Lenin’de “Devlet ve İhtilal”*

Kadir Yalçın

* Devlet sorununun, “postmodern” ve “radikal” solculuk tarafından liberalize edildiği, her türlü devletin reddedilip reformcu bir anarşizmin muhalefet adına yaygınlaştırılarak moda haline getirildiği günümüzde, Lenin’in Devlet ve Devrim kitabı, devletin sınıfsal niteliği ve sosyalizmde kitlelerin yönetime doğrudan katılımının sağlanmasıyla ortaya çıkan ‘devlet olmayan devlet’in kavranması bakımından kritik önemini koruyor. Bu nedenle, Lenin’in bu eseri üzerine yazılmış ve Özgürlük Dünyasının 141. sayısında yayınlanmış bu yazıyı yeniden yayınlıyoruz.

Devlet sorunu, emekçi yığınların, sınıf karşıtlığına dayalı toplumların bugünkü –ve son– biçimi olan kapitalizmden, burjuvazinin, özel olarak da emperyalist burjuvazinin baskısından kurtulma mücadelesinin temel bir unsuru olarak yaşamsal bir önem taşır.

İşsizlik, sefalet, açlık ve adam yerine konmama türünden tüm olumsuz sonuçlarıyla birlikte kapitalizm ve ücretli kölelikten kurtuluş; kapitalist karşıtlığın olgunlaşması üzerinden, her şeyden önce, insan düşüncesinin gelişmesinin doruğu olan Marksizmin, kendisinin de tanımlayıcısı olan iki başlıca buluşuna ihtiyaç göstermiştir: Düşünceden hareket etmeyen, kurgusal olmayan materyalist tarih anlayışı, toplumsal gelişmeyi, bütün bir düşünsel/siyasal üst yapıyı da belirleyen maddi üretimin nasıl yapıldığıyla, öyleyse, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki karşıtlıkla açıklayan tarihin materyalist yorumu ve ikincisi kapitalizmin “gizi”ni açıklayan artı-değer teorisi. Marksizmin devlet üzerine öğretisi, bu başlıca iki buluşa ve toplumsal mücadelenin pratik deneylerine bağlı olarak geliştirilmiştir. Ancak bu, devlet öğretisinin Marksizm kapsamında küçük ve önemsiz bir yer tuttuğu anlamına gelmemektedir. Lenin’in de aktardığı, 1852’de Weydemeyer’e mektubunda değindiği gibi, Marx, kendi buluşlarından söz ederken, insanlığa ve insan düşüncesinin gelişmesine katkısını devlet sorunuyla bağlantısı içinde ortaya koymaktadır: “Benim yeni olarak yaptığım şey, 1) sınıfların varlığının, üretimin tarihsel gelişme evrelerinden başka bir şeye bağlı olmadığını; 2) sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatorasına götürdüğünü; 3) bu diktatoranın kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten başka bir şey oluşturmadığını tanıtlamak oldu…”

Marx’ın burada yaptığı, kuşkusuz ne artı-değer teorisini ne de diyalektik materyalizmi önemsizleştirmektir; ama kendi öğretisini burjuvazinin en değerli düşünürlerin öğretilerinden özünde ayıran şeyi ve üstelik kendi devlet öğretisinin özünü vurgulamaktır.

Lenin işte bu öğretiyi, hayranlık verici bir biçimde, sınıf mücadelesi pratiğinin deneyleri içinde geliştirilme aşamalarıyla birlikte, “Devlet ve İhtilal” adlı eserinde tüm yönleriyle özetlemiştir.

UZLAŞMAZ SINIF ÇELİŞKİLERİNİN ÜRÜNÜ OLARAK DEVLET

Devletin tanrısal ya da sonradan insan düşüncesinin ürünü, geçmişten geleceğe tüm insan toplumlarına özgü varsayılması kadar, sınıflarüstü, sınıfların uzlaşma organı olarak tanımlanması; idealizmin egemenliğinin işareti ve kapitalizmde ara sınıf olan küçük burjuvazinin konumuna denk düşen yaygın bir yanılsamadır. Marksizmin iki temel buluşuyla bu yanılsamanın üstesinden gelinmesi mümkün olmuştur. Lenin, devletin, toplumun “önlemekte yetersiz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğü” “gelişmesinin belirli bir aşamasındaki ürünü” olduğunu, toplumdan doğduğunu ve ona gitgide yabancılaştığını gösteren Engels’in “Ailenin, Özel mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı çalışmasından aktarma yaparak şöyle der:

“Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Nerede sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşması nesnel olarak olanaklı değilse, orada devlet ortaya çıkar. Ve tersine; devletin varlığı da, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduğunu tanıtlar.”

Bu ne demektir: Bu, devletin, bir “hakem” ya da “uzlaşma organı” değil ama, sınıflararası uzlaşma olanaklı olsaydı ortaya bile çıkamayacak, hele ayakta hiç kalamayacak olan devletin “bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf (karşıtı) üzerindeki baskı organı” olması demektir.

ÖZEL SİLAHLI GÜÇ ÖRGÜTLENMESİ OLARAK DEVLET AYGITI

Peki, egemen sınıf karşıtını egemenliğini kabul etmeye nasıl ikna edecek ya da egemen sınıfın egemenliği altındaki sınıfa (sınıflara) devlet aracılığıyla uyguladığı baskı başlıca neye dayanacaktır? Baskının araçlarına ihtiyaç olacağı ortadadır. Lenin, yine Engels’e başvurur. Aralarında uzlaşmaz toplumsal karşıtlıklar oluşmadan aşiretler ya da klanlar biçiminde örgütlü olan halk silahlıydı ve silahlar belirli özel ellerde (egemenlerin hizmetindeki silahlı adamların ellerinde) toplanmamıştı. Ama uzlaşmaz karşıtlıkların görünmesiyle birlikte, “bizzat silahlı güç olarak örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü, sınıflara bölünmeden sonra, halkın özerk bir silahlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir… Bu kamu gücü her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil, ama maddi eklentilerinden de, gentlice toplumun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından da bileşir.”

Lenin somutlaştırır: “Sürekli ordu ve polis, devlet iktidarının başlıca güç aletleridir.” Ve halk üzerindeki baskının aletleri olarak özel silahlı örgütlenmenin gücü sürekli artar: “Devlet içindeki sınıf çelişkileri belirginleştiği ve sınırdaş devletler daha büyük ve daha kalabalık bir duruma geldiği ölçüde, onun da gücü artar – daha çok, sınıf savaşımları ve fetih rekabetinin, kamu gücünü, tüm toplumu, hatta devleti yutmakla tehdit edecek derecede artmış bulundukları bugünkü Avrupamızı düşünelim…”

EZİLEN SINIFIN SÖMÜRÜLMESİ ALETİ OLARAK DEVLET

Bu özel kamu gücünü beslemek için vergiler ve devlet borçları gerekli hale gelir. Engels şöyle yazar: “Kamu gücünü ve vergileri ödetme hakkını kullanan memurlar, toplumun organları olarak, toplumun üstünde yer alırlar… onların yetkesini, onlara bir kutsallık ve özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla sağlama bağlamak gerekir.” Burada vurgu, devlet iktidarının organları olarak ayrıcalıklı memurlara, bürokrasiye vurgu vardır. Militarizmin yanında bürokrasi, ezilenler karşısında bir şiddet aleti olan devletin ikinci temel dayanağıdır.

Özellikle kapitalist egemenliğe en uygun biçimin modern temsili devlet oluşu ve demokrasinin sınıflar arası uzlaşma anlamı yüklenerek bayağılaştırılması karşısında, Lenin, yine Engels’ten aktarma yaparak, devletin sınıf niteliği ve sınıf egemenliğinin bürokrasi ile ilişkisi sorununu açıklar. Devlet, “.. sınıfların çatışması ortamında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir”.

Lenin devam eder: “Engels, ‘zenginlik, iktidarını demokratik cumhuriyette, dolaylı ama bir o kadar güvenli bir biçimde gösteriyor’ diye sürdürür; şöyle ki: ilk olarak, ‘memurların düpedüz rüşvet yemesi’ (Amerika), ikinci olarak da, ‘hükümetle borsa arasındaki bağlaşma’ (Fransa ve Amerika) aracıyla.” Ve yine Engels’e atıfta bulunarak, genel oy hakkı ve seçimlere, baskı organı olarak devleti ve sınıf niteliğini dikkate almayan roller biçilmesine karşı uyarır: “Genel oy hakkını burjuvazinin egemenlik aleti olarak nitelendirdiği zaman, Engels’in büsbütün kesin ve açık olduğunu da belirtmek gerekir.”

Devletin uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının ürünü olması ve sınıf niteliğine dair söylenenlerden şu iki belli başlı sonuç çıkar: 1) Kendisini ve kendisiyle birlikte bütün insanlığı kurtarma davasını, işçi sınıfı, genel oy hakkına dayalı olarak ya da başka araçlarla “ele geçireceği” burjuva devleti kullanarak yürütemez; sömürülenler üzerinde bir şiddet aleti olarak şekillenmiş aygıtıyla (militarizm ve polis örgütü) ve rüşvete batmış, borsa ve mali sermaye ile içiçe girmiş bürokrasisiyle burjuva devlet, sosyalist kuruluşun aracı olamaz. 2) Sınıf çelişki ve çatışmalarının ortaya çıkışına bağlı olarak tarih sahnesine çıkan devlet, sömürücü sınıfların devleti olmaktan çıkarıldığı andan itibaren artık kendisi olmaktan çıkmaya başlamış bir yarı-devlettir. Kaçınılmaz biçimde ortaya çıkan sınıflar, sosyalizmin ilerleyişine bağlı olarak kaçınılmaz biçimde ortadan kalktıkça/kaldırıldıkça, devlet de yok olacak, sönecektir.

DEVLETİN SÖNMESİ VE ZORA DAYANAN DEVRİM

Alman Partisi’nin birleşme döneminde ortaya atılan “özgür halk devleti”nin hedef edinilmesinden başlayıp, II. Enternasyonal barışçıllığı döneminde burjuva devlet koşullarında işçi hareketinin kitleselleşmesinden güç alarak, devlet üzerine Marksist öğreti bulanıklaştırılmıştır. Bir yandan görece barışçıl koşullarda işçi hareketinin sağladığı ilerlemeye dayandırılan, “üretici güçler teorisi” üzerinden toplumsal ilerlemenin kendiliğinden gerçekleşeceği ve kapitalizmin sosyalizme evrileceği görüşü ve ardında yatan sınıf karşıtlıkları ve mücadelesinin yerine sınıf uzlaşmasına dayanan burjuva yasallıktan beslenen inanç, diğer yandan “devletin sönmesi” üzerine Marks ve özellikle Engels’in söylediklerinin çarpıtılması, Marks’ın kendi öğretisini tanımlarken atıfta bulunduğu “proletarya diktatörlüğü” düşüncesinden uzaklaşmaya götürmüş; anarşistlerin “devletin ortadan kaldırılması” görüşü karşısında ileri sürülmüş “sönmesi” görüşü, bu “sönme”nin ön koşulu olan proletarya diktatörlüğü zorunluluğundan koparılması ve “sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürdüğü” fikrinin unutulmaya terk edilmesiyle bayağılaştırılmıştır.

Saldırının doğrudan proleter devrim fikrine yöneltildiğini gösteren Lenin, burjuvazinin proletarya üzerindeki egemenliğinin organı olan ve bir şiddet aletinden başka şey olmayan burjuva devletin zora dayanan devrimle parçalanması zorunluluğunu vurgulamış ve devletin, proletarya diktatörlüğünün kurulmasına bağlı olarak sönmesi sürecinden söz edilebileceğini bir kez daha açıklığa kavuşturmuştur. Engels’in Anti-Dühring’deki ünlü pasajını aktaran Lenin, devam eder:

“Engels’e göre, burjuva devlet ‘sönmez’; devrim sırasında proletarya tarafından ‘ortadan kaldırılır’. Bu devrimden sonra sönen şey, proleter devlet, başka bir deyişle, bir yarı-devlettir… Proletaryaya karşı burjuvazi tarafından.. kullanılan bu ‘özel baskı gücü’ yerine, burjuvaziye karşı proletarya tarafından uygulanan bir ‘özel baskı gücü’nün (proletarya diktatorası) geçmesi gerekir.. bir ‘özel gücün’ (burjuvazinin devleti) bir başka ‘özel güçle’ (proletaryanın devleti) böylesine bir yer değiştirmesi hiçbir zaman ‘sönme’ biçiminde olamaz… Burjuva devleti ancak devrim ‘ortadan kaldırabilir’. Genel olarak devlet, yani en tam demokrasi ise, ancak ‘sönebilir’.”

“Zora dayanan devrimin oynadığı tarihsel role verdiği değer, Engels’te zora dayanan devrimin gerçek bir övgüsüne dönüşür” diyen Lenin, devletin sönmesi sorununun gündeme girmesine de yol açmak üzere, “Burjuva devlet, proleter devlete (proletarya diktatorasına) yerini sönme yoluyla değil, genel kural olarak, ancak ve ancak zora dayanan bir devrimle bırakabilir.” diye tamamlar.

KOMÜNİST MANİFESTO VE “PROLETARYANIN EGEMEN SINIF OLARAK ÖRGÜTLENMESİ”

Marx ve Engels, henüz 1848 Devrimlerinden önce, Manifesto’da, kapitalist toplum içinde yürütülen az-çok üstü örtülü iç savaşın “açıkça devrime döküldüğü ve burjuvazinin zora başvurularak devrilmesinin proletaryanın egemenliğinin temelini hazırladığı noktaya” ilerlediğini ve “işçi sınıfı devriminde ilk aşama(nın) proletaryayı egemen sınıf durumuna getirmek” olduğunu belirtir ve “devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” kavramını geliştirirler. Lenin, bununla “proletarya diktatörlüğü” fikrinin formüle edilmiş olduğunu söyler. Ve anarşizm eleştirisi ardına gizlenen oportünist iğdiş edicilik karşısında, bu tanımın anlamını vurgular: “Proletaryanın devlete gereksinimi vardır”, ama “ilkin proletaryaya, ancak ‘sönme’ yolunda, yani hemen sönmeye başlamış ve sönmeden edemeyecek biçimde kurulmuş bir devlet gerekir. İkinci olarak, emekçilerin, ‘egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya’ olan bir ‘devlet’e gereksinimleri vardır.”

Ve açıklar: “Devlet özel bir iktidar örgütüdür: belirli bir sınıfın sırtını yere getirmeye yönelik bir zor örgütü. Peki, proletaryanın yenmek zorunda olduğu sınıf hangisidir? Elbette yalnızca sömürücüler sınıfı, yani burjuvazi. Emekçilerin yalnızca sömürücülerin direnişini bastırmak için devlete gereksinimleri vardır: oysa bu baskıyı yönetme, onu pratik olarak gerçekleştirme işini… yalnızca proletarya yapabilir.”

Lenin bir adım daha ilerleyerek, proletaryanın “kimseyle paylaşamayacağı iktidarı” sorununa gelir: “Burjuva egemenliği ancak proletarya tarafından alaşağı edilebilir; proletarya, ekonomik varlık koşulları bu alaşağı etme işini hazırlayan ve ona bu işi başarma olanağını ve gücünü veren tek sınıftır… Marx tarafından devlete ve sosyalist devrime uygulanmış bulunan sınıflar savaşımı öğretisi, zorunlu bir biçimde proletaryanın siyasal egemenliğinin, diktatorasının, yani onun kimseyle paylaşmadığı ve doğrudan doğruya yığınların silahlı gücüne dayanan bir iktidarın kabul edilmesine götürür. Burjuvazi ancak, eğer proletarya burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direnişini bastırmaya ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse, alaşağı edebilir.”

Burada burjuva devlet makinesinin ne olacağı sorununa gelinir: “..eğer proletaryanın, burjuvaziye karşı devlete özel bir zor örgütü olarak gereksinimi varsa, o zaman ortaya bir sorun çıkar: böyle bir örgüt, daha önce burjuvazinin kendisi için oluşturduğu devlet makinesi kırılmış, parçalanmış olmadan düşünülebilir mi? Komünist Manifesto bizi işte bu soruna götürür, ve Marx 1848-1851 devrim deneyini özetlerken, işte bu sorundan sözeder.”

1848 DENEYİ, DEVLET AYGITININ YETKİNLEŞTİRİLMESİ VE PARÇALANMASI ZORUNLULUĞU

Lenin, 18 Brumaire’e başvurarak, Marx’tan özetler:

“Devrim, parlamenter iktidarı sonradan devirebilmek üzere, ilkin yetkinleştiriyor. Bir kez bu ereğe varıldıktan sonra, yürütme gücünü yetkinleştiriyor. Onu en yalın biçimine indirgiyor, bütün yıkım güçlerini onun üzerinde toplayabilmek için bütün sitemleri ona yöneltiyor.”

Lenin, Fransız Devrimi sürecinde, devlet aygıtının yetkinleştirilmesini ise, yine Marx’tan özetler:

“‘Engin askeri ve bürokratik örgütü ile, karmaşık ve yapay devlet makinesi, yarım milyon kişilik memur ordusu ve beş yüz bin kişilik öbür ordusu ile Fransız toplumunun bedenini bir zar gibi saran ve onun bütün gözeneklerini tıkayan korkunç bir asalak gövde olan bu yürütme gücü, mutlak krallık döneminde, devrilmesine yardım ettiği feodalitenin sona erişinde kuruldu.’ Büyük Fransız Devrimi hükümet iktidarının merkezileşmesini, ‘ama aynı zamanda, genişliğini, niteliklerini ve aygıtını da’ geliştirdi. ‘Napoleon, bu delet makinesini yetkinleştirme işini tamamladı.’ Meşru monarşi ve Temmuz monarşisi, ‘bu mekanizmaya daha büyük bir işbölümü eklemekten başka bir şey yapmadılar.’

‘Sonunda, parlamenter cumhuriyet kendini, devrime karşı savaşımında, hükümet iktidarının eylem araçlarını ve merkezileşmesini, kendi bastırma önlemleriyle, pekiştirmek zorunda gördü. Bütün siyasal devrimler, bu makineyi kıracak yerde, daha da yetkinleştirmekten başka şey yapmadılar.’ ‘İktidar için ardarda savaşan partiler, bu engin devlet yapısının fethini, kazananın başta gelen ganimeti saydılar.’”

“Emperyalizm krallıkla yönetilen ülkelerde olduğu kadar, en özgür cumhuriyetlerde de, daha özel biçimde, ‘devlet makinesinin olağanüstü güçlendiğini, onun bürokratik ve askeri aygıtının proletaryanın artan bir ezilmesiyle bağlılık içinde, görülmemiş biçimde genişlediğini gösterir” diye tamamlayan Lenin, burada Marx’ın devlete ilişkin öğretisinin manifestoya göre geliştirildiğini söyler: artık hem iktidar için mücadele eden burjuva fraksiyonlar ve her siyasal devrim (burjuva devrim) aracılığıyla devlet aygıtının yetkinleştirilmesi sorunu ve hem de proletaryanın aynı aygıtı ele geçirme (ve yetkinleştirilmesini sürdürmek) değil ama onu, bürokratik-militarist makineyi kırma zorunluluğu ortaya konmuştur. Weydemeyer’e 1852 tarihli mektubunda öğretisinin “yeniliği” olarak “proletarya diktatörlüğü”nden söz eden Marx, buna rağmen, hâlâ kırılan devlet cihazının ne ile değiştirileceği sorununu henüz koymamıştır, bu konuda hiçbir fikri olmadığı düşünmek haksızlık olur, ancak tamamen bilimsel bir öğreti olan Marksizmin kurgusal ilerletilmesine yönelmez deneyin sağlayacağı gereci bekler. Bunu, 1871 sağlayacaktır.

KOMÜN DENEYİ VE DEVLET

Manifesto’nun 1872 tarihli Almanca baskısına son önsözde “bazı ayrıntıların artık eskimiş” olduğunu açıklar ve eklerler: “Paris Komünü, özellikle bir şeyi, ‘işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemeyeceğini’ tanıtlamıştır.”

Komün sırasındaysa, Marx, Kugelmann’a şöyle yazmıştır: “..18. Brumaire’in son bölümünde,.. Fransa’da gelecek devrim girişiminin, şimdiye dek olduğu gibi artık bürokratik ve askeri makineyi başka ellere geçirmeye değil onu yıkmaya dayanması gerektiğini belirtiyorum. Kıta üzerinde gerçekten halkçı her devrimin ilk koşuludur bu. Kahraman Parisli arkadaşlarımızın giriştikleri şey de, işte budur.”

Ve Marx kırılıp yıkılacak bürokratik-askeri makinenin neyle değiştirileceği sorununa, Komünün yanıtıyla yaklaşır: “Komünün ilk kararnamesi… sürekli ordunun ortadan kaldırılması ve onun yerine silahlanmış halkın konması oldu.” “Komün, iki büyük masraf kaynağını, sürekli ordu ve memurculuğu ortadan kaldırarak, bütün burjuva devrimlerin belgisi olan ucuz hükümeti gerçekleştirdi.”

Marx, Komünün, burjuva devletin yerine koymaya giriştiği devlet aygıtının özelliklerini sıralar: “Komün, kentin çeşitli ilçelerinden genel oyla seçilmiş belediye meclisi üyelerinden oluşmuştu. Bu üyeler sorumlu ve her an geri alınabilirdiler… Merkezi hükümetin aleti olmaya devam edecek yerde, polis, politik niteliklerinden hemen yoksun bırakıldı ve Komün’ün ‘sorumlu ve her an görevden geri alınabilir’ bir aleti durumuna dönüştürüldü… Yönetimin bütün öteki kollarındaki memurlar için de aynı şey oldu. Komün üyelerinden en alt basamağa dek kamu görevi, işçi ücretleri karşılığında görülecekti. Devlet kodamanlarının geleneksel temsil ve rüşvet ödenekleri, bu kodamanların kendisiyle birlikte yokoldu… Eski hükümet iktidarının maddi aletleri olan sürekli ordu ve polis ortadan kaldırıldıktan sonra Komün, manevi baskı aracını, papazların iktidarını yıkma işine girişti.. Adalet görevlileri yalancı bağımsızlıklarından yoksunlaştırıldılar.. seçilir, sorumlu ve geri alınabilir olacaklardı.”

Böylece Komün, yalnızca daha tam bir demokrasi, çoğunluğun demokrasisini kurarak yıkılmış devlet makinesini değiştirmiş oluyordu. Demokrasi, proleter demokrasi durumuna yükseliyor, ve devlet de, bu adımın atılmasıyla bir yarı-devlete, sönme yoluna giren bir devlete dönüşüyordu. Bu süreç, kuşkusuz burjuvaziyi yenme, direncini kırma ve giderek sınıf olarak ortadan kaldırma yanında sosyalizmi kurma işlevini de üstlenecek proletarya diktatörlüğü altında işleyecekti.

PARLAMENTARİZMİN ORTADAN KALDIRILMASI

“Komün, parlamenter bir örgüt değil, aynı zamanda hem yürütmeci hem de yasamacı, hareketli bir gövde olmak zorundaydı” diyen Marx sürdürür: “Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir parlamento halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırmak yerine, komünler halinde örgütlenmiş halka –herhangi bir işverenin kişisel seçimi gibi–, bu işletmeler (Komünler) için işçiler, gözlemciler, muhasebeciler bulmaya yaramalıydı.”

Lenin’e göre, “Marx, özellikle, koşulların devrim için uygun olmadığı durumlarda, burjuva parlamentarizmi ‘ahır’ından yararlanmadaki yetersizliği yüzünden anarşizmle arayı iyice açmış; ama aynı zamanda, parlamentarizmin gerçekten proleter ve devrimci bir eleştirisini yapmayı da bilmişti.”

Kuşkusuz, genel oy, temsili organlar ve seçim ilkesi değil, ama, halkın bir kez oyunu aldıktan sonra, dönüp ona bakmayan, rüşvete batmış, sonsuz tartışmalarla zaman geçirirken asıl devlet işlerini “yürütme”ye, askeri-bürokratik makineye ve sözde bağımsız yargıya terketmiş parlamentarizm ortadan kaldırılıyordu. Komünün parlamentarizmin yerine koyduğu “örgenliklerde, düşünce özgürlüğü ve tartışma, yutturmaca halinde yozlaşmaz: çünkü parlamenterler kendileri çalışmak, yasalarını kendileri uygulamak, bu yasaların etkilerini kendileri denetlemek, bunlar üzerine, seçmenlerine karşı, doğrudan kendileri yanıt vermek zorundadırlar. Temsili örgenlikler kalır; ama, özel sistem olarak, yasama ve yürütme arasındaki işbölümü olarak, milletvekilleri için ayrıcalıklı durum olarak parlamentarizm artık yoktur.”

ANARŞİSTLERLE POLEMİK

Marx, her türlü otoriteye karşı çıkan, devletin de proletaryanın çıkarları uğruna bürokratik-askeri aygıtı kırılıp parçalanarak, sönmeye gitmek üzere geçici olarak kullanılmasını yadsıyan ve devletin hemen “ortadan kaldırılması”nı savunan anarşistleri, proletaryayı silahtan yoksun bırakmaya çalıştıkları için suçlar. Ancak “Marx, anarşizme karşı savaşımının gerçek anlamının çarpıtılmaması için, proletarya için zorunlu olan devletin ‘devrimci ve geçici biçimi’ni kesin olarak belirtir. Proletaryanın, yalnızca bir zaman için devlete gereksinimi vardır. Erek olarak devletin ortadan kalkması konusunda anarşistlerle en küçük bir uzlaşmazlık içinde değiliz. Biz bu ereğe erişmek için, sömürücülere karşı, devlet iktidarı aletlerinin, devlet gücü araçlarının, devlet iktidarı yöntemlerinin geçici olarak kullanılmasının zorunlu olduğunu söylüyoruz; tıpkı, sınıfları ortadan kaldırmak için, ezilen sınıfın geçici diktatorasını kurmanın kaçınılmaz bir şey olduğunu söylediğimiz gibi.”

Ancak II. Enternasyonal oportünizmi, Marksizmin anarşistlerle polemiğinden, devletin ortadan kaldırılmasına karşı ve proletaryanın hizmetinde kullanılması üzerine öğretisinden, devrimci içeriğini kaldırıp atarak, burjuva devletin sınır olarak kabullenilmesi sonucunu çıkarmış, anarşistlerle ayrılığı şu noktaya vardırmışlardır: “Biz devleti kabul ediyoruz, anarşistler etmiyor!”

Oysa örneğin Engels’in anti-otoriterlere yönelik eleştirisi açıktır:

“…anti-otoriterler, siyasal devletin, hatta kendisini yaratmış olan toplumsal koşullar ortadan kalkmadan önce, hemen ortadan kalkmasını isterler. Toplumsal devrimin ilk işinin, otoritenin ortadan kaldırılması olmasını isterler… Bu baylar hiç devrim görmüşler midir yaşamlarında? Devrim her halde, olanaklı olan en otoriter şeydir. Devrim, nüfusun bir kısmının, tüfek, süngü ve top gibi, söz uygun düşerse, otoriter araçlar kullanarak, kendi iradesini nüfusun öteki kısmına zorla kabul ettirdiği bir eylemdir. Yenen taraf, egemenliğini silahlarının gericilerde uyandırdığı korkuyla sürdürmek zorundadır. Eğer Paris Komünü, burjuvaziye karşı, silahlanmış bir halkın otoritesini kullanmasaydı, bir günden fazla tutunabilir miydi?”

“ÖZGÜR HALK DEVLETİ” VE BEBEL’E MEKTUP

Bebel’in 36 yıl açıklamaktan kaçındığı Engels’in 1875 tarihli mektubu devlet sorununa ilişkindi. “Özgür halk devleti”ni söz konusu eden Engels, “Devlet üzerindeki bütün bu gevezelikleri, özellikle, gerçek anlamda artık bir devlet olmayan Komün’den sonra, bırakmak yerinde olurdu… anarşistler halk devleti’ni yeterince kafamıza kaktılar. Devlet, proletaryanın, düşmanlarına karşı kuvvete dayanarak baskıyı örgütlemek için, savaşımda, devrimde kullanmak zorunda bulunduğu geçici bir kurumdan başka bir şey olmadığına göre, özgür bir halk devletinden sözetmek adamakıllı saçma bir şeydir: proletarya devrimden sonra devlete gereksinim duyacaksa, bunu özgürlük adına değil, düşmanlarını baskı altında tutmak için duyacaktır. Ve özgürlükten söz etmenin olanaklı olduğu gün, devlet, devlet olarak varolmaktan çıkar.”

Proletaryanın eski aygıtıyla yetinmeyeceği, ama burjuvazi üzerindeki baskısının örgütü olarak, aygıtını da çoğunluğun örgütü olmaya uygun biçimde yenileyeceği, özgürlükle bağdaşmayan, özgürlüğe ulaşıldığında sönmüş olacak devlet öğretisi– oportünizmin burjuvaziyle sınıf işbirliği adına gözden çıkardığı budur.

ÖZGÜRLÜK DEMOKRASİ DEMEK DEĞİL YA DA DEMOKRASİNİN AŞILMASI

Özellikle II. Enternasyonal oportünizmi özgürlüğü demokrasi ile eşitlemiş, demokrasiyi de, geçmişi ve geleceğinden kopararak, donmuşluğu için de, burjuva demokrasisine indirgemiştir.

Oysa Marx ve Engels, hep belirtirler ki, “..yalnız monarşi rejiminde değil, demokratik cumhuriyette de devlet, devlet olarak kalır: yani memurları ‘toplumun hizmetkarları’ durumundan toplumun efendileri durumuna dönüştürmek olan başlıca ayırdedici niteliğini korur.” Yani demokrasi de bir devlet biçimidir ve demokratikliğiyle hiçbir devlet, devlet olmaktan, “bir sınıfın ötekisi üzerinde baskı aracı” olmaktan çıkmaz. O halde, devletten kurtulmak, aynı zamanda, demokrasiden de kurtulmaktır. Ya da baskı altında tutulacak kimse kalmadığı ve zora ihtiyaç duyulmadığı koşulların oluşmasına bağlı olarak devletin sönmesi, aynı nedenle demokrasinin de, anlamsızlaşması ve yok olması demektir. Ama bu, özgürlükler dünyasına ulaşılması ve her türden siyasal baskının son bulmasıyla insanın özgürleşmesi anlamına gelir. Özgürlüklerin genelleşmesi için, demokrasinin de tarih sahnesinden silinmesi zorunludur.

Ancak bu, Lenin’in gösterdiği gibi, demokrasi için mücadele ve demokrasiyi sonuna kadar geliştirme görevinin önemini küçültmez: “Demokrasiyi sonuna kadar geliştirmek, bu gelişmenin biçimlerini araştırmak, bu biçimleri pratiğin deneylerinden geçirmek vb.: toplumsal devrim savaşımının en önemli görevlerinden biri de budur.”

Ama oportünizm hep demokrasi için mücadeleye ve onun geliştirilmesi ihtiyacına vurgu yapmakla yetinerek, hem demokrasinin proletarya diktatörlüğü altında en tam demokrasi (çoğunluğun demokrasisi) olarak gelişmesini, hem de anarşizme mal ederek, devletin ortadan kalkmasının demokrasinin de ortadan kalkması olduğunu görmezden gelmiştir.

DEVLETİN SÖNMESİNİN EKONOMİK TEMELLERİ

Lenin, bu sorunun en derinleştirilmiş irdelemesinin Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde yapıldığını belirtir. Bilinemeyecek şeyler üzerine boş şeyler tasarlamaktan uzak olan ve komünizmin kapitalizmden doğduğunu veri alan Marx, “halk devleti” yanılsamasının bir yana bırakılması gereğinden başlar: “Komünist bir toplumda devlet nasıl bir dönüşüme uğrayacak? Başka bir deyişle: bu toplumda, devletin güncek görevlerine benzer hangi görevler kalacak? Bu sorunu yalnızca bilim yanıtlayabilir; ve sorun, halk sözcüğünü devlet sözcüğüyle bin türlü birleştirerek, bir parmak bile ilerletilemeyecektir.” Ve Marx, sorunu, kapitalizmden komünizme geçiş ve bu geçişin devleti olan proletarya diktatörlüğünden hareketle inceler.

Kapitalizmden komünizme geçiş

Burada, Marx’ın en net tanımlarından biriyle karşılaşırız: “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, kapitalist toplumdan komünist topluma devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Bu döneme, devletin proletarya diktatorasından başka bir şey olamayacağı bir siyasal geçiş dönemi karşılık düşer.” Öyleyse, “kapitalist toplumdan komünist topluma geçiş, ‘siyasal bir geçiş dönemi’ olmaksızın olanaksızdır” der, Lenin.

Bu saptama, demokrasinin kapitalizmden komünizme geçiş sırasında uğradığı değişikliklerin tam açıklamasını sağlar:

“Çok küçük bir azınlık için demokrasi; zenginler için demokrasi: kapitalist toplumun demokratizmi işte budur.” Ve bu, proletaryanın işe başladığı noktadır. “Ama, bu –kaçınılmaz biçimde dar, yoksulları sinsice ezen, ve sonuç olarak ikiyüzlü ve yalancı– kapitalist demokrasiden başlayarak ilerlemek, burjuva profesörlerle küçük burjuva oportünistlerin ileri sürdükleri gibi, dolambaçsız, dosdoğru ve çatışmasız bir biçimde ‘gitgide daha yetkin bir demokrasi’ye götürmez. İleriye, yani komünizme doğru gidiş, proletarya diktatorası aracıyla yapılır; başka türlü yapılamaz, çünkü sömürücü kapitalistlerin direncini kırabilecek başka hiçbir sınıf ve araç yoktur.

“Oysa proletarya diktatorası, yani ezilen sınıfların öncüsünün, ezenlerin sırtını yere getirmek için egemen sınıf olarak örgütlenmesi, demokrasinin yalın bir genişlemesi ile yetinmez. İlk kez olarak zenginler için değil, yoksullar için, halk için demokrasi durumuna gelmiş bulunan demokrasideki önemli bir genişleme ile birlikte, proletarya diktatorası, ezenler, sömürenler, yani kapitalistler için bir dizi sınırlamalar da getirir. İnsanlığı ücretli kölelikten kurtarmak için bunların sırtını yere getirmek zorundayız; bu adamların direncini zorla kırmak gerekir; ve baskının olduğu yerde, özgürlüğün olmadığı, demokrasinin olmadığı apaçık bir şeydir.”

Geçiş döneminde demokrasi değişikliğe uğramıştır: “Halkın engin çoğunluğu için demokrasi ve sömürücüler için zora dayanan bastırma, yani demokrasiden dıştalama; kapitalizmden komünizme geçiş sırasında demokrasinin uğradığı değişiklik, işte böyle bir değişikliktir.” Özgürlük ise, devletle birlikte demokrasi de yok olduğunda gelecektir. Ancak sınıfsız toplum olan komünizmde “devlet ortadan kalkar ve özgürlükten söz etmek olanaklı hale gelir.”

Proletarya diktatörlüğü bu yolda atılacak temel adımdır; çünkü geçiş döneminde sömürücülerin bastırılması, “demokrasinin o kadar büyük bir halk çoğunluğuna yayılmasıyla bağdaşan bir şeydir ki, özel bir bastırma makinesi zorunluluğu ortadan kalkmaya başlar. Sömürücüler, çok karmaşık ve bu işe ayrılmış bir makine olmaksızın, elbette halkın sırtını yere getirecek durumda değillerdir; oysa halk, çok yalın bir ‘makine’ ile bile hemen hemen makinesiz, özel aygıtsız, yalnızca silahlanmış yığınların örgütlenmesi ile sömürücülerin sırtını yere getirebilir.”

Komünist toplumun birinci evresi

Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde Marx, “birinci evre”yi tanımlar: “Burada uğraştığımız şey, kendine özgü temeller üzerinde gelişmiş bulunduğu biçimiyle değil, tersine, kapitalist toplumdan çıkmış bulunduğu biçimiyle bir komünist toplumdur; o halde, ekonomik, törel, entelektüel bütün bakımlardan henüz bağrından çıktığı eski toplumun izlerini taşıyan bir toplum.”

Bu toplumda, mülksüzleştirenler mülksüzleştirilmiştir; üretim araçları, artık bireylerin özel mülkiyetinde değildir. Ancak üretim henüz herkesin ihtiyacını karşılayacak ölçüde bir gelişme göstermemiştir ve herkes toplumsal üretimden çalışması ölçüsünde, “emeğine göre” bir pay alır. Lenin, “‘eşitlik’in egemenliği denebilir buna” der. Marx, “eşit hak” der. Gerçekten, burada eşit hak vardır, herkes “emeği ölçüsünde” eşittir, ama bu henüz hâlâ biçimsel burjuva hukukunun dar sınırlarının aşılamamış olduğunu belirtir. Çünkü gerçekte eşit değil farklı olan (kimi evli, çocuklu, kimi bekar, kimi güçlü ya da şişman diğeri güçsüz ve zayıf vb.) insanlara tek bir kural uygulanmaktadır. Bu ise, “eşit hak”kın, aslında bir eşitsizlik konusu olduğunu, hatta eşitliğe bir saldırı anlamına geldiğini gösterir. Ve bunda adalet yoktur.

Lenin, “öyleyse komünizmin ilk evresi, adalet ve eşitliği gerçekleştiremez; zenginlik bakımından insanlar arasındaki farklılıklar, hem de haksız farklılıklar sürecektir; ama insanın insan tarafından sömürülmesi de olanaksız olacaktır..” der. Eşitliğe, “hak eşitliği”ne ancak kısmen ulaşılmıştır, üretim araçları karşısında eşitlik, üretim araçlarının özel mülkiyeti kaldırıldığı ölçüde sağlanmış, bu alanda burjuva hukuku aşılmıştır. Ancak tüketim araç ve nesneleri mülkiyetinde farklılıkları koşullamasından kaçınılamayacak bölüşümdeki eşitsizlik, bölüşümün, farklı insanlara “eşit” uygulamayı dayatan kapitalizmden miras emek-değer ilkesi uyarınca düzenlenmesi henüz sürmektedir, bu alanda burjuva hukuku geçerli kalmaktadır. Marx, “bu kusurlar, uzun ve sancılı bir doğum döneminden sonra, kapitalist toplumdan henüz çıkmış biçimiyle, komünist toplumun birinci evresinde kaçınılmaz şeylerdir. Hukuk, ekonomik durum ve ona karşılık düşen uygarlık derecesinden hiçbir zaman daha yüksek olamaz.”

Kapitalizmin yıkılışından sonra, “insanların hiçbir hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı hemen öğrenecekleri ütopyaya düşmeden düşünülemez; kaldı ki, kapitalizmin ortadan kalkışı, böylesine bir değişikliğin ekonomik öncüllerini hemencecik vermez.” Ve uygulanmak üzere, elde, burjuva hukuk kurallarından başka hukuk kuralı yoktur.

O halde, burjuva hukuk kurallarının aşılmasını (üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyet) olduğu kadar, henüz aşılamadığı (ürünlerin emeğe göre bölüşümü) alanda da–aşılmasının koşullarını yaratma mücadelesi sürdürülürken– görece eşitliği korumak üzere devletin zorunluluğu sürecek demektir. Devletin sönmesi, –bölüşümdeki– fiili eşitsizliği onaylayan burjuva hukukun korunmasının gereksiz hale geleceği komünizmin bir üst aşamasına kalır. Gerçek eşitlik sağlandıkça, eşitsizliğin ürünü ve aleti olan devlet yok olur. Bu nedenle proletarya diktatörlüğü, bir yarı-devlet ya da burjuvazisiz burjuva devlet olarak da tanımlanabilir.

Komünist Toplumun Üst Evresi

Marx’ın hukukla bağlantılı olarak ekonomik temeliyle birlikte bu evreye dair düşüncelerini de, yine Gotha Programı’nın Eleştirisinde buluruz: “Komünist toplumun yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne köleleştirici bağımlılığı, ve onunla birlikte, kol ve kafa emeği arasındaki karşıtlık yokolacağı zaman, çalışmanın yalnızca bir yaşama aracı olmaktan çıkıp, bir ilk dirimsel gereksinim durumuna geleceği zaman; bireylerin çok yönlü gelişmesi ile birlikte, üretim güçlerinin de artacağı ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının bollukla fışkıracağı zaman; ancak o zaman burjuva hukukunun sınırlı ufku kesin olarak aşılabilecek ve toplum, bayrakları üstüne ‘herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre!’ diye yazabilecektir.”

Tüm diğer eşitsizlik kaynaklarının da kurutulmasına elverecek, artık “çalışanlar”ın “emeğine göre” değil “ihtiyacı kadar” alabileceği bir gelişme düzeyine ulaşmış toplumsal emek ve üretime dayalı bu üst evre, kuşkusuz insanlığın sınıflardan bütünüyle kurtulmuş olduğu evredir. İlk evrede, özsel olan, kapitalizm ve bürokrasinin egemenliğine son verildikten sonra, silahlı işçiler ve halk tarafından gerçekleştirilecek üretim ve bölüşümün denetimi ve emekle ürünlerin kayıt altına alınması ve buna dayalı “atölye disiplininin tüm topluma yayılması”yken; bu üst evrede, artık ne çalışma ne de ürün bölüşümü için artık bir denetim ve kayıt gerekli olur. Komünizmin üst evresine ve “devletin tamamen sönmesine geçişi sağlayacak kapı”, “toplumun bütün üyeleri ya da hiç olmazsa bunların büyük bir çoğunluğu, devleti kendileri yönetmeyi öğrendiği, işi kendi ellerine aldığı”, herkesin katıldığı kayıt ve denetim ile üretim ve bölüşüm alanı başta olmak üzere insan toplumunun özsel kurallarına uyma zorunluluğu alışkanlık ve çalışmanın kendisi sadece bir yaşamsal etkinlik haline geldikçe, ardına kadar açılacaktır.

SONUÇ

Öyleyse başladığımız nokta tayin edicidir: “Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) sınıfların varlığının, üretimin tarihsel gelişme evrelerinden başka bir şeye bağlı olmadığını; 2) sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatorasına götürdüğünü; 3) bu diktatoranın kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak oldu.”

Lenin, Marx’ın özsel olarak böyle tanımladığı öğretisine bağlı kalarak, 40 yıl ayakta kalan, komünizmin üst evresine doğru adımlar da atan geçiş dönemi devleti olarak proletarya diktatörlüğünün pratiğe geçirilmesinin ışığını yaktı. Şimdi 2000’li yıllarda, hem öğreti hem de proletarya ve partilerinin önündeki görevler, özsel olarak, değişmemiştir. Hâlâ kapitalist karşıtlık, aynı yere götürmektedir. Farklı ülkelerde farklı yollardan: Ama bir demokratik cumhuriyet üzerinden ama doğrudan. Dünya, bugün, kapitalizme son verilmesi ve kapitalizmden komünizme geçiş için, nesnel bakımdan, Marx ve Lenin zamanından çok daha elverişli haldedir. Bilinç ve örgüte dair eksikliklerin üstesinden gelmek ve Komün’den sonra Lenin’in Rusya’da giriştiği işi sürdürmek, yarının değil bugünün görevidir.

Bilim ve felsefe notları – II

Yusuf Akdağ

III. BÖLÜM

DÜNYA GÖRÜŞÜ OLARAK FELSEFE; İDEALİZM VE MATERYALİST DİYALEKTİK

Doğa görüngüleri tarihsel-süreçsel maddi varlıklar, nesneler olup, düşünceler ve düşünce sistemleri bunlarla birlikte, “insanların maddi etkinliğine ve karşılıklı maddi ilişkilerine, gerçek yaşamın diline bağlıdırlar. Başka biçimde söylenirse, insanların düşünceleri, karşılıklı zihinsel ilişkileri onların maddi yaşamın üretimi tarzına bağlı ve maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkarlar. Bir halkın siyasal dilinde, yasalarının, ahlakının, dininin, metafiziğinin vb. dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir. Sahip oldukları anlayışları, fikirleri, vb. üretenler insanların kendileridir.”¹

Düşünce sistemleri –genel olarak söylenirse– dünyanın ve insanın durumundan hareketle belli durum, tutum ve görüşleri sistematik olarak temellendirmeye çalışırlar. Sınıflı toplumların tarih sahnesine çıkışıyla, ya da başka biçimde söylenirse insanın maddi yaşamını üretimi sürecinde toprağın, alet-araç ve ürünün belirli kişi ve grupların elinde toplanmasına bağlı olarak onların diğerleri üzerinde ayrıcalıklı bir yaşama geçişleriyle birlikte, bu durumun düşünsel ifadesi de toplumsal sınıfların, onların her biri için karakteristik özellik gösteren iktisadi-sosyal konum ve bu konumdan doğan veya ona “itkiler”e bağlanır.²

ı-) Düşüncenin varlığa ilişkinliği üzerinden ayrışan idealizm ve materyalizm

İnsanın, yaşamı için gereksindiği maddeleri edinmek üzere doğayla giriştiği mücadelenin bir yönü olarak, çağlarının en yetenekli ve gelişkin beyinlerinin uğraşılarında anlamını bulan sorulara yanıt aradığı; günümüze dek süren bu arayış ve uğraşı dolayımında dünya ve evren gerçekliği ve insanın kendisi dışındaki bu nesnel gerçeklikle –kendisi olmazdan önce, varlığı insanın varlığına bağlı olmaksızın var olan doğa– ilişkisinin ne ve nasıllığına; kendi dışındaki varlığı, doğayı ve evreni bilebilip-bilemeyeceği sorularına; ve bununla bağlı olarak varlığın düşünceyle ilişkisi sorununa, bilimsel ve felsefi alanda yanıtlar verdiği biliniyor.³

Bu soru ve yanıtların en başında da düşüncenin varlıkla; ‘ruh’un bedenle ilişkisi gelmiştir. Engels, bunu, “Her felsefenin ve özellikle modern felsefenin büyük temel sorunu, düşüncenin varlık ile ilişkisi sorunu”⁴ olarak ifade ederek, felsefenin bu en önemli ve temel sorununa yanıtlarına göre filozofların “iki büyük kampa” ayrıldıklarını belirtir. Bu ayrıma göre, düşüncenin, ‘Tin’in doğaya göre “önce gelme özelliği”ne sahip olduğunu düşünenler –ve sonuçta da yaratılışçı teoriyi kabullenenler– idealizm kampında; maddeyi, varlığı birincil öge ve düşünce kaynağı olarak alan ve ruh-beden ilişkisini insanın somut varlığından hareketle açıklayanlar ise “materyalizmin değişik okullarında” yer alıyorlardı.⁵

Materyalist ile idealist felsefe yanlısı arasındaki temel ayrım noktasını belirtirken, Lenin, materyalistin “duyumu, algıyı, düşünceyi ve genellikle insanın bilincini nesnel gerçekliğin imgesi gibi” algıladığı ya da tuttuğunu; Evrenin, “bilincimiz tarafından yansıtılan bu nesnel gerçekliğin hareketi” olduğunu; “Fikirlerin, algıların vb. hareketine, dış maddenin hareketi”ne uygun düştüğünü; madde kavramının, “bize, duyum içinde verilen nesnel gerçekten başka bir şey ifade etme”diğini; “hareketi maddeden ayırma isteği”nin düşünceyi nesnel gerçeklikten ayırmaya; duyumları dış dünyadan ayırmaya eşdeğer ve idealizme varmak olacağını söylüyordu.⁶

Materyalizm, varlığın düşünceden bağımsızlığı, düşünceye önceliği ve düşüncenin varlığın yansısı olduğu görüşünü; idealizm ise, düşüncenin varlığı oluşturucu olduğu görüşünü ifade eder. İlki, bilincimizin, duyularımızın ve algılarımızın dış dünyanın ve nesnel varlıkların yansıması olduğunu; düşüncenin, bilginin nesnelerin ve nesnelerle ilişkinin bilgisi olarak şekillendiğini; ikincisi, düşünceden hareketle varlığın bilinebileceğini; onları varlık olarak kuranın düşünce, İdee olduğunu ileri sürer. Lenin, felsefi idealizmi, “bilginin özelliklerinden, yönlerinden, yanlarından birinin, maddeden, doğadan ayrı tutulmuş, ilâhlaştırılmış bir mutlak haline, tek yanlı, abartılmış, überschwengliches (Dietzgen) bir biçimde geliştirilmesini (şişirilmesi, gevşetilmesi)”; “papazca bilmesinlercilik” olarak niteler.

Metafizik dünya görüşü en net haliyle dini ideolojide dile gelir. “Gerçeği” donmuş-değişmez ve çelişkisiz gösteren Metafizik, toplumsal kategori ve formasyonları da sabitleştirir ve birbirleriyle ilişkisinden soyutlayarak tekil “şey”ler olarak alır. Onda, A=A’dır; ve ak ile kara çok net hatlarıyla birbirlerinden ayrışmıştır; geçişlere ve ara tonlara yer yoktur. Toplum, karşıt sınıfların özdeşliği ve mücadelesi –bir aradalığı ve mücadelesi– yerine, birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılmış formasyonların toplamından oluşur vb.

“Şeyleri kesin biçimleriyle meydana gelmiş şeyler olarak ele alan eski metafizik” ve şeyleri Mutlak Fikir –Tin–in görüngüleri olarak alan idealizme karşı diyalektik materyalizm, doğadaki ve ‘şeyler’deki değişimi irdeleyerek bunların düşüncedeki yansılarını nesnel gerçeklikle temellendirir. Materyalist ve diyalektik felsefi görüş doğa bilimlerindeki gelişmelerden güç alır ve olgusal bilgi birikiminden yararlanarak gerçekliği daha tam –aslında yaklaşık– anlamlandırmaya çalışır. Engels ve Lenin, materyalist diyalektiğin doğa bilimleri alanındaki yeni buluşlardan yararlanarak zenginleştirilmesi gereksinimine dikkat çektiler.⁷ Lenin, sağlam felsefi bir temel oluşturularak militan materyalizmin pratiğe geçirilmesinde ısrarlıydı.

Lenin, Bogdanov ile tartışmasında, “Nesnel bir gerçek var mıdır; yani, insan tasavvurunda özneden bağımsız olan, ne insana ne de insanlığa bağımlı olan bir içerik var mıdır? Var ise, o halde nesnel gerçeği ifade eden insan tasavvurları, bu gerçeği, hepsini birden, eksiksiz, mutlak ya da sadece yaklaşık olarak göreli bir biçimde ifade edebilirler mi?” diye sorar ve “Nesnel gerçekliğin varlığı reddedilmeden, mutlak gerçeklik reddedilemez.” diye yanıtlar.

İnsan “mutlak gerçek”i bilme yeteneğindedir, ancak koşulları nedeniyle tüm nesnel gerçekliği, dünyadaki tüm olguları bilme gücü gösteremez. Bu düşünce tarzı ve düşüncenin gerçek yaşamda karşılığı bulunmaz. Doğada ve toplumsal yaşamda niceliğin niteliğe –ve tersinden niteliğin yeniden evrimiyle yeni niceliğe– dönüşümü; karşıtların –zıtlar– birliği ve mücadelesi ve yadsımanın yadsınması kesiksiz olarak devam eder; devinim ve gelişme bu “sarmal hareket” sürecinde gerçekleşir.

Felsefenin evren, dünya ve insana dair sorulara yanıtı, canlı yaşamla ve doğa bilimlerindeki gelişmelerle bağı, toplumsal sınıfların mücadelesine yaklaşımı, idealist ya da materyalist felsefi “ekol”e aitliğini açıklayıcı özellik gösterir. Diyalektik materyalist felsefenin gücü, nesnel gerçeklikle ve doğa bilimlerindeki gelişmelerle, bilimsel buluşlarla ilişkisinde; onlardan yararlanarak sorunlara ussal-bilimsel yanıtlar getirmesindedir.

Materyalist felsefe, bilimsel gelişmelerin verilerinden hareketle toplumsal gerçekliğe ilişkin soru ve sorunlara ussal yanıtlar getirmiştir. Materyalizm dünyayı, maddeyi, bilincin dışında, bilinçten bağımsız nesnel bir gerçeklik olarak görür. Madde birincil, bilinç ikincildir; idealist felsefe ile temel ayrışma noktası burasıdır. Diyalektik materyalist dünya görüşü, varlık-düşünce bağlamından hareketle olguları kavramların ürünü olarak değil, ama kavramları olgulardan hareketle üretilen düşünüş ürünleri olarak alır. Dış dünya, nesnel varlıklar, kendilerinden hareket edilen öncellerdir ve düşünce, onların beyindeki yansılarının ürünüdür.

Diyalektiği, “iç bağıntıların bilimi” olarak da ifade eden Lenin, “Duyum içinde bize verilen nesnel gerçekliği yadsıdığınız anda, inancılığa karşı her türlü silahınızı yitirirsiniz ve bilinemezciliğe ya da öznelciliğe düşersiniz, ve inancılık da zaten sizden daha fazlasını istemez. Eğer algısal dünya nesnel bir gerçeklik ise, o zaman kapı öteki her türlü ‘gerçekliğe’ ya da sözde gerçekliğe kapalı demektir” diyordu.⁸

Materyalizm, idealizmden varlığın bilinçten bağımsızlığı ve bilince önceliği; bilincin, duyuların ve algıların dış dünyanın ve nesnel varlıkların yansıması olduğu görüşüyle ayrılır. Bu görüş, Marx ve Engels’in “Alman İdeolojisi”nde yürüttükleri polemiklerde; “Felsefenin Sefaleti” ve “Anti Dühring”de serimlenen bilimsel-felsefi görüşlerde; Grundrisse ve Kapital’in kuramsal örgüsünde, yetkin şekilde savunulmuş ve geliştirilmiştir. Marksizm-Leninizmin dünya görüşü materyalist ve diyalektiktir.

Marx, Engels ve Lenin’de felsefe, maddi gerçeklikten, insan ve toplumdan, toplumsal gelişme süreçleri ve bu süreçlerdeki insanın etkinliğinden ve bütün bunlarla bağlı gerçekliğin düşünsel yeniden kuruluşundan kopuk olarak alınmaz. Materyalist felsefe bilimlerin verileriyle desteklidir ve Marx’ın kuramında, materyalizm, diyalektik ve tarihsel bağlamıyla teorinin bilimsel yöntemini oluşturur.⁹

ıı-) Eski materyalizmin ve Hegel idealizminin aşılması; diyalektik materyalizm

Eski materyalizm, “evreni bir süreç olarak, kesintisiz tarihsel gelişme yolunda bir madde olarak kavramadaki yetersizliği”yle belirgindi. Oysa, evren, kesintisiz tarihsel bir maddi oluş-değişmişlik-yeniden oluş hareketi ve onun süreci olarak kavranmalıydı. Eski materyalizmin –mekanik materyalizm– bu yetersizliğinin bir nedeni de antidiyalektik –idealist-metafizik– anlayışın doğa bilimleri üzerinde hâlâ devam eden etkisi ve doğa bilimlerindeki gelişmenin geri düzeyi idi.¹⁰

Eski materyalizmin devrimci eleştiriyle aşılması, düşüncenin varlıkla ilişkisinin diyalektik materyalist görüş uyarınca kurulmasıydı. Marx ve Engels, klasik felsefenin eleştirisine girişerek ve Hegel’in zirvesine çıkardığı idealist felsefeyi mistik kabuğundan soyarak ve devrimci içeriğine uygun şekilde “ayakları üstüne” kaldırarak, felsefi düşüncenin, dünyayı “değiştirme” eylemi, fikri ve hedefiyle bağlı tarihsel ve diyalektik düşünce olarak toplumsal gerçeklikle bağını, devrimci tarzda kurdular.

Felsefenin, dünyanın –ve toplumun– yalnızca “anlamlandırılması”-anlaşılmasıyla değil, değişiminin olgusal, akli ve bilimsel yöntem ve “araçları”nın ortaya konmasıyla belirgin bu devrimci gelişimi, insanı “kaderine rıza gösterme”ye mahkûm “yaratılmış” olarak gösteren gericiliğin ideolojik-siyasal çöküşünü hazırlayıcı işleve sahipti.¹¹

Engels, L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesi’nin Sonu adlı eserinin 21 Şubat 1888 tarihli önsözünde, Marx ile birlikte gerçekleştirdikleri Hegel sonrası felsefe eleştirisini, kendilerinin “geçmişteki” felsefi bilinçleriyle bir hesaplaşma olarak ele aldıklarını yazdı.¹² Bu hesaplaşma, Hegel diyalektiğinin –ki o güne dek olan felsefi gelişmelerin en üst ve yetkin örneğini oluşturuyordu– idealist içeriğine karşın diyalektik yönteminin miras edinilmesi üzerinden materyalist diyalektik felsefi ‘sistem’in oluşturulmasını sağladı. “Hegel felsefesinden kopuş”, gerçek dünya –doğa ve tarih– üzerine “önceden düşünülmüş” idealistçe bütün heveslerin “acımasızca kurban edilmesi” demekti.

Hegel’in diyalektik yöntemi alınmış, ondan yola çıkılmıştı; ancak, diyalektiğin Hegelci biçiminde, değişen ve gelişen, “bütün sonsuzluk boyunca –bilinmez bir yerde– var olmakla” kalmayan, tüm dünyanın “yaşayan gerçek ruhu” da olan “Mutlak Fikir”di. Hegel’de diye yazıyor Engels; “doğada ve tarihte kendini gösteren diyalektik gelişme, yani zikzak halindeki bütün hareketler ve bütün ani geri çekilmeler boyunca kendini ortaya çıkaran aşağıdan yukarıya doğru ilerlemenin nedensel zincirlenişi, demek ki, Fikrin, bütün sonsuzluk boyunca nerede olduğu bilinmeyen, ama herhalde, düşünen her insanın beyninden bağımsız olarak süregiden özerk hareketinin kopyasıdır [Abklatsch] ancak. İşte çıkarılıp atılması söz konusu olan bu ideolojik ters-yüz olma durumuydu. Biz yeniden beynimizin fikirlerini, onları mutlak Fikrin şu ya da bu derecede yansıları [Abbilder] olarak, gerçek nesneler sayacağımız yerde, onları materyalist açıdan nesnelerin yansıları olarak kavradık.”¹³

Marx ve Engels, Hegelci “Fikrin kendisinin diyalektiği”nin, “gerçek dünyanın diyalektik hareketinin yalnızca basit bir bilinçli yansısı” olduğunu göstererek, Hegel’in diyalektiğini, “başı yukarıda olmak üzere doğrult”tular. “Benim diyalektik yöntemim temelde Hegel’inkinden yalnızca farklı olmakla kalmıyor, aksine onun doğrudan karşıtıdır. Hegel için düşünce süreci, ki onu ide adı altında, bağımsız bir özneye bile dönüştürür, yalnızca onun dış görünümünü oluşturan gerçeğin demiurgosudur. Bende tersine, düşünsel olan, insan kafasındaki dönüştürülmüş ve tercüme edilmiş maddi olandan başka bir şey değildir” derken, Marx, Hegel diyalektiğiyle kendi diyalektiğinin karşıtlığını; düşünsel olanla-maddi olanın ilişkisi üzerinden açıklıyordu. Hegel, maddi gerçekliği “düşünce süreci”nin ürünü görür ve gösterirken, Marx’ta düşünsel olan, maddi gerçekliğin dönüştürülmüş-tercüme edilmiş ifadesiydi.

Engels, Hegel’in bir idealist olduğunu belirterek, “Ona göre, beynindeki düşünceler, gerçek şeylerin ve süreçlerin az çok soyut resimleri değildi, tam tersine, şeyler ve onların evrimi, yalnız, âlem var olmadan, öncesizlikten beri ve herhangi bir yerde var olan ‘Fikr’in (İdea)nın gerçekleşmiş resimleriydi.¹⁴ Bu düşünme yolu her şeyi baş aşağı ediyor ve âlemdeki şeylerin gerçek bağlantısını tümüyle tersine çeviriyordu.”¹⁵ “Diyalektiğin Hegel’in elinden uğradığı mistikleştirme, genel hareket biçimlerinin ilk kez onun tarafından kapsamlı ve bilinçli bir biçimde açıklanmış olmasını hiçbir biçimde engellemez. Diyalektik Hegel’de baş aşağı durur. Mistik kaplamanın ortasındaki rasyonel özü keşfetmek için onu ters yüz etmek gerekir.” diyordu.

Hegel’de “Mutlak Bilgi”ye ulaşıldığı ve bilimin olası her biçim ve içeriğinin, tüm zenginliğiyle ve “bütünsellik içinde” ortaya konduğu; böylece mutlak hakikate –ya da bilgisine– ulaşıldığı ileri sürülür. Her şeyin ancak kendisinde anlam bulduğu bu “mutlak bilgi”, eksiksiz ve kesin “ebedi geçerliliğe” sahiptir! Hegel’de bütünsellik, “mutlak idea” ya da “Tin”dir. Hegelci diyalektiğin ‘diyalektiği’, bu mutlaklığı ve peşin hükümlü önsel kabullenilmiş yöntemi nedeniyle değil, gerçeğin hareketini içermesi nedeniyle diyalektiktir.

Hegel, “Gerçek olan her şey ussaldır, ussal (rationnel) olan her şey gerçektir” savıyla devlet ve kurumları dahil verili olan(lar)ı, rasyonelliği bağlamında onaylanabilir gösteriyordu. Hegelci diyalektiğin bu idealist biçimi, onu, ‘değişimin kaçınılmazlığı’nı içeren ‘devrimci içeriği’nin üzerini örterek “ussal ve gerçek” resmi kurumsal otoritenin onayına dönüştürüyordu. Ondaki diyalektik böylece düşünce alanıyla sınırlı ve kendi üstüne kapanan bir çember halinde devinirken, verili olan da kalıcı hal alıyordu.

Engels’in deyişiyle Hegel, özellikle Mantık’ta, “bu öncesiz ve sonrasız gerçeğin, mantıksal ya da tarihsel, sürecin kendisinden başka bir şey olmadığını ne kadar kuvvetle ifade ederse etsin, gene de kesinlikle bir yerde sisteminin sonuna varması gerektiği için, kendisini, bu sürece bir son vermek zorunda görüyor”du. Hegel’de bu “sonuncu nokta”, Mutlak Fikir/İdea/Tin’dir. Onun sistemine göre, Tin, önce doğaya dönüşerek kendiyle “yabancılaşır”, ardından da, “düşüncede ve tarihte” kendine geri döner. Bu, “tarihin ereğinin, insanlığın kesinlikle bu mutlak Fikrin bilgisine varmasında yattığını” varsaymaktır.

Hegel, “mutlak Fikir” bilgisi ve onun kendiyle ifade olunan düzeyine, kendi felsefesinde “ulaşılmış olduğunu” düşünür. Hegel’in, yani “mutlak bilme” konumuna yükselmiş filozofun “tümleşmiş tutumu”nda şekillenen insan, “kendisini tümüyle ve yetkin olarak kavramış” insandır; yani “Tarihin sonu”nda yaşayan “mutlak Bilge” ve filozof olarak Hegel’in kendisidir! Bilim, doğal dünyada yaşayan insanın tarihsel değişip-‘oluşması’yla yarattığı-açığa vurduğu –insan bunu nesnel olandan hareketle ve dil aracıyla, düşünceyle ve söylemle gerçekleştirir– üretici güç, bilgi ve tekniktir. Hegel açısından bunun en yüksek biçimi, kendisinin felsefesinde, “mutlak olarak” açıklanmış, açığa vurulmuş bütünsel bilgiden başka bir şey değildir.

Hegel felsefesinde Töz, özne; Mutlak ise Tin’dir. “Varlığın ve gerçekliğin bütünselliğini eksiksiz ve upuygun bir şekilde açığa-vuran bir söylem” bu felsefenin iddiasıdır. “İnsanın hakiki varlığı, eylemidir” diyen Hegel, insanın, “Bir Devletin vatandaşı olarak” gerçekleştirdiği eylemiyle ve eyleminde, kendini “özgür ve tarihsel birey” olarak gerçekleştirmesiyle(!) varlığının “tamlığına ve yetkinliğine tanıklık eden” doyuma ulaşacağını söylüyordu. Hegel’in ideal devleti, ilkin Napoléon’un İmparatorluğu, ardından Prusya Krallığı’ydı ve öyleyse, “en tam doyum” bu ideal devlete itaatle gerçekleşirdi!¹⁶

İnsanın “hakiki varlığı eylemidir” düşüncesi, tamamlanmış ideal insanın ideal devlete itaatinde böylece donduruluyor, toplumsal dünyanın, bireyin “içkin doyumu”nun gerçeklik kazanacağı bir başka dünyaya dönüştürülmesi için gerekli olan ‘olumsuzlayıcı’ eylem de gereksizleşiyordu. Hegel’de, değişim, salt düşünce yoluyla ve düşüncede gerçekleşirdi. Onda, bireyselliğini gerçekleştiren insan, tarihsel evrimini tamamlar ve sonuna ulaşırdı: bu “mutlak Ben”di! Hegel’in diyalektiği burada doğmaya varır: felsefe “genel olarak” sona erer; yapılacak olanı Hegel yapmıştır! Felsefesinin tutucu “yapısı” ile devrimci –diyalektik– yöntemi karşı karşıya gelir.

Hegel sisteminde doğa, “mutlak fikrin yabancılaşmasından, denebilir ki Fikrin bir alçalmasından başka bir şey değildir…”; Bu “sistem”de düşünme ve düşünce “önde gelen başat öğe, doğa ise, kısaca, ancak Fikrin alçakgönüllüğü sayesinde var olan, ondan türemiş bir öğedir.”¹⁷ “Başaşağı” duran doğa-düşünce; varlık-Tin ilişkisidir: düşünceden doğa ve nesneye gidilmektedir. Oysa, her tür düşünceden ve felsefi sistemden bağımsız olarak doğa, insanın üzerinde var olduğu, geliştiği, düşündüğü ve eylediği nesnel gerçek olarak, insan imgeleminin ürünü her şeyin de asıl kaynağı ve üzerinde varlık bulduğu gerçek temeldir.

Engels, Hegel’in felsefesinin derin ve zengin içeriğinin, “bir sistem zorunluluğu”yla oluşturulan bu tutucu “yapısı”na kurban edilmemesini ister. Hegel’in bu tutucu yapıyla kendi sisteminin bütün dogmatik içeriğini “mutlak gerçek olarak ilan” ettiğini belirten Engels, ancak, der, “bu dogmatik içerik Hegel’in dogmatik olan ne varsa hepsini geçersizleştiren diyalektik yöntemi ile çelişki halindedir, bu yüzden Hegel’in öğretisinin devrimci yanı, onun tutucu yanının ağırlığı altında ezilip boğulmuştur. Ve felsefi bilişe uygulanabilir olan, tarihsel pratiğe de uygulanabilirdir…”¹⁸

Hegel’in felsefi sisteminin, “ancak bütün insanlığın ileriye doğru gelişmesi içinde yapabileceği” tarihin ve düşüncenin bütün sorunlarını tek başına çözme iddiasıyla “Mutlak Tin”nin “zirvesi”nde şekillenmiş olarak ortaya çıktığına işaret eden Engels, ama der, “bütün bu çelişkiler kesin olarak ortadan kaldırıldı mı sözde mutlak gerçeğe varırız: dünya tarihi sonuna varmış bitmiştir, bununla birlikte her ne kadar yapacak bir şey kalmamışsa da, gene de devam etmesi gerekir; dolayısıyla çözümlenmesi olanaksız yeni bir çelişki ortaya çıkar.”¹⁹

Tarihin sonuna gelinmemiştir; çelişkili yaşam devam eder; doğada da toplum yaşamında da. Hegel’in sistemi, yapılacak bir şey bırakmamış gösterse de, çözümlenecek sorunlar yumağı var olmayı sürdürür. Marx ve Engels, değişimin kaçınılmaz olduğunu; gelişmesi sırasında daha önce gerçek olan bir şeyin –ve her şeyin– zorunluluğunu ve var olma hakkının ussallığını yitirmesiyle “gerçek dışına düşeceği”ni/değişebileceğini; can çekişen eski gerçekliğin yerini, yeni ve yaşayabilir gerçekliğin alacağını gösterdiler.

Toplumlar tarihi, ussal ve gerçek olan burjuva toplumu ve devletinin de, eninde sonunda yok olmaya mahkûm olduğunu gösteriyordu. Hegel’in savının, “Hegelci diyalektiğin oyunuyla kendi karşıtına” döndüğünü belirten Engels, insan tarihi alanındaki her şeyin zamanla usa aykırı düşerek yerini başka ussal gerçekliğe bırakmak zorunda kalacağını, yine toplumsal tarihten hareketle gösterdi. “Her gerçek olanın ussallığı savı hegelci düşünme yönteminin tüm kuralları ile uyum içinde şu başka sava dönüşür: Var olan her şey, yok olmayı hak eder.”²⁰

Diyalektik ve materyalist dünya ve toplum görüşü, “gelişkin zekâ ürünü” olarak doğaya ve toplum hayatına dayatılan bir ‘şey’ değil; toplum ve doğanın kendi gerçekliğinden hareketle ve oradaki değişimin yasalarının açığa çıkarılmasıyla oluşturuldu. Artık, gerçek olarak kabul edilen, hegelci dogmatik “ilkeler dermesi” değil, “bizzat biliş sürecinin içinde, sözde bir mutlak gerçeğin bulunuşu ile artık daha öteye gidilemeyen, ulaşılan mutlak gerçek karşısında kolları kavuşturup ağzı açık seyretmekten başka yapacak bir şey bulunmayan bir noktaya hiçbir zaman varmaksızın bilginin alt basamaklarından gittikçe daha üst basamaklarına yükselen bilimin uzun tarihsel gelişmesinde yatıyordu. Ve felsefi bilgi alanında böyle olan bütün öteki bilgi ve pratik eylem alanlarında da böyleydi.”²¹

Felsefedeki değişmezlik ve kesinlik “ilkeleri”nin yıkımıydı bu. Artık, Kantçı bilinemezliklere sığınılamaz; verili olan karşısında yapılacak bir şey kalmadığı umarsızlığına düşülemezdi. Dünyanın düşünce yoluyla bilinemezliğini savunan Hume’cu görüş, “Gerçek dünyaya değin tasarımlarımızda ve kavramlarımızda gerçekliğin doğru bir yansısını verebilir miyiz? Bu soru, felsefe dilinde düşünce ile varlığın özdeşliği sorunu diye adlandırılır ve filozofların büyük çoğunluğu bu soruya olumlu biçimde yanıt verirler.”²² diye belirterek, Engels, Feuerbach’ın bu soruya “materyalist açıdan” getirdiği yanıtın derin olmaktan çok zekice olduğunu söyler.

Kant ve Hume’un “felsefi saplantı”larının çürütülmesinin pratik örneğinin Feuerbach’ın savunusunda yer aldığını belirtir ve şöyle yazar:

“Eğer biz, doğal bir süreç hakkındaki anlayışımızın doğruluğunu, bu süreci biz kendimiz yaratarak, onu koşullarından çıkarıp varlık haline getirerek ve onu kendi amaçlarımıza hizmet ettirerek tanıtlayabiliyorsak, Kant’ın bilinemez ‘kendinde-şey’inin işi biter. Bitkisel ve hayvansal organizmalarda üretilen kimyasal tözler, organik kimya birbiri ardından onları birer birer yapmaya koyuluncaya kadar, böyle ‘kendinde-şeyler’ olarak kaldılar; ama kimya onları yaptı mı, ‘kendinde-şey’, ‘bizim için şey’ haline gelir, tıpkı örneğin, artık kızılkök halinde tarlalarda yetiştirmeyip çok daha kolaylıkla daha ucuza taş kömürü katranından çıkardığımız alizarin gibi. Kopernik’in güneş sistemi, üç yüz yıl boyunca, bir varsayım oldu; bunun üzerinde bire karşı yüz, bin, on binle de bahse girişilse, gene de varsayımdı; ama… bu sistemden çıkarılan veriler yardımıyla, yalnız bilinmeyen yeni bir gezegenin varlığının zorunlu olduğunu değil, ama aynı zamanda da bu gezegenin gökyüzünde bulunması gereken yeri hesaplayınca ve daha sonra Galile onu gerçekten bulunca, Kopernik’in sistemi tanıtlanmış oldu.”

Bilinmeyen, ya da henüz bilinmeyen böylece bilinir hale gelmektedir. Bilinir olmayı sağlayan ise “saf aklın gücü” değildir. “Saf bilim” çünkü yoktur: doğa bilimlerindeki ve sanayideki ilerleme, sonuçta, insanın maddi yaşamın üretimi sürecinde, gereksinmelerin karşılanması ihtiyacıyla bağlı olarak gerçekleşir. Bilinmeyenin bilinir olmasını sağlayan bilgi düzeyi, onun araç ve gereçleri, bilip-tanıma merakı-istemiyle birlikte bu gereksinmeyle dolaysız bağlıdır.

Doğa bilimleri alanındaki gelişmelerle desteklenip kanıtlanan bilginin “alt basamaklarından gittikçe daha üst basamaklarına yükselen bilimin uzun tarihi gelişmesi”nden güç alarak, tüm toplumsal biçimler ile bunlara dair gerçekliklerin değişime zorunlu oldukları ve değişmekte oldukları, toplumsal üretim koşullarından ve tarihsel gelişmeden ussal olarak da çıkarılabilirdi.

Hegel’in başaşağı duran-başüstü konulmuş olan diyalektik sistemi, Marx ve Engels tarafından ayakları üstü doğrultulurken, “Duyularla algılanabilir maddi dünyanın, bizim de bir parçasını oluşturduğumuz bu maddi dünyanın tek gerçeklik olduğu; ve bize ne kadar yüce görünürlerse görünsünler bilincimizin ve düşüncemizin, maddi bedensel bir organın, beynin ürünlerinden başka bir şey olmadıkları kavrayışı” geliştirildi. Buna göre; madde, tinin bir ürünü olmayıp tin maddenin en üstün ürünü olup, hareket ettirici ilk öğe düşünce değil, onun oluşumuna neden olan varlık ya da nesneydi. Dış dünyanın insan üzerindeki etkileri insan beyninde “duygular, düşünceler, içgüdüler, istemeler, kısacası ‘düşünsel (İdeale) eğilimler’ olarak yansırlar ve bu biçimde ‘düşünsel güçler’ haline gelirler”di vb.²³

Varlığı bilince öncel alan materyalist dünya görüşü, üretici güçleri toplumların değişiminin başlıca devindirici gücü olarak alır. Bir toplumsal sistemden ötekine geçiş salt eleştirel düşünce ile değil, onu da maddi gerçekliğe dönüştürecek insan etkinliğiyle ve siyasal-toplumsal devrim ile gerçekleşebilir. Değişimin hareket ettirici etkeni, iktisadi temelde üretim ilişkileri ile üretici güçler; toplumsal bazda sömüren ve sömürülen sınıflar arasındaki çelişkidir.

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın 1859 tarihli basımına yazdığı Önsöz’de Marx, bunu en özlü biçimiyle özetler: İnsan(lar) yaşamları için ihtiyaç duydukları araçları-ürünleri sağlama faaliyetleriyle kendi yaşam koşullarını da üretirler. Bu üretimin tarzı, onları, iradeleriyle belirlenmeyen, içine girmek zorunda oldukları üretim ilişkilerine sürer; bu üretim ilişkileri belirli bir yaşam tarzına temel oluştururlar. Farklı üretim tarzları farklı üretim ilişkilerini; bunlar da farklı mülkiyet biçimlerini şekillendirir ve sınıfların mücadelesi bu temel üzerinde gelişerek sınıflı toplum tarihinde “motor” işlevini yerine getirir. Kapitalist özel mülkiyete son verilmesi ile yeni bir toplumsal yaşam biçimi ve ilişkiler düzeyine varılır ve insan, maddi yaşamının üretimiyle ulaştığı yeni koşullarda tarihini yeni biçimler altında yapmaya devam eder.

Marx’ın toplum analizinin yöntemi materyalist, tarihsel ve diyalektiktir. Olgucu ve ampirist değil, olguların ve gelişmelerin birbirleriyle ilişkilerinin tüm yönlerini tarihsel gelişme sürecine bağlı olarak ve değişim gerçekliğini dikkate alarak irdeler. Nesnel gerçek, öznenin dışında ve ondan bağımsız olarak var olandır; bilgi onun –nesnel olanın– bilgisidir. Algı, tasavvur ve yargı nesnel gerçekliğe ilişkin olup ona karşılık gelir. Ancak, bilimsel bilginin tamamlanmışlığı ileri sürülemez. Bilgi, bilimsel buluşların gösterdiği üzere sonraki gelişimi içinde gerçekliğe daha yaklaşık bilgi haline gelir.

Lenin, nesnenin tüm yönleri ve somut nesnel gerçekliğin tam bir bilgisinin ancak nesnenin tüm yönlerinin birbirleriyle bağı ve etkileşimleri dolayımında ve süreç içinde daha tam bilgiye doğru yaklaşabileceğini belirtir. Marksizm öncesi materyalizmde, gerçek, verili ve tamamlanmış olana denk geliyordu. Diyalektik materyalizmde hakikat bir nesnenin dolaysız, nihai ve değişmez yansıması olarak değil sürecin birbiriyle ilişkili unsurlarının sonucu olarak bilinebilir olarak görülür.

Diyalektik ve tarihsel materyalist dünya görüşü, felsefe ve bilimlerin bileşimi ve etkileşiminin bir ifadesidir; eski türden felsefeden ayrışmış, dünya ve topluma yeni bir bakış açısı getirmiştir.²⁴ Toplumsal alanda bu, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin tarzına bağlı olarak toplumun ve toplumsal sistemin niteliği, işleyişi ve üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişki ve uyumsuzluk üzerinden bir toplumsal sistemden diğerine geçişin tarihsel zorunluluk olarak ve maddi ilişkiler temelinde gerçekleşmesi anlamına gelir.

Diyalektik ve tarihsel materyalizm bu bakımdan, toplumsal-tarihsel gelişmenin yasalarının bilimi olarak da tanımlanabilir.²⁵ Diyalektik materyalizm bilimle “çelişki” ya da “çatışma” içinde olmayıp onda kendi kuramsal örgüsünün maddi güçlerine kavuşur. Çelişki, ancak felsefenin metafizik öğelerle bulaşık olması durumunda ve idealist felsefi görüş yönünden söz konusu edilebilir. İdealist metafizik felsefi görüşler aşılıp felsefe, bilimin öğeleriyle kendini yenileyip geliştirdiğinde, felsefe ve doğa bilimleri birbirini “tamamlama” ilişkisi içinde olacak, düşünsel eylem nesnel gerçeklikle bağlı olarak daha da serpilip-gelişecektir.

Marx ve Engels, insanın maddi varlık koşullarından, gerçek insan-bireylerden –ve sınıflardan– hareket ederek tarihi bir bilim düzeyine yükselttiler ve onun insanların kendileri tarafından, içinde bulundukları koşulların etkisi hesaba katılarak yapıldığını; dogmatik görüşleri mahkûm ederek gösterdiler.²⁶ İnsan soyunun varlığı söz konusu olduğu sürece, onun doğa ile karşılıklı etkileşimi de var olacak, dünyanın yaşam için denetimi yönündeki insan eylemi sürecek, buna karşılık olarak o, üzerinde ve içinde yaşadığı doğa ve onun evrensel yasalarının etkisi altında olacaktır.

Bu felsefi görüş, insanın bilgisini, varlığın, dış dünya ve doğanın insan beynindeki yansıması olarak görür ve tarih boyunca görülmüştür ki, insanın “toplumsal bilgisi” –yani sahip olduğu felsefi, dinsel, siyasal görüşler– de, toplumun iktisadi sistemini yansıtırlar ve bu üstyapı öğeleri, iktisadi temel üzerinde yükselirler.

Materyalist diyalektikte tümdengelim ile tümevarım birbirlerini tamamlayacak bütünlük gösterirler. Bütünden parçaya –somuttan soyuta– ve parçadan bütüne –soyuttan somuta– sürecin iki yönelişli bileşeni olarak birbirlerini tamamlarlar. Toplumdan sınıflara, sınıflardan bireylere –kapitalizm; işçi sınıfı ve burjuvazi ve onların bireyleri– ve tersinden bireylerin ve sınıfların durumundan genel toplumsal manzaraya bir yöntem izlendiğinde “bütünün bilgisi”ne yaklaşık olarak –kesin ya da mutlak olarak mümkün olmayan görece bilgi– varılabilir.

Diyalektik materyalizm Marksizmin felsefesidir. Marx’ın felsefesinin materyalizm olduğunu belirten Lenin, materyalizmi, “doğal bilimlerin öğretilerine bağlı” tek tutarlı felsefe olarak tanımlar. Marx’ın kuramı, “felsefenin, ekonomi politiğin ve sosyalizmin en büyük temsilcilerinin öğretilerinin, dolaysız ve doğrudan bir devamı olarak” doğmuştur.

“Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Unsuru” başlıklı kısa makalesinde Lenin, “Marx, 19. yüzyılın insanlığın en ileri üç ülkesindeki üç düşünsel ana akımının sürdürücüsü ve dahiyane tamamlayıcısıydı: Klasik Alman felsefesi, klasik İngiliz politik ekonomisi ve genel olarak Fransız devrimci öğretileriyle bağlantılı olarak Fransız sosyalizmi.” diye yazar.²⁷

Engels, kendisinin ve Marx’ın kuramından söz ederken, kökenlerinin Saint Simon, R. Owen, Fourier, Kant, Fichte ve Hegel’e uzandığını söylemekten kaçınmaz. Bunlar tarihsel gelişme sürecinde, bilim, felsefe ve tarih alanında geride bırakılarak reddedilen ve devralınarak geliştirilip ilerletilen materyalist görüşlerin “tarihsel serüveni” kapsamındaki gerçeklikler arasındadır. Marksizm, kendi dönemi ve öncesinin bütün büyük beyinlerinin –A. Smith, D. Ricardo, W. F. Hegel ve Feuerbach bunlar arasında yer alırlar– ortaya koydukları ve her birinin insanlık tarihinde izleri olan ürünlerinin eleştirel irdelenmesi üzerinden ve bu görüşlerin devrimci, diyalektik ve materyalist düzeyde aşılmasıyla oluşturuldu.

Marx ve Engels, doğa bilimleri alanındaki gelişmeleri etraflıca irdelediler, Adam Smith ve David Ricardo’nun ekonomi politiğini didik didik ettiler, Hegel’de zirvesine çıkan idealist diyalektik ve Fransız materyalizmi üzerine kapsamlı bilgi sahibiydiler. Basit el birliğinden manifaktüre ve sanayi üretimine kapitalist gelişmenin tarihini, gelişme dinamiklerini ve çelişkilerini; bu çelişkilerin yol açtığı kaçınılmaz değişimi ve yeni bir toplumun tarihsel zorunluluğunu, maddi üretim sürecinin bu tarzını tüm yönleriyle irdeleyerek açığa çıkardılar.

Doğa bilimleri alanındaki her gerçek ilerleme; kimya, fizik, biyoloji alanındaki yeni buluşlar, canlıların evrimi üzerine Darwin’de en somut ve ileri düzeyine çıkan doğa bilimi, materyalist dünya görüşünün ve tarihsel-diyalektik gelişmenin daha çok kanıtını ortaya çıkarırken, bu kanıtlar Marx ve Engels’in ellerinde, geliştirdikleri kuramın dayanaklarına eklendiler.

Engels, diyalektik tarihsel materyalizmi, klasik Alman felsefesinin ve ütopik sosyalizmin aşılması olarak ifade ederken gerçekleştirilen ilerlemeyi de dile getirir. “Ekonomik koşulların politik kurumların temeli olduğu bilgisi” öncellerde “ancak embriyon halinde” beliriyordu. Marx onu ‘bütünsel’ bir açıklığa kavuşturdu; artıdeğer teorisini geliştirdi ve kapitalist kârın kaynağı olduğunu gösterdi. “Eksik kapitalist üretim koşulları ve eksik sınıf koşulları, eksik teorilerle karşı”lanmıştı; Marx ve Engels, kapitalizmin en ileri düzeyde geliştiği İngiliz ekonomisini inceleyerek Adam Smith ve David Ricardo’nun kendilerinden önce yaptıkları analiz ve açıklamaların eleştirel irdelenmesiyle kendi kuramlarının başlıca en önemli-en temel köşe taşlarını döşediler.

Marx’ın kuramı, insanlık tarihinde yeni bir dönemin koşullarında oluşturuldu. Tarihin “sınıf mücadeleleri tarihi” olarak tanımı, yeni bir tarih görüşünü ifade ediyordu. Marksist kuramının özgünlüğü ve gücü, yüzeydeki olguların gösterdikleriyle yetinmeyerek olgusal gerçeklerin içinde ve gerisinde bulunan ilişkisel “bütün”ü irdelemesinde; olabilir tüm ayrıntılarında açıklığa kavuşturmasında; gelişme sürecini maddi koşulların ve toplumsal ilişkilerin evrimiyle bağlı olarak almasındaydı.²⁸

Engels, diyalektik tarihsel materyalizmi, klasik Alman felsefesinin ve ütopik sosyalizmin aşılması olarak ifade ederken gerçekleştirilen ilerlemeyi de dile getirir: “Ekonomik koşulların politik kurumların temeli olduğu bilgisi” öncellerde “ancak embriyon halinde” beliriyordu; Marx onu ‘bütünsel’ bir açıklığa kavuşturdu; artıdeğer teorisini geliştirdi ve kapitalist kârın kaynağı olduğunu gösterdi.

Marx’ın kendisi, burjuva iktisatçılarının ekonomik gelişmenin tahliline girişerek kapitalist toplumun çelişkilerini gösterdiklerini, sınıf mücadelesinin de kendisinden önceki bazı kuramcılar tarafından dile getirildiğini belirttikten sonra, “Benim yeni olarak yaptığım ise” diye başlayarak sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya iktidarına ve sınıfsız komünist topluma götüreceğini bulgulamasından söz ediyordu.²⁹

Marx ve Engels, materyalist felsefeyi Alman Klasik felsefesinin Hegel ve Feuerbach’ta temsil olunan en ileri biçimlerinin “başarılarıyla” zenginleştirip felsefi materyalizmi geliştirerek insan toplumunun kavranması yönünde derinleştirdiler. Lenin, onların, çok uzun bir dönem boyunca, “kendilerini materyalizmi geliştirmeye, felsefenin temel bir eğilimini ilerletmeye” verdiklerini; bütün tumturaklı ve yüksekten atan zevzeklikleri, “felsefede ‘yeni’ bir çizgi bulma, ‘yeni’ bir eğilim uydurma, vb. gibi sayısız girişimleri, acımasızca bir yana iterek”, bu aynı materyalizmi tutarlı bir biçimde toplumsal bilimler alanına uyguladıklarını söyler.³⁰

Marx, yine Lenin’in belirttiği üzere, materyalizmin daha önceki biçimlerinden daha zengin ve daha tutarlı “modern materyalizmin kurucusu”dur. O, “Feuerbach’tan geçerek idealizme karşı olan materyalist yolu doğrudan tutma”yı başarmış ve kendi materyalizmini, “Hegel’in idealizminin, yani en gelişmiş, en tutarlı idealizmin karşısına” koymuştur.

“Benim diyalektik yöntemim temelde Hegel’inkinden yalnızca farklı olmakla kalmıyor, aksine onun doğrudan karşıtıdır. Hegel için düşünce süreci, ki onu ide adı altında, bağımsız bir özneye bile dönüştürür, yalnızca onun dış görünümünü oluşturan gerçeğin demiurgosudur. Bende tersine, düşünsel olan, insan kafasındaki dönüştürülmüş ve tercüme edilmiş maddi olandan başka bir şey değildir” derken, Marx, Hegel diyalektiğiyle kendi diyalektiğinin karşıtlığını; düşünsel olanla-maddi olanın ilişkisi üzerinden açıklıyordu.³¹ Hegel, maddi gerçekliği “düşünce süreci”nin ürünü görür ve gösterirken, Marx’ta düşünsel olan, maddi gerçekliğin dönüştürülmüş-tercüme edilmiş ifadesiydi.

Descartesçi felsefe, insanda maddeye dışsal olarak gördüğü Tin’in asıl etkinliğini, “arı düşünce”de gösteriyordu. Buna göre, dış dünyanın duyu örgenleri aracıyla algılanmasına dayanan ‘deneyimler’ bilgi kaynağı olarak alınamazlar; onlar, tinsel yasanın “belirsiz temelleri”dirler. Tecrit edilmiş “kendindeki Ben” kendi kendi üzerinde “düşünseme”yle tanrı ve dünya üzerine “ebedi geçerli” ilkeleri keşfeder! Gerçekliklerle ilişkin “hakikatler” böylece tüm bireylerde önsel olarak var olurlar. Bundan sonrası için gerekli olan, akıl sahibi her bireyin, bu verili “bütünsel bilgi”lerden yararlanarak gerçekliğin bilgisine ulaşmasıdır.

Bu demek oluyor ki, insan “içsel nitelikleri”yle dünyanın gerçekliğine ulaşabilir ve oradan da kendi eyleminin normlarını edinebilir! Bu görüş açısı, doğa ve toplumsal tarihsel süreci, kendi aralarında ve doğayla mücadele içindeki insanın eylemiyle bağlı olarak değil, ondan koparılmış ve bir üst “kendindeki Ben”in kendi düşüncesi üstüne “düşünseme”sinin sonuçlarıyla açıklar. Ondaki “gerçek”, özü ve görünüşü itibariyle değişmez “tamamlanmışlık”tır. Onu –yani tüm bu gerçeği– insana bildirecek olan birikmiş “içsel nitelik”, dünyanın, evrenin ve insanın “gerçekliği”ne hâkim olan asal “Varlık”tır. Gerçekliğin bilgisinin –önceki kuşaklardan devralınanlarla birlikte içinde bulunulan koşullarda ne kadar sağlanabilmişse onunla sınırlı– tarihsel varlık olarak insanın maddi yaşamı üretimiyle bağı bu felsefi görüş açısından önem taşımaz.³²

Hegel idealizmi ile Descartesçi “arı düşünce” görüşü arasında yıkılmaz duvarlar yoktu. Engels, Hegel’in bir idealist olduğunu belirterek, “Ona göre, beynindeki düşünceler, gerçek şeylerin ve süreçlerin az çok soyut resimleri değildi, tam tersine, şeyler ve onların evrimi, yalnız, âlem var olmadan, öncesizlikten beri ve herhangi bir yerde var olan ‘Fikr’in (İdea)nın gerçekleşmiş resimleriydi. Bu düşünme yolu her şeyi baş aşağı ediyor ve âlemdeki şeylerin gerçek bağlantısını tümüyle tersine çeviriyordu.”³³

Hegel, klasik Alman felsefesinin zirvesinde duruyordu, geliştirdiği bilginin kapsamı oldukça genişti ve fakat idealist bir bakış açısıyla tüm nesnel gerçekliği “Tin”in, “İdea”nın ürünü görüyordu. Marx ve Engels, onun diyalektiğini mistik kabuğundan soyarak ve evet onun “Tin” tanrısını yeryüzüne indirerek, gelişme ve değişimin yasalarının maddi gerçek temelini açığa çıkararak, diyalektiği ayakları üzerine diktiler.

Diyalektiği, “genel olarak bütün insan bilgisinin bir özelliği”; “(Hegel’in ve) Marksizmin bilgi teorisi” olarak da tanımlayan Lenin, Marx’ın, Hegel diyalektiğini, “gelişmiş biçimiyle” politik ekonomiye uyguladığını belirtir. “Gerçekliğe her yaklaşımın ve yaklaşıklığın sayısız eğilimleriyle –her eğilimden bir bütüne doğru büyüyen bir felsefi sistem ile– yaşayan, –sürekli olarak artan yanlarıyla– çok yanlı bilgi olarak diyalektik”, bilginin gelişim sürecinde de geçerlilik gösterir.³⁴

Buna rağmen, Marx ve Engels, Hegel’in hakkını teslim etmekten sakınmadılar. Hadbilmez bir şarlatanlıkla Hegel’i aşağılamaya çalışanlara karşı, genel hareket yasalarının onun tarafından yetkinlikle tespit edildiğini ve mistikleştirmesine karşın diyalektiğin onun tarafından geliştirildiğini belirterek, “Diyalektiğin Hegel’in elinden uğradığı mistikleştirme, genel hareket biçimlerinin ilk kez onun tarafından kapsamlı ve bilinçli bir biçimde açıklanmış olmasını hiçbir biçimde engellemez. Diyalektik Hegel’de baş aşağı durur. Mistik kaplamanın ortasındaki rasyonel özü keşfetmek için onu ters yüz etmek gerekir.” diye yazdılar.

Engels, Hegel diyalektiğinde içerili bulunulan, ancak onun tarafından bunların doğa ve toplum yaşamından çıkarılmayıp düşünce yaratıları olarak gösterilen “diyalektiğin yasaları”nın doğa ve insan toplumunun tarihinden çıkarılması gerektiğini belirterek “Çünkü onlar, düşüncenin kendisinin olduğu gibi, tarihsel gelişmenin bu iki yönünün de en genel yasalarından başka bir şey değildir”ler diye yazıyordu.

Engels bu yasaları; “Niceliğin niteliğe ve niteliğin niceliğe dönüşümü yasası”; “Karşıtların iç içe geçmesi yasası”; ve “Yadsımanın yadsınması yasası” olarak belirterek, her üç yasanın da Hegel tarafından “onun idealist tarzıyla salt düşünce yasaları olarak geliştirilmiş” olduğunu söyler ve Hegel’i, bu yasaları doğa ve tarihten çıkarma yerine, onları “düşünce yasaları olarak” “doğa ve tarihe yamaması” anlayışı nedeniyle eleştirir. Hegel’in diyalektiğinde, “Evren, ister istemez, kendisi de yalnızca insan düşüncesinin evrimindeki belirli bir aşamanın ürünü olan bir düşünce sistemine uygun olarak sunulur”du.

El Yazmaları’ndan başlayarak, Marx, kapitalizm analiziyle, bir yanda zenginliğin, öte yanda yoksulluk ve yoksunluğun biriktiğine işaret etmiş; insan ilişkilerinin artıdeğer üretimine dayanan sermayenin genişleyen yeniden üretimi dolayımında nesneler ilişkisine dönüştüğünü; insanın kendi ürününün esiri haline geldiğini; ve fakat kapitalizmin bizzat kendisinin, kendini yok edecek çelişkilerle malul ve yaratıp büyütmekten kaçınamayacağı işçi sınıfı tarafından yıkılmaya mahkûm bulunduğunu, iktisadi-sosyal olgular ve karşıt sınıfların mücadelesi bağlamında ortaya koydu.

Feuerbach’ın “ahlakçı”-idealist felsefesine sert eleştiriler yönelterek, Feuerbach idealizmini mahkûm etti. Toplumlar tarihinin, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin tarzı –üretim tarzı–, üretim ve mülkiyet ilişkileri temelinde materyalist diyalektik irdelenmesi, toplumsal gelişme ve ‘dönüşüm’ün tarihsel kaçınılmazlığının ortaya konmuş olması, işçi sınıfının sömürüden kurtuluşu aracılığıyla tüm toplumun komünist kurtuluşunun gerçekleştirilebilir olduğuna açıklık kazandırdı.

Marx’ın belirttiği üzere, sorun özel mülkiyet kavramını düşünce dünyasından kaldırmak olsaydı, bunun için komünizm kavramını benimsemek yeterli olurdu; ancak, sorun gerçek bir kurtuluş için, özel mülkiyetin –ve onun sisteminin– varlığının son bulmasıdır, ki bunun için “gerçek bir komünist eylem” şarttır. Bunu gerçekleştirecek olan ise, üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun sınıf olması nedeniyle proletaryadır. O, bu devrimci eylemi gerçekleştirmeye en yatkın; üretim süreci içindeki yeri ve konumuyla kazandığı disiplini ve örgüt alışkanlığıyla da buna en yetenekli sınıftır.

Düşüncesi ve eserini ekonominin yasalarının bilimiyle sınırlı bir burjuva reformizmi düzeyine indirgemek isteyenlerin dayanaksız spekülasyonlarını öngörmüş olacak ki, Marx, dünyanın yorumlanmasıyla yetinilemeyeceğini ve asıl olanın onu değiştirmek olduğunu belirtir; ve politik pratik ile onun üzerinde şekilleneceği toplumsal-ekonomik ilişkiler sistemi arasındaki diyalektik ilişkiye işaret ederek doğa ve toplum tarihine spekülatif yorumları boşa çıkaracak biçimde, açıklık getirir. Tarihin materyalist ve diyalektik kavranışının yolu böylece, ilk kez Marx ve Engels tarafından açılır.

Marx ve Engels, kurulu sistem ve düzenlerin yıkılmazlığı ve kurumsal sabitliği üzerine burjuva idealist ve metafizik kurguları darmadağın ettiler. Ekonomik kategoriler ve değişimlerinin toplumsal üretim ilişkileriyle bağlı oluşunun gösterilmesi, ölümsüz kategorilerin olmadığı, doğanın da, toplumun da süreklilik gösteren bir devinim içinde olduğu; karşıtlar mücadelesinin değişimin esas ögesini oluşturduğu, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi süreçleri açısından da gösterilmiş oldu.³⁵

Ekonomik-toplumsal eşitsizliklere “ahlaksal” analiz ve çözümler öneren metafizik anlayışlar büyük darbe yediler. Marx’ın felsefesi üzerine, çarpıtmalara dayanan spekülatif söylenceleri yalanlayacak şekilde, El Yazmaları, Kutsal Aile, Felsefenin Sefaleti ve Alman İdeolojisi, Marx ve Engels’in materyalist tarihsel ve diyalektik felsefesinin, doğa bilimlerindeki muazzam ilerlemeden de yararlanarak ve toplumlar tarihinin analiziyle; özellikle de kapitalizmin getirdiği değişikliklerin geniş bir serimlenmesiyle açıklandığı eserleri oldular.

Marx, insanı ve toplumu/toplumları, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi etkinliğine bağlı somut gerçek insan ve toplumlar ve onların ilişkileri olarak ele alıp irdeleyerek, idealist soyut insan görüşleri etrafındaki ütopik toplum anlayışlarına öldürücü darbeler indirdi. Maddi üretim koşullarıyla somut gerçek insan arasındaki ilişkiye işaretle, ortam ve koşulların insanları oluşturmasında olduğu gibi, insanların da ortam ve koşulları oluşturduğunu; insanların, verili ve önceki kuşaklardan devralınan koşullar içinde kendi tarihlerini kendilerinin yaptıklarını; her kuşağın içine doğduğu koşullarda varlığını sürdüren üretici güçler ve üretim ilişkilerinin gelişme düzeyi, onların kendi tarihleriyle bu ilişkisinde nesnel-somut temeli; üzerinde hareket ettikleri/edecekleri toplumsal zemini oluşturduğunu, maddi olgulara dayanarak ortaya koydu.

Toplumlar tarihinin üretim ilişkileri, üretici güçler, toplumsal ilişkiler gibi, tümü de insan kavramı ve somut-gerçek insan ilişkileri etrafında şekillenen materyalist-diyalektik irdelenmesi ve kavranmasına dayanan devrimci yöntem, toplumsal üretim sistemlerinin tarihin uğrakları olarak görülmesini; değişime ve yerlerini yenilerine terk etmeye mahkûm bulunmalarını; bu değişimin, yıkımın ve yeninin kurulmasının –yadsınmanın yadsınması– dayanaklarını kendi içlerinde üretme kaçınılmazlığıyla kanıtlı ve bağlı olarak ortaya koyuyordu. Alman İdeolojisi, Kapital(ler), Komünist Manifesto, Grundrisse, bu dünya ve toplum görüşünün en yetkin biçimde açımlandıkları eserler oldular.

Marx’ın materyalist tarih ve toplum görüşünden söz ederken, Engels, bu dünya görüşünün getirdiği yeniliği şöyle açıklıyordu:

“Burjuvazi pratikte büyük ölçekli sanayi, rekabet ve dünya pazarı ile bütün sağlam, köklü kurumları nasıl yerle bir ederse, bu diyalektik felsefe de, aynı şekilde bütün ‘mutlak nihai gerçek’ ve buna karşılık gelen ‘insanlığın mutlak nihai durumları’ kavramlarını yerle bir eder. Diyalektik felsefe açısından hiçbir şey nihai, mutlak, kutsal değildir. O, her şeyin geçici niteliğini ve her şeyin içindeki geçici niteliği gözler önüne serer; kesintisiz bir varoluş ve yok oluş, alçaktan yükseğe sonsuz yükseliş dışında hiçbir şey onun önünde duramaz. Diyalektik felsefenin kendisi de, bu sürecin düşünen beyindeki yansımasından başka bir şey değildir. Kuşkusuz onun tutucu bir yanı da vardır: Bilginin ve toplumun belirli evrelerinin yalnızca kendi dönemleri ve koşulları içinde geçerli olduğunu kabul eder, ama ancak o kadar. Bu genel bakış tarzının tutuculuğu görelidir, devrimci niteliği ise mutlaktır –kabul ettiği tek mutlak budur…”

Marx ve Engels’in Hegelci felsefenin devrimci içeriği olarak gördükleri şey, onun diyalektik özelliğiydi. Hegel’de diyalektik mistik örtüyle, mistik kabukla örtülmüştü ve Marx o kabuğu yırtıp atarak ve başaşağı duran ilişkiyi ayakları üstüne dikerek, mutlaklık, kesinlik, ölümsüzlük ve tamamlanmışlık “zirve”sindeki idealizmi, “Mutlak Tin” ya da “İdea”yı tahtından indirdi; onun yerine somut gerçek insanın maddi yaşamın üretimiyle bağlı gerçekliğini oturttu.

ııı-) Materyalizm ve Marx’ın ‘Feuerbach Üzerine Tezler’i

Engels 1889’da yayımlanan Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu adlı eserinde Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler’ine de yer verdi. Marx’ın sonradan üzerinde çalışmak üzere not ettiği bu tezler birbirleriyle ilişkili ve birbirlerini tamamlayıcı özellik taşımalarına karşın, genellikle –ve ezberlenmiş şekilde– XI. tez öne çıkarılır.

Bu Tezler’in ilkinde, örneğin Materyalizmin o güne kadar duyular aracıyla kavranan nesneyi, gerçekliği, duyusal insan etkinliği, “yani pratik olarak, özneye ait olarak değil”, “yalnızca nesne ya da düşünce biçiminde” kavradığı belirtilerek, bu anlayış eleştirilir ve insan düşüncesinin gerçekliğinin, doğruluğu ya da gücünün “pratikte kanıtlanması”yla bağlı oluşuna işaret edilir.

I. tez’in başında şöyle denir:

“I. Şimdiye kadarki her türlü materyalizmin –Feuerbach’ınki de içinde olmak üzere– başlıca kusuru, duyularımız aracılığıyla kavradığımız nesnenin, gerçekliğin, duyusal insan etkinliği, yani pratik olarak, özneye ait olarak değil, yalnızca nesne ya da düşünce [kavrayış] biçiminde anlaşılmasıdır. Bu nedenle etkin yön, materyalizmin tersine idealizm tarafından geliştirilmişti –kuşkusuz idealizm gerçek pratik etkinliği bu biçimiyle tanımaz. Feuerbach düşünce nesnelerinden gerçekte farklı duyusal nesneler ister, fakat insan etkinliğinin kendisini nesnel bir etkinlik olarak anlamaz. …Bu nedenle o, ‘pratik-eleştirel etkinliğin’ devrimci önemini kavramaz.”

Bilimsel kuramlar kuşku yok ki soyutturlar, ama düşünen beynin üzerinde düşündüğü ya da kendisinden hareketle varsaydığı bağlantılı “gerçeklikler”in bilgisi olarak soyutturlar. Nesnel gerçekliğin bilgisi, gerçekliğin kendisinden hareket edilmeksizin oluşturulamaz. Matematik ve Mantık kurgusal ve fakat genel doğruların ifadesi olarak kabullenilmişlerdir. Sanat eserlerinin kurgul bir özelliği vardır. Ancak, doğa bilimleriyle tarih bilimi “pratiğin sınavı”ndan geçmek durumundadır.

İkinci tez’de bu dile getirilir:

“Nesnel gerçekliğin insan düşüncesine ait bir özellik olup olmadığı sorunu teorik değil, pratik bir sorundur, insan, düşüncesinin gerçekliğini, yani doğruluğunu ve gücünü, ‘bu dünyaya aitliğini’ pratikte kanıtlamalıdır. Düşüncenin gerçekliği ya da gerçek dışılığı üzerine pratikten yalıtık olarak yürütülen tartışma tamamen skolastik bir sorundur.”

Üçüncü Tez, insan ve koşulları arasındaki ilişkinin materyalist kuruluşuna işaret eder. Buna göre; “koşulların değiştirilmesine ve eğitime ilişkin materyalist öğreti”nin, “koşulların insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini” unutmaması gerekir. Toplum ve koşulları arasındaki ilişki karşılıklı etkiye sahiptir. “Koşulların değiştirilmesi ile insan etkinliğinin ya da insanın kendisinin değiştirilmesinin örtüşmesi, ancak devrimci pratik olarak kavranabilir ve ussal olarak anlaşılabilir.”

Sekizinci Tez’de, toplumsal yaşamın “özünde pratik” olduğu belirtilerek, teoriyi gizemcilikten kurtarmanın ussal çözümünün “insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında” olduğu belirtilir. Toplumsal pratik, düşünce doğruluğunun sınandığı yerdir; değiştirici devrimci işleve sahiptir ve sorunların ussal çözümünün alanıdır. Ve son tez yine, değiştirici insan etkinliğine işaret etmektedir:

“Filozoflar dünyayı değişik biçimde yorumladılar, [oysa] sorun onu değiştirmektir.”

Marksizmin dünya ve toplum görüşü materyalist ve diyalektiktir. Gelişmeler tarihsellikleri içinde irdelenir ve kuram dünyanın değişimi; toplumsal yaşamın gerçek anlamda insanileştirilmesi ve sömürüden kurtuluş sağlanarak özgürleşmesi hedefiyle bağlıdır. Marksizm, insan toplumunun tarihini, insanın kendisi yönünden “ereksiz” olarak görmez. Toplumsal değişimi, iktisadi kategorilerin kendiliğinden evriminin ürünü sayan sağ oportünist görüşlerden ayrışır.

Marx’ın kuramında “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar” şeklinde, toplumsal ve iktisadi koşullarla ilişkilendirilerek işaret edilen insan etkinliği –‘praksis’–, insanın; insan toplulukları ve sınıflarının, koşulların esiri olmayıp koşulları da etkileyen ve yeniden oluşumunda rol oynayan bir etkinliğidir.

Marksizmi ekonomizm ile karıştıran, hatta ekonomi bilimi olarak değerlendirenler olmuştur. Marksizmin bu biçimdeki sağ bir yorumu onu tarih ve toplum bilimi alanındaki kapsamlı irdelemelerinden ve tarihsel-toplumsal gelişmenin zorunluluk bağlamlı yasalarının açığa çıkarılması çabasından soyutlayarak darlaştırır.³⁶

Marx, 1866’da Proudhon’a yanıt niteliğindeki Felsefenin Sefaleti’nde, burjuva doktrinerlerinin tutumlarını eleştirerek, felsefi düşüncelerin ve bilimsel “sistem”lerin tarihsel süreç ve toplumsal hareket içinden ve onların somut gerçekliği gözetilerek ancak devrimci ve geliştirici tarzda oluşturulabileceğine işaret ediyor ve şöyle yazıyordu:

“…Fakat tarih ilerledikçe ve onunla birlikte proletaryanın mücadelesinin çizgileri daha da belirginleştikçe, artık bilimi kafalarının içinde aramalarına gerek kalmaz; gözlerinin önünde olup bitenleri görmeleri ve bunların sözcüsü olmaları yeterlidir. Bilimi aramaya ve sistemler kurmaya devam ettikleri, mücadelenin başlangıcında kaldıkları sürece, sefaletin içinde sefaletten başka bir şey bulamaz ve onun için de eski toplumu alaşağı edecek devrimci, yıkıcı yanı göremezler. Bu andan itibaren, tarihsel hareketin bir ürünü olan ve amacını tam olarak kavrayarak onunla birleşen bilim, doktriner olmaktan çıkar ve devrimci olur.”

Marx’ın felsefi tartışmalarının ve felsefeye yaklaşımının tüm önemi, felsefenin canlı yaşamla kurulan bağındadır: bu felsefi yaklaşım, politik ekonomi irdelemelerinin neredeyse her bölümünde; üretim ilişkileriyle üretici güçler ilişkisinin sergilenmesinde, artıdeğerin gerçekleşmesi sürecinde sermaye-emek ilişkilerinin açıklığa kavuşturulmasında, sınıfsal konumları üretim araçlarının mülkiyetiyle bağlı olarak belirlenen kapitalistlerle işçi sınıfının karşıt sınıf durumlarının ortaya konmasında, tüm açıklığıyla görülür.

Toplumsal gelişmenin diyalektiğini ve tarihselliğini gözetmeyen felsefi bir görüşün gerçeklikle bağı kopar ve spekülatif söz yığınına dönüşür. İşçi sınıfı, tarihsel materyalist felsefede kendi sınıfsal niteliğinin ve kurtuluş olanaklarının bilgisini bulur. Bundandır ki Marx şöyle yazar:

“Felsefe nasıl maddi silahlarını proletaryada buluyorsa, proletarya da kendi düşünsel silahlarını felsefede bulur…”

Felsefeyi, dünyanın “sadece yorumlanması” olarak değil, ama asıl olarak değiştirilmesi için gerekli pratik ile ilişkilendirerek ‘söz yığını’ olmaktan çıkaran Marx’a göre felsefenin bu pratik gerçekleştirilmesi, sömürünün ortadan kaldırılmasıyla sınıfların varlığının son bulmasına bağlanarak gelişmenin yeni durumlara evrilmesine hizmet eder.

IV. BÖLÜM

“KOZMİK BİLİMLER” METAFİZİĞİN ZAFERİNİ Mİ MÜJDELİYOR?

Günümüzde, özellikle de Kuantum Fiziği ve Rolativite –Görelilik– Teorisi dolayımıyla teorik fizik ve doğa bilimleri alanındaki –haliyle de felsefe alanındaki– önemli tartışma konularından birini de, Klasik fizik ya da Newton fiziği ile Einstein’in adıyla anılan teorinin birbirini kesin şekilde reddedip etmediği sorusu oluşturmaktadır.

Özellikle son bir yüzyılda, başta Albert Einstein ve Werner Heisenberg olmak üzere, bazı bilim insanlarının ışık ve ısı yayılımını; atom ve elektron hareketini konu edinen buluşlarını –buna son proton çarpıştırılması (Higgs Bozonu) deneyini de ekleyebiliriz– hareket noktası alan modern fizik “ekolü”nün bazı sözcüleri, Newton Fiziğinin “ışık hızı”na yaklaşık hızlar ve “atomaltı parçacıklar”ın hareketi sorununa yanıt oluşturmadığını da gerekçe göstererek klasik fizik yasalarının ve onlarla birlikte materyalist dünya görüşünün ömrünü doldurduğunu ileri sürüyorlar.³⁷

Bunun bütünüyle yeni bir durum olmadığı doğrudur: “Görelilik Kuramı” ve “Kuantum Fiziği”nin bulgularından ve Newton fiziğinin geçerliliğini yitiren kimi kurallarından hareketle, materyalist diyalektik doğa görüşü konusunda kuşkuya düşen çok sayıda bilim insanı olmuş, bunların bir kısmı, Albert Einstein gibi büyük bir bilginin, kuram-gerçeklik ilişkisi üzerine söylediklerine sığınmıştır.

Einstein, teorinin nesnel gerçeklikle ilişkisi üzerine yazarken, “Salt düşünce ile gerçekliği kavrayabileceğimizi sanıyorum” demişti. Ona göre, bilimsel bir teorinin kaynağı olgular değil, “insan kafasının yaratıcı gücü”dür. Teori insan zekâsının serbestçe yarattığı kavramlardan oluşur ve “ortaya çıkışı olgulardan bağımsızdır.” Teori, “soyutlama yoluyla olgulardan çıkarılamaz”³⁸; çünkü, “olgulardan teorik kavramlara bizi götüren bir yol yoktur. Tam tersine olgu dünyası ile kavram dünyası arasında mantıksal olarak bağlanması olanaksız bir aralık vardır. Örneğin sayı sistemi gibi teorik kavramları insan zekâsının serbestçe ve olgulardan bağımsız biçimde yarattığı simgeler olarak kabul etmek gerekir. Teori bir tür icattır….”³⁹

Einstein bu düşüncesiyle, varlık-düşünce ilişkisi üzerine tarihsel ve felsefi tartışmanın idealist tarafında kalıyordu. Hareket noktası matematik ve mantık teoremleriyle –tezleri– Rolativite teorisiydi. Nihayetinde, evren ve madde üzerine kuramını bu alanlar üzerinden geliştiren bir büyük bilgindi ve materyalist olarak başladığı “deneyi”nden idealist sonuçlar çıkarması, yalnızca ona has olan bir durum da değildi.

Onun, kuram-madde ilişkisi üzerine söylediklerinden çok, geliştirdiği teoriyi sadece klasik fiziğe karşı değil, onun neden-sonuç ilişkisi bağlamında materyalist dünya görüşüne karşı kullanan teolog ve metafizikçi kuramcılar ise, bilimsel bilginin doğa bilimlerindeki gelişmenin düzeyi vb. gibi nedenlerle mutlak olmayıp göreceli olmasını ve doğa biliminde kimi küçük etkenlerin ihmal edilebilir görülmesini, görüşlerini sözümona doğrulamak için açıkça istismar ediyorlardı.

Bunların sığındığı “doğrulayıcı”(!) sadece Einstein’in teorisi değildi. Werner Heisenberg’in “belirlenimsizlik” kuramı en çok başvurulan “kurtarıcı” oldu. Newton fiziğinin “ilk fiske” görüşü; termodinamiğin ikinci yasası ve görelilik kuramı bu görüş doğrultusunda kullanılmaya çalışıldı. Buna göre, “doğada diyalektik hareket” yoktu; ilişkinlik genelleştirilemez ve hiçbir şey “tam olarak belirlenemez”di!

Bilinemezci görüş, bilinmeyen madde ve evren varlığının gerçekte olup olmadığını tartışma konusu yapıyor ve bunu bilecek bir yanıt verilemeyeceğini söylüyordu. Heisenbergci belirlenimsizlik ise, dünyanın, evrenin ve maddenin belirsizliğe doğru eğilim gösterdiğini, bunun bir yasa olduğunu ileri sürerek, belirlenimci fiziğe karşı çıkıyordu.⁴⁰

W. Heisenberg’in⁴¹ atom ve elektron hareketini söz konusu ederek, maddenin bu en küçük parçacıklarının –günümüzde ‘atom altı parçacıklar’ olarak adlandırılan nötron, proton, pozitron vb. gibi daha alt-küçük, diyelim en küçük parçacıkları(nın)– hareketini kesin şekilde ölçme olanaksızlığını ileri sürerek geliştirdiği ve klasik fizik “ilkeleri”nin reddini öngören “modern” teori, “kesinlik” gerekçeli olarak “belirlenemezlik” sonucuna bağlanmaktadır.⁴²

Heisenberg’e göre, bu durumun bilgi ve araç-alet yetersizliğiyle izahı mümkün değildir. Hareket halindeki parçacığın –diyelim elektronun– “tam yerinin bulunması” durumunda dahi onun hızının “kesin saptanması” mümkün olmamakta; bu da durumun “yetersizlik” nedenli olmayıp deney araçlarının; “örneğin dalgaların, elektronun kendisi ile aynı boy ölçüsünde olması, bu yüzden bu deneyi bozması”yla bağlı olduğunu ve “kesinlik noksanının ortadan kaldırılamaması” nedeniyle de değişmeyeceğini göstermektedir!

Heisenberg, “Atomlar, elektronlar, protonlar dünyasında da deney için kullanılan ışık dalgaları vb.” ile, “bu atomlar, elektronlar” ilişkisinin, elektron hızının “kesinsizlikte” kaldığını; söz konusu elektronun ikinci bir elektrona çarpması durumunda “birincideki kesinlik noksanı”nın ikinciye de geçeceğini, dolayısıyla da “birincisi ile ikincisinin davranışları”nın ancak “olasılık derecesi ile dile getirilebilece”ğini ileri sürer.⁴³

Heisenberg’in yorumuna göre, buradan çıkan en önemli sonuç, olayların birbirleriyle “sıkı nedensellik bağı ile değil, olasılık bağı ile bağlı” olduklarıdır.⁴⁴ Bu demek oluyor ki, olgu ve olaylar üzerine, ya da hatta nesneler üzerine ancak olasılık ölçüsünde fikir sahibi olunabilir ve bağlamlar kurulabilir; onların belirsizliği ise önlenemez.

Klasik fizik, doğadaki olayların birbirlerine neden-sonuç ilişkisiyle bağlandığını; her olayın bir ya da birden fazla nedeni ve etkeni olduğunu; olayların ve nesnelerin birbirlerinden kesin hatlarla ayrılmış soyutluklar olarak görülemeyeceğini ileri sürer. Buna göre, doğada –evrende– meydana gelen herhangi olayın neden ve etkenlerinin; ya da varlığını öngörsek dahi özelliklerini henüz yeterince bilip gösteremediğimiz oluşumların gerçekliğinin mutlak olarak reddedilmesi için gerçekte inandırıcı bir kanıt yoktur.

Henüz bilinemeyenler, bilinemez oldukları için değil, bilgimiz henüz onları bilecek verilere sahip olmadığı, o aşamaya ulaşmadığı için bilinmemişlerdir. Belirsizlik “ilkesi”, fizik kuralları çerçevesinde kanıtlanamamış, bir varsayım olarak kalmıştır. Bu bakımdan belirsizlik, Heisenberg’in “ilkesel olanaksızlık” olarak gösterdiği türden ilkesel olmayıp kendinde şeyin bizim için şeye dönüşmesi için gerekliliklerle; yani Engels ve Lenin tarafından işaret edildiği üzere bilgi, gözlem ve deney araçlarının gelişmesiyle bağlı bir henüz bilinemeyen maddenin varlığı durumuyla uygunluk gösterir.

Bu da, Kuantum kuramıyla materyalist diyalektik dünya görüşünü; yani özneden bağımsız dış dünya ve nesnel gerçekliğin varlığı ve insan tarafından bilinebilir olduğu düşüncesini geçersizleştiği görüşünün dayanaksızlığını gösterir. Yeni olguların mevcut kuram(lar)ın “ilkeleri”yle açıklanmasının mümkün olmadığı durumlarda, onların neliği ve niteliği, hangi etken ve sonuçlarla bağlı göründükleri ya da oldukları göz önünde tutularak, doğruya olabildiğince yaklaşıklıkla varılmaya çalışılır. Bilimdeki ilerlemelerin özellikle bazı bilim dallarında kuramsal ifadeleriyle mantıksal olması ve kimi durumlarda matematiksel yöntemlerin yardımıyla oluşturulmaları, doğruluklarını gölgelemez.⁴⁵

Maddenin en küçük parçacıkları –yapı taşları– olarak görülen atomun parçalanabilirliğini bulgulayarak enerjinin maddeye; maddenin enerjiye dönüşümü görüşünü bilimsel gelişmenin tarihine yazdıran Einstein’in ünlü denklemine göre; [E=m.c² (enerji=kütle.ışık hızının karesi)]⁴⁶, kütle miktarı içerdiği enerjiye bağlı olup, tanecik hızının artması durumunda kütlesi de büyümekteydi. Einstein öncesi fizik, kütlenin hıza bağlı değişimini öngörememişti.

Einstein, ışık hızına yaklaşık hızlarda enerjinin maddeye dönüştüğünü ve cismin kütlesinin de buna bağlı olarak arttığını gösterdi.⁴⁷ Cismin hızı ışık hızına yaklaşık olduğunda, kütlesi sonsuzca büyüyebilecek; küçük bir madde parçacığının ya da bir atomun parçalanmasıyla çok büyük miktarda enerji açığa çıkabilecekti.⁴⁸ “Örneğin, 1 gram maddenin içinde 2 bin ton petrol yakıldığında ortaya çıkan enerjiye eşit enerji bulunur”du.⁴⁹

Albert Einstein, uzaydaki güneş ve yıldızların –güneş ve yıldız sistemlerinin– birbirleriyle ilişkisini ise “Birleşik Alan Kuramı” olarak adlandırdığı bir teoriyle izah etti.⁵⁰ Buna göre, uzay, “zaman koordinatı içinde” katı cisimlerle ışık ışınlarının birbirleriyle de ilişkili şekilde hareket halinde bulundukları “sonlu ama sınırsız” bir “alan”dı.

Metafizikçiler ve teologlar, teorileri için yeni dayanaklar buldukları savıyla bu iki önemli buluş üzerinden, hemen harekete geçtiler. Maddenin varlığı ve doğanın temel taşı olduğu görüşünü reddeden yeni metafizik teoriler gündeme getirildi. Relativite –Rolativite– teorisinden hareketle, onu materyalist-diyalektik dünya görüşünün ‘panzehiri’ olarak gösterenler, “doğrulanma”yı değil “olasılıklı olma”yı esas alıyorlardı.

Rolativite kuramı, ışığın dünyaya göre hızının ölçülmesi probleminin “çözümü”nden kaynaklanıyordu. Einstein öncesi tanımında, “gerçeklenme-doğrulanma”nın kesin olarak yapılamamış olması, yeni teorinin hareket noktasını oluşturdu. Bu teoriye göre; uzay ve zaman “saltık özelliğe sahip değildir. Bunlar karşılaştırma, oranlama, ölçüştürme (referans) sistemine bağlıdır. Hatta katı bir çubuğun bile saltık bir uzunluğu yoktur. Yani saltık anlama sahip gördüğümüz bazı şeyler artık bu özelliklerini kaybetmiş bulunuyor. Buna karşılık, bu gibi ölçüler arasındaki bağıntının sabit kaldığı görülür. Böylece şey kavramı yerine bağıntı (relation) ya da fonksiyon kavramı girmiş olur; başka bir deyişle, kavram gittikçe matematiksel bir nitelik almış olur… Görülüyor ki fizikte ilerlendikçe yasalar, niceliksel (Kantitativ) bir özelliğe yani matematiksel bir ifadeye sahip oluyorlar; bununla da kalmıyor, yasa diye önerilen formülün referans sistemlerine göre kovaryant olması da isteniyor.

(Kovaryant, eşdönüşür; belirli bir öbeğe göre koordinat dizgesi değiştirildikçe görünümünü değiştirmeyen tensör denklemleri ya da birlikte değişen tensör bileşenleri). Bu da bilimde ilerlendikçe matematikten daha çok yararlanıldığını, hatta fiziksel gerçekliğin ancak matematik yardımıyla ifade olunabileceğini gösterir; bağımsız, saltık bir özelliğe sahip sanılan şeylerin ortadan kalktığını ve onların yerine matematik bağıntıların girdiği görülür.”⁵¹

“İlk fiske” görüşü yeni değildi: duran bir cismin harekete geçmesi için fiziksel kuvvet gerekliliğinden hareketle yaratıcılık anlayışı savunulmuş; atomun parçalanması ve maddenin enerjiye dönüşmesinin atom bombasının yapılması gibi bir sonucunun ortaya çıkması, evrenin “çok küçük yoğunlaşmış madde”nin tanrısal emirle ve bir büyük “ilk patlama”yla oluştuğu tezine dayanak gösterilmiş; sonsuz-sınırsız evren “sonlu ve öncesinde hiçbir şeyin olmadığı” hiçlikten “on beş milyar yıl önce”ki bir ilk değnek vuruş ya da üflemeyle oluşturulma söylencesine bağlanmıştı.

Fizik ve astronomi bilim insanlarının birbiri ardına gerçekleştirdikleri yeni buluşları ve evrende, binlerce-on binlerce ışık yılı uzaklıklarda 80-100 milyar yıl önce oluştukları açıklanan milyonlarca yıldız ve galaksi kümesinin varlığı⁵² ise, görmezden geliniyordu.

“Görelilik” –İzafiyet– kuramı uzay-zaman bağlantıları üzerinden “Kozmik bilim”ler hanesine yazılarak materyalizme karşı metafiziğin zaferi olarak gösterilmeye çalışıldı. Atom ve altı parçacıkları üzerine kuramsal kabullerin deneysel ortamda kanıtlanması bunun için yeni bir gösterge sayılarak ‘Kütlenin korunumu yasası’nın “genel olarak güvenilir olmaktan çıktığı” savı öne çıkarılarak kütle-enerji bağı buna uyduruldu. Buna göre, klasik fiziğin “ilke”leriyle birlikte Newton kuramı da Kuantum teorisince “rafa kaldırılmış”tı(!).

Sığınılan son yer, “Tanrı Parçacığı” söylencesiyle “Higgs Bozonu” oldu. Parçacık fizikçilerinin bu yeni deneyle “maddenin kütle sorunu”na dair büyük bir adım daha atılırken, “yaratılışçı”-“Akıllı tasarım”cılar, bu maddi gerçekliği; insan eli ve beyninin ürünü bu fizik-kimya-elektromanyetik işlemi ve sonucunu dinsel dogmaların yeni bir “doğrulanması” olarak gösterip, “Tanrı Parçacığı” yaygarasıyla çarpıtmaya giriştiler.

Keşfedilen “kuantumun atom altı dünyasında, maddenin enerjiye, enerjinin de maddeye dönüşürken etkileşimde bulunarak kütle kazandığı ya da kaybettiği çok küçük bir parçacık”⁵³ ve gerçekleştiricileri insanların kendileri olmalarına karşın deneyin sonuçları, materyalizmin doğa bilimleri alanındaki dayanaklarının “ortadan kalktığı”nın yeni bir göstergesi olarak reklam edildi ve doğanın, evrenin, tüm canlı-cansız varlıkların tanrı tarafından yoktan var edildiği inancı yönünde kullanılmaya çalışıldı.

Oysa gerçekleşen mistik-yaratılışçı tezlerin yerle bir olmasını sağlayan maddi gerçekliğin yeni bir deneyle kanıtlanmasıydı. Evrendeki “enerji alanları”nda bulunan atom altı parçacıkların –Higgs’in adıyla anılan Bozonlar– etkileşime girmesiyle, maddenin kütle kazandığı tezi CERN deneyi sonuçlarıyla kanıtlanırken darbe yiyen gerçekte metafizik ve mistik yaratılışçı tezlerdi.⁵⁴

Maddenin partiküllerine dek bölünmesi ve en küçük parçacıklarından biri olarak protonların insan eli ve zihninin ürünü bir ortamda –Büyük Hadron Çarpıştırıcısı– ve çok büyük bir hızla çarpıştırılmasıyla elde edilen kütle, enerjinin maddeye, maddenin enerjiye dönüşümünün yeni bir göstereniydi. Fizik biliminin maddeye ilişkin öngörüleri yeni bir kanıtla desteklenmiş oldu.⁵⁵

Kimyasal bir deneyin “yapay radyoaktif elementler”in ortaya çıkışına yol açmış olması, dönüşen-dönüştürülen, atomları parçalanarak “elde edilen” maddenin, enerji aracıyla dönüşümünün; farklı elementlere “bölünmesi”nin ve yenilerinin ortaya çıkmasının kaynağı olarak rol oynadığını gösterdi.

“Gözlenebilir evreni oluşturan” ve enerji ile birlikte bütün nesnel doğanın temel gerçeği olarak algılanan maddenin, atomlardan, moleküllerden; bunların karışımından oluştuğu; atomların ise daha alt parçacıklardan birleştikleri bir kez daha açıklık kazandı. Evrendeki ve dünyadaki fiziksel varlıklar arasında bir çekim –ve itim– kuvveti ilişkisinin ve her maddenin bir ‘iç hareketi’nin bulunduğu; sabit durumundaki maddenin harekete geçmesi; hareket durumunda iken hızının değişmesi için gereken dış kuvvete-itkiye, kendindeki tepki kuvvetiyle karşı koyduğu açığa çıkarıldı.⁵⁶

Bilimler alanındaki bu muazzam gelişmeler, evrende “bir düzenlilik olduğu” ve onun bu “düzenlilik içinde” ve “başı-sonu belli bir zaman”a bağlı olarak hareket ettiği; insana düşenin ise bu “düzenlilik içinde” kalarak uyum göstermek olduğu vaazının kof bir söylenceden ibaret olduğunu gösterdi.

ı-) “Olasılık” kuramı ve nedenselliğin mekanist kavranışı

“Olasılık” teorisi, cismin sadece hareketini değil durumunu da kararsız ve belirsiz gösterir. Nesne belirgin özellikleriyle “belirlenemez”dir; onun belirgin özelliklerinden söz edilemez! Buna göre ışığın diyelim dalga ya da cisimcik özelliği hem var hem yoktur! Doğa biliminde, evrene dair öne sürülmüş ve fakat henüz kesin olarak doğrulanamamış bazı önermeleri veri göstererek materyalist doğa görüşünün “hiçbir zaman ve hiçbir biçimde doğrulanamayacağı”nı ileri sürer; daha önce bilinmeyen, ya da hatta bilinmesi imkânsız sayılan maddi gerçek varlık ve durumların bilimsel gelişmeler sonucu ve yeni buluşlarla bilinir olması ya görmezden gelinir ya da Heisenberg’de olduğu üzere, bilim “bardağın altındaki Tanrı”ya bağlanırlar.

Önermelerin “doğru ve yanlış” olarak sınırlanamayacağı; çeşitli doğrulanma ya da doğruluk derecelerine sahip oldukları ileri sürülür. “Her varlık, her durum, her kavram ve her düşünce” “iki çelişik, karşıt yan”a sahip olmasına karşın, çelişik-karşıt yanlar “birbirleriyle çatışmaz”dırlar! Gerekçe, birisiyle uğraşıldığı zaman ötekinin “yok olması”yla gelişme ve değişimin dumura uğramasıdır! Bu durumun “karşıtların birliği” ilkesine uygun düştüğü düşünülür. Bundandır ki kimi teologlar, Kuantum teorisinin bu özelliğini maddenin olgusal gerçekliğine ve hareketinin yasalarına karşı kullanır; dinsel teorilerin doğrulanması sayarlar.

Olasılık ve “belirlenemezlik” teorisinin önceki bir biçimi, David Hume’un adıyla anılan Hume’cu itiraz olarak bilinir. Hume, “bir olgu bin kez meydana gelmiş olsa bile, bunun bin birinci kez meydana geleceğini nereden biliyoruz?” diye soruyordu. Ona göre, bin kez doğrulanıp bin birinci kez denendiğinde “yanlışlanma olasılığı” varsayılan bir deney tümevarım yoluyla, yani bin kez doğrulanmasından hareketle genelleştirilemez ve doğrulanamazdı! Bu “mantık yürütme”ye, sosyal bilimler alanında Karl Popper, sosyalizmin olanaksızlığını sözümona kanıtlamak üzere başvurdu.

“Olasılık” teorisyenlerinin, klasik fiziğin “nedensellik ilkesi”ne karşı çıkışlarında başvurdukları –ya da kullandıkları– araçlardan biri de Termodinamiğin “ikinci yasası” –ikinci teoremi– olarak adlandırılan fizik-kimya yasasıdır.⁵⁷ Enerjinin korunumu –sakınımı– ve entropinin büyümesiyle ilişkin termodinamik yasalarının, nedensellik yasasını ancak olasılık dahilinde geçerli olabilir duruma düşürdüğü ileri sürülür. İddia, nedenselliğin her zaman ve her ilişkide geçerli olmadığıdır.

Prof. Dr. Nejat Bozkurt, William James’e⁵⁸ atıfta bulunarak hiçbir kuramın “gerçekliği saltık biçimde” dile getirmeyeceğini belirtir ve bütün kuramların, “kendimizi gerçekliğe uyarlamamızı sağlayan zihinsel formlar” olduğunu söyler ve şöyle devam eder:

“Görelilik (Rolativite), Newtoncu mutlak uzay ve zaman yanılsamasını; kuantum kuramı ise kontrol edilebilir ölçme düşünü ve kaos kuramı da Laplace’cı belirlenimci öndeyilenebilirlik fantazisini eledi. Günlük deneyim ve dünyanın gerçek resimleri araştırma için yasal hedefler oldular. Bu üçünden kaos kuramındaki devrim gördüğümüz ve dokunduğumuz evrenden insanın ölçebileceği nesnelere değin uygulanmakta.”⁵⁹

Nedensellik ilişkisinin eski –kaba– materyalist anlayışta “yazgı”sal özellik yüklü olduğu ve belirli sonuçları ortaya çıkaran-belirleyen etkenlerin önceden belirlenmiş bir amacı doğrulamak için kullanılan basit araçlar olarak görüldüğü doğrudur. Oysa, karşıtların çatışması, “doğanın her yerinde” yaşanır ve karşıtlar ya dönüşürler ya da “daha yüksek biçimlere” geçerler. Bu hareketin gerçekliği ve yok edilemezliğinin bir sonucudur. Evrende her çekim hareketi eşit değerde itim hareketiyle, her itim hareketi eşit değerde çekim hareketiyle tamamlanır ve bu böyle sürüp gider.

Mekanik ve kaba materyalist kavrayışın yerine belirlenemezlik ve doğrulanamazlık bağlamlı “olasılık” teorisi ikame edilerek nedenselliğin yadsınması ise, bilinemezliğe ve metafiziğe davetiye çıkarıyor. Buna göre, kontrol edilebilirlik ve ölçülebilirlik dahil fizik kurallarının doğruluğu ve geçerliliği kuşku götürür; bu konuda net bir şey söylenemez! Neden-sonuç ilişkisi belirsiz olup, ilişkinlik genellik göstermez, vb.

Neden-sonuç ilişkisi oysa, diyalektiktir: bir durumda neden olan bir başka durumda sonuç; bir durumda sonuç olan farklı bir durum ve ilişki içinde neden işlevi görebilir. Ayrıca her şey birbiriyle ilişkili olduğundan, neden-sonuç ilişkisi, bu tüm öteki ‘şeyler’in ilişkisince de etkilenir. Toplum yaşamında karşıtlar birbirleriyle ilişkilerinde ve bu ilişkilerin gelişimi ve değişiminde etken, neden ve hatta sonuç olarak işlevlidirler.

Gözlem ve deney aracıyla ve somuttan hareketle tümevarım ve soyut tümelden somuta yeniden varma –tümdengelim– birbirini tamamlar. Evrende her yeni durum hazır durumdakilerle bağlı olarak gelişir ve gerçekleşir. Önceki durumların sonucu, gelecekteki durumların nedenidir; büyük ve küçük nesneler maddesel ya da enerjiye dönüşmüş halleriyle hareketli ve bir aradadırlar.

Atomlar elektron, proton ve nötronlardan bileşir; proton çarpıştırılmasıyla kütleye dönüşürler; biri neden, öteki sonuçtur. Işığın maddi varlığı da, enerjinin maddeye –ve tersi– dönüşümü de aynı türden ilişkiye işaret eder. İnsan ve diğer canlı organizmaların belirli bazı kimyasal elementlerin belli oranlardaki bileşiminden oluştukları ve bunun da canlılığı sağladığı bilimsel olarak kanıtlandı.

Gen değişimi, kök hücre tedavisi ve klonlama biyolojide ve genetik biliminde büyük ilerlemelerin habercisi oldular. Bilimsel öncüllerden hareketle ve nedensellik bağlamı içinde insan bedeni ve beyninin milyarlarca atomun hareketiyle bağlı olduğu; bu hareketin incelenmesiyle gelecekteki sağlık durumunu öngörmek üzere yapılan deneylerde büyük ve önemli ilerlemeler kaydedildi. Elektrik enerjisi ısıya ve ışığa dönüşebiliyor; lambada ve ısıtma cihazında aydınlanmanın ve ısınmanın –bir tür hava değişimi– nedeni olarak işlev görüyor.

Bütün bunlardan sonra şu söylenebilir: belirlenemezlik geçici bazı durumlar için söz konusu olmakla birlikte genel geçerlik göstermez. Olgusal-nesnel gerçekliklerin reddine varan bir belirlenemezlik, kendisi de başka nedenselliklerle bağlı bir durumu ilkin tüm’ün yerine ikame eder, sonra onu da yok sayarak “yokluk”a varır.

Oysa daha fazla etkenin hesaba katılmasıyla gerçekliğin daha tam bir bilgisine ulaşılabilir; gelişmenin etkenleri ve koşulları daha derin ve etraflıca irdelendiğinde olası gelişmeler hakkında daha kapsamlı ön bilgi edinilebilir. Bilimsel yöntemde, hemen her zaman “kesinlik” derecesi daha yüksek bir düzeye yükseltmek istenir; nedensellikler bunun için dayanak gösterilir.

Bu ama, araştırma ve deneyde olasılıkların tümüyle dışlanması anlamına da gelmez. Fizik, kimya ve mekanikte hata payı “oran”sal olarak kabul edilir. Toplum bilimde olasılıkların payı, nesnel etkenler arasındaki ilişkinin göstereceği değişkenlikle bağlı olarak artar ya da azalır.

Engels, 140 yıl önce şöyle yazmıştı:

“Doğa görüşünde bütün ayrımların ara basamaklarda bir araya geldiği, bütün karşıtların ara halkalar yoluyla birbirlerine geçtiği böyle bir aşama için, eski metafizik düşünce yöntemi artık yetersizdir… Kayıtsız-şartsız evrensel gerçeklikte ‘ya bu, ya o’ diye bir şey tanımayan, değişmez metafizik farklılıklar arasında köprüler kuran ‘ya bu, ya o’ yanında ‘hem bu, hem o’ kuralını da yerine koymasını bilen ve karşıtlıkları uzlaştıran diyalektik, bu aşamaya en yüksek ölçüde uygun düşen tek düşünce yöntemidir. Kuşkusuz günlük kullanımda, bilimdeki küçük bilim alışverişlerinde metafizik kategoriler geçerliliğini korur.”⁶⁰

Bu demektir ki, nedensellik ve olasılık yasaları birbirini tamamlayan yasalardır.

ıı-) Doğa bilimleri materyalist diyalektiği doğrulamaya devam ediyor

  1. Yüzyılın ilk yarısında doğabilim hâlâ “tanrıbilimin ağı içinde” idi. Canlı varlıkların basitten karmaşığa doğru evrim gösteren bir gelişmenin sonucu olarak şekillendikleri bilinmiyordu. Bu da tarihsel olmayan bir doğa görüşüne; doğanın yaratılışçı anlayışına götürüyordu.⁶¹

Sonal nedeni, açıklanamayan ve açıklanması olanaksız bir “dış itiş”te arayan doğabilim anlayışına göre, doğa, “belli bir amaca göre” ve bu “ilk dış itişi” sağlayan tanrısal gücün “ereklediği” bir “yaratı”ydı. “İlk itiş”e atfedilen bulanık ve körleştirici görüş; her şeyin ilk oluşması ya da yaratılmasında ne idiyse öyle kalmaya devam ettiği yönündeki metafizik saplantılı anlayış bilimsel alandaki devasa gelişmelere karşın, günümüzde de devam ediyor. Buna göre, doğa, başlangıçta nasıl idiyse, sonsuza dek öylece, değişmeden devam edecektir.

Materyalist doğa görüşüne göre ise: doğa, “öncesiz ve sonrasız yaşama geliş ve gidişte, kesintisiz bir akımda, bitmek bilmez bir hareket ve değişim içinde varlığa sahip”tir⁶² ve maddenin hareket biçimleri, mekanik hareketten düşünceye dek bir çeşitlilik gösterirler. İlki basit yer değiştirmedir; diğeri insan bedeni, sinir sistemi, eli ve beyninin gelişmesiyle bağlıdır. Mekanik yer değişimi hareketin en basit biçimi iken, düşünce en yüksek biçimini oluşturur.

Hareketin herhangi biçimi bir diğer biçimine dönüşebilir, ancak yok edilemez. Deneyle pekiştirilmiş kesin bilimsel araştırmalar bu görüşü kanıtlamış bulunuyor. Daha da önemlisi, doğa bilimleri alanındaki gelişmeler bugün çok daha ileri düzeydedir ve yeni verilerle birlikte materyalist dünya görüşüne güç vermeye devam ediyorlar.

Fizik-kimya-biyoloji-genetik ve astronomi bilimleri alanındaki gelişmeler, birbirini izleyerek dünya ve evren gerçekliğinin daha “bütünlüklü bilgisi” yönünde ilerliyor.⁶³

Newton’un mekanik evren anlayışı, “ilk fiske” bağlamıyla metafizik “öge”ye bağlanıyordu ve evren ve zamanın maddeyle ilişkinliği noktasında sorunluydu. “Mutlak” olan uzay ve zamanda, aslında değişen bir şey yoktu. Newton fiziği belli hız ve büyüklüklerin ölçümünde geçerliydi, ama, hızın ışık hızına yaklaştığı durumlarda ve atomaltı parçacıkların ölçümünde çözümsüzdü. Uzay ve zaman mutlak olmayıp maddenin hareket halindeki biçimleriydi. İdealizm ve materyalizm –eski materyalizm– onda bir aradaydı.

Görelilik Kuramı, ileri sürüldüğü üzere, klasik fizikteki hareket yasalarını tümüyle ortadan kaldırmadı. Aksine, Einstein’in teorisinde “bütünlüğü”ne ulaştı. Einstein, “Evrenin niteliği üstüne kuramsal düşüncelerimi Newton’un büyük düşünceleri üstüne kurdum. Doğal olaylar üstündeki gelişmem, Newton’un düşüncesinin organik bir biçimde gelişmesinden başka bir şey değildir” diyerek, ona hakkını teslim etti.

Enerjinin dönüşümü ve Kuantum teorisi, materyalist diyalektiğe yeni kanıtlar sundu. Genetik bilimindeki gelişmeler canlı organizmaların yapısının daha fazla bilinir hale gelmesini sağladı. Kök hücrenin laboratuvar ortamında çoğaltılması, yaşamın inorganik doğada milyonlarca yıl içindeki evrim sonucu ve kimyasal molekül hareketinin ürünü olarak doğaya geldiği görüşünü güçlendirdi.

Darwin’in Evrim Teorisi’ni doğrulayan çok sayıda yeni bulgu ve gelişme, canlı organizmaların gelişimi, değişimi ve yeni türlerin ortaya çıkması görüşünü doğruladı.⁶⁴ İnsan ve canlı genomuna ilişkin pek çok yeni bulgu gerçekleştirildi. Gen yapısı insan, fare, maymun, solucan ve bitki sineği gibi birçok canlı açısından bilinir duruma geldi. Canlıların evrimi, hücre yapısı, protein ve aminoasitler üzerine daha fazla bilgiye ulaşıldı.

Birçok hastalığın tedavisinde, genlerin ve hücrelerin “tamiri”nde, moleküler biyoloji alanında kaydedilen yeni gelişmelerden yararlanılıyor. Genetik yapının “yaratıldığı” ve asla değiştirilemez olduğu yönündeki metafizik kabul, genetiği değiştirilmiş ürünlerin dünyayı sarmasıyla yerle bir oldu.

Canlı organizmalarla içinde bulundukları koşullar arasındaki ilişkinin karşılıklı bir ilişki olduğu; farklı koşullarda farklı tepkilerin görülmesiyle değil sadece, genetik dizilimdeki değişikliklerle de bağlı olarak gerçekleştiği görüldü. Doğal ortamında yapılan değişikliklerin ürün üzerindeki verim artırıcı ve organizmalara dış müdahaleyle yeni türlerin elde edilmesi yönündeki etkisi, Micurin okulu ve Lisenko’nun pratik uygulamalarıyla açığa çıkarıldı.

Fizik ve mekanik yasalarından yararlanılarak uzaya istasyon kuruldu; aya gidildi, Mars “kontrole alındı”, her türden bilginin binlerce kilometre uzaklara anında nakli gerçekleştirildi, vb.

“Bugün artık insanlık, hiçbir şeyin yoktan var olamayacağını; maddenin enerjiye, enerjinin de maddeye dönüşmesinin gizemini açıklayabilir durumdadır. Kalan bazı boşluklar da yeni bulgularla doldurulacaktır. Bu döngü, evreni anlama konusundaki tüm idealist yorumları çürütüyor. Bu da dinin standart modeli ‘ol’u bütünüyle geçersiz kılıyor. Bilim kendi yoluna devam edip yeni bulgular ortaya koydukça, bilimin, fiziğin alanı büyüyüp genişledikçe, mümkünü yok, metafiziğin ve idealizmin alanı giderek daralacaktır.”⁶⁵


Dipnotlar

¹ Alman İdeolojisi, Feuerbach’tan aktaran Felsefe Metinleri, s. 67.

² Bu durum, sosyal bilimler alanında herhangi kuramın “değer”i; doğruluğu-yanlışlığı yönünden de belirleyici önem kazanmış; ve teorinin “savaşan insan dünyası”ndan uzaklığı onun soyutluğu ve “güvenilmezliği”nin göstergesi sayılmıştır.

³ Felsefe de, diğer tüm toplumsal kategoriler gibi tarihseldir. O çünkü, insan bireyi ve beyninin, maddi dünya-evren ve toplumsal yaşamın gerçekliğini; ne olup-olmadığını; nereden gelip nereye doğru ve nasıl gitmekte olduğunun sorgulanmasının ürünüdür. Felsefenin doğa, evren ve insana dair sorunlara açıklama getirmeye çalışan bir uğraşı olarak insan yaşamına girmesi, zihni ve fiziki çalışmanın birbirinden ayrılması sürecini izlemiş; sınıfların ilkel halleriyle oluşumuna denk düşen işbölümüyle birlikte “düşünen beyin”-bireylerin “felsefeci” olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Felsefi düşüncenin doğuşu ile felsefenin tarih boyunca gördüğü işlev birbiriyle ilişkili olmakla birlikte farklılık gösterir. İdealist-metafizik felsefenin materyalist ve diyalektik aşılması bilimlerin ilerlemesi ve bilimsel gelişmeyle koşutluk göstermiştir. Felsefe idealist ya da materyalist biçimleriyle olsun toplum üstü-tarafsız ve toplumsal sınıfların ilişkilerinden bağışık olmamıştır. Sınıfların ortadan kalmasıyla felsefenin de ortadan kalkacağı yönündeki görüşler her şeyden önce felsefenin bu tarihsel sürecini ve felsefe-bilim ilişkisini –diyalektik tarihsel materyalizm– göz ardı ederler. Oysa, ne insan(lık) tarihi sınıfların ortadan kalkmasıyla sona erer, ne de evrenin, dünyanın ve yaşamın sorunlarının diyalektik materyalist düşünce bağlamında gerçekliğine daha yaklaşık bilinmesi çabası tarih dışına düşer. Sınıfların ortadan kalkması, aksine, bilimsel bilgi birikiminin bilginin üretici güç olmasından da güç alarak daha da zenginleşmesinin; insanın tarihsel gelişimi ve uğraşısının daha özgür ve genişlemiş olanaklara sahip olarak, daha gelişkin yaratıları gerçekleştirmesinin koşullarını sağlar.

Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, s. 20.

⁵ Engels burada, insanın kendi bedeni üzerine bilgisizliğinden kaynaklanan ve düşünceleriyle duyumlarının “kendi bedenlerinin bir eylemi” olduğu bilgisizliğinden kaynaklanan ve “ölüm anında bedenden ayrılan” ve “ölümsüz olduğu”na inanılan “ruh” anlayışına değinir ve şöyle devam eder: “Düşüncenin varlığa, tinin doğaya ilişkisi sorununun, bütün felsefenin bu en yüksek sorununun kökleri, tıpkı her dinde olduğu gibi, yabanıllık çağının kısıtlı ve bilgisiz kavrayışlarındadır.”

Ampiryokritisizm, s. 296-297.

⁷ Lenin, “hedefe ulaşmak için ‘Marksizmin Bayrağı Altında’ dergisi çalışanları Hegel’in diyalektiğinin materyalist bakış açısıyla sistematik olarak incelenmesini örgütlemelidirler. (…) Dergi yazar ve çalışanları grubu, görüşüme göre bir tür ‘Hegel diyalektiğinin materyalist dostları topluluğu’ olmalıdır. (…) Böyle bir hedef konulmaz ve bu hedefin yerine getirilmesi için sistematik bir çalışma yürütülmezse, materyalizm, militan bir materyalizm olamaz.” demişti.

Ampiryokritisizm, s. 385.

⁹ Burjuva yönetimlerin idealizmi etkin tarzda kullanmasından ve materyalist dünya görüşünün özellikle Marksist tarihsel ve diyalektik yöntemini bilinmezliğin karanlıklarına itme amaçlı olarak yürüttüğü sistematik propaganda ve eğitim en fazla zararı, sömürülen ve ezilen kesimlere verir.

¹⁰ Engels, devamında materyalist dünya görüşünün, doğa bilimleri alanındaki her önemli buluş ile “biçimini değiştirmek”, yani zenginleştirilip derinleştirilmek zorunda olduğuna işaret eder. Sonraki süreçte jeoloji, astronomi, fizik ve mekanikteki gelişmelerle farklı sonuçlara ulaşıldı.

¹¹ 18. yüzyılda Fransa’da ve 19. yüzyılda Almanya’da “felsefedeki devrim”in siyasal çöküşü hazırladığına işaret eden Engels, ilkinde Fransızların “bütün resmi bilime”, “Kiliseye”, “hatta sık sık devlete karşı açık savaşım halinde” olmalarına dikkat çekerek, onların eserlerinin ülkeleri dışında da etkili olduğunu, basılıp dağıtıldığını ve kendilerinin de “Bastil’de hapsedilme tehdidi altında” bulunduklarını belirtir. Almanlarda ise, “tersine gençliğin hocaları, devlet tarafından atanan profesörlerdi, yapıtları öğretim el kitapları olarak tanınıyordu, ve bütün gelişmeyi taçlandıran sistem, Hegel’in sistemi, şu ya da bu biçimde Prusya krallığının devlet felsefesi katına yükselmişti!” İlkinde devrimci ve “özgür” gelişim için potansiyel kaynaklar söz konusu iken, ikinci durumda devlet ile iç içelik, ona yararlı bir yaklaşıklık görüşünü doğuruyordu.

¹² Günümüzde felsefe-bilim, ekonomi-politika ilişkilerine, insanın ve toplumların tarihine, varlık-bilinç bağlamına dair süregitmekte olan tartışmaları hem önceleyen, hem de akli ve bilimsel yöntemlerden vazgeçilmediği sürece geçerliliğini koruyacak bilimsel açıklıkla yol gösteren bu eserde sergilenmiş olan felsefi anlayışın daha bütünsel bir kavranması için, Doğa’nın Diyalektiği, Anti Dühring, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Komünist Manifesto, Gotha Programı Eleştirisi gibi eserlerin bir arada irdelenmesi gerekir. Buna rağmen, Engels’in söz konusu kitabındaki görüşlerinin bilimsel gücü ve derinliği, burada ele alacağımız konu(lar) ya da aynı anlama gelmek üzere yürüteceğimiz tartışma(lar) açısından oldukça sağlam bir dayanak oluşturuyor.

¹³ L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, s. 42.

¹⁴ Engels’te, kavramlar, soyutlamalar “şeylerin resimleri”ni verirler. Kavramlar, nesnel varlıkların, doğanın ve dünyanın görüngülerinin kavramları olarak onların resmini verirler; şeyler arası bağıntıların ve karşılıklı etkileşimin durumunu yansıtırlar. Kavramların diyalektiği, nesnel dünyanın, nesnel varlıkların ve şeylerin diyalektiğinin ifadesidir.

¹⁵ Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, Öner Ünalan çevirisi, s. 87.

¹⁶ Alexandre Kojeve, Hegel Felsefesine Giriş adlı kitabında, Hegel’in Diyalektiği’nden hareketle, “Efendi-Köle Diyalektiği”ni ve “Mücadele ve Çalışma”yı merkeze koyarak kendi felsefi görüşünü açıklıyor. O, bunu, bu mücadelenin en sonunda, “tümel (evrensel) ve türdeş (homojen) bir devlette” –Hegel bunu ilkin Napolyon’un Fransız Devleti’nde, ardından Prusya Krallığı şahsında tanımlamıştı– bilinçlerin birbirlerini bilip-tanıması ve böylece gerçek anlamda bireyin, yani vatandaşın ortaya çıkması ve bu olgunun temelinde ‘isteği isteme’nin, yani başkasının isteğini ve onun tarafından kabullenmeyi istemenin bulunması ve bunun, insansal olumsuzluğun kaynağı olan insan oluşturucu, yani insanı insan haline getiren diyalektik bir isteme olması; insanlığın, ‘Tarihin sonuna’ girişini başlatan siyasal-felsefi kişiliğin ‘Napoleon-Hegel’ olduğunun ileri sürülmesi ve Hegel’in, Batı felsefesinin yirmi beş yılını tamamlayarak sona erdiren son filozof ve gerçek anlamda ‘ilk Bilge’ olarak görülmesi” gibi, bir platform üzerinde ve yorucu düşünsel uğraşla, bazen ayrıntının da ayrıntısına dek, deyiş yerindeyse didikleyerek yapıyor. Buna göre, köle, çalışmasıyla –emek– hem “dışındaki doğa”yı hem de “içindeki doğa”yı –kendini– dönüşüme uğratarak, özgürlüğe ve bireyselliğe yönelir. Bu da onu, devrimci çabasıyla, sonuçta efendi(ler)in olmadığı bir dünyaya; o dünyada, hem başkalarını bilip-tanıyan, hem de başkaları tarafından bilinip-tanınan vatandaş haline getirir. Hegel bunu, bilinen tarihin “sonu” olarak gördüğü Napoléon İmparatorluğu olarak, bunun düşünsel açıklanmasını da kendinin “mutlak düşüncesi”-felsefesinde-en üst bilgi olarak görür.

¹⁷ L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, s. 18.

¹⁸ Aynı eser, s. 14.

¹⁹ Aynı eser, s. 16.

²⁰ Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesi’nin Sonu, s. 12.

²¹ Engels, aynı eser, “Hegel’den Feuerbach’a”, s. 12.

²² Aynı eser, s. 22.

²³ Aynı eser, s. 29.

²⁴ Lenin, “Tek bir bütünün parçalanması ve onun çelişkili parçalarının kavranması”nı diyalektiğin “özü” olarak niteler. Karşıtların özdeşliği ve mücadelesi diyalektiğin üç temel yasasından –diğerleri, yadsımanın yadsınması ve niceliğin niteliğe; niteliğin niceliğe dönüşümü– biridir. Buna göre, doğanın tüm görüngülerindeki ve süreçlerindeki karşıt eğilimler, “birbirlerini karşılıklı dışlayan” çelişik unsurların bu ilişkisinde, özdeşlik geçici, “mücadele” esas olup, gelişmeyi sağlayan mücadeledir. Eskinin yıkımı ve yeninin doğuşu mücadelenin ürünüdür.

²⁵ Marx ve Engels’in görüşleri arasında çelişkiler olduğunu ileri sürerek, Engels’in özellikle diyalektik üzerine açıklamalarını, Doğanın Diyalektiği ve Anti Dühring gibi eserlerini örnek göstererek olumsuzlamaya çalışanlar, bu iki büyük dehanın Marksist kuramın oluşturucuları olarak tam bir görüş birliği içinde oldukları gerçeğini; ve fakat her birinin belli alanlarda daha yetkin ve detaylı çalışmalar yaptığını; buna karşın, Engels’in, fırsat bulduğu her yerde, kuramın Marx’ın adıyla anılmasının hakkıyla yerinde olduğunu, temel önemdeki tezlerin geliştirilmesinde onun engin düşünmesinin ana rolü oynadığını belirtmesini, görmezden-duymazdan gelmişlerdir.

²⁶ Biz burada doğa tarihiyle, evrenin ve dünyanın zamandaki oluşumunun ve değişiminin tarihiyle ilgili değiliz. Bu kapsamlı ve devasa konu Arkeoloji, Jeoloji ve Uzay Bilimleri başta olmak üzere doğa bilimleri alanının konusudur ve doğa bilimleri alanındaki her yeni ve büyük ilerleme, konunun daha ileriden ve kapsamlı açıklanmasına katkıda bulunarak, bilgimizin genişlemesine hizmet ediyor.

²⁷ Lenin, Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Ögesi, Marx, Engels, Marksizm, Sol Yayınları, s. 83.

²⁸ İşçi ile kapitalistin bireysel ilişkisinde görülür olan para-sermaye sahibi ile emek gücü sahibinin belirli bir anlaşma dahilinde bir “alış-veriş” içinde olmalarıdır. Taraflar “özgür iradeleri”yle bu alış-verişin koşulları üzerinde anlaşmışlar; sonuç olarak da herkes “kendine düşeni almış”tır! İlişkinin içerdiği çelişki, burada görünen biçim tarafından açık edilmekten uzaktır. Görünür olan veri alındığında, ilişkinin “adil olduğu” dahi söylenebilir. Ama görünür olanın içinde ve gerisindeki ilişkinin aleni hale getirilmesiyle görülecektir ki, ne anlaşan taraflar özgür iradeleriyle bir anlaşmanın koşullarını belirlemişlerdir, ne de işçinin çalışmasıyla ürettiği değerin, ücretine karşılık gelen kısmının kendisine ödenmiş olması, “adil bir ilişki”ye işaret eder. Aksine emek gücü ile para-sermayenin bu karşılaşması ve işçi ile kapitalistin bu “anlaşması”, bireysel iradeleriyle belirlemekten uzak oldukları ve fakat içinde hareket etmeye de zorunlu bulundukları belirli iktisadi-toplumsal ilişkiler dolayımında şekillenmekte oluşuyla “özgürlük”lerini sınırlamakta, hatta yok etmekte; toplumsal kapsamına genişlemiş emek gücü sömürüsü temelinde şekillenmektedir.

²⁹ Lenin, “Marx’ın öğretisindeki asıl şey” diyordu, “proletaryanın tarihsel rolünün açığa çıkarılmasıdır.”

³⁰ Ampiryokritisizm, s. 376.

³¹ Kapital, Cilt 1, Almanca İkinci Baskıya Sonsöz, 24 Ocak 1873, Sol Yayınları, s. 28.

³² Burada felsefe tarihinin ve felsefi görüşlerin bütünlüklü bir irdelenmesi gibi kapsamlı ve çok büyük bir sorun değil, makalenin sınırlı kapsamı içinde kalınarak belirli felsefi “ekol”lerden söz etmekle yetiniliyor.

³³ Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, Öner Ünalan çevirisi, s. 87.

³⁴ “Diyalektik Sorunu Üzerine”, Marx-Engels-Marksizm, Sol Yayınları.

³⁵ Diyalektik, hareketin yasalarının bilimi olarak da tanımlanabilir. Diyalektik düşünceye göre her şey, tüm evren, toplumsal sistemler ve tek tek varlıklar devinim içindedirler ve değişmeye mahkûmdurlar. Bu hareket yasası, canlı –organik– varlıklar açısından da geçerli olup, örnek olsun, insan bünyesinde atomların hareketi halinde ölüm-doğum; eskime ve yenilenme olarak süreklilik gösterir.

³⁶ Marx’ta tarih, bir bilim düzeyine çıkarılmıştır. Tarihsel materyalizmin toplumsal yaşama ilişkin anlamı bu bakımdan, insanî gerçekliğin tarihsel gelişiminin bir açıklaması olarak da okunabilir.

³⁷ Prof. Dr. Nejat Bozkurt, Bilimler Tarihi ve Felsefesi adlı kitabında bu görüşleri irdeler.

³⁸ Bozkurt, teoriyi, “Belli bir olguyu, olgu kümesini ya da durumu bağıntı ve ilişkileriyle açıklamaya çalışan kavramsal sistem”; ya da “Mantıksal bir düzene konulmuş doğa olgularına ilişkin genellemeler olarak tanımlayabileceğimiz kuram, yalnız düşünce yoluyla ve kavramsal olarak gerçekliğin belli bir alanını açıklamak üzere ileri sürülen genel ve soyut bir öngörü” olarak tanımlar.

³⁹ Aktaran Prof. Dr. Nejat Bozkurt, Bilimler Tarihi ve Felsefesi, s. 154.

⁴⁰ Teori ve Politika yazarı Yılmaz Sezer, Engels’i, felsefi tezlerin doğruluğu ya da yanlışlığını “ontolojik düzeyde kanıtlama”ya çalışmakla suçlayarak, “bilinemezci ampirizm” ile ilişkilendirmeye çalışır. Sezer bu görüşüyle, felsefeyi gerçeklik dışı salt spekülatif düşünceye indirger.

⁴¹ Werner Karl Heisenberg, teorik fizik ve kuantum mekaniğinin en önemli teorisyenlerinden biri olup, Max Born ve Pascual Jordan ile birlikte “Belirsizlik ilkesi”ni esas alan bir fizik teorisi geliştirmiş; atom çekirdeği, kozmik ışın ve atomaltı parçacıklar üzerine çalışmıştır. Parçacık fiziği ve “birleşik alan kuramı” ile birlikte kozmik ışın yağmurları üzerine çalışmaları, uranyumun parçalanması, nükleer bomba vb. silahların geliştirilmesinde kullanılmıştır.

⁴² “Klasik fizikçiler”, modern fiziği, ortaya attığı varsayımların doğruluklarını tam olarak kanıtlamış olmamakla; “yeni dalga imajı, parçacıklar, tanecikler için (particule) ne belirli bir yer gösterebiliyor ne de belirli bir andaki hızları hakkında kesin bilgi verilebiliyor” olmakla eleştiriyorlar.

⁴³ Aktaran Prof. Dr. Nejat Bozkurt, Bilimler Tarihi ve Felsefesi.

⁴⁴ Aktaran Nusret Hızır, aynı eser, s. 84-85.

⁴⁵ Matematiksel bilgiler, tümevarım yöntemiyle kanıtlanan, mantıksal ve genel-geçer bilgilerdir. Deneye dayalı olmayan ancak aksi de kanıtlanamayan evrensel ölçekte bilgiler.

⁴⁶ Einstein, ışığın saniyedeki hızını 300.000 km olarak hesaplamıştır.

⁴⁷ Fizik yasalarına göre her cisim bir kütleye, dolayısıyla da bir ağırlığa sahiptir. Kütle, maddi cisimlerin kendilerine uygulanan kuvvete direnci olarak da tanımlanmaktadır. Bulunduğu yerden bağımsız bir varlığa sahiptir ve fakat yerçekimi nedeniyle bulunduğu yere göre ağırlığı değişebilmektedir. Cismin kütlesiyle hareketi arasında oransal bir bağ bulunduğu ve hızın artmasıyla kütlesinin de büyüdüğü tespit edilmiştir. Maddenin yok edilemez bir özelliğidir. Higgs Bozonu deneyiyle elde edildiği belirtilen proton kütlesinin kendisi de yüksek miktarda enerji aracıyla gerçekleştirilen dönüşümden ibarettir. Bir proton kütlesi 10 üzeri eksi yirmi beş kg olarak hesaplanmıştır. Newton fiziğine göre; cismin kütlesiyle ivmesinin çarpımı, harekete geçirilmesi için uygulanacak kuvveti verir. Mekanikte bir cismin “ivme kazanması”ndan söz edildiğinde, o cismin hız kazandığı anlaşılır. Herhangi sabit yükseklikten düşen bir cismin hızı başlangıçtaki sıfır değerinden saniyede 9,8 metre artarak düşme anına dek artışını sürdürür. Aradaki tek yavaşlatıcı engel havanın direnci-etkisidir.

⁴⁸ Buradan hareketle güneşin sürekli enerji kaybıyla kütlesinin de giderek azalmakta olduğu söylenmektedir. Nitekim bazı bilim insanları güneşin 4,5 milyar yıl sonra yok olacağı ya da başka bir yıldıza dönüşeceğini iddia ederken; diğer bazılarıysa dağılan enerjinin uzayda gaz ve bulutsu kütleleri halinde yeni güneşlerin meydana gelmesine yol açtığını ileri sürmektedirler. Ancak, güneş başta olmak üzere gezegen veya yıldızların kaybolan kütlesinin “ne olduğu?”; “kaybın nasıl gerçekleştiği” ya da dönüşümün nelere yol açtığı sorusuna yanıt arayışı devam ediyor.

⁴⁹ Dr. Kenan Ateş, adı geçen makale.

⁵⁰ Buna göre evrensel çekim gücü ile dağılmaya neden olan güç birbirleriyle kuvvetli ve zayıf çekim gücü –elektromanyetik güç– ilişkisi içindedirler. Bu ilişki bir atomun çekirdeğindeki atom altı parçacıkların dağılmasını önleyen çekim gücüyle onların “aşınması”na neden olan itici güç arasındakine benzer bir bağ içindedir.

⁵¹ Aktaran Prof. Dr. Nejat Bozkurt, aynı eser, s. 99.

⁵² ESO’ya göre, Samanyolu galaksisinde 12 sarı hiper dev kategorisinde yıldız bulunuyor. Bu kategorideki yıldızlar hızla değişikliğe uğramaları ve üzerlerindeki materyalleri etraflarında geniş bir atmosfer yaratacak şekilde fırlatmaları nedeniyle son derece kararsız yapıda yıldızlar olarak tanımlanıyor. Avrupa Uzay Ajansı’na –ESO– ait Şili’deki Çok Büyük Teleskop yardımıyla tespit edilen HR 5171 A’nın, Dünya’dan 12 bin ışık yılı uzaklıkta ve Güneş’in çapından 1300 kat daha büyük çapta olup, evrende şimdiye kadar gözlenen en büyük yıldız olduğu açıklandı. ESO’ya bağlı Avrupa Güney Gözlemevi yetkilileri, Güneş’ten 1 milyon kat daha parlak, “sarı hiper dev” kategorisindeki yıldızın büyüklüğünün, daha önce yapılan gözlemlerde hesaplanandan daha fazla olduğunun ortaya çıkarıldığını ileri sürüyorlar. 5.000 ışık yılı uzaklıktaki KY Cygni ise, 1.420 Güneş çapında olup Güneş’ten 300.000 kez daha parlaktır. 7.000.000.000.000.000 dünya büyüklüğünde olduğu iddia ediliyor. Dünyadan 12.000 ışık yılı uzaklıkta olan AH Scorpii, 1.411 Güneş çapındadır. UY Scuti ise, 1.708 güneş çapında 9.500 ışık yılı uzaklıktadır. Güneş’ten 340.000 kat daha parlaktır.

⁵³ Dr. Kenan Ateş, Mikrobiyoloji ve Genom bilimci, Özgürlük Dünyası, sayı 233.

⁵⁴ Higgs Bozonu İngiliz bilim insanı Peter Higgs’in varlığını ileri sürdüğü ve 22 Haziran 2012’de İsviçre CERN’de başlatılarak sonuçlarının 2013 Mart’ında açıklandığı deneye göre, yerin 100 metre derinliğinde kurulmuş 27 km’lik bir ortam içinde gerçekleştirilen proton çarpıştırılmasıyla elde edildiği belirtilen kütle.

⁵⁵ Prof. Dr. Nejat Bozkurt, atom çekirdeklerinin parçalanmasını –Radyoaktivite– şöyle açıklamaktadır: “Bu patlamalar bütünüyle düzenli bir biçimde ve dışarı koşullara hiç bağlı olmaksızın kurulmuş bir saat gibi gerçekleşirler. Örneğin 1 milyar radyum çekirdeği arasında saniyede her zaman 13 tane patlama olur. Her böyle patlamada radyum çekirdeğinden bir helyum çekirdeği atılır ve geriye başka bir çekirdek, yani başka bir element kalır. Bu element soy gazlardan biri olup adı Emanation’dur. Bu Emanation’un kendisi şiddetli radyoaktif bir cisimdir, yani çekirdeklerinden saniyede oldukça daha büyük kısım patlar ve gene bir element ortaya çıkar ve bu böyle sürer. Bu şekilde uranyumdan, uzun bir element sırası üzerinden giderek –radyum ve emanation buna dahildir– en sonunda kurşun oluşur. Demek ki radyoaktivite bize şunu göstermektedir: elementlerin atomları 19. yüzyılda sanıldığı gibi basit birimler, birlikler olmayıp çekirdekleri bile birbirlerine dönüşebilen bileşik şeylerdir. ….. Radyumun görünüşte değişmeksizin hiç durmadan enerji verebilmesi, atomlarının çok az bir kısmının bile patlamasıyla oldukça pek büyük enerji ortaya çıkmasından ileri gelir…… Birkaç milyon voltluk bir gerilim aracılığıyla hidrojen çekirdeklerine o denli büyük bir hız verilebilir ki, bunlar başka element çekirdeklerine isabet ederken bu çekirdekleri yıkıp başka çekirdeklere dönüştürebilirler.” (Bilimler Tarihi ve Felsefesi, s. 57.)

⁵⁶ Madde, duyumlarla algılanabilen, nesnel-gerçek varlıkların ortak adıdır; yaratılmaz ve yok edilemez. Işık ve hava da nesnel olarak vardırlar; ışığın varlığı ışın dalgalarıyla diyelim gözlenebilir; hava ağırlık olarak ölçülebilir. Işık saniyede üç yüz bin kilometre hızla yayılır. Sıvılaştırılmış hava örneğin su değil, gazdır. Bu durumdaki havanın –örneğin oksijen– maddi varlığı buzda ve su buharında “saklı” durur. Su kaynadığında buhar halinde oksijen ve Hidrojen’e ayrışır; buhar uygun ortamda suya veya donarak buza –katı maddeye– dönüşür. Mum yandığında karbondioksit (CO₂) ve su buharına dönüşür, bunlar gaz halinde havaya karışırlar, vb. vb. gibi.

⁵⁷ İki yasadan ilki, ısının tüm değişmelerine karşın sabit kalan miktarıyla; ikincisi ise, değişmenin hangi yönde olması gerektiğiyle ilgilidir.

⁵⁸ Pragmatizm ve psikoloji alanında eserleri olan, işlevselliği ve belirlenimsizliği savunan ABD’li bilim adamı.

⁵⁹ Bozkurt, aynı eser, s. 153.

⁶⁰ Doğanın Diyalektiği, s. 233.

⁶¹ Engels, bu yalın ama yoğun iki paragrafta, evrenin maddi ve tarihsel hareketini ve bu hareketin bir ürünü olarak doğup tarihsel kesintisiz gelişme yönünü ortaya koyar. Buna göre, doğa tarihi, zamana bağlı ve zaman içinde; varlıkların kesintisiz hareketinin zorunlu ve kaçınılmaz hale getirdiği değişimlerden geçerek ilerleyen bir süreç izler ve bu tarihi, zikzaklı ilerleyişi gibi nedenlerle kendi başlangıcına dönen bir ‘fasit’ çembersel hareket olarak görmek, evren hareketini anlamamak olacaktır.

⁶² Doğanın Diyalektiği, s. 42.

⁶³ Engels, daha 1880’li yıllarda, “atomları, hiçbir zaman basit ya da genellikle bilinen en küçük madde parçacıkları olarak kabul etmek doğru değildir” diye yazmıştı.

⁶⁴ Darwin’in, canlı organizmaların evriminde; gelişim, değişim ve çeşitlilikte koşullara uyum göstermenin önemi üzerine görüşünü, “sosyal Darwincilik” olarak da bilinen ırkçı tezlerine ve politikalarına alet etmek isteyenlerin de olduğu doğrudur. Ancak, tıpkı Einstein’in atomun parçalanması ve madde-enerji dönüşümü üzerine büyük buluşunun insanlığa karşı ve atom bombası şeklinde kullanılmasında olduğu üzere, “doğal seçilim” ve “uyum gösterenin yaşaması” görüşünü, “aşağı ırkların yaşam hakkı bulunmadığı” ırkçı-faşist tezlerine malzeme edenlerin tutumu da, doğanın ve canlı organizmaların evrimi görüşüne gölge düşüremedi. Maddenin “en son parçacığına dek” parçalanması durumunda da yok edilemediği ve fakat başka biçim ve hallerine dönüştüğü gerçeği daha net olarak açıklık kazandı.

⁶⁵ K. Ateş, Özgürlük Dünyası.

ABD ekseni ve yeni arayışlar

Y. Yılmaz Karataş

Sovyetleri kuşatmak için “komünizm tehdidi altındaki ülkelere askeri ve mali yardım” adı altında 1947’de gündeme getirilen ‘Truman Doktrini’ ve ardından uygulanmaya başlanan “Marshall Planı” yardımlarının Türkiye’nin ABD emperyalizmiyle ilişkileri bakımından bir dönüm noktası olduğu bilinir. 1950’de ABD emperyalizmine bağlılığın bir göstergesi olarak Kore’ye gönderilen askerler ve ardından 1952’de NATO’ya üyelik süreci, Türkiye’yi askeri ve siyasi olarak ABD emperyalizmine bağımlı bir ülke (burada bağımlılık ilişkisinin bir emir-komuta ilişkisi olarak değil, bir politik eksene bağlanmak, onun parçası haline gelmek anlamında kullanıldığını belirtelim) haline getirdi. NATO üyeliğinin ardından Türkiye’de ABD ve NATO üsleri kuruldu, Türk Ordusunun eğitim, teçhizat ve modernizasyonu yine büyük oranda bu güçlerin yaptığı “yardımlar”la sağlandı. Öte yandan Türkiye ekonomisi de doğrudan tamamen ABD olmasa da, onun yanı sıra ABD’nin etkisindeki finans kuruluşlarına (IMF, DB, DTÖ vb.) ve müttefiki Batılı emperyalistlere büyük oranda bağımlı bir şekilde gelişti. Çeşitli dönemlerde iki ülke arasında krizler yaşansa da, bu bağımlılık ilişkisi temelde değişmeden bugüne geldi.

Bugün tek adam iktidarının sesi olan medyaya bakarsanız, ABD ve Türkiye arasında ilan edilmemiş bir savaş var. Dünün “baş düşman”ı Erdoğan’ı, bugün “milli cephenin lideri” ilan eden Ergenekoncuların sözcülerinden Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Emekli Albay Atilla Uğur “Aslında yaşanan Türk-Amerikan savaşıdır. Mandacılar ile millicilerin savaşmasıdır” diyor. ABD’ye “savaş açanlar” elbette sadece Ergenekoncular değil. Erdoğan’ın sesi gazetelerinden Star’dan Ahmet Kekeç de “Kovun bu Büyükelçi’yi!” başlıklı yazısında “Görev yaptığı ülkenin içişlerine karışan, pervasızca ‘sinir uçları’yla oynayan ve darbecilerle teşrik-i mesaisi belgelenmiş bir Büyükelçi’ye uygulanacak muamele bellidir” diyerek cephedeki yerini alıyor. Yeni Şafak’tan Hikmet Genç ise, “FETÖ’başı ABD’nin kucağında yaşamaya devam ediyor… PYD/PKK da ABD’den aldığı silahlarla besleniyor… Ama ABD gibi kocaman bir müttefikimiz var, öyle mi?!..Yürü git lan!…” sözleriyle ABD’ye postayı koyuyor! “Milli cephe”yi en iyi kim tarif ediyor derseniz, Perinçek’i dinlemeniz gerekir. Perinçek, “Türkiye’nin yönü ve Amerikan sapakları” başlıklı yazısında ülkede ABD ve piyonlarına karşı bir “vatan savaşı” verildiğini söylüyor. “Düşman cephesi” de oldukça kalabalık: “Vatan Savaşı yürümezse, Abdullah Gül ve Davutoğlu’dan Fetullah Gülen, Kılıçdaroğlu ve HDP/PKK’ya kadar uzanan bir koalisyon hükümeti kurulur. Böylece onlar da görevlerini başarmış olurlar.” Bu kalabalık “düşman cephesi” karşısında “vatan cephesi”nde ise, geriye kala kala Erdoğan, Bahçeli ve Perinçek kalıyor!

Yazılanlara bakılırsa ülkede Erdoğan’ın liderliğinde milliyetçi-mukaddesatçı bir “milli cephe” kurulmuş ve Amerikan emperyalizmine karşı “vatan savaşı” veriliyor! Bu cephenin bir tarafında siyasi hayatı boyunca değişen “baş düşman”a karşı hep birilerinin kuyruğuna takılmış ve mesela zamanında “baş düşman Sovyet emperyalizmi”ne karşı ABD-NATO cephesinde yer almış Perinçek ve Ergenekoncular var. Öbür tarafında ise siyasi hayatlarına 1960’larda ABD’nin “komünizmle mücadele” adına kurdurttuğu/desteklediği derneklerde başlayıp yine 2000’li yılların başlarında ABD’nin bölge politikasıyla uyumlu bir şekilde iktidara gelen mukaddesatçılar (Amerika’nın ‘ılımlı İslam’cıları) var.

Erdoğan iktidarının yukarıdaki cephe kadar “ateşli” olmayan destekçileri ise, ABD’nin dostluğunu ispatlaması için Gülen’i iade etmesi ve Kürtlerle sürdürdüğü işbirliğini sona erdirmesi gerektiğini söylüyorlar. Nihayetinde, bu çevrelerin toplamı için söylersek, bugün tartışma “ABD’nin Türkiye’nin dostu mu, yoksa iktidarı devirmeye, ülke topraklarını parçalamaya çalışan bir düşman mı?” olduğu sorusu etrafında sürdürülmektedir.

Peki, yukarıda Erdoğan’ı “milli cephenin lideri” olarak gören ve “vatan savaşı” verildiğini söyleyenlerin dediği gibi, ABD düşmanımızsa –ki elbette sadece ABD değil, sair emperyalistlerle birlikte sözde onu “düşman” ilan eden işbirlikçi burjuva gericilik de bu ülkede yaşayan halkların düşmanıdır– Erdoğan rejimi o zaman neden bağımlılık ilişkilerine son vermiyor, mesela Kekeç’in söylediği gibi ABD Büyükelçisi’ni kovup NATO üslerini neden kapatmıyor? Kapatmak bir yana neden İncirlik’i Amerikan ve “Koalisyon” uçaklarına açtı? Başka bir deyişle aralarındaki krizli-gerilimli ilişkiye rağmen Erdoğan rejiminin ABD’nin politik ekseninden çıkması gerçekten mümkün mü? Ya da Rusya ile ilişkiler ve Avrasyacı yönelim, bu bağımlılık ilişkilerinin yerini alabilir mi?

Bu sorulara yanıt vermek için tek tek ilerleyelim.

I.

Bugün ABD’ye karşı “milli cephenin” lideri ilan edilen Erdoğan ve yol arkadaşlarının siyasi tarihinin her aşaması, ABD damgası taşımaktadır.

Siyasi hayatları 1960’larda ABD emperyalizminin Sovyetlere komşu ülkelerde uygulamaya koyduğu “yeşil kuşak” projesiyle başlamış; “komünizmle mücadele” adı altında desteklenip örgütlenen dini yapılanmaların içinde yetişmişlerdir. Gülen, Erdoğan, İsmail Kahraman ve Gül gibi isimler o dönemlerde ‘Komünizmle Mücadele Dernekleri’ ve ‘Milli Türk Talebe Birliği’ (MTTB) gibi derneklerde ABD emperyalizmine karşı mücadele eden devrimci gençliğin karşısına çıkartılan örgütlenmeler içinde yer alarak ABD emperyalizminin ve işbirlikçi burjuva gericiliğin “yedek gücü” olarak siyaset sahnesine çıktılar. Sonra, Türkiye’de neo-liberal dönüşüm programının (24 Ocak Kararları) uygulanması için yapılan 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Özal’la birlikte tarikatların siyasete doğrudan müdahale ettiği, Kur’an kursları ve dini örgütlenmelerin mantar gibi bittiği koşullarda Körfez sermayesinin (Katar, S. Arabistan, B.A.E) desteğiyle büyüyen sermaye gruplarının siyasi gücü olarak sahnedeki yerlerini aldılar. Erdoğan’ın 90’lı yıllardaki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, bu çevrelerin önlerini açan 80 darbesi sonrasındaki siyasal ortamda kazandığı gücün simgesi oldu.

Sovyet bloğunun çökmesinden sonra, halen nasıl yapıldığı/yaptırıldığı konusunda çokça soru işareti bulunan 2001’in 11Eylül saldırıları, “yeşil kuşak” projesini revize ederek, ABD’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı yeniden dizayn etmeye yönelmesinin gerekçesi/dayanağı yapıldı. BOP/GOP (“Büyük”/“Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”) olarak adlandırılan bu proje ile, Ortadoğu’da radikal İslam’a karşı “ılımlı İslamcı”ların desteklenerek iktidara getirilmesi hedefleniyordu. ABD’nin “Ortadoğu uzman”larından Graham Fuller, Batılıların İslam ülkelerinde “laiklik” saplantısından vazgeçmesini ve “ılımlı İslamcı”ları desteklemesi gerektiğini söylüyordu. “Ilımlı İslam”ın kriterleri ise, “neo-liberal saldırı politikalarını desteklemek” ve “ABD’nin dünya hegemonyasını kabul etmek” olarak belirlenmişti. Fuller, bu temelde ABD’nin Türkiye’de Fethullah Gülen gibi isimleri desteklemesi gerektiğini söylüyordu. Tam da bu süreçte, Erdoğan ve Gül’ün başını çektiği bir grup, “yenilikçiler” adı altında Erbakan’ın Fazilet (Refah) Partisi’nden ayrılıp AKP’yi kurdular (Ağustos 2001). Ve rastlantıya bakın ki, böylesi bir siyasi iklimde, 2002 Kasım’ında, yani kuruluşundan yaklaşık bir yıl sonra, AKP ülkedeki seçimleri kazandı! Üstelik Erdoğan, hükümet etmeye başlamasının ilk yıllarında (2003-2004) kendini “BOP’un eş başkanı” ilan ederek (Irak müdahalesinden sonra BOP çıkmaza girince bu söylemden vazgeçti), aslında iktidara geliş/getiriliş/yürüyüş sürecinin arka planındaki gücün kim olduğunu da açıklamış oluyordu.

Elbette Erdoğan yönetiminin ABD ile ilişkileri düz bir çizgide ilerlemedi. ABD’nin bölge politikasına hizmet etmesi ya da bu politikanın önünde ayak bağı olmasına göre ilişkinin seyri de değişti. İlk kriz, aslında Erdoğan Hükümeti’nin de beklemediği bir biçimde, 2003 Mart’ında Irak’a savaş tezkeresinin toplumda savaşa/ABD müdahalesine karşı ortaya çıkan tepkinin de etkisiyle Meclis’te onaylanmaması sonrasında yaşandı. 2005’te Kürdistan Federe Bölgesi’nin Süleymaniye kentinde Türk askerinin başına çuval geçirilmesiyle sembolize olan bu döneme damgasını vuran sözler ise, Erdoğan’ın Başdanışmanı Cüneyt Zapsu’ya ait. Bu sözler, Zapsu’nun 2005’te ABD’de katıldığı bir toplantıda, ABD yönetimine yaptığı “Erdoğan’ı deliğe süpürmeyin. Onu kullanın” çağrısıydı. ABD’nin Irak’taki müdahaleyi diğer bölge ülkelerine (öncelikle İran ve Suriye hedefteydi) yayma koşullarını yaratamamasına bağlı olarak askerlerini geri çekme süreci, –kuşkusuz tümünü değil, ama– çekilmeye kadar kendisinin yürüttüğü belirli misyonları taşeron ve bekçi işleviyle üstlenecek güvenilir müttefik ya da müttefiklerin varlığını gerekli kılıyordu. 2007’deki Bush-Erdoğan görüşmesinden sonra iki ülke arasında yeniden “bahar havası” estirilmeye başlandı. 2009’da ABD’de Obama’nın başkan olmasından sonra Türkiye, Ortadoğu için “lider/model ülke” ilan edilerek, ilişkiler yeni bir boyut taşındı. Bu dönem boyunca Erdoğan ve Gül, bölgede adeta ABD büyükelçileri gibi çalıştılar.

İkinci kriz, bilindiği gibi, 2011’de Arap ülkelerindeki halk hareketlerinden sonra emperyalistlerin bu hareketleri yedekleyip işbirlikçi rejimler oluşturmak için harekete geçmesinden sonra yaşandı. Aslında ilk dönemler her şey yolunda gözüküyordu. Türkiye’nin ‘Yeni Osmanlı’cı sosa bulanmış “bölgesel liderlik” hevesiyle Suriye’ye müdahale girişimi, ABD politikasıyla da uyumlu bir girişimdi. Ancak Türkiye, Katar ve S. Arabistan’ın müdahale politikasını mezhepçi bir söyleme dayandırmaları, bu ülkelerin fiili destekleriyle de, Suriye’de kısa sürede rejime karşı savaşta radikal İslamcı güçlerin öne çıkmasına ve alanda hâkimiyet kurmasına neden oldu. Fakat radikal İslamcıların sahada egemen hale gelmesi, Irak başta olmak üzere ABD’nin bölgedeki pozisyonunu zora sokacak ve başta Rusya olmak üzere karşısındaki güçleri (örneğin İran’ı) güçlendirecek sonuçlar doğuruyordu. Bu noktada ABD, Suriye’deki dayanaklarını önemli oranda yitirmesine bağlı olarak (bu durum, son dönemlerde hem Kürtlerle işbirliği ve hem de Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi üzerinden ABD’nin yeniden dayanakları arttırmasıyla birlikte başka arayışlara girmesini dışlayan bir tutum değildir), 2014’ten sonra Rusya –ve müttefikleriyle– bölgesel çıkarlarını zedelemeyecek zorunlu bir uzlaşma arayışlarına yönelirken, Türkiye’nin Nusra ve IŞİD gibi radikal İslamcı çetelerle işbirliği ve Irak’ta da bugün Musul operasyonu sürecinde yeniden canlandırılan mezhepçi ayrımları kışkırtıcı tutumu, Türkiye’yi (Erdoğan yönetimini) giderek ABD için bir sorun haline getiriyordu, ki bu kriz, çeşitli evrelerden geçerek bugüne kadar geldi.

II.

AKP-Erdoğan yönetiminin bölge politikasının ABD ve Batılı emperyalistler için bir ayak bağı haline geldiği süreç (2013 ve sonrası), aynı zamanda, 11 yıl boyunca iktidar ortağı olan Gülencilerle (FETÖ) arasındaki egemenlik mücadelesinin de görünür olmasını ve darbe girişimlerine sahne olacak kadar sertleşmesini sağladı. Aslında ABD’nin “ılımlı İslamcılar”ın desteklenmesi politikası bağlamında iktidar ortağı haline gelen/getirilen bu iki güç (Erdoğan ve Gülenciler) arasındaki ilk çatışma, dış politikada “operasyonel güç” haline getirilen MİT’te yaşandı. Gülenciler, İHH adlı “yardım kuruluşu”nun ‘Mavi Marmara’ adlı vapuru İsrail ambargosuna rağmen Gazze’ye göndertip İsrail ile siyasi ilişkileri kopma noktasına getiren ve yine İran’a karşı ambargoyu delmeye yönelik ticari ilişkiler geliştiren MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı devirmek için KCK ile yapılan “Oslo görüşmeleri”ni gerekçe göstererek, Fidan’ı ifade vermeye çağırmış (Şubat 2012), ancak bu operasyon Erdoğan’ın müdahalesiyle engellenmişti. Erdoğan’ın ABD-Batı için ayak bağı muamelesi gördüğü dönemde ise, Gülencilerin Erdoğan ve çevresinin rüşvet ve kara para ilişkilerini ses kayıtlarıyla ortaya seren 17-25 Aralık (2013) operasyonları geldi. Erdoğan’ın bu operasyonlara cevabı polis ve yargı içindeki Gülencilere yönelik tasfiye hamlesi oldu. Bu tasfiye sürecinde, AKP-Erdoğan yönetimi, 11 yıl boyunca iktidar ortakları olan Gülencileri FETÖ/PDY adı altında örgütlenmiş “silahlı bir terör örgütü” olarak tanımlamaya başladı.

Erdoğan ve Gülenciler arasındaki çatışmanın bu kadar hızlı gelişmesinde ve darbe girişimlerine sahne olacak kadar keskin bir hatta ilerlemesinde bölgesel (Ortadoğu) gelişmeler ve AKP Hükümeti’nin bölge politikası belirleyici bir rol oynadı. Başka bir deyişle, Türkiye’nin bölge siyasetinin ABD’nin ayağına dolanmaya başladığı, bu iki gücün çeşitli biçimlerde karşı karşıya gelmeye başladığı 2013’ün sonları ve 2014 başları, aynı zamanda ülke içinde Erdoğan ve Gülenciler arasındaki çatışmanın sertleşmeye başladığı dönemdi. 2014’te önce Irak ve ardından Suriye’de uygulamaya koyduğu “IŞİD ile mücadele stratejisi”, ABD’nin IŞİD’e karşı mücadele eden en önemli güç olan Kürtlerle işbirliği yapması sonucunu doğurdu, ki bu durum, zaten IŞİD ile işbirliğini büyük oranda Kürtlerin güç ve pozisyon kazanmasını engellemek için yapan Türkiye’yi fazlasıyla rahatsız ediyordu. Ancak Türkiye’nin bölge politikasını çökme noktasına getirip Suriye’deki dayanaklarını büyük oranda zayıflatan gelişme, Rusya’nın 2015 Eylül’ünde Suriye’ye etkin müdahalesi ve bu müdahale kapsamında sadece IŞİD’i değil, önemli bir kısmı Türkiye tarafından desteklenen bütün İslamcı çeteleri hedefe koyması oldu.

Aynı dönemde ülkedeki NATO üslerini IŞİD’e karşı kullanıma açmak zorunda kalan Erdoğan rejiminin sınırda bir Rus uçağını düşürerek ABD-NATO’yu Rusya müdahalesine karşı devreye sokma beklentisi de gerçekleşmedi.

Burada dikkat çeken bir diğer nokta da, Gülencilerin (“FETÖ”) son darbe girişiminin (15 Temmuz) Davutoğlu’nun görevden alınmasından sonra “Dostları Çoğaltma” olarak açıklanan politika bağlamında Erdoğan’ın Rusya’dan özür dileyerek Rusya ile “normalleşme”yi ABD’ye karşı kullanmaya çalışmasının ardından gerçekleşmesi oldu. Gülencilerin ordu dışındaki dayanaklarından büyük oranda yoksun olarak yaptıkları15 Temmuz darbe girişiminin ABD tarafından ne kadar desteklendiği tartışılabilir. Ancak şurası da kesindir ki, ABD ve Batılı güçlerin bu darbe girişimi karşısında Erdoğan’a beklediği desteği vermemesi, aynı zamanda bu rejimden duydukları hoşnutsuzluğun bir ifadesidir.

III.

Avrasyacı (Rusya’cı) Ergenekoncuların Erdoğan rejimiyle ilişkisi, Gülencilerin ilişkisi ile ters/karşıt bir seyir izledi.

ABD ve uluslararası sermayenin neo-liberal “ılımlı İslamcı”lar olarak Erdoğan ve Gülencileri destekleyip hükümetin başına getirmesi –ki sadece 1985’ten 2013’e kadar yapılan 49 milyar dolarlık özelleştirmenin 41 milyonunun 2003-2013 yılları asında gerçekleşmesi bile bu desteğin karşılıksız bırakılmadığını göstermektedir– geleneksel burjuva güçler ve devlet bürokrasisi-ordudaki bir kesimin bu yönelişe tepkisine yol açmıştı. “Ilımlı İslamcı” Hükümetin elinin güçlendirilmesi ve devlete giderek hakim olmasının sağlanmasıyla gelinen yerde ABD’ye tepki duyan ve Rusya-Çin’le (Şanghay İşbirliği Örgütü’yle) yakınlaşıp desteklerini almaya yönelen bu güçlerin tasfiyesi zorunlu hale gelmişti. İşte polis ve yargıda büyük oranda egemenliği ele geçiren Gülencilerin başını çektiği –ki Erdoğan bu dönem kendini bu davaların savcısı ilan etmişti– Ergenekon operasyonları bu kapsamda gündeme getirilip uygulamaya konuldu. Ergenekoncu olarak adlandırılan ulusalcı güçler bu süreçte ordu ve yargı başta olmak üzere önemli oranda devlet bürokrasisinden tasfiye edildiler. O dönem Ergenekoncuların tasfiye gerekçesi de bugün Gülencilerin (“FETÖ”) tasfiyesiyle aynıydı: Devlete/iktidara karşı darbe girişimi içinde olmak!

Ancak Gülenciler ile Erdoğan arasındaki devleti kimin yöneteceğine dair egemenlik mücadelesinin açık bir çatışmaya dönüştüğü 2013 sonlarında, Erdoğan Hükümeti, Gülencilerin “milli ordumuza kumpas kurduklarını” ve kendilerini aldattıklarını söyleyerek Ergenekoncuları kendi tarafına çekmek için adım attı. On binlerce sayfalık iddianamelere dayandırılan ve binlerce kişinin tasfiyesine dayanak yapılan Ergenekon ve Balyoz Davaları birden düştü. “Bağımsız yargı”, Erdoğan yönetiminin “kandırıldık” açıklamasının hemen ardından, birden, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ başta olmak üzere bu davalardan tutuklu bütün sanıkların salıverilmesi kararını verdi!

İşte bu süreçte, ABD ile gerilimli bir ilişki içinde olan Erdoğan yönetimi ile Ergenekoncular arasındaki ittifakın temelleri atıldı. AKP-Erdoğan yönetimi, Öcalan ile görüşme masasını devirip Kürt hareketine karşı savaşı tırmandırdıktan sonra, bu ittifak yeni bir boyuta taşındı. Perinçek’e göre, AKP artık onların çizgisine gelmişti! 15 Temmuz darbe girişimine karşı açık tutum alan Ergenekoncular, bu tutumun ödülünü, ordudaki “FETÖ” tasfiyelerinden sonra kısmen yeniden ordu içinde mevzilenme fırsatını yakalayarak aldılar. Ancak onlar da, eski istihbaratçı generallerini Rusya ve Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi için kullanmak başta olmak üzere, rejime hizmet için hazır olduklarını gösterdiler. Burada Erdoğan’ın liderliğinde “vatan savaşı”, “milli cephe” gibi söylemlerle her gün Erdoğan rejiminin sesi olan medya organlarında boy gösteren Ergenekoncuların, bu süreci kendi siyasi varlıklarını/güçlerini arttırmanın bir dayanağı haline getirmeye çalıştıklarını söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Ve elbette dün Erdoğan-Gülenciler ilişkisi, arkasında yer alan güçlerin ve ülkedeki/bölgedeki gelişmelerin bu güçleri karşı karşıya getirmesinin bir sonucu olarak nasıl darbe girişimlerine sahne olan açık bir çatışmaya dönüştüyse, yarın Erdoğan ve Ergenekoncular ilişkisinin de, değişen koşullara bağlı olarak, yeni bir kapışma/çatışmaya dönüşmesi herhalde sürpriz olmayacaktır.

IV.

Ergenekoncu-ulusalcı güçler, Perinçek’in ifadesiyle “ABD’nin Türkiye’nin baş düşmanı” haline geldiğini “Erdoğan’ın ABD’ye teslim olarak yaşama şansı bulunmadığı”nı söyleseler de, bugün Erdoğan iktidarının ABD ekseninden kopuş halinde olduğunu gösteren hiçbir somut adım/tutum bulunmamaktadır. Çünkü “eksenden kopuş”, ülkeyi bu eksene bağlayan ilişki, anlaşma ve kurumların çözülmesini ve tasfiyesini gerektirir ki, Erdoğan iktidarı ABD ile ilişkilerin en krizli, en gerilimli dönemlerinde bile bu yönlü girişimlerde bulunmamıştır.

Evet, Rusya’ya özür mektubu gönderilmesinin ardından ilişkilerin normalleştirilmesi için birbirinin peşi sıra adımlar atılmıştır. Ve ABD-AB’nin darbe girişimine karşı tutumlarının çokça eleştirildiği bir dönemde yapılan Erdoğan-Putin görüşmesinde Erdoğan’ın Putin’e her defasında “sevgili dostum” biçiminde seslenmesi “denize düşen”le “sarıldığı yılan” ilişkisi misali kimin kime fazlasıyla muhtaç olduğunu da gösteriyordu. Ve yine elbette Türkiye’nin ABD-Batı ekseninden olabildiğince uzaklaştırılması ve ayrıca ekonomik olarak ikili ilişkilerin canlandırılması –ki Batı’nın çeşitli biçimlerde ambargo uyguladığı Rus ekonomisinin de durumunun çok parlak olmadığı biliniyor– Rusya’nın da istediği bir şeydi. Çünkü daha Temmuz ayında eski Varşova Paktı’nın merkezi Varşova’da yapılan NATO zirvesinde, Türkiye’ye Rusya’ya karşı erken uyarı-istihbarat uçakları AWACS’ların gönderilmesi ve füze savunma sisteminin güçlendirilmesi ve Karadeniz’de Amerikan savaş gemilerinin kalıcılaştırılmasının önünün açılması doğrultusunda kararları alınmıştı.

Öte yandan da, Rusya’yla birlikte en önemli bölgesel müttefiki İran ile de karşılıklı ziyaretler yapılarak ticari ve siyasi ilişkilerin canlandırılması yönünde adımlar atıldı, ki İran’la Türkiye’nin yakınlaşmasında, Kürtlerle ilgili tehdit algısının (Rojava-Kuzey Suriye Federasyonu) ve Suriye’deki gelişmelerin kendi ülkelerine yansıyabileceği kaygısının önemli bir yer tuttuğunun da altını çizmek gerekiyor.

Peki, bu gelişmelere bakılarak Türkiye’nin –doğrudan ve portföy yatırımlarıyla IMF, DTÖ, DB gibi uluslararası kuruluşlarla ilişkileri kapsayan ekonomik, mali, ticari eksenle dolaysızca bağlı– politik ekseninin değiştiği sonucu çıkarılabilir mi? Başka bir deyişle bu “Avrasyacı yönelim” nereye kadar gidebilir? Lafın ve aralarındaki çelişkilerden yararlanarak emperyalist güçleri birbirine karşı kullanıp kendine kendi “özel çıkarları”nı gerçekleştirecek alan yaratmanın ötesine ne kadar geçebilir?

Yıllık 300 milyar dolar civarındaki dış ticaretinin yaklaşık olarak yarısını AB ülkeleri ile yapan, Batılı tekellerle ortak sınai ve mali yatırımlarının devasa boyutuyla Türkiye’nin askeri-savunma sisteminin tamamen ABD-NATO’ya bağımlı olduğu koşullarda böylesi bir eksen değişikliğinin dayanaklarından yoksun olduğu açıktır. Başka bir deyişle egemen sınıf, burjuva gericilik, Batı sermayesine/tekellerine böylesine bağımlı ve daha da ötesinde onlarla iç içe geçmişken böylesi bir kopuşu yapabilecek/göze alabilecek güce sahip değildir. Yoksa elbette emperyalizme ve işbirlikçi tekelci sermayeye karşı işçi sınıfı ve ezilen emekçi halk kesimlerinin mücadelesiyle kurulacak bir demokratik halk iktidarı koşullarında bu kopuşun dayanakları fazlasıyla yaratılmış olacaktır. Zaten kendi rejimini kurma yönünde attığı adımlarla iktidara yeni yeni yerleşmekte olan Erdoğan da, bırakalım Batı sermayesi ile köprüleri atmaya, özellikle Batı menşeili uluslararası sermayenin ülkedeki yatırımlarının devam etmesi için toplantı üstüne toplantı yapmakta ve yüksek kârlar konusunda her türlü güvenceyi vermektedir. Öte yandan, ülkedeki iktidar, ABD-NATO üslerini kapatmış, yapılan askeri-siyasi anlaşmaları iptal mi etmiştir? Elbette hayır. Aksine, dün Suriye’de IŞİD’e karşı operasyonlar için ABD’ye açılan ülkedeki üsler, bugün Türkiye’nin Musul operasyonunda saf dışı bırakılmış olmasına rağmen¹ yine ABD-Koalisyon güçlerine açılmıştır.

Fakat Türkiye’nin bir kopuş içinde olmaması, Erdoğan iktidarının Rusya ile kurduğu ilişkileri ABD-AB’ye karşı manevralar yapmak için kullanmadığı/kullanmayacağı anlamına da gelmemektedir. Türkiye’nin Avrasyacı yönelim olarak tanımlanan Rusya ve İran ile kurduğu ilişkiler tam da böylesi bir tutuma işaret etmektedir. Erdoğan rejimi, bu hamleler ile, kendini sıkıştıran ABD-Batıya karşı alternatifsiz olmadığı mesajını vermeye ve şantaj yaparak elini güçlendirmeye çalışmaktadır. Öte yandan, Ergenekoncuların sandığının aksine, Rusya da, Türkiye’nin tamamıyla Batı ekseninden koparılmasının mümkün olmadığının farkındadır. Ancak, Rusya, Türkiye’yi kendisine karşı pozisyon almaktan ne kadar uzaklaştırabilirse bölgesel egemenlik mücadelesinde ABD-Batıya karşı elinin o kadar güçleneceği hesabını yapmaktadır.

Burada, mesela Ağustos ayı sonlarında başlatılan ‘Fırat Kalkanı/Cerablus’ operasyonunun Avrasyacı yönelimin Türkiye’ye yarattığı hareket alanının bir sonucu olarak gerçekleştirilebildiği söylenebilir. Başka bir deyişle, önceki dönemlerde doğrudan Rusya’nın S-300 ve S-400 füzelerinin hedefi olabilecek olan bu harekât, Rusya ve İran’ın bu operasyonu kabul ettikleri, en azından sessiz kaldıkları koşullarda gerçekleşebilmiştir. Çünkü bu girişim mevcut konjonktürde bu ülkelerin de işine gelmekte; Türkiye’nin Kürt kantonlarının (Kobanê ve Êfrin) birleşmesini engellemesi, Rojava-Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nun ilanından rahatsızlık duyan ama Kürtleri doğrudan karşısına almak istemeyen Rusya’ya ve Türkiye ile birlikte Kürtlere karşı daha açık bir işbirliğine yönelen İran’a kendilerine fatura edilmeden Kürtlerin gücünü sınırlama, Kürtleri baskı altına alma olanağını sağlamaktadır. Yine Erdoğan ve Putin’in Nusra’nın Halep’ten çıkartılması ve Türkiye destekli ÖSO çetelerinin Kürtlere karşı tampon bölge için oldukça önemli olan el Bab’ı alması pazarlığı yaptığına dair gelen haberler de, yine karşılıklı çıkara dayalı manevralar olarak değerlendirilmelidir.

Öte yandan oluşan yeni koşullarda ABD’nin, Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesine karşı olduğunu söylemek de mümkün değildir. Aksine ABD, bir yandan Kürtlerle işbirliğini sürdürürken, onlarla çatışma halindeki Türkiye ile de ilişkisini sürdürmekte ve Erdoğan’ın açıkladığı gibi, başta Rakka operasyonu olmak üzere, Türk askerinin operasyonlara katılması konusunda pazarlıklar yapılmaktadır. ABD, bu çatışma halindeki güçlerle işbirliğini bir yandan Kürtleri daha fazla kendine bağlamak ve Rojava’daki üslerini kalıcı hale getirmek için kullanmak istemekte, öte yandan da Türkiye’nin kendisine rağmen yapacağı/yapmak isteyeceği manevraları sınırlayarak Türkiye’yi de denetim altına almaktadır. Ve bu durum, Rusya ile pazarlıkta ABD’nin elini dünden daha güçlü hale getirmektedir.

Yine Musul operasyonunda Türkiye’nin kara harekatında yer alma girişimleri boşa düşmüş, dahası mezhepçi söylemleri (Irak’ın Şii Başbakanı ve Şii milisleri –Haşdi Şabi– hedef alan açıklamaları) Türkiye’yi İran ile de karşı karşıya getirmiştir. Bununla birlikte Rusya, Türkiye’yi destekleyici bir tutum takınmazken, ABD’yse bir yandan Türkiye’nin mezhepçi söylemlerinin gerilimi artırması karşısında Irak Hükümeti’ni desteklerken, öte yandan da Türkiye’yi operasyonlara havadan katma girişimlerinden de geri durmamaktadır.

Bütün bu gelişmelere bakarak, Türkiye’nin ABD ve Rusya ve müttefikleri arasındaki mücadelede her iki emperyalist büyük güçle de ilişkilerini sürdürerek dünden daha fazla manevra alanı bulduğunu söylemek mümkündür. Fakat bu manevralar, ulusalcı-Ergenekoncu çevrelerin iddia ettikleri gibi, ABD ekseninden bir kopuş niteliği taşımamaktadır. Aksine; özellikle Erdoğan’ın son Lozan çıkışından (“Lozan’ın zafer diye yutturul”maya çalışıldığı açıklamasından) sonra, Suriye ve Irak’ta yapılan hamlelerle tekrar canlandırılan müdahale politikası, ABD emperyalizminin AKP-Erdoğan yönetimini giderek kendi politikalarına daha fazla bağlaması, bu hamleleri kendi politik çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanması koşullarını arttırmaktadır. Ve elbette, ülkenin bölgede savaş batağının içine çekilmesinin iç politikada başkanlık tartışmalarıyla da iç içe geçen sonuçları da olacaktır. Erdoğan yönetimi (ve belirli itirazlarla da olsa onunla kader birliği yapmış olan burjuva gericilik), emperyalist paylaşım mücadelesi içinde pay kapmaya yönelik müdahaleci yönelimini sorunsuz gerçekleştirecek bir rejim değişikliği peşinde koşmakta ve ‘başkanlık’ adı altında milliyetçi-mezhepçi ve yayılmacı temeller üzerine kurulan bir dikta rejimini dayatmaktadır. Ve elbette bu dikta rejimi, içeride de bir yandan Kürt özgürlük mücadelesine karşı savaş ve baskı politikalarını tırmandırırken, öte yandan ülkedeki bütün emek, barış, demokrasi güçlerini hedefine koymakta, işçi sınıfı ve emekçilerin her türlü hak eylemini yasaklamaktadır.

Sonuç olarak, ülkenin geleceğini belirleyecek olan da, ABD emperyalizmi ve onunla çelişkisi bölgesel paylaşımdan daha fazla pay almaya yönelik manevraların ötesine geçmeyen işbirlikçi ülke gericiliğinin arasındaki mücadele değildir. Aksine, dün olduğu gibi bugün de, ülkenin ve bölgenin kaderini belirleyecek olan bir tarafında emperyalizm ve işbirlikçisi burjuva gericiliğin ve öbür tarafında işçi sınıfı ve ezilen halkların olduğu çelişki ve mücadeledir.


¹ Başbakan Yıldırım, ABD ile Türkiye Genelkurmay Başkanlarının Türkiye’nin operasyona havadan katılması için anlaşmaya vardıklarını söylese de, bu durumun, gelinen yerde Türkiye egemenlerinin Musul’dan pay kapma hevesinin kursağında kalması gerçeğini değiştirmesi oldukça zordur.

lozan, musul ve hükümetin ‘yeni güvenlik stratejisi’

İhsan Çaralan

29 Eylül günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, Saray’da, “geleneksel” “Muhtarlar Toplantısı”nda yaptığı konuşmada, sanki o sırada aklına gelmiş gibi, Lozan Anlaşması’na cepheden karşı çıkan bir tutum ortaya koydu.

Sözlerine, “Lozan’ı bugüne kadar bize zafer olarak yutturdular” diyerek başlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye’den bağırsak adalardan (Yunanistan toprağı olan Ege adaları kast ediliyor) duyulur” diye devam ederek, Ege adaları ve 12 Ada’nın Lozan Anlaşmasıyla Yunanistan‘a verilmesini eleştirdi. Ve daha Lozan’ın imzalanmasının 90. yılında yaptığı ve “Lozan Türkiye’nin tapu senedidir” diyerek Lozan’a övgü düzdüğü, bu anlaşmayı yapanlara “şükranlar” sunduğu konuşmasını da tamamen unutmuş göründü.

Elbette, Erdoğan’ın dün konuştuklarının bugün tam tersini savunması biçimindeki pragmatizmi artık yadırganan bir özelliği değil. Bunu sıkça yapıyor. Esad’la yakınlaşması ve düşmanlaşması, “FETÖ” ile yakınlığı ve bugünkü suçlamaları, Rusya ile ilişkilerdeki tutumu, bu pragmatizmin çarpıcı örnekleridir. Bu yüzden dün öve öve göklere çıkardığı Lozan Anlaşması’nı bugün yere çalıp üstüne çıkıp çiğnemesini burada tartışmayacağız. Ama Lozan Anlaşması’nın bugün devletin en tepesindeki makamı işgal eden kişi tarafından “zafer olarak yutturulan bir anlaşma” olarak ilan edilmesi, hele de bugünkü dünya konjonktüründe son derece önemli, Türkiye ve bölge ülkeleri açısından ciddi diplomatik-siyasi sonuçları olacak bir çıkıştır. Bu yüzden de Lozan etrafındaki tartışmanın üstünde çok yönlü olarak durulması gerekmektedir.

Çünkü, 1923’te imzalanmasından itibaren bu anlaşma, devlet tarafından (resmi görüş) “Türkiye’nin tapu sendi” olarak görülmüş, bu temelde “Misakı Milli” sınırları¹ içinde, “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sloganıyla ifade edilen ve komşu ülkelerin içişlerine karışmama, komşu ülkelerin de Türkiye’nin iç işlerine karışmaması politikasını esas alan dış politika da Lozan Anlaşması’nın belirlediği sınırlar üstüne oturtulmuştur.

Çünkü Cumhuriyeti kuranlar ve onları, en azından “Lozan çizgisi”nde takip eden sonraki hükümetler, “Lozan”ı tartışmaya açmayarak, kendi sınırlarının da tartışmaya açılmasını önleyeceklerini var sayarak, Lozan Anlaşmasını Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün tartışmalara kapalı “kutsal metni” olarak görmüşlerdir. Yüzyıla yakın bir süre de Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi görüşü bu olmuştur!

Çünkü, böylelikle, Türkiye’nin içinde bulunduğu Ortadoğu’da, komşularının sınırlarını tartışmaya açan bir ülkenin kendi sınırlarının da tartışmaya açılacağı, böyle bir durumda da bölgeye müdahale eden büyük güçlerin istekleri doğrultusundaysa sınırların Türkiye aleyhine değişebileceği endişesini taşımışlardır. Yani TC Hükümetleri, “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak” için “camdan sarayda oturan komşusunun evini taşlamasın” özdeyişlerine uygun davranmak için azami çaba harcamışlardır.

YAKIN TARİHTE LOZAN’A DOLAYLI İTİRAZ GİRİŞİMLERİ

Bu ana çizgiden (devlet görüşünden) belli belirsiz de olsa ilk ayrılıma girişimi ANAP Hükümeti döneminde, 1980’lerin sonunda Özal’dan gelmiş; Kürtlerle yapılacak bir anlaşmayla Türkiye’nin sınırlarının Irak ve Suriye aleyhine –tabii İran’a doğru da– genişleyeceğine, “Türk-Kürt ittifakı”nın bölgedeki bütün diğer devletleri ve halkları hegemonya altına alacak bir güç oluşturacağına dair iddialar (böylece Kürt sorunu da çözülmüş olacaktı!) eşliğinde, Lozan Anlaşması’nın kazanımlarının küçümsendiği bir yönelime girilmiştir. “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne büyük Türk dünyası” gibi Türk milliyetçiliğinin emperyal/yayılmacı hayallerle beslenmesi eşliğinde, 1. Körfez Savaşı’nın yarattığı ortamda Özal, Buch’la da anlaşıp Irak’a asker göndererek tezini güçlendirmek istemiş, ancak bunda başarılı olamamıştır. Gerek Asker ve sivil bürokrasi ile geleneksel Kemalist muhalefetten gelen tepkiler ve elbette Kürt siyasi güçlerinin (esas olarak PKK’nin) Türk büyük burjuvazisinin “Kürt sorununun bu çözümü”ne sıcak bakmaması, gerekse başta ABD olmak üzere bölgede hegemonya sürtüşmesi içindeki emperyalist ülkeler tarafından bu girişimin destek görmemesi Özal’ın girişimini başarısızlıkla sonuçlandırmıştır.

Tansu Çiller’in şoven milliyetçi siyasal güçlerin kışkırtmasıyla “Türki Cumhuriyetler” üzerinden yaptığı “büyük Türk Dünyası” propagandasıyla Necmettin Erbakan’ın “Kıbrıs’ı ilhak” talebi ve “İslam birliği” girişimleri türünden “Misakı Milli”yi genişletme, Lozan’ı aşma” girişimleri Lozan’a bir itiraz gibi görünse de, pratikte karşılığı olmayan söylemde “resmi çizgiden sapma” olarak görülebilecek aykırılıklardır.

Sonuç olarak bakıldığında, resmi devlet yetkilileri tarafından yapılmış her üç girişim de resmi devlet politikası haline gelmemiş, iç politika amaçları doğrultusunda yapılmış girişimler olarak kalmıştır. Belki Özal biraz daha ileri giderek, dış politikada da kimi sonradan geri alınacak adımlar atmıştır; o kadar!

Ama 2007 yılındaki MİT raporu, adı edilmeden, “Lozan eleştirisi” yapan ve “Yurtta sulh cihanda sulh” tutumunu “pasif” bularak Türkiye’ye “aktif dış politika” öneren raporu, bugün yeni Osmanlıcılığa kapıları açan resmi bir belge olmuştur. MİT’in özellikle Davutoğlu döneminden başlayarak dış politikanın “aktif gücü” haline getirilmesi, bölgedeki siyasal İslamcı terör örgütleriyle kurulan ilişkilerin diplomasinin bir dayanağı olanak kullanılmak istenmesi amaçlı girişimler (MİT TIR’ları ve bölgedeki siyasal İslamcı terör grupları desteklenerek komşu ülkelerde istikrarsızlık yaratan girişimler) ”aktif dış politika”ya yönelme ve tabii “Lozan’ı aşacak” biçimde sınırların genişletilmesi yönelişiyle bağlantılıdır.

Bu yüzden de MİT’in 2007 Yılı başında kamuoyuna “düşen” raporu, herhalde yakın geçmişi yazacak tarihçiler açısından da başlıca belge olarak ele alınacaktır.

LOZAN’A İKİ CEPHEDEN GAYRİ RESMİ İTİRAZLAR

Ülkede resmi devlet görevi üstlenmiş kişiler ve çevreler bakımından Lozan Anlaşması karşısındaki tutum yukarıdaki gibidir, ama daha Lozan Anlaşmasının imzalanmasının hemen sonrasından başlayarak, bu Anlaşamaya iki “odak”tan hep itiraz edilmiştir.

Bu itirazları şöyle özetleyebiliriz:

Lozan Anlaşması’na Kürt cephesinden gelen itiraz: Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler ve Türkler birlikte savaşmışlar, Sevr Anlaşmasıyla gerçekleştirilmek istenen Anadolu’daki emperyalist planı birlikte geçersiz kılmışlardır. 1920’de kurulan Meclis’te Kürtleri temsil eden vekiller de vardır. Ve bu Meclis her vesileyle Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını tanınacağına dair vaatler yapmıştır.

1921 Anayasası’nın 10. maddesi ve sonrasında “vilayet ve nahiye ‘şuraları’” oluşturulmuş, bunlara muhtariyet/özerklik verilmiş, bu şekilde halkın yerel düzeyde ‘kendi kendini yönetme’ hakkı geniş şekilde tanınmıştı. ‘Vilayet şuraları’, yasalara bağlı kalmak kaydıyla ‘sağlık, maarif, iktisat, tarım, medreseler ve sosyal yardımlaşma’ gibi konularda yetkili kılınmıştı.

Dahası, 1923 Ocak’ında İzmit Basın Toplantısı’nda gazetecilerin Kürt sorununa ilişkin sorusuna yanıt veren Mustafa Kemal, Kürtlerin Anadolu’da Türk nüfusla iç içe geçmesinden dolayı ayrı bir sınır çizmenin zorluklarından söz ettikten sonra, “Binaenaleyh başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir…” diyerek, 1923’te bile hala “muhtariyet”e kapıyı açık tutmaktadır.

Ancak, Lozan’da bu vaat unutulmuş, Müslüman olmayan azınlıklara inanç ve kültürel haklar tanımasına karşın “Müslüman halk” kategorisine sokulan Kürtlerin statüsü tanınmamış, Kürtler yok sayılmıştır! Ancak Kürtler bu yok saymayı kabul etmemiş, 1925’ten başlayarak süren Kürt isyanları Lozan Anlaşması’nın Türk ulusunun egemen ulus oluşuna ve Misak-ı Milli içinde Kürtlere bir statü tanınmamasına itiraz olarak ortaya çıkmıştır. Ne var ki, hükümetler bu isyanları, Kürtlerin statü talebi olarak değil, şeriat isteyen, Hilafet isteyen Cumhuriyet düşmanlarının, Hilafetçilerin ayaklanması ya da “İngilizler”in, yabancı ülkelerin para ve silah desteği ile çıkardığı ayaklanmalar olarak göstererek kanlı biçimde bastırmışlardır.

Bu isyanların sonuncusu olan ve 30 yıldan beri PKK aracılığıyla sürdürülen savaş da Lozan’ın Kürtlerin statüsünü tanımamasıyla bağlantılıdır ve bu isyanların üzeri bazen din bazen aşiret talepleriyle örtük görünse de ana talebi Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını tanımasıdır. Ve nitekim bugün de resmi propaganda; PKK’yı dış güçlerin, yabancı istihbarat örgütlerinin, “üst aklın” piyonu, onların para, silah, diplomatik vb. desteği ve yönlendirmesiyle hareket eden bir örgüt olarak göstermektedir. Ki, geçtiğimiz günlerde Vatan Partisi’nin bu en eski ve en gerici propagandayı sürdürmek için yeni iftiralara baş vurduğuna tanık olduk.

Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Em. Albay Atilla Uğur, bir basın toplantısı düzenleyerek, İngilizlerin Kürt aşiretlerine para dağıttığını, “FETÖ”nün ikinci ayaklanmayı bu Kürt aşiretlerini ayaklandırarak yapacağını iddia etti. Böylece 1925’ten beri sürüp gelen Kürtlerin İngilizlerin işbirlikçisi olduğu, Cumhuriyeti yıkmak için onlarla işbirliği yaptığı biçimindeki lanetli iddiaları, kendisine ve partisine yakışır biçimde gündeme getirdi. Böylece Vatan Partisi, bir yandan Erdoğan ve Hükümeti’nin OHAL’i uzatmasına “ikinci kalkışma” bahanesini sunarken, öte yandan da Kürt düşmanlığı üzerinden kampanya yürütmede ırkçı şovenizmin, gericiliğin en sadık sözcüsü olduğunu da kanıtlamış oldu. Dolayısıyla Kürtlerin Lozan’a yönelik itirazlarının tarihsel ve siyasal-sosyal dayanakları vardır ve bu itirazlarını Kürtler, konjonktüre bağlı olarak, gerek sözel düzeyde gerekse eylemli olarak göstermişler, bu nedenle çok ağır bedeller ödemişler, bugün de ödemeye devam etmektedirler.

Lozan Anlaşması’na ırkçı-milliyetçi ve Hilafetçi-şeriatçı odakların itirazı: Lozan Anlaşması’na daha Cumhuriyet’in ilanından başlayarak, Hilafetçi çevrelerden itiraz gelmiş, Cumhuriyet karşıtlıklarına haklılık kazandırmak için Lozan Anlaşması’yla Osmanlı İmparatorluğu’na “bağlı” (Hicaz, Suriye, Yemen vb.) birçok vilayetin Türkiye Cumhuriyeti’nin dışında kalmasını bahane ederek, Cumhuriyet’e itirazlarını, Lozan Anlaşması’yla vatan topraklarının “satılması” olarak göstermişlerdir.

İlerleyen tarihlerdeyse, Cumhuriyet rejiminin istedikleri gibi bir ırkçı çizgiye oturmamasına karşıtlıklarını Lozan Anlaşması’na muhalefet olarak da ortaya koymuşlardır. Bu ırkçı-milliyetçilerin somut gerekçeleri de, tıpkı şeriatçı-Hilafetçi odaklar gibi, yine 12 Adalarla Ege Adalarının Yunanistan toprağı olmasıyla Musul ve Kerkük gibi “ecdat yadigarı” toprakların İngilizlere ve ardından Irak’a terk edilmesi iddiası olmuştur.

Çok partili döneme geçilmesiyle birlikte, bu ırkçı-milliyetçi odakların ve şeriatçı-Hilafetçi çevrelerin “Lozan eleştirisi”, Demokrat Parti (DP)’den başlayarak bütün sağcı, dinci, şoven-milliyetçi siyasi partilerin, çeşitli türden ırkçı ve şeriatçı odakların ortak kara propaganda malzemesine dönüşmüştür. Halkın ihtiyaçlarının karşılanması dar boğaza girip ekonomik politikalar çöküp milliyetçilik ve din istismarcılığının kışkırtılması ihtiyacı ortaya çıktıkça, DP, AP, MHP, ANAP, DYP, MNP-MSP-RP, geleneği, Lozan’ı yeniden ve yeniden keşfetmişlerdir! 12 Adayla Ege Adalarının Lozan’la Yunanistan’a verilmesi ve Musul ve Kerkük’ün Türkiye’nin sınırları içine alınamamış olması bahanesini yineleyerek, bu parti ve çevreler, “Lozan tartışması” açıp “İsmet Paşa ve CHP’nin Lozan’da Türkiye’yi satması”, “Kurtuluş Savaşı’nın kazanımlarının masada kaybedilmesi”, İsmet Paşa’nın “korkaklığı”, “Kurtuluş Savaşı’nın gerçekte hacılarla hocaların himmetiyle kazanıldığı, ama Kemalistlerin masada kaybettiği” gibi, iddialar üzerinden bir kara propaganda cephaneliğini her vesileyle açmak üzere yanlarında taşımışlardır.

Ne var ki, bir bölümü iktidar da olan bu Lozan üstünden kara propaganda yapan siyaset erbabı, “Lozan tartışmasını” ne iç politikada ne de dış politikada resmi olarak gündeme getirebilmişlerdir. Hatta onlar da, en az “Lozan’ın suçlusu” olarak gösterdikleri CHP kadar bu tartışmayı resmi olarak açmamaya özen göstermişlerdir.

‘SÖZLER EGE ÜZERİNE, GÖZLER MUSUL ÜZERİNDE!’

Demek ki, Lozan anlaşmasının üzerinden tartışma açan ilk makam sahibi siyasetçi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan değildir. Tersine Erdoğan, şoven-milliyetçi ve şeriatçı-Hilafetçi odakların tezlerini bugün dile getirerek, bu tartışmayı Cumhurbaşkanı sıfatıyla Saray’da yaptığı bir konuşmada açarak, “Lozan tartışmasını” açıkça resmiyete taşıyan bir Cumhurbaşkanı olarak, bütün eski tartışmaları aşan bir tutum da göstermiştir.

Bu yüzden de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Ege Adaları” ve “12 Adalar”la ilgili iddiasına ilk tepki Yunanistan’dan gelmiş, Yunanistan Hükümeti, Türkiye’yi Yunanistan topraklarında gözü olmakla suçlamış, konuyu AB’ye de taşımıştır.

Musul sorunu ise, konjonktürün de etkisiyle ve çok daha vahim biçimde Lozan’la bağlantılı olarak tartışılmaktadır.

Ancak konunun aktüel boyutuna geçmeden, burada bir yanlışı düzelterek tartışmayı sürdüreceğiz. Bu yanlış; neredeyse daha Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri ırkçı ve şeriatçı-Hilafetçi odakların ve onların tezlerini tekrarlayan sonraki sürdürücülerin bir iddiasıyla ilgilidir. Ki, bu iddiayı, bütün açıklamalara ve bu konuda tarihçilerin öne sürdüğü belgelere karşın, Cumhurbaşkanı Erdoğan da sürdürmektedir.

İddia; “12 Adalar’ın ve Ege adalarının Lozan Anlaşması’yla Yunanistan’a verildiği”dir!

Oysa, gerçek tamamen farklıdır.

Çünkü 12 Ada, 1911’de İtalyanlarla girişilen Trablusgarp Savaşı’nda Osmanlı yenilince, “savaş tazminatı” olarak İtalyanlara, “ecdadımız Osmanlı Hükümeti” tarafından bırakılmıştır.

Ege Adaları ise, 1912’deki Balkan Savaşı’nda yenilen Osmanlı İmparatorluğu tarafından Yunanistan’a verilmiştir. Yani, “bağırsak sesimiz duyulur” denilen “Ege Adaları” da Osmanlı yönetimi tarafından Yunanistan’a verilmiştir.

Nitekim Lozan’da, “adalar”la ilgili her hangi bir tartışma, bir alıp verememe olmamıştır.

Yani, “adaların” Lozan’da, “iyi müzakere yürütülmediği”, ”bir zafer kazanılmadığı” için kaybedildiği tamamen yalandır.

Cumhurbaşkanı ilkokul tarih kitaplarında yazılan bu gerçeği bilmiyor olamaz. Ne var ki, konunun bilip bilmemekle bir ilişkisi yoktur, ama konuyu bilmeyenlere hitap ederken, bu yüz yıllık yalan pirim yaptığı için kullanılıyor olmalıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kuşkusuz “Lozan tartışmasını” açarken en gerici, ırkçı-şeriatçı çevrelerin arkasında kenetlenmesini amaçlamıştır. Ama burada daha önemli yan; bugün bölgenin haritasının yeniden çizilmesinin gündeme geldiği bir zamanda 12 Ada ve Ege Adalarını gündeme getirmiş, Musul ve Kerkük’ün sözünü hiç etmemiştir. Ancak biraz tarih bilenler, biraz siyaset izleyenler tartışmanın asıl olarak Musul-Kerkük sorununu güdeme getirmek ve “Musul’un IŞİD’den kurtarılması” adı altında yürütülen bölgedeki paylaşım mücadelesinde “masada yer almak”, dolayısıyla “Musul ve Kerkük Türk toprağıdır” tezine sarılmak için gündeme getirildiğini anlamaktadırlar.

Nitekim Cumhurbaşkanının konuyu tartışmaya açmasından sonra “Lozan tartışması” yandaş medya ve bütün başlıca siyasi çevrelerde de bu çerçeve içinde tartışılmıştır.

Sadece Türkiye’de değil, dış dünyada da özellikle de Arap-İslam dünyasında da konu böyle ele alınmıştır.

9 Ekim tarihli Evrensel’in Arap-İslam dünyasındaki siyasi gelişmeleri yansıtan sayfalarında açıkça görüldüğü gibi, Arap dünyasının başlıca basın organlarındaki değerlendirmeler, “Lozan tartışması”nın aslında Musul-Kerkük tartışması ve Türkiye’nin Musul-Kerkük hayalleri üzerinden ele alındığı yolundadır. Lübnan’da yayınlanan es Safir gazetesinde, Muhammed Nureddin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ”Lozan’ı bize bir zafer olarak yutturdular” açıklamasına ve bu açıklanmada Musul’dan hiç söz etmemesi, ama Ege Adalarıyla 12 Ada’dan söz etmesine de dikkat çekerek, Arap-İslam dünyasındaki algıyı bir slogan olarak da özetlemiştir: “(Erdoğan) Ege adaları hakkındaki konuşması ile Musul’u hedefe almıştır; sözler Ege üzerine, gözler Musul üzerinde!”

Ancak, günümüzde, Kerkük-Musul’la Türkiye’nin amaçları arasındaki ilişki üstünden yapılan tartışma, bir medya tartışması ya da “algı tartışması” olmayı çok aşarak, Türkiye ile Irak-İran, hatta bölgeye müdahale eden bütün güçler arasında bir mücadeleye de dönüşmüştür.

Daha ilk Körfez Savaşı’ndan başlayarak, Irak-Türkiye ilişkilerine, bazen “Türkmenlere yapılan baskılar”, bazen “Şiilerle Sünniler arasındaki çatışma”, bazen “göç sorunu”, bazen “Irak Kürtleriyle ilişkiler”, bazen “petrol nakli ve enerji hatları” Kandil ve bölgedeki PKK kampları,…gibi “sorun” olan her konunun bir adım arkasında “Türkiye’nin Musul-Kerkük üzerindeki hakları (ya da iddiaları) sorunu” olarak biçimlenmiştir. Bu sorun, Türkiye’nin şoven milliyetçi odakları tarafından açıkça “Telafer’in, Kerkük’ün Musul’un gasp edilmiş Türk toprağı” olduğu iddialarıyla birleşirken, hükümetler de bu “gizli ajanda”yı çeşitli biçimlerde ifade etmişlerdir. Irak Hükümetleri de Türkiye ile ilgili her sorunun arkasında Musul-Kerkük sorunu olduğunu algılamış, her vesileyle bu “ajandayı” bildiklerini gösteren tepkiler vermişlerdir.

63 ÜLKE ASKERİNİ KABUL EDEN IRAK NEDEN TÜRK ASKERİNİ İSTEMİYOR?

Türkiye’yi yönetenlerin kendilerinin haklı olduklarını göstermek iddiasıyla öne sürdükleri en “öldürücü” soruları; “Irak topraklarında 63 ülkenin askeri var, silahlı birlikleri var, ama sadece Türkiye’ye ‘işgalci’ deniyor ve Başika’daki askerlerimizin Irak’ı terk etmesi isteniyor. Bunun niçinini, nedenini anlamıyoruz” biçimindedir.

Oysa anlaşılmayacak bir şey yoktur.

Her şeyden önce, diğer ülkelerin askerlerini Irak Hükümeti çağırmıştır ve Irak Hükümeti hadi çıkın buradan derse, belki ABD ve İran hariç, hiç birisi de “Biz illa da sizi kurtaracağız, koruyacağız” diyerek, Irak’ta kalmak için Irak Hükümeti’yle mücadeleye girmeyeceklerdir. Ama daha da önemlisi, o söz konusu edilen altmış küsur ülkenin çok büyük çoğunluğu, Irak Hükümeti’ne karşı Sünni Irak güçleri üstünden Irak Hükümetine karşı bir mücadele yürütmüyorlar. Yani Irak’ın iç sorunlarına karışmıyorlar. Ve nihayet o ülkelerin birkaçı dışındakiler, Irak’a tepeden bakıp, “iç muhalif güçlere” dayanarak, “rejim dayatmak” gibi bir tutum içinde değildir. Ve bütün bunları bir yana bıraksak bile, Türkiye’den başka bir ülkenin; Musul, Kerkük, Telafer gibi Irak kentleri üzerinde, “bu kentler bizim ata topraklarımız”, “Ecdat yadigarı topraklar”, “Bunlar Misak-ı Milli sınırlarımızın içindeki kentler”,…diye her fırsatta gayri resmi ve fırsat buldukça da resmi olarak dile getirilen iddiaları yok. Hele de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Lozan tartışmasını” yeniden açmasından ve herkes bunu “sözler adalarla ilgili ama gözler Musul’da” diye anladıktan sonra, artık, “biz neden Irak’ta istenmiyoruz” sorusunun yanıtı apaçıktır!

Bütün bunları elbette Türkiye’nin Hükümeti ve diplomatları bilmektedir. Onun içindir ki, “o kadar ülke Irak’ta asker bulundururken biz neden istenmiyoruz” sorusunu içeriye yönelik pirim yapan propagandanın malzemesi olarak kullanıyorlar, ama hemen sonra da Türkiye’nin yetkilileri, az çok politikayı izleyenler için “Irak topraklarındaki istikrarsızlık ve ortaya çıkan teröristler bizi, ulusal güvenliğimizi tehdit ediyor; bu yüzden de biz Irak topraklarında asker bulundurmak zorundayız” gibi, daha sofistike gerekçeler gösteriyorlar.

LOZAN ELEŞTİRİSİNDEN ‘BUSH DOKTRİNİ’NE VARILDI!

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan bu tezi 28. Muhtarlar Toplantısında –iddialarını teorize ederek– yineledi.

“…Biz 780 bin kilometre kareye nereden geldik biliyor musunuz? 20 milyon kilometre karelerden geldik. 1923’ün psikolojisiyle hareket edemeyiz, bununla hareket etmek milletimize yarar sağlayamayacaktır. Çünkü biz Kurtuluş Savaşımızı ‘Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır’ diyerek yürüttük. Bizi hattı müdafaa demeye zorlayan anlayışı geride bırakmalıyız…Türkiye artık bu yanlış güvenlik anlayışını terk etmiştir, bunu bitirmiştir. Bundan sonra sorunların kapımızı çalmasını beklemeyeceğiz. Terör sorunumuz mu var? Terör örgütlerinin gelip saldırmasını beklemeyeceğiz. Bunlar nerelerde yuvalanıyorsa gidip tepelerine tepelerine bineceğiz. Suriye’de, Irak’ta bize yönelik tehditler mi var? Sınırımıza dayanmasını beklemeyeceğiz” sözleriyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, “yeni güvenlik stratejisi” dediği stratejiyi açıkladı.

“Yurtta Sulh Cihanda Sulh” temalı geleneksel Cumhuriyet dış politikasını hor görüp “aktif dış politikaya dönüş”, “yeni Osmanlıcılık”, “Lozan bize zafer olarak yutturuldu”, “Musul, Kerkük, Telafer Türk’ün ata toprağı”, derken buraya, “terör örgütleri neredeyse oraya gidip vuracağız”a gelineceği belliydi; gelindi de! Çünkü Türkiye’nin Suriye’de askeri operasyona girişmesi, Musul üzerinden öne sürülen iddialara “meşruiyet kazandırmak” için buraya gelinmeliydi!

Bu tez, elbette ki, bire bir ABD Başkanı G. W. Bush’un ve Bushçuların teziydi. ABD, Irak ve Afganistan’ı “önleyici savaş” olarak tanımlanmış bu “Bush doktrini”ne dayanarak işgal etti. Ama Irak’tan zor çıktı (resmen çıktı, ama fiilen hala çıkamadı), Afganistan’dan da Taliban’la anlaşarak bile olsa çıkmak istiyor, ama çıkamıyor. Bu yüzden de, Obama dönemi bu tezin çöpe atıldığı bir dönem oldu, ama Bushçularla yakın mesai içinde olmuş olan AKP önderliği bu tezi “çöpten” çıkararak, Türkiye’nin “yeni güvenlik stratejisi” olarak ilan etti.

Yakında da, Erdoğan’ın dehasının ifadesi diyerek “Erdoğan doktrini” olarak ilan ederlerse, ona da şaşmamak gerekir.

Devletler, devletleri yöneten hükümetler, liderler “doktrinler” öne sürerek ya da kendilerince haklı görülecek nedenlere dayanarak komşularına yönelik toprak talebinde bulunabilirler ya da silahlı güç kullanarak onları hizaya getirmek isteyebilirler. Bunlar günümüzde sıkça oluyor.

Ancak şu da bir gerçek ki, her halükarda; gerek komşuluk ilişkileri gerek Irak halklarının kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi, gerekse uluslararası anlaşmalar, Irak Hükümeti’nin izni ve isteği olmadan yabancı bir ülkenin Irak’ta asker bulundurmasını meşru göremez. Ve Bushçulardan alınma “yeni güvenlik stratejisi” de, “Osmanlı mirası”, “din ve kütür yakınlığı” gibi gerekçeler de, bir ülkede istenmeden o ülkenin topraklarında askeri güç bulundurmayı haklı çıkaramaz; tersine, tarih, din ve kültür yakınlığından söz ediliyorsa, böyle bir durumda söz konusu devletler arası ilişkilerde daha çok hassasiyet gerekir. Türkiye ile İran, Irak ve Suriye ilişkilerinin bugünkü durumu bunu açıkça gösteriyor.

BU YOLDA ISRAR EDİLİRSE…!

Bu yazının yazıldığı 21 Ekim’e gelindiğinde Musul’a yönelik kuşatma, kuzeyden Peşmerge, güneyden de Irak ordusuna bağlı birlikler tarafından sürüyordu. ABD ve Koalisyon uçakları ile topçuları ise karadan ve havadan yerel güçlere destek sağlıyorlardı. Askeri kaynaklar, hızla ilerleyen IŞİD karşıtı güçlerin yakın bir gelecekte Musul’da IŞİD’le “kent savaşına” gireceğini belirtiyordu.

Irak Hükümeti’nin Türkiye’ye Musul’un kurtarılmasında askeri olarak rol verilmeyeceğini ilan etmesine karşın “sahada da olacağız, masada da” iddiasıyla hareket eden Erdoğan-AKP Hükümeti, ABD üstünden ve onun Irak Hükümeti’ni baskılayarak Türkiye’nin Musul Savaşı’nda yer almakta ısrar ediyordu.² Ama sonucun ne olacağı henüz belirsizdi.

Peki, diyelim ki Türkiye “sahada da masada da olmak”la, elbette bölgenin paylaşımında bir mevzi tutmayı kastediyor. Çünkü öncelikle belirtelim ki, “Musul savaşı”, iddia edildiği gibi, “Musul’un IŞİD’den kurtarılması savaşı” değil. Bu sadece bir görüntü. Gerçekte ise, Musul’la birlikte bütün bir bölgenin haritasının yeniden çizilmesi, siyasi literatürdeki söylemiyle, bölgenin “yeniden paylaşımı” savaşı. Bu yüzden de Türkiye “sahada da olacağız, masada da” dereken Musul, Kerkük ve Telafer’de Türkmenler, Sünni Arap aşiretleri ve Barzani yönetimiyle girdiği ilişkilere basarak, Irak Hükümeti karşısında olsun Irak’taki diğer emperyalist ve gerici güçler karşısında bir güç merkezi oluşturmak istiyor.

Yüzeysel ilk bakışta bu “iyi bir şey” olarak görülebilir, ama bölgede oynadığı rol, bölge gericiliklerinin bir merkezini oluşturuyor olması ve bölge halklarının kaderlerini tanımak yerine onlara rejim ve statü dayatmasında bulunan bir güç olarak ortaya çıkmasıyla, Türkiye’nin mevzisi de karşısındakilerden farklı değildir.

Kısacası Musul’a müdahale eden ülkelerin amacının bölgedeki yeniden paylaşımdan daha çok pay almak olması, Türkiye’nin de paylaşımcı olmasını haklı gösteremez.

Ki, Türkiye’nin girdiği bu “yeni Osmanlıcı” hat, Lozan tartışmalarıyla da birleştiğinde; Türkiye’nin düşmanlarını azaltacak değil çoğaltacak bir hattır.

Öyle ki, Türkiye; “aktif dış politika”yla başlayıp “terörist neredeyse orada vuracağız”a gelen politikasına ve bu politikasına dayanak yapılan gerekçelerine bakıldığında, bölgede bir tek dostu kalmayan, ama yeni düşmanlar üretecek bir dış politika ve bu dış politikayla birleşen bir iç politika çizgisine girmiştir.

Örneğin bugün Türkiye’nin Suriye ve Irak politikasını destekleyen bir tek ülke yoktur! Buna Katar ve Suudi Arabistan da dahildir. Ama ABD ve Rusya başta olmak üzere, Suriye rejimi ile, Irak ve İran Hükümetleriyle de “sıcak çatışma” için takvim hızla ilerlemektedir. PYD-YPG ve PKK ile zaten artık bir savaşa dönüşen çatışmalar sürmektedir. Ama son yılların sadık dostu Barzani ile bile çok fazla yürünemeyecek bir yoldur, AKP Hükümeti’nin girdiği yol.

Dolayısıyla Musul’da ve Suriye’de savaşa dönüşen, içeride OHAL ve “tek parti-tek adam rejimi”ne doğru hızı adımlar atma yolundan kurtulmadan Türkiye halklarının huzura kavuşması, sorunlarını tartışarak çözecek bir demokrasiye ulaşmaları mümkün olmadığı gibi, dış politikada dostlarını çoğaltmak, bölge ülkeleriyle barış içinde yaşamak da olanaksız görünmektedir.

Kendi uzak tarihinin (Sünni İslam, Osmanlı-Selçuklu) mitoslarıyla “barışmak” adına yakın tarihiyle (Cumhuriyet ve ileri kazanımları), bölge halkları ve komşu ülkelerle kavgaya tutuşan politikaların çökmesi kaçınılmazdır. Bölgenin ekonomik, askeri, siyasi,… her bakımdan “en güçlü” ülkesi olan Türkiye’nin böyle yalnızlaşması, komşularıyla küçük sorunları büyük kavgalara dönüştüren bir maceracılık çizgisine sürüklenmesi bu çöküşün açık ifadesidir.

Türkiye’nin halkları ilerici demokrat güçleri, bu gidişatı tersine çevirecek bir mücadele hattına girmedikçe süreç de böyle işlemeye devam edecek görünüyor.


¹ Lozan öncesinde belirlenen “Misakı Milli” Lozan’da belirlenen sınırlardan daha geniştir. Örneğin Musul ve Kerkük, Hatay “Misakı Milli”nin içindedir, ama Lozan’da bu sorun ertelenmiştir. Sonradan, 1926 yılında bir anlaşma ile Musul ve Kerkük –petrollerinden alınacak belirli bir pay karşılığında– Irak’a bırakılmış, Hatay sorunu ise 1938’de Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı ile “çözülmüş”tür. Dolayısıyla Türkiye’nin resmi sınırları, Hatay dışında Lozan’da belirlenmiştir.

² Hükümetin gerek Suriye politikasını gerekse Musul etrafında tartışılan Irak politikasını, “Lozan tartışması açtı” diye Erdoğan’ı eleştiren CHP ve MHP de destekliyor. Bunu sözcülerinin açıklamalarının yanında iki parti bu ülkelere asker göndermek için hükümete yetki veren tezkereyi Meclis’te destekleyerek gösterdiler. Hükümete yönelttikleri eleştirileri ise, yetkilerini ve imkanları yeterince iyi kullanamamasından ibarettir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑