halen devam etse de, Brexit’le bunun iflas ettiği görüldü. Bundan sonraki süreç, küçülen AB’de emekçilere ve halklara karşı sürekli gericileşmeden başka bir şey olmayacaktır. Bu nedenle, insanlığın çıkarı, işçi sınıfı öncülüğünde kurulacak bir “Birleşik Avrupa”dadır.

Bu olmadığı sürece, Viktor Hugo’nun dediği gibi “Birlik fikri, hiç durmadan yakılıp, kasılıp kavrulan bir kıtanın bin yıllık hülyası olarak her zaman varlığını sürdürecektir.”

Bu “hülya”nın gerçekleşmesi için, öncelikli olarak, kıta genelinde, ister tek tek ülkelerde isterse bütün ülkelerde bir anda olsun, savaşa, sömürüye, yoksulluğa karşı yeni bir Avrupa için son bir savaşımın verilmesi gerekiyor. Bu savaşım kazanıldığında, bugünkü en karmaşık sorunların dahi çözümü mümkün olacaktır. AB ile tam üyelik müzakerelerini yürüten Türkiye’de, bu nedenle, sadece Türkiye-AB ilişkilerine değil, AB’nin bütününe bakılarak bir propaganda ajitasyon çalışması yürütülmesi, Brexit kararıyla birlikte çok daha büyük bir önem kazanmış bulunuyor. Başka bir deyişle, AB’nin kendisine bakıldığında, buna neden üye olunmaması gerektiğini anlatmak çok daha kolay ve ikna edici olacaktır.

Dipnotlar

1. https://de.wikipedia.org/wiki/Vereinigte_Staaten_von_Europa

2. https://de.wikipedia.org/wiki/Vereinigte_Staaten_von_Europa

3. Lenin’in “Birleşik Avrupa Devletleri Şiarı Üzerine” başlıklı makalesi Ağustos 1915’te Sosyal Demokrat’ın 40. sayısında yayınlanmıştı.

4. https://de.wikipedia.org/wiki/Vereinigte_Staaten_von_Europa

5. http://www.konrad-adenauer.de/biographie/zitate/europa/

6. http://www.yenihayat.de/2013/02/02/abde-felsefe-farki/

7. Ragbi, iki takım arasında, oval bir topun el ve ayaklarla kontrol edilerek sayı yapılması esasına dayalı olarak oynanan takım oyunu. Anavatanı İngiltere olan ragbi, sonradan İngiliz sömürgelerine yayılmıştır.

8. http://www.yenihayat.de/2013/02/02/abde-felsefe-farki/

9. Der Spiegel 26/2016.

10. http://www.dw.com/tr/merkel-avrupa-i%C3%A7in-bir-k%C4%B1r%C4%B1lma/a-19352559

11. https://www.auswaertiges-amt.de/DE/Europa/Aktuell/160624-BM-AM-FRA_ST.html

12. https://www.auswaertiges-amt.de/DE/Europa/Aktuell/160624-BM-AM-FRA_ST.html

13. https://www.jungewelt.de/2016/06-29/001.php

14. http://www.welt.de/politik/deutschland/article156523123/EU-und-Deutschland-treiben-Militaer-Union-voran.html

15. Der Spiegel 13/2015.

16. http://www.sueddeutsche.de/politik/pew-studie-eu-buerger-immer-unzufriedener-mit-der-eu-1.3025088

17. http://www.mlwerke.de/le/le21/le21_342.htm, Türkçe çevirisi, “Marx-Engels-Marksizm” içinde [s. 236-240] yayınlanmıştır. Sol Yayınları, İkinci Baskı, Mayıs 1990, Birinci Baskı, Kasım 1976.

18. Lenin’in aynı makalesinden

‘Brexit’ sonrası tekellerin ve neoliberalizmin ‘Birleşik Avrupa’sına karşı mücadele esas olarak “kendi” burjuvazisine yönelik mücadeleye yoğunlaşmalıdır

CIPOML Koordinasyon Komitesi*

Avrupa Birliği’nden çıkıp çıkmama üzerine Britanya’da yapılan referandum Avrupa ve dünya güç odaklarının, kapitalist hükümetler ve medyanın, bankaların ve spekülatörlerin beklemediği Brexit’le sonuçlandı. Büyük bir yıldırma kampanyasına rağmen çoğunluk AB ve Cameron rejiminin aleyhinde oy kullandı. Bu, AB güç odaklarına ve “Avrupa Birleşik Devletleri” inşasının 2025 yılına kadar tamamlanması planına büyük bir darbe oldu; Birleşik Krallık’ı olduğu kadar AB’yi de birçok değişik odağın kendini kabul ettirmeye çalıştığı politik belirsizlik koşullarına itti.

Çıkma oyu Avrupa Birliği’nin azgın savunucularının ifade ettiği gibi sağın, ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının oyu değildi. Temelinde doğrudan Britanya işçi sınıfının bulunduğu geniş halk kesimlerinin (yüzde 52’ye karşı yüzde 48’lik) kararıydı. İşçilerin, geniş halk kesimlerinin, fakirlerin zenginlere karşı, sıradan halkın Londra’nın bankerlerine ve finansal sihirbazlarına karşı oyuydu ve Britanya burjuvazisi ile onun hükümeti arasındaki bölünmelerle körüklenmişti. Brexit; AB’nin zengini daha zengin, geniş işçi ve halk yığınlarını ise çok daha fakir kılan neoliberal platformunu tersine çevirme ve egemenliği tekrar kazanma isteğinin bir ifadesiydi.

Hem İskoçya hem de Kuzey İrlanda’da çoğunluk AB’de kalmaktan yana oy kullandı. Bu, gerici emperyalist ve sömürgeci İngiliz burjuvazisine tepkinin ve tekellerin Birleşik Avrupası’nın sınıfsal özüne dair kafa karışıklığının bir yansımasıydı. İrlanda’nın birleşmesi ve İskoçya’nın bağımsızlığı için mücadele eden güçler bu yönde referandum isteğinde bulundular ve bu ezilen halkların en doğal hakkıdır.

Lakin, bir gerici burjuvaziye tekmeyi atıp onun yerine AB’nin birleşik, gerici ve emperyalist burjuvazisini benimsemek hiçbir ulusun işçileri ve geniş halk kesimlerinin çıkarlarına hizmet etmez.

Avrupa Birliği; Avrupa tekellerinin, hükümetleri ve siyasi partilerinin gümrüklerle korunan, azami kâr amaçlı ortak pazar projesidir ve şimdi de bombalardan, savaştan, açlık ve sefaletten kaçan mülteci halkın önüne çekilen dikenli tellerle korunmaktadır. “Avrupa Birleşik Devletleri” yeni emperyalist ve neo-sömürgecilerin hayalidir, kurulması imkânsızdır veya tamamen gericidir. Barışın, refah ve saadetin, halkların projesi değildir. Ekonomik doktrini neoliberalizmdir; AB anlaşmaları ve üye ülkelerin –birçok ülkeye dayatılan Euro’nun egemenliğiyle vurgulanan– zorlayıcı siyasetiyle kurulmuştur.

Daha sıkı entegrasyon ve finansal, parasal, siyasal ve askeri birliğe yönelik adımlar öneren temel anlaşmalar üzerine referanduma gidilen bütün koşullarda cevap hep –uygulamada göz ardı edilen– kesin bir HAYIR olmuştur. Bu sürekli artan kızgınlıktan, geniş kesimleri yoksullaştıran ekonomik ve politik dikta uygulamalarından ve aynı yönde atılması planlanan yeni adımlardan sözde halkçı sağcı güçler politik çıkar sağlamıştır. AB’nin gerçek sınıf karakterini çarpıtarak, mülteciler ve göçmenleri geniş kitlelerin yoksullaşmasının günah keçisi göstererek, kendilerini ulusun ve ulusal çıkarların AB’ye karşı savunucusu ilan etmişlerdir. Bu güçlerin AB tekelleriyle “mücadeleleri” zayıf, tutarsız ve bölücüdür. AB ve onun süper devletine karşı mücadelenin sınıf karakterini gizlemeyi amaçlayan burjuva medyadan tam da bu sebeplerden dolayı destek bulurlar.

“Sosyal” demagoji yoluyla burjuvazinin halkları bölerek sömürmesine, onların özgürlüklerini ve politik haklarını kısıtlamasına destek olan aşırı sağ parti ve hareketleri, milliyetçi, ırkçı ve faşistleri kınamalı, maskelerini düşürmeli ve onlara karşı amansız bir mücadeleye girmeliyiz.

Avrupa’nın sosyal demokrat, sosyalist ve sol reformcu güçleri ve onların önderlik ettikleri sendikalar, karşımızdaki AB canavarının, yıkıcı Euro’nun ve neoliberal siyasetin yaratılmasına ortak olmuşlar, aynı zamanda daha iyi bir AB, reforme edilmiş bir “Birlik”, “halkların Avrupası” ve “sosyal” Avrupa fikirlerini yüceltmişlerdir. Bu illüzyonlar sadece tekellere hizmet etmektedir. Olgular ve tüm tecrübeler Avrupa’nın işçiler ve halkların çıkarı yönünde iyileştirilemeyeceğini göstermektedir. AB’nin neoliberal, işçi ve halklar karşıtı anlaşma ile kurumlarının kelepçeleri kırılacaksa, söz konusu anlaşma ve kurumlar ortadan kaldırılmak zorundadır. AB ve Euro hüsran projeleridir.

Reformistler ve özellikle Avrupa Sol Partisi ve onun üye partileri Syriza ve Podemos’tan Alman Die Linke ve Fransız Partisi Gauche’ye kadar sol reformistler, kendilerini neoliberalizm karşıtı güçler olarak lanse ederken, AB’nin savunucuları olarak beter bir rol oynamaktadır. Syriza hükümetinin de gösterdiği gibi, bu bir aldatmacadır; bu partiler geniş çaplı, AB karşıtı halk hareketleriyle neoliberalizm karşıtı mücadelenin birleşmesine karşı çıkmış, işçiler ve sermaye arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığının yerine sol ve sağ arası siyasi mücadeleyi koymuşlardır.

Bir ülkede AB ve Euro karşıtı geniş ve güçlü hareketlerin var olmadığı ortamlarda, sol reformistlerin pozisyonu kaçınılmaz olarak AB’yi eleştiren, işçi kitlelerinin zor durumları üzerinden sosyal demagoji yapan ve onların endişelerini dillendiren sağ popülist güçlere açık bir alan yaratacaktır. Sol reformistler büyük bir ihanet içindedir.

Neoliberal AB’ye karşı mücadele ifadesini sadece “Birlik”ten çıkma taraftarı hareketlerde ve birçok ülkede AB ya da Euro’dan çıkma yönlü referandumlarda değil, AB’nin tüm ülkelerinde uygulanan neoliberal siyaset ve ekonomik reformlara karşı geniş kitlesel işçi mücadelelerinde de bulmaktadır. Bütün bu reformlar AB’nin damgasını taşımaktadır; Hollande Hükümetinin uygulamaya çalıştığı, Fransız emekçileri ve mücadeleci sendikalarının polis devleti uygulamalarına rağmen kahramanca karşı çıktığı “El Khomri” iş yasası örneğinde olduğu gibi.

Bütün baskılara ve protestoların kriminalize edilmesine rağmen neoliberal ve gerici reformlara karşı mücadele eden emekçileri, gençleri ve halk kitlelerini ve onların mücadeleci örgütlerini tümüyle destekliyoruz. Bütün emekçileri ve ezilen halkları uluslararası dayanışmayı daha da geliştirmeye davet ediyoruz.

Böylesi somut mücadeleler AB’ye karşı politik mücadeleyi teşvik etmeli ve AB’nin işçiler ve halkın hizmetinde ilerici bir yapıya çevrilebileceği illüzyonu reddedilmelidir. Her bir ülkenin AB taraftarı gerici burjuvazisi, onun yapıları, çerçevesi ve anlaşmaları dışında kaldıkça zayıflayacaktır. İşçilerin sınıf dayanışması ise, AB’nin içinde ya da dışında ulusal sınırları aşar.

Birleşik Krallık işçi hareketi ve ilerici devrimci güçler, burjuvazinin çeşitli kesimlerinin referandum sonuçlarını saf dışı bırakma veya yeni neoliberal uygulamalar dayatma, mültecilere acımasızca saldırma ve AB ile imzalanacak Brexit anlaşmasının yükünü halka yıkma planlarını engellemek için ayağa kalkmalıdır.

Brexit oyu, AB’nin her yerinde ve dışında halkı ve işçileri mücadelelerini güçlendirmeye teşvik etmiştir. AB’de kitle hareketleri gelişmekte ve ülkelerde referandum talepleri artmaktadır. AB ile özel anlaşmaları olan Norveç ve benzeri ülkelerde neoliberal yapıya karşı mücadele yükselmektedir.

Bu senaryoda AB’den ayrılmak; işçilerin, emekçi yığınların ve halkların her bir ülkede kendi hâkim sınıfları ve onların gerici ve fırsatçı hizmetkârlarına karşı verdiği mücadeleye sıkı sıkıya bağlanmadıkça boş bir slogan olarak kalacaktır.

AB’ye karşı mücadele, ancak işçi sınıfı ve halk kitlelerinin kendi burjuvazisine karşı verecekleri mücadele üzerine inşa edildiğinde başarılı olacaktır.

Bundan dolayı geniş çaplı işçi ve halk cepheleri kurulmalı veya var oldukları yerlerde geliştirilmelidir. İşçiler, ekonomik ve politik hakları için; ezilen çoğunluğun demokratik özgürlükleri için; emperyalist savaşlara ve NATO gibi savaş kışkırtıcılığı görevi gören ittifaklara karşı; silahlanma ve polis devletleri kurma girişimlerine karşı; ulusal egemenlik ve bağımsızlık için, ulusların kendi kendilerini yönetme ve geleceklerini tayin etme hakkı için mücadele etmelidirler.

AB ülkelerindeki referandumlar ve Brexit’ten alınan ders; ekonomik krizin sonuçlarına, neoliberal kemer sıkma uygulamalarına karşı protesto ve ekonomik mücadelelerin kaçınılmaz olarak burjuva hükümetlerine ve sermayenin uluslarüstü yapılarına karşı bir politik kavgaya dönüştüğüdür. Bizim görevimiz, her ikisini çözülmez bir şekilde proletaryanın sınıf mücadelesi içerisinde birleştirerek burjuvaziyi yenmek ve insanın insanı sömürmediği yeni bir toplumu inşa etmektir.

* CIPOML, Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı’nın kısaltılmışıdır.

‘Dostları çoğaltma’: Müflis tüccarın eski deftere dönüş siyaseti!

Y.Y. Karataş

Davutoğlu’nun Erdoğan tarafından istifaya zorlanması ve Binali Yıldırım’ın başbakan yapılması her ne kadar “başkanlık” konusundaki anlaşmazlıklar üzerinden tartışıldıysa da, bu değişimin en görünür sonucu dış politikada ortaya çıktı. Geçtiğimiz süreçte AKP-Erdoğan iktidarının, Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” adı altında teorisyenliğini yaptığı –ve 2009-14 arasında dışişleri bakanı ve 2014-16 arasında ise başbakan olarak uygulayıcılardan biri olduğu– “yeni Osmanlı”cı dış politika iflas etti. Bölgesel liderlik iddiası ile çıkılan yolda varılan yer “değerli yalnızlık” oldu! Türkiye’nin bölgede adım atamaz hale gelmesi ve başta ABD olmak üzere müttefikleri tarafından sorun haline gelen bir ülke, bir “ayak bağı” olarak görülmeye başlaması; ülke içinde de adımları başarısız darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL’den daha önce Kürt savaşı ve bütün emek-demokrasi güçlerinin baskı altına alınması üzerinden atılan bir dikta rejimi kurmaya yönelen Erdoğan iktidarını giderek sıkıştırıp zorlayan bir hal almıştı. İşte Binali Yıldırım’ın başbakan yapılması süreci, başarısızlığın faturasının Davutoğlu’na kesildiği ve dış politikadaki sıkışmışlığı –ki bununla bağlantılı olarak aynı zamanda ekonomide yaşanan büyük daralmayı– aşmak için yeni adımların atıldığı bir süreç oldu. Yıldırım’ın “bölgede ve dünyada dostlarını artıran, düşmanlarını azaltan bir dış politika anlayışıyla bölgesel işbirliğini güçlendireceğiz” sözleriyle ortaya koyduğu bu politik manevraya bağlı olarak, önce İsrail ile ilişkiler normalleştirildi. Ardından Suriye’de Rus uçağının düşürülmesi ile gerilen ilişkileri düzeltmek üzere Rusya’dan özür dilendi. Sonra Başbakan ve Dışişleri Bakanı’ndan Mısır, Irak ve Suriye ile de ilişkilerin geliştirilebileceğine dair açıklamalar geldi.

Peki, “bölgesel liderlik iddiasından ‘dostları çoğaltıp düşmanları azaltma’ politikasına nasıl gelindi?”, “bu sürecin sorumlusu gerçekten Davutoğlu mu?”, “dış politikada girilen bu yönelimin sınırları ve olası sonuçları neler olabilir?”, “dış politikadaki bu değişim iç politikaya nasıl etki edebilir?” – yazımızda bu ve benzeri sorulara yanıt bulmaya çalışacağız.


Bilindiği gibi 2001 11 Eylül’ünde El Kaide tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinden sonra, ABD, “terörle mücadele” ve “güvenlik” söylemi eşliğinde bölgeye kendi politik çıkarları üzerinden müdahale etme amacına yönelik olarak “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi”ni (GOP) gündeme getirmişti. “Önleyici Savaş Stratejisi” adı altında ABD’nin tehdit olarak görülen ülkelere müdahale hakkı olduğu savunusu eşliğinde ilk hedef Afganistan olsa da, GOP’u uygulamaya koymanın merkezi olarak Irak belirlenmiş ve bu temelde Mart 2003’te Irak’a müdahale edilmişti. Ancak o zaman ABD’nin başında bulunan Bush’un beklentisinin aksine, Irak’tan sonra başta İran ve Suriye olmak üzere müdahaleyi diğer ülkelere yaymak bir yana, Irak’ta iktidarın Şii ve Sünni Araplar ile Kürtler arasında bölüştürülmesine rağmen istikrar bir türlü sağlanamadı. Irak, bugüne kadar devam eden ve bugün IŞİD’in de yaşam alanı bulmasını sağlayan gerilim ve çatışmalara sahne oldu. Bu durum, 2005-2006’da hazırlanan raporlar üzerinden ABD’nin Irak’tan çekilmeyi tartışmaya başlamasına neden olmuştu.

Bu süreçte, ABD’nin Irak’a Türkiye üzerinden müdahale etmesini öngören “2003 1 Mart Savaş Tezkeresi”nin Meclis’ten geçmemesi, ABD-Türkiye ilişkilerinde gerilime yol açmıştı. Bu dönemde, Türkiye’nin “kırmızı çizgi” olarak gördüğünü ilan etmesine rağmen, Saddam rejimi devrildikten sonra Irak’ın kuzeyinde (Güney Kürdistan’da) Kürtler federe yönetim oluşturmuştu. ABD-Türkiye geriliminin somut bir ifadesi olarak, 2005’te Irak Kürdistanı’nın Süleymaniye kentinde ABD askerleri Türk askerlerinin başına çuval geçirmişti. 2005’te başbakan olan Erdoğan’ın Başdanışmanı Cüneyt Zapsu, katıldığı bir toplantıda ABD’ye “Erdoğan’ı deliğe süpürmeyin, onu kullanın” çağrısı yapmıştı. Zaten Irak’tan çekilme süreci ABD’nin yerini dolduracak bölgesel bir taşeron bulmasını zorunlu kılıyordu ki, bu role en uygun ülke Türkiye idi. Bu temelde, önce Türkiye ve Kürdistan Federe Yönetimi arasında ilişkiler geliştirildi. 2007 Kasım’ında yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinde iki ülke arasındaki “stratejik ortaklık” yeniden ilan edildi. ABD’de 2008 Kasım’ında yapılan seçimlerde Irak’tan çekilme süreciyle bağlantılı olarak savaşçı Bush yerine “barışçı” Obama başkan oldu. Önce Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Mart 2009’da Türkiye’ye geldi ve ardından da komşusu Kanada’yı saymazsak, Obama ilk dış ziyaretini, Nisan 2009’da Türkiye’ye yaptı. Bu ziyaretlerde Türkiye’nin bölgenin lider ülkesi olduğu vurgulandı. Türkiye, bölgesel taşeronluk rolüne hazır hale getirildi.

Bu dönemde Türkiye’ye verilen “bölgesel liderlik/taşeronluk” rolüyle birlikte ele alınması gereken iki gelişmeden bahsedebiliriz. Birincisi, AKP-Erdoğan iktidarının “aktif dış politika” yönelimi ve bağlı olarak istihbarat örgütü MİT’i aktif dış politikanın uygulayıcı “operasyonel gücü” haline getirilmesi. En son örneğini Suriye’de IŞİD, Nusra gibi radikal İslamcı çetelerle kurulan ilişkilerde gördüğümüz gibi, MİT, bölge ülkelerinin siyasetine gizli ilişkiler-örgütlenmeler üzerinden müdahaleye dayalı bir politika uyguladı. Burada Irak’ta birçok bombalı-kanlı eylemden sorumlu tutulan Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Irak İslam Partisi lideri olan Tarık Haşimi ile kurulan ilişkilerle –ki Haşimi yargılanacağı için Irak’tan kaçtıktan sonra Türkiye’ye sığınmıştı– yine Lübnan’da Hizbullah’a karşı Hariri ailesi ile kurulan ilişkileri hatırlatmak bu ilişkiler konusunda fikir vericidir.

Erdoğan’ın bütün Arap coğrafyasında prestijini arttıran diğer önemli hamle ise, 2008 sonu ve 2009 başlarında Gazze’ye yönelik kapsamlı bir saldırı düzenleyen İsrail’e karşı çıkışı oldu ki, Gazze’de yönetim Erdoğan’la aynı ideolojik bağlara sahip olan Filistin İhvanı’nın, yani HAMAS’ın elindeydi. Binden fazla insanın yaşamını yitirdiği bu saldırının ardından Ocak 2009’da yapılan Davos zirvesinde Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e “siz çocuk öldürmeyi iyi bilirsiniz” dediği “one minute” çıkışı gerçekleşti. Arapların 1948’den beri hiçbir ciddi başarı kazanamadıkları İsrail’e kafa tutan lider imajı, Erdoğan’ı Arap ülkelerinde yapılan gösterilerde posterleri taşınan bir lider haline getirdi. Bir yıl sonra, MİT’in müdahale ettiği her yere “yardım” götüren İHH’nın öncülüğünde Mavi Marmara adlı bir vapur, İsrail müdahale edeceğini önceden açıkladığı halde, Gazze’ye gönderildi ve İsrail’in müdahalesiyle vapurda bulunanlardan 9 kişi katledildi. Türkiye-İsrail ilişkileri kopma noktasına geldi, ama Türkiye, bütün Arap coğrafyası üzerinde etkili, sorunların çözümünde taraf olarak kabul edilen bir ülke konumuna yükseldi. Bu dönemde Türkiye’nin İsrail’e karşı çıkışına ABD’den de ciddi bir itiraz gelmedi. Çünkü, tam da Türkiye’ye biçilen taşeronluk rolüne uygun olarak, Erdoğan ve Gül o dönem boyunca İran ve Arap ülkelerine ABD’nin mesajlarını taşıyan büyükelçiler gibi dolaştılar.

Türkiye’nin bölgesel liderlik/taşeronluk rolüne soyunduğu dönemde dikkat çeken bir diğer gelişme de, dış politikanın başına Ahmet Davutoğlu’nun getirilmesi oldu. 2003-2009 yılları arasında Erdoğan’ın dış politikadaki danışmanlarından biri olan Davutoğlu, 2009’da Dışişleri Bakanı oldu. Davutoğlu, AKP dış politikasına da yön veren “Stratejik Derinlik” adlı çalışmasında Türkiye’nin dün Osmanlı’nın at koşturduğu topraklarda yeniden birleştirici bir güç haline gelebileceğini iddia ediyordu. Bu yüzden Türkiye’nin Osmanlı’nın tarihsel-kültürel mirasına da dayanarak bölgede yeniden “oyun kurucu”, gelişmelere yön veren bir güç olabileceği iddiasına dayanan bu politikaya “yeni Osmanlı”cı dış politika da denildi/deniliyor. Özetle “yeni Osmanlı”cı strateji, bölgesel taşeronluğun bölgeye egemen olma/hükmetme için bir fırsata çevrilebileceğini söylüyordu ki, bu, tam da Erdoğan’ın yapmak istediği şeydi. Dolayısıyla bugün artık başarısızlığa uğradığı kabul edilen bu politikanın tek sorumlusunun Davutoğlu olduğu iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Davutoğlu’nun teorisyenliğini yaptığı ve 2009’da uygulamak için göreve çağrıldığı bu politika, o dönem Erdoğan iktidarının ve bu iktidarla birlikte yükselen ve Ortadoğu pazarında güç olmak isteyen yeni (muhafazakâr) burjuvazinin yönelimini ifade ediyordu. Dolayısıyla ne Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi Davutoğlu’nun masum olduğu iddia edilebilir –çünkü Davutoğlu, ilk dönemden bu yana bu gerici politikanın savunucu ve en başında olmasa da uygulayıcılarından biridir– ne de Erdoğan iktidarının Davutoğlu’nu tasfiye ettikten sonra yaptığı gibi bu politikanın bütün sorumluluğunun Davutoğlu’na ait olduğu iddia edilebilir.

2009’da Türkiye, Arap coğrafyasında prestij sahibi, politik etkisi artmış bir konuma gelmişti. Yani koşullar “yeni Osmanlı”cı politikaya hayat vermek için uygun görünüyordu. Zaten Davutoğlu bunun için Dışişleri Bakanlığı’na getirilmişti. Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde dış politikadaki slogan “komşularla sıfır sorun” idi. Türkiye, komşuları ile sorunlarını çözmek için adımlar atıyor ve hatta başka ülkelerdeki sorunların çözümünde arabuluculuk yapıyordu. Her şey yolunda görünüyor, ABD cephesinden Türkiye’ye övgüler geliyordu.

“Komşularla sıfır sorun” politikası dönemi, Kıbrıs, Ermenistan, Suriye, İran gibi ciddi sorunların yaşandığı ülkelerle ilişkilerin düzeltilmesi için manevraların yapıldığı bir dönem oldu. Bu dönemde sorunların kalıcı çözümü yönünde adımlar atılmış olmasa da –ki bugün söz konusu ülkelerle sorunlar derinleşmiş durumdadır–, ilişkilerin yumuşatılması bakımından ses getirici adımlar atıldığı bir dönem oldu. Cumhurbaşkanı Gül ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan arasında yapılan karşılıklı ziyaretler o dönem oldukça dikkat çekmiş, ses getirmişti. Türkiye-Suriye ilişkileri, ortak bakanlar kurulu toplantısı yapacak kadar ilerlemiş, Erdoğan Esad’a “kardeşim” derken, iki aile birlikte tatil yapma noktasına gelmişti. Bu dönem İran ile ilişkilerin de geliştiği bir dönem oldu. ABD, Türkiye üzerinden İran’a baskı uygulayabileceği hesabı üzerinden ilişkilerin geliştirilmesine ses çıkarmazken, 17 Aralık soruşturması (Reza Zarrab) sürecinde görüldüğü gibi İran’a yönelik ambargonun delindiği ve ciddi kara para aklandığı bir ilişki ağı geliştirilmişti, ki Erdoğan, Osmanlı gibi muktedir bir güç haline gelmek için zaman zaman ABD ile karşı karşıya gelmeyi de göze almaktan geri durmayacaktı.

Sonuç olarak, 2011’de yaşanan gelişmelere kadar devam eden bu süreç, Türkiye’nin Arap coğrafyasında daha etkin hale geldiği ve komşularla gerilimin düşürüldüğü bir süreç oldu. Ancak sonrasındaki gelişmeler bu “açılım” ve yumuşama politikasının hiçbir soruna esaslı bir çözüm getirmediğini, aksine bu politikanın ne kadar temelsiz bir politika olduğunu gözler önüne serdi.


2010 sonu ve 2011 başlarında önce Tunus ve sonra Mısır’da patlak veren halk ayaklanmaları, bu iki ülkede ABD-Batılı emperyalistlerin iki sadık müttefikinin –Bin Ali ve Mübarek– devrilmesiyle sonuçlandı. Üstelik ayaklanmalar yolsuzluk ve baskılara karşı diğer Arap ülkelerine de yayıldı. Ancak bu durum ABD ve Batılı emperyalistlerin –özellikle Fransa– halkların ekmek, demokrasi, değişim taleplerini yedekleyerek 2003 Irak müdahalesi ile yapamadıklarını yapmak için harekete geçmelerine uygun koşullar da yarattı. Bu temelde Arap coğrafyasının “ılımlı İslam”cı güçler –ki bu güçler AKP gibi emperyalizmle işbirliği halindeki güçlerdi– üzerinden yeniden dizayn edilmesi için harekete geçildi. Tunus ve Mısır’da diktatörlerin devrilmesinden sonra en örgütlü güç konumunda olan ılımlı İslamcı güçlerin –Nahda ve Müslüman Kardeşler– iktidara getirilmesi için adımlar atıldı. Libya’da NATO destekli İslamcı muhalif güçler Kaddafi’yi devirdi. Ardından ayaklanmalar Ürdün, Bahreyn gibi ülkelere yayılsa da, müdahale için yeni merkez olarak ABD-Batı emperyalizminin bölgesel hegemonyası önünde engel olarak görülen rejimlerden biri olan Suriye belirlendi.

Tunus’ta yapılan seçimlerde Gannuşi’nin en Nahda’sının ve Mısır’da da Mursi’nin İhvan’ının (Müslüman Kardeşler) iktidara gelmesi, AKP-Erdoğan iktidarı tarafından coşkuyla karşılandı. Çünkü bu iki örgüt de AKP ile aynı ideolojik dayanaklara sahipti. Dahası Gannuşi, açıkça AKP modelini örnek aldıklarını söylüyordu. Türkiye artık İslam coğrafyasının model ülkesiydi. Burada AKP-Erdoğan, önce Libya müdahalesine anlam veremese de –çünkü Türkiye’nin önemli ticari ilişkilerinin olduğu Libya, aslında petrol-enerji ihtiyaçlarını önemli oranda Libya’dan karşılayan Fransa ve İtalya gibi ülkeler için öncelikli bir hedef durumundaydı– bölgenin dizayn edilmesi politikasının öncü gücü olmak için harekete geçti. Erdoğan’ın “NATO’nun Libya’da ne işi var?” demesinin üzerinden bir hafta bile geçmeden, Libya’ya müdahale eden NATO kuvvetlerinin merkez komutanlığı İzmir’de kuruldu. Sonra Erdoğan iktidarı, ABD-Fransa’nın desteğiyle dün “kardeşim” dediği Esad’ın Suriye’sine müdahalenin öncülüğüne soyundu.

Aslında Beşşar Esad, Batı ile ilişkileri geliştirmeye açık, Suriye’de liberal dönüşüm yönünde adımlar atan bir liderdi. Ancak bölgeyi saran halk hareketleri ABD-Batılı emperyalistlerin bununla yetinemeyeceği bir durum ortaya çıkarmıştı. Çünkü Suriye rejiminin yıkılması, “direniş ekseni” olarak adlandırılan İran-Suriye-Lübnan ve Filistin eksenine ciddi bir darbe vuracaktı. Dahası İran açık bir hedef haline gelecek ve Rusya-Çin blokunun bölgeye girişinin önüne set çekilecekti. Erdoğan iktidarı içinse gerçek kardeşleri olan Suriye İhvanı’nın iktidar yapılması fırsatı doğmuş, dahası bölgesel liderlik iddiasının gerçekliğe dönüştürülmesinin yolu açılmıştı. AKP-Erdoğan’ın Suriye politikasının “Kardeşim Esad”tan “katil Esed”e bu kadar hızlı dönüşmesinin sırrı burada yatıyordu.

Türkiye’nin Suriye’ye müdahale politikasının öncülüğüne soyunmasından sonra ilişkilerin iyi olduğu dönemde Erdoğan’ın Suriye yönetiminden İhvan’ın yasal bir örgüt olarak kabul edilmesi için taleplerde bulunduğu ortaya çıktı. Suriye İhvanı, 1982’deki Hama ayaklanmasının kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra yeraltına çekilmiş ve rejimin öncelikli hedeflerinden biri haline gelmişti. İşte nasıl İhvan, rejime karşı ayaklanınca Sünni çoğunluğun kendi safına geçeceği yanılgısına girdiyse, Erdoğan da İhvan’ı destekleyerek Esad rejimini kısa sürede yıkabileceği ve Şam’daki Emevi Camii’nde Cuma namazı kılabileceği yanılgısına kapıldı.

Bu temelde, ilk önce Suriye’de Mart 2011’de başlayan barışçıl gösterilerin silahlı bir çatışmaya dönüştürülmesi için hızla adımlar atıldı. Haziran ayında Cisr eş Şuğur kasabasında rejim askerlerinin silahlı muhalif güçler tarafından pusuya düşürülerek 120’yi aşkın kişinin katledilmesi, sürecin iç savaşa dönüştürülmesinde bir dönüm noktası oldu. Türkiye başta olmak üzere, müdahale peşindeki güçler, bu saldırıyı rejimden kaçmaya çalışan askerlere karşı rejim güçlerince yapılmış bir katliam olarak sunmaya çalıştılar. Sonra Suriye ordusundan kaçıp ayaklanma örgütlemek için kullanılan Riyad Esad gibi subaylar, yapılan propagandalar eşliğinde Türkiye’ye getirildi. Türkiye’de kurulan kamplar, rejime karşı askeri mücadelenin merkezi oldu. Bir yandan İhvan’ın ağırlıkta olduğu SUK (Suriye Ulusal Konseyi) üzerinden alternatif yönetim ilan edildi, öte yandan Riyad Esad’ın başına getirildiği “Özgür Suriye Ordusu” (ÖSO) kuruldu. Suriye ordusundaki Sünni askerlerin çoğunun kaçıp ÖSO’ya katılacağı beklentisi yaratıldı. Ancak bu beklenti de gerçekleşmedi. Ama artık dönüşü olmayan bir yola girilmişti. Türkiye, yanına S. Arabistan ve Katar’ı alarak, müdahale yönünde girişimlerini sürdürdü. Suriye’den yüz binlerce kişinin Türkiye’ye kaçışı teşvik edildi. Kamplarda silahlı eğitim verildi. Yetmedi, Suriye’nin sosyo-politik gerçekliği göz ardı edilerek Alevi (Nusayri) azınlığın Sünni çoğunluğa zulüm ettiği söylemi geliştirildi. Mezhepsel gerilim kışkırtılarak rejimin yıkılabileceği hesabı yapıldı ki, bu hesabın aksine Suriye’de çatışmalar nedeniyle “iç göç”e zorlanan ve çoğu Sünni olan yaklaşık 7 milyon kişinin büyük çoğunluğu, rejimin elinde olan ve Alevilerin çoğunlukta olduğu Lazkiye, Tartus ve Humus gibi güvenli bölgelere kaçtılar.

Türkiye, S. Arabistan ve Katar’ın mezhepsel gerilimi tırmandırmaya yönelik politikaları Suriye’ye içeriden müdahale etmek bakımından istenilen sonuçları doğurmasa da, radikal İslamcı militanların dünyanın dört bir yanından Suriye’ye cihat için akınının önünü açtı. Türkiye ve Ürdün üzerinden binlerce radikal İslamcı-selefi-el Kaideci militan Suriye’ye geçiş yaptı. Önce Nusra ve sonra IŞİD, rejime karşı savaşta egemen güç haline geldi. ABD ve Batılı emperyalistlerin radikal çetelere karşı “ılımlı” muhalefeti SMDK (Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu) altında toplama girişimleri de beklenen sonucu doğuramadı. Sahada Kaide ve türevlerinin egemenliği engellenemedi.

Bu süreçte, Türkiye’nin Irak politikası da, Suriye politikası gibi mezhepçi bir temelde ilerledi. Şii Maliki hükümetine karşı Sünni güçler, Irak siyasetine müdahalenin dayanağı olarak kullanıldı. Irak İslam Partisi lideri Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi ile yine Sünni Meclis Başkanı Usame Nuceyfi’nin en büyük destekçileri Türkiye idi. Irak’ta Haşimi’nin Saddam’ın eski istihbaratçılarından oluşturduğu “ölüm timleri”nin istikrarsızlık yaratmaya yönelik yüzden fazla bombalı terör saldırısı düzenlediği ortaya çıktı. Haşimi, Türkiye’ye sığındı. Mayıs 2012’de İnterpol tarafından “kırmızı bülten”le aranan Haşimi için dönemin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ “Türkiye olarak başından beri desteğimizi verdiğimiz birini iade etmeyiz” açıklamasını yapmıştı. Usame Nuceyfi de AKP-Erdoğan ile yakın ilişkilere sahipti ve Irak’ta Sünni federe bölgesi oluşturulması konusunda Türkiye’den destek alıyordu. Türkiye’nin de kışkırttığı –Burada Şii Maliki yönetiminin de Sünnilere karşı baskıcı ve dışlayıcı politikasıyla buna zemin hazırladığını da vurgulamak gerekiyor– mezhepsel gerilim, Suriye’de muhalefet içinde denetimi sağlayan IŞİD’in Irak’ta kısa sürede etkili olmasının önünü açtı. Bilindiği gibi, Haziran 2014’te IŞİD hiç çatışmadan Musul’u ele geçirdi ki, Musul’u IŞİD’e teslim eden vali de Usame Nuceyfi’nin kardeşi Esil Nuceyfi’den başkası değildi.

Bu dönemde, Türkiye’nin Irak siyasetine müdahale etmesinin bir diğer dayanağı da, Kürdistan Federe Yönetimi ile geliştirdiği ilişkilerdi. Barzani yönetimi ile merkezi hükümet arasında Kerkük referandumu, yetki ve petrol gelirlerinin paylaşımı gibi çözülemeyen sorunlar sürekli gerilim yaratıyordu. Bu dönemde ABD’nin itirazlarına rağmen Türkiye ve Barzani yönetimi arasında petrol anlaşmaları imzalandı. İki yönetim arasındaki ilişkiler geliştirildi. Barzani, PKK/PYD’ye karşı Türkiye’ye destek olan bir çizgi izledi.


Ancak bu dönem, Türkiye’ye “bölgesel taşeronluk” rolü veren ABD ve Batılı emperyalistler ile AKP-Erdoğan iktidarının uyguladığı politikalar arasındaki makasın giderek açıldığı ve çeşitli alanlarda Batılı güçleri Türkiye ile karşı karşıya getirecek gelişmelerin yaşandığı bir dönem oldu.

Öncelikle Mısır’da İhvan’ın iktidara gelmesi ve Mursi’nin cumhurbaşkanı olmasından sonra yaşanan gelişmeler, bu iktidarın ABD’nin gözünden düşmesine neden oldu. Çünkü ABD için Mısır’daki bir iktidarın güvenilirliğinin turnusolü İsrail’e yaklaşımıydı. Bu konuda Mursi, Enver Sedat ve Mübarek dönemi siyasetini sürdürme konusunda güven verici bir politik tutumdan uzaktı. Kasım 2012’de Gazze’de İsrail ve Hamas arasında yaşanan çatışmalarda Mursi, Hamas’tan yana –ki Hamas, daha önce belirttiğimiz gibi Filistin’in İhvancı örgütü idi– bir tutum takındı. Oysa ABD Başkanı Obama, bu konuda hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde “İsrail’in kendini savunması konusunda desteğimiz tam” demişti. Bu durum, Mısır’da halkın önemli bir kesiminin Mursi’ye karşı alanlara çıkmasını da fırsat bilen ABD’nin Mursi’yi devirmesine yol açtı. Temmuz 2013’te darbe yapan Mısır Genelkurmay Başkanı Sisi, Mursi’nin yerine cumhurbaşkanı oldu. Sadece ABD değil, bütün Batılı güçler tarafından desteklenen darbeye en büyük itiraz Türkiye-Erdoğan’dan geldi. Sisi, Hamas’a karşı Mübarek’ten de daha sert bir çizgi izledi, Filistin’den Mısır’a açılan onlarca gizli tüneli yok etti ve çatışma dönemlerinde Filistin’in Mısır’a açılan Refah sınır kapısını tıbbi-insani yardımlara bile tamamen kapattı. Yani Sisi, ABD-İsrail’in Mısır’dan beklentilerini fazlasıyla karşılayan bir politika izliyordu.

Bu dönemde, ABD’nin müdahale politikalarında daha temkinli bir çizgi izlemesine yol açan bir diğer sarsıcı gelişme Libya’da yaşandı. Eylül 2012’de, Libya’nın Bingazi kentinde ABD’nin Libya Büyükelçisi Chris Stevens ve üç elçilik çalışanı, Kaddafi’yi devirme sürecinde ABD tarafından desteklenen İslamcı güçler tarafından linç edilerek öldürüldü. Üstelik ABD’nin Ortadoğu uzmanlarından olan Stevens, Suriye’ye müdahale politikasında önemli bir rol oynuyor; Libya’dan Suriye’ye silah gönderilmesi işini organize ediyordu!

Yine Suriye’de el Kaideci-radikal İslamcı çetelerin egemen hale gelmesi de, hem ABD’nin bölge egemenliği ve hem de İsrail’in güvenliği için bir tehdit olarak görülüyordu. Ve bu nedenle Türkiye’nin Nusra, IŞİD, Ahrar’uş Şam gibi çetelerle ilişkileri ABD tarafında rahatsızlık yaratıyordu.

Türk dış politikasının ABD politikaları için ayak bağı haline geldiği bir diğer alan da, Irak’tı. ABD, Irak’ta Şii ve Sünni Araplar ve Kürtler arasında iktidar paylaşımına dayalı düzenin devamını istiyordu. ABD’nin 2003 Irak müdahalesi sonrasında kurduğu bu düzenin devamı, Irak’ın Şii çoğunluğunun İran-Rusya çizgisine kaymasının engellenmesi ve ABD egemenliğini zorlayacak bir bölünmenin önüne geçilmesi bakımından gerekli görülüyor ve bu nedenle de son birkaç yıldır bağımsızlık talebini yüksek sesle dillendiren Barzani’nin isteği geri çevriliyordu. Oysa Türkiye, tam da bu güçler arasındaki ayrımları kışkırtan bir politika yürütüyordu.

Gelinen yerde Türkiye, bölgesel taşeronluk rolünü yerine getirmek bir tarafa, attığı her adımda ABD önünde engel teşkil ediyordu. Ancak ABD’yle çeşitli biçim ve alanlarda karşı karşıya gelmesine rağmen, AKP-Erdoğan iktidarı, Katar ve S. Arabistan ile birlikte bölgeye müdahale politikasını sürdürdü.

S. Arabistan ve Katar’ın AKP-Erdoğan iktidarı gibi müdahale politikasında –ki sonraki dönemlerde Katar ABD çizgisine yakınlaşsa da, S. Arabistan Türkiye ile işbirliği çizgisinde kaldı– ısrar etmesinin nedenleri, özetle Şii eksenin lideri İran’la aralarındaki bölgesel egemenlik mücadelesi ve öte yandan petrol ve özellikle doğalgaz rezervlerinin önümüzdeki süreçte taşınması için geçiş güvenliğinin sağlanıp Akdeniz’e ulaşabilmekti.

AKP-Erdoğan iktidarının da müdahale ısrarının iki nedeninden söz edilebilir. Birinci olarak, müdahale politikasından vazgeçmek, Esad rejiminin varlığını kabul etmek; dolayısıyla aslında “Yeni Osmanlı”cı Sünni İslam’ın liderliği politikasının iflas ettiğini kabul etmek anlamına geliyordu ki, AKP-Erdoğan iktidarı, o günkü şartlarda bedeli bu kadar ağır olacak bir adımı atmaya yanaşmayı düşünmüyordu. Bu nedenle, Suriye rejiminin devrilmesi için Türkiye cihatçılar için bir “otoban”a, geçiş yoluna dönüştürülmekle kalmadı, radikal İslamcı çetelere her türlü silah ve lojistik destek sağlandı.

Diğer nedeni de, müdahale politikasının ilk dönemlerinde öngörülmeyen sonuçlardan biri olan Kürtlerin Rojava’da kendi demokratik kantonlarını oluşturmaları idi. Kandil’deki PKK’yi kuşatacak yeni bir cephe açma hesabıyla yapılan müdahalenin yarattığı koşulları iyi değerlendiren Kürtler, Öcalan’a ideolojik olarak bağlı olan PYD’nin öncülüğünde yönetimi ele geçirmişti. Ve bu durum, AKP-Erdoğan iktidarının ülke içinde Kürt sorununun çözümünde Kürt hareketine kendi politikalarını dayatma koşullarını ortadan kaldırıyor, statüsüz çözümü imkânsız hale getiriyordu. AKP-Erdoğan iktidarı bu sıkışmışlığın bir sonucu olarak 2013’te Öcalan ile görüşme sürecini başlattı, ama 2015’e kadar süren bu dönem boyunca zaman kazanmaya ve IŞİD üzerinden Kobanê başta Kürt kantonlarını yıkmaya dayalı bir politika izledi. Kobanê Direnişi ve sonrasında ortaya çıkan bölgesel dengeler nedeniyle Kürt kantonlarını yıkma politikasının başarısızlığa uğraması ve gene ülke içinde Erdoğan’a başkanlığı getirecek bir tablonun ortaya çıkması bir tarafa, 7 Haziran 2015 Seçimleri’nde AKP’nin tek başına iktidar olacağı çoğunluğu kaybetmesi de, ülke içinde Kürt hareketine karşı savaşın yeniden tırmandırılmasına neden oldu.

Burada Kürtler için bir parantez açmak gerekiyor. İlk başlarda Türkiye gibi, ABD de, Kürtlerin özerklik ilanının kendi politikası için sorun yaratacağını düşünüyor ve bu nedenle PYD’nin muhalif grupların toplantılarına katılmasını engelliyordu. Ancak IŞİD’in Irak’ta Musul’u ele geçirip etkin bir konuma gelmesinden sonra, Obama, 2014 Eylül’ünde IŞİD ile mücadele stratejisi açıklamıştı. Fakat ABD’nin önünde ciddi bir açmaz bulunuyordu. Irak’ta IŞİD’e karşı ciddi mücadele edebilen güçler İran destekli Şii milisler ile Şengal bölgesinde PKK ve Peşmerge güçleriydi. Suriye’de ise, IŞİD ve diğer çetelere karşı rejimle birlikte savaşan Lübnan Hizbullah’ı ve Rojava’da ise PYD/YPG güçleri vardı. ABD’nin IŞİD ile mücadele stratejisinin tartışılmaya başlandığı bir dönemde Kobanê’ye IŞİD saldırısı başlamış ve öte yandan da bu saldırıya karşı bütün dünyanın dikkatini çeken görkemli bir direniş ortaya çıkmıştı. İşte ABD Kobanê Direnişini destekleyerek hem kendisine yönelik eleştirileri savuşturma olanağını elde etti, hem de Suriye’de Rus müdahalesi sonrasında sahada işbirliği yapabileceği başka bir gücün kalmadığı koşullarda Kürtlerle işbirliğini Suriye sorununa siyasi çözüm bulma konusunda Rusya ile olası bir uzlaşmada rejime karşı bir denge unsuru olarak değerlendirebilme olanağına kavuştu. Bu temelde Kürtlerle birlikte birleşebilecek gruplar –bazı ÖSO grupları, Arap aşiret güçleri, Süryaniler vd.– bir araya getirilerek, Demokratik Suriye Güçleri (QSD) oluşturuldu. Bugünlerde stratejik öneme sahip Mınbiç’te IŞİD’i kuşatmış olan bu güçler, IŞİD’e karşı önemli başarılar kazandılar. Özellikle Suriye sorununa siyasi çözüm bulmak amacıyla yapılan Cenevre-3 görüşmelerine PYD’nin katılmasının/çağrılmasının engellenmesine karşı Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nu ilan ederek cevap verdiler. Bugün hem ABD ve hem de Rusya, Suriye’de Kürtler olmadan bir çözüm olamayacağını söylüyor ve dahası bu iki güç de Kürtleri kendi yanına çekerek kendi politik dayanaklarını güçlendirmek istiyor. Kürtler ise, en başından ilan ettikleri gibi, bu ilişkileri/çelişkileri kendi demokratik yönetimlerini kurmak için bir olanak olarak değerlendirmeye çalışıyor.


Yukarıda Türkiye ile müdahale politikasının ilk dönemlerinde onu destekleyen emperyalist güçler arasındaki makasın açılmasına neden olan, dahası bu güçleri Rojava başta çeşitli alan ve biçimlerde karşı karşıya getiren gelişmeleri ana hatları ile özetlemeye çalıştık. Ancak Türkiye’nin Suriye savaşının en başından karşı karşıya geldiği güçlerle ilişkilerinin daha gerilimli/çatışmalı hale gelmesini sağlayan gelişmelere de değinmek gerekiyor.

Öncelikle İran, daha önce belirttiğimiz gibi “direniş ekseni”ni parçalayacak ve kendisini açık hedef haline getirecek olan Suriye’ye yönelik müdahale politikalarına açık tutum aldı. ABD-Batılı emperyalistler için IŞİD’in öncelikli tehdit haline gelmesinden sonra Irak ve Suriye’de İran’ın eli güçlendi. Irak’ta ABD ve İran fiili olarak aynı cephede savaştı. Zaten bu süreç, aynı zamanda, İran’la olan gerilimin düşürüldüğü ve İran’ın 5+1 ülkeleriyle nükleer sınırlandırılması ve ambargonun kaldırılması konusunda anlaştığı bir noktaya evrildi. İran’ın bölgesel egemenlikte eli Türkiye ve S. Arabistan karşısında oldukça güçlendi ve bu durum bu iki ülkenin Suriye’de destekledikleri grupları “Fetih Ordusu” adı altında bir araya getirmeleri gibi yeni arayışlar peşinde koşmalarına neden oldu.

Baştan beri Suriye rejimini destekleyen ve Lübnan’da İsrail’e karşı en önemli direniş merkezi olan Hizbullah’ın Suriye savaşına fiili olarak dâhil olması, 2013 yazında Lübnan sınırına 10 km. mesafedeki Kuseyr’de oldu. Lübnan için de tehdit olan çetelerin Kuseyr’den temizlenmesinde belirleyici bir rol oynayan Hizbullah militanları, o tarihten sonra çeşitli cephelerde savaştı. Hizbullah’ın savaşa dâhil olmasına ve dolayısıyla rejimin elini güçlendirmesine Türkiye’nin tepkisini Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ “Adlarını Hizbulşeytan yapsınlar” sözleriyle ortaya koydu ki, bu, aslında Lübnan’ın kapılarının da Türkiye’ye tamamen kapanması anlamına geliyordu.

Ve Rusya. Batılı emperyalistler 2013’te Rusya’yı “zayıf karnı”ndan vurarak Ukrayna’da Rus yanlısı Yanukoviç yönetimini devirdiler. Bu hamleye, Rusya, önce 2014 başlarında Kırım’ı ilhak ederek ve sonra da Doğu Ukrayna’da (Donbass) Rus yanlısı güçlerin yönetimi ele geçirmelerini sağlayarak yanıt verdi. Hem Doğu Avrupa’daki egemenlik mücadelesi bakımından önemli ve hem de Rusya’yı Suriye’den uzak tutmaya yönelik bu girişimlerin boşa çıkarılmasından sonra Suriye’ye silah yığınağı yapan Rusya, 2015 Eylül’ünde etkin bir müdahale başlattı. Rusya’nın havadan ve rejim güçleri ile Hizbullah’ın karadan müdahalesi sonucu, kısa sürede Türkiye-S. Arabistan destekli çeteler geriletildi. Zaten Türkiye ve Rusya arasında büyük krize neden olan Türkiye’nin Rusya’ya ait SU-24 uçağını düşürmesi de, Rus uçaklarının Lazkiye’nin kuzeyinde Türkiye destekli çetelere karşı operasyonu sırasında gerçekleşti. Ancak bu saldırı, Rusya’nın Akdeniz’e açılan tek üssü olan Tartus’taki üsse Lazkiye ve Humus’ta yeni üsler eklemesini ve bu üslere S-300 ve S-400 uzun menzilli füzeleri yerleştirmesini kolaylaştırdı.

Özetle, Kürtlerin (PYD/YPG) belirleyici konumda bulundukları Demokratik Suriye Güçleri IŞİD’i ve Rusya destekli rejim güçleri de diğer radikal çeteleri ciddi biçimde geriletti. Bu tablo, Türkiye’nin Suriye’ye müdahale edebilme dayanaklarını büyük oranda ortadan kaldırdı.


Sonuç olarak, “Yeni Osmanlı”cı hayallerle 5 yıl önce girişilen müdahale politikasının bakiyesi hiç de iç açıcı değildi.

• Suriye’de Esad rejimini devirmek ve Kürt kantonlarını yok etmek için sürdürülen politikadan geriye Azez kasabasına sıkışan çeteler kaldı. Artık bölgede egemenlik mücadelesi içindeki hiçbir güç Esad’ın devrilmesinden söz etmiyor ve öte yandan da hem ABD ve hem de Rusya Kürtleri meşru muhatap, işbirliği yapılabilecek bir güç olarak görüyorlardı.

• Suriye’ye –özellikle Rojava’ya– müdahalenin dayanağı olarak uzun süre işbirliği yapılan IŞİD ciddi bir biçimde kuşatılmış durumdadır ve dahası artık herkesin dikkatinin IŞİD ile mücadeleye odaklandığı koşullarda ne işbirliğinin, ne de sınırlarını IŞİD’e açmanın koşulları kalmamıştır. Yani IŞİD’e oynayarak kazanmak artık mümkün olmaktan çıkmıştır.

• Irak’ta İran etkisi artarken, Musul yakınlarındaki Başika kampına asker ve zırhlı araç gönderme girişimi geri tepen Türkiye, istenmeyen güç durumuna düştü. Dolayısıyla Musul’un IŞİD’den temizlenmesi gündeme geldiğinde, Nuceyfi’ye bağlı Sünni güçleri oraya ikame etme girişiminin başarısızlığa uğraması, Türkiye’nin Irak siyasetine müdahale olanaklarının da –ki gerilimi tırmandırıcı bir rol oynadığı için ABD de bölgede Türkiye’nin silahlı güçlerinin varlığını istememektedir– ciddi biçimde sınırlandığını göstermektedir.

• Mısır’da Sisi yönetiminin özellikle Türkiye’nin müttefiki S. Arabistan ve ABD tarafından ekonomik ve siyasi olarak desteklenmesi, Mısır’ı yeniden bölge siyasetinin etkili bir gücü haline getirmiş, bu yönetimi tanımadığını söyleyen Erdoğan yönetimi ise dış politikanın yanı sıra Kürtlere karşı savaş, basın üzerindeki baskılar başta olmak üzere ülke içindeki uygulamaları ve IŞİD ile işbirliği nedeniyle Batı’da ciddi biçimde tartışılır hale geldi.

• Rus uçağının düşürülmesi sonrasında tırmanan Rusya ile gerilim, Erdoğan iktidarını ekonomik ve siyasi olarak ciddi biçimde sıkıştırmış ve yeniden ABD-NATO’ya sığınma/tamamen teslim olma noktasına getirmiştir.

• Dış politikada içine düştüğü açmazlar ve yaşadığı sıkışmışlık, Mısır gibi Batılı emperyalistler tarafından doğrudan desteklenen İsrail ile de siyasi ilişkilerdeki gerilimin sürdürülebilme koşullarını ciddi biçimde ortadan kaldırmıştı.

• Burada en büyük desteği gördüğü Suriye’ye, Türkiye-Erdoğan’a güvenerek sırt çeviren ve Suriye’deki karargâhını kapatan HAMAS’ın da, AKP-Erdoğan gibi siyaseten sıkıştığını ve liderlerinin sığınacak ülke arar hale geldiğini eklemek gerekiyor.

• Dış politikadaki bu sıkışmışlığın maddi külfeti de Türkiye için altından kalkılabilir olmaktan çıkmaya başlamıştı. Türkiye’nin en önemli yatırım ve gelir kaynakları olarak görülen turizm ve inşaat sektörü bitme noktasına gelmişti, ki Erdoğan’la Afrika’ya pazar arayışına çıkan Türk Müteahhitler Birliği Başkanı Mithat Yenigün, yılda ortalama 30 milyar doları bulan yurtdışı müteahhitlik (inşaat) sektörünün son birkaç yılda büyük düşüş yaşadığını söylüyordu. Yine Türkiye’nin yıllık 30 milyar doları aşkın gelir kaynağı olan ve yaklaşık bir buçuk milyon kişinin istihdam edildiği turizm sektöründe doluluk oranı yüzde 20’ler seviyesine düşerek, alarm verme noktasına geldi. Üstelik ekonomik ve siyasi ilişkilerin durma noktasına geldiği Rusya ile yıllık ticaret hacmi de 30 milyar doları (2014’te 31,2 milyar dolar) aşıyordu.

Gelinen yerde bölgeye hükmetme ve Ortadoğu-Kuzey Afrika pazarından büyük payı kapma hayalleriyle çıkılan yolda uygulanan politikanın ekonomik ve siyasi faturası oldukça ağırlaşmıştı. Artık bu politikada çeşitli manevralar yaparak nefes almaya çalışmanın dışında çıkar bir yol kalmamıştı.


Aslında Türkiye iflasa sürüklenen dış politikasını revize etmeye, müttefikleri ile –ABD ve Batılı emperyalistler– arasındaki makası kapatmaya yönelik adımlardan başladı. Üstelik bu adımlar Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde geçen yılın yaz –2015 Temmuz– aylarında atılmaya başlandı. Artık IŞİD ile ilerlemenin olanaklarının kalmadığı koşullarda ülkedeki üsler koalisyon güçlerinin operasyonlarına açıldı. Üstelik sembolik de olsa –sembolik, çünkü üsleri açmak zorunda kalmış olsa da Türkiye asıl tehdit olarak IŞİD’i değil; PYD/YPG’yi, yani Kürtleri görüyordu– Türkiye bu operasyonlara katıldı. Bu adım artık Türkiye’nin sınırlarının da denetime açılması anlamına geliyordu. O tarihlerden sonra, IŞİD Türkiye’ye yönelik çeşitli bombalı terör eylemleri gerçekleştirmeye başladı.

Bu süreçte atılan bir diğer önemli adım, mülteci meselesinde AB’nin beklentilerini karşılayan “Geri Kabul Anlaşması”nın imzalanması oldu. Bu anlaşma ile hem mültecilerin denetimsiz bir şekilde Avrupa’ya akını engellenecek ve hem de AB’nin ihtiyaç duyduğu nitelikli işgücünün mültecilerden karşılanması sağlanacaktı. Bu anlaşmanın imzalanması sürecinde Almanya Başbakanı Merkel defalarca Türkiye’ye gelip Erdoğan’la görüşmüş ve Merkel özellikle 1 Kasım 2015 seçimleri öncesinde yaptığı ziyaretle Erdoğan’a destek görüntüsü vermesi nedeniyle ciddi eleştirilere maruz kalmıştı.

Türkiye’nin dış politikadaki ekseninin ABD-Batılı emperyalistlerle uyumlu bir çizgiye çekilmesi yönünde atılan bu adımlardan sonra, sıra bölgede benzer yönde politik manevraların yapılmasına gelmişti. İşte yeni Başbakan Binali Yıldırım’ın “dostları çoğaltma” açıklaması da bu dönemde yapıldı. Sonra “Yeni Osmanlı”cı sosa büründürülmüş bölgesel liderlik iddiasına nereden başlanmışsa, bu iddianın iflas ettiği noktada ilişkilerin “tamir edilmesi” yönündeki girişimlere de oradan başlandı: İsrail’den! Zaten Erdoğan’ın İsrail’e kafa tutan lider imajından geriye bir şey kalmamış, Türkiye terörü destekleyen ülke imajıyla bölge halkları nezdinde de itibarını ciddi biçimde kaybetmişti.

Erdoğan, 2016 yılının ilk günlerinde “İsrail’le birbirimize ihtiyacımız var” açıklamasını yaparak anlaşmanın sinyalini verdi. Aslında Türkiye, İsrail ile “barışma” için 3 şart koşuyordu: “Özür”, “tazminat” ve “Gazze ambargosunun kaldırılması”. Ancak resmi anlamda bu şartlardan sadece Mavi Marmara vapurunda öldürülenlerin ailelerine tazminat ödenmesi –ki bu tazminat karşılığında İsrail’e karşı açılan bütün davalar geri çekilecekti– kabul edildiği halde ilişkiler normalleştirildi. Özür mevzusu ise, bölgede kendi politikaları için iki önemli “karakol” olan Türkiye ve İsrail’in işbirliğine ihtiyaç duyan ABD-Obama’nın girişimiyle telefonda gerçekleşmişti. Obama’nın baskısıyla İsrail Başbakanı Netanyahu, Erdoğan’ı arayarak üzüntülerini bildirmişti! Türkiye ve İsrail arasında yapılan anlaşmada Gazze ablukasının kaldırılması da yoktu. Anlaşmaya göre, Gazze’ye yönelik deniz ablukası devam edecek ve gönderilecek yardımlar İsrail’in Aştod limanı üzerinden gönderilecekti, ki zaten daha önce başka ülkelerce gönderilen yardımlar için yapılan uygulama da bu idi.

Yani Erdoğan, “terörist devlet” olarak adlandırdığı İsrail’le barışma için ön şart koştuğu maddelerden de vazgeçerek İsrail ile anlaşma noktasına gelmişti.

Burada İsrail ile ilişkilerde bir noktaya daha değinmek gerekiyor. Türkiye ve İsrail ile siyasi ilişkilerin koptuğu dönemlerde bile ekonomik ilişkiler büyümeye devam etti. Dahası İsrail ile yapılan bütün askeri anlaşmalar siyasi gerilim yokmuş gibi devam etti. Türkiye Ekonomi Bakanlığı verilerine göre Erdoğan’ın “one minute” çıkışını yaptığı 2009’da iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2.603.186 milyar dolardı. Ancak bu ticaret hacmi siyasi ilişkilerin koparıldığı 2010’da 3.439, 2011’de 4.448, 2012’de 4.039, 2013’te ise 5.067 milyar dolar düzeyinde gerçekleşerek, sürekli arttı. Yani Erdoğan’ın “terörist-katil devlet”e verip veriştirdiği dönemlerde ticaret tıkırında devam ediyordu!

Sıra Rusya’ya gelmişti. Kasım 2015’te Suriye sınırında Rus uçağı düşürülürken dönemin Başbakanı Davutoğlu “emri ben verdim” demiş, Erdoğan da “Rusya ateşle oynamasın” tehdidini savurmuştu. AKP-Erdoğan iktidarı Rus uçağının düşürülmesi hamlesi ile NATO’yu Suriye’ye etkin müdahale eden Rusya’ya karşı daha etkili-önleyici bir konuma getirebileceği ve dahası Rusya’nın Türkiye destekli çetelere karşı operasyonlarını durdurabileceği hesabını yapmıştı. Ancak bu hesap tutmadı. NATO, Türkiye’yi destekleyen bir söylem kullansa da, gerilimin tırmandırılmasını istemeyen bir tutum ortaya koydu. Dolayısıyla, daha önce belirttiğimiz gibi, uçağın düşürülmesi, Rusya’nın durdurulması bir yana, Suriye’ye müdahalesinin arttırılmasının bir gerekçesi haline geldi. Yani silah tersine döndü; Türkiye, Rusya’yı durdurmak isterken, –özellikle Suriye’de– kendisi adım atamaz hale geldi.

Rusya ile ilişkilerin normalleştirilmesi süreci, Haziran ayında Erdoğan’ın Putin’e “özür mektubu” göndermesiyle başlatıldı. Rusya ile ilişkilerin normalleşmesi, Erdoğan iktidarına ekonomik olarak küçük de olsa bir nefes aldırabilir, dahası ABD’nin başını çektiği koalisyonun Rojava-Kuzey Suriye’de Kürtlerle ilişkileri geliştirdiği bir dönemde Türkiye’ye yeni manevra alanı sağlayabilirdi, ki Türkiye, bugüne kadar Rusya ile ilişkilerini her fırsatta ABD-Batılı emperyalistlere karşı seçeneksiz olmadığını göstermek için kullanmaktan geri durmadı. Erdoğan, gönderdiği mektupta özrün ötesinde öldürülen Rus pilotun ailesinden de af diliyordu. Mektubun ardından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da Suriye’de Rusya ile ortak operasyonlar yapabilecekleri açıklamasını yaptı. Elbette Rusya da karşısında yer alan bir Türkiye’nin yerine kendisine daha fazla muhtaç ve işbirliğine hazır bir Türkiye’yi tercih ederdi. Bu temelde Rusya’nın Türkiye’ye uyguladığı ambargonun kaldırılması yönünde adımlar atıldı.

Rusya hamlesinin ardından Başbakan Yıldırım, “Irak, Suriye ve Mısır ile kavga etmemiz için neden yok. İlişkilerin ileriye taşınması için çok neden var.” açıklamasını yaptı.

Aslında Mısır ile siyasi ilişkilerin yeniden kurulması için bir süreden beri S. Arabistan’ın arabuluculuğunda bazı görüşmelerin yapıldığına dair haberler daha önce basına da yansıdı. Erdoğan, bu ilişkilerin kurulması sürecinde çok zor durumda kalmamak için Mursi’nin mahkumiyet kararı ile ilgili düzenlemeler yapılmasını istiyor. Türkiye ile yakın ilişki halinde olan S. Arabistan Kralı Selman, Mısır’ın da en önemli destekçilerinden biri. Dolayısıyla ara bir çözüm bulunması halinde Mısır ile siyasi ilişkilerin yeniden kurulması, dolayısıyla Erdoğan’ın darbeci Sisi’yi tanıması yönünde adım atılması sürpriz olmayacaktır.

Suriye ile istihbarat örgütleri düzeyinde görüşmeler yapıldığı da önce basına yansıdı, sonra Suriye lideri Esad tarafından dile getirildi. Bu görüşmeler Mart ayında Rojava’nın Rimelan kentinde Rojava-Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nun ilanından sonra Türkiye’nin girişimleri sonucu Cezayir’in arabuluculuğunda gerçekleştirildi. İran’ın da katıldığı bu görüşmelerin, Davutoğlu’nun başbakanlığının son günlerinde yaptığı İran gezisi sırasında gündeme gelmiş olması ihtimali yüksektir. Çünkü Kürtlerin federasyon ilanından Türkiye ile birlikte rahatsızlığını en açık ifade eden ülkelerin başında İran gelmektedir. Yine İran’ın Suriye’de ABD-Rus ateşkesi ve görüşmeleri konusunda Rusya’dan farklı düşünmesi de, nasıl sonuçlar doğurabileceği, daha doğrusu sonuç alıcı olup olmayacağından bağımsız olarak bu tür arayışların önünü açmaktadır.

Nihayetinde Türkiye’nin ülke içindeki Kürt sorunuyla doğrudan bağlantılı ve dolayısıyla öncelikli tehdit olarak gördüğü Suriye Kürtlerine karşı Esad rejimine bazı tavizler vermesi şaşırtıcı olmayacaktır. Suriye lideri Esad’ın geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda “bize siyasi olarak saldırıyorlar. Ardından da özellikle güvenlik konularında el altından anlaşmak için yetkililer gönderiyorlar” açıklaması bu bakımdan dikkat çekicidir. Ancak belirttiğimiz gibi, hem ABD’nin ve hem de Rusya’nın Suriye sorununun çözümünde bir denge rolü oynayabilecek olan Kürtleri karşılarına almak istemedikleri koşullarda, bu arayışların başarı şansı oldukça zayıftır. Öte yandan, Esad’ın işaret ettiği iki yüzlü siyaset, başka bir deyişle pragmatik yaklaşımlar “dostları çoğaltma” siyasetinin de iç yüzünü gözler önüne sermektedir.

Geçen ay eski “Doğu Bloku”nun NATO’ya karşı kurduğu “Varşova Paktı”nın merkezinde, Varşova’da yapılan NATO zirvesi, Türkiye’nin NATO içindeki rolünün ve “dostları çoğaltma” siyasetinin sınırlarının görülmesi bakımından dikkat çekici kararların alındığı bir zirve oldu. NATO’ya üye 28 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katıldığı ve Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temsil ettiği zirve, NATO’nun en büyük tehdit olarak Rusya’yı gördüğünü bir kez daha gösterdi. Dolayısıyla sonuç bildirgesinde Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinin kınandığı ve Suriye’ye müdahalesinin “büyük risk” oluşturduğunun belirtildiği zirvede NATO’nun Rusya ve ABD-Batılı emperyalistler arasındaki egemenlik mücadelesinde daha ileriden bir rol-pozisyon üstlenmesine yönelik kararlar alındı. Karadeniz’de NATO’nun askeri varlığının güçlendirilmesi, Akdeniz’de “Deniz Muhafızı” adı altında yeni bir “güvenlik gücü”nün oluşturulması, Türkiye-İspanya ve Romanya’daki füze savunma sistemlerinin güçlendirilmesi ve “casus uçakları” olarak bilenen AWACS’ların Türkiye üzerinden komşuların sınırlarını izlemesi zirvede alınan kararlar arasında yer alıyor. Dolayısıyla zirveyi Türkiye’nin “NATO’nun ileri karakolu” rolünün daha belirgin hale getirilmesi yönünde kararların alındığı bir zirve olarak tanımlamak mümkündür. Bu zirve aslında “dostları çoğaltma” siyasetinin de sınırlarını çizmiştir. Rusya’nın en büyük tehdit olarak tanımlandığı ve Türkiye’ye bu tehdide karşı yeri görev/pozisyonların verildiği koşullarda Rusya başta ABD-Batılı emperyalistlerle aynı çizgide/blokta yer almayan güçlerle “normalleşme”, ancak NATO’nun ileri karakolu rolünün izin verdiği kadardır!


İç ve dış politikanın birçok yönden iç içe geçmiş olduğu, birbirini doğrudan etkiledikleri dikkate alındığında Erdoğan rejiminin dış politikadaki “dostları çoğaltma” açılımının iç politikaya etki etmemesi düşünülemez. Ancak bu etkileşimden, Erdoğan rejiminin ülke içindeki savaş ve baskı politikalarına dayalı yöneliminden kısa sürede vazgeçeceği sonucu çıkarmak yanıltıcı olacaktır, ki başarısız darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL ile devletin kendi hukukunu bile askıya alması, yakın dönemde yönelimin hangi yönde olduğu/olacağı konusunda yeterince fikir vericidir.

Peki, dış politikadaki bu yönelimin iç politikaya olası etkileri neler olabilir?

Öncelikle şunu hatırlatmak gerekiyor. Erdoğan rejiminin ülkedeki üsleri ABD-Koalisyon güçlerinin kullanımına açtığı ve AB ile mültecileri geri kabul anlaşmasını imzaladığı dönem, Kürt kentlerinin sokağa çıkma yasakları eşliğinde tanklı-toplu kuşatma altında tutulduğu, basın, akademi dünyası ve bütün demokrasi güçlerinin ciddi bir baskı altında tutulduğu bir dönem oldu, ki bu politikalar bugün darbe girişimi ve OHAL ilanından sonra artarak devam etmektedir. Ve bu dönem boyunca Rojava’da PYD ile işbirliği yapan ABD, “Türkiye’nin kendini savunma hakkı olduğu” açıklamaları eşliğinde savaş politikalarına karşı sessiz kalmış, dahası bu politikaya arka çıkmıştır. “Demokrasinin beşiği” AB ise, mülteci pazarlığı nedeniyle üç maymunu oynamış, bunun da ötesinde hak ihlalleri, bodrumlarda sıkıştırılmış insanların yakılıp katledilmesine karşı AİHM’e yapılan başvurular yanıtsız bırakılmıştır.

Dolayısıyla dış politikadaki manevra ve tavizlerin ilk görünür sonucu, emperyalist güçlerin iç politikadaki savaş ve baskı politikalarına sessiz kalmasını sağlamak olmuştur.

Bu politikalara sessiz kalanlar sadece dışarıdaki “dostlar” olmadı. 1 Kasım Seçimleri öncesinde her fırsatta Erdoğan rejimini eleştiren TÜSİAD gibi sermaye örgütleri de, bu dönem boyunca sessizliğe bürünmüştür. Çünkü Kürde karşı savaş, emek ve demokrasi güçlerine baskı siyasetinin uygulandığı dönem, aynı zamanda Erdoğan iktidarının sermaye yanlısı saldırıları, yasal düzenlemeleri en fazla gündeme getirdiği bir dönem oldu. İşçiler tarafından “kölelik yasası” olarak adlandırılan kiralık işçilik ve özel istihdam büroları uygulaması bu dönemde yasalaştı. Kamu emekçilerinin iş güvencesinin ortadan kaldırılması için adımlar atılıyor, ki darbe girişimi sonrasındaki büyük tasfiye hareketi, bu sürecin “darbecilerin temizlenmesi” görüntüsü adı altında bu politikaya karşı çıkabilecek güçlerin ileri kesimlerinin kamudan atıldığı ve geri kalanlarının da sessizleştirileceği bir noktaya doğru götürüldüğünü göstermektedir. Yine kıdem tazminatının kaldırılıp yerine primlerinin tamamen işçiden kesileceği BES (bireysel emeklilik sigortası) uygulamasına geçilmesi içinse gerekli düzenlemeler yapıldı. Bunlara her fırsatta kamu kaynaklarının “teşvik” adı altında sermayeye peşkeş çekilmesini de eklemek gerekiyor. Darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL sürecinde TÜSİAD, MÜSİAD gibi sermaye örgütlerinin “demokrasi” değil, sermayenin çıkarları temelinde atılan bu adımların hız kaybetmeden devam etmesidir!

Burada Rojava’daki gelişmelerle bağlantılı olarak Kürt sorunu konusunda şunlar söylenebilir. ABD, daha önce “bölgesel liderlik” rolü verdiği Türkiye’nin yeniden kendi politik çıkarlarına daha fazla hizmet edebilecek bir konuma gelmesini elbette istemektedir. Bu temelde Rojava’da Kürtlerle işbirliğini geliştirdiği ve Mınbiç operasyonuna Türkiye’yi razı ettiği dikkate alınırsa, önümüzdeki dönemde, ABD’nin ülke içinde de Kürt soruyla ilgili yeni adımların atılmasını gündeme getirmesi/getirtmesi mümkündür. Ancak bugün böylesi bir sürecin başlatılmasının önündeki en büyük engel, zaten Kürt kantonlarını yıkamayıp ülke içinde de Kürtleri başkanlığa razı edemeyince savaş politikalarına sarılan Erdoğan’ın darbe girişimi sonrasında içine girdiği yönelimdir.

Özellikle ordu içinde Fetullahçı güçlerin öncülük ettiği başarısız darbe girişimi ve ardından bunlarla mücadele adına ilan edilen 3 aylık OHAL, Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” olarak gördüğü bu girişimi kendisini ülkenin mutlak hâkimi/lideri yapmak için bir fırsata çevirmeye çalıştığını göstermektedir. Bu koşullarda Kürt savaşının da kısa sürede bitmeyeceği açıktır, ki darbe girişiminin engellenmesi üzerinden iki gün bile geçmemişken, PKK kampları yine bombalandı. Ancak her şeye rağmen bölgesel gelişmelerin seyri ve Türkiye’nin yaşadığı sıkışmışlık nedeniyle Erdoğan da fazla zamanının olmadığının farkında olduğu için adımlarını hızlı atmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, bugünkü OHAL koşullarında eğer Kürt sorunu konusunda bir adım atılması beklenecekse, bu adım büyük bir olasılıkla yumuşama, görüşmelerin yeniden başlaması değil, Kürt belediyelere el koyma (kayyum atama) adımı olacaktır.

Sonsöz olarak söylersek, “dostları çoğaltma” siyasetinin ne bu ülkedeki halklara ve her milliyetten işçi-emekçilere, ne de bölge halklarına bir hayrı olmayacaktır. Aksine Erdoğan rejiminin emperyalist güçler ve bölge gericilikleriyle arasındaki “dostluk”, mazlum halklar ve işçi sınıfı için baskı ve sömürünün katmerleşmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır. Ve elbette savaş ve baskı, sömürü ve yağma ne bu ülkenin, ne de bölge halklarının kaderi değildir. Bu “şer ittifakları”nın alternatifi ezilen bölge halkları ile bütün milliyetlerden işçi-emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışmayla kendi kaderlerini ellerine almasından geçmektedir.

Darbe girişiminin ilk meyvesi OHAL oldu!

İhsan Çaralan

Egemen güçlerin ve onların her renkten siyasi temsilcilerinin yönettiği; üç tarafı denizler, dört tarafı düşmanlarla çevrili, yakın tarihi, her seferinde faturası halka çıkarılan, iç ve dış düşmanların darbe ve darbe girişimleriyle dolu Türkiye, 15 Temmuz’da bir darbe girişimine daha sahne oldu!

Ve her darbe ve darbe girişiminden sonra olduğu gibi bir “olağanüstü yönetim”e geçildi. Ama ortada güvenilebilecek bir askeri birlik kalmadığı için, “askerlerin yönetimi” demek olan sıkıyönetim yerine tabii ki hükümetin komutasında¹ “valilerinin yönetimi” olarak tarif edilebilecek OHAL ilan edildi.

Rutini, Cuma’yı Cumartesi’ne bağlayan sabaha doğru, gece yarısından sonra askerin büyük kentlerinde stratejik noktaları tutmaya başladığı ve sabahın 03.00’ünde TRT’den darbeci generallerin oluşturduğu cuntanın imzasıyla ilan edilen darbeler geleneğinden farklı olarak, 15 Temmuz darbe girişimi, hava kararmadan köprülerin “tek yönlü kapatılması” ve Genelkurmay Başkanı’nın rehin alınmasıyla başlatıldı. Daha herkesin sokakta olduğu bir zamanda sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edilerek başlatılan 15 Temmuz darbe girişimi, ilk saatlerinde “darbe yapılıyor” haberine herkesin, “böyle darbe mi olur!” diye gülüp geçtiği “trajikomik”² bir darbe girişimi olarak, Türkiye’nin darbeler tarihinde, darbe girişimleri bölümündeki yerini aldı.

Son yarım yüz yılı kapsayan yakın tarihinde 10 kadar darbe ve darbe girişiminin yaşandığı Türkiye’de gerçekleştirilen son 15 Temmuz darbe girişimi, önceki darbelerin deneyimlerinden öylesine uzaktı ki, TV kanallarından “naklen yayınlanan” bu girişimin başarılı olacağına kimse inanmadı. Dahası, bu darbenin esas hedefi olduğu iddia edilen Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha darbe girişimi henüz bastırılmamışken, kalabalıklara yaptığı konuşmada, bu darbe girişimini kendilerine “Allah’ın bir lütfü” olduğunu ilan etmekten kendisini alamadı. Onun için de sosyal medyada komplo teoricilerinin geliştirdiği, “Darbeyi bizzat Erdoğan ve hükümeti, kendi amaçlarına ulaşmak için tezgahladı!”, “Bu darbe değil, tiyatro oyunu” biçimindeki aşırı saçma iddialar bile azımsanmayacak bir taraftar kitlesi buldu. Öyle ki, CNN International’in muhabiri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Darbe bir tiyatro muydu?” sorusunu sorma ihtiyacını duydu! Çünkü 15 Temmuz’daki darbe girişimi, sanki “Başarı ihtimali sıfır olacak darbe nasıl hazırlanır?” diye sorulmuş ve bu soruya verilen yanıta uygun olarak hazırlanmış gibidir!

Bu trajikomik duruma ciddiyet kazandırmak ve darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL’e meşruiyet sağlamak için medya üstünden kahramanlık hikayeleri kurgulanmaya, böylece darbenin çeşitli girişimleri bir efsaneye dönüştürülerek, sadece darbecilerle sınırlı olmayacağı anlaşılan ve hak ve özgürlükler hedef alınarak “tek adam-tek parti diktatörlüğü” inşasının taşlarını döşemeye hizmet edecek bir “temizlik” için bir propaganda kampanyası başlatıldı.

‘BU BİR FETÖ DARBESİDİR’ DEMEK AÇIKLAYICI MIDIR?

Daha darbenin ilk anından itibaren Cumhurbaşkanı, Başbakan, ağzını açan her AKP sözcüsü, bu darbenin bir “FETÖ organizasyonu” olduğunu kanıtlanmış, bu nedenle de tartışılmaz bir gerçek gibi ilan ettiler.

Darbe girişimi, son iki buçuk yıldır lanetlenen Fetullah Gülen ve onun Cemaati’ne bağlanınca, Türkiye’nin darbelere fırsat veren, darbecileri cesaretlendiren ülkenin en önemli sorunlarının sürekli ertelenerek büyütülmesi, iç ve dış politikadaki gerilimler ve açmazlar, bu gerilimin kimin ve hangi odakların politikalarının ihtiyacı olarak beslendiği… gibi sorulara yanıt aranmasına hiç gerek olmayacaktı.

Peki, darbe girişiminde FETÖ’nün bir rolü yok mudur?

Kuşkusuz ki vardır, hem de darbede bu grubun çok önemli yeri vardır denecek sayısız belirti bulunmaktadır. Bu konuda gazetelerde incelemeler, araştırmalar, makaleler yayınlanmış, haberler yapılmış, kitaplar yazılmış, savcılıklara, mahkemelere suç duyuruları yapılmış, ama şimdi her şeyi FETÖ’ye bağlayarak ülkeyi yönetenler, bu makalelerle kitapları yazanların söylediklerini ciddiye almak yerine, bu kişileri tutuklayarak Fetullah Gülen ve adamlarını dokunulmaz kılmaya çalışmışlardır. Yaratılan bu koruma zırhından dolayı, “Fetullah’a dokunan yanar!” sözü, dönemi tarif eden bir ibare haline gelmiştir.³

Kuşkusuz ki oldukça deneyimli, disiplinli ve organize bir güç olarak FÖTÖ bu darbe girişiminin içindedir, hatta onun örgütlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bundan kuşku duymak için bir neden yok. Bu örgütlenme içinde FETÖ’nün gücü, ne ölçüde etkiye sahip olduğu, eğer darbeciler ciddi bir biçimde yargılanabilirse önemli ölçüde ortaya çıkacaktır. Ama, ciddi ve gerçek kanıtlara dayanan bir yargılama yapılarak darbeciler ve arkalarındaki güçlerin hak ettikleri cezalara çarptırılacakları bir yargılama yapılacak mı denirse, bunun yapılamayacağını söylemek için de pek çok neden vardır. Daha şimdiden Kuleli’deki 14 yaşındaki askeri öğrenci ile ordu komutanlarının, zorunlu askerlik görevini yapan erle Cumhurbaşkanı’nın başyaverinin, darbenin planlayıcısı ile bir biçimde cemaatin çengeline takılmış, cemaatin adamlarının kurduğu sendikaya üye yapılmış öğretmenlerle sair devlet memurlarının aynı muameleye tabi tutulup aynı suçlamaların hedefi yapıldığı dikkate alındığında, bu yargılamaların meşruiyet zemininin şimdiden çökmeye başladığını söylemek için pek çok neden var. Erdoğan’ın gayri resmi “savcılığı”nda, FETÖ’nün polislerinin, savcılarının ve yargıçlarının organize ettiği, Ergenekon, Balyoz, Casusluk… davaları, 12 Eylül Cuntası’nın yargılanması tiyatrosu, benzeri gerçeklerin üstünü örtme yargılamalarının en yakın örnekleridir. Bu yüzden de, darbe girişiminde kimin ne kadar rolü olduğu gerçeğini de bugün öngörülen türden OHAL mahkemelerinden çok, siyasi ortam “normalleştiği” ölçüde ve az çok özgürlüklerin kullanılabildiği koşullarda tartışarak ve olup bitenin az çok inanılır tanıklıkları ortaya çıktıkça öğreneceğimizi söyleyebiliriz. Sonuçta, bugün AKP’nin polisleri, savcı ve yargıçlarının eğitmenleri FETÖ’cülerdir ve dolayısıyla da onlardan öğrendikleriyle hareket etmektedirler ve böyle hareket etmeye devam edeceklerinin de sayısız belirtisi var.

Darbeler, orduda bir araya gelen kimi “kafadarların” eylemi olarak ortaya çıkmaz. Tersine, darbeye baş vuran güçler ister emir komuta zinciri içinde hareket eden darbeciler olsunlar, ister “cuntalar” biçiminde ortaya çıksınlar, darbeler sonuç olarak, sermaye güçlerinin birbirleriyle hesaplaşmada başvurdukları yöntem ya da araçlardan biridir. Ki, sermaye klikleri diğer yollarla başa çıkamadıkları durumlarda darbeleri kullanmaktan çekinmezler. Böylece amaçlarının engeli olarak gördükleri anayasa, yasalar, gelenek, teamül, legal siyasetin kuralları, hükümetlerin politik kaygıları, bürokrasinin kaprisleri… gibi “engelleri” silah gücüyle kenara iterek yollarını açmayı amaçlarlar.

Fetullahçı organizasyon da, yaygın kanının tersine, asıl olarak bir sermaye kliğidir. Sadece Gülen Cemaati’nin sermaye gücüyle değil TUKSON etrafında toplanan çeşitli sermaye gruplarıyla birlikte bir sermaye kliğidir. Ve son yıllarda, rakip sermaye klikleri ve etkisindeki hükümet tarafından hayatiyetlerine kast edilecek ölçüde köşeye sıkıştırılmıştır. Bu yüzden de, Fetullahçı kliğin, üzerinde hükümet eliyle oluşturulan baskıyı yok etmek üzere, TSK içindeki hükümetin iç ve dış politikasıyla ekonomi politikasından hoşnut olmayan diğer güç odaklarının uzantılarıyla şöyle ya da böyle ittifak içinde harekete geçmiş olması en akla yakın olanıdır. Nitekim “FETÖ organizasyonu” denilen darbe girişimi de, elbette ki, ülkede siyasetin bunca gerilmesi, Kürt sorunu üstünden ülkenin iç savaşa doğru sürüklenmesi, sürdürülmekte olan savaşın silahlı güçlerin içinde yarattığı psikolojik sorunlar, başkanlık sistemi dayatması, Alevilerin inanç özgürlüğü taleplerinin umursanmaması, dokunulmazlıkların kaldırılması, yerel yönetimlere yönelik kayyum atama girişimleri, eğitim alanı başta olmak üzere “muhafazakar toplum inşası” amaçlı yapılan girişimler… gibi girişimlerin yarattığı siyasi ortamı kullanmak istemiştir. Bütün bu hoşnutsuzlukların gerilimleri ile toplumun çeşitli kesimlerinde oluşan tepkilerin kendilerine geniş ve çok yönlü bir destek sunacağını ummuş olmalıdırlar. Nitekim TSK içinde bütün kuvvetlerden ve en seçkin savaşçı birliklerden bir biçimde destek almış olmaları da bunun ifadesidir.

DARBEYİ KİM ÖNLEDİ?

Başbakan Yıldırım’a bakarsanız, darbeyi Cumhurbaşkanı’nın dirayetli liderliği önlemiştir. Cumhurbaşkanı ise, kendi çağrısından sonra sokağa çıkan halkın darbeyi önlediğini söylüyor. Kılıçdaroğlu’na göre de, darbeyi asıl önleyen, ölümü göze alarak darbe girişimi sürerken toplanan Meclistir! MHP ise, Hükümet’in dik duruşunun darbeyi önlediğini söylüyor.

Bu söylenenlerin her birinin bir rolünün olduğunu söyleyebiliriz. Ama şunu da söyleyebiliriz. Daha önceki darbelerde toplumun az ya da çok bir kesimi bu darbeleri desteklerken 15 Temmuz darbe girişiminde darbeciler toplumun hiçbir kesiminden destek bulamamıştır. Hatta darbenin düzenleyicisi ve yöneticisi ilan edilen FETÖ örgütünün resmi ve gayri resmi sözcüleri de 15 Temmuz darbe girişimine karşı olduklarını söylemektedirler.

En çok tartışılan ise, Erdoğan’ın çağrısıyla sokağa çıkan kitledir. Çünkü bu kitle bir yandan “demokrasiyi savunma” iddiasıyla öne çıkarken, öte yandan da “tekbir”li şeriatçı ritüeller, cihadist çağrılarla hareket eden ve laisizm düşmanlığını haykıran, demokrasi ve özgürlükle ilgili bir talebi olmayan bir kitleydi. Ama aynı zamanda, bu kitle içinde AKP ve MHP’ye oy vermeyen, ama darbeye karşı bir çağrı olduğu için alana çıkmış olanlar da azımsanacak sayıda değillerdi.

Burada “darbeye karşı” alanlara çıkanların homojen olmadığını, ama en azından radikal cihadistlerle şeriat talebi olmayan bir kitlenin bir arada bulunduğunu dikkate almak gerekir.

Öte yandan darbeye karşı olanlar alana çıkanlardan ibaret değildir. Tersine, yukarda belirtildiği gibi, bu darbe girişimine önceki darbelerden farklı olarak hiçbir kesimden destek gelmemiştir. Ama, çağrıyı yapan Erdoğan’ın amaçlarından endişe ettikleri için, geçmiş darbelerin asıl mağduru olmuş ve demokrasi ve özgürlüklerin savunulması için bedel ödemiş olan kesimler sokağa çıkmamışlardır.⁴

AKP Hükümeti kuşkusuz ki, kitlelerin zayıflıklarından ve hassasiyetlerinden yararlanmak için her yola başvuracak, sokaklara çıkan kalabalıkları kullanarak darbe girişimini halka karşı kendi darbesi olarak biçimlendirme anlamına da gelmek üzere “tek parti tek adam rejimi”nin yedeğine takarak ilerlemek için kullanacak ve bunu kitle sokaktan çekildikten sonra da kullanmaya devam edecektir. Bugünden kullanmaktadır, kullanmıştır.

Kısacası, alanlara çıkan bu kitle homojen olmayan ve süreç ilerledikçe belki bir bölüm daha çok militanlaşırken ana kitlesi de bu radikalleşmeden rahatsız olarak ayrışabilecek bir kitledir. Bu yüzden de, sokaktaki kitle içinde daha örgütlü kesimlerin çıkardığı gürültüye ve kitlenin hassasiyetlerini kullanma becerilerine bakarak, bu kitleyi tümüyle “gericiliğin”, “ortaçağ düzeni” özlemcilerinin, “tek parti tek adam rejimi”nin planlayıcılarının takipçisi olarak görmek yanlış olacaktır.

‘ÇALIŞMA HAKKI’NI SAVUNMANIN ÖNEMİ

15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasından hemen sonra 2. ve 3. Ordu komutanlarıyla en vurucu ve “seçkin birliklerin” komutanları, ordunun en üst makamlarındaki yaver, emir subayı, özel kalem müdürü, askeri yargıç ve savcılar… gibi özel görevliler, kara, hava, deniz ve jandarma kuvvetlerinden 100’den fazla general ve amiralle çeşitli rütbelerden subaylar, astsubaylar, er ve erbaşlar gözaltına alındı. Bunların önemli bir bölümünün tutuklanacağı; tutuklanmayanların da itibarsızlaştırılıp artık eski pozisyonlarına gelemeyeceği, büyük çoğunluğun devlet memuru olma hakkının elinden alınacağı anlaşılmaktadır.

Darbe sonrasında askeri zevatın suçu; FETÖ adlı organizasyonun yönettiği darbe girişiminde bulunmak; Hükümeti devirmeye ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüstür.

15 Temmuz darbe girişimi bir askeri darbe olduğuna göre, darbenin faillerinin de askerler olması olağandır, belki beraberlerinde, bu askerlerle organik ilişki içinde bulunan kimi siviller olabilir. Ve elbette darbe girişimi yapanların yargılanması gayet doğaldır.

Ancak darbe girişiminden sonra gözaltılar ve tutuklamalarda işkence ve kötü muamele ile “toptan” suçlamalar yapılması gibi hak ihlalleri olduğuna dair iddialar ve ciddi belirtiler vardır ki, AA tarafından işkence ve kötü muamele görmüş üst düzey generallerin fotoğrafları servis edilmektedir. Dahası, gerek yargıçlar gerekse eğitimciler içinde sadece Gülen çevresinin kurduğu sendikalara üye olan, hatta bu çevrelerle hiçbir ilişkisi olmadığı gibi laik yaşamı benimseyen azımsanmayacak kişinin de olduğu belirtilmektedir. Bunun da ötesinde, adım adım, AKP’nin kendine muhalif saydığı çeşitli kamu emekçisi kesimlerinin de operasyonların hedefi haline getirilmekte olduğuna dair belirtiler her geçen gün artmaktadır.

Darbenin üstünden bir hafta geçtikten sonra ortaya çıkan tablo, açığa alma, gözaltı ve tutuklamalarla yürütülen “temizlik” kampanyasının çeşitli kamu kurumlarında darbeciler ve onlarla bağlantılı olan çevreleri çok aşan boyutlara ulaştığıdır.

Milli Eğitim’den İçişleri Bakanlığı’na, Başbakanlık’tan Diyanet İşleri Başkanlığı’na, Başbakanlık’tan –hukuki dayanağı olmamasına karşın Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay üyelerinin tutuklanmasına kadar vardırılarak– Yargıya, hemen bütün kamu kurumlarından on binlerce memur (bu yazının yazıldığı 20 Temmuz’a kadar bu sayı 60 bin dolayına ulaşmıştı) görevden alınmış, büyük çoğunluğu için gözaltı ve bir bölümü için de tutuklama kararları verilmişti.

Gelişmeler dikkate alındığında ve OHAL’in daha yeni ilan edildiği ve sözü edilen görevden alma, gözaltı ve tutuklamaların OHAL ilanından önce gerçekleştirildiği düşünüldüğünde, bu sayının ucu açıktır. Gelişmeleri izleyenler, kamu emekçilerine yönelik bu görevden alma, gözaltı, tutuklama uygulamalarının dalga dalga sürdürüleceği, sayının da yüz binlere varabileceğini belirtmektedirler.

Ancak şu da bir gerçek ki, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan 21 bin eğitimcinin darbeye bulaşmış olmasının, yargıda 2745 yargıç ve savcının ya da Maliye Bakanlığı’nda binlerce memurun darbecilerle koordineli bir faaliyet içinde bulunması ve bu nedenle açığa alınma, gözaltı ve tutuklanmalara muhatap edilmesinin inandırıcılığı yoktur.

Olsa olsa bu kişilerin belki Gülen Cemaati’yle ideolojik yakınlıkları iddia edilebilir ve bunun kanıtı olarak 17-25 Aralık skandalı sonrasında Memur Sen’den ayrılanların kurdukları Aktif Sen adlı konfederasyona bağlı sendikalara üye olmuş olmaları ileri sürülebilir. Yani günlerdir TV’lerden görevden alındılar, gözaltına alındılar, tutuklandılar… gibi haberler eşliğinde on binlerce kişinin kamudan atılması doğrudan darbe ile bağlantılı değildir. Örneğin kendi halinde bir öğretmenin yalnızca ideolojik yakınlığı nedeniyle darbeci sayılması olacak iş değildir ve bunun iddia edilmesi olsa olsa haksızlık olur. Tersine bu kişiler, en fazla cemaate yakın görüşlere sahip olmakla, sempati duymakla “suçlanabilir”. Ama az çok düşünce ve ifade özgürlüğünün olduğu bir ülkede de insanlar şu ya da bu örgüte ve çevreye yakınlık duyuyor, sempati besliyor diye suçlanamazlar.

Bu yüzdendir ki, burada ölçüt; darbe girişimiyle bağlantılı bulunmak olmak durumundadır ve hiç kimse ideolojik ve siyasi görüşü nedeniyle suçlanmamalıdır. Burada asıl rol kamu emekçisi sendikalarına düşmektedir ve sendikal rekabet bir yana bırakılarak, kamu emekçilerinin iş güvencesine sahip çıkılarak insanların düşüncelerinden dolayı darbecilikle suçlanmasına karşı çıkılması, hükümetin kamu emekçilerini sindirmek için keyfiliği bunca kullanmasının önünün kesilmesi için de, sendikal hareketin geleceği açısından da izlenecek yol olmalıdır.

Bu yüzden kamu emekçileri sendikaları, hatta bütün sendikalar “çalışma hakkı”nın ihlaline ve istenmeyen bir sendikaya üye olunduğu için şu ya da bu illegal örgüte üye gösterilmeye göz yumarlarsa, bu, hükümetin hoşuna gitmeyen her kamu emekçisinin işten atılmasına ve haksız hukuksuz yargılanmasına da göz yumulacağı anlamına gelecektir.

DEVLETİN AKP’LİLEŞTİRİLMESİ ADIMLARI

Darbe girişimi, her şey kendi doğal seyrinde giderken birden gökten düşmedi. Tersine, yukarıda belirtildiği gibi, darbe girişimi, Hükümetin yıllardır sürdürdüğü iç ve dış politikanın, “tek parti tek adam rejimi” için yaptığı girişimler ve dayatmaların oluşturduğu siyasi ortamda yarattığı dalgalanmaları fırsata dönüştürme girişimleri üstünden, bunların ve neden olduğu hoşnutsuzlukların ürünü olarak gelişti. Bu yüzden de darbe girişiminin başarısız olması üstünden Erdoğan-AKP Hükümeti darbe girişimini “Allah’ın bir lütfü” olarak değerlendirerek, kendi rejimlerini oluşturma doğrultusunda yeni ve hızlı adımlar atmaya dönüştürdüler.

Böylece, darbe girişimi; bir zamandan beri AKP Hükümetinin yargıda giriştiği “yargının AKP’lileştirilmesi” girişimleri devletin geri kalan sektörlerine yaygınlaştırılarak, TSK’nın AKP’lileştirilmesi, –eksik gedik ne kalmışsa onlar da halledilerek– Milli Eğitimin AKP’lileştirilmesi, yerel yönetimlerin AKP’lileştirilmesi ve giderek tüm devlet kurumlarının AKP’lileştirilmesine giden bir kadrolaşma bakımından toprağın işlenmesi için fırsata dönüştürülmek istenmektedir. Bunu, darbe girişimi öncesi AKP Hükümetinin açıklamış olduğu amaçlar ve hazırlıklarından biliyoruz. Darbe girişimi sonrasında ortaya çıkan kaos, girişimin yarattığı “mağduriyet” ve hassasiyetleri de kullanılarak muhalefeti de önemli ölçüde sindiren Erdoğan-AKP yönetimi, oluşan ortamı değerlendirmektedir. Darbe girişimi sonrasında girişilen operasyonların boyutları bunu açıkça göstermektedir.

DARBE GİRİŞİMİNİN HALKA İLK FATURASI OHAL OLDU

Son yarım yüzyıllık darbeler tarihinin gerçeği yine değişmedi; 15 Temmuz darbe girişiminin faturası da, önceki darbeler ve darbe girişimlerinde olduğu gibi, yine halka çıkarıldı.

Bu yazı yazıldığında darbe girişiminin üzerinden sadece bir hafta geçtiği halde, “Paralel Devlet Yapılanması”nın (PDY) tasfiyesi adı altında on binlerce kamu emekçisinin (sayılarının giderek yüz bini aşabileceği de belirtiliyor) çalışma hakları, hukuklarının ayaklar altına alınması biçimindeki uygulamalardan sonra, OHAL ilanıyla halka kesilen fatura büyüdü.

Artık ülkemizde 81 adet “derebeyi” yetkisiyle donatılmış vali var!

OHAL, insanların üstlerinin, çantalarının, arabalarının mahkeme izni olmadan aranmasından, kişilerin ya da belirli bir topluluğun bir bölgede ikamete zorlanması ya da belirli bir bölgede ikametinin yasaklanmasına, basın özgürlüğünün sınırlandırılması, bu sınırlamanın bildiri, dergi, film vb. yayınların, gazetelerin basımının ve dağıtımının yasaklanması, toplu gösterilere izin verilememesi ya da yasaklanması, TİS, grev, direniş… gibi sendikal faaliyetlerin sınırlandırılması, yasaklanması ya da çalışma sürelerinin uzatılıp kısaltılması, çalışma şartlarına müdahale edilmesine kadar her tür demokratik hakkın, bireysel ve toplumsal özgürlüklerin valilerin iki dudağının arasında olduğu/olacağı bir yönetimdir.

Gerek Cumhurbaşkanı gerekse Hükümet sözcüleri, OHAL’in sadece darbe girişimi ve bu girişimle bağlantılı tehditlerin kaldırılması için kullanılacağına vurgu yapsalar da, aslında bugüne kadar her cunta, her sıkıyönetim ve her OHAL’in, benzer şekilde, özgürlükleri ve demokrasiyi savunmak için ilan edildiği iddia edilmiştir. Ama OHAL uygulamaları başlayınca, baskı gücünü ellerinde tutanlar, OHAL yasasının kendilerine tanıdığı baskıları sonuna kadar uygulamaktan geri kalmamışlardır.

Ve OHAL sadece bireysel toplumsal özgürlükleri sınırlamak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda, OHAL, Meclis’in seçilmiş vekillerinin faaliyetlerini de sınırlıyor. Aslında OHAL, Meclis’in görevlerini askıya alıp, Meclis’i sadece hükümetin çıkardığı Kanun Hükmünde Kararnameler’e meşruiyet kazandıran bir “noter” derekesine düşürerek, bir bakıma darbecilerin yapmak istediğini, arkadan dolanarak yapmak, bunun koşullarını yaratmak demektir. Dahası OHAL’le ilgili düzenlemeler, içerik ve şekil bakımından Anayasa Mahkemesi’nin denetiminin dışındadır. Yani, OHAL, hukukun rafa kaldırılmasıdır da.

Erdoğan-AKP yönetiminin, “parlamenter sistemin dinleme odasına alındığı” ve “fiilen başkanlık sistemine geçildiği”ni ilan ettiği darbe girişiminin bastırılmasından sonra kamuda çalışan 60 bin dolayında kişinin sorgusuz sualsiz görevlerinden uzaklaştırılıp haklarında gözaltı kararları çıkarıldığı dikkate alındığında, OHAL’le birlikte, darbe girişimi öncesinde atılan adımlara yenilerinin ekleneceğini, üstelik bunların daha hızlı adımlar olacağını söylemek yanlış olmaz. Örneğin atılan memurların geri dönüşünü engellemek için 657 Sayılı Devlet Personel Kanunu’nun iş güvencesiyle ilgili maddelerini kaldırmak, kıdem tazminatının fona bağlanması amaçlı düzenleme, vatandaşların haklarını savunmak için idari yargıya baş vurmalarının önlenmesi, çeşitli emek örgütlerinin faaliyetlerinin sınırlandırılması, Meclis İç Tüzüğü’nde muhalefetin girişimlerinin sınırlandırılması, yerel yönetimlere atanacak kayyumların yetkilerinin artırılması, yargı bağımsızlığının tamamen ortadan kaldırılması amaçlı düzenlemeler… gibi “olağan hal”de önemli sıkıntılar çıkaracak netameli pek çok düzenlemenin Kanun Hükmünde Kararnamelerle düzenleneceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok.

HALK NEDEN DARBELERE KARŞI OLMALI?

Darbelerin faturası hep halka çıktığı için, 15 Temmuz darbe girişiminde de halkın çeşitli kesimleri darbeye karşı tutum almışlardır. Ancak darbeye karşı çıkmak şart olmakla birlikte, çoğu zaman, hele de bizimki gibi demokratik kazanımların cılız, faşizan uygulamaların güçlü olduğu bir ülkede darbelere karşı çıkmakla sınırlı bir demokrasi yanlılığı ile gidilebilecek çok bir yol yoktur. Onun içindir ki, böyle durumlarda darbe girişimi başarısızlığa uğratılsa bile, anlamlı demokratik kazanımlar elde edilmesi söz konusu olmaz. Nitekim 15 Temmuz darbe girişimine halk ve işçi sınıfı, onun çeşitli sendikaları ve emek örgütleri karşı oldukları, bu karşıtlıklarını çeşitli biçimlerde ifade ettikleri halde, darbenin bastırılması sonrasında görüldü ki, darbe girişiminin bastırılması, sadece Erdoğan-AKP yönetiminin güçlendirilmesinin dayanağı yapılırken, emekçilerin tarihsel kazanımlarının ortadan kaldırılması ve tüm halkın aleyhine olan “tek parti tek adam rejimi”ne dayanak olacak biçimde ve OHAL’i meşrulaştırmak üzere kullanıldı.

Bu yüzdendir ki, işçi sınıfı ve emekçiler, her kesimden halk, kendi taleplerini savunan bir çizgide hareket etmek, darbeye karşı tutum alırken aynı zamanda demokrasiyi ve özgürlük mücadelesinin mevzilerini güçlendiren taleplerle hareket etmek zorundadır. Bu nedenle, işçiler, emekçiler, halkın çeşitli kesimleri Türkiye’nin demokrasi güçleriyle ittifak içinde darbecilere karşı çıkarken, egemen sınıfların siyasilerinin demokrasicilik oyunlarını da bozan bir mücadele hattını tutmak zorundadırlar: İdam talep etmenin demokrasiyle ilişkili bir yanı yoktur, idam demokratik bir hak da değildir, ama darbe girişiminden yararlanarak sıradan insanların işten çıkarılmalarına ve OHAL’le çoğaltılacak yasaklara karşı çıkılması demokrasinin sahiplenilmesi olacaktır.

İşçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyi, sendikaların içinde bulunduğu koşullar dikkate alındığında darbe girişimine karşı çıkan işçi kesimleri içinde demokrasi mücadelesinin önemi, bu mücadelenin işçilerin sömürüye karşı mücadelesiyle bağlantısı, darbelerin hangi sınıfların çıkarları uğruna yapılmak istendiği, çatışan sermaye kliklerinin mücadelesiyle işçi sınıfının çıkarlarının karşıtlığı, demokrasi ve özgürlükler mücadelesine işçi sınıfının nasıl ve niçin katılması, hatta neden bu mücadelenin başına geçmesinin gerektiğini işçi çevreleri ve mücadeleci sendikacılar arasında tartışmaya açmak, derinlemesine sistemli bir çalışmanın yapılması, emekten yana güçler ve sınıf partisinin en acil görevi olarak ortaya çıkmaktadır.

Darbe girişiminin halka çıkarılan en önemli sıcak faturası OHAL olduğuna göre, bu faturayı ödeyip ödememek de halkın tutumuyla belirlenecektir. Burada en önemli sorumluluk, elbette ki sendikalara, emek örgütlerine ve demokrasi güçlerine düşmektedir. Ama şimdiden şunu söyleyebiliriz ki, olağan dönemlerde bile işçi haklarını değil sermayenin çıkarlarını gözetmeyi esas alan sendika yöneticilerinin büyük bir çoğunluğu, OHAL’i bahane göstererek, “Ne yapalım OHAL var. Yoksa biz yapacağımızı bilirdik” türünden manevralara girecek, işçileri oyalamanın ve mücadeleyi pasifize etmenin çarelerini arayarak, mücadeleden uzak durmanın yollarını bulacaklardır. Ama mücadeleden yana olmaya devam eden sendikacıların, işçilerin, emekçilerin ileri kesimlerinin, sınıf partisinin, Türkiye’nin demokrasi güçlerinin, akademisyenlerinin, aydınlarının sorumluluklarının farkında olarak öne çıkmaları (darbe girişimi sonrasında nitekim bu çevreler tepkilerini ortaya koymaya başlamışlardır) belirleyici önemde olacaktır.

Olup biteni doğru bir biçimde açıklamaya devam etmek, darbeye karşı olmanın yetmediğini ortaya koyarak, ama aynı zamanda özgürlüklerin, demokratik hakların sınırlandırılmasına ya da ortadan kaldırılmasına karşı ve demokrasi ve özgürlüklerin kazanılması bakımından bütün güçlerin birleştirilmesi için mücadele etmenin, darbe öncesi döneme göre şimdi daha da önem kazandığı tartışılmazdır.

Dipnotlar

1. Hemen her Bakanlar Kurulu’nu “Aksaray”da kendi başkanlığında toplayan ve anayasanın başkanlık sistemine geçilmek üzere değiştirilerek “fiili durum”a uydurulması gerektiğini ileri süren bir Cumhurbaşkanı’na sahip olunan bugünkü koşullarda tabii ki asıl komuta, aynı zamanda “başkomutan” da olan Erdoğan’da olacaktır.

2. Darbe girişimi, hazırlanışı, girişimin başlatılması ve hedeflerini gerçekleştirmede gösterdiği başarısızlıklarla ve Cumhurbaşkanının darbe haberini MİT, polis istihbaratı, Jandarma istihbaratı, Genelkurmay istihbaratından değil de eniştesinden alması, Cumhurbaşkanı’nın başyaveri ve dört yardımcısının tümünün de darbeci olması, darbeci diye görevden alınan 2. Ordu Komutanı’nın yerine atanan vekilinin de iki gün sonra darbeci olduğu için gözaltına alınması… gibi işlek zekalı bir mizah yazarına taş çıkaracak örnek yönleriyle “komik”, ama bu komik girişimin bile 240 cana (20 kadar darbeci askerin de hayatını kaybettiği belirtiliyor), 1500’e yakın yaralıya, Meclisin bombalanması… ve Erdoğan ve AKP yönetiminin darbe girişimini kendi hedeflerini gerçekleştirmelerine yarayacak halka karşı bir darbeye dönüştürmelerine fırsat sağlayan sonuçlarıyla “trajik” bir girişimdir.

3. Hükümetin, ABD’den Fetullah Gülen’i resmen istemediği de bu vesileyle açıkça ortaya çıktı. ABD’den gelen “Gülen Türkiye Hükümeti tarafından resmen istenmedi” iddiasına yanıt olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Sözlü olarak ben de Başbakan (Davutoğlu kastediliyor) da sözlü olarak istemiştik” diyerek ABD’nin bu iddiasını kabul etti.

4. Oysa sokağa çıkanları çekip çevirmeye soyunanların gerçekte demokrasi ve özgürlüklerle ilgili talepleri olmaması bir yana, özgürlük ve demokrasi düşmanı IŞİD ve El Nusra gibi teröristlerin etkisiyle “gaza gelerek” sokağa çıkan kesimler geçmişte darbelere en çabuk biat edenler olmuştur. Bugün de, darbe başarılı olsaydı, bunların yine darbeye en çabuk teslim olanlar arasında olacaklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Acil görev; demokrasi cephesi

Ne darbe, ne OHAL, ne de tek adam tek parti diktatörlüğü!
Çözüm demokratik haklara ve siyasal özgürlüklere sahip çıkmak, halk demokrasisi için mücadele etmektir!

EMEP Merkez Yürütme Kurulu

Siyasi tarihi askeri darbelerle dolu ülkemizde 15 Temmuz günü yeni bir askeri darbe girişimine tanık olundu. Ordu içinden çekirdeğini Fetullahçıların oluşturduğu bir grubun gerçekleştirmek istediği askeri darbe girişimi kısa sürede bastırıldı. Halktan destek göremedikleri gibi, ordu içinde de aradığı desteği bulamayan darbeciler, ordu içinde azınlık bir cunta olarak kalmıştır. Belirli ordu birlikleriyle, özellikle ideolojik bakımdan hükümete bağlılığı sınavdan geçirilmiş polis gücü, darbenin bastırılmasında vurucu gücü oluşturmuştur. 15 Temmuz darbe girişiminin püskürtülmesinde hiç şüphesiz darbecilerin uluslararası düzeyde destek bulamamış olmaları da önemli bir etkendi.

Meclis içinden ya da dışından hiçbir siyasi parti, sendikalar başta olmak üzere hiçbir örgütlü güç darbecileri desteklemedi. Meclis’teki dört parti darbeye karşı ortak bir bildiri yayınlarken, partimiz EMEP’in ilk andan itibaren darbeye karşı tavrı net oldu: Ne darbe, ne tek adam tek parti diktatörlüğü; çözüm, demokratik haklara ve siyasal özgürlüklere sahip çıkmak, halk demokrasisi için mücadele etmektir.

Darbe girişimi 15 Temmuz saat 16.00 itibariyle sızmış, hükümet ve Genelkurmay belirli açılardan tedbirler almaya başlamışken harekete geçen darbecilerin başarılı olmaları zaten mümkün değildi. Ki, Hükümet, MİT ve Genelkurmayın, ordu içinden bir grubun her an bir kalkışma yapabileceği –beklentisinden de öte– bilgisine sahip olduğu ve buna göre YAŞ ve öncesinde birtakım tedbirler aldığı bugün artık bilinen bir durumdur.

DARBE PÜSKÜRTÜLDÜ SIRA KARŞI DARBEDE, İLK ADIM OHAL

Darbe girişiminin püskürtülmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP Hükümeti ve yandaşlarının göstermek istedikleri gibi “demokrasinin zaferi” olmadığı gibi, kendiliğinden demokrasiye kapı açan bir sonuç da doğurmamıştır.

Askeri darbe girişiminin bastırılmasından sonra Cumhurbaşkanı ve hükümetin tutumunda demokratikleşme yönünde en küçük bir emare görülmediği gibi, bütün işaretler tersini, yani bildikleri yolda ilerleyerek darbe girişiminin ortaya çıkardığı politik konjönktürü siyasi hedeflerini gerçekleştirmenin bir dayanağı olarak kullanmak istediklerini göstermektedir. OHAL ilanı bu durumun en açık kanıtıdır. OHAL, temel hak ve özgürlüklere karşı kabul edilemez bir karşı darbedir.

AKP, kesinlikle demokrasiyi savunmamakta, darbe karşıtlığını demokrasiye eşitleyerek onun lafını etmekte, ama hiçbir demokratik talebi karşılamamakta, dile bile getirmemektedir. Halka yasakladığı sokak ve meydanları “demokrasi nöbeti” adı altında açtığı yer yer cihatçıların da aralarında bulunduğu siyasal İslamcı militanlar, demokrasi değil, ama idam cezasının geri getirilmesini talep etmektedirler. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere AKP yetkilileri bu talebi “dikkate alacaklarını” söylerken, Cumhurbaşkanının Başdanışmanı Şeref Malkoç darbelere karşı kendisini koruması için “halkın” silahlanmasının önünü açacaklarını belirterek, paramiliter örgütlenmenin işaretlerini vermektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP, Gezi direnişi, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sırasında yeterince harekete geçiremediği kitleyi bu vesileyle konsolide etmekte, benzer gelişmeler karşısında sahaya sürmek istediği bu “kitle”ye “demokrasi nöbeti” adı altında adeta tatbikat yaptırmaktadır.

Devlet kademelerinde, 12 Eylül dahil hiçbir dönemde görülmeyen yaygınlıkta bir tasfiyeye girişilmiştir. Ankara Başsavcısının –yetkisinde olmamasına karşın– talebiyle iki AYM üyesi dahil aralarında Yargıtay ve Danıştay üyelerinin de olduğu yüksek yargı mensupları ve hakimler, savcılar gözaltına alınmış, büyük bir bölümü tutuklanmıştır. Darbe soruşturması kapsamında orduda, emniyette, yargıda, eğitimde kısaca devletin bütün alanlarındaki tasfiyeler şimdiden 60 bini geçmiştir.

Daha önce emniyet ve yargıda gerçekleşen operasyonlar şimdi orduda gündeme gelmiştir. Erdoğan “kendi ordusu”nu kurmanın olanağını yakaladığını, darbe girişiminin YAŞ toplantısından önce gerçekleşmesini “Allah’ın bir lütfu” ilan ederek alenen ifade etmiştir. Benzer biçimde üniversitelere yönelik bir operasyon da devreye girmiş durumdadır. YÖK bu çerçevede 1577 dekanın istifasını istemiş ve bu gerçekleşmiştir. Akademisyenlere yurt dışı yasağı getirilmiştir. Sosyal medyaya yönelik denetim ağırlaştırılırken pek çok internet haber sitesine erişim engellenmiştir.

Hiç şüphesiz darbeye bulaşmış devlet görevlileri en ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Ancak hiç kimse siyasi, ideolojik görüşü nedeniyle kovuşturmaya veya cezalandırmaya tabi tutulamaz/tutulmamalıdır. Gel gelelim gerçekleşen tasfiyenin boyutu, darbe soruşturmasıyla sınırlı kalınmadığını, bu gerekçeyle devlet kademelerinin AKP’li kadrolarla doldurulmasının önünün açıldığını göstermektedir. Bu adımlar ve üzerine ilan edilen OHAL, darbe girişiminin püskürtülmesinin sağladığı politik gücün, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP tarafından tek adam-tek parti diktatörlüğü temelinde inşa etmeye çalıştıkları faşist rejimin yığınağına dönüştürülmek istendiğinin çürütülemez kanıtıdır.

DEMOKRASİ İÇİN BİRLİK VE MÜCADELE

Darbe bastırılmıştır, ancak “darbe hukuku”nun OHAL aracılığıyla fiilen devrede olduğu bir döneme girilmiştir. Darbe girişimi devlette var olan egemenler arası güç mücadelesini bir kere daha gözler önüne sermiştir. Erdoğan, darbeye karşı oluşan “mutabakat”ı yeni rejimin (faşizm temelinde) kurulmasında yedeklemek isterken; toplumsal kutuplaşmanın ortadan kaldırılarak “normalleşme” dönemine dönülmesini isteyen çevreler ise “mutabakat”ı bu temelde bir uzlaşmanın dayanağı yapmak istemektedir. Burjuva liberallerin ve sosyal demokratların başını çektiği “yumuşama” beklentisi içindeki bu çevreler, yaklaşımlarıyla, Erdoğan ve AKP’nin hamleleri karşısında kitleleri fiilen pasifize eden bir rol oynamaktadır. Belirtmek gerekir ki, bu yönlü tutumlar siyaseten hayalcilikten öte tam bir ahmaklıktır. Somut olgular, içine girilen sürecin, yumuşama bir yana muhalefete yönelik baskı, şiddet ve sindirmenin artacağı bir dönem olacağına işaret etmektedir. Türkiye devlet içindeki güç mücadelesinin yeni biçimler altında süreceği, yeni darbe ve cunta girişimlerinin birbirini izleyeceği, çelişkiler ve siyasal belirsizliklerle dolu bir ortama girmiştir.

Bu yüzden darbe girişiminin püskürtülmüş olmasından hareketle yapılan “bir daha geri gelmemek üzere darbeler dönemi bitti” yönlü değerlendirmeler siyasal temelden yoksundur. Bu yönlü yaklaşımlar, 15 Temmuz darbe girişiminin gözler önüne serdiği gibi, ülkemizi darbeciler açısından mümbit topraklar haline getiren darbelerin egemen sermaye düzeni ve iktidarın politikalarıyla olan bağlamını yok saymaktadır.

Unutulmamalıdır ki, Saray ve AKP Hükümetinin “içeride savaş, dışarıda savaş” politikasında ısrar etmesi, parlamenter sistemin “bekleme odası”na alındığını ilan etmesi, 7 Haziran seçimlerinin “yok hükmünde” sayılarak seçimlerin yenilenmesi, “tek adam-tek parti diktatörlüğünü” dayatan başkanlık sistemindeki ısrar, işçi ve emekçilerin içine itildiği yoğun sömürüye dayalı çalışma ve yaşam koşulları, Kürt illerinde sokakların tanklarla kuşatılarak evlerin Kürt halkının başına yıkılması, haftalarca süren sokağa çıkma yasakları, dokunulmazlıkların kaldırılarak seçmenlerin iradesinin ayaklar altına alınması, anayasanın fiilen askıya alınarak fiili başkanlık sisteminin hayata geçirilmesi suretiyle şekillendirilen keyfi yönetim tarzı, terörle mücadele gerekçesiyle askerin ve silahların siyasete her gün daha fazla hükmeder hale gelmesi vb. uygulamalar, 15 Temmuz darbe girişimine zemin yaratan siyasal iklimi besleyip geliştirmiştir.

Toplumsal siyasal yaşamın bu ölçüde terörize edildiği bir ortamda en büyük zararı işçi sınıfı, emekçi halk ve ilerici güçler görecektir. Demokrasi için birleşme ve ortak mücadeleyi örgütlemenin önemi 15 Temmuz öncesine göre çok daha acil hale gelmiştir. Hiçbir gerekçe bu görevin önüne çıkartılamaz. Acil görev, demokrasi cephesinin oluşturulmasıdır.

OHAL’in kaldırılması, söz, basın, örgütlenme (sendikal-siyasal) ve inanç özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlükleri, ezilen ulusun demokratik haklarını, yargı bağımsızlığını ve halk egemenliğini güvence altına alan laik demokratik bir anayasa için bir araya gelinmeli, faşist bir rejim kurulmasına geçit vermemek için mücadele edilmelidir.

DEMOKRASİYE EN FAZLA İŞÇİLERİN İHTİYACI VAR

Ülkenin, en başta da işçi ve emekçilerin, demokrasiye yakıcı bir ihtiyaç duyduğu tartışmasızdır. Öncesi bir yana, AKP iktidarı altında geçirilmiş on beş yılda, işçi ve emekçiler sürekli hak kayıpları yaşamış, sendikal örgütlenmeleri sürekli darbelenmiş, siyasal ve sendikal örgütlenmenin önündeki engelleri kaldırmak bir yana, Sendikalar Yasası ve İş Kanunu iyice güdükleştirilmiştir. AKP, işçilere, sendikaları ve sınıf partilerinde örgütlenmelerinin yolunu açmamakta, ama onlara “öte dünya”nın örgütlerinin, tarikatlarla cemaatlerin ve AKP’nin paramiliter örgütlerinin kapısını göstermektedir. Oysa işçilere gereken, etrafında birleşerek kendi sınıf taleplerini savunabilecekleri sınıf örgütleridir.

İşçi sınıfının çıkarı, ekonomik ve siyasal hak ve özgürlükleri için yasakçılık ve tekçiliğe olduğu kadar, darbenin püskürtülmesinden kimseye söz hakkı tanınmayacak bir faşist rejimin kuruluşunun taşlarının döşenmesi için yararlanma çabasına karşı mücadele etmekten geçmektedir. İşçi ve emekçiler, sermaye ve faşizme karşı demokrasi mücadelesinde varım diyen herkesle birleşmek ve birlikte mücadele etmek durumundadır. Aksi, Sarayın ve AKP Hükümeti’nin gerici politikalarına yedeklenmek olacaktır ki, bu işçi ve emekçilerin bugünleri arayacakları bir geleceksizliğe mahkûm hale gelmeleri demektir. Nitekim OHAL ilanıyla birlikte ilk darbeyi yiyen, direniş çadırları sökülen Avcılar Belediyesi işçileri olmuştur. Normal dönemde bile grevlerin yasaklandığı, TİS süreçlerine müdahale edildiği göz önüne alındığında, OHAL döneminde işçi ve emekçileri nelerin beklediği baştan bellidir.

Ne darbe, ne OHAL, ne de tek adam, tek parti diktatörlüğü!

Çözüm, demokratik haklara ve siyasal özgürlüklere sahip çıkmak, halk demokrasisi için mücadele etmekten geçmektedir.

OHAL kaldırılmalı, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alacak adımlar atılmalıdır.

Gerçek bir demokrasiye ulaşmak için emek ve demokrasi güçlerini çetin bir mücadele süreci beklemektedir.

Temmuz 2016

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑