ABD ekseni ve yeni arayışlar

Y. Yılmaz Karataş

Sovyetleri kuşatmak için “komünizm tehdidi altındaki ülkelere askeri ve mali yardım” adı altında 1947’de gündeme getirilen ‘Truman Doktrini’ ve ardından uygulanmaya başlanan “Marshall Planı” yardımlarının Türkiye’nin ABD emperyalizmiyle ilişkileri bakımından bir dönüm noktası olduğu bilinir. 1950’de ABD emperyalizmine bağlılığın bir göstergesi olarak Kore’ye gönderilen askerler ve ardından 1952’de NATO’ya üyelik süreci, Türkiye’yi askeri ve siyasi olarak ABD emperyalizmine bağımlı bir ülke (burada bağımlılık ilişkisinin bir emir-komuta ilişkisi olarak değil, bir politik eksene bağlanmak, onun parçası haline gelmek anlamında kullanıldığını belirtelim) haline getirdi. NATO üyeliğinin ardından Türkiye’de ABD ve NATO üsleri kuruldu, Türk Ordusunun eğitim, teçhizat ve modernizasyonu yine büyük oranda bu güçlerin yaptığı “yardımlar”la sağlandı. Öte yandan Türkiye ekonomisi de doğrudan tamamen ABD olmasa da, onun yanı sıra ABD’nin etkisindeki finans kuruluşlarına (IMF, DB, DTÖ vb.) ve müttefiki Batılı emperyalistlere büyük oranda bağımlı bir şekilde gelişti. Çeşitli dönemlerde iki ülke arasında krizler yaşansa da, bu bağımlılık ilişkisi temelde değişmeden bugüne geldi.

Bugün tek adam iktidarının sesi olan medyaya bakarsanız, ABD ve Türkiye arasında ilan edilmemiş bir savaş var. Dünün “baş düşman”ı Erdoğan’ı, bugün “milli cephenin lideri” ilan eden Ergenekoncuların sözcülerinden Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Emekli Albay Atilla Uğur “Aslında yaşanan Türk-Amerikan savaşıdır. Mandacılar ile millicilerin savaşmasıdır” diyor. ABD’ye “savaş açanlar” elbette sadece Ergenekoncular değil. Erdoğan’ın sesi gazetelerinden Star’dan Ahmet Kekeç de “Kovun bu Büyükelçi’yi!” başlıklı yazısında “Görev yaptığı ülkenin içişlerine karışan, pervasızca ‘sinir uçları’yla oynayan ve darbecilerle teşrik-i mesaisi belgelenmiş bir Büyükelçi’ye uygulanacak muamele bellidir” diyerek cephedeki yerini alıyor. Yeni Şafak’tan Hikmet Genç ise, “FETÖ’başı ABD’nin kucağında yaşamaya devam ediyor… PYD/PKK da ABD’den aldığı silahlarla besleniyor… Ama ABD gibi kocaman bir müttefikimiz var, öyle mi?!..Yürü git lan!…” sözleriyle ABD’ye postayı koyuyor! “Milli cephe”yi en iyi kim tarif ediyor derseniz, Perinçek’i dinlemeniz gerekir. Perinçek, “Türkiye’nin yönü ve Amerikan sapakları” başlıklı yazısında ülkede ABD ve piyonlarına karşı bir “vatan savaşı” verildiğini söylüyor. “Düşman cephesi” de oldukça kalabalık: “Vatan Savaşı yürümezse, Abdullah Gül ve Davutoğlu’dan Fetullah Gülen, Kılıçdaroğlu ve HDP/PKK’ya kadar uzanan bir koalisyon hükümeti kurulur. Böylece onlar da görevlerini başarmış olurlar.” Bu kalabalık “düşman cephesi” karşısında “vatan cephesi”nde ise, geriye kala kala Erdoğan, Bahçeli ve Perinçek kalıyor!

Yazılanlara bakılırsa ülkede Erdoğan’ın liderliğinde milliyetçi-mukaddesatçı bir “milli cephe” kurulmuş ve Amerikan emperyalizmine karşı “vatan savaşı” veriliyor! Bu cephenin bir tarafında siyasi hayatı boyunca değişen “baş düşman”a karşı hep birilerinin kuyruğuna takılmış ve mesela zamanında “baş düşman Sovyet emperyalizmi”ne karşı ABD-NATO cephesinde yer almış Perinçek ve Ergenekoncular var. Öbür tarafında ise siyasi hayatlarına 1960’larda ABD’nin “komünizmle mücadele” adına kurdurttuğu/desteklediği derneklerde başlayıp yine 2000’li yılların başlarında ABD’nin bölge politikasıyla uyumlu bir şekilde iktidara gelen mukaddesatçılar (Amerika’nın ‘ılımlı İslam’cıları) var.

Erdoğan iktidarının yukarıdaki cephe kadar “ateşli” olmayan destekçileri ise, ABD’nin dostluğunu ispatlaması için Gülen’i iade etmesi ve Kürtlerle sürdürdüğü işbirliğini sona erdirmesi gerektiğini söylüyorlar. Nihayetinde, bu çevrelerin toplamı için söylersek, bugün tartışma “ABD’nin Türkiye’nin dostu mu, yoksa iktidarı devirmeye, ülke topraklarını parçalamaya çalışan bir düşman mı?” olduğu sorusu etrafında sürdürülmektedir.

Peki, yukarıda Erdoğan’ı “milli cephenin lideri” olarak gören ve “vatan savaşı” verildiğini söyleyenlerin dediği gibi, ABD düşmanımızsa –ki elbette sadece ABD değil, sair emperyalistlerle birlikte sözde onu “düşman” ilan eden işbirlikçi burjuva gericilik de bu ülkede yaşayan halkların düşmanıdır– Erdoğan rejimi o zaman neden bağımlılık ilişkilerine son vermiyor, mesela Kekeç’in söylediği gibi ABD Büyükelçisi’ni kovup NATO üslerini neden kapatmıyor? Kapatmak bir yana neden İncirlik’i Amerikan ve “Koalisyon” uçaklarına açtı? Başka bir deyişle aralarındaki krizli-gerilimli ilişkiye rağmen Erdoğan rejiminin ABD’nin politik ekseninden çıkması gerçekten mümkün mü? Ya da Rusya ile ilişkiler ve Avrasyacı yönelim, bu bağımlılık ilişkilerinin yerini alabilir mi?

Bu sorulara yanıt vermek için tek tek ilerleyelim.

I.

Bugün ABD’ye karşı “milli cephenin” lideri ilan edilen Erdoğan ve yol arkadaşlarının siyasi tarihinin her aşaması, ABD damgası taşımaktadır.

Siyasi hayatları 1960’larda ABD emperyalizminin Sovyetlere komşu ülkelerde uygulamaya koyduğu “yeşil kuşak” projesiyle başlamış; “komünizmle mücadele” adı altında desteklenip örgütlenen dini yapılanmaların içinde yetişmişlerdir. Gülen, Erdoğan, İsmail Kahraman ve Gül gibi isimler o dönemlerde ‘Komünizmle Mücadele Dernekleri’ ve ‘Milli Türk Talebe Birliği’ (MTTB) gibi derneklerde ABD emperyalizmine karşı mücadele eden devrimci gençliğin karşısına çıkartılan örgütlenmeler içinde yer alarak ABD emperyalizminin ve işbirlikçi burjuva gericiliğin “yedek gücü” olarak siyaset sahnesine çıktılar. Sonra, Türkiye’de neo-liberal dönüşüm programının (24 Ocak Kararları) uygulanması için yapılan 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Özal’la birlikte tarikatların siyasete doğrudan müdahale ettiği, Kur’an kursları ve dini örgütlenmelerin mantar gibi bittiği koşullarda Körfez sermayesinin (Katar, S. Arabistan, B.A.E) desteğiyle büyüyen sermaye gruplarının siyasi gücü olarak sahnedeki yerlerini aldılar. Erdoğan’ın 90’lı yıllardaki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, bu çevrelerin önlerini açan 80 darbesi sonrasındaki siyasal ortamda kazandığı gücün simgesi oldu.

Sovyet bloğunun çökmesinden sonra, halen nasıl yapıldığı/yaptırıldığı konusunda çokça soru işareti bulunan 2001’in 11Eylül saldırıları, “yeşil kuşak” projesini revize ederek, ABD’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı yeniden dizayn etmeye yönelmesinin gerekçesi/dayanağı yapıldı. BOP/GOP (“Büyük”/“Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”) olarak adlandırılan bu proje ile, Ortadoğu’da radikal İslam’a karşı “ılımlı İslamcı”ların desteklenerek iktidara getirilmesi hedefleniyordu. ABD’nin “Ortadoğu uzman”larından Graham Fuller, Batılıların İslam ülkelerinde “laiklik” saplantısından vazgeçmesini ve “ılımlı İslamcı”ları desteklemesi gerektiğini söylüyordu. “Ilımlı İslam”ın kriterleri ise, “neo-liberal saldırı politikalarını desteklemek” ve “ABD’nin dünya hegemonyasını kabul etmek” olarak belirlenmişti. Fuller, bu temelde ABD’nin Türkiye’de Fethullah Gülen gibi isimleri desteklemesi gerektiğini söylüyordu. Tam da bu süreçte, Erdoğan ve Gül’ün başını çektiği bir grup, “yenilikçiler” adı altında Erbakan’ın Fazilet (Refah) Partisi’nden ayrılıp AKP’yi kurdular (Ağustos 2001). Ve rastlantıya bakın ki, böylesi bir siyasi iklimde, 2002 Kasım’ında, yani kuruluşundan yaklaşık bir yıl sonra, AKP ülkedeki seçimleri kazandı! Üstelik Erdoğan, hükümet etmeye başlamasının ilk yıllarında (2003-2004) kendini “BOP’un eş başkanı” ilan ederek (Irak müdahalesinden sonra BOP çıkmaza girince bu söylemden vazgeçti), aslında iktidara geliş/getiriliş/yürüyüş sürecinin arka planındaki gücün kim olduğunu da açıklamış oluyordu.

Elbette Erdoğan yönetiminin ABD ile ilişkileri düz bir çizgide ilerlemedi. ABD’nin bölge politikasına hizmet etmesi ya da bu politikanın önünde ayak bağı olmasına göre ilişkinin seyri de değişti. İlk kriz, aslında Erdoğan Hükümeti’nin de beklemediği bir biçimde, 2003 Mart’ında Irak’a savaş tezkeresinin toplumda savaşa/ABD müdahalesine karşı ortaya çıkan tepkinin de etkisiyle Meclis’te onaylanmaması sonrasında yaşandı. 2005’te Kürdistan Federe Bölgesi’nin Süleymaniye kentinde Türk askerinin başına çuval geçirilmesiyle sembolize olan bu döneme damgasını vuran sözler ise, Erdoğan’ın Başdanışmanı Cüneyt Zapsu’ya ait. Bu sözler, Zapsu’nun 2005’te ABD’de katıldığı bir toplantıda, ABD yönetimine yaptığı “Erdoğan’ı deliğe süpürmeyin. Onu kullanın” çağrısıydı. ABD’nin Irak’taki müdahaleyi diğer bölge ülkelerine (öncelikle İran ve Suriye hedefteydi) yayma koşullarını yaratamamasına bağlı olarak askerlerini geri çekme süreci, –kuşkusuz tümünü değil, ama– çekilmeye kadar kendisinin yürüttüğü belirli misyonları taşeron ve bekçi işleviyle üstlenecek güvenilir müttefik ya da müttefiklerin varlığını gerekli kılıyordu. 2007’deki Bush-Erdoğan görüşmesinden sonra iki ülke arasında yeniden “bahar havası” estirilmeye başlandı. 2009’da ABD’de Obama’nın başkan olmasından sonra Türkiye, Ortadoğu için “lider/model ülke” ilan edilerek, ilişkiler yeni bir boyut taşındı. Bu dönem boyunca Erdoğan ve Gül, bölgede adeta ABD büyükelçileri gibi çalıştılar.

İkinci kriz, bilindiği gibi, 2011’de Arap ülkelerindeki halk hareketlerinden sonra emperyalistlerin bu hareketleri yedekleyip işbirlikçi rejimler oluşturmak için harekete geçmesinden sonra yaşandı. Aslında ilk dönemler her şey yolunda gözüküyordu. Türkiye’nin ‘Yeni Osmanlı’cı sosa bulanmış “bölgesel liderlik” hevesiyle Suriye’ye müdahale girişimi, ABD politikasıyla da uyumlu bir girişimdi. Ancak Türkiye, Katar ve S. Arabistan’ın müdahale politikasını mezhepçi bir söyleme dayandırmaları, bu ülkelerin fiili destekleriyle de, Suriye’de kısa sürede rejime karşı savaşta radikal İslamcı güçlerin öne çıkmasına ve alanda hâkimiyet kurmasına neden oldu. Fakat radikal İslamcıların sahada egemen hale gelmesi, Irak başta olmak üzere ABD’nin bölgedeki pozisyonunu zora sokacak ve başta Rusya olmak üzere karşısındaki güçleri (örneğin İran’ı) güçlendirecek sonuçlar doğuruyordu. Bu noktada ABD, Suriye’deki dayanaklarını önemli oranda yitirmesine bağlı olarak (bu durum, son dönemlerde hem Kürtlerle işbirliği ve hem de Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi üzerinden ABD’nin yeniden dayanakları arttırmasıyla birlikte başka arayışlara girmesini dışlayan bir tutum değildir), 2014’ten sonra Rusya –ve müttefikleriyle– bölgesel çıkarlarını zedelemeyecek zorunlu bir uzlaşma arayışlarına yönelirken, Türkiye’nin Nusra ve IŞİD gibi radikal İslamcı çetelerle işbirliği ve Irak’ta da bugün Musul operasyonu sürecinde yeniden canlandırılan mezhepçi ayrımları kışkırtıcı tutumu, Türkiye’yi (Erdoğan yönetimini) giderek ABD için bir sorun haline getiriyordu, ki bu kriz, çeşitli evrelerden geçerek bugüne kadar geldi.

II.

AKP-Erdoğan yönetiminin bölge politikasının ABD ve Batılı emperyalistler için bir ayak bağı haline geldiği süreç (2013 ve sonrası), aynı zamanda, 11 yıl boyunca iktidar ortağı olan Gülencilerle (FETÖ) arasındaki egemenlik mücadelesinin de görünür olmasını ve darbe girişimlerine sahne olacak kadar sertleşmesini sağladı. Aslında ABD’nin “ılımlı İslamcılar”ın desteklenmesi politikası bağlamında iktidar ortağı haline gelen/getirilen bu iki güç (Erdoğan ve Gülenciler) arasındaki ilk çatışma, dış politikada “operasyonel güç” haline getirilen MİT’te yaşandı. Gülenciler, İHH adlı “yardım kuruluşu”nun ‘Mavi Marmara’ adlı vapuru İsrail ambargosuna rağmen Gazze’ye göndertip İsrail ile siyasi ilişkileri kopma noktasına getiren ve yine İran’a karşı ambargoyu delmeye yönelik ticari ilişkiler geliştiren MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı devirmek için KCK ile yapılan “Oslo görüşmeleri”ni gerekçe göstererek, Fidan’ı ifade vermeye çağırmış (Şubat 2012), ancak bu operasyon Erdoğan’ın müdahalesiyle engellenmişti. Erdoğan’ın ABD-Batı için ayak bağı muamelesi gördüğü dönemde ise, Gülencilerin Erdoğan ve çevresinin rüşvet ve kara para ilişkilerini ses kayıtlarıyla ortaya seren 17-25 Aralık (2013) operasyonları geldi. Erdoğan’ın bu operasyonlara cevabı polis ve yargı içindeki Gülencilere yönelik tasfiye hamlesi oldu. Bu tasfiye sürecinde, AKP-Erdoğan yönetimi, 11 yıl boyunca iktidar ortakları olan Gülencileri FETÖ/PDY adı altında örgütlenmiş “silahlı bir terör örgütü” olarak tanımlamaya başladı.

Erdoğan ve Gülenciler arasındaki çatışmanın bu kadar hızlı gelişmesinde ve darbe girişimlerine sahne olacak kadar keskin bir hatta ilerlemesinde bölgesel (Ortadoğu) gelişmeler ve AKP Hükümeti’nin bölge politikası belirleyici bir rol oynadı. Başka bir deyişle, Türkiye’nin bölge siyasetinin ABD’nin ayağına dolanmaya başladığı, bu iki gücün çeşitli biçimlerde karşı karşıya gelmeye başladığı 2013’ün sonları ve 2014 başları, aynı zamanda ülke içinde Erdoğan ve Gülenciler arasındaki çatışmanın sertleşmeye başladığı dönemdi. 2014’te önce Irak ve ardından Suriye’de uygulamaya koyduğu “IŞİD ile mücadele stratejisi”, ABD’nin IŞİD’e karşı mücadele eden en önemli güç olan Kürtlerle işbirliği yapması sonucunu doğurdu, ki bu durum, zaten IŞİD ile işbirliğini büyük oranda Kürtlerin güç ve pozisyon kazanmasını engellemek için yapan Türkiye’yi fazlasıyla rahatsız ediyordu. Ancak Türkiye’nin bölge politikasını çökme noktasına getirip Suriye’deki dayanaklarını büyük oranda zayıflatan gelişme, Rusya’nın 2015 Eylül’ünde Suriye’ye etkin müdahalesi ve bu müdahale kapsamında sadece IŞİD’i değil, önemli bir kısmı Türkiye tarafından desteklenen bütün İslamcı çeteleri hedefe koyması oldu.

Aynı dönemde ülkedeki NATO üslerini IŞİD’e karşı kullanıma açmak zorunda kalan Erdoğan rejiminin sınırda bir Rus uçağını düşürerek ABD-NATO’yu Rusya müdahalesine karşı devreye sokma beklentisi de gerçekleşmedi.

Burada dikkat çeken bir diğer nokta da, Gülencilerin (“FETÖ”) son darbe girişiminin (15 Temmuz) Davutoğlu’nun görevden alınmasından sonra “Dostları Çoğaltma” olarak açıklanan politika bağlamında Erdoğan’ın Rusya’dan özür dileyerek Rusya ile “normalleşme”yi ABD’ye karşı kullanmaya çalışmasının ardından gerçekleşmesi oldu. Gülencilerin ordu dışındaki dayanaklarından büyük oranda yoksun olarak yaptıkları15 Temmuz darbe girişiminin ABD tarafından ne kadar desteklendiği tartışılabilir. Ancak şurası da kesindir ki, ABD ve Batılı güçlerin bu darbe girişimi karşısında Erdoğan’a beklediği desteği vermemesi, aynı zamanda bu rejimden duydukları hoşnutsuzluğun bir ifadesidir.

III.

Avrasyacı (Rusya’cı) Ergenekoncuların Erdoğan rejimiyle ilişkisi, Gülencilerin ilişkisi ile ters/karşıt bir seyir izledi.

ABD ve uluslararası sermayenin neo-liberal “ılımlı İslamcı”lar olarak Erdoğan ve Gülencileri destekleyip hükümetin başına getirmesi –ki sadece 1985’ten 2013’e kadar yapılan 49 milyar dolarlık özelleştirmenin 41 milyonunun 2003-2013 yılları asında gerçekleşmesi bile bu desteğin karşılıksız bırakılmadığını göstermektedir– geleneksel burjuva güçler ve devlet bürokrasisi-ordudaki bir kesimin bu yönelişe tepkisine yol açmıştı. “Ilımlı İslamcı” Hükümetin elinin güçlendirilmesi ve devlete giderek hakim olmasının sağlanmasıyla gelinen yerde ABD’ye tepki duyan ve Rusya-Çin’le (Şanghay İşbirliği Örgütü’yle) yakınlaşıp desteklerini almaya yönelen bu güçlerin tasfiyesi zorunlu hale gelmişti. İşte polis ve yargıda büyük oranda egemenliği ele geçiren Gülencilerin başını çektiği –ki Erdoğan bu dönem kendini bu davaların savcısı ilan etmişti– Ergenekon operasyonları bu kapsamda gündeme getirilip uygulamaya konuldu. Ergenekoncu olarak adlandırılan ulusalcı güçler bu süreçte ordu ve yargı başta olmak üzere önemli oranda devlet bürokrasisinden tasfiye edildiler. O dönem Ergenekoncuların tasfiye gerekçesi de bugün Gülencilerin (“FETÖ”) tasfiyesiyle aynıydı: Devlete/iktidara karşı darbe girişimi içinde olmak!

Ancak Gülenciler ile Erdoğan arasındaki devleti kimin yöneteceğine dair egemenlik mücadelesinin açık bir çatışmaya dönüştüğü 2013 sonlarında, Erdoğan Hükümeti, Gülencilerin “milli ordumuza kumpas kurduklarını” ve kendilerini aldattıklarını söyleyerek Ergenekoncuları kendi tarafına çekmek için adım attı. On binlerce sayfalık iddianamelere dayandırılan ve binlerce kişinin tasfiyesine dayanak yapılan Ergenekon ve Balyoz Davaları birden düştü. “Bağımsız yargı”, Erdoğan yönetiminin “kandırıldık” açıklamasının hemen ardından, birden, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ başta olmak üzere bu davalardan tutuklu bütün sanıkların salıverilmesi kararını verdi!

İşte bu süreçte, ABD ile gerilimli bir ilişki içinde olan Erdoğan yönetimi ile Ergenekoncular arasındaki ittifakın temelleri atıldı. AKP-Erdoğan yönetimi, Öcalan ile görüşme masasını devirip Kürt hareketine karşı savaşı tırmandırdıktan sonra, bu ittifak yeni bir boyuta taşındı. Perinçek’e göre, AKP artık onların çizgisine gelmişti! 15 Temmuz darbe girişimine karşı açık tutum alan Ergenekoncular, bu tutumun ödülünü, ordudaki “FETÖ” tasfiyelerinden sonra kısmen yeniden ordu içinde mevzilenme fırsatını yakalayarak aldılar. Ancak onlar da, eski istihbaratçı generallerini Rusya ve Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi için kullanmak başta olmak üzere, rejime hizmet için hazır olduklarını gösterdiler. Burada Erdoğan’ın liderliğinde “vatan savaşı”, “milli cephe” gibi söylemlerle her gün Erdoğan rejiminin sesi olan medya organlarında boy gösteren Ergenekoncuların, bu süreci kendi siyasi varlıklarını/güçlerini arttırmanın bir dayanağı haline getirmeye çalıştıklarını söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Ve elbette dün Erdoğan-Gülenciler ilişkisi, arkasında yer alan güçlerin ve ülkedeki/bölgedeki gelişmelerin bu güçleri karşı karşıya getirmesinin bir sonucu olarak nasıl darbe girişimlerine sahne olan açık bir çatışmaya dönüştüyse, yarın Erdoğan ve Ergenekoncular ilişkisinin de, değişen koşullara bağlı olarak, yeni bir kapışma/çatışmaya dönüşmesi herhalde sürpriz olmayacaktır.

IV.

Ergenekoncu-ulusalcı güçler, Perinçek’in ifadesiyle “ABD’nin Türkiye’nin baş düşmanı” haline geldiğini “Erdoğan’ın ABD’ye teslim olarak yaşama şansı bulunmadığı”nı söyleseler de, bugün Erdoğan iktidarının ABD ekseninden kopuş halinde olduğunu gösteren hiçbir somut adım/tutum bulunmamaktadır. Çünkü “eksenden kopuş”, ülkeyi bu eksene bağlayan ilişki, anlaşma ve kurumların çözülmesini ve tasfiyesini gerektirir ki, Erdoğan iktidarı ABD ile ilişkilerin en krizli, en gerilimli dönemlerinde bile bu yönlü girişimlerde bulunmamıştır.

Evet, Rusya’ya özür mektubu gönderilmesinin ardından ilişkilerin normalleştirilmesi için birbirinin peşi sıra adımlar atılmıştır. Ve ABD-AB’nin darbe girişimine karşı tutumlarının çokça eleştirildiği bir dönemde yapılan Erdoğan-Putin görüşmesinde Erdoğan’ın Putin’e her defasında “sevgili dostum” biçiminde seslenmesi “denize düşen”le “sarıldığı yılan” ilişkisi misali kimin kime fazlasıyla muhtaç olduğunu da gösteriyordu. Ve yine elbette Türkiye’nin ABD-Batı ekseninden olabildiğince uzaklaştırılması ve ayrıca ekonomik olarak ikili ilişkilerin canlandırılması –ki Batı’nın çeşitli biçimlerde ambargo uyguladığı Rus ekonomisinin de durumunun çok parlak olmadığı biliniyor– Rusya’nın da istediği bir şeydi. Çünkü daha Temmuz ayında eski Varşova Paktı’nın merkezi Varşova’da yapılan NATO zirvesinde, Türkiye’ye Rusya’ya karşı erken uyarı-istihbarat uçakları AWACS’ların gönderilmesi ve füze savunma sisteminin güçlendirilmesi ve Karadeniz’de Amerikan savaş gemilerinin kalıcılaştırılmasının önünün açılması doğrultusunda kararları alınmıştı.

Öte yandan da, Rusya’yla birlikte en önemli bölgesel müttefiki İran ile de karşılıklı ziyaretler yapılarak ticari ve siyasi ilişkilerin canlandırılması yönünde adımlar atıldı, ki İran’la Türkiye’nin yakınlaşmasında, Kürtlerle ilgili tehdit algısının (Rojava-Kuzey Suriye Federasyonu) ve Suriye’deki gelişmelerin kendi ülkelerine yansıyabileceği kaygısının önemli bir yer tuttuğunun da altını çizmek gerekiyor.

Peki, bu gelişmelere bakılarak Türkiye’nin –doğrudan ve portföy yatırımlarıyla IMF, DTÖ, DB gibi uluslararası kuruluşlarla ilişkileri kapsayan ekonomik, mali, ticari eksenle dolaysızca bağlı– politik ekseninin değiştiği sonucu çıkarılabilir mi? Başka bir deyişle bu “Avrasyacı yönelim” nereye kadar gidebilir? Lafın ve aralarındaki çelişkilerden yararlanarak emperyalist güçleri birbirine karşı kullanıp kendine kendi “özel çıkarları”nı gerçekleştirecek alan yaratmanın ötesine ne kadar geçebilir?

Yıllık 300 milyar dolar civarındaki dış ticaretinin yaklaşık olarak yarısını AB ülkeleri ile yapan, Batılı tekellerle ortak sınai ve mali yatırımlarının devasa boyutuyla Türkiye’nin askeri-savunma sisteminin tamamen ABD-NATO’ya bağımlı olduğu koşullarda böylesi bir eksen değişikliğinin dayanaklarından yoksun olduğu açıktır. Başka bir deyişle egemen sınıf, burjuva gericilik, Batı sermayesine/tekellerine böylesine bağımlı ve daha da ötesinde onlarla iç içe geçmişken böylesi bir kopuşu yapabilecek/göze alabilecek güce sahip değildir. Yoksa elbette emperyalizme ve işbirlikçi tekelci sermayeye karşı işçi sınıfı ve ezilen emekçi halk kesimlerinin mücadelesiyle kurulacak bir demokratik halk iktidarı koşullarında bu kopuşun dayanakları fazlasıyla yaratılmış olacaktır. Zaten kendi rejimini kurma yönünde attığı adımlarla iktidara yeni yeni yerleşmekte olan Erdoğan da, bırakalım Batı sermayesi ile köprüleri atmaya, özellikle Batı menşeili uluslararası sermayenin ülkedeki yatırımlarının devam etmesi için toplantı üstüne toplantı yapmakta ve yüksek kârlar konusunda her türlü güvenceyi vermektedir. Öte yandan, ülkedeki iktidar, ABD-NATO üslerini kapatmış, yapılan askeri-siyasi anlaşmaları iptal mi etmiştir? Elbette hayır. Aksine, dün Suriye’de IŞİD’e karşı operasyonlar için ABD’ye açılan ülkedeki üsler, bugün Türkiye’nin Musul operasyonunda saf dışı bırakılmış olmasına rağmen¹ yine ABD-Koalisyon güçlerine açılmıştır.

Fakat Türkiye’nin bir kopuş içinde olmaması, Erdoğan iktidarının Rusya ile kurduğu ilişkileri ABD-AB’ye karşı manevralar yapmak için kullanmadığı/kullanmayacağı anlamına da gelmemektedir. Türkiye’nin Avrasyacı yönelim olarak tanımlanan Rusya ve İran ile kurduğu ilişkiler tam da böylesi bir tutuma işaret etmektedir. Erdoğan rejimi, bu hamleler ile, kendini sıkıştıran ABD-Batıya karşı alternatifsiz olmadığı mesajını vermeye ve şantaj yaparak elini güçlendirmeye çalışmaktadır. Öte yandan, Ergenekoncuların sandığının aksine, Rusya da, Türkiye’nin tamamıyla Batı ekseninden koparılmasının mümkün olmadığının farkındadır. Ancak, Rusya, Türkiye’yi kendisine karşı pozisyon almaktan ne kadar uzaklaştırabilirse bölgesel egemenlik mücadelesinde ABD-Batıya karşı elinin o kadar güçleneceği hesabını yapmaktadır.

Burada, mesela Ağustos ayı sonlarında başlatılan ‘Fırat Kalkanı/Cerablus’ operasyonunun Avrasyacı yönelimin Türkiye’ye yarattığı hareket alanının bir sonucu olarak gerçekleştirilebildiği söylenebilir. Başka bir deyişle, önceki dönemlerde doğrudan Rusya’nın S-300 ve S-400 füzelerinin hedefi olabilecek olan bu harekât, Rusya ve İran’ın bu operasyonu kabul ettikleri, en azından sessiz kaldıkları koşullarda gerçekleşebilmiştir. Çünkü bu girişim mevcut konjonktürde bu ülkelerin de işine gelmekte; Türkiye’nin Kürt kantonlarının (Kobanê ve Êfrin) birleşmesini engellemesi, Rojava-Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nun ilanından rahatsızlık duyan ama Kürtleri doğrudan karşısına almak istemeyen Rusya’ya ve Türkiye ile birlikte Kürtlere karşı daha açık bir işbirliğine yönelen İran’a kendilerine fatura edilmeden Kürtlerin gücünü sınırlama, Kürtleri baskı altına alma olanağını sağlamaktadır. Yine Erdoğan ve Putin’in Nusra’nın Halep’ten çıkartılması ve Türkiye destekli ÖSO çetelerinin Kürtlere karşı tampon bölge için oldukça önemli olan el Bab’ı alması pazarlığı yaptığına dair gelen haberler de, yine karşılıklı çıkara dayalı manevralar olarak değerlendirilmelidir.

Öte yandan oluşan yeni koşullarda ABD’nin, Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesine karşı olduğunu söylemek de mümkün değildir. Aksine ABD, bir yandan Kürtlerle işbirliğini sürdürürken, onlarla çatışma halindeki Türkiye ile de ilişkisini sürdürmekte ve Erdoğan’ın açıkladığı gibi, başta Rakka operasyonu olmak üzere, Türk askerinin operasyonlara katılması konusunda pazarlıklar yapılmaktadır. ABD, bu çatışma halindeki güçlerle işbirliğini bir yandan Kürtleri daha fazla kendine bağlamak ve Rojava’daki üslerini kalıcı hale getirmek için kullanmak istemekte, öte yandan da Türkiye’nin kendisine rağmen yapacağı/yapmak isteyeceği manevraları sınırlayarak Türkiye’yi de denetim altına almaktadır. Ve bu durum, Rusya ile pazarlıkta ABD’nin elini dünden daha güçlü hale getirmektedir.

Yine Musul operasyonunda Türkiye’nin kara harekatında yer alma girişimleri boşa düşmüş, dahası mezhepçi söylemleri (Irak’ın Şii Başbakanı ve Şii milisleri –Haşdi Şabi– hedef alan açıklamaları) Türkiye’yi İran ile de karşı karşıya getirmiştir. Bununla birlikte Rusya, Türkiye’yi destekleyici bir tutum takınmazken, ABD’yse bir yandan Türkiye’nin mezhepçi söylemlerinin gerilimi artırması karşısında Irak Hükümeti’ni desteklerken, öte yandan da Türkiye’yi operasyonlara havadan katma girişimlerinden de geri durmamaktadır.

Bütün bu gelişmelere bakarak, Türkiye’nin ABD ve Rusya ve müttefikleri arasındaki mücadelede her iki emperyalist büyük güçle de ilişkilerini sürdürerek dünden daha fazla manevra alanı bulduğunu söylemek mümkündür. Fakat bu manevralar, ulusalcı-Ergenekoncu çevrelerin iddia ettikleri gibi, ABD ekseninden bir kopuş niteliği taşımamaktadır. Aksine; özellikle Erdoğan’ın son Lozan çıkışından (“Lozan’ın zafer diye yutturul”maya çalışıldığı açıklamasından) sonra, Suriye ve Irak’ta yapılan hamlelerle tekrar canlandırılan müdahale politikası, ABD emperyalizminin AKP-Erdoğan yönetimini giderek kendi politikalarına daha fazla bağlaması, bu hamleleri kendi politik çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanması koşullarını arttırmaktadır. Ve elbette, ülkenin bölgede savaş batağının içine çekilmesinin iç politikada başkanlık tartışmalarıyla da iç içe geçen sonuçları da olacaktır. Erdoğan yönetimi (ve belirli itirazlarla da olsa onunla kader birliği yapmış olan burjuva gericilik), emperyalist paylaşım mücadelesi içinde pay kapmaya yönelik müdahaleci yönelimini sorunsuz gerçekleştirecek bir rejim değişikliği peşinde koşmakta ve ‘başkanlık’ adı altında milliyetçi-mezhepçi ve yayılmacı temeller üzerine kurulan bir dikta rejimini dayatmaktadır. Ve elbette bu dikta rejimi, içeride de bir yandan Kürt özgürlük mücadelesine karşı savaş ve baskı politikalarını tırmandırırken, öte yandan ülkedeki bütün emek, barış, demokrasi güçlerini hedefine koymakta, işçi sınıfı ve emekçilerin her türlü hak eylemini yasaklamaktadır.

Sonuç olarak, ülkenin geleceğini belirleyecek olan da, ABD emperyalizmi ve onunla çelişkisi bölgesel paylaşımdan daha fazla pay almaya yönelik manevraların ötesine geçmeyen işbirlikçi ülke gericiliğinin arasındaki mücadele değildir. Aksine, dün olduğu gibi bugün de, ülkenin ve bölgenin kaderini belirleyecek olan bir tarafında emperyalizm ve işbirlikçisi burjuva gericiliğin ve öbür tarafında işçi sınıfı ve ezilen halkların olduğu çelişki ve mücadeledir.


¹ Başbakan Yıldırım, ABD ile Türkiye Genelkurmay Başkanlarının Türkiye’nin operasyona havadan katılması için anlaşmaya vardıklarını söylese de, bu durumun, gelinen yerde Türkiye egemenlerinin Musul’dan pay kapma hevesinin kursağında kalması gerçeğini değiştirmesi oldukça zordur.

‘Dostları çoğaltma’: Müflis tüccarın eski deftere dönüş siyaseti!

Y.Y. Karataş

Davutoğlu’nun Erdoğan tarafından istifaya zorlanması ve Binali Yıldırım’ın başbakan yapılması her ne kadar “başkanlık” konusundaki anlaşmazlıklar üzerinden tartışıldıysa da, bu değişimin en görünür sonucu dış politikada ortaya çıktı. Geçtiğimiz süreçte AKP-Erdoğan iktidarının, Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” adı altında teorisyenliğini yaptığı –ve 2009-14 arasında dışişleri bakanı ve 2014-16 arasında ise başbakan olarak uygulayıcılardan biri olduğu– “yeni Osmanlı”cı dış politika iflas etti. Bölgesel liderlik iddiası ile çıkılan yolda varılan yer “değerli yalnızlık” oldu! Türkiye’nin bölgede adım atamaz hale gelmesi ve başta ABD olmak üzere müttefikleri tarafından sorun haline gelen bir ülke, bir “ayak bağı” olarak görülmeye başlaması; ülke içinde de adımları başarısız darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL’den daha önce Kürt savaşı ve bütün emek-demokrasi güçlerinin baskı altına alınması üzerinden atılan bir dikta rejimi kurmaya yönelen Erdoğan iktidarını giderek sıkıştırıp zorlayan bir hal almıştı. İşte Binali Yıldırım’ın başbakan yapılması süreci, başarısızlığın faturasının Davutoğlu’na kesildiği ve dış politikadaki sıkışmışlığı –ki bununla bağlantılı olarak aynı zamanda ekonomide yaşanan büyük daralmayı– aşmak için yeni adımların atıldığı bir süreç oldu. Yıldırım’ın “bölgede ve dünyada dostlarını artıran, düşmanlarını azaltan bir dış politika anlayışıyla bölgesel işbirliğini güçlendireceğiz” sözleriyle ortaya koyduğu bu politik manevraya bağlı olarak, önce İsrail ile ilişkiler normalleştirildi. Ardından Suriye’de Rus uçağının düşürülmesi ile gerilen ilişkileri düzeltmek üzere Rusya’dan özür dilendi. Sonra Başbakan ve Dışişleri Bakanı’ndan Mısır, Irak ve Suriye ile de ilişkilerin geliştirilebileceğine dair açıklamalar geldi.

Peki, “bölgesel liderlik iddiasından ‘dostları çoğaltıp düşmanları azaltma’ politikasına nasıl gelindi?”, “bu sürecin sorumlusu gerçekten Davutoğlu mu?”, “dış politikada girilen bu yönelimin sınırları ve olası sonuçları neler olabilir?”, “dış politikadaki bu değişim iç politikaya nasıl etki edebilir?” – yazımızda bu ve benzeri sorulara yanıt bulmaya çalışacağız.


Bilindiği gibi 2001 11 Eylül’ünde El Kaide tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinden sonra, ABD, “terörle mücadele” ve “güvenlik” söylemi eşliğinde bölgeye kendi politik çıkarları üzerinden müdahale etme amacına yönelik olarak “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi”ni (GOP) gündeme getirmişti. “Önleyici Savaş Stratejisi” adı altında ABD’nin tehdit olarak görülen ülkelere müdahale hakkı olduğu savunusu eşliğinde ilk hedef Afganistan olsa da, GOP’u uygulamaya koymanın merkezi olarak Irak belirlenmiş ve bu temelde Mart 2003’te Irak’a müdahale edilmişti. Ancak o zaman ABD’nin başında bulunan Bush’un beklentisinin aksine, Irak’tan sonra başta İran ve Suriye olmak üzere müdahaleyi diğer ülkelere yaymak bir yana, Irak’ta iktidarın Şii ve Sünni Araplar ile Kürtler arasında bölüştürülmesine rağmen istikrar bir türlü sağlanamadı. Irak, bugüne kadar devam eden ve bugün IŞİD’in de yaşam alanı bulmasını sağlayan gerilim ve çatışmalara sahne oldu. Bu durum, 2005-2006’da hazırlanan raporlar üzerinden ABD’nin Irak’tan çekilmeyi tartışmaya başlamasına neden olmuştu.

Bu süreçte, ABD’nin Irak’a Türkiye üzerinden müdahale etmesini öngören “2003 1 Mart Savaş Tezkeresi”nin Meclis’ten geçmemesi, ABD-Türkiye ilişkilerinde gerilime yol açmıştı. Bu dönemde, Türkiye’nin “kırmızı çizgi” olarak gördüğünü ilan etmesine rağmen, Saddam rejimi devrildikten sonra Irak’ın kuzeyinde (Güney Kürdistan’da) Kürtler federe yönetim oluşturmuştu. ABD-Türkiye geriliminin somut bir ifadesi olarak, 2005’te Irak Kürdistanı’nın Süleymaniye kentinde ABD askerleri Türk askerlerinin başına çuval geçirmişti. 2005’te başbakan olan Erdoğan’ın Başdanışmanı Cüneyt Zapsu, katıldığı bir toplantıda ABD’ye “Erdoğan’ı deliğe süpürmeyin, onu kullanın” çağrısı yapmıştı. Zaten Irak’tan çekilme süreci ABD’nin yerini dolduracak bölgesel bir taşeron bulmasını zorunlu kılıyordu ki, bu role en uygun ülke Türkiye idi. Bu temelde, önce Türkiye ve Kürdistan Federe Yönetimi arasında ilişkiler geliştirildi. 2007 Kasım’ında yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinde iki ülke arasındaki “stratejik ortaklık” yeniden ilan edildi. ABD’de 2008 Kasım’ında yapılan seçimlerde Irak’tan çekilme süreciyle bağlantılı olarak savaşçı Bush yerine “barışçı” Obama başkan oldu. Önce Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Mart 2009’da Türkiye’ye geldi ve ardından da komşusu Kanada’yı saymazsak, Obama ilk dış ziyaretini, Nisan 2009’da Türkiye’ye yaptı. Bu ziyaretlerde Türkiye’nin bölgenin lider ülkesi olduğu vurgulandı. Türkiye, bölgesel taşeronluk rolüne hazır hale getirildi.

Bu dönemde Türkiye’ye verilen “bölgesel liderlik/taşeronluk” rolüyle birlikte ele alınması gereken iki gelişmeden bahsedebiliriz. Birincisi, AKP-Erdoğan iktidarının “aktif dış politika” yönelimi ve bağlı olarak istihbarat örgütü MİT’i aktif dış politikanın uygulayıcı “operasyonel gücü” haline getirilmesi. En son örneğini Suriye’de IŞİD, Nusra gibi radikal İslamcı çetelerle kurulan ilişkilerde gördüğümüz gibi, MİT, bölge ülkelerinin siyasetine gizli ilişkiler-örgütlenmeler üzerinden müdahaleye dayalı bir politika uyguladı. Burada Irak’ta birçok bombalı-kanlı eylemden sorumlu tutulan Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Irak İslam Partisi lideri olan Tarık Haşimi ile kurulan ilişkilerle –ki Haşimi yargılanacağı için Irak’tan kaçtıktan sonra Türkiye’ye sığınmıştı– yine Lübnan’da Hizbullah’a karşı Hariri ailesi ile kurulan ilişkileri hatırlatmak bu ilişkiler konusunda fikir vericidir.

Erdoğan’ın bütün Arap coğrafyasında prestijini arttıran diğer önemli hamle ise, 2008 sonu ve 2009 başlarında Gazze’ye yönelik kapsamlı bir saldırı düzenleyen İsrail’e karşı çıkışı oldu ki, Gazze’de yönetim Erdoğan’la aynı ideolojik bağlara sahip olan Filistin İhvanı’nın, yani HAMAS’ın elindeydi. Binden fazla insanın yaşamını yitirdiği bu saldırının ardından Ocak 2009’da yapılan Davos zirvesinde Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e “siz çocuk öldürmeyi iyi bilirsiniz” dediği “one minute” çıkışı gerçekleşti. Arapların 1948’den beri hiçbir ciddi başarı kazanamadıkları İsrail’e kafa tutan lider imajı, Erdoğan’ı Arap ülkelerinde yapılan gösterilerde posterleri taşınan bir lider haline getirdi. Bir yıl sonra, MİT’in müdahale ettiği her yere “yardım” götüren İHH’nın öncülüğünde Mavi Marmara adlı bir vapur, İsrail müdahale edeceğini önceden açıkladığı halde, Gazze’ye gönderildi ve İsrail’in müdahalesiyle vapurda bulunanlardan 9 kişi katledildi. Türkiye-İsrail ilişkileri kopma noktasına geldi, ama Türkiye, bütün Arap coğrafyası üzerinde etkili, sorunların çözümünde taraf olarak kabul edilen bir ülke konumuna yükseldi. Bu dönemde Türkiye’nin İsrail’e karşı çıkışına ABD’den de ciddi bir itiraz gelmedi. Çünkü, tam da Türkiye’ye biçilen taşeronluk rolüne uygun olarak, Erdoğan ve Gül o dönem boyunca İran ve Arap ülkelerine ABD’nin mesajlarını taşıyan büyükelçiler gibi dolaştılar.

Türkiye’nin bölgesel liderlik/taşeronluk rolüne soyunduğu dönemde dikkat çeken bir diğer gelişme de, dış politikanın başına Ahmet Davutoğlu’nun getirilmesi oldu. 2003-2009 yılları arasında Erdoğan’ın dış politikadaki danışmanlarından biri olan Davutoğlu, 2009’da Dışişleri Bakanı oldu. Davutoğlu, AKP dış politikasına da yön veren “Stratejik Derinlik” adlı çalışmasında Türkiye’nin dün Osmanlı’nın at koşturduğu topraklarda yeniden birleştirici bir güç haline gelebileceğini iddia ediyordu. Bu yüzden Türkiye’nin Osmanlı’nın tarihsel-kültürel mirasına da dayanarak bölgede yeniden “oyun kurucu”, gelişmelere yön veren bir güç olabileceği iddiasına dayanan bu politikaya “yeni Osmanlı”cı dış politika da denildi/deniliyor. Özetle “yeni Osmanlı”cı strateji, bölgesel taşeronluğun bölgeye egemen olma/hükmetme için bir fırsata çevrilebileceğini söylüyordu ki, bu, tam da Erdoğan’ın yapmak istediği şeydi. Dolayısıyla bugün artık başarısızlığa uğradığı kabul edilen bu politikanın tek sorumlusunun Davutoğlu olduğu iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Davutoğlu’nun teorisyenliğini yaptığı ve 2009’da uygulamak için göreve çağrıldığı bu politika, o dönem Erdoğan iktidarının ve bu iktidarla birlikte yükselen ve Ortadoğu pazarında güç olmak isteyen yeni (muhafazakâr) burjuvazinin yönelimini ifade ediyordu. Dolayısıyla ne Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi Davutoğlu’nun masum olduğu iddia edilebilir –çünkü Davutoğlu, ilk dönemden bu yana bu gerici politikanın savunucu ve en başında olmasa da uygulayıcılarından biridir– ne de Erdoğan iktidarının Davutoğlu’nu tasfiye ettikten sonra yaptığı gibi bu politikanın bütün sorumluluğunun Davutoğlu’na ait olduğu iddia edilebilir.

2009’da Türkiye, Arap coğrafyasında prestij sahibi, politik etkisi artmış bir konuma gelmişti. Yani koşullar “yeni Osmanlı”cı politikaya hayat vermek için uygun görünüyordu. Zaten Davutoğlu bunun için Dışişleri Bakanlığı’na getirilmişti. Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde dış politikadaki slogan “komşularla sıfır sorun” idi. Türkiye, komşuları ile sorunlarını çözmek için adımlar atıyor ve hatta başka ülkelerdeki sorunların çözümünde arabuluculuk yapıyordu. Her şey yolunda görünüyor, ABD cephesinden Türkiye’ye övgüler geliyordu.

“Komşularla sıfır sorun” politikası dönemi, Kıbrıs, Ermenistan, Suriye, İran gibi ciddi sorunların yaşandığı ülkelerle ilişkilerin düzeltilmesi için manevraların yapıldığı bir dönem oldu. Bu dönemde sorunların kalıcı çözümü yönünde adımlar atılmış olmasa da –ki bugün söz konusu ülkelerle sorunlar derinleşmiş durumdadır–, ilişkilerin yumuşatılması bakımından ses getirici adımlar atıldığı bir dönem oldu. Cumhurbaşkanı Gül ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan arasında yapılan karşılıklı ziyaretler o dönem oldukça dikkat çekmiş, ses getirmişti. Türkiye-Suriye ilişkileri, ortak bakanlar kurulu toplantısı yapacak kadar ilerlemiş, Erdoğan Esad’a “kardeşim” derken, iki aile birlikte tatil yapma noktasına gelmişti. Bu dönem İran ile ilişkilerin de geliştiği bir dönem oldu. ABD, Türkiye üzerinden İran’a baskı uygulayabileceği hesabı üzerinden ilişkilerin geliştirilmesine ses çıkarmazken, 17 Aralık soruşturması (Reza Zarrab) sürecinde görüldüğü gibi İran’a yönelik ambargonun delindiği ve ciddi kara para aklandığı bir ilişki ağı geliştirilmişti, ki Erdoğan, Osmanlı gibi muktedir bir güç haline gelmek için zaman zaman ABD ile karşı karşıya gelmeyi de göze almaktan geri durmayacaktı.

Sonuç olarak, 2011’de yaşanan gelişmelere kadar devam eden bu süreç, Türkiye’nin Arap coğrafyasında daha etkin hale geldiği ve komşularla gerilimin düşürüldüğü bir süreç oldu. Ancak sonrasındaki gelişmeler bu “açılım” ve yumuşama politikasının hiçbir soruna esaslı bir çözüm getirmediğini, aksine bu politikanın ne kadar temelsiz bir politika olduğunu gözler önüne serdi.


2010 sonu ve 2011 başlarında önce Tunus ve sonra Mısır’da patlak veren halk ayaklanmaları, bu iki ülkede ABD-Batılı emperyalistlerin iki sadık müttefikinin –Bin Ali ve Mübarek– devrilmesiyle sonuçlandı. Üstelik ayaklanmalar yolsuzluk ve baskılara karşı diğer Arap ülkelerine de yayıldı. Ancak bu durum ABD ve Batılı emperyalistlerin –özellikle Fransa– halkların ekmek, demokrasi, değişim taleplerini yedekleyerek 2003 Irak müdahalesi ile yapamadıklarını yapmak için harekete geçmelerine uygun koşullar da yarattı. Bu temelde Arap coğrafyasının “ılımlı İslam”cı güçler –ki bu güçler AKP gibi emperyalizmle işbirliği halindeki güçlerdi– üzerinden yeniden dizayn edilmesi için harekete geçildi. Tunus ve Mısır’da diktatörlerin devrilmesinden sonra en örgütlü güç konumunda olan ılımlı İslamcı güçlerin –Nahda ve Müslüman Kardeşler– iktidara getirilmesi için adımlar atıldı. Libya’da NATO destekli İslamcı muhalif güçler Kaddafi’yi devirdi. Ardından ayaklanmalar Ürdün, Bahreyn gibi ülkelere yayılsa da, müdahale için yeni merkez olarak ABD-Batı emperyalizminin bölgesel hegemonyası önünde engel olarak görülen rejimlerden biri olan Suriye belirlendi.

Tunus’ta yapılan seçimlerde Gannuşi’nin en Nahda’sının ve Mısır’da da Mursi’nin İhvan’ının (Müslüman Kardeşler) iktidara gelmesi, AKP-Erdoğan iktidarı tarafından coşkuyla karşılandı. Çünkü bu iki örgüt de AKP ile aynı ideolojik dayanaklara sahipti. Dahası Gannuşi, açıkça AKP modelini örnek aldıklarını söylüyordu. Türkiye artık İslam coğrafyasının model ülkesiydi. Burada AKP-Erdoğan, önce Libya müdahalesine anlam veremese de –çünkü Türkiye’nin önemli ticari ilişkilerinin olduğu Libya, aslında petrol-enerji ihtiyaçlarını önemli oranda Libya’dan karşılayan Fransa ve İtalya gibi ülkeler için öncelikli bir hedef durumundaydı– bölgenin dizayn edilmesi politikasının öncü gücü olmak için harekete geçti. Erdoğan’ın “NATO’nun Libya’da ne işi var?” demesinin üzerinden bir hafta bile geçmeden, Libya’ya müdahale eden NATO kuvvetlerinin merkez komutanlığı İzmir’de kuruldu. Sonra Erdoğan iktidarı, ABD-Fransa’nın desteğiyle dün “kardeşim” dediği Esad’ın Suriye’sine müdahalenin öncülüğüne soyundu.

Aslında Beşşar Esad, Batı ile ilişkileri geliştirmeye açık, Suriye’de liberal dönüşüm yönünde adımlar atan bir liderdi. Ancak bölgeyi saran halk hareketleri ABD-Batılı emperyalistlerin bununla yetinemeyeceği bir durum ortaya çıkarmıştı. Çünkü Suriye rejiminin yıkılması, “direniş ekseni” olarak adlandırılan İran-Suriye-Lübnan ve Filistin eksenine ciddi bir darbe vuracaktı. Dahası İran açık bir hedef haline gelecek ve Rusya-Çin blokunun bölgeye girişinin önüne set çekilecekti. Erdoğan iktidarı içinse gerçek kardeşleri olan Suriye İhvanı’nın iktidar yapılması fırsatı doğmuş, dahası bölgesel liderlik iddiasının gerçekliğe dönüştürülmesinin yolu açılmıştı. AKP-Erdoğan’ın Suriye politikasının “Kardeşim Esad”tan “katil Esed”e bu kadar hızlı dönüşmesinin sırrı burada yatıyordu.

Türkiye’nin Suriye’ye müdahale politikasının öncülüğüne soyunmasından sonra ilişkilerin iyi olduğu dönemde Erdoğan’ın Suriye yönetiminden İhvan’ın yasal bir örgüt olarak kabul edilmesi için taleplerde bulunduğu ortaya çıktı. Suriye İhvanı, 1982’deki Hama ayaklanmasının kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra yeraltına çekilmiş ve rejimin öncelikli hedeflerinden biri haline gelmişti. İşte nasıl İhvan, rejime karşı ayaklanınca Sünni çoğunluğun kendi safına geçeceği yanılgısına girdiyse, Erdoğan da İhvan’ı destekleyerek Esad rejimini kısa sürede yıkabileceği ve Şam’daki Emevi Camii’nde Cuma namazı kılabileceği yanılgısına kapıldı.

Bu temelde, ilk önce Suriye’de Mart 2011’de başlayan barışçıl gösterilerin silahlı bir çatışmaya dönüştürülmesi için hızla adımlar atıldı. Haziran ayında Cisr eş Şuğur kasabasında rejim askerlerinin silahlı muhalif güçler tarafından pusuya düşürülerek 120’yi aşkın kişinin katledilmesi, sürecin iç savaşa dönüştürülmesinde bir dönüm noktası oldu. Türkiye başta olmak üzere, müdahale peşindeki güçler, bu saldırıyı rejimden kaçmaya çalışan askerlere karşı rejim güçlerince yapılmış bir katliam olarak sunmaya çalıştılar. Sonra Suriye ordusundan kaçıp ayaklanma örgütlemek için kullanılan Riyad Esad gibi subaylar, yapılan propagandalar eşliğinde Türkiye’ye getirildi. Türkiye’de kurulan kamplar, rejime karşı askeri mücadelenin merkezi oldu. Bir yandan İhvan’ın ağırlıkta olduğu SUK (Suriye Ulusal Konseyi) üzerinden alternatif yönetim ilan edildi, öte yandan Riyad Esad’ın başına getirildiği “Özgür Suriye Ordusu” (ÖSO) kuruldu. Suriye ordusundaki Sünni askerlerin çoğunun kaçıp ÖSO’ya katılacağı beklentisi yaratıldı. Ancak bu beklenti de gerçekleşmedi. Ama artık dönüşü olmayan bir yola girilmişti. Türkiye, yanına S. Arabistan ve Katar’ı alarak, müdahale yönünde girişimlerini sürdürdü. Suriye’den yüz binlerce kişinin Türkiye’ye kaçışı teşvik edildi. Kamplarda silahlı eğitim verildi. Yetmedi, Suriye’nin sosyo-politik gerçekliği göz ardı edilerek Alevi (Nusayri) azınlığın Sünni çoğunluğa zulüm ettiği söylemi geliştirildi. Mezhepsel gerilim kışkırtılarak rejimin yıkılabileceği hesabı yapıldı ki, bu hesabın aksine Suriye’de çatışmalar nedeniyle “iç göç”e zorlanan ve çoğu Sünni olan yaklaşık 7 milyon kişinin büyük çoğunluğu, rejimin elinde olan ve Alevilerin çoğunlukta olduğu Lazkiye, Tartus ve Humus gibi güvenli bölgelere kaçtılar.

Türkiye, S. Arabistan ve Katar’ın mezhepsel gerilimi tırmandırmaya yönelik politikaları Suriye’ye içeriden müdahale etmek bakımından istenilen sonuçları doğurmasa da, radikal İslamcı militanların dünyanın dört bir yanından Suriye’ye cihat için akınının önünü açtı. Türkiye ve Ürdün üzerinden binlerce radikal İslamcı-selefi-el Kaideci militan Suriye’ye geçiş yaptı. Önce Nusra ve sonra IŞİD, rejime karşı savaşta egemen güç haline geldi. ABD ve Batılı emperyalistlerin radikal çetelere karşı “ılımlı” muhalefeti SMDK (Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu) altında toplama girişimleri de beklenen sonucu doğuramadı. Sahada Kaide ve türevlerinin egemenliği engellenemedi.

Bu süreçte, Türkiye’nin Irak politikası da, Suriye politikası gibi mezhepçi bir temelde ilerledi. Şii Maliki hükümetine karşı Sünni güçler, Irak siyasetine müdahalenin dayanağı olarak kullanıldı. Irak İslam Partisi lideri Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi ile yine Sünni Meclis Başkanı Usame Nuceyfi’nin en büyük destekçileri Türkiye idi. Irak’ta Haşimi’nin Saddam’ın eski istihbaratçılarından oluşturduğu “ölüm timleri”nin istikrarsızlık yaratmaya yönelik yüzden fazla bombalı terör saldırısı düzenlediği ortaya çıktı. Haşimi, Türkiye’ye sığındı. Mayıs 2012’de İnterpol tarafından “kırmızı bülten”le aranan Haşimi için dönemin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ “Türkiye olarak başından beri desteğimizi verdiğimiz birini iade etmeyiz” açıklamasını yapmıştı. Usame Nuceyfi de AKP-Erdoğan ile yakın ilişkilere sahipti ve Irak’ta Sünni federe bölgesi oluşturulması konusunda Türkiye’den destek alıyordu. Türkiye’nin de kışkırttığı –Burada Şii Maliki yönetiminin de Sünnilere karşı baskıcı ve dışlayıcı politikasıyla buna zemin hazırladığını da vurgulamak gerekiyor– mezhepsel gerilim, Suriye’de muhalefet içinde denetimi sağlayan IŞİD’in Irak’ta kısa sürede etkili olmasının önünü açtı. Bilindiği gibi, Haziran 2014’te IŞİD hiç çatışmadan Musul’u ele geçirdi ki, Musul’u IŞİD’e teslim eden vali de Usame Nuceyfi’nin kardeşi Esil Nuceyfi’den başkası değildi.

Bu dönemde, Türkiye’nin Irak siyasetine müdahale etmesinin bir diğer dayanağı da, Kürdistan Federe Yönetimi ile geliştirdiği ilişkilerdi. Barzani yönetimi ile merkezi hükümet arasında Kerkük referandumu, yetki ve petrol gelirlerinin paylaşımı gibi çözülemeyen sorunlar sürekli gerilim yaratıyordu. Bu dönemde ABD’nin itirazlarına rağmen Türkiye ve Barzani yönetimi arasında petrol anlaşmaları imzalandı. İki yönetim arasındaki ilişkiler geliştirildi. Barzani, PKK/PYD’ye karşı Türkiye’ye destek olan bir çizgi izledi.


Ancak bu dönem, Türkiye’ye “bölgesel taşeronluk” rolü veren ABD ve Batılı emperyalistler ile AKP-Erdoğan iktidarının uyguladığı politikalar arasındaki makasın giderek açıldığı ve çeşitli alanlarda Batılı güçleri Türkiye ile karşı karşıya getirecek gelişmelerin yaşandığı bir dönem oldu.

Öncelikle Mısır’da İhvan’ın iktidara gelmesi ve Mursi’nin cumhurbaşkanı olmasından sonra yaşanan gelişmeler, bu iktidarın ABD’nin gözünden düşmesine neden oldu. Çünkü ABD için Mısır’daki bir iktidarın güvenilirliğinin turnusolü İsrail’e yaklaşımıydı. Bu konuda Mursi, Enver Sedat ve Mübarek dönemi siyasetini sürdürme konusunda güven verici bir politik tutumdan uzaktı. Kasım 2012’de Gazze’de İsrail ve Hamas arasında yaşanan çatışmalarda Mursi, Hamas’tan yana –ki Hamas, daha önce belirttiğimiz gibi Filistin’in İhvancı örgütü idi– bir tutum takındı. Oysa ABD Başkanı Obama, bu konuda hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde “İsrail’in kendini savunması konusunda desteğimiz tam” demişti. Bu durum, Mısır’da halkın önemli bir kesiminin Mursi’ye karşı alanlara çıkmasını da fırsat bilen ABD’nin Mursi’yi devirmesine yol açtı. Temmuz 2013’te darbe yapan Mısır Genelkurmay Başkanı Sisi, Mursi’nin yerine cumhurbaşkanı oldu. Sadece ABD değil, bütün Batılı güçler tarafından desteklenen darbeye en büyük itiraz Türkiye-Erdoğan’dan geldi. Sisi, Hamas’a karşı Mübarek’ten de daha sert bir çizgi izledi, Filistin’den Mısır’a açılan onlarca gizli tüneli yok etti ve çatışma dönemlerinde Filistin’in Mısır’a açılan Refah sınır kapısını tıbbi-insani yardımlara bile tamamen kapattı. Yani Sisi, ABD-İsrail’in Mısır’dan beklentilerini fazlasıyla karşılayan bir politika izliyordu.

Bu dönemde, ABD’nin müdahale politikalarında daha temkinli bir çizgi izlemesine yol açan bir diğer sarsıcı gelişme Libya’da yaşandı. Eylül 2012’de, Libya’nın Bingazi kentinde ABD’nin Libya Büyükelçisi Chris Stevens ve üç elçilik çalışanı, Kaddafi’yi devirme sürecinde ABD tarafından desteklenen İslamcı güçler tarafından linç edilerek öldürüldü. Üstelik ABD’nin Ortadoğu uzmanlarından olan Stevens, Suriye’ye müdahale politikasında önemli bir rol oynuyor; Libya’dan Suriye’ye silah gönderilmesi işini organize ediyordu!

Yine Suriye’de el Kaideci-radikal İslamcı çetelerin egemen hale gelmesi de, hem ABD’nin bölge egemenliği ve hem de İsrail’in güvenliği için bir tehdit olarak görülüyordu. Ve bu nedenle Türkiye’nin Nusra, IŞİD, Ahrar’uş Şam gibi çetelerle ilişkileri ABD tarafında rahatsızlık yaratıyordu.

Türk dış politikasının ABD politikaları için ayak bağı haline geldiği bir diğer alan da, Irak’tı. ABD, Irak’ta Şii ve Sünni Araplar ve Kürtler arasında iktidar paylaşımına dayalı düzenin devamını istiyordu. ABD’nin 2003 Irak müdahalesi sonrasında kurduğu bu düzenin devamı, Irak’ın Şii çoğunluğunun İran-Rusya çizgisine kaymasının engellenmesi ve ABD egemenliğini zorlayacak bir bölünmenin önüne geçilmesi bakımından gerekli görülüyor ve bu nedenle de son birkaç yıldır bağımsızlık talebini yüksek sesle dillendiren Barzani’nin isteği geri çevriliyordu. Oysa Türkiye, tam da bu güçler arasındaki ayrımları kışkırtan bir politika yürütüyordu.

Gelinen yerde Türkiye, bölgesel taşeronluk rolünü yerine getirmek bir tarafa, attığı her adımda ABD önünde engel teşkil ediyordu. Ancak ABD’yle çeşitli biçim ve alanlarda karşı karşıya gelmesine rağmen, AKP-Erdoğan iktidarı, Katar ve S. Arabistan ile birlikte bölgeye müdahale politikasını sürdürdü.

S. Arabistan ve Katar’ın AKP-Erdoğan iktidarı gibi müdahale politikasında –ki sonraki dönemlerde Katar ABD çizgisine yakınlaşsa da, S. Arabistan Türkiye ile işbirliği çizgisinde kaldı– ısrar etmesinin nedenleri, özetle Şii eksenin lideri İran’la aralarındaki bölgesel egemenlik mücadelesi ve öte yandan petrol ve özellikle doğalgaz rezervlerinin önümüzdeki süreçte taşınması için geçiş güvenliğinin sağlanıp Akdeniz’e ulaşabilmekti.

AKP-Erdoğan iktidarının da müdahale ısrarının iki nedeninden söz edilebilir. Birinci olarak, müdahale politikasından vazgeçmek, Esad rejiminin varlığını kabul etmek; dolayısıyla aslında “Yeni Osmanlı”cı Sünni İslam’ın liderliği politikasının iflas ettiğini kabul etmek anlamına geliyordu ki, AKP-Erdoğan iktidarı, o günkü şartlarda bedeli bu kadar ağır olacak bir adımı atmaya yanaşmayı düşünmüyordu. Bu nedenle, Suriye rejiminin devrilmesi için Türkiye cihatçılar için bir “otoban”a, geçiş yoluna dönüştürülmekle kalmadı, radikal İslamcı çetelere her türlü silah ve lojistik destek sağlandı.

Diğer nedeni de, müdahale politikasının ilk dönemlerinde öngörülmeyen sonuçlardan biri olan Kürtlerin Rojava’da kendi demokratik kantonlarını oluşturmaları idi. Kandil’deki PKK’yi kuşatacak yeni bir cephe açma hesabıyla yapılan müdahalenin yarattığı koşulları iyi değerlendiren Kürtler, Öcalan’a ideolojik olarak bağlı olan PYD’nin öncülüğünde yönetimi ele geçirmişti. Ve bu durum, AKP-Erdoğan iktidarının ülke içinde Kürt sorununun çözümünde Kürt hareketine kendi politikalarını dayatma koşullarını ortadan kaldırıyor, statüsüz çözümü imkânsız hale getiriyordu. AKP-Erdoğan iktidarı bu sıkışmışlığın bir sonucu olarak 2013’te Öcalan ile görüşme sürecini başlattı, ama 2015’e kadar süren bu dönem boyunca zaman kazanmaya ve IŞİD üzerinden Kobanê başta Kürt kantonlarını yıkmaya dayalı bir politika izledi. Kobanê Direnişi ve sonrasında ortaya çıkan bölgesel dengeler nedeniyle Kürt kantonlarını yıkma politikasının başarısızlığa uğraması ve gene ülke içinde Erdoğan’a başkanlığı getirecek bir tablonun ortaya çıkması bir tarafa, 7 Haziran 2015 Seçimleri’nde AKP’nin tek başına iktidar olacağı çoğunluğu kaybetmesi de, ülke içinde Kürt hareketine karşı savaşın yeniden tırmandırılmasına neden oldu.

Burada Kürtler için bir parantez açmak gerekiyor. İlk başlarda Türkiye gibi, ABD de, Kürtlerin özerklik ilanının kendi politikası için sorun yaratacağını düşünüyor ve bu nedenle PYD’nin muhalif grupların toplantılarına katılmasını engelliyordu. Ancak IŞİD’in Irak’ta Musul’u ele geçirip etkin bir konuma gelmesinden sonra, Obama, 2014 Eylül’ünde IŞİD ile mücadele stratejisi açıklamıştı. Fakat ABD’nin önünde ciddi bir açmaz bulunuyordu. Irak’ta IŞİD’e karşı ciddi mücadele edebilen güçler İran destekli Şii milisler ile Şengal bölgesinde PKK ve Peşmerge güçleriydi. Suriye’de ise, IŞİD ve diğer çetelere karşı rejimle birlikte savaşan Lübnan Hizbullah’ı ve Rojava’da ise PYD/YPG güçleri vardı. ABD’nin IŞİD ile mücadele stratejisinin tartışılmaya başlandığı bir dönemde Kobanê’ye IŞİD saldırısı başlamış ve öte yandan da bu saldırıya karşı bütün dünyanın dikkatini çeken görkemli bir direniş ortaya çıkmıştı. İşte ABD Kobanê Direnişini destekleyerek hem kendisine yönelik eleştirileri savuşturma olanağını elde etti, hem de Suriye’de Rus müdahalesi sonrasında sahada işbirliği yapabileceği başka bir gücün kalmadığı koşullarda Kürtlerle işbirliğini Suriye sorununa siyasi çözüm bulma konusunda Rusya ile olası bir uzlaşmada rejime karşı bir denge unsuru olarak değerlendirebilme olanağına kavuştu. Bu temelde Kürtlerle birlikte birleşebilecek gruplar –bazı ÖSO grupları, Arap aşiret güçleri, Süryaniler vd.– bir araya getirilerek, Demokratik Suriye Güçleri (QSD) oluşturuldu. Bugünlerde stratejik öneme sahip Mınbiç’te IŞİD’i kuşatmış olan bu güçler, IŞİD’e karşı önemli başarılar kazandılar. Özellikle Suriye sorununa siyasi çözüm bulmak amacıyla yapılan Cenevre-3 görüşmelerine PYD’nin katılmasının/çağrılmasının engellenmesine karşı Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nu ilan ederek cevap verdiler. Bugün hem ABD ve hem de Rusya, Suriye’de Kürtler olmadan bir çözüm olamayacağını söylüyor ve dahası bu iki güç de Kürtleri kendi yanına çekerek kendi politik dayanaklarını güçlendirmek istiyor. Kürtler ise, en başından ilan ettikleri gibi, bu ilişkileri/çelişkileri kendi demokratik yönetimlerini kurmak için bir olanak olarak değerlendirmeye çalışıyor.


Yukarıda Türkiye ile müdahale politikasının ilk dönemlerinde onu destekleyen emperyalist güçler arasındaki makasın açılmasına neden olan, dahası bu güçleri Rojava başta çeşitli alan ve biçimlerde karşı karşıya getiren gelişmeleri ana hatları ile özetlemeye çalıştık. Ancak Türkiye’nin Suriye savaşının en başından karşı karşıya geldiği güçlerle ilişkilerinin daha gerilimli/çatışmalı hale gelmesini sağlayan gelişmelere de değinmek gerekiyor.

Öncelikle İran, daha önce belirttiğimiz gibi “direniş ekseni”ni parçalayacak ve kendisini açık hedef haline getirecek olan Suriye’ye yönelik müdahale politikalarına açık tutum aldı. ABD-Batılı emperyalistler için IŞİD’in öncelikli tehdit haline gelmesinden sonra Irak ve Suriye’de İran’ın eli güçlendi. Irak’ta ABD ve İran fiili olarak aynı cephede savaştı. Zaten bu süreç, aynı zamanda, İran’la olan gerilimin düşürüldüğü ve İran’ın 5+1 ülkeleriyle nükleer sınırlandırılması ve ambargonun kaldırılması konusunda anlaştığı bir noktaya evrildi. İran’ın bölgesel egemenlikte eli Türkiye ve S. Arabistan karşısında oldukça güçlendi ve bu durum bu iki ülkenin Suriye’de destekledikleri grupları “Fetih Ordusu” adı altında bir araya getirmeleri gibi yeni arayışlar peşinde koşmalarına neden oldu.

Baştan beri Suriye rejimini destekleyen ve Lübnan’da İsrail’e karşı en önemli direniş merkezi olan Hizbullah’ın Suriye savaşına fiili olarak dâhil olması, 2013 yazında Lübnan sınırına 10 km. mesafedeki Kuseyr’de oldu. Lübnan için de tehdit olan çetelerin Kuseyr’den temizlenmesinde belirleyici bir rol oynayan Hizbullah militanları, o tarihten sonra çeşitli cephelerde savaştı. Hizbullah’ın savaşa dâhil olmasına ve dolayısıyla rejimin elini güçlendirmesine Türkiye’nin tepkisini Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ “Adlarını Hizbulşeytan yapsınlar” sözleriyle ortaya koydu ki, bu, aslında Lübnan’ın kapılarının da Türkiye’ye tamamen kapanması anlamına geliyordu.

Ve Rusya. Batılı emperyalistler 2013’te Rusya’yı “zayıf karnı”ndan vurarak Ukrayna’da Rus yanlısı Yanukoviç yönetimini devirdiler. Bu hamleye, Rusya, önce 2014 başlarında Kırım’ı ilhak ederek ve sonra da Doğu Ukrayna’da (Donbass) Rus yanlısı güçlerin yönetimi ele geçirmelerini sağlayarak yanıt verdi. Hem Doğu Avrupa’daki egemenlik mücadelesi bakımından önemli ve hem de Rusya’yı Suriye’den uzak tutmaya yönelik bu girişimlerin boşa çıkarılmasından sonra Suriye’ye silah yığınağı yapan Rusya, 2015 Eylül’ünde etkin bir müdahale başlattı. Rusya’nın havadan ve rejim güçleri ile Hizbullah’ın karadan müdahalesi sonucu, kısa sürede Türkiye-S. Arabistan destekli çeteler geriletildi. Zaten Türkiye ve Rusya arasında büyük krize neden olan Türkiye’nin Rusya’ya ait SU-24 uçağını düşürmesi de, Rus uçaklarının Lazkiye’nin kuzeyinde Türkiye destekli çetelere karşı operasyonu sırasında gerçekleşti. Ancak bu saldırı, Rusya’nın Akdeniz’e açılan tek üssü olan Tartus’taki üsse Lazkiye ve Humus’ta yeni üsler eklemesini ve bu üslere S-300 ve S-400 uzun menzilli füzeleri yerleştirmesini kolaylaştırdı.

Özetle, Kürtlerin (PYD/YPG) belirleyici konumda bulundukları Demokratik Suriye Güçleri IŞİD’i ve Rusya destekli rejim güçleri de diğer radikal çeteleri ciddi biçimde geriletti. Bu tablo, Türkiye’nin Suriye’ye müdahale edebilme dayanaklarını büyük oranda ortadan kaldırdı.


Sonuç olarak, “Yeni Osmanlı”cı hayallerle 5 yıl önce girişilen müdahale politikasının bakiyesi hiç de iç açıcı değildi.

• Suriye’de Esad rejimini devirmek ve Kürt kantonlarını yok etmek için sürdürülen politikadan geriye Azez kasabasına sıkışan çeteler kaldı. Artık bölgede egemenlik mücadelesi içindeki hiçbir güç Esad’ın devrilmesinden söz etmiyor ve öte yandan da hem ABD ve hem de Rusya Kürtleri meşru muhatap, işbirliği yapılabilecek bir güç olarak görüyorlardı.

• Suriye’ye –özellikle Rojava’ya– müdahalenin dayanağı olarak uzun süre işbirliği yapılan IŞİD ciddi bir biçimde kuşatılmış durumdadır ve dahası artık herkesin dikkatinin IŞİD ile mücadeleye odaklandığı koşullarda ne işbirliğinin, ne de sınırlarını IŞİD’e açmanın koşulları kalmamıştır. Yani IŞİD’e oynayarak kazanmak artık mümkün olmaktan çıkmıştır.

• Irak’ta İran etkisi artarken, Musul yakınlarındaki Başika kampına asker ve zırhlı araç gönderme girişimi geri tepen Türkiye, istenmeyen güç durumuna düştü. Dolayısıyla Musul’un IŞİD’den temizlenmesi gündeme geldiğinde, Nuceyfi’ye bağlı Sünni güçleri oraya ikame etme girişiminin başarısızlığa uğraması, Türkiye’nin Irak siyasetine müdahale olanaklarının da –ki gerilimi tırmandırıcı bir rol oynadığı için ABD de bölgede Türkiye’nin silahlı güçlerinin varlığını istememektedir– ciddi biçimde sınırlandığını göstermektedir.

• Mısır’da Sisi yönetiminin özellikle Türkiye’nin müttefiki S. Arabistan ve ABD tarafından ekonomik ve siyasi olarak desteklenmesi, Mısır’ı yeniden bölge siyasetinin etkili bir gücü haline getirmiş, bu yönetimi tanımadığını söyleyen Erdoğan yönetimi ise dış politikanın yanı sıra Kürtlere karşı savaş, basın üzerindeki baskılar başta olmak üzere ülke içindeki uygulamaları ve IŞİD ile işbirliği nedeniyle Batı’da ciddi biçimde tartışılır hale geldi.

• Rus uçağının düşürülmesi sonrasında tırmanan Rusya ile gerilim, Erdoğan iktidarını ekonomik ve siyasi olarak ciddi biçimde sıkıştırmış ve yeniden ABD-NATO’ya sığınma/tamamen teslim olma noktasına getirmiştir.

• Dış politikada içine düştüğü açmazlar ve yaşadığı sıkışmışlık, Mısır gibi Batılı emperyalistler tarafından doğrudan desteklenen İsrail ile de siyasi ilişkilerdeki gerilimin sürdürülebilme koşullarını ciddi biçimde ortadan kaldırmıştı.

• Burada en büyük desteği gördüğü Suriye’ye, Türkiye-Erdoğan’a güvenerek sırt çeviren ve Suriye’deki karargâhını kapatan HAMAS’ın da, AKP-Erdoğan gibi siyaseten sıkıştığını ve liderlerinin sığınacak ülke arar hale geldiğini eklemek gerekiyor.

• Dış politikadaki bu sıkışmışlığın maddi külfeti de Türkiye için altından kalkılabilir olmaktan çıkmaya başlamıştı. Türkiye’nin en önemli yatırım ve gelir kaynakları olarak görülen turizm ve inşaat sektörü bitme noktasına gelmişti, ki Erdoğan’la Afrika’ya pazar arayışına çıkan Türk Müteahhitler Birliği Başkanı Mithat Yenigün, yılda ortalama 30 milyar doları bulan yurtdışı müteahhitlik (inşaat) sektörünün son birkaç yılda büyük düşüş yaşadığını söylüyordu. Yine Türkiye’nin yıllık 30 milyar doları aşkın gelir kaynağı olan ve yaklaşık bir buçuk milyon kişinin istihdam edildiği turizm sektöründe doluluk oranı yüzde 20’ler seviyesine düşerek, alarm verme noktasına geldi. Üstelik ekonomik ve siyasi ilişkilerin durma noktasına geldiği Rusya ile yıllık ticaret hacmi de 30 milyar doları (2014’te 31,2 milyar dolar) aşıyordu.

Gelinen yerde bölgeye hükmetme ve Ortadoğu-Kuzey Afrika pazarından büyük payı kapma hayalleriyle çıkılan yolda uygulanan politikanın ekonomik ve siyasi faturası oldukça ağırlaşmıştı. Artık bu politikada çeşitli manevralar yaparak nefes almaya çalışmanın dışında çıkar bir yol kalmamıştı.


Aslında Türkiye iflasa sürüklenen dış politikasını revize etmeye, müttefikleri ile –ABD ve Batılı emperyalistler– arasındaki makası kapatmaya yönelik adımlardan başladı. Üstelik bu adımlar Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde geçen yılın yaz –2015 Temmuz– aylarında atılmaya başlandı. Artık IŞİD ile ilerlemenin olanaklarının kalmadığı koşullarda ülkedeki üsler koalisyon güçlerinin operasyonlarına açıldı. Üstelik sembolik de olsa –sembolik, çünkü üsleri açmak zorunda kalmış olsa da Türkiye asıl tehdit olarak IŞİD’i değil; PYD/YPG’yi, yani Kürtleri görüyordu– Türkiye bu operasyonlara katıldı. Bu adım artık Türkiye’nin sınırlarının da denetime açılması anlamına geliyordu. O tarihlerden sonra, IŞİD Türkiye’ye yönelik çeşitli bombalı terör eylemleri gerçekleştirmeye başladı.

Bu süreçte atılan bir diğer önemli adım, mülteci meselesinde AB’nin beklentilerini karşılayan “Geri Kabul Anlaşması”nın imzalanması oldu. Bu anlaşma ile hem mültecilerin denetimsiz bir şekilde Avrupa’ya akını engellenecek ve hem de AB’nin ihtiyaç duyduğu nitelikli işgücünün mültecilerden karşılanması sağlanacaktı. Bu anlaşmanın imzalanması sürecinde Almanya Başbakanı Merkel defalarca Türkiye’ye gelip Erdoğan’la görüşmüş ve Merkel özellikle 1 Kasım 2015 seçimleri öncesinde yaptığı ziyaretle Erdoğan’a destek görüntüsü vermesi nedeniyle ciddi eleştirilere maruz kalmıştı.

Türkiye’nin dış politikadaki ekseninin ABD-Batılı emperyalistlerle uyumlu bir çizgiye çekilmesi yönünde atılan bu adımlardan sonra, sıra bölgede benzer yönde politik manevraların yapılmasına gelmişti. İşte yeni Başbakan Binali Yıldırım’ın “dostları çoğaltma” açıklaması da bu dönemde yapıldı. Sonra “Yeni Osmanlı”cı sosa büründürülmüş bölgesel liderlik iddiasına nereden başlanmışsa, bu iddianın iflas ettiği noktada ilişkilerin “tamir edilmesi” yönündeki girişimlere de oradan başlandı: İsrail’den! Zaten Erdoğan’ın İsrail’e kafa tutan lider imajından geriye bir şey kalmamış, Türkiye terörü destekleyen ülke imajıyla bölge halkları nezdinde de itibarını ciddi biçimde kaybetmişti.

Erdoğan, 2016 yılının ilk günlerinde “İsrail’le birbirimize ihtiyacımız var” açıklamasını yaparak anlaşmanın sinyalini verdi. Aslında Türkiye, İsrail ile “barışma” için 3 şart koşuyordu: “Özür”, “tazminat” ve “Gazze ambargosunun kaldırılması”. Ancak resmi anlamda bu şartlardan sadece Mavi Marmara vapurunda öldürülenlerin ailelerine tazminat ödenmesi –ki bu tazminat karşılığında İsrail’e karşı açılan bütün davalar geri çekilecekti– kabul edildiği halde ilişkiler normalleştirildi. Özür mevzusu ise, bölgede kendi politikaları için iki önemli “karakol” olan Türkiye ve İsrail’in işbirliğine ihtiyaç duyan ABD-Obama’nın girişimiyle telefonda gerçekleşmişti. Obama’nın baskısıyla İsrail Başbakanı Netanyahu, Erdoğan’ı arayarak üzüntülerini bildirmişti! Türkiye ve İsrail arasında yapılan anlaşmada Gazze ablukasının kaldırılması da yoktu. Anlaşmaya göre, Gazze’ye yönelik deniz ablukası devam edecek ve gönderilecek yardımlar İsrail’in Aştod limanı üzerinden gönderilecekti, ki zaten daha önce başka ülkelerce gönderilen yardımlar için yapılan uygulama da bu idi.

Yani Erdoğan, “terörist devlet” olarak adlandırdığı İsrail’le barışma için ön şart koştuğu maddelerden de vazgeçerek İsrail ile anlaşma noktasına gelmişti.

Burada İsrail ile ilişkilerde bir noktaya daha değinmek gerekiyor. Türkiye ve İsrail ile siyasi ilişkilerin koptuğu dönemlerde bile ekonomik ilişkiler büyümeye devam etti. Dahası İsrail ile yapılan bütün askeri anlaşmalar siyasi gerilim yokmuş gibi devam etti. Türkiye Ekonomi Bakanlığı verilerine göre Erdoğan’ın “one minute” çıkışını yaptığı 2009’da iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2.603.186 milyar dolardı. Ancak bu ticaret hacmi siyasi ilişkilerin koparıldığı 2010’da 3.439, 2011’de 4.448, 2012’de 4.039, 2013’te ise 5.067 milyar dolar düzeyinde gerçekleşerek, sürekli arttı. Yani Erdoğan’ın “terörist-katil devlet”e verip veriştirdiği dönemlerde ticaret tıkırında devam ediyordu!

Sıra Rusya’ya gelmişti. Kasım 2015’te Suriye sınırında Rus uçağı düşürülürken dönemin Başbakanı Davutoğlu “emri ben verdim” demiş, Erdoğan da “Rusya ateşle oynamasın” tehdidini savurmuştu. AKP-Erdoğan iktidarı Rus uçağının düşürülmesi hamlesi ile NATO’yu Suriye’ye etkin müdahale eden Rusya’ya karşı daha etkili-önleyici bir konuma getirebileceği ve dahası Rusya’nın Türkiye destekli çetelere karşı operasyonlarını durdurabileceği hesabını yapmıştı. Ancak bu hesap tutmadı. NATO, Türkiye’yi destekleyen bir söylem kullansa da, gerilimin tırmandırılmasını istemeyen bir tutum ortaya koydu. Dolayısıyla, daha önce belirttiğimiz gibi, uçağın düşürülmesi, Rusya’nın durdurulması bir yana, Suriye’ye müdahalesinin arttırılmasının bir gerekçesi haline geldi. Yani silah tersine döndü; Türkiye, Rusya’yı durdurmak isterken, –özellikle Suriye’de– kendisi adım atamaz hale geldi.

Rusya ile ilişkilerin normalleştirilmesi süreci, Haziran ayında Erdoğan’ın Putin’e “özür mektubu” göndermesiyle başlatıldı. Rusya ile ilişkilerin normalleşmesi, Erdoğan iktidarına ekonomik olarak küçük de olsa bir nefes aldırabilir, dahası ABD’nin başını çektiği koalisyonun Rojava-Kuzey Suriye’de Kürtlerle ilişkileri geliştirdiği bir dönemde Türkiye’ye yeni manevra alanı sağlayabilirdi, ki Türkiye, bugüne kadar Rusya ile ilişkilerini her fırsatta ABD-Batılı emperyalistlere karşı seçeneksiz olmadığını göstermek için kullanmaktan geri durmadı. Erdoğan, gönderdiği mektupta özrün ötesinde öldürülen Rus pilotun ailesinden de af diliyordu. Mektubun ardından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da Suriye’de Rusya ile ortak operasyonlar yapabilecekleri açıklamasını yaptı. Elbette Rusya da karşısında yer alan bir Türkiye’nin yerine kendisine daha fazla muhtaç ve işbirliğine hazır bir Türkiye’yi tercih ederdi. Bu temelde Rusya’nın Türkiye’ye uyguladığı ambargonun kaldırılması yönünde adımlar atıldı.

Rusya hamlesinin ardından Başbakan Yıldırım, “Irak, Suriye ve Mısır ile kavga etmemiz için neden yok. İlişkilerin ileriye taşınması için çok neden var.” açıklamasını yaptı.

Aslında Mısır ile siyasi ilişkilerin yeniden kurulması için bir süreden beri S. Arabistan’ın arabuluculuğunda bazı görüşmelerin yapıldığına dair haberler daha önce basına da yansıdı. Erdoğan, bu ilişkilerin kurulması sürecinde çok zor durumda kalmamak için Mursi’nin mahkumiyet kararı ile ilgili düzenlemeler yapılmasını istiyor. Türkiye ile yakın ilişki halinde olan S. Arabistan Kralı Selman, Mısır’ın da en önemli destekçilerinden biri. Dolayısıyla ara bir çözüm bulunması halinde Mısır ile siyasi ilişkilerin yeniden kurulması, dolayısıyla Erdoğan’ın darbeci Sisi’yi tanıması yönünde adım atılması sürpriz olmayacaktır.

Suriye ile istihbarat örgütleri düzeyinde görüşmeler yapıldığı da önce basına yansıdı, sonra Suriye lideri Esad tarafından dile getirildi. Bu görüşmeler Mart ayında Rojava’nın Rimelan kentinde Rojava-Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nun ilanından sonra Türkiye’nin girişimleri sonucu Cezayir’in arabuluculuğunda gerçekleştirildi. İran’ın da katıldığı bu görüşmelerin, Davutoğlu’nun başbakanlığının son günlerinde yaptığı İran gezisi sırasında gündeme gelmiş olması ihtimali yüksektir. Çünkü Kürtlerin federasyon ilanından Türkiye ile birlikte rahatsızlığını en açık ifade eden ülkelerin başında İran gelmektedir. Yine İran’ın Suriye’de ABD-Rus ateşkesi ve görüşmeleri konusunda Rusya’dan farklı düşünmesi de, nasıl sonuçlar doğurabileceği, daha doğrusu sonuç alıcı olup olmayacağından bağımsız olarak bu tür arayışların önünü açmaktadır.

Nihayetinde Türkiye’nin ülke içindeki Kürt sorunuyla doğrudan bağlantılı ve dolayısıyla öncelikli tehdit olarak gördüğü Suriye Kürtlerine karşı Esad rejimine bazı tavizler vermesi şaşırtıcı olmayacaktır. Suriye lideri Esad’ın geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda “bize siyasi olarak saldırıyorlar. Ardından da özellikle güvenlik konularında el altından anlaşmak için yetkililer gönderiyorlar” açıklaması bu bakımdan dikkat çekicidir. Ancak belirttiğimiz gibi, hem ABD’nin ve hem de Rusya’nın Suriye sorununun çözümünde bir denge rolü oynayabilecek olan Kürtleri karşılarına almak istemedikleri koşullarda, bu arayışların başarı şansı oldukça zayıftır. Öte yandan, Esad’ın işaret ettiği iki yüzlü siyaset, başka bir deyişle pragmatik yaklaşımlar “dostları çoğaltma” siyasetinin de iç yüzünü gözler önüne sermektedir.

Geçen ay eski “Doğu Bloku”nun NATO’ya karşı kurduğu “Varşova Paktı”nın merkezinde, Varşova’da yapılan NATO zirvesi, Türkiye’nin NATO içindeki rolünün ve “dostları çoğaltma” siyasetinin sınırlarının görülmesi bakımından dikkat çekici kararların alındığı bir zirve oldu. NATO’ya üye 28 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katıldığı ve Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temsil ettiği zirve, NATO’nun en büyük tehdit olarak Rusya’yı gördüğünü bir kez daha gösterdi. Dolayısıyla sonuç bildirgesinde Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinin kınandığı ve Suriye’ye müdahalesinin “büyük risk” oluşturduğunun belirtildiği zirvede NATO’nun Rusya ve ABD-Batılı emperyalistler arasındaki egemenlik mücadelesinde daha ileriden bir rol-pozisyon üstlenmesine yönelik kararlar alındı. Karadeniz’de NATO’nun askeri varlığının güçlendirilmesi, Akdeniz’de “Deniz Muhafızı” adı altında yeni bir “güvenlik gücü”nün oluşturulması, Türkiye-İspanya ve Romanya’daki füze savunma sistemlerinin güçlendirilmesi ve “casus uçakları” olarak bilenen AWACS’ların Türkiye üzerinden komşuların sınırlarını izlemesi zirvede alınan kararlar arasında yer alıyor. Dolayısıyla zirveyi Türkiye’nin “NATO’nun ileri karakolu” rolünün daha belirgin hale getirilmesi yönünde kararların alındığı bir zirve olarak tanımlamak mümkündür. Bu zirve aslında “dostları çoğaltma” siyasetinin de sınırlarını çizmiştir. Rusya’nın en büyük tehdit olarak tanımlandığı ve Türkiye’ye bu tehdide karşı yeri görev/pozisyonların verildiği koşullarda Rusya başta ABD-Batılı emperyalistlerle aynı çizgide/blokta yer almayan güçlerle “normalleşme”, ancak NATO’nun ileri karakolu rolünün izin verdiği kadardır!


İç ve dış politikanın birçok yönden iç içe geçmiş olduğu, birbirini doğrudan etkiledikleri dikkate alındığında Erdoğan rejiminin dış politikadaki “dostları çoğaltma” açılımının iç politikaya etki etmemesi düşünülemez. Ancak bu etkileşimden, Erdoğan rejiminin ülke içindeki savaş ve baskı politikalarına dayalı yöneliminden kısa sürede vazgeçeceği sonucu çıkarmak yanıltıcı olacaktır, ki başarısız darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL ile devletin kendi hukukunu bile askıya alması, yakın dönemde yönelimin hangi yönde olduğu/olacağı konusunda yeterince fikir vericidir.

Peki, dış politikadaki bu yönelimin iç politikaya olası etkileri neler olabilir?

Öncelikle şunu hatırlatmak gerekiyor. Erdoğan rejiminin ülkedeki üsleri ABD-Koalisyon güçlerinin kullanımına açtığı ve AB ile mültecileri geri kabul anlaşmasını imzaladığı dönem, Kürt kentlerinin sokağa çıkma yasakları eşliğinde tanklı-toplu kuşatma altında tutulduğu, basın, akademi dünyası ve bütün demokrasi güçlerinin ciddi bir baskı altında tutulduğu bir dönem oldu, ki bu politikalar bugün darbe girişimi ve OHAL ilanından sonra artarak devam etmektedir. Ve bu dönem boyunca Rojava’da PYD ile işbirliği yapan ABD, “Türkiye’nin kendini savunma hakkı olduğu” açıklamaları eşliğinde savaş politikalarına karşı sessiz kalmış, dahası bu politikaya arka çıkmıştır. “Demokrasinin beşiği” AB ise, mülteci pazarlığı nedeniyle üç maymunu oynamış, bunun da ötesinde hak ihlalleri, bodrumlarda sıkıştırılmış insanların yakılıp katledilmesine karşı AİHM’e yapılan başvurular yanıtsız bırakılmıştır.

Dolayısıyla dış politikadaki manevra ve tavizlerin ilk görünür sonucu, emperyalist güçlerin iç politikadaki savaş ve baskı politikalarına sessiz kalmasını sağlamak olmuştur.

Bu politikalara sessiz kalanlar sadece dışarıdaki “dostlar” olmadı. 1 Kasım Seçimleri öncesinde her fırsatta Erdoğan rejimini eleştiren TÜSİAD gibi sermaye örgütleri de, bu dönem boyunca sessizliğe bürünmüştür. Çünkü Kürde karşı savaş, emek ve demokrasi güçlerine baskı siyasetinin uygulandığı dönem, aynı zamanda Erdoğan iktidarının sermaye yanlısı saldırıları, yasal düzenlemeleri en fazla gündeme getirdiği bir dönem oldu. İşçiler tarafından “kölelik yasası” olarak adlandırılan kiralık işçilik ve özel istihdam büroları uygulaması bu dönemde yasalaştı. Kamu emekçilerinin iş güvencesinin ortadan kaldırılması için adımlar atılıyor, ki darbe girişimi sonrasındaki büyük tasfiye hareketi, bu sürecin “darbecilerin temizlenmesi” görüntüsü adı altında bu politikaya karşı çıkabilecek güçlerin ileri kesimlerinin kamudan atıldığı ve geri kalanlarının da sessizleştirileceği bir noktaya doğru götürüldüğünü göstermektedir. Yine kıdem tazminatının kaldırılıp yerine primlerinin tamamen işçiden kesileceği BES (bireysel emeklilik sigortası) uygulamasına geçilmesi içinse gerekli düzenlemeler yapıldı. Bunlara her fırsatta kamu kaynaklarının “teşvik” adı altında sermayeye peşkeş çekilmesini de eklemek gerekiyor. Darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL sürecinde TÜSİAD, MÜSİAD gibi sermaye örgütlerinin “demokrasi” değil, sermayenin çıkarları temelinde atılan bu adımların hız kaybetmeden devam etmesidir!

Burada Rojava’daki gelişmelerle bağlantılı olarak Kürt sorunu konusunda şunlar söylenebilir. ABD, daha önce “bölgesel liderlik” rolü verdiği Türkiye’nin yeniden kendi politik çıkarlarına daha fazla hizmet edebilecek bir konuma gelmesini elbette istemektedir. Bu temelde Rojava’da Kürtlerle işbirliğini geliştirdiği ve Mınbiç operasyonuna Türkiye’yi razı ettiği dikkate alınırsa, önümüzdeki dönemde, ABD’nin ülke içinde de Kürt soruyla ilgili yeni adımların atılmasını gündeme getirmesi/getirtmesi mümkündür. Ancak bugün böylesi bir sürecin başlatılmasının önündeki en büyük engel, zaten Kürt kantonlarını yıkamayıp ülke içinde de Kürtleri başkanlığa razı edemeyince savaş politikalarına sarılan Erdoğan’ın darbe girişimi sonrasında içine girdiği yönelimdir.

Özellikle ordu içinde Fetullahçı güçlerin öncülük ettiği başarısız darbe girişimi ve ardından bunlarla mücadele adına ilan edilen 3 aylık OHAL, Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” olarak gördüğü bu girişimi kendisini ülkenin mutlak hâkimi/lideri yapmak için bir fırsata çevirmeye çalıştığını göstermektedir. Bu koşullarda Kürt savaşının da kısa sürede bitmeyeceği açıktır, ki darbe girişiminin engellenmesi üzerinden iki gün bile geçmemişken, PKK kampları yine bombalandı. Ancak her şeye rağmen bölgesel gelişmelerin seyri ve Türkiye’nin yaşadığı sıkışmışlık nedeniyle Erdoğan da fazla zamanının olmadığının farkında olduğu için adımlarını hızlı atmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, bugünkü OHAL koşullarında eğer Kürt sorunu konusunda bir adım atılması beklenecekse, bu adım büyük bir olasılıkla yumuşama, görüşmelerin yeniden başlaması değil, Kürt belediyelere el koyma (kayyum atama) adımı olacaktır.

Sonsöz olarak söylersek, “dostları çoğaltma” siyasetinin ne bu ülkedeki halklara ve her milliyetten işçi-emekçilere, ne de bölge halklarına bir hayrı olmayacaktır. Aksine Erdoğan rejiminin emperyalist güçler ve bölge gericilikleriyle arasındaki “dostluk”, mazlum halklar ve işçi sınıfı için baskı ve sömürünün katmerleşmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır. Ve elbette savaş ve baskı, sömürü ve yağma ne bu ülkenin, ne de bölge halklarının kaderi değildir. Bu “şer ittifakları”nın alternatifi ezilen bölge halkları ile bütün milliyetlerden işçi-emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışmayla kendi kaderlerini ellerine almasından geçmektedir.

Dikta rejiminin bir aracı olarak “terörle mücadele”

Y. Yılmaz Karataş

Devlet/AKP-Erdoğan rejimi, son dönemde Ankara ve İstanbul’da ardı sıra yapılan bombalı ‘terör’ saldırılarını toplumda yaratılan ‘terör’ korkusu üzerinden Kürt halkına, ülkedeki emek, barış ve demokrasi güçlerine karşı devlet terörünün dayanağı haline getirdi. Kendisini fiili başkan ilan eden Erdoğan, “terörle mücadelede ya bizdensin ya da düşmanımızsın” diyerek ve “terörün tanımının genişletilmesi gerektiği”ni söyleyerek, ülkede kendi politikalarına teslim olmayan bütün toplum kesimlerine karşı “topyekûn savaş” ilan etti. Öte yandan iktidarın medyadaki uzantıları “terörle yaşamaya alışmalıyız” söylemi üzerinden bütün toplumda terör korkusu ve güvenlik kaygısını kışkırtarak, bu korku ve kaygıyı baskı rejimini kurumsallaştırmanın ve bir dikta rejimi inşa etmenin aracı olarak kullanan bir politikaya gerekçe yaratmanın peşinde koşmaktadır.

Bugün ülkede ‘terör’, iki kaynaktan; birincisi İslami çeteler/IŞİD üzerinden ve ikincisi de Kürt sorununda uygulanan politikaların bir sonucu olarak ortaya çıkan TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) saldırıları üzerinden tartışılmaktadır. AKP/Erdoğan iktidarı, bugüne kadar bütün terör saldırılarını kendi politik çıkarları o gün neyi gerektiriyorsa o temelde kodlayarak topluma sunmuş; bu saldırıları kendi bulunduğu politik çizginin doğrulanmasının ve güçlendirilmesinin bir fırsatına dönüştürmeye çalışmıştır. IŞİD tarafından gerçekleştirilen 10 Ekim Ankara saldırısı sonrasında “kokteyl terör” söylemi üzerinden gerçek karartılmaya çalışılmıştı ki, medya üzerinden, günlerce, AKP/Erdoğan iktidarı ile ilişkisi bütün dünya tarafından bilinen IŞİD’in bu saldırısının PKK, PYD ve Esad rejimi ile birlikte planlandığı gibi gerçeklikle zerrece ilgili olmayan söylemler pompalanmıştı. Yine TAK’ın bombalı saldırıları ile o dönem sınırdan topçu ateşi ile bombalanan PYD/Demokratik Suriye Güçleri arasında bir ilişki kurulmaya çalışılmıştı ki, Başbakan Davutoğlu, bu bombalı saldırıların hemen ardından faillerin PYD’li olduğunu söylemiş, ancak PYD’li olmadıkları ortaya çıkınca, PYD kamplarında eğitildikleri, PYD tarafından destek aldıkları gibi yalanlara sarılmıştı.

Ülke gündemine sokulmuş bulunan “terör” tartışması için ilk söylenebilecek şey, ülkenin böylesine terör saldırılarının alanı/hedefi haline gelmesinin dolaysız olarak iktidarın bölgede (Suriye ve Rojava üzerinden) ve ülkede uyguladığı politikalarının bir sonucu olduğudur. Öte yandan “terör” tartışmasının iki kaynağını da birbirinden ayırmak, bu kaynaklar ile iktidarın farklı tutum ve ilişki halinde olduğunun altını çizmek gerekmektedir.

Bugün IŞİD’in ülkede yaptığı bütün saldırılar –Diyarbakır, Suruç, Ankara ve Sultanahmet ve Taksim–, Adıyaman-Antep’teki hücreleri tarafından gerçekleştirildi. Peki, bu hücreler/yapılanma ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? Burada örgütlenen ve ‘Dokumacılar’ olarak adlandırılan IŞİD yapılanması, 2013 yılında AKP/Erdoğan iktidarının Suriye’ye yönelik müdahale girişimleri sürecinde ve bu temelde radikal İslamcı çetelerle işbirliğini sürdürdüğü koşullarda ortaya çıkmıştı. O dönemde bu yapılanma ile ilgili haber yapan muhabirler hedef yapılmış, hatta çocuklarının IŞİD tarafından Suriye’ye götürüldüğünü söyleyen ve çocuklarının yakalanmasını isteyen aileler gözaltına alınmıştı. O dönem “oğlum eşini de aldı, gitti” diyen bir anneye Başbakan Davutoğlu’nun verdiği “iyi ki beraber gitmişler, birbirlerine destek olurlar” cevabı hala hafızalardadır. Elbette sadece bu da değil. İktidarın Esad rejimini devirmek ve Rojava’da Kürt özerkliğini (kantonlarını) ortadan kaldırmak için IŞİD’e her türlü desteği verdiği bilinmektedir. MİT TIR’ları ile taşınan silahlar, ülke içinde militanların dinlenmesi için tahsis edilen tesisler, yaralı militanlar için kurulan hastaneler ve İstanbul’daki irtibat bürosu üzerinden dünyanın dört bir tarafından gelen militanların cihat için Suriye’ye taşınması…

İktidarın IŞİD ile ilişkileri üzerine çokça şey söylenebilir, ancak burada uzatmanın gereği yok. AKP’nin tek başına iktidar olma çoğunluğunu sağlayamadığı 7 Haziran Seçimleri’nden sonra bombaların ardı sıra patlaması ve 1 Kasım Seçimleri’nde yeniden tek başına iktidar olmasında, başka bir deyişle ‘savaş ve kaos planı’nda IŞİD önemli bir rol oynamış; iktidarın imdadına yetişmişti. Ancak Suriye’de ABD-Rusya arasındaki uzlaşma sürecinde dengelerin değişmeye başlaması ve bu süreçte IŞİD ile eskisi gibi işbirliğini sürdürme koşullarının ortadan kalkmaya başlaması –ki, ABD-Rusya anlaşması ve bu temelde Kürt güçlerine verdikleri destek IŞİD’in elindeki stratejik öneme sahip toprakların PYD’nin eline geçmesini de sağlamıştı– iktidarın ABD-NATO eksenine dönmesini zorunlu hale getirmişti. Bu temelde, ülkedeki askeri üsler de IŞİD’e karşı kullanılmak üzere ABD’ye açıldı. Nihayetinde Türkiye için IŞİD öncelikli bir tehdit olarak görünmese de –ki bunca bombalı saldırıya rağmen IŞİD’e karşı hiçbir ciddi önlem ya da müdahale hala söz konusu değildir– eskisi gibi desteklenen bir güç olmaktan çıktı. Dolayısıyla IŞİD’in son terör saldırıları, devlete aralarındaki ‘derin’ ilişkileri hatırlatan ve bu temelde kendisine karşı tutum alınmaması konusunda uyaran saldırılar olarak değerlendirilebilir. Öte yandan iktidarın bu saldırılardan ne kadar rahatsız olduğu da şüphelidir. Çünkü bu saldırılar ABD ve Avrupa’ya hem IŞİD ile işbirliği içinde olunmadığının bir kanıtı olarak sunulmakta, hem de Suriye meselesinde Türkiye’nin pozisyonunun hassasiyetini gösteren, dolayısıyla atılmayan adımların gerekçesi haline getirilen olgular olarak öne sürülmektedir.

Aslında iktidarın IŞİD ile ilişkileri, IŞİD terörüne karşı ne yapılması gerektiğini de göstermektedir. ABD Başkanı Obama bile, Mayıs 2013’te ABD’de yapılan görüşmede, MİT Müsteşarı Fidan’a, “Suriye’de radikallerle ne yaptığınızı biliyoruz” diyerek bu ‘derin’ ilişkilere işaret etmişti. Öyleyse Suriye ve Rojava’ya müdahale politikasına son verilmeli ve bu temelde IŞİD ve diğer radikal İslamcı çetelerle ilişki ve işbirliği kesilmelidir. Bu temelde sınırlar bu çetelere kapatılmalı ve ülke içindeki bu terör odaklarına yönelik ciddi tedbirler alınmalıdır ki, bu odakların çok büyük bir bölümü, Obama’nın dediği gibi, MİT’in izni ve bilgisi dâhilinde oluşturulmuştur. Ancak bırakalım böylesi bir politik yönelim içine girmeyi, Erdoğan bu politikaya yönelik en ufak bir sorgulamayı bile “terör destekçiliği” ilan etmektedir. Yani uzatmadan söylersek, bugün IŞİD teröründen kurtulmak ile Erdoğan rejiminden kurtulmak birbirlerinden ayrı düşünülemeyecek kadar iç içe geçmiş durumdadır.

Son iki-üç ayda ülke gündemine girmiş bulunan TAK’ın bombalı saldırıları ise, iktidarın Rojava’da sürdürdüğü Kürt kantonlarını ortadan kaldırma siyasetinin başarısızlığa uğramasına ve onunla iç içe geçmiş bulunan ülke içindeki Kürt sorununda Kürt hareketine kendi politikalarını/kendi çözümünü dayatma koşullarının ortadan kalkmasına bağlı olarak savaş politikalarına yönelmesinin bir sonucudur. 2013 başlarından 2015 Nisan’ına kadar yaklaşık iki buçuk yıl sürdürülen “görüşme süreci”nin artık çözümün konuşulacağı bir “müzakere süreci”ne geldiği noktada, Erdoğan, ortaya çıkan mutabakatı –Dolmabahçe mutabakatı– tanımadığını söylemiş ve görüşme masasını devirmişti. Bu süreçte yapılan operasyonlarla yeniden çatışmalı süreç başlamıştı. Bu süreçte, Kürt gençlerinin askeri ve siyasi operasyonlara karşı bir tepki ve direniş biçimi olarak ortaya çıkan hendekler, devletin Kürt kentlerini sokağa çıkma yasakları eşliğinde kuşatma altına almasının ve tanklarla toplarla yakıp yıkmasının gerekçesi yapıldı ki, bu süreç, bu yazı yazıldığında Şırnak, Yüksekova ve Nusaybin’de devam ediyordu. En vahşi biçimini Cizre’de bodrumlara sıkışan insanların kadın-çocuk, yaşlı-genç demeden yakılıp katledilmesinde gördüğümüz “terör makinesi”nden başka bir şey olmadığını bir kez daha kanıtlayan devletin vahşi saldırıları, bu teröre bir tepki olarak ortaya çıkan TAK’ın terör eylemlerine zemin hazırladı. Elbette, Kürt sorunu gibi, bu ülkede yaşayan ama varlığı ve ulusal hakları cumhuriyet tarihi boyunca inkâr edilen bir ulusun eşit haklar temelinde kendi geleceğini belirlemesi sorunu olan bir ulusal sorunun “terör” kıskacına alınması, bugün bu sorunun eşit haklar temelinde birlikte yaşama dayalı çözümünü ciddi biçimde tahrip etmekte ve kopuş duygusunu kışkırtmaktadır.

Bugün bu sorunu “terör” kıskacından çıkarmanın yolu açıktır ve bu yolu tıkayan da iktidarın/devletin politikalarından başka bir şey değildir. Yasaklamalara rağmen gerçekleştirilen son Newroz kutlamalarında görüldüğü gibi, Kürt hareketi, devletin Kürdistan’da yürüttüğü kirli savaşa rağmen demokratik çözüm ve müzakere sürecine; başka bir deyişle sorunun barışçıl demokratik yöntemlerle çözümüne hazır olduğunu açıkça ilan etmektedir.

“TERÖR” KORKULUĞU İLE DİKTA REJİMİNE RIZA ÜRETME ARAYIŞI

Ülkeyi bu terör girdabından kurtarmanın ilk koşulu iktidarın politikalarının sorgulanması olduğu halde, ülkeyi yönetenler için bu politikaya en küçük bir itiraz bile “terör” destekçiliği ile damgalama için yetmektedir. Barış bildirilerine imza atan akademisyen ve aydınlara yönelik baskı, görevden uzaklaştırma ve tutuklamalar, yine iktidarı eleştiren yayınlar yapan bütün medya organlarının hedef haline getirilmesi rutin uygulamalar durumundadır. Yani iktidar, toplumun güvenlik kaygısı ve terör korkusundan, bütün toplumu zapturapt altına alacağı bir dikta rejiminin inşası için rıza üretmeye çalışmaktadır. İçişleri Bakanı Efkan Ala, polis merkezlerini, jandarma ve korucuların bulunduğu noktaları arttıracaklarını, her mahalle ve sokağın polislere/kolluk güçlerine zimmetleneceğini söylemektedir. Bu uygulama, Erdoğan’ın “terörün tanımının genişletilmesi” yaklaşımı ile tamamlanmaktadır. Erdoğan, “kalemini, unvanını teröristin bombası gibi kullanan silahsız teröristler”den söz etmekte; yukarıda da belirttiğimiz gibi, kendisi gibi düşünmeyen herkesi “terörist” ilan edeceği bir dikta rejiminin koşullarını yaratmaya çalışmaktadır.

Bu dikta rejimini inşanın ilk adımlarından biri de, Meclis’teki HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması, başka bir deyişle, Meclis’ten aykırı ses çıkmasının önünün kesilmesi yönündeki girişimlerdir. Erdoğan, her fırsatta “terör uzantısı” olarak ilan ettiği HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını gündeme getirmekte, dahası bu yönde karar alınmazsa hesabını veremeyeceği üzerinden her fırsatta Meclis’i tehdit etmekten de geri durmamaktadır. Erdoğan, kendisine başkanlığın yolunu açacak yeni anayasanın da, HDP’lilerin Meclis’ten atıldığı ve CHP’nin susturulduğu –ki daha sonra değineceğimiz gibi, CHP bu politikayı güçlendiren bir hatta durmaktadır– koşullarda AKP ve MHP tarafından yapılabileceğini söylemektedir.

Peki, Kürt coğrafyasında savaşın tırmandırıldığı ve ülkede 12 Eylül darbesini aratmayan bir baskı rejiminin kurulduğu koşullarda nasıl bir yeni anayasa yapılacaktır? Elbette, bu anayasa, kendisi gibi olmayan/düşünmeyen herkese savaş açmış bir rejimin “yerli ve milli anayasası” olacaktır. Erdoğan, bu konuda AKP ve MHP arasında “asgari değil, azami müşterekler” bulunduğunu da belirtmektedir –ki haksız da sayılmaz. 12 Eylül’de “biz hapisteyiz, fikrimiz iktidarda” diyen MHP, bugün rejimin sürdürdüğü savaş ve baskı rejimine koşulsuz destek sunmakta, iktidarın uzantısı ve adeta onun içinde giderek eriyen bir parti konumunda bulunmaktadır. Özetle bu politik hat, toplumun geniş kesimlerini, “terör” korkusu üzerinden rejimin Kürt halkına ve bütün emek, barış ve demokrasi güçlerine karşı baskı ve şiddet politikalarına rıza üretmeyi ve bu rıza üzerinden bir dikta rejimi inşa etmeyi amaçlamaktadır. Ötesinde toplumu kamplaştıran bu siyaset ‘sivil’ uzantılarını da yaratmakta, hak eylemi için sokağa çıkan emekçi halk kesimleri bu ‘sivil’ uzantıların hedefi haline getirilmektedir.

SAVAŞ POLİTİKALARI VE ORDUNUN YENİDEN YÜKSELİŞİ!

AKP/Erdoğan’ın iktidar olma süreci, en önemli güç odaklarından biri konumunda bulunan ordunun siyaseten etkisizleştirilerek böyle bir gidişin önünde engel olmaktan çıkartılmasını gerektiriyordu. İşte, AKP-Erdoğan’ın Gülen Cemaati ile iktidarı paylaştığı dönemde yapılan Ergenekon operasyonları, bu amaca hizmet ediyordu. Bu süreçte görevi başındaki ya da emekli birçok ordu mensubu “hükümete karşı darbe girişimi” içinde olmak gerekçesiyle tutuklandı. Bu süreç, o dönemde, liberaller tarafından –ki sonradan o liberaller bir bir yanıldıklarını açıkladılar– rejimin demokratikleştirilmesi süreci olarak pohpohlanıp alkışlandı. Oysa, tutuklanıp yargı önüne çıkarılan ordu mensuplarının büyük bir bölümü JİTEM’in kurulduğu ve Kürt halkına karşı özel savaşın sürdürüldüğü sürecin savaş suçlarının failleri oldukları halde, hiçbiri bu suçlarından dolayı yargı önüne çıkartılmadı. Ordunun siyaseten etkisizleştirilmesi sürecinde, TSK’nın yönetmeliklerinde de değişiklikler yapıldı, TSK’nın görev tanımı “dış tehdit”lerle (TSK İç Hizmet Yasası 35. Madde) sınırlandı.

Ancak ordunun siyaseten etkisizleştirilmesinden sonra AKP-Erdoğan ile Cemaat arasında iktidar mücadelesinin kızışması ve bunun bir sonucu olarak AKP-Erdoğan’ın ‘Cemaat’in devlet içindeki yapılanmasının tasfiyesine yönelik politikalara yönelmesi, iktidarın Ergenekon davaları ve orduya yaklaşımını da değiştirdi. Cemaate karşı ordu ile ittifak kurmaya yönelen Erdoğan iktidarı –ki Erdoğan, daha önceleri kendini Ergenekon davalarının savcısı ilan etmişti– “milli ordumuza kumpas kurulduğu”nu söylemeye başladı ve bu kumpasın sorumlusu olarak Cemaati işaret etti. Ardından on binlerce sayfalık Ergenekon davaları bir bir düştü ve yargılananlar da beraat etti. Artık ordu ve Perinçek gibi nasyonal faşist çevreler AKP-Erdoğan ile “milli cephe”de birlikteydi.

Kürt coğrafyasında kentlerin kuşatıldığı son savaş sürecinde bu ittifak yeni bir boyuta taşındı. Önceleri AKP döneminde “iç güvenlik” görevine son verildiği için kentlere girmeye “gönülsüz” olan ordu, iktidarın verdiği güvencelerle tankları ve toplarıyla kent savaşlarına dâhil oldu. Uzun bir süredir sessizliğini koruyan Genelkurmay’dan yeniden açıklamalar duymaya başladık. Nihayetinde, hükümet, ordunun savaş içindeki konumunu güçlendirmek üzere er-subay ayrımı yapmadan, bütün askerlerin yargılanmasını Milli Savunma Bakanlığı’nın iznine ve Başbakan’ın onayına bağlı hale getiren yasal düzenlemeler hazırladı.

Uzatmadan söylersek, dün ordunun siyasal etkisini kırmak için her yolu deneyen iktidar, bugün sarıldığı savaş politikaları ile ordunun yeniden güçlü bir siyasal aktör haline gelmesinin önünü açtı. Bundan, elbette ordunun bugün-yarın darbe yapacağı vb. sonuçlar çıkarmak gerekmemektedir. Ancak, emperyalist güçlerin ve burjuva gericiliğin yeri geldiğinde (zorunda kaldığında) Erdoğan rejiminden kurtulmak için orduyu devreye sokmayacağının da garantisi yoktur. Ve dikta rejiminin inşa edilmesi süreci, ordunun siyasal etkisinin artmasına/arttırılmasına bağlı olarak, bu olasılığı bugün dünden farklı bir şekilde gündeme getirmektedir.

DIŞARIDA DA KÜRT KARŞITI İTTİFAK ARAYIŞI

Ülke içinde devletin Kürt kentlerinde ayları bulan sokağa çıkma yasakları eşliğinde sürdürdüğü savaş ve gerçekleştirdiği yıkıma dünya gözlerini kapatmış durumdadır. Rojava’da PYD’yi desteklemeyi sürdüreceğini açıklayan ABD ve Batı –ki orada başka bir dayanakları olmadığı için bu desteği sürdürmek zorunda kalmışlardır–, Türkiye’nin askeri üslerini açması, yeniden NATO’nun ileri karakolu pozisyonuna girmesi ve mülteci pazarlığında uzlaşma konumuna gelmesi nedeniyle ülke içinde sürdürülen savaşa sessiz kalmakta, dahası bu savaşı devletin kendini savunması, “terörle mücadelesi” olarak değerlendirdiklerini açıklamaktadır. Türkiye’yi sıkıştırmak gerektiğinde her fırsatta Türkiye’yi mahkûm eden kararlar veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu siyasi yönelimlere paralel biçimde, Cizre’de “vahşet bodrumları”ndaki yaralı insanların tahliyesi için bile tedbir kararı almayı gerekli görmemiş, en hafifiyle buradaki katliama göz yummuştur.

AKP-Erdoğan iktidarının bölge siyasetine gelince… Esad rejimini devirmenin gündemden düştüğü bugünkü koşullarda –bu süreçte radikal İslamcı terör çeteleri ancak rejime karşı pazarlığın bir aracı olarak desteklenebilmektedir– iktidarın bölge siyasetine de Kürt düşmanlığı, Kürtlere karşı ittifak arayışı yön vermektedir. Şubat ayında YPG’nin en güçlü bileşeni olduğu Demokratik Suriye Güçleri’nin radikal İslamcı çetelerin elinde bulunan Azez bölgesindeki ilerleyişini durdurmak için sınırdan 40 km. menzilli toplarla atışlar yapan ülke gericiliği, Mart’ta Kürt karşıtı girişimlerine yeni bir boyut kazandırdı. Başbakan Davutoğlu, 5 Mart’ta uzun bir süredir Esad rejiminin en büyük destekçisi ve Türkiye’nin bölgedeki en önemli rakibi olan İran’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Belirttiğimiz gibi, Esad’ın geleceği konusunda iki ülke arasında önemli ihtilaflar bulunmasına rağmen, bu konuda Türkiye’nin yapabileceği fazla bir şey olmaması nedeniyle, AKP-Erdoğan iktidarı iki ülkenin birleşebileceği Suriye Kürtlerinin (Rojava) konumu konusunda ittifak arayışına yönelmiştir. Davutoğlu’nun ziyareti, Kürt hareketinin bölgesel alanda güç kazanmasının ülkelerindeki Kürtleri etkileyeceği endişesiyle daha önce defalarca Kürtlere karşı birleşen bu iki ülke arasındaki ittifak arayışının en somut adımı oldu. Nihayetinde, İran da, hem ülkesindeki Kürtleri etkileyeceği endişesiyle, hem de müttefiki konumunda bulunan özerk ya da federe bölgelere bölünmemiş bir Suriye istediğinden, böylesi bir Kürt karşıtı ittifaka açık bir yerde durmaktadır.

Aynı dönemde, hem Türkiye’nin girişimleriyle şimdiye kadar Cenevre-3 görüşmelerinin dışında bırakılmış olmalarına, hem de yalnızlaştırma girişimlerine karşı Rojava Kürtlerinin Kuzey Suriye’deki diğer halklarla birlikte Rojava-Kuzey Suriye Federasyonu’nu ilan etmesine, Türkiye ve İran gibi, Esad rejimi de itiraz sesini yükseltmiştir. Elbette Kürtlerin federasyon ilanı, Suriye ve bölgenin geleceği belirlenirken kendilerini saf dışı bırakmak isteyenlere cevap niteliğinde bir hamledir. Ve bu hamle, Rojava’daki kantonları yıkmayı bölge siyasetinin en başat hedeflerinden biri olarak gören ülke gericiliğini fazlasıyla rahatsız etmekte ve bu oluşumu yok etmek için her türlü gerici pazarlığa açık hale getirmektedir. Çünkü AKP-Erdoğan gericiliği, Rojava’da kaybettiği koşullarda ülkede Kürt halkına ve emek, barış, demokrasi güçlerine karşı kazanmanın çok daha zor olacağını görmekte ve her türlü kirli yöntem ve pazarlığa açık olarak sürdürdüğü içeride ve dışarıda savaş siyasetini bu hesap üzerinden yürütmektedir.

CHP’NİN TARAFI!

Denilebilir ki, AKP’nin baskı rejimini kurumsallaştırma politikaları bakımından en önemli avantajlarından biri de, saflarında demokratik-ilerici güçleri de barındıran ‘ana muhalefet’ partisi CHP’nin muhalefet tarzı, başka bir ifadeyle, muhalefet yaparken durduğu yerdir. CHP lideri Kılıçdaroğlu’na göre, ülkede terörün tırmanmasının nedeni “çözüm süreci”dir ki, CHP’liler “çözüm süreci” hakkında suç duyurusunda bulunarak bu süreci yargıya taşımıştır. Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun AKP-Erdoğan iktidarının Rojava’ya müdahale politikasına yönelttiği eleştiri de, iktidarın PYD lideri Salih Müslim’i, Öcalan’la görüşmelerin sürdüğü süreçte Ankara’da ağırlamış olmasıdır. Kılıçdaroğlu, Hükümetin “teröre yataklık ettiği”ni söyleyerek büyük muhalefet yaptığını sanmaktadır! Yine Kılıçdaroğlu, son terör saldırılarından sonra, “terörü bitirmesi için Hükümete açık çek verdiği”ni söylemekten de geri durmamıştır.

Öncelikle hiçbir çatışmanın yaşanmadığı “görüşme süreci”ni bugün Kürt sorunundan kaynaklı çatışma ve terörün nedeni olarak görmek, en hafif deyimiyle gerçeği ters yüz etmektir. Hakkını yemeyelim, Kılıçdaroğlu ve CHP kurmayları, zaman zaman sorunun çözüm yerinin Meclis olduğunu söylemektedirler. Ancak, bu söylem, Kürt hareketinin ve İmralı’daki Öcalan’ın muhatap alınmasının alternatifi olarak sunulmaktadır ki, çözüm yeri neresi olursa olsun, sorunun, muhataplarıyla görüşülmeden çözülmesi mümkün değildir. O yüzden ülkenin terör girdabına sokulmasına karşı muhalefetin ilk koşulu, Kürt sorununda savaş ve şiddet politikalarına son verilmesi ve sorunun muhataplarıyla çözümüne yönelik yeni bir sürecin başlatılması olmak gerektir ki, yukarıda da değindiğimiz gibi, Kürt hareketinin farklı temsilcileri bu sürece hazır olduklarını açıklamaktadırlar. Bu bakımdan, devlete/AKP-Erdoğan iktidarına bu çağrılara yanıt vermesi gerektiğini söylemesi ve bu temelde baskı yapması, etkilediği toplumsal kesimleri harekete geçirmesi gereken CHP’yse, tam tersini yaparak, aslında ne kadar karşı olduğunu söylese de, Kürt coğrafyasındaki, kentlerindeki savaş ve yıkım politikalarını meşrulaştıran ve iktidarın değirmenine su taşıyan bir yerde durmaktadır.

Yine bugün sadece Suriye’de değil, Türkiye ve diğer bölge ülkelerinde de terörün en büyük kaynağı olan IŞİD ve diğer radikal İslamcı çetelere karşı halkların en önemli direnç odağı konumunda bulunan ve bu konumunu Suriye’de egemenlik mücadelesi halinde olan iki kampa da –ABD ve Rusya’ya– kabul ettiren PYD’ye CHP’nin yaklaşımı da, AKP’nin müdahale ve savaş politikalarını haklı çıkaran bir içeriktedir. Kılıçdaroğlu ve CHP’nin, AKP-Erdoğan iktidarının ülke için hiçbir tehdit taşımayan Suriye’deki en laik ve demokratik güç olan PYD/Demokratik Suriye Güçleri’ne saldırılarına karşı çıkması gerekirken, AKP’yi “PYD liderine yataklık” yapmış olmakla suçlayıp buradan vurmaya çalışması, AKP’nin müdahale politikalarını güçlendirmekte, dahası aslında AKP’nin bugün doğru yaptığının kabul edilmesi anlamına gelmektedir.

Zaten bütün bu yaklaşımların bir sonucu olarak, CHP lideri “terörle mücadele için hükümete açık çek verdiğini” söylemektedir. Oysa “açık çek vermek”; ülkeyi terör girdabına sokan politikaların devamına destek olmaktır. Çünkü terör bu ülkenin bir gerçekliği haline gelmişse, elbette bunun baş sorumlusu iktidar ve uyguladığı politikalardır. O yüzden yapılması gereken iktidara ‘açık çek’ vermek değil; iktidarın politikalarına karşı ülkedeki bütün barış ve demokrasi güçleri ile birleşmek ve bu politikaların sona erdirilmesi için mücadele etmektir. Kılıçdaroğlu ve CHP, emek, barış ve demokrasi güçleri ile birleşmek yerine böylesi bir muhalefet tarzı ile daha “makul” bir muhalefet yaptıklarını düşünüyor ve bu muhalefet tarzı ile ulusalcılığın etkisindeki kesimleri etkileyebileceklerinin hesabını yapıyor olabilirler. Ancak hem ulusalcı-Ergenekoncu çevreler ve ordu büyük oranda AKP’yle aynı savaş arabasına binmiş oldukları için bu muhalefet tarzının kendilerini etkilemesi mümkün değildir, hem de bu tarz muhalefet hangi amaçla yapılmış olursa olsun eninde sonunda savaş politikalarını meşrulaştırmakta ve dikta rejimine giden yolda AKP-Erdoğan’ın elini güçlendirmektedir.

EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN SORUMLULUĞU

Yukarıda ana hatları ile özetlemeye çalıştığımız tablo, önümüzdeki süreçte ülkeyi nasıl bir tehlikenin beklediğini de göstermektedir. Kürt sorunundan kaynaklı çatışmaların tırmandırılması ve büyük kentlere taşınması, bağlı olarak Türk ve Kürt emekçilerin birbirlerine düşmanlaştırılması, baskı, yasak ve şiddet politikalarıyla ülkede her türlü hak eyleminin engellenmesi, savaşa ve dikta rejimine karşı barış ve demokrasi isteyen bütün halk kesimlerinin “terörle mücadele” üzerinden hedef yapılması… Elbette iktidar, bu sürecin “yerli ve milli anayasa” ve “başkanlık” üzerinden dikta rejimini kurumsallaştıracağı bir süreç olmasını da amaçlamaktadır.

İktidarın uyguladığı politikalar ve hedefleri bu kadar açık olduğuna ve üstelik bu politikalar geniş emekçi halk kesimlerini de etkilediğine göre, savaş politikalarının ve dikta rejiminin önüne geçmek için ülkedeki emek, barış ve demokrasi güçlerine, daha önce olmadığı kadar önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. Açıktır ki, bu tablo içinde ne HDK-HDP’nin, ne Haziran Hareketi’nin, ne de herhangi başka bir oluşumun “ben kendime yeterim” deme şansı yoktur. Bu bakımdan bu süreçte ülkedeki emek, barış ve demokrasi güçlerine düşen ilk görev, kendi oluşum ve yaklaşımlarını ya da bir araya gelmeyi zorlaştıracak herhangi bir programatik platformu dayatmadan, en geniş kesimleri kucaklayacak bir demokrasi ve barış cephesinin oluşturulmasıdır. CHP içindeki böyle bir cephede yer alabilecek kesimleri de kucaklamayı hedeflemesi gereken bu oluşum, iktidarın/rejimin ülkeyi sürüklemek istediği felakete karşı acil talepler üzerinden kurulmalıdır. İçeride Kürt halkına karşı sürdürülen savaşa karşı demokratik çözüm ve barışın savunulması, dışarıda Suriye ve Rojava’ya yönelik müdahale politikalarına son verilmesi ve halkların kendi geleceklerini belirleme hakkına saygı. ‘İç güvenlik yasası’ gibi bütün yasakçı yasa ve uygulamalara son verilerek devlet eliyle örgütlenmiş terör odaklarının dağıtılması. İşçi ve emekçilerin sosyal kazanımlarına yönelik saldırıların son bulması, ek zam vb. talepleri karşılanarak çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve örgütlenmeleri önündeki bütün engellerin kaldırılması. Basın, akademi ve sanat dünyası üzerindeki baskıların son bulması; düşünce ve düşünceyi yayma özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması. Eğitim başta olmak üzere her alanda gericiliğin örgütlenmesine karşı, dinin devlet tarafından örgütlenmesine son verecek ve inanç özgürlüğünü sağlayacak bir laisizm savunusu. Kadınlara yönelik bütün ayrımcı yasa ve uygulamaların son bulması ve kadın-erkek arasında tam hak eşitliğinin sağlanması. Halkın yaşam alanlarının ve çevrenin yağmasına yönelik politikaların son bulması. Başta eğitim ve sağlık olmak üzere kamu hizmetlerinin ücretsiz ve kamusal hizmetler haline getirilmesi ve bütün yurttaşların sosyal güvenceye kavuşturulması gibi programatik bir birlik gerektirmeyen acil talepler etrafında kurulacak bir birlik…

Ülke bir yol ayrımındadır; ya ülke gericiliğinin ülkeyi felakete sürükleyecek ve halklarımızı yıkıma uğratacak politikalarının geleceğimizi teslim almasına seyirci kalacağız ya da savaş ve baskı yasaları üzerinden bir dikta rejiminin inşa edilmesine razı olmayan bütün halk kesimleri olarak barış ve demokrasi cephesinde birleşip mücadele edeceğiz. Açıktır ki, ülkenin geleceği bakımından hayati bir önem taşıdığı bir süreçte, kim/hangi politik çevre böylesi bir birliğin oluşmasını engelleyici yaklaşım içinde olur ya da çeşitli gerekçelerle bu birlikten uzak durmaya çalışırsa, aynı zamanda ülkenin felakete sürüklenmesinde tarihsel bir vebalin/sorumluluğun da sahibi olacaktır.

Suriye ve Irak’ta paylaşım mücadelesi ve Türkiye gericiliğinin yeni arayışları

Y. Yılmaz Karataş

Suriye’de 2011’den bu yana farklı emperyalist güçler ve bölge gericilikleri tarafından desteklenen gruplar arasında süren ‘vekâlet savaşı’, paylaşım mücadelesi içindeki bu emperyalist güç ve gericiliklerin sürece doğrudan müdahale ettiği bir noktaya doğru ilerliyor. Son iki yılda ABD ile ilişkileri gerilen ve bölgede ABD’nin ayağına dolanan adımlar atan Türkiye gericiliği, ülkedeki üsleri kullanıma açtığı Temmuz ayından bu yana hızla ABD eksenine yeniden bağlandı. Özellikle Eylül ayında Rusya’nın Suriye’ye etkin müdahalesi ve bu süreçte Türkiye’nin Suriye sınırında bir Rus savaş uçağını düşürmesi, ABD-NATO’nun ileri karakolu rolüne dönüşün en somut göstergesi oldu.

ABD ve Rusya, Viyana Görüşmeleri sürecinde çerçevesi belirlenen IŞİD’e karşı mücadele ve Suriye’de Esad’lı bir geçiş süreci konusunda anlaşmış olsalar da kendi pozisyonlarını güçlendirmeye yönelik hamleler yapmaktan da geri durmuyorlar. ABD-NATO, Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesini desteklemelerinin bir ifadesi olarak “Türkiye’yi savunma tedbirleri” adı altında Akdeniz’deki askeri gücünü arttırdı. Rusya’nın hava müdahalesiyle eşgüdüm halinde Esad rejimi ve Lübnan Hizbullah’ının Lazkiye’nin kuzeyinde başını el Nusra ve Ahrar’uş Şam’ın çektiği cihatçı çetelere karşı etkin müdahalesinden sonra bu çeteler Rojava’nın Efrîn kantonuna yönelik saldırılara başladı. Bu gelişmelere Türkiye’nin Musul yakınlarında eski Musul Valisi Esil Nuceyfi’ye bağlı Başika askeri kampına Irak merkezi hükümetinin itirazına rağmen asker ve zırhlı araç göndermesi eşlik etti. Yine Türkiye, Katar ve S. Arabistan destekli muhalif güçler S. Arabistan’ın Riyad kentinde toplanarak Suriye’nin geleceği ile ilgili görüşmelere katılmak üzere ortak bir koordinasyon oluşturdu. Aynı günlerde Rojava’da Demokratik Suriye Güçleri’ni oluşturan gruplar bir araya gelerek Demokratik Suriye Meclisi’ni kurdular. Ve sıkıntılı günler geçiren Kürdistan Federe Yönetimi Başkanı Mesut Barzani Türkiye’de çeşitli görüşmeler gerçekleştirdi.

Peki, bölgeyi yeniden hareketlendiren bu gelişmeler ne anlama geliyor? Bu gelişmelerin Suriye ve Irak üzerinden sürdürülen paylaşım mücadelesine olası etkilerini neler? Ve ABD-NATO eksenine yeniden bağlandıktan sonra bu paylaşım mücadelesinde daha ileriden rol almak isteyen Türkiye, bu gelişmelerin neresinde yer alıyor?

Şimdi, bu soruların yanıtını bulmak için, gelişmelere daha yakından bakıp değerlendirmeler yapmaya başlayabiliriz.

BAŞİKA’DA SORUN BAŞKA: MUSUL VE IRAK’IN PAYLAŞIMI SORUNU

Kriz, Türkiye’nin 5 Aralık’ta Musul’a 13 km mesafede bulunan Başika kampına yüzlerce asker ve 25 tank göndermesiyle patlak verdi. Irak merkezi hükümeti kendi onayı olmadan Türkiye’nin asker ve zırhlı birlik göndermesini ‘işgal’ olarak değerlendirdiğini açıkladı. İran ve Rusya da soruna müdahil olarak, Türkiye’nin tutumunun kabul edilemez olduğuna dair açıklamalar yaptılar. ABD yönetimi ise, önce Türkiye’nin Irak hükümetinden izin alması gerektiğini söyleyerek krizi yumuşatmaya çalıştı; ancak bu çabalar gerilimi azaltmaya yetmeyince, ABD Başkan Yardımcısı Biden Türkiye’nin acilen Başika’dan çekilmesi gerektiğini söyledi. Önceleri “askerimizi çekmeyiz” diyen Davutoğlu-Erdoğan, bu tepkiler karşısında geri adım atarak, gönderilen askerlerin bir bölümünü Kürdistan Federe Bölgesi’ndeki kamplara çekti ve geri kalanını da ülkeye gönderdi. Ancak Irak hükümetinin Türk askerinin koşulsuz Irak dışına çekilmesi talebi devam ediyor ve bu kapsamda Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyi’ne şikâyet etti.

Elbette, hem bu krizin perde arkası ve hem de krizin altında yatan başka nedenler de var. Başika kampı, Haziran 2014’te Musul’u IŞİD’e terk eden eski Musul Valisi Esil Nuceyfi’nin Musul’u geri almak için oluşturduğu Haşd el Vatani (Vatan Milisleri) güçlerinin eğitildiği bir kamp. Aralık 2014’te Başbakan Davutoğlu ve Irak Başbakanı İbadi arasında Bağdat’ta yapılan görüşmede, Türkiye’nin eğitim amaçlı asker göndermesi konusunda Irak hükümetinden onay da alınmıştı. Ancak Nuceyfi’nin hem Beyci’nin IŞİD’ten kurtarılmasına Haşd el Vatani güçlerinin katılması isteğini yanıtsız bırakması, hem de bu askeri gücü olduğundan çok daha büyük gösterip fazla mali kaynak alması Irak merkezi hükümetinin bu askeri kampa verdiği desteği geri çekmesine neden oldu. Ancak Türkiye, bu durumu bildiği halde, Kasım ayında Dışişleri Bakanı Sinirlioğlu’nun Erbil’deki görüşmelerinden sonra, bu kampa Irak hükümetinin itirazlarına rağmen takviye askeri güç göndermeye karar verdi. Bu karara bağlı olarak Aralık ayında Başika’ya asker gönderilmesinden sonra da kriz patlak verdi.

Kesin olan şudur; Irak hükümetinin itirazlarına rağmen Başika’ya yüzlerce asker ve zırhlı araç gönderilmesinin –ki bu güçlerin de aşamalı olarak takviye edilmesi hesaplanıyordu– nedeni eğitim değildir. Mesele, öncelikle, Musul’un IŞİD’den hangi güçlerle alınacağı ve orada kimin egemen olacağıdır. Daha önce belirttiğimiz gibi, Başika kampındaki güçler eski Musul valisi Esil Nuceyfi’ye bağlı güçler. Esil Nuceyfi, özellikle Maliki’nin Başbakan olduğu dönemde Irak’ta Şiiler ve Sünniler arasında gerilimin tırmandırdığı koşullarda Musul’u hiçbir çatışmaya girmeden IŞİD’e terk etmişti ki, Türkiye’de AKP iktidarı bu gelişmelerden rahatsız olmadığı için, uyarılara rağmen konsolosluk görevlilerini geri çekmemiş ve 49 konsolosluk çalışanı IŞİD tarafından uzun süre rehin tutulduktan sonra “diplomatik zafer” olarak sunulan görüşmeler/girişimler sonucu serbest bırakılmıştı. Esil Nuceyfi, Irak’ın Sünni siyasetinin önemli simalarından biri ve aynı zamanda Maliki döneminin Sünni Meclis Başkanı Usame Nuceyfi’nin de kardeşi. Usame Nuceyfi de Türkiye ile yakın ilişkilere sahipti ve Irak’ta bir Sünni federasyonunu savunuyordu. Tıpkı Irak’ta birçok bombalı saldırının azmettiricisi olduğu ortaya çıkıp yargılanmaya başladıktan sonra Türkiye’ye kaçan eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi gibi.

Öyleyse söylenebilecek ilk şey, Türkiye’nin gönderdiği askeri birliğin amacının Musul’un IŞİD’den kurtarılmasının gündeme geldiği koşullarda kentin Irak merkezi hükümetine bağlı güçler yerine Nuceyfi’nin Türkiye tarafından desteklenen Sünni güçleri (Haşd el Vatani) tarafından kurtarılmasıdır. Böylece hem Musul yine Sünni güçlerin elinde kalmaya devam edecek, hem de Türkiye’nin Musul üzerinden etkisi artacaktı ki, Türkiye burjuvazisinin Musul’daki paylaşımdan pay alması sağlanmış olacaktı. Türkiye’yi böylesine telaşlı yapan şey ise, ağırlıklı olarak Şii güçlerden oluşan Haşd el Şabi’nin (Halk Milisleri) IŞİD’e karşı mücadelede öne çıkmış olması –ki Beyci’yi IŞİD’den bu güçler kurtarmıştı– ve Musul’un bu güçlerin öncülüğünde bir operasyonla IŞİD’den kurtarılmasının önüne geçme isteğinden başka bir şey değildi. Çünkü Musul’un Şii güçlerin öncülüğünde kurtarılması, Türkiye için Irak’a Sünniler üzerinden müdahale etme koşullarını büyük oranda sınırlayacak ve Musul’u Türk burjuvazisi için çok daha uzak bir hayal haline getirecekti.

Başika’ya askeri çıkartmanın göz ardı edilmemesi gereken bir diğer nedeni de, Şengal’in kurtarılmasında Peşmerge ile birlikte önemli bir rol oynayan ve o bölgede etkisi artan HPG/PKK’yi sınırlamak, bu güçlere gözdağı vermeye çalışmaktır ki, bu durum, söz konusu güçlerin bölgedeki varlığından rahatsızlık duyan Barzani’nin de istediği bir şeydir. Çünkü Kasım ayında Şengal’in kurtarılmasında HPG’nin yanı sıra YJA Star ve YPJ-Şengal (bunlar kadın birlikleri), YBŞ (Şengalli Êzîdîlerden oluşan birlikler) gibi PKK çizgisindeki askeri güçlerin önemli rol oynaması Barzani’yi de rahatsız etmiş, Barzani Şengal’in kurtarılmasına Peşmerge dışında hiçbir gücün katılmadığını söylemiş ve dahası Türk medyası da “Şengal’i kurtaran Peşmergeyi TSK eğitti” gibi haberler yapmıştı. Yani PKK’nin Güney Kürdistan halkı üzerinde prestijinin giderek artması Barzani’yi rahatsız ediyordu ve Türkiye bu konuda Barzani’nin imdadına koşmaya zaten çoktan hazırdı.

Nihayetinde Başika’ya gönderilen askeri güçlerin Kürdistan Federe Bölgesi’ne çekildiğine yönelik açıklamalar, Türkiye’nin merkezi hükümeti ve Şii güçleri sınırlama ve Sünni güçler üzerinden Irak’taki paylaşım savaşında “ben de varım” deme hamlesinin geri teptiğini gösteriyor. Burada ABD için de bir parantez açmak gerekiyor. ABD Başkan Yardımcısı Biden’in “Türkiye’nin Başika’daki askeri gücünü acilen geri çekmesi gerektiği” açıklaması, gerilimin tırmanmasının İran ve Rusya destekli Şii güçlerin etkisinin ve pozisyonunun artmasına hizmet etmesiyle doğrudan ilişkili. ABD de, aslında Musul’un Sünni güçlerde kalmasını istiyor. Bu nedenle önce gerilimi düşürmeye yönelik açıklamalar yaptı, ama gerilimin tırmanması karşısında Türkiye’yi geri adıma zorladı. Çünkü gerilimin tırmanması, ABD’nin 2003’te Irak’ta kurduğu düzenin devam ettirilemez hale gelmesi anlamına geliyor. Ve ABD, Irak’ın tamamen İran-Rusya etkisine girmemesi için mevcut düzeni korumaya çalışıyor.

Bu dönemin bir diğer dikkat çeken gelişmesi de, Başika-Musul krizinde Türkiye’den yana bir tutum ortaya koyan Kürdistan Federe Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin Türkiye ziyareti idi.

BARZANİ SIKIŞTIKÇA TÜRKİYE’YE DAHA FAZLA YAKINLAŞIYOR

ABD’nin Irak’tan çekilmeyi gündemine aldığı ve kendi boşluğunu doldurmak üzere Türkiye ile Kürdistan Federe Yönetimi arasında ilişki ve işbirliğini geliştirmeye yönelik adımlar attığı 2005-2006’dan bu yana Türkiye’deki AKP–Erdoğan iktidarı ve Barzani yönetimi arasında yakın bir siyasi ve ticari ortaklık bulunuyor. Türkiye, Barzani yönetimi için hem Irak’ın Şii merkezi hükümetiyle yaşadığı anlaşmazlık ve gerilimde büyük bir dayanak, hem de Kürdistan petrolünün pazarlanması bakımından en önemli ülke konumunda bulunuyor. Üstelik Türkiye, Barzani’nin bütün Kürtlerin liderliği mücadelesinde –ki birçok ülkeden büyük bir siyasi ve ekonomik güç konumunda bulunan Güney Kürdistan burjuvazisinin temsilcisi olarak büyük Kürdistan’ın liderliğini istemektedir– en önemli rakibi konumunda bulunan PKK-PYD’ye (Öcalan çizgisine) karşı ‘doğal’ bir müttefik! Elbette Türkiye egemenlerinin bu ilişkiden çıkarı da Barzani yönetiminden az değil. Kürdistan petrolünün pazarlaması üzerinden bu petrolden pay sahibi olmak, Sünni güçler gibi Barzani yönetiminin Irak merkezi hükümetiyle arsındaki gerilimi merkezi hükümete karşı kullanıp Irak’ta etkin bir güç olmak ve tabii Barzani’nin PKK ile arasındaki çelişkiyi kullanarak PKK’yi etkisizleştirmek ve ülke içinde Kürt hareketine kendi çözümünü dayatmak.

Ancak son dönemlerde Barzani yönetiminin tek sorunu Irak merkezi hükümeti ile arasındaki anlaşmazlıklar ve Şengal ile Rojava’da PKK-PYD ile karşı karşıya gelmesi değil. Barzani, Kürdistan Federe Yönetimi içinde de ciddi sorunlar yaşıyor. Barzani’nin Ağustos ayında görev süresinin dolmasına rağmen yeni başkanlık seçimlerinin yapılmaması ve yine memur maaşlarının ödenmemesi, federe bölgede Ekim ayında Barzani karşıtı gösterilerin yapılmasına yol açtı.

Bu süreçte, Adalet Bakanlığı Komisyonu, Barzani’nin görev süresini parlamento seçimlerinin yapılacağı 2017 yılına kadar uzatmış olsa da siyasi kriz devam etti. Çünkü YNK ve Goran, Barzani’nin yetkilerinin sınırlanmasını istiyor ve başkanı Goran’dan olan federe mecliste –ki Goran aynı zamanda başkanlık yerine parlamenter sisteme geçilmesini savunuyor– bu yönde karar almak istiyorlar. Barzani’nin KDP’si de bu girişimlere karşı çıkıyor. Bu soruna partiler arasındaki görüşmelerde çözüm bulunmaya çalışılırken memur maaşlarının da ödenmemesi, otoriter ve taraflı bir politika izlediği eleştirilerine maruz kalan Barzani’ye karşı büyük gösterilerin yapılmasına yol açtı. Ardından merkezi YNK ve Goran’ın güçlü olduğu Süleymaniye kenti olan bu gösterilerden Noşirvan Mustafa’nın lideri olduğu Goran Hareketi’ni sorumlu tutan federe yönetim Başbakanı Neçirvan Barzani, hükümetin 4 Goran’lı bakanını azletti.

Yaşanan gerilim, aslında zaten iki bölge esasına dayalı bir yönetimi bulunan Kürdistan Federe Bölgesi’ndeki ayrışmayı daha görünür kıldı. Federe Bölge’de başkent Erbil ve Duhok ile Musul’a bağlı Kürt yerleşim yerleri Barzani’nin KDP’sinin yönettiği bölgeler. Süleymaniye, Kerkük ve Halepçe bölgeleri ise, YNK’nin ve 2006’da YNK’den ayrılan Noşirvan Mustafa’nın kurduğu Goran’ın etkin olduğu bölgeler. Goran son parlamento seçimlerinde YNK’den fazla milletvekili çıkarmış olsa da (111 milletvekilinden oluşan parlamentoda KDP 38, Goran 24, YNK 18, Yekgirtu 10 ve Komel İslam 6 milletvekiline sahip), askeri gücü (peşmergeleri) bulunmuyor. Federe bölgede peşmerge güçleri KDP ve YNK’ye bağlı peşmergeler olarak ikiye bölünmüş durumda. Burada, Talabani’nin YNK’sinin İran ile KDP’nin Türkiye’yle olan ilişkilerinden çok daha eski ve derin ilişkileri olduğunu da hatırlatalım. Ve ayrıca son yıllarda (özellikle Rojava kantonlarının kurulması ve Şengal’in savunulmasında oynadığı rolün yarattığı etkinin de bir sonucu olarak) YNK ve Goran’ın PKK ile yakın ilişkileri olduğunu not düşmek gerekiyor.

Bu tablo içinde YNK ve Goran, KDP’ye karşı PKK çizgisine yakın dururken, Türkiye’ye karşı da İran’a daha yakın duruyor. Dolayısıyla bu durum federe yönetim içinde Barzani’nin başkanlığı ve gelirlerin dağılımı ile ilgili krizin bölgesel kamplaşma ile iç içe geçen bir hal almasına neden oluyor. Başta da belirttiğimiz gibi, yaşadığı sıkışmışlık Barzani’yi Türkiye’ye daha muhtaç hale getiriyor. Barzani, bir yandan Irak içindeki gerilime bağlı olarak olası bir bağımsızlık ilanı için Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor ki, zaten Başbakan Neçirvan Barzani, geçen yılın Aralık ayında verdiği bir röportajda bağımsızlık için Türkiye’ye ihtiyaçları olduğunu açıkça söylemişti. İkinci olarak, Türkiye, Irak Merkezi yönetimi ile bütçe ve petrol gelirlerinin paylaşımı konusunda anlaşmazlık halinde olan Barzani yönetiminin ekonomik krizden çıkış için önündeki tek seçenek Türkiye üzerinden satışa çıkardığı petrolü arttırmak ki, bugün yaklaşık günlük 550-600 bin varil civarında satış yapılıyor. Yine Barzani, Goran ve YNK üzerinden kendini sıkıştıran PKK-PYD’ye karşı Türkiye’de ve Rojava’da AKP-Erdoğan iktidarını ve onun güdümündeki çeteleri destekliyor.

Barzani’nin Türkiye ziyaretinde yaşanan savaş ve çatışmaların sorumlusu olarak PKK’yi göstermesi ve AKP-Erdoğan’ı Kürtlerin dostu olarak göstermesi tabloyu tamamlamaktadır.

Barzani’nin Türkiye ziyaretinin özeti, bölgede sıkıştıkça birbirine ihtiyacı artan iki yönetimin yaşanan gelişmeler karşısında nasıl bir tutum izleyeceklerinin yol haritasını oluşturmaya yönelik görüşmelerden ibarettir ki, Barzani’nin bu ziyaretinde ilk olarak AKP-Erdoğan’ın ‘aktif dış politika’sının uygulayıcısı MİT’le görüşmesi bu konuda çok şey anlatmaktadır.

SURİYE’DE MASA KURULURKEN KARTLAR YENİDEN KARILIYOR

Irak’ta gerilimin tetiklenmesinde ve ülkenin geleceğine yönelik paylaşım mücadelesinin kızışmasında Suriye üzerinden sürdürülen kamplaşmanın önemli bir rolü bulunuyor. Suriye’de dört yılı aşkın bir süredir süren kamplaşma ve çatışmaya siyasi bir çözüm bulmaya yönelik en önemli adımlar Viyana Görüşmeleri sürecinde atıldı. Bu adımların atılabilir hale gelmesini sağlayan, kuşkusuz kamplaşma halindeki bütün güçlerin IŞİD’i ortak düşman olarak görme noktasına gelmesi ve yine bu düşmana karşı mücadele sürecinin Suriye rejimi (Esad) olmadan başarıya ulaşma şansının olmadığının görülmesi oldu. Kasım ayında ABD ve Rusya’nın öncülüğünde 17 ülkenin katılımıyla yapılan Viyana Görüşmelerinde siyasi çözümün yolunu açmak üzere 9 ilkede anlaşmaya varıldı. Bu anlaşmanın çerçevesini “Suriye’nin birliği, bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve seküler karakteri”nin korunması oluşturuyor. Bu kapsamda “IŞİD ile BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanmış gruplar ve ayrıca katılımcıların üzerinde anlaşma sağladıkları gruplar”ı yenilgiye uğratmak üzere mücadele kararlılığı vurgulanıyor. “Yeni anayasa ve seçimleri hazırlayacak güvenilir, kapsayıcı, mezhepçiliği dışlayan bir hükümetin kurulmasını sağlayacak siyasi sürece ulaşılması için” ise, BM’nin Suriye hükümeti ve Suriye muhalefetini toplaması ve yine “siyasi sürece paralel olarak kesin bir tarihi içerecek şekilde ulusal çapta bir ateşkesin biçimi ve uygulanması” vurgusu ile geçiş sürecinin nasıl olacağı belirtiliyor.

Gelinen yerde Suriye’de uzun bir süredir kamplaşma halinde olan güçler, ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin deyimiyle “Suriye’nin korunmasının herkesin yararına olduğu” noktasına geldiler. Ancak bu durum, aralarındaki güç ve etki mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Çünkü rejim ve muhalif güçlerin masada bir araya gelmesi konusundaki anlaşma aynı zamanda hangi güçlerin masada olacağı sorusunu da beraberinde getiriyor ki, geçtiğimiz günlerde bu soruya yanıt oluşturmaya yönelik iki girişimden söz edilebilir.

Birincisi S. Arabistan’ın çağrısıyla ve ABD tarafından da desteklenen Suriye muhalefetinin Riyad toplantısı oldu. Aralık başlarında yapılan ve aralarında Ahrar’uş Şam ve İslam Ordusu gibi radikal İslamcı silahlı çetelerin ve önemli oranda güçsüzleşmiş SMDK’ya (Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu) bağlı grupların da yer aldığı bu toplantıda hükümetle yapılacak görüşmelere katılması da planlanan 32 kişilik bir meclis oluşturuldu. Bu toplantılara Kürt gruplardan Barzani çizgisinde olan ENSK’nin (Suriye Kürt Ulusal Meclisi) katıldığını ve PYD’nin çağrılmadığını da ekleyelim.

Bu toplantının amacı açıktır; sahada etkinliği büyük oranda IŞİD ve el Nusra gibi çetelere kaptıran Sünni gruplardan bir muhatap oluşturmaya çalışmak. Çünkü Suriye’de geçiş sürecinde bir yanda Suriye rejimi ve öte yandan PYD’nin öncülük ettiği güçlerin belirleyici konumda olduğu/olacağı konusunda genel bir kabul bulunuyor. Mesele, bu geçiş sürecinde ABD –ki PYD öncülüğündeki güçlerle de ilişkisin sürdürmeye çalışıyor– ve Türkiye, Katar, S. Arabistan gibi Sünni rejimlerin sürece müdahalesi için kendilerine bir dayanak oluşturması meselesidir. Riyad toplantısı bu dayanağı oluşturmaya yönelik bir toplantıdır. Bu girişimin ne kadar başarılı olup olamayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz, ancak bugüne kadar bu tür girişimlerin başarısız olduğu gerçeği de ortada duruyor. Üstelik Rusya da “Riyad toplantısında yer alan bazı terörist grupların müzakerelere katılamayacağı” yönünde itirazı da bulunuyor.

Riyad toplantısıyla birlikte düşünülebilecek bir diğer gelişme de, özellikle Rusya’nın etkin müdahalesi sonrasında Lazkiye’nin kuzeyinde sökülüp atılan bazı cihatçı çetelerin, Hatay sınırındaki Kürt kantonu Efrîn’e yönelik saldırılarılar başlaması oldu. Dolayısıyla Suriye’de Sünni bir muhatap yaratmanın bir diğer ayağını Kürt kantonlarının (Kobanê ve Efrîn kantonlarının) birleşmesinin engellenmesi ve Türkiye’nin desteğindeki “Ahrar’uş Şam gibi çeteler üzerinden bir ‘tampon bölge’ kurulması girişimi oluşturuyor.

Riyad toplantısıyla eş zamanlı olarak yapılan bir diğer toplantı, Rojava’nın Derîk kentinde Demokratik Suriye Güçleri’nin toplantısı oldu. Bu toplantının sonunda PYD’nin ve demokratik Suriye muhalefetinin katılımıyla 42 kişilik ‘Demokratik Suriye Meclisi’ oluşturuldu. Bu meclisin eş başkanlığına ise TEV-DEM’den (PYD’den) Îlham Ehmed ve Buğday Dalgası hareketinin Genel Sekreteri, Suriye demokratik muhalefetinin en önemli isimlerinden biri olan Heysem Menna getirildi. Demokratik Suriye Meclisi, dış güçlerin müdahalesinin sona erdirilmesini, mezhep savaşlarının son bulmasını ve geleceği Suriye halkları tarafından belirlenen demokratik bir Suriye’nin kurulmasını savunuyor.

PYD ve Kürt kantonları Suriye’deki savaşın en başından kamplaşmanın dışında durarak kendi demokratik yaşamını kurmaya yönelik bir politika izlediler. IŞİD’in Suriye’deki bütün taraflar için öncelikli tehdit haline gelmesinden sonra Rojava ve Şengal’de IŞİD’e karşı ortaya koydukları mücadele ile herkes tarafından kabul edilen/edilmek zorunda kalına bir güç haline geldiler. Bilindiği gibi, ABD, Demokratik Suriye Güçleri’ne silah yardımı yapıyor. ABD’nin Kobanê’de PYD/YPG’ye desteğinin bir devamı olarak bu güçlere destek vermesinin nedeni, aslında Suriye’de Rusya-Esad rejimine karşı ilişki geliştirebileceği, dayanak yapmaya çalışabileceği güçlerin oldukça sınırlı olmasıdır. Başka bir deyişle ABD, nasıl IŞİD’e karşı mücadele sürecinde Kobanê’ye destek vermek zorunda kaldıysa, bugün de Suriye’nin geleceği şekillenirken bu güçlerle ilişki-işbirliğini sürdürerek etkin olmaya çalışmaktadır. Ancak PYD’nin başını çektiği bu güçlerin Rusya ile de ilişki ve işbirliği sürüyor. Hatta Rusya’nın Suriye’nin geleceğinde daha etkin bir pozisyonda olması, sadece IŞİD’i değil, bu güçleri düşman olarak gören bütün çeteleri hedefe koyması ve ABD’den çok daha önce PYD ile temas kurmuş olması, bu güçleri Rusya’ya daha fazla yakınlaştırıyor. Nihayetinde kesin olan bir şey varsa, o da Demokratik Suriye Meclisi’nin artık herkes tarafından muhatap alınan ve Suriye’nin geleceğinde rejim güçleri ile birlikte etkin bir pozisyonda olacağı kesin olan bir diğer güç konumunda bulunuyor.

SONSÖZ…

Yukarıda birkaç başlıkta özetlemeye çalıştığımız gelişmeler, 2016’da bölgede Suriye ve Irak üzerindeki paylaşım mücadelesinin yeni bir aşamaya doğru ilerlediğini gösteriyor. Ve elbette Türkiye gericiliği, bir yandan önceki dönemde bir sapma yaşadığı ABD-NATO eksenine yeniden dönerken, öte yandan bölgedeki arayışlarını da sürdürüyor. Üstelik bölgede Rusya blokuna karşı artan önemini bölgesel arayışları/hamleleriyle iç içe geçmiş bir şekilde ülke içinde de savaşı tırmandırmak için kullanıyor. 2016’ya ABD-NATO politikalarına daha fazla bağlanmış bir şekilde hem bölgede, hem de ülke içinde geleceğini savaş ve müdahale politikalarında arayarak giriyor.

Bu tablo, ülkedeki bütün emek, barış ve demokrasi güçleri için içeride ve dışarıda savaş politikalarına karşı çıkmayı, emperyalist müdahale ve bölge gericiliklerinin saldırıları karşısında halkların kendi geleceklerini kendilerini belirleyeceği demokratik bir ülke ve bölge için mücadeleyi dünden daha fazla önemli hale getiriyor.

Suriye’de Rus müdahalesiyle değişen dengeler ve olası sonuçları üzerine

Y. Yılmaz Karataş

GİRİŞ

Rusya’nın Eylül ayı boyunca yaptığı silah sevkiyatının ardından ay sonunda Suriye’de IŞİD ve radikal İslamcı muhalif gruplara yönelik hava operasyonlarına başlaması, 2011’nin başlarından bu yana ülkede süren savaş ve kamplaşmada dengeleri değiştirmeye yönelik en önemli hamle oldu. Rusya, ABD ve Batılı güçlerin ve Türkiye, S. Arabistan ve Katar gibi bölgesel işbirlikçilerinin itirazlarına rağmen sadece IŞİD’i değil, el Nusra, Ahrar’uş Şam gibi el Kaideci güçler ile diğer radikal İslamcı gruplara yönelik Hama, Humus, İdlib gibi kentlerde Suriye Ordusu’nun (Lübnan Hizbullah’ı militanlarının katılımı ve İran’ın da desteğiyle) yürüttüğü kara harekatlarıyla koordineli hava operasyonları yaptı. Ardından Suriye’nin stratejik öneme sahip kenti Halep’i almak için yine kara harekatıyla koordineli büyük bir operasyona başladı.

Tam da bu süreçte, 2011’den bu yana yurt dışına çıkmayan/çıkamayan Esad’ın Moskova’ya giderek Putin ile görüşmesi, Rusya’nın sonuna kadar Suriye rejiminin arkasında duracağına dair net bir mesaj oldu. IŞİD ile mücadele stratejileri büyük oranda başarısızlığa uğrayan (burada Rojava’yı ayırmak gerekiyor) ve bir süreden beri Suriye’de “Esad’lı geçiş”e razı olduklarını açıklayan ABD ve Batılı emperyalistler, Rusya’nın bu hamlelerinden rahatsız olsalar da, karşı bir hamle yapacak dayanaklardan büyük oranda yoksun oldukları için operasyonları seyretmek zorunda kaldılar. Daha doğrusu, yapabildikleri tek şey, Suriye’ye müdahalede öne sürdükleri ülkelerden Katar’ın Dışişleri Bakanı Halid el Atiyye’ye, gerekirse S. Arabistan ve Türkiye ile birlikte Suriye’ye askeri müdahale yapabilecekleri açıklamasını yaptırarak, Rusya ve Suriye’ye üstü kapalı bir tehdit göndermek oldu. Bir de zaten önemli oranda YPG/YPJ’den oluşan ve radikal dinci terör örgütlerinden rahatsız bazı Arap aşiretleri ile daha önce YPG/YPJ ile birlikte savaşan ÖSO’dan ayrılma bazı grupların katılımıyla kurulan ‘Demokratik Suriye Güçleri’ni desteklediklerini açıkladılar ki, PYD (YPG/YPJ), zaten Moskova’da yapılan Suriye sorununa siyasal çözüm arayışları kapsamında rejim ve Rusya tarafından da muhatap alınan bir güç konumunda bulunuyor. Rusya’nın, Türkiye ve S. Arabistan’ın desteklediği ‘Fetih Ordusu’na bağlı grupları da hedefe koyması ve Halep’in alınması için başlatılan büyük operasyonun gerçekte Rusya’nın başında bulunduğu bir operasyon olması, özellikle Türkiye’nin Kürt Kantonlarının (Kobanê ve Efrîn Kantonları) birleşmesini engellemek üzere ‘tampon bölge’ oluşturma hedefini olanaksız hale getirmiş, bunun da ötesinde Suriye rejimine karşı dayanaklarını ciddi biçimde zayıflatmıştır ki, artık Erdoğan da Suriye’de “Esad’lı geçiş”i telaffuz eder hale gelmiştir.

Suriye’nin Tartus kentindeki askeri üssü, eski SSCB sınırları dışındaki tek askeri üs olan Rusya’nın Suriye’deki operasyonları bölgeye (Ortadoğu’ya) müdahalenin dayanaklarını kaybetmemek için atılmış bir adım olmakla birlikte, özellikle Eylül ayı sonunda İran, Suriye ve Irak’la yapılan ortak askeri işbirliği anlaşması, Rusya’nın bundan fazlasını da istediğini ve bölgede daha etkin/aktif bir pozisyon edinmek –ki Putin yönetimi bu yönelimi, Türkiye’ye nazire yaparcasına, ‘proaktif dış politika’ olarak tanımlamaktadır– peşinde koştuğunu göstermektedir. Rusya’nın bu girişiminin, orta veya uzun vadede ABD ve Batılı emperyalistlerle kaçınılmaz bir biçimde yeniden karşı karşıya gelmesine yol açacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Öte yandan, ABD’nin bölgenin dışında özellikle Asya Pasifik bölgesinde Çin ile kapışmaya hazırlanması, Çin ile Rusya arasındaki işbirliğini/ortaklığı daha önemli hale getirmekte ve Çin’in de bölgede Rusya blokunun yanında daha aktif yer almasının koşullarını yaratmaktadır. Buna bir de Rusya ve Çin’in müttefikleri İran’ın P5+1 ülkeleriyle nükleer faaliyetlerin denetimi ve ambargonun kaldırılması çerçevesinde yaptığı anlaşmadan sonra bölgesel bir güç olarak artan önemini de eklemek gerekiyor. Yine Rojava’da siyasi olarak PYD’nin ve askeri olarak YPG’nin hem ABD hem de Rusya koalisyonu tarafından meşru bir güç olarak görülmesi, bölgesel denklem içinde Kürtlerin önemli bir konuma gelmesini sağlıyor.

Şimdi girişte özetlediğimiz Rusya’nın Suriye’de askeri operasyonlar üzerinden yaptığı hamlenin bölgesel güç dengelerine etkisini ve olası sonuçlarını daha ayrıntılı değerlendirmeye geçebiliriz.

ABD STRATEJİSİNİN SURİYE’YE MÜDAHALEDEN IŞİD İLE MÜCADELEYE DÖNÜŞÜMÜ VE ESAD’LI GEÇİŞ

Tunus ve Mısır’da diktatörleri deviren halk ayaklanmaları kısa sürede bütün Arap coğrafyasında etkisini göstermiş ve Suriye’de de Mart 2011’de ülkenin güneyindeki Dera’da başlayan gösteriler yapılmıştı. Ancak bu gösteriler, Haziran ayında, Türkiye’nin 20 km güneyinde yer alan Cisr Eş Şuğur’da rejim güçlerine karşı yapılan askeri saldırıyla silahlı bir hareket haline geldi. Türkiye (AKP Hükümeti), yanına Katar ve S. Arabistan’ı alarak, bu silahlı muhalefeti destekledi. ABD ve Fransa’nın başını çektiği Batılı emperyalist güçler de, muhaliflerin silahlandırılması stratejisi üzerine kurulan müdahale politikalarının arkasında durdu. Sünni bloğun (Türkiye-Katar-S. Arabistan) müdahale politikalarına güçlü dayanaklar oluşturmak amacıyla yaşanan çatışma ve kamplaşmaya “Alevi Esad Rejimi”ne karşı mezhepsel bir anlam yüklemesi, kısa sürede dünyanın dört bir tarafından radikal İslamcı-el Kaideci-Selefist militanın cihat için Suriye’ye gelmesine ve bu radikal İslamcı-cihadist grupların Suriye rejimine karşı savaşta sahada egemen hale gelmesine yol açtı. Türkiye, Katar ve S. Arabistan’ın maddi desteğiyle, bütün sınırlarını ve olanaklarını bu dinci gruplara-militanlara açtı. ABD’nin kendi denetiminde bir “ılımlı muhalefet” oluşturmak amacıyla kurduğu SMDK (Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu) ve onun silahlı kolu ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) bu radikaller karşısında etkisiz kaldı. ÖSO’nun birçok grubu, silahlarıyla birlikte radikal dinci gruplara katıldı. Önceleri el Nusra ve Ahrar’uş Şam gibi el Kaideci güçler ve ardından IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) rejim karşısındaki savaşın en önemli gücü haline geldi.

Suriye savaşının başladığı ilk dönemlerden itibaren, Suriye rejimine yaptırım ve müdahale girişimleri karşısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri Rusya ve Çin açık tutum aldılar. İran, Suriye’ye yapılacak herhangi bir askeri müdahaleyi kendisine yapılmış sayacağını ilan etti. Hem İran’la bağlantısını sağlayan, hem de en önemli destekçisi/dayanağı durumunda bulunan Suriye’nin muhalefetin silahlandırılması yoluyla bir müdahaleye maruz kalması karşısında Lübnan Hizbullah’ı da savaşa dâhil oldu ve militanları Suriye’nin çeşitli cephelerinde savaşa katıldı.

Suriye, Rusya için hem Ortadoğu’ya müdahale edebileceği tek dayanağı, hem de Doğu Akdeniz’e açılan kapısıydı. Suriye’nin liman kenti Tartus’taki üs, Rusya’nın eski SSCB toprakları dışındaki tek askeri üssüydü. Suriye’nin düşmesi, Putin’le birlikte güçlü bir emperyalist güç olma yönünde hamleler yapan Rusya’nın bu girişimlerine önemli bir darbe vurulması anlamına geliyordu. Bu nedenle, Putin, en başından müdahale girişimlerine karşı Suriye Rejimi’ne (Esad yönetimine) desteğini sürdürdü. Aralarında yıllık 3 milyar dolarlık bir ticaret olsa da, Suriye, Çin için, Rusya’nınki kadar hayati bir önem taşımıyordu. Ancak enerji ihtiyacının yüzde ellisinden fazlasını dışardan alan Çin, hem enerji geçiş bölgesi olarak Suriye’nin güvenliğinin önemi (Suriye’deki savaşın ve dolayısıyla bölgenin istikrarsızlaştırılmasının yaratacağı sıkıntılar) ve hem de ABD tehdidine karşı zorunlu müttefiki Rusya’nın zayıflamasının kendi egemenlik alanları için de bir tehdit teşkil etmesi nedeniyle, bu kamplaşmada Rusya’nın yanında, yani Suriye rejimi tarafında açık tutum aldı.

Rusya’nın Suriye rejiminin arkasında durarak bölgedeki emperyalist kamplaşmada ABD-AB blokunun karşısına dikilmesine, bu emperyalist güçlerin cevabı, Rusya’nın zayıf karnı olan Ukrayna’da yönetim değişikliğine yol açacak bir müdahalede bulunmak oldu. Özellikle AB ve ABD’nin, AB ve NATO üyeliği üzerinden Rusya’ya karşı ileri bir karakol olarak kullanmak istedikleri Ukrayna’da, Rusya yanlısı Yanukoviç yönetiminin 2013 Kasım’ında AB ile ortaklık anlaşması imzalamaması sonucu kışkırtılan olaylar, Şubat 2014’te Yanukoviç yönetiminin düşmesiyle sonuçlandı. Ancak Rusya’nın ve Ukrayna’da Rusya yanlısı güçlerin (özellikle Rusların çoğunlukta olduğu Doğu Ukrayna’da) bu müdahaleye cevabı da gecikmedi. Önce Mart 2014’te yapılan referandumla Kırım, Rusya’ya katıldı. Ardından, Donbass bölgesinde (Doğu Ukrayna’da) Rusya yanlıları Lugansk ve Donetsk’te yönetimi ele geçirerek “halk cumhuriyetleri” kurduklarını ilan ettiler ve bu iki cumhuriyeti Haziran 2014’te ‘Halk Birliği Cumhuriyeti’ adı altında birleştirdiler. Dolayısıyla ABD ve AB’nin Rusya’yı zayıf karnından vurarak Suriye’de de saf dışı bırakma girişimleri, Rusya ve Ukrayna’daki Rusya yanlılarının hamleleriyle önemli oranda etkisizleştirilmiş oldu. Şimdi, uzun süredir Ukrayna’da sessizlik var; Batı yanlısı merkezi güçler, Rusya’nın verebileceği karşılığı göze alamadıkları için, “doğu”ya yönelik saldırılarını durdurmuş durumdalar.

Rusya’nın Ukrayna ve Kırım sorunu ile uğraştığı dönem, ABD’nin “IŞİD ile mücadele stratejisi” üzerinden Irak ve Suriye’de daha etkin bir rol üstlendiği bir dönem oldu. Bu dönemde, başta da belirttiğimiz gibi, Türkiye, Katar ve S. Arabistan’ın Esad Rejimi’ni devirmek için mezhepçi politikalara sarılması ve radikal İslamcı çetelere her türlü desteği vermesi –ki Türkiye’nin verdiği destekte Rojava’daki Kürt Kantonlarının yok edilmek istenmesi de önemli bir yer tutuyordu–, insanlık tarihinin görebileceği en barbar örgütlerden biri olan, din adına her türlü vahşeti uygulamaktan geri durmayan IŞİD’in, Suriye’de, başta Rakka olmak üzere emirlikler kurması ve önemli bir alanda egemen hale gelmesi sonucuna yol açtı. Bunun da ötesinde, Irak’taki mezhepsel gerilimin bir sonucu olarak, IŞİD, kısa sürede Irak’ta da Sünni aşiretlerden destek görmeye başlamış ve bu desteğin bir sonucu olarak Irak’ın en önemli kentlerinden Musul’u ele geçirmişti. Bu durum, hem ABD’nin Irak’ta korumaya çalıştığı düzeni (Şii ve Sünni Araplar ile Kürtler arasındaki güç dengesi tarafından belirlenen ortak yönetimi) tehdit ediyor, hem de İsrail’in güvenliği bakımından da sorunlu bir tablo ortaya çıkarıyordu. İşte ABD, IŞİD’in kendi bölgesel çıkarları için yol açtığı sorunları ortadan kaldırarak, IŞİD’le mücadeleyi kendi bölge politikalarına dayanak yapmak üzere, Eylül 2014’te, Başkan Obama tarafından açıklanan “IŞİD ile Mücadele Stratejisi”ni gündeme getirdi. Bu stratejiye bağlı olarak kurulan “IŞİD ile Mücadele Koalisyonu”, aynı zamanda, ABD için, son dönemlerde kendi politikaları etrafında birleştirmekte zorlandığı Katar, S. Arabistan, Ürdün, BAE gibi Arap rejimlerin kendi politik ekseninde yeniden bir araya getirilmesi gibi pratik bir fayda da sağlıyordu. Üstelik ABD, 2003 Irak müdahalesi sürecindeki katliamcı ve işkenceci sicilini bu kez “halkların kurtarıcısı” rolüyle silebilme olanağını elde ediyordu. Yani her şey ABD’nin lehine görünüyordu.

Her şey ABD’nin lehine görünüyordu, görünmesine, ama etnik-mezhepsel fay hattı ve kırılgan dengeler nedeniyle atılan her adım, beraberinde yeni açmazlar ve belirsizlikleri de getiriyordu. ABD’nin IŞİD ile mücadele stratejisi, önceleri Irak merkezliydi. Ancak Irak’ta IŞİD’e karşı ABD’nin hava operasyonlarına, karadan, Irak ordusunun birliklerinden çok İranlı generallerin öncülük ettiği Şii milisler eşlik ediyordu. Dolayısıyla, hem bu müdahale Şiileri güçlendiriyor, hem de Şii-Sünni geriliminin devam etmesine yol açıyordu ki, her iki durum da ABD için istenir değildi. Çünkü Şiilerin güçlenmesi, Irak’ta İran’ın daha etkin/belirleyici bir konuma gelmesine yol açıyor, Şii-Sünni gerilimi de ABD’nin 2003’te kurduğu düzeni sürdürülemez hale getiriyordu. Nihayetinde bu müdahalenin ortaya çıkardığı sonuç, yerel dayanaklarının olduğu yerlerde (IŞİD’i destekleyen Sünni aşiret güçlerinin çoğunlukta olmadığı yerleşim yerlerinde), Şii milislerin desteğiyle IŞİD’in kısmen geriletilmesine, ancak öte yandan Irak’taki kırılganlığın, mezhepsel-etnik ayrışmanın devam etmesine yol açıyordu. Burada, söz konusu kırılganlığın sadece Şii ve Sünni Araplar arasında olmadığını, Irak Kürdistan Federe Yönetimi’nin de bu kırılganlığın bir parçası olduğunu belirtmek gerekiyor. Çünkü Barzani yönetimi, Şii güçlerin egemenliğine dayanan merkezi hükümetle gelirlerin paylaşımı ve bağımsızlık tartışmaları nedeniyle gerilim içindeyken, aynı zamanda Sünni güçlerin desteklediği IŞİD’in saldırılarının hedefi (özellikle Şengal ve Kerkük bölgesinde) durumundaydı.

Suriye’ye gelince, Suriye, IŞİD’le mücadele konusunda ABD için öncelikli değildi. Hatta Eylül 2014’te, IŞİD Kobanê’ye ağır silahlarla büyük bir saldırı gerçekleştirdiğinde bile, ABD’li yetkililer “gelişmeleri izliyoruz” demekle yetinmişlerdi. Ancak Kobanê’de IŞİD kuşatmasına karşı Kürtlerin YPG/YPG güçleriyle ortaya koydukları büyük direniş bütün dünyanın dikkatlerini çeker hale gelmişti. 6-8 Ekim’de Türkiye, Kürdistan ve dünyanın birçok kentinde Kobanê ile dayanışma eylemleri yapıldı. Zaten Irak’ta stratejisi beklenen sonuca ulaşmaktan uzak durumda olan ABD’nin, Kobanê’nin IŞİD tarafından ele geçirilmesine seyirci kalması, bütün dünyada bu stratejinin sorgulanır hale gelmesine yol açmaya başlamıştı. İşte ABD, tam da bu noktada, IŞİD mevzilerini havadan bombalamaya başladı ve Kürt güçlerinin karadan mücadelesi sonucu IŞİD’in Kobanê kuşatması kırıldı. Ancak Suriye’de de ABD’nin IŞİD ile mücadelesi sadece Kürtlerin etkin olduğu bölgelerde (Rojava’da) sonuç alıcı olabiliyordu. Rojava’yı bir tarafa bırakırsak, IŞİD’in yayılmasının engellenmesi, boşluğun diğer radikal İslamcı gruplar tarafından doldurulmasından başka bir işe yaramıyordu. Üstelik ABD IŞİD ile ilgilenirken, Türkiye ve S. Arabistan, el Nusra’nın başını çektiği ve diğer el Kaideci güç Ahrar’uş Şam’ın da içinde yer aldığı radikal İslamcı güçleri ‘Fetih Ordusu’ adı altında birleştirdiler ve ağır silahlarla donattıkları bu güçlerin Türkiye sınırından geçerek İdlib kentini ele geçirmelerini sağladılar.

Sonuç olarak, ABD ve kurduğu koalisyonun IŞİD ile mücadele konusunda büyük oranda başarısızlığa uğraması, ABD’nin bölgede gerçekten bir stratejisinin olup olmadığı tartışmalarını beraberinde getirdi. ABD ve Batılı müttefikleri artık Suriye’de “Esad’lı geçiş”i tartışır hale geldiler. Çünkü IŞİD’e karşı mücadelenin başarıya ulaşması için rejim ile işbirliği dışında reel sonuç alıcı hiçbir yol kalmamıştı. Bu tartışmaların bir sonucu olarak, Eylül ayında New York’ta yapılan BM Genel Kurulu’nda, ABD Dışişleri Bakanı Kerry ve Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Suriye’de savaşın sona erdirilmesi ve “Esad’lı bir siyasi geçiş” konusunda anlaştıklarını, ancak “Esad’lı geçiş”in nasıl olacağı konusunda görüş ayrılıklarının bulunduğunu açıkladılar.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, ABD ve Batılı müttefikleri için Esad’lı geçiş, koşulların bir dayatmasıydı ve Rusya ile varılan anlaşma, aralarındaki anlaşmazlıkların ve egemenlik/çıkar mücadelesinin bittiği anlamına gelmiyordu. Ancak Batılı emperyalistler, Ukrayna ve Kırım’da attığı adımlardan sonra Rusya’nın Suriye’ye daha aktif müdahaleye yönelerek özellikle Tartus ve Lazkiye’ye silah sevkiyatı yapmaya başlamasından kaygı duyduklarını ifade etmelerine rağmen, herhalde Rusya’nın böylesine kapsamlı operasyonlara girişeceğini beklemiyorlardı. Sadece IŞİD’i değil, bütün radikal İslamcı grupları hedefe koyan bu operasyonlara tepki gösterseler de, yapabilecekleri fazla şey yoktu. Rusya’nın bir yandan Hama, Humus, İdlib bölgesinde radikal İslamcı çetelere, öte yandan Halep’te hem IŞİD, hem de bu çetelere karşı operasyonlarının karadan rejim askerleri ve Lübnan Hizbullah’ı militanlarıyla (bunlar arasında kısmi de olsa İran’ın askeri gücü ve komutanlarının da yer aldığı belirtiliyor) eşgüdüm halinde sürdürülüyor olması ve Türkiye’den militan akışının eskisi gibi devam etme koşullarının olmaması, bu grupların gücünün hızlı bir şekilde kırılabilmesinin olanaklarını yaratıyor. Rusya’nın, Suriye’de operasyonlara başlamasıyla eş zamanlı olarak, İran, Suriye ve Irak’ın katılımıyla “teröre karşı dörtlü koalisyon” kurması, müdahalenin sadece Suriye ile sınırlı olmayacağını da gösteriyor.

Şimdi Rusya’nın müdahalesinin olası sonuçlarını değerlendirmeye geçmeden önce, bu müdahale sonrası bölgede egemenlik mücadelesi içinde olan güçlerin durumuna bakalım.

RUS MÜDAHALESİ VE SURİYE KAMPLAŞMASINDA TARAF OLAN BAŞLICA ÜLKE/GÜÇLERİN KONUMUNA ETKİSİ

Rusya

Devlet Başkanı Putin’in ‘Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) 2007’de Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te yaptığı zirvede söylediği “tek kutuplu dünya kabul edilemez” sözü, aslında Rusya’nın bu hamlesinin kimlere karşı olduğunu da gösteriyor. Putin, ABD ve Batılı emperyalistlerin Ortaasya’dan Kafkasya’ya ve Ortadoğu’dan Uzak Doğu’ya kadar egemenlik politikalarına karşı duracaklarını ve bu mücadelede artık başka güçlerin de olduğunu/olacağını ilan etmiş oluyordu. Burada, Rusya ve Çin’in başını çektiği ŞİÖ için de bir parantez açmak gerekiyor. ŞİÖ’nün temelleri, ABD’nin ‘soğuk savaş’ sonrasında dünyanın tek egemen gücü olarak ortaya çıkması karşısında 1996’de Rusya ve Çin arasında imzalanan “stratejik işbirliği anlaşması”na dayanıyor. Aynı yıl, Şanghay’da Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımıyla imzalanan “Sınır Bölgelerinde Askeri Güvenin Derinleştirilmesi Anlaşması” ile ‘Şanghay Beşlisi’ kuruldu. Bu beşli, 2001 yılında, Özbekistan’ın da katılımıyla, Şanghay İşbirliği Örgütü adını aldı. Çin-Rusya arasında imzalanan stratejik işbirliği, bu örgütün kuruluş amacını da açıklıyordu: ABD egemenliğine karşı durabilmelerini sağlayacak ve kendi egemenlik bölgelerini koruyarak dünyada daha aktif bir rol oynayabilmelerine hizmet edecek yeni bir emperyalist blok olarak hareket etmek!

Gelişmelere emperyalist güçler/bloklar arasındaki genel egemenlik mücadelesi çerçevesinden bakıldığında, Suriye ve Ukrayna’daki gelişmeler, aslında aynı mücadelenin iki farklı alanı olarak karşımızda durmaktadır. “Yumuşak karnı” Ukrayna’da kendisine yönelik müdahaleye teslim olmayacağını gösteren Rusya, Suriye’ye müdahalesi ile Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki egemenlik mücadelesinden geri durmayacağını da ortaya koymaktadır. Üstelik sadece Suriye’deki mevzilerini korumakla yetinmeyeceğini, kurulan dörtlü koalisyon (Rusya, İran, Suriye ve Irak arasında imzalanan askeri işbirliği) üzerinden ve İran’ın desteğiyle Irak’ta da (burada 2012’de Nuri el Maliki döneminde Rusya ile yapıldıktan sonra askıya alınan, ama sonra tekrar yürürlüğe sokulan 4,2 milyar dolarlık silah alımı anlaşmasını da hatırlatmak gerekiyor) bu mücadelenin tarafı olacağını göstermektedir.

ABD

2003’teki Irak müdahalesinden sonra bölgede (Ortadoğu’da) ABD için işlerin yolunda gitmediği, ‘Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’yle hedeflenen bölgedeki dayanaklarının yenilenmesi ve daha güçlü hale getirilmesi yönündeki girişimlerin büyük oranda kesintiye uğrayarak başarısız olduğu bir sır değil. ABD, Arap ülkelerindeki ayaklanmalar döneminde bu konuda yeni bir girişim yapsa da, Suriye üzerindeki kamplaşma, bu girişimi de önemli oranda durdurdu. ABD’nin İran’la nükleer denetimi konusunda anlaşma yapma ve Suriye’de de Esad’lı geçişe razı olma noktasına gelmesi ve bu konularda Rusya ile anlaşma yoluna girmesi, kendisini zorlayan gelişmeler karşısında mevcut pozisyonunu korumaya yönelik hamleler olarak değerlendirilebilir. Öte yandan, bölge ABD emperyalizmi için ne kadar önemliyse, en az onun kadar da Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in etkinlik alanlarının genişlemesini durdurmak önem taşıyor. Çünkü Çin, ABD’nin ekonomik-ticari olarak en büyük rakibi durumuna geldi ve Çin’in yayılma alanlarının önüne geçilmezse, Çin’in ABD’nin dünya ölçeğindeki hegemonyasının sonunu getirmesi uzak bir ihtimal değil. Bu nedenle, 2012’den bu yana Obama çeşitli açıklamalarında ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki askeri varlığını arttıracağını ve 2020’ye kadar ABD donanmasının yüzde 60’sının o bölgede konuşlandırılacağını söylüyor.

Bu koşullarda, ABD’nin en azından kısa vadede Rusya ile bölgede askeri olarak karşı karşıya gelmesi zor görünüyor. Ancak Rusya ile uzlaşma arayışları da, ABD’nin bölgede Rusya-Çin blokunun kendisine karşı egemenlik mücadelesi içinde olduğunu görmezden geldiği anlamına da gelmiyor. ABD’nin mevcut koşullarda yapabildiği, başka türlü bir müdahalenin dayanaklarını ve koşullarını yaratıncaya (yaratabilirse tabii) kadar mevcut pozisyonunu korumaya çalışmak biçiminde ifade edilebilir. Burada, Suriye özgülünde, NATO üzerinden Türkiye’yi ne kadar sürece dâhil etmek isteyeceği de söz konusu koşulların gelişim seyrine bağlı olacaktır. Dolayısıyla, bugün için Suriye’de yapabildiği, girişte de belirttiğimiz gibi, 25 bininin YPG/YPJ güçlerinden ve geri kalanının onlarla birlikte IŞİD’e karşı mücadele eden Arap ve Süryanilerden oluşan 50 bin kişilik ‘Demokratik Suriye Güçleri’nin oluşumunu desteklemek ve bu güçlerle askeri işbirliği üzerinden gelecek süreçte Esad rejimini (ve arkasındaki Rusya’yı) dengelemeye çalışmaktan ibarettir.

Çin

Çin, ekonomik olarak dünyanın en hızlı büyüyen emperyalist-kapitalist ülkesi olsa da, hem enerjide büyük oranda dışa bağımlı ve hem de sınai yatırımlarında Batı sermayesinin payı yüksek olduğu gibi, ekonomik büyümesi önemli ölçüde dış satıma/dış pazara dayanıyor. Bu durum, Çin’in, ABD’nin askeri kuşatmasına ve ekonomik bakımdan etkisini kırma girişimlerine karşı, özellikle enerji ihracına bağımlı olmaktan çıkararak ekonomisini toparlamaya çalışsa da, askeri olarak dünyanın ABD’den sonra ikinci önemli gücü Rusya ile ortaklığını zorunlu kılıyordu. Rusya-Çin ortaklığının ve bu ortaklığın “tek kutuplu dünya”ya itirazının en somut ifadesi ŞİÖ’nün kurulması oldu. Çin, yüzde ellisinden fazlasını dışardan aldığı enerji ihtiyacının –ki bu ihtiyaç sanayideki büyüme için olmazsa olmaz bir önem taşıyor– önemli bir bölümü ŞİÖ’deki ortakları Rusya ve Kazakistan’dan sağlıyor. Çin’in enerji ihtiyacının diğer önemli bir bölümünü ise, dünya petrol ve doğalgazının yaklaşık yüzde ellisinin çıkarıldığı Körfez ülkeleridir ki, bu ülkeler arasında İran, Irak ve S. Arabistan öne çıkmaktadır. Dolayısıyla İran ve Irak’ı içine alan Suriye savaşı, bu ülkelerin güvenliğini ve dolayısıyla Çin’in enerji kaynaklarını ve geçiş bölgelerini de tehdit etmektedir. Bununla birlikte ve daha önemlisi, bu alanda ABD stratejisinin başarısızlığa uğraması ve Rusya’nın etkinlik alanlarının artması, ABD’nin Asya Pasifik’te Çin’i kuşatma girişimlerini de zaafa uğratmış olacaktır. Ayrıca, Rusya için taşıdığı kadar stratejik bir önem taşımasa da, Suriye, Çin için de, ABD bloğuna karşı ticari (yıllık 3 milyar dolar civarında) ve askeri olarak işbirliği yaptığı/yapabildiği ülkelerden biridir. Bu durum, Çin’in, Rusya kadar aktif bir biçimde olmasa da, Suriye’ye müdahale girişimlerine en başından itibaren karşı durmasını sağladı.

İran

İran, Suriye’nin kendisi için taşıdığı tartışılmaz önemi, Suriye’ye yönelik herhangi bir müdahaleyi “savaş nedeni” sayacağını açıkça ifade ederek ortaya koymuştur.

Peki, nedir bu önem?

Her şeyden önce, bu iki ülke, uzun bir süreden beri ABD ve Batılı emperyalistlerin hedefi durumuna bulunuyor. Dolayısıyla, bölgedeki gerilimin çoğu dönemde mezhepsel bir biçime büründüğü de dikkate alındığında, aralarında mezhepsel yakınlık da bulunan (Şii ve Alevi) bu iki ülke rejimlerinin yakınlaşması kendini kaçınılmaz biçiminde dayatıyor. Ötesinde Suriye, İran için, İsrail’e karşı ileri karakol rolü oynayan Lübnan Hizbullah’ı ile arasındaki köprü konumunda bulunuyor ve köprü olmanın ötesinde Lübnan Hizbullah’ının İran’la birlikte en büyük dayanağı ve destekçisi. Bunlarla ilişki halinde, ama daha önemli neden de, Suriye’nin düşmesinin, İran’ın da korumasız açık bir hedef haline gelmesine yol açacak olmasıdır.

İran, Suriye savaşında ve ardından Irak’ta IŞİD’in etkin bir güç haline gelmesi ve ABD’nin başını çektiği Batılı emperyalistlerin de IŞİD’i bir tehdit olarak görmeye başlaması sürecinde, hem Suriye ve hem Irak rejimlerinin IŞİD’e karşı en önemli destekçisi oldu. Özellikle Irak’ta desteklediği ve İranlı komutanların komuta ettiği Şii milislerin ABD’nin hava operasyonlarıyla eşgüdüm halinde savaşması, fiili olarak ABD ve İran’ı aynı cephede buluşturdu. Bu süreç, ABD’nin, Rusya ile yaptığına benzer bir şekilde, ama olabildiğince Rusya-Çin etkisinden kurtarmak ve kendi politikalarıyla uyumlu hale getirmek amacıyla İran’la diyalog sürecinin canlanmasına neden oldu. İran, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin) ile Almanya’nın katılımıyla (P5+1) nükleer faaliyetlerinin denetime açılması karşılığında kendisine uygulanan ambargonun kaldırılması konusunda görüşmelere başladı ve bu görüşmeler anlaşmayla sonuçlandı. Bu anlaşma, zaten Suriye’den Irak’a ve Lübnan’dan Yemen’e kadar geniş bir alanda etkisi artmış olan İran’ın, en önemli bölgesel güç haline gelmesini sağladı.

İran, Rusya’nın Suriye’deki son hamlesiyle birlikte oluşturulan dörtlü koalisyonla (Rusya-İran-Suriye-Irak), Rusya’yla askeri ve siyasi işbirliğini pekiştirmiş oldu. Ötesinde, hem Suriye’de hem de Irak’ta askeri müdahale zeminini genişletti. İran’ın bu yeni pozisyonu, Türkiye, Mısır, S. Arabistan gibi Sünni rejimleri ile İsrail’i fazlasıyla kaygılandırıyor.

Türkiye

Rusya’nın Suriye’ye aktif askeri desteğinin en büyük darbeyi Türkiye’nin Suriye ve Rojava (Kürt) politikalarına vurduğunu/vuracağını söyleyebiliriz. 2011’de Suriye’ye müdahalenin öncülüğüne soyunan ve silahlı muhalefeti destekleyen ilk ülke Türkiye (AKP-Erdoğan Hükümeti) idi. Yanına Katar ve S. Arabistan’ı alan Türkiye’nin bu müdahale politikalarıyla ulaşmaya çalıştığı iki amacı vardı: Birincisi, Esad rejimini devirerek bölgesel liderliğini ilan etmek ki, bu hedef, ataların at koşturduğu topraklarda yeniden hüküm sürmek biçiminde ‘yeni Osmanlı’cı bir sosla ortaya konuyordu. İkincisi de, Rojava’da (Kuzey Suriye’de) Kürtlerin olası özerkliğini engellemek ve Kandil’deki PKK’yi kuşatacakları yeni bir cephe açmaktı. Türkiye’nin, bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için, Suriye müdahalesine mezhepsel bir görünüm kazandırdığı ve bu temelde dünyanın dört bir tarafından Suriye’ye cihat için gelen binlerce militana sınırlarını açarak her türlü desteği verdiği biliniyor. Bu konuda, MİT’in TIR’larla silah taşımasından ülke sınırları içinde bu radikal İslamcı çetelere hastane ve dinlenme tesisi tahsis etmeye kadar verilen destek konusunda birçok bilgi belge var ve bunların önemli bir kısmı Türkiye ve dünyanın farklı medya organları tarafından yayımlandı.

Başta Türkiye’nin öncülük ettiği müdahale politikalarını destekleyen Batılı emperyalistlerin, kendi bölgesel politikaları için bir tehdit olarak gördükleri IŞİD’in sahada egemen güç haline gelmesinden sonra desteklerini geri çekmelerine ve IŞİD’e karşı önlem alınmasını istemelerine rağmen, Türkiye egemenleri, IŞİD ile ilişki ve işbirliklerini sürdürdüler. AKP-Erdoğan Hükümeti, IŞİD’i, Suriye’deki kamplaşmada dengeleri değiştirebilecek önemli bir güç haline gelerek Rojava’da demokratik kantonlar kuran Kürtleri durdurabilecek –dolayısıyla ülke içindeki Kürt sorununun AKP politikaları ekseninde çözümüne olanak sağlayacak– yegâne güç olarak gördüğü için, Batı’dan gelen itirazlara rağmen, IŞİD’e destek vermekten ve onunla işbirliğini devam ettirmekten geri durmadı. Öte yandan, Esad rejimine karşı da, IŞİD ile birlikte el Nusra, Ahrar’uş Şam (ve sonra bunların birlikte kurduğu Fetih Ordusu) gibi el Kaideci güçler desteklendi.

Nihayetinde, daha önce de farklı yönlerine dikkat çektiğimiz, Suriye’deki dengeler, PYD öncülüğünde demokratik Kantonlar kuran Kürtleri ve askeri güçleri olarak YPG/YPJ’yi, IŞİD’e karşı mücadelenin en önemli gücü ve bu temelde ABD koalisyonun da destek verdiği/vermek zorunda kaldığı bir konuma getirdi. Erdoğan ve AKP Hükümeti, Kobanê’nin düşmesini beklerken, Kürtlerin Cizirê ve Kobanê Kantonları birleşti. Bunun da ötesinde, Kobanê’nin batısındaki IŞİD’in elindeki Cerablus ve Fetih Ordusu’nun elindeki Azez’in YPG tarafından alınarak, Kobanê ile diğer Kürt kantonu Efrîn’in birleşmesi ihtimali ortaya çıktı. Tam bu noktada, Türkiye, ABD koalisyonuna katıldığını ve İncirlik başta olmak üzere ülkedeki üsleri IŞİD’e karşı kullanıma açtığını açıkladı. Hatta IŞİD’e karşı göstermelik de olsa operasyon yapıldı. Ancak Erdoğan Hükümeti, nasıl IŞİD’e karşı savaş ilan ettiği günlerde PKK’ye karşı büyük bir saldırı dalgası başlattıysa, IŞİD’e karşı savaş ilan ederken de, hedefi IŞİD değil, PYD idi. Son aşamada, uzun zaman direndiği ABD politikalarına teslim olmasının nedeni, Kürt Kantonlarının birleşmesini engellemek; Kobanê ve Efrîn Kantonları arasında bir ‘tampon bölge’ oluşturmaktı.

Sonuç olarak, Rusya’nın operasyonlarında IŞİD ile birlikte Fetih Ordusu’nu oluşturan diğer radikal İslamcı çeteleri de hedefe koyması, sadece Suriye rejiminin karadan bu çeteleri temizleyip egemenlik alanını büyütmesine yaramamakta, Türkiye egemenlerinin oluşturmak istediği “tampon bölge”nin dayanaklarını –ki bu bölgeye IŞİD dışındaki diğer çetelerin yerleştirilmesi hedefleniyordu– da ortadan kaldırdığı için Kürt kantonlarının birleştirilmesinin ve Kürtlerin sınırdaki (Suriye’nin kuzey bölgelerindeki) egemenliğinin önünü açıyordu. Dolayısıyla, Rusya’nın müdahalesi, Türkiye ile ilgili bölümün girişinde de belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin Suriye müdahalesindeki iki amacının da gerçekleşmesinin olanaklarını/dayanaklarını ve bağlı olarak hem bölge hem de Kürt sorunundaki politikalarının sürdürülebilme koşullarını ortadan kaldırmaktadır. Erdoğan’ın Putin ile görüşmelerinde artık Suriye’de “Esad’lı geçiş”i kabul edip Rusya’nın PYD ile işbirliği yapmamasını istemesi, ancak bu çağrıya Putin’in “Suriye’de teröre karşı rejim güçleri ile Kürt güçlerinin birleşmesi” çağrısıyla yanıt vermesi ve PYD yöneticilerinin bu kapsamda Moskova’da görüşmeler yapması, AKP-Erdoğan’ın içine girdiği çıkmazı daha görünür kılmaktadır.

Rojava Kantonları/PYD (YPG/YPJ)

Suriye’de rejim ile silahlı muhalif güçler arasındaki çatışma ve kamplaşma, 2012 Temmuz’unda, ülkenin kuzeyinde (Rojava’da) örgütlenme ve kimlik/ulusal haklar temelinde mücadele süreci yaklaşık on yıl öncesine dayanan Kürtlerin, PYD’nin öncülüğünde –ki PYD, Öcalan’ı önder olarak gören ve PKK ile aynı ideolojik dayanaklara sahip olan bir partidir– yönetimi fiili olarak ele almalarının önünü açmıştı. Rejim güçlerinin çekilmesiyle Kürtler tarafından ele geçirilen bölgeler, daha sonra kanton yönetimleri biçiminde üç Kanton’a (Cizirê, Kobanê ve Efrîn) bölündü. Türkiye egemenleri, kendileri için tehdit olarak gördükleri bu kantonları kabul etmeyeceklerini defalarca açıkladılar ve gerektiğinde bu kantonları yok etmek için harekete geçmekten çekinmeyeceklerini söylediler. Ancak Rusya ve İran’ın olası bir müdahaleye açık tutum almaları doğrudan müdahale koşullarını ortadan kaldırdığı için, belirtildiği gibi, bu müdahale için radikal İslamcı çeteleri kullandılar. Halk savunma güçleri olarak YPG/YPJ’yi kuran Kürtler, bu çetelerin saldırılarına ve müdahale girişimlerine karşı önemli bir direniş gerçekleştirdiler.

Önceleri ABD tarafından meşru bir güç olarak görülmeyen (ve bu nedenle Suriye sorununa siyasi çözüm bulmak amacıyla yapılan ‘Cenevre-2’ görüşmelerine katılması engellenen) ve sadece Türkiye’nin değil, –Kürdistan’ın diğer parçalarında PKK çizgisini en önemli rakibi gördüğü için– Güney Kürdistan’daki Barzani yönetiminin de ambargo uyguladığı PYD, IŞİD’in alanda egemen hale gelmesinden sonra, IŞİD’e karşı mücadelenin en önemli dayanağı olarak görülmeye başlandı. Ve IŞİD’e karşı büyük bir direniş sergilenen Kobanê süreciyle birlikte (Ekim 2014’te), daha önce IŞİD ile mücadele stratejisini açıklayan ABD tarafından havadan desteklenen bir güç haline geldi. PYD, “üçüncü yol” olarak adlandırdığı, Suriye’deki kamplaşmada taraf olmadan kendi yönetimini kurma biçiminde tarif edilebilecek tutumunu sürdürmeye çalıştı ve bu temelde kendisini meşru gören bütün güçlerle ilişki içinde oldu. O yüzden, bugün ABD ile işbirliği devam ederken, Suriye’de hava operasyonlarına başlayan Rusya’yla işbirliği halinde çalışmaya hazır olduğunu açıkladı. Burada, PYD/Kürt Kantonlarının Rusya tarafından ABD’den önce muhatap kabul edildiğini, Rusya’nın PYD’nin Cenevre-2 görüşmelerine taraf olması gerektiğini savunduğunu ve Ocak 2015’te Rusya öncülüğünde rejim ve muhalefet arasında Moskova’da yapılan görüşmelere PYD Eş Başkanı Salih Müslim’in katıldığını da eklemek gerekiyor.

Gelinen yerde, Rusya’nın hava operasyonları başladıktan sonra, güçlerinin yarısı (25 bini) YPG/YPJ savaşçılarından ve geri kalanları da “Suriye Arap Koalisyonu” (Hasekê’de 1200), “Devrimciler Ordusu” (Halep ve Rakka sınırında 2500 ila 3000), “Fırat Volkanı Operasyon Odası” (4-5 bin), “Sanadid (Yiğitler) Güçleri” (700), “Cezire Tugayları Grubu” (700 ama Arap aşiret güçlerinin katılımıyla artabilir) ve “Süryani Askeri Konseyi”nden (1500) oluşan yaklaşık 50 bin kişilik¹ ‘Demokratik Suriye Güçleri’ adlı bir askeri güç oluşturuldu. ABD, desteklediği ve silah yardımı yaptığı bu orduyu geçiş sürecinde Suriye rejimini dengeleyebilecek bir güç olarak görse de, özellikle YPG/YPJ’nin (PYD’nin) Rusya ile işbirliğine açık durması ve hatta Suriye’nin geleceğinde statü sorununu, kanton yönetimlerinin durumunu Rusya ile çözme olasılığı daha güçlü olması nedeniyle Rusya’yla siyasi ilişkileri daha canlı tutması, ABD’nin beklentisinin ne kadar gerçekleşebilir olduğunu tartışılır hale getirmektedir. Bunun da ötesinde, zaten Putin de “teröre karşı rejim güçleri ile Kürt güçlerinin birleşmesi” çağrısını açıktan yapmakta ve bu temelde Rusya ve PYD yöneticileri arasında (20 Ekim’de PYD Eş Başkanı Asya Abdullah ve Kobanê Kantonu Başbakanı Enver Müslim Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov’la bir araya geldiler) görüşmeler yapılmaktadır. Ancak ABD’nin başkaca bir dayanağı kalmamış olması, bu güçleri olabildiğince kendine yakınlaştırma ve kendi çizgisine kazanma girişimlerini zorunlu hale getirmiş bulunuyor. Sonuç olarak, aslında Rusya’nın da, ABD’nin de, Esad rejimi dışında IŞİD’e karşı mücadele eden ve meşru güç olarak kabul ettikleri güç, PYD’dir. Dolayısıyla, şimdiden Suriye’nin geleceği tartışmalarında PYD’nin (Kürtlerin) etkin/önemli bir pozisyonda olacakları öngörülebilir. Ve Kürtlerin bu pozisyonu, tıpkı Esad rejiminin devrilmesi hesabının tutmaması gibi, en çok Türkiye egemenlerinin (Erdoğan Hükümetinin) politikalarına darbe vurmaktadır.

EMPERYALİST YENİDEN PAYLAŞIM MÜCADELESİ VE BİRİKTİRDİĞİ SONUÇLAR

Bölgede, Suriye’deki kamplaşma ve çatışma tarafından belirlenen egemenlik mücadelesinin tarafı konumunda bulunan güçlerin durumunu ana yönleriyle ortaya koyduktan sonra, şimdi değişen dengelerin bölge ve dünya genelinde emperyalist güçler arasındaki egemenlik mücadelesiyle bağlantılı olası sonuçlarını değerlendirmeye geçebiliriz.

ABD ve Batılı emperyalistlerin Suriye’de siyasi çözümün ‘Esad’lı geçiş’le olmasını kabul etmek zorunda kaldıkları bir süreçte, Rusya’nın Suriye’ye hava operasyonları ile askeri müdahalesi, kısa vadede dengelerin Rusya ve Esad rejiminden yana değişmesinin önünü açmıştır. Özellikle Suriye, Irak ve Yemen’de siyasi etkisi artan ve Batılı emperyalistlerle yaptığı anlaşmayla bölgesel gücünü pekiştiren İran’ın bu süreç boyunca müttefikleri Rusya ve Esad rejiminin yanında fiili tutum almış olması ve yine Eylül ayı sonunda Rusya, İran, Suriye ve Irak’ın “teröre karşı koalisyon” oluşturması, bu dengelerin, Suriye’nin ötesinde, Irak ve bölgenin diğer yerlerinde Rusya’nın etkisinin artmasına olanak tanıyacak biçimde değişmekte olduğuna işaret etmektedir.

Rusya’nın hedefinin sadece IŞİD değil, bütün radikal İslamcı çeteler olması ve bu operasyonların Suriye ordusu ile Lübnan Hizbullah’ının kara operasyonlarıyla eşgüdüm halinde sürdürülmesi ve yine bu çetelere karşı mücadele eden diğer önemli güç olan Kürtlerle ortaklık yönündeki girişimler, bu çetelerin ciddi olarak zayıflatılabileceği bir zemin yaratmaktadır. Ancak böylesi bir zeminde –bu çetelerin etkisizleştirildiği koşullarda– gündeme gelebilecek bir siyasi çözüm için mevcut koşullarda rejim güçleri dışında sürece dâhil edilebilecek güçlerin başında ise Kürtler (ve yine ittifak yaptıkları kimi Arap aşiretleri ve Süryani güçler) gelmekte, Suriye’nin geleceğinin bu güçlerin katılımıyla şekilleneceği bir sürece doğru gidilmektedir.

Mevcut koşullar, Türkiye’nin Esad Rejimi’nin devrilmesi ve Rojava’daki Kürt Kantonlarının yok edilmesi politikasını sürdürülemez hale getirmiş bulunmaktadır. Bu durum, Türkiye egemenlerinin hızla ABD politikalarına teslim olmasının önünü açmakta ve Türkiye’nin ancak ve sadece Batılı emperyalistlerin/NATO’nun ileri karakolu olabileceğini göstermektedir.

Yeni dengeler, Kürtlerin (PYD/Rojava Kantonlarının) hem ABD ve hem de Rusya tarafından meşru bir güç olarak kabul edilip muhatap alınmasını ve dolayısıyla Suriye’nin geleceğinde söz sahibi bir siyasi güç haline gelmesini sağlamıştır. Türkiye’deki Kürt sorununun Rojava’daki gelişmelerle iç içe geçmiş olduğu dikkate alındığında –ki Türkiye egemenlerinin Rojava’ya karşı düşmanlığında PYD’nin PKK ile aynı siyasi geleneğin parçası olması belirleyicidir– Kürtler lehine değişen dengeler, Türkiye’nin ülke içinde Kürt sorununda sürdürdüğü savaş ve çözümsüzlük politikalarını da ciddi bir açmaza sürüklemektedir.

Kısa vadede ABD ve Batılı emperyalistlerin Suriye’de Esad’lı geçişi kabul etmesi/kabul etmek zorunda kalması, özellikle orta ve uzun vadede Rusya’nın bölgede artan etkisine seyirci kalacakları anlamına gelmemektedir. Hala dünya petrol ve doğalgaz kaynaklarının yarıya yakınının bulunduğu bölgenin bu güçler için vazgeçilmez bir önemi bulunmaktadır ve bu durum koşullara bağlı olarak emperyalist güçler/bloklar arasında yeni bir kapışmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Batılı emperyalistlerin İran ile yaptıkları anlaşma ile İran’ı kendi politikalarına ne kadar yakınlaştırabilecekleri bir tarafa, özellikle İran’ın artan etkisinden rahatsız olan Türkiye, S. Arabistan, Katar, Mısır gibi Sünni rejimlerin (ve İsrail’in) olası bir kapışma/çatışmada kullanılma koşulları da olgunlaşmaktadır.

Dikkatlerin bölgeye (Ortadoğu’ya) çevrildiği bu süreçte, özellikle Asya-Pasifik bölgesinde de ABD-Çin arasında bazı bölgelerde çatışmalı bir hal alabilecek bir egemenlik mücadelesinin hazırlıkları yapılmaktadır. ABD’nin donanmasını bölgeye yığması, kendi egemenliğini tehdit eden Çin yayılmacılığını engellemek için her şeyi göze alma yönelimine işaret etmektedir. Ancak nasıl Çin bölgede ABD ve Batılı emperyalistlerin karşısında Rusya’nın yanında yer alıyorsa, Asya Pasifik’te de dünyanın ikinci büyük silahlı gücü konumunda bulunan Rusya Çin’in yanında yer almakta, bu iki ülke arasındaki ilişki ve işbirliği büyümektedir. Çünkü gerek Rusya ve gerek Çin, ABD liderliğindeki “tek kutuplu dünya”ya karşı dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesine girişebilmek için birbirlerine ihtiyaç duymakta ve bu nedenle bir blok olarak hareket etmektedir.

Son olarak, emperyalistler arasındaki rekabet/egemenlik mücadelesi, bölgede ortaya çıkabilecek geçici çözümlerle kalıcı bir barış ve istikrarın ortaya çıkmasını engellemektedir. Bölge gericilikleri emperyalist kamplar arkasında saf tuttukça, kaybedenler hep dini-etnik-mezhepsel çatışmalara sürüklenen bölge halkları olacaktır. Bu durum bölgede anti-emperyalist karakter taşıyan ve ulusların/halkların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesine dayanan devrimci bir mücadelenin zeminini olgunlaştırmakta, dahası halkların bu gerici cendereden kurtuluşu için bu mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.

Dipnot

1. Rakamlar, Arapça yayımlanan el Hayat Gazetesi’nden alınmıştır

Emperyalizm ve gericiliğin planı: ışid ile mücadele, nusra ile müdahale!

Y. Yılmaz Karataş

IŞİD’in bu yılın Mayıs ayında önce Irak’ta Sünni nüfusun ağırlıkta olduğu El Anbar vilayetinin en önemli kenti Ramadi’yi ve ardından da Suriye’de Antik Palmira kentinin bulunduğu Tedmuru ele geçirmesi, ABDnin Eylül 2014te Obama tarafından açıklanan ‘IŞİD ile mücadele stratejisi’nin iflas ettiği tartışmasını beraberin- de getirdi. Gerçekten de, ABD’nin IŞİD’e karşı açıkladığı stratejinin üzerinden 9-10 ay geçme- sine rağmen, IŞİD, Irak ve Suriye’nin önemli bir kısmını elinde tutmaya devam ediyor. ABD stratejisinin başarısızlığı, Suriye’de bir dönem geri plana düşen Türkiye, S. Arabistan ve Katar’ın radikal İslamcı çeteler üzerinden yeni arayışlara yönelmesinin de önünü açtı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın S. Arabistan’ın yeni kralı Selman ile Şubat sonunda yaptığı görüşmede iki ülkenin Suriye’de daha etkin bir rol üstlenmesi ve iş- birliği yapması konusunda anlaşma yapıldı. Bu anlaşmanın ardından, Nisan ayında Türkiye, S. Arabistan ve Katar’ın desteklediği ve başını El Nusra ile Ahrar’uş Şam’ın çektiği cihatçı örgütler birleşerek, Fetih Ordusu’nu kurdular. Fetih Ordusu, kuzeyden Türkiye ve güneyden S. Arabistan’dan aldığı destekle İdlib kentini rejim güçlerinin elinden alarak, önümüzdeki süreçte bölgesel denklemde daha etkili bir güç olarak yer alacağını gösterdi. Denklemin diğer önemli güçlerinden PYD/YPG, Kobanê’den sonra stratejik bir önem taşıyan Tel Abyad’ı da IŞİD’den temizleyerek, Rojava kantonlarının güvenliği bakımından önemli bir başarıya imza attı. Suriye rejimi, İdlib, Tedmur gibi kentleri kaybetmesine rağmen, Lübnan Hizbullah’ının ve İran’ın askeri ve Rusya’nın siyasi desteği sayesinde gücünü korumaya devam ediyor.

Yapılan hamlelere ve bağlı olarak ortaya çıkan dengelere bakıldığında, Suriye’de dördüncü yılını dolduran ve IŞİD’in güçlenmesinden sonra Irak’a da sıçrayan savaşta mevcut denklemin nasıl çözüleceğinin belirsizliğini koruduğu söylenebilir. Ancak bu belirsizlik, bölgede bizi sıcak bir yazın beklediği gerçeğini değiştirmiyor.

Şimdi bölgesel denkleme ve bu denklemden çıkabilecek olası sonuçlara daha yakından bak- maya başlayabiliriz.

IRAK: ABD’NİN IŞİD STRATEJİSİNİN AÇMAZLARI

El Kaide’nin Irak kolu, Irak İslam Devleti (IİD) 2004’te Ebu Bekir el Bağdadi öncülüğünde kuruluşunu ilan etmiş ve 2011de Türkiye, Katar ve

S. Arabistan’ın başını çektiği Suriye’ye müdaha- le girişimlerinden sonra, Suriye’de el Nusra adı altında rejime karşı savaşan güçlere katılmıştı. El Nusra, dünyanın dört bir tarafından gelen radikal İslamcı-cihatçı militanların katılımıyla, kısa sürede binlerce militanı olan bir örgüt haline gelmişti. El Nusra’nın lideri Ebu Muhammed el- Colani’nin öne çıkmaya başladığını gören Bağdadi, Nisan 2013te, El Nusra ve İDin IrakŞam İslam Devleti (IŞİD) adı altında birleştirildiğini duyurdu. Colani ve el Kaide’nin lideri Aymen el- Zevahiri bu birleşmeye karşı çıksa da, IŞİD, kısa sürede diğer radikal İslamcı güçleri etkisizleştirerek, Suriye’de kendine önemli bir hakimiyet alanı oluşturdu. Suriye petrollerinin denetimini eline alarak, Rakka’da İslam emirliği kurdu.

Aynı dönemde Irak’ta Şii Maliki Hükümeti ile Sünni aşiretler arasındaki gerilimin tırmanması, Sünni El Anbar vilayetinde IŞİD’in etkinlik kazanmasına zemin sağladı ve IŞİD, 2014 başlarında, El Anbar vilayetine bağlı Ramadi ve Felluce kentlerinde yönetimi bir süre ele geçirdi. Bu dönem boyunca, ABD, IŞİD’in hem Suriye’de, hem de Irak’ta güç kazanmasına seyirci kaldı. Ancak IŞİD’in bütün dünyada ses getiren hamlesi, Haziran ayında Musul’u ele geçirmesi oldu. IŞİD’in Musul’u çatışmadan ele geçirmesi, Irak’ta Sünniler içinde ne kadar etkin bir güç haline geldiğini de gösteriyordu. İşte, ABD’nin IŞİD’e karşı harekete geçmesi de, ancak Musul ve Şengal saldırısından sonra Kürdistan Federe Yönetimi için ciddi bir tehdit haline gelmesinden sonra oldu. ABD Başkanı Obama, IŞİD ile mücadele stratejisini Eylül 2014te ıkladı. Bu strateji, ABDnin IŞİD’in egemenlik sahasını genişletmesine neden bu kadar süre seyirci kaldığını ve IŞİD üzerinden hangi adımları atmak istediğini gösteriyordu.

ABD, Irak’ta 2003 müdahalesi sonrası kurduğu düzenin yıkılmasını ve Irak’ın Şii ve Sünni Araplar ile Kürtler arasında 3’e bölünmesini istemiyordu ki, bu bölünme Irak’ın büyük bir

bölümünün (Irak Şiilerinin) İran’ın ve dolayısıyla Rusya’nın denetimi altına girmesi anlamına geliyor. Bu nedenle öncelikle IŞİD tehdidi üzerinden Irak’ta sürekli gerilim halinde olan Şii ve Sünni Araplar ile Kürtleri yeniden birleştirmeye yönelik adımlar atıldı. Bu gerilimin tarafları olarak öne çıkan Başbakan Maliki ve Sünni Meclis Başkanı Nuceyfi’nin yerine daha ‘ılımlı’ isimler (başbakanlığa Şii Haydar el İbadi ve Meclis Başkanlığına Sünni Selim el Cuburi) getirildi ve Barzani uzun bir süreden beri bağımsızlık talebini gündemde tutmasına rağmen Kürt yönetimi de bu birlik içinde yer almaya ikna edildi. Ardından bölgedeki savaşın mezhepsel bir görünüm kazanması nedeniyle ABD’nin kendi politikasına bağlamakta zorlandığı müttefikleri –S. Arabistan, Katar, Ürdün, BAE gibi Sünni rejimler– IŞİD’le mücadele koalisyonunun içine alınarak kısmen denetim altına alındı. ABD, bu dönem boyunca, IŞİD’in Suriye’deki güçlerine karşı müdahale konusun- da isteksiz kaldı. Hatta IŞİD, Rojava kantonlarından Kobanê’ye ağır silahlarla saldırdığında bile, durumu yakından izliyoruz” açıklaması ile yetinilmişti. Ancak ABD, IŞİD barbarlığına karşı Kobanê direnişinin bütün dünyada yankı yaratıp destek bulmasından sonra artık stratejisi tartışılmaya başlandığı için IŞİD’i havadan bombalamaya başladı. Üstelik Kobanê’de YPG’ye verilen destek ABD’nin 2003’teki Irak müdahalesi sürecinde bölge halkları nezdinde katliam ve işkencelerle edindiği kötü imajını düzeltme olanağını da sağlıyordu.

Obama’nın açıkladığı IŞİD ile mücadele stratejisi 4 aşamalı bir stratejiydi. Birinci aşamada koalisyonun hava saldırıları ile IŞİD zayıflatılacak, ikinci aşamada yerel güçlerin karadan müdahalesi gerçekleştirilerek IŞİD temizlenecek, üçüncü aşamada IŞİD’in mali kaynakları yok edilecek ve son aşamada ise zarar gören bölgelere insani yardım ulaştırılacaktı. Ancak bu strateji Irak’ta bir türlü işlemedi. Bunun birkaç nedeni olduğu söylenebilir. Birinci olarak, ABD’nin tüm girişimlerine rağmen Şii-Sünni gerilimi ortadan kaldırılabilmiş değil ve bu nedenle kendilerini yönetimden dışlanmış hisseden Sünniler üzerinde IŞİD’in etkisi sürüyor. İkinci olarak, karadan harekat için Irak ordusunun yeterli olmaması, IŞİD’e karşı İran’ın ve onun etkisindeki Şii milislerin öne çıkmasına neden oldu. Dolayısıyla bu durum ABD’yi tam bir açmazın içine sürüklüyor. Çünkü IŞİD’den kurtulmak için atılan her adım Şii milislerin ve İran’ın Irak’taki gücünü arttırmasına hizmet ediyor ve bu nedenle ABD IŞİD’e karşı etkili mücadeleye bir türlü yanaşmıyor. Öte yandan, IŞİD’e karşı mücadele sürecinde Kerkük başta olmak üzere merkezi hükümetle ihtilaf- lı olduğu bölgeleri fiili olarak denetimine alan Kürdistan Federe Yönetimi de, IŞİD’e karşı mücadelede daha etkin bir pozisyon alarak merkezi hükümeti rahatlatmak istemiyor. Aksine, Barzani Mayıs ayında ABD’ye giderek, bağımsızlık talebini yineledi, ancak ABD’nin farklı öncelikleri nedeniyle Irak’ın birliğinin devam etmesini istemesi, Barzani’yi, bu talebi bir dönem daha ertelemek zorunda bıraktı. Sonuç olarak, Irak’taki güçler arasındaki gerilim ve anlaşmazlıklar ve İran ve etkisindeki Şii milislerin giderek etkin

hale gelmesinden duyulan kaygıyla gerekli adımların atılmaması, ABD’nin IŞİD stratejisinin başarısız olmasına ve tartışılmasına yol açtı. ABD’nin içine düştüğü açmazı, eski Savunma Bakanlarından Robert Gates Gerçekte bir stratejimiz yok. Günübirlik davranıyoruz” sözleriyle özetliyordu.

  1. SURİYE: MAHŞERİN ÜÇ ATLISI VE SAHADA YENİ ARAYIŞLAR

Irak’taki durumun aksine, IŞİD ile mücadele stratejisi Suriye Kürdistan’ında (Rojava) önemli bir başarı gösterdi. Bunun en önemli nedeni, ABD/koalisyonun havadan desteklediği PYD/ YPG’nin yerellerde IŞİD’e karşı bütün halkların birliğini/ortak demokratik yönetimlerini kura- bilmiş olmasıdır. Önce Kobanê ve ardından Tel Abyad’dan IŞİD’in sökülmesi ve bu barbar örgüt- ten kaçanların eski yerleşim yerlerine dönmeye başlaması, Rojava’daki durumun Irak’tan farklı olduğunu gösteriyor. AKP-Erdoğan’ın etnik temizlik yapılıyoriddialarına yanıt veren PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, halkların kardeşliği temel prensibimizdir diyor ve basını bu iddiaların doğru olup olmadığını yerinde araştırmaya çağırıyor. Özetle Rojava, Irak’ta neyin yapılamadığını ve ABD stratejisinin neden başarısız olduğunu da açıklıyor. Çünkü Rojava, koalisyonun havadan desteğine rağmen IŞİD ile mücadelenin başarısının temelinde bu desteğin değil, halkların demokratik birliğinin ve bu temelde kurdukları ortak yönetimlerin olduğunu göstermesi bakımından önem taşıyor.

Burada Türkiye (AKP Hükümeti) için bir parantez açmak gerekiyor. AKP Hükümeti, savaşın sürdüğü 4 yıl boyunca Rojava’da kurulan demokratik kantonların yıkılması ve Esad rejiminin devrilmesi politikasını ısrarla sürdürdü. Bu politikanın başarısı için, önce Nusra ve ardından IŞİD’e her türlü desteği vermekten geri durmadı. En son Tel Abyad IŞİD’den temizlenirken kaçan sivillere sınırlarını kapatıp sivilleri IŞİD’e kalkan yapması, bu desteğin en açık ifadelerinden biri olmuştur. Ancak AKP-Erdoğan’ın Rojava ve Esad’a karşı mücadele stratejisini ısrarla sürdürmesine rağmen Türkiye’de 7 Haziran’da yapılan seçimlerin bu politikaya darbe vurduğu kesindir.

Sonuçta, Erdoğan’ın başkanlığının engellenmesi ve AKP’nin tek başına hükümet kuramayacak ol- ması, hangi koalisyon (AKP’nin MHP ya da CHP ile kuracağı bir koalisyon) kurulursa kurulsun, yeni durum Türkiye’nin Suriye ve Rojava’daki pozisyonunun daha görünür olmasını sağlayarak mevcut politikanın sürdürülmesini önemli oranda olanaksız hale getirecektir. Bu durumun, aşağıda ayrıntılarına değineceğimiz AKP Hükümeti’nin Suriye’de S. Arabistan ve Katar ile yeniden oluşturduğu işbirliği/ortaklığa da etkileri olacaktır. Ancak AKP’li bir koalisyonun olduğu her durumda Türkiye’nin bu politikasının hepten değişmesi de beklenmemelidir. Hatta AKP’nin özellikle MHP’nin Rojava-Kürt hassasiyetini kaşı- maktan geri durmayacağını da söylemek gerekiyor. Bu nedenle, AKP’nin mevcut politikasının ne kadar değişeceğini, kurulacak koalisyonun yanı sıra ve daha çok yeni Meclis’te HDP ile daha güç bir blok haline gelen demokrasi ve barış güçlerinin bu politikaya karşı sürdüreceği mücadele belirleyecektir.

ABD’nin IŞİD ile mücadele stratejisinin başarılı olamamasının en önemli sonucu, bu strateji açıklandıktan sonra geri plana düşen bölge gericiliklerinin yeni hamleler peşinde koşması oldu. Suriye’ye müdahale girişimlerinin başını çekerek Suriye’ye savaş, açlık ve ölüm getiren Türkiye, S. Arabistan ve Katar, IŞİD dışındaki radikal İslamcı çeteleri yeniden toparlamak için harekete geçtiler. Hatırlanırsa, Libya’da NATO güçlerinin dahalesiyle Kaddafi’nin devrilmesinden sonra, Suriye’ye müdahale politikasının öncülüğüne, yanına Katar ve S. Arabistan’ı alan Türkiye/AKP Hükümeti soyunmuştu. Ancak Esad rejiminin devrilmesi beklentisi gerçekleşmeyince, Katar ve

S. Arabistan görece geri plana düşmüştü. Türkiye

ise, hem Esad rejiminin devrilip bölgesel liderlik (Sünni İslam’ın liderliği) iddiasının devam etme- si ve hem de Rojava’da Kürtlerin kendi yönetimlerini kurmalarını engellemeyi bir varlık-yokluk sorunu haline getirdiği için, radikal İslamcı çeteleri (önce Nusra ve sonra IŞİD’i) desteklemeye devam etmişti. 2014e gelindiğinde Katar ve S. Arabistan, ABD’nin IŞİD’e karşı kurduğu koalisyona katılırken Türkiye bu koalisyona girmeme yönünde bir tutum takınmıştı.

IŞİD ile mücadele süreci, bölgenin Şii güçlerinin etkinliğini arttırmasına yol açmıştı. Bu süreçte İran, Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı aktif bir mücadele tutumu içinde olurken, öte yan- dan da P5+1 ülkeleri (Birleşmiş Milletler venlik Konseyi’nin daimi beş üyesi ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa + Almanya) ile nükleer anlaşması imzalayarak, bölgesel güç ve etki- sini arttırdı. Lübnan’nın Şii Hizbullah’ı, askeri olarak zorlanmaya başlayan Esad rejimine destek için binlerce militanını Suriye’ye gön- derdi. Yine Irak’ta IŞİD’e karşı Şii milisler öne çıkarken, Suriye’de Esad rejimi artık ABD (ve Batı’nın) öncelikli hedefi olmaktan çıkmıştı. Aynı süreçte, Yemen’de de Şii Husiler yönetimi ele geçirdiler. Tüm bu gelişmelerin en beklenir sonucu, bölgenin Sünni rejimlerinin bu duruma karşı yeni hamleler içine girmesiydi. Bu nemde S. Arabistan’da ölen kral Abdullah bin Abdülaziz’in yerine kardeşi Selman tahta oturmuştu. Selman, İran’ın ve Şii güçlerinin artan gücüne karşı daha aktif bir dış politika izleme yoluna girdi. Yanı başındaki Yemen’de egemen hale gelen Şii Husilere karşı diğer Sünni Arap rejimlerini (BAE, Ürdün, Mısır, Kuveyt, Bahreyn vb.) yanına alarak, ‘Kararlılık Fırtınası’ adı altında hava operasyonları başlattı. Aynı dönemde (2015 Şubat sonunda) Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın S. Arabistan ziyaretin- de Riyad’da Kral Selman ile yapılan görüşme sonucunda, “Suriye’de muhalefete verilen desteğin sonuç almayı hedefleyecek biçimde arttırılması için işbirliği yapılması” kararı alındı.

Bu kararın ardından, Nisan ayında Suriye’deki radikal İslamcı muhalif gruplar, El Nusra, Ahrar’uş Şam, Ecnad’uş Şam, Feylak’uş Şam, Liva el Hak, Ceyş es Sunne, Cund’ul Aksa birleşerek ‘Fetih Ordusu’nu kurdular. Financial Times, Washington Post gibi gazeteler ‘Fetih Ordusu’ ile Türkiye, S. Arabistan ve Katar arasında sahada yeni bir ittifakın canlandığını ve bu ittifakın bölgesel dengelere etkisi olacağını yazdılar. Bu dönemde dikkat çeken bir diğer gelişme ise,

S. Arabistan’ın desteklediği ve Şam kırsalında rejime karşı savaşan etkin güçlerden biri olan İslam Ordusu’nun lideri Zehran Alluş’un Türki- ye’yi ziyaret etmesi oldu. Bu ziyaretin de yeni işbirliğinin bir sonucu olduğu açıktı.

Fetih Ordusu, kuruluşundan kısa bir süre sonra, İdlib kentini ve Cisr Şugur’u ki burada yapılan Alevi katliamı söz konusu çetelerin IŞİD’den pek bir farkının olmadığını bir kez daha gösterdi– rejimin elinden alarak, önümüzdeki dönem sahada daha etkin bir rol oynayacağının ilk işaretini vermiş oldu. Tabii, Fetih Ordusu’nu oluşturan güçler, kısa sürede toparlanıp böylesine bir role soyunabilmelerini kendilerini destekleyen ülkelere borçluydular. Çünkü Suriye’yi yakından takip eden kaynaklar (El Hadath haber sitesi, Şark El Awsat ve El Quds el Arabi gibi gazeteler) para ve silah desteğinin Suudilerden geldiğini ve geçişlerin Türkiye üzerinden gerçekleştiğini yazıyordu. Aynı kaynaklar, Fetih Ordusu’nun İdlib’e saldırısı öncesinde 5 bin militanının Türkiye sınırından bölgeye geçiş yaptığı ve bu güçlerin Amerikan yapımı TOW tanksavar füzeleri ve diğer ağır silahlarla donatılmış olduğunu belirtiyordu.

Türkiye, S, Arabistan ve Katar’ın Fetih Ordusu üzerinden Suriye’de yeniden etkin bir rol üstlenme arayışının ABD tarafından sessizlikle karşılandığı söylenebilir. Bu sessizliğin altında, ABD’nin, terör örgütleri listesinde bulunan ve daha önce hava saldırıları da gerçekleştirdiği Nusra’nın başını çektiği bu örgütün Esad rejimine karşı etkinlik kazanmasının elini güçlendireceği hesabını yapıyor olması yatıyor. Bu hesabın en açık ifadesi, geçtiğimiz dönemde Dışişleri Bakanı Kerry’nin önünde sonunda Esad rejimi ile masaya oturacaklarını söylemesine rağmen, son gelişmelerden sonra Obama’nın Suriye’nin geleceğinde Esad yok açıklamasını yapmasında görmek mümkündür. Ancak Putin’in S. Arabistan Dışişleri Bakanı Muhammed bin Selam’ın Haziran’da yaptığı Rusya ziyaretinde Suriye politikasın- da bir değişiklik olmayacağını; dolayısıyla S. Arabistan’ın da içinde olduğu askeri müdahale girişimlerine karşı siyasi çözümü savunmaya devam edeceğini söylemesi de, bütün girişimlere rağmen Esad’sız bir çözümün en azından bu dönem için mümkün olmadığına/olamayacağına işaret ediyor. Ötesinde BM Suriye özel temsilcisi Steffan De Mistura’nın Suriye sorununa siyasi çözüm bulmak amacıyla Mayıs ayından bu yana –ki bu görüşmelerin Temmuz sonuna kadar devam edeceği belirtiliyor– rejim ve muhalefet güçleri ile soruna taraf ülkelerin temsilcileriyle görüşmeler sürdürdüğü hatırlanırsa, mahşerin üç atlısının bu girişimlerinin hesapsız olmadığı da ortadadır. Çünkü en nihayetinde bu girişimin söz konusu ülkelerin Suriye sorununun çözümünde Esad rejimine karşı elini güçlendirdiği açıktır.

Bu gelişmeler üzerinden genel sonuçlar çıkarmak gerekirse:

Yukarıda da özetlemeye çalıştığımız gibi, aslında ABD’nin Irak’ta IŞİD’e karşı genel bir strateji değil, aksine bölgede kendi varlığını kalıcılaştırmaya/kendini bir ihtiyaç haline getirmeye yönelik eski Savunma Bakanı Gates’in deyimiyle günübirlik bir politika izlediği söylenebilir. Özellikle dış güçlerin müdahalesinin Irak’ın Şii ve Sünni Arapları ile Kürtler arasındaki gerilimi canlı tutması,

IŞİD gibi örgütlerin bu gerilimden beslenmesine uygun zemin hazırlamaktadır. Öte yandan IŞİD’e karşı mücadele sürecinde İran ve Şiilerin öne çıkması da, ABD’nin bu konuda gerekli adımla atmakta isteksiz olmasına da yol açmaktadır. Dolayısıyla bu yaz, Irak’ta IŞİD’in elindeki kentlerin geri alınması yönünde yapılan hazırlıklara rağmen, IŞİD’in önümüzdeki dönem tamamen yenilgiye uğratılması olanaklı görünmemektedir.

  • Suriye’de Türkiye, S. Arabistan ve Ka- tar’ın IŞİD dışında başını El Nusra’nın çektiği radikal İslamcı güçleri Fetih Or- dusu adı altında birleştirmesi ve Fetih Ordusu’nun İdlib’i alması, sadece IŞİD tehdidinin olduğu koşullarda ABD ve Ba- tılı emperyalistler için öncelikli hedef ol- maktan çıkan Esad rejimini, yeniden he- def haline getirmiştir. Ancak Fetih Ordusu gibi girişimlerin Esad rejimini devirmesi pek olanaklı görünmemekte, dolayısıyla bu girişim, Suriye sorununa siyasi çözüm bulma amacıyla yapılan/yapılacak müza- kerelerde rejime karşı ABD ve müttefikle- rinin elini güçlendiren bir hamle olmanın ötesine gidememektedir.

  • Emperyalist güçler, bölgesel rejimler ve uzantıları olan örgütler arasında Suriye üze- rinden sürdürülen ve Irak’ı da etkisi altına alan çatışma ve kamplaşmanın seyri bakı- mından belirsizlik/denge durumu devam etmesine rağmen ve bu dengelerin de bir sonucu olarak Kürtler bölgenin geleceğiyle ilgili hiçbir senaryonun göz ardı edemeyeceği bir güç olarak öne çıkmışlardır. Ve Rojava, emperyalist güçlerin karşı karşıya getirdiği halkların nasıl bir arada barış içinde yaşaya- bileceğini gösteren demokratik bir yönetim modeli olarak bu süreçte özel bir edinmiştir.

  • Türkiye’nin 7 Haziran Seçimlerinden sonra yeni kurulacak hükümetinin mevcut politikalarda ne kadar ve nasıl bir değişime gideceğinin Suriye ve Irak’ta devam eden çatışma ve kamplaşmanın seyri üzerinde doğrudan bir etkisi olacağı açıktır. Öte yan- dan yeni hükümetin Rojava ile ilişkilerinin de çözüm süreci”nin seyrini belirleyeceğini de belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye’nin dışarıda müdahaleci bir politikadan vazgeçmesi, barışı için de olmazsa olmaz bir koşul haline gelmiştir ve 7 Haziran Se- çimlerinin çıkardığı sonuç da bu yönelimin en temel güvencesinin emek, barış ve demokrasi güçlerinin birliği ve mücadelesi olduğunu göstermiştir.

  • Nihayetinde Irak’ta IŞİD’le mücadele stratejisi açıklayanların Suriye’de IŞİD’in içinden çıktığı Nusra’yı rejime müdahalenin aracı olarak kullanmaları, müdahale politikalarıyla sorunu yaratanların çözümü sağlayamayacağının en açık ifadesidir. Dolayısıyla bölgedeki savaş ve çatışmaların en önemli nedeninin dış/emperyalist güçlerin müda- halesi olduğu ve halkların kendi geleceklerini kendilerinin belirlemediği koşullarda, emperyalist güçlerin ne stratejilerinden, ne de müzakerelerinden kalıcı bir çözüme ulaşılması mümkün görünmemektedir. Bölge halklarının en büyük açmazı, emperyalist güçler ve bölge gericiliklerinin egemenlik mücadelesine/çıkar çatışmasına yedeklen- meleri, bu müdahale politikalara karşı bağımsız bir tutum geliştirememeleri ve barış- demokrasi içinde birlikte yaşayacakları bir çözüm yönünde ortak bir mücadele hattını örememeleridir. Çünkü emperyalist güçler ve gerici rejimlerin müdahalesine karşı ortak bir mücadele hattına girilmedikçe bölgenin farklı halkları, inançları, mezhepleri için ka- lıcı bir barıştan söz etmek olanaklı değildir

2015 Newroz’u: mücadelede yeni bir aşamaya doğru

Bütün bölge halkları tarafından baharı müjdeleyen bir barış ve kardeşlik bayramı olarak kutlanan Newroz’un Kürt halkı için ulusal baskıya karşı özel bir anlam kazandığı ve özellikle son 30 yılda Kürt ulusal-demokratik mücadelesinin sembolü haline geldiği biliniyor. Ancak 2015 Newroz’unun gerek Kürtler arasında ‘ulusal birlik’ duygusunun gelişme düzeyi ve  Kürtlerin kimsenin göz ardı edemeyeceği Bölgesel bir güç haline gelmesi ve gerekse emek-demokrasi güçlerinin AKP’nin kurmak istediği baskıcı-otoriter düzenin gerçek alternatifi olan bir mücadele cephesinde birleştirilmesi yönünde atılan adımlar nedeniyle öncekilerden farklı olarak mücadelenin yeni bir aşamaya doğru evrildiğini gösteren emarelerin ortaya çıktığı koşullarda kutlanacağını söyleyebiliriz. Bu ‘yeni aşama’ya geçişin seyrini ise; Şengal ve Kobanê’nin Kürt güçleri tarafından ortak savunulmasının farkı parçalardaki Kürtler arasındaki ilişkilere etkisinden IŞİD’e karşı mücadelenin Kürtlere (PYD-PKK’ye) sağladığı meşruiyete, Türkiye’de genel seçimler sürecinde Kürt hareketi ve emek-demokrasi güçlerinin birliği yönündeki girişimlerden İmralı’da Öcalan ile devlet heyeti arasındaki görüşmelere kadar birçok önemli olay ve gelişme belirleyecektir.

I.    KÜRTLER ARASINDA BİRLİK: İMKANLAR VE SINIRLILIKLAR
Evveliyatı çok daha eskilere dayansa da Kürtlerin birliği(Kürdistan’ın dört parçası arasındaki ilişkiler) konusu, özellikle 2011’den sonra Bölge’de emperyalistler ve bölge gericilikleri arasındaki kamplaşmanın bir sonucu olarak tarihinde olmadığı kadar yoğun tartışılıyor. Kürdistan’ın dört parçasından birinde, Irak’ta 2003’ten sonra kurulan Kürdistan Federe Yönetimi’ni bir tarafa bırakırsak; Bölge’de yaşanan kamplaşma, Kürdistan’ın diğer üç parçasında (Türkiye, İran ve Suriye’de) o güne kadar Kürtlerin hak istemli her türlü hareketine karşı birleşen Bölge gericiliklerini karşı karşıya getirdi. 2012’ye kadar Kandil’deki PKK ve PJAK güçlerini eş zamanlı olarak bombalayan Türkiye ve İran, Suriye üzerinden yaşanan Bölgesel kamplaşmada karşı karşıya geldi. Türkiye, S. Arabistan ve Katar’ın ABD ve Fransa destekli Suriye’ye müdahale politikalarına karşı Esad rejimini açıktan destekleyen İran, 2012 Sonbaharında PJAK ile ateşkes imzaladı. Müdahale politikaları karşısında Esad rejimi de Suriye Kürdistanı’nı (Rojava) Kürt güçlerine (PYD) terk etmek zorunda kaldı.  2012’de Kandil’i Sri Lanka’da Tamil gerillalarına yapıldığı gibi toptan yok etme senaryoları yapan Türkiye (AKP Hükümeti), 2013’te İmralı’da Öcalan ile görüşmelere başladı. Irak’ta Sünnilerin Şii Maliki Hükümeti’ne karşı tepkisinin yayılması ve sonra IŞİD’te ifadesini bulan bir savaşa dönüşmesi, Kürdistan Federe Yönetimi’ni Irak’ın geleceği bakımından anahtar güç haline getirdi.
İşte bu tablo Kürtleri ilk kez Bölgesel kamplaşmada dengeleri değiştirebilecek önemli bir güç haline getirdi. Ancak bu durum farklı parçalarda Kürtlerin ulusal hareketlerini temsil eden siyasi güçlerin kendi aralarındaki ilişkileri de tarihinde olmadığı kadar önemli hale getirdi. Çünkü İngiliz-Fransız emperyalistlerinin yüz yıl önce çizdiği (Sykes-Picot Anlaşması) sınırların değişmesi ve dört parçada Kürtlerin ulusal varlığının ve haklarının tanınması,  oluşan kamplaşma karşısında hangi ortak politikalarda birleşecekleri ya da ortak politikalarda birleşip birleşemeyeceği ile iç içe geçmişti. Bu nedenle bu dönem Kürtler arasındaki en önemli tartışma bir ulusal kongre (konferans) toplanması konusu oldu. Fakat bu yöndeki bütün girişimler –ki bu girişimler bugün de devam etmektedir– Kürtlerin iki önemli siyasal gücü; Türkiye, Rojava ve İran’da Öcalan çizgisini temsil eden (PKK, PYD, PJAK) siyasi güçler ile Güney Kürdistan Federe Yönetimi Başkanı Barzani’nin KDP’si arasındaki anlaşmazlıklar-uzlaşmazlıklar nedeniyle sonuçsuz kaldı.
Kürtlerin bu iki çizgisi arasındaki çatışma-uzlaşmazlıklar en açık biçimiyle kendini Rojava’da gösterdi. Esad rejiminin 2012 yazında Suriye Kürdistanı’nı (Rojava’yı) terk etmek zorunda kalması ve bağlı olarak Kürtlerin PYD öncülüğünde Kobanê’den başlayarak Rojava’da yönetimi ele geçirmesi karşısında Barzani yönetiminin tepkisi, Rojava’da Kürt özerkliğini ortadan kaldırmaya çalışan Türkiye (AKP Hükümeti) ile ortaklık yapmak oldu. Bu ortaklık, Türkiye yönetiminin Rojava’da Kürtlerin varlığına değil, PYD öncülüğündeki bir oluşuma karşı olduğu söyleminde ifadesini buldu. Sadece Barzani değil, Türkiye yönetimi de Rojava’da PYD karşısında oldukça etkisiz olan Barzanici partilerin –ki ENKS (Suriye Kürt Ulusal Konseyi) adı altında bir araya gelen bu partilerin bir bölümü bu süreçte Kürdistan Demokrat Partisi-Suriye (KDP-S) adı altında birleştirildi– güç kazanması çabalarını destekledi. Bu partiler ile PYD’yi tanımayan Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ve Suriye Devrimci ve Muhalif Güçler Koalisyonu (SMDK) arasında ilişkiler geliştirildi. Bu ortaklık ile Türkiye, hem Esad rejimi ile çatışmamaya dayalı bir politika benimsemiş olan PYD’yi yenilgiye uğratarak yerine radikal İslamcı çeteleri geçirmeyi, hem de ülkede Öcalan ile devam eden görüşme sürecinde Kürt hareketinin statü talebinin önüne geçmeyi amaçlıyordu. Bağımsız bir devlet olmasa da Bölge’de siyasi ve ekonomik olarak önemli bir güç konumunda bulunan Barzani yönetimi de Kürdistan’ın bütün parçalarında egemen güç olmasının önündeki en önemli engellerden birini ortadan kaldırmak istiyordu.  Barzani yönetimi, PYD’yi etkisizleştirmek ve kendini ‘kurtarıcı’ güç haline getirebilmek için en zor zamanlarında Rojava’nın Güney Kürdistan’a açılan kapısı olan Semalka sınır kapısını kapatıp ambargo uygulamaktan bile geri durmadı. İşte böylesi koşullarda ‘ulusal kongre’ toplama yönündeki çabalar devam etmiş olsa da Güney Kürdistan dışındaki parçalarda PKK-PYD-PJAK çizgisinin egemen olması nedeniyle Barzani’nin istediği kararları çıkartamayacağının görülmesi, bu kongrenin sürekli ertelenmesine neden oldu.
Kürt siyasetinin bu iki önemli gücü arasındaki gerilimi işbirliğine dönüştüren ise,  IŞİD’in hem Güney Kürdistan’a, hem de Rojava’ya yönelik saldırı ve katliam girişimleri oldu. Haziran 2014’te Şii Maliki hükümeti ile çatışmalı Sünni grup-aşiretlerin desteğiyle IŞİD, Musul’u ele geçirmiş ve ardından Ağustos başında Êzîdî Kürtlerin yaşadığı Şengal’den başlayarak Güney Kürdistan’a bir saldırı başlatmıştı. IŞİD, Şengal’den sonra Eylül ayında üç koldan Rojava kantonlarından Kobanê’ye saldırıya geçti. Şengal’deki saldırıya karşı PKK’ye bağlı Halk Savunma Güçleri (HPG) ile Rojava’da PYD öncülüğünde oluşturulan askeri güç olan Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) hemen harekete geçmesi ve Kürdistan Federe Yönetimi’ne bağlı Peşmerge güçleriyle ortak savunmaya katılmaları, HPG ve YPG güçlerinin IŞİD barbarlığına karşı Güney Kürdistan başta olmak üzere bütün dünyada sempati ile karşılanmalarını sağladı.
Öte yandan IŞİD’in Kobanê’yi üç koldan ağır silahlarla kuşatması ve Türkiye’nin Kobanê’nin düşürülmesi için her türlü desteği vermesine rağmen YPG’nin ortaya koyduğu direniş hesapları bozdu. Bu dönemde IŞİD’e karşı Irak merkezli bir koalisyon kuran ABD de koalisyonun itibarı-inandırıcılığının sarsılmaması ve kendini halklar için bir kurtarıcı olarak gösterebilmek için Kobanê’ye saldıran IŞİD’i bombalamaya başladı. Kobanê’yi düşürme hesapları tutmayan Türkiye (AKP Hükümeti) de elinde başka bir olanak kalmadığı için PYD/YPG’yi Peşmerge güçleri üzerinden dengeleme beklentisiyle Peşmergelerin ağır silahlarla Kobanê’ye geçişine izin vermek zorunda kaldı. Ancak Peşmerge güçlerinin konvoylarla Türkiye Kürdistanı üzerinden Kobanê’ye geçişi, Kürdistan’ın farklı parçalarında yaşayan Kürtler arasında tarihinde olmadığı kadar ‘ulusal birlik’ duygusunun açığa çıkmasına ve önemli bir siyasal etkileşimin oluşmasına yol açtı. Bu sürecin bir diğer önemli sonucu da Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadele eden en önemli güç haline gelmesi oldu.
Kürtler arasındaki bir ortak savunma, ifadesini Duhoq anlaşmasında buldu. Ekim 2014’te Barzani’nin çağrısıyla Duhoq’ta bir araya gelen ENKS ve TEV-DEM (PYD tarafından oluşturulan halk meclisi) ortak güç ve siyasi birlik konusunda anlaşmaya vardı. IŞİD’e karşı ortak mücadelenin yarattığı bahar havası, ulusal kongre tartışmalarını yeniden canlandırmış olsa da bu tartışmaların bir sonuca ulaştığı söylenemez. Kaldı ki IŞİD’in yakın tehdit olmaktan uzaklaştırıldığı oranda Kürtlerin iki önemli siyasal çizgisi arasındaki gerilim ve anlaşmazlıklar da yeniden su yüzüne çıkmaktadır. Şengal savunması sürecinde Barzani’den çok PKK ile yakın ilişkiler geliştiren Êzîdîlerin, Şengal için özerk-kantonal bir yapılanma talep etmeleri Barzani yönetiminin tepkisini çekmiş ve bu konuda PKK-KCK’yi suçlamasına neden olmuştur. KCK yönetimi de savunmasında büyük rol oynadıkları Şengal’de Barzani yönetimi tarafından işgalci bir güç olarak gösterilmeye çalışıldıklarını söylemektedir.
Bütün bu gelişmeler üzerinden birinci olarak; Kürtler bakımından her parçadaki gelişmenin diğer parçaları da doğrudan etkileyeceği ve farklı parçalar arasındaki etkileşim ve duygu birliğinin gelişmeye devam edeceği bir dönemin başladığı söylenebilir. Yani hiçbir müdahale Kürlerin yüz yıl önceki durumlarına dönmelerini sağlayamaz, aksine her gelişme Kürtleri, yüz yıl önceki sınırları ve kendilerine dayatılmış statüyü parçalamaya daha yakınlaştırmaktadır. Ancak ikinci olarak; Kürtlerin önündeki bu olanakların sınırı, kaçınılmaz bir şekilde iki önemli siyasi çizgi arasındaki gerilim ve çatışmalar tarafından belirlenmektedir. ABD emperyalizmi ve Türkiye gibi Bölge gericilikleriyle yakın ilişki ve işbirliği halinde olan Barzani yönetiminde ifadesini bulan Güney Kürdistan burjuvazisinin Kürdistan’ın bütün parçalarında egemen olma hayali ile PKK-PYD-PJAK çizgisinin halkçı karakteri ağır basan ulusal-demokratik hareketi arasında konjonktürel olarak ortaklık ve anlaşmalar olsa da kalıcı bir birliğin oluşması en azından bugün için öngörülebilir bir durum değildir.

2. TERÖR LİSTELERİNDEN MUHATAPLIĞA DOĞRU
ABD’nin 2006’dan sonra tartışılmaya başlanan Irak’tan çekilme sürecinde gündeme gelen öncelikli konulardan biri de PKK’nin bölgede silahlı bir güç olarak varlığının sona erdirilmesi (silahsızlandırılması) idi. ABD Irak’tan çekilirken güvenilmez bir güç olarak gördüğü PKK’nin enerji geçiş bölgelerinde silahlı bir güç olarak varlığı ‘istikrarsızlık’ yaratabilirdi. Bu temelde ABD stratejisine bağlı olarak PKK’nin silahlı güçlerinin tasfiyesi için Türkiye ve Güney Kürdistan yönetimi arasındaki ilişki ve işbirliği geliştirildi. 2009’da Barzani tarafından gündeme getirilen Kürt Konferansı’nın asıl amacı, bu konferanstan PKK’nin silahsızlandırılması için bir karar çıkartılmasıydı.  Zaten bu konferansın o gün yapılamamasının nedeni de PKK’nin böylesi bir dayatmayı kabul etmeyeceğini önceden ilan etmesiydi. Aynı dönemde Türkiye’de AKP Hükümeti adına ‘açılım’ adı verilen Kürt sorununa dair kimi biçimsel düzenlemeler yapmaya ve Kürt hareketini askeri ve siyasi olarak baskılayarak sorunun çözümünde inisiyatifi ele almaya dayalı bir politika benimsedi. Bu politika PKK’yi 1993’te “terör örgütleri” listesine alan ABD ile listeye 2002’de alan AB –ki PKK’nin silahlı güçlerini Öcalan’ın çağrısıyla sınır dışına çıkardığı ve ateşkes ilan etmiş olduğu bir dönemde AB tarafından “terör örgütleri” listesine alınmasının bu kararın politik çıkar ve hesaplara dayalı bir karar olduğunu çok açık göstermektedir– tarafından da destekledi.
Suriye’ye müdahale sürecinde de bu ülkelerin PKK-PYD’ye yönelik yaklaşımı değişmedi. Esad rejimine karşı çeşitli muhalif örgütler ABD ve AB tarafından desteklenirken Rojava’da yönetimi ele alan PKK çizgisindeki PYD ve askeri gücü YPG de bu süreçte PKK ile aynı muameleyi gördüler. Muhaliflerin hiçbir toplantısına çağrılmadılar. Hatta Cenevre-2 görüşmelerinde olduğu gibi bu ülkeler (ABD) PYD’nin görüşmelere katılmasını bizzat engellediler. Bunun da ötesinde Kobanê IŞİD kuşatması altındayken IŞİD’e karşı koalisyon kurmuş olan ABD uzun süre bu kuşatmayı izledi ve ABD yönetimi tarafından önceliklerinin Kobanê olmadığı yönünde açıklamalar yapıldı. Ancak Kobanê’de IŞİD’e karşı kimsenin öngörmediği bir direniş sergilenince ve bu direniş bütün dünyada yankı uyandırınca, artık kurduğu koalisyonun ne işe yaradığı sorgulanmaya başlanan ABD harekete geçmek zorunda kalmıştı.
İşte Kobanê ve Şengal’de İslami terörizme karşı seküler-demokratik bir yaşamı savunan YPG-HPG’nin kadın ve erkek savaşçıların dünya halkları nezdinde yarattığı sempati, ABD ve AB’nin bu örgütleri “terör örgütleri” listesinde gösteren politikalarının sorgulanmasının da önünü açtı. Dün PKK’yi silahsızlandırma stratejisini izleyen ABD, yeni durumda PKK çizgisindeki silahlı güçlerin IŞİD ve el Kaide’ye karşı savaşan en önemli güç olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Bu durum PKK’nin terör örgütleri listesinden çıkartılması tartışmasını beraberinde getirdi. Yine PYD’nin Cenevre-2’ye gitmesini engelleyen ABD, Kobanê direnişi sürecinde PYD yöneticileri ile görüşmeler yaptı. Suriye’ye müdahale politikasının en ateşli savunucularından ve PYD’yi bu müdahalenin önündeki engeller arasında gören Fransa’nın Cumhurbaşkanı Hollande, Ocak ayında Paris’te Charlie Hebdo dergisine yapılan el Kaide saldırısından sonra Şubat ayında PYD Eş Başkanı Asya Abdullah ile Elysee Sarayı’nda görüştü. Bu görüşmeler ABD-AB’nin dün terör listesine aldıkları Kürt hareketini bugün artık muhatap almak zorunda kaldıklarını göstermektedir.
Kürt hareketinin Bölge siyasetindeki yeri ve öneminin değiştiğini gösteren bir diğer gelişme de Rusya’nın girişimleriyle Suriye sorununa siyasi çözüm bulmak amacıyla Moskova’da Suriye yönetimi ve muhalif güçler arasında yapılan görüşmelere PYD Eş Başkanı Salih Müslim’in katılması oldu. Önümüzdeki aylarda da devam ettirilmesi düşünülen ve Kobanê zaferi ile aynı zamana denk gelen bu görüşmeler, Suriye’nin geleceği ile ilgili tartışmalarda daha önce yapıldığı gibi Kürt hareketinin dışarıda bırakılması politikasının artık olanaksız hale geldiğinin ilanı oldu. Bu süreç tamamlanmamış olsa da yaşanan bu gelişmeler Kürt hareketinin bileşenlerinin ‘Batı’nın “terör örgütleri” listesinden bölgenin geleceği belirlenirken artık göz ardı edilemez bir siyasi muhatap haline gelmesine geçişi gözler önüne seren gelişmeler oldu.

3. AKP’NİN BÖLGESEL AÇMAZLARI VE ÇÖZÜM SÜRECİ
2015 Newroz’unun en çok merak edilen konularından bir de Öcalan’ın “çözüm süreci”nin geleceği bakımından vereceği mesajdır. Son dönemde yapılan açıklamalarda İmralı’da Öcalan’la iki yılı aşkın bir süredir devam eden görüşmelerin artık müzakere aşamasına geldiği ve kısa sürede müzakerelere geçileceği belirtiliyor. Öte yandan hükümet yetkilileri tarafından bu süreçte Öcalan’ın silahlı mücadeleyi sona erdirme ve PKK’nin bütün silahlı güçlerini sınır dışına çıkarma çağrısı yapmasının beklendiği ifade ediliyor. Ancak bu konuda adım atılmasının önündeki en önemli engel olarak, Kandil’in (KCK) süreç konusunda ikna olmaması gösteriliyor.
Ülkede genel seçimler yaklaşırken yapılan bu açıklamalar ne anlama geliyor?
AKP Hükümeti’nin çözüm yönünde adım atması gerçekten mümkün mü?
Öncelikle hem PKK ve hem de devletin mevcut çatışmasızlık durumunun devamını esas alan bir politik tutum içinde oldukları belirtilebilir. AKP Hükümeti, Bölge’de giderek yalnızlaştığı koşullarda gücünü önemli oranda arttıran Kürt hareketi ile yeniden çatışmayı göze alamaz durumdadır. Çünkü böylesi bir geri dönüş, sadece bölge içindeki pozisyonunu daha zora sokması anlamına gelmeyecek, ötesinde de ülke içindeki kamplaşmayı derinleştirerek ciddi bir yönetememe krizine yol açacaktır. Kürt hareketi de çatışmasızlık durumunun Rojava ve Bölge genelinde gücünü artırması ve dünden farklı olarak meşru bir siyasi güç olarak görülmesine hizmet etmesi nedeniyle bu durumun devamını istemektedir. Mevcut durum, ülke içinde de bir yandan Öcalan’ın önemli siyasi bir aktör olarak öne çıkmasını ve öte yandan da ülkenin Batısında Kürtlerin taleplerini sahiplenen kesimlerin giderek artmasını sağlamaktadır.
Çatışmasızlık durumu aynı zamanda her iki taraf için bölgesel kamplaşma ve belirsizliklerin devam ettiği koşullarda zaman kazanmaya yönelik bir politika olarak da görünmektedir. Ancak çatışmasızlığın çözüm anlamına gelmediğini geçen iki yıllık süreç çok açık olarak göstermiştir. Bugün Kürt sorununun çözümünün bölgesel gelişmelerle iç içe geçtiğini herkes söylemektedir. Zaten sadece IŞİD’in Kobanê kuşatması sürecinde yaşananlara ve bağlı olarak “iç güvenlik paketi”nin gündeme getirilmesine bakarak bile bu iç içe geçmişliği görmek mümkündür. Öyleyse AKP Hükümeti’nin bu sorunun kalıcı demokratik çözümü yönünde adım atıp atmayacağını anlamak için bölge’deki siyasal tutum ve hedeflerinin değişip değişmediğine bakmak yeterli olacaktır.
Tunus ve Mısır’dan sonra emperyalistlerin ve bölge gericiliklerinin Arap ülkelerindeki halk hareketlerini yedekleme politikalarına bağlı olarak AKP Hükümeti’nin Suriye’ye müdahale girişimlerine öncülük ederken iki hedefinden söz edilebilirdi. Birinci olarak Esad yönetimini devirerek Sünni İslam’ın liderliğini yapmak ve ikincisi de Kürt hareketinin Rojava’da güç olmasının önüne geçerek aynı zamanda Kandil’deki askeri varlığını kuşatarak onu tasfiye etmek. Ancak Esad devrilemediği gibi Kürt hareketinin hem askeri, hem de siyasi olarak gücünü arttırmasının önüne geçilememesi ve bu durumun Türkiye’yi giderek zora sokması, AKP Hükümeti/devletin Öcalan ile görüşmelere başlamak zorunda kalmasına yol açmıştı. Fakat Öcalan ile görüşmelerin başlatılması, bugüne kadar olduğu gibi AKP Hükümeti’nin bu bölgesel hedeflerinde bir değişim yaratmamıştı. Aksine bir yandan Öcalan ile görüşülürken öte yandan Rojava’da Öcalan çizgisindeki PYD’nin ve onun öncülüğünde kurulan kantonların ortadan kaldırılması için her yolu denemeyi ve IŞİD başta radikal İslamcı çeteleri desteklemeyi sürdürdü. IŞİD’in Kobanê kuşatması bütün Kürtlerde büyük bir hassasiyet yarattığı halde AKP Hükümeti Kobanê’nin düşürülmesi girişimlerini desteklemekten geri durmadı.
Peki, bugün durum nedir?
Suriye’ye müdahale sürecinde AKP Hükümeti’ni destekleyen emperyalist güçler (ABD ve Fransa başta olmak üzere) mevcut durumun bölge’deki politik çıkarları için sürdürülemez olması ve IŞİD-El Kaide tehdidi nedeniyle politikalarını revize etmek zorunda kalırken AKP Hükümeti, müdahale girişimlerinin en başındaki çizgisini sürdürmeye çalışmaktadır. Hâlâ ‘eğit-donat’ formülüyle Suriye’de Esad rejimine karşı kendi çizgisinde bir askeri güç oluşturma hayalini kurmaya devam etmekte ve bu gücün aynı zamanda Rojava’daki PYD egemenliğini ortadan kaldırabileceğini, en azından onu dengeleyebileceğini ummaktadır. Bugün Öcalan’la görüşmelerin hız kazandığı açıklamaları yapılırken Rojava’daki Kürt kantonlarını tanımaya yönelik herhangi bir adım atılmamaktadır. Erdoğan’ın gözünde PYD de IŞİD gibi bir “terör örgütü” olmaya –ki söylem ve politikalarına bakıldığında Erdoğan için terör örgütü olup olmadığı tartışmalı olan IŞİD’tir– devam etmektedir. Bu koşullar devam ettiği ve AKP’nin politik yönelimi değişmediği müddetçe Öcalan’la yapılan görüşmeler ne kadar hızlanırsa hızlansın ve hangi aşamaya geçtiği açıklanırsa açıklansın bu görüşmelerden demokratik bir çözüm çıkmasını beklemek en hafifinden politik saflıktır. Zaten AKP’nin ülkenin seçim sürecine girdiği koşullarda zaman kazanmaya ve kendi egemenliğini sağlamlaştırmaya yönelik bir tutum içinde olduğu KCK tarafından yapılan açıklamalarda da oldukça açık bir şekilde ifade edilmekte ve AKP’nin bu politikalarına karşı bütün demokrasi güçlerine ortak mücadele çağrısı yapılmaktadır.

SEÇİM, ÇÖZÜM VE DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN BİRLİĞİ

AKP Hükümeti’nin bölgesel yönelimleriyle paralel olarak iç siyasette ülkeyi nasıl yönetmeyi ve nasıl bir çözüm istediğini gösteren iki önemli konu da seçim barajı ve iç güvenlik yasası konularındaki tutumu olmuştur. 12 Eylül darbesinin Kürt hareketinin, işçi-emekçilerin ve ezilen halk kesimlerinin siyaset yapmasının önüne diktiği en önemli engellerden biri olan yüzde 10 seçim barajına karşı çıkmak, AKP/Erdoğan’a göre halkın iradesini yok etmeye çalışmaktır. Çünkü onlara göre halkın iradesi AKP Hükümetinde cisimleştiği için kendi iktidarlarını tehdit edecek her türlü gelişme, halkın iradesine saldırı anlamına gelmektedir. Seçim barajı, 12 Eylül’le hesaplaşma adı altında kendi egemenliğini pekiştiren düzenlemeleri demokratikleşme adına yaparken liberallerden kimi “sol” çevrelere kadar geniş kesimlerin desteğini alan AKP’nin demokrasi düşmanlığı konusunda 12 Eylül’ün mirasçısı olduğunu gösteren en önemli yasalardan/yasaklardan biridir. Bugün Erdoğan, AKP’nin başı olarak konuşmakta ve bu seçim barajlarına güvenerek meydanlarda halktan 400 milletvekili istemektedir. 400 milletvekili ile kendisine başkanlığı getirecek anayasal değişikleri yapmak ve tek adam-tek parti düzenini kurmak istemektedir. Açıktır ki, Erdoğan bu yönelimi ile her fırsatta eleştirdiği CHP’nin 1930’lu-1940’lı “milli şef”li tek partili yıllarına özenmektedir.
AKP-Erdoğan’ın “yeni Türkiye” adını verdikleri ve giderek bir dikta rejimlerine dönüşen yönetim anlayışıyla ülkeyi yönetebilmek için sarıldıkları bir diğer silah da hukuku tamamen askıya alan ve bütün ülkeyi bir OHAL rejimi ile yönetme anlayışına dayanan “iç güvenlik yasası”dır. AKP Hükümeti, bu yasaya dayanak-gerekçe olarak 6-7 Ekim 2014’te Kobanê ile dayanışma eylemlerini göstererek aslında büyük oranda polisin ve sivil faşist-dinci güçlerin provokasyonları sonucu yaşanan olaylar üzerinden halkın desteğini almaya çalışmaktadır. Ancak bu düzenleme polise “makul şüphe” adı altında herkesi gözaltına almak, dahası gösterilere katılanları “etkisizleştirmek” için öldürmeye varan yetkiler vermektedir. Bunun da ötesinde Cizre’de olduğu gibi hendek kazarak polise karşı duran Kürt gençleri hedef gösterilerek gündeme getirilmiş olsa da bu yasa ülkedeki bütün işçi emekçileri, kadınları, gençleri ve bu düzene karşı sesini yükselten bütün toplumsal kesimleri hedef almaktadır. Bu yasa grevi yasaklanan işçinin buna tepki göstermesini bile “terör suçu” saymakta, her türlü toplumsal hareketin taleplerini sokakta duyurmasını imkânsız hale getirmektedir.
Bugün AKP-Erdoğan, daha otoriter-baskıcı bir rejim kurma peşinde koştuğuna göre, Öcalan ile yapılan görüşmelerin hızlandırılması konusundaki söylem ve kimi göstermelik adımların asıl amacının 7 Haziran Genel Seçimleri’nden böylesi bir düzen kurulmasına olanak sağlayacak bir sonuç çıkarmaktan başka bir şey olmadığı açıktır. AKP’nin bu yönelimini ve bağlı hesaplarını boşa çıkarmak için bütün emek-demokrasi güçlerinin ortak mücadelesini geliştirmek ve seçimlerde yüzde 10 seçim barajının aşılmasını sağlayacak bir platform oluşturmaktan başka çıkar yol bulunmamaktadır. AKP karşısında tek gerçek seçeneğin HDP’nin demokrasi güçlerinin birliği-ittifakı üzerinden seçimlere parti olarak katılması olduğu için AKP medyası, kimi liberal ve Kürt milliyetçi çevreler HDP’nin seçimlere parti olarak girmesinin Kürtlerin mecliste temsil edilmesini engelleyeceği ve çözüm sürecini sona erdireceği yönlü propaganda yapmaktadır. Açıktır ki bugün Roboski’den Soma’ya, Gezi’den Kobanê’ye kadar emek ve demokrasi güçlerinin ortak mücadelesinin zeminini büyüten birçok gelişme ve olay yaşanmışken seçimlere yüzde 10 seçim barajını da parçalayarak işlevsiz hale getirmek üzere parti olarak girmemek AKP’ye teslimiyetten ve dahası mücadelenin ileriye taşınmasını engellemekten başka bir anlam taşımayacaktır.
Elbette parlamenter alandaki mücadele, siyasal demokrasi-devrim mücadelesinin alanlarından sadece birdir. Ancak 2015 7 Haziran Seçimleri, 13 yıllık AKP iktidarı ve sözcülüğünü yaptığı sermaye çevreleri ve ülkenin geleceğine yönelik planlarıyla hesaplaşmak için özel bir anlam kazanmış durumdadır. Emek örgütlerinin, Alevi çevrelerinin, Kürt hareketinin, sol-sosyalist parti ve çevrelerin toplumsal mücadele birlikteliğinin bir ifadesi olarak ortak demokrasi taleplerini merkeze koyarak oluşturacakları seçim platformu, bu cepheyi AKP’nin kurmak istediği düzenin tek gerçek alternatifi haline getirecektir. Bu cephenin seçim barajını aşması, AKP düzenin için sonun başlangıcı olacak, dahası emek ve demokrasi güçlerinin siyasi temsiliyetini engelleyen seçim barajını da geçersizleştirecektir. Yine bu cephenin seçim barajını aşmasının engellenmesi halinde ise, zaten böylesi bir cephenin yer almadığı meclis daha en başından tartışmalı hale gelecek, daha geniş halk kesimlerinin mücadeleye çekilmesinin olanakları dünden farklı bir düzeye çıkacaktır.
2015 Newroz’u Kürt hareketi ile ülkedeki emek ve demokrasi güçlerinin mücadelesinin alanlarda birleştirilmesi için bir tarihi bir fırsat; mücadelenin ileri bir aşamaya taşınması için önemli bir dönemeçtir. Newroz’un Kürdistan ve Türkiye’nin dört bir tarafında demokrasi, barış, insanca yaşama dair ortak talepler ekseninde birlikte kutlanması, emek ve demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesinin de ifadesi olacaktır. Newroz, Bölgede (Ortadoğu) IŞİD barbarlığına, onu destekleyen bölge gericiliklerine ve emperyalizme karşı halkların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmak, ülkede ve bölgede mezhepçi politikalar karşısında durmak bakımından da önemli bir mücadele günü olacaktır. Kürt ulusal mücadelesi için 30 yıldır özel bir anlam ve önemi olan Newroz’un mücadelenin yeni bir aşamaya geçişinin müjdecisi olması/olabilmesi, bugün emek ve demokrasi güçlerinin ülkenin kaderini değiştirecek bir mücadele birlikteliği yönünde adım atıp atmamasına ya da ne kadar adım atacağına bağlı olacaktır.

Kobanê direnişi ve siyasi sonuçları üzerine

Kobanê direnişi, en başında, bölgedeki gelişmeler ve özellikle Rojava ile iç içe geçmiş olan ‘çözüm süreci’nin ikili karakterini ortaya çıkardı. AKP Hükümeti’nin bir yandan İmralı’da Öcalan’la görüşmeler yaparken öte yandan Rojava’daki Kürt kantonlarını yok etme ve Kürt hareketini etkisizleştirerek kendi çözümünü dayatma hesaplarını görünür kıldı. Ancak AKP Hükümeti ve devletin desteklediği IŞİD’in –ki, bu destek ABD yönetimi tarafından bile dile getirilmiştir– üç koldan kuşattığı Kobanê’de ortaya konan direniş ve Türkiye’nin Kobanê’nin düşürülmesi hesabına bağlı olarak her türlü yardımı engellemesinden sonra, 6-7 Ekim’de Kürdistan, Türkiye ve bütün dünyaya yayılan eylemler sürecin seyrini değiştirdi.  IŞİD’e karşı koalisyon kuran ABD, Kobanê’ye müdahale etmek zorunda kalarak kuşatmanın kırılmasında rol oynadı ve ardından yine Kobanê’ye havadan silah yardımı yaparak koridor açılmasını engelleyen Türkiye’yi boşa düşürdü. Nihayetinde, Kobanê’yi düşürme planı tutmayan Türkiye egemenlerinin elinde, PYD/YPG’nin Barzani üzerinden dengelenmesi beklentisine bağlı olarak Peşmergenin ağır silahlarla Kobanê’ye geçişine izin vermekten başka yapacak bir şey kalmadı. Bütün bu gelişmeler üzerinden 6-7 Ekim Serhildanındaki öfke patlamasının sadece Kobanê’de değil, ülke ve bölge siyasetinde de dengeleri değiştirici bir rol oynadığı söylenebilir.

KOBANÊ DİRENİŞİ VE ABD’NİN IŞİD STRATEJİSİ

ABD Başkanı Obama’nın Eylül ayında açıkladığı ‘IŞİD ile mücadele stratejisi’ asıl olarak Irak merkezliydi ve ihtiyaç duyulması halinde Suriye’ye müdahale edilmesini öngörüyordu. ABD, bu strateji ile, IŞİD’i kullanarak aynı anda birkaç hedefini gerçekleştirmek istiyordu. Öncelikle, Musul’u ele geçirmesinden sonra Irak’taki gücünü giderek arttıran IŞİD karşısında daha önceden Irak’ta birbirleriyle çatışma noktasına gelen merkezi hükümet ile Kürdistan Federe Yönetimi’nin yeniden bir araya getirilmesi sağlandı. ABD 2003 müdahalesinden sonra oluşturduğu iktidarın Şii ve Sünni Araplarla Kürtler arasında paylaştırılmasına dayalı düzeni –ki bu paylaşımda başbakanlık Şiilere, cumhurbaşkanlığı Kürtlere ve meclis başkanlığı da Sünnilere veriliyor– geçici de olsa yeniden tesis etti. ABD, bölgede müdahaleci politikalarına dayanak yaptığı bu strateji ve kurduğu koalisyon ile aynı zamanda son birkaç yılda kendi politikaları etrafında toparlamakta zorlandığı bölgesel müttefiklerini –başta Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün olmak üzere– yeniden dizayn edebilme imkanı buldu.
Bu dönemde Irak’ta IŞİD’i vuran ABD, IŞİD’in 16 Eylül’de başlayan Kobanê kuşatması ve saldırısı karşısında ise “durumu yakından izliyoruz” açıklaması ile yetinmişti. ABD Suriye’de IŞİD’i bombalamaya başladığında da, ilk hedefi Kobanê kuşatmasındaki güçler değil, Rakka’daki kimi lojistik üslerdi. Bu tutum, ABD’nin de Kürt siyaseti içinde bugüne kadar kendisiyle uyumlu bir politika izlemeyen PYD-PKK çizgisini sıkıştırıp zorda bırakmayı hedeflediğini gösteriyordu. Ancak ABD’nin IŞİD’in saldırılarını izlemesine ve Türkiye’nin de yardım götürülmesini engellemesine rağmen Kobanê’de ortaya konan direniş, bütün dünyada yankı yarattı. 6-7 Ekim’de dünyanın birçok önemli kentinde de Kobanê ile dayanışma için eylemler düzenlendi. Bu eylemler IŞİD’e karşı koalisyon kuran ABD’nin ikiyüzlü politikasını da teşhir etti. Ortaya çıkan yeni durumda Kobanê’nin düşmesi, aynı zamanda ABD’nin oluşturduğu koalisyonun da inandırıcılığını ciddi biçimde tartışılır hale getirecekti. İşte bu noktada, ABD, “durumu izleme”nin ötesine geçerek, IŞİD’in Kobanê’deki güçlerini havadan bombalamaya başlamak zorunda kaldı. Üstelik bu müdahale, ABD’nin 2003 Irak müdahalesi sonrasında ortaya çıkan katliamcı-işkenceci imajını düzeltebilecek bir “kurtarıcı” rolle bölgedeki varlığını halklar nezdinde meşrulaştırmış olacaktı.
Kobanê’de IŞİD mevzilerinin bombalanması, ABD ile “Bizim için IŞİD neyse PYD de odur” diyen Erdoğan/AKP arasındaki çelişkiyi/uyuşmazlığı daha görünür hale getirdi. ABD, bu noktada ikinci bir adım attı; Kobanê’ye havadan silah yardımı yaparak Türkiye’nin ambargosunu da etkisizleştirdi. Ardından da, Türkiye –PYD’yi dengeleme beklentisi üzerinden– Kürdistan Yönetimi’ne bağlı Peşmerge güçlerinin Türkiye üzerinden Kobanê’ye yardım götürmesini kabul etmek zorunda kaldı.
Kobanê müdahalesi sonrasında ABD’nin PYD ile görüşmeler yapması, önemli tartışmaları da beraberinde getirdi. Öncelikle ABD’nin Suriye üzerinden sürdürülen bölgesel kamplaşma sonrasında dengeleri değiştirebilecek önemli bir güç haline gelen Kürtleri (PYD’yi) yedeklemek ve bu temelde Suriye rejiminin arkasında duran Rusya-Çin-İran bloğuna karşı kendi pozisyonunu güçlendirmek istediği açıktır. Ancak bu durum, ABD’nin ortaya konan direnişin bütün dünyada yarattığı yankı nedeniyle Kobanê’ye müdahale etmek zorunda kaldığı ve bugüne kadar PYD’nin Suriye’deki savaşın ilk dönemlerinden beri izlediği kendi bölgesini –Rojava’yı savunma– ve PYD Eş Başkanı Salih Müslim’im deyimi ile “kimsenin askeri olmama” tutumunu sürdürdüğü gerçeğini değiştirmemektedir.
Bu noktada, eski TKP’nin devamcıları başta olmak üzere, kimi “sol” çevrelerin ABD’nin müdahalesi sonrasında “Kobanê’nin siyaseten düştüğü”  yönündeki değerlendirmelerine değinmek gerekiyor. Çünkü söz konusu çevreler, ABD bombardımanını, Kürt hareketine karşı mesafeli duruşlarının ve sosyal-şoven politikalarının üstünü örtmek, dahası bu duruşlarını meşrulaştırmak için kullanmaya çalışmaktadırlar.
Oysa bu türden yaklaşımlar, öncelikle ABD’yi Kobanê’de tutum almaya zorlayan halk direnişini görmezden gelmektedir. Ve gerçekten bu direnişe sahip çıkmak isteyenlerin yapması gereken şey, ABD bombardımanının tozu-dumanının arkasına saklanmak değil; bu direnişin ABD desteğine ihtiyaç duyulmayacak düzeye –ki ABD’nin bu desteğinin arkasındaki hesaplara yukarıda değinmiştik– getirilmesi için mücadele ve dayanışmanın büyütülmesidir.
İkincisi, ABD bombardımanı, Kürtlerin Rojava’da PYD öncülüğünde kendi geleceklerini belirleme mücadelesinin demokratik karakterini ortadan kaldırmamakta; Kürtler kendi topraklarını savunma çizgisini sürdürmekte ve emperyalizm/gericiğin kendilerini rejimle çatışma içine çekme politikasına karşı durmaya devam etmektedir. Kaldı ki, Lenin’in de belirttiği gibi, eğer bir sosyalist çözümden söz etmiyorsak, emperyalizm koşullarında yalnızca ulusların kendi kaderini tayin hakkı değil, kısmen ve çarpıtılmış olarak da olsa, siyasi demokrasinin bütün talepleri uygulanma şansı bulabilir. Ama bu durum, sosyalistlerin bu talepler için acil ve kararlı bir mücadele vermesi zorunluluğunu ortadan kaldırmaz, aksine bundan vazgeçmek burjuvazi ve gericiliğin ekmeğine yağ sürmek anlamına gelir. Bu nedenle söz konusu çevrelerin bugün sosyalistlik ve anti-emperyalist duruş adına Kobanê direnişine yüz çevirmesi; ulusların kaderini tayin hakkı temelinde ulusal hak eşitliğinin sağlanması ve işçi sınıfının birliği önündeki milliyetçi duvarların yıkılması mücadelesine değil; en çok emperyalizm ve ülke gericiliğinin işine yaramaktadır.
Yaşanan bölgesel kamplaşma ve önce Şengal’de –Irak Kürdistanı’nda– PKK ile Peşmerge güçlerinin ve ardından da Kobanê’de PYD’nin IŞİD’e karşı gösterdiği direniş, Sykes Picot anlaşmasının çizdiği sınırların geçersizleştiği bir süreçte, Kürtleri bölgenin yeniden dizayn edilmesinde göz ardı edilemeyecek bir güç haline getirdi. ABD’nin bugün göz ardı edemez hale geldiği bu durumu diğer emperyalist bloğun başında yer alan Rusya önceden görmüş ve daha Cenevre-2 görüşmeleri döneminde PYD’nin sürece dahil edilmesi gerektiğini savunmuştu.
Kobanê Direnişi sonrasında Kürtlerin bölgesel gelişmelere bağlı olarak edindiği pozisyon, ülkede devam eden “çözüm süreci”ni de dolaysız olarak etkiledi.

KOBANÊ SONRASI ÇÖZÜM SÜRECİ
AKP Hükümeti, daha en başından, Rojava’da Kürtlerin PKK çizgisindeki bir siyasi partinin –PYD’nin– öncülüğünde siyasi statü sahibi olmasını –oluşturdukları demokratik kantonları– ülke içinde “çözüm süreci”nde dayatmak istediği statüsüz çözüm önünde bir engel olarak gördü. Bu nedenle, Rojava’da, 19 Temmuz 2012’de Kobanê’den başlayarak, yönetimi ele aldıkları tarihten itibaren Kürtlerin kendi bölgelerini yönetmesini engellemek için önce el Nusra ve sonra IŞİD gibi el Kaideci çetelerle her türlü işbirliği yapmaktan geri durmadı. Bu nedenle Kobanê kuşatması, IŞİD’in alan hakimiyeti için ne kadar gerekli idiyse, AKP Hükümeti’nin “çözüm süreci”ni inisiyatifi elinde tutarak yürütme politikası bakımından da o kadar gerekli görünüyordu. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da, bu beklentisini, Kilis’te yaptığı bir konuşmada “Kobanê ha düştü, ha düşecek” sözleri ile ortaya koymuştu.
6-7 Ekim Serhildanı, AKP Hükümeti’nin süreçte inisiyatifi elinde tutma politikasına ciddi bir darbe vurdu. Zaten bu politikanın darbe yemesinin telaşıyla, 51 insanın yaşamını yitirdiği olayların hemen ardından, “kamu düzeni”ni sağlama adına, polise yeni yetkiler veren yeni baskı yasaları çıkarmak için kolları sıvadı. Yine başta Eş Genel Başkan Demirtaş olmak üzere HDP hedefe kondu ve sürecin askıya alınabileceği tehdidi gündeme getirildi. Ancak bütün bu tehditlere rağmen Kobanê’nin düşürülmesi hesabının boşa düşürülmesinden sonra, Kürtlerin bölgede edindikleri yeni pozisyon, AKP Hükümeti/devletin bu süreci bitirme olanaklarını da önemli oranda sınırlıyordu. Bu nedenle, kamuoyuna yönelik HDP’ye karşı en ağır açıklamaların yapıldığı süreçte, diğer taraftan HDP’nin İmralı heyeti ile de görüşmeler yapılıyordu. Yapılan bu görüşmelerin sonucunda “sürecin hızlandırılarak devam ettirilmesi kararı” çıktı. Bu karara bağlı olarak, Öcalan’a 5 kişilik bir sekretarya, İmralı heyetinin genişletilmesi –ki son görüşmelerde heyete DTK Eş Genel Başkanı Hatip Dicle dahil edilmiştir– ve bir ‘izleme kurulu’nun oluşturulması konularında anlaşmaya varıldığı açıklandı.
Öncelikle bir sekretarya ve izleme kurulunun oluşturulmasının sürecin sürdürülme biçimine dair düzenlemeler olduğunun altını çizmek gerekiyor. Yani bu düzenlemeler, çözümün içeriğiyle değil, nasıl sürdürüleceğiyle ilgilidir. Burada yine AKP Hükümeti’nin bu adımlar üzerinden süreci seçimlere kadar idare etme ve “çözüm süreci”ni seçimlerden daha güçlü çıkmak için kullanma hesabı yaptığını söylemek herhalde bir kehanet değildir. Ancak bu durum, yapılan/yapılacak düzenlemelerin Kürt hareketi ve demokrasi güçleri için bir kazanım olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Çünkü bugüne kadar hükümet, ‘çözüm süreci’ni Öcalan ile MİT arasında yapılan ve içeriği kamuoyuna açıklanmayan bir gizli görüşmeler süreci olarak sürdürdü. Ve sürecin kapalı kapılar ardında sürdürülmesi, AKP’nin süreci istediği gibi kullanmasını kolaylaştırıyordu. Oysa “çözüm süreci”nin sonucunda barışın sağlanması isteniyorsa, bu sürece toplumun da dahil edilmesi gerektiği açıktır. Bu nedenle sürecin şeffaflaştırılıp toplumsallaştırılması –ki oluşturulacak kurullar bu bakımdan önemlidir– toplumun sorunu ve çözümünü doğrudan tartışabilmesinin öncelikli bir koşulu olarak anlam taşımaktadır. Yine HDP Eş Başkanı Demirtaş’ın CHP’nin ya da CHP’ye yakın isimlerin izleme kurulunda yer alması çağrısı da, sürecin toplumsallaştırılmasının hızlandırması ve AKP’nin elinde rehin olmaktan kurtarılması bakımından önemsenmesi gereken bir çağrıdır.
Özetlemek gerekirse, oluşturulacak kurullar, AKP Hükümeti’nin sürecin çerçevesini “MİT’in terör örgütü lideriyle görüşebileceği” çerçevesine sıkıştırması politikasının geçersizleştirilmesi; toplumun bu görüşmelerin devlet ve Kürt hareketi arasında Kürt sorununun çözümü için yürütüldüğünü görmesini/anlaşmasını sağlama ve toplumu sürece katmaya hizmet etmesi olanağını arttırmaktadır. Aksi durumun, yani sürecin şeffaflıkla yürütülüp toplumsallaştırılmamış olmasının acı sonuçları ve olası tehlikelerini 6-7 Ekim olaylarında bir kez daha gördük. Kobanê’ye destek eylemlerinin karşısında polis nezaretinde sokağa dökülüp Kürtlere saldıran, insanları linç eden güruhlar, artık Kürdün varlığını kabul eden, ama onu kendisi için bir tehdit, bir düşman olarak gören bir dışlayıcı milliyetçiliğin de varlığını acı bir şekilde gösterdi. Ve açıktır ki, Türkle Kürdün bu kadar iç içe yaşadığı günümüz koşullarında dışlayıcı milliyetçilik, ülkeyi bir iç savaştan; Türk-Kürt çatışmasından başka bir yere götürmez.
İmralı heyetine DTK Eş Başkanı Dicle’nin de katılmasından sonra yapılan görüşmede Öcalan’ın KCK’ye ve hükümete ulaştırılmak üzere sunduğu ‘Demokratik müzakere ve barış süreci taslağı’ dolayısıyla görüşmelerin üzerinden iki yıl geçtikten sonra çözümün içeriğinin tartışılmaya başladığını söyleyebiliriz. İçeriği konusunda fazla bilgi olmasa da, İmralı heyetinden Sırrı Süreyya Önder’in taslağa ilişkin “Taslakta anayasal, yasal değişikler hepsi var. Herkes için de özerklik var. Demokratikleşme başlığı altında bunu sizinle paylaşacağız” açıklaması, taslağın tartışmaya açılması için yetti. KCK yönetimi, taslağın kendilerine sunulan kısmını kabul ettiklerini açıklarken, Başbakan Davutoğlu, Önder’in açıklamalarına dair sorulan bir soruya, “genel af, özerklik gibi konular kesinlikle gündeme gelmemiştir. Gündemde olmayan konuları, sanki gündemdeymiş gibi ele almak, tartışmak sürece zarar verir” yanıtını vermiştir. Bu yanıt, hükümetin görüşmelerin neden kapalı kapılar arkasında yapılmasını istediğini ve oluşturulacak kurullarla görüşme sürecinin şeffaflaştırılmasına neden bu kadar direndiğini de açıklamaktadır. Öte yandan genel affı, Kürtlere siyasi bir statüyü, anadilde eğitimi, anayasal değişiklikleri vb. konuşmadan Kürt sorununun çözülemeyeceği de açıktır. “Biz bu konuları konuşmadık, konuşmuyoruz” demek, Davutuğlu’nun (AKP Hükümeti’nin) sorunun çözümüne olan mesafesini de göstermekte, yapılan görüşmelere rağmen AKP’nin zaman kazanmaya yönelik oyalayıcı bir tutumda ısrar ettiğini ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak, AKP Hükümeti’nin sorunun çözüm çerçevesini konuşmaktan kaçmaya çalışmasına rağmen, görüşme sürecinde, bu görüşmelerin sürdürülme biçimine dair atılan adımlar, hükümetin bundan kaçma olanaklarının sınırlandırılması ve tartışmaların topluma yansıtılması bakımından önemlidir. Bu adımların AKP için seçim sürecinin atlatılmasına ve seçimden güçlü çıkma hesaplarına bağlı manevralar olarak anlam kazandıkları gerçeğini göz ardı etmeden, Kürt hareketi-demokrasi güçleri bakımından demokratik-barışçıl çözüm için mücadele zeminini genişlettiği de belirtilmelidir.

AKP’NİN DERSİM SEFERİ VE ALEVİ AÇILIMI

Kobanê’nin düşürülmesi hesabının ters tepmesi ve Kürt hareketinin güç ve pozisyonunun artması sonrasında siyaseten ciddi bir sıkışıklık içine giren AKP Hükümeti’nin bu sıkışmışlıktan kurtulmak için yaptığı manevralardan biri de, Dersim katliamını ve Alevi açılımını gündeme getirmesi oldu. Başbakan Davutoğlu, Seyit Rızaların idam edilişinin yıldönümüne yakın bir tarihte Hacıbektaş Aşure Günü’nde “Dersim, modern bir Kerbela’dır” açıklamasını yaptı. Davutoğlu, aynı konuşmada, Alevilerin zorunlu din dersinin kaldırılması talebinin –ki Avrupa İnsan hakları Mahkemesi, Türkiye’yi bu uygulamadan dolayı mahkûm etmiştir– tartışılabileceğini de söyledi.
Öncelikle Davutoğlu/AKP Hükümeti’nin ne Dersim özrünün, ne de Alevilerin talepleriyle ilgili açıklamalarının gereğini yapmadığının altını çizmek gerekiyor. Davutoğlu’nun Kasım ayı sonunda Dersim’e yaptığı ziyarette Dersim adının iade edileceği beklentisi bile boşa çıktı. Başbakan’ın Dersim seferinden, Tunceli Üniversitesi’nin adının Munzur Üniversitesi ve tarihi kışlanın müze olması dışında bir şey çıkmadı. Oysa Hükümet gerçekten özür dileyip geçmişle hesaplaşmak isteseydi, Dersim katliamını CHP ile hesaplaşma meselesi olarak ele almanın ve bunun üzerinden yıpranan imajını düzelterek demokratik bir çizgide olduğu görüntüsü yaratmanın ötesine geçmesi gerektiği açıktır. Ancak Dersimlilerin Dersim adının iadesi, Seyit Rızaların mezarlarının bulunması ve katliamın siyasi-sosyal-ekonomik bütün sonuçlarının açıklanıp bunların telafisi yönünde adım atılması başta olmak üzere, hiçbir beklentisi karşılanmamıştır. Bunun da ötesinde, eğer Dersim’de yapılanlar devletin Kürt sorununu şiddet-baskı-imha ile çözme politikasının bir parçası ise –ki öyledir–, geçmişle hesaplaşmadan söz ederken yapılması gereken, Kürt sorununun Kürtlerin ulusal demokratik taleplerinin karşılanması temelinde çözülmesidir ve AKP Hükümeti’nin böylesi bir çözüm konusunda durduğu yer de bellidir. Yani Dersim katliamının CHP’nin tek parti iktidarının olduğu dönemde (1937-38) yapılması, bu katliamın devlet tarafından yapıldığı gerçeğini değiştirmemektedir. Bu nedenle, bugün gerçek anlamda hesaplaşma, CHP tarafından değil, hükümet tarafından yapılabilir. Burada, Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun özür dilemesine rağmen –ki CHP içindeki ulusalcılar bu özre tepki göstermekte gecikmediler– CHP’nin geçmişiyle gerçekten yüzleşememesinin AKP’nin işini kolaylaştırdığını; AKP’nin eline her fırsatta kullandığı bir malzeme verdiğini de belirtmek gerekiyor. Nihayetinde yapılan katliam, yaşanan sürgünler vs. bugün bütün sonuçlarıyla ancak hükümet tarafından açığa çıkarılıp gereği yapılabilecek uygulamalar oldukları halde, AKP, Erdoğan’ın Dersim özründen –Kasım 2011– bu yana lafın ötesinde hiçbir adım atmış değildir.
Yine Alevilerin taleplerini konuşmaya hazır olduklarını söyleyen Başbakan Davutoğlu’nun tek pratik önerisi, din dersi kitaplarında Alevilerin daha fazla anlatılması olmuştur. Aleviler taleplerini çok açık olarak sıralamalarına, bu talepleri alanlarda ilan edip gereğinin yapılması için hükümete dilekçeler vermiş olmalarına rağmen, AKP, ‘çalıştay’ üzerine çalıştay düzenleyip Alevileri oyalamaya çalışmanın ötesine geçmemiştir. Ancak Alevilerin zorunlu din dersinin ve Diyanetin kaldırılması, devletin dini örgütleme politikalarına son verilip gerçek anlamda laik bir düzenin kurulması beklentisini karşılamak bir tarafa, her fırsatta kendini AKP Hükümeti’nin başı olarak ilan eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı 19. Milli Eğitim Şûrası ve 5. Din Şûrası’nda ortaya koyduğu tutum, AKP’nin kendi dinci-muhafazakâr anlayışını bütün topluma dayatma konusunda yeni adımlar atmaya hazırlandığını gösterdi. Zorunlu din dersinin kaldırılmasını tartışmaya hazır olduğunu söyleyen Hükümet, zorunlu din dersini ilkokul birinci sınıflarda başlatma, dahası anaokullarına ‘değer eğitimi’ adı altında dini bilgiler verilmesini gündeme getirmiş ve yine Osmanlıca’yı zorunlu ders haline yapmayı tartışmaya açmıştır.
Peki, bütün bu tartışma ve gelişmelerden nasıl sonuçlar çıkarmak gerekiyor?
Birinci olarak, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Hükümet, Kürt sorununda yaşadığı sıkışıklıktan kurtulmak ve 51 insanın yaşamını yitirdiği olaylardan sonra gündeme getirdiği yeni baskı yasalarının, “güvenlik paketi”nin üstünü örtmek üzere Dersim katliamı ve Alevilik konularını gündeme getirmiştir. Ancak söylenen onca söze rağmen bu konularda halkın beklentisi yönünde atılmış hiçbir ciddi adım yoktur. Aksine daha Davutoğlu’nun lafları kurumadan, söylenen sözleri tersi yönde –dinci-muhafazakâr bir toplum oluşturma– adımların atılması gündeme getirilmiştir. AKP, nasıl kendine karşı her muhalefet girişimini “darbe” olarak nitelendirip kendi gerici politikalarına meşruiyet sağlamaya çalışıyorsa, bu konularda da geliştirdiği söylem ile toplumda geçmişle yüzleşen demokrat bir hükümet imajını etkin kılmaya, dahası bu konular üzerinden siyasi rakibini –CHP’yi– sıkıştırmaya çalışmaktadır.
İkincisi ve daha önemlisi, AKP Hükümeti’nin Suriye’ye müdahale politikalarına bağlı olarak geliştirdiği mezhepçi söylem, Alevileri ciddi bir şekilde kendisine karşı kamplaştırmış durumdadır. Bunun da ötesinde, Kürtlerin Kobanê’de AKP’nin desteklediği IŞİD çetelerine karşı ortaya koyduğu direniş ve Rojava’da bütün halkların ve inançların demokratik birliğine dayanarak oluşturulan kantonlar, tarihinde olmadığı kadar Alevilerle Kürtleri birbirine yaklaştırmış, bu güçlerin ülke içinde birleşme zeminini genişletmiştir. Bu yakınlaşmanın ilk sonuçlarını, cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde çeşitli Alevi çevrelerinin Demirtaş’a verdikleri destekte gördük. Kürtlerin bölgede IŞİD barbarlığına karşı halkların laik-demokratik geleceği için savaşan bir güç olarak öne çıkması, IŞİD barbarlığına ve destekçisi AKP’ye karşı ciddi bir tepki duyan Alevilerin Kürt hareketine sempatisini arttırmış ve ilk kez Kobanê sürecinde bu kadar geniş Alevi çevreleri Kürtlerle dayanışma tutumu sergilemiştir. İşte; AKP-Davutoğlu, Dersim ve Alevilik konularını tartışmaya açıp Alevilerde beklenti yaratarak, dahası kimi Alevi çevrelerini yedekleyerek Kürtler ve Aleviler arasında zemini giderek genişleyen mücadele birlikteliğini önüne geçmek istemektedir.
Nihayetinde “çözüm süreci”ni Kürt sorununda inisiyatifi eline alma ve inisiyatifi eline aldığı oranda adım atarak kendi çözümünü dayatma anlayışıyla sürdüren AKP, Dersim ve Alevi “açılımı”nı bu sıkışmışlıktan kurtulmak için kullanmaya çalışıyor.
Böylelikle AKP Hükümeti, “Dersim açılımı” üzerinden Kürt halkının “çözüm süreci”nin devamı ve ulusal hak eşitliği bakımından öncelikli hiçbir talebini karşılamadan Kürt sorununda geçmişle yüzleşip büyük bir adım atmış görünecek, üstelik bu adımla CHP içinde tartışma yaratarak, CHP’yi de kendi iç çatışmasıyla baş başa bırakacaktı. Öte yandan “Alevi açılımı” ile Alevilerde beklenti yaratarak, Alevilerin Kürt hareketi ile ortak mücadele yöneliminin önüne geçebileceği hesaplarını yapmaktaydı. Çünkü AKP,  ülkenin seçim sürecine girdiği böylesi bir süreçte, laisizm ve demokratik talepler etrafında Kürtlerle Aleviler arasındaki mücadele birlikteliğinin zeminin hiç olmadığı kadar gelişmekte olduğunu ve bunun kendi düzeni için ciddi bir tehdit olduğunu görüyor.
Ancak başında, Esad’ı Alevi olduğu için hedef yapıp Sünni mezhepçi bir müdahale politikası izleyen ve bu temelde IŞİD gibi barbar örgütlerle işbirliğinden çekinmeyen, Kılıçdaroğlu’nu Dersimli bir Alevi olduğu için yuhalatan ve Sivas katliamı davasında mahkemenin zamanaşımı kararından sonra “hayırlı olsun” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olduğu bir Hükümetin bu konularda manevra yapabilme koşulları da oldukça sınırlıdır. Ve zaten Davutoğlu’nun son manevrasının Eğitim ve Din Şûralarında boşa çıkartılmış olması bile, AKP gericiliğinin artık biçimsel de olsa kimi demokratik adımlar bile atamaz hale geldiğini gözler önüne sermiştir. AKP, geleceğini, gericiliğe ve baskı yasalarına daha fazla sarılmakta görmekte; “tek parti, tek adam” düzenini tahkim etmek için 2015 Seçimleri’ne bu temelde hazırlanmaktadır.

SEÇİM VE DEMOKRATİK ÇÖZÜM İÇİN BİRLİK
‘Kamu düzeni’ adına baskı politikalarına sarılan Hükümetin önümüzdeki döneme dair politik hesaplarını görünür kılan gelişmelerin en önemlisi, ülkenin genel seçim sürecine girmesiyle birlikte, yüzde on seçim barajı ile ilgili ortaya koyduğu tutum olmuştur. İşine geldiğinde 12 Eylül darbe anayasasıyla hesaplaşmaktan söz eden hükümet, göz diktiği oylar söz konusu olduğundaysa, 12 Eylül faşist darbesinin ürünü olan yüzde on seçim barajının kaldırılması talebini “milli iradeye karşı bir darbe girişimi” olarak sunmaya çalışmaktadır. AKP-Erdoğan’a göre, kendilerine oy vermeyen milyonlarca seçmenin oyunun üzerine oturup yüzde 35’lik oyla meclisin yüzde 65 çoğunluğunu sağlamak mili iradenin tecellisi olmaktadır! Öncelikle her türlü demokratik hak ve talep karşısında “darbe” söylemine sarılması, seçimle başa gelen AKP’nin bu iktidarı seçimle bırakmamak için her yolu deneyeceğini göstermektedir. İnsanların en demokratik haklarından toplantı-gösteri haklarını kullanmalarını bile “kamu düzeni” için bir tehdit olarak gören ve bu hakkın kullanımını engellemek konusunda 12 Eylül faşizmini aratmayan baskı yasalarına sarılan Hükümetin ‘yeni Türkiye’ derken nasıl bir düzenden söz ettiğini anlamak zor olmasa gerek! AKP’nin ‘yeni Türkiye’si; zaten fiili başkanlık yapan Erdoğan’ın tek adam olduğu, AKP dışındaki bütün partilerin “kamu düzeni” için tehdit olarak görüldüğü bir “tek parti-tek adam” düzenidir.
Bu ülkede seçim barajından devletin hangi siyasi partilere yardım yapacağına kadar bütün yasak ve engellemelerin Kürt hareketi ve demokrasi güçlerinin ülke siyasetinde etkili olmalarının önüne geçmek üzere gündeme getirilip korunduğu biliniyor. Bugün Öcalan’la görüşmeler yapan AKP Hükümeti’nin, Kürt sorunu çözme ve demokratikleşme konusunda zerrece bir kaygı duyuyor olsaydı, yapması gereken ilk şey, seçim barajını kaldırmak olurdu. Çünkü eğer bir çözümden ve dağdakilerin siyasal yaşama katılacakları bir ortamın oluşturulmasından söz edilecekse, atılması gereken ilk adım, anti-demokratik seçim barajı uygulamasının kaldırılması olmalıdır. Oysa AKP, 2015 Haziran Seçimleri’ni “tek parti, tek adam” düzenini tahkim etmek için fırsat olarak kullanmak; dahası ülkenin geleceğini tek başına belirleyeceği, kendisi dışındaki bütün güçleri susturup ezeceği bir düzen kurmak peşindedir. Ancak bu kez AKP’nin işi eskisi kadar kolay değildir, seçim barajına ve baskı yasalarına dört elle sarılmasının nedeni de budur. Çünkü bugün ülkede emek ve demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesinin zemini daha önce olmadığı kadar genişlemiş durumdadır.
Bu mücadele birliğinin zeminini genişleten başlıca gelişmelerin birkaçını hatırlatmak gerekirse; Haziran-Gezi Direnişi’nde özellikle gençlerin ve kadınların geleceksizliğe, muhafazakârlık dayatmalarına, kendi yaşamlarına yapılan müdahalelere karşı ortaya koyduğu direniş ve bu süreçte özellikle Lice’de kalekollara direnirken katledilen Medeni Yıldırım’ı sahiplenip ulusalcı siyasetin etkisi altındaki kesimlerin bile “halkların kardeşliği” sloganını atmalarını öncelikle anmak gerekir. Roboski Katliamı’nda çocuklarını kaybeden aileler ile Haziran Direnişi’nde çocukları öldürülen aileler arasında gelişen duygu birliği ve bu katliamlara karşı Türkiye ve Kürdistan’da ortaya çıkan sahiplenme de önemlidir. Soma’daki işçi katliamı da, Gezi-Haziran Direnişi gibi, emekçilerin düzene karşı öfkelerini birleştirdikleri önemli dönemeçlerden biri olmuştur. Burada, Soma katliamı karşısında Kürdistan’da ortaya çıkan dayanışma ve yaygın kitlesel eylemler belirtilmelidir. En son, Kobanê Direnişi sırasında, emek örgütlerinin etkisi zayıf olsa da, gerçekleştirdikleri siyasi-dayanışma grev ve eylemleri, çeşitli Alevi çevrelerinin ve Kürt hareketine bugüne kadar mesafeli durmuş çeşitli sol çevrelerin ortaya koyduğu güçlü dayanışma da, AKP gericiliğinde ifadesini bulan sisteme karşı mücadele birlikteliğini büyüten gelişmelerden olmuştur.
Sonuç olarak, bugün AKP’nin ‘yeni Türkiye’sinin alternatifi ancak yukarıda saydığımız gelişmeler-hareketler içinde yer alan HDK bileşenlerinin, emek örgütlerinin, Alevi çevrelerinin, çeşitli sol örgüt ve çevrelerin oluşturduğu Birleşik Haziran Hareketi’nin ve laik-demokratik bir ülke, insanca bir yaşam isteyen her kesimden halk güçlerinin oluşturacağı bir demokrasi cephesi ile yaratılabilir. Ancak böylesi bir demokrasi cephesi, her şeyden önce, AKP’nin demokrasi mücadelesinin önüne bir engel olarak dikmekte ısrar ettiği seçim barajını yıkabilir ve bu cepheyi dışarıda bırakacak bir seçimi daha en başından geçersiz-işlevsiz hale getirebilir. Böylesi bir cephe, seçimlerden güçlü çıkmanın da ötesinde, bugün, en başından ifade edildiği gibi, müzakere sürecinin bir mücadele süreci olduğu gerçeğinden hareketle, AKP’nin Kürt sorununun çözümündeki oyalayıcı tutumunu boşa çıkarmak ve demokratik bir ülke kurmak bakımından ihtiyaçtan da öte bir zorunluluk haline gelmiştir.

Bölge’nin fay hattı ve IŞİD depremi

Irak’ın Ninova eyaletinin başkenti Musul’un 10 Haziran’da el Kaideci IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) tarafından ele geçirilmesi ve IŞİD’in kısa bir sürede Selahaddin ve Ninova’ya bağlı birçok yerleşim birimini işgal etmesi, bütün dünyanın dikkatinin bölgeye çevrilmesine neden oldu. Ne oldu da, IŞİD, Irak’ın en büyük ve önemli kentlerinden Musul’u kolayca ele geçirmiş ve ardından Tikrit ve Telafer gibi kentleri işgal edebilmişti? Ve daha da önemlisi, bundan sonra Irak’ı nasıl bir gelecek bekliyordu?

IŞİD işgali sonrasında, zaten daha önce otoritesi önemli oranda zayıflamış olan Başbakan Maliki ABD’yi yardıma çağırırken, Şii radikallerden Sadr’a bağlı milisler (Mehdi ordusu) silahlanmaya başladı. İran, Şiilerin kutsal yerlerine yönelik saldırılar karşısında sessiz kalmayacağını ve gerekirse askeri güç gönderebileceğini açıklarken, Maliki’nin IŞİD’i desteklemekle suçladığı S. Arabistan, yaşananların bir “iç savaş” olduğunu söylüyordu. IŞİD’in işgalleri karşısında en “soğukkanlı” tutum ise, kuşkusuz Musul Konsolosluğu’nun 49 çalışanı ve 31 TIR şoförü rehin alınan Türkiye tarafından ortaya konmuştu. Üstelik IŞİD işgali bir gün önceden haber alındığı halde Türkiye’nin konsolosluğunu boşaltmaması, yeni soruları da beraberinde getirmişti.

Bugün IŞİD’in bu kadar hızlı güç kazanması şaşırtıcı görünse de, Irak’ta ABD işgali sonrası ortaya çıkan mezhepsel-etnik yarılmaya dönüp bakıldığında ve Suriye’ye müdahale girişimlerinin bunlar arasındaki çelişki-çatışmaları nasıl tetiklediği göz önünde bulundurulduğunda, ortaya çıkan tablonun sürpriz olmadığı anlaşılacaktır. Zaten Maliki Hükümeti’ne karşı Sünni hoşnutsuzluğun en yüksek seviyede olduğu Felluce ve Ramadi’de Ocak ayı başlarında IŞİD’in kontrolü kısmi olarak ele geçirmesi de, bugünkü gelişmelerin ayak sesini haber veriyordu.

ABD İŞGALİ SONRASI IRAK

2001 11 Eylül’ünde el Kaide’nin ikiz kulelere yönelik terör saldırıları sonrasında, ABD,  “terörle mücadele” gerekçesiyle “önleyici savaş stratejisi”ni gündeme getirmişti. Bu strateji, ABD’nin tehdit olarak gördüğü ülkelere müdahale hakkı olduğu iddiasına dayanıyordu. Bu temelde dünyanın petrol rezervlerinin yüzde 65’i ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 41’ini bulunduran bölgenin (Ortadoğu’nun) yeniden dizayn edilmesi amacıyla Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOP) uygulamaya konuldu. Proje kapsamından ilk müdahale noktası, el Kaide’nin merkezi sayılan ve 1988’de kurulduğunda el Kaide’nin ABD tarafından Sovyet işgaline karşı desteklendiği yer olan Afganistan’dı. Afganistan’ın ardından, sıra, 1990’da Kuveyt’i işgal ettikten sonra ABD’nin hedefi haline gelen ve 1990-91 Körfez Savaşı’ndan itibaren ABD ile çatışma halinde bulunan Irak’taki Saddam rejimindeydi. Saddam’ın el Kaide’yi desteklediği ve kitle imha silahları bulundurduğu gerekçesiyle Mart 2003’te Irak’a giren ABD ve müttefikleri kısa sürede Saddam rejimini devirdi. ABD müdahalesinden sonra, nüfusun yüzde 20’sini oluşturan Kürtler Irak’ın kuzeyinde federe yönetim oluşturdular. 1980-88 yılları arasında İran’la savaşan Saddam rejiminin büyük baskılar uyguladığı ve nüfusun yüzde 65’e yakınını oluşturan Şiiler, müdahaleden sonra merkezi yönetimde etkin hale geldiler. Nüfusun yüzde 15’ini oluşturan Sünniler ise, merkezi yönetimde yer almalarına rağmen Saddam dönemindeki güç ve etkilerini önemli oranda kaybettiler. Merkezi yönetim Şiiler, Sünniler ve Kürtler arasında bölüştürülmesine (Başbakan Şii, Cumhurbaşkanı Kürt ve Meclis başkanı Sünni) rağmen yetkilerin paylaşımı ve petrol gelirlerinin dağılımı ile Kerkük başta olmak üzere ihtilaflı bölgelerin durumu gibi konulardaki anlaşmazlıklar bir türlü çözülemedi. İşte Irak’ta daha önce varlığı bulunmayan el Kaide, tam da bu mezhepsel-etnik gerilim ortamında, geri plana düşen Sünniler içinde kendine örgütlenme alanı buldu. 2003’ten itibaren Irak’ta birçok kanlı saldırı gerçekleştiren el Kaide’nin Irak’taki uzantıları, 2004’te Irak el Kaidesi (IİD-Irak İslam Devleti) adını aldı.

Irak’ta anlaşmazlıkların çözülememesi, giderek ülkenin fiilen üçe (Kuzeyde Kürtler, Batıda Sünniler ve Güneyde Şiiler) bölünmesine ve bu kesimleri temsil eden siyasi güçler arasında gerilim ve çatışmaların devam etmesine yol açıyordu. Başbakan Maliki, ABD tarafından Şiilerin İran eksenine kaymasını engelleyecek ve dahası ülkedeki siyasi güçler arasında dengeleri sağlayabilecek bir lider olarak görülüp destekleniyordu. Ancak istikrarsızlık yaratmaya yönelik bombalı saldırılar sonrasında, Maliki’nin Sünnilere yönelik baskı politikalarını uygulamaya koyması, Hükümet ile Sünniler arasındaki gerilimin artmasına yol açıyordu. 2010 seçimleri sonrasında Saddam’ın eski istihbaratçılarını koruma olarak kullanan ve ülkedeki birçok bombalı saldırıdan sorumlu tutulan Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi hakkında tutuklama kararı çıkartılması ve önce Kürdistan Federe yönetimi ve ardından Türkiye’ye sığınan Haşimi’nin gıyabında yapılan yargılamada idama mahkum edilmesi, bu gerilimi tırmandırmaktan başka bir işe yaramadı. Bu gerilim 2013’te Maliki’nin Sünni Maliye Bakanı Rafi İsavi’nin korumalarını gözaltına alması sonrasında yapılan gösterilerle yeni bir boyut kazandı. 2013 sonunda el Kaide’ye destek vermekle suçlanan Sünni milletvekili el Alvani’nin el Anbar’daki evine yapılan baskın ve bu baskında kardeşinin öldürülmesi sonrasında ise, gerilim çatışmaya dönüştü. Hükümetin Sünni göstericileri zorla bastırma girişimleri, Suriye’deki savaşta güçlenen ve Sünniler tarafından artık bir kurtarıcı olarak görülmeye başlanan IŞİD’in el Anbar vilayetinde denetimi kısmen ele geçirmesinin önünü açtı.

Aynı dönemde Türkiye ve S. Arabistan’ın Sünni cumhurbaşkanı seçtirme girişimlerine karşı İran’ın devreye girmesiyle Şiiler ve Kürtler arasında ittifak sağlanmış olmasına ve Talabani’nin bu ittifakla yeniden cumhurbaşkanı seçilmesine rağmen, Kürdistan Federe Yönetimi ile Maliki Hükümeti arasında çözülemeyen sorunlar da Irak’ta gerilimi arttıran başka bir krize yol açmıştı. 2005’te kabul edilen Irak Anayasası’nın 140. Maddesi’ne göre, başta Irak petrolünün üçte birinin çıkarıldığı Kerkük olmak üzere merkezi hükümet ve Kürdistan Federe Yönetimi arasında aidiyeti konusunda anlaşmazlık bulunan bölgeler için 2007’de referandum yapılacaktı. 2007’de, ABD’nin girişimleriyle bu referandum 5 yıl ertelenmişti. Ancak 2012’ye gelindiğinde, referandum yönünde bir adım atılması yerine, Maliki’nin ‘Dicle Operasyon Tümeni’ adı altında bir ordu kurarak bu orduyu aidiyeti bakımından ihtilaflı bölgelere konuşlandırması, Kerkük’te bu ordu ile Kürdistan Federe Yönetimi’nin Peşmerge ordusunu çatışma noktasına getirdi. Yine petrol gelirlerinin paylaşımı ve federe yönetime ayrılan bütçe konusundaki anlaşmazlıkların Barzani yönetimini giderek Türkiye’ye daha fazla yakınlaştırması ve merkezi hükümete rağmen Türkiye ile petrol anlaşmaları yapmasının önünü açması, Irak’taki bölünmeyi daha da derinleştiriyordu.

Bugün IŞİD işgalleri sonrasında yüksek sesle sorulmaya başlanan Irak’ı nasıl bir geleceğin beklediği sorusunun cevabını, Şii ve Sünni Araplar ile Kürtler arasındaki mevcut çatışma ve bölünmenin nasıl çözüleceği belirleyecektir. Suriye’de çatışma-kamplaşma halindeki güçlerin (bir yanda Türkiye ve S. Arabistan ve öte yanda İran’ın) Irak’taki bölünmeyi de önemli oranda belirleyen güçler olması, bölgesel gelişmelerin de Irak’ın geleceği üzerindeki etkisini arttırmaktadır.  Zaten Irak’ta IŞİD’i var eden koşullar da, bu bölgesel gelişmelerden bağımsız değildir.

SURİYE’YE MÜDAHALE POLİTİKASI VE IŞİD

Arap ülkelerindeki ayaklanmaları ve değişim isteğini yedeklemek için Batılı emperyalistler önce Libya’da harekete geçmiş, Libya’da el Kaide çetelerinin içinde yer aldığı muhalifler NATO desteğiyle Kaddafi rejimini devirmişlerdi. Ancak Batılı emperyalistler için asıl önemli hedef, kendilerine karşı bir direnç odağı durumunda bulunan Şii eksende yarılma yaratabilecek (ve dolayısıyla bu eksenin arkasında duran Rusya ve Çin’i de zayıflatabilecek) Suriye’ye müdahaleydi. Müdahale politikası, ülke içinde kendi politikalarıyla birleşebilecek güçler yaratıp bunları bir araya getirme ve bunlara her türlü desteği sağlayarak rejimi devirme üzerine kurulmuştu. Suriye’deki ‘Müslüman Kardeşler’ ile politik yakınlığı ve ilişkisi bulunan AKP Hükümeti, ‘Bölgesel liderlik’ rolünü oynayabilmek (zamanında Osmanlı’nın egemen olduğu bölgelerde yeniden etkin hale gelebilmek) için bu müdahale girişimlerinin başına geçmişti. Başbakan Erdoğan, birkaç ay içinde Şam’daki Emevi Camisinde namaz kılacaklarını söylüyordu. ABD ve Fransa gibi Batılı emperyalistlerin yanı sıra Şii eksenini kendileri için bir tehdit olarak gören S. Arabistan ve Katar da bu müdahale girişimlerinde Türkiye’nin yanında yer aldı.

AKP Hükümeti, 2011’den itibaren ‘Suriye Ulusal Konseyi’ (SUK) adı altında bir araya gelen muhaliflere kucak açtı. Yine Suriye’ye müdahaleye zemin hazırlamak için yüz binlerce Suriyelinin Türkiye’ye gelişini teşvik etti. Ancak müdahale girişimlerinin beklenen sonucu vermemesi sonrasında, ABD devreye girerek, 2012 sonlarında muhalif grupları Katar’ın başkenti Doha’da topladı. Bu toplantılar sonrasında, muhalefet, ‘Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu’ (SMDK) adı altında birleştirildi. Bu muhalefetin silahlı gücü olarak da Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) oluşturuldu. Fakat bu kez de, ABD’nin öncülük ettiği bu girişim  başarısız oldu. Ne SMDK’da bir araya gelen muhalefet kendi iç sorunlarını aşabildi, ne de ÖSO rejime karşı savaşta etkin bir güç haline gelebildi. Bu girişimlerin başarısızlığa uğraması, kendi politik geleceklerini Esad rejiminin devrilmesiyle dolaysız ilişkili gören Türkiye (AKP) ve S. Arabistan’ın giderek cihatçı el Kaide gruplarını umut olarak görmelerine ve mezhepçi söyleme daha fazla sarılmalarına neden oldu.

Bu kamplaşmanın diğer tarafında Şii ekseni oluşturan rejimlerin; İran ve Irak’taki Maliki Hükümeti ile Lübnan Hizbullah’ının, Esad rejiminden yana açık tutum almaları ve hatta Hizbullah militanlarının Suriye’deki savaşa dâhil olması, bu çatışmaların giderek mezhepsel bir görünüm kazanmasına yol açtı. Savaşın mezhepsel bir görünüme bürünmesi, Suriye’de bir yandan dünyanın dört bir yanından cihatçı militanların devşirilmesini kolaylaştırırken, öte yandan da muhalif gruplar arasında denetimin giderek el Kaide çetelerinin eline geçtiği bir sürecin de önünü açtı. Bu gelişmeler karşısında Libya’da büyükelçisi el Kaide tarafından öldürülen ve Mısır’da da Müslüman Kardeşlere (Mursi) güvenemeyeceğini görüp General Sisi’nin darbesini destekleyen ABD geri planda kalırken, Türkiye, Suriye rejimine ve 2012 yazından itibaren Rojava’da PYD öncülüğünde yönetimi ele geçiren Kürtlere karşı savaşmaları için sınırlarını el Kaide çetelerine açmaktan, IHH adlı “yardım kuruluşu”  ve MİT üzerinden bu çetelere silah ve mühimmat başta olmak üzere her türlü desteği sağlamaya kadar bütün olanaklarını seferber etti.

Büyük oranda Suriye’ye dışarıdan gelen el Kaide militanlarının kurduğu IŞİD, bu dönemde öne çıkmaya başladı. Suriye’de çatışmalar başladıktan sonra El Kaide’nin Irak kolu olan Irak İslam Devleti’nin (IİD) Suriye’ye geçen militanları, Ebu Muhammded el-Colani liderliğinde el Nusra Cephesi’ni kurdular. Çeçenistan’dan Avrupa’ya, Libya ve Tunus’tan Afganistan’a kadar dünyanın dört bir yanından gelen İslamcı militanlarla kısa sürede Suriye’de güçlenmeye başlayan el Nusra’nın lideri Colani’nin öne çıkmaya başladığını gören IİD lideri Ebu Bekir el-Bağdadi, 2013 Nisan’ında yayımladığı bir ses kaydında, el Nusra Cephesi’nin IİD’in Suriye kolu olduğunu ve bu iki örgütün Irak-Şam İslam Devleti (burada Şam, Arapça ismi ‘Dimeşk’ olan Suriye’nin başkenti olarak değil, Suriye’den Lübnan, Filistin ve Ürdün’e kadar uzanan toprakları belirtmek için kullanılan bir addır) adı altında birleştiklerini duyurdu. Ancak el Nusra lideri Ebu Muhammed el-Colani, böyle bir birleşmenin söz konusu olmadığını ve el Kaide lideri Aymen el-Zevahiri’ye bağlı olduklarını açıkladı. Haziran 2013’te el Kaide lideri Aymen el-Zevahiri de bu birleşmeye karşı olduğunu ilan etti, ancak Bağdadi bu emre karşı çıktı. Bu dönemde kendisiyle birleşmeyen Nusracılar dâhil diğer İslamcı gruplarla da çatışmaya giren IŞİD, kısa sürede Suriye’nin kuzeyinde en güçlü örgüt haline geldi. Sınır kapılarını ele geçiren ve Rakka’da emirlik kuran örgüt, Suriye’nin petrol yataklarının da sahibi oldu.

IŞİD’i diğer örgütlerden ayıran en önemli özelliği, ele geçirdiği bölgelerde ‘emirlik’ ilan ederek kendi düzenini kurmasıydı. Örgütün, rejimin devrilmesinden çok, ele geçirdiği yerlerde kendi düzenini kurmaya öncelik vermesi ve bu nedenle aynı alandaki diğer radikal İslamcı gruplarla çatışmaya girmesi, Esad rejimi tarafından desteklendiği iddialarının gündeme gelmesine neden oldu. Oysa bu politika, örgütün kısa sürede diğer örgütlerle kıyaslanamayacak kadar hızlı büyüyüp güç kazanmasını sağlıyordu. Örgüt, 2013 sonlarında Suriye’nin Irak sınırındaki Deyr ez Zor’u ele geçirdikten sonra, Irak’ın el Anbar vilayetinde Maliki hükümeti ile çatışma noktasına gelen Sünni aşiretler ile ilişkilerini de hızlı bir şekilde geliştirdi. Aralık 2013’te hükümet güçleri tarafından Sünni milletvekili Ahmed el Alvani’nin el Anbar’daki evine yapılan baskında kardeşinin öldürülmesi sonrasında gelişen olayların devamında IŞİD, 2014 Ocak ayında bu bölgenin Ramadi ve Felluce kentlerinde yönetimi ele geçirdi. Ardından da Felluce’de “emirlik” ilan etti. Böylece Türkiye ve S.Arabistan’ın Suriye’ye müdahalenin başarısı uğruna verdikleri desteğin büyüttüğü IŞİD, Irak’ta Maliki Hükümeti ile aralarındaki gerilim çatışma noktasına varmış bulunan Sünni aşiretlerin yerleşim yerlerinde kısa sürede denetimi ele geçirebileceği koşullara sahip oldu.

IŞİD SORUNU VE IRAK’IN GELECEĞİ

İşte, IŞİD’in herkesi şaşkına çeviren 10 Haziran’daki Musul işgalinin arka planında Maliki rejiminden artık kopma noktasına gelen Sünni aşiretler ve eski Baas’çılar (Saddam yönetiminin artıkları) ile kurduğu ilişkiler yer alıyor. İstihbarat örgütleri tarafından Musul’u işgal etmeden önce 7 bin militanı ve 875 milyon dolar geliri olduğunu tahmin edilen örgütün bu işgalden sonra Sünni milisler ve eski Baas’çıların katılımıyla militan sayısını iki katına ve gelirini de 2,4 milyar dolara çıkarmış olabileceği düşünülüyor. Bu rakamlar, Irak’ta Maliki karşıtı Sünnilerle kurduğu ilişkilerin örgütü kısa bir sürede nasıl büyüttüğünü gözler önüne seriyor. Kimin elinde olduğu konusunda farklı açıklamalar yapılsa da IŞİD’in Irak’ın en büyük petrol rafinerisi olan Beyci Rafinerisi’ni ele geçirdiğini ve rafineriyi yerel (Sünni) aşiretlere devrettiğini açıklaması, kendine nasıl taban yarattığını yeterince açıklamaktadır. IŞİD’in Musul’u işgal etmesinden sonra kentin nasıl ele geçirildiğine dair ortaya çıkan gerçekler de, bu ilişkileri bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Bin-bin beş yüz IŞİD militanı kente girerken, Musul valisi Esil Nuceyfi ile sivil kıyafetler giyen 30 bin ordu mensubunun kenti terk ettiği ortaya çıkmıştır. Musul’da yapılan haberler, Sünni Arapların Başbakan Maliki’den intikam almak için IŞİD şemsiyesi altında birleşerek kenti ele geçirdiklerini gösteriyor. Zaten IŞİD tarafından Musul valisi olarak atandığı açıklanan Haşim Camas da Saddam’ın eski Baas’çı subaylarındandır. ABD’nin önemli gazetelerinden New York Times’in, IŞİD’in Musul’dan sonra ele geçirdiği Tikrit’teki kaynaklara dayandırdığı haberde de eski Baas’çı komutanların Maliki’nin devrilmesi için IŞİD ile ittifak yaptıklarını söyledikleri belirtilmektedir. Musul’u terk eden vali ise, Irak’ta 2010 seçimlerinden sonra Sünniler için federal bölge talebini dile getiren ve bunun için Türkiye ve S. Arabistan’dan destek isteyen Irak Meclis Başkanı Usame Nuceyfi’nin kardeşi Esil Nuceyfi’ydi. 2011’de Türkiye’ye sığınan eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi’nin de Musul’un IŞİD tarafından ele geçirilmesinden sonra yaptığı açıklamada bu işgali “ezilenlerin devrimi” olarak gördüğünü söyleyip kutlaması da, yaşananları Sünni Arapların IŞİD üzerinden başkaldırısı olarak gördüğünü göstermektedir. Bugün işgal edilen kentlerde IŞİD ve eski Baas’çılar arasında anlaşmazlık ve çatışma yaşanmaya başlandığına dair haberler yapılsa da, durum değişmemektedir. IŞİD işgalleri Maliki yönetimi tarafından geri plana itilip baskı altına alınan Sünnilerin daha güçlü bir statü (federal bölge) talebinden bağımsız değildir ve bu sorunun çözümünü de yine Sünnilerin bu talebini Maliki Hükümeti’nin nasıl karşılayacağı belirleyecektir.

Peki, bundan sonra ne olacak?

Önceki dönemlerde yaşanan daha küçük çaplı kimi Sünni isyanlarına karşı Sünni aşiretlerden destek alabilen Maliki’nin bugün böyle bir şansı kalmamıştır. Ancak Maliki, her şeye rağmen Batı tarafından tehlikeli bir terör örgütü olarak kabul edilen IŞİD’in işgallerini sarsılan otoritesini yeniden tesis etmek için bir fırsata çevirmek üzere, ABD’yi yardıma çağırmaktadır. Maliki’nin yardım alabileceği bir diğer önemli güç de, IŞİD’in Şiilere yönelik vahşi katliamları ve Şiilerin kutsal yerlerine saldırması karşısında bu yerleri savunmak için asker gönderebileceğini açıklayan Şii ekseninin lider ülkesi İran’dır.

ABD’nin IŞİD’in Sünni bölgelerde ilerleyişinden sonra Şii ve Sünni Araplar ile Kürtlere yaptığı acilen yeni bir ‘birlik hükümeti’ kurulması çağrısı, kendi çıkarları için hala Irak’ın birliğinden yana tutum aldığını göstermektedir. ABD’nin bu çağrısının altında Irak’ın olası bölünmesinden sonra Şiilerin tamamen İran’ın etkisine gireceği ve Sünni bölgelerde ise her şeyden önce İsrail için bir tehdit oluşturacak radikal İslamcı grupların etkin olabileceği kaygısı ile hareket ettiğini ve bunun da ötesinde yaşanabilecek Şii-Sünni çatışmasının Irak’ın enerji kaynakları üzerindeki egemenliğini tehlikeye atabileceği düşüncesinin yer aldığını söylemek mümkündür. ABD, Sünnileri dışlayıcı politika izleyerek sorunları bu noktaya getiren Maliki’den rahatsız olsa da, bugün için Maliki’yi desteklemek dışında bir çıkış yolu görmemekte ve sorunun bu ayrımcı politikayı ortadan kaldırabilecek bir ‘birlik hükümeti’ kurularak çözülmesini istemektedir. Haziranın son haftasında Irak’ı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Maliki’den, 30 Nisan’da yapılan seçimlerden sonra kurulacak yeni hükümette Kürtler ve Sünnilere yer vererek birleştirici davranması ve iktidarını paylaşmasını isterken; Kürdistan Federe Bölgesi Başkanı Mesut Barzani ile yaptığı görüşmede de IŞİD’in Musul işgali sonrasında Kerkük’ün güvenliğini sağlayan Kürtlerin bağımsızlık beklentisini karşılamaktan çok merkezi hükümette güçlü olarak yer almaları yönünde talepte bulunmuştur.

Açıktır ki, bugün ister bağımsızlığını ilan etsin, ister Irak’la federatif ilişkisini sürdürsün, IŞİD işgalleri sonrasında ülke içindeki güç ve pozisyonunu en fazla arttıran kesim Kürtler oldu. IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinden sonra, Kerkük’ün ve merkezi hükümet ile aidiyetleri konusunda ihtilaf bulunan diğer yerleşim yerlerinin güvenliğinin Kürdistan Federe Yönetimi’ne bağlı Peşmerge ordusu tarafından sağlanması, bu yerlerin fiili olarak Kürdistan Federe Yönetimi’ne bağlanmasını sağlamış bulunmaktadır. Zaten Maliki’nin de Kürdistan Yönetimi’nin Irak’ın güvenliğinin sağlanmasında rol alması karşılığında 140. Madde’yi uygulamayı (Kerkük ve diğer ihtilaflı bölgeler için referandum yapmayı ki, bu durumda Kerkük’ün Kürdistan Bölgesi’ne bağlanmasına kesin gözüyle bakılmaktadır), Kürdistan Bölgesi’nin kendi petrolünü satışına (Kürdistan yönetiminin merkezi hükümete rağmen Türkiye üzerinden yaptığı petrol satışı, iki yönetim arasında gerilimi tırmandırmıştı) 5 yıl boyunca razı olacağı ve sonrasında merkezi bütçeden Kürdistan’ın payını yüzde 30’a çıkarmayı kabul ettiği belirtilmektedir. Koşullar oluştuğunda bağımsızlık ilan etmek istediği bilinen Kürdistan Yönetimi’nin Kerkük’ü alması, Barzani yönetimini bu hedefine bir adım daha yakınlaştırmış olsa da, ABD’nin hala bu talebe yukarıda değindiğimiz kaygılar nedeniyle mesafeli yaklaşmas,ı bugün için bu yönde bir girişimi zorlaştırmaktadır.

Maliki yönetiminin uzun bir süreden beri Sünniler üzerinden Irak’ın iç işlerine karışmakla suçladığı S. Arabistan ve Türkiye’nin ortaya koydukları tutum ve yaptıkları açıklamalar, IŞİD işgallerine destek veren Sünnileri kapsayan bir federe bölge oluşturulması ya da en azından Sünnilerin Irak’ta daha etkin bir pozisyon kazanması için bu işgalleri bir olanak olarak değerlendirmek istediklerini gösteriyor. Gelinen yerde, eğer Irak’ın birliği üzerinden bir çözüm gelişecekse, Sünnilerin daha etkin bir pozisyonda olmaları, zaten kaçınılmaz görünüyor. Ancak bugün bütün zorluklarına rağmen Sünnilerin ikna edildiği bir çözüm gerçekleşse dahi, IŞİD’in bölgeden kolayca sökülmesini beklemek ham hayalcilik olur. Çünkü IŞİD’in Irak’ta kazandığı taban ve büyük maddi geliri bir tarafa bıraksak bile, Suriye savaşının devam ettiği koşullarda buradaki gücü ve varlığı üzerinden Irak’a müdahale zemini bulmayı sürdüreceği göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla IŞİD’i bir tehdit olmaktan çıkaracak çözüm bakımından, Irak’taki mezhepsel-etnik gerilimin ortadan kaldırılmasının yanı sıra Suriye’de başını Türkiye ve S. Arabistan’ın çektiği ülkelerin radikal İslamcı çetelere verdiği desteğin kesilerek sınırların bu çetelere kapatılması gerekmektedir ki, söz konusu ülkelerin bu politikalarından vazgeçeceğini gösteren hiçbir emare bulunmamaktadır.

Sonuç olarak, Irak’ta çözümün Şii ve Sünniler arasında eşitliği esas alan ve Kürtlerin kaderini tayin hakkını tanıyan demokratik bir yönetimden geçtiği açıktır. Bunun da ötesinde Irak’taki mezhepsel-etnik ayrımı tetikleyen Suriye’ye yönelik müdahale girişimlerinin de son bulması gerekmektedir. Bu nedenle, ABD’sinden S. Arabistan ile Türkiye’si ve İran’nına kadar mezhepsel-etnik ayrılıklar üzeriden Irak siyasetine müdahale edip sorunun kaynağında yer alan güçlerin mevcut krizi çözmeye yönelik girişimleri, onları harekete geçirecek yeni bir tetikleyici ortaya çıkıncaya kadar mezhepsel-etnik çelişkileri geçici olarak uykuya yatırmanın ötesine gidemeyecektir. Çünkü sadece Irak ve Suriye’de değil; bölgenin mezhepsel-etnik fay hattı üzerine kurulan bütün ülkeleri için kalıcı çözüm, ancak ve ancak, emperyalizm ve bölge gericiliklerinin her türlü müdahalesinin son bulmasından; halkların, mezhep ve inançların eşitlik ve kardeşlik temelinde yaşayacakları demokratik bir geleceği birlikte kurmalarından geçmektedir.

Wallerstein eleştirisi – 1 Söylemden gerçeğe Wallersteincı analiz ve açmazları

BAŞLARKEN…

Sosyalizmin geçici yenilgisinin yaşandığı yıllar, aynı zamanda Marksist-Leninist teorinin de hedef tahtasına konduğu yıllar oldu. Marksizm-Leninizme yönelik saldırılar, oldukça basit bir gerekçeye dayandırılıyordu: Sosyalizm yenildiğine göre teorisi de geçersizleşmişti! “Sol-sosyalist” çevreler üzerinde de ciddi ideolojik-politik tahribatlar yaratan bu süreç, söz konusu çevrelerin Marksist-Leninist teoriden kaçışa yöneldiği ve bağlı olarak da anarşizmden “yeni sol”a kadar farklı arayışların peşinde koştuğu bir dönem oldu. İşte bu dönemde öne çıkan isimlerden biri de, “dünya-sistemleri” üzerine yaptığı analizlerle tanınan ABD’li sosyolog İmmanuel Wallerstein oldu. Yazı ve görüşleri, ülkemizde de gerek Kürt ulusal hareketi ve gerekse çeşitli ‘sol’ çevreler tarafından sıkça referans olarak gösterilen Wallerstein, “eski sol”la (Marksizm-Leninizm’le) ilgili eleştirilerini ve “yeni sol”a dair görüşlerini, “SB-Doğu Bloku”nun çözülüşünden hemen sonra, 1990-93 yılları arasında yazdığı makalelerde sistemleştirmiştir. Bu makalelerini 1995’te “Liberalizmden Sonra” (Türkiye’deki basımı 1998, Metis yayınevi) kitabında bir araya getiren Wallerstein, kapitalist dünya sistemini eleştirerek “daha demokratik ve eşitlikçi bir dünya sisteminin mümkün” olduğunu söylemektedir. Ama onun eleştirisi kapitalizm ile sınırlı değildir. İlk bakışta kulağa hoş gelecek bir şekilde “1989’da çöken”in “komünizm değil, liberalizm olduğu”nu söyler. Fakat devamında Sovyet sosyalizminin (ve Leninizmin) de dünya kapitalist sisteminin (liberalizmin) bir versiyonu olduğunu iddia eder. Bununla da kalmaz, sosyalizm eleştirisinden Marksist-Leninist devrim ve iktidar fikrinin reddine varır. Emek-sermaye çelişkisinin sistemi belirleyen temel çelişme olmadığı iddiası eşliğinde, sınıf mücadelesi ile etnik, cinsel, dinsel, ekolojik vb. mücadele eşitlenir. Hiyerarşiye karşı çıkmak adına (ve zaten alınacak bir iktidar olmadığı için) örgütlü mücadeleye de karşı çıkan Wallerstein’ın, sistemin hangi “özne”lerle, nasıl “dönüştürüleceği” ve yerine neyin konulacağı sorularına verdiği yanıt ise, belirsizdir. Dolayısıyla bütün eleştirel söylemlerine ve daha demokratik-eşitlikçi bir sistemin “mümkün” olduğunu söylemesine rağmen, görüşleri, burjuva ideolojisine eklemlenen görüşler olmanın ötesine gidememektedir. Bu bakımdan, ülkemizdeki etkisi de göz önünde bulundurulduğunda, Wallerstein’ın görüşleriyle bir hesaplaşma içine girmek; burjuva ideolojisinin sol-sosyalist ideoloji-politika üzerinde yarattığı tahribata karşı bir mücadele olarak da anlam kazanmaktadır.

GİRİŞ

‘Dünya sistemleri analisti* olarak bilinen Wallerstein, bütün “post-Marksist” yazarlar gibi, Marksizmin “eksik/yetersiz” kaldığı yerde analizlerine yeni bir dayanak noktası oluşturmuştur.  Wallerstein için bu dayanak noktası, ‘Yapısalcı Tarih Ekolu’ olan Annales olmuştur. Öncülüğünü Fernand Braudel’in yaptığı Annales, “ekonomik determinist tarih anlayışını aşarak (burada eleştirilen Marksist anlayıştır) demografik, coğrafi, dilbilimsel, kültürel ve antropolojik çok yönlü ‘bütünsel’ bir tarih anlayışı geliştirme” iddiasındadır. Marksizmin (tarihsel materyalizmin) toplumun gelişim yasalarını incelerken merkeze üretim biçimi ve ilişkilerini koyan anlayışını “ekonomik-determinist” bulan Yapısalcılar, “bütünsel bir tarih anlayışı” geliştirmek adına, bu yasaları, ikincil önemdeki diğer tarihsel-kültürel-coğrafi öğelerle eşitlerler. Toplumların gelişim yasalarının terk edilip yapısal-bütünsel bir yaklaşım oluşturmak üzere bu yasalar ve konu aldıkları ilişkiler yerine demografik, coğrafi, dilbilimsel, kültürel, antropolojik vs. olgular arasındaki ilişkilerin geçirilmesi, yapısalcılığı kaçınılmaz bir biçimde pozitivist (olgucu) bir tarih-toplum anlayışına götürür. Sınıf mücadelesinin görece zayıf olduğu günümüz dünyasında etnik, dinsel, cinsel, ekolojik vb. alanlardaki mücadelelerin öne çıkmasına bağlı olarak “sınıf mücadelesinin önemini yitirdiği” yönündeki bütün iddialar, işte bu pozitivist (olgucu) anlayışa dayanır. Oysa Marksizmin çıkış noktası, olgular arasındaki ilişkiler değil; bu olguları da koşullayan toplumun gelişim yasalarıdır. Marksizm; insanların toplumsal, siyasi ve düşünsel yaşam süreçlerinin, iradelerine bağlı olmayan maddi yaşamın üretim biçimi ve ilişkileri tarafından belirlendiğini söyler. Ancak yöneltilen suçlamaların aksine, Marksizm, ekonomik etkenin (maddi üretim biçiminin) biricik belirleyici öge olduğunu da söylememektedir. Engels, bu yöndeki suçlamalara “Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte en son belirleyici öge, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx, ne de ben bundan fazlasını hiçbir zaman öne sürmedik” demektedir.  Dolayısıyla ekonomik yapının temel olması, üstyapının politik, hukuki, dini vb. çeşitli ögelerinin toplumsal gelişim süreci üzerinde etkili olmadığı anlamına gelmemektedir. Aksine Marksizmin ortaya koyduğu yasalar, bu ögelerin ortaya çıkış koşullarının ve toplumsal süreçlere etki etme düzeylerinin/sınırlılıklarının anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu nedenle Marksizm, toplumsal sınıfları ve bunlar arasındaki mücadeleyi tarihsel olarak belirlenmiş üretim sisteminde tuttukları yer, üretim araçlarıyla olan ilişkileri ve emeğin toplumsal örgütlenişindeki rollerine göre tarif eder. Ama mesela “işçi sınıfının nitelik değiştirdiği” ve “devrimci rolünü kaybettiği”ni iddia edenler, sınıfları belirleyen bu nesnel kriterlerin hangisinin/hangilerinin işçi sınıfı için değiştiğini söyleyememektedirler.

İşte, analizlerinde, Annales’in yapısalcı/bütünsel tarih anlayışından önemli oranda etkilenen Wallerstein’ın ‘Liberalizmden Sonra’ kitabının temel tezi, “SSCB’nin dağılışı, Komünizmlerin ve modern dünyada ideolojik bir güç olan Marksizm-Leninizmin çöküşü”nün “büyük ölçüde liberalizmin çöküşünü ve ‘liberalizm sonrası’ dünyaya kesin olarak girişimizi gösterdiği”  iddiasına dayanmaktadır. Wallerstein, bu tezinin dayanakları olarak, 1789’dan 1989’a kadarki sürecin “üç ideoloji” (muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizm) arasındaki mücadele süreci olarak algılansa da, aslında liberalizmin diğer ideolojileri kendine benzeştirip kendi egemenliğini ilan ettiği; Leninizmin, liberalizme karşıymış gibi görünse de, “onun cisimleşmelerinden biri” olduğu ve ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’nı (UKKTH) savunarak “Wilsoncu liberal programı” uyguladığı, “1968 devrimi”nin Marksist-Leninist devrim ve iktidar fikrini geçersizleştirdiği iddialarını gündeme getirmektedir. Bu iddialara bağlı olarak, 1989’da “çöken”, “sosyalizm değil, liberalizm” olmaktadır. Yazar, bu iddialarının devamında “liberalizmden sonra” “daha eşitlikçi ve adil bir dünyanın mümkün olduğu”nu söylese de, geleceği “belirsiz” görmektedir.

Şimdi Wallerstein’in iddialarının eleştirisine geçebiliriz.

I.

Wallerstein, kitabının  ‘Üç İdeoloji mi, Tek İdeoloji mi? Sözde Modernlik Savaşı’ başlığını taşıyan bölümünde, “modern zamanlar”ın “üç büyük ideolojisi”ni –muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizmi– tartışmaya açmaktadır. Yazar, “çoğu insan” “bu ideolojiler arasında bazı temel farklar olduğuna inanmak”la birlikte “bu farkların ne olduğu konusunda anlaşmazlık” bulunduğunu, çünkü “liberalizm ile sosyalizm arasında hiçbir temel fark görmeyen muhafazakârların, liberalizm ile muhafazakârlığın aynı şey olduğunu söyleyen sosyalistlerin ve hatta muhafazakârlık ile sosyalizm arasında ciddi bir ayrım bulunmadığını savunan liberallerin var olduğunu” söylemektedir.  Yazar, bu ideolojiler arasında ciddi bir ayrım bulunmadığını göstermek üzere, alıntıladığı görüşlerin yanı sıra 1830’lara kadar liberaller ile sosyalistler ve 1848’den sonra liberaller ile muhafazakârlar arasında bir “uzlaşma” olduğu “kanıtı”nı öne sürmektedir.  Yine, bu “üç ideoloji”nin arasındaki ‘fark’ı modernlik ve ilerleme konusundaki tavırlarına indirgeyerek, sırasıyla muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizm arasındaki ayrım noktalarını “Tehlikeyi mümkün olduğunca sınırlandırmak; mümkün olduğunca akılcı bir biçimde insanoğlunun mutluluğunu gerçekleştirmek; ya da ilerleme için ona direnen güçlere karşı yoğun mücadele suretiyle gidişi hızlandırmak” biçiminde nitelemektedir. Bu değerlendirmeler üzerinden ulaştığı noktayı, “Bu durumda, 1789’dan beri, renklerini üç büyük versiyonda sergilemiş olan tek gerçek ideolojinin, liberalizmin varolduğu sonucuna ulaşmak doğru olmayacak mıdır?”  sorusu eşliğinde ortaya koymaktadır: “1848’den sonraki 120 yıl içinde –yani en azından 1968’e kadar– birbiriyle çatışma halindeki üç ideoloji görüntüsü altında aslında sadece bir ideoloji”, liberalizm “ezici bir şekilde egemen olmuş”tur.

İdeolojinin tanımından başlayalım. Yazar, “modern ideolojileri”, Fransız Devrimi’nin dönüm noktası olduğu siyasi değişim karşısında “insanların bu yeni durumun üstesinden gelmek için seçtikleri yollar” olarak tanımlamaktadır.  Fakat bu tanım bile, Marx’ın 18 Brumaire’de belirttiği gibi, ideolojilerin farklı mülkiyet biçimleri ve toplumsal varlık koşulları üzerinde biçimlendikleri gerçeğini değiştirmemektedir. Yazarın “insanlar” diyerek aralarındaki ayrımı belirsizleştirdiği farklı sınıf ve tabakalar, “yeni durum”un kendi çıkarlarına zarar vermesini engellemeye ya da bu durumu kendi çıkarları temelinde kullanmaya çalışmaktadır. Bu da, farklı ideolojilerin, farklı toplumsal sınıf ve tabakaların kendi çıkarlarına göre belirlenmiş “dünya görüşleri” olduğunu gösterir. Marx, yazarımızın “muhafazakârlık” ve “liberalizm” olarak ikiye böldüğü burjuva ideolojisinin iki kampı arasındaki mücadeleyi “Orleancılar ve meşruiyetçiler, cumhuriyette, eşit emellerle, birbirlerinin yanında bulunuyorlardı! Her kesimin, ötekine karşı kendi hanedanının özel çıkarlarını canlandırıp güçlendirmeyi amaç edinmesi, ancak burjuvaziyi bölen –toprak mülkiyeti ve sermaye– iki büyük çıkarın her birinin, kendi yönünden kendi üstünlüğünü ve ötekinin altta kalmasını sağlamlaştırmaya çalıştığı anlamına geliyordu. Burjuvazinin iki çıkarından sözediyoruz, çünkü büyük toprak mülkiyeti, feodal çalımına ve soyluluk gururuna karşın, modern toplumun gelişmesi sonucunda, tamamen burjuvalaşmıştı.”  sözleriyle ortaya koymaktadır. Demek ki, farklı sınıf ve tabakaların kendi “ideolojileri” temelinde diğer ideolojileri suçlamaları, yazarın “yeni durumun üstesinden gelme yolu” olarak tanımladığı kendi çıkarlarını savunması bakımından anlaşılır bir durumdur. Fakat söylemsel düzeyde kendini gösteren belirsizlik (söylemlere bakıldığında, bu “ideolojiler” arasındaki ayrımın görünmez olması, ki her ideoloji, “bir sınıfın/toplumsal tabakanın” değil; “bütün ulusun/ insanlığın çıkarı”nı savunma iddiasındadır), bu “ideolojiler”in farklı toplumsal varlık ve sınıf çıkarlarına denk düştüğü gerçeğini değiştirmemektedir. Dolayısıyla bu söylemler üzerinden değerlendirme yapılarak bu “ideolojiler” aralarındaki ayrımın belirsiz olduğu sonucunu çıkarmak, bu “ideolojiler”i belirleyen toplumsal varlık koşullarının ve farklı sınıfsal çıkarların varlığını reddetmek anlamına gelir. Açıktır ki, bu yaklaşım, toplumsal varlık ve düşünce (burada ideoloji) arasındaki ilişkinin ters yüz edilmesi; “bütünsel” bir yaklaşım geliştirmek adına görünüşün ‘öz’ün yerine geçirilmesidir. Oysa, yazarın, yukarıda aktardığımız, 1848’den önce muhafazakârlara karşı liberaller ve sosyalistler ve 1848’den sonra sosyalistlere karşı liberaller ve muhafazakârlar arasındaki “uzlaşma”ya dair söyledikleri, bu “ideolojiler” arasındaki ayrımın belirsiz olduğunun değil; tam aksine, farklı sınıf ve tabakalar arasında çıkar mücadelesi bulunduğunun işaretidir. Çünkü işçi sınıfının ayrı bir sınıf olarak şekillenişinin görece zayıf olduğu1848’den önce, işçi sınıfı ve diğer emekçi tabakalar feodalizme ve onun devamı olan “muhafazakâr” toprak burjuvazisine karşı sanayi-ticaret burjuvazisinin yanında yer almış; ama işçi sınıfının burjuvaziye karşı sınıf savaşımının gelişmeye başladığı 1848’den sonra ise, “muhafazakâr” ve “liberal” burjuvazi işçi sınıfına karşı birleşmişlerdir. Marx, 1848 Devrimi sürecinde burjuva kamplar arasındaki “uzlaşma”yı ve bu uzlaşmanın arkasına diğer toplumsal kesimlerin de yedeklenmesini, “Haziran günlerinde, bütün sınıflar ve bütün partiler, proletarya sınıfının karşısında, yani ‘anarşi partisi’nin, sosyalizmin, komünizmin karşısında, ‘düzen partisi’ içinde birleşmişlerdi. Onlar, toplumu, ‘toplum düşmanları’nın tasallutundan kurtarmışlardı. Onlar, eski toplumun ‘mülkiyet, aile, din, düzen’ sloganlarını yeniden ele alıp, bunları ordularında parola olarak kullanmışlardı ve karşı-devrimci haçlılar ordusuna: ‘Bu işaret altında kazanacaksın!’diye bağırmışlardı.”  sözleriyle anlatır.

Bir kez daha belirtelim: Yazarımız, ideolojik söylemlere bakıp değerlendirme yapmakta, ancak bu söylemleri koşullayan sınıfsal çıkarları gözardı ederek, açıkça idealizme düşmektedir. Wallerstein, daha sonra da tartışacağımız gibi, mesela ‘UKKTH’ konusunda Wilsoncu ve Leninist söylemlere bakarak, bu iki yaklaşımı eşitlerken ya da Wilsonculuğun Leninizmi kendine benzeştirdiğini söylerken de, aynı hataya düşmektedir. Öte yandan feodal kalıntılara karşı mücadelenin devam ettiği koşullarda burjuvazinin “gelenekçi” ve “liberal” kesimleri arasındaki mücadele, işçi sınıfının burjuvazinin karşısına bir sınıf olarak dikilmeye başladığı süreçten sonra, yerini, bütün bir burjuva sınıfın işçi sınıfına karşı ‘uzlaşması’ ve mücadelesine bırakmıştır. “Liberallik” ya da “muhafazakârlık” tek bir ideolojinin; ‘burjuva ideolojisi’nin, duruma ve ihtiyaçlara göre, işçi sınıfına karşı kullandığı söylemler haline gelmiştir. Mesela ilk gelişme dönemlerinde kilise ve dine karşı mücadele eden ve bu mücadelede işçi ve emekçi halk kesimlerini etrafında toplayan liberal burjuvazi, işçi sınıfı ile arasındaki sınıf mücadelesinin kızıştığı dönemlerde, yeniden kilise ve dine sarılmaktan geri durmamıştır.

Wallerstein, ideolojiler arasındaki ayrımı “ilerlemenin hızı”na indirgerken de yanılmakta, daha doğrusu, daha sonra söyleyeceklerine zemin hazırlamak üzere, gerçeği çarpıtmaktadır. Çünkü kitabının birçok yerinde, kapitalizmin varlık nedeninin “sermaye birikimi” olduğunu kendisi söylemektedir. Kapitalizmin ve “egemen ideolojisi liberalizm”in varlık nedeni sermaye birikimi ise, liberal ideolojinin, toplum ilerledikçe –üretim arttıkça– geleceğin daha iyi olacağını söylemesi, bütün toplumu bu sömürü düzenine kazanmak istemesinden, işçi sınıfı ve emekçilerin bu düzene karşı başkaldırısını engellemeye çalışmasından başka bir anlam taşımaz. Dolayısıyla, “sosyalist devrim” yerine “liberal reform”un geçirilmesi, bu yolla toplumun hep ileriye, daha iyiye doğru gideceğinin vaaz edilmesi, bu ideoloji ile sosyalist ideoloji arasındaki ayrımın “ilerlemenin hızı”ndan daha fazlası olduğunu göstermektedir.  Yazarın bu konudaki değerlendirmelerinde de, üretim tarzı ve ilişkileri bilinçli bir şekilde göz ardı edilmektedir. Çünkü liberalizm insanlara “daha mutlu ve özgür bir gelecek” vaat etse de, bunun için, kapitalist üretim tarzının değişmesi, işçi sınıfı ile sermaye arasındaki sömürü ilişkilerinin (işçi sınıfının yaşamını sürdürmek için emek gücünü satması ve üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvazinin bu emek gücünü daha fazla sermaye birikimi sağlamak üzere satın alması) değişmesini öngörmemektedir. Aksine, bütün söylemlerini, “sınıf uzlaşması ve işbirliği” üzerinden, bu düzenin devamı yönünde kurmaktadır. Oysa sosyalizm, “ilerleme”yi kapitalist özel mülkiyetin ve emek-sermaye arasındaki çelişkinin ortadan kaldırılmasında görmekte; geleceğin sınıfsız, devletsiz, özgür toplumunun ancak böyle bir temel üzerinde –sınıf mücadelesi temeli üzerinde– inşa edilebileceğini savunmaktadır. Öyleyse liberalizm ve sosyalizm arasındaki ayrımı belirleyen şey, “ilerlemenin hızı” değil; hangi toplumsal-sınıfsal çıkarlar temelinde ve nasıl bir “değişim” istendiğidir.

II.

Yazar, yukarıda tartıştığımız tezlerini öyle gelişi güzel ortaya atmamaktadır. “En azından 120 yıl” (1848’den 1968’e) liberal ideolojinin “mutlak egemenliği”nden söz ederken, Leninizmin de, liberal ideoloji (önemli göstergesi Wilsoncu program: ABD Başkanı Wilson’un 1917’de Almanya’ya karşı savaş ilan ederken savunduğu ilkeler) tarafından kendisine benzeştirilip “uysallaştırıldığı”nı iddia etmektedir. Çünkü, demektedir yazarımız, “her iki ideolojinin yöneldiği kilit mesele”nin “hem Wilsonculuk hem de Leninizm için ‘ulusal kalkınma’ olduğunu ve bunlar arasındaki temel anlaşmazlığın sadece, sözkonusu ulusal kalkınmaya giden yola ilişkin olduğunu ileri süreceğim.”

Farklı stratejik amaçlara, birinde (Wiysoncu) emperyalist talana açılmaya, diğerindeyse (Leninist) emperyalist kapitalist sömürüden kurtuluşa bağlanan ezilen halkların kendi kaderlerini tayin mücadelesi, doğru, kaderini tayin mücadeleleri olarak benzerlik taşımaktaydı ve Wallerstein sadece bu benzerliği görerek “ilerlemekte”ydi ve sonunda da “Leninizmin yeni rolü”nü belirteceği “öldürücü” hamlesini yapacaktı: “Klasik liberal önkabullere” dayanan Wilsonculuk, “dünya sisteminin çevre ve yarı-çevre bölgelerinin kendi kaderini tayini”ni savunmakta; “Lenin de proleter enternasyonalizm ve anti-emperyalizme ilişkin tamamen farklı sloganlar altında benzer politik amaçlar peşinde” bulunmaktaydı. Lenin’in Bakü’de “Doğu”ya özel önem atfetmesiyle (burada sözü edilen1920’de Komintern tarafından Bakü’de gerçekleştirilen ‘Doğu Halkları Kurultayı’dır – yyk), “Marksizm-Leninizm, fiilen burjuvaziye karşı proleter bir ayaklanma teorisi olan köklerinden, bir anti-emperyalizm teorisi olarak yeni bir role doğru ilerliyordu.”

İkisi de “ulusal kalkınmacı” olan Wilsonculuk ve Leninizm arasında bazı farklar da yok değildi. Mesela Wilsoncular sömürgelerin “anayasal yolla” yani “müzakere yolu”yla tasfiyesini savunurken, Leninistler “ayaklanmacı”ydı ve bağımsızlığın “ihsan edilmesini değil, alınmasını” savunuyorlardı. Ayrıca, bu iki ideoloji arasında, “kendi kaderini tayin mücadelesine kimin önderlik edeceği” konusunda da anlaşmazlık vardı. Wilsoncular “burjuvazi”nin, Leninistler ise “Bolşevik tipte bir parti”nin önderliğini savunuyordu. Ancak bu farklar “abartılmamalı”ydı, çünkü aynı “ulusal kalkınma”ya giden “farklı yollar” olmanın ötesinde bir anlam taşımıyorlardı.

Yazarımız böyle diyor.

Girişte de söylemiştik. Wallerstein’ın, Annales’in sosyal bilimler (ekonomi, tarih, coğrafya, antropoloji vb.) arasındaki “yapay farklılığın” kaldırılması adına yaşamın maddi üretimi ile toplumun ideolojik-kültürel-siyasi şekillenişi arasındaki ilişkiyi reddeden yaklaşımını benimsemesi, liberalizm ve Leninizme dair değerlendirmelerinde de karşımıza çıkmaktadır. Birinci olarak, liberalizm, ekonomik olarak yerini tekelci kapitalizme bırakmış olsa da, ideolojik-siyasal alanda liberal söylemin sürdürülmesi, yazarımız için liberalizmin “mutlak egemenliği” bakımından yeterli olmaktadır. Bağlı olarak, Wallerstein’ın ‘Dünya Sistemi teorisi’ olarak adlandırılan görüşlerinin en önemli hareket noktalarından biri olan “bütünselci” (kapitalizmi bir ‘bütün’ olarak ele alma) yaklaşımı, “sistemin uzun dönemli çevrim/döngülerinin incelemesi” adına emperyalizmin “tarihsel kapitalizm”in bir aşaması olduğunu reddeder.

Liberalizm, ‘Aydınlanma’ döneminde feodalizme karşı burjuvazinin (ve daha sonraları toprak burjuvazisine –onun “muhafazakârlığı”na– karşı sanayi-ticaret burjuvazisinin) ideolojisi olarak ortaya çıkıp gelişmiştir. Liberal burjuvazi, ekonomik olarak, feodal düzenin bütün kalıntılarının tasfiyesini ve serbest rekabeti savunurken, feodalizmin üreticiyi (serfleri) toprağa bağlamaya dayanan üretim ilişkilerinin yerine emek-gücünü satacak “özgür bireyler”in yaratılması uğruna siyasal alanda “bireyin doğuştan gelen temel hakları” olduğunu savunuyordu. Bayrağında “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” sloganı yazıyor ve bu nedenle feodalizme karşı mücadelesinde emekçi kesimleri (işçi ve köylüleri) kendi bayrağı altında toplayabiliyordu. Liberal ideolojiye göre, toplumsal düzen iki temel ilkeye dayanmalıydı: Serbest rekabet (hür teşebbüs) ve bireyin özgürlüğü. Serbest rekabetin (ki sloganı, laissez faire-laissez passer: bırakınız yapsınlar-bırakınız geçsinler idi) sağlanabilmesi için devlet ekonomiye müdahale etmemeliydi, çünkü ekonomi zaten ‘piyasanın görünmez eli’ tarafından düzenleniyordu.

Kapitalizm, üretimin, sermaye birikimi sağlamak üzere, daha fazla kâr amacıyla yapıldığı ve bunun için emek gücünün sömürüsüne (yaşamını sürdürmek için çalışmak zorunda olan işçinin bir meta haline gelmiş olan emek gücünü belli bir ücret karşılığında sattığı kapitaliste gaspedeceği daha büyük bir değer; “artı-değer” üretmesine) dayanan bir sistemdir. İşçinin emek gücünün sömürüsü (artı değer) olmadan kapitalistin kâr elde etmesi ve sermaye birikimi sağlaması mümkün değildir. Öyleyse kapitalist üretim süreci, piyasada bir meta haline gelen emek gücünü satan (işçi) ile satın alanın (kapitalistin) “yasalar karşısında eşit haklara sahip özgür bireyler” olarak karşı karşıya gelmesini ve kapitalistin işçinin emek gücünü bir süreliğine satın almasını gerektirir.  Bir burjuva ideolojisi olarak liberalizmin, feodalizm ve “muhafazakârlığa” karşı bireyi merkeze alan “özgürlükçü”lüğünün kerameti bu üretim ilişkisinde yatmaktadır. Yoksa devletin müdahalesine karşı olan bu “özgürlükçü” “bırakınız yapsınlar”cı anlayış, 1848 Devrimi’nden bu yana, işçi sınıfının burjuvazinin çıkarlarını tehdit eden her türlü kalkışması sırasında “liberal devlet”in polisi, ordusu ve yargısını yardıma çağırmaktan geri durmamaktadır.

Liberal özgürlükçülüğün diğer yüzünü, kapitalistler arasında serbest rekabete dayanması oluşturur. Ancak bu rekabet, kapitalist üretim yasalarının (artı-değeri azami hale getirmek için üretici güçlerin hızla geliştirilmesi, ancak üretici güçlerin bu gelişimi ile üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı üretim biçimi arasındaki çelişkinin yol açtığı ekonomik krizler, kapitalist birikim ve sermayenin merkezileşmesi vb.) işlemesiyle, birçok kapitalistin bu rekabet süreci içinde mülksüzleşmesiyle sonuçlanır. “Şimdi mülksüzleştirilecek olan kimse, artık, kendi hesabına çalışan emekçi değil, birçok emekçiyi sömüren kapitalisttir. Bu mülksüzleştirme, kapitalist üretimin kendi içinde taşıdığı yasaların işlemesiyle, sermayenin merkezileşmesi ile gerçekleşir. Bir kapitalist, daima birçoklarının başını yer.”

Bir kapitalistin birçoklarının başını yemesi demek, sermayenin giderek yoğunlaşması ve az elde toplanarak gelişmesinin belirli bir aşamasında tekele yol açması demektir. Marx, eserlerinde sermayenin bu eğilimini tespit etmiş olsa da yaşadığı dönemde tekellerin “mutlak egemenliği”nden söz etmek mümkün değildir. Ancak üretimin sürekli yoğunlaşmasına bağlı olarak, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında artık az sayıda tekelin kapitalist üretim sürecine egemen olmaya başlaması, görünüşte serbest rekabetin yasaları varlığını sürdürse de, “eski kapitalizm”in yerini kapitalizmin yeni “tekelci” aşamasına bırakmasına yol açtı. Tekellerin ekonomik yaşamın her alanına nüfuz eder hale gelmesi, sanayi sermayesi ile banka sermayesinin kaçınılmaz bir şekilde iç içe geçmesini, mali sermayenin (finans kapitalin) ortaya çıkmasını sağladı. Bu nedenle, Lenin, bu “yeni” kapitalizmi, “sermaye egemenliğinin mali sermaye egemenliğine dönüştüğü” bir “evre” olarak tanımlar.  Mali sermaye, sadece tekellerin gücünü büyük oranda arttırmakla kalmaz, onlara, sahip olduklarından çok daha fazlasını denetleme olanağını sağlar. Öyleyse, kapitalizmin “yeni aşaması” olarak ‘emperyalizm’, kapitalist gelişmenin belirli bir aşamasında, temel özelliklerinden bazıları kendi karşıtına (serbest rekabet tekele) dönüşmeye başladığında ortaya çıkmıştır.

Emperyalizm, kapitalist üretimin belli bir gelişme sürecinde, bu gelişme sürecinin yasalarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Lenin, emperyalizm aşamasını doğuran koşulları şöyle açıklar: “1) Üretim ve sermayenin yoğunlaşmasının, ekonomik yaşamda belirleyici rolü oynayan tekelleri yaratacak kadar yüksek bir gelişme aşamasına ulaşmış olması; 2) Banka sermayesiyle sanayi sermayesinin iç içe geçip kaynaşması ve bu ‘mali sermaye’ temelinde mali oligarşinin oluşması; 3) Meta ihracından farklı olarak sermaye ihracının özellikle büyük bir anlam kazanması; 4) Dünyayı kendi aralarında paylaşan uluslararası tekelci kapitalist birliklerin oluşması; ve 5) Yeryüzü topraklarının kapitalist büyük güçler arasında paylaşılmasının tamamlanması.”  Görüldüğü gibi, Lenin, kapitalist gelişmenin yeni bir aşaması olarak emperyalizmi, yine kapitalist gelişmenin kendi yasalarına bağlı olarak açıklamaktadır.

Bu açıklamalar üzerinden tartışmamıza yeniden dönersek…

Birinci olarak, emperyalizm, liberal kapitalizmin yerini tekelci kapitalizme bıraktığı bir evre olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde, liberalizm aşamasında kapitalizmin maddi temellerini güçlendirmek için dillendirilen “liberal söylem”lerin kullanılmaya devam etmesi, bu söylemlerin tekelci yayılmacılığın bir örtüsü olarak kullanılmasından başka bir anlam taşımamaktadır. Bu durum, emperyalizmin kapitalizmin yeni aşaması olduğunu kabul etmeyen ve liberalizmin “mutlak egemenliği”nden söz eden yazarımızın demokrasiye yönelik yaklaşımında da çarpıklığa yol açmaktadır. Liberalizm ve dayanağı olarak serbest rekabet döneminde feodalizme karşı mücadelesinde “bireysel hak ve özgürlükler”i emekçi sınıfları yanına çekmek ve kapitalist üretimin maddi zeminini güçlendirmek için kullanan burjuvazi, tekelci aşamasında, bu “özgürlükleri” kendi egemenliğini meşrulaştırmanın araçları, düzenin “asma yaprağı” olarak kullanır. Oysa bu gelişmelerden Wallerstein’ın çıkardığı sonuç, “demokrasi ve liberalizmin” “büyük ölçüde zıt oldukları”dır.

“Demokrasi ve eşitliğin birbirleriyle ayrılmaz bir bağ”a sahip olduğunu da  düşünen yazarımız, liberalizmi kafasında oluşturduğu soyut “demokrasi” kavramı üzerinden değerlendirmektedir. Ancak burjuvazinin “liberal demokrasi”den şikâyeti olmadığı açıktır. Öte taraftan, daha önce de belirttiğimiz gibi, maddi yaşam biçiminin belirleyiciliğini reddeden yazarımızın, kafasında oluşturduğu soyut “eşitlik” kavramının da “demokrasi” gibi tartışmalı olduğu ortadadır. Mesela UKKTH mücadelesinde hangi sınıfın bu mücadeleye önderlik edeceği konusunda burjuvazi ve işçi sınıfının önderliği arasındaki farkın “abartılmaması” gerektiğini söyleyen yazarımız, “demokrasi” ve “eşitlik” arasında kurduğu ilişkide sınıfsal sömürünün ortadan kaldırılmasını acaba nereye oturmaktadır? Yoksa Wallerstein’ın “eşitlik” tasavvurunda sömürünün ortadan kaldırılması da sınıf meselesi gibi önemsiz bir ayrıntı mıdır? Feodal aristokrasi ile “genç” burjuvazi arasındaki ilişki örneğinde olduğu gibi, yalnızca harç ve haraçlar vb. türü sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması anlamında biçimsel ve görünüşte eşitlik mi, sınıfların kaldırılması anlamında gerçek bir eşitlik mi –hangisi? Burjuva devletin bir biçimi olarak burjuva demokrasisinde “eşitlik” biçimseldir ve burjuva sınıfın çıkarlarının –sermayenin emek üzerindeki egemenliğinin– korunmasının bir örtüsüdür. Bu bakımdan burjuva demokrasisi, toplumun geniş emekçi kesimleri için bir “diktatörlük”tür, ama işçi sınıfı demokrasisi (proletarya diktatörlüğü) ise, işçi sınıfı ve emekçi halk tabakaları için demokrasiyken, burjuva devletteki egemenlik ve sömürü ilişkileri ortadan kaldırılan burjuvazi için bir “diktatörlük”tür. Bu nedenle, yazarımız, ne kadar güzel laflar etse de, demokrasinin bir devlet biçimi olduğunu ve sınıfsal bir karakter taşıdığını yadsıyarak, yine yanılgıya düşmekte, maddi dünyanın ötesinde hayal âleminde dolaşmaya devam etmektedir.

Emperyalizm çağında “liberal demokrasi”, burjuva sınıfın tekelci yayılmacılığının önündeki bütün engellerin kaldırılması olarak anlam kazanmaktadır. ABD Başkanı Wilson’un Ocak 1918’de UKTTH konusunda gündeme getirdiği ilkeler de bu temelde değerlendirilmelidir. Kapitalizm, liberal (serbest rekabetçi) dönemde nasıl ki emek gücünü satacak “özgür bireyler”e ihtiyaç duyuyorduysa (ki, bu, kapitalizmin varlık nedeni olan sermaye birikimi için her dönem olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır), I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” da, galip emperyalist ülkelerin yenilen ülkeleri yeniden paylaşımının bir biçimi olarak gündeme getirilmiştir. Başka bir deyişle, bu hak, Osmanlı gibi yenilen devletlerin boyunduruğu altındaki halkların, “kendi geleceklerini belirleme özgürlüğü” görüntüsü altında, yenen emperyalistlerin yağmasına açılması, onlar arasında paylaşılması amacına bağlanıyordu.  Bu bakımdan, Wallerstein’ın Wilsoncu “liberalizm”in “dünya sisteminin çevre ve yarı-çevre bölgelerinin kendi kaderini tayini savunusu” dediği ilke, emperyalist savaş ve sonrasında emperyalist yayılmacılığın bir ilkesi olarak gündeme getirilmiş ve öyle işlemiştir.

Oysa, Marksizm-Leninizm açısından bu hak, öncelikle emperyalist boyunduruğa-ezen ulusun baskısına karşı ezilen ulusun demokratik bir hakkı olarak, sosyalizm mücadelesinin olanaklarını genişletmesi ve bağlı olarak ulusal hak eşitliği üzerinden milliyetçi duvarları yıkarak işçi sınıfının sınıf bilinci ve enternasyonal bir sınıf olarak mücadelesinin gelişmesinin önünü açması bakımından savunulur. Öte yandan, işçi sınıfının (sosyalizmin) dünyanın herhangi bir yerinde iktidarda olduğu koşullarda bu hakkın savunusunun, sosyalizm ve ezilen uluslar arasındaki dayanışmayı büyüterek emperyalist cepheyi zayıflatmak anlamı taşıdığı da açıktır. Yani Marksizm-Leninizm açısından, UKKTH, emperyalist yayılmacılığın önüne geçilmesi ve işçi sınıfının sosyalizm için (sömürüsüz bir düzen için) mücadelesinin önündeki engellerin kaldırılması içeriğiyle, Wilson’un gündeme getirdiği ilkeler ile amaçlanana taban tabana zıt bir amaca hizmet etmektedir. Ama yazarımız gibi, demokrasinin sınıf karakterini ve ideoloji ile üretim biçimi-ilişkileri arasındaki bağı görmezseniz, Wilsoncularla ve Leninizmin UKKTH’yı savunan söylemlerine bakarak, bu iki anlayışı eşitlemenizde ve aralarındaki ayrımı “abartmamak” gerektiğini söylemenizde bir sakınca kalmamaktadır.

Öte yandan, yazarımızın ulusal harekete hangi sınıf ve partinin (burjuva sınıfı ve ulusal partisinin mi, yoksa işçi sınıfı ve Bolşevik tipte bir partinin mi) önderlik edeceği konusu gibi “abartılmaması” gerektiğini söylediği bir diğer fark da, UKKTH’nın “uzlaşmacı” yoldan mı, yoksa “devrimci” yoldan mı gerçekleştirileceği konusudur. Yazarın “abartılmaması” gerektiğini söylediği bu fark da, harekete hangi sınıfın önderlik edeceği tartışmasına bağlı olarak, ezilen ulusun ulusal hareketinin önüne geçilmesi koşulları kalmadığında, bu “kaderini tayin”in, ezilen ulusun yeniden emperyalist-kapitalist sisteme bağlanmasının bir aracına dönüştürülmesi ile ezilen ulusun emperyalist boyundurukluktan kurtulup devrimci-demokratik halk iktidarını kurmasına araçlık etmesi arasındaki farktır. Eğer işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesi bir anlam taşımıyor ve bu bakımdan “kaderini tayin”in hangi sınıfın/partinin öncülüğünde gerçekleştiği önemsizleşiyorsa, o zaman bu hakkın, ezilen ulusun –ulusal köleliği sürmek üzere– emperyalist-kapitalist sisteme bağlamasıyla devrimci-demokratik bir çizgi üzerinden sosyalizme ilerletilmesi koşullarının ortaya çıkması olarak gerçekleşmesi arasındaki fark da önemsiz bir ayrıntı haline gelir!

III.

Peki, Leninizm ‘ulusal kalkınmacı’ mıdır? Kapitalizmin emperyalizm evresini (ve eşitsiz-sıçramalı gelişim yasalarını) reddetmesi, yazarımızın Leninizmden ‘ulusal kalkınmacı’lık çıkarmasına yol açmaktadır. Eşitsiz-sıçramalı gelişim yasası, emperyalist dünya sistemindeki çelişkilerin gelişmesine bağlı olarak, devrimin, emperyalist zincirin zayıf halkasında/halkalarında gelişmesinin koşullarını yaratmaktadır. Sovyet Devrimi, bunun en tipik örneğidir. Tek ülkede sosyalizmi ‘ulusal kalkınmacılık” olarak değerlendirmek, “sürekli devrim/dünya devrimi” gibi “devrimci” bir söylem görüntüsü altında, aslında emperyalist yayılmacılığa teslimiyetten başka bir şey değildir. Eşitsiz-sıçramalı gelişme yasasına göre emperyalist zincirin kapitalist gelişme bakımından “gelişmiş” ya da “daha az gelişmiş” herhangi bir ülkesinde devrim koşulları ortaya çıktığında, bu ülkenin proletaryası ne yapacaktır? “Dünya devrimi” için beklemeye devam mı edecektir, yoksa bu ülkede iktidarı ele alarak emperyalist-kapitalist düzene karşı dünya genelinde işçi sınıfı ve ezilen halkların mücadele olanaklarını geliştirme ve sosyalizmin nihai zaferini sağlama yolunu mu tutacaktır?

Sosyalizmden ‘ulusal kalkınmacılık’ çıkarmak, yazarın “ulus” konusunda da çarpık bir görüşe sahip olduğunu göstermektedir. Çünkü ulus, kapitalizmin şafağında (yazarımızın “yeni bir durum” olarak tarif ettiği Fransız Devrimi’ ve öncesindeki burjuva devrimleriyle birlikte) ortaya çıkmış “tarihsel bir kategori”dir. ‘Ulus’ olma, burjuvazi için, öncelikle, bu tarihsel kategorinin şekillendiği topraklara/kendi pazarına egemen olma anlamını taşımaktadır. Ama bu egemenlik sağlandıktan sonra, ‘ulus’, burjuvazinin kendi sınıfsal sömürüsü ve yayılmacı emellerini gizlemesinin; bu çıkarların üzerinin örtülmesinin aracı haline gelmiştir. Burjuva egemenler, sadece kendi devletlerinde kurdukları sömürü ilişkilerini değil; kendi yayılmacı-emperyalist emellerini de ‘ulusun çıkarları’ olarak gösterir. I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda kendi ülke burjuvazilerinin yanında savaşa giren II. Enternasyonal’in sosyal-şoven partileri ile Leninizm arasındaki en önemli farklardan biri de, işçi sınıfının devrimci partisinin (Bolşevik Parti’nin) “ulusal çıkar”ı reddedip, bunun aslında burjuvazinin çıkarı olduğunu ortaya koymasıdır. Bolşevik Parti, Rus burjuvazisinin emperyalist-yayılmacı savaş politikalarına “devrimci iç savaş” sloganı ile yanıt vermiştir. Marksist-Leninist parti, burjuvazinin “ulusal çıkar”ı yerine, işçi sınıfının enternasyonal çıkarını savunur; mücadelesini bu temelde yürütür. Burada, mesele, yine dönüp dolaşıp aynı yere gelmektedir: İşçi sınıfı, dünyanın bir ya da birkaç ülkesinde iktidarı ele alma olanağı ortaya çıktığında bunu emperyalist-kapitalist zinciri parçalayıp sosyalizmin nihai zaferi için bir olanak olarak mı görecektir, yoksa “dünya devrimi” için peşinen yenilgiyi kabul edip emperyalist-kapitalist sömürü ve yayılmacılığa teslim mi olacaktır? Dolayısıyla Marksizm-Leninizm açısından bir ya da birkaç ülkede işçi sınıfının iktidarı ele alıp sosyalizmi inşa mücadelesi, emperyalist-kapitalizm çağında burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelesinin yeni bir boyutunu oluşturur. Ancak bu koşullardaki sosyalist inşa, sosyalizmin nihai zaferi anlamına gelmemekte; devam eden sınıf mücadelesi “geri dönüşleri” yine olanaklı kılmaktadır. Daha sonra tartışacağımız gibi, Sovyetlerde sosyalizmin yaşadığı geçici yenilgi, bu mücadelenin bir sonucu olarak yaşanmıştır.

Wallerstein, Leninizm’in “ulusal kalkınmacı”lığının en önemli kanıtı olarak, Lenin’in “Komünizm eşittir Sovyetler ve elektrik” sloganını göstermektedir.  İktidarın hangi sınıfın elinde olduğu konusu yazarımız için önemsiz bir ayrıntı olduğu için, “Sovyetler”i atlayıp, elektriği görmektedir. Oysa Sovyetler, işçi sınıfı demokrasisinin aracıdır.

Sovyet sistemi, halkın yaşam ve üretim alanları üzerinden meclislerde örgütlenmesine ve bu örgütlenme üzerinden yönetim süreçlerine katılımını esas alır. Bu yönüyle, halkın sadece belli dönemlerde sandığa giderek oy kullandığı ve aslında seçim süreçlerinin burjuvazinin egemenlik ve sömürü ilişkilerinin üzerini örtmek için kullanıldığı burjuva demokrasisiyle taban tabana zıt bir demokrasi anlayışına sahiptir. Sovyetler, ayaklanma koşullarında işçi sınıfı ve emekçilerin bir örgütlenme modeli olarak ortaya çıkmış; işçi sınıfı iktidarında ise, ‘iktidar organı’ haline gelmiştir. Bu yönüyle, işçi sınıfı demokrasisinin ‘özgün’ bir biçimidir. Sovyet sistemi, işçi ve emekçilerin kendi yöneticilerini kendilerinin seçip denetleyebildiği ve bu bakımdan burjuvazinin sömürü koşullarını ortadan kaldırıp “herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre” ilkesiyle demokrasinin en ileri biçimini temsil eden ‘yeni bir yaşam’ı kurmasına dayanan bir sistemdir. Bu nedenle, Sovyetler Birliği’ndeki ‘kalkınma’ ulusal bir kalkınma değil; “kalkınma” açısından konuşulacak olursa, enternasyonal bir sınıf olan işçi sınıfının dünyanın iktidarı ele aldığı/alabildiği bir parçasında burjuva sömürü düzenini tasfiyesine dayanan bir “kalkınma”dır. Başka bir deyişle, aynı zamanda bir ekonomik ilerleme de olan bu “kalkınma”, öz olarak, insanın insan tarafından sömürülmediği sınıfsız komünist topluma geçiş olarak sosyalist ekonominin inşa edilmesi, sadece Rusya burjuvazisinin tasfiyesi olarak değil; işçi sınıfının uluslararası emperyalist-kapitalist düzene karşı mücadelesinin bir dayanağı olarak anlam kazanmaktadır. Emperyalist-kapitalist sistemin, işçi sınıfının iktidarı ele aldığı 1917’den başlayarak, Sovyetler Birliği’ne yönelik çok yönlü abluka ve saldırılarının nedeni de budur. Yani burada, emperyalist-kapitalist sistemin rahatsızlığı ve saldırganlığının nedeni SB’nin “ulusal kalkınması” değil; işçi sınıfının dünyanın bir bölgesinde burjuvazinin sömürü koşullarını ortadan kaldırması ve bu adımının bütün dünya burjuvazisini tehdit eden bir durum yaratmasıdır. Dolayısıyla, Lenin’in “Sovyetler ve elektrik” sloganının “Sovyetler” kısmı, işçi sınıfı demokrasisine (ve burjuvazi üzerindeki diktatörlüğüne) ve “elektrik” kısmı da iktidarı kaybeden ama hala oldukça dirençli olan burjuvaziye karşı sosyalist üretim ve inşaa ve tabii ki gerilemeyi değil, ama “kalkınma”yı geliştirmesine; işçi sınıfı ve emekçilerin sömürüsüz bir ekonomik düzen kurmasına yöneliktir. Ancak yazarımız, her kuşu leylek sanıp, “kalkınma”nın hangi sınıfın kontrolünde ve ne için gerçekleştirildiğini atlayarak, işçi sınıfının iktidarı ele aldığı dünyanın bir bölgesinde (SB’de) gerçekleştirilen “kalkınma” üzerinden Leninizmi “ulusal kalkınma”cı ilan edebilmektedir. Oysa bu “kalkınma”nın hangi sınıfın iktidarında ve hangi amaçla sağlandığı sorularının cevabı, toplumsal gelişmenin yönünü belirlemekte; bu kalkınmanın insan emeğinin ve doğanın sömürüsü karşısındaki konumunu açıklamaktadır.

Sonuç olarak, emperyalizm ve proleter devrimler çağında emperyalist yayılmacılığın örtüsü olan “liberalizm” ile proleter devrimin teorisi olan Leninizmin sadece yolları değil; dünyaları da (varmak istedikleri yer-kurmak istedikleri düzen) taban tabana zıttır. Ancak toplumun gelişme yasalarını ve sınıf mücadelesini bir tarafa bırakır ve bir ayağı söyleme, diğer ayağı olgulara basan bir analiz sistemi kurarsanız (burada Liberalizm ve Leninizmin UKKTH ile ilgili söylem ve ‘kalkınma’cı politikalar üzerinden eşitlemesinde olduğu gibi), yazarımız gibi Leninizmi liberalizme benzeş kılmakla kalmaz; Leninist devrim ve iktidar fikrinden de kurtulursunuz.

Gelecek sayımızda Wallerstein’ın bu konudaki görüşlerinin eleştirisine devam edeceğiz.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑