Sanatçı parti ilişkisi üzerine Örgütlenme ve yaratma özgürlüğü

Ülkemizde, 80’li yılların baskı ortamında sanatçı örgütlenmesinin -mesleki alanda bile- hemen hemen ortadan kalktığı, sanatçının toplumundan koptuğu, koparıldığı, yalnızlaştırılıp örgütsüzleştirildiği bir gerçek. Ancak ’80’li yılların ikinci yarısından sonra yükselen işçi sınıfı mücadelesi ve demokratikleşme hareketleri; sayısı fazla olmasa da bazı aydınların, sanatçıların ‘90’lı yılların başında, bu hareketlerin içinde yer almasını sağlamıştır. Ne var ki, bu hareketlerin içinde yer alan, sınıf mücadelesine katılan, kendini bir politik parti içinde ifade eden aydın ve sanatçıların sayısı, iki elin parmakları kadardır. Bu durumu oluşturan nedenler arasında, ‘80’li yıllarda iktidarın aydınlar üzerindeki hapis, işkence, sürgün, kitap yasaklama vb. biçiminde kendini gösteren yoğun baskısını belirtmekle birlikte; yine burjuva ideologları tarafından öteden beri ileri sürülen ve sanatçıları politikadan uzaklaştırmayı, yansızlaştırmayı, örgütsüzleştirmeyi amaçlayan şu propagandanın da yeniden yaygınlaştırılmasını sayabiliriz: “Sanatçı yansız olmalıdır, bir parti ya da sınıfsal oluşumun içinde yer almamalı, bunların üstünde ve tarafsız olmalıdır. Partililik, sanatçının yaratma özgürlüğünü ortadan kaldırır.”
Bu yazının amacı; bu tarafsızlık söyleminin gerçekte burjuvazinin bu alanda da kendini gösteren ikiyüzlülüğünün bir yansıması olduğunu ortaya koymak; sınıflı toplumlarda sanatçının yaratma özgürlüğünün sınırlarını ve sanatçının bağlanma konusunu tartışmak.

SANATIN SINIFSALLIĞI
Sanatın da, din gibi, bir üstyapı kurumu olduğu ve üstünde yükseldiği toplumun ekonomik ilişkilerinden ayrı düşünülemeyeceği, bugün artık kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçek. Yine de Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi adlı yapıtından küçük bir alıntı yaparak, bir kez daha anımsayalım: “Her çağda, egemen düşünceler, egemen sınıfın düşünceleridir, yani toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda onun egemen manevi gücüdür de. Maddi üretim araçlarına sahip olan sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretim araçları üzerinde de denetim sahibi olur; zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri genellikle buna bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin düşüncesel anlatımından, düşünce olarak kavranan, egemen maddi ilişkilerden başka bir şey değildirler; bundan ötürü, bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerin anlatımıdırlar, yani egemen sınıfın egemenliğinin düşünceleridirler.”
Egemen sınıfın egemenliğinin düşünceleridir; o toplumda geçerli olan egemen ideolojiyi belirleyen; yani felsefe, din, ahlak, siyaset, hukuk, kültür, sanat ve edebiyatı, hatta bilimi koşullayan. Bu yüzden, sınıflar üstü ya da dışı bağımsız bir ideolojiden, dolayısıyla sanat ve sanatçıdan söz etmek olanaklı değil. Burjuva ideologlar, sanatın, sanatçının yansızlığından, yansız kalması gereğinden söz ederken büyük bir ikiyüzlülük içindedirler. Yansız olduğu söylenen sanat ya da sanatçılarsa, ideolojik üstyapının bir parçası olarak; ya doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak ya açıkça ya da üstü örtülü, burjuva toplumunun, onun genel çıkarlarının hizmetindedirler.
Asım Bezirci de, 1974’te yazdığı ve nesnel eleştiri konusunu tartıştığı “Tarafsızlık mı?” başlıklı yazısında şöyle yazıyordu: “Bilelim ki tarafsızlık da, aslında sinsi bir uzlaşma, gizli bir taraf tutmadır. Bir yana bağlanmadığını, tarafsız davrandığını, özgür olduğunu öne sürenler gerçekte egemen sınıfa (günümüzde burjuvaziye), onun eğilim ve beğenilerine bağlanmış, sunduğu ün ve kazanç tuzaklarına düşmüş olurlar…”

KAPİTALİST TOPLUMDA SANATÇININ YARATMA ÖZGÜRLÜĞÜ MASALI
1980’li yılların ikinci yarısından başlayarak, ABD emperyalizmi tarafından, dünya halklarına dayatılan Yeni Dünya Düzeni’nin; uluslararası tekellerin, emperyalizmin salt ve sınırsız egemenliğinden başka bir şey olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Ne var ki, aynı dönemde Sovyetler Birliği’nde ve öteki sosyalist görünümlü ve sosyalist ülkelerde yaşanan olaylar ve geriye gidişler; ülkemizde ve dünyada kitlelere, sosyalizmin yıkılışı olarak sunuldu, inançlarını yitiren kimi insanlar, Yeni Dünya Düzeni ve Globalleşme söylemine cankurtaran simidi gibi sarıldılar. Bu eğilim, kültür sanat alanında da yaygın olarak kendini gösterdi. 80 sonrasının baskı koşullarında; emekçiler en küçük bir hak arama eylemi yapamazken; insan hakları ayaklar altına alınmışken; on binlerce insan işkenceden geçirilirken;’burjuva kültür sanat çevrelerince ve inancını yitirmiş sanatçı çevrelerinde; bireyin önemsenmesi, sanatta bireysel özgürlük gibi kavramlar yeniden tartışılmaya başlandı. Yine bu dönemde; sosyalist öğretinin, partililiğin, bağlanmanın sanatı, sanatçıyı daralttığı; partinin, sanatçının yaratıcılığını kısıtladığı biçiminde savlar ileri sürülürken; sanatçının yaratma özgürlüğüne ortam sağlayacağı savıyla Yeni Dünya Düzeni umut olarak öne sürüldü. Toplumcu gerçekçiliğe karşı görüşler, yeniden ısıtılıp ortaya çıkarıldı. Bütün bunlar tartışılırken, düşünce özgürlüğünü kısıtlayan yasalar bir bir gündeme getirildi. (141-142’ler sözde kaldırılmış; TMY’nin 8. maddesi, ardından da 312. madde yürürlüğe konmuştu.) Bu yasalara uygun olarak sanatçının nasıl bir ‘yaratma özgürlüğü’ ortamında bulunduğunu, özgür yaratıların sonunun nerelere vardığını hepimiz biliyoruz. Bu, işin bir yanı. Bir başka yanı da; kültür sanat üretiminin ve etkinliklerinin, yine ‘80 sonrası ülkemizde de yaygınlaştırman sponsorluk uygulamalarıyla bankalara, ‘sanatsever’ işadamlarına, uluslararası tekellerin yerli temsilcilerine, dolayısıyla burjuvaziye ve emperyalist hegemonyaya teslim edilmesidir. Bu uygulamanın da, sanatçıya nasıl bir ‘yaratma özgürlüğü’ sağladığını, sağlayacağını kolayca kestirebiliriz. (Bir banka tarafından finanse edilen yayınevinde yayınlanan kitabı, yine bu yayınevi tarafından toplatılmış bir yazar olarak ben bunu çok yakından biliyorum.) Genel olarak, burjuvazinin; sağlıktan eğitime, örgütlenmeden hukuk sistemindeki uygulamalara kadar, yaşamın her alanında nasıl bir ikiyüzlülük içinde olduğunu ve bunu kitle iletişim araçlarıyla bilinci bulandırılan kitlelere nasıl ‘özgürlük’ diye yutturmaya çalıştığını hepimiz biliyoruz.
Kapitalist toplumda, sanatçının yaratma özgürlüğünün ne durumda olduğunu ve gelecekte nasıl olacağını, daha 1956 yılında, Londra’daki Pen Club Kongresi’nde, Amerikalı yazar Elmer Rice şu sözlerle ifade etmeye çalışmıştı:
“Günümüzde, yazarın çabalarının endüstrileşmesi olarak niteleyeceğim yepyeni olaylarla karşı karşıya geliyoruz. Başka bir deyişle, yazar, eskiden önce şiirlerini, oyunlarını, romanlarını yazıp daha sonra bir yayıncı veya sahneye koyucu ararken, şimdi bunun tam tersi oluyor: Bizde, Amerika’da, işlenmesi gereken malzemeyi dağıtan, yazara konu ısmarlayan büyük bir endüstri var. Yazar bu dev endüstriyel çarkın bir dişlisi haline geliyor ve bir teknisyen, bir kameraman, bir dekoratörle aynı konumda sayılıyor.”
Rice’ın, televizyon ve sinema sektörünün gelişimi nedeniyle gündeme getirdiği bu konu, gerçekten çok önemli ve kapitalist sistem içinde sanatçının yerini ve ‘yaratma özgürlüğü’nün sınırlarını somut biçimde belirleyen bir örnektir. Bir TV dizisinin metninin hazırlanması sırasında yazardan, belirli bir konuda yazması isteniyor; yani imgeleminde canlanan, özgürce düşünüp kurguladığı herhangi bir olayı değil de, film şirketinin ya da yayınevinin kendisine ısmarladığı konuyu işlemesi isteniyor. Teknik bir iş yani; bir terziye giysi, bir marangoza dolap sipariş etmek gibi bir şey. Yazar, şirketteki diğer elemanlar gibi para karşılığında tutulmuş bir memur, bir elemandır. Patronun istediği biçimde yazdığı sürece, şirkette yeri vardır; karşı çıktığı an sistemin dışına atılır. ABD’deki bu uygulama, daha sonra Batı Avrupa ülkelerine sıçrıyor ve giderek bütün dünyada yaygınlaşıyor. Geçtiğimiz yıl, benim de konuşmacı olarak bulunduğum, Türkiye’den ve Almanya’dan uzmanların katıldığı Çocuk Kültürü başlıklı toplantıda, Almanya’dan Prof. Dr. Horst Heidtman’ın çocuk kültürünün ticarileşmesi konusunda söyledikleri de, sistem içinde hem üretenin (yazarın) hem de tüketenin (izleyici-okuyucu) özgürlüğünün kısıtlanmasını belirtmesi açısından son derece çarpıcıdır: “Çocuklar mültimedya (çok amaçlı medya) ile kuşatılmış bir çevrenin içinde yetişiyorlar. Neredeyse bütün evlerde televizyona ek olarak video cihazlarını bulmak mümkün. Evlerde çocukların en çok kullandıkları ise, video kameralar, kişisel bilgisayarlar ve daha birçok yeni medya aracı. … Aile içinde birlikte kitap okuma alışkanlığına artık pek rastlanmıyor. … Ticari kanallar, büyük ölçüde bu sektörde film ve televizyon yapımcıları tarafından talep uyandıran ve ABD’de üretilen hedef kitle odaklı dizilerle Alman gençlerine yönelerek kendileri için yaşamsal önem taşıyan çizgi film ve aksiyon dizilerine ağırlık veriyor (Örneğin David Hasselhoff). Sabahın erken saatleri veya öğleden sonraları televizyon dizileri çocuklara yönelik ürünler konusunda reklâm pazarını oluştururken, diziler içinde yer alan figürlerin oyuncaklarının da dizilerin hemen ardından reklâmı yapılıyor. Çocuk kültürünün ticarileşmesi sonucu ürüne yönelik yapılan dizilerde şunları görebiliyoruz: Sunucunun Benetton tişört giymesi ya da masasında herhangi bir markanın logosunu bulundurması, bulunduğu mekâna belli marka oyuncakları veya bir bisikleti yerleştirmesi bunlara örnektir.”
“Diziler her zaman indirgenmiş karakterler, klişeler ve kişiler arasındaki belirli ilişki kalıplarıyla aynı doğrultuda bir gelişme gösterse de, izleyicinin alışkanlıktan doğan ihtiyacını karşılamaya yetmektedir.” diyen Prof. Dr. Horst Heidtman; yazarlardan ya da yayınevlerinden telif hakkı alınan bir yapıtın, şirketlerdeki ‘teknik yazar ordusu’ tarafından seri kitaplar ya da dizi film senaryoları biçiminde çoğaltıldığını anlatmıştı. Bu uygulama, Rice’ın 1956’da işaret ettiği gerçeklere ne çok benziyor!
Aynı toplantıdaki bir başka konuk konuşmacı olan Almanya’dan Prof. Dr. Malte Dahrendorf ise, sistemin, çocuk ve gençlik edebiyatı üzerine etkilerinden söz etmişti: ‘Kitaplar istese de istemese de modern medyanın yöntemlerine ayak uydurmak zorunda kalmaktadır. Kitaplar, giderek kısalmakta ve kısa soluklu olmaktadırlar. Gerçi eskiden de dizi kitaplar vardı (örneğin kız kitapları, Blyton’un serüven kitapları gibi), ancak günümüzde televizyon filmlerinin gençlik kitabı olarak ‘dizileştirilmesi’ yaygındır. … En büyük sorunlardan birisi modern boş zaman kültürünün kullandığı çocuk ve gençlik edebiyatı üzerinde içeriksel olarak yarattığı etkidir. Bu alanda olasılıkla gerek yazarların kendilerinin edebi sosyalizasyonlarına, gerek kuşak farklarına dayalı olarak büyük olumsuzluklar yaşanmaktadır. Çünkü kendileri de medya ile birlikte yetişmiş olan (ya da kendi çocukları bu koşullarda yetişen) yazarların büyük çoğunluğu yapıtlarında kurdukları dünyada değişik medyalara da yer vermektedirler’.” Prof. Dr. Malte Dahrendorf, konuşmasını; “Bütün bunlardan yeni bir çocuk ve gençlik edebiyatı mı çıkacak, yoksa bu alan büsbütün ortada mı kalacak, bu bilinmemektedir.” sorgulamasıyla bitirmişti.
ABD ve Batı Avrupa’daki bu olgular; kapitalist sistemin, kültür sanat alanında da üretilen her şeyin metalaştırılmasını; pazara, alınıp satılabilecek şeylerin sürülmesini öngören pazar ekonomisi kurallarını egemen kılmasının bir sonucu. Üstelik beynini ve kalemini patrona satmamış yazarlarca yıllar önce görülüp işaret edilmeye çalışılmış bir tehlike… Sovyet yazar K. Zelinski, Sovyet Edebiyatı adlı kitabında, 1958’de Napoli’de Avrupalı Yazarlar Birliği’nin kuruluş kongresinde karşılaştığı ve daha sonra bu birliğin başkanı olan Angioletti’nin şu sözlerini aktarıyor bize: “Kitap ve dergi satan dükkâncıklarımıza bakın. En çok aranan eserler hangileri? Polisiye romanlar, gangsterlik hikâyeleri ve benzerleri… Kapağında yarı çıplak bir kadının, yatakta yine yarı çıplak bir başka kadını öldürmesinin görüldüğü bu türden kitaplardan birini karıştırdım. Bu küçük kitapçıktaki pis hikayeler yanında, bir de Edgar Poe’dan da bir hikaye yok mu! Her şey birbirine karışmış durumda. Bir süre sonra, okur iyiyi kötüden ayıramaz olacak.”
K. Zelinski’nin aktardığına göre; Angioletti, Avrupa Yazarlar Birliği’nin başlıca görevlerinden birinin, Batı ve Doğu Avrupa’nın anti-faşist yazarlarını bünyesinde toplamanın yanında, edebiyatı işadamlarının baskılarından ve kendi ticari amaçları için kullanmalarından korumak olduğunu düşünüyordu.
Bu uygulamaların ülkemizde de uzun süreden beri geçerli olduğunu biliyoruz. Sahne gösterilerinin, müzik dinletilerinin büyük firmaların mali desteği sonucunda gerçekleştirilmesi yeni bir uygulama değil. TV dizileri ve programlarının yayınlanabilmesi de sponsorlara bağlı; bazı kitapların yayınlanması da. Ama artık günümüzde, demokrat düşünceli biri olarak tanınan bir yazar tarafından; bir ilaç firmasının isteği üzerine, bir ilacın reklâmını konu edinen bir roman da yazılabiliyor. Yine, metin yazarının demokratik düşünceli biri olduğunu bildiğimiz, -en azından buna inandığımız- bir TV dizisinde, metin içinde bir araba markasının reklâmına yer verilebiliyor. Bu uygulamalara, gerek kapitalizmin kalbi olan Batılı ülkelerden, gerekse ülkemizden benzer pek çok örnek vermek olanaklı; ama ben “kapitalist sistem içinde sanatçının yaratma özgürlüğünün” koşullarını ve sınırlarını açıkça ortaya koyan bu örneklerin yeterli olduğunu düşünüyorum. Sanatçının özgürlüğü, TV şirketinin, reklâm ajansının, yayınevi sahibinin, film, yapımcısının istekleriyle çakıştığı oranda vardır; çatıştığı oranda hiçbir özgürlüğe, hiçbir hakka yer yoktur, Bireysel özgürlük, yaratma özgürlüğü, sanat için sanat vb.- söylemlerle kendi toplumuna yabancılaştırılmış, yansızlaştırılmış yalnız ve örgütsüz sanatçı, böylesi bir ortamda güçsüzdür. Karşı çıkacak güce ve bilince sahip olmayanlar; piyasa ekonomisinin gerektirdiği koşul ve kurallara göre yazarlar, üretirler. Bunun da adı yaratma özgürlüğü, bireysel özgürlük, sanat için sanat yapmak olur!
Gerçekte gerici bir propagandanın ürünü olan bu savı ve bunun doğurduğu ikiyüzlülüğü Lenin; daha yüzyılın başında görmüş ve 1905’te yazdığı Parti Örgütü ve Parti Edebiyatı başlıklı makalesinde çürütmüştür:
“İkinci olarak da, sayın burjuva bireyciler, mutlak özgürlük üstüne çektiğiniz söylevlerin ikiyüzlülükten başka bir şey olmadığını söyleyeceğiz sizlere. Para gücü üzerine kurulmuş bir toplumda, bir avuç zengin insan asalak halinde yaşarken emekçi yığınların yoksulluk içinde süründükleri bir toplumda gerçek, fiili hiçbir ‘özgürlük’ olamaz. Siz, Bay Yazar, sizden allı pullu, çerçeve içinde açık saçıklık ve ‘kutsal’ sahne sanatı ‘üstüne örtülü’ bir kılıf içinde fuhuş isteyen burjuva yayıncıya karşı, burjuva kamuya karşı özgür müsünüz? O mutlak özgürlük denen şey ya bir burjuva palavrasıdır ya da (bir dünya görüşü olarak anarşizm, tersine çevrilmiş burjuva düşüncesi olduğu için) anarşist bir palavradır, insan hem toplum içinde yaşayıp, hem de ondan özgür olamaz. Burjuva yazarın, sanatçının, oyuncunun özgürlüğü, para kesesine, çürümeye, satılık olmaya gizlice (ya da ikiyüzlü biçimde gizlice) bağımlılıktan başka bir şey değildir.”

PARTİLİLİĞİN, PARTİ RUHUNUN SANATÇIYA SUNDUĞU OLANAKLAR
Sanatçının yaratım özgürlüğü için mutlak bağımsızlığın, bireysel özgürlüğün ve yansız olmanın gerektiğini savlayan burjuva propagandanın etkisinde kalan sanatçı; yalnızdır. Halkın gerçeklerinden, toplumsal yaşamdan kopuk; kendini sınırladığı, dar bir çevrede; kapitalist ilişkiler ağı içinde yaşar. Bu çevre, bu yaşam tarzı; sanatçının yaşamı bütünlüklü olarak algılayıp yansıtabilmesine olanak vermez. Söylendiğinin aksine, sisteme ekonomik olarak bağlanmasının yanı sıra, ideolojik olarak da bağlanır örgütsüz, yansız sanatçı. Yapıtları da bu ideolojik bağlanmanın izlerini taşır; yansızlık ya da sanat için sanat üretmek adına. Öyle ya, eğer düşündüğün gibi yaşamıyorsan, bir süre sonra yaşadığın gibi düşünmeye başlarsın ve bu kısır döngü sürüp gider. Yazdıklarıyla ve yaşamıyla halkın sorunlarına duyarlı davranmış, emeğin kurtuluş mücadelesine bağlanmış olan Nâzım Hikmet, böylesi kişilerin durumunu, Dünya Barış Konseyi’nin toplantılarından birinde şu sözlerle özetleyivermiştir: “Bugün halkının ve bütün ilerici insanlığın mutluluk ve barış mücadelesinin dışında kalan aydın, ya egemen sınıfın elinde basit bir araçtır ya da havayı zehirlemekten başka bir şeye yaramayan kokuşmuş bir verimsiz ottan ibarettir.”
Yapıtlarıyla ve yaşamıyla, sınıf mücadelesine bağlanmış, kendini emeğin örgütlü gücünün içinde ifade eden bir sanatçıya, bu seçimi; iktidarlardan gördüğü baskının yanı sıra, Nâzım Hikmet ve dünya ölçeğindeki pek çok örnekte görüldüğü gibi, sanatsal üretim sürecinde zengin olanaklar sunar. Öncelikle parti ruhu, sanatçıyı halka bağladığı için, ona yaratım olanaklarını genişletmesi açısından büyük bir üstünlük sağlar. Bu üstünlük, sanatçının dünya görüşünün, dünyayı bilimsel sosyalizmin ışığı altında değerlendirmesinden, yaşamı bütünsel olarak algılayıp yapıtlarını bu bütünlük içinde üretmesinden kaynaklanır. Yaşam, bütünsel olarak algılanıp yansıtıldığında, yaşamdaki zenginlik ve çeşitlilik, sanatçının yapıtında da kendini gösterir. Yaşama, toplumsal olaylara, insana karışık bir kafayla değil; bilenin sağladığı duru bir bakış açısıyla bakarken sanatçı; insan davranışlarının kaynağına inen, toplumsal çelişki ve çatışmaları çözümleyebilen, yaşamdaki yenilenme ve gelişme dinamiklerini görüp ortaya koyabilen yapıtlar üretebilir. Herhangi bir çıkar gözetmeden bağlandığı halkın yaşamına ilgisi, emekçilerin yazgı ve mücadelesine katılmaktan duyduğu coşku, hiç eksilmez ve kitaplarının sayfalarından fışkırarak yine insanlara ulaşır.
Ekim Devrimi sırasında ve sosyalist inşa döneminde birçok sanatçı bu duyguyu yaşadı ve yapıtlarında yansıttı: Şiirinin, parti ruhunun sanatsal somutlaşması olduğunu söyleyen Mayakovski’den; “Benim için edebiyatın bir tek anlamı vardır: Toplum, halk hizmetinde bir çalışma” diye yazan Fedin’e kadar.
Bu arada, idealistlerin “partililik yaratıcılığı sınırlar” söylemi kadar sık başvurdukları,  “iletisi olan yapıtın sanatsal değeri yoktur” söylemi üzerine de birkaç söz etmek gerekir. Bu konuda, parti ruhuyla üretilen yapıtları, bağlanma ilkesiyle yaşamını ve sanatını yönlendirmiş sanatçıları yeren idealistlere karşı, Pudovkin’in şu sözlerini anımsamakta yarar var: “Düşüncesiz sanat olmaz, ama sanatçıda inanç yoksa büyük sanat da olmaz.” Bununla birlikte, dünya görüşü de tek başına, büyük sanat yapıtlarının üretilmesi, sanatçı olunması için yeterli değildir. Yaşamdan alınanın, halktan esinlenilenin sanatçının yeteneği ölçüsünde doğru estetikle biçimlendirilip yoğrulmuş olması gerekir.
‘Gerçekçi sanat, oldum olası halkçı bir ihamın izlerini taşır. Ama bu esin ille de gerçekçi yaratımın çıkış noktası değildir.” diyor Avner Ziss, Estetik adlı kitabında ve sürdürüyor sözlerini: “Parti ruhu ve halkçı esin kaynağı, toplumcu sanatta gerçekçiliğin basit bir sonucu değildir. Tersine, sanatçıya yaşamı derinlemesine kavrama fırsatını veren ve onun insani konumunu belirleyen, daha çok onun bu iki ilkeye bağlılığıdır. Toplumsal olanla insanın evrenselliği, sanatta, birbirine karşıt olmak bir yana, aslında eşanlamlı kavramlardır. Evrensel insani öğenin sınıf ilkesiyle çelişeceği kabul edilemez.”

SONUÇ
İçinde yaşadığımız dünyada; toplumlar, sömürenler ve sömürülenler olarak ikiye ayrılmıştır. Sömürenler, çokuluslu şirketler aracılığıyla yalnız kendi ülkelerindeki emekçileri değil, başka ülkelerdeki emekçileri de sömürmektedirler. Sermaye sınır tanımamaktadır. Emperyalist tekeller ve onların yerli işbirlikçisi olan para babaları, maddi üretim araçlarını elinde tutan güçlerdir. Günümüzde, kitle iletişim araçlarında ve telekomünikasyondaki gelişme, egemen düşüncenin de ülkeler düzeyinden çıkıp dünya ölçeğinde etkili olmasını sağlamıştır. Sermayenin sınır tanımazlığını, kitle iletişim araçlarının yaygın ve yoğun etkisi bütünlemektedir. Sömürüşüz bir dünya özlemi içindeki insanlar, örgütlü mücadele sürecinde; kendi toplumlarındaki baskı ve zulümle başa çıkmanın yanı sıra, emperyalist propagandanın yalanlarını da çürütmekle yükümlüdürler. Emekçileri, burjuva propagandanın etkisinden kurtarıp kendileri için bir dünya kurma doğrultusunda değiştirip dönüştürmekle yükümlüdürler. Bunun için; sınıf mücadelesi sürecinde, halkı aydınlatacak, insanların değişip dönüştürülmesini sağlayacak yapıtlar verecek olan; beynini, kalemini, yaratıcılığını egemen sınıflara satmamış yazarlara, öteki sanat dallarından sanatçılara, gerçeği halka ulaştıracak gazetecilere gereksinimleri vardır. Gerçekte kendisi de bir emekçi olan ve seçimini emeğin dünyasından yana yapmış olan sanatçının da; toplumun demokratikleştirilmesi ve gerçekten ‘yaratma özgürlüğü’ne kavuşacağı bir dünya için verdiği mücadeleyi; bu köhnemiş sistemi yıkma ve yaşamın her alanını özgürleştirme mücadelesi veren işçi sınıfının mücadelesiyle birleştirmesi gerekmektedir. Çünkü sanatçının kendi özgür iradesiyle yaşamın gereksinimlerinden kaynaklanıp, halkın istek ve özlemlerini yansıtabilecek yapıtlar üretebilmesi ve sisteme düşünce ve eylem düzeyinde karşı çıkışının getirdiği baskılan bir başına göğüsleyebilmesi olanaksızdır. Çünkü içinde yaşadığımız dünyada, burjuvazinin egemenliğine dayalı toplumlarda, sanatçıya; yalnızca paraya ve çıkara dayalı ilişkiler ağı içinde üretme, yazma şansı tanınırken; sistem karşıtı en küçük bir düşünce, eylem, etkinlik ya da yapıt hapisle, baskıyla cezalandırılırken; yazarların, sanatçıların ‘yaratma özgürlüğü’nün bulunduğunun iddia edilmesi, sanatçının bağlanmasının bu özgürlüğü ortadan kaldıracağının söylenmesi pis bir yalandan, egemenlerin ikiyüzlülüklerinden başka bir şey değildir. Yalanın perdesini yırtacak olan ve sanatçının ‘yaratma özgürlüğü’nün gerçekte ne anlama geldiğini anlatacak olan da, yine sınıfsız bir dünyayı kurmak için mücadele eden sınıf bilinçli işçiler, işçi sınıfı devrimcileridir; tıpkı Lenin’in daha 1905’te Parti Örgütü ve Parti Edebiyatı makalesinde dile getirdiği gibi:
“İşte biz sosyalistler, bu ikiyüzlülüğü açığa seriyor, sahte etiketleri söküyoruz; bunu da, sınıfsız bir edebiyat ve sanata varmak için değil (çünkü böyle bir şey sınıf-dışı, sosyalist bir toplumda olabilir ancak), ama, gerçekte burjuvaziye bağlı bu ikiyüzlü özgür edebiyatın karşısına, açıkça proletaryaya bağlı, gerçekten özgür bir edebiyat çıkarmak için yapıyoruz.
Bu edebiyat özgür bir edebiyat olacaktır, çünkü bu edebiyatın saflarına hep yeni güçler katacak olan şey, hırs ya da kariyerizm değil, sosyalizm fikri ve emekçilere duyulan yakınlık olacaktır. Bu edebiyat özgür olacaktır, çünkü birtakım içi geçmiş kadınlara, şişmanlamaktan yakınan, canı sıkkın ‘üst tabaka’ya değil, ülkenin gözbebeği, gücü ve geleceği olan milyonlarca, yüz milyonlarca emekçiye hizmet edecektir. Bu özgür edebiyat; insanoğlunun devrimci düşüncesindeki son sözü sosyalist proletaryanın deneyi ve canlı faaliyetiyle zenginleştirecek, geçmişin deneyi, (ilkel, ütopik biçimlerinden başlayarak gelişen sosyalizmin vardığı son aşama olan bilimsel sosyalizm) ile günümüzün deneyi (işçi yoldaşların bugünkü mücadelesi) arasında sürekli bir karşılıklı etki yaratacaktır.
O halde yoldaşlar, işbaşına!”
Neredeyse yüz yıla yakın bir zaman önce yazılan Lenin’in makalesinin hâlâ geçerli ve güncel olduğunu belirtip; bu yazıyı, her sözcüğüne bütünüyle katıldığım, Nâzım Hikmet’in 5 Eylül 1956 tarihli güncesinde yazdığı şu sözlerle bitirmek istiyorum:
“Dünya tarihinde, çağının sorunları karşısında büsbütün yansız ve edilgin kalmış bir tek büyük yazar göstermek kuşkusuz güç olacaktır. Yansız olunduğu sanılabilir ve söylenebilir, ama nesnel olarak hiçbir zaman yansız olunamaz. Bana gelince, ben kesinlikle yan tutmayı yeğlerim.”

Ekim 1998

Parti-sanatçı ilişkisi Sınıf mücadelesinde edebiyatın gücü ve edebiyatçıların değerlendirilmesi

Sanatın kitleleri etkileme ve yönlendirme gücü, bugün kimsenin yadsımadığı bir gerçek. İnsanlık tarihinin başından bu yana egemenler, bir üstyapı kurumu olan sanatı mevcut sistemin sürdürülmesi doğrultusunda kullandılar; ezilen kitleleri ideolojik baskı altında tutmak, sömürünün ayrımına varmalarını, bilinçlenmelerini ve sisteme karşı mücadele etmelerini önlemek amacıyla onları, kendi ideolojileri doğrultusunda sanat yapan sanatçıların ürünleriyle etkilediler, yönlendirdiler. Bu olgu, her şeyin alınıp satıldığı, her şeyin metalaştırıldığı günümüzde de artarak devam ediyor. Bilim ve teknikteki gelişmelerin, telekomünikasyondaki yeni buluşların, görsel işitsel kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasının sonucunda etkileme ve yönlendirmenin alanı, bir ülkenin sınırlarını çoktan aşmıştır. İnsanın insanı, uluslararası tekellerin halkları sömürüsü üzerine dayanan sistemin ideologlarının, emekçi halk ve işçi sınıfı üzerindeki etkisi ve yönlendiriciliği daha da artmıştır. Yeni Dünya Düzeni’nin ideologları, ülkemizde ve dünyanın her yerinde, geniş emekçi yığınlarını kendi istedikleri doğrultuda etkilemek; sorgulamayan, karşı çıkmayan, yalnızca tekeller için çalışan ve düşünmeden tüketen tek tip insan oluşturmak için, birtakım sanatçı figürleri, idoller yaratarak onların aracılığıyla kitleleri etkilediler. En çok müzik alanında görülen bu etkileme, sinema, tiyatrodan edebiyatın çeşitli dallarına kadar kendini göstermiştir.
Özellikle ülkemizde 80’li yıllarda çevrilen yılgınlığı ve pasifizmi öğütleyen filmler, pişmanlık edebiyatı ürünleri bunların somut bir ifadesidir. Geçmişte ve günümüzde, sistemi eleştiren, sorgulayan yapıtlar üreten sanatçılar ise, her zamanki gibi baskı ve engellemelerle karşılaştılar. Uygulanan en geçerli yöntemlerden biri de, bu sanatçıları yok sayarak, görmeyerek, yaşamlarını adadıkları emekçilerle aralarında bir bağ kurmalarını engellemektir. Bu da yapıldı, yapılmakta.
Buna karşın, işçi sınıfının öncülüğünde mücadele eden demokrasi güçlerinin, uyanış içindeki emekçilerin; sayısı az da olsa, yaşamını işçi sınıfının mücadelesine bağlamış aydınların, sanatçıların bilgi, birikim ve potansiyelinden, geçmişte ve bugün ürettikleri yapıtlarından yeterince yararlandığını söylemek olanaksız. Sınıf bilinci olmayan, kendiliğinden işçi ve emekçi halk kitlelerinin; egemenlerin istedikleri doğrultuda düşünmesi, kendisine sanatçı olarak sunulan figürleri sorgulamadan kabullenmesi, estetik düzeyinin bu doğrultuda oluşması uygulanan politikanın bir sonucudur, doğal karşılanabilir. Ancak, sınıf bilinci edinmiş, sistemi ve uygulamalarını sorgulayan, buna karşı mücadele eden örgütlü emeğin, aydın ve demokratların artık kendi düşünce sistemine uygun davranış ve çaba içinde olması gereklilikten öte zorunluluktur. Yeni dünya düzenine karşı özgürlük, bağımsızlık ve emeğin iktidar mücadelesinin verildiği bir ortamda, sistem ideologlarına karşın sınıfın aydınlarının savunulup sahiplenilmesi gerekmektedir. Emeğin örgütlü gücünün içinde yer alan aydın ve sanatçıların, örgütsüz aydın ve sanatçılarla işçi sınıfı arasındaki bağı kuracak bir olanak olduğu gerçeği, bu olanağın değerlendirilmesi gerekliliği anlaşılmalıdır. Sınıf bilinçli işçiler, devrimciler, demokratlar, burjuva propagandanın körüklediği, sanatçılara karşı popülist yaklaşımlardan kendilerini arıtmak, davranış ve değerlendirmelerini bu anlayış üzerinden biçimlendirmelidirler.
Genelde sanatın, özelde edebiyatın kitleleri etkileme, dönüştürme ve mücadeleye çekme konusundaki gücünün ve öneminin anlaşılması, bu alanda oluşmuş birikimin doğru değerlendirilebilmesi için, konuyu bir kez daha gündeme getirmek ve tartışmak gerektiğini düşündük. Sanatın önemi ve kökleri konusunda Lenin’in, Clara Zetkin’in anılarında yer verdiği önemli bir yargısını anımsamakta yarar var:
“…Sanat hakkında ne düşündüğümüz fazla önemli değil. Milyonlarla ölçülen bir nüfus idinde sanatın yüzlerce, hatta binlerce kişiye ne verdiği de fazla önemli değil. Sanat halka aittir. Kökleri emekçi kitlelerin ta derinliklerine gitmelidir. Bu kitleler tarafından anlaşılabilmeli ve sevilmelidir. Onların duygularını, düşüncelerini ve istemlerini yansıtmalı, onları heyecanlandırmalıdır. Aynı zamanda da kitlelerin bağrındaki sanatçıların sanat yeteneğini uyandırıp geliştirebilmelidir.”

EDEBİYATIN SUNDUĞU OLANAKLAR
Bu yazıda tiyatro, sinema, müzik, bale gibi öteki sanat dallarına da kaynaklık etmesi nedeniyle edebiyat üzerinde duracağız. Edebiyat, işçi sınıfı devrimcileri için, gerçekçi ürünler yoluyla halkı tanımak, onların duygu ve düşüncelerini öğrenmek, var olan birikim ve gücü değerlendirebilmek; bunun yanı sıra sistemin ideolojik kuşatması altındaki emekçilerin uyanmasını sağlamak açısından çok önemli bir olanaktır. Bu olanağın değerlendirilmesi konusunda Nâzım Hikmet, Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar-1’de şunları yazıyor:
“Ben yazarların, en başta da komünist yazarların, yaşamın tanınmasının zorunlu kaynaklarından biri durumuna gelecek bir edebiyat yapmaları gerektiğine inanıyorum. Krupskaya’nın Lenin üzerine Anılar’ında, Rus edebiyatının, Lenin için gerçekliği tanıma kaynaklarından biri olduğunu belirttiği bir tümcesini hep anımsarım. Halkım için, başka halklar için, en yenisinden en yüksek yöneticisine kadar partimin tüm üyeleri için bu erdemi taşıyan şiirler, romanlar, tiyatro oyunları yazmak isterim. Ama bunun için, doğru olmayı, öz sözle süssüz, belirsizlikten uzak yazmayı, sağ kulağını sol elle göstermeye kalkmamayı bilmek gerek. Bu sorun, her türlü öncü için hatta gelecekte de kendini gösterecek sürekli bir sorundur.”
Nâzım Hikmet, amaçladığı nitelikte şiirler, romanlar ve tiyatro oyunları yazmıştır; ülkemiz ve dünya halkları için… Şiirlerinin bir ölçüde değerlendirildiğini söyleyebiliriz; ama ya romanları, ya tiyatro yapıtları… Yeterince değerlendiriliyor mu, sınıf mücadelesi veren kadrolarca? Ya burjuvazinin baskıyla, hapisle sindiremeyip yok sayarak unutturduğu, emekçilerle bağını koparttığı öteki şair ve yazarlar, onların yapıtları, hatta adları biliniyor mu?

PARTİ KADROLARININ KÜLTÜR SANATA İLGİSİ, KÜLTÜR SANAT ÜRÜNLERİYLE VE SANATÇILARLA İLİŞKİSİ KONUSUNDA USTALARIN YAŞAMINDAN ÖĞRENMEK…
Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in yaşamları, sınıf mücadelesi veren devrimcilerin, parti kadrolarının alacakları derslerle dolu. Onların yaşamlarında edebiyatın, kültür-sanat ürünlerinin yeri; felsefe, politika, tarih ve ekonomiden daha az değildi. Hepsinin yaşam öyküsünde, edebiyat ürünlerine, kitaplara karşı tutkularından; şair ve yazarlarla sıkı bağlarından söz edilmektedir. Üstelik bu bağlar bir zorunluluk, gereklilik olarak görülmeyip; gündelik yaşamın ve mücadele koşullarının getirdiği doğallık içinde kurulmuş, sağlamlaştırılmıştı.
Marx’ın gerek Fransa’daki sürgün yıllarında, gerekse Almanya’daki Yeni Ren Gazetesi’ni çıkardıkları zamanlarda, en yakın dostları ve çalışma arkadaşları arasında Heinrich Heine, Ferdinand Freiligrath, George Weerth, Wilhelm Wolf ve dönemindeki öteki şair ve yazarlar vardı. Jenny ve Karl Marx, daha sonra kendilerine katılan F. Engels ile birlikte bu şairlerin en yeni şiirlerini ilk okuyan kişiler olurlar, onlarla yapıtları üzerine sohbet ederlerdi. Dahası bu şiirleri yazılarında, mektuplarında birbirlerine yazar, değerlendirirlerdi. Engels, 13 Aralık 1844’te New Moral World’da yayınlanan, Almanya’da Toplumculuk başlıklı yazısında Heine’yi tanıtmış ve onun Silezyalı Dokumacıların Türküsü adlı şiirinin çevirisine de yer vermişti.
Marx’ın, hiç tanışmadığı ve kitaplar yoluyla bağ kurduğu ünlü Rus yazar Çernişevski’nin yaşamına ve yazgısına duyduğu yakın ilgiyi ise, 1870’de Engels’e yazdığı şu satırlardan okuyoruz:
“Lopatin’den öğrendiğime göre Çernişevski 1864’te sekiz yıllığına Sibirya madenlerinde travoux forces’ye mahkûm edilmiş; demek iki yıl daha iş görmek zorunda.”
Marx, Çernişevski’yi ana dilinden okuyabilmek için Rusça öğrenmeye karar vermiş ve bunu gerçekleştirmişti. 1871’de Sigfrid Meyer’e yazdığı mektupta, bu konuya ilişkin şu cümlelere rastlıyoruz: “Sonuç, ben yaşta birinin Cermen ya da Latin dili gibi klasik dil gruplarından son derece farklı bir dili iyice öğrenmesine değdi. Şu sıra Rusya’daki düşünce hareketi, içten içe bir kaynamayı gösteriyor. Kafalardaki düşüncelerle halk kitlesi arasında gözle görülmeyen bağlar var.”
Marx’ın yaşamında, bir zamanlar sanatta politikasızlığı savunan, daha sonra devrimin bir ozanı olan Ferdinand Freiligrath’ın önemli bir yeri vardı. Yeni Ren Gazetesi’ndeki çalışmaları sırasında da birlikte oldukları ozanın, edebi yaratıcılığı ve devrimci çalışmalarının demokratik hareket açısından büyük önem taşıdığını biliyor ve kendisine gereken özen ve duyarlığı gösteriyordu. Weydemeyer’e yazdığı bir mektupta Freiligrath’tan; “O gerçek bir devrimci ve tümüyle dürüst bir insan. Böyle bir övgüyü çok az sayıdaki insan için yapabilirim” diye söz etmişti. Mektubun devamında, “şairlerin şiir yazabilmek için çocuklar gibi övülmeye ihtiyaçları olduğunu hatırlatıp Freiligrath’a karşı iyi davranmasını rica etmişti.” (Ateşi Çalmak -2, Galina Serebryakova, Çev: N. Özkan, Evrensel Basım Yayın)
Lenin, kitlelerin duygu ve düşüncelerinin anlaşılması, onların değiştirilip dönüştürülmesi ve harekete geçirilmesi konusunda edebiyatın, edebiyat ürünlerinin ne büyük önem taşıdığının bilincindeydi. Krupskaya, Lenin’den Anılar adlı kitabında, Sibirya’daki sürgün yıllarında bile, felsefe yapıtlarının yanı sıra Puşkin, Lermontov ve Nekrassov okuduğundan söz eder.
“Stepan İvanoviç Radçenko, Vladimir Ilyiç’in sadece ciddi kitaplar okuduğunu, yaşamı boyunca eline bir kez bile roman almadığını söylemişti. Bu beni çok şaşırtmıştı o zaman. Lenin’i yakından tanımaya başladıktan sonra da bu konu üzerine hiç konuşmamıştık, ancak Sibirya’da anladım bunun uydurma olduğunu. Vladimir llyiç, Turgenyev’i, Tolstoy’u, Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı’sını bir değil defalarca okumuştu. Klasikleri çok iyi biliyor, çok da takdir ediyordu. Daha sonra Bolşevikler iktidara geldiğinde, devlet basımevini klasiklerin ucuz ve yeni baskılarını yapmakla görevlendirdi.” (Lenin’den Anılar, N. Krupskaya, Çev: S. N. Kaya-İ. Yarkın, İnter Yayınları)
Lenin, okuduğu edebiyatçıların yapıtlarından yola çıkarak Rus devrimci hareketinin gelişmesini üç ana döneme ayırarak değerlendirmişti. İlk aşamayı, sistemi eleştiren ve halkın özlemlerini dile getiren Puşkin ve Lermontov gibi soylu kökenli yazarların yapıtları oluşturuyordu, ikinci aşamada, soylu kökenli yazarların yerini, yapıtlarında sanatın halkçı niteliğini daha geniş boyutlara taşıyan Nekrassov, Çernişevski, Dobroliubov, Saltikov-Çedrin gibi devrimci demokrat yazarlar almıştı. Bu yazar ve şairler yapıtlarında, sistem eleştirisini ve halkın özlemlerini dile getirmenin yanı sıra, Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? adlı kitabında olduğu gibi, ütopik de olsa, kurulacak olan sisteme ilişkin ipuçları veriyorlardı. İşçi sınıfının tarih sahnesine çıkmasıyla başlayan üçüncü aşamada verilen yapıtlarda, köylülüğün yardımıyla 1917’deki Büyük Ekim Devrimi’yle iktidarı alan Rus proletaryasının, devrim öncesi koşullan ve verdiği sınıf mücadelesi anlatılıyordu. Bu dönemde yapıtlar üreten Gorki ve Mayakovski’den Ostrovski ve Şolohov’a kadar Sovyet yazarlarının halktan esinlenmeleri ve komünizm için mücadelenin zorunlu taraflılığına uygun yeni boyutlar kazanmıştır. Rus egemenleriyle işçi sınıfı ve topraksız köylülük arasında geçen kıyasıya mücadelenin keskinliği işçi sınıfı cephesinde yeni insan tiplerinin oluşmasına yol açmıştır. Hegel estetiğinde tanımlanan tipe benzerlik gösteren yeni çağın kahramanları, işçi sınıfı içinden çıkmıştır. Bu tipleri, Gorki’nin Ana’sında, Ostrovski’nin Ve Çeliğe Su Verildi’sinde ve öteki yapıtlarda görebiliriz. Özellikle Gorki’nin Ana romanındaki Pavel Vlasov, sosyalist sanatın, dünyanın devrimci dönüşümü uğruna verilen mücadele içinde gösterilen ilk kahramanıdır.
İnancı uğruna her türlü özveriyi gösteren, olağanüstü bir güç ve kararlılıkla mücadele eden, geleceğini kendi kollarıyla kurması gerektiğinin bilincinde olan işçi tipi.
Maksim Gorki, Ana adlı romanını 1905 Devrimi’nden hemen sonra yazdı. Bu roman yalnız Rusya’da değil, milyonlarca basıldığı öteki ülkelerdeki işçi okurlar arasında da büyük yankı buldu. Roman Amerika’da, önce İngilizce olarak Appelton Magazine’de 1906-1907’de tefrika edilmiş; aynı sıralarda 1906 yazında Gorki’nin Amerika gezisi sırasında da basılmıştı.
Lenin, elyazmalarından okuduğu bu romanın, devrim sancıları çeken Rusya için önemini kavramış ve basılışını sevinçle karşılamıştı. 1907 Mayıs’ında, Lenin ve Gorki, Londra’da Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin 5. Kongresi sırasında karşılaştıkları zaman, Lenin romanı övmüştür. Gorki, daha sonra Lenin’le ilgili anılarında şunları yazmıştır:
“Ona kitabı biraz aceleye getirmiş olduğumu itiraf ettim, ama daha nedenini anlatmama fırsat bırakmadan, Lenin kafasını olumlayan bir şekilde sallayıp acele etmekle iyi yaptığımı, bu romanın acil bir ihtiyaç olduğunu, devrimci harekete kendiliğinden katılan pek çok işçi bulunduğunu ve Ana’yı okumanın onlar için çok yararlı olacağını söyledi. ‘Bu kitap tam zamanında yetişti’ dedi. Tek övgüsü bu oldu; ama benim için en değerli övgü buydu zaten.”
Lenin, sanat yapıtlarıyla toplumsal yaşam arasındaki diyalektik bağı parti kadrolarına, kitlelere anlatmak amacıyla birçok yazı kaleme almıştır. Özellikle Leo Tolstoy üzerine olanlar ilgi çekici ve öğreticidir. 1908’de Proletary’de yayınlanan Rus Devriminin Aynası Leo Tolstoy başlıklı makalesi bunlardan biridir. 1910’da Sotsial-Demokrat’ta yayınlanan bir başka yazısında, Tolstoy’un yaşamı ve yazdıkları arasındaki çelişkiye dikkat çekerken bir konunun altını özellikle çizmiştir:
“Tolstoy’un görüşlerindeki çelişkiler, yalnız onun kendi kişisel görüşlerinin içerdiği çelişkiler değildir; bu çelişkiler, Reform-sonrası ama devrim-öncesi dönemde Rus toplumunun çeşitli sınıf ve çeşitli kesimlerinin psikolojisini belirleyen, son derece karmaşık, çelişkin koşulların, toplumsal etki ve tarihsel geleneklerinin bir yansısıdır da.”
1910’da Rabochaya Gazeta’da yayınlanan Tolstoy ve Proletaryanın Mücadelesi yazısında da, Leo Tolstoy’un yapıtlarının neden ve nasıl okunması gerektiğini şu sözlerle açıklar:
“Leo Tolstoy’un edebi yapıtlarını okumakla, Rus işçi sınıfı, kendi düşmanlarını daha yakından tanımayı öğrenecektir; ancak bütün Rus halkı da Tolstoy’un öğretisini inceleyerek, kendi kurtuluş davalarını sonuna kadar götürmelerine engel olan o kendi güçsüzlüklerinin nerede yattığını anlamak zorundadır, ileriye gitmek için bunu anlamaları gerekir… Rus halkı, daha iyi bir yaşamın Tolstoy’a bakılarak değil, ama önemini onun kavrayamamış olduğu ve onun nefret ettiği eski dünyayı yıkabilecek o biricik sınıfa bakarak elde edilebileceğini kavradığı anda, kendi kurtuluşuna kavuşacaktır ancak. Bu sınıf proletaryadır.”
Maksim Gorki de, bu gerçeğin ayrımına varmış ve 1899 tarihini taşıyan Foma Godayve adlı kitabında şu sözlerle dile getirmişti; “…henüz kendisinin farkında olmayan açık bir amaç ya da yön seçememiş olan kocaman bir güç, bastırılamaz bir güç dolaşıyordu ortalıkta.”
Lenin’in Büyük Ekim Devrimi’nin hazırlanması ve örgütlenmesi sırasında; Rus edebiyatçıların yapıtlarını okuyup değerlendirmesi, makalelerinde bunların sınıf mücadelesine getireceği kazanımlardan söz etmesi ve bu şairlerin şiirlerinden alıntılara yer vermesi üzerine de birçok örnek vardır.
Gorki’yi yalnız bir edebiyatçı olarak değil, bir mücadele arkadaşı olarak değerlendiren ve yazdığı mektuplarda onunla devrimin sorunları uterine tartışan, görüş alışverişinde bulunan Lenin’in; dünyadaki ilk işçi devletine faşizmin ve emperyalizmin yönelttiği saldırılara karşın Sovyet toplumunun kültür-sanat alanındaki gelişmesini sürdürmesini başarabilen Stalin’in yaşamlarından da pek çok örnek vermek olanaklı.
Burada ayrıca, dünyanın ilk işçi devletini kuran Lenin’in, sınıftan yana olan ya da sınıfla birlikte mücadele eden sanatçılarla kurduğu ilişkinin düzeyine dikkat çekmek istiyorum. Tıpkı Marx gibi Lenin de, sanatçıların özgün kişiliklerine ve yaratım güçlerine saygı duyuyor, onlara davranışlarında özen gösteriyordu. Lenin’in, 1908’de Gorki’ye yazdığı mektubundaki şu satırlar onun bu özenini açıkça ortaya koymaktadır: “Proletary’de kısa yazılar yazma tasarınız beni çok sevindirdi (gazetenin çıkış ilanı gönderildi size). Büyük bir yapıta çalışıyorsanız eğer, hiç kuşkusuz, yarıda bırakmayın.”
1913’te Pravda yazı kuruluna Demyan Bedni için yazdığı mektup ise gerçekten son derece öğreticidir. Devrimci hareketle ilk kez 1911’de tam bir Bolşevik gazetesi olan Zvezda için çalışmaya başladığında ilişki kuran Demyan Bedni’ye yazı kurulundaki birçok kişi küçümseyici bir gözle bakarken, Lenin, onun içindeki potansiyeli anlamış ve değerlendirmişti. Lenin, kısa sürede övgüsünü kazanan Demyan Bedni’ye karşı tutumları nedeniyle yazı kurulundaki öteki arkadaşlarını uyarmaktan da geri durmamıştı:
“Demyan Bedni’ye gelince, hâlâ ondan yanayım. İnsani kusurlara kabahat bulmayın, dostlarım. Yetenek ender bir şeydir. Sistemli ve dikkatli bir biçimde desteklenmelidir. Eğer bu yetenekli yazarı kendinize çekmez, yardım etmezseniz, demokratik işçi sınıfı hareketine karşı vicdani bir günah, büyük bir günah (varsa eğer, çeşitli kişisel günahlardan yüz kere daha büyük bir günah) işlemiş olursunuz. Bunun üzerinde düşünün.”
Genç bir şairden ünlü yazarlara kadar, edebiyatçılarla ilgilenen, onların çalışmalarını destekleyen aynı Lenin; gördüğü hataları içtenlikle eleştirerek, uyarı ve önerilerde bulunarak onları geliştirmeye, halkın istem ve özlemleri doğrultusunda yapıtlar vermelerini sağlamaya çalışmıştır. Sosyalist toplumun inşa edilmeye çalışıldığı ve bir yandan da burjuvaziye karşı amansız bir mücadelenin sürdüğü iç savaş ortamında, Maksim Gorki’ye yazdığı mektuplar bunu açıkça ortaya koymaktadır. 31 Temmuz 1919 tarihli mektubunda sosyalist inşa sırasındaki uygulamaları eleştiren Gorki’yi şu sözlerle eleştirmiş ve uyarmıştır Lenin:
“Eğer gözlemde bulunmak istiyorsanız, aşağılardan, yeni bir yaşamın nasıl kurulduğunun görülebileceği bir yerden, kasabalarda ya da taşrada bir işçi semtinden bakarak gözlemde bulunmalısınız. Orada, son derece karmaşık verilerin siyasal bir dökümünü yapmak zorunda değildir insan, gözlemde bulunması yeterlidir. Bunu yapacağınız yerde, kendinizi profesyonel bir çeviri yayımcısı yerine, yani yeni bir yaşamın yeni baştan nasıl kurulduğunu göremeyecek, bütün gücünüzü hasta aydınların hastalıklı inlemelerini dinlemekle yitirmekte olduğunuz, eski başkenti (Petrograd) büyük bir askeri tehlike ve korkunç yokluk içinde görmekle vakit geçirdiğiniz bir yere koymuşsunuz.
İşçilerle köylülerin, yani Rus halkının onda dokuzunun yaşamındaki yeni çizgileri doğrudan doğruya gözlemlemenizin olanak dışı olduğu bir konum içindesiniz; en seçkin işçilerin artık cephelere ve kırsal kesimlere giderek terk ettikleri, geriye hayatta yeri yurdu, yapacak işi kalmamış; üstelik çevrenizi ‘sarmış’ bir sürü aydının yaşadığı, eski bir başkentteki yaşam kalıntılarını görmek zorundasınız sadece. Oradan uzaklaşmanız için yapılan önerileri de inatla reddediyorsunuz… Bir sanatçı olarak siz orada yeni hiçbir şeyi, orduda, taşrada, fabrikalarda yeni olan hiçbir şeyi görüp inceleyemezsiniz.”
15 Eylül 1919 tarihli mektupta da aynı konudaki eleştirilerini sürdüren Lenin, ünlü yazara şu öneride bulunmuştu: “Yo gerçekten, bu burjuva aydın çevresinden kendinizi söküp almazsanız mahvolursunuz! Bunu bir an önce yapmanızı bütün kalbimle dilerim.” (Sanat ve Edebiyat, Marx-Engels-Lenin, Çev: Aziz Çalışlar, Evrensel Basım Yayın)

SONUÇ
Burada anlatılanların amacı; işçi sınıfının devrimci önderlerinin geçmişteki yaşantılarına nostaljik bir gönderme yapmak değildir. Bu konuda, belleklerimizi tazelemek, onların düşünce, davranış ve eylemlerinden öğrenip; öğrendiklerimizi, bugün verdiğimiz sınıf mücadelesinde yaşama geçirmeye çalışmaktır. Özetlersek, işçi sınıfının devrimci partisinin kadroları ve sınıf bilinçli işçiler tarafından, seçimini emeğin dünyasından yana yapmış -partili ya da partisiz- şair ve yazarların yapıtlarının okunması; bu yapıtların işçi sınıfına, emekçi halka mal edilmesi ve sınıf mücadelesinde bir olanak olarak değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. İşçi sınıfı devrimcilerinin, ülkemiz yazarlarının yapıtlarını okumaları ve değerlendirmeleri üç yönden gereklidir: Birincisi, bu yapıtlar yoluyla halkın duygu, düşünce ve gereksinimlerini öğrenmek, kitlenin psikolojisini anlamak; ikincisi, bu yapıtların nesnel eleştirisini yapabilmek, yazarına yapıcı eleştiri ve önerilerle katkıda bulunabilmek; üçüncüsü, bu yapıtları sınıf mücadelesi sırasında, kitleleri değiştirip dönüştürme yolunda bir olanak olarak değerlendirebilmektir. Sınıf mücadelesinin içinde yer alan devrimciler, bu yolla kendilerini kültürel yönden donatıp işçi sınıfına bu alanda da yardım edecek düzeye gelmelerinin yanı sıra; eleştiri ve önerileriyle yazar ve şairlerin de değişip dönüşmelerine yardımcı olabileceklerdir.
İşçi sınıfının; kültür ve düşünce birikimini, yaratıcılığını ve sanatsal üretimini halkın yararına sunan sanatçılara gereksinimi olduğu bilinen ve yadsınamayacak bir gerçektir. Yaşamda olmayanlar ve günümüz sanatçıları göz önüne alındığında, gerek dünya ölçeğindeki gerekse de ülkemizdeki şair ve yazarların bu alandaki birikiminin küçümsenmeyecek bir düzeyde olduğunu görebiliriz. Ancak bu şair ve yazarlarla geniş emekçi yığınlar arasındaki bağ kopuktur. Bunun nedenlerine yukarda değindik. Burada bir başka konuyu açmakta yarar var. Devrimciler, sanatçılarla ilişki biçimlerini sık sık değerlendirip gözden geçirmelidir. Tıpkı Marx’ın ve Lenin’in, yukarıya da alıntıladığımız yazılarında belirttikleri gibi; sanatçıların sezgileri güçlü, yaratıcılıkları ve duyarlıkları, olağandan daha fazla olan insanlar oldukları gerçeği kabul edilmelidir. Bu duyarlıkları, yaratıcılıkları ve sezgileri nedeniyledir ki sanatçılar, alanlarında yapıtlar verebilmektedirler. Onlarla ilişkide, sanatçı kimlikleri ve ürettikleri yapıtlar yoluyla emeğin dünyasına katkıda bulunmaları; geçmişte ve bugün vermekte oldukları mücadelenin yanı sıra; gelecekte de verecekleri, vermeleri gereken yapıtlar göz önüne alınmalıdır.
İşçi sınıfı partisi, düzenlediği etkinliklerde, sınıf mücadelesine katılan -partili ya da partisiz- sanatçılarla; tüketim toplumu denen düzenin, propaganda, reklâm ve kitle kültüründen oluşan bir alanda milyonlarca insanın beğeni ve alışkanlıklarıyla ve görüşleriyle oynayarak, maddi şeylerin tutsağı, kapital ve malzeme kaynaklarının kesintisiz akışı içinde bir dişli durumuna getirdiği insanları, geniş emekçi yığınlarını karşılaştırmada önemli bir misyona sahiptir. Bu karşılaştırmalar çeşitli biçimlerde olabilir. Parti şenlikleri, kültürel etkinlikler kuşkusuz ki seçimini emeğin dünyasından yana yapmış sanatçıların, geniş emekçi kuleleriyle karşılaştırılacağı etkinliklerdir. Ancak sanatçıların, emekçilerle tek karşılaşma biçimi bu değildir. Panel, konferans, söyleşi vb. etkinlikler yoluyla sanatçılarla emekçiler arasındaki buluşma daha yararlı bir biçimde gerçekleştirilebilir.
Şair ve yazarlar konuşmalarıyla kendilerinin ya da başka sanatçıların yapıtlarından örnekler vererek kitleye seslenirler; bu yolla emekçilerin bilincindeki bulanıklığı dağıtıp, sistemi sorgulamalarını sağlamaya ve onlar da örgütlü mücadeleye katılma isteği uyandırmaya çalışırlar.
Bu karşılaşmalar, emekçilerin bilincinde bir uyanışa yol açarken; sanatçılara da emeğin örgütlü güçlerini ve geniş emekçi kitleleri yakından tanıma ve kendilerini de değiştirip dönüştürme olanağı verir.
Bu tür etkinliklerin yanı sıra, belki de daha çok; sanatçıların, emekçi halkın yaşamını yakından gözlemleyebileceği, onlarla iç içe olup gerçek duygu ve düşüncelerini öğrenerek, bunun sonucunda edindiği bilgi ve ruhu yeni yapıtlarında yansıtabilmesi için başka organizasyonlara da gereksinim vardır. Biçimi ne olursa olsun, seçimini emeğin dünyasından yana yapmış olan ve emeğin örgütlü mücadelesinin içinde yer alan sanatçıların, emekçilerle sağlam bağ kurabilmesi ve onların yaşamını yakından gözleyebilmesi konusunda işçi sınıfı partisine, örgütlü emek güçlerine büyük iş düşmektedir. Burada, yaşamın her alanının özgürleştirilmesi için birbirinden ayrılmayan, birbiri içine geçmiş ortak bir mücadele söz konusudur. Bunun gerçekleştirilebilmesiyse; uluslararası tekellerin ve ülkemizdeki uzantılarının işçi sınıfına, emekçi halka karşı azgınlaşan özelleştirme, işten atma saldırıları karşısında; emekçilerin ülkenin birçok yerindeki direnişlerle, grevlerle yanıt verdiği, sınıf mücadelesinin yükseldiği bir dönemde, edebiyatçıların, aydınların da bu mücadelenin dışında kalmaması, “burjuvaziye bağlı ikiyüzlü özgür edebiyatın karşısına, açıkça proletaryaya bağlı, gerçekten özgür bir edebiyat çıkarmak için” gerekli ve zorunludur.

Aralık 1998

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑