Lenin’de “Devlet ve İhtilal”*

Kadir Yalçın

* Devlet sorununun, “postmodern” ve “radikal” solculuk tarafından liberalize edildiği, her türlü devletin reddedilip reformcu bir anarşizmin muhalefet adına yaygınlaştırılarak moda haline getirildiği günümüzde, Lenin’in Devlet ve Devrim kitabı, devletin sınıfsal niteliği ve sosyalizmde kitlelerin yönetime doğrudan katılımının sağlanmasıyla ortaya çıkan ‘devlet olmayan devlet’in kavranması bakımından kritik önemini koruyor. Bu nedenle, Lenin’in bu eseri üzerine yazılmış ve Özgürlük Dünyasının 141. sayısında yayınlanmış bu yazıyı yeniden yayınlıyoruz.

Devlet sorunu, emekçi yığınların, sınıf karşıtlığına dayalı toplumların bugünkü –ve son– biçimi olan kapitalizmden, burjuvazinin, özel olarak da emperyalist burjuvazinin baskısından kurtulma mücadelesinin temel bir unsuru olarak yaşamsal bir önem taşır.

İşsizlik, sefalet, açlık ve adam yerine konmama türünden tüm olumsuz sonuçlarıyla birlikte kapitalizm ve ücretli kölelikten kurtuluş; kapitalist karşıtlığın olgunlaşması üzerinden, her şeyden önce, insan düşüncesinin gelişmesinin doruğu olan Marksizmin, kendisinin de tanımlayıcısı olan iki başlıca buluşuna ihtiyaç göstermiştir: Düşünceden hareket etmeyen, kurgusal olmayan materyalist tarih anlayışı, toplumsal gelişmeyi, bütün bir düşünsel/siyasal üst yapıyı da belirleyen maddi üretimin nasıl yapıldığıyla, öyleyse, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki karşıtlıkla açıklayan tarihin materyalist yorumu ve ikincisi kapitalizmin “gizi”ni açıklayan artı-değer teorisi. Marksizmin devlet üzerine öğretisi, bu başlıca iki buluşa ve toplumsal mücadelenin pratik deneylerine bağlı olarak geliştirilmiştir. Ancak bu, devlet öğretisinin Marksizm kapsamında küçük ve önemsiz bir yer tuttuğu anlamına gelmemektedir. Lenin’in de aktardığı, 1852’de Weydemeyer’e mektubunda değindiği gibi, Marx, kendi buluşlarından söz ederken, insanlığa ve insan düşüncesinin gelişmesine katkısını devlet sorunuyla bağlantısı içinde ortaya koymaktadır: “Benim yeni olarak yaptığım şey, 1) sınıfların varlığının, üretimin tarihsel gelişme evrelerinden başka bir şeye bağlı olmadığını; 2) sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatorasına götürdüğünü; 3) bu diktatoranın kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten başka bir şey oluşturmadığını tanıtlamak oldu…”

Marx’ın burada yaptığı, kuşkusuz ne artı-değer teorisini ne de diyalektik materyalizmi önemsizleştirmektir; ama kendi öğretisini burjuvazinin en değerli düşünürlerin öğretilerinden özünde ayıran şeyi ve üstelik kendi devlet öğretisinin özünü vurgulamaktır.

Lenin işte bu öğretiyi, hayranlık verici bir biçimde, sınıf mücadelesi pratiğinin deneyleri içinde geliştirilme aşamalarıyla birlikte, “Devlet ve İhtilal” adlı eserinde tüm yönleriyle özetlemiştir.

UZLAŞMAZ SINIF ÇELİŞKİLERİNİN ÜRÜNÜ OLARAK DEVLET

Devletin tanrısal ya da sonradan insan düşüncesinin ürünü, geçmişten geleceğe tüm insan toplumlarına özgü varsayılması kadar, sınıflarüstü, sınıfların uzlaşma organı olarak tanımlanması; idealizmin egemenliğinin işareti ve kapitalizmde ara sınıf olan küçük burjuvazinin konumuna denk düşen yaygın bir yanılsamadır. Marksizmin iki temel buluşuyla bu yanılsamanın üstesinden gelinmesi mümkün olmuştur. Lenin, devletin, toplumun “önlemekte yetersiz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğü” “gelişmesinin belirli bir aşamasındaki ürünü” olduğunu, toplumdan doğduğunu ve ona gitgide yabancılaştığını gösteren Engels’in “Ailenin, Özel mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı çalışmasından aktarma yaparak şöyle der:

“Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Nerede sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşması nesnel olarak olanaklı değilse, orada devlet ortaya çıkar. Ve tersine; devletin varlığı da, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduğunu tanıtlar.”

Bu ne demektir: Bu, devletin, bir “hakem” ya da “uzlaşma organı” değil ama, sınıflararası uzlaşma olanaklı olsaydı ortaya bile çıkamayacak, hele ayakta hiç kalamayacak olan devletin “bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf (karşıtı) üzerindeki baskı organı” olması demektir.

ÖZEL SİLAHLI GÜÇ ÖRGÜTLENMESİ OLARAK DEVLET AYGITI

Peki, egemen sınıf karşıtını egemenliğini kabul etmeye nasıl ikna edecek ya da egemen sınıfın egemenliği altındaki sınıfa (sınıflara) devlet aracılığıyla uyguladığı baskı başlıca neye dayanacaktır? Baskının araçlarına ihtiyaç olacağı ortadadır. Lenin, yine Engels’e başvurur. Aralarında uzlaşmaz toplumsal karşıtlıklar oluşmadan aşiretler ya da klanlar biçiminde örgütlü olan halk silahlıydı ve silahlar belirli özel ellerde (egemenlerin hizmetindeki silahlı adamların ellerinde) toplanmamıştı. Ama uzlaşmaz karşıtlıkların görünmesiyle birlikte, “bizzat silahlı güç olarak örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü, sınıflara bölünmeden sonra, halkın özerk bir silahlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir… Bu kamu gücü her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil, ama maddi eklentilerinden de, gentlice toplumun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından da bileşir.”

Lenin somutlaştırır: “Sürekli ordu ve polis, devlet iktidarının başlıca güç aletleridir.” Ve halk üzerindeki baskının aletleri olarak özel silahlı örgütlenmenin gücü sürekli artar: “Devlet içindeki sınıf çelişkileri belirginleştiği ve sınırdaş devletler daha büyük ve daha kalabalık bir duruma geldiği ölçüde, onun da gücü artar – daha çok, sınıf savaşımları ve fetih rekabetinin, kamu gücünü, tüm toplumu, hatta devleti yutmakla tehdit edecek derecede artmış bulundukları bugünkü Avrupamızı düşünelim…”

EZİLEN SINIFIN SÖMÜRÜLMESİ ALETİ OLARAK DEVLET

Bu özel kamu gücünü beslemek için vergiler ve devlet borçları gerekli hale gelir. Engels şöyle yazar: “Kamu gücünü ve vergileri ödetme hakkını kullanan memurlar, toplumun organları olarak, toplumun üstünde yer alırlar… onların yetkesini, onlara bir kutsallık ve özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla sağlama bağlamak gerekir.” Burada vurgu, devlet iktidarının organları olarak ayrıcalıklı memurlara, bürokrasiye vurgu vardır. Militarizmin yanında bürokrasi, ezilenler karşısında bir şiddet aleti olan devletin ikinci temel dayanağıdır.

Özellikle kapitalist egemenliğe en uygun biçimin modern temsili devlet oluşu ve demokrasinin sınıflar arası uzlaşma anlamı yüklenerek bayağılaştırılması karşısında, Lenin, yine Engels’ten aktarma yaparak, devletin sınıf niteliği ve sınıf egemenliğinin bürokrasi ile ilişkisi sorununu açıklar. Devlet, “.. sınıfların çatışması ortamında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir”.

Lenin devam eder: “Engels, ‘zenginlik, iktidarını demokratik cumhuriyette, dolaylı ama bir o kadar güvenli bir biçimde gösteriyor’ diye sürdürür; şöyle ki: ilk olarak, ‘memurların düpedüz rüşvet yemesi’ (Amerika), ikinci olarak da, ‘hükümetle borsa arasındaki bağlaşma’ (Fransa ve Amerika) aracıyla.” Ve yine Engels’e atıfta bulunarak, genel oy hakkı ve seçimlere, baskı organı olarak devleti ve sınıf niteliğini dikkate almayan roller biçilmesine karşı uyarır: “Genel oy hakkını burjuvazinin egemenlik aleti olarak nitelendirdiği zaman, Engels’in büsbütün kesin ve açık olduğunu da belirtmek gerekir.”

Devletin uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının ürünü olması ve sınıf niteliğine dair söylenenlerden şu iki belli başlı sonuç çıkar: 1) Kendisini ve kendisiyle birlikte bütün insanlığı kurtarma davasını, işçi sınıfı, genel oy hakkına dayalı olarak ya da başka araçlarla “ele geçireceği” burjuva devleti kullanarak yürütemez; sömürülenler üzerinde bir şiddet aleti olarak şekillenmiş aygıtıyla (militarizm ve polis örgütü) ve rüşvete batmış, borsa ve mali sermaye ile içiçe girmiş bürokrasisiyle burjuva devlet, sosyalist kuruluşun aracı olamaz. 2) Sınıf çelişki ve çatışmalarının ortaya çıkışına bağlı olarak tarih sahnesine çıkan devlet, sömürücü sınıfların devleti olmaktan çıkarıldığı andan itibaren artık kendisi olmaktan çıkmaya başlamış bir yarı-devlettir. Kaçınılmaz biçimde ortaya çıkan sınıflar, sosyalizmin ilerleyişine bağlı olarak kaçınılmaz biçimde ortadan kalktıkça/kaldırıldıkça, devlet de yok olacak, sönecektir.

DEVLETİN SÖNMESİ VE ZORA DAYANAN DEVRİM

Alman Partisi’nin birleşme döneminde ortaya atılan “özgür halk devleti”nin hedef edinilmesinden başlayıp, II. Enternasyonal barışçıllığı döneminde burjuva devlet koşullarında işçi hareketinin kitleselleşmesinden güç alarak, devlet üzerine Marksist öğreti bulanıklaştırılmıştır. Bir yandan görece barışçıl koşullarda işçi hareketinin sağladığı ilerlemeye dayandırılan, “üretici güçler teorisi” üzerinden toplumsal ilerlemenin kendiliğinden gerçekleşeceği ve kapitalizmin sosyalizme evrileceği görüşü ve ardında yatan sınıf karşıtlıkları ve mücadelesinin yerine sınıf uzlaşmasına dayanan burjuva yasallıktan beslenen inanç, diğer yandan “devletin sönmesi” üzerine Marks ve özellikle Engels’in söylediklerinin çarpıtılması, Marks’ın kendi öğretisini tanımlarken atıfta bulunduğu “proletarya diktatörlüğü” düşüncesinden uzaklaşmaya götürmüş; anarşistlerin “devletin ortadan kaldırılması” görüşü karşısında ileri sürülmüş “sönmesi” görüşü, bu “sönme”nin ön koşulu olan proletarya diktatörlüğü zorunluluğundan koparılması ve “sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürdüğü” fikrinin unutulmaya terk edilmesiyle bayağılaştırılmıştır.

Saldırının doğrudan proleter devrim fikrine yöneltildiğini gösteren Lenin, burjuvazinin proletarya üzerindeki egemenliğinin organı olan ve bir şiddet aletinden başka şey olmayan burjuva devletin zora dayanan devrimle parçalanması zorunluluğunu vurgulamış ve devletin, proletarya diktatörlüğünün kurulmasına bağlı olarak sönmesi sürecinden söz edilebileceğini bir kez daha açıklığa kavuşturmuştur. Engels’in Anti-Dühring’deki ünlü pasajını aktaran Lenin, devam eder:

“Engels’e göre, burjuva devlet ‘sönmez’; devrim sırasında proletarya tarafından ‘ortadan kaldırılır’. Bu devrimden sonra sönen şey, proleter devlet, başka bir deyişle, bir yarı-devlettir… Proletaryaya karşı burjuvazi tarafından.. kullanılan bu ‘özel baskı gücü’ yerine, burjuvaziye karşı proletarya tarafından uygulanan bir ‘özel baskı gücü’nün (proletarya diktatorası) geçmesi gerekir.. bir ‘özel gücün’ (burjuvazinin devleti) bir başka ‘özel güçle’ (proletaryanın devleti) böylesine bir yer değiştirmesi hiçbir zaman ‘sönme’ biçiminde olamaz… Burjuva devleti ancak devrim ‘ortadan kaldırabilir’. Genel olarak devlet, yani en tam demokrasi ise, ancak ‘sönebilir’.”

“Zora dayanan devrimin oynadığı tarihsel role verdiği değer, Engels’te zora dayanan devrimin gerçek bir övgüsüne dönüşür” diyen Lenin, devletin sönmesi sorununun gündeme girmesine de yol açmak üzere, “Burjuva devlet, proleter devlete (proletarya diktatorasına) yerini sönme yoluyla değil, genel kural olarak, ancak ve ancak zora dayanan bir devrimle bırakabilir.” diye tamamlar.

KOMÜNİST MANİFESTO VE “PROLETARYANIN EGEMEN SINIF OLARAK ÖRGÜTLENMESİ”

Marx ve Engels, henüz 1848 Devrimlerinden önce, Manifesto’da, kapitalist toplum içinde yürütülen az-çok üstü örtülü iç savaşın “açıkça devrime döküldüğü ve burjuvazinin zora başvurularak devrilmesinin proletaryanın egemenliğinin temelini hazırladığı noktaya” ilerlediğini ve “işçi sınıfı devriminde ilk aşama(nın) proletaryayı egemen sınıf durumuna getirmek” olduğunu belirtir ve “devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” kavramını geliştirirler. Lenin, bununla “proletarya diktatörlüğü” fikrinin formüle edilmiş olduğunu söyler. Ve anarşizm eleştirisi ardına gizlenen oportünist iğdiş edicilik karşısında, bu tanımın anlamını vurgular: “Proletaryanın devlete gereksinimi vardır”, ama “ilkin proletaryaya, ancak ‘sönme’ yolunda, yani hemen sönmeye başlamış ve sönmeden edemeyecek biçimde kurulmuş bir devlet gerekir. İkinci olarak, emekçilerin, ‘egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya’ olan bir ‘devlet’e gereksinimleri vardır.”

Ve açıklar: “Devlet özel bir iktidar örgütüdür: belirli bir sınıfın sırtını yere getirmeye yönelik bir zor örgütü. Peki, proletaryanın yenmek zorunda olduğu sınıf hangisidir? Elbette yalnızca sömürücüler sınıfı, yani burjuvazi. Emekçilerin yalnızca sömürücülerin direnişini bastırmak için devlete gereksinimleri vardır: oysa bu baskıyı yönetme, onu pratik olarak gerçekleştirme işini… yalnızca proletarya yapabilir.”

Lenin bir adım daha ilerleyerek, proletaryanın “kimseyle paylaşamayacağı iktidarı” sorununa gelir: “Burjuva egemenliği ancak proletarya tarafından alaşağı edilebilir; proletarya, ekonomik varlık koşulları bu alaşağı etme işini hazırlayan ve ona bu işi başarma olanağını ve gücünü veren tek sınıftır… Marx tarafından devlete ve sosyalist devrime uygulanmış bulunan sınıflar savaşımı öğretisi, zorunlu bir biçimde proletaryanın siyasal egemenliğinin, diktatorasının, yani onun kimseyle paylaşmadığı ve doğrudan doğruya yığınların silahlı gücüne dayanan bir iktidarın kabul edilmesine götürür. Burjuvazi ancak, eğer proletarya burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direnişini bastırmaya ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse, alaşağı edebilir.”

Burada burjuva devlet makinesinin ne olacağı sorununa gelinir: “..eğer proletaryanın, burjuvaziye karşı devlete özel bir zor örgütü olarak gereksinimi varsa, o zaman ortaya bir sorun çıkar: böyle bir örgüt, daha önce burjuvazinin kendisi için oluşturduğu devlet makinesi kırılmış, parçalanmış olmadan düşünülebilir mi? Komünist Manifesto bizi işte bu soruna götürür, ve Marx 1848-1851 devrim deneyini özetlerken, işte bu sorundan sözeder.”

1848 DENEYİ, DEVLET AYGITININ YETKİNLEŞTİRİLMESİ VE PARÇALANMASI ZORUNLULUĞU

Lenin, 18 Brumaire’e başvurarak, Marx’tan özetler:

“Devrim, parlamenter iktidarı sonradan devirebilmek üzere, ilkin yetkinleştiriyor. Bir kez bu ereğe varıldıktan sonra, yürütme gücünü yetkinleştiriyor. Onu en yalın biçimine indirgiyor, bütün yıkım güçlerini onun üzerinde toplayabilmek için bütün sitemleri ona yöneltiyor.”

Lenin, Fransız Devrimi sürecinde, devlet aygıtının yetkinleştirilmesini ise, yine Marx’tan özetler:

“‘Engin askeri ve bürokratik örgütü ile, karmaşık ve yapay devlet makinesi, yarım milyon kişilik memur ordusu ve beş yüz bin kişilik öbür ordusu ile Fransız toplumunun bedenini bir zar gibi saran ve onun bütün gözeneklerini tıkayan korkunç bir asalak gövde olan bu yürütme gücü, mutlak krallık döneminde, devrilmesine yardım ettiği feodalitenin sona erişinde kuruldu.’ Büyük Fransız Devrimi hükümet iktidarının merkezileşmesini, ‘ama aynı zamanda, genişliğini, niteliklerini ve aygıtını da’ geliştirdi. ‘Napoleon, bu delet makinesini yetkinleştirme işini tamamladı.’ Meşru monarşi ve Temmuz monarşisi, ‘bu mekanizmaya daha büyük bir işbölümü eklemekten başka bir şey yapmadılar.’

‘Sonunda, parlamenter cumhuriyet kendini, devrime karşı savaşımında, hükümet iktidarının eylem araçlarını ve merkezileşmesini, kendi bastırma önlemleriyle, pekiştirmek zorunda gördü. Bütün siyasal devrimler, bu makineyi kıracak yerde, daha da yetkinleştirmekten başka şey yapmadılar.’ ‘İktidar için ardarda savaşan partiler, bu engin devlet yapısının fethini, kazananın başta gelen ganimeti saydılar.’”

“Emperyalizm krallıkla yönetilen ülkelerde olduğu kadar, en özgür cumhuriyetlerde de, daha özel biçimde, ‘devlet makinesinin olağanüstü güçlendiğini, onun bürokratik ve askeri aygıtının proletaryanın artan bir ezilmesiyle bağlılık içinde, görülmemiş biçimde genişlediğini gösterir” diye tamamlayan Lenin, burada Marx’ın devlete ilişkin öğretisinin manifestoya göre geliştirildiğini söyler: artık hem iktidar için mücadele eden burjuva fraksiyonlar ve her siyasal devrim (burjuva devrim) aracılığıyla devlet aygıtının yetkinleştirilmesi sorunu ve hem de proletaryanın aynı aygıtı ele geçirme (ve yetkinleştirilmesini sürdürmek) değil ama onu, bürokratik-militarist makineyi kırma zorunluluğu ortaya konmuştur. Weydemeyer’e 1852 tarihli mektubunda öğretisinin “yeniliği” olarak “proletarya diktatörlüğü”nden söz eden Marx, buna rağmen, hâlâ kırılan devlet cihazının ne ile değiştirileceği sorununu henüz koymamıştır, bu konuda hiçbir fikri olmadığı düşünmek haksızlık olur, ancak tamamen bilimsel bir öğreti olan Marksizmin kurgusal ilerletilmesine yönelmez deneyin sağlayacağı gereci bekler. Bunu, 1871 sağlayacaktır.

KOMÜN DENEYİ VE DEVLET

Manifesto’nun 1872 tarihli Almanca baskısına son önsözde “bazı ayrıntıların artık eskimiş” olduğunu açıklar ve eklerler: “Paris Komünü, özellikle bir şeyi, ‘işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemeyeceğini’ tanıtlamıştır.”

Komün sırasındaysa, Marx, Kugelmann’a şöyle yazmıştır: “..18. Brumaire’in son bölümünde,.. Fransa’da gelecek devrim girişiminin, şimdiye dek olduğu gibi artık bürokratik ve askeri makineyi başka ellere geçirmeye değil onu yıkmaya dayanması gerektiğini belirtiyorum. Kıta üzerinde gerçekten halkçı her devrimin ilk koşuludur bu. Kahraman Parisli arkadaşlarımızın giriştikleri şey de, işte budur.”

Ve Marx kırılıp yıkılacak bürokratik-askeri makinenin neyle değiştirileceği sorununa, Komünün yanıtıyla yaklaşır: “Komünün ilk kararnamesi… sürekli ordunun ortadan kaldırılması ve onun yerine silahlanmış halkın konması oldu.” “Komün, iki büyük masraf kaynağını, sürekli ordu ve memurculuğu ortadan kaldırarak, bütün burjuva devrimlerin belgisi olan ucuz hükümeti gerçekleştirdi.”

Marx, Komünün, burjuva devletin yerine koymaya giriştiği devlet aygıtının özelliklerini sıralar: “Komün, kentin çeşitli ilçelerinden genel oyla seçilmiş belediye meclisi üyelerinden oluşmuştu. Bu üyeler sorumlu ve her an geri alınabilirdiler… Merkezi hükümetin aleti olmaya devam edecek yerde, polis, politik niteliklerinden hemen yoksun bırakıldı ve Komün’ün ‘sorumlu ve her an görevden geri alınabilir’ bir aleti durumuna dönüştürüldü… Yönetimin bütün öteki kollarındaki memurlar için de aynı şey oldu. Komün üyelerinden en alt basamağa dek kamu görevi, işçi ücretleri karşılığında görülecekti. Devlet kodamanlarının geleneksel temsil ve rüşvet ödenekleri, bu kodamanların kendisiyle birlikte yokoldu… Eski hükümet iktidarının maddi aletleri olan sürekli ordu ve polis ortadan kaldırıldıktan sonra Komün, manevi baskı aracını, papazların iktidarını yıkma işine girişti.. Adalet görevlileri yalancı bağımsızlıklarından yoksunlaştırıldılar.. seçilir, sorumlu ve geri alınabilir olacaklardı.”

Böylece Komün, yalnızca daha tam bir demokrasi, çoğunluğun demokrasisini kurarak yıkılmış devlet makinesini değiştirmiş oluyordu. Demokrasi, proleter demokrasi durumuna yükseliyor, ve devlet de, bu adımın atılmasıyla bir yarı-devlete, sönme yoluna giren bir devlete dönüşüyordu. Bu süreç, kuşkusuz burjuvaziyi yenme, direncini kırma ve giderek sınıf olarak ortadan kaldırma yanında sosyalizmi kurma işlevini de üstlenecek proletarya diktatörlüğü altında işleyecekti.

PARLAMENTARİZMİN ORTADAN KALDIRILMASI

“Komün, parlamenter bir örgüt değil, aynı zamanda hem yürütmeci hem de yasamacı, hareketli bir gövde olmak zorundaydı” diyen Marx sürdürür: “Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir parlamento halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırmak yerine, komünler halinde örgütlenmiş halka –herhangi bir işverenin kişisel seçimi gibi–, bu işletmeler (Komünler) için işçiler, gözlemciler, muhasebeciler bulmaya yaramalıydı.”

Lenin’e göre, “Marx, özellikle, koşulların devrim için uygun olmadığı durumlarda, burjuva parlamentarizmi ‘ahır’ından yararlanmadaki yetersizliği yüzünden anarşizmle arayı iyice açmış; ama aynı zamanda, parlamentarizmin gerçekten proleter ve devrimci bir eleştirisini yapmayı da bilmişti.”

Kuşkusuz, genel oy, temsili organlar ve seçim ilkesi değil, ama, halkın bir kez oyunu aldıktan sonra, dönüp ona bakmayan, rüşvete batmış, sonsuz tartışmalarla zaman geçirirken asıl devlet işlerini “yürütme”ye, askeri-bürokratik makineye ve sözde bağımsız yargıya terketmiş parlamentarizm ortadan kaldırılıyordu. Komünün parlamentarizmin yerine koyduğu “örgenliklerde, düşünce özgürlüğü ve tartışma, yutturmaca halinde yozlaşmaz: çünkü parlamenterler kendileri çalışmak, yasalarını kendileri uygulamak, bu yasaların etkilerini kendileri denetlemek, bunlar üzerine, seçmenlerine karşı, doğrudan kendileri yanıt vermek zorundadırlar. Temsili örgenlikler kalır; ama, özel sistem olarak, yasama ve yürütme arasındaki işbölümü olarak, milletvekilleri için ayrıcalıklı durum olarak parlamentarizm artık yoktur.”

ANARŞİSTLERLE POLEMİK

Marx, her türlü otoriteye karşı çıkan, devletin de proletaryanın çıkarları uğruna bürokratik-askeri aygıtı kırılıp parçalanarak, sönmeye gitmek üzere geçici olarak kullanılmasını yadsıyan ve devletin hemen “ortadan kaldırılması”nı savunan anarşistleri, proletaryayı silahtan yoksun bırakmaya çalıştıkları için suçlar. Ancak “Marx, anarşizme karşı savaşımının gerçek anlamının çarpıtılmaması için, proletarya için zorunlu olan devletin ‘devrimci ve geçici biçimi’ni kesin olarak belirtir. Proletaryanın, yalnızca bir zaman için devlete gereksinimi vardır. Erek olarak devletin ortadan kalkması konusunda anarşistlerle en küçük bir uzlaşmazlık içinde değiliz. Biz bu ereğe erişmek için, sömürücülere karşı, devlet iktidarı aletlerinin, devlet gücü araçlarının, devlet iktidarı yöntemlerinin geçici olarak kullanılmasının zorunlu olduğunu söylüyoruz; tıpkı, sınıfları ortadan kaldırmak için, ezilen sınıfın geçici diktatorasını kurmanın kaçınılmaz bir şey olduğunu söylediğimiz gibi.”

Ancak II. Enternasyonal oportünizmi, Marksizmin anarşistlerle polemiğinden, devletin ortadan kaldırılmasına karşı ve proletaryanın hizmetinde kullanılması üzerine öğretisinden, devrimci içeriğini kaldırıp atarak, burjuva devletin sınır olarak kabullenilmesi sonucunu çıkarmış, anarşistlerle ayrılığı şu noktaya vardırmışlardır: “Biz devleti kabul ediyoruz, anarşistler etmiyor!”

Oysa örneğin Engels’in anti-otoriterlere yönelik eleştirisi açıktır:

“…anti-otoriterler, siyasal devletin, hatta kendisini yaratmış olan toplumsal koşullar ortadan kalkmadan önce, hemen ortadan kalkmasını isterler. Toplumsal devrimin ilk işinin, otoritenin ortadan kaldırılması olmasını isterler… Bu baylar hiç devrim görmüşler midir yaşamlarında? Devrim her halde, olanaklı olan en otoriter şeydir. Devrim, nüfusun bir kısmının, tüfek, süngü ve top gibi, söz uygun düşerse, otoriter araçlar kullanarak, kendi iradesini nüfusun öteki kısmına zorla kabul ettirdiği bir eylemdir. Yenen taraf, egemenliğini silahlarının gericilerde uyandırdığı korkuyla sürdürmek zorundadır. Eğer Paris Komünü, burjuvaziye karşı, silahlanmış bir halkın otoritesini kullanmasaydı, bir günden fazla tutunabilir miydi?”

“ÖZGÜR HALK DEVLETİ” VE BEBEL’E MEKTUP

Bebel’in 36 yıl açıklamaktan kaçındığı Engels’in 1875 tarihli mektubu devlet sorununa ilişkindi. “Özgür halk devleti”ni söz konusu eden Engels, “Devlet üzerindeki bütün bu gevezelikleri, özellikle, gerçek anlamda artık bir devlet olmayan Komün’den sonra, bırakmak yerinde olurdu… anarşistler halk devleti’ni yeterince kafamıza kaktılar. Devlet, proletaryanın, düşmanlarına karşı kuvvete dayanarak baskıyı örgütlemek için, savaşımda, devrimde kullanmak zorunda bulunduğu geçici bir kurumdan başka bir şey olmadığına göre, özgür bir halk devletinden sözetmek adamakıllı saçma bir şeydir: proletarya devrimden sonra devlete gereksinim duyacaksa, bunu özgürlük adına değil, düşmanlarını baskı altında tutmak için duyacaktır. Ve özgürlükten söz etmenin olanaklı olduğu gün, devlet, devlet olarak varolmaktan çıkar.”

Proletaryanın eski aygıtıyla yetinmeyeceği, ama burjuvazi üzerindeki baskısının örgütü olarak, aygıtını da çoğunluğun örgütü olmaya uygun biçimde yenileyeceği, özgürlükle bağdaşmayan, özgürlüğe ulaşıldığında sönmüş olacak devlet öğretisi– oportünizmin burjuvaziyle sınıf işbirliği adına gözden çıkardığı budur.

ÖZGÜRLÜK DEMOKRASİ DEMEK DEĞİL YA DA DEMOKRASİNİN AŞILMASI

Özellikle II. Enternasyonal oportünizmi özgürlüğü demokrasi ile eşitlemiş, demokrasiyi de, geçmişi ve geleceğinden kopararak, donmuşluğu için de, burjuva demokrasisine indirgemiştir.

Oysa Marx ve Engels, hep belirtirler ki, “..yalnız monarşi rejiminde değil, demokratik cumhuriyette de devlet, devlet olarak kalır: yani memurları ‘toplumun hizmetkarları’ durumundan toplumun efendileri durumuna dönüştürmek olan başlıca ayırdedici niteliğini korur.” Yani demokrasi de bir devlet biçimidir ve demokratikliğiyle hiçbir devlet, devlet olmaktan, “bir sınıfın ötekisi üzerinde baskı aracı” olmaktan çıkmaz. O halde, devletten kurtulmak, aynı zamanda, demokrasiden de kurtulmaktır. Ya da baskı altında tutulacak kimse kalmadığı ve zora ihtiyaç duyulmadığı koşulların oluşmasına bağlı olarak devletin sönmesi, aynı nedenle demokrasinin de, anlamsızlaşması ve yok olması demektir. Ama bu, özgürlükler dünyasına ulaşılması ve her türden siyasal baskının son bulmasıyla insanın özgürleşmesi anlamına gelir. Özgürlüklerin genelleşmesi için, demokrasinin de tarih sahnesinden silinmesi zorunludur.

Ancak bu, Lenin’in gösterdiği gibi, demokrasi için mücadele ve demokrasiyi sonuna kadar geliştirme görevinin önemini küçültmez: “Demokrasiyi sonuna kadar geliştirmek, bu gelişmenin biçimlerini araştırmak, bu biçimleri pratiğin deneylerinden geçirmek vb.: toplumsal devrim savaşımının en önemli görevlerinden biri de budur.”

Ama oportünizm hep demokrasi için mücadeleye ve onun geliştirilmesi ihtiyacına vurgu yapmakla yetinerek, hem demokrasinin proletarya diktatörlüğü altında en tam demokrasi (çoğunluğun demokrasisi) olarak gelişmesini, hem de anarşizme mal ederek, devletin ortadan kalkmasının demokrasinin de ortadan kalkması olduğunu görmezden gelmiştir.

DEVLETİN SÖNMESİNİN EKONOMİK TEMELLERİ

Lenin, bu sorunun en derinleştirilmiş irdelemesinin Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde yapıldığını belirtir. Bilinemeyecek şeyler üzerine boş şeyler tasarlamaktan uzak olan ve komünizmin kapitalizmden doğduğunu veri alan Marx, “halk devleti” yanılsamasının bir yana bırakılması gereğinden başlar: “Komünist bir toplumda devlet nasıl bir dönüşüme uğrayacak? Başka bir deyişle: bu toplumda, devletin güncek görevlerine benzer hangi görevler kalacak? Bu sorunu yalnızca bilim yanıtlayabilir; ve sorun, halk sözcüğünü devlet sözcüğüyle bin türlü birleştirerek, bir parmak bile ilerletilemeyecektir.” Ve Marx, sorunu, kapitalizmden komünizme geçiş ve bu geçişin devleti olan proletarya diktatörlüğünden hareketle inceler.

Kapitalizmden komünizme geçiş

Burada, Marx’ın en net tanımlarından biriyle karşılaşırız: “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, kapitalist toplumdan komünist topluma devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Bu döneme, devletin proletarya diktatorasından başka bir şey olamayacağı bir siyasal geçiş dönemi karşılık düşer.” Öyleyse, “kapitalist toplumdan komünist topluma geçiş, ‘siyasal bir geçiş dönemi’ olmaksızın olanaksızdır” der, Lenin.

Bu saptama, demokrasinin kapitalizmden komünizme geçiş sırasında uğradığı değişikliklerin tam açıklamasını sağlar:

“Çok küçük bir azınlık için demokrasi; zenginler için demokrasi: kapitalist toplumun demokratizmi işte budur.” Ve bu, proletaryanın işe başladığı noktadır. “Ama, bu –kaçınılmaz biçimde dar, yoksulları sinsice ezen, ve sonuç olarak ikiyüzlü ve yalancı– kapitalist demokrasiden başlayarak ilerlemek, burjuva profesörlerle küçük burjuva oportünistlerin ileri sürdükleri gibi, dolambaçsız, dosdoğru ve çatışmasız bir biçimde ‘gitgide daha yetkin bir demokrasi’ye götürmez. İleriye, yani komünizme doğru gidiş, proletarya diktatorası aracıyla yapılır; başka türlü yapılamaz, çünkü sömürücü kapitalistlerin direncini kırabilecek başka hiçbir sınıf ve araç yoktur.

“Oysa proletarya diktatorası, yani ezilen sınıfların öncüsünün, ezenlerin sırtını yere getirmek için egemen sınıf olarak örgütlenmesi, demokrasinin yalın bir genişlemesi ile yetinmez. İlk kez olarak zenginler için değil, yoksullar için, halk için demokrasi durumuna gelmiş bulunan demokrasideki önemli bir genişleme ile birlikte, proletarya diktatorası, ezenler, sömürenler, yani kapitalistler için bir dizi sınırlamalar da getirir. İnsanlığı ücretli kölelikten kurtarmak için bunların sırtını yere getirmek zorundayız; bu adamların direncini zorla kırmak gerekir; ve baskının olduğu yerde, özgürlüğün olmadığı, demokrasinin olmadığı apaçık bir şeydir.”

Geçiş döneminde demokrasi değişikliğe uğramıştır: “Halkın engin çoğunluğu için demokrasi ve sömürücüler için zora dayanan bastırma, yani demokrasiden dıştalama; kapitalizmden komünizme geçiş sırasında demokrasinin uğradığı değişiklik, işte böyle bir değişikliktir.” Özgürlük ise, devletle birlikte demokrasi de yok olduğunda gelecektir. Ancak sınıfsız toplum olan komünizmde “devlet ortadan kalkar ve özgürlükten söz etmek olanaklı hale gelir.”

Proletarya diktatörlüğü bu yolda atılacak temel adımdır; çünkü geçiş döneminde sömürücülerin bastırılması, “demokrasinin o kadar büyük bir halk çoğunluğuna yayılmasıyla bağdaşan bir şeydir ki, özel bir bastırma makinesi zorunluluğu ortadan kalkmaya başlar. Sömürücüler, çok karmaşık ve bu işe ayrılmış bir makine olmaksızın, elbette halkın sırtını yere getirecek durumda değillerdir; oysa halk, çok yalın bir ‘makine’ ile bile hemen hemen makinesiz, özel aygıtsız, yalnızca silahlanmış yığınların örgütlenmesi ile sömürücülerin sırtını yere getirebilir.”

Komünist toplumun birinci evresi

Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde Marx, “birinci evre”yi tanımlar: “Burada uğraştığımız şey, kendine özgü temeller üzerinde gelişmiş bulunduğu biçimiyle değil, tersine, kapitalist toplumdan çıkmış bulunduğu biçimiyle bir komünist toplumdur; o halde, ekonomik, törel, entelektüel bütün bakımlardan henüz bağrından çıktığı eski toplumun izlerini taşıyan bir toplum.”

Bu toplumda, mülksüzleştirenler mülksüzleştirilmiştir; üretim araçları, artık bireylerin özel mülkiyetinde değildir. Ancak üretim henüz herkesin ihtiyacını karşılayacak ölçüde bir gelişme göstermemiştir ve herkes toplumsal üretimden çalışması ölçüsünde, “emeğine göre” bir pay alır. Lenin, “‘eşitlik’in egemenliği denebilir buna” der. Marx, “eşit hak” der. Gerçekten, burada eşit hak vardır, herkes “emeği ölçüsünde” eşittir, ama bu henüz hâlâ biçimsel burjuva hukukunun dar sınırlarının aşılamamış olduğunu belirtir. Çünkü gerçekte eşit değil farklı olan (kimi evli, çocuklu, kimi bekar, kimi güçlü ya da şişman diğeri güçsüz ve zayıf vb.) insanlara tek bir kural uygulanmaktadır. Bu ise, “eşit hak”kın, aslında bir eşitsizlik konusu olduğunu, hatta eşitliğe bir saldırı anlamına geldiğini gösterir. Ve bunda adalet yoktur.

Lenin, “öyleyse komünizmin ilk evresi, adalet ve eşitliği gerçekleştiremez; zenginlik bakımından insanlar arasındaki farklılıklar, hem de haksız farklılıklar sürecektir; ama insanın insan tarafından sömürülmesi de olanaksız olacaktır..” der. Eşitliğe, “hak eşitliği”ne ancak kısmen ulaşılmıştır, üretim araçları karşısında eşitlik, üretim araçlarının özel mülkiyeti kaldırıldığı ölçüde sağlanmış, bu alanda burjuva hukuku aşılmıştır. Ancak tüketim araç ve nesneleri mülkiyetinde farklılıkları koşullamasından kaçınılamayacak bölüşümdeki eşitsizlik, bölüşümün, farklı insanlara “eşit” uygulamayı dayatan kapitalizmden miras emek-değer ilkesi uyarınca düzenlenmesi henüz sürmektedir, bu alanda burjuva hukuku geçerli kalmaktadır. Marx, “bu kusurlar, uzun ve sancılı bir doğum döneminden sonra, kapitalist toplumdan henüz çıkmış biçimiyle, komünist toplumun birinci evresinde kaçınılmaz şeylerdir. Hukuk, ekonomik durum ve ona karşılık düşen uygarlık derecesinden hiçbir zaman daha yüksek olamaz.”

Kapitalizmin yıkılışından sonra, “insanların hiçbir hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı hemen öğrenecekleri ütopyaya düşmeden düşünülemez; kaldı ki, kapitalizmin ortadan kalkışı, böylesine bir değişikliğin ekonomik öncüllerini hemencecik vermez.” Ve uygulanmak üzere, elde, burjuva hukuk kurallarından başka hukuk kuralı yoktur.

O halde, burjuva hukuk kurallarının aşılmasını (üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyet) olduğu kadar, henüz aşılamadığı (ürünlerin emeğe göre bölüşümü) alanda da–aşılmasının koşullarını yaratma mücadelesi sürdürülürken– görece eşitliği korumak üzere devletin zorunluluğu sürecek demektir. Devletin sönmesi, –bölüşümdeki– fiili eşitsizliği onaylayan burjuva hukukun korunmasının gereksiz hale geleceği komünizmin bir üst aşamasına kalır. Gerçek eşitlik sağlandıkça, eşitsizliğin ürünü ve aleti olan devlet yok olur. Bu nedenle proletarya diktatörlüğü, bir yarı-devlet ya da burjuvazisiz burjuva devlet olarak da tanımlanabilir.

Komünist Toplumun Üst Evresi

Marx’ın hukukla bağlantılı olarak ekonomik temeliyle birlikte bu evreye dair düşüncelerini de, yine Gotha Programı’nın Eleştirisinde buluruz: “Komünist toplumun yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne köleleştirici bağımlılığı, ve onunla birlikte, kol ve kafa emeği arasındaki karşıtlık yokolacağı zaman, çalışmanın yalnızca bir yaşama aracı olmaktan çıkıp, bir ilk dirimsel gereksinim durumuna geleceği zaman; bireylerin çok yönlü gelişmesi ile birlikte, üretim güçlerinin de artacağı ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının bollukla fışkıracağı zaman; ancak o zaman burjuva hukukunun sınırlı ufku kesin olarak aşılabilecek ve toplum, bayrakları üstüne ‘herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre!’ diye yazabilecektir.”

Tüm diğer eşitsizlik kaynaklarının da kurutulmasına elverecek, artık “çalışanlar”ın “emeğine göre” değil “ihtiyacı kadar” alabileceği bir gelişme düzeyine ulaşmış toplumsal emek ve üretime dayalı bu üst evre, kuşkusuz insanlığın sınıflardan bütünüyle kurtulmuş olduğu evredir. İlk evrede, özsel olan, kapitalizm ve bürokrasinin egemenliğine son verildikten sonra, silahlı işçiler ve halk tarafından gerçekleştirilecek üretim ve bölüşümün denetimi ve emekle ürünlerin kayıt altına alınması ve buna dayalı “atölye disiplininin tüm topluma yayılması”yken; bu üst evrede, artık ne çalışma ne de ürün bölüşümü için artık bir denetim ve kayıt gerekli olur. Komünizmin üst evresine ve “devletin tamamen sönmesine geçişi sağlayacak kapı”, “toplumun bütün üyeleri ya da hiç olmazsa bunların büyük bir çoğunluğu, devleti kendileri yönetmeyi öğrendiği, işi kendi ellerine aldığı”, herkesin katıldığı kayıt ve denetim ile üretim ve bölüşüm alanı başta olmak üzere insan toplumunun özsel kurallarına uyma zorunluluğu alışkanlık ve çalışmanın kendisi sadece bir yaşamsal etkinlik haline geldikçe, ardına kadar açılacaktır.

SONUÇ

Öyleyse başladığımız nokta tayin edicidir: “Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) sınıfların varlığının, üretimin tarihsel gelişme evrelerinden başka bir şeye bağlı olmadığını; 2) sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatorasına götürdüğünü; 3) bu diktatoranın kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak oldu.”

Lenin, Marx’ın özsel olarak böyle tanımladığı öğretisine bağlı kalarak, 40 yıl ayakta kalan, komünizmin üst evresine doğru adımlar da atan geçiş dönemi devleti olarak proletarya diktatörlüğünün pratiğe geçirilmesinin ışığını yaktı. Şimdi 2000’li yıllarda, hem öğreti hem de proletarya ve partilerinin önündeki görevler, özsel olarak, değişmemiştir. Hâlâ kapitalist karşıtlık, aynı yere götürmektedir. Farklı ülkelerde farklı yollardan: Ama bir demokratik cumhuriyet üzerinden ama doğrudan. Dünya, bugün, kapitalizme son verilmesi ve kapitalizmden komünizme geçiş için, nesnel bakımdan, Marx ve Lenin zamanından çok daha elverişli haldedir. Bilinç ve örgüte dair eksikliklerin üstesinden gelmek ve Komün’den sonra Lenin’in Rusya’da giriştiği işi sürdürmek, yarının değil bugünün görevidir.

15 Temmuz ve faşist diktatörlük inşasında adımlar

Kadir Yalçın

Araya 15 Temmuz Darbe Girişimi girince, çok değil 2016 yılı başı, hatta yaz başının gündemi ve hemen tümü fiyaskoya yol açan Erdoğan/AKP yönetiminin yönelim ve politikalarıyla –tıkanıklıktan küçümsenmeyecek bir bölümü değiştirilmek durumunda kalınan, ancak darbe fırsata çevrilerek eklenen yenileriyle– bugünküler arasında, öncekilerin bazıları zor hatırlanır olsa bile, bir süreklilik olduğundan şüphe duyulamaz.

Hemen bir ikisi örnek verilmek gerekirse, birinci olarak, zaten kötürümleştirilmiş sosyal güvenlik sistemi bütünüyle devre dışı bırakılarak işçi ve emekçilere önceden de bireysel sigortacılığın dayatılması gündemdeydi, ancak şimdi “BES” adıyla bu yeni “sistem” yasalaştırılıp uygulamaya konulmuş bulunmaktadır. Ve ikincisi, 2015 sonuyla 2016 başının önemli bir gündem maddesi durumundaki 657 sayılı yasanın değiştirilmesi yoluyla bir istihdam biçimi olarak iş güvenceli “devlet memurluğu”nun kaldırılması henüz hayata geçirilmek için “ısıtılmak” üzere tartıştırılmaktayken, bugün “darbecilerin ayıklanması” gerekçesine dayandırılmış OHAL açığa almalarıyla fiilen ve yine OHAL KHK’sıyla yeni işe alınacakların yalnızca sözleşmeli istihdamıyla geleceği de bağlayarak uygulanmaya başlanmıştır. Bunun 657 sayılı yasanın geçersizleştirilmesi demek olduğu kuşkusuzdur.

Demokratik hak ve özgürlüklerin durumu ve hükümetin bunlar karşısındaki tutumu bakımından da durum farklı değildir.

Muhalif olanları hedef alan ciddiye alınmazlık edilemeyecek engellemeler ve kısıtlamalar olmakla birlikte siyasal partiler hâlâ varlıklarını ve faaliyetlerini sürdürmekteydiler, şimdi de sürdürmektedirler, kapatılmamış, faaliyetleri bütünüyle olanaksızlaştırılmamıştır. Ancak yönetici ve üyelerine yönelik gözaltı ve tutuklamalar, örgüt binalarına yönelik baskınlar, faaliyetlerine yönelik çıkarılan zorluk ve yasaklamalar azalmamakta, ama artmaktadır. Burada, izlenen politikanın sürekliliği bakımından HDP ve parlamenterlerine yönelik yaklaşımı anmak gerekir. Bombalanan TBMM faaliyetlerine katılıp Meclis’i savunarak ve diğer üç partiyle birlikte ilk gün ortak imzalı karşı bildiri yayınlayarak “FETÖ” ve darbe karşıtlığı “sınavı”ndan başarıyla geçmesine rağmen HDP darbeyi hedef aldığı ileri sürülen birlikte etkinliklerden dışlanmakla kalınmamakta, ama önceden dokunulmazlıkları kaldırılmış olan vekillerinin soruşturulması sürdürülmekte ve haklarında “terör propagandası”ndan cezalar istenmektedir. HDP’nin hedef alınması politikası devam etmektedir.

Örgütlenme özgürlüğü, sendikal alanı da kapsayarak ele alındığında, evet, sendikalar kapatılmadıkları gibi, faaliyetleri de yasaklanmamıştır; ancak sendikal örgütlenme ve mücadelenin önüne konulan 15 Temmuz öncesinin fiili engelleriyle kısıtlamalar sürdüğü gibi yanlarına yenileri eklenmiştir. Şimdi grev ve direnişlerin yaşandığı işyerlerinde kapitalistler ve üstü örtülü bile olmadan onların çıkarlarını savunmakta sakınca görmeyen “güvenlik güçleri” “OHAL var” diyerek işçilerin her türlü sendikal örgütlenme ve hak eyleminin karşısına dikilmektedir. İlan edilirken, “OHAL’in halkı değil FETÖ’cü darbecileri” hedef aldığı ve alacağı ileri sürülmüştür; ancak uygulama, OHAL’in, egemenliklerini ve genel çıkarlarını garanti etmesinin yanında kapitalistlere tanınan ilave kolaylık ve teşviklerin uygulanışını sağlamaya yönelik kurgulandığı, ama işçi ve emekçilerle örgütlenmelerini, hak ve eylemlerini hedef aldığını kanıtlamaktadır. Dershanelerin kapatılmaları sürecinde örgütlenen ve üyeliğinin Cemaat bağlantısına kanıt gösterilerek bütün üyeleri önce açığa alınıp ardından gözaltı ve tutuklamaların konusu edildiği Aktif-Sen ve bağlı sendikalarına yönelik kapatma ve tutuklamaların, darbe-Cemaat ilişkisi gerekçesiyle anlaşılırlığı ileri sürülebilir. Ancak yüzlerce Eğitim-Sen, SES, BES… gibi bağlı sendikalarda örgütlü KESK üyelerinin açığa alınmalarıyla bir kısmının gözaltına sevk edilmelerinin muhalif bilinen örgütlü emekçiler ve örgütlerinden kurtulma, hiç değilse emek ve emek örgütlerinin zayıflatılmalarının amaçlanmasından başka hiçbir anlaşılır gerekçesi gösterilemez. Öte yandan, anlaşılırlık iddia edilebilsin edilemesin, suçun şahsiliği ve kanıtlanmamış suç varsayılamayacağı ilkeleri burjuva içeriğiyle hukukun üstünlüğü yüceltisinin dayanaklarındandır; ve başta devlet dairelerinde çalışan kamu emekçileri olmak üzere, darbe ve darbecilerle bağlantısı somut delillerle suçlanamayan sendikalı ya da sendikasız emekçilerin “delil” kabul edilen “Bank Asya’ya para yatırma” ya da “Aktif-Sen’e üyelik” gibi gerekçelerle görevden el çektirilmeleri ya da işten çıkarılarak gözaltına alınıp tutuklanmaları, emeğin örgütlülük ve haklarını hedef alan açık bir saldırı olmanın yanında burjuva hukukuna da aykırıdır.

İfade özgürlüğü, özellikle düşüncenin yayılmasını kapsayacak şekilde basın ve toplantı ve gösteri özgürlükleriyle birlikte alındığında, durum, unutulmadıysa, 15 Temmuz öncesinde hiç de iç açıcı değildi. Tabii ki, bireyler ve tüzel kişiler olarak başta siyasal partiler olmak üzere sendikalar ve dernekler… gibi kurumlar belirli konularda görüşlerini açıklayabiliyor, bunları basın açıklama ve toplantıları ve mitingler düzenleyerek kamuya mal etmeye çalışıyor, basım yayın organları bu açıklamaları basabiliyor ve gazeteci, yazarlar düşüncelerini köşelerinde dile getirebiliyor, muhabirler çeşitli konuları haberleştirerek medyada yayınlayabiliyorlardı. Ancak kısıtlamalar, giderek para ve vergi cezaları, soruşturmalar, Zaman örneğiyle kayyuma devretmeler, İMC örneğiyle TürkSat platformundan çıkarılma ve önce Ahmet Şık’la Nedim Şener, sonraysa Can Dündar’la Erdem Gül örneklerinde olduğu gibi bedeli hapis cezaları olan habere/gazeteciliğe konan engellerle önce oto-sansür ve giderek hemen her konuda konan yayın yasaklarıyla sansür basın özgürlüğüyle birlikte ifade özgürlüğünü güdükleştirdikçe güdükleştirirken, Cumhurbaşkanı’ndan başlayarak ülke yönetiminde bulunanların kendilerine –kuşkusuz izledikleri politikalara– yönelik beğenmedikleri her eleştiriyi hakaret sayarak açtıkları davalarla cezaevleri doldurularak “kanun yoluyla” ifade özgürlüğü kuşa döndürülmekteydi. Ortalama yurttaşlar ve gazeteci/yazarlarla aydın ve sanatçılar kadar, dokunulmazlıklarının kaldırılması aracılığıyla kürsü dokunulmazlığı kapsamındaki ifade özgürlüğünün sınırlanmasının örnek kanıtı rolü oynatılan milletvekillerine getirilen kısıtlamalar da bu kapsamdadır ve üstelik temsili nitelikleri dolayısıyla sadece kendi görüşlerini açıklamakla kalmayıp binlerce seçmenin de düşüncelerine tercüman olan vekillerin kısıtlanmalarının sadece kendilerini değil ama doğrudan halkı da hedef aldığı tartışmasızdır.

15 Temmuz sonrasında, şimdi, ifade ve basın özgürlüğü bakımından daha iyi bir durumda olduğumuzu ileri sürmek herhalde olanaklı değildir. Gerçi hem Cumhurbaşkanı ve hem de Başbakan, darbe karşıtlığının “birlik ve beraberlik” koşullarını gözettiklerini ve kendilerine yönelik eleştirilerle ilgili olarak açtıkları hakaret davalarını geri çektiklerini açıklamışlardır. Ancak bu “geri çekmeler”in başlıca CHP ve MHP liderleri ve yakın arkadaşlarının eleştirilerine ilişkin davaları ilgilendirdiği, ama örneğin HDP yönetici ve vekilleriyle, H. Aygün gibi kişilere karşı açılmış davaları kapsamadığı biliniyor. Sorunun ifade özgürlüğüne saygı ve bu özgürlüğün savunulması olmadığı, ama eski, beğenilmeyen kişilerinin beğenilmeyen düşüncelerine saygı gösterilmemesi tutumunun sürdürüldüğü ortadadır. Sadece kişilerle sınırlı da değildir bu tutum ve beğenmediğinde, “en yüksek” mahkemenin herkesi ama en çok da düzenin “başı” ve başlıca temsilcisi Cumhurbaşkanını bağlaması gereken kararı olan kurumsal düşüncesine saygı göstermemeyi de kapsamaktadır.¹ Erdoğan aynı şeyi, en az iki kez ülkeden ülkeye ilişkilere de yaymış ve Almanya ile ikili ilişkileri içinden çıkılmaz hale getirmek üzere iki müdahalede bulunmuştur. Birincisi, kendisine hakaret ettiği iddiasıyla bir Alman hakkında yargılama istemesiyken, ikincisi 15 Temmuz sonrası Almanya’da düzenlenen “darbe karşıtı” mitinge telekonferans yoluyla katılmasına karşı karar açıklayan Alman yargısına da saygı duymadığını açıklamış olmasıdır.

Erdoğan/AKP yönetimi kişisellik ve her şeye karar vermek ama sorumluluk yüklenmemek (sorumsuzluk) ya da hesap sorulmazlık/vermezlik ilkesini içişlerine karışma boyutuna vardırarak başka ülkelere kadar yayarken, ülke içinde de 15 Temmuz sonrası, ifade ve basın özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar azalmamış, artmıştır. CNN’nin H. Fırat’la yaptığı ve Erdoğan’ın “meydanlara çıkın” çağrısının halka (kuşkusuz en başta para-militer örgütlenmelerle taraftarlarına) ulaştırılmasını sağlayan yayını dolayısıyla bir yandan medya darbe önleyici rolüyle yüceltilirken, bir yandan da, FETÖ bağlantısı ileri sürülüp Zaman’la Taraf’tan başlayarak çok sayıda gazete ve TV kanalı kapatılmakla kalınmadı, haberciler, yazarlar ve program yapımcıları tutuklandı. Basın yayın organlarına yönelik “önlemler” Cemaat bağlantılı olanlarla sınırlı tutulsa, darbe nedeniyle yine de anlaşılır denebilirdi; ancak böyle olmadı. 15 Temmuz öncesinden örneğin İMC ve Özgür Gündem başta olmak üzere Kürt basın yayın organlarına yönelik alınan önlemler gevşetilmediği gibi, darbeden yaklaşık bir ay sonra Özgür Gündem mahkeme kararıyla “geçici olarak” kapatıldı ve gazete bürosunda bulunanlar darp edilerek “içeri” buyur edildi, yazarları evleri basılarak aranır oldu. Zaten cezalarla boğuşmak durumunda bırakılan işçi basınından üç haberci Diyarbakır’da bir patlamayı haberleştirmeye çalışırken “terör” bağlantısı ileri sürülüp gözaltına alındı. Kapatılan gazete ve TV kanalları arasında “kurunun yanında yaş da yanar”la izah edilebilirlik sınırlarını aşan çok sayıda muhalif yayın organı –örneğin Kocaeli’nin muhalif yayınlarının çoğu– bulunuyor. Hürriyet’te çalışırken şimdi Birgün’de yazan B. Mumay’la yine Hürriyet muhabiri Arda Akın’ın 15 Temmuz ertesinde Zaman vb. yayın organlarında çalışan/yazanlarla birlikte gözaltına alınmaları, tepkiler üzerine bırakılmalarının ardından, A. Akın’ın son günlerde bu kez tutuklanması, tutuklamaların darbe girişimiyle somut ilişkilerinin delillendirilip kanıtlanması önemsenmeden, Cemaat bağlantılı olan ya da böyle varsayılan bütün medyada çalışan ve yazan, program yapan… hemen herkesi kapsaması herhalde ifade ve basın özgürlüğü kapsamında varsayılamaz. Tümü, basın özgürlüğünün sınırlarının giderek daraltılmakta olduğunun göstergeleridir.

İfade özgürlüğüne basın özgürlüğü üzerinden konan kısıtlamalar kadar toplantı ve gösteri özgürlüğünün engellenmesi üzerinden konan kısıtlamalar da, 15 Temmuz öncesinde görmezden gelinerek ihmal edilebilir değildi. Hatırlansın; yalnızca kentlerin sokağa çıkma yasakları ve hareket eden bütün canlılarıyla birlikte hedef alındığı, amansız Kürt Savaşı’nın sürdürüldüğü hemen bütün coğrafyayı kapsayan “harekât bölgeleri”nin ilan edildiği ülkenin üç ya da dörtte birinde değil, ama tüm ülkede toplantı ve gösteri özgürlüğünü kullanarak sokağa ve meydanlara çıkmak başlı başına bir meseleydi. Neredeyse tazyikli su ve zehirli gazla dağıtılmaktan kaçınılan gösteriler yapılamamakta, yapılmak üzere izin alınanlar da yüksek risk taşımaktaydı. 2015’in ikinci yarısından itibaren hemen hemen Suriye kadar rahat ettiği Türkiye’de, polisin de uzun süre ses çıkarmayıp hatta kolaylaştırıcı rol üstlendiği IŞİD bağlantılı bombalama ya da canlı bombaların hedefi olmamış HDP ya da başka muhalif kesimler tarafından düzenlenen miting yok gibiydi. 2015’in Adana, Mersin ve Diyarbakır HDP Mitingleriyle, 20 Temmuz Suruç ve 10 Ekim Ankara Barış Mitingi bunlardan ilk akla gelenlerdir. Bombalar ve “güvenlik zaafı” dolayısıyla konulmuş fiili kısıtlamaların yanı sıra çok bilinen İstanbul-Taksim’e konan “meydan yasağı”na bağlanarak izin verilmeyen 1 Mayıs Mitinglerine konan yasaklamalar, toplantı ve gösteri özgürlüğüne konmuş yasal kısıtlamanın şüphesiz tek örneği değildi. Çevre felaketine neden olacak maden protestolarının gerçekleştiği Cerattepe ile ilgili olarak Artvin merkezde düzenlenmek istenen mitinge de izin verilmemişti. Toplantı ve gösteri özgürlüğünü sınırlayıp güdükleştirici yasakçı uygulama, hatta 301 madencinin göz göre göre katledildiği maden faciası dolayısıyla Soma’da düzenlenecek mitinge izin verilmemesine kadar genişletilmişti. Başlangıçta gençlerin hak talepleri ve protestolarını ifade etmek üzere düzenlemek istedikleri gösteri ve toplantılara yönelik olmakla öne çıkan gazlı/tazyikli sulu polis müdahaleleri, giderek, Artvin-Cerattepe’de çevrecileri, sosyal ve iktisadi talepli sendikal hak eylemleriyle işçi ve kamu emekçilerini de hedef alır olmuş, “dikensiz bir gül bahçesi” amaçlanarak, çeşitli katmanlarıyla emekçi halkın toplantı ve gösterileri genel olarak hedef tahtasına konmaya başlanmıştı.

15 Temmuz Darbe Teşebbüsü, iktidar odaklı olsa ve önce darbe püskürtülerek iktidarın korunması, sonra giderek de sağlamlaştırılmasını platform edinse de, toplantı ve gösteri özgürlüğüne yönelik yasakçı politika ve uygulamada bir “gedik” açılmasına neden oldu. Erdoğan, darbenin önünün alınıp iktidarının sağlamlaşmasının yolunun, başlıca para-militer örgütlenmeleriyle taraftarlarının ve kuşkusuz onların halk içinde mevzilenmiş olmalarına dayanarak MHP tabanının bir bölümünün de katılımıyla sürükleyecekleri geniş AKP tabanı ve giderek halkın tankları ve silahlarıyla darbecilerin etkinliğinin engelleyicisi olarak sokağa ve meydanlara çağrılmasından geçtiğini bilmekteydi –öyle örgütlenmişti– ve “meydanlara” çağrısını yaptı. CHP tabanının belirli bir bölümüyle partisizlerden de katılımla gerçekleşen meydanlara akış darbenin püskürtülmesinin küçümsenmez bir etkeni oldu ve başlıca kentlerin başlıca meydanları günler boyu kalabalıklarca dolduruldu. Yönü, iktidarın tutulmasını istediği yönle uyumlu olmasıyla belirlenen, Erdoğan’ınkinden farklı olmayan belirli amaçlara sahip, başlıca talebi ve platformu belirli bir –“FETÖ’cü”– darbe karşıtlığı olan, ancak darbe karşıtlığının demokrasi taraftarlığıyla bire bir örtüşmediğini kanıtlamak üzere en coşkulu biçimde ileri sürülen talepleri arasında –kısasa kısasçı, ibret-i müessireci içeriğiyle– geçmişte kalmış “idam” talebi de bulunan özgürlük ve demokrasiyle ilişkisiz çerçevesiyle olsa bile, toplantı ve gösteri özgürlüğü, neredeyse bir sınırlama olmadan kullanılıyor göründü. Meydanların doldurulması “yukarıdan” talep edilmişti, ancak çoğu kentte parasız ulaşım ve yemek dağıtımıyla kolaylaştırılıp cazip kılınsa bile, “hazır kıtalar halinde” taşınmalarına, öğrencilere ve devlet işletmeleri ve yandaş patronlarca işçi ve emekçilere zorunlu kılınmasına gerek kalmadan, “aşağıdan” da hazır arzla sağlanabilmişti. “Demokrasi nöbeti” adı takılan meydanlara çıkmalar, resmi törenler türünden değildi.

Sonra, toplantı ve gösteri “hakkı”nın bu yasaksız kullanılışı, İstanbul ve İzmir’de düzenlenen CHP Mitinglerini de kapsadı. Burada önemli olan, yılların yasaklı meydanı Taksim’in de, “demokrasi nöbetleri”nin ardından CHP’ye de açılması olurken, bununla kalınmadı, İstanbul’un ilçeleriyle İzmir ve Diyarbakır’da HDP de mitingler düzenleyebildi. Burada tersi eğilim, “nöbetler”, CHP ve HDP mitinglerinin tümü darbe karşıtlığı platformunda düzenlenir ve yasaklanmaları koşullara uymayacağı gibi, darbe-demokrasi ilişkisi üzerinden kurulan paralelliklerle Erdoğan/AKP yönetiminin bütün darbe karşıtı “halkçı-demokratik” söylemlerini geçersizleştirecek ciddi bir malzeme oluşturacağı için bundan kaçınılırken, işçilerin sendikal eylemlerine izin verilmemesi, ama yalnızca kapitalistlere eskilerine ilaveten yeni olanaklar sunulmasıyla yetinilmesinde ortaya çıkmıştır. Patron karşısında direnen işçilerin işletmenin kapısı önünde bile beklemelerine olanak tanınmamış, işçilerin hemen tüm sendikal eylemlerine yönelik yasakçı uygulamanın en son örneği olarak greve çıkan Petrol-İş’te örgütlü Gemlik Gübre işçilerinin yürüyüşü OHAL gerekçesiyle engellenmiştir. İktidarca öngörülüp çağrısı çıkarılmamış, platformu ve talepleriyle iktidarın izlemekte olduğu politikalarla uyumlu olmayan toplantı ve gösterilerin “beğenilmezler” kategorisinden sayılıp düzenlenmelerinin özgürlük kapsamında görülmemesinin bir başka önemli örneği, 10 Ekim Ankara Barış Mitingi’ne yönelik katliamın soruşturmasının savsaklanması, –Roboski bombalanması bile “FETÖ”ye yıkılma yoluna gidilirken– kesin olan “istihbarat zaafı” ve saldırının kolaylaştırıcısı içerikli polis “önlemleri” ve sorumlularının soruşturulmak, gözaltına alınmak ve tutuklanmak bir yana iddianame hazırlığının bile kapsamına alınmamasıdır.

Toplantı ve gösteri hakkının kullanımında kısıtlama ve yasakçılıkta ulaşılan son nokta, Gaziantep’teki düğüne yönelik IŞİD bombalamasının protestosu kapsamında AKP’nin başını çektiği “milli birlik ve beraberlik” mitingleri tamamen serbestken, İstanbul’daki protestonun düzenleyicisi olan emek ve demokrasi güçlerine polis tarafından “hükümete karşı slogan atmayın müdahale ederiz” “uyarısı”nda bulunularak, serbest olanla yasak olanın sınırının net olarak çizilmesiydi. Demokrasi lafı edilse bile yasakçılık sürmekteydi!

15 Temmuz sonrasında da ibresi olumlu yönde hiç oynatılmayan Kürt halkı ve Kürt hareketine karşı izlenen yok sayıcı ve dışlayıcı politika ve yaklaşım zaten sürdürülmekteydi ve darbeye karşı birkaç miting düzenlemesi dışında, darbe karşıtı tutumuna rağmen, ilk ortak bildiri bir yana, HDP zaten baştan beri “karşıda” varsayılıyordu. Giderek “FETÖ ile PKK”yı önce benzeştiren ve giderek özdeşleştiren, “ortak amaçları” ve “birbirine geçişleri” üzerine yürütülen propagandaya ağırlık verildi. Ve darbe teşebbüsünün ardından ancak bir ay geçmişken, Erdoğan/AKP yönetimi, Kürt hareketine yönelik olarak ikinci cepheyi açtı. Kaldırılan dokunulmazlıkların ardından soruşturmalara hız verilir, ilk dava 5 yıllık ceza istemiyle Demirtaş’la Önder’e açılır ve Özgür Gündem kapatılırken, HDP’nin elinden toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı da alındı ve valilik Diyarbakır’da her türlü toplantıyla gösteriyi yasakladı. Lafın ötesinde pratikte ve eylemli olarak –sorunlu platformuyla– meydanların doldurulduğu “nöbetler”le de olsa adı anılan “demokrasi”nin fazlasının zarar olduğu anlaşılmış ve frene basılarak yeniden ve bütün haşmetiyle yasakçılığa dönülmüş olmalıydı! 15 Temmuz öncesi bombalama vb. türden fiili kısıtlamalar bir yana yasal olarak yasaklanmamış toplantı ve gösteri özgürlüğü, şimdi Diyarbakır’da “ikinci bir emre kadar” yasal olarak da yasaktır!

Demokratik hak ve özgürlükler ve kısıtlanmaları konusu şüphesiz ki üzerinde durduklarımızdan ibaret değildir. Uzatmaktan kaçınarak belli başlı üçüne daha değinmek, 15 Temmuz öncesi ve sonrasının sürekliliğe sahip tablosunu belirginleştirmek ve Erdoğan/AKP yönetiminin politika ve uygulamaları hakkında bir fikir vermek bakımından yeterli olacaktır.

Birincisi, inanç özgürlüğü ve laisizmdir.

15 Temmuz öncesi –tabii ki karşıtı olan inançsızlık özgürlüğünü de kapsayarak– inanç özgürlüğünün Sünni İslam inancına özgürlük olarak anlaşıldığı ve eğitimin dinden ayrılması kadar dinden ayrılmış devletin inançlar karşısında tarafsızlığı ve birinden diğerine yöneltilebilecek baskı ve dayatmaları geçersizleştirmenin garantörlüğü olarak laikliğin adım başı çiğnendiği bir “kültürel-ideolojik ortam”da yaşayorduk ve bu ortam kendi nesnel dayanaklarını durmaksızın geliştirmekteydi: Çamlıca’ya yapılmakta olan camiye ilaveten Taksim’e bir Selatin camii inşa edileceğinin en yüksek kattan duyurulması, Gezi Parkı yerine 31 Mart’ın “Topçu Kışlası”nın yeniden ve AKM’nin yerine “bizim sanat tarzımızı yansıtacak” medrese türü bir “merkez” yapılacağının yine aynı ağızdan ilanı, geleceğe dair planlardan sayılabilir. Ancak ortaöğrenim okullarının baştan aşağı İmam Hatipleştirilmesi yönünde atılan adımlar; İmam Hatiplerdeki öğrenci sayısı milyonu çoktan geçerken birçok okulun İmam Hatibe dönüştürülmesinin sürdürülmesi ve yüksek puanlarla girilebilen en gelişkin liselerin bile, İmam Hatip’ten gelme müdürler elinde, geleneksel etkinlikleri ve kızların etek giymeleri yasaklanırken, tarikat ve Türgem ve Ensar türü vakıfların –katılımı zorunlu kılınmaya çalışılan– toplantı ve konferanslarına açılması, erkek ve kız okullarının ayrılmasına girişilmesi… eğitim sisteminin dincileştirilmesinin göstçergeleri durumundaydı. Zorunlu kılınan din dersinin yanına (özellikle Anadolu’da ve büyük kentlerin “kenar mahalleleri”nde zorunlu kılınan) “seçmeli” yeni dini dersler eklenmişti. Gençlik “dindar gençlik” olarak yetiştirileceği ilan edilmişken, kürtaj ve sezaryen konulu dayatmalarla bedenleri üzerindeki söz hakları bile ellerinden alınmaya girişilen kadınlara ancak “türban özgürlüğü” reva görülmekte, yoksa bütün cinsel içerikli saldırılara açık oldukları ileri sürülmekte ve tecavüz davaları hemen istisnasız erkeklerin haklı çıkarılmasıyla sonuçlanmakta, Karaman ve Ensar Vakfı örneğindeki küçük çocuklara yönelik tecavüzlerin üstü örtülmekteydi. Laiklikte yeri olmayan din ve devlet işlerinin ayrılmayıp birleştirildiğinin kanıtı olan ve eskiden siyasal İslamcılarca suçlanan Diyanet İşleri, bir kez yönetimi ele geçirildikten sonra en gözde devlet kurumlarından biri haline gelmiş, siyasetin ta göbeğinde olan başkanının katılmadığı devlet işlerinin yürütülüşüne dair neredeyse hiçbir toplantı düzenlenmez olmuştu.

Aynı şekilde, devlet kadroları da dinci kadrolarla doldurulmuş, bunun için “çalınan” sınav sorularının önceden dağıtılması, “yandaşlar”ın düşük notlarla KPSS’lerde yüksek not alanların önüne geçirilmeleri vb. türünden her yol kullanılmıştı.

Şimdi, 15 Temmuz sonrasında, askeri ve sivil bürokrasi, bu şekilde yükseltilmiş kadrolardan temizlenmeye çalışılıyor ve yandaşlar arasından da tayin ve terfilerde “alnı secdeye değme”nin değil ama “liyakat”ın esas alınması zorunluluğu dile getiriliyor. Ancak hâlâ sorunlu görünse de, Erdoğan/AKP yönetiminin ihtiyaç duyduğu Ergenekoncularla ittifak ve CHP’yle “yumuşama” ve “yakınlaşma” dolayısıyla edilen laflar olmaktan ileri gitmedikleri, örneğin Su Bakanı’nın genel müdür atamaları için koyduğu “5 çocuk” şartından anlaşılıyor. Ve N. Kurtulmuş’un sözü edilen nedenle dile getirdiği “liyakat” konusu İslami Cemaatler ve sözcüleri arasında ciddi tepkilere yol açıyor ve FETÖ’nün cemaat olmadığı ve cemaat sayılarak devlet yönetiminin diğer cemaatlere kapatılmasının büyük yanlış olacağı üzerinde duruluyor.

Erdoğan/AKP yönetiminin güçsüzlüğü ve hedef (“FETÖ”) daraltarak yeni yakınlaşmalar ve ittifaklarla güç toplama tutumu izlemesi bir yandayken, ve bu, uygulanmayacak olsa bile “liyakat” türü konuların gündeme getirilişine neden olurken, hem de 15 Temmuz’dan üç gün sonra yinelenen ve fazla düşünülmeden ağızdan kaçırılmış gibi duran “kim ne derse desin Taksim’e cami ve Topçu Kışlası”nda ısrar bir yandadır. Üstelik “liyakat” lafları, sadece “5 çocuklu genel müdürlük” ölçütüyle değil, polis ve özellikle “özel harekât”ın tamamen ideolojik kriterlerle kadrolaştırılıp yapılandırılması, kuvvet komutanlıklarının MSB’ye bağlandığı orduda atamaların bakan tarafından ve şüphesiz siyasi saiklerle yapılmaya başlanması ve darbe girişimi sonrası memur alımının sözlü sınavla yapılacağının karar altına alınmasıyla da havada kalmaktadır.

İkincisi, işkence ve “kötü muamele” de içinde yaşam hakkıdır.

“Polis her yerde polistir” denecek ve en başta devlet ve “güvenlik güçleri” tarafından garanti edilmesi gereken insan bedeninin dokunulmazlığı ve bütünlüğü ve yaşama hakkının “kötü muamele”, işkence ile ortadan kaldırılması, hatta düpedüz katliamlara konu edilmesi savunulmaya çalışılacaktır, çalışılmaktadır. Örneğin “yandaş” medya, ABD’de, önce Güney Carolina ve ardından Minnesota’da polisin siyahları öldürmesini, Paris’te IŞİD saldırılarına OHAL de ilan edilerek sert karşılık verilmesi ve dinci saldırganların öldürülmeleriyle El Khomri iş yasasına karşı mücadeleye zehirli gazla saldırılmasını Türkiye’de işlenen cinayetlerin aklayıcıları olarak kullandı: “Her yerde böyle”! “Gezi’yi ekranlarından indirmeyenler, kendileri de gösterilere saldırıyor”!

Oysa daha Gezi’ye gelinmeden sorgusuz sualsiz öldürmeler sıradanlaştırılmıştı. İzmir’de “dur ihtarına uymadığı için” Baran Tursun, Hopa’da protesto gösterisinde atılan gaz bombaları nedeniyle kalp krizi geçiren emekli öğretmen Metin Lokumcu ve aynı yıl hava bombardımanıyla Roboski’de öldürülen 34 kişi Gezi öncesi yaşam haklarına kastedilenlerdendiler. Gezi’deyse, şüphesiz devletin en üst katından yönlendirilen ve sonradan “FETÖ”den tutuklanan dönemin İstanbul Valisi Mutlu tarafından uygulanan polis şiddetiyle ona yakın kişi öldürüldü, ülke çapında öldürülenlerin sayısı daha da fazlaydı. Eskişehir’de dövülerek öldürülen A. İsmail Korkmaz’ın katli geleceğin habercisiydi; Korkmaz, bazı “sivil”lerin polisle işbirliğiyle öldürülmüştü. Gaz kapsülüyle gözü çıkarılan, kolu bacağı ve diğer organlarından yaralanarak sakat bırakılanların sayısıysa yüzden fazlaydı. Üstelik öldürülenlerle ailelerine hiç acınmıyor, merhamet duyulmuyordu; küçük Berkin Elvan öldürülmekle kalınmamış, TV ekranlarından ailesine hakaret edilmişti.

Çocuklara, hatta 35 günlük bebeklere varıncaya kadar insanların öldürülmesinden hiçbir şekilde kaçınılmaması yalnızca Gezi’de görülmedi, ama “çözüm süreci”nden cayılıp savaşın yeniden başlatıldığı 2015 yazı sonrasının “sıradan olayları”ndan oldu. Varto’dan başlayarak, Cizre, Silopi, Silvan, İdil, Sur, Şırnak, Nusaybin gibi Kürt kentlerinde ilan edilen sokağa çıkma yasaklarıyla sürdürülen “kent savaşları”nda, aralarında hastaneye götürülmelerine izin verilmeyen çocuklarla yaşlıların da bulunduğu binlerce kişi öldürüldü. Bunlara, vücut bütünlükleri gözetilmeyip işkence yapılan, örneğin Şırnak’ta zırhlı aracın arkasına bağlanarak sürüklenen H. Birlik’le, Cizre’de yeterli güvenlik olmadığı gerekçesiyle hastaneye götürülmelerine rıza gösterilmeyip bodrumlarda yakılarak öldürülen çok sayıda kişi eklenmelidir. 15 Temmuz öncesi, yaşam hakkı bakımından durum vahimdir!

15 Temmuz sonrası tablonun değiştiğini kim ileri sürebilir? “Kürt Savaşı” gerekçesiyle insan öldürme sürmektedir. Ancak darbe girişiminin hemen ertesinden başlayarak, şimdi öne çıkan ve devletin resmi ajansı durumundaki AA tarafından fotoğraflarının servis edilmesine bakıldığında neredeyse övünüldüğü anlaşılan, işkence ve “kötü muamele”dir. Gözaltına alınıp tutuklanan, fotoğrafları yayınlanmış bütün darbecilerin perişan halde oldukları ve sadece kaba dayak değil, ama ciddi işkenceden geçirildikleri görülmektedir. Anlı şanlı generaller ağzı yüzü darmadağın edilip morartılmış halde karşımıza çıkmakta, bir yaverinse sargılar içindeki göğsüyle el ve kolları, kaburgalarıyla en azından parmaklarının kırıldığına işaret etmektedir. Ordudan atılmış olsalar bile hiç merhamet gösterilmeyen generallere ve işkence ve “kötü muamele” reva görülürken, en son, iki gün sonra bırakılacak olsalar bile, kapatılan Özgür Gündem Gazetesi’nin gözaltına alınan çalışanlarının tümünün darp edilerek işkenceye tabi tutulmaları herhalde kimseyi şaşırtmamıştır!

Hak kısıtlama ve ihlallerine ilişkin değineceğimiz üçüncü örnek, en temel burjuva hakkına dairdir ve yerli ve yabancı kapitalistlerce yaşam hakkı ihlallerinden bile daha fazla önemsenip, ciddi sonuçları olacağı beklenmelidir: “Kutsal” mülkiyet hakkı!

Darbe öncesinde yine başlıca Cemaat’i hedefleyerek mülkiyet hakkının dokunulmazlığı ihlal edilmeye başlanmıştı ki, bu, yolsuzluk ve sair “haksız kazanç”tan farklı içeriğiyle, –Doğan Grubu’na yöneltilmiş vergi cezaları ya da Koç’u hedef alan ihale iptalleri türünden– sınırlı kaynak transferinin ötesinde, sermaye birikiminin tümüne ve doğrudan kendisine yöneltilmiş bir önlemdi. Dershaneler kapatılmış, Bank Asya’dan başlayarak, İpek-Koza ve ardından Kaynak Holdinge kayyum atanmış, Zaman örneğinde olduğu gibi, kayyumun elinde mülk mülkiyet sahibine karşı kullanılır olmuştu. Şimdi, 15 Temmuz’dan yaklaşık bir ay sonra, sıra, darbe öncesinde kalındığı yerden daha kapsamlı sürdürülmek üzere, “darbecilerin finansal dayanakları”na gelmiş bulunuyor. Ve bu kez kayyum da atanmamakta, ama şirketlerin mülkiyetleri devralınmakta, örneğin TUSKON’a üye hemen bütün işletmeler, son zamanlarda üyelikten ayrılmış bile olsalar, mülkiyetlerine el konulmaktan kurtulamamaktadır. Aralarında milyarlık cirolara sahip şirketler vardır ve tümünün kapitalist etkinlikleri, sınaî, ticari ve finansal bütün yatırım ve faaliyetleri, “yandaş”larca propaganda edildiği gibi, herhalde kayıt dışı ya da hileyle teşvik vb. fonların yutulmasına yönelik olmaktan ibaret değildir ve zaten öyle olsa bile, en azından Panama Belgeleri bir kez daha ve pratik olarak kanıtlamıştır ki, kapitalizmde bu tür etkinliklere yer olmadığı iddia edilemez.

Sorun, ne damping ve vergi kaçakçılığı ne de hileli kazanç, kayıt dışılık sorunudur; kapitalizm tümüne cevaz vermektedir. Ancak henüz kapitalizmin ciddi bir gelişme bile göstermediği koşullarda, hukuk önünde eşitlikle birlikte mülk sahipliğini de kararlaştıran “tek kişi”nin mutlak hâkimiyetinin sona erdiği ve mülkiyet hakkının kutsallığının ilan edildiği Magna Carta’dan (1215) bu yana, bütün burjuva hak bildirgelerinde de onaylandığı üzere, mülkiyet hakkı kutsal ve dokunulmazdır. “Şart”ta da imza altına alındığı gibi, –şüphesiz burjuva nitelikli– “yasalara göre” ve “mahkeme kararıyla” suç unsurlarının müsaderesi, örneğin bir soygunda kullanılan silaha el konulması mülkiyet hakkının kutsallığıyla çelişmemektedir ve son bir yıla gelinceye kadar Türkiye’de de faşist darbe koşullarında bile ancak mahkemelerce suç unsuru sayılan silah, çalıntı para vb. türü “mallar”a el konulmuş, ama idam ve müebbet cezalara çarptırılanların bile bütün mülkiyetine el konulmamıştır. Şimdi yapılan, mülkiyet hakkının kutsallığına “saygı” gösterilmemesidir ki, bu politika, Türkiye’yi mali ve ekonomik bakımdan güvenilmez ülke kategorisine sürükleme riski taşımaktadır. Emirle faizlerin düşürülmesi de eklenirse, siyasetin ekonomiye doğrudan müdahale ettiği ve mülkiyet hakkına saygı gösterilmeyip siyasal nedenlerle kişilerle şirketlerin mal varlıklarına el konulduğu bir ülkede kim yatırım yapar ki?! (Yabancılar sakınımlı davranacaklardır; ancak tabii ki, gözünü rant ve tatlı kâr hırsı bürümüş “yandaşlar” arasından, el konulmuş ya da konulacak “tapon mallar”ı ucuza kapatarak –örneğin el konup satışa çıkarılacağı açıklanan Harp Akademileri’nin İstanbul Maslak’taki bina ve arazisine “şehitlere ev yapma” adına talip olan A. Ağaoğlu, uzay üssü yapalım diyerek “Akıncı Üssü”ne talip olan ASO Başkanı N. Özdebir ve Doğa Okulları’na tek başına sahip olan Ö. Saçaklıoğlu gibi– yatırım yapanlar da çıkmaktadır.)


Demokratik hak ve özgürlükler karşısındaki tutum, kısıtlamalar ve ihlaller bakımından, daha fazla uzatmaya gerek kalmadan, 15 Temmuz öncesiyle sonrasının kategorik olarak birbirinden farklılaşmadığı, tersine olgu ve gelişmelerin tamamen süreklilik gösterdiği söylenmelidir. Gerçekler bunu göstermektedir. Ancak –en başta halkın kesinlikle destek vermeyip karşı tutum almasıyla– püskürtülen darbe girişiminin ardından iktidarını sürdürmeyi başaran Erdoğan/AKP yönetimince ileri sürülen, darbe karşıtlığının demokrasiyle ve demokrasi savunuculuğuyla eşitlenmesidir. Demokrasiyi savunmak ve demokrat olmak darbe karşıtlığına indirgenmekte, darbeye karşı çıkmaktan ibaret sayılmaktadır.

Bu iddia; yalnızca hükümetin önayak olmasıyla darbeye karşı “yukarıdan” düzenlenen, ancak “aşağıda” da karşılığının olduğu tartışmasız olan “demokrasi nöbetleri” adı takılmış gösterilerin öne çıkan “idam” vb. talepleriyle değil, ama darbe öncesiyle sonrasına ilişkin buraya kadar yaptığımız karşılaştırmalı “döküm”le de yalanlanmaktadır.

Henüz başarıya ulaşılmadan demokratik hak ve özgürlükleri askıya almak üzere sıkıyönetim ilan edilerek, “Kâinat İmamı”nın sözünü üstün kılmak için girişilen darbeye karşıtlığın, evet, demokratik içerikli olduğu tartışmasızdır. 15 Temmuz darbesi, doğrudur, demokratik hak ve özgürlükler bakımından daha da geriye götüreceği kesin olan Türkiye’nin –halkın aşağıdan eylemiyle kazanılmadığı gibi– kısıtlamalarla “kuşa döndürülerek” iyice güdükleştirilmiş demokrasisine belki tümüyle son verecekti. Bu engellendi.

Ancak –platformu, “nasıl” ve “hangi araçlarla” vb. soruları ve yanıtları bir yana– darbeye karşı konulması ve engellenmesi demokratik içerikli olmakla birlikte, darbecilerin sıkıyönetimi yerine içeriği ondan farklı olmayan OHAL ilanıyla başlanıp, püskürtülmüş girişimlerinin ardından “darbecilerin temizlenmesi” adı takılarak darbe öncesinde izlenmekte olan “tek adam egemenliği” inşası doğrultusunda alınan önlemler ve devletin yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak aynı yönde atılan adımların demokrasi iddiasıyla bağdaşmazlığı kesindir.


Öncelikle sorulması gereken soru 15 Temmuz darbe teşebbüsünü olanaklı kılanın ne olduğudur. Darbe koşullarının oluşmasında izlenegelen iç ve dış politikaların önemini yadsımak mümkün değildir; ancak koşullarının oluşmasının yetmeyeceği ve darbe yapma yeteneğinde bir gücün de var olması gerektiği tartışmasızdır. Bu tür güçler; genel olarak mali oligarşinin egemenliği elinde topladığı kapitalizmde ve özel olarak da askeri ve politik güçlerin ve aralarındaki ilişkilerin –iktisadi temel yine belirleyici olsa bile– görece daha fazla önem kazandığı ve etkili olduğu kapitalizmin dışa bağımlı ve bürokratik bir nitelik ve belirli gerilikler taşıyarak geliştiği Türkiye gibi ülkelerde hiç bulunmaz değildir. Yıllar önce Ergenekon döneminde ileri sürülmüş “askeri vesayete son verildi”, “artık darbe koşulları kalmadı” türü iddiaların safsata olduğu, hiç değilse, Mısır’daki Sisi Darbesiyle ve Türkiye’deki 15 Temmuz Girişimince kanıtlanmıştır. Son darbenin halk tarafından desteklenmemesi, hatta engellenmesine ve “demokrasi nöbetleri”ne bakarak, bundan sonrası için de “artık olmaz” denemeyeceği bilinmeli, mevcut sistemin darbe üretici niteliği görülmelidir.

Ancak bu genelin ötesinde, 15 Temmuz’un ortaya koyduğu özel gerçek, generallerin yüzde 50-60’ı, hatta tuğgenerallerin daha yüksek bir yüzdesi, 81 il emniyet müdüründen 74’ü… vali, hâkim ve savcıyla, istihbarat şubelerinin… yüzde bilmem kaçının Cemaatçi olmalarına karşın “alnı secdeye değiyor” gerekçesi ve “bizdendir” düşüncesiyle devlet kademelerine doldurularak Erdoğan/AKP yönetimince göreve getirildikleri ve “FETÖ”cü darbenin Erdoğan/AKP yönetiminin kanatları altında örgütlenmiş olduğudur. Erdoğan-Gülen Cemaati arasındaki hatta ittifaktan öte olan iç içelik ilişkisini yeniden kanıtlamaya çalışmanın gereksizliğiyse ortadadır, Erdoğan’ın Ergenekon savcılığını üstlendiğine dair beyanıyla “Allah ve millet bizi affetsin” sözünü anmak yetecektir.

Kendi kanatları altında hazırlanıp örgütlenmesi bir yana, iç ve dış koşullarıyla ülkeyi darbenin eşiğine getirense, şüphesiz ki, ülke içi ve dışında izlenen politikalar, en başta da Erdoğan/AKP yönetiminin içeride ve dışarıda bir savaş ve halka karşı saldırı hükümeti olarak davranması oldu. İçeride sömürünün yoğunlaştırılması ve yolsuzluk ve rant ekonomisine hız verilmesi bir yandan, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanarak çiğnenmesi, “hukukun üstünlüğü” yerine askerlerin ağırlıklı olduğu dönem yakınılan “üstünlerin hukuku”nun geçirilmesi ve hak eşitliği tanınmayarak, çözüm süreci yerine bu kez eski hunharlığı aratırcasına Kürt Savaşı’na yeniden başvurulması yönetimin temel karakteristikleriydi. Dışarıda ise, tekellerin yeni ve tatlı sömürü alanları arayışına da yanıt olarak, yeni Osmanlıcı yayılmacılığın dizginlerinden boşanması, Irak’a da taşarak, özellikle Suriye’de silahlı terör grupları beslenip desteklenerek, içişlerine müdahaleci yayılmacı bir savaş politikası izlenmekteydi.

İçeride ve dışarıda savaş politikası izlenerek silahın bunca öne çıkarılmasının devlet yönetiminin silahla ele geçirilmesini kolaylaştırıp teşvik etmesi anlaşılmaz sayılmamalıdır. Ancak darbeye ve altında yatan ya da bir askeri darbeyi ihtiyaç haline getiren “kâinat imamı” iddialı “tek adam”ın egemenliğine kadar daraltılabilecek otoriter diktatörlük biçimlerinin zorlanmasına asıl götüren, “parlamenter sistem(in) bekleme odasına alındı”ğı ileri sürülerek ve anayasanın bu fiili duruma uydurulması istenerek başkanlık sistemi doğrultusunda küçümsenmez adımlar atılmış olmasıydı: Ha “başkan” ha “kâinat imamı” –önemli olan tek adam (-tek parti) diktatörlüğüydü! Ya da dönülüp Osmanlı’ya, “köklerimiz”e bakılırsa, Sultanlıktı!


Dış politikanın, diplomatik “üst akıl” vurgusunun giderek açıkça Batı ve ABD’nin eleştirildiği, hatta suçlandığı bir noktaya ilerletilmesinde, şüphesiz 15 Temmuz girişiminin ABD ve özellikle CIA tarafından yönlendirildiği ya da desteklendiği inancı yatmaktadır. Rusya ile ilişkilerin 15 Temmuz öncesinde başlayan normalleştirilmesi de bütün bir dış politikanın tıkanmışlığı kadar Batı ve ABD ile sorunlar yaşanıyor olmasının da ürünüydü ve darbe sonrası Rusya’ya övgü (“yandaş” medya ve resmi ağızlarda: “ilk o kınadı” ve Gaziantep canlı bombasında da “ilk o lanetleyip geçmiş olsun dedi”) ve Suriye’de işbirliğine de uzanarak yakınlaşmaya geçildi. Ancak gerek Batı ve özellikle ABD, gerekse de Rusya ve komşulardan başlayarak hemen tüm ülkelerle ciddi sorunlar yaşanmasına varılarak dış politikada oluşan tıkanma ve gerekse özel olarak Esad’ın devrilmesi ve bir Kürt devletleşmesine izin verilmemesi amaçlarıyla Suriye’de İslamcı terör çetelerinin desteklenmesinin giderek büyük emperyalist devletlerle kopuşmaya olmasa bile, sürtüşmelere götürmesi, darbe koşullarının başında gelecek olan ülkenin yalnızlaşmasına yol açmıştı. Sürdürülmesi giderek olanaksızlaşan, çünkü bir yandan uçağının düşürülmesiyle Rusya ile hemen bütün ilişkilerin kesilmesine ve düşmanlaşmaya varan dış politika, Amerikalılarla da ittifak ilişkilerinde problemler baş göstermesine, örneğin Amerikalıların Suriye’de Türkiye’ye rağmen PYD ile ittifak halinde Mümbiç Harekâtını düzenlemelerine, mülteci sorunu nedeniyle de başta Almanya olmak üzere Avrupalılarla karşı karşıya gelinmesine götürmüştü.

Suriye’ye yönelik olarak “Kardeşim Esad”tan “Zalim Esed”e dönüşen dış politika başından itibaren yanlıştı ve yanlış üstüne yanlış yapıldı. Önce Amerikan politikalarıyla aradaki makas açıldı. Rusya’nın Suriye’ye müdahalesinin ardından ise hiç dikiş tutmadı ve ardından Suriye hava sahasının ve sınır boyu top atışları dışında topraklarının Türkiye’nin etkinliğine kapandığı Rus uçağının düşürülmesine gelindi.

Tıkanmanın kaynağında ise, Yeni Osmanlıcı amaç ve yönelimlerle “Osmanlı bakiyesi topraklar”da girişilen yayılmacılık ve bu çerçevede silaha başvurma ve silahlı terör çetelerinin desteklenmesi dahil, en başta Suriye’nin içişlerine karışılması vardı. “Bakiye topraklar”ın “bizim hakkımız” olduğu düşünülüyor ve kısa sürede Esad devrilerek Emevi Camii’nde namazlı kutlama yapılması öngörülüyordu. İşlerin Kürt kantonlarının kurulması ve giderek birleşmeleri aşamasına ilerleyerek gelişmesi ve en son PYD’nin Arap müttefikleriyle birlikte Rojava’nın Rimelan kentinde Rojava-Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nu ilan etmesinin tüm bölge gericilikleri, ama özellikle AKP Türkiye’si nezdinde neden olduğu tepkiler, Erdoğan/AKP yönetimini (ve Türkiye’nin bütün egemenlerini) bu açıdan da Suriye’ye müdahaleye zorlamaktaydı. Ancak bölgedeki müdahil büyük güçlerden ne Amerika ve ne de Rusya’nın yaklaşımı bu yöndeydi. Tersine; Rusya ile ABD “Esad’lı geçiş”i de içeren Cenevre görüşmeleri yoluyla bir siyasal çözümde anlaşmışlarken ve bu anlaşmaya Avrupalılar ya da başkaları karşı çıkmazken, hatta Katar ve S. Arabistan bile gönülsüz de olsa “olur” vermişken, bir tek Türkiye “olmaz” pozisyonundaydı ve “3-5 adam gönderip birkaç füze attırarak savaş çıkarırız” yaklaşımında ısrarlı görünmekteydi. PYD ve Suriye Kürtleri söz konusu olduğunda da, Türkiye bir tarafta ABD ve Rusya bir tarafta kalmaktaydılar.

Hasılı, Suriye’ye ilişkin yönü başta olmak üzere dış politika tamamen tıkanıp sürdürülemez olmuş, üstelik dönüp iç politika üzerinde karşı etkilerini derinden hissettirmeye başlamıştı. İlk olarak, Suriye’de kendi kanton yönetimlerine de kavuşarak Kürt sorununun uluslararasılaşmasının etkileri, bu platformda sağladığı yeni ilişkiler ve yarattığı yeni dengelerle ülke içinde de görülmeye başlanmış ve artık Türkiye’nin bu sorunu kendi başına çözemeyeceği belli olmuş, çözüme büyük güçlerin müdahaleleri kaçınılmazlaşmıştı. “Hendek savaşları” bu koşullarda yaşandı. İkinci olarak, AKP dış politikanın bilinçli olarak iç politika haline getirilmesiyle, Kürt muhalefetine karşı olduğu kadar genel olarak emek ve demokrasi güçlerine karşı da, başta IŞİD terörü olmak üzere çeşitli biçimleriyle İslamcı terörü kullanmaya yönelmiş; önü açılan HDP mitinglerine yönelik bombalı saldırıların ardından Suruç ve Ankara katliamlarıyla halkın sindirilmesi ve mücadelesinin bastırılması hedefine ulaşılmaya çalışılmıştı. IŞİD’ın sadece TIR’larla doğrudan ya da “muhalifler”e gönderilen silah ve cephaneyle dolaylı olarak teçhizatlandırılmakla kalınmadığı, ama “yukarıdan” AKP yönetimince “bizimkiler”, “onlar da Müslüman” değerlendirilmesiyle kollandığı (bunun bilinçli olarak izlenen gerginlik politikasıyla AKP tabanı olarak saflaşmaya zorlanan mütedeyyin kitlenin hiç değilse belirli bir bölümünde de yüzde 7-11 gibi bir karşılığı olduğu anketlerle sabittir), tartışmasızdır. İstanbul’da basın açıklaması bile yapan IŞİD’ın Türkiye’deki örgütlenmesinin üzerine gidilmediği, rahatça yayın çıkarıp dağıttığı, Suruç ve Ankara Katliamları öncesi ihbarların duymazdan gelindiği, örneğin önceden Emniyet’te aranma kaydı olan ve kendisini Suruç’ta patlatan Abdurrahman Alagöz’le, onunla birlikte adı çıkan ve kendisini Ankara’da patlatan ağabeyi Y. Emre Alagöz’ün, planlarıyla canlı bomba yetiştiricisi Yunus Durmaz’ın uzun süre peşine bile düşülmediği bilinmektedir. CHP ve HDP’li vekillerin verdikleri 5 adet “IŞİD hakkında araştırma” önergesinin beşi de TBMM’de AKP oylarıyla reddedilmiştir. Tıpkı Gülen Cemaati gibi, AKP’nin IŞİD’la da içli dışlı ilişkileri sır değildir. Ancak, üçüncü olarak, madalyonun ters yüzünde, IŞİD başta olmak üzere İslamcı terörün dışarıdan içeriye, Suriye’den Türkiye’ye taşınması vardı ve öyle oldu. Bir yandan Kilis’e yönelik 21 ölüme yol açan havan ve roket atışları, bir yandan Gaziantep’le Kilis başta olmak üzere Hatay’dan Urfa’ya kadar olan bölgenin neredeyse IŞİD harekât alanına dönüşmesi, öte yandansa, Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin en merkezi yerleriyle, en son Antep sokaklarında patlatılan IŞİD canlı bombalarıyla Suriye, artık gerçek anlamda Türkiye’ye ithal olmuştu.

Değiştirilmesi zorunlu hale gelmiş, ülke içini de olumsuz etkiler olmuş, uçağının düşürüldüğü Rusya ile bile boğaz boğaza gelmenin göze alındığı, tecride götürmüş dış politikanın artık sürdürülme olanağı kalmamış, bu tıkanmasıyla darbeciler açısından bulunmaz Hint kumaşı olmuştu.

Darbeden sonra faturanın üstü yarı örtülü yarı açık olarak Batı ve özellikle ABD’ye kesilmesiyle, ilişkilerin önceden onarılmaya başlandığı Rusya’yla yakınlaşma gündeme alındı. Erdoğan Rusya’ya gitti ve Putin’in “özür dilenmesi”ne ek olarak istediği “Suriye politikalarının da değiştirilmesi” yolunda ilerlenmeye başlandı. İran’la da görüşüldü ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürt devletleşmesi karşısında Suriye’nin de katılmasıyla üçlü bir “birlik”/“blok” olarak davranılması kararına varıldı. ABD PYD ile birlikte davranıyordu ve Türkiye’nin bütün ağırlığını koymasına karşın bu tutumunu değiştirmemişti, çünkü Suriye’de işbirliği edeceği başka bir güç bulunmuyordu. Oysa, Kürt karşıtlığı, gerek Türkiye gerekse de İran ve Suriye’nin ortak karakteristikleriydi. Moskova’da büro açmış olan PYD ve Kürt karşıtlığı Rusya’nın çıkarlarına uygun düşmüyordu, ama idare edilecekti!

Ya Amerika ve Batı’yla ilişkiler? Özellikle Avrupa’da eksen değişikliği tartışmaları ucundan başlamıştı, Putin’le Erdoğan, iki otoriter olarak birbirlerine yakıştırılıyor ve yakınlaşmalarına şaşılmıyordu.

Ancak laf düzeyindeki bütün Amerikan karşıtı atıp tutmaya karşın Batı’nın yerine Rusya’nın geçirilmesi öyle kolay iş değildir ve ekonomisi, ticareti, mali, askeri, eğitsel tüm ilişkileri tarihsel olarak Batı ekseninde şekillenmiş, sermayesi dahil egemenlere özgü neredeyse bütün varlığı Batı’dan “ithal”, ordusu NATO ordusu olan Türkiye’nin “saf değiştirmesi” olanaksız gibidir ve zaten en ileri giden Amerikan karşıtı lafazanlar bile Batı’dan kopmadan Rusya ile iyi ilişkiler kurulmasının sözünü etmektedir. Örnek olsun diye F. Bila’ya başvurursak, 23 Ağustos’ta şöyle yazmıştır: “Türkiye, ulusal güvenliği açısından ABD ile bir mesafe alamadığını gördü. ABD, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturan PKK-PYD-YPG’nin sınır boyunca Suriye’nin kuzeyine yerleşmesini destekleyen bir politika izliyor… ABD bu konuda Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla çatışma halinde. Ankara bu gerçekten hareketle ABD eksenli pozisyon yerine Rusya-İran eksenli pozisyona yaklaşmaya başladı. Bu, Türkiye’nin Batı sisteminden koptuğu veya kopacağı anlamına gelmiyor. Ancak ABD’ye ulusal çıkarları gerektirdiği zaman politika değiştirebileceğini gösteriyor.” Yani, bir “eksen” yerine diğerinin geçirilmesi sözleri etse bile, Bila’ya göre, Türkiye ne “Batı sistemi”nden kopuyor ne de buna niyeti var! Belirli konularda konjonktürel değişiklikler mümkün, ancak bu da, bütün milliyetçi böbürlenmelere karşın, bir emperyalist eksenli pozisyondan diğer bir emperyalistin eksenindeki pozisyona geçiş olabiliyor, ama katiyen kendi “ulusal çıkarları” doğrultusunda bağımsız bir yön tutulamıyor ve alınan tüm pozisyonlar Batı emperyalist sistemi içinde oynamalardan ibaret kalabiliyor!

Peki “Avrasyacılık” ya da “ekseni” Rusya yönünde değiştirme söz konusu değil dense bile, pratikte atılan adımların, bu yönde ya da bu yöne eğilimli olduğu söylenebilir mi?

Erdoğan’ın mutlaka onay vermiş olması gereken Başbakan’ın “dostlarımızı çoğaltacağız” ve N. Kurtulmuş’un “başımıza ne geldiyse Suriye yüzünden… Doğru bir Suriye politikası geliştiremedik” açıklamalarından sonra Suriye politikasında tabii ki bir değişiklik gözlenmektedir; ama bu, blok değiştirmenin adımı olarak, ABD’den uzaklaşma ve Rusya’ya yanaşma yönünde midir? Değildir!

Suriye ile (Cezayir’de) el altından görüşmeyi de içeren politika değişikliği, son olarak yine Başbakan’ın ağzından şöyle ifade edilmiştir: “Önümüzdeki 6 ay daha aktif olacağız”, “Suriye’nin geleceğinde PKK, DAEŞ ve Esed olmamalı. İstesek de istemesek de aktörlerden biri Esed’dir. Ancak Suriye’nin geleceğinde yer alamaz.” Değişiklik vardır; ancak bu yalnızca Esad’ın “geçiş dönemi”nde “aktörlerden biri” olduğunun kabullenilmesi ölçüsündedir. Çaresizlik görülmüş ve Esad’ın “istesek de istemesek de” bu “geçiş dönemi”nin “aktörlerinden biri” olacağı teslim edilmiştir; ancak devrilmesinden şimdilik vazgeçilse ve Emevi Camii’ndeki namaz ertelense bile, eski “Esadsız Suriye” tezi, “geçiş”e dair geri adımla “Suriye’nin geleceğinde Esad yer alamaz” tezine dönüştürülmüş ya da başlıca aynı kalmıştır. Geçiş döneminde tabii ki Esad’ın Kürt karşıtı hamleleri hoşa gidecek ve teşvik edilecektir, (örneğin Rusların araya girmesiyle ateşkesle sonuçlansa da, Heseke’de rejimin karadan ve havadan YPG’ye saldırısı eller ovuşturularak izlenip alkışlanmıştır), ama bu, Esad’ın Suriye’nin kalıcı “egemeni” olarak benimsenip Kürt sorununda bile olsa onunla bir ittifak ilişkisine evrilmesi anlamına gelmemektedir.

Bunun neresi Suriye politikası dolayımıyla eksen değişikliğidir? Rusya (İran ile birlikte) Esad rejiminin arkasındaki başlıca güçtür, ancak “geçiş dönemi aktörlüğü” bir yana Esad ve rejimi, bırakalım dost olunmasını, varlığıyla bile onaylanmamaktadır. Dolayısıyla Rusya-İran eksenine kayma söz konusu değildir.

Peki, bağımsız bir “ulusal” yayılmacı çizgi izlenmesine mi geçilmiştir? O da değildir. Belki Rus uçağının düşürülmesine kadar izlenen çizginin, bağımsız olmasa bile, emperyalistler arası dengelerden daha çok yararlanılarak izlenmeye çalışılan, Osmanlıcı, Batı’dan alınacak “komisyon”un artırılmasına yönelik bir çizgi olduğu düşünülebilirdi. Şimdiyse, Rusya’yla “karşı karşıya” gelindiği süreçte tamamen NATO ve ABD’ye sığınılması dönemi atlatılıp Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesinin ardından, yine aynı Osmanlıcı emperyalistler arasında dengeye oynanma çizgisi sürdürülmeye çalışılsa da, tüm Amerikan karşıtı vaveylaya karşın eskisinden bile geri düşülmüş, eski açı farklılıklarından rücu edilerek Amerikan çizgisine daha çok yakınlaşılmıştır. Eskiden Amerika’ya rağmen ve onun gerekli gördüğünden fazlasıyla –hatta bir dönem IŞİD’i de kapsayarak– İslamcı terör örgütleriyle birlikte yürünüyor, Esad geçici bir “aktör” bile kabul edilmiyordu. Şimdi bir adım geri atılarak, Amerika ve Rusya’nın anlaşma halinde oldukları IŞİD’i karşıya alan ve Cenevre Görüşmeleri aracılığıyla “siyasi çözüm”e ulaşılmasını hedefleyen “geçiş süreci”ne “evet” deme noktasına gelinmiştir. Esad’ı genel olarak destekleyen Rusya’dan uzak, ama ancak “Esad’lı geçiş süreci”ni onaylayan ABD’ye yakın bir pozisyon.

Amerika ile tek farklılık konusu olarak, ABD PYD’yi desteklerken, Türkiye’nin hâlâ kendi desteği olmasa üç kuruşluk gücü kalmamış ÖSO’ya (ve Nusra ve benzeri güçlere) destek olması kalmıştır ki, bu da yine “değişti”-“değiyor” laflarına karşın AKP Türkiye’sinin, darbe öncesiyle birlikte ele alındığında, dış politikasının değişmeyen yönelimi durumundadır: Kürde ve PKK ile PYD’ye düşmanlık! Hem buradan türeyen hem de Esad’ın sadece “geçiş dönemi”yle sınırlı tanınmasının birlikte ortaya koyduğu odur ki, Suriye’nin içişlerine müdahale ve bu ülkeye yönelik yayılmacılıktan hâlâ vazgeçilmiş değildir. Dolayısıyla küçük rötuşlarla dış politikanın tıkanmışlığının aşılması olanaksızdır ve bu alan Erdoğan/AKP yönetiminin hem açmazının yüklerini taşıyacağı hem de kendisini silaha sarılmak zorunda bırakacağı alan olma özelliğini korumaktadır. Şimdiden ABD’nin hoşlanmadığı belli olan Carablus’a yönelik –görünüşte ÖSO’nun destekleneceği– harekâta girişilmiş bulunulmaktadır.


İçeride ise durum daha vahimdi ve vahimdir.

Demokratik hak ve özgürlüklere yönelik olarak 15 Temmuz öncesi durmadan artırılan kısıtlamalarla yasakçılığa değinilmişti.

Soma ve Ermenek Katliamları sonrası “kaldırılma” sözü verilen taşeronun genelleştirilmesi de içinde, esnek çalışma tüm biçimleriyle yaygınlaştırılmış, en son kamu emekçilerine yönelik olarak performansa göre ücretlendirmeye geçilmişti. Bankalarla en büyük 500 şirketin kârları artıyor, ancak kötüleşen çalışma koşullarına karşın emeğin yaşam koşulları iyileşmiyor, tersine giderek eskisine göre daha olumsuz hale geliyordu. Erdoğan sık sık faizlerin ve özellikle konut kredilerinin düşürülmesini istiyordu; oysa orta büyüklüktekiler dahil kapitalistler dışında işçi ve emekçiler ev sahibi olma imkânına bir türlü kavuşamıyorlardı.

Ekonomi inşaat sektörünün sürükleyiciliğinde ve başlıca rant ve “sıcak para” ekonomisi olarak sürdürülmeye çalışılıyordu, ancak bölgedeki savaşla birlikte içeride ve dışarıda savaş koşullarında yaşama durumundaki Türkiye ihracatında önemli bir yer tutan Arap pazarından olurken ülkeye sıcak para girişi zayıflıyor, turist gelmez oluyor ve darbeye gelirken giderek ekonomik kriz belirtileri artıyordu. En son uçağı düşürülen Rusya ile bozulan ilişkiler ve Rus yaptırımları ekonomiyi iyice olumsuz etkilemiş, müteahhitler Rus pazarından sürülürken meyve sebze yetiştiriciliğiyle turizm tepetaklak olmuştu.

Darbe sonrası, özellikle “FETÖ’cülük” suçlamasıyla önemli sayıda menkul ve gayrimenkul mülkiyete el konmasının da etkisiyle ülkeye para girişi bir yana çıkışında artış yaşandı. Emirle faiz indirimleriyle başta konut üretimiyle inşaat sektörü olmak üzere ekonomi canlandırılmaya çalışılıyor. İlk 500 şirket içindeki en irilerin kârlılığı yine artmış görünüyor, ancak bunun ekonominin bütünü hakkında fikir vermesi güç, ancak kârların emeğin sırtından sağlandığı tartışmasız. İşçi ve emekçilerin alım güçlerinin göstergesi olması bakımından, bugünkü durum, Metalcilerin eylemlerinin ana sorunu olan ek zam talepleri karşılanmadığı ve sorunun işçilerin işten atılmalarıyla çözülmeye çalışıldığı darbe öncesi durumdan hiç farklı değil. Üstelik şimdi işçi eylemlerine OHAL gerekçe gösterilerek hemen hiç aman verilmiyor. Şimdi üstüne, bir de, açığa alınarak ya da gözaltıyla işten atılan yüz bine yakın kişinin yerine alınacakların –KHK ile– sözleşmeli, yani düşük ücretli olacakları kararına varıldı. Bunlar, darbe sonrasında emeğin çalışma, yaşam ve mücadele koşullarının öncesine göre ağırlaşması anlamına geliyor.

Uzatmadan siyasal koşullara gelinirse…

Darbe öncesinde bizzat Erdoğan tarafından, “Cumhurbaşkanı’nın millet tarafından seçildiği”, dolayısıyla “parlamenter sistem bekleme odasına alınarak” “fiilen başkanlık sistemine geçildiği”, yapılması gereken şeyin “anayasanın bu fiili duruma uydurulması olduğu” ileri sürülüyordu. Amaçlanan; her şeyin “reis”in iki dudağı arasında olacağı “tek adam-tek parti diktatörlüğü”ydü!

Bu yönde adımlar atılmaktaydı.

İlk olarak yasama giderek daha çok yürütmeye bağlanmaktaydı. Vekiller zaten “yukarıdan”, AKP’ninkiler Erdoğan tarafından belirleniyorken, TBMM iç tüzüğü değiştirilerek vekillerin ve muhalif partilerin söz hakları sınırlandıkça sınırlanıyor, yasalar “paketler” halinde çıkarılarak yasamanın giderek işlevsizleştirilmesi yoluna gidiliyor, son olarak dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla vekiller ve TBMM tam denetim altına alınmaya çalışılıyordu.

Yargının yürütmeye bağlanmasındaysa, 17-25 Aralık’ın “polis-yargı darbesi” olduğu tezi işlenerek daha ileri gidilmişti. 12 Eylül 2010 Referandumuyla zaten –bakan ve müsteşarı aracılığıyla– Adalet Bakanlığı üzerinden yürütmeye bağlanan yargıç ve savcı üst kurulu durumundaki HSYK üyelerinin atanmaları da yürütmenin kontrolüne alınıyor, aynı şeyin bu yönüyle zaten büyük ölçüde yürütmeye bağlı olan Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri bakımından da geçerli kılınması kararlaştırılıyordu. Yargıç ve savcı atama ve tayinleri bakımından Cumhuriyet tarihinin en büyük furyasıyla her dört kişiden biri değiştirilmiş, iki yüksek mahkemeninse daire sayılarıyla oynanmış ve başkanları dışındaki üyeleri yeniden “seçilmiş” ya da atanmışlardı. Başkanların yenilenmelerine gerek yoktu, onlar zaten –çay toplayarak vb.– Erdoğan’ın siyasi kampanyalarına katılmaktaydılar. Erdoğan, MİT TIR’ları haberi dolayısıyla “bedelini ödeyecekler” dediğinde bu sözü emir telakki eden savcılarca tutuklanması istenip yargıçlarca tutuklanan gazeteciler Dündar-Gül’ün bireysel başvurularını kabul edip tutuklulukların kaldırılmasının önünü açan “AYM kararına saygı duymadığını ve uymayacağını” açıklamıştı. Özelleştirme vb. konularda rant yağmasının önüne engeller çıkaran Danıştay kararlarınaysa zaten uyulmuyordu ve yargı kararlarına bu uymayış yasaya bile geçirilmişti. Hukukun üstünlüğü iddia edilir gibi değildi artık, üstünlerin hukukuna geçiş yönünde önemli adımlar atılmıştı.

Yürütmeyse “seçilmiş Cumhurbaşkanı” elinde toplanmakta, anayasaya göre tarafsız olması gereken sorumsuz cumhurbaşkanı hem taraf hem de sorumsuzluğuna karşın birinci elden yetki sahibi kılınmaktaydı. Erdoğan, AKP yönetici ve vekillerini görünüşe bile dikkat etmeden, doğrudan müdahale ederek belirlerken, “kurucusu olduğum Partim” diyerek ve muhalefeti isim verip eleştirerek, AKP lideri gibi siyaset yapmayı sürdürmüştü. Sonuçlarını beğenmediği 7 Haziran seçimlerini yenilemek için elinden geleni yapmış, Davutoğlu’ndan sonra Anayasa emri olmasına rağmen hükümeti kurma görevini ana muhalefet lideri olarak Kılıçdaroğlu’na vermemişti. Hükümet başkanı ya da doğrusu başkanmışçasına, hükümeti ilgilendiren bütün kararlar Erdoğan tarafından açıklandığı gibi, iç ve dış politika aynı şekilde onun tarafından yönetilmekte, her konuda açıklamaları o yapmakta, bütün uluslararası toplantılara o katılmaktaydı.

7 Haziran Seçimleri “tek parti-tek adam” diktatörlüğüne geçiş yönündeki özlemler ve gidişata “soğuk duş” etkisi yaptı. “Pişirilmekte olan aşa su katılmış” oldu. HDP’nin barajı aşarak AKP’nin tek parti hükümeti kurmasını engelleyecek miktarda oy alması bütün hesapları bozdu. Yerine başka hükümet kurulacak gibi değildi; ancak AKP de tek parti iktidarını devam ettiremiyor, dolayısıyla hükümet etmesi için başka bir partinin desteğine muhtaç hale geliyor, buysa, en azından koalisyon ortaklığı yapılacak partiye belirli tavizler verilmesini zorunlu kılarak, tek parti-tek adam diktatörlüğü yönündeki gidişin sürdürülemez olması ve başkanlık rüyasının son bulması demek oluyordu.

Erdoğan, önce Gezi ve ardından 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturması ve en son 15 Temmuz’da olduğu gibi kritik momentlerde aldığı uzlaşmaz “delikanlı” tutumlarından birini daha alarak seçim sonuçlarını tanımadı ve Kürt Savaşı’nın yeniden başlatılmasıyla birlikte seçimlerin yenilenmesinin düğmesine bastı.

Uzun süredir Kürt sorununun “barışçıl” “çözümü” yönünde ilerleniyor; Kürt halkının hiçbir talebi kabul edilmemesine karşın, sorun zamana yayılarak, bir yandan yatışması sağlanmaya, bir yandan da başkanlığa geçiş için gerekli adımların atılması bakımından zaman kazanılmaya çalışılıyordu.

Tam Kürt hareketi de en küçük taleplerinin karşılanmaması nedeniyle sabırsızlanmaya ve yeniden savaşın sözünü etmeye başlamıştı ki, savaş bütün hışmıyla tekrar başlatıldı. Ülke içi ve dışında (başlıca kuzey Irak’taki) PKK mevzilerine yönelik yoğun hava harekâtları düzenlenirken, karadan da operasyonlara hız verildi. Kürt hareketinin uzun süredir talep olarak dillendirdiği “demokratik özerklik” ve “özyönetim” yönünde harekete geçmesi ve Kobane protestoları sırasında denenmiş “hendek”ler kazılarak savunmaya dayalı yine Kobane’de uygulanmış “kent savaşı” taktiğine geçmesi AKP’nin işine geldi. Su, ekmek ve hastane için bile sokağa çıkmanın yasaklandığı, hareket halindeki her şeyin hedef kabul edilip ateş altına alındığı kuşatmalarla Kürt kentleri savaş bölgesi sayıldı ve tank ve top, zaman zaman da helikopterlerle amansızca bombalandı ve “çatışma yaşanan” hemen tümünde taş üstünde taş bırakılmadı.

Resmi güvenlik güçleriyle kara ve hava operasyonları ve kentlere yönelik tank savaşları sürerken gayriresmî güçler durumunda yedeklenen IŞİD ve Hizbullah’ın İslamcı terörüyle, örnekse HDP mitinglerine ve barış gösterilerine yönelik canlı bombalar ve Kobanê Protestoları sırasında Kürt kentlerinde görülen satırlı, silahlı saldırılarla Kürt ulusal mücadelesinin üzerine yüründü. Ülke içinde de gerek resmi devlet güçlerinin gerekse de İslamcı terörün silah şakırtılarından geçilmez oldu. Bir önceki dönemin barışçı araçlarının yerini sonradan 15 Temmuz darbeciliğinden tutuklanacak A. Hududi’nin “kahraman” olarak yüceltildiği savaş araçlarının, silahların aldığı, ilişkilerin ve güçlerin silahla belirlendiği koşullara ilerlendi. Darbeciler en ileri ölçüde Kürdistan’ın savaş koşulları içinde örgütlülüklerini sağlamlaştırıp güçlerini sınadılar.

Sadece darbeciler değil, eskinin hemen yalnızca “yukarıdan” ve orduya dayanarak kurulan –askeri ve yarı-askeri nitelikli– faşist diktatörlüklerinden farklı olarak, “aşağıdan” kitlesel dayanaklarıyla kurulmasına girişilen faşist –tek adam-tek parti– diktatörlüğünün inşasının bir yönü olarak oluşturulmakta olan para-militer örgütler de, en çok Kürt Savaşı koşullarında örgütlenip, silahlandırıldılar ve güçlerini denemek üzere provalar yaptılar. Şüphesiz yalnızca yasama ve yargının yürütmeye bağlanmasıyla yetinilmeyen ama kitlesel dayanaklarına sahip olması yönünde ciddi adımlar atılan tek adam-tek parti diktatörlüğünün kuruluşunda, Kürt Savaşı’nda en hunharca saldırılarda bulunan ve Cizre’den başlayarak, duvarlara “kurdun dişine kan değdi”, “Türksen öğün, değilsen itaat et”, “biz geldik, kızlar nerede”, “Ensarullah” yazılamaları yaparak ileri ölçüde ideolojik saikle örgütlendirilmiş olduğunu ortaya koyan polis birliklerinin yanında, kimi Türkçe bilmeyen ama Arapça konuşan kişileri de kapsayarak yarı-askeri örgütlenmelere de önemli roller biçilmişti.

Polis bütün kitlesel eylemlerde, 1 Mayıslarda Taksim’de, kamu emekçilerinin eylemlerinde Ankara Kızılay ve Sıhhiye’de, barış gösterilerinde, HDP miting ve basın açıklamalarında durmadan prova yapmaktaydı. Nusracı, IŞİD’çi… militan ve sempatizanların da katılımıyla tarikat ve cemaatlerden, Osmanlı Ocakları’ndan, Alperen’lerden, bir bölümü Ülkü Ocakları’ndan derlenen, para-militer (yarı-askeri) faşist örgütler de en çok Kürtlerle çatışma ve savaş içinde provadan geçirildi ve örgütlülükleriyle güçleri sınandı. Gezi’de AKP henüz bu tür bir para-militer örgütlenmeye sahip değildi; ortaya çıka çıka eli palalı bir kişiyle Eskişehir’de A. İ. Korkmaz’ı katleden polis himayesindeki “sivil” kişiler çıkabilmişti. Gereklilikleri fark edildi, örgütlenmeleri için kollar sıvandı ve 6-7 Ekim Kobanê Protestoları, hemen her ilçe hatta mahallede birkaç yüz, bazı yerlerde de daha fazla sayıda kimi silahlı kimi silahsız kişinin seferber edildiği, silahlı saldırılar da düzenleyen bu örgütlülükler için ciddi bir prova niteliği taşıdı. Sonra Cizre ve Sur… (Ve bu para-militer örgütleri, 15 Temmuz akşamında da gördük. Çağrı üzerine, hatta bir kısmı önceden, ilk sokağa çıkanlardı. Tabii ki, halkın darbe karşıtlığı katiyen küçümsenmemelidir; ancak halkın darbe karşıtlığını da kullanarak ve öncelikle tarikatlar ve cemaatlerden, ardından tabanının AKP ile ilişkileri en ileri kesiminden destek alarak, bu örgütlü güçler, geniş AKP tabanı ve giderek taraflı-tarafsız halkın da belirli kesimlerini harekete geçirebildiler ya da harekete geçen kitlenin önünde yürüdüler.)

Eksikleri tamamlanmaktaydı; tek adam-tek parti diktatörlüğüne geçildi, geçilecekti. Atılan bunca adımın üzerine 15 Temmuz’la “Kâinat İmamı”nın “tek adam”lığı geçirilmek istendi. Olmadı. Püskürtüldü.

“Allah’ın lütfu” dendi ve fırsat bu fırsattır denip elden gelen ardına konmadı.

Vakit geçirilmeden OHAL ilan edildi ve ülke KHK’lerle yönetilmek üzere, darbecilerin uçaklarla bombalayarak hedef aldıkları, buna rağmen vekillerinin mevzilerini terk etmeden çalıştırmaya yöneldikleri Meclis’in elinden alınarak yürütmeye devredildi. Darbe öncesinde parlamentarizmin “bekleme odasına alındığı” ilan edilerek yürütmeye bağlanması ya da en azından yürütme karşısında zayıflatılması için çok uğraşılan yasamanın arzulanan işlevsizleşmesi bir çırpıda sağlandı. Bunda muhalefetin muhalefet oluşunun tartışılırlığının payı az olmadı; “milli birlik ve kardeşlik” adına ve “devletin bekası”nı gözeterek, “muhalefet”, Erdoğan/AKP yönetiminin peşine takılmakta sakınca görmedi. MHP neredeyse emilmişti, CHP ise küçük eleştirilerle Yenikapı’da “Cumhurbaşkanlığının himayesine düzenlenen” mitingde olduğu gibi, böyle ilan edilmesine itiraz da etmeden, “himaye”ye girdi.

Yargıçlardan 2745’i 15 Temmuz’un hemen ardından açığa alınmıştı, en son meslekten de çıkarıldılar. Doğru ya da yanlış, darbeye karışmışlardı. Ne mahkeme ne Meclis kararı vardı, KHK ile iş halledildi. AYM ve Yargıtay’dan hâkimler tutuklandılar, Yargıtay kendi üyelerinin görevden alınmasını “istim arkadan gelsin” özdeyişine uygun olarak, sonradan “onayladı”! Yargıçların FETÖ’cü oldukları iddiasıyla sürülmeleri, görevden alınmaları ya da meslekten atılmaları keyfe keder gerçekleşti; kararları, Saray’dan yönetilen hükümet ya da onun da küçük bir bölümü almaktaydı.

Sadece yargı değil, darbe girişimi fırsat bilinerek, askeri ve sivil bürokrasi tarumar edildi; özellikle askeri bürokrasinin ve tabii ki devletin de yeniden yapılandırılmasına girişildi. Bu da, OHAL uyarınca KHK’lerle ve Meclis’in yerine yürütme geçirilerek gerçekleştirildi. Ayrıntılara girmekten kaçınarak: Ordunun hiyerarşi zinciri kırıldı, kuvvet komutanlıkları MSB’ye bağlandı, Genelkurmay Başkanlığının Cumhurbaşkanlığına bağlanması öngörülüyor. YAŞ’ın yapısı değiştirildi. Askeri Yargıtay lağvedildi, GATA Sağlık Bakanlığına bağlandı. Askeri okullar kapatıldı. En temel kurumuyla devlet yeniden yapılandırılırken TBMM tamamen sürecin dışında tutuldu.

Hükümetse görünürdeki özerkliğini de kaybetmiş durumda ve sürekli Cumhurbaşkanının başkanlığında Saray’da toplanıyor. Hem Meclis’in, hem yargının, hem de yürütmenin tek kişiye bağlanması ve ülkenin tek elden yönetilmesi için neredeyse atılacak adım kalmadı.

Geriye kalan ya da sorun olan, birinci olarak, henüz “tek adam”ın ve kurucusu olduğu “tek parti”nin zayıflığıdır. Daha AKP içindeki “FETÖ’cüler”in temizlenmesine sıra gelmemiştir, ucundan, Arınç’ın akrabası, K. Topbaş’ın damadı ve Gül’ün çevresinin tutuklanmasıyla başlamış olsa da, henüz nerede başlayıp nerede biteceği meçhul olduğu için beklenmekte, ancak bu nedenle “tek adam-tek parti” diktatörlüğü bakımından güvenilir olmayan bir durum oluşmaktadır. İkinci olarak, darbeciler, ordu içinde büyük yüzdelik oranlarla ayıklanmıştır, ayıklanmaktadır; ancak hâlâ “Cumhurbaşkanı ve hükümet MİT ve Genelkurmay tarafından neden saatlerce haberdar edilmedi” ve “neden başlıca generaller, darbenin başarısız kaldığı belli oluncaya kadar, kimi düğünde, kimi rehinde olduğu için, kimi bir başka gerekçeyle sessiz ve tavırsız kaldı” türünden yanıtlanmayan sorular varlığını sürdürmekte ve bu, yine kime güvenileceğinin belli olmamasına, güvenilirlik sorununa yol açmaktadır. Devlet yeniden yapılandırılmaktadır, ancak, bu, kime güveneceği belirsiz Erdoğan ve yakın çevresi tarafından “dereyi geçinceye kadar at değiştirilmez” gerekçesiyle bugünkü türden bir yapılandırma olmaktadır. Son olarak, gerginlik politikasından, herkesin darbeye karşı çıkmış olması zemininde “birlik ve kardeşlik” taktiğine geçilmiştir ve şimdilik sadece Kürt hareketi “birlik, beraberlik”ten dışlanmaktadır. Ancak bu, bir yandan “birlik”in gerçek bir birlik olmayışını getirirken, diğer yandan da –hele Erdoğan/AKP yönetiminin yukarıda sayılan iki zayıflığı koşullarında– olduğu kadarıyla “birlik ve beraberlik”in Binali Yıldırım’ın deyişiyle “gözümüz gibi korunması”na götürmekte ve bu durum da, zayıflıkların yanında, tekçi dayatmaların frenlenmesine neden olmaktadır.

Ancak her halükârda ve zayıflıkları bir yana Erdoğan/AKP şimdi, 15 Temmuz öncesiyle karşılaştırıldığında tek adam-tek parti diktatörlüğünün inşası bakımından daha büyük olanaklara ve elverişli koşullara sahiptir ve bunları çoktan değerlendirmeye girişmiştir.

Gidişatı belirleyecek olan, Erdoğan/AKP yönetiminin zayıflıklarıyla bu olanakları ne ölçüde kullanabileceği, ama asıl olarak da, nesnel çıkarları böyle bir gidişatla uyuşmayan işçi ve emekçilerin bu çıkarlarının ne ölçüde farkına varacağı ve ne denli güçlü bir mücadele içine gireceğidir.

Dipnot

1. Erdoğan’ın, Anayasa Mahkemesi’nin olumlu sonuçlandırarak tahliyelerinin yolunu açtığı C. Dündar’la E. Gül’ün bireysel başvuruları hakkındaki beğenmediği kararına saygı göstermediğini ve üstelik uymayacağını açıkladığı hatırlanacaktır

Bir tarihsel ideolojik yarış: Milliliğe karşı Osmanlıcı dincilik

Kadir Yalçın

Güncel tartışma ya da hatta tartışma ne kelime, postulatlardan önemi durmaksızın vurgulananlardan biri tarih ve tarihe yaklaşımla da bağlantısı içinde, “yerli-milli” oluşsa, bir diğeri, bu birinciyle belirli bir çelişme içinde olsa da, önemsenmeyip ısrarlı olunan, Osmanlılık, Osmanlıcılıktır!

“Yerli-milli” edebiyatı, öykü ve masalı aşıp bir yanıyla destan yazımına yönelmiş, ama aynı zamanda “yerli-milli”liğin içeriği ve ölçü ve ölçütleri ayrı tutulursa, bir yanı science fiction’a uzansa bile pratik bir hal alarak bilimsel makalelere de konu edilmeye başlanmıştır.

“Vatan-millet-Sakarya” –bu edebiyat, aşırı hamasi nutuklarla sürdürülmektedir, bu açıdan sorun yoktur ya da meselenin aslı değişmemiştir. Ancak Erbakan’ın “Milli Görüşçülük”üyle “Milli Silah Sanayi” kurulumuna çoktan başlanmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan en son “kendi uçak gemimizi de yapacağımızı” açıklamıştır.

Bilinmektedir; ATAK helikopterleri, SOM füzeleri, KASIRGA roketleri, MİLGEM kapsamında suya indirilen korvet vb. savaş gemileri, UMTAS tanksavar füze sistemi, BORA keskin nişancı tüfeği, Suriye’yi bombalamakta olan Fırtına Obüsleri, ALTAY tankları, AKYA torpidoları, ARMA ve KİRPİ zırhlı araçları, COBRA zırhlı tekerlekli araçları, ANKA vb. İHA’ları, keşifle de yüklendirilmiş GÖKTÜRK uydusu, sığınak delici özellikli TÜBİTAK’ça geliştirilen akıllı bombalar yapılmaktadır. Skorsky şirketiyle yapılan milyarlarca dolarlık anlaşmaysa, Skorsky helikopterlerin Türkiye’de üretimiyle ilgilidir ve ama “yerli-milli” silah sanayinin, “yerlilik” neyse ama, “millilik”in içerik ve ölçütleri hakkında iyi fikir vermektedir. Yabancı teknoloji ve asıl olarak makine üreten makineler kullanılarak, helikopter ya da sair silahlar “milli sanayi” ürünü olarak üretilmektedir, üretilecektir.

Hakkını yememek gerek, ASELSAN, TAİ vb. yerli şirketler AR-GE harcamaları da yaparak belirli teknikler geliştirmekte ve üretilen silahların “yerlilik” oranını az-çok yükseltmektedirler. Ancak en başta kendilerinin yerlilikleri ve en çok da millilikleri tartışmalıdır. Ne kadarı yerli ne kadarı yabancı ya da yabancı bağlantılı sermayedir, bu sorunun yanıtı iç açıcı değildir.

Göktürk uydusu, İtalyan ve Fransız şirketlerce üretilip yörüngeye yerleştirilmiş, TÜBİTAK’la ASELSAN ve Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü ise sadece yerli ortaklık sağlamıştır. Örneğin Altay, Cobra ve Arma KOÇ Grubu şirketi OTOKAR, Kirpi BMC şirketi tarafından, “milli” gemiler ise MİLGEM Projesi Koç’tan alındıktan sonra Deniz Kuvvetleri Tersanesi’nde üretilmektedir. Koç, bir mali sermaye grubu ve tekel olarak, “yerli” olmasına yerlidir, ama yüzde kaçı yerli kaçıysa yabancı sermaye elinde olduğu belirsizdir. Bankacılık, kredi, know how, sair teknoloji ve sermaye ilişkileri ile net biçimde uluslararası sermayenin Türkiye kolu durumundadır, emperyalizmle işbirliği halinde olduğu ve gayrı milliliği tartışmasızdır. BMC de, “yerli-milli” edebiyatı yapmakta olan E. Sancak’ın mülkü olduğunda takla atarak millileşmemiştir! KOÇ Grubu’yla benzer şekilde ve kimin eli kimin cebinde belli olmamacasına uluslararası mali sermaye ve dolayısıyla emperyalizm ilişkilidir. Gelecekte üretilecek Skorsky’nin yanı sıra ATAK Helikopteri de İtalyan AgustaWestland gövdesine yine yabancı menşeli motor, aktarma ve kuyruk unsurları eklenmesiyle üretilmektedir ve “yerlilik”i Türkiye’de yapılmasıyla, “millilik”i ise hava araçlarına milli elektronik ve silah sistemleri monte edilmesiyle sınırlıdır.

Övünülen “millilik”in silah sektöründeki encamı budur ki, ötesinde, hangi silah ne ölçüde “milli” koşullarda üretilmiş olursa olsun, tümü NATO’ya üye Türkiye’nin bir NATO Ordusu olan ordusu tarafından, şüphesiz ki NATO kuralları çerçevesinde kullanılacak, NATO eğitiminden geçmiş, hiyerarşik olarak ona bağlı subaylar tarafından kumanda edilecektir.

Yağmasa bile gürleyen, tıpkı NATO talimatları alınan ABD ya da Almanya ile ilişkilerde taşeronluk payını/komisyonunu artırma çabasına benzer şekilde, örneğin silah sanayinin “milli” parça üretimi payını artırma yönelimindeki “milli” özenti “yine de iyidir” denebilir ve taşeronluğun kabulü ama komisyonun yükseltilmesiyle yetinilebilir –tercih sorunudur. Hele iç politikaya yönelik olarak yapılan ve kimi zaman “Hıristiyan Klubü” kimi zaman “Haçlılar” argümanları kullanılan “gâvur” ya da “kâfir” düşmanlığına dayalı içeriği dikkate alınmadan ABD, Rusya, Almanya ve AB “karşıtı” ajitasyonla bir arada alındığında küçümsenmez etkisi teslim edilmelidir. “İslami” taban “gâvur düşmanlığı”yla tatmin edilip bir yönüyle buradan etkilenip diri tutulmaktadır, ancak bizzat bu içeriği “millilik” edebiyatını çürütmekte ve ümmetçilikle yer değiştirmesine götürmektedir.

Osmanlıcı edebiyat da böyledir. Osmanlı “milli” midir? İlgisi yoktur. Osmanlı’ya her şey denebilir, ama milli denemez. Bir hanedandır, milletin değil, kuşkusuz hanedanın çıkarlarının gözetimidir. Dili olan Osmanlıca bile Türkçe değildir; az-çok Türkçe katkısıyla yaratılmış bir Arapça-Farsça kırmasıdır. Kendisine karşı çok sayıda millet ayaklanmış, millilik onun eliyle değil, ama ona karşı şekillenip gerçekleşmiştir. Milleti değil ümmeti esas almış bir din devletidir. Merkezi feodal bir emperyalizmdir. Aynı zamanda sömürgeleşme sürecinde bir yarı-sömürgedir. Jön Türkçülük Osmanlı’ya karşı ileri sürülmüş bir milliyetçi burjuva arayıştır ve Enver ve sair İttihatçılarla iktidara geldiğinde, dayanakları son derece cılız olan “millilik”in yolundan yürümek yerine, derhal Alman işbirlikçiliğinde karar kılmıştır.

Hasılı, Osmanlı’yla millet ve milliliği yan yana getirme gayretleri beyhudedir! Ve “yağmurlarında ıslanılan” Osmanlıcı yolda yürümenin pratiği de öyledir.

Sadece lafı edilen “milli irade”nin –sandık­tan çıkmış oluşunu belirtmek ve tek adam diktatörlüğünün meşruluğunu iddia etmek üzere– iki adımda bir ileri sürülüşü bir yana, içeriği hamaset yüklü ve AKP için de bir kullanım değeri taşıyor olsa bile, milli olan her şeyden uzak durulmaya çoktan başlanmıştır.

HANGİ KUTSALLAR?

Din mi millet mi, dinsel mi milli kutsallar mı –AKP’nin ideolojik tutumu nettir!

Siyasal İslam muhalefetteyken, Kurtuluş Savaşı sürecinde, işgali içine sindirerek İngiliz işbirlikçiliği yapmakta sakınca görmedi. Bağımsızlığı hedefleyen ve dinci-Hilafetçi Kuvayı İnzibatiye isyanlarını bastırmakta olan milli mücadeleyi engellemeye/bastırmaya çalışan son Halife-Padişah tarafından hakkında ölüm fetvaları çıkarılan M. Kemal’den o gün bugündür haz etmedi. Üstelik bu Kemal sevmezlik, aldığı iktidarı sağlamlaştırmak üzere Padişahlığı lağvedip Cumhuriyet ilan etmesinin ardından Hilafeti kaldırıp tekke ve zaviyeleri yasaklaması, Arap harflerini Latin harfleriyle, fes ve sarığı şapkayla değiştirmesi ve dini ve dini etkinlikleri kontrol altına alma amacıyla Diyanet İşleri’ni kurmasıyla nefrete dönüştü. 1924’te kurulan ve 1925’te Şeyh Sait ayaklanmasında rolü olduğu iddiasıyla kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucusu ve sonra Başkanı olan Kurtuluş Savaşı kahramanlarından İslamcı General K. Karabekir’in de tutuklanıp yargılandığı 1926 İzmir Suikastı ilk kırılma noktası oldu. İkincisi, yazdığı “Frenk Mukalitliği ve Şapka” adlı risaleyle Müslümanları inanç ve eylem birliğine çağırması nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce idama gönderildiği ileri sürülen İskilipli Atıf Hoca’nın yine 1926’daki idamıydı. Atıf Hoca “31 Mart Olayı”na katılmış ve bu nedenle tutuklanmış, Kurtuluş Savaşı günlerinde örneğin Ali Kemal’le birlikte İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin üyesi olmanın yanında Kuvayı Milliyeyi hedef alan fetva nitelikli bildirileri Yunan uçaklarından atılan İslam Teali Cemiyeti’ne başkanlık yapmış kararlı bir İslamcı militandı. Menemen’de Kubilay’ın öldürülmesiyse (Aralık 1930) üçüncü kırılmayı oluşturdu ve sonuçta yeraltına çekilmek ve “ya sabır” çekme durumunda bırakılan siyasal İslamcıların M. Kemal düşmanlığını pekiştirdi.

M. Kemal’in iktidarı eline geçirmek için ve geçirdikçe sağlamlaştırmak üzere kendisi dışında iktidar odağı olabilecek potansiyeliyle tehdit oluşturduğuna inandığı siyasal İslam’ı tüm devlet işlerinden dışlamaya, din ve devlet işlerini ayrıştırmaya değil ama dini devletin kontrolünde tutmaya yönelik bir “laisizm” aracılığıyla dinciliği üreten feodal alt yapıya dokunmadan din ve dinselliğin etkilerini üst yapıdan “temizleme”ye yönelmesi iki şeye yol açtı: Kapitalizm öncesi ilişkilerin durmaksızın yeniden ürettiği din ve dincilik etkisini korudu, ama çekildiği yeraltında Kemalist iktidara karşı sürekli bilendi ve boyun eğme görüntüsü altında militanlaştı; Türkiye “dar-ül harp”ti, emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından halkı ve mücadelesini kontrol altında tutmanın denenmiş yolu olan dinin kullanımı ihtiyacının özellikle Bayar-Menderes iktidarıyla birlikte önünü açtığı Şeriat talepli örgütlenme sürdü, her elverişli fırsatta aynı içerikli eylemlere başvuruldu. Demirel Hükümetleri, ülke dışına kaçan Erbakan’ı ülkeye ve siyasete davet eden 12 Mart Cuntası, ardından özellikle 12 Eylül faşist cuntası dönemi ve Özal döneminde siyasal İslam sürekli örgütlenerek gelişti.

Önce Erbakan’la atağa geçti ve sonra Erdoğan ve AKP’si ile devleti ele geçirmede ciddi mesafeler aldı. Bugün artık siyasal İslam, Cemaat’le yaptığı denemelerin ardından, özellikle askerlerle ittifaka girerek devlete egemen olmuş, devlet AKP’lileşirken AKP de devletleşmiştir.

İSLAMCI DAYATMALAR

Varılan yerde siyasal İslam tam bir rövanşizm yaklaşımıyla davranmakta, elinden geleni ardına koymamaktadır. Eski MTTB Başkanı olan TBMM’nin yeni Başkanı İ. Kahraman, “baklayı ağzından çıkarmış” ya da “gizli ajanda”yı açığa vurmuş ve laisizm karşıtlığını açıklamıştır. Sorun şüphesiz özel olarak kendisinin laik olup olmaması değildir; herkesin istediği türden düşünmeye, yaşama ve devlet işlerinin görülmesi ve sistematize edilişine dair şu ya da bu ideolojik tutumu savunmaya hakkı olduğu tartışmasızdır. Ancak sorun olan odur ki, kişi laik olsun olmasın, devletin laik olmasını, aynı anlama gelmek üzere laik esaslarla örgütlenmesini; özetle dinle devlet işlerinin ayrılmasını benimsemelidir. Devlet, iktidar sahipleri dini kendi hizmetine koşup kullanmamalı, din de devlet işlerinin yürütülüşüne karışmamalı, devlete müdahale ederek dini esaslara göre örgütlenmesini sağlamaya, Şeriatı uygulamaya çalışmamalıdır. Devlet, tüm inançlar ve inançsızlık karşısında tarafsız olmalı ve birinin diğeri/diğerlerini aşağılayarak karşısında/karşılarında üstünlük taslamasına izin vermemelidir.

Ama, TBMM Başkanı, TBMM Başkanı olarak, başkanlık ettiği meclis tarafından hazırlanacak yeni anayasada, yani devlet örgütlenişinin kurallarının sıralanacağı temel metinde laikliğe yer verilmemesi gerektiğini açıklamıştır.

O hızla arkadan, bir İlahiyatçı profesörün ağzından ileri sürülen “namaz kılmayanın hayvan olduğu” iddiası gelmiştir.

Laf düzeyinde kalsa sorun olmaz denebilir, ama tabii ki kalmamaktadır. Cihangir’de bir plakçıda Radiohead dinleyicileri, Ramazan’da oruç tutmadıkları gerekçesiyle, mekân basılarak dövülmüş ve ama –tıpkı Camide Kılıçdaroğlu’nun önüne kurşun atanların serbest bırakılmalarında olduğu gibi– gözaltına alınan üç kişinin tutuklanmasına gerek görülmemiştir.

Eğitim baştan aşağı dincileştirilmekte; on mislinden fazla artarak 1 milyon 200 bine varan mevcuduyla İmam Hatip liseleri yaygınlaştırılırken geri kalan liseler İmam Hatipleştirilmektedir. Din dersinin zorunlu kılınmasıyla başlayan süreç yeni dini içerikli “seçmeli” derslerin eklenmesiyle ilerlerken, “dindar ve kindar nesiller yetiştirmek” üzere liseler dinci militan müdür, idareci ve öğretmenlerin örgütlenme ve eylem alanlarına çevrilmiş, ders saatleri namaz saatlerine göre yeniden düzenlenmiş, her bir lisede birden çok mescid açılmış, yönetmelik yeniden düzenlenerek kimliği belirsiz kişilerle belirli vakıfların okullarda –şüphesiz dinsel içerikli– seminer ve konferanslar vermeleri olanaklı kılınmış, idarelerce bu etkinliklere öğrencilerin katılımı mecbur tutulur olmuştur.

Kürt Savaşı, özel olarak dinci militanlardan derlenen birlikleriyle PÖH’e dayanılarak yürütülmüş, taş üzerinde taş bırakılmayan kentlerin her sağlam kalan duvarına, örneğin “Esadullah” imzasıyla, ırkçılığı yanında “Kanımız aksa da zafer İslamın” türünden dinciliği belirgin sloganlar yazılmıştır.

En son Cumhurbaşkanı Taksim’e, Gezi Parkı’nın yerine, Park yıkılarak, Taşkışla ve Davutpaşa Kışlası ile birlikte başında Abdülhamit bulunan Osmanlı Monarşisine son veren 1908 Devrimiyle ilan edilen Meşrutiyet’e karşı ve “Şeriat isteriz, Padişahım çok yaşa” sloganlarıyla düzenlenen 1909 31 Mart Ayaklanmasının merkezi olan Topçu Kışlası’nın –“tarihi eser” olarak– yeniden inşa edileceğini açıklamıştır. “Tarihi eser” olduğu kuşkusuzdur, ancak tarihin karanlık yüzüne, Şeriatçılığa, siyasal İslamcılığa dairdir ve Gezi Direnişi ile ilk püskürtülüşünün ardından proje olarak yeniden halka, ülkenin Aydınlık yüzüne dayatılmaktadır. Üstelik “Taksim’e selatin camisi” ile birlikte yapılması öngörülmektedir. Karşı çaprazında, “İslamcı sanat anlayışını ortaya koyacak” Opera binası ile birlikte! İslam’da operanın yeri olmayışı problematiğiyse yeni binada herhalde Mehter Marşıyla Saray Müziği icra edilerek çözülecektir!

TÜRK-İSLAM SENTEZCİLİĞİ

Dinci, siyasal İslamcı ve üstelik rövanşist politika ve dayatmalarının üzerinde durulup sıralanmasından, tabii ki AKP’nin dincilikle başlayıp dincilikle biten bir parti olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. AKP, kuşkusuz siyasal İslamcı dinci bir partidir, ancak böyle bir ideolojik-politik karaktere sahip olması, onun burjuva kapitalist bir parti olmayıp salt dinci Şeriatçı parti olduğu anlamına gelmiyor. Neoliberal bir sermaye partisi oluşu tartışılmaz olan AKP’nin dinciliği de bir gerçektir ve onun burjuva niteliğini biçimlendirmektedir. Siyasal İslamcı bir burjuva partisi oluşu, AKP’yi diğer burjuva partilerden ayıran özelliği durumundadır. Nasıl MHP ırkçı milliyetçi bir burjuva partisiyse, AKP de dinci milliyetçi bir burjuva partisidir. İşçi sınıfı ve emeğin sömürülen yığınları karşısında kıdem tazminatının kaldırılmasından özel istihdam bürolarına, özgürlük taleplerinin ötesinde ekonomik ve sosyal hak talepli mücadelelerin bastırılmasından grev yasaklamalara kadar sermayenin çıkarlarını eksiksiz savunan, dinciliği belirgin Türk-İslam sentezci bir burjuva partisi!

Bu burjuva partisi, tekçilik peşindedir; bir tek adam-tek parti rejim oluşturma çabasındadır. İçeride ve dışarıda burjuvazinin, şüphesiz ki en başta –ihaleler, rant sağlama, kur farklarından faiz vb. yoluyla kazanç sağlama türünden doğrudan devlet olanaklarıyla palazlandırılan yeni katılımlarla genişleyen– işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarlarının gerçekleştirilmesini program edinmiştir. Diğer burjuva partilerinden tek farkla ki, Erdoğan ve AKP’sinin, burjuvazinin, özellikle tekelci burjuvazinin çıkarlarının savunulması programı, tartışılmaz neoliberalizminin yanı sıra, burjuvazinin –ve elbette burjuvazinin çıkarlarını kendi çıkarı sayıp savunarak ardı sıra yürümeye razı edilmekte olan halkın da– dinciliği belirgin bir platformda birleştirilmesini esas alan bir programdır. Bu, ideolojik saikle benimsendiği kadar milliyetçilik ve özellikle din gibi iki kutsalın halk üzerindeki geleneksel etkisi nedeniyle de benimsenmiştir.

DİNCİLİK VE MİLLİCİLİK

Artık şüphesiz ki küçük ölçülerde ve az sayıda olmayan kesişme noktalarının ötesinde milliyetçilikle dinciliğin çelişmeli bütünlüğüne ve AKP’nin yaşadığı ve yaşaması kaçınılmaz çelişmelere gelebiliriz: Millilik ve milliyetçilikle Osmanlıcılık.

Osmanlıcılık, tabii ki, bütünüyle nostaljik olmanın ötesinde “yeni” sıfatıyla ve bugünkü koşullarda yapılmaktadır. Ne Türkiye Osmanlı’nın Fatih dönemindeki yükseliş ya da Abdülhamit dönemindeki “hasta adamlık” ve milli hain Vahdettin’le yaşadığı çöküş günlerindedir ne de Osmanlıyla Türkiye’nin politik ekonomisi kadar üretici güçlerin gelişme düzeyi aynıdır. Osmanlıyla günümüz Türkiye’sinin önemli benzerliği, kapitalizmin son derece geri olduğu, başlıca feodal üretim ve belirgin özelliğiyle tefeci ticarete dayalı olan toplumsal örgütlenmesinin egemenleri olan komprador burjuvazi ve toprak ağalarıyla günümüzün dünyanın 18. büyük kapitalist ekonomisinin egemenleri olan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin, dayandıkları zeminler farklı olmakla birlikte, aynı merkeziyetçi bürokratik, çürümüş rantiye/asalak ve işbirlikçi niteliklere sahip olmalarıdır.

Osmanlı feodal zemine dayalıyken, günümüz Türkiye’si kapitalist temelde örgütlenmiştir; ancak biri feodal diğeri kapitalist tekele dayalı olmakla birbirlerinden farklılaşsalar da, merkeziyetçi devletçilikleri, işbirlikçilikleri ve asalaklıklarıyla benzeşen egemenleriyle aynı topun kumaşıdırlar. Bu benzerlik, dayanakları farklı olsa bile kozmopolitizmlerinde de yansımakta ve Osmanlı’yla milliliğin ya da Osmanlı’yla günümüz Türkiye’sinin –tabii ki egemenlerinin– gerek “yerli-milli”lik gerekse de milliciliklerinin çelişmesi sorunu net biçimde çözülmektedir: Ne Osmanlı millidir ne de günümüz Türkiye’si ve egemenleri!

Dolayısıyla günümüz egemenlerinin Osmanlı’ya olur olmaz atıflarda bulunmaları –Valide Sultanların hemen istisnasız tümünün cariyelikten gelmeliği, dolayısıyla “gâvur”luktan dönmeliği dikkate alınmazsa– belki “yerli”likleri nedeniyle kendilerini “gâvurluk”tan kurtarır, ama onları milli yapmaz.

Ancak milli olmamakla birlikte başka kavim ve milletler ve ülkeleri üzerinde egemenlik kurma peşinde koşucu içeriğiyle yayılmacılık ikisinin de ortak niteliklerindendir. Osmanlı, belki yüzlerce kavmin/etnisitenin yaşadığı Avrupa, Asya ve Afrika’da fethedilmiş geniş topraklar ve çok sayıda ülkenin üzerine kuruluydu. Sultan Süleyman sonrası artık genişlememiş, ama süreç içinde artan toprak kayıplarıyla küçülmüştü. Maddi teknik temeliyle üretim tarzını yenileyen günümüz Türkiye’siyse önüne yayılma hedefini koymuş, ancak 1974 Kıbrıs işgali sayılmazsa, bunda başarılı olamamış; rejimi karşıya alınıp terör çeteleri desteklenerek yıkılması için elden gelenin yapıldığı Suriye, içişlerine karışılarak gelişmelere müdahil olunan Irak ve ittifak kurulmak üzere sunulan desteğin Sisi darbesiyle sonuçsuz kaldığı Mısır’da hep kaybetmiş, üstelik AKP ile başladığı noktanın da gerisine düşmüştür.

Ama sorun hâlâ var olmaya devam eder. Osmanlı egemenleriyle günümüzünkiler gayrı millidirler, bunda kuşku yoktur; ancak Osmanlı’da yerliliğinin yanı sıra milli nitelik de taşıyan, gerek feodalizmi çözmeye başlayan emperyalist sermayenin başlangıçta özellikle ticari niteliğiyle sermaye ilişkilerinin gelişmesinin önünü açmasıyla bağlı olmadan –bunu önceleyerek–, gerekse de bu gelişmeyle bağlı olarak ortaya çıkan bir orta sınıf da vardır. Feodalizmin bağrından yeni çıkmakta olduğu haliyle, öyleyse toprak mülkiyetiyle bağlantısı içinde ve öyleyse belirgin bir tefeci niteliği de taşıyan tefeci-tüccarlar ya da sınai değil ama ticari kapitalizmin unsuru olarak feodal burjuvazi, –ilerleyen dönemde çevrelendiği emperyalist yabancı sermayeyle ilişkilenmekten kaçınılmazlıkla bütünüyle azade kalamasa da, gelişmesinin dinamiği bu ilişkiler değil, ama yerli pazar olan ve üstelik baskısı altında olduğu yabancı sermaye tarafından gelişmesi engellenen– bu orta sınıf, –ince bir tabaka durumundaki üst kesimi emperyalizmle birleşme eğilimi gösterirken– şüphe yok ki, yerli olduğu kadar milli bir özellik de gösterir.

Bu burjuvazi, milli pazar ihtiyacıyla, bu ihtiyacını giderebileceği, öyleyse emekçi halka karşı kontrolü altında tutması, ele geçirmek amacıyla pazarına göz dikecek başka uluslardan burjuvazilere karşı savunması gereken toprak parçası olarak “vatan” yüceltisi ve bu pazarı millet adına tekelinde tutmasının ideolojik-politik yönelimi olarak Türkçülüğün/milliyetçiliğin asıl dayanağıdır. Bunu, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki cılız anti-emperyalizmiyle emperyalizme karşı olduğu kadar başta Kürtler olmak üzere ezilen milletlere karşı günümüzde de sürdürdüğü tutumuyla kanıtlayagelmiştir.

İşçi ve sömürülen yığınlarıyla emekçi halk çoluk-çocuğuyla üzerinde yaşadığı yurdunu severken, milli özelliklere sahip burjuvazi, kârının kaynağı olarak emeğin sömürüsü ve “eşdeğerler” değişimini gerçekleştireceği pazarla özdeş olmadıkça kendisi için “kuru” toprak parçalarından başka anlam taşımayan “yurt” ya da “vatan”a ancak sınai ve ticari sömürüsünü gerçekleştireceği pazar olarak bir değer yükler, burjuvazinin sevdiği yurdu değil, pazarıdır. Bu nedenle, işçi ve sömürülen yığınlar farklı uluslardan burjuvalar arasındaki pazar kavgasına bağlanmış, özünde sömürgenlik bulunan milliyetçiliğin değil, ama –milliyetçiliğin sosyal dayanağı orta sınıf burjuvaziyken– yurtseverliğin sosyal dayanağıdır.

HAMASET VE MİLLİ YASAKLAMACILIK

Şimdi, on yılı dolduran AKP hükümetinin iktidarını yeterince sağlamlaştırdığı inancıyla ve ideolojik yüklemelerini de yaparak iktidarını karşı çıkılmaz kılmak üzere iki “kutsal”ı çekiştirerek, Osmanlıcılıkla millilik arasındaki çelişmesini de bir çözüme kavuşturma gayretine tanıklık ediyoruz.

Söylemeye gerek yok ki, usanmadan yerli yersiz yapılan “yerli-milli” vurgularına karşın, AKP’nin çelişmesi ya da Osmanlı ile millilik arasındaki çelişme, onu Türkiye’nin tarihsel şekillenişinin bütün milli özelliklerine itiraza, milletten ümmete, Cumhuriyet’ten Osmanlı’ya dönüşe götürmektedir.

Türkiye’nin bir Milli Kurtuluş Savaşı’ndan geçtiği herkesçe bilinir. Başka olayları bir yana bırakarak, AKP’nin Kurtuluş Savaşı karşısındaki tutumuna bakmak çelişmenin bu çözümünü görmek bakımından yeterli olacaktır.

AKP, güçlendiğini hissettikçe, Kurtuluş Savaşı’na ve –Müslümanlara zulüm yaptığını düşündüğü– ardından kurulan Kemalist iktidardan belirtildiği üzere hazetmediği gibi, Kemalistlerce aşırı milliyetçi yüklemeyle yüceltilmiş onun özel günlerinin Ulusal Bayram ilan edilip anılmasına karşı tutumlar geliştirmektedir. Öyle ki, artık neredeyse Kurtuluş Savaşı yok, ama Çanakkale Savaşı vardır. Askeri tayin terfi işlerinin kararlaştırıldığı YAŞ toplantıları olmasa, artık 30 Ağustos bile akla gelmeyecektir ya da bu tarih artık anlam kaymasıyla “Büyük Zafer” günü olarak değil ama tayin-terfi günü olarak önem kazanmaktadır.

Hem 23 Nisan hem de 19 Mayıs törenleri iki yıldır “gargara”ya getirilerek kutlanmasından vazgeçilmiştir. Siyasal İslam’ın öteden beri “etek boyları” ve “kısa şortlar”ı söz konusu ederek kızlı-erkekli ulusal gün kutlamalarına itiraz ettiği bilinir, ama geçtiğimiz yıla kadar katlandıklarına –“güç bende” düşüncesiyle– iki yıldır katlanmalarının gerekli olmadığını düşünmekte ve böyle davranmaktadırlar. Bolu Milli Eğitim Müdürü, işi, okul törenlerinde “Onuncu Yıl Marşı”nın çalınmasının yasaklanmasına kadar götürmüş, hatta buna itiraz için gösteri yapan biri milletvekili olan CHP’liler polisçe gazlanmışlardır! Gelinen yer, bir yandan “millilik” edebiyatından fayda umulur ve “milli” vurgularla faşizmin kitle tabanının ihtiyaçları karşılanmaya çalışılırken, geçmişin milli değerlerine gönderme yapan anı, marş, kutlama vb. etkinliklerin polis saldırısının nesnesi kılınmasıdır. Artık 19 Mayıs’la 10. Yıl Marşı’na zehirli gazla saldırılmaktadır!

“Millet yaratıcılığı”yla Türk milliyetçiliğinin ve “ünitarizm” ya da “tek devlet” dayatıcılığın dayanağı olarak Kurtuluş Savaşı ve –tabii ki, 19 Mayıs’ın “Ata’nın Samsun’a çıkması”nın kutlanması olması gibi– bir bölümü dolaysızca M. Kemal’le ilişkilendirilerek milli bayram ilan edilmiş tarihsel günlerinin yok sayılması alternatif ihtiyacı doğuracaktır, doğurmuştur ve bu alternatif çoktan hazırdır: Bir din devleti olan Osmanlı dönemine ait “Çanakkale Savaşı”! Kaç yıldır, Kurtuluş Savaşı unutturulurken Çanakkale aşağı Çanakkale yukarıdır!

Ama yetmemektedir; nedenlerinden biri orada da M. Kemal’in bulunuşu ve Gazi ve kahraman olarak M. Kemal yüceltisinin Çanakkale dolayısıyla da yapılmış oluşudur. On yıllardır, okuldan kışlaya, çok sayıda menkıbeyle bezenerek belleklere kazınmış Çanakkale-M. Kemal özdeşliği, siyasal İslamcıların Çanakkale edebiyatını ve bundan umdukları faydayı zayıflatmaktadır. Hem bu kez Seyit Onbaşı ve Hüsnü Bey gibi sair kahramanlar öne çıkarılarak Çanakkale vurgusu sürdürülmüş hem de bu vurgunun iki başka menkıbeyle güçlendirilmesi yoluna gidilmiştir.

Birincisi, yine siyasal İslamcılar marifetiyle kutlamaları önceden de yapılmakta olan ve artık Çanakkale’ye eşdeğer şölenlere konu edilerek kutlanan İstanbul’un fethinin yüceltilişidir. İkincisiyse, yeni bir “icad” olarak, 100. yılında tarihin derinliklerinden bulunup çıkarılarak, –iki ay sonrası hatırlanmaksızın– zafer edebiyatıyla kutlanmasına başlanan Kut-ül Amare zaferidir!

ÇANAKKALECİLİK

Çanakkale Savaşı, söylendiği gibi, millilikle uzaktan ilgisi bulunmayan Osmanlı Hanedanı’nın Alman Kayzeri’yle el ele vererek, doğrusu Saray’ın –Hanedan’ın– damadı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa marifetiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun Alman İmparatorluğu’nun peşine takılarak sürüklendiği I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın bir muharebesidir. Ve onun da millilikle uzaktan yakından ilgisi yoktur!

I. Emperyalist Paylaşım Savaşı, milli bir savaş değil, adı üstünde emperyalist bir savaştır. Başlıca İngiliz ve Fransız emperyalistleri dünyayı aralarında paylaşmışken, “kurtlar sofrası”na geç katılan açgözlü Alman emperyalizminin, bölüşümden pay isteyerek ve bunun için dünyanın yeniden paylaşımını talep ederek, yanlarına Rusya’yı da almış “İttifak Devletleri”ne savaş açması üzerine patlak vermiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya, sonradan İtalya’nın da katılımıyla ilhak yoluyla ellerine geçirerek sömürgeleştirmiş oldukları toprak parçalarını kaybetmemek ve olabilirse yenilerini ele geçirerek sömürgelerini genişletmek, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarını savaş arabasına bağlamış Almanya ise egemenliğine bağlayacağı yeni topraklar ilhak etmek peşindeydi. Ancak dünya üzerinde paylaşılmamış toprak parçası kalmadığı, eskiden paylaşılmış toprakların el değiştirmesinden başka yol olmadığı için, iki blokta gruplaşmış emperyalist ülkelerin birbirlerinin boğazına sarılmaktan başka çareleri bulunmuyordu. Dünya Savaşı bu nedenle çıktı!

Milli bir savaş olarak, bir ülkenin kendisine saldıran bir başka ülkeye karşı kendi topraklarını savunması olarak ortaya çıkmadı I. Dünya Savaşı. O dönem kapanmıştı, feodal zorbalıklar ve egemenlik karşısında yükselen kapitalizmin ilerleyişi geride kalmış, bu kapsamda feodal gericiliğe karşı yükselişteki kapitalizmin gelişmesinin hizmetindeki milli savaşlar dönemi sona ermişti. II. Enternasyonal’in sosyal-şoven oportünistlerinin de desteğiyle, Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin burjuvazileri hâlâ milli bir savaş yürüttükleri iddiasındaydılar: Sorun ilhaklarla dünyanın paylaşılması değildi, ya da rakipleri ilhakçıydı ama kendileri asla değillerdi, rakipleri kendilerine saldırdıkları için savaşıyorlardı, katiyen ilk onlar saldırmamışlardı, ama kendilerini savunmaktaydılar; bu nedenle “anavatan savunması” yapmaktaydılar, kendileri bakımından savaşlar hem milli hem de haklıydı ve bütün suç rakiplerdeydi!

Oysa kapitalizmin feodalizm karşısındaki gelişme dönemi kapandığı gibi, kapitalizm yeni ve tekelci bir aşamaya geçmiş, dünya gericiliğinin kalesi durumuna yükselmişti. Tekelci burjuvazi artık ulusal pazarlarıyla ilgili olmakla kalmıyor, ama kapitalizmin yükselişi döneminde fethe giriştiği dünya pazarlarında koşturuyordu, eskisinden tek farkla ki, artık başka ülkelere meta ihraç etmekle yetinmeyip sermaye de ihraç ediyor, dünyayı sadece toprak olarak değil ekonomik olarak da paylaşmaya yöneliyordu.

Toprak ilhaklarını ve dünyanın yeniden paylaşımını amaç edinen emperyalist savaş, önce kimin saldırdığına, taraf ülkelerin saldırıda mı savunmada mı olunduğuna bakılmaksızın emperyalistti. Savunmadaki ülke, dünyayı paylaşma peşindeki saldırgan bir ittifakın üyesi olmadan ilhak edilmek üzere saldırıya uğradığı için savaşıyorsa, durum farklılaşırdı; ancak saldırgan bir emperyalist ittifakın üyesi saldırsa da savunma halinde olsa da, onun bakımından savaşın niteliği değişmez, savaş milli nitelik kazanmazdı.

Osmanlı’ya gelirsek, onun savaşa katılması da “bir garip” gerçekleşti. Saldırılarına uğradığı İngiliz gemilerinin takibinde Boğazları geçip İstanbul önlerine gelen iki Alman zırhlısının, –İngilizlerin savaş nedeniyle teslim etmekten vazgeçtikleri zırhlılar yerine– Goeben ve Breslau olan adları Yavuz ve Midilli olarak değiştirilip Osmanlı tarafından satın alındıkları iddia edilmiş, ancak iki gemi, Osmanlı Donanması’ndan gemilerle takviye edilerek ve hükümetin karşı çıkmasına rağmen Enver Paşa’nın oluruyla Karadeniz’e açılıp Odesa ve Sivastopol gibi Rus limanlarını bombalayınca, Rusya ve ardından İngiltere’nin savaş ilan etmesiyle Osmanlı savaşa girmiş oldu.

Özetle, –sosyal dayanağı milli nitelikli orta sınıf burjuvazinin üst kesiminin emperyalizmle birleşmesiyle milliyetçiliğin işbirlikçiliğe dönüşmesinin belirgin örneklerinden olan– İttihat Terakki döneminin Jöntürklüğünü çoktan unutmuş önde gelenlerinden –belki de birincisi– Alman yandaşı Enver’in –moda tabiriyle– “kumpası”yla ve muhtemelen “hasta adamlığı”nın savaş içinde tedavisi umuduyla, Osmanlı Almanya’ya peşkeş çekildi ve bir oldubittiyle savaşa sürüklendi.

İlhaklar uğruna savaş olan emperyalist savaşta, Osmanlı’nın yeni ilhaklarda fazla gözü olması olanaklı değildi, elindekileri korumak ve “hastalığı”na şifa bularak ömrünü uzatmak herhalde yetecek de artacaktı. Bu arada bir-iki ufak “yağlı kuyruk” kapması ve kaybettiği toprakların bir kısmını geri alması “tadından yenmez” olurdu!

Ancak yeni ilhaklarda pek de gözü olmaması, emperyalist savaşı Osmanlı bakımından milli bir savaş yapmaya yetmezdi, yetmedi. Savaşın genel karakteri emperyalistti ve Osmanlı’nın dahil olduğu emperyalist bloğun “patronu” Almanya, Osmanlı’ya da kumanda etmekteydi ve yeni ilhaklarla dünyanın yeniden paylaşılmasını talep eden en başta oydu.

Somut olarak Çanakkale Savaşı, İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı topraklarını işgal etmesi hedefiyle sınırlı bir savaş olarak da başlamadı. Bir de Almanya ve Rusya da vardı.

İngiliz ve Fransızlar, Boğazlar’dan geçerek Rusya’nın üzerindeki Alman baskısını hafifletme ve Rusya’nın yardımına gitme amacındaydılar. Osmanlı, kendi topraklarını değil, kendi çıkar ve geleceklerini de hizmetine koşup çıkar ve geleceğine bağladıkları Almanların, Rusya ve İngiltere ile Fransa karşısındaki çıkarlarını savunmak üzere Çanakkale’de savaşa girdi. “Vatan savunması” değil, bir emperyalist savaş cephesi oldu Çanakkale.

Tabii ki yiğitçe savaşta ölenler bu ülkenin yoksul çocuklarıydı, ama onların kanı da savaşın niteliğini değiştiremezdi, değiştirmedi. Sonuçta, bütün cephelerde bütün ülkelerin ordularında savaşan ve ölenler hep yoksul emekçiler oldular ve savaş onların rağmına emperyalist karakter taşıdı. Şimdi Çanakkale bayırlarında Türk, Kürt, Arap milletlerinden Osmanlı askerleriyle Hintli, Anzak vb. İngiliz ordusunun askerleri koyun koyuna yatıyorlar ve bu savaşın karakterini belirtiyor.

Savaşın ülkesini işgale karşı savunan Türkiye ile ülkeyi işgale gelen İngiliz ve Fransızlar arasındaki bir milli savaş değil, ama başlıca İngiltere, Fransa ve Rusya ile başında Almanya’nın olduğu iki ülke grubu arasında yaşanan bir emperyalist savaş olduğunun bir kanıtı, Çanakkale Cephesi’nin komutanının Alman Liman von Sanders –“Paşa”– olmasıdır. Osmanlı ordusu bu savaşta kendi komutanlarınca bile yönetilmemiştir. Çanakkale savaşı, stratejisi, taktikleri ve komutanıyla emperyalist karakterlidir ve AKP Osmanlı’ya ait olması hesabıyla savunmasını üstlenerek öne çıkardığı savaşın milli bir savaş olmayışıyla ilgilenmemektedir bile! Çünkü kendisinin de millilikle ilişkisi yoktur!

FETİH TÖRENLERİ VE FETİHÇİLİK

29 Mayıs’da 563. yıldönümü gösterişle ve devletin en yüksek düzeyde katılımıyla kutlanan İstanbul’un fethinin –23 Nisan ve 19 Mayıs törenleri kutlanmadan atlanırken– yüceltilişi, AKP’nin “tek adam-tek parti diktatörlüğü”ne giden yolun taşlarını, yerli ve milliliğin hamasetini yaparken, bir din devleti olan Osmanlı ve Osmanlıcılıkla döşemekte olduğunun bir belirtisidir.

Mehteran Bölüğü, “bir ileri iki geri” Mehter Marşlarını çoktan 10. Yıl Marşı yerine geçirmiş, fetih törenlerini şenlendirmekte, Fatih Sultan ve sair Sultan şükranla anılırken, önemli günlerinin yad edilmesiyle Kurtuluş Savaşı ve önderi M. Kemal ve –küfür edilmek yerine– İsmet İnönü gibi diğer kahramanlarının anılmaları gündemden çıkarılmıştır. Bu vazgeçiş için Erdoğan’ın özellikle İ. İnönü şahsında suçlayageldiği geçmişin “tek adam-tek parti diktatörlüğü” uygulamaları gerekçe olarak ileri sürülemez; çünkü bu yönüyle, AKP ve Erdoğan bugün, geçmişin uygulamalarını “sollamak”tadırlar. Dağın taşın beton ve tunçtan heykelleriyle doldurulması, her taşın altından “Atatürkçülük”ün çıkarılması türü aşırı milliyetçilik yüklü abartıcılığın, evet, bir yana bırakılması zorunludur. Ama milliyetçiliğin tekçiliğinin bu yansıması da, eğer Kurtuluş Savaşı ve önderi M. Kemal’le arkadaşlarından haz ediliyor olsa problem edilmeyecektir; çünkü günümüzde tekçilikte geçmişten ileri gidilmekte ama geri kalınmamaktadır.

Biz, arada uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ve ulusal hakları da kapsamak üzere siyasal demokrasinin hiçe sayılışı var ve M. Kemal işçi ve sömürülen yığınlar üzerinde diktatörlük uygulayarak cebir ve şiddet kullanmış, ezilen milletleri yok sayarak baskı altına almış ve üstelik ilerleyen süreçte emperyalizmle birleşmeye yönelmişken, bunları görüp saptayıp suçlama ve mücadele konusu etmekten geri durmuyor, ancak onun Milli Kurtuluş Savaşı’na katkılarını değerli buluyor ve üstelik savaş içinde komünist önderlerden M. Suphi ve arkadaşlarını Karadeniz’in sularında katlettirmesine ve kaç Kürt isyanı kanla bastırmasına rağmen, onun –zayıf olsa bile– emperyalizm ve işbirlikçileri karşısındaki milli devrimci niteliği ve uygulamalarını teslim ediyoruz. AKP ise, arada sınıf karşıtlığı bile yokken, sadece belki en çok din ve dinselliğin kullanılmasıyla Osmanlı’ya karşı tutumda yansıyan burjuva program farklılığını kalkış noktası edinerek inkârcılık yapıyor. AKP ve Erdoğan’ın tekçiliği, görülüyor ki, daha şiddetlidir.

İstanbul’un fethine dönersek, tarihten çok kavim gelip geçmiş, birçok kavim de kendinden öncekinin yaşadığı toprakları fethedip yerleşerek devletler kurmuş, yıkmıştır. Tümüyle silinip giden kavim ve uygarlıklar da hiç az değildir. Ama bizim bilebildiğimiz, özellikle zorba devletlerin baskısından kurtuluş ve devlet olarak örgütlenişler, kapitalizme gelindikçe bağımsızlığın kazanılması olarak nitelenen kurtuluş hareketlerinin ilerleyişine özgü özel günler kutlama vesilesi yapılmış, ama belki en “yamyam” olanlar dışta tutulursa, fetih, işgal, ilhak gibi olumsuzu çağrıştıran etkinliklerin kutlanmaları yoluna gidilmemiştir. Bizdeyse, “yeniden diriliş, yeniden yükseliş” sloganlarıyla bugün öngörülen atılımlara, örneğin “hedef 2023”e dayanak kılınmak üzere fetih ve fetihçiliğin kutlanmasından medet umulmaktadır.

Burada, hamaseten ne denli sözü edilirse edilsin “millet” ve “millilik”in değil, dinciliğiyle Osmanlının ve fetihçiliğinin/yayılmacılığının itici güç olarak benimsenişini görebiliriz. Şimdi tökezlenilerek politika değişikliği için uğraşılmakta olan, ama “Emevi Camii’nde namaz kılma” iddiasında dile gelen Suriye’ye yönelik güçlü yayılmacı yönelimin tarihsel dayanağını da hatırlayabiliriz. Ama bir şeyi daha hatırlamalıyız ki, yayılmacılık, hâlâ açıklanmamış olsa da, sadece, herhalde en başta “stratejik derinlik”i ve bu “derinlik”in Suriye uygulamasının fiyaskoya yol açması nedeniyle görevden alınan eski Başbakan Davutoğlu’nun değil, ama başta Erdoğan olmak üzere AKP’nin bütününün politikasıydı ve dayanağı da hep birlikte savundukları Osmanlı fetihçiliğindeydi. Unuttukları, Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde kurulan Türkiye, Cumhuriyet’ten bu yana, her ne kadar gözle görülür bir gelişme göstermiş olsa da, fetihçiliğin Osmanlı’nın eski bir özelliği olarak çoktan geride kalmış ve Osmanlı için “hasta adam” denilen gerileme ve çöküş günlerinin başlayıp bitmiş olduğu ve büyük emperyalist devletlerin kapıştıkları uluslararası arenada yeniden fetih kapılarının açılmasının dünyanın büyük alt-üst oluşlarıyla belki ve milyonda birlik bir ihtimal olarak gerçekleşme şansı olabileceğiydi!

Ama şu kesindir ki, fetih övgüsü ve fetihçilik/ilhakçılık, günümüzün kapitalizm koşullarında milli davalar karşıtlığıyla ve milli kurtuluş hareketlerini teşvikle şüphesiz ki ilgisi kurulabilir olsa da, milli bir davanın unsuru olamaz ve millilikle olumlu bir ilgisi kurulamaz.

YENİ İCAD: KUT-ÜL AMARE ZAFERİ

Kut-ül Amare Zaferi ve kutlamaları yeni keşiftir. Herhalde sıkı bir araştırmadan geçirilen Osmanlı’nın özellikle çöküş dönemi tarihinde iğneyle kuyu kazılır gibi bulunup tozlu sayfalar arasından çekilip çıkarılmıştır!

Kut-ül Amare zafer midir? Evet, zaferdir. Ve Pirus zaferlerinden de değildir. Osmanlı 6. Ordusu İngilizleri düpedüz yenmiş ve komutan Tümgeneral Townshend, binlerce askerinin başında teslim olmuştur. Buraya kadar sorun yoktur, zaferdir.

Mağlup taraf olan İngilizlerin komutanı bir İngilizdir, ama galip taraf durumundaki Osmanlı’nın komutanı bir Osmanlı falan değil, tıpkı Çanakkale’de de olduğu gibi, Ortadoğu’da yürütülen bu savaşın/muharebenin de, stratejisi Almanlar tarafından şekillendirilen genel savaşın bir parçası olduğunu kanıtlamak üzere, yine bir Alman’dır. Ortadoğu’da önceden daha küçük birlikler olarak bulunan Osmanlı varlığı Almanya’nın talebiyle ve takviyelerle yeni oluşturulan 6. Ordu bünyesinde toplanmış ve karargâhı Bağdat olan bu ordunun komutanlığına 1915 Aralık’ı başında Mareşal von der Goltz “Paşa” atanmıştır. Yine Aralık başında Kut’a çekilen General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri Aralık sonunda bu ordu birliklerince kuşatılır. Goltz “Paşa”nın ömrü vefa etmez ve Nisan ortalarında tifüsten ölür ve on gün sonra 29 Nisan 1916’da kuşatmaya dayanamayan İngilizleri teslim almak, onun yerine başka Alman bulunamayıp atanan Enver’in amcası Halil Paşa’ya nasip olur. Herhalde Osmanlı’nın son zaferidir.

Komutanı dolayısıyla Osmanlı mı Alman zaferi mi tartışma götürmesi ve “milli” hamaset için bu nedenle fazlasıyla “parlak” bir zafer olmanın ötesinde de Kut zaferinin ilginçlikleri vardır. Daha henüz General Townshend kuşatma altına alınacağı Kut’a çekilmeden, Kasım’da, İngiltere ve Fransa adlarına, Sykes ile Picot bir araya gelerek, sonradan kendi adlarıyla anılacak anlaşmayı kaleme almaya başlamışlardır. Sykes-Picot anlaşması, Townshend’in teslim olmasından iki hafta sonra imzalanır ve Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarının paylaşımı anlaşması olarak bilinir. Osmanlı toprakları, cetvelle çizilen sınırlarla bölünerek İngiltere ve Fransa arasında paylaştırılmış ve bu sınırlar, manda ve himaye bölgelerinde Suriye ve Irak gibi devletler kurulsa da, günümüze kadar gelmiştir.

Ve AKP tarafından Başkomutan vekilinin Enver, Kut’ta da İngilizleri teslim alanın Goltz “Paşa”nın yerine gelen küçük amca Halil Paşa gibi İttihatçılar olmasına bakmadan, din devleti olan Osmanlı’ya tutkuyla Kut-ül Amare Zaferi savunulmaktadır, ama zaferin üzerinden daha on ay geçmemişken Şubat 1917’de İngilizler Kut’u yeniden ele geçirirler. Sadece Kut olsa yine iyi, hemen ardından Halil Paşa Bağdat’ı da boşaltıp çekilmek zorunda kalır. Zafer, tersine döner, yenilgiye dönüşür; ama AKP on aylık sultanlık da sultanlıktır diye düşünür olmalıdır ki, Kut zaferini icat etmekte sakınca görmez!

Dahası da vardır; yenilgi genelleşince Enver, Sovyet Rusya’yı hedef alan Türkistan seferine kalkışırken, amcası bu sefere katılmaz ve AKP’lilerin yüreklerine su serpecek bir tutumla yeğeni –Hanedan Ordusunun amcalar ve yeğenlerle dolu olmasında şaşılacak şey yoktur– Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu ile Bakü’ye giren birlikler arasında yer alır. Sonra “İslam Ordusu”na “keşke katılmasaydı” dedirtecek bir vasiyet bırakarak Berlin’e gider: Mezarına bir şişe rakı dökülmesini istemektedir!

Magazin kısmını tamamlayarak işin özüne dönersek, Kut Savaşı da, tıpkı Çanakkale Savaşı gibi, bir milli savaş değil, ama başında Almanya ve aralarında Osmanlı olan devletler grubuyla başında İngiltere ve Fransa bulunan devletler grubu arasında dünyanın paylaşılmasının yenilenmesi amacıyla patlak vermiş emperyalist savaşın parçası olan bir savaştır. Bugünkü Türkiye toprakları arasında yer alan Çanakkale için –savaşın niteliğini tersyüz ederek– ileri sürülebilse belki birilerini kandırmaya yarayabilecek iddia Kut Savaşı için ileri de sürülemez. Çanakkale’de diyelim ki Boğazların ardındaki İstanbul’u savunmak için savaşılmıştı; peki ya Kut’ta ne için savaşılmıştı? Kut ve Mekke ve Medine ve hatta Ürdün, Hicaz ve Mısır “Osmanlı bakiyesi topraklar”dandır denmektedir, peki hâlâ “bizim topraklarımız” mı sayılmaktadır ki, Kut Savaşı “vatan savunması” olsun ve milliliği iddia edilebilsin?

Ne Kut Savaşı’nın “vatan savunması”yla ve ne de Osmanlı’nın “vatan” ve “millet”le, “millilik”le alakası vardır! Çanakkale’yi olduğu kadar, Ortadoğu’da yayılmacılığın göstergesi Kut’u da, Kurtuluş Savaşı ile karıştırmamak gerektir. Dünyanın Alman çıkarlarına uygun bir paylaşılmasında Hanedan’ın kendisini ve egemenliği altındaki topraklarını koruyabileceği ve belki az-çok genişletebileceği hayaliyle Alman emperyalizminin peşine takılıp sürüklendiği I. Dünya Savaşı, dünyanın paylaşılmasının yenilenmesine, sömürge topraklarla hegemonya alanlarının yeniden bölüşülmesine yönelikti. Alman emperyalizminin ardı sıra sürüklenen Osmanlı’nın hali özenilecek bir hal değildi ve savaştaki Ordusunun Alman komutası altına girişinin gösterdiği gibi, savaştan galip çıkılması durumunda dahi Osmanlı Almanya’ya bağımlı bir ülke olmanın ötesine gidemeyecek, kaybetmeyeceğini varsaydığı topraklarını bile Alman çıkarları ve “üst egemenliği” çerçevesinde çekip çevirebilir bir Alman taşeronu olabilecekti.


AKP’nin “yerli-milli” hamasetle bezeli iddia ve yaklaşımları yayılmacı, fetihçi niteliklidir; tabanını derleyeceği öngörüsüyle gündeme getirilen ve bir dizi kutlamalara vesile edilen bu yaklaşımlar, bugüne kadar olduğu gibi bundan böyle de dış politikaya yön verirse eğer, yeni fiyaskolarla karşılaşılacaktır demektir.

Dincilik ve hele ayrıntılandırıldığında mezhepçilik ancak yenilgiye götürür.

Milli değer ve millici tutumlar ise, en başta emperyalizm karşıtlığını şart koşar. Emperyalizm çağında, emperyalist sulta ve tahakkümü hedef almayan millilik iddiaları safsatadan başka şey değildir. Milliliğin çeşitli milletlerden burjuvaların pazar kavgalarında aranıp bulunabileceği emperyalizm öncesi dönem kapanmıştır ve her milli kavga artık ya emperyalizme karşı çıkılarak ya da ona sırt dayanarak sürdürülebilir.

AKP’nin bu yönden durumu, “gâvur karşıtlığı”, “Haçlılar” ve “Hıristiyan Klubü” gibi dinci, İslami göndermelerle “üst akıl”a atıfta bulunulan laf salatasıyla idare edilebilir türden değildir. Tabanı sağlam tutmayı hesap eden laf cambazlıkları, icraata geldiğinde, Obama’dan görüşme dilenmeye, Rusya’ya mektup yazmaya, İsrail’le arayı düzeltmek üzere alttan almaya varmaktadır. AKP, Ordusu da bir NATO Ordusu olan bir NATO ülkesinin yönetici partisidir ve Rus uçağının düşürülmesinde görüldüğü gibi her başı sıkıştığında NATO’ya başvurmaktadır.

Çanakkale, Kut-ül Amare vb. sonuçta geçmiştir, geçmiş ne denli çarpıtılırsa çarpıtılsın, kararlaştırıcı olansa bugündür ve “BOP Eşbaşkanlığı” Amerikan “stratejik ortaklığı” ve NATO üyeliğiyle millilik iddiaları hiç uyum içinde bir görüntü vermemektedir. Emperyalizme taşeronluğun millisi olmayacağı gibi, taşeronluk hiçbir zaman kazandırmamıştır!

Konya ve Başakşehir statları AKP Türkiye’sidir!

Savaş, tırmandırılan milliyetçilik ve seçimler

Kadir Yalçın

1 Kasım Seçimleri, cumhurbaşkanından başlayarak, başta liderleri olmak üzere, teşkilatı açısından da sürpriz olan bir sonuçla “AKP’nin zaferi”yle sonuçlandı. “Pirus zaferi” oluşu, kırılganlığı ve geleceğinin olmayışı, bu “zafer”in nedenleri üzerinde durulmasını elbette engellememelidir. Çünkü bu, aynı zamanda, emek ve demokrasi güçlerinin kayıplarından çok kazanamayışı ve nedenleri üzerinde durmak da demek olacaktır.

1 Kasım ve sonuçlarını karakterize eden; istikrar arayışıyla da güçlendirilmiş milliyetçiliğin tırmandırılışını ve korku ortamı yaratılışını esas alan halka ve özellikle Kürtlere yönelik katliamları da kapsayan şiddet politikası ve savaşın pervasızlıkla yürürlükte olması olmuştur.

O halde, tırmandırılan milliyetçilikle başlayalım.


Tarih; 12 Ekim 2015. İki IŞİD katilinin bellerine sardıkları bombaları patlatarak 102 kişinin canına kıydıkları Ankara Katliamı’ndan iki gün sonra. Yer; Konya Torku Arena Futbol Sahası. Türkiye ile İzlanda Milli takımları arasında Euro 2016 Finallerine yükselme maçı oynanacak. Maç başlamadan Katliam’da öldürülenler anısına saygı duruşu yapılmak isteniyor. “Geçici Başbakan” Davutoğlu da “Şeref Locası”nda, ayakta. Birden uğultu kopuyor; yoğun bir ıslıklama ve hemen beraberinde “tekbir” getirmeler: “Ya Allah Bismillah Allahüekber!”

“Olay” içeride “düşük yoğunluklu” ve bir milli maçta “yabancı gözlemciler” de dahil herkesin gözü önünde gerçekleştirildiği için yansıdığı uluslararası alandaysa ciddi ölçülerde tartışılıyor. New York Times örneğin eleştiri konusu ediyor ve “olay”ı değil ama eleştiri konusu edilmesi TGRT tarafından Başbakan Beye soruluyor. Yanıtı şöyle oluyor: “Bu yabancı bir gözlemcinin ifadesi, ama maalesef doğru bir gözlem. O kadar üzülüyorum ki. Biz Dağlıca saldırısı olduğunda Hollanda’yı 3-0 yendiğimizde stattaydım haberi alınca terk ettim. Ertesi gün Dağlıca’ya ağlayacaklarına bizi eleştirdiler. Hollanda zaferine sevineceklerine bizi eleştirdiler. Şimdi de öyle bir tablo ortaya çıkıyor ki, maalesef kederde ve sevinçte bir araya gelemeyen bir tablo.”¹

Zeytinyağı, mübarek! Anında, üste çıkma telaşı yaşıyor. Dağlıca çatışmasının ardından oynanan Hollanda Maçı’nda da öyle olmuş. Çıkmış stattan, ama çıkmasına rağmen, sanki çıkmamış da maçı izlemeyi sürdürmüş gibi eleştirmişler. Hem de “Hollanda zaferine sevineceklerine” kendisini eleştirmişler!

“Allahtan” “olay”ı inkar etmiyor– “maalesef doğru bir gözlem”miş! Ve çok “üzülüyor”muş! Çok! Saptaması şu: “Maalesef kederde ve sevinçte bir araya gelemeyen bir tablo”! Allah Allah, kimin marifeti, acaba? Konyalılar ya da Türkler ve o yörede başka yaşayan kim varsa, “anadan doğma” katliam-sever olamayacaklarına ve olmadıklarına göre, kim oluşturmuş olabilir bu tabloyu? Tek kişilik “ekip işi” değildir tabii; en çok bir “reis”, belirli bir “lider” uğraşmış ve aslan payı onun olsa bile, geniş bir ekip işi olmalıdır. Belirli bir an ve zamanda/dönemde mi oluştu/oluşturuldu tarihselliği mi var ve üst üste binmiş/bindirilmiş belirli bir birikimin mi ürünü –tartışılmalıdır, ancak kendiliğinden oluşmadığı ve öyle şöyle bir rüzgar esintisi gibi gelip geçmediği tartışmasızdır.

Tartışmasız oluşu şuradan kanıtlı ki, aynı sahneler, örgütlendirilmiş hissini vererek, yine IŞİD katiller çetesinin 132 cana kıydığı 13 Kasım’daki Paris Katliamı’ndan bu kez üç gün sonra, 16 Kasım’daki Türkiye-Yunanistan Milli Maçı’nda tekrarlanıyor. Maç, hazırlık maçı ve hiçbir skor, eleme vb. önemi bulunmuyor; maç heyecanına da verilemez özetle, ama aynı öfke kusuluyor. Bu kez “iç” ve “yerli-milli” bir “olay” nedeniyle değil, ama tamamen “dış” ve ulusal olmayan bir “olay” nedeniyle.

Fail, yine aynı: IŞİD. Asli fail olup olmadığı burada önem taşımıyor –tabii ki aslına uygun ölçekli, öyleyse geniş gerçek planda asli fail olmak bir yana, IŞİD, “yardımcı fail” bile değil, ancak “piyon” olabilir. En çok, beslenilip büyütülen, Amerikan Irak İşgalinin peydahladığı, AKP Türkiye’si gibi bir kısım bölge gericiliğinin eğitim, tedavi/bakım ve lojistiğinden yararlandırıldığı kadar, sınır geçişleriyle asker sevkiyatı ve askeri harekat olanağı yanında üs ve hatta karargah da sağlanan, sonra Musul Konsolosluk baskını, Reyhanlı ve Paris Katliamları türünden eylemleriyle, IŞİD, “besle kargayı oysun gözünü” örneğidir.

Diyarbakır, Suruç ve Ankara Katliamlarını saymadık. Paris de sayılmayabilir. Hatta Reyhanlı da. Tümü, emperyalistlerle bölge gericilerinin işine gelen “eylemler”dir.

Reyhanlı Bombası, Türkiye’nin, sıkışık zamanında, bombalama dolayısıyla, Esad’ı suçlayarak, işin içinden sıyrılmasına yaramıştır. Suruç Katliamı, doğrudan devrimci gençlere yöneliktir ve Türkiye’den Kürt halkına el uzatılmasını hedef almıştır ki, tamamen Türk gericiliğinin amaç ve yönelimlerine uygundur. Ankara Katliamı, gerek seçimlere yönelik etkisi gerekse Türk gericiliğinin düşman bildiği barış ve demokrasi güçlerini hedef alması dolayısıyla, aynı şekilde, yine Türk gericiliğinin amaç ve yönelimlerine uygundur. Paris Katliamıysa, II. Dünya Savaşı da denen Büyük Anti-Faşist Savaştan bu yana Fransız emperyalist burjuva gericiliğine ülkede OHAL ilan etme ve işçi ve emekçilerinin demokratik kazanımlarını budamak üzere harekete geçme imkanı sağlamıştır.

IŞİD, yine, aynı katliamcı; üyeleri, bellerine bomba bağlayıp, önce insanları rasgele ellerindeki otomatik tüfeklerle tarayan ve ardından kendilerini de patlatıp etraflarındakileri öldüren İslamcı terör çetesidir. Ancak katliam mahalli farklıdır; Paris’tir ve ölenlerin ezici çoğunluğu Fransa yurttaşlarıdır.

Bu kez İstanbul Başakşehir Fatih Terim Stadında düzenlenen Paris Katliamı kurbanlarına yönelik saygı duruşundaki ıslıklama saygısızlığıyla, üstüne binen “Allahüekber” ve “Şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganların “yerli-milli” saikleri de yoktur. Özetle, Paris’te IŞİD terörüyle öldürülenler, Türkiye’de öldürülmedikleri gibi Türkiye bağlantılı da değillerdir ve böyle bir bağlantı nedeniyle de öldürülmemişlerdir. Paris Katliamının, Türkiye’deki türden, din ve dinselliğin yanında üzerinden ırkçı şoven milliyetçi fırtınalar estirilerek toplumun gerilip kutuplaştırıldığı ikinci belli başlı zemin olan Kürt sorunu olarak şekillenmiş millet ve millilikle de ilgisi bulunmamaktadır. Öldürülenler, ne Kürttürler ne de Kürt hareketinin destekçileri sayılabilecek kişilerdir.

Ölüm ve ölen ayırt edilemeyeceği, “senin-benim”i olamayacağı gibi, “ölenin arkasından konuşulmaz” da genel kural durumundadır, ama takılmamaktadır, takılmamıştır. Ölümün ve ölenin Türkü, Kürdü, Fransızı, Almanı kuşkusuz olmaz, olmamalıdır. Ölüm ve ölen karşısında, hele tamamen suçsuz, hele hele Paris’te olduğu gibi, yoldan geçen ya da kafede çay/kahve içen masum insanlar söz konusu olduğunda, insanlık, ancak saygı gösterilmesini gerektirir. Ama böyle olmamış, saygısızlık, hakaret boyutuyla düşmanlığa varmıştır.

Ankara Katliamının ardından Konya Torku Arena Stadında yaşananların ancak bir açıklaması bulunabilir: Kışkırtılmış ırkçı şoven milliyetçilik! Peki, ya Paris Katliamının ardından Başakşehir Fatih Terim Stadında yaşananlar ne ile anlamlandırılacaktır?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Biz bir ülkenin istiklal marşına karşı saygı göstermeyecek kadar tahammülsüz bir millet değiliz. Bu milletin genlerinde bu yok.”² demiştir. Doğru mudur?


Zamanında M. Kemal, galiplerin mağrurluğuyla, Kurtuluş Savaşı’nın son muharebesinde yendiği Yunan Başkomutanı General Trikopis’e kılıcını geri verirken, ayağının altına serilen Yunan bayrağını da yerden kaldırarak alicenaplık göstermiş, özellikle arkadan sökün edecek olanca milliyetçi yönelimlerini bu gibi simgesel davranışlarla kamufle etmeye çalışmıştı. Ama Balkanlarda başlayan Yunan, Bulgar vb. ulusal isyanları karşısında çare olarak sarılınan Osmanlıcılık ve Pan-İslamizmden istibdat karşısında hürriyet arayışının yanında milliyetçilik ve Pan-Türkizme geçişin akım/örgütleri olan Jön Türkler ve İttihat Terakki’den bu yana milliyetçilik bu topraklarda öylesine güçlü köklere sahiptir ki, yok sayılabilme olanağı yoktur. İttihatçıların iktidar yıllarıyla başlayan hürriyetçiliğin hızlı törpülenmesi ve hürriyet arayışının ancak onlar tarafından temsil edilen iktidara karşı ileri sürülebilir oluşu, Osmanlı’nın çöküşü ve son padişah Vahdeddin’in halkın geniş kesimlerinin gözünde bir işbirlikçi hain olarak belirmesiyle zorunlu hale gelen ulusal hürriyet arayışının başına M. Kemal’in geçtiği Türk burjuvazisi tarafından da savunulmasıyla bir yönüyle ara verilir gibi olsa da, yine bu topraklar, burjuvazi tarafından kaldırılıp bir yana atılan hürriyet ve demokrasiyi hiç tanımamış, ancak milliyetçilikten hiç mi hiç taviz vermemiştir!

Başlangıcında milliyetçilik, Türk burjuvazinin, emperyalizm ve işbirlikçileri karşısında cılız da olsa bir “eşitlik” talebi, ve kuşkusuz zorunlu olarak tekelci olan her milliyetçilik gibi, aslında üstünlük taslayışıdır. Savaş yorgunluğu ve kısa sürede içine sürüklendiği 29 Bunalımı’nın kendi dertlerine döndürücü etkisi yanında 1917 Sovyet Devrimi’nin sağladığı destek, ama en çok da küçük nüfusuyla sunduğu önemsiz pazar olanağı ve petrol türünden bilinen ciddi hammadde rezervlerine sahip olmayışı, büyük emperyalist devletlerin genç Kemalist Türkiye’nin üzerine varmamasına neden olurken, devlet olanaklarıyla palazlandırılmasına girişilen burjuvazi, gücü ve “üstünlüğü”nü emperyalistler karşısında sınama tehlikesinden kaçınabilmiş ve belirli bir toparlanma şansı bulabilmiştir. Emperyalistler tarafından Türkiye’nin üzerine varılmamasında, ne denli milliyetçi olursa olsun geri bir ülkenin burjuvazisinin kendileri karşısında direnme gücüne sahip olmadığı bilgisiyle “nasıl olsa elimize düşecekler” yaklaşımı da etkili olmuş, nitekim tarih bu yönde akmış ve Dışişleri Bakanı olarak İngiliz heyetine başkanlık eden Lord Curzon’un Lozan’da dediği gibi olmuştur: “İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz her şeyi cebimden çıkartıp önünüze koyacağım.”

Türk milliyetçiliği ve elbette sosyal dayanağı ya da sahibi/öznesi Türk burjuvazisi emperyalistler karşısında direnmemiş/direnememiş, belirli bir süreç içinde teslim bayrağını çekerek emperyalizmle birleşme ve işbirlikçileşme yoluna girmiş –2. Savaş’ın hemen ertesinde açılan “soğuk savaş”ta SB’ne karşı “hür dünya”da yer alarak NATO’ya katılma bu eğilimin hem sonucu hem de net göstergesi olmuş–; ancak “büyükler” karşısında boyun eğerken “küçükler” karşısında aslan kesilmiş, gerçekleşebilir her alanda elinden gelenin hakkını vermekten de geri durmamıştır. İşte günümüzde, örneğin Suriye “sorunu”nda, “milli/özel çıkarlar” peşinde, Yeni Osmanlıcı hülyalarla, İslamcı terörist çetelere gönderilen “bin TIR’dan fazla sevkiyat” türü çok sayıda “herze” yendikten sonra, dönülüp dolaşılıp, “ortak çıkarlar”da karar kılınıp İncirlik ve sair havaalanları açılarak, yine Batılı büyük emperyalistlerin, özellikle Amerikalıların dediği yere gelinmiştir. Bugünkü gibi az-çok mızıkçılık ya da “özel çıkarlar”la kaygılanmak işbirlikçiliğin şanındandır ve karşılığında alınacak “komisyon”un artırılma çabasına delalet eder. Ve emperyalistlerle “ortaklaşılan” çıkarların peşinde oluş, sadece günümüzün karakteristiği değildir; ama Kurtuluş Savaşı’nın “nemlenmiş” ve itme kuvveti iyice düşmüş cılız milli devrimci “barutu”nun kısa sürede tüketilmesiyle hızla gelinen “yer”dir!

Genç Türkiye’nin kuruluşunun daha ilk yıllarında, M. Kemal döneminde başlayan, kökü devrim yıllarında ve devrimin cılızlığında; burjuvazinin feodal bağları ve tefeci-tüccar karakterinde, toprak ağalarıyla ittifakında ve demokrasi ve bir toprak devrimiyle devrimin derinleştirilmesine ihtiyaç duymak bir yana işçi ve köylülerle demokrasiden duyulan ölesiye korkuda olan uzlaşma eğilimi giderek emperyalizmle birleşmeye ve gericileşmenin ilerleyişine götürmüştür. Kapitalizmin yukarıdan önce tek elden ve devlet olanaklarıyla palazlandırma yoluyla ve giderek tekelci devletçi niteliğiyle gelişmesi, bu gericileşmenin sosyal dayanağını da güçlendiren ekonomik temelini sağlamıştır.

Kemalist milliyetçilik de tekelci üstünlük iddiasında olmuş, ancak bu iddiayı uluslararası sermaye ve özellikle büyük emperyalist devletler karşısında ileri sürme aymazlığından kaçınmıştır. Bu ulusal “iddiasızlık”ın sloganı, kimilerince barışçıllığı dolayısıyla yüceltilen “yurtta sulh cihanda sulh” olmuştur. Kuzeyi devrimin kalesi Sovyetler Birliği ve kalan üç yönü batılı emperyalistler ve sömürgeleri ya da hegemonya alanlarıyla çevrilmiş, savaşın yaralarını sarma ve toparlanıp az-çok “kalkınma” gayretinde olan genç Türkiye’nin konumuyla iç ve dış koşulları yeni milli iddialarda bulunarak maceralar aramaya hiç elverişli değildi ve –Hatay’ın ilhakı dışta tutulursa– bundan kaçınılmış; “çağdaşlaşma” adı da takılmış “Batılılaşma” sürecinin emperyalizmle birleşmeye götüren ilerleyişiyse zaten bu tür macera olasılıklarını sıfırlamıştır.

Ancak bütün bunlar şüphesiz ki genç burjuvaziyi milliyetçilikten azade kılmamış, yalnızca milliyetçiliğin çerçevesinin belirlenişini koşullamıştır. Dışa yönelik olmasından kaçınılan milliyetçilik; üstelik ırkçı şoven özellikler kazanmış haliyle içe yönelik olarak dizginsiz bir hal almıştır. Kırım ve katliamları da kapsayan ulusal bastırma seferleri en başta –28 isyanının bastırılmasıyla öğünülen– Kürt halkını ve isyanlarını hedef almış, genel bir inkar ve asimilasyon politikası, millet ve milliyetler sorununa dair uygulamaların özünü oluşturmuştur. Ezilen millet ve milliyetlere ilişkin Osmanlı’dan devralınan politika düzeyine yükseltilmiş zorbalık ve zulüm, Kurtuluş Savaşı dönemindeki zorunlu aldatıcı eşitlikçilik gösterisi bir yana bırakılırsa, hemen hiç ara verilmeden sürdürülmüştür.

Osmanlı’nın son dönemi de katılarak konuşulursa, yüz yılı aşkın bu milliyetçi politika ve uygulamalar ve tekrarlana tekrarlana zihinlere kazınan halk üzerindeki etkilerinin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “tahammülsüz bir millet değiliz” iddiasına dayanaklık etmesi düşünülebilir mi? Yalnızca son 13 yıl da değil, AKP’nin de bu yönüyle geleneğini sürdürdüğü bütün bir Cumhuriyet tarihinin Erdoğan’ın “bu milletin genlerinde başka milletlere saygısızlık yok” iddiasını boşa düşürdüğü tartışmasız değil midir?


“Milletin genleri”, eğer varsa –tabii ki yoktur; gen, toplumlara değil insana, toplumbilime değil, moleküler biyolojiye ve genetiğe özgüdür– Erdoğan’ın iddiasının tam tersi yönde etkili olabilir. Ya da doğru deyişle, yüzyılı aşkındır katliamlara başvurulmasına varıncaya kadar en gelişkin biçimleriyle izlenen milliyetçi politika ve uygulamaların, ırkçı şoven milliyetçiliğin toplumsal şekillenmede uğraşılıp giderilmesi zorunlu bir dizi olumsuz etkisinin olmasında şaşılacak şey herhalde olamaz. Gerçeklerden kopmadan ya da iflah olmaz bir şoven milliyetçilikle malûl olmadan “başka milletlere saygısızlık bu milletin genlerinde yok” iddiasında bulunulamaz, ulusal yücelti ve başkalarına saygısızlığın sadece varlığı değil sahip olduğu yüksek doz tartışma bile götürmez.

Ve bu, –ulusal eşitlik için mücadele ihtiyacında olan ezilen milletler burjuvazisi için öne çıkma ihtimali pratikte neredeyse hiç olmayan– tekelci karakter ve üstünlük iddiasında beliren bütün milletlerden burjuvaziye özgü milliyetçi şoven “doz”, “genlerimizde yok” iddiasında bulunan Erdoğan’ın başında bulunduğu AKP döneminde azalmamış, ama artmıştır.

İslamcılığı belirgin olmasına ve İslam milletle değil ama ümmetle kaim olmasına karşın, hem AKP sıradan bir İslamcı parti değil ama İslamcılığının yanında neoliberal bir sermaye partisidir; hem de kapitalist emperyalizm koşullarına ayak uyduran İslam –çoğu durumda bir kral kararı ya da yasaya gerek olmadan– reformdan geçip değişerek, bir yandan ümmetçiliği uluslararası burjuvazinin kozmopolitizmi içinde erimiş, bir yandan da “millileşerek”, başka İslam ülkelerinin siyasal ideolojik akımları ve burjuvazileri gibi, AKP ve dayanağı olan “yeni yetme” burjuvazinin de “Türk-İslam sentezi” çerçevesinde ihtiyaçlarını karşılar olmuştur. Bir Müslüman Kardeş şubesi durumundaki AKP’nin, bu nedenle bütünüyle “yerli ve milli” sayılamasa ve kökleriyle Ortaçağda güncelliğiyle –üstelik neoliberal– tekelci kapitalizmde olan bir kozmopolitizmle bulaşık olsa bile, milliyetçiliğinden kuşku duyulamaz. Bu, üstelik, az-çok özel bir tür milliyetçilik; ırkçı şoven düzeyiyle, Türk-İslam sentezini gerçekleştirmiş bir dinci milliyetçiliktir.³

Uzatmadan, iki yönüne işaret etmekle yetinelim: Bir; Kemalist milliyetçilik yükseliş yıllarının arayışlarından olan “Türk tarih tezi” ve “Güneş-dil teorisi” ile Türkçülüğüne vurgu yaparken, AKP’nin “sentez”ci İslamcı milliyetçiliği “yeni Osmanlıcılık”ıyla –kan ve– şan şöhret peşine düşmüştür. Ve iki; Kemalist milliyetçilik “Batılılaşma” yandaşı pozitivist bir “çağdaşlaşmacılık”ken, AKP dinci milliyetçiliğinin kökü ve –şüphe edilemeyecek burjuva içeriğinin yanı sıra– yön verici ideolojik motifi yüzyılların gerisindedir ve bu milliyetçilik “muhafazakarlık”la karakterizedir. İçerik ikisinde de gösteriş ve şatafattır, ancak Kemalizm kadına seçme-seçilme dahil kısmi burjuva demokratik haklar, bale, klasik müzik ve senfoniyle Cumhuriyet Balolarıyken, dinci AKP milliyetçiliği Saray’la birlikte, Çamlıca ve Kadıköy’e dev camiler, bilim-dışılıkla el ele zorunlu din dersi ve Kur’an kurslarıyla İmam Hatipler, kürtaj yasağı ve kadının biçimsel olarak da aşağılanmasıdır.

AKP, bir yanında Vahdettin’de işbirlikçi ihanete varan Abdülhamid’in büyük emperyalist güçler arasındaki tahterevalli oyunculuğuyla emperyalistlere yaslanma bulunan Osmanlı’nın çöküş yıllarından bu yana Türkçülük, İttihatçılık, Kemalizm… vb. olarak milliyetçilik adına ne varsa beslenip, içeriğiyle oynayarak, tümünün üzerine oturmuştur ve IŞİD’çi acımasızlık ve hunharlık türü İslamcı takviyelerle sentezleyip yenilediği şoven bir milliyetçiliği temsil etmektedir.

Bu “özel”liği, ama, AKP Türkiye’sinde Yunan ulusal marşının ıslıklanmasının açıklanmasında belirli bir pay sahibidir. AKP milliyetçiliği, sonucuna ulaşacak ve üstünden “iş” çıkacak olmasa bile, yalnızca Yunan’ı değil, ama bütün bir Avrupa’yı “Hıristiyan Klubü” sayan bir üstünlük iddiasındadır. Avrupa “büyük” gelmekte ve örneğin zaman zaman ve özellikle iç politika ihtiyaçlarıyla sesini yükseltse bile AB karşısında yaltaklanma, ama Yunanistan karşısında “büyüklük” taslama el ele gidebilmekte, “genler”in oluşumuna örneğin, AKP tarafından bu yönlü katkılarda bulunulmaktadır.


AKP İslamcı şoven milliyetçiliği asıl olarak iki belirgin yönüyle öne çıkmıştır: Bir, Ortadoğu ve özellikle Suriye; ve iki, Kürt sorununda.

İsrail ve Mısır’dan Irak ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne kadar Türkiye’nin –Batılı emperyalistlerle ayrılık noktalarıyla birlikte– bölgeyle ilişkileri, dergimizin bir önceki sayısındaki makalede ele alınmıştı; yeniden değinmeyeceğiz. Ancak konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla, tartışmasızdır ki, AKP Türkiye’si Suriye topraklarında “hak” iddiasında bulunmuş yayılmacı bir milliyetçi tutum içinde olmuştur ve –ayrılık noktalarından vaz geçilmiş ve hemen bütünüyle Batı ve özellikle Amerikan emperyalizminin çıkar ve yönelimiyle uyumlanmış olarak– hala bu tutumunu sürdürmektedir: “Osmanlı bakiyesi topraklar” üzerinde hak iddiası, AKP Türkiye’sinin Suriye’ye yönelik politikasının çıkış noktası durumundadır. “Emevi Camii’nde namaz kılma” hedefinin, hele Nusra, IŞİD vb. İslamcı terör örgütleriyle içli dışlı oluş dikkate alındığında, “Esed zulmü” karşısında ileri sürülmüş “insaniyet namına” bir hedef olduğunu iddia edecek aklı başında kimse çıkmayacaktır. Ama sorun zaten aklın başta olup olmamasıyla ilintilidir ki, milliyetçiliğin, hele şovenizm düzeyine yükselmiş biçiminin akıl ve başla değil ama ancak çıkarlarla, üstelik AKP şahsında olduğu gibi hayalci/maceracı çıkarlarla bağı kurulabilir.

“Karşıda” ya da hesaplaşma alanında sadece Esad ve Suriye’si değil, ama en son Rusya’nın da dahil olmasıyla –İran da içinde bölge gericiliklerinin yanı sıra– neredeyse dünyanın bütün büyük devletlerinin bulunuşu ve Ortadoğu’ya dair geleneksel “bataklık” algısının halkın şu ya da bu eğilime sahip bütün kesimlerinin zihniyle birlikte bilinç altına da kazınmış oluşu, bir “İslam ülkesi” oluşundan daha çok Suriye’ye yönelik bir maceranın önünü kesmektedir. Anketler halkın %60-70’inin Suriye’de bir savaş ihtimaline karşı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bütün bunlar yine de yeni Osmanlıcı AKP dinci milliyetçiliğini bir Suriye macerasından bütünüyle caydırmaya yetmemekte, onu yalnızca “özel” çıkarlarını törpülemeye ve özellikle Amerikan emperyalizmiyle daha da yakınlaşmaya götürmektedir.

Bunun temel bir nedeni, ciddi büyüklükte tehlikeleri göze almayı dayatan Suriye sorunuyla Kürt sorununun özel ilişkisi, “içerideki” Kürt sorunuyla da bağlantılı olarak Türkiye’nin güneyinden bir Kürt egemenliğiyle kuşatılma tehdididir ki; bu, yalnız Suriye’ye yönelik ataklığın değil, ama aynı zamanda 7 Haziran öncesinden başlayarak gelen ve 1 Kasım öncesi tırmandırılan Kürtlere karşı açılmış tam seferberlik ve savaşın halinin de açıklamasını vermektedir. Bu kapsamıyla güncel şoven milliyetçi şahlanış, AKP milliyetçiliğinin yönelimleriyle sınırlı kalmayıp onu aşmakta, aralarında “özel” hesap farklılıkları ve sürtüşmeler olsa bile, tüm burjuva gericiliğinin topyekûn tekçilik iddiasıyla saldırganlığını ifade etmektedir. “Genel” içinde AKP’nin “özel” hesap ve yönelimleri barizdir ve –en başta iktidarını koruma amacına bağlanmış haliyle– Kürt halkına karşı açılmış savaşta “aslan payı” kuşkusuz ki onundur.⁴

Bu “aslan payı”nı hak edişi, tabii ki, AKP’nin özel olarak harekete geçirdiği gericiliğin güçlerinin etkinliği ve bu etkinlikle –canlı bombaların yanı sıra doğrudan halkın hedefe konulduğu kentlerin günler süren sokağa çıkma yasaklarıyla kuşatılıp ateş altına alınarak yakılıp yıkılmasını, dağ-taş-askeri-sivil hedeflerin ağır bombardımanını, cenazelere buzluklarda saklanma ve yerde sürüklenmenin dayatılmasını, duvar yazılamalarını vb. kapsayan– stratejik ve taktik hunharlığın özellik ve boyutlarıyla ilgilidir.

Kürt halkını ve ulusal hareketini hedef almış “özel harekat”, topyekûn imhaya ulaşılamayacağının ayırdında olunsa bile; diz çöktürmeyi gerçekleştirmeye yetecek ölçüde bir imha boyutunu elde etmeyi amaçlamasının yanında en az bunun kadar önemli olarak estirilen dizginsiz terörle korku yayarak diz çöktürmeyi amaçlamaktadır.

İçeride ve dışarıdaki (başlıca Suriye’nin kuzeyindeki) Kürt etkinliğinin tekçi milliyetçilik bakımından tahammül edilmez hal alması karşısında “çözüm masası” bu nedenle tekmelenip devrilmiştir. Elinde hiç “koz” kalmayacak ya da en az kalacak şekilde mümkün olabilir en uç noktaya püskürtülüp geriletilmiş ve olabilirse hiç taviz verilmeden anlaşmaya zorlanmış, hatta teslim alınmış bir Kürt hareketiyle “anlaşmak” ya da diz çöktürmek –hedef budur! Bu çerçevede; “özel harekat”, doğrudan Kürt silahlı güçlerine ve imhalarına, lokal imhalarla gücünün kırılmasına yöneliktir; ancak bundan ibaret değildir, asıl olarak, kitlesel terörle korku yayıp bıktırıp bezdirerek, ulusal hareketi, çoğu yerde %80-90’lara varan ölçülerde destek aldığı Kürt halkından koparmaya yöneliktir.

Harekete geçirilen gericiliğin güçleri, eski bilinenlere ilaveten, Suriye’de örneğin Kobanê’ye yönelik saldırısı desteklenmiş IŞİD’in korku salan imajından da yararlanmak üzere, 7 Haziran öncesinden Diyarbakır, Adana ve Mersin HDP Mitinglerinde patlatılmaya başlanan, Suruç ve Ankara Katliamlarıyla toplumun tam bir terörize edilmesi aracı olarak kullanılan “canlı bomba”lar, kuşatılmış kentlerde önce Arapça konuştukları rivayeti yayılan üniformalı “sakallı ekipler”, “Allahüekber” sloganları atarak saldıran Hizbullah/Hüda-Par’dan, Ülkü Ocakları’yla Osmanlı Ocakları’ndan derlenenlerle takviye edilmiş; eski ağırlığına kavuşması bakımından önü açılarak kırsalın yanı sıra doğrudan “kent savaşları”na katılmaya çağrılan silahlı kuvvetlerle ilişki yenilenmiştir.

“Özel olarak” kattığı takviyelerin yanı sıra, ortalama bir burjuva düzen partisinden fazlası olan AKP, son şiddet kampanyası ve savaşı, M. Kemal ve İ. İnönü CHP’lerinin tek parti diktatörlüğü dönemleri dışta tutulursa, tüm kurumlarıyla devlet iktidarını en ileri ölçüde tekelinde toplamış ve bütün bir egemenlik sistemini, baştan ayağa, keyfince harekete geçirebilme ve etkinliğini belirli hedeflere teksif edebilme yeteneğine sahip bir güç olarak, devletin tüm gücü ve olanaklarını kullanabilme üstünlüğüyle yürütmüştür.

Özellikle “90’lara dönüş” tartışması kışkırtılmış, “beyaz Toroslar” olanca gaddarlığıyla zamanın faili meçhullerine gönderme yoluyla bilinçaltlarını rahatsız ederek özellikle korku salmaya yönelik olarak gündeme getirilmiş, “Yeşil” “burada” denerek duvar yazılarına konu edilip günümüzün “Yeşilleri” olarak ortalıkta dolaştırılan “Arapça konuşan” “uzun sakallılar”la aynı amaç pekiştirilmeye çalışılmış, devletin “meşruiyet” kaygısına da aldırılmadan “Esedullah Timi” imzalı üniformalı slogan yazıcıların peydah olmaları yanında aynı kar maskelilerin öldürdükleri gençlerin cenazelerini zırhlıların arkasına bağlayıp sürükleme sahnelerini bir de videoya kaydedip yayınlamalarıyla Kürt halkını hedef alan harekatın korku salıcılığının yükseltilmesi yoluna gidilmiştir.

Varto.. Cizre.. Sur.. Silvan.. Nusaybin.. Yüksekova.. sıraya bindirilerek, her birinde “operasyonlar”ın ardında üçer, beşer, onar, yirmişer ölü bırakarak Kürt kentlerinde birbiri peşi sıra terör estirilmesi, yine aynı amaca yöneliktir.

Kürdistan’ın bütün bu terörize edilişine, tekçi, tekelci Türk milliyetçiliğinin, Türk-İslam sentezci özel dinci biçiminin dizginsiz uygulanışı olarak tanıklık edilmektedir. “Zerdüştlük” olarak “kafirlik”in ve mezhepçiliğin kışkırtılmasıyla, İslamcılıkla İslam’a inanan geniş kitle içinde dayanaklar güçlendirilmeye çalışılırken; Türkçülükle ise, “şehitler ölmez vatan bölünmez”le “şehitlik”e ve “bölünme” korkularına oynanarak Kürt düşmanlığı kışkırtılan Türk kökeninden halk kitleleri içinde dayanaklar sağlamlaştırılmaya girişilmektedir.

Kürtlere yönelik özel harekat ve operasyonlarla korku salma, hareketsizleştirme ve teslim almayı hedef alan terör estirme ve savaş… Türk ve kendisini Türk sayanlara yönelik kazanma ve dayanak haline getirme ya da kazanılmışlık ve dayanaklığı pekiştirme…

1 Kasım Seçimlerine, savaş ve korku ortamı yaratılarak, bu koşullarda gidilmiştir.

“400 vekil kazanılsaydı böyle olmazdı” lafları boşuna edilmemiştir. Böyle gittiği takdirde “beyaz Toroslar”dan kaçınılamayacağı sözleri boşuna söylenmemiştir. Hiç de dolambaçlı olmayan, herkesin kolaylıkla anlayabileceği ve anladığı Türkçe tercümeleri “savaş ve korku ortamından kaçınmak isteyen seçimde bana oy versin” olan ve savaştan güç alan bu propagandanın, aynı zamanda “istikrar” vurgu ve yine “istikrar için AKP’ye oy verme” çağrılarıyla güçlendirilmesinin seçmenlerin o çok sözü edilen “milli irade”sini koşullayıp belirlediği tartışma götürmez. 1 Kasım’da seçim sosyolojisi ve seçmenin siyasal ruh hali kanlı ve gaddar bir toplum mühendisliğiyle buradan şekillendirilmiştir.


Her gün çok sayıda insanın ölümüne yol açarak ve korku salarak tırmandırılan savaş, 1 Kasım Seçimi sonuçlarının asıl belirleyeni olmuştur.

7 Haziran’dan 1 Kasım’a ülke koşullarında başka herhangi bir temelli değişiklik yaşanmamış, ne siyasal ne iktisadi ne sosyal koşullarda savaş hali ve yol açtıkları dışında önemli denebilecek bir farklılaşma olmuş ne de kitlelerin belirli hak talepleri az-çok karşılanmıştır. Dolar kuru da üç aşağı beş yukarı aynıdır faiz dışı fazla da.. Asgari ücret de değişmemiştir yoksullaşmada artış eğrisi de. Hukuksuzluk aynı hukuksuzluk olmaya devam etmiş, komşularla ilişkiler önemli farklılaşmalar yaşanmadan sürmüştür. Siyaset yine üst sınıflar içine sıkıştırılarak yürütülmüş, “tek seçici”likte bir farklılaşma olmamıştır. Farklı olan, emperyalistler ve burjuva gericiliğin tümünün saldırganlığı olarak, “sivri ucu” Kürt halkına yöneltilmiş, ama bütün halkı hedef alan bir saldırı ve savaş siyasetine geçilmiş olmasıdır. Canlı bombalar dahil bombalamalar, havadan ve karadan açılmış tenkil seferleri, yoğun çatışmaların kentlere taşınması, sokağa çıkma yasaklarıyla kuşatılan kentlerde katliamlarla savaş, 7 Haziran’dan 1 Kasım’a, denebilir ki tek “yenilik” olarak dayatılmıştır.

Şiddet ve savaşa başvurmada Erdoğan ve AKP’sinin “özel” hesabı “tek başına iktidarı sürdürme” olanağına yeniden kavuşmaktı ki, bu amaca ulaşılmış görünmektedir.

Yaklaşık 5 milyon oy ve %8,5 puanlık bir artış, elbette başarıdır.

Bu başarı, şiddet ve savaş ortamının birkaç cephede birden yol açtığı sonuçlar üzerinden derlenmiştir.

1) Savaş, halka ve ama özellikle Kürtlere yöneltilmiş bir saldırı olarak İslamcı şoven milliyetçiliğinin en uç noktada kışkırtılmasını getirmiştir ki, milli maçlarda stadlarda, anılarına bile saygı gösterilmeyerek, Ankara ve Paris’te katledilmiş suçsuz insanların tekbirlerle yuhalanmasında yansıyan budur. Ankara’da barış isteyen, Paris’teyse düpedüz kendi hallerindeyken “nedensiz” katledilen insanların bile “düşman” sayılmasına götüren, savaşla bilinçli şekilde ve bir siyaset olarak tırmandırılan İslamcılıkla takviye şoven milliyetçiliktir. Amerikan verilerine göre Türkiye’de %8 görünen IŞİD’e duyulan sempati bir diğer saygısızlık etkeni olabilir, ancak bunun da, yine uzun süre IŞİD’i destekleyegelmiş, hala İslami terör örgütleri olarak Nusra ve Ahrar-üş Şam’ı desteklediği gibi, kendisi de Sultan Murat ve Sultan Hamit Tümenlerini kurup yöneten AKP İslamcı milliyetçiliği üzerinden etkili olduğu söylenmelidir.

Seçimlerde en “aşağı” sınıf ve tabakalarına varıncaya kadar, Batı’da seçmenler, bu tırmandırılmış milliyetçi şoven etkilenme altında sandıklara gitmişlerdir ki, savaşın düğmesine basıldığı koşullarda seçimin yenilenmesinden Erdoğan ve AKP’sinin “özel” beklentisi, bu koşullarda kullanılacak oyların “tek başına hükümet etmeyi sürdürme”lerini sağlamak üzere kendilerine akmasıydı ve bu gerçekleşmiştir. MHP, “her şeye hayır” demesi bir yana, sadece laf üreterek, savaşın yürütücüsü ve milliyetçiliğin tırmandırıcısı AKP ile milliyetçilik yarışında yaya kalmış, AKP’nin beklediği üzere, milliyetçi etkilenme altındaki seçmenlerin yaklaşık 2 milyonu %4,5’lik oy kaybına uğrattığı MHP’den kendisine kaymıştır.

7 Haziran’a gelinen süreçte, başlıca AKP ve hükümetinin talepleri karşısındaki olumsuz pozisyon ve tutumu nedeniyle ondan kopmaya ve uzaklaşmaya yönelmiş, bir bölümü de çeşitli nedenlerle küstürülmüş yaklaşık bu büyüklükte bir Batılı seçmen kitlesiyse, yine tırmandırılan şoven milliyetçiliğin etkisiyle ve savaşla korkutulup “her şeye rağmen toparlarsa AKP toparlar” diye davranmaları sağlanarak, kerhen ya da değil, yeniden AKP’ye oy vermeye “ikna” edilmiştir.

Bu iki birbirine yakın büyüklükteki toplumsal grubun ezici çoğunluğunun Türkler ve kökenleri değişik olsa bile kendilerini Türk sayanlardan oluştuğu kolaylıkla tahmin edilebilir.

Savaşın böyle sürüp gitmesi ihtimali, yalnızca “sağda-solda” patlayan bombalarla katliamlar ve şiddetten duyduğu korku ya da kör milliyetçilikle hıncının bilenmesi nedeniyle değil, ama siyasal istikrarsızlığın geleceği hiç de parlak görünmeyen iktisatta da istikrarsızlığı getirebileceği ve küçük sermayesini yatırdığı, zaten pek iyi gitmeyen işlerinin iyice bozulabileceği kaygısı nedeniyle de, –kendi emeğini de katarak geçimini sağlamaya çalışan– esnaf ve geniş küçük burjuva tabakaları, kimi isteyerek kimi istemeyerek de olsa, “tek başına hükümet”inin savaşı bitireceği algısıyla AKP’yi desteklemeye yöneltmiştir. Bunda, güçlendirici bir etken olarak, hükümeti tek başına ya da bir araya gelerek kurabilecek başka bir alternatifin olmayışı ve 7 Haziran ertesinde “muhalefet”in bu yönde bir beklenti oluşturmaktan uzak kalışının da payından söz edilebilir.

Burada işçi ve diğer sömürülen yığınlar için bir büyük parantez açmak zorunlu görünüyor; çünkü zaten çok büyük çoğunluğuyla sahip oldukları milliyetçi muhafazakar ideolojik eğilimleriyle, bu yığınlar, sözü edilen şiddet ve savaş yoluyla terörize edilen ortamdan ve bu ortamda dinci milliyetçiliğin atağa kalkışından en ileri ölçüde etkilenenler arasında olmuşlardır. Belki düzenli ücret gelirlerine güvenerek yaptıkları harcamalar, imzaladıkları senet ve kredi kartı borçları geri ödemeleri bakımından önem kazanabilecek “ekonomik istikrar” vurgularının da payı olsa bile, bu pay dolayısıyla bile siyasal istikrar ve “bunu bozan Kürtler”e kızgınlıkla, kendini, en başta onlara karşı açılmış savaşın tarafı hissetme, öyleyse milliyetçi muhafazakar etki altında oluş, yine de tayin edici asıl etken durumunda gözükmektedir. Bunun göstergeleri arasında, ucu AKP’ye dokunan/dokunabilecek ücret, sosyal haklar vb. ile ilgili taleplerin dillendirilmesinden geri durma, bu içerikli tartışmalardan kaçınma, ama taraf olunduğu çeşitli biçimlerde ortaya konan savaşa dair sert tutumlar alıp açıklama, hatta barış talebinin ileri sürülmesi dolayısıyla “bölücülük”ün desteklendiği düşüncesiyle Ankara Katliamında öldürülenler için “iyi oldu” hissiyatının benimsenmesi sayılabilir.

1 Kasım Seçimleri’nin ortaya koyduğu sonuçlar bakımından en önemli olanı kuşkusuz ki, işçilerin, kendilerini sınıf yapacak olan nesnel çıkarları doğrultusunda tutumlar benimseyerek sadece kendisine değil başkalarına da yöneltilmiş haksızlıklara –kendisine yöneltilmiş gibi– karşı çıkmak ve demokrasi ve özgürlük mücadelesinin başına geçmek yerine, bulunduğu milliyetçi muhafazakar etki altında neoliberal AKP gericiliğince yedeklenip sürükleniyor olmasıdır ki, bu, sosyalistler bakımından, değişmeden sürmesine katlanılabilecek bir durum değildir. Değildir; çünkü, işçi sınıfı müdahil olmadan, bırakalım seçimlerde gelişkin mevziler tutmayı, burjuvazi tarafından güdükleştirilip ikiyüzlüleştirilmemiş içeriğiyle özgürlük ve demokrasi mücadelesinin ilerletilmesi ve hele içeriksizleştirilmeden başarıya ulaştırılması olanaksızdır. Aynı şey emperyalistlerle burjuva gericiliğin platformunu aşacak az-çok kalıcı bir barış mücadelesinin ilerletilmesi ve başarısı için de geçerlidir. İşçisiz olmaz değildir, işçi ve sömürülen yığınlar AKP türü bir burjuva gerici partinin yedeğiyken de barış teorik olarak mümkündür, ezilen halklar, bugün Kürt halkı, barışa ya da hatta az-çok bir hak eşitliğine ulaşabilmek için şüphesiz ki bir işçi iktidarını ve sosyalizmi beklemek zorunda değildir; ancak burjuvazinin platformunda ulaşılabilecek bir barış ve hak eşitliğinin, yarım bile olmayacağı, güdüklüğü, aynı platformda zıddına dönüşebilirliği de, tarihin bir dersi olarak, gerçektir.

Ancak işçi ve sömürülen yığınların günümüzdeki durumu belirtildiği gibidir ve az-çok solcu olanlar, burjuva ve küçük burjuva sosyalistleri, bugünkü burjuva çerçeveyi esas alarak yaptıkları hesaplamalarda on yılların fazlaca değişmeyen bir verisi olarak görünen “sağın oyunun %60-70, solun oyununsa %30-40” oluşundan sürekli yakınmaktadırlar. Böyledir; ancak “iktidar”ı muhalefeti, sağı soluyla burjuva düzen değişmez veri alınarak, sağ burjuva sağı sol da burjuva solu olarak anlaşıldığında böyledir. Asıl kapitalist düzen muhalifi olarak, nesnel çıkarları gereği burjuvazinin karşısına dikilmesi gereken işçiler burjuvazinin yedeği durumundayken ve sağıyla soluyla burjuva düzen partileri arasında bölünmüşken, durum budur ve asıl değişmesi gereken de bu durumdur. İşçilerin sınıf olarak kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde örgütlenip mücadeleye girişmeleriyle temelli bir değişiklik gerçekleşmedikçe, bilinmelidir ki, yakınılan tablonun %60-70 burjuva solu %30-40 burjuva sağı olarak değişmesi fazla bir anlam taşımayacak, işçiler, bu “değişiklik”le de burjuvazinin yedeği olarak kalmaya devam edecek ve düzen dokunulmaz olarak kalacaktır.

2) “Teröre karşı” açıldığı söylense de, bütün bir halka, ama en başta kendisine yöneltilmiş bir saldırganlık olduğunu, “kent savaşları”yla 35 günlük bebeklerine, cenazesi buzlukta bekletilmek zorunda kalınan 12 yaşında çocuklarına varıncaya dek yaşamla ölüm sınırına sıkıştırılarak sınaması sağlanmış Kürt halkı da, şüphe yok ki, bu şiddet politikası ve savaşla korku salınıp toplumun terörize edilişinden etkilenmiştir. Bu etkilenme, 1 Kasım Seçimleri kapsamında, Diyarbakır ve Van gibi Kürt kentlerinin küçümsenmeyecek bir bölümünde AKP’nin %20’lere varan oy artırımında yansımış, HDP, neredeyse 1 milyon (yaklaşık 900 bin) oy kaybetmiştir ki, bu kaybın daha küçük bir bölümü başlıca CHP’den gelmiş “emanet oylar”ken, büyük bölümü, kerhen ya da değil, yeniden AKP’ye dönmüştür.

Oysa HDP, 7 Haziran’a gelinirken yol açtığı sonuçlar fark edilerek “terör örgütüne yarıyor” denip tekmelenerek “çözüm masası” devrilse bile, 2 yıllık cenazelerin gelmediği “çift taraflı” denebilecek ateşkes süreciyle yaratılmış görece barış ortamında, –“Türkiyelileşme” adı takılmış Batıya açılma yönelimiyle de güçlendirerek– savunduğu barışçıl politikalarla hem batıda hem Kürdistan’da desteği ve seçmenleriyle oyunu artırmış, özellikle Kürt kent ve köylerinde halkın büyük çoğunluğunu etrafında toplamıştı. Bazı yörelerde HDP’nin %80-90’lara ulaşan oranlarda desteklenmesinde, izlediği barışçıl politikaların yanında özellikle AKP’nin “düştü düşecek” deyip hakir gördüğü Kobanê’de IŞİD’e verdiği destekle Diyarbakır, Adana ve Mersin mitinglerinin bombalanmasına duyulan tepkinin de önemli bir rolü olmuştu; ancak yine de barış umudunun yeşertilmiş olması belirleyici olmuştu.

1 Kasım’daysa tersi gerçekleştirilmek için, batıda milliyetçiliği tırmandıran savaş ve korku salmaya yönelik olarak ortamın –Suruç ve Ankara Katliamlarıyla kalınmayıp, katliamcılığın sıraya bindirilerek Kürt kentlerini de kapsamasının sağlanmasıyla– özellikle Kürt illerindeki terörizasyonu belirli sonuçlar vermezlik etmemiştir.

PKK’nin de ateşkesi bozup savaşa yönelmesiyle güçlendirilen şiddetin politika aracı kılınarak savaş ortamının genelleşmesi barış umutlarını kırarken, korkunun yanında yaşamını sürdürme kaygısının öne çıkmasında herhalde anlaşılmayacak bir yan yoktur. Devletin “meşruluğu” algısının tamamen yok edilmesine de aldırılmadan, savaş hukuku da dahil bütün hukuk kuralları çiğnenerek, milliyetçiliğin tırmandırılışıyla toplumun gerilmesi ve ulusal kutuplaştırmanın bekleneceği gibi, başlıca iki sonucu olmuştur. Bir; İslamcı şoven milliyetçiliğin karşıt etki olarak demokratik içerikli Kürt milliyetçiliğini de yükselişe yöneltmesinin de katkısıyla Kürt halkının büyük bölümüyle savaşa karşı direniş etrafında kenetlenmesidir ki, bu, terörizasyon aracılığıyla bütün zorlamalara ve hatta hemen hiç seçim faaliyeti yürütemez kılınmasına karşın, Kürt illerinde yüksek oy oranlarını büyük ölçüde koruyan HDP’nin barajın üstünde oy toplayarak başarısız denemeyecek bir sonuç almasının başlıca dinamiği olmuştur. Ve iki; Kürt halkının daha küçük bir bölümü savaştan duyduğu korku kadar barışa olan özlemiyle –bir protesto eğilimi özelliği de taşıyarak– oy kullanmazken, belirli bir bölümü de yeniden AKP’ye oy vermiştir.

Bu ikinci eğilimin gelişmesinde karşılıklı olarak barışın bozularak savaşa başvurulmasının etkisi yadsınamaz, ancak bu eğilim ifadesini daha çok oy kullanılmamasında bulmuştur.

Yeniden AKP’ye yönelme eğiliminin ise, başlıca bir küçük tacir/esnaf eğilimi olarak, Kürt burjuvazisi tarafından özellikle örgütlendirildiği belirtilmelidir. Bir yandan halkın doğrudan kendisine yöneltilmiş hunharlıklar karşısında savaş ve yıkımdan duyduğu korkuyla barış ve huzur arayışının istismar edilerek yedeklenmesi, diğer yandan da anlaşılır bir şey olan boşalan sokaklarda kapılarına kilit vurulan ya da çatışma yaşanmayan durumlarda dahi en zorunlu sayılan tüketim maddelerinin satışlarında bile yaşanan zorluklarla çalışamaz hale gelen veya en düşük ritimle çalışabilen dükkanlar ve daralıp düşen ticaret ve yatırımsızlık dolayısıyla küçük tacir ve esnafın kışkırtılması ve çatışmasızlık-barış-huzur-olağan yaşam beklentisinin “HDP barışı getiremedi, getirse getirse AKP getirir” algısı zorlanarak AKP’ye yöneltilmesi –bütün bunlar, seçim sürecinde Kürt burjuvazisinin özel mücadele konusunu oluşturmuştur. Bu mücadelesinde, Kürt burjuvazisi, tamamen doğal sayılması gereken yaşam kaygısından başlayarak özellikle esnafın mülkiyet ve kâr hırsını birer dayanağa dönüştürüp kullanmasının yanında, 7 Haziran’a gelen süreçte barışçıl gelişmelerle birlikte Kobanê ve HDP mitinglerine yönelik saldırılara duyulan tepkilerin neredeyse dağıttığı ya da önemli ölçüde zayıflattığı başlıca AKP etrafındaki örgütlülüğünün saflarını, –kaybetmiş olmanın ve eğer toparlanılmazsa AKP etrafındaki bu örgütlülükten tamamen yoksun kalınabileceği ve belki de her şeyin kaybedilebilecek olmasının verdiği korku ve hırsla– onarmaya özel önem verdi ve sıkı çalıştı. Bu çalışmasında, gericiliğin bütün güçlerini değerlendirip kullanmaktan kaçınmadı; yalnızca “piyasanın güçleri”ni değil, ama bir önceki seçimde AKP’nin ayrı düştüğü, seçime bağımsız adaylarla katılan Hizbullah/Hüda-Par’la, ayrı parti olarak katılan SP’yle birlik ve dayanışma oluşturulmasını ve kırılganlık konuları giderilerek kızdırılıp küstürülenler dahil tüm cemaat ve tarikatlar seferber edilerek Ortaçağın bütün güçlerinin harekete geçirilmesini sağladı. Ve tüm devlet imkanlarının sınırsızca kullanılması, HDP’ninse “taziye dışında” seçim faaliyeti yürütemez kılınmasıyla, şurada burada %5, 10, 20’lik destek artışları elde edilebildi.


Yaklaşık 5 milyon oy ve 8,5 puan artışı, AKP için, elbette bir başarıdır. Ama nasıl bir “başarı”dır ve AKP neden amacına sadece ulaşmış “görünmektedir”?

1 Kasım Seçimleri, AKP’nin, hiç değilse belirli iyileştirmeler aracılığıyla halkın sosyal ekonomik ve siyasal taleplerini bir ölçüde de olsa karşılayarak kazandığı bir seçim olmaktan uzaktır. Seçim, milliyetçiliği kışkırtıp korku yaymak üzere, başlıca, savaşın politika düzeyine yükseltilmesiyle “kazanılmıştır” ki, bu kazanım, “süngünün üzerine oturmak” gibidir, ama böyle bir oturuş şekli sürekli kılınamayacağı için, baştan ayağa çürük ve küçük rüzgarlarla yerle yeksan olmaya açık haliyle kırılgandır. Neoliberallerin pek sevdikleri moda tabirle “sürdürülebilir” değildir. Savaşla hiçbir zaman hiçbir yerde abad olunmamış, egemenler şiddetle kalıcı bir huzura kavuşamamıştır!

Öte yandan 1 Kasım Seçimleri, parlamento tarihine, adaletsizliğiyle çok eleştirilmiş 1946 Seçimleri’ni de geride bırakmak üzere, eşit ve adil koşullarda gerçekleştirilmemiş bir seçim olarak geçecektir. 7 Haziran’da kimi partiye saatlerce kimilerine birkaç dakika yer veren TV kanallarının tarafgirliği eleştiri konusu olurken, bu kez, işe yaramazlığı sınanmış olan bu eşitsizlikle yetinilmeyip elde avuçta olan tüm devlet olanakları kullanılarak –yarım yamalak seçim faaliyeti sürdürebilen MHP bir yana– AKP dışındaki partiler seçim kampanyası örgütleyip yürütemez hale sıkıştırılmışlardır. Bu nedenle 1 Kasım Seçimleriyle oluşan parlamentonun meşruiyetinden söz edebilmek de mümkün değildir.


Bitirirken, ÖZGÜRLÜK DÜNYASI’nın geçen sayısındaki 1 Kasım’da Erdoğan ve AKP’sinin kazandığı türden bir seçim başarısının “ihmal edilebilecek kadar küçük bir olasılık” olacağı yorumuna da yer verilen “Sonuna Yürüyen AKP ve Burjuva Gericiliğin Tırmanan saldırısı” başlıklı makalede seçim sonuçlarının tahmininde yanlışa düşüldüğünü belirtmeliyiz. Bunda, savaş ve ortamın terörize edilişiyle bunun milliyetçiliğin yükselişi türünden yol açabileceklerinin boyutlarının yeterince değerlendirilemeyişinin payı belirleyici olmuştur. Ancak, 1 Kasım sonuçlarının Erdoğan ve AKP kurmayları dahil hiç kimsenin tahmin edemediği şekilde AKP lehine oluştuğu da bir gerçektir. En iddialı AKP yandaşları bile, “çıta”yı en yükseğe koyup gönüllerinden geçeni dillendirerek %42-45 bandından söz açarlarken, AKP’yi %47 gösteren son A&G anketi bir yana bırakılırsa, yine hiçbir anket kuruluşunun da 1 Kasım sonuçlarını doğruya yakın tahmin edemediği bilinmektedir. Yine de, seçim sonuçlarının, geleceğe dair tahminlerde daha dikkatli olunması gerektiğini gösterdiği bir gerçektir.

Dipnotlar

1. http://www.hurriyet.com.tr/konyadaki-milli-macta-saygi-durusunun-isliklanmasi-halen-tartisiliyor-30322971

2. haberler.com, 19 Kasım 2015

3. Yanlış sonuç çıkarılmaması için, söylemeliyiz ki, tekelci karakteri ve üstünlük iddiası, bütün milletlerin burjuvazilerine özgü milliyetçilikleri az-çok kendine özgü ve özel kılar; bu “özel”lik, yalnızca Türk ya da Türk-İslam sentezci milliyetçiliğe özgü değildir.

4. Batılı emperyalistlerle de ilişkileri içinde geleneksel ve “yeni yetme” burjuvaziyle örgütleri arasındaki ayrılık ve birlik noktalarını ilgilendiren bu konu dergimizin geçen sayısındaki makalede ele alınmıştı.

sonuna yürüyen akp ve burjuva gericiliğin tırmanan saldırısı

Kadir Yalçın

sonuna yürüyen akp ve burjuva gericiliğin tırmanan saldırısı

Kadir Yalçın

Ülke tarihinde görülmedik büyüklük ve hunharlıkta katliamlar, dağın-taşın bombalanmasının yanında sokağa çıkma yasakları eşliğinde on binlerce, hatta yüz binlerce nüfusluk kentsel yerleşim merkezlerinin kuşatılıp doğrudan halkın üzerine ateş açılarak her birinde onlarca kişinin katledilmesiyle üstelik artık KCK’nin “eylemsizlik” açıklamasının ardından tamamen tek yanlı olarak sürdürülen “Kürt Savaşı”yla kritik bir dönemeçte olan Türkiye’de başında Erdoğan’la AKP “yolun sonu”na ilerlemektedir. “Sonun başlangıcı” çoktan geçilmiştir.

Başlangıç ya da giriş, gelişme ve sonuç –yazarken, kompozisyonda böyle. İktisatta, canlanma, boom ya da doruk, durgunluk/resesyon ve kriz (bu kez dipte, yine boom). Kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş –toplumsal tarihteyse, bu şekilde ifade ediliyor.

Ancak kesin ki, “Sultan Süleyman’a bile kalmayan dünya” kimseye sonsuza kadar yar olmuyor. Hesap bazan “divan”a kalsa bile yapılanlar yana kâr kalmıyor. Öncelikle, bir “son”a varılıyor. İşte AKP, Erdoğan’la bu sona gelmektedir.


Başta Amerikalılar olmak üzere Batılı büyük emperyalist devletler, henüz bütünüyle AKP’nin olmasa bile, –şimdilik devirmek olmasa dahi, iktidarsızlaştırılmasını hedefleyerek baskı altına alıp sıkıştırarak etkisizleştirmek üzere üzere– Erdoğan’ın üzerini çoktan çizmiş bulunmaktadırlar.

ÖZGÜRLÜK DÜNYASI sayfalarında önceden yazılanlar özetlenecek olursa; bu “çizik”in çok sayıda nedeni vardır.

Dış politika başlıca ayrılık ve “çizik” alanlarından biridir.

1.

Öncesini bir tarafa bırakırsak, İsrail’e yönelik “one minute” çıkışı değil, ama bu çıkışın abartılı sürdürülmesi, bir ayrılık konusu olarak, başta Amerikalı emperyalistlerin tepkisini çekmiştir. Amerikalılar da bölge ve başlıca Filistinlilerle ilişkilerinde barışçıllığı tavsiye edip “dur” demelerine rağmen durmayan İsrail’in şöyle bir silkelenmesinden yanaydılar ve Erdoğan’ın tutumunun en azından Amerikan “sarı ışığı” koşullarında ortaya çıktığı yorumlanmalıdır. Öte yandan Amerikan dümen suyunda bir “bölge gücü” olma yöneliminin bir argümanı/dayanağı olarak kullanmak üzere, Erdoğan’ın Ortadoğu’nun Müslüman halklarını etkileyip peşine takma hesabıyla İsrail’le karşıt görünme ihtiyacı da Amerikalılarca anlayışla karşılanmıştır. Siyasi ve askeri bir dizi işbirliği konuları (siyasi toplantılar, ortak eğitim uçuşları vb.) iptal edilse bile mali ve ticari ilişkilerin sessiz sedasızca sürdürülüyor oluşu da bu anlayışlılığın bir zemini olmuştur. Ancak Gazze kuşatması teşhiri ve “Mavi Marmara” vb. olaylarıyla “İsrail karşıtlığı”nın abartılması ve üstelik bu karşıtlığın bölgede mezhepçiliğin –Sünnicilik– avangardlığına soyunulmasıyla birleştirilmesi, bir ayrılık konusu olarak tepki çekmiştir.

2.

Y. Y. Karataş arkadaşımızın bu sayımızdaki “Suriye’de Rus Müdahalesiyle Değişen Dengeler ve Olası Sonuçları Üzerine” başlıklı yazısında üzerinde durduğu, Erdoğan Türkiye’sinin Suriye’ye ve “rejim muhalifleri”ne mezhepçiliği eksen alan yaklaşımında ısrarı, bir diğer ayrılık konusunu oluşturmuştur.

Başlangıç’ta, özellikle Tunus ve Mısır’da Müslüman Kardeşler’le işbirliği arayışı çerçevesinde, Batılılar ve ABD de mezhepçiliği denememiş değildir. ABD’nin aynı yönelimi Suriye bakımından da geçerli olmuş; ancak gerek Müslüman Kardeşler’in bir “ortak” olarak yeterince “ılımlı” zemine kayarak kendi dinci ideolojik tutumlarından uzaklaşmaması ve bunun İsrail’in güvenliği bakımından da sorun oluşturması, gerekse “ılımlılık” ve “radikallik”in nerede başlayıp nerede bittiklerinin belirsiz geçişkenliği, Mursi’nin İslami hassasiyetlerinde ısrarcılığının yanı sıra örneğin Suriye’de beslenip örgütlendirilerek silahlandırılan ÖSO’nun –karşılarında tutunamayıp– kolaylıkla el Nusra ve IŞİD ve ardından İslami Cephe lehine erimesi ve güçlenmelerine zemin olması, Amerikan ve Batı yaklaşımının değişmesine neden olmuştur.

“Arap Baharı”nı fırsat bilip, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, BAE gibi bölgenin “Sünni ekseni”ni oluşturan gericiliğini de peşinden sürükleyerek, Suriye’de Esad Rejimi’ni devirmeye girişen başta Amerikalılar olmak üzere Batılı emperyalistler, Çin’le birlikte Rusya’nın karşılarına dikilmesinin yanında –mezhep ilişki ve çelişkileri de içinde– Ortadoğu ve özel olarak da Suriye’nin iç dengeleri nedeniyle de başarısızlığa uğramış ve taktiklerinde değişikliğe gitmişlerdir. Önce mezhepçiliğin kışkırtılmasında “fren”e basmışlar, ardından IŞİD’in hemen bütün hesaplarını gözden geçirmelerine yol açan yükselişiyle, hem bu yükselişi değerlendirerek bölgedeki varlıklarını haklı çıkaracak ve çizgiden sapma gösteren “ortakları”nı hizaya getirmeye yarayacak bir “gerekçe”ye kavuşmuş; hem de “IŞİD Karşıtı bir Koalisyon” oluşturup bu örgüte karşı hava bombardımanına başlayarak, IŞİD ve katliamlarını, bölgedeki varlıklarını haklı ve meşru göstermenin bahanesi olarak kullanma şansı bulmuşlardır. Erdoğan Türkiye’siyse, yine Y. Y. Karataş’ın makalesinde belirtildiği gibi, Türkiye bağlantılı Kürt sorunu ve Suriye’de yayılmacılık peşinde oluşu türünden hem iç ve hem dış nedenlerle bu taktik değişiklikleriyle uyumlanmakta zorlanmış ve hiç değilse belirli sürelerle farklı uygulamalarda ısrarlı olmuş, uyum göstermeye yöneldiğinde bile kendi özel nüanslarını korumaktan vazgeçmemiştir.

En başta “Saray”, IŞİD dahil el Nusra, Ahrar’üş Şam ve sonra onların da içinde yer aldıkları İslami Cephe’yi açık mezhepçilik ve el Kaideciliklerine rağmen desteklemekle kalmayıp besleyip silahlandırarak üs sağlamış, sonra Amerikan “Koalisyonu”nun kuruluşunda, destekçiliğin görmezden gelmeye gerilediği IŞİD’çiliğin koalisyona katılmamak olarak belirdiğine tanık olunmuş, bunun gerekçesi olarak ileri sürülen Erdoğan Türkiye’sinin tezleri de bir diğer ayrılık konusunu oluşturmuştur: IŞİD kadar Esad Rejimi’nin ve PYD’nin de hedef alınarak –hiç değilse– Cerablus-Azez bölgesinde bir “tampon/uçuşa yasak bölge” oluşturulması.

Belki başka koşullarda, örneğin başka türlü önü kesilemediğinde Rusya ve İran’ın inisiyatif geliştirmelerini dengeleme ihtiyacıyla, Ortadoğu’da –kuşkusuz Amerikan amaçları doğrultusunda– savaşa sürerek “kestaneyi ateşten aldırmak” üzere Türkiye’nin Suriye’ye girişi işine gelebilecek olan Amerikalı emperyalistlerin somut koşul ve dengeler çerçevesindeyse tutumunun değişik olduğu bilinmektedir. 2015 Ekim sonundaki son MGK toplantısıyla altı çizilen “PYD’nin ‘terör örgütü’ ve düşman” sayılışı, Suriye’de PYD’nin, kara harekatı yapma yeteneğinde olan ve bu yönde işbirliği yaptığı –belki de tek– güç olduğunu defalarca açıklamış olan Amerikan yaklaşımıyla olduğu kadar PYD liderlerini Élysée’de ve ülkelerinin çeşitli kurumlarında kabul etmiş olan Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinin yaklaşımıyla da çelişme halindedir. “Tampon bölge” somut koşullarda Türkiye’den başka hiçbir emperyalist ülke tarafından kabul edilmediği gibi, hava bombardımanı yerine geçirilmesinde hemfikir olunmasa bile, karada güç oluşturmak üzere bu amaçla öneren Erdoğan Türkiye’sinin ısrarıyla denenen “eğit-donat”tan da, eğitilip donatılanların hemen tümünün Cihatçı terör çetelerine katılmaları nedeniyle bütün emperyalistler vazgeçmişlerdir.

Rojava Kürtlerinin Amerikan hava bombardımanıyla koordineli harekatıyla Tel Abyat’ı alarak iki kantonlarını birleştirmeleri ve üçüncüyle bu ikisini birleştirmeyi gündemlerine almaları, “IŞİD Karşıtı Koalisyon”a katılmanın ötesinde İncirlik ve diğer havaalanlarını Koalisyon’a açmasına götürse de, Erdoğan Türkiye’sinin hala PYD’ye düşmanlıkta ısrar etmesi ve terör çetelerini desteklemekten bütünüyle elini çekmemesi ayrılık konusu olmaya devam etmektedir.

3.

Üstelik Suriye ve hatta Irak da dahil olmak üzere bütün Ortadoğu denklemine Rusya’nın dahil olması Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkileri ciddi biçimde olumsuz etkilese de, son sürece kadar Putin ve özellikle Erdoğan’ın karşılıklı sık ziyaretleriyle ilişkilerini geliştirme yönelimi içinde olmaları, ABD ve Avrupalı emperyalistlere rağmen Trakya’ya kurulacak terminalle Rus doğalgazının Türkiye üzerinden pazarlanma girişimi, Rusların Türkiye’de nükleer santral inşasına başlamaları, hatta Erdoğan’ın hem de birkaç kez Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılma isteğini beyan etmesi vb., Batı tarafından, arayı açıcı tutumlar ve güvenilirlik zaafiyeti olarak not edilmiştir.

4.

Çin füzeleri ya da Türkiye’nin füze alım ihalesinin, ABD ve NATO’nun tüm karşı çıkışlarına karşın Çin şirketinde kalması ve zamana yayılarak yenilenme yoluna gidilse bile ihalenin hala Batılı şirketlerden birine verilmemiş olması, ama sonuçlanmasının sürüncemede bırakılması, yine benzer bir ciddi ihtilaf konusu olmuş ve güvenilirlik zaafiyetine dayanaklık etmiştir.

5.

Mezhepçilik ve genel olarak dincilik üzerinden yürünüp yürünmemesi sorunuyla bağlantılı olarak ortaya çıkan Mısır konusundaki ihtilafsa, Erdoğan Türkiye’sinin Müslüman Kardeş ve Mursi destekçiliği, ve tam tersi tutumla, yalnızca Amerikan emperyalizminin değil, ama Türkiye’nin Suriye’de birlikte saf tuttuğu Suudi Krallığının da Sisi darbesini destekleyerek arkasında yer almalarıyla önem kazanmıştır. Başlangıçtaki taktik farklılığı, sonradan birbirine karşıt tarafların desteklenmesine dönüşmüş ve Batı ve Türkiye arasındaki Mısır’a ilişkin politikalardaki “makas” iyice açılmıştır. Gerçi artık Erdoğan ve adamları“Rabia” işaretiyle ortalıkta dolaşmaz olmuşlar ve –tıpkı Suriye politikasında olduğu gibi– bir adım geriye atmışlardır, ancak sık olmasa bile hala mitinglerde zaman zaman aynı işaretin yapıldığı görülmektedir.

6.

Suriye kadar Irak da, Batılı emperyalistler ve özellikle Amerikalılarla Erdoğan Türkiye’si arasındaki yaklaşım, tutum ve izlenen politikalarda “makas”ın açık olduğu bir alan durumundadır. Bir önceki Maliki Hükümeti dönemindeki net farklılık unsurları, bu ülke ve genel olarak bölgedeki dengelerin değişmesiyle farklılaşsa da, özellikle Amerikalıların Irak’ta yaptığı hatalar ve yüz yüze kaldığı fiyaskolarla İran’ın ağırlık kazanmasında sahip olduğu pay dolayısıyla Erdoğan ve hayalci “yeni-Osmanlıcı” yayılmacılığına da bir “fatura” çıkardığını söylemek yanlış olmaz.

Özellikle askerlerinin önemli bir bölümünü çeken ABD’nin işgalini sona erdirdiğini ilan etmesinin ardından, Amerikalıların Irak’ın merkezi bütünlüğünün gözetilmesine ilişkin bütün uyarı ve eleştirilerine rağmen, Erdoğan Türkiye’si, bu ülkede de kendi yayılmacılığının dayanağını Sünnilerde ve Sünnicilikte görerek, önce Cumhurbaşkanı Yardımcısı T. Haşimi’ye ve sonra yine onunla bağlantı içinde Sünni aşiretler ve hatta –başlangıçta oldukça açık olarak, ama giderek üstü örtülü hal alarak– onlarla sıkı ilişki içindeki IŞİD’e “yatırım” yapmış, oyununu onlar üzerinden kurup oynamaya yönelmiştir. Bu politika, Şii nüfusu olduğu kadar o eksende politika yapan Maliki türünden iktidar peşinde olanları da –zaten mezhebi yakınlık içinde oldukları– İran’a doğru itmiş, hele Musul’un düşüşü ve IŞİD yayılması ardından, ülkeye asker de gönderen İran’ın Irak’taki ağırlığı iyice artarken, yalnızca Türkiye’nin değil ama genel olarak Batı’nın ağırlık ve etkinliğinde bir düşüş ortaya çıkmıştır. Oysa, şüphesiz Amerikalılar, Irak’ı, onca “masraf” ederek, İran’ın eline düşsün diye işgal etmemişlerdir!

Erdoğan’ın –PKK’yi dengelemek üzere siyasal, enerji pazarlamaya dayalı ticari ve yatırımlarıyla iktisadi– çeşitli nedenlerle Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ve özellikle Barzani ile yine Irak’ın merkezi bütünlüğünü gözetmeden, Barzani’yle geliştirmeye yöneldiği özel ilişkiler de Batı ve özellikle Amerikalılarla bir ihtilaf konusu oluşturmuş, ayrılık, hatta ABD’nin Erdoğan-Barzani ortak petrol tankerlerine el koymasına kadar varmıştır.


Dış politikada daha eklenecek ayrılık konuları vardır; ancak yeterlidir ve uzatmak gerekli değildir. Benzer ayrılık konuları iç politika bakımından da sayılabilir.

Bunların başında “tek adam-tek parti diktatörlüğü” yönelimiyle Erdoğan’ın, ülkenin yönetilebilir oluşunu zora sokarak, egemenler içinde, tekeller ve büyük toprak sahiplerinin çeşitli grupları ve onların siyasal klikleri ve çıkarlarını yok sayan, hatta tasfiyeye girişen yaklaşımı gelmektedir.

Önce Doğan grubuna vergi cezaları kesilmiş, hemen ardından Sabancı ile birlikte ülkenin en büyük geleneksel tekelci gruplarından olan Koç’a yönelik (Milgem örneği) ihale iptalleri gelmiştir. Bunda, Gülen Cemaati ile Koçlar arasında Afrika yatırımlarına dair mesajlaşma ve hediye alış-verişlerinin rolü olduğu yansımıştır, ancak öncesinden de bu tekelci grubun hemen hiçbir devlet ihalesinden yararlandırılmadığı bilinmektedir ki, bu durum diğer büyük geleneksel tekelci gruplar bakımından da geçerlidir. AKP Hükümetinden ihale kapabilmek, Doğuş ve Demirören grupları örneklerinde olduğu gibi, neredeyse “biat” koşuluna bağlanmıştır. Son yılların en büyük ihalelerinden 3. Köprü ve 3. Havaalanı ihaleleri örneğin, tamamıyla “yandaş” ve biat etmiş gruplar arasında paylaştırılmıştır.

Gülen Cemaatiyle iktidar hesaplaşmasına bağlı kopuşma, bu grubun “terörist” olarak suçlanmasına kadar vardırılmış, bununla kalınmamış, grubun iktisadi dayanaklarının darbelenmesi kapsamında küçümsenmez büyüklükteki tekelci gruplara el konup tasfiyelerine girişilmiştir. Bank Asya’ya TMSF el koymuş, İpek Grubuna el atılmış, yönetim kurulu başkanı ülkeden kaçmak durumunda bırakılmıştır. Yönetim Kurulu Başkanı gözaltına alınan bir diğer tekelci grup İstikbal’in de sahibi olan Boydaklardır.

Cemaat’in ekonomik dayanaklarıyla tasfiyesine girişilmesi, küçümsenmez büyüklükteki yayın grubunun tasfiyesi girişimiyle tamamlanmaktadır. Samanyolu yetkililerinden bazıları hala tutukludur ve Zaman yöneticileri gözaltında tutulmuşlardır. Son olarak ise, grubun TV kanallarının yayını devlet kontrolündeki yansıtıcılardan dışlanmış ve yapılamaz hale getirilmiştir.

Ancak basın-yayın alanındaki tasfiye girişimi Cemaat yayınlarıyla sınırlı değildir. “Ana akım medya” olarak tanımlanan medya organlarının önde gelenlerinden olan Doğan Grubu’nun sahibi olduğu Hürriyet Gazetesi’nin İstanbul’daki merkezi Hükümet/AKP bağlantısı kesin olan ve aralarında AKP milletvekillerinin bulunduğu eli sopalı gruplarca iki kez üst üste basılarak düpedüz teröre hedef kılınmıştır. Ardından Ahmet Hakan’ın takip edilerek saldırıya uğraması ve iki kaburgasıyla burnunun kırılması gelmiştir ki, saldırının, yine başta “Saray” olmak üzere, AKP/Hükümetle bağlantılı olduğunu içeride ve dışarıda bilmeyen yoktur. Ki bu nedenle Hükümet basın özgürlüğünün çiğnenmesi bakımından Batılılarca açık olarak suçlanmıştır.

Sosyal/siyasal en büyük tekelci sermaye örgütü olarak TÜSİAD, bizzat Erdoğan tarafından defalarca –“taraf olmayan bertaraf olur” içerikli olarak– suçlanıp tehdit edilmiş, bu nedenle yine defalarca yönetici değişikliğine gitmiştir.

Hükümetten gelen suçlama ve tehditler sadece TÜSİAD benzeri “hükümet-dışı” kurum ve kuruluşları hedef almakla kalmamış, ama “özerk üst kurullar” arasında olan örneğin Merkez Bankası’nı da hedef almış, arka arkaya iki MB Başkanı, faiz düşürme baskısının hedefi haline getirilmiştir; oysa bu üst kurullar Derviş tarafından uluslararası burjuvazi ve emperyalizmin dayatmalarının ürünü olarak kurulup işlevsel kılınmışlardır.

Gerek MB, gerek bağlı olduğu Maliye’yle (Bakan M. Şimşek) Ekonomi Bakanlıkları (Bakan A. Babacan) ve gerekse TÜSİAD’la geleneksel büyük burjuvazinin önde gelen temsilci ve sözcülerince zaman zaman Erdoğan ve Hükümet’e yöneltilen, giriştikleri tasfiyelerle uyguladıkları dayatmalar dolayısıyla “keyfilik”, “hukukun üstünlüğün dikkate alınmaması” ve bu nedenlerle önünü göremez kılınan yabancı sermayenin yatırımlardan caydırılmakta olması türünden üstü örtülü ya da açık eleştirilerin benzerleri Batılı büyük emperyalist devlet yetkililerinden de gelmiştir ki, içeriden yapılan eleştiriler onlar tarafından cesaretlendirilmektedir.

Hükümetin birçok karar ve uygulamasının yargıdan dönmesiyle (ama buna rağmen uygulanmalarının sürdürülmesiyle) güçlenen “keyfilik”/“hukukun üstünlüğüne aykırılık” eleştirileri, HSYK vb. kurumlar ve kararlarını da kuşkusuz hedef almış, savcı ve hakimlerin atanma yol ve yöntemleriyle karar ve soruşturmalarını, bunları açıp üstünü örtmek üzere kapamalarını da kapsamıştır.

17, 25 Aralık Soruşturmalarının kapatılıp üstlerinin örtülmesi, savcı ve hakimleriyle kovuşturmayı yürüten polislerin “darbecilik”le suçlanıp tutuklanmaları, aynı suçlama ve tutuklamanın Suriyeli teröristlere TIR’larla silah ve cephane taşınmasına suç üstü yapan savcıları da hedef alması, ama öte yandan, Hürriyet baskınlarıyla A. Hakan’a yönelik saldırının faillerinin, hatta ailelerinin “canlı bomba olacaklar, tutuklayın” çağrısına rağmen canlı bomba adaylarının tutuklanmamaları, halkı kıskacına alanlar bir yana, üst sınıflar ve temsilci ve sözcüleri arasındaki tepişmenin selamati bakımından da “hukukun üstünlüğü”nün inanılır, yargınınsa güvenilir olmaktan çıktığını göstermekte ve tepki nedeni olmaktadır.

Aslında Erdoğan ve AKP’si, yönetim yöntemleri bakımından en azından Gezi’den bu yana Batılılarca eleştirilmektedir. Eleştirinin kaynağında AKP’nin halk düşmanlığının bulunmadığı kesindir ki, hem Amerikalı hem de Avrupalı emperyalistler halk düşmanlığında AKP ve Erdoğan’ı aratmazlar. Sorun olan ve Batılı eleştirilerin dayanağını teşkil eden, ilk olarak AKP’nin halkı hedef almasının ötesinde, burjuva muhalefeti, ya da bir diğer deyişle egemenlerin AKP ve yandaşları dışındaki kliklerini de hedef alarak tekçiliğe yönelmesi ve ikinci olarak burjuva muhalefetin işlevsiz kılınmasını da kapsayarak toplumsal kutuplaşmanın tırmandırılmasıyla gerginlik ve toplumu saflaştırmayı yönetim yöntemi edinmesi ve ikisinin bir arada ülkeyi yönetilemez hale getirme eğilimi göstermesidir. AKP Hükümeti ülkenin yönetim çarkının az-çok olağan işleyişini tehlikeye atarak, burjuva egemenliği ve sürdürülebilirliği bakımından tehdit haline gelmiştir ya da hızla gelmektedir ki, bu “çark” ve kazasız belasız döndürülmesi, kuşkusuz yalnızca AKP değil, ama “ulusal” müfrezeleri de içinde bütün uluslararası burjuvaziyi ilgilendirmektedir. Sömürü koşulları ve devamı, burjuva yönetsel “çark”ın selametle döndürülmesine ihtiyaç göstermekte, “çark”ın dönüşüyse, ilk elde “yürütme komitesi” durumundaki hükümetin ülkeyi başarıyla yönetir durumda oluşunu gereksinmektedir ki, artık, Erdoğan ve AKP’si şahsında bu açıdan ciddi problemlerle karşılaşıldığı tartışmasızdır. Hem başta halkın zapturapt altında tutulmasının garanti altına alınışı bakımından oluşan problemlerle ülke yönetilebilir olmaktan çıkmakta ve hem de sair burjuva partilerinin rol üstlenmesi ve aracılığıyla düzenin ve burjuva egemenliğinin “sübapı” durumundaki hükümet ve politika değişiklikleriyle yönetsel çarkın işleyişinin normalleştirilmesinin önü tekçilikle kesilmektedir.

Amerikancı stratejinin ihtiyaçlarından olan “ılımlı İslam” ve “genişletilmiş Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığı”yla uyum sağlayamayarak, “Avrasyacı” vb. arayışlarla şirazesinden çıkmaya başlayan asker ağırlığının giderilmesi kapsamında desteklenerek önü açılan, uzun süre hem iktisadi hem siyasal gereklerini ileri ölçüde karşıladığı burjuva egemenliğinin “yürütücü” gücü olarak sırtı sıvazlanan AKP’nin, girdiği “yeni Osmanlıcı”, tekçi ve “her şey benim”ci yönelemiyle, artık dünya ve Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarını karşılayabilir olmaktan çıkmakta olduğu anlaşılmaktadır.


7 Haziran Seçimleri’ne giderken, bu açıkça belli olmuştur. Örnekse, Batı’dan gelen eleştiriler üstü örtülü olmaktan çıkmış, ama açıkça belli başlı Batı gazete ve TV’lerinin sayfalarını süsler hale gelmiş, Amerikan ve Avrupa Dışişleri ve sair sözcülerince dolaysızca dile getirilir olmuştur.

Üstelik seçimlerde CHP ve hele barajı aşması AKP’nin tek başına hükümet kurmasını engellemenin tek koşulu olduğu için HDP gerici burjuva kesimlerden, örneğin Doğan medyadan küçümsenmez bir destek almış, yandaş olmayan medya ve özellikle Doğan Grubu gazete ve ekranlarında HDP de içinde muhalefete önemli süre ve yer ayrılmıştır.

Seçimlerin ardından Batılı büyük devletler kadar TÜSİAD ve büyük tekelci gruplar, Erdoğan’ın zorladığı yeni bir seçimi değil, ama açıkça –Erdoğan’ın etkisinin zayıflayacağı ve AKP’nin denetlenir olacağı bir– AKP-CHP Koalisyonunu tercih ettiklerini ortaya koymuşlardır.


Erdoğan AKP’sinin, ulusal grupları da içinde uluslararası burjuvazi tarafından artık –eskiden olduğu gibi– etrafında birleşilecek bir seçenek olarak görülmediği ve deyim yerindeyse kendisine verilmiş desteğin büyük ölçüde geri çekilerek, çoğu politika ve uygulamalarının, eleştirilmenin ötesinde, karşı politika ve uygulamalarla hizaya sokularak söz dinler hale getirilmesini hedefleyen içeriğiyle özellikle Erdoğan’ı sıkıştırma konusu edildiği ve üzerinde yoğunlaştırılan baskılarla sadece arayışların ciddileştirilmesiyle kalınmadığı ama alternatiflerin güçlendirilmeye çalışıldığı herhalde tartışma götürmez.

Ancak sorun oradadır ki, kimse, bu arada uluslararası burjuvazi de, henüz –çıkmazı destekçilerinin gözünde aşikâr olduğunda hızlı bir çöküşe yönelecek olsa bile, hala %40 dolaylarında bir oy tabanına sahip olmayı sürdüren– AKP’nin yerine konacak, ülkeyi yönetebilecek bir seçenek oluşturamamıştır ve bulamamaktadır. Bugün için ne burjuva parlamentarizmi çerçevesinde olağan bir seçenek ne de bunun ötesinde örneğin Mısır türü olağan-dışı bir seçenek oluşmuş durumdadır. Bu, oluşamayacağı anlamına gelmemektedir, ancak bugün için henüz böyle bir seçenek yoktur.


Peki, bundan ne çıkar ya da ne sonuç çıkarılmalıdır? Amerikalı emperyalistler ya da sair Batılılarla ülkenin egemeni tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin şu ya da bu kliğinden AKP’yle hesaplaşmasını ilerleterek onu devirmelerinin beklenmesi mi?

Emperyalistler ve işbirlikçi gericilik saflarındaki çelişmeler, kimi zaman sertleşip kimi zaman yumuşayarak, bazan birbirlerinin boğazına sarılmalarına bazansa sıkı bir birlik görüntüsü vermelerine karşın varolmaya devam eder. Nitekim, günümüzde de, AKP’nin kuruluş ve bütün uluslararası ve ulusal burjuva gericiliğin hemen istisnasız olarak taleplerini karşılayıp çıkarlarını gerçekleştirdiği “yükseliş” dönemindeki “birlik ve beraberlik”in yerini çekişme ve kavgalarla alternatif arayışları almıştır. Ancak bir şey kesindir ki; ne AKP ne de onu artık çıkarlarının uygun bir savunucusu olarak görmez olan uluslararası ve ulusal sair gericiliğin halka bir hayrı vardır; gericiliğin bütünü halka karşıdır ve karşı olmakla kalmamakta, ama halkın önünün açılması ve hele halkın ayağa kalkarak inisiyatif almasından ölümden korkar gibi korkmaktadırlar.

Bir, kendi aralarındaki “post kavgası” ve buna temel sağlayan gericilik içindeki çelişmeler vardır; bir de, halkın mücadelesi ve buna temel sağlayan halkla (işçi ve emekçilerle) gericilik arasındaki çelişme. İkisi kategorik olarak farklıdırlar ve kesinlikle birbirlerine karıştırılamazlar.

Dolayısıyla AKP karşıtlığı ve AKP’yi hedef alan mücadelede emperyalistler ve işbirlikçisi iç gericilikten herhangi bir beklenti içine girilmesi düşünülemez.


Neden düşünülemez?

7 Haziran’ın ardından Kürtlere karşı yeniden açılan savaşın ve yalnızca Kürtlere değil, ama Suruç ve Ankara Katliamları da içinde, bütün halka karşı tırmandırılan bastırma, sindirme ve ezme hareketinin sadece “Sarayın Savaşı” olduğunun ileri sürülmesi ve bu genel başlık altında değerlendirilmesi neredeyse sıradan olmuştur, ancak belirli ve liberal bir platform doğrultusunda ileri sürülen bir görüştür, böyle bir platformun unsuru ve kanıtıdır.

Doğrudur, halka karşı zincirlerinden boşandırılmış genel saldırganlık ve özel olarak “Kürt Savaşı”, evet, “Saray’ın” da saldırganlığı ve savaşıdır. “Saray” bu saldırganlıktan azade olmadığı gibi, fiili yürütücüsü olduğu da tartışmasızdır; ancak saldırı ve savaşın “Saray”ın olmakla sınırlı olmadığı, –ama farklı özel çıkar, amaç ve yönelimlere sahip her bir grup, güç ve kliği farklı doz, araç ve yönleriyle öngörüp buna uygun pozisyonlar tutan– uluslararası ve ulusal bütün bir gericiliğin, sadece “Saray” değil, bütün bir burjuva diktatörlüğünü harekete geçirerek yürüttüğü bir etkinlik olduğu söylenmelidir.

Evet, “Saray”ın (ve AKP’nin) bu saldırı ve savaşla gerçekleştirmeyi umduğu özel amaç ve hesapları vardır ve hem bu hem de yürütücülüğünü üstlenmiş olması nedeniyle saldırının AKP’nin saldırısı, savaşın da “Sarayın Savaşı” olduğunun vurgulanmasının bir ajitasyon değeri bulunmaktadır, ama o kadar ve daha fazlası değil!

AKP ve “Saray”, özellikle Gezi’den bu yana başına bela olan ve burjuva yönetsel “çarkı” başarıyla döndürmesi bakımından sorun oluşturmaya başlayan halkı sindirip bastırmanın ötesinde, bu saldırı ve savaşla, özel olarak, tek başına hükümet etmeyi sürdürmeyi ve oluşabilecek olağan-dışılıklar çerçevesinde, olabilirse –fiili ya da değil– “başkanlık” biçiminde “tek parti-tek adam diktatörlüğü”ne ulaşmayı, en azından bunu zorlamayı öngörmektedir. Ülke içi ve dışında devlet olanaklarını istediği gibi kullanıp yeni Osmanlıcı yayılmacılığını (!) sürdürebileceği özel çıkarlarını gerçekleştirmeye devam etmek üzere, kaybettiği tek başına hükümet etmeyi kendi kontrolündeki “geçici” hükümetlerle sürdürmeyi dayatarak, iç gericiliğin yine kendi etrafında birleşmesini ve uluslararası gericilik ve büyük emperyalist devletlerin desteğini yeniden arkasında toplamayı ummaktadır.

Ulusal “müfrezeleri”yle birlikte uluslararası gericilik içinde, amacı, –yandaşlarıyla bir arada– AKP ve “Saray”ın bu amacıyla çakışan ve farklı hesapları olmayan hemen hiçbir sermaye grubu ve devlet yok gibidir. Yalnızca halk karşıtlığında birlik halindedirler ve halkın sindirilip mücadelesinin bastırılmasında ortak çıkarlara sahiptirler; ama girişte sıralandığı gibi, dış ve iç politikada birçok alanda farklı özel çıkar, tutum ve politikaları vardır.


Neden halka saldırı ve savaş yalnızca “Sarayın Savaşı” değildir ve halk karşıtlığı ve Türkiye’nin “genel çıkarları”nda bütün bir gericilik nerelerde birlik halindedir?

1.

7 Haziran Seçimleri’ne gidilirken, Arınç’ın “yeni yetme” dediği sözcüleriyle AKP Hükümeti döneminde başlıca devlet olanaklarından beslenerek palazlandırılan “yeni yetme” burjuvazi ve –emekçi halkın iliğine kadar sömürülüp talep ve mücadelelerinin bastırılmasının yanı sıra– geleneksel sermaye gruplarıyla çekişmesinde (yalnızca “hırsı”yla Erdoğan’ın değil, ama asıl olarak bu sermaye gruplarının) ihtiyaç duyduğu tekçilik ve “Başkanlık” türünden hesaplarının üstesinden gelmek üzere, genel olarak Batılılar ve işbirlikçileri, AKP’nin tek başına hükümet olamaz hale getirilmesinin başlıca unsuru olarak barajı geçmesi için HDP’yi ciddi ölçüde desteklediler. Bunda HDP platformunun kapitalizmi tartışma konusu etmeyen ve hatta demokratikleşmeyi –halk demokrasisi olarak değil, ama– burjuva niteliğiyle savunan içeriği kadar AKP’nin dengelenmesinin başka pratik yolunun olmaması etkili oldu. Ama Kürt halkının gösterdiği teveccühün ötesinde halkın önemli kesimlerinin HDP’ye oy vermeye ve AKP’nin tek başına hükümet edemez kılınmasından cesaret alarak talep ve mücadelesini yükseltmeye yönelmesi, bu destekçiler bakımından irkiltici oldu: AKP’nin önünün kesilmesi iyiydi, ama %13 de fazlaydı! Halktan öcüden korkar gibi korkan gericilik açısından, halkı mücadelede cesaretlendirecek, özgüven kazanmasını sağlayarak buna zemin oluşturacak her şey kötüydü.

HDP’nin aldığı %13’lük oy Batılılar ve Koçlar türü geleneksel burjuvazi için caydırıcı oldu ve nitekim 7 Haziran’dan sonra, 1 Kasım’a gidilirken, HDP’ye sundukları destekleri çektiler. Bu gelişme, halkın birleşme ve talepleri ve mücadelesinin yükselme ihtimali karşısında gericiliği birleştirici bir etken oldu.

Ancak eklenmelidir ki, birçok çevre tarafından paylaşılan, halka yönelik saldırılar ve savaşın, “Saray”ın, “başkanlık” bir yana tek başına hükümet etme olanağından da yoksun kaldığı 7 Haziran Seçimi sonuçlarından duyduğu memnuniyetsizlikle, seçimin hemen ardından başlatıldığı görüşü doğru değildir. Gezi ve diğerleri bir yana bırakılsa bile, başta “İç Güvenlik Paketi” olmak üzere, “özel mahkemeler” oluşturulması gibi çok sayıda yasal düzenleme yapılarak, “güvenlik güçleri”nin yetkileri artırılıp toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı gibi pek çok demokratik hak ve özgürlüğün daha da sınırlanması, “hakaret” gerekçesiyle neredeyse eleştiri yapılamaz koşullar yaratılıp Hürriyet Gazetesi’nin bile “terör” soruşturmasına tabi tutulmasına varıncaya kadar basın özgürlüğünün kısıtlanması, seçim öncesinin saldırı konuları arasındaydı. Ağrı Provokasyonu ve HDP Diyarbakır Mitingi’ne yönelik bombalı saldırı, hep seçim öncesi tarihliydi, Dolmabahçe’de kuruluş açıklaması yapılmış olan “çözüm masası” da önceden devrilmişti ve ırkçı şoven söylemlerin bir saldırı kampanyasına dönüştürülmesi de seçim öncesinde gerçekleştirilen saldırganlığın göstergelerindendi. Seçim sonrası, bu saldırganlığın daha da tırmandırıldığının belirtilmesi doğru olacaktır.

2.

En başta metal ve otomotiv sektöründe ciddi yatırımları bulunan Koç olmak üzere, geleneksel burjuvazi ve arkasındaki Batılı emperyalistleri caydırıcı bir diğer temel etken, yine 7 Haziran öncesi süreci kapsayarak seçim sonrasına da yayılan Metal Direnişi oldu. Yatışık görünen ve kendisine bile hayrı olmadığı intibaı veren işçi sınıfı, Metal işçileri şahsında “ölüsü”nün dahi ürkütücü olduğunu bir kez daha göstererek, tüm eksiklik ve zaaflarına karşın, burjuvazi ve sendikal bürokrasiye karşı direngen bir mücadele ortaya koydu ve daha uygun koşullarda yapabilecekleri hakkında ipuçları verdi ve bu değerlendirilmezlik edilmedi.

İşçi ve emekçilerin burjuva egemenlik sistemi için oluşturduğu genel tehdit bilinmez değildi, ancak hiç beklenmedik şekilde, en olumsuz koşullarda bile hızla fabrikadan fabrikaya yayılarak patlak verip gelişen Metal Direnişi, geleneksel burjuva gericilik bakımından uyarıcı olarak, Erdoğan ve AKP’sinin önünü kesme hesaplarından vazgeçilmesine değilse bile “fren”e basılmasına yol açtı. Başka özel hesapları olsun olmasın –ki mutlaka vardır ve olur–, burjuva egemenliğinin asli sahip ve dayanaklarından olan TÜSİAD’ta örgütlü tekelci sermaye grupları ve arkalarını dayadıkları Batılılar, işçi ve emekçilerle mücadelelerine en az “Saray” ve AKP’si kadar düşmandırlar ve bastırılıp ezilmeleri çıkarlarının gereği olduğu kadar, rutin işlerindendir. Aralarındaki çekişme kuşkusuz sürmektedir; ancak işçi ve emekçilerin birlik ve mücadele eğiliminin açığa çıktığı koşullar, gericiliği birliğe ve birlikte emekçi halka karşı saldırıya sevkedicidir.

3.

Üstelik ekonomide kriz belirtileri birikmekte ve burjuva ufkunu karartmaktadır. İşçi ve emekçilere tersini söylese ve buradan çağrılar çıkarsa da, onlarla “aynı gemi”de olmadığını en iyi uluslararası burjuvazi, tekeller ve emperyalistler bilmektedir. Kapitalist kriz, yine bilmektedirler ki, “fatura”nın kimin sırtına yıkılacağı tartışma ve çatışmasına neden olacak, bunun kızıştıracağı, kapitalizmin işsizlik, yoksulluk, sosyal adaletsizlik gibi olumsuz sonuçlarına karşı mücadele yükselme ve –olağan günlerde sessiz kalarak burjuvazinin sömürü ve zorbalığına katlanan– yeni işçi ve emekçi yığınları mücadeleye katılma eğilimi içine girecektir. Şimdiden mücadele alanlarına çıkan Metal işçileri, eylemleriyle, burjuvazi bakımından, yakın geleceğin, üstesinden gelinmek üzere şimdiden önlem alınması zorunlu görülen zorluklarını gündeme getirmiş bulunmaktadırlar.

Sürüklenilmekte olunan krizin yaşamsal hal alma ihtimalini büyüttüğü işçilerle burjuvazi, emekle sermaye arasındaki karşıtlığın güncel şekillenişi, arkasında Batılı emperyalistlerle –burjuva diktatörlüğünün önde gelen dayanağı– geleneksel tekelci burjuva gruplarını, Erdoğan ve AKP’sinin önünü kesme hesaplarından vazgeçmeseler bile “fren”e basmaya ve emekçi halka birlikte saldırmaya yönelten bir diğer neden durumundadır.

4.

Yalnızca genel olarak işçi ve emekçi hareketiyle gelişme ve yükselme ihtimali değil, ama böyle bir yükselişin birleşme eğilimi gösterebileceği, bugünden örgütlü Kürt halkının mücadelesinin hele bir kapitalist kriz durumunda kazanabileceği etkinlik, yine yalnızca “Saray” değil, ama burjuva gericiliğin bütünü ve Batılı emperyalistler bakımından da önemli bir ürküntü kaynağıdır.

Batılı emperyalistler ve burjuva gericilik, kolay olmadığı ve olmayacağı herkesce görülmekle birlikte, platformu itibariyle Kürt ulusal hareketiyle uzlaşıp anlaşabilme marjına da sahiptirler ve bunun rahatlatıcı bir etken oluşturduğu söylenebilir, üstelik Erdoğan ve AKP’si tarafından da bu imkanın hayata geçirilmesine çalışılmıştır. Tek bir taviz verilmeyip Kürt halkının hiçbir talebi karşılanmadan, tekçilikle ulusal varlıkları bile kabullenilmeden çalışılmıştır, ama çalışılmıştır.

Ancak, Temmuz ortalarında, 7 Haziran sonuçlarını beğenmeyip tek başına “iktidarı”nın yolunu açmaya çalışarak şoven milliyetçiliğin yükseltilmesiyle oy derleme hesabındaki “Saray” ve Kürtlerin oluşturdukları güç birikiminden hoşlanmayıp onları elde ettikleri mevzilerden püskürtmeyi çıkarına uygun gören burjuva gericiliğin geri kalanı kadar, eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, Kürt hareketi de, neredeyse eşzamanlı olarak silaha el atmıştır. Bu ikincisinin, bir ölçüde “görünen köy kılavuz istemez” netliğiyle geldiği görünen savaşı karşılamak amacıyla silaha el atmak olduğu düşünülebilir; ancak karşılıklı olarak, tıkanan çözüm sürecinin kendi lehlerine önünü açmak üzere ellerdeki kozların artırılmasının amaçlandığı söylenmelidir.

20 Temmuz’daki Suruç Katliamı’nın ardından “ulusal yas ilan edilmesi” önerileri ortadayken, AKP, fırsattan istifade “terör örgütleri” olarak IŞİD, PKK, DHKP-C’nin sözünü edip, IŞİD’den duyulan nefreti kullanıp ona karşı yasak savma babından göstermelik bir-iki tüfek patlatırken, 24 Temmuz’da, “çözüm süreci”nin başlatıldığı “Ekim 2011’den sonra ilk kez PKK kamplarını bombaladı… 20’e yakın savaş uçağının PKK’nın Zap, Metina, Avaşin, Gare, Basyan kamplarıyla Kandil ve Hakurk’a bomba yağdırdığı bildirildi.”¹ 22 Temmuz’daysa, Ceylanpınar’da evleri basılarak iki polis öldürülmüş, PKK olayı önce üslenmiş, sonra kabullenmemiş, daha sonraysa kendilerine bağlı bir birimce, ama merkezin bilgisi olmadan yapıldığını duyurmuştu ki, ardından Malazgirt’te bir binbaşının öldürülmesiyle birlikte, bu olayın, “Saray” ve hükümetine, halka yönelik saldırıların başlatılıp yoğunlaştırılmasını kolaylaştırma olanağı sağladığı ortadadır.

“Çözüm süreci”yle yaşanan ve bir türden sonucuna vardırıldığında yaşanacak normalleşme genel olarak burjuva gericiliğin işine gelmekle birlikte şüphesiz gerici burjuvazinin hiçbir kliğinin, Kürt halkının, üstesinden gelinebilecek olanın ötesinde bir güç haline gelmesinde çıkarı bulunmaz. Güneydoğunun pazar olanaklarının değerlendirilmesi, şimdiden küçümsenmez yatırımlar yapılan ve petrolünden yararlanılmaya başlanan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde elde edilen kazanımların Kürt sorununun çözümüyle genişletilip kalıcı hale getirilmesi, şüphesiz burjuvazinin işine gelmekteydi. Ancak kendilerinin kabul edebileceği uygun bir çözüm bulunmalıydı; neredeyse “bağımsızlık”la eşdeğer gördükleri “özerklik” ve “özyönetim”li çözümlerin sözü edilen pazar olanaklarını kullanılamaz kılacağını varsayarak, belki “sıfır” taviz veren AKP’den çoğunu vermeyi benimseyebilirlerdi, ama “çizme aşılmamalı”ydı. Oysa PKK fazla şey istemekte, üstelik isteklerini –Cizre, Silvan, Yüksekova, Beytüşşebap, Diyarbakır-Sur’da olduğu gibi– pratikte dayatarak uygulamaya yönelmekteydi –bu nedenle girişimleri püskürtülmeliydi. Bu bakımdan savaş, yalnızca “Saray”ın değil, ama kendilerinin de savaşıydı.

Üstelik Suriye’de PYD/YPG karşısında farklı bir tutuma sahip olan başta Amerikalılar olmak üzere Batılı’lar, tamamen istedikleri çizgiye gelmemede ayak direyen PKK’yi, gücünün ve etkinliğinin sınırlanmasının yanı sıra Türk burjuvazisinin açtığı savaşla terbiye ederek ehlileştirip Barzanileştirmeyi hesap ederek, bu savaşa en azından “yeşil ışık” yakmış, desteklemekteydi. “Birden fazla ata oynaması”yla ünlü emperyalistler ve özellikle Amerikalıların desteğinin sonsuzca olmadığı ve PKK’nin yok edilmesini değil ama güç ve etkinliğinin sınırlanmasıyla “ehlileştirilmesi”ni amaçladığı şuradan belliydi ki, hem PKK’nin “terör örgütü olduğunu” söyleyerek Kürtlere karşı savaşın önünü açıyor hem de “barış” ve “çözüm süreci”ne dönülmesinin önemli olduğunu defalarca ortaya koyarak savaşta belirli bir çizginin aşılması yanlısı olmadığını gösteriyordu.

5.

Kürt halkının mücadelesi çoktan Türkiye’nin bir iç meselesi olmaktan çıkmış, bölgesel ve hatta uluslararası bir mesele halini almıştı. Bu bakımdan Kürtlere karşı açılacak “savaş”ın da uluslararası boyutunun olması kaçınılmazdı.

Türkiye, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ile komşu olarak birlikte yaşamaya yeni alışmış ya da alışmaktaydı. AKP Türkiye’sinin oluşup gelişmesinde ciddi pay sahibi olduğu Suriye “iç savaşı” ise, bu ülkenin kuzeyinde üç Kürt Kantonu’nun ortaya çıkmasına neden olmuş, Suriye içindeki güç dengelerini değerlendiren Suriye Kürtleri –Arap, Ezidi, Süryani, Dürzi vb. halklarla paylaşsalar da egemenliğin aslan payına sahip oldukları– üç kanton halinde örgütlenmiş ve “iktidar” ve “iktidarsızlık” üzerine ileri sürülmüş görüşler ne olursa olsun, bu bölgelerde kendi iktidarlarını kurmuşlardı. Artık Türkiye yeni bir komşuya sahipti.

Kobanê’de IŞİD saldırganlığının sınavından geçti ya da geçirildiler ve başarılı oldular.

Ama burada kalmadı; IŞİD’in Kobanê’den püskürtülmesinden kısa süre sonra silahlı olarak YPG’de örgütlü Suriye Kürtleri, ÖSO’ya bağlı gruplardan olan müttefiki birkaç Arap örgütü ile birlikte Tel Abyatı alıp iki kanton arasındaki 150 km.’den fazla genişlikte bir bölgeyi IŞİD’den temizleyerek, Kobanê ve Cizir Kantonlarını birleştirdiler. Bu, dönüm noktası oldu.

Yalnızca “Saray” ve AKP’si değil, bütün Türk burjuvazisi ayağa kalkıp dikkat kesildi. Suriye Kürtlerinin, Hatay’ın karşısındaki üçüncü Kanton olan Efrin’le diğer iki kantonu birleştirip Türkiye’yi güneyden kuşatma ve hatta Akdeniz’e kadar uzanarak bu kuşatmayı tamamlama peşinde oldukları –Türk burjuva gericiliğinin başlıca gündem maddelerinden oldu.

PYD’yi “terör örgütü” saymayıp hava bombardımanıyla koordineli kara harekatı yapmakta olan bir müttefik güç olarak gören ABD bu kuşatmaya ne derdi, onaylar, hatta ön ayak olur muydu –ateş bacayı sarmıştı!

Üstelik Kobanê Savaşı’nda birbirlerine yakınlaşan ve sonrasında aralarında bir anlaşma imzalayan Suriye ve Irak Kürtleri, S. Müslim ve Barzani’nin –ABD’nin de desteğiyle– dayanışma ve hatta birlik halinde davranmaya yönelmeleri halinde kuşatmanın tamamlanacağı korkusuyla olabilecekler üzerine kaygılar büyüyordu: Yoksa, Türkiye’nin bölünmesi mi gündemdeydi, Amerikalılar gizliden Türkiye aleyhine işler mi çeviriyor, el altından kendi kontrollerinde bir Kürt devleti kurmayı mı gündemlerine alıyorlardı? Kaygıların sonu yoktu!

“Saray”ın ağzından –öteden beri çiğnenmekte olan sakız olarak– “tampon bölge”nin, bu kez, somut olarak, birleşen iki Kürt kantonuyla üçüncüsü arasındaki bölgede kurulması gündeme getirildi ki, bu, tıpkı Kandil’in bombalanmasının sevinçle karşılanması gibi, çıkarlarına tercüman olduğu tüm burjuva gericilik tarafından olumlu karşılandı. Halka saldırıyı ve Kürt Savaşını koşullayan bir etken olarak, Kürt ulusal hareketi üzerinden ülke içi bağlantılarıyla Suriye’deki Kürt sorunu temelli gelişmeler, burjuva gericiliği birleşmeye iten bir etken durumundadır.

6.

Ortadoğu’daki dengeleri değiştirici bir diğer etken olarak İran faktörü, P5+1 ülkeleriyle İran arasında imzalanan nükleer anlaşmanın ardından önem kazanmış, önde gelen bir bölge gücü olarak İran’la Türkiye, kuşkusuz İran burjuvazisiyle Türkiye burjuvazisi arasındaki rekabet ve “paylaşım”a dair sorunlar hem büyümüş hem de önemleri artmıştır ki, İran’la sözü edilen bu ilişki, “Saray” ve özel çıkarlarıyla sınırlı bir etken olmanın ötesindedir.

ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Türkiye henüz “IŞİD karşıtı Koalisyon”a katılmamış, ama katılması gündemdeyken, imzalanan nükleer anlaşmanın “bölgedeki dengeleri değiştiren” ve Türkiye’nin bölge politikalarında “kayma”ya neden olacak bir gelişme olduğunu belirtmişti ki, doğruydu.

Artık İran da, ABD’nin bütünüyle dışlamayacağı ama gözeteceği ve hatta üzerinden belirli hesaplar yapabileceği bir güç olarak ve artan ağırlığıyla sahnededir ki, bu, başlı başına, Türk burjuvazisini İran karşısında birleşmeye yönelten bir etkendir.

Hele İran’ın Kürt sorununda son dönemde yaptığı “manevralar”la eskiden beri dilinin ve kendi dilinde eğitimin yasaklanmayışının üzerine yaptığı ilaveler ve siyasal nitelikli idamları da durdurarak yöneldiği normalleşme dikkate alınırsa, Türkiye burjuvazisinin karşısında, (İran’ın hem ülke içinde ve hem de özellikle Talabani grubuyla ilişkilerinin iyi olduğu da hatırlandığında ülke dışında) Kürt sorunuyla bağlantısı dolayısıyla da, İran’ın pozisyonu daha bir önem kazanmaktadır.

İran’ın pozisyonunun Türk burjuvazisi açısından önemi, üstelik İran’ın Rusya’nın müttefiki oluşuyla büyümekte ve İran’la Türkiye ilişkileri, Kürt sorunu ve bu soruna ilişkin gelişmeler de gözönüne alındığında, burjuva gericiliği birleştirici rol oynamaktadır.

7.

Batılı emperyalist devletleri olduğu kadar Türkiye burjuva gericiliğini de birleştiren son etken olarak Rusya’nın boylu boyunca Suriye ve Suriye üzerinden Ortadoğu’ya askeri-siyasal müdahalesinden söz etmek gerektir ki, bu müdahale, Y. Y. Karataş arkadaşımızın belirttiği gibi, bölgedeki tüm dengeleri sarsıp değiştirici bir rol oynamıştır.

Muhtemel gizli hesapları dolayısıyla ABD’den bile kuşkulanan Türkiye ve Türk burjuvazisinin karşısında, şimdi uçaklarıyla sınır ihlalinde bulunup karadan havaya füzelerinin radarları Türk uçaklarına kilitlenen bir Rusya da vardır ki, geleneksel “düşman” oluşunun yanında, Rusya, “yeni-Osmanlıcı” yayılmanın hedef ülkesi Suriye rejiminin hamisi olmanın ötesinde artık doğrudan savunucusu pozisyonunu tutmuştur. Rus müdahalesi “Saray”ın yayılma hülyalarının sonu olduğu kadar, ötesidir ve pratikte güneyden de Türkiye’nin komşusu olmuş olan Rusya, gerek Esad Rejiminin koruyucu ve kollayıcısı olarak, gerekse başta Moskova’da ağırladığı Suriye Kürt hareketi PYD/YPG olmak üzere, YPG’nin ittifak kurarak bir cephe oluşturduğu Arap ve Suryani örgütleriyle ittifakı hedefleyerek oluşturduğu tehlikeyle Türkiye’nin burjuva gericiliğinin tümü için tehdit durumundadır. Sadece Suriye’yi değil, Irak’ı da ilgilendirdiği –imzalanan anlaşmalarla da– ortada olan Rus müdahalesinin yalnızca Türkiye’li uzantı ve işbirlikçilerini birleşmeye teşvik edici olmakla kalmayıp, Çin tarafından da desteklenen Rus emperyalizminin asıl rekabet etmekte olduğu Amerikan emperyalizmi ve Batılılar için oluşturduğu tehditle, onları da Rusya karşısında Türk gericiliğinin arkasında yer almaya yönelteceği ve yönelttiği de eklenmelidir ki, bu etkenin, özellikle Amerikalıların bölgeye ve bölgedeki güç dengelerine yaklaşımını ve taktiklerini önemle etkileyeceği tahmin edilebilir.


Sonuç olarak, Batılılar ve Amerikalı emperyalistlerle uzantılarının “Saray” ve AKP’siyle kopuşmaya götürmekte olan bir dizi sorunlar yaşadıkları, ama bugün için AKP’nin yerine geçirecek –olağan ya da olağan-dışı– alternatiften yoksun oldukları ve üstelik emekçi halk ve gelişme eğilimindeki mücadelesinin bastırılıp ezilmesinde olduğu kadar dış politikada İran ve özellikle bölgeye son Rus müdahalesi karşısında da ortaklaştıklarını söylemek yanlış olmaz.

Bunun ötesinde, özel çıkarlara sahip olmaktan gelen yaklaşım, tutum ve politika farklılıkları alternatif arayışlarına götürmektedir: ancak “Saray”la AKP’sinin hala sahip olduğu kitle desteği ve henüz yerine konacak bir alternatifin oluşturulamamış oluşu, onun bir çırpıda üzerinin çizilmesini değil, ama özellikle politika ve uygulamalarının fiyaskoyla sonuçlanarak çıkmaza girdiği yönlerden sıkıştırılıp baskı altına alınarak “özel çıkarları”nı uzantıları da içinde uluslararası burjuvazinin “genel çıkarları”nın önüne geçirmeyip burjuva egemenlik çarkının gereğince, ama öyleyse “keyfi” olarak ve “kendi bildiğince” değil, ama dayatılıp istendiği gibi döndürülmesini kabule zorlanmasını koşullamaktadır.

Küçük bir olasılıkla uyum sağlamış ve olağan dişlilerinden biri olmayı kabul etmiş Erdoğan’la ya da değilse, daha büyük olasılıkla belki “Saray”ında kuşatılmış belki tümüyle dışlanmış olarak yarı-Erdoğanlı veya Erdoğansız bir AKP’nin, bütünü ya da bir bölümüyle, halkın zapturapt altında tutulmasının garanti altına alınması bakımından “ikna” edilip uygun pozisyona çekilerek bileşenleri arasında yer alacağı “yeni” bir alternatif oluşturulması -bu, yakın geleceğin olabilirliklerinin öncelikli olanıdır. “Saray”ın gücünü aşağı yukarı koruyup kendisini “özel çıkarları”yla birlikte uluslararası burjuvazi ve işbirlikçilerine belirli bir süre daha dayatmayı sürdürme olanağı bulmasıysa, ihmal edilebilecek kadar küçük bir olasılık durumundadır.

İhtimaller bir yana, “özel çıkarlar”ın dikkate alınması yanlış değildir, ama, bu çıkarlar esas alınıp halka karşı saldırı ve Kürt savaşının yalnızca “Saray”ın işi olduğu ileri sürülerek, mücadelenin “Saray”ı hedeflemesiyle yetinilmesi, düzen-içi seçenek arayışlarıyla birlikte, örneğin kalıcı olmayan bir barış arayışına ve dayanağı olarak şüphesiz sınırlı ve güdük bir demokratik platforma delalet eder ki, bu, ancak ikiyüzlülüğüyle burjuva demokrasinin benimsenip savunulmasıyla sınırlı bir platform olabilir.

Halkın ihtiyacı olansa; burjuva gericiliğin şu ya da bu kliğinin yedekleyici manevra ve taktikleri karşısında uyanıklığı koruyarak, “mızrağın sivri ucu” “Saray”ın başında durduğu “yürütme komitesi”ne yöneltilerek, -talepleri yok sayılıp mücadelesi emperyalistler ve işbirlikçi gericiliğin tüm kliklerinin fikir ve eylem birliğiyle bastırılma durumunda olan- en geniş kesimlerinin, burjuva gericiliği ve diktatörlüğünün devrilmesini hedef alıp halk egemenliğinin tesisini amaçlayarak birleştirilmesinin esas alınması ve acil taleplerinden hareketle halkın birleşik mücadelesinin yükselişinin koşullarının oluşturulmasıdır.

Dipnot

1. www.gazetevatan.com, 24 Temmuz

“hükümete katılım”ın “konjonktürel” ve “özel” olanı

Kadir Yalçın

ÖZGÜRLÜK DÜNYASI’NIN bir önceki sayısındaki “Parlamento, Burjuva Hükümetler ve Bakanlık Pazarlıkları” başlıklı yazımız, “seçim hükümeti” adıyla kurulan ve anayasada “Geçici Bakanlar Kurulu” olarak belirtilen somut bir hükümet biçimiyle ilgilenmemişti; böyle bir ihtiyaç henüz o zaman hasıl olmamıştı. Lafı geçse bile, böyle bir hükümet gündeme girmemiş, o nedenle “burjuva hükümetler” ve “burjuva hükümetlere bakan verme” tartışması “seçim hükümeti” özelinde yapılmamış; sorun ancak “burjuva hükümetlere katılım” çerçevesinde genel olarak ele alınmıştı.

Bu yazıda “genel”in “özel”i kapsayıp kapsamadığı üzerinde durulacak.

Gerçi geçen yazımızda çizilen genel çerçeveyle birlikte, “seçim hükümeti”ne bakan verilip verilmemesi üzerine yürütülen tartışmada günlük işçi basınında ortaya konan görüşler ve her şeyin ötesinde katılımcı iki bakanın 22 Eylül’de, bakan olarak atanmalarından 26 gün sonra “seçim hükümeti”nin gerçekte bir “savaş hükümeti” olduğunu belirtererek istifa etmeleri sonrasında böyle bir “genel”-“özel” tartışmasının gerekli olmaktan çıktığı düşünülebilir. Bu büyük ölçüde doğrudur da. Ancak, parlamento, devlet ve hükümet nedir, devletler nasıl yönetilirler, parlementolar mı temel yönetsel organlarıdır yoksa burjuva devletlerin başlıca iki kurumu bürokrasi ve militarizm midir, parlamentarizmle burjuva egemenliğin sınırları çerçeve mi edinilmelidir yoksa kırılıp parçalanması zorunlu sayılması gereken bürokratik militarist aygıtça korunup gözetilen burjuva egemenliğinin “yürütme komitesi”nden başka bir şey olmayan burjuva hükümetlere katılım burjuvaziyle en ileri noktada bir anlaşma mıdır ve kategorik olarak red mi edilmelidir gibi soruların yanıtlarının geçen sayımızda verildiğini hatırlatarak, aynı sorular ve yanıtlarına yeniden girmeyip uzun tutmadan bir özet yine de iyi olacaktır.


“Burjuva hükümetlere katılım”a ilişkin “genel”le “seçim hükümetine katılım” “özel”inin ilişkisi üzerine tartışmayı ileri sürülen “tez” kategorisine sokulması zor gündelik görüşleri tek tek ele alarak yürütmekte fayda var.


Birinci görüş, fazlasıyla amiyanedir ve “seçim hükümeti”nin olağan bir burjuva hükümeti olmayışı ve konjonktürün zorunlu kıldığı düşünülen “görevler”e dair inançlarla da beslenip güçlendirilmiş bir önyargıyla böyle bir hükümette yer almanın her vekilin “görevi” olduğuna dairdir: Vekil dediğin nasıl olur da bakanlığı kabul etmez!? Aksi halde –memleketin dertlerine kuşku yok ki burjuva düzen içinde çareler aranacağına– “parsa toplamak” üzere “tribüne oynanmış” olmaktadır. Örneğin, “Turnusol” yazarı Gökhan Kaya, 28 Ağustos tarihli yazısında, bir seçim hükümetini ima ediyor olsa bile, böyle bir hükümeti ortalama bir burjuva hükümetinden ayırt etmeye de girişmeden, üstelik “ilkesel” değil “taktik bir mesele” sayarak benimsediğini belirtmiş olduğu burjuva hükümetlere katılmaya karşı çıkılmasını, “Zamandan, mekandan, şartlardan bağımsız böyle bir genelleme bir siyaset önerisinden çok kusura bakmayın bir din kitabından çıkmış ayete benziyor” şeklinde tanımlamakta ve kategorik olarak reddetmektedir. “Kusuru bakmayın” diyor, Kaya, burjuva hükümetlere katılmayı olağan gören kendisinin tutumu değil, ama nasıl oluyorsa, sosyalistlerinki “devrimcilik değil, samimiyetsiz bir pragmatizm”miş!

Bu “pragmatizm” eleştirisini, “seçim hükümeti”ne katılmama kararına, acele davranarak, ilk tepkiyi Özgür Politika’da “EMEP’in, her geçen gün irtifa kaybeden AKP hükümetine karşı, ‘HDP’nin yapmadığı’ ama ‘EMEP’in yapılmasını uygun gördüğü’ radikal(!) bir çıkış ile puan toplama hesabı yapıyor” diye yazarak veren Ferda Çetin arkadaşımızın da paylaştığı anlaşılıyor.

Yine örneğin “Özgürlükçü Sol”dan Zeynel Özgün, 28 Ağustos’ta, bir dizi “ihtimal”i sıraladıktan sonra, karar kılıyor ki, “hem EMEP’in hem de CHP’nin tutumunun, ilkesel bir duruş ortaya koymaktan öte, tribüne yönelik ‘şık hareket’ izlenimi verme yanı ağır basıyor.” Madem “parlamenter sistem”in vazgeçilmez unsurlarından “siyasal partiler”in ve parlamentonun üyesi vekillersiniz nasıl hem parti hem de vekil olarak “seçim hükümeti”ne katılmayı kabul etmezsiniz – yaklaşım budur ve bu yaklaşım, sıralayacağımız benzer görüşlerin dayandığı yaklaşım gibi, asıl olarak burjuva egemenliğini değişmez veri alan ve koltukları, ilişkileri ve vekillik, bakanlık gibi parlamenter sisteme özgü pozisyonları ve tutumlarıyla boylu boyunca parlamentarizme yaslanmaktadır.

Bu, diğer görüşlerin de çoğunda içerili parlamentarist yaklaşım; olağan bir burjuva hükümeti değil, ama “seçim hükümeti” olduğu için, bu durumda hükümet sanki burjuva hükümeti olmaktan çıkıyormuş gibi, böyle bir hükümete katılmanın gerekli olduğunu savunan benzerlerininkiyle ortak olan, sözü edilen “Özgürlükçü Sol”cunun görüşlerinin şu dayanağında belirgindir: “… içinde bulunulması reddedilen seçim hükümeti ile koltuklarında oturulan parlamento arasında nitelik ve biçim açısından ciddi bir fark olmadığını düşünüyorum. Nasıl ki bir bölümü bugün ülkede süren savaşı körükleyen vekillerin oluşturduğu bir parlamentoda bulunmak, o vekillerin ve partilerin politik tercihlerine onay verdiğiniz anlamına gelmiyorsa, seçim hükümeti gibi bir oluşumda da aynı kabinede bulunduğunuz diğer parti ve bakanların siyasal tercihlerini otomatik olarak onaylamış sayılmazsınız. Bu gerekçeyle bir seçim hükümetini reddetmek, parlamentoda bulunmayı da reddetmeyi gerektirir… seçim hükümetinde olmayı reddedenlere ‘O halde bu seçime neden girdiniz’ diye sorulabilir.”

Bu ortak dayanakta görünür olan parlamentarizm, ilginçtir; “sol” ve “solculuk” adına yalnızca Marksist değil ama devrimci bakış açılarının da bugün eski etkin pozisyonuna sahip olmadığını, ama onu “arkaik”, hatta “irrasyonel kapris” ve aynı türden “alışkanlıklar” sahibi olmakla suçlayarak hatta alay konusu etmeye yönelmiş reformculuk ve liberalizmin, liberal solculuğun, düzen içi otonomculuk ve yeni toplumsal hareketçi yaklaşımların “sol kamuoyu”na kendilerini dayatmada önemli mesafe aldıklarını ortaya koymaktadır ki, burada, parlamento ile hükümeti birbirinden ayırt edemeyip benzeştirip aynılaştırarak birbirine karıştıran, devlet denen şeyin ne olduğunu ve nasıl işlediğini hiç anlamamış “seçim hükümeti”ne katılma yandaşı ikinci görüşe gelmekteyiz: “Seçim hükümetini reddetmek, parlamentoda bulunmayı da reddetmeyi gerektirir”! Ya da “seçim hükümetinde olmayı reddedenlere ‘O halde bu seçime neden girdiniz’ diye sorulabilir”!

Madem “ilke” falan diyerek hükümetlere katılmayacaktınız, neden seçimlere katılıp parlementoya girmeye talip oldunuz –böyle soruyor Özgürlükçü Solcu! Ama yalnız değil, bu görüş oldukça yaygın!

Örnekse 28 Ağustos’ta T24’te “Levent Tüzel Böyle Yapmamalıydı” başlığıyla yazan ve görüşlerinin ağırlık noktasını ayrıca eleştireceğimiz Erdoğan Aydın da bu görüşte: “Mevcut durumun devrimci görevi, parlamenter mevzilerden geri çekilmek değil, aksine onları demokrasiyi inşa etmek ve toplumun bütün sınıf ve kimliklerine yayılan sol bir hegemonya için kullanmaktır.” O da burjuva hükümetle “parlamenter mevzi”nin aynı şey demek olmadığını, bir burjuva hükümete katılmayı reddetmenin “parlamenter mevzilerden geri çekilmek” anlamına gelmediğini anlamıyor ve parlamentoda bulunulduğunda hiç değilse “seçim hükümeti” olarak burjuva hükümete katılmanın zorunlu sayılması gerektiğini düşünüyor. Parlamentoya girmişsen hükümete de katılacaksın ya da elini vermişsen, mecbursun kolunu da kaptıracaksın!

Aynı cümleden olarak, geleneksel düzen solculuğunun aynı amiyane liberal görüşünü ileri sürmüş olan Murat Belge’yi anmadan geçmemeliyiz. O da Taraf’taki “Acemi Parlamenter” başlıklı makalesinde, üstelik “seçim hükümeti”ne katılmayı da “koalisyon” olarak niteleyerek bu hükümette yer almak gerektiğini savunurken, “parlamento” ile “hükümet” arasına doğrusallığı tartışmasız bir çizgi çekmekte ve doğruluğu tartışılmaz bir paralellik kurmaktadır: “Sosyalist solun bu ülkede ancak 1960 sonrasında bir varlık olma yoluna girdiğini biliyoruz. Formasyon yılları da ‘devrim’ düşüncesi ve beklentisiyle geçti. ‘Parlamento’, burjuvazinin düzmece bir kurumuydu ve ‘devrimci’ye yakışmazdı. Böyle bir ideolojiyle yıllar geçirdikten sonra şimdi parlamenter politika yapmak, bunu belirli bir ustalıkla yapmak, kolay değil.” Yani; “parlamento burjuvazinin düzmece kurumu” ve bir “ahır”sa, bu “ideoloji”yi geride bırakmadan ya da “aşmadan” “parlamenter politika yapmak” olanağını görmüyor beyzade ve –bilmesine bildiğinden hiç kuşku duymuyoruz, ancak okurlarının kafasını karıştırıp iğdiş etme amaçlı olarak– parlamenter politika yapmakla parlamentarizmi birbirine karıştırıyor, buradan da sonucu bağlıyor: parlamentodaysan ve parlamenter politika yapıyorsan burjuvaziyle koalisyon yapacak ve burjuva hükümetlere katılacaksın!

Belge’nin tümüyle eskimemiş olduğu ortada olan “ilk göz ağrısı” Birikim’den bir solcu liberal burjuva yazar da aynı şekilde düşünüyor ve düşüncesini aralarında düzgün nedensellik bağı kurması beklenecek ortalama sözcüklerle değil ama küfürlerle ifade ediyor. Belge’yle geleneksel yakınlığının ötesinde, –“seçim hükümeti” özelliği nedeniyle mi, hükümete katılmayınca parlamentoya katılmış olmanın anlamsızlaşacak oluşu nedeniyle mi, bir açıklamada bulunmayıp– hiçbir gerekçeye de bağlamadan, gerekçesiz, öyleyse önsel olarak haklılık ve “mutlak hakikat”in anahtarını elinde tuttuğu inancının şımarıklığıyla –ama bir de “şımarıklık” suçlamasında bulunarak– fazlasıyla amiyane “birinci görüş” çerçevesinde “Durum o kadar saçma ki..” buyurup yazıyor: “HDP Türkiyelileşeceğim diye ortodoks solun irrasyonel kaprislerine, şımarıklıklarına, çokbilmişliklerine kapı aralarsa..” –aralamamalıymış. Eee? “Uzun yıllardan sonra umutlanmışız, solcular olarak işe yarama şansı yakalamışız, bunu birtakım arkaik hezeyanlara, irrasyonel alışkanlıklara kurban etmeye kimsenin hakkı yok”muş!1 Yani, bakanlık nasıl kabul edilmeyip “işe yarama şansı” tepilirmiş –“meşruiyet elde etme”, “AKP’yi denetleme”, “teşhir” gibi “olumlu” ya da “bakan olmuyorsan parlamentoda işin ne” türü “olumsuz” nedenler göstermeye bile ihtiyaç duyulmadan, “bakanlık fırsatı”nı değerlendirme savunması! Artık ihale mi bağlayacak, kadrolaşacak mı devlet dairelerinde, “arpalıklar”dan mı yararlanacak yakaladığı şansla solcular, hangi mantıkla, bilinmez, ama mutlak bir bakanlık kabulü görüşü ya da “hakikat”i!

Görülüyor; hem birinci hem de ikinci –tez olma yeteneğine sahip olamayan– görüş, amiyane olduğu kadar, fazlasıyla düzen içilikle maluldür, kapitalizmin ve onun siyasal sistemi olarak “parlamenter demokrasi”nin sınırları ötesinden bir bakış açısından bütünüyle yoksundur ve parlamentoda bulunmayı burjuva hükümete katılmanın yeterli nedeni saymaktadır.

Tersine çevirip, soruyu tersten soralım: “Seçim hükümetinde olmayı reddedenlere seçime neden girdiniz” diye soranlar, ne diyorsunuz, “geçici hükümet”te yer alan iki HDP’li bakan arkadaşımız, bu hükümette yer almayı sürdüremeyip onu bir “savaş hükümeti” olarak niteleyerek istifa ettiklerinde, parlamentodan da istifa etmeleri gerekmekte miydi? Üstelik burada bitmemektedir; “seçim hükümetini reddetmek, parlamentoda bulunmayı da reddetmeyi gerektirir” görüşünda olanlar, sizler, bakanlıktan istifa eden iki arkadaşımız, her ne kadar tamamen anti-demokratik bir tutumla partileri çiğnenerek bakanlığa kişisel olarak davet edilmiş olsalar bile, “geçici hükümet”te kuşkusuz ki kişisel menfaat nedeniyle ve kendi adlarına değil ama partilerini temsilen yer almış oldukları için, istifalarının ardından, yalnızca kendilerinin değil ama bütün HDP’li vekillerin parlamontodan da istifalarını gerekli görüyor musunuz görmüyor musunuz?

Hayat öğreticidir; ne HDP’li bakan arkadaşlarımız bakanlıktan istifa ederken vekillikten de istifa ettiler, ne de parlamentoyla hükümet arasında üst perdeden paralellikler kurarak hükümette olunmuyorsa parlamentoda da olmamak gerektiğini ileri sürenler, görüşlerinin arkasında durarak, onları vekillikten de istifaya davet ettiler. Belli oldu ki, dün dündü bugün bugün. Ve bir şey daha belli oldu ki, parlamento başkadır hükümet başka. Vekil olmak ve parlamentoda yer almak başka, bakan olmak ve hükümette yer almak başka!


Burada, geçen sayımızda yürüttüğümüz parlamento ve parlamentarizme dair tartışma önem kazanmaktadır.

Neden mi önem kazanmaktadır? Şundan: Parlamentarizme karşı olmak ve onu oportünizmin belirgin bir türü olarak suçlamak parlamentoda yer almaya engel olmadığı gibi, “seçim hükümeti” ya da değil, devrimci olmayan, dolayısıyla emperyalizm ve uluslararası –ve şüphesiz yerli– burjuvaziyi zayıflatıp devrimci sürecin ilerlemesine hizmet etmeyen burjuva hükümetlerin herhangi birine katılmak ya da desteklemek, –kısa günün kârı anlayışı ya da pragmatizm ürünü değilse– ancak burjuva parlamentarizmi benimsenerek haklı gösterilebilirdi.

Örneğin Sungur Savran’ın görüp anlamadığı budur; çünkü o, sanki EMEP yıllar boyunca parlamentarizm yandaşlığı yapmış ve o güne kadar burjuva parlamentonun anlamını hiç ortaya koymamış gibi, “EMEP’ten Mustafa Yalçıner de partisi içindeki tartışmanın mahmuzlaması ile yıllar sonra birdenbire burjuva parlamentosu için yapılmış olan ‘ahır’ benzetmesini hatırladı” diyerek kişiselleştirmeye de yönelerek, parlamentarizmle burjuva hükümetlere katılma arasındaki mantık bağını anlamlı bulmamaktadır. Söylediği şudur: “Bir sosyalistin burjuva hükümetine girmemesini gerekçelendirmek için genel olarak parlamentarizme verip veriştirmek, pireye kızıp yorgan yakmaya eşittir. Yukarıda da belirttik: Burjuva hükümetlerine katılmaya karşı çıkan devrimci Marksistler, bunu her zaman parlamento üzerinde ve içinde politika yapmaktan ayırmışlardır. Burjuva hükümetine bakan veya güvenoyu vermemenin nedeni parlamenter sistemin kokuşmuşluğu değildir. Sosyalistler kokuşmuş da olsa parlamentoyu sosyalizm mücadelesinin bir mevzii olarak kullanırlar.”2

Sungur arkadaşımız, makalesinde burjuva hükümetlere katılmanın genel yanlışlığı, HDP içinden “sosyalist olanlar” “sosyalisitliği” ile “olmayanlar”ın EMEP’in tutumuna yönelik “dogmatizm”suçlamasına verdiği yanıt ve “pek ilkeli” ve “amacı kötü” nitelemeleriyle A. Güler ve KP’sine “KKE neden Yeni Demokrasi ile koalisyon kurdu?” ve “neden 27 Nisan muhtırasına destek açıkladınız?” türünden sorduğu sorular gibi pek çok doğrunun sözünü ediyor. Ancak Savran’ın iki başlıca yanlışından biri, sanki olanaklıymış gibi, burjuva niteliğinden soyundurduğu “seçim hükümeti”ne katılımı onaylamasının da ötesinde önermiş bulunmasında ve ikincisi de yukarıdaki parlamentarizmi onaylar tutumundadır ki, bu sonuncusunu EMEP ve kişiselleştirerek M. Yalçıner eleştirisiyle yapmaya yöneliyor.

“Evrensel’deki köşe yazısında parlamenter sisteme verdi veriştirdi” “suçlaması”nı yaptığı “Mustafa Yalçıner sıkıştığı yerden ültra sol bir tutumla kurtulmaya çalışırken… EMEP bildirisi ültra sağ bir konumdan konuşuyor” diyor. EMEP eleştirisini az sonra yanıtlayacağız, ancak arkadaşımıza yönelttiği “suçlama”nın bir sosyalist için “suç” değil ancak onur olabileceğini söylememiz gerekiyor. Parlamenter sistemin suçlanması suç olabilir mi? Tabii ki “parlamenter sistem” ya da onu yüceltip dayanak ve temel edinmenin adı olan “parlamentarizm” sosyalistlerce suçlanır, suçlanmalıdır. Parlamentarizmin suçlanması, bir yanlışın, bir yerlere sıkışılmışlığın ve kurtulma çabasının ya da “ultra solculuk”unun değil, ancak Marksist ve devrimci bir platformda bulunmanın delili olabilir.

Suçlanması “ultra solculuk” belirtisi sayılan parlamentarizm, söylendiği gibi, “pireye kazılıp yakılacak” “yorgan” değildir; parlamento devrimci amaçlarla kullanılabilirken, parlamentarizmin işçi sınıfının yararına kullanılabilirliği bulunmaz. Parlamentarizm ve parlamenter sistemle kokuşmuşluğu başkadır, parlamento ve parlemantoya katılım başka. Lenin’in savunucularını “parlamenter ahmaklık”la tanımladığı parlamentarizm ya da parlamentoculuk, parlamentonun, üstelik öyle de olmamasına karşın, burjuva yönetim mekanizmasının asal kurumu da sayılarak, yüceltilişidir. Parlamenter mücadele ve parlamento seçimlerinin politik mücadelenin başlıca biçimi sayılması ve iktidara buradan yürüneceğinin ya da iktidara yürümeye de gerek olmadığının ileri sürülmesi ve burjuva parlamentarizminin benimsenmesi aracılığıyla burjuva egemenliği ve koşullarının, kapitalizmin sınırlarının benimsenmesi ve çerçeve edinilmesidir. Öte yandan “ahır” ve “gevezelik” mekanı işlevi yüklenmiş oluşuna karşın, burjuva parlamentolarının birer muhalefet mevzii olarak, teşhir amaçlı kürsü olarak kullanılması ve bunun için seçimlere ve sonuç olarak parlamentolara katılmanın, ifrada, yani parlamentarizme vardırılmaması koşuluyla bir sakıncası olmadığı gibi, burjuva egemenliğin devrilmesinin hizmetine koşulduğunda yararı da küçümsenemez.

Burjuva hükümetlere bakan vermenin, –kuşku yok ki, yalnızca parlamentarizmle değil, parlamenter ya da demokratik biçimli olsun olmasın burjuva egemenliğinin kabullenilip kabullenilmemesi ve bu egemenliğin, onun “yürütme komitesi”nden başka bir şey olmayan burjuva hükümetlerle birlikte devrilmek üzere hedef edinilip edinilmemesiyle bağlı olduğu tartışmasızken– parlamentarizmle, burjuva egemenlik sisteminin parlamenter biçiminin yüceltilişiyle de alakası olduğu apaçıktır. Onunla olmayacaksa ne ile olacaktır? Engels’in dediği gibi “genel oy hakkı… işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir gösterge” ise ve “bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olmayacak”sa ve Marx’ın dediği gibi “Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir parlamentoda halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırma”nın3 ötesinde bir anlam taşımıyorsa, evet, sunduğu olanaklardan yararlanırız, kendimizi sayar, olgunluğumuzu ölçer ve zamansız atılganlıklarla geride kalmanın oluşturacağı tehlikelerden korunur, kürsü olarak yararlanır, burjuva sistemi teşhir ederiz… hepsi budur – ancak, “genel oy”u, seçimleri ve ona dayalı olarak oluşturulan parlamentoyu ne baş tacı eder ne de kuyruğuna, onu, etrafında döndürülen “dolapları” ve ilişkileriyle, burjuva demokrasisi ya da aynı anlama gelmek üzere diktatörlüğünün bilinen “modern” biçimi olarak, sistem düzeyine yükseltecek bir “izm” ekleyerek, “yürünecek yol” ve kendimizi cenderesine sıkıştıracağımız “çerçeve” ediniriz.


Peki, EMEP nasıl oluyor da “ultra sağ bir konumda” bulunuyormuş? Şundan: “EMEP… iki gerekçe gösterdi hükümete katılmama konusunda. Biri hükümetin oluşturulma tarzının anti-demokratik karakteri, öteki ise bu hükümetin bir savaş hükümeti olarak kurulduğu.” –bunlar yetersizmiş! Neden? Açılıyor: “EMEP bildirisinde Levent Tüzel’in bakan olmayı reddetmesi gerekçelendirilirken burjuva hükümetlerine katılmama meselesine hiç değinilmemiştir. Verilen gerekçeler tamamıyla olumsaldır, şayet belirli koşullar yerine gelirse EMEP’in bir liderini bir burjuva hükümetine gönül rahatlığıyla bakan olarak verebileceğini ima etmektedir. Daha yalın söyleyelim: EMEP’in gerekçeleri özetlenirse, Levent Tüzel’in seçim hükümetine bakan olarak girmesine bu hükümetin anti-demokratik bir savaş hükümeti olması dolayısıyla karşı olduğu ortaya çıkar. Yani şayet bu hükümet demokratik bir barış hükümeti olsa, EMEP burjuva hükümetine bakan vermekten kaçınmayacaktır!”

Bizim solcularımızda –Kautsky’nin “merkezciliği” unutularak– birini “sağ”a diğerini “sol”a alıp “merkez”de durmak geleneksel olarak tercih nedeni olmuştur ve bu, hemen kaçınılmazlıkla bir kurgu tarzı gereksinmiş, ilk tercih bir ikincisini koşullamıştır. Ancak kimsenin kimseyi kafasında önceden kurguladığı üzere eleştiriye girişmesinin kazandırdığı, kazandırıcılık bir yana, doğru dayanaklara sahip olduğu neredeyse hiç görülmemiştir. Burada da öyledir.

Öncelikle söylemeliyiz ki, EMEP’in hükümete katılmama konusunda gösterdiği “iki gerekçe”den ikincisi –aslında o da yeterli sayılmalıdır ancak– “hükümetin bir savaş hükümeti” olmasından ibaret değildir, ama tam olarak şöyledir: “İkinci olarak; içeride ve dışarıda bir savaş hükümeti olarak davranan ve emekçi düşmanı politikalara imza atan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin kuracağı bir hükümetin, Türkiye halklarına vereceği hiçbir şey yoktur. Bu hükümet de önceki hükümetler gibi özgürlüklere ve halka karşı bir saldırı hükümeti olacaktır.” Özgürlüklere ve halka karşı bir saldırı hükümeti… “Seçim hükümeti”nin “halka karşı bir hükümet olacak” oluşu, hükümete katılmamanın başlıca nedenidir. “Gerekçe”nin kendi söylenmesini istediği gibi değil gerçek haliyle söylenmesi, aslında Savran arkadaşımızın EMEP’e yönelik bütün suçlamalarını çökertmektedir!

“Gerekçeler tamamıyla olumsal”mış! “EMEP’in bir liderini bakan olarak verebileceğini ima etmekte”ymiş! “Anti-demokratik bir savaş hükümeti” değil ama “demokratik bir barış hükümeti olsa, EMEP burjuva hükümetine bakan vermekten kaçınmayacak”mış! Ve “oysa komünistler bir burjuva hükümetine demokratik olduğu gerekçesiyle falan katılmazlar. Geçmişte bütün oportünistler, revizyonistler ve reformistler, burjuva hükümetlerine katılmak için zaten bunu gerekçe göstermişler”miş!

Gören de –Savran arkadaşımızın “anayasal bir seçim hükümeti” diyerek yapmaya yöneldiği gibi– EMEP burjuva hükümetlere katılmak için gerekçe arıyor sanacak!

“Savaş”la “barış”tan olduğu kadar “demokrasi” ve “demokratik” (ve “anti-demokratik”) olup olmamaktan da farklı şeyler anladığımız görülüyor. “Barış”tan Amerikancı ya da gerici bir “barış”ı anlamıyoruz. Tıpkı “demokrasi” dendiğinde bir “burjuva diktatörlük” olan burjuva demokrasisini anlamadığımız gibi. Yoksa, “anti-demokratik bir savaş hükümeti” ile “demokratik bir barış hükümeti” arasında fazla bir fark, bir nitelik farkı kalmıyor. Ama sorun “demokrasi” ya da “savaş” ve “barış”tan ne anlaşıldığıyla kalmıyor. Hükümetin “halka karşı bir saldırı hükümeti” olduğuna ilişkin yapılan saptama, demokrasiye –burjuva mı proleter mi ya da halk demokrasisi mi, hangi anlam yüklenirse yüklensin– tartışmayı anlamsızlaştırıp bitirmektedir! Hala itiraz edilecek ve “halka karşı bir saldırı hükümeti”ne katılmamak yeterli “gerekçe” sayılmayacak ya da “olumsal” mı bulunacaktır?!

Burada S. Savran’ın sorunu, bir Troçkist olarak, iflah olmaz Stalin karşıtı olması ve yazısının bütün bir girişini “Stalinizm eleştirisi”ne ayırmasıdır.

“Komünist Enternasyonal’in kurulmasından sonra Millerandizm komünistler için bütünüyle reddedilen bir şey oldu. Ta ki 1930’lu yıllarda İspanya ve Fransa’da sol partilerin burjuva partileriyle birlikte kurdukları Halk Cephesi hükümetleri, bakan verseler de vermeseler de, komünist partiler tarafından desteklenene kadar. Stalinizm, başka birçok alanda olduğu gibi, komünistlerin burjuva hükümetlerine karşı tavrında da İkinci Enternasyonal’in revizyonist ve Menşevik kanadına geri dönüşü temsil ediyordu… Gerçek komünizmden (Bolşevizmden) Stalinizme, oradan da en ufak bir kesiklik olmaksızın Avro-komünizme (“Avrupa komünizmi”ne): Emperyalist dünyanın en büyük komünist (Stalinist) partisi İtalyan Komünist Partisi, 1970’li yıllarda ünlü lideri Enrico Berlinguer yönetiminde ülkenin ana burjuva partisi olan Hıristiyan Demokrasi ile bir “tarihsel uzlaşma” arayışına giriyordu. Artık “komünist” adını taşıyan partiler için bir ülkeyi burjuvaziyle birlikte yönetmek vakayı âdiyeden bir şey haline gelmişti!”

Anlaşılması için bu Troçkist tiradı aktarmak gerekti; ancak, burjuva hükümetlere katılmanın olumsuzlanmasını temellendirirken birer “geçiş hükümeti” olarak “halk cephesi hükümetleri”nin özel durumuna dair bir tartışma da yürüttüğümüz için sorunu burada bir kez daha tartışmayacak ve yanıtı için ÖZGÜRLÜK DÜNYASI’nın bir önce sayısına bakılmasını salık vereceğiz. Burada şu kadarını söylemeliyiz ki, –göreceğimiz üzere AKP’liliği su götürmez bir halk düşmanı hükümete bile “seçim hükümeti” olduğu gerekçesiyle katılıp desteklemeyi savunurken– birçok ülkede devrime geçişi sağlamış “Halk Cephesi Hükümetleri”nin, herhalde Troçkistlerden başka hiç kimse olağan birer burjuva hükümeti olduklarını ileri sürmemiştir, sürmeyecektir! Ama Savran arkadaşımızın da, bu bakımdan pozisyonu, Irak KP’nin kurduğu koalisyona karşı ajitasyon yaparken KKE’nin burjuvaziyle (Yeni Demokrasi üzerinden) koalisyona katılmasını görmezden gelen A. Güler’e benzemiştir!

Halk Cephesi Hükümetleri birer “geçiş hükümeti” değil ama olağan burjuva hükümetleri idiyseler, şu soru nasıl yanıtlanacaktır: Örneğin Bulgaristan’da böyle bir hükümet aracılığıyla burjuva egemenliği nasıl devrilebilmiştir?

“Stalinizm” olarak tanımlanan II. Savaş öncesi, sırası ve sonrasının devrimci işçi hareketini, Marksizm-Leninizmin, burjuvaziyle işçi sınıfı ve kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadelenin zorlu koşullarına, üstelik dünyanın altıda birinde proletarya diktatörlüğü sürmekteyken, bu uygulanışını, Millerandizmle, sonra da Brejnev’le bile bir arada olamayan E. Berlinguer’in “Avrupa Komünizmi” ile benzeştirmek –bunun, her şeyden önce ve her şey bir yana burjuvaziyle proletaryayı birbirine karıştırıp ayırdedilmez kılmaya çalışmak olduğu belirtilmelidir! Dünya burjuvazisinin uzun yıllar favorisi olduğu ve hala sürdürdüğü Marksizme ve işçi sınıfına yönelik karalamalar ve bunların “Stalin” ve “Stalinizm” “öcüsü” şahsında yürütülmesinden uzak durulması, oysa, tartışmayı basitleştirirdi!


Artık, bakan verilip verilmemesinin tartışma konusu edildiği “seçim hükümeti”nin, –sanki bir “halk cephesi hükümeti” imiş gibi– sıradan bir burjuva hükümeti olmayıp, –hatta S. Savran’a göre “halk cephesi hükümetleri”ne bile katılmak caiz sayılmayıp bir burjuva hükümete katılmaktan farksız olmasına rağmen göz göre göre burjuva hükümet olduğu da reddedilip apayrı “özel” bir nitelik yüklenerek– tamamen “özel bir hükümet” olması görüşüne ve tam da bu nedenle böyle bir hükümette yer alınmasının savunulmasına gelebiliriz.

Burjuva hükümeti olmasına karşın ya da burjuva hükümeti olup olmaması önem taşımadan “özel bir hükümet” olduğuna inanılarak ve tabii ki “özel nitelikler” atfedilerek, “seçim hükümeti” olduğu için katılmak!..

Önce, S. Savran’ın az-çok tez düzeyinde ileri sürdüğü bütün görüşlerinin üzerini kendisinin çizmesi anlamına gelerek “seçim hükümeti” olması nedeniyle bu hükümete katılmayı savunmasına değinelim.

Genel olarak burjuva hükümetlere katılmaya karşı olma nedenini şöyle açıklamaktaydı S. Savran: “Çünkü hükümet bir ülkeyi yöneten ana organdır. Burjuva düzenini korur, onun ayakta kalması için gerekli adımları atar, burjuvaziye günlük işlerinde destek olacak politikalar izler. Bir sosyalist, yıkmaya çalıştığı burjuva düzenini, bir burjuva hükümetinin içinde yer alarak koruma rolünü hiçbir zaman üstlenmemelidir. Bu ilke son derecede önemlidir, kıskançça korunmalıdır.” Ve devam ediyor: “Sosyalistler, burjuva siyasi güçleri, işçi kitleleri önünde iktidara aday olarak gösterip desteklemezler. Daha da ötede, onlarla burjuva düzenini birlikte yönetmek üzerine hükümete girmezler.” Sonra EMEP’i eleştirirken yineliyor: “Sosyalistlerin burjuva hükümetlerine girmemesinin nedeni, hükümetin bir muhalefet mevzii karakteri taşımaması, burjuvazinin iktidarının sürdürülmesinin başlıca aracı olmasıdır.”

Bu sayıda yeniden burjuva diktatörlüklerinin “ana organları” tartışmasını açmak istemiyor ve belirtip geçiyoruz; burjuva devletin iki ana ya da temel organ ya da kurumu bürokrasi ve militarizmdir, “yürütme komiteleri” olarak hükümetler önemsiz değillerdir, ancak gelip geçicidirler ve asıl olan burjuva sınıf egemenliğinin yürütücülüğünü yapan “memurlar egemenliği”dir. Ancak burjuva hükümetlerin de burjuva egemenliğinin yürütmesini yaptığı tartışmasızdır ve Savran’ın bundan böyle söyledikleri doğrudur. Burjuva düzeni korumak içindir ve bir sosyalist bunu benimseyemez. “Muhalefet” organı değildir ve parlamentoda yapılabildiği gibi hükümetlerde de “muhalefet” yürütülmesi bir ihtiyaç ve gerekçe olarak ileri sürülüp burjuva hükümetlere katılmak savunulamaz. Vb. Ancak hemen sonrasında “Eee?” dedirtecek “seçim hükümeti”ne katılma savunması gelmektedir! “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” misali! Katılmak lazımdır; çünkü “Anayasa 114’teki seçim hükümeti klasik bir burjuva hükümeti değildir”!

Ya nedir? S. Savran’a göre; “Geçici Bakanlar Kurulu seçim için kurulmuş, silah gücüyle donatılmış bir Yüksek Seçim Kurulu gibidir. Burada yer almak, seçime girmekten çok farklı değildir; burjuvazinin hâkimiyetini ayakta tutmak için çalışmak anlamına gelmez.”

Bir kere öyle değildir. Anlaşılsın diye biz de kullandık, ancak Anayasa’da ne “seçim hükümeti” tanımı yapılmakta, ne 114. ve ne de başka maddelerinde bu sözcükler kullanılmaktadır. Hem burjuva hükümet hem YSK yerli yerlerinde durmaktadırlar! Birincisi hükümet etmekte, yani Savran’ın deyişiyle “burjuvazinin hakimiyetini ayakta tutmakta” ikincisiyse seçim işlerini düzenlemektedir.

“Silah gücüyle donatılmış YSK” –ama YSK zaten silah gücüyle donatılmış, silahla korunuyor ve uygulamaları silahla yaptırıma bağlanıyor değil miydi? Ve kimin “silahları”, kimin “silah gücü” –burjuvazinin değil de kimin? “Tarafsız” bir “silahlı güç” mü yoksa? Ve son soru kapitalizm ve burjuva egemenliği koşullarında herhangi bir burjuva hükümet, “burjuvazinin hakimiyetini ayakta tutmak için” değildir de ne içindir?

Bundan sonrası, yalnızca S. Savran’ın değil, HDP’li arkadaşlarımız başta olmak üzere, çok sayıda kişi ve özellikle liberal solcunun ortak görüşüdür! “Farklı”! “Özel”! “Klasik bir burjuva hükümeti değil”! Bir farklılığı olduğu su götürmez; ancak neden farklı ve neresi farklı –burada rivayet de farklılaşmaktadır!

Olağan burjuva hükümetlerinden farklılığı şuradadır ki, burjuva parlamentarizmin geçerli kuralları çerçevesinde parlamentoda bir çoğunluğa dayanmamakta, doğrusu dayanamamaktadır, –ne tek başına bir parti vekil çoğunluğunu elinde bulundurabilmektedir ne de birkaç parti, bir arada, koalisyon kurarak bu çoğunluğa ulaşabilmişlerdir– ve tam da bu nedenle, geçerli bir çoğunluğun oluşturulması amacıyla kurulmuştur. Buradan gelen bir farklılığı da, Anayasa’da yazılı olduğu gibi, adındadır: “Geçici Bakanlar Kurulu”! O kadar! Başka bir farklılığı yoktur! Savran’ın “klasik bir burjuva hükümeti” olmadığını ileri sürerek gönderme yaptığı 114. Maddesinde, Anayasa, herkesin inceleyebileceği gibi, bu hükümete “şu işlere karışmayacak”, “ancak şunları yapacak”, örneğin “sadece seçim işlerini yürütecektir” gibi özel görevler yüklememiş, bu yönüyle, onu diğer olağanlarından ayıran özelliklerini tanımlamamıştır. Başka burjuva hükümetler ya da olağan burjuva hükümetler hangi işi/işleri yapıyor ya da yürütüyorsa, “geçici bakanlar kurulu” da, “ana organ” ya da değil, ama burjuva diktatörlüğün bir “yürütücü organı” ya da “yürütme komitesi” olarak, aynı işi/işleri yürütecektir ki, burjuva hükümetlerin işlevini belirleyen “iş” ya da “görevler”i –burjuva hükümetlere katılmama nedenini açıklarken– S. Savran sıralamış ve biz de aktarmış ve doğrulamıştık. Yine soru: –“Eee?”

Bir farklılık konusu olarak, Anayasa’da yazılı adıyla “Geçici Bakanlar Kurulu” ya da “Seçim Hükümeti”, dayanabileceği bir çoğunluk olmadığından, katılıp katılmamayı “seçme hakkı”nı kendilerine bırakarak, parlamentodaki partilerin tümünün çoğunluğuna dayanıyor gibi yapılmakta; ve –eğer HDP’li bakan arkadaşlarımız gibi sakıncalı sayılıp dışlanmayacaklarsa– görev ve yetkileri, “geçici olmadığı” varsayılan –ancak hükümetler gelip geçici olduklarından en az geçici olanı bile yine geçici olan– bakanlardan hiç de eksik olmayan “geçici bakanlar” partiler ve bağımsızlar arasında gerçekte ya da yalnızca görünüşte paylaştırılmaktadır. Günümüzün “Geçici” “Seçim Hükümeti” bakımından gerçeğin kantarına vurulacak olursa; bakanlar ne partiler arasında paylaştırılmıştır, ne başka “seçim bakanlıkları” atamalarında da olduğu gibi “bağımsız bakanlar”ın bağımsızlıkla bir ilgileri vardır ve ne de istifalarını açıklamalarına kadar iki HDP’li bakan arkadaşımız gerçek bakanlık yetkileriyle donatılmışlardı, çaycı ve odacı bile atayamıyorlardı ve ne iki HDP’li bakanın “bakanlık” yaptığı 26 gün ne de şimdi hükümetin, bir AKP hükümetinden farkı ortaya konabilirdi ve konabilir. Şimdi örneğin bütün üyeleri AKP’lidir! Ama iki HDP’li bakana rağmen eskiden de farklı değildi ve Cumhurbaşkanından başlayarak sair AKP “büyükleri”nin komutasında tümüyle AKP politikalarını izlemişti.

Yine de S. Savran, “Seçim Hükümeti”ni sevimlileştirip kabul edilebilir kılma uğraşındadır: “Geçici Bakanlar Kurulu’nun normal bir burjuva hükümeti olmadığının kanıtını mı istiyorsunuz? Bu hükümet ne bir hükümet programına, ne de o program temelinde güvenoyuna gerek olmaksızın kurulur.” Sanki pek önemli!

Evet, bu da bir farklılık konusudur ve bir “siyasal kriz” durumu için düşünülmüş “geçici hükümet”4, onaylatamama ihtimali nedeniyle bir “hükümet programı”na sahip olmadığı gibi, alamama ihtimali nedeniyle bir “güven oyu”na gidilmesine gerek duyulmamıştır. Ancak bunlar, burjuvazinin “işleri”nin “programsızlık” ve “güven oyundan yoksunluk” nedeniyle ortada kalması anlamına katiyen gelmez, gelmemiştir; özü “halkın bastırılması” olan “işler”, egemenliğin yürütücü aygıtları durumundaki bürokrasi ve militarizm ya da “memurlar egemenliği” eliyle yürütülecek, siyasal bakımdan da, burjuva egemenliğin ihtiyaçlarıyla çelişmemek koşuluyla siyaseten “bileği kuvvetli olan”ın onaylanmamış programı uyarınca fiilen yönlendirilecektir. Böyle olmamış mıdır?

Bir burjuva toplumunda, geçici ya da değil, herhangi bir burjuva hükümet, yazılı olarak ortaya ilan edilsin edilmesin, iç ve dış politikada, sanayi, maliye ve çalışma yaşamında, içişleri ve savunmada.. burjuvazinin çıkarlarının gözetilip savunulmasını politika edinmeyecektir de ne yapacaktır, ne yapabilir? Üstelik Anayasa’nın ne 114. ne de başka Maddeleri’nde, bu burjuva içerikli politikalarla bu doğrultuda uygulamaların bir program çerçevesinde uygulanamayacak oluşuna dair bir ibare bulunmaktadır; ama “geçici” bile olsa, “Bakanlar Kurulu”nun “Bakanlar Kurulu” olduğu ve başında başbakanıyla “kalıcı” olduğu varsayılan diğerlerinden ayırt edilmeksizin, Bakanlar Kurulu olarak çalışacağı belirtilmiştir. Yalnız ilgili maddelerinde değil, ama “ruhu”yla birlikte tümünde, Anayasa’nın burjuva içeriği tartışmasızdır ve bir Bakanlar Kurulu’nun yurt-içi ve dışında başta “asma-kesme”, “vergi toplama”, “arpalıkların dağıtımı” ve “ihale paylaşımı” vb. olmak üzere, yapacağı “işler”, özellikle “siyasal kriz” koşullarında belirsizliğe terkedilmiş değildir.

Peki, “seçim hükümeti” ya da “geçici bakanlar kurulu” nasıl “klasik bir burjuva hükümeti değildir”? Biz öyle istedik ve istiyoruz diye mi? “Klasik bir burjuva hükümet”ten eksik ya da fazla ne yapmaktadır ve “klasik” olanlardan farkı nerededir ve nereden gelmektedir? Burjuvazi ve hükümetinin ideallerinden olamayacağına göre, bizim ona yüklediğimiz “idealerimiz”den olabilir mi?

Herhalde “burjuva” nitelikli olduğuna da itiraz edilmeyecektir, sadece “klasik” değildir! Peki ne yapmamaktadır, bu “klasik olmayan” burjuva hükümeti? S. Savran’dan sürdürürsek, ülkeyi yönetmemekte midir, “yönetici organ” değil midir; burjuva düzenini korumamakta, onun ayakta kalması için gerekli adımları atmamakta mıdır; burjuvaziye günlük işlerinde destek olacak politikalar izlememekte midir? Somutlarsak; vergi toplamamakta ve yatırım vb. harcamaları yapmamakta, ihaleler düzenleyip, maliyeyi, sanayi ve ticareti, milli eğitimi yönetmemekte midir? Çalışma hayatını, koşullarıyla birlikte yön verip yürüten, örneğin asgari ücreti ya da emekli maaşlarını yükseltmeyen kimdir? Yürürlükteki esnek çalışma yöntemlerinin ve üç kuruşa çalıştırmanın yürütücü sorumlusu, adı “geçici” kondu diye, hükümet olmaktan çıkmış mıdır? Hürriyet’in iki kez basılmasına sessiz kalarak basın özgürlüğünün çiğnenmesinin sorumlusu, bu “geçici hükümet” değil de başkası mıdır; ya üstüne aynı gazeteye bir de “terör destekçiliği” soruşturması açtıran, haydi mahkemeler açtı, örneğin 17 ve 25 Aralık soruşturmaları söz konusu olduğunda yapıldığı ve son derece sık tanık olduğumuz gibi yine örneğin Adalet Bakanlığı marifetiyle soruşturmayı durdurmayan kimdir? Varto, Cizre, Silvan, Yüksekova, Diyarbakır-Sur, Şırnak-Beytüşşebap’ta.. olduğu gibi, günler boyu sokağa çıkma yasakları ilan edilerek düzenlenen kitlesel katliamların sorumlusu bu “klasik olmadığı” ileri sürülen “geçici hükümet” değil midir? Cumhurbaşkanının öğünerek “2000 teröristin tesirsiz hale getirdildi”ğini söylediği, yurt içi ve dışında dağ- taş bombalanarak ve yüzlerce cana ve yıkımlara mal olarak sürdürülen bu savaş “klasik olmayan” “topal ördek” durumundaki geçici bir hükümet döneminde başlatılarak bugünkü “klasik olmayan burjuva hükümet” döneminde sürdürülmemekte midir? Bu “klasik olmayan burjuva hükümet”in “klasik”lerinden eksiği yok fazlası olduğunu kim ileri sürebilir?

Bugünkü “klasik olmayan burjuva hükümet”in olağan burjuva hükümetlerinden farkı, bir geçici azınlık hükümeti olması ve iki HDP’li bakan arkadaşımızın da 26 gün yetkisiz/görev verilmemiş pozisyonlarıyla görünüşte bu hükümet üyesi olmalarının ötesinde, gerçekliği/nesnelliği olan farklar değildir. Bu “özel” hükümet, tıpkı burjuva hükümetlerin “genel”i türünden işlev ve yetkilerin sahibi olarak, hükümetlerin, Marx’ın dediği gibi, halkı ve haklarıyla mücadelesini “ayaklar altına alıp bastırmaktan ibaret” olan “genel işleri”ni görmüştür.

“Seçim hükümeti”ne, ileri sürdükleri “özel”lik ve “farklar”ını, onu olduğundan başka türlü görmek isteyenler, “ya tutarsa” deyip, kendileri yakıştırmaktadırlar! Bunlar, işin gerçeği, aslında, “seçim hükümeti”nin kendi nesnel farklılıkları değildir, ama farklılıkları yükleyenlerin, hükümetten talep etmekten çok –ki bu anlaşılır bir şey olurdu–, kendi önlerine koydukları “görev”lere ilişkindir.

Başkaları gibi, S. Savran da, ısrarlıdır, “hayır” demekte ve hele bir aylık pratiğin, Cizre, Beytüşşebap.. kuşatma ve katliamlarının ve iki bakanın istifasının ardından tüm çıplaklığıyla görünür olan gerçeğe karşın –şimdi olsa farklı yazar mıydı?– “özel” burjuva hükümetin önüne, onun burjuvalığıyla alakasız, “tarafsızlık”ına dair, ama “yönetmek” babından olmayan hayali “işler” koymaktadır: “Anayasa’nın 114. maddesinde öngörülen ve ‘Geçici Bakanlar Kurulu’ olarak anılan seçim hükümetinin görevi olağan bir burjuva hükümetininkinden farklıdır. Kuruluş amacı, ülkeyi kısa, orta ve uzun vadeli kararlarla yönetmek değildir. Seçimin hukuki uygulamalar bakımından partiler arasında tarafsız olarak yürütülmesini sağlamak için öngörülmüştür.” Bırakalım okuyacak başkalarını, S. Savran’ın kendisi tekrar okuduğunda bu yazdıklarına inanacak mıdır?

Henüz devrilmesinin yanına bile yanaşmadan burjuvazi heder olmakta, “geçici” bir süreyle de olsa, “kısa, orta ve uzun vadeli kararlar” almak ve “yönetmek”ten yoksun kalmaktadır; çünkü burjuvazi, adına kararlar alıp yönetecek bir olağan ya da “klasik” “yürütme komitesi”ne sahip değildir –ne yazık! Üstelik “klasik komitesi”nin yerine, kendisini, kendisiyle işçi sınıfı arasında olmasa bile HDP gibi muhalifliği kuşkusuz olan bir partiyle partileri arasında “tarafsız” kalarak, hiç değilse “seçimin hukuki uygulamalarını” “tarafsız yürütecek” aykırı bir “komite olmayan komite” ile yüz yüze bulmuştur! Kendisinin olması gereken “yürütme komitesi” öyle olmadığı gibi, Anayasa bile kendisi için kayıt altına alınmamış görünmekte, çünkü “tarafsız”lığıyla burjuvaziyi “yönetimsiz” bırakmaktadır!

Olacak şey midir?! Pratik ortadadır, böyle midir? Seçim işleri “taşıma” kararları alınmaya başlanan “sandıklar”la mı “tarafsız” yürütülecektir, tümünün AKP’li olduğundan kuşku duyulmayacak bakanlar ve bir arada oluşturdukları “geçici hükümet”le mi? S. Savran’ın üzerinde durduğu Anayasa’da yazılmış “görevler”, “amaçlar” ve “öngörüler” ayrıdır, gerçek hayat ve burjuvazinin egemenliğinin gerçek koşullarıyla ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlarından olan “organ”larının gerçeği ayrı… Söz ya da anayasada neyin nasıl yazıldığı değersizdir, yazılana bakıp inanarak yapılan değerlendirmelerin doğru çıkma ihtimali yoktur; önemli olan gerçektir!

Bunlar, tam liberalleşmeyip “ruhunu satma” noktasına gelmeyen, bir eşiğin ötesine geçmemeye ve “çizgi”yi tutturmaya çalışarak hala o bilinen “klasik burjuva hükümetleri”ne katılmayı ilke olarak doğru bulmayan, –artık “geleneksel” anlamında “klasik” mi desek– “solcu”nun, katılınabilirliğini kanıtlamak üzere, “seçim hükümeti”nin, olağan burjuva hükümetinden ayrılıp farklılaşan “özel” niteliğine ilişkin söyledikleri. Ama, şimdiye kadar bütün söylenenler, henüz, katılmak gerektiğine değil, ama böyle “özel” bir hükümetin sadece katılınabilir olduğuna işaret etmiş oluyor! Katılmak için ilave nedenler olmalı!

Ancak bölümü noktalarken, belirtmek zorundayız, S. Savran ve sosyalistlik iddiasında olup onunla benzer düşünenler, kusura bakmasınlar, ama bakan vermemenin gerekçesinde aranmış olan “ultra sağcılık” ya da sağ oportünizm, “geçicilik”i ileri sürülüp “tarafsızlık”, “programsızlık”, “yönetmeme” vb. atfedilen bir burjuva hükümete katılmanın savunulmasındadır!


Kimilerince “burjuva bir hükümet” olduğu tartışılarak, kimilerinceyse böyle olup olmadığı hiç tartışılmadan, günümüzün “seçim hükümeti”ne katılımın haklılığı ve gerekliliğini kanıtlamak üzere, ikisi açık biri örtük, belli başlı üç neden ileri sürülüyor.

Birincisi; denetleyicilik ihtiyacıdır. AKP’nin denetlenmek zorunda olduğu ileri sürülüyor ki, gereksiz denemez; ama bunun yolunun onun kumandasındaki bir hükümette yer almak olduğu sadece kuşkulu değil, olanaksızdır.

Önce M. Belge’yi dinleyelim; “seçim hükümeti”ne katılma nedenini şöyle anlatıyor: “…seçime kadar, seçimden sonra da yeni bir hükümet kuruluncaya kadar (epey uzun sürmesi ihtimali ağır basıyor) bu hükümet işbaşında kalacak. Burada bulunmak ve AKP’yi boş bırakmamak. Bunun yanı sıra ya da belki bundan da önce, yalnız AKP’den oluşmuş bir hükümetle seçime gitmemek, hükümet içinde bir ‘denetim’ ögesi olarak bulunmak. Çünkü, nicedir gözlemlediğimiz performansıyla, AKP’den seçim güvenliği beklenemeyeceği ortada.”

Muhakeme yürütüşü net, kurduğu neden-sonuç ilişkisi de öyle: “AKP’den seçim güvenliği beklenemeyeceği” için “hükümet içinde bir ‘denetim’ ögesi olarak bulunmak” gerekiyor!

EMEP’e geleneksel bir hınç ve kin beslediğini, onu “devrimci” saymaması ve hükümete katılmama kararına alayla yaklaşma çabasıyla belli eden eski TKP’li revizyonist ve günümüzün liberal solcusu Aydın Engin de, Cumhuriyet’te, 30 Ağustos’ta “HDP bir Savaş Kabinesinde mi?” başlığı altında, bu nedene, neredeyse aynı sözcüklerle işaret ediyor: “AKP’nin gözü dönmüşlüğünü belli ölçülerde denetleme olanağını akıllıca kullanan HDP…” Ve HDP adına “birinci tekil şahıs” kullanarak konuşup, AKP’nin “denetimsiz” bırakılamayacağını vurgulayarak: “Ülkeyi seçime AKP’nin tek başına götürmesi olasılığının önünü keseceğiz.”

S. Savran, sözcükleri değiştiriyor, örneğin “denetim” değil, “mücadele” ve “kavga” diyor; ancak farklı biçimde de olsa “seçim hükümeti”ne katılımın aynı nedeni ya da amacını belirtiyor: “Erdoğan ve AKP’nin elindeki bir hükümetin, 7 Haziran seçiminde HDP’ye yönelen şiddetten beterine bile olanak yaratabileceği, daha da kötüsü savaşı derinleştirebileceği ve Ortadoğu coğrafyasına yayabileceği açıktır. Geçici Bakanlar Kurulu bu olasılıkla içeriden ama devrimci bir tarzda mücadele edilebilecek bir alandır. Tabii ancak çoğunlukla kavga ederek mücadele edebilirsiniz! Geçici Bakanlar Kurulu’ndaki bakanlar, AKP’nin provokasyonlarıyla başa çıkmak için 50 yıl önce TİP’in mecliste yaptığı sert muhalefetin katbekat fazlasını yürütmek zorunda kalacaktır. Yani seçim hükümetine girmek tek bir koşulda anlamlıdır: Anlaşmak için değil kavga etmek için girmek!”

Ama, S. Savran’ın kendisi, “muhalefet” ve bu yönüyle “mücadele”nin mekanı olarak parlamentoyu göstermemiş ve hükümetin “muhalefet” ve iktidar-muhalefet “mücadelesi” değil, ama “yönetme organı” olduğunu söylememiş miydi?! Hükümete katılacak bakanların “50 yıl önce TİP’in mecliste yaptığı sert muhalefet”i yapma göreviyle yükümlendirilmesi, “meclis”, “parlamento” demek olduğuna göre, “muhalefet”le “iktidar/hükümet-yönetme” mekanlarının karıştırılması demek olmamakta mıdır?

Ve niyet iyi olabilir; ancak Marx’ın dediği doğrudur: “Cehenneme giden yol iyiniyet taşlarıyla döşelidir”!

Denetim ihtiyacı, tamam, ancak, bu ihtiyaç hükümete katılarak karşılanabilir mi –bu sorunun yanıtı olumsuzdur. S. Savran burjuva hükümetlerin “düzeni koruma” vb. ihtiyaçlarının ürünü olduklarını ve bu işlevi taşıdıklarını söylerken haklıydı. Bırakalım “programsız”, öyleyse “programlı” olandan daha kötüsü, yani halka yönelik saldırganlıkta eli kolu serbest bırakılmış bir geçici burjuva hükümeti, asgari müştereklerde ortaklaştırılmış bir programa sahip bir koalisyon hükümetinde bile “denetim” neredeyse olanaksızdır.

Egemen olan burjuvazidir ve egemenlik aygıtının “yürütme komitesi”nde değilse, başka hiçbir yerde sözünü dinletemeyecek ve egemen olamayacak demektir! Denetim amacıyla bir burjuva hükümete katılma yandaşlarına soruyoruz, bir burjuva hükümette kim kimi denetler; burjuvazi mi –elinde avucunda burjuvaziyle hesaplaşmaya yetecek örgütlü bir güç yokken– kendisiyle koalisyon kurma düşkünlüğünü göstermiş ve kendi elindeki yönetsel aygıta girerek bakanlık edecek kişiler ve partilerini denetler, hasbelkader bakan olmuş kişiler ve partileri mi burjuvazi ve hükümetini denetler, hangisi?

Bir önceki sayımızda, Lenin’e başvurarak, burjuvaziyle koalisyonun ya da burjuva hükümetlere katılmanın “bakan rehin verme” olduğunu aktarmıştık.5 Yine aktarmayı sürdürmüştük ki, burjuva Kadetler bile, hem de 1917 Şubat Devrimi’nin ardından kurulmuş koalisyonda “avuçlarını yalamışlar”dı: “Belli başlı bakanlık görevleri, yeni hükümetin gidişatını tayin edecek mevkiler (İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, yani ordunun, polisin, memurların, yığınlara karşı bütün baskı cihazının kumanda mevkileri), sadakatini ispat etmiş kralcıların, büyük toprak mülkiyeti taraftarlarının elinde bulunuyor. Kadetler, dünün cumhuriyetçileri, kendi iradeleri dışında cumhuriyetçi olanlar, kendilerini, halk üzerinde ve iktidar cihazı üzerinde kullanılan kumanda mevkii ile doğrudan doğruya ilişkili olmayan ikincil işlere atanmış buldular. Trudoviklerin temsilcisi ‘kendisi de sosyalist’ olan A. Kerensky, halkın uyanıklığını ve dikkatini tumturaklı cümlelerle gevşetmekten başka hiçbir rol oynamıyor.”6

Söylendiği gibi, muhalif olanın programatik görüşleriyle katılımı da sağlanıp, bir tür “asgari müştereklerde” anlaşılarak oluşturulmuş programıyla bir koalisyon hükümeti açısından bile “denetim” olanaklı değilken, “denetçilik” talepleri ancak ikincil, üçüncül görevlerle baştan savılır, ama “denetçiler”e halka karşı baskı cihazının suçlarına ortak olma ve baskılara karşı uyanıklık ve dikkati gevşetme “görevleri” dayatılırken, hele programsızlığıyla saldırganlık bakımından eli-kolu serbest bırakılmış bir “geçici hükümet”te burjuvazinin ve ileri sürüldüğü üzere AKP’nin “denetimi” nasıl sağlanacaktır? Olanaklı olabilir mi? Yaşanıp görüldü, olanaklı mıydı? Tek bir odacı bile atama yetkisi tanınmamış, AB Bakanı’na ülke dışına çıkma hakkı dahi verilmemişken, neyin, kimin denetiminden söz edilebilir? Cizre’ye sokulmayan HDP’li bakanların, kendi seyahat özgürlüklerini kullanamazlarken, hükümette AKP’yi “yalnız” bırakmayarak, yürüttüğü ve yürüteceği hangi şiddetini önleyip, hangi seçimin güvenliğini sağlamak üzere onu “denetleme” durumunda olabilecekleri iddia edilebilir?


Burjuva “geçici hükümet”e katılmanın ikinci nedeni olarak onu ve uygulamalarını “teşhir etme” ihtiyacı gösterilmektedir.

M. Belge, tabii ki burjuvazi ve hükümetlerinin teşhiri yanlısı olmayan bir düzen yandaşı olduğu için bu yönde bir kelam etmemiştir. Ancak A. Engin’ın bu nedene ilişkin bir sözü vardır: “HDP ise baştan ilan etti: ‘Biz bu hükümete gireceğiz arkadaş. Ülkeyi seçime AKP’nin tek başına götürmesi olasılığının önünü keseceğiz ve hükümette yer alarak çevrilecek dolapları önleyecek, en azından ayan beyan edeceğiz’ dedi.”

“Hükümette yer alarak çevrilecek dolapları önlemek, en azından ayan beyan etmek”… Yani teşhir etmek!

Geçici hükümete katılacak HDP’li bakanlara bu “önleme”/”engelleme” “görevi”ni S. Savran da çıkarmaktadır: “HDP’nin seçim hükümetine girerek AKP’nin seçime kadar ve sonrasında hükümeti tek başına yönetmesine engel olmasını ve Tayyip Erdoğan ekibinin oyun planını bozmak için savaşması…”

Şimdi 26 günün ve HDP’li bakanların istifasının ardından, iş kolay! Demek ki olmuyormuş! Neler, çevrilen ve çevrilecek hangi dolaplar önlenebilir, AKP’nin hangi “işi” “tek başına” “yönetip” yürütmesi engellenebilirdi –öncelikle buna bakalım. İhale daleveraları mı örneğin? Geçici hükümet döneminde aksayan devlet “işi” oldu mu hiç? Hangisi yürütülemez oldu? Baskı makinesi olarak görülen “işleri” konu bile etmiyoruz, “dolap” kapsamında olanlar, geçen sayımızdaki “arpalıklar”, “rüşvet” ve parlamento ve parlamentarizmle, devletle ilişkileri üzerine Lenin’e başvurularımız hatırlansın, hangisi önlenebilirdi ve önlendi? 17-25 Aralık soruşturmalarının yeniden açılması bir yana sözünün edilebilmesinin fırsatı bulunabildi mi, bulunabilir miydi? Ya da sair hukuk alanında dönen “dolaplar”? İki defa basılmış ve kovuşturma konusu bile edilmemişken, Hürriyet’e “terör soruşturması” açılması örneğin?

Peki, hükümeti, yaptığı ve yapmadıkları için, halka yönelik saldırganlık, özgürlük ve demokrasi karşıtlığı, “çevrilen dolaplar” ve halktan gizlenmek üzere üstü örtülen sorunlar bakımından teşhir etmek –bu olanaklı değil midir, değil miydi ve bu nedenle hükümete katılmak gerekmez miydi?

“Arpalıklar” ve “rüşvet”, ihale daleveraları –bunlar kapitalizme özgü hastalıklardır ve burjuva egemenliği koşullarında –hiç değilse tamamen– engellenebilir değildir ya da engellenmeleri, burjuva hükümetin içinde değil, dışında, onu devirmeye yönelik güç oluşturulmasına ve devrilmesine bağlıdır. Ama “teşhir”, evet, devrimci görevdir; “iktisadi gerçekler”in yanında özellikle “siyasal gerçeklerin açıklanması” en başta sosyalistlerin kampanya olarak yürütülmesi zorunlu temel bir görevidir. Ama bu ne bir burjuva hükümette yer almanın nedeni olarak ileri sürülebilir ve ne de hatta bir burjuva hükümetin içinden böyle bir görevin yürütülme olanağı vardır. “Halk cephesi hükümeti” türünden özel durumlar bir yana bırakıldığında, burjuvaziyle koalisyon kurarak burjuva hükümete katılmış olmak, tersine, bu tür görevlerin yürütülmesinin önündeki başlıca engel olur ve Lenin’in dedikleri hatırlansın, “sosyalist bakan”, burjuvaziye saldırıp onu teşhir etmek üzere değil, ama onun baskısı ve sömürücü amaçlarının üzerini örterek, halkın uyanıklık ve dikkatini gevşetmek üzere ve genellikle düzenin “nimetleri”nden yararlandırılıp “arpalıklar”dan nemalanarak “görev” icra eder!

Sonuçta “hükümeti teşhir”e bağlanacak “seçim hükümeti”ne katılma nedeninin sözünü, Viyana konuşmasında, bizzat Selahattin Demirtaş da etmiştir: “Bu bize AKP’nin lütfu değil, AKP ile koalisyon değil, AKP ile oturup pazarlık ile aldığımız koltuklar değil. Geçici seçim hükümetinde halkımızın sesi olmaya devam edeceğiz. Orada artık HDP’li bakanlar değil, orada artık işçiler var, Kürtler var, köylüler var, çiftçiler var, kadınlar var, ezilenler var, Aleviler var.”

Ancak sevgili HDP Başkanı “Geçici Bakanlar Kurulu”na katılıp katılmamak ilk gündeme geldiğinde, kamuoyuna yönelik olarak, “Eğer atama usülüyle yapılırsa, karşımıza böyle gelinirse kabul etmeyeceğiz” açıklamasını da yapmış ve ardından tutum değiştirilerek katılmaya karar verilmişti. Bu değişikliğin izaha muhtaç olması bir yana, sorunun “seçim hükümetinde.. artık işçiler var, Kürtler var…” ajitatif söylemiyle geçiştirilebilecek türden olmadığı herhalde ortadadır.

Yinelememiz gerekiyor ki, eğer ille de bir burjuva hükümete katılınacaksa ve bu devrimci bir hükümet değilse, en kötüsü, programı ve uygulamalarına hiçbir katkının olanaklı olmadığı/olamayacağı güncel “geçici seçim hükümeti” türünden olanına katılmaktır.

Bugünkü hükümette, HDP’li bakanların istifası öncesi bir AKP ve bir de HDP yer almıştı, ancak HDP’nin yer aldığını belirtecek ne hükümet programına ne de uygulamaya ilişkin bir taviz bulunmaktaydı. Bu hükümette HDP’nin varlığını belli eden/edecek tek şey, Bakanlar Kurulu toplantılarına iki HDP’li bakanın da katılıyor olmasıydı. Hepsi o. Kesinlikle önermedik, önermiyoruz; ancak AKP ile HDP arasında kurulacak en kötüsünden bir koalisyon bile, HDP’nin kendisini belli etmesi bakımından bundan daha fazlası olur; –öncelikle HDP’yi tanınmaz kılacak ölçüde çok şey alacağından kuşku duyulamayacak olan– AKP, HDP’yi böyle bir koalisyona razı etmek için, hiç değilse ufak-tefek tavizler vermek zorunda kalırdı. Şimdiyse, HDP, “AKP’nin tek başına yönetmesini engellemek” ve “denetlemek”, “çevireceği dolapları önlemek” üzere, karşılıksız ve gönüllü olarak, AKP ile aynı hükümette yer almış olmuştur. Politika tüccar işi değildir, kâr-zarar hesabıyla yapılmaz; ancak hükümette yer almanın sağladığı tek bir politik kazanç bile olmadığını söylemeliyiz!

“Teşhir” mi? Sevgili Demirtaş’ın dediği gibi, “hükümette halkın sesi olmak” mı? “Halkın sesi olmak” için HDP’nin hükümette yer almaya ihtiyacı olduğu kanısında değiliz, o zaten halkın epeyce geniş bir bölümünün “sesi”ydi ve hala öyledir. “Halkın sesi” olmak ve “teşhir” ya da gerçekleri açıklamak için hükümette olmanın gerekliliği iddia edilemez. Bu ikisi, özellikle devrimci ve hele sosyalist olanın her günkü işi ve öncelikli görevidir.

Dışında ve muhalefette olunca başarılamayacak, ama ancak hükümette bulunarak teşhir edilecek olan nedir? Var mıdır böyle bir şey? Bakanların iyi çalışmadığı mı? Rüşvet yedikleri mi? Halka karşı oldukları mı? Ne?

Türkiye, dört kez darbe gerçekleştirilmiş; birinde bir başbakanla iki bakanın asılarak idam edildiği, ikincisinde hükümet devrilerek yerine meclis içinden zorla bir başkasının atandığı, üçüncüsünde hükümetle birlikte parlamentonun da fesh edildiği ve başbakanla bakanların sürgünde askeri gözetim altında bulunduruldukları, sonuncusu olan 28 Şubat’ta da yine hükümetin devrildiği, hükümetin pratik teşhiri bakımından, yapılabilecek her şeyin burjuvazi eliyle yapılmış olduğu bir ülkedir.

Şurası kesin ki, hükümeti ve bakanlarını teşhir için içinde bakan olarak yer almak hiç mi hiç gerekmiyor!


Hükümete katılmanın üstü örtük gerekçesi ise “meşruiyet” elde etmektir. Dışlanan, devletin ve düzen partilerinin düşmanca pozisyon aldıkları HDP’nin, önüne çıkan “fırsatı” kullanıp hükümette yer alarak, bunu, kendisi ve temsil ettiği Kürt halkı ve mücadelesi için bir meşruiyet elde etme “fırsatı” olarak değerlendirmesi, açıkça fazla seslendirilmedi, ancak hükümete katılma savunucularının başlıca gerekçeleri arasındaydı. Bir sonraki, konuya geçmemizi sağlayacak bağlamı içinde, Aydın Engin, yine örtük olarak, şöyle kullandı: “EMEP de, KCK de demokratik bir fırsatı ve AKP’nin gözü dönmüşlüğünü belli ölçülerde denetleme olanağını akıllıca kullanan HDP’yi bir savaş kabinesinde yer almakla suçluyorlar.”

“Demokratik fırsat” denen, en başta HDP bakımından elindeki demokratik mevzileri genişletmek üzere sağlanacak yeni bir “mevzi” ve bu kez “mevzi” devlet katları ve “yönetimi”nde olduğu için, özel olarak devletçe kabul görme ya da “meşruiyet”tir. Belki diğer nedenler/gerekçeler içinde en gerçekçi ve nesnel olanıdır, ancak uzlaşma yoluyla burjuva gericiliğine en çok yaklaştıracak ve devrimci tutumdan en çok uzaklaştıracak olan da budur!


“Savaş Hükümeti” tartışmasına gelirsek… “Davutoğlu’nun kurduğu, çoğu AKP’li, bağımsız denilenler Erdoğan’a sımsıkı bağımlı bakanların yanı sıra bu vahşi ortama gözünü kırpmadan girmiş iki HDP’li bakanın yer aldığı bir seçim hükümeti var. Görevi 1 Kasım’a kadar ülkeyi seçime taşımak. Tutup bu hükümete ‘Savaş hükümeti’ derseniz herkes bu savaşın görünüşte IŞİD ve PKK’ye, aslında esas olarak Kürt siyasal hareketine açılmış bir savaş olduğunu bildiği için sorar: Nasıl yani, iki HDP’li bakan Kürtlere karşı savaş yürütmek için kurulmuş bir hükümette mi yer aldılar?”7

Aydın Engin böyle yazıyor. Açtığı, karşılıklı “köşe kapmaca” gibi bir bilmeceli oyun ya da iddialaşma türü bir şey. Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkar –buna benziyor!

Bir hükümet var. Bir de HDP. Hükümet, bir savaş açmış ve yürütüyorsa ya da bugünkü hükümet, başbakanı aynı kişi olan bir önceki hükümetin açtığı savaşı yürütüyorsa, her iki hükümetin ortak özelliği, yeni cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanmış ve 7 Haziran’da tarih olmuş iki önceki tek-partili AKP Hükümeti’nin, başbakanları bile değişmemiş devamları olmak ve kaybedilmiş seçimin ardından kararlaştırılarak düğmesine basılmış savaşı yürütmekse, herhalde bu hükümet “savaş hükümeti” olarak tanımlanır. Türkiye’de bir savaş vardır ve yürütülmekte midir –yürütülmektedir. Kim yürütmektedir –bugünkü “geçici hükümet” yürütmektedir. Artık, bu hükümete, sizin ne tür bir isim takacağınız önemli olmaktan çıkar! İster A. Engin gibi “savaş hükümeti” değil, “görev hükümeti” (“görevi 1 Kasım’a kadar seçime taşımak olan hükümet”) deyin, ister eşit işareti koyup “seçim hükümeti” deyin, hükümet aynı hükümettir ve yaptığı ortadadır! Açık seçik bir savaş yürütmektedir! Herhalde savaşın, hükümet hiç oralı olmayıp karışmadan, kendi kendine yürüdüğü ileri sürülmeyecektir!

Bu hükümet, HDP içinde yer aldı diye “savaş hükümeti” olmuş değildir, HDP katılsaydı ya da katılmasaydı, hükümetin karakteri ve yürüttüğü “işler” değişmeyecek, örneğin savaş savaş olmaktan çıkmayacaktı. Bu durumda soruyu A. Engin gibi sormak abestir: “Nasıl yani, iki HDP’li bakan Kürtlere karşı savaş yürütmek için kurulmuş bir hükümette mi yer aldılar?”

HDP’lilerin savaş yanlısı olmadığı hepimizin malumu, ama bu, savaşı yürütmekte olan bir hükümetin “savaş hükümeti” olmaktan çıkmasına yetmiyor! HDP’li bakanlar katılsa da katılmasa da, biz ya da herkes “savaş hükümeti” desek de demesek de, bu hükümetin karakteri ve yaptıkları ortadadır, tartışma götürmez! Buradan tartışma yürütmeye çalışmak olacak iş değildir.

EMEP, HDP’nin böyle bir hükümete katılmasını desteklemediğini ve doğru bulmadığını, ama anladığını söylemiştir. A. Engin’in “Bir siz devrimcisiniz”, “Demek HDP, Kürtlere savaş açan bir hükümete bakan vermiş … bir siyasi parti. Bizleri bugüne kadar kandırmış. Belki de Selahattin Demirtaş maaşlı Amerikan ajanıdır…” türünden alaycı eleştirisi, “savaş hükümeti” saptamasının HDP’nin “uzlaşmacı” hatta “karşı devrimci” olduğunu ima ettiği iddiasındadır ve sevimsizdir!

Bunu başkaları da yapmakta ve ileri giderek EMEP ile HDP’nin arasını açmaya yönelmektedirler.

S. Savran’ın, hükümetin, programı olmadığı için vb., bir “savaş hükümeti” olmadığı görüşüne değinip buraya dönelim: “Kurulan hükümet EMEP’in ileri sürdüğünün aksine, baştan bir ‘savaş hükümeti’ olarak kurulmuş olamaz. İçinde yer alan HDP’liler, partilerinin kendilerine vereceği desteğe ve kendi becerilerine bağlı olarak, bu hükümetin bir savaş hükümeti olmasını engelleme potansiyeline sahiptir. Bu potansiyeli, HDP ve bakanlar ne ölçüde kullanacak bu önceden bilinemez. Ama bu hükümet, henüz bir savaş hükümeti değildir.”

Halbuki, bu hükümet, baştan, önceli ve bir önceki öncelinin izinden yürümek üzere, bizzat Erdoğan tarafından bu amaçla atanmış ve eski başbakan Davutoğlu tarafından bu amaçla yönetilen bir “savaş hükümeti” olarak kurulmuştur. Tümü ortada olan hükümetin yaptıklarından, aktardığımız pasajdan çıkarılabilecek gibi duran, olumsuz performanslarıyla, bu hükümetin savaş hükümeti olmasını engelleme potansiyelini harekete geçirememiş olmaları nedeniyle HDP ve bakanlarını sorumlu tutma sonucunu çıkarmak, yapılabilecek en olumsuz değerlendirme olur, üstelik bu, politika belirleme ve teoriye ilişkin yapılmış yanlışları ortadan kaldırmaz.


Turnusol yazarı G. Kaya’nın görüşü de A. Engin’in doğrultusunda: “EMEP bu açıklamasıyla şunu diyor anladığımız kadarıyla: HDP uzlaşmacı bir düzen partisi biz ise devrimciyiz. Onlar burjuva savaş hükümetinde yer alacak kadar düzenin parçası olmuş, AKP işbirlikçisi liberal bir parti, biz ise o listelerden Meclis’e girmiş ama partinin programını kabul etmeyen bolşevik çekirdeğiz.”

Ferda Çetin, biliniyor, konuya ilişkin “ilk atış”ı yapmıştı, o da benzer görüşte, EMEP’in tutumunun şu anlama geldiğini söylüyor: “HDP’nin AKP hükümeti karşısındaki tavrı ve politikaları yanlıştır. Biz bu yanlışlara ortak olmayacağız. HDP AKP ile ortak hareket ediyor, ama biz EMEP olarak AKP karşıtıyız.”

Hem HDP ve hem de EMEP, bu yakıştırmalardan mümkün olabilecek en az ölçüde etkilendiler, etkilenmedikleri söylenebilir; çünkü söylenenler gerçek değil. Yıllardır HDP’nin “AKP işbirlikçisi” olduğunu düşünüp onu bu yönde eleştirmeyen, tersine onunla ittifak halinde olan EMEP, neden bakanlık söz konusu olunca, hem de açıkça söylemeden bu suçlamayı üstü kapalı yapsın? Ya da EMEP “HDP uzlaşmacı bir düzen partisi” diye düşünse, bunu neden söylemesin?

Açıktır, EMEP sosyalizmi savunma iddiasındadır ve HDP’nin ulusal özgürlüğü savunan bir parti olduğunu düşünmektedir. Farklı bir değerlendirmesi olduğunda, bugüne kadarki örneklerinde göstermiş olduğu gibi, bunu açıklamaktan kaçınmayacağı bilinmelidir. Kimse, EMEP’e düzmece düşünce ve görüşler yakıştırıp, HDP ile arasını açmaya çalışmamalıdır!


Sona geldik. Başkaları da EMEP-HDP ilişkilerine atıfta bulunmuş ve “bileşen”, “ittifak”, “parti hukuku” kavramlarını yerli yersiz kullanmış olsalar bile, Erdoğan Aydın’ın T24’te yazdığı “Levent Tüzel Böyle Yapmamalıydı” başlıklı makalesindeki8 HDP’yi her şey EMEP’i hiçbir şey gören görüşlerine değinmekle yetinip bitireceğiz.

Bir önceki paragrafta söyledik. Farklılık ve eleştirileri kuşkusuz vardır, yoksa ayrı bir parti olmazdı, ancak EMEP, HDP’nin ulusal özgürlük ve eşitliğe dayalı politik platformuyla mücadelesine saygı duymakta ve onunla dayanışma halinde bulunmakta, birlikte mücadele etmektedir. Ancak saygı, birlik ve dayanışma ve henüz tartışmalı olduğu ve oluşmadığı ortada olan birlik hukuku ayrıdır; kendi program ve politikalarıyla bir bağımsız parti olarak EMEP’in mücadelesi ve kendi parti hukukuna sahip oluşu ayrı. EMEP; işçi sınıfının bağımsız sınıf partisi olarak örgütlenme uğraşındadır ve bütün politika ve tutumlarına yön veren işçi sınıfının çıkarlarıdır ve kendi bağımsız çizgisi ve hukukunu sahiplenmeyen ya da sahiplenemeyen parti, parti değildir. Hele işçi sınıfının bağımsız çıkarlarını savunma iddialı bir partiyse hiç değildir.

E. Aydın, “ne olur canım”, “hiç değilse hatır için..” yaklaşımıyla, EMEP’ten bununla çelişen bir tutum beklemiştir ki, sosyalizmi sahiplenme iddiasındaki bir yazar için bu doğru bir beklenti değildir.

Gerçi HDP’li bakanların istifasıyla bütün bir “giriş”i geçersizleşen E. Aydın, makalesinde,”konjonktür”ün zorluklarıyla “görevler”in ağırlığından başlayarak, “devrimci görev, parlamenter mevzilerden geri çekilmek değil”, “bir mevzi olarak seçim hükümeti de buna dâhildir; HDP’nin mevcut koşullarda bu seçim hükümetinde yer alması daha da büyük bir olanaktır” diye vurguluyor. Bunları tartıştık. “Böylesi bir konjonktürde… Tüzel, parçası olduğu HDP grubuyla birlikte davranmalıydı”ya bağlıyor. Birlikte davranmak tabii ki iyi olurdu; ancak bunun için, hem EMEP’in HDP gibi değil, HDP’nin EMEP gibi davranması gerekiyordu, hem de HDP’nin dediği yapıldığında bakanlığı kabul edecek olanların istifasından başka gelecek görünmüyordu!

E. Aydın, EMEP’in HDP’den farklı tutumuyla HDP’ye zarar verdiği saptamasıyla, konuyu açıyor: “EMEP’in seçim hükümetine katılmama kararının gerekçelendirilmesinde kuşkusuz dikkate değer vurgular var; ancak buna rağmen HDP’nin bu kritik zamandaki etki alanına ve hareket kabiliyetine zarar veren bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz HDP’nin de hataları ve eksikliklerinden söz edilebilir. Ama demokrasi mücadelesinin bu konjonktürdeki gözbebeği ve birikme mekânı olduğu için sosyalistlerin de onu öncelemeleri gerekiyor.”

Sonuç; “Konjonktür gereği” “Tüzel HDP grubuyla birlikte”, EMEP, hataları olsa bile, “HDP’yi önceleyerek” davranmalıydı.

Aydın’ın gerekçeleri de güçlü ve HDP yüceltisiyle dolu: “Öyle ki onsuz başkanlık rejimini durdurmak, onsuz milliyetçi ve İslamcı hegemonyayı geriletmek, onsuz modernleşmeyi demokratik bir zemine çekmek, onsuz laikliği özgürlükçü ve çoğulcu bir zeminde kazanmak, onsuz kapitalizmi sosyal devlete mecbur bırakmak, onsuz eskisi ve yenisi tüm tahakküm projelerini engellemek bugün için mümkün değil.” Bu kadar olup olmadığını tartışmayacağız, ancak buradan ne çıkar? Ne yaparsa yapsın, yanlış ya da doğru, HDP kayıtsız şartsız desteklenmeli –öyle değil mi?

Aydın, aslında noktayı koyuyor: “Bu konjonktürde HDP, bir Türkiye partisinden çok öte, ekmek gibi su gibi ihtiyacımız olan bir şey.” HDP küçümsenemez bir güç, ancak bu söylenenin abartılı bir değerlendirme olduğu herhalde ortada.

Son noktayı koymaya geliyor sıra: “…başta sosyalistler olmak üzere bu konjonktürde demokrasi güçlerine düşen, bu cangıldan onun güçlenerek çıkmasını, hele hele yara almadan çıkmasını sağlamaya çalışmak olmalıdır. Böylesi hassas bir zamanda sevgili Levent Tüzel’den, böylesi kritik bir zamanda EMEP gibi solun temel damarlarından birinden beklenen, kendi kararını HDP’nin kararına tâbi kılmasıydı.”

Özet şu oluyor: Durum çok kritik ve tek mücadele eden güç HDP, sosyalistler ve başkaları, ne yapıp edip, ilke-milke dinlemeden, öğreti teori ne diyor bakmadan, hata ya da değil, sadece güçlü olduğu ve tüm olumsuzlukları geriletip her şeyi düzeltecek o olduğu için, –birliğin ve birlikte mücaüdelenin değil, ama– onun ve mücadelesinin selameti gözetilmeli, HDP “öncelenmeli”, EMEP kendi kararını HDP’nin kararına “tabi kılmalı”ydı!

Aydın o kadar ısrarlı ki, “EMEP’in daha doğru düşünüyor olması da mümkün. Ama bu durumda bile HDP çoğunluğunun hatırı için, kendine yanlış gelse bile, HDP’nin seçim öncesi ortak fotoğraf vermesi ve elini güçlendirmesi için…” diye sürdürüyor.

Eee? EMEP diye bir parti olacak mı sevgili Aydın? Olmalı mı? Laf olsun diye mi olmalı? Bir kere EMEP, bilinmeli, “HDP’nin azınlığı” değil. HDP’nin bir bileşeni de değil. “HDP çoğunluğunun” kararına uyma zorunluluğu bulunmuyor! Hatır gönülse, politik mücadelede bunun yeri yok ve olmamalı! Ve tartışmasızdır, kendi kararını başka bir partinin kararına tabi kılan, taktiklerini ve hele stratejik ve ilkesel yaklaşımlarını bir başka partiye endeksleyen bir partiye parti denemez?

Önemsiz olduğu düşünülebilecek sorunlarda, üstelik böyle yapılmıştır da. Ama sevgili Aydın önemli mi önemsiz mi sayıyor, HDP’nin desteklenmesi zorunluluğunu anlatmasından buna sıra gelmediği için söylemiyor, öğrenemiyoruz; ancak bir burjuva hükümetine katılmak ve Marksist sosyalistlik iddia etmek, ikisi bir arada olabilecek ve birlikte kabul edilebilecek türden şeyler değil. Ve kabul edilmeli ki, her partinin, ayrı bir parti olmakta beliren ayrı ideolojik politik yaklaşım ve tutumları ve ayrı bir hukuku vardır, en azından burjuva partileriyle sosyalist işçi partilerinin yaklaşım ve hukukları kategorik olarak farklıdır ve herkesin bu farklılıklarıyla partilerin bağımsızlıklarına saygı göstermeleri beklenir.

Söz konusu EMEP olduğu için, altını çizerek bitirelim: EMEP, HDP’nin bileşeni olmayan ayrı ve bağımsız bir partidir, ayrı ideolojik ve politik çizgisi ve kendi hukuku vardır ve bunlar HDP’ninkilerden farklıdır ve kendisini sadece kendi çizgisi ve hukuku bağlar ve bunları başka herhangi bir parti kadar, ne denli muhalif ve saygıdeğer olursa olsun HDP’ninkilere de tabi kılması istenemez.

Bu farklılıkların, sadece ayrı partiler olmakla ve biçimsel örgütsel bağımsızlıkla açıklanabilecek, ideolojik ve politik içeriği olmayan farklılıklar olmadığı da herhalde ortadadır.

Bir burjuva hükümete bakan verip vermeme tartışması da kanıtlamış olmalıdır ki, bu farklar ihmal edilebilecek ve hatır için ya da bir başka nedenle EMEP’in kararlarının HDP’nin kararlarına tabi kılınmasının kabul edilebileceği türden, “öyle” de “böyle” de tutumlar alınabilecek salt taktiğe ilişkin farklılıklar değillerdir ve örneğin burjuva egemenlik sisteminin, onun bir diktatörlükten başka bir şey olmayan demokrasisinin kavranışına, kapitalizmin devrilip devrilmemesi gerektiğine vb. vb. ilişkindirler. Bellidir ki, EMEP’le HDP’nin demokrasi anlayışları çakışmamaktadır; EMEP işçi sınıfı iktidarını amaçlamaktadır ve savunduğu demokrasi kesinlikle hak eşitliğinden ve hukuk önünde eşitlikten ibaret bir burjuva demokrasisi değildir. Öte yandan HDP herhangi bir “iktidar”dan yana olmadığını açıklayan bir partidir ve “radikal demokrasi”yi savunmakta ve bir “iktidar değişikliği” istemediğini belirtmektedir.

EMEP sosyalist bir sınıf partisidir, enternasyonalisttir; HDP ise platformunu “sınıf”ların ve hatta “sınıf bakış açısının aşılması” düşüncesine dayandıran, ulusal eşitlik, özgürlük ve demokrasiyi savunmakla karakterize bir sosyal reform partisidir. Siyasal demokrasi ve hak eşitliğinin savunulması iki partinin asgari müşterekleridir, ancak bu soruna yüklenen içeriklerin farklı olduğu herhalde anlaşılmış olmalıdır.

Dolayısıyla E. Aydın arkadaşımız, EMEP’in HDP’ye “tabi” olup onu “önceleme”sini önerirken, yalnızca biçimsel olarak örgüt bağımsızlığı ve hukuku bakımından değil, ama ideolojik politik içeriği bakımından da hatalı bir noktada durmaktadır. Ki E. Aydın da, HDP’yi övüp “onsuz yapılamayacaklar”ı sıralarken, eklemektedir: “Bütün bunların sosyalizm demek olmadığı elbette açık; ama teslim edilmeli ki hakları ve hayalleri için seferberliğin gerçekleşebileceği toplumsal bir özgüveni inşa etmeden, sosyalizm için gerekli maddi ve manevi alt yapı da mümkün görünmüyor.” “Sosyalizmin maddi altyapısı” ya da önkoşullarından ancak toplumsal üretici güçlerin kapitalist üretim ilişkileri içine sığmayışının anlaşılabileceğini tartışma konusu ederek uzatmak yanlısı değiliz, ancak sorun buradadır.

En azından şunu söylemeliyiz ki, demokrasi –ve beklentisi– de içinde, bütün bir politik geleceği ve buna yönelik politik mücadeleyi “iktidar değişikliği” istemediğini, öyleyse burjuvazi ve egemenliğinin devrilmesinden yana olmadığı açıklamakta olan bir demokratik harekete/partiye havale etmek burjuva demokratik bir platforma gerilemek olur ki, zamanında buna “Menşevizm” adı takılmıştır!

Bu görüşlerin “dogmatik” ve “çağa uygun düşmeyen” “arkaik” görüşler oldukları düşünülebilir, ancak ifade edilme ve hayata geçirilmek üzere bağımsız olarak örgütlenme hakkı, hiç değilse bu, kabul ve teslim edilmelidir.

Dipnotlar

1 Birikim, Metin Solmaz, 02.09.2015

2 Bundan sonra, konunun anlaşılırlığını kolaylaştıracağını da düşünerek, ağırlıklı olarak, yanlış ya da doğru, belirli bir sistemi olan görüşlerini daha derli toplu ortaya koymuş olan S. Savran’la tartışmayı seçecek ve görüşleri için 4 Eylül tarihli Gerçek dergisinde yayınlanan “Sosyalist Solda Seçim Hükümeti Tartışması” başlıklı makalesine baş vuracağız.

3 Bkz. ÖZGÜRLÜK DÜNYASI, s. 268, “Parlamento, Burjuva Hükümetler ve Bakanlık Pazarlıkları”

4 Bizde, “geçici hükümet”, örneğin Yunanistan ve İtalya’da kurulmuş “teknokratlar hükümeti” ya da “seçim hükümetleri” gibi “siyasal kriz” durumunda da ortaya çıkmamıştır; bal gibi kurulabilme imkanı varken, iktidarı paylaşmamak için bir koalisyon hükümeti kurmaktan kaçınan ve “tek başına hükümet” şansını yakalamak üzere hem de “savaş içinde” gidilmesi zorlanan bir seçime de götürmek üzere, AKP lideri Erdoğan tarafından tamamen bir ve iki önceki eski hükümetlerin devamı olarak ve onların programını uygulamak üzere kurulmuş bir “hükümet”le yüz yüzeyiz.

5 Bkz. ÖZGÜRLÜK DÜNYASI, s. 268, sf. 26

6 Agy.

7 Cumhuriyet, “Vurun HDP’ye, Kırılsın Beli”, 31 Ağustos

8 T24, 28 Ağustos

Parlamento, burjuva hükümetler ve bakanlık pazarlıkları

Kadir Yalçın 2015 Eylül

Parlamento, öncesiz ve sonrasız bir kurum ya da şüphesiz “araç” veya “alet” değil, ama doğa ve toplumdaki diğer “şey” ya da olgular, hele araç ya da aletler gibi bir tarihselliğe sahiptir.

“Demokrasinin ‘ilk’ beşiği” olan, o çoğu kez –tabii ki köleler dışındaki– halkın bir arena ya da meydanda toplanıp “doğrudan demokrasi”yi uygulayarak kararlar aldıkları antik Yunan ve ardından Roma’da bile bugünkü biçimiyle henüz keşfedilmemiş; ancak yine de senatolar, bugünkü parlamentolar bakımından hatta yalnızca esin kaynağı olup örnek alınmamış, ama önce egemenliğe ortak olmak isteyen, sonraysa egemen olan yeni burjuva sınıfın ihtiyaçlarını karşılamak üzere modernize edilerek geliştirilecek bir “iskelet” de sunmuştu. Senato, köleci asillerden oluşuyordu ve modern parlamentolar gibi “genel oy”a dayalı değildi; bu yolla seçilmiyor, köleler gibi büyük toprak sahibi köleci aristokrasi dışındaki yurttaşların da dışlanması üzerinde yükseliyordu.

Buradan feodal aristokrasinin –henüz geri kalan büyük toprak sahibi prens vb. aristokratlar üzerinde güç kazanarak onları kendisine tabi kılamamış kralların “eşitler içinde birinci” oldukları– bir tür aristokratik “meclisleri”ne geçildi.

Ancak asıl, modern sınıfın yeni ve modern “egemenlik aygıtı” olarak ilan edilecek olan parlamento, Cromwell’le, tarih 17. yüzyılın ikinci yarısına evrilirken, başında I. Charles olan krallık ve dayanağı olan feodal aristokrasi ile –halkı da peşine takarak– yükselişe geçen burjuvazi arasındaki mücadelenin hem ürünü hem de burjuvazinin elindeki araç olarak ortaya çıktı. Cromwell, önce, kral tarafından toplanan ve bir yıl içinde feshedilen 1628 “Londra Parlamentosu”nun üyesi, sonraysa yine ve bu kez 1640’ta kral tarafından krallığın artan masraflarına onay vermesi için çağrılan ve kısa sürede lağvedilemediği için “uzun parlamento” olarak anılan ve bu kez Charles ve feodallerle kendisi tarafından temsil edilen burjuvazi arasındaki iktidar çatışmasının organı durumundaki “parlament general”in Cambridge vekiliydi. İki yıl içinde “çekişme” iç savaşa dönüştü; Cromwell oluşturulan burjuva silahlı birliklerin generalliğini yaparken, 1649 Ocak’ında Kral’ı idama gönderdi.

Açık devrim yıllarıydı ve geçici olsa bile, I. Charles’ın başının kesilmesiyle krallığın yerini Cumhuriyet aldı. Ancak yeni gelişen “soyluları”yla (burjuvalarıyla) kentlerin temsilcilerinden oluşan ve “egemenliğin merkezi” olarak görünen parlamento, egemenliğin en çok merkezi olduğu mücadele organı durumundaki kuruluşunun ilk yıllarında bile eksikliydi; ve modern burjuva egemenliğinin sonraki olağan günlerinin “iktidar organı” değil, ama güç ve iktidarın asıl merkezi olan burjuva iktisadi ve siyasal egemenliği ve bu egemenliğin bürokrasi ve sürekli ordu gibi dayanak/kurumlarını gizleyen “gevezelik” platformu oluşuna da gönderme yapmak üzere, asıl güç/iktidar yine bu kurumlar ve o günkü güçler dengesinde başlıca hareket ettirici ve yöneticisi olan Oliver Cromwell’in ellerindeydi. Öncelikle idamından önce Kralla bir uzlaşmaya varılarak parlamentonun devrimci ordusunun dağıtılmasını isteyen burjuvazinin üst ve en varlıklı kesiminin temsilciliğini yapan muhafazakâr vekilleri parlamentodan uzaklaştıran Cromwell, 1653’teyse “uzun parlamento”nun varlığına kendi elleriyle son vererek onu feshetti. Antik Yunan ve Roma’da Senato’yu kaldıran direktuvar/imparatorları andırarak kendisini “Koruyucu Lord” ilan ederken, yerine Geçici Meclis’i geçirdi. Ama asıl, parlamentoyu feshederken yaptığı ve parlamentoların başlıca niteliklerinden biri durumundaki “iş bağlama ve rüşvetçilik”e vurgu yaptığı konuşma ibret vericiydi:

“Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim. Siz ki fitneci, fesatçı meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şeysiniz! Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı’ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı? Satılığa çıkarmadığınız bir değer bile kalmadı. Sizi çıkarcı sürüsü, Tanrı’nın kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz! Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız, kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz! Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı! Şimdi derhal defolun! Acele edin rüşvetin köleleri! Acele edin, gidin! Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!”


Bir. “Birkaç kuruşluk” “satışlar”. “Rüşvet”. Bu, Cromwell’in deyişiyle ilk burjuva parlamentonun da başlıca nitelikleri arasındaydı; sonrakilerin de niteliği oldu. Rüşvet neden alınır verilir, rüşvet ihtiyacı nereden doğar ve rüşvetle hangi ihtiyaç giderilir –bellidir: İş görmek ve gördürmek için.

İki. “Ahır”. İlk kez Cromwell kullanmış olmalıdır, sonra yinelenerek kullanımı sürdürülür: “Domuz ahırı”! Neden? Sadece çekişilir, itişilip kakışılır; bir de asıl olarak konuşulur da konuşulur. “Gevezelik organı”dır, gevezelik yapılır. Ama hiçbir ülkenin “ahır”dan yönetildiği görülmemiştir. “Ahır”, oradan yönetilmiyor olmaya göndermedir, sonuçsuz itişmelere atıftır. Parlamentolarda başka hemen her şey yapılır, konuşulur, tartışılır, ateşli nutuklar atılarak memleket oradan yönetiliyormuş gibi yapılır kavga gürültü edilir, kararlar tam da orada alınıyormuş intibaı yaratılmak üzere yasa önerileri hazırlanıp verilir, eller indirilip kaldırılarak yasalar çıkarılır; ama bir tek şey yapılmaz: Ülke oradan yönetilmez.

Kararlar parlamentolarda değil, kurmay odalarında, bürokrasinin labirentlerinde alınır.

Tamam, tartışma, hazırlanıp gelmiş yasa tasarıları üzerinde –artık tartışma bile değil, ülke yönetimine dair kararların parlamentoda alındığı, o nedenle parlamento ve parlamento seçimlerinin önemli olduğu algısını ortadan kaldıracak– bazen iki dakikaya sıkıştırılmış yasak savma konuşmaları yine parlamento kürsüsünden yapılır. Gruplar adına söz alınıp ahkâm kesilir. Sonunda eller kaldırılarak çoğunluk sağlanıp sağlanılmadığına bakılır. Ancak çoğu durumda el kaldırıp indirenler birbirlerine bakarak ellerini hareket ettirirler. Çoğu vekil ne tartışıldığından bile habersizdir, zaten önemli bir kısmı kaç aydır parlamentoya gelmemiştir, geldiğinde de grup başkan vekilinin parti lideri adına işaret ettiği yönde kaldırıp indirir elini. Çoğu durumda yasalar son derece küçük azınlıklarca oylanır, çoğunluğun olup olmadığının tespiti istendiğinde oturuma ara verilir. İşler, tabii ki parlamentoda kararlaştırılıyor izlenimi verilmek istenen “devlet işleri”, görüntünün aksine, hatta görüntü olarak bile, parlamento dışında kararlaştırılıp yürütülür.

Parlamentoda oya sunulan hemen hiçbir yasa taslağı, aynı parlamento zemininde hazırlanmaz. Parlamentoda “anayasa”, “bütçe plan” vb. adlarıyla komisyonlar vardır ve yasa taslakları, ilk olarak, ilgili komisyona gelir/gönderilir. Ama bu komisyonlar ve sonra “genel kurul”da, tasarı ve taslaklara –üzerlerinde, en fazla, çeşitli gruplar arasındaki uzlaşma ya da uzlaşmazlıklara bağlı küçük oynamalar yapılarak– ancak son şekilleri verilir. Yoksa yasa tasarı ve taslaklarını genellikle hükümet ve bazen önergeler halinde çeşitli siyasal parti ve meclis grupları bu işi bilenlere hazırlatırlar. Bilenler bellidir: Ne denli “uzmanlaşmış” olurlarsa olsunlar, yine de konuyu şöyle bir bilen ve yeterince “uzman” olmayan kesinlikle parlamentonun şu ya da bu vekili ya da vekillerden oluşma komisyonları değil, ama konuya dair genel bilginin ötesinde pratik bilgiye de sahip olan, öyleyse teori-pratik birliğini sağlayabilmek üzere “devlet işlerini” yürütme görevini de üstlenmiş gerçek “uzmanlar”!

Bu “uzmanlar”ın her devletin elinin altında bulunduğu ve “devlet işleri”ni asıl üstlenip yürütme kapasitesine sahip oldukları gibi yürütücü yetenek ve erkle de donatılmış bulundukları tartışmasızdır. Bu tür “adamlar”, şüphesiz ki, dört ya da beş senede bir seçilen ve belki bir daha seçilemeyecek “gel-geç” kişiler arasından çıkmaz ya da derlenmezler. Tersine doğrudan sözü edilen “işleri” yürütmek üzere yetiştirilmiş, işlevleri bu işleri yürütmek olan “özel adamlar” olarak örgütlendirilirler ki, her sömürücü sınıf devleti ve başlıca burjuva devlet bu “özel” ve önemli bir bölümü “silahlı adam”lardan oluşan “birlik” ya da “müfrezeler” toplamından oluşur. “Devlet işlerinin yürütülmesi”yle görevli bu “özel adamlar”a memurlar/bürokrasi denir, askerî ve sivil bürokrasi –memurlar egemenliği!

Lenin, “Devlet ve İhtilal”ine Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserine başvurarak başlar: “Kamu gücünü ve vergileri ödetme hakkını kullanan memurlar”… “Devlet iktidarı organları olarak (bu) memurların (kendilerine özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla sağlama bağlanan) ayrıcalıklı durumu”… Sivil ve askerî bürokrasi… ya da bürokrasi ve sürekli ordu –Devlet işte budur! Devlet işlerinin görüldüğü mekanizma da, mahkemeler ve hapishaneler gibi maddi eklentilerden oluşan kurumları da katarsak, bundan ibarettir.

Lenin açık konuşmaktadır: “Burjuva topluma özgü merkezi devlet iktidarı, mutlakiyetin çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. Bu devlet makinesinin en ayırt edici iki kurumu: bürokrasi ve sürekli ordudur. Marx ve Engels, yapıtlarında birçok kez bu kurumları burjuvaziye bağlayan binlerce bağın sözünü ederler. Her işçinin deneyi, bu bağlılığı açıklıkla ve göze çarpar biçimde gösterir. İşçi sınıfı, kazık yiye yiye bu bağı tanımayı öğrenir.”


Peki, parlamento ve parlamentonun kimlerden oluşacağının belirlendiği seçimler nedir, ne işe yararlar?

Lenin, yine “Devlet ve İhtilal”inde, “genel oy hakkını burjuvazinin egemenlik aleti olarak değerlendirdiği zaman, Engels’in büsbütün kesin ve açık olduğunu da belirtmek gerekir” dedikten sonra, Engels’in, bizim açımızdan, işçi sınıfı bakımından “genel oy hakkı… işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olmayacaktır” dediğini ekler. (sf. 22)

Marx da, “Fransa’da İç Savaş”ta “Genel oy hakkı(nın), her üç ya da altı yılda bir parlamentoda halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırma…” (sf. 53) işlevi taşıdığını belirtir.

Bizim bakımımızdan, işçi sınıfı bakımından “bize her üç yılda bir kendimizi sayma olanağı” sağlamanın yanında “bize kendi kuvvetimiz hakkında ve aynı şekilde bütün karşı partilerin kuvvetleri hakkında tam ve doğru bilgiyi vermek” “ve böylelikle de bize kendi eylemimizi gücümüzle orantılı tutmak için bütün ötekilerden üstün bir ölçüt vermek” “ve bu şekilde bizi yersiz bir korkaklık ve çekingenlikten olduğu kadar yersiz delice atılganlıktan da korumak”¹ gibi anlamlar taşıması genel oy ve seçimlerin başlıca içeriğini oluşturur. “Bundan daha çok” bir şey değil!

Ama burjuva gericiliği bakımından genel oy mekanizması, seçimler, zümre ve klikleri arasındaki ayrılıkların uzlaştırılmasının en bilinen yolu olduğu kadar, asıl olarak başlıca kurumlarıyla sömürülen yığınlar üzerinde bir zorbalık ve baskı aracından başka bir şey olmayan burjuva devletin halk üzerindeki egemenliğinin bu kliklerden hangisi eliyle gerçekleşeceğini kararlaştırma yöntemidir. Halkı ve haklarını kim, egemen sınıfın hangi eğilim ve üyeleri, hangi program ve yöntemle çiğneyecek –seçimlerle belirlenen budur.

“Hayır” itirazının yöneltilmesi ve seçimlerle parlamentolara olduklarından farklı ve fazla anlam yüklenmesi, burjuva devlet ve onun sömürülen yığınlar üzerinde bir diktatörlük olarak halkı baskı altında tutmak ve muhalefetini bastırmaktan öte benimsenebilir “iyi” ve “güzel” işlevlere sahip olabileceği hayaline kapılmanın yanında –devletin iki temel kurumu olarak sürekli ordu ve bürokrasinin değil, ama– parlamentonun devlet işlerinin kararlaştırılıp yürütülmesini gerçekleştiren başlıca kurum olduğu yanılgısına düşmek olacak, buradan da, II. Enternasyonal oportünizmi ve ülkemizde TİP’inki türünden parlamenter hayaller görmeye başlayarak, genel oy ve seçimler aracılığıyla “kendimizi sayma ve olgunluğumuzu ölçme”yi aşan “oy”a dayalı olarak ve parlamenter yoldan “kurtuluş” reçeteleri hazırlanması şaşkınlığına varılacaktır!

Lenin, parlamentoya olduğunun ötesinde bir rol yükleyerek, onu “egemenliğin merkezi” sayanlardan ve “Marksizme ihanet” dendiğinde adı ilk akla gelenlerden olan Kautsky’nin devletle hükümeti birbirine karıştırarak parlamenter hayaller yayıcı girişimlerine karşı şunları yazmıştı: “Diktatörlük bir ‘hükümet biçimi’ değildir. Bu gülünç bir saçmalıktır. Marx, ‘hükümet biçimi’nden değil devlet biçiminden ya da tipinden söz eder. Bu başka bir şeydir, tamamen başka bir şeydir. Böyle bir saçmalık, burjuva parlamentolarından başka şey görmeyen ve ‘iktidar partileri’nden başka şey fark etmeyen ‘parlamento ahmağı’ndan başka bir kimsenin söyleyemeyeceği şeydir.”²

Başlıca II. Enternasyonal oportünizminin belirti ve dayanaklarından biri olmuş olan bu parlamenter ahmaklık, daha sonra, modern revizyonizm tarafından yeniden gündeme alınarak geliştirilmiştir. “Kuzinen başkanlığında bilim emekçileri ve parti militanları tarafından kolektif bir biçimde hazırlanmıştır” notuyla Kruşçev döneminde yayımlanan “Marksizm Leninizmin İlkeleri III -El Kitabı-” adlı kitabın “Uluslararası komünist hareketin teori ve taktiği” başlıklı “Dördüncü Kısım”ında sözü edilen parlamenter avanaklık ve hayal, SBKP’nin meşum 20. Kongre kararlarına dayandırılıp SB’nin varlığı ve oportünist “anti-tekel devrim” tezi üzerine oturtularak, teorik temeliyle şöyle dile getirilmiştir:

“Komünistler uzun bir süre reformistlerin işçiler arasında yaydığı parlamentarizm hayallerini reddettiler.

“O zamanlar için, bu tutum çok doğru ve tarihi koşullara uygundu…

“Bugünse, kapitalizmin içine düştüğü çelişkilerin şiddetlenmesi, sosyalist blokun güçlenmesi nedeniyle, devrimci partiler, parlamenter mücadele karşısındaki tavırları temelde değişmemekle beraber, parlamenter demokrasi mekanizmasından devrimci amaçlarla yararlanılabileceğini kabul ederler. Günümüzde işçi sınıfı mücadelesi koşullarını inceleyen SBKP XX. Kongresi bu sonuca varmış(tır):

‘Bazı kapitalist ülkelerde, bugün, öncüsünün izinde yürüyen işçi sınıfı, halkın büyük çoğunluğunu yönetimi altında toplama ve belli başlı üretim araçlarının halkın eline devredilmesini sağlamak için gerçek olanaklara sahiptir. Sağ burjuva partileri ve kurdukları hükümetin giderek daha sık yıkıldığı görülüyor. Etrafına emekçi köylülüğü, geniş aydın çevrelerini, bütün yurtsever güçleri toplayan; kapitalistler ve büyük toprak sahipleriyle uzlaşmaktan geri durmayan oportünist unsurlara ağır bir cevap veren işçi sınıfı, halk düşmanı gerici güçleri yenme, parlamentoda devamlı bir çoğunluk sağlama, burjuva demokrasisi organını, halkın gerçek iradesinin aracı haline dönüştürme olanağına sahiptir.’

“…

“Kapitalist dünyada, ulusun çoğunluğunu bir araya getiren, tekel düşmanı, anti-emperyalist cepheler oluşturulmaktadır: bunlar yeni iktidar tipleri ortaya çıkarabilir ve ulusal temsil kuruluşu olan parlamento, bu cephelerin bir örgüt biçimi ve tekellerin egemenliğine karşı mücadele araçları olabilir.

“Geleneksel bir kuruluş olan parlamento, devrimden sonra yine iktidara, gelecekteki sosyalist dönüşümleri kolaylaştıracak gerekli otoriteyi derhal sağlar. Bu durumda, sosyalist devrime karşı gösterilebilecek her türlü direnç, yalnız fiilen değil, hukuk bakımından da yasadışı olacak, parlamento tarafından temsil edilen ulus iradesine karşı yöneltilmiş sayılacaktır.”³

Burjuvazinin değil, ama tekellerin egemenliği ve bu “egemenlik”in devrilmesini hedef alan “anti-tekel anti-emperyalist” devrim sürecinde “parlamentoda devamlı bir çoğunluk sağlama, burjuva demokrasisi organını, halkın gerçek iradesinin aracı haline dönüştürme olanağı”nı değerlendirip, onu (parlamentoyu), tıpkı sovyet gibi, bir “mücadele ve iktidar organı” varsayma… Böylelikle, “Geleneksel bir kuruluş olan parlamento(nun), devrimden sonra yine iktidara, gelecekteki sosyalist dönüşümleri kolaylaştıracak gerekli otoriteyi derhal sağla(ması)…” Parlamentoya dayanarak iktidar olma! Olur mu olur! Arkada dayanılacak “modern revizyonizm” olunca, neden olmasın! Ama bu durumda parlamentoya değil, revizyonist SB’ye ve gücüne dayanarak iktidar olunuyormuş, ne gam!

Bu, parlamentonun –iktidar organı ve devlet gücünün başlıca dayanağı olarak– sıkletinden fazla ağırlığa sahip olduğu parlamentarist görüşünün eleştirisi, şüphesiz parlamentonun bütünüyle önemsiz ve parlamenter mücadelenin tamamen önemsiz olduğu “solcu” “çocukluk hastalığı”nı haklı çıkarmaz.

Her “taş” yerli yerine oturmuş haliyle görülüp, devlet devlet olarak, hükümet hükümet ve parlamento parlamento olarak kendi işlevleriyle kavrandığında, burjuva parlamentolar birer “kürsü” olarak kuşkusuz önemlidirler ve parlamenter mücadeleyle kazanılacak vekiller aracılığıyla bu “kürsü”nün kullanılması olanağı değerlendirilmezlik edilemez.

Ardından, yerleşik hal alabilen alışkanlıklara yol açarak sökün edebilecek –geçmişte örneğin milyonlarca oy destekli kitle partileriyle II. Enternasyonal’de yaşanan ihanette sökün etmiş– burjuvaziyle proletaryanın sırtından anlaşmalarla parlamenter mekanizma çerçevesinde kuruluşları belirlenen hükümetlerin desteklenmesi ve birkaç partinin bir araya gelerek oluşturduğu koalisyonlara katılma gibi sapkınlıkları da kapsayan parlamentarizmin Lenin tarafından sert olarak suçlandığı biliniyor. Örneğin: “En aşağılık kariyerizm, parlamenter arpalıklardan burjuvaca yararlanma, parlamenter eylemin en göze batar biçimde reformistçe soysuzlaştırılması, yavan küçük burjuva göreneğe alışma, hiç kuşku yok ki bütün bunlar, kapitalizmin her yerde işçi hareketi dışında olduğu gibi, içinde de türettiği her zaman görülen ve egemenlik sağlayan karakteristik sonuçlardır.”⁴

Ama parlamentarizmi suçlayan aynı Lenin, burjuva parlamentolardan yararlanma kadar parlamenter çalışmanın reddini de çocukça bir hastalık olarak eleştirir:

“Burjuva parlamentosunu dağıtacak durumda olmadığımız sürece, ona karşı hem içten hem dıştan çalışmalıyız. Az çok önemli sayıda emekçi halk (yalnız proleterler değil, aynı zamanda yarı proleterler ve küçük köylüler) burjuvazisi tarafından işçileri aldatmak için kullanılan burjuva demokratik vasıtalara güvendikleri sürece, biz bu sahtekârlığı işçilerin geri kesimlerin, özellikle proleter olmayan emekçi halkın, en önemli ve en yetkili olarak gördükleri o aynı kürsüden teşhir etmeliyiz.

“Biz komünistler, devlet iktidarını ele geçiremediğimiz ve sadece emekçi halkın burjuvaziye karşı kendi Sovyetleri için oy kullanacağı seçimleri yapamadığımız sürece; burjuvazi devlet iktidarını kullandığı ve nüfusun değişik sınıflarına seçimlere katılmaları için çağrıda bulunduğu sürece, yalnız proleterler arasında değil, bütün emekçi halk içinde ajitasyon yapma amacıyla seçimlere katılmakla yükümlüyüz.” (sf. 149-150)


Cromwell’e değil, ama onun “rüşvet” ve “ahır” saptamalarına dönersek…

Memurlar egemenliği, rüşvetsiz gerçekleşmez ya da rüşvet memurlar egemenliğinin doğal ürünü ve aynı zamanda dayanağıdır da. Üstelik “genel oy” ve burjuva gericiliği bakımından ayırt edici yanı olan “hangi burjuva kesimin yöneteceğinin kararlaştırıcılığı”nın iki anlamı vardır. Bir; hangi burjuva kliği, hangi programı izleyerek yönetecek; açık kan dökücülük yolu mu tutulacak, zorbalığın üstü örtülecek ve örneğin eski “sosyal devlet” uygulamalarında olduğu türden “tavizler politikası” mı izlenecek, ekonomide içeride talep oluşturma ve Keynesyen bir politika mı, “kemer sıkma” mı, ikisi birden mi, vb. vb. –seçimler ve sonucunda şu ya da bu hükümetin kurulmasıyla, bu kararlaştırılmış olacaktır. Ve iki; genel oy, onunla oluşacak yeni parlamento ve genel oya dayalı her yeni hükümet, askerî ve sivil bürokrasinin elden geçirilerek yeni bir dağılımının gündeme gelmesi demektir ki, bu dağılım, –önem ve ağırlığı kapitalizmin devletçi bürokratik yapı ve geleneklerinin ağırlığıyla orantılı artacak olan– başlıca devlet ihalelerinden oluşan devlet olanaklarının yeniden dağılımı zorunluluğuyla tamamlanır. Seçim kazanan “ganimeti” toplayacak ya da paylaşacaktır!

En çok “partizanlık” suçlamasına ya da “liyakatına göre” atandı/atanmadı tartışmasına neden olan devlet kademeleri ve memuriyetlerinin, bürokrasisinin paylaşılması; müsteşar ve müşavirlerden başlayarak, valiler, kaymakamlar, birinci ve ikinci dereceden hâkim ve savcılar, maliye ve vergi müfettiş ve memurlarıyla vb. müftülerle imam ve vaizlere varıncaya kadar bütün devlet “görevlileri” düşünüldüğünde hiç de küçük bir yeniden dağılım oluşturmaz. Hele yakın tarihte bol örnekleri olan ve bilinen yolsuzluk skandallarıyla ihale ve sair devlet olanaklarının ganimetten sayılarak yeniden dağılımıyla tamamlanan tablo ciddileşir ve egemenler bakımından “genel oy” ve sonuçlarından olan başta hükümet değişiklikleri ve koalisyonlar olmak üzere bütün bir yönetsel yenilenme, egemenler arası didişme ve hesaplaşmalara yol açtığı ve açacağı gibi ceremesi de sömürülen ve yönetilen yığınların sırtına yıkılır.

Sözü, kapitalizm, burjuva hükümetler, devlet olanakları ve rüşvet ilişkileri bağlamında yine Engels’e atıfla başlayan Lenin’e bırakalım:

“Engels, ‘zenginlik, iktidarını demokratik cumhuriyette, dolaylı ama bir o kadar da güvenli bir biçimde gösteriyor’ diye sürdürür; şöyle ki: ilk olarak ‘memurların düpedüz rüşvet yemesi’ (Amerika), ikinci olarak da ‘hükümetle borsa arasındaki bağlaşma’ (Fransa ve Amerika) aracıyla.

“Bugün hangisi olursa olsun, bütün demokratik cumhuriyetlerde, emperyalizm ve bankalar egemenliği, zenginliğin sınırsız gücünü savunmak ve kullanmak için yararlanılan bu iki aracı, ender bir sanat haline getirecek derecede geliştirdi. Eğer örneğin Rusya Demokratik Cumhuriyetinin daha ilk aylarında, ‘sosyalistler’in –Devrimci-Sosyalistler ve Menşevikler– burjuvazi ile koalisyon hükümeti içindeki evliliklerinin, deyim yerindeyse balayı sırasında, Bay Palçinski, kapitalistleri tedirgin etmeyi ve onların tekerine taş koymayı, askerî siparişler yoluyla devlet hazinesini soymalarını engellemeyi gözeten bütün önlemleri baltalamışsa ve daha sonra başkanlıktan ayrılmış (ve elbette yerine tastamam aynı bir başka Palçinski geçmiş) olan Bay Palçinski, eğer kapitalistler tarafından yılda 120.000 ruble tutan bir arpalıkla ‘ödüllendirilmiş’ ise, bu nedir? Dolaysız ya da dolaylı rüşvet mi? Yoksa hükümetle kapitalist sendikalar (tröstler) arasında bir bağlaşma ya da yalnızca dostça ilişkiler mi?”⁵

Biz bunlara, yakın tarihte, “yolsuzluk/hırsızlık” başlığı altında tanımlanan yüzlerce bin dolarlık “hediye” saatler, ayakkabı kutularıyla elbise ceplerine doldurulmuş paralar, “sıfırlayayım mı… sıfırla” diyaloglarına konu odalar dolusu Dolar ve Euro’lar, para makineleri, para kasaları, altın külçeleri dolu olarak ülkeye kayıtsız giriş yapan uçakların… vb. konu olduğu, soruşturmaları bile kapatılmış, yasalarda kendilerine yer açılamamış “skandal”larda tanıklık ettik. Meşrulukları savunulamayan, yasalara uydurulamamış ve dolayısıyla “minareye kılıf bulunamamış” aşırı örneklerdi. Boldu, ama aşırılardı; ancak “darbe” argümanları oldukları ileri sürülebildi ve üstleri örtülmeye uğraşıldı.

Ama tamamen meşru sayılan, rutine bağlanmış, son derece olağan rüşvet türleri de yok değildir. Yasaya sığmasa da olağanlaşmış olanları olduğu gibi, bütünüyle yasal olanları da çoktur. Devletin ortak olduğu şirketlerin, banka ve sair anonim şirketlerin yönetim kurullarının bol maaşlı koltuklarına atanmalar örneğin, hem yasaldır hem de itibar vesilesi sayılır. Türü ve sayısı belirsizleştirilmiş arpalıklar durumundaki müşavirlik ve danışmanlıklar yine öyledir. Borsa aracılığıyla hisse senetlerinin devir-teslimi kadar, senetlerin kıymetlendirilmesi ya da değer kaybının sağlanması, döviz-kur farklarından önceden haberdar edilerek sağlanan kârlar, hibe yoluyla “havuzlar” oluşturularak sağlanmış yatırım olanakları, TÜRGEV benzeri vakıflara bağışlarla arsa, arazi vb. yığınakları, ihalesiz ya da görünüşte ihaleli yasaya uydurulmuş iş vermeler… –tümü tamamen yasal ve sıradandır!

Özetle, “zenginlik”, kapitalizm yani, egemenliğini, banka ve borsa egemenliği olarak, demokratik ya da değil, her koşul ve her siyasal egemenlik biçimi altında sürdürür. Bu kural, parlamenter demokrasiler bakımından da geçerlidir, kralcı ya da faşist egemenlik biçimleri bakımından da. Hükümetlerle sermaye çok sayıda bağla birbirlerine bağlı oldukları kadar burjuva parlamentolarla sermaye arasındaki ilişki de öyledir. Burjuva parlamentolarda “ilaç için” ya da görünüşü kurtarmak üzere belirli özelliklere sahip birkaç yoksul bulunması âdettendir. Genellikle işçi bulunmasa bile, parlamentolarda kimi zaman azınlıklardan bir kişi, kimi zaman bir engelliye yer açılır. Yoksa, ne yapılacaksa “ön-seçim”in zorunlu tutulan aidatları ne de vekil adayı atanmak için sunulan meşru haraçlar ortalama bir yurttaş tarafından bile karşılanabilecek gibi değildir. Burjuva parlamentolar kural olarak burjuvalar ve onların sözcüleri içindir.

Parlamentolara, çekicilik yaratacak “güzel görünüş” için, burjuva dünya görüşüne sahip ya da yoğun etkisi altında olmakla birlikte kimi zaman dolaysızca burjuva olmayan kişiler vekil olarak alınsalar da, burjuva hükümetler bakımından bu bile olağan değildir. Burjuva hükümetlerin burjuvalar ya da onların görevli ve sözcüleri tarafından oluşturulması kuraldır. Dolayısıyla rüşvet ilişkisi ya da borsa üzerinden bağlantılar veya ikisi birden, parlamenterler bir yana, özellikle bakanlarla müsteşar ve müşavirden başlayarak genel müdür ve daire başkanı türünden “iş bitirici” yakın “çevre”leri bakımından karakteristiktir.

Ancak parlamenter sistemde hükümetlerin başlıca parlamentolardan çıktığı, özellikle siyasal kriz anlarında “devlet işleri”nin teknokrat/bürokrat nitelikli başbakan ve bakanlarla yürütülme durumunda kalınsa bile, genel kural olarak hükümetlerin vekillerden teşekkül ettiği bilinir. Ve hükümetler burjuva devletin, onun “çark” ve “dişlileri”nin hareket ettiricisi, başka bir deyişle “yürütme komitesi”dir. Bu nedenle, parlamentolar devletin asli ve temel organlarından olmamakla ve “devlet işleri” başlıca sivil ve askerî bürokrasi ya da bürokrasi ve militarizm tarafından yürütülmekle birlikte, işlerin yürütülmesinin koordinasyonu ve yönü, parlamentodan gelerek kurulan ve “yürütme komitesi” durumundaki hükümet tarafından gerçekleştirilir. En demokratik olanları da içinde burjuvazinin sınıf egemenliğinin aracı olan ve başlıca iktisadi niteliğiyle bu egemenliğin –seçimlerle bölünebilecek sürekliliğinin– asıl olarak burjuvazinin maaşlı görevlileri olan atanmış “memurların egemenliği” olarak sürdürüldüğü burjuva devletlerde hükümetler gelip geçerler, ancak bürokratik ve militarist kurumlar ve onların yerleşik kural ve uygulamalarının genelliği ve kalıcılığı tartışmasızdır.

Bundan, hükümetlerin önemsizliği sonucu çıkmaz; ama burjuva egemenliğin kısa aralıklarla değişebilir olduğu bilinen şu ya da bu hükümetle kaim olmadığı, hükümetler değişse de sürdüğü ve ekonomik egemenliğin siyasal egemenliği üretip koşulladığı, anlaşılmalıdır. Hem Engels’in hem de Lenin’in altını çizdikleri “zenginliğin iktidarını en demokratik cumhuriyette de sürdürdüğü” doğrusunun bir dayanağı seçilmiş ya da atanmış burjuvazinin tüm “görevli” ve temsilcilerinin –rüşvet de içinde– binbir bağla zenginlik kaynakları ve onların mülkiyet ilişkilerine bağlı oluşuysa, diğer bir dayanağı da burjuva çıkarların ihtiyaçlarına uygun sürekliliğin “memur egemenliği”yle sağlama bağlanmış olmasıdır.

Ekonomi ile siyaset arasında hükümetler ve izledikleri siyasetleri de kapsayan bir özerklik olduğu ve “ekonominin yoğunlaşmış ifadesi” olmakla birlikte, siyasetin ekonomiden, siyasal egemenliğin ekonomik egemenlikten yansımasına rağmen, insanın –ne kadar gerçeğe uygun olduğu ya da olmadığı bir yana– bilinçli eyleminin işe karıştığı her yerde bu yansının az-çok uzun bir dönemin ortalaması olarak gerçekleşebileceği, yoksa her somut durumda doğrusal yansıdan şu ya da bu ölçüde sapmalarla oluştuğu ve oluşacağı bilinir. Siyaset sonuç olarak ekonomiden yansıyacak ve siyasetçilerden oluşmuş burjuva hükümetler, dolayısıyla, eninde sonunda burjuvazinin sosyal iktisadi çıkarlarının gereksindiği tutumları alacak olsalar ve kendilerini burjuvaziye bağlayan sözü edilen rüşvet vb. bağlarla bu tutumları sağlama bağlanmış olsa bile, burjuvazinin çıkar ve egemenliğinin genel ve hükümet değişikliklerinin sonucu olabilecek özel siyasal dalgalanmalardan olası etkilenmelerinin olanaklı olabilecek en alt düzeye indirilebilmesi, yine, devletin rutin işleri ve işleyişinin bürokrasi ve militarizm gibi “sağlam kazıklar”a bağlanmış olmasıyla garanti edilir.

Yine de yürütmeyi gerçekleştiren ve özellikle burjuva grup, klik ve kesimler arasındaki “denge” durumlarında rolleri artıp izleyecekleri politika ya da yürütücü direktifleriyle daha da önem kazanan hükümetlerin burjuva yönelimlerinin kontrol altında tutularak garanti edilmeleri esastır. Bu, hükümetlerin menbaı durumundaki parlamentoların ve bileşimlerinin de garanti altına alınması ihtiyacını koşullar. Öyle güvenilirlik kat sayısı düşük olur-olmaz parlamentolar oluşmamalı, önüne gelen vekil seçilmemelidir.

“Zenginlerin iktidarının en demokratik cumhuriyetlerde” de sürdürülürlüğü en başta paranın alım gücü ile garanti altına alınır. “Demir yumruk” yasalarından önce kapitalizmde her şeyin alınır-satılır oluşu belirleyicidir, baskı yasaları arta kalabilecek boşlukları tıkama işlevi görür.

Burjuva demokrasisi ancak hukuk önünde eşitliktir ve bu devlet biçimi altında demokratik özgürlüklerin tanınıyor oluşu –özellikle tekelci kapitalizmde dikte eğiliminin esas hale gelişi ve özgürlükler sınırlanarak demokrasinin güdükleşmesinin ötesinde– bu özgürlüklerin iktisaden gerçekleşebilme koşullarına sahip olduğu anlamına gelmez. Örnekse toplantı özgürlüğü var olabilir, ama tüm toplantı salonlarının burjuvazinin mülkü oluşu ve yüksek kira bedelleri işçilerin bu özgürlükten yararlanma olanaklarını yok edicidir. Ya da basın özgürlüğünün var olduğu iddiası başkadır, matbaalar ve kâğıt stoklarının burjuvazinin elinde olduğu koşullarda bu özgürlüğün işçiler bakımından gerçekleşme olanağı başka. Ya da söylenmiş olduğu gibi, seçilme özgürlüğü herkes için tanınır, ancak yüksek adaylık harçları, bol harcama gerektiren ön seçim ve seçim propagandası, işçiler bakımından bu özgürlüğün gerçekleşebilme ihtimalini hemen sıfıra indirir. Parlamento, böylelikle, kural olarak işçilere kapalı bir alan olur ve parlamentodan çıkacak hükümetler de burjuvazi ve ihtiyaçları açısından kategorik olarak sağlama bağlanır. Sömürülen yığınlar karşısında, aralarındaki çekişme ve paylaşıma dair sürtüşmeler bir yana, burjuvazinin sınıf egemenliği, iktisadi boyutunun ötesinde siyasal boyutuyla da emniyet altındadır.


Geriye kalan, burjuvazinin çeşitli grup, klik ve kesimleri arasındaki paylaşım kavgaları ve “iktidar” bölüşümüdür. Marx’ın dediği gibi, “Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir parlamentoda halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırmak”tan ibaret olur. Hükümet değişiklikleri de buradan önem kazanır: “Kim yönetecek”?

Bir burjuva parti, seçimi kazananı ya da seçimi birisi kazanamamışsa kazananlardan birbiriyle anlaşan birkaçı hükümeti kurar, işçiler ve sömürülen emek yığınları, halk, sosyalist ve devrimci partilerle diğer burjuva partiler muhalefette kalırlar. Parlamentoda çoğunluğu oluşturan bir ya da birkaçı “iktidar” olup hükümeti kurar; partilerden biri “ana muhalefet” titriyle hatta devlet protokolünde kendine yer bulur, ancak “azınlık”ta kalanlar “muhalefet”tirler.

Yasalarda ve günlük algıda “siyasal partiler” başlığı altında anılsalar ve bir ya da birkaçı iktidar ve geri kalanlar muhalefet olarak aralarında fark gözetilmeden eşit varsayılsalar ve burjuva demokratizminin ikiyüzlülüğüyle “parlamenter demokrasinin vazgeçilmez unsurları” kabul edilseler bile, gerçek farklıdır; işçi sınıfı ve emekçi halkın örgütleriyle burjuva partiler arasında kategorik bir ayrım vardır. Burjuva demokratizmi övgücüsü Kautsky’nin genelleştirdiği burjuva partilere özgü “azınlık korunması ve hakları”nın işçi partileri için de geçerli olduğunu ileri sürerek “herkes için demokrasi” masalını anlatmasını, Lenin, bu yönden eleştirir:

“Bilgiç Kautsky, ‘önemsiz bir noktayı’, yani bir burjuva demokrasisinde, iktidar partisi için ‘azınlığın korunması’nın ancak başka bir burjuva partisi için söz konusu olduğunu, buna karşılık proletaryanın payına, bütün ciddi, önemli ve temel konularda, ‘azınlığın korunması’ yerine, olağanüstü hal ilanı ve katliamlar düştüğünü unutmuş…”⁶

Burjuvazinin egemen olduğu tartışmasızdır; tartışma, burjuvazinin adına yürütmeyi kimin, hangi burjuva parti ve grubun üstleneceği ve halkı ve mücadelelerini bastırma “işi”ni kimin yürüteceği konusuyla sınırlanır. Ama bu, rüşvet olanaklarının da yeniden ve yeniden paylaşılması demektir. Her yeni hükümet, devlet olanaklarının yeniden dağılımı demektir. Kuşkusuz sömürülen yığınların sırtından elde edilmiş ve aynı sömürülen yığınlara yönelik yeni zorbalık ve bastırma etkinliklerinin dayanağı olarak kullanılacak “ganimet”, yeni hükümetlerin kurulmasıyla yeniden paylaşılacaktır. Yeni bir burjuva hükümetin kuruluşu, sadece ihale, dolaysız rüşvet vb. türü devlet olanaklarının yeniden dağıtımı demek olmakla kalmaz; bu dağıtımın düzenlenişi de içinde, başlıca devlet işlerinin yürütülmesiyle görevli askerî ve sivil bürokrasinin makam koltukları, teknokratlarınkini de kapsayarak, kuşkusuz yukarıdan başlayarak, bütün devlet kademelerinde yeniden dağıtılır. Bu yeniden-dağıtım, hükümetin tek parti hükümeti olarak değil, ama birkaç partinin koalisyonu olarak kurulması durumunda daha bir önem kazanır ve seçim galibi partiler ganimet paylaşımına girişirler. Koalisyon tartışma ve pazarlıkları yalnızca bakanlık koltuklarıyla sınırlı tartışma ve pazarlıklar olarak yürümez, ama tüm bürokrasinin yeniden dağılımını ilgilendirir.

1917 Şubat Devrimi’nin ardından kurulan koalisyonla ilgili olarak Lenin bu paylaşımı şöyle tanımlamıştır:

“Vaktiyle daha çok Yüz-Karalara ayrılmış bulunan memurluk görevleri, Kadetlerin, Menşeviklerin ve Devrimci-Sosyalistlerin ganimeti durumuna geldi… Ganimeti paylaşmak, bol paralı bakanlık, müsteşarlık, genel valilik vb. vb. makamlarına kurulmak için zaman yoktur ve hiçbir Kurucu Meclis beklenmemiştir! Hükümet değişiklikleri oyunu, aslında, ülke ölçüsünde, bütün merkezi ve yerel yönetimlerde yukarıdan aşağı yapılan bu yağma ve ‘ganimet’ paylaşımının dile gelmesinden başka bir şey değildi. Sonuç yadsınamaz: Reformlar ertelenmiş, yönetsel arpalıklar paylaşılmış ve paylaşım ‘yanlışlıkları’ birkaç yeniden-paylaşımla düzeltilmiştir.

“Ama bürokratik aygıtın çeşitli burjuva ve küçük burjuva partiler arasında (örneğin Rusya’da Kadetler, Devrimci-Sosyalistler ve Menşevikler arasında) her ‘yeniden dağıtımında’, başta proletarya olmak üzere, ezilmiş sınıflara, tüm burjuva toplumuna karşı önlenemez düşmanlıklar daha açık bir biçimde kendini gösterir. Bütün burjuva partiler, hatta ‘devrimci-demokratlar’ da içinde, en demokratik olanlar için bile devrimci proletaryaya karşı baskıyı artırma, bastırıcı aygıtı, yani devlet makinesini güçlendirme zorunluluğu bundan doğar.”⁷

“Ganimet”i; devlet olanakları ve “arpalıklar” durumundaki –özellikle yüksek– memurluk görevlerini paylaşmak… Ve bir de, hatta “en demokratik olanlar için bile devrimci proletaryaya karşı baskıyı artırma, bastırıcı aygıtı, yani devlet makinesini güçlendirme zorunluluğu”… Paylaşmak için burjuva partiler arasında kavga ve işçi sınıfına karşı devlet makinesini güçlendirmek üzere birlik!..

Hükümetler bu ikisi için kurulur ya da başlıca sömürülen yığınların ezilmesiyle demokratik içerikli, eşitlik ve özgürlük talep ve eylemlerinin bastırılması “işi”nin yürütülmesini yönetmek üzere kurulan hükümetler, aynı zamanda, bürokrasiyle birlikte geri kalan devlet olanaklarının bir yeniden dağılımına girişmeden edemezler.


Peki, velev ki koalisyon olsun ve velev ki az-çok demokratik bir partinin de katılımıyla kurulmuş olsun, burjuva sınıf niteliği tartışılmaz bir hükümetle diğeri arasında, birini lehine tercih kullanmak üzere ayrım yapmak savunulabilir bir şey midir?

Somutlayarak sorarsak; 1) özellikle Murat Belge tarafından AKP’li bir hükümet ihtimaline karşı kurulması savunulan CHP-MHP-HDP koalisyon hükümetiyle 2) bir AKP-MHP koalisyon hükümetinin çok daha gerici ve saldırgan politikalar izleyecek olması ihtimali karşısında kurulması savunulan AKP-CHP “büyük koalisyonu”nun savunulur yanı var mıdır? “Kötünün iyisi” yaklaşımıyla birinden biri işçi ve emekçiler adına tercih edilip desteklenebilir bir hükümet olabilir mi?

Yanıt, net olarak olumsuzdur. Öncelikle, kapitalizm koşulları ve burjuva egemenlik sistemi içinde, burjuva devletin “yürütme komitesi” olarak asıl işlevi olan sömürülen yığınların ve mücadelelerinin bastırılmasını üstlenirken, sıralanan iki muhtemel yan yana gelişten hangisi olursa olsun, bir koalisyon, aynı zamanda “memuriyetler”le rüşvet ve ihaleler de içinde sair devlet olanaklarının bölüşülmesi demektir ki, devrim ve sosyalizm adına da, özgürlükler adına da ne biri ne diğeri savunulabilir.

Ama devamı da söylenmelidir.

AKP’nin on üç yıllık hükümeti döneminde yaptıkları ortadadır ve ülkenin acil bir demokratikleşme sürecine ihtiyacı olduğundan şüphe edilemez. Bu doğrudur; ancak bu demokratikleşmenin, halkın demokrasi mücadelesinin yükseltilerek kurulacak bir geçici devrim hükümeti ya da devrimci bir “geçiş dönemi hükümeti” yerine, kolayına kaçılarak, ama kuşkusuz henüz koşulları oluşmamışken, üstelik koşullarını olgunlaştırmak için çalışmaktansa, demokrasi mücadelesinin hedefleri arasında olması gerekecek siyasal partilerin bazılarının katılacakları koalisyonlar aracılığıyla gerçekleşebileceğini düşünmek gaflet değilse aymazlıktır.

Belge’nin önerisini alalım. HDP, demokratik bir partidir ve birlikte olunabilir. CHP, demokrasi sözü etmekle birlikte demokrasi ve hak eşitliğiyle çelişen tutumlara da sahiptir; ancak uzatmamak için, son dönemdeki demokratik yönelimleriyle, örneğin Barış Bloku’na katılımıyla, birlikte olunabilir mi olunamaz mı sorgulamayalım. Peki, ya MHP? AKP karşıtlığı ve bu karşıtlığın her şeyin önüne geçirilerek, kapitalist sistem, burjuva devlet, sömürü, zorbalık, hatta faşizm ve şovenizm dahil tümüne gözlerin kapatılmasına yol açması, belli ki MHP’nin bile şirinleştirilmesi ve AKP’ye karşı onunla da birleşmenin kabulüne götürmüştür. Ancak bu kabul edilebilir değildir. Her şeyden önce, gericiliği tartışmasız MHP’den uzaklaşmalarında yarar varken ve buna yönelik tutumlar gerekliyken, CHP’nin MHP’ye doğru itilmesi ve hele HDP’nin MHP’nin kucağına atılmaya ve onunla işbirliğine ikna edilmeye çalışılması, fazlasıyla parlamentarist ve sistem yandaşı oluşu bir yana gericiliğin de güçlendirilmesine yönelik bir yaklaşımdır. Ne –yüzü gizlenerek ve hiç değilse Kürt halkının gözünde iyi gösterilerek– sistemin HDP’nin de katılmasıyla güçlendirilmesi tercih konusu edilebilir, ne de AKP karşıtlığı ileri sürülerek MHP’li bir birlik ve koalisyon!

“AKP karşıtlığı”ndan söz etmişken, ne kadar AKP ne kadar Cemaat karşıtlığı ve AKP destekçiliğidir tartışılır, ancak Doğu Perinçek’in CHP-MHP-İP (Vatan Partisi) hükümeti önerisinin 7 Haziran sonrası güncellenmesi olan önerisine de değinmeliyiz.

“Ekonomideki mafyalaşma, siyasette mafyalaşmayı getirdi. Ekonomi, çok küçük bir azınlığın eline geçince, siyasetin hâkim güçleri de daraldı. Sanayici ve tüccar üvey evlat oldu… Siyasetteki mafyalaşma, en sonunda Başkanlık Sistemini Türkiye gündemine getirdi. Sıcak para diktatörlüğü, Başkanın mafyasıyla yürütülebilirdi” diye başlayan Perinçek, “Türkiye’de öncelikli hedef”i tam bir sistem adamı olarak şöyle tanımlıyor: “Önümüzdeki öncelikli hedef, sıcak para diktasını yıkarak üretim ekonomisini kurmak ve vatanı bütünleştirmektir… çıkmazdan üretim ekonomisiyle kurtulacağız. Üretimde ve bütünleşmede çıkarı olan sınıflar ile borçlanma ve bölünmede çıkarı olan zümreler karşı karşıya mevzilenmiş bulunuyorlar. Burada millî sanayici ve tüccar ile işçi, çiftçi, kamu emekçisi, küçük esnaf ve zanaatkârın çıkarlarının aynı cephede buluştuğunu görüyoruz. Vatan Partisi’nin programının birinci maddesi, bu sınıfların ortak hükümetini amaçlıyor. Millî Hükümet, bütünüyle asalak olan mafya ekonomisine akıtılan kaynakları üretime çevirecek. Burada işçi sınıfı ve bütün emekçiler ile sanayicilerin çıkarı birleşiyor.”⁸

“Millî cephede yer alan sınıflar arasında da çelişmeler bulunuyor”muş. Ama “Vatanın bütünleşmesi ve üretim ekonomisi için birleşenler arasındaki çelişmeler düşmanca (antagonist) türden değil”miş. Nedeni de şuymuş: “İşçi sınıfının hareketlerine bakarsak, sanayicinin fabrikasına el koymak gibi bir programa rastlamıyoruz. İşçiler, daha iyi koşullarda çalışmak ve yaşamak istiyorlar. Bu talepler, hem demokrasinin gereğidir, hem de millî cepheyi güçlendirir. En büyük üretici, emekçinin kendisidir.”

Ve burjuva beyzade, “işçi sınıfının sanayiciye karşı tutumu, stratejik düzlemde dostluk ve aradaki çelişmeleri çözmek için taktik düzlemde mücadeledir… vatanımız ve üretim ekonomisi için birlikteyiz, ancak demokratik haklarımızı elde etmek ve daha iyi yaşamak için mücadele edeceğiz” buyuruyor, işçi sınıfına! Tabii işçi sınıfı devrimciliği adına! “İşçi sınıfı ile burjuvazinin birleşen çıkarları”! İşçi sınıfının, devrimci işçinin bakış açısından burası sözün bittiği yerdir. Çürütmek için söylenmesi gereken lafa yazıktır. Beyimiz kendi kendisini teşhir etmektedir.

Bunca uzun bir aktarma, Perinçek’in, Belge ile benzer sistem içi öneriyi, daha dallandırılıp budaklandırılmış haliyle ve açık-seçik, üstünü örtmeye gerek duymadan –iki gerekçeyle: “sıcak para” ve “borçlanma ekonomisi” yandaşı olanların “sıcak para diktasını yıkarak üretim ekonomisini kurmak ve vatanı bütünleştirmek” hedeflerine yönelik olarak– “millî sanayici ve tüccarla işçi” ve emekçilerin “birleşen” çıkarlarını gerçekleştirecek bir burjuva “millî hükümet” önerisini “korkusuzca” yapması nedeniyledir. Tek fark, önerilerin, HDP’nin hükümete katılmasıyla hükümetin HDP’nin de içinde olduğu Kürt ulusal hareketini hedef alması arasındaki farklılıktır; gerisi ortaktır!

İkinci öneriye, AKP-CHP “büyük koalisyonu”na gelince… Herkes biliyor ki, uluslararası ve ulusal sermayenin, burjuva egemenliğinin az-çok istikrarlı biçimde sürdürülmesini öngören asıl önerisi durumundaydı. Hem –asıl olarak– işçi ve emekçi hareketliliğinin önünün alınması, olmuyorsa bastırılması, hem de AKP ve özellikle başkanlık histerisine tutulmuş ve bu yolda ne yasa ve anayasa ne de teamül tanıyan “reis”in artık yarın ne yapacağından kuşku duyulmakta olan burjuva “azınlık haklarını” da takmayan aşırı yanlı tek parti yönetiminin bir miktar ehlileştirilmiş bir AKP’nin CHP’yle koalisyonuyla normalleştirilmesi bakımından günün koşullarında “biçilmiş kaftan” olarak görünmekteydi. Kürt sorununda belirli bir çözüme ulaşılmasını sağlayabileceği ve Türkiye’yi dışarıda, özellikle Ortadoğu’da maceradan uzak Amerikancı yolda “kazasız-belasız” ilerletebileceği düşünülmekteydi –hem uluslararası hem de “ulusal” burjuva gericiliğin çıkarlarının gösterdiği böyle bir koalisyondu. Büyük burjuvazi bakımından iki düzlemde de, hem gericilikle halk arasındaki hem de gericiliğin kendi arasındaki ilişkiler alanında uygun bir alternatifti.

Ama onlar için uygun olan sömürülen yığınlar için uygun değilken, ülkenin az-çok esenliğe çıkabilmesi bakımından, sanki “ülke esenliği” burjuvazinin değil ama –ya da en azından onunla birlikte– işçi ve emekçilerin işine gelirmiş gibi, “ilericilik” adına da savunuldu. En çok Kürt sorununda aşırı saldırganlığa yöneleceği öngörülen ve bu nedenle başlıca kaygı kaynağı durumundaki bir AKP-MHP hükümetinin “reelliği” olan, mümkün “en iyi” alternatifi olarak özellikle Kürt hareketi ve yakın çevrelerce benimsenip açık ve üstü örtülü biçimlerde savunuldu. Savaş kaynağı AKP ve özellikle Saray’dı; AKP’yi CHP aracılığıyla frenleyip Saray’ı dizginleyerek “akan kanı durduracak” “gerçekçi alternatif” olarak görüldü.

Bu öneri de, kapitalist sistem ve burjuva devleti “es” geçip her şeyi AKP gericiliğinden ibaret sayarak AKP karşıtlığı görüşünden hareket eden sistem içi çözüm arayışıyla malûldü; iktidar değişikliğiyle ilgili defterin kapatılmış olmasıyla ve savunulmakta olan burjuva platformla uyum içindeydi. Üstüne üstlük, körlükle de malûldü ve Barış Bloku’nda yer almaya eğilim göstermekte olan CHP’yi, tersine, AKP ve devletin kollarına iticilikle zaaflı, “baltayı ayağa vurucu” nitelikliydi. Kapitalist sistemin sınırlarını sınır bilen ve burjuva egemenliğiyle bir alıp veremediği olmayan yaklaşımın vardığı yer, hükümet sorununda, burası oldu.


Oysa, her şey bir yana, yalnızca sömürülen yığınlarla burjuvazinin ilişkisi, burjuva egemenliği ve ne demek olduğu, burjuva devlet makinesi ve bastırıcılığı üzerine düşünmek bile, bırakalım MHP’li ya da AKP’li koalisyonları, onlardan farklı olarak, demokratik görünebilecek başka koalisyonlardan da uzak durulması için yeterli veri sunacaktır.

Burjuva demokrat, parlamentarist ya da değil ama burjuva nitelikli, kapitalist sistemi ebedi bilen ilericilik ve özgürlükçülük türünü –özetle, liberal burjuva solculuğunu, küçük burjuva reformculuğu da içinde burjuva demokratizmini– bir yana bırakarak, soruna işçi “penceresi”nden yaklaşılacak olursa…

Erfurt Programı’na Engels’in yönelttiği eleştiride yaptığı “devrim” ihtiyacı ve “demokratik cumhuriyet” vurgusuyla konuya değinmesinden başlayalım:

“Mutlak olarak kesin bir şey varsa, o da, partimizin ve işçi sınıfının egemen duruma, ancak demokratik cumhuriyet şekli altında gelebilecekleridir. Hatta demokratik cumhuriyet, Büyük Fransız Devrimi örneğinin gösterdiği gibi, proletarya iktidarının özgül biçimidir de. Örneğin Miquel’in yaptığı gibi, en iyi adamlarımızın bir imparatorun altında bakan olmasının akla sığar bir şey olmadığı besbelli değil mi?”⁹

Tabii ki, “hayır” denecektir. “İmparatorun bakanı” olmak tabii ki hoş karşılanmaz ve savunulması kolay değildir. Ama, şöyle bir hafızalar yoklandığında, I. Emperyalist Savaş’a gidildiği günlerde II. Enternasyonal’in sosyal-şoven hain “kahramanları”nın hemen tümü imparator ve kralların hüküm sürdüğü Avrupa’nın emperyalist ülkelerinde önce parlamentolarda “savaş kredileri” için olumlu oy kullandıkları ve sonra burjuvaziyle koalisyon kurarak burjuva hükümetlerde bakanlık koltuklarına kuruldukları hatırlanacaktır. Sonra da olmamış değildir. Ve günümüz İngiltere’si ya da İspanya, Hollanda, Belçika, Danimarka’sı hâlâ monarşiyle yönetilmektedirler ve ama parlamentoları vardır, hükümetler parlamento çoğunluklarınca seçimlere dayalı olarak belirlenir ama kral ya da kraliçeler tarafından atanırlar. Liberal solcular buralarda hiç mi bakanlık koltuklarına kurulmamışlardır?

Engels’in Erfurt Programı’nı eleştirisi döneminde de, sonra ve şimdi de, ister imparatorlar ve krallar tarafından yönetilsin ister demokratik birer cumhuriyet olsunlar, sorun, siyasal egemenliğin sosyal iktisadi dayanağının kapitalizm ve burjuvazinin egemenliği oluşudur. Geçmişe doğru gidildiğinde aristokratik özelliklerin ağırlığı artar, günümüze doğru azalır ya da bazı yerlerde neredeyse tümüyle yok olur, ancak bütün siyasal yaşam ve egemenlik kapitalizm koşullarında, sermaye ilişkilerinin ürünü olarak şekillenir.

Öyleyse, Engels’in teşhir içerikli sorusundan hareketle yeni bir soru sorulabilir: Peki, “en iyi adamlarımızın bir imparatorun altında bakan olmasının akla sığar bir şey olmadığı besbelli”yse, “demokratik cumhuriyette, bir burjuva hükümette bakan olmak akla sığar mı?”

Sığar mı? Şöyle bir hafızalar yoklandığında, her somut durumda binbir gerekçe üretilerek, işçi sınıfı ve sosyalizm ya da ilericilik ve solculuk vb. adına burjuva hükümetlere katılımlar sağlandığı görülecektir. Tümü bir yana bırakılarak, günümüzde, M. Belge’nin önerisinde olduğu gibi, HDP’nin ilericilik adına ve ezilenlerin ve memleketin, kuşkusuz demokrasinin selameti ve barış için CHP ve MHP ile koalisyona katılması ya da olmazsa CHP-MHP koalisyonunu “dışarıdan” desteklemesi ileri sürülebilmiş ve az da taraftar bulmayarak, çok sayıda liberal solcunun gönlünde yatan aslan olabilmiştir!

Oysa, neydi? Koalisyon hükümetlerinde burjuvaziyle birlikte yer alan II. Enternasyonal hainleri için Lenin ne demişti: “Savaş kredileri için oy verenler, kabinelere girenler ve 1914-15’te vatan savunması avukatlığı yapanlar açıkça sosyalizme ihanet ettiler.”¹⁰

“Açık oportünizm, devrime ve başlangıç durumundaki devrimci hareketlere ve patlamalara açıkça ve doğrudan doğruya karşıdır. Biçimi değişmekle birlikte, hükümetlerle ittifak durumundadır: bu ittifak, hükümetlere katılmaktan savaş sanayii komitelerine katılmaya kadar değişebilir. Maskeli oportünistler, Kautskiciler, işçi sınıfı hareketi için daha zararlı, daha tehlikelidir, çünkü bunlar, hükümetle ittifak yanlısı olduklarını akla-yakın, sözde ‘Marksist’ sözlerle ve pasifist sloganlarla gizlerler. Bu her iki türden oportünizme karşı, proletarya politikasının her alanında savaşım verilmelidir: parlamentoda, işçi sendikalarında, grevlerde, askerî alanda vb…”¹¹

Hükümetler, söylenmişti, burjuva devletlerin “yürütme komiteleri”dir ve asli görevleri sömürülen yığınların bastırılması ve ezilmesi “işi”ni yönetmektir; bu “iş”e suç ortaklığı edilemez. Burjuva hükümetlere katılmak, burjuvaziyle koalisyon kurmak demek, onun sömürülen yığınları bastırma etkinliğine katılmak, hangi “iyiniyetli” gerekçeler ileri sürülmüş olursa olsun, burjuvazinin tarafına geçmek demektir. Tabii ki geçildiğinde, ödülü alınır, “ganimet”in bir bölümünden, yüksek maaşlı “arpalıklar”dan, “solculuk”, ilericilik ve hatta işçi sınıfı ve sosyalizm adına burjuvazinin safına geçen de yararlandırılır: özetle, satış, alım-satım işlemi kayda bağlanır ve karşılığı ödenir!

Burjuva koalisyon hükümetlerine katılmayı haklı çıkarmak üzere ileri sürülmüş hiçbir “ulvi” gerekçe doğru çıkmaz: “Barış için müdahil olmak”… “demokrasiyi savunmak için”… “özgürlükler mücadelesini geliştirmek için” –tümü safsatadır! Çünkü ne burjuvazi aptaldır ve kendisinin kuyusunun kazılması için “koynunda yılan besleme”ye razı olur, ne tüm bürokratik-militarist devlet makinesi üç “solcu-ilerici” bakan hükümette yer aldı diye teslim bayrağı çekip onları dinleyip dediklerini yapar. “İlerici-solcu” zevat, tersine, burjuva hükümetlerin “gülleri” olarak işlev görmek üzere bakanlık koltuklarına oturtulurlar: Tescilli burjuvaların yapamadıklarını yapmak üzere, niyetleri ne olursa olsun, “yem olarak kullanılıp” gevezelik ve vaatlerle halkı yatıştırmak için görevlendirilirler ki, hemen istisnasız tümü bunu bilir ve yem olarak kullanılmalarına ses çıkarmaz, dolayısıyla niyeti iyi olanı bulmak da neredeyse imkânsızdır.

1917 Şubat Devrimi’nin ardından Kerensky ve ardından Tseretelli, Çernov ve sair burjuva sosyalistlerinin burjuva geçici hükümete katılmalarının (ya da alınmalarının) ülkenin burjuva yönetiminde hemen hiçbir –önemli diyelim– değişikliğe yol açmadığına ve örneğin kendisinin “Nisan Tezleri”yle çizdiği tablo ve yönelimin değiştirilmesi ihtiyacını doğurmadığına dair Lenin’in söylediklerini görelim:

“Üzerinde durulması gereken ikinci nokta bir ‘koalisyon bakanlığı’nın (hükümetinin olmalı –K.Y.) kurulması, 6 Mayıs 1917, hususudur. İnsana öyle gelebilir ki, broşür (‘Nisan Tezleri’ broşürü –K.Y.), özellikle bu konuda eskimiştir.

“Gerçekte ise, broşür bu konuda kesinlikle hiç de eskimiş değildir. Broşür, her şeyi, kapitalistlerin 10 bakanına rehine olarak 6 bakan veren menşeviklerin ve popülistlerin ateşten korkar gibi korktukları bir sınıf tahlili üzerine oturtulmuştur… çünkü Tseretelli, Çernov ve avanesinin bakanlığa gelmesi, Petrograd Sovyeti ile kapitalistlerin hükümeti arasında yapılan anlaşmanın sadece biçimini ufak ölçüde değiştirmiştir.”¹²

“Rehine bakan vermek” –burjuva koalisyon hükümetlerine katılmak ya da hiç değilse bu koalisyon hükümetlerinden birinden birini diğerine tercih edip desteklemek, bundan başka bir anlama gelmez ki, hele “tercih” durumunda, karşılıksız, “rehine” verip “ganimet”ten bir parça “ödül” almadan “yok yere” bir alışveriş yapılmış olacaktır!

Neden “rehine verme”, peki? Söz, yine Lenin’in:

“Belli başlı bakanlık görevleri, yeni hükümetin gidişatını tayin edecek mevkiler (İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, yani ordunun, polisin, memurların, yığınlara karşı bütün baskı cihazının kumanda mevkileri), sadakatini ispat etmiş kralcıların, büyük toprak mülkiyeti taraftarlarının elinde bulunuyor. Kadetler, dünün cumhuriyetçileri, kendi iradeleri dışında cumhuriyetçi olanlar, kendilerini, halk üzerinde ve iktidar cihazı üzerinde kullanılan kumanda mevkii ile doğrudan doğruya ilişkili olmayan ikincil işlere atanmış buldular. Trudoviklerin temsilcisi ‘kendisi de sosyalist’ olan A. Kerenski, halkın uyanıklığını ve dikkatini tumturaklı cümlelerle gevşetmekten başka hiçbir rol oynamıyor.”¹³

Bırakın Trudovik Kerensky ve sonra Menşevik ve sosyalist devrimci oportünist “sosyalistleri”, burjuvazinin partisi Kadetler bile, koalisyonda kenarda köşede kalmıştır. Kerensky’e düşen rol ise ortadadır: “Tumturaklı cümlelerle halkın uyanıklığını ve dikkatini gevşetmek!” Ama uzatmayalım ve Şubat Devrimi sonrası deneyi özetleyen açıklayıcı uzunca bir pasajı aktararak sürdürelim.

“Otokrasi devrildikten sonra, iktidar, birinci Geçici Hükümet’e geçti. Bu hükümet burjuvazinin temsilcilerinden, yani kapitalistler ile onlarla birleşen toprak sahiplerinden kuruluydu. Kadet Partisi, kapitalistlerin sözü en çok geçen partisi, hükümette burjuvaziye yön veren ve onu yöneten parti olarak birinci yeri tutuyor.” (sf. 113)

“Menşevikler ve Sosyalist-Devrimciler, kapitalistlerle anlaşma siyasetlerini şu veya bu biçimde Rus devriminin bütün dönemleri boyunca izlediler.

“… halk zafere ulaşır ulaşmaz ve otokrasinin düşüşü tamamlanınca, kapitalistlerin Geçici Hükümeti ‘sosyalist’ sıfatıyla Kerenski’yi de yanına aldı… Kapitalist Geçici Hükümet, Petrograd Sovyeti’nin başkan vekili Kerenski aracılığıyla hemen Sovyeti kendine bağlama ve onu ehlileştirme işini ele aldı.” (sf. 116)

“…Sovyetler ne yandan olursa olsun en ufak bir dirençle karşılaşmaksızın iktidarı alabilirlerdi (ve almalıydılar). Ama, Sosyalist-Devrimciler ve Menşevikler kapitalistlerin çökmekte olan hükümetini desteklemeyi, anlaşmalarla ona daha çok bağlanmayı ve devrim için daha tehlikeli, daha da uğursuz işlere girişmeyi yeğ tuttular.

“…kapitalistler… bütün ülkelerin kapitalistleri tarafından işçileri alaya almak, bölmek ve zayıflatmak için kullanılmış olan bir yola başvurdular. Bu yol, ‘koalisyon’ denen bir bakanlık kurmaktan yani burjuvazinin temsilcileri ile sosyalizm kaçaklarını bir araya toplayan bir bakanlık kurmaktan ibarettir.

“Özgürlük ve demokrasinin, öteki ülkelerden daha uzun zamandan beri, devrimci işçi hareketiyle birlikte mevcut olduğu ülkelerde, İngiltere ve Fransa’da, kapitalistler bu metodu, birçok kereler başarıyla kullanmışlardır. Burjuva bir bakanlığa girmiş olan ‘sosyalist’ şefler, işçileri aldatmaya yarayan kuklalar olduklarını, arkalarına kapitalistlerin gizlendikleri paravanlar olduklarını her zaman açığa vurmuşlardır. Rusya’nın ‘demokrat ve cumhuriyetçi’ kapitalistleri de bu yola başvurdular. Sosyalist-Devrimciler ve Menşevikler kendilerini hemen oyuna kaptırdılar; 6 Mayıs’ta, Çernov, Tseretelli ve benzerlerini içine alan ‘koalisyon’ bakanlığı artık bir olgu idi.

“Sosyalist-Devrimci ve Menşevik budalaların sevinçten ağızları kulaklarına vardı. Şeflerin bakanlık ünü, onları, kendini beğenmişlikle süslüyordu. Kapitalistler ellerini ovuşturdular. Halka karşı ‘Sovyet Şefleri’nin yardımını sağlamışlardı; Sovyet şefleri, kendilerine, ‘cephede saldırıya geçmeyi’, yani fiili olarak kesilmiş olan emperyalist soygunculuk savaşının yeniden başlamasını destekleyeceklerine söz vermişlerdi. Kapitalistler, bu şeflerin, görkemli güçsüzlüklerini çok iyi tanıyorlardı, burjuvazi tarafından yapılmış olan vaatlerin –üretimin denetimi ve örgütlenmesi, barış siyaseti vb.– hiçbir zaman yerine getirilmeyeceğini biliyorlardı.

“Bir yandan Plehanov ve Skobelev, şatafatlı, tumturaklı sözlerle kendi kendilerini kandırırlarken, ve halkı umutlandırıp aldatırlarken, kapitalistlerin kârlarından %100’ünün vergi olarak alınacağından söz ederlerken, kapitalistlerin ‘dirençlerinin’ kırıldığını iddia ederlerken, kapitalistler güçlenmeye devam ediyorlardı. Gerçekte hiçbir şey yapılmadı. Bu zaman süresi içinde kapitalistlerin iştahlarına gem vuracak hiçbir şey. Bakan olan sosyalizm kaçakları, siyaset ve yönetim çarklarının, aslında bürokrasinin (memurların) ve burjuvazinin elinde olmakta devam ettiği bir sırada ezilen sınıflara oyun etmeye mahsus konuşan makinelerden başka bir şey değillerdi. Sanayi bakanı ünlü Palçinski, kapitalistlere zarar vermek tehlikesi gösteren her türlü tedbire karşı koyan bu çarkların tipik temsilcilerinden biri oldu. Bakanlar çene çalıyorlar ve işler olduğu gibi duruyordu.

“Burjuvazi, devrime karşı savaşmak için özellikle bakan Tseretelli’den yararlanıyordu. Onu devrimcilerin devlet komiserini yerinden atmaya cüret ettikleri Kronştad’ı yatıştırmaya gönderdi… Tseretelli, burjuvazinin kendisini bir yem olarak kullanmasına, bildiği halde müsaade etti…

“Burjuva bir bakanın hükümetin savunmasını üzerine alamayacağı bir yerde, devrimci işçilerin önünde ya da Sovyetlerde, bir sosyalist bakan –Skobelev, Tseretelli, Çernov ya da bir başkası– hazır bulunabiliyor (burjuvazi tarafından gönderiliyordu demek daha doğru olurdu) ve burjuvazinin hizmetinde görevini bilerek yerine getiriyor, kanter içinde kalarak bakanlığı savunuyor, kapitalistleri temize çıkarıyor, halka vaatler, vaatler, vaatler tekrarlayarak ve ona beklemek, beklemek, beklemek öğüdünde bulunarak, onu alaya alıyordu.

“…

“Öte yandan cephede soygunculuk savaşına yeniden başlamak karşı-devrimci görevi, emperyalist görev, halkın nefretini kazanmış bir Guçkov’un yapamadığı görev, Sosyalist-Devrimci Partiye yeni kaydolmuş olan ‘demokrat-devrimci’ Kerenski tarafından parlak bir şekilde ve başarıyla yerine getirilmişti…

“…

“Bu olaylar Rus devriminin, 6 Mayıs’tan 9 Haziran’a kadar ikinci evresini doldurdular. Karşı-devrimci burjuvazi kuvvetlendi, ‘sosyalist’ bakanlar himayesinde kendi pozisyonlarını sağlama bağladı, dış düşmana karşı ve iç düşmana karşı, yani devrimci işçilere karşı saldırıyı hazırladı.”¹⁴

Dört önemli saptama var: 1) Koalisyon hükümetine burjuvazi ve onun adına burjuva parti (ya da partiler) yön veriyor; 2) Hiçbir önemli devlet işi emanet edilmeyen, “işçileri aldatmaya yarayan kuklalar” durumundaki satılık “sosyalist” bakanlara, yüzü açığa çıkmış has burjuva bakanların yapamayacakları “kapitalistleri temize çıkarma” ve “tumturaklı cümlelerle vaatlerde bulunarak halkı aldatıp yatıştırma” işi düşüyor; 3) “burjuvazinin temsilcileri ile sosyalizm kaçaklarını bir araya toplayan” bir “koalisyon denen bakanlık (hükümet) kurmak”, sosyalizm kaçakları “halkı umutlandırarak aldatırlarken” “kapitalistleri güçlendiren” “bütün ülkelerin kapitalistleri tarafından işçileri alaya almak, bölmek ve zayıflatmak için kullanılmış olan bir yol”dur; ve 4) Bu “yol” öncelikle, parlamenter yöntemlerin uzunca süredir kullanılıyor olmasının yanında yatıştırılması ihtiyacını dayatan devrimci bir işçi hareketinin gelişkin olduğu ülkelerde gündeme gelmiş; “özgürlük ve demokrasinin, öteki ülkelerden daha uzun zamandan beri, devrimci işçi hareketiyle birlikte mevcut olduğu ülkelerde, İngiltere ve Fransa’da, kapitalistler bu metodu, birçok kereler başarıyla kullanmışlardır.”

Sanırız, koalisyon hükümetlerine katılma ya da birini diğerine tercih etme tartışmasına bir nokta koyabiliriz: Devrimci kalınacak ve işçi sınıfı ve sömürülen yığınlara ihanet edilmeyecekse, hiçbir burjuva hükümete, burjuvaziyle anlaşıp koalisyon kurarak katılmak ya da birinden birini dışarıdan desteklemek benimsenemez!


Peki, bu söylenenlerden, burjuva egemenliği devrilmeden hiçbir hükümete katılmanın söz konusu edilemeyeceği ve Marksizmin yalnızca geçici devrim hükümetlerinin kurulmasını tanıyıp onayladığı mı çıkar? Kuşkusuz çıkmaz.

Ama önce, örneğin yakın geçmişin halka yönelik saldırganlıkta “ileri mevziler” tutacağı tahmin edilebilecek, kurulması muhtemel AKP-MHP koalisyonu, hatta tartışmasız daha gericileri varsayılıp, kategorik olarak daha kötüsü ileri sürülerek daha az kötüye razı olunabileceği yönünde tezle tartışma tüketilmelidir.

Örnek, orduyu peşinden sürükleyerek, geçmişin, otokrasinin bütün karanlık güçlerini yeniden dizginlerinden boşandıran 1917 Temmuz’undaki Kornilov Darbesi günlerinde Kerensky hükümetine karşı Lenin’in tutumudur.

Önce Lenin’in darbe ve darbeyle girilen siyasal sürece ilişkin değerlendirmesi: “(Temmuz darbesiyle) fiiliyatta esas devlet iktidarı, Rusya’da bugün askerî diktatörlüktür…”¹⁵ Kerensky Hükümeti bir yandadır, güçsüz ve yetkesizdir, hemen tüm bürokrasi ve militarist aygıt Kornilov’un etrafında toplanmıştır, diğer yanda da, Menşeviklerle Sosyalist Devrimcilerin denetiminde bir türlü iktidarı almaya cesaret edemeyen Sovyetler durmaktadır; Kornilovcular başta Lenin bütün devrimcilerin peşine düşmüş, siyasal saldırganlık doruğa tırmanmıştır.

Lenin’in tutumu son derece öğreticidir:

“Millî savunma görüşünü kabul etmek ya da Sosyalist/Devrimcilerle blok yapmaya kadar, geçici hükümeti desteklemeye kadar gitmek, o kanıdayım ki, hataların en kabasını işlemek, aynı zamanda, ilkelerden yoksun oluşun kanıtını vermektir. Biz ancak iktidarın proletarya tarafından alınışından sonra, barışı getirdikten sonra, gizli anlaşmaları yırttıktan ve bankalarla ilişkileri kopardıktan sonra millî savunmanın taraftarı olacağız. …

“Şu anda bile Kerenski Hükümetini desteklememeliyiz. Bu, ilkelerden yoksunluk olurdu. Şimdi bize sorulacak, nasıl, şu halde Kornilovla savaşmak gerekmez mi? Elbette savaşmak gerekir. Fakat bu, aynı ve tek bir şey değildir. İkisi arasında bir sınır vardır. Bazı ‘bolşevikler’ ‘uzlaşma esprisine’ boyun eğerek ve olayların kendilerini sürüklemesine izin vererek bu sınırı aşıyorlar.

“Kerenski birlikleri gibi biz de Kornilov’la savaşıyoruz ve savaşmakta devam edeceğiz, ama Kerenski’yi desteklemiyoruz, tersine onun zayıflığını açığa çıkarıyoruz. Burada oldukça ince ama tamamıyla esaslı ve unutulamayacak bir fark var.

“Öyleyse Kornilov ayaklanmasından sonra bizim taktiğimizdeki değişiklik nedir:

“Değişiklik şu ki, Kerenski ile mücadelemizin biçimini değiştiriyoruz. Ona karşı düşmanlığımızı katiyen azaltmaksızın, ona karşı olarak söylediğimiz sözlerin hiçbirini geri almaksızın, onu devirmekten vazgeçmeksizin, anın özelliğini dikkate almak gerektiğini, şu anda Kerenski’yi devirmeye çalışmayacağımızı, (Kornilovla savaşan) halkın gözünde Kerenski’nin zayıflığını ve tereddütlerini belirterek, Kerenski ile şimdi bir başka biçimde savaşacağımızı açıklıyoruz. Bunu daha önce de zaten yapıyorduk. Bu; şimdi başlıca işimiz oldu.

“Başka bir değişiklik: şu sırada ‘kısmi talepler’ denilebilecek şeyler için ajitasyonun kuvvetlendirilmesini de birinci plana alıyoruz: Milyukov’u tutukla, Petrograd işçilerini silahlandır, Kronştad, Viborg, Helsingfors birliklerini başkente çağır, Duma’yı dağıt, Rodszianko’yu tutukla, toprak beylerinin arazilerinin köylülere geçmesini kanunlaştır, hububatın ve sanayiin işçiler tarafından kontrolünü kur vb. vb…

“Bizim başlıca hedefimizden, iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi hedefinden uzaklaştığımızı sanmak haksızlık olurdu. Hayır. Tam tersine, biz bu hedefe son derece yaklaşmış bulunuyoruz, ama doğru bir çizgi ile değil, uzun yoldan. Ve kesin olarak şu anda Kerenski’ye karşı direkt ajitasyondan çok endirekt ajitasyon yapmak, ama bunu, kesin olarak, Kornilov’a karşı aktif bir mücadele, mümkün olduğu kadar aktif –ve devrimci– bir mücadele isteyerek yapmak lazımdır.”¹⁶

Anlaşılmaktadır ki, bazı “bolşevikler” durumun ürküntü vericiliği karşısında “olayların kendilerini sürüklemesine izin vererek” “uzlaşma” aramaya koyulmuş, Kornilov’la savaşmak zorunluluğuyla Kerensky Hükümeti’ni desteklemeyi birbirine karıştırır olmuş; işi, “Sosyalist-Devrimcilerle blok yapma” ve “geçici hükümeti desteklemeye kadar” vardırıp, “hataların en kabasını işleme”ye ve “ilkelerden yoksun oluşun kanıtını verme”ye yönelmişlerdir. Ancak Lenin nettir: Devirmekten vazgeçmeksizin, Kerensky ve Hükümeti ile mücadelenin ancak biçimini değiştirip kısmi talepler için ajitasyonu öne alarak, Kornilov’la savaş içinde, dolaysız değil dolaylı yoldan ajitasyonla Kerensky ve Hükümetine karşı mücadele. Ne partisiyle blok kurma ve koalisyon, ne “dışarıdan” destek!

Peki, desteklemek bir yana, henüz burjuva egemenliği devrilmeden, katılmak, hatta –olabilirse– önderlik etmek gerekecek hükümet olabilir mi olamaz mı? Hayat düz değildir. Toplumsal siyasal mücadele hiç değil. Neden olmasın!

Desteklenmek bir yana katılmak ve hatta kurulması için uğraşılıp mücadele edilmek gereken başlıca iki tür hükümet olabilir ki, ikisi de devrimci niteliklidir. Zaten devrimci olmayan bir hükümetin devrimci proletarya tarafından desteklenmesi düşünülemez bile.

Birinci tür “desteklenebilir” ve desteklenmesi bir yana kurulmasından kaçınılamayacak hükümete örnek, II. Dünya Savaşı’nın sonunda bir dizi Avrupa ülkesinde “geçiş dönemi hükümetleri” olarak kurulan Halk Cephesi hükümetleridir. Henüz burjuva egemenliğin devrilmediği ve işçi sınıfının tek başına iktidarı almasının koşulların oluşmadığı, ama burjuvazinin de eskisi gibi yönetmeyi başaramaz hale geldiği koşullarda, faşizme karşı mücadelenin başını çekmiş işçi sınıfı ve partilerinin sair ilerici-devrimci sınıf ve partileriyle ittifakına dayalı olarak kurulan geçiş dönemi hükümetleri olarak halk cephesi hükümetleri, sosyalizme geçişin özel bir örgütlenişi olarak, şüphesiz ki, devrimciydiler ve desteklenmeye layıktılar. Burjuva egemenliğin özel bir biçimi olan faşizme, faşist diktatörlüklere karşı mücadele içinde, faşist diktatörlükleri yıkılmaya götüren bu mücadelenin onun kapitalist dayanaklarını da güçsüzleştirdiği ve burjuvazinin egemenliğini sürdüremez olmaya sürüklendiği, ama henüz işçi sınıfının tek başına iktidarının ve proletarya diktatörlüğünün kuruluşunun da olanaklı hale gelmediği, “tekellerin denetimi” ya da “üretimin işçiler tarafından denetimi”, “hububat dağıtımının denetlenmesi”, “işten çıkarmaların yasaklanması”, “işçi sovyetleri”, “işçi ya da halk milisi” gibi geçiş talepleriyle kurulacak faşizme karşı halk cepheleri içinde birleşmiş emekçi sınıflara dayanan “halk cephesi hükümetleri”, şüphesiz olağan burjuva koalisyon hükümetlerinden değillerdir, tersine burjuva egemenliğinin yıkılışı sürecinde ortaya çıkarlar.

Henüz burjuva egemenliğinin yıkılışı olmadan kurulup desteklenebilecek ikinci tür devrimci hükümetlerin bir diğer türü, sömürge ve yarı sömürgelerle bağımlı ülkelerde ortaya çıkabilecek devrimci demokratik anti-emperyalist hükümetlerdir ki, son yılların üzerinde tartışılmış bir örneği Chavez Hükümeti’dir. Bu ülkelerde kapitalizme karşı sosyalizm için mücadele yürütülemez ve burjuva egemenliğinin devrilmesiyle proletarya diktatörlüğü ya da onun işçi sınıfının önderliğinde belirli geçiş biçimleri kurulamaz değildir ve şüphesiz ki bir proleter devrimci, sınıf bilinçli bir işçi bu yolu tutacaktır. Ancak bu ülkelerde işçi sınıfına dayanmayan ve sosyalist hedeflere sahip olmayan, ama emperyalizmin baskısı altındaki devrimci burjuvazinin, başlıca küçük burjuvazinin anti-emperyalist ve emperyalizmin ittifak kurduğu feodal kalıntıları hedef alan demokratik içerikli mücadeleleri ve bu mücadelelere dayanan hükümetlerinin kurulması da olasıdır. Gerek devrimci burjuvazinin kurduğu hükümetler gerekse devrimci burjuvazi ile ittifak halinde birlikte kurulabilecek devrimci hükümetler –tabii ki desteklenebilir. Ayrıntıya girmeden söylenecek olursa, burada önemli olan, kapitalizmin ve devrimin gelişme aşamasıyla burjuvazinin devrimci işçi hareketi karşısındaki tutumudur.

Tarihten verilebilecek bir örnek, Çin’de Mao Zedung’un Guomindang ile birlikte kurduğu, gerek Lenin ve gerekse sonra Stalin ve III. Enternasyonal tarafından desteklenen hükümetlerdir. Burada Lenin’le Martinov arasındaki tartışmayı anarak konuyu kapatabiliriz: “Martinov meselenin ne olduğunu kavramaktan acizdir. Proletaryanın sosyalist devrime karşı çıkan bir hükümete katılması ile demokratik devrime katılmasını karıştırmak meselenin özünü ümitsizce gözden kaçırmaktır. (Çin’de Guomindang Hükümetleri örneğin…)”¹⁷

Ve,

“Martinov, bir sosyalistin, bir burjuva kabinesine katılmasının proletarya sosyalist devrimi için mücadele ederken yanlış olduğunu duymuş ve bundan demokratik devrimde demokratik burjuvaya ve böyle bir devrimin gerçekleştirilmesi için gerekli diktatörlüğe katılmamamız gerektiği anlamını çıkarmakta acele etmiştir.”¹⁸

Sosyalist devrimi baltalamak için kurulacak burjuva hükümetlere katılmak ve gerici burjuvaziyle koalisyon oluşturmak başkadır, demokratik ya da anti-emperyalist içerikli devrimci mücadelelerin organı durumundaki demokratik ve devrimci burjuva hükümetlerle ilişkiler başka.


Peki, ne yapılmalıydı? Koalisyonlardan birinden biri değilse, ne yapmak gerektir?

Koalisyon olmayınca yeni bir seçim kapıya dayandı. Bir yandan neredeyse iç savaşa dönüşme emareleri göstererek karşılıklı tırmandırılan çatışmalar, bir yandan geçim derdinin kapitalist krizin ufukta birikmekte olan bulutlarıyla büyümeye başlaması, yoksulluk ve sefalette artış, bir yandan da dış politikada çarpılan duvardan içeriye yayılmış olan siyasal İslamcı terör çeteleri ve onların üstünden ABD’nin –İncirlik’in kullanımı türünden– elde ettiği yeni imtiyazlar ve AKP Türkiyesi’ne kendi stratejik amaçları doğrultusunda Ortadoğu’da lejyonerlik yapması yönünde bir adım daha attırması… ve ülkenin yeni bir seçim sürecinde “yönetimsiz” ya da “geçici bir hükümet yönetiminde” bırakılması –bütün bu faturayı biz, işçi sınıfı üstlenecek değildir! Evet, kötüleşmekte olan ekonomik durum ve bombardımanlar, askerî birliklerin nakil ve harekâtları, uçak-helikopter-tank giderleriyle büyüyen savaş harcamalarının artan yükü bize fatura edilmeye çalışılacak, İslami terör ve dışarıda ülkenin sıkıştırılıp savaşa sürülmesinin bedeli en çok bize ödettirilmek istenecektir; ancak tümünün suçlusu işçi sınıfı ve sömürülen yığınlar değil, başta Saray-AKP kliği olmak üzere burjuvazidir ve faturayı kimin, işçi sınıfı ve sömürülen yığınların mı yoksa burjuvazinin mi ödeyeceğini kararlaştıracak olan dolaysız ve dolaylı biçimleriyle sınıf mücadelesinden başkası olmayacaktır.

Sınıf mücadelesi… Yine sınıf mücadelesi. Bir. Burjuvaziye karşı dolaysızca işçi sınıfı ve sömürülen yığınların mücadelesi. Ve iki. Ezilen ulus ve mezheplerin hak eşitliği, kadınların kurtuluş, gençlerin gelecek, şovenizm ve savaşa karşı barış mücadelesi, çevreyi sahiplenme, kentleri sahiplenerek rantçılığa, ezilenlerin insan yerine konmayışına, dayatmacılığa, zamlar ve zulme karşı… mücadele, dolaylı tüm biçimleriyle sınıf mücadelesinin yükselişinin desteklenmesi.

Örnekse; Barış Bloku ve mücadelesinin desteklenmesi ve savaş çığırtkanlığına karşı onun mücadelesinin büyütülmesi zorunludur. CHP’yi örneğin, AKP ya da bir başka gerici partiyle koalisyona yöneltmek için uğraşmak ve böyle bir yönelimi desteklemek yerine onun Barış Bloku’na katılımını teşvik etmek, mücadeleyi, CHP’yi de içine çekerek, “yukarıda” halka karşı bir burjuva koalisyonu kurmak için değil, ama “aşağıda” halkın birliği ve mücadelesini güçlendirmek ve savaşı ve gericiliği püskürtüp alaşağı etmek üzere geliştirmek…

Ülkenin şu ya da bu gerici burjuva koalisyonla yönetilmesi ya da yine gerici burjuva geçici bir hükümetin eline kalması –bu, kuşkusuz bizim, işçi sınıfının sorunudur, sorun edilmesi gerektir; ancak tek bir koşulla: Bir burjuva hükümete karşı diğerini desteklemek değil, bütün burjuva hükümetler ve onların “yürütme”sini üstlendiği burjuva diktatörlüğünden kurtularak, halkın acil ve güncel taleplerinden hareketle, ezici çoğunluğa dayanacak halkın demokratik iktidarını kurmak üzere.

Dipnotlar

1. Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, “Fransa’da Sınıf Savaşımları”, Friedrich Engels’in Girişi, sf. 238.

2. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, sf. 109.

3. Marksizm Leninizmin İlkeleri III – El Kitabı, sf. 404-405; Yar Yayınları, basım 1975.

4. “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, sf. 122.

5. Lenin, Devlet ve İhtilal, sf. 21.

6. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, sf. 114.

7. Lenin, Devlet ve İhtilal, sf. 38-39.

8. Aydınlık, 18.07.2015.

9. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi içinde, sf. 105.

10. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, sf. 80.

11. Lenin, age, sf. 61-62.

12. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf. 81.

13. Lenin, age, sf. 37.

14. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, sf. 118-122.

15. Lenin, age, sf. 106.

16. Lenin, age, sf. ; boldlar Lenin’in, altı çizililer bizim.

17. Lenin, Proletaryanın Demokrasi Mücadelesi, Tan Yay., sf. 30.

18. Lenin, age, sf. 34.

IŞİD korkuluğuyla halka saldırı

Kadir Yalçın

PYD Kobanê’yi kurtardıktan sonra IŞİD çetelerini sürüp çıkardığı kent kırsalını da ele geçirirken Cizire’den de Kobanê’ye dağru çeteleri süpü- rerek ilerlemiş ve müttefiki birkaç ÖSO grubuyla birlikte “İslam Devleti”nin önemli bir karargahı durumundaki Tel Abyat’ta da egemenlik sağlamıştı.

Üstüne müthiş bir gürültü koparıldı. “İki kan- tonu birleştirdiler, Bayır-Bucak Türkmenleriyle Arap nüfusu sürüp çıkardıkları bölgeye Kürtleri yerleştiriyorlar, batıya ilerleyip üçüncü kanton olan Afrin’le de birleşip Türkmen bölgesinden Akdeniz’e ulaşacaklar”! “Suriye’de Kürt Devleti kuruluyor”! Hatta “havuz medyası”, daha ileri gidip, PYD’nin IŞİD’e karşı operasyonlarıyla eş- zamanlı Amerikan hava bombardımanına işaret- le bunun bir Amerikan-Kürt (PYD) ortak harekatı olduğunu ileri sürdü. “Üst akıl”, bütün bu geli melerin yönlendiricisiydi!

Hemen savaş sloganları yükseltildi: “Asarız.. Keseriz!..” “Kırmızı çizgimiz”… “İzin vermeyiz”…

Çiğnene çiğnene sakız edilen kırmızı çizgiler ve panzehiri olarak ileri sürülen güvenlikli ve uçuşa yasak bölge ilan edilmek üzere, Azaz’ı kapsayarak Tel Abyat’tan Afrin’e kadarki bölgede 40-50 km. derinlikli bir alanın fethedi- leceği açıklandı. Olamazdı. Güney sınırlarında komşu bir Kürt devleti kurulamazdı!

Azaz’da IŞİD egemendi, ama, PYD nerede karşı karşıya gelmişse, onu önüne katıp kova- lamaktaydı. IŞİD’in engellemesine güvenilemez- di. Ama Azaz dolayısıyla IŞİD de bahane olarak gösterilip TSK “sınır güvenliğini tesis” için göreve gönderilebilirdi.

Ancak bir sorun vardı ki; AKP teslim etme- se bile Amerikalılar IŞİD’le savaşan başlıca kara gücünün, İran ve Şia “Kalabalıkları” bir yana konursa, PKK/PYD olduğunu bilmekte ve Suri- ye’nin kuzeyindeki Kürt –özerk– devletleşmesine, Rojava’ya yönelik bir Türk yayılmasına yeşil ışık yakmamaktaydılar.

Türkiye ile ABD arasında, sonuncusu Anka- ra’ya gelen Obama’nın özel temsilcisi emekli generalle düzenleneni olmak üzere, görüşme üstüne görüşme yapılırken, Suruç’ta, Kobanê’ye yardıma gitmek üzere Amara Kültür Merkezi’nde toplanan yaklaşık 300 kişilik gençlik grubu ara- sında, tam da basın açıklaması yaparlarken bir “canlı bomba” patladı: 31 ölü genç beden!

IŞİD son birkaç aydır Türkiye bağlantılı eylem halindeydi. İlki, 5 Haziran’da HDP Diyarbakır Se- çim Mitingi sırasında yine bir “canlı bomba”ydı. Üstelik hakkındaki arama kararı UYAP’a (Ulusal Yargı Platformu) düşmesine ve canlı bomba ada- yı yakalanmasına rağmen kendisini patlatması için serbest bırakılmıştı! İkinci eylem, 25 Haziran’da Kobanê’ye büyük çoğunluğu Türkiye’den sızan IŞİD’çilerin önlerine geleni tarayarak yaptıkları katliamdı ki, yüzlerce Kobanêli canından olmuştu.

Bunlar Türkiye’nin Musul Konsolosluk görevlilerinin “rehin alınması” öncesinden başlayan IŞİD’le ilişkisinin üzerine gelmişti. Türkiye IŞİD’le “kardeş” gibiydi. İdeolojik bakımdan kardeş olduklarından şüphe edilemezdi. Ama bunun- la kalmıyordu. ABD’nin IŞİD Karşıtı Koalisyonu kurup “İslam Devleti” mevzilerini bombalama- ya başlamasına rağmen, AKP Türkiye’si IŞİD’e desteğini devam ettirmişti. ÖSO’yla başlayıp Nusra’ya destekle devam eden Suriye “muhale- feti ile ilişkiler, bu örgütlerin yerini IŞİD’in aldığı her yerde onunla sürmüştü. Yalnızca tedavi ve bakımları Türkiye tarafından üstlenilip Antep, Urfa ve Hatay hastanelerinde yapılmıyor, ama IŞİD de içinde, bütün siyasal İslamcı çetelere silah ve cephane ulaştırılıyordu. Silah ve cepha- ne taşıyan TIR’ların haddi hesabı yoktu. Güney sınırlarını kevgire döndürmelerine en azından göz yumuluyor, hatta benzeri 25 Haziran’da da tekrarlanan, Kobanê Savaşı sırasında görüntüleri video çekimlerine de yansıyan TMO siloları arasından düzenlenen türü saldırılar doğrudan Türkiye topraklarından yöneltiliyordu.

IŞİD’i cesaretlendirip teşvik etmekle kalma- yan ama ona açık bir destek anlamı taşıyan ilk adımsa, siyasal İslamcı çetelerin eylemlerinin suçunun Esad’a yıkılması yaklaşımıydı. Esad’a karşıydı AKP Türkiye’si ve kim ona zarar verme- ye çalışıyorsa “değerli” ve desteklenip beslen- meye layıktı. Reyhanlı Bombalaması böyle geldi. Esad’ın adamlarının, Muhaberat’ın düzenlediği iddia edildi. Ama kısa zamanda altından IŞİD ve MİT bağlantısı çıktı. MİT bağlantısı sadece Reyhanlı’da değil ama TIR dosyalarında da kamuoyuna yansıyan Heysem Topalca bu eylem nedeniyle soruşturulmuyor bile. IŞİD ve militan- ları da öyle.

Böyle böyle, önce Suruç Bombası’na ve ardından 24 Temmuz’a gelindi.

* * *

IŞİD, tabii ki bir AKP ürünü değildir; onun özellikle Suriye’ye yönelik politikalarıyla palazlanıp semirmiş, aldığı desteklerle güçlenmiştir; ancak ne Türkiye ne de AKP yaratısıdır.

IŞİD, eğer bir yaratıcı aranacaksa, en çok Amerikan ürünü, onun da dolaylı ürünüdür.

Saddam Irak’ına yönelik hunhar Amerikan saldırganlığı ve işgali, bir önceki dönemin dış- lananlarından Şia ve Kürt nüfus bakımından bir rahatlama sağlar ve Şii ve Kürt burjuvazisini egemenlik mevkilerine taşırken, Saddam şahsın- da egemenliği elinde tutan Sünni burjuvazisinin alaşağı olmasına neden olmuş, ama bununla kalmayıp Sünni nüfusun önceden az-çok yarar- landığı ayrıcalıklardan yararlanmasının önünü kestiği gibi, saldırılardan asıl zarar gören kesim haline gelmesine yol açmıştır. Şii ağırlıklı yeni

yönetim Saddam’a dayanaklık etmiş başta An- bar olmak üzere Sünni nüfuslu eyaletleri ve aşiretlerini yok saymanın ötesinde karşısına alan bir politika izler, Amerikan saldırıları da en çok bu bölgeleri hedef alırken, işçi ve emekçilerin bağımsız örgütlülüğünün son derece zayıf oldu- ğu koşullarda bu iki saldırganlığa yanıt gelenek- sel örgütlülükleri tartışılmaz aşiretlerle Afganistan İşgali ile birlikte ciddi bir gelişme gösteren ve Sünni nüfus içinde kök salma yeteneği gösteren Selefi Kaideci “radikal İslam”cı hareketten gelmiştir. IŞİD’in kökünde de bu ikisi vardır: Sünni aşiretler ve Kaideci selefi örgütlenme.

Önce çeşitli İslami adlarla sonra Irak el Kaidesi olarak örgütlenme başlayan sonunda IŞİD adını alan aşiretlere dayanan çeteleşme 2003’ten beri Bakuba, Ramada gibi Anbar Eya- leti kentlerinde Emirlikler halinde örgütlenme- ye başlamış, püskürtülüp Emirliklerinden biri yıkıldıkça diğerini kurarak ve zaman zaman yeraltına çekilerek varlığını sürdürmüştür. Sıçra- ma yapması, Irak’ta zamanın başbakanı Maliki tarafından terörist ilan edilen Cumhurbaşkanı yardımcısı Tarık Haşimi’nin temsilciliğini yaptığı Sünnilerin bütünüyle dışlanması ve zamandaş olarak Suriye’de Batılı emperyalistlerle Türkiye başta olmak üzere bölge gericiliği tarafından Esad rejimine karşı başlatılan başlıca Sünni İs- lamcılarca yürütülen silahlı yıkıcılığın belirli bir denge sağladığı gelişme aşamasına ulaşmasına dayanmıştır. Hemen bütünüyle “dışarıdan” böl- ge gericiliklerince beslenip örgütlenen ÖSO türü derme çatma “muhalif ” örgütlerin dayanıksızlığı, ideolojik bakımdan güçlü, öldüğünde cennete gideceğine inanmış, ölmeye hazır ve bu nedenle politik ve askerî bakımdan güçlü Nusra ve IŞİD çetelerinin öne çıkmasına götürmüş, bu ikisi önce birleşerek, sonraysa ayrışıp rekabete girişerek güç kazanmışlardır.

Ancak hem ABD ve hem de AKP Türkiye’sinin de içinde olduğu destekçi bölge gericilikleri- nin, aşiretlerle yakınlıkları, ideolojik yakınlıkları ve bu örgütler de içinde muhalifler”e sundukları çok yönlü destekle bütün bir Suriye muhalefeti” ve özel olarak da “Halife”nin IŞİD’i içinde bağlantılara, yalnızca bağlantılara değil, daha ötesi organik ilişkilere sahip olduklarından kuş-

ku duyulamaz. Onca, silah cephane sevkiyatı, onca sınır açmalar, onca gizli servis bağlantısı- nın organik ilişkilere yol vermediği düşünüle- mez. Türkiye bakımından, sadece Türkiye için- deki IŞİD örgütlülüğü, uyuyan/uyumayan hücre ve dernekleşmeleri bile düşünüldüğünde içiçeli- ğin anlaşılırlığı kabul edilecektir.

* * *

IŞİD’in AKP ürünü olması şart olmadan ikisi arasındaki al-ver ilişkisi, daha ötesinde ikisinin birbirine muhtaçlığı, AKP ne denli inkâr etmeye çalışırsa çalışsın, kolaylıkla görülebilir ölçü ve düzeydedir. Aksi halde ne MİT TIR’ları ve soruşturmalarının durdurulmasının ne de Reyhanlı bombalamasının Esad’a yıkılıp soruşturma konusu bile edilmemesinin bir izahı yapılamaz.

IŞİD’i “Esad’ı devirmek için” “olumlu” olarak kullanan Türkiye, IŞİD’in başlıca Suriye ve Irak Kürtleriyle çatışmaya ağırlık vermesinin ardın- dan, bu kez “Suriye’de bir Kürt devletinin kurulmasını önlemek için” önce Kobanê’ye ve diğer kantonlara yönelik saldırısını destekleyerek yine “olumlu” yönden, sonra da PYD’nin ardından PKK’yi ve Türkiye Kürtleri (ve demokrasi güçlerini) tahrik etmek üzere yine “olumlu” ve ama “korkuluk” olarak sallayıp gerekçe göstererek bu kez genel olarak “terör” karşıtlığı üzerinden bir politika izlemesinin dayanağı olacak biçimde

–onu da hedef almış görüntüsü vererek– “olum- suz”luğuyla kullanmaktadır. İlan edilmiş amaç ve hedefleriyle “hem IŞİD’e hem PKK’ye (ve DHKPC’ye) karşı”, “terörü etkisiz hale getirme amaçlı”, ilan edilmemiş ama “aradan çıkarı- lacak” amaç ve hedefleriyle – öncesi bir yana Gezi’yle başlayıp dışa vurduğu hoşnutsuzluk, yönelim ve eylemleriyle– giderek –şimdilik tamamen “yönetilemez” olmasa bile zor yönetilir ol- muş olan bütün bir halkı sindirme, bastırma ve gözdağı vermeye yönelik saldırı dalgası olarak gözaltı furyası ve askerî operasyon: Fark etmez, hepsi terör örgütü”! Lafın sahibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır!

Nasıl fark etmiyor?

Saldırı dalgasının ilan edilmiş hedefleri olan IŞİD ve PKK bakımından yaklaşılacak olursa, özellikle bu ikisi birbiriyle çatışan iki örgüttürler. Ve AKP’nin yakın zamana kadarki görüntüsü IŞİD’le işbirliği ve PKK ile mutabakat sağlayarak “çözüm süreci”ni sonuçlandırmaktı. Şimdi ikisiy- le de ilişkinin tersine döndüğü ileri sürülmekte- dir: “Hepsi terör örgütü”! 1) Doğru denebilir mi? Ve 2) Neden bu dönüş ya da kayma”?

* * *

AKP’nin sadece IŞİD ve PKK’yle ilgili değil, ama özellikle Suriye ve bütün bir Ortadoğu poli- tikasında kayma görünmektedir. Neden?

Washington muhabiri Tolga Tanış, 20 Tem- muz Cumartesi günkü Hürriyet’te ABD Dışişleri Bakanı Kerry’e dayandırdığı şöyle bir haber geç- ti: “Amerikan Dışişleri Bakanı Kerry, başta ABD ve Türkiye arasında varılan İncirlik mutabaka- tı, Suriye’de yaşanan gelişmeleri İran’la varılan tarihi anlaşmadan sonra bölge dinamiklerinin değişmesine bağladı ve ‘Türklerin yapmaya ha- zırlandıkları işlerde kayma oldu’ dedi.

Kayma bir gerçek. Şundan ki, AKP Türkiye’si yakın zamana kadar IŞİD Karşıtı Koalisyon’a görünüşte katılırken, pratikte hiçbir faaliyetine katılmadığı gibi, başta Amerika olmak üzere, Koalisyona üslerini de kullandırmıyordu. Kayma” gerçekleşti ve şimdi sadece ABD değil, koalisyon savaş uçakları da IŞİD’e karşı operasyonlarında İncirlik dahil Türkiye’nin üslerini kullanacaklar. Hatta anlaşıldığı kadarıyla, IŞİD’e karşı hava operasyonlarına Türk uçakları da katılacak. Türkiye, hatta “üst akıl” suçlamasıyla Mısır’dan Suriye’ye, Irak’tan Çin füzelerine ka- dar birçok konuda farklı pozisyonlarda olduğu ABD’ye, ABD’nin Ortadoğu stratejik amaçlarına bütünüyle katılmaya ve hatta taktiklerini be- nimsemeye yakınlaşmış, neredeyse katılmıştır. Deyim yerindeyse, –uygun zaman bulduğunda– yeniden gündemine almak ve şimdilik yalnızca belirli zorlamalarda bulunmak üzere hemen bütün taktik farklılıklarını, onların çıkış noktası olarak Osmanlı yayılmacılığı ve Sünni etkenini bu yayılmacılıkta kullanma yönelimini bir yana bırakarak, AKP, Amerikan stratejisine katılmaya dönmekte ya da ABD’ye teslim olmaktadır. Kay- ma budur.

Nedeni üçtür: 1) Kerry’nin dediği gibi, İran’la 5+1 ülkeleri arasında nükleer anlaşmasının im-

zalanmasına bağlı olarak, Amerika’nın İran’la olan ilişkisindeki değişme –bu, AKP politikasın- daki değişmenin görmezden gelinemeyecek bir etkenidir. Şundan ki; ABD bölgedeki seçenekleri ve taktik olanaklarını çeşitlendirmekte, İran’la ilişkilerini düzeltme yoluna girmekle, zaten Mı- sır Darbesiyle “delikten süpürerek çöpe attığı” Müslüman Kardeşler ve Sünni İslam’a oynama ve –neoliberal Müslüman Kardeşliğin AKP Tür- kiye’si de içinde– onu eksen alma yöneliminden net biçimde vazgeçtiğinin altını çizerken, bunda ısrar etme durumunda Türkiye’den de vazge- çebileceği mesajını vermiş olmaktadır. AKP’nin bunu göze alma imkânının olmadığı ortadadır. Hele işçi ve emekçilerin, halkın hoşnutsuzluk ve eylemliliğindeki genel yükseliş ve 7 Haziran Seçimleriyle imkânları ciddi biçimde daralmış AKP’nin bunu aklından geçirme imkânı bile ol- madığı söylenmelidir.

  1. İkinci etken, 7 Haziran Seçimlerinin sonuç- larıdır ki, düzen içi muhalifleri ne denli cesaret- siz davranıyor olsalar da, AKP artık tek başına istediğini yapabilir olmaktan çıkmıştır. Artık tek parti olarak yönetebilir durumda değildir. “Çö-

züm süreci”ni de bir yana bırakıp savaşçıl bir politikaya yönelerek ve milliyetçiliği yükseltme- ye oynayarak, düzen içi muhaliflerine kendisini ve politikalarını dayatmayı ve belki milliyetçi önyargıların etkili olacağı bir erken seçimden başarıyla çıkmayı hesaplasa da, kendi içindeki çatlaklar da artarak mecalsizleştiği gün gibi or- tada olan AKP; yeni bir toparlanma sağlayarak doruklardan aşağı yuvarlanışını durdurmaya kolaylıkla güç yetiremeyecek bir görüntü vermektedir. Özellikle “delikanlı” Erdoğan gerginlik politikasıyla toparlanma ve yeniden tek karar verici olmayı deneyecektir; ancak bir yandan 17-25 Aralık bir yandan da MİT TIR’ları soruşturmaları önündeki ciddi handikaplardır. En ciddi handikap ise, AKP ve patronunun, kendisi ve çevresiyle –M. Cengiz vb. gibi “havuzcular”dan oluşan– dayanaklarının “özel çıkarları” lehine bu soruşturmaları etkili silahlar olarak kullanma potansiyeline sahip olduğu kadar kapitalistlerin “genel çıkarları”nı belirleme yeteneğindeki– ulu- sal ve uluslararası ciddi güçlerin çıkarlarını fazla- ca dikkate almamış olmasıdır. Koç, Sabancı gibi son on yılda neredeyse önemli hiçbir ihale ala- mamış tekelcilerle “ben neymişim” kibriyle Os- manlıcılığa kalkışarak arasını açtığı Amerikalı ve Batılı büyük emperyalistlerdir söz konusu olan- lar ve fazlaca dikkate alınmamış güçleri, hele siyaseten tek başına yetmez hale gerilediğinde AKP ve özellikle “karizması” çizilmiş liderini yer- le bir etmeye yeter de artar bile! Bu, öyleyse, AKP’nin artık dikkate almazlık edemeyeceği ve politika ve “yapacağı işlerde” “kayma”yı koşul- layan ikinci etkendir.

  1. Üçüncü etken, “uysal atın çiftesi pek olur” özdeyişinin “uysallık”tan sıyrılmakta olduğunu son birkaç yıldır giderek hoşnutsuzluk ve eylem- liliğindeki tırmanmayla ortaya koymakta olan, şimdiye kadar –uluslararası ve ulusal– istisnasız bütün gericiliğin “sırtından” sömürüp yönettiği “at”ın pozisyonundaki değişmeler ve bu değiş- melerin daha büyük ve köklü değişmelere götür- me ihtimalidir! Sadece seçimler ve sonuçlarıyla sınırlı olmayan, ama pozisyonundaki değişme seçimler ve sonuçlarına da yansıyan işçi sınıfı ve emekçilerin hareketliliği ve giderek eskisi gibi yönetilmeye karşı başladıkları itirazlar, bu itiraz-

lar henüz net politik biçimler kazanmasa bile, AKP’yi kendi pozisyon ve tutumunu gözden ge- çirip değiştirmeye zorlayan, kuşkusuz ki temel etken durumundadır.

Türlü esnek çalışma dayatmalarıyla insanca yaşam ve çalışma koşullarından yoksun bırakıl- mış, gelecek güvencesizliğiyle işsizlik ve sefaletin pençesindeki emekçi halk, iki yıl önce, AKP’nin yaşam tarzına da yönelttiği saldırılarla insan yerine konmadığı bir noktaya sıkıştırıldığını hissettiğinde, Gezi’de “patlamış”tı. Kimse Gezi’den geriye bir şey kalmadığını düşünmedi, hele AKP ve lideri, sonrasındaki tutum ve eylemleriyle Gezi’yi hep aklının bir köşesinde tuttuğunu göster- di. Her küçük gösteriye bile zehirli gaz ve tazyikli suyla saldırırken.. “İç güvenlik paketi”ni çıkarırken… Artık emekçi halk her konuda sessiz kalıp boyun eğecek “çizgi”nin ötesindeydi ve özgüven de kazanmıştı. Bu, Kürt halkının uzun yıllar bo- yunca mücadele içinde kazandığı bir hasletti,

Gezi’yle birlikte, bilinç ve örgüt düzeyinin düşüklüğüyle eksiklenmiş haliyle olsa bile, “Batı’da” da yaygınlaşıp genelleşti.

AKP dayatmaları, Cam ve THY işçilerininki- nin ardından Birleşik Metal Grevi’nin yasaklan- ması, sömürü ve çalışma koşullarının ağırlığı karşısında, farkında olsun olmasınlar, işçilerin sınıf kinini bileyici etkide bulundu. “Demokra- si” başlığı altında AKP ile anlaşmazlık halinde olduğunu örneğin Gezi’de hükümete yönelttiği eleştirilerle açıklamış ve Divan Oteli’ni direniş- çilere açmış olan Koç başta olmak üzere ülkenin en büyük patronlarının yakın tarihte Metal işçi- leriyle karşı karşıya gelmeleri ve uzlaşmazlıkları, emekçi halkın hoşnutsuzluk ve hareketliliğinin, yalnızca AKP’yi hedeflemekle sınırlı olmadığı- nı/kalmadığını gösteren ciddi bir gelişme oldu. Bursa’da metalde başlayıp hızla başka illere ve metal sektörünün ötesine de yayılarak ülke gün- demine oturan işçilerin uzun süreli direnişi hâlâ yatışmış olmaktan uzaktır ve iktisadi koşulların gelişme eğilimi işçi ve emekçileri yeni hareketlenmelere sevk edici yöndedir. Emekle sermaye arasındaki bu karşı karşıya geliş, aralarındaki ayrılıklar bir yana gericiliği bütünleşmeye yönel- ten temel etkendir ve AKP, son saldırgan atağıyla, ilan edilmiş amaç ve hedeflerinin ötesinde, gericiliğin genel desteğini arkasına alarak, asıl emekçi halka “savaş” ilan etmiş bulunmaktadır.

Gericilik içindeki çelişme ve ayrılıklar ne- deniyle toprağın ayağının altından kaymakta olduğunu hissetmesinin yanına emekçi halkın hoşnutsuzluk ve hareketlenmesiyle giderek yönetme zorluğunun büyümesinin (ki ekonomik verilerin kötüleşme eğiliminin bu büyümeyi daha da ilerleteceği tartışmasızdır) eklenmesinin yarattığı gericiliği birleşmeye zorlayıcı çaresizlik- le, AKP ve lideri politik ve pratik olarak kayma tadır! Sığınılacak tek korunaklı liman ABD’dir (ve işbirlikçileridir). Buraya sığınılmaktadır!

Ama belki de “kefeni sırtında taşıma”yı haklı çıkaracak zorlamalardan vazgeçmeden sığınılmaktadır. AKP ABD’ye sığınmaktadır; ancak Suriye’de “güvenli bölge”yle ABD’nin IŞİD’e karşı birlikte işler başardığını görüp düşündüğü ve üzerine hesap yapmaktan kuşkusuz ki geri

durmayacağı Türkiye ve Suriye’nin Kürt halkının statüsüz” bırakılması –artık– olmayacak duasıyla –ABD’nin belki hayırhah desteğini alabileceği– PKK ve ama ha PKK ha o dediği PYD’yi de derdest etmeyi dayatıp buradan zorlayarak, sığınmaktadır. Türkiye “küçük” güç değildir ve kendisinin dayatacakları yok sayılamaz; ama bu doğru artık AKP için geçerli değildir. Türkiye “küçük güç” değildir, ama artık AKP de büyük güç değildir!

IŞİD korkuluğunu sallayıp herhalde öncelikle Kürt halkı ve ulusal örgütleri ve ama yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinden demokrasi ve barışa kadar talepleriyle hoşnutsuzluğu artıp hareketlenmekte olan bütün bir halkın aradan çıkarılması” zorlanmasına zorlanabilir, buradan halk güçleri bedeller de öder; ama artık sonuçsuz bir AKP girişimi olmaktan öteye gide- mez ve sonuçta AKP ve lideri de girdiği “kaygan” yolda net bir bedel ödemekten kaçınamaz.

Ayrılık konuları dolayısıyla kapışırken, AKP ve liderinin şansı, emperyalist ve yerli gericiliğin, örneğin Metal grevinde en uzlaşmaz kindar tutumu alan Koç’un işçi ve emekçilerin hareketlenmesi karşısında gericiliğin birleşik gücüne duydukları ve duyacakları ihtiyaçtır.

Türkiye’nin islami terörle dansı

Paris’te yayımlanan ünlü mizah dergisi Charlie Hebdo’ya yönelik saldırıda dergi yazı işlerinden 12 karikatüristin öldürülmesi, başta Fransa olmak üzere Avrupa’yı sarsmakla kalmadı, Türkiye’yi de güçlü biçimde silkeledi. Ardından dünyayı ayağa kaldıran Amerika’nın “ya benden ya terörden yanasın” dayatması ve “Medeniyetler Çatışması” doktriniyle Afganistan işgalinin sökün ettiği El Kaide’nin Newyork’taki ikiz kulelere uçaklarla düzenlediği saldırıya gönderme yapılarak “Avrupa’nın 11 Eylül’ü” olarak da nitelendirilen saldırı, yaşlı kıtayı olduğu kadar, onunla Ortadoğu’nun bağlantı noktası durumundaki Türkiye’yi de derinden etkiledi ve anında reaksiyon göstermeye yöneltti.
Fransa ve sair Avrupa ülkelerinin “önleyici tedbir” kapsamında başta göçmen durumundaki “yabancı” kökenli yurttaşlarını hedef alan özgürlükleri sınırlandırıcı tepkileri bu yazının konusu değil; bunlara değinilmeyecek. Yazımızda, Charlie Hedbo’yu hedef alan terör saldırısı ekseninde Türkiye’nin pozisyonu; yaptıkları ve yapmadıklarından çok, siyasal İslam’ın yönetimde olduğu bir ülke olarak, Paris saldırısına gelen süreçte İslami terörle ilişkisi ve bu ilişki dolayısıyla saldırı karşısında takındığı “gard alma”/savunma tutumu üzerinde durulacak.

“TÜRKİYE ÜZERİNDEN İSLAM’A OYUN KURMA”
Paris’teki terör saldırıya ilişkin en ileri giden değerlendirmeyi, tahmin edileceği gibi başlangıçta tam bir savunma ruh hali içinde “kem küm etmeden”, “ama”lar kullanmadan en munis tutumu ortaya koymuş olan Erdoğan yaptı. Saldırının hemen ertesinde oysa, diğer hükümet yetkilileri, şüphesiz yine savunma içerikli olarak, ancak “en iyi savunma saldırıdır” mantığıyla saldırgan bir savunma yapar ve sürekli “ama”lı cümleleri ardı ardına sıralarken, Erdoğan sadece terörü lanetlemekle yetinmiş ve ne “İslam’ın suçu değil” türü cümleler kurmuş ne emperyalist sömürgeciliği suçlamış ne de “yabancı düşmanlığı” hatırlatmalarında bulunmuştu. Bu alttan alıcı, yatıştırıcı, “düşmanı” ajite etme ve saldırganlaştırmaktan kaçınma tutumu, saldırıya gelinceye kadar yaptıklarının ayırdında olan ve bu nedenle terör saldırısının fatura edilecekleri arasında olduğundan kuşku duymayan birinin suçluluk psikolojisiyle almaya yöneldiği sesini kısarak önüne bakma ve utangaçça “ben de yanınızdayım”, “benim safım sizin yanınızdır” tavrını belirtmekteydi. Erdoğan’ın açıklaması şöyleydi: “Dost ve müttefik ülke Fransa’ya bu acılı gününde başsağlığı diliyor, saldırının faillerinin en kısa sürede yakalanarak adalete teslim edilmelerini bekliyoruz. Bu vesileyle, terörün dininin ya da milliyetinin olamayacağını ve hiçbir gerekçeyle mazur gösterilemeyeceğini bir kez daha vurgulamak istiyoruz. Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, terörizmin her türüyle kararlı bir şekilde mücadeleye devam edecektir. Bizleri derinden üzen terör saldırısında hayatlarını kaybeden masum insanlar için taziyelerimizi sunuyor, yakınları başta olmak üzere tüm Fransa halkına metanet ve sabır, yaralılara acil şifalar diliyoruz.” (Gazeteler, 8 Ocak) “Terörün dini ya da milliyeti yok”tu ve “Türkiye terörizmin her türüne karşı”ydı!
Olayın ilk sarsıntıları geride kalıp ilk salvoların tahmin edilip beklendiği kadar Türkiye ve AKP’yi hedef almadığı görüldüğünde, Erdoğan, kendisine gelmeye ve bilindik sertliğine/“dik durma”ya dönmeye başladı. Birkaç gün geçmişti ki, sesi yine pes perdeden çıkmaya başlamış ve günler sonra, ilk kez “Kaçak Saray”da bir “sofra”da topladığı akademisyenlere konuşurken, çoktan “içeriye dönük” politika yapmaya geçmişti bile:
“İslam dünyası üzerine bir operasyon yapılıyor. Bunu da Türkiye üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Zaman zaman üst akıl diyoruz, burada birtakım aracılar kullanılıyor. Türkiye’yi terörle ilişkilendirerek fatura kesme çabası var. Biz bu gayretleri çeşitli platformlarda geri püskürtüyoruz. Paris saldırısı ‘ben geliyorum’ dedi. Saldırganların yakalanması başarı, öldürülmesi başarısızlık. Perde arkası aydınlatılamadı.” (Sabah 15 Ocak)
İlk günlerin fatura kesimi bekleyen ürküntülü ses kısıklığıyla alttan alıcılığı yerini karşı saldırıya bırakmıştı: Erdoğan’ın konuşmasına bakanlar Paris’teki terör saldırısını Fransızlar düzenlemiş sanabilirdi ya da Paris’te hiçbir şey olmamış da durduk yerde Fransız ve Avrupalı emperyalistler, herhalde Amerikalılar da, kısaca bir “üst akıl”, muhtemelen “paralelci” Cemaat türünden “aracılar” kullanarak, İslam’a, İslam dünyasına “operasyon” yapıyor, üstelik bu operasyonu Osmanlı’nın eski günlerindeki gibi İslam’ın maşallah(!) “temel direği” Türkiye’yi hedef alarak, onun üzerinden yürütüyorlardı.
Davutoğlu ve özellikle “aslında Hebdo olayıyla İslam ve İslamcıların uzaktan yakından ilgileri yok” görüşünü ima bile etmeyip açıktan savunan “bu bir algı operasyonudur” tezini ilk ileri sürerek ondan da ileri giden Kültür Bakanı Ömer Çelik’in dillendirdikleri başlıca argüman olan “İslam’la terör ilişkilendirilemez” “teorisi”ni artık Erdoğan da benimsemiş, bağıra çağıra savunmaya başlamıştı.
“Üst akıl” İslam’a yönelik operasyon düzenlemiş, Türkiye’yi hedefe koymuştu! Artık “sağlam irade” de aynı noktadaydı. “Terör saldırısı” ve “Türkiye’nin her türlü teröre karşı” oluşu çoktan üçüncü, dördüncü plana düşmüştü. Varsa yoksa “İslamiyet’e düzenlenen operasyon”, “Türkiye’ye oynanan oyun”, “kurulan kumpas”, “Avrupa’da yükselen İslamofobi”, “Yakılıp yıkılan camiler”, “Müslümanlara yönelik saldırılar”… Başkası yoktu! Bunlar görülmüyor, gösterilmiyor, hiç üzerlerinde durulmuyordu. Terör saldırısı çoktan unutulmuş, Gazze’de, Suriye’de olanlar, Ortadoğu’dan Myanmar’a “İslam coğrafyasında katledilen 12 milyon insan” vurgulanıyor… Hele, Batı’nın vereceği tepkinin sertliği, ne kadarıyla “İslam üzerinden” Türkiye’yi hangi ölçülerle hedef alacağının kestirilemediği günler atlatıldıktan sonra ve Hebdo’nun çıkardığı özel sayının Türkiye’de de yayınlanması tartışmaları gündeme geldiğinde, bu kez, sanki Paris’teki terör saldırısı da İslam Peygamberi’nin karikatürünün yayınlanması gerekçe edinilerek gerçekleştirilmemiş gibi, “ağır tahrik” söylemiyle haklı çıkarılmaya çalışılan Cumhuriyet ve yazarlarına yönelik linç kampanyası Kouachi kardeşlerinkinden farksız “Hz. Peygamber İslam dünyasının kırmızı çizgisi” görüşü dayanak edinilerek savunuluyor; karşı-saldırıya dayalı savunma giderek çığırından çıkma eğilimi gösteriyordu.
Etiyopya gezisi öncesi Atatürk Havaalanında düzenlediği basın toplantısında tamamen Kültür Bakanı Çelik’in ilk tepkisini dayandırdığı Hebdo saldırısının “İslam’a yönelik algı operasyonu” olduğu tezini benimseyerek, işi “öldürenler Fransız vatandaşı, ama Müslüman olduğu söyleniyor” noktasına kadar vardıran Erdoğan “hızlı” ve alabildiğine sertti, savunmayı bırakıp doğrudan saldırıya geçmişti. İşgalleri, bombardımanlarıyla vb. dünya halklarının bırakalım ifade, basın, örgütlenme özgürlüklerini yaşama haklarını bile ihlal eden Avrupalılarla Amerikalıların karikatür sorunu ve Paris’teki terör saldırısı bağlamında –şüphesiz ikiyüzlülükle– sürekli altını çizdikleri ‘ifade özgürlüğü”nü laf düzeyinde bile çiğneme pozisyonu almaktaydı artık: “İfade özgürlüğü her şeyi yapabilme, yazabilme, çizebilme özgürlüğü değildir. İfade özgürlüğü kutsal değerlere saygısızlık hakkını kimseye tanımaz. İfade özgürlüğü bahanesinin arkasına saklanarak İslam Peygamberi’ni resmeden çirkin karikatürler çizenler aslında ne yaptıklarını, kimi nasıl incittiklerini, nasıl provokasyonların fitilini ateşlediklerini görmek zorundadırlar. Aslında bunu da biliyorlar.” (Sabah, 22 Ocak)
Ve “denge” tutturmaktan bütünüyle uzaklaşılarak varılan sonuç, “İnsanları karikatür çizdiler diye katletmek ne kadar terörse, insanların kutsallarına saldırmak, insanları galeyana getirecek, tahrik edecek eylemler yapmak da en az o kadar terördür. Silahlı terör kadar ifade özgürlüğü maskesi altında yürütülen teröre karşı insanlık gerekli tepkiyi göstermelidir.” (Agy) oldu. Bu “akıl yürütme”nin az çok demokratik değerler ölçü alındığında savunulur olmadığı, AKP Hükümeti ve yönetimindeki Türkiye’nin –halkları bir yana– yönetimleriyle de giderek problemlerinin arttığı demokrasi terbiyesinden geçmiş Batı ülkelerinde anlaşılır yanı bulunmadığı tartışmasızdır. Karikatür çizmek de silahlı terör eylemi düzenlemek gibidir –bu yaman suçlamanın Türkiye’de Cumhuriyet gazetesine yöneltilmekle kalmayıp Charlie Hebo’ya da yöneltildiği ortadadır ve anlamı da açıktır: Müslümanlar ya da değiller “Fransız vatandaşları” Kouachi Kardeşlerin saldırısına maruz kalmış Charlie Hebdo, en az o kardeşler kadar suçluydu, kutsallarına saldırarak onları tahrik ve provoke edip galeyana getirdikleri karikatür çizme eylemleri en az karikatür çizenleri katletme kadar terör eylemiydi! Dünyaca ünlü Georges Wolanski gibi karikatüristler aslında karikatürist değil teröristtiler!
Hızla sözde sahiplenmeden aşağılamaya geçildi: “Kimsenin bizim dinimizi istismar etmek suretiyle yapmış olduğu terör eylemini Müslümanlara fatura etmeye hakkı yok. Bunu çok iyi bilmeleri gerek. Provokatif yayınlarıyla nam salmış bir dergiye… bu dergiyi Papa da lanetliyor.”(16 Ocak, gazeteler) Müslümanların işi olamazdı, Müslümanlığı istismar etme uğraşındaki kişiler tabii ki daha da çok bir “üst akıl” terör eylemini Müslümanlara fatura etme çabasındaydı, oysa Kouachi Kardeşler Müslüman da değillerdi ve üstelik derginin “namı” kötüydü, “provokatör”dü, Papa’nın bile “lanet”ine muhatap olmuştu.
Birkaç gün içinde varılan nokta, sadece Fransa değil tüm Avrupa’da Müslümanların ve Cami türü kutsallarının uğradıkları saldırılar üzerinden İslamofobiye vurgu yapılırken, Müslümanları galeyana getiren tahrikleriyle öldürülenlerin çoktan müstahak oldukları Hebdo saldırısının unutuluşa terk edilmesi oldu. Tıpkı İslamofobi kışkırtıcılarının olduğu gibi, başta Erdoğan olmak üzere, İslam adına konuşan Türk devlet yetkililerinin ele alışıyla da çatışma Müslümanlarla Müslüman olmayanlar (burada Hıristiyanlar ve örneğin bir “Hıristiyan kulübü” olan AB) arasındaydı ve birer devlet yöneticisinden çok Şeyhülislam ya da Halife gibi konuşan yetkililer, bir terör saldırısına kurban gitmiş olsalar bile suçu neredeyse “karşı taraf” durumundaki Hebdo’cular üzerine yıkarak İslamı ve Müslümanları temize çıkarmaya çalışıyorlardı. Kâh terörist kardeşlerin Müslüman olmadıklarını kâh “gerçek İslam”ın bu olmadığını; kâh ortada ağır bir tahrik bulunduğunu vb. söylüyor, ama İslam’a toz kondurmuyorlardı.

OYSA EL-KAİDE… IŞİD…

Birkaç gün içinde Erdoğan’ın da katılımıyla tüm devlet ricali saldırıyı külliyen inkârcı bir tutumla İslam’ı savunmaya girişmişlerdi girişmesine, ancak ortada gerçekler vardı.
Zamanında Suriye üzerinden Yemen’e gidip geldikleri kanıtlı olan Kouachi Kardeşler basına eylemi “Yemen El-Kaidesi adına” üstlendikleri açıklamışlardı. “Müslüman değiller, Fransız vatandaşları” tezini tamamen çökerten bu açıklama başından beri iddiayla ileri sürülmüş olan “gerçek İslam bu değil”, “İslam sevgi ve barış dinidir” savunmalarıyla geçersizleştirilmeye çalışıldı; ancak gerçek gerçekti.
Kaide ile IŞİD’in geçişkenliğinin belirtisi olarak, Kouachi Kardeşler’le “aynı hücre”den olduğu ortak hareket etmelerinden anlaşılan Yahudi marketine saldıran Amedy Coulibaly ise, IŞİD’e bağlı olduğuna dair basına açıklama yapmış, üstelik kanıt olarak önceden hazırlanmış bir video kaydı da ortaya çıkmıştı.
El-Kaide ya da IŞİD, Fransız ya da değil, nasıl Türk ya da Arap Müslüman olunuyorsa, Fransız Müslüman da olunuyordu, bunun tartışılır yanı yoktu ve bir diğer tartışılır yanı olmayan şeyse, El-Kaide ve IŞİD’in bütün cinayet ve katliamlar da içinde olmak üzere tüm varlıkları ve faaliyetlerini İslam’a dayandırmaları, başkalarının İslam olmadığını söylerken, tıpkı Erdoğan ya da başka iddialı Müslümanlar gibi, sadece kendilerinin “gerçek Müslüman” olduklarını yüksek sesle ileri sürmeleriydi. Açık ki “İslam içi” bir tartışmayla karşı karşıyaydık ve çeşitli İslami akım ve örgütlerle, sözcüleri hangi İslam’ın gerçek olduğunda anlaşmazlık halindeydiler. Ve kimin, hangi akım ve örgütün haklı olduğunu belirleyecek bir “üst akıl” ya da “irade” de yoktu. Ya da herkesin “üst aklı” ya da “iradesi” kendineydi. Şii şeriat devleti İran’ınki “Rehber” Ali Hamaney, Sünni İslam Devleti’ninki (IŞİD’inki) “Halife” Ebubekir Bağdadi, Vahabi Suudi Arabistan’ınki müteveffa Abdullah’tan sonra Kral Selman, El Kaide’ninki Eyman El Zevahiri’ydi! Ayrıca Mısır’da Sünni El Ezher bir “ulu merkez”di, eh Türkiye’de de Diyanet İşleri Başkanı ve ardındaki asıl Halife-Sultan Tayyip vardı. Kimse kimseye irade ve kararını dayatacak durumda değildi. Başkasını yargılayacak durumdaysa hiç değildi. Biliniyordu ki, bin yılı aşkın İslam içi çatışma ve savaşların nedeni hangi “sözün/yorumun/tarikin üstün” ve hangi “İslam’ın gerçek” olduğu sorusu ve bu sorunun yanıtının dayatma ve savaşla bile verilememesiydi.
Kim El-Kaide’nin İslami bir anlayışı, tutumu ve pratiği olmadığını söyleyebilir? Onu eleştirebilir, hatta suçlayabilirsiniz, ancak Müslümanlığını ve Kur’an’da da yeri olan cihat içerikli olduğunu açıkladığı etkinliğinin İslam’la ilgisini sorgulayamazsınız. Tek hakkınız, böyle bir İslam’ı doğru bulmadığınızı ve ondan ve kriterlerinden farklı bir Müslüman olduğunuzu ya da olmadığınızı açıklamaktır.
Ya da IŞİD, siz “Müslüman değil” dediniz diye Müslüman olmayacak değildir. Adı üstünde “İslam Devleti”dir; beğenmeyebilirsiniz, hatta onunla savaşabilirsiniz, ama İslam’la ilişkisizliğini ileri süremezsiniz. Bize göre bir “İslami terör örgütü”dür.
Hem IŞİD ve hem de El-Kaide, ikisi de, İslam üzerinden siyaset yapmaktadırlar. Zaten ortaya çıkışından bu yana siyasal bir din olan, başından beri dünyevi sorunlara açıklık getirme ve dünyayı yönetme –ki adına Şeriat denmektedir– tutumunu benimsemiş ve dinle devlet işlerinin birliğinin ifadesi olmuş İslam adına siyaset yapılıyor olmasında kimsenin hayret edeceği şey olmamalıdır. İslam siyasetle fazlasıyla iç içe olmuştur. İnananların inancı olarak İslam farklıdır, somut dünyevi İslam farklı. IŞİD ve El-Kaide de, üstelik tıpkı Müslüman Kardeşler ve Türk Müslüman Kardeşliği ve örgütü AKP gibi, din siyaseti yapmaktadır; siyasal İslam’ın kapsamındadır.
Fark şuradadır ki, bir dizi İslam mezhep ve tarikatının yanı sıra, bir süredir Amerikan çıkışlı olarak özellikle Sünni İslam bir ayrıma daha tabi tutulmuştur: “Radikal” ya da “köktendinci/fundamentalist” İslam ve “Ilımlı İslam”! Bu ayrım; siyasal İslam’ın Amerika’nın “Birinci Keman” olarak başında bulunduğu emperyalist kapitalizme uyum sağlamış olmak ya da olmamak, dünyaya İslam’ın da hizmetine koşulduğu kapitalist çıkarlar açısından ya da başlıca “Allah ve İslam” açısından bakmak ve öyle davranmak ekseninde yapılmaktadır. Elbette, tüm toplumsal olgu ve olaylar bakımından geçerli olduğu gibi, “radikal” ve “Ilımlı” İslamiyetin de birbirinden net ve belirgin köşelilikleriyle ayrıldığını ve ayrılabileceğini iddia etmek zordur.
Öncelikle, aynı zamanda proleter devrimleri çağı da olan emperyalist kapitalist çağda, kapitalizmin üzerine kurulu olduğu uzlaşmaz karşıtlığın ifadesi olan nesnel toplumsal karşıtlık bir yana, etnisite sınırlılığı ya da dinsel/mezhepsel inanca dair yaklaşımlar ya da salt ideolojik tutumlarla kapitalizm karşısında net alternatif oluşturabilme olanağı bulunmamaktadır. Eğer onunla giderek daha derinden çelişmekte olan emeğin ve üretimin toplumsallaşmasına dayalı bir taraf değilseniz, ne denli muhalif eğilimler taşırsanız taşıyın, ancak şurasından burasından çekiştirebileceğiniz ama ötesine geçemeyeceğiniz kapitalist üretim/mülkiyet ilişkilerinin oluşturduğu çerçeve içinde kalmanız kaçınılmaz demektir. Bunun anlamı; tamamen uyumlanmasanız ve itirazlarınız olsa, “geri kafalılık”ınızla eskiyi, örneğin Ortaçağı, onun ideolojik-kültürel biçimlerini özleseniz ve inançlarınız dolayısıyla ancak o biçimleri geçerli kılmaya yaklaştığınız ölçüde “rahat” edebilseniz bile, kapitalizm koşullarında başka bir “vaha” oluşturamayacağınız, üstelik sadece kuşatıldığınız sermaye ilişkilerini tasfiyeye yönelik bir muhalefet oluşturma yeteneksizliğinizden de değil ama kendiniz meta ilişkileri çerçevesinde varolduğunuz, –ne kadar gelişmiş olduğu bir yana– meta-Pazar ilişkilerinin toplumsal örgütlülüğünüz olarak aşiret ya da kabileniz ya da çeşitli ülkelerden derlenmiş cemaatinizi şekillendiren temeli verdiği için ancak onunla birlikte bulunabileceğiniz, ama öyleyse bu zeminde kapitalist emperyalizmle çelişmeleriniz olsa bile kaçınılmaz bağlara da sahip olacağınız ve onu “aşma” şansınız olmayacağıdır!
Çoktan palazlanıp kapitalistleşen ve buna koşut olarak neoliberalizme uyumlanma sürecine fazlasıyla adım atmış olan, ama bunlar Mursi’nin verili koşullarında, ekonomi, politika ve kuşkusuz ideoloji bakımından yeterli bir uyumlanmaya elvermediği için problem yaşayarak emperyalist kapitalizm tarafından üstü çizilen Müslüman Kardeşler bile türedi zenginlerine rağmen, denemiş, ancak gerekli “ılımlılık”a ulaşamamışlardı. Irak ve Suriye’yle Afganistan ve Pakistan’ın en gelişmemiş bölgelerinin meta üretimi ve değişiminin (ticaretin) içine sızdığı aşiret, kabile ilişkileri, ilkel bile olsa ticari ilişkileriyle mutlaka kapitalizmle bağ demektir. Başka ülkelerden devşirilenlerin yanında asıl olarak buraların aşiret/kabilelerine dayalı IŞİD ve El-Kaide’nin, Nusra ve diğerleri gibi, birbirlerinden az çok farklılıklar taşısalar da, Müslüman Kardeşlere göre “kapitalizme uyumlanma/ılımlılık” düzeylerinin daha az ama “dini esas alma ve radikalizm” düzeylerinin daha yüksek olması beklenir şeydir. Emperyalist kapitalizmle olan uyumlandırıcı bağlarının az gelişkinliği, kapitalizmleri ve dayanağı olan meta üretimi ve değişimlerinin az gelişkinliğiyle doğru orantılıdır.
Evet, IŞİD ve El-Kaide daha uyumsuz ve “radikal İslamcı” terör örgütleridir; ama İslamcılıklarından şüphe duyulamaz. 600-700’lerin, Osmanlı’nın örneğin Fatih ya da Kanuni zamanında fazla değişmemiş kurallarını uygulamakta, harem kurmakta, köle alıp satmakta, kafa kesmek gibi Şer’i cezalandırmalara baş vurmaktadırlar. Ama Suudiler ve İran’da hâlâ recmin revaçta olduğu –Suudilerde son örneği bu ay içinde çarşı içinde elleri bağlı bir kadına uygulanan– kafa ve el kesmenin, harem ve “çok-karılılık”ın geçerli olduğu, 1800’lerin ikinci yarısında Amerika’da köle ticareti ve köleci üretimin serbest olduğu biliniyor.
“Gerçek Müslümanlık bu değil” tezini bir başka yazımızda işliyor ve burada girmiyoruz. Ancak şurası kesin ki, İslam’ın gelişmesi elde kılıç kelle alarak olmuş, İslam özlemini kuşkusuz dile getirdiği “barış dini” olduğu kadar, hatta ondan da çok “savaş dini” olmuştur!

“GERÇEK MÜSLÜMANLIK” TARTIŞMASININ DAYANAĞI OLARAK IŞİD-TÜRKİYE İLİŞKİSİ
İslam Peygamberi Muhammed’in ölümüyle birlikte ve “Veda Hutbesi”ndeki vasiyetinin çiğnenmesi üzerine daha cenazesi kalkmadan başlayan ve onca Halife gelip geçmesine rağmen sonu gelmeden 1500 yıldır süregelen kadim “gerçek Müslümanlık hangisi?” ve “kim gerçek Müslüman?” tartışması neden yeniden alevlenmiş görünüyor? Neden tam da Charlie Hebdo’nun ardından ve özellikle Türk-İslam sentezci Müslüman Kardeş AKP ve hükümetinin yetkililerince bunca vurgulanarak yeniden gündeme getirildi? Ve bir ayrıntı –Neden “gerçek Müslümanlık nedir?” tartışması, tarafları İslam’ın çeşitli mezhepleriyle tarikatları ve çeşitli iddialara sahip akım, cemaat ve örgütleri olan İslam-içi bir tartışmayken, Charlie Hebdo’ya yönelik terör saldırısının ardından bu kez çok taraflı olarak, Hıristiyan âlemini, Batı’yı da kapsayan, hatta daha çok “Hıristiyan Batı”ya yönelik bir tartışma olarak gündem edildi?
Tamam, “Yeni Dünya Düzeni”nin ardından önce “Büyük” ve sonra düzeltilip genişletilerek “Geniş Ortadoğu Projesi” kapsamında Amerikan çıkışlı olarak İslam-içi olması gereken bir tartışma gündeme getirilmişti; ancak onun emperyalist amaçları açık seçikti: Müslüman yoğunluklu bir bölgede “iş tutmak” isteyen Amerikalı emperyalistler kendilerine dayanak aramaktaydılar ve “Müslüman mahallesi”nde en iyi dayanak Müslümanların içinden bulunabilirdi; kendilerine uyum sağlamış olan ve sözlerini dinleyip çıkar ve stratejileri doğrultusunda davranmakta kusur etmeyecek Müslümanlar içinden derleyecekleri/derledikleri, derlenmeye yatkın Müslümanlar bölüğüne “Ilımlı İslam” adını takıp yedeklerine aldılar. Bunun “nasıl bir Müslümanlık” olduğu ve olması gerektiği belliydi; “Ilımlı İslam”, İslam’ın köklerine ve Kur’an’a dair tartışmalar ve yorumlarla değil, Amerika ve çıkar ve stratejisiyle uyumla belirlenmekteydi. Tabii ki İslam’ın köklerine ve Kur’an ve Hadislere dair sözleri de vardı ve olacaktı “Ilımlı”ların, kendilerini dini bakımdan temellendirecekler ve dayanaklarını teorize ederek, kuşkusuz ki Kur’an ve Peygamber sözlerine dayandıracaklardı, bunlar olmadan olmazdı; ancak asla bunlarla değil Amerikan çıkar ve stratejisine uyum dışında herhangi bir şeyle karakterize olmayacaklardı!
Bu, Amerikan çıkar ve stratejik ihtiyaçlarının dayattığı bir İslam’dı ve “gerçeği” buradan tanımlanabilirdi. Ama şimdi ne Amerika ne de Avrupa çıkarmıştı son “gerçek İslam ne?” tartışmasını! Tersine, bu kez onların ilgisi yoktu ve tartışmayı yürütenler en başta Türk-İslam sentezciler olmak üzere İslamcılardı. Bu kez onların çıkar ve “stratejik ihtiyaçları” gerektirmiş gibi görünmekteydi? Nedendi?
Sorunun yanıtı; Paris’teki Charlie Hebdo saldırısını önceleyen IŞİD’in dünya halklarının belleğinde yer etmiş kötü ünlü yaygın terör faaliyetleri ve bu faaliyetlerin İslamcılar arasında yine yaygın bir destek bulmuş ve özellikle AKP Türkiyesi tarafından uzun süre desteklenmiş olmasıdır. Terörist niteliği bilinen El-Kaide’nin ardı sıra sökün edip onunla yarışan, Suriye ve Irak’ta ortaya çıkıp videoya aldıkları kafa kesmeleri ve el koydukları bölgelerin kadınlarını zorla haremlerine katmalarıyla ünlenerek dünya halklarının belleğinde bileklerinin gücüyle bir yer edinen IŞİD’in terörü ve terörizmi tartışmasız etkinliği özellikle Batı kamuoyunda öylesine iticidir ve ona verilmiş/verilmekte olan destek öylesine lanetlenmiştir ki, yalnızca –gündemi belirlediği– Ortadoğu’da değil –belirlemese bile– gündem oluşturduğu Batı’da da, İslam’la bağlantısı içinde, IŞİD’ın kara yüzü ve karanlığıyla birlikte anılmak Türkiye dahil kimsenin işine gelir türden değildir.
Türkiye, evet, ülke içinde inkâr etmekte ve savcıları görevden alarak ve yeni çıkardığı yasalar yoluyla ve mahkemeler kanalıyla desteğinin tartışılmasını da önlemektedir, ancak ülke dışında, buna gücü yetmediğini ve olan bitenin gerek Batı basını ve gerekse Batılı istihbarat örgütleri aracılığıyla tüm Batı kamuoyunun bilgisine sunulduğunu bilmektedir.
Üst üste kaç MİT TIR’ı yakalanmış ve MİT Yasası uyarınca serbest bırakılmıştır. Buna rağmen bir seferinde jandarma tarafından durdurulan TIR’lar savcılarca aranmış ve arama tutanak altına alınmış; çok sayıda roket, bomba vb. türü malzeme kayda geçmiştir. Şoförlerin ifadeleri, öncesinde başka seferlerin de yapıldığı ve resmî kurumlardan alınıp sınır ötesine sevkiyat yapıldığı yönündedir. İnternet sitelerine düşen tutanak ve şoför ifadeleri nedeniyle sitelere yasak getirilmiş ve söylendiği gibi “içeride” bu destek bilgisinin yayılmasının önünü kesilmiştir.
Ancak Batı’da ve tüm dünyada bilinmektedir ki, Suriye “İç Savaşı” en çok da Türkiye’nin zorlamasıyla başlamış ve yayılmış; başlangıçta Müslüman Kardeş ağırlıklı neredeyse dışarıdan-besleme ÖSO ve sonra El-Kaide’ye bağlı olduğu kendisi tarafından açıklanmış olan El Nusra Cephesi, Ürdün ve Katar’dan da, ama en çok da Türkiye’den beslenip desteklenmiş, kendilerine Türkiye sınırı bölgelerinde karargâhlar sağlanmış, eğitim verilmiş, silah-cephane tedarikleri yapılmış ve mali bakımdan ihtiyaçları karşılanmıştır.
Bu desteklerden iki yolla IŞİD de payını almıştır. Bir; ÖSO ve Nusra Cephesine sağlanan silah-mühimmat ve sair destekler, bu gruplar IŞİD önünde tutunamayıp ona iltihak ettikçe bu örgüte geçmiştir, ve iki; başlangıçta ABD tarafından da desteklenen ancak giderek ondan farklı davranarak daha da ileri giden Türkiye, mezhepçi İslami Suriye politikası kapsamında IŞİD’i de doğrudan desteklemekte bir sakınca görmemiş, uzun süre bu örgütü “terör örgütü” olarak nitelendirmemiş ve desteğini belirgin biçimde ABD’nin “IŞİD Karşıtı Koalisyon” oluşturmasına kadar sürdürmüştür. Dünya halklarının lanetlediği IŞİD terörüne Ortadoğu’da ciddiye alınacak biçimde tek karşı koyabilen Kürt ulusal hareketiyken, IŞİD’in Kürt Kantonu Kobanê’ye yönelik saldırısı başlangıçta ve uzun süre AKP Türkiyesi tarafından desteklenmiş ve Erdoğan başta olmak üzere Kobanê’nin düşmesinin iyi olacağı yönünde demeçler Türkiye yöneticilerinin dillerinden düşmemiş, “kırmızı çizgimiz” denen ve yok edilmesi öngörülen Suriye’nin kuzeyinde Rojava’da kantonlar halindeki Kürt devletleşmesinin IŞİD teşvik edilerek engellenmesine çalışılmış, hatta IŞİD çeteleri birkaç kez Kobanê Direnişçilerine Türkiye tarafından (bir keresinde Toprak Mahsülleri Ofisi silolarının arasından) saldırı düzenlemiştir.
AKP Türkiyesi’nin IŞİD’e yönelik tutumu hâlâ Batı’nın genel tutumundan ve Amerika’nın oluşturduğu “IŞİD Karşıtı Koalisyon”unkinden farklıdır. “Koalisyon” IŞİD mevzilerine havadan askeri harekât düzenlerken Türkiye hiçbir askeri operasyona katılmamaktadır. Üstelik Amerikan zorlamasıyla yer alacağını söylediği IŞİD karşıtı Suriyeli muhaliflerin eğitilip donatılması müzakereleri de hâlâ sonuçlanmadığı gibi, Türkiye eğitileceklerin sadece IŞİD’e değil aynı zamanda “Esad’a da karşı” çıkmalarını şart koştuğu için kimin eğitileceği de sorun olmayı sürdürmektedir.
Ek olarak, Türkiye, Amerika’dan farklı olarak, “Esad’ın hedeflenmesi”ni de şart koşarken, sınırın Suriye tarafında bir “uçuşa yasak bölge” oluşturulması için çaba sarf etmektedir ki, açıkça akıntıya karşı kürek çekme pozisyonundadır; çünkü ABD bir süredir Suriye’de “Esad’sız çözüm” zorlamasından vazgeçmiş görünmekte, üstelik Amerikan uçakları IŞİD mevzilerini zaman zaman Suriye uçaklarıyla birlikte bombalamaktadır.
IŞİD’le –Amerikan tutumundan da ayrılan– bunca açık ilişkisi ve sunduğu destek nedeniyle, Türkiye’nin, Charlie Hebdo saldırısının ardından Batı’nın tepkisinin hedefi olabileceği ihtimalini dikkate alan bir tutum içine girmesinde anlaşılmayacak şey yoktur. Suçlu suçunu bilmekte ve karşı hamleyle gardını almaktadır: “Türkiye üzerinden İslamiyet’e oyun oynanmak istenmektedir!”
“Türkiye üzerinden İslamiyet’e oyun oynama” tezine geleceğiz. Ancak önce üzerinde durulması gereken bir sorun daha var: “Biz her türle teröre karşıyız”(!) edebiyatı!

AKP TÜRKİYESİ HER TÜRLÜ TERÖRE KARŞI MI?
Erdoğan’ın ilk açıklaması şöyleydi: “… terörün dininin ya da milliyetinin olamayacağını ve hiçbir gerekçeyle mazur gösterilemeyeceğini bir kez daha vurgulamak istiyoruz. Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, terörizmin her türüyle kararlı bir şekilde mücadeleye devam edecektir.”
Bir önceki başlık altında IŞİD’le Türkiye ilişkilerine dair söylenenler, Türkiye’nin terör karşısındaki tutumu bakımından herhalde başka bir ilaveye gerek göstermeyecek kadar açık olmalıdır. “Türkiye terörizmin her türüyle kararlı bir biçimde mücadele” etmiş midir ki, mücadeleye devam etsin? Türkiye’nin, AKP öncesi generaller elinde ya da şimdi AKP elinde, “terör” dendiğinde anladığı tek şey az çok düzene yönelik ulusal ya da sosyal kurtuluş mücadeleleridir; Kürt ulusal mücadelesini nitelemek üzere “PKK terörü” ya da öncesinde daha çok emperyalizmi hedef alan demokratik içerikli silahlı faaliyetlerdir. Öncesi bir yana bırakılırsa, AKP, “IŞİD Karşıtı Koalisyon” oluşturuluncaya kadar asla ve kat’a “İslami terör”den söz etmemiştir ki, hâlâ da ettiği söylenemez. Onun için “İslami terör” ya da “terörizm” yoktur; “İslam’la terör ilişkilendirilemez”!
Yeni yeni “terörist” olduğunu kısık sesle dile getirdiği –herhalde şüphesiz İslamcı olmaması gereken– IŞİD’e karşı örneğin nasıl bir “kararlı mücadele” yürüttüklerini AKP’li yetkililerin açıklamaları şarttır! IŞİD’e karşı, onlara TIR’lar dolusu silah ve mühimmat vererek mi “kararlı mücadele” etmişlerdir, Musul Konsolosluğu görevlilerini kurtarmak için pazarlık yaparak mı yoksa IŞİD çetelerine Kobanê’ye saldırmaları için sınırlarını açarak mı? Bırakalım IŞİD’le “kararlı mücadele” etmeyi, –tartışmalı şekilde– hem El-Kaide ve hem de IŞİD’e bağlı olduklarını söyleyen Hebdo saldırganlarını “kahraman” ilan edip Fatih Camii’nde gıyaplarında cenaze namazı kılanları bile engellemeyi akıllarından geçirmemişler ya da buna güçleri yetmemiştir!
Ama Türkiye ve terör ilişkisini “terörizmin her türüyle kararlı mücadele” söylemi bağlamında yorumlamanın sürdürülmesi zorunlu görünüyor; çünkü bir de “İsrail devlet terörü” ve AKP’li hükümet yetkililerinin İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Paris’teki terörizme karşı yürüyüşe katılmasına şiddetle karşı çıkmaları meselesi var.
Paris’teki yürüyüşü izleyen günler, “İslam’a yönelik oyun” ya da “patlama” ihtimali olan birikimi dağıtmak üzere “İslamofobi”nin gündeme getirilip işlenmesinin yanına katılmış ikinci “argüman” olarak Netanyahu’nun da yürüyüşe katılmış olması bütün AKP yandaşı basının manşetlerindeydi! Nasıl olur da yürüyüşe katılırdı, “hangi yüzle Paris’e giderdi”?
Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’la birlikte düzenledikleri basın toplantısında T. Erdoğan Netanyahu’yu hedef aldı: “Soruyorum, Gazze’de 2500 kişiyi katletmek suretiyle bir devlet terörü estiren bu zatın el sallamasına siz nasıl bakıyorsunuz? Sanki tribünde insanlar çok heyecanla onu beklemişler gibi onlara el sallıyor. Hangi yüzle oraya gitti, onu da anlamakta zorlanıyorum. Bir defa siz katlettiğiniz yavruların, kadınların hesabını verin. Aynı şekilde bakıyorsunuz Suriye’de 350 bin insan öldürülmüş. Dünyanın kılı kıpırdıyor mu?” (Hürriyet, 13.01.2015)
Önce Netanyahu… Siyonist politika şefini savunmak kuşkusuz bize düşmez! Kanlı bir katil olduğu kuşkusuzdur. Sadece Gazze değil, bütün Filistin halkının kasaplarından biridir. Ancak tartışmalı olan şudur ki, uzun yıllar Türkiye Başbakanlığı yapmış, şimdiyse cumhurbaşkanı olarak ordularına kumanda etmekte olan Erdoğan, katliamları dolayısıyla Netanyahu’yu suçlayacak herhalde son kişidir!
Türkiye’de katledilen Kürt, kesinlikle İsrail’in katlettiği Filistinliden az değildir! Filistinlilerin katlinden Netanyahu sorumluysa Türkiye’deki Kürtlerin katlinden kim sorumludur? –yanıt ortadadır ve tartışmasızdır!
Öldürülen Kürt sayısı, on binlerle ifade edilmektedir ki, toplamı herhalde 100 bin civarındadır. Ve daha Gezi Direnişi’nde öldürülen ve öldürülmeleri için emir verilmekle öğünülenler vardır! 12, 13, 14 yaşlarında çocukların kanı ellerindedir. “Devlet terörü”yse, işte “devlet terörü”!
“Devlet terörü” terimi, en azından totoloji anlamı taşıdığı için doğru bir terim değildir. İstisnasız her devlet bir şiddet ya da adı üzerinde “terör” aygıtıdır; hiçbir devlet onca silahlı adamı boşuna beslemez, eğer besliyorsa, bunun –başka egemenlerin çıkarlarına karşı kendi egemenlerinin çıkarlarını savunmak üzere bu başka devletlerle pazar ve hammadde kaynakları/toprak paylaşmak üzere savaşmak bir yana konursa– tek anlamı vardır: Öldürecek ve ölecekler; ama egemen sınıf ya da sınıfların sömürü çarkının dönmeyi sürdürmesini garanti edecek, bu çarkı kırmaya yönelik sömürülen ve ezilenlerden gelebilecek her türlü muhalefeti, –eğer başka yöntemlerle bastırılamamışsa– zorla bastıracaklardır! Yinelemek gereksizdir: “Terör makinesinin terörü” –“terör makinesi” zaten terör içindir; o halde devletlerin zulmü ya da zorbalığından söz edilmelidir. Bu zorbalık ya da “resmi terör” bakımından, tarihten bu yana Türklerin eline su dökecek kavim/ulus zor bulunur.
Netanyahu’yu gündeme getirerek İslamcı terör ve Türkiye’ye yönelik tepkileri dağıtma taktiği iki nedenle işe yaramamıştır; birincisi, Davutoğlu’nun da Paris Yürüyüşü’ne katılmasını eleştirenler az sayıda değillerdi ve ikincisi, bunu Türkiye’nin terörle bağlantılarını ileri sürerek yapmaktaydılar, özete “tencere dibin kara, seninki benden kara” hali söz konusuydu! Üstelik bir üçüncüsünden daha söz edilebilirdi ki, zamanında Avrupa’nın ta göbeğine kadar İsrail ve Netanyahu’nun öğündüğü ataları değil, ama Osmanlı gitmişti ki, AKP “Yeni-Osmanlıcı” olduğunu ileri sürüp “ecdat”ıyla onur duymaktaydı.
Bakın örneğin hamaset yaparken, Davutoğlu, AKP Tekirdağ İl Kongresi’nde Tekirdağlılara hitaben nasıl öğünmektedir: “Bizim devletimiz Türkiye Cumhuriyeti devleti nevzuhur bir devlet değildir. Konjonktürel bir devlet değildir, kültürü, değeri, geleneği asırlar öncesine giden köklü bir devlettir. Kökünde Selçuklu, Semerkand, Buhara vardır. Kökünde  Orta Asya vardır. Kökünde Evladı Resul vardır. Ve cihan devlet Osmanlı vardır. Kökünde Evlad-ı Fatihan vardır. Avrupa’ya doğru yürüyen Horosan Erenleri vardır. Şimdi Tekirdağlılar Evlad-ı Fatihan çocukları olarak, Anadolu Yörükleri’nin torunları olarak, Balkan muhacirlerinin devamı olarak çok iyi bilirler ve anlarlar ki biz Trakya’ya geldiğimizde, Edirne’ye, Kırklareli’ne geldiğimizde sadece Trakya’ya konuşmayız, Tuna’ya kadar bütün Balkanlar’a konuşuruz.
“İnşallah bir gün özgür Kudüs’te de hep beraber olacağız… Nasıl zalim Miloseviç ve onun zalimleri, Saraybosna’yı döverken, Gorajde’yi kuşatmışken, hepimizin yüreği Saraybosna ile Gorajde ile Mostar ile atmıştı, şimdi de hepimizin yüreği Gazze’de, Filistin’de, Suriye’de, Somali’de, Irak’ta atıyor.”
Öğünülen tablo, bellidir ki, öğünülecek türden değildir. Evlad-ı Fatihan, fatihlerin, fetihçilerin, yani fethedenlerin, öz Türkçesiyle, ele geçiren, işgal edenlerin evlatları demektir. İşgalcilikle öğünmek –olacak şey değildir ki, tabii zaten üzerinde yaşamakta olduğu geniş topraklar yüz yıllarca Osmanlı işgali altında kalmış olan Avrupalıya itici gelecektir!
İyiden iyiye olumsuzluk taşıyan ise, işgalcilikle bugün de öğünmek ve zulme ve zalime karşı ajitasyon üzerinden yeni işgaller önermektir. Tabii ki ilk elde Müslümanların yaşadığı topraklar: Gazze, Filistin, Suriye, Somali, Irak… İslamcı Türkçülük! Sonra da “İslamofobi” ve “İslam’a Türkiye üzerinden oyun oynandığı” iddiasında bulunma!

“ÜST AKIL” VE “İSLAM’A OPERASYON”
Sıraya konulmuş: Gazze, Filistin, Suriye, Somali, Irak. Sonra diğerleri gelecek. Ta Myanmar’a, Arakan’a kadar. Müslümanların yaşadığı koca bir coğrafya.
Ve tabii ki buraları uzun yıllar emperyalistlerin tahakkümü altında yaşamış. Ve “evlad-ı fatihan” olarak, “evlad-ı Resul” olarak Türkiye’nin buralara gidişi “iyilik için”dir, Türkiye bu toprakları işgal etse bile bunu “iyilik için” yapacak!
İki yıl önce Nijer’e gittiğinde, Erdoğan, “Afrika ile sömürgeci bir mantıkla tek taraflı olarak değil, karşılıklı fayda ve saygı temelinde, her iki tarafın da kazanacağı kalıcı bir işbirliği tesis etmek istiyoruz. Bizim derdimiz buraların petrolü, altını, elması değil. Yüzyıllarca buralarda oluşturulan kardeşlik nasıl olur, birlikte ayağa kalkış nasıl olur, özgürlük mücadelesi nasıl olur bunu göstermek için Nijer’deyiz.” (09.01.2013) demişti. Yeni Cibuti ve Somali’ye gittiğinde de, kesin ki, Türkiye’nin derdi, ne petrol, ne altın, ne elmas. Hayır, Somali’nin petrolü, doğalgazı ve uranyumuyla ilgilenmiyor Türkiye. Buna benzer “dertler” emperyalist sömürgecilerindir!
AKP Hükümeti’nin din siyaseti propagandacılarından biri olarak çalışan Diyanet İşleri Başkanı M. Görmez de, Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan “2. Afrika Kıtası Müslüman Ülke ve Toplulukları Dini Liderler Zirvesi”nin açılış konuşmasında şöyle konuşmaktadır:
“Osmanlı sonrası Afrika uluslararası güç, rekabet ve sömürgeciliğin mücadele alanı haline gelmiş, emperyal güçler, hürriyet sevdalısı insanların ve zengin tabii kaynakların membaı olan bu kıtaya musallat olmuştur. Maalesef insanları köleleştirerek servetlerini yağmalamışlardır. Bu kıta ve güzel insanları zulmün acı hatıralarını hâlâ taşımaktadır.
“Sömürgeci siyasetler, kolonyalizm ve neo-kolonyalizm süreçlerinde Afrika halkları pek çok zulme muhatap olmuş, biçare bırakılmış, yeraltı ve yerüstü kaynakları ele geçirilmekle kalmamış, dini ve entelektüel kimliklerinde de ağır tahribatlar yapılmıştır. Siyasi ve ekonomik ihtirasın sınır tanımaz elçileri, Afrika´yı talan etmekle yetinmemiş, sistematik köleleştirmeler ve insanları aciz bırakan stratejileriyle koca bir kıtayı yoksulluk, düşkünlük ve geri kalmışlıkla malul bırakmışlardır.”
Kuşkusuz emperyalistler sömürge, yarı-sömürge ve bağımlı ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmalamışlar; sermaye yatırımı, kredi, know-how yolları ve borsa vb. oyunlarıyla talanlarını yürütmüşlerdir. Yağmalamada sorunlar oluştuğunda işgaller, darbeler ve iç çatışmaları kışkırtmaktan geri kalmamışlardır. Bu bakımdan “petrol, altın” vb. “dertler” gerçekten önemli bir rol üstlenmiştir. Ancak gerçeği yansıtmayan, Türkiye’nin derdinin yağma ve talan olmayışı, kardeşlik, dayanışma ve birlikte ayağa kalkış olduğuna dair söylenenlerdir. Şüphesiz ki Türkiye burjuvazisinin de “derdi”, tıpkı başka ülkelerin burjuvazileri gibidir.
Ancak propaganda kötülükler ve haksızlıkların “Osmanlı sonrası”na özgü olduğu yolunda ve “biz din kardeşiyiz” içeriklidir; yalnızca Batılı emperyalistlerin hem de özellikle ve hatta neredeyse sadece Müslüman halkları ve zenginliklerini yağmaladıkları ve bu nedenle de Müslümanların tepkilerini tahrik ettikleri şeklindedir.
Charlie Hebdo’nun Hz. Muhammed’in karikatürünü basma yoluyla Müslümanları “tahrik etmesi”ne benzer şekilde, Batılı sömürgeci emperyalistlerce tahrik edilen Müslümanların Paris benzeri yerlerdeki terör eylemleri mazur gösterilmeye ya da “faturanın İslam’a kesilmesini önlemek” adına İslami terör onaylanmaya ya da hiç değilse hafifsenmeye çalışılmaktadır.
Soru şudur: “İslam’la terör ilişkilendirilemez” diyerek siyasal İslam’ı, özel olarak İslami terörü yok sayıp İslam’ı savunma adına daha az önce gerçekleştirilmiş bir “terör eylemi” yerine “İslamofobi” tartışması açmaya çalışmak mı “faturanın İslam’a kesilmesi”nin yolunun taşlarını döşer yoksa “terör”e “terör” diyerek, madem “terörün her türlüsüyle kararlı olarak mücadele edilecek” öyleyse “İslamcı terör”e karşı da lanetleyici bir mücadeleci tutum almak mı?
Aklın yolu birdir; ancak Davutoğlu, Erdoğan ve arkadaşları İslam’ı savunma adına onun terör bağlantısına bile toz kondurmama yolunu tutmuş ve “Türkiye güçlenip” emperyalist sömürgecilerin önünü kesip işini zorlaştırdığı ve “kardeşlik ve dayanışma” yolunu göstererek(!) eskisi gibi “petrol, altın, elmas” “talanlarını” sürdürmelerini engellemeye başladığı için “Türkiye üzerinden”, Türkiye’nin öncüsü ve dayanağı olan “İslam’a” “oyun kurma”ya giriştiklerini ileri sürmeye başlamışlardır!
Bu akıl yürütmede bir miktar megalomani ve paranoya vardır var olmasına, ancak, aynı zamanda “suçluların telaşı” da vardır.
Davutoğlu, Brüksel dönüşü uçakta Akif Beki’yle şöyle sohbet etmektedir: “Türkiye’nin başarı hikâyesi rahatsız ediyor. Bazı çevreler Türkiye’nin başarı hikâyesinin bitmesini istiyorlar. Tipik geri kalmış Müslüman ülke imajına sığmıyor Türkiye. Endonezya ve Malezya ile birlikte Türkiye bu imajı bozuyor.” Yani… Güçlenmiş ve güçlenmesi istenmeyen, daha da güçlenirse başa iyice bela olacağı düşünülen ve “paçasından çekiştirilen” bir Türkiye “hikâyesi”!
Türkiye’ye karşı kampanya mı? Şöyle konuşuyor Davutoğlu: “Dünyada uluslararası medya network’ü var. Her şeyi yapıyoruz, ama bu network karar vermiş: Türkiye’nin başarı hikâyesi bitirilecek ve sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan şeytanlaştırılacak. Hedef bu. 2010’dan, yani Davos’taki ‘one minute’den sonra düğmeye basılmış gibi Türkiye aleyhine harekete geçildi. Mursi’ye ve Mısır’daki demokrasiye verdiğimiz destekten sonra Türkiye aleyhtarı cephe daha da genişledi. Türkiye demokrasiyi savunmanın bedelini ödüyor. Arap Baharı demokratikleşme yönünde olsaydı Türkiye bütün bu ülkelerin hamisi olurdu. Bu çok korkuttu o medya network’ünü.” (Hürriyet, 17.01.2015)
Türkiye hedef alınmıştır! Gerçi nedeni hakkında tam bir fikir birliği yok görünmektedir. Davutoğlu, “Türkiye’nin demokrasiyi savunmasının bedeli” derken, Erdoğan “Türkiye üzerinden İslam’a oyun oynandığı” düşüncesindedir. O kadar farklılık olacaktır!
Zaten Erdoğan da, Mısır darbesi sonrası Davutoğlu gibi konuşmuş, “bir üst aklın” “Mısır darbesine karşı çıktığı” için gelişip güçlenmesini istemediği Türkiye’yi sıraya koyduğunu, Mısır’da yapılanları Türkiye’de tekrarlamaya çalıştığını, ama başaramadığını söylemişti. Darbe sonrası gittiği Trabzon Havaalanında söylenen şu sözler Erdoğan’ındır: “(Mısır darbesini kastederek) … bütün bu oluşumlar, gelişmeler aslında güçlü bir Türkiye’yi, demokrasinin, egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğunun en güzel örneğini veren Türkiye’yi hazmedemeyenlerin projeleridir. Fakat bütün bu projeler nasıl Gezi’de geri teptiyse bilesiniz ki yine geri tepecektir.” (24.08.2013, gazeteler)
Ancak farklılık ve benzerlikler bir tarafa bırakılırsa, şunlar kesindir ki, bir “üst akıl” vardır ve Türkiye “giderek güçlendiği”, “daha da güçlenirse üstesinden gelinemeyeceği” için hedefe konmuştur.
Bu “üst akıl” ve “oyun kurma” ya da “komplo”, kimi zaman da “darbe” algısı ya da kavrayışı veya akıl yürütmesiyle yalnızca Charlie Hebdo olayı karşısında karşılaşmıyoruz. Paranoya ya da “komplo”ya uğrama veya bir dizi gizli kapaklı ya da suç oluşturan işler yaparken yakalanma korkusuyla kendine komplo düzenlendiği zehabına kapılma, böyle bir beklenti sahibi olma neredeyse genel bir ruh hali özelliği kazanmıştır.
Önce Gezi –üst akıl… komplo. 7 Şubat MİT soruşturması –üst akıl… komplo. Ardından 17/25 Aralık Soruşturmaları –üst akıl… komplo… Darbe. Kobanê –üst akıl… komplo. Yüce Divan’a göndermek üzere Meclis Komisyonu kurulması –üst akıl… komplo. En son Charli Hebdo –üst akıl… komplo.
Birkaç örnek:
“Bu tuzağı veya bu tezgâhı kuran muhtemelen başka bir mantık var. Yani şu anda PYD’nin mantalitesinin bu kadar güçlü olduğunu ben düşünmüyorum. Muhtemelen daha üst bir akıl var.” (Erdoğan, El Cezire, 26.10.2014, Kobanê ile ilgili, Letonya-Estonya dönüşü uçakta)
“Bunların arkasında bir üst akıl var…
“Operasyon sadece bana, şahsıma yapılmamıştır. Yapılan operasyonlar hem dışarıdan hem içeriden bir üst merci işidir.
“Gezi olayları dediler, sokaklara döküldüler…
“17 Aralık’ta bahane yolsuzluk iddiası. Bizimle ilgili iddianameler bile hazırdı. O malum polisler tarafından hazırlanmış bekletiliyordu. Hatta bizden sonra görev alacak Başkan, bakanlar bile belliydi. Darbe girişimiydi ama burada bu işi başaramadılar, Mısır’da Ukrayna’da işe yaradı. Burada başaramadılar.
“Bu paralel yapı hiçbir zaman yalnız hareket etmedi. Zaten tek başına bunu planlayacak zeka ve kapasiteye de sahip değil. Sadece maşa olarak kullanıldılar.
“Bu şebeke sufle yaparak medyayı kullanıyor. Kara para aklama bunlarda. Bunların meselesi şahsımla değil, Türkiye’nin bağımsızlığıyla.
“Verilen yardımların nereye gittiğini yatırımcı kardeşim iyi görüyor. Maalesef vatana ihanete gitmiştir. Bu mesele paralel yapı meselesi değildir. Onları maşa olarak kullananlardır. Bu milletin güçlenmesini istemiyorlar.” (Erdoğan, Cumhuriyet, 12.12.2014, TOBB heyetiyle toplantıda)
Mantık anlaşılmış olmalıdır. Peki kimdir bu “üst akıl”?
Çok yerde bir “üst akıl”dan söz eden Erdoğan, birçok yerde imalarda bulunmuştur ancak hiçbir zaman bu “üst akıl”ın kim ya da kimler olduğunu açıklamamıştır. Tek istisna, yine bir “üst akıl”a yorduğu “Mısır darbesi’nin arkasında İsrail var” şeklindeki açıklamasıdır. Kolay değildir ve tabii ki diplomasi yapacaktır!
O nedenle AKP tandaslı üçüncü kişilerin yorumlarıyla bir Amerikalı’nın algısına başvuracağız.
Birinci yorum eski MİT’çi, eski Radikal yazarı Avni Özgürel’e aittir ve Erdoğan’ın açıklamalarını değerlendiren Özgürel, “Türkiye’nin Suriye ve Irak sınırı boyunca kurgulanan oyunu bir üst akıl tezgâhlıyor” sözündeki üst aklın Amerika Birleşik Devletleri olduğunu söylemektedir. (27.10.2014, A Haber)
İkinci yorum espoyonaj nitelikli ve Sabah gazetesine göre 25 yıl Cemaat içinde bulunan, Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi eski imam Prof. Dr. Ahmet Keleş’e ait. Keleş’in yorumu şöyle: “1998’de Gülen’in Amerika’ya gidişiyle 3. devreye girildi. ABD ve İsrail’in kontrol ettiği bir akıl haline dönüştü. Bu akıl Gülen’in aklı değil. Siz Gülen’in aklı ile mücadele etmiyorsunuz. Mücadele ettiğiniz akıl ABD ve İsrail’in ortaklaşa destek verdiği büyük bir akıl. Yıllar yılı bu ülkedeki yapılanmaların stratejik planlamaları bu yapının kademelerinde ve üst akıl tarafından yapılıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün üzerine dinleme merkezi kuranlar, Yargıtay’ın çatısına cihazlar koyanlar, Başbakan’ın ofisine böcekleri koyanlar, herkesi dinleyenler, fişleyenler, kameraya çekenler bunlar.” (Sabah, 23.01.2015)
Ve Newyork Times, Washington Post ve Wall Street Journal gibi Amerikan gazetelerinde yazılanlar yeterince yansıtmış kabul edilse bile, bir de bir “düşünce kuruluşu” olan Center for American Progress’in Türkiye uzmanı ve kıdemli araştırmacısı Amerikalı Michael Werz’in yansıttığı Amerikan algısı: “Erdoğan’dan ABD’nin bölgedeki rolüyle ilgili sürekli suçlamalar geliyor ve bu durum kendisinin cumhurbaşkanı olmasının ardından da değişmedi. Hükümette devamlı bir anti-Amerikan, anti-Batı bir söylem var… Bugünlerde Beyaz Saray, Dışişleri ya da Pentagon’da kimse Türkiye’ye büyük bir iyilik yapmaya hazır değil… Türk dış politikasının sonuçları etkileme ve bölgeye istikrar, refah ve daha az ölüm götürme kapasitesi oldukça sınırlı.” (Hürriyet, 26. 01. 2015)

***
Ne demek? Ya da neden Türkiye “üst akıl” ABD’nin hışmını üzerine çekiyor olsun? Sorun ne? Türkiye Amerikan emperyalizminin “tekerine çomak mı sokuyor”? Sokuyorsa nerede ve nasıl?
Özetle:
Myanmar’da değil tabii. Orası, Türkiye diline dolasa ve ara sıra yardım ulaştırsa bile, Türkiye’nin elinin kolunun erişmesi bakımından fazlasıyla uzak!
Ama Suriye’de Amerikan ve Türk yaklaşımlarının farklı olduğunu bilmeyen kalmadı. Amerika çoktan “Esad’sız çözüm” çizgisini terk etme sinyalleri verirken, Türkiye hâlâ IŞİD’e karşı mücadele babında bile “Esat karşıtlığı”nı şart koşarak Amerika’nın kurduğu “IŞİD Karşıtı Koalisyon”un etkinliğini azaltıyor, onu yokuşa sürüyor.
Üstelik Türkiye’nin sadece genel olarak Suriye politikası fiyaskoya yol açmakla kalmamış, Kobanê politikası da fiyaskoya götürmüştür. Kobanê’ye yaklaşımda açıktan ABD bir yanda Türkiye bir yanda kalırken, en son 26 Ocak’ta, 134 günlük bir savaşın ardından IŞİD çetelerinin Peşmerge ve belirli ÖSO gruplarınca desteklenen PYD güçlerince Kobanê’den tamamen sürülüp çıkarılmalarıyla şimdi Türkiye güneydoğusunda IŞİD’e karşı Amerikan desteğini sağlamış ve galip gelerek Kantonlar olarak varoluşlarını sağlamlaştırmış Kürtlerle komşudur.
Türkiye’nin İsrail karşıtı söylem ve tutumları Amerika’da hoş karşılanmamakta ve örneğin Erdoğan’ın “hangi yüzle Paris Yürüyüşü’ne katıldı” suçlaması karşısında Amerikan Dışişleri sözcüsü, açıkça “Biz, Başbakan Netanyahu’nun Paris’te diğer dünya liderlerinin yanında bulunmasının teröre karşı Fransız halkıyla anlamlı bir birlik mesajı olduğuna kesinlikle inanıyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail devletini tarif şekline katılmıyoruz” açıklaması yapmaktadır.
Mısır darbesi, AKP yöneticilerinin kendilerinin de farkında oldukları gibi, ABD ile Türkiye arasında önemli bir farklılık konusudur; Türkiye –tavır değişikliği sinyalleri vermeye başlasa bile– Müslüman Kardeşleri savunmaktan hâlâ vazgeçmemişken, ABD ve Suudi Arabistan, Türkiye’nin yanında duran son Arap ülkesi olan Katar’ı da yanlarına çekerek Türkiye’nin tam tecridini gerçekleştirmişlerdir.
Türkiye’nin “değerli yalnızlık”ı seçerek, tecrit durumunda olduğu bir başka coğrafya Libya’dır. Libya’da Türkiye Müslüman Kardeşler etkinliğindeki Trablus’taki Milli Genel Kongre’yi destekleyen dünyadaki tek ülke olarak kalırken, Tobruk’taki General Halife Hafter ve Zintan desteğine sahip Temsilciler Meclisi Hükümeti BM’in desteğini sağlamış durumdadır.
Türkiye, Yemen’de de “yanlış at”a oynamış, ve çoktan etkisini yitirerek tecrit olmuştur. Yemen’de El-Kaide’niun üstü örtülü onayıyla iktidarda olan Müslüman Kardeşler’in İslah Partisi, Batılılar ve Suudilerin sessiz kalmaları ve eski devlet Başkanı Abdullah Salih’in de karşı çıkmayıp dolaylı destek sağlamasıyla Kuzey’den gelen İran desteğindeki Husilerce püskürtülmüştür.
Ve Şam Emevi Camii’nde namaz kılmak üzere savaş politikaları izlemeyi de göze alarak müdahaleye giriştiği Ortadoğu’da “ekmek kapıları” hemen tamamıyla yüzüne kapanan AKP Türkiye’si, bundan böyle yüzünü Afrika’ya dönmüş görünmektedir! “Umut Memed’in ekmeğidir”! Ancak Afrika’nın “üst akıl”sız olacağını ve “Müslümanlara oyun” kurulmayacağını kuşkusuz kimse beklememelidir!

U-dönüşleri ya da IŞİD’in çökerttiği hilafet ve Anti emperyalizm

Geçen sayımızda IŞİD eksenli olarak Irak ve Suriye’deki son “gelişmeler” üzerinde durmuş ve Amerikan yaklaşım ve taktiğiyle farklılığın AKP Türkiye’sinin zorluğunu oluşturduğunu; zorluğun IŞİD’e karşı koalisyona katılıp katılmama bakımından bir “viraj”la aşıldığını, ama Rojava’ya yönelik olarak sürdüğünü belirtmiş ve “şimdi sıra bu yönden de ‘uyumlanma’nın gerçekleşmesindedir” deyip noktalamıştık.
Birkaç gün geçti geçmedi, Amerika’nın Kobanê’yi kuşatan IŞİD mevzilerine yönelik olarak başlattığı hava bombardımanının ciddiye binen bir yoğunluk kazanmasının ardından 3 Amerikan kargo uçağı kuşatma altındaki YPG/YPJ savaşçılarına paraşütlerle 27 parti silah, cephane, gıda ve tıbbi malzeme yardımı yaptı. Ve aynı gün Irak Kürt Yönetimi peşmergelerinin Türkiye’nin açacağı “koridor”dan Kobanê’ye geçmesine izin verildiğini, hatta Hürriyet’e göre geçtiğini öğrendik.
Önemsiz denemeyecek bir gelişmeydi.

*
Gelişmeler, Türkiye bakımından, AKP ya da halifelikle başbakanlık arasında gidip gelen Recep Tayyip Erdoğan ve vekili ya da yardımcısı pozisyonundaki “derin stratejist” Davutoğlu’nun IŞİD eksenli olarak güncellenen Suriye ve Irak politikasının ne olduğunu söyleyebilecek kimsenin var olup olmadığı sorusunu gündeme getirdi!
Sorular sıralanabilirdi: Öncelikle ne dediklerini, nasıl bir politika savundukları ve uygulamaya çalıştıklarını hatırlayan var mıydı? Ya da bir politika ve taktikleri var mıydı? Gelişmeler karşısında olup olmadığı anlaşılabiliyor muydu?
Eh! Politika demeye bin şahit isteyen ve bir türlü ne ve nasıl olduğu tanımlanabilmek üzere ele avuca gelmeyen, durmaksızın değişen ve değişiminin hızına erişilemeyen esnek mi esnek bir dış politikaları var gibi. Ya da vardı ve zorunlu değişiklikleriyle birlikte var olmaya devam ediyor. IŞİD merkezli son gelişmelerle sınırlı konuşulacak olursa, “kadı kızı”nda bile olabilecek “küçük” bir değişme ya da alınan büyük bir virajla “var”! Newyork Times başta olmak üzere batı basını “küçük değişimi” “U-Dönüşü” olarak nitelendiriyor. Ya da Cengiz Çandar “Gelinen nokta, …AKP iktidarının ‘ABD baskısı önünde eğilmesi ve Kobane konusunda ‘geri basması’dır” tanımlamasını yapıyor.
Ama.. Sadece son “viraj”, “U-Dönüşü” ya da izlenilme iddiasında olunan politikada “geri basma” mı? Öyle olsa, belki Özal’ın “Anayasa bir defa delinmekle bir şey olmaz” dediğinde olduğu gibi, fazla önem verilmeyebilir, “eh arada olur” denebilirdi! Öyle değil ki…
Hatırlayın, ne yazmıştı Başbakanlığı fiilen yürütmekte olan cumhurbaşkanlığı koltuğuna da kurulmuş beyefendinin yardımcısı pozisyonundaki eski Dışişleri Bakanı Davut Bey. “Merkez ülkeyiz” dememiş miydi? “Oyun kurucu ülke” –öyleydik beyefendiye inanacak olsak! Bu bölge, Ortadoğu yani, “bizden sorulur”du, sonradan, örneğin Suriye politikasına ilişkin olarak da sık sık yinelediği gibi, “Amerikalılar çok hata yapmışlar, yüzümüze bakamaz olmuşlar”dı, “en iyi biz bilir”dik ve “biz olmadan olmaz”dı! Ve bir başka iddiayı daha hatırlayın, “komşularla sıfır sorun” halinde olacaktık! Ne oldu?

*
Haydi, bunlar sadece iddiaydı ve diplomaside olurdu böyle şeyler!
Peki, Libya? “Biz asla ve kat’a NATO harekatına karşıyız” dememiş miydik? Dış politikaya tabii ki maddi çıkarlar yön verirdi ve Türk burjuvazisinin Libya’ya ilişkin çıkarları bunu gerektiriyor olmalıydı. Evet, milyarlarca dolarlık geri ödemeleri alınamayan yatırımları vardı burjuvazinin Libya’da, onun derdindeydiler. Kaddafi’yle arayı iyi tutunca alacakları tahsil edebileceklerini sanmışlar, ama iki gün içinde işin ciddiyetini ve isteseler bile Kaddafi’yle arayı iyi tutamayacaklarını, laf olarak ne yazıp söylerse söylesinler, bu kadar da “oyun kurucu” “merkez ülke” olmadıklarını, manevra yapabilecek “boşluk” kalmadığını görmüşler ve kısa yoldan “pes” ederek, tam tersi pozisyonu tutmaya geçmişlerdi. Bırakın NATO operasyonuna karşı çıkmayı, lafta eski pozisyonun sürdürülmesi de bir tarafa, tarafsız bile –haydi kalamamışlar demeyelim– kalmamış ve 5-6 savaş gemisi ve uçakla operasyona katılmışlardı.

*
Mısır politikası, peki? Hızlı İhvancı oldukları kuşkusuzdu. Mısır’da bir İhvan hükümeti için az çalışmamışlar, neredeyse “oyun kurucu” sıfatını hak etmeye yaklaşmışlardı ki, dünya başlarına yakılmıştı. Doğrusu, gelişmeler ve gidişatın tayin edici etkisiyle, halk hareketinin başka türlü bastırılmasının zorluğunu gören Amerikalılar en azından “denenebilir”, “deneyip görürüz” tutumu alarak, İhvan’ın da katılımıyla emperyalist kapitalist egemenliğin dayanaklarının genişletilip güçlendirilmesi eğilimine girmişler ve bu eğilim Türk İhvanı tarafından da iştiyakla desteklenmişti. Ancak deneme kısa sürmüş ve Amerikalılar İhvan siyasal İslamcılığına fazla katlanamamışlar ve Sisi Darbesi’nin önünü açmışlardı. Sonra gelsin dört parmak yukarıda “Rabia” işaretleri ve Esma’nın ardından (aslında kendi kaybettiklerine ve hallerine) ağlamalar! Ve “darbe karşıtı” “demokratik” ajitasyonlar! En son IŞİD karşıtı Koalisyon konulu manevrayı yaptıkları BM toplantısına kadar sürdürdükleri Batıyı suçlayan bir darbe karşıtı ajitasyon ve sonra tam sessizlik: “Tısss”! En sessiz sedasız ve en kazasız belasız yapılan manevra Mısır politikasına ilişkin olanı olmalı. Ama hangi elçi atanırsa atansın Mısır’la ilişkilerin ısıtılmasının olanağı bulunamayacak olması, bir sorun olarak kalacak ve örneğin BM Güvenlik Konseyi geçici üyelik seçimi gibi olaylarda kendisini hep hissettirecek.

*
Libya operasyonu ile neredeyse eşzamanlı olarak ortaya çıkan Suriye “problemi”, Esad’dan çok bir “Erdoğan problemi” görünümünü çoktan kazanmıştır. Esad’la arası neredeyse bir “özdeyiş”e dönüşme raddelerine gelen “kardeşim Esad”la tanımlandığı dönemin sıcak ve iyi ilişkilerinin bozulmasının suçlusu tabii ki yerli Halife özentisi değildir. Suriye’deki halk muhalefetini fırsat bilip Esad’tan kurtulmaya şevklenen, en başta Amerikalılar olmak üzere Batılı emperyalistlerdir. “Kardeşim Esad”dan başlangıçta zorlanarak döndürülen AKP lideri, öyle hızlı vites büyütmüştür ki, kısa sürede kendisini “yeni” “Esad karşıtı” yönelim ve politikalara “ikna” eden Amerikalılar ve sair Batılıları “sollayarak” öne fırlamış, “birkaç hafta içinde Şam Emevi Camiinde namaz kılma” noktasına ilerleyivermiştir! Birkaç gün içinde alınan mesafe 180 dereceliktir.
Hilafet özentisi beyefendinin politik tutum ve esnemeleri, esneme olmasına esnemedir; ama hep fazla köşeli ve fevri olmuş, bir uçtan diğerine uçuşmuştur. Suriye konusunda, “kardeşlik”ten “hasımlık”a geçerken de ve sonra hasımlık çerçevesindeki git-gellerde de bu fevrilik ve uçuşma hali belirgindir.
Bir kez hasım olduktan sonraki aculluk diplomasinin hiçbir kuralına sığdırılabilir değildir; öyle ki, iki komşu ülkenin yöneticileri olarak, artık Esad’la Recep Tayyip Beylerin bir arada bulunabilmeleri herhalde olanaklı olmaktan çıkmıştır ki, buna yol açan Esad değildir. Üstelik emperyalistler Cenevre görüşmelerinde kanıtlandığı gibi Esad rejiminin temsilcileriyle bir arada bulunabilirken, “Erdoğan rejimi”nin atak ve nezaketsiz aculluğu nedeniyle, bu, Türkiye bakımından boşa düşürülmüş –ve ileride hayıflanılacak– olanaktır. Batılı emperyalistler Esad’ı muhatap alıp Cenevre-2’ye katılırlarken, AKP elindeki Türkiye, Davutoğlu’nun ağzından, Amerikan ve Rus Dışişleri bakanları Kerry ve Lavrov arasındaki anlaşmaya dayalı olarak izlenmekte olan Cenevre-2 sürecini “kozmetik bir süreç” olarak nitelendirmiş ve görüşmeler yoluna girip Suriye’yi bombalamaya yanaşmadığı için eleştirdiği Amerika’nın Dışişleri sözcüsü tarafından “Suriye için en iyi yolun bir askeri harekat olmadığı” açıklanarak yanıtlanmıştı. ABD tarafından bile “savaş yanlısı” sayılan bir ülke! Sonuç; Cenevre-2’nin toplanması ve Türkiye’nin karşı çıktığı Cenevre-2 Konferansı’na kös kös katılması oldu!

*
Sonra sanki “durup dururken” gibi görünerek, geçen sayımızdaki yazımızda üzerinde durduğumuz gibi İslam Devleti ortaya çıktı; önce Musul’u ele geçirirken Türkiye’nin de –ideolojik ‘kardeş’e duyulan aşırı güvenden olmalı– Konsolosluğu boşaltmayan görevlileri de rehin alınarak kafalar kesilip kadınların ırzına geçildi ve bununla, Amerika’nın bölgeyi yeniden “dizayn” etmesi bakımından arayıp da bulamadığı türden bir davetiye çıkarılmış oldu ve ABD’nin çağrısıyla derhal “IŞİD’e karşı koalisyon” oluşturularak hava bombardımanı başlatıldı.
Türkiye, asla ve kat’a “IŞİD’e karşı askeri harekata katılmayacağı”nı açıkladı. Ancak insani önlemlere katılabilirdi. Tükürükler kurumamıştı ki, Musul Konsolosluk görevlerinin bırakılmaları ya da bıraktırılmalarıyla neredeyse eş zamanlı olarak toplanan BM’de, Dışilişkiler Konseyi’nde yaptığı konuşmada, hala başbakanlığı sürdüren R. Tayyip Erdoğan Türkiye’nin politika ya da taktiğini değiştirdiğini ilan etti. Baskılara dayanamamış olmalıydı. Türkiye örneğin fazla IŞİD’çı görünüyordu; bu “terör örgütü”ne sunduğu destekler tüm Batılıların dilinde ve medya sayfa ve ekranlarındaydı. Üstelik Amerikan patronajındaki koalisyona katılmaması durumunda Ortadoğu’ya yönelik “yeni hamle”den tamamen dışlanmış olacak ve şimdiki gibi kırık-dökük de olsa hiç söz hakkı kalmayacaktı. Gerçi BM toplantısı için Newyork’e giderken farklı Newyork’a varıldığında farklı politika iyi bir görüntü oluşturmayacaktı, ama olsundu, ne yapılabilirdi ki! Erdoğan “Türkiye’nin askeri harekat dahil her türlü harekata katılacağı”nı açıkladı.

*
Ancak sanki “terörist” dememek için uzun süre sabredilmemiş ve tersine davranılıp destekler sunulmamış gibi, Erdoğan “IŞİD terör örgütü” ve “bataklık” nitelemelerini kolaylıkla yapsa bile, sorun bitmiyor ve “koalisyona katılma”nın ötesinde, Amerikan ve Türk taktikleri arasında önemli bir fark hala kalıyordu: Rojava.. Kobanê ne olacaktı?
Sorunu yine geçen sayıda ortaya koymuştuk: ABD ve koalisyonu “önceliğimiz” dedikleri İslam Devleti’ne karşı hava harekatını sürdürürken kara harekatına katılabilecek güçlerle işbirliği yapıp bu güçleri destekleme taktiğini sürdüreceklerini açıklamışlardı ki; bu güçler de belliydi: Irak merkezi Ordusu, İKBY peşmergeleri, Suriyeli muhaliflerin örgütleri ki, içlerinde adı açıkça anılmasa bile, PYD de vardı. Türkiye ise, “hava harekatının yetmeyeceği”, “ESAD’ın hedef alınması gerektiği”, “PKK ile IŞİD’ın aynı şey olduğu”, “PYD ile de PKK’nin aynı olduğu” gibi gerekçeler ileri sürüp bin dereden su getirerek farklılığını koruyordu. Eğer PYD ÖSO’ya katılmaz ve ESAD’a karşı savaşa başlamazsa, Türkiye, o da başka çaresi kalmayıp mecbur olduğunda, ancak insani yardımda bulunabilirdi. Nitekim, Kobanê göçmenleri sınıra yığıldıkları ve dünyanın gözü önünde ölüme terk edilemeyecekleri için Türkiye’ye “buyur” edildiler. Hepsi o kadardı. Ardından Kobanê Savaşı’nın seyrine geçildi!
Kuşatmanın 36. gününde Amerikalıların uçaklarla silah yardımı geldi. O güne kadar onlar da öldürmeyip süründürecek kadar bile “yardım” etmemişler, başlıca yardım yöntemi olarak Kobanêyi kuşatan İslam Devleti mevzilerini şöyle böyle bombalayarak idare etmişlerdi. AKP Türkiye’sinin işine gelmiyordu da Amerika’nın geliyor muydu PYD ve Rojava’da aşağıdan yukarıya kurulmuş özerk kantonlardaki halk iktidarının örgütlenmesi? Onun da gelmiyordu şüphesiz ve “destek” için hiç acele etmeyip Batı Kürdistan Kürtleri şahsında Kürt halkını ölümle terbiye etmek üzere birkaç bombayla yasak savarak beklediler. Özerkliğine sarılmış Kürt iradesini kırmayı ve önlerinde diz çöktürmeyi, “aman..” dedirtemeseler bile, ölümden “kurtarılmış” olmanın minnet duygularıyla hiç değilse alttan alır hale getirmeyi hedeflediler.
Yine de Türk ve Amerikan taktikleri arasındaki fark az değildi. AKP Türkiye’si uzun süre Kobanê’yi ağır silahlarla döven IŞİD saldırısını yalnızca seyrederek bekledi: Dünyada oluşan baskı karşısında direnemedikleri önceki AKP nerede bitiyor IŞİD nerede başlıyor fazla belli olmayan IŞİD’çiliklerinden bir adım gerileyerek geldikleri “IŞİD de PKK ve PYD de birbirinden farksız” pozisyonlarında seyrediyorlardı, iki taraf da birbirlerini “yesinler”di! Bunun üstü örtülü IŞİD’çilik olduğu şüphesizdir; çünkü müdahale edilmediğinde sonucu tartışmasız kestirilebilecek, güç dengesi orantılı olmayan bir kuşatma karşısındaydık.
Amerika terbiye, AKP Türkiye’siyse yok etme peşindeydi Kürtleri. Ve fark somutlandı: Önce hava bombardımanı sıklaştı ve tahrip gücü artırıldı ve ardından Amerikalılar, Dışişleri Sözcülerinin açıkladığı üzere, “rızasını aramadıkları Türkiye’yi bilgilendirerek” Kobanê’yi savunan YPG/YPJ savaşçılarına silah yardımında bulundular.
Türkiye ne yaptı? Hala başbakanlığı sürdürmekte olan Erdoğan, Afganistan dönüşü yeni lüks uçağında, gazetecilere, lafı gündem olmuş PYD’ye olası Amerikan yardımı ile ilgili net görüşlerini, kuşkusuz Türkiye’nin politik tutumu olarak şöyle anlatmıştı: “PYD şu anda bizim için PKK ile eştir, o da bir terör örgütüdür. Bir terör örgütüne kalkıp da bize dost olan NATO’da beraber olduğumuz Amerika’nın böyle bir desteği, açıktan açığa söyleyerek, bizden ‘evet’ ifadesini, yaklaşımını beklemesi çok çok yanlış olur, böyle bir şeyi bizden beklemesi mümkün değil, böyle bir şeye de biz ‘evet’ diyemeyiz.”
Oysa biraz daha “esnek” ya da mütevekkil olabilir, 180 derecelik çark etme görüntüsü vermekten kaçınabilirdi. Olası Amerikan tutumuna dair yeterince veri vardı çünkü. Öncelikle IŞİD dolayımıyla izlemekte olduğu taktik belliydi. İkinci olarak hava bombardımanı başlamış, bununla kalmamış ağırlaştırılmıştı. Ve üçüncüsü, Paris ve Erbil ya da Dohuk’ta Amerikan ve PYD yetkilileri arasında iki ya da daha fazla aracısız görüşme yapıldığı açıklanmıştı. Amerika, her ne kadar “politikamız değişmedi, anlık durum” açıklamasını yapsa da, anlaşılıyordu ki PYD’yi tanımak üzereydi ve onunla ilişki kurmaktaydı.
Sonra Obama’nın telefonu geldi. Erdoğan’ın uçağı yeni Yeşilköy’e inmişti ki, uçakta gazetecilerle yapılan konuşmadaki iddialar tarih oldu! Diyemeyiz denen “evet” denmişti bile ve arada saatler vardı ancak!
Sabah “biliyorduk” diye yazdı birinci sayfasından! Evet, doğrusu, bilgilendirilmişlerdi. Ama Amerika Suriye’deki IŞİD hedeflerini bombalayacağı konusunda “düşman” Esad’ı bile bilgilendirmişti!
Bilgilendirme-rızasını arama tartışmasının önemi şuradaydı ki, Kürt sorununda, hem de Irak Kürdistanı’na değil, Erdoğan’ın “PKK ile PYD aynı şeydir” saptaması kapsamında Türkiye ile doğrudan ilişkili olan/ilişkili hale gelmiş Suriye Kürdistanı’na ilişkin olarak Amerika ile Türkiye ayrışmış, Amerika Türkiye’nin Kürt politikasını dikkate almaksızın kendi Kürt politikasını izlemişti. BBC Türkçe, Lehigh Üniversitesi’nden Henri Barkey, “son durumu Financial Times’a şöyle yorumluyor: Bu çok büyük bir kırılma. İlk defa ABD, Kürtlere Türkiye’nin istediği gibi davranmıyor.” şeklinde haberleştirdi.
Erdoğan, Letonya’ya gitmek üzere uçağına binerken, ikinci “olay”ı oluşturan Türkiye’nin Kobanê’ye koridor açmasını, telefonda Obama’ya kendisinin teklif ettiğini anlattı. Külaha anlatır gibiydi ve “Amerika’nın YPG/YPJ’ye silah yardımı yapmasını da ben istedim” dese kimse şaşırmayacaktı! İş ayağa düşmüştü bir kez!
Aynı konuşmasında, eski IŞİD’i destekleme taktiğini hala tümüyle elden çıkarmadığını göstermek ve IŞİD’e “durumumu anla, başka türlü davranamıyorum, ama seni de gözetiyorum” selamı göndermek anlamına gelerek, Kobanê’ye Amerikan silah yardımını doğru bulmadığını da söyledi Erdoğan. “PYD’ye silah yardımı Türkiye’ye rağmen yapıldı” ve “yanlış yapıldı” dedi ve buna bir paket silahın IŞİD eline geçmesini dayanak gösterdi! Anlaşılmaktaydı ki, PYD eline geçmesini, PYD’ye yardım edilmesini yanlış bulmama fikrine kendisini alıştırmaya çalışmaktaydı! Ve asıl önemlisi, “düzen kurucu” “merkez ülke” bir üfürüşte gitmiş, Erdoğan ve bizler, sözü bile sorulmayan, “kırmızı çizgi”leri göz göre göre ve bir telefonla çiziliveren kıymeti harbiyesi kalmamış önemsiz bir ülkeyle yüzleştirilmiştik! “Gerçi sözcüleri bir şeyler anlatıyorlar” demekteydi Erdoğan. Evet, Dışişleri Bakanı’nın bile değil, artık sözcülerinin değerlendirmelerine konu olan, “rızasını almadık” denilerek haddi bildirilen bir ülke oluvermiştik: Her zaman yüksek perdeden atıp tutmalarına ve “dik durma” laflarına alışkın olduğumuz Erdoğan’ın alçak ses tonuyla kabullendiği AKP Türkiye’sinin geldiği/getirildiği bu ancak Amerikan sözcülerinin hakaretlerine muhatap olmuşluk durumuydu!
Geçen sayımızda sözünü ettiğimiz AKP Türkiye’sinin “zorluk”unun üstesinden gelinememiş, Rojava politikası iflas etmiş, müflis tüccara dönülmüştür!

*
Ya “koridor”? Gerçekten Erdoğan tarafından önerilmiş olabilir mi? Bu şaşkınlıkta her şey olabilir görünmektedir, ancak, “koridor” tartışmasının sözünün ilk kez Obama-Erdoğan telefon görüşmesinde edilmediğini dünya alem bilmektedir. Erdoğan’ın PYD’nin Amerika tarafından tanınıp muhatap alınması ve üstüne bir de silah yardımı yapılmasının önünü kesmek üzere Kobanê’ye bir “koridor” açılmasını benimseme noktasına gelmiş olması mümkündür. Üstelik böyle bir “hamle” ile PYD ve PKK ile KDP ve Suriye Kürdistan’ındaki müttefiki Kürt partiler arasındaki anlaşmazlıktan yararlanmaya da oynamış olma olasılığı vardır. PYD “Kobanê’de yabancı asker ve hatta peşmergeyi de istemediği”ni ve tek eksiklerinin “savaşçı değil silah” olduğunu açıklamışken, AKP Türkiye’sinin Kürtler arasındaki ayrılıklara oynayarak, iyi ilişkilere sahip olduğu Barzani’yi işin içine katmaya çalışması ve Barzani ve KDP’yi PYD’ye tercih etmesinden daha anlaşılır şey olamaz. Bunun üstelik ABD’nin de işine geleceğini tahmin etmek de zor değildir. Dolayısıyla Erdoğan “akıllı” görünen “koridor” “önerisi” ile inisiyatif almaya ve PYD’ye Amerikan silah yardımının önünü kesmeye çalışmış; ancak Amerikan yardımını engellemeyi başaramamıştır. Şimdilik Barzani ile yakınlığı ve onunla PYD arasındaki anlaşmazlıklar üzerinden Kobanê içişlerine el atarak PYD’nin arkasından dolanmakla yetinmekten başka çaresi kalmamış görünmektedir.
Ancak bütün bunlar “Kobanê’ye koridor”un bir AKP önerisi olduğu anlamına gelmeyecektir. Hatırlanacaktır; “Kobanê’yle bizim ne alakamız var”, “PKK ile IŞİD birdir” diyen Erdoğan’dır ve “Obama’ya ben teklif ettim” diyerek geldiği yer hazindir. Ne “koridor açması” ne “öneri”si! AKP Türkiye’sinin taktiği, Esad’ı devirmeyi amaçlamış yeni Osmanlıcı yayılmacılık kapsamında az çok üstü örtülü desteklediği IŞİD’ın Türk milliyetçiliğinin kabullenemediği bir “bela” oluşturan Suriye sınırındaki Kürt kantonlarını da yok etmesinin sağlanması ve bunun seyredilmesi taktiğiydi. Ancak bu taktik bir yandan dünya halklarının baskısı bir yandan da Amerikan taktiğinin farklılığı nedeniyle işlememiştir. Ve öyle anlaşılmaktadır ki, Erdoğan, önceden PYD ve PKK tarafından talep edilen, bir Kürt önerisi olan ve uzun süre reddettiği “koridor” açılmasını sahiplenerek durumu kurtarmaya uğraşmaktadır! Sekiz saat süren ve ilk kez sözcü Arınç tarafından bir açıklamayla “taçlandırılamayan” Bakanlar Kurulu ve bakanlarla başbakanlığı hala deruhte etmekte olan Erdoğan arasındaki onca fikir teatisine karşın bulunulabilen, anlaşılan bu “koridor” fikri olabilmiştir! Durumun fazlasıyla zor olduğu kesindir! “Paralelciler” ya da Gezi Direnişi söz konusu olduğunda, iş henüz bunca somut bir yere gelip dayanmamışken “karanlık dış odaklar” ve bir Amerikan vilayeti olduğu kuşkusuz olan “Pensilvanya” laflarıyla ima edilen “Amerikan karşıtlığı”, ABD ile net bir farklılık ortaya çıktığında “Türkiye’ye rağmen yapıldı” denmekle yetinilerek, “one minute” ataklığının yanına bile yaklaşılmadan sönmeye bırakılmıştır! Tam da gerekli olduğu durumda “karşıtlık” yerine selam durmak –işte bu, emperyalizmin işbirlikçilerinden beklenebilecek tek hareket tarzıdır!

*
Burada “anti emperyalizm” tartışmasına gelebilir ve “anti emperyalizm” çekiştirmesi yapanlara bakabiliriz.

*
Cemaat karşıtlığıyla anti emperyalizmi AKP destekçiliği cenahından kavrayan bir mevziye sürüklenen Ergenekon Aydınlık’ının tutumu üzerinde konuşmak fazlalıktan bir iş olacaktır. Davutoğlu’nun “oyun kurucu” “merkez ülke” “derinliği”yle “statik müttefiklik”ten “hareketli ortaklık”a evrilme hülyasındaki Yeni Osmanlıcı yayılmacılığın ihtiyaçlarını ve bunu dillendiren Hulusi Paşa’nın söylemini Tuncer Kılınç’ın eski “basacaksın doları…” ajitasyonlu Rusya ve İran yakınlığı arayışıyla özdeşleştirerek yeniden “TSK anti emperyalizmi” peşine düşen bu grubun sahte Amerikan karşıtlığı üzerinde durmak gerekmemektedir. Ne kendisinin ne de sözünü ettiklerinin emperyalizm karşıtlığıyla ilgileri kurulabilir!

*
Peki, KP’den Aydemir Güler’in Kobanê’yi “askeri olarak düşmese de sol için siyaseten düşmüş”  sayan “anti emperyalizmi” nasıl değerlendirilmelidir, onun emperyalizm karşıtlığı sahte değil midir?
Güler; açık ki “askeri olarak düşme”kten Amerikan bombalarıyla kurtarılmış olsa bile, bunun, –altını çizerek “sol için” demektedir– kurtulma olmadığını, “sol”un böyle yaklaşamayacağını, çünkü Kobanê’nin siyasal olarak emperyalizmin dümen suyuna girmiş sayılması gerektiğini, hiç değilse, en azından emperyalizmle uzlaşma haline girdiğini varsaymaktadır! Öyle midir? Bu yaklaşım doğru mudur ve doğruysa, örneğin Alman treniyle 1917 Şubat Devrimi’nin ardından devrimi yönetmeye Petrograd’a gelen Lenin’i ve onun bu tutumunu nereye koyacağız? Ya Büyük Yurtsever Savaş olarak II. Dünya Savaşı’nda NAZİ Alman emperyalizmine karşı Amerikalılar, İngilizler ve Fransızlarla ittifak kuran Stalin’in Sovyetler Birliği’ni ne yapacağız? Sorunu doğru ele almayı başaramazsak, herhalde Güler gibi, hem Lenin hem de Stalin’e, emperyalizmle uzlaşarak “siyaseten ‘sol’dan düştüler” demek zorunda kalırız!
“Ama” diyor Güler, “emperyalizmle ilişki sorgulamasında Lenin’in 1917’de Rusya’ya Almanya üstünden dönmesini ve İkinci Savaşta Stalin liderliğinin Batıyla ittifak kurmasını hatırlatanlar oldu. PYD’nin Amerikan koalisyonuna alınması ve askeri yardımla bunlar arasında bir benzerlik aramak, demagoji değilse, çok zorlama olur.” Neden öyle oluyormuş? Keyfine göre istediğini yapabileceğini sanan Erdoğan’ın yolundan mı yürüyorsunuz? Siz dediniz diye mi öyle oluyor?
PYD Amerikalı emperyalistlerin silahını kabul ediyor. Lenin Alman treni ile ülkesine gelmeyi. Biri “silahlı” bir ilişki diğeri değil mi, fark burada mı? Ama Lenin Almanlarla Brest-Litovsk anlaşmasını imzalarken işin içinde silah da vardı. Bir diğer “silahlı” ilişkiyse, Brest öncesi Petrograd yönündeki Alman ilerleyişi karşısında Sovyetler Birliği’ne, kuşkusuz ki kendi emperyalist amaçları doğrultusunda “yardım” teklif eden İngiliz-Fransız önerisinin Lenin tarafından kabul edilmesidir. İki durumda da, tıpkı Alman treniyle Rusya’ya geldiğinde olduğu gibi, Lenin emperyalizmle savunulamayacak bir uzlaşma yapmamış ve siyaseten “düşmemiş”tir!
Ama tümü de uzlaşma olmasına birer uzlaşmadırlar ki, Lenin, “Sol Komünizm” Bir Çocukluk Hastalığı adlı eserinin bir koca bölümünü her türlü uzlaşmanın reddedilemeyeceği üzerine kaleme almış, “uzlaşma vardır, uzlaşmacık vardır” diye yazmıştır.
Neden öyle yazmıştır? Her türlü uzlaşmanın reddedilemeyeceğini, her türlü uzlaşmanın kategorik olarak reddine kalkışmanın saflık ve çocukluk değilse aptallık olacağını söylemek için: “Sonuç açıktır: ‘ilke olarak’ her türlü uzlaşmayı reddetmek, genel olarak, her türlü uzlaşmayı gayrimeşru saymak ciddiye bile alınamayacak akıl almaz bir çocukluktur.”
Konumuz nedir?
Amerikalı emperyalistler, ölümle terbiye edip diz çöktürmek için beklemişler ve Kobanê savunmacılarının ölümle ve belki de yaklaşan bir katliamla yüzleştikleri zor zamanlarında önce kendilerini kuşatan IŞİD’ın mevzilerini bombalamaya başlamış ve ardından direnişçilere silah yardımı yapmışlardır. Bu ikinci “önlem”, Amerikan Dışişleri görevlilerinin PYD görevlileriyle buluşup görüşmelerinden sonra gelmiştir. Güler, hemen fetvayı vermiş ve “uzlaşma” gerekçesiyle Kobanê ve direnişçilerinin “sol siyasetten düştüğü”nü saptamış, bununla kalmamış, Kürt sorunu ve Kürt ulusal amaçları doğrultusunda emperyalistlerle bu tür uzlaşmaları aklayan sosyalistlere karşı da kampanya açmaya karar vermiştir:
“Nedense Türk solunda ‘emperyalizme karşı mücadele de nereden çıktı’ diyebilecek ölçüde bir çürüme var.” Devam ediyor Güler:
“Solda farklılıkların emperyalizmin Kürt denklemine bir kez daha dahil olmasını olumlayıp olumsuzlamak üstünden çıkmasında şaşırtıcı bir şey yok.
Emperyalizmi olumlayan, bedelini ödeyecek. Çaresi yok.
Bedel dediysem, yanlış anlamayın, kastım son derece basit: Emperyalizmi olumlamak soldan kopuş dilekçesidir.”
Fetva yaman: “Sol”dan kopuyoruz! Saptama da yaman; “emperyalizm olumlanıyor”! Ne yapılıyor ve nasıl olumlanıyor emperyalizm? Güler anlatıyor:
“Kürt siyaseti açısından, girilen bu yol herhangi bir biçimde sürpriz değil. Ancak benzeri yolların her defasında ‘Türk sosyalizmi’ tarafından aklanması artık gına getirdi. ‘Kürtçü Türk sosyalizmi’ Kürt siyasetinin büyük güç oyunlarını hoşgörmekten çıkmış ve çoktandır gizli gizli keyif alma aşamasına geçmişti… Şimdi Kürt siyasetinin, kaderini emperyalizmle ortaklaştırmaya varacak adımlarını desteklemekle Kürt halkının katledilmesine karşı dayanışma ilişkisi kurmak arasında ayrım gözetme gereği gündeme bile getirilmiyor.
Kobanê’de IŞİD’in kuşatma mevzileri ABD tarafından vurulacak ve Kobanê ABD mühimmatıyla savunulacaksa, siyaseten kent düşmüştür! Bu tabloya ‘devrim sürüyor’ adını takmak emperyalizmi aklamaktır.”
İnsanın aklına önce saldırganı ve saldırganı seyredeni suçlamak, onunla uğraşmak gelir, normali budur! Ama hayır, beyimiz ne emperyalizmin amaç ve taktikleriyle ne de kendi burjuvazisinin alçaklıklarıyla ilgilenip uğraşıyor, ama ilk aklına gelen, nereden bir açığını bulurum diye fırsatını kolladığı Kürde saldırmak, içinde bulunduğu durumun ihanet olmayacak bir uzlaşmayı zorunlu kılmakta olan zorluğunu aklının köşesinden bile geçirmeden “vur abalıya” Kürde ve onu “hoşgören” sosyalistlere saldırmak oluyor! Kürt hareketi zaten emperyalizmle uzlaşıyormuş, ama kim olumluyorsa, “emperyalizmin Kürt denklemine dahil olmasını olumlamak” –işte bu olmazmış, Kürt hareketinin emperyalizmle “sürpriz olmayan” ilişkilenmesini “aklayan” bu “emperyalizm olumlamacısı” “Kürtçü Türk sosyalizmi” “soldan kopmuş”muş!
Uzlaşma nerede peki? Karşı çıkılan uzlaşmanın ne olduğu önemli, Lenin böyle söylüyor.
Lenin’in dediklerine göz atıp sürdürelim:
“Her proleter grevlerden geçmiştir; her proleter işçiler bir şey elde etmeden ya da isteklerinin ancak bir kısmını sağladıktan sonra işbaşı etmek zorunda kaldıkları zaman, nefret duydukları ezenler ve sömürenlerle ‘uzlaşmalar yapmıştır. Bir sınıf mücadelesi ve sınıf çatışmalarının had safhaya varışı ortamında yaşayan her proleter, nesnel koşulların zorunlu kıldığı (grev fonu tükenebilir, grev desteklenmeyebilir, grevciler dayanılmaz ölçüde açlıkla, yorgunlukla karşılaşabilirler) bir uzlaşmayla, o uzlaşmayı yapan işçiler arasında devrimci feragati ve mücadeleyi sürdürme iradesini hiçbir şekilde azaltmayan bir uzlaşmayla, hainlerin yaptığı (grev kırıcıları da ‘uzlaşma’ yaparlar), kendi bencilliklerini, alçaklıklarını, kapitalistlere hoş görünme isteklerini, tehditler karşısında, bazan pohpohlamalar karşısında, bazan sadakalar karşısında, bazan da kapitalistlerin sırnaşmaları karşısında gereken sağlamlığı gösterememelerini nesnel nedenlerle açıklamaya kalkışan uzlaşmalar arasındaki farkı değerlendirmeyi pek iyi bilir.”
Yani; sadece yapılabilir olmayan ama yapılmasından kaçınılamayacak uzlaşmalar var, ihanet uzlaşmaları var! “Uzlaşma” deyip geçemiyorsun, “uzlaştı” dediğini bir çırpıda hedefe koyamıyorsun!
“Besbelli ki, istisnai olarak öyle çetin ve çapraşık durumlar olabilir ki, şu ya da bu ‘uzlaşma’nın gerçek niteliğini saptayabilmek için büyük çabalar gerekebilir, bazı hallerde (örneğin ‘nefsi müdafaada’ olduğu gibi) cinayetin, mutlak olarak meşru ve giderek kaçınılmaz mı olduğunu, yoksa affedilmez bir ihmalin ve giderek ustaca uygulanan canice bir planın sonucu mu olduğunu saptamanın çok zor bir iş olması gibi. Besbelli ki, ulusal ve uluslararası sınıflar ve partiler arası son derece çapraşık ilişkilerin bazan söz konusu olduğu politikada, bir grev yüzünden varılan ‘uzlaşmanın’ meşru mu, yoksa ihanet eden bir sendika liderinin, bir grev kırıcısının vb. eseri mi olduğunu saptama sorunundan çok daha çözümü zor durumlarla karşılaşılacaktır. Her duruma uyan bir reçete ya da (‘hiçbir zaman uzlaşılmayacak’!) biçiminde bir genel kural bulmaya kalkışmak saçmadır… Saf ve deneyimden tamamen yoksun kimseler, savaştığımız ve amansız bir savaş yürütmemiz gereken oportünizm ile devrimci Marksizm arasındaki bütün sınırların silinmesi için genel olarak uzlaşmayı kabul etmemizin yeterli olacağını sanıyorlar. Böyleleri eğer henüz doğada ve toplumda bütün sınırların hareket halinde ve bir ölçüye kadar geleneksel olduklarını bilmiyorlarsa, onlara ancak siyasal hayatı ve siyasal konuları uzun uzadıya inceleme olanağını, eğitim ve deneyim olanağını sağlamakla yardım edebiliriz. Tarihin her özel ya da özgül anında, karşımıza dikilen pratik siyasal sorunlarda kabulü mümkün olmayan uzlaşmaları, oportünizmi temsil eden uzlaşmaları, devrimci sınıfa ihanet niteliğindeki uzlaşmaları ayırt etmeyi bilmeli ve bunların içyüzünü açığa vurmak için ve bunlarla mücadele etmek için bütün olanakları kullanmalıdır.”
Şimdi dönelim Güler’in karşı çıktığı ve “siyasetten düşürdüğü”nü ileri sürdüğü uzlaşmanın ne menem bir şey olduğuna?
“Kobanê’de IŞİD’in kuşatma mevzileri ABD tarafından vurulacak ve Kobanê ABD mühimmatıyla savunulacaksa, siyaseten kent düşmüştür! Bu tabloya ‘devrim sürüyor’ adını takmak emperyalizmi aklamaktır.” Kötü olan ne? Lenin’in “ihanet uzlaşması” dediği türden olan uzlaşma nerede? Güler “uzlaşmalar” arasında ayrım da yapmıyor, dümdüz gidiyor ve “siyaseten düşüren” gerekçeleri açıklıyor: Bir, “IŞİD mevzilerinin ABD tarafından vurulması” ve iki, “Kobane’nin ABD mühimmatıyla savunulması”!
Sadece bu mu? Evet, bu. Güler, bu iki nedenle uzlaşmayı reddediyor ve bu nedenlerle “siyaseten kent düşmüştür! Bu tabloya ‘devrim sürüyor’ adını takmak emperyalizmi aklamaktır” diyor!
Arkadaşım, dilinin kemiği olmalı! Orada benim genç kardeşlerim de içinde sosyalist devrimcilerle vatanlarını savunan devrimci Kürt militanları seve seve ölümü kucaklıyorlar! Cin olmadan adam çarpmaya kalkmak ve ne dediğini, ucu nereye gideceğini bilmeden, emperyalistlerin düşman mevzilerini bombalamasına ve direnişçilere mühimmat atmasına dayanarak “emperyalizmle uzlaşmak”, “kaderini emperyalistlerle ortaklaştırma” adımları atmakla suçlamak, her türlü uzlaşmaya karşı değilsen, silme Türk milliyetçisi bir Kürt düşmanı olmakla açıklanabilir.
Evet, Amerikalılarla PYD’liler arasında bir görüşme yapılmıştır ve ne biz ne Güler bu görüşmede neler konuşulduğunu bilmiyoruz. O, aklına başka hiçbir şey gelmeden, canlar bedeli bütün bir devrimci direnişi yok sayarak, hemen “kaderin emperyalistlerle ortaklaştırıldığı”nı varsaymakta, üstelik bunu olayların akışıyla doğrulama ihtiyacı da duymadan mührünü vurmaktadır: İhanet uzlaşması! “Soldan kopuş dilekçesi”!
Örneğin Amerikalılar Kobanê’yi kuşatan IŞİD mevzilerini vurmaya kim tarafından çağrılmışlardır? Kürt ulusal hareketi tarafından mı sosyalistler tarafından mı? Var mıdır böyle bir çağrı? Amerikalıların başka yerleri bombalarken Kobanê’yi kuşatan IŞİD mevzilerini bombalamamalarının teşhir edildiği biliniyor, bunun bir problem oluşturduğunu kimse ileri süremez. DSİP’in yaygınlaşmayan “Amerikan bombalarına hayır” kampanyasının desteklenmediği de biliniyor, emperyalizm ileri sürülerek IŞİD’i meşrulaştırma içerikli olan bu kampanyanın desteklenmemesinin bir problem oluşturduğunu da kimse ileri süremez. Peki, bombalar karşılığında ödenecek bir bedel vaad edilmiş midir? Bunlar ne ima edilmektedir ne açıktan bir suçlamanın dayanağı haline getirilmektedir!
Üstelik, Amerikan-PYD görüşmesinde ne konuşulmuş olursa olsun, devrimci eylem ve sınıf mücadelesi kapalı kapılar arkasında konuşulanlara göre akmadığı ve akmayacağına göre; olayların gidişiyle doğrulanan Lenin’in “ihanet uzlaşması” dediği türden bir “uzlaşma”dan söz etmek mümkün görünmekte midir?
Görünen, dişe diş bir çatışmadır! Ve Bombalanan IŞİD mevzileriyle ya da paraşütle atılan mühimmat kutularıyla Lenin’i Rusya’ya getiren Alman treninin farkını Güler neye dayanarak izah edebilir?  II. Dünya Savaşı’ndaki Sovyet-Amerikan-İngiliz-Fransız Paktının hiç sözünü bile etmiyoruz ki, orada –her ne kadar emperyalistler 2. Cephe açmaya ayak direseler de– şüphesiz silahlı dayanışma vardı. Ve Stalin emperyalistleri, silah çektiler diye değil, çekmediler ve 2. Cephe açmayı geciktiriyorlar diye suçluyordu.
“Kürt siyasetinin, kaderini emperyalizmle ortaklaştırmaya varacak adımlarını desteklemekle Kürt halkının katledilmesine karşı dayanışma ilişkisi kurmak arasında ayrım gözetme gereği gündeme bile getirilmiyor.” –Sosyalistlere yöneltilen suçlama budur: Sözde Kürt halkının katledilmesine karşı dayanışmaya “evet”miş; bu “olumlu uzlaşma” olmalı! Ve bununla “Kürt siyasetinin, kaderini emperyalizmle ortaklaştırmaya varacak adımlarını desteklemek” özdeşleştiriliyor, ama ayrıştırılamıyormuş! Nerede “kaderin ortaklaştırılması”? Sen, Güler, sadece emperyalistlerin bombardımanı ve attığı mühimmatın sözünü etmiyor musun “uzlaşma” adına?
Gaipten haber mi aldın, kaderin emperyalistlerle ortaklaştırıldığı konusunda? Böyle bir açıklama mı var da, biz görüp duymadık? “Yaşasın emperyalizm” mi dendi örneğin? “Biji Amerika” mı? Yoksa başka bir pratik işbirliği tutumu mu? Ne? Karşı çıktığın Amerikan bombardımanı ve attığı mühimmatları kullanıyor olmaktan başka nedir?
Hiç düşündün mü Güler, evet, emperyalistler Rojava Kürtlerini kendilerine minnet ettirmekten ve önlerinde diz çöktürmekten sevinç duyacaklardır, istedikleri budur, doğrudur; başka söze gerek yok, çünkü emperyalisttirler; ancak, onların istekleri başkadır, onlara ne yanıt verildiği, Kobanê direnişçileriyle emperyalistlerin ilişkisinin düzenlenip düzenlenmediği, düzenlendiyse nasıl düzenlendiği başka! Siz hiç emperyalistler önünde bir diz çökmeye tanık oldunuz mu? “Kürt siyasetinin kaderini emperyalizmle ortaklaştırmaya varacak adımlarını desteklemek”miş sosyalistlerin suçu! Atılan cephanelerin kullanılmasının kaderini emperyalizme bağlamak olduğunu mu düşünüyorsunuz ciddi ciddi? Öyleyse, sadece Lenin’in bindiği trene değil, hiçbir yerde hiçbir trene binmeyin, tümü emperyalist mamulattır! Uçağa, gemiye, arabaya da!
Lenin’in dediği gibi… Hangi uzlaşmanın ihanetçi hangisinin gerekli ve hatta kaçınılmaz olduğunu saptamak zor iştir ve siz pek kolay sanıyor, genlerinize sinmiş Kürt karşıtı Türkçülüğünüz ve görenin “solcu” sanacağı el çabukluğunuzun ürünü bütün uzlaşmaların kötü olduğu algınızla hemen damgalıyorsunuz: “Kobanê siyaseten düştü”! Hayır düşen, Erdoğan’la birlikte sizsiniz!

*
Hiç uzlaşma olmasın mı, bunu mu söylüyorsunuz?
IŞİD çeteleri ellerinde ağır silahlar, bol cephane ve geniş bir cephe gerisiyle bol bol takviye imkanıyla kuşatmış ve birkaç bin Kürt savaşçısı sınırlı olanaklarıyla direniyorlar. Gidişatta bir değişiklik, Güler’in pek sevdiği dille “denkleme bir yeni veri girdisi” olmadan sonuç iyi görünmüyor. Ve emperyalistler önce –hiçbir görüşme olmadan– bombalamaya başlıyor, sonra yapılan birkaç görüşmenin ardından silah ve mühimmat yardımı yapıyorlar. Bu bombalama ve silah ve mühimmat yardımını kabullenmenin neresini “emperyalizmle kaderini ortaklaştırma” olarak suçluyorsunuz? Bombalamaya karşı mı çıkmalıydı Kürt savaşçıları? Ve silah ve cephane istememeli, hatta yardımı kabul etmemeli ve IŞİD’çi haydutlar sürüsünce öldürülmeyi mi seçmeliydiler? Saçmalamanın bu kadarı kabul edilemez. Yine –Brest-Litovsk’ta Alman emperyalist haydutlarıyla uzlaşmak zorunda kalınması üzerine yazan– Lenin’e başvuralım:
“Diyelim ki, otomobiliniz silahlı haydutlar tarafından durdurulmuştur. Haydutlara, paranızı, pasaportunuzu, tabancanızı, otomobilinizi veriyorsunuz ve böylelikle haydutların o hoş refakatinden kurtulmuş oluyorsunuz. Bu bir uzlaşmadır, bunda kuşku yok. ‘Do ut des’, sana paramı, silahlarımı, arabamı ‘veriyorum’, bana canımı ‘veresin diye’. Deli olmadıkça hiç kimse böyle bir uzlaşmanın ‘ilkelere aykırı’ olduğunu öne süremez ya da uzlaşmayı yapanın haydutların suç ortağı olduğunu ileri süremez (haydutlar otomobili ve silahları yeni haydutluklar için kullanmış olsalar bile, bu böyledir). Alman emperyalizminin haydutlarıyla bizim uzlaşmamız, işte buna benzer bir uzlaşmaydı.”
Ve Lenin, Güler’in önemsiz sayarak “es” geçtiği ve genel olarak reddetmeye giriştiği uzlaşmalar arasındaki farka dair de şunları yazmış:
“Her uzlaşmanın ya da uzlaşma çeşidinin durumunu ve somut koşullarını tahlil etmesini bilmek gerekir. Haydutların yaptıkları kötülüğü en aza indirmek ve onların yakalanmalarını ve cezalandırılmalarını sağlamak için haydutlara para ve silah vermek zorunda kalmış bir adamın durumunu, haydutların yağmasından pay almak için onlara yardım eden adamın durumundan ayırt etmeyi öğrenmek gerekir.”
Evet, uzlaşma. Bir uzlaşma olduğu tartışmasızdır, ama durum farklı mı çok mu benzer sayın Güler? Yine “haydut çetesi” yok mu? Bir uzlaşma yoluyla can kurtarılmaya çalışılmıyor mu? Hayır mı diyorsunuz, uzlaşanlar IŞİD’i bombalayıp kendilerine silah yardımı yapan emperyalistlere suç ortaklığı mı yaptılar ve yapıyorlar? Ortadoğu’yu mu paylaşmaya çalışıyorlar örneğin, ne yaptılar “işbirlikçilik” ve “suç ortaklığı”yla damgalanmak babında?

*
Kobanê’nin düşmesini çok kişi çok isteyip bekledi. “Düştü”, “düşecek” kehaneti en başta AKP yönetiminindi, Türkiye’nindi. Erdoğan başlattı bu söylemi, Hükümet yetkilileri sürdürdüler. Önceden Esad’ı da “düşürmüşler”di! Hiç değilse kendi burjuvalarınızın dizinin dibinde aynı beklentiyle yer almaktan kaçınsaydınız!
ABD yetkilileri de “Kobanê’nin dayanmasının mümkün olmadığı” görüşündeydiler, bunu dile getirdiler, “dayanamaz”, “düşebilir” dediler. Beklentileri bu yöndeydi. Hem Türkiye hem de Amerikalı emperyalistler, özerk demokratik halk iktidarı altında bir egemenlik öngörmüyor, istemiyorlardı Rojava’da. Bu nedenle, Türkiye açıktan cephe alırken, Amerikalılar IŞİD ve katliamlarıyla terbiye etme yolunu tutarak, kendi müdahaleleriyle ve ehlileştirilerek (kendisine yakınlaştırarak) ayakta kalmasına yönelik tercih kullandılar ve beklediler. Türkiye, hemen sınırlarında “ikinci” bir Kürt egemenliğini istememekteydi, ama ülke içinde bir Kürt özerkliğini kaçınılmaz kılar korkusuyla bir değil iki kez karşıydı. Amerika’ya gelince, o da bir halkın kendi kaderini kendisinin tayin etmesini ancak bir koşulla kabullenebilirdi –yeter ki iradesini Amerikalılara teslim etsin. Yoksa kapitalist emperyalizme boyun eğme yerine kendi kaderini belirlemeye kalkışan bir halk ve boyun eğmezliğini onaylamayı düşünemezlerdi. Kurulu düzene boyun eğmeme ve kendi kaderini belirleme tutumu, hele bölge ve dünyada başka halklara örnek olma olasılığı da dikkate alındığında Amerikalı emperyalistlerin tabii ki desteğini alamazdı. Onlar da beklediler.
Kobanê Direnişi ve direnişçileri beklenenden “çetin ceviz” çıktılar ve ölümüne bir direnç sergilediler. Giderek, dünya halklarının gözünde en ileri ölçüde teşhir olmuş katliamcı IŞİD çeteleri önündeki bu boyun eğmezlik ve direnç hem takdir hem destek duygularını ayaklandırdı. Kobanê direnişçileri halkların gönüllerini kazandılar. IŞİD ve destekçisi olarak algılanmasının yanında direnen Kobanêlilerin ölümünü seyretmekte oluşu nedeniyle de Türkiye dünya halklarının tepkisini çekerken, bu tepki Kobanê kuşatmasına kayıtsız kalmakta olan Amerikan patronajındaki koalisyonu da baskılamaya başladı. Bu baskı, örneğin Amerikan Dışişleri Bakanı Kerry’in Kobanê’ye silah yardımını gerekçelendirirken “ahlak ve sorumluluk gereği” gibi sözcükleri kullanmasında da görülebilir. Amerikalılar, tam IŞİD saldırganlığı dolayımıyla kimsenin sorgulamadığı bir “kurtarıcı” pozisyon elde etmiş ve Ortadoğu’ya müdahaleye davet ediliyorlarken, halkların gözünde “ahlaksız ve sorumsuz” gibi sıfatlarla anılır olmaktan kaçınma ihtiyacındaydılar! Üstelik başka elde edebilecekleri de yok değildi: PYD ile belirli bir ilişki geliştirerek, bu durumu onu yanına çekme ve örneğin Barzani KDP’siyle yakınlaşmasını etkileme amacıyla kullanabilirdi.
Amerikalılar, şüphesiz ki Ortadoğu’ya çekidüzen verme peşindeki emperyalist bir saldırgan olarak, şüphesiz ki emperyalist amaçlarla, sonunda Kobanêyi kuşatan IŞİD mevzilerini bombalamaya başladılar, ancak, kendileri ve koalisyonlarının üzerinde oluşan kamuoyu baskısı da bu müdahaleyi gerekli kıldı ve daha da geciktirilmesini engelledi. Bu baskıyı oluşturan Kobanê halkı ve direnişçilerinin ölümüne direnişleriydi. Her şeyin ötesinde bu nedenle Güler’in yaptığı gibi direnen halkı ve savaşçılarını hakaretlerle anmak bir devrimci ve sosyalistin hiçbir zaman yapmayacağı şeydir! Evet, emperyalistler ve emperyalist amaçları görülmelidir; ama asla halklar ve mücadeleleri görmezden gelinmemelidir!

***
Emperyalist amaçlar karşısında uyanıklık kuşkusuz gereklidir ki, görülebildiği kadarıyla Kobanê savaşçılarında bu haslet vardır. Şimdiye kadar gerek PKK ve gerekse PYD’nin emperyalistlerle aynı çizgide oldukları, onlar tarafından desteklendikleri, hatta onların işbirlikçiliğini yaptıkları iddiası çok ileri sürülmüş, ama kanıtlanamamıştır. Tersine, Kürt ulusal hareketinin en olumlu yönlerinden birinin emperyalizmin iradesini kabullenmemesi olduğu ileri sürülebilir.
Emperyalistler ve AKP türü gericilerle ilişkilerde hiç problem ortaya çıkmamış, hiç eleştirilebilecek tutumlar görülmemiş midir? Hayır, bu iddia edilemez. Mücadelenin olduğu yerde yanlışlar yapılabilir ve çoğu durumda bunlar kaçınılmazlaşabilir.
Örnekse şimdi yeni bir hız kazanmasına çalışılan “çözüm süreci” dolayısıyla AKP gericiliğinden beklentinin aşırılığı ileri sürülegelen bir eleştiri konusudur. Gerçeklik payı yok mudur? Belirli vekillerce belirli kişilerin bakan yapılmalarının dile getirilmesine ya da “nezaket” gerekçesiyle Erdoğan cumhurbaşkanlığının alkışlanmasına varıncaya kadar görülebilen bir abartılı tutum tabii ki eleştirilebilir; ancak Erdoğan ve AKP’nin bu yolla “teşvik”lerinin amaçlandığı, yoksa sosyal ve siyasal gerçeklerin Kürt hareketinin AKP’yi desteklediği ya da yeterince karşıt olmayıp onunla olumsuz bir uzlaşma içinde olduğunu kanıtlamadığı ortadadır.
Amerikalı emperyalistlerle yeni kurulan ilişkinin içinde baştan çıkarıcı bir dinamik de barındırmadığı ve hiçbir zaman hiçbir şekilde belirli olumsuzluklara yol açabilme potansiyeli taşımadığı da kuşkusuz ileri sürülemez. Ancak bu tür olasılıklara devrim için ölenlere bile saygı duymadan Güler’in yaptığı türden “dikkat çekilmesi” düşünülemez bile! Üstelik uzlaşma değil mücadele bunca baskınken…

*
Bitirmeden, Güler’in Kürt hareketine vehmettiği hatalı yönelim ve yanlışları hoşgörmek ve bunları gündeme bile getirmemekle suçladığı –her kimi kastediyorsa– “Kürtçü Türk sosyalistler”ini bilmeyiz ama, sınıf bilinçli işçilerin örgütünün neden onun yaptığı gibi “gelin sosyalizme” deyip “kendi cephesi”ni kurmakla yetinmeyip, belirli ideolojik eleştiriler yöneltirken, –Güler’in haberdar bile olmadığı– bazı politik yanlışların kimini öne çıkarmayıp kimini arkadaşça eleştirerek, mücadeleci kitlesel bir hareket olan Kürt ulusal hareketiyle “uzlaşmalar” yapmasının neden doğru ve gerekli olduğu üzerine Lenin’e başvuralım:
“Proletarya, proleterlerden yarı-proleterlere (işgücünün satışından geçimini ancak kısmen sağlayan yarı-proletere), yarı-proleterden küçük köylüye (ve kent ya tda köydeki küçük zanaatçıya, genel olarak küçük işletmeciye), küçük köylüden orta köylüye vb. geçişi yansıtan son derece çeşitli toplumsal tiplerle çevrili olmasaydı; proletaryanın kendisi de, mesleki gruplar gibi, bazan dini vb. gruplar gibi kategorilere bölünmeseydi, kapitalizm, kapitalizm olmazdı. Proletaryanın öncüsü için, onun bilinçli bölümü için, Komünist Partisi için, gerektiğinde zigzaglı, dolambaçlı yoldan yürümenin, ayrı ayrı proleter grupları ile, ayrı işçi partileri ve küçük üretici partileriyle anlaşmalar yapmanın, uzlaşmalara varmanın gereği, buradan doğmaktadır.”
Emeğin sömürülen yığınlarıyla ezilen toplumsal tabakalar yerine Güler ve yakın çevresinden birkaç kişinin, yetmemişse, yakın birkaç “sol” grubun penceresinden bakmak gerekseydi ya da ancak böyle bir seçkincilik ve yukarıdancılıkla şunlar söylenebilir: “Türkiye’de solda hangi cephenin açılması gerektiği bellidir.”… “Emperyalizmi aklayanlardan ayrışmak solda başlı başına bir ayrım çizgisini ifade ediyor.” “Bizim sorumuz ve çağrımız açık: Çaresizliğin alternatifini aramak ve yaratmak isteyen var mı? Buyrun sosyalizm mücadelesine…”
Bir halk cephesi yerine grupların yan yana gelişiyle yetinme: “Cephe ve artık adıyla Birleşik Haziran Hareketi”… Güler’in içinde ancak rahat edebildiği “steril ortam”ı lekeleyebilecek inançsal ya da etnik kimlikleriyle “ayak takımı”nın ve olası hata ve zaaflarının katiyen yer almayacağı ve ancak onlarla birlikte tasarlanabilecek emperyalistler ve burjuva gericiliği türünden büyük güçlerle “aşık atma”ya kalkışmayacak bir “düşünce klübü” olarak davranma: Burada “emperyalizmi aklayanlar”la kolaylıkla ayrışılabilecektir! Ve demokrasi talepleri ve mücadelesine gözünü kapattığı gibi, sömürülen yığınların da olmayan, onların kazanılmasının hedeflenmediği, “lafla peynir ekmek gemisinin yürütülmek” istendiği bir “sosyalizm mücadelesi”ne “çağrı”!
Lenin’in dediği mi Güler fantezileri mi?
Bir Halife Irak-Suriye dolaylarında teşriki mesaide –Ebubekir Bağdadi! Bir diğeri Türkiye’ye rejimini dayatıyor –R. Tayyip Erdoğan! Bir üçüncüsü herhalde fazladır!

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑