Tunus’ta yönetim krizi*

Hamma Hammami

* Hamma Hamami’nin, Şehit Hac Muhammed Brahimi suikastının 3. yıldönümünde yaptığı konuşmanın metnidir.

Ülkemiz, yaşadığı geniş çaptaki yönetim kriziyle birlikte özellikle sosyal ve ekonomik açıdan kötüye gitmektedir. Devlet başkanının bu konudaki tutumu da, aslında Tunusluların kendi gelecekleri ve ülkelerinin geleceği konusundaki kafa karışıklığını arttırmış durumda. Söz konusu girişimin üzerinden iki aydan fazla ve Kartaca Anlaşması’nın üzerinden belli bir zaman geçmesine rağmen, özellikle de hükümet başkanının istifayı reddetmesi ve güvenoyu tazelemek için parlamentoya gitmeyi kararlaştırması, bu yöndeki belirsizliği daha da arttırdı. Yönetimdeki ittifak içi çekişmeler de şiddetlendi. Nida Tunus Partisi içindeki koltuk savaşları da arttı.

OLUMSUZ SONUÇLAR

Açıkçası bütün bu yaşananlar şaşırtıcı değil. Ne var ki Halk Cephesi, yönetimdeki sağcı koalisyonun kuruluşundan bu yana, bu koalisyonun devrimci süreci atlatmak ve toplumda gerici baskıyı hâkim kılmak için çalışacağı konusunda uyarıda bulunmuştu. Söz konusu yönetimdeki ittifakın iktidarından bir buçuk sene sonra ortaya çıkan fotoğraf her açıdan kasvetli ve karanlık: Ekonomi bir durgunluk içinde, büyüme oranı “kötüye yakın” —bu oran yüzde 0,8’dir ve Nida Tunus ile Nahda Partisi bu sene için yüzde 5’lik bir büyüme oranı vadetmişti—, borçlanma oranı yüzde 55 ve gayrisafi yurt içi hasılaya yaklaşıyor, yüzde 30 oranında ticari açık, dinarda eşi benzeri görülmemiş bir düşüş, kalkınmayı olumsuz olarak etkileyen yolsuzluk, ülkenin çıkarlarıyla oynayan mafya kontrollü lobiler vb. Meclisteki çoğunluk tarafından onaylanan kanunlar ise sadece yerli ve yabancı sermayenin yararınadır, bu sermayenin ülkenin kaynaklarını daha kolay sömürmesini kolaylaştırmaktadır. Bu kanunlar arasında işçilerin ve ülkedeki fakir halkın yararına olan tek bir kanun bile yoktur.

Ülkedeki mali ve iktisadi krizin birikmesi sosyal krizin de büyümesini beraberinde getirmiştir. Resmî rakamlara göre işsizlik oranı yüzde 16’dır ve bunun çoğunluğunu gençler ve diplomalı işsizler oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra, fakirlik ve marjinalleşme giderek artmakta ve sosyal tabakalar arasındaki uçurum giderek büyümektedir. Halkın satın alma gücü giderek düşmekte, sağlık, eğitim, ulaşım, içme suyu gibi hayati hizmetlerde düşüş yaşanmaktadır. Aynı zamanda şiddete eğilim, uyuşturucu kullanımı ve alkol tüketimi de artmaktadır. Bu durum toplumsal yozlaşmayı da yükseltmiş, nifak ve yalan yaygınlaşmış, bireysel çıkarların toplumsal çıkarların önüne geçtiği bir durum ortaya çıkmıştır. Yine aynı şekilde rüşvet de artmıştır. Vatandaşlar arasındaki intihar olayları eşi benzeri görülmemiş bir orana yükselmiştir. Kadına yönelik şiddet ve kadın ticareti de bu işin başka bir boyutu. Bütün bunlar ahlak bekçiliğine soyunan ve ahlaktan anlamayan bir iktidar döneminde gerçekleşmiştir.

Bu ortamda yukarıda saydıklarımızın haricinde, yeni anayasa yapım süreci ağır işlemektedir. Devlet kurumlarının yeniden inşa edilmesi, ordu, yargı ve kolluk kuvvetlerinin reformu konularına ilgi aynı şekilde azalmıştır. Bunların yerine, yönetim devlet kurumlarının üstünde tahakküm kurmaya ve ganimet olarak görüp onları tamamen kendi kontrolü altına almaya çalışmaktadır. Bu durum, diktatörlük ve Troyka hükümeti döneminde de aynı şekildeydi. Devlet kurumlarında liyakat yerine, bu kurumları belli kesimlerin hizmetine sunma ve toplumu itaate zorlama ve onu terbiye etmek için topluma karşı kullanma anlayışı vardır. Yine iktidardaki koalisyon eski rejimin yolsuzluk ve baskı konularındaki tecrübesinden faydalanabilmek için onunla barışmaya ve uzlaşmaya çalışmaktadır. Bunu da özellikle devrimde bedel ödeyenler ve şehitlere rağmen, “toplumsal uzlaşma” adı altında gerçekleştirmektedirler.

İktidar, başta halk ve vatan cephesi şehitleri Şükri Belayid ve Brahimi olmak üzere siyasi suikast dosyalarının üstünü kapatmaya çalışmaktadır. Bu konuda, bu davaya bakan ve Belayid Suikastı’nda gerçeği gizlemek için kullanılan hâkimin “terfi ettirilmesi”ne şahit olunmuştur. Güvenlik dosyasına gelecek olursak, ordu ve polis terörle mücadele konusunda bir ilerleme kaydetse de, iktidardaki koalisyon daha etkili mücadele için ulusal bir konferans düzenlemeyi reddetmektedir. Bunu reddetmelerindeki amaç da, Nahda hareketinin terörün yaygınlaşması ve gençlerimizin Suriye ve Irak’a gönderilmesindeki rolünün gizlenmeye çalışılmasıdır. Nitekim ülkemiz bugün terörist ihraç edilmesi konusunda ilk sırayı almaktadır.

Dış politika konusuna gelecek olursak, ülkemizin kargaşa ve tutumlarındaki istikrarsızlık dışında bulaştığı en önemli konu, ülkemize hiçbir fayda getirmeyen Suudi-Türk-Katar ekseninin arkasında yer almasıdır. Yine aynı yönde, şüpheli bir şekilde ABD ile “stratejik ortaklık” adı altında bir anlaşma imzalanmıştır. Bunun sonucunda da NATO Genel Sekreteri Tunus’un güneyinde ortak stratejik istihbarat merkezi kurulacağını açıklamıştır. Ülke egemenliğini zedeleyen bu durum bölgenin güvenliğini de tehlikeye atmıştır.

Bugün ülkemizdeki fikrî ve kültürel yankıyı görmezden gelemeyiz. Nahda Partisi, Hiz-but Tahrir ve diğer selefi cemaatler, her türlü yolu kullanarak, yönetimin içinden veya dışından, resmî ve gayriresmî bir şekilde, bütün medya ve sosyal medya imkânlarından yararlanarak, okulları ve camileri kullanmaktan geri durmayarak, toplumun kazanımlarına karşı acımasız bir savaş yürütmekten çekinmemektedir.

KARTACA ANLAŞMASI

Sağcı koalisyon olan yönetimdeki Nahda-Nida Tunus ittifakı ve Habib El Sayd Hükümeti dönemindeki ülkemizin durumu yukarıda anlattığımız gibidir: Sosyal ve ekonomik kriz, büyük tehlike arz eden güvenlik sorunu, anayasal sürecin askıya alınması ve yere sağlam basmayan dış politika anlayışı. Bu durum aynı şekilde devam ederse ülkemiz daha fazla tehlikeyle karşı karşıya kalacaktır. Burada asıl sorun, yönetimdeki ittifakın bu bir buçuk yıllık deneyimlerinden ve başarısızlığından ders çıkarıp çıkarmadığıdır. Ve gerçekten söz konusu iktidarın yeni bir dönemi başlatmak için desteği var mı? Başka bir ifadeyle devlet başkanının başlattığı girişim, ülkeyi içinde bulunduğu durumdan çıkarma, krizi bitirme ve halkın devrimde haykırdığı taleplerini gerçekleştirmeye yönelik olarak kalkınmasını sağlamak amacıyla yeni bir yola girme konusunda ciddi mi? Böyle olmadığını düşünüyoruz. Zira Kartaca Bildirgesi’nde “ulusal birlik hükümetinin öncelikleri” adı altında yer alan ve bazı muhalif partilerin desteğiyle onaylanan anlaşmanın, daha önce Halk Cephesi’nin işaret ettiği gibi, Tunus’u içinde bulunduğu durumdan çıkarmak için yeni bir ufuk açmamaktadır.

Söz konusu bildirge, niyet ilan etme ve ilke belirtmekten başka bir şey değildir. Tıpkı Nida Tunus ve Nahda hareketinin seçim kampanyalarında yer aldığı gibi. Burada her yönetimden istenen şey, ülkeyi içinden bulunduğu durumdan kurtarmaktır, evham satmak değildir. Talep edilen Bin Ali’nin düşmesinden bu yana bütün hükümetlerin yaptığı gibi siyasi söylem değil, istenileni gerçekleştirmek amacıyla ciddi kararların alınması ve bunları uygulamak için gereken adımların ciddi bir şekilde atılmasıdır.

HALK VE ÜLKENİN GERÇEK VE CİDDİ BİR ÇÖZÜME İHTİYACI VAR

Halk Cephesi en başından beri, Habib El Sayd hükümetine muhalefet etmiş ve bu hükümeti gerici, halkın taleplerine düşman bir hükümet olarak nitelendirmiştir. Halk Cephesi aynı şekilde hükümeti, devrimi alaşağı etmek isteyen bir hükümet olarak görmüştür. Bu hükümetin başarısızlığa uğrayacağını ve ülkeyi daha derin krizlerin içine sokacağını da söylemiştik. Söz konusu hükümet ve destekçileri bu tutumundan dolayı Halk Cephesi aleyhinde bir karalama kampanyası başlatmış ve Halk Cephesi’ni olumsuz tavır takınmakla suçlamıştır. Ancak gelişmeler, Halk Cephesi’nin, halkın taleplerine karşı düşmanca bir tavır takınan ve başarısızlığa mahkûm olan bir hükümetin içinde yer almama konusundaki tutumunun haklı olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu hükümet, halkın sorunlarını çözemez ve uğrunda yürüdüğü taleplerini karşılayamazdı. Aksine sadece halkı yeni krizlerin içine sürüklerdi. Nitekim en sonunda da Halk Cephesi’ne karşı tutumundan dolayı kızanlar, sövenler ve olumsuz kampanyalar yürütenler, daha sonra Halk Cephesi’yle aynı şeyi söylemeye başlamış ve hükümete muhalif olmuş, üstelik Halk Cephesi’nden de bu konuda dayanışma talebinde bulunmuşlardır.

Ancak Halk Cephesi de, buna karşılık, “krizlerin varlığının kabul edilmesinin yetmeyeceğini” söylemektedir. Zira, var olan kriz artık gözle görülecek kadar çok açıktır. Bugün önemli olan bu krizlerin nedeni olan siyaset ve tercihlerin ortaya konması ve bunlardan sorumlu olanların belirlenmesidir. Bunun sorumlusu da sadece hükümetin başı olan başbakan değildir. Bu yüzden de bu krizi çözmek için kararlar alınmalı ve ciddi bir şekilde uygulamaya konmalıdır. Ancak iktidarda bulunan koalisyon bunu istememekte ve başarısızlığın üstünü örtemeye çalışmaktadır. Aynı şekilde söz konusu başarısızlığın nedenlerini de örtmeye çalışarak, bu başarısızlığı herkese pay etmeye çalışmaktadır. Yine aynı şekilde bu krizden partilerinin lehine kazançlar elde etmeye çalışmaktadırlar. Bunun yanı sıra “ulusal birlik hükümeti” adı altında da halka baskıcı uygulamalar dayatmaktadır. İşte tutumu yüzünden gerici odakların hedef tahtasına oturtulan Halk Cephesi bütün bunları reddetmektedir.

Halk Cephesi, başarısız bir hükümete alternatif olarak başarısız ve belki ondan daha da tehlikeli olabilecek bir hükümeti reddetmektedir.

Ülkemiz, bugün, yıllarca çektiği ve temelini ekonomik etmenlerin oluşturduğu sıkıntılara ve krizlere karşı ciddi bir çözüm ihtiyacı içindedir. Nitekim halk, meydanlara indiği zaman, sıkıntılarına bir çözüm bulmak, eğitim, sağlık, işsizlik, ulaşım, uyuşturucunun önüne geçilmesi, ahlaki yozlaşma, konut, güvenli yaşam gibi sorunlarını kökten çözmek için inmiştir. Bu tip sorunlarını daha da derinleştirmek ve sıkıntılarını arttırmak için değil.

Bugün, halkın ve ülkenin durumu daha da kötüye gittiyse, bu durum, diktatörlüğe özlem duyanların ve onlarla aynı kafada olanların iddia ettiği gibi, devrim halkın sorunlarını çözmede başarısız olduğu ve halkı daha büyük sıkıntılara soktuğu anlamına gelmemektedir. Ki bunun bu şekilde olduğunu iddia edenler, ülkeyi daha da geriye götürmek isteyenlerdir. Bunun sorumlusu, Bin Ali’nin devrilmesinden bu yana başa geçen hükümetlerin başarısızlığıdır. Çünkü bu hükümetler, daha önceki rejimle aynı yollara başvurmuş ve ülkenin içinde bulunduğu durumdan çıkabilmesi için gerekli kararları almamış ve zorunlu olan uygulamaları hayata geçirmemiştir. Ülkenin kaynaklarının halka eşit bir şekilde dağıtılması, yolsuzluğun önlenmesi, ekonominin düzeltilmesi, akılcı ve çağdaş bir demokrasinin tesis edilmesi, üretimin geliştirilmesi, işsizliğin önlenmesi gibi konularda gerektiği gibi davranmamışlardır.

Bu hükümetler, sorunları çözme adına hiçbir şey yapmamışsa, bu çözümlerin olmayışından veya sorunların hiçbir hükümetin çözemeyeceği kadar birikmesinden kaynaklanmamaktadır. Böyle bir anlam çıkarılmamalıdır. Böyle bir anlam çıkarmak, bazı dar ufuklu kesimlerin acziyetleri ve başarısızlıklarını gerekçelendirme çabasıdır. Herhangi bir insanın, çözüm yollarının yok olmadığını görmesi için biraz düşünmesi yeterlidir. Biraz düşünen her insanın ülkemizdeki krizi çözmede gerekli olanın ne olduğunu görmesi için her şey açıktır. Tek sorun, arka arkaya gelen hükümetler krizle başa çıkabilmek için gerekli icraatları uygulama konusunda cesur davranmamıştır. Çünkü krizi çözmek için gerekli tedbirlerin alınması, yolsuzluk erbabının çıkarlarına aykırı düşmektedir. Aynı şekilde büyük ekonomik kuruluşlar, büyük şirketler ve ülkemizi sömüren yabancı güçlerin de çıkarlarına terstir.

Söz konusu hükümetler krizleri çözmek için gerekli adımları bugüne kadar atmadıysa, bu, Tunus’un gerekli insan gücü ve ekonomik imkânlardan mahrum olmasından da kaynaklanmamaktadır. Zira, ülkenin kaynakları ülkenin gelişimi için ve kendi evlatlarına onurlu bir yaşam sunmak için yeterlidir. Sadece bu yönetimler, akılcı politikalar üretmek istememektedir. Bu akılcı politikaları koyarak, ülkenin kaynaklarını sömüren ve insan gücünü en acımasız şekilde kullanan çıkar sahiplerine dokunmak istememektedir. Bu hükümetler uluslararası ekonomik kuruluşlarla olan ilişkileri gözden geçirmek ve Avrupa Birliği ülkelerine olan bağlılığı zedelemek istememektedir.

Dolayısıyla sorun ülkeyi kimin yönettiğiyle alakalı bir durumdur. Ülkeyi yönetenlerin kimin çıkarına bu politikaları yürüttüğüyle, bu politikalardan çıkarı olanların halk değil küçük bir azınlık olmasıyla alakalıdır. Bu yüzden bazı kesimlerin, “Halk Cephesi’nin dediği gibi eğer krizi bitirmek için bütün imkânlar mevcutsa, iktidardaki koalisyon neden Tunus’u krizden çıkarmak için gerekli adımları atmıyor” şeklindeki sorusu saflıktır. Burada görmezden gelinen nokta mevcut yönetim, yerli ve yabancı tekellerin çıkarını savunmaktadır ve her şeye bu azınlık kesimin penceresinden bakmaktadır. Bu yüzden sorun “iyi niyet” sorunu değildir, aksine sorun “çıkar sorunu”dur. Çünkü hükümetler çıkarları korumak için oluşturulur. Belli bir kesimin çıkarlarını belli bir kesime karşı korumak için kurulur. Dolayısıyla şu an var olan da belli azınlık bir kesimin çıkarlarının halka karşı korunmasıdır.

BOZUK DEMOKRASİ

Buradan yola çıkarak, ülkemizde var olan demokrasiye bir bakmak gerekir. Tunus halkı, diktatöryayı devirirken, ülkenin kalkınmasında rol sahibi olabilmek için demokrasinin vesile olmasını, kötü olan durumunu düzeltmeyi, ona zarar veren bütün hastalıklardan kurtulmayı, kendisini kimin yöneteceğini seçmeyi hedeflemiştir. Ancak bugün ülkede var olan demokrasi anlayışı bu nitelikte değildir. Bugün Tunus’ta var olan demokrasi halkın bu hedeflerini gerçekleştirmesi için yardımcı olmamaktadır.

Maalesef demokrasimiz bugün küf kokmaktadır. Nitekim Bin Ali’nin devrilmesinden sonra başa geçen hükümetler direkt sermaye sahiplerine bağlanmıştır. Büyük balinalara karşı hiçbir gerekli önlemi almayan bu hükümetler sayesinde yolsuzluğun simgesi hâline gelmiş kesimler, Bin Ali’nin yıkılmasının ardından hayal edemeyecekleri bir imkâna kavuşmuş oldu. Bu mafyavari kesimler, özgürlük ve demokrasi ortamını, medya araçlarını “demokratik” olarak kontrol altında tutmak, kendi çıkarları ekseninde partiler, dernekler ve vakıflar kurmak için kullandı. Bu partilerin başında da yönetimdeki Nida Tunus ve Nahda hareketi yer almaktadır. Dolayısıyla mafyaların kontrolü altındaki ülke, karşı karşıya kaldığı hastalıklarla baş etme konusunda aciz duruma düşmektedir. Bu da ülkeyi iç ve dış etkilere açık bir hâle sokmaktadır. Özellikle terör örgütleri ve ülkenin zayıflığını fırsat bilerek onu kendi çıkarları çerçevesinde yönetmek isteyen dış güçlerin etkisi altına girmektedir.

Demokrasi bugün ülkemizin ve halkın hizmetine girebilmesi için çelikten temeller üzerine oturtulması, ekonomik ve sosyal değişimlerle güçlendirilmesi ve yolsuzluğun sosyal hayata ve medyaya tahakkümünün engellenmesi gerekmektedir.

GİDİŞATIN DÜZELTİLMESİ

Ülkenin içinde bulunduğu krizden çıkabilmesi için var olan gidişatın düzeltilmesi gerekiyorsa bu “ulusal birlik hükümeti” ile olmaz. Zira bu durum ülkenin yönetiminde var olan koalisyonun genişletilmesinden başka bir şey değildir. Mevcut koalisyon da ülkenin içinde bulunduğu durumdan sorumlu olanın kendisidir. Bu yüzden böyle bir hükümetle ilgili “ülkeyi krizden çıkarma konusunda başarısız olacağı ve daha fazla bataklığa sürükleyeceği” şeklinde bir kehanette bulunmaktan başka bir yol görünmemektedir. Bu da iflas ve fakirlikten etkilenecek olan kesimlerin öfkesinin daha da genişlemesine yol açacaktır.

Krizin çözümü için başka yollar denenmelidir. Bu yollar da belli ilkeler, hedefler ve temeller üzerinde oturtulmalıdır. Bu hedef, ilke ve temeller de ülkeyi bu duruma sokan koalisyonun dayandıklarından farklı olmalıdır. Halk Cephesi bu konuyla ilgili daha önce uyarılarda bulunmuş ve gerçeğe dayanan, uygulanabilir ve halk arasında kabul görebilecek öneriler getirmiştir. Ancak ülke yönetimini devralan koalisyon da daha önceki koalisyonlar gibi, Halk Cephesi’nin getirmiş olduğu önerilere gözünü ve kulağını tamamen kapatmıştır. Ve Halk Cephesi’yle ilgili “gerçekçi hiçbir öneride bulunmadığı”, “hükümetin çabalarını göremediği”, “belli bir programa sahip olmadığı”, “muhalefetten başka bir şey bilmediği” şeklinde propaganda yapılmıştır. Bunun yanı sıra iktidar, ülkede düzenlenen bütün protesto gösterilerinden ve cepheyle ilgisi olmayan taraflarca çıkarılan şiddet eylemlerinden sürekli olarak Halk Cephesi’ni sorumlu tutmuştur. Ancak var olan gerçeklikler iktidarın izlediği yolun tehlikeli olduğunu çok açık bir şekilde göstermektedir. Ülkenin içinde bulunduğu krizi aşabilmesi ve devrimin hedeflerinin gerçekleşebilmesi için de Halk Cephesi’nin önerilerinin doğru olduğu da ortadadır.

Halk Cephesi bugün, daha önce durduğu yerde durmaktadır ve Tunus’un içine düştüğü çıkmazı aşabilmesi ve yeniden inşa edilebilmesi için de oturması gereken temelleri işaret etmektedir. Bugün yaraları sarabilmek için önceliklerin belirlenmesi ve bu öncelikler arasında halkın farklı kesimlerini derinden ilgilendiren, sosyal, siyasal, kültürel yaşamını etkileyen ekonomik etmenlerin ilk sıraya koyulması gerekmektedir. Nitekim bu, hem ülkemiz hem de geleceğimiz için sağlıklı olacaktır. Bu öncelikler de iki önemli esasa dayanmaktadır. Birincisi, ülkenin giderek kötüye giden ekonomisini düzeltebilmek için gereken tedbirlerin acilen alınması, ikincisi ise bu tedbirlerin halkın ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeye gelebilmesi, geliştirilebilmesi ve bağımsızlaştırılması için uygun bir biçimde uygulamaya konmasıdır.

Ancak yukarıda belirtilen tedbirlerin hangi açıdan ele alınması gerektiğini de açıklamakta fayda vardır. Bu da Halk Cephesi ve mevcut yönetimdeki koalisyonun arasında “öz”e dayanan farkı ortaya koymaktadır. Halk Cephesi Tunus ve halkını kurtarmaktan bahsetmektedir. Sermaye sahibi azınlık kesim, onların işbirlikçileri, yolsuzluk yapanlar, sömürgeciler ve krizin müsebbibi olanlardan bahsetmemektedir. Dolayısıyla alınması gereken tedbir ve icraatlar çoğunluk konumundaki işçi ve yoksul halkın yararına olmalıdır. Aynı şekilde bu çoğunluğun içinde yer alan ve Tunus ekonomisinin bozulmasına yol açan koalisyon hükümetinin izlediği politikalardan olumsuz etkilenen orta sınıfların da yararına olmalıdır. Başka bir ifadeyle alınacak olan önlemler ve uygulanması gereken tedbirlerin faturasını yolsuzluk sahipleri ve sömürgeci kesimler ödemelidir.

Alınması gereken önlemler konusunda önemli bir husus da, bu önlemler dışarıdan kredi alınması düşünülmeden önce ülkenin kendi öz kaynaklarına ve gücüne dayanmasıdır. Yine aynı şekilde bu önlemlerin kendi egemenliğimize dayanmasına ve egemenliğimize zarar verecek şekilde dışarıya dayanmamasına dikkat edilmelidir. Bu yüzden bu konuda Halk Cephesi devletin üzerine düşeni yapması gerektiğini savunmaktadır. Devlet, ekonominin gelişmesinin baş tetikleyicisi olarak temel rolünü, kazanç ve daha fazla kâr üstüne kurulu yerli ve yabancı ekonomik kuruluşlara bırakmamalıdır. Aynı şekilde devlet, bu rolünü ülkenin içinde bulunduğu krizi fırsat bilip ülkenin ekonomisini kendine daha fazla bağımlı hâle getirmeye çalışan başta Avrupa Birliği olmak üzere yabancı ülkelere bırakmamalıdır.

ACİL ÖNLEMLER

Bütün bu açıklamalardan sonra Halk Cephesi’nin ülkenin ekonomisini çöküşten kurtarmak için alınması gereken önlemlerle ilgili önerilerine bakmak gerekiyor. Buradaki söz konusu önlemlerin asıl ve doğrudan hedefi kalkınma problemleriyle yüz yüze olan devletin bu sorunu çözebilmesi ve bir denge kurabilmesi için yeni kaynaklar yaratmaktır. Devlet bundan sonra çözülmesi gereken acil ve yakıcı toplumsal sorunları çözmeye başlamalıdır.

İktidarın dış kredilere sığınmasını ve az gelirliler, işsizler ve fakirlere verilmesi talep edilen ödemeleri yapmamasını devletin kıt kaynaklarıyla açıklamaya çalışması büyük bir safsatadır. Sorun devletin kaynaklarının kıtlığından kaynaklanmamaktadır. Aksine kaynaklar mevcuttur. Sorun devletin büyük balinalara zarar vermek istememesinden kaynaklanıyor. Devlet, ücretli çalışanların, işçilerin, küçük ve orta ölçekli işletmelerin yükünü vergilerle yüklemeyi tercih ediyor. Aynı şekilde ücretli çalışanların ve işçilerin alacaklarını dondurmak, fiyatları serbest bırakmak, ana tüketim maddeleri üzerindeki desteği kaldırmak, genel ve hayati hizmetleri özelleştirmek, memur ve işçileri kovmak ve ülkenin omuzlarına yeni borçlar yüklemeyi tercih etmektedir.

Devlet, uluslararası ekonomik kuruluşlarıyla karşı karşıya kalmak, halk için kullanılmayan kredileri iptal etmek veya bu kredileri belli bir zaman dilimi için askıya almak istemiyor. Uluslararası gelenekler buna izin vermesine rağmen.

İçinde bulunulan zor şartlarda devlet için gerekli ve acil kaynaklar çoktur ve çeşitlilik arz etmektedir. Bunun başlıcalarını şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Borçların ödenmesinin askıya alınması: Burada ana para ve faizlerin ödenmesinin daha önce Arjantin, Ekvador ve İzlanda örneklerinde olduğu gibi uluslararası kanunlar ve özellikle BM’ye bağlı uluslararası hukuk heyetinin kararlarına binaen üç yıl süreyle ertelenmesi öngörülmektedir. Böyle bir uygulama, devlet bütçesine senelik 5,5 milyar dinar, üç yılda ise 16 milyar dinarlık bir kaynak sağlar.
  • Tahsilat sisteminin acilen gözden geçirilmesi: Siyasi irade bunu istemesi hâlinde daha önce kabul ettiği merkez bankası kanunu ve diğer bankacılık sektörüyle ilgili kanunda olduğu gibi mümkün görünmektedir. Burada büyük servet sahiplerine yüzde 2 oranında istisnai vergi koyulması öngörülmektedir. Bu da yıllık gayrisafi yurt içi hasılanın yarısı kadar kaynak yaratmaktadır. Halk Cephesi bu başlıkla ilgili daha önce önerilerde bulunmuştur.
  • Yolsuzlukla mücadele: Virüs niteliğindeki yolsuzluk sorunu devlete yıllık 1,8 ve 2,7 milyar dinarlık bir yük getirmektedir. Ülkedeki bütün kesimler yolsuzluktan bahsetmesine rağmen, yolsuzlukla mücadele edecek siyasi iradenin olmamasından kaynaklı olarak giderek daha da yaygınlaşmaktadır. Bu da ülke yönetimindeki partilerle yolsuzluk sahipleri arasındaki derin bağdan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla acil olarak yolsuzlukla mücadele konusunda, yolsuzluk yapanların ve işledikleri suçlarda kullandıkları araçların tespit edilebilmesi için bir an önce gereken tedbirlerin alınması zaruridir. Ayrıca bu konuyla ilgili bağımsız çalışan yolsuzlukla mücadele heyetinin desteklenmesi gerekmektedir. Yargı ve benzeri organların kanun dışı iş yapanlara karşı rahat bir şekilde soruşturma yapması da önemlidir.
  • El konulan malların tasfiyesinin hızlandırılması: 2012 yılında, el konulan mallar toplamda 20 milyar dinar civarındaydı. Bu da bir devletin yıllık bütçesine yaklaşık bir rakamdır. Ancak şeffaflığın olmayışı ve bu konularda devlet içindeki yolsuzluğa bağlı yavaşlık, el konulan malların değerinin düşmesine neden olmuştur. Dolayısıyla bu konuyla ilgili kararnameleri sabit hâle getirmek ve kanun şekline dönüştürmek gerekmektedir.
  • Kaçakçılığın önlenmesi: Yukarıda saydığımız önlemler devlete kaynak sağlama konusunda ciddi katkılar sağlayabilir. Bu önlemlerle sağlanacak katkı devletin dışarıdan kredi almasının önüne geçebilir. Tunus bugün IMF ile yaptığı anlaşmaları egemenliğine zarar verecek ve ekonomisini dışa bağımlı hâle getirecek olanları iptal edebilmek için tekrar gözden geçirme hakkına sahiptir.

Bütün bunların haricinde ekonomiyi canlandırmak için ek icraatlar alınabilir. Bu icraatları şu şekilde sıralayabiliriz:

  • İthalatın kontrol altında tutulması ve Tunus’ta benzeri bulunan bazı malların ithal edilmesinden vazgeçilmesi. Bunun yanı sıra uluslararası anlaşmalar ışığında yerli üretimi korumak adına bazı önlemlerin alınması.
  • Devlet topraklarının bir kısmının doğrudan işsiz gençlere tahsis edilmesi.
  • Toprak reformu programına doğrudan başlanması.

Yukarıda saydığımız ekonomik önlemler toplumun zayıf kesimlerinin daha rahat bir yaşama kavuşması için bazı sosyal politikalarla taçlandırılmalıdır. Bu icraatlardan bazıları da şu şekildedir:

  • En geç Eylül ayı sonuna kadar her aileden bir diplomalı işsize iş imkânı sağlayacak programın devreye sokulması.
  • Ahırlarda çalışan işçilerin iş koşullarının düzeltilmesi.
  • Küçük ölçekli çiftçilerin ana para 5 bin dinara kadar olmak üzere borçlarının silinmesi.
  • Temel gıda ve hizmetlerdeki fiyatların dondurulması için gerekli idari önlemlerin alınması.

Siyasi ve güvenlik anlamında ise alınması gereken önlemler de şu şekildedir:

  • Acil bir şekilde anayasaya uygun yeni yasalar yapılmalı, eski kanun sisteminin revize edilmesi ve devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması.
  • Terörle mücadele için ulusal bir konferansın düzenlenmesi ve teröre karşı ulusal bir stratejinin geliştirilmesi.
  • Siyasi suikastların arkasındaki sır perdesinin aralanması.
  • Adaletin faal hâle getirilmesi.
  • Kadın haklarının anayasal yollarla güçlendirilmesi.
  • Özgürlüklerin ve kazanımların korunması ve geliştirilmesi.

Dış politika alanında ise, mevcut siyasetin bağımsızlığın ve “ulusal kararın” sağlamlaştırılması esasına dayanarak gözden geçirilmesi, Tunus’u ne kendi halkına ne de bölge halklarına hiçbir yararı olmayan kutuplaşmaların içine sokmaktan kaçınılması ve ekonomisini güçlendirmek adına ülkenin ekonomik ilişkilerinin çeşitliliğinin sağlanması gerekmektedir.

SONUÇ

Yukarıda saydığımız öneriler ve geliştirdiğimiz fikirler, ülkenin içinde bulunduğu krizi doğrudan aşması içindir. Tabii ki bunlar geleceğimizi garanti altına almak için yetersizdir ancak zaruridir ve acilen uygulanması gerekmektedir.

Şurada asıl önemli olan şöyle bir soruyla karşı karşıya kalabiliriz: Halk Cephesi, ülkenin içinde bulunduğu durumdan çıkmak için ortaya koymuş olduğu bu tablonun mevcut iktidar tarafından kayda değer alınacağına gerçekten inanıyor mu?

Tabii ki, mevcut iktidarın bizi kayda değer görmesi şeklinde bir tasamız kesinlikle yoktur. Bizim asıl derdimiz, halka, krizden çıkışın mümkün olduğunu gösterebilmek için seçeneklerimizi ortaya koymaktır. Aynı şekilde, bu krizden çıkışın, işçilere ve toplumun fakir kesimlerine ağır uygulamaları olmadan ve egemenliğimizden vazgeçmeden olabileceğini göstermektir. Diğer taraftan halkı bunun etrafında kenetlenmeye ve dengeleri bu seçeneklerin lehine değiştirmeye davet ediyoruz. Tabii ki bunu başarmak, çok fazla çalışmayı gerekmektedir. Biz Halk Cepheliler, sorumluluk sahibi olup, devrimin hedeflerine uygun bir şekilde halkımızı ve ülkemizi kurtarmak için alternatif yolu koymalıyız. Bunu yapabilmek için bütün fırsatlar mevcuttur.

Louis Althusser’e karşı Marksizmi savunma – 2

Deniz Uztopal

Yazımızın ilk bölümünde, Louis Althusser’in tezlerinin ilgi görmesi ve yaygınlaşmasını sağlayan uluslararası ve ulusal siyasi, ideolojik ve felsefi koşullar incelendi. Savunduğu tezlerin detaylarına girmeden, ünlü Fransız filozofun tüm çabasının bir felsefe bilimi oluşturmak olduğunu ve bu çabaların ise diyalektikten arındırılmış bir materyalizmin oluşturulmasıyla sonuçlandığını ortaya koyarak bitmişti makale. Yazının ikinci bölümünde ise, “epistemolojik kesinti”, “semptomal okuma” gibi Althusser’in en temel felsefi kavramları üzerinden geliştirdiği diyalektik düşmanlığı, bunun üzerinden de Fransız filozofun Hegel, Engels ve Lenin’e yönelik eleştirileri tartışılacak.

I) MARX’IN GENÇLİK ESERLERİ TARTIŞMALARININ POLİTİK ARKA PLANI

A) Marksizmin kökenlerine dair yürütülen tartışmaların siyasi hedefleri

Marx’ın 1844 El Yazmaları ilk defa 1932’de Moskova’da basıldığında, sosyal demokrat aydınlar bu kitabı Marksizm-Leninizme saldırmanın vesilesi yaptılar. Onlara göre, Marx, bu el yazmalarında insanın kapitalist toplumdaki durumuna karşı öfkesini ifade ediyordu ve öz itibariyle Marksizm de bu öfkeden başka bir şey değildi. Bir başka eğilim ise, bu El Yazmaları’nın felsefi yorumları, özellikle de insan ve buradan hareket ederek yabancılaşma kavramları üzerinde duruyor ve kaba bir hümanizm teorisiyle Marx’ı tekrar idealizme çekmeye çalışıyordu. Buradaki amaç, aslında açıktı: Onlara göre Marksizm-Leninizm öz itibariyle Marx’ın ve onun geliştirdiği Marksizmin bir çarpıtmasıydı.¹

Bu yıllarda Marksist-Leninistler ise mücadelelerinin merkezine sadece burjuvazinin kimi teorisyenlerini koymuyor, bizzat Marksizm-Leninizmin hayata uygulanmasının ortaya çıkardığı yeni zorlukları aşma ve hayatın dayattığı teorik sorunlara ağırlık veriyorlardı. Dolayısıyla 1950’li yıllarda Marx’ın gençlik eserleri üzerinden yapılan saldırılara cevap vermeye büyük önem verilmedi, zira Marx’ın eserlerini savunmanın en iyi yolu onun düşüncelerini hayata geçirme, ilk aşamasından başlayarak komünist toplumu inşa etmeydi ve üstelik söz konusu gençlik eserlerini de Marksist-Leninistler basıyor ve dağıtıyorlardı. Onlar açısından Marx’ın kaleme aldığı yazılarda gizlenip saklanacak hiçbir şey olamazdı. Marx’ın fikirlerinin evriminin elbette bilinmesi gerekirdi, ancak işçi sınıfının ideolojisi kendi başına akademik bir araştırma konusu değil, esas olarak dünyayı değiştirmenin kılavuzuydu. Bu nedenle Marksizmin ilkelerinin kalın çizgilerle ifade edildiği, net bir şekilde ortaya konulduğu eserlerin incelenmesi ve işçi sınıfı ve aydınlar içerisinde yaygınlaşması birincil olandı. Bu, teorik bir ihtiyaçtan da öte, esas olarak siyasi mücadele ve sosyalist toplumu inşa edebilmenin olmazsa olmazları arasındaydı.

Ancak 1956’dan itibaren Marksist-Leninistler, yazının birinci bölümünde ortaya konulan koşullardan dolayı saldırıdan savunmaya geçtiler. Kruşçev’in gizli ve açık raporları ve SBKP’nin ideolojik yönelimi, sosyalizmin inşasına yön veren siyasi ve teorik ilkelerin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılarken, uluslararası komünist hareket içinde her türlü oportünist ve revizyonist eğilimi güçlendirdi ve Marksist-Leninist ideolojiyi savunmanın da içini boşalttı. Tam da bu koşullarda Marx’ın gençlik eserlerini okuma, burada Marx’ın hâlâ birçok açıdan tam oluşmamış, nihai ifadelerini daha bulamamış söylemlerini öne çıkartma eğilimi güç kazandı. Üstelik onlarca burjuva aydını zaten bu alanda yıllardır çalışıyordu ve uluslararası düzeyde onlarca kitap yayınlanmıştı.² Fransız Komünist Partisi içinde baş gösteren oportünist ve revizyonist eğilimler, söz konusu teorik yönelimin bir parçası ve Marx’ın gençlik eserlerini yeniden okumaya verilmesi gereken ağırlık söylemlerine bağlı olarak, bu burjuva teorisyenlerinin eserlerini yeniden, ama bu sefer zayıflamış ve savunma pozisyonuna geçmiş bir noktadan, okumaya davet ederler. Bu, bugüne kadar Marksist-Leninistlerin onlara karşı ileri sürdüğü eleştirileri de gözden geçirme ve bir nevi “özeleştiri” üslubu üzerinden geçmişte savunulan ilkeleri de eleştirmeyi zorunlu kılıyordu.

Tam da bu koşullarda El Yazmaları birçok Batı diline yeniden çevrilerek, komünist partilere yakın yayınevlerince yayınlandı.³ Marksizmi yeniden yorumlama teşebbüslerinin yoğunlaştığı ve ideolojik çözülmenin hızlandığı bu koşullarda, Marx’ın El Yazmaları’na yaslanmamak, bu kitapta işlenen yabancılaşma ve hümanizm kavramları üzerinde yoğunlaşmamak olmazdı.

Antikomünist cepheden kimi aydınlar, Marx’ın 1844 El Yazmaları’nda kullandığı “yabancılaşma” kavramını daha sonraki yıllarda herhangi bir zenginleştirme ve teorik olarak ilerletme olmadan olduğu gibi kullandığını savunuyorlardı. Onlara göre, 1844’te Marx’ın kullandığı hümanizm ve yabancılaşma kavramları nihai ifadesini bulmuş ve daha sonraki yıllarda yapılan onca araştırmaya karşın bir daha değişmemişti. Örneğin Hegel’in Fransızca çevirmeni ve 1960-70’li yıllarda entelektüel tartışmalarda en ilerden rol üstlenecek Jean d’Ormesson, Gilles Deleuze, Jacques Derrida ve Michel Foucault’nun felsefe hocası Profesör Jean Hyppolite’e göre, “Marksizmin olası aşılması Marx’ın bizzat kendi eserlerinin nesnel incelenmesinin bir sonucu olmalıdır.”⁴ Ünlü profesöre göre, Marksizmin aşılması ve bunun da etkili olabilmesi için onun var saydığı iç çelişkilerine dayanılmalıdır, onu “içerden” çürütmek lazımdır. Hedef işçi sınıfının ideolojisini “aşmak” olunca, Marx’ın gençlik eserlerinde daha henüz nihai biçimini bulmamış, birçok açıdan daha yeterince netleşmemiş kavramları Marksizmin özü olarak algılamanın, bunları Marksizmi “aşma”nın, çürütmenin bir dayanağı haline getirmeye çalışmanın felsefi değil, siyasi bir amaç güttüğü açıkça ortaya çıkar. Hyppolite’in bu eğilimi, öz itibariyle antikomünist cephede paylaşılan bir yöntemdi. Ama komünizm adına “iç” cepheden, Kruşçev’in başlattığı “iç” saldırılardan sonra, Marksizmin yeni bir yorumunu teorileştirme teşebbüslerinde olan, en azından 1917’den itibaren köşe taşları netleşmiş olan Marksizm-Leninizmi “içerden” aşma eğiliminde olanlar da vardı.

Fransa’da bunun en ileri temsilcisi Roger Garaudy’dir. 1956’dan itibaren Politbüro’nun yedek üyesi olan Garaudy, 1957’de Marksist Hümanizm, 1959’da İnsanın Perspektifleri kitapları ile Marksizmin yeni yorumunu aşama aşama gündeme getirir. Daha sonra bu eğilimini Marksist Ahlak Nedir? (1963), Aforoz Olmadan Diyaloğa (1965), 20. Yüzyılda Marksizm (1966), Çin Sorunu (1967), Bugün Komünist Olabilir miyiz? (1968), Sosyalizmin Büyük Dönemeci (1969) gibi kitaplarda çok daha ileri giderek detaylandırır ve az çok kendisine hâlâ Marksist diyen bir parti açısından hiç de kabul edilemeyecek fikirleri savunmaya başlayınca FKP’den ihraç edilir.

Garaudy’ye göre, “Stalinizmi teorik ve siyasi olarak aşmak”, Parti’nin sosyal demokrat ve Hıristiyanlarla siyasi olarak ittifak yapabilmesi için Marksizmin hümanist yüzünü, yani ona göre gerçek yüzünü öne çıkartmak gerekir. Bu ise, esas olarak Marx’ın 1844 El Yazmaları sayesinde yapılabilirdi, zira bu kitap, Garaudy’ye göre, Marx’ın “hareket noktasını”⁵, hatta Marksizmin “doğum belgesini”⁶ teşkil eder. Oysa ki Marx, bizzat kendisi, düşüncesinin oluşmasında esas belirleyici aşamanın, yani dönüm noktasının, 1845’te Feuerbach Üzerine Düşünceler ve Alman İdeolojisi’nde olduğunu belirtir.⁷ Buraya, bir de Kutsal Aile’yi eklemek gerek, zira “Hegelci felsefeden gelen Marx burada sosyalizme ulaşır. Geçiş çok açık görülür, Marx’ın neler kazanmış bulunduğu ve yeni bir fikirler alanına nasıl geçtiği görürüz.”⁸

1859 başında yayınlanan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz, dipnotta yaptığımız uzun alıntıda görüleceği gibi, Marx’ın kendi “gençlik eserleri” konusunda ne düşündüğünü hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde açıkça ortaya koyar. Marx, 1844’te Paris’te başladığı çalışmalarına, Friedrich Engels’le aynı sonuca vardıklarının farkına varınca, bir yıl sonra Brüksel’de devam eder. Burada bir araya geldiklerinde, kendi bakış açılarını oluşturmak için —demek ki daha oluşmamış— eski felsefi bakış açıları ile hesaplaşmaya⁹ karar verirler. 1844 yazında başlayan bu çalışma 1846 yılı boyunca devam eder ve Eylül 1846’da bu eserin ilk bölümüne Feuerbach üzerine bir bölüm yazmaya karar verirler. Burada dikkat çekilmesi gereken yanlardan birisi, bu kapsamlı işi birlikte yapmayı kararlaştırmalarıdır. Eylül 1846’dan itibaren, artık iki cilt halinde Alman İdeolojisi paylaşılmaya hazırdır, ama siyasi nedenlerden dolayı yayınlanmaz. Ancak bu onlar açısından sorun değildir, çünkü eserin ilk hedefi eski düşünceleriyle hesaplaşmaktır ve bu hedefe ulaşılmıştır.

Marx’ın 1844 El Yazmaları ise, bu hesaplaşma yolundaki aşamalarda önemli bir basamaktır; ama Garaudy’nin yaptığı gibi burada genel hatları ile ortaya konulmuş bir Marksizmi aramak, Hyppolite’in açıktan itiraf ettiği gibi, olgunlaşmış Marksizmi çarpıtma girişiminden başka bir şey değildir. Zira söz konusu olan burada kendi başına kuşkusuz bir tarih meselesi de değildir. Bunu kabul etmek, Althusser gibi, tartışmayı tersten ele almak anlamına gelir. Söz konusu olan, Marx’ın hangi aşamada önceki görüşleriyle hesaplaşmayı yapabilecek birikime ulaştığı sorunudur. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, sorun, 1844’te yazılanlar ile olgunlaşmış Marksizm açısından ham görülmesi gerekenlerin neler olduğu sorunudur. Diyalektik yöntem açısından söz konusu bir fikrin olgunlaşma sürecinin tarihini belirleme, ancak olgunlaşmanın kendisinin tarihini saptama ve olgunlaşanın bilinmesiyle olabilir, fakat asla o tarihten önce söylenenlerin hangisinin doğru ya da yanlış olduğuyla değil.¹⁰ Dolayısıyla insan anatomisi ile maymun anatomisi arasında kurulan diyalektik bağ gibi, olgunlaşmış Marksizmde, oluşmakta olan Marksizmin ilerlemesinin tarihsel sürecinde atılan her adımın gerçek tarihsel yerine konulması için bir referans olması gerekir.

Genel hatları ile incelendiğinde, Genç Hegelcilerin sübjektif-idealist fikirlerinin eleştirisi ve Alman felsefesinin spekülatif yaklaşımı ile hesaplaşmanın ana hatlarından birisinin Feuerbach’ın soyut antropolojisiyle hesaplaşma üzerinde ilerlediği görülecektir. 1845’ten sonra Marx, 1844 El Yazmaları’nda yaptığı özel mülkiyetin çelişkilerinin gelişmesi, sermayenin emeği köleleştirmesi üzerine yaptığı önemli değerlendirmeleri daha da geliştirerek, 1844’te koyduğu genel insan soyutluğunu somutlamaya yönelmiştir. Keza, genel yabancılaşma kavramının bu eserde özelleştirilip “yabancılaşmış emek” olarak değerlendirilişiyle, Hegel ve Feuerbach’ın yaptığı gibi soyut ve birçok anlam yüklenen bir kavram olarak kullanılışı somutlanarak aşılmış, nesnel ve toplumsal temellerine oturtulmuş, öz itibariyle yeni bir tahlil sunulmuştur. Fakat bu eserde toplumun komünist dönüşümünün hâlâ “insanın kendi kendine yeniden dönmesi ya da yeniden entegre olması, kendi insani yabancılaşmasının yok olması olarak”¹¹ değerlendirilmesi sürdürülmektedir. Dolayısıyla “yabancılaşmış emek” hâlâ artı-değer teorisi kapsamında özne olarak ifade edilmemiştir; bunu yapabilmesi için Marx’ın meta üreten emeğin iki niteliğini ve artı-değer teorisini keşfetmesi gerekecektir.

Dolayısıyla 1844 El Yazmaları’nı gerçek ve tarihsel olarak hak ettiği yerine koymak gerekir; ona, bunu aşan bir misyon yüklemek, Marx’ın olgunluk eserlerini anlamamak, bu El Yazmaları’nda bazı açılardan mevcut olan ve Marx’ın çok kısa bir süre içinde “hesaplaşacağı” spekülatif felsefi yaklaşımın izlerini görmezlikten gelmek olacaktır. Aslında, Marx’ın gençlik eserleri üzerinden bu yıllarda koparılan onca gürültünün esas amacı da budur: 1844 El Yazmaları’nın içeriği üzerinden Marx’ın olgunluk eserlerini inceleme, bunun üzerinden Marksizme yeni bir yorum getirme ve siyasi bakımdan Stalinizm olarak adlandırılan SSCB’de hayata geçmiş olan teorik ve siyasi birikimin Marksist olmadığını kanıtlama amacıyla sınıflar mücadelesinden arındırılmış bir “Marksizm” yaratmak!

Marx’ı “yeniden okuma” çabası içinde olan, aslında onu düzeltmeye girişmiş Althusser’in yaklaşımı da bu aynı perspektife bağlıdır. O da, Marksizmin oluşma aşaması üzerine yeni bir yorum getirmenin, gençlik eserleri ile olgunluk eserleri arasında dönüşümün ne zaman ve nasıl olduğuna dair bir açıklama sunmanın çok farklı bir yorum geliştirme hakkını vereceğini görmüş ve bu çabanın içinde olmuştur. Ancak, Garaudy gibi, Althusser de, bu işe ilk sarıldığında bir teorisyen olarak değil, uluslararası boyutta süren bir tartışmanın çelişkilerine dikkat çekerek yazılar yazmaya başlamıştır.

B) Marx’ın gençlik eserleri ve Althusser’in bilim ile teori arasında epistemolojik kopuş teorisi

1960’ın son aylarında FKP’nin yayınladığı Recherches Internationales à la Lumière du MarxismeMarksizm Işığında Uluslararası Araştırmalar— dergisinin 19. sayısı Genç Marx’a ayrılmıştır.¹² Bu dergide, çoğu Sovyetler Birliği’nden olmak üzere, birçok ülkeden 10 tane makale yayınlanır ve “genç Marx” meselesine söz konusu yeni koşullarda mercek tutulmaya çalışılır. Althusser de bu tartışmalara, bu kitabın yayınlanması ve yayınlanan yazıların kendi aralarındaki çelişkilere dikkat çekerek dahil olur.

Althusser’in 1960 ile 1965 arasında konuyu işleyen tam sekiz makalesi yayınlanır ve bunların tümü 1965 yılında Marx İçin adlı bir kitapta toplanır. Bu kitaba, bir de “Bugün” başlıklı bir önsöz yazar ve geçen beş yıl içinde yaptığı tüm çalışmaları bir bütün olarak değerlendirerek sistematize eder. Althussercilikten, hâlâ cılız ve köşe taşları tam olarak netleşmemiş olmakla birlikte, esas olarak bu kitap ve özellikle bu önsözden sonra bahsetmek artık mümkündür. Dolayısıyla yazdığı önsöze daha yakından bakmak gerekir, zira ikinci bölümünde, oluşturmaya çalıştığı teorinin bir sentezini sunar.

Althusser, “genç Marx’ın eserleri” üzerinde çalışma yürütmenin, Marx’ın kendisinden önceki filozoflarla, özellikle de Feuerbach ve Hegel ile ilişkisinin, farklılığının neler olduğunun incelenmesini zorunlu kıldığını ve kendisinin de tüm çabasının bu soruya doğru cevap vermek olduğunu belirtir.¹³ Bu araştırmanın, Marx ile diğer filozoflar arasında “epistemolojik bir kopuş”un¹⁴ olup olmadığı sorusunu gündeme getirdiğini belirtir. Althusser’e göre bu kopuşun ne zaman olduğunu keşfedebilmek için “bir teori ve yöntem” gereklidir, zira genel olarak teorik oluşumların gerçekliğini düşünebilmenin olanağını sunan “Marksist teorik kavramları bizzat Marx için uygulamak”¹⁵ gerektiğini ifade eder.

Ancak bir sonraki cümlede kendisinin bundan daha da ileri gittiğini itiraf eder, zira Fransız filozof Marx’ın gençlik eserlerini incelemek için “problematik” kavramını ve “epistemolojik kopuş” kavramlarını kullandığını ifade eder. Bu yöntemi ve “problematik”¹⁶ kavramını “bir teorik oluşumun özgün birimini ifade edebilmek” için Marksizmden değil, dönemin neo-tomist Hıristiyan düşünürü ve yakın dostu Jacques Martin’den¹⁷ aldığını ve bu kavramı, hocası Gaston Bachelard’ın¹⁸ kullandığı “epistemolojik kopuş” kavramıyla birleştirdiğini ve böylelikle “bilimsel bir bilim dalı oluşumunun güncel teorik problematiğinin dönüşümünü”¹⁹ düşünebildiğini belirtir. Kısacası, Althusser, Marx’ın gençlik eserlerini düşünebilmek için tarihsel materyalizmin yöntemlerinden değil, dönemin idealist, kaba materyalist, diyalektik düşmanı akımlarının düşünürlerinin önerdiği kavramlardan esinlenmiştir. Daha sonra da detaylı olarak göreceğimiz gibi, bu ilk teşebbüslerin doğurduğu “zorlukları” aşabilmek için Althusser, 1960’lardan itibaren yaygınlaşan yapısalcılık —strüktüralizm— ekolünün düşünme yapısından feyz almıştır.

Althusser, araştırmalarının bir sonucu olarak vardığı altı temel noktayı bizzat kendisi özetler. Eleştirisine geçmeden, Althusser’in 1965’te vardığı ve aslında ölene kadar da kimi netleştirmeler yaparak öz itibariyle savunduğu temel tezleri kısaca açalım:

  1. Alman İdeolojisi ile Marx’ın eserinde “epistemolojik bir kopuş” yaşanmıştır.
  2. “Tarih teorisini kurarak —tarihsel materyalizm— Marx, tek ve aynı bir hareket içinde, eski ideolojik felsefi bilinciyle koptu ve yeni bir felsefe kurdu —diyalektik materyalizm—.”²⁰ Burada Althusser’in kullandığı kavramlara dikkat etmek gerekiyor, zira bütün eseri bunlar üzerine inşa edilmiştir. Yeni bir yaklaşım ya da düşünce oluşturmak, ya yeni kavramlar üretmeyi ya da var olan kavramlara farklı bir anlam yüklemeyi gerektirir. Althusser de bunu yapar. Tarih teorisini, yani tarihsel materyalizmi, bilim; diyalektik materyalizmi ise felsefe olarak adlandırır ve böylelikle gerek felsefe gerekse de diyalektik materyalizmi bilimin dışına koyar. Ona göre felsefe bilimin devamı ve zorunluluğu olarak kurulmuş ve onunla iç içe geçmiştir, fakat ikisini karıştırmamak can alıcı öneme sahiptir, zira ona göre felsefe bilimsel değildir.
  3. “Epistemolojik kopuş” Marx’ın düşüncesini ideolojik ve bilimsel olarak iki büyük döneme böler. “1845 öncesi hâlâ ‘ideolojik’ dönemken, 1845’te epistemolojik kopuş ile ‘bilimsel döneme’”²¹ geçilmiştir. Bu ikinci dönem de, Althusser’e göre, yeniden iki ayrı döneme ayrılır: “Marx’ın teorik olgunlaşma zamanı ve teorik olgunluk dönemi.”²² Bu dönemsel ayrımları netleştirmek için Althusser bunlara ayrı nitelendirmeler önerir: Doktora tezinden 1844 El Yazmaları’na kadar olan dönemi “gençlik eserleri”, Feuerbach Üzerine Tezler ve Alman İdeolojisi’ni “kopuş eserleri”, 1845’ten 1857’ye kadar olan eserlerini “olgunlaşma eserleri”²³ ve 1857 sonrası çalışmaları ise “olgunluk eserleri” olarak nitelendirir.
  4. Marx’ın gençlik eserleri, yani Althusser’e göre onun “ideolojik eserleri” de iki ayrı döneme bölünür: Bunlardan ilki, 1842’ye kadarki “rasyonalist-liberal” dönemdir ki, bu dönemde Marx, ona göre Kantçı ve Fichteci bir perspektife sahiptir —Althusser bunu problematik diye adlandırır—; ikinci dönem ise, 1842-45 dönemidir ki, bu dönemdeki yazılar “tam tersine Feuerbach’ın antropolojik problematiğine yaslanır.”²⁴ Fransız filozofa göre Marx, dolayısıyla önce Kantçı ve Fichtecidir, ama “asla Hegelci olmamıştır.”²⁵ Ona göre, “Hegelci problematik sadece bir yazıya, 1844 El Yazmaları’na esin kaynağı olmuştur ve burada Feuerbach’ın sözde materyalizmiyle, kelimenin tam anlamıyla, titiz bir şekilde Hegel idealizmini ‘ters çevirmeye’ çalışmıştır.”²⁶ Dolayısıyla genç Marx’ın Hegelciliği kelimenin tam anlamı ile bir “mittir.”²⁷

1844 El Yazmaları nasıl değerlendirilmeli sorusuna ise, Althusser şu cevabı verir: “Geçmişin felsefi bilinciyle” kopmanın arifesinde, her şey Marx’ın, bütün gençliği boyunca tek ve ilk defa Hegel’e yöneldiğini²⁸, “çılgın” bilincinin tasfiyesi için mükemmel bir teorik “abreaksiyon” yaptığını gösteriyor. Görüldüğü gibi Althusser, Marx’ın entelektüel evrimini incelerken, Freudçu psikoterapilerin en önemli yöntemlerinden birisine, abreaksiyon yöntemine başvurur. Dolayısıyla, Marx’ın geçmişi ile, yani “çılgınlığıyla” hesaplaşırken, ya da psikanalitik kavramlarla ifade etmek gerekirse, ruhsal yapısını yeniden gözden geçirirken, var olan olumsuz her türlü duygusal baskıyı —kastedilen Hegelci diyalektik—, acı veren tüm öğelerin bilinçaltından bilince çıkartılmasını yapmış, hatta bir nevi içini boşaltmıştır. Okur belki burada abarttığımızı düşünebilir, ama Althusser’in açıktan sahip çıktığı bir teorik esin kaynağı olan Freud ve Lacan’ın eserlerinde abreaksiyonun ne anlamına geldiğine bakmalıdır. Althusser’e göre, 1844 El Yazmaları “çelişkili bir durumda son gecenin metni olarak, doğacak günün metninden teorik olarak en uzak”²⁹ olanıdır.

  1. Marx’ın “kopuş eserleri”, yani Feuerbach Üzerine Tezler ve Alman İdeolojisi, yazıldıkları koşullardan dolayı Fransız filozofa göre sorun doğuran eserlerdir. Zira, ünlü filozofa göre teorik geçmiş ile birden kopulmuyor, çünkü “kelime ve kavramlardan kopuş için kelime ve kavramlar gerekiyor ve çoğu zaman kopuş protokolünden, yenileri bulunana kadar, eski kelimeler görevli olur.”³⁰ Dolayısıyla bu eserlerde eğer kelimelere takılıp kalınırsa, “ya pozitivist bir anlayışa —tüm felsefelerin sonu— ya da Marksizmin kişisel-hümanist —tarihin özneleri ‘somut, gerçek insanlardır’— bir anlayışına düşeriz.”³¹ Başka bir şekilde belirtilirse, Althusser’e göre insanlar tarihin öznesi değildirler, dolayısıyla Marksist hümanizmden bahsedilemez.

Alman İdeolojisi’nin sorun doğurduğu başka bir kavram ise “işbölümü”dür. Ona göre, bu kavram, bu eserde önemli bir yer tuttuğu kadar da karışık bir içeriğe sahiptir ve gençlik eserlerini “yönlendiren” yabancılaşma kavramı ile karşılaştırılabilir. Fransız filozofa göre Marx, Hegel ve Feuerbach’tan aldığı “yabancılaşma” kavramını daha sonra kullanmadığı, yani reddettiği için “işbölümü” kavramı da reddedilmelidir. Oysa ki Marx’ın “yabancılaşma” kavramını temelli reddettiği iddiası kesinlikle doğru değildir. 1844 El Yazmaları’ndaki yabancılaşma kavramını Marx, yabancılaşmış emek kavramını geliştirerek, ekonomik ve toplumsal temellerine oturtur. Ona göre, yabancılaşmış emek antagonist üretim ilişkilerinin ifadesidir ve burjuva toplumunun ve hatta genel olarak özel mülkiyetin egemen olduğu tüm toplumların maddi temelidir. Burada ifade edilen fikir, tarihsel materyalizmin en temel tezlerinden birinin nüvelerini barındırmaktadır. Diğer yandan yabancılaşmış emek, Marx’a göre, işçilerin özel mülkiyet toplumundaki durumunu yansıtan en önemli olgulardan birisidir. Marx, burada, proletaryanın özel mülkiyet ve üretim ilişkileri içerisindeki somut sosyal durumunu görerek, ona, daha da netleştireceği ama asla vazgeçmeyeceği materyalist bir içerik verir.

Yabancılaşma kavramını zenginleştirmiş ve sağlam materyalist temellere oturtmuş olmasına karşın, Marx’ın onu daha sonraki eserlerinde kullanma eğiliminde olmadığı da doğrudur. Örneğin Alman İdeolojisi’nde Marx şunları ifade eder: “Bu ‘yabancılaşma’ —diyelim ki filozoflar için anlaşılır olsun—, elbette, ancak iki pratik önkoşulun yerine getirilmesi durumunda ortadan kaldırılabilir.”³² Marx’ın filozoflara seslenirken kullandığı tırnaklar, soyut kavramları nasıl kullandığına dair bir ipucu verir. Ancak Marx 1844 El Yazmaları’nda ifade ettiği materyalist yabancılaşma kavramının içeriğinden vazgeçmemiş ve örneğin Kapital’de meta fetişizmi diye adlandırdığı bölümde³³ söz konusu yabancılaşmış emek analizlerine nihai biçimini vermiştir. Hatta Hegel’in “ölü köpek” gibi muamele gördüğü koşullarda ona sahip çıkmak için bu kavramı kullanmada tereddüt bile etmemiştir. Burada “yabancılaşma” kavramının soyut olduğunu, Marx’ın ise gerçek ekonomik ilişkileri inceleme sürecinde tahlillerini giderek somutlaştırdığını belirtmek gerekir. Marx, bu soyut kavramın ifade ettiği şeyleri daha da somutlaştırmış ve temellendirmiştir. Yalnız Althusser’in belirttiğinin tersine, Marksist diyalektik yöntemde somutlama yöntemi soyut kavramların reddi anlamına gelmediği gibi, bir bütün süreç olarak ele alınır. Somuta varışı soyutun inkârı olarak kavramak için, Althusser gibi metafizik ve formalist bir yöntemi benimsemek lazımdır herhalde.³⁴

  1. Fransız filozofa göre, kopuş yılını doğru belirlemek, Marx’ın Feuerbach ve Hegel ile ilişkisiyle bu ilişki üzerinden Marksizmin ne olduğu sorusuna doğru cevap vermeyi zorunlu kılar. Zira, Marx 1845’ten önce de Hegel’i eleştirmişti: 1843 El Yazmaları, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, 1844 El Yazmaları ve Kutsal Aile. Althusser’e göre, tüm bu eserlerde Marx’ın Hegel eleştirisi, Feuerbach’ın Hegel’e yönelik yaptığı eleştirilerin “tekrarı, yorumu ya da geliştirilmesi ve devamından öz itibariyle başka bir şey değildir.”³⁵ Dolayısıyla 1845’teki kopuş ile Marx bunlardan da kurtulmuştur. Feuerbach’ın Hegel eleştirisi ile Marx’ın Hegel eleştirisini birbirine karıştırmamak, 1845 öncesi eleştirileri Marx ifade etmiş olsa bile, Fransız filozofa göre, Marksist olarak saymamak gerekir, zira Feuerbach’ın eleştirilerinin bir nevi taklididir.

Fransız filozof, düşünce tarihinde radikal epistemolojik kopuşlar gördüğü için geçmişin reddine dayalı bir anlayışa sahiptir. Aslında burada söz konusu olan, Marksist felsefenin nasıl nitelendirilip nitelendirilemeyeceği sorunudur. Buradan hareketle Althusser, Marksist felsefenin yeni yorumunun yapılması gerektiğini, kendisinin tüm çabalarının da bu amaca hizmet etmek olduğunu belirtir. Ona göre, gerekli olan bu eleştirel çalışma “aynı zamanda, kelimenin tam anlamı ile Marksist felsefenin teorik oluşumunun çalışmasıdır.”³⁶ Yani bir nevi, Marksist felsefenin yeniden yazımı sorunudur.

Althusser’in Marx’ın gençlik ve olgunluk eserleri arasında kelimenin kötü anlamıyla “ideolojik” olanla “bilimsel” olan arasında “epistemolojik kopuş”³⁷ tespit etmesinin somut olarak ne anlama geldiğini anlamak için sözü Althusser’e bırakalım:

“Bir bilimin teorik pratiği her zaman çok net olarak onun tarih öncesinin ideolojik teorik pratiği ile ayrılır; bu ayrım teorik ve tarihsel ‘niteliksel’ devamsızlık biçimini alır, bunu Bachelard’la birlikte ‘epistemolojik kopuş’ olarak adlandırabiliriz.”³⁸

Burada anlaşılması gayet zor sözlerde ifade edilen, Althusser üslubudur ve savunduğu tezlerin “bilimsel niteliğini” özüyle değil de biçimsel olarak kanıtlayabilmek için pozitif bilimlerin anlaşılması zor formüllerini anımsatan bir yöntem kullanır. Peki, Althusser burada ne demek ister? Filozof, yeni bir akım yaratmanın onun öz kavramlarının da yaratılması gerektiğini bilir ve ne kadar da Marx, Engels ve Lenin’den alıntılar yapsa da, nihayetinde anlaşılması güç olan “teorik pratik”, “ideolojik pratik” türü kavramlar sunar. Öncelikle teori, ona göre “pratiğin özgün bir biçimidir”, dolayısıyla “teorik pratik” adını hak eder ve çalışma alanı ise başka pratiklerin —bunlar ampirik, teknik ya da ideolojik olabilir— ona sunduğu “ham maddelerdir —betimleme, kavramlar, olgular—.”³⁹ Bunlar bilimsel olabilir, ama tarihsel olarak bilim öncesini de ifade edebilir. Bilim ile bilim öncesi dönemin ayrımını ise “epistemolojik kopuş” belirler. Bu kavramı ise Althusser, ünlü Fransız epistemolog Gaston Bachelard’dan aldığını belirtir. Dolayısıyla bu nosyonun ünlü epistemologda nasıl kullanıldığını incelemek, Althusser’i daha yakından takip etmemize olanak sağlayacaktır.

Bilimler tarihi üzerine araştırmalarıyla 1940 ve 1950’li yıllarda bir otorite olan Bachelard’a göre, “bilimin temel felsefi niteliklerini belirlemek için temel bilgiler artık yeterli değildir. Filozof yeni bilimin yeni niteliklerinin bilincine varmalıdır. O halde, çağdaş bilimsel devrimlerden dolayı, Comte felsefesi tarzında bir ‘dördüncü dönem’den bahsedilebileceğine inanıyoruz. İlk üç dönem İlkçağ, Ortaçağ ve Modern Çağ’a tekabül etmektedir. Bu dördüncü dönem: içinde bulunduğumuz devir, yaygın bilgi —connaissance commune— ile bilimsel bilgi —connaissance scientifique—, ortak deneyim ile bilimsel teknik arasındaki ayrılığı kesin olarak nihayete erdirmektedir.”⁴⁰

Savaş sonrası yıllarda kaba bir materyalizmi savunan Fransız profesör, pozitivizmin kurucusu Auguste Comte’un izinden gittiğini belirterek, 20. yüzyıldaki bilimsel devrimlerden önceki dönemleri —üç ayrı dönem olarak tanıtıyor— bilimsellikten çok “yaygın bilgi” olarak nitelendirir ve bilimsel devrimlerle birlikte bir kopuşun, daha doğrusu epistemolojik bir kopuşun olduğunu savunur.

Bachelard günlük ve bilimsel bilginin homojen olduğu “miti”ni kabul etmediğinden, bilim tarihinde bir devamlılığın olduğu düşüncesine karşı çıkar. Bilim bilimse günlük-sıradan bilgiyle kavranılamaz, hatta bu bilimin ilerlemesine engel bile olabilir ve bunlardan arındırılmak, kopmak bilimsel ilerleme için bir zorunluluktur. Özellikle de yeni pozitif bilimlerde bu daha da kaçınılmazdır. Bu teoriye göre, epistemolojik kopuş, tam da bilimin önceki bilgi ve düşünce tarzıyla malul oluşu nedeniyle gündeme gelmektedir. Yani bizzat öncesinin geleneksel bilgilerinin varlığı nedeniyle bir arınma gerekmektedir ve ünlü Fransız epistemoloğun bunun için önerdiği yöntem de şudur:

“Bilimsel kavram ise, tersine, bilginin gerçekten ortaya çıkışıdır. Genellikle bulanık olan ilk biçimlerinden onu yavaş yavaş kurtarmak gerekir —arınmacılık—. Öğrenmek gerekir —otopedagojizm—. Onu öğretmek gerekir —kural koyuculuk—, bilmenin kurallılığını kabul ettirerek, işlevler arası anlamlarının zorunluluğuyla öğretmek gerekir. Her bilimsel kavram, epistemolojik evriminin sonunda, olgusal bir kuralcılıktan —normativité— cebir denklemlerinde oynadığı role bağlı bir mutlak doğruluğa⁴¹ —apodicticité— geçer. Burada her akılcının, ampirizm tarafından göz ardı edildiğini bilse de yaşamak isteyeceği felsefi bir nüans vardır.”⁴²

Bachelard’a göre, pozitif bilimlerdeki derinleşme gelinen aşamada öyle boyutlar almıştır ki, sıradan-günlük bilgiyle bilimsel bilgi, artık epistemolojik kopuşun zorunlu olduğu bir çelişkiyle karşılaşmaktadır. Bu kopuş şarttır, zira geçmişten kalan düşünce tarzı —“epistemolojik engeller”— bilimin ilerlemesini engeller. O nedenle, bu kavrayışı sağlayacak epistemolojik bir kopuş şarttır! Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir yön vardır ki, o da bilimsel bilginin gelişmesinin toplumsal dinamiğinin eksik bırakılmasıdır. Fransız epistemolog bilim sürecini toplumsal gelişme sürecinden yalıtmak ve kaçınılmaz olarak bilginin gelişmesini, düşünmenin yalıtık hareketiyle açıklamak zorunda kalır. Yani bilginin birikimi —devamlılığı— sorunun bir yanıyken⁴³, pozitivist felsefi düşüncenin özünü oluşturan pozitif bilginin yalıtık kutsanması fikri ise işin diğer tarafıdır.

Bu yaklaşım bilim tarihini ele almanın çarpıtılmış pozitivist bir yöntemi olmanın yanı sıra, bilimi doğa yasalarının nesnel keşfi ve bilimsel bilginin insanlık tarihi süreci içinde nesnel olarak kanıtlanmış olanı biriktirerek ilerleyen, toplumsal ihtiyaçların bir nevi lokomotif rolü oynadığı bir sosyal pratik olarak algılamaktan uzak bir yaklaşımdır. Özü itibariyle pozitivist ve idealisttir; bilime dönük yüzüyle pozitivist, felsefeye dönük yüzüyle idealist bir bilim felsefesiyle karşı karşıyayız.

Hatta bir sonraki kitabında Bachelard, bilim tarihindeki epistemolojik kopuşu görmeyen filozofları şu şekilde eleştirir:

“Bilimsel devrimlerin ölçüsünü ölçemediğinden dolayı, filozof hâlâ bilgilerin düzenli geliştiğine inanır, yaygın bilgi ile bilimsel bilgi arasında giderek derinleşen kopuşu görmek istemez.”⁴⁴

Bachelard’ın burada filozofları eleştirmesi tesadüf değildir, zira onun da epistemolojik tahlillerinin üzerinden yükseldiği bir felsefi anlayışı vardır. Bachelard’a göre, felsefe bilimsel bilgiden bir sapmadır. Zira, bilgi asıl ekseni temsil eder ve felsefi tavırlar ise, aslında bu eksenden sapmalardır. Bu eksenin dolayında yapılacak bir katlamayla farklı felsefi pozisyonlar birbirleriyle de örtüştürülebilir. Lecourt’a göre Bachelard’ın bu saptaması, “felsefenin felsefi olmayan bir teorisinin” unsurudur. Felsefe “epistemolojik engellerin” taşıyıcısıdır⁴⁵ ve bilginin ilerleyişinin zorunluluğu kendisini dışa vurur. Bilim insanının kendi pratiğine yönelik var olduğunu sandığı ilişki, bu pratiğin gereklilikleriyle çatışmaya girer ve söz konusu epistemolojik engel, “düşünmenin düşünmeye karşı bir direnişini” ortaya koyar. Burada, bir “epistemolojik kopuşa” işaret eden çelişkilerin, daha sonra Althusser’in de bol bol kullanacağı aşırı bir koşullanmışlığı —surdéterminisme— meydana gelir.

Bachelard her ne kadar “teknik materyalizm”den⁴⁶ söz etse de —“bilimsel enstrümanlar, ‘maddileşmiş teoriler’dir” ona göre— onda, bilim kendi nesnesini kendisi ürettiğinden, toplumsal bağıntı artık kavramlaştırılamamaktadır. M. Vadée, Bachelard’da, haklı olarak ampiryokritisizmin modern bir türünü görür. Onun “bilimsel pratiğe” dair teorisi aslında, nesnelerini laboratuvar koşullarında “yaratan” doğa bilimsel pratiğin dolaysız bir genelleştirilmesine tekabül eder. Bachelard, yeni idealist bir epistemolojinin temsilcisidir.⁴⁷

Althusser’in diyalektik materyalizm adına referans aldığı felsefi yaklaşım tam da budur ve bilim tarihinde o da “kopuşlar”⁴⁸ görür. Bachelard’ın yaygın bilgi ile bilimsel bilgi arasında keşfettiği “epistemolojik kopuşu”, o, ideolojik olan ile bilimsel olan olarak ayırır, ama öz itibariyle mantık ve yaklaşım aynıdır. Althusser’in tüm çalışması bilimi ve bilim tarihini pozitivist bir şekilde, felsefeyi de sadece ideolojik olarak algılamanın ürünüdür.

C) Bilimsel bilginin gelişme biçimi

Fransız filozofun eleştirisi burada bilimsel bilginin nasıl geliştiği sorusunu gündeme getiriyor. Bu, buna bağlı olarak, dünkü bilgi ile bugünkü bilgi, bugünkü ile yarınki arasındaki ilişkinin nasıl olduğu sorusunu da açmayı zorunlu kılar. Hatta daha da ileri giderek, Althusser’in “ideolojik” olanla “bilimsel” olan arasında yaptığı “kesinti” gerçeğinin ne olduğu sorusunu da tartışmayı dayatır.

Hegel bilginin ilerlemesinin diyalektiğini şu şekilde ortaya koyar:

“Sonuç olmuş olan belirlilik, gösterildiği gibi, içine yoğunlaştığı yalınlık biçiminden ötürü kendisi yeni bir başlangıçtır; bu başlangıç ondan öncekinden tam olarak bu belirlilik yoluyla ayırt edildiği için, bilme ileriye doğru içerikten içeriye yuvarlanır. Her şeyden önce bu ilerleme, yalın belirliliklerden başlamasıyla ve izleyenlerin sürekli olarak daha varsıl ve daha somut olmalarıyla belirlenir. Çünkü sonuç kendi başlangıcını kapsar ve süreci onu yeni bir belirlilik ile varsıllaştırmıştır. Temeli oluşturan evrenseldir; ilerleme bu nedenle bir başkasından bir başkasına akış olarak alınmayacaktır. Saltık yöntemde kavram kendini kendi başkalığında, evrensel kendi tikelleşmesinde, yargıda ve olgusallıkta sürdürür; daha öte belirlenmenin her basamağında önceki içeriğinin bütün kütlesini yükseltir ve eytişimsel ilerlemesi yoluyla yalnızca hiçbir şey yitirmemekle kalmaz, arkada herhangi bir şey de bırakmaz, ama kazandığı her şeyi kendisi ile birlikte taşır ve kendini kendi içinde varsıllaştırır ve yoğunlaştırır.”⁴⁹

Hegel’in bu metni bilginin ilerleyişinin diyalektiğini tüm yalınlığıyla ortaya koyuyor. Bilgi süreci önce basit belirlemelerden başlar ve süreç içerisinde daha zengin ve somut bir içerik kazanarak ilerler. Bu varsıllık ve somutlaştırma, yani ilerlemenin her aşaması, önceki bilgiyi özümseyerek geliştirir, daha da derinleştirir, Hegel’in deyimiyle, “kütlesini yükseltir”. Geçmişin birikimini elinin tersiyle itmez, tam tersine hayatın doğruladığı her şeyi kendi bağrına alır, onlarla birlikte ilerler.

Marx, gerek ekonomi politik gerek felsefe gerekse de sınıf mücadelesi konusunda kendisinden önce bu konulara ilgi göstermiş istisnasız tüm yazarları detaylı olarak incelemiş ve eserlerinde bilimsel olanı özümsemiş ve Marksizmin oluşumu sürecinde onları değerlendirmiştir. Örneğin Kapital’in dördüncü cildine bakıldığında, Marx’ın James Stuart, en önemli fizyokratlarla —Quesnay, Turgot, Paoletti vb.—, Adam Smith, Ricardo, John Stuart Mill, Germain Garnier’i, birçok merkantilisti, Necker gibi ekonomi politikle uğraşanların yanı sıra, Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume gibi filozofları incelediğini, bunlara hak ettikleri tarihsel değeri verdiğini, ama onları eleştirdiğini görebiliriz. Zira Marx, bilim tarihinde devrimlerin olduğunu çok iyi bilmekle birlikte, bilim tarihinin kesintilerle değil, tam tersine objektif olanın sürekli muhafaza edilerek kesintisiz ve devamlı ilerlediğini savunur. Kapital’de üretim güçlerinin gelişmesini incelerken, bu gelişmenin faktörlerinden biri olan bilimin kesintisiz bir akış halinde ilerlemesini Marx şu şekilde tarif eder:

“Yenilenmeleri gereken emek araçlarının kullanıldıkları süre içinde, bunların yapıldıkları yerlerde çalıştırılan emeğin üretkenliği artmış ise ve bu üretkenlik kesintisiz bir akış halindeki bilimsel ve teknik ilerleme ile birlikte devamlı olarak gelişmekte bulunuyorsa, böyle bir durumda, daha etkin ve çıkardıkları iş açısından daha ucuz olan makineler, aletler, cihazlar vb. eskilerinin yerlerini alır.”⁵⁰

Kapital’in dört cildinde onlarca paragraf bilimin kesintisiz ilerlemesi ile toplumsal gelişme ya da üretimin ihtiyaçları arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çeker. Aslında bilim ile toplumsal ihtiyaç arasında doğrudan bir diyalektik bağ olduğu için Marx, bilimsel ilerlemenin, doğa ve toplumun nesnel yasalarını yansıtabildiği oranda geçmişten kalanı muhafaza ettiğini ve hatta buna yaslanmadan ilerleyemeyeceğini belirtir. Tıpkı Hegel gibi, Marx için de bilimsel ilerleme kuşaktan kuşağa iletilir, sıfırdan başlamaz, geçmişte sınırlı ama nesnel olanı muhafaza ederek ilerler. Yadsıma —inkâr—, Marksist anlamda onu aşmadır, ancak aşılanın tüm ileri bilgileri muhafaza edilerek aşılmasıdır. Dünün doğru sayılan bilimsel teorisi, yeni keşiflerle bugünün yanlışı, daha doğrusu aşılmış gerçeğine dönüşür. Yani aşılan her bilimsel teori, bugünün bilimsel teorisinin bir parçasıdır. Bu konuda ünlü Fransız fizikçi Paul Langevin’in şu sözleri gerçekten çok anlamlıdır:

“Klasik mekanik ve kuantum mekaniği arasında mutlak bir çelişki olduğuna inanmamak gerekir. Klasik mekanik; kuantum mekaniğinin, Planck Sabiti’nin ihmal edilebileceği özgün bir halidir. Klasik mekanik, kuantum mekaniğinin daha derin bir bilgisini sağladığı gerçeğin, göreceli bir bilgisidir. Biz, hiçbir şekilde klasik mekaniğin ‘yanlış’ olduğunu keşfetmedik. Biz, onun, hangi sınırlar içinde geçerli olduğunu ve bu sınırları aşma aracını keşfettik.”⁵¹

Ünlü fizikçinin burada bahsettiği, aslında gerçeğin göreli ve mutlak biçimleridir. Marksizm, bu ikisini, birbirini dışlayıp reddeden birbirinden kopuk, ilişkisiz iki gerçek olarak algılamaz. Tam tersine, göreli gerçek, mutlak bilginin bir parçasıdır ve onun daha zenginleşmesinin aşamalarından biri olarak görünür. Bu konuda tartışmalar aslında Althusser’e özgü değildir. Daha önceden Engels Dühring’le, Lenin’se Bogdanov’la materyalizmi ileri götürmek için polemik yapmış ve “mutlak gerçek ile göreli gerçek arasındaki ilişkiler sorununun diyalektik terimlerle konması ve çözümlenmesini”⁵² vurgulayarak, mutlak gerçeğin “göreli gerçeklerin bütünleşmesinin sonucu”⁵³ olduğunu ifade etmiş ve bilimsel düşüncenin ilerlemesinin nasıl olduğunu ortaya koymuşlardı. Lenin bu konuda şunları ifade etmişti:

“Modern materyalizm, yani Marksizm açısından, bilgilerimizin nesnel, mutlak gerçeğe yaklaşıklık sınırları tarihsel olarak görelidirler, ama bu gerçeğin varlığı, bizim ona yaklaşmakta olduğumuz kadar kesindir. Tablonun çevre çizgileri tarihsel olarak görelidirler, ama tablonun nesnel olarak var olan bir modeli temsil ettiği kesindir. Şu ya da bu anda, şu ya da bu koşullar içinde, şeylerin doğasına değgin bilgimizde, maden kömürü katranı içinde alizarini bulacak ya da atom içinde elektronları bulacak noktaya kadar ilerlemiş olmamız olgusu tarihsel bakımdan görelidir, ama hiçbir bakımdan göreli olmayan şey, bu cinsten her bulgunun ‘mutlak nesnel bilgi’nin bir ilerlemesi olduğudur. Tek sözcükle, her ideoloji, tarihsel olarak görelidir, ama her bilimsel ideolojiye —örneğin dinsel ideolojide olanın tersine— bir nesnel gerçek, bir mutlak doğanın uygun düştüğü kesin bir olgudur. Mutlak gerçek ile göreli gerçek arasındaki bu ayırt etmenin belirsiz olduğunu söyleyeceksiniz. Şöyle yanıtlayacağım: Bilimin, sözcüğün en kötü anlamında bir dogma haline gelmesini, ölü, donmuş, kemikleşmiş bir şey olmasını engellemek bakımından, doğrusu, oldukça ‘belirsiz’dir, ama bizimle inancılık, bilinemezcilik, felsefi idealizm arasına, Hume ve Kant yandaşlarının safsataları arasına kesin ve silinmez bir sınır çizgisi çizecek kadar da belirgindir. Burada farkına varamamış olduğunuz bir sınır vardır, ve bu sınırın farkına varmamış olduğunuz için de gerici felsefe bataklığına düştünüz. Bu sınır diyalektik materyalizm ile görecelik arasındaki sınırdır.”⁵⁴

Tıpkı Dühring ve Bogdanov gibi Althusser de, mutlak gerçek ile göreli gerçek arasındaki ilişkileri, bilimsel bilginin sürekli derinleşerek ilerlemesini Marksist olarak çözümleyemediğinden, gerek Marx’ın kendisinden önceki düşünürlerle ilişkisini —örneğin Hegel’le— gerekse de Marx’ın kendi düşüncesinin diyalektik evrimini idealist bir temelde ortaya koyar. 1844’ün Marx’ı ile örneğin 1845’in Marx’ı arasında “epistemolojik bir kesinti” değil, bilimsel bilgiye ilerleme sürecinde mutlak bilgiye doğru atılmış büyük bir adım vardır. Ona göre, Marx 1845’te “epistemolojik bir kopuş” yaşamış, geçmişini “tasfiye etmiş”⁵⁵ ve bundan sonra “problematiğini” —perspektifini— değiştirmiştir. 1845 öncesi “ideolojik bir dönem” olurken, 1845 sonrası yeni “problematik” artık bilimseldir. Dolayısıyla bilimsel olmayan dönem tarih öncesi dönem olarak algılanmalıdır! Oysa ki Marx geçmişteki birikimi ne tasfiye etmiş, ne de yadsımıştır. Onları özümseyerek daha da ilerletmiş ve bilimsel bilgide bir derinleşme yaşanmıştır.

Kuşkusuz Marksizmin doğuşu felsefe tarihinde bir devrim teşkil eder. Bu yazı çerçevesinde bu konunun açılması gerekmiyor, ama sanayinin hızla ilerlediği, özel mülkiyetten tamamen yoksun işçi sınıfının tarih sahnesine çıktığı, sınıf mücadelesinin artık burjuva tarihçiler tarafından bile yadsınamaz hale geldiği, sanayinin hızlı ilerlemesinin doğurduğu toplumsal ihtiyaçların doğa bilimlerini olağanüstü derecede ilerlettiği koşullarda doğan Marksizmin felsefe tarihinde bir devrim teşkil etmesinin, genel hatlarıyla ifade edilirse, üç temel nedeni vardır. Ondan önceki felsefi sistemlerden farklı olarak, Marksizm, sosyal ilerlemede felsefenin rol ve önemini, felsefenin nesne ve içeriğini farklı olarak ortaya koydu ve sınıf mücadelesinde açıktan proletaryanın saflarında yer alarak, felsefi sorunların çözümüne somut ve bilimsel öneriler sundu. Fransız filozof ne kadar 1845 sonrası dönemini “bilimsel” olarak algılasa bile, felsefe tarihindeki bu devrimi, geçmişi yadsıyan basit bir “perspektif” ya da “problematik” değiştirme olarak algılıyor. Fakat Marksizmin doğuşu sorunu, aslında onun ne olduğu ve nasıl olduğu sorusunu da gündeme getirir. Doğuşunu ters anladığı için, Althusser’in çarpık bir Marksizm anlayışı vardır ve Marx’ın yazılarıyla ters düştüğü yerde onun özünü çarpıtmaya yönelik bir yöntem geliştirmiştir: “Semptomal okuma” yöntemi.

D) Althusser’in “semptomal okuma” yöntemi ve Marksizmi düzeltme girişimi

Althusser’in teorisini yeni kurmaya başladığı 1960’lı yılların başlarında çizgisine egemen olan utangaç diyalektik düşmanlığı, daha sonraki yıllarda onun Marx ve Lenin’in Hegel’le ilişkisini açıktan çarpıtmasına neden olur. Kitabının bu konunun işlendiği sayfalarında Marksist kuramın kurucularının Alman filozofun “idealist felsefesi”nden faydalandıklarını belirtir.⁵⁶ İlginçtir, Marx hiçbir zaman Hegel’in “idealist felsefesinden” değil, onun diyalektiğinden etkilenmiştir. Arada devasa farklılık vardır ve Fransız filozofun bunu bilmemesi mümkün değildir. Althusser bilinçli olarak diyalektikten değil, idealizmden bahseder, zira bu karışıklık ona, Hegel ve buna bağlı olarak da esas hedefi olan diyalektik yöntemi mahkûm etme olanağı verir. Oysa ki Marx’ın Hegel diyalektiğine dair söyledikleri hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktır. Althusser’e göre, Marx “onların —idealizmin— kimi argümanlarını onlara karşı kullanmak için kabul eder.”⁵⁷ Hatta daha da ileri giderek, ilerleyen yıllarda, ilginç bir orantısal söylemle, materyalizmin tamamen materyalist olmadığını, kendi bağrında her zaman idealist unsurlar barındırdığını ifade eder. Althusser’e göre, “bu belirtilenleri, Marksist materyalizmin, kaba ve mekanik materyalizme karşı çok eleştirel olmasına karşın, hiçbir zaman yüzde yüz materyalist olduğu iddia edilemez ve her zaman, kaçınılmaz olarak, idealist unsurlar barındırır içinde diye sonuçlandırabiliriz.”⁵⁸

Yaşadığı yıllarda yayınlanmayan bu fikri ünlü filozof aslında her zaman savunmuş ve tam da bu nedenden dolayı, Marx’ın olgunluk eserleri de dahil olmak üzere, felsefesinde düzeltmeler yapma teşebbüslerinde bulunmuştur. Fransız filozof bunun nedenini şu şekilde temellendirir:

“Marx da herkes gibi genç oldu ve gençlik eserleri diye söylenen eserlerinde, sadece ödünç olabilecek, kimi yazılı fikirleri savundu, zira herkes gibi o da, başta Hegel ve Feuerbach olmak üzere, egemen olan idealist felsefenin ustalarından etkilendi. […] Katkı —1859—, Kapital —1867— ve Lenin’in eserleri, Gramsci, Mao okunduğunda, hiçbir türlü kuşkuya yer yok: Marksist materyalist bir felsefe var, ama bunun tezleri büyük çabalarla yeniden türetilmelidir, zira birkaçı dışında bunlar Marx tarafından oluşturulmadı. Buna bir de anlaşılır bir koşul eklemek gerekir ki, gözle görülür bir kopma, ‘kesintiye’ rağmen, Marx burjuva egemen ideolojisinden temelli kurtulamadı, ve her şeye rağmen ona hükmetmeye ve tüm çabalarına karşın hâlâ idealizm kokan kimi eski formüller barındırmaya devam etti. Bu kalıntı ve nüanslarla hesaplaşmak için, hâlâ daha başlatılmamış, topyekûn bir çalışma lazım.”⁵⁹

İşte Althusserciliğin en yalın ve tutarlı ifadesi burada yatıyor: Marksist felsefenin tezleri daha oluşmadı, Marx burjuva düşüncelerden tamamen kurtulamadı, ona hükmetmeye devam etti ve tüm çabalarına rağmen idealist unsurlar birçok kitapta kendisini göstermeye devam etti. Althusser felsefeyi salt ideoloji, bilimi ise fetişleştirerek ele aldığından ve bilim olmayı hak etmiş bir şeyin gelişimini ancak onun kendi öncesiyle kopuşuna, onu tasfiye etmesine bağladığından, Marx’ın da eskinin kalıntılarından —burada kastedilen öz itibariyle Hegel diyalektiğidir— arındırılarak okunmasını yeni bilimin olmazsa olmazı olarak değerlendirir. İlginçtir; bu, sadece gençlik eserleriyle sınırlı değildir, dolayısıyla Marx’ı Marx’a rağmen farklı okumak, ifade ettiği birçok şeyin tersine “bilimsel olanla” “ideolojik olanı” birbirinden ayırt etmek gerekir. Fransız filozofa göre, bu, Marx’tan daha fazla Marksist olma teşebbüsünün adı “semptomal okuma”dır.

Althusser’in “semptomal okuma” kavramı tıp diline ait olan symptôme sözcüğünden gelir ve hastalık “belirtisi” demektir. Althusser’in bu kavramı seçmiş olması da kuşkusuz bir tesadüf değildir: Ona göre Marx’ın yanlış yorumlanmaya açık, kendi düşüncelerini ifade etmeyen vurgularının belirtilerinden hareket ederek söylediğini değil, söylemek istediğini tedavi yoluyla bulabilmek gerekir! Aslında Althusser, burada Freudçu bilinçaltı yöntemini kastetmektedir ve bu yöntemin kendisine, Marx’ın yazdıklarından hareket edilerek, söylediklerini değil, bilinç altında olan gerçek düşüncelerini ortaya çıkartma olanağını sağlayacağını düşünmektedir. Okur, Althusser’in yönteminin Freud’un rüyalar üzerinden bilinçaltını keşfetme ve onun üzerinden de tedaviye girişme yöntemi ile benzerliği görüyordur. Zira Althusser’e göre, Freud Marx’ın devamcısıdır:

“Spinoza, kendisi, Traité théologico-politique kitabıyla tarih kıtasının kapısını açıyordu, Marx buradan kararlılıkla ilerleyecekti ve kesinlikle, evet kesinlikle diyorum, kapıyı başka bir kıta için açık bırakacaktı, buna ise, daha sonraları Freud girişecekti.”⁶⁰

Görüldüğü gibi, Althusser için Marx, Spinoza’nın açık bıraktığı kapıdan girmiş ve Marx’ın izini de Freud sürmüştür! Ve bu iddiaları Marksizmi savunma adı altında yapar!

Bu bölümü bitirmeden “semptomal okuma”nın ne olduğu ve hangi temel sonuçlara yol açtığına değinmeliyiz. Althusser’in Kapital’i Okumak adlı kitabının tam beş yerinde “semptomal okumadan” ne kastedildiği açıklanır:

“Marx’ın işte ikinci okunması budur: ‘semptomal’ diye söylemeye cüret ediyoruz, zira aynı bir harekette okunulduğunda meydanda olmayanı meydana çıkartır, ve bunu ilk yazıda zorunlu olarak olmayan başka bir yazıyla ilişkilendirir. Marx’ın ikinci okunması, ilk okunmasında olduğu gibi iki yazının var olduğunu varsayar. Ama bu yeni okumayı eski okumadan ayıran şey, yeni okuma ikinci metni ilkinin kasıt dışı yanıltısı⁶¹ üzerinden değerlendirmesidir.”⁶²

Althusser, bu okuma yöntemini kendisinin icat etmediğini, aslında Marx’ın bunu eserlerinde çok yaptığını ve böylelikle örneğin “Marx, Smith’te okunamaz olanı okuyabiliyordu” der. Bunu yapabilmek için Marx’ın yöntemi şuydu:

“Başta görünen problematiği, görünmeyen problematiğe hiç sorulmayan bir sorunun cevabının çıkardığı çelişki sayesinde ölçebiliyordu.”⁶³

Yani okur sadece bilinen “problematikle” kendisini sınırlı tutmamalı, ilk anda görünmeyen ikinci problematiği tespit edip sorgulamalı ve birinci problematik ile doğabilecek çelişkiler üzerinden yazarın gerçekten ne söylemek istediğinin özünü anlamalıdır. Dolayısıyla, Althusser, Marx’ta bugüne kadar hiçbir Marksistin bulamadığı bir yöntem bulmuş, bunu da, Marx’ın, Smith’in eserlerinde yaptığı gibi, kendi eserlerinde, özellikle de Kapital’de uyguladığını iddia eder. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, Althusser’in “semptomal okuması” ile Marx ve Marksist eserlerde görünen ve bilinen problematikleri “güncelleştirmek”, “sadece imalı bir şekilde ya da pratikte var olanların görünmesini sağlayan daha derin bir problematiğin üretilmesini” sağlamakmış!⁶⁴

Marx’ın “semptomal okuma”sının birçok şeyin yanı sıra yol açtığı sonuçlardan birisi de, “Marksist felsefe yoktur”⁶⁵ iddiasını 1970’lerde artık bir felsefi ekol olarak tüm Althussercilerin savunmasıdır. Althusser, “felsefenin geleneksel anlamıyla Marksist felsefenin olamayacağını söylemek bana doğru geliyor”⁶⁶ diyor. Öz itibariyle Marksizmi çarpıtma girişiminin en uç noktasının ifadesi olan bu söylem, kuşkusuz sadece Althusser’e ait bir tez değildir. Aynı yıllarda, bir yandan komünist harekete önceki yıllarda bulaşmış, ama artık Marksizm düşmanlığı yapan François Châtelet ve Henri Lefebvre doğanın diyalektiğinin olmadığını ta 1950’lerin sonlarında belirtmişlerdi.⁶⁷ Doğanın diyalektiği yoksa, kuşkusuz Marksist felsefenin önemli köşe taşlarından birisi ortadan kalkmış olur ve onu tamamen yok saymada büyük bir adım atılmış olur. Daha sonraki yıllarda Châtelet bu eğilimini devam ettirir ve Marx’ın Platon ve Hegel gibi felsefe yapmayı reddettiği argümanından hareket ederek, Marksist bir felsefenin olmadığı fikrini tekrar teorileştirir.⁶⁸

Diğer taraftan varoluşçuluğun teorisyenlerinden Jean-Paul Sartre, diyalektiğin praksisten⁶⁹, yani insanın bilinçli eyleminden başka bir şey olmadığını, dolayısıyla doğada diyalektiğin olmadığını savunur. Ünlü Hegel çevirmeni ve uzmanı Profesör Jean Hyppolite ise, diyalektiğin insan tarihinden doğaya kadar genişletilemeyeceğini uzun yıllardır zaten savunuyordu⁷⁰; yani onlara göre doğanın diyalektiği yoktu.

Anlaşıldığı gibi, söz konusu iddialar sadece Althusser’e ait olmadığı gibi, Althusserci aydınlar bu yıllarda hocalarının bu tezini kanıtlamaya yönelik yoğun bir çaba içerisinde olmuşlardır. Örneğin Maocu eğilim içinde olan Alain Badiou, felsefenin öz itibariyle bilimin örtüsü, bilimin ise “gerçeğin pratik dönüşümü süreci” olduğunu iddia eder.⁷¹ Kısaca, burada Badiou, Althusserci bilim ile felsefe ayrımı tezini geliştirir ve dünyayı değiştirmeye soyunan Marksistler için felsefenin bu amaç açısından bir rolünün olmadığını savunur.

Diğer bir öğrencisi, Pierre Raymond, diyalektik materyalizmin hâlâ oluşmuş bir bilim olmadığını belirttikten sonra, diyalektik olgusunun Marx ve Engels’te net olmadığını ve diyalektiğin temel yasaları fikrinin savunulmasının doğru olmadığını belirtir.⁷² Althusser’in tezlerinden etkilenmiş diğer bir filozof Georges Labica ise, şunları ifade eder:

“Marx hiçbir yerde bir yeni ve devrimci, sadece dünyayı yorumlayan filozofların yıkıntıları üzerinden, ‘dünyayı değiştirebilir’ bir felsefe oluşturmaya çalışmadı. Her şey sanki büyük bir keyifle devamcılarının Feuerbach’ın 11. tezinin açtığı maceraya dalmalarını sağlamaya yönelik yapılmıştır.”⁷³

Ona göre bir felsefe teorisi vardır, ama o da bilim değil, ideolojidir. Althusser’in en ün yapmış öğrencisi Étienne Balibar da, hocasının tezlerini bu konuda da savunmuştur. Ona göre, diyalektik materyalist teori, kendi iç çelişkilerinden kaynaklı, birçok sapma yaşamıştır. Bunlardan birisi, kendisinin “objektivist” diye adlandırdığı ve tarihte de Engels’in yüzünden “doğanın diyalektiği olarak” ifade edilendir. Diyalektik materyalizmin bilim olma iddiası ise, ona göre, bu sapmanın doğal bir sonucudur. Ona göre, bu ifadeler Marx’ta değil, Engels’te bulunur ve düzeltilmelidir.⁷⁴ Hâlâ aynı düşünceleri savunan Balibar’ın SSCB’nin 1990’ların başlarında yıkıldığı koşullarda yayınladığı bir kitapta bu düşünceler en köklü ve yalın ifadesini bulur.⁷⁵

Bu örneklerden de yeterince görüldüğü gibi, bu felsefe ekolünün Marksizmi revizyonu, esas olarak diyalektiğe, özel olarak da doğanın diyalektiği fikrine saldırı üzerinden yapılmaya çalışılıyor. Strüktüralist yöntemin en temel yönlerinden birisi işte budur. Burada yaratılmak istenilen bulanıklık üzerinden genel olarak tarihsel materyalizmi savunma adı altında diyalektik materyalizme ve buna bağlı olarak da Engels’e saldırılmaktadır. Dolayısıyla Althussercilerin bu iddiaları üzerinde durmak ve Louis Althusser’in bu konuyu nasıl gündeme getirdiğine detaylarıyla bakmak gerekiyor.

II) HEGEL TARTIŞMALARI VE MARKSİST DİYALEKTİĞE YÖNELİK AÇIK SALDIRILAR

A) Hegel’in diyalektiği ile Marx’ın diyalektiği arasındaki ilişki sorunu

Althusser’in diyalektik üzerinden yürüttüğü tartışmaların merkezinde Marx’ın Hegel ile ilişkisi, daha doğrusu Hegel diyalektiği ile Marksist diyalektiğin farklılıkları tartışması var. Althusser’in bu konuda söylediklerini özetlersek şunlar ifade edilebilir: Genç Marx hiçbir zaman Hegelci olmamıştır, gençlik yıllarında Hegel’i sert eleştirilere tabi tutmuştur, ama 1845’ten önceki eleştirileri öz itibariyle Feuerbachçı eleştirilerdir, buna “ters çevirme” ya da “ayakları üzerine dikme” ifadesi de dahildir ve dolayısıyla bu Marksizmin hanesine yazılamaz.

Önce, Marx’ın hiçbir zaman Hegelci olmadığı iddiasından başlayalım. Diyalektik materyalizmin Hegel’e borcunu, felsefe tarihinde bir devrim gerçekleştirirken Marx’ın ondan nasıl faydalandığını, Hegel’in idealizmine karşı mücadele etmesine paralel olarak onun diyalektiği ile kurduğu ilişkiyi Marx’tan daha iyi kim bilebilir ki? Dolayısıyla tahlilimize sözü önce Marx’a bırakarak başlamak en uygunu olur.

“Benim diyalektik yöntemim, temelinde, Hegelci diyalektik yöntemden yalnızca farklı değil, onun doğrudan karşıtıdır. Hegel için, idea adı altında bağımsız bir özneye bile dönüştürdüğü düşünme süreci, bu sürecin sadece dış görünümünü oluşturan gerçekliğin demiurgosudur.⁷⁶ Bendeyse, tam tersine, düşünsel olan, maddi olanın insan kafasına yerleştirilmiş ve tercüme edilmiş biçiminden başka bir şey değildir. Hegelci diyalektiğin gizemlileştirici yönünü neredeyse 30 yıl önce, henüz moda olduğu bir zamanda eleştirdim. Fakat tam da Kapital’in ilk cildi üzerinde çalıştığım sıralarda, bugünün eğitimli Almanya’sında meydanı boş bulan, hırçın, küstah ve vasat bir taklitçiler takımı, gözü pek Moses Mendelssohn’un Lessing zamanında Spinoza’ya yaptığı gibi, Hegel’e ‘ölmüş eşek’ muamelesi yapmanın tadını çıkarıyordu. Bunun içindir ki, kendimi açıkça bu büyük düşünürün öğrencisi ilan etmişimdir ve değer kuramı üzerine olan bölümün şurasında burasında onun kendine özgü ifade biçimi ile cilveleştiğim olmuştur. Diyalektiğin Hegel’in elinde maruz kaldığı gizemlileştirme, onun genel hareket biçimlerini kapsamlı ve bilinçli bir şekilde ilk önce Hegel’in ortaya koymuş olduğu gerçeğini hiçbir şekilde gölgeleyemez. Hegel’de diyalektik baş aşağı durur. Gizemsel kabuğun içindeki rasyonel özü bulmak için, tersine çevrilmesi gerekir.”⁷⁷

Althusser’in görüşlerinin Marx’ın söyledikleriyle ne kadar çelişki içinde olduğunu görmek için bu alıntının öne çıkardığı üç nokta üzerinde durmak gerekiyor. Kapital, Marx’ın görüşlerinin en kapsamlı olarak ortaya konulduğu temel eserlerinin başında gelir ve Althusser’in deyimiyle onun başlıca olgunluk eseridir. Yukarıdaki alıntı, 24 Ocak 1873’te yazılmıştır ve Marx 30 yıl önce, yani 1843’te —Althusser’in deyimiyle gençlik eserlerinde— Hegel’in gizemlileştirici yönünü eleştirdiğini belirtir ve dikkat edilmesi gerekir, burada Marx yanlış bir eleştiri yaptığından bahsetmez.⁷⁸ Tam tersine, Marx’ın ifadesi bu eleştirilerin doğru temeller üzerinden yapıldığını varsayıyor. Marx, gençlik yıllarında Hegel’e yönelik yaptığı eleştirilerin içeriğine öz itibariyle katılmasa, başlıca eseri olan Kapital’de konuya neden değinsin ve Marx gibi kullandığı her kelimeyi tartan, düşüncesini en iyi şekilde ifade etmek için eserlerini geciktirmeyi tercih eden bir bilgin, okura dönüp buraya bakması için neden yol göstersin? Dolayısıyla, Althusser’in belirttiğinin tersine, bu yıllarda yapılan eleştiriler Marksizmin dışında değil, Marx’ın daha sonraki yıllarda daha da geliştirerek ve eksikliklerini gidererek ortaya koyduğu, ama özü itibariyle sahip çıktığı eleştirilerdir.

İkincisi, Marx, kendisinin açıktan Hegel’in öğrencisi olduğunu ilan ediyor. Kuşkusuz bu söylemin ardında, Kapital’in yazıldığı, yani Hegel’in “ölü eşek” muamelesi gördüğü ve tarihsel olarak büyük bir haksızlık yaşadığı koşullar da vardır. Marx ona açıkça sahip çıkma ihtiyacı hissetmiş ve hatta Kapital’in birçok bölümünde Hegel’e özgü üslubu kullanmıştır. Yani Marx sadece öğrencisi olduğunu ifade etmekle yetinmemiş, Hegel’i, üslubunun bilinçli kullanılması üzerinden Kapital’de hissettirme kararı vermiştir. Zira “eğitimli Almanya’sında meydanı boş bulan, hırçın, küstah ve vasat bir taklitçiler takımı”nın Hegel’i çok iyi bildiğini ve Kapital’i okuduklarında ikisi arasındaki bağı açıkça göreceklerini bilmektedir.

Peki bu sahip çıkmayı ve Hegel’in öğrencisi olduğunu ilan etmeyi sadece duygusallık ve dönemin koşullarıyla, yani büyük düşünüre haksız yere yapılan saldırılarla açıklamak yeterli midir? Marx’ın söz konusu haksızlığı kabul etmediği, Hegel’de olduğu gibi, kendi dünya görüşünün oluşumuna katkıda bulunmuş tüm düşünürlere borcunu asla reddetmeyip yeri ve zamanı geldiğinde onları hak ettikleri yere koymaktan hiçbir zaman geri durmadığı kesindir. Kapital’in ikinci cildi çalışmaları esnasında kaleme aldığı El Yazmaları’nda Marx’ın bir dipnotu bu konuda olağanüstü derecede açık:

Kapital’in birinci cildinin analizi için yazdığı bir yazıda, Doktor Dühring, benim Hegelci Mantık’ın iskeletine vefalı bağlılığımın, ta dolaşım biçimlerine kadar Hegelci figürlerin tasımlarını keşfetmeme kadar ileri gittiğine dikkat çekiyor. Hegel’in diyalektiği ile ilişkim çok basittir. Hegel benim hocamdır, ve taklitçiler takımının bu büyük düşünürün işini bitirdiklerine dair küstahça gevezelikleri, benim için sadece gülünçtür. Yalnız, hocama yönelik eleştirel yaklaşma, diyalektiğinin gizemliliğinin kabuğunu soyma, onu bu şekilde kökten değiştirme özgürlüğünü kendimde gördüm.”⁷⁹

Görüldüğü gibi, Marx kendisine yapılan Hegel diyalektiğine bağlılık suçlamalarına karşı çıkmadığı gibi, kendisini, hiçbir türlü tereddüde yer bırakmayacak şekilde büyük Alman düşünürün öğrencisi olarak tanıtır. Marx’ın başka hiçbir düşünürü “hocamdır” diye nitelendirdiğine rastlamadık eserlerinde. Ancak Marx, hiçbir zaman Hegel diyalektiğini olduğu gibi alıp, birçok “Marksist”in karikatürize ettiği gibi, ona materyalist bakış açısını ekleyen birisi olmamıştır. O, diyalektiğin “genel hareket biçimlerini kapsamlı ve bilinçli⁸⁰ bir şekilde ilk önce Hegel’in ortaya koymuş olduğu gerçeğini” görmüş ve bütün ömrü boyunca bundan asla vazgeçmemiştir. Yalnız Hegelci diyalektiği kökten değiştirmiştir.

Althusser, Marx’ın Kapital’de ifade ettiği “Hegel’de diyalektik baş aşağı durur. Gizemsel kabuğun içindeki rasyonel özü bulmak için, tersine çevrilmesi gerekir” söylemine dayanarak, öz itibariyle idealist olan bir şeyin, hangi yöne döndürülürse döndürülsün, yine de idealist kalacağını ifade eder. Ama bir defa daha Fransız filozof Marx’ı anlamama konusunda büyük çaba içerisine girmiştir. Marx, ters döndürdüğü ya da ayakları üzerine diktiği metaforlarını kullanarak, aslında Hegelci diyalektiği “kökten değiştirdiğini”⁸¹, iki yöntemin temelinde “doğrudan” karşıtlık olduğunu⁸², zira birisinin “materyalist”, diğerinin ise “idealist”⁸³ ve dolayısıyla temellerinin zıt olduğunu, Hegelci diyalektiğin, diyalektiğin tüm temel biçimini barındırdığını, ama kendisinin yaptığının onu “gizemli biçiminden arındırdığını” birçok defa ifade etmiştir.⁸⁴ Aslında burada, Marx’ın kullandığı “ters çevirme” ya da “ayakları üzerine oturtma”nın ne anlama geldiği açık. Üstelik Engels de bu konuya özel olarak değinmiş ve bir netlik kazandırmıştır.

“Diyalektiğin Hegel’de ters döndürülmesi, onda diyalektiğin ‘düşüncenin kendi kendine gelişmesi’ olgusuna dayanmasındandır, ve buradan hareketle somut gerçekliğin diyalektiği sadece bir yansımadır, oysa ki bizim beynimizdeki diyalektik doğal ve tarihsel dünyada gerçekleşen gerçek evrimin yansımasıdır, ve diyalektik biçimlere uyar.

“Marx’ta metadan sermayeye nasıl geçildiğini Hegel’de varlıktan öze nasıl geçildiği ile karşılaştırın ve mükemmel bir paralellik elde edersiniz: Birinde hayatta olduğu gibi somut gelişme, diğerinde ise mükemmel düşüncelerin soyut bir oluşumu, ve kimi yerlerde ise niteliğin niceliğe ve tersine dönüşümü gibi çok önemli sıçramalarla bir kavramın başka bir kavramdan hareketle görünürde olan kendi kendine dönüşümüne ulaşmak için tasarlanır, oysa ki bu gibi farklı onlarca gelişmeler üretebilirdik…”⁸⁵

Marx’ın en yakın dostu ve hayatının son yıllarını Marx’ın el yazmalarını yayınlamaya harcamış, Marksizmin oluşmasında önemli katkılarda bulunan Friedrich Engels’in bu yorumu idealist diyalektiğin ters çevrilmesinden ne anlaşılması gerektiği konusunda yeterince açık. Tüm bunlara rağmen, Althusser’e göre, gençlik yılları dahil, hiçbir zaman Hegelci olmamış olan Marx’ın yaygın olan Hegelciliği bir “mit”ten ibarettir.⁸⁶

Peki Althusser, Marx’ın olgunluk döneminde kaleme almış olduğu yazılarındaki onlarca atfı görmemiş midir? Althusser’in kaleme aldığı, yaşarken yayınladığı ya da ölümünden sonra yayınlanan tüm yazılara bakıldığında, ünlü Fransız filozofun Marx’ın tüm eserleri üzerinde didik didik çalıştığı, hayatını bunu yaparak kazandığı için kavramlar ve kelimeler üzerinde uzun uzun durduğu, var olan kavramların çevirisini reddettiği ve orijinal metinlerden birçok bölüm çevirdiği görülür. Ancak tartışma ve kendisine yöneltilen eleştiriler karşısında köşeye sıkışınca, nihayetinde Marx’ın yanıldığını, özellikle de diyalektik yöntem konusunda yanıldığını söylemek zorunda kalmıştır. Zaten bunun için de Freudçu bir eğilimle “semptomal okuma” yöntemini icat ederek, Marx’ın “kasıt dışı” hareketlerinden ya da “boş bıraktığı” yerlerin analizi üzerinden bilinç altında olanı incelemiştir. Ona göre, Marx’ın yazdıkları değil, ne yazamadığı önemlidir!

Diğer taraftan Fransız filozof, Hegel’in Mantık kitabında en basit ve görünür olandan başlamayı önerdiği diyalektik yöntemin yanlış olduğunu düşünür.⁸⁷ Fakat Marx da aynı yöntemi kullandığını açıkça ifade etmiştir.⁸⁸ Onun ardından Lenin de aynı yöntemi defalarca geliştirmiş ve Felsefe Defterleri’nde açıkça Hegel’e atıfta bulunarak bu yöntemin önemine vurgu yapmıştır.⁸⁹ Fakat Althusser yayınladığı birçok eserinde dolaylı yönden Marx’ın söz konusu diyalektik yöntemi benimsemekle yanlış yaptığını ima ederken, bilinmeyen nedenlerden dolayı yaşarken bitmiş olmasına rağmen yayınlamadığı Felsefede Marksist Olma adlı kitabında bunu açıkça ifade eder: Ona göre Marx “haksızdır.”⁹⁰

Fransız filozof, Marx’ın “bütün bilimler için başlangıç zordur”⁹¹ sözüne atıfta bulunduktan sonra, “herhangi bir şeyden, yani hiçbir şeyden, ya da insanların ulaşabileceği her şeyden hareket eden bu felsefenin, başlangıcın zor olduğunu kabul etmek zorunda olması ilginçtir”⁹² diye yazmıştır. Dikkat edilmesi gerekiyor ki, Althusser’in “bu felsefe” diye ifade ettiği Marx’ın diyalektik yöntemidir, ama böyle yaparak kendi felsefesinin bu olmadığını da itiraf etmiş olur. Marksist olmadığının, en azından felsefede, herhalde bundan daha bariz itirafı olamaz.

Yalnız belirtmek gerekir ki, “Marksizm” adına “iç” cepheden strüktüralist yöntemi benimsemiş, ikisi arasında uzlaşma noktaları bulmaya çalışan tüm düşünürler kaçınılmaz olarak Marksist, hatta Hegelci diyalektiğe saldırmışlardır. Strüktüralist bir Marksizm oluşturma, Marx’ın dünya görüşünün canlılığını, ete-kemiğe bürünmesini sağlayan diyalektiği mahkûm etmekten geçer, bu ise, esas olarak Engels’in çalışmalarına yönelik saldırı üzerinden yapılır.

B) Engels’in felsefi çalışmaları üzerinden Marksist diyalektiğe saldırı

Marx’ın Hegel’le olan ilişkisi sorununun diyalektiğin materyalizm ile idealizm tarafından nasıl kullanıldığı ve bu ikisinin arasındaki ilişki sorunu olduğunu yukarıda açıklamaya çalıştık. Peki, bu konuda Althusser’in düşüncesi nedir? Sözü ona bırakalım.

“Hegel’le Marx’ın karışık ve koparması zor olan ilişkisi, açıkça Engels’te gördüğümüz gibi, Marx’ın Hegel’e, kötü ve gerici olan ‘sisteminden’ arındırarak aldığı diyalektikten başka bir borcu olmadığı ve bunu yapma hakkının olduğunu, zira diyalektiğin sonuçta bir metot, evrensel bir metot olduğu fikrinin yaygınlaşmasına yol açtı. Bundan daha yanlış bir şey yoktur. Tüm felsefi metotlar bir idealist bilgi teorisinin kaçınılmaz alt-ürünüdür ve Hegel’inki gibi kötü bir sistemin nasıl olur da bir mucizeyle mükemmel, devrimci ve üstelik evrensel bir metotla birleşebildiğini anlayamıyoruz. Ama bundan, Sovyet filozoflar ve onların kötü taklitçisi Batılıların çoğunda diyalektiğin materyalizmden farklı olduğu, materyalizm varlık teorisi ya da ontoloji ve diyalektiğin ise onun ‘metodu’ olduğu karikatürleştirilmiş fikri kaldı.”⁹³

Görüldüğü gibi, Althusser Engels’e saldırmaktan geri durmuyor; ona göre, Marx’ın yakın dostu Hegel diyalektiğine dair kabul edilemez bir yorum getirerek, Marksizmin karikatürize edilmesinin esas sorumluluğunu taşıyor. Ona göre diyalektiği yöntem/metot olarak nitelendirmek yanlış olduğu gibi, Marx-Hegel ilişkisini de çarpıtan bir rol oynamıştır. Diğer taraftan, Fransız filozofa göre, Hegel’in diyalektiği onun gerici sisteminden bağımsız değildir, hatta bu ikisinin birbirinden ayrılması mümkün de değildir. Dolayısıyla tamamen reddedilmelidir. Ancak Kapital’den yaptığımız alıntıda Engels değil, bizzat Marx’ın kendisi “diyalektik metot”tan söz eder ve gizemliliğinin kabuğunu soyarak onu kökten değiştirdiğini ilan eder.⁹⁴ Ama Althusser’e göre, tüm bunlar Engels’in Marx üzerindeki olumsuz etkileridir, bunları görmek içinse Marx’ın söylediklerine değil, bilinçaltına bakmak gerektiğini savunur. Yalnız burada var olan bir Marx’tan değil, soyut olarak kafasında oluşturduğu bir Marx’tan bahsediyor. İşte, Marksizmin kurucusunun fikirlerinin çarpıtılmasında ünlü Fransız filozofun başvurduğu diğer bir yöntem tam da budur.

Althusser, Hegelci diyalektiğin Marksizme, arındırılmasını zorunlu kılan ve ancak bunun uzun bir çabayı gerektireceği idealist unsurlar kattığını düşünür. Filozofa göre, “tüm felsefi metotlar bir idealist bilgi teorisinin kaçınılmaz alt-ürünüdür”, dolayısıyla ya diyalektik bir metot değildir ya da idealist bir felsefenin alt-ürünüdür ve dışlanmalıdır!

Bununla da sınırlı kalmaz. Ona göre, Engels Doğanın Diyalektiği’nde “diyalektiğin özünün hareket olduğunu ve hareketin ise maddenin doğal özelliği olduğunu belirterek”⁹⁵ büyük bir hata yapmıştır, zira diyalektik ile doğa arasındaki bağı ortaya koymuş ve bir doğanın diyalektiği fikrini savunmuştur. Althusser’e göre, Engels bu şekilde, varlığın yasaları —materyalizm— ile hareketin yasalarının —diyalektik— birbirinden ayrılmasının teorik temelini atmıştır. Althusser’e göre, “diyalektiğin yasaları yok, tezleri vardır” ve hatta daha da ileri giderek, bu yanlış kavrayışın “Marksist felsefenin gelişmesinin önündeki temel engel”⁹⁶ olduğunu savunur.

Fransız filozof sadece Marx’ın yanlış yaptığını değil, Engels’in de Doğanın Diyalektiği ve Anti-Dühring başta olmak üzere birçok eserinde Marksizme temel hatalı yorumlar kattığını belirtir. Ona göre, Marksist felsefenin ilerlemesinin önündeki en temel engellerden birisinin diyalektiğin yasalarının ve doğanın diyalektiğinin olduğunu varsaymaktır ve bu yasaların reddedilmesi gerekir. Ama bununla da sınırlı kalmaz, ona göre, Lenin de ciddi felsefi hatalar yapmıştır:

“Bu, diyalektiğin yasaları fikri, bir iki defa Lenin’in de gözünden kaçmıştır —ama düzeltmeden korkmamak lazım—, eğer ‘yasa’yı bilimsel kategoride sözcük anlamıyla alırsak, tamamen saçmadır.”⁹⁷

Fransız filozofun Lenin’in felsefi hatalarına dikkat çektiğinde hedefi Marksist yansıma ve bilgi teorisiyle hesaplaşmaktır. Ona göre, materyalist felsefe, tıpkı idealist felsefe gibi, bilgi teorisi sorusunu soramaz.⁹⁸ Onun strüktüralist yorumuna göre, diyalektik materyalizm felsefi araçlar yaratarak “bu soruyu yok eder” ve nesne ile özne arasında matematiksel bir eşitleme gerçekleştirir.

“Nihayetinde, nesne ve zihinsel olan hemen hemen aynıdır, zira eşitlenmeleri birleşmelerine doğru eğilir, yani farklılıklarının ortadan kaldırılmasına doğru.”⁹⁹

Ona göre, nesne ile onun bilgisi arasında kurulan bu doğrudan bağın “en katısını, en skandal olanını Leninist yansıma teorisi” yapmıştır.¹⁰⁰ Üstelik bu teorinin çözemediği zorluklar vardır ve Lenin’in yansımanın pasif değil aktif olduğunu belirtmesi de, ona göre kendi başına bu zorlukları çözmez. Zira her ne kadar yansımanın aktif olduğu belirtilse bile, bu teori ona göre “ayna” teorisidir ve “nesnel ve materyalizmin ilkelerine göre doğru olmakla” birlikte “felsefi sonuçları açısından çok yetersizdir.”¹⁰¹ Dolayısıyla ona göre, bu teoriyi terk etmek ve “bütün zamanların en ileri ve büyük filozofu”¹⁰² olan Spinoza’nın paralelizm teorisini¹⁰³ almak gerekir.

Spinoza’nın büyük bir filozof olduğu ve Marx ve Engels’in onun hakkında övgü dolu sözler söyledikleri bilinen bir gerçektir, yalnız tarihin en büyük filozofu olarak Spinoza’yı tanıtma, Lenin’i eleştirerek¹⁰⁴ Leninist yansıma teorisinin yerine Hollandalı düşünürün kaba materyalist paralelizm teorisini koyma¹⁰⁵, kendisine Marksist diyen bir aydının herhalde yapabileceği bir iş olmasa gerektir. Oysaki Althusser bununla da sınırlı kalmaz. Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm kitabının yarısından fazlası materyalist diyalektiğin bilgi teorisinin temel köşe taşlarını ortaya koymaya ayrılmışken, “Marksist materyalizme göre bir bilgi teorisinin mümkün olduğunu kabul etmek olanaklı değildir.”¹⁰⁶ diye ısrar eder.

Sonuç olarak, Althusser’in yapmak istediğinin, Hegel’den arındırılmış, daha doğrusu Hegel’e saldırı üzerinden diyalektikten arındırılmış bir “Marksizm” sergileme teşebbüsü olduğunu söyleyebiliriz. Kuşkusuz Marksizm bir bilimdir ve Marx’la Engels de öğretilerinin bir dogma gibi ezberlenmesini istememiş, tam tersine kaleme aldıkları görüşlerinin özünün anlaşılmasını savunmuşlardır. Fakat zaten Althusser’in yaptığı da, kimi formülasyonların yanlış ifade edildiğini ileri süren bir girişim değildir, tam tersine Marksizmin özüne, diyalektik üzerinden onun canlılığına yapılan bir saldırıdır.

Marksizmin tarihinde bunun çok farklı örnekleri de vardır. Örneğin açıkça Marx’ı düzeltme, onu aşma iddiasıyla yola çıkan, ama en çok da Engels ve Lenin’in kararlı savunmalarıyla püskürtülüp bugün unutulan onlarca “maskeli Marksist” olmuştur. Althusser’i öz itibariyle onlardan ayıran bir şey yoktur, fakat Marksizm-Leninizmin “içerden” ciddi darbeler aldığı, teorik ve ideolojik olarak büyük bir boşluğun doğduğu koşullarda doğması onun etki alanını genişletmiş ve uzun süre etkisini sürdürmesine neden olmuştur. Bugün “Marx’a dönüş” adı altında açıktan ya da gizlice Althusserci tezleri savunan aydınların Marksizmin devrimci özünden arındırılmış tezler öne sürmeleri ya da Althusser’in eserlerinin tekrar tekrar basılması, arşivlerinden çıkarılan yeni yeni yazılarını en prestijli yayınevlerinin basması tesadüf olmasa gerek.

Althusser’in savunduğu sözde “Marksizm” soyut, hayatın çelişkilerine kapalı, dünyayı değiştirme çabalarında elindeki silahları alınmış bir “Marksizm”dir. Dolayısıyla da bu “Marksizm”, Marx ve Engels’in ortaya koyduğu, Lenin’in emperyalizm aşamasında geliştirdiği bir dünya görüşü değil, en iyi ihtimalle, olsa olsa Althusser’in kendi dünya görüşüdür. Bunun adı ise Marksizm değil, Marksizmi karikatürize etme teşebbüsüdür.

Dipnotlar

1. Marx’ın gençlik eserlerine yaslanarak Marksizmin klasiklerine saldırı burjuva aydınların ortak bir tavrıdır. Sadece somut hedefleri değişiyor. Kabaca bunu tarihlendirmek gerekirse, şu şekilde ifade edilebilir: 1960-1970’ler arasında proletarya diktatörlüğünün uygulayıcısı olarak bu saldırının esas hedefi Stalin’di. 1970-1980 döneminde saldırı proletarya diktatörlüğünün teorisyeni olarak Lenin’e kaydı, 1970’lerin ortalarından 1990’lara kadar ise felsefi çalışması ile Marksizmi çarpıtmakla suçlanan Engels hedef alındı.

2. Savaştan sonra bu konuda Fransa’da yayınlanmış belli başlı temel kitaplar şunlardır: Merleau-Ponty, Hümanizm ve Terör (1947); Pierre Bigo, Hümanizm ve Marksizm (1953); Jean Marchal, Marksizm Üzerine İki Deneme (1955); Jean Lacroix, Marksizm, Varoluşçuluk ve Personalizm (1955); A. Etcheverry, Hümanizmler Çatışması (1955); H. Chambre, Sovyetler Birliği’nde Marksizm (1955).

3. Marx’ın 1844 El Yazmaları’nın Almancasının yeni bir versiyonu 1955’te, İngilizcesi 1959’da ve Fransızcası ise 1962’de yayınlanır.

4. Jean Hyppolite, Études sur Marx et Hegel, Paris, Éditions Rivière, 1955, sf. 145, vurgu bize ait.

5. Roger Garaudy, “Recherches sur la Paupérisation”, Cahiers du Communisme, Ocak 1961, sf. 14.

6. Roger Garaudy, “À propos des Manuscrits de 1844 de Marx”, Cahiers du Communisme, Mart 1963, sf. 108.

7. “Kafamda biriken kuşkuları gidermek için ilk giriştiğim çalışma, Hegelci hukuk felsefesini eleştirici bir gözle yeniden gözden geçirmek oldu. Bu çalışmanın girişi, Paris’te, 1844’te yayınlanan Deutsch-Französische Jahrbücher’de çıkmıştır. […] Ben ekonomi politiği incelemeye Paris’te başlamıştım ve bu incelemeye, Bay Guizot’nun hakkımda verdiği sınır dışı edilme kararı sonucu göçmek zorunda kaldığım Brüksel’de devam ettim. […] Deutsch-Französische Jahrbücher’de, iktisadi kategorilerin eleştirisine katkının dahice denemesini yayınlamasından beri yazışarak devamlı surette fikir alışverişinde bulunduğum Friedrich Engels, benim vardığım sonuca, başka bir yoldan —İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı yapıtıyla karşılaştırınız— ulaşmıştı, 1845 ilkyazında, o da gelip Brüksel’e yerleştiği zaman, birlikte çalışmaya ve Alman felsefesinin bakış açısı karşısında kendi bakış açımızı oluşturmaya karar verdik: Bu, gerçekte, bizim geçmişteki felsefi bilincimizle hesaplaşmamızdı. Bu planımız, Hegel sonrası felsefenin bir eleştirisi biçiminde gerçekleşti. Elyazması, formalar halinde, iki cilt olarak, Vestfalya’daki yayınevi sahibinin elindeydi ki, yeni gelişmelerin yapıtın basılmasını olanaksız kıldığını öğrendik. Biz, görüşlerimizi açıklığa kavuşturmak olan başlıca amacımıza vardığımız için, elyazmasını, farelerin kemirici eleştirisine seve seve terk ettik.” Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz, Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, Sol Yayınları, sf. 608-609.

8. Lenin, Oeuvres complètes, Cilt 38, Éditions Sociales/Éditions de Moscou, 1971, sf. 20.

9. Althusser, Marx’ın belirttiği “hesaplaşma”yı “tasfiye etme” olarak algılıyor. Pour Marx, sf. 25.

10. Tarihsel süreçlerde ileri olanla evrimsel olarak hâlâ geri olan arasındaki diyalektik bağı Marx büyük bir ustalıkla şu şekilde ortaya koymuştur: “İnsan anatomisi, maymunun anatomisinin bir anahtarını içerir. Ne var ki, bağımlı hayvan türleri arasındaki yüksek gelişmişlik belirtileri, yüksek gelişme bilindikten sonra anlaşılabilir. Bu yüzden burjuva ekonomi, antik vb. ekonomilerin anahtarını verir. Fakat bütün tarihsel farklılıkları silip bütün toplum biçimlerinde burjuva ilişkileri gören iktisatçıların yaptığı gibi asla değil.” Karl Marx, Grundrisse, Cilt 1, Paris, Éditions Sociales, 1980, sf. 40.

11. Karl Marx, Manuscrits de 1844, Paris, Éditions Sociales, 1962, sf. 87.

12. Recherches Internationales à la Lumière du Marxisme: Le Jeune Marx, No. 19, 1960.

13. Pour Marx, sf. 23.

14. Age, sf. 24.

15. Age, sf. 24.

16. Althusser yazısında belirtmiyor, ancak dönemin en ileri neo-tomist filozoflarından Jacques Maritain “problematik” kavramını Althusser’in algıladığı anlamda 1936’da Humanisme Intégral kitabında kullanmıştır. Jacques Maritain, bu yıllarda büyük ölçüde Frankfurt ekolünden etkilenmiştir ve Leninizme karşı açık bir savaş içindedir.

17. Jacques Martin, Hegel’in Hıristiyanlığın Ruhu kitabının çevirmeni ve Althusser’i 1950’li yılların önde gelen epistemologlarından Georges Canguilhem ve Jean Cavaillès’in eserleri ile tanıştıran kişidir.

18. Bachelard, Althusser’in Hegel üzerine yaptığı yüksek lisans tezinin danışmanıdır. Diyalektiğe karşı kaba bir rasyonel materyalizmi savunan Bachelard, Althusser’in Hegel diyalektiğine ömrü boyunca tepki duymasını sağlayan kişidir. Althusser’in Hegel diyalektiğine saldırması, Marx’ın hiçbir zaman “Hegelci olmadığını” savunmasının kökenlerini Bachelard’ın etkilerinde aramak gerekir.

19. Pour Marx, sf. 24.

20. Age, sf. 25.

21. Age, sf. 26.

22. Age.

23. Althusser’e göre, Marx’ın değişimi birden son halini almış ve pozitif biçimini bulmuş olmadığı için 1857 yılından önce yazdığı eserlerde, yani Felsefenin Sefaleti, Manifesto, Ücret, Fiyat ve Kâr gibi eserlerde hâlâ eski dönemin “problematiği”nin kalıntıları vardır. Ona göre, Marx bu kalıntılardan uzun bir dönem sonra arınabilmiştir.

24. Age, sf. 27.

25. Age.

26. Age.

27. Age.

28. Vurgu bize ait.

29. Age, sf. 28.

30. Age, sf. 28.

31. Age, sf. 29.

32. Karl Marx, Alman İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, sf. 42.

33. Karl Marx, Kapital, Cilt 1, Yordam Yayınları, sf. 82-83, 451-452.

34. Marx’ın Kapital’de diyalektik yöntemi nasıl kullandığına dair bakınız: Mark Rosenthal, Les Problèmes de la Dialectique dans le Capital de Marx, Paris/Moskova, Éditions Sociales/Éditions en Langues Étrangères, 1959.

35. Pour Marx, sf. 29.

36. Age, sf. 31, vurgu bize ait.

37. “Epistemolojik kesinti” anlayışına yönelik yapılan eleştiriler karşısında, Althusser, 1967’den itibaren “çok keskin bir kesinti”nin yerine “geri dönüşü olmayan” “devamlı kesinti” kavramını kullanır. Öz itibariyle bir farklılık olmadığı için bunu sadece belirtmekle yetineceğiz. Althusser, Éléments d’autocritique, Paris, Hachette, 1974, sf. 17.

38. Pour Marx, sf. 168, vurgular bize ait.

39. Pour Marx, sf. 168.

40. Gaston Bachelard, Le Rationalisme Appliqué, Paris, PUF, 1949, sf. 102. Türkçesi: Uygulamalı Akılcılık, İstanbul, İthaki Yayınları, 2009, sf. 159-160, çeviren: Emine Sarıkartal.

41. Türkçe çevirisinde apodicticité “zorunluluk” olarak çevrilmiş. Oysaki burada kastedilen mutlak doğruluktur.

42. Bachelard, Uygulamalı Akılcılık, sf. 223; Fransızca baskısında sf. 147.

43. Bu bakımdan Kuhn’un “paradigma” yaklaşımını da anımsattığını belirterek geçelim.

44. Gaston Bachelard, Matérialisme Rationnel, Paris, PUF, 1953, sf. 130.

45. Jean-Claude Pariente, “Rationalisme et ontologie chez Gaston Bachelard”, Michel Bitbol ve Jean Gayon içinde, L’épistémologie française, 1830-1970, Paris, Éditions Matériologiques, 2015, sf. 247.

46. “Ayrıca teknik materyalizmin hiçbir şekilde felsefi bir gerçekçilik olmadığını da kanıtlamamız gerekecek. Teknik materyalizm, esasen şekil değiştirmiş, düzeltilmiş bir gerçekliğe, tam da o en mükemmel haliyle insanın izini, akılcılığın izini taşıyan gerçekçiliğe tekabül eder.” Türkçe çevirisinde “teknik materyalizm” yerine “teknik maddecilik” kavramı kullanılmış. Felsefi ekolün ismi daha doğru olduğu için biz “materyalizm” kavramını kullanmayı seçtik. Bachelard, Uygulamalı Akılcılık, sf. 19.

47. Michel Vadée, Gaston Bachelard ou le nouvel idéalisme épistémologique, Paris, Éditions Sociales, 1975.

48. Louis Althusser, Être marxiste en philosophie, Paris, PUF, 2015, sf. 294.

49. Hegel, Mantık Bilimi, İdea Yayınevi, İstanbul, 2008, sf. 640, çeviren: Aziz Yardımlı.

50. Karl Marx, Kapital, Cilt 1, Yordam Yayınları, sf. 584-585.

51. Paul Langevin, “La Physique Moderne et le Déterminisme”, La Pensée, No. 1, Haziran 1939. Türkçesi için bakınız: İdealizme Karşı Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm, hazırlayan: Hakkı Özdal, Evrensel Basım Yayın, 2002, sf. 23.

52. Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Sol Yayınları, Ankara, 1993, sf. 140, çeviren: Sevim Belli.

53. Aynı eser, sf. 140.

54. Aynı eser, sf. 143-144.

55. Althusser, Alman İdeolojisi’ni geçmişi “tasfiye etmesini” sağlayan eser olarak algılar; oysa Marx “geçmişle hesaplaşmadan” bahseder. Buradaki fark sadece kavramsal değil, geçmişle ilişkileri kavrama meselesidir.

56. Age, sf. 156.

57. Age, sf. 184. Orijinal metinde épouser fiili kullanılıyor. Evlenmek, birleşmek ya da kabul etmek anlamında kullanılan bu fiil kendisiyle aynı olmayan bir şeyle gönüllü olarak bir arada olmayı ifade eder.

58. Louis Althusser, Être marxiste en philosophie, Paris, PUF, 2015, sf. 157.

59. Age, sf. 259-260.

60. Age, sf. 253.

61. Althusser söz konusu kasıt dışı yanlışlıklara ilişkin, kapasite sınırlılığı ya da yeterince titiz olmamaktan kaynaklı “sessizlik”, “beyaz bırakma”, “eksiklik” gibi kelimeleri de kullanıyor. Louis Althusser, Lire le Capital, Paris, François Maspero, 1968, sf. 106.

62. Louis Althusser, Lire le Capital, Paris, François Maspero, 1968, sf. 28-29.

63. Age, sf. 29.

64. Age, sf. 34.

65. Louis Althusser, Être marxiste en philosophie, sf. 313.

66. Age, sf. 315.

67. Henri Lefebvre – François Châtelet, Idéologie et Vérité, CCES, Paris, 1960.

68. François Châtelet, Logos et Praxis, SEDES, Paris, 1971.

69. Sartre’a göre “praksis”, “pratik faaliyet alanıdır”, yani diyalektik sadece düşüncededir. Jean-Paul Sartre, Critique de la Raison Dialectique, Cilt 1: Théorie des Ensembles Pratiques, Paris, Gallimard, 1960, sf. 165.

70. Jean-Paul Sartre, Roger Garaudy, Jean Hyppolite, Jean-Pierre Vigier, Jean Orcel, Marxisme et Existentialisme, Plon, Paris, 1962.

71. Alain Badiou, Le Concept de Modèle, Maspero, Paris, 1969, sf. 13 ve 20. Mayıs 2016’da yayınlanan bir kitap için verdiği bir mülakatta Badiou şunları ifade ediyor: “Felsefe açıkçası bir bilgi değildir, daha çok koşul ve sonuçları kendi başlarına felsefi bir doğası olmayan bir düşünce disiplininin önerileri olduğunu her zaman savunmuşumdur ve bu anlamda Althusser’in öğrencisi olmaya devam ediyorum.” Aliocha Wald Lasowski, Althusser et Nous, Paris, PUF, 2016, sf. 33.

72. Pierre Raymond, Matérialisme Dialectique et Logique, Maspero, Paris, 1977.

73. Georges Labica, Le Marxisme-Léninisme, Bruno Huisman, Paris, 1984, sf. 115-117.

74. Étienne Balibar, “À Nouveau sur la Contradiction”, Sur la Dialectique, Éditions Sociales, Paris, 1977, sf. 39-40.

75. Étienne Balibar, La Philosophie de Marx, La Découverte, Paris, 1993.

76. Platon felsefesinde evrenin mimarı, yaratıcısına verilen ad.

77. Karl Marx, Kapital, Cilt 1, Önsöz, Yordam Yayınları, sf. 28-29.

78. Kuşkusuz bu sözler eleştirilerin Kapital döneminde aynı kavramlarla yapılacağı anlamına gelmiyor. Ama dikkat edilmeli ki Marx 30 yıl önceki eleştirilerinin yanlış olduğu yönlü hiçbir vurgu yapmıyor.

79. Karl Marx, Œuvres, Économie II, yayına hazırlayan: Maximilien Rubel, La Pléiade, 1968, sf. 528. Almancadan Fransızca çeviriyi Pierre Dardot ve Christian Laval gözden geçirmişler. Almanca orijinali ile karşılaştırmak için: MEGA II/11.1, 2008, sf. 32.

80. Vurgu bize ait.

81. Karl Marx, Œuvres, Économie II, sf. 528.

82. Karl Marx, Kapital, Cilt 1, Önsöz, Yordam Yayınları, sf. 28.

83. Karl Marx’tan Kugelmann’a Mektup, 6 Mart 1868, Marx-Engels, Lettres sur Le Capital, Paris, Éditions Sociales, 1964, sf. 197.

84. Aynı eser.

85. Friedrich Engels’ten Conrad Schmidt’e Mektup, 1 Kasım 1891, Marx-Engels, Lettres sur Le Capital, Paris, Éditions Sociales, 1964, sf. 382.

86. Louis Althusser, Pour Marx, sf. 27.

87. Louis Althusser, Être marxiste en philosophie, sf. 72.

88. Marx, Kapital, Cilt 1, Almanca basıma önsöz, Yordam Yayınları, sf. 17-18.

89. Lenin, Cahiers Philosophiques, Paris, Éditions Sociales, 1973, sf. 304-305.

90. Louis Althusser, Être marxiste en philosophie, Paris, PUF, 2015, sf. 72.

91. Marx, Kapital, Cilt 1, Almanca basıma önsöz, Yordam Yayınları, sf. 17.

92. Louis Althusser, Être marxiste en philosophie, sf. 73, 97 ve 109.

93. Louis Althusser, age, sf. 269.

94. Karl Marx, Œuvres, Économie II, sf. 528.

95. Louis Althusser, Être marxiste en philosophie, sf. 270.

96. Louis Althusser, age, sf. 270.

97. Louis Althusser, Être marxiste en philosophie, sf. 270.

98. Age, sf. 165.

99. Age, sf. 165.

100. Age, sf. 167.

101. Age, sf. 167.

102. Age, sf. 153.

103. Age, sf. 168.

104. Age, sf. 176.

105. Üstelik Spinoza’da “diyalektik eksiktir” diye söyleyerek. Age, sf. 254.

106. Age, sf. 199.

Kaynakça

Alain Badiou, Le Concept de Modèle [Model Konsepti], Maspero, Paris, 1969.

Aliocha Wald Lasowski, Althusser et Nous [Althusser ve Biz], Paris, PUF, 2016.

Auguste Etcheverry, Le Conflit Actuel des Humanismes [Hümanizmler Çatışması], Paris, PUF, 1955.

Étienne Balibar, “À Nouveau sur la Contradiction” [Yeniden Çelişki], Sur la Dialectique, Éditions Sociales, Paris, 1977, sf. 39-40.

Étienne Balibar, La Philosophie de Marx [Marx’ın Felsefesi], La Découverte, Paris, 1993.

François Châtelet, Logos et Praxis [Logos ve Praksis], SEDES, Paris, 1971.

Gaston Bachelard, Le Rationalisme Appliqué, Paris, PUF, 1949; Uygulamalı Akılcılık, İstanbul, İthaki Yayınları, 2009, çeviren: Emine Sarıkartal.

Gaston Bachelard, Matérialisme Rationnel [Rasyonel Materyalizm], Paris, PUF, 1953.

Georges Labica, Le Marxisme-Léninisme [Marksizm-Leninizm], Bruno Huisman, Paris, 1984.

Hegel, Mantık Bilimi, İdea Yayınevi, İstanbul, 2008, çeviren: Aziz Yardımlı.

Henri Chambre, Le Marxisme en Union Soviétique. Idéologie et Institutions [Sovyetler Birliği’nde Marksizm. İdeoloji ve Kurumlar], Paris, Seuil, 1955.

Henri Lefebvre – François Châtelet, Idéologie et Vérité [İdeoloji ve Gerçek], Paris, CCES, 1960.

Jacques d’Hondt, L’idéologie de la Rupture [Kopmanın İdeolojisi], Paris, PUF, 1978.

Jean Hyppolite, Études sur Marx et Hegel [Marx ve Hegel Üzerine Araştırmalar], Paris, Éditions Rivière, 1955.

Jean Lacroix, Marxisme, existentialisme, personnalisme [Marksizm, Varoluşçuluk ve Personalizm], Paris, PUF, 1949.

Jean Marchal, Deux Essais sur le Marxisme [Marksizm Üzerine İki Deneme], Paris, Genin, 1955.

Jean-Paul Sartre, Critique de la Raison Dialectique, Cilt 1: Théorie des Ensembles Pratiques [Diyalektik Aklın Eleştirisi], Paris, Gallimard, 1960.

Jean Piaget, Le Structuralisme [Strüktüralizm], Paris, PUF, 1968.

Jean-Claude Pariente, “Rationalisme et Ontologie chez Gaston Bachelard” [Gaston Bachelard’da Rasyonalizm ve Ontoloji], Michel Bitbol ve Jean Gayon içinde, L’épistémologie française, 1830-1970, Paris, Éditions Matériologiques, 2015.

Jean-Paul Sartre, Roger Garaudy, Jean Hyppolite, Jean-Pierre Vigier, Jean Orcel, Marxisme et Existentialisme [Marksizm ve Varoluşçuluk], Paris, Plon, 1962.

Karl Marx, Alman İdeolojisi, İstanbul, Evrensel Basım Yayın, 2013, çevirenler: Tonguç Ok ve Olcay Geridönmez.

Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Ankara, Sol Yayınları, 1976, çeviren: Sevim Belli.

Karl Marx, Grundrisse, Cilt 1, Paris, Éditions Sociales, 1980.

Karl Marx, Kapital, Cilt 1, İstanbul, Yordam Yayınları, 2010, çevirenler: Mehmet Selik ve Nail Satlıgan.

Karl Marx, Manuscrits de 1844 [1844 El Yazmaları], Paris, Éditions Sociales, 1962.

Karl Marx, Œuvres, Économie II [Eserler, Cilt 2: Ekonomi], yayına hazırlayan: Maximilien Rubel, Paris, La Pléiade-Gallimard, 1968.

Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Sol Yayınları, Ankara, 1993, çeviren: Sevim Belli.

Lenin, Cahiers Philosophiques, Paris, Éditions Sociales, 1973.

Lenin, Œuvres Complètes [Toplu Eserler], Cilt 38, Éditions Sociales/Éditions de Moscou, 1971.

Louis Althusser, Éléments d’autocritique, Paris, Hachette, 1974; Özeleştiri Öğeleri, İstanbul, Belge Yayınları, 2000, çeviren: Levent Targu.

Louis Althusser, Être marxiste en philosophie [Felsefede Marksist Olma], Paris, PUF, 2015.

Louis Althusser, Initiation à la Philosophie pour les Non-philosophes, Paris, PUF, 2015; Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş, İstanbul, Can Yayınları, 2016, çeviren: İsmet Birkan.

Louis Althusser, Lire le Capital [Kapital’i Okuma], Paris, François Maspero, 1968.

Louis Althusser, Pour Marx, Paris, Maspero, 1965; Marx İçin, İstanbul, İthaki Yayınları, 2002, çeviren: Işık Ergüden.

Louis Althusser, Sur la Philosophie [Felsefe Üzerine], Paris, Gallimard, 1994.

Lucien Sebag, Marxisme et Structuralisme [Marksizm ve Strüktüralizm], Paris, Payot, 1964.

Lucien Sève, Marxisme et la Théorie de la Personnalité [Marksizm ve Kişilik Teorisi], Paris, Éditions Sociales, 1972.

Lucien Sève, Structuralisme et Dialectique [Strüktüralizm ve Diyalektik], Paris, Éditions Sociales, 1984.

Mark Rosenthal, Les Problèmes de la Dialectique dans le Capital de Marx [Marx’ın Kapital’inde Diyalektiğin Sorunları], Paris/Moskova, Éditions Sociales/Éditions en Langues Étrangères, 1959.

Marx-Engels, Lettres sur Le Capital [Kapital Üzerine Mektuplar], Paris, Éditions Sociales, 1964.

Maurice Merleau-Ponty, Humanisme et Terreur: Essai sur le Problème Communiste [Hümanizm ve Terör: Komünist Soruna Dair Bir Deneme], Paris, Gallimard, 1947.

Michel Foucault, Les Mots et les Choses, Paris, Gallimard, 1966; Kelimeler ve Şeyler, İstanbul, İmge Kitabevi, 1994.

Michel Vadée, Gaston Bachelard ou le Nouvel Idéalisme Épistémologique [Gaston Bachelard ya da Yeni Epistemolojik İdealizm], Paris, Éditions Sociales, 1975.

Paul Langevin, “La Physique Moderne et le Déterminisme” [Modern Fizik ve Determinizm], La Pensée, No. 1, Haziran 1939. Türkçesi için bakınız: İdealizme Karşı Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm, hazırlayan: Hakkı Özdal, Evrensel Basım Yayın, 2002.

Pierre Bigo, Marxisme et Humanisme: Introduction à l’œuvre économique de Karl Marx [Hümanizm ve Marksizm: Karl Marx’ın Ekonomik Eserine Giriş], Paris, PUF, 1953.

Pierre Daix, Structuralisme et Révolution Culturelle [Strüktüralizm ve Kültürel Devrim], Tournai, Casterman, 1971.

Pierre Dardot ve Christian Laval, Marx, Prénom: Karl [Marx, Adı Karl], Paris, Gallimard, 2012.

Pierre Raymond, Matérialisme Dialectique et Logique [Diyalektik Materyalizm ve Mantık], Maspero, Paris, 1977.

Recherches Internationales à la Lumière du Marxisme: Le Jeune Marx [Marksizm Işığında Uluslararası Araştırmalar], No. 19, 1960.

Roger Garaudy, “À propos des Manuscrits de 1844 de Marx” [Marx’ın 1844 El Yazmaları’na Dair], Cahiers du Communisme, Mart 1963.

Roger Garaudy, “Recherches sur la Paupérisation” [Yoksulluk Üzerine Araştırmalar], Cahiers du Communisme, Ocak 1961.

Roger Garaudy, De l’anathème au Dialogue. Un Marxiste s’adresse au Concile [Aforozdan Diyaloğa. Bir Marksist Konsile Sesleniyor], Paris, Plon, 1965.

Roger Garaudy, Karl Marx, Paris, Seghers, 1964.

Roger Garaudy, Peut-on Être Communiste Aujourd’hui? [Bugün Komünist Olabilir miyiz?], Paris, Grasset, 1968.

Structuralisme et Marxisme [Strüktüralizm ve Marksizm], Paris, Union Générale d’Éditions, 1970.

Prekarya: umutsuz bir ‘özne’ arayışı – 4

Arif Koşar

Prekarya tezinin yanında Guy Standing’in dünya ölçüsünde adını duyurmasını sağlayan ikinci temel gündem “temel gelir” çalışmalarıdır. İşçi sınıfını güvenceli ve marjinalize olmuş bir topluluk, güvencesiz işçileri de prekarya olarak tanımlayan Standing’in sınıf yaklaşımı ile “vatandaşlık geliri” önermesi arasında sıkı bir bağlantı vardır.

Özgürlük Dünyası’nın önceki sayılarında işçi sınıfı yerine değiştirici-dönüştürücü yeni bir sınıf/tabaka arayışının bir uzantısı olarak prekarya tezinin tarihsel temelleri, çeşitli düşünürlerin kullanış biçimleri, Standing’in toplumsal sınıflara yaklaşımı, işçi sınıfı ve “güvencesizleşme” süreci arasındaki ilişki ele alınmıştı. Standing’in, prekaryayı işçi sınıfından ayrı, oluşum halinde “yeni” ve “tehlikeli” bir sınıf olarak tanımladığı ifade edilmiş; prekarya ile anılan esneklik ve güvencesizliğin hem kavramsal hem de reel olarak işçi sınıfında mevcut olduğu vurgulanmıştı. “Güvencesizlik” sloganı etrafında örgütlenen hareketlerin teori ve pratikleri, güvenceli esneklik kavramı, prekaryaya mal edilen çeşitli taleplerin içeriği değerlendirilmişti.

Makalenin bu bölümünde, Standing’in prekaryanın tehlikeli bir sınıf olmaktan çıkıp toplumla bütünleşmesini sağlayacak talep olarak gördüğü “temel gelir” ele alınacaktır. Ancak, tarihsel gelişimi ve diğer sosyal politika uygulamalarıyla ilişkisi vb. genel bir çerçevede değil Standing’in önerisi ve yazdıklarının sınırları gözetilerek konu edilecek, başkaca görüşlere zorunlu olmadıkça değinilmeyecektir.

TEMEL GELİR NEDİR?

Temel gelir, vatandaşlık geliri, sosyal pay ya da dayanışma hibesi gibi isimler kullanılmaktadır. Standing, yazılarında daha çok “temel gelir” kavramını kullanmayı tercih etmiştir.

Temel gelir önerisinin özünde “bir ülkenin ya da toplumun her yasal sakinine, çocuklara ve yetişkinlere aylık mütevazı bir gelir verilmesi önerisi var. Bu öneriye göre her birey, istediği gibi harcayacağı, engellilik gibi özel ihtiyaçlara göre de şekillendirebileceği bir miktar nakit paranın bulunduğu bir karta sahip oluyor.”¹

“Temel gelir” talebine ilişkin genel bir çerçeve çizdiği konuşmasında Standing üç nokta üzerinde duruyor:

İlki; “burada bir haktan, ekonomik ve sosyal bir haktan bahsettiğimizdir. Bu hak, Rousseau ve Thomas Paine başta olmak üzere birçok toplum kuramcısı tarafından geliştirilen, özünde bir cumhuriyetçi hak veya ‘başkalarına sorumluluk yükleyen’ türden bir haktır.” “Doğuştan gelen bir hak” olduğu gibi “koşulsuz olmak durumundadır. Davranışsal açıdan hiçbir şarta tabi değildir.”²

İkinci konu temel güvencedir. “Güvencenin temel olması demek, anlamlı olması ve bir jestten ibaret olmaması demektir. Ancak bu güvence tembelliğe ve çalışma isteğinin azalmasına da yol açmamalı; kişinin bir toplum içinde yaşarken rasyonel seçimler yapabilmesine yetecek kadar olmalıdır. Güvence temel ve anlamlı olmalıdır.”³

Üçüncüsü; “temel gelir güvencesinden söz edilebilmesi için, gelirin paternalist bir yaklaşımla verilmemesi gerekmektedir. Ben bu geliri size keyfi bir jest olarak, hayır/hasenat olarak ya da iyiliğimden vermiyorum. Bu gelir öyle bir biçimde verilmeli ki siz onu nasıl kullanacağınıza karar verebilmelisiniz. Temel gelir bireysel ve eşit olmalı.”⁴

Temel gelirin aile ya da hane gibi bir gruba değil bireye ödenmesi öngörülüyor. Böylece nakit transferlerinin, insanlara nasıl yaşayacakları, kendilerini nasıl geliştirecekleri konusunda seçim yapabilmeleri için özgür bir alan sağlayacağı iddia ediliyor.⁵

Standing’e göre temel gelir; bir ülkenin tüm vatandaşlarına hiçbir koşul ileri sürülmeksizin düzenli bir periyot ile (mesela aylık) verilecek en temel asgari ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde bir haktır. Zengin yoksul ayrımı yapılmaksızın herkese verilir. Ayrımsız tüm vatandaşlara verilmesinin gerekçesi, hem ihtiyacı olanların seçilmesi için gereken bürokratik mekanizmanın ortadan kaldırılması hem de yoksulların “onur kırıcı” muameleye maruz kalmasının önlenmesidir. Nakit olduğu için insanlara piyasanın egemenliğine girmemek ya da tercihlerini özgürce yapabilmek için yeni bir alan sağlayacağı varsayılmaktadır.

NEDEN TEMEL GELİR?

Standing’in temel gelir önerisi onun küreselleşme, neoliberal dönüşüm ve bunun sınıfsal yansımalarına ilişkin analizinin bir unsurudur. Standing’e göre; “Eşitsizlik son yirmi beş yıl içerisinde karakter değiştirmiştir; sosyal politika seçeneklerimizi değerlendirebilmek için bu değişikliği anlamamız gerekir. Eşitsizliğin zengin-yoksul ikili ekseninde geliştiğini değil, 20. yüzyıldaki yeniden dağıtımın model aldığı temel işçi sınıfının yok olduğunu görmekteyiz.”⁶

Standing’e göre; tam zamanlı çalışarak prim ödemeye dayanan sosyal sigorta sisteminin işleyişi, kısa süreli, geçici ve taşeron çalışmanın yaygınlaşmasıyla bozulmuştur. Kayıt dışılığın erken ve geç kapitalistleşmiş ülkelerde yaygınlaşması ile asgari ücret politikası fiilen uygulanamaz hale gelmiştir. Sosyal yardım uygulamaları ise paternalist, keyfi ve siyasal bağımlılık yaratmaya yöneliktir. Özetle, Standing neoliberal dönüşüm ve esnek çalışmanın yaygınlaşmasıyla birlikte tam zamanlı, güvenceli, uzun süreli istihdama dayanan “refah” ve sosyal güvenlik rejimlerinin kapsayıcılıklarını kaybettiklerini vurgulamakta, çözüm olarak ise herkese karşılıksız “temel gelir” verilmesini önermektedir.

Günümüz dünyasında “işçi sınıfının yok olduğunu”⁷, böylece işçi sınıfına dayanan refah rejiminin de geçersizleştiğini savunuyor. Standing’e göre işçi sınıfı “hem sayıca hem de kuvvet bakımından yok olmaktadır ve bir daha geri gelmeyecektir.”⁸ Bu nedenle, çalışma biçimi ve statüsüne bakılmaksızın —ki zaten tespit edilmesinin de çok zor olduğunu savunuyor— tüm yurttaşlara asgari bir gelir sağlanması gerektiğini ifade ediyor.

İşçi sınıfının yok olmasına dayanan bir analizde elbette sosyal güvenlik uygulamalarının geliştirilmesi fikri anlamını yitirmektedir. Çünkü, sosyal güvenlik uygulamaları başta işçi sınıfı olmak üzere emekçilerin mücadeleleri sonucu kazanılmış haklardır. İşçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini ve kimi yönleriyle güvence altına alınmasını içerir. Bu haklar, mücadele ve yaşam içerisinde giderek toplumsallaşmış, birer sosyal hak, hatta insan hakkı olarak tüm yurttaşlara sirayet etmiştir. Ancak sermayedar ve egemenlerin bu haklara ihtiyacı olmadığı gibi, mülkiyetleri sayesinde eğitim, sağlık, sosyal güvenlik vb. olanaklara zaten sahiptirler.

Standing, bütün bu hakların işçi sınıfının marjinalize küçük bir grup haline gelmesiyle birlikte zeminini kaybettiğini, genişleyen ve büyüyen yeni sınıf olan prekarya açısından da güvence sağlamadığını düşünmektedir.

Özgürlük Dünyası’nın daha önceki sayılarında da ifade edildiği gibi, Standing işçi sınıfını keyfi bir biçimde 1960’lı yılların tam zamanlı, görece yüksek ücretli, “kitlesel üretim” yapan, güvenceli bir sanayi işçisi profili ile sınırlıyor. Yaşadığımız dünyada 60’ların bu hayali “güvenceli” işçisini göremeyince işçi sınıfının ortadan kalktığı sonucunu çıkartıyor. 1970’li yıllardan itibaren esnek çalışma uygulamaları ve neoliberal politikalarla birlikte güvencesiz, kısmi süreli, esnek çalışan yeni bir sınıfın doğduğunu, bunun da işçi sınıfından ayrı bir sınıf olarak prekarya olduğu iddia ediyor.

Standing, işçi sınıfını Weberyan bir piyasa ayrıcalığı, “sosyal hak” ve sektörel belirlenmişlikle sınırladığı için özellikle 1990’lı yıllardan itibaren tüm dünyada yaşanan devasa işçileşme dalgasını göz ardı ediyor. Küçük köylü ve çeşitli mülk sahiplerinin mülksüzleşerek işçi sınıfının bileşimine dahil olduğunu, küçülmek bir yana işçi sınıfının toplumun çok büyük bir kesimini oluşturduğu olgusunu keyfi bir “yeni sınıf” tanımı ile yok sayıyor. Batı Avrupa ülkelerinde, örneğin Almanya’da çalışanların yüzde 88,4’ünü, İngiltere’de yüzde 85,7’sini, İspanya’da yüzde 83,2’sini, İtalya’da yüzde 74,8’ini, Belçika’da yüzde 85,6’sını ücretli ve maaşlı çalışanlar oluşturmaktadır ki, bunların çok büyük bir kısmı işçi sınıfına dahildir.⁹

Dolayısıyla Standing’in varsaydığı gibi işçi sınıfı ortadan kalkmak, küçülmek bir yana giderek genişlemekte ve büyümektedir.

Bütün bunlarla birlikte Standing, önemli bir gerçekliğe, mevcut sosyal güvenlik/koruma sisteminin işlevsizliğine dikkat çekmektedir. Sosyal sigorta ve çeşitli sosyal güvenlik rejimlerinin işçi sınıfının tam zamanlı ve standart istihdam biçimlerine göre kurumsallaştığını, esnek çalışma koşullarında istihdam edilen işçileri kapsama yeteneğini gösteremediğini vurgulamaktadır. Evet, esnek çalışmanın kimi biçimleri sosyal güvenlik sisteminin dışında kalmaktadır.

Ancak, konuya daha yakından bakıldığında, sadece esnek çalışma biçimlerinin en ileri düzeyde uygulandığı değil henüz tam anlamıyla sirayet etmediği, Standing’in marjinalize olmuş işçi sınıfı olarak nitelendirdiği kesimler için de bir hak olarak sosyal güvenlik uygulamaları gevşetilmekte, esnetilmekte ve ağır koşullara bağlanmaktadır. Örneğin kamusal sağlık hizmeti giderek özel sağlık işletmelerine devredilmekte, devlet hastaneleri ticari kuruluşlara dönüştürülmektedir. Temel bir hak olarak emeklilik güvencesi, yaş sınırı ve koşulları yükseltilerek giderek zorlaşmakta, emekli olanlar içinse maaşlar asgari yaşam seviyesinin altına düşürülmektedir. İşsizlik maaşını alabilmek için işsiz olmanın yanında birçok koşulu da sağlıyor olabilmek gerekmektedir ki, bu nedenle Türkiye’de 6 milyonun üzerindeki gerçek işsizin¹⁰ yüzde 7’sinden¹¹ daha az kısmı işsizlik maaşı alabilmektedir. Sadece işsizler değil milyonlarca işçi de düşük ücret nedeniyle sendikalar tarafından açıklanan ve en asgari harcamalara dayanan açlık sınırının altında koşullarda yaşamaktadır. Çalışan yoksulluğu tüm dünyada temel bir sorun olarak giderek gündemdeki yerini yukarılara çıkarmaktadır. Ve bu, Standing’in tanımladığı meseleler sadece “prekarya”ya ait değil tüm işçi sınıfı ve emekçilerin sorunu olarak şekillenmektedir.

Standing, sosyal güvenlik ve yardım sisteminin, neoliberal politikalarla iyice iğdiş olmuş haline dayanarak, bütün bunların büyük oranda kaldırılmasını ve yerine temel gelir uygulamasına geçilmesini öneriyor. Zengin ve yoksul ayrımı yapmadan tüm topluma verilecek bir temel gelirin bütün bu sorunları çözeceğini iddia ediyor. Öyle mi? Ayrıntılarına bakalım…

NEO-LİBERAL BİR PROJE OLARAK TEMEL GELİR ÖNERİSİ

Neoliberalizmin yeniden üretimi

Standing’in temel gelir önerisi, Ahmet İnsel’in deyimiyle “iktisat aklına sokulan siyasal çomak”¹² olarak tanımlansa da pek öyle gözükmüyor. Neoliberal “iktisat aklının” neredeyse tüm temel önermeleri kabul ediliyor. Standing, hem “prekarya” hem de temel gelir üzerine yaptığı çalışmalarda, neoliberal politikaların emekçiler üzerindeki olumsuz etkilerini eleştirmekle birlikte genel olarak bu tabloyu değiştirilemez bir zemin olarak kabul etmektedir.

Standing’in bu değerlendirmesine rağmen temel gelir önerisinin başlı başına bir değişim öngördüğü itirazı getirilebilir. Çünkü neoliberal politikalar teoride, devletin küçültülmesi ve sosyal alandan tamamen çekilmesini öngörmekle birlikte; ekonomik ve sosyal başarısızlıkların dışarıdan müdahale olmaksızın piyasa tarafından kendiliğinden çözüleceği fikrini savunmaktadır. Bu açıdan temel gelir önerisi piyasanın kendiliğindenliğine sosyal bir müdahale olarak değerlendirilip neoliberalizmin sınırlarını aşan, hatta ona karşı bir sosyal politika uygulaması olarak görülebilir.

Ancak bu itiraz; neoliberalizmin pratik hayattaki uygulamaları ve temel dayanakları üzerinden değil genel olarak kendini tanımlaması ve teorisi üzerinden yapılmaktadır. Örneğin Adam Smith’ten bu yana liberalizm her türlü devlet müdahalesine karşı olmasına rağmen, liberal burjuvazi ve düşünürler devletin piyasaya sermayeden yana müdahalelerini —teşvik, kaynak aktarma, arazi tahsisi, vergi indirimleri vb.— her daim desteklemişlerdir. Devletin piyasadan ayrıksı konumu teorideki varlığını korurken pratikte sadece emekçilerin sosyal hakları söz konusu olduğunda uygulanmış, sıra sermayeye gelince devletin müdahale etmeme tutumu bir kenara konulmuştur.

Benzer bir tablo neoliberalizm için de geçerlidir. Gerek Friedrich Von Hayek gibi neoliberalizmin önemli teorisyenleri, gerek de 1970’li yılların Milton Friedman gibi monetaristleri, devletin tamamen çekildiği bir piyasanın bütün sorunları çözeceği ve hiçbir müdahalede bulunulmaması çağrısı yapmalarına rağmen; neoliberal paradigmanın benimsendiği tüm ülkelerde devletin bol bol müdahalesi söz konusu olmuştur. İlkin neoliberal reformlar, Türkiye, Şili gibi ülkelerde doğrudan devlet aygıtıyla, askeri darbe ve yoğun bir faşist baskı rejimi tarafından dayatılmıştır. Yine gümrük vergilerinin sınırlandırılması, uluslararası sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, kamusal hizmet üretiminin piyasaya açılması gibi piyasa merkezli düzenlemelerin yanı sıra sermayeye teşvik, ortak mülkiyete el konulması gibi devletin piyasaya doğrudan müdahaleleri her daim söz konusu olmuştur.

Temel gelir önerisinin başlı başına teşvik, kaynak aktarımı gibi devletin piyasaya sermayeden yana açık bir müdahalesi gibi yorumlanması doğru değildir. Standing’in temel gelir projesinin neoliberal paradigmanın sınırları içerisinde kaldığı değerlendirmesiyle kastedilen de bu değildir. Neoliberal paradigma içerisinde kalmasına neden olan neoliberal politikaları eleştirmekle birlikte onu temel zemin olarak kabul etmesi, genel çerçevenin değişmeyeceği, değiştirilmesinin mümkün olmayacağı fikrine dayanmasıdır.

Burada Standing’in yaklaşımı iki temel noktada eleştiriye muhtaç olduğu gibi neoliberalizmle birleşmektedir:

Birincisi; Standing kamusal hizmetlerin tasfiye edildiği, sosyal sigorta ve yardımların etkinliğini yitirdiği, sermayenin dünya üzerinde serbestçe hareket ettiği, özellikle geç kapitalistleşmiş ülkelerde ucuz işçiliğe dayandığı, esnek çalışmanın arızi değil yaygın bir çalışma rejimi haline geldiği, işçi sınıfının da artık marjinal bir sınıf olarak yerini büyük ölçüde prekaryaya bıraktığı tespitleri üzerinden temel gelir önerisini yapmaktadır. İşçi sınıfının tasfiye olması iddiası bir yana Standing’in neoliberal dünyaya ilişkin bu tespitleri genel doğruları ifade ediyor. Bunları eleştiriyor. Ama eleştirirken artık dünyanın böyle olduğunu ısrarla vurgulayıp, örneğin ucuz işçiliğe karşı insanca yaşayacak ücret gibi talepleri ve kısmi de olsa başarı sağlanabileceği/sağlanabildiği gerçeğini reddediyor. Ya da kamusal hizmetlerin özelleştirilmesine karşı durmak ve engellemek yerine bunun gerçekleştiğini ve artık geri dönüşü olmadığını iddia ediyor. Bugünkü dünyanın kabul edilmesini, neoliberalizmin sınırlarını aşmayan kısmi çözümlerle yetinilmesini savunuyor. Bu tutum onu, neoliberallerin “başka alternatif yok” sloganının, bu sloganı açıkça dile getirmeyen bir taraftarı haline getiriyor.

İkincisi ve daha da kritik olanı; neoliberal politik paradigmanın özellikle 2000’li yılların ardından neoliberal sosyal politika uygulamalarıyla birlikte yaşama geçirildiği gerçeğinin göz ardı edilmesidir. Neoliberalizm ve “sosyal politika”, kimi Keynesyen düşünürler için tam tersi kavramlar olabilir. Ki bir yönüyle gerçekten de neoliberalizm işçi sınıfı ve emekçilerin mücadeleleri ile gündeme gelen sosyal politika uygulamalarının ortadan kaldırılmasına dayanmıştır. Ancak 1980’lerde ABD, İngiltere, Şili gibi ülkelerle başlayan ve 1990’larda doruk noktasına ulaşan neoliberal dalganın dünya genelindeki sonucu, iddia edildiği gibi savaşsız, sınırsız ve refahın tüm dünyaya yayıldığı Yeni Dünya Düzeni değil yoksulluğun, işsizliğin ve savaşların egemen olduğu gerçek bir distopya olmuştur. Neoliberal politikalara ve bu mantığın temellerine dokunmayan kimi sosyal yardım uygulamaları varlığını sürdürmektedir. Mülksüzleşen ve yoksullaşan emekçileri yedek işgücü olarak tutabilmek amacıyla kimi sosyal yardımların yapılması gerekli görülmüştür. Çok uzaklara gitmeden, Türkiye’de AKP iktidarının bir yandan temel kamu hizmetlerini özelleştirip piyasaya açarken, diğer yandan en alt sınırdan “ulufe” biçiminde dağıttığı sosyal yardımlar neoliberal politikaların karşıtı olmak bir yana, bunun sürdürülebilirliğinin sağlanması açısından kritik bir işlevi yerine getirmiştir. Neoliberalizme uygun sosyal politikaların temel özelliği neoliberalizmin genel politik çerçevesinin sürdürülebilir kılınmasıdır. Temel gelir önerisi, neoliberalizmin temel uygulamalarını —kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, esnek çalışma, serbest sermaye hareketi vb.— değiştirmeyi amaçlamadığından onu sürdürülebilir kılmayı hedefleyen sosyal politika uygulamaları ile birleşmektedir.

O derecede birleşiyor ki, uluslararası sermaye kuruluşları ve kapitalist kurumlar da benzer uygulamaları, yoksulluğa karşı mücadele adı altında yaşama geçirmektedirler. Ortak amaç; neoliberalizmin sürdürülebilir kılınmasıdır. Böylece Standing’i Dünya Bankası’nın bu kapsamda ortaya attığı ve küresel olarak yaygınlaşma eğilimi taşıyan nakit transferlerini savunurken buluyoruz. Dünya Bankası modelinde nakit transferleri, çoğunlukla işgücü piyasası ve çalışmaya katılım temelinde şartlı ve yoksulluk geliri testlerine tabi olsa da Standing nakit transferleri biçimindeki gelir temelli sosyal yardım önerilerini, temel gelir önerisine doğru atılmış bir adım olarak savunmaktadır.¹³

Avrupa Birliği’nde de neoliberal dönüşüm ve sosyal devlet politikalarının tasfiyesi, “asgari gelir desteği” ve “nakit transferi” uygulamaları ile eş güdüm içerisinde ilerliyor. Avrupa Konseyi’nin 2000 yılında yayınladığı Avrupa Sosyal Şartı Kısa Bir Rehber (European Social Charter: A Short Guide) başlıklı dokümanında, asgari gelir desteğinin sosyal yardım alabilecek koşulları sağlayan herkese yönelik yaygın bir uygulama olduğu belirtiliyor.¹⁴

Temel gelir uygulamasına en yakın pratik, bazı sınırlılıklarına rağmen Brezilya’da yaşama geçirilmiştir. Senatör Eduardo Suplicy’nin vatandaşlık geliri öneren yasa taslağı, Cumhurbaşkanı tarafından 8 Ocak 2004 tarihinde kabul edilmiştir. Böylece Brezilya’da temel gelir yasal ve anayasal mevzuatın bir bileşeni haline geldi.¹⁵

Bütün bu nakit transferi uygulamaları, güçlü bir neoliberal paradigma ile birlikte yaşama geçiriliyor. Neoliberalizmin çözdüğü toplumsal ilişkiler ve ortadan kaldırdığı temel haklar karşısında emekçi kitlelerin yaşama tutunmasını sağlayacak asgari bir güvence sağlanması hem kitlelerin kontrolü hem de kapitalist piyasanın devamı açısından zorunlu görülmektedir.

Bir kontrol aracı olarak temel gelir

Toplumun önemli bir kesiminin prekaryaya dahil olduğu tespitini yapan Standing’in temel kaygılarından birisi; güvencesiz bu yeni sınıfın sağ ya da sol uç noktalara savrularak toplumsal bütünlüğü zedelemesidir. Bu nedenle Prekarya kitabının alt başlığını “Yeni Tehlikeli Sınıf” olarak belirlemiştir:¹⁶

“Prekarya, artık tehlikeli bir sınıf halini alıyor ve prekaryanın içindeki kişiler, bir takım kirli odakların sesini dinlemeye, oylarını ve paralarını nüfuzu giderek artan bir siyasi bir platforma vermeye meyilliler. Farklı hükümetler tarafından değişik dozlarda benimsenen neoliberal gündemin en önemli başarısı, tam da bu siyasi canavarın oluşma sürecini tetiklemesi oldu. Bu canavar iyice güçlenip canlanmadan önce eyleme geçmek şart.”

Bu ifadeler Standing’in güvencesiz koşullarda çalışan işçilerin mücadelesi ve temel taleplerinden çok yarattığı tehlike ile ilgilendiğini gösteriyor. Standing için sorun, işçilerin kapitalist sömürü ilişkilerinden kurtulması ya da insani yaşam standartlarına kavuşması değil “canavarın iyice güçlenmesinin”¹⁷ engellenmesidir.

“Canavarın güçlenmesi” tüm toplum ve özellikle de toplumun egemenleri ve mülk sahipleri açısından o kadar tehlikelidir ki; “Oradan oraya savrulabilen, liderleri olmayan bu öfkeli grup, gerek aşırı sağ gerek aşırı sola yahut kendilerinin korku ve endişelerine oynayan popülist demagoglara meyledebilmektedir.”¹⁸

Standing için aşırı sağ faşizm, aşırı sol ise sosyalizm tehlikesidir. Güvencesiz işçiler, yani “canavar” kontrol altında tutulmalıdır. Çünkü kontrolden çıkarsa kapitalist istikrar bozulur, sağa ve sola savrulma ihtimali ortaya çıkar. Standing, bu tehlike karşısında özellikle egemenleri uyarıyor. Bu gidişatı engellemek için “temel gelir” başta olmak üzere kimi önlemlerin alınmasını salık veriyor.

Bu açıdan Standing’in ufku, İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyal demokrasinin işçi hareketini dizginlemeyi başardığı gibi, merkez sol siyasetin yeni gelişmeleri gözeterek yeni tehlikeli sınıf olarak tanımladığı prekaryayı durdurmasıdır. Temel gelir önerisi bu açıdan kritik önemdedir.

Standing’in tüm toplumun ortak çıkarı olarak sunduğu “sağa ya da sola savrulma tehlikesi” gördüğü prekaryaya temel bir güvence sağlanması önerisi, toplumsal çelişkileri göz ardı ettiği gibi bu güvencesizliğin nereden çıktığı konusunda aklıselim bir bakış açısı da sunamamaktadır. Gerçekte söz konusu olan Standing’in ifade ettiği gibi prekaryanın tehdidi altındaki toplumun kurtarılması değildir, neoliberal kapitalizmin devam ettirilmesidir.

“Temel gelir” değil “dip gelir”

Standing, temel gelirin temel bir güvenceyi sağlayacak düzeyde olması gerektiğini özellikle vurgular. Ancak temel güvence ne demektir? Standing şöyle açıklar:

“Güvencenin temel olması demek, anlamlı olması ve bir jestten ibaret olmaması demektir. Ancak bu güvence tembelliğe ve çalışma isteğinin azalmasına da yol açmamalı; kişinin bir toplum içinde yaşarken rasyonel seçimler yapabilmesine yetecek kadar olmalıdır. Güvence temel ve anlamlı olmalıdır.”¹⁹

Standing, temel gelirin belirlenmesinde iki kriter belirliyor: birincisi bir jestten ibaret olmamalı, asgari düzeyde anlamlı olmalı; ikincisi “tembelliğe ve çalışma isteğinin azalmasına” yol açmamalı.

Bu ne anlama geliyor?

Temel gelir önerisindeki genel eğilim insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi değildir. Çünkü bu, Standing’in ifade ettiği “tembellik” kaygısını gündeme getirmektedir. Bu nedenle temel gelirle yapılan koşulsuz nakit transferi esas olarak biyolojik faaliyetlerin —barınma, gıda vb.— güvence altına alınmasını öngörmektedir. “Temel gelir düşük bir miktarda olduğu, size sadece temel bir güvence verdiği için daha rasyonel seçimler yapmanızı sağlayacaktır.”²⁰

“Düşük bir miktar”… Daha fazlası değil. Çünkü daha fazlası kapitalizmin temeli olan ücretli emek sömürüsünün önünde önemli bir engel demektir. Standing bunun olmayacağı yönünde garanti vermektedir. O kadar düşük olacaktır ki, “İnsanların yüzde 99’u temel bir güvenceyle yetinmeyecektir.”²¹

Dolayısıyla “temel gelir” temel değil “dip gelir”dir.

Neoliberal yönetişimcilik

Temel gelirin miktarı savunucuları arasında önemli tartışma konularından biridir. Standing’in “tembelliğin teşviki” ile “temel güvence” arasında çizdiği sınırın nasıl belirleneceği muamma.

Standing’e göre; temel gelir kartlarının değeri ekonomik fırsatlar arttığında düşürülüp, ekonomik durgunluk dönemlerinde arttırılabilir. Yine Standing’e göre iktidar tarafından siyasal bir araç olarak kullanılmasının engellenmesi için bu yetki, içerisinde prekarya da dahil çeşitli toplumsal grupların temsilcilerinin olduğu bağımsız bir kuruluşa devredilebilir. “Bu kuruluş, son yıllarda oluşturulan yarı bağımsız para kurumlarına benzer bir şey olabilir. Söz konusu kuruluşun amacı, temel gelirin ana değerini ekonomik büyüme ve ekonominin dönemsel durumuna göre şekillenen tamamlayıcı değerle bağlantılı olarak belirlemek olacaktır.”²²

Bu bilinen anlamda neoliberal yönetişimcilik modelidir. Sermaye örgütleri, meslek örgütleri, işçi sendikaları, Standing’in deyimiyle prekaryadan temsilcilerin bir arada olduğu, doğal olarak bu tür yönetişim uygulamalarının tamamında olduğu gibi sermayenin son sözü söylediği bir kuruluş önerilmektedir. Tüm yönetişimci bağımsız kurulların, bağımsızlığı tartışmalı olmakla birlikte temel özelliği ise neoliberal politikaların siyasal iktidarın müdahalesinden olabildiğince bağımsız yürütülmesidir.

Düşük ücretin kural haline getirilmesi

Temel gelirin insanların temel ihtiyaçlarını bile karşılamayacak bir seviyede belirlenmesinin nedeni, Standing’e göre işçilerin tembelliğe yönelmesini engelleme ve çalışma isteği ve zorunluluğunu korumaktır. Temel gelir önerisi düşüklüğü ile işçileri tembelliğe itmediği gibi çok daha “işlevsel” bir sonuç verme potansiyeline de sahiptir: Ücretlerin düşürülmesi…

Standing temel gelir uygulamasının ücretleri düşüreceği yönündeki eleştirilere karşılık “Öne sürülen ve pek çok yerde uğraştığımız bir başka iddia ise temel gelirin ücretleri düşüreceği yönündedir; çünkü işverenler bir şekilde çalışanlara daha az para ödeyebilecektir. Ben bunun tam tersini iddia ediyorum; eğer bir insanın temel gelir garantisi varsa daha fazla pazarlık yapabilir.”²³ demektedir.

Ellerinde küçük de olsa bir düzenli gelirin olması gerçekten de işçilerin pazarlık gücünü arttırır. Ancak bu gelir eğer yaşamlarının temel gereksinimlerini karşılamaya yetmiyorsa, kapitaliste çalışma zorunluluğu devam etmektedir. İşçi ve kapitalistin sınıfsal durumlarında herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Belki işçinin iş tercih süresi uzayabilir. Ancak eğer piyasada sunulan işlerin çoğunluğu nispeten düşük ücretli ve uzun çalışma saatlerini şart koşuyorsa işçinin bunlardan birini seçme zorunluluğu devam edecektir. Pazarlıkta durum genel olarak budur.

Daha önemli olanı ise Standing’in ifadesinin tersine temel gelirin vatandaşların daha düşük ücretleri kabul etmelerini öngörmesidir. Çünkü temel bir gelir desteği, sermayenin işçilerin asgari geçimlerini göz önünde bulundurarak vermek zorunda olduğu ücretin orta vadede düşmesine yol açacaktır. Türkiye’de, kimi sektörlerde çalışan emeklilere aldıkları emekli maaşı göz önünde bulundurularak düşük ücret verilmesi ya da aldıkları sosyal yardım nedeniyle işçilerin sigortasız çalıştırılıp asgari ücret altında ücret ödenmesi, uzun analizlere girilmeden verilecek basit örneklerdir.

Bu açıdan da, Standing’in temel gelir önerisi, neoliberalizmin temel politika demetiyle çelişmediği gibi onun yeniden üretilmesinin koşullarını yaratmayı öngörmektedir. Ek olarak, kapitalist yeniden üretimin ötesinde doğrudan ücretlerin bir kısmının “temel gelir” biçiminde transfer edilmesiyle sermayenin kârını arttırma vaadini sunmaktadır. Sadece bu yönüyle bile Standing’in önerisi, neoliberal kapitalist politikaların kâr oranlarını arttırma stratejisiyle önemli bir uyum göstermektedir.

GERÇEK BİR ÖZGÜRLÜK MÜDÜR?

Standing’e göre, insanların özgürce karar verebilmesinin esas koşulu temel bir ekonomik güvencedir:

“Temel güvence gerçek özgürlüğün esasıdır. Ve gerçek özgürlük, akla, Isaiah Berlin’in meşhur iki özgürlüğünü getirmektedir – negatif özgürlük ve pozitif özgürlük. Negatif özgürlük bizim üzerimizde, sizin üzerinizde kontrol olmayışıdır. Sermaye, devlet, zalim hükümdarlar ya da Washington tarafından uygulanan kontrollerin kaldırılmasıyla özgürlük güçlenmektedir. Pozitif özgürlük ise kendi özdenetimimiz, kendi gelişimimiz ve kendimizi birer insan olarak bir insan topluluğu içerisinde geliştirmemizi sağlayacak özerklik duygusu için güvencedir. Temel gelir tartışmalarına aşina olanlar, çıkış noktamızın işte bu temel güvence noktası olduğunu bilecektir.”²⁴

Standing, pozitif özgürlük tanımına atıf yaparken, insanların özgürce karar alıp tercih yapabilmesi için belirli olanaklara sahip olması gerektiği vurgusunu haklı olarak yapıyor. Ancak bu olanaklar konusunda Standing oldukça cimri bir tutum sergiliyor.

İnsanın, içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullarda, örneğin kapitalist üretim tarzı içerisinde ve somut olarak da Türkiye’de, —asgari ücretin yarısını geçmeyeceği öngörüsü²⁵ üzerinden— 200 dolarlık bir temel gelir desteğinin özgürlük gibi büyük bir ideali gerçekleştirmek için hangi ölçüde katkısı olabilir? İnsanların yaşamına bir katkısı olacağı kesindir. Ancak Standing burada karar verme inisiyatifi ve özgürlük ideallerini, asgari nakit transferini öngören temel gelir uygulamasını idealize etmek için kullandığında ortaya büyük bir çelişki çıkıyor.

Standing, kapitalizm koşullarında, bu düzeyde sosyal yardım ya da nakit transferinden yararlanan insanların gerçekten özgür olduğu, kararlarını özgürce verdiğini iddia edebilir mi? Burada Standing’in gerçek bir “özgürlük”ten bahsetmediği, metafor olarak kullandığı, insanların yaşamlarındaki karar alma gücünü arttırmasına işaret ettiği söylenebilir.

Böyle olduğunda bile, Standing, çok önemli bir olguyu, insanların içerisinde yaşadıkları kapitalist toplumsal ilişkileri ve bu ilişkilerin mülk sahibi olmayan insanlar için dayattığı ücretli iş zorunluluğu ve sürekliliğini, bunun yol açtığı sömürü, yabancılaşma, eşitsizlik ve yoksulluk gibi sonuçları göz ardı ettiği söylenebilir. Sadece barınma giderini karşılaması bile mümkün olmayan bir “temel gelir” vaadi insanları kapitalist üretim ilişkilerinin dayattığı bu yapısal zorunluluklardan özgürleştiremeyeceği, temel karar alma motivasyonları ve zorunluluklarının ortadan kalkmayacağı açıktır. Bunun için Standing’in önerdiği düzeyde sosyal yardım alan insanların kapitalist ilişkiler ve günlük zorunluluk içerisindeki “özgürlük” “performanslarına”, aldıkları desteğin bunu hangi ölçülerde etkileyebildiğine bakmak yeterlidir.

MÜCADELE TALEBİ Mİ DEĞİL Mİ?

Peki, neoliberal bir uygulama olduğu kabul edilse ve gerçek bir özgürlük sağlamasa bile, tüm vatandaşlara sağlanacak düzenli bir gelirin emekçi sınıflar açısından hiçbir önemi yok mudur? Böyle bir talep tüm sınırlılıklarına rağmen mücadele gündemlerinden birisi olamaz mı?

Şimdi ilk akla gelen ve gelmesi de kaçınılmaz olan bu soruları ele alabiliriz.

Önce birkaç hatırlatma:

Elbette işsizlerin, yoksulların, çalışan ama bir türlü belini doğrultamayan işçilerin, “temel gelir” ya da başka bir isim altında gelir desteği alması talebi yeni değildir. Üretim sürecindeki eşitsizliklerden başlayarak dezavantajlı grupların gelir transferleri ya da başka biçimlerde desteklenmesi sosyal politikanın en temel unsurlarından birisi olmuştur.

Ancak sosyal politika uygulamalarının mantığı herkese değil sınıfsal eşitsizlikler başta olmak üzere cinsiyet, engellilik, yaş vb. dezavantajlı topluluklara sosyal destek verilmesidir. Ancak temel gelir uygulamasında, eşitsizliğe karşı temel vurgu ve yönelim ortadan kaldırılmıştır. “Temel bir hak”, “insan hakkı” bağlamında işçi sınıfı ve emekçiler ile gelirleri 3 milyar insanın gelirine eşit olan 200 aile eşitlenmiştir. Bir mücadele konusu olan “sosyal haklar” işçi sınıfı ile sermaye, yoksullar ile tekeller arasındaki sömürü ve eşitsizlik ilişkisi göz ardı edilerek, sermaye ve yöneticilerin lütfedecekleri liberal bir “insan hakkı”na indirgenmiştir.

Yoksullara yönelik temel gelir desteğini Standing gerçekten savunuyorsa onun “temel gelir” önerisindeki tekelleri, sermayeyi, rantçıları dahil eden “tüm vatandaşlara” vurgusu çıkarılmalıdır. Sermayeye “temel gelir” transferi, toplumsal yapının en temel gerçeklerini bile göz ardı eden, bu hakkı kazanmak için mücadele etmesi gereken toplumsal kesimleri dahi toplumsal mücadeleye katma fikrinden uzak liberalize bir projedir. Ki, tam da bu özelliğinden dolayı Standing, “temel gelir” önerisini olası bir prekarya isyanına karşı uyardığı sermayenin ve siyasetçilerin “aklıselimle” hareket edip yaşama geçirmesini beklemektedir. Dolayısıyla “temel gelir” önerisi Standing için bile tutarlı bir mücadele talebi değildir.

Peki, Standing’in liberal “temel gelir” önerisini eleştirmek işçilere ve yoksullara yaşamlarında temel bir gelir ya da gelir desteği sağlayacak sosyal politika uygulamalarına karşı çıkmak anlamına mı gelir?

Elbette gelmez. Standing’in önerisinin özgünlüğü yoksullara bir gelir transferi önermesi değildir. Çünkü, bu yeni bir öneri değildir. İşçi sınıfı kitleleri, çeşitli yoksul kategoriler ve kapitalizm koşullarında dezavantajlı duruma sürüklenen tüm toplumsal kesimleri kapsayacak bir “nakit desteği”/sosyal yardım talebi önemli bir talep olarak zaten ileri sürülmektedir.

Ancak Standing’in buna iki itirazı vardır:

Birincisi; tüm vatandaşlara koşulsuz olarak sağlanacak temel gelir, kimin ihtiyacı olup olmadığı için gerekli bürokratik işlemleri ortadan kaldıracaktır. Standing’e göre; işçiler, yoksullar ve diğer dezavantajlı kesimlerin tespiti hem bürokratik bir maliyete hem de tam olarak doğru kişilere ulaşamamaya neden olacak, ayrıca sadece bu kesimlere verildiği için “onur kırıcı” bir özellik taşıyacaktır.

Bu iddiaların tamamı bürokrasi karşıtlığından çok liberal insan hakkı inancının sonucudur. Çünkü, en azından sermaye sahiplerinin tespit edilmesi için ayrıca bir bürokratik mekanizmaya ihtiyaç duyulmayacaktır. Zaten en asgari ve mevcut kayıtlar, kimin işveren kimin işçi olduğunu görmek için yeterlidir. Standing’in “temel gelir”in finanse edilmesi için gerekli gördüğü vergi gelirlerinin toplanması için gerekli bürokrasi, toplumda sermaye ve işçiyi, zengin ve fakiri ayırmak için yeterli bilgiyi sağlamaktadır, gerçek bir sosyal politika için ayrıca büyük bir ek bürokrasiye gerek olmayacaktır, yeter ki niyet olsun!

Standing’e göre, yoksulların sosyal destek için form doldurması, “kanıt” ve birçok koşulu sağlaması gerektiğini, bunun da onur kırıcı olduğunu, hak değil devletin lütfü haline getirildiğini vurguluyor. Evet, bugünkü durum budur. Çünkü, sosyal yardımı vermemek için devlet bin dereden su getirmekte, koşul üstüne koşul koymakta, insanları bezdirmektedir. Sermayenin ve iktidarların amacı yoksulları olabildiğince işgücü piyasalarına sürebilmektir. Ancak Standing’in karşısında durduğu sosyalistler zaten bu sistemi eleştirmektedir. Bütün bu şart ve koşullar kaldırılmalıdır. Bunun için tekelleri de kapsayan bir “insan hakkı”na değil kapitalizmin mağdurlarını içeren gerçek bir sosyal politika mücadelesine ihtiyaç vardır. Bu onur kırıcı olmadığı gibi, Standing’in devam ettirmeyi öngördüğü onur kırıcı kapitalist toplumsal ilişkileri ortadan kaldırma hedefine katkı sağlayacak bir mücadele olacaktır.

İkincisi, Standing’in “temel gelir” talebi mevcut toplumsal mücadeleleri göz ardı etmekte, gereksiz görmekte hatta reddetmektedir. Çünkü, tüm diğer sosyal politika uygulamaları gibi, dezavantajlı kesimlere sağlanan haklar işçi hareketi başta olmak üzere toplumsal mücadelelerin sonucu olmuştur. İşçi hareketinin yükselişi, ücret ve güvence talebi, tüm ezilenlerin mağduriyetlerini de kapsayan güvencelere gerçek bir toplumsal temel sağlamıştır. Sosyal politikaların kimi Batı Avrupa ülkelerinde kök salmasının temeli, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından etkisini gösteren böyle güçlü²⁶ bir sınıf hareketidir.

Standing’in temel geliri, işçilerin ve yoksulların mücadele taleplerinin karşısında konumlanmış, sermayeyi sağ ve sol tehlikelere karşı uyaran üstenci bir projedir.

Bu açıdan temel gelir talebindeki yoksullara “nakit desteği” biçimindeki içerik gerçek bir mücadele talebi olarak ele alınacaksa, gerçek toplumsal mücadelelerle birleştirilmelidir.

İşçilerin en temel talepleri, ortaya çıkan işçi direnişleri, sendikalaşma girişimleri, toplu sözleşme görüşmelerinden de görülebileceği gibi insanca yaşayacak bir ücret ve güvence başta olmak üzere çalışma koşullarının iyileştirilmesidir. Örneğin çalışma sürelerinin 8 saatten 7 saate düşürülmesi bile işsizliğin yüzde 12,5 oranında azalması, doğru dürüst bir uygulama ile işsizliğin sıfırlanması anlamına gelir. Keza ücretlerin yükseltilmesi de yoksulluğa karşı önemli mücadele gündemlerinden birisidir.

Başta sınıfsal eşitsizlikler olmak üzere çeşitli dezavantajlı gruplara yönelik nakit gelir transferi biçimindeki sosyal destek uygulamalarının dayanacağı temel başta bu gerçek ve somut mücadeleler olmalı, bununla birleşmelidir. İşte temel taleplerle birleşmediği için İsviçre’de 5 Haziran’da yapılan “Herkese koşulsuz temel gelir” referandumu yüzde 78’lik bir oranla ret edildi.

Bu nedenle günümüzün talebi; sermayeyi ikna edecek patronlar dahil tüm toplum için “temel gelir” uygulaması değil ücretlerin yükseltilmesi, çalışma saatlerinin düşürülmesi, insanca çalışma koşullarının sağlanması, temel hizmetlerin kamusal olarak verilmesi ve dezavantajlı grupların özel olarak desteklenmesidir.


Peki Standing neden gerçek toplumsal mücadelelerle “temel gelir” arasında bir bağ kurmaktan imtina ediyor? Örneğin ücretlerin yükseltilmesi ve çalışma sürelerinin azaltılması ya da yoksullara “nakit desteği” mücadelesini başa koymak yerine “temel gelir”de ısrar ediyor.

Birden fazla neden sayılabilir ancak burada temel bir noktaya işaret etmekte fayda vardır:

Standing için ücretlerin arttırılması, çalışma sürelerinin düşürülmesi gibi talepler doğrudan tekelci sermaye ve iktidarların reddedeceği, kabul etmeye yanaşmayacağı ve mücadele gerektiren gündemlerdir. Standing bunun farkındadır.

Standing’in temel gelir önerisi, sermaye ile işçi sınıfı arasındaki ücret, çalışma koşulları ve kâr ilişkisine dokunmamayı esas almaktadır. Sermayenin kârlılık alanına doğrudan müdahale edilmemekte ve bu alanı daraltmayan, aksine, emek gücünün yeniden üretim maliyetinin ücret dışılaştırılması ve kamusallaştırılması ile sermayenin kârlılık alanını genişleten bir öneri getirmektedir. Temel gelir, ücretin üzerine eklenen ücret dışı; ancak ücretlilik ilişkisini daraltmayan bir gelir türü olarak, sermayenin emek gücünün yeniden üretim maliyetine ilişkin sorumluluklarının kamusallaştırılması anlamına gelmektedir.²⁷

Çalışma sürelerinin azaltılması talebinin işsizliği azaltma hedefiyle birlikte ele alınması da yoksulluğa karşı önemli mücadele gündemlerinden birisidir. Ancak bu hem sermayenin belli bir seviyede ihtiyaç duyduğu yedek işgücü talebini hem de çalışma sürelerinin azaltılmasıyla kârını azaltacak bir uygulamadır. “Temel gelir” önerisi, bu talep ve mücadelelere değinmeksizin, zenginliğin asıl kaynağı olan üretim sürecine ve bu süreçteki sermaye egemenliğine en ufak bir müdahalede bulunmaksızın, açıkçası sermayeye hiçbir zarar vermeksizin bir çözüm arayışındadır.

Vatandaşlık gelirini kim ödeyecek?

Türkiye’deki en önemli savunucularından birisi olan Ayşe Buğra “temel gelir”i savunduğu yazısında “işçi ve işveren arasındaki temel sınıf eşitsizliğini de dikkate alıyor ve uygulamanın işçinin pazarlık gücünü artırarak bu eşitsizliği dengeleyici bir rol oynayacağına dikkat çekiyorlar”²⁸ demektedir. Temel gelirin ufku gerçekten de sömürü ilişkisinin korunması koşullarında işçi sınıfı ile sermaye arasındaki eşitsizliğin dengelenmesidir.

İşçi sınıfı ile sermayenin uzlaşabileceği, ortak çıkarlar doğrultusunda hareket edebileceği, eski ve “yeni” sosyal demokrat inanış yaşamın gerçekliği tarafından günbegün yanlışlanmaktadır. Çünkü, sermaye hiç de uzlaşmaya yanaşmamakta, daha fazla kâr ve yeni sömürü alanları için kazanılmış hakları gasbetmektedir. Sınıflar arasında kalıcı bir uzlaşma olamayacağı gibi temel gelir de, neoliberalizmin temel çerçevesini benimsediği için lafızda olsa bile sınıflar arasındaki uzlaşmadan çok neoliberal tarzda sömürü ilişkisinin devamını hedeflemektedir.

İster “vatandaşlık geliri” densin, ister “refah devleti” literatüründe kullanıldığı şekliyle “sosyal ücret” vs. densin, devletin nakit transferleri yoluyla, yoksulluğu tedavi eder gibi yaparak sermaye emek çelişkisini yumuşatmaya çalışması yıllardır deneniyor. Ahmet Tonak’ın temel gelir üzerine yazdığı bir eleştiri yazısında ifade ettiği gibi, emekçilere yapılan sosyal yardım ve nakit transferleri zaten emekçiler tarafından karşılanmaktadır. “Anwar Shaikh’in Who Pays for the ‘Welfare’ in the Welfare State? Multicountry Study (Refah Devletindeki ‘Refahı’ Kim Ödüyor? Çok Ülkeli Bir Çalışma) makalesinde dökümünü verdiği bu araştırmaların ortaya çıkardığı çıplak gerçek şu: Emekçilere dönük sosyal harcamaların ABD’de tamamını, diğerlerinde ise tamamına yakın kısmını bizzat emekçiler kendi vergileriyle finanse ediyorlar! Emekçilerin devletten edindikleri sosyal harcamaların —nakit transferler dahil— devlete ödedikleri vergileri aştığı —yani ‘sosyal ücretin’ fiili olarak var olduğu— durumlarda bile, bu ‘sosyal ücretin’ milli gelirin yüzde 1-2’si, toplam ücretlerin ise yüzde 3-5’i mertebesinde olduğunu da belirteyim.”²⁹

“GERÇEKÇİ” Mİ?

Standing temel gelir önerisinin başta zengin ülkeler olmak üzere tüm dünyada uygulanabilir bir talep olduğunu³⁰, yürürlükteki çeşitli sosyal yardım programlarının kaldırılıp yerine kolayca konulabileceğini, hem maliyet hem de insani açıdan gerçekçi olduğunu söylemektedir.

Burada, “insanca yaşayacak bir ücret ve çalışma saatlerinin düşürülmesi talebi gerçekleştirilmesi imkânsız”, ancak “vatandaşlık geliri gayet kolay uygulanabilir bir proje” görüntüsü yaratılmak isteniyor. Oysa birçok yerde işçiler mücadele ettiklerinde ücretlerini yükseltmekte, sendikalaştıkları işyerlerinde çalışma sürelerini ve gelirleri iyileştirebilmektedir.

Temel gelir önerisi ise gerçekçi olmak bir yana sınıf mücadelesinin gerçek hareketini bir kenara bırakmakta, zarar vermeme adına sermayeye maliyet yaratmayacak bir proje sunmaktadır.

Buna rağmen temel gelir önerisi, çok istisnai koşullardaki bölgeler hariç —Alaska³¹— sermaye ve iktidarların uygulamaktan imtina edeceği bir öneridir. Çünkü Standing, neoliberalizmin en temel sonuçlarına itiraz etmeyen bir öneri sunuyor olsa bile örneğin işsizlere koşulsuz bir temel gelirin sağlanıyor olması, sermayenin piyasadaki hâkimiyeti açısından kolayca kabul edeceği bir öneri değildir.³²

Yani “temel gelir” önerisine yönelik neoliberalizmin çerçevesini aşmama eleştirimiz ile sermayenin derhal kabul etmeyeceği ve etmediği bir öneri olması arasında bir çelişki yoktur.

Çünkü, ilk olarak Standing’in önerisi mevcut sosyal politika uygulamaları ve desteklerin kaldırılarak “temel gelir” uygulamasına geçilmesidir ki, çok farklı alanlardaki bu pratiklerin kaldırılması toplumsal bir tepki ile karşılaşacaktır. Sermayenin bir anda onlarca sosyal yardımı kaldırması kolay değildir ve sermaye bunu göze alamamaktadır. Bu yardımların kaldırılmadan da “temel gelir” önerisinin yaşama geçirilmesi, sermaye açısından işgücüne katılımı olumsuz etkileme tehlikesine yol açmaktadır. Ayrıca sosyal politika yükünü de artırabilir. Tam da bu nedenle Standing, diğer bütün yardımları işlevsiz ve kaldırılması gereken uygulamalar olarak ilan etmiştir.

Sermaye ve iktidarlar, sosyal politika alanında kazanılmış ve kimi sorunlarla da olsa devam eden uygulamaları baştan sona değiştirmeyi göze alamayacağından Standing’in temel gelir önermesi hem neoliberal hem de ütopiktir.

Gerçek mücadelelere yani insanca yaşayacak ücret ve çalışma sürelerinin düşürülmesi, daha iyi iş koşullarının yaratılmasını talep eden ve bunu tüm kapitalist sömürü ilişkilerinin ortadan kaldırılmasına bağlayan bir mücadele, sermayeyi iknaya indirgenmiş bir projeden çok daha gerçekçidir. Aynı zamanda Standing’in hiçbir gerçek soruna az ya da çok köklü bir çözüm getirmeyen önerisinin aksine işçi sınıfı ve emekçilerin gerçek kurtuluşuna bağlanmaktadır.

SONUÇ OLARAK

Standing’in prekarya tezi, toplumsal değişimin öznesi olarak işçi sınıfının dışında başka bir özne arayışına dayanmaktadır. Bu kapsamda ortaya atılan Weberyan, otonomcu ve postmodern sınıf tartışmalarından feyzalmaktadır. Ancak, Standing’in prekaryası değiştirici-dönüştürücü bir özne olma iddiasında dahi değildir. Sonucu olduğu neoliberal kapitalizmi değiştirme gücünden yoksun, onun mağduru bir kategori olmakla tanımlanmıştır.

Öte yandan prekarya kavramı sınıf analizi açısından da işlevsizdir.

Birincisi; Standing’in prekarya tanımında, üretim araçları üzerindeki mülkiyet ve emek sürecinde girilen sömürü ilişkileri göz ardı edilirken çalışma yaşamındaki çeşitli hak ve güvencelerin varlığına, sabit ve düzenli bir iş yaşantısının olup olmamasına odaklanılmaktadır. Bu yaklaşımla emekçiler sadece “işçi sınıfı”, “prekarya”, “profisyen” gibi sınıflara ayrılmakla kalmaz, çeşitli güvence seviyelerine göre onlarca sınıf türetilebilir. Sınıf analizinde “güvence”nin merkezi kriter olarak belirlenmesi tamamen keyfidir.

İkincisi; “güvenceli” işçi sınıfı ile “güvencesiz” çalışan “prekarya” ayrımı, işçi sınıfı kavramı, tarihselliği ve güncel gerçekliği ile uyuşmamaktadır. İşçi sınıfı, sadece 1970’lerle başlayan “küreselleşme çağı”nda değil, ilk oluşumundan günümüze kadar güvencesizliği içsel olarak yaşamaktadır. Emek gücü piyasasının varlığı, işçilerin üretim araçlarından kopmuş olması varoluşsal bir güvencesizliğin kendisidir.

Üçüncüsü; güvencesizlik, sadece Standing’in prekarya adını verdiği belirli bir işçi kitlesini değil tüm işçi sınıfını tehdit etmektedir. Şimdilik güvencede gözüken işçiler bile, toplam güvencesizleşme süreci içerisinde giderek iş ve gelir güvencelerini kaybetmektedir. Dolayısıyla işçi sınıfı güncel anlamda da güvencesizlikle yüz yüzedir. Güvencesizlik “prekarya” denilen bir bölüm işçiye özgü değildir.

Son olarak; Standing, kapitalist sömürü ilişkilerinin derinlemesine bir analizine girişmeksizin piyasadaki “konum” ve görünümleri dikkate alarak sınıfları tanımlıyor. Onun analizinde üretim süreci, üretim araçları üzerindeki mülkiyet, karşı karşıya gelen sınıflar, artı-değer, artı-değere bir sınıf tarafından el konulması, sömürü vb. kavramlar ya hiç yer almıyor ya da sadece piyasadaki konumlara vurgu yapılmak üzere teğet geçiliyor. Dolayısıyla uluslararası piyasa ve devasa boyutlara ulaşmış üretim süreci düşünüldüğünde Standing, üretimin çıktılarına ve artı değere kimin el koyduğuna, kimlerin bu sürecin dışında kalıp sömürüldüğüne bakmaksızın sınıf tartışmalarına dahil oluyor. Kapitalist sömürü ilişkilerinin dışında ele alındığında ve böylece sınıflar arasındaki ilişkiler “sömürü dışı” varsayıldığında, bütün bir sınıflar arası mücadele ve siyasal hedef de sömürünün varlığını devam ettirdiği koşullarda kısıtlı güvencelerin —“temel gelir” gibi— elde edilmesine indirgeniyor. Temel gelir de bu kapsamda neoliberal kapitalizm koşullarında ve bu koşulların yeniden üretimi açısından işlevli bir öneri olarak gündeme gelmektedir.

Dipnotlar

1. Standing, Guy (2015), Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 283.

2. Standing, Guy (2007), “Temel Gelir: Küreselleşen Dünyada Yoksullukla Bir Mücadele Yöntemi”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 17-36, sf. 20.

3. Standing, Temel Gelir, sf. 20.

4. Standing, Temel Gelir, sf. 20.

5. Standing, Prekarya, sf. 283.

6. Standing, Temel Gelir, sf. 24.

7. Standing, Temel Gelir, sf. 24.

8. Standing, Temel Gelir, sf. 24.

9. Özgüler, Verda Canbey (2013), Avrupa Birliği ve Türkiye İşgücü Piyasalarının Karşılaştırmalı Analizi, İstanbul: Cinius Yayınları.

10. DİSK-AR, “Geniş tanımlı işsiz sayısı 6.5 milyona yaklaştı!”, 15 Temmuz 2016.

11. İŞKUR’a 2016 yılının ilk üç ayında işsizlik maaşı almak için başvuranların sayısı 386 bin 246 kişi oldu. Bkz. “İŞKUR üyelik 2016”, 15 Temmuz 2016.

12. İnsel, Ahmet (2007), “İktisat Aklına Sokulan Siyasal Çomak: Vatandaşlık Geliri”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 37-50, sf. 37.

13. Kutlu, Denizcan (2015), “‘Prekarya’ Üzerine Eleştirel Notlar ve Düşünceler”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 70, Sayı 1, sf. 223-236, sf. 232.

14. Erdem, Ilgın, Avrupa’da Asgari Gelir Uygulamaları, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu, Araştırma Raporu, İstanbul, sf. 21.

15. Silva, Maria Ozanira da Silva e (2007), “Asgari Gelirden Vatandaşlık Gelirine: Brezilya’da Gelir Aktarım Programlarının Gelişimi”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 215-242, sf. 220.

16. Standing, Prekarya, sf. 11.

17. Standing, Prekarya, sf. 11.

18. Standing, Prekarya, sf. 16.

19. Standing, Temel Gelir, sf. 20.

20. Standing, Temel Gelir, sf. 33.

21. Standing, Temel Gelir, sf. 33.

22. Standing, Prekarya, sf. 289.

23. Standing, Temel Gelir, sf. 33.

24. Standing, Temel Gelir, sf. 19.

25. Buğra, Ayşe ve Sınmazdemir, N. Tolga (2007), “Yoksullukla Mücadelede İnsani ve Etkin Bir Yöntem: Nakit Gelir Desteği”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 85-114, sf. 103.

26. Güçlü, kimi zaman radikal çıkışlarına rağmen kapitalizm içi reformların sınırlarını aşamamış, sosyal demokrat partilerin hegemonyasından kurtulamamıştır.

27. Kutlu, Prekarya, sf. 233.

28. Buğra, Vatandaşlık geliri ve toplumsal dayanışma.

29. Tonak, Ahmet (2010), “Vatandaşlık geliri sol bir talep mi?”, 15 Temmuz 2016.

30. Standing, Prekarya, sf. 283.

31. Tam anlamıyla bir temel gelir uygulaması değildir. Alaska’nın yüksek petrol gelirlerinin bir kısmı halka dağıtılmaktadır.

32. Standing’in sınıfsal ayrımları dikkate almayan “temel gelir” önerisi bir yana her işsizin temel insani ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir gelir önemli bir mücadele konusudur. Bu Türkiye’de bugün uygulanan ve binbir koşula bağlı işsizlik sigortasında köklü bir değişiklik talebidir.

Kaynaklar

Buğra, Ayşe (2010), “Vatandaşlık geliri ve toplumsal dayanışma”, Radikal, 15 Temmuz 2016.

Buğra, Ayşe ve Sınmazdemir, N. Tolga (2007), “Yoksullukla Mücadelede İnsani ve Etkin Bir Yöntem: Nakit Gelir Desteği”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 85-114.

DİSK-AR, “Geniş tanımlı işsiz sayısı 6.5 milyona yaklaştı!”, 15 Temmuz 2016.

Erdem, Ilgın, Avrupa’da Asgari Gelir Uygulamaları, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu, Araştırma Raporu, İstanbul.

İnsel, Ahmet (2007), “İktisat Aklına Sokulan Siyasal Çomak: Vatandaşlık Geliri”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 37-50.

“İŞKUR üyelik 2016”, 15 Temmuz 2016.

Kutlu, Denizcan (2015), “‘Prekarya’ Üzerine Eleştirel Notlar ve Düşünceler”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 70, Sayı 1, sf. 223-236.

Özgüler, Verda Canbey (2013), Avrupa Birliği ve Türkiye İşgücü Piyasalarının Karşılaştırmalı Analizi, İstanbul: Cinius Yayınları.

Silva, Maria Ozanira da Silva e (2007), “Asgari Gelirden Vatandaşlık Gelirine: Brezilya’da Gelir Aktarım Programlarının Gelişimi”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 215-242.

Standing, Guy (2007), “Temel Gelir: Küreselleşen Dünyada Yoksullukla Bir Mücadele Yöntemi”, Vatandaşlık Gelirine Doğru içinde, Derleyenler: Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 17-36.

Standing, Guy (2015), Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf, Çeviren: Ergin Bulut, İstanbul: İletişim Yayınları.

Tonak, Ahmet (2010), “Vatandaşlık geliri sol bir talep mi?”, Radikal, 15 Temmuz 2016.

15 Temmuz sonrası ekonomik görünüm

Murat Birdal

Darbe girişimi cemaatin kendisine dönük kapsamlı bir tasfiye operasyonu öncesinde asker içerisinde mevzilenmiş güçlerini harekete geçirmesinden mi ibaret, yoksa farklı ulusal ve uluslararası aktörlerin dahli/işbirliği mi söz konusu, bunları uzunca bir süre tartışacağız. Bugün kesin olan bir şey varsa girişimin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ülkedeki siyaset sahnesini yeniden şekillendirme olanağı verdiği ve muhalefete dönük geniş çaplı bir tasfiye hareketi için elverişli zemini yarattığıdır. İşin ekonomi ayağı ise biraz daha karmaşık. İktidar siyasi istikrarın yolunun ekonomiden geçtiğini iyi biliyor. Ne var ki, mevcut siyasi tablo Türkiye’nin dışarıdan sermaye girişleriyle fonlanan büyüme modelini ayakta tutmayı giderek zorlaştırıyor.

Darbe girişiminin gerçekleştiği Cuma akşamı 2.88 seviyesinde günü kapatan dolar/TL kuru sonrasında sert bir yükselişle 3.08 seviyesine kadar tırmandı. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in uluslararası fonlarla sıkı temasları ve dış kamuoyuna dönük milli mutabakat mesajları ile sonraki günlerde gevşeyerek 2.92 seviyelerine kadar geriledi. Borsada da paralel bir seyir yaşandı. BIST 100 endeksi de darbe sonrasındaki hafta içerisinde 82 bin seviyesinden 71 bin seviyesine kadar geriledi. Sonraki haftalarda ise bu kayıpları kısmen telafi ederek 78 bin seviyesine kadar yükseldi. Ülkenin risk primini gösteren kredi iflas takaslarına (CDS) baktığımızda da benzer bir toparlanma göze çarpıyor. CDS endeksi 15 Temmuz günü 225 seviyesindeyken darbenin ardından 289 seviyesine kadar tırmandı. Sonrasında ise toparlanarak 240 seviyesine kadar geriledi. Dolayısıyla darbenin finansal piyasalarda yarattığı ilk fırtına an itibariyle dinmişe benziyor. Elbette bunda dış piyasalardaki ılımlı havanın payı da büyük.

Birleşik Krallık referandumu sonrasında çıkan Brexit kararı ardından küresel büyümenin olumsuz etkileneceğine dönük tahminler ağırlık kazanmış, bu da Fed’in¹ uzunca bir süre faiz artırımına yanaşamayacağı şeklinde yorumlanmıştı. Genişlemeci politikanın süreceği yönündeki beklentiler Temmuz ayında “gelişmekte olan” piyasalara dönük portföy yatırımlarını da hızlandırdı. Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) verilerine göre bu ülkelere dönük yabancı sermaye girişi Haziran ayındaki 13 milyar dolar seviyelerinden 25 milyar dolara tırmandı. Yabancı sermaye hareketlerinden aslan payını Asya ülkeleri alırken, ikinci sırada ise Latin Amerika ülkeleri geldi. Diğer piyasalarda ise bir miktar sermaye çıkışı yaşandı.

Türkiye açısından bakıldığında ise küresel piyasalarda yaşanan ılımlı iklimin aynı oranda ekonomiye yansıdığını söylemek zor. Temmuz’un ilk yarısında yaşanan portföy girişlerinin darbe girişimi sonrasında kaçınılmaz olarak yön değiştirdiği 15-22 Temmuz haftasında yurt dışında yerleşiklerin (fiyat ve kur hareketlerinden arındırılmış istatistiklere göre) 460 milyon dolar dolayında menkul kıymet sattığı görülüyor. Bu miktarın 220 milyon doları hisse senetleri, 240 milyon doları devlet iç borçlanma senetleri (DİBS), 62 milyon doları ise özel sektör tahvil ve bonolarından oluşuyor. Bununla birlikte sermaye çıkışının alarm verecek boyuta ulaşmadığını belirtmekte de fayda var.

15 Temmuz’un hemen ardından hükümetin aldığı ilk kötü haber S&P tarafından gerçekleştirilen not indirimi oldu. Sonrasında merakla beklenen Moody’s değerlendirmeyi ertelerken, Fitch ise şu aşamada ülke görünümünü negatife çevirmekle yetindi. Böylece halen iki önemli kredi derecelendirme kuruluşu Türkiye’nin notunu yatırım yapılabilir seviyede tutmuş oldu. Bu notlar şu açıdan önemli. Öncelikle bir ülkenin notunun yatırım yapılabilir seviyede tutulması risk algısına dönük en önemli göstergelerden bir tanesi olarak kabul ediliyor. Bu da ülke tahvillerinin risk primlerini düşürerek borçlanma maliyetini geriletiyor. Dahası, sigorta ve emeklilik fonları gibi uzun vadeli fonların tabi oldukları yasal düzenlemeler nedeniyle bir ülkenin varlıklarını portföylerinde bulundurabilmeleri için bu üçlüden en az ikisinin geçer not vermesi gerekiyor. Dolayısıyla yatırım yapılabilir seviyedeki kredi notu ülkelerin daha geniş yatırımcı havuzuna ulaşımını olanaklı kılıyor. Bu nedenle darbenin hemen ertesinde Erdoğan’ın S&P’ye dönük tepkisi aslında ardında yabancı sermaye girişlerinin durmasına dönük daha derin bir endişeyi barındırıyor.

Hiç kuşku yok ki, ekonomide darbe teşebbüsünün ve sonrasındaki temizlik operasyonlarının artçı şoklarını bir süre daha hissedeceğiz. Darbe sonrasında sermaye çıkışlarının alarm verecek boyuta ulaşmadığı bir gerçek. Buradan yabancı fonlarla yapılan birebir temasların kısmen de olsa etkili olduğu anlaşılıyor. Bu da finansal derinliğin olmadığı, kurumsal işleyişin olgunlaşmadığı bir ortamda karşılıklı teminatlarla, ahbap-çavuş ilişkisiyle yürüyen yatırım ilişkilerinin ne denli belirleyici olduğunu bir kez daha gösteriyor. Mehmet Şimşek, Ali Babacan gibi yurt dışı yatırımcılarla köprü işlevi gören figürlerin neden AKP iktidarı açısından vazgeçilmez olduğunu da. Böylesi ekonomilerde sert dalgalanmaların kaçınılmaz olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Yabancı fonlar halen durumu diken üstünde izliyor ve muhtemelen kontrollü çıkış stratejileri üzerinde çalışıyor. Zira, yaşanacak bir panik ortamında yabancı yatırımcının en az yerli yatırımcı kadar, hatta daha fazla zarara uğrayacağı bir gerçek.

Bundan böyle Türkiye ekonomisi küresel dinamiklerden ziyade iç dinamiklerin ön plana çıktığı bir seyir izleyecek gibi görünüyor. Birbiri ardına yaşanan terör saldırılarının, bölgedeki savaş ve göç dalgasının üstüne gelen darbe teşebbüsü tarafsızlığı halihazırda fazlasıyla sorgulanan yargı mekanizması başta olmak üzere ülkenin kurumsal yapısına dönük güvensizliği hat safhada arttırdı. Kamu kurumları ve özel sektörde kümelenen cemaatin devlet kademesinde işe alım, atama ve yükseltmelerde oynadığı belirleyici role bugüne değin kulağını tıkayan hükümet darbe sonrası geniş çaplı bir operasyona soyunmuş durumda. Önümüzdeki günlerde cemaat mensuplarının tespiti ve tasfiyesi amacıyla başlatılan sürecin ne yöne evrileceğini hep birlikte göreceğiz. Ama bugün yaşanan kaosun muhaliflerin tasfiyesi için elverişli bir ortam yarattığı da bir gerçek. Bunun ötesinde iktidar partisinde koltuk arayışındaki farklı kesimlerin karşılıklı ihbarlarla kendilerine alan açmaya çalıştığına da şahit oluyoruz.

Bütün bu gelişmeler dışarıda Türkiye’ye dönük siyasal istikrarsızlık algısını güçlendirir nitelikte. Siyasi krizin ekonomik bir krize evrilmesiyle ardındaki kitle desteğinde erozyon yaşayabileceğini düşünen iktidar partisi ise bu dönemde özellikle dışarıya dönük daha pozitif bir resim verme kaygısına girmiş görünüyor. Birbiri ardına Cumhurbaşkanı ve Başbakanın yabancı televizyonlara verdiği röportajlarda laik kesimi de kapsayan bir birliktelik mesajı dikkati çekiyor. Zira, Batı dünyasında Türkiye’de “laik”, parlamenter rejimin tasfiyesine dönük artan hassasiyetin giderek AKP hükümetini yalnızlaştırdığı ve bu durumun da kısa vadeli yabancı sermaye girişlerine dayalı mevcut ekonomik modelin sürdürülmesini imkânsızlaştıracağı düşünülüyor.

Darbe girişimi ile artan siyasi istikrarsızlığın olumsuz etkileri bir yana, Türkiye ekonomisinin halihazırda büyük zorluklarla karşı karşıya olduğu görülüyor. Sanayi üretimi, yılın ilk çeyreğinde ortalama yüzde 4.8 büyüme kaydetmişti. Yılın ikinci çeyreğinde ise sanayi üretiminde büyüme hızı yüzde 2.5 seviyesine geriledi. Perakende satışlara baktığımızda ise yılın ilk çeyreğinde yüzde 4 olan yıllık büyüme hızının ikinci çeyrekte yüzde 2.1 seviyesine gerilediği görülüyor. Temmuz ayı verileri henüz elimizde değil ama orada daha kötü bir tablo ortaya çıkacağına şüphe yok. Krediler açısından da durum pek parlak değil. Geçtiğimiz yıl Temmuz sonu itibariyle bankalarca açılan kredilerde bir önceki seneye oranla yüzde 11 reel büyüme kaydedilmişti. Bu sene ise aynı dönemde yüzde 1 reel daralma yaşandığı göze çarpıyor.

Darbe girişiminin sonrasında hükümet ekonominin toparlanmasına dönük kimi tedbirleri hızlıca devreye soktu. Zira ekonomideki olumsuz gidişatın siyasi iktidarını zayıflatacak başlıca etmen olduğunu görüyordu. Erdoğan’ın Rusya seyahati ekonomide giderek büyüyen açmazı aşmaya dönük bir adımdı. Rusya ile uçak krizi sonrasında durma noktasına gelen ticari ilişkiler kısa sürede etkisini göstermiş, bu tablo hükümetin Rusya karşıtı söyleminde de belirgin bir yumuşama yaratmıştı. Bu duruma ihracat performansındaki genel zayıflık da eklenince bilanço ağırlaştı. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerine göre Temmuz ayı itibariyle ihracat bir önceki yıla oranla yüzde 20 dolayında azalırken, Türkiye’nin önemli ticari partnerlerinden olan Rusya’ya ihracatı yüzde 60 seviyesinde gerilemişti.

Rusya krizinin ekonomik bilançosunu kabartan başlıca etken ise turizm sektörüne vurduğu darbe oldu. Birbiri ardına gerçekleşen terör saldırıları ile ancak adrenalin tutkunlarının göze alabileceği bir tatil alternatifine dönüşen Türkiye halihazırda turizmde zorlu bir dönem yaşamaktayken, bir de Rusya ile ilişkilerin bozulması işin tuzu biberi oldu. TÜİK verilerine göre Haziran ayını da kapsayan yılın ikinci çeyreğinde turizm gelirleri yüzde 35.6 oranında azalarak 5 milyar dolar seviyesinin altına geriledi. Yine, Haziran ayı itibariyle ülkeye gelen turist sayısı bir önceki yıla göre yüzde 41 oranında azalırken, Rus turist sayısı ise yüzde 87 dolayında düştü. Dış turizm gelirlerinin böylesine gerilediği bir ortamda bir de memur izinlerinin iptali nedeniyle yerli turist de elini ayağını çekince Çeşme, Bodrum gibi gözde turizm merkezlerinde otellerin doluluk oranları yüzde 25’ler dolayına geriledi. Erdoğan’ın Rusya görüşmeleri bu tabloyu ne kadar değiştirir şimdiden söylemek kolay değil. Kısmi bir rahatlama yaratacaktır elbet, ama özellikle turizm gelirlerinin önümüzdeki aylarda da geçmiş seneleri yakalaması oldukça zor görünüyor.

Erdoğan’ın geçmişten bu yana faizler konusundaki “duyarlılığı” biliniyor. Bu duyarlılık kimi zaman gönülden bağlı olduğu piyasa ekonomisinin gerçekleriyle uyuşmayacak altı boş çıkışlar yapmasına neden olsa da seçmen tabanında olumlu karşılık buluyor. Özellikle ekonominin yavaşladığı ve kredi hacminin daraldığı bir dönemde Erdoğan’ın işin bu tarafını es geçmesi beklenemezdi elbet. Erdoğan Rusya gezisi dönüşünde ayağının tozuyla bankacılık sektörüne sert sözlerle yüklenerek önce kredi faizlerini aşağı çekmelerini istedi, sonrasında ise geri çağrılan kredilerle ilgili uyarıda bulundu. Bu açıklamanın hemen ardından BİST bankacılık endeksi yönünü aşağı çevirdi. Akşam saatlerinde ise kamu bankaları ve bazı özel bankalar konut kredisi faizini aylık yüzde 1’in altına çektiğini açıkladı.

Merkez Bankası da Erdoğan’ın faiz konusundaki çıkışlarına eşlik etti. Para Politikası Kurulu darbenin hemen ardından faiz koridorunun üst bandını 25 baz puan indirdi. Bunu Ağustos ayının sonlarında gelen bir diğer 25 baz puanlık indirim izledi. Böylece Mart ayından bu yana gecelik borç verme faizi yüzde 10.75’ten 8.5’a gerilemiş oldu. Yine geçtiğimiz haftalarda Türk Lirası zorunlu karşılık oranlarında 50 baz puan indirime gidildi. Böylece kredi hacminin genişletilmesi adına merkez bankası kararlılığını bir kez daha vurgulamış oldu.

Bu yıl içerisinde Erdem Başçı ile yolların ayrılmasında etkili olan nedenlerin başında Başçı’nın faiz indirimleri konusundaki temkinli tutumu geliyordu. Başçı uluslararası piyasalardaki istikrarsızlık nedeniyle büyük faiz indirimlerine yanaşmıyor, kurun ateşini körükleyebilecek sert hareketlerden kaçınıyordu. Yine batık kredilerdeki yükselişi izleyerek kredi hacminin kontrollü bir şekilde genişletilmesini önemsiyordu. Murat Çetinkaya ile birlikte ipler tümüyle Erdoğan’ın eline geçmiş görünüyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde faiz indirimlerinin devamı beklenebilir. Elbette uluslararası piyasalar elverdiği ölçüde.

Yönümüzü son dönemde Türkiye ekonomisinin kalbi haline gelen konut piyasasına çevirdiğimizde ise bugüne kadar süren yukarı yönlü trendin yönünü aşağı doğru çevirmeye başladığı anlaşılıyor. TÜİK tarafından açıklanan Haziran ayı konut satışlarına baktığımızda geçtiğimiz yılın aynı dönemine oranla yüzde 4 oranında gerileme göze çarparken, ipotekli konut satışlarında yüzde 10 düşüş yaşandığı görülmekte. Yeni açıklanan Temmuz verileri ise (ayın ikinci yarısında yaşanan olağanüstü gelişmeler gözetildiğinde pek sağlıklı bir gösterge olmamakla beraber) çok daha büyük bir daralmaya işaret ediyor. Temmuz ayında emlak satışlarında yaşanan daralma yüzde 15’i bulurken, ipotekli konut satışlarındaki daralma yüzde 22.8 seviyesine ulaşıyor. 81 bin 243 konut ile Temmuz ayı satışları 2013 Ekim ayından beri görülen en düşük sayıyı ifade ediyor. Şunu da belirtelim ki, özellikle ipotekli satışlar doğrudan kredi faizleri ile bağlantılı bir seyir izliyor. Bu durum ekonomiyi özellikle konut piyasası üzerinden okumayı seven Erdoğan’ın faizler konusundaki hassasiyetini anlamamızı kolaylaştırıyor.

Bankalarca açılan emlak kredilerine uygulanan ağırlıklı ortalama faiz oranına baktığımızda 2013 yılı Haziran ayında yıllık yüzde 8.30’lara kadar gerileyen faiz, bu yılın Şubat ayında yüzde 14.5 seviyesine tırmanmış, sonrasında küresel piyasalardaki olumlu havanın da etkisiyle yüzde 13.7 seviyelerine gerilemişti. Uzunca bir süredir Erdoğan bu oranın yüzde 9 seviyesine çekilmesini istiyordu. Bankaların Erdoğan’ın konuşmasına verdiği cevap henüz bu seviyenin çok uzağında. Kaldı ki, Erdoğan’ın kullandığı “sürümden kazanma” söylemi bankalar söz konusu olduğunda daha büyük felaketlerin de hazırlayıcısı olabiliyor.

Bugün bankacılık sisteminde açılan kredilerin mevduatlara oranına baktığımızda bu oran halihazırda yüzde 117 seviyelerine varmış durumda. ABD’nin 5 büyük bankasında ise bu oran ortalama yüzde 70 seviyelerinde seyrediyor. 2013 yılında Başçı bu oran yüzde 112 seviyelerine vardığında veriyi yakından izlediklerini belirtmişti. Gözüken o ki peşini bırakmışlar. Yine kredilerin takibe dönüşme oranında da istikrarlı bir yükseliş göze çarpıyor, 2014 yılı sonunda yüzde 2.8 seviyesinde iken, 2015 sonunda yüzde 3 seviyesini aştı ve son aylarda yüzde 3.2 seviyelerine ulaştı. Dolayısıyla, bankacılık sektörüne dair ana göstergeler kredilerde kontrolsüz bir genişlemenin yıkıcı sonuçlara yol açabileceğini gösteriyor. Kısa vadeli siyasi arayışlar uğruna kredi balonunu pompalamak uzun vadede içinden çıkılması çok daha zor bir ekonomik krizi tetikleyecektir.

Kısaca özetlersek içinden geçtiğimiz süreçte Erdoğan’ın en büyük şansı uluslararası konjonktür. Fed içerisindeki güvercin eğilim ağır bastığı sürece uluslararası piyasalardaki dolar bolluğu sıcak parayla fonlanan ülke ekonomisini ağır aksak da olsa taşımaya devam edecektir. Rüzgâr tersten esmeye başladığında ise Türkiye zincirin en zayıf halkalarından biri olarak öne çıkacaktır. Buna hiç şüphe yok. Diğer yandan darbe girişimi siyasi istikrarsızlığı arttırmakla birlikte uzun zamandır masada olan kıdem tazminatının fona devredilmesi, zorunlu bireysel emeklilik doğrudan emekçinin cebine uzanan politikaların uygulamaya geçirilebileceği bir zemin de yarattı. Son dönemde büyük sermaye çevreleriyle yaşanan yakınlaşmanın bu zeminde ilerletilmesini bekleyebiliriz. Önümüzdeki süreç emekçiler açısından büyük zorluklar içermekle birlikte Erdoğan açısından yeni ittifaklar oluşturmak için önemli fırsatlar barındırmaktadır. Bir yandan darbe gecesi yaşananlarla terörize olmuş, korku içerisindeki emekçi yığınları, diğer yanda Erdoğan’ın ardında sıralanmış muhalefet liderleri ve sermaye çevreleri. Emekçilerin geçmişte kazanılmış haklarının tasfiyesi için bundan büyük imkân olamaz. İşçi sınıfı örgütlerinin gözünü ipteki cambazdan alıp bu gerçeklerle yüzleşmesinin zamanı geldi de geçiyor.

Dipnot

1. ABD Merkez Bankası

15 Temmuz ve faşist diktatörlük inşasında adımlar

Kadir Yalçın

Araya 15 Temmuz Darbe Girişimi girince, çok değil 2016 yılı başı, hatta yaz başının gündemi ve hemen tümü fiyaskoya yol açan Erdoğan/AKP yönetiminin yönelim ve politikalarıyla –tıkanıklıktan küçümsenmeyecek bir bölümü değiştirilmek durumunda kalınan, ancak darbe fırsata çevrilerek eklenen yenileriyle– bugünküler arasında, öncekilerin bazıları zor hatırlanır olsa bile, bir süreklilik olduğundan şüphe duyulamaz.

Hemen bir ikisi örnek verilmek gerekirse, birinci olarak, zaten kötürümleştirilmiş sosyal güvenlik sistemi bütünüyle devre dışı bırakılarak işçi ve emekçilere önceden de bireysel sigortacılığın dayatılması gündemdeydi, ancak şimdi “BES” adıyla bu yeni “sistem” yasalaştırılıp uygulamaya konulmuş bulunmaktadır. Ve ikincisi, 2015 sonuyla 2016 başının önemli bir gündem maddesi durumundaki 657 sayılı yasanın değiştirilmesi yoluyla bir istihdam biçimi olarak iş güvenceli “devlet memurluğu”nun kaldırılması henüz hayata geçirilmek için “ısıtılmak” üzere tartıştırılmaktayken, bugün “darbecilerin ayıklanması” gerekçesine dayandırılmış OHAL açığa almalarıyla fiilen ve yine OHAL KHK’sıyla yeni işe alınacakların yalnızca sözleşmeli istihdamıyla geleceği de bağlayarak uygulanmaya başlanmıştır. Bunun 657 sayılı yasanın geçersizleştirilmesi demek olduğu kuşkusuzdur.

Demokratik hak ve özgürlüklerin durumu ve hükümetin bunlar karşısındaki tutumu bakımından da durum farklı değildir.

Muhalif olanları hedef alan ciddiye alınmazlık edilemeyecek engellemeler ve kısıtlamalar olmakla birlikte siyasal partiler hâlâ varlıklarını ve faaliyetlerini sürdürmekteydiler, şimdi de sürdürmektedirler, kapatılmamış, faaliyetleri bütünüyle olanaksızlaştırılmamıştır. Ancak yönetici ve üyelerine yönelik gözaltı ve tutuklamalar, örgüt binalarına yönelik baskınlar, faaliyetlerine yönelik çıkarılan zorluk ve yasaklamalar azalmamakta, ama artmaktadır. Burada, izlenen politikanın sürekliliği bakımından HDP ve parlamenterlerine yönelik yaklaşımı anmak gerekir. Bombalanan TBMM faaliyetlerine katılıp Meclis’i savunarak ve diğer üç partiyle birlikte ilk gün ortak imzalı karşı bildiri yayınlayarak “FETÖ” ve darbe karşıtlığı “sınavı”ndan başarıyla geçmesine rağmen HDP darbeyi hedef aldığı ileri sürülen birlikte etkinliklerden dışlanmakla kalınmamakta, ama önceden dokunulmazlıkları kaldırılmış olan vekillerinin soruşturulması sürdürülmekte ve haklarında “terör propagandası”ndan cezalar istenmektedir. HDP’nin hedef alınması politikası devam etmektedir.

Örgütlenme özgürlüğü, sendikal alanı da kapsayarak ele alındığında, evet, sendikalar kapatılmadıkları gibi, faaliyetleri de yasaklanmamıştır; ancak sendikal örgütlenme ve mücadelenin önüne konulan 15 Temmuz öncesinin fiili engelleriyle kısıtlamalar sürdüğü gibi yanlarına yenileri eklenmiştir. Şimdi grev ve direnişlerin yaşandığı işyerlerinde kapitalistler ve üstü örtülü bile olmadan onların çıkarlarını savunmakta sakınca görmeyen “güvenlik güçleri” “OHAL var” diyerek işçilerin her türlü sendikal örgütlenme ve hak eyleminin karşısına dikilmektedir. İlan edilirken, “OHAL’in halkı değil FETÖ’cü darbecileri” hedef aldığı ve alacağı ileri sürülmüştür; ancak uygulama, OHAL’in, egemenliklerini ve genel çıkarlarını garanti etmesinin yanında kapitalistlere tanınan ilave kolaylık ve teşviklerin uygulanışını sağlamaya yönelik kurgulandığı, ama işçi ve emekçilerle örgütlenmelerini, hak ve eylemlerini hedef aldığını kanıtlamaktadır. Dershanelerin kapatılmaları sürecinde örgütlenen ve üyeliğinin Cemaat bağlantısına kanıt gösterilerek bütün üyeleri önce açığa alınıp ardından gözaltı ve tutuklamaların konusu edildiği Aktif-Sen ve bağlı sendikalarına yönelik kapatma ve tutuklamaların, darbe-Cemaat ilişkisi gerekçesiyle anlaşılırlığı ileri sürülebilir. Ancak yüzlerce Eğitim-Sen, SES, BES… gibi bağlı sendikalarda örgütlü KESK üyelerinin açığa alınmalarıyla bir kısmının gözaltına sevk edilmelerinin muhalif bilinen örgütlü emekçiler ve örgütlerinden kurtulma, hiç değilse emek ve emek örgütlerinin zayıflatılmalarının amaçlanmasından başka hiçbir anlaşılır gerekçesi gösterilemez. Öte yandan, anlaşılırlık iddia edilebilsin edilemesin, suçun şahsiliği ve kanıtlanmamış suç varsayılamayacağı ilkeleri burjuva içeriğiyle hukukun üstünlüğü yüceltisinin dayanaklarındandır; ve başta devlet dairelerinde çalışan kamu emekçileri olmak üzere, darbe ve darbecilerle bağlantısı somut delillerle suçlanamayan sendikalı ya da sendikasız emekçilerin “delil” kabul edilen “Bank Asya’ya para yatırma” ya da “Aktif-Sen’e üyelik” gibi gerekçelerle görevden el çektirilmeleri ya da işten çıkarılarak gözaltına alınıp tutuklanmaları, emeğin örgütlülük ve haklarını hedef alan açık bir saldırı olmanın yanında burjuva hukukuna da aykırıdır.

İfade özgürlüğü, özellikle düşüncenin yayılmasını kapsayacak şekilde basın ve toplantı ve gösteri özgürlükleriyle birlikte alındığında, durum, unutulmadıysa, 15 Temmuz öncesinde hiç de iç açıcı değildi. Tabii ki, bireyler ve tüzel kişiler olarak başta siyasal partiler olmak üzere sendikalar ve dernekler… gibi kurumlar belirli konularda görüşlerini açıklayabiliyor, bunları basın açıklama ve toplantıları ve mitingler düzenleyerek kamuya mal etmeye çalışıyor, basım yayın organları bu açıklamaları basabiliyor ve gazeteci, yazarlar düşüncelerini köşelerinde dile getirebiliyor, muhabirler çeşitli konuları haberleştirerek medyada yayınlayabiliyorlardı. Ancak kısıtlamalar, giderek para ve vergi cezaları, soruşturmalar, Zaman örneğiyle kayyuma devretmeler, İMC örneğiyle TürkSat platformundan çıkarılma ve önce Ahmet Şık’la Nedim Şener, sonraysa Can Dündar’la Erdem Gül örneklerinde olduğu gibi bedeli hapis cezaları olan habere/gazeteciliğe konan engellerle önce oto-sansür ve giderek hemen her konuda konan yayın yasaklarıyla sansür basın özgürlüğüyle birlikte ifade özgürlüğünü güdükleştirdikçe güdükleştirirken, Cumhurbaşkanı’ndan başlayarak ülke yönetiminde bulunanların kendilerine –kuşkusuz izledikleri politikalara– yönelik beğenmedikleri her eleştiriyi hakaret sayarak açtıkları davalarla cezaevleri doldurularak “kanun yoluyla” ifade özgürlüğü kuşa döndürülmekteydi. Ortalama yurttaşlar ve gazeteci/yazarlarla aydın ve sanatçılar kadar, dokunulmazlıklarının kaldırılması aracılığıyla kürsü dokunulmazlığı kapsamındaki ifade özgürlüğünün sınırlanmasının örnek kanıtı rolü oynatılan milletvekillerine getirilen kısıtlamalar da bu kapsamdadır ve üstelik temsili nitelikleri dolayısıyla sadece kendi görüşlerini açıklamakla kalmayıp binlerce seçmenin de düşüncelerine tercüman olan vekillerin kısıtlanmalarının sadece kendilerini değil ama doğrudan halkı da hedef aldığı tartışmasızdır.

15 Temmuz sonrasında, şimdi, ifade ve basın özgürlüğü bakımından daha iyi bir durumda olduğumuzu ileri sürmek herhalde olanaklı değildir. Gerçi hem Cumhurbaşkanı ve hem de Başbakan, darbe karşıtlığının “birlik ve beraberlik” koşullarını gözettiklerini ve kendilerine yönelik eleştirilerle ilgili olarak açtıkları hakaret davalarını geri çektiklerini açıklamışlardır. Ancak bu “geri çekmeler”in başlıca CHP ve MHP liderleri ve yakın arkadaşlarının eleştirilerine ilişkin davaları ilgilendirdiği, ama örneğin HDP yönetici ve vekilleriyle, H. Aygün gibi kişilere karşı açılmış davaları kapsamadığı biliniyor. Sorunun ifade özgürlüğüne saygı ve bu özgürlüğün savunulması olmadığı, ama eski, beğenilmeyen kişilerinin beğenilmeyen düşüncelerine saygı gösterilmemesi tutumunun sürdürüldüğü ortadadır. Sadece kişilerle sınırlı da değildir bu tutum ve beğenmediğinde, “en yüksek” mahkemenin herkesi ama en çok da düzenin “başı” ve başlıca temsilcisi Cumhurbaşkanını bağlaması gereken kararı olan kurumsal düşüncesine saygı göstermemeyi de kapsamaktadır.¹ Erdoğan aynı şeyi, en az iki kez ülkeden ülkeye ilişkilere de yaymış ve Almanya ile ikili ilişkileri içinden çıkılmaz hale getirmek üzere iki müdahalede bulunmuştur. Birincisi, kendisine hakaret ettiği iddiasıyla bir Alman hakkında yargılama istemesiyken, ikincisi 15 Temmuz sonrası Almanya’da düzenlenen “darbe karşıtı” mitinge telekonferans yoluyla katılmasına karşı karar açıklayan Alman yargısına da saygı duymadığını açıklamış olmasıdır.

Erdoğan/AKP yönetimi kişisellik ve her şeye karar vermek ama sorumluluk yüklenmemek (sorumsuzluk) ya da hesap sorulmazlık/vermezlik ilkesini içişlerine karışma boyutuna vardırarak başka ülkelere kadar yayarken, ülke içinde de 15 Temmuz sonrası, ifade ve basın özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar azalmamış, artmıştır. CNN’nin H. Fırat’la yaptığı ve Erdoğan’ın “meydanlara çıkın” çağrısının halka (kuşkusuz en başta para-militer örgütlenmelerle taraftarlarına) ulaştırılmasını sağlayan yayını dolayısıyla bir yandan medya darbe önleyici rolüyle yüceltilirken, bir yandan da, FETÖ bağlantısı ileri sürülüp Zaman’la Taraf’tan başlayarak çok sayıda gazete ve TV kanalı kapatılmakla kalınmadı, haberciler, yazarlar ve program yapımcıları tutuklandı. Basın yayın organlarına yönelik “önlemler” Cemaat bağlantılı olanlarla sınırlı tutulsa, darbe nedeniyle yine de anlaşılır denebilirdi; ancak böyle olmadı. 15 Temmuz öncesinden örneğin İMC ve Özgür Gündem başta olmak üzere Kürt basın yayın organlarına yönelik alınan önlemler gevşetilmediği gibi, darbeden yaklaşık bir ay sonra Özgür Gündem mahkeme kararıyla “geçici olarak” kapatıldı ve gazete bürosunda bulunanlar darp edilerek “içeri” buyur edildi, yazarları evleri basılarak aranır oldu. Zaten cezalarla boğuşmak durumunda bırakılan işçi basınından üç haberci Diyarbakır’da bir patlamayı haberleştirmeye çalışırken “terör” bağlantısı ileri sürülüp gözaltına alındı. Kapatılan gazete ve TV kanalları arasında “kurunun yanında yaş da yanar”la izah edilebilirlik sınırlarını aşan çok sayıda muhalif yayın organı –örneğin Kocaeli’nin muhalif yayınlarının çoğu– bulunuyor. Hürriyet’te çalışırken şimdi Birgün’de yazan B. Mumay’la yine Hürriyet muhabiri Arda Akın’ın 15 Temmuz ertesinde Zaman vb. yayın organlarında çalışan/yazanlarla birlikte gözaltına alınmaları, tepkiler üzerine bırakılmalarının ardından, A. Akın’ın son günlerde bu kez tutuklanması, tutuklamaların darbe girişimiyle somut ilişkilerinin delillendirilip kanıtlanması önemsenmeden, Cemaat bağlantılı olan ya da böyle varsayılan bütün medyada çalışan ve yazan, program yapan… hemen herkesi kapsaması herhalde ifade ve basın özgürlüğü kapsamında varsayılamaz. Tümü, basın özgürlüğünün sınırlarının giderek daraltılmakta olduğunun göstergeleridir.

İfade özgürlüğüne basın özgürlüğü üzerinden konan kısıtlamalar kadar toplantı ve gösteri özgürlüğünün engellenmesi üzerinden konan kısıtlamalar da, 15 Temmuz öncesinde görmezden gelinerek ihmal edilebilir değildi. Hatırlansın; yalnızca kentlerin sokağa çıkma yasakları ve hareket eden bütün canlılarıyla birlikte hedef alındığı, amansız Kürt Savaşı’nın sürdürüldüğü hemen bütün coğrafyayı kapsayan “harekât bölgeleri”nin ilan edildiği ülkenin üç ya da dörtte birinde değil, ama tüm ülkede toplantı ve gösteri özgürlüğünü kullanarak sokağa ve meydanlara çıkmak başlı başına bir meseleydi. Neredeyse tazyikli su ve zehirli gazla dağıtılmaktan kaçınılan gösteriler yapılamamakta, yapılmak üzere izin alınanlar da yüksek risk taşımaktaydı. 2015’in ikinci yarısından itibaren hemen hemen Suriye kadar rahat ettiği Türkiye’de, polisin de uzun süre ses çıkarmayıp hatta kolaylaştırıcı rol üstlendiği IŞİD bağlantılı bombalama ya da canlı bombaların hedefi olmamış HDP ya da başka muhalif kesimler tarafından düzenlenen miting yok gibiydi. 2015’in Adana, Mersin ve Diyarbakır HDP Mitingleriyle, 20 Temmuz Suruç ve 10 Ekim Ankara Barış Mitingi bunlardan ilk akla gelenlerdir. Bombalar ve “güvenlik zaafı” dolayısıyla konulmuş fiili kısıtlamaların yanı sıra çok bilinen İstanbul-Taksim’e konan “meydan yasağı”na bağlanarak izin verilmeyen 1 Mayıs Mitinglerine konan yasaklamalar, toplantı ve gösteri özgürlüğüne konmuş yasal kısıtlamanın şüphesiz tek örneği değildi. Çevre felaketine neden olacak maden protestolarının gerçekleştiği Cerattepe ile ilgili olarak Artvin merkezde düzenlenmek istenen mitinge de izin verilmemişti. Toplantı ve gösteri özgürlüğünü sınırlayıp güdükleştirici yasakçı uygulama, hatta 301 madencinin göz göre göre katledildiği maden faciası dolayısıyla Soma’da düzenlenecek mitinge izin verilmemesine kadar genişletilmişti. Başlangıçta gençlerin hak talepleri ve protestolarını ifade etmek üzere düzenlemek istedikleri gösteri ve toplantılara yönelik olmakla öne çıkan gazlı/tazyikli sulu polis müdahaleleri, giderek, Artvin-Cerattepe’de çevrecileri, sosyal ve iktisadi talepli sendikal hak eylemleriyle işçi ve kamu emekçilerini de hedef alır olmuş, “dikensiz bir gül bahçesi” amaçlanarak, çeşitli katmanlarıyla emekçi halkın toplantı ve gösterileri genel olarak hedef tahtasına konmaya başlanmıştı.

15 Temmuz Darbe Teşebbüsü, iktidar odaklı olsa ve önce darbe püskürtülerek iktidarın korunması, sonra giderek de sağlamlaştırılmasını platform edinse de, toplantı ve gösteri özgürlüğüne yönelik yasakçı politika ve uygulamada bir “gedik” açılmasına neden oldu. Erdoğan, darbenin önünün alınıp iktidarının sağlamlaşmasının yolunun, başlıca para-militer örgütlenmeleriyle taraftarlarının ve kuşkusuz onların halk içinde mevzilenmiş olmalarına dayanarak MHP tabanının bir bölümünün de katılımıyla sürükleyecekleri geniş AKP tabanı ve giderek halkın tankları ve silahlarıyla darbecilerin etkinliğinin engelleyicisi olarak sokağa ve meydanlara çağrılmasından geçtiğini bilmekteydi –öyle örgütlenmişti– ve “meydanlara” çağrısını yaptı. CHP tabanının belirli bir bölümüyle partisizlerden de katılımla gerçekleşen meydanlara akış darbenin püskürtülmesinin küçümsenmez bir etkeni oldu ve başlıca kentlerin başlıca meydanları günler boyu kalabalıklarca dolduruldu. Yönü, iktidarın tutulmasını istediği yönle uyumlu olmasıyla belirlenen, Erdoğan’ınkinden farklı olmayan belirli amaçlara sahip, başlıca talebi ve platformu belirli bir –“FETÖ’cü”– darbe karşıtlığı olan, ancak darbe karşıtlığının demokrasi taraftarlığıyla bire bir örtüşmediğini kanıtlamak üzere en coşkulu biçimde ileri sürülen talepleri arasında –kısasa kısasçı, ibret-i müessireci içeriğiyle– geçmişte kalmış “idam” talebi de bulunan özgürlük ve demokrasiyle ilişkisiz çerçevesiyle olsa bile, toplantı ve gösteri özgürlüğü, neredeyse bir sınırlama olmadan kullanılıyor göründü. Meydanların doldurulması “yukarıdan” talep edilmişti, ancak çoğu kentte parasız ulaşım ve yemek dağıtımıyla kolaylaştırılıp cazip kılınsa bile, “hazır kıtalar halinde” taşınmalarına, öğrencilere ve devlet işletmeleri ve yandaş patronlarca işçi ve emekçilere zorunlu kılınmasına gerek kalmadan, “aşağıdan” da hazır arzla sağlanabilmişti. “Demokrasi nöbeti” adı takılan meydanlara çıkmalar, resmi törenler türünden değildi.

Sonra, toplantı ve gösteri “hakkı”nın bu yasaksız kullanılışı, İstanbul ve İzmir’de düzenlenen CHP Mitinglerini de kapsadı. Burada önemli olan, yılların yasaklı meydanı Taksim’in de, “demokrasi nöbetleri”nin ardından CHP’ye de açılması olurken, bununla kalınmadı, İstanbul’un ilçeleriyle İzmir ve Diyarbakır’da HDP de mitingler düzenleyebildi. Burada tersi eğilim, “nöbetler”, CHP ve HDP mitinglerinin tümü darbe karşıtlığı platformunda düzenlenir ve yasaklanmaları koşullara uymayacağı gibi, darbe-demokrasi ilişkisi üzerinden kurulan paralelliklerle Erdoğan/AKP yönetiminin bütün darbe karşıtı “halkçı-demokratik” söylemlerini geçersizleştirecek ciddi bir malzeme oluşturacağı için bundan kaçınılırken, işçilerin sendikal eylemlerine izin verilmemesi, ama yalnızca kapitalistlere eskilerine ilaveten yeni olanaklar sunulmasıyla yetinilmesinde ortaya çıkmıştır. Patron karşısında direnen işçilerin işletmenin kapısı önünde bile beklemelerine olanak tanınmamış, işçilerin hemen tüm sendikal eylemlerine yönelik yasakçı uygulamanın en son örneği olarak greve çıkan Petrol-İş’te örgütlü Gemlik Gübre işçilerinin yürüyüşü OHAL gerekçesiyle engellenmiştir. İktidarca öngörülüp çağrısı çıkarılmamış, platformu ve talepleriyle iktidarın izlemekte olduğu politikalarla uyumlu olmayan toplantı ve gösterilerin “beğenilmezler” kategorisinden sayılıp düzenlenmelerinin özgürlük kapsamında görülmemesinin bir başka önemli örneği, 10 Ekim Ankara Barış Mitingi’ne yönelik katliamın soruşturmasının savsaklanması, –Roboski bombalanması bile “FETÖ”ye yıkılma yoluna gidilirken– kesin olan “istihbarat zaafı” ve saldırının kolaylaştırıcısı içerikli polis “önlemleri” ve sorumlularının soruşturulmak, gözaltına alınmak ve tutuklanmak bir yana iddianame hazırlığının bile kapsamına alınmamasıdır.

Toplantı ve gösteri hakkının kullanımında kısıtlama ve yasakçılıkta ulaşılan son nokta, Gaziantep’teki düğüne yönelik IŞİD bombalamasının protestosu kapsamında AKP’nin başını çektiği “milli birlik ve beraberlik” mitingleri tamamen serbestken, İstanbul’daki protestonun düzenleyicisi olan emek ve demokrasi güçlerine polis tarafından “hükümete karşı slogan atmayın müdahale ederiz” “uyarısı”nda bulunularak, serbest olanla yasak olanın sınırının net olarak çizilmesiydi. Demokrasi lafı edilse bile yasakçılık sürmekteydi!

15 Temmuz sonrasında da ibresi olumlu yönde hiç oynatılmayan Kürt halkı ve Kürt hareketine karşı izlenen yok sayıcı ve dışlayıcı politika ve yaklaşım zaten sürdürülmekteydi ve darbeye karşı birkaç miting düzenlemesi dışında, darbe karşıtı tutumuna rağmen, ilk ortak bildiri bir yana, HDP zaten baştan beri “karşıda” varsayılıyordu. Giderek “FETÖ ile PKK”yı önce benzeştiren ve giderek özdeşleştiren, “ortak amaçları” ve “birbirine geçişleri” üzerine yürütülen propagandaya ağırlık verildi. Ve darbe teşebbüsünün ardından ancak bir ay geçmişken, Erdoğan/AKP yönetimi, Kürt hareketine yönelik olarak ikinci cepheyi açtı. Kaldırılan dokunulmazlıkların ardından soruşturmalara hız verilir, ilk dava 5 yıllık ceza istemiyle Demirtaş’la Önder’e açılır ve Özgür Gündem kapatılırken, HDP’nin elinden toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı da alındı ve valilik Diyarbakır’da her türlü toplantıyla gösteriyi yasakladı. Lafın ötesinde pratikte ve eylemli olarak –sorunlu platformuyla– meydanların doldurulduğu “nöbetler”le de olsa adı anılan “demokrasi”nin fazlasının zarar olduğu anlaşılmış ve frene basılarak yeniden ve bütün haşmetiyle yasakçılığa dönülmüş olmalıydı! 15 Temmuz öncesi bombalama vb. türden fiili kısıtlamalar bir yana yasal olarak yasaklanmamış toplantı ve gösteri özgürlüğü, şimdi Diyarbakır’da “ikinci bir emre kadar” yasal olarak da yasaktır!

Demokratik hak ve özgürlükler ve kısıtlanmaları konusu şüphesiz ki üzerinde durduklarımızdan ibaret değildir. Uzatmaktan kaçınarak belli başlı üçüne daha değinmek, 15 Temmuz öncesi ve sonrasının sürekliliğe sahip tablosunu belirginleştirmek ve Erdoğan/AKP yönetiminin politika ve uygulamaları hakkında bir fikir vermek bakımından yeterli olacaktır.

Birincisi, inanç özgürlüğü ve laisizmdir.

15 Temmuz öncesi –tabii ki karşıtı olan inançsızlık özgürlüğünü de kapsayarak– inanç özgürlüğünün Sünni İslam inancına özgürlük olarak anlaşıldığı ve eğitimin dinden ayrılması kadar dinden ayrılmış devletin inançlar karşısında tarafsızlığı ve birinden diğerine yöneltilebilecek baskı ve dayatmaları geçersizleştirmenin garantörlüğü olarak laikliğin adım başı çiğnendiği bir “kültürel-ideolojik ortam”da yaşayorduk ve bu ortam kendi nesnel dayanaklarını durmaksızın geliştirmekteydi: Çamlıca’ya yapılmakta olan camiye ilaveten Taksim’e bir Selatin camii inşa edileceğinin en yüksek kattan duyurulması, Gezi Parkı yerine 31 Mart’ın “Topçu Kışlası”nın yeniden ve AKM’nin yerine “bizim sanat tarzımızı yansıtacak” medrese türü bir “merkez” yapılacağının yine aynı ağızdan ilanı, geleceğe dair planlardan sayılabilir. Ancak ortaöğrenim okullarının baştan aşağı İmam Hatipleştirilmesi yönünde atılan adımlar; İmam Hatiplerdeki öğrenci sayısı milyonu çoktan geçerken birçok okulun İmam Hatibe dönüştürülmesinin sürdürülmesi ve yüksek puanlarla girilebilen en gelişkin liselerin bile, İmam Hatip’ten gelme müdürler elinde, geleneksel etkinlikleri ve kızların etek giymeleri yasaklanırken, tarikat ve Türgem ve Ensar türü vakıfların –katılımı zorunlu kılınmaya çalışılan– toplantı ve konferanslarına açılması, erkek ve kız okullarının ayrılmasına girişilmesi… eğitim sisteminin dincileştirilmesinin göstçergeleri durumundaydı. Zorunlu kılınan din dersinin yanına (özellikle Anadolu’da ve büyük kentlerin “kenar mahalleleri”nde zorunlu kılınan) “seçmeli” yeni dini dersler eklenmişti. Gençlik “dindar gençlik” olarak yetiştirileceği ilan edilmişken, kürtaj ve sezaryen konulu dayatmalarla bedenleri üzerindeki söz hakları bile ellerinden alınmaya girişilen kadınlara ancak “türban özgürlüğü” reva görülmekte, yoksa bütün cinsel içerikli saldırılara açık oldukları ileri sürülmekte ve tecavüz davaları hemen istisnasız erkeklerin haklı çıkarılmasıyla sonuçlanmakta, Karaman ve Ensar Vakfı örneğindeki küçük çocuklara yönelik tecavüzlerin üstü örtülmekteydi. Laiklikte yeri olmayan din ve devlet işlerinin ayrılmayıp birleştirildiğinin kanıtı olan ve eskiden siyasal İslamcılarca suçlanan Diyanet İşleri, bir kez yönetimi ele geçirildikten sonra en gözde devlet kurumlarından biri haline gelmiş, siyasetin ta göbeğinde olan başkanının katılmadığı devlet işlerinin yürütülüşüne dair neredeyse hiçbir toplantı düzenlenmez olmuştu.

Aynı şekilde, devlet kadroları da dinci kadrolarla doldurulmuş, bunun için “çalınan” sınav sorularının önceden dağıtılması, “yandaşlar”ın düşük notlarla KPSS’lerde yüksek not alanların önüne geçirilmeleri vb. türünden her yol kullanılmıştı.

Şimdi, 15 Temmuz sonrasında, askeri ve sivil bürokrasi, bu şekilde yükseltilmiş kadrolardan temizlenmeye çalışılıyor ve yandaşlar arasından da tayin ve terfilerde “alnı secdeye değme”nin değil ama “liyakat”ın esas alınması zorunluluğu dile getiriliyor. Ancak hâlâ sorunlu görünse de, Erdoğan/AKP yönetiminin ihtiyaç duyduğu Ergenekoncularla ittifak ve CHP’yle “yumuşama” ve “yakınlaşma” dolayısıyla edilen laflar olmaktan ileri gitmedikleri, örneğin Su Bakanı’nın genel müdür atamaları için koyduğu “5 çocuk” şartından anlaşılıyor. Ve N. Kurtulmuş’un sözü edilen nedenle dile getirdiği “liyakat” konusu İslami Cemaatler ve sözcüleri arasında ciddi tepkilere yol açıyor ve FETÖ’nün cemaat olmadığı ve cemaat sayılarak devlet yönetiminin diğer cemaatlere kapatılmasının büyük yanlış olacağı üzerinde duruluyor.

Erdoğan/AKP yönetiminin güçsüzlüğü ve hedef (“FETÖ”) daraltarak yeni yakınlaşmalar ve ittifaklarla güç toplama tutumu izlemesi bir yandayken, ve bu, uygulanmayacak olsa bile “liyakat” türü konuların gündeme getirilişine neden olurken, hem de 15 Temmuz’dan üç gün sonra yinelenen ve fazla düşünülmeden ağızdan kaçırılmış gibi duran “kim ne derse desin Taksim’e cami ve Topçu Kışlası”nda ısrar bir yandadır. Üstelik “liyakat” lafları, sadece “5 çocuklu genel müdürlük” ölçütüyle değil, polis ve özellikle “özel harekât”ın tamamen ideolojik kriterlerle kadrolaştırılıp yapılandırılması, kuvvet komutanlıklarının MSB’ye bağlandığı orduda atamaların bakan tarafından ve şüphesiz siyasi saiklerle yapılmaya başlanması ve darbe girişimi sonrası memur alımının sözlü sınavla yapılacağının karar altına alınmasıyla da havada kalmaktadır.

İkincisi, işkence ve “kötü muamele” de içinde yaşam hakkıdır.

“Polis her yerde polistir” denecek ve en başta devlet ve “güvenlik güçleri” tarafından garanti edilmesi gereken insan bedeninin dokunulmazlığı ve bütünlüğü ve yaşama hakkının “kötü muamele”, işkence ile ortadan kaldırılması, hatta düpedüz katliamlara konu edilmesi savunulmaya çalışılacaktır, çalışılmaktadır. Örneğin “yandaş” medya, ABD’de, önce Güney Carolina ve ardından Minnesota’da polisin siyahları öldürmesini, Paris’te IŞİD saldırılarına OHAL de ilan edilerek sert karşılık verilmesi ve dinci saldırganların öldürülmeleriyle El Khomri iş yasasına karşı mücadeleye zehirli gazla saldırılmasını Türkiye’de işlenen cinayetlerin aklayıcıları olarak kullandı: “Her yerde böyle”! “Gezi’yi ekranlarından indirmeyenler, kendileri de gösterilere saldırıyor”!

Oysa daha Gezi’ye gelinmeden sorgusuz sualsiz öldürmeler sıradanlaştırılmıştı. İzmir’de “dur ihtarına uymadığı için” Baran Tursun, Hopa’da protesto gösterisinde atılan gaz bombaları nedeniyle kalp krizi geçiren emekli öğretmen Metin Lokumcu ve aynı yıl hava bombardımanıyla Roboski’de öldürülen 34 kişi Gezi öncesi yaşam haklarına kastedilenlerdendiler. Gezi’deyse, şüphesiz devletin en üst katından yönlendirilen ve sonradan “FETÖ”den tutuklanan dönemin İstanbul Valisi Mutlu tarafından uygulanan polis şiddetiyle ona yakın kişi öldürüldü, ülke çapında öldürülenlerin sayısı daha da fazlaydı. Eskişehir’de dövülerek öldürülen A. İsmail Korkmaz’ın katli geleceğin habercisiydi; Korkmaz, bazı “sivil”lerin polisle işbirliğiyle öldürülmüştü. Gaz kapsülüyle gözü çıkarılan, kolu bacağı ve diğer organlarından yaralanarak sakat bırakılanların sayısıysa yüzden fazlaydı. Üstelik öldürülenlerle ailelerine hiç acınmıyor, merhamet duyulmuyordu; küçük Berkin Elvan öldürülmekle kalınmamış, TV ekranlarından ailesine hakaret edilmişti.

Çocuklara, hatta 35 günlük bebeklere varıncaya kadar insanların öldürülmesinden hiçbir şekilde kaçınılmaması yalnızca Gezi’de görülmedi, ama “çözüm süreci”nden cayılıp savaşın yeniden başlatıldığı 2015 yazı sonrasının “sıradan olayları”ndan oldu. Varto’dan başlayarak, Cizre, Silopi, Silvan, İdil, Sur, Şırnak, Nusaybin gibi Kürt kentlerinde ilan edilen sokağa çıkma yasaklarıyla sürdürülen “kent savaşları”nda, aralarında hastaneye götürülmelerine izin verilmeyen çocuklarla yaşlıların da bulunduğu binlerce kişi öldürüldü. Bunlara, vücut bütünlükleri gözetilmeyip işkence yapılan, örneğin Şırnak’ta zırhlı aracın arkasına bağlanarak sürüklenen H. Birlik’le, Cizre’de yeterli güvenlik olmadığı gerekçesiyle hastaneye götürülmelerine rıza gösterilmeyip bodrumlarda yakılarak öldürülen çok sayıda kişi eklenmelidir. 15 Temmuz öncesi, yaşam hakkı bakımından durum vahimdir!

15 Temmuz sonrası tablonun değiştiğini kim ileri sürebilir? “Kürt Savaşı” gerekçesiyle insan öldürme sürmektedir. Ancak darbe girişiminin hemen ertesinden başlayarak, şimdi öne çıkan ve devletin resmi ajansı durumundaki AA tarafından fotoğraflarının servis edilmesine bakıldığında neredeyse övünüldüğü anlaşılan, işkence ve “kötü muamele”dir. Gözaltına alınıp tutuklanan, fotoğrafları yayınlanmış bütün darbecilerin perişan halde oldukları ve sadece kaba dayak değil, ama ciddi işkenceden geçirildikleri görülmektedir. Anlı şanlı generaller ağzı yüzü darmadağın edilip morartılmış halde karşımıza çıkmakta, bir yaverinse sargılar içindeki göğsüyle el ve kolları, kaburgalarıyla en azından parmaklarının kırıldığına işaret etmektedir. Ordudan atılmış olsalar bile hiç merhamet gösterilmeyen generallere ve işkence ve “kötü muamele” reva görülürken, en son, iki gün sonra bırakılacak olsalar bile, kapatılan Özgür Gündem Gazetesi’nin gözaltına alınan çalışanlarının tümünün darp edilerek işkenceye tabi tutulmaları herhalde kimseyi şaşırtmamıştır!

Hak kısıtlama ve ihlallerine ilişkin değineceğimiz üçüncü örnek, en temel burjuva hakkına dairdir ve yerli ve yabancı kapitalistlerce yaşam hakkı ihlallerinden bile daha fazla önemsenip, ciddi sonuçları olacağı beklenmelidir: “Kutsal” mülkiyet hakkı!

Darbe öncesinde yine başlıca Cemaat’i hedefleyerek mülkiyet hakkının dokunulmazlığı ihlal edilmeye başlanmıştı ki, bu, yolsuzluk ve sair “haksız kazanç”tan farklı içeriğiyle, –Doğan Grubu’na yöneltilmiş vergi cezaları ya da Koç’u hedef alan ihale iptalleri türünden– sınırlı kaynak transferinin ötesinde, sermaye birikiminin tümüne ve doğrudan kendisine yöneltilmiş bir önlemdi. Dershaneler kapatılmış, Bank Asya’dan başlayarak, İpek-Koza ve ardından Kaynak Holdinge kayyum atanmış, Zaman örneğinde olduğu gibi, kayyumun elinde mülk mülkiyet sahibine karşı kullanılır olmuştu. Şimdi, 15 Temmuz’dan yaklaşık bir ay sonra, sıra, darbe öncesinde kalındığı yerden daha kapsamlı sürdürülmek üzere, “darbecilerin finansal dayanakları”na gelmiş bulunuyor. Ve bu kez kayyum da atanmamakta, ama şirketlerin mülkiyetleri devralınmakta, örneğin TUSKON’a üye hemen bütün işletmeler, son zamanlarda üyelikten ayrılmış bile olsalar, mülkiyetlerine el konulmaktan kurtulamamaktadır. Aralarında milyarlık cirolara sahip şirketler vardır ve tümünün kapitalist etkinlikleri, sınaî, ticari ve finansal bütün yatırım ve faaliyetleri, “yandaş”larca propaganda edildiği gibi, herhalde kayıt dışı ya da hileyle teşvik vb. fonların yutulmasına yönelik olmaktan ibaret değildir ve zaten öyle olsa bile, en azından Panama Belgeleri bir kez daha ve pratik olarak kanıtlamıştır ki, kapitalizmde bu tür etkinliklere yer olmadığı iddia edilemez.

Sorun, ne damping ve vergi kaçakçılığı ne de hileli kazanç, kayıt dışılık sorunudur; kapitalizm tümüne cevaz vermektedir. Ancak henüz kapitalizmin ciddi bir gelişme bile göstermediği koşullarda, hukuk önünde eşitlikle birlikte mülk sahipliğini de kararlaştıran “tek kişi”nin mutlak hâkimiyetinin sona erdiği ve mülkiyet hakkının kutsallığının ilan edildiği Magna Carta’dan (1215) bu yana, bütün burjuva hak bildirgelerinde de onaylandığı üzere, mülkiyet hakkı kutsal ve dokunulmazdır. “Şart”ta da imza altına alındığı gibi, –şüphesiz burjuva nitelikli– “yasalara göre” ve “mahkeme kararıyla” suç unsurlarının müsaderesi, örneğin bir soygunda kullanılan silaha el konulması mülkiyet hakkının kutsallığıyla çelişmemektedir ve son bir yıla gelinceye kadar Türkiye’de de faşist darbe koşullarında bile ancak mahkemelerce suç unsuru sayılan silah, çalıntı para vb. türü “mallar”a el konulmuş, ama idam ve müebbet cezalara çarptırılanların bile bütün mülkiyetine el konulmamıştır. Şimdi yapılan, mülkiyet hakkının kutsallığına “saygı” gösterilmemesidir ki, bu politika, Türkiye’yi mali ve ekonomik bakımdan güvenilmez ülke kategorisine sürükleme riski taşımaktadır. Emirle faizlerin düşürülmesi de eklenirse, siyasetin ekonomiye doğrudan müdahale ettiği ve mülkiyet hakkına saygı gösterilmeyip siyasal nedenlerle kişilerle şirketlerin mal varlıklarına el konulduğu bir ülkede kim yatırım yapar ki?! (Yabancılar sakınımlı davranacaklardır; ancak tabii ki, gözünü rant ve tatlı kâr hırsı bürümüş “yandaşlar” arasından, el konulmuş ya da konulacak “tapon mallar”ı ucuza kapatarak –örneğin el konup satışa çıkarılacağı açıklanan Harp Akademileri’nin İstanbul Maslak’taki bina ve arazisine “şehitlere ev yapma” adına talip olan A. Ağaoğlu, uzay üssü yapalım diyerek “Akıncı Üssü”ne talip olan ASO Başkanı N. Özdebir ve Doğa Okulları’na tek başına sahip olan Ö. Saçaklıoğlu gibi– yatırım yapanlar da çıkmaktadır.)


Demokratik hak ve özgürlükler karşısındaki tutum, kısıtlamalar ve ihlaller bakımından, daha fazla uzatmaya gerek kalmadan, 15 Temmuz öncesiyle sonrasının kategorik olarak birbirinden farklılaşmadığı, tersine olgu ve gelişmelerin tamamen süreklilik gösterdiği söylenmelidir. Gerçekler bunu göstermektedir. Ancak –en başta halkın kesinlikle destek vermeyip karşı tutum almasıyla– püskürtülen darbe girişiminin ardından iktidarını sürdürmeyi başaran Erdoğan/AKP yönetimince ileri sürülen, darbe karşıtlığının demokrasiyle ve demokrasi savunuculuğuyla eşitlenmesidir. Demokrasiyi savunmak ve demokrat olmak darbe karşıtlığına indirgenmekte, darbeye karşı çıkmaktan ibaret sayılmaktadır.

Bu iddia; yalnızca hükümetin önayak olmasıyla darbeye karşı “yukarıdan” düzenlenen, ancak “aşağıda” da karşılığının olduğu tartışmasız olan “demokrasi nöbetleri” adı takılmış gösterilerin öne çıkan “idam” vb. talepleriyle değil, ama darbe öncesiyle sonrasına ilişkin buraya kadar yaptığımız karşılaştırmalı “döküm”le de yalanlanmaktadır.

Henüz başarıya ulaşılmadan demokratik hak ve özgürlükleri askıya almak üzere sıkıyönetim ilan edilerek, “Kâinat İmamı”nın sözünü üstün kılmak için girişilen darbeye karşıtlığın, evet, demokratik içerikli olduğu tartışmasızdır. 15 Temmuz darbesi, doğrudur, demokratik hak ve özgürlükler bakımından daha da geriye götüreceği kesin olan Türkiye’nin –halkın aşağıdan eylemiyle kazanılmadığı gibi– kısıtlamalarla “kuşa döndürülerek” iyice güdükleştirilmiş demokrasisine belki tümüyle son verecekti. Bu engellendi.

Ancak –platformu, “nasıl” ve “hangi araçlarla” vb. soruları ve yanıtları bir yana– darbeye karşı konulması ve engellenmesi demokratik içerikli olmakla birlikte, darbecilerin sıkıyönetimi yerine içeriği ondan farklı olmayan OHAL ilanıyla başlanıp, püskürtülmüş girişimlerinin ardından “darbecilerin temizlenmesi” adı takılarak darbe öncesinde izlenmekte olan “tek adam egemenliği” inşası doğrultusunda alınan önlemler ve devletin yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak aynı yönde atılan adımların demokrasi iddiasıyla bağdaşmazlığı kesindir.


Öncelikle sorulması gereken soru 15 Temmuz darbe teşebbüsünü olanaklı kılanın ne olduğudur. Darbe koşullarının oluşmasında izlenegelen iç ve dış politikaların önemini yadsımak mümkün değildir; ancak koşullarının oluşmasının yetmeyeceği ve darbe yapma yeteneğinde bir gücün de var olması gerektiği tartışmasızdır. Bu tür güçler; genel olarak mali oligarşinin egemenliği elinde topladığı kapitalizmde ve özel olarak da askeri ve politik güçlerin ve aralarındaki ilişkilerin –iktisadi temel yine belirleyici olsa bile– görece daha fazla önem kazandığı ve etkili olduğu kapitalizmin dışa bağımlı ve bürokratik bir nitelik ve belirli gerilikler taşıyarak geliştiği Türkiye gibi ülkelerde hiç bulunmaz değildir. Yıllar önce Ergenekon döneminde ileri sürülmüş “askeri vesayete son verildi”, “artık darbe koşulları kalmadı” türü iddiaların safsata olduğu, hiç değilse, Mısır’daki Sisi Darbesiyle ve Türkiye’deki 15 Temmuz Girişimince kanıtlanmıştır. Son darbenin halk tarafından desteklenmemesi, hatta engellenmesine ve “demokrasi nöbetleri”ne bakarak, bundan sonrası için de “artık olmaz” denemeyeceği bilinmeli, mevcut sistemin darbe üretici niteliği görülmelidir.

Ancak bu genelin ötesinde, 15 Temmuz’un ortaya koyduğu özel gerçek, generallerin yüzde 50-60’ı, hatta tuğgenerallerin daha yüksek bir yüzdesi, 81 il emniyet müdüründen 74’ü… vali, hâkim ve savcıyla, istihbarat şubelerinin… yüzde bilmem kaçının Cemaatçi olmalarına karşın “alnı secdeye değiyor” gerekçesi ve “bizdendir” düşüncesiyle devlet kademelerine doldurularak Erdoğan/AKP yönetimince göreve getirildikleri ve “FETÖ”cü darbenin Erdoğan/AKP yönetiminin kanatları altında örgütlenmiş olduğudur. Erdoğan-Gülen Cemaati arasındaki hatta ittifaktan öte olan iç içelik ilişkisini yeniden kanıtlamaya çalışmanın gereksizliğiyse ortadadır, Erdoğan’ın Ergenekon savcılığını üstlendiğine dair beyanıyla “Allah ve millet bizi affetsin” sözünü anmak yetecektir.

Kendi kanatları altında hazırlanıp örgütlenmesi bir yana, iç ve dış koşullarıyla ülkeyi darbenin eşiğine getirense, şüphesiz ki, ülke içi ve dışında izlenen politikalar, en başta da Erdoğan/AKP yönetiminin içeride ve dışarıda bir savaş ve halka karşı saldırı hükümeti olarak davranması oldu. İçeride sömürünün yoğunlaştırılması ve yolsuzluk ve rant ekonomisine hız verilmesi bir yandan, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanarak çiğnenmesi, “hukukun üstünlüğü” yerine askerlerin ağırlıklı olduğu dönem yakınılan “üstünlerin hukuku”nun geçirilmesi ve hak eşitliği tanınmayarak, çözüm süreci yerine bu kez eski hunharlığı aratırcasına Kürt Savaşı’na yeniden başvurulması yönetimin temel karakteristikleriydi. Dışarıda ise, tekellerin yeni ve tatlı sömürü alanları arayışına da yanıt olarak, yeni Osmanlıcı yayılmacılığın dizginlerinden boşanması, Irak’a da taşarak, özellikle Suriye’de silahlı terör grupları beslenip desteklenerek, içişlerine müdahaleci yayılmacı bir savaş politikası izlenmekteydi.

İçeride ve dışarıda savaş politikası izlenerek silahın bunca öne çıkarılmasının devlet yönetiminin silahla ele geçirilmesini kolaylaştırıp teşvik etmesi anlaşılmaz sayılmamalıdır. Ancak darbeye ve altında yatan ya da bir askeri darbeyi ihtiyaç haline getiren “kâinat imamı” iddialı “tek adam”ın egemenliğine kadar daraltılabilecek otoriter diktatörlük biçimlerinin zorlanmasına asıl götüren, “parlamenter sistem(in) bekleme odasına alındı”ğı ileri sürülerek ve anayasanın bu fiili duruma uydurulması istenerek başkanlık sistemi doğrultusunda küçümsenmez adımlar atılmış olmasıydı: Ha “başkan” ha “kâinat imamı” –önemli olan tek adam (-tek parti) diktatörlüğüydü! Ya da dönülüp Osmanlı’ya, “köklerimiz”e bakılırsa, Sultanlıktı!


Dış politikanın, diplomatik “üst akıl” vurgusunun giderek açıkça Batı ve ABD’nin eleştirildiği, hatta suçlandığı bir noktaya ilerletilmesinde, şüphesiz 15 Temmuz girişiminin ABD ve özellikle CIA tarafından yönlendirildiği ya da desteklendiği inancı yatmaktadır. Rusya ile ilişkilerin 15 Temmuz öncesinde başlayan normalleştirilmesi de bütün bir dış politikanın tıkanmışlığı kadar Batı ve ABD ile sorunlar yaşanıyor olmasının da ürünüydü ve darbe sonrası Rusya’ya övgü (“yandaş” medya ve resmi ağızlarda: “ilk o kınadı” ve Gaziantep canlı bombasında da “ilk o lanetleyip geçmiş olsun dedi”) ve Suriye’de işbirliğine de uzanarak yakınlaşmaya geçildi. Ancak gerek Batı ve özellikle ABD, gerekse de Rusya ve komşulardan başlayarak hemen tüm ülkelerle ciddi sorunlar yaşanmasına varılarak dış politikada oluşan tıkanma ve gerekse özel olarak Esad’ın devrilmesi ve bir Kürt devletleşmesine izin verilmemesi amaçlarıyla Suriye’de İslamcı terör çetelerinin desteklenmesinin giderek büyük emperyalist devletlerle kopuşmaya olmasa bile, sürtüşmelere götürmesi, darbe koşullarının başında gelecek olan ülkenin yalnızlaşmasına yol açmıştı. Sürdürülmesi giderek olanaksızlaşan, çünkü bir yandan uçağının düşürülmesiyle Rusya ile hemen bütün ilişkilerin kesilmesine ve düşmanlaşmaya varan dış politika, Amerikalılarla da ittifak ilişkilerinde problemler baş göstermesine, örneğin Amerikalıların Suriye’de Türkiye’ye rağmen PYD ile ittifak halinde Mümbiç Harekâtını düzenlemelerine, mülteci sorunu nedeniyle de başta Almanya olmak üzere Avrupalılarla karşı karşıya gelinmesine götürmüştü.

Suriye’ye yönelik olarak “Kardeşim Esad”tan “Zalim Esed”e dönüşen dış politika başından itibaren yanlıştı ve yanlış üstüne yanlış yapıldı. Önce Amerikan politikalarıyla aradaki makas açıldı. Rusya’nın Suriye’ye müdahalesinin ardından ise hiç dikiş tutmadı ve ardından Suriye hava sahasının ve sınır boyu top atışları dışında topraklarının Türkiye’nin etkinliğine kapandığı Rus uçağının düşürülmesine gelindi.

Tıkanmanın kaynağında ise, Yeni Osmanlıcı amaç ve yönelimlerle “Osmanlı bakiyesi topraklar”da girişilen yayılmacılık ve bu çerçevede silaha başvurma ve silahlı terör çetelerinin desteklenmesi dahil, en başta Suriye’nin içişlerine karışılması vardı. “Bakiye topraklar”ın “bizim hakkımız” olduğu düşünülüyor ve kısa sürede Esad devrilerek Emevi Camii’nde namazlı kutlama yapılması öngörülüyordu. İşlerin Kürt kantonlarının kurulması ve giderek birleşmeleri aşamasına ilerleyerek gelişmesi ve en son PYD’nin Arap müttefikleriyle birlikte Rojava’nın Rimelan kentinde Rojava-Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nu ilan etmesinin tüm bölge gericilikleri, ama özellikle AKP Türkiye’si nezdinde neden olduğu tepkiler, Erdoğan/AKP yönetimini (ve Türkiye’nin bütün egemenlerini) bu açıdan da Suriye’ye müdahaleye zorlamaktaydı. Ancak bölgedeki müdahil büyük güçlerden ne Amerika ve ne de Rusya’nın yaklaşımı bu yöndeydi. Tersine; Rusya ile ABD “Esad’lı geçiş”i de içeren Cenevre görüşmeleri yoluyla bir siyasal çözümde anlaşmışlarken ve bu anlaşmaya Avrupalılar ya da başkaları karşı çıkmazken, hatta Katar ve S. Arabistan bile gönülsüz de olsa “olur” vermişken, bir tek Türkiye “olmaz” pozisyonundaydı ve “3-5 adam gönderip birkaç füze attırarak savaş çıkarırız” yaklaşımında ısrarlı görünmekteydi. PYD ve Suriye Kürtleri söz konusu olduğunda da, Türkiye bir tarafta ABD ve Rusya bir tarafta kalmaktaydılar.

Hasılı, Suriye’ye ilişkin yönü başta olmak üzere dış politika tamamen tıkanıp sürdürülemez olmuş, üstelik dönüp iç politika üzerinde karşı etkilerini derinden hissettirmeye başlamıştı. İlk olarak, Suriye’de kendi kanton yönetimlerine de kavuşarak Kürt sorununun uluslararasılaşmasının etkileri, bu platformda sağladığı yeni ilişkiler ve yarattığı yeni dengelerle ülke içinde de görülmeye başlanmış ve artık Türkiye’nin bu sorunu kendi başına çözemeyeceği belli olmuş, çözüme büyük güçlerin müdahaleleri kaçınılmazlaşmıştı. “Hendek savaşları” bu koşullarda yaşandı. İkinci olarak, AKP dış politikanın bilinçli olarak iç politika haline getirilmesiyle, Kürt muhalefetine karşı olduğu kadar genel olarak emek ve demokrasi güçlerine karşı da, başta IŞİD terörü olmak üzere çeşitli biçimleriyle İslamcı terörü kullanmaya yönelmiş; önü açılan HDP mitinglerine yönelik bombalı saldırıların ardından Suruç ve Ankara katliamlarıyla halkın sindirilmesi ve mücadelesinin bastırılması hedefine ulaşılmaya çalışılmıştı. IŞİD’ın sadece TIR’larla doğrudan ya da “muhalifler”e gönderilen silah ve cephaneyle dolaylı olarak teçhizatlandırılmakla kalınmadığı, ama “yukarıdan” AKP yönetimince “bizimkiler”, “onlar da Müslüman” değerlendirilmesiyle kollandığı (bunun bilinçli olarak izlenen gerginlik politikasıyla AKP tabanı olarak saflaşmaya zorlanan mütedeyyin kitlenin hiç değilse belirli bir bölümünde de yüzde 7-11 gibi bir karşılığı olduğu anketlerle sabittir), tartışmasızdır. İstanbul’da basın açıklaması bile yapan IŞİD’ın Türkiye’deki örgütlenmesinin üzerine gidilmediği, rahatça yayın çıkarıp dağıttığı, Suruç ve Ankara Katliamları öncesi ihbarların duymazdan gelindiği, örneğin önceden Emniyet’te aranma kaydı olan ve kendisini Suruç’ta patlatan Abdurrahman Alagöz’le, onunla birlikte adı çıkan ve kendisini Ankara’da patlatan ağabeyi Y. Emre Alagöz’ün, planlarıyla canlı bomba yetiştiricisi Yunus Durmaz’ın uzun süre peşine bile düşülmediği bilinmektedir. CHP ve HDP’li vekillerin verdikleri 5 adet “IŞİD hakkında araştırma” önergesinin beşi de TBMM’de AKP oylarıyla reddedilmiştir. Tıpkı Gülen Cemaati gibi, AKP’nin IŞİD’la da içli dışlı ilişkileri sır değildir. Ancak, üçüncü olarak, madalyonun ters yüzünde, IŞİD başta olmak üzere İslamcı terörün dışarıdan içeriye, Suriye’den Türkiye’ye taşınması vardı ve öyle oldu. Bir yandan Kilis’e yönelik 21 ölüme yol açan havan ve roket atışları, bir yandan Gaziantep’le Kilis başta olmak üzere Hatay’dan Urfa’ya kadar olan bölgenin neredeyse IŞİD harekât alanına dönüşmesi, öte yandansa, Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin en merkezi yerleriyle, en son Antep sokaklarında patlatılan IŞİD canlı bombalarıyla Suriye, artık gerçek anlamda Türkiye’ye ithal olmuştu.

Değiştirilmesi zorunlu hale gelmiş, ülke içini de olumsuz etkiler olmuş, uçağının düşürüldüğü Rusya ile bile boğaz boğaza gelmenin göze alındığı, tecride götürmüş dış politikanın artık sürdürülme olanağı kalmamış, bu tıkanmasıyla darbeciler açısından bulunmaz Hint kumaşı olmuştu.

Darbeden sonra faturanın üstü yarı örtülü yarı açık olarak Batı ve özellikle ABD’ye kesilmesiyle, ilişkilerin önceden onarılmaya başlandığı Rusya’yla yakınlaşma gündeme alındı. Erdoğan Rusya’ya gitti ve Putin’in “özür dilenmesi”ne ek olarak istediği “Suriye politikalarının da değiştirilmesi” yolunda ilerlenmeye başlandı. İran’la da görüşüldü ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürt devletleşmesi karşısında Suriye’nin de katılmasıyla üçlü bir “birlik”/“blok” olarak davranılması kararına varıldı. ABD PYD ile birlikte davranıyordu ve Türkiye’nin bütün ağırlığını koymasına karşın bu tutumunu değiştirmemişti, çünkü Suriye’de işbirliği edeceği başka bir güç bulunmuyordu. Oysa, Kürt karşıtlığı, gerek Türkiye gerekse de İran ve Suriye’nin ortak karakteristikleriydi. Moskova’da büro açmış olan PYD ve Kürt karşıtlığı Rusya’nın çıkarlarına uygun düşmüyordu, ama idare edilecekti!

Ya Amerika ve Batı’yla ilişkiler? Özellikle Avrupa’da eksen değişikliği tartışmaları ucundan başlamıştı, Putin’le Erdoğan, iki otoriter olarak birbirlerine yakıştırılıyor ve yakınlaşmalarına şaşılmıyordu.

Ancak laf düzeyindeki bütün Amerikan karşıtı atıp tutmaya karşın Batı’nın yerine Rusya’nın geçirilmesi öyle kolay iş değildir ve ekonomisi, ticareti, mali, askeri, eğitsel tüm ilişkileri tarihsel olarak Batı ekseninde şekillenmiş, sermayesi dahil egemenlere özgü neredeyse bütün varlığı Batı’dan “ithal”, ordusu NATO ordusu olan Türkiye’nin “saf değiştirmesi” olanaksız gibidir ve zaten en ileri giden Amerikan karşıtı lafazanlar bile Batı’dan kopmadan Rusya ile iyi ilişkiler kurulmasının sözünü etmektedir. Örnek olsun diye F. Bila’ya başvurursak, 23 Ağustos’ta şöyle yazmıştır: “Türkiye, ulusal güvenliği açısından ABD ile bir mesafe alamadığını gördü. ABD, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturan PKK-PYD-YPG’nin sınır boyunca Suriye’nin kuzeyine yerleşmesini destekleyen bir politika izliyor… ABD bu konuda Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla çatışma halinde. Ankara bu gerçekten hareketle ABD eksenli pozisyon yerine Rusya-İran eksenli pozisyona yaklaşmaya başladı. Bu, Türkiye’nin Batı sisteminden koptuğu veya kopacağı anlamına gelmiyor. Ancak ABD’ye ulusal çıkarları gerektirdiği zaman politika değiştirebileceğini gösteriyor.” Yani, bir “eksen” yerine diğerinin geçirilmesi sözleri etse bile, Bila’ya göre, Türkiye ne “Batı sistemi”nden kopuyor ne de buna niyeti var! Belirli konularda konjonktürel değişiklikler mümkün, ancak bu da, bütün milliyetçi böbürlenmelere karşın, bir emperyalist eksenli pozisyondan diğer bir emperyalistin eksenindeki pozisyona geçiş olabiliyor, ama katiyen kendi “ulusal çıkarları” doğrultusunda bağımsız bir yön tutulamıyor ve alınan tüm pozisyonlar Batı emperyalist sistemi içinde oynamalardan ibaret kalabiliyor!

Peki “Avrasyacılık” ya da “ekseni” Rusya yönünde değiştirme söz konusu değil dense bile, pratikte atılan adımların, bu yönde ya da bu yöne eğilimli olduğu söylenebilir mi?

Erdoğan’ın mutlaka onay vermiş olması gereken Başbakan’ın “dostlarımızı çoğaltacağız” ve N. Kurtulmuş’un “başımıza ne geldiyse Suriye yüzünden… Doğru bir Suriye politikası geliştiremedik” açıklamalarından sonra Suriye politikasında tabii ki bir değişiklik gözlenmektedir; ama bu, blok değiştirmenin adımı olarak, ABD’den uzaklaşma ve Rusya’ya yanaşma yönünde midir? Değildir!

Suriye ile (Cezayir’de) el altından görüşmeyi de içeren politika değişikliği, son olarak yine Başbakan’ın ağzından şöyle ifade edilmiştir: “Önümüzdeki 6 ay daha aktif olacağız”, “Suriye’nin geleceğinde PKK, DAEŞ ve Esed olmamalı. İstesek de istemesek de aktörlerden biri Esed’dir. Ancak Suriye’nin geleceğinde yer alamaz.” Değişiklik vardır; ancak bu yalnızca Esad’ın “geçiş dönemi”nde “aktörlerden biri” olduğunun kabullenilmesi ölçüsündedir. Çaresizlik görülmüş ve Esad’ın “istesek de istemesek de” bu “geçiş dönemi”nin “aktörlerinden biri” olacağı teslim edilmiştir; ancak devrilmesinden şimdilik vazgeçilse ve Emevi Camii’ndeki namaz ertelense bile, eski “Esadsız Suriye” tezi, “geçiş”e dair geri adımla “Suriye’nin geleceğinde Esad yer alamaz” tezine dönüştürülmüş ya da başlıca aynı kalmıştır. Geçiş döneminde tabii ki Esad’ın Kürt karşıtı hamleleri hoşa gidecek ve teşvik edilecektir, (örneğin Rusların araya girmesiyle ateşkesle sonuçlansa da, Heseke’de rejimin karadan ve havadan YPG’ye saldırısı eller ovuşturularak izlenip alkışlanmıştır), ama bu, Esad’ın Suriye’nin kalıcı “egemeni” olarak benimsenip Kürt sorununda bile olsa onunla bir ittifak ilişkisine evrilmesi anlamına gelmemektedir.

Bunun neresi Suriye politikası dolayımıyla eksen değişikliğidir? Rusya (İran ile birlikte) Esad rejiminin arkasındaki başlıca güçtür, ancak “geçiş dönemi aktörlüğü” bir yana Esad ve rejimi, bırakalım dost olunmasını, varlığıyla bile onaylanmamaktadır. Dolayısıyla Rusya-İran eksenine kayma söz konusu değildir.

Peki, bağımsız bir “ulusal” yayılmacı çizgi izlenmesine mi geçilmiştir? O da değildir. Belki Rus uçağının düşürülmesine kadar izlenen çizginin, bağımsız olmasa bile, emperyalistler arası dengelerden daha çok yararlanılarak izlenmeye çalışılan, Osmanlıcı, Batı’dan alınacak “komisyon”un artırılmasına yönelik bir çizgi olduğu düşünülebilirdi. Şimdiyse, Rusya’yla “karşı karşıya” gelindiği süreçte tamamen NATO ve ABD’ye sığınılması dönemi atlatılıp Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesinin ardından, yine aynı Osmanlıcı emperyalistler arasında dengeye oynanma çizgisi sürdürülmeye çalışılsa da, tüm Amerikan karşıtı vaveylaya karşın eskisinden bile geri düşülmüş, eski açı farklılıklarından rücu edilerek Amerikan çizgisine daha çok yakınlaşılmıştır. Eskiden Amerika’ya rağmen ve onun gerekli gördüğünden fazlasıyla –hatta bir dönem IŞİD’i de kapsayarak– İslamcı terör örgütleriyle birlikte yürünüyor, Esad geçici bir “aktör” bile kabul edilmiyordu. Şimdi bir adım geri atılarak, Amerika ve Rusya’nın anlaşma halinde oldukları IŞİD’i karşıya alan ve Cenevre Görüşmeleri aracılığıyla “siyasi çözüm”e ulaşılmasını hedefleyen “geçiş süreci”ne “evet” deme noktasına gelinmiştir. Esad’ı genel olarak destekleyen Rusya’dan uzak, ama ancak “Esad’lı geçiş süreci”ni onaylayan ABD’ye yakın bir pozisyon.

Amerika ile tek farklılık konusu olarak, ABD PYD’yi desteklerken, Türkiye’nin hâlâ kendi desteği olmasa üç kuruşluk gücü kalmamış ÖSO’ya (ve Nusra ve benzeri güçlere) destek olması kalmıştır ki, bu da yine “değişti”-“değiyor” laflarına karşın AKP Türkiye’sinin, darbe öncesiyle birlikte ele alındığında, dış politikasının değişmeyen yönelimi durumundadır: Kürde ve PKK ile PYD’ye düşmanlık! Hem buradan türeyen hem de Esad’ın sadece “geçiş dönemi”yle sınırlı tanınmasının birlikte ortaya koyduğu odur ki, Suriye’nin içişlerine müdahale ve bu ülkeye yönelik yayılmacılıktan hâlâ vazgeçilmiş değildir. Dolayısıyla küçük rötuşlarla dış politikanın tıkanmışlığının aşılması olanaksızdır ve bu alan Erdoğan/AKP yönetiminin hem açmazının yüklerini taşıyacağı hem de kendisini silaha sarılmak zorunda bırakacağı alan olma özelliğini korumaktadır. Şimdiden ABD’nin hoşlanmadığı belli olan Carablus’a yönelik –görünüşte ÖSO’nun destekleneceği– harekâta girişilmiş bulunulmaktadır.


İçeride ise durum daha vahimdi ve vahimdir.

Demokratik hak ve özgürlüklere yönelik olarak 15 Temmuz öncesi durmadan artırılan kısıtlamalarla yasakçılığa değinilmişti.

Soma ve Ermenek Katliamları sonrası “kaldırılma” sözü verilen taşeronun genelleştirilmesi de içinde, esnek çalışma tüm biçimleriyle yaygınlaştırılmış, en son kamu emekçilerine yönelik olarak performansa göre ücretlendirmeye geçilmişti. Bankalarla en büyük 500 şirketin kârları artıyor, ancak kötüleşen çalışma koşullarına karşın emeğin yaşam koşulları iyileşmiyor, tersine giderek eskisine göre daha olumsuz hale geliyordu. Erdoğan sık sık faizlerin ve özellikle konut kredilerinin düşürülmesini istiyordu; oysa orta büyüklüktekiler dahil kapitalistler dışında işçi ve emekçiler ev sahibi olma imkânına bir türlü kavuşamıyorlardı.

Ekonomi inşaat sektörünün sürükleyiciliğinde ve başlıca rant ve “sıcak para” ekonomisi olarak sürdürülmeye çalışılıyordu, ancak bölgedeki savaşla birlikte içeride ve dışarıda savaş koşullarında yaşama durumundaki Türkiye ihracatında önemli bir yer tutan Arap pazarından olurken ülkeye sıcak para girişi zayıflıyor, turist gelmez oluyor ve darbeye gelirken giderek ekonomik kriz belirtileri artıyordu. En son uçağı düşürülen Rusya ile bozulan ilişkiler ve Rus yaptırımları ekonomiyi iyice olumsuz etkilemiş, müteahhitler Rus pazarından sürülürken meyve sebze yetiştiriciliğiyle turizm tepetaklak olmuştu.

Darbe sonrası, özellikle “FETÖ’cülük” suçlamasıyla önemli sayıda menkul ve gayrimenkul mülkiyete el konmasının da etkisiyle ülkeye para girişi bir yana çıkışında artış yaşandı. Emirle faiz indirimleriyle başta konut üretimiyle inşaat sektörü olmak üzere ekonomi canlandırılmaya çalışılıyor. İlk 500 şirket içindeki en irilerin kârlılığı yine artmış görünüyor, ancak bunun ekonominin bütünü hakkında fikir vermesi güç, ancak kârların emeğin sırtından sağlandığı tartışmasız. İşçi ve emekçilerin alım güçlerinin göstergesi olması bakımından, bugünkü durum, Metalcilerin eylemlerinin ana sorunu olan ek zam talepleri karşılanmadığı ve sorunun işçilerin işten atılmalarıyla çözülmeye çalışıldığı darbe öncesi durumdan hiç farklı değil. Üstelik şimdi işçi eylemlerine OHAL gerekçe gösterilerek hemen hiç aman verilmiyor. Şimdi üstüne, bir de, açığa alınarak ya da gözaltıyla işten atılan yüz bine yakın kişinin yerine alınacakların –KHK ile– sözleşmeli, yani düşük ücretli olacakları kararına varıldı. Bunlar, darbe sonrasında emeğin çalışma, yaşam ve mücadele koşullarının öncesine göre ağırlaşması anlamına geliyor.

Uzatmadan siyasal koşullara gelinirse…

Darbe öncesinde bizzat Erdoğan tarafından, “Cumhurbaşkanı’nın millet tarafından seçildiği”, dolayısıyla “parlamenter sistem bekleme odasına alınarak” “fiilen başkanlık sistemine geçildiği”, yapılması gereken şeyin “anayasanın bu fiili duruma uydurulması olduğu” ileri sürülüyordu. Amaçlanan; her şeyin “reis”in iki dudağı arasında olacağı “tek adam-tek parti diktatörlüğü”ydü!

Bu yönde adımlar atılmaktaydı.

İlk olarak yasama giderek daha çok yürütmeye bağlanmaktaydı. Vekiller zaten “yukarıdan”, AKP’ninkiler Erdoğan tarafından belirleniyorken, TBMM iç tüzüğü değiştirilerek vekillerin ve muhalif partilerin söz hakları sınırlandıkça sınırlanıyor, yasalar “paketler” halinde çıkarılarak yasamanın giderek işlevsizleştirilmesi yoluna gidiliyor, son olarak dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla vekiller ve TBMM tam denetim altına alınmaya çalışılıyordu.

Yargının yürütmeye bağlanmasındaysa, 17-25 Aralık’ın “polis-yargı darbesi” olduğu tezi işlenerek daha ileri gidilmişti. 12 Eylül 2010 Referandumuyla zaten –bakan ve müsteşarı aracılığıyla– Adalet Bakanlığı üzerinden yürütmeye bağlanan yargıç ve savcı üst kurulu durumundaki HSYK üyelerinin atanmaları da yürütmenin kontrolüne alınıyor, aynı şeyin bu yönüyle zaten büyük ölçüde yürütmeye bağlı olan Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri bakımından da geçerli kılınması kararlaştırılıyordu. Yargıç ve savcı atama ve tayinleri bakımından Cumhuriyet tarihinin en büyük furyasıyla her dört kişiden biri değiştirilmiş, iki yüksek mahkemeninse daire sayılarıyla oynanmış ve başkanları dışındaki üyeleri yeniden “seçilmiş” ya da atanmışlardı. Başkanların yenilenmelerine gerek yoktu, onlar zaten –çay toplayarak vb.– Erdoğan’ın siyasi kampanyalarına katılmaktaydılar. Erdoğan, MİT TIR’ları haberi dolayısıyla “bedelini ödeyecekler” dediğinde bu sözü emir telakki eden savcılarca tutuklanması istenip yargıçlarca tutuklanan gazeteciler Dündar-Gül’ün bireysel başvurularını kabul edip tutuklulukların kaldırılmasının önünü açan “AYM kararına saygı duymadığını ve uymayacağını” açıklamıştı. Özelleştirme vb. konularda rant yağmasının önüne engeller çıkaran Danıştay kararlarınaysa zaten uyulmuyordu ve yargı kararlarına bu uymayış yasaya bile geçirilmişti. Hukukun üstünlüğü iddia edilir gibi değildi artık, üstünlerin hukukuna geçiş yönünde önemli adımlar atılmıştı.

Yürütmeyse “seçilmiş Cumhurbaşkanı” elinde toplanmakta, anayasaya göre tarafsız olması gereken sorumsuz cumhurbaşkanı hem taraf hem de sorumsuzluğuna karşın birinci elden yetki sahibi kılınmaktaydı. Erdoğan, AKP yönetici ve vekillerini görünüşe bile dikkat etmeden, doğrudan müdahale ederek belirlerken, “kurucusu olduğum Partim” diyerek ve muhalefeti isim verip eleştirerek, AKP lideri gibi siyaset yapmayı sürdürmüştü. Sonuçlarını beğenmediği 7 Haziran seçimlerini yenilemek için elinden geleni yapmış, Davutoğlu’ndan sonra Anayasa emri olmasına rağmen hükümeti kurma görevini ana muhalefet lideri olarak Kılıçdaroğlu’na vermemişti. Hükümet başkanı ya da doğrusu başkanmışçasına, hükümeti ilgilendiren bütün kararlar Erdoğan tarafından açıklandığı gibi, iç ve dış politika aynı şekilde onun tarafından yönetilmekte, her konuda açıklamaları o yapmakta, bütün uluslararası toplantılara o katılmaktaydı.

7 Haziran Seçimleri “tek parti-tek adam” diktatörlüğüne geçiş yönündeki özlemler ve gidişata “soğuk duş” etkisi yaptı. “Pişirilmekte olan aşa su katılmış” oldu. HDP’nin barajı aşarak AKP’nin tek parti hükümeti kurmasını engelleyecek miktarda oy alması bütün hesapları bozdu. Yerine başka hükümet kurulacak gibi değildi; ancak AKP de tek parti iktidarını devam ettiremiyor, dolayısıyla hükümet etmesi için başka bir partinin desteğine muhtaç hale geliyor, buysa, en azından koalisyon ortaklığı yapılacak partiye belirli tavizler verilmesini zorunlu kılarak, tek parti-tek adam diktatörlüğü yönündeki gidişin sürdürülemez olması ve başkanlık rüyasının son bulması demek oluyordu.

Erdoğan, önce Gezi ve ardından 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturması ve en son 15 Temmuz’da olduğu gibi kritik momentlerde aldığı uzlaşmaz “delikanlı” tutumlarından birini daha alarak seçim sonuçlarını tanımadı ve Kürt Savaşı’nın yeniden başlatılmasıyla birlikte seçimlerin yenilenmesinin düğmesine bastı.

Uzun süredir Kürt sorununun “barışçıl” “çözümü” yönünde ilerleniyor; Kürt halkının hiçbir talebi kabul edilmemesine karşın, sorun zamana yayılarak, bir yandan yatışması sağlanmaya, bir yandan da başkanlığa geçiş için gerekli adımların atılması bakımından zaman kazanılmaya çalışılıyordu.

Tam Kürt hareketi de en küçük taleplerinin karşılanmaması nedeniyle sabırsızlanmaya ve yeniden savaşın sözünü etmeye başlamıştı ki, savaş bütün hışmıyla tekrar başlatıldı. Ülke içi ve dışında (başlıca kuzey Irak’taki) PKK mevzilerine yönelik yoğun hava harekâtları düzenlenirken, karadan da operasyonlara hız verildi. Kürt hareketinin uzun süredir talep olarak dillendirdiği “demokratik özerklik” ve “özyönetim” yönünde harekete geçmesi ve Kobane protestoları sırasında denenmiş “hendek”ler kazılarak savunmaya dayalı yine Kobane’de uygulanmış “kent savaşı” taktiğine geçmesi AKP’nin işine geldi. Su, ekmek ve hastane için bile sokağa çıkmanın yasaklandığı, hareket halindeki her şeyin hedef kabul edilip ateş altına alındığı kuşatmalarla Kürt kentleri savaş bölgesi sayıldı ve tank ve top, zaman zaman da helikopterlerle amansızca bombalandı ve “çatışma yaşanan” hemen tümünde taş üstünde taş bırakılmadı.

Resmi güvenlik güçleriyle kara ve hava operasyonları ve kentlere yönelik tank savaşları sürerken gayriresmî güçler durumunda yedeklenen IŞİD ve Hizbullah’ın İslamcı terörüyle, örnekse HDP mitinglerine ve barış gösterilerine yönelik canlı bombalar ve Kobanê Protestoları sırasında Kürt kentlerinde görülen satırlı, silahlı saldırılarla Kürt ulusal mücadelesinin üzerine yüründü. Ülke içinde de gerek resmi devlet güçlerinin gerekse de İslamcı terörün silah şakırtılarından geçilmez oldu. Bir önceki dönemin barışçı araçlarının yerini sonradan 15 Temmuz darbeciliğinden tutuklanacak A. Hududi’nin “kahraman” olarak yüceltildiği savaş araçlarının, silahların aldığı, ilişkilerin ve güçlerin silahla belirlendiği koşullara ilerlendi. Darbeciler en ileri ölçüde Kürdistan’ın savaş koşulları içinde örgütlülüklerini sağlamlaştırıp güçlerini sınadılar.

Sadece darbeciler değil, eskinin hemen yalnızca “yukarıdan” ve orduya dayanarak kurulan –askeri ve yarı-askeri nitelikli– faşist diktatörlüklerinden farklı olarak, “aşağıdan” kitlesel dayanaklarıyla kurulmasına girişilen faşist –tek adam-tek parti– diktatörlüğünün inşasının bir yönü olarak oluşturulmakta olan para-militer örgütler de, en çok Kürt Savaşı koşullarında örgütlenip, silahlandırıldılar ve güçlerini denemek üzere provalar yaptılar. Şüphesiz yalnızca yasama ve yargının yürütmeye bağlanmasıyla yetinilmeyen ama kitlesel dayanaklarına sahip olması yönünde ciddi adımlar atılan tek adam-tek parti diktatörlüğünün kuruluşunda, Kürt Savaşı’nda en hunharca saldırılarda bulunan ve Cizre’den başlayarak, duvarlara “kurdun dişine kan değdi”, “Türksen öğün, değilsen itaat et”, “biz geldik, kızlar nerede”, “Ensarullah” yazılamaları yaparak ileri ölçüde ideolojik saikle örgütlendirilmiş olduğunu ortaya koyan polis birliklerinin yanında, kimi Türkçe bilmeyen ama Arapça konuşan kişileri de kapsayarak yarı-askeri örgütlenmelere de önemli roller biçilmişti.

Polis bütün kitlesel eylemlerde, 1 Mayıslarda Taksim’de, kamu emekçilerinin eylemlerinde Ankara Kızılay ve Sıhhiye’de, barış gösterilerinde, HDP miting ve basın açıklamalarında durmadan prova yapmaktaydı. Nusracı, IŞİD’çi… militan ve sempatizanların da katılımıyla tarikat ve cemaatlerden, Osmanlı Ocakları’ndan, Alperen’lerden, bir bölümü Ülkü Ocakları’ndan derlenen, para-militer (yarı-askeri) faşist örgütler de en çok Kürtlerle çatışma ve savaş içinde provadan geçirildi ve örgütlülükleriyle güçleri sınandı. Gezi’de AKP henüz bu tür bir para-militer örgütlenmeye sahip değildi; ortaya çıka çıka eli palalı bir kişiyle Eskişehir’de A. İ. Korkmaz’ı katleden polis himayesindeki “sivil” kişiler çıkabilmişti. Gereklilikleri fark edildi, örgütlenmeleri için kollar sıvandı ve 6-7 Ekim Kobanê Protestoları, hemen her ilçe hatta mahallede birkaç yüz, bazı yerlerde de daha fazla sayıda kimi silahlı kimi silahsız kişinin seferber edildiği, silahlı saldırılar da düzenleyen bu örgütlülükler için ciddi bir prova niteliği taşıdı. Sonra Cizre ve Sur… (Ve bu para-militer örgütleri, 15 Temmuz akşamında da gördük. Çağrı üzerine, hatta bir kısmı önceden, ilk sokağa çıkanlardı. Tabii ki, halkın darbe karşıtlığı katiyen küçümsenmemelidir; ancak halkın darbe karşıtlığını da kullanarak ve öncelikle tarikatlar ve cemaatlerden, ardından tabanının AKP ile ilişkileri en ileri kesiminden destek alarak, bu örgütlü güçler, geniş AKP tabanı ve giderek taraflı-tarafsız halkın da belirli kesimlerini harekete geçirebildiler ya da harekete geçen kitlenin önünde yürüdüler.)

Eksikleri tamamlanmaktaydı; tek adam-tek parti diktatörlüğüne geçildi, geçilecekti. Atılan bunca adımın üzerine 15 Temmuz’la “Kâinat İmamı”nın “tek adam”lığı geçirilmek istendi. Olmadı. Püskürtüldü.

“Allah’ın lütfu” dendi ve fırsat bu fırsattır denip elden gelen ardına konmadı.

Vakit geçirilmeden OHAL ilan edildi ve ülke KHK’lerle yönetilmek üzere, darbecilerin uçaklarla bombalayarak hedef aldıkları, buna rağmen vekillerinin mevzilerini terk etmeden çalıştırmaya yöneldikleri Meclis’in elinden alınarak yürütmeye devredildi. Darbe öncesinde parlamentarizmin “bekleme odasına alındığı” ilan edilerek yürütmeye bağlanması ya da en azından yürütme karşısında zayıflatılması için çok uğraşılan yasamanın arzulanan işlevsizleşmesi bir çırpıda sağlandı. Bunda muhalefetin muhalefet oluşunun tartışılırlığının payı az olmadı; “milli birlik ve kardeşlik” adına ve “devletin bekası”nı gözeterek, “muhalefet”, Erdoğan/AKP yönetiminin peşine takılmakta sakınca görmedi. MHP neredeyse emilmişti, CHP ise küçük eleştirilerle Yenikapı’da “Cumhurbaşkanlığının himayesine düzenlenen” mitingde olduğu gibi, böyle ilan edilmesine itiraz da etmeden, “himaye”ye girdi.

Yargıçlardan 2745’i 15 Temmuz’un hemen ardından açığa alınmıştı, en son meslekten de çıkarıldılar. Doğru ya da yanlış, darbeye karışmışlardı. Ne mahkeme ne Meclis kararı vardı, KHK ile iş halledildi. AYM ve Yargıtay’dan hâkimler tutuklandılar, Yargıtay kendi üyelerinin görevden alınmasını “istim arkadan gelsin” özdeyişine uygun olarak, sonradan “onayladı”! Yargıçların FETÖ’cü oldukları iddiasıyla sürülmeleri, görevden alınmaları ya da meslekten atılmaları keyfe keder gerçekleşti; kararları, Saray’dan yönetilen hükümet ya da onun da küçük bir bölümü almaktaydı.

Sadece yargı değil, darbe girişimi fırsat bilinerek, askeri ve sivil bürokrasi tarumar edildi; özellikle askeri bürokrasinin ve tabii ki devletin de yeniden yapılandırılmasına girişildi. Bu da, OHAL uyarınca KHK’lerle ve Meclis’in yerine yürütme geçirilerek gerçekleştirildi. Ayrıntılara girmekten kaçınarak: Ordunun hiyerarşi zinciri kırıldı, kuvvet komutanlıkları MSB’ye bağlandı, Genelkurmay Başkanlığının Cumhurbaşkanlığına bağlanması öngörülüyor. YAŞ’ın yapısı değiştirildi. Askeri Yargıtay lağvedildi, GATA Sağlık Bakanlığına bağlandı. Askeri okullar kapatıldı. En temel kurumuyla devlet yeniden yapılandırılırken TBMM tamamen sürecin dışında tutuldu.

Hükümetse görünürdeki özerkliğini de kaybetmiş durumda ve sürekli Cumhurbaşkanının başkanlığında Saray’da toplanıyor. Hem Meclis’in, hem yargının, hem de yürütmenin tek kişiye bağlanması ve ülkenin tek elden yönetilmesi için neredeyse atılacak adım kalmadı.

Geriye kalan ya da sorun olan, birinci olarak, henüz “tek adam”ın ve kurucusu olduğu “tek parti”nin zayıflığıdır. Daha AKP içindeki “FETÖ’cüler”in temizlenmesine sıra gelmemiştir, ucundan, Arınç’ın akrabası, K. Topbaş’ın damadı ve Gül’ün çevresinin tutuklanmasıyla başlamış olsa da, henüz nerede başlayıp nerede biteceği meçhul olduğu için beklenmekte, ancak bu nedenle “tek adam-tek parti” diktatörlüğü bakımından güvenilir olmayan bir durum oluşmaktadır. İkinci olarak, darbeciler, ordu içinde büyük yüzdelik oranlarla ayıklanmıştır, ayıklanmaktadır; ancak hâlâ “Cumhurbaşkanı ve hükümet MİT ve Genelkurmay tarafından neden saatlerce haberdar edilmedi” ve “neden başlıca generaller, darbenin başarısız kaldığı belli oluncaya kadar, kimi düğünde, kimi rehinde olduğu için, kimi bir başka gerekçeyle sessiz ve tavırsız kaldı” türünden yanıtlanmayan sorular varlığını sürdürmekte ve bu, yine kime güvenileceğinin belli olmamasına, güvenilirlik sorununa yol açmaktadır. Devlet yeniden yapılandırılmaktadır, ancak, bu, kime güveneceği belirsiz Erdoğan ve yakın çevresi tarafından “dereyi geçinceye kadar at değiştirilmez” gerekçesiyle bugünkü türden bir yapılandırma olmaktadır. Son olarak, gerginlik politikasından, herkesin darbeye karşı çıkmış olması zemininde “birlik ve kardeşlik” taktiğine geçilmiştir ve şimdilik sadece Kürt hareketi “birlik, beraberlik”ten dışlanmaktadır. Ancak bu, bir yandan “birlik”in gerçek bir birlik olmayışını getirirken, diğer yandan da –hele Erdoğan/AKP yönetiminin yukarıda sayılan iki zayıflığı koşullarında– olduğu kadarıyla “birlik ve beraberlik”in Binali Yıldırım’ın deyişiyle “gözümüz gibi korunması”na götürmekte ve bu durum da, zayıflıkların yanında, tekçi dayatmaların frenlenmesine neden olmaktadır.

Ancak her halükârda ve zayıflıkları bir yana Erdoğan/AKP şimdi, 15 Temmuz öncesiyle karşılaştırıldığında tek adam-tek parti diktatörlüğünün inşası bakımından daha büyük olanaklara ve elverişli koşullara sahiptir ve bunları çoktan değerlendirmeye girişmiştir.

Gidişatı belirleyecek olan, Erdoğan/AKP yönetiminin zayıflıklarıyla bu olanakları ne ölçüde kullanabileceği, ama asıl olarak da, nesnel çıkarları böyle bir gidişatla uyuşmayan işçi ve emekçilerin bu çıkarlarının ne ölçüde farkına varacağı ve ne denli güçlü bir mücadele içine gireceğidir.

Dipnot

1. Erdoğan’ın, Anayasa Mahkemesi’nin olumlu sonuçlandırarak tahliyelerinin yolunu açtığı C. Dündar’la E. Gül’ün bireysel başvuruları hakkındaki beğenmediği kararına saygı göstermediğini ve üstelik uymayacağını açıkladığı hatırlanacaktır

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑