Althusser’in “tarihsel materyalizm” yorumu: insan, toplum ve tarih anlayışı
Deniz Uztopal
Althusser incelememizin ilk iki bölümünde, Fransız filozofoun savunduğu fikirlerin ortaya çıkışı, kısa süre içerisinde dünyaca ün yapmasının ulusal ve uluslarası koşulları, strüktüralizm ile Marksizmi birleştirmeye çalışırken Marx’ın dünya görüşünün canlılığını temsil eden diyalektiğe karşı saldırısının kaçınılmazlığı ve bunu yayınlanmış ve o dönem yayınlanmamış yazılarında hangi temel üzerinden yaptığı üzerinde durmuş; bu saldırıların Marksizmin çarpıtılmasına neden olduğunu ifade ederek yazımızı sonuçlandırmıştık. Bu makalede ise, inceleme bırakılan yerden sürdürülerek, Fransız filzofoun tarihsel materyalizm anlayışı mercek altına tutulacak ve insanın nihaî kurtuluşu, tarihteki yeri, son kertede ekonominin belirleyiciliği tezleri üzerine savunduğu görüşlere özel olarak dikkat çekilecek.
A) HÜMANİZM ÜZERİNE TARTIŞMALAR VE ALTHUSSER’İN “TEORİK ANTİHÜMANİZM” TEZİ
Louis Althusser’in dünya görüşünde hümanizm ve antihümanizm üzerine yürütülen tartışmaların büyük bir yer tuttuğu genelde bilinir. Yalnız bu tartışma, genelde sanıldığının tersine, sırf saf bir teorik tartışma değildir; teorik ve soyut gibi görülen tartışmaların altında aslında Komünist partilerin hangi siyasi hedefe ulaşmak istedikleri sorunu yatmaktadır. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, esas sorun, Marx’ın insanı, toplumsal yerini ve nihaî kurtuluşunu nasıl gördüğü ve ortaya koyduğu sorunudur.
Tartışmaya, öncelikle Fransız filozofun görüşlerinin ilk defa derli toplu sitematize edildiği Marx için kitabında bu konuya dair yazılanlara kısaca bir gözatarak başlamak faydalı olacaktır. Althusser’in 1845’de tespit ettiği “epistemolojik kesinti”nin öz itibariyle Marx’ın “Feuerbach’cı antropolojiden kurtulması” ile gerçekleştiği fikrini savunduğunu –sözkonusu “kesintinin” felsefi anlamının ne olduğu sorunu yazının ikinci bölümünde yeterince detaylandırıldığı için– tekrar etmeye gerek yok. Fakat Fransız filozofun “tarihsel materyalizm anlayışının” doğru anlaşılabilmesi için bu konuda neler söylediğini özlü olarak hatırlatmak gerekir. Ona göre:
“1845’ten itibaren Marx, tarihi ve politikayı insanın özü üzerine inşa eden her teoriden köklü biçimde kopar. Bu biricik kopuş, birbirinden ayrılmaz olan üç teorik yanı içerir:
1. Kökten yeni kavramlar üzerinde temellenen bir tarih ve politika teorisinin oluşumu: Toplumsal oluşum, üretici güçler, üretim ilişkileri, üstyapı, ideolojiler, ekonominin son kertede belirleyiciliği, diğer düzeylerin özgül belirlenimi, vs. kavramları.
2. Tüm felsefi hümanizmin teorik savlarının kökten eleştirisi.
3. Hümanizmin ideoloji olarak tanımlanması.
Bu yeni kavrayış içerisinde de her şey kesindir, ama bu yeni bir kesinliktir: Eleştirilen (2) insanın özü, ideoloji olarak tanımlanır (3); bu kategori, yeni toplum ve tarih teorisine aittir (1). Tüm felsefi antropolojilerden ya da hümanizmlerden kopuş, ikincil bir ayrıntı değildir: Marx’ın bilimsel keşfiyle bütün oluşturur.”1 Buradan da hareket ederek, Marx’ın “teorik antihümanizminden” bahsetmek gerektiğini savunur.2 Hatta daha da ileri giderek, bir sonraki yayınladığı makalede “insan kavramının [...] bilimsel açıdan kullanılamayacağını” savunur ve bunun nedeninin “soyut olmasından değil, ama bilimsel olmamasından kaynaklı” olduğunu belirtir.3 Hümanizm olgusuda böylelikle Marx’ın geçlik, yani ideolojik döneminin bir eseri olarak belirler ve böylelikle kendi “Marksist” aylayışına göre ret eder.
Hatırlanacağı gibi, Fransız Komünist Partisi’nin ideolojik mücadele ve Partili aydınlarla ilişkisi açısından bir dönüm noktası olan Argenteuil Merkez komitesi toplantısı AlthusserGaraudy polemiği üzerine durmuş ve toplantıya katılmayan Althusser’i eleştirmişti. Bu toplantıdan kısa bir süre sonra, FKP genel sekreteri Waldeck Rochet 2 Temmuz 1966’da Louis Althusser’i bir görüşmeye davet eder. Filozof’un arşivlerinden çıkan bir belgede bu görüşmeden sonra yaşanan tartışmalar şu şekilde anlatılır:
“Kısa bir süre sonra ağzından baklayı çıkartır [Waldeck Rochet’yi kastediyor-DU].
- Anlıyor musun, hümanist olduğumuzu söylememiz bizim açımızdan siyasi olarak çok önemli.
Ben de ona: Tam olarak ne demek istiyorsun? diye sordum. Kısa bir sessizlikten sonra - Yani sonuçta amacımız insanlığın mutluluğu.
-Hayır dedim. Bu bizim amacımız değil, bu bizim hedeflerimizden birisidir, ama hedefimiz değil. Amacımız devrimi gerçekleştirme ve sosyalist üretim biçimini inşa etmektir.”4 Görüldüğü gibi, Althusser amaç ile araç arasında çok ciddi bir kafa karışıklığı yaşıyor. Marx, Engels ve Lenin defalarca tüm insanlığın kurtuluşu için mücadele ettiklerini yazmış, ama bunun gerçekleşmesinin koşulu maddi olarak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kalmasını sağlayabilecek proleter devrim olacağını belirtmiş olmalarına karşın, Fransız filozof bir defa daha Marksizme ters şeyler savunmaktadır. Marksistler açısından nihaî hedef sınıfsız toplumu inşa etmektir, fakat bunun gerçekleşmesi proletaryanın iktidarı ele geçirmesi, kendi egemenliğini inşaa etmesinden geçtiği için devrim bu hedefe ulaşmanın adımlarından birisidir. Devrim ve sosyalist üretim biçiminin inşaası, sınıfsız toplumun kurulması, yani insanlığın kurtuluşu yolunda geçilmesi zorunlu olan aşamalardır, kendi başına kesinlikle nihaî amaç değildir. Marx’ın sosyalist toplumu, yani proletaryanın iktidarı ele geçirdiği toplumu, asla kendi başına değil, nihaî hedefin, yani sınıfsız komünist toplumunun ilk aşaması olarak tarif etmesi asla tesadüfî değildir. Fakat Althusser siyasi olarak meseleyi tersten aldığı ve teorik olarak da “tarihin özne ve ereği” olmadığını savunduğu için, amacı devrimi gerçekleştirme ve sosyalist üretimi inşa etmektir. Bu ters anlayışının temelinde, Fransız filozofun diyalektiği ret etmesiyle tarihsel materyalizmin temel ilkelerini kabaca yorumlaması, dar mekanik bir anlayışa sahip olması ve Marx ve Engels’in temel fikirlerine strüktüralist bir yorum katma teşebbüsleri vardır.
Peki, bu kadar açık olan bir ters düşüncenin neden yaygınlaşabildiği sorusuna gelince, yanıtı, dönemin ulusal ve uluslararası siyasi, teorik ve ideolojik koşullarının yanı sıra FKP içinde ona karşı çıkanların da, Stalinizm tartışmalarının yoğunlaştığı koşullarda tartışmayı hümanist olup olmamaya hapsetmesinde aramak lazım. Makalenin son bölümünde, Marx’tan yapacağımız uzun bir alıntının da ortaya koyacağı gibi, aslında sorun, insanlığın nihaî kurtuluşu mücadelesinin geçeceği aşamalardır ve her aşamada başvurulması gereken, çoğu zamanda iç ve dış düşmanın saldırısının dozuna bağlı olarak, zorunlu olan araçların neler ve hangi biçimde olacağı sorunudur.
* * * Bu uzun girişten sonra hümanizm tartışmalarını incelemekle başlayabiliriz. Her şeyden önce insan olgusunun nasıl anlaşıldığı konusundan başlayalım. Althusser’in belirttiği gibi, “Feuerbach Üzerine Tezler” ve “Alman ideolojisi” adlı eserlerinde, Marx’ın, Feuerbach’ın soyut ve değişmeyen insan kavramını ret ettiği doğrudur. Ancak onun “kesinti” kavramı ile ifade ettiği gibi, yeni bir teori yaratırken, Marx, geçmişe dair her şeyi tarihin çöplüğüne atmaz, eski ile yeni arasında sürekli ilerleyerek derinleşen diyalektik bir ilişki kurar. Althusser’ün “geçiş eserleri” diye ifade ettiği söz konusu iki eserde, Marx insan olgusunu ret etmez, onu diyalektiktarihsel bir içerikle ortaya koyar. Feuerbach üzerine tezlerin altıncısı şöyledir: “Feuerbach dinsel özü insani öz haline getirir. Ne var ki, insani öz tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz, kendi gerçekliği içinde, toplumsal ilişkiler bütünüdür.”5 Anlaşıldığı gibi, burada insanın özü gerçekliği ret edilmiyor, ama Feuerbach’ın yaptığı gibi soyutlanarak, tek tek her bireyin doğasında da aranmıyor. Keza, burada her bireyin bireyselliği de ret edilmiyor (“kendi gerçekliği içinde” belirtisi, kuşkusuz ki bireylerinin toplum içinde silindiği, silikleştiği anlamına gelmez kesinlikle), ama bireyler ile toplum arasında kopmaz diyalektik bir bağ kurularak, “öz”ün “toplumsal ilişkilerin bütünü” olduğu belirtiliyor. Marksizmin insan kavramı, buna bağlı olarak da hümanizm sorunu ya da doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse, insanlığın nihaî kurtuluşu, sınıfsız toplumda insanın sosyal yeri sorununa yaklaşımın hareket noktası tam da burasıdır. Alman ideolojisi’nde Marx, sosyal ilişkiler kavramına, insanın toplum içerisindeki yerine, toplumsal ilişkiler içerisinde düşünce ve ideolojinin yerine dair birçok değerli vurgular yapar. Ama 1845’in Marx’ı ile araştırmalarını tarihsel gelişmeler ışığında derinleştiren Kapital’in Marx’ı arasında farklılıklar da kuşkusuz vardır. Bu eserde ortaya konulan maddi zeminden itibaren Marx ve Engels, insanı asla soyut, tarihin dışında, kendi sosyal ve ekonomik gerçekliğinden bağımsız görmemiş ve ele almamışlardır. Yaptıkları yeni yorumlar, sürekli aynı zemin üzerinden yükselerek, Marksizmin teorisini zenginleştirmiştir. Bundan dolayı Marx, sınıflar mücadelesini teorisinin merkezine koymuş, insanın kendi tarihini nasıl yaptığının açıklanmasını bilimsel bir temel üzerine inşaa etmiştir. Marx ve Engels’e göre “bugüne kadarki bütün toplumların [yazılı] tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.”6 Fakat ne Marx, ne de Engels bunu belirtirken, tıpkı insanı toplum içinde silip atmadıkları gibi, sınıflar mücadelesini de insansızlaştırmazlar. Tam tersine, “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu özgür iradeleriyle değil, kendi seçtikleri koşullar altında değil, dolaysız olarak önlerinde buldukları, verili, geçmişten devrolan koşullar altında yaparlar.”7 Oysa ki, Althusser’in “Marksizm” yorumuna göre, tarihin öznesi ve ereği yoktur. Önce tarihin özne sorunundan başlayalım.
B) TARİHİN ÖZNESİ YOK MUDUR?
Öncelikle belirtmek gerekir ki, insanı silme, onun tarihsel ve sosyal yerini yadsıma, aralarında farklılıklar olmakla birlikte, tüm strüktüralist düşünürlerin ortak yanıdır. Onlara göre, insan olgusu sosyal bilimlerde hareket noktası olamaz. Bu akımın temel teorisyenlerinden Claude Levi-Strauss için “tarih insana bağlı değildir”8, dolayısıyla bir yönü de yoktur. Diğer teorisyenlerden olan Michel Foucault ise, insana dair “düşüncemizin arkeolojisinin kolaylıkla gösterdiği gibi insan bir icattır. Ve belki de yakında sonu”9 sözleri üzerinden Kelime ve Şeyler adlı kitabının bitiriyordu. İnsanın tarihsel yerini silme, yadsıma yaklaşımı Althusser’de de mevcuttur. Foucault’un kitabının yayınlandığı 1966 yılında o da şunları belirtir: “Tıpkı bilimsel söylem açısından özne olmadığı gibi, önerinin ideolojik anlamında da, tarihi yapan birey yoktur.”10 Ona göre tarih, öznesi olmayan bir süreçtir. İlginçtir, Althusser tarihin bu mekanik anlayışını, Hegel’in diyalektiğine, oradan da Marx’a dayandırır:
“İdealist tarih anlayışının çeşitleri, örneğin Feuerbach’ın tarih anlayışı, antropolojik, yani insana göre belirlenen bir süreçtir. Oysa Hegel’in nesnel idealizminde tarihin bu anlamda bir öznesi yoktur. Çünkü Hegel’de tarihin kökeni tarihin gerisindedir, tarihten önce başlamıştır.
“Bunu şöylece özetlemeye çalışalım: Hegel’de Mutlak Idea üçlüsü, mantık, doğa ve öznel ruh (tarih)’dan oluşur (İşte Hegel’in bu temel yönteminin anlaşılabilmesi için Hegel Üstüne’nin okunması yararlı olur). Tarih, başlangıcı mantık olan süreçten çıkarken, diyalektiğinin gereği olarak, onu olumsuzlar. Öznesini, daha başlangıçtan olumsuzladığına göre, bu anlamda, Hegelci tarih de öznesi olamayan bir süreçtir. İşte Marksizmin öznesi olmayan süreç olarak tarih anlayışı ile Hegel’in tarih anlayışı bu noktada çakışır ve Lenin bundan ötürü Hegel’in Mutlak Idea bölümünün ‘neredeyse maddeci’ olduğunu söyler.”11 Fransız filozof, bu sözlerini daha sonraki yıllarda, İngiliz Marksist filozof John Lewis’e verdiği bir cevapta12 daha da geliştirir. Ona göre, insanların tarihin öznesi olduğu fikri, tanrının tarihin öznesi olduğu fikrinin egemen olduğu feodal toplum döneminde, burjuvazinin devrimci bir toplumsal rol oynadığı koşullarda devrimci bir fikirdi. Fakat bu humanist fikir, bujuvazinin egemen olduğu aşamada gericileşmiştir13 ve proletarya devrimi için artık bu savunulamazdır. Bu fikir filozofun daha önce savunduğu “epistemolojik kesinti” teorisine dayandırılır ve ona göre bir defa daha Marksizm “antropolojik sorunla bir alakası yoktur.”14 Hatırlanacağı gibi “epistemolojik kesinti” yaşayan Marx, bir hamlede tüm önceki “olumsuz” etkilerinden kurtulmuştur. Yeni oluşan anlayışa göre tarihin öznesi yoktur, fakat sömürülen sınıf olarak ampirik insanlar tarihsel ilerleyiş sürecinin manivelasıdırlar. Fakat yukarıda da belirtildiği gibi, bu fikir Hegel’e dayandırılıyordu, demek ki “epistemolojik kesinti” tam olarak olmamıştır, Marx’ın bu fikri savunduğunu var saydığımız durumda bile, Fransız filozof kendisiyle bir çelişkiye düşer.
Althusser burada iki yönü olan bir teoriyi savunur: bir yandan somut insanlar tarih içerisinde özneler olarak hareket ederler, fakat diğer yandan bu tarihin öznesi değillerdir.15 Fransız filozof, bu ikisi arasında, tıpkı “epistemolojik kopuş”ta yaptığı gibi, bilimsel olanla felsefi olan olarak radikal bir ayrım yapar. Ona göre, “bireylerin tarih içinde etken tarihi özneler olarak konumları sorunu” bilimseldir, tarihin öznesi sorunu ise felsefidir, yani idealisttir. Filozofa göre bu ikisini birbirinden ayırt etmek gerekir, zira Marksizm somut bireylerin tarih içinde özneler olduğunu kabul, fakat tarihin öznesi olduğunu ret edermiş! Ona göre, bireyler, tarih içinde tarihi hayata geçiren etkenler/ kişiler (agents16) oldukları sürece özneler olabilirler, fakat “ne özgür” ne de onu “farklı parçalarını bir araya getirerek oluşturan” (constituant17) olmadıklarından dolayı, aynı anda ona boyun eğen kişilerdir. Tam tersine, tarihi hayata geçiren etken/kişi üretim ve yeniden üretimin üstbelirlediği (surdeterminer) ideolojik ortam tarafından oluşur. İşte bu nedenden dolayı, Fransız filozofa göre, tarihsel olayları hayata geçiren (agents) “bireyler özne olmak sıfatı ile her zaman için özne biçiminde hareket ederler.” Dolayısıyla ona göre, insanların tarihin özneleri olduğunu belirtmek, onların tarihsel olarak hak ettikleri yeri bilimsel olarak ortaya koymaktır. Fakat bu tarihin öznesi olduğu anlamına gelmez, zira bu ikincisi bilimsel değil felsefidir. Ünlü filozofa göre, bu felsefi yaklaşım “gerçek tarihi” düşünemiyor ve maddi temelinden uzak bir eğilim olarak idealist bir kavramdır, dolayısıyla ret edilmelidir. Bu anlayış içselleşmiş bir birlik olarak insanın özünü tarihin başlangıcı, nedeni ve sonucu olarak görür.18 İşte burada Althuser teorik antihümanist görüşü ile bir bağ kurar.
Ona göre, Marksist felsefenin diyalektik maddeci olabilmesi için idealist “özne” kategorisinden kopması gerekir; sadece bu kopuş sayesinde, tarihsel süreci, somut olarak üretim ilişkilerini ve sınıflar mücadelesini tarihin motoru olarak görebilir:
“Tarih bir ‘Öznesiz ve Ereksiz süreçtir’, içinde ‘insanların’ toplumsal ilişkilerin belirlenimi altında özne olarak hareket ettikleri verili koşullarda, sınıf mücadelesinin ürünüdürler. Dolayısıyla, terimin felsefedeki anlamında tarihin bir Öznesi yoktur, fakat bir motoru vardır: sınıflar mücadelesi.”19 Tarihi öznesiz ve ereksiz bir süreç olarak savunurken, Althusser’in öne sürdüğü argümanları bu şekilde özetlemek yanlış olmaz. Fransız filozof tüm bunları Marksizm adına savunuyor; peki, gerçekten de Marx ve Engels’e göre tarihin öznesi yok mudur?
Tarihsel materyalizmin kurucuları, tarihsel süreci, tıpki Hegel gibi, diyalektik bir süreç olarak algılıyorlardı. Onlara yönelik yapılan suçlamaların tersine, bu süreci insanın toplumsal rolünü yadsıyan determinist bir yaklaşıma kesinlikle indirgemediler. Kuşkusuz Marx ve Engels’in eserlerinde onlarca yerde tarihsel, ekonomik, sosyal, siyasal ya da ideolojik olguların “belirlendiği”, “zorunlu yasaların” olduğu ifade ediliyor; fakat iki usta da belirleyici olanın “maddi koşullar” olduğunu savunuyorlardı. İkisi de tarihin diyalektiğini görmüş ve maddi koşullar ile insan iradesi ve isteklerinin oynadığı tarihsel rol arasındaki canlı bağlı kurabilmişlerdi. Yazımızın 2. bölümünde Marx’ın dünya görüşünün oluşumunda Hegel’e borçlarının ne olduğu sorunu yeterince incelendi. Fakat burada tarihin diyalektiğini incelerken, Hegel’den başlamamak da olmaz, üstelik Althusser’in kendisi de “tarihin öznesi ve ereği” yoktur derken büyük Alman filozofa atıfta bulunuyordu.
Hegel tarihin diyalektiğini görmüş, tarihin insanların istek ve tutkuları aracılığıyla yapıldığını ifade etmişti. Ona göre, İmparatorluklar gibi, uluslar da kendi özel çıkarları için hareket ediyor, onların hayata geçmesi için mücadele ediyorlardı. Fakat bu çıkarlar için mücadele ederek, eylemlerinde, kendi iradelerinden bağımsız ve görünmeyen olanı da hayata geçiriyorlardı. Fakat idealist bir düşünür olarak, Hegel, bu görünmeyeni “Tin” olarak ifade eder. “Tin” aslında kendi istediğini hayata geçirmek için onları kullanırdı: İmparatorluk ve uluslar kendi çıkarları için hayata geçirirler, lakin aslında Tin’in isteğini gerçekleştirirler.
“Gelişim ilkesi bunun ötesinde temelde yatan bir iç belirlenimi, kendinde bulunan ve kendini varoluşa çıkaracak bir varsayımı kapsar. Bu biçimsel belirlenim özsel olarak Tindir ki, dünya tarihini, edimselleşmesinin sahnesi, mülkiyeti ve alanı olarak alır. O kendini olumsallıkların dışsal oyununda ileri geri almaya bırakacak bir şey değildir; tersine, saltık olarak belirleyendir ve olumsallıklara karşı kesin olarak sağlamdır, onları kullanır ve onlara egemendir.”20 Büyük Alman düşünür insanların tarihsel rolünü, onların iradesinden bağımsız olarak gerçekleşen olayları doğru görmüş, fakat nihayetinde de onu da getirip evrensel tinin isteklerine bağlamıştır.
“Evrensel esprinin bu ilerleyişi içinde devletler, milletler ve bireyler, iyice belirlenmiş olan kendi özel prensipleriyle tarih sahnesinde boy gösterirler. Her birinin özel prensibi, onun siyasî ana yapısında ifadesini bulur ve tarihi durumunun gelişimi içinde gerçeklik kazanır. Onların bilinci, bu prensiple sınırlıdır ve bunun çıkarını kendi çıkarları olarak görürler; ama aynı zamanda, bir gizli faaliyetin, kendi içlerinde çalışan evrensel esprinin, bilinçsiz âletleri21 ve momentleridirler. Bu derunî faaliyet içinde espri, bir sonraki yüksek aşamaya geçişinin yolunu hazırlar.”22 Hegel, 18. Yüzyılın Fransız filozoflarının tersine, gerçek tarihi insanların yaptığı, fakat bunu, bilinçleri dışında, evrensel tinin aleti (agents) olarak yaptığı fikrini geliştirir. Marx ve Engels, Hegel’in bu fikrinin özündeki devrimci niteliği görmüş ve daha önce de belirtildiği gibi, idealist kabuğunu kırarak, onun bu niteliğini değerlendirmişlerdi. Daha ilk eserlerinde, Hegel’in ünlü olduğu koşullarda onun bu görüşünü eleştirerek, “Evrensel Tin” olarak adlandırılan Tanrı’nın aslında insanların maddi çıkarları olduğu fikrini geliştirdiler. Proudhon’un kaba felsefesine karşı doğrudan Fransızca kaleme aldığı Felsefenin sefaleti adlı kitabında bu fikirle Marx şu şekilde dalga geçer:
“Tanrı, Tanrısal amaç, işte tarihin ilerlemesini açıklamak için bugün kullanılan büyük söz budur. Aslında bu söz, hiç bir şeyi açıklamaz… […] İskoçya’da toprak mülkiyetinin, İngiliz sanayiinin gelişmesiyle, yeni bir değer kazandığı, bir olgudur. Bu sanayi, yüne yeni pazarlar açtı. Büyük miktarda yün üretmek için, tarıma elverişli toprakları çayır haline getirmek gerekti. Bu dönüşümü yapabilmek için mülkiyetlerin az kişinin elinde yoğunlaşması gerekiyordu. Mülkiyetleri az sayıda ellerde toplayıp yoğunlaştırmak için ilkin küçük toprak mülkiyetinin yok edilmesi, toprak kiracısı binlerce köylünün kendi topraklarından sürülüp çıkarılması ve bunların yerine, milyonlarca koyunu gözetlemekle görevli birkaç çobanın yerleştirilmesi gerekliydi. Böylece, birbirini izleyen dönüşümlerle, İskoçya’da toprak mülkiyeti, koyunların insanları yerlerinden sürüp çıkarması sonucuna vardı. Şimdi, İskoçya’da toprak mülkiyeti müessesesinin Tanrı’dan gelen amacının, insanların, koyunlar tarafından topraklarından sürülüp çıkarılması olduğunu söylerseniz Tanrı’nın emrine uygun bir tarih yapmış olursunuz.”23 Marx, bu satırlarda, “tarihsel zorunluluk” kavramından ne algıladığını ve ekonomik ihtiyaçların ne kadar birincil olduğunu ortaya koyuyor. Fakat tarihsel materyalizmin kurucusuna göre, sonuç önceden belirlenmiş olmadığı gibi, bugünün ihtiyaçlarından geçmişi değerlendirmek olayları tersine, baş aşağı çevirmekten başka bir şey değildir. Keza, tanrı ya da yüce bir gücün isteklerinin insanları alet olarak kullanarak gerçekleştirdiğini savunan Hegel’in tersine, Marx ve Engels, materyalistler olarak, tarihi, farklı amaçlar güderek hareket eden insanların ürünü olarak algılıyordu. Tarih insanların ürünüdür. Gerçek tarihte insanlar “kendi dramlarının hem yazarı, hemde aktörleridir.”24 Toplumsal ilerleme üretim biçimindeki gelişmelerle sağlanıyor, bu üretimdeki gelişmeler ise, insanların çabasıyla gerçekleşebiliyordu. İnsanlık tarihinde üretim biçimleri, dışardan bilinmeyen bir evrensel tinin yarattığı bir şey değillerdir, ama insan iradesinden bağımsız koşullarda insanların yaşam mücadelesi sürecinde istek ve çabalarıyla hayat bulurlar. Bu nedenle, tarihin tamamen insanların bilincine dayandığını savunmak da kesinlikle doğru değildir; fakat Althusser’in yaptığı gibi, insanların sadece var olan bir tarihsel zorunluluğun hayata geçmesi için aletler (agents) olarak görülmesi de sonunçta kadercilik ve determinist yaklaşımlara kapı açar. Zira bu tarihsel zorunluluk mekanik değil, yaşamsal bir ihtiyaçtır. Fakat sınıflara bölünmüş toplumlarda söz konusu ihtiyaçların niteliği de aynı değildir. İşte Marksist klasiklerde üretim güçlerine verilen özel önem buradan gelir. Onlar toplumsal ilişkileri üretim ilişkileriyle ve bu ilişkileri de üretim güçlerinin düzeyiyle açıklayarak, tarihsel toplumsal biçimlerin gelişimini tarihsel bir süreç olarak görür. İnsan iradesine bağlı olmayan tarihsel yasalar vardır, fakat bu yasalar insanların eylemleriyle hayata geçer. Tarihin diyalektiğinin özü de tam buradadır.
“Az çok karmaşık bütün toplumsal biçimlenmelerde, özellikle kapitalist toplumsal biçimlenmede, insanlar birbirleriyle ilişki kurduklarında, aralarında kurulan toplumsal ilişkilerin ve bu ilişkilerin gelişmesine hükmeden yasaların vb. ne türden olduklarının bilincinde değildirler. Örneğin, tahılını satan köylü, dünya pazarında dünyanın bütün tahıl üreticileri ile ‘ilişki’ içerisine girmiş olur, ama o, ne bunun bilincindedir ve ne de bu alışverişin temelini oluşturan toplumsal ilişkilerin türünün bilincindedir.”25 Teker teker bireyler eylemlerini bilinçli yaparlar, fakat milyonlarca insanın yaşamak için zorunlu olan üretim ve yeniden üretim çabası nesnel olarak toplumsal dönüşümlere yol açar. İnsanların eylemlerinin yönünü onların maddi yaşam koşulları belirler, bu koşulları insanlar toplumsal bir hareketlilikle değiştirebilir, fakat onu seçemezler. Marx’ın 18. Brumer kitabında yaptığı vurgu tam da buna işaret eder: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar.”26 Tarihin öznesinin olup olmadığı sorununu doğru kavrayabilme, işte meselenin bu iki yönünün diyalektiğini anlamaktan geçer. Althusser tüm felsefi yaşamı boyunca diyalektiği ret ettiğinden bu bağlamı kaçırıyor ve ona göre insanlar tarihin öznesi değillerdir, ama sadece zorunlu olarak hayata geçecek genel yasaların aracıdırlar.
Kuşkusuz tarihin yasalarının olduğunu Marksistler kabul eder, fakat doğa yasalarının kör bir şekilde hayata geçmesinin tersine, tarihin yasaları, insanların kendi seçmedikleri koşullar çerçevesindeki bilinçli çabalarıyla hayata geçer. Nesnel olanla öznel olan arasındaki bu diyalektik bağ, ikisinin de gerçek yerlerini kavrama olanağı sunar, fakat belirtmek gerekirse, bu bağ, aslında Marksizm tarihi boyunca
1. ve 2. kuşak Marksistler arasında yaşanan en yoğun tartışmalardan birisi olmuştur. II. Enternasyonal içinde birçok düşünür sorunu yanlış anlamış ve bu durum, Engels’in son yıllarında bu konulara tekrar dönmesini, açıklamalar yapmasını zorunlu kılmıştır. İnsanın yerini ya yadsıyarak ya da küçümseyerek tarihin nesnel yasalarını öne çıkartanlar Marksizmi determinist, hatta kaderci bir şekilde yorumlarken, işçi sınıfının mücadelesini de kaçınılmaz olarak küçümseme pozisyonlarına düşmüşlerdir. Oysa ki, burada Marx’ı doğru anlamak devrimci mücadelenin önemi açısından can alıcı öneme sahipti. Lenin’in düşünceleri Ekim Devrimi ile iktidara gelip haklılığını somut olarak kanıtladığında bu yaklaşımlar bir nevi gerilemiş, fakat 1960’larda Marksizmin tarihini yeniden gözden geçirme tartışmalarının alevlenmesiyle, “tarihin öznesi ve ereği yoktur” tartışmaları da tekrar alevlenmiştir.
Alıntılarda da görüldüğü gibi, Marx, insanların kendilerinin seçmediği koşullarda kendi tarihlerini yaptıklarını belirtiyor, fakat bununla, nesnel koşulları etkilemediklerini ve değiştiremeyeceklerini kesinlikle ifade etmiyordu. Tam tersine, geçmişten kalan bu koşullarda kimi amaçlar için çaba sarf ettiklerini (tüm ihtiyaçlarına cevap vermek için yaşamlarını iyileştirme ve maddi yaşam koşullarını geliştirme), fakat bunu yaparken önceden tamamen kestiremedikleri27 sosyal yapıların oluşmasına neden olduklarını ifade eder. Örneğin 1789 Fransız Devrimi’nde kitleler yaşam koşullarının iyileşmesinin önünde engel olmuş asalak bir aristokrasiyi yok etmek için mücadele verdiler, fakat yeni bir sömürü ilişkisini yaratmayı ne öngörebilirlerdi, ne de bu yönlü niyetleri vardı. Fakat olaylar öyle sonuçlandı. 1789 ile 1799 yılları arasında yaşanan 10 yıllık devrim sürecini insanlar yaptılar, Bastille’in ele geçirilmesi, İnsan ve Yurttaşlar Hakları Beyannamesi’nin ilan edilmesi, Valmy savaşı, Kralın kaçması ve tutuklanması, ardından idam edilmesi, Devrim güçlerinin iç çatışmaları, Napoleon’un askeri darbesi vs… gibi tüm bu süreç içerinde yaşanmış olaylar hiç kuşkusuz insanların eylemleri ile gerçekleşti; fakat tüm bunlar, 1789 kışının yoğun soğuklarından dolayı buğdayların tahrip olması ve ekmek fiyatlarının yükselmesiyle artık çekilmez hale gelen yaşam koşullarını değiştirmek, iyileştirmek amaçlı eylemlerin sonucu olarak gerçekleşti. Marx insanların kendi tarihlerini kendilerini yaptıklarını ifade ederken işte tarihsel olayların tam da bu yönüne dikkat çekiyor. Tüm bunlar verili koşullar içinde gerçekleşiyor ve kendi tarihini yapan insanların çoğunun öngörmediği sonuçlara neden olabiliyor. Kuşkusuz insanların sınıfsal konumlarına bakmak da gerekir, fakat bu, tarihin nesnel yasalarının insanların niyetlerinden bağımsız olarak hayata geçtiği ilkesini değiştirmez. Örnek olarak ekonomik krizler verilebilir. Marksistlerin kapitalizmde ekonomik krizlerin nispi aşırı üretimden kaynaklandığını belirtikleri bilinir. Fakat ekonomik krizi burjuvazinin isteği üzerine patlak vermez. Yoğun rekabet koşullarında aşırı kâr güdüsüyle hareket ettikleri için üretim araçlarını yenileyerek üretimi arttırırlar. Buradaki amaçları piyasaya daha fazla ürün sürerek daha fazla kâr etmektir. Fakat diğer patronlarda sosyal konumlarından dolayı aynı şekilde davranırlar ve piyasaya sürülen bu ürünler tüketilemeyince üretim zorunlu olarak durur ve kriz patlar. İşsizler ordusu büyür, onlarca şirket iflas eder ve yoksulluk büyük boyutlara ulaşır. Bunlar herhangi bir kapitalistin ulaşmak istediği sonuçlardan değildir, insan iradesinden bağımsız olarak var olan kapitalizmin ekonomik yasalarının bir sonucudur. Fakat görüldüğü gibi, tüm bunlar insanların bilinçli eylemlerinin sonucudurlar ve onların üzerinde büyük bir gücün müdahalesi kesinlikle söz konusu değildir. Kuşkusuz burada söz konusu olan, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında ilişki sorunudur, fakat Marx hiçbir zaman bu ilişkiyi tek taraflı görmez. Alman ideolojisi’nde bu konuyu şu şekilde açıklar:
“İnsanların kendi geçim araçlarını üretme tarzı, her şeyden önce hâlihazırda buldukları ve yeniden üretmeleri gereken geçim araçlarının niteliğine bağlıdır [abbangt]. […] Bireylerin hayatlarını ortaya koyuş tarzı [aüssem], onların ne olduklarını da ortaya koyar. Dolayısıyla, onların ne oldukları üretimleriyle –ne ürettikleriyle olduğu kadar nasıl ürettikleriyle de örtüşür [zusammenfallt]. Bu nedenle, bireylerin ne oldukları, onların maddi üretim koşullarına bağlıdır [abbangt].”28 Marx ve Engels’in bu satırları sosyal ilişkilerle üretim güçleri arasında diyalektik bir bütünlüğün olduğunu gösteriyor. Maddi yaşam koşulları, üretim koşulları ile insanın “varlığı” arasında mekanik bir çizgi çizmek imkânsızdır. Marx “bireylerin hayatlarını ortaya koyuş tarzı [aüssem]” ndan bahseder ki, bu da, onların dışında olan bir şeyi ret etme anlamına gelir. Hegelci tabirle burada bir “içselleşme” vardır. Marx burada insanların yaşam koşulları ile varlıkları arasında kopmaz diyalektik bir bağ kurar. Ona göre, nesnel koşullar ile öznel koşullar birbirlerini koşullandırdıkları gibi, iç içe de geçmişlerdir. İnsan ile yaşam koşulları arasında, üretilen ile nasıl üretildiği arasında kopmaz bir bağ kurar. İşte tüm bu nedenlerden dolayı, Althusser’in iddia ettiğinin tersine, insanın tarihin öznesi olduğunu söylemek, Marx’a sadık kalmak anlamına gelir. Fakat aslında Fransız filozofun bu yanlışının temelinde “son kertede ekonominin belirlediği” fikrinin yanlış yorumu vardır.
C) TARİHSEL MATERYALİZMİN ÇARPITILMASI VE ALTHUSSER’İN EKONOMİZM YORUMU
Louis Althusser’in diyalektik metodun yerine strüktüralist yöntemi benimsediği bilenen bir olgudur. Çevresine toplanan bir grup öğrenciyle bir yandan diyalektik yöntemi aşama aşama yadsımış, fakat diğer yandan mekanik bir determinist yaklaşımı da ret etmiştir. Bu ikisinin yerine, Marx’ın kullandığı “organik bütünlük” ve Engels’in yaşamının son dönemlerinde tarihsel materyalizm üzerine yazdığı mektuplarda öne sürdüğü “son tahlilde ekonominin belirleyiciliği” görüşlerini hareket noktası edinerek vardığı strüktüralist bir determinizmi savunmuştur. “Tarihin öznesi ve ereği yoktur” söylemi geliştirdiği bu anlayışın bir sonucudur.
Bu metoda/anlayışa göre, toplumu bir bütün olarak algılamak yanlış olduğu gibi, esas olan toplumu oluşturan ve farklı ritimlerde gelişen, hareket halinde olan ekonomik, ideolojik, siyasi vs… gibi yapıların kendi aralarındaki ilişkileri doğru kavramaktır. Bu fikrin açılması, Althusserci felsefenin toplum anlayışı ve buna bağlı olarak da insanın tarih içerisindeki yeri ve rolünün nasıl çarpıtıldığı konusuna ayrı bir açıdan yeni bir açıklık getirecektir. 1963 yılında diyalektik materyalizm üzerine yazdığı makalede ekonominin son kertede belirleyiciliği konusunu nasıl algıladığını şu şekilde belirtiyor: “[…] Gerçek tarihte, ekonominin son kertedeki belirleyiciliği, ekonomi, politika ve teori vs. arasındaki birincil roldeki permütasyonlarda tam olarak uygulanır...”29 Aynı fikri, birkaç yıl sonra Althusser’in en sadık öğrencilerinden sayılan Etienne Balibar daha da geliştirir. Kapital’i okumak adlı kitapta yayınlanan Tarihsel materyalizmin temel kavramları üzerine yazdığı makalede Balibar, son kertede ekonominin neden belirleyici olduğunu şu şekilde açıklar: “Farklı yapılarında, ekonomi, belirleyici yeri tutan sosyal yapının organları (instances)30 içerisinde belirleyici yerde olduğundan belirleyicidir. Basit bir ilişki değil fakat ilişkilerin ilişkisidir, geçici bir nedensellik değil fakat yapısal bir nedenselliktir [causalité structurale].”31 Althussercilere göre, sosyal yapının belirleyici organları vardır; ekonomi ise, bunlar içerisinde en belirleyici yeri tutanı belirlediğinden, son aşamada o her şeyi belirler. Dolayısıyla ekonomi farklı kurumlar arasındaki ilişkileri belirlediğinden, son kertede belirleyicidir. Balibar bunu “yapısal nedensellik” diye nitelendirir. Yapısalcı nedenselliğe göre, egemen olan bir yapı yardır, fakat bu yapı içerisinde farklı kerteler vardır ve bunlar arasında bir permütasyon yaşanır. Toplumlara göre din, politika, ideoloji, hatta özellikle de kapitalist toplumda ekonomik olan32 belirleyicidir; “son kertede ekonominin belirleyiciliği” ise, bu belirleyici organı [instance] belirleyiciliğinden belirleyici olandır. Ekonomi belirleyici olanı belirler, ama toplumlarda belirleyici olan siyaset, din, ideoloji olabilir. Bunlar arasında bir permütasyon yaşanır, dolayısıyla sorun, bu kurumların hangisinin neden ve nasıl birincil olduğunu anlamaktır. Balibar bu hedeflerini şu sözlerle açıklar:
“Yakınlaşmak istediğimiz sorun dolayısıyla şudur: herhangi bir dönemin sosyal yapısı içerisinde belirleyici organ (instance) nasıl belirleniyor, yani: üretim biçiminin yapısını oluşturan unsurların özgün kombinezon biçimi nasıl olur da sosyal yapı içinde son kertede belirlemenin yerini belirleyebilir, yani: özgün bir üretim biçimi yapının farklı organlarının (instances) kendi aralarında ilişkilerini nasıl belirler, yani nihayetinde bu yapının artikülasyonunu nasıl sağlar? (Althusser bu rolü üretim biçiminin matrisi diye adlandırmıştı).”33 Görüldüğü gibi, burada vurgulanan, aslında ekonominin her zaman belirleyici olmadığı fikridir. Marx’ın toplumsal üretim sürecinin tüm tarihsel süreci belirlediğini savunduğu bilinen bir olgudur. Ona göre, bu süreç incelendiğinde, siyaset, din, ideoloji vb..’nin gerçek yeri tespit edilebilir, fakat belirleyici olan, bunların kendi aralarındaki ilişkilerinden dolayı birincil rol oynadıkları değildir. Althusserciler, laf cambazlığıyla, tarihsel materyalizmin en temel tezine ilk anda “küçük” gibi görünan bir nüans getiriyorlar, fakat böylelikle aslında materyalist tezi alt üst ediyorlar. Engels hayatının son yıllarında yetişen Marksistlerin önemli bir kısmının kaba bir ekononizme düştükleri ve tarihte siyasetin, ideolojinin, dinin vb.. yerini küçümsediklerinden dolayı bunların önemine vurgu yapar ve “son kertede” ekonominin belirleyici olduğuna dikkat çeker. Althuser ve öğrencilerinin burada yaptıkları aslında toplumsal gelişimin genel yasalarının kavranışına “yapısal nedensellik”
yorumu getirerek, nihayetinde tarihsel materyalizmi çarpıtmaktır. Engels, Ütopyadan Bilime Sosyalizm kitabının İngilizce baskısı için Nisan 1892’de yazdığı önsözde tarihsel materyalizmi şu şekilde tanımlandırır34: “Tüm önemli tarihsel olayların birincil35 nedenini ve büyük36 itici gücünü toplumun ekonomik gelişiminde, üretim ve değişim37 tarzlarındaki değişmelerde, toplumun bundan dolayı sınıflara bölünmesinde38 ve bu sınıfların kendi aralarındaki mücadelelerinde gören tarih anlayışı.”
Bu sözler Althuserci ekolünün söylediklerinden tamamen farklıdır. Ne Marx ne de Engels, önce ekonomiyi arıştırın, o size belirleyici organı (yani politika, ideoloji, din vb…) gösterir demiyor. Onların tüm yazılarına damgasını vuran ve öğrettikleri tüm tarihsel olayların birincil nedeni ve büyük itici gücü toplumun ekonomik gelişmesidir. Althusser ve öğrencileri bu metni bilmiyorlar mı? Hiç şüphesiz onlar da bunu görmüş, fakat “semptomal okuma” yöntemiyle yazdıklarını değil, sözde bilinçaltında olanı arayarak, Marx’ın kimi cümlelerini farklı yorunlamışlardır. “Son kertede” ekonominin belirleyiciği olduğu fikrinin incelendiği tüm Althusserci metinlerde39 “yapısal nedensellik” fikrini savunmak için Marx’ın iki metni özellikle öne çıkartılıyor ve semptomal okuma yöntemine tabi tutuluyor. Öyleyse bu metinlere yakından bakmak gerekiyor.
Birinci metinden başlayalım. Marx, Kapital’in birinci cildinin bir dipnotunda, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kitabında savunduğu ve savunmaya da devam ettiği tarihsel materyalizm temel tezine yönelik bir gazetenin eleştirisine cevap verir. Bu gazete, “toplumun iktisadi yapısının gerçek temel olduğu, hukuki üstyapının bunun üzerinde yükseldiği ve buna belli toplumsal bilinç ve düşünce biçimlerinin karşılık geldiği” fikrinin sadece kapitalist toplum için geçerli olduğu, Orta Çağ ve Antik Çağa uygulanamayacağı fikrini savunuyordu. Marx bu dipnotta şunları ifade eder:
“[…] Bu vesileyle, ‘Zur Kritik der Pol. Ökonomie’, 1859, eserimin yayınlanmasından sonra bir Alman-Amerikan gazetesinin bana yöneltmiş olduğu bir itirazı kısaca cevaplandırmak istiyorum. Orada, benim, herbir üretim tarzının ve onunla uyuşan üretim ilişkilerinin, kısacası, ‘toplumun iktisadi yapısının gerçek temel olduğu, hukuki üstyapının bunun üzerinde yükseldiği ve buna belli toplumsal bilinç ve düşünce biçimlerinin karşılık geldiği’, ‘maddi yaşamın üretim tarzının toplumsal, siyasal ve düşünsel yaşam sürecini genel olarak belirlediği’ yolundaki görüşümle ilgili olarak, bu söylenenlerin tümünün, maddi çıkarların ağır bastığı bugünkü dünyamız için doğru olduğu, ama, Katolikliğin güçlü olduğu Orta Çağda ve politikanın egemen olduğu Atina’da ve Roma’da doğru olmadığı söylenmişti. Her şeyden önce, bir kimsenin kalkıp Orta Çağ ve antik dünya hakkındaki bütün dünyanın bildiği tekerlemeleri bilmeyen birilerinin kaldığını varsayması insana garip geliyor. Şu kadarı apaçıktır: Ne Orta Çağ Katoliklikle, ne de antik dünya politikayla karnını doyurabilirdi. Tersine, birinde politikanın, diğerinde Katolikliğin baş rolleri oynamasını, o toplumların kendi geçimlerini sağlama tarzları açıklar. Bunun dışında, örneğin, onun gizli tarihini toprak mülkiyeti tarihinin meydana getirdiğini bilmek için, Roma Cumhuriyeti tarihi ile bir parça tanışıklık yeter.”40 Althusser ve öğrencileri Marx’ın Atina ve Roma’da “politikanın”, Orta Çağda ise “Katoliğin baş rolleri oynamasını” kabul ettiğini tekrarlaryarak, kendi tezlerinin haklılığını ifade ediyorlar. Onlar her zaman, ekonominin birincil olmadığını, tam tersine ekonominin birincil olan organı (instance) belirlediği fikrinin Marx’a sadık kalmak olduğunu ifade ediyorlar. Yani onlara göre, Atina ve Roma’da ekonominin yerine politikanın, Avrupa Orta Çağında ise ekonominin yerine Katolik dininin esas rolü oynadığı kabul etmek gerekiyor. Peki, Marx bunu mu ifade ediyor? Metnin sadece son bölümünün aktarılması bu fikri doğru gibi gösterebilir, fakat konuya dair Marx’ın tüm görüşleri aktarıldığında görüldüğü gibi, Marksizmin kurucusu tam da Amerikan-Alman gazetesinin tarihsel materyalizmin en temel tezinin Antik ve Orta Çağda geçerli olmadığı fikrine karşı çıkıyor. Marx, 1859’da yazdığı Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kitabında savunduğu tarihsel materyalizm temel tezine yapılan eleştirilere cevap veriyor ve bu fikrin tamamen doğru olduğunu söylüyor. Fakat Althusser’e göre, bu kitabın önsözü “Marx’ın oldukça anlaşılmaz –daha fazlasını söylemiyoruz– metinleri”nin41 başında gelir. Fransız filozof bu kitap hakkında daha fazlasını söylemek istemez, ama “anlaşılmaz” kıldıktan sonra derhal bu önsözü “öz itibariyle Hegelci”, “II. Enternasyonalin ve Stalin’in İncili” olarak tanımlayarak, aslında ret edilmesi gerektiğini ileri sürer. Oysa ki, Marx, 12 Kasım 1858’de Lassalle’e yazdığı bir mektupta, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kitabının gecikmesinin karaciğer hastalığından kaynaklandığını, ancak bunun, bu çalışmanın yayınlanmasına iki nedenden dolayı engel olamayacağını belirtir: “1) [Bu eser] on beş yıllık çalışmanın, yani hayatımın en iyi döneminin ürünüdür42, 2) İlk defa, bilimsel olarak, sosyal ilişkiler üzerine önemli bir görüş sunuyor.”43 Marx’ın bu kadar değer verdiği bir eseri Althusser’in bu kadar kabaca yadsıması, aslında Marksizmle ilişkisini açıkça ortaya koyuyor ve ilerleyen satırlarda Fransız filozofun neden bu kitaba, özellikle de “önsözüne” saldırdığını inceleyeceğiz. Tekrar Marx’tan yaptığımız ve Althusser’in tezlerini doğruladığını iddia ettiği alıntıya dönersek, bizzat Marx’ın kendisi, aynı paragrafta, “toplumun iktisadi yapısının gerçek temel olduğu, hukuki üstyapının bunun üzerinde yükseldiği ve buna belli toplumsal bilinç ve düşünce biçimlerinin karşılık geldiği”, “maddi yaşamın üretim tarzının toplumsal, siyasal ve düşünsel yaşam sürecini genel olarak belirlediği” fikrini tekrar açarak savunuyor. Marx’a göre, belirleyici olan toplumun iktisadi yapısıdır. Fakat kabul etmek gerekir ki, paragrafın son bölümü Marx’ın Althussercilerin tezlerine haklılık veriyor gibi yorumlanmaya açık. Onlar son kertede, evet, ekonominin belirlediğini, fakat her dönemin sosyal yapısı içerisinde belirleyici organların olduğu fikrini savunuyorlardı.44 Ve Marx’da, bu paragrafta, Orta Çağda Katolisizmin, Atina ve Roma’da ise politikanın “baş rolleri” oynadığını ifade ediyor. Fakat paragrafın üzerinde ise daha önceden ifade ettiği tarihsel materyalizmin temel tezinin değiştiğine dair kesinlikle bir şey söylemiyor.
Burada bir çelişki mi var? Bu konuya bir açıklık getirmek gerekiyor.
Birincisi, tüm bunların kısa olması gereken bir dipnotta ifade edildiğini hatırlatmak gerekir. Fakat Marx uzatmayı göze alarak, Amerikan-Alman gazetesinin öne sürdüğü fikre cevap vermeyi zaten göze almış.45 Yalnız bu, Marx’ın her şeye rağmen bazen açılması gereken fikirleri özlü olarak ifade etmek istemesine engel değil. Dolayısıyla özlü olarak burada ifade edilenin özünü doğru anlamak gerekiyor. Bunun için her şeyden önce Marx’ı dikkatlice ve sonuna kadar okumak gerekir. Paragrafın sonunda Marx, “Roma Cumhuriyeti tarihini” asgari düzeyde bilen herkesin “onun gizli tarihini toprak mülkiyeti tarihinin meydana getirdiğini” bildiğini ifade ediyor. Dolayısıyla sorun burada bir kez daha üretim ilişkilerine dayanıyor. Peki, o zaman Marx’ın öne sürdüğü din ve politikanın oynadığı rolü nasıl açıklamak gerek?
Aslında sorun, burada, ekonomik yapının üstyapılarda nasıl yansıdığı sorunudur. Mesele daha da derinleştirildiğinde, hukuksal, siyasi ve ideolojik üst yapıların özünün ne olduğu, ne üzerinden yükseldiği sorununa varılır. Bu sorunların tarihsel materyalist bir temelde ortaya konuluşu, kuşkusuz politika, ideoloji, din vb…
gibi üst yapı organlarının tarihsel olarak oynadıkları –Marx ve Engels’in de asla küçümsemedikleri– rollerin daha doğru kavranılmasını sağlayacaktır. Fakat aktarılan dipnot bu konuyu daha detaylı olarak incelemeye çok da elverişli değildir; zira Marx birkaç cümleden öteye gitmiyor. Dolayısıyla onun üst yapı organlarınnın özü ve rollerine dair daha önce söylediklerine bakmak ve bunların analizi üzerinden bu cümleyi tekrar okumak gerekiyor.
Bu konuların ilk ve detaylı olarak incelendiği eser Alman İdeolojisi’dir. Alt yapı ile üst yapı arasındaki ilişkilerin incelendiği bir paragrafta Marx ve Engels şunu belirtir: “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir: Yani, toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikrî güçtür.”46 “Toplumsal gücünü mülkiyetinden alan bu sınıf, pratik-idealist ifadesini, daima, dönemin devlet biçiminde bulur.”47 Bu sözler gayet açıktır. Egemen sınıfların düşüncelerinin egemenliği tam da mülkiyet üzerindeki egemenliklerinden kaynaklanır, yani toplumun ekonomik yapısından gelen güce dayanır. İncelememizin bu aşamasında, Marx’ın, hukuki ve siyasal üstyapı ile buna tekabül eden, ama onunla aynı şey olmayan, örneğin din gibi toplumsal bilinç şekillerini birbirinden ayırt ettiğini eklemek lazım.48 Orta Çağda Katolisizm bir “ideoloji” olarak bir toplumsal bilinç şeklidir. Fakat başka bir detay olmadan sadece “politika”dan bahsedildiğinden iki anlam taşıyabilir. Birinci olarak devlet yapısı, ikinci olarak ise siyasi ideoloji kastedilebilir ve devlet yapısının basit bir ideoloji olarak algılanamıyacağı da açık olsa gerek. Fakat burada, “antik dünya hakkındaki bütün dünyanın bildiği” olgulardan, yani Atina ve Roma “siteleri”nden bahsederken Marx’ın devlet aygıtından bahsettiği herhalde yeterince açıktır.
Alman ideolojisi’nde Marx ve Engels, ideolojiyi, insanlar arasında var olan gerçek maddi faaliyetlerin bir ifadesi ve farklı sosyal biçimler olarak betimliyorlar. Bu sosyal biçimler “gerçek hayatın dilinde”, yani siyasal, hukuki, ahlaki, dini ve metafizik dilinde ifadesini bulur.49 Dolayısıyla tarihte ideolojiler üzerine çalışma yürütüldüğünde, bir yandan bunların sosyoekonomik yapılarını göz önünde bulundurmak gerektir, diğer yandan ise her farklı tarihsel dönemde özgün sosyal biçimleri göz ardı edilmemelidir. Örneğin, 1830-40’lı yıllarda dönemin en ileri felsefecilerinin neden Almanya’dan, en ileri sosyalistlerinin neden Fransa’dan ve en ileri ekonomistlerinin ise neden İngiltere’den çıktığını incelemek gibi. Daha farklı olarak ifade etmek gerekirse, gerçek hayatın özgün “dilleri” farklı dönemlerde öne çıkabilir, fakat tüm bunlar ekonomik yapının esas belirleyici olduğunu yadsımaz. Tam tersine. Engels Orta Çağ’da Hıristiyanlığın oynadığı ideolojik role şu şekilde dikkat çeker:
“Hristiyanlık, Ortaçağda, feodalite geliştikçe, tam bir feodal hiyerarşi ile birlikte feodaliteye uygun düşen bir din haline dönüştü. [….] Ortaçağ, bütün öteki ideoloji biçimlerini: felsefeyi, siyaseti, hukuk bilimini, tanrıbilimin (teoloji) bir eki haline getirmiş, bunları tanrıbilimin birer altbölümü yapmıştı. Böylece her toplumsal ve siyasal hareketi tanrıbilimsel (teolojik) bir biçim almaya zorluyordu; büyük bir fırtına koparmak için, yığınların yalnızca dinle beslenen kafasına kendi öz çıkarlarını dinsel bir kisve altında sunmak gerekiyordu.”50 Bu sözler, Marx’ın Orta Çağ’da Katolikliğin baş rol oynadığına dair söyleminin nasıl anlaşılması gerektiğini çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Katolisizm feodalite geliştikçe bir feodal hiyerarşi ile birlikte feodaliteye uygun düşen bir din haline dönüştü ve tüm siyaseti ve siyasal hareketi dinsel bir biçim almaya zorunlu kıldı. Marx’ın sözlerini tekrar hatırlatmak gerekirse, “o toplumların kendi geçimlerini sağlama tarzları”, yani feodal üretim ilişkileri ve bunun üzerinden yükselen feodal hiyerşi (sınıfsal yapılar diye de söylenebilir) ideolojinin diğer tüm sosyal biçimlerine Katolik dininin egemen olnasına ve dolayısıyla birincil rolü oynamasına neden olmuştur. Din tarihlerine dair incelemelerde Marx’ın şu sözleri aslında bilimsel tek yöntemin ne olduğunu açıkça belirtiyor:
“Bu maddi temeli [Maddi yaşamın üretim biçimi ve ona tekabül eden sosyal ilişkiler] hesaba katmayan her din tarihi de eleştirel olmayan bir tarihtir. Analiz yoluyla dinin puslu varlıklarının bu dünyadaki özlerini bulmak, gerçekte, ters yoldan giderek, yaşamın her zamanki gerçek ilişkilerinden hareketle bunların doğaüstüleştirilmiş biçimlerine ulaşmaktan çok daha kolaydır. Bu ikinci yol, biricik maddeci ve dolayısıyla da bilimsel yöntemdir. Tarihsel süreci dışarıda bırakan soyut doğa bilimleri materyalizminin yetersizliği, bunun sözcülerinin, kendi uzmanlık alanlarının dışına çıkar çıkmaz benimsedikleri soyut ve ideolojik düşüncelerden hemen anlaşılır.”51 Dolayısyla dinin toplum içerisinde oynadığı rol ve tarihsel olarak kimi dönemlerde birincil plana çıkmış olması da onun maddi temelinde aranmalıdır. Son kertede belirleyen yine toplumun ekonomik yapısıdır. Althussercilerin belirttiğinin tersine, son kertede ekonominin belirleyiciliği, toplum içinde belirleyici organın belirlenmesi rolüyle kesinlikle açıklanamaz. Marx söz konusu alıntıda, dinin belirleyiciliğinden değil, oynadığı “baş rol” den bahseder ve diğer yazılarından yaptığımız alıntılar da bunun temellenmesinin toplumun ekonomik yapısında olduğunu açıkça gösterir.
Atina ve Roma’da “politikanın baş rolü oynaması”na dair de aynı yöntemle tartışılabilir. Öncelikle dikkat etmek gerekir ki, Marx bu konunun çok yaygın olarak bilindiğini hatırlatarak, dipnotunda hiçbir türlü detaya girmiyor. Bu iki uygarlıkta “politikanın” birincil rol oynadığını söylüyor, fakat materyalist bir incelemenin hareket etmesi gereken noktanın neresi olduğunu belirtiyor. Roma tarihinin “gizli tarihini toprak mülkiyeti tarihinin meydana getirdiğini”52 belirten Marx, bizi adeta bu konuyu incelemeye davet ediyor. Bu konuya biraz yakından bakıldığında, toplumunun, toprak varlığı olanlarla olmayanlar olarak bölündüğü görülür. Fakat biraz daha incelendiğinde, bu iki tarafın da kendi aralarında taraflara bölündüğü görülür. Bir yanda toprak sahipleri ve buna uygun bir hukuksal üst yapıya göre özgür yurtlaşlar vardır, diğer yanda ise toprak sahibi olma hakkı olmayan ve ezici çoğunluğu köle olanlar. Fakat toprak sahipleri de kendi aralarında eşit değillerdir. Bir azınlık toprak mülkiyetinin çoğunluğunu elinde bulundururken, özgür yurttaşlar içerisinde önemli bir oran yoksuldur. Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde aradaki fark aslında öyle boyutlara ulaşmıştır ki, Marx yukarıdaki alıntıyı yaptığımız Kapital’in birinci cildi ile hemen hemen aynı dönemde yazılmış bir önsözde53 bu özgür yurttaşlar arasındaki çelişkileri “sınıflar mücadelesi” olarak adlandırır. Marx burada şunları ifade eder:
“Eski Roma’da, sınıf mücadelesinin yalnızca ayrıcalıklı bir azınlığın kendi içinde, özgür zengin yurttaşlar ile yoksul özgür yurttaşlar arasında gerçekleştiği ve bu mücadele sırasında, halkın büyük üretici kitlesinin, yani kölelerin, mücadele edenler için hareketsiz bir zemin oluşturmaktan başka bir şey yapmadığı unutuluyor. […] Antik dönemdeki sınıf mücadelesi ile modern zamanlarda sınıf mücadelesinin maddi, iktisadi koşulları bu ölçüde kesin bir şekilde farklılaşırken, bunların siyasal ürünleri arasındaki ortaklıklar da, Canterbury başpiskoposu ile Yüksek Rahip Samuel arasındaki ortaklıklardan daha fazla olamaz.”54 Özgür zengin yurttaşlar ile yoksul özgür yurttaşlar arasındaki sınıflar mücadelesi tam da toprak mülkiyeti kavgasından dolayı başrolü oynar. Bu mücadelede toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan köleler de, devletin hukuksal üstyapısından dolayı özgür olan vatandaşların mücadelesinde yükselmenin aleti ve zemini olarak kullanılır. Görüldüğü gibi politika başrol oynar, fakat Marx’ın belirttiği Roma’nın “gizli tarihi” olan toprak mülkiyeti sorununa biraz daha yakından bakıldığında, son kertede ekonomik yapının yine belirleyici olduğu görülür. Fakat belirtmek gerekir ki, Marx’a göre politikanın başrolü oynamasının ikinci bir nedeni daha vardır. Grundrisse diye bilinen 1857-58 El yazmaları’nda Marx Kapitalizm öncesi toplulukların incelenmesine dair çok değerli betimlemelerde bulunur. Bu El Yazmaları’nda, Marx, toprak mülkiyetinin yurttaşlara dağıtılmasının yanı sıra bir kısmının da ager publicus adı altında devletin mülkiyeti olarak kaldığını açıklar. Yani devlet organı da böylelikle bu sınıflar mücadelesinin hararetli yaşandığı temel alanlardan birisidir. Hatta Roma devletinin hukuksal yapısı öyle biçimler almıştır ki, her Romalı özgür yurttaş “Roma topraklarının bir kısmı üzerindeki bu egemenlik hakkına sahip olduğu ölçüde bir Romalıdır.”55 Dolayısıyla toprak mülkiyetinin burada doğrudan hukuksal ve siyasal bir yönü vardır ki, bu da, “gizli tarihi” olarak onun neden başrolü oynadığını gösterir. Romalı olma ya da kalabilmenin koşulu olarak toprak mülkiyet hakkını muhafaza etmek gerektiğini belirten Marx, araştırmalarını daha da ileri götürür. Alman İdeolojisi’nde belirttiği toplumsal yaşamın maddi temelinin üretim ve yeniden üretim olduğu fikrinden hareket ederek, toprak mülkiyeti koşulunun hukuksal olarak özgür yurttaşların Romalı olup olmadığını belirlemesinin doğurduğu zorluklara dikkat çeker ve bunu kuşkusuz sınıflar mücadelesi temelinde yapar. Ortaya şöyle bir tablo çıkar: Bir yanda mülkiyetini arttırmayı hedefleyen özgür yurttaşlar varken, diğer yanda da Romalı yurttaşlığını kaybetmemek, dolayısıyla da özgür kalmak için direnen, toprak mülkiyetini muhafaza etmeye çalışan yurttaşlar vardır. Fakat burada Marx bunu sadece bir bireyselliğe indirgemez. Kuşkusuz bu yurttaşlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, fakat Roma’nın söz konusu ekonomik yapısı tarihsel bir zorunluluk olarak esas itici güçtür. Bu konuda sözü tekrar Marx’a bırakmak gerek:
“Roma kentinin kurulmasından ve çevresindeki toprağın yurttaşları tarafından işlenmesinden sonra, topluluğun koşulları eskisinden farklı hale gelmiştir. Bütün bu toplulukların amacı kendi varlıklarını sürdürmektir, yani onu oluşturan bireylerin mülk sahipleri olarak, yani üyelerin birbirleriyle olan ilişkilerini de biçimlendiren ve böylelikle topluluğun [la commune] kendisini de biçimlendiren aynı nesnel varlık tarzı içerisinde, yenidenüretimleridir. Ama bu yeniden-üretim, aynı zamanda, zorunlu olarak, yeni üretim ve eski biçimin yok edilmesidir. Örneğin her bireyin belli miktarda toprağı elinde bulundurmasının gerektiği durumda, salt nüfustaki artış bile bir engel oluşturur. Bunu aşmak için sömürgeciliğe [colonisation] başvurmak gerekir ve bu da istila savaşlarını zorunlu kılacaktır. İşte kölelerin oluşması vb., ve ayrıca ager publicus’un genişletilmesi, ve böylelikle de topluluğu temsil eden patrisyenlerin artması vb.. [sonucuna yol açar-DU] Böylece, eski topluluğun varlığının sürdürülmesi, topluluğun üzerine dayandığı koşulların yok edilmesini getirir ve kendi karşıtına döner.”56 Görüldüğü gibi, Marx, toplumunun esas itici gücünün varlığını sürdürmesini sağlayan yeniden üretim olduğunu belirtiyor. Fakat toplumun ve devletin somut özgün yapısı, politikanın bu süreç içerisinde başrol oynamasına neden oluyor. Fakat kesinlikle Althussercilerin iddia ettiğinin tersine, burada belirleyici rol ekonomik yapıdan politik alana kaymıyor. En azından aktarılan tarihsel materyalist görüş bunu ifade etmiyor. Belirleyici yapılar arasında bir permütasyon yaşanmamıştır, belirleyici olan son kertede yine toplumun ekonomik yapısıdır. Fakat Marx bunu bir prensip olarak ortaya koyduktan sonra, politikanın, dinin, ideolojilerin vb… önemine sürekli dikkat çekmiştir, kaba bir determinist yaklaşımdan sürekli kaçınmıştır. İşte Marx’ın kaba determinist yaklaşımlara karşı belirttiklerini Althusserciler tersten anlayarak, bu sefer de üstyapı organlarının belirleyici rol oynadığı sonucu çıkartmışlardır.
Marx’ı Marx’a rağmen semptomal yöntemle yeniden okumak isteyen Althussercilerin iddia ettikleri tezi kanıtlamak için sürekli öne çıkardıkları diğer bir alıntı ise, Kapital’in 3. cildinde ekonomik yapı ile siyasi biçimlerin arasındaki ilişkilerin incelendiği bir paragraftır. “Artık Kârın Toprak Rantına Dönüşmesi” başlıklı 6. kısımın 47. bölümünde “Kapitalist Toprak Rantının Doğuşu”nu inceleyen Marx, feodal toplumda üreticilerin kendi geçimlerini sağlayabilecek kadar üretim araçlarına sahip olduklarından dolayı otonom olduklarını, fakat köylülerin toprak sahipleri için çalıştırılması için bu özgün yapının da ekonomik dışı kimi önlemleri zorunlu kıldığını detaylandırdıktan sonra, şunları belirtir:
“Ödenmemiş artı-emeğin dolaysız üreticilerden soğurulduğu özel ekonomik biçim, doğrudan üretimin kendisinden gelişip büyüyen ve dönüp onun üzerinde belirleyici etkide bulunan egemenlik ve kölelik ilişkisini belirler. Fakat işte, üretim ilişkilerinin kendisinden gelişip büyüyen ekonomik topluluğun ve bununla aynı zamanda onun spesifik politik biçiminin bütün şekillenmesi buna dayanır. İçinde tüm toplumsal konstrüksiyonun ve bundan ötürü de egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin politik biçiminin, kısacası her seferindeki spesifik devlet biçiminin en derin sırrını, saklı temelini bulduğumuz, üretim koşullarının sahiplerinin dolaysız üreticilerle olan dolaysız ilişkisidir her zaman – bir ilişki ki, onun her defasında aldığı biçim, her zaman doğası gereği, emeğin ve dolayısıyla kendi toplumsal üretici gücünün tarz ve biçiminin belirli bir gelişme aşamasına tekabül eder. Fakat bu, ana koşulları bakımından aynı ekonomik temelin, sayısız değişik ampirik haller, doğa koşulları, ırk ilişkileri, dıştan tesir eden tarihsel etkiler vb. neticesinde, görünümünde, ampirik bakımdan verili bu durumların analiziyle ancak kavranabilecek sonsuz varyasyon ve nüanslar gösterebilmesini engellemez.”57 Bu metin, Almanca orijinalindan çevrilerek bir defa Althusser,58 bir defa da Balibar tarafından yayınlanıyor.59 Althusser’in de belirtiği gibi, metnin farklı boyutlarını incelemek için kendi aralarında bir görev dağılımı yapılmış ve hatta ünlü Fransız filozof okuru “konbinezon kavramına” dair incelemelerde öğrencisinin araştırmasına yönlendiriyor. Dolayısıyla bu konuda tam bir fikir birliği olduğunu belirtmek yanlış olmaz. Hatırlanacağı gibi, strüktüralizme göre son kertede ekonominin belirleyiciliği toplumsal yapıda belirleyici organı (instance) belirlediğinden dolayıdır, ama bu, ekonomik yapının belirleyici olduğu anlamına gelmiyor. Balibar bu metinden hareket ederek, feodal üretim biçimi ile kapitalist üretim biçimi arasındaki “karakteristik farkın” zorunlu emek ile artı emeğin “yer ve mekan” olarak birbirine denk düşmesi ya da düşmemesi olduğunu belirtiyor.60 Feodal toplumda köylü kendi yaşamı için zorunlu emeği harcadıktan sonra, “ekonomi ötesi nedenlerden” dolayı artı emeği toprak sahibi için harcar. Oysa ki kapitalist üretim biçiminde zorunlu emek ile artı emek aynı ver ve aynı zamanda (daha doğrusu birbirinin devamında) gerçekleşir. Balibar’a göre, kapitalist topluma özgü olan emek ile artı emeğin zaman ve mekan olarak denk düşmesi “tam da kapitalist üretim sürecine özgü olan üretim faktörleri arasındaki kombinezon biçiminin sonucudur, yani mülk edinme ilişkileri ile gerçekte bunları ele geçirme biçimidir.” Bunların birbirlerine denk düşmesinden dolayı “devlet doğrudan müdahale etmiyor.”61 Fakat feodal üretim toplumunda, ona özgü olarak “iki süreç arasında bir ayrılma vardır” ve “ödenmemiş artı-emek”in soğurulması için ekonomi dışı nedenler gerekir, bu ise “egemenlik ve kölelik ilişkisi”dir. Dolayısıyla Balibar için “feodal toplumda ‘değişmiş biçimler’ kendi başına sadece ekonomik temelin değişmiş biçimleri değildir, egemenlik ve kölelik ilişkisidir. Doğrudan ekonomik değil, birbirinden ayrılamazca doğrudan siyasi ve ekonomiktir.”62 Althusser’in en yakın öğrencisine göre, farklı üretim biçimleri “homojen olan unsurları kombine etmiyor ve aynı ekonomik diferansiyel kesim ve tanımlamalar yapmaya izin vermiyor.” Bundan dolayı ne kendi nispi özerkliği üzerine düşünen, ne de bunun farkında olan “bu politika gerek saf şiddet biçimiyle, gerekse de bir hukuk biçimiyle belirleyici yerde bulunuyor.”63 Uzun lafın kısası, feodal toplumda emek ile artı emek yer ve mekân olarak birbirlerine denk düşmediğinden dolayı siyaset belirleyici yeri tutuyor, son kertede ekonomi ise bu politikanın belirleyici yeri tutmasının belirliyor! Fakat hatırlanacağı gibi, Marx’ın bir önceki alıntısıyla ilgili olarak da Althuserciler Orta Çağda, yani feodal toplumda Katolik dininin belirleyici rolü oynadığını belirtiyorlardı. İşte tutarsızlığın ta kendisi!
Marx’ın sözlerini yakından incelemeye başlayalım. Öncelikle “siyasi biçimler” den bahsederken Marx, burada, siyasi olarak farklı devlet biçimlerini (Yunan siteleri, Orta Çağ feodal devleri, 16. Louis türü Mutlak monarşiler, Cumhuriyetler vb…) kastediyor. Ona göre, aynı ekonomik temele sahip olan devletlerin de kendi aralarında birçok nüans ve farklılıklarının olduğunu belirtiyor (örneğin köleci toplumda Atina ve Sparta gibi). Her şeyden önce, Marx’a göre, ekonomik temel sosyal ve siyasal bağımlılığın genel biçimlerini belirliyor. Zira “tüm toplumsal konstrüksiyonun”, “en derin sırrı, saklı temeli” buradadır. Engels de, 1890 ile 1895 yılları arasında birçok birinci kuşak Marksistin tarihsel materyalizmin determinist yorumunu düzeltmeye yönelik kaleme aldığı mektuplarda “ekonomik temel”in her zaman “belirleyici”, olduğunu belirtiyor, ona göre nihayetinde zorunluluk kendisini sürekli dayatıyordu. Diğer yandan Marx da, bu paragrafta, “siyasi biçimin” üzerinden yükseldiği ekonomik temel üzerinde dönüp “karşıt etkide” bulunduğunu belirtiyor. Biçim ve temeli birbirleriyle diyalektik bir şekilde etkileşim içerisindedirler. Fakat burada iki noktaya dikkat çekmek gerekiyor: Birincisi, Althusercilerinin iddia ettiğinin tersine, burada birincil olan ekonomik temeldir, siyasi biçim onun üzerinde yükselir, fakat ikinci olarak da Marx, Marksizmin determinist yorumcularının tersine, bu “siyasi biçimin”, dönüp temel üzerinde “karşıt etkide” olduğunu belirtir.
Diğer temel yönlerden birisi ise, Marx’ın bilimsel bir yöntemden asla vazgeçmeyerek, genelden öteye gitmek isteyenlere hazır reçete vermeyi ret etmesidir. İlginçtir, aynı ekonomik temel üzerinden yükselen “siyasi biçimlerin” kendi aralarında büyük nüans ve farklılıkların olacağını belirtmesidir. Ekonomik zorunluluk esas belirleyicidir, fakat Marx’a göre, “doğa koşulları, ırk ilişkileri64, dıştan tesir eden tarihsel etkiler vb..” de belirleyici bir rol oynarlar. Köleci üretim biçiminin zorunluluğu olarak doğan Atina ile Sparta arasında hiç de küçümsenmemesi gereken farklılıklar vardır. İşte bu farklılıklar genel zorunluluk süreci içerisinde belirleyici rol oynarlar. İlginçtir, Marx’ın sıraladığı tüm “ampirik nedenler” Engels’in son yıllarda yazdığı mektuplarda da bulunuyor. Marx “doğa koşulları”ndan bahseder, Engels ise “dış koşullara” vurgu yapar. Örneğin Burguis’e gönderdiği mektupta “coğrafik temel üzerinde” gelişen “ekonomik ilişkilerden”65 bahseder. Marx ırksal ilişkilerden bahseder, Engels ise “ırkın kendisi de bir ekonomik etkendir”66 diye belirtir. Görüldüğü gibi, iki dost arasında kavramlara kadar bir bütünlük var. Kapital’ın 3. cildinin el yazmalarını yayına hazırlama amaçlı çalışan, Marx’ın tüm çalışma ve görüşlerini yakından bilen Engels’in tam da bu yıllarda aynı kavramları kullanmasında şaşıracak bir şey yoktur. Engels’in yazdığı mektuplar tam da Kapital’in 3. cildi üzerine çalıştığı yıllardır.
Peki Balibar’ın söylediği gibi esas belirleyici olanın siyasi ilişkiler olduğu sonucu çıkar mı buradan? Görüldüğü gibi, hiç de öyle değil. Tam tersine, alıntının yapıldığı Kapital’in 3. cildini yayına hazırlamak için Marx’ın el yazmaları üzerine çalışan Engels’ın bu yıllarda gönderdiği mektuplar hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık.
“Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son kertede [das in letzter lnstanz bestimmende Moment] gerçek yaşamın üretimi ve yeniden-üretimidir. Marx da ben de bundan daha fazlasını hiçbir zaman belirmedik. Bundan ötürü, herhangi bir kimse ekonomik etken biricik belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu, boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. Ekonomik durum temeldir, ama çeşitli üstyapı ögeleri –sınıf savaşımının politik biçimleri ve sonuçları– savaş bir kez kazanıldıktan sonra kazanan sınıf tarafından hazırlanan anayasalar vb. –hukuksal biçimler, hatta bütün bu gerçek savaşımların onlara katılanların beyinlerindeki yansımaları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve daha sonra bunların dogmatik sistemlere gelişmeleri– hepsi de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yapar ve birçok durumda özellikle onların biçimini belirlerler.”67 Aynı alıntı üzerine Althusser de Marx’ın tarih kavramına dair derin tahlillerde bulunur: “Kombinezon kavramının teorik doğası, eleştirel olarak daha önce öne sürülen, marksizm bir hümanizm değil belirlemesini temellendirebilir: zira Marksist tarih kavramı bu kombinezon biçimlerinin varyasyonu ilkesine dayanıyor.”68 Fransız filozof, Kapital’e dayandırarak, iki temel sonuç çıkartır: Bunlardan birincisi son kertede ekeonominin belirlediği fikrine dairdir, diğer ise, tarihte insanın özne olup olmadığı tartışmasına bağlı olarak, antiteorik humanizm fikrinin tekrar güçlendirilmesidir.
Althusser’e göre “kimi üretim ilişkileri kendi varlık koşulu olarak hukuki-siyasi ve ideolojik bir üstyapının varlığını var sayar, ve bu nedenden dolayı bu üstyapı zorunlu olarak spesifiktir.”69 Burada dikkat edilmesi gereken vurgu, aslında “kimi üretim ilişkileri”dir. Filozofa göre, tüm üretim ilişkilerinin varlık koşulu bir üst yapıyı zorunlu kılmaz. Ona göre, örneğin sınıfsız toplumlarda siyasi üstyapı yoktur, burada söz konusu olan sadece ideolojik üst yapıdır. Bu betimleme, aslında üstyapı organları içerisinde hangi organın (instance) belirleyeci rolü oynadığı fikrini savunmasının zeminini oluşturur. Antik Çağda politika, Ortaçağ’da din, komünist toplumda ideolojik üst yapı organları birincil rolü oynarlar. Peki kapitalist toplumda? Fransız filozofun aynı strüktüralist yaklaşımla burada da egemen olan bir organ bulması gerekir. Fakat Marx’ın onca açık sözlerinden sonra, ekonomiden başka bir şey diyemeyeceğini kendisi çok iyi biliyor. Althusser, temeli, üretim araçlarının sahipleri ile emek gücünden başka satacak bir şeyi olmayan ücretli işçilerin ayrılması olan kapitalist üretim biçiminde, kendi “amacının nesnesinin anlaşılması için formel hukuksal ilişkileri doğrudan var sayıyor.” Kapitalist toplumda siyasi ve ideolojik üst yapı, Althusser’in “ekonomik ajanlar” [les agents économiques] olarak tarif ettiği bujuvazi ve proletarya arasındaki “roller paylaşımını” muhafaza eder, hatta onun içinde barınır.70 Dolayısıyla ona göre “sözkonusu toplumun tüm üstyapısı, spesifik bir şekilde, üretim ilişkilerini varsayar [impliquer] ve onun içerisinde olur, yani üretim araçlarının sabit dağıtım yapısı içerisinde ve üretim unsurlarının [agents] belirli kategorileri arasında ekonomik fonksiyonları içerisinde olur.”71 Dolayısıyla filozof için “üretim ilişkilerinin yapısı ekonomik olanı olduğu gibi tanımlarsa, belirli bir üretim biçiminin üretim ilişkileri kavramının tanımlanmasını zorunlu olarak toplumunun farklı nivolarının bütünlüğü, ve onlara özgül olan artikülasyon tiplerinin tanımlanmasından geçer.”72 İşte onca laf kalabalığından sonra Althusser burada baklayı ağzından çıkartır: Evet, diğer toplumlardan farklı olarak, kapitalizmde ekonomik olan belirleyicidir, fakat bunun belirleyici olması diğer organlar arasında var olan artikülasyonları belirlemesindendir. Burada söz konusu olan, aslında “ekonomik olanın” ne olduğunun doğru kavranmasıdır. Althusser her şeyden önce “ekonomik olan”ın toplumun üretim ilişkileri olmadığını var sayar. Ona göre, toplumlar içerisinde “ekonomik olanın belirlenmesi kavramının oluşturulmasından geçer, bu ise, oluşturulmak için tüm yapının, söz konusu üretim biçiminin yapısı tarafından zorunlu sonucu olan [imliquer] farklı seviyelerinin varlığı ve spesifik artikülasyonlarının tanımlanmasını var sayar. Ekonomik olanın kavramını oluşturmak, onun bir üretim biçiminin yapısının seviyesi, organı [instance] ya da bölgesi olarak titizce tanımlamaktır: dolayısıyla yapı içerisinde yerini, uzantılarını ve sınırlarını tanımlamaktır: eski Platoncu benzetmeyi alırsak, kendi artikülasyonuna bağlı olarak, artikülasyonunu şaşırmadan tüm yapı içerisinde ekonomik olan bölgeyi iyi ‘kesmedir’.”73 Farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse, kapitalist toplumda belirleyici olan ekonomi değil, oluşturulması gereken “ekonomik olan” kavramıdır. Fakat filozafa göre, “ekonomik olan” üretim ilişkileri değil, bunun sadece bir bölümüdür ve bunun yerinin, sınırlarının, bölgesinin doğru belirlenmesi, esas belirleyici olan organlar [instances] arasındaki artikülasyonu doğru tespit edilmesini sağlar. Yukarıda tartıştığımız Balibar’ın savunduğu tezlerinin farklı bir versiyonudur burada savunulan: Son kertede ekonomik yapının belirleyici olması, ekonomik olanın yeri ve diğer organlarla [instances] artikülasyonu belirlediğindendir, ama belirleyici olan o değildir. Ekonomik yapı toplumun alt yapısı olarak algılanmıyor, bütünlüklü bir yapının sadece organlarından, bölgelerinden birisi olarak tanımlanıyor. Böyle tanımlandığı için, Althusserciler köleci toplumda bu bütünlüğün içinde politikanın, feodal toplumda Katolisizmin, kapitalist toplumda ise ekonomik olanın birincil rol üstlendiğini savunuyorlar. İşte Althusser ve arkadaşlarının tarih anlayışının özü budur.
Fransız filozof Marx’ın yukarıda aktardığımız alıntısından çıkardığı ikinci sonuç ise, bu paragrafin “teorik antropoloji”yi iflas ettirdiğini belirtmesidir. Ona göre. genel bütünlük içerisinde spesifik bir yeri olan ekonomik yapı, “kendi bölgesel (nispi) özerkliği [autonomie] içerisinde, kendi unsurları gibi belirleyici bölgesel bir yapı gibi işler.”74 Bu nedenle üretim ilişkilerinin yapısı üretici unsurların [agents] üstlendiği ve hayata geçirdikleri yeri ve fonksiyonları belirler. Üstelik bu üretici unsurlar [agents], bu fonksiyonları taşıyan kişiler olarak, sadece bu yerlerde bulunan unsurlardan başka bir şey değillerdir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, “üretimin bu unsurları” özne değillerdir: “Gerçek özneler (süreci oluşturan özneler anlamında) ne bu yeri işgal [occuper] eden ne de bu fonksiyonları yerine getirenlerdir, tüm dış görüntülerinin tersine, saf antropolojinin ‘tartışmasız kabul ettiği’ [evidences] ‘verilerin’ tersine bunlar ‘somut insan’, ‘gerçek insan’ değillerdir, onlar bu yer ve fonksiyonların tanımlanması ve dağıtımıdırlar. Gerçek ‘özneler’ bu tanımlayıcılar ve dağıtıcılardır: üretim ilişkileri (ve siyasi ve ideolojik sosyal ilişkiler). Fakat bunlarda ‘ilişki’ olduğundan, özne kategorisi altında düşünülemezler. Ve eğer maceracı bir şekilde, bu üretim ilişkilerini insanlar arası ilişkilere, yani ‘insani ilişkilere’ indirmek istersek, Marx’ın düşüncesine, nadir karışık formüllerlerinin kimilerine gerçekten eleştirel bir okumayla yaklaştığımız takdirde, hakeret etmiş oluruz, zira büyük bir derinlikle gösterdiği gibi üretim ilişkileri (tıpkı siyasi ve ideolojik sosyal ilişkiler gibi) her türlü antropolojik öznelerarasılılığa [intersubjectivité anthropologique] indirgenemez, bunlar [üretim ilişkileri -DU] taşıyıcıları [agents] ve nesneleri sadece üretim, yer ve fonksiyon dağıtımının özgün bir yapısı olarak birleştirir [combinent].”75 Filozofun yukarıdaki derin düşünceleri, üretim ilişkileri kavramının mekanik kaba bir anlayışından hareket ederek, yukarıda eleştirdiğimiz “tarihin öznesi yoktur” tezinin savunulmasının başka bir biçimidir. Ona göre, üretimi gerçekleştiren unsurların [agents] yeri ve görevlerini üretim ilişkilerinin yapısı belirler, fakat bunlar bu görevleri taşıyanlar olarak sadece bu yeri işgal eder, daha doğrusu bu görevi üstlenirler. Fakat bu görevi taşıyanlar, bu yeri işgal edenler “somut insan”, “gerçek insan” değildir, bunları belirleyen üretim ilişkileridir. İlişkiler ise, kelimenin felsefi anlamıyla özne olarak düşünülemeyeceği için tarihin öznesi yoktur. Peki, bu mekanik yaklaşıma dair yukarıda aktardığımız Marx’ın fikirlerine ne demelidir? Fransız filozof buna da bir çözüm bulur: bunlar karışık [ambigue] formüllerdir ve dolayısıyla da semptomal yöntemle okumak gerekir. Burada Althusserci mantığın özü ile karşı karşıya kalırız: Marx’ın savunduğu birçok fikir aslında Marksizmin lehine yazılmamalıdır. Bunlar, Marx’ın başkalarından alınmadır, özellikle de Hegel diyalektiği ve Feuerback antropolojisinin etkilerinden başka bir şey değildir ve dolayısıyla atılmalıdır! Fransız filozofun Marksizmin temel tezlerini açıktan savunan paragrafları nasıl elinin tersiyle ittiğine dair sadece bir örnek vererek bu bölümü kapatalım.
Yukarıda Marx’ın 12 Kasım 1858’de Lassalle’e yazdığı bir mektupta Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kitabını “on beş yıllık çalışmanın, yani hayatımın en iyi döneminin ürünü” olduğunu ve bu eserde “ilk defa, bilimsel olarak, sosyal ilişkiler üzerine önemli bir görüş”76 sunduğunu yazdığı belirtilmişti. Bu kitabın önsözünde Marx tarihsel materyalizmin temel tezlerini kısa fakat derin cümlelerle özetlemişti. Onun için bu eser değerli olduğu gibi, Marx açısından da, aslında bir dönüm noktasıdır. 15 yıllık araştırmaların bir nevi sentezidir ve ondan sonra yapılan tüm araştırmalar, başta Kapital olmak üzere bu birikimin daha da derinleştirilmesi üzerinde yükselmiştir. Örneğin Kapital ile Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kitabı arasındaki bağı bizzat Marx’ın kendisi kurar. Kapital’in Almanca ilk baskısının önsözüne Marx şu sözlerle başlar: “Kamuoyuna birinci cildini sunmakta olduğum bu eser, 1859 yılında yayınlanan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (Zur Kritik der Politischen Okonomie) adlı eserimin devamını oluşturur.”77 Marx’ın yaşadığı yıllarda yayınlanan Kapital’in birinci cildinde, kimi zaman bu eserde belirtilen fikirleri derinleştirmek için, kimi zaman ise okuru buraya yönlendirmek için, en azından 15 defa bu kitaba atıfta bulunur. Oysa Althusser, bu kitabı, özellikle de ünlü “önsözü”nü tamamen “Hegelci” olarak adlandırır ve Stalin’in de bu önsöze sürekli atıfta bulunmasından dolayı onu aynı zamanda “Stalinci” olarak niteler. Marx’ın asla Hegelci olmadığını savunan bir düşünürün bunu belirtmesi ilginçtir, fakat filozofun derdi farklıdır. O, Hegel diyalektiği üzerinden, Marx’ın kimi düşüncelerinin de ret edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu önsöze dair filozof şunları belirtir:
Bu önsözde “yalnızca Hegelci terminolojiden bir ödünç alma söz konusu değildir, Hegelci anlayışın kendisi de tekrar alınmaktadır; önemli bir farklılık vardır, ama özünde hiçbir şey değiştirmez. Bu Hegelci terimler bütünü gerçekten de Marx’ın metninde Hegelci anlayışa uygun işleyen bir sistem oluşturur. Bu anlayış, yabancılaşma anlayışıdır ve biçim ile içerik arasındaki denklik ve denk olmama halinin (ya da ‘çelişki’, ‘uzlaşmazlık’) diyalektiği içinde ifade bulur. Biçim ile içerik arasında çelişmezlik (‘denklik’) ya da çelişme (‘denkolmama’) diyalektiği, üretici güçlerin gelişim dereceleri diyalektiği gibi (Hegel’de idea’nın gelişim uğrakları) yüzde yüz Hegelcidir. Bu metinde Marx’a özgü olan şey. üretici güçler, üretim ilişkileri, temel ve üstyapı ve toplumsal formasyon kavramlarıdır. Bu kavramlar şu Hegelci nosyonların yerini tutar: İdea uğrağının içeriği, içsellik-nesneleşme, bu içeriğin gelişim biçimleri, ‘halk’. Yeni Marksist kavramlar, yalnızca Hegelci nosyonların yerine geçmiştir. Bütünlük, içerik ile biçim arasında başlangıçta çelişmeyen, ardından çelişen yabancılaşmanın Hegelci diyalektiğiyle, yani bizzat Hegelci kavrayışın teorik temeli üzerinde işler. […] Marx’ın metnini yeniden ele alırsak, aynı şemayla kelimesi kelimesine tekrar karşılaşılır; ‘dereceler’in gelişiminin ya da idea’nın gelişim momentlerinin yerini tedrici dereceli – ‘yüksek’- maddi üretici güçlerin gelişimi alır. Üretici güçlerin (gelişiminin) her derecesinin, mevcut üretim ilişkilerinin ona ayırdığı alandaki tüm kaynaklar gelişmeden üretim ilişkileriyle kaçınılmaz çelişkinin müdahale etmeyeceği; bu durumda da bu ilişkilerin kendi biçimini olduğu kadar yeni içeriğini de içeremeyecek kadar ‘daraldığı’ vb. tezi de burada görülür. Toplumsal bir formasyonda geçmişin yerine geçecek olan geleceğin her an için hazırlanmasını sağlayan bu ereklilik [finalite] de burada yatar; bu ünlü tezin temelinde şu anlayış vardır: ‘İnsanlık (tuhaf bir ‘Marksist’ kavram...) ancak gerçekleştirebileceği görevleri önüne koyar’, çünkü gerçekleşmesinin araçları her seferinde, tanrı yollamış gibi [providentiellement] hazırdır ve el altındadır. Ayrıca, II. Enternasyonal’in evrimciliğinin büyük mutluluk duyacağı bu ereklilik de burada bulunur: sınıflı toplumların sonuna doğru giden üretim tarzlarının birbirini kurallı ve ‘tedrici’ olarak izlemesi. Bu durumda, görünüşte her şey, içerik (üretici güçler) ile biçim (üretim ilişkileri) arasındaki önce ‘denklik’, ardından da çelişki oyunu tarafından düzenlendiğine göre, sınıf mücadelesinin hiçbir şekilde zikredilmemesine şaşırmak gerekir mi?”78 Bu uzun alıntı Fransız filozofun Marx’ın tarihsel materyalizminin en temel tezlerini eleştirmek için başvurduğu yöntemleri ortaya koyması bakımından çok berraktır. Althusser’e göre, Marx’ın belirttiği birçok şey Hegelci formülasyonları olduğu gibi, hatta mekanik olarak almış sadece kimi nosyonların yerine farklı nosyonlar konmuştur, fakat öz itibariyle aynıdır. Hegelci diyalektik ret edilmesi gerektiği gibi bu formüller de ret edilmelidir. Marx ile Hegel ilişkisini, materyalist diyalektik ile idealist diyalektik arasındaki bağı yazımızın
2. bölümünde incelediğimiz için bu konuya tekrar burada girmek gerekmiyor. Fakat şurası açık olsa gerek ki, filozof Marx’ın eserlerine yönelik kaba mekanik bir yaklaşım sergilediği için, onun eserlerinde de mekanik bir Hegelcilik görür. Hatta bununla da sınırlı kalmaz; Marx’ın Darwinci bir evrimci yaklaşın sergilediğini de varsayar. Althusser’in diyalektik düşmanı strüktüralist bir düşünür olarak kuşkusuz tüm bunları savunma hakkı vardır, fakat bizim itirazımız bunların Marksizm adına savunulmasıdır. Marx’ın kimi formüllerini “karışık” olma adı altında yeniden yorumlanması, çıkardığı sonuçlar ise, Marx’ın hiç de karışık olmayan fikirleriyle çelişkiye düştüğünde, bu sefer de bunların Marksist değil Hegelci ya da Feuerbachcı olarak nitelendirilmesi, Marksist değil, olsa olsa Althusserci bir yöntemdir. Marksizm, istenilenin alındığı, hoşuna gidilmeyenin ret edildiği bir düşünce değildir, kendi içerisinde bir bütünlüğü olan, canlı ve bilimsel temeller üzerinden yükselen bir dünyayı değiştirme düşüncesidir. Fakat Althusser’in savunduğunun tersine, bu dünya değiştirmede insanların belirleyici yeri vardır, onlar sadece “üretici unsurlar” değildir, kendi tarihlerini kendileri yaparlar, fakat bunu kendi niyetlerinden bağımsız koşullarda yaparlar. Marx eserlerinde, her ne kadar Althusser “Marksist olarak” görmese bile, insanlığın kurtuluşunun maddi olarak nasıl olacağını öngörür ve bunun siyasi mücadelesini onca maddi sıkıntı ve davasa fedakarlıkları göğüsleyerek tüm hayata boyunca vermiştir. Fakat burada meselenin teorik boyutlarını tartıştığımız için konuyu sadece bu boyutuyla sınırlı tutarak yazımızı bitireceğiz.
Marx’ın Alman ideolojisi’nden itibaren hemen tüm eserlerinde yer alan emek, üretim güçleri, üretim ilişkileri, sosyal ilişkiler vb.. gibi temel kavramlar sürekli geliştirilmiş ve daha sonraki yıllarda alacakları anlam, kendisinin de belirttiği gibi, ilk defa 1859’de bilimsel olarak ifade edilmiştir. Althusser’in bu eseri birçok boyutuyla ret etmesi onun bu bilimsel niteliğini değiştirmez.
D) MARX İNSANLIĞIN KURTULUŞUNU NASIL GÖRÜYOR?
Makalemiz humanizm üzerine tartışmalardan başlamış, fakat Althusser ve öğrencilerinin bu konuya dair fikirlerinin incelenmesi, insanın toplumsal ve tarihsel yerlerinin tartışılmasına dair savundukları fikirlerin, buradan da tarihin ilerlemesinin itici gücünün ne olduğuna dair görüşlerinin eleştirisini zorunlı kılmıştı. Bu eleştirilerin ardından makalemiz Marx’ın insanlığın kurtuluşuna nasıl yaklaştığına tekrar dönebilir. Marx bu konuya dair aslında onlarca vurgu yapmıştır, ama kendilerini “Kapital okuma” uzmanı olarak tanıtan Althussercilere karşı herhalde en yeterli ve canalıcı vurgu Kapital’de yapılandır. Zira Marx sosyal ilişkilerin temeliyle maddi gelişiminin nereden nereye gittiğini, insanlığın kurtuluşunu, yani komünist toplumu nasıl algıladığını bu temel kitabın 3. cildinde detaylandırarak incelemiştir. Bu eserin
48. “Gelirler ve Kaynakları” adlı bölümünde, Marx, sosyal bir varlık olarak insanın toplum içindeki yerini ortaya koyarken, Marksizm açısından insanın nihai kurtuluşunun nasıl olabileceğini hiçbir tereddütte yer bırakmayacak bir şekilde ortaya koyar. Okuyucu bunu ilk kalemden okumak için bu esere bakmalıdır; biz makalemizin bütünlüğü açışından, burada sadece Marx’a olabildiğince sadık kalarak bir özet çıkarabiliriz.79 Marx insanı maddi koşullarından bağımsız soyut bir varlık olarak algılamadığından, ilk önce toplumsal üretimin “insanların varlığının maddi koşulları”nı oluşturduğunu ve “kapitalist üretim sürecinin, tarihsel olarak belirlenmiş bir toplumsal üretim biçimi süreci olduğunu” belirtir. Ona göre, toplumsal üretim süreci “üretim ilişkilerini üretir ve yeniden-üretir, buradan hareket ederek de bu sürecin unsurları, onların varlığının maddi koşullarını ve karşılıklı ilişkilerini, yani toplumun ekonomik biçimini belirler.” Böylelikle Marx, ilk paragrafta insanın var olmasının koşulu olan üretim ve bunun tarihsel biçimi olarak da kapitalizmi ortaya koyar. Bu, nesnel ve insan iradesine bağlı olmayandır. Bu noktadan hareket ederek Marx, toplum olgusundan ne anladığını betimler. Yalnız bu aşamada Marx, toplumu bütünlüğü ile değil, sadece birincil olanla, yani onun maddi yapısıyla, başka bir şekilde ifade etmek gerekirse alt yapısıyla belirler: “Bu üretim faaliyetine katılanların birbirleriyle ve doğayla olan karşılıklı ilişkilerinin bütünü, ekonomik yapısı yönüyle, tam da toplumu oluşturur.”
Genel ve nesnel olanı belirttikten sonra, Marx, tahlilinde bir adım daha atarak, sunumunu daha da somutlaştırır. İnsanın maddi olarak var olma koşulu olan toplumsal üretimi kapitalist üretim süreci ile somutlaştırır. Ancak, bir defa daha, ilk olarak bunun nesnel, insan iradesine bağlı olmayan yönüne dikkat çeker. Ona göre, “bütün kendinden öncekilerde olduğu gibi, kapitalist üretim süreci de, belirli maddi koşullar içerisinde gerçekleşir ve bu koşullar aynı zamanda, kendi kendilerini yeniden üretme süreci içerisinde bulunan bireylerin giriştikleri belirli toplumsal ilişkilerin dayanaklarıdır.” Dolayısıyla, bu toplumda kapitalist üretimin maddi koşulları sosyal ilişkilerin dayanağıdır.
Bireyler ise, insanlığın kendi geleceğini üretme süreci içerisinde bu sosyal ilişkilerin kopmaz birer parçasıdırlar. Görüldüğü gibi, Marx, bireyi var olmasının koşulu olan sosyal ilişkiler ve buna dayanak olan, yani üzerinden yükseldiği üretim ilişkileri içerisindeki yerinden bağımsız ele almaz. Hemen ardından, Marx, diyalektiğin somut olarak Kapital’de nasıl ete kemiğe büründürdüğünün çarpıcı bir örneğini sunar. Ona göre, “bu maddi koşullar ve sosyal ilişkiler, bir yandan kapitalist üretim sürecinin gerekli önkoşullarıdır, öte yandan ise sonuçları ve yarattığı şeylerdir; bunları o üretir ve yenidenüretir.” Yani, bu önkoşullar olmadan kapitalist üretim sürecine geçilemezdi, ama kapitalist üretimin ilk nüveleri eski üretim ilişkileri içerisinde ortaya çıktığında, genişleyen bir üretim sürecinde niteliksel bir sıçramaya neden olmuştur. Böylelikle Marx, bir yandan kapitalist üretim ilişkilerinin hem tarihsel boyutunu, hem de niteliksel olarak farklılığının diyalektiğini ortaya koymuş olur.
Bir sonraki aşamada, Marx, tahlilini bir adım daha somutlaştırır. İnsanlık açısından kapitalizmin tarihsel yerini genel hatları ile ortaya koyduktan sonra, kapitalist üretim ilişkilerinin özüne geçer. Yalnız Marx, burada, bir defa daha sosyal ilişkilerin nesnel boyutunu öne çıkarmaya özel önem verir, zira “kapitalist, yalnızca kişileşmiş sermayedir ve üretim sürecinde sırf sermayenin bir aracı olarak işlev görür.”80 Devamındaysa, sermaye ve emekten söz ederek kapitalist üretim sürecini kısa ve öz olarak ortaya koyar.
Marx, önce, sermayenin toplumsal üretim sürecinde bir karşılık ödemeden emekçilerden artı-emeği gasp ettiğini belirtir. Ona göre, emek ile sermaye arasında her ne kadar serbest bir sözleşme var gibi görünse de, söz konusu artı-emek, aslında gönüllü değildir, ama –iktisadi– zora dayalıdır. Yani burada bir sömürü süreci söz konusudur. Hemen ardından, Marx, bu sömürünün niteliğini ortaya koyar: “Kapitalist sistemde, köleci sistemde de olduğu gibi, vb. o [sömürü] yalnızca antagonist bir biçime bürünür ve toplumun bir tabakasının tam bir asalaklığı ile tamamlanır.” Burada Marx iki noktaya vurgu yapar: Birincisi kapitalist sistemde artı emeğin gaspı, yani sömürü tamamen antagonist bir karşıtlığa dayalıdır, bu karşıtlığın ifadesi ve göstergesidir ve toplumun bir kesiminin asalaklaşmasına yol açar. Hemen ardından, Marx, bir defa daha sorunun nesnel yönüne dikkat çeker. Ona göre, artı-emeği doğuran nesnel koşullar vardır: Bunlar “üretimin tesadüflerine karşı kendini güvene alma ihtiyacı” ve “yeniden üretim sürecinin yavaş yavaş genişlemesidir.”
Ancak üretimin genişlemesi “kaçınılmaz olarak toplumunun ihtiyaçları ve nüfusunun artmasına neden” olur. Sömürüye dayalı olmasına rağmen, Marx onun nesnel ve tarihsel yönüne dikkat çekerek, kapitalist toplumun tarihin ileri aşamalarından birisi olduğunu belirtir. Ona göre, yeniden üretimin sürekli genişlemesi, yeni ihtiyaçların doğması ve nüfusun artması “sermayenin uygarlaştırıcı yanlarından biridir”, çünkü “artıemeğin gaspı ve yapılma koşulları, üretici güçlerinin, toplumsal ilişkilerin gelişmesine ve kölecilik, serflik vb.. gibi eski sistemlerden daha farklı olarak yeni ve daha yüksek yeni bir yapının ögelerinin oluşmasına daha uygundur.” Burada Marx, daha yüksek bir toplum olarak komünist topluma geçişin nesnel yapısının ne olacağına da dikkat çeker. Ona göre, kapitalist üretim biçimi üretici güçleri ve toplumsal ilişkileri kaçınılmaz olarak geliştirerek, yeni toplumun kurulmasının maddi temellerini yaratır. Kurulacak yeni ve daha yüksek olan toplumunun, kapitalist toplumla temel farklılığını şu şekilde niteler: “Toplumun bir kesimi tarafından, diğer kesimin saf dışı bırakılması pahasına oluşturulan baskının ve tekelleşmesinin ortadan” kalkması ve nihayetinde “maddi ve zihinsel avantajlar da dahil olmak üzere” sosyal ilerlemeyi sağlamak. Devamında Marx, bu ilerlemenin maddi temelinin ne olacağını açar: “Daha yüksek bir toplum biçiminde, artı-emek, bu emek ile daha azalacak maddi iş ile doğrudan bir bağ kurmasını sağlayabilecek durumun maddi araç ve nüvelerini yaratır.” Yani Marx açısından, baskının, üretim araçları üzerinde tekelleşmenin ortadan kalktığı ve insanın maddi ve zihinsel olarak geliştiği toplum, artı-emeğin doğuracağı nesnel koşullar üzerinden olacaktır. Zira artı emek, üretim güçlerinin üretkenliğinin yüksekliğiyle ilintilidir ve yeni toplum yoksulluk değil, bolluk üzerinde inşa edilecektir. Artı-emeğin artmış olması demek, emeğin üretkenliğinin artması demektir, bu ise, daha yüksek bir toplumda bir yandan ürünlerin artması, diğer yandan ise iş gününün azalması anlamına gelir. Marx için, “toplumun gerçek serveti ve yeniden üretim sürecini kesintisiz genişletme olanağı, demek ki, artı-emeğin süresine değil, onun üretkenliğine ve bu emeğin harcandığı üretim koşullarının az ya da çok elverişli olmasına bağlıdır.”
Tahlilinin bu aşamasında, yani insanlığın evrim sürecinin maddi koşullarını somut olarak ortaya koyduktan ve kurulacak toplumun maddi nesnel koşullarının ne olduğu ve kapitalizmin bunu nereye kadar geliştirdiğini ve geliştirebileceğini betimledikten sonra, Marx, Marksist hümanizmin ne anlama geldiğini somut olarak çözümler. Ona göre, “gerçekte özgürlük alemi ancak, zorunluluk ve dışardan dayatılan gereklilik için çalışmamızın bittiği yerde başlar.” Bu vurgu Marksizmin insanlığın kurtuluşu anlayışını anlamak açısından olağanüstü derecede önemlidir. Yani Marx’a göre, somut dünyadan bağımsız bir özgürlük olamaz. İnsanın yaşamını üretmesi gerekir, ama özgürlük alemi “doğası gereği, maddi üretim alanının dışında” olmalıdır. Dolayısıyla emeğin üretkenliği öyle artmalıdır ki, üretim için harcadığı zaman en asgariye inecek (ama asla sıfırlanamayacak) olan insan, geriye kalan zamanını, sosyal bir varlık olarak, maddi ve zihinsel gelişmesine hasretmek üzere genişletebilsin. İnsanlığın özgürleşmesine dair bakış açısını ortaya koyması için sözü Marx’a bırakalım:
“Nasıl ki ilkel insan gereksinmelerini karşılamak, yaşamını sürdürmek ve kendisini yeniden üretmek için doğayla mücadele etmek zorunda ise, uygar insan da aynı zorunluluk içerisindedir ve bunu toplumsal yapı ve üretim tarzı ne olursa olsun yapmak durumundadır.
İnsanın gelişmesiyle birlikte, doğal gereksinimler alanı da genişler, çünkü ihtiyaçlar artar, ama aynı zamanda da, bu gereksinmeleri karşılamak için üretici güçler de genişler. Bu alanda olabilecek tek özgürlük, sosyal insanın, ortaklaşa üreticilerin doğa ile değişimlerini rasyonel bir biçimde ayarlamalarıdır, onun kör gücü tarafından yönetilmesinin yerine birlikte onu kontrol etmeleridir, ve bu değişimi en az enerji harcayarak ve insan doğasına en uygun ve en layık koşullar altında başarılmasıdır. Ama gene de bu faaliyet, bir zorunluluk alemi olmakta devam eder. İnsan güçlerinin kendisi için gelişmesinin başlaması bundan sonra olur, gerçek özgürlük alemi ancak diğer alemin, diğer temelin, zorunluluğun üzerinden gelişebilir. İşgününün kısaltılması onun temel önkoşuludur.”81 Görüldüğü gibi, Marx, aslında ta 1845’de Feuerbach üzerine yazdığı tezlerden 6.’sının çok özlü bir şekilde ifade ettiğini genişletmiş, ama ona ters bir şey söylememiştir. Elbette Marx burada Feuerbach’ın soyut antropolojisini almamıştır, ama Althusser’in belirtiği gibi, 1845 öncesi tüm yaklaşımlarını yadsıyarak her türlü hümanizmi ret etmemiştir.
Marx, nihai kurtuluşun sınıfsız toplumda olacağını belirtir, ama bunun hayat bulması için öncelikle proletaryanın iktidarı ele geçirmesi gerektiğini savunur. Proleter devrim, proletarya diktatörlüğü ve sosyalist toplumun inşasına dair Althusser ve öğrencilerinin savundukları tezleri ise gelecek yazımızda inceleyeceğiz.
DİPNOTLAR
1 Louis Althusser, Pour Marx, Editions La Découverte, Paris, 1996, sf. 233. Türkçesi için bakınız: Marx için, İstanbul, İthaki yayınları, sf. 276, Çeviren. Işık Ergüden
2 Pour Marx sf. 236-238 ve 249
3 Age, sf. 255
4 Louis Althusser, “Waldeck Rochet ile görüşme, 2 Temmuz 1966”, in François Matheron, Les Annales de la société des amis de Louis Aragon et Elsa Triolet, n° 2, 2000, sf. 185
5 Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, Alman ideolojisi, İstanbul, Evrensel Basım Yayın, 2013, sf. 16. [Çevirenler Tonguç Ok – Olcay Geridönmez]
6 Karl Marx – Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, İstanbul, Evrensel Basım Yayın, 1998, sf. 46. [Çeviren Yılmaz Onay]
7 Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, İstanbul, Yazılama Yayınları, 2009, sf. 15. [Çeviren Erkin Özalp]
8 Levi-Strauss, La Pensée sauvage, Paris, Plon, 1962, sf. 347
9 Michel Foucault, Les mots et les choses, Paris, Galimard, 1966, sf. 398
10 L. Althusser, “Trois notes sur la théorie des discours” (1966), in Écrits sur la psychanalyse. Freud et Lacan, Paris, Stock-IMEC, 1993, sf. 165
11 Louis Althusser, Lenin ve Felsefe, İstanbul, İletişim yayınları, sf. 99 [Çevirenler: Bülent Aksoy - Erol Tulpar- Murat Belge]
12 L. Althusser, Réponse à John Lewis, Paris, Maspero, 1973. Türkçesi için bkz. John Lewis’e cevap, İstanbul, Birikim yayınları, 1978 (Yayına hazırlayan Murat Belge, Çeviren Müntekim Ökmen.). Alıntılar Fransızcasından yapılmıştır.
13 İbid, sf. 25
14 İbid, sf. 70
15 İbid, sf. 70
16 Althusser burada “agents” kelimesini kullanıyor. Bu kelimenin sözlük anlamı bir şeyi başkaları adına hayata geçiren kişidir. Kitabın Türkçe çevirisinde çevirmenler bir yandan “eyleyici” diğer yandan ise “ajan” olarak çevirerek filozofun mantığının okur açısından anlaşılmaz hale gelmesine neden olmuşlardır. Age, sf. 111.
17 “Constituer” fiili farklı parçaları bir araya getirerek oluşturma eylemidir. Althusser burada bu eylemi hayata geçiren bir olgudan bahsediyor. Bu kelime Türkçe çevirisinde “yapıcı” olarak çevrilmiş. Age, sf. 111.
18 İbid, sf. 72
19 İbid, sf. 76
20 Hegel, Tarih felsefesi, İstanbul, İdea yayınlar, 2006, sf. 47 (Çeviren Aziz Yardımlı)
21 Burada “alet” olarak çevrilen kelime Althusser’in insanları kastetmek için kullandığı “agents” kelimesiyle aynıdır.
22 Hegel, Hukuk Felsefesinin Prensipleri, Sosyal Yayınlar, 1991, sf. 11 (Çeviren Cevap Karakaya)
23 Karl Marx, Misère de la philosophie, Paris, Editions sociales, 1972, sf. 128
24 İbid, sf. 124
25 Lenin, Materyalizm ve Ampiriokritizm, Sol yayınlar, Ankara, 1991, sf. 361 (Çeviren Sevim Belli). Vurgu Lenin’e ait.
26 Karl Marx, Le 18 Brumaire de Louis Bonaparte, Paris, Editions sociales, 1966, sf. 15
27 Burada belirtmek gerekirki insanlarda bilinç sevyesi herkeste aynı düzeyde değildir. Tarihi şahsiyetleri tarihi yapan da olgu da budur. Onlar, diğerlerine göre atılması gereken adımları önceden kestirebilmiş ve buna uygun davranabilmişlerdir. Marksizm bunların yerlerini yadsımadığı gibi, burjuva tarih anlayışının yaptığı gibi tarihi de bu şahsiyetlere indirgemez.
28 Karl Marx – Friedrich Engels, Alman ideolojisi, İstanbul, Evrensel Basım yayın, 2013, sf. 30, (Çevirenler Tonguç Ok – Olcay geridönmez)
29 Althusser, Pour Marx, Paris, Maspero, 1965, sf. 219, Türkçesi için: Marx için, İstanbul, İthaki yayınları, 2002, sf. 259 (Çeviren: Işık Ergüden). Vurgular bize ait.
30 Fransızca dilinde “instance” kavramı karar verebilme yetkisine ve olanaklarına sahip kurum, organ ya da güç anlanına geliyor.
31 Louis Althusser - Etienne Balibar, Lire le Capital, volume II, Paris, editions Maspero, 1968, sf. 110
32 Daha sonra da göreceğimiz gibi, Althusser “ekonomi” ile “ekonomik olanı” [économique] birbirinden ayırır.
33 Age, sf. 105. Vurgular bize ait.
34 Friedrich Engels, Ütopyadan Bilime Sosyalizm, İstanbul, Evrensel Basım Yayın, 2005, sf. 22. (Çeviren Yılmaz Onay). Engels’in görüşlerinin nüanslarına sadık kalabilmek için çeviriyi tekrar gözden geçirdik.
35 “Birinci” yerine Türkçe çeviride “nihai” kullanılmış. Aradaki fark maalesef az değil.
36 “Büyük” yerine “asal” sözcüğü kullanılmış.
37 “Değişim” yerine “bölüşüm” deniyor.
38 “Bölünmesinde” yerine “ayrılmasında” kullanılıyor.
39 Althusser ve Balibar’ın kitaplarının yanı sıra bu konuda Nicos Poulantzas’ın kitabını da eklemek gerek. Pouvoir politique et classes sociales, [Siyasi İktidar ve Sosyal Sınıflar], Paris, Maspero, 1968.
40 Karl Marx, Kapital, Cilt 1, İstanbul, Yordam Yayın, 2011, sf. 90-91. [Çevirenler: Mehmet Selik – Nail Satlıgan]. Vurgular bize ait.
41 Louis Althusser, Sur la reproduction, Paris, PUF, 1995, sf. 243. Türkçesi için Yeniden Üretim Üzerine, İstanbul, İthaki yayınları, 2005, sf. 135. Çeviren Işık Ergüden
42 İlginçtir, Marx’ın 15 yıllık çalışma derken 1843’den bu yana yapılan çalışmaları kast etmesi kuşkusuz tesadüf değildir. Bu vurgu Marx’ın gençlik eserlerine nasıl yaklaştığını anlama açısından önemli bir ipucu.
43 Marx-Engels, Lettre sur le Capital, Paris, Editions sociales, 1964, sf. 102. Vurguyu yapan Marx.
44 Louis Althusser - Etienne Balibar, Lire le Capital, volume II, Paris, editions Maspero, 1968, sf. 105
45 Kapital’in Almanca original versiyonunda bu dipnot küçük karakterlerle yazılmış olmasına rağmen tam bir sayfa uzunluğundadır.
46 Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, sf. 52. (Çevirenler Tonguç Ok, Olcay Geridönmez)
47 Age, sf. 71
48 Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kitabının önsözünde Marx şunları belirtir: “Üretim ilişkilerinin tümü toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur.” Sol Yayınlar, sf. 25 (Çeviren Sevim Belli)
49 “Fikirlerin, tasavvurların ve bilincin üretimi, başlangıçta, insanların maddi faaliyetiyle ve aralarındaki maddi temaslarla, yani gerçek hayatın diliyle doğrudan bağlantılıdır. Tasavvur, düşünme, insanlar arasındaki zihinsel ilişkiler, bu aşamada hâlâ onların maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkar. Bir halkın siyasal dilinde, hukuki, ahlaki, dini, metafizik vb. dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir. Sahip oldukları tasavvurları, fikirleri vb. Üretenler insanların kendileridir; yani, üretici güçlerinin belirli bir gelişim düzeyi ve bu düzeye karşılık gelen –en ileri biçimlere varıncaya kadar– maddi ilişkileri tarafından koşullanan gerçek, aktif insanlardır.” Age, sf. 34. Vurgu bize ait.
50 Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Ankara, Sol Yayınları, 1979, sf. 66, (Çeviren Sevim Belli). Vurgular bize ait.
51 Karl Marx, Kapital, cilt 1, Yordam Yayınları, age, sf. 358
52 Karl Marx, Kapital, Cilt 1, İstanbul, Yordam Yayınları, 2011, sf. 91. Vurgu bize ait.
53 Louis Bonapart’ın 18. Brumaire’i adlı kitabının Almanca 2. Baskısı için yazdığı önsözün tarihi 23 Haziran 1869. Kapital’in birinci Almanca baskısı ise 1867 sonudur.
54 Karl Marx, Louis Bonapart’ın 18. Brumaire’i, İstanbul, Yazılama Yayınları, 2009, sf. 12-13. Çeviren: Erkin Özalp (Çeviriyi gözden geçirdik)
55 Karl Marx, Les manuscrits de 1857-1858, “Grundisse”, cilt 1, Paris, Editions Sociales, 1980, sf. 417. Vurgu bize ait.
56 Age, sf. 431. Vurgular Marx’a ait.
57 Karl Marx, Le Capital, cilt 3, Paris, Editions sociales, 1976, sf. 717. Almanca orijinali için bakınız: Karl Marx - Friedrich Engels, Werke - band 25, Berlin, Dietz Verlag, 1964, sf. 799-800. Türkçe çevirisi için Alaattin Bilgi’nin İngilizce üzerinden çevirdiği ve Sol Yayınların yayınladığı (sayfa 695), Mehmet Selik ve Erkin Özalp’ın ise Almanca üzerinden çevirdiği ve Yordam Yayınlarının yayınladığı (sayfa 630) çevirilerle karşılaştırdık, fakat maalesef iki çeviri de Marx’ın düşüncelerinin tüm zenginliğini ortaya koyamıyor. Metnin orijinal versiyonundan çeviriyi yaptığı için Gazi Ateş’e de buradan teşekkürlerimizi iletelim.
58 Lire Le Capital, cilt 2, sf. 47
59 Age, sf. 107-108
60 Age, sf. 108
61 Age, sf. 109
62 Age, sf. 110
63 Age, sf. 110
64 XIX. Yüzyılda bilim adamları genel olarak halklar arasındaki fiziksel farklılıklardan bahsederken sıkça “ırk” kavramını kullanırlardı. Marx’ın kendi çağının bir insanı olduğu ve bugün bilimin ırkların olmadığını kesin bir şekilde kanıtladığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla Marksizm adına, Marx bu kavramı kullandı diye “ırklardan” bahsetmek saçma olduğu kadar Marksizmin özüne ters davranmaktır.
65 Friedrich Engels, Tarihsel Materyalizm Üzerine Mektuplar1890-1894, Ankara, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 2000, sf. 36. Çeviren: Öner Ünalan. Çeviriyi gözden geçirdik.
66 Age, sf. 35
67 Karl Marx- Friedrich Engels, Etudes philosophiques, Paris, Editions sociales, 1977, sf. 238
68 Louis Althusser, Lire le Capital, age, cilt 2, sf. 48
69 Age, sf. 49. Vurgular Althusser’e ait.
70 Age, sf. 50
71 İbid.
72 İbid.
73 İbid, sf. 51
74 İbid
75 İbid, sf. 53
76 Marx-Engels, Lettre sur le Capital, Paris, Editions sociales, 1964, sf. 102. Vurguyu yapan Marx.
77 Karl Marx, Kapital, cilt 1, Yordam yayın, sayfa 17.
78 Louis Althusser, Sur la reproduction, Paris, PUF, 1995, sayfa 245-246. Türkçesi için Yeniden üretim üzerine, İstanbul, İthaki yayınları, 2005, sayfa 138-140. [Çeviren Işık Ergüden]
79 Karl Marx, Kapital, Cilt 3, Sol Yayınları, sf. 718-719. Çeviriyi Fransızcasıyla karşılaştırarak tamamen gözden geçirerek değişiklikler yaptık. Almanca orijinal metniyle karşılaştırıp kontrol ettiği için Olcay Geridönmez’e de teşekkür ederiz.
80 Kapital’in 1. Cildinde, Marx bu konuya net bir açıklık getirmiştir: “Muhtemel bir yanlış anlamayı önlemek için şunu belirteyim. Kapitalisti ve toprak sahibini kesinlikle pembe gözlüklerle bakarak resmetmiyorum. Ama burada, kişiler üzerinde, yalnızca iktisadi kategorileri temsil ettikleri, belirli sınıf ilişkilerinin ve çıkarlarının taşıyıcıları oldukları ölçüde duruluyor. Toplumun iktisadi oluşumunun gelişimini doğal bir tarihsel süreç olarak kavrayan benim bakış açım, bireyi, öznel olarak kendisini bunların ne kadar üzerine çıkarırsa çıkarsın, toplumsal açıdan varlığını borçlu olmaya devam ettiği ilişkilerden sorumlu tutmak konusunda, tüm diğer bakış açılarının gerisinde kalır.” Karl Marx, Kapital, Cilt I, Yordam Yayınları, sf. 20
81 Karl Marx, Kapital, Cilt 3, Sol yayınlar, sayfa 719. Çeviriyi gözden geçirerek değişiklikler yaptık.
Ekim Devrimi’nin güncelliği
A. Yaşar
Ekim Devrimi hâlâ güncelliğini koruyor mu, yoksa bir kere yaşanmış ve tekrar yaşanmayacak olan bir olay olarak kapanmış bir tarih sayfası mı? Kuşkusuz bu soruya partilerin, kişilerin durduğu yere göre farklı yanıtlar verilebilir. Ama ne tür yanıt verilirse verilsin, eğer verilen yanıtlar sadece tarihte kalıyor, güncellikle canlı, köklü bir bağ kurmuyorsa, bugünün toplumunun çelişkileri ve bunların mevcut toplumun ancak devrimci dönüşümü yoluyla çözülebileceklerine işaret etmiyorlarsa, bu yanıtlar eksik ve ölü yanıtlar olacaklardır.
Ekim Devrimi’nin güncelliğinden bahsederken acaba kastedilen bugün de devrimin eşiğine gelmiş şu ya da bu ülkenin varlığı mı kastedilmektedir? Yoksa kastedilen, Ekim Devrimi’ne yol açan ve devrimin çözmek için harekete geçtiği çelişkilerin bugün hâlâ ülkelerin iç yapısında tazeliğini ve canlılığını koruyor olması mıdır? Yani ücretli emek sömürüsünün ortadan kaldırılması, emperyalizm, savaşlar, ulusal baskının son bulması ve insanlığın yeni bir dünya kurma özlemine ve mücadelesine yol açan sorunların hâlâ varlığını sürdürüp sürdürmediği sorunları… Eğer bu sorunlar hâlâ güncelse ve çözülmek üzere insanlığın önünde duruyorlarsa, işte o zaman Ekim Devrimi’nin güncelliğinden söz etmeye hakkımız vardır ve bu soruya ancak bu nesnel gerçeklerin ışığında doğru bir yanıt verebiliriz.
Şu gerçekler apaçık ortadadır: Bugün işçi sınıfının yoğunlaştırılmış sömürüsüyle kapitalist sınıf semirmekte, en güçlülerinden birkaç emperyalist devlet dünya halklarının kanını emmekte, dünyayı istedikleri gibi yönlendirmekte ve yönetmektedirler. Hem bu söz konusu devletlerin içinde, hem de dünyanın bağımlı halklarında bu egemen devletlere karşı bir mücadele sürmekte, ezilen ve ezen uluslar gerçeği tüm güncelliği ile varlığını sürdürmektedir. Tekelci kapitalizmin varlığı ve emperyalist sistem hâlâ savaşlara yol açmakta, yerel ve bölgesel düzeyde halkların ve ulusların mücadeleleri devam etmektedir.
Diğer yandan tüm diğer çelişkilere kaynaklık eden sömüren-sömürülen çelişkisi, yani işçi sınıfının sermaye tarafından ücretli köleliğe mahkûm edildiği gerçeği halen her ülkede varlığını sürdürmeye devam etmekte, güncelliğini korumaktadır. Bazı eski mitolojiler dünyanın öküzün boynuzları üzerinde durduğunu hikâye ediyorlardı. Bugünün dünyası ise proletaryanın omuzları üzerine yerleşmiş durumda ve emek-sermaye ilişkisi güncel modern toplumların temel çelişkisi olmaya devam ediyor. Emek ile sermaye arasındaki bu ilişki bugünün toplumunun temel ilişkisi ve bu çelişki üzerinden türeyen, bu temel ilişkiyi örtülemeye çalışan tüm ilişki ve görünüm biçimleri sonunda gelip bu yalın gerçeğe tosluyorlar.
Bu yazı da, bazı kalın çizgileri ile yukarıda söz edilen güncel çelişkilerin hâlâ varlığını sürdürdüğünü, bu çelişkilerin bugünün dünyasında ve her ülkenin iç yapısında kendisini gösterdiğini, bu anlamda Ekim Devrimi’nin çözmek için yola çıktığı çelişkilerin güncelliğinin devam etmekte olduğunu hatırlatma amacı taşımaktadır. Elbette hangi ülkede, ne zaman bir devrim olacağını bilme olanağımız bulunmuyor. Ama güncel toplumun her yerdeki yapısını ve iç çelişkilerini biliyoruz ve bu çelişkilerin en fazla olgunlaştığı toplumların veya toplumun er veya geç Ekim Devrimi’nin yolunu tutacağını öngörebiliyoruz. Ayrıca kabul edilsin veya edilmesin, şu da artık net bir biçimde ortaya çıkmıştır: Kapitalist emperyalist sistem insanlığın önüne hiçbir umutlu gelecek koyamamakta, insanlığı, toplumları sarıp sarmalayan, onların enerjisini tüketen, yarınlarını karartan çelişkilerini hafifletmek, ortadan kaldırmak bir yana, varlığı ile doğrudan yol açtığı sonuçlarla onları daha da ağırlaştırmaktadır.
GÜNCELLİĞİNİ KORUYAN BİR ÇELİŞKİ: EMEK VE SERMAYE
Ekim Devrimi’nin güncelliğinden söz edildiğinde, kuşkusuz ilk olarak bugünün burjuva toplumunun iç yapısına, ona egemen olan çelişkilere bakmak gerekir. Yani burjuvazi ve proletarya arasındaki temel ve uzlaşmaz çelişkiye.
İşçi sınıfı, kapitalizmin özel ve temel ürünüdür. Kapitalist toplumda işçiler hiçbir üretim aracına sahip değillerdir ve yaşamlarını ancak işgüçlerini kapitalistlere satarak sürdürebilirler. Üretim araçlarına sahip olan burjuvazi böylece işçinin işgücünü satın alarak artı-değer sömürüsünü gerçekleştirir. Yani kapitalizm, işgücünden başka satacak bir şeyi bulunmayan, işgücünü kapitaliste satan, onun sermayesini çoğaltırken kendisi hiçbir üretim aracına sahip bulunmayan özel bir sınıf meydana getirmiştir. Emek ile sermaye arasında uzlaşmaz çelişki, işte bu ilişkide kendisini açığa vurmaktadır.
İşçi sınıfı devrimci niteliğini bu ilişkiden alır ve onun sınıf çıkarı sermaye egemenliğinin bütünüyle yok edilmesindedir. Yani işçi sınıfı, sömürülen ve ezilen farklı sınıf ve katmanlardan —küçük burjuvazi vb.— farklı olarak, kapitalist toplumda temel sömürü ilişkisinin üzerinden üretildiği bir sınıftır ve devrimci özelliği bu ilişkinin yıkılmasında ifadesini bulur. Onun devrimciliğini “sonuna kadar” korumasının “sırrı” buradadır. Genel olarak işçi sınıfının ya da tek tek işçilerin o anki bilinçlerinden bağımsız olan bu gerçek, işçi sınıfını sermaye egemenliğini yıkmaya mahkûm eder.
İşçi sınıfının kapitalist toplumdaki bu özel ve temel konumu o kadar kesin bir gerçektir ki, bugün de somut olarak gözlenebileceği gibi, yönetilen diğer bütün sınıflar modern sanayi karşısında sürekli olarak dağılır, istikrarsızlığa sürüklenir ve kararsızlık içerisinde yeniden farklı düzeylerde oluşurken, işçi sınıfı varlığını korur ve gelişmelerin de kanıtladığı gibi, daha geniş kesimler artı-değer sömürüsü içerisine çekilirler. Bunun nedeni, emek-sermaye ilişkisinin kapitalizmin temel ilişkisi olması, sermayenin ücretli emeği sömürmeden kendisini üretip genişletemeyeceği gerçeğidir.
Sermayenin yeniden üretimi, işçi sınıfını ve devrimci niteliğini de durmaksızın yeniden ve yeniden üretir. İşçilerin kullandıkları aletler, işin örgütlenmesi, işgücünün sömürülmesindeki yoğunluk derecesi, kapitalist ülkeler arasında işçi sınıfının dağılımı sürekli olarak değişebilir. Hatta modern sanayinin kendisi de sürekli bir yapılanma içerisindedir. Ama ücretli emeğin sömürülmesi hep değişmeden kalır. Çünkü bu ilişki kapitalizmin temel ilişkisidir ve artı-değer sömürüsü sadece ücretli emek sömürüsü üzerinden gerçekleştirilebilir. Emek ile sermaye arasındaki bu çelişki bugün kapitalist ülkelerin tamamında varlığını sürdürmekte, güncel burjuva toplumu tam da bu nedenle yeni Ekimlere gebe toplum olma özelliğini sürdürmektedir.
Tam da burada, şu hatırlatmayı yapmak zorunludur. 1917’de genel olarak bir köylü ülkesi, bir küçük-burjuvalar ülkesi görünümü sergileyen Rusya’da, işçi sınıfı, nasıl oldu da tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin önderliğini yaparak devrimi gerçekleştirebildi? İlk devrimin Rusya’da gerçekleşmesi, uluslararası işçi hareketinin bayrağının Rus işçilerinin eline geçmesi “tesadüfi” sayılabilir mi? Rusya’nın koşullarına ve devrimin gerçekleştiği zemine bakıldığında gerçek durum daha iyi anlaşılacaktır. Rusya’da, 19. yüzyılın sonlarından itibaren kapitalist gelişmenin temposu oldukça hızlanmıştı. Bu ülkede devrim öncesinde sadece sanayi proletaryasının sayısı yaklaşık 3 milyona ulaşmış bulunuyordu. Daha da önemlisi, bu sanayi proletaryasının önemli bir kesimi 500’den fazla işçinin çalıştığı büyük işletmelerde yoğunlaşmıştı. Kapitalizmin gelişmesi sonucu gerçekleşen bu yoğunlaşma, genç ve gürbüz bir işçi hareketine yol açmıştı. Bu işçilerin örgütlenme çabaları, grev ve gösterileri, bu ülkenin politik yaşamına damga vurmaya başlamıştı.
Uzayan emperyalist savaşın yıkıcı etkileri, Rus işçilerinin üzerinde olduğu gibi, topraksız geniş köylü yığınlarının üzerinde de, Çarlık tarafından ezilen ve sömürgeleştirilen, bir biçimde mücadeleye atılan ulus ve halkların üzerinde de derin bir etki yaptı. Emperyalist savaşa karşı barış, toprak ve ekmek mücadelesi Çarlığa ağır darbeler indirmeye başlamıştı. Kısacası, Rusya, emperyalist dünyanın en zayıf halkası olarak öne çıkıyordu ve Ekim Devrimi, Rus işçilerinin önderliğinde, işte bu zayıf halkayı parçaladı. Bütün bu hareketi başarıyla örgütleyen ve yöneten Bolşevik Partisi’nin varlığı, Rus işçi sınıfının ve emekçi halkının ilk sosyalist devrimi gerçekleştirmesi ve sosyalizmi inşa ederek, sosyalist bir uygarlık kurmasıyla sonuçlandı.
İlk işçi devrimi, bütünüyle bu nesnel koşulların ürünü olarak ortaya çıktı. Önemli olan şu ki, eğer işçi sınıfı gerekli mücadele tecrübesine sahip olmasaydı, bütün bu mücadeleler içerisinde işçi kitleleri içinde “erimeyi” başarmış Bolşevik Partisi olmasaydı, Rusya’da burjuva demokratik devrim belki sınırlı bir biçimde gerçekleşecek, sosyalizme geçiş, işçi iktidarı ulaşılamayan bir hedef olarak kalacaktı.
Evet, bugün daha gelişmiş bir dünyada yaşıyoruz. Günümüz modern toplumunun ücretli köleleri hâlâ işçiler ve emek-sermaye mücadelesi bu toplumların temel çelişkisi olarak varlığını koruyor ve keskinleşiyor. Hatırlanacağı gibi, işçi sınıfının yapısının değiştiği üzerine epeyce bir teori kırıntısı bulunuyor. Ama gerçekler hükmünü sürdürüyor ve onlar daha farklı şeyler söylüyor. Şu gerçeklere bir bakalım: Dünyada bugün sayıları sürekli artma eğilimi içinde olan yaklaşık 700 milyon dolayında sanayi işçisi bulunuyor —ILO rakamları—. Kapitalizmin ileri ölçüde geliştiği ülkelerde sanayi işçilerinin sayısında ciddi düşüşlerin olduğuna ilişkin çok ciddi veriler bulunmamaktadır. Bazı ülkeler ve bazı sanayi kollarında işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere kaymalar olmuş, buna karşın, “göç veren” ülkelerde hizmetler gibi bazı alanlarda işçi sayısında büyük artışlar gündeme gelmiştir. Dünya ölçeğinde genel olarak işçi sayısı 1 milyar 200 milyon dolayındadır. Sanayi, hizmetler, tarım birlikte ele alındığında, bu sayı, neredeyse 3 milyara ulaşmaktadır.
Hizmet sektörünün bazı alanlarında kol gücü ile çalışma hâlâ çok yaygındır. Örneğin ABD’de hizmet sektöründe çalışan 112 milyon işçinin 42 milyonunun kol emeğine dayanan işlerde çalışmakta olduğu bilinmektedir.
Burada, bazı önemli ülkelerde işçi ve çalışan sayısı ile ilgili verileri topluca vermek yararlı olacaktır.
Dünya Bankası verilerine göre, 2011’de dünyadaki toplam çalışan nüfus 3.264.688.006’dır.
ABD: 158.415.787
Rusya: 76.307.744
Çin: 806.026.432
Almanya: 42.237.922
Japonya: 66.615.344
Türkiye —çalışan-işçi sayısı—: 26.984.806
İsviçre: 4.541.780
Bu rakamlar mal ve hizmet üretiminde çalışan 15 yaş üzeri işçi ve işsiz kalanları kapsamaktadır. Yani çocuk işçiler bu rakama dahil değildir. Kol gücüyle çalışanları, mevsimlik işçileri, ilk kez iş arayanları, evde çalışanları, kayıt dışıları içermemektedir.
Ayrıca OECD istatistiklerine göre dünyada işçilerin durumu ise şöyledir —2013 ilk çeyrek rakamları—:
ABD: 143.366.700
Türkiye: 25.421.570
Avrupa alanı —17 ülke—: 139.999.600
Avrupa Birliği —27 ülke—: 215.953.200
G7 ülkeleri: 342.070.000
OECD toplamı: 554.576.300 —2011’de 550.381.400—
2011’de diğer bazı ülkelerdeki işçilerin sayısı:
Fransa: 29.057.200
İngiltere: 31.632.000
İspanya: 23.103.600
Ayrıca, dünyada çalışan nüfus toplamının yüzde 30,5’i kırsal/tarımsal alanda çalışmaktadır. 15 yaş üzeri toplam dünya kadın nüfusunun yüzde 51’i çalışmaktadır. Yine 15 yaş üzeri toplam dünya erkek nüfusunun yüzde 77’si çalışmaktadır.
Peki, işçilerin ve çalışan kitlelerin ücretleri ve yaşam koşulları ne yönde gelişmektedir? Kuşkusuz bu yönde çeşitli araştırmalar bulunmaktadır. Örneğin Prof. Boratav şunları aktarmaktadır:
“Bu soruların yanıtlanmasında Branko Milanovic’in Küresel Eşitsizlik başlıklı kitabında (Global Inequality: A New Approach for the Age of Globalization, 2016, Harvard) yer alan bulgular kullanılıyor. Milanovic 1988-2008 yılları için ülkelere ait kişisel gelir dağılımı verilerini yeknesaklaştırıyor; birleştiriyor ve dünyayı kapsayan gelir dağılımı tabloları oluşturuyor. Bu tablolara göre yirmi yıl boyunca kimler kaybetmiş; kimler kazanmıştır? Batılı yorumcular, bu bulguları tek bir cümle ile özetliyorlar: ‘Neoliberalizmin yükseliş konjonktüründe ABD ve Batı Avrupa’nın yerli (‘beyaz’) işçileri kaybetmiştir.’ Batı işçi sınıfının kayıpları hem göreli, hem de mutlak boyutludur: Sadece toplam gelirden payları aşınmakla kalmamıştır. Dünya millî gelirinin alım gücü hesabıyla yüzde 96; kişi başına yüzde 48 oranında büyüdüğü 1988-2008 yılları içinde bu sınıfın gelir düzeyi artmamıştır; bu anlamda da kayıp söz konusudur…”
Diğer taraftan McKinsey Global Institute tarafından geçenlerde yayınlanan bir analizde, son on yılda, geliri artmamış veya azalmış olan hane halkı oranının ABD’de yüzde 81, İtalya’da yüzde 97, İngiltere’de yüzde 70, Fransa’da ise yüzde 63 olduğu görülmüştür.
Bu verilerin kanıtladığı kesin gerçek şudur: Bugünün modern burjuva toplumları kendi içerisinde emek ve sermaye arasındaki derin bölünmeyi tüm canlılığı ile yaşamaktadırlar. Bu çelişki halen günceldir ve Ekim Devrimi’nin güncelliği dendiğinde asıl olarak işte bu gerçek dikkate alınmak durumundadır. Ekonomik krizler ve bunalımlar bu toplumlarda grevleri, genel grevleri, sert sınıf mücadelelerini gündeme getirmekte, uluslararası işçi hareketinin örgütlenme ve bilinç düzeyi geri olsa da işçi sınıfı bu mücadelelere girmekte, bu mücadeleler içerisinde bilincini ve örgütlenmesini ilerletmektedir. Modern toplumlarda burjuvazi ve proletarya arasındaki bu uzlaşmaz karşıtlık ve çelişki, Ekim Devrimi “hayaleti”nin bu toplumlar üzerinde gezindiğini göstermekte, emperyalist gericilik tam da bu nedenle bu toplumları yabancı düşmanlığı, ırkçılık, dinsel, mezhepsel bölünmeler kışkırtmasıyla sürekli gericileştirmeye çalışmaktadır.
EMPERYALİZM VE HALKLAR
Ekim Devrimi emperyalist savaşın içerisinde patlak vermişti. Sermaye düzeni ve gericilik en zayıf halkasından yarılmış, işçi sınıfı köylülüğün büyük kitlelerini de ardından sürükleyerek iktidarı almıştı. Emperyalist ve sömürgeci ülkeler savaş öncesinde dünyanın paylaşımını tamamlamışlar, yeni bir paylaşım için savaştan başka yol kalmamıştı. Birinci Paylaşım Savaşı, ardından İkinci Paylaşım Savaşı ve hiç bitmeyen bölgesel ve yerel savaşlar ve çatışmalar hep emperyalist politikaların ürünü olarak gündeme geldiler.
Bazı halklar ve devletler arasında var olan tarihsel anlaşmazlıklar ve çekişmeler emperyalizm dönemi ile farklı bir düzeye sıçradı ve emperyalist politikaların halkaları olarak işlev görmeye başladı. Bağımsızlık ve kurtuluş savaşları bu koşullarda ortaya çıktı ve emperyalizme karşı bağımsızlık mücadeleleri çeşitli görünümler altında halen varlığını sürdürüyor. Açıkçası emperyalizme, tekelci kapitalizme karşı mücadele Ekim günlerinde ne kadar gerekliyse, bugün de o kadar gerekli ve güncel.
Ortadoğu, hiç bitmeyen egemenlik ve güç mücadeleleri ile halen sarsılıyor ve artık savaş ve çatışmaların süreklilik kazandığı bir bölge görünümü gösteriyor. Başta ABD ve Rusya olmak üzere, güce sahip hemen her emperyalist ülke burada boy gösteriyor ve gücü oranında etkinlik mücadelesi veriyor. Sahra altı Afrikası emperyalist mücadelelerin yerel çatışmalara dönüştüğü bir diğer bölge. Pasifik, sürekli bir gerginlik merkezi ve geleceğin büyük mücadeleleri burada patlamaya aday. Balkanlarda yaşananlar ise, daha dün olmuş gibi insanlığın belleğine kazınmış durumda.
Ancak emperyalizmin gerek halklara karşı saldırısı, gerekse emperyalist devletlerin kendi aralarındaki mücadeleler savaşlardan ibaret değil. Emperyalizmin en önemli belirtisi olan mali sermaye egemenliği, gerek tek tek ülkelerin politikalarında, gerekse oluşturulan emperyalist finans kuruluşları ile halkların ağır bir boyunduruk altına alınmasına varıyor. IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar, karşılıklı ticaret anlaşmaları, kendi içlerinde amansız bir emperyalist rekabeti sürdüren ticaret bölgeleri ve birlikler, büyük emperyalist devletlerin dev bankaları bu emperyalist egemenliği tamamlayan halkalar oluyorlar.
Bütün bu soygun ve sömürü ilişkilerinin niteliğini daha iyi kavrayabilmek için Lenin’in mali sermaye üzerine yaptığı tespite bakmak gerekiyor:
“Kapitalizmin gelişmesi öyle bir noktaya varmıştır ki, meta üretimi hâlâ ‘egemenliğini’ korumakta ve ekonomik yaşamın temeli sayılmakla birlikte, aslında sarsılmıştır ve esas kârlar mali dolaplar çeviren ‘deha’lara akmaktadır.”
(Emperyalizm, Seçme Eserler, Cilt 5, s. 33)
Bugün bu “dahilik”in sadece kişilerde somutlanmadığı, oturmuş ve kurumsallaşmış emperyalist yapılar tarafından genişletilerek sürdürüldüğü bir aşamadayız. Uluslararası finans kurumları, dev bankalar bütün bu ilişkilerin yürütüldüğü bir ağ kurmuşlardır ve dünya halklarının kanı böyle emilmektedir.
IMF politikalarını uygulayan 89 bağımlı ülkenin, 1965’ten 1995’e kadarki ekonomik büyümesi Bryan Johnson ve Brett Schaefer tarafından incelenerek, bazı sonuçlara varılmıştır. Buna göre, “ülkelerin 48’i, borç aldığı yıla göre, kişi başına düşen zenginlik açısından bir ilerleme kaydetmemiş, bu 48 ülkeden 32’si daha da fakirleşmiş, bu ülkelerden 14’ünün ekonomisi borç aldığı yıla oranla en az yüzde 15 küçülmüştür.” Bunların bütünüyle küçük ekonomiler olduğu sanılmamalıdır. Arjantin gibi gelişmiş bir ülke bile çöküntüye sürüklenmiş, ekonomisi yağmalanmıştır.
Şu tablo, emperyalist soygun ve bağımlılık hakkında kesin ve çarpıcı bir fikir vermektedir. Geri ve bağımlı ülkelerin 1970 ile 1982 yılları arası dönemde, toplam borç miktarı on bir kat artmış; 62,5 milyar dolardan 743,5 milyar dolara yükselmiştir. Bugün ise, bu borç miktarının 2 trilyon doları çok fazla aştığı kabul edilmektedir. 2014 rakamlarına göre, dünyada 1,5 milyar kişi sefalet koşullarında yaşamaktadır.
OXFAM International’in yaptığı bir araştırma son derece çarpıcı gerçekleri ortaya koymuştur. Buna göre, 2015’te dünyanın en zengin 80 kişisinin toplam geliri 2 trilyon dolar artmış, buna karşın en fakir 3,6 milyar insanın geliri 1 trilyon dolar düşmüştür. Yine bu araştırma, 2015’te en zengin 62 kişinin servetinin dünyanın en fakir 3,6 milyar kişisinin servetine eşit olduğunu ortaya koydu. Dahası, 2016’da en zengin yüzde 1’in küresel servetten alacağı pay, yüzde 99’un alacağı paya eşit olacak! Tekelci kapitalist sistemin, emperyalizmin çürüme ve asalaklığının zirvesidir bu.
Emperyalist ekonominin politikaya yansıması da koyulaşmış bir gericilik biçiminde kendisini göstermektedir. Emperyalizm kendi merkez ülkelerinde bile zaten iyice güdükleşmiş “demokrasi”yi bütünüyle ortadan kaldırma eğilimi gösteriyor. Artık geçmiş burjuva demokrasilerinden söz etmenin olanağı ortadan kalkmış durumda. Güdük bir emperyalist demokrasi buralarda egemen durumdadır. Emperyalizm gelişmiş halkların bile içişlerine karışma, oralardaki demokrasiyi ayaklar altına almada hiçbir sınır tanımıyor. İtalya ve Yunanistan gibi ülkelere teknokrat hükümetler atanması, seçimlerin, referandumların hiçe sayılması artık olağan gelişmeler sayılıyor.
Diğer taraftan emperyalist büyük devletler arasında bloklaşma eğilimleri gelişiyor ve askerî harcamalar rekor seviyelere yükseliyor. Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü —SIPRI— tarafından bu yılın Nisan ayında açıklanan raporda dünya genelinde silah endüstrisinde “patlama”nın yaşandığına işaret ediliyordu. Rapora göre, dünya genelinde silahlanmaya ayrılan bütçe, 2011-2015 arasında 2006-2010 yıllarına oranla yüzde 14 artmış. Başka bir deyişle, 2011-2015 arasında toplam 1,7 trilyon dolar askerî giderlere harcanmış. Askerî harcamalara en fazla bütçe ayıran ülke 595 milyar dolarla ABD. Onu Çin, Suudi Arabistan ve Rusya takip ediyor. Bu tablo dikkate alındığında, ABD Savunma Bakanı Ash Carter’ın artık “yeni bir büyük güçler arası rekabet dönemine girildi” sözleri emperyalistler arası mücadelenin ulaştığı aşamayı göstermesi bakımından önem taşıyor.
Açıkçası, emperyalist soygun ve sömürü ne kadar güncelse, dünya halklarının da emperyalizme karşı mücadelesi o kadar güncel ve 20. yüzyılın başından itibaren dünyaya damga vuran çelişkiler halen egemenliklerini sürdürüyorlar. Ekim Devrimi bütün bu çelişkileri çözmek üzere, emperyalist egemenliğe, sermayenin sömürüsüne karşı atılmış bir adımdı ve eğer bugün Ekim’in güncelliğinden söz edilebiliyorsa, bunun gerçek anlamı, gerek tek tek ülkelerin iç bünyelerinde, gerekse dünya genelinde bütün bu çelişki ve çatışmaların varlığını tüm ağırlığı ile sürdürüyor olmasıdır. Ekim Devrimi’ne yol açan tüm çelişkiler daha da ağırlaşmış ve çürümeye dönüşmüş olgunlaşmalarıyla halen varlığını sürdürmekte, işçi sınıfının, ezilen ve bağımlı halkların emperyalist bağımlılık ve sömürü ilişkilerinden kurtuluşunu, bugünün temel sorunu olarak, proletaryanın ve dünya halklarının önüne getirmektedir.
EKİM DEVRİMİ VE ULUSAL SORUN
Ekim Devrimi’nin güncelliğine vurgu yapıldığında, hiç kuşkusuz ulusal soruna da ana hatları ile kısaca bakmak gerekir. Devrim öncesi Rusya’sı, yani Çarlık Rusya’sı “halklar hapishanesi” olarak tanımlanmaktaydı. Çarlık’ta nüfusun yarısından biraz fazlasını sömürgelerin halkları, ezilen ulus ve milliyetler oluşturuyordu. Bu halklar üzerinde dizginsiz bir gericilik hüküm sürüyor, kırımlara —pogrom— varan politikalar uygulanıyordu.
Sosyalist iktidar ulusların kendi kaderini tayin hakkını —UKKTH— tavizsiz bir biçimde uyguladı. Bolşevik Partisi zaten kapsamlı bir ulusal programa sahipti. Bu program güncel ihtiyaçlarla geliştirilerek, uluslar, bölgesel özerklikten, sosyalist cumhuriyetlere kadar varan gönüllü bir birlik temelinde yeniden örgütlendiler. Hiç kuşkusuz Ekim Devrimi’nin ulusal sorun konusunda en çarpıcı politikalarından birisi Finlandiya’nın bağımsızlığının tanınması olmuştur.
Bugün de pek çok ülkede ulusal sorun, ezilen ulusların KKTH sorunu hâlâ güncel bir sorundur ve bu tür ülkelerin başında da Türkiye gelmektedir. Ulusal sorunda başından beri Bolşeviklerin ve devrimden sonra işçi iktidarının aldığı tutumlar, bugün de ulusal soruna yaklaşım ve onun çözümünde örnek alınması gereken deneyler barındırmaktadır. Bu deneyimler, ulusal sorunun her somut tarihsel anda ve durumda nasıl ele alınması gerektiği konusunda zengin bir içerik sunmaktadır. Bu deneyimler, Marx’ın İrlanda, Polonya ve Güney Slavlarının hareketine yaklaşımı, bu yaklaşımın özgünlüğü, Lenin’in Norveç’in İsveç’ten ayrılması karşısında işçi sınıfı adına UKKTH’yi inkâr edenlerle giriştiği polemikler, yine Rosa Luxemburg’la Polonya ve UKKTH konusunda yürüttüğü tartışmalar, Finlandiya konusundaki tutumu vb. ile geriye oldukça eğitici ve öğretici bir miras bırakmıştır.
Bu miras, farklı ulusal hareketlere yaklaşımda işçi sınıfının enternasyonalist tutumunu yansıttığı gibi, aynı zamanda bir ülkede eğer işçi sınıfı kendi devrimci rolünü oynayabilirse, ulusal sorunun nasıl bir yolla çözülebileceğinin somut örneğini de ortaya koymuştur. Hatırlanacağı gibi, Rusya’da güçlü bir işçi hareketi ve onunla sağlam bağlar kurmuş bir parti bulunuyordu. Bu durum, ezilen, sömürge ulusların kurtuluşu için de büyük bir olanaktı. Çeşitli uluslardan işçiler aynı partide örgütlenmiş, işçi hareketi ve parti, ezilen uluslar için de bir çekim merkezi haline gelerek, onların kurtuluş umutlarının da taşıyıcısı olmuştu.
Kuşkusuz milliyetçi hareketler ve eğilimler de vardı —bunlar özellikle yenilgi dönemlerinin ardından güçleniyorlardı!— ama bunların güçlü bir işçi hareketinin olduğu koşullarda ondan farklı bir yol izleme şansları bulunmuyordu. Rusya’da ezilen ulusların kurtuluşu da, işte bu nedenle, işçi hareketi önderliğindeki bir devrimle gerçekleşmiştir.
İşçi hareketinin ve onun gerçekleştirdiği devrimin özellikle Doğu’nun sömürge ve ezilen ulusları için bir umut ışığı olduğunu ve bu ulusların özellikle emperyalizme karşı mücadeleye giriştiklerini tarihsel tecrübe ortaya koymaktadır. Ancak son çeyrek yüzyılda iki bloklu dünyanın —sosyalist blok olarak adlandırılan ama sosyalizmle ilişkisi kalmamış Doğu Bloku ve ABD önderliğindeki Batı Bloku— çökmesinin ardından ortaya çıkan bazı “ulusal hareketler” içinde emperyalizme yamanma eğilimi güç kazanmış, Balkanlar örneğinde olduğu gibi kanlı hesaplaşmalar da gündeme gelebilmiştir.
Sonuç olarak; Ekim Devrimi’nin çözmek üzere önüne aldığı temel sorunlardan birisi de ulusal sorun olmuştur ve bu sorun, halen günümüzde hem bazı tek tek ülkelerin içinde ezilen ulusların mücadelesi biçiminde yaşanmakta, hem de ezilen ve bağımlı ulusların emperyalizmden kurtuluş mücadelesiyle genel bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Ekim’in güncelliği bu sorunda da yaşanmakta, işçi sınıfının sermayeye karşı, halkların ve ezilen ve bağımlı ulusların emperyalizme karşı mücadeleleri günümüz dünyasının temel sorunu olarak orta yerde, çözülmemiş olarak durmaktadır. Dünya yeni Ekimlere gebedir ve devrimin 99. yıldönümünde işçi sınıfı ve dünya halkları Büyük Devrim’in çözmek için önüne aldığı sorunlarla nihai olarak hesaplaşma görevi ile karşı karşıyadır.
Bilim ve felsefe notları
Yusuf Akdağ
- yüzyıl Alman materyalist ve diyalektik felsefesinin en önemli isimlerinden biri olan H. Heinz Holz’un “Lenin’in Felsefi Anlayışı” başlıklı makalesinin girişindeki sözleri, Marksizm-Leninizmin materyalist diyalektik tarih ve toplum görüşüne karşı son on yıllarda sürdürülen kampanyanın harekete geçirici etkenlerinden denebilir ki en önemlisi hakkında, dikkate değer bir fikir verir. Holz, Özgürlük Dünyası’nda da yayımlanan makalesinin “Pozitivizmle tartışma” arabaşlığının hemen başında şöyle yazar:
“Tarihsel yenilgileri, ideolojik kafa karışıklığı izler. Kazananlar, yalnızca politik iktidar pozisyonlarını işgal etmekle kalmazlar, yanı sıra iktidarlarını kalıcı kılmak için yenilenlerin bilinçlerine de sızma yaparlar. Mücadele sürdürülecekse, teslimiyetle ve ayak uydurmayla da mücadele edilmelidir; yani, kendi devrimci amaçlarına dair kuşkuların ortadan kaldırılması, kendi eyleminin teorik temelinin kararlı bir biçimde geliştirilmesi ve uzlaşmalarla bozulmalara karşı savunulması gerekmektedir. Özellikle bir yenilgiden sonra, doğru dünya görüşsel bilgiler için yürütülecek ideolojik tartışmalar, güçlerin yeniden örgütlenmesi için merkezi bir işlev kazanır.”¹
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden başlayarak, sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde tasfiyesiyle 1960’lı yıllardan itibaren hız kazanan “Marksist kuramın yanlışlarından arındırılarak yeniden kurulması”na ya da “yeni bir bilimsel teori inşası”na ihtiyaç gerekçeli tartışmaların ideolojik içeriği ve boyutları, Holz tarafından dile getirilen, “kazananlar-yenilenler” diyalektiğini akla getiriyor. Burjuvazinin “organik” ve teslim alınmış ideologlarının dolaysız karşı saldırıları saklı tutulduğunda, yeni tarihsel koşullarda “devrimci teori oluşturma”ya soyunan çok sayıda “Marksist”(!) teorisyen, “kendi devrimci amaçlarına dair kuşkuların ortadan kaldırılması, kendi eyleminin teorik temelinin kararlı bir biçimde geliştirilmesi ve uzlaşmalarla bozulmalara karşı savunulması” yerine, Marksist-Leninist teorinin ya doğrudan reddine girişti ya da kendileri tarafından bozuşturulmuş “Marksizm” versiyonlarını veri alarak Marx’ın kuramını “yanlışlama ve etkisizleştirme”ye yöneldi. Ernesto Laclau, Chantel Mouffee, Etienne Balibar, M. Foucault ya da Louis Althusser ve Antonio Negri gibilerinin yürüttükleri “düzeltici eleştiri” ve “çağın gerçeklerine yanıt veren daha bilimsel bir teori oluşturma” kampanyası, onların iddia ve “çözümleme”lerini paylaşan ve sürdüren öğretililerinin “katkıları”yla birlikte, Marksizmin işçi sınıfının devrimci sınıf “nosyonu” ve devrim fikrine karşı güvensizleştirici ve reddedici işlevle yüklüydüler. Althusser, Foucault ve Balibar ile birlikte Laclau ve Mouffee —bunlara Derida, Heidigger ve daha birçokları eklenebilir— diyalektik materyalizmin hemen tüm temel kavramlarını devrimci içeriklerinden soyutlayarak, devlet ve iktidar gibi temel önemdeki devrim sorunlarını sınıf temelinden koparan yorumları ve ideoloji, tarih, bilim ve felsefe üzerine görüşleriyle Marx, Engels ve Lenin’in kuramını bozuşturmaya giriştiler.
1968 devrimci kalkışmasının rüzgârını arkasına alarak Marx’ın kuramını, sözüm ona aşma söylemiyle deforme eden Althusser, Jon Lewis ile giriştiği polemiğinde;
“Marksist teoriyi bir ‘insan felsefesi’, Marksizmi teorik hümanizm olarak gösteren sağ-idealistlere karşı; Marksist bilim ve felsefenin alttan alta, pozitivist (olgucu) ya da subjektivist (öznelci) bir anlam karışıklığına sürüklenmesine karşı; maddeci diyalektiğin evrimci bir indirgemeyle ‘Hegelci’ diyalektiğe kaydırılmasına karşı; ve genel olarak burjuva ve küçük burjuva konumlarına karşı her şeyi, patavatsızlıklara, yanlışlıklara düşmeyi bile göze alarak, ne olursa olsun deyip birkaç can alıcı fikri savunmaya kalkıştım, kalkıştık ki, bu fikirlerin tümü bir tek fikirde özetlenebilir. Bu, Marx’ın burjuva ve küçük burjuva ideolojisi karşısındaki radikal özgüllüğü ve aynı zamanda hem politik, hem de teorik nitelikte olan devrimci yeniliğidir; o komünist olmak zorunda idi, bugün bizler de Marksist olmak, Marksist kalmak ve yeniden Marksist olmak için bu ideoloji ile bağlarımızı koparmak zorundayız.”
diyordu.² Althusser’in burjuva-küçük burjuva ideoloji ile “bağları koparmak” adına Marx’ın kuramında giriştiği deformasyona ve idealist-mekanik görüşlerini daha sonraki bir bölümde irdelerken göreceğiz. Onun giriştiği “düzeltme”den(!) esinle Laclau ve Mouffee, Marx ve Marksizme karşı ideolojik saldırıyı “tam bir kopuş”a, tam karşıya geçişe dek ilerlettiler. Hegemonya ve Sosyalist Strateji başlıklı kitaplarına, “Sol düşünce günümüzde bir yol ayrımında duruyor. Geçmişin apaçık ‘doğru’ları —klasik analiz ve politik muhasebe biçimleri, çatışan güçlerin doğası, Solun mücadele ve hedeflerinin anlamı— bu doğruların üzerine kurulduğu zemini parçalayıp geçen bir tarihsel değişimler çağının ciddi bir meydan okuyuşuyla karşı karşıya…” diye başlayan ikili, “yeni” yollarında Marksizme yer olmayacağını ilan ettiler.
“Şimdi kriz içinde olan —diye yazıyorlardı onlar—, işçi sınıfının ontolojik merkeziliğine, bir toplum tipinden diğerine geçişte kurucu moment olarak büyük ‘D’ ile yazılan Devrimin rolüne, ve politika momentini anlamsız hale getirecek şekilde, tamamen bütünleşmiş ve homojen bir kollektif irade gibi yanıltıcı bir beklentiye dayanan bütün bir sosyalizm anlayışıdır. Çağdaş toplumsal mücadelelerin çoğul ve çok çeşitli karakteri, bu politik tasavvurun dayandığı son temeli de nihayet ortadan kaldırmıştır. Bu tasavvur, ‘evrensel’ öznelerle doldurduğu ve kavramsal olarak tekil haldeki Tarih çevresinde inşa ettiği ‘toplum’u, belli sınıf konumları temeli üzerinde zihinsel olarak egemen olunabilecek ve politik karakterde bir kurucu eylem yoluyla rasyonel, saydam bir düzen olarak yeniden oluşturulabilecek, anlaşılabilir bir yapı olarak postule etmiştir. Bugün Sol bu Jakoben tasavvurun ortadan kalkmasının son perdesine tanıklık etmektedir. Böylece teorik krize yol açan şey, bizzat çağdaş toplumsal mücadelelerin çoğulluğu ve bu mücadelelerin içerdiği zenginlikler olmuştur. Biz kendi söylemimizi, teorik ile politik arasındaki bu iki yönlü hareketin orta noktasına yerleştirdik.”³
“Batı Marksizmi” olarak da adlandırılan ve Fransız felsefe çevreleriyle Latin Amerika kökenli bazı teorisyenlerin başını çektikleri bu akımın, proletarya ve emekçi mücadelesinin konjonktürel geri düzeyi ve sosyalist hareketin güçsüzlüğünden de cesaret alarak sürdürdüğü bu kapsamlı ideolojik saldırının bir özelliği de, bilim, felsefe, ideoloji, tarih gibi temel kavramların gerçek-nesnel varlık, insan ve doğa ile toplumsal yaşama ilişkinlikleri üzerinden değil ama tümüyle kurgusal-kavramsal yaratı alanında gösterilerek, Marksizm-Leninizme karşı ideolojik konumlanmanın malzemesi olarak kullanılmasıydı. “Ontolojist” ve “özcü” materyalizmin aşılması iddiasıyla yeniden tartışma malzemesine dönüştürülen bu kavramların insanın tarihsel gelişimi ve maddi yaşamın üretilmesi ve evreleriyle tarihsel bağı koparılırken, içine düşülen idealizm, gerçek ve bilgibilimsel materyalizm olarak gösteriliyordu. Laclau ve Mouffee gibi bazıları, bunun, Marksizm ile tüm bağlarını kesme anlamına geldiğini açıkça ilan ederlerken, Althusser ve onu örnek alarak çeşitli ülkelerdeki Althusserciler, girişimlerini “yeni bir bilimsel teori oluşturma” iddiasıyla sürdürdüler.
Bu çizgi, Türkiye’de de, Birikim Dergisi’yle Teori ve Politika dergisi başta olmak üzere çeşitli dergilerin etrafında bir araya gelen yazarlar ile Belge ve İletişim Yayınları tarafından yaygınlaştırıldı. Althusser, Laclau, Mouffee ve Foucault tarafından geliştirilen Marksizmin bu Marksist olmayan yorumları referans alınarak, diyalektik materyalizmin başlıca kavram ve kategorileri dahil olmak üzere Marksizm-Leninizmin bilim, felsefe, ideoloji ve politika üzerine temel belirlemeleri, kendilerinin anladıkları gibi bir Marksizm ya da gerçekte Marksizm olmayan bir Marksizm anlayışının eleştirisi üzerinden hedefe kondu. Onlara göre de “Marksizm krizde” idi ve “kriz” ancak, Louis Althusser’in giriştiği “epistemolojik eleştiri” esas alınarak “aşılabilirdi”. Althusser’in kitaplarının çevirisini de üstlenen Belge ve İletişim yayınları, Fransız ideologu yeni bir “klasik” olarak reklam ettiler. Murat Belge, Althusser çevirisine yazdığı önsözde, Althusserci eklektizm ve mekanik idealizmi “yol açıcı” olarak gösterdi.
“Sol’un ve Marksizmin krizi” tümünü birleştiren argümandı. Teori ve Politika dergisi bu alanda özel bir “görev” üstlenmişti: Dergi yazarları ittifak halinde “Marksizmin krizi”nin ve daha doğru deyişle ondan nasıl kurtulunacağının teorisini yaptılar. Gerekçe, Marksizmin işçi sınıfı ve kitlelerle tarihsel bağının “erimiş durumda” olduğuydu! Onlara göre, karşı karşıya olunan sorun, “ideolojik-politik bir kriz”le sınırlı değildi. Sorun daha kapsamlıydı ve bunun için “ideolojik sorun ve politik krizin yani görüntünün içine girmek şart”tı!⁴ Dergi yazarlarından M. Kayaoğlu, Marksizmin “ayrıcalıklarını tarihsel teorik düzlemde yitirmekle karşı karşıya” kaldığını ileri sürüyor ve kendi rollerini de “Marksizmin sınırlarını zorlamak ve bu arada gerekirse yeniden belirlemek” olarak açıklıyordu.
Marksist-Leninist kurama karşı girişilen bu uluslararası ideolojik kampanyanın birbirini besleyen, birbirinden güç alan “kuramsal” gerekçe, eleştiri ve “yeniden inşa önerileri”ni irdeleyeceğiz. Ancak ondan önce bu “düzeltici ve yenileyici” kampanyada başvurulan yöntem sorununa bakmak gerekiyor.
Althusser’le birlikte, “ontolojik materyalizm”e ve bilimsel görüşlerin pratikte, toplumsal pratik tarafından doğrulanması gerekliliği görüşüne kılıç kuşananların “kopuş”çu epistemolojisi, teori-pratik ilişkisini koparmanın ara departmanı olmuştur. Onlara göre, teori ya da bilimsel bilgi, çalışma odası ve masasında “gerçeklikle ilişkisiz” ve oluşturucusunun “belirleyici” olduğu kurgusal bir etkinlikten ibarettir. Marx ve Lenin’in “Kantçılığı” ve “Fichteciliği”ni kanıtlamak için çırpınanlar, bilginin, varolan gerçek şeylerin, dış dünya ve doğanın, nesnel gerçeklerin ve gerçekliğin duyu örgenleri aracıyla beyindeki yansımasıyla bağını örten “ilişkinsizlik” söylemiyle, idealizme bağlanırlar. Marx ve Engels, ve kuşkusuz Lenin, altyapı, üstyapıyı “son tahlilde belirler” dedikleri; ve “son tahlilde” ya da Althusser’in söylediği türden “son kertede” bağlamı kurdukları için, eleştiricilerin mensup oldukları “ekol”e göre ya idealizm ya da determinizmle suçlanırlar. Marx, ünlü önsözde, insanların “iradelerinden bağımsız olarak girdikleri ilişkiler”den söz ettiği için “aşırı determinist”; Fransa’da Sınıf Savaşımları, Komünist Manifesto ve Gotha Programı’nın Eleştirisi başta olmak üzere birçok eserinde, ilkel komünal dönemi dışındaki tüm tarihin “sınıf mücadeleleri tarihi” olarak yaşandığından söz ettiği için “sınıf indirgemeci-idealist” olmakla itham edilir. Marksist tarih görüşü ve insanların kendi tarihlerini kendilerinin yaptığına dair materyalist bilimsel düşüncesi, önsöze “rağmen söylenmiş” gösterilerek, Marx’ın görüşleri birbirleriyle çelişkili gösterilir ve “yorumcular”ın siyasal mezhebine bağlı nüans farklarıyla, Althusser ve öğretililerinde olduğu üzere ya yok hükmünde gösterilir ya da iradi-idealist sapmaların “doğrulayıcı” dayanağına çevrilir. Marksizm-Leninizmden alınan kimi tümceler, bağlamlarından koparılarak “Marksizmin bilimsel geliştirilmesi” demagojik söyleminin malzemesine dönüştürülür. Marx’ın kuramında maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi ve onun tarzı, iktisadi üretim ilişkileri ve toplumsal koşullar; sınıf mücadelesi ve gelişme doğrultusu, tarihsel gerçekle bağlı başlıca toplumsal formasyon, kavram ve kategoriler olarak yer alırlar. Adı geçen teorisyenler, proletaryanın üretim sürecindeki işlevinin ve eski devrimci niteliğinin ya sona erdiği ya da sona ermekte olduğunu, aktüel “tarihsel gerçek” olarak gösterir ve günümüz toplum tablosunun göze en çok çarpan “gerçekliği” olarak sunarlar.
İleri sürülen iddiaların ya hemen tümünün ya da önemlice bölümünün Özgürlük Dünyası’nın daha önce yayımlanmış çeşitli makalelerinde, farklı unsurlarıyla irdelendikleri, okurun bilgisi dahilindedir. Buna karşın, proletaryanın toplumsal konumu ve rolü, devrim, devlet ve demokrasi üzerine belirli farklılıklarıyla aynı “çoğulcu” spekülasyon devam etmektedir. Ayrı bir bölüm olarak irdelenmeyi gerektiren Laclau-Mouffee’in iddiaları ve “Radikal Demokrasi” teorisi bunlardan biridir. Althusserci teori, bıraktığı olumsuz etkileriyle özel olarak irdelenmeli; onun Türkiyeli “öğrencileri”nin giriştikleri kampanyanın gerici karakteri sergilenmelidir. Bunun için ama, burada, ilkin, bu yazar ve teorisyenlerin, Marx, Engels ve Lenin tarafından geliştirilen materyalist diyalektik dünya görüşünün başlıca tarih, bilim, felsefe ve ideoloji kavramları üzerinden; bu kavramların ifadesi oldukları maddi olguların, insan pratiği ve ilişkilerinin ve bunların tarihsel süreç içindeki gelişimi ve değişimini, kendilerinin idealist-metafizik görüşleri doğrultusunda nasıl bozuşturup “yeni bilimsel teori kurma” kampanyasının malzemesi haline getirdikleri üzerinde durmak gerekiyor.
Birkaç bölümden oluşan bu makale, yukarıda belirtilen temel kavramların içeriğinin boşaltılması da içinde olmak üzere, Marx, Engels ve Lenin’in geliştirdiği; Stalin, Enver Hoca ve Dimitrov başta olmak üzere kararlı Marksist-Leninistlerin sonraki süreçte ısrarla savunmaya çalıştıkları; ancak sermayenin saldırıları karşısında önemli oranda püskürtülmüş ve hatta unutturulmuş diyalektik materyalizmin tarihsel anlamı ve toplumsal yaşamdaki işlevini bir kez daha gündeme getirme ve savunma amacı taşıyor. Bunu yapmaya çalışırken, tümü de insanın toplumsal gerçekliğiyle ilişkili ve insan soyunun tarihsel gelişim sürecinde, maddi yaşamının üretimiyle bağlı olarak geliştirdiği felsefi, bilimsel ve tarihi kategorilere dair birkaç önemli noktaya da yeniden değineceğiz.
I. BÖLÜM
TARİHSEL VARLIK OLARAK İNSANIN DOĞA VE KENDİYLE SINAVI = TOPLUMSAL TARİH
I-) Tarihsel varlık olarak insanın doğadaki yeri ve etkinliği
Varlık yalnızca doğa halinde değil, insan olarak da oluşur. İnsanın “Doğa”dan farklılığı, yaratıcı eylemin sahibi olması, varlığı akıl, düşünce ve söylem aracıyla açığa vurmasındadır. İnsan, bir amaca bağlı olarak ve gelecek uyarınca —gelecek kaygısıyla— eylemde bulunur. Eylemle dönüştürür ve kendi de eylemiyle ve eylem içinde değişir. “Bu açığa-vurucu değişip-oluşma, bütünselliğin, kendisiyle ezeli ve ebedi olarak özdeş bir verilmiş olmayan, ama zaman içinde adım adım ilerleyen bir kendini yaratma edimi olan insansal gerçekliği” de içerir.⁵ İnsanın dünyada —doğal haliyle dünya— varolmasının anlamı, kendini doğal dünyanın “karşısına koyma”sında, doğal dünyayı eylemi ve mücadelesiyle dönüştürür ve kendi yaşam koşullarının insansallaştırılması yoluyla insansallaştırırken —toplumsal dönüşüm bunun ürünüdür— kendini de değiştirmeyi gerçekleştirmesindedir. Salt “verilmiş-var olmuş varlık” olmaktan farklı olarak, o, “ete-kemiğe bürünmüş” olumsuzlayıcı bir güç, duyu örgenleri ve duyusal algı gücüyle düşünce oluşturan, içinde bulunduğu zamansal ve mekânsal gerçekliği anlayıp kavrayan ve bununla da kalmayarak onu değiştirmeye girişen, böylece bir yeni dünya oluşturan-yaratan bir varlıktır. İnsanın yaşadığı dünya, bundandır ki tarihsel-toplumsal bir dünya; ve insan da, doğayı ve kendisini betimleyen ve açığa-vuran söylemiyle zamansal-mekânsal varlık olarak insandır.
Gerçek o ki, “insanı ortaya çıkaran, doğa olarak varoluşan gerçek varlıktır ve doğadan söz ederek doğayı ve kendini açığa vuran da yine insandır.” Üzerine konuşulan gerçeklikten söz ettiğimize göre, “bizim için ancak, hakkında-konuşulan bir gerçeklik söz konusu olabilir.” Kendi varoluşundan bağımsız olarak varolan gerçekliği, dış dünya ve varlığı bilecek olan, onun üstüne bilgi oluşturan ise yalnızca insandır.
İnsan, sınırsız-sonsuz evrenle kıyaslandığında küçük bir “nokta” büyüklüğünde bile olmayan bizim dünyamızda ve zaman içinde doğan, yaşayan ve ölen ve üreten; kökensel atalarından sadece el ve beyin emeğiyle, zihni ve bedeni üretkenliğiyle değil ama, alet kullanarak alet yapmasıyla da ayrışarak, doğa ve kendi üzerindeki bilinçli-yaratıcı etkinliğiyle kendini ve doğayı değiştiren varlıktır. O, bu evrimini zaman içinde; yani zamana bağlı ve zamanda gerçekleştirir. Emeğinin, “ona, zenginliğe çevirdiği materyali sağlayan doğayla birlikte” bütün zenginliklerin kaynağı olduğuna işaret eden Engels, “en ilkel vahşinin eli, hiçbir maymunun elinin taklit edemeyeceği yüzlerce iş yapar. Hiçbir maymun eli, en kaba taş bıçağını bile asla imal etmemiştir” diye devamla, insan elinin, emek ürünlerinin üretilmesinde ve bizatihi insanın kendi gelişimindeki rolü üstünde durur. “O halde —der Engels—, el, yalnızca emeğin organı değildir, emeğin ürünüdür de.”⁶ Doğayla ilişkisinde, doğa koşullarınca belirlenmiş olan insanın “insansal ve tarihsel varlık” haline gelmesi, olumsuzlayıcı eyleminin, çalışması ve mücadelesinin ürünüdür. Emek harcayan, çalışan-emekçi insan, dünyayı dönüşüme uğratmış; etkinliğinin tekrarıyla ilkinden farklı koşullarda gerçekleşen etkinliği, daha ileri düzeye ilerlemesinin etkeni olmuştur. Üretim, üretim aracıyla ve üretim araçlarını dönüşüme uğratarak ilkel olandan “mükemmel”e doğru modern gelişmesinin koşullarını yaratırken, daha gelişkin araçlarla üretim olanaklı hale gelmiş; değişim ve ilerleme gerçekleşmiştir. İnsanın tarihsel değişip-dönüşmesi ve böylece evrimsel yeniden varlığı, üreten insanın kendi eseridir.⁷ İçinde hareket etmek zorunda olduğu/kaldığı doğal koşullara —varolmasının koşulları— bağlı olarak o, çalışması ve mücadelesiyle koşullarda değiştirici etken olur ve onların aşılmasının unsurları arasına girer. Üretici etkinlik bir yandan, dünyanın insan için daha uygun yaşanabilir hale getirilmesini, dönüştürülmesini, dönüşüme uğratılmasını, insansallaştırılmasını sağlar; diğer yandan, insanı dönüşüme uğratarak yeniden “oluşturur”, eğitir, yetilerinin açığa çıkmasını ve geliştirilmesini olanaklı kılar ve bunlarla birlikte kendinin bilinciyle insansallaştırır.⁸ İnsan toplumsal bir varlıktır ve toplumsal varlık olarak insan, hayvan “kökeni”nden ayrışarak yaşamaya başlamasından itibaren, doğayı etkileyip değiştirirken kendini de değiştirerek, doğa, evren ve kendi üzerine bilgi edinmeye ve geliştirmeye yönelmiştir. Doğal dünyanın nesneleri, insanın çalışması, emek aracıyla yeniden şekillenir ve yeni özellik kazanırlar. Başka biçimde söylenirse, insansal doğada yapılan çalışma, nesneleri insansal nesneler haline getirir. İnsan, sadece düşünen, varlığı-nesneleri-dünyayı, anlamı olan —her birinin diğerleriyle özsel bağıntıları dahil— sözcüklerden oluşan söylemle açığa vuran bir varlık olarak kalmaz. O, kendisinin varlığını açığa vurduğu diğer varlıkların “karşısına çıkaran”; “açığa vurucu varlığı da açığa-vuran” bir varlıktır.
“İnsan, verilmiş varlığı dönüşüme uğratan ve onu değişime uğratırken kendini de değişime uğratan olumsuzlayıcı eylemdir. İnsan, değişip-oluşmuş-olduğu şey ölçüsünde ne ise o şeydir ancak; insanın hakiki varlığı (Sein), değişme-ve-oluşmadır (Werden) ve zamandır, tarihtir ve insan ancak, verilmişe yönelen olumsuzlayıcı eylemle ve eylemde değişip-oluşur ve tarihtir; ve bu mücadelenin ve çalışmanın (emeğin) eylemidir…”⁹
İnsanlar, hayvanlardan uzaklaştıkça, “onların doğa üzerindeki etkisi giderek daha çok düşünülmüş, planlanmış, belirgin ve önceden bilinen hedeflere yönelmiş bir eylem niteliği” kazanır. İnsan, doğayla ilişkisinde yalnızca cansız doğa üzerinde değişikliklere yol açmamış; bitki ve hayvanların yaşamını da önemli oranda etkilemiş; onların bir bölümünü evcilleştirmiş, yaşam alanlarını değiştirmiş, türleriyle oynamış, yapay üreme ile kökenlerinin değişiminde rol oynamıştır. “Tarih”in ne olduğu ve nasıl geliştiği sorununun anahtarını somut gerçek insanın “ne olduğu” ve nasıl yaptığı sorusunda aramak gerekir. Çünkü, tarihi gerçekleştiren insandır.¹⁰
İnsan, insansal yaşamı ve onun gereksinmelerini üreten ve beyinsel olarak en gelişkin canlı varlıktır. İnsanı, hayvan türünden ayıran, emeğiyle-çalışmasıyla alet kullanarak alet yapmasıyla birlikte, bilinçli varlık olmasıdır. İnsanı, “tümel tarih”in etkin bir unsuru haline getiren, “tarihsel yapı”nın sadece “yapı malzemesi”, ustası ve mimarı olması değil; o yapının “kendisi için yapılmış kişi” olmasıdır.¹¹ İnsan, toplumsal varlık olarak kendi tarihini yapmakla kalmaz, tarihte yaşar ve toplumsal değişimde eylemi ve fikriyle yer alır. Ne var ki, insanın tarihteki bu rolü, hem kendisinden önceki kuşakların bıraktıkları tarafından koşullanır, hem de her bir insanın, tarihin “yapılması”na eşit etkinlikle katılması anlamına gelmez.¹²
İnsan, yalnızca doğada yaşamaz, doğada ve doğayla ilişkisinde toplumsallaşan bir yaşam da kurar. Bu da, onun, doğa tarihinden ayrı “kendi gelişme tarihi ve kendi bilimi”nin olmasını sağlar. Doğa için geçerli yasaların, “bütün dalları içinde toplum tarihi ve insansal ve tanrısal şeyleri işleyen bilimlerin tümü için de” doğru olduğunu belirten Engels:
“Ne var ki —diye devam ederek—, toplumun gelişme tarihi, bir noktada, doğanın gelişme tarihinden temelde değişik olarak kendini ortaya koyar. Doğada —insanların doğa üzerinde yaptığı karşı etkiyi bir yana bıraktığımız ölçüde— birbirleri üzerinde etki meydana getirenler, yalnızca bilinçsiz ve kör etmenlerdir ve genel yasa bu etmenlerin değişken oyunları içinde belirir.
“Buna karşılık, toplum tarihinde, etkin olanlar, yalnız, bilince sahip, düşünüp taşınarak ya da tutku ile hareket eden ve belirli erekleri izleyen insanlardır; hiçbir şey bilinçli bir maksat olmadan, istenen bir erek bulunmadan meydana gelmez. Ama bu ayrım, tarihsel araştırma bakımından, özellikle çağlar ve olaylar tek başlarına ele alındıklarında ne kadar önemli olursa olsun, tarihin akışının genel iç yasaların hükmü altında olduğu gerçeğinde hiçbir değişiklik yapmaz. Çünkü, burada da, bütün bireyler tarafından bilinçli olarak izlenen ereklere karşın, genel bir biçimde, yüzeyde, görünüşte hüküm süren rastlantıdır. Ancak istenen erek çok seyrek olarak gerçekleşir; çoğunlukla, izlenen ereklerin çoğu birbirleriyle çaprazlaşır ve birbirlerine karşı dururlar, ya kendileri önsel gerçekleşemez ereklerdir, ya da onları gerçekleştirecek araçlar henüz yetersizdir. Böyle olduğu içindir ki, sayısız bireysel irade ve eylemlerin çatışmaları tarihsel alanda, bilinçsiz doğa alanında hüküm sürmekte olana tıpatıp benzer bir durum yaratır. Eylemlerin erekleri istenmiş ereklerdir, ama bu eylemleri gerçekten izleyen sonuçlar istenen sonuçlar değillerdir, ya da başlangıçta gene de güdülen amaca uyar gibi görünseler de, sonunda istenmiş olanlardan bambaşka sonuçlara varırlar. Böylece tarihsel olaylar da, aynı şekilde, büyük çapta rastlantıların hükmü altında görünürler. Ama rastlantı, yüzeyde oynar göründüğü her yerde, daima gizli iç yasaların emri altındadır ve iş, yalnızca bu yasaları bulup ortaya koymaktır.”¹³
Toplumsal tarih, demek ki, ancak “bilinçli organizmaların evrimsel süreci olarak doğa tarihinden ayrılır.” İnsan, eylemi ve mücadelesiyle doğal-insansız-dünya üzerinde önemli değişiklikler yaratarak farklı ve tarihsel bir dünya şekillendirmiştir. Yerleşim alanlarının oluşturulmasını, kentleşmeyi, sanayileşmeyi, ulaşım hatları ve araçlarını, barajları, elektrik kullanımını ve daha da sayılabilecek değişiklikleri gerçekleştirerek, kendi türünden olanlarla ve doğayla ilişkisinde değişime yol açmıştır. Üretilen araçlar ve ilişkiler, her önceki nesil tarafından sonraki nesillere bırakılmış; onların içinde hareket ettikleri nesnel koşulların oluşumunda da böylece etkin rol oynanmıştır.¹⁴ Bu uğraşısında aldığı yol, onu, “toplumun bilimini, yani tarihsel ve felsefi denilen bilimlerin tümünü, materyalist temel ile uyumlaştırmak ve bu temele dayanarak onları yeniden kurma”ya yöneltmiştir.¹⁵ Engels, insanın doğa ve doğal süreçlere ilişkin bilgisinin ilerlemesinde, canlı organizmaların ortaya çıkışı ve farklılaşmalarının “yapı taşı” olarak hücrenin bulunuşuyla “bütün üst organizmaların gelişmesi ve büyümesinin tek bir tümel yasaya göre meydana geldiği”nin tanıtlandığını; enerjinin dönüşümünün bulunuşuyla, “başta inorganik doğada etkin olan bütün sözde güçlerin, mekanik kuvvetin ve tamamlayıcısı potansiyel denilen enerjinin, ısının, ışınımın, elektriğin, manyetizmin, kimyasal enerjinin hepsinin birtakım belli nicel oranlara göre birinden ötekine geçen evrensel bir hareketin değişik gösterileri oldukları(nın)” gösterildiğini; enerjinin yok edilemezliği ve dönüşümünün, doğanın tüm hareketinin kesintisizlik içinde ve bir biçimden ötekine geçerek sürdüğünü anlaşılır kıldığını; ve Darwin’in “Evrim Kuramı”yla tüm canlı organizmanın tek hücreliden en gelişmişine uzun bir tarihsel gelişme sürecinin ürünleri olarak oluşup farklılaştığının açıklığa kavuşturulduğunu, o döneme dek doğa bilimleri alanındaki en önemli buluşlar içinde başta gelenleri sayarak, bir doğa felsefesinin “yeniden diriltilmesi”ni gereksizlik olarak niteler.
II-) İnsanlar, kendi tarihlerini kendileri yaparlar
“İnsan ile birlikte tarihe gireriz” der Engels. Doğa tarihi dışında hayvanların da bir tarihi vardır. Onlar ama bu tarihe iradeleri dışında ve doğa koşulları üzerinden katılırlar.
“Buna karşılık insanlar, dar anlamda hayvandan uzaklaştıkları ölçüde, kendi tarihlerini, bizzat, bilinçle yaparlar, umulmayan etkenlerin, denetlenmeyen kuvvetlerin bu tarih üzerindeki etkisi o ölçüde azalır, tarihsel başarı önceden saptanmış amaca o ölçüde tam olarak uygun düşer. Ancak bu ölçüyü insan tarihine, günümüzün en gelişmiş topluluklarının tarihine uygularsak, burada, hâlâ daha tasarlanmış amaçlarla varılan sonuçlar arasında çok büyük bir oransızlık bulunduğunu, önceden görünmeyen etkilerin üstün çıktığını, denetlenemeyen kuvvetlerin planlı olarak harekete getirilmiş kuvvetlerden çok daha güçlü olduğunu görürüz. İnsanların en önemli tarihsel etkinliği, onları hayvanlıktan insanlığa yükselten, bütün öteki etkinliklerinin maddi temelini oluşturan etkinlik —yaşam gereksinmelerinin üretimi, yani bugünkü toplumsal üretim—, denetlenemeyen güçlerin tasarlanmamış etkilerinin karşılıklı hareketine bağlı bulunduğu, tasarlanmış amaca pek seyrek ulaşıldığı, çoğunlukla bunun tam tersi gerçekleştiği sürece başka türlüsü olamaz. En gelişmiş sanayi ülkelerinde, doğa kuvvetlerini irademiz altına aldık ve insanın hizmetine verdik; böylece üretimi sınırsız olarak artırdık, öyle ki bir çocuk, şimdi, eskiden yüz yetişkinin ürettiğinden fazla üretiyor. Sonuç ne oldu? Daima artan aşırı çalışma ve yığınların gitgide daha fazla yoksulluğu ile her on yılda bir, büyük bir çöküntü… Ancak üretimin ve dağıtımın planlı olduğu bilinçli bir toplumsal üretim düzeni, bizzat üretimin insanları yükselttiği gibi, onları, toplumsal açıdan, hayvanlar dünyasının üstüne yükseltebilir. Tarihsel evrim böyle bir düzeni, her gün biraz daha zorunlu, biraz daha da olanaklı hale getiriyor. İnsanlığın ve onunla birlikte bütün etkinlik kollarının, özellikle de doğa biliminin, daha önceki her şeyi koyu gölgeler içinde bırakacak bir gelişme göstereceği yeni bir tarihsel çağ onunla başlayacak.”¹⁶
Marksizm, insanın toplumsal tarihini, yaşamın üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı; toplumu tarihsel ve toplumsal değişimi kaçınılmaz görür. Değişim, iktisadi kategorilerin kendi kendine evriminin ürünü olarak gerçekleşmez. Marx’ın kuramında “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar.” Yaşamını sürdürmek için insan, her şeyden önce, bunun gerekli kıldığı ürünleri sağlamak zorundadır. Bu gereksinim, insanlar arası ilişkileri kaçınılmaz ve zorunlu hale getirir. Doğa güçleri karşısındaki yalnızlığı ve arayışı, onu, kendisi dışındaki insanlarla ilişkiye zorlar. Gereksinmelerinin üretiminde girdiği ilişkilerin süreç içinde aldığı biçimler ise değişkenlik gösterir. Tarihsel gelişim, insanların maddi etkinliklerinin tarzıyla bağlı olarak gerçekleşir ve farklı üretim tarzları farklı toplumsal ilişkilerin ortaya çıkmasını ve hâkim olmasını sağlarlar. İnsan, canlı bir doğa varlığı olarak yaşam gereksinimleri üzerinden doğayla ve doğa yasalarıyla koşulludur. Doğal dünya karşısındaki bağımlılığı, faaliyetinin doğa yasalarınca belirlenir olmasını nedenler. İnsan etkinliği toplumsal etkinlik olarak geliştikçe, iktisadi-toplumsal koşullar, etkinliğinin koşulları olarak, üretici faaliyetinin belirleyici etkeni olurlar. Ne var ki, insanın hayvandan farklı olarak bilinçli etkinliği, onu, doğaya köle olmamaya; yaşamını doğanın insafına terk etmemeye; doğayı kendi yararına etkilemeye; toplumsal iktisadi koşullarını değiştirmeye ve yeniden oluşturmaya yöneltir.
Marx ve Engels’e göre, “tüm bir tarihin ilk öncülü” —burada insanlık tarihi—, “insanların ‘tarih yapabilmeleri’ için yaşamlarını sürdürebilecek durumda olmaları”dır:
“Bizim hareket noktamızı oluşturan öncüller, keyfi temeller, dogmalar değillerdir, bunlar, onlara ilişkin soyutlamaların ancak imgelemde yapılabileceği gerçek öncüllerdir. Bunlar gerçek bireylerdir, bu bireylerin eylemleri ve —hem hazır buldukları hem de kendi eylemleriyle yarattıkları— maddi yaşam koşullarıdır. Bu öncüller, demek ki ancak empirik olarak oluşturulabilirler.
“Tüm insan tarihinin ilk öncülü, doğal olarak, canlı insan bireylerinin varlığıdır. Şu halde saptanması gereken ilk olgu, bu bireylerin fiziksel örgütlenişleri ve bu örgütlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan, doğanın geri kalan bölümüyle olan ilişkileridir.”¹⁷
Bir insanlık tarihinden, insanın tarih yapmasından söz etmek için, maddi yaşamın üretimi ilk koşuldur. Bu ise:
“Başka her şeyden önce yemeyi, içmeyi, barınmayı, giyinmeyi ve daha pek çok şeyi gerektirir. Bu nedenle ilk tarihsel eylem, bu gereksinmeleri karşılayacak araçların, yani maddi yaşamın kendisinin üretilmesidir. Ve bu, gerçekten de, binlerce yıl önce olduğu gibi, bugün de, salt insan yaşamını sürdürebilmek için günü gününe, saati saatine yerine getirilmesi gereken tarihsel bir eylem, tüm bir tarihin temel koşuludur.”¹⁸
Materyalist ve diyalektik tarih görüşü, “gerçek öncüllerden yola çıkar ve onları bir an için bile olsa terk etmez. Bu öncüller insanlardır, ama herhangi bir düşlemsel yalıtılmışlık ve değişmezlik içindeki değil, belirli koşullar altındaki gerçek, empirik olarak gözlemlenebilir gelişme süreci içindeki insanlardır. Bu etkin yaşam süreci bir kez ortaya kondu mu, tarih, kendileri daha da soyut olan empiristlerinki gibi bir cansız olgular derlemesi olmaktan, ya da idealistlerinki gibi hayali öznelerin hayali eylemi olmaktan çıkar.
“Demek ki, gerçek yaşamda, kurguculuğun bittiği yerde pozitif bilim; insanların pratik etkinliğinin, gösterdikleri pratik gelişme süreçlerinin ortaya konuşu başlar. Bilinç konusundaki boş sözler biter, onların yerini gerçek bilgi almalıdır. Gerçeğin kendisi ortaya konduğunda özerk felsefe varlık ortamını yitirir. Onun yerini, olsa olsa insanların gösterdikleri tarihsel gelişmenin gözlemlenmesinden çıkartılabilecek en genel sonuçların bir sentezi alabilir.”¹⁹
İnsanlık tarihi demek ki, insanların yaşamlarını sürdürmek için doğayla girdikleri ilişkileri ve doğadan aldıklarını kullanarak ürettikleriyle ve onun deneyimi üzerinden kattıklarıyla birlikte gerçekleştirdikleri üretim, üretimin tarzı üzerinden şekillenir. Bu tarih görüşü, somut-gerçek ilişkiler içindeki insanların varlığını öncül olarak alır. Tarih onların tarihi olarak gerçekleşir.²⁰
Marx ve Engels, kurguculuk ile insanın pratik etkinliği arasındaki ayrımın bilimsel dünya görüşü açısından önemine bu vurgularıyla her türden idealist spekülasyona kapıyı kapatırlar. Gerçek insanların gerçek maddi etkinliği ve gösterdikleri gelişme süreçleri, bilimin konusu olduğu üzere, tarih biliminin de hareket noktasını oluşturur. Tarih böylece, “cansız olgular derlemesi”, ya da olmayan öznelerin “hayali eylemi” olmaktan çıkar ve insanın tarihsel eylemiyle bağlı pozitif bir bilim haline gelir. Tarihin bilimsel irdelenmesi de bu insanların pratik etkinliğinin gelişme süreçlerini temel alarak, toplumsal yaşam gerçekliğiyle bağlı nesnel bir dayanağa kavuşur.
Bilimin ve tarihin yaratıcısı insanı ve onun maddi yaşamı üretimini “öncül” almayan bir tarih görüşü spekülasyondan ibaret kalır. Tarih, çünkü:
“Her biri kendinden önce gelen kuşakların kendisine aktardığı malzemeyi, sermaye biçimlerini, üretici güçleri kullanan ve böylece bir taraftan geleneksel etkinliğini bütünüyle değişen koşullar içinde sürdürürken, diğer taraftan bütünüyle değişen bir etkinlikle birlikte eski koşulları da bir ölçüde değiştiren kuşakların art arda birbirini izlemesinden başka bir şey değildir…”²¹
Alman İdeolojisi’nde ve Feuerbach üzerine yazarlarken Marx ve Engels:
“Tüm insan tarihinin ilk öncülü, doğal olarak canlı insan bireylerinin varlığıdır. Şu halde saptanması gereken ilk olgu, bu bireylerin fiziksel örgütlenişleri ve bu örgütlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan, doğanın geri kalan bölümüyle olan ilişkileridir. Burada, doğaldır ki, ne bizzat insanın fiziki yapısını, ne de insanların tamamen hazır buldukları doğal koşulları, jeolojik, orografik, hidrografik, klimatik ve öteki koşulları derinliğine inceleyebiliriz. Her tarih yazımı, bu doğal temellerden ve tarih boyunca insanın eyleminin bu temellerde meydana getirdiği değişikliklerden hareket etmek zorundadır.”
derler.²²
Marx’ın mezarı başında yaptığı konuşmada Engels, Darwin’in organik doğada evrim yasasını bulması gibi, Marx’ın da insan tarihinde evrim yasasını bulduğuna dikkat çekerek şöyle diyordu:
“İnsanoğlunun politika, bilim, din, sanat vb. ile ilgilenebilmesi için her şeyden önce yemesi, içmesi, barınması ve giyinmesi gerekir; bu nedenle öncelikle gerekli olan maddi geçim araçlarının üretimi ve bunun sonucu olarak verili bir toplum tarafından ya da verili bir dönem boyunca ulaşılan ekonomik gelişme düzeyi, devlet kurumlarının, hukuk anlayışının, sanatın ve hatta söz konusu halkın dini görüşlerinin üzerinde yükseldiği temeli oluşturur. Bundan dolayı, şimdiye kadar olanın tersine, tüm bu şeylerin bu temel ışığında açıklanması gereklidir.”²³
Marx ve Engels, insanın maddi varlık koşullarından, gerçek insan-bireylerden ve sınıflardan hareket ederek tarihi bir bilim düzeyine yükselttiler ve onun insanların kendileri tarafından, içinde bulundukları koşulların etkisi hesaba katılarak yapıldığını²⁴, dogmatik görüşleri mahkûm ederek gösterdiler.²⁵ İnsanlar, içinde bulundukları tarihsel evre ve koşullarda, sahip bulundukları üretim araçlarını kullanarak, yaşamları için gerekli ürünleri üretirler. Bu üretimin tarzı, onların ilişkilerini şekillendirir ve onları önceki kuşaklar tarafından geliştirilmiş; yenilerinin devraldığı ve tek tek bireyler olarak belirleme olanağına sahip olmadıkları bu ilişkilerin içine sürer. Bu üretim ilişkileri içinde onlar, üretimlerini artık tek tek ve birbirlerinden yalıtılmış bireyler olarak değil, belirli gelişkinlik düzeyine denk düşen elbirliği ile gerçekleştirirler. Bu üretim ilişkileri belirli bir yaşam tarzına temel oluşturur ve elbirliği üretici güçlerini daha da geliştirir. Üretim araçlarının mülkiyeti ile üretici etkinlik birbirinden ayrıştıkça, toplumda bir bölümün diğerlerini sömürme koşulları daha fazla belirginleşir. Kapitalist üretim tarzı ve üretim ilişkileri bu koşulların ileri düzeyde oluşması ve olgunlaşmasını sağlayarak proletarya-burjuvazi mücadelesini; sömürü ilişkilerine ve özel mülkiyete son verilmesi ile yeni bir toplumsal yaşam biçimi ve ilişkiler düzeyine varacağı tarihsel zorunluluk ilişkisi içinde gündeme getirir. Sömürünün, sınıfların, etnik-ulusal ve cinsiyetçi ayrım ve baskıların son bulması, üretim araçlarının kolektif mülkiyetinin sağlanması, yabancılaşmanın son bulmasının toplumsal temelini yaratır ve gerçek insani özgürlük için koşulların oluşmasını sağlar. Böylece, özgürlük ve eşitlik bir ideal olmaktan çıkarak nesnel dayanakları üzerindeki gerçeklik haline gelir.
Materyalist tarih görüşü, insanları, üzerinde hiçbir etkide bulunmadıkları koşulların esiri ve ürünü olarak değil, tersine koşulların değişimine katılan, değişimin unsuru olarak rol oynayan ve bu değişimde kendisini de değiştiren aktif-fail olarak görür. Toplumsal yaşam insan pratiği dolayımında, insanın maddi yaşamı üretimi ve onun tarzıyla bağlı olarak şekillenir. Bundandır ki, toplumsal sorunların çözümüne gizemci kurgularla değil, bu maddi öncüllerin; insanların ve onların yaşamı üretim tarzları ve ilişkilerinin ussal irdelenmesiyle varılabilir. Marx, yeni materyalizmin, diyalektik materyalizmin bakış açısında insan toplumunun ya da “toplumsal insanlık”ın başta geldiğine dikkat çeker. Filozofların “dünyayı farklı biçimde yorumlamakla” yetindiklerini ve fakat asıl olanın “onu değiştirmek” olduğunu söylerken işaret ettiği, dünya üzerine ve hakkında yorumun gereksizliği ya da filozoflara dünyayı değiştirme sorumluluğu yüklemek olmayıp, toplumsal gerçekliği düşünce aracıyla açıklamakla kalmayıp, onun insanlık yararına değiştirilmesi eylemiyle birleştirme gerekliliğiydi.
Toplumsal değişimin maddi gücü devrimci üretici güçleri ve bunun sosyal alandaki ifadesi olarak her tarihi dönemin eski üretim ilişkileri ve onların temsilcisi hâkim sınıflarıyla çelişki içindeki sömürülen sınıflardır. Tarih bilimi bu gerçekliği esas almalı; felsefe değişimin güçlerini, koşullarını, gereklerini ve kaçınılmazlığını açıklayıcı olmalıdır. Tarih görüşü ve felsefenin toplum gerçekliğiyle bağı ancak bu durumda gizemcilikten kurtulabilir.
“İnsanlar, her biri bilinçli olarak istedikleri kendi amaçlarını izleyerek, bu tarih nasıl bir biçim alırsa alsın, kendi tarihlerini yaparlar, ve işte bu başka başka doğrultularda etki yapan sayısız iradenin ve bunların dış dünya üzerindeki çeşitli yankılarının bileşkesi, tarihi oluşturur. Öyleyse burada da önemli olan sayısız bireyin ne istediğidir. İrade, tutku ile ya da düşünme ile belirlenir. Ama, kendileri de doğrudan tutkuyu ya da düşünmeyi belirleyen araçlar çok değişik niteliktedir. Bunlar, gerek dış nesneler, gerek ülküsel nitelikte güdüler, yani hırs, ‘gerçek ve adalet düşkünlüğü’, kişisel kin ya da her çeşitten salt kişisel hevesler olabilirler. Ama bir yandan, tarih üzerinde etkili olan çok sayıda, bireysel iradenin, çoğunlukla, niyetlenilen sonuçlardan büsbütün başka sonuçlara —sık sık doğrudan karşıt sonuçlara— götürdüklerini, ve dolayısıyla, bunların güdülerinin, varılan sonal sonuç bakımından ancak ikincil bir önemleri olduğunu gördük. Öte yandan, bu güdülerin de arkasında gizli olan devindirici güçlerin neler olduğunu ve etkin insanların beyinlerinde hangi tarihsel nedenlerin bu güdülere dönüştüğünü kendi kendine sorabilir insan. Bu soruyu, eski materyalizm hiçbir zaman ortaya koymadı. Bunun içindir ki, onun tarih anlayışı, bir tarih anlayışı olduğu ölçüde, özünde kılgıcıdır (pragmatique); her şeyi eylemin güdülerine göre yargılar, tarihsel bir etki meydana getiren insanları soylu olan ve soylu-olmayan ruhlar olarak ayırır, ve sonra da düzenli olarak soyluların hep aldandıklarını, soylu olmayanların da galip geldiklerini saptar, eski materyalizme göre tarihin incelenmesinden hiçbir ders alınamayacağı düşüncesi de bundan ileri gelir, ve bize göre ise, tarih alanında, eski materyalizm kendi kendisiyle uyumlu değildir, çünkü devindirici güçlerin ardında ne olduğunu, devindirici güçlerin kendi devindiricilerinin de neler olduklarını inceleyeceğine, tarihte etkin ülküsel (idéales) devindirici güçleri son nedenler olarak alır. Tutarsızlık, ülküsel devindirici güçleri tanımakta değildir, ama onların belirleyici nedenlerine kadar daha ilerilere gitmemektedir. Buna karşılık, tarih felsefesi, özellikle Hegel tarafından sunulduğu biçimiyle, görünürdeki güdülerin ve ayrıca tarihte insanların eylemlerini gerçekten belirleyen güdülerin tarihsel olayların hiç de son nedenleri olmadıklarını ve bu güdülerin gerisinde başka belirleyici güçlerin bulunduğunu ve asıl bunların araştırılmasının söz konusu olduğunu kabul eder, ama o, bunları, tarihin kendisinde araştırmaz, onları daha çok dışarıdan, felsefi ideolojiden alır, tarihe sokar.”²⁶
“İnsanları harekete geçiren ne varsa, hepsi zorunlu olarak onların beyninden geçer, ama bunun beyinde alacağı biçim, koşullara çok bağlıdır.” Demek ki:
I-) İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar.
II-) Bireyleri eyleme geçiren “güdüler”in, “tarihin en son devindirici güçlerini meydana getiren devindirici güçleri”yle bağını göz ardı eden bir tarih tartışması gerçekçi olmaz.
III-) İnsanların kendi tarihlerini yapmaları bireyselden toplumsala yol aldığında, bireyleri harekete geçiren güdülerin “büyük yığınları, tümüyle halkları ve her halk içinde de bütün kitlesiyle sınıfları harekete geçiren güdüler kadar ve gene bu geniş yığınları geçici bir kaynaşmaya, çabucak sönen saman alevi gibi parlamaya değil de, kalıcı, sürekli, büyük bir tarihsel dönüşümle sonuçlanan” eylemlere yönelten güdüler denli güçlü ve kalıcı etkiler bırakamayacağını unutmamak gerekir.
IV-) Tarihin gerçek devindirici güçleri maddi yaşamın üretimi tarzı, ekonomik koşullar ve bunların “dönüşümü” materyalist temelde irdelenerek bulunabilirler.
Kapitalizm ve büyük sanayi örneğin bir yandan halkın büyük çoğunluğunun artan proleterleşmesine ve yoksullaşmasına, diğer yandan aşırı üretime yol açarak kendi üretici güçleriyle çelişkiye düşer ve bu devindirici güçlerinin mücadelesiyle aşılmasının maddi koşullarını yaratır.
Engels, aynı yerde, Marksist tarih anlayışının “tarih alanında felsefeye son ver”diğini belirterek, “tıpkı diyalektik doğa anlayışının da her çeşit doğa felsefesini gereksiz olduğu kadar olanaksız kılması gibi”, gerekli olanın, artık, “kafasında birtakım zincirlenişler kurup tasarlamak değil, ama onları olayların içinde bulup çıkarmak” olduğunu; bu yapıldığında ise, “doğadan ve tarihten sürüp atılan felsefeye”, yalnızca “salt düşünce alanı”nın, “düşünme sürecinin kendi yasalarının öğretisi”nin kalacağını söyler. Buna, “Felsefe de dahil, tarihsel bilimler alanında, eski uzlaşmaz teorik zihniyet, klasik felsefe ile birlikte, boş bir seçmeciliğe” dönüşerek, “gerçekten tamamıyla yok oldu” diye eklemede bulunur.²⁷ Doğadan ve tarihten “kovulan felsefe” anti-diyalektik metafizik idealist felsefedir. Doğa bilimlerindeki gelişmeler, doğanın metafizik yorumunu gereksiz hale getirdi. Metafizikte, şeylerin iç çelişkilerinin varlığı tanınmaz; onlar baştan öyle var edilmiş ve değişmez olarak kabul edilirdi. Bu görüş açısından ak ile kara dışında ara ton yoktur; A=A; B=B’dir; şeyler, olgular, kategoriler arası ilişkiler, ara geçiş olanakları, karşıtların birliği ve mücadelesi reddedilir; yaşamın canlı, değişken ve hareketli gerçeği yerine statik-donmuş kalıplarla uyumlu “kesinlik” konmuştur. Neden-sonuç ilişkisi ya yoktur ya da değişmezlik koşuluyla, doğanın yaratıcı tarafından oluşturulması şeklinde kurulmuştur. Olgular ve gelişmeler, olasılıklar reddedilerek mutlak kesinlikler halinde gösterilirler. Metafizik soyutlamada gerçekliğin bilgisine erişmenin yolu, canlı-gerçek yaşamdan değil, onun dışındaki bir alandan, aklın ürünü olup, kutsal değişmezler durumuna yüceltilmiş kavramlar alanından geçer. Doğanın ve toplum yaşamının statik ve kalıcı sayılması; neden-sonuç ilişkisinin kesin karşıtlık olarak alınması; şeylerin iç çelişkisinin ve gelişme dinamiklerinin reddi, metafizik görüş tarzının özellikleri arasındadır.
Oysa, doğa ve toplumda, oluşum, yıkım, yeniden oluşum, ölüm ve yaşam, her türlü varoluş, karşıtların birliği ve mücadelesine sahne olan bir hareketlilik içinde olup birbiriyle de ilişki içinde deviminden geçer. Doğada ve toplumsal yaşamda soyutlanmış ve herhangi diğerinden etkilenmezlik gösteren sabit durum ve oluşumlar yoktur. Niceliğin niteliğe, niteliğin niceliğe dönüşümü ve yadsımanın yadsınması; çelişki ve çatışma; oluş ve yok oluş; gelişme ve dönüşüm karşıtların birliği ve mücadelesi yasasınca gerçekleşirler. Bu da, olguların ve gelişme süreçlerinin çelişkileri ve dış etkenlerle bağı gözetilerek irdelenmesini gerektirir. Tarih bilimi ise, insanın maddi yaşamını üretiminden, onun tarzından, geçirdiği değişikliklerden hareket etmekle tümüyle nesnel gerçeklikler, olgular ve ilişkiler alanındadır. Olgulardan değil, “kafada kurulan zincirlenişler”den hareket eden bir düşünce tarzına bağlı kalamaz, bu tür bir felsefi “sistemi”; “uzlaşmaz eski zihniyeti” sürdüremez. Sürdürülmeyen ve son verilen, ya da kapıdan kovulan bu “eski zihniyet”; bu metafizik-idealist kurgudur. Nasıl sonlandırıldığını, Alman işçi hareketinin, “klasik Alman felsefesinin mirasçısı” da olduğunu belirten Engels, yukarıda uzunca alıntılanan sayfalarda, etraflıca anlatır. Materyalizmi devralarak diyalektik olarak geliştirmek ve ilerletmek; her türden düşünsel yaratının hareket ettirici gerçek kaynağını nesnel gerçeklikte, doğada ve maddi yaşamın üretiminde aramak ve göstermek; dönüşümün kaçınılmazlığını oradan hareketle bulgulamak, vb. vb…
İdealist felsefi yaklaşımda, diyalektik hareket, “insansal düşüncenin ve söylemin bir hareketidir; ama, düşünülen ve hakkında söz edilen gerçeklikte, diyalektik olan hiçbir şey yoktur. Platon’da olduğu üzere, tez, antitez, sentez olarak ilerleyen ve her defasında, doğruyu, hakikati bulmaya yönelen diyalektik ‘tartışmadan doğan felsefe’de, bir yandan bunlar, içindeki yanlışların ‘ayıklanması’ anlamında ‘yok sayılır’ —ortadan kaldırılırlar (aufhoben); diğer yandan ama, içerdikleri doğru yanların ya da bilgilerin korunup-saklanması; tek yanlı, sınırlı parçalarının birbirini tamamlar şekilde geliştirilmesi ile bilginin daha üst düzeyine taşınırlar. Yani burada, diyalektik, felsefi bir araştırma ve açıklama yöntemidir sadece. Ve şunu da söyleyelim ki, yöntem ancak, olumsuz ya da olumsuzlayıcı bir öge içerdiği için; yani bir kanıyı çürütmeden pek de farklı olmayan bir kanıtlama çabası gerektiren sözsel bir mücadelede teze karşı çıkan bir antitezi içermesi bakımından diyalektiktir. Gerçek anlamda hakikat, yani bilimsel ya da felsefi ve hatta diyalektik ya da sentezsel hakikat, tartışmanın ya da diyaloğun olduğu yerde, yani bir tezi olumsuzlayan antitezin bulunduğu yerde vardır ancak…”²⁸
III-) Toplumsal tarihin diyalektiği
Engels:
“Bilgi kadar tarih de, insanlığın ülküsel olarak eksiksiz bir durumu içinde son ve kesin tamamlanışa varamaz; eksiksiz bir toplum, eksiksiz bir ‘devlet’, ancak imgelemde (muhayyilede) var olan şeylerdir; tam tersine, tarih içinde ardarda birbirini izleyen durumlar, insan toplumunun aşağıdan yukarıya doğru giden sonsuz gelişmesi içinde ancak geçici birer aşamadırlar. Her aşama zorunludur ve bu yüzden de çağına göre ve kökenini borçlu olduğu koşullara göre meşrudur; ama bu aşamanın kendi bağrında yavaş yavaş gelişen daha üst düzeydeki yeni koşulların karşısında hükümsüz kalır ve haksız olur; daha üst düzeyde bir aşamaya yer vermesi gerekir, ki bu yeni aşama da sırası gelince gerileme devresine girer. Nasıl burjuvazi, geniş ölçekli sanayi, rekabet ve dünya pazarı aracılığıyla, pratik içinde, bütün eski dayanıklı ve saygın kurumları bozup yok ederse, aynı şekilde bu diyalektik felsefe de, bütün sonal, mutlak gerçek kavramlarını ve bu gerçeğe uygun düşen insanlığın mutlak durumları kavramlarını geçersizleştirir. Bu diyalektik felsefe karşısında hiçbir şey sonal, mutlak, kutsal değildir; bu felsefe her şeyin geçici karakterini, ve her şeydeki geçici karakteri ortaya çıkarır, ve onun karşısında, kesintisiz oluş ve yok oluş sürecinden, daha aşağıdakinden daha yukarıdakine sonsuz çıkış sürecinden başka hiçbir şey yürürlükte kalamaz, o kendisi de bu sürecin düşünen beyindeki yansısından başka bir şey değildir. Şurası da doğrudur ki, onun bir de tutucu yanı vardır; o, bilginin ve toplumun gelişmesinin belli aşamalarının kendi çağlarına ve kendi koşullarına göre meşruluğunu kabul eder, ama daha ileri gitmez, bu görüş tarzının tutuculuğu görelidir, onun devrimci niteliği ise mutlaktır —zaten hüküm sürmesine izin verdiği tek mutlak olan da budur.”²⁹
Hiçbir şey, hiçbir toplumsal form ve üretim tarzı, hiçbir toplum ve devlet değişmezlik zırhına sahip değildir. Değişken ve değişmeye zorunlu; geçici, sonal olmayan, daha aşağı biçimlerden daha yukarı biçimlere doğru gelişerek kendi değişiminin hem koşullarını hem de güçlerini yaratan toplumlardan söz edilebilir ancak. Kesin, ya da denilecekse mutlak olan tek şey değişim zorunluluğudur. Bir oluş ve yok oluş süreci içinde, meşruluğu geçiciliği ile koşullu “insanlığın durumları”na dair her şey, değişime mahkûmdur. “Bin yıllık” Ortaçağ’a dair ne varsa esas olarak yıkıma uğramış ve burjuvazi, onun “meşru ve saygın” kurumlarını ya tümüyle tarihe gömmüş ya da kendine tabi kılmıştır. Kapitalizmi, yaklaşık iki yüz-iki yüz elli yıllık tarihine bakarak ve olanaklarının “gücü” ölçüsüne de vurarak “kalıcı” ve “sonal” gösterenler tarihin bu “mutlak yasası”nın önünde duramamışlardır. Kapitalizm, yıkımının koşullarını olgunlaştırmaksızın varlığını sürdüremez. Bağrında doğan yeni koşullar ve yeni üretici güçler, onun “zorunlu” ama geçici koşullarının; daha üst düzeydeki koşulların zorunluluğu ve meşru gelişi karşısında meşruluğunu yitirmesini ve tarihin daha üst bir aşamasına doğru gelişiminin önünden çekilmesini sağlarlar. Marx, bu kaçınılmaz gelişmeyi, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın ünlü Önsöz’ünde şöyle özetler:
“Yaşamlarının toplumsal üretiminde insanlar, vazgeçilmez ve iradelerinden bağımsız olan belirli ilişkilere, maddi üretken güçlerin gelişiminin belirli bir evresine karşılık gelen üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin toplamı toplumun ekonomik yapısını, üzerinde hukuki ve siyasal üst yapının yükseldiği ve belirli toplumsal bilinç biçimlerine karşılık gelen gerçek temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullar. İnsanların varlıklarını belirleyen bilinçleri değil, aksine bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir evresinde toplumun maddi üretken güçleri mevcut üretim ilişkileriyle, ya da —aynı şeyin hukuksal ifadesinden başka bir şey olmayan— o zamana kadar içinde hareket ettikleri mülkiyet ilişkileriyle çatışma içine girerler. Bu ilişkiler, üretken güçlerin gelişme biçimlerinden onların engelleri haline gelirler. O zaman bir ‘toplumsal devrim çağı’ başlar. Ekonomik temelin değişmesiyle birlikte, bütün muazzam üstyapı da az çok hızlı bir şekilde dönüşür. Bu tür dönüşümleri değerlendirirken, doğal bilim kesinliğiyle belirlenebilen üretimin ekonomik koşullarının maddi dönüşümü ile insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve savaşarak çözmeye çalıştıkları hukuksal, siyasal, dini, estetik ya da felsefi —kısaca ideolojik— biçimleri daima ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kişiyle ilgili fikrimiz o kişinin kendisiyle ilgili ne düşündüğüne dayanmıyorsa, aynı şekilde, böyle bir dönüşüm dönemini de o dönemin kendi bilinciyle yargılayamayız; aksine, bu bilinç, maddi yaşamın çelişkilerinden, toplumsal üretken güçler ile üretim ilişkileri arasındaki mevcut çatışmadan hareketle açıklanmalıdır. İçerebileceği bütün üretken güçler gelişmeden hiçbir toplumsal oluşum yok olmaz; ve varlığının maddi koşulları bizzat eski toplumun rahminde olgunlaşmadan, yeni, daha yüksek üretim ilişkileri asla ortaya çıkmaz. Bu nedenle insanoğlu önüne her zaman sadece çözebileceği görevleri koyar; zira soruna daha yakından bakıldığında, sadece çözümünün maddi koşulları zaten var olduğunda, ya da en azından oluşma sürecinde olduğunda görevin ortaya çıktığı görülür. Geniş ana çizgileriyle Asyatik, antik, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumun ekonomik oluşumunda ileriye doğru gelişen çağlar olarak tasarlanabilir. Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin son antagonistik biçimidir —bireysel antagonizm anlamında değil, bireylerin toplumsal yaşam koşullarından kaynaklanan bir antagonizm anlamında antagonistik; aynı zamanda, burjuva toplumun rahminde gelişen üretken güçler, bu antagonizmin çözümünün maddi koşullarını da yaratır. Bu nedenle, bu toplumsal oluşum, insan toplumunun tarih öncesini sona erdirir.”³⁰
II. BÖLÜM
YAŞAMIN ÜRETİMİ, BİLGİ SÜRECİ VE MADDİ GERÇEKLİĞİN SİSTEMATİK BİLGİSİ
Marx’ın kuramının “epistemolojik” eleştiricileri, felsefenin idealist-metafizik ve materyalist diyalektik olarak birbiriyle temel farklılığa sahip iki ayrı “ekol”e ayrışmasını atlayarak veya görmezden gelerek, ve felsefeye dair genellemeler üzerinden bilimin felsefeyi “tarihten kovduğu”nu söyler, Engels’in yukarıdaki sözlerini de kanıt olarak gösterirler. Bu iddia, yüzeysel bir bakış açısından ve tarih bilimi tanıklığında yerli yerinde görünür. Bu genelleme oysa, diyalektik materyalizmin, materyalist felsefenin Marx-Engels ve Lenin tarafından geliştirilmiş ve zenginleştirilmiş hali olduğu gerçekliğini örter. Bu genellemeyle her biri ayrı yer ve öneme sahip özellik gösteren ve tümü de toplumsal yaşam, toplumsal ilişkiler alanıyla bağlı bilim-felsefe, tarih ve ideoloji kategorileri, farklılıklarının üstü örtülerek, ve hem tarihsel süreçle hem de birbirleriyle ilişkisi mekanik ve tek yanlı yorumlara tabi tutularak, anlamları kadar işlevleri de muğlaklaştırılır. Söz konusu olan, bilim-felsefe ve tarih kategorilerinin hem ayrı kategoriler olarak kendi anlamlarının hem de toplumsal pratikle ve birbirleriyle ilişkisinin muğlaklaştırılıp belirsizleştirilmesi olduğundan, bilim-tarih ve felsefe kategorilerinin insanın maddi yaşamı üretimi ve yeniden üretimiyle bağı dolayımında irdelenmeleri önem gösterir. Bunu göstermek üzere, ilkin bilgi-bilim sürecine; insanın basit gereksinmeleriyle bağlı bilgiden bilimsel bilgiye; bilgi sürecine bakmak yararlı olacaktır.
I-) Yaşam gereksinmelerinin ve doğal çevrenin bilgisi olarak “basit” bilgi
İnsan, eski çağlardan bugüne doğada ve doğa üzerindeki eylemi ve mücadelesiyle, doğada ve kendinde değişimin faili olur ve değişimi sağlarken, bu gelişme süreçlerinin “yansıması” olarak düşünsel-zihinsel ilerlemenin olanaklarını da yarattı. Dış doğa, insanın kendisinden daha güçlüydü. Yerleşik hayat ve ürün ihtiyacı toprağın işlenmesini zorunlu kılınca, toprağı işleyen insan için havanın, güneşin, yağmurun, suyun ve rüzgârın durumunu gözlemek ve değişiklikleri izlemek zorunluluk gösterdi. Yaşamını sürdürmek üzere doğada, değişiklik yaratıcı işlev de gören eylemde bulunurken o, kendi kendini de üreterek, kendi dışındaki ilkel doğanın karşısına “insansal bir doğa” koymak durumundaydı.³¹ Doğayla ilişkisi içinde zihni ve fiziki gelişmesinin ilk adımlarını atan insanın gereksinmeleri, istekleri, ilgileri, ilgisizlikleri, tutkuları ya da boş vermişlikleri, içinde bulunduğu koşulların etkisi altında ve toplumsal sürece katılış biçimiyle bağlı olarak değişim gösterdi.³² Maddi yaşamının üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı bu ilerlemesi içinde doğa, toplum ve evren üzerine “bilinemez”leri giderek daha fazla bilinir duruma geldi ve böylece kendi etkinliğinin “bilincine varma” olanağına da kavuştu.³³ Yaşamını üretiminin sürecine bağlı olarak ve onun etkenlerinden biri işlevi de görerek bilgisi gelişip ilerledi. Doğaya yönelik merakı ve doğayı anlama çabası, onu araştırmaya ve öğrenmeye; olaylar ve gelişmeler arasındaki ilişkileri tanımlamaya yöneltiyor, sistematik düşünme ve nedensel ilişkileri ortaya koyma yöntemini geliştirmeye teşvik ediyordu. Ürün değiş-tokuşu ve mevsimlerin durumuyla ekin zamanları arasındaki ilişkileri saptama ihtiyacı matematik hesaplama yöntemlerini gerektiriyor; güvenli yolculuk ve kervanların “belirli zamanlarda” konaklama yerlerine varmaları için gökyüzü olaylarının, yıldızların hareketleri, ay ve güneşin durumu, gözlem ve ölçüm gereksinimini doğuruyor, bu da ilkel hesaplama araç ve yöntemlerinin geliştirilmesini sağlıyordu.
II-) Basitten “bütünsel”e; ilkelden bilimsele bilgi süreci
İnsanın bilgisi, dünyadaki yerinin, koşullarının ve çevresinin bilgisi olarak başlayıp varlıkların, nesnelerin ve onların ilişkisinin bilgisi olarak gelişti. Yaşadığı yerlerde ne yapacağı/yapabileceği sorunuyla bağlı ilk hareket “noktası”ndan kalkarak, daha kapsamlı ve karmaşık ilişkilerin bilgisine doğru yol aldı. Bilgisi, pratiği ve ihtiyaçlarıyla bağlı bir gelişme sürecinden geçerek ilerledi. Herhangi ihtiyacını karşılamak üzere uygun bir alet icat etmesi-yapması-üretmesi, düşünmeyi ve “planlama”yı gereksinir kıldığından, alet yapımıyla o, gözleme dayalı düşüncesini, yapma eylemi ve yaptığı üründe pratikleştirdi. İhtiyaçların artması ve mevcut aletlerle karşılanmasının mümkünsüz ya da zor olması durumunda, daha ileri ve gelişkin alet yapımı ihtiyaç haline geldiğinde, daha yetkin araçların geliştirilmesi için yol açıldı ve süreç içinde, insanın fizik gücüyle yapabileceğinden yüzlerce kat daha fazlasını daha kısa zamanda gerçekleştirecek araç ve aygıtların ortaya çıkması mümkün hale geldi. İnsanı, bir “doğal öğesi olduğu hayvanlar âlemi”nden ayırıp insan kılan, onun, ilkel halde düşünen ve basit aletler yapan canlı olarak kalmayıp bunları geliştirmesi ve uygarlıklar yaratması; yani tarihsel bir varlık olarak ayrışmasıydı. O, “bir uygarlık ve kültür varlığı”ydı.
İnsan soyu, büyük beyinlerinin yardımı ve fedakârca çalışmalarıyla basit türdeki yaşam ve doğa bilgisinden bilimsel bilgiye ulaşmak için çok uzun yol katedip büyük bedeller ödedi. “Dünyanın gerçekliğine ulaşma”, insanın tarih boyunca başlıca uğraş konularının denebilir ki başında yer aldı. Gözlemleyen, düşünen ve üreten insan, bu etkinliği içinde nesnelerin; doğanın, “hakikat”in bilgisine ulaşmaya çalıştı ve süreç içinde bu bilgisini ilerletti. Bilgisi, bilgi nesnelerinin daha tam bir tanınmasını sağladığı ölçüde yolunu aydınlattı; olanaklarına, değiştirici gücüne, zorunluluklarına ışık tuttu! Dünya ve evren gerçekliğine ilişkin bilgisi, gereksinmeleriyle bağlı olarak ilerledi. Bilim ve teknik gelişme, insanın karşılaştığı sorunlarının çözüm ihtiyacıyla bağlı olarak, bunun için gereken araçların üretilmesiyle ilerledi. Basit bilgiden bilimsel bilgiye bilgi sürecinin ilerlemesi böylece diyalektik bir gelişme gösterirken; makinenin ve makineler kombinasyonu olarak fabrika sisteminin kuruluşu, uçak, gemi gibi ulaşım ve taşıma araçlarının icadı, telefon, telsiz ve internet sistemlerinin ortaya çıkışı, somut gereksinmelerinin yol açtığı arayışların ürünü ve soyut bilimin uygulamalı bilim halinde somutluk kazanmasının ifadesi olarak gerçekleştirildiler. İnsanı ve bilgisini küçüklü-büyüklü varlıkların ve maddi gerçekliklerin bilimsel bilgisine dek ilerleten etkenler içinde, doğa bilimlerindeki gelişmeler önemli rol oynadı. Anlama yetisini geliştirirken kavram dünyasını da genişleterek nesneler ve olgular arası ilişkinin kavranması ve açıklanmasının mantıksal ve dilsel zenginliğini artırdılar.
III-) Bilmenin olanakları ve sınırı; bilginin göreceliği
Bilgi, içinde edinildiği koşullara bağımlılık gösterir. Bu da, bilginin kesin ve mutlak değil, sınırlı olmasını sağlar. Engels, “kendinde şey”den söz ederken, “Tarihsel bakımdan alınırsa, bu şeyin, belirli bir anlamı olabilir. Bizler, ancak kendi çağımızın koşulları altında ve bu koşulların elverdiği ölçüde bilgi sahibi oluruz” der.³⁴
Bilgi, bilgi edinme sürecinde, nesnelerin düşünce aracıyla ve düşüncede soyut kavramlar aracıyla kurulması olarak yeniden “nesnelliğe dönüşür” ve Lenin’in deyişiyle; yine süreç içinde her şeyin bütün öteki şeyler üzerindeki karşılıklı etkisi nedeniyle değişerek “tamamlanma”ya evrilir. İnsanın bilinci, dış dünyanın ve nesnelerin beyindeki yansılarının ifadesidir ve düşüncenin gerçeğe uygunluğu, gerçeğin ya da nesnenin kesin ve değişmez yansıması olarak değil, çok yönlü etkenlerle bağlı değişimi dolayımında, ancak yaklaşıklık ölçütünde mümkündür. Bilimsel görüşlerin “göreli” özelliği, içinde bulunulan koşullarda, önceki kuşaklardan devralınanların onlardan daha yüksek-daha ileri bir düzeydeki kavrayışın ifadesi olarak gelişmeye açık olmaları, yeni buluşlar desteğinde daha ileri düşünceler düzeyine yükselmeleri; bütün bunların doğruluğu ve gücü, pratikte kanıtlanmalıdır. Nesnel gerçeklik düşünme aracıyla insan düşüncesinde ifadesini bulurken, beyin aracıyla üretilmiş bu gerçeklik ifadesinin doğruluğu pratik tarafından kanıtlanmalıdır! Bilginin insanın, doğanın, nesnelerin, ilişkilerin ve değişimin bilgisi olması gerçekliği, değişebilirliğinin de etkeni ve nedenidir. İnsanın tarihsel eyleminin değiştirici işleviyle birleşerek ve onun bir işlevi olarak bilgi, yeni olgusal ve deneysel bilgilerle ilerler ve insan etkinliğinin etkeni olarak işlev görür. Lenin, maddenin yapısı ve özellikleri hakkındaki “her bilimsel tezin yalnızca yaklaşık, göreli bir geçerliliğe sahip olduğunu” söylüyordu. Uzay ve zamana dair bilgimiz diyelim, yeni bilgilerle ilerleyecek ve uzay ve zaman gerçekliğine daha da yakınlaşacak, o gerçekliği yaklaşıklığı içinde yansıtacaktır. Lenin’e göre, bilginin nesnel-mutlak gerçeğe “yaklaşmasının sınırları tarihsel olarak göreli”dir. Machçılarla tartışmasında:
“Tek tek her insandaki bilincin gelişmesi ve bütün insanlığın kolektif bilgisinin gelişmesi, her adımda, bize, bilinmeyen ‘kendinde şey’in, bilinen ‘bizim için şey’e dönüşmesinin, kör, bilinmeyen zorunluluğun, ‘kendinde zorunluluğun’, bilinen ‘bizim için zorunluluğa’ dönüşmesinin örneklerini”
sunacağını; “bilgibilimsel bakımdan bu iki biçim dönüşüm arasında hiçbir ayrım” olmadığını; “her iki durumda da temel görüş açısı”nın aynı olduğunu; “dış dünyanın nesnel gerçekliğinin ve dış doğanın yasalarının, hem bu dünyanın, hem de bu yasaların tümüyle insanca bilinebilir oldukları, ama onun tarafından kesenkes hiçbir zaman bilinemeyeceği”ni söyler.³⁵
Bilgi, bilgi nesnelerinin bilgisi olarak düşüncede, düşünce aracıyla ve kavramların diliyle oluştuğunda, varlığın düşüncedeki yansıması, gerçeğin aksi olarak somutlanır ve bilgibilim sorunu, genel olarak “bütün insan bilgisinin kaynakları ve değeri” sorunudur. İnsan soyu, diyelim doğada ve toplum yaşamında değişimin kaçınılmazlığının engellenemez yasalarla bağlı olduğunu ve belirli ereklerini gerçekleştirmek üzere bu yasalardan yöntemli biçimde yararlanmasının olanaklarını yine bu nesnel gerçekliğin içinden; olgu ve güçlerinin analizinden çıkararak ilerlemiştir.
Gelişmeye açık olma, tamamlanmış olmama; bitmiş olmamadır. Bilgi içeriği dışımızdaki nesnelere dair duyumsal tasavvurlarla ilişkindir; ancak bununla sınırlı görülemez. Duyu örgenleri aracıyla algılanan gerçeklik, düşünme aracıyla ve bilgi nesnesi ya da gerçekliği olarak yeniden “oluşturulur.” Bilgi, duyumların ve tasavvurların öznedeki yansısıyla sınırlı görülürse, bilinçten ve bilgi düzeyinden bağımsız olarak dış dünya ve nesnelerin gerçekliği yaklaşık olarak da olsa bilinemez kalır. Bilgi, algılanan “şeyler”in nesnel gerçekliğiyle uygun olmalı ve deneyle doğrulanmalıdır. Bilim, gerçeğin insan açısından daha tam bilinebilir hale gelmesi ve insanın, gerçeğin bilgisine daha eksiksiz sahip olması için gerekli araç ve yöntemleri sağlar. Bilimsel yöntem, olguların tarihsel ve toplumsal bağlamlarından koparılmadan irdelenmesini esas alır ve bir düşüncenin doğrulanması için “bağımsız gerçeklikler” katına yükseltilmesini yadsır.³⁶ Bilimsel bir kuramın en önemli özelliği dinamikliği ve gelişmeye açık oluşudur.³⁷
Deney ve araştırma bilinmeyenin bilinir duruma gelmesinde büyük öneme sahiptir. Henüz “doğrudan algılanamayan gerçekliklerin varlığı” onların varolmadıklarına ya da bilinemezliklerine değil, bilginin yetersizliği ve koşulların sınırlılığına işaret eder. İnsan, ilerleyen bilgisiyle birlikte çevresindeki nesnelerin ilişkisinde bazı yasaların rol oynadığını, dünyanın, evren denen sonsuzluk içinde küçük bir “nokta” ölçüsünde yer tuttuğunu öğrendikçe, “soyut kavramların dünyası”yla daha fazla yüz yüze gelir ve bu yöndeki yolculuğu uzar gider. Başka bir söyleyişle “gide gide” daha uzak, daha küçük ve daha büyük atomların ve yıldızların dünyasına; mikroorganizmaların ve büyük canlıların “yapı taşları”nın ne olduğundan canlı hayat ile inorganik maddeler dünyasının ilişkilerine; doğa yasalarının bilgisine varır. Bu alanların tanımlanması ve sistematik bir çözümlenmesiyle anlaşılır kılınması, bilimsel bilgiyi verir. Bilimsel düşünce, varlığın ve nesnel gerçekliğinin bütünselliği içinde ve sistematik-akılcı bir biçimde ortaya konmasını içerir; bundan oluşur. Bilimsel “yöntem”, düşüncenin varlığa, nesneye, nesnel gerçeğe ilişkinliğinde mümkün en yaklaşık uygunluğunu esas alır. Bu demektir ki, düşüncenin içeriği varlık ya da nesne tarafından belirlenir. Nesne bilindiği ve kavrandığı ölçüde, bilgi onun gerçekliğinin bilgisi olarak somut bilgi haline gelir. Varlıktan, düşüncenin gerçek nesnesinden bağımsız, “özerk” öğelerle oluşturulan bilimsel bilgiden söz edilemez. Doğada, kendi yaşamı için yararlı değişimi gerçekleştirmek üzere; bilgisini ve bilgi araçlarını geliştiren insanın bu bilgisi, doğadaki, evrendeki ve toplumdaki değişim nedeniyle salt gözlemci ve edilgin bilgiden farklı olarak, nesnel olanın değişiminde işlevlidir. Bilimsel deneyim ve bilgi, nesnenin kavranması için, ona dışarıdan uygulanan bir etkinin de ifadesidir. Demek ki bütünselliği içindeki varlık ve organik varlık olarak insan, hem kendinde varlıktır hem de kendisi için varlık. Buna “kendinde ve kendi için varlık” da denebilir.
Bilgi, nesnelerin, soyut kavramlar aracıyla düşüncede yeniden kurulması, bilgi edinme sürecindeki nesneler, kavramlar aracıyla yeniden “nesnelliğe dönüşür” ve Lenin’in deyişiyle; yine süreç içinde her şeyin bütün öteki şeyler üzerindeki karşılıklı etkisi nedeniyle değişerek “tamamlanma”ya evrilir.³⁸ Başka biçimde söylenirse, bilgi, bilgi nesnelerinin bilgisi olarak düşüncede, düşünce aracıyla ve kavramların diliyle oluştuğunda, varlığın düşüncedeki yansıması, gerçeğin aksi olarak somutlaşır.
Bilginin dünyasal gerçekle ilişkin sınırlılığı, yeni bilgilerin, yeni bilimsel buluşların sağladığı olanakların sonucu olarak “eklemeli” gelişmesini sağlar ve gerçekliğe daha yaklaşık hale gelir. Bilgi yenilenmesi ve yenileriyle birlikte ilerlemesi, bilginin, dış dünya ve varlıkla ilişkisinde göreli özelliğine işaret eder. Engels, kesinleşmiş mutlak ve tam bilgiden söz edilemeyeceğini belirtir. Engels:
“Demek ki, insanlar şu çelişkiyle karşı karşıya bulunuyor: Bir yandan tüm ilişkileri içinde evren sistemi üzerine eksiksiz bilgi edinmek ve öte yandan hem kendi öz nitelikleri ve hem de evren sisteminin niteliği nedeniyle, bu sonucu tamamen çözmeye hiçbir zaman yetenekli olmamak. Ama bu çelişki… bütün entelektüel gelişmenin başlıca kaldıracıdır da… ve insanlığın sonsuz ilerleyici evrimi içinde çözümlenir”
diye yazıyordu.³⁹
Bilim ve ilerleme kategorileri, gelişme kategorisiyle ucu açık ilişki içindedirler. Bilginin göreliliği ve değişmeye açık oluşu, ya da daha ileri düzeyde bilgi durumuna gelmeye elverişli olması, doğruluğuna kuşku düşürmez. Eksikleri, zayıflıkları giderilebilir, derinleştirilip değiştirilebilir, tamamlanabilir ve geliştirilip zenginleştirilebilir. Doğru ve yanlışın ölçüsü gelişme zinciriyle bağlı olarak katedilen yolda değişkenlik gösterir. Bir kuramın doğruluğu, belirli olguların açıklanmasına yeterince yanıt oluşturmasıyla bağlıdır. Bilgi yetersizliği bilinemezci görüşleri doğrulamaz; aksine insanlığın ilerlemesi sürecinde alması gereken yolun uzunluğunu işaret eder. Bu yolda ileri adımlar atıldıkça, öncesinde bilinmeyen birçok şey bilinir hale gelir.⁴⁰
İnsanın evren içindeki “serüveni”nin bir unsuru olmak üzere doğanın ve evrenin yapısı ve “bileşimi” üzerine düşünüş yolculuğu devam ediyor. İnsan soyunun bu arayışı doğrultusunda henüz bilinemeyenlerin bilinir hale getirilmesi için bilimsel uğraşı —tekelci gericiliğin onu avuçları içinde tutma politikasına karşın— sürdürülüyor. Günümüzde doğa bilimleri alanındaki ilerleme önceki “sınırlılığı”nı büyük ölçüde aşmış; doğa ve toplum gerçekliklerinin eskisi türden bilinmezliklerin perdesi ardına itilmesi daha da zorlaşmıştır. Eski Mısırlılardan ve Kepler’in bulgularından bu yana evrendeki varlıkların maddiliği görüşü güç kazanmış; teknik buluşlarla birlikte bulutsu ve gazlardan oluşan gezegenlerin ve yıldız gruplarının madde kimliği ve bir bölümünde sahip oldukları “yapı”ya dair somut ve deneysel bilgiler elde edilmiştir. Sesin ve rüzgârın şiddeti ve hava basıncı ölçülebilmekte; herhangi gaz kütlesi basınç uygulanarak, molekülleri arasındaki boşlukların sıkıştırılmasıyla belirli bir dereceye kadar küçültülmüş hacim içine alınabilmektedir. Suyun buhara dönüşmesinde olduğu üzere, daha fazla basınç uygulanmasıyla molekül yapısı değiştirilebilmekte; madde başka biçimlerine dönüşebilmektedir. Olağan durumunda gaz halindeki maddenin, belirli bir sıcaklıkta ve belirli basınç altında sıvıya dönüştüğü; çok sayıda atoma sahip organik maddelerin olağan durumlarında katı ya da sıvı olarak bulundukları; çekim kuvvetiyle bir arada tutuldukları biliniyor. Aynı şeyin hava tanecikleri için de geçerli olduğu; hareket hızlarının büyüklüğü sayesinde bir arada bulundukları; hızın artışıyla ısı düzeylerinin de arttığı kanıtlandı. Atom içi “pozitif çekirdek ile negatif elektronlar arasında”ki çekim kuvvetinin muazzam büyüklüğüyle bir arada durmalarını sağladığı, artık muamma değil. Doğa bilimlerinin bilim dalları üzerinden bölümlere ayrılmasıyla her bir dalda daha derinlemesine araştırmaların yapılması, bilimsel bilgi birikimini artırmış ve zenginleştirmiştir. Bugün, devasa gözlem teleskopları yardımı ve uzaya kurulan gözetleme-araştırma aygıtları aracıyla dünyamızdan on binlerce yıldız yılı uzaklıklarda milyonlarca yıldızın olduğu bilgisine sahip bulunuyoruz.⁴¹ Bunların büyüklükleri ve jeolojik yaşlarıyla kimyasal yapıları üzerine araştırmalar sürüyor.⁴²
IV-) Bilim ve toplum; bilimin toplumsallığı
İnsanın toplumsal gelişiminin temel itici gücü soyut düşüncelerde, gerçekliklerin kavramsal ifadesinde değil maddi yaşamı üretim sürecinde; bu süreçte girilen ilişkilerde ve bunların koşullarında aranmalıdır. Bilimin insana; insanın kendiyle ve doğa ve evrenle ilişkinliği, “toplumsal niteliği”ni işaret eder; bilim toplum içindir.
Ancak, bilimsel bilgi birikimi olarak ve günümüzde çok çeşitli alt dallara ayrışarak daha da gelişen bilimin toplum yaşamındaki kullanımı, içinde bulunulan toplumsal ilişkiler ve koşullarla bağlı değişkenlik gösterir. Bilim, içinde yapıldığı koşullardan bağımsız değildir ve bilim insanlarının “özgür bilimsel faaliyeti” ya da “saf bilim” söylemi dayanaktan yoksundur.
Teorik ve uygulamalı bilimlerin birleştirilmesiyle bilimsel buluşların toplum yaşamındaki rolü daha da artmış; biyoloji, fizik, kimya, jeoloji, astronomi ve antropoloji başta olmak üzere doğa bilimleri alanındaki ilerlemelerle üretim, dolaşım, iletişim, barınma, beslenme ve sağlığa dek hemen tüm yaşam unsurlarının pratik ve düşünsel “gerçekleştirilmesi” arasındaki bağ, daha açık hale gelmiştir. Fizik-kimya, elektrik-elektronik bilimleri alanındaki kuramsal bileşmiş bilgi temel sanayi dalları ve büyük üretim komplekslerinin oluşturulmasında kullanılmakta; otomasyonda olduğu üzere fizik-mekanik, elektronik-elektrik ve kimya gibi doğa bilimleri alanındaki kuramlar, modern üretim araçlarında “cisimleş”mektedir. Uçak, gemi ve “daha basit ulaşım araçları” olarak kara taşıtlarından dijital iletişim araçlarına “her türlü bilgiyi her yere” anında ileten teknolojik gelişmeyle insanın günlük yaşamına giren, yaşam biçimini etkileyen ve değiştiren “nesneler”, bilimsel düşüncenin “maddileşmiş biçimleri” olarak bilimin diyalektik gelişimini göstermekle kalmıyor; üretici güç olarak bilimin toplum yaşamındaki yerini de işaret ediyorlar.⁴³
Bilimsel etkinlik doğa ve evren gerçekliğinin ve insanın evren ve dünya gerçekliğiyle ilişkisinin ne ve nasıllığı sorununun yanı sıra toplumsal “baz”da belirli gereksinmelerin karşılanması ihtiyacıyla da bağlı olagelmiş; aynı nedenle de tarihsel-toplumsal koşullara bağlı bir gelişme seyri izlemiştir. Soylu ve aristokratların ve daha sonra burjuvazinin hâkimiyeti altında, bazen onların temsil ettikleri çıkar ve görüşlerle çatışma içinde ve fakat bazen de onların ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere, daha fazla kazanç için ve askerî teknolojiler dahil daha modern aygıtların geliştirilmesiyle somutlanmıştır. Kapitalizm koşullarında bilimsel etkinlik esas olarak burjuvazinin çıkarlarıyla bağlı olarak sermaye devletlerinin politikalarına yedeklenmiş; burjuvazi ve emperyalistler bilimsel buluşları ve ileri teknolojiyi çıkarları doğrultusunda ve büyük yıkımlara yol açacak şekilde kullanmaktan kaçınmamışlardır.⁴⁴
Günümüzde bilim alanı sömürücü sınıfların, tekellerin ve onların çıkarlarının savunucusu olan hükümetlerle devlet yöneticilerinin denetiminde ve baskısı altındadır; bilimsel buluşlar kapitalistlerin çıkarlarıyla bağlı yıkıcı ilişkilerin girdabına alınmıştır.⁴⁵ Burjuvazi hammaddelerin, üretim araçlarının ve toplumsal zenginliğin muazzam büyüklüğüne karşın, işsizlik, sefalet ve savaş üreten kapitalizmi yüceltirken, ileri teknolojiyi insan soyunun büyük çoğunluğunun yaşamının iyileştirilmesi istemine karşı vahşi saldırganlığın aracı olarak kullanıyor. Onun, insan özgürlüğü ve eşitliği ideallerinin gerçekleştirilmesine karşı tutumu, boğucu baskı mekanizmasını işletmek; bu istemleri burjuva çıkarlara bağlı olarak istismar etmektir. İleri teknik buluşların üretimdeki uygulanması işçiler için daha iyi koşullarda daha güvenli ve daha az çalışmayı değil, üretimin hızlanmasıyla daha çok yıpranmaya ve işsizliğe yol açmaktadır. Kimya, fizik ve elektronik bilimlerindeki ilerlemeler, askerî stratejilerin yıkıcı araçlarına dönüştürülmüştür.
Bilimin bütünüyle toplumsal yarar için ve doğanın denetimi yönünde başarıyla kullanılması, sömürü ve sınıf farklılıklarının ortadan kalkmasına bağlıdır. Başka biçimde söylenirse, sömürüsüz bir dünya bilimsel ilerlemeler için gerekli maddi ve toplumsal koşulları yaratarak geliştirici işlev görecek; bu da insanın evrene, dünyaya ve topluma bakış açısının bilimsel-ussal şekillenmesinde etkili olacaktır. Bilimsel düşüncenin toplum yaşamına yol göstermesi, özgürce düşünen ve dile getiren; eleştirel anlayışa sahip, dogmalara saplanmamış kuşakların yetişmesine böylece daha fazla ve dolaysızca hizmet edecek, yardımcı olacaktır.
V-) Bilim ve tarih; bilimin tarihselliği
İnsanlık tarihi, insanın kuşaklar boyu maddi üretimi ve ilişkileri üzerinde şekillenir. İnsanın ilk tarihsel eylemi her şeyden önce, yaşamını sürdürebilecek araçlara sahip olmasını; yeme, içme, barınma, giyinme gibi doğal gereksinmelerini karşılamaya yönelik olarak gerçekleşir. Maddi yaşamın üretimi ilk tarihsel eylem olmakla kalmaz, onun temelini de oluşturur. Doğa bilimleri alanında kaydedilen gelişmeler insanın maddi yaşamını üretiminin tarihsel sürecinde işlevli olurlarken, insanların pratik etkinliğinin, gösterdikleri pratik gelişme süreçlerinin nesnel gerçekliklerle bağının ussal açıklanması ve anlaşılır kılınması daha da kolaylaşır. Tersinden söylenirse, insanın maddi yaşamını üretiminin tarihsel “serüveni”nden hareketle doğa ve evrenle ilişkilerinin bilinir kılınması, bilgi ve bilim, gerçekliğin bilgisi olarak ilerlemeyi sürdürür. Engels, bilimin, birbirlerini takip eden kuşaklardan her birinin sonrakine miras bıraktığı “toplam bilgi miktarına oranla” ilerlediğini belirtir.
İnsan, alet yapan, yaptığı aletlerle yenilerini üreten, bunların nesilden nesile izler bırakması ve değişime uğrayarak da olsa devredilmesini sağlayan, önceki kuşaklardan devraldıklarını da kullanarak kültür, sanat ve felsefe eserleri yaratan düşünce sahibi varlık olarak kendi tarihinin öznesidir. Onu, doğa üzerindeki eylemiyle türünün en etkin unsuru haline getiren bu özellikleridir. Bundandır ki doğa tarihi dışındaki tarih, ancak insanla birlikte tarih olmuştur.⁴⁶
Belirli tarihsel insanın bilgi ve yetileri, belirli tarihsel devindirici güçlerle ilişkisi içinde anlam kazanırlar. İnsan, kendinden önceki kuşakların “kalıtları”nın etkisinde olarak üretir, tüketir, mülk edinir ve bölüşür! Durumu, içinde yer aldığı toplumsal ilişkilerin; üretimini gerçekleştirdiği koşulların etkisi-kuşatması altında olmasıyla bağlıdır. Sürece katılması ve süreçte etkin rol oynaması düşünüp-taşınarak gerçekleştirdiği eyleminden geçer; kendiyle birlikte eylemi de tarihsellik gösterir; kendinin ve kendine ait olanın kaygısı içinde, çalışmasıyla başkalarının sefaletinin ya da mutluluğunun “üretimi”ne katılır.
Bilimin tarihsel süreç içindeki gelişmesi zincirin halkalarını andırır. İnsan etkinliğinin ürünü olarak bilim, insanın tarihsel gelişimiyle bağlı bir gelişme gösterirken, maddi yaşamı üretimi ve onun tarzıyla bağlı ilişkilerinin bir süreci olarak tarih, bilime ve bilimsel gelişmeye temel oluşturur. Tarih insanlık tarihi, ve bilim de onun ürünü olduğu ölçüde tarih ve bilim maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin unsurları ve sonuçları olma ortak paydasında birleşirler.
VI-) Bilim ve felsefe; farklılık, ilişkinlik ve “tamlama”
Evren-dünya-insan ve tüm diğer varlıkların oluşumu sorununun “bilimsel” merak ve araştırının yanı sıra felsefenin de başlıca konusunu oluşturması, bilim-felsefe ilişkisi üzerine kuramsal tartışmanın başlıca nedeni olmuştur. Doğa bilimi alanında, nesnelerden ve belirli algılanabilir-duyumsanabilir-deneylenebilir gelişmelerden hareketle genel hareket yasalarına ulaşılması, bilim ve felsefe ilişkisi için bir tür “veri tabanı” oluşturmuş; deneysel bilim ve kurgusal düşünce birbirleriyle kesişen ve ayrışan yönleriyle ayrı “ekol”ler olarak şekillenmiş; her biri uzun süre “kendi yolu”nda ilerlemiş; ancak diyalektik materyalist dünya görüşü tarafından doğa bilimi/bilimleriyle felsefe birbiriyle tamamlayıcı bir ilişki içine girebilmiştir. Bu ilişki üzerine kuramsal tartışmaları da işaret eden başlıca iki görüşten söz edilebilir. Bunlardan ilki, bilimin deney ve algı malzemelerinden hareketle gerçeğin bilgisine ulaşmayı esas aldığını; felsefenin ise, bilimin malzemesi ve vargılarından da yararlanarak dünya-evren-insan gerçekliğiyle varlık-düşünce ilişkisini ve insanın dünyadaki ve evrendeki yeri sorununu konu edindiğini, dolayısıyla da iki alanın birbirleriyle ilişkili olduğunu; ikincisi ise felsefe ve bilimin birbirlerinden tamamen bağımsız iki alan olduklarını ileri sürer. Doğa bilimleri-“insan bilimleri” şeklindeki ayrıma bağlı olarak felsefeyi bilimin dışında ve hatta onunla karşıt gösteren, doğa bilimlerinin nesneleri ancak dış görünüşleriyle bilebileceğini; onların “özü”nün açığa çıkarılmasının felsefenin konusu olduğunu ileri süren metafizik; ya da hatta evren ve varlık üzerine gerçekte hiçbir şeyin bilinemeyeceğini iddia eden bilinemezci görüşler ortaya çıkmış; evrenin bir başlangıcı ve bir sonunun olup olmadığı; onun bir yaratıcı tarafından ve bir seferde mi yaratıldığı, yoksa zaman denen “sonsuzluk”ta oluş-yok oluş ve yeniden oluş hareketinin sonucu olarak mı oluştuğu sorusuna yanıt için çağlar boyunca uğraş verilmiş, nesnel varlık ve gerçeğin “varlığı”-“yokluğu”; bilinebilirliği-bilinemezliği üzerine metafizik ve bilinemezci görüşler uzun süre etkili olmuş; felsefe, çağlar boyunca, karşılaşılan sorunlara çözüm bulan değil ortaya sorun getiren bir “uğraşı” olarak bilimsel uğraşın karşısına çıkarılmış, bilimsel gelişme böylece dinsel, idealist-metafizik çok çeşitli engellerle “boğuşarak” ve bu engelleri aşarak ilerlemiştir.⁴⁷
Buna karşın, felsefenin, deneyle doğrulanabilir; yeni bilgi ve buluşlarla geliştirilip değiştirilebilir ampirik, deneysel bilimlerden, nesneler, olgular ve gelişmelerin genel bağıntılarının sistematik tasarımlanması ve onların genel ilke ve yöntemlerini konu edinmesiyle ayrıştığı söylenebilir. Lenin, Marx’ın, diyalektiği hem Kapital’inde hem de tarihsel ve politik yazılarında uyguladığını belirterek, materyalist diyalektiğin bilimsel bilginin ilerlemesiyle birlikte ve doğa bilimleri alanındaki yeni buluşlardan yararlanarak zenginleştirilmesi gereksinmesine dikkat çekiyordu. Bilim-felsefe, diyalektik materyalizm ilişkisinin bu dile getirilişinde, felsefenin bilimsel gelişmelerle bağı içinde zenginleştirilmesinden söz edilir.
Felsefe, şeylerin bağıntılarının ve durumlarının genel-soyut “tasviri”ni yapar ve felsefi kavramlar, nesnel varlıkların, doğanın ve dünyanın görüngülerinin kavramları olarak şeyler arası bağıntıların ve karşılıklı etkileşimin durumunu yansıtırlar. Kavramların diyalektiği, nesnel dünyanın, nesnel varlıkların ve şeylerin diyalektiğinin ifadesidir. Engels, felsefi sistemlerin varlık-düşünce ilişkisine yaklaşımlarına göre ayrıştığını belirterek kavramların, soyutlamaların, “şeylerin resimleri” olduğunu söyler. H. Heinz Holz’a göre, “Felsefe, bilimlerin kendilerine yaptıkları yansımadır; özne ve nesne diyalektiğini, gerçeklik ve tarih diyalektiğini aydınlatır.”; “Felsefenin konusu, dünyanın bir bütün olarak sonsuz çeşitliliğidir;…” Bu çeşitlilik ve onun bütünlüğü, deneyimde verili değildir. Düşünce edimiyle, “bilincin bir çabasıyla” oluşturulur. Holz, “Felsefe, sonsuz ampirik olgular arasındaki bağıntıyı, gerçekliğin bir tablosu olarak görünen bir modelin bünyesinde üretir.” diye yazar. Felsefe, dünya-evren gerçekliğiyle ilişkindir; belirli bir sistematiği olan ilişkilendirme ve açıklama yöntemidir. Nesnelerin düşüncedeki yansımaları üzerinden ve düşünsel-kavramsal söylemle yapılan bir ilişkilendirme ve bağıntıların bütünlüğünü gösterme çabasıdır. Eleştirel düşünüş biçimidir ve yöntemseldir.
Felsefi görüşünün “monist” olduğunu söyleyen Prof. Nusret Hızır⁴⁸, bilim ve felsefeyi “konu dili” ve “üst dil” olarak birbirleriyle ilişkilendirir. “Felsefenin içindeki mistik eleman”a işaret eden Hızır, felsefenin bu mistik elemanının etkisi altında kalanların, ona, felsefeye “bir çeşit dokunulmazlık, bir çeşit yücelik” atfettiklerini belirterek, “ne idüğü belirsiz” bu “mistik eleman”ın felsefeye “derinlik” ve “yücelik” misyonu “katmak”la işlevli olduğunu; felsefenin böylece bütün bilimlerin ve “diğer insan etkinliklerinin” üstünde görülmeyi hak ettiğinin yaygın ve etkin bir görüş haline geldiğini; ancak bunun doğru bir yaklaşım olmadığını söyler.⁴⁹ Profesör Hızır, felsefenin diğer bilimlerden ayrı bir yeri olmakla birlikte, onu ayrıcalıklı bir yere yerleştirmeye gerek olmadığını belirterek, doğrudan doğruya “gerçeklikleri ele alan, onlar üstüne söz söyleyen birer konu dili” olan bilimlerden farklı olarak felsefeyi, bütün bu “konu dilleri üzerinde kurulan, bunları çözümleyen, eleştiren bir üst dil” olarak tarif ediyor ve ancak bu durumu nedeniyle felsefenin bilimlerin “üstünde” bir konumundan söz edilebileceğini dile getiriyor. Hızır’a göre, felsefe, “insanın her tür entelektüel etkinliğiyle… sıkı sıkıya ilişkili” bir dildir. Bu “dil” felsefi eleştiridir ve onunla, daha önce “farkında olunmadan” kabul edilmiş “ilkeler”in ve hakikat olarak kabul edilen çok sayıdaki önermenin yanlışlığı; bu önermelerin “düşünülmeden, irdelenmeden kabul edilmiş” olduğu ortaya çıkabilmektedir.⁵⁰
“Benim felsefe ve bilim görüşüm monist bir görüştür” diyen N. Hızır’a göre “Bütün bilgi dizgeleri birlikte bir bütün oluştururlar.”⁵¹ Profesör Hızır, bilim ve felsefenin birbirlerinden soyutlanamaz ve ayrı tutulamaz “iki konu dili” olduğunda ısrar ederek felsefe-bilim “çelişkisi”nin felsefenin metafizik öğeleri barındırmasından kaynaklandığını; bu öğelerden arındırıldığında onların birbirini “tamlama” işlevi göreceğini; felsefe ve bilimin birliği esas alınmaksızın sorunların çözümüne varılamayacağını belirtir. Hızır “konu dili” olan bilimin, “üst dil” —felsefe— olmaksızın “bilim olamayacağı”nı ileri sürerek “bilimi canlı, verimli kılan, ona atılımlar yaptıran, yani onu gerçek bilim kılan, ondaki üst-dil payıdır.” diye yazar. Ona göre, “Doğrunun aranması ancak üst-dilin yardımı ile olanaklı”dır. Bilginin eninde sonunda toplumsal bilgi olduğuna dikkat çeken Nejdet Hızır, bunun da “düşüncelerin alış-verişini, toplanmasını ve işlenmesini” zorunlu kıldığını; bunun için “toplumsal olan bir uyarlanma süreci içinde” çeşitli araçlar —yani felsefe ve bilimsel disiplinler— geliştirildiğini; felsefenin bu alanda ilki oluşturduğunu ve onunla birlikte düşüncenin bilimle bağlandığını söylüyor ve “evreni düzenlemek, gerektiğinde dönüştürmekte etken olmanın en uygun aracı” olan bilimin “bu niteliğini etkin öğesi olan üst-dile borçlu” olduğunu belirtiyor.⁵²
Felsefe, olguların ve ilişkilerin bağıntıları ve genel sonuçları üzerinden ve teorik olarak üretilir. Felsefenin bu özelliği, onu bilimle, doğa bilimleriyle buluşturur; ondan güç alır ve ona genel ilkelerinin yorumunda yön gösterir.⁵³ Felsefe ve bilim farklılık gösteren iki alan oluşturmalarına karşın, birindeki gelişmenin diğerini etkilemezlik edemeyeceği karşılıklı ilişki içindedirler.⁵⁴ Doğa bilimleri örneğin deneysel bilimler olarak evren ve dünyanın maddi-nesnel gerçekliğini ortaya koymalarıyla felsefe için —burada diyalektik materyalist felsefe— zengin dayanak oluştururlar. Materyalist felsefe ise, doğa bilimlerine bulgularının genel teorisini oluşturma ve geliştirmede doğru yöntemi sağlar. Felsefe, doğa bilimlerinden yararlanarak dayanaklarını zenginleştirirken, doğa bilimleri felsefi-“bütünsel” yorum ve analizlerden yararlanarak tezlerinin daha genel ve yöntemli bir açıklamasını gerçekleştirmeye çalışırlar. Bilimsel düşüncelerin gözlem ve deney kaynaklı ve fakat somutun “bilgi somutu” olarak yeniden kurulmasıyla, nesnenin bilgi nesnesi olarak soyutlanmasıyla, kuramsal akıl yürütmeyle oluşturulması gerçekliği, yani düşünen beynin ürünü olmaları, onların nesne, olgu ve ilişkilerin duyu örgenleri aracıyla beyinde yansımalarının ifadesi oldukları gerçeğini değiştirmez. Bilimde hareket noktası her şeyden önce, göz önünde olan, olup biten; olmakta olan ve olacağı, öncellerinden hareketle varsayılan “şeyler” ile onların karşılıklı etkileşimi ve bağlamıdır! Marx, “Eğer şeylerin dış görünümleri ile özleri doğrudan örtüşseydi, tüm bilim gereksiz olurdu” diye yazmıştı. “Şeylerin” özleri ile dış görünümleri arasındaki örtüşmezlik, bilimsel arayışın ve analizin ivme kazandırıcı konusudur; arayış ve analizi gerekli kılar; ve bu da gerçekliğin öze ilişkin eksikliklerinin tespiti ve giderilmesinin yolunu açar. Görgücülük olarak da nitelenen gözleme dair dış görünüm kaynaklı gerçeklik tanımı, gerçekliğin öze ilişkin farklı boyut ve özelliklerinin örtük kalmasını; gözlenenin, gerçeğin kendisi yerine ikame edilmesini ifade eder.⁵⁵ Doğa bilimleri alanında da, felsefi kuramların oluşturulmasında da görülebilir, gözlenebilir olgular, ancak doğrudan gözetlenemeyen ilişkisel ve süreçsel bağıntıların serimlenmesi için hareket noktasını oluştururlar. Bilgi ve kuram, insanın gerçek ile en uyumlu bir zihinsel-düşünsel bağını ifade eden kategoriler olarak gelişmeye; yani gerçekliğin daha yaklaşık bilgisini vermek üzere geliştirilmeye açıktırlar. Bir olgunun, olgular “kümesi”nin, bir durumun bilimsel olarak ortaya konması bu bakımdan, bütün bağıntıları ve ilişkileriyle irdelenmesini gereksinir. Salt olguculuk ile, gerçekliğin tüm bağıntılarının bilimi olan diyalektik arasındaki fark buradan gelir. Doğa bilimlerindeki gelişmeleri gözetmeyen ve onlardan yararlanmayan felsefi görüş idealizme saplanır.
Bilim-felsefe ilişkisi üzerine yazarken Engels, doğa bilimi alanında çalışan bilim insanlarının felsefeyi “önemsemeyerek veya felsefeye söverek ondan kurtulacaklarına” inandıklarını; oysa düşünce olmaksızın ilerlemelerinin mümkün olmadığını; “düşünce için ise düşünce belirlenimlerine gereksinim” olacağını söyler. Bilim de, felsefe de, sanayi üretimi ve dünyayı değiştirme çabası da sonuçta insana dairdir ve insanlar tarafından gerçekleştirilir. Bundandır ki, doğa bilimlerindeki gelişme, “insanal güçlerin açığa vuruluşu”dur. Doğa bilimlerindeki gelişmelerin ürünlerinden biri olarak makineli üretimin, sanayinin insan yaşamında yol açtığı değişim, insanın doğayla olduğu gibi bilimle de ilişkilerinin daha ileriden kurulmasını sağlarken, felsefe, bu gelişmelerin doğa ve toplum yönünden anlamını pratik üzerinden açıklama olanağı bulmuştur. Sanayi, insanın doğa ve bilimle tarihsel ilişkisinin bir ifadesi; doğa bilimlerinin insan eylemi ve deneyiminin dayanağı ve gücü haline gelmesinin somutlandığı durumlardan biridir. Marx, “insanın doğayla birliği”nin sanayide gerçekleştiğini; sanayi ve ticaretin, yaşamsal gereksinmelerin üretimi, değişimi ve hem dağıtımı üzerinden farklı toplumsal sınıfların yapısını belirlediklerini —“daha sonra kendileri de sürdürüldükleri tarza göre onlar tarafından belirlenirler;…” — ve “şimdi varolduğu biçimiyle duyusal dünyanın temeli”nin bu kesintisiz etkinlik ve üretim olduğunu belirtir.⁵⁶ Engels, hidrostatik ve elektriğin bulunuşunu örnek göstererek toplum yaşamında gereksinmelere bağlı olarak gündeme gelen teknik buluşların bilimin gelişmesine ivme kazandırdığına dikkat çeker. İnsanlık tarihi boyunca —Marx buna “insan toplumunun ortaya çıkmasıyla birlikte” eklemesinde bulunur— kaydedilen gelişme, doğa tarihi dışında, insanın üretici etkinliği aracıyla gerçekleştirilen gelişmedir ve bilim de bu gelişmenin ifadesini oluşturur. Bilimi felsefeden, felsefeyi bilimden izole eden bir anlayış idealizme saplanır. Marksizm-Leninizmin dünya görüşü bilimsel materyalist ve diyalektiktir.
Lenin, maddenin felsefi materyalizm için kabul edilir “tek özelliği”nin, bilinç dışındaki nesnel gerçekliği olduğunu söyler. Bilimsel bilginin “kurmacalığı”nı veri alarak bilginin bilgi kaynağıyla “ilişkisiz” olduğu üzerine sözde bilimsel ve fakat yine sözde felsefi olmayan görüşler ileri sürenler, “Herhangi bir toplumdan önce, insandan önce, organik maddeden önce yeryüzünün varolduğu ve öteki gezegenlerle ilişkili olarak belirli bir zamanda ve belirli bir uzayda varolduğu”⁵⁷ yönündeki bilimsel-materyalist görüşü de; ekonomik altyapının, politik üst yapıya üzerinde yükseldiği temeli oluşturduğu yönündeki Marksist görüşü de, “epistemolojik materyalizm” söylemiyle ve fakat idealist bir bağlam kurarak çarpıtmışlardır.
DEVAM EDECEK
Dipnotlar
1. Hans Heinz Holz, Topos, sayı 22’den Olcay Geridönmez çevirisi.
2. A.g.e., sf. 60.
3. Hegemonya ve Sosyalist Strateji, giriş bölümü.
5. Alexandre Kojeve, Hegel Felsefesine Giriş, sf. 113.
6. Doğanın Diyalektiği, sf. 186.
7. İlk ve doğal halinde, hayvansal bir dünya söz konusudur ve bu dünyanın insansal değişimini gerçekleştirirken, insanın kendisinin de “hayvansal varlığı”nı aşarak “gerçek insan”a dönüşmesi, kendi eyleminin, çalışması ve mücadelesinin ürünü olarak gerçekleşir.
8. Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Üretim ilişkilerinin “özgür” efendi ve köle olarak; kapitalist ve proleter olarak birbirleriyle ve birbirlerinin varlığıyla koşullayıp, ikincileri birincilerin boyunduruğu altına girmek ve boyun eğmek zorunda bırakması değişmez değildir. Emekçinin çalışması ve mücadelesiyle sağladığı dönüşüm, bu ilişkilerin ve gerçekleştikleri dünyanın değişip “bir başka dünya”; sömüren-sömürülenin olmadığı bir dünya haline gelmesi mümkündür.
9. Alexandır Kojeve, Hegel Felsefesine Giriş, sf. 42.
10. Burada ve yazının tümünde tarihten söz edildiğinde toplumsal tarihten, insanın kendi tarihinden söz ediyoruz.
11. İnsan, yapılacak olan binaysa eğer, duvarcı ve projeci olarak mimardır, malzemenin oranlamasını ve yapının elverişli bir biçimde, bir bütünlük halinde gerçekleştirilmesini sağlayan mühendistir, vb. Bu türden bir yapı, tarihe benzer biçimde, adım adım inşa edilmektedir.
12. Biz burada, “Varlığı, eksiksiz bütünlüğü içinde açığa-vuran bir mutlak bilme”ye erişen “Mutlak filozof”un kimliğindeki “insan” ile değil, “kesin hakikati açıklayabilen”, “tümel ve ebediyen geçerli bir Bilme”ye ulaşmış bir üstün filozofla değil, tikelliğini toplumsal eylemi içinde “tümel”e genişleten/yükselten “normal insan”la ilgiliyiz.
13. F. Engels, L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, sf. 46-47.
14. İnsanın maddi etkinliği, köleliğini, ezilmişliği ve sömürülmüşlüğünü olumsuzlamasının koşullarını yaratır; verili gerçeğin dönüşüme uğratılmasını, yani “olumsuzlanması”nı sağlar ve yenilenmiş dönüştürücü eylemiyle bu koşulları ortadan kaldırarak insansal dünyanın eski haliyle sürüp gitmesinin son bulmasını sağlar. İnsanı, içinde bulunduğu zamanda verili olanla yetinmeye, varolana bağlı kalmaya çağıran bir düşünce, özgürleştirici işlev görmez. Çünkü bu, değiştirmeyi ve değişimi öngerektirmeksizin bağlı kalmayı salık veren, salt söylemsel alanda ve söylemle sınırlı bir durumu ifade eder.
15. Feuerbach —der Engels—, “hareket noktası olarak insanı alır: ama bu insanın içinde yaşadığı dünya kesinlikle söz konusu değildir, onun için de bu insan, din felsefesinde uzun, tumturaklı sözler söyleyecek o hep aynı soyut insan olarak kalır. Çünkü bu insan anasının karnından doğmamıştır, tek tanrılı dinlerin tanrısından meydana çıkmıştır, demek ki, tarihsel olarak oluşmuş, belirlenmiş gerçek bir dünyada da yaşamaz; öteki insanlarla pekâlâ ilişki içindedir, ama bu öteki insanların her biri onun kadar soyuttur…”
16. Doğanın Diyalektiği, sf. 230-231.
17. Alman İdeolojisi, Feuerbach’tan aktaran Felsefe Metinleri, Sol Yayınları, Kasım 1999, sf. 65.
18. Alman İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, sf. 16.
19. Alman İdeolojisi, Feuerbach, Felsefe Metinleri derlemesi içinde, sf. 68.
20. Marx’ın kuramı, insanlık tarihinde yeni bir dönemin koşullarında oluşturuldu. Tarihin “sınıf mücadeleleri tarihi” olarak tanımı, yeni bir tarih görüşünü ifade ediyordu.
21. Alman İdeolojisi’nden aktaran John Detmund Bernal, Marksizm ve Bilim, sf. 13.
22. Felsefe Metinleri, sf. 65.
23. Engels’in konuşmasından aktaran J. Bernal, Marksizm ve Bilim, sf. 59.
24. İnsan, hayvan türünden, kendi yaşam araçlarını alet kullanarak üretmesiyle ayrışmıştır. İnsan soyunun varlığı söz konusu olduğu sürece, onun doğa ile karşılıklı etkileşimi de var olacak, dünyanın yaşam için denetimi yönündeki insan eylemi sürecek, buna karşılık olarak o, üzerinde ve içinde yaşadığı doğa ve onun evrensel yasalarının etkisi altında olacaktır.
25. Biz burada doğa tarihiyle, evrenin ve dünyanın zamandaki oluşumunun ve değişiminin tarihiyle ilgili değiliz. Bu kapsamlı ve devasa konu Arkeoloji, Jeoloji ve Uzay Bilimleri başta olmak üzere doğa bilimleri alanının konusudur ve doğa bilimleri alanındaki her yeni ve büyük ilerleme, konunun daha ileriden ve kapsamlı açıklanmasına katkıda bulunarak, bilgimizin genişlemesine hizmet ediyor.
26. F. Engels, a.g.e., sf. 47-48.
27. A.g.e., sf. 40-58.
28. Kojeve, a.g.e., sf. 183-184.
29. L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, sf. 13.
30. Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı – Önsöz.
31. Prof. Dr. Nusret Hızır, bu durumu şöyle özetler: “İnsan eylemsel gücüyle (aksiyon) doğayı değiştirebilen tek varlıktır. İnsan doğayı üreterek kendi kültürünü meydana getirmiştir. İnsan yaşamak için zorunlu görevlerini doğadan ürettiği sayısız aletlere yükleyerek, içinde rahatça yaşayarak düşüncesini geliştireceği yepyeni bir doğa kurmuştur. Organlarının eksikliğini gidermiş, kanatları olmadığından uçak yapmıştır. Organlarının görevini aşmış, göremediği uzaklıkları dürbünle görmüştür. Böylelikle insan, eylemsel yapısıyla ilkel doğadan sıyrılarak insansal bir doğa üretmiştir…” (a.g.e., sf. 261)
32. F. Engels, Doğanın Diyalektiği’nde şöyle yazar: “Doğa üzerindeki egemenlik elin gelişmesiyle, emek ile başladı ve her yeni ilerlemede insanın ufkunu genişletti, insan sürekli olarak doğal nesnelerin yeni, o güne dek bilinmeyen özelliklerini keşfediyordu. Diğer taraftan emeğin gelişmesi karşılıklı dayanışmayı ve ortaklaşa etkinliği çoğaltarak, bu ortak etkinliğin her bireye sağladığı yararı açıklığa kavuşturarak toplum üyelerinin birbirlerine giderek yaklaşmalarına zorunlu olarak yardımcı olmaktaydı.”
33. Francis Bacon, daha 1800’lü yıllarda insanın doğa üstündeki üstünlüğünün bilgiye dayandığını söylemiş; bilgiyi de insan zihni ile şeylerin doğası arasındaki “hayırlı birleşme” olarak ifade etmişti.
34. Doğanın Diyalektiği, sf. 264.
35. Ampiryokritisizm, sf. 205-206.
36. Kapitalistler, soyut ile somut arasında kurdukları bağ nedeniyle değil, bilimsel teknik gelişmeleri kâr amacıyla ve emekçilere karşı kullandıkları için suçlanmalıdırlar.
37. İnsanın kendi tarihini yaparak ve tarihi içindeki etken rolüyle “gözle görülür ilerlemesi”nin maddi koşullarının oluşturulmasında yaptığı keşiflerinin ve bunun daha tam bir ifadesi olarak bilimin oynadığı rol daha çok bir ilerleme etkeni olmasına rağmen, insanlık tarihinde, insan öznelliğinin, tutku ve istencinin oynadığı özel rol nedeniyle ilerleme ve gerileme bir aradadır.
38. Hegel sisteminde, bilgi yetersizliği bilginin kendi “konusuyla çakışmaması”ndan kaynaklanmayıp kendiyle kıyaslanmasının bir sonucudur. Düşünce düşünceyle kıyaslanarak eksiklik ve yetersizliği belirlenecek ve geliştirilerek mutlak kesin bilgiye ulaşılarak; madde ile onun bilgisi arasında ortadan kalktığı değişmez kesin sonuca ulaşılacaktır!
39. Anti-Dühring, sf. 87.
40. Bilimsel araştırmaların hareket ettirici sorularından biri de “doğrunun ve hakikatin nerede ve ne olduğu?”dur. Madde ve evrene dair bilginin gelişmesinde, deneysel bilginin ilerlemesi ve bunun tümevarım yoluyla sentezlenmesi hareket noktasını oluşturur. Henüz bilinemeyen durumdaki gerçekliklerin bilinir olması yolunda ilerlemeyi sağlayacak tek bilimsel yöntem budur. Bu düşünce olgulardan hareket eder, ancak sonuç için olguların basit gözlemini yeterli görmez. Doğa “laboratuvarı”nda deney, toplumsal yaşamda çok yönlü analiz kuram için gereklilik gösterir. Bu durumda, varlık kavramının pozitivist bir yorumla salt algılara ve onlarla bağlı fizik yasalarına indirgenmemesinin yanı sıra, maddi varlıkların aslında varolmayıp düşünsel olarak oluşturuldukları ya da düşünce görüngülerden ibaret oldukları yönündeki metafizik kurguların reddedilmesi gerekir.
41. Bir yıldız yılı = 365 kere 24 kere 3600 kere 300.000² km.
42. Bilimsel bilgi doğrudan gözlem ve algıyla sınırlı olmayıp, algı yanılgılarının deney yoluyla düzeltilmesini ve deneysel kanıtlanmayı da içerir.
43. Büyük bilim insanlarının “büyüklüğü”, sadece insanlık tarihinde büyük önem göstermiş buluşlara ve düşünce gelişimine katkılarında değildir. Onlar, ne denli büyük ilerlemeler ve başarılar kaydedilmiş olunursa olunsun daha katedilecek çok ama çok uzun yollar ve başarılması gereken devasa işler olduğunun bilinciyle hareket ettikleri için de büyük beyinler olarak anılmışlardır. Sokrates, “bir tek bildiğim vardır, o da bir şey bilmediğim” dediğinde, bilinen ile bilinmeyenin büyüklüğü arasındaki uçurumun farkında olmanın rahatlığıyla mı konuşmuştu, bilinmez ama; günümüzde diyelim evren hakkında geçmiş zamanlara göre çok daha ileri düzeyde ve zengin bilgilere sahip olmamıza karşın, evren üzerine bilinenlerden daha çok bilinmeyenin olduğunu; bunun da daha çok araştırmayı gerektirdiğini biliyoruz.
44. Hemen akla gelebilen çarpıcı örneklerden biri atomun parçalanmasının atom bombası olarak kitlesel imha için kullanılması —İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermekte olduğu bir dönemde ABD’nin Japonya’yı atom bombasıyla vurması, vb.—; ve nükleer enerjinin insan soyu ve doğanın korunumu gözetilmeden daha çok yağma ve yıkım pahasına kullanılmasıdır.
45. Dini-feodal despotluklar bilimsel düşünceye sınırlar çekip gelişmeyi engelleyici olurlarken, diyelim sosyalist Sovyetler Birliği döneminde, olanaklar bilim insanlarının kullanımı için seferber edilmiş ve günümüzde büyük ilerleme kaydedip yaygınlaşan bilgisayar teknolojisi ve doğal koşulları değiştirilmiş ürün yetiştiriciliğinde ilkleri oluşturan ileri adımlar atılmıştır.
46. İnsan, diğer canlılardan yalnızca alet kullanmakla değil —çünkü basit araç kullanan bazı hayvan türleri vardır; karga, kunduz, arı, karınca gibi; kunduz ağaç dallarını kırıyor, yuvasını çamura buladığı ağaç dallarıyla yapıp bir giriş kapısı da dahil olmak üzere “evini” yapıyor— alet yapmayı başarmak-bilmekle ayrılabilmiştir. Düşünen hayvanlar olduğu gibi, bazılarının basit aletler yaptığı da biliniyor. Karga, kunduz, bazı maymun ve şempanze cinsleri alet kullanırlar; arılar bir mimar yeteneğinde altıgenlerden oluşan peteği inşa ederler. At ve köpek en duygulu hayvanlardır. Tilki kurnazlığıyla, kaplan “plan kurma”sıyla dikkat çeker, vb. Ancak, kendisini ve çevresini tarih içinde gerçekten dönüştürebilir olan sadece insandır. İnsan, deyiş yerinde ise bitmek-tükenmek bilmez soru ve ihtiyaçlarına yanıt oluşturma uğraşı içinde bilimsel gelişmeleri gerçekleştirmiş; yaşam koşullarının kaçınılmaz olarak önüne çıkardığı soru ve sorunlarına yanıt verebildiği oranda ilerleme göstermiş, bilinmezliklerini giderebildiği oranda kendi tarihinin de ilerletici gücü olmuştur.
47. Bilimsel uğraşı hemen her dönemde dini dogmalar ve ön kabullerle çatışma içinde olmuştur. Dini bilgi de sonuçta nesnel dünyada karşılaşıp çözümünde yetersiz kaldığı ya da tümüyle çaresiz düştüğü durumları, insan ve dünya dışı “güç”lere havale edip izaha yöneliktir. İslam’da bilgi ya da “ilim”, İslam’ın kuruluş yıllarına dek uzanır. “İlim”den kasıt teolojik bilgi edinimidir ve bunun da esasını “Allah’ın birliği ve tekliğine iman” oluşturur. Bilgiyi “ilim” olarak algılayan İslam’da, ağırlıklı olarak nakli ilimler öne çıkarılmıştır: Başlıca temsilcileri “Kelam”cılar olan “El ulum el akliyye” —vahyi ilimler—, bunların kaynağı “Kur’an”la birlikte “peygamberler”in yaşamından “esinlenilen” “Sünnet”tir, değişmez-değiştirilemez kurallar bütünü olarak alınmış ve akli ölçüt ve eleştiriden geçirilmeleri kabul edilemez gösterilerek benimsenmişler; ikincileri ise, “el ulum el akliyye”, ilimler olup gözlem, akıl ve düşünce yardımıyla gelişmeyi kabul etmekle birlikte, aklı ve deneyi spekülatif kuramlarla sınırlamışlardır. İslam, diğer tek tanrılı dinlere kıyasla daha fazla soyuttur. Soyutlamalar yaparak ve nesnellikten alabildiğine uzak durarak inanmayı önerir; daha doğru deyişle emreder! Buna göre, “Allah’ın varlığı”nı “görmek için”(!), doğal dünyanın, evrendeki her şeyin “onun yaratısı olduğu”na inanmak yeterlidir. Evren ve dünyanın “algılanması”, “Tanrı”nın tanınmasının zorunlu ilk basamağı sayılır. Bilmenin önemi inanmaya bağlı ve koşulludur; bilmek bunun için gereklidir. Bilme ve ilim üzerine hayli zengin ve denebilir ki derinlikli söylem de oluşturulmuştur: “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum”; “bilenle bilmeyen bir olmaz”; “İlim Çin’de de olsa gidip öğrenin” gibi özdeyişler bunu işaret ederler. İbni Sina, El Razi, İbni Rüşt vb. gibi bazı İslam “âlimleri”nin bilginin “insan doğasına bağımlı” ve “insanın yapısına göre biçimlenerek ortaya çıktığı”nı söylemişler ve “bilginin bütünü”ne ulaşmanın onun araçlarına ulaşmakla bağına işaret etmişler; böylece diyelim tıp bilimindeki gelişmeleri olumlu etkilemişler; pozitif bilimleri yadsıyan Gazali ise, gelişmelere barikat kuranların başında yer almıştır.
48. “Bilim Işığında Felsefe” adlı çalışması —Kırmızı Yayınları, Nisan 2007— da bulunan Nusret Hızır, felsefe, mantık ve bilim alanında makaleleri bulunan Türkiye’nin önemli bilim insanlarından biri olup, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde ilgili bölüm derslerini okutmuştur.
49. Bilge Karasu ve Füsun Akadlı ile 1979’da yapılan ve Mart 1980’de Milliyet-Sanat Dergisi’nde yayımlanan röportaj.
50. Nusret Hızır, Bilim Işığında Felsefe, Kırmızı Yayınları, Nisan 2007, sf. 18.
51. A.g.e., sf. 25.
52. A.g.e., sf. 37-38.
53. J. Politzer, felsefeyi, bilimlere dayanması ve bilime bağlı olması dolayımında bilimlerin bir uzantısı olarak görür.
54. Burada doğa bilimleriyle karşılıklı ilişkisinden söz edilen diyalektik materyalizmdir.
55. Gerçek, sözcüğün geniş anlamında somuttur: “Bu masa”dan, “şu köpek”ten, “o insan”dan söz edildiğinde, belirli, şu-bu-o olarak gösterip betimlenen bir varlık söz konusudur. “Bu masa”, bir çalışmanın, işin ürünü olarak tanımlanan şekli ve kimliğiyle belirli-bilinen bir masadır. Varlıksal gerçekliğin bir özelliği de emek sonucu oluşması-oluşturulmasıdır. Masa örneğinde “bütünsel gerçek”, bir masanın —bu masa—, kendisinden yapılmış olduğu malzemenin —kereste— doğada ve ağaç halindeki varlığıyla birlikte onun bu masa haline gelmesini sağlayan insan çalışmasından —emek-iş— da söz edilir; bunları içerir.
56. Alman İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, 2015, sf. 36.
57. Lenin, Ampiryokritisizm, Sol Yayınları, S. Belli çevirisi, sf. 203.
Darbenin ekonomi politiği
Bülent Falakaoğlu
Marksist analiz yapanlar açısından darbeye ilişkin şu tespit net: Başarılı ya da başarısız darbelerin genel ve temel nedenleri, esas olarak egemen kapitalist sistemin, onun devlet ve toplum düzeninin iç çelişkileri, çatışmaları içerisinde yatar.
Kapitalizmde egemen sınıflar (kapitalist sınıfının çeşitli fraksiyonları) hem karşı sınıfla (işçi sınıfı) hem de kendi içinde çatışma ve çelişme halindedir.
Savaş, denetlenemeyen bir toplumsal muhalefet gibi “olağanüstü” ve “geçici” dönemlerde sermaye fraksiyonları birleşir. Kendi içindeki çatışmalara son verir ya da onları minimuma indirir. Sermayenin topyekûn arkasında durduğu darbeler de egemenlerin sınıf içi çatışmayı askıya aldığı dönemlerin eseridir. Ve böylesi darbeler emir komuta zinciri içinde gerçekleşen, bütün kapitalist fraksiyonlarının, uluslararası bağlantılarıyla birlikte desteklediği darbelerdir.
12 Eylül darbesi buna örnektir. 1973’te Şili’de, yerli egemen sınıfın ve ABD’nin suç ortaklığıyla, Salvador Allende hükümetini deviren darbe de…
Darbeler bazen de devlet örgütlenmesi içerisinde çeşitli sermaye kliklerinin, kapitalistlerin iktidar kavgalarının bir yansıması olarak ortaya çıkar. 15 Temmuz darbe girişimi bu türden bir kavganın sonucudur.
Türkiye’de şu iki olgu egemen sınıf içi gerilim ve çatışmayı her geçen gün artırıyordu.
Birincisi; devlet, parti-lider “bir”leşmesi. Bu durum, devleti, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki denge gözetme tutumundan uzaklaştırır. Çatışmayı derinleştirir. İkincisi ise; ekonomik süreçlerin siyasileşmesi. Bu durum da, ekonomik sürecin, sermaye fraksiyonları arasında rekabete izin veren piyasa kurallarının dışında hareket etmesine yol açtığı için gerilimi artırır.
Devlet içinde iki örgütlü yapının bir süredir birbirleriyle çekişmeleri gözümüzün önünde cereyan ediyordu zaten. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “sır küpüm” dediği MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında özel yetkili savcının soruşturma girişimi… 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları… Daha da uzatılabilecek örnekler söz konusu çekişmenin gözümüzün önünde yaşananlarıydı. Giderek şiddetleniyordu ve sürdürülebilirliği kuşkulu bir süreci olgunlaştırıyordu.
Darbenin nedenselliğini, bağlamını, bu çelişkilerden ve çatışmalardan bağımsız ele almak düşünülemez. Bu, darbe, savaş gibi olguları, “öncesinde izlenen, ama artık eski araçlarla sürdürülemez olmuş politikaların başka araçlarla sürdürülmesi” olarak tanımlayan görüş açısından da böyledir.
Darbeyi olgunlaştıran sürecin beslendiği damarlardan biri de ekonomi. Diğer damar ise, darbeye zemin hazırlayan iç ve dış siyasete yönelik çatışma ve politikalar olarak özetlenebilir.
(Bunlara, bağımlı ülke devletlerinin içine emperyalist güçlerin, ek bir iktidar odağı olarak nüfuz ettiği emperyalizmin çağında göz ardı edilemez bir unsur olarak uluslararası etkenler de eklenmelidir.) Bu yazıda sürecin sadece ekonomik boyutu irdelenmeye çalışılacak.
‘MAŞA’DAN SERMAYEYE…
Bir soruyla başlayalım. Devlet içinde 40 yıl örgütlenmiş, itibar görmüş, önü açılmış ve bugüne kadar (“post modern darbe” olarak adlandırılan 28 Şubat sürecinde de görüldüğü üzere) devletle uzlaşmayı seçmiş bir cemaat neden 15 Temmuz kalkışmasının öznesi şimdi? Ya da soruyu şöyle soralım: Sadece devlet içi pozisyonu kaybediş miydi, cemaati harekete geçiren; yoksa yaşananlar sermaye birikiminin kaçınılmaz sonucu muydu?
Kısa bir tarih hatırlatması sorunun cevabını netleştirir sanırım. CIA tarafından örgütlenen Komünizmle Mücadele Dernekleri (benzeri kontra yapılar da) Türkiye’de iki kaynaktan beslendi. Faşistler ve İslamcılar. Söz konusu derneğin ilk şubelerinden birisi Erzurum’da Fethullah Gülen’in de içinde yer aldığı kişilerce oluşturuldu. Sovyetler Birliği’ne karşı “Yeşil Kuşak” projesi kapsamında uluslararası destek gören cemaatin sırtını 12 Eylül cuntası da sıvazladı. Cunta rejimi sonrası başbakan olan Turgut Özal ise tüm cemaatlere (Gülenciler de dahil) iktisadi planda da büyük bir enerji verdi. 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Ortadoğu ve Orta Asya’ya uzanan geniş Türk-İslam coğrafyasında cemaatler yeni misyonlarla sahaya sürüldü.
Tüm bunlar, Türkiye’de geleneksel büyük sermayenin ve askerî-sivil bürokrasinin geçmişte işçi sınıfına karşı kullanıp beslediği İslamcı akımları başka bir noktaya taşıdı. İslamcı akımlar sadece siyasal güce ulaşmakla kalmadılar, aynı zamanda sahaya sürenlerin istemedikleri ölçüde büyük bir rakip sermaye gücüne ulaştılar.
En güçlü olanlarından biri de kuşkusuz ki Gülen Cemaati oldu. Yurt içi ve yurt dışında bankadan yatırım kuruluşlarına, madencilikten inşaata, eğitimden sağlığa, perakendeden medyaya kök salmış milyarlarca dolarlık sermayeyi kontrol eden Gülenciler için “tekelci bir sermaye grubu” tanımı rahatlıkla yapılabilir.
Kapitalizmde bir güç odağından bahsedilecekse, bu, sermayesiz tarif edilemez. Türkiye’de sıkça yapıldığı gibi, güç ve iktidarı, devlet, ordu, bürokrasi üzerinden tanımlamak yetersiz kalır. Çünkü devlet, ordu, bürokrasi gibi kurumların üzerinde, kapitalizmin temel mekanizması olan sermaye birikimi ve öznesi sermayedarlar —görece özerklik alanını genişletip daraltan özel koşullar bir yana— tayin edicidir.
Ordunun bile bu ülkede siyasette etkili olabilmesinin nedenlerinden biri de, kendisinin bizzat sermaye grubu olmasıdır. Ordu gücünü, Cumhuriyetin kuruluşundaki özel yerinden aldığı kadar, (bu yere dayanarak kendisine Cumhuriyeti kollamak gibi bir misyon biçse de) kendisinin de kapitalist olmasından alıyor. OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) üzerinden ordu bizatihi kolektif bir sermaye grubu olarak hareket ediyor. Sınai, ticari ve finansal yatırımlarıyla (27 ana şirket ve 17 yan şirket) ülkenin en büyük sermaye grupları arasında yer alan bir kurumun başka türlü hareket etmesini beklemek yersiz olurdu. Aynı şekilde, Gülen Cemaati’nin de sahip olduğu büyük sermaye birikiminden bağımsız hareket ettiğini düşünmek de…
Büyük bir sermaye grubu olduğu gerçeğini kabul ettiğimiz noktada, Gülen Cemaati’ni, sermaye reflekslerinden azade, “sadece birilerinin maşası” olarak tarif etmek temelsiz kalır.
Daha önce Kemalistlerle yaşanan kavganın arkasında da benzer bir sermaye çatışması yatıyordu.
2000’li yılların ortalarında, yani AKP iktidarının ilk döneminin sonlarında kamuoyuna yansıyan “AKP’yi ve Gülen Cemaatini bitirme planları”, “27 Nisan Muhtırası” gibi gelişmeler de aynı çatışmanın ürünüydü. Geleneksel egemen güçler (TÜSİAD-asker ve sivil bürokrasi) ile devlet olanaklarıyla palazlanarak gelişen sermaye ve devletteki temsilcileri arasındaki çatışmanın bir ürünü.
Şeriat-laiklik mücadelesi çekişmesi gibi yansıtılan çatışmada, cemaatin, genelde devlet aygıtı ve özelde de kritik bir önem taşıyan polis ve yargıdaki örgütlenmesi etkin rol oynuyordu. Fakat, İslamcı sermayenin en güçlü parçası Fethullahçıların ulaşmış olduğu düzey geleneksel egemen güçler açısından çatışmanın asıl belirleyeniydi. Ve bu durum “şeriat” eksenli analizlerin ötesinde sınıfsal analizleri zorunlu kılıyordu. Çünkü yaşananlar, egemen sınıfın değişik kesimleri arasında (aynı zamanda dış faktörlerle de belirlenen) bir çıkar ve iktidar mücadelesiydi. Yani ulusalcıların yansıtmaya çalıştığı gibi, büyük sermayenin demokratlığından ötürü değildi yaşananlar!
İslami-muhafazakâr bir görünüm arz eden bu kapitalistler, siyasal-toplumsal güce sahip olunca, olanakları çok iyi kullanarak çok hızlı büyüdüler. Yeni sermaye kesimlerinin hızlı gelişimi ve siyasal etkisinin geleneksel büyük sermaye temsilcisi TÜSİAD’ı tedirgin etmesi doğaldı. Nitekim yeni sermaye grupları MÜSİAD, TUSKON çatısı altında TÜSİAD’cı sermayeye rakip olarak şekilleniyorlardı. Doğal olarak egemen sınıf içi çatışmayı¹ derinleştiriyorlardı.
CEMAATİN SERMAYE BÜYÜKLÜĞÜ NE KADAR?
Sermaye içi çatışmaları körükleyecek büyüklükte bir Cemaat sermayesinden söz edebilmek için ortada yoğunlaşmış ve merkezileşmiş bir sermaye yapısının olması gerekir. Var mıdır, varsa, ne kadardır? Yukarıda “tekelci sermaye grubu” tanımı yaptığımıza göre, bu sorunun cevabının verilmesi gerekir.
Hem soruya yanıt verebilmek, hem de bugünkü çatışmayı anlayabilmek için Türkiye’nin 2000’li yılların başlarına dönelim. “İşadamlı” sıfatlı kişileri bir araya toplayan “Dünya Ticaret Köprüsü” adlı uluslararası organizasyonun düzenlenmesine 2006 yılında başlandı. Düzenlendiğinden beri 145 ve üzeri ülkeden binlerce kişilik katılım sağlandı. Yine bir başka uluslararası organizasyon olan ve ilki 2003 yılında yapılan “Türkçe Olimpiyatları”na da 100’ün üzerinde ülkeden yüzlerce öğrenci katılıyordu.
Bu iki organizasyonun iki ortak yanı var. Birincisi, örgütleyicisinin Gülen Cemaati olması. İkincisi, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonundan sonra bu organizasyonlara izin verilmiyor olması. Bizim için ise bu iki organizasyonu anlamlı kılan şey, Cemaatin 2000’lerin başında ulaştığı güç ve etkinlik düzeyi hakkında çarpıcı bir veri sunuyor olması.
Cemaat sermayesinin AKP etrafındaki sermaye ile çatışması da bu yıllara, AKP ile siyasi kavganın öncesine denk düşüyor. İslami sermaye içindeki öbekleşme ilk çatırdamasını bu yıllarda yaşadı.
Şöyle ki… Geleneksel büyük sermaye ile çekişen yeni palazlanıp güçlenen sermayenin (“Yeşil sermaye” denen sermayenin) ilk öbekleşmesi 1990 yılında kurulan MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) çatısı altında gerçekleşmişti. Gülen Cemaati’ne bağlı sermaye grupları büyüdükçe MÜSİAD ile ayrıştı. Ayrışmanın bir sonucu olarak da, Gülen’e bağlı “işadamları” 2005 yılında TUSKON’u (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) kurdu. Bu gelişme, aslında Cemaat’le AKP arasında ittifakın kurulduğu anda başka bir rekabetin başladığının önemli bir işaretiydi.
Fethullahçı Cemaat’in “işadamı” örgütlenmesi TUSKON, kısa sürede bütün illerde faaliyet gösteren, binlerce üyeye sahip etkin bir kuruluş haline geldi. Cemaatin bürokrasideki etkinliğini arkasına alan TUSKON üyelerinin hızla büyümesi MÜSİAD’ı rahatsız etti ve 2007 sonrasında şikâyetlerini AKP Hükümeti’ne açıktan iletmeye başladı. Söz konusu çatışma, İstanbul Ticaret Odası 2012 seçimlerine açıktan yansıdı. MÜSİAD’ın adayı, AKP’nin kurucu üyelerinden İbrahim Çağlar, TUSKON’un adayı ile yarıştı. Sandığın galibi MÜSİAD olsa da, sahanın galibi Cemaatti. Seçimden bir yıl sonraki verilere (2013) bakıldığında, TUSKON’un ihracat alanında MÜSİAD’ın 2,5 katı kadar önde olması gerçek galibin kim olduğunun göstergesiydi.
TUSKON’un sermaye büyüklüğü ve ihracatı açısından önde olması, sadece Gülencilerin bürokraside etkin olmasıyla açıklanamaz. Elbette bürokratik güç, kalkınma ve yatırım ajansları aracılığıyla yapılan kaynak dağıtımında cemaate yakın sermayedarların kayırılmasına (hem de MÜSİAD’ı rahatsız edecek biçimde kayırılmasına) zemin hazırlayan bir olanak. Ancak Cemaat’in sermaye gelişkinliğini sadece bu durumla açıklamak mümkün değil. Cemaat’in uluslararası bağlantıları ve 100’ü aşkın ülkeye yayılmış ağları sadece birer misyonerlik faaliyeti değil. Aynı zamanda büyük bir ticari ve ekonomik faaliyet. Çin’den Rusya’ya, Romanya’dan Kazakistan’a, Hollanda’dan Kırgızistan’a, içinde “Türk İşadamları” tanımı bulunan (örnek: Çin Türk İşadamları Derneği) dernekler üzerinden sürdürülen büyük bir ekonomik faaliyet. Yukarıda bahsettiğimiz Dünya Ticaret Köprüsü üzerinden kurulan ticari bağlantıların toplam hacmi milyar dolarlarla ifade ediliyor.
Söz konusu ağların gelişkinliğini ve bazı yerlerdeki etkisini anlamak için Kırgızistan ve Türkiye arasında yaşanan tartışmaya bakmak bile yeterli. Ankara’nın “FETÖ Kırgızistan’da da darbe yapabilir” “uyarısı” karşısında Bişkek’ten sert cevap gelmişti: “Ülkeler birbirlerine hiçbir şart olmaksızın yardım etmeli. Bizim her şeye evet diyeceğimiz zannedilmemeli. Yoksa, bize öyle yardım lazım değil. O yardımı geri alabilirsiniz.”²
Türkiye’nin “Abi-Kardeş” muhabbetine gölge düşüren “küstahlık” olarak yorumlandığı bu çıkışın bir yanı bağımsızlık hatırlatması idiyse, diğer yanı da cemaatin Kırgızistan’daki ekonomik etkinliğinin büyüklüğüydü. Çünkü, “Kırgız Türk İşadamları Derneği” aracılığıyla ülke ekonomisinde önemli bir yer tutan cemaat sermayesi kovulsa Kırgızistan’ın ağır bir darbe alacağı açık.³
Etkisi ve yaygınlığı açık olan Cemaat sermayesinin yoğunluğu (büyüklüğü) nedir? Soruya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla hazırlanan MİT’in raporu üzerinden cevap verilebilir. MİT, Cemaat’in sermayesinin 150 milyar dolar olduğunu ve 65’i büyük olmak üzere 700 şirket tarafından desteklendiğini belirtiyor.⁴ Cemaatin emrindeki milyarlarca dolarlık şirketler, yüzlerce vakıf, dünya üzerindeki iki bin okul, radyo, televizyon, dergi, internet sitelerinden oluşan onlarca medya kuruluşu, finans ve patron kulüpleri düşünüldüğünde, MİT’in rakamlarının hiç abartılı olmadığı söylenebilir. Ve söz konusu rakamın Türkiye ekonomisinin yaklaşık 5’te biri büyüklüğünde olduğu göz önüne alınırsa karşımızdaki sermaye büyüklüğü daha net anlaşılabilir.⁵
VİTRİNDE SİYASET TEMELDE EKONOMİ
Cemaat ve sermayesi, hem AKP hem de çeperindeki “İslami” olarak adlandırılan diğer sermaye gruplarıyla hem hısım hem de büyüdükçe hasım oldular. Hısımdılar; TÜSİAD dışındaki kesimlerin etkin olduğu Türkiye İhracatçılar Meclisi’nde ortak hareket ediyorlardı örneğin. Söz konusu ortaklık o kadar etkili oldu ki, TÜSİAD hükümetten, Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin tasfiye edilmesini talep etti. Hükümet ise talebi dikkate almaktansa, 2010 yılında ayrım gözetmeksizin İslami sermayeyi adeta resmileştirdi. Yaklaşık 30 yıldır Türk-Amerikan ticari ilişkilerini yürüten DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi) çatısı altında “yeşil sermaye”nin temsilcisi olarak kabul edilen MÜSİAD ve Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen TUSKON temsilcilerinin de yer aldığı yeni bir konsey oluşturdu.
Hısımlığa ilişkin veriler bugünlerde bir bir açığa çıkıyor. AKP’li belediyelerin olanaklarının parsel parsel cemaate aktarılmasına dair belgelerin saçılması gibi. Bergamalıların büyük direnişine sahne olan altın madenciliğinden yabancı şirketlerin kovulmasının ardından, bugün Cemaat operasyonu kapsamında kayyım atanan Koza İpek’in önünün AKP Hükümeti tarafından ardına kadar açıldığını kanıtlayan belgeler gibi.
İşte bu hısımlıklar sürerken yaşandı hasımlıklar; 7 Şubat MİT krizi, Mavi Marmara krizi, dershaneler krizi, 17-25 Aralık krizi vs. İşte bu çelişki (hısım-hasım), şu gerçeği hatırlamamıza vesile oldu: “Egemen sınıflar arasındaki her iktidar mücadelesi sonuçta bir egemen sınıf mücadelesidir ve altında eninde sonunda sermaye birikimi, yani ekonomik temel yatar.” AKP-Cemaat kavgasının da son tahlilde temelinde sermaye birikimiyle ilgili iktidar ve bölüşüm kavgaları var.
Tarihsel kökleri siyasi-dinsel bir olgu olarak İslamcı akım olsa da, karşımızda, İslamcı akımdan doğmuş tekelci bir “İslamcı” sermaye var. Ve o sermaye de büyüdükçe, sermayenin gereklilikleri ne gerektiriyorsa onu yaptı. Sınıf içi rekabete girişti ve kavgaya tutuştu.
Şimdi de, sınıf içi rekabeti kızıştıran, Cemaat’i hem AKP hem de etrafındaki sermaye ile kavgaya tutuşturan sürecin köşe taşlarına bakalım.
2002 yılında AKP-Cemaat ortaklığı iktidar oldu. 2007 yılına kadar, dış dünyadan gelen bol para akışından “testi” iyi dolduruldu. Özelleştirmeler yolunda gitti. Yabancı yatırımcılar geldi. Ekonomide ortalama yüzde 6-7’yi bulan büyüme oranları yaşandı, ekonomik pasta büyüdü. Bu, iki şeye yol açtı. Bir: Pasta büyük olduğu için paylaşması kolay oldu, sınıf içi çatışmalar çok sertleşmedi. İki: Bu ekonomik performansa yaslanan AKP, dışarının da (ABD ve AB) desteğiyle, “yol” temizliği adına Ergenekon, Balyoz, Kürt siyasetine karşı KCK gibi operasyonları başlattı. Ana rol, yargıda ve emniyette kadrolaşmış Cemaat’indi. AKP arkasında duruyordu. Söz konusu süreç yol arkadaşlığı sağlarken, Cemaat’i devlet içinde güçlendirdi.
2008 dünya krizinin etkisiyle pasta küçülüp ekonominin büyüme performansı yüzde 3’lere düşünce, kavga sertleşti. Yılda ortalama 40 milyar dolarlık dış kaynak (ağırlıkla dış borç) girişinin döviz kazandıran değil, döviz harcayan sektörlerde, başta da inşaatta kullanılması yönündeki iktidar tercihi, her yıl çemberin daralmasıyla sonuçlandı. Buna bir de, kendisi de sermaye birikim ve iktidar meselesine bağlı olan, dış politikadaki (İsrail ve Suriye politikası) ayrışma eklenince, çatışmanın okları iyice sivrileşti.
Körfez ülkelerinin (küresel güçlerin bilgisi ve onayı ile) Türkiye’ye aktardıkları milyarlarca dolar da ayrı bir kavga havuzuydu. Suriye’de savaşı finanse eden Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerin muhalif gruplara aktardıkları milyar dolarlar Türkiye bankalarına aktarılıyordu. El Kaide’ye finansman sağlayan El Yasin Kadı gibilerin paraları Halk Bank’a yönlendiriliyordu.
Bu akıştan Cemaat’e koklatmamak ve bir süre sonra küresel güçlerin ekonomik desteğini çekmeye başlaması, AKP-Cemaat çatışmasının ateşine odun taşıdı.
Şüphesiz AKP-Cemaat savaşının en önemli sebeplerinden biri de, ekonomik merkezlerin kontrol edilmesi ve rantın kime yakın şirketlere aktarılacağı meselesiydi. Pasta küçüldükçe bu mesele çok daha elzem bir hal aldı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve AKP’ye yakın bazı şirketler giderek belli alanları parsellediler. Örneğin Cengiz Holding, enerji, madencilik ve inşaatta adeta ihya edildi. Limak ve Kolin ortaklığı son dönemin enerji ve inşaat ihalelerinin gözdesi haline getirildi. Kalyon İnşaat İstanbul’un ihalelerinin bir numarası oldu. Şirketin şimdiye kadar devletten aldığı ihalelerin 130 milyar lirayı aşan değerde olduğu tahmin ediliyor. Tivnikli, TOKİ ile ortak çalışan Ağaoğlu Şirketler Grubu gibi isimlerle iktidardan nemalanan şirketler listesi uzatılabilir.
Uzayan liste Cemaat’in işine gelmiyordu. Nitekim söz konusu nemalanmanın çok ciddi oranda rüşvet ve yolsuzluklar üzerinden döndüğünü bilen Cemaat’in (yargıdaki ve polisteki gücüne dayanarak) 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonu silahını çekmesi bundandı. AKP’ye yakınlığıyla bilinen 40’a yakın “işadamı”nın ve onların sahip olduğu şirketlerin “rüşvet ve yolsuzluk” operasyonuna dâhil edilmesi sürpriz değildi.
Cemaat’in, Türkiye’nin önemli gelir kaynaklarının ve özellikle milyar dolarlarla ifade edilen ihalelerin AKP’ye yakın işadamlarına verilmesinin engellenmesine yönelmesi son derece anlaşılırdı. Çünkü rekabet dar bir alanda yaşanıyordu. İslamcı sermaye grupları (MÜSİAD ve TUSKON üyeleri) millî gelirin ancak yüzde 10’unu üretebiliyorlar, ihracatın da ancak yüzde 13’ünü gerçekleştirebiliyorlar. Bu rakamlar başat sermaye grubu TÜSİAD’ın çok gerisinde.⁶
Söz konusu geri kalmışlığı AKP vasıtasıyla edindikleri siyasi ve bürokratik avantajla bertaraf ediyorlar. Yani İslami-muhafazakâr bir görünüm arz eden bu kapitalistlerin sahip oldukları sermaye gücünden çok daha hızlı büyümeleri, ekonomik ataklıktan değil, siyasete bağımlılıktan/siyaseten beslenmekten kaynaklanıyor. Bu da, ister istemez AKP’nin etrafındaki sermayenin rekabetini dar alana sıkıştırıyor. Dolayısıyla aralarındaki dağılımın paylarını azıcık artırmanın dahi kavgası büyük oluyor.
17-25 Aralık sonrası AKP’nin karşı hamleleri art arda geldi. Cemaat’in önemli kuruluşlarından Bank Asya başta olmak üzere önemli şirketlere kayyumlar atandı. Cemaat sermayesinin yurt dışındaki etkinliğini kırmak üzere DEİK bir gecede Ekonomi Bakanlığı’na bağlandı.⁷ İçinde yer alan sermayedarların yapacakları her türlü faaliyeti Ekonomi Bakanlığı’na bildirmeleri zorunluluğu getirildi. Amaç, Masonik bir dayanışma içinde dünyanın en ücra köşelerinde, Afrika gibi uzak diyarlarında bile iş bağlayan Cemaat’i etkisiz kılmaktı. Ne de olsa, bir zamanlar Hükümet’in işine gelen ve çok övündüğü bu dış bağlantılar ile Erdoğan’ın yurt dışı seyahatlerinde uçağın en ayrıcalıklı sermayedarları artık lanetliydi. Öte yandan yurt dışındaki Cemaat okullarını kapattırıp, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde kurulacak Maarif Vakfı ile Hükümet’in kendi okullarını yaptırma planı devreye sokuldu. Haliyle Cemaat’in boğazı sıkıldıkça öfkesi arttı. İş birçok mesele ile birleşip, Cemaat’in bir darbe girişiminin öznesi olmasına kadar vardı.
Sonuç olarak şu denebilir: İslamcı iki grup arasındaki yolsuzluk, nüfuz ticareti vb. dünyevi meseleler üzerinden yürüyen kavganın altında sağlam bir ekonomik altyapı bulunuyor.
ŞİMDİ SIRA SERMAYE AKTARIMINDA
AKP’nin “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirdiği darbe girişimi sonrası Cemaat’le ilişkili şirketlere ve kurumlara ya kayyum atandı ya da kurumlar kapatıldı. Bundan sonraki adım “Cemaat” sermayesinin AKP’nin etrafındaki sermaye gruplarına aktarılması olacak. Tarihsel süreç ve biçimi çok farklı olmakla birlikte, nasıl ki 1942 tarihli Varlık Vergisi uygulamasıyla Gayrimüslimlerin birikimlerine sistemli bir şekilde el konulup Müslüman Türk kapitalistlere aktarılması sağlandıysa… Hitler Almanya’sında, Yahudilerin sermayesine el konulup birilerine teslim edildiyse öylesi bir aktarım yaşanacak şimdi.
Enerji ve inşaat gibi kırılgan sektörlerde yatırım yapan, fakat kredi ihtiyacı duyan mevcut iktidara yakın şirketlerin finansal yapısını güçlendirmek için de sermayenin egemen blok içinde el değiştirmesi gerekiyordu. AKP etrafındaki sermaye için de 15 Temmuz bir “lütuf” oldu denebilir. Ne de olsa, yeni sömürü alanları inşa edemedikleri, pazarlarının daraldığı bir ortamda mevcut pastadan büyük bir pay alacaklar.
Mesela şu an kayyum atanmış olan büyük ve kârlı işletme Koza Altın Madencilik için el ovuşturan AKP’li şirket çok. Çünkü altın üretimi şirketler için, hem yaptıkları yatırımlarının kredi aracı işlevi görmesi açısından, hem de uluslararası sisteme entegre olmak bakımından çok önemli bir meta üretimidir. Altını çıkartan ve buna sahip olan firmaların uluslararası sistemde daha güçlü olacağı kesindir. Enerjide etkinliği olan AKP merkezine yakın blokların son zamanlarda hızlıca altın sektöründe varlık göstermek istemesi bundandır. Örnek; Artvin Cerattepe’de Cengiz, Erzincan’da Çalık Holding.
Koza-İpek’e kayyum atanınca hisseleri yüzde 70 değer yitirmişti. 1 Eylül’de TMSF’ye (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) devredildikten sonra Koza-İpek grubuna ait şirketlerin hisseleri en fazla yükselenler listesinde.⁸ Piyasa kokuyu iyi alır. Ayrıca ne de olsa, TMSF’deki varlıkların “fiyatı düşür, yandaşa sat, yargı kararını uygulama” yöntemleriyle elden çıkarıldığı herkesin malumu.⁹ Ya da kayyum atanan Boydak Holding kuruluşu olan İstikbal reklamlarının ekranlarda boy göstermesi bu şirketin güçlü tutulmaya çalışıldığının bir göstergesi.
Cemaat’le ilişkili olduğu gerekçesi ile kapatılan okullara ilişkin yeni “yandaş” talipler çıkıyor.
Cemaat bağlantıları nedeniyle kayyum atanan şirketlerin tamamının TMSF’ye devredilmesi yandaşa aktarmanın zemininin hazırlandığının habercisi. Çünkü TMSF, Özelleştirme İdaresi gibi şirketleri sadece satmaya yetkili değil. İsterse şirketlerin faaliyetini sürdürmesini sağlıyor, isterse varlıkları ile şirketi ayrı ayrı satabiliyor. Ya da şirketi direkt feshedip tasfiye sürecine götürebiliyor. Hangisi işe gelirse!
SONUÇ NİYETİNE!
Egemen sınıf içi mücadelenin bir sonucu olarak karşımıza çıkan darbenin sınıfa etkisinin olmayacağını düşünmek saflık olur. Hem AKP’nin dikta hamlelerine hem de sermayenin zoraki el değiştirme süreçlerine bakıp, (sürecin önüne barikat kurulamaması halinde) işçi sınıfına ağır bedeller ödetileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Jürgen Kuczynski tarafından yazılan Nazi Yönetimi Altında İşçi Sınıfı ve Çalışma Koşulları adlı kitabın anlattığı 1930’ların Almanya’sına bakıp günümüz Türkiye’sinde olacakları tahmin edebiliriz. Kitapta Nazi döneminin başlıca özellikleri şöyle özetleniyor: Artan çalışma süreleri ve iş yoğunluğuna karşılık reel ücretler düşük, hastalık izinleri oldukça sınırlı. İnsanlık dışı çalışma koşulları, fabrika içi zor kullanılarak sağlanan denetim, hak gaspları. Artan iş kazaları yanında daha fazla çocuk emeği kullanılması. Ayrıca sendikal faaliyetleri tümüyle yasaklamadan önce temsilci seçimlerine müdahale edilmesi. İşçi ücretlerinden birtakım adlarla sürekli kesintiler yapılması. İşsizlik fonunda biriken paraların savaş sanayiini güçlendirmeye aktarılması.
Türkiye’de Varlık Vergisi uygulamasıyla Gayrimüslimlerin mallarına el konulduğu yıllar da Hitler Almanya’sından farksız. O yıllar, aynı zamanda işçi eylemleri üzerindeki baskıların daha da yoğunlaştığı, çalışma sürelerinin 14 saate kadar çıkarıldığı yıllardır.
Tarihsel deneyimler ışığında vurgulayalım: Üstteki kavga tamamlandıkça aşağıya atılan tekme sertleşiyor!
Dipnotlar
1. Burjuva sınıfın bileşenleri arasındaki ayrımları çok keskin hatlı, katı ve kalıcı ayrımlar olarak görmek doğru değil. Aksine, bu ayrımlar belli ölçülerde bulanıktır, çıkar ortaklıkları, geçişler ve bir değişim her zaman vardır. TÜSİAD’ın ana çizgileriyle has bir sermaye “partisi” karakteri taşıması dolayısıyla AKP’nin politikalarından yana olmasına rağmen bazen AKP ile karşı karşıya gelmesi bundandır.
2. http://www.milliyet.com.tr/feto-nun-sebat-karti-o-ulkede-dunya-2310392/
3. Gülen Cemaati eğitim alanında Kırgızistan’da “Sebat Uluslararası Eğitim Kurumları” adı altında faaliyet gösteriyor. Sebat Okulları bünyesinde 9 ilk ve ortaokul, 16 lise, Silk Road ve Cambridge adı altında iki uluslararası okul ile Uluslararası Atatürk Alatoo Üniversitesi bulunuyor. Büyük alışveriş merkezleri ve otellerin tamamı cemaat sermayesi tarafından işletiliyor.
4. http://odatv.com/iste-mitin-the-cemaat-raporu–1008121200.html
5. Cemaat sermayesi ağı içinde iki önemli nokta daha var. Biri, bağışlar. Gülen grubu, dünya çapında faaliyet gösteren Kimse Yok Mu Derneği’nden, Cemaat tabanının topladığı kurban bağışlarına kadar geniş bir yelpazeden besleniyor. Diğeri ise, enerji. SOCAR-Türkiye ve Petkim’in önemli yöneticileri Cemaatçi oldukları gerekçesi gözaltına alındı. Azeri devlet fonu SOCAR-Türkiye, Petkim’de çoğunluk hisseyi elinde bulunduruyor. Grubun 5 milyar dolarlık Socar & Star Rafineri projesi devam ediyor. Türkiye’nin önemli boru hattı projelerinin bulunduğu bir alanda Cemaat’in kilit noktaları parsellemiş olması dikkate değer.
6. “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu”, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu” verileri, “www.iso.org.tr”.
7. Hükümetin yurt dışı temaslarında DEİK’in rolünün son yıllarda iyice azaltılıp ibre daha çok Cemaat’e yakınlığı ile bilinen TUSKON’a kırılmıştı. Ancak Cemaat ile aranın açılmasıyla dış ilişkilerde “mecburen” DEİK tekrar önem kazandı. Kontrolü Hükümetin elinde olan bir DEİK’in yurt dışı örgütlenmesi nedeniyle önümüzdeki dönemde daha aktif olarak ön plana çıkarılması hedefleniyor.
8. http://www.sabah.com.tr/ekonomi/2016/09/19/fetoden-tmsfye-gecti-hisseleri-ucusa-gecti
9. Boğazköy’deki 55 bin metrekarelik Erol Aksoy arsasının, el konulmuş birçok gazete ve televizyonun, BMC Otomotiv Fabrikasının, TMSF’nin elindeki daha nicesinin veriliş biçimi ve yeni sahipleri konu hakkında yüksek bir bilinç oluşturdu.
Darbe girişimi ‘tek parti tek adam rejimi’ için dayanak yapılıyor
İhsan Çaralan
15 Temmuz darbe girişiminin ve “darbe tehdidi sürüyor” bahanesiyle ilan edilen OHAL’in üstünden iki aydan biraz fazla bir zaman geçti. Bu geçen sürede AKP ve lideri (artık fiili veya doğal gibi önekler yapmak yersiz) Erdoğan’ın, başarısız darbe girişimini kendisi için “başarılı bir darbeye dönüştürmek” için devletin ve iktidar olmanın bütün imkânlarını kullandığına tanık olduk.
Erdoğan-AKP yönetimi bu dönemi bir yanda ideolojik platformunu yenileyip popülerleştirmek, aynı zamanda devletin başlıca kurumlarında “kadrolaşmayı” gerçekleştirerek, “tek parti, tek adam rejimi” doğrultusundaki adımlarını hızlandırmak için kullandı. Dahası önümüzdeki dönemde bu doğrultudaki girişimlerin daha da ilerletilerek sürdürüleceği anlaşılmaktadır.
15 Temmuz darbe girişiminin hemen sonrasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AKP’nin 15. yıl etkinliğinde “tele-konferans”la verdiği mesajda, darbe girişiminin hemen sonrasından başlayarak, 15 Temmuz’un bir “milat” olduğu, “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” biçimindeki mesajlarını yinelemiş; “Bu millet varsa, biz varız. Bu ülke varsa, biz varız. Bu devlet varsa biz varız. Bu bayrak varsa biz varız. Bu ezanlar varsa biz varız. 15 Temmuz’da hepsine birden saldırdılar. Meclis’e, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne, polisimize, askerimize, insanlara saldırdılar. Tüm bunlara şahit olduktan sonra artık 15 Temmuz öncesi gibi davranamayız. En başta ben davranamam. İktidar partisi olarak AK Parti böyle davranamaz” demişti.
Başbakan Binali Yıldırım da OHAL’in ilanından başlayarak, “OHAL’i vatandaşa karşı değil, devlete karşı, kendimize karşı ilan ettik. OHAL’in hiçbir uygulaması halkı rahatsız etmeyecek. Özgürlükler asla kısıtlanmayacak…” diye söz üstüne sözler vermişti. Dahası, “demokrasi nöbeti” adı altındaki mitingler ise, bu mitinglere katılanların önemli kısmının “yandan” yönlendirilen “Allahuekberli”, “yukarıdan” yönlendirilen “idam isteriz”li haykırışlarına ve özgürlükleri umursamazlıklarına karşın, sürekli “halk iradesi”ne, demokrasinin yüceliğine ve “demokrasi şehitliği”ne vurgu yapılarak sürdürülmüştü.
“Yenikapı ruhu” üstünden yapılan propaganda ile de partiler arasındaki laf düellosundan bıkmış kesimlere, bundan böyle partiler arasında “istişare ve işbirliğine” dayanan bir siyasi düzenin olması için çalışılacağı, hatta AKP’nin “başkanlık sistemi” dayatmasından vazgeçip tüm partilerin üstünde anlaşacağı bir “yeni anayasa” için uğraşacağına kadar açık ya da üstü örtülü vaatler yapılmıştı.
DARBE GİRİŞİMİNİ KENDİLERİ İÇİN DARBEYE DÖNÜŞTÜRDÜLER
Bu ortamda, yandaş basının ve Erdoğan severlerin, “Erdoğan ne diyorsa gerçek odur. Başka doğru da yoktur” haykırışlarını bir yana bırakırsak, basın ve siyaset dünyası da adeta ikiye bölünmüştü.
Bunlardan birinci taraf; Erdoğan-AKP yönetiminin, “Cumhurbaşkanının da dediği gibi”, herkesin artık eskisi gibi gidilemeyeceğini gördüğünü; bu yüzden de darbe girişiminin yarattığı sorunları ve elbette Türkiye’nin diğer büyük sorunlarını demokrasinin niteliğini yükselterek, özgürlüklerin alanını genişleterek aşacağı bir yola gireceğini, en azından böyle bir yola girmesinin kuvvetli ve ciddi bir olasılık olduğunu savunuyordu. Ki, bu görüşte olanlar “Yenikapı ruhu” diye de propaganda edilen ve Yenikapı mitinginde buluşan (buluşturulan) odaklar arasındaki “uzlaşmayı” ve “darbeye karşı oluşan ortak tepki”yi bu tezlerine kanıt olarak gösteriyorlardı.
Gerçi darbenin bastırıldığının artık netleşmesinden itibaren darbeye karşı Meclisteki diğer üç partiyle birlikte “darbe karşıtı” bildiriye imza atan HDP’nin “Yenikapı ruhu” ve geleceğin “demokratik Türkiye’si” için “uzlaşılacak” siyasi güçler arasından dışlanmış olması gibi bir “pürüz” olsa da, Erdoğan-AKP yönetiminin ülke sorunlarını demokrasiyi geliştirerek, özgürlüklerin sınırlarını genişleterek çözme umudunu taşıyanlar için bu da “zamanla aşılacak” bir sorundu!
Bu gelişmelere yaklaşım bakımından oluşan ikinci taraf ise, Erdoğan-AKP yönetiminin demokrasi ve özgürlüklere ilişkin söyleminin sadece söylemde kaldığını ve onun siyasi-kültürel geleneği ile demokrasi ve özgürlük fikrinin çatıştığını bildiğinden, dahası çeşitli halk kesimleri ve demokrasi ve özgürlük talepleriyle AKP’nin “demokrasi talebinin” farklı olduğunu yaşayarak gördüğünden AKP ve demokrasi adlarını yan yana getirmekten çekinmiş, en azından ihtiyatlı olmuştur. Bu yüzden de “darbe sonrası” ortamında demokrasi ve özgürlükler üstüne verilen vaatleri inandırıcı bulmamışlar, AKP-Erdoğan yönetiminin bastırılan darbe girişimini kendisi için bir darbeye dönüştüreceğini savunmuşlardır. Nitekim Erdoğan-AKP yönetimi, dün “demokrasi”, “özgürlük” derken nasıl hep “kendisi için Müslüman” olmuş ama karşıtlarının talepleri söz konusu olduğunda hak-hukuk, demokrasi gibi değerleri umursamamışsa, darbe girişiminin üstünden geçen iki ay içinde bir kez daha görüldü ki, AKP sadece kendi amaçlarına yürümek için özgürlük istemekte, asıl özgürlüğe ihtiyacı olan halk kesimlerinin taleplerini ise “terörle bağlantılı” olduğu iddiasıyla şiddetle ve çeşitli yöntemlerle baskı altına almaya, bastırmaya yönelmiştir.
“Yenikapı ruhu” çevresinde oluşturulan girişimlerin ve propagandanın da sadece AKP’nin hiçbir partiyle kıyaslanamayacak “pragmatizmi”nin bir yansıması olduğunu, bu “ruhun”, iktidarın kendisi dışındaki siyasi odakları siyaset dışına düşürerek yedekleme amacına hizmet etmek için kullanıldığını geçen iki ay içinde görmemek için ısrar edenler dışında herkes görmüştür.
Kısacası darbe girişimi sonrasından bu yazının yazıldığı güne kadar geçen iki aylık dönem, bu ikinci tezin savunucularının haklı olduğunu göstermeye yetti. Çünkü bir yandan “FETÖ”cülüğe karşı mücadele adı altında gerçek “FETÖ”cülerin arkasına sığınacağı “mağduriyetler” oluşturulurken öte yandan da “FETÖ” ve “FETÖ”cülükle hiçbir ilgisi olmayan on binlerce kişi; yasa, hak-hukuk, insan hakları bile tanınmayacak biçimde açığa alınmış, meslekten ihraç edilmiş, gözaltına alınmış, yakınları da gözaltına alınmış, işten atılmış, kazanılmış hakları gasp edilmiş, eşlerinin pasaportlarının iptaline kadar varan, ancak açık diktatörlüklerde görülen uygulamaların devreye sokulmasıyla bir “cadı avı” ortamı oluşturulmuştur. Bu ortamı deşifre edebilecek medya organları ise AKP iktidarının en azından son 5-6 yılı içinde kuşatılmış, büyük sermaye basını çok yönlü olarak baskı altına alınarak “havuz medyası”nın eklentisi haline getirilmiştir. Bu tehditlere boyun eğmeyen medya organları ise OHAL Yasası’nın imkânları da kullanılarak kapatılmakta, kapatılmakla tehdit edilmekte, muhabirleri, editörleri, yazarları her vesileyle gözaltına alınmakta, tutuklanmaktadır. Oto sansür ancak sıkıyönetim dönemlerindekiyle ölçülecek biçimde basının üstüne bir kâbus gibi çökmüştür.
Kısacası açıkça görülen odur ki Erdoğan-AKP yönetimi, 15 Temmuz darbe girişimini kendi amaçlarına, “tek parti, tek adam rejimi”ne varmak için bir olanağa dönüştürmeyi esas almıştır. Dahası Erdoğan-AKP yönetimi 15 Temmuz darbe girişiminin bu amaca varmak için yürünecek yolu çok kısalttığını düşünmekte ve halk yığınlarının neyin ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden mümkün olan en hızlı biçimde bu yolu kat etmeyi istemektedir. Bu amaçla darbe girişiminin yarattığı kaos ortamından faydalanan Erdoğan-Hükümeti; KHK’lar yoluyla TSK, Milli Eğitim, yargı, emniyet, yerel yönetimler gibi başlıca kurumlarda AKP’nin “tek parti rejimi”nin dayanağı olacak biçimde kadrolaşma anlamına da gelecek “yeniden yapılandırma” için harekete geçmiştir.
AKP’NİN YENİ İDEOLOJİSİ ERDOĞANİZM!
AKP kuşkusuz ki “ideolojik” yönü en belirgin olan sermaye partilerinden birisi, hatta birincisidir.
Sermaye partileri dünyaya kapitalizmin penceresinden bakmaktadır. Ama AKP, kapitalizmin sosyalizmin baskısı altında olduğu dönemde terbiye edilmiş sermaye partilerinden farklı olarak (sosyal demokrat, sosyalist, geleneksel muhafazakâr partiler) dünyaya neoliberal kapitalizmin penceresinden bakmaktadır. Kuşkusuz bugün bütün sermaye partileri, kendilerine sosyal demokrat ve sosyalist diyen partiler bile bugün neoliberalizmden etkilenmektedir, ama “Bugün ülkemizdeki sermaye partileri içinde AKP en rafine neoliberal partidir” dersek yanlış bir şey söylememiş oluruz.
Ancak AKP’nin ideolojik platformunu diğer partilerden ayıran ve en öne çıkan özellik, bu partinin ideolojik tutumunun İslami dünya görüşüyle sıkı bağlantısıdır. Ve son yıllarda bölgedeki İslami yükselişe paralel olarak AKP’nin İslami dünya görüşüyle bağları sıkılaşmış; Hamas, Mısır, Tunus, Suriye… gibi ülkelerin Müslüman Kardeşleriyle “resmî” bağlar kurularak, uluslararası planda cihadist güçlerle de ilişkilere girerek, çeşitli platformlarda İslam’ın kurtarıcısı rolüne soyunan bir vücut dili ve söylem kullanılmış (yerine göre Batı ve İsrail düşmanlığı, İran’la, Mısır’la rekabet), AKP’nin ideolojik platformunun İslamcı bileşeni zaman içinde güçlendirilmiştir. Bu uluslararası ilişkilerin yanı sıra AKP ülke içinde de en radikal İslamcılarla işbirliği, cemaat ve tarikatların toplumsal etkisinin artırılması; devlet olanaklarının dinî amaçlar için seferber edilmesi; toplumsal yaşamın her alanına dinî referansların etkisinin derinleştirilmesi için girişimler yapılması; Diyanetin bakanlıklar üstü bir organizasyon ve “fetva merkezi” olarak güçlendirilmesi; Milli Eğitimin İmam Hatip kökenli yöneticilerin yönetim ve denetimine verilmesi… gibi girişimlerle toplumda dinî etkiyi artıracak girişimleri sürdürürken ideolojik platformunun dayanaklarını genişletip zenginleştirmiştir. Son yıllarda ise “toplumun İslami esaslara göre (elbette neoliberal kapitalizmin ihtiyaçlarıyla da uzlaşarak) yeniden inşası”na karşılık gelen “muhafazakâr toplum inşası” ve “dindar nesil yetiştirilmesi” planları aynı zamanda AKP’nin ideolojik platformunun yenilenmesinin, bir tür güncellenmesinin vesilesi olarak değerlendirilmiştir.
Kısaca ve biraz kabalaştırma pahasına şunu söyleyebiliriz: AKP dünyaya, biri neoliberal kapitalizme öteki İslamcılığa ait iki pencereden bakmaktadır. Ve bu iki pencere büyük ölçüde aynı alana baksa da aralarında farklılıklar da vardır. Bu yüzden AKP, örneğin IŞİD, El Kaide gibi odaklardan farklı olarak eklektik bir dünya görüşüne (ideolojik tutuma) sahiptir. Dahası aşırı pragmatist bir geleneğe sahip AKP böyle çelişkileri önemsemeyecek bir parti olarak tanınmıştır. Ama 21. yüzyıl İslamcılığında bu kadar kusur kadı kızında da vardır!
Son yıllarda, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının gündeme gelmesinden beri, AKP’nin ideologları ve propagandacıları, bir “tek adam kültü” oluşturmaya yönelmiş, buna bağlı olarak “başkanlık sistemi”ni de yasalaştıracak bir “Yeni Anayasa yapma”yı gündeme getirerek, “başkanın” ve partisinin “ebediyen” iktidar olacağı bir yönetim biçimi için harekete geçmişlerdir.
Kısacası AKP başka “millî ve yerli” partilerin de parlamentoya girdiği, ama çoğunluğun sürekli olarak “tek partide” (başkanın partisinde) ama asıl iplerin de “tek adam, başkan”da olduğu bir siyasi sistem için seçim sonuçlarını tanımama (7 Haziran seçimi) ve bölgede savaşın yeniden başlatılmasına kadar her yola başvuran bir siyasi hatta girmiştir.
Böylece 14 yıllık iktidarından sonra, hiç seçim kaybetmeyeceğini ve iktidardan düşmeyeceğini zanneden AKP ve onun yönetici erki, mevcut şartlarda bir seçimle iktidardan gidebileceğini görerek (7 Haziran bunu gösterdi), en azından Erdoğan’ın ömür boyu iktidarda kalacağı bir “tek adam, tek parti rejimi” için kolları sıvamış, bunun için yasal veya yasadışı her imkânı kullanan bir siyasi hatta oturmuştu.
Onun için Özgürlük Dünyası’nın literatüründe bu amaç, “tek parti, tek adam rejimi”, “tek parti, tek adam diktatörlüğü” olarak adlandırılmaktadır.
Bütün bu gelişmelerin üstüne gelen 15 Temmuz darbe girişimi, Erdoğan-AKP yönetimi tarafından, amaca giden yolu kısaltan “Allah’ın bir lütfu” olarak görüldü. Ve darbe girişiminin yarattığı kaostan yararlanarak Erdoğan-AKP yönetimi, siyasi hedeflerine doğru yürürken, ideolojik platformunu ilerletmek için de adımlar atmaya başladı.
Burada; bilinen neoliberal ve İslamcı platformu yenilemede en önemli ve öne çıkarılan motif “Erdoğan’ın tek adamlığı”nın kutsanması, Tayyip Erdoğan’ın kişiliği ile ilgili nitelemelerdir. Çünkü daha önceki diktatörlük deneyleri de göstermektedir ki, hareketin başında “efsanevi”, olağanüstü hatta doğaüstü niteliklere (ne kadar abartılırsa o kadar iyi) sahip bir lider olmadan “kişisel diktatoryal” rejimlerin ayakta kalması olanaklı değildir. Bu yüzden öncelikle onun, “Allah’ın planının bir uygulayıcısı olduğu”, “göklerin kararı” tarafından “seçilmiş bir kişi” olduğu (dinen “seçilmiş kişi”lik olmasa da “göklerin kararı” demekte bir sakınca görmüyorlar) efsanesini parti tabanında yayarken, öte yandan da ona yeni ve dünyevi sıfatlar bulunması için de harekete geçilmiştir.
“Göklerin kararı” ve “Allah’ın insanlığın gidişatına yön veren planı” ile AKP’nin ve Erdoğan’ın kaderinin bağlantısına dair vurgular eskiden beri de başvurulan bir AKP propagandasıdır. Yine örneğin Erdoğan’ın, Binali Yıldırım’ın seçildiği AKP’nin 1. Olağanüstü Kongresi’ne gönderdiği mesajın okunmasını AKP’nin en önde gelenlerinin (Divan Başkanı Bozdağ’ın) girişimiyle ayakta dinlenmesi gibi ritüellerle de Erdoğan’ın “tek adam”lığı konusunda 15 Temmuz öncesinde adımlar atılmıştı.
15 Temmuz sonrasında ise bu eski girişimlerin üstüne, Anayasadaki sembolik anlamlı Cumhurbaşkanının “başkomutan olduğu”na dair madde öne çıkarılarak, hiçbir savaş kazanmamış bir sivil kişi olsa da Erdoğan’a çeşitli vesilelerle başkomutan olarak seslenilmiş ve bu başkomutanlık meselesi kamuoyunda tartışmaya açılmıştır; ne var ki burada amaç orduyu yöneten kişi imasında bulunmaktan çok, “başkanlık sistemi”yle ilgili tartışmalarda anayasal dayanak sağlamaktı. Yine bu tarihten itibaren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her vesileyle “başkomutan” olduğu yinelenmekte, bu sıfat yandaş basın ve resmî söylem tarafından mesajların “köşe taşı” yapılmaktadır. Ki, bu sıfat bir yanıyla sembolik anayasal nitelemeye gönderme yapmakta ama asıl olarak da 15 Temmuz’da “milleti darbeye karşı savaşta yöneten kişi”nin sıfatı olarak öne çıkarılmaktadır. Böylece “başkomutanlık” bir millete savaşta komuta etmiş olmakla bağdaştırılmıştır. En azından propaganda düzeyinde böyle ele alınmaktadır.
“Başkomutanlık” Erdoğan’ın misyonunu tarife yetmemiş olmalı ki, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ tarafından verilen Kurban Bayramı mesajında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir de “Başöğretmen”lik yakıştırılmıştır. Cumhuriyet tarihinde sadece Mustafa Kemal Atatürk’e verilen “Başöğretmenlik” sıfatı böylece Tayyip Erdoğan’a da uygun görülmüştür.
Özellikle önümüzdeki günlerde ve aylarda Milli Eğitim 15 Temmuz’u her dereceden okullarda ders, kültürel sanatsal etkinlikler, kutlamalar, anmalar… gibi vesilelerle gündeme getirirken, Erdoğan’ın “Başkomutanlığı”nın yanında “Başöğretmenliği”ni de (kuşkusuz daha sık) gündeme getirecek, belki bir vesile yaratarak, örneğin bir öğretmenler gününde ona “Başöğretmenlik beratı” da verecektir! Ki giderek bu övgü sıfatının “resmî sıfata” dönüştürüleceğini söylemek de bir abartı olmaz.
Yine 15 Temmuz darbe girişimini yenilgiye uğratan yığınları sokağa Erdoğan’ın çağırması üzerinden yapılan propaganda ile Erdoğan “demokrasinin ve halk iradesinin koruyucusu”, “darbeciliği tarihe gömen bir demokrasi kahramanı” olarak da zırhlandırılmak istenmektedir. Böylece Erdoğan, bütün eleştirilerden muaf tutulmak da istenmektedir.¹
Eğitim yılının başlamasıyla da açıkça görüldü ki, okullar 15 Temmuz darbe girişiminin anlatılması ile başladı, ilk hafta boyunca da bu konu çeşitli boyutlarıyla “işlendi”. Dahası bütün eğitim yılı boyunca bu konunun gündemde tutulacağı, bu amaçla okullarda çeşitli etkinlikler düzenleneceği belirtilmektedir. Bu sırada elbette “Başkomutan ve Başöğretmen”in kahramanlıklarına ve çektiği sıkıntılara başrol verilecektir. Dahası, onun kişiliği ve ilahi güçlerin arkasında olduğuna dair “işaretler”, “kitapta yer bulmalar” vb. propagandasıyla darbe girişimine karşı mücadelenin dinî ve efsanevi boyutunun da bu dönemde “Erdoğan miti” etrafında şekillendirileceğine dair alametler fazlasıyla şimdiden ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla girilen yol Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal’in “tek adam” ilan edilme girişimlerine benzer biçimde örneğin “başkomutan ve başöğretmenlik” sıfatlarına kadar taklit edilmektedir. Ama, Cumhuriyetin bu ilk döneminin modern bir toplum oluşturma ve Batı’nın ileri kültürüyle birleşme hedefinin tersine doğru yürünerek, toplumun ileri kazanımlarının tasfiyesinin ve dinî referanslara göre örgütlenmiş bir toplum inşa etmenin yoluna girilerek!
Nitekim son günlerde; bayrak, vatan-millet, kan, şehitlik, gazilik, “tekbir”, ümmet kardeşliği, top-tüfek, savaş, “terörle mücadele” üstünden oluşturulan “millî birlik-bütünlük” propagandası, önümüzdeki dönem AKP ve Erdoğan’ın ideolojik platformunun hangi motiflerle yenileneceğini göstermektedir.
Toplam açısından bakıldığında AKP ideolojik platformunu yenilerken popülarize de etmek istemektedir. Çünkü geniş kitleleri etkilemek ve yedekleyebilmek için bu popülarizasyon çok önemlidir. Burada merkeze konulan figür Erdoğan’dır. AKP’nin, onun kişisel ve tarihsel misyonunu öne çıkararak, Kemalizme de seçenek olmak üzere bir Erdoğanizm yaratmak üzere harekete geçtiğini söylemek yanlış olmaz.
15 Temmuz darbe girişiminin kendilerine bu imkânı tanıdığını düşünen AKP ideologları ve propagandacıları, Erdoğan’dan bir “tek adam” yaratmayı başaracaklarını ummaktadırlar. Ancak gerek AKP’nin ideolojik konulardaki açmazları (cihadizm, Şiilik, Vahabilik İslami bir ideolojik platform oluşturmanın alanını daraltmakta) ve gerekse AKP’nin kültürel geleneğinin bunu başarabilme imkânları dikkate alındığında AKP ideologlarının böyle bir, Atatürk’le kıyaslanabilecek ya da onun yerine ikame edilebilecek bir “tek adam” kültü oluşturması hayli zordur. Ama onların başarıp başaramamasından bağımsız olarak bir Erdoğanizm oluşturma sürecine girildiğini söylemek yanlış olmaz.
‘TEK PARTİ REJİMİ’NİN ‘KURUMSAL’ İNŞASI GİRİŞİMLERİ
Uzunca bir zamandan beri Erdoğan ve AKP’nin, “tek adam” yaratmada olduğu gibi bir “tek parti” düzeni oluşturmak için de girişimler yaptığı tartışılmaz bir gerçektir.
7 Haziran Seçimi’nde “400 milletvekili” talebi, 1 Kasım’da “550 millî ve yerli milletvekili” propagandası, parlamenter sistemin “bekleme odası”na alınıp “fiilî başkanlık” düzeninin kurulduğuna dair ilanlar, hep bu amaç doğrultusunda ortam oluşturmanın adımlarıydı. Bu sistemi tasarlayan AKP’nin ideologları, partilerinin girdiği her seçimi kazandığı, hep iktidarda olduğu ama “yerli ve millî” başlıca ekonomi, iç ve dış politika konularında AKP’den farklı davranmayacak birkaç partinin daha Meclis içinde olmasında sakınca görmüyor ve görünüşte “çok partili” ama gerçekte başında “başkan”ın, “tek adam”ın olduğu “tek partili bir siyasi rejim”in oluşturulması için (inşa etmeyi de diyebiliriz) çaba harcıyorlar.
Ancak tek partinin kendisini ne kadar korumaya alırsa alsın, iktidarı elinde tutabilmek için sadece halk içinde siyasi olarak örgütlenmesi yetmiyor, aynı zamanda devlet olarak da örgütlenmesi gerekiyor. Bütün “tek parti rejimleri” hem 1945 öncesi CHP örneğinde hem de 20. yüzyıldaki Hitlerci, Mussolinici, Peroncu, Francocu tek parti rejimlerinde, “tek parti” devlet olarak da örgütlenmiştir. Bu da partinin sadece yüksek bürokrasi içinde değil aşağıdan yukarı tüm devlet bürokrasisi içinde örgütlenmesi (kadrolaşması) demektir.
Kuşkusuz ki AKP önderliği bu gerekliliği herkesten iyi bilmektedir. Ve bu doğrultudaki girişimleri daha iktidara geldiği günden beri, çeşitli biçimlerde yapagelmekteydi. Geçtiğimiz yıl, henüz ortada FETÖ’nün darbe girişimi yokken, Milli Eğitim’deki tüm okul müdürlerinin ve yardımcılarının müstafi sayılması ve yerlerine AKP’ye yakın kişilerin atanması, yargıdaki partizan atamalar, hemen her kurumda giderek daha göze batacak biçimde partizanlığın öne çıkarıldığı bir kadrolaşma, AKP’nin devletin kurumlarında aşağıdan başlayan “kadrolaşması” bunun için yapıldı. Darbe girişimi ise AKP’ye bu konularda hamle yapmak için geniş bir fırsat sundu: OHAL’in ilan edilmesiyle yoğunlaşan KHK’lara dayanarak TSK’da, yargıda, Milli Eğitimde, yerel yönetimlerde, yukarıda yapılmış kadrolaşmanın, “aşağıdan kadrolaşma”yla (gerçekte AKP’lileştirme) tamamlanması için atağa geçildi.
Erdoğan-AKP yönetimi büyük sermaye güçleri ve NATO’nun başaramadığını darbe vesilesiyle önemli ölçüde başararak TSK’yı Prusya (Almanya) ekolünden kesin biçimde koparmayı başararak, teşkilatlanma, eğitim, silah gücünün oluşturulması bakımından yenileyerek, her bakımdan “Amerikan askeri ekolü”ne bağlamak için belirleyici adımlar atmıştır.²
17-25 Aralık skandalından beri Emniyette, Fetullahçıları temizleme gerekçesiyle sürdürülen tasfiyeler darbe girişimi sonrasında binlerce polisin bir gecede açığa alınması, meslekten ihracı ve tutuklanmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Emniyetteki bu kadrolaşmanın aralıksız sürdürüleceğini, Emniyette tam bir AKP’lileşme sağlanmadan AKP önde gelenlerinin bir gözleri açık uyuyacağını söylemek yanlış olmaz.
Darbe girişimi ile Milli Eğitim’de girişilen operasyonun da iki yanı olduğu açıkça görülmektedir. Bunlardan birisi, Milli Eğitimin Cumhuriyet’ten beri süren Batı kültürü ve Türkiye’nin modernleşme değerleri üstünde yükselen temellerinin yıkılması iken diğer yanı da Milli Eğitimde AKP kadrolaşmasının tamamlanmak istenmesidir.
Yine yargıda darbe girişimi öncesi başlatılan AKP’lileştirme, yargının Hükümetin (yürütmenin) faaliyetini denetleyen bir “güç” olmaktan çıkarılıp yürütmeye bağlanmasıyla sonuçlanmıştır. Darbe girişimi sonrasında Hükümet, bu alanda adımları daha da ileri götürmek için üç bin dolayında savcı ve yargıcı bir KHK ile açığa alıp meslekten ihraç ederek, kendi mahkemelerini de kurmuş, yetinmemiş, fiiliyatta da Yargıtay ve Danıştay’ı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na bağlamıştır. Erdoğan-AKP yönetimi, bu yapılanları meşrulaştırmak için bir “mini Anayasa değişikliği” için CHP ve MHP ile de uzlaşarak bu alandaki girişimlerini “derinleştirmeye” devam etmektedir.
Yerel yönetimlerde ise bölge illerinden başlayan “kayyum” atama ve bölge belediyelerinde taşeron işçilere kadar genişletileceği anlaşılan “kadrolaşma” hamlesinin diğer illere de yayılabileceğini, yayılacağını Hükümet sözcüleri saklamamaktadır.
Yani KHK’larla kamu kurumlarında yapılan düzenlemelerin hak-hukuk, adalet tanınmayan bir operasyona dönüştürülmüş olması, Hükümetin “acemiliği”yle, darbe girişiminin yarattığı dalgalanmanın sonucu “sersemlik”le açıklanamaz. Tersine Erdoğan-AKP yönetiminin, devlet kurumlarında “tek parti rejimi” oluşturmak için yapılan “AKP kadrolaşması” girişiminin bir adımıdır. Gerek eğitimde gerek yerel yönetimlerde şimdi kayyum atamalarıyla ve önce bölge illerinden başlatılan süreç, operasyona “terörle mücadele” yapılıyormuş görüntüsü vererek asıl niyetin üstünü örtmek amaçlıdır. Oysa bu aşağıdan yukarıya kadrolaşma, TSK, Emniyet, Milli Eğitim ve yargıda başlayan bu operasyon diğer kurumlara ve tüm ülke sathına yayılarak sürdürülecektir. En azından Erdoğan-AKP yönetiminin planı budur. Bu planı hayata geçirmek üzere girişimlerin hangi yaygınlıkta ve ne hızla sürdürüleceği, hatta sürdürülüp sürdürülemeyeceği bu girişimler karşısında kamu emekçileri ve işçilerin, emekçilerin, demokrasi güçlerinin mücadelesiyle doğrudan bağlantılı olacaktır.
NASIL BİR TÜRKİYE’DE YAŞAYACAĞINA HALKLAR KARAR VERECEKTİR!
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin planı bellidir. Türkiye’yi “tek parti tek adam rejimi” ile yönetmektir. Dahası bu amaca varmak için her yola başvurmakta; adeta “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” demektedir.
15 Temmuz darbe girişimini bu yola hızla girmenin bir gerekçesi yapıp, darbe girişimini, yukarıda belirtildiği gibi, kendileri için bir darbeye dönüştürmeyi “en meşru hakları” olarak görüyor, gösteriyorlar. En azından olup biteni bu doğrultuda kullanmak istiyorlar.
CHP ve MHP gibi muhalefet partilerinin bu gidişata dur demesi de beklenemez. Bu yüzden de bugün yapılması zorunlu olan, Türkiye’nin demokrasi güçlerinin, bütün bu girişimleri püskürtecek tek güç olan halk yığınlarını “tek parti, tek adam rejimi” girişimlerine karşı birleştirecek bir strateji etrafında hareket etmeleridir. Son aylarda olup bitenler bu zorunluluğu daha da acil hale getirmiştir.
Bu yüzden de olup bitenlerin çeşitli siyasi çevrelerden öte işçiler, emekçiler arasında, elbette ki AKP’ye karşı olan emekçi çevrelerde olduğu kadar, belki daha da fazla AKP’ye oy veren işçiler ve emekçiler arasında tartışmaya açılması önemlidir. Elbette bu teşhir faaliyeti iş yerlerinden, hizmet birimlerinden emekçi semtlerine kadar her alanda laik ve demokratik Türkiye mücadelesi etrafında birleşildiği ölçüde anlamlanıp ete kemiğe bürünecektir.
Şu çok açık ki, AKP’nin ne yapıp ne yapmadığını eleştirmek bir teşhirdir ama bundan daha ileri gidip bu teşhiri mücadeleyle, demokrasi ve özgürlük mücadelesi etrafında birleştirmek asla ertelenemeyecek bir görevdir.
Bugün görev Erdoğan-AKP yönetiminin “tek parti, tek adam rejimi” girişimleri (kayyum atamaları, eğitimcilerin ve diğer kamu emekçilerinin açığa alınması, meslekten ihracı, tek adamı kutsallaştırma girişimleri, eğitimin dinileştirilmesi…) karşısında, birleşebilecek bütün güçleri birleştirmektir.
Ancak böyle yapılabildiği ölçüde Türkiye’nin halkları, işçi sınıfı nasıl yaşayacağına kendisi karar verebilir. Aksi halde bugün olduğu gibi seçimlerde halkın oylarını alan sermaye partileri halk adına en gerici güçlere ve en büyük sermaye güçlerine hizmet eder.
Dipnotlar
1. Son yıllarda Erdoğan’a yönelik her eleştiri “Cumhurbaşkanına hakaret” kapsamına sokularak binlerce dava açılması bir tesadüf değildir. 15 Temmuz vesilesiyle bu davalardan vazgeçilmiştir. Ama önümüzdeki dönemde Erdoğan’a dokunulmazlık kazandırma gayretlerinin daha da artacağını söylemek bir kehanet olmaz.
2. Darbe girişimini bahane ederek Erdoğan-AKP yönetimi, TSK içinde giriştiği operasyonla, general sayısını yüzde 30 azaltmış, FETÖ’cü subayların tasfiyesi adına askerî ortaokulları ve liseleri kapatarak “ocaktan” askerliğe, askerî yargıya, askerî hastanelere son verirken, kalabalık ve zorunlu askerliğe dayanan, kendine has gelenek ve hiyerarşiye ve “dokunulmazlığa” sahip “özerkliğe” de son verme doğrultusunda bir yola girmiştir. Ki bu alanda niyet, ihtiyaca göre profesyonel, çevik, iyi donatılmış, vurucu gücü artırılmış bir ordu oluşturulması için adımlar atmak olarak görülmektedir. Kürt güçlerine karşı ciddi bir savaş sürdürülürken öte yandan Suriye bataklığına dalınması da ordunun yeniden inşa sürecinin “savaş içinde doğmuş bir gazi ordu” olarak gösterilmesi için bir imkân, ideolojik-propagandif bir dayanak olarak yabana atılmaz değerdedir. Kuşkusuz bu süreç bir yandan büyük sermaye kliklerinin NATO’nun ve emperyalist güç odaklarının istekleri doğrultusunda bir ordu teşkilatlanmasına geçiş olduğu gibi aynı zamanda “TSK’nın yukarıdan aşağı AKP’lileştirilmesi projesi” olarak da ilerleyecek bir süreçtir. Akıncı 4. Hava Üssü’nün boşaltılması ve adının, “dinden dönmüş”, “kâfir” anlamına da gelen (bu üssün eski adıdır) “Mürted”e dönüştürülmesi, zırhlı birliklerin İstanbul ve Ankara’nın içinden uzak illere (Tekirdağ, Antep, Maraş, Çankırı) sürülmesi, Hükümetin TSK’ya bir güç gösterisi olarak tezahür etmiştir. Ki bu değişim Yeniçeri Ocağı’nın yıkılarak Nizami Cedid’in kurulmasından beri ordudaki en ciddi değişikliktir.
