Değişim üzerine propaganda, Türkiye’de iktisadi değişim ve sınıf ilişkileri

AKP hükümetinin sözcüleriyle AKP propagandacıları dahil burjuva iktisatçı, politikacı ve sosyologları tarafından son on yıllarda, toplumsal yaşam ve sınıf ilişkilerine ve sermayenin bu alanlara ilişkin politikalarına dair neredeyse her şey, “değişim” kavramı etrafında izah edilmeye çalışıldı/çalışılıyor. Uluslararası burjuva ideolojik cephanelikten güç alan bu propaganda kapsamında değişim olgu ve kavramı gerçek içeriginden soyutlanarak, ve fakat değişim ve gelişmenin bazı unsurları kullanılarak, burjuva-kapitalist çıkarların ifadesi olan politikaların “doğrulayıcı” gerekçesine dönüştürüldü. Kapitalizmin ve mevcut burjuva toplumların “kalıcılığı” teorileriyle de desteklenen bu propagandada “her şey değişti” söylemi özel bir yer tutarken, bu teori ve söylemin Türkiye’deki savunucuları, “Türkiye değişti, artık eski Türkiye yok!” ‘babalanması’yla sisteme muhalif her düşünce ve eylemi bastırmaya değil sadece, ezmeye de yöneldiler.
Değişim üzerine burjuva-AKP’ci propaganda uluslararası sermeyenin son birkaç on yıldır sürdürdüğü daha kapsamlı ve bir ucu küreselleşme, diğeri işçi sınıfı ve emekçilerin kapitalist üretim sistemindeki konum ve rolleriyle ilişkin olmak üzere sürdürdügü propagandadan güç alıyordu. Sermayenin dünya ölçeğindeki “yeni iktisadi sosyal politikaları” ve uluslararası gelişmeler bu programların belirleyici etkeni oldular. Oluşturulmaları ve uygulanmalarında, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Merkezi ile birlikte başlıca emperyalist ülkelerin politikaları dolaysız rol oynadı. Bu program ve politikaları kapitalizmin ve uluslararası ilişkilerin “değişimi” ile ilişkilendirip zorunlu-kaçınılmaz ve yararlı gösteren propaganda ise, denebilir ki tümüyle uluslararası burjuva emperyalist ideolojiden besleniyordu. Bu propaganda, toplumsal değişim ve gelişme gibi nesnel, tarihsel süreçte kaçınılmaz ve ilkel toplumdan emperyalist kapitalizme, bugünün sömürü toplumundan sömürüsüz sınıfsız komünist topluma doğru yaşanan iktisadi-sosyal (ve diğer) değişimi, kapitalist amaç ve çıkarlara bağlı olarak çarpıtmayı esas alıyor. Değişimi, burjuva kapitalist politikaların dayanağı yapan bu propaganda, değişimin toplumsal sınıflar arası ilişkilerde yarattığı ‘değişiklikler’in muhtevasını çarpıtarak sınıflar mücadelesinin kaçınılmazlığını reddetme sonucuna varmakta, kapitalizmin işçi sınıfını kaçınılmaz olarak üretmesiyle, yok oluşunu da kaçınılmazlaştırdığını ise “olanaksız” göstermektedir.
Bu durum, bu kavram etrafında geliştirilen saldırıların anlam ve “ideolojik geçerlilik” ölçüsünü de içermek üzere toplumsal yaşam ve hareketin değişenleri ve “değişmeyen”lerine dair bir irdelemeyi, Türkiye’nin son otuz yılındaki iktisadi-sosyal gelişmeler çerçevesinde irdelemeyi gerekli kılıyor.
Bu makalede, Türkiye’nin toplumsal gelişiminden hareketle hangi tür olgu ve etkenlerin burjuvazi ve propagandacıları tarafından kapitalizm ve burjuva çıkarları için nasıl iğdiş edilip tek yanlı sonuçlar çıkarıldığını da göstermek üzere, ülkedeki sosyal-ekonomik gelişme seyrinin son otuz yılını ele alacağız.
Böyle bir irdelemede, gerekli olduğunca geriye dönüp baş vuracağımız bazı veriler dışında, Türkiye’deki kapitalist gelişmenin tüm sürecini değil de, daha dar bir dönemini; 1980 sonrası yeni ekonomi politikaların uygulanması sürecini esas almamızın nedeni, sermaye propagandasının, sınıfları ve sınıf mücadelesini; ve işçi sınıfının, sömürünün olmadığı bir toplumsal düzen kurma potansiyeline sahip olmasını “geçmişe dair” gösterip, bunu özellikle son otuz-kırk yılık gelişmelere dayandırması, onlardan bazılarını öne çıkarıp tek yanlı yorumlara tabi tutmasıdır. Makalemizde konuyu, a) Türkiye’nin nasıl değiştiği ve değişen Türkiye’de sınıfların “hali”ni; b) Değişen dünyada ve değişen Türkiye’de uygulanan politikaların nelere yol açtığını; c) Devrimci sınıf çalışmasında değişim ve gelişmenin gözetilmesi zorunluluğunu ele almaya çalışacağız.

BÖLÜM I

TÜRKİYE’NİN YAKIN DÖNEM İKTİSADİ DEĞİŞİM SEYRİ
Türkiye kapitalizminin ya da kapitalizmin Türkiyedeki gelişmesinin son otuz yıllık “serüveni”, doğaldır ki, öncesindeki birikim ve gelişmenin devamında; o birikim ve gelişmenin yarattığı dayanaklar üzerinden ve fakat yeni iktisadi-sosyal politikaların da etken olarak rol oynadığı bir seyir izlemiştir.
Bu dönemi başlıca birkaç başlık altında toplanabilecek temel önemdeki olgularıyla ele almak, bu sürece “izafe edilen” değişimin gerçek boyutları ve özelliklerini daha net görebilmek; sınıf hareketi ve devrimci sınıf çalışmasının sorunlarının doğru belirlenmesi açısından da önem taşımaktadır. Değişim ve gelişmenin temel önemdeki olgusal gerçeklerinden ilki, kır ekonomisinin çözülmesinde görülen hızlanma, kentlere nüfus akışının ivme kazanması, sanayi ve hizmetlerde görülen ilerlemedir. İkinci belirgin olgu, kapitalist gelişmenin sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesine doğru gösterdiği ‘atılım’dır. Üçüncüsü, bu ilk ikisine de bağlanmak üzere, emek-sermaye; yoksul-zengin uçurumunun büyümesi; emekçiler ve egemenler arasındaki çelişkilerin daha da sertleşmesidir.

A) ÜRETİM VE İSTİHDAMIN SEKTÖREL DAĞILIMI, ANA SEKTÖRLERİN GSYİH PAYLARI
Türkiye ekonomisinin son otuz yıllık gelişme süreci ve iktisadi sosyal alandaki değişimin dikkat çeken en önemli olgusu, tarım ağırlıklı ekonomiden sanayi ve hizmetler ağırlıklı ekonomiye doğru ilerleyen bir süreç olarak yaşanmasıdır.
Türkiye’de tarımsal nüfus ve tarımsal üretimin ekonomi içinde tuttuğu yer ve bunun gösterdiği değişimin seyri, kapitalist gelişmeye bağlı olarak köy ekonomisi ve kır ilişkilerinin çözülmesi, nüfusun büyük kesimlerinin kent merkezlerine doğru hareketlenmesi; sanayi ve hizmetler sektörünün giderek güç kazanması; “cumhuriyet”in devlet eliyle kapitalist yetiştirme dönemi bir yana bırakılırsa, 1945-65 ve 1985-2010 dönemlerinde hız kazanmıştır.
1963 yılında başlayan “planlı kalkınma dönemi”yle birlikte ve “ithal ikameci sanayileşme stratejisi” çerçevesinde üretim ve istihdamda tarımın payı azalmaya, sanayi ve hizmet sektörünün payı artmaya başlamıştır.
1965 nüfus sayımına göre, Türkiyede, nüfusun % 67.7’si (20.582.338 kişi) tarımsal üretim alanında çalışmaktayken, 1970 yılında, istihdam edilen toplam işgücünün %64’ü tarım, %16’sı sanayi, %20’si ise hizmet sektöründe yer almaktaydı. Tarım sektöründeki istihdam, 1980’de %54 iken, 1990’da %46; 2000’de %36; 2004’te %34; 2006’da %27, ve 2007 yılı Ağustos dönemi itibarıyla % 28.0 düzeyinde gerçekleşmiştir. TÜİK 2008 verilerine göre, 71.5 milyon olan Türkiye nüfusunun %68’i (48.5 milyon) kentlerde; %32’si (23 milyon) köy-kır bölgesinde yaşamaktadır. Bu oranı %70-%30 olarak belirleyenler de vardır. 2010 yılı (TÜİK) verileri, istihdam edilen toplam 22 milyon 594 bin işgücünden 5 milyon 683 bininin (%25.2’si) tarımsal üretim alanında bulunduğunu göstermektedir. 2011 Haziran TÜİK Anketi sonuçlarına göre, toplam istihdam edilenler 24 milyon 901 bin olup, bunların % 26,5’i tarım, % 18,9’u sanayi, % 7,5’i inşaat, % 47,2’si ise hizmetler sektöründe yer almaktadırlar.
Tarımsal üretimin yıllar içinde gösterdiği büyüme oranlarıyla tarımın GSYİH içindeki payı, sektördeki değişimin diğer göstergeleridir. GSYİH 1980-2006 yılları arasında ortalama %4.4 artış gösterirken,  tarımdaki büyüme aynı dönem itibariyle ortalama %1.2 olmuştur. GSYİH’da tarımın payı 1980’de %26, 1990’da %17, 2000’de %14;  2006’da %9’dur. 1990 yılında dış ticaret hacminde tarımın payı %10 düzeyinde iken 2006 yılında %3’e gerilemiştir.
Tarımsal üretimin %92’sini çiftçilik ve hayvancılık, %3.5’ini ormancılık, %4.5’ini ise balıkçılık oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra tarım sektörü, tarıma dayalı sanayi ürünleri üreten gıda, tütün, tekstil, deri, kağıt ve ağaç ürünleri aracıyla imalat sanayi içerisinde önemli bir yere sahiptir. Bu sektörlerin imalat sanayi üretimi içerisindeki ağırlığı %30 dolayındadır ve tarımsal üretim imalat sanayi üretimi açısından da önem taşımaktadır.
İmalat sanayi istihdamının toplam istihdam içindeki payı 1980’de %13 iken, 2006’da  %24’e; hizmetler sektörünün payı ise %48’e yükselmiştir. TÜİK Ağustos-2007 verileriyle daha dar bir zaman aralığında (2003-2007) tarımdaki istihdam oranı %33,9’dan %28’e; hizmetlerdeki  %43’4’ten %46.5’e; sanayideki  %18.2’den %19.1’e, ve sanayi içinde değerlendirilmesi gereken inşaattaki  %4.6’dan %6.5’e değişmiştir. 2010 TÜİK Hane Halkı İşgücü Anketi sonuçları, toplam 22 milyon 594 bin istihdam edilen nüfustan 5 milyon 927 bin kişinin (%26.2) inşaat işkolu dahil sanayi sektöründe ve 10 milyon 985 bin kişinin (%48.6) hizmetler sektöründe istihdam edildiğini göstermektedir. Sanayide çalışanların oranı 1955 de %8,2 iken 2000de %12,9’ a; 2010’da %26.2’ye çıkmıştır. 2001 yılı sonu itibariyle toplam imalat sanayi yatırımlarının %95.5’i özel sektör, %4.5’i kamu sektörü tarafından gerçekleştirilirken 2006 yılı sonu itibariyle “kamu sektörü”nün payı %1’e gerilemiştir. Başlıca kapitalist ülkelerde sanayi içinde değerlendirilen inşaat sektörü Türkiye ekonomisinin “öncü-kilit sektör”lerinden biridir. İnşaat ve “yan dalları” oldukça geniş bir üretim alanını kapsamaktadır. Konut, demir-çelik, metal ve ağaç sanayi, enerji-petrokimya bir tür bileşik komple sektör halinde faaliyet yürütürler.
İmalat sanayinin katma değer payı 1980 yılında GSMH’nin %17’si, 2006’ da %21’i kadar olmuştur. 1981-2000 döneminde, ortalama %6.2 artan imalat sanayi üretimi 2001 yılında yaşanan krizle %9.5 gerilemiş, 2002-2006 yılları arasında ise ortalama %8.2 artış göstermiştir. İmalat sanayindeki bu yüksek oranlı büyüme kapasite kullanımında da yükselişe yol açmış,  1991-2001 yıllar arasında %77.1 olan kapasite kullanım oranı 2004 yılından itibaren %80’in üzerine çıkmıştır.
TÜİK ve TCMB verilerine göre, hizmet sektörünün GSYİH içindeki payı 1980’de %49 iken 1990’da %51’e, 2000’de %57, 2006 yılında ise %60 olarak gerçekleşmiştir.

Ana Sektörlerin İstihdamdaki Payları (Kaynak:TÜİK 2007-2010 istatistikleri)

Yıllar                  1970              1980          1990          2000            2006    2010
Tarım                    64                  54              46             36              27     25.2
Sanayi                   16                  20              21             24              24     26.2
Hizmetler               20                  26              33             40              48     48.6

DPT Dokuzuncu Kalkınma Planı (2007-2013), KOBİ Özel İhtisas Komisyonu Raporu’na göre,Türkiye’de işletmelerin, %46,19’u, ile  toplam çalışan emekçilerin %32,38’i ticari sektörde; işletmelerin %14,35’i ve istihdam edilenlerin  %32,31’ i imalat sanayiinde yer almaktadır. Bunları sırasıyla, % 8,33 ile Otel ve Lokantalar, %7,91 ile Ulaştırma, Depolama, Haberleşme, %5,15 ile Gayrimenkul, Kiralama ve İş Faaliyetleri, %3,63 ile İnşaat, %3,37 ile Diğer Hizmet Faaliyetleri, %1,95 ile Mali Aracı Kuruluşların Faaliyetleri, %1,58 ile Sağlık İşleri ve Sosyal Hizmetler, %1,27 ile Madencilik ve Taşocakcılığı, %1,21 ile Eğitim Hizmetleri, %0,91 ile Elektrik, Gaz ve Su sektörleri yer almaktadır.
İmalat sanayi alt sektörlerinde, %19,31 oranla tekstil ürünleri imalatı ilk sırada yer almakta; onu %14,59 ile giyim eşyası imalatı ve %12,41 ile gıda ürünleri ve içecek imalatı izlemektedir. İmalat sanayinde yaratılan toplam istihdamın yaklaşık olarak yarısı bu üç alt sektör tarafından sağlanmaktadır. İşletmelerin %80,58’i bireysel mülkiyette, %19,42’si kurumsal yapıdadır.

İşletmelerin Sektörel Dağılımı
Sektörler                                        İşyeri Sayısı                  %          Çalışan Sayısı         %
Ticaret                                                            794.715         46,19            2.048.264      32,38
İmalat  sanayi                                                 246.899         14,35            2.043.815      32,31
Otel ve lokantalar                                           163.112           9,48               526.845      -8,33
Ulaştırma, Depolama, Haberleşme                244.490         14,21               500.104        7,91
Gayrimenkul, Kiralama ve İş Faaliyetleri        90.473           5,26               325.697        5,15
İnşaat                                                                35.702           2,07               229.400        3,63
Diğer Hizmet Faaliyetleri                                 90.919           5,28               213.400       3,37
Mali Aracı Kuruluşların Faaliyetleri                13.538           0,79               123.178       1,95
Sağlık İşleri ve Sosyal Hizmetler                     31.546           1,83                 99.966       1,58
Madencilik ve Taşocakcılığı                              1.809            0,11                80.341       1,27
Eğitim Hizmetleri                                               5.692            0,33                76.435       1,21
Elektrik, Gaz, Su Dağıtımı                                 1.703            0,10                57.591       0,91
Toplam                                                        1.720.598         100,00          6.325.036   100,00
(Kaynak: DPT; Dokuzuncu Kalkınma Planı (2007-2013), KOBİ, Özel İhtisas Komisyonu Raporu)

Sanayi sektörünün GSYİH’deki payı 1980’de %25 ve hizmet sektörünün %49 iken, 2006 yılı itibariyle sanayi ve hizmet sektörlerinin payları  %31 ve %60’e yükselmiştir. 1990-2006 döneminde, sanayinin GSMH’den aldığı pay %30 civarındadır. Sanayi sektöründeki değişim hizmet sektörüne de ivme kazandırmıştır.

Ana Sektörlerin GSYİH’deki Payları (%)
1980     1990     2000     2006
Tarım                        26         17        14        9
Sanayi*                     25         32        29       31
Hizmetler                  49         51        57       60
* inşaat sektörü sanayi içinde düşünülmüştür.(Kaynak: DPT)

A) İŞLETMELERİN ÖLÇEKSEL DAĞILIMI, İSTİHDAM VE İŞSİZLİK
1970’te ondan az işçi çalıştıran 170.123 işletmeye karşılık 50 ve daha fazla işçi çalıştıran 1785 işletme var iken, bu sayılar 1985 itibariyle 183.575’e karşılık 2611’dir.

(1970-1985 Yılları) İşletmelerin Ölçeksel Dağılımı
Yıllar                10’dan az işçi   10-49 İşçi               50+ işçi                    Toplam
1970                    170.123                  3.391                  1.785                      175.299
1980                    177.175                  6.573                  2.121                      185.869
1985                    183.573                  8.035                  2.611                      194.219
(Kaynak:  Özge Gaye Gürses, Gazi Üniversitesi, Ankara, 2006).

1 Ocak 2001 tarihli DİE verilerine göre, imalat sektöründe 1-250 arası “çalışan”ı bulunan 201 bin küçük-orta boy işletme bulunmaktadır. Bu, imalat sektörü firmalarının %99.6’sına denk düşmekte ve bu şirketler imalat sektöründe çalışan işgücünün %64.3’ünü istihdam etmektedirler. Diğer yandan, bu sektör firmalarının 1999’da %26’sının, 2001’de %84 ve 2002’de %95’inin farklı bir iş alanına geçtiği ya da kapandığı görülmüştür.  İmalat sektöründe faaliyet gösteren KOBİ’lerin %26.1’sı metal; %25.6’sı tekstil, giyim ve deri mamulleri: %25.6’sı ağaç ve mobilya; %24.3’ü yiyecek ve içecek: %12.7’si kağıt üretmektedir. Bunların %95’inden fazlası “mikro işletme” kategorisinde olup 1-9 kişi; ortalama olarak da aynı yılın verilerine göre 4.8 (4-5 arası) kişi çalıştırmaktadır.
TÜİK’in 2002 Genel Sanayi İşyeri Sayımları, Türkiye’deki işletmelerin aynı yıl itibariyle %99,8’inin AB ile uyumlu küçük ve ortaboy işletme (KOBİ) kapsamında olduğunu göstermektedir. Büyük işletmelerin tüm işletmeler içerisindeki oranı 2002’de sadece %0,11’dir. Buna karşılık bu binde birlik orandaki büyük işletmenin istihdamdaki payı %23.3; yatırımlardaki payı %43.5; ve ekonomik etkinliği %94 civarındadır.
KOBİ’lerin çok büyük bir çoğunluğu (%95’i), 1-9 işçi çalıştıran “mikro ölçekli işletme”dir. Milli Prodüktive Merkezi (MPM) 2006 yılı verimlilik raporu, 1-9 kişi çalıştıran mikro ölçekli işletmelerin katma değer içindeki payının %6 düzeyinde olduğuna işaret ediyor. Bu işletmelerin istihdam içindeki payı %76,7; yatırımlardaki yeri %56,5; katma değer payı %37,7; ihracat payı %9,0; kredilerden aldığı pay %24.3; ekonomik etkinliği ise %5.33 oranındadır.  2006 Metal işçileri araştırmasına göre, anketin kapsadığı işletmelerin %13.7’si küçük ölçekli; %13,2’si orta boy ve %73.1’i büyük ölçeklidir. Türkiye’deki işletmelerin çok büyük bölümü 1-9 işçi çalıştıran ‘mikro işletme’ ölçeğinde olmasına rağmen, metal, petrokimya, lastik, gemi inşaası, enerji santralleri gibi işletmeler büyük ölçekli işletme kategorisindedirler.
TÜİK 2007 Ağustos ayı Hane Halkı İşgücü Anketi verilerine göre, 2007 yılı Temmuz ayında 73 milyon 567 bin olan Türkiye nüfusunun 15 yaş ve üstü 52 milyon 644 bin; işgücü 25 milyon 931 bin; istihdam edilenler 23 milyon 548 bin; işgücüne katılma oranı %49.3; işsizlik %9.2, genç nüfusta işsizlik %19.2; kayıt dışı istihdam %48.7’dir.
2010 yılı TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi sonuçlarına göre, kurumsal olmayan sivil nüfus 71 milyon 343 bin olup, kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfus toplam nüfusun %73,6’sını oluşturmuştur (52 milyon 541 bin). Toplam istihdam 2009 yılına göre 1 milyon 317 bin kişi artarak 22 milyon 594 bine yükselmiş; buna karşılık işsiz sayısı 3 milyon 46 bine çıkmıştır. Buna göre toplam istihdam oranı %41,2’den %43’e çıkmış, işsizlik oranı Ocak 2010 itibarıyla %14.5 olmak üzere %11,9 olmuştur. Tarım dışı işsizlik oranı %14,8, genç nüfustaki işsizlik oranı kentte %27.5, kırsal kesimde %22.2 olmuştur. İstihdam edilenlerin 10 milyon 985 bini hizmet sektöründe; 5 milyon 927 bini sanayi sektöründe (bir önceki yıla göre %10,2 oranında artış); 5 milyon 683 bini tarım sektöründe (bir önceki yılın aynı dönemine göre %8,2’lik artış) çalışmışlardır.

yıllar                                                                  2009         2010
Kurumsal olmayan sivil nüfus (bin kişi)                70.542      71.343
15 ve daha yukarı yaştaki nüfus (bin kişi)             51.686      52.541
İşgücü (bin kişi)                                                24.748      25.641
İstihdam (bin kişi)                                             21.277      22.594
İşsiz (bin kişi)                                                   3.471         3.046
İşgücüne katılma oranı (%)                                47,9         48,8
İstihdam oranı (%)                                            41,2         43,0
İşsizlik oranı (%)                                               14,0         11,9
Tarım dışı işsizlik oranı (%)                                 17,4         14,8
Genç nüfusta işsizlik oranı (*) (%)                       25,3         21,7
İşgücüne dahil olmayanlar (bin kişi)                     26.938     26.938
* ekonomik faaliyete göre istihdam edilenler

2011 yılı Haziran dönemi TÜİK verilerine göre, Türkiye’de kurumsal olmayan nüfus 72 milyon 321 bin kişiye, kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfus ise 53 milyon 539 bin kişiye ulaşmıştır. 2011-Haziran dönemi itibariyle işgücüne katılma oranı, %51,2 olup, bu oran erkeklerde %72.7, kadınlarda %30.5’tir. Toplam işgücünün %17,3’ü 15-24 yaş grubundakilerden oluşmaktadır. Toplam istihdam edilenler 24 milyon 901 bin olup, bunların %26,5’i tarım, %18,9’u sanayi, %7,5’i inşaat, %47,2’si ise hizmetler sektöründe yer almışlardır. %61,3’ü ücretli, maaşlı veya yevmiyeli, %24,1’i kendi hesabına çalışan veya işveren, %14,5’i ise ücretsiz aile işçisidir. %59,6’sı 10 kişiden az çalışanı olan işyerlerinde çalışmaktadır. Herhangi sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı olmadan ve sosyal güvencesiz çalışanların oranı %43,5’tür. İşsizlik oranı %9,2 olup, kentsel alanlarda %11,6, kırsal alanlarda %4,9 olmuştur.

B) SERMAYE HAREKETLERİ; İHRACAT-İTHALAT VE DIŞ SERMAYE YATIRIMLARI
İktisadi gelişme ve değişim sürecinin özellikleri arasında ve “uluslararasılaşma”nın sonuçlarından biri de sermaye giriş-çıkışı; ihracat/ithalat ilişkisindeki değişkenliktir. Dış sermaye yatırımlarında görülen hareketlenme ile ihracat-ithalat ilişkisi, ülke ekonomisinin uluslararası sermaye ile ilişkilerinde önemli yer tutmaktadır.
1980 sonrası “neoliberal iktisat politikaları”nın uygulanması döneminde ekonominin uluslararası sermayeye açılmasına bağlı olarak ‘dış sermaye’ yatırımlarında artış gerçekleşmiş;  Merkez Bankası verilerine göre, (1975-2000) yılları arasındaki 26 yıllık dönemde toplamda 10.6 milyar dolar yabancı sermaye girişi gerçekleşirken, 2001 yılında 3 milyar doları aşan sermaye girişi olmuş, 2006 yılında 17.8 milyar doları bulan yabancı sermaye girişleri, 2007 yılının ilk yedi ayında 9.6 milyar dolara ulaşmıştır. Dikkat çekici olan bu sermaye girişinin ağırlıklı olarak (2005 yılındaki 8.5 milyar dolarlık sermaye girişinin 7.3 milyar doları, 2006 yılındaki 17.8 milyar dolarlık sermaye girişinin 13.7 milyar dolarlık kısmı) ulaştırma, haberleşme, bankacılık, turizm alanına yönelmiş olması; büyük kısmının özelleştirme ve banka satın almalara ‘ilgi göstermesi’dir. Devlet, turizm sektörüne yönelik yatırımların arttırılmasına yönelik teşviklerle yabancı yatırımları artırmaya çalışmıştır. İmalat sanayiye yönelik yabancı sermaye yatırımlarında ise, öncelikli olarak gıda, hazır giyim, kimya, demir-çelik, çimento, elektronik ve taşıt araçları yan sanayi gibi, kârlılık oranları yüksek olan sektörlere yatırım yapılmıştır.
‘Uluslararasılaşma’ bağımlılık ilişkilerini güçlendirmiş, büyük sermaye şirketlerinin uluslararası tekeller ve mali sermaye kuruluşlarıyla ortaklıkları, birlikte yatırım yapmaları eğilimi güç kazanmış, ülkenin “resmi” ithalat-ihracat faaliyetinde özel sektör kapitalistlerinin rolü artmış, ihracatın ithalatı karşılama oranları değişkenlik göstermiş, ithal edilen ürünler içinde ara malları ve sanayi ürünleri giderek ağırlık kazanmış, tarımsal ürün bakımından kaynakları ‘yeterli’ sayılan Türkiye tarımı giderek gerileyerek tarım ürünlerinin ithalinde de yükselme görülmüştür. 2001’den sonraki ekonomik büyümede ithalata bağımlı ve teknoloji yoğun sektörler önemli rol oynamış, yıllar itibariyle ara malı ithalatının tüm ithalat içindeki payı artmış; tekstil, hazır giyim, sebze meyve sektörlerinin üretim ve ihracattaki payları azalırken, sermaye yoğun ve ithal bağımlılığı fazla olan ürünler öne çıkmıştır. Benzer bir gelişme seyri  ithalat alanında da görülmektedir. 1980’lerde ağırlıklı olarak tarımsal ürünlere dayalı olan ve sadece %37’si imalat sanayi ürünlerine ait olan ihracaat içinde, imalat sanayi ürünlerinin payı giderek artmış;  bu artış 1980-2006 döneminde, yılda ortalama %18.1 oranında olmuştur. 1980’de imalat sanayi ithalatının toplam ithalat içerisindeki payı %59’iken bu oran 2006’da %79’a; 1980 yılında toplam ithalatın %78’ini oluşturan ara malı ithalatı, 2006’da toplam ithalatın %88’ine yükselmiştir.  Ne var ki, ara malı ithalatının yüksek oranı, ülke sanayisinin ithalata bağımlı olmasının göstergeleri arasındadır. Ekonomi Bakanlığı’nın 2009’da yaptığı bir çalışmaya göre, imalat  sanayinin ithalata bağımlılığı %82 civarında olup, 1 dolarlık ihracat yapabilmek için, 82 centlik ithalat yapmak gerekmektedir.( Cumhurbaşkanı A. Gül’ün Meclis açılış konuşması, Ekim 2011)
İhraç ürünleri arasında miktar ve pay oylarak oranları artan imalat sanayi ürünlerinin başlıcaları büro makineleri ve radyo-tv cihazları, motorlu kara taşıtları, makine ve teçhizatı, tıbbi aletler, kimyasal maddeler, elektrikli makine cihazları, mobilya vb dir. 2002-2006 yılları arasında imalat sanayi ihracat ortalama artış hızı 1996-2001 dönemine göre üç kattan fazla artarak %22.7’ye ulaşmıştır. Yüksek katma değerli ürünlerin ihracaat içindeki payı 2004’te %5 civarında olup, girdilerin ortalama %60’ı dışarıdan ithal edilmekteydi. İhracatın ithalatı karşılama oranı bu sektör bazında %31 idi. (TMMOB 37.dönem çalışma raporu 2002-2004)
Giyim, tekstil ve gıda ürünleri 1996’da toplam imalat sanayi ihracatının %54.1’ini oluştururken, bu oran 2000 yılında %46.5’e, 2006 yılında ise %29.6’ya gerilemiştir. 2006 yılı verileri taşıt sektörü ihracatının artış gösterdiğini, bu sektörün imalat sanayi ihracatında %15.8’lik paya sahip olduğunu; onu, giyim malzemelerinin(%12.7), tekstil ürünlerinin(%11.5), ana metal sektörünün(%11.6), makine sektörünün (%7.5) izlediği görülmektedir.
Buna karşılık olarak imalat sanayinin ithalata bağımlılığı 1994-2006 yılları arasındaki 12 yıllık sürede üç kat artmıştır. Ana metal sanayi sektöründe yıllık ortalama üretim artış hızı 1990-2001 yılları arasında %3.6 iken 2002-2006 yılları arasında %9.5 olmuştur. Sektör 2006 yılında 16.8 milyar dolarlık ithalat yaparak toplam imalat sanayi ithalatının %15.4’ünü gerçekleştirmiştir. Sektörün ihracattaki payı 2006 yılında 9.3 milyar dolar (%11.6) olmuştur.
Motorlu taşıt sektörü, ihracat içindeki payının diğer ürünlere göre daha yüksek olmasıyla dikkat çekmekte ve yıllık ortalama üretim artış hızı 1990-2001 yıllarında %4.3 iken 2002-2006 yılları arasında %28.2 olmuştur. Söz konusu üretim artışında aynı tarihler arasında %2.8’den %17.9’a yükselen yıllık ortalama kişi başına verimlilik artışının payı büyüktür. Emek gücü üzerindeki baskı artmış, çalışma sürelerinin artırılması ve iş temposunun hızlandırılmasının sonucu olarak bu yüksek verim elde edilmiştir. 2006 yılı rakamlarıyla 12.7 milyar dolarlık ihracat yapan sektörün ithalatı 13.2 milyar dolar olup, ithalatı dahi karşılayacak bir ihracat söz konusu olamamıştır.

C) NEO İKTİSAT POLİTİKALARININ GÖRDÜĞÜ İŞLEV
1980 sonrası dönemde Reagan ve Thatcher ile başlayan ve “serbest piyasa ekonomisine dönüş”(!) etiketiyle pazarlanan “neoliberal” iktisat politikaları, Türkiye’de de, “Türkiye’nin dünyaya açılması” propagandasıyla uygulamaya geçirildi. 12 Eylül cuntası öncesinde, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası sermaye kurumları ‘direktörlüğü’nde hazırlanıp uygulanmak üzere Türkiye hükümetlerine, “program” olarak dayatılan bu iktisadi-sosyal politikalar, işçi sınıfı ve emekçilerin ileri kesimlerinin muhalefeti ve mücadelesinin cunta terörüyle ezilmesiyle oluşturulan ortamda, T. Özal-ANAP hükümeti eliyle uygulamaya kondu. Bu politika emek-sermaye; ücret-kâr (ve rant) ilişkilerini uluslararası sermaye ve kapitalistler yararına yeniden düzenlemeyi esas alıyordu.
Sermayenin “sınıfsal programı” olarak kabul ve destek gören bu politika, emek-sermaye; ücret-kâr ilişkilerini emekgücü aleyhine daha fazla disipline ediyor; özelleştirmeyi gündeme getiriyor, ithalatı gümrük vergileri ve diğer engellerden kurtararak liberalizasyona tabi tutuyordu. Türkiye burjuvazisinin “klasik”-eski temsilcileri devlet desteğinde ve üretimlerinin önemli bir bölümü “kamu”da tüketilerek büyük kazançlar sağlamaları nedeniyle bu “liberalizasyon”dan bir miktar rahatsız olmalarına rağmen, “globalist neo liberal” ekonomi politikanın sermaye yararına açtığı yeni kanalları ve genişlettiği olanakları ve emek aleyhtarı karakterini gözeterek, “yeni rejim”le birleştiler. “Neoliberal” ekonomi politikanın bir özelliği de, “devletin ekonomiye müdahalesinin son bulması” söylemiyle, “kamu” işletmelerinin uluslararası sermayeye, büyük tekellere ve emperyalist devletlere peşkeş çekilmesiydi. Esnekleştirme, özelleştirme ve taşeronlaştırma devlet ve hükümet politikasının öncelikleri arasındaydı. “Dışa açılma” ve “ihracaatı artırma” gerekçeli düzenlemeler ücret-maaş ve tarım ürünleri taban fiyatlarını baskılayarak “maliyetleri düşürme” ve kârları artırmayı esas alıyordu.  Bu politikalara gösterilebilecek tepkileri etkisizleştirmek için siyasal baskı yoğunlaştırıldı ve emekçi örgütlenmesini zaafa uğratacak yeni yöntemler, üretim mekanlarından başlanarak, uygulamaya kondu.
“Yeni ekonomi politikaları”nı zorunlu ve yararlı gösteren ve kapitalizmin uluslararası merkezlerinden sistemin her bir halkasına ihraç edilen ideolojik yaklaşım, Türk büyük sermayesinin, Türkiye burjuvazisinin çıkarlarıyla da uyum içindeydi. Türkiye bu iktisadi-sosyal politikaları izleyerek “çağ atlayacak”; “hızla kalkınacak”tı. “Verimsizlikleriyle devlete yük olan KİT’lerin satılmasıyla sağlanacak kaynaklar yeni yatırımları olanaklı kılacak”; “yap, işlet-devret” modeliyle yeni istihdam olanakları yaratılacak, rekabet gücü ve ihracaat gelirleri artırılarak ilerlenecekti! Bunun için ama, “herkes fedekarlık yapmalı”ydı! İhracatın büyümesi ve rekabet gücünün artması için üretim maliyetleri düşürülmeli; bunun için de ücret; maaş ve tarım ürünleri taban fiyatlarının düşük tutulması kabul edilmeliydi! İşçi ve emekçiler fedakarlık yapmalı, sendikalar hükümet politikalarıyla uyum içinde olmalı, eğitim ve sağlık başta olmak üzere “devlet hizmetleri” özelleştirilmeli, “Bütçe açıklarına ve enflasyona neden oldukları için”(!) tarımsal ‘sübvansiyon’lar tedricen kaldırılmalıydı vb..
Bu sürecin (son otuz yıl) emekçi sınıfların çalışma ve yaşam koşullarının daha fazla kötüleşmesi, “gelir dağılımı”nın sermaye yararına yeniden düzenlenmesiyle ücret-kâr uçurumunun büyümesi ve kaynakların uluslararası sermayeye daha fazla peşkeş çekilmesiyle belirginleşmesinde Özal’dan-Tayyip Erdoğan’a sağ gerici politikacılar yönetimindeki sermaye hükümetleri özel bir rol üstlendiler. Özal’ın pervasızca uygulamasına giriştiği ekonomipolitika ANAP, DYP ve özellikle de son on yılların en saldırgan hükümetlerini oluşturan AKP döneminde hedeflerine ulaştı. Bir önceki dönemde (bunu bir yaklaşıklık olarak 1963-80 dönemi alabiliriz), sınıf mücadelesinin seyri içinde şekillenmiş bir tür resmi, dahası Anayasal-yasal kaide-kurallara bağlanmış “korunmacı”, “karma planlı ekonomi”, “sosyal devlet” vb. unsurlarla birlikte anılan politikalar reddedilerek, “serbest piyasa ekonomisi” adı altında, ülke ekonomisinin uluslararası sermayeye daha fazla açılması, kamu işletmelerinin özel tekellere peşkeş çekilmesi, “serbest ticaret ve dışa açılma” ve ihracaatı teşvik adına, ücret-maaş ve tarımsal ürün fiyatlarının emekçiler aleyhine düzenlenmesi gerçekleştirildi. Küreselleşme gereği denilerek uygulanan programların önceliklerinden biri de “kamuya ait” devlet işletmelerinin ucuza satılması-özelleştirilmesiydi. Özelleştirme, sanayi ürünleri üreten büyük işletmelerin uluslararası tekellere ucuza devrini öne almaktaydı. TEKEL, TÜPRAŞ, PETKİM, TÜRK TELEKOM, Alüminyum Entegre Tesisleri, enerji santralleri, çimento ve şeker fabrikaları bunlar arasında ilk sıradaydılar. Özelleştirme ve devlet işletmelerinin bölümler halinde, ya da bunun mümkün olmadığı daha kompleks işletmelerin olduğu gibi özel kapitalist şirketlere peşkeş çekilmesi, işçilerin kitleler halinde işsizliğe itilmelerine yol açtı.
Uluslararası tekeller yerli işletmeleri satın alma ya da ortaklıklar kurma yoluyla ve vergi muafiyeti, sermaye transferi kolaylıkları kullanıp, düşük ücretli işgücünden yararlanarak dışarıya kaynak aktarımını gerçekleştirdiler. Otomotiv, “beyaz eşya” üreten  işletmelerle kurulan ortaklıklarda da,  girdilerin önemli  bölümünün ithal edilmesi nedeniyle bu büyük uluslararası tekeller ‘aslan payı’nı aldılar. Ford-Otosan(Koç), Sabancı-Toyota; Renault-OYAK; Arçelik-Beko-AEG örneklerinde görüleceği üzere, ekonominin önemli sektörleri bu tekellerin faaliyetine açıldı. ” Yabancı sermaye”, yatırımlarında, tüketim malları üreten sektörler, özellikle de bankacılık, turizm, sigortacılık öncelikler arasındaydı.
Büyük kent merkezleri ve özellikle de liman bölgeleri uluslararası sermayenin ve büyük tekellerin “serbest ticaret bölgesi” haline getirilirken emekçiler üzerindeki baskılar artırıldı. Kentlerin altyapı sorunları daha da ağırlaştı. Kırdan kente büyük nüfus göçü, kır ekonomisinin çözülmesinin yanı sıra devlet şiddetiyle ve zorla gerçekleşirken, “yapısal uyum programları” ve “liberalizasyon” adı altında uluslararası sermayenin ekonomi üzerindeki denetiminin güç kazanmasıyla işçi sınıfı, kent emekçileri, göçler sonucu kente akın etmiş ancak işsizlik ve yoksulluk ve barınaksızlık sorunlarıyla yaşamları daha da ağır biçimde kötüleşmiş yığınlar üzerindeki baskı yoğunlaştırıldı. Sermaye merkezileşmesi güç kazandı ve milyarderlerin sayısı arttı. İthalat-ihracaat işlevli ofisler ile plazaların çoğalması, “kentlerin değişen yüzü” olarak reklam edildi. Kent rantı için kavga giderek şiddetlendi. İstanbul örneğin dış yatırımların büyük bir bölümünü “alır”ken, yabancı banka şübeleri, döviz büroları, sigorta şirketleri ve borsasıyla uluslararası finans şirketleri ve sektörüyle ‘daha bütünleşmiş’ bir büyük kent haline geldi.  Bu büyük-”mega” kentin iktisadi faaliyetinde, uluslararası sermaye ve dünya pazarıyla ilişkili sanayi -banka ve finans, telekomünikasyon şirketleri-holdingler- palazlandılar. Bunlarla birlikte “iş tutan” yüksek vasıflı ücretli-maaşlı kesimlerden azınlık bir bölüm de, şirket müdürlüğü, “CEO”luk, pazarlama sorumlusu vb adlar altında bu ilişkiler içinde “sınıf atlama”yı  başararak “yeni burjuvazi”ye dahil oldular. 1980 sonrası “yeni ekonomipolitika”yı savunmada ve bu politikaları uygulayarak emekçi düşmanlığındaki kararlılıklarıyla öne çıkan ANAP-AKP gibi partileri savunanlar içinde bu “yeni burjuva”lar özel bir yer tuttular.
Küçük ve orta boy sanayi işletmeleri “küçük sanayi siteleri” ya da “organize sanayi bölgeleri” adıyla birçok kentte faaliyetlerini daha geniş bir sahaya yaydılar. Kırdan kente emek gücü hareketiyle büyük kent merkezlerinin kenar semtlerine biriken emekçiler ile özelleştirilen devlet işletmelerinden atılan işsiz yığınları bu işletmeler için, ‘rezerv iş gücü’nü oluşturuyorlardı. Küçük ve Ortaboy İşletmeler (KOBİ), kayıt dışı, sosyal haklardan yoksun ve düşük üçretli işgücü olanağından yararlandılar; önemlice bir kesimi büyük firmalara “fason üretim” yaparak üretimlerini sürdürdüler. 
İçlerinden ‘istisna örnek’ denebilecek bazıları ihracaat teşvik pirimleri ve vergi indiriminden yararlandılar, düşük maliyetli kredi desteğiyle uluslararası bağlantılar kurarak büyüdüler. Bu işletmelerin bir bölümü (inşaat, tekstil, enerji, metal), “Türki Cumhuriyetler” ve “Türk-İslam Coğrafyası” olarak adlandırılan bölgedeki ülkelerle geliştirilen ilişkilerden yararlanarak, kısmen ve dar bir alanda da olsa, yeni sömürü alanları buldular.
Büyük sermaye şirketleri için, “piyasa ekonomisine uyum sağlama”, içeride işçi sınıfı, “kamu emekçileri” ve küçük üretici üzerindeki baskıyı yoğunlaştırarak kâr oranları ve paylarını arttırmayı, dışarıda da  “dünya piyasalarına mal satma” arayışı; uluslararası sermaye ile ilişkiler içinde bunun olanaklı biçimlerini geliştirme, uluslararası tekellerle işbirliği için “kolları sıvama”; otomotiv, beyaz eşya üreticileriyle ortaklıklar kurarak daha geniş pazarlara açılma anlamına geliyordu.
“İhracata yönelik”, “dışa açılma” ve “uluslararası piyasalarla birleşme” politikası büyük oranda hedefine ulaştı. Bütün yükü işçi ve emekçilere aktarılan bu politikanın en önemli iddiası “büyüme ve kalkınma”ydı. 1990-2001 döneminde reel olarak yıllık ortalama %3.1; 2002-2006 yılları arasında yıllık ortalama %7.2 ekonomik büyüme sağlandı. Bunu sağlayan ise, başında söylendiği üzere işçi ve emekçilerin yaşam gereçleri ve ihtiyaçlarından bir bölümünden daha fedakarlık etmelerini dayatan ücret-maaş ve tarım ürünleri taban fiyatlarının düşük tutulması, vergi yükünün halkın sırtına daha fazla yıkılması vb. uygulamalarla sağlanan “tasarruf kaynakları” oldu. 1994 ve 2001 yıllarında yaşanan iki büyük krizin tüm yükü emekçilerin üzerine yıkıldı. Çalışma süresi uzatılarak, makinelerin hızı arttırılarak emek gücü sömürüsü artırıldı. Ücretlerde, maaşlarda ve küçük üretici gelirlerinde mutlak ve göreli düşüşler yaşandı. Eğitim, sağlık, konut, beslenme gibi temel en önemli gereksinmelerini karşılamakta emekçiler daha fazla zorluklarla yüz yüze geldiler. İşsizlik ve yoksulluk arttı. Küçük üreticiler ve küçük işletmeler iflaslarla daha çok yüz yüze geldiler, emekçilerin bir kesimi borçlanarak ya da ellerindeki araç ve “taşınmaz mülk”lerini satarak yaşamlarını sürdürmeye çalıştılar. Tarımsal nüfusun önemli bir kesimi topraktan koparak yoksul yığınlarına katıldı. Kentlerin kenar semtlerinde sosyal ve iktisadi ağır sorunlarla boğuşarak yaşam savaşı veren ucuz işgücü yığınları daha da büyüdü. İşçi ile kapitalist, yoksul ile zengin uçurumu derinleşti. Bütçe gelirlerinin %67’si halktan sağlanmasına rağmen, nüfusun en üst %20’si tüm gelirlerin yarısına el koyuyordu. En alt %20’nin payına ise %5.5 düşüyordu. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2008 Hanehalkı Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’na göre, aylık ortalama geliri 316 liranın altında olan nüfus, 16 milyon 714 bin gibi büyük bir kitle oluşturuyordu. 2011 Haziran ayı itibarıyla asgari ücretlilerin tümü açlık sınırında (TÜİK Haziran-2011 için,  899 TL’ni açlık sınırı, 2.900 TL’ni yoksulluk sınırı olarak belirlemişti), ücretli-maaşlıların %48.5’i yoksulluk sınırında yaşamaktaydı. Düşük reel ücret uygulaması ve içtalebin baskılanması  emekçileri yoksulluğa sürüklerken, kapitalistler sermayelerini büyüttüler ve ihracatlarını artırdılar. 1990-2001 döneminde yıllık ortalama %8.6 artış gösteren ihracat 2002-2006 yılları arasında yılda ortalama %22.2 artış gösterir hale geldi. Sermaye birikimi ivme kazandı, kapitalistler servetlerini artırdılar, milyoner ve milyarder sayısı arttı.
Tekelleşme, uluslararası sermaye ile işbirliği içinde son otuz yıllık süreçte, izlenen politikalarla da desteklenerek daha fazla güç kazandı. Ülke kaynaklarını yağmalama ve sermaye kârlarının “aslan payı”na el koyma olanakları daha da genişledi.  Kapitalist işletmelerin yüzde 0.11’ini oluşturmasına rağmen, büyük sermaye iktisadi faaliyetin %40’ından fazlasına hükmeder hale geldi.
Egemenlerin ABD, NATO, İMF ve Dünya Bankası politikalarına uyum ve yedeklenmede gösterdikleri başarı, ülkenin “dünya siyasetindeki konum ve rolünün güç kazanması” olarak reklam edildi. Buna, “demokratikleşme-demokrasinin çıtasını yükseltme” propagandası eşlik etti. Muhafazakar-liberalizasyon’ ve yükselişi, uluslararası alanda ve özellikle de “Evangelist” yeni muhafazakar-”neocon”cu Amerikan gericiliğinden güç almasına; “ılımlı İslam” üzerine geliştirilen uluslararası ideolojik-siyasi ve askeri politika bu gelişmeye güç vermesine rağmen, burjuvazi ve sermayenin uluslararası çıkarlarınca belirlenen bu ekonomi politika ve onunla uyumlu halde yeniden düzenlenen siyaset, “Batıcı modernist değerlerin milli kültür, değer ve kimlikler üzerindeki baskısına karşı duyarlılık” olarak gösterildi ve yapılanlar “yüzyıllık modernist yabancılaşmanın şekillendirdiği devletçi anlayışa karşı milletin sivil iradesinin hakim hale getirilmesi”  olarak reklam edildi. İktisadi-sosyal ve politik-hukuksal alan ve kurumlar sermayenin sınıf çıkarları ve tekelci egemenlik yararına yeniden düzenlenirken, bu, “bireylerin, sivil toplum kurumlarının, milletin kendisinin toplum ve devlet yönetiminde esas söz sahibi olduğu bir yeniden yapılanma” olarak sunuldu. İddiaya bakılırsa, “ekonomi piyasa güçlerine, politika milletin kendisine açılmış”tı(!) “Ülke kalkınmış, millet demokrasi yoluyla vesayete son vermiş, kendi değerlerine uygun düşen modernleşme yolunda ilerlemeye başlamış ve bizzat halkın kendisi, demokratik iradesini tesis etmişti.” Buna “öncülük eden” ya da doğrudan gerçekleşmesini sağlayan “özne “ ise, “AKP idi!” Buradan çıkarılan sonuç; “dünya pazarlarına mal süren, sermayesi ve işletmeleri büyüyen, kentli orta sınıfı genişleyen yeni türde muhafazakar demokrat bir toplum haline gelen Türkiye”nin bu “özgürlükçü-ileri demokrasiyi temsil eden” gelişme sürecine “yön veren” parti ve hükümet olarak AKP’nin “tüm bir milletin desteğini hak ettiği” idi!. 

D) İKTİSADİ DEĞİŞİM VE “NEO EKONOMİ POLİTİKALAR” KAPSAMINDA SOSYAL KONUM, İŞ, EĞİTİM, KONUT İLİŞKİLERİ

Ekonomik-sosyal gelişme ve “yeni ekonomi politikaları” tüm toplumsal yaşamı, sınıfların ilişkilerini ve tutumlarını etkilemezlik edemezdi. Tüm toplumsal kesimler bu süreçte bir ‘durum farklılığı’ndan geçip onu yaşadılar. Bu etkinin sonuçları herbir sınıfın hem kendi içinde hem de diğer sınıflarla ilişkilerinde çeşitli biçimde yansıdı.    Süreçten en fazla ve en ağır sonuçlarıyla etkilenenler ise işçi sınıfı ve emekçiler oldu. İşleri, çalışma biçim ve düzenleri, sağlık, eğitim, konut dahil yaşam gereçleriyle ilişkilerinde değişim yaşandı.
TÜİK’in 2000-2011 Aralığında yapmış olduğu “Hane Halkı Anketleri”yle TÜSİAD ve Merkez Bankası tarafından derlenmiş ‘ekonomik veriler’ ile birlikte yukarıda da anılan (biri 1992’de Korkut Boratav yönetimindeki bir ekip tarafından İstanbul’un işçi-emekçi semtleri ve Ankara, Eskişehir, Kayseri, Yozgat, İzmir köylerinde örneklemeler üzerinden, diğeri 2006’da Kocaeli-Gebze bölgesinde E. Aydoğanoğlu tarafından metal işçileri arasında yapılmış) iki “alan araştırması” ve KOBİ’lerin durumuyla ilgili KOSGEB araştırması sonuçlarından yararlanarak, bu etki ve değişime dair şu sonuçları çıkarılabiliriz:
I) Sanayi işçileri 3 ila 500 ve daha fazla işçi çalıştıran işletmelerde, yüksek nitelikli işgücü ve “beyaz yakalılar” kategorisinde sayılanlar finansal alanda, ulaştırma-haberleşme-telekomünikasyon sektörlerinde, vasıfsız işgücünü oluşturanlar küçük işletmelerde yoğunlaşmışlardır. İşletmelerin %98.89’i küçük ve ortaboy işletme olup bunların %95-96’sı 1-9 kişi çalıştıran “mikro işletme” durumundadır. Tüm işletmeler içinde %0,11 gibi küçük bir oran oluşturmalarına rağmen ülke ekonomisinin ‘dümeni’nde büyük sermaye şirketleri %40’lık paylarıyla yer almaktadırlar.
Bu durum kapitalist değişimde büyük sermaye çıkarları yönünde bir gelişmeye işaret ediyor.
Herhangi kapitalist işletmenin ‘ayakta kalması’ pazardaki payı oranında mümkün olduğundan, maliyetleri düşürecek ve verimlilik artışını sağlayacak teknik yenilenmeler gereklilik gösterirler ve bunu da, sahip oldukları büyük olanaklar nedeniyle esas olarak büyük kapitalist işletmeler ve tekeller gerçekleştirebilirler. Tekel, iktisadi alanda risk azaltıcı ve kâr artırıcı rol oynamaktadır süreç küçük kapitalistlerin, küçük üretici ve işletmelerin iflası, tekellerin ekonomik hayatın denetimini ele geçirmeleri yönünde işlemektedir. Büyük kapitalist işletmeler, büyük sermaye ve tekeller devlet olanaklarından, kredi ve finans kurumlarından yararlanmada başı çekmekte; teknolojik yeniliklerle makineleri daha da yetkinleştirip emek gücü sömürüsünü yoğunlaştırmakta, teknik olanaklarla emek zamanının daha fazla bir kısmını “çalma”yı başarmaktadırlar. Bu güç, avantaj ve olanaklar kâr artışı ve azami kâr olanağı da demektir. Üretimlerinin bir kısmını daha düşük maliyetli üretim yapan (düşük ücret ve kayıt dışı çalıştırma, sosyal güvencesizlik bu olanağı sağlıyor) küçük işletmelere ‘ihale ederek’, yeni yatırımlara girişmeden, yani fazla harcama yapmadan (daha fazla yatırım, yeni işgücü-personel-makine-techizat-bina ve arsa alımı demektir) sermayelerini arttırmaktadırlar. Koç ve Sabancı gibi en büyük iki holdingin bir yandan dünya ölçeğinde büyük otomotiv şirketleriyle “ortaklıklar” kurup bir tür “acentelik” üstlenmeleri, diğer taraftan ama bu güçten de yararlanarak ülke içindeki etkinliklerini artırmaları ve birçok ülkeye “beyaz eşya” ihraç ederek büyük paralar kazanmaları, bankaları ve çeşitli mali ilişkileri üzerinden yüksek miktarda rant geliri sağlamaları bu tekelci yapı ve olanakların sonuçları arasındadır. Garanti ve Akbank son on yıllarda hemen her zaman ülkenin en büyük işletmeleri içinde yer almışlardır. TÜPRAŞ ve TÜRK TELEKOM faaliyet alanlarında tekel konumunda olagelmişlerdir. ENKA gibi Türk inşaat şirketleri çok sayıda ülkede, toplamı milyarlara ulaşan yatırımlar gerçekleştirmişler, birçok küçük firmaya da taşeron işleri yaptırmışlardır.
KOBİ olarak adlandırılan küçük-ortaboy işletmeler ise, ekonomide tuttukları yaygın yere rağmen, büyük sermaye ve tekellerle rekabet gücüne sahip olmayıp, aksine onların baskısı altındadırlar. Talep tekeline sahip büyük işletmeler, KOBİ’e istedikleri şartları empoze etmekte, maliyetin altında fiyat dayatmakta ve büyük işletmelere yarı mamul veya parça imal eden küçük işletmeler, pazarlama açısından oldukça dezavantajlı konumda bulunmaktadırlar. Bunların bir kısmı büyüklere bağlı taşeron faaliyet sürdürerek, ya da emek yoğun üretimle ayakta kalabilirken, diğer bazıları tekellerin baskısı altında piyasadan silinmektedirler. İşletme ölçeği küçüldükçe işletmelerin kapanma olasılığı artmaktadır. Rekabette ve özellikle de kriz durumlarında, en büyük darbeyi en güçsüzler, en alttakiler almaktadır.
II) Türkiye, kayıt dışı çalışmanın yaygın (%47.5), sosyal güvencelerden yararlanma oranının düşük, çalışma koşullarının esnek ve ağır, ücret ve maaşların düşük olduğu bir ülkedir. Kayıt dışı çalışma oranı düzenli bir işi olmayanlar arasında daha da yüksek olup küçük çaplı ve özel sektör işletmelerinde çok daha büyük oranlara sahiptir. Fabrika ve atölyelerde kayıtlı-kayıtsız; ‘kadrolu’-taşeron ve geçici işçilerin bir arada çalıştırılması uygulaması giderek yaygınlaşmaktadır. Çalışma sürelerinin “esnekleştirilmesi”yle birlikte fazla çalışma/çalışma sürelerinin mutlak olarak artırılması eğilimi artmıştır. (Metal işçilerine yönelik araştırma, işçilerin %27.7 sinin fazla çalıştığına işaret etmiştir.) İşletmenin çapının büyümesiyle işçi üzerindeki patron denetimi ve çalışma koşullarının teknik ağırlaştırılması arasında doğrusal bağ bulunmaktadır. Fabrika ve işletme çapı büyüdükçe denetim daha da yoğunlaşmaktadır. İşgücü yaşı giderek gençleşmektedir. İstihdam edilen işgücünün “üçte ikisi” 35 yaş altında, 5.5 milyonu 15-24 yaş grubundadır. %80’nine yakını il ve ilçe doğumlu olup işgücünün kentli karakteri giderek güçlenmektedir. Geçici ve taşeron işçiler başta olmak üzere ve işsiz kesimlerin önemli bir bölümünün köy ile ilişkileri, ‘bir güvence’ de oluşturmak üzere daha güçlüdür. Kapitalistlerin, “işçinin işle ilgili düşüncesini alma” eğilimi özellikle kadrolu işçiler arasında güç kazanmaktadır ve onlar bu taktik ile işçileri, kendilerine ve düşüncelerine “önem verildiğini” düşünerek uzlaşmacı bir tutum içinde ve hak mücadelesinden uzak tutmaya çalışmaktadırlar. İş ve meslek kazaları ve hastalıkları; sakatlık,  gürültü, iş ve band hızına uyum zorunluluğu, beden bozuklukları, böbrek-ciğer hastalıkları, varis, boyun ve bel fıtıkları, eklem bozuklukları ve ağrıları, görme bozukluğu ve kaybı gibi sağlık sorunları en fazla kayıtsız çalıştırılan sosyal güvencesiz işçi kesimlerinde görülmektedir. Asgari ücretli, düşük gelir grupları olarak da tanımlanan emekçi kesimleri, verimliliği yükseltme adına, işyeri sağlık ve güvenlik risklerine karşı önlem alınmaksızın en ağır çalışma koşullarında tutulmaktadır.
III) Türkiye ekonomisinin ‘kronik’ bir “hastalığı” olan işsizlik son otuz yıllık süreçte %8 ile %15.5 arasında değişkenlik göstermiştir. Bu dönemde kapitalist gelişmenin düzeyi yükselmesine, ekonomi, 1990-2001 döneminde reel olarak ortalama %3.1, 2002-2006 döneminde reel ortalama olarak %7.2, ve 2007’de %4.7 büyümesine ve işgücüne katılanlar arasında eğitim görenlerin sayısı artmasına rağmen, işsizlik sözü edilmeye değer bir düzeyde düşmemiş, düşürülememiştir.
Neden bellidir: kapitalizmde üretim kâr içindir ve kapitalistlerin sermayelerini ve pazar paylarını büyütmek dışında, emek gücü istihdamı gibi özel bir amaçları yoktur. Emek gücü arzındaki artıştan, onu daha düşük ücret karşılığı çalıştırmak üzere yararlanırlar. Kapitalizm emek gücü sömürüsü olmaksızın kendini sürdüremez, üretimin genişlemesi ve üretime dayalı büyüme işgücü istihdamını gereksinir. Ne ki bunun sınırlarını belirleyecek olan kapitalist pazardaki ilişkiler, kapitalist rekabet, pazar ve kâr payıdır.
Büyüme örneğin, emek gücünün daha fazla baskılanması, verimlilik artışı, ücretlerin düşürülmesi, sosyal hakların budanması, vergi yükünün emekçilere yüklenmesi yoluyla sermaye kârlarının artırılması yoluyla, yeni yatırımlara, yeni işgücü istihdamına gidilmeksizin de gerçekleştirilebilmiştir. Kapitalistlerin daha geniş pazarlara hakim olma ya da pazar paylarını artırmaları yeni yatırımları gereksinmekle birlikte, bu her durumda istihdam artışına yol açmamakta, sermaye mali spekülasyonlara yönelerek, yükü emekçilere aktarılan kredi-borçlandırma yöntemleriyle de büyüyebilmektedir. Kapitalist(ler) daha az harcamayla daha fazla kazanmaya; bunun için daha az sayıda işçiyle daha fazla üretmeye; bunu olanaklı kılmak üzere makineleri yetkinleştirmeye, yeni teknolojileri üretimde kullanmaya yöneltmiş;. işşizlikle birlikte büyüme olanaklı olabilmiştir. Devlet kaynakları işsizligi de azaltmak üzere yeni iş yerlerinin açılmasına degil, silahlanmaya, militarizmin güçlendirilmesine, özel servetlerin büyütülmesine yöneltilmiştir. Büyüme ve işsizlik oranlarının yıllar itibariyle durumu da kapitalist büyümenin her durum ve koşulda işsizlik alternatifi olmadığına tanıklık ediyor.(Tablo)

Yıl    İşsizlik%    Büyüme%    Yıl    Işsizlik%    Büyüme%    Yıl    İşsizlik%    Büyüme%
1992    8.1    6.4    1999    7.6    -3.4    2006    9.9    6.9
1993    7.7    8.1    2000    6.5    6.8    2007    10.2    4.7
1994    8.1    -6.1    2001    8.3    -5.7    2008    11.0    0.7
1995    6.9    8.0    2002    10.3    6.2    2009    14.5    -4.7
1996    6.0    7.7    2003    10.5    5.3    2010    11.5    8.9
1997    6.7    8.3    2004    10.3    9.4    2011    9.2   
1998    6.8    3.9    2005    10.3    8.4           
Kaynak: TÜİK, Milli Gazete

İşsizliğin giderilmesini daha yüksek oranlı büyümeye koşullayan bu propaganda, büyüme hızları yüksek ve “istikrarlı” olan birçok kapitalist ülkede, en gelişmişleri dahil yüksek oranlı (%6 ila %12 arasında) işsizliğin bulunması gerçegiyle de çelişir durumdadır.  İşsizligi kapitalist üretimin kaçınılmaz bir olgusu olarak değil de eğitim-yetenek, bilgi, beceri eksikligiyle ilişkilendiren burjuva liberal teori, ekonomik büyümenin işsizligin çözümünü sağlayacağı yönündeki varsayımıyla, büyüme ile istihdam arasındaki ilişkiyi doğru orantılı olarak mutlaklaştırırken, emek verimliliğini yükseltmeye yönelik sermaye politikalarının daha az emek ile daha fazla kâr eğilim ve hedefini de örtme çabasındadır. “İstihdamın ancak ekonomik büyüme hızı ile yükseltilebileceği” düşüncesi, büyümenin nasıl oluştuğunu, emek-yoğun veya sermaye-yoğun ağırlıklı mı gerçekleştiği sorununun üzerinden de atlamaktadır. Oysa iktisadi büyümenin sermaye-yoğun gerçekleşmesi ve teknolojik uygulamaların üretimdeki etkisinin artışı emek aleyhine ve sermaye yararına sonuçlar doğurabilmektedir.
İşsizlik diger yandan eğitim düzeyi düşüklügü ve “vasıfsız işgücü çokluğu”na bağlanmak istenmektedir. Yatırımların genişlemesinin yanı sıra, eğitimli-yüksek eğitimli, yüksek vasıflı işgücünün “yeterince olması durumunda” işsizliğin olmayabilecegi ya da giderek düşeceği ileri sürülerek, aslında kapitalizmin işsizlik getiren-doğuran bir üretim sistemi olmadığı/olmayabileceği vazedilmektedir.
Kapitalizmde işsizliğe yol açan temelli nedenlerin üzerini örten bu vaaz, yatırımların artması-genişlemesi ve eğitim düzeyinin yükseltilmesiyle birlikte istihdam edilebilir nüfusun artacağı/artabileceğinden hareket etmektedir. Eğitim ve istihdam arasındaki bağ reddedilemez olmakla birlikte, en yüksek düzeyde eğitimli işgücünde görülen işsizlik oranlarının hemen tüm gelişmiş ülkelerde %3 ila %12 arasında değişen oranlarda olması, bu iddianın kapitalizmin ‘bünyesel hastalıkları’nı örtbas etme amaçlı olduğunu gösterir. Yüksek eğitimli genç nüfus içindeki işsizliğin %11,5 gibi yüksek bir oran oluşturduğu Türkiye’de de, yüksek işsizlik oranları “vasıfsız insan sayısının artması”yla izah edilemez.
Örneğin, 1992’de işsiz “hane reisleri” çalışabilir nüfusun %10.7’sini oluşturuyorlardı ve %43.2 gibi yüksek bir bölümü ya işsizdi ya da işsiz kaldığı dönemler olmuştu. İstanbul “hane reisleri”nin %26.3’ü hiçbir sosyal güvenceye sahip değillerken, “Hane reisleri”nin %33,1’i ikinci bir işte çalışmaktaydılar. İşsizlerin %21’i öğrenim görmemiş, %49’u ilkokul mezunu, %3’ü üniversite mezunuydu.
2006 TÜİK verilerine göre işsizlik oranı eğitimsiz erkeklerde %10.4, lise altı eğitimli erkeklerde %10.3 ve üniversite eğitimlilerde %7.8 idi. TÜİK 2007 Ağustos Hane Halkı İşgücü Anketi’ne göre, aynı yıl itibariyle işsizlik oranı eğitimsiz erkeklerde %10.3; Lise altı düzeyde eğitim gören erkeklerde %8.7, kadınlarda %6.8, ve ortalama %8.2; ve yüksek eğitim düzeyindeki erkeklerde %8.0; kadınlarda %18.1 olmak üzere ortalama %11.5 düzeyinde gerçekleşmiştir. 2008 TÜİK araştırmasna göre, iktisaden faal olarak kabul edilen 14-64 yaş arası nüfusun %52’si işgücüne katılmaktadır ve ücretli işçi ve emekçilerin %48.3’ü hiçbir sosyal güvenceye sahip değildirler. Kent merkezlerinde ücretli emekçilerin %27.4’ü hiçbir sözleşmesi olmaksızın çalışmaktadır ve bunların da %30’u yoksul durumdadır. 25-29 yaş gurubu üniversite mezunlarının %34’ü işsiz olup bu yaş grubu gençlerde yoksulluk oranı %13.4’tür. Bu “aykırılık”, bu yaş gurubundan ve üniversite mezunu ve işsiz olduğu halde yoksulluk çekmeyenlerin %40’ının tek çocuklu ailelerden gelmeleriyle ilişkilidir. 2011 yılı Haziran dönemi TÜİK verileri, işgücüne katılma oranının Lise altı eğitimli erkeklerde %71; kadınlarda  %27.5 olup; yükseköğretim mezunu erkeklerde %84.8, kadınlarda %69,9 olduğunu göstermektedir. Bu dönemde istihdam edilenlerin %70,3’ü erkek olup, %60’ı lise altı eğitimlidir.
Rakamların dili, eğitim düzeyinin yükselmesiyle birlikte iş bulma olanağının arttığına işaret etmekle birlikte, bu her durumda geçerli bir durum değildir. 2006’da örneğin yüksek eğitim düzeyinde olanlarda işsizlik oranı eğitimsiz erkeklere göre %2.6 ve lise altı eğitim görenlere göre %2.5 daha düşük olmasına rağmen, 2007 verileri tersine bir duruma; yüksek eğitimliler içindeki işsizlik oranının daha yüksek olmasına işaret ediyor. 2007 yılı Ağustos dönemi verilerine göre, kadınlarda işgücüne katılma oranı eğitim düzeyinin artışıyla birlikte yükselmiş ve okur-yazar olmayan kadınlarda %17.6, lise altı eğitime sahip kadınlarda %22.7, lise ve dengi okul mezunlarında %32.8, yükseköğretim mezunlarında %70.6 düzeyinde gerçekleşmişken, işsizlik oranı yüksek eğitimli kadınlarda %18.1 olup, lise altı eğitimli olanlardan (%6.8) daha yüksek olabilmiştir. Emek gücünün kapitalist pazarda belli bir ücret karşılığı değişim olanağı bulması ya da bulmamasında, son tahlilde kapitalist ihtiyaçlar belirleyici olmaktadır. Kapitalistlerin gereksinim duydukları işgücü, işin özelliklerine göre değişmekle ve vasıflı-vasıfsız; eğitimli-eğitimsiz işgücünün bu ihtiyaç ve özellikte olanının tümünü kapsamayabilmektedir. Eğitim düzeyi yükseldikce, işgücüne katılma oranları artmakta, ancak eğitim görmüş olmak işsizliğin alternatifi olmamaktadır.
IV) Kuşaklar arası sosyal hareketlilik en fazla vasıfsız işgücünü oluşturan kesimlerde olup, diğer kesimler içinde “iç devamlılık oranı” daha yüksektir. Eğitimli, “yüksek vasıflı”, “beyaz yakalı” ücretliler ile sanayi işçileri içinde esas eğilim “içsel kendini üretim” yönündedir. Sanayi işçilerinin çocukları, göreli olarak “beyaz yakalı ücretliler” ile küçük işletmeci-esnaf kesimlere en az üye veren kesimi oluşturuyorlar.  Bu eğilim işçilerin sosyal ekonomik koşullarıyla uygunluk göstermektedir. Küçük işletmeci-küçük esnaf kesimlerinde eğilim ve hareketlilik ücretli emekçilere doğru en az, orta-büyük burjuva kesimlere doğru en fazladır. Bu eğilim, yüksek vasıflı ücretliler açısından da geçerlidir.
“Eğitim yoluyla yaşam düzeyini yükseltme ve sınıf atlama olanağı” işçi-emekçi kesimlerin çocukları için giderek azalmaktadır.  (Bir kıyaslama yapabilmek için, ’92 yılı itibarıyla kentli nüfus içinde, babası tarım işçisi olan aile reislerinin %31.3’ü eğitimden yoksun iken, bu oran “beyaz yakalı” ücretli ailelerden gelenlerde %1.9’a düşmekteydi.) Eğitimden yoksunluk ya da düşük eğitim düzeyi (ilk ve orta eğitim) işsiz kitleleri başta olmak üzere en düşük gelir gruplarında yer alanlar açısından en yüksek oranı oluşturmaktadır. Sanayi işçileri gibi nispeten istikrarlı işleri ve bir kısmı açısından sosyal güvenceleri olan ailelerden gelen yeni genç kuşaklar açısından da, ileri eğitim düzeyinden geçerek yüksek vasıflı-beyaz yakalı ücretli gruplar içinde yer alma ve böylece “refah düzeyini yükseltme” olanağı giderek artan şekilde sınırlanmış bulunmaktadır.
Büyük toprak sahipleri, kapitalist ve zengin köylüler dışta tutulduğunda, Kent nüfusu içinde yer alıp köy-kır bağları devam eden ve tarımsal üretimden gelir sağlayanlar içinde, “yüksek nitelikli ücretliler” ve “beyaz yakalılar” ilk sırada gelmektedir. Bu durumun, köy kökenli “yüksek nitelikli beyaz yakalı” ücretli kesimin zengin-kapitalist köylü ailelerden gelmesiyle ilişkili oluşu güçlü bir olasılıktır. Kentte oturup, köydeki arazileri (tarla vs) hiçbir gelir sağlayamayanlar ise en kalabalık kesimi oluşturuyorlar. Buna rağmen köy ile bağlantıları özellikle kent işsizleri ve yoksulları için bir tür güvence oluşturmaktadır.
V) Tarımsal üretim içinde küçük meta üretimi en yaygınıdır ve bu üretim aile emeğiyle ve kendi üretim araçlarıyla esas olarak küçük-orta köylü kesimleri tarafından gerçekleştiriliyor. 1991 verilerine göre 500 dekardan büyük topraklara sahip olanlar tüm toprak mülkiyetinin %0,85’i olup tüm işlenebilir toprakların %16.83’üne sahiptiler. 1992 Boratav araştırmasına göre, küçük köylü üretimi, tüm köy üretiminin %62’si kadardı. Aynı yıl itibarıyle yoksul köylü oranı %32; ve kapitalist ve zengin köylü oranı %11,5 idi. Anket kapsamındaki faal nüfus toplamının %21,7’si tarım dışı mesleklerde çalışmaktaydılar. Köylü ailelerin %11.2 sinde, köy içinde tarım dışı faaliyetlerde; %23’1’inde, aile bireylerinden en az birinin ücretli işlerde, %25,9’unda, köy dışında geçici bir süre ücretli işçilik yapma söz konusudur ve en fazla göç edenler tarım işçileriyle ve yoksul köylülerdi. 1977-1991 döneminde özel tarımsal yatırımlarda reel olarak %43 oranında görülen gerileme sonraki yıllarda da devam etmiş; kırsal hanelerin %27,9’u traktör; %7,6’sı toprak satışına yönelmişler; satışlardan elde edilen kaynak, hanelerin %15 tarafından tarımsal yatırım, %64’ü için ise giderler ve borç ödemelerine ayrılmıştır. Bu dönemde ellerindeki araziyi satan köy kökenlilerin %85’inin elinde “tasarruf ettikleri” bir şey kalmamıştır. 2001’de 1000-2499 dekar toprağa sahip olan grup içinde 4.198 işletme yer alıyor ve bunlar 5.476.930 dekarı ellerinde tutuyorlardı. 2500-5000 arası dekar toprağa sahip 222 işletmenin elinde toplam 695.541 dekar ve 5000 dekardan fazla toprağa sahip 56 işletme sahibinin elinde 3.526.174 dekar toprak bulunuyordu. Buna karşılık 5 dekardan az toprağa sahip bulunan 177.893 aile vardı.
İzlenen politikaların sonucu tarımsal üretim en temel tarımsal gıda ürünlerini dahi karşılayamaz duruma getirilmiştir. Buğday, pirinç gibi ürünlerin önemli bir bölümü ithal edilmektedir. Genetiği değiştirilmiş gıda ürünleri dayatması kabul edilmiş, tohumluk ürün temini MONSANTO gibi uluslararası tekellerin denetimine verilmiştir. 1994 yılında Dünya Ticaret Örgütü’nün “Uruguay sözleşmesi” kapsamında bağımlı ülkelerde tarımsal üretimin sınırlandırılması kabul edilmiştir. Uygulanan politikaların bir özelliği de tarım sektörünün yıkıma sürüklenmesidir. Tarımsal ürünlerin çok önemli bir bölümü ithal edilir duruma gelmiştir. Bu durum ve siyasal baskılar topraksız, az topraklı ve yoksul kır emekçilerinin kentlere göçüne ivme kazandırmış, 1980 sonrası nüfus göçü artmıştır.
VI) Kadın emek gücü artan oranda üretim faaliyetine dahil olmaktadır. Kentli kadınların evde piyasaya yönelik üretim(iş) yapma eğilimi giderek güç kazanıyor. Eve iş alma, parça başı iş, aile geçimine katılımın biçimleri arasındadır. Büyük firmalar ve onlarla taşeron vb bağlantılı küçük kapitalist işletmeler için evde ucuz fiyatla üretim 1980 sonrasında “maliyetleri düşürme” amaçlı politikalara bağlı olarak yaygınlaşmıştır. DİE’nin 2001 Hane Halkı İşgücü Anketi, bu tür iş yapan kadın oranını %86.2 gibi yüksek bir oranla vermiştir. Dokuma, örgü, konfeksiyon, el işlemeciliği, yorgan dikimi, oyuncak yapımı, kutu, paketleme, montaj, elekronik ve elektrik aksamı montajı, bobin sarma gibi birçok iş bu “çalışma türü” içinde yer almaktadır.
VII) İşsizler, kayıt dışı çalışan/çalıştırılanlar, istikrarlı bir işi olmayan kentli gruplar sağlık kurumlarından en düşük oranda yararlananların başında geliyorlar. Sosyal korunma ve sigortalılık oranı sanayi işçilerinin bir bölümüyle ‘kamu işletmeleri’nde çalışanlar açısından daha yüksektir. “İstikrarlı”-düzenli bir işte çalışan ücretli emekçilerin “sosyal güvenlik” kapsamında yer almaları bu olanağı sağlarken, sosyal hakların kısıtlanması ve sağlığın özelleştirilmesiyle birlikte, sağlık “güvencesi” on milyonlarca emekçi açısından “parası oranında yararlanılabilir” bir duruma getirilmiştir.
VIII) Konut sahipliği açısından durum daha farklı bir görünüm vermektedir. Türkiye gibi ülkelerde emekçiler, “başlarını sokacak ‘iki göz’ evlerinin olması”nı bir çok diğer temel gereksinimlerini kısma pahasına tercih etme gibi bir “geleneksel” tutuma sahip olagelmişlerdir. Bu durum, ‘kendi evinde oturan’ nüfus sayısını artırmıştır. 1992’de “aile reisleri”nin %50,9’u apartman türü konutlarda, %40.9’u tek veya çift katlı konutlarda oturuyorlardı. Gecekondular bu ikinci “katagori”de yer alıyordu. İşsizlerin %55,1’i; sanayi işçilerinin %51.2’si; emeklilerin %79,7’si; yüksek vasıflı işgücünün %58.3’ü; vasıfsız işçilerin %56’sı, küçük işverenlerin %64.5’i ve orta-büyük burjuvaların %65.5’i kendi konutlarına sahiptiler. İstanbul’da oturan “aile reisleri”nin %60’ı kendi evlerinde oturuyorlardı ve konut sahipliği, ücretli emekçilerin öncelikleri arasındaydı.  “Hane reisleri”nin %13.4’ü kira geliri sağlarken, %7.4’ü kooperatif üyesiydi. 1992’de köy kökenli kapitalist çiftçilerin %17’si, tarım işçileri ve yoksul köylü kökenlilerin %3-4’tü kentlerde ev sahibiydi. İstanbul’da ikamet ettiği halde köyde evi bulunanlar %25,9 oranındaydılar. Buna karşılık olarak kentte ev sahibi olan köylüler %6.4 gibi bir oran oluşturuyorlardı. Kocaeli-Gebze bölgesi metal işçilerinin (2006) %53,5’inin ya kendi evi vardı ya da aileden birinin evinde kira vermeden oturuyorlardı. Kirada oturduklarını söyleyen metal işçileri %48.8 oranındaydılar.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’in 2008 yılı Hanehalkı Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’na göre nüfusun %61’i kendilerine ait bir evde oturuyor. Alt gelir grubundaki konut sahipliği oranı %58.1’dir. Konut Müsteşarlığı tarafından yapılan ”2000-2010 Türkiye Konut İhtiyacı Araştırması”na göre, Türkiye genelinde il ve ilçe merkezleri itibariyle, hane halkının %59.82′si ev sahibi, %31.6′sı kiracı, %2.2′si lojmanda oturmaktadır. Ev sahibi olmayıp da kira vermeden yakınlarının evlerinde oturanların oranı ise %5.5’tir.
1980 sonrası neoliberal ekonomi politikalarıyla durumları giderek kötüleşen emekçi kesimler açısından inşaat maliyetlerinin yükselmesi, konut sahipliği olanağını sınırlamıştır. Yaşam koşullarının birçok diğer ürün gibi zorunlu ihtiyaç haline getirmesiyle bağlı olarak dayanıklı tüketim malları sahipliği, ekonomik durumu uygun olmayan ailelerde de yüksek bir oran oluşturmasına karşın, emekçiler aleyhine ağırlaşan koşullar, kentli ailelerde “ev eşyasını satma” ihtiyacını doğurmuş, örneğin 1992 (Boratav araştırması)’de bu ailelerin %37.2’si gibi önemli oran oluşturan bir kesimi bu eğilime girmiştir. İktisadi koşulların emekçiler aleyhine ağırlaşması ve özellikle kriz dönemleri, işsizler, hizmet işçileri, sanayi işçileriyle “beyaz yakalı”lar ve küçük burjuva kesimleri, sahip oldukları malları satarak asgari geçim maddelerini edinmeye zorlamaktadır.
IX) Ekonomideki büyümeye rağmen, yoksulluk Türkiye’de çok önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. 2008 TÜİK Hane Halkı Anketi’ne göre, bu yıl itibariyle 71.5 milyon olan ve %68’i (48.5 milyon) kentlerde; %32’si (23 milyon) köy-kır bölgesinde yaşamakta olan Türkiye nüfusunun  %18.2’si ”göreli yoksulluk sınırı” altında yaşamaktadır. TÜİK bu anketinde, fert başına geliri aile bireylerinin her türden getirisi (maaş-ücret-emekli maaşı, burs, gayrimenkul getirisi vb.) üzerinden hesaplamıştır ve bu hesaba göre 13 milyon kişi yoksulluk koşullarında yaşamaktadır.  Fertlerin “eşdeğer hane gelirleri” düşükten yüksek olana doğru sıralandığında, en üstteki %10’luk kesim, ülke toplam gelirinin %30,3’ünü, en alt grubu oluşturan %10’un ise ancak %2’sini almaktadır. Zengin azınlığın aldığı 15 kat daha fazla son üç yıllık süre içinde daha da artmıştır.
Bu araştırmaya göre, yoksulların 7.2 milyonu (%55) kırsal kesimde, geri kalanlar kentlerde yaşamaktadırlar. Yoksulluk kırsal kesimde ve eğitim düzeyi düşük olanlar içinde daha yüksek bir oran oluştururken, yüksek düzeyde eğitim görenler arasında daha azdır. 13 milyon yoksulun %21,2’si okuryazar değildir ve bu kesim içinde yoksulluk oranı %36,8’e yükselmektedir. Üniversite mezunları içinde ise bu oran (yoksulluk oranı) %13,4’tür. Toplam nüfusun %1.1’i yalnız başına yaşamakta; bunların %10,5’i yoksulluk çekmektedir. Bir çocuğuyla yaşayan tek “ebeveyn”li ailelerde yoksulluk oranı %33,4 olup, bunların %80’ni kadın ve çocuğu ve toplamı 2 milyon kadardır. Yoksulluk oranı, 55-59 yaş grubunda %9,6; 19 ve altı yaş grubunda toplam nüfusun %37’si ve toplam yoksul nüfusun (13 milyon) %53’ü bulunuyor. AB verilerine göre Türkiye’de çocuk yoksulluk oranı %27,2’dir ve 0-14 yaş grubu çocuklar toplam nüfusun %27.5’ini (19.6 milyon) oluşturuyorlar. Bu yaş gurubu çocukların 5.3 milyonu yoksuldur. 15-19 yaş grubunda yoksulluk oranı %23’tür. Bu yaş gurubunda çalışma oranı %21 iken, bu oran bu yaş grubunun yoksul kesimleri içinde %26’ya yükselmektedir.
Yoksul kesimler (1992’de yoksul “haneler”in %68’i), ihtiyaçlarını karşılamak için kazandığından çok tüketmek zorunda kalmaktadır. Bu “fazla tüketim”in karşılığı borçlanma ve böylece daha da yoksullaşmadır. Kredi kartları ve bankacılık sisteminin büyümesiyle “tüketim kolaylığı”, borçlular kitlesinin büyümesine neden olmuştur. Küçük toprak sahipliği, küçük üretim ya da ücretli çalışma yoksulluk engeli değildir. En düşük gelire sahip %10’luk kesimde, işgücüne katılım %48 oranında olmasına rağmen, bu durum (çalışıyor olmak), ücretli-maaşlı emekçilerin çok önemli bir bölümünün yoksulluk koşullarında yaşamalarına engel teşkil etmemektedir.
X) Kapitalizm ve kapitalist gelişme, gelişmesi ve ekonomik olarak büyümesini işçi sınıfı emekçilerin gereksinmelerini karşılayamaz koşullarda tutulmalarına, emek gücü, ürettiklerini satınalamaz duruma düşürmesine borçludur. Büyüme ve kalkınmaya, Türkiye’nin ihracat artışına ve dışarıya sermaye yatırımlarındaki artışa, dış sermayenin Türkiye’deki yatırımlarının artmasına rağmen, işçi ve emekçilerin saflarında yoksullaşmanın, işsizliğin de artıyor olması bunu gösterir. Kapitalistler ile politikacılarının “pasta” olarak ifade ettikleri gelirlerin dağılımı önemli bir göstergedir.  Türkiye’nin en üst toplum katmanını oluşturan %20’lik kesimin ülke gelirlerinin yarısına el koyuyor olması (2008 TÜİK verilerine göre %46.7), ve buna karşın en alt gelir gurubunu oluşturan %20’lik kesimin ancak %5.8 alabilmesi bunu gösterir. En zengin %20’lik kesim toplam ülke gelirlerinin yarısını alırken, nüfusun %60’lık kesiminin aldığı toplam %31.4’tür. İşçilerin %14 civarında olanları işsiz, işgücüne katılanların %14.9’u yoksuldur. Buna karşın bu politikaların sonucu olarak milyarderlerin ve milyonerlerin hem sayısı hem de servetleri büyümüştür. (33 milyarder ve 42.780 milyoner) “Dünyanın 17. Büyük ekonomisi” büyüdükçe, en büyükleri başta gelmek üzere kapitalistler daha çok kazanmış ve büyümüşlerdir. Büyüme oranının 2001-2011 arası on yıllık dönemde  %5.7’den %6,8’e; ihracatın 25 milyar dolardan 114 milyar dolara; GSYH’nın 187 milyar dolardan 730 milyar dolara çıkmasını olanaklı kılan esas kaynak da işçi ve emekçilerin daha düşük ücret ve maaşla daha fazla çalıştırılmalarıyla sağlanmıştır. Kapitalizm bir yanda yoksullar ve yoksunluklar diğer yanda zenginlikler üretmektedir.

E) TOPLUMSAL GELİŞME VE KOŞULLARI GÖZETEN BİR SINIF ÇALIŞMASI  İHTİYACI
Yukarıda söylenmiş olanlardan çıkarılacak en önemli sonuç, devrimci sınıf çalışmasının toplumsal gelişme ve değişimin sınıf ilişkilerine etkilerini göz önünde tutan bir anlayışla burjuvazi ve ideologlarının yürüttükleri ve tüm amacı kapitalist sömürü sistemini savunu ve “dokunulmaz kılma” olan ideolojik saldırıları boşa çıkarmak için ona karşı mücadelenin bugün çok daha önemli olduğu; gelişme ve olguların bunun için gerekli tüm malzemeyi var kıldığıdır.
Biliyoruz ki, tüm toplumsal ilişkilerin meta üretimi ve değişimi süreçleri tarafından şekillendirilmesi kapitalizmin temel gerçeğidir. Üretim sürecindeki değişim, sınıflar arası ilişkilerin ve üst yapısal kurumların bu değişime bağlı yeniden düzenlenmesini kaçınılmaz kılar. Tüm bir devlet sistemi bu “döngü”yü var kılmak ve sürekliliğini garanti altına almak amaçlı olarak oluşturulmuştur. Burjuva ideolojinin gördüğü işlev ise, bu ilişki tarzının kaçınılmazlığı ve gerekliliği düşüncesini hakim kılmak ve bir tür hakim kültüre dönüştürmektir. Kapitalist yeniden üretimi “toplumsal amaç” olarak pazarlayan burjuva ideolojisi, kapitalist demokrasi sermayenin genişleyen yeniden üretimiyle koşullu olmasına rağmen, onu,-bu kendi siyasal yönetim sistemini tüm toplum için gerekli göstererek, demokratik hak yoksunluğu ya da burjuva düşüncesinin-demokrasisinin bir sınıf için demokrasi; diğerleri için baskı ve dikta siyaseti olmasına rağmen, işçi ve emekçi kitleleri üzerinde etkili olabilmektedir. Toplumsal ilişkilerin üretimin kapitalist karakteriyle ya da üretim biçimiyle ilişkisi, hakim ideolojinin bu biçim ve ilişkilerin ifadesi ve yeniden üretimini esas almasını sağlar. “Toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür” diyordu, Marx. Bu, sömürülen ve egemenlik altında tutulan sınıfların zihinsel üretimlerinin, düşüncelerinin de egemen sınıfa bağımlı olması demektir. Burjuvazi ve kapitalist devlet, sömürü ilişkilerinin yeniden üretiminin ifadesi olan egemen görüşleri sadece eğitim ve yasal yaptırımlar yoluyla değil, sürekli yaygınlaştırmaya çalışarak ‘rıza yolu’yla da egemen hale getirir. “Doğru ahlaki-fikri ve kültürel yaklaşım” olarak gösterilen ve yaygınlaştırılan, egemen sınıfın, temeli artı-değer üretiminde olan hakimiyetinin yeniden üretilmesidir. Zor yoluyla sağlanan hakimiyet, fikri kabullerle meşrulaştırılır. Fikirlerin, anlayış ve düşünüş tarzlarının, gelenek-görenek ve genel olarak kültürün iletişim araçları ve toplumsal ilişkiler aracıyla iletimi, egemen ideolojinin etki alanını genişletirken, kapitalist toplumsal koşullarda bu, kapitalist üretimin gerek ve ihtiyaçları tarafından koşullanır ve önemli oranda onunla uygunluk gösterir.  Egemen düşünce ve ‘bilinç’in yeniden üretimine hizmet eder.
Üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti ve emekgücü sömürüsü üzerinde  şekillenen kapitalizm ve onun tekelci-emperyalist aşaması, işçi sınıfı ve emekçilerin  burjuva-tekelci burjuva diktatörlüğü altında tutulmasını sınıfsal-siyasal bir sonuç  olarak kaçınılmazlaştırırken, bu sisteme ait tüm toplumsal örgütlenmeler, söz konusu ilişkiyi ve sermaye çıkarlarını “kalıcılaştırma”yı amaçlarlar. Söylemi ne olursa olsun her sermaye partisi ve hükümetinin görev ve amacı kapitalist kârı teminat altına alan ilişki biçimlerini ve onun kurumlarını sağlamlaştırıp sürdürmektir.
Bu durum, burjuva ideolojisinin her türüne karşı, onun emekçiler üzerindeki etkisini yok etmek üzere kesin ve kesintisiz bir mücadeleyi gerekli kılıyor. Burjuva ideolojik-politik etkinin zayıflatılması ve yok edilmesi, işçi ve emekçilerin kendi çıkar ve kurtuluşları için daha kararlı ve istikrarlı bir tutumla hareket etmelerinin de zorunlu gereğidir. Sınıf ve emekçi kitle çalışmasında başarı sağlamanın koşullarından biri de budur. Bu ama diğer yandan değişen toplum gerçeğini, toplumsal değişimin olgularını gözönünde tutmayı, değişen ve gelişeni dikkat merkezine almayı zorunlu kılıyor. Burjuvazi ve ideoloğlarının istismar edip işçi sınıfı ve emekçiler aleyhine sonuçlar çıkararak kullandıkları değişimin toplumsal bir gerçek olarak aslında kapitalizm ve burjuvaziyi ölümüne yaklaştıran olgularla ilişkin olduğunu bilmek ne denli önemliyse, iktisadi-sosyal koşullardaki, işçi sınıfının üretim, iş ve yaşam koşullarındaki değişiklikleri de dikkate alan bir çalışmanın sınıf düşmanına karşı mücadelede başarının ön koşulu olduğunu unutmamak da o denli önemlidir.
Değişim bir gerçek, iktisadi-sosyal bir olgudur. Türkiye değişmiştir ve değişmektedir: Kır ile kent; tarım ile sanayi ilişkileri 20. Yüzyıl başı-ortalarını da, 1980’li yılları da aşmış şekilde  değişime uğramıştır. Tarımsal faaliyet ve köy yaşamı, kırsal nüfus ve işgücünün toplumsal yaşamdaki rolü kent, endüstriyel üretim ve işçi sınıfı yararına güç kaybetmekte ve politik yönetim tarafından yeniden düzenlenmektedir.
Toplumsal gelişme ve iktisadi-sosyal koşullar toplumsal sınıflar arası ilişki ve çelişkileri belirleyen özelliğe sahiptirler. Toplumsal sınıf ve katmanların uygulanan ekonomi politikalara yaklaşımlarının onların bu politikalardan hangi yönde etkilendikleri, çıkarlarının bu politikalarda nasıl ve ne kadar temsil olunduğuyla bağlı olarak değiştiğini yalnızca sınıf mücadelesinin tarihi değil, yakın dönem “alan araştırmaları”nın “analitik” sonuçları dahil, günümüzün sınıflar ve partileri/örgütleri arasındaki ilişkiler, çatışmalar vs de ortaya koymaktadır. 1992 ve 2006 yıllarında yapılan ve Kocaeli-Gebze, İstanbul Pendik, Eyüp, ve Anadolu’nun bazı bölgelerini kapsayan alan araştırmalarının sonuçları, liberal-”neoliberal”  burjuva ideolojik hegemonyanın bu dönemde genç kuşaklar, büyük kent doğumlular, burjuva sınıf ve katmanların gençliği ve özel sektör emekçileri (bunların çocuklarında) üzerinde daha güçlü bir etkiye sahip olduğuna işaret ediyor. Genç kuşaklar, burjuva-emperyalist ideolojik kuşatmanın etkisine daha fazla açık olmuşlar, bu kesimlerin “yeni ekonomi politika”lara karşı tepkisi daha zayıf ve düşük düzeyde olmuştur. “Değişim”, “ilerleme”, “refah ve huzur”, “demokratikleşme” söyleminin genç kuşaklar arasında gördüğü ilgi, bu ideolojik hegemonyayla doğrudan bağlıdır. Sözü edilen bu iki araştırmanın verileri, sanayi işçileri (inşaat, maden, metal, petrokimya, vs) ile “beyaz yakalı yüksek vasıflı” ücretliler ve hizmet işçilerinin, sermaye çıkarlarını ifade eden iktisadi-sosyal politikalar karşısında sosyal haklardan ve ekonomik iyileştirmeden yana, kazanılmış hakların korunması yönünde tutum aldıklarını; işsizlerin, emeklilerin, “beyaz yakalılar”ın “kamu işletmeciliği”nden yana eğilim gösterdiğini; “Neo ekonomi politikalar”ın “kamu işletmeciliği” ve bu kesimde çalışan emekçilerin elde etmiş oldukları kazanımlara karşı özelliğinin kamu emekçilerini tepkiye yönelttiğini, özel sektörde çalışan işçi ve emekçilerin ise ya daha az tepki gösterdiğini ya da hiç tepki göstermediklerini ortaya koyuyor. İşçi ve emekçilerin saldırılara karşı tutumlarında dikkat çekici bir diğer unsur işyeri büyüklüğü olmuştur. 1-10; 1-20 işçi çalıştıran nispeten küçük işletmelerin işçileri, işlerini kaybetme endişesiyle saldırılar karşısında daha hayırhah bir tutum alırlarken, 500 ve daha büyük sayıda işçi çalıştıran işletmelerin emekçileri daha yoğun tepki göstermişlerdir. Saldırının ‘sivri ucu’nun ‘Kamu işletmeleri’ emekçilerine yönelmesi ve sosyal hakların bu alanda çalışan emekçilerin kazanımları arasında yer alıyor olması, tepkinin gelişmesinde etken olmuştur. Ülkenin en önemli toplumsal sorunlarından biri olan ve son otuz yılda egemenlerin işçi ve emekçilerin mücadelesine karşı kullanmak için çok caba gösterdikleri, “bölücü terör” söylemi eşliğinde halk kitlelerini bölüp Kürt ile Türk kökenli olanı ayrı ve birbirine karşı konumda tutmak için uğraştıkları Kürt sorununa yaklaşım konusunda da, işçi ve emekçilerin çok büyük bir kesimi yürütülen burjuva propagandasına açık olmuş, ancak emekçiler yine kendi deneylerine dayanarak birlikte yaşamın getirdiği “kader ortaklığı”nı gözeterek, egemenlerin oyununa esas olarak gelmemişlerdir. Buna rağmen bu konu işçi sınıfı ve emekçileri burjuva, küçükburjuva esnaf kesimleriyle “aynı platforma çekme” potansiyeli taşıyan toplumsal en önemli tehdit noktalarından biridir ve sınıf çalışmasını da zaafa uğratmaya devam etmektedir.
Bu ‘analitik’ verilere rağmen, ve sermaye saldırılarının giderek yoğunlaşması ve genişlemesine bağlı olarak, son yıllarda özellikle genç emekgücü yoğun küçük sanayi işletmeleriyle organize sanayi bölgelerinde genç işçilerin sendikalaşma, işyeri ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talepleriyle-lokal düzeyde de kalsa- çok sayıda eylem, direniş, grev örgütledikleri somut bir durumdur. İşçilerin sınıf mücadelesinde en fazla tecrübeli olan kesimlerini oluşturan büyük işletmelerin nispeten uzun süredir çalışan “yaşlı” işçi kuşaklarının daha temkinli duran, sınıf dayanışması ve “sınıfsal tutumu” konusunda daha pasif bir davranış gösteren durumlarında da değişmeler görülmektedir. Maden-Metal-Demir Çelik, SEKA, TEKEL vb büyük işletmelerin işçilerinin, özellikle saldırılar kendilerine doğrudan yöneldiğinde gösterdikleri direnişlerin tecrübesi işçi ve emekçiler açısından “bir hafıza oluşturma” etkisi bırakmıştır ve deneyim içindedir.
Bu, kendi çıkarları ve haklarının korunması konusundaki çelişik ve eksikli tutuma rağmen, işçi sınıfının ve emekçi kesimlerin safları nesnel olarak güçlenmeye devam ediyor. Kapitalizmin Türkiye’deki gelişme sürecinin son otuz-kırk yıllık döneminde görülen hızlı ivme, topraktan ve kır üretiminden kopuş ve kentlere göçteki artışın en önemli sonuçlarından biri ve denebilir ki başta geleni işçi sınıfının nicelik olarak büyümesidir. 2010 verilerine göre sadece sanayi sektöründe ve yalnızca kayıtlı işçi sayısı altı milyon civarındadır. İşgücünün %48’ine yakınının kayıtsız çalıştığı yine resmi veriler içindedir. Kır ilişkilerinin çözülmesi, kır nüfusun önemlice bir bölümünün topraktan koparak ücretli emekçilerin saflarına katılması, bunların bir kesiminin işsizler yığınına katılarak yedek-ve ucuz- işgücü kitlesini büyütmeleri, kapitalist üretim sürecin önemli bir olgusudur.  Kapitalist gelişme, iktisadi-sosyal değişim ve toplumsal “statü”nün hareketliliğe zorunlu oluşu, sınıfların kendi dışına kapalı olmalarının en önemli engelidir. Sınıf kökeninin ana-babadan çocuğuna geçip geçmemesi, sınıfın kendi içinde kendini üretimi ya da farklı sınıflardan toplulukların kırın çözülmesi ve kapitalist rekabetin küçük “girişimci” ve küçük üreticiyi iflasa sürükleyip ona “sınıf değiştirtmesi”, sınıflar arası ilişki ve çelişkinin başlıca nesnel olgularından biridir. İktisadi gelişme kentte olduğu gibi kırda da büyükler yararına küçüklerin “elenmesi”ne; iflasa sürüklenerek işsizlerin ve işçilerin saflarına doğru itilmelerine, ve daha az oranda da olsa bir kesimin burjuvazinin saflarına katılmasına yol açmaktadır. “Alt” sınıflardan ve küçük burjuva kesimlerden büyük sermayenin saflarına geçiş ancak istisnai olabildiği halde, orta-alt burjuvaziden küçük burjuvazinin saflarına itilenler de olabilmektedir.
İkdisadi-toplumsal alandaki gelişmeler, sömüren-sömürülen sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin muhtevasında değil ama biçim ve kapsamında değişime de yol açtı. İşçi sınıfı kırdan kente nüfus göçleriyle, küçük üretici ve girişimci üzerindeki tekelci baskının yol açtığı iflas, kapanma, ‘piyasadan silinme’ lerin yarattığı yeni katılımla nicel olarak büyürken, sosyal haklardan yoksun ve ucuz emekgücü kullanarak kârları artırma politikasına bağlı olarak ve özelleştirmeler sonucu, işçilerin bir dönem önce sahip oldukları nispeten daha örgütlü durum büyük darbeler aldı. Özelleştirmeler işçilerin büyük kitleler halinde bir arada oluşlarını darbeleyip dağıttı. Böylece, işçi sınıfının tarihsel deneyimden aldığı ve bizzat kendi mücadelesi içinde edindiği tecrübe ve mevziler, işin ve üretimin ‘parçalanması’yla da bağlı olarak geriletildi.
İdeolojik politik tutumun sınıf çıkarlarıyla uyumsuzluk göstermesi, kendi durumunun bilgisi ve bu durumdan çıkışın yolları konusunda bilinçsizlik ve hakim düşüncenin etkisine işaret eder. Belirli istikrarlı işi olan yüksek vasıflı ve ‘beyaz yakalı’ emekçiler ile metal-maden-petrokimya vb sektörlerinde çalışan işçiler içinde daha yüksek bir oran oluşturmakla birlikte, işsizlik, yoksulluk ve açlığın kitlesel boyutlarda olduğu bir ülkede, özellikle ‘kadrolu’, sosyal haklara sahip emekçi kesimlerinin bu durumlarını bir tür “ayrıcalık” sayarak işlerini ve kendilerini “tehlikeye atmamak” üzere, saldırılar doğrudan kendilerini hedeflemediği sürece, “uyumlu davranma”yı tercih etmeleri, sıklıkla raslanan bir durum olmakla birlikte, bu, bu kaygılar nedeniyle anlaşılır bir durumdur da. Bu büyük işletmelerin işçi ve emekçilerinin sınıf mücadelesi deneyimi ve mücadele tecrübesi açısından daha ‘birikimli’ oldukları, “olgusal gerçek”in diğer yanıdır. Zonguldak madencilerinin, Demir-Çelik işletmeleri ve Tekel işçilerinin mücadele mücadele deneyimleri işçilerin sınıfsal tecrübeleri içindedir.
Çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme mücadelesiyle işçi kitlelerinin, ve sınıfının bilinciyle hareket eden ileri-sınıf bilinçli işçilerin tutumu, sınıf kavramını “bölücülük ve huzursuzluk kaynağı” gösteren egemen burjuva-sağ ideolojinin hegemonyasına karşı en önemli itirazdır. 12 Eylül cunta terörünün işçi ve emekçi hareketine vurduğu ağır darbelere, yol açtığı dağınıklık ve örgütsüzlüğe, ileri kesimleri önemli oranda etkisiz duruma getirmesine karşın, “sivil yönetim”ler altında da sürdürülen saldırılara karşı mücadeleye atılan,1989-91 döneminde hükümetin saldırı politikalarını önemli oranda etkisiz kılan işçi hareketinin sonraki süreçte de birçok kez önemli yükselişler gösterdiği biliniyor. Buna rağmen hareketin esas özelligi istikrarsız oluşudur. Düşüşler, yükselişler, gerileme ve ilerleme hareketin “kendi diyalektigi” içinde olmakla birlikte, sınıf içindeki devrimci çalışmanın başarılı oluşunun emekçi hareketinin daha ileri mevziler edinmesine hizmet ettigi tarihin dersi, kazanımı ve deneyimleri içindedir. Bugün de tüm bu kendi tarihinden edinilmiş ya da yeniden dönülüp bakılması zorunluluk gösteren tecrübeyle hareket etme sorumluluğu özellikle ileri işçi ve emekçilerin; devrimci sınıf militanlarının omuzlarında bulunuyor. Değişim sürecindeki gelişmelerin “emrettiği” de budur!

2013 Haziran Direnişi notları

28 Mayıs’ta başlayıp bu satırların kaleme alındığı 20 Haziran 2013’te çeşitli biçimleriyle hala devam etmekte olan, ülkenin hemen her tarafına yayılan, temel özellikleriyle ülke yakın tarihinin benzeri daha önce görülmemiş büyüklükteki halk direnişi, birçok yönüyle irdelenmeyi ve politik, örgütsel-mücadele taktikleri vb. bakımdan çeşitli sonuçlar çıkarmayı gerekli kılıyor. Bu makalede bu büyük direnişin yalnızca bazı özelliklerini, bazı gösterenlerini ele alacağız.

BİR DEĞERLENDİRME İÇİN ÖN NOTLAR
·    Taksim-Gezi Parkı’nda başlayan ve Türkiye’ye yayılan direniş üzerine yapılan yorum ve değerlendirmelerde, “tarihi günler”den geçtiğimiz üzerine genel bir “mutabakat” oluştu: Türkiye, son yüz yılının ya da Cumhuriyet tarihinin en kitlesel, en yaygın halk eylemlerinden birini, ama en uzun süreli isyanını yaşadı. Bu başkaldırıya katılanlar toplumun çok çeşitli sınıf ve tabakalarından geliyorlardı. %90’lardaki bölümü 18-30 yaş grubundan gençler. Öğrenciler, işsizler, işçiler, büro emekçileri; genel manzara bu. Ama hareket İstanbul Taksim’den Anadolu’nun neredeyse tüm kentlerine yaygınlaşıp Ankara, Adana, Antep, Antakya, Artvin, Bursa, Dersim, Kocaeli, Mersin, İzmir ve diğer kentlerin genç kitleleri ve emekçi kesimleri hareketi büyüttüklerinde, o artık “gençlerin isyanı” ile sınırlı görülemeyecek bir halk hareketi, halk başkaldırısı niteliği kazanmış oldu. İstabul Taksim-‘Gezi Parkı isyanı’ olarak ve çevre duyarlılığı merkezli patlak veren bir eylemin ülkenin “dört bir yanı”na yayılması, “ağaçların, çevrenin, yeşilin, parkların korunması ve savunulması”nı aşan ve toplumun çeşitli kesimlerinin iktidar güçleri tarafından bastırılan, zor yoluyla ve “demokratik iradeyi temsil” (!) adına gaspedilen kendi taleplerini savunma, sıkıştırıldıkları alan ve yerlerden çıkarak meydanlarda ve sokaklarda öfkelerini haykırma birleşik eylemine; genel bir direnişe dönüştü.
·    Yüz binlerin polis şiddetine ve hükümetin-devletin zorbalığına karşın gerçekleştirdikleri bu genel direnişin yalnızca şu ya da bu sınıfın değil, ama halkın çok çeşitli kesimlerinin, özellikle de genç kuşaklarının damgasını taşıması; büyük kent merkezlerinde gençliğin direnişin omurgasını oluşturmaları, toplumsal gelişme ve hareketin doğasına uygundu. Genç kuşakların, koşullara bağlı olarak bazen mensubu bulundukları sınıfın tutum ve çıkarlarıyla aykırılık da gösterebilecek olan bağımsızlık-özgürlük tutkuları ve otoriteye başkaldırı ‘ruhu’nun bu genel direnişte de rol oynadığı bir gerçektir. Direnişte, yalnızca orta sınıftan kentli ailelerin gençliği değil, işçi ve emekçi gençliği de önemli bir yer tutmuştur. Hareketin bu en önemli dinamiği de içinde olmak üzere halkın çok çeşitli kesimlerinin katılımı ile genişleyip yaygınlaşmasında, işçi-emekçi; Türk-Kürt; Suni- Alevi; dindar-ateist; çok çeşitli kesimlerin bir kısmı farklılaşan ve fakat önemli bir bölümü ortaklaşan ve aynılaşan istemlerle alanlarda birlikte saf tutmaları, büyük kent merkezlerindeki sloganlara, pankartlara, duvar yazılamalarına, yapılan müziklere de yansımış; hetorojenliğin düşünsel çeşitliliği şeklinde de görünür olmuştur.
·    Bu heterojenlik ve onun kültürel, felsefi, siyasal farklılıklarıyla –bu kaçınılmazdı– yaşanıyor ve yansıyor olması, özellikle de ’90 sonrası genç kuşakların özgürlüklerine düşkünlükleri’nden ve “siyaset dışı oluşları”ndan söz edenlerin çok büyük bir kesimi tarafından –sermaye medyası bunun başını çekti– bu hareketin/direnişin apolitik olduğu iddiasına dayanak olarak gösterilmeye çalışılıyor.
Oysa, direnişin temel ve ortak sloganı olarak öne çikarılan-çıkan “Hükümet İstifa”-“Tayyip İstifa!” sloganı, onu atanların tümü aynı bilinçte olmasalar da, politik bir içeriğe sahiptir. İktisadi, ekolojik, kültürel, politik-sosyal taleplerin bir büyük halk eyleminde birleşik hareketin ortak ve farklılaşan özelliklerinin dışa vurumu olarak şekillenmesi, hareketin karakterine, gelişim seyrine ve evrimine de uygunluk gösterir. Bu ‘doğal’dır! “Bizim gibi üç çocuk ister misin?” “cool” yaratıcılığı da siyasal protestonun genel özellikleri dışında değildir. Karadenizli’nin zengin mizah kültüründen yararlanarak yapılan “Gel  gel Recebum!” şarkısı da, Boğaziçi gençlerinin “Eylemci misin, Çapulcu musun?” şarkısı da, duvarlardaki çok çeşitli yazılamalar da, “Faşizme Karşı Omuz Omuza” ya da “Direne direne kazanacağız!” sloganları da bu çeşitlilik içindeki istem ifadeleridir ve her biri kendi “mantığı içinde”ki politik mesajını tüm direnenlere, ülkenin tüm emekçilerine ulaştırma amacıyla bağlıdır.
·     Bu büyük direniş, mücadele ve örgüt “diyalektiği”ne dair de önemli derslerle doludur. “Kendiliğindenlik”, hareketin özellikle başlangıç durumunda ve Taksim merkezli olan eylemin bir özelliği olmakla birlikte, direniş süresi içinde çok çeşitli örgüt biçimlerinin oluşması ve örgütlü olma ihtiyacının bizzatihi hareketin kendisi tarafından dayatılmış olmasıyla yüz yüze gelinmiştir. Örgütten ve örgütlü olmaktan yalnızca siyasal örgütler anlaşılamayacağına göre, alanlardaki siyasal olanların yanı sıra bizzatihi hareketin ihtiyaçlarının gündeme getirdiği kolektif davranış ihtiyacı, birlikte direnme, birlikte iş yapma, düşünceyi-olanağı-eldeki malzemeleri paylaşma, müzik, temizlik, pankart, gaz etkisine ve TOMA saldırılarına karşı önlem grupları, nöbet tutma, barikat oluşturma, kitaplık oluşturma, okuma-yazma, televizyon yayını yapma ve daha sayılabilir birçok çalışma ve eylem birliği örgütü, direniş ve mücadele içinde, onun tarafından örgütlenmenin kaçınılmaz hale getirildiği bir kez daha görüldü ve somut olarak yaşandı. Direnişin “örgütten bağımsızlığı”, örgütsüzlüğü ve siyaset dışılığı üzerine söylenenler bu bakımdan da önemli oranda abartılıdır.
·    Genç kuşakların en önemli dinamik gücünü oluşturdukları bu halk direnişi, içten içe “kaynayan toplum”un evrimsel gelişmesinin ürünü ve egemenler ile baskı altında tutulan, iktidar gücü dayatmasıyla sindirilmeye çalışılan sınıf ve kesimler arasındaki çelişki ve çatışmanın sonuçlarından biridir. Farklılığı, hem yönetenler hem de yönetilenlerin en ileri kesimleri dahil neredeyse tümünün beklemedikleri bir zamanda; toplumun bu çok çeşitli kesimlerini harekete geçmeye ‘ikna eden’ kapsamlı bir nedene dayanıyor gibi görünmemesidir. Hareketin ardındaki –üstünde gelişip genel bir başkaldırıya dönüştüğü– sosyal-iktisadi ve kültürel talep yoğunlaşmasını göremeyenleri şaşkınlığa iten, “üç ağacın sökülmesini protesto”nun “nasıl olup da ülke düzeyinde böylesine etkin, çok geniş katılımlı, direngen ve baş eğmez bir eyleme dönüştüğü”dür.
Bir büyük devrimcinin; tarihin büyük siyaset bilimci ve siyasal stratejistlerinden biri de olan Lenin’in, “Devrim bir kadın skandalından da patlak verebilir” mealindeki sözünü anımsamanın yeridir. Kuşkusuz bir devrim durumuyla yüz yüze değiliz. Ama toplumsal hareketin ve sınıf mücadelesinin tarihi, büyük halk isyanlarının, devrimlerin ve ayaklanmaların bazen hükümetin herhangi yolsuzluğundan, bazen uluslararası ilişkilerdeki bir skandaldan, bazen de polis ve ordunun zorbalığı ve şiddetine karşı öfke patlamasından başlayarak yol aldığını gösteren örneklerle doludur. Türkiye’de halkın bir genel direnişini mümkün kılan o kadar çok sorun yığılmış iken, başbakanın deyişi ile “üç ağaç” sorunundan genel bir direnişin doğuşu, toplumsal gelişme ve hareketin diyalektiğine dair belirli bir anlayışa sahip olanlar açısından şaşırtıcı olmamıştır.
·    Başbakanı, “Ne yapmadık ki bunlar yapılıyor?” sorusuna yönelten direniş, onun ve hükümetinin temsil ettiği ve çıkarlarını ölümüne savunduğu büyük ve uluslararası sermayenin halk kitlelerini yönetme-yönlendirme ve sisteme bağlı tutma kaygılarıyla bağlıdır. Büyük direniş karşısında, bu direnişin yaygınlaşma ve giderek büyüme potansiyelini görerek, toplumu polis vahşetiyle zapturapt altına almayı politika edinen bir hükümet ve parti anlayışının devletin tüm kurumlarını ele geçirdiği bir dönemde, hükümet başkanının “tiran” ya da “diktatör” olarak anıldığı bir zamanda, AKP ve hükümeti etiketli baskı, terör ve yasaklarla direnme ihtiyacının sokaklara yansıması, yönetenlerin kaygılarını büyütmüştür.
Aşağıda, direnişin bu özelliklerini, etkenlerini ve toplumsal yaşamımıza ve siyasal mücadeleye etkilerini daha yakından irdelemeye çalışacağız.

DİRENİŞİN BAZI ETKENLERİ, KOŞULLARI YA DA POTANSİYEL BİRİKİM NOKTALARI
Toplumlar tarihi, bugüne kadar birçok halk ayaklanmasının “küçük kıvılcımlar“ ile, basit gibi görünen nedenler üzerinden de patlak verip büyüyebildiğini göstermektedir. 2013 Haziran Direnişi hiç kuşkusuz burjuva devletini yıkma hedefli bir kalkışma değildi. Ancak, bu hareket, daha büyüklerine “gebe olunduğu”nu da göstererek, “üç ağaç” gibi küçümsenen bir “çevre sorunu” bağlantılı olarak patlak vermiş; ardından da toplumun çok çeşitli kesimlerinin bastırılmış talep ve duygularıyla, iktidara duyulan öfke birikimi ile büyümüştür. Uzun on yıllar sermayenin fanatik dinci ve şovenist bir fraksiyonu olarak örgütlenen ve aslında politik ömrünün tüm zamanlarını ilerici hareketlere ve halktan yana düşüncelere karşı savaşmaya adamış bir kapitalist partinin (Pensilvanya’daki ortağıyla birlikte) burjuva devlet yönetimini ele geçirdikten sonra, toplumu kendi çıkarları ve uzun vadeli amaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalışması, tepkinin en önemli, kitleleri birleştirici nedenlerinden biriydi.
“Gezi Parkı bardağı taşıran son damlaydı” diye yazan prof. Z. Gambetti, halkı sokaklara ve alanlara çeken etkenlere ilişkin olarak şunları söylüyor: “Gezi olayları patlamadan önce 3. köprüye Türkiye’deki Alevileri yok sayan, hatta onlarla dalga geçen, onlara hakaret eden bir edayla Yavuz Sultan Selim adının verilmesi, alkol satışının sınırlandırılması gibi çok tepki çeken bir takım yasalar arka arkaya geçmişti. İktidarın polis şiddetiyle muhalefeti bastırması da hiç yeni değil. 1 Mayıs gaz festivaline dönüştü. İşçilerin, emektarların, memurların talepleri hükümet tarafından dinlenmedi, bastırıldı. Erdoğan Hopa’da HES’lere karşı tepki verenlere ‘eşkıya’ dedi ve emekli öğretmen Metin Lokumcu sıkılan gaz yüzünden hayatını kaybetti. Emek Sineması’nın AVM’ye çevrilmemesi için mücadele verenler bile gaz yedi. İşlerine gelmediği için Gezi’nin bütün bunları da temsil ettiğini ısrarla görmemeye çalışıyorlar.”
Bir diğer bilim insanı, Doç. Dr. Funda Şenol Cantek ise, Gambetti ile benzer biçimde iktidarın ve özellikle de Başbakan’ın insanların yaşamına müdahalesinin yarattığı tepkiye dikkat çekerek, Gezi Parkı direnişinin, “üç beş ağaç için” kopartılmış “ihtişamlı bir fırtına olduğunu“ belirterek, direnişin ön saflarında yer alan “kadınların, gençler ve LGBT bireylerin, otoriter bir hükümet etme biçiminden en fazla yara alan kesim olduğu“na işaret ediyor ve Başbakanın “ceberrut bir aile babası gibi“ davrandığını, 3 – 5 çocuk baskısı yaparak, kürtaja sınırlama getirerek üreme süreçlerine ve biçimlerine müdahale ettiğini; “alkol kullanımını ve cinsel/duygusal ilişkileri nizama sokmaya girişen ahlakçı bir iktidar”ın tehdit ettiği kesimlerin tepkisini harekete geçirdiğini dile getiriyordu. Cantek, Başbakan Erdoğan’ın “başından beri, hoyratça ve uzlaşmaz bir tavırla yaklaştığı direniş, ‘çapulcular’ yakıştırması, ‘yüzde 50’yi evinde zor tuttuğuna’ dair aba altından sopa gösteren sözleri, onun sık sık vurguladığının aksine tüm Türkiye’nin başbakanı olmadığını“ gösterdiğini belirterek, bu direnişin “halkın kendi gücünü keşfetmesi ve dayanışmanın tadına varması bakımından tarihi bir dönemeç“ olduğunu söylüyordu.
Bu büyüklükteki bir patlamayı ortaya çıkaran tepki uzun zamandır oluşan bir öfke birikiminin ürünü idi ve bu ise hükümet ve başındaki Erdoğan’ın insanların yaşamlarına baskıyla müdahaleyi kendine hak görmesi kaynaklıydı. Buna “alkolik”-“ayyaş” aşağılamaları, herkese tepeden buyurma, Osmanlı hanedanlığına özenme, “AKM’ni de yıkarım, Meydana cami de yaparım” meydan okumaları eklendi ve bu da direnişin desteğinin büyümesini sağladı.
İki bilim insanı, Erdoğan yönetimindeki hükümetin uygulamalarının toplumsal ilişkileri gerip, çelişkileri keskinleştirici rolüne işaret ediyorlar. Buradan devamla şunlar söylenebilir: Bu uygulamalar kapsamında, egitimli gençliğin %27’sinden fazlasının işsiz gezdiği bir ülkede, 4+4+4 sistemiyle eğitim sistemi “alabora” edildi. Dini ideolojinin toplum yaşamında daha etkin olması için din dersleri zorunlu kılınarak, bilimsel aklın ve insani özgür gelişmenin önü kesilmeye girişildi. Taksim’in orta yerine, Çamlıca tepesine “Son Osmanlı”dan bu yana görülmeyen ihtişamda bir “İslam Firavun”unu kalıcılaştırma Camileri dikmeye soyundular. Aleviler aşağılama ve hakaretin bin türüyle karşı karşıya kaldı. Kimin ne içip ne yiyeceğinden, ailelerin kaç çoçuk sahibi olacaklarına karar vermeye kadar yaşamın her alanına despot eli uzatıldı. Kadın cinsi aşağılanıp kürtaj cinayetle özdeş gösterildi. Özgürlük diye diye özgürlüklerin tüm temel biçimleri despot sultasına alındı. Sağlık sistemi değiştirilerek, işçi ve halk sağlığı tekellerin ticari planlarına ve kâr hedeflerine bağlandı. Çalışma ve yaşam koşulları, kapitalistlerin daha çok kâr amaçlarına bağlı olarak en berbat düzeye çekilerek, iş cinayetleri ve sakatlıkları için koşullar daha da uygun hale getirildi.
Suriye başta olmak üzere, komşu ülkeler halklarına karşı işbirlikçi çeteler silahlandırılıp bu ülkelerin içlerinde sabotajlara yöneltilerek, ülke insanı savaşın eşiğine getirildi. Kürtlerin ulusal halklarının tanınması istemi oyalamalar ve geçiştirmelerle yok sayılıp, polis, asker, korucu baskısıyla sindirilmeye çalışıldılar. Roboski’de Kürtlerin üzerine bombalar yağdırıp 35 kişiyi katledenler korumaya alınıp, kayıtsızlığı ve cinayetleri protesto eden ailelere üç bin lira ceza kesildi. İzlenen yayılmacı ve savaşçı politika ile Reyhanlı’daki türden katliamlara davetiye çıkarıldı, vb.
Gazete ve televizyonlar iktidar mandası haline getirilip, ne yazıp ne yayınlayacakları hükümet ve özellikle de Başbakan’ın karar ve anlayışına bağlandı. Yazarlar, gazeteciler tutuklattırılıp, kültür eserleri yıkıldı, tiyatrolar kapatılıp sanatcıları aşağılandılar.
Bunlar ve daha da sıralanabilecek çok sayıdaki diğer olgu ve gelişme, bu büyük öfke patlamasını besleyip büyüten ve “kaynama noktası”nda da kapağı fırlatıp sokaklara ve alanlara yönelten etkenlerdir. AKP hükümetinin baskıcı-otoriter yönetimine, bireysel ve toplumsal özgürlüklere sert müdahalelerine öfke duyanlar, ağaçların yeşiline, yaşam alanlarının korunması kaygısı ile sarılarak ayağa kalkmışlardır. İş, ekmek, özgürlük, eşitlik, “adalet”, hak-hukuk, zorbalığı yönetme biçimi edinmişlerin gitmesi gibi taleplerle eylemlerini birleştirmişlerdir. Beşiktaş Çarşı Grubu’ndan mikrofonlara konuşanlar, hareketin doğuşu ve genişlemesindeki ortak noktalardan birini, “yaşam biçimine müdahale” olduğunu belirtiyor, “Hükümetin bu memlekette yaşayan insanın yaşam biçimine karışması. Nasıl çocuk yapacağına, nasıl doğuracağına, nasıl yiyeceğimiz, nasıl içeceğimize müdahalesi, Cumhuriyet’in kurucularına abuk sabuk yakıştırmalar yapması, bütün insanları, üzerilerinde Galatasaray, Fenerbahçe forması olan herkesi bir araya getiren etkendir. Biz yine tribünde Beşiktaş’ız sokakta halkız. Müslüman, Hristiyan, Sünni, Alevi, Ateist de birleşti” şeklinde dile getiriyorlardı.

DİRENİŞİN SOSYAL BİLEŞİMİ-DAYANAKLARI
Haziran 2013 toplumsal direnişi, hükümetin yönetim politikalarına ve yönetme tarzına karşı biriken tepkinin bir akşam üzeri başlayan patlamalı kitlesel itirazın takip eden günler içinde ülkenin hemen her tarafına yayılmasıyla tarihimizin en önemli gelişmelerinden biri haline geldi. Neydi bunun toplumsal dayanağı?
KONDA ve GENAR araştırma-anket kuruluşlarının yaptıkları araştırmaya göre, “Gezi Parkı eylemleri”ne katılan direnişçilerin yaş ortalaması 28; öğrenci olanların oranı yaklaşık % 25 tir.
% 60’a yakını çalışan ve eğitim düzeyi yüksek olanlardan oluşuyor. Ülkeyi yağmalayıp limanlarını, hazine topraklarını, fabrika ve büyük kamu işletmelerini uluslararası sermayeye peşkeş çekenlerin “çapulcu” olarak niteledikleri insanların çoğu eğitimli ve iş-güç sahibi kesimlerden oluşuyor. Eylemcilerin sadece % 10’u ağaçların kesilmemesi ve sökülmemesi için eylemlere katılırken, % 60’ı polis şiddetine tepki, direnişçilere destek, daha fazla demokrasi ve özgürlük talebi için Gezi Parkı direnişine katılmıştır. 6-7 Haziran’da yapılan ankete göre, eylemcilerin yüzde 31’i ağaçlar sökülmeye başladığı günden itibaren parkı terk etmedi. Yüzde 79’u hiçbir derneğe üye değil. Yüzde 44.4’ü bugüne kadar hiç eyleme katılmamış. Yüzde 93.6’sı sade vatandaş olarak geldiğini söylüyor. Eyleme katılanların yüzde 5’i Gezi Parkı’nın bulunduğu Beyoğlu ilçesinden. En yüksek katılım yüzde 13’le Kadıköy, yüzde 11’le Şişli’den. Ankete katılanlar, “İnsan haklarının en zayıf halkası kim?” sorusunu, % 22.5 Azınlıklar/ötekiler; % 17.3 Halk; % 15.9 Muhalifler; % 9.8 İşçiler; % 4.9 LGBT; % 4.3 Kadınlar; % 2.7 Kürtler; % 2.5 Aleviler; % 1.9 Öğrenciler; % 2.3 Yoksullar; % 2 Sol kesim; % 1.9 Gençlik; % 1.6 Atatürkçüler; % 10.4 Diğer şeklinde yanıtlamışlardır. “Neden Gezi Parkı’nda oldukları?” sorusuna yanıtlar ise şöyledir: % 58.1 Özgürlüklerin kısıtlandığını düşündüğü için; % 37.2 AKP politikalarına karşıtlık; % 30.3 Erdoğan’ın açıklamalarına ve tavrına tepki; % 20.4 Ağaçların sökülmesine karşı durma; % 19.5 Devlet düzenine karşı olma. “Herhangi bir derneğe partiye, kulübe üye misiniz?” sorusuna yanıtlar açısından ise, % 79 Hiçbir dernek veya STK üyesi değil; % 21 Parti ya da STK’ye üye şeklinde bir dağılım vardır.
Konda’nın Gezi Parkı’nda 4 bin 411 kişiyle yaptığı araştırmaya göre, direnişlere katılanların yüzde 73’ü, polis şiddetinden sonra eylemlere katılmaya karar vermiştir. Direnişçiler, İstanbul’un her yerinden gelmişlerdir ve kendilerinin ve ailelerinin eğitim düzeyi, toplamdaki genel ortalamaların hayli üzerinde bulunuyor. Onları harekete geçiren ya da katılmaya yönelten ana etken “özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı çıkma” istemleri olmuştur. Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. R. Funda Barbaros, Doç. Dr. Meneviş Uzbay Pirili, Akın Erdoğan ve Özge Erdölek yönetiminde İzmir’de, Taksim eylemlerini destekleyen Gündoğdu’daki direnişçiler arasında yapılan anket çalışmasına göre ise, ankete katılanların yüzde 67’si 19-30 yaş grubunda olup, yüzde 56’sı öğrenci ve öğrencilerin yüzde 40 ‘ı üniversite, yüzde 11’i lise öğrencisidir. Yüzde 84’ü bağlı oldukları bir partinin bulunmadığını, yüzde 15’i bir partiye bağlı olduklarını belirtmişlerdir. Anket araştırmasının sonuçlarına göre, bunların % 24’ü eyleme katılmasının birinci nedeni olarak hükümete ve baskılara karşı olmayı; yüzde 20’si Gezi direnişine destek vermeyi, yüzde 19’u özgürlük için mücadele etme isteğini ve yüzde 16’sı Başbakan’ın baskıcı tavrına karşı çıkmayı göstermiş olup, yüzde 94’ü bu direnişe bir partiye bağlı olmaksızın katıldıklarını ve yüzde 79’u bu protestonun ilk eylemleri olduğunu belirtmişlerdir. Aynı ankete göre, ankete katılanların yüzde 99,2’si polisin şiddetinden, yüzde 98’i iktidarın otoriter tavrına karşı oluştan hareketle eylemlerde yer almışlardır.
Bu anket sonuçlarını da göstergelerden biri sayarak ve bir yaklaşıklık içinde protestocuların hükümetin yürüttüğü iktisadi-sosyal, politik ve kültürel baskı ve uygulamalardan duydukları rahatsızlıkla, yaşamlarına ve yaşam tarzlarına buyurgan ve dayatmacı müdahaleye karşı çok çeşitli toplum kesimlerinden, ama özellikle ezilen ve sömürülen kesimlerden geldikleri söylenebilir. “Doğayı, insan onurunu, yaşamı savunanlar bütün saldırılara karşı tek vücut olup yardımlaşmaya devam ediyor. Yaklaşık 3 haftadır buradayız. Buradaki insanlar ortak yaşam alanlarını savunmakla kalmıyor, aynı zamanda burada yeni bir yaşam biçimi de inşa ediyorlar. Paranın geçmediği, kimsenin aç kalmadığı Gezi Parkı’nda, farklı inanışlara ve yaşam tarzına sahip insanlar birlik ve kardeşlik içerisinde direnişlerini sürdürüyorlar. Direnişin en başından beri Gezi Parkı’nda bulunan Müslümanlar olarak bizler hiçbir şekilde bir saldırıya, tacize uğramadık. Eğer Gezi Parkı dışında ya da içinde münferit de olsa, provokasyon da olsa, başörtülü kadınlara yapılmış bir saldırı var ise, Gezi Parkı ruhuna düşen bu saldırılara karşı başörtülü kadınların yanında olmaktır.”  diye açıklayan “Müslüman kimlikli”ler de, spor kulübü taraftarları da bu tutum içinde olmuşlardır.

DİRENİŞİN AÇIĞA ÇIKARDIĞI GÜÇ VE İŞARET ETTİĞİ OLANAKLAR
Türkiye’nin ezilenleri ve gençliğinin küçümsenemez bir bölümünün zulme isyanı ve 21 gün boyunca hemen tüm kentlerde, ama özellikle Taksim’de yeni bir hayatın “hazırlığı” ve dinamiği; ürünleri ve yaratılmasının zengin biçim ve kültürünü örnekleyen halk inisiyatifi, burjuvazi ve yönetimini, halkın bağrından yıkıcı bir gücün çıkma olasılığı ve bunun yaratacağı “tehlike” ile yüz yüze getirdi.
“Otoritarizme” ve baskıyla yaşamlarına müdahaleye itiraz edip alanlara çıkanların, direniş Taksim’den İstanbul’un emekçi semtlerine doğru ve Türkiye’nin büyük bir kesimine doğru yayılmaya başladıkça, sosyal dayanağının genişlemesine bağlı olarak, talepleri de giderek çeşitlenip kapsamı genişledi. Özgürlük, demokrasi, örgütlenme hakkı, barış isteyenler milyonların gücünü ve mücadele edilebileceğini gösterdiler. Eylem içinde örgütlendiler, siyaset yapılmasının hem yolunu açtılar, hem yeni katılımlarla siyasetin gücünü halk yararına arttırdılar. Birlikte hareketin gücü ve olanaklarını eylem içinde örgütlenerek, kolektif üreticilikle, kültürel, politik ve pratik girişkenlikle yeniden kanıtladılar. Meydanlar bir süreliğine de olsa halkın oldu! Diktatörlük güçlerinin geriletilebilir oldukları görülüp gösterildi. Toplumun çok çeşitli kesimlerinden genç-yaşlı kadın ve erkekler günler boyu ve tüm saldırıları göğüsleyerek taleplerini savundular. Doktorlar, sağlık emekçileri, eğitimciler, avukatlar, tıp öğrencileri başta olmak üzere, üniversiteliler ve liseliler, semt gençliği ve orta sınıftan insanlar, iktidarın saldırı ve tehditlerine boyun eğmeden mücadele saflarında oldular. Çağlayan Adliyesi’nde avukatlara yönelik saldırı üzerine, binlerce avukat, ülkenin belli başlı kentlerinde kitlesel protestolar gerçekleştirdiler. Doktorlar, polis vahşetine rağmen çeşitli yerlerde kurdukları revirlerde yaralıları tedavi ettiler. Bütün bunlar, birleşik halk eyleminin kitlesel direniş ‘ruhu’nu yansıtıyordu. Direniş içinde çeşitli yeni yöntemler geliştirildi. “Duran insan” manzaralarıyla iktidar ve sermaye düzeninin yasaları boşa çıkarıldı. KESK, TTB, DİSK, TMMOB gibi kitle örgütleri bir günlük (17 Haziran) genel iş bırakma ile direnişi destekleme eylemi yaptılar. Hacettepe Üniversitesi’nin 346 öğretim üyesi, “Türkiye hükümetinin kendi vatandaşlarını şiddet yoluyla bastırmasını, alenen gayrimeşru olan göz yaşartıcı gaz kullanımını, şiddet edimlerini; biber gazı silahları ve sis bombalarıyla binlerce insanın yaralanmasına yol açmasını, toplantı ve gösteri yapma hakkı gibi en temel özgürlüklerini kullanmak isteyenlerin hayatlarını düpedüz tehlikeye atmasını kınıyoruz” sözleriyle başlayan bir deklarasyonla hükümeti protesto ettiler. Profesör, doçent ve doktorlar, “Türkiye hükümetinin bizzat kendi halkına saldırması, demokrasinin ilkelerine yönelik bir saldırı ve meşru yönetim yolundan kopuştur – bu tür gözdağı verme, sindirme taktiklerine ve devlet şiddetine kesinlikle karşıyız. Demokrasinin ilkeleri adına, Türkiye hükümetini şiddet içeren eylemleri derhal bırakmaya çağırıyoruz. Kamusal alanların özelleştirilmesine, hiçbir meşruiyeti olmayan bu devlet şiddetiyle iyice ayyuka çıkan otoriter yönetim anlayışına ve halkın gösteri hakkının böylesine kısıtlanmasına itiraz eden bu halk direnişinin amaçlarını destekliyoruz” diye, devamla, hükümeti şiddet ve saldırıları durdurmaya çağırdılar.
Beşiktaş taraftar grubu Çarşı flaması altında eylemlere katılanlar, polis vahşetine karşı direnenlere destek verdi ve TOMA’lara, ele geçirdikleri iş makinalarıyla meydan okudular. Kendi mahallelerinde ve Taksim Meydanı’nda dayanışma eylemleri gerçekleştirdiler. Hükümetin Gezi Parkı’nı temsilen çağırdığı toplantılara katılmayı reddettiler. Polisin “Şafak Operasyonu” adıyla başlattığı saldırı Çarşı’yı harekete geçiren nedenlerin başında yer almıştı. “Çarşı’nın ‘çarşı sokakları’ndan doğduğu”nu belirten grup üyeleri, “Orada haksızlığa uğrayan insanları gördük o yüzden gittik. Çadırlar yakıldı yakıldı acımasızcaydı”; “halka yakışanı savunmak” için harekete geçtiklerini belirtiyorlardı.
Direnişle birbikte, “Koşullar uygun değil, yaprak kımıldamıyor!” vaazı ile geride duruş tutumuna küçümsenemez bir darbe vuruldu. Halk kitleleri, herhangi hak kazanımının ancak mücadele ile sağlanabileceğini somut olarak bir kez daha gördüler. Direniş birleştirici, geliştirici, değiştirici, örgütleyici ve daha ileri mücadelelere “ikna edici” işlev gördü.

KARŞI ATAK; YOĞUN SALDIRI EŞLİĞİNDE KARA PROPAGANDA; PARÇALAMA VE ETKİSİZLEŞTİRME TAKTİĞİ
Gaddarca saldırılar ile direnişin emekçi hareketi için geliştirici özellikteki tüm bu etkileri yok edilmek/unutturulmak istendi. Vahşi saldırıların ve halkın farklı kesimlerini birbirine kırdırma taktiklerinin nedeni halkın yüz binler ve milyonlarla mücadeleye yönelmiş olmasıydı.
AKP Hükümeti, iktidarlarına karşı üç hafta boyunca ülkenin 77 kenti ve yüzlerce yerleşim alanında süren, yaşam hakkı ve insan olmanın gerekli kıldığı özgürlükler için isyan hareketini “dış kışkırtma ürünü” ve “faiz lobisi destekli” yapay ve “hainane” bir hareket olarak göstermeye girişti. Tüm sömürücü ve sömürgeci yönetimlerin; Ortaçağ tiranları ve sonrasının modern cellatlarının baş vurdukları bir yöntemi yineleyerek, politikalarına itiraz edenleri aşağılama, yok sayma, hak sahibi olamaz gösterme propagandası eşliğinde polis şiddetini yoğunlaştırdı. Başbakan, yönettiği ülkenin halkını iç savaşa sürükleme taktiğiyle politikalarına direnenlerin eylemini etkisizleştirme yolunu seçti. Polisi kan dökücülüğe sürükleyerek, halka karşı vahşeti sahiplenip kutladı. Milyonların büyük direnişini “yabancı güçlerin ve onların ajanlarının işi“ gösterdi. Halkın hakları için itiraz eden ve direnen kesimlerine karşı nefret dolu olarak, halk iradesinin sokaklarda ve meydanlarda ilan edilmesine saygı duymadığını, sermaye ve emperyalizmin hakimiyeti için gözü kara bir çizgide ısrarlı olduğunu gösterdi. Yandaşlarını ve ranttan beslenen politik yardakçılarını, “Öyle bir haykıracaksınız ki, sesiniz tüm Türkiye’den duyulacak. Ofislerinde bilgisayarlarının başında tir tir titreyecekler” sözleriyle “gaza getiren” başbakan, 3. Köprü’ye, Alevi katliamıyla tarihin kara sayfalarına adı yazılan Yavuz Sultan Selim’i kendi şahsında güncellemeye yöneldi. “Camiyi üç gün boyunca işgal ederek içki içtiler” diye tahrik ederek, Sünni dindar kitleyi yeni saldırılara kışkırtmaktan; dindar kitlelerin inançlarıyla oynayarak, Cami’nin Sünni İslam için hasassiyetini yağma politikalarına malzeme olarak kullandı. Cami provokasyonları ile Maraş’ta, Çorum’da, Sıvas’ta katliamların gerçekleştirildiği bir ülkede, Cami üzerine yalanlarla kitlelerin bir kesimi diğer kesimlerine karşı kışkırtarak, iç savaş kışkırtıcılığı yaptı. Ülkesinin halkını birbirine kırdırma taktiklerine baş vurmaktan kaçınmayan bir gerici kapitalist yönetimin, iktidarının uygulamalarına itiraz edenlere karşı zehirli maddeleri ve baştan ayağa şiddete kesmiş bir vahşet aygıtını değil sadece, beyinleri ve yürekleri esir alan bir zehirli-uyuşturucu ideolojiyi de silah edindiği yeniden görüldü. “Bu millet gece tencere tava çalan bir millet değil” çığırtkanlığı ile “tencere tava çalan”ı düşman ilan etmekten geri durmadı. Anlayışına göre, “muhalefet partileri”, “sivil toplum örgütleri”, meslek örgütleri, işçiler ve sendikaları, profesörler, avukatlar, doktorlar ve hatta, bombardımandan kaçanların sığındıkları bazı otel sahipleri, esnaf ve hastane yönetimleri, hepsi “millet dışı” ve “gizli örgütler”in ardına takılan “düşman safında” idiler!
T. Erdoğan, yurttaşları –ölenleri dahi– mezhep ve dini inançları üzerinden ayrıma tabi tuttu. Başında bulunduğu hükümetinin politikalarını protesto eden kitlelere karşı mitingler düzenleyip kürsülerden halka kin kustu. Onun emirleri üzerine polis vahşeti sınır tanımaz hale geldi. Evlere, hastanelere, revirlere gaz bombası atıldı.
“Saddam’ın kimyasal Ali’si vardı, Recep’in de kimyasal Avni’si var” oldu! Başbakan ve emireri olarak hizmetinde tuttuğu yerel ve merkezi idare bürokratlarının söz birliği içinde ve onun sözlerini yineleyerek, milyonlarca insanın 77 kent merkezinde ve yüzlerce yerleşim alanında sürdürdüğü bir halk eylemini “İllegal örgütlerce sürdürülmek istenen kanunsuz eylemler” olarak göstermeye çalışmaları, halka karşı ideolojik-psikolojik ve siyasal savaş politikasının bir diğer göstereni idi.  AKP’nin başbakanı, halkın milyonlarla ifade edilen kesimlerine karşı ilan edip sürdürdüğü savaşın psikolojik-ideolojik ve kültürel cephesinin en önemli argümanlarından birini, ülkemiz tarihinin en uzun süreli ve büyük halk direnişini “dış güçlerin”; “ABD, AB ve İsrail lobilerinin planladığı bir projenin ürünü”(!) göstermek ile oluşturmuştu. Sadece yaşam alanlarının korunması ve doğanın tahrip edilmesi politika ve uygulamalarına karşı değil, sosyal, iktisadi ve siyasal; özellikle de siyasal hak ve özgürlük talepleri ile ve giderek zalimane yöntemlerle takviye edilen baskı sistemine karşı alanlara çıkan yüz binlerin ve milyonların eylemine karşı, sermayenin ve fanatik bir gerici zümrenin çıkarları adına ve gerçeklerin üzerini örtmek için böylesi bir yalanın üretilmiş olması, bir başbakan ve yönetimindeki kapitalist ve din istismarcısı erkler grubunun halka karşı nefretinin büyüklüğüne değil sadece, çıkarları ve iktidarı için baş vurmayacakları kötülük olmayacağına da delalet ediyordu.
Erdoğan’ın “İhanet şebekesini tanıtacağız”, “tek tek bulup hesap soracağız” sözlerini manşete çıkaran ve “Yahudi komplosu”na bel bağlayan iktidar ve yandaşı basın-yayın organları, resmi ve sivil polis birliklerinin sürdürdükleri vahşeti sahiplenerek, daha fazla yoğunlaştırılmasını kışkırttılar. Karunlaşan yönetim aygıtı ve parti hanedanlığı ile yoksul ve yoksun on milyonların giderek berbat hale gelen yaşam düzeyi arasındaki zıtlık, “mazlumun hakkı” söylemiyle desteği alınanların saflarında da kuşkunun büyümesini “kışkırtmış olduğu” için, AKP ve hükümeti ile “yandaş basın” ve “yalaka kalemler”i, bu iktidarın ardındaki uluslararası ve iç sermaye gücünü gizleyerek, halk direnişine karşı kara propagandayı bir kampanyaya dönüştürdüler. “Washington-İsrail” senaryoları bu ihtiyacın ürünü olarak yazıldı. Yeni Şafak gazetesi, imzasız haberinde, “Yabancı medya, finans ve akademik çevrelerin ‘Beyrut, İstanbul ve Washington’ hattında oluşturduğu ‘kirli ittifak’”tan söz ediyor; “İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanındaki eylemleri fanatik üslupla dünyaya duyuran Jadaliyya”nın, “Washington’daki Georgetown Üniversitesi’ne bağlı Arap Araştırmaları Enstitüsü’ne (ASI) bağlı bir medya kuruluşu” olduğunu belirterek, onun “Gezi Parkı eylemleriyle ilgili verdiği ilk haberlerde bile ‘Türk devrimi’ ile ‘Türk Baharı’ ifadelerini kullanan ve Erdoğan’a karşı eylemcilerin dahi ağza almadığı en çirkin sıfatları bol bol sıralaya”rak, komployu örgütlediğini ileri sürüyordu.
Kapitalist çıkarlar dünyasında, rekabet ve pazar kavgalarının kaynaklık ettiği sermaye içi, ve kapitalist-emperyalist devletlerin birbirlerine karşı savaş biçimleri içinde hükümetlerin düşürülmesi ve halkın muhalefetinin bu amaçlı olarak istismar edilmesinin örnekleri az olmamıştır. Son zamanların bilinen en çarpıcı örnekleri Venezüella’da Hugo Chavez yönetimine karşı ABD destekli iç gerici sermaye çevrelerinin bir biri ardına gerçekleştirilen darbe girişimleri ve “halk oyuna dayalı” kalkışmaları da içeren eylemleridir. Bunlar, Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçi tekelci gericiliğe karşı halkın büyük desteğiyle yenilgiye uğratılmışlardır. Bu türden “komplo” ve girişimlerin yalnızca “ulusalcı politikalar uygulayan” ve emperyalistler ile araya sınır koyan demokrat, reformcu ya da ilerici yönetici ve yönetimlere karşı yapılmadığı da bir gerçektir. Uluslararası alandaki emperyalist çıkar dalaşında, kendi uşaklığını sürdüren işbirlikçi yönetimlerin çeşitli nedenlerle bu politikaların uygulanmasına şu ya da bu ölçüde zorluk çıkarmaları durumunda da benzer tutumlar alınagelmiştir. En bilinen örnek, Saddam Irak’ıdır. İran ‘devrimi’ne karşı savaşında desteklenmiş, belirli itirazları nedeniyle, “halkına yaptığı baskı” değil, “elindeki kitle imha silahları tehdidi” bahane edilerek ülkesi işgal edilip yönetimine son verilmiş, ülke tahrip edilip iktisadi ve kültürel olarak onlarca yıl geriye götürülmüştür. Genel sekreterliği döneminde ABD politikalarına belirli bir mesafede duran ve haşhaş yasağına karşı politikalar geliştiren Bülent Ecevit, hükümeti döneminde, kampanyalar eşliğinde düşürülmüştür. ABD ve AB üyesi büyük güçler, önceleri Polonya, Macaristan, Romanya gibi ülkelerde, sonraları Ukrayna, Gürcistan’da, bu ülkeleri Rusya’nın etki alanından çıkarıp işbirlikçileri eliyle kendi cephelerine yedekleme operasyonlarıyla “Turuncu-Pembe vb.” adlı “devrim”(!)ler ile iç kargaşa körükleyicisi olmuşlar, milyon dolarları çeşitli vakıflar eliyle ve doğrudan CIA kontrölünde seferber etmişlerdir. Peki R. Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AKP hükümeti, onun kürsülerden göğüs kafesini patlatacak ses tonuyla bağırıp ileri sürdüğü üzere emperyalistlerin “yıkım projesi”ne mi alınmıştır? Henüz böylesi bir durumdan söz edilemeyeceği açık olmalıdır.
Yaymaya ve halka karşı uysallaştırma silahı olarak kullanmaya çalıştıkları söyleme göre; “Washington’daki en etkin İsrail kuruluşu American Enterprise Institute’nin, ABD’li ‘NeoCon’larla Şubat ayında olası bir ‘İstanbul İsyanı’nı masaya yatırdığı ortaya çıktı. 6 Türk’ün de yer aldığı simülasyonda Taksim Meydanı’nı Tahrirleştirme senaryoları tartışıl”mış; “Yahudi lobisi AIPAC’in desteğiyle faaliyetlerini sürdüren Amerikan Girişimcilik Enstitüsü’nde (American Enterprise Institute, AEI) geçtiğimiz şubat ayında yapılan toplantıda ‘apolitik Türk gençliğini sokağa indirerek canlı tutmak’ için ‘İstanbul İsyanı’ senaryosu masaya yatırıl”mıştır(!) “Hudson Enstitüsü’ne de (Hudson Institute) danışmanlık yapan Amerikan yeni-muhafazakar lobisinin simge isimleri, şubat ayındaki oturumda Ortadoğu bölgesi politikalarını Türkiye ile Mısır ekseninde” ele almış, “oturumda adeta bugünlerde İstanbul’da meydana gelen olayların simülasyonu yapıl”mış; “masanın etrafındaki isimlerden biri, Taksim Meydanı’nı Tahrir’e çevirerek dünya kamuoyuna ‘Türk Baharı’ izleniminin verilebileceğini” belirterek senaryoyu özetlemiş; “Amerika’daki İsrail lobisinin ev sahipliğinde yapılan toplantıda ‘İstanbul İsyanı’nın nasıl çıkarılabileceği tartışılırken, … ‘Türk gençliği apolitik bir gençliktir. Hayatta hiçbir protestoya katılmamış olan gençler meydanlara inerse zaman içinde mecburen politikleşir. Sokaklar canlı tutulmalı” diye “komplo planı”nı özetlemiş; “İsrail lobisinin ‘entellektüel’ kuruluşları, özellikle Mavi Marmara baskınının ardından sözkonusu kırkırtıcı senaryolara hız ver”mişler ve “Amerikan derin devletinin temel unsurlarının içinde yer alan NSA, CIA, DIA, Pentagon ve FBI gibi kurumları, başta Suriye konusu olmak üzere, İsrail lehine yönlendirmeye” girişerek, “Muhtemel bir ‘İstanbul İsyanı’nın ele alındığı toplantıya katılan” ve “İsrail güdümündeki düşünce kuruluşlarına danışmanlık yaparak, katıldıkları her oturum için 40 ila 80 bin dolar arasında ücret” alan NeoConlar’la ile birlikte, “Los Angeles ve San Francisco gibi, Ermeni nüfusun yoğun olduğu California eyaletinde lobi çalışmaları” yürütenlerle güçbirliği içinde ve “1915’teki sürgün kararının 100. Yıldönümü”nde “Ermeni lobisi Yahudi lobileri” işbirliği ile, “hükümeti yıkma komplosu” kurmuş ve “İstanbul İsyanı” planını yürürlüğe koymuşlardır(!)
Bu spekülatif kurgu(lar) masabaşı dezenformasyon ürünü olup hiçbir inandırıcılığı ve dayanağı bulunmamaktadır. Başbakan, bakanları, valileri, emniyet şefleri, istihbaratçıları, tekelleri altındaki basın şirketleri el ve söz birliği ile, kitleleri “Komplo’ya inanma”ya ikna için durmaksızın “malzeme imalatı”na giriştiler. “Faiz lobisi”, “Yahudi komplosu”senaryoları yazarak, “ERASMUS” programı kapsamında başka ülkelerden gelip Türkiye’de Üniversitelere belirli bir süre devam eden 3-4 gencin de direniş bölgelerinde olmasını “yabancı ajan yakaladık!” utanmazlığıyla yaygınlaştırıp, düşman olarak ilan ettikleri yüz binleri-milyonları, partilerini destekleyen kitlelerin diğer kesimleriyle kokutmaya çalıştılar. Örtüsüz şekilde iç savaş kışkırtıcılığı yaptılar.
Gece gündüz Amerikan-Türk büyük dostluğu ve “stratejik ittifakı” üzerine nutuk atanların; ülkemizin topraklarını Amerikan ve NATO üsleriyle dolduranların (ki baş efendileri ABD’dir), Kürecik’e, komşu halklara ve ülkelere karşı Amerikan füze rampaları yerleştirilmesine aracılık edenlerin, ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını uluslararası sermayeye ve emperyalist büyük devletlere peşkeş çekenlerin, bu hizmetlerine rağmen hedefe konmaları için, en azından dünya ve bölgede güç ilişkilerinde ciddi ve farklı degişiklikler gerekir ki, henüz mevcut ittifaklar ve rekabet içindeki güçlerin ilişkilerinde böylesi esaslı bir değişimden söz etmek mümkün değildir.
Recep T. Erdoğan’ın en militan temsilcisi olduğu İslamist-Türkçü ideoloji ve politikanın ve Türk devletinin, Osmanlı yayılmacılığı özentili bir yönetim altında bölgede “tarihe yön verme” iddiasıyla kılıç şakırdatma hevesinin emperyalist Batılı efendilerde belirli rahatsızlıklar yaratmasından elbette söz edilmelidir. Ancak bu rahatsızlığın, hizmetleriyle karşılaştırıldığında baskın olanın “çöpe süpürmeyin, yararlanın kullanın” yönündeki salık verme olduğunu gösterir binlerce delil bulunuyor. G. Walter Bush ve ardından da B. Obama ile “residans buluşmaları”yla övünen ve kolkola-el ele resimleriyle prim yapmaya çalışan bir yönetim ve onun başındaki yeni “sultan”ın, artık “yedi değil yetmiş yedi düvel”e meydan okurken, en fazla güvendği gücün Pentagon, Beyaz Saray, CIA, NATO ve Brüksel isimleriyle anılan yerlerde konumlanmış olduğundan ancak siyasal avanaklar kuşku duyabilirler. Türkiye’yi “bölgenin büyük, lider ve model ülkesi” ilan edenler ABD’nin yöneticileridir ve onların “güvenilir adamlar” listesinin başına yazdıkları isimler bugünün Türkiye yönetiminin başını çekenlerdir. Müslümanı Hıristiyan’a ve Türk’ü tüm diğer halklara karşı kışkırtarak oy, rant ve çıkar avcılığı yapanları da yine en iyi anlayanlar o büyük efendiler olmuşlardır. “İç siyaset gereği” deyip “belirli ölçüde anlayışla” karşılayıp, ama “rahatsızlık duyulacak söylem” olarak da nitelerlerken, verdikleri işbirliği ayarıdır. Günümüz koşullarında, henüz AKP’nin gerçekleştirdiği ve başardığı ölçüde bir hizmet ve işbirliğini yapacak ve halkın önemlice bir kesimini dini ve milli duygu istismarıyla yedekte tutacak bir “alternatif parti”yi de sermaye cephesinin ön sıralarına sürecek durumda olmadıklarından, hala AKP ve Erdoğan demektedirler. Bunu, konuşma kürsülerini halka karşı savaş söylemiyle “titreten” yeni sultan başbuğ özentili adam da pekala biliyor olmalı. Ama, bir “yalan fabrikası” da üretimdedir. Bu kampanyayı yürütenler, direnişin ülkenin hemen tüm bölgelerindeki büyümesinden duydukları korku nedeniyle ve küçümsemek üzere “marjinal”-“çapulcu” söylemine sarıldılar ve halka karşı tam bir psikolojik savaş taktiği uyguladılar. Başbakan, İçişleri Bakanı ve il valileri bu saldırı ve kuşatmanın ön cephesindeki silahşörler oldular.
AKP “kurmayları” ile basındaki sözcülerinin “faiz lobisi”nin “komplosu” üzerine dayanaktan yoksun ve asparagas yaygaraları aynı şekilde spekülasyondan öteye geçmeyecek türdendir. Erdoğan’ın “faiz lobisi” vb. söylem ile bazı sermaye gruplarını saldırı hedefine koymasına TÜSİAD Başkanı Muammer Yılmaz’ın “Hedef alınırsak yazık olur. Birbirimizden ayrışırsak yazık olur” şeklinde yanıt vermesi, hükümet-büyük sermaye işbirliği ve çıkar ortaklığının sermaye sözcüleri tarafından ve hassasiyetler gözetilerek yapılmış bir itirafı ve “ortak çıkarlara dikkat” çağrısı olmuştur. Bu çıkar ortaklığı ve sömürü sisteminin savunulması ihtiyacı üzerinden Yılmaz, hükümete desteklerinin altını çizecek bir tutum ile, “Biz bütün bu olaylara, Türkiye’de toplumun demokratik katılım kanallarından ülkesini, şehrinin meselelerine sahip çıkmanın ötesinde bir yere gitmesine sıcak bakmıyoruz. Yani yakıp, yıkmak, kırmak, dökmek. Arınmaya çalıştığımız şiddet ve terör geri gelmemeli. Bunları tabiki kınıyoruz benimsemiyoruz. Tabi toplumun katılımcı iradesine de engel olmamalı. Ekonominin, refahın, geleceğin güvencesi bu olacak” şeklinde yaklaşımlarını açıklıyor.
Türklüğe ve İslamcılığa oynayan politika madrabazlarının yüz yıllık “Ermeni fobisi”ne oynamalarındaki paslı-kirli amaç az-çok bilinir. Ama, boynuna “üstün cesaret madalyası” asan Yahudi Lobisi’ni düşman gösterip, Türkiye’deki büyük halk hareketi ve isyanını o lobiye “yazacak” kadar halk karşıtlığındaki kararlılık ve halka karşı kini anlamak, sınıf mücadelesinin keskin yasalarına ve gerçeğine rağmen yine de kolay değildir. Burjuvazinin –ve onun çanağından yiyen rant çetelerinin– çıkarları için satmayacağı hiçbir değerin olmadığı bir kez daha kanıtlanmıştır. İzledikleri ve uyguladıkları politikalarına karşı gelişen halk öfkesi ve başkaldırısını, bizzat kendilerinin eteğinde büyüdükleri ve tutunmaya devam ettikleri güçlerin “aleti” gösterecek kadar şirazeden çıkanların spor kulüplerinden “kuş sevenler derneği”ne, hemşehri kuruluşlarından işçi ve kamu emekçilerine, işsizlerden eğitimli yüksek okul ve liseli gençlere, orta sınıf mensubu genç-yaşlı kadın ve erkeklerden küçük çocuklara çok geniş katmanlı ve katılımlı bir direnişi “düşman” ilan etmeleri, bulundukları kampı ve yeri gösterme gibi yararlı bir işlev de görmüş bulunuyor. İktidar burçlarında “zafer naraları atanlar”, dokuz yaşındaki kız çocuğunun “üç yaşımdan beri eylemlere katılıyorum, böylesini görmedim, herkes bir arada, herkes birlikte çalışıyor ve ürünlerini paylaşıyor” deyişinden de, 12 yaşındaki bir erkek çocuğunun “işte ben buna gerçek halk eylemi derim” sözlerinden de, polis vahşetine direnişin sembolik gösterenleri arasına yerleşen “kırmızı elbilesi kadın” motivinden de, on binin üzerinde yaralı, 5 ölü, binlerce zindana tıkılan insana; bütün dünyada birkaç yılda bile tüketilemeyecek oranda zehirli gaz bombardımanı altında yaratılan kolektivizmi ve “eyledikçe” politikleşen ‘apolitik gençlik’i de “anlamaz” görünüyor olmalarına rağmen, büyüyen tehlikeyi çok iyi gördükleri ve bundan gerçek anlamda korktukları, gelişmelerin ortaya koyduğu sonuçlar arasındadır.

DİRENİŞİN SİYASAL-TOPLUMSAL ETKİLERİ VE ORTAYA KOYDUĞU-ÇIKARILABİLİR BAZI SONUÇLARI
2013 Haziran büyük direnişi, yönetenler ve yönetilenler; sömürenler ve sömürülenler ve onların örgütleri-partileri-güçleri için-kuşkusuz farklı ve fakat önemli sonuçlara işaret eden özelliklere sahiptir. Bu özellikler ve sonuçlarının başlıca iktidar ve partisi ile temsil ettiği sermaye ve devleti açısından ve işçi sınıfı, emekçiler ile onların çıkarlarının savunusu için mücadele eden örgüt, parti ve güçler açısından farklılılklar göstermesi kaçınılamazdır. Burada direnişin gösterdiklerini bu iki başlık altında ele alacağız.
Üç haftayı geride bırakan büyük halk direnişi, sınıfların ilişkileri ve mücadelesi, devrimin koşulları, etken ve güçleri üzerine belirli bir pratik siyasal deneyime ve ideolojik tutarlığa sahip olan herhangi biri tarafından bir “devrim durumu” ve girişimi olarak alınamaz.  Buna rağmen, devlet-hükümet güçlerinin bu direnişe karşı tam bir sınıf kini ve şiddet politikasıyla hareket etmelerinde, yine de bu büyük direnişin tüm toplumsal ‘gidişat’ üzerindeki etkilerini görmeleri rol oynamıştır. Erdoğan başta olmak üzere şiddet politikası savunucularının etkin rol oynadığı ve polis vahşetiyle sona erdirmeye çalıştıkları direniş, tüm sınıfların ve kurumları-örgütlerinin saflarında değişen düzeyde, ama şu ya da bu ölçekli bir sarsıntı yaratmış ve değişim ihtiyacı açısından uyarıcı işlev görmüştür. Devlet şiddetinin nedeni de burada yatmaktadır. Halkın kendi talepleri için kararlıca yürüttüğü ve iktidarın yaşamlarına müdahalesine karşı çıktığı bu direniş içinde bir araya gelenlerin iş ve eylem birliği ile örmeye çalıştıkları karşı savunma, birlikte “çare üretme”, günlük eylemi örgütleme, düzenin sahiplerine “alternatif güç oluşumu” korkusunu saldı. Yoğun saldırı ve yalanın baş silahı olduğu dezenformasyon politikasına rağmen protestonun hem yayılması hem de her bir yerdeki katılım yönünden güç kazanması önlenemeyince bu korku daha da arttı. Devlet-hükümet yöneticileri, direnişin büyüklüğü karşısındaki öfke ile “marjinal gruplar” söylemine baş vurdular ve direnenleri bölüp direnişi güçten düşürme taktiğine yöneldiler. Buna şiddet eşlik etti.
Direnişin sonuçlarının onu doğuran, koşullayan etkenlerden, giderek genelleşen nedenlerinden, katılan direnişçilerin taleplerinden bağımsız olarak düşünülemeyeceği açık olmalıdır. Halkın çok çeşitli kesimlerinin, her bir kesimin kendine yönelik baskı ve saldırılardan hareketle, ama tümü açısından geçerli olmak üzere yaşam tarzlarına ve yaşam olanaklarına –olanaksızlaştırıcı politikalar izlenerek– müdaheleye karşı olmak temelinde ve birlikte gerçekleştirdikleri Haziran 2013 Direnişi, müslüman ile ateisti, devrimci ile “spor kulübü taraftarı”nı; cinsel ayrımcılık ve baskıdan acı çekenler ile sosyal-iktisadi yoksunluk içindeki insanları bir araya getirmiş ve bu özelliği ile iktidar güçlerini korku ve endişeye sevketmiştir. “Antikapitalist Müslümanlar” ile, Beşiktaş Çarşı Grubu’nun direnişe katılması,  bu bakımdan sermaye hükümeti için de özel bir önem göstermiştir.

A-) Sermaye cephesi işleri eski tarz yönetemez; çelişkiler daha görünür oldu, saflar yeniden şekillenecek
Bu büyük direnişten sonra, yönetenler ile yönetilenlerin ilişkilerinin eski tarz sürdürülmesi daha da zorlaşmıştır. T. Erdoğan’ın başında bulunduğu despotik antidemokratik rejim ve politik yönetim tarzı, artık sermayenin genel çıkarları açısından da güvenilir “kask” işlevini eskisi gibi göremez. En önemli göstereninden ilki halkın giderek büyüyen ve genişleyen kesimlerinin iktidar politikalarına itirazı; ikincisi ise siyasal vahşet ve yalanın önemli unsurunu oluşturduğu ideolojik savaşın çürümüş-inandırıcılığı tahrip olmuş malzemelerle yürütülmeye çalışılıyor olması; ve bir diğeri, etrafında toplanan liberallerin araya mesafe koyarak koltuk değneklerini çekmeye başlamış olmalarıdır.
Bundan böyle, işbaşında olan ya da devleti-hükümeti yönetecek olanlar, tüm bağırıp çağırmalarına ve şiddet araçlarını halkın üzerine sürmelerine rağmen halk kitlelerine karşı politikalarında “daha dikkatli olma” zorunluluğu duyacak, işlerin karışabileceği endişesi onlara eşlik edecektir. Daha şimdiden “herkesin çıkaracağı dersler vardır” demeye başlamışlardır. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zeynep Gambetti, “Taksim Gezi Parkı Direnişi”nin 19. Gününde Evrensel Gazetesi’nden Serpil İlgün ile röportajında, Erdoğan’ın “yenileceğini anladıkça sertleşen, zorbalaşan bir lider” olduğuna dikkat çekip, “Halkını bastıran, tehdit ve şantajla iş gören, sansür kurumunu alenen işleten, hem başbakan, hem İstanbul belediye başkanı, hem vali şapkalarını taşımaya kalkan liderler yalnızlaşır ve devrilme kâbusu görmeye başlarlar” şeklinde bir zorba lider profiline işaret ederken, ülkenin idaresinde belirleyici söz sahibi bir “egemen”in durumunu, Haziran 2013 halk direnişi ile bağlamı içinde açıklamaktaydı.  Bu direnişin AKP içindeki gerginlikleri artırma potansiyeline işaretle Gambetti, “Gezi, bu iktidarın 2015, 2071 gibi aşırı güç ve hegemonya arzularına ket çekti” diye belirterek, büyük direnişin yönetenlerin politikalarına etkisine işaret ederken, sorunun “bam teli”ne de dokunmuş oluyordu. Bu direnişin  “AKP’nin içinde de” çelişkileri şiddetlendirme yönünde etkide bulunacağından kuşku duymamak gerekir. Çıkar grupları arası dengelerin ve ‘Parti-Cemaat ilişkileri’nin sarsıntı geçirmesinin koşulları daha da olgunlaşacaktır. Halihazırdaki “alternatifsizliği”ne rağmen, AKP ve hükümetinin “suyu”nun içeride ve uluslararası alanda “ısınmaya başladığı” bugünden söylenebilir. Erdoğan’ın “milletimiz” tanımının dışına atarak saldırının hedefine koyduğu kesimlerin artışı ile ateşe odun sürme arasındak ilişkide, ısı giderek yükselmektedir!

A-ı) İktidarın liberal destek “cephesi” zayıfladı ve mesafe genişledi
Erdoğan ve hükümetinin baskılarının, “demokratikleşme” üzerine söylemin kofluğunu göstermesi; cami istismarı üzerinden halk birbirine karşı kışkırtılıp kent meydanlarına ve en “gösterişli” bölgelerine yeni cami yapımı, içki yasağı, dini ideolojinin ve eğitimin toplum yaşamına daha etkili tarzda sokulmasına yönelik yasal yaptırım ve uygulamaların birbirini izlemesi, kadın ve çocukların bugünü ve geleceği üzerine totaliter baskı ve anlayışların güç kazanması vb. gelişmeler ile birlikte, büyük halk direnişine katılanlara yönelik amansız saldırılar ve taleplerinin reddindeki inatçı ve intikamcı ısrar, hükümete ve başındaki Erdoğan’a liberal desteğin zayıflamasına yol açtı. Başından bu yana hükümet politikalarında “demokrasi” keşfinde bulunan sağ-sol liberal yazar, sosyolog ve iktisatçılar; liberal-muhafazakar desteğin en çok öne çıkan kalemleri, desteklerini neden “sürdüremeyeceklerini” gerekçelendirmeye koyuldular.
Bunlardan biri olan C. Çandar, “En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Tayyip Erdoğan kaybetti!” diye yazarak şöyle devam ediyor: “Üstelik, ‘Gezi Parkı Fatihi’ unvanını kazandıktan ve İstanbul surları dışında Kazlıçeşme’de binlerce kişiyi toplayıp ‘zaferini taçlandırdığı’, yani kendisini en güçlüymüş gibi gördüğü ve gösterdiği anda kaybetti. … Tayyip Erdoğan, .. özellikle 16 Haziran gecesinden 17 Haziran gecesine dek İstanbul başta, ülke çapında estirilen ‘polis terörü’ havası, ‘Divan Oteli’nin içine biber gazı atılması’, ‘doktorların ellerinin arkadan kelepçelenmesi’, ‘İstiklal Caddesi’nde çırılçıplak soyunan birisinin polis saldırısına bağrını açması’, ‘polisin tazyikli suyuna karşı koyan kırmızı elbiseli kadın’ görüntüleriyle ne yazık ki çok daha fazla hatırlanacak artık. ‘Askeri vesayet rejimi’ne karşı Türkiye’nin demokratikleşme hamlelerini bir milim ileri götürecek her adımına destek olduk. Türkiye’nin AB yoluna koyulmasına –demokratikleşmenin konsolidasyonu olarak– candan destek verdik. Kürt sorununun çözülmesine katkı yapmaya özendirmek istedik. Sırf bu uğurda birçok konuda ondan eleştirimizi sakındık da. Bana ve benim gibilere, kimi çevrelerde dinmeyen kızgınlığın kaynağında, Tayyip Erdoğan’a bir dönem destek vermiş olmamız var. Ancak başlangıçta Tayyip Erdoğan’a niçin destek olmuşsam, aynı nedenden karşı çıkıyorum. Kendisinin çok sevdiği Mehmet Akif’in dizelerini hatırlatayım: ‘Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem’… .. Son üç haftanın ‘Türkiye çalkantısı’nın ilk sonucu: Tayyip Erdoğan kaybetti…” 
AKP’nin politikalarında kısa bir süre öncesine kadar “ülkenin demokratikleştirilmesi”ni bulan Taraf Gazetesi, Erdoğan’ın “otoriter-diktatör”leşmesinin kanıtlarını sıralamaya girişti. AKP ve hükümetinin politikalarına karşı hayırhah bir tutum içinde olan A. İnsel, “Gezi Parkı direnişi şimdi geride kaldı. Gezi Parkı direnişini yürütenler kazandık diyemediler, ama başta Erdoğan olmak üzere herkes biliyor ki onlar kazandı. Ferasetli bir devlet adamı olmadığını sergileyen muktedir, içine alelacele ilave ağaç diktirdiği parka ve Taksim Meydanı’na bu sefer kendini hapsetti. Gezi Parkı direnişinin bundan sonra başka mecralarda, başka aktörlere malzeme olmasının koşullarını kendi elleriyle hazırladı. Ama korku ve vehime teslim olmak tam böyle bir şeydir. İrrasyonel olarak korktuğu şeyin somut olarak karşısına çıktığına inandığı zaman rahatlar. Başbakan kendisinin en iyi bildiği ve bugüne kadar başarısını buna borçlu olduğu bir toplumsal yarılmanın karşısında, ‘Havayı bulduk, şimdi müzik‘ diye içinden geçiriyordur belki. Ama şimdi hava o bildiği hava değil, müzik de değişti.”  diye yazdı.
E. Özkök: “Başbakan Tayyip Erdoğan cephesinde durum şöyle” diye özetleyerek, onun “otoriter-diktatör” olarak görülmesi yönündeki görüşün güç kazandığını belirti ve Erdoğan, artık “Soğuk Savaş hurafeleriyle ayakta kalmaya çalışan eski bir Ortadoğu liderini temsil ediyor”  diye yazdı.
Hükümetin sağ muhafazakar destekcilerinden T. Akyol, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın, “Çeşitli illerimizde peş peşe cereyan eden bütün bu olaylar bizim iktidar olarak ne kadar başarılı ve becerikli olduğumuzun bir göstergesidir. Muhalefetin senelerce uğraşsa da başaramayacağı bir şeyi 5 günde başardık, normal koşullarda bir araya gelmesi düşünülemeyecek olan çok farklı kesimleri, grupları, fraksiyonları toz duman içerisinde birbirleriyle buluşturduk…” şeklinde ifade ettiği değerlendirmeden hareketle, hükümetin “çok farklı kesimleri kendisine karşı nasıl ‘birleştirmeyi başardığını’ çok iyi düşünmek“ gereğine dikkat çekerek, hükümet ve Erdoğanı uyardı. “İktidarın davranışıyla protesto hareketlerinin genişlemesi; ‘üslup’la borsa hareketleri arasındaki etkileşim açık değil mi?” diye soran T. Akyol, hükümeti ve özellikle de Başbakan’ı, “evinde oturan muhalif kitleleri de sokağa döküp onları ‚birleştiren‘faktör!” olarak görüyordu. Akyol, “İnsanların vapurdaki, metrodaki veya parktaki hallerinden tutun da yaşam biçimlerinden dolayı kendilerini dışlanmış, aşağılanmış hissedenlerin birikmiş tepki duygularını, Gezi Parkı’ndaki gaz bombaları patlattı… Sokağa döküldüler” şeklinde, “potansiyel tehlike”ye dikkat çekiyordu.
AKP ve hükümetinin politikalarına “dostane yaklaşım içinde”ki  sosyologlardan biri olan Prof. Nilüfer Göle’nin T24 İnternet sitesinde yayımlanan şu satırları ise, destek yitimi ve güç kaybının bir diğer ifadesiydi: “Gezi’nin yerle bir edilmesi, genç, kadın, çocuk, doktor, avukat tanımadan uygulanan şiddet, otel lobilerine kadar süren kovalamaca, tutuklamalar, iktidarın inkâr sarmalına girdiğini gösteriyor. Türkiye demokrasisi kötü bir görüntü veriyor. Bu görüntüyü iktidarın kendisi veriyor. Sağır ve zalim bir iktidar görüntüsü kalabalıkla, sandıkla, seçimle silinemez. Gezi Parkı’na gereksiz ve acımasız saldırıya geç; İstanbul’un merkezini halka kapat; iki yakanın bağlantısını kes ve bütün bunları yaptıktan sonra, tüm devlet imkânlarını seferber ederek Kazlıçeşme’de miting düzenle. Dolayısıyla, Kazlıçeşme mitinginin, Tayyip Erdoğan’ın tehlikeli bir gövde gösterisi olmanın ötesinde bir değeri yoktur. Tehlikelidir çünkü rejimin renginin değişebileceği sinyalini vermiştir.”
Bu eleştiriler ve “dostane uyarılar”, AKP ve hükümetinin güç ve destek kaybının, özellikle liberal-demokrat kimlikli olduklarını ileri süren çevrelerdeki güven ve itibar yitiminin göstergelerinden birini oluşturuyorlar. Nitekim, iktidar “koalisyonu” saflarındaki çatlakların genişleme tehlikesini gören A. Gül ve F. Gülen “itidal” çağrısı ile, durumu devlet ve hükümet yararına “düzeltme”ye yöneldiler. Gül, “On senede yaratılan imajın beş günde yitirilmemesi” uyarısında bulunurken, Gülen, Erdoğan’ın Yavuz Selim inadına gönderme yaparak, “bir köprü için aramızdaki onca köprü yıkılmamalı” açıklamasında bulundu.

B-) Kitle mücadelesi ve örgütlenmesinin deneyimi artık daha zengindir
Türkiye halkı ve gençliğinin mücadele tarihine iz bırakan en önemli halk direnişlerinden birinin 15-16 Haziran Büyük İşçi direnişi olduğu biliniyor. ’68’ gençlik ve halk hareketinin üzerine hala tartışılan ve sonuçlar çıkarılmaya devam edilen pratiğiyle birlikte, bu hareket, hak ve özgürlük için sermaye ve hükümetlerine-devletine karşı mücadele edilmeksizin ilerlenemeyeceği ve demokratik kazanımlar edinilemeyeceğini göstermiş; etkisi, gücü ve sonuçlarıyla deneyimin dersleri arasına yazılmıştır. İşçi, köylü yoksul kesimlerin, kentlerin yoksul tabakalarının eğitimli gençliğin ve gençliğin diğer bölümlerinin yığınsal dayanağını oluşturduğu 1960-70 dönemi mücadelesinin halkın hafızasına yazılmış bulunan  deneyiminden sonra ve 1989 ‘Bahar Eylemleri’, Zonguldak Maden işçilerinin eylemi ya da bir-iki güne ve belirli alanlara sıkışan emekçi direnişleri saklı tutulduğunda, tarihimizin en önemli bir diğer halk direnişine günümüzde (2013 Haziran’ında) tanıklık ettik. Toplumun çok çeşitli kesimlerinden yüz binlerin katılımıyla zengin yeni dersler bırakan bu büyük direnişin etkisini ve bıraktığı izleri ne siyasal şiddetin yoğunlaştırılması, ne de kara propaganda yok edemeyecektir. Bu direniş diğer yandan, bazılarının ondan çıkarmaya çalıştıkları gibi “örgütsüzlük” dersi yönünde de değerlendirilemez/değerlendirilmemelidir.

B-ı-) Daha güçlü örgüt(ler)e ihtiyaç daha çok belirginleşti
“Taksim- Gezi Parkı direnişi” ya da 2013 Büyük Haziran Direnişi olarak halkın mücadele tarihine yazılacak olan bu direnişe, “Taksim Platformu” ve “Dayanışması” gibi eylem içinde oluşturulan örgütlenmelerin üzerinde şekillendiği “85 alt bileşen” olduğu açıklanmıştı. Çok farklı kesimlerden ve siyasal ya da başka tür örgütlenmelerden gelenler ile büyük çoğunluğu örgütsüz ve herhangi politik parti-örgüt ve çevrenin aktif unsuru olmayan on binler birlikte üç hafta süren ‘yaşam ve eylem ortaklığı’, kitlesel mücadele ve kitlelerin örgütlenmesinin onların talepleri üzerinden ve doğrudan doğruya kendileri eliyle yürütülmesinin sahip olduğu ve olacağı olanak ve gücü bir kez daha açığa çıkardı. Direniş toplumsal değişim, devinim ve gelişimin halk mücadelesine nasıl da “gebe” olduğunun somut kanıtı oldu.
Bu büyük direniş halkın mücadelesini geliştirici örgüt biçimleri, birlikler ve hareketi ileriye götürecek taktikler için önemli deneyler sundu. Buna rağmen direnişi örgütlü mücadelenin “gereksizliği” yönünde yorumlayanlar da oldular. Taksim Gezi Parkı Direnişi, özellikle başlangıç durumunda “parkın inşaata açılması ve ağaçların kesilmesi-sökülmesi”ni protesto gibi bir gerekçeyi hareket nedeni sayan ve herbiri farklı yerlerden gelen “bireyler”in katılımasıyla başlamış olması, “örgütsüzlüğün güzelliği ve gücü” üzerine liberal anti örgütçü, anti merkezci görüşler için yeni bir “dayanak” oluşturdu. “Hiyerarşisiz, lidersiz, emir vereni-alanı bulunmayan”, “güzel halli” örgütsüzlüğün “gücü” üzerine çok sayıda makale kaleme alındı ya da direniş üzerine liberal-demokrat yaklaşımlarla kaleme alınan makalelerin neredeyse tamamında bu görüşe de yer verildi. “Her düşünceden insan”ın biraradalığından çıkarılan sonuç, “herhangi kalıba sokulmayı” ve örgütlenmeyi reddedişin, insana dayalı gelişme ve mücadelenin koşulu gösterilmesiydi.
Halk mücadelesinin yarattığı çoşkunluk haline kapılarak örgütsüzlüğün sözcülüğünü üstlenen ilerici, ”solcu”, devrimci yazar, edebiyatçı ve sosyologlar, “muhafazakar kalıpları kırma” adına işçi sınıfı ve emekçileri sınıf düşmanlarına karşı mücadelelerindeki en önemli silahlarından birinden yoksun kılacak bir söyleme sarıldılar. “Devrimin en iyi devrimcisiz yapıldığını” vaz eden ve “Güçlü olmak için ordulara, liderlere, parti programlarına, dev bayraklara, silahlara, dikkatle belirlenmiş savaş stratejilerine falan ihtiyaç olmadığını gördüler. Duygu her şeydi, inat ve sabır her şeydi, orada olmak her şeydi” diye ahkam kesenler “benim hayatım benim kararım”a varanların yan yana gelişlerinden çıkarılması gereken sonucun da, güncel somutluğu içindeki esnek ya da daha sıkı örgütlü hareket olduğu gerçeğini dahi görmezden geliyorlardı. Halkın, kendi yaşamı ve söz hakkı için direnişini, “partilerin veya devrimcilerin aracılığı”nı  gereksizleştirici sayanlar, halkın sermaye ve örgütleri karşısındaki örgütsüzlüğüne övgü düzerlerken, ne denli büyük kalabalıklarla isyana durursa dursun örgütsüz olduğu ve kaldığı sürece başarılı olmasının çok zor ve yalnızca rastlansal olabileceğini gözardı ediyorlardı.
Örgütlü kitlelerin gücü ve mücadelesinin azımsanması ya da zayıflık ve dağınıklık nedeni gösterilmesi yönündeki liberal anti merkezci ve sözüm ona özgürlükçü anlayış, kapitalizmin kendisi tarafından işbölümü, işyeri, fabrika, iş kolu vb. temelde hem bölünen hem de birleştirilip bir araya gelmeye zorlanan işçi ve emekçilerin, kendilerine karşı dişinden tırnağına örgütlü birleşik burjuva aygıt karşısında zayıf düşürülmesini yadsımaktadır. Mücade içinde örgütlenmiş kitlelerin örgütlü-planlı direnişleri, grev vb. eylemlerinden farklı olarak, kendiliğinden patlamalara katılan kitlelerin “bireyler” halinde ve dağınık olarak bir araya gelmeleri, herbirini harekete geçiren her ne talep ise onun etrafında kendi benzerleriyle ortaklaşmaya başlamaları, kitle hareketinin özelliklerinden biri olmasına rağmen, herhangi türden bir araya geliş ve birlikte davranış-birlikte eylemenin kaçınılmaz bir biçimde ve şu ya da bu ölçekli bir örgütlülük yarattığı bu son direniş tarafından da kanıtlanmış olmasına rağmen, direnişin gücü inatla “bireysellik”lere bağlı gösteriliyor. Oysa, daha hareketin ilk günü akşamından başlayarak sloganlarda ve eylemde birleşen çeşitli gruplar, ilerleyen süre içinde birlikte çadır kurma, gıda, içecek ya da diğer ihtiyaç malzemelerini birlikte taşıma, yerleştirme, gıda dağıtımı, pankart-doviz hazırlama, polis saldırılarına karşı birlikte direnme, bir araya gelerek çeşitli müzikler yapma vb. üzerinden “örgütlü oluş”un çeşitli biçimlerini nüveler halinde de olsa gerçekleştirmişler; örgütlü siyasal grupların kolektif davranışının birçok işin yapılmasında sağladığı kolaylık ve geliştiriciliğin de bir biçimde farkına varmışlardır. Örgütsüzlükten örgütlülük, “politikasızlık”tan politika “doğuran” etken ve süreçler böyle çalışmaktadır ve direniş, toplumsal hareketlerin bu dinamiğini bir kez daha kanıtladı. Taksim direnişine katılan birçok insanın, birçok aydın ve sanatçının neredeyse ortaklaşmış gibi, “İnsanların yardımlaşması, el ele tutuşması, birbirlerini kollamaları, fikirleri nedeniyle birbirlerini yargılamaması harika” idi; “ Bunlar çapulcu, ya da ne dediğini bilmeyen çocuklar, anneler olamaz“lar; “İnsanlar, birçok fikrin birleştiği ortak paydada buluşuyorlar”şeklinde dile getirdikleri eylem birliği özelliklerini örgütlü olmanın belirli amaç ve talepler etrafındaki birliği, birlikte hareketi ile ilişkili görmemek için, kişinin çok fazla “ben”ci olması ve “biz”den uzaklığı maharet sayması gerekir.
Örgütsüzlük övgüsü, devletin, kurumların, sınıf ilişkilerinin, sınıf farklılıkları ve baskısının olduğu her yerde ve her kesimde ancak baskıcı güçlerin işlerini daha kolayca sürdürmelerine yarar sağlayabilir. Yaşam alanlarının, doğanın ve “çevre”nin korunmasının bütün bu ilişkelerden ve onların politik ifadesinden bağışık olduğu veya olabileceği yönündeki görüşlerin tutarsızlığı, hakim politikanın tüm bu alanları da kapsayarak uygulandığını görmek istememesi ya da görememesinde değilse eğer, gözü kara bir politik örgüt karşıtlığının ürünü olmasındadır. Yaşam alanları ve “çevre”, kapitalist sömürü sisteminde hem bir sömürü nesnesidir, hem de egemen politik gücün siyasal-hukuksal, kültürel ve iktisadi uygulamaları/politikalarının konuları arasındadır.

B-ıı) Birlikte hareketin gücü ve yaratıcı zenginliği bir kez daha görüldü ve kanıtlandı
Bu direnişin kanıtladığı en önemli sonuçlarından biri, kitlelerin taleplerini sahiplenme temelinde biraraya gelmenin/birlikte hareketin sağladığı mücadele gücünün “farklı siyasal grup ve örgütler ve görüşleri” gerekçeli olarak görmezden gelinemeyeceğinin bir kez daha ve çok çarpıcı şekilde açıklık kazanmış olmasıdır. Baskı politikalarına karşı mücadelenin, ideolojik görüş ayrılıkları ortak talepler savunusu temelinde bir araya gelişin engeli olarak öne çıkarılmadığında çok daha kitlesel, etkili ve hakim sınıf ve güçlerini geriletici işlev görebildiği bir kez daha görüldü.
Bu büyük halk direnişi, işçi sınıfı ve emekçilerin, Kürt-Türk, Alevi-Sünni tüm kesimlerden ezilen ve sömürülenlerin sermaye ve hükümet saldırılarına ve emperyalist manevra ve dayatmalara, ülkeyi bölge düzeyindeki gerginliklerin ve Suriye’deki savaşın içine çekme yönündeki politikamlarına karşı çok daha etkili ve birleşik bir mücadelenin olanaklarını yarattı. Ancak gerçek o ki, bu olanak özellikle işçi sınıfı örgütleri (sendikalar) ve 30 yılı aşkın bir süredir ulusal haklarının tanınması için mücadele eden ve çok büyük bedeller ödeyen Kürtlerin yüz binlerle daha güçlü hale getirilmesi şeklinde değerlendirilemedi. Oysa, burjuvazi ve hükümet(ler)ini halkların taleplerini karşılamaya zorunlu ve gerçek anlamda mecbur bırakan yalnızca halkın mücadelesinin gücü, düzeyi ve birleşik kuvveti olagelmiştir ve bunun unutulduğu ya da gereklerinin yerine getiril(e)mediği her durumda, kazançlı çıkan burjuvazi ve uşakları olmuşlardır. Direniş bu gerçekliği bir kez daha açık hale getirmiştir.
Direnişin mücadele araçlarının zenginleştirilmesi, eldeki araçların kullanılmasında daha yaratıcı yöntem ve tarzların geliştirilmesi, “sosyal medya”nın-internet ağı ve olanaklarının teşhir, propaganda ve çağrılar için yetkin tarzda kullanılması yönünden yeni ve öğretici unsurlar sağladığı bir diğer gerçektir. Prof Gambetti, kendisiyle konuştuğu bir gencin söylediklerini şöyle aktarıyor: “Hocam biz buraya twitter ve facebook üzerinden mesajlaşmalar sayesinde geldik. Sosyal medyada biri bir mesaj atar, insanlar bunu beğendiklerine yayarlar, ama beğenip beğenmeme kişinin kendisine bağlıdır.” Bu dialogdan çıkarılacak sonuçlardan en önemlisinin, “sosyal medya” diye tabir edilen iletişim ağının, sömürü ve baskı sistemine karşı mücadelenin örgütlenmesi ve baskıların teşhirinde kolektif bir güce ulaşılması açısından çok daha yaratıcı ve etkili tarzda kullanılması zorunluluğu ve gerekliliği olmalıdır.
***
Başlangıçta söylendiği gibi, burada işaret edilenler, bu direniş bağlantılı olarak “ilk elde düşünülenler” ile sınırlıdır ve daha kapsamlı değerlendirme(ler) ihtiyacını ortadan kaldırmamaktadır.

“Sol” üzerine tartışma, nasıl ve niçin?

28 Mart yerel seçimleri sonuçlarından hareketle, “solun durumu” üzerine bir tartışma yeniden gündeme getirildi. Baş aşağı çevrilmiş bu tartışma kapsamında, kendilerini “solcu”, “sosyal demokrat”, “ilerici”, “sosyalist” vb. olarak adlandıran çok sayıda aydın, üniversite hocası ve politikacı, görüş açıkladılar. İkisi ülke içinde, biri ülke dışında yayın yapan üç günlük gazetede, bu görüşler etraflıca yayımlandı. Tam da bu sırada, Kemal Derviş, “Sola, güçlenmesinin yollarını gösterdiği” iddia edilen bir “rapor”la ortaya çıktı.
“Türkiye’de sol nerede?”  ve “Sol geleceğini arıyor” başlıklarıyla yayımlanan bu yazı dizileri, “solun, ciddi bir kriz içinde olduğu” varsayımını hareket noktası alarak, “sol”a, “krizden çıkış” ve “güçlenme”si için “izlenmesi gereken yol”u gösterme iddiasındaydılar. ‘Sol’ üzerine bu tartışmanın hemen dikkat çeken en önemli özelliği, “solun krizi” ve “güç kaybı” iddiasını, 28 Mart yerel seçim sonuçları başta olmak üzere, son yirmi yıl içinde yapılmış seçimlere; ve bu seçimlerdeki oy dağılımına dayandırmış olmasıydı. Böylece, bu tartışma, genel olarak “sol” üzerinden sürdürülmesine; işçi sınıfı ve “sol” üzerine birçok iddiada bulunmasına karşın, aslında ve esas olarak, sosyal demokrasinin sorunlarını merkeze alıyor ya da onun sorunlarını işçi sınıfı ve “sol”un sorunu olarak ortaya koyuyordu. Tartışmaya katılan yazar, gazeteci, parti sözcüleri ve üniversite öğretim üyelerinin büyük bir kesimi, ortaya koydukları görüşlerle, “solun güçlenmesi” için önermeleriyle, sosyal demokrat partileri esas alarak, “sol”u sağa, reformizme ve “küreselleşme” teorilerinin vazettiği sistemle daha fazla bütünleşmeye doğru çekmeye çalışıyorlardı. Bu tartışmanın yönlendirici soruları da, “sol”un sorun ya da sorunlarının kaynağını salt siyasal-ideolojik görüşler alanına sıkıştırıyor, “sol” olarak tanımlanan parti, grup veya bu tartışmanın merkezine yerleştirilen sosyal demokrat partilerin işçi-emekçi hareketiyle bağı ve emekçilerin talepleri karşısındaki tutumlarını ikincil önemde sorunlar durumuna düşürüyordu. Şu sözler bu tartışmadan çıkarılan “ortak sonuç”u özetler gibidir:
“28 Mart yerel seçimlerinden sonra sol açısından oldukça düşündürücü bir tablo çıktı ortaya. Özellikle 1980’den sonra sol oyların her seçimde düşüş eğrisi göstermesi, ciddi bir durum muhasebesini kaçınılmaz kılmış durumda. Ancak bunun için her şeyden önce solun, ciddi bir kriz içinde olduğunu idrak etmesi gerekiyor. Krizin nedenlerini sorgulama yeteneği ve sağduyusu gösteremeyen bir sol hareketin, kendisini güçlü bir iktidar alternatifi hüviyetine büründürmesi mümkün değil çünkü. Artık kalıplaşan, çözüm üretmeyen, gücü temsiliyetle orantılamayan, dünyadaki gelişmeleri okuyamayan, ezilen ve tutunamayanlara bundan 20-30 yıl öncesinin çözüm reçeteleri ile giden bir sol bakış açısının, kendisini krizden kurtarması beklenmemelidir.”
Buna karşın, bu ‘tartışma’, benzerleriyle kıyaslandığında daha “kapsayıcı” ya da geniş katılımlı oluşuyla ve hakkında çok söz edilmiş “solun durumu” üzerinden birçok sorunu yeniden gündeme getirmesiyle dikkat çekiyordu. Ancak söz konusu tartışmaya katılanların büyük bir kesimi, birçok sorunu ya temelden yanlış koyuyor ya da açıkça çarpıtıyorlardı. Burada, “Sol nerede?” veya “Sol geleceğini arıyor” tartışmasını, bu yönleriyle ve özetle ele alacağız.

DOĞRU SONUÇ İÇİN SORUNU DOĞRU KOYMAK GEREKİYOR
“Sol”un durumu üzerine tartışmanın etrafında sürdürüldüğü iki noktanın öne çıktığı görülüyor. Birinci olarak, “sol” diye genelleme yapılarak, sosyal demokrasiden işçi sınıfı devrimciliğine tüm kesimler, ‘sol’daki parti ve gruplar önce bir pota içine alınıyor. Sonra ama, “sol”un tüm sorunları, sosyal demokrasi temel  alınarak yürütülüyor. Bu yapılırken ise, sanki sosyal demokrasi Türkiye’de işçi sınıfının taleplerine, sınıfsal çıkar ve kurtuluşuna bağlı bir politika yürütmüş ve bu politik-ideolojik tutum ve çizgisi nedeniyle geriye düşmüş, güç kaybetmiş gibi, Marksizm ile de ilişkilendirilmeye çalışılarak, ondan, “sınıf temelli görüşlerden vazgeçmesi” isteniyor, geriye, daha sağa, “küreselleşme”ci politikaları benimsemeye çağrılıyor. Bu yapılırken ama, tüm ‘sol’a ders vermekten de geri durulmuyor.
İkinci olarak, bu tartışmada, “sol”un durumu, son yerel seçimlerdeki oy dağılımı esas olmak üzere ve fakat son yirmi-otuz yıllık süreçteki seçimler üzerinden değerlendiriliyor. Soru ve sorun, “solun sürekli güç kaybettiği”, bunun da, “seçimlerde alınan oy ile kanıtlandığı” biçiminde konuyor.
Bu durumda, önce “sol”un ve sorunlarının, bu tartışma kapsamında tanımlandığı ve ele alındığı biçimiyle, emek hareketi ve emekçilerle ilişkisinin doğru kurulmadığı ya da hatta görmezden gelindiği üzerinde durmak gerekiyor. Yapıldığı biçimiyle “sol” üzerine tartışma; “sol”daki parti ve grupların, sermaye sistemi ve burjuva devletiyle ilişkileri üzerinden değerlendirme yerine, bir tür her derde deva sol tarifiyle, sosyal demokrat düzen solundan sosyalist “sol”a kadar, bütün bu parti, grup ve kişileri aynı potaya sokarak, ama sosyal demokrasiyi merkeze almayı da ihmal etmeden, yürütülmektedir. Oysa, burjuvaziyle proletarya; emekçilerle egemenler; işbirlikçi gericilik ve emperyalizm ile tüm ezilenler arasındaki ilişkiyi temel veri almayan değerlendirme ve tartışmalarla, “sol” yada “solun sorunları” üzerine yararlı bir tartışma yürütülemez ve doğru sonuçlara ulaşılamaz. Toplumsal sorunları ve bu sorunların çözümüne ilişkin düşünceleri, sınıfların birbirleri ve devletle ilişkileri, çıkarları, talepleri ve bunlar etrafındaki mücadeleleri ile ilişkisi temelinde ele almayan ve “sol” olarak tanımlanan parti, grup ve kişilerin durumunu da buradan “ölçüye vurma”yan bir değerlendirme, eksik ve yanlış olacaktır. “Sol”da olduğu söylenen parti, grup ve kişilerin siyasal görüşleri, kuşkusuz ancak, işçi sınıfı ve emekçilerin sorunları, talepleri, sermayeye karşı mücadeleleriyle ilişkili olduğu, bu talep ve sorunları sahiplendiği ve çözümü için yol ve yöntemler içerdiği oranda önem taşır. “Solun birliği” ve “gücü” sorunu da, ancak bu temelde doğru bir içerik kazanır. “Sol”u, işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarları, talepleri ve mücadeleleriyle bağlantılı olmayan, neredeyse sınıflardan bağımsız bir politik tutum ve “kimlik tanımı” karşılığı olarak kullananlar ise, sorunu, neredeyse, kimin hangi konuda ne söylediğiyle sınırlı tutma eğilimindedirler.
Bu durumda, “sol” üzerine ve “solun sorunlarına çözüm bulma” iddiasındaki bir tartışmanın hiç değilse, sosyal demokrat ya da “sosyalist” parti, grup ve kişilerin sınıf ve emekçi hareketiyle, bu hareketin sorun ve talepleriyle ilişkileri üzerinden yürütülmesi gerekir. “Sol” da, ancak devrimci sınıf ve emekçilerin talep ve çıkarları için yürüttükleri mücadeleye katılış biçimi, mücadeledeki yeri ve işlevi üzerinden, böylece, doğru biçimde değerlendirilebilir veya “ayrıştırılabilir.”

EMEKÇİLERİN SORUN VE TALEPLERİ YERİNE “SOL”U ODAĞA ALAN TARTIŞMA, EKSİK VE YANLIŞTIR
“Sol” ya da sağ siyasal görüşlere sahip partiler gerçeği bir olgudur. Sağ ve “sol” parti, grup, kişi vb. ayrımı, gerçekte onların sermaye sistemi, burjuva egemen sınıf ve emperyalizmle ilişkileri, burjuvazi ve emperyalizme karşı ya da ondan yana oluşlarıyla bağlantılı olarak oluşmuştur. Kapitalizmi, emperyalizme bağımlılığı, baskı ve sömürüyü, kapitalizm ve öncesi toplumsal yapıdan kaynaklanan geri ilişki biçimleri ve değer yargılarını en bağnaz biçimde savunanlar, sağ, gerici, tutucu ve hatta faşist partiler; kapitalizmi kimi sosyal reformlarla, burjuva baskıcı siyasal sistemin, burjuva demokratik hakları bir ölçüde de olsa içerecek biçimde sürdürülmesini savunan reformcu-sosyal demokrat partiler; ve, sömürü ve baskı sistemini temelden reddeden ve sömürünün olmadığı bir toplumsal sistem için mücadele eden işçi sınıfı devrimciliği; bunlar başlıca siyasal odaklar olarak şekillenmişlerdir.
Başlarken söylendiği gibi, bu tartışma kapsamında görüş açıklayanların büyük çoğunluğu, işçi sınıfının mevcut bölünmüşlüğünü ya da “sol”un işçi ve emekçi hareketiyle ilişkilerini neredeyse tümüyle gözardı ederek, sosyal demokrasiye, “sınıf politikalarından uzaklaşarak güçlenmesi”ni önermektedirler. Ancak “sol” üzerine tartışma yürütenlerin bir kesimi, öteden beri, işçi ve emekçilerin sağ ya da “sol” partileri desteklemelerine, sağ ya da sol görüşlere sahip olmalarına göre oluşmuş ayrımı; bu “somut olgu”yu, sınıfın ve emekçilerin mevcut bölünmüşlük durumunu, üzerinde hareket edilecek temel alan ve değiştirilemez gerçeklik saymaktadırlar. Bu tutumların her ikisi de, işçi sınıfı ve emekçilerin sermayeye, gericiliğe ve emperyalizme karşı mücadelede birleşmesi/birleştirilmesi gibi temel bir sorunu bir yana bırakarak, sağda ya da “sol”daki emekçilerin, sınıfsal talep ve çıkarları etrafında birleştirilmeleri zorunluluğunu, en hafif deyişle ihmal etmektedirler. Güncel örnek üzerinden söyleyelim: ülke işçi ve emekçilerinin büyük çoğunluğu, geleneksel önyargı, inanç, politik-ideolojik ve kültürel etki sonucu ve taleplerinin kapitalist parti fraksiyonları tarafından istismar edilmesine aldanarak, çeşitli düzen partilerine destek vermektedirler. Bu durumda, on milyonlarca işçi ve emekçinin bu aldanma durumu ve burjuva etkiden kurtulmalarını sağlamak, buna yardımcı olacak politikalar izlemek “sol”un başlıca görevi olmalıdır. Bu da, sağda ya da “sol”da oluşlarından bağımsız olarak, emekçilerin somut talepler etrafında birleştirilmesine hizmet edecek ideolojik-politik bir çizgi ve tutumun sürdürülmesini  gerektirir. Aksi tutum ise, bugün zaten politik-ideolojik görüş, mezhep-milliyet ve dini inanç farklılığı nedeniyle önemli ölçüde bölünmüş durumda bulunan işçi ve emekçilerin, bu bölünmüşlük durumlarının devamına hizmet edecektir. “Solun durumu” ya da “krizi”ni yeniden ve yeniden tartışmaya açanlar ise, bu temel sorunda, sözcüğün gerçek anlamında sorumsuz davranmakta ya da emekçileri düzen partileri arasında saf değiştirme ötesine vardırmayacak önermelerde bulunmaktadırlar.
“Sol”-sağ ayrımını bu biçimde sürdürmek, olup-gidene, sınıflar ve onların mücadelesi çerçevesinde bakmamak, sağda ya da “solda”ki parti, örgüt ve güçleri yerli yerine koyamamak; sağdaki ve “sol”dakileriyle burjuva partilerinin işçi ve emekçiler üzerindeki etkisinin sürmesine, etkili ve değiştirici bir müdahalede bulunamamak anlamına gelir. Bu da, sömürü ve baskıdan kurtuluş kavgasının kapitalist sistemin kanallarında boğulmasına, bir tür seyirci kalmak olacaktır.
Eğer sağ ve “sol” tanımı, sağ ve “sol”daki partileri ayırmak, sağcı ve “solcu” düşünce farklılıklarını belirlemek ve belirtmek amacıyla yapılacaksa, bu ayrım ve tanımlamanın, bu partilerin kapitalist sömürü sistemi ve burjuva devlet aygıtıyla ilişkileri, emperyalizme karşı tutumları ve emekçilerin talepleri, hakları ve çıkarlarına ilişkin politikaları göz önünde tutularak yapılması zorunludur. 
DÜZEN “SOL”UNU DAHA GERİYE ÇEKME ÇABALARI
Üç günlük gazetede tefrika edilen “Sol” tartışmasının dikkat çeken yanlarından biri, bu tartışmanın CHP esas alınarak yürütülmesi, küçük burjuva solculuğuyla, sosyalist hareketin ona eklemlenmek istenmesidir. Bu, hem birçok kez açık olarak dile getirilmekte, hem de seçimlerde alınan oy, “solun değerlendirilmesi”nde tek ve başlıca kıstas alınarak yapılmaktadır. Tartışmaya katılanlardan çoğu, “yüzde otuzluk kemikleşmiş sol oylardan geriye düşülmesi” üzerinden “sol‘un kirizde olduğu” sonucuna varıyorlar. 28 Mart seçimlerinde AKP’nin aldığı oyu da “toplumun sağa kayması”na kanıt gösteriyorlar. 
“Sol nerede?”ya da “Sol geleceğini arıyor” tartışmasına katılanlar içinde üniversitelerde öğretim üyeliği yapan profesörlerle bazı yazarların tutumu dikkat çekici. Bunlar, genel bir “sol” tanımlaması çerçevesinde tartışıyorlarmış gibi söze başlıyor, ama hemen ardından , özellikle de ayrıntılara girerken ve “solun güç kazanması” üzerine “önermeler”de bulunurlarken, sosyal demokrat partileri tartışmanın merkezine yerleştiriyorlar. “Solun krizi” tespiti yaparlarken de, CHP’nin durumunu ve “sol oyların son 20-30 yıllık serüveni” üzerinden, onun güç kaybını örnek göstererek, tartışmayı ağırlıklı olarak sosyal demokrasi etrafında sürdürdüklerini ortaya koyuyorlar.
Seçim sonuçlarının ve son 20-30 yıllık süreçte yapılmış seçimlerdeki oy dağılımının “solun krizi”nin başlıca kanıtı sayılması, aslında, sosyal demokrat partilerinin sorun ve açmazlarının, “sol” adı altındaki “bütünleştirme” üzerinden, Marksizm’in ve emekçilerin önüne sorun olarak getirilmek istendiğini gösteriyor. Aynı nedenle, sosyal demokrasinin krizi “solun krizi” olarak gösteriliyor. 
“Sol”un sorunları üzerine söylenenler, sosyal demokrasinin sorunlarının örtüsü olarak kullanılmasına karşın, CHP’nin ya da sosyal demokrat partilerin güç kaybı tespiti, gerçeğe uygun düşmektedir. Sosyal demokrat burjuva partilerinin halk desteğini, giderek artan oranda kaybettikleri, bir olgudur.
Sosyal demokrasi ya da onun başlıca partilerinin son yirmi-otuz yıl içinde giderek güç kaybettikleri, 1974 CHP’sinin cunta sonrası koşulları değerlendirmesine de bağlı olarak aldığı %42’lik oy oranından, bugün %20’nin altına doğru gerilediği bir gerçektir. Ancak tam da burada, bu sonuca yol açan nedenlere bakmak gerekiyor. Kendilerini sosyal demokrat veya demokratik sol parti olarak ifade eden CHP-SHP-DSP-YTP gibi partilerin, bir kriz durumu yaşayıp yaşamadıklarından önce, bu nedenler daha önemlidir, çünkü. Buradan bakınca, sosyal demokrat partilerin, işçi ve emekçilerin taleplerine sahip çıkar göründükleri, bu taleplere uygun politikaları gündeme getirdikleri dönemlerde halk desteğini daha fazla aldıkları; kitlelerin talep ve çıkarlarına kayıtsız kaldıkları, sağ-gerici düzen partilerinin ekonomik-politik programları ve uygulamalarıyla farklılıklarının ne olduğunu ortaya koyamaz ve gösteremez duruma geldikleri dönem ve durumlarda da, emekçilerin desteğini kaybettikleri görülecektir.
Sosyal demokrasinin ya da düzen solunun güç ve destek kaybının başlıca nedeni, işçi sınıfı ve emekçilerin talep ve çıkarları karşısındaki tutum ve politikalarının öteki sistem partileriyle farklılığının giderek belirsizleşen, giderek aynileşen bir duruma gelmesidir. Kuşkusuz, sosyalizmin tasfiyesi ve işçi-emekçi hareketinin geriye atılmasının kapitalist emperyalizme ve tekelci burjuvaziye açtığı alan ve olanaklar, aynı zamanda, sosyal demokrasinin “sosyal reformcu” politikalarının alanını da daraltmış, ve sosyal demokrasi buradan da kıstırılmış olarak, mevzi kaybıyla karşı karşıya gelmiştir.
Bu böyle olmasına karşın, “solun güçlenmesinin yolunu gösterme” iddiasıyla tartışmaya katılan ‘yaşlı-başlı, koca profesörlerle yazar ve aydınlar, sosyal demokrat partileri daha geri bir konuma çekecek, işçi ve emekçilerden ve onların talep ve çıkarlarından daha fazla uzaklaştıracak reçeteler yazmaya soyunmuşlardır. Aralarında, örneğin Ecevit’in bir dönemler gündeme getirdiği “Toprak İşleyenin, Su Kullananın” sloganı ve ABD ile araya kimi sınırlar koymaya çalışan tutumuyla, işçilerin, emekçilerin ve küçük üreticinin taleplerine seslenerek gördüğü desteğe dikkat çekenleri olmakla birlikte , çoğu, “sınıf temelli politikalar izlenmemesi gereği”nden söz ederek, daha gerici-sağcı ve emperyalist burjuvazinin “yeni dönem” politikalarına uygun bir politik hatta yürümesini salık vermektedirler.
Oysa, bu politikaların güç kazandırması bir yana, Avrupa ülkelerinde çok daha belirgin biçimde görüldüğü ve Türkiye’de de yukarıda dikkat çekildiği üzere, bu politikalarla birleşildiği oranda, sosyal demokrasi, güç kaybetmeye, emekçilerden uzaklaşmaya ve onların desteğini yitirmeye yönelmiştir. Emperyalist burjuvazi ve uluslararası sermayenin saldırıları ve burjuva emperyalist ideolojik kuşatma altında, işçi-emekçi hareketinin uluslararası alanda mevzilerinden geriye atılmasına bağlı olarak, Türkiye’de de hareket önemli oranda püskürtülmüş, sosyal demokrasi de buna uyum gösterdiği oranda geriye atılmış ve aslında önemli oranda, saldırılar onun eliyle de uygulanarak, emekçilerden tecrit olması yönünde “ilerleme sağlamıştır”. Uluslararası sermaye ve tekellerin sosyalizme ve işçi hareketine karşı saldırı üstünlüğü ve başarısı sonucu, bir dönemler hareketin zorlaması ve sosyalizmin, yayılması için teşvik edici örnek oluşturması nedeniyle, onun önünü de kesmek üzere gündeme getirilen sosyal güvenlik uygulamaları da geri alınınca, sosyal demokrasi iyice zora düşmüştür. O halde, “solcu” yazar, gazeteci ve profesörlerin sosyal demokrasiye “sınıftan uzak durması” yönündeki telkinleri, aslında temelsizdir, çünkü sosyal demokrasi neredeyse bütünüyle sınıftan ve emekçilerden uzakta durmaktadır, kopuşma halindedir, hiçbir taleplerini savunmamaktadır; telkinler, onun bulunduğu yerden de daha fazla sağa çekilmesine/gericileşmesine yöneliktir.
Bu yapıldığında, yani sermayenin “küreselleşme” gerekçeli politikalarıyla birleşildiği oranda ise, kitlelerin sağcı-gerici düzen partilerine yönelmesi destekleniyor demektir. Çünkü bugün, AKP gibi partiler örneğin, bir yandan emekçilere ayak bağı olan çeşitli geri yargı ve “değer”leri kullanarak, diğer yandan uluslararası sermayenin planlarına bağlanarak güçleniyorlar. Uluslararası sermaye ve emperyalizm ile ilişkilerde teslimiyetçi, IMF ve tekellerin ekonomik-sosyal reçetelerini uygulayan hükümetlerde koalisyon ortağı olmaktan geri durmayan, Kürt sorunu ve Kıbrıs’ın statüsü ve geleceği konularında şoven-milliyetçi; işçi ve emekçilerin sosyal ekonomik ve politik talepleri karşısında demagojik ikiyüzlü söylemden öteye olumlu herhangi bir çabaları bulunmayan sosyal demokrat düzen partilerinin, bu politik hat üzerinde ısrar etmeleri durumunda halk kitlelerinin desteğini daha fazla yitirmeleri kaçınılmazdır. Avrupa’da sosyal demokrat partilerin bazı ülkelerde güç kazandığını örnek olarak gösteren yazar ve akademisyenlerin, bu partilerin, kitlelerin taleplerine karşı sermaye politikalarını uyguladıkları ülkelerde –Fransa ve Alman’ya başta olmak üzere– nasıl güç kaybettikleri, ama IMF karşıtı ve ABD ile ülkelerinin hakları üzerinden araya sınır koymaya çabaladıkları yerlerde de destek gördüklerini görmek istemiyorlar.

“SOL”A KAPİTALİZMİ İÇSELLEŞTİRME REÇETELERİ
“Solun durumu” üzerine tartışmaya katılan üniversite öğretim üyeleriyle “sol cenah”tan çeşitli yazarlar, “solun güç kaybı” ve “krizi”ni, CHP, SHP gibi partilerin oy oranındaki düşmeye bağlarlarken, “sol’un krizden çıkışı” ve “güçlenmesi” amaçlı olduğunu ileri sürerek öğütledikleri görüşler; “sol”u da, sosyal demokrasiyi de liberal gerici politikalara daha fazla bağlamaya hizmet ediyor. Sosyal demokrat partiler, Türkiye’de hiçbir zaman işçi sınıfının çıkarlarını temel alan politikalar izlemediklerine göre, “klasik sınıf politikalarının geride bırakılması” üzerinden getirilen ve kapitalist kalkınma programları hazırlanmasını öğütleyen bu görüşler, aslında, “sol”u kapitalizme içselleştirme ya da kapitalizmin “sol” tarafından benimsenmesini sağlamaya hizmet ediyor. Bu durumda, “sınıf temelli politikalar”dan uzaklaşması istenenler, işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını ve toplumsal kurtuluşu savunan “diğer sol parti ve gruplar” olmalı! Bu yazar ve akademisyenlere göre, proletarya ve emekçilerin talep ve çıkarları temelindeki bir mücadeleyle kapitalist sömürü sisteminin tasfiyesi ve böylece insanlığın sömürü ve sınıf baskısından kurtulmasını istemek, “aşılmış eski söylemde ısrar etme ve değişimi görmeme” anlamına geliyor. Vargı ve önerilerini koşulların değişmesiyle gerekçelendiren bu yazar ve akademisyenler, Avrupa’da sosyal demokrat partilerin izledikleri politikayı da tersten yorumlayarak, “Avrupa’da esen sol rüzgarların Türkiye’de de esmesi için”, sınıf temelli eski söylemin bir yana bırakılmasını ve “farklı toplumsal kesimler”le “ortaklaşma”nın yolunun bulunmasını istiyorlar. İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi, Prof. Fatmagül Berktay, “ulus devletin aşıldığını” ileri sürerek, “ulus devlete ve kimlik mücadelelerine sarılma”nın yanlışlığına dikkat çekiyor ve “sol”un, “farklı toplumsal kesimlerin politikalarını dikkate alır ve ortaklaşırsa,..” güçleneceğini vazediyor.
“Solun, küresel olgulardan ve değişime adapte olamamasından kaynaklanan genel sorunları var” diye söze başlayan Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Prof. Korel Göymen de, “Bir zamanlar sol, büyüme ve kalkınmadan ziyade, bölüşümü vurgulayan bir söyleme sahipti. Bugün yerel kalkınma başta olmak üzere sol, önce pastanın nasıl büyütüleceğini anlatmak zorunda. Sol, insan kaynaklı bir kalkınmanın reçetesini mutlaka sunabilmelidir.”  “Yönetişim mantığına uygun, bütün ekonomik ve insani kaynakları potansiyelini birlikte harekete geçirerek bir yerel kalkınmanın nasıl geliştirileceği, sol partilerin gündeminde olmalıdır. Sol, bir zamanlar dile getirdiği yerel kalkınma motifini hiçbir zaman elden bırakmamalıdır. Yalnız koşullar değişmiştir; devlet eliyle kalkınma, merkezileşme ile kalkınmanın koşulları yoktur. O nedenle yerel kalkınmayı vurguluyorum” diye devam ediyor.
Öncelikle söylenmelidir ki, burjuva soluyla “bütünlük” içinde genel olarak “sol” değil, ama sosyalizm, Marksizm ya da işçi sınıfı devrimciliği, “bölüşüm”le karakterize değildir; kuşkusuz bölüşümde bir eşitliği öngörür, ancak, sosyalizmi asıl karakterize eden, üretime, üretim ilişkilerine, yani mülkiyet ilişkilerine yönelik müdahalesidir. Ve “kalkınma” ve “büyüme” sorunu da, başlıca, bu çerçevede çözümlenebilir; sorun buysa, bilinir ki, dünya ölçeğinde tanık olunmuş en hızlı iktisadi büyüme ve kalkınma sosyalist Sovyetler Birliği’nde ve “piyasa ekonomisi”nin alabildiğine sınırlandırılmasıyla merkezi planlamayla gerçekleştirilmiştir. Burada tayin edici olan kapitalizmin sınırları dışına çıkma, onu tasfiyeye girişme ve mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesine dayanan sosyalizmin inşasıdır. Bunun için, lafın gevelenmesi ve işçi sınıfı ve emekçilerin kapitalizme –ve hele küreselleşmeye– uyumlanmaya değil, onu devirmeye ve emeğin iktidarını kurmaya ihtiyaçları vardır.
Kapitalizmi değişmez veri alarak, “sol”a, “yerel kalkınma”yı sağlama ve “pastayı büyütme” sorumluluğu yükleyen K. Göymen ise, işçiden, “işyerinin karlılığı ve rekabet gücünü geliştirme”sini isteyen kapitalistlerle aynı noktaya varıyor. “Yerel kalkınma”yı ülke kalkınmasının başlıca yolu gösteren ve bunu “küreselleşme koşulları”yla izaha çalışan Göymen ve diğerleri, kapitalist üretimin esas hedefinin daha fazla kâr olduğunu gözardı ederek, sorunu “paylaşılacak pastanın yetersizliği” olarak göstermeye çalışıyorlar. Bu, “bölüşüm adaletsizliği” üzerine sosyal-reformist, sosyal demokrat söyleme uygun düşüyor. Ama, üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki çelişkinin her tür eşitsizlik ve adaletsizliğin kaynağını oluşturduğunu, aşırı üretimin ve stok birikiminin bir “pasta” yetersizliği durumunun olmadığını gösterdiğini görmek istemiyor ya da görülmesini istemiyorlar. “Sol”a “pastayı büyütme” programları üzerinde çalışmasını öğütlemeleri bunu gösteriyor. Kapitalizm ve onun tekelci aşamasında, kaynakların yönelişini ve kalkınma politikalarını belirleyen kapitalist ekonomi yasalarını gözardı eden bu yazar ve akademisyenler, diğer yandan, uluslararası sermaye ve tekellerin hakimiyeti koşullarında, burjuva devletinin kontrolü ve denetimi altında, bunlardan bağımsız bir yerel kalkınma olabilirmiş gibi, “yerel kalkınma olanağı” kurguları düzenliyorlar. “Yönetişim mantığına uygun”(yani Japon modeli olarak da bilinen işçinin, kendisine ayıracak zamanı kalmayacak tarzda ve işyeri verimliliği ve başka kapitalistlerle rekabette kendi kapitalistinin kazanan taraf olmasını sağlamak üzere sorumluluk altına sokulması) ve “kalkınma için daha fazla üretim” sorumluluğunu işçiye ve “sol”a görev tayin ederek, fazla üretim ve daha çok kâr için tüm yolları deneyen kapitalistlerle aynı noktada birleşiyorlar. Onlara göre, “devlet eliyle kalkınmanın koşullarının kalmadığı” bir döneme geçilmiştir ve “sol”, bu nedenle, “yerel kalkınmayı dert edinerek” “bütün ekonomik ve insani kaynakları potansiyelini harekete geçirme”yi görev edinmelidir.
Bunlar, bilimsel teknik alandaki gelişmeleri ve bunların üretime uygulanmasını, örneğin az sayıda işçiyle daha fazla üretimin olanaklı hale gelmesini ve esnek çalışma yöntemlerini sanayi kapitalizmi döneminin sonu ve “klasik işçi sınıfı tanımının geçersizleşmesi”, işçi sınıfı talepleri ve çıkarlarına bağlanan mücadele stratejisinin “günün gelişmelerine cevap verememesi” olarak anlamakta,  “sol”un “bu yeni durumu anlaması”, benimsemesi ve “gereklerini yerine getirmesi”ni istemektedirler. Bu yazar ve akademisyenlere göre, “sol”, “sınıf temelli politikaları” ve “eski nostaljik değerleri” bir yana bırakır ve “farklı toplumsal kesimlerin politikalarını dikkate alır ve ortaklaşırsa”, içinde bulunduğu “krizi” aşacak, güçlenecek ve “iktidar alternatifi haline gelecektir”!
“Türkiye‘de kapitalizmin ve işçi sınıfının gelişme düzeyinin abartıldığı”nı ve “kapitalizmsiz, işçisiz ve burjuvasız bir ülkede sınıf politikaları izlenemeyeceği”ni, işçi sınıfı ve emekçilerin talep ve çıkarları üzerinden sürdürülecek mücadelenin “günün gelişmelerine cevap veremeyeceği”ni vaaz eden bu liberal “sol” aydın ve yazarlara göre, bugünün Türkiye’sinde, henüz “solu üreten sosyo-ekonomik yapı söz konusu değil”dir. “Sol”a “sınıf temelli politikaları bir yana bırakması” öğüdünü, “üzerinde sınıf politikası yapacak sosyal sınıf dayanağının olmaması” gerekçesine bağlıyorlar. Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Meryem Koray, “Sol için, üzerinden politika yapacağı sosyal sınıflar yeterince var olamamıştır. Türkiye soldan, kendine göre bir şey anladı. İşçi sınıfının yeterince oluşamaması, daha çok kamu sektöründe çalışıyor olmasının getirdiği rahatlık, solun sınıf bilincini de etkiledi. Bugün özelleştirme ile birlikte sendikaların önemli bir kısmının eridiğini görüyoruz. O eriyen sınıf şu an ne yapacağını şaşırmış” demektedir. Onunla hemen hemen aynı gerekçeleri ileri süren gazeteci Yazar Nuray Mert de şöyle demektedir:
“Öte yandan sınıf diyorsun, sınıf yok ortada, sınıf dediklerin de sınıf olarak görmüyor kendisini. Beyaz yakalı insanlar giderek artıyor, onlara da sınıf diyemiyorsun. Sen bütün bunlara ne diyeceksin, kime diyeceksin, nereye diyeceksin?… Sol, sosyal devlet anlayışını da artık küreselleşme ile birlikte ele almak, dönüştürmek ve yeniden üretmek zorunda… ‘Kapitalizm dönüşmek zorunda. Mülkiyet özel ellerde olacak, piyasa ekonomisi olacak, ben gelirin hakça bölüşülmesini istiyorum’ dediği zaman, sosyal demokrasi olur… çünkü artık klasik işçi sınıfı yok. Fakat böyle diye, sosyal adalet, eşitlik, sömürü gibi kavramlarla düşünmeyi bir tarafa bırakmayalım. Ulus-devletlerin içine kapanmak hem mümkün değil, hem de solun ufkuna uygun değil. Küresel sermayenin peşine takılıp, soldan bakmayı tümüyle ihmal etmek yerine, bu ve buna benzer sorunlu alanları tespit edelim, tartışalım. En azından sol tartışma diri kalsın.”
Bu yazar, gazeteci, politikacı ve profesörler, böylece sorunu temel noktalarda saptırmakla kalmıyor, burjuva ideologlarının milyonlarca kez tekrarladıkları, ancak süregiden sınıf çatışmaları, savaşlar ve sermaye saldırıları tarafından milyonlarca kez boşa çıkarılan “sınıf mücadelesi” ve “ideolojilerin tarihe karıştığı” nakaratını, “küreselleşme” ve “sanayi ötesi toplum” vaazlarıyla yineliyor; “sınıf politikasından artık başka yerlere evrilme”yi, sınıf, ulus ve kimlik politikalarını bir yana bırakmayı öğütleyerek, kapitalizmi güçlendirerek sürdürmeyi öneren ve bunun için çaba gösteren sosyal demokrasi platformunda –K. Derviş de aynı çağrıyı yapıyor– birleşilmesi için çaba gösteriyorlar.
“Düzeni eleştirirken, klasik işçi sınıfı talepleri doğrultusunda politika üretmemek gerekir”  diye, sınıfın rolünü inkar teorilerini bunun için papağanca yineliyor; Türkiye gibi kapitalist bir ülkede, kapitalizmin gelişmediği ve sermaye birikimi olmadığı iddiasını, “sınıf politikaları izlenmesinin yanlışlığı”nı kanıtlamak üzere, bunun için ileri sürülüyor, ve buna, “sanayi döneminin aşıldığı”, “sanayi sonrası topluma geçiş yapıldığı”, ve “artık sanayi döneminin solu üreten sosyo-ekonomik altyapısına sahip olunmadığı” yönündeki sanal zırvalar bunun için ekleniyor. İşçi sınıfının varlığını bile reddeden, bunca işçi düşmanı görüş ve önerilerle, doğrusu “sol”, “krizini” kolaylıkla aşar! Az-çok solcu olanın az da olsa kapitalizmi eleştirmesi beklenir; ama bu “solun krizi” çözümleyicileri, hiç kapitalistleri eleştirmiyor, ağızlarını açtıklarında, işçi sınıfına kin ve öfke kusuyor; bu ülkede, fabrikalardan atölyelere ve organize sanayi sitelerine kadar, hem de tamamı mavi yakalı, on milyondan fazla işçi, çoğu asgari ücretin altında, ağır çalışma koşullarında kölece çalıştırılıyorken, örneğin sosyal demokrasiye, üstelik onu güçlendirecek, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için çaba göstermesini önermek bir yana, kapitalistlerin, küreselleşmecilerin yanına ve işçilerin karşısına geçip, –Erdoğan’ın Kürtler için söylediği türden– “siz yoksunuz bile” diyerek küfür ediyor.
Bu durumun daha iyi görülmesi için bir aktarma da, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Mehmet Altan’dan yapalım. Altan şöyle demektedir:
“Osmanlı’dan gelen yapı, bugüne kadar sermaye birikimine, işçi sınıfına olanak vermedi. Yani solu üreten sosyo-ekonomik yapı söz konusu değil. Cumhuriyet de bunu devralmış ve ordu öncülüğünde bir cumhuriyet oluşturulmuş. Burada burjuvazi yok, onun yerine bürokrasi var. Tüm dünyada sermaye-emek çatışması yaşanırken, bizde bu ikilem, şeriat-laiklik üstüne oturtulmuş. Bunun da solculukla alakası yok.
“…Öte yandan sanayi dönemi aşılıyor, sanayi sonrası topluma geçiş yapılıyor. Bunu da artık düşünmek zorundayız. Artık biz, sanayi döneminin solu üreten sosyo-ekonomik altyapısına sahip değiliz.
“Kapitalizm, 1929’da ekonomik kriz yaşadı, talebi kışkırtmak için de 1945’te sosyal devlet gündeme geldi. Ama bugünün işçi sınıfı, 1945’lerin işçi sınıfı değildir. Kol gücüne olan talep giderek azalıyor, o nedenle de sosyal devlete olan ihtiyaç eskisi gibi güçlü değil. Bunun içindir ki sosyal devlet kan kaybediyor. Zira sosyal devleti doğuracak dinamikler bugün giderek zayıflıyor. Bu yüzden işçi sınıfı gündemden çıkıyor, eskisi gibi özne konumunda değil.
“Liberalizm ile sosyalizm arasında 20. yüzyılda büyük farklılıklar vardı. Bu farklılıklar, ortaklıkların gözden kaçırılmasına neden oldu. Sanayi devriminin bu karşıt yapıları, sanayi sonrası dönemde karşıtlıkları ortadan kaldırarak, ortak noktaları öne çıkaran bir senteze gitmek durumundalar. Yani dünyanın sanayi dönemi çatışmaları bitiyor. Çünkü kol gücüne dayalı sermaye-emek karşıtlığı yumuşuyor, farklılaşıyor, yavaş yavaş dönüşüyor. İnsanı merkeze koyan, insanın standartlarını arttıran anlayış, sol bir anlayıştır. Solun anlamakta zorluk çektiği nokta da burasıdır.”
Bu görüşler, ülkenin bugünkü sosyal-ekonomik durumunu ve sosyal sınıf ilişkilerini önemli ölçüde çarpıtıcı özelliktedir. Kapitalizmin Türkiye’deki gelişmesi ve proletaryanın nitel ve nicel varlığının azımsanması ve görmezden gelinmesi, aslında işçi sınıfının kapitalizme ve burjuvaziye karşı mücadelesini geriye çekme, güçten düşürme anlamına gelir. Türkiye’de işçi sınıfının varlık koşullarının kapitalizmin “ana vatanı” sayılan ülkelerdekinden kimi farklı özellikler göstermesi, işçi sınıfımızın ulusal-sosyal bileşimi ve bunun  köyle bağlantılı kimi özellikleri, bu maddi koşulların ve ideolojik-kültürel ortama ilişkin özelliklerin mücadele üzerindeki etkisi, Altan, Göymen, Mert ve Berktay gibilerinin “sınıfın yeterince oluşmadığı” ya da “olmadığı” iddialarını en küçük biçimde haklı çıkarmıyor. Proletaryanın sermaye ve burjuvaziye karşı mücadelesinin örgütlenme ve bilinç unsurlarına ilişkin zayıflıkları ve sonuçlarını, sermayeden ayrı nesnel sınıfsal varlığı, gücü ve toplumdaki rolünün azımsanması ya da yok sayılmasının gerekçesi edinilemez. İşçi sınıfına tepeden bakanlar, onun “alt sınıflar”dan oluşunu ve sınıfsal çıkarlarının bilincine ulaşmadaki zorluklarını, “kendini özne saymama”sına kanıt sayıp, bulunduğu her alanda burjuvaziyle yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi vb. tüm önemli talepleri için yürüttüğü mücadeleyi görmezden gelerek; proletaryanın, ancak sermaye ve hükümetlerine karşı mücadele içinde “değiştirici konumda bulunduğu” fikrine ulaşabileceği gerçeğini de karartmaya çalışıyorlar. İşçi sınıfını, “değiştirici konumda bulunduğunu” kavrama yetersizliği nedeniyle küçümseyenler, aslında proletaryaya, emekçilere ve onların sorunlarına yabancıdırlar, ve hep dışardan ve hep yukarıdan konuşurlar.
İşçi sınıfının toplumsal kurtuluş davasının dışından ona öğütler veren liberal burjuva yazarlarıyla reformist aydınlar, “sınıf ortada yok” demagojisini nakaratlaştırırlarken, sınıfın, sermayeden bağımsız ve ona karşı hareketini ilerletme, sınıf olarak örgütlenmesi ve örgütünü sağlamlaştırması için değil, işçi ve emekçilerin sosyal demokrasi eliyle ve sosyal reformlar uğruna sistem kanallarına çekilmesini sağlama üzerine kafa yormaktadırlar. “Piyasa ekonomisi”nin geliştirilmesi, benimsenmesi ve “pastanın büyütülmesi” için çalışılması yönündeki öğüt ve öneriler, bunu göstermektedir.
Türkiye gerçeğiyle ilgisi olmayan bu kurgusal “durum tespiti”nden, Türkiye kapitalizminin bu görmezden gelinmesinden, işçi sınıfı ve emekçilerin önünü açacak sonuçlar çıkarılamayacağı kesindir. Liberal sol aydın ve yazarlar, Türkiye kapitalizmine göz kapar ve işçi sınıfını yok sayarlarken, yalnızca nesnel durumu gözardı edip, oradan kaynaklı ilişkileri baş aşağı çevirmiyor; kapitalizmi de, devlet kapitalizmi ya da özel tekelci şirketlerin tüm ekonomiye hakim olmasına göre nitel farklılıklar gösterirmiş gibi ele alarak, “devlet kapitalizmi”ni asalaklık kaynağı, kaynakları israf edici ve kötülük üreticisi, ama “özel kapitalizmi”; özelleştirilmiş kapitalist işletmeleri ve tekellerin ekonomiye hakimiyetini de ilerletici, özgürleştirici ve adil paylaşım sağlayıcı, veya bütün bunların yolunu açıcı olarak sunuyorlar. Kapitalizm koşullarında “üretimin halkın malı” olabileceği yalanıyla da, kapitalistlerin, işçiyi “yönetişim modeli” vb. demagojilerle işletmelerinin rekabet gücünü ve kârını artırma sorumluluğu altına sokması çabalarına ortak oluyorlar.
Bir yandan, kapitalizmin yarattığı sınıf farklılıkları ve çelişmelerin Türkiye için henüz söz konusu edilemeyeceğini ileri sürmek, öte yandan sanayi kapitalizminin aşıldığını, temel sanayi malları üretiminin ve onu gerçekleştiren sınıfın varlığı ve rolünün önemsizleştiğini ileri sürmek; bu paradoks, bu çevrelerin durumunu yeterince göz önüne sermektedir. Sermayenin işçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırılarının yoğunluk kazandığı, buna sınıfın ileri kesimlerinin girişimiyle çeşitli biçimlerde direndiği, emekçi halk kesimlerinin işsizlik, açlık ve yoksullukla mücadele etmeye çalıştığı bir dönemde, “emek-sermaye karşıtlığının yumuşadığı”, “sanayi toplumu dönemi çatışmalarının bittiği” iddiasıyla, işçi sınıfı ve “sol”a kapitalist piyasaya ayak uydurma ve sermayeye eklemlenme reçetesi sunan bu yazar ve akademisyenler; burjuva-emperyalist ideologlarla burjuva, liberal ve gerici parti yöneticileri tarafından da sürekli gündemde tutulan “sanayi kapitalizminin aşıldığı”, “klasik işçi sınıfının kalmadığı” yönündeki iddiaları tekrarlayıp duruyorlar. Bütün bunlar, “sol“ üzerine onca sözün işçi sınıfının ve emekçilerin sömürüden kurtulmaları için sürdürdükleri mücadelenin ilerletilmesi kaygısıyla değil, ama kapitalizmi ve burjuva devlet sistemini bazı sosyal reformları da içerecek biçimde –K. Derviş bunu oldukça net biçimde ifade etmişti–, sahiplenen sosyal demokrasiyi halkın başına yeniden bela etmek, ama ortaya çıkabilecek nispeten ilerici-radikal eğilim ve arayışlara da set çekmek için edildiğini gösteriyor.
Bu yazarlara göre “sol”un, burada aktardığımız liberal piyasacı görüşler doğrultusunda “kendini yenilemesi”yle, fırsat eşitliği ve paylaşım olanakları da –kapitalizm koşullarında– yaratılmış olacaktır. Kuşkusuz kapitalizm, ona liberal ve gerici iktisatçılarla politikacıların yamamaya çalışmalarına karşın, hiçbir zaman fırsat eşitliği ve paylaşımcılığın sistemi olmamıştır. Kârı ve tekel kârını esas alan kapitalist üretim, fırsat eşitliği ve paylaşımcılığı değil, rekabeti, eşitsizliği ve hakimiyeti üretmiş, bu eşitsiz durumun sürdürülmesinin koşullarını oluşturmuştur. Kapitalist üretim ve “bölüşüm” sürecine, toplumsal çelişkilerinin üzerini bir ölçüde örtmeyi de amaçlamak üzere, kimi müdahalelerin yapılabilir olmasını, onun “insani de kılınabilir” olduğuna kanıt gösterenler, “bütün ekonomik ve insan kaynakları potansiyelini harekete geçirecek kalkınmayı” “sol”un sorumluluğuna verirlerken, aslında “solun güçlenmesi”ni değil, ama sermaye sisteminin zorluklarının aşılmasını dert edinmiş olmalılar.  “Sol’a “kendini yenileme” üzerine öğüt veren yazar ve akademisyenlerin “günün koşullarında önemli değişim ve dönüşüm olduğu” gerekçesiyle yapılmasını istedikleri şeylerden biri de, “sol”un “ideolojisini yenilemesi”dir. “Yenileme”nin nasıl yapılacağını da gösteriyorlar: “Büyük bir toplumsal uzlaşmanın öncülüğü yapılmalı”, “özgürlükçülük, barış ve dayanışma gibi evrensel ilkeler” benimsenmeli; “piyasa”, üzerinde hareket edilecek zemin olarak alınmalı, ve yukarıda aktarıldığı üzere, “pastayı büyütme”, “yerel kalkınmayı esas alma”, “yönetişim yöntemlerini geliştirme”, “farklı sınıfların politikalarını ortaklaştırma”, “küreselleşme ile yerelleşmeyi bir arada götürme” yönünde çaba gösterilerek, kendini dönüştürme başarılmalıdır!

BUGÜN İHTİYAÇ EMEKÇİLERİ BİRLEŞTİREN YAKLAŞIMDIR
“Türkiye’de sol nerede?” ve “Sol geleceğini arıyor” tartışması kapsamında görüş açıklayan, Altan, Koray, Mert, Göymen ve Berktay gibi akademisyen ve yazarların, “sol”un içinde bulunduğu zorlukları aşması ve güçlenmesi için önerdikleri “değişim”, belirtildiği gibi,  işçi sınıfı ve emekçilerin çıkar ve taleplerine bağlı bir “sol”un sorunlarını değil, esas olarak sosyal demokrasinin açmaz ve sıkıntılarını merkeze almaktadır. Ama, onlar bu tartışma kapsamında ortaya koydukları görüşleriyle, yine de, sorunu bulandırmaktadırlar. Kuşkusuz bu yazar ve akademisyenlere, neden sınıfın sorunlarını dert edinmedikleri ya da örneğin işçi ve emekçilerin burjuva reformist politik-ideolojik görüşler ve sistemin “sol” ya da sosyal demokrat adlı partilerinin de etkisinden uzaklaşmasını sağlayacak bir çabaya girişmedikleri veya bu yönlü çabalara destek vermedikleri noktasında eleştiri yöneltmek yararsızdır. Bu, zaten onların, daha baştan dışladıkları bir “alan”dır. Görüşlerinden bölümler aktardığımız yazar, politikacı, gazeteci ve üniversite hocaları, kendilerine, proletarya ve emekçilere, çıkarlarını savunma ve taleplerini elde etmek için sermayeden bağımsız örgütlenme ve sermayeye karşı mücadele hattında ilerlemeleri için yardımcı olma gibi bir görev de biçmiyorlar. Aksine, sosyal demokrasinin sorun ve açmazlarını, emekçi hareketinin de sorunu haline getirmek için çaba göstermekte; ama bunu yaparken, sorunları saptırıp çarpıtmakta; emperyalist tekelci sermaye sistemini “sanayi ötesi yeni ve ilerici bir toplumsal sistem” olarak cilalayarak, sosyal demokrat partilerin, ve genel olarak söylendiği üzere, “sol”un, bu “yeni sistemin gereklerini yerine getirmesi”ni vazetmektedirler. “Küreselleşme” olarak tanımladıkları bu “yeni evre”nin, “evrensellik, birleşme ve dayanışma”yı olanaklı kıldığını ileri sürerek, “küreselleşme olgusuna cepheden karşı çıkılmaması”nı ; “yeni olan bu durumun görülmesi”ni ve buna uygun hareket edilmesini istemektedirler. Onlara göre, “solun güçlenmesi”, işçi sınıfı ve emekçilerin taleplerinin kararlıca savunulmasıyla değil, fakat “klasik işçi sınıfının talepleri doğrultusunda politika üretme”den uzak durarak, “farklı kesimlerin çıkarlarını ortaklaştırarak”, “pastanın büyütülmesi” için çaba göstererek, hatta “yerel kalkınma programları” geliştirerek mümkün olacaktır!.
Bütün bunlar, ABD ya da AB’nin vesayeti altına girmenin de “solcu”luk sayıldığı bu dönemde, sağ-“sol” ayrımının oluşturduğu sis perdesinin kaldırılmasını daha da önemli kılıyor. Temel ayrımı, burjuvaziyle proletarya, egemen sınıf ve emekçiler arasındaki ilişkiler üzerinden yapmayan her kişi, grup ya da parti, sermaye partilerine destek veren –ya da henüz onlar tarafından aldatılan/aldatılabilen– emekçileri, onların bilinç ve örgütlenme düzeylerini gözetmeden karşıya almak, ve böylece, sömürülenleri, içinde bulunulan somut durumdaki bölünmüşlükleri üzerinden bir kez daha bölmek durumuna düşecektir. Bu, sermaye ve partileri tarafından aldatılmış ve gerçek çıkarlarına uygun düşmeyen politik hata çekilmiş büyük emekçi kitlelerini uzakta tutmak ya da onlardan uzak durmak olacaktır. Bu demektir ki, kitlelerin kendi talep ve çıkarları etrafında ve kendi mücadele deney ve tecrübeleri temelinde aydınlanıp örgütlenmelerine yardımcı olmaktır, esas olan.
Sınıf bilincine ulaşmış işçiyle sınıfın devrimci partisinin, sermaye, devleti ve hükümetleri tarafından baskı altında tutulan işçi ve emekçilerin devrimci mücadele hattında birleştirilmesi için gösterdiği çabanın, aynı anlama gelmek üzere, emekçilerin sermayeden ayrışmalarını sağlayan politika ve taktiklerin başarıyla uygulanabilmesi için, bu, zorunludur. Gerekli olan, başlıca ve temel sorun, işçi sınıfı ve emekçilerin, sermayeden ve kapitalist parti fraksiyonlarından ayrışmalarını sağlamak ve buna hizmet eden bir “sol”un sorunlarının ele alınması ve çözümü çabasıdır. “Sol”un sorunlarının tartışılması, çözümü için önermeler ve “solun birliği” görüş ya da çabaları da, ancak proletarya ve emekçilerin bu temel sorunları ve taleplerine bağlanarak ele alındığında bir yarar sağlayabilecektir. Böylece, işçi ve emekçilerin sağ ya da “sol” görüşte olmalarından önce, sömürülen ve ezilenler olarak var oldukları; işçi sınıfını, ve onun, yanına almaksızın sermaye karşıtı kurtuluş kavgasını başarıya ulaştıramayacağı kent ve kırın yoksullarıyla tüm emekçi ve ezilenleri, burjuva ideolojisinin etkisinden, burjuva devleti ve kapitalist parti fraksiyonlarının kontrolü ve kuşatmasından kurtarmayı esas alan politik-ideolojik ve örgütsel bir çizgide ısrar etmek gerektiği, açık ve kesin biçimde ortaya çıkar.
Böylece, önüne, işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin baskı ve sömürüden kurtuluşunu görev olarak koyan parti, grup ya da kişilerin, işçi ve emekçilerin taleplerine sahip çıkarak, onların, talepleri etrafında ve devrimci sınıf ve ezilenler olarak birleşik bir güç halinde, sermaye ve gericiliğin karşısına çıkmalarına da yardımcı olma; devrimci sınıf ve emekçi hareketinin bilinçli bir parçası olarak bu mücadelenin en önünde yer alma zorunlu görevi, daha net olarak öne çıkmış olacak. Emekçi hareketinin ilerlemesine hizmet edecek tek tutum, tek politika, tek yöntem budur. Ve zaten, devrimci sınıf partisine, devrimci sınıfın parti olarak örgütlenmesine, partinin işçi sınıfının tüm kitlesi ve emekçiler içinde kesintisiz aydınlatma ve örgütleme çalışmasına kesin gereksinim de, bunun için vardır.
Yukarıda görüşleri üzerinde durduğumuz yazar, politikacı ve aydınların “sol”u ve sorunlarını yeniden tartışmaya açmaları ya da bu tartışma kapsamında önerdikleri ise, belirtildiği gibi, “sol”u, küreselleşmeci sol olarak sosyal demokratlaştırma ve sosyal demokrasiyi de daha gerici-sağcı bir konuma çekmeye hizmet etmektedir.

Ekonominin durumu ve izlenen ekonomi politikalar

Kısa sayılamayacak bir süreden beri, hükümet sözcüleriyle ekonomi bürokratları, 2003 yılı ekonomik verilerini kullanarak –şimdi buna, 2004’ün ilk yarı yılına ait bazı göstergeleri de eklediler– “ekonomik sorunların çözüm yoluna girdiği”, ve “istikrar içinde kalkınmanın gerçekleşmekte olduğu” propagandası yürütüyorlar. Bu propaganda, IMF ile yeni stand-by anlaşmasının gündeme gelmesi, dış ticarette ve cari işlemlerde açıkların ilk yarı yılda öngörülen yıllık sınırın üzerine çıkması, borç miktarının 300 milyar dolara tırmanması vb. gibi, yeni bir kriz tehdidine işaret sayılan gelişmelerle gölgelenmesine karşın, bugün de devam ediyor.
Bu propagandanın başlıca motiflerine aşağıda kısaca değineceğiz, ve görülecektir ki, ekonominin krize girdiği koşullarda da, nispi istikrar durumunda da, tekelci burjuvazi,  kapitalistler ve hükümetleri, uluslararası mali sermayenin dayatmalarını ve kendi çıkarları yönündeki ekonomi programları “kriz tehdidi altında olma”yla gerekçelendirmeye çalışarak, ezilenleri suskun kalmaya ya da taleplerini “makul düzeyde tutma”ya zorlamışlar ve kârların artırılmasını, bütün bu koşullarda gerçekleştirmişlerdir.

“EKONOMİK DÜZELME” PROPAGANDASININ DAYANDIRILDIĞI GÖSTERGELER
AKP hükümetinin sözcüleri, 2004 yılı ilk günlerinden başlayarak, ve 2003 yılına ait kimi ekonomik verileri kullanarak, “sorunların ve sıkıntıların aşıldığı” propagandasını yoğunlaştırdılar. Bu propagandanın başlıca dayanağını, 2003 yılında dış ticaret hacminin büyümesi, ihracatta belli bir artışın gerçekleştirilmesi, enflasyonun düşmesi, ekonomide büyüme, kapasite kullanımı ve üretimde artışın olmasıydı. AKP sözcüleri, ekonomiden sorumlu bakan ve üst bürokratlarla sermaye iktisatçıları, bu verilerden ve 2004’ün ilk aylarında aynı doğrultudaki gelişmelerden hareketle, 2003-2006 (bu sınır, şimdi 2007’ye çıkarılmış bulunuyor) programı döneminde, ekonomik iyileşmenin, yeni bir krizi de engelleyecek biçimde devam edeceğini ileri sürüyorlar. Onları, geleceğe dair bu denli iyimser beklentilere sürükleyen verilere bakarsak, durum şudur:
DİE verilerine göre, 2003’te ihracatta %30.2’lik artış sağlanmış; enflasyon %25-28’lere gerilemiş, kapasite kullanımı %80’ler düzeyine yükselmiş, imalat sanayiinde %9 civarında ve ekonominin tümünde  %5.9 dolayında bir büyüme gerçekleştirilmiştir. Katma değer üretiminde kaydedilen bir miktar ilerlemeyi, eski ve bitirilmemiş yatırımların tamamlanması için ayrılan “devede kulak” bütçe ödeneğini ve kalkınma etkenlerinden biri olarak reklam edilen 489 milyon dolar doğrudan dış sermaye girişini buna eklemek gerekiyor. “Ekonomik durumun düzeldiği ve refah düzeyinin yükseldiği” yönündeki burjuva propagandası, ama diğer yandan işçi ve emekçilerin durumunu; işsizlik, yoksulluk ve açlığı göz ardı etmekte, on milyonlarca emekçinin; kır ve kent yoksulunun temel gereksinmelerini karşılayacak bir gelirden yoksun bırakılmaları durumunu yok saymaktadır.
Hükümet yetkilileriyle ekonomi bürokratlarının “iyiye gidiş” iddiasıyla ortaya koydukları tabloda; ücret ve maaşların düşmesi, işsizlik ve yoksullaşmadaki artış ve emperyalistlerle uluslararası tekellerin dışarıya transfer ettikleri milyarlarca dolar kaynak –bunun, on ila on sekiz milyar dolar arasında olduğu ileri sürülüyor–, dış ve iç borcun üç yüz milyar doları bulduğu vb. yer almamaktadır. Onların ortaya koydukları “iyileşme tablosu”, bu eksikli ve ‘örtük’ tablodur; ve yıllardır enflasyon oranının %90-145 arası değiştiği bir ülkede, enflasyonun düşmesi ve ihracat rakamlarının büyümesi, ekonominin iyiye gittiği ve gideceği propagandasına, bir miktar inandırıcılık ve kolaylık  sağlamıştır.  
İhracat artışı, enflasyonda düşme ve büyüme eğiliminin 2004’ün ilk aylarında da devam etmesi, bu propagandaya güç verirken, ona, inandırıcı olması olanağı da sağladı. Ekonomik iyileşme göstergelerinin bazıları, hükümeti ve uygulamalarını başarılı gösterme amaçlı istatistik hesap oyunlarına dayandırılmış olmalarına karşın, ekonomik durumda, örneğin 2001 ve 2002 ilk yarı yılına göre, bir miktar iyileşmenin görüldüğü bir gerçektir. 2003 yılında işçi ücretleriyle memur maaşları da, ilk bakışta ve nominal olarak (kesintiler öncesi ve enflasyon etkisinden arındırılmamış olarak) bir artışa işaret eder yöndedir. Ama aşağıda, bir ölçüde detaylı olarak göstereceğimiz gibi, bu, gerçek durumu yansıtmaktan uzaktır. Her ne kadar 2003 yılı verileri, örneğin 1994’e göre, ezilen sınıf ve kesimlerin gayrı safi milli hasıladan (gsmh) aldıkları payın bir miktar arttığını (%4.9’dan %5.3’e yükselmiş görünüyor) gösteriyorsa da, bütün bu dönem boyunca ve aradaki yıllarda, aksini kanıtlayan yeterince veri vardır. %0.4’lük fark, ne düzenli bir iyileşme eğiliminin kanıtıdır ne de örneğin 1994 ve 2001 yıllarında görüldüğü gibi, krizlerin ortaya çıkmasının ve işçi-emekçi kitlelerinin satın alma güçlerinin büyük oranda düşerek yoksullaşmalarının engelidir. Verilerin de açıkça gösterdiği gibi, yatırımların, üretim ve verim artışının gerçekleştiği yıllarda da, kriz koşullarında da kârlarını artıran tekelci sermaye, işçi ve emekçilere yönelik politikalarında, onların durumlarını iyileştirme ve işsizliğe ve yoksulluğa karşı olma gibi bir amaca sahip olmamış; bu yönlü politikaları, “popülizm” sayarak daha baştan mahkum etmiş ve hükümetlerini de, emekçilere karşı politikaları sertleştirmeye yöneltmiştir. Ekonomideki bir miktar iyileşme, yoksulluk ve işsizliğin azaltılması ve halk kitlelerinin satın alma gücünün yükseltilmesi yönünde bir işleve sahip olmamış, enflasyondaki düşme, üretim artışı ve yüksek kapasite kullanımı veya ihracat rakamlarının büyümesi, yoksulluğu azaltma veya istihdamı artırma gibi bir sonuç doğurmamıştır. Aksine, “sıkı maliye politikaları” adı altında izlenen politikalarla, işçi ve emekçilerin sırtındaki yük ağırlaştırılmış, yoksulluk daha da yaygınlaşmış ve işsizlik artmıştır.
Peki, bu durumda, ekonomide son 1.5 yılda görülen “iyiye gidiş belirtileri” üzerinden bir kısım burjuva iktisatçısıyla hükümet sözcülerinin ileri sürdükleri gibi, “krizsiz ve istikrarlı bir kalkınma yoluna girildiği” sonucuna varılabilir mi?
Bu birkaç nedenle doğru olmayacaktır. Önce, kapitalist ekonomi, ister bağımsız, isterse bağımlılık koşullarında olsun, düz bir gelişme seyri veya sürekli gerileme ya da ilerleme rotası izlemez. Yükselişler ve düşüşler kaçınılmazdır. Ekonomide büyüme oranlarının, önceki yıllarla kıyaslandığında, son iki yılda olduğundan fazla ya da onun kadar gerçekleştiği yıllar daha önce de görüldü. Ama ardından da krizler patlak verdi. İkinci olarak, bağımlılık koşullarında, emperyalizm ve uluslararası sermayenin denetim ve dayatmaları başlı başına istikrarsızlık etkenidir ve ilişkinin seyrine bağlı olarak, bağımlı ekonominin sorunları ağırlaşmaktadır. Üçüncü olarak, bugün uygulanan ve hükümet tarafından da uygulanması zorunlu sayılan ekonomi program ve planı, bu hükümet tarafından ilk kez gündeme getirilen bir plan ve program değildir. Bu program, 25 yıla yakın bir süredir yürürlükte olan IMF-Dünya Bankası programlarının Türkiye’ye uyarlanmış halidir. Gelişmelere bağlı olarak yenilenmesine karşın, ona ruhunu veren, 18.si imzalanmış IMF stand-by anlaşmalarıdır, ve bu anlaşmalara uyum ve bağlılık, Türkiye’nin sorunlarını hafifletme bir yana, daha da ağırlaştırmıştır.
Ülke ekonomisinin bu durumu ya da bağlantılarıyla önümüzdeki dönemin gelişmelerinin daha iyi anlaşılması için, içinden geçilip bugüne gelinen sürecin olgu, gelişme ve sonuçlarına bakmak gerekiyor.
UYGULANAN EKONOMİ POLİTİKALAR VE SORUNLARIN AĞIRLAŞMASI
Türkiye ekonomisinin bugünkü durumu ve gelişme seyri, önemli oranda emperyalist ülkeler, uluslararası sermaye ve kurumlarıyla ilişkilere bağlanmıştır. Çünkü bugün uygulanan ekonomik programların gerçek mimarı, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası mali sermaye kurumlarıyla işbirlikçi tekelci burjuvazidir, ve bu programlar, öncesi bir yana, 1980’den bu yana yürürlüktedir. Bu da, söz konusu süreçteki sonuçların göz önünde tutulmasını zorunlu kılmaktadır. Zira, bir yanıyla da, bugünkü durumu ve ekonomi verilerini doğru değerlendirmek ve temel gelişmelere işaret edebilmek, bu sürecin olgu ve gelişmeleriyle, ortaya çıkardığı sonuçlara bağlıdır. Burjuva propagandasının gürültüyle örttüğü şu iki başlıca sorunun cevabı da, bu sürecin verilerinde önemli dayanaklar bulacaktır. Bu iki başlıca soru şudur: a-) Son on yıllarda uygulanan ekonomi politikalarının devamı olan bugünkü program, istikrarlı ve krizsiz bir ekonomik durum olanağı yaratmakta mıdır; ve b-), propagandası yapılan iyileşmenin işçi sınıfı ve emekçiler için anlamı nedir, emekçiler ve örgütlerinin izlemeleri gereken yol ne olmalıdır?
1980 sonrası dönemde, özellikle de son on yıl içindeki belli başlı ekonomik göstergeler ise, başlıca iki olguya işaret etmektedirler. Bu olgulardan birincisi, 1980 sonrası süreçte, uluslararası tekellerin, emperyalist ülkelerle mali sermayenin Türkiye ekonomisi üzerindeki kontrolünün güçlenmiş olması, ve bağımlılık ilişkilerinin, sanayi ve tarım üzerinde tahrip edici- yıkıcı etkisinin artmasıdır; ve ikincisi, kapitalist ilişkilerin, iktisadi, politik ve sosyal yaşamda daha etkin rol oynaması ve büyük sermayenin hakimiyetinin güçlenmesidir.
Bu süreçte, Türkiye işbirlikçi burjuvazi ve hükümetleri, ülkeyi ve “ulusallık” adına ne varsa, mali sermayenin yağma sofrasına sürmüşlerdir. Özellikle 1980 askeri faşist darbesiyle oluşturulan sosyal-politik ortam fırsat bilinerek dayatılan, IMF-Dünya Bankası reçeteleriyle, ülke, daha fazla bağımlı hale getirilmiştir. 1961’den itibaren, IMF ile imzalanan stand-by anlaşmalarının iddiası “ödemeler dengesi bozukluklarını gidermek” olmasına karşın, 18.si imzalanan bu anlaşmalar sonucunda, bağımlılık güçlenmiş, bütçe açıkları ve dış ve iç borç yükü artmış, istikrarsızlık devam etmiş, sanayi ve tarımsal alanda üretim kayıpları büyümüştür.
Sermaye ve üretimin merkezileşmesi ve yoğunlaşmasının uluslararası ölçekte kaydettiği muazzam gelişme sonucunda, uluslararası tekeller ve emperyalist büyük devletlerin iktisadi hareketi ve yaşamı denetleme olanağı genişlemiş, uluslararası sermayenin baskısı altında, ekonomik kriz koşulları daha da olgunlaşmış; bağımlılık ilişkisi, istikrarsızlık ve kriz etkenlerinin en önemlilerinden biri olarak rol oynamıştır. Burjuva iktisatçıları ve politikacılarının “evrensel düzeyde serbest piyasa ekonomisine geçiş”, “dünya ülkelerinin dünya pazarıyla bütünleşmesi, mal, hizmet ve sermaye hareketinin tam serbestleşmesi” olarak gösterdikleri –onunla uyumlu olmanın zorunlu olduğunu propaganda ediyorlardı– bu gelişme kapsamında, IMF programları art arda uygulamaya konmuş, dayatılan ekonomi programları, kaynakların dışarıya aktarılmasına, rantiye ve tekelci burjuva kesimin kârlarının büyümesine hizmet etmiştir. “Ulusal program” cilasıyla, ve “bu programları uygulamaktan başka çare yok” propagandası eşliğinde uygulanan bu programlar, ezilen ve sömürülen on milyonlarca emekçinin çalışma ve yaşam koşullarını ağırlaştırmış, sorunlarının büyümesine neden olmuştur.
1994, ‘98 ve 2001 yıllarında mali piyasalarda ve bankalar alanında krizlerinin patlak vermesini, bu programlar, önlemek bir yana, deyiş yerindeyse, tetiklemişler; “krizden çıkış” için dayatılan her yeni program, emperyalist sömürü ve denetimi artırarak, istikrarsızlık etkeni olmuştur.

BAĞIMLILIĞI GÜÇLENDİREN POLİTİKALAR
Bugünkü hükümetin sürdüreceğini ilan ettiği ekonomi politikalarının uygulanmasıyla, Türkiye’nin ekonomik-sosyal sorunları daha da ağırlaşmıştır. Uluslararası tekeller ve emperyalist büyük güçlerle ilişkilerin geliştirilmesini, “ülkenin kalkınması ve halkın refaha kavuşması” için zorunlu ve kaçınılmaz gösteren burjuvazi ve hükümetlerinin, bu ilişki üzerinden sürdürdükleri ekonomi politikanın, dışa bağımlılığı güçlendirdiği ve ekonomide tahribatlara yol açıp yıkım ve istikrarsızlığı artırdığı, bu süreç içinde ortaya çıkan çok sayıdaki açık veri ve sonuç tarafından kanıtlanmıştır. Tarım ve hayvancılıkta, bir süre öncesine kadar, “kendine yeter” (ihtiyacını karşılar) durumdaki ülkeler arasında yer alan Türkiye, bugün buğday ve pirinç başta olmak üzere, tahıl ürünlerini, şekeri, tatlandırıcı hammaddesini ve et gibi ürünleri ithal eder duruma gelmiştir.
Tekelci hakimiyet, yüksek teknolojiye dayalı üretim ve büyük finans gücü, emperyalist ülkelere, ekonomiyi denetleme, şirketleri yutma ve yönetme, hisse senetlerini ele geçirme ve  borç batağına sürükleme olanağı sağlamış, toplumsal yaşamın tüm alanlarına “sızma” ve onu denetlemelerini mümkün hale getirmiştir. Türkiye pazarının uluslararası sermayeye daha fazla açılmasını sağlayan son otuz, hatta 50 yıllık uygulamaların, ve özellikle de son 25 yıllık ekonomi politikalarının sonuçları; “küreselleşme”nin, “sermayeye akışkanlık kazandırarak, verimli yatırım alanlarına erişimini sağladığı” ve bağımlı ülkelerde “refaha katkıda bulunduğu” iddiasını, başka ülke pratikleri bir yana, Türkiye gerçeğinde bir kez daha geçersiz kılmıştır.
IMF-Dünya Bankası dayatmaları kapsamında gündeme getirilen “yapısal reform programları”yla, ülke, uluslararası sermayenin açık pazarı haline getirilmiş, mali sermaye ve mali spekülatörler bono-tahvil-hisse senedi işlemleri üzerinden büyük kârlar sağlamışlardır. Belli başlı devlet işletmelerinin (Telekom, THY, Tekel ve ‘kamu’ bankaları vb.) özelleştirme yoluyla uluslararası tekellerle ve işbirlikçilerine peşkeş çekilmesi, ekonomik tahribat ve tasfiyeye neden olmuş, tekelci baskı sonucu küçük ve orta boy işletmelerin iflası hızlanmış, bu politikanın sonuçları, işçi ve emekçilere, daha fazla açlık, işsizlik ve yoksulluk olarak yansımış, on binlerce yeni işsiz ortaya çıkmıştır.
Kaynakları, sanayileşme yerine, üretim dışı alanlara yönelten yatırımlara kaynak kısıtlaması ve sosyal haklara saldırı politikası, eğitim, sağlık ve sosyal hizmet alanlarında hak gaspı ve haklarda gerilemeye neden olmuş, sanayi ve tarımsal üretim alanında yıkıcı etkide bulunmuştur. Tarımsal ürün destekleme alımı, kredi, ucuz tohum sağlama politikaları, uluslararası tekeller yararına yeniden düzenlenmiş, devlet eliyle kurulup işletilen kamu işletmelerinin bir an önce ve hızla tasfiyesi gündeme getirilmiş, “özel teşebbüsün devletlerin bürokratik müdahalelerinden kurtulmasıyla verimlilik ve kârlılığın artacağı ve ülkenin kalkınması için gerekli kaynakların sağlanacağı” iddiasıyla, başlıca kapitalist devlet işletmeleri büyük tekellere peşkeş çekilmiştir. 
IMF ile standby, AB ile Gümrük Birliği ve uluslararası tekeller yararına MAI-MIGA anlaşmalarıyla, emperyalist burjuvazi ve uluslararası tekeller, Türkiye ekonomisini tam denetim altına alma ve sosyal yaşamı üzerinde boğucu kontrol kurma olanağını elde etmişlerdir. Türkiye’nin, ‘90’lı yıllardan itibaren, mali alanda patlak verip ekonominin öteki sektörlerini de etkisi altına alan “kriz”lerle daha dar aralıklarla karşılaşmasında, bu anlaşmalarla ve iç ve dış büyük sermaye çevrelerinin büyük rant geliri sağladıkları yüksek faiz oranıyla borçlanma politikası özel bir rol oynamıştır. Gümrük Birliği’ne katılmayla birlikte (1996), iç piyasada sanayi mallarına yönelik koruma önemli oranda kaldırılarak, ekonomik dış baskıya alan ve olanak genişletilmiş, emperyalist ülkeler ve uluslararası tekeller için, Akdeniz, Ege ve Karadeniz’deki büyük limanlara, uluslararası havaalanlarına, karayolu ağlarına, kültür, turizm ve eğlence merkezlerine yakın yerlerde özel bölgeler oluşturulmuş ve bu bölgelerdeki ticari-sınai ve mali faaliyetler üzerinden tekellerin büyük kârlar elde etmeleri için özel yasalar çıkarılmıştır.
Bu uygulamaların da katkılarıyla patlak veren 94’-99-2001 krizleri, büyük tahribatlara neden oldular. 1994’te ekonomi %6.1 küçülürken, kişi başına gelir 2186 dolara gerilemişti. 1999’da, Türkiye son 55 yılın en büyük yoksullaşmasını yaşadı. Ekonomi %6.4 oranında küçüldü, gsmh 185.1 milyar dolara; kişi başına gelir 2878 dolara geriledi ve %10 oranında bir yoksullaşma gerçekleşti. 2000 yılı itibariyle 200 milyar dolar olan gsmh, 2001 sonunda 150 milyar dolara düştü. 2001’de ekonomi %9 oranında küçülürken, kişi başına gelir 2100 dolara geriledi. 1988’de 9.137; 2000’de 13.473; ve 2001 yılında 15.000 küçük ve orta boy işletme iflas etti ya da büyükler tarafından yutuldu. 2001 Şubat’ında, mali piyasalarda ve bankalar alanında başlayan kriz, ekonominin tüm sektörlerini etki altına alırken, Merkez Bankası’ndan on gün içinde 7 milyar dolarlık döviz ülke dışına kaçırıldı, gecelik repo faizleri yüzde 1700’lere fırladı, holdinglerin bankalar üzerinden çevirdikleri mali dalavereler sonucu, faizleriyle birlikte, 70 milyar dolarlık bir yük oluştu. Kriz, tekstil, otomotiv ve demir çelik sektörleri başta olmak üzere, hemen tüm sektörlerde durgunluğa ve kapasite kullanımında düşmeye neden oldu, ithalat ve ihracat arasındaki açık büyüdü, büyüme hızı ve sanayi üretimi düştü.
Israrla uygulanan bu ekonomi programları sonucu, 1980’de 4.603 milyar dolar olan dış ticaret açığı, 1990’da 9.555 milyar dolar; 2000 yılında 24 milyar dolar, 2003 yılında 18 milyar dolar olarak gerçekleşti, ve bu açık, 2004’ün sadece ilk yarısında 28.7 milyar dolara yükseldi. Yine bütçe açıklarının gsmh’ya oranı, 1991’de %5.25’den, 1996’da %8.23’e ve 2001’de %16.96’ya çıktı; ve iç ve dış borç faizlerinin milli gelire oranı, 1983’te %3.2; 1991’de %3.52 iken, 2000’de %16.43’e; 2001’de %25.3’e yükseldi.
IMF programlarının uygulandığı bütün bu dönem boyunca, bu programların uygulanması dışında “çare olmadığı” ileri sürüldü. Ama, “krizden çıkış” ve “istikrarlı büyüme” adına uygulamaya konan, daha doğru deyişle, dayatılan her yeni program, emperyalist sömürü, etki ve rant getirisini esas alması nedeniyle, istikrarsızlık etkeni olarak rol oynadı.

HOLDİNGLER YARARINA YA DA HOLDİNGLERİN EKONOMİ PROGRAMLARI
Bu süreçte tekelci işletmeler kârlarını artırdılar, holdingler, özellikle üretim dışı faaliyet alanlarında; borsa işlemleriyle büyük kârlar elde ettiler. Rant, ciro ve sanayi kârı artış gösterdi; kapasite kullanımı %70-%80 düzeyine çıkarıldı ve artı-değer sömürüsü yoğunlaştırıldı. ‘94 ve 2001 krizleri, holdinglere, yüksek faizli borç politikası sonucu, %147’lere varan faiz getirisi sağladılar.
1992-99 döneminde yıllık ortalama gelir artışı %4 iken, reel faiz oranı %32 oldu. (ISO 2001 Ekonomik Rapor) Sanayi ve tarımsal üretim üzerindeki mali yük arttı. Rantiye tabakasının milli gelirden aldığı pay, 93’te %50,1 iken; 94’te %57,6’ya, 95’te %61,3’e yükseldi. 1998 yılında, 500 büyük işletmenin kârları içerisinde faaliyet dışı gelirler, %88’e; ve 1999’da %219’a yükseldi. 100 milyar lira faiz geliri sağlayan bir milyarderden herhangi bir vergi alınmaması ve rantiyelerin yalnızca ‘on binde iki’lik bir ödeme yapmaları karar altına alındı. (Aynı dönemde, asgari ücretten yapılan kesinti oranı, % 30.9 idi.) Yüksek rant geliri, sermaye faaliyeti içinde doğrudan yatırımların oranının giderek düşmesine neden oldu. 1994-2000 döneminde toplanan 215.9 milyar dolarlık verginin 138.1 milyar doları; 2002’ye kadar toplanan 279.3 milyar dolarlık verginin 194.9 milyar doları; ve 94-2000 döneminde sağlanan 1 trilyon 276.9 milyar dolarlık milli gelirin %64’ü faizlere gitti; 1990’da her 100 liralık verginin 31 lirası faizlere giderken, 1999’da bu oran % 72’ye yükselmişti. vb.  
Bu dönem boyunca, bankaların ekonomideki rolü, ve aynı anlama gelmek üzere, ekonomi üzerindeki etkisi arttı. Büyük bankalar, yıllık kârlarını %116 ila %216 arasında artırdılar. Akbank, 96’daki 37.756 trilyonluk kârını, 2003’te 1 Katrilyona çıkardı; belli başlı diğer bankaların kârları, bir önceki yıla göre, 2.5 kat artarak, 117 katrilyon liraya yükseldi.  
Bugün, artık milyarları değil, katrilyonları çekip çeviren tekeller, hisse sahipliği üzerinden ve bağlı/ve ona bağlı şirketler aracılığıyla, ana sermayelerinin birçok kat daha fazlası sermayeyi çekip çevirerek, ekonomiyi denetlemekte, bu ilişkiler üzerinden büyük vurgunlar sağlamaktadırlar.

İŞSİZLİK, YOKSULLUK VE AÇLIĞI ARTIRAN POLİTİKALAR
Son 25 yıllık dönemde, ve son yıllarda “sıkı maliye politikaları” adı altında daha da sertleştirilerek uygulanan ekonomi programlarının ağır sonuçlarının tüm yükünü, denebilir ki, işçi ve emekçiler çekmişlerdir. Bu süreçte, arada mücadelenin yükselmesine bağlı olarak ücret ve maaşlarda kısmi yükselişler gerçekleşse de –ki bu artış, enflasyon artışı ve zamlar karşısında, hemen kısa sürede erimiştir–, emekçilerin satın alma gücü, esas olarak gerilemiştir. Burjuva iktisadı, açlık sınırında yaşayan işçilerle trilyonlar kazanan tekelci burjuvaları “kişi başına ortalama gelir” içinde “eşitleme” becerisini sürdürürken, zengin-yoksul uçurumu açılmaya devam etmiş, ve örneğin 2000’nin ilk aylarında, üretici köylünün eline geçen para, bir önceki yıla göre, %13.3 oranında düşmüş, asgari ücret, reel olarak, %12.4; ve memur maaşları %10.8 oranında gerilemiştir. Buna rağmen, özel sektör imalat sanayiinde, çalışan başına verim %14.2 ve çalışılan saat başı verim %10.4 oranında artmıştır.  2001’de, asgari ücret %16.8; kamu işçileri ücreti %13.7; SSK emeklisi ücreti %2.7; memur maaşları %7.5 oranında gerilemiş, ailelerin %31’i aylık temel ihtiyaç maddelerini ve nüfusun %15’i günlük temel gıda maddelerini karşılayamayacak kadar yoksullaşmışlardır. Aynı yıl itibariyle, açlık sınırında bulunanlar 9 milyona yükselirken, nüfusun üçte biri yoksulluk çekiyordu. 2003’te, açlık sınırında yaşayanların sayısı 14 milyona yükseldi ve günde ancak 1.8 dolar harcama yapabilecek kadar bir gelirle yaşamak zorunda olanlar, 28 milyonu bulmuştu. Kamu çalışanlarının gerçek net ücreti, 1993-1998 arası dönemde, %25.6 oranında gerilemişti.  2002-2004 arası 1.5-2 yıllık sürede gerçekleşen ekonomik iyileşme ve “büyüme”nin halk kitlelerinin yaşamına olumlu bir etkisi olmamış, aksine, işsizlik, yoksulluk ve sosyal haklarda kayıplar artmaya devam etmiştir. İzlenen talep sınırlayıcı ve emekçilerin gelirlerini düşürücü “istikrar politikası” sonucu, kamu sektöründe ücretler, 2002 yılında, (nominal olarak yüzde 31,7 artmış görünmekle birlikte) reel olarak % 9,2 oranında gerilemiş, –memur maaşları da, enflasyon oranında artış iddiasına karşın, ancak reel olarak % 5,7 oranında artmış– asgari ücrette yüzde 8 olarak açıklanan reel artış, hemen ardından gelen zamlarla erimeye başlamıştır.
IMF ve Dünya Bankası tarafından dayatılan programların uygulaması, açlık, yoksulluk ve işsizliği daha da artırmıştır. Yatırımların sınırlandırılması, ücret ve maaşların düşük tutulması, ‘personel giderinin azaltılması’, tarım ürünleri sübvansiyonlarının kaldırılması sonucu, emekçilerin satın alma gücü düşmüş, ücret ve maaşlar, enflasyon karşısında ve tüketim gereçlerinin fiyatlarıyla vergi kesintilerinin artması nedeniyle erimiş, ve çalışabilir nüfus içinde işsizlerin oranı,  %12.4’e kadar yükselmiştir. İstatistik hileleriyle hesaplara yansıtılmayanlar da dikkate alındığında, bu oran, %22’lere varmaktadır ve özelleştirme kapsamında işten atmalar, önümüzdeki dönemde de devam edecektir. Yalnızca ‘99’da, toplam işçi sayısının %10’u işten atılırken, 2001 krizi gerekçesiyle işini kaybedenlerin sayısı, 987 bin kişiye ulaşmış; bu oran ve sayı, yıllar itibariyle büyürken, 24 yaşına kadar olan genç nüfus içinde, işsizlik, ülke genelinde %20.3’e, kentsel alanda %22.9’a ve eğitimli genç nüfus içinde %27.3’e kadar yükselmiştir. (DİE-2000) DİE Hane Halkı Anketi’ne göre, 2002 yılında, sanayi sektöründeki istihdamda yüzde 4,7, hizmetler sektörü istihdamında yüzde 2,9 oranında artış kaydedilmiş; ancak tarım ve inşaat sektörleri istihdamında yüzde 7,8 ve yüzde 13,7 oranlarındaki daralma nedeniyle, toplam istihdamda, yüzde 0,8 oranında gerileme yaşanmıştır.
2003-2006 döneminde, gsyih büyümesinin yıllık ortalama yüzde 5 civarında olacağının ileri sürüldüğü programda, 2,2 milyon kişiye iş olanağı sağlanacağı iddia edilerek, işsizliğin düşürüleceği belirtilmesine karşın, işsizlik, 2002’deki %10.5 oranından, 2004’ün ilk yarısında %12.4’e yükselmiştir. Özelleştirmelerle ve küçük-orta işletmelerin iflasına yol açan tekelci baskı, dayatma ve yutmayla ve önce “kemer sıkma”, sonra “sıkı maliye politikası” olarak adlandırılan halka karşı saldırgan politikalar sonucu, işsizlik, yoksulluk ve açlık artmaya devam etmiştir. Sermaye ve hükümeti, üretim ve stok artışına ve kapasite kullanımıyla ve verimlilikte artışa karşın, “işçilik maliyetini düşürme” adı altında, işçi ve emekçilere düşük ücret ve yoksullaştırmayı dayatmıştır. Böylece, son yirmi-yirmi beş yıllık süreçte de, bağımlılığın derinleşmesinin ve istikrarsızlığın ağır yükünü çekenler, yine işçi sınıfı ve emekçiler olmuşlardır.

MÜCADELEYİ ACİL VE ZORUNLU KILAN BİR SÜREÇ
Ekonomide iyileşme ve büyüme üzerinden sürdürülen propagandanın, işçi ve emekçilerin durumunu ve bugün karşı karşıya bulunulan sorunları göz ardı ettiğine yukarıda değinildi. Ama, bir süreden beri, bu propaganda, bir bölüm burjuva iktisatçısıyla hükümet çevreleri ve Merkez Bankası üst bürokratları arasında “yeni bir kriz tehdidi” üzerine süren bir tartışmanın etkisine girmiş bulunuyor. “Ekonominin karşı karşıya bulunduğu sorunların ortadan kalkmadığı, sıkı maliye politikalarının devam etmesi gerektiği” yönündeki tartışmalar, üstelik, daha önceki krizlerin ortaya çıktığı koşullara benzer gelişmeleri veri alarak sürüyor. Bu tartışma ve propaganda, hükümetin ve tekellerin emekçilere saldırılarına “zorunluluk” maskesi takmak gibi bir işleve de sahip olmakla birlikte, ekonomideki düzelme iddiasının dayandırıldığı gelişmelerin, tek yanlı yorumlandığının ve ağırlaşmakta olan önemli sorunların göz ardı edildiğinin de kanıtıdır. Böylece, ekonomideki büyümenin, borçlanarak, lüks tüketim malları girişiyle, tüketici kredileri üzerinden tüketimi kışkırtarak, yabancı tekellere ucuz fason üretimle ihracatı artmış göstererek, emekçilerin yoksulluğu ve işsizliğin artması pahasına rantiye gelirlerini artırarak gidilen yolun, iddia edildiği gibi, “istikrar ve refaha” değil; aksine yeni bir krizin eşiğine çıkacağı, yeniden açıklık kazanmıştır. Sorunların ağırlaşması, dış ticaret açığının, daha yılın ilk yarısında, bir önceki yılın rakamlarını geride bırakması, iç ve dış  borç miktarının 300 milyar dolar sınırını aşması, cari açıkların büyümesi, “yeni bir kriz mi geliyor?” endişesini yeniden gündeme getirmiştir. IMF ile yeni bir stand-by anlaşması imzalanması ve “yapısal reform” ve “sıkı maliye politikası” adı altında sürdürülen ekonomik sosyal saldırı programının 2007’ye kadar uzatılması karar altına alınmıştır. Büyük sermaye sözcüleri, borç çevriminin zora girdiğini, dış ticaret ve döviz açığının öngörülenin iki-üç katı büyüdüğünü belirterek, “yeni bir kriz tehlikesiyle karşılaşmamak için yeni stand-by anlaşmasının zorunlu olduğunu” söylüyorlar. Burjuva iktisatçıları, bugünkü durum ile 2001 krizi öncesi durum arasındaki benzerliklere işaret ederek, “sıcak para girişi”nin, “yatırım malları ithalatı”nın ve bankalar ve işletmeler yararına tüketicileri kredilerle borçlandırarak tüketimi artırma politikalarıyla şişirilen büyümenin, sağlıklı bir gelişme sayılamayacağını belirterek, önlem alınmasını istiyorlar. 
Bu durumda, “ekonomideki büyümenin istikrarlı biçimde devam edeceği” ve “halkın yaşam düzeyinin iyileştirileceği” iddiası, somut herhangi dayanağı olmayan bir abartı olarak kalmaktadır. Aksine, gerek “ekonomik sorunların çözüm yoluna girdiği” ve “ekonomik durumun düzeldiği”yönündeki, gerekse “yeni bir ekonomik kriz tehdidi” üzerine burjuva propagandası; olgu ve olayların sermaye çıkarları yönünde saptırılarak kullanılması ve emekçilere yönelik saldırıların perdelenmesine hizmet etmektedir.
1980-2004 dönemi programları sonucu, kamu dış borç stokunun gsmh’ya oranı %80’lere çıkmıştır, ve bunun 2004 yarı yılı itibariyle %71’e çekilmesinin “başarı sayılacağı”, ekonomiden sorumlu Bakan Ali Babacan tarafından açıklanmıştır. Devlet borçlarının gsmh’ya oranı 2002’de %81.7 iken, 2003’te %85.1’e yükselmiştir. Büyük borç stoku, faiz yükünün artmasının ve yeni borç yükü altına girilmesinin gerekçesi olarak kullanılacaktır. Ankara Ticaret Odası tarafından yapılan bir araştırmaya göre, yeni borç alınmaması durumunda bile, 2010 yılına kadar 123 milyar doları iç, 147 milyar doları da dış borç olmak üzere, toplam 270 milyar dolarlık geri ödeme yapılmak zorundadır. Alınan yüksek faiz ödemeli borçların büyük bölümünün borç ana para ve faizlerinin geri ödemesine ayrıldığı, bir bölümünün askeri araç-gereç alımına gittiği, ve bir miktarının da, üst bürokrasi başta olmak üzere, personel giderlerine harcandığı, yatırımlara ya çok az bir miktar ya da hemen hiç pay ayrılmadığı bilinmektedir. Bu somut durum, borçlanarak yatırımların ve kalkınmanın gerçekleştirilmesi ve istihdamın artırılması iddiasını, önemli oranda dayanaksız bırakmaktadır. 
Ancak, kapitalizmin, üretim ve üretim artışı olmaksızın kendini sürdüremeyeceği de bir diğer gerçektir. Kapitalist kârın olanağı, sermayenin genişleyen yeniden üretimindedir. Kuşkusuz, kâr esasına dayalı kapitalist sistemde, üretim ve verim artışı, halkın çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini amaç edinmez, ve kapitalist, işçinin yaşamıyla doğrudan ilgili değildir. İşsizlik, aksine, ucuz işgücü yedeği işlevini görmekte; çalışan işçiler üzerinde baskı unsuru olarak kullanılmakta ve her zaman “bir miktar işsizin olması” sistemin yararına sayılmaktadır, gerçekte de böyledir. İşsizliğin yüksek oranı, bugün önemli bir istikrarsızlık ve tehdit unsuru olmakla birlikte, tekel kârı için ‘göze alınmakta’dır. Verim ve üretim artışı ya da kapasite kullanımındaki yükselişte, istihdamın artırılması ve işsizlere iş bulunması; ücretli ve maaşlı emekçinin yaşam standardının yükseltilmesi bir hedef oluşturmamaktadır. Kapitalistler, teknolojik yenilenme olanaklarını da kullanarak, daha az işçiyle daha fazla üretmeyi esas almakta; bunu, işçilik giderlerini azaltmanın ve asgari ücreti düşük tutmanın aracı olarak değerlendirmektedirler. Kapitalizmin bu işleyişi, Türkiye gibi bağımlılık koşullarında, ve bütçesini, borç alımı ve ödemesiyle “çeviren” bir ülkede, işçi ve emekçiler için gerçek anlamda bir mengene işlevi görmektedir. Üretim ve verim artışının bu özelliği, artan borçlara dayalı bir “çark çevirme”de, dişlilerin işçi ve emekçinin bedenine ve zihnine ‘daha keskin  biçimde ‘geçmesi’ni sağlamakta; ekonomik büyüme, üretim ve verim artışı, pratik olarak da kanıtlandığı üzere, işçi ve emekçiler üzerindeki yükün ağırlaştırılması; yoksulluk ve işsizliğin artması pahasına gerçekleşmektedir. 
“İyiye gidiş” propagandasını boşa düşürecek gelişmeler, 2004’ün ilk yarısından itibaren uç vermeye başlamıştır. Buraya kadar olan bölümde, özellikle 1980’den bu yana uygulanan ekonomi politikalarının iktisadi sosyal sonuçlarının bazılarına işaret edildi ve gördük ki,  bağımlılığı artıran ekonomi politikaları, ülkenin krizden krize sürüklenmesinin etkenlerinden biri olurken, patlak veren krizlerle, bir yandan borçlar ve faizleri artmış; dışarıya sermaye akışı hızlanmış, ve bu gelişme, işçi ve emekçilere, işsizlik, yoksulluk, açlık ve sosyal hak kısıtlamaları olarak yansımıştır.
Bugün de, hükümet, borç ve faizlerini geri ödemeyi en önemli işi ve başarısı olarak görüyor. Bu, yeni borç alımına gidileceği anlamına da geliyor. 2004’ün ilk yarı yılında 300 milyar dolara yükselmiş olan borç stoku, böylece, geri ödemelere karşın, daha da artacak ve bunun yükü, bugüne kadar olduğu gibi, emekçilerin sırtına bindirilecektir. Önümüzdeki iki yıl içinde 24 milyar dolar geri ödeme yapılacaktır. 2003 yılında, gsyih’nın yüzde 3,4’ü kadar olması öngörülen genel devlet sabit sermaye yatırımları hedefine ulaşılamamış, başlatılmış eski yatırımlara bir miktar kaynak ayrılması ötesinde harcama yapılmaması, IMF dayatması olarak  kabul edilmiştir. Bu durum, 2004-2006 döneminde, yatırımların tedrici bir artışla, yüzde 4,1 seviyesine yükselmesi hedefini de kuşkulu hale getirmektedir. Dış ticaret açığı daha yılın ilk yarısında 30 milyar dolarla rekor düzeye çıkmış, cari işlemler açığı ise 10 milyar dolara yükselerek, döviz rezervlerinde 6.3 milyar dolarlık erimeye yol açacak bir miktara ulaşmıştır. Dış ve iç borç stokunun büyüme eğilimi devam etmektedir. Büyüme etkenlerinden sayılan “sıcak para girişi”nin , önümüzdeki dönemde tersine dönüşü ciddi bir olasılıktır ve yeni bir krizin önemli etkenleri arasındadır. Borç çevrimine bağlanan “faiz dışı fazla”nın artırılmasındaki hükümet ve IMF ısrarı, emekçilerin zaten sınırlı olan tüketim ihtiyaçlarının daha fazla kısıtlanmasına, satın alma güçlerinin düşürülmesine ve işsizlik ve yoksulluğun daha da artmasına yol açmaktadır ve açacaktır.
Halkın yaşamının, önceki yıllara göre, daha da kötüleşeceği ve sorunların ağırlaşacağı anlaşılmaktadır.  2004 yılı bütçesi verileri de, “ekonomik iyiye gidişin değişmeyen bir çizgide devam etmesi”nin olanaklı olmadığına işaret etmektedir.  2003-2006 dönemi için gerçekleşmesi öngörülen “yüksek oranlı yatırım”, “yeni istihdam olanakları” ve “istihdamın yıllık ortalama yüzde 2,5 oranında artması” beklentisinin gerçekçi olmadığı, aksi yöndeki verilerle ve bu programın ilan edilmesinin üzerinden geçen 1,5 yıllık sürenin ardından, açıklık kazanmıştır. “İç tüketimdeki artış”, ileri sürüldüğü gibi, “ekonomide genel bir canlanma”ya denk düşmemektedir.
Büyümede, stok değişimi ve dış talep; yüksek kapasite kullanımı oranında uluslararası tekellerin “ortaklığı” önemli bir etken olmaktadır. Patlama yaptığı ileri sürülen iç tüketim artışında, üst sınıfların lüks tüketimi önemli bir oran oluşturmakta; banka ve işletmelerin, kârlarını artırmak üzere ve tüketiciyi borç ve faiz yükü altına sokarak kışkırttığı ve emekçiler bakımından satın alınacak karşılığı bulunmayan tüketim kolaylığı, körükleyici bir etken olmaktadır. “İç talepteki artış”, kuşkusuz  burjuva iktisatçılarıyla, onların izindeki liberal “sol” ekonomi uzmanlarının iddia ettikleri gibi, üretimdeki artışı geride bırakmış da değildir. Bunlar, bilinçli ve kasıtlı biçimde, kapitalist krizlerin nedenini, aşırı üretim değil, ama “aşırı tüketim” olarak gösterme çabasındadırlar. Bu bir yana, kriz koşulları da dahil, kârlarını artıran ve lüks tüketimlerinden herhangi bir kısıntıya gitmeyen büyük sermaye çevreleri, içinde bulunduğumuz dönemde de kârlarını ve bununla da ilişkili olarak tüketimlerini artırmışlardır. Diğer yandan, sonuçta yine banka ve şirket sahiplerini zenginleştiren bir uygulama olarak, tüketici kredileri ve kredili satışlar, günümüzde, daha önce olmadığı ölçüde yaygınlaşmıştır. İhtiyaçlarını karşılayacak birikimi veya geliri olmadığı halde, aralarında işçi ve emekçilerin de bulunduğu ‘tüketiciler’, bankalara borçlanarak aldıkları kredilerle veya kredi kartlarını kullanarak, satın alma güçlerinin ötesinde tüketime yönelmekte; ardından da, sonuçlarını önceden hesaplayamadan giriştikleri bu işin kurbanı olmaktadırlar. Böylece, kapitalist piyasada tüketim, yine büyük kapitalist işletmelerle bankaların kâr hanesine yazılmak üzere, “patlamış olmaktadır!”  Bankalara kredi borcu bulunan tüketicilerin sayısı 3 milyon 169’a ulaşmıştır. Kredi kullanıcıları arasında 812 bin ücretlinin bulunması ve bunların toplam olarak 5.4 katrilyon liralık tüketici kredisi kullanmaları, işçi ve emekçilerin durumunun iyileşmesinin, onların aşırı tüketimlerinin göstergesi değil, aksine, zorunlu gereksinmelerini karşılamak için ücret ve maaşlarının yetmediğinin ve bankalar ve şirketler tarafından, krediler üzerinden de bağımlılaştırılarak, daha kötü duruma getirildiklerinin göstergesidir. “Kamu borç stokunun milli gelire oranının ve kamu açıklarının azaltılması” ve “sürdürülebilir bir büyüme ortamının oluşturulması” hedefli olduğu ileri sürülen politikanın, emekçilere yönelik saldırıları ağırlaştıracağı, şimdiden bellidir.
Bu politikanın nelere yol açacağı, bugüne kadarki uygulamaların önceki bölümlerde işaret edilen sonuçlarına bakılarak da görülebilir. Yukarıdaki bölümlerde, “gelir artırıcı ve harcama disiplinini sağlayıcı tedbirler” adı altında dayatılan politikalarla devlet ve özel kapitalistlerin gelirleri artırılırken, “kamu hizmeti” alanında kısıtlamalara gidilerek emekçilerin yaşamının her bakımdan daha da kötüleştirildiğini, “piyasa kurallarına dayalı ve rekabet gücü yüksek bir ekonomik yapı oluşturulması” iddiasıyla eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarındakiler başta olmak üzere, emekçilere yönelik saldırıların daha da artırıldığını, “yapısal reformlar” kapsamında ve “bütçe hedeflerine ulaşmak amacıyla, harcamaları azaltıcı önlemler” adı altında, ücret ve maaş artışları düşük düzeyde tutulup, personel istihdamının önemli oranda (“bir önceki yılda emeklilik, ölüm ve istifa sonucu ayrılan personel sayısının yüzde 50’sini aşmayacak şekilde”) kısıtlandığını veya tamamen durdurulduğunu göstermeye çalıştık. Bunlara, AKP hükümetinin, genel bütçe vergi gelirlerinden büyük şehirlerin “kamu hizmetleri”ne aktarılan payı yüzde 5’den yüzde 4,1’e düşürmesini, ve buna karşılık, “belediye gelirlerini artırmak” üzere, büyük şehirlerde emlak vergisini yüzde 100 artırımlı olarak uygulamaya başlamasını; “Vergi Barışı Kanunu” çıkararak büyük ve orta kapitalistlerin vergi borcunu silmesini; Emekli Sandığı’na prim kesenek oranlarını yüzde 15’ten yüzde 16’ya çıkarmasını, “isteğe bağlı sigortalılar”ın primlerini yüzde 20’den yüzde 30’a yükseltmesini; Bağ-Kur’da ilaç katılım payının sigortalılardan tahsil edilmesi ve emekli aylıklarından kesilmesini; antibiyotik kapsamındaki ilaçların kullanılmasını zorlaştırıcı yaptırımları uygulamaya koymasını ve bazı ilaç ve vitaminlere kuruluş katkısını önleyen negatif ilaç listesi uygulamasını başlatmasını; “yeşil kart uygulamasında ödenek üstü harcama yapma yetkisinin kaldırılması” yoluyla sağlıkta kamu katkısını sınırlamasını eklememiz gerekiyor.
Ekonomideki gelişmelerin,”refahı artırmak”tan, en azından on milyonlarca emekçi açısından oldukça uzak olduğunu gösterir yığınca veri göz önündeyken, uygulanan ekonomi politikanın “başarılı” sayılması ve bu politikanın sürdürülmesiyle istikrarsızlık ve kriz tehlikesinin ortadan kaldırılması olanaklı olamaz. Aksine, Türkiye ekonomisinin, –öncesi bir yana bırakılırsa– son yirmi-yirmi beş yıllık dönemi, bazı sonuçlarına yukarıda işaret ettiğimiz gibi, ülkenin daha fazla bağımlı hale gelmesine, sorunlarının ağırlaşmasına, ekonomisinin tahrip olmasına ve daha fazla istikrarsızlaşmasına yol açmıştır. Bu süreçteki uygulamaların en fazla baskı altına aldığı ve durumlarını giderek kötüleştirdiği, çalışma ve yaşam koşullarını olumsuz yönde değiştirdiği kesim ise, kuşku duyulmayacak biçimde, işçi sınıfı ve kent ve kırın tüm ezilenleri ve emekçileridir.
Bu aynı neden, bugün, emperyalizme, tekellere ve onların politikalarının programlaşması anlamına gelen mali sermaye dayatmalarına karşı mücadeleyi ve bu mücadele ile sermaye ve hükümete geri adım attırma ihtiyacını, çok daha önemli ve acil bir zorunluluk haline getirmiştir. İşçi sınıfı, kent ve kır emekçileri ve tüm ezilenler açısından, buraya kadar belirtilen olgu ve gelişmelerin anlamı, sermaye ve hükümetinin, mali sermaye ve uluslararası tekellerin çıkarlarına da uygun düşen, dahası onlar tarafından dayatılan saldırı programını sürdüreceğidir. Buradan çıkan sonuç, emekçilerle örgütlerinin, ekonominin iyileşmeye ve refahın artmaya devam ettiği propagandasının burjuva ikiyüzlülüğünü ifade ettiğini, ve durumlarında bir iyileşmenin kesin koşulunun mücadeleyi yükseltmek olduğunu bilerek hareket etmeleridir. Burjuvazi ve hükümetinden beklentici bir tutum, açıktır ki, saldırıların uluslararası karakteriyle de ilişkili olarak, haklarda daha fazla kayıplara, işsizlik, yoksulluk ve açlığın artmasına yol açacaktır. Emekçiler bakımından en küçük kazanımlar bile, bugün, yürürlükteki saldırı politikalarının püskürtülmesine bağlıdır. Bu başarılamadığında, bugünkünden de kötü dayatmalarla karşılaşılacaktır ve sermaye ve hükümetinin IMF ile yeni anlaşmaları da bunu göstermektedir.

Saldırılara karşı mücadele ve parti çalışmasının bazı sorunları

Türkiye’de hakim sınıflar ve devlet ve hükümet başta olmak üzere sistem kurumları ile ezilen sınıfların ilişkilerine bakıldığında, güncel yaşamda birbirine eşlik eden iki yan ya da özellik öne çıkıyor: Bir yanda “demokratikleşme” ve Kürt sorununun “barışçı çözümü” söylemi toplumu “sarmış” durumda, diğer yanda işçi sınıfına ve emekçi kitlelere yönelik sermaye ve hükümet saldırıları hız kesmek bir yana, şiddetlenerek sürüyor. Ülkenin tüm önemli kent merkezlerinde, herhangi taleple mücadeleye yönelenlere yönelik polis şiddeti, zehirli gaz ve panzerli saldırılar, yerlerde sürüklemeler, gözaltı ve tutuklamalar, günlük yaşamın birer unsuru haline getirilmiş bulunuyor. Reyhanlı’daki katliamı protesto gösterilerine dahi hükümet güçleri şiddetle engel oluyorlar. İstanbul 1 Mayıs’ında yaşanan şiddet önemli bir diğer gösterge idi. 12 Eylül cunta yasaları, “makyaj değişimi” ile işlemeye devam ediyor. Yargı baskısı giderek ağır biçimler alıyor. Söz, basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğüne, grev hakkına ve hak direnişlerine saldırıların kapsamı genişletiliyor. Otuz kırk yıl önce ülkeden ayrılmış ve haklarında “siyasal suçlu” işlemi yapılmış insanlar ülkeye dönüşlerinde tutuklanıyorlar. İktidar, cunta yasalarıyla hakimiyet sağlama politikasını terketmiyor. Suriye’de, ABD, İngiltere, İsrail, Türkiye, Suudi gericiliği ve Katar tarafından da körüklenen iç savaşın taraflarından biri olmaya soyunan Erdoğan Hükümeti, savaşın Türkiye içlerine yayılmasına yol açacak politikadaki ısrarını sürdürüyor.*
Saldırılar elbette politik alanla sınırlı kalmıyor ve değiller. Tekelci sermaye ve kapitalistler yararına sosyal-iktisadi uygulamalarla halkın yaşamı giderek daha fazla sorunlu, daha mutsuz, daha çekilmez hale getiriliyor. Kimisi bir yıla yakın, diğer bazıları aylardır devam eden işçi direnişlerine yönelik patron ve devlet baskısı devam ediyor. Grevlerin etkisiz kılınması için özel çaba gösteriliyor. Kapitalistler ya sendikalı işçi çalıştırmayı tümden reddediyor ve işten atıyorlar ya da “bağıtlanan” toplusözleşme kurallarına uymayarak, çıkarlarına uygun düşecek şekilde ihlal ediyorlar. Zengin-yoksul uçurumu giderek büyüyor. Dünyadaki 1226 dolar milyarderinden 43’ü Türkiyeli. Gelirleri bir ila 4 milyar dolar arasında değişiyor. En üst %20’lik dilimi oluşturan zenginler ülke gayrısafi milli hasılasının %48’ine el koyuyorlar. Dört kişilik bir ailenin geçimi için 3 bin lira civarında para gerekirken, 5 milyon kişi asgari ücret (800 TL) ile çalışıyor. Sosyal güvenlikten yoksun ve kayıtsız çalıştırılan milyonlarca kişi var. “Türkiye’yi Çin’leştirme” adına planlanan, emekçilere daha fazla saldırı ve emekgücünün aşırı ucuz hale getirilmesidir. Taşeronlaştırma, işçi ölümleri, kadın ve çocukların artan oranda ve düşük ücretle çalıştırılmaları en önemli sorunlar arasında. İşsizlik azalmadı, arttı. Çevre katliamı devam ediyor. Hidroelektrik santral inşaatlarıyla yaşam alanları tahrip ediliyor. Boğaza “Üçüncü Köprü Projesi” kapsamında 2 milyon 507 bin 152 ağaç kesilecek. Bir o kadarı, belki daha fazlası da, “İstanbul’a Üçüncü Havaalanı Projesi” kapsamında yok edilecek. İşyerlerinin, fabrikaların kentlerin dışına “atılmaları”ndan sonra, işçilerin toplu olarak direniş yapmalarını engelleme girişimleri yoğunluk kazandı. AKP Hükümeti 1 Mayıs gibi büyük kitle gösterilerine alanları kapatmaya soyunmuş durumda.  İşçi ve emekçilerin yürüttükleri mücadelenin “görünmez kılınması” ve “kamuoyu”nun bilgisinden saklanması için iktidar ve medyası özel psikolojik savaş taktikleri izliyor.

İKİNCİ YAN YA DA GÜÇLENEN DİRENME EĞİLİMİ
Baskı gören ve sömürülen sınıf ve kesimlerin saflarında ise, saldırılara karşı giderek artan bir öfke birikimi var. 1 Mayıs, tüm engellemelere ve İstanbul’daki gaddar saldırıya rağmen ülkenin birçok kentinde bir mücadele gününe dönüştürüldü. Kürt-Türk ve diğer etnik kökenlerden işçi ve emekçiler meydanlarla bir araya geldiler. Tuzla’dan Şişli’ye işçi-emekçi yürüyüşü, Çağlayan’da tekstil emekçilerinin gösterisi, Diyarbakır’da Tuğla işçilerinin katılımı, İzmir’de yüz bin kişinin katıldığı miting, suskunluğun reddinin ve mücadele eğiliminin örnekleri arasında yer aldılar.
İşçilerin, birbirlerinden kopuk ve hala küçük çaplı olmakla birlikte farklı biçim ve yöntemlerle sürdürdükleri direnişler devam ediyor. Pakmaya, Ermenegildo Zegna, Kuzu Deri, DHL Kargo işçileri sendikalı olmak istedikleri, Tek Gıda-İş, Deri-İş, TÜMTİS gibi, isimlerini çeşitli direnişlerle duyuran sendikalarda örgütlendikleri ve böylece kapitalistler karşısında belirli dayanak noktalarına sahip olmak istedikleri için işten atıldılar ve buna karşı, bazıları bir yıla yaklaşan, diğerleri ayları bulan protesto ve direnişlerle mücadele ediyorlar. DHL Kargo işçileri 345 gündür sendika hakkı için direniyorlar.  Diyarbakır’da 2 bin tuğla işçisi, sigorta ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle, sendikaları olmadıkları halde, fiili grev başlatarak belirli haklar elde ettiler. Pakmaya işçilerinin düşük ücret ve kötü çalışma koşullarına karşı sürdürdükleri direniş İzmir, Kocaeli, Düzce gibi, şirketin birkaç işyerinde paralel şekilde sürüyor. Hava-İş Sendikası, işten atılan 305 emekçinin geri alınması da dahil çeşitli taleplerle 15 Mayıs’ta THY işyerlerinde grev başlattı. MESS ile yapılan grup toplusözleşmelerinde uyuşmazlık nedeniyle metal sektöründe grev kararı alındı. Kürtler ulusal talepleri ve hak eşitliği için mücadeleyi sürdürüyorlar. Hükümetin Suriye politikasını protesto egilimi güç kazanıyor. Vb. vb..

HAREKETİN İNİŞLİ-ÇIKIŞLI İLERLEMESİ VE MÜCADELEYİ YAYGINLAŞTIRMA İHTİYACI
Saldırıların yoğunluğu ve yaşamın hemen her alanına genişlemiş olması ile işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin çıkarları arasındaki zıtlık kitlelerin mücadeleye yönelmelerini kaçınılmaz kılmasına rağmen, mücadelenin gelişmesi ve kitleselliği; taleplerinin içeriği, amaç ve hedefleri, uzlaşmaz karşıt sınıfların güç ilişkileri başta olmak üzere, nesnel ve öznel çok çeşitli etkene bağlı olarak şekillenir. İşçi sınıfı ve kent-kır emekçileri hareketinin birkaç on yıldır yoğun saldırılar altında geriye püskürtülmüş olması, burada yeniden üzerinde durmamızı gerektirmeyen uluslararası alandaki gelişmelerin dolaysız sonuçlarından biri ve bizim açımızdan en önemlisiydi. Buna, Türkiye’nin 12 Eylül faşizminin yoğun terörüyle kitle örgütlenmesi ve örgütlerinin dağıtılmasının özel hedef seçilmesi eklendi. Kitle mücadelesi ve örgütlenmesinin nispeten ağır ve yavaş gelişmesinin en önemli etkenlerinden biri budur. Buna rağmen hem uluslararası alanda hem de Türkiye’de işçi ve emekçiler, –talepleri için mücadeleden hiçbir koşulda vazgeçmemelerine rağmen–, içinde bulunduğumuz dönemde, geriye püskürtüldükleri ve sıkıştırıldıkları yerlerde suskun ve boyun eğmiş vaziyette durmayı redderek, özellikle de 2007-2008 dünya ekonomik krizinin daha da ağır hale getirdiği yoksulluk, açlık, işsizlik, uzun çalışma süresi ve düşük ücret/maaş, sosyal hakların kısıtlanması vb.’ne karşı ve bazı bakımlardan yeni özellikler de kazanmış olan çeşitli protesto eylemleri, grev ve direnişler ile yanıt verdiler/veriyorlar. Bu eğilimin giderek güç kazandığını ise, Yunanistan, İspanya, İtalya, Fransa, İngiltere, Şili, Portekiz, İrlanda gibi ülkelerdeki protesto, grev ve genel grevler ile  Almanya ve Türkiye’deki çeşitli direnişler ortaya koyuyor. Arap ülkelerindeki ayaklanmalar ile Tunus ve Mısır’ın eski diktatörlerinin tahtlarından indirilmiş olmaları, “en geri” diye horlanan ülkelerdeki gelişmelerden bir diğeri oldu. Burjuvazi ile kurumlarının işlevine dair “kitle düşüncesi”-algısı bu tür direnişler içinde değişime uğradığı gibi, “son” dünya krizi bağlamında kapitalizmin “organik aydınları” olarak burjuva teorisyenlerin kapitalizmin sorunlarına ilişkin umutsuz tezleri de kapitalizme “güven duyan”ların saflarında erozyonu büyütüyor. Bu gelişmeler, sermayeye karşı mücadelenin yaygınlaştırılmasını hem mümkün hem de gerekli kılıyor.

KAPİTALİST “ÖZGÜVEN”İN EROZYONU VE KORKUNUN ÜRETTİĞİ ŞİDDET YOĞUNLAŞMASI
Kapitalizmin halk kitleleri için sömürü, baskı ve yoksunlukların sistemi olması, olağan dönemlerinden farklı olarak kriz koşullarında daha net olarak görülür olmaktadır. Kriz koşulları, burjuvazi ve sistemi açısından, denebilir ki, “özgüven” yitimi ve korkunun yığılma-yoğunlaşma dönemleridir. Krizden “kurtulma çareleri” olarak kitlelere yöneltilen saldırı ve baskının artmasının nedeni buradadır. Sermaye egemenliğinin kurtarılması için işçi ve emekçiler baskıyla ve siyasal şiddetle susturulmaya çalışılırlar. Kapitalist “özgüven” erozyonu ve yitiminin diğer göstergesi, böylesi dönemlerde sistemin geleceği üzerine tartışmaların yoğunlaşması ve “kurtarma reçeteleri”nin yeniden piyasaya sürülmesi kapsamında, temel açmazları ve çelişkilerinin örtülmesini de içermek üzere “aksayan yönleri”nin de sergilenmek zorunda kalmasıdır. Bu korku, tartışma, yol-yöntem arayışı, işçi sınıfı ve emekçilerin sömürü sistemine karşı tutum ve düşüncelerini de çeşitli düzeylerde etkiler. 21.yüzyılın ilk büyük dünya krizi burjuva iktisadının uluslararası üne sahip temsilcileri tarafından da “yeniden irdelenip arızalarının nasıl giderileceği”ne dair tartışmaların konusu edildi ve onların amaçladıklarından farklı olarak, işçi sınıfı ve sömürülen tüm kesimler açısından, mücadelenin örgütlü tarzda sürdürülmesi gereğini daha net olarak anlaşılır kılacak ek malzeme sundu.
Burjuvazi ve burjuva ideologları, kapitalizmin siyasal müdahalesiz, serbest piyasaya dayalı üretim sistemi olduğunu propaganda ederlerken, devlet ve hükümetler tarafından trilyonlarca dolarlık kaynak kullanılarak ekonomik işleyişe müdahale edildi; tekelci sermaye yararına siyasal kararlarla halk kitlelerinin üzerindeki vergi yükü artırıldı, çalışma ve yaşam koşullarını ağırlaştırıcı uygulamalar birbiri ardına yürürlüğe kondu, milyonlarca işçi işten atıldı. Bu gelişmeler yalnızca burjuva devletinin “yansızlığı” ve “hakem”liği üzerine söylemin çürüklüğünü sergilemiyor, onun baştan beri sömürücü azınlık/kapitalist sınıfın tüm toplum üzerindeki baskı ve hakimiyet aracı olduğu gerçeğinin görülebilir olmasına da daha fazla alan açıyor. Kapitalist piyasa ekonomisini verimlilik, serbest rekabet ve tercih, refah ve mutluluk olarak sunan burjuva teorisi birkez daha “gümbür gümbür” dökülmüştür. Başlıca Avrupa ülkeleri ve ABD olmak üzere, kapitalist ülke hükümetlerinin tirilyonlarca doları tekellerin kasalarına aktarırlarken, emekçilere yönelik baskı ve iktisadi-sosyal saldırıları yoğunlaştırmaları, kapitalizmin öyle varsayıldığı ve gösterildiği üzere “herkes için” olmadığını gösteren çok somut ve çarpıcı bir veridir. Tekellere 23 trilyon dolar aktaran devlet ve hükümetlerin işçi ve emekçilerin karşısına polis ve jandarma gücüyle çıktıkları, ücret ve maaşları düşürüp işten atmalara hız verdikleri, yoksulları daha da yoksul hale getirdikleri, kendilerinin dahi gizlemeyi başaramayacakları gerçekler arasındadır. Yaşam alanları tahrip edilmekte, doğa koşullarına verdikleri yıkımın maliyetleri emekçilere yıkılmaktadır. “Piyasaların mutlak serbestliği” üzerine vaazları bitmeyen emperyalist papağanların toplumsal gelişmenin “son aşaması” olarak sunmaya çalıştıkları ve M. Thatcher gibi bir İngiliz sömürge kasabının “tıyniyetsiz” ukalalığıyla “başka bir alternatifinin olmadığı”nı söylediği “neoliberalizm” ve “piyasa ekonomisi”nin insan soyuna verdiği iktisadi, sosyal, psikolojik ve kültürel yıkımdan başka bir şey olmamıştır. Neoconlar ve Thatcher, “toplum diye bir şey yoktur!” anlayışını dayatırlarken, aslında “birey de yok” demişlerdir, ama bireyci(lik) egosuyla azınlık zengin tiranlar, para sayma makinalarının başında ya da sanal dünyalarında, 4.6 trilyon doların sadece 1226 kişiye ait olmasını ve 500 en büyük zenginin gelirinin bunun 416 milyon kişinin gelirinden daha fazla tutmasını “herkesin refahı ve mutluluğu”nun anahtarı olarak göstermeye devam etmişlerdir.
Ancak ne bu propagandanın yaygınlığı ve etkinliği, ne de emekçilerin sömürülmesiyle sağlanan trilyonlar, kapitalizmi “sonal” ve “yıkımsız” sistem haline getiremez, getirememiştir. Kapitalizmin devrimci eleştirisi bir yana, onun kendi içinden ve daha iyi işlemesini dert edinen burjuva iktisatçılarının 2007-2008 dünya krizi bağlamında gündeme getirdikleri ve kapitalist sömürünün ömrünü uzatmaya adanmış “düzeltici eleştiriler”in saklı özelliklerinden biri de, onun akıbetiyle ilgili tedirginlik ve hayal kırıklıklarıdır. Kapitalizmin temel çelişkilerini gizlemeyi iş edinen burjuva iktisatçılarının bir kısmı, sistemin “mükemmel şekilde sürdürülebilir olduğu” yaygarasından koparak, onun “nasıl sürdürülebilir hale getirileceği”ne yoğunlaşmaya başladılar. Bireyin –burada esas olarak zengin birey– kendi çıkarları ardında giderken “toplumsal yararı da var ettiği” şeklindeki piyasacı burjuva görüşünün somut bir karşılığının olmadığı krizin çarpıcı sonuçları (yoksulluk, işsizlik, açlık ve yıkım) tarafından sergilendiğinde, sermaye ideologlarını tutan sancı şiddetlendi. Bir aralar adı “kriz kahini” olarak da anılan Nouriel Roubini örneğin, “Kapitalizm Ölüme Mahkum mu?” başlıklı makalesinde, Marx’ın “kısmen haklı” olduğuna kadar “ilerledi”! Kapitalizmin kitlesel işsizlik, yoksulluk ve moral yıkımıyla “kendi sonunu getirme potansiyeline sahip olduğu”na işaret eden Roubini’ye göre, “üretken altyapı yatırımlarını hedefleyen mali canlandırma politikalarıyla istihdam yaratmak” bu potansiyel tehlikeyi savuşturabilirdi! “Düzenleyici önlemler” kapsamında “insan sermayesine yatırım” olarak, kapitalist politikacıların kimi zaman dillerine doladıkları demagojiyle birleşen bir yaklaşım içinde idi, Roubini.
Zengin-yoksul gelir uçurumunun kitlelerin sisteme ilişkin yargılarını değiştirici bir rol oynamasından ürken burjuva politikasını seslendiren bir diğer iktisatçı, J. Stiglitz idi. “Serbest piyasa”ya inancın dünyayı “batmanın eşiğine getirdiği”ni belirten Stiglitz, kapitalizmin son otuz kırk yılında “dünyanın en zengin ülkelerindeki en zenginlerine refah getirdi”ğini belirterek, “Krizin Amerikalılara (ve diğerlerine) daha fazla eşitliğe, daha güçlü düzenlemelere ve devlet ile piyasa arasında daha iyi bir dengeye ihtiyaç olduğu dersini vermesini umanlar arasındaydım” diye, beklentilerini dile getirmekteydi. Ama ne fayda, “özel çıkar grupları” ve “sağ kanat iktisat” “Avrupa ve Amerika ekonomilerini tehdit ediyor”du.
Stiglitz ve “düzeltmen” öteki eleştirmenler en iyimser deyişle yanılıyorlar; çünkü “aykırılık”, “beklenilmezlik” babında saydıkları özelikler, kapitalizmin bünyesel özellikleridir. Kapitalizm varolduğu sürece varolan, ancak kriz dönemlerinde daha da belirginleşen ürünleridir. Sistem içi önlemlerle mevcut hallerinden daha iyileştirilebilir olan çalışma ve yaşam koşulları, düşürülebilir işsizlik oranları, artırılabilir sosyal güvenlik elbette mümkündür ve bunlar için mücadele devam etmektedir. Ancak, işsizliğin, yoksulluğun, açlığın, güvencesizlik ve konut yoksunluğunun ve sıralanabilir tüm diğer “kötülükler”in kapitalist sömürünün ürünü olmaları, sömürü sistemi varolduğu sürece bunların da değişen düzeyde varolmalarını sağlar. Kâr için üretim daha çok artıdeğere el koymayı gereksinir ve kapitalist rekabet yıkımsız olamaz. Kapitalizmin istikrarlı toplumsal düzeni üzerine söylem, onun kendi gerçeğine aykırıdır. Kapitalizmin “sürdürülebilir” olup olmadığına dair burjuva kaygısını gösterir tartışmalar, 2007-2008 krizi bağlantılı olarak yeniden gündeme gelip yoğunlaşmış olmasına rağmen, krizlerin olmadığı “olağan işleyiş” dönemlerinde herhangi burjuva korkusunun olmadığına delalet etmez. Dünya kapitalizminin bu türden krizlere mahkumiyetinin onun yıkımını yalnızca iktisadi hareketin evrimi içinde ve kendiliğinden gerçekleştiremeyeceğini; sömürü sistemine, ancak, sömürülmeden ve özgürce yaşamının bu sistemin yıkılmasından geçtiği bilinciyle hareket eden işçi sınıfının devrimci eylemiyle son verilebilir olduğunu, burjuva iktisatçıları ve politikacılarının da bildiğinden kuşku duymamak gerekir. Kapitalizme yukarıdaki türden “içten eleştiri”lerin nedeni, kriz koşullarında daha da çarpıcı halde görülür olan işsizlik, yoksulluk, açlık, sosyal güvencesizlik gibi olguların keskinleştirdiği çelişkilerin işçi ve emekçilerin uyanışında gördükleri işlevin de belirli biçimde açıklık kazanmasıdır. Kapitalizmin devrimci olmayan eleştirisinin sosyal ve mali önlemlerle kitlelerin öfkesini yatıştırmayı gündemine almasının nedeni buradadır. Sistem içi düzenleme tedbirlerleri, kitlelerin devrimci eleştirisini, devrimci başkaldırısını önlemeye ya da ötelemeye yöneliktir.

SİSTEME DEVRİMCİ ELEŞTİRİ; PARTİ ÇALIŞMASI VE ÖRGÜTLÜ MACADELENİN TOPLUMSAL TEMELİ
Peki, devrimci eleştiri nereden ve nasıl ilerlemelidir? Sorunun yanıtı, yukarıda, “örtük” şekliyle de olsa, bir yönüyle ve belirli ölçüde verildi. Ezilen ve sömürülen sınıf(lar)ın “insanlığın tarihsel birikimi”nden öğrenerek, kendi kaderlerini belirlemeye girişmelerinin eninde sonunda gerçekleşir olmasından, hatta kaçınılmazlığından söz ettiğimizde, bunun mevcut toplumdaki olanak ve dayanaklarının varlığından hareket ediyoruz. Kapitalizm emekçiyi –genel olarak insanı– kâr için üretimin nesnesi olarak “şeyleş”tirirken, onu sisteme karşı mücadeleye de çeker. Kâr için kapitalist üretim, proletaryayı doğurmakla kalmaz, kendine karşı örgütlü güç haline gelmesi için, iradi olmayan nesnel nedenlerle bağlı sosyal-iktisadi zemini de onun için hazır hale getirir. Üretim araçları mülkiyetinden yoksun ve emekgücünü yarattığı/ürettiği değerin çok küçük bir kısmına karşılık gelen ücretle satarak yaşamını sürdürmeye çalışan işçi ve emekçiler, kaderlerini burjuvazinin kâr makinesinin cenderesine bırakıp bırakmayacaklarına; kendileri için politikanın öznesi olup olmayacaklarına karar vermek zorunluluğu ile de eninde-sonunda karşı karşıya gelirler. İçinde tutuldukları koşullar ile “insan gibi yaşamak” arasındaki zıtlık, çatışmayı doğurur. Mevcut “düzen” ve toplumsal ilişki biçimlerinin insanlar üzerindeki hakimiyeti, bunun kazandığı derin etkiye rağmen sarsılmaya başlar; ve bir kez ‘kurt gövdeye girdiğinde’, çözülme ve dağılmanın; karşı reaksiyon ve yıkımın önünü almak giderek olanaksız hale gelir. Eski araç ve yöntemlerin yetersiz kalacakları yeni ve daha keskin bir mücadele dönemi başlar. Uyulması istenen “ortak çıkar ve değerler” ile çatışma halindeki işsizlik, yoksulluk, eğitim, sağlık, barınma ve beslenme sorunları, mantıklı düşünebilen her bireyi “muhasebe yapma” ihtiyacıyla yüz yüze getirir, ve onlar, önlerine konan kurguların kofluğunu görebilecekleri bu “muhasebe”den çıkardıkları sonuçlar üzerinden yeni hedeflere yönelir(ler). Yaşanan gelişmeler; olayların acımasız yıkıcılığı, kitleleri, ya da onların bir kesimini olayları ve gelişmeleri sadece seyirci kalarak ve kendilerine söylenenleri kesin doğrular kabul ederek izleme ve otoritenin ardı sıra gitme yerine, tüm boyutlarıyla olmasa da, olayların ardındaki gerçekleri anlama çabasına yöneltir.
İşçi sınıfı-ve emekçiler, daha iyi bir yaşam istemiyle atıldıkları mücadelede, üretim araçlarını ellerinde bulunduran kapitalistler ile “aynı toplum” da yaşadıklarını; ancak onlarla asla eşit olmadıklarını deneyimleyerek edindikleri tecrübe ve uluslararası alanda sınıf kardeşlerinin mücadelelerinden öğrendikleriyle, sınıf örgütlerini oluşturmak üzere, aynı “emek ordusu”nun neferleri olarak harekete geçerler. Bu durumları, sömürülen ve baskı altında tutulanlar olarak, sermaye hakimiyetinin son bulması zorunluluğuna işaret eden ve bunun yol-yöntem ve araçlarının bilgisini sunan devrimci sınıf politikasıyla birleşmelerine dayanak oluşturur. Egemen sınıf ve her türden kurumunun kendini tüm toplumun temsilcisi olarak göstermesi, kendi çıkarlarını tüm sınıf ve kesimlerin çıkarı olarak tarif etmesi ve buna aykırı hak talebinde bulunmayı “toplumun güven ve huzurunu bozma girişimi” olarak göstermesi, bu gibi dönem(ler)de eski inandırıcılığını yitirmeye; burjuvazinin, eli altındaki  devasa güç, araç ve olanakları kullanarak, gelenek-görenekleri istismar ederek sağladığı ideolojik-politik etki sarsılmaya; kapitalizmin çanı çalmaya başlar.  İnsanın, başkasının sultası altında olmaksızın, başkası tarafından sömürülmeksizin, emeğiyle katıldığı toplumsal üretimden gereksinmelerini karşılayacak kadarını alarak insanca yaşayacağı bir toplumsal düzen isteği ve bunun için mücadele gündeme gelir. Buradan ama, “hareketin evrimi ve toplumsal çelişkiler devrimi kaçınılmaz kıldığına göre, tasaya gerek olmadığı ve doğru dürüst bir çalışmaya ihtiyaç duyulmayacağı” sonucu çıkmaz. Sınıf mücadelesi tarihi kendiliğindenciliği ve kaderci anlayış ve beklenticiliği mahkum edegelmiştir. İnsanlar ve sınıflar, kendi tarihlerini, içinde bulundukları maddi koşullarda devraldıkları ve geliştirdikleri deneyim ve mücadele ile kendileri yaparlar. Mücadelenin gücü ise, esas olarak örgütlü oluşunda, örgütlenmiş kitleler tarafından yürütülmesindedir.

KİTLELER İÇİNDE DEVRİMCİ ÇALIŞMANIN ÖNEMİ VE BAZI SORUNLARI
İşçi sınıfı ve kent-kır emekçilerinin politikanın farklı türleriyle ilişkileri ve bu ilişkinin niteliği, kapitalist dünyanın-kapitalist Türkiye’nin sömürüsüz/kapitalizmsiz bir dünya ve ülkeye dönüştürülmesi amaç ve hedefine bağlanan mücadelenin seyrini dolaysız olarak etkilediği ve belirlediği için, kitlelerin politika ile ilişkisinden söz ettiğimizde, bizim açımızdan, başta gelen sorun, işçi sınıfı başta gelmek üzere, emekçilerin yalnızca sermaye ve hükümetlerinin aktüel saldırılarına karşı çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme mücadelesinde birleşmeleri olarak kalmaz, ama sömürü sistemine karşı devrimci bir politik tutumda birleşmeleri olarak belirir. Bu ise, basitleştirilerek söylenecek olursa, ancak onların bu sistem içindeki kendi durumlarının bilgisiyle sömürü sistemine karşı mücadelesini örgütleme çalışması ile gerçekleştirilebilir. İşçi kitleleri ve kent-kır yoksulları/emekçileri arasındaki parti çalışmasının her koşuldaki başlıca özelliği, kapitalist üretim sisteminin iktisadi temeli, yapısı ve temel özelliklerinin işçi-emekçi kitleleri tarafından kavranmasını içeren bir çalışmaya genişlemiş olmasıdır. İşçi ve emekçiler, üretim sürecindeki toplumsal yer alışlarını belirleyen iktisadi işleyişin temel özelliklerini; sermaye-toprak-makine-fabrika mülkiyetiyle ilişki biçimleri üzerinden farklılaşmış olan sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerini kavradıkları ölçüde, kapitalist toplumdaki kendi durumlarının –ve burjuvazi başta olmak üzere– diğer sınıf ve kesimlerin varoluş tarzlarının değişken ve tarihsel olduğunu da görüp anlayacak, artıdeğer sömürüsüne dayanan sistemin yok oluşunun kaçınılmazlığını, tarihsel-toplumsal yasaların bilgisiyle de silahlanmış olarak kavrayacak ve bunun mücadelesine kararlılıkla girişeceklerdir. Kitleler içindeki parti çalışması, kitlelerin aktüel-acil taleplerinin savunusu üzerinden sürdürülen mücadelenin bu asıl amaç ve hedeflerler ile bağlı olarak yürütülmesi çalışmasıdır.

a-) Parti çalışmasının niteliği ve kapsamı
Kitle içinde parti çalışması, herhangi bilinmez-belirsiz bir toplumsal zeminde ve belirsiz zaman(lar)da değil, somut-belirli ülke(ler)de ve toplumsal koşullarda ve bilinebilir-içinde yaşanılan dönemde sürdürülen bir çalışmadır. Nasıl bir dünya ve ülkede yaşadığımız; içinde bulunduğumuz koşullarda ne türden gelişmelerin yaşandığı ve bunların işçi sınıfı ve ezilen halklar açısından ne tür sorunlara yol açtığı, doğrudan doğruya bu gelişmelerden ve onları üreten iktisadi-toplumsal temellerinden hareketle bilinebilir hale gelirler ve bu da, talepler kadar amaç ve hedefin de belirlenmesinde hareket noktalarını oluşturur. İşçi sınıfı ve emekçilerin iktisadi-sosyal ve siyasal talepleri her durum ve dönemin özellikleri ve sınıf güç ilişkileri tarafından etkilenirler, ancak ne sadece içinde bulunulan “an”ın-dönemin dayattığı ve onlar çözülmedikçe ilerlenemeyecek olanlar ile sınırlıdırlar ne de dönemsel acil ve “asgari” olanlarının savunusu olmaksızın “bir hamle”de başarılmaları mümkün olabilecek daha genel ve nihai talep, amaç ve hedeflerle.
Devrimci sınıf partisi, sınıfın en ileri kesimlerinin sömürü ve baskının her türüne karşı mücadeleyi sömürü düzeninin ortadan kaldırılması ve sınıfsız toplum hedefiyle birleştirerek örgütlü birliğini  sağlayan bir örgütlenme olarak, programatik görüşlerinin kitlelerin en geniş kesimleri içinde yayılmasını tüm araç ve yöntemleri kullanarak başarmayı ve bununla birlikte onların en geniş kesimlerini örgütü etrafında birleştirmeyi her koşulda esas alır. Bunu ama, her bir dönemde işçi ve emekçi hareketinin somut durumu ve kitlelerin taleplerinden hareketle, emekçi hareketinin ihtiyaçlarına yanıt oluşturacak siyasal tespit ve taktikler ile gerçekleştirmeye çalışır. Bu ise, içinde bulunulan durumda öne çıkan acil taleplerin gözetilmesini ve kitleleri bu talepler etrafında birleştirici bir mücadele anlayışının benimsenmesini gereksinir. Kitleler içindeki devrimci çalışma; işçi ve emekçilerin günlük ya da acil ve dönemsel iktisadi-sosyal ve politik talepleri için mücadelesinde doğrudan yer alınmadan sürdürülemez. Bu yer alış, söz uygun ise, “bir başlangıç noktası”dır. Sistemin özellikleri, niteliği, çelişkileri, sosyal-sınıf güçlerinin ilişkileri ve devlet hakında işçi ve emekçilerin aydınlatılmaları; kapitailzmin sermaye kârı için artıdeğer sömürüsüne dayanan bir baskı sistemi olduğunun ve aynı nedenle de tasfiye edilmesinin işçi sınıfı başta olmak üzere insan soyunun yararına olduğu bilincinin oluşturulması, ancak bu dolaysız katılma, yer alma ve emekçilerin yaşamının her alanında onlarla birlikte olma tutumu ile inandırıcılık kazanır. Burjuva liberal, reformist, muhafazakar ya da faşist politik görüşlerin kitleler içindeki ve üzerindeki etkisinin kırılması, kitlelerin kendi çıkarları için sistem içi iyileştirmelerle sınırlı kalmayan ve sömürülmelerinin olanaklarını ortadan kaldıran devrimci-sosyalist bir uyanışı ve örgütlenmesi ancak bu kapsam ve nitelikteki bir faaliyet içinde gerçekleştirilebilir.
Kitleler içindeki siyasal-sosyalist çalışma, işyeri ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için yürütülen iktisadi-sosyal çalışmanın sınırlarına hapsedilemez. Demokratik siyasal taleplerin savunusu; söz, basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğü, ulusal baskının son bulması ve ulusların tam hak eşitliği ve kaderlerini tayin hakkının yasal-anayasal güvenceye bağlanması, ülkenin emperyalizm ile ilişkileri tarafından belirlenen antiemperyalist taleplerin sahiplenilmesi vb. mücadelenin kapsamı içindedir. Türk-Kürt uluslarından ve çeşitli diğer ulusal topluluk ve milliyetlerden işçi ve emekçiler, emperyalizme bağımlılık ilişkilerine son verilmesi ve siyasal gericiliğin baskı ve yasak zincirinin kırılması için mücadelede yığınların başında yer almaksızın, sosyalist bir ülke kurma mücadelesini başarıyla sürdüremezler. Politik baskının her çeşidi ve tüm görünümlerine karşı mücadele şarttır: ulusların kaderlerini serbestçe ve hiçbir baskıyla karşılaşmaksızın tayin etmeleri hakkı savunulmalı, dinin devletten, okul ve eğitim sisteminden ayrı tutulması ve herbir bireyin “kendi sorunu” sayılması için mücadele edilmelidir. Kadına yönelik cinsiyetçi politika ve ayrımın son bulması, söz basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğünün tüm halk kesimleri için engelsiz olarak sağlanması; baştan sona gerici, antidemokratik yaptırımlardan oluşan yasal-anayasal sistemin halkın çıkarları temelinde değiştirilmesi ve gerçekten demokratikleştirilmesi için birleşik bir mücadele gereklidir. Ülke toprakları üzerindeki yabancı askeri birlik, emperyalist üs ve nükleer cephaneliklerin çıkarılması ve lağvedilmesi; emperyalistlerle imzalanmış ikili ve çok yönlü askeri-stratejik anlaşmaların iptali, NATO gibi askeri saldırı örgütlerinden çıkılması için mücadelede birleşmeyen işçi sınıfı ve emekçiler, burjuva-kapitalist hegemonya ve sömürü ilişkilerine son veremezler. Lenin’in deyisiyle, siyasal demokrasi mücadelesinde eğitimden geçmeyen ve halkın öteki kesimlerinin sorunları için mücadele etmeyen işçi sınıfının sosyalizm mücadelesini basarıyla yürütmesi zor, hatta olanaksızdır. Sendikal ekonomik teşhiri sosyalizm propagandası ve sosyalist çalışma yerine ikame eden ekonomist-sendikal anlayışların dünya işçi sınıfı hareketine vurduğu büyük darbelerin deneyimine sahip olan sınıf bilinçli ileri işçi ve devrimci parti, sermaye egemenliğine son verilmeden sömürü ve baskının toplumsal iktisadi temelinin ortadan kaldırılamayacağı anlayışının, aktüel-acil ekonomik-demokratik talepler için mücadele eden kitleler içinde güç kazanması için sahip olduğu araç ve olanakları en verimli tarzda kullanmak zorundadır. Çalışmasının devrimci niteliği, kapitalizm ve burjuva sınıf egemenliğinin tasfiyesi asıl ve sonal hedefi tarafından belirlenmiş ve şekillenmiştir. Mücadelenin, sermaye ve gericiliğe karşı siyasal iktidar mücadelesi olarak gelişmesi ancak bu durumda sağlanabilir. İşçilerin sosyalist sınıf partisinde ve parti etrafında kitlesel olarak birleşmeleri ve üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetine son vermek üzere siyasal devrimle iktidarı almaya girişmeleri ve bunda zafere ulaşmaları, ancak bu yoldan ve böylesi bir çalışma zenginliği ve ısrarıyla gerçekleştirilebilir.

HALKIN TÜM KESİMLERİNİN TALEPLERİ ÜZERİNDEN GENİŞLEYEN BİR ÇALIŞMA
Sınıf bilincine ulaşmış işçiler ile onların devrimci sınıf partisi, halkın tüm öteki kesimlerini bağımsızlık ve demokrasi için mücadelede yanına çekecek bir çalışmayı, ancak bu mücadelenin başında yer alarak gerçekleştirebilir. Çünkü sosyalizm için işçi sınıfının mücadelesi, işçilerin salt kendileri için bir mücadele değil, tüm ezilen ve sömürülenlerin sınıf sömürüsü ve baskısından kurtulmalarını amaç edinen bir mücadeledir. Mücadelenin bu perspektif ile sürdürülmesini ise, ancak işçi sınıfı ve emekçilerin en bilinçli en ileri kesimlerinin politik örgütü olarak devrimci sınıf partisi sağlayabilir. İşçilerin, iktisadi-sosyal sınıfsal talepler için mücadelesi ve bunun için ekonomik teşhir ve ajitasyon esas olarak kendi sınıf güçlerinin en geniş kesimlerinin birleşmesini/birleştirilip harekete geçirilmesini içermekle birlikte, tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin devlet ve hükümetlerle ilişkilerinde karşı karşıya geldikleri ve kapitalistlerle ilişkilerinin belirlenmesinde de işlev gören politik baskı ve engellemelere karşı ajitasyon ve eylem halkın tüm bu kesimlerinin birliğine hizmet eder ve halkın geniş kesimlerinin burjuva iktidarına karşı harekete geçirilmesini hedefler. Ekonomik-siyasal ajitasyon, diğer yandan sosyalizm propagandasının işçi sınıfı ve emekçilerin saflarında etkili olmasına olanak açar, zemin hazırlar. Tüm emekçilere yönelik siyasal teşhir ve ajitasyon çalışmasının yürütülmediği/yürütülemediği yer ve durumda, işçilerin ve halkın öteki emekçi kesimlerinin burjuva partilerine, hükümetlerine ve devletine karşı mücadelede bağımsız siyasal bir güç haline gelmeleri mümkün olmaz. İş ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi, daha iyi ücret, daha kısa işgünü, sosyal güvenlik, grev ve sendika hakkının engelsiz kullanılması gibi sosyal-ekonomik taleplerin savunusu, hakim sınıf(lar)ın politik baskısına karşı mücadeleyle birleşmeli, ekonomik-siyasal ajitasyon, işçilerin kapitalistlere karşı, işyeri, sektör, bölge ve ülke düzeyinde somut talepler üzerinden birleşerek mücadele etmelerine güç verecek ve halkın çeşitli kesimlerinin aktüel ve acil taleplerine sahiplenerek onların sermaye ve hükümetlerine/devletine karşı mücadeleye çekilmesine yardımcı olacak şekilde örgütlenmelidir. İşçi sınıfının bu mücadele içinde eğitim gören ileri kesimlerinin bir parti olarak örgütlenmesi, onların en geniş kesimleri içindeki çalışmasının iktidar savaşı verecek sağlamlığa ulaşması; zorluklarla başa çıkacak yetenek göstermesi ve mücadele içinde kitleselleşmiş bir parti haline gelmesinin, denebilir ki, ilk adımıdır. Bugünkü mevcut durum veri alınarak söylenecek olursa,  henüz işçi ve emekçilerin dar bir ileri kesiminin örgütü durumundaki partinin ısrarla ve kesintisiz olarak sürdüreceği ve içeriği yukarıda özetle belirtilen çalışma ile bu örgütlenme ve örgütlü sınıfın –ve tüm ezilen emekçi kitlelerinin– mücadelesi asıl hedeflere yöneltilerek ilerletilebilir ve başarıya ulaşmasında devrimci bir iradi işlev yerine getirilebilir.

b-) Başarılı bir parti faaliyeti için araçların verimli kullanılması
İşçi ve emekçi kitleler içindeki devrimci parti çalışması, adı üzerinde, parti çalışmasıdır, ama partililerin çalışmasıyla sınırlı bir çalışma değildir. Parti çünkü, sınıf bilinçli işçilerin, devrimci aydın ve genç kuşak militanların, kadın ve erkek ileri emekçilerin örgütü olarak şekillenirken, etrafında işçi ve emekçilerin daha geniş bir kesimini de mücadeleye ve örgütlü çalışmaya seferber eder. Fabrika ve işyeri, semt ve kurumlardaki çeşitli iş ve çalışma komiteleri ve gruplarıyla, özel örgütlenmelerle yığınların en geniş kesimleri içinde örgütlü bir faaliyet yürütür. Kitleler içinde devrimci çalışma ya da aynı anlama gelmek üzere işçi-emekçi kitleleri arasındaki parti çalışması, başlıca, siyasal teşhir, ajitasyon, propaganda ve örgütleme çalışması olarak şekillenmiştir. Partinin kendisi bu çalışmanın aracı ve aygıtıdır. Çalışması, sömürülen ve ezilen kitleleri talepleri için mücadeleye teşvik eden devrimci ajitasyon ve propagandanın yardımıyla –bu ilki ikinciye hizmet eder ve onunla birleşir– kendi öz sınıfsal çıkarlarına uygun düşen mücadele örgütlerinde (sendikal ve siyasal örgütlerinde) örgütlenmelerini teşvik ve gerçekleştirme çalışmasıdır. Bunun başarıyla sürdürülmesinin başlıca koşullarından biri de, baskı ve sömürünün teşhiri, sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin açıklığa kavuşturulması, üretim sistemlerinin tarihsel ve belirli ilişkilerin ürünü olarak ortaya çıkmalarının aynı zamanda kendi yokoluşlarının koşullarını var ediş anlamına da geldiğinin anlaşılır hale gelmesini sağlamaktır. Devrimci-sosyalist çalışmanın birbirleriyle dolaysız bağlı ve birbirini hem güçlendiren hem de tamamlayan özelikteki bu “iki yanı”, işçi sınıfının sermayeye karşı mücadele örgütlerinde birleşmesini; özel olarak da henüz onun ancak küçük bir bölümü oluşturan kendi yönetici örgütünün saflarında ve etrafında birleşmesi gibi özel bir hedefe sahiptir. Sınıflar mücadelesi, çünkü, en üst düzeyde siyasal partiler aracıyla yürütülen bir mücadeledir ve proletarya ve emekçiler ordusu, sermayenin dişinden-tırnağına örgütlü siyasal ve silahlı aygıtına karşı mücadelesinde, bu kendi “kurmay”ına sahip olmaksızın başarıya ulaşamaz/ulaşamamıştır. İşçi ve diğer emekçiler içindeki aydınlatma çalışması, her tür antidemokratik baskı uygulamasına karşı siyasal teşhir ve bununla birleşen ajitasyon, emekçilerin içinde tutuldukları sömürü ilişkilerinden kurtulma mücadelesinde birleşmelerine yardımcı olacak, sosyalist sınıf bilincine ulaşmaları için yürütülen çalışmanın başarılı olmasına güç verecektir. Bunun için işçi sınıfının ve tüm emekçilerin en geniş kesimleri içinde yürütülen çalışmanın kesintisizliği başarının koşulları arasında yer alır. Koşullardaki ve hareketin durumundaki değişmeleri dikkatle izleyip buna uygun çalışma biçimleri geliştirerek, kitlelerin güvenini sağlayacak adımları her bir durumda atma yeteneği göstermesi; sendikalar, işçi ve işyeri örgütleri, tüketici kooperatifleri ve işçilerin öteki kitle örgütleri içinde sistemli, kesintisiz bir çalışmayı, devrimci çizgide ısrar ederek sürdürmesi, partinin güvenilirliği ve güç merkezi olmasının diğer bir koşuludur. Bu çalışma, işçi sınıfı kitlelerinin devrimci sosyalist sınıf bilinciyle donanmalarını esas alan niteliğiyle de herhangi diğer ekonomist-sendikalist ve liberal parti ve akımların çalışmasından ayrılır. Sosyalizm bilincinin işçi kitleleri içinde maddi güce dönüşmesi için, bu çalışmanın “işçi hareketiyle sosyalizmin birleştirilmesi/birleşmesi”ni merkezine alan çalışma olarak yürütülmesi gerekli olmakla kalmaz, kesin koşul oluşturur. Parti çalışması siyasal iktidarın işçi sınıfı-ve emekçiler tarafından alınması çalışmasıdır ve teknik “al-ver” ilişkilerine indirgenemez.
Çıkarları kapitalizmin tasfiyesinde ve sınıfsız bir toplumun kurulmasında olan işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerin devrim için ya da devrime hazırlanmaları/hazır hale gelmeleri, tartışma götürmeyen bir gerçektir ki, salt iradi bir sorun olmayıp, toplumsal koşullardaki, ilişki biçimlerindeki ve sınıflar arası güç ilişkilerindeki değişimlerle birlikte çok çeşitli yerel, sektörel, ulusal ve uluslararası gelişme ve etkene bağlıdır. Bu ise, kitleler içindeki devrimci çalışmada başarı ya da başarısızlığın, yalnızca onun kapsamı, niteliği, biçimi ve tarzına değil, kitlelerin mücadeleye uyanışı, kendi talepleriyle diğer ezilen kesimlerin talepleri arasındaki bağı görüp görmemeleri, lokal ve sektörel mücadelenin ötesine geçen bir bilinçle hareket edip etmemeleri, sermaye partileri ve devletiyle ilişkilerinin niteliği gibi birçok güç, ilişki biçimi ve gelişmenin denebilir ki total etkisine de bağlı olması demektir. Bu çalışma, sözü edilen bu etken ve değişimlere bağlı olarak, bazı durumlarda kısa sürede, kiminde ise daha geniş bir zamanda sonuç verir. Bu bakımdan, parti faaliyeti, esas olarak anlık değişikliklerle değil, ama esas amaç ve hedefleri yönünden gösterdiği istikrar ve gelişme üzerinden değerlendirilerek çıkarılan sonuçlar üzerinden yol alır. Ancak her durumda değişmez olan, devrimci parti çalışmasının kesintisizliği ve belirlenmiş somut çalışma alanlarındaki faaliyetin ısrarlı şekilde sürdürülmesinin başarılmasıdır.
İşçi sınıfının kapitalist sömürü sistemine karşı örgütlü mücadelesinin araçları bugün 20. yüzyıl ile kıyas kabul etmez bir çeşitlilik ve zenginliğe ulaşmıştır. 110 yıl önce Lenin, örgüt sorunlarını ele alırken, işçi sınıfı, “ulusal” ölçekte ve uluslararası alanda bugün sahip olduğu ve olabileceği çeşitlilik ve zenginlikte kitle iletişimi araç ve olanaklarına sahip değildi. Görüntülü yayın, televizyon, bilgisayar ve internet ağı örneğin, işçi sınıfının devrimci dünya görüşünün yaygınlaştırılmasında kullanılabilir yeni olanaklar ve araçlar olarak sonraki süreçte devreye girdiler. Ülkemizde işçi sınıfı ve emekçilerin mücadele aracı olarak kullanabilecekleri görüntülü ve yazılı basın-yayın araçları eskiye göre çeşitlenmiştir. Günlük bir işçi gazetesi, teorik ve kültürel dergiler kesintisiz denebilecek bir periyotta yayımlanmaktadır. Kendi talep ve hakları için mücadele eden ya da mücadele etmek isteyen herhangi bir işçi ve emekçinin, bulunduğu işyeri, fabrika, kurum ve semtte birlikte hareket edebileceği birilerini arama ve bulma duygusuyla hareket ettiğinde, birer iletişim, aydınlatma, teşhir ve örgütleme aracı olarak yararlanacağı bu araç ve olanakların verimli tarzda kullanılmaları, örgütlü çalışma ve mücadelenin başarısını dolaysız olarak etkileyecek öneme sahiptir. Emekçilerin bulundukları ve çalıştıkları yerlerde sürmekte olan parti çalışmasının, bu gibi arayış içindeki; talepleri için örgütlenmeye ve mücadeleye atılmaya istekli işçiler başta olmak üzere kitlelerin ileri kesimleriyle birleşmesi nispeten daha kolaydır. Gazete, bildiri, işyeri sorunlarını işleyen materyal aracıyla ve sorunların yüzyüze tartışılmasının olanaklarını yaratarak, bu kesimlerle işyerlerinde veya semtlerinde biraraya gelmek mümkündür. Örgütlü mücadelenin tarihe ve parti çalışmasının gündemine yeni gelmediği düşünüldüğünde, bunun çok çeşitli biçim ve yöntemlerini bulma ve elimizdeki mevcut ajitasyon, siyasal teşhir ve örgütlenme araçlarını en etkili biçimde kullanmada tecrübe edinmiş olarak, bu çalışma bugün çok daha ileriden sürdürülebilir durumdadır. Ancak, bilinebilir gerçek, doğrudan doğruya hareketin ileri kesimlerine dayanarak ortaya çıkan ve gelişen bu araç ve olanakların işçi ve emekçi hareketinin ihtiyaçlarına ve örgütlü parti çalışmasının gereklerine uygun bir tutum ve anlayışla ele alınıp en verimli tarzda ve en fazla yararı sağlayacak şekilde değerlendiril(e)medikleridir.
Günlük işçi basınının önemi üzerine yıllardır yazılıp konuşulmaktadır. Buna rağmen, kitleler içindeki çalışmada kullanılabilir ilk ve hemen el altında hazır bulunan siyasal teşhir, ajitasyon ve devrimci “örgütleyici” olarak gazetenin yalnızca her işçi evine girmesi, her emekçiye ulaştırılması açısından değil, ulaştırıldığı veya ulaştığı yerlerde de “ajitasyon, siyasal teşhir ve örgütleme aracı” olarak gerektiği gibi değerlendirilemediği “herkes”in bilgisi dahilindedir. Materyallerin “tiraj” gibi sorunlarının çözümünün kitleler içindeki çalışmanın aracı olarak başarıyla kullanılmalarından geçtiği belirsiz ve bilinmez olmamasına; gereklerinin yerine getirilmemesinin ya da getirilememesinin herbir parti örgütü, organı ve üyesi, “ileri taraftarı” ve yakın çevresinin tutumuyla dolaysız bağlı olduğu üzerine sürekli yinelenen bir “mutabakat hali” olmasına karşın, mevcut tutumun aşılamamış olması, yalnızca nesnel koşullar ve “dönemin özellikleri” ile açıklanamayacak bir sorundur. Gazeteyi işçi hareketinin politik bir hareket olarak gelişmesinin araçlarından biri olarak değerlendiremeyen-kullanmayan ya da kullanamayan bir tutum, sadece “işi oluruna bırakma”, erteleme, tembellik vb. ile bağlı olmayıp, sosyalist devrimci olmanın gerekli kıldığı deneyim ve donanıma dair bilinç bulanıklığı ile de beslenen ‘sıradan’cı geri tutuma da bağlıdır. Verimli tarzda kullanılmayan/kullanılamayan sadece günlük işçi basını da değildir. Teori dergisi ve kültür dergilerine yaklaşım bundan farklı değildir. Bu bir yana, daha geri bir tutumdan bile söz edilebilir. Okuma, inceleme, irdeleme, okutma, tartıştırma, parti görüşlerinin yayılması için örgütlü çaba gösterme konularında sorunlu tutum devam etmektedir. Bu tutum, parti ve Marksizm-Leninizm görüşlerinin partinin kendi içinde ve yakın çevresinde kavranılır hale gelmesini olumsuz yönde etkilemekle kalmayıp, daha geniş kesimler içinde yaygınlaştırılması olanağını da denebilir ki önemli oranda kısıtlamaktadır.
Oysa, işçi sınıfı ve emekçi kitleler içindeki devrimci çalışmanın “akıbeti” ya da aynı anlama gelmek üzere başarı/başarısızlığı, kitlelerin mevcut sisteme ve onun örgütlü temsil kurumlarına bakış açısının değişmesi ile doğrudan ilişkilidir ve bunu sağlayacak olan da, kitlelerin kendi siyasal pratiklerinin yanı sıra,  gerçeklerin açıklanması üzerinden kitlelerin aydınlatılmasını esas alan ve sistemin niteliği ve ilişkilerini sergileyen devrimci propaganda, ajitasyon ve teşhir faaliyetidir. Kapitalist sistemin insan ve yaşamı için sonal ve en iyi sistem olduğu “bilinci”nin kitlelere hakim olması ve onları yönlendiren düşünce olarak kalmasını sağlamak yönündeki burjuva propagandasının etkisiz kılınması, ancak bu çalışma etkili biçimde sürdürülebilirse sağlanabilecektir. Kapitalizmi, tarihin bir başkasına olanak tanımayacak nihai toplum düzeni olarak gösteren; sorunlarının “arızi” ve geçici olduğunu vaaz eden, kimilerini kötü yönetimlerin politikaları ile kimilerini ise beklenilmeyen coğrafi ve iklimsel etkenlerle izaha çalışan sermaye görüşü ve propagandasının yol açtığı ve kitleleri önemli oranda etkisi altına alan “kapitalizm olmaksızın yaşanamayacağı” fikrinin yıkılması için devrimci propaganda ve siyasal teşhir dışında sihirli bir araç ve yöntem yoktur. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler içindeki devrimci parti çalışması, her şeyden önce bu yanlış, ama hayati önemdeki “kitle görüşü”-inancının değişmesi/değiştirilmesi çalışmasının örgütlü şekilde yürütülmesidir. Bu ise, ancak sözlü ve yazılı araçlarının verimli tarzda kullanılmasıyla gerçekleştirilebilir. Şurası açık olmalıdır ki, fikirleri yaşam tarzlarına ve pratiklerine yansımayan, ancak her nedense o fikirlerde ısrar eden kişiler ancak güvensizliği ve lafazanlığı çoğaltırlar.

c-) Siyasal deneyimden öğrenmenin ve teorik donanımın artan önemi
Siyasal-sınıfsal mücadelede yer alan her örgüt gibi, devrimci sınıf partisi de, kendi pratiğinden öğrenerek ve işçi sınıfının uluslararası enternasyonal deneyiminin derslerinden sonuçlar çıkararak ilerler. Bu sonuçları yaratıcı şekilde yorumlayarak –taklitten kaçınarak– daha sağlam ve verimli tarzda çalışan örgüt biçimleri ve çalışma yöntemleri geliştirmek üzere kendi siyasal-örgütsel deneyimine katar. Parti, kitlelerin içinde yer alışının biçimi ve tarzını, fabrika, işyeri veya semtlerdeki örgütlü çalışmasında kurduğu ilişkilerin niteliğini, oluşturulmalarında rol oynadığı, oluşturulmalarına yardımcı olduğu örgütlenmelerin faaliyetinin kapsamını, siyasal gerçeklerin açıklanmasının araç ve yöntemlerini; bunların kitle hareketinin ihtiyaçlarına yanıt oluşturacak şekilde kullanılıp kullanılmadıklarını, verimli bir çalışma yönünden ilişkilerin sağlıklı kurulup kurulmadıkarını gözden geçirerek, çıkardığı sonuçlar üzerinden çalışmasını daha ileriye taşır. Gazete, bildiri, teori ve kültür dergilerinin parti ve yakın çevresinin “iç eğitimi”nin araçları olarak kullanılmasını sağlama ısrarındaki durumunu ve yine bu araçların kitlelerin gerçekleri tüm bağlantılarıyla görmelerine yardımcı olabilmek için ve onların örgütlü mücadeleye seferber olmalarının aracı olarak kullanıp kullanmadığını her bir somut durumda yeniden ve yeniden değerlendirerek, örgütlü aygıtının eksiklikleri ve zaaflarını tespitle gidermeyi esas alarak daha ileri mevzilere yürür. Devrimci sınıf partisinin her organı, örgütü ve mensubu, uluslararası proletaryanın mücadele deneyiminin derslerini bulabileceği Marksist-Leninist literatüre, daha önceki zamanlarla kıyaslanamayacak ölçüde bugün daha fazla ulaşma olanağına sahiptir. Buna ek olarak, parti literatürü, bu deneyimlerin sonuçlarını mücadeleci her işçi ve emekçinin olduğu kadar, militan devrimcilerin de kullanımına sunmuştur. Bu deneyim ve derslerden çıkarılan sonuçlardan yararlanmak, örgüt çalışmasını ve örgütlü mücadeleyi geliştirip güçlendirmenin gereklerinden bir diğeridir.
Devrimci sınıf partisinin kitleler içindeki çalışmasında başarıyla ilerleyebilmesinin bir diğer koşulu, bu çalışmanın sosyalizm bilimiyle donanmış militanlarının çalışması olarak koordine edilip yürütülmesidir. Burjuvaziye karşı mücadelenin temel yanlarından birinin de ideolojik mücadele olması ve onun da Marksist-Leninist teorik donanım olmaksızın layıkıyla sürdürülemez olması, hareketin ihtiyaçlarına yanıt oluşturacak bir mücadele için teorik donanımı gerekli ve başarının koşullarından biri haline getirir. İçinde bulunduğumuz veya içinden geçmekte olduğumuz ve nispeten uzun süren dönemin bir özelliği de, hareketin belirli bir geri düzeyde seyrediyor oluşudur. Bu koşulların teorik-ideolojik donanıma ve devrimci eğitime gereksinim duymadığı ya da bunun önüne engeller çıkardığı gerekçesi –varsa eğer– hiçbir geçerliliğe sahip değildir. Bu konudaki atalet, düşünce tembelliği ve öteleme tutumu, ihmal ve “iş yapma” gerekçesine sığınılarak izah edilemez. Aksine, hareketin ihtiyaçlarıyla bağlı ideolojik mücadele ve sosyalizm mücadelesinin gerekli kıldığı teorik donanım olmaksızın pratikte yapılması gereken işler de ya eksik ya da parti ve Marksizm görüşü açısından değil, ama kendiliğindenci-reformist, sendikalist bir perspektifle ve teknik yerine getirmecilikle geçiştirilmesi şeklinde ele alınmış olunur. Devrimci teorinin, parti ve öncelikle en yakın çevresi, ileri kesimleri başta olmak üzere kitlelerin saflarında maddi güce dönüşmesi için “söz”den ve “ihtiyaç tespiti”nden çok, pratikte bunun devrimci eğitiminin gerçekleştirilmesine ihtiyaç vardır. Devrimci geleneğimiz ve uluslararası deneyim en zor durumlarda ve siyasal gericilik koşullarında da bunun mümkün olduğunu tanıtlamıştır. Parti organları ve örgütlerinin, çeşitli görev ve çalışma komiteleri ve gruplarının, işyeri, fabrika ve semt örgütlerinin hem kendi iç eğitimlerini hem de çevrelerinin eğitimini gerçekleştirilmeleri olmaksızın teorinin maddi güce dönüşmesi olarak ifade edilen değiştirici kuvvetin oluşması/oluşturulması olanaklı olamaz.

d-) Daha ileri mevziler için devrimci grişkenlik ve kesintisiz çalışma ısrarı
Devrimci parti, gücünü, sınıf içinde sahip olduğu örgütlülüğünden; ona dayanarak sağladığı manevi ve siyasi otoritesinden alır. Parti çalışmasının başarısı, sınıfın ve emekçilerin giderek daha geniş kesimlerinin mücadele içinde ve parti etrafında birleştirilmesinde somutlanır. Buradan bakıldığında, işçi sınıfının sosyalist partisi bugün henüz ileri-sınıf bilinçli işçilerin bir kesimiyle devrimci aydın ve gençlik çevrelerinden işçi sınıfı ve nihai hedefleriyle birleşmeye karar vermiş kesimlerinin örgütlendiği bir basamaktadır. Bu durumundaki sınıf partisinin işçi kitleleri ve halkın diğer kesimleri içindeki devrimci çalışması, işçilerin en geniş kesimleriyle birleşme; sendikal ve diğer işçi örgütlerini parti çizgisine çekme ve emekçi örgütlerini çevresinde toplamaya yetenekli bir parti olarak gelişmesini esas alan sosyalist ve demokratik bir çalışma olarak şekillenmek zorundadır. İşçi ve emekçilerin milyonlarcasının örgütsüz “yığın” hali, örgütlenme ihtiyacının büyüklüğü ve önemini ortaya koyuyor. Kapitalizmin gelişmesi ile kent-kır ilişikleri, sanayi ve hizmetler ile kent lehine değişmiş; kentlerin kenar semtleri yoksullar, işsizler ve yoksunların yığılma mahalleri haline gelmişlerdir. Küçük ve orta boy işletmeler, birçok kentte genç işçilerin ‘yığılma’ yerleridirler. Genç işçi-işsiz kitleleri, sınıflarının en fazla hak yoksunu, en yoksul ve kayıtsız çalıştırılan kesimini oluşturuyorlar. Büyük fabrikalar, kalabildiği kadarıyla devlet işletmeleri sınıfın mücadele deneyimi yönünden önem taşımaya devam ediyor. Burjuvazinin işçi sınıfını, onun kendi saflarındaki zayıflıklarından yararlanarak, işyerindeki konumlarının yarattığı davranış ve tutum farklılıklarını, ücret, işteki devamlılık, ‘ustalık-kalfalık’, sosyal hak sahibi olma ya da olmama, ‘kadrolu-taşeron’ vb. her tür ayrımı kullanarak bölüp etkisizleştirmeye ve yedeklemeye çalıştığını bir an olsun unutamayız. İşçiler, kent-kır emekçileri, küçük üreticiler ve küçük işletme sahipleri, kadın ve gençlik kitleleri; Kürtler ve Aleviler başta gelmek üzere, “etnik ve inançsal” farklılıkları nedeniyle baskı altında tutulup inkardan gelinen kesimler ile burjuva  partileri, hükümetleri  ve devleti arasındaki ilişkilerin gerildiği bugünkü dönemde, siyasal teşhir ve devrimci ajitasyonun kitleler içinde karşılık görmesinin olanakları daha da genişlemiştir. Sınıf mücadelesi ve kapitalist sömürü üzerine “genel geçer” ve her zaman her yerde söylenebilecek olanların art arda sıralanmasıyla yetinilemez. Somut aktüel ve acil ekonomik sosyal ve siyasal talepler ileri sürülerek kitleler içindeki çalışmayı kesintisiz şekilde ve ısrarla sürdürmeye ihtiyaç büyümüştür.
Parti çalışması, öncelikli çalışma alanları/bölgeleri/sektörleri olmakla birlikte, genel özelliği ve içeriğiyle, işçi sınıfı ve emekçilerin en geniş kesimlerinin kapitalizme ve burjuva sınıf hakimiyetine karşı mücadeleye kazanılması çalışmasıdır. Bu çalışmanın başlıca özellikli yönlerinden biri de, işyeri, fabrika ve kurumlardaki çalışma ile kitle örgütlerindeki çalışmanın birleştirilmesini gerekli kılmasıdır. Günümüz koşullarında henüz azınlık bir kesiminin örgütlendiği bu tür örgütler halk kitlelerinin hak ve taleplerine bağlanmış bir hat üzerinde olduklarında, sermaye ve hükümetlerine karşı mücadelede örgütsüz on milyonların kendi talepleri için harekete geçirilmesinde büyük ve önemli rol oynayabiliyorlar. İşçi ve diğer emekçilerin sendikal kitle örgütlerinin, sömürülenlerin en geniş kitlelerinin politik-iktisadi mücadeleye çekilmesinde oynayacakları bu hayati rol, sömürünün ve baskının olmadığı bir toplumsal sistem için mücadelenin başarısı açısından da önem taşıyor. Sermaye ve hükümetinin saldırılarına karşı işçi sınıfı ve emekçilerin ve onların çeşitli kitle örgütlerinin mücadele ve eylem birliğine ihtiyaç artmıştır.
Siyasal deneyim ve mücadelenin gösterdiği şudur: İşçi sendikaları ve devrimci işçi partileri mücadele çizgisinde kaldıkları; sendikal yönetimler sermayeye güç vermedikleri sürece, işçi ve tüm ezilenlerin örgütlü mücadelesi kapitalistler ile hükümetlerini geriletmiş; sosyal, ekonomik ve siyasal kazanımlar elde edilmiştir. Sendikaların yönetici aygıtı sermaye ve devleti-hükümetiyle uzlaşma çizgisi izleyen aristokrat işçi tabakası tarafından ele geçirildiğinde ise, dünyanın hemen tüm kapitalist ülkelerindeki işçi-emekçi mücadelesine darbe vurulmuştur. Burjuva sendikal çizgi ve akım, işçi kitlelerinin sendikalara mesafeli durmalarına da neden olmuş, işçiler kendi örgütlerine güvensizleşmişler, kapitalist parti fraksiyonlarının, hükümetlerin ve kapitalist tekellerin sendikalara saldırısına; sendikal örgütlenmenin önüne çeşitli ve çok sayıda yasal ve bürokratik engel çıkarmalarına karşı, aynı nedenle, güçlü kitlesel mücadeleler ortaya çıkmamıştır. Sendikaların son on yıllardaki güç kaybında, hareketin geriye püskürtülmüş olmasının yanı sıra, izlenen bu işbirlikçi-uzlaşmacı ve teslimiyetçi sendikal çizgi önemli paya sahiptir. Sendikalardaki ve çeşitli kitle örgütlerindeki devrimci çalışma; bu çalışma ile sağlanan mevzi ve olanaklar, sendika üst bürokrasisinin engelleyici tutumlarının püskürtülmesi ve bir mücadele cephesinin yaratılması için de sağlam dayanak oluştururlar. Bu çalışma, kuşkusuz, ancak burjuvazinin, devlet ve hükümetlerin ve sendikal bürokrasinin çeşitli engelleri ve pratikte çok sayıdaki örneğinin ortaya koyduğu saldırılara göğüs gererek yürütülebilir. İşçi ve emekçi yığınlarının kurtuluşu için gözetilmesi gereken, emekçilerle birleşmeyi esas alan ve onların somut ekenomik-sosyal ve siyasal taleplerinin savunulması temelinde örgütlenecek bir mücadelenin önünde yer almayı ihmal etmeyen bir tutumdur.
Siyasal pratik ve deneyim, mücadele ile devrimci girişkenlik ve kitleler içindeki kesintisiz devrimci çalışmada ısrar arasında dolaysız bir bağ olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın yukarıdan beri bazı yönleriyle ele alınan kapsam, içerik ve kararlılıkla sürdürülmesi ise, partinin kitlelerin daha geniş kesimleri içindeki güvenilirliğini artıracak, ileri kesimlerin etrafında bir araya geldiği ve sermayeye karşı mücadeleyi daha ileriden sürdürdüğü bir “merkezi güç” haline getirecektir. Her bir partili ve parti organı bu tutumu benimseyerek çalıştığında ise, bu hedefe ulaşmak yakınlaşacaktır.

Muhafazakar yeni sağın tarihe ve topluma bakışı

Kapitalizm ve kapitalist emperyalizmin politik, felsefi ve iktisadi savunusunu esas alan burjuva akımlarından biri olmasına karşın, muhafazakar-yeni muhafazakar sağın, kapitalist gelişme ve tekelci gericiliğin yol açtığı kitlesel umutsuzluk ve geleceğe güvensizlikten, Ortaçağcı “değerler”e dönüş ya da onları bugünün toplumsal ilişki biçimleri ve anlayışlarıyla harmanlayarak sahiplenme yönünde yararlanmak istediğine, bir önceki yazımızda değinmiştik.
Burjuva Aydınlanma, burjuva modernizmi ve Fransız burjuva devrimiyle gündeme getirilen görüşlerle pozitif bilimler alanında kaydedilen gelişmelerin, insanlığın ileriye doğru ilerleyişinde gördükleri işlevi, bugünün “modern kötülükleri”yle ilişkilendiren yeni muhafazakar yazar ve akademisyenler, “aydınlanma projesinin büyük düş kırıklıklarıyla sonuçlandığını” vaaz etmektedirler. Kapitalist çürüme ve yabancılaşmadan “kurtuluş”u, bugünkü sisteme ve onun ürettiği ya da sürdürdüğü örf, adet, din, aile vb. kurum ve anlayışlara sarılmakta gören yeni muhafazakar yazarlar, tekelci gericiliğin, insanı, kıyım makinesinin önüne atmasını, Aydınlanma düşüncesine, rasyonalizme, modernizm ve Marksizm’e fatura etmekte; E. Burke, Fredrich Nietzsche ve Martin Heidegger’in irrasyonalist görüşlerini bugünün toplumsal sorunlarının çözümünün ‘anahtarı’ olarak göstermektedirler.
Bireyi dine, geleneğe, örf ve adetlere, aile ve devlet otoritesine sarılmaya çağıran yeni muhafazakar ideologlar, “bugünkü kapitalizm”in –bunu, kimileri “emperyalizm olmayan imparatorluk”, kimileri “bilim çağı”; kimileri de “yeni vahşet çağı” olarak niteliyorlar– iş yaşamını, sosyal ilişkileri, kültürel ortamı ve siyasal-askeri mekanizmayı değişime sürükleyerek, modern düşünce tarihini geçersizleştirdiğini ileri sürüyor; sosyalizmin yıkılışı ve işçi sınıfının yenilgisini, “sosyalizmin insan doğasına aykırılığı” ve “olanaksızlığı”nın tarih tarafından “onanması-doğrulanması”na ve tarihin bu “sapma”dan kurtularak olağan mecrasına yeniden dönmesine kanıt gösteriyorlar.
“Tarihsel toplumsal değerlerin muhafazası” gerekçeli vaazları ve “muhafazakar demokrasi” olarak ifade ettikleri politik-ideolojik ve kültürel anlayışlarıyla, aklın ve bilimin karşısına “gelenek ve dogmayı”, toplumsal değişim ve ilerlemenin karşısına kurulu düzene bağlanmayı çıkaran bu ‘modern ortaçağcı’ akım; gücünü, egemen ideolojik kültürel ve politik baskı sisteminden almakta, dogma ve hurafelerin ‘gizil gücü’ ve zihinleri zincirleyen geleneksel-dinsel anlayışlara dayanıp onlardan beslenerek, umutsuzluğa itilmiş kitleler üzerindeki etkisini artırmak istemektedir.

MUHAFAZAKAR ÇAĞRI ADRESİ: “GÜVENLİ SIĞINAK” MI,  ÇÜRÜTÜCÜ KARANLIK MI?

Muhafazakar yeni sağ, Fransız devrimiyle getirilen burjuva eşitlik, özgürlük ve kardeşlik düşüncesini, insanın doğayla mücadelesindeki kazanımlarını ve dogma ve hurafelere kör bağlanmaya karşı bilim ve aklın yol göstericiliğinde elde ettiği başarılarını bugün yeniden saldırı hedefine koyar ve modernizm ve rasyonalizmle ilişkilerinden hareketle, sosyalizmi de, “şiddet ve tiranlık kaynağı” bir toplumsal sistem olarak gösterirken, insanı, hangi anlayış ve düşünceyi sahiplenmeye çağırmaktadır?
On dokuzuncu yüzyıl muhafazakar teorisyenleri, geleneksel otoritenin (kilise, aile, cemaatler vb.), insanları “kendi aralarında birleştiren ve farklılaşmalarını sağlayan kurallar ve sağlam töreler” yaratarak, “şükran, saygı, sadakat duygularına dayanan bir anlayış geliştirdiğini” vazediyor; Aydınlanmacı düşüncelerle pozitif bilimlerin, feodal aristokrasiye ve geleneksel önyargı-dogma ve anlayışlara açtıkları savaşla, bireyleri “güvenli sığınaklar”dan yoksun bıraktıklarını ve despotizme teslim olmalarının yolunu açtıklarını ileri sürüyorlardı. Günümüz muhafazakarlarının yol göstericisi Edmund Burke, “her vesilede anında uygulama olanağı sağlayan” ve herhangi karar durumunda “kararsız insanları yalnız bırakma”yan, insanları “kuşku, bocalama ve kararsızlık tehlikelerine” terk etmeyen önyargıyı, “gelenekte bulunan otoritenin ve aklın bireysel zihindeki temsili” olarak tanımlıyor; feodal aristokratik devleti ise, “yalnızca yaşayanlar arasında değil aynı zamanda ölmüş olanlar ve doğacak olanlar arasında da bulunan bir ortaklık” olarak; “bilimin bütününde”, “sanatın bütününde” ve her erdemde ve kusursuzluğun bütününde “bir ortaklık” olarak, eksiksiz, dokunulamaz ve bir tür kutsallık kazanmış bir otorite düzeyine çıkarıyordu. Burke, dogma, önyargı ve alışkanlıkları, “kuşakları birbirlerine bağlayan toplumsal güç” ve “insanları bir arada tutan sosyal yapıştırıcılar” olarak alıyordu. Devlet de, dogmaların, gelenek ve alışkanlıkların sürdürülmesinin “kolektif” temsili gücüydü ve Aydınlanma düşünürleri, dogma ve önyargıya ve geleneksel kurumlara karşı çıkmakla insanı bu “güvenli sığınakları”ndan yoksun bırakmaktaydılar.
İzleyenleri, Burke’ye sadık kaldılar. Onlara göre de, “ortaçağ toplumsal düzenini, yani geleneği” ‘ilerlemenin önünde bir engel ve geride kalmış bir aşama’ olarak görmek ve feodal aristokratik otoriteyi hedef alan yeni bir “tarih ve toplum teorisi” geliştirmekle; Aydınlanma ve modernizm, gücünü ve “güvenilirliği”ni “gelenekten alan” kurulu sistemi, kargaşa, çatışma ve güvensizliğe sürüklemişti. Oysa, “geleneksel ve güvenilir toplumsal yaşam pratiği”yle onun ortaya çıkardığı “pratik akıl” ve “pratik bilgi”, ancak gelenekte “kökleşmekte” ve “gelenekle kuşaklar boyunca aktarılmakta”ydı ve bu da, “insani eylemin temeli”ni oluşturan “önyargı, dogma, alışkanlık ve gelenek”lerin korunmasını gerekli kılıyordu.!  Aydınlanma düşünürleri ve özellikle de Marksist materyalizm, bu “gelenek”lerin korunmasına karşı olmakla, toplumda yıkıma yol açmışlar; ve bireyi “güvenli sığınak”larından çıkararak modern tiranlığın baskısı altında yabancılaştırarak umutsuzluğa sürüklemişlerdi.
Muhafazakar yazarlar, “kuşakları birbirine bağlayan toplumsal güç”ü, sürdürülmesini istedikleri gelenekte ve “geleneksel…yaşam pratiğinde” arar ve görürlerken; geleneğin sürdürülmesini, –açıkça belirtmekten kaçınsalar da–, “gelenekte bulunan otorite”nin toplumsal çıkarları ve devamında gördükleri yararla ilişkilendirmektedirler. “Geleneksel ve güvenilir toplumsal yaşam pratiği” ve bunun “gelenekle aktarılması”ndan anladıkları, içinde bulunulan koşullarda, sürmekte olan toplumsal düzen ve ilişki biçimlerinin ve bunların “gelenekleştirdiği” alışkanlık ve düşüncelerin aktarılması ve sürdürülmesidir. Bunu yaparlarken, gelenek denen toplumsal bağ ya da anlayışların ebedi değil ama, insanın tarihiyle dolaysız ilişki olduklarını; insanın –ve kuşkusuz toplumların– yaşam pratiği içinde ortaya çıkıp geliştiklerini; olumlu ya da olumsuz özellikte olabileceklerini; sürdürülmeleri ya da reddedilmelerinin, sınıflı toplumda, tüm sınıf ve bireyler için aynı anlama gelemeyeceğini göz ardı etmekte; gelenek, örf ve adetleri, esas olarak, “otorite”yle ilişkileri kapsamında ele alarak, mevcut düzen ve otoritesinin emrine vermektedirler. Otoritenin, toplumsal denetime ve yönetime hizmet edecek düşünce, davranış ve alışkanlıkların “gelenekleşmesi” için oynadığı rolü gizleyen bu yazarlar, “pratik akıl” ve “pratik bilgi”yle ilişkilendirdikleri “geleneksel ve güvenilir toplumsal yaşam pratiği”ni de, esas olarak, dolaysız-çıplak ve hemen görülebilir basit gerçeğin bilgisi ve onu algılayan “pratik akıl”la sınırlamaktadırlar. Muhafazakar yazarlar, insan aklı ve bilgisinin –eğer ilkel ve tecrit durumdaki insanın sınırlı olması kaçınılmaz bilgi ve düşüncesi ölçüt alınmayacaksa– insanın kendi tarihi boyunca içinde bulunduğu toplumsal ve doğasal koşullarla ilişkisini, salt “pratik” ve “somut”la sınırlı görmekte; bunu, gelenekte gördükleri otoritenin devamı bakımından da, onun sınırlamalarını kolaylaştırıcı bir unsur olarak değerlendirmektedirler. Onlar, insanı, “kuşku, bocalama ve başarısızlık tehlikesine” karşı, insanın “soyut akıl” ve bilgisiyle ilişkili olması kaçınılmaz mücadele deneyimleri, paylaşım ve dayanışma duyguları türünden, kavranması ve geliştirilmesi “somut” ya da “pratik akıl” olmaksızın olanaksız “bağ” ve “ilişki”leri, toplumsal maddi temellerinden koparmakta; insanların, mevcut  üretim ve yaşam tarzı ve onun ürünü düşünce kalıpları içinde tutulmasını istemektedirler. “Geleneksel ve güvenilir toplumsal yaşam pratiği” üzerine muhafazakar formülasyon, güvenilirliği, devralınan ve sürmekte olanda görmekte, hakim ilişki biçimleriyle düşünüş tarzlarının korunmasını “kuşakları birbirine bağlayan toplumsal güç”ün “kudsiyeti” adına vazetmektedir. Muhafazakar yazarlar, kuşaktan kuşağa aktarılan değerlerin bir kısmının geçersizleşmesi ve aşılması ve ancak bir kısmının, sonraki kuşaklarca, üzerinden ilerlenecek kazanımlar olarak, devralınması gerçeğini göz ardı etmişlerdir.
Muhafazakar anlayış, insan ve tarihini, insan eylemini ve bu eylemin içinde gerçekleştiği koşulları, bu dünyevi ve toplumsal koşulların değişebilir olduğu gerçeğini ters yüz ediyor; “toplumsal yaşam pratiği”nden söz etmesine rağmen, insan ve tarihini “uhrevi güçler”in belirlediği “kader”e ve devlet, cemaat gibi otorite ve kurumlara teslim ediyordu. Modern muhafazakarlık, kuşkusuz, Burke’nin feodal aristokrasiye endekslenmiş safsatalarını, kapitalizmin gerçekleriyle yüz yüze kaldıkça, “revize etme” ihtiyacı duydu, ama din, gelenek ve otoriteye yüklediği “tarihsel rol”e bağlılığını da sürdürdü. Yeni muhafazakar sağın, insanı, içinde bulunduğu çözümsüzlüklerden çıkış için çağırdığı adres, bugünkü sistem ve kurumlarıyla harmanlanmış ve Ortaçağ gericiliğinin dayanak edinilmiş olduğu karanlık bir çıkmaz; bağlı kalındığında, sömürü, baskı ve çözümsüzlükten kurtulma olanağı olmayan kapitalizmin “modern değerleri”ydi.

AYDINLANMA DÜŞÜNÜRLERİNE KADAR GENİŞLETİLEN HEDEF
Muhafazakar yeni sağ politikacı, yazar ve akademisyenler, “yirminci yüzyılın büyük felaketleri”ni “Aydınlanmacı akıl” ve Aydınlanma düşünürlerinin savundukları düşüncelerle ilişkilendirmekte; ve Marksizm ve Nazizmi, “aynı Aydınlanmacılıktan doğmuş” ve “on milyonlarca cana mal olmuş geçici sapmalar”  olarak göstermektedirler. Marksizm’i, toplumsal tarihe, voluntarist –iradeci– bir müdahale ve geleneksel değerlere saldırı teori ve politikası olarak gösteren muhafazakar safsataya, yazının ileriki bölümlerinde yeniden dönmek üzere, Aydınlanma düşünürleriyle rasyonalizme yönelik yeni sağ saldırının gerekçelerine bakalım.
Bengül Güngörmez, “Muhafazakar Paradigma: ‘Dogma’ ve ‘Önyargı’” başlıklı makalesinde şöyle yazıyor: “Bugünden geçmişe bakılarak bir değerlendirme yapıldığında, muhafazakar düşünürlerin Aydınlanma rasyonalizmine bu saldırılarında haklı oldukları söylenebilir. Yirminci yüzyılın büyük felaketleri olan Holocaust, Gulag ve Hiroşima; Aydınlanmacı rasyonalist geleneğin ürünüdür. Onlar, Aydınlanmacı aklın, yani ‘teknik akıl’ın ürünüdür.”
Aydınlanma düşünürlerinin “eşitlik, özgürlük, kardeşlik savunusu”nu ve feodal aristokrasinin “doğal otoritesi”ne itirazı içeren görüşleriyle, insanlığı ileriye taşıyan pozitif bilimlerin, iki yüz yıl sonra, yeniden hedef tahtasına konmasının en önemli nedeni, açıktır ki, bu düşünürlerin, “her şeyin akıl ölçüsüne vurulması” ve “akla uygun olmayan her şeyin reddi” anlayışını mutlaklaştırmayla içine düştükleri yanlışlara karşın, görüşleriyle ortaçağ karanlığının kırılmasına hizmet etmeleriydi. Ancak bunu, biraz daha yakından irdelemekte yarar var:
Düşünceleriyle en fazla öne çıkmış, eleştirilmiş ya da benimsenmiş başlıca Aydınlanma düşünürleri Emmanuel Kant, Jean Jack Rousseau ve Voltaire, genel hatlarıyla söylenecek olursa, feodal aristokratik ve dogmatik tutuma ve bilgilerin kaynağını “Kitab-ı Mukaddes”teki dogmalarda arayan Skolastik Felsefeye karşı çıkarak, insan bilgilerinin, gözleme, duyulara ve deneye dayandığını belirtmişler, eşitliği, özgürlüğü ve mutlu bir hayatı “doğa durumundaki insan”ın hakkı sayarak, bu “doğa durumu” haklarını sınırlayan kurum ve düşüncelere savaş açmışlardı. İnsan deneyiminin tarihsel süreç içinde gelişip yetkinleştiğini ve insan doğasına yaraşır bir düzenin, batıl inançların egemenliğinin kırılması ve bilimin, korkunun ve baskının doğurduğu boş inançları ortadan kaldırmasıyla kurulabileceğini söylemişler; “dogma ve formüller”i “insanı sonsuza dek olgunlaşmamış durumda tutan prangalar” olarak nitelemişler, hiçbir yüksek meclis veya kurulun “kendi üyelerinin her birini ve onlar aracılığıyla da halkı sürekli bir vesayet altında tutmak amacıyla asla belli bir değişmez doktrinler bütününe bağlanma kararı alamayacağını”; böyle bir kararın, “İmparatorluk Meclisleri ve en saygın barış antlaşmaları tarafından onaylanmış bile olsa”, mutlak olarak geçersiz olduğunu belirterek, onun “insan doğasına karşı bir suç oluşturacağını” ilan etmişler (Kant); özgür olmayı “insanın özü”yle ilişkilendirerek, “bir tarafa mutlak otorite, öte tarafa da sorgusuz sualsiz itaat etme yükümlülüğü veren sözleşme”leri geçersiz saymışlardır (Jean Jacques Rousseau). Aydınlanmanın en önemli iki teorisyeninden biri olan Rousseau, “yoksulların ayağına yeni prangalar vuran, zenginlere ise yeni yetkiler veren; doğal özgürlüğü bir daha geri dönülmez biçimde yok edip mülkiyet ve eşitsizlik hukukunu ebedileştiren, kurnazlıkla gerçekleştirilmiş bir gaspı değişmez bir hakka dönüştüren ve birkaç hırslı bireyin yararı uğruna bütün insanlığı sürekli çalışma, kölelik ve sefalete mahkum eden toplumu ve hukukunu” (“Eşitsizliğin Kaynağı” adlı eserinde) meşru görmezken; Kant, devletin din kuralları koymasına, “doğru dini öğretme”ye kalkışmasına, belli din, mezhep ya da inancı dayatmasına, dini cemaatler örgütleyerek, onu siyasete alet etmesine karşı çıkmıştır. Kant’a göre, “evrensel ve sürekli bir barışın kurulması ödevi saf aklın sınırları içinde yer alan hukuk teorisinin bir parçası olmakla kalmaz, bu teorinin nihai amacının bütününü oluşturur”du. Rousseau da, “uluslar arasındaki savaşlara, çatışmalara, cinayetlere ve misillemelere ve insan kanı dökme şerefini bir erdem sayan bütün o korkunç önyargılara” karşı çıkmış ve mülkiyetin “bir değer değil”, toplumsal kötülüklerin kaynağı olduğunu, hakimiyet ve köleliğe yol açtığını, bir kutupta servet, öteki kutupta sefalet ürettiğini, “açlık içindeki çoğunluk zorunlu ihtiyaç maddelerinden yoksun yaşarken, ayrıcalıklı bir avuç insanın lüks içinde yüzdüğü” bir durumun oluşmasına neden olduğunu savunmuştur.
İşte onları ve Aydınlanmayı muhafazakar saldırı oklarının hedefine koyan düşünce ve yaklaşımları bunlardı. Bireyi dine, dini ve politik otoriteye, geleneksel anlayış ve işleyiş biçimlerine bağlanmaya çağıran muhafazakarlık için, bireyi, dine, boş inan ve dogmaya sarılma yerine, bilim ve aklın gereğine çağıran Aydınlanmacı görüşler, cehennemin kapısını açmışlardı!
Aydınlanma fikri, aklı ve bilimi, inanç ve önyargının karşısına çıkarıyor; tarihi ilerlemeyi “insan aklının ilerlemesinin bir biçimi” olarak alıyor, dünyayı anlaşılabilir görüyor, deneyle kanıtlanmamış kategorileri akıl-dışı ilan ediyor; insanın özgürlüğü ve mutluluğunu kutsal sayıyor, doğa bilimlerindeki gelişmelerden de güç alarak, doğa olaylarının, kutsal kitapların hükmünce değil, doğanın kendisiyle açıklanabileceğini söylüyordu. Aydınlanmacılara göre, keşfedilebilir yasalara sahip doğanın, bu yasaları keşfedilerek ilerlenebilir ve dünya insan için daha iyi yaşanabilir hale getirilebilirdi.
Dinsel dogmalara ağır darbeler indiren Aydınlanma düşüncesi, dinin politik-sosyal yaşamdaki etkinliğini sarsarken, burjuva laisizmi yönünde düşünceleri esinledi. “Hümanizm”i yücelten “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” anlayışıyla “özgür insan” ve “özgür birey”in varlığını savunan Aydınlanmacı düşünce, kapitalizmin ve burjuvazinin ihtiyaçlarına da karşılık düşüyordu.
Aydınlanmacı düşüncelerle, onları da aşan, ama içinde bulundukları koşullar tarafından sınırlanan görüşleriyle Simon, Fourier ve Owen’in “sosyalist” düşünceleri, klasik muhafazakarlığın, insan eylemini temelde geleneğe bağlayan; gelenek ve dinin belirleyici “dünyası”nda yaşamayı ve mevcut otoriteye bağlı kalmayı salık veren anlayışına darbe vurduğu; insanı, kendisini kuşatan “kölelik zincirinden kurtulma”ya özendirdiği için hedefe konmuştu. Bugün, yeni muhafazakar sağın geliştirdiği öfkeli saldırının temel nedeni de aynıdır. Yeni ya da “modern”-”demokrat” muhafazakarlık, açık ki, “modern şiddet”, “diktatörlük” ya da “tiranlık” ve Hiroşima-Holocaust kırımlarıyla Aydınlanmacı modernizm ve “us”çu rasyonalizm arasında ilişki kurarken de, sorunu çarpıtmakta, emrinde olduğu kapitalist gericiliğin sorumlusu olduğu suçları, Aydınlanmacı akıl ve “onun yol açtığı gelişme” ile ilişkilendirerek, “soyut ve teknik akıl”la izaha çalışmaktadır. Aydınlanma modernizmi ve burjuva devrimine yönelik muhafazakar “eleştiri”, tüm bu nedenlerle, burjuva devrimine bağlanan “özgürleştirici” burjuva düşüncesinden de geriye düşmekte ve “tarihin gerisinde” kalmaktadır.

US’CU İDEALİZMİN AÇMAZI VE AŞILMASI
Aydınlanma rasyonalizmi, din, toplumsal yaşam, devlet örgütü, doğa anlayışı türünden hemen her şeyi “amansız bir eleştiri”den geçirmekte; her şeyi “ya us mahkemesi önünde varoluşunu haklılamak, ya da varolmaktan vazgeçmek zorunda” bırakmaktaydı. Engels, Anti Duhring’te, Aydınlanma düşünürlerinin, “düşünen us”u, her şeye uygulanacak “tek ve eşsiz ölçü” olarak almalarını eleştirerek, şunları yazıyordu: “Bu dönem, Hegel’in dediği gibi, önce insan beyni ile onun düşüncesi tarafından bulunan ilkelerin bütün insan eylem ve topluluklarına temel hizmeti görmeleri anlamında, daha sonra da bu ilkelerle çelişki durumunda bulunan gerçekliğin aslında tepeden tırnağa ters çevrilmesi gibi daha geniş bir anlamda, dünyanın kafası üstüne konulduğu dönem oldu. Toplum ve devletin bütün eski biçimleri, bütün eski geleneksel fikirler, usdışı ilan edildi ve bir yana atıldı;…”
Böylece, her tür boş inan ile birlikte haksızlık, ayrıcalık ve baskı da “doğa üzerine kurulu eşitlik ve insanın devredilemez hakları tarafından silinip süpürülecekti.”
Engels devam ediyor: “Bugün usun bu egemenliğinin, burjuvazinin ülküleştirilmiş egemenliğinden başka bir şey olmadığını; ölümsüz adaletin, gerçekleşmesini burjuva adalette bulduğunu; eşitliğin, yasa önünde burjuva eşitliğine vardığını; insanın temel haklarından biri olarak… burjuva mülkiyetin ilan edildiğini ve ussal devletin, Rousseau’nun toplum sözleşmesinin, dünyaya ancak bir burjuva demokratik cumhuriyet biçimi altında geldiğini ve ancak o biçimde gelebilecek olduğunu biliyoruz. 18. yüzyılın büyük düşünürleri de, kendi çağlarının kendileri için saptadığı engelleri, öncellerinin hiçbirinden çok aşamazlardı.”
Aşamazlardı, çünkü; Aydınlanma düşünürleri, yeni doğmakta olan kapitalizm ve burjuva sınıfın eski toplum ve egemen sınıfına karşı mücadelesinin ürünüydüler. Henüz “kapitalizmin şafağı”nda bulunuluyordu ve burjuvazi, kendi dünya görüşünü herkesin görüşü olarak gösteriyor, “tüm topluma özgürlük” vaat ediyordu. Aydınlanma düşünürleri de, özgürlükçü görüşleri, tarihsel koşullar ve dönemin özellikleri tarafından sınırlanan bir perspektifle savunmaktaydılar.
Burjuvazi ise, kendisinden farklı ve kendisine karşı bir başka sınıfın; işçi sınıfının “ağırlığı altındaydı”. Onun modernizmi-aydınlanmacı özgürlük anlayışı; ve onun sınırları, her şeyden önce bu ilişki tarafından belirlenmekteydi. Topraktan bağımsız ve işgücünü “istediği yerde” pazarlama özgürlüğüne sahip yeni emekçi türü olarak işçinin ortaya çıkması, feodal kapalı yapının parçalanması; yeni toplumsal sorunları doğurmuş, yeni toplumun tüm kesimlerinin çıkarlarını savunma iddiasındaki burjuvaziye ve onun sözde özgürlükçü hareketine “eşlik eden”, daha doğrusu bu sınıf ve hareketine karşı, “proletaryanın az çok gelişmiş önceli olan sınıfın bağımsız hareketleri” doğmuştu.  Kapitalizm, “geleneksel toplum”a ait kapalı-otokratik yapıları değişime zorlamakta; üretici güçlerin hızla gelişmesini sağlayarak, toplumu –ana sınıflarını işçi sınıfı ve burjuvazinin oluşturduğu– sınıflara ayrıştırmakta, kapitalist pazarın oluşması, feodal yapı ve kurumları asalak ve gereksiz hale getirmekte ve eski değer yargılarını yıkmaktaydı. Proletarya, burjuvaziden ayrı ve –ona karşı olmak üzere– bağımsız bir sınıf olarak ortaya çıkmakta ve bu harekete, “insanlığın kurtarılması”ndan söz eden ütopyacılarla (Saint-Simon, Fourier ve Owen) birlikte, eşitlik ve özgürlüğün burjuva sınırlarını aşan yeni bir eğilim de eşlik etmekteydi.
Aydınlanma düşünürleri gibi, “tüm insanlığı kurtarma” düşüyle hareket etmelerine ve onlar gibi “usun ve ölümsüz adaletin krallığını” kurmak istemelerine karşın, ütopik sosyalistlerin diğerlerinden farkı, burjuva dünyasının kendisini de “us dışı” ve adaletsiz görmeleri ve onun da yadsınmasını istemeleriydi. Büyük ütopyacılar, sosyalizmi, “mutlak doğruluk, mutlak us ve mutlak adaletin dışavurumu” olarak yorumluyor; koşullardan ve insan tarihinden soyutlayarak, bir yandan rastlantısal bir durum, ama diğer yandan da mutlak kaçınılmazlık olarak görüyorlardı. Engels, bu durumu, “…içine çeşitli mezhep kurucularının eleştirel gözlemlerinin, ekonomik savlarının ve gelecekteki toplum konusundaki betimlemelerinin girdiği çok büyük bir ayrıntılar (nüanslar) çeşitliliği kabul eden bir karışım” olarak değerlendiriyor ve “sosyalizmi bir bilim durumuna getirmek için önce onu gerçek bir alan üzerine yerleştirmek gerekiyordu” diyerek, sonradan kendileri tarafından yapılmış olana işaret ediyordu.
Ütopik sosyalistlerin ve Aydınlanma çağı düşünürlerinin “belirli bir sınıfı değil ama tüm insanlığı kurtarma” istekleri ve dünyayı ve dünyasal ilişkileri “mutlak us ve adalet”e dayanarak düzenleme düşünceleriyle sosyalizm tasarımları, tarihsel gelişme düzeyi ve günün koşulları tarafından başarısızlığa mahkum kılınmıştı. Bütün geçmiş tarih –Engels, ilkel dönemi ayırt ederek söyler– elbette “bir sınıf savaşımları tarihi”ydi; birbirleriyle mücadele içindeki sınıflar, “her zaman üretim ve değişim ilişkilerinin, kısacası çağlarındaki ekonomik ilişkilerin ürünleri”ydiler ve yine toplumun ekonomik yapısı “her kez, son çözümlemede, hukuksal ve siyasal kurumların tüm üst yapısını olduğu gibi, her tarihsel dönemin dinsel, felsefi ve öteki fikirlerini de açıklamayı sağlayan gerçek temeli oluştur”maktaydı. Bu da, sosyalizmin, “şu ya da bu dahinin rasgele bir buluşu olarak değil ama tarih tarafından oluşturulan iki sınıfın, proletarya  ile burjuvazinin savaşımlarının zorunlu ürünü” olmasını koşullamaktaydı. “Artık” diyordu Engels, Anti Duhring’te, “sosyalizmin görevi, elden geldiğince eksiksiz bir toplumsal sistem imal etmek değil ama iktisadın, bu sınıfları ve onların karşıtlıklarını zorunlu bir biçimde ortaya çıkaran tarihsel gelişmesini incelemek ve bu biçimde türetilen ekonomik durum içinde çatışmayı çözme araçlarını bulmaktı.” “…yani sorun –diyordu Engels–, yalnızca bir ekonomik olguyu ortaya koymak ya da bu olgu ile sonsuz adalet ve gerçek ahlak arasındaki çatışmayı göstermek değil, tüm iktisadı kökünden değiştirecek olan ve kullanmasını bilen için bütün kapitalist üretimi anlamada bir anahtar sağlayan bir olguyu açıklamaktı… Artı-değerin ne olduğunu anlamak için, Marx’ın, değerin ne olduğunu ortaya çıkarması gerekiyordu… Böylece, emeğin değer üreten özelliğini tahlil etti ve değeri üreten emeğin ne olduğunu, ve bunu niçin ve nasıl yaptığını ilk o saptadı…” (Kapital, II. Cilt, Önsöz, sf. 25)
Marx, Felsefenin Sefaleti’nde, sınıf mücadelesinin toplumsal-iktisadi koşullarıyla bağını dikkate almayan önceki teorisyenlerin, ütopik tezlerini eleştirirken şunları yazıyordu: “Proletarya bir sınıf olarak kendisini oluşturacak ölçüde henüz yeterince gelişmediği sürece, ve bunun sonucu proletaryanın burjuvaziyle olan savaşımı henüz politik bir nitelik almadığı sürece, ve üretici güçler, proletaryanın kurtuluşu ve yeni bir toplumun kurulması için gerekli maddi koşulları bir an için görmemizi sağlayacak ölçüde burjuvazinin bağrında henüz yeterince gelişmediği sürece, bu teorisyenler, ezilen sınıfların isteklerini karşılamak üzere sistemler uyduran ve canlandırıcı bir bilim bulmaya çalışan ütopyacılardır ancak. Ama tarih ilerledikçe ve onunla birlikte proletarya savaşımının çizgileri daha da belirginleştikçe, bunların kafalarının içinde bilim aramalarına artık gerek kalmaz; gözlerinin önünde olup biteni saptamaları ve bunun sözcüsü durumuna gelmeleri yeterlidir. Bilim aradıkları ve sistemler kurmakla kaldıkları sürece, savaşımın başlangıcında kaldıkları sürece sefaletin içinde sefaletten başka bir şey bulamazlar, sefaletin içinde eski toplumu alaşağı edecek devrimci, yıkıcı yönü göremezler…” (sf. 123-124)
Marksizm, toplum ve doğa yasalarını dahilerin soyut düşüncelerinden değil, ama doğa ve insan toplumu tarihinden çıkarmış ve olgular yerine “ilkeler” ikamesine girişmeyerek, dogmalara karşı durmuştu.
Bilimsel sosyalizm, Aydınlanma geleneğinin “insanın iyi bir özü olduğu ve eğitim yoluyla bu özün ortaya çıkarılarak toplumun ilerlemesinin temeli yapılabileceği” görüşünü bir kenara atarak ve insan bilincinin tarihsel-toplumsal (varlıksal) temelleri ve bağlantılarına dikkat çekerek, yeni bir “kurtuluş” teorisinin temellerini attı. Aydınlanma düşünürleri gibi, “aklın ve ölümsüz adaletin krallığını kurmak” isteyen ütopik filozofların görüşleri, toplumsal gelişmenin ortaya çıkardığı maddi üretici güçler ve sınıf ilişkilerindeki değişmeye bağlı olarak aşıldı. Sosyalizmin toplumsal kurtuluş teorisi, Aydınlanmacı-ütopik gelenekten kopuşun; “fikirler” dünyasının ulvi göklerinden yeryüzündeki proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf savaşı alanına inmenin ve çıkarları ve kurtuluşu sömürünün son bulmasında olan bir sınıfın eliyle yeni bir toplumun kurulması teorisiydi. Üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetine son vererek sömürünün toplumsal temelini tasfiye edecek olan proletarya, bu mücadele içinde kendisini de dönüştürerek sınıfların ortadan kalkmasına götüren sürecin, böylece, insanın gerçek eşitliği ve özgürlüğünü olanaklı kılacak biçimde gerçekleştirmesine hizmet edecekti. Marksizmin ulaştığı sonuçlar, toplumlar tarihinin irdelenmesinden çıkarılmıştı, ve sosyalizm “şu ya da bu dahinin rastgele bir buluşu olarak değil ama tarih tarafından oluşturulan iki sınıfın, proletarya ile burjuvazinin savaşımlarının zorunlu bir sonucu olarak” tarih sahnesine çıkıyordu.
Diğer yandan, kapitalizmin tekelci aşamasına evrilmesi, burjuva ilericiliğinin aşılması ve tekelci gericiliğe ulaşılması demekti. Bu, aydınlanma ve modernizmin öne çıkardığı hümanizm ve “eşitlikçi anlayışlar”ın geride bırakılması, toplumsal gelişmenin önünün tekeller ve tekelci hakimiyet eğilimince tıkandığı bir aşamaya varılması ve burjuva “özgürlük ve eşitlik” anlayışının yerini tekelci baskı ve tahakkümün almasıydı. Aydınlanmaya karşı açtıkları savaşla yeni muhafazakar politikacı ve yazarlar da bu sistemin hizmetinde hareket ediyorlardı. Bu yazar, politikacı ve akademisyenlerin, kapitalizmin insan ve emek düşmanı ne kadar ürünü ve sonucu varsa, hepsini modernist akla, rasyonalizme ve modern materyalizme fatura ederken, kendileri de, “değer saptama” yöntemleri ve ilişkilendirme tarzlarıyla, metafizik-düşünsel soyutlamaları maddi ilişkiler yerine ikame eder durumdadırlar.

AKLIN ÖNYARGIYA; DÜŞÜNCENİN GELENEĞE; İNSANIN “KADER”E KURBAN EDİLMESİ TEORİSİ

Marx ve Engels’in, Aydınlanma düşünürleriyle Ütopiklerin toplumu ve “her şeyi” “Us”un sözde yanılmaz terazisinde ölçüye vurmak anlamına gelen düşüncelerine yönelttikleri eleştirileri bilmelerine karşın, “soyut aklın eleştirisi”ni, modernizme ve Marksist materyalist tarih tezine karşı saldırıyı sözüm ona “soyut aklın eleştirisi” üzerinden ve “geleneğin, tarihin ve önyargının ürettiklerini sahiplenme” adına sürdüren yeni muhafazakar yazarlar, birbirinden ayrı olmakla kalmayan, gerçekte, biri ötekinden farklılaşarak onu aşan iki düşünce tarzı olarak, Aydınlanma geleneği ve tarihsel materyalizmi aynı kefeye koymakta, aynı mantıkla “mahkum etme”ye çalışmaktadırlar.
Muhafazakar düşünürler, “bütün insanlarda ortak olan, önyargılardan arınmış bir akıl yürütme imkansızlığı”ndan söz ederek, Aydınlanma düşüncesini, toplumu “soyut prensiplere göre” örgütlemeye-organize etmeye kalkışmakla, önceki kuşakların mirasını gözetmemek ve güvensizlik üzerinden tiranlığın yolunu açmakla suçluyorlardı. Kişi hürriyetini, özgürlük ve eşitliği, düzensizlik ve kargaşa nedeni sayıyor, “aidiyet bağı ve duyusunun sağladığı güç ve güven”i geleneksel olanda arıyor; dogma, önyargı, din ve cemaat bağını “güven sağlayıcı gelenek” ve “insan eyleminin temeli”ni oluşturan gerçek olgular sayıyor; kurulu düzenin içinde ve düzenin kural, kurum ve işleyişini bozmayacak bir “kendiliğinden değişim”in dışına çıkacak her hareketi ve onun ifadesi olan düşünceleri “tehdit” olarak algılıyorlardı. Bunlar; eylemi, her şeyden önce, yaşam araçlarını üretme ve doğa güçlerine karşı korunmayı amaç edinen insanı, ilkin “toplumsal tarih”in dışına atıyor; sonra da, kendi deyişleriyle önyargı, dogma, alışkanlık ve geleneği salt “manevi değerler” katına çekerek soyutluyor, ve böylece insanı üreten, değiştiren ve bu faaliyet içinde değer yargıları ve gelenekleri de değişime uğrayan insanı da maddi toplumsal ilişkilerden koparıyorlar.
“Toplumsal tarih” üzerine uzun tiradlarına karşın; yeni muhafazakar yazarlar, klasik muhafazakar teorisyenlerin bu “akıl yürütme”sini sürdürüyorlar. Bu “yeni”leri, “toplumu soyut prensiplere göre örgütleme”ye kalkışma düşüncesine materyalizmin bakış açısından eleştiriler getiren ve sınıf mücadelelerini tarih ve toplum tahlilinin merkezine koyan Marksizm’in üzerini çizmeye çalışırlarken,  toplumları ve toplumsal örgütlenmeleri, tarihi gelişme süreçlerinden ve insan aklı ve etkinliğinden soyutlamakta; ve zamansal ve mekansal değişken kategoriler olmaktan çıkarmaktadırlar. Tarihi ve toplumsal yaşamı; insanın varolması ve yaşamını –her zaman daha da iyileştirmeyi amaçlayarak– sürdürme eyleminden olduğu kadar, iktisadi-sosyal koşul ve kategorilerden de soyutlayarak, salt “akli” oluşumlara indirgeyen muhafazakar yazarlar, insan bilgilerinin oluşması ve gelişmesi süreçlerinde zorunlu olan bağıntılandırma ve soyutlama “eylemi”ni gereksiz sayıyor; olgularla süreçlerin iç bağını bir kenara itiyor; metafizik kurgulamalara girişerek, insanın kendini üretme ve doğayı değiştirme eylemine bağlı olarak gelişen ‘akıl’ ve düşünceyi, iktisadi-toplumsal koşullardan; sosyal yaşam pratiği ve sosyal ilişkilerden soyutlayarak, salt “akli ikilemler” etrafında kategorilendiriyorlar. Aydınlanma düşünürlerini, Marksistleri ve pozitif bilgi kuramını, “soyut akla dayalı toplumsal değişim projeleri oluşturmak”la suçluyor; ama dogma, önyargı, hurafe, cemaat, kilise ve din ile ilgili olanları başta olmak üzere, kurumlara ve hakim kültürel-ahlaki anlayışlara, “derin bir felsefi-tarihsel miras” atfediyorlar. Toplumsal tecrübeyi dogma, “önyargı” ve gelenekte “saklı olan”la sınırlıyor, toplumsal değişim ve kurtuluş düşüncesini “teknik akıl” sınırlarına çekiyor ve “toplumsal yaşam pratiğini” sınıfların yaşam pratiğinden, bu pratik içinde onların karşı karşıya gelişlerinden; ve başka etkenlerle birlikte, değişmez ve taşlaşmış varsaydıkları gelenek, alışkanlık ve anlayışların, bu karşı karşıya geliş içinde farklılaşması ve değişiminden soyutluyorlar.
Dogma, hurafe ve miti, aklın ve bilimin; akıl yoluyla ve bilimi kullanarak bilmenin karşısına çıkaran, mantıksal tutarlılığı reddeden, modernizmi, aydınlanmayı ve bilimsel düşünme yöntemini, “duygu, içgüdü, inanç, önyargı vb. kategorilere hiç ama hiçbir değer vermemek” olarak gören muhafazakar yazarlar, “toplumsal tarih”i, üretimden ve üretim ilişkilerinden; üretim faaliyeti içinde doğup birbirleriyle zorunlu ve önlenemez mücadelelere girişen sınıfların tutum ve eylemlerinden bağışık saymakta; “sosyal” yapı ve kurumlara değişmezlik atfetmekte; siyaseti, eski yapıların korunmasının aracı olarak görmekte ve toplumsal-kültürel mirası, içgüdü, inanç, önyargı ve mevcut otoriteye bağlılıkla sınırlamaktadırlar. İnsanı, “kaderine mahkum birey” ya da en fazla dini ve diğer cemaatler içindeki birey konumuna düşüren ve orada tutmaya çalışan muhafazakar “akıl”, insan ve “aklı”nın sosyal yaşamdan bu soyutlanmasını, “aklın her zaman belirli önyargı(lama)lar içinde, değer-bağımlı kültürel bağlamlarda iş görmesi” ve “önyargılardan arınmış, gerçeğin sesi olan bir akıl ve akılcılık savunusu”nun olanaksızlığıyla gerekçelendirmiş; insan “akıl yürütmesi”nin içinde yaşanılan koşularla kaçınılmaz bağını, yalnızca geleneksel anlayış ve kurumlara bağlılığı güçlendirmek ve bilimsel öngörüleri reddetmek üzere “benimsemiş”tir! Muhafazakar yazarlar, “önyargı” –diyorlar–, tarihsel süreç içinde oluşan bilgeliğin, hikmetin içinde cisimleşir; soyut akılla anlaşılmayabilecek erdemleri içinde barındırır. Önyargı bireylere sosyalleşme sürecinde her yerden geldiği için (aile, eğitim vs), önyargıdan kaçınmak mümkün değildir. Çeşitli şekillerde edindiğimiz önyargılardan bağımsız işleyen bir akıl düşünülemez. Önyargılardan arınmış bir akılcılık iddiasında bulunanlar sadece kendilerini kandırır. Yaptıkları şey, reddettiklerini söyledikleri önyargılar yerine yenilerini koymaktan ibarettir. Ancak tarihsel sürecin ürünü olan önyargılar bir anda değiştirilemezler.” (Burke’den aktaran Duman, agd, sf. 43)
Aklın insan eylemiyle; toplumsal tecrübenin önyargıyla; insanın kendi tarihiyle; önyargının akıl ve tecrübeyle; geleneğin tarihsel toplumsal değerlerle kurulan bu muhafazakar ilişkisi, her şeyden önce, insani toplumsal değerlerin nesnel gerçeğe ilişkin olanlarını, aklın ve soyut düşüncenin irrasyonel kurgulamalarına tabi kılmakta; varlığı düşünceye, insan ve eylemini din ve geleneğe feda etmektedir.  Bu düşünce sistemince ilişkiler yalnızca tersine çevrilmemiş, toplumsal maddi olguların üzeri örtülürken, felsefi materyalizme, dayanağı olmayan, kurgusal ve yalana dayalı suçlamalar da yöneltilmiştir.
Aydınlanma modernizmiyle materyalist Marksizmin, “aynı kökenden geldiği”  yönündeki muhafazakar-yeni muhafazakar iddia, bu iki dünya görüşü arasındaki farklılıkları ve hatta uzlaştırılamaz aykırılıkları örtbas etmekte, temel önemdeki bu çarpıtma, Marksizmin, “toplumsal bilinç”in ve bilginin oluşması ve ayrışması; gelenek ve alışkanlıkların insan yaşamı ve eylemi üzerindeki etkisi, tecrübe ve deneyimin kuşaklar arası “paylaşım”ı ve tarihsel-toplumsal olgu ve değerlere ilişkin görüşlerinin salt “inkarcı” teknik soyutlamalara indirgenmesine kadar genişlemektedir.
Bu yapılırken ama; “aidiyet bağı ve duyusu”nun; “önyargılara bağlı akıl yürütme”in; “geleneksel toplumsal yaşam pratiği”nin; “kuşakları birbirine bağlayan toplumsal güç”ün ve “tarihsel toplumsal değerlerin muhafazası”nın; bu anlayış, bağ, duyu, önyargı, yaşam pratiği ve toplumsal değerlerin toplumsal gelişme aşamaları ve onların değişiminin, bu değerleri nasıl değişime zorladıkları ya da etkisizleştirdikleri göz ardı ediliyor. Muhafazakar yazarlar, önyargı, alışkanlık, tecrübe vb.’nin oluşmasını, din, gelenek ve dogmanın idealleştirilmesi yönünde eğip-büker ve önyargıyı her şeyin önüne koyarken, bunların içinde her bir sınıf için farklı olması kaçınılmaz anlam ve önemi olanları özenle gizlemekte; ezenlerle ezilenlerin farklı gelenek ve önyargıları arasındaki olası çatışmayı örterek, herkesi, mevcut sistem ve kurumlarınca oluşturulmuş ya da sürdürülmesinde yarar görülen gelenek ve anlayışlarla “gelenekte aktarılmış otorite”ye bağlı kalmaya çağırmaktadırlar.
Sorunu bir az daha açarsak; önyargı, evet, kendisinden kaçınılması olanaksız görünen “geleneksel” bir “aktarım”dır. “Önyargılardan arınmış bir akılcılığın mutlaklaştırılması” anlayışını Marksistlere mal etmek ise, düpedüz saçmalıktır. Kuşkusuz olgu ve gelişmelerin somut veriler temelinde ve akılcı-bilimsel yöntemlerle irdelenmesi; birbirleriyle ilişkisi ve karşılıklı etkilerinin açığa çıkarılması; bu yapılırken, peşin hükümle ve önyargıyla hareket edilmemesi, diyalektik materyalizmin bakış açısıdır. Ama bu, insanın, içinde hareket edeceği ve ettiği toplumsal koşullarla önceki kuşaklardan “miras” aldığı anlayış, düşünüş tarzı, alışkanlık ve yargılardan büsbütün bağışık olduğu ya da olabileceği anlamına gelmez. Aksine, toplumsal tarihi, toplumsal hareketle ve onun süreç içindeki değişimiyle bağı içinde ele alan Marksizm, insan düşüncesi ve “akıl yürütmesi”ni de, aynı biçimde, nesnel gerçeklikle ilişkilendirerek ele alır. Bu ilişkilendirme ve “akıl yürütme”, açık ki, yargı-önyargı, düşünce, bilgi, anlayış, alışkanlık vb. “toplumsal değerler”i üretim ilişkileri, sınıf farklılıkları ve onların mücadelelerinden soyutlayan muhafazakar safsatadan çok farklı bir “soyutlama”dır!
Önyargı üzerine psikolojik tahlillere girişen muhafazakar yazarlar, Marksistleri, önyargıları dikkate almamak ya da onların bir anda etkisizleştirilebileceğini varsaymakla suçlarlarken, önyargı ve dogmaları, “toplumsal süreklilik bağı ve ortak hakikatler olarak” tüm toplumsal olgu ve değerlerin yerine geçirmekte, “geleneksel önyargıları kuşaktan kuşağa aktaracak” otorite kurumlarının “istikrarlı bütünler” halinde “kalıcılıklarını” sürdürmelerinin güvenceye alınmasını istemektedirler. Onlara göre, feodal değer yargıları ve kapalı toplum yapısından kalma ve “yerel ölçekli” de olsa “geleneksel” özellik taşıyan –örneğin töre cinayetleri ve kan davaları– örf, anane ve alışkanlıkların ortadan kalkıp kalkmamasının “kriteri” de, bu ‘geleneği’ kararlılıkla sürdürenlerin iradelerinde aranmalıdır. Bu “kriter” ve “irade”, açık ki, burjuvazinin egemenliği koşullarında, burjuvazi (ve siyasi-askeri temsilcileri) tarafından belirlenecek bir “kriter” ve “irade” olacaktır. Bu durumda da, muhafazakar akıl ve düşünce, sınıfları, mücadelelerini ve geleneklerini atladığına göre, mevcut sistem ve otoritesinin sınıf düşmanına karşı “geleneksel” bir savaş yöntemi olarak sürdürdüğü işkencenin sürdürülüp sürdürülmemesine karar verecek olan da –o “kötü bir hastalık” olsa bile– burjuvazi ve temsilcileri olacaktır.  Onlar, aklın önyargıyla bu ilişkilendirilmesi ve önyargının bu her alana yayılmış ve toplumsal her ilişkiyi kapsayan yüceltilmesi üzerinden, dinsel inanç, önyargı ve geleneksel alışkanlıkların, her bir sınıf açısından farklı etki, tecrübe ve deney birikimi ve alışkanlıklar doğurması kaçınılmaz olan sosyal iktisadi ve politik değişmelerle bağını bir yana iterek, bu alışkanlık ve önyargıları herkes için genelleştiriyorlar. “Tarihi ve toplumsal olan”dan söz etmelerine rağmen, bundan anladıkları da, “gelenek, önyargı, alışkanlık, inanç vb. bireyin cemaatsel ve ailesel sınırları aşmayan eylemi ve düşüncesi sınırlarındaki eylemi ve tarihi”dir. 
Geleneğin, “kerameti kendinden menkul, soyut teorik çerçeve olarak değil, somut sosyal bir varoluş tarzı olarak” ele alınmasını isteyen muhafazakar yazarlar, “bir geleneği terk edip terk etmememizi söyleyecek objektif bir kriter” olmadığını, “bir geleneğin varlığını sürdürüp sürdürmemesinin kararını verecek kişilerin, yine o geleneğin mensupları …” olması gerektiğini, tek kriterin, “konsensüs kriteri” olduğunu savunurlarken, dogma, önyargı, gelenek ve alışkanlıkların iktisadi-toplumsal sistemlerdeki değişmeyle kıyaslandığında daha uzun ömürlü olmalarını da dayanak edinmekte; insan aklı ve düşüncesini doğadan; nesnel gerçeklerden ve toplumsal-iktisadi sistem ve koşullardan; bu sistem ve koşulların ürünü çelişki ve çatışmalardan; sınıf farklılıkları ve sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinden soyutlamakta; rasyonalizmi ve “akla aşırı ve belirleyici işlev verilmesi”ni eleştirmelerine karşın, “din, gelenek ve alışkanlıkların toplumsal harekete geçirici işlevi”nin yanına “aklın belirleyici rolü”nü eklemektedirler.
Önyargı, gelenek, din, düşünce ve aklın muhafazakar yorumu, toplumsal değişimin, toplumsal-iktisadi koşullar, üretim ilişkileriyle üretici güçler; emekle sermaye arasındaki çelişkiyle değil, “soyut-akli” tasarımlar ve “akli” biçim ve yöntemlerle izahını esas almaktadır. Böylece, akıl, kendi başına ya da yaratıcı tarafından oluşturulmuş; koşullardan bağımsız ama her şeye vakıf bir “mutlak yapıcı” kategorisine çıkarılırken, insan da, toplumsal ilişkiler bütünü içindeki birey halinden çıkarılıp yaratıcı soyut-aklın doğuştan yazgılı eseri haline getirilmekte; düşünce, toplumsal ilişkilerden soyutlanmakta; aklın “bilme sınırlılığı” gerekçesiyle bilinemezlik önünde secdeye varılmaktadır.
Muhafazakar düşünce, kuşaktan kuşağa iletilen ve toplumsal yaptırım gücü kazanmış egemen kültürel etki, alışkanlıklar, töre ve davranışlar olarak, gelenekleri, toplumsal yaşamın düzenlenmesi ve denetlenmesinde kullanan egemen sınıf tutumunu benimseyip savunmakta; otoriteye itaat ve sadakati sağlayan “gelenekler”in bireyle birey, bireyle aile, bireyle komşular ve akrabalar, bireyle halk ve ulus arasındaki ilişkileri, davranışları, tutum ve tavırları düzenlemede etkin işlev görmesini ve bireyin grupla, cemaatla ya da toplumla uyumunu sağlayan ve geçmiş zamanların ilişki ve yaşama biçimleriyle dünya görüşlerinin mevcut düzeni güçlü kılan yanlarının aktarılması ve sahiplenmesini istemekte, emekçi sınıf ve kesimlerin sermayeye karşı hareketinde, dayanışma, paylaşma, mücadeleyi geliştirme ve zora karşı direnmeyi ifade eden  gelenekleri ise, yıkıcı görerek, yok saymaktadır. Din, önyargı ve geleneğin muhafazakar yazar ve ideologlar tarafından toplumsal değerlerin temeline yerleştirilmesinin nedeni de budur.

MUHAFAZAKAR TARİH TEZİ YA DA TARİHE AKILDIŞI BAKIŞ
Muhafazakar “toplum kuramı”, “doğal toplumu” ve “somut sorunlar ve gerçekler ile toplumsal değerlerin belirleyiciliğini” esas alma; “kutsallığın gölgesinin her yere sirayet ettiği bir düzen ve istikrar” kaygısıyla hareket etme; “gerçeği olduğu gibi kabul etmenin zorunluluğuna dayanan örf ve adet gibi normları barındıran geleneği” izleme, “bilgeliğe, tecrübeye ve topluma önem verme” iddiasındadır. Ancak muhafazakar düşünce, bu iddiasının aksine, nesnel gerçeklik ve toplumsal olguların üzerini kapatmış, –yukarıda belirtildiği üzere– gerçeği “gelenekte olan”la sınırlı saymış ve onu “kutsal değerler” çerçevesine çekerek, “kutsallığın gölgesi”ne sığınmıştır. “Tarihin ve toplumun temel yasaları”nın muhafazakar düşüncedeki yeri, somut olgu ve gerçeklerle toplumsal koşullar ve güçler (ve bunların ilişkileri) tarafından değil; din, örf ve adetlerin temel kriterlerini oluşturduğu ikincil unsurlar tarafından belirlenmiştir.
Marksizme, bireyle toplumu karşı karşıya getirme, tecrübe ve kültürü önemsememe, “insanı tarihten, toplumdan, gelenekten ve özellikle dinden bağımsız algılama”, “bir toplumun kendini ve kendini oluşturan paradikletik değerleri toptan reddedip, başka bir toplumun mekanını, zamanını, tarihini, aklını, değişimini, ahlakını, siyasetini yaşamaya zor(ba)lanması”* suçlaması yönelten muhafazakar yazarlar, toplumsal sorunları, toplum yaşamını ve toplumsal değişim dinamikleriyle ilişkili olguları “akıl” ve düşünceye ait kategorilere indirgeyen bir bakış açısına sahiptirler. “Bir toplum”-“başka bir toplum” ikilemine baş vurarak, ama  kıyaslamayı da, bu toplumların “döngüsü”nü belirleyen iktisadi-sosyal ilişkiler üzerinden değil; ahlak, din, gelenek vb. gibi ikincil veriler üzerinden yapan muhafazakar yazarlar, kapitalist iktisadi sosyal ilişkilerin “değişmezliği”ne iman tazelemekte; kapitalizmin, çelişkileriyle kaçınılmaz kıldığı değişme ve değiştirmeyi, Marksistlerin zorladığı salt iradi bir gelişme ve onun, insana, “kendini ve kendini oluşturan değerleri ret etmesi” çağrısı olarak göstermektedirler. Bu anlayışın başlıca hedefi, kapitalist baskı ve sömürünün harekete geçirdiği, ama  “geleneğine, dinine, kültürüne bağlı” insanları, kaderlerini değiştirme eylemi ve düşüncesinden uzak tutmaktır.
Aydınlanmacı modern düşünceyi ve özellikle de Marksist materyalizmi, “gelenek, tecrübe, din, kültür vb.”ni “zaman ve mekan dışı” saymak, “toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda gerçekleşen tüm belirleyicileri ve değişim dinamiklerini” dikkate almamak ve “toplumu anlamak” yerine, “düzenlemeye/icat etmeye” yönelmekle suçlayan muhafazakar yazarlar, “toplumsal ve geleneksel değer ve ilkeler”i “zaman, tarih, gelenek, din ve kültür gibi düzen, süreklilik ve denge postülaları…”na indirgemekte; üretim sürecini, sınıf farklılaşması ve karşıtlıklarını, bu farklılık, karşıtlık ve ayrıcalıkların neden olukları mücadeleleri, bu mücadelelerin deneylerini ise, bu “değer ve ilkeler”in dışına atmaktadırlar. Toplumsal değiştirici olgu, güç ve ilişkilerin sözünü dahi etmeyen, sınıf farklılıkları ve karşıtlıklarını yok sayan muhafazakar yazarlar, tarih, gelenek, din ve kültüre ancak “düzen, süreklilik ve denge postülatları” içinde bir rol vermekte; onların değişmezliği ya da değişmelerinin “zararlı olduğu” varsayımı üzerinden hareket etmektedirler. Bu düşünce sistemi, “tarihsel yasalara” bağlı olarak gerçekleşen toplumsal ve siyasal değişimi, Marksizmin determinist “ideolojikleştirme”si saymakta, ve Marksist materyalizmi, “ilerlemeci, asla geriye çevrilemez, her toplum için zorunlu aşamaları ve yasaları ifade eden” düşünceler geliştirmekle, “ideolojinin tüm fonksiyonlarını üzerinde taşımak” ya da bu iddiada olmakla suçlamaktadır. 
Marksist tarih tezini çarpıtan muhafazakar görüş, toplumsal devrime ilişkin Marksist görüşü ya zorlayıcı-voluntarist ya da insanın tarihsel eyleminden “bağışık”, kendiliğindenci, determinist olarak göstermekte; “bir toplumun kendini ve kendini oluşturan …değerleri toptan reddedip, başka bir toplumun mekanını, zamanını, tarihini, aklını, değişimini, ahlakını, siyasetini yaşamaya zor(ba)lanması”nın teorisi olarak suçlamaktadır. Marksizm’e yöneltilen bu “salt akılcı” iftirayı, Marx, en aptal muhaliflerinin de anlayabilecekleri açıklıkta yanıtlamıştır.
Marx ve Engels, kapitalizmin içsel çelişkilerini irdeleyip açığa çıkararak, onun, artık değişime uğramayacak “toplumsal son evre” değil, ama, evrensel tarihin, yerine yeni bir toplumun kurulmasını kaçınılmaz kılan iç çelişmelere sahip ve bizzat onun kendi ürünü olan işçi sınıfının eylemiyle değişmeye-yıkılmaya mahkum uğraklarından biri olduğunu ortaya koydular:
“Biz –diyordu Marx–, ortaya, doktrinerler olarak, işte hakikat, onun karşısında diz çök! diyen yeni bir ilkeyle çıkmıyoruz. Biz dünyaya, dünyanın kendi bağrında geliştirdiği ilkeleri getiriyoruz. Biz ona, savaşımlarını orada bırak, bunlar zırvadır, biz sana savaşımın gerçek belgesini haykıracağız demiyoruz. Biz ona, yalnızca tam olarak niçin savaştığını gösteriyoruz, ve özbilinç, istensin istenmesin, kazanılması gerekecek bir şeydir…Amaçladığımız tek şey, Feuerbach’ın daha önce kendi din eleştirisiyle yapmış olduğu gibi, dinsel ve siyasal sorunları kendinin bilincinde olan insanal biçimlerine indirgemekten başka bir şey olamaz.” (Arnold Ruge’ye mektup –Eylül 1843, Felsefe Metinleri– Derleme içinde, s. 24-25)
Ortada bir “zor(ba)lanma” yoktu; yapılan, “bu dünyanın gerçeğini ortaya koymak”tı ve ‘ussal bilinç’, bu gerçeğin irdelenmesi; “görüngüler arasındaki içsel ve zorunlu bağı” ve toplumsal gelişme yasasını açığa çıkarmak; gerçeğin yasalarının anlaşılmasını sağlamak için gerekliydi.
Marx, Alman İdeolojisi-Feuerbach’a kenar notlarından birinde (Derleme, sf. 78) “Bize göre –diye açıkça belirtmekteydi ki–, komünizm ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda varolan öncüllerden doğarlar.”
Ve, devamla: “Geliştirmiş bulunduğumuz tarih anlayışı, ensonu bize şu sonuçları da verir: 1. Üretici güçlerin gelişmesinde öyle bir aşama gelir ki, bu aşamada, mevcut ilişkiler çerçevesi içinde ancak zararlı olabilen, artık üretici güçler olmaktan çıkıp yıkıcı güçler haline gelen (makineler ve para) üretici güçler ve karşılıklı ilişki araçları doğar, ve bu, bir önceki olaya bağlı olarak, kazançlarından yararlanmaksızın toplumun bütün yükünü taşıyan, toplumdan dışlanmış, ve zorunlu olarak, bütün öteki sınıflara karşı en açık bir muhalefet durumunda bulunan bir sınıf doğar, bu sınıf, toplum üyelerinin çoğunluğunun meydana getirdikleri bir sınıftır, köklü bir devrim zorunluluğunun bilinci, komünist bir bilinç olan ve elbette ki, kendileri de bu sınıfın durumunu gösterdikleri zaman başka sınıflarda da oluşabilen bu bilinç, bu sınıfın içinden fışkırır… 4. Yığın içinde bu komünist bilincin yaratılması için ve gene bu işin kendisinin de iyi bir sonuca götürülebilmesi için insanların yığınsal bir değişikliğe uğraması zorunlu olarak kendini ortaya koyar, böyle bir biçim değişikliği ise ancak pratikteki bir hareketle, bir devrimle yapılabilir; bu devrim, demek ki, yalnızca egemen sınıfı devirmenin tek yolu olduğu için zorunlu kılınmamıştır, ötekini deviren sınıfa, eski sistemin kendisine bulaştırdığı pislikleri süpürmek ve toplumu yeni temeller üzerine kurmaya elverişli bir hale gelmek olanağını ancak bir devrim vereceği için de zorunlu olmuştur.” (a.g.Derleme, s. 79)
Bu tarih anlayışı, üretim sürecinin, “yaşamın dolaysız maddi üretiminden başlayarak açıklanmasına ve bu üretim tarzına bağlı ve onun tarafından yaratılmış karşılıklı ilişki biçimlerini,… bütün tarihin temeli olarak kavranmasına; ve onun devlet halindeki eylemi içinde gösterilmesine, bütün değişik teorik ürünlerinin ve bilinç, din, felsefe, etik, vb., vb. biçimlerinin açıklanmasına ve bunların kökenlerinin ve gelişmelerinin bu temelde ele alınmasına dayanır;… pratiği fikirlere göre açıklamaz, fikirlerin oluşumunu maddi pratiğe göre açıklar;… Bu tarih anlayışı, tarihin sonunun, ‘tinin tini’ olarak ‘özbilinç’te erimek olmadığını, ama her evrede, maddi bir sonucun bulunduğunu gösterir: bir üretici güçler toplamı, tarihsel olarak yaratılmış ve her kuşağa kendinden önce gelen kuşak tarafından aktarılmış, bireylerin doğa ile ve kendi aralarındaki bir ilişki; bir yandan yeni kuşak tarafından gerçekten değiştirilen, ama, öte yandan da, yeni kuşağa kendi yaşam koşullarını emreden ve ona belirli bir gelişme, özgül bir nitelik veren üretici güçler, sermayeler ve koşullar kitlesi. Dolayısıyla ortam ve koşullar insanları yarattığı kadar, insanlar da ortam ve koşulları yaratırlar. Her bireyin ve her kuşağın mevcut veriler olarak buldukları bu üretici güçler, sermayeler, toplumsal karşılıklı ilişki biçimleri toplamı, filozofların ‘töz’ olarak ve ‘insanın özü’ olarak tasarladıkları, göklere çıkardıkları ya da savaştıkları şeyin somut temelidir: bu üretici güçler, filozoflar, ‘Özbilinç’, ‘Birtek” diye onlara başkaldırdıkları halde insanların gelişimi üzerindeki sonucu ve etkisi bakımından gene de sarsılmayan gerçek bir temeldir. (A.g.y, sf. 81)
Marx, insana, kuşkusuz insanal öz yabancılaşmasına son vererek –bunu ancak proletarya, onun özel kapitalist mülk edinme temelini tasfiye ederek yapabilirdi– ve bilinçle “ve daha önceki gelişmenin tüm zenginliğini koruyarak” (Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı) “…bütün insanal duyuların ve bütün insanal niteliklerin bütünsel özgürleşmesi..”nin yolunu gösterirken, tümüyle bu dünyanın gerçeklerine ve insanın gerçek ilişkilerine dayanıyordu; “… insanlığın toplumsal tarihi”, onlar bunun bilincinde olsalar da olmasalar da, “her zaman, insanların bireysel gelişmesinin tarihi”ydi. Maddi üretim ilişkileri, insanların arasındaki “tüm ilişkilerin temeli”ni oluşturuyordu ve bu ilişkiler, “maddi ve bireysel etkinliklerin içerisinde gerçekleştirildikleri gerekli biçimlerdi.” (Marx, P. Anenkov’a Mektup, Seçme Yazışmalar, Sol Yayınları, sf. 30-32)
Üretim biçimiyle üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin belirli bir gelişme düzeyine tekabül ettiklerine ve üretici güçlerdeki değişmenin üretim ilişkilerinde değişimi zorladığına işaret eden Marx, Weydemeyer’e 5 Mart 1852 tarihli mektubunda da, “modern toplumda ne sınıfların ne onlar arasındaki savaşımın varlığını bulmuş olmanın onuru”nun kendisine ait olmadığını apaçık söylemişti. Burjuva tarihçileri ondan “çok zaman önce”, “bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini” ortaya koymuşlardı, ve o, “Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) sınıfların varlığının, üretimin belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu, 2) sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını, 3) bu diktatörlüğün, yalnızca bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma bir geçiş olduğunu göstermekten ibarettir…” diye, eklemede bulunmaktaydı.
Marx’ın (ve Engels’in) teorisi, toplumsal gerçekle, insanın kendi tarihiyle bu denli “örülü”yken, onu iftiralarla karalamaya yönelen muhafazakar düşünce, çokça lafını etmesine rağmen, “tarihin ve toplumun temel yasaları”nı gözardı ederek, insanın rolünü, “tanrısal aklın kendisini gerçekleştirmesine yardımcı olmak”la sınırlamıştır. Bütün öteki girişimler ve gelişmeler, ona göre, “mutlak ve zorunlu evrimi ya durdurmak ya değiştirmek ya da tersine çevirmek isteyen akıl ve zaman bozulmalarıdır…”
Muhafazakar düşünce, sınıfların ve mücadelelerinin “tarihsel karakteri”ni; siyasal-ideolojik düşüncelerin, toplumsal sınıfların konum ve ilişkilerinin belirli ürünü ve yansımaları olmalarını; ve bunların toplumsal değişimin etken ve unsurları olarak işlevlerini görmek istememiştir. Materyalizme, Marksizme ve Aydınlanma düşünürlerine eleştirilerini, “toplumsal pratiğe öncelik verme” iddiasıyla temellendirmeye çalışan muhafazakar yazarlar, ezilen ve sömürülen sınıfların, din, kilise ve aracı cemiyetler üzerinden, “kutsallık” da atfedilmiş egemen otoriteye (devlet ve kurumları) ve onun korumasındaki sisteme bağlanmaları için çaba göstermişler, uzlaşmaz karşıtlıkların üzerini örterek, “toplumsal unsurların işlevsel karışlıklı bağımlılığı, kutsal olanın gerekliliği, aracı cemiyetlerin önemi”  üzerine propagandayla toplumsal devinim ve değişimin karşısında yer almışlar, “tarihin sürekliliği”ne sahip çıkma adına ortaçağ ve öncesi toplumsal düzenlerden kalma değer yargıları ve anlayışları bugüne taşımaya çalışmışlar, “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” üzerine burjuva liberal söylemi dahi yıkıcı saymışlar, “tarihsel sürekliliğı”, “mevcut toplumsal düzenin içinde kalma”da aramışlar, mevcut toplumsal yapıyı “muhafaza etme, düzeltme, dengeleme ve koruma”yı esas almışlar, ve bu sınırları aşan toplumsal hareketlere, dinamik güçlere ve ezilenlerin özgürlük, eşitlik, kardeşlik taleplerini de içeren sistem değiştirici eylemlerine karşı durmayı başlıca görev edinmişlerdir.  
Muhafazakar teori, insanların içerisinde ürettikleri, tükettikleri ve değiştikleri ekonomik biçimlerin değişme ve gelişme yasalarını reddetmekte, üretim biçimlerinin geçici ve tarihsel olduklarını; değişimin esas olarak nesnel zorunluluklar sonucu gerçekleştiğini açıklama gücüne sahip değildir. Bu teori, insanların üretici güçlerine uygun olarak kurdukları ya da geliştirdikleri toplumsal ilişkilerin, bunların soyut fikirsel ifadeleri olan kategorileri de yarattıklarını; pratik yaşamdaki değişmelerin, fikirlerin değişmesinin ve bunlar üzerinden yaşamın değiştirilmesinin maddi dayanağı ve temellerini oluşturduklarını; toplumsal hareketin, insan iradesi, bilinci ve düşüncesinden bağımsız olmakla kalmayıp, bu hareketin ve devrimlerin, tersine onların iradesi, bilinci ve düşüncesini belirleyen yasaların yönettiği “bir doğal tarihsel süreç olarak” işlev gördüğünü anlama ve açıklama bir yana, insana ilişkin tüm bu nesnel ilişki ve süreçleri metafizik ve soyut kurgularla bilinemezliğe itmekte; dogma ve batıl inançların “engin” çıkmazına bırakmaktadır.
Marx’ın “kendilerini şeylerden ne denli kopartırlarsa, o denli şeylerin özüne girme noktasına yaklaştıkları kuruntusuna kapılan metafizikçiler”e yönelttiği “kişi mantıksal kategorilerde bütün şeylerin özünü buluyorsa, devinimin mantıksal formülünde de, yalnızca her şeyi açıklamakla kalmayıp şeylerin devinimini de belirleyen mutlak yönetimi bulduğunu sanır.” (Derleme, sf. 101) eleştirisi, metafizik kurgularla, insanı “batıl inançlar” ve “gelenekler” önünde boyun eğmeye çağıran ve nesnel toplumsal kategorilerin insan yaşamı ve düşüncesindeki yerini görmezden gelen muhafazakar yazar ve akademisyenler için daha fazla  geçerlidir. Din, gelenek, alışkanlık ve dogmayı “bütün şeylerin özünü kapsayan” mantıksal kategorilere yücelten muhafazakar düşünce, kurgucul, soyut ve irrasyoneldir.
Marx’ın doğadaki ve toplumdaki diyalektik değişime; değişimin kaynakları, nedenleri ve yasalarına getirdiği açıklamaya –bu açıklama, tarihe ve toplum yaşamına, bizzat onun içinden, ve olgularının irdelenmesiyle bakar ve tarihi, gerçekte olduğu üzere; sınıf mücadelelerinin tarihi; değişmeye ve dönüşmeye “mahkum” toplumların tarihi olarak alır– yönelik  muhafazakar “soyut akılcılık” eleştirisi, düşünce ve aklın, varlık olarak insanın (maddi gerçek dünyada yaşayan birbiriyle ilişkili insanın) ürünü olduğunu reddeder. Toplumsal tarihe ve olgu ve gelişmelere muhafazakar bakış açısında, kapitalizmin bunalımları ve onların ortaya çıkardığı çatışma ve savaşlar, “örf, adet, gelenek ve dinden kopan” insanın iradi suçları olarak gösterilirken, “toplumsal tarih” de “kişilerin ürünü” olaylar derekesine düşürülmüştür.
Üretim ilişkileriyle üretici güçlerden kavramsal düzeyde dahi söz etmeyen muhafazakar yazarlar, sistemin bu “canlı” kategorileri arasındaki çelişkinin değişimi ve değişimin güç ve araçlarını yarattığını; çatışmaları, krizi ve istikrarsızlığı doğurduğunu yadsırlarken, parti, sınıf ve ideolojileri, insanın “kendi bütünlüğünün dışında” ve “kendini gerçekleştirmesine engel olan” kategoriler olarak değerlendirmekte, insanı, “içinde tanımlı olduğu” sistem, dünya, düzen, aile, cemaat, vb. ile adaptasyon halinde ve “kalıcı olan ile uyumlu” olmaya çağırmaktadırlar. Böylece “kul” itaat edecek, sabırla ve sükrederek bekleyecek ve “kendi olarak” kalabilecektir! Muhafazakar teorisyenler, Nietzsche ve Heidegger’in irrasyonalist ve psikolojik tahlillerinden de beslenen mantık yürütmeyle, emperyalist kapitalizm ve tekelci burjuvazinin insanlığa karşı giriştiği kırımlarla, bu kırımları da doğuran rekabet ve yayılmayı ve Hiroşima ve Nagazaki toplu imhasındaki Amerikan imzasını dahi görmezden gelerek, özgürlükçü ve bilimsel düşüncelerin tekelci burjuvazinin elinde insan yaşamı ve mutluluğuna karşı barbarca imha araçlarına dönüştürülmesini, modern Aydınlanmacı ve Marksist düşünceye fatura etmeye kalkışıyor; Hitler’den Bush’a, emperyalist işgalci ve faşist soykırımcıların, demagojik söylemlerinin aksine, hümanizm ve insan özgürlüğüyle asla ilgili olmadıklarını, ama özgürlük ve eşitlik düşmanı sistemlerle ideolojilerin temsilcileri olduklarını; istikrarsızlık, kriz ve çatışma üreten sistemin hizmetindeki kişiler olarak rollerini yerine getirdiklerini; 20. yüzyılın büyük soykırımlarının ve günümüzde sürdürülmekte olanların emperyalist hegemonya, tekelci sömürü ve kapitalist rekabetin sonuçları olduklarını; pazar paylaşımı kavgalarının insan ve doğa kırımına yol açtığını ve burjuvazinin de artık başlangıçtaki modernist geleneğini sürdürmeyip emperyalist barbarlığı temsil ettiğini gizlemeye çalışıyorlar.
Muhafazakar yazarlar, bireyin, “içine doğduğu ve kurallarını ve değer yargılarını kendisinin belirlemediği” mevcut yapının “uyumlu bir üyesi olması”nı, sisteme  ve otoriteye sadakat göstermesini, “bütünleştirici güç” ya da araçlar olarak düzen, adalet, birey bağımlılığı, sadakat, tanrı vb.’ne sarılmasını ve “dünyayı ve evreni uyumlu kılan tanrı buyruğu”na uygun yaşamasını isterlerken de, aynı tür “soyutlama”dan hareket etmekte; insana toplumsal ilişkiler alanında herhangi bir rol ya da yer vermemektedirler. Onlara göre, insanın bu durumu, “doğayı uyumlu kılan evrenin yasalarına; toplumu uyumlu kılan toplumun yasalarına itaat etmesi” gereğine de uygundur.  Muhafazakar tarih anlayışı, tarih kıyıcılığına giriştiği kadar, insanın emperyalizmin çıkarlarına bağlanmasına da hizmet etmek üzere, kapitalist-emperyalist barbarlığı aklamayı amaçları arasına almıştır.
“İnsan ve insan ürünleri asla icat edilmez; ancak keşfedilebilir” diye güya yüksek felsefi tespitler yapan muhafazakar yazarlar, modernizm ve Marksizmi, “yaratılmış bir düzen (paradigma/ideoloji) konseptine uygun insan (birey) icat etmek”le suçlarken, “düzen”i paradigma/ideoloji derekesine indirgeyerek, sorunu ‘düşünsel’ planda tutmakla yetinmekte ve “icat etme”yi, insanın doğayla mücadelesinde ilerleme ve yaşamını kolaylaştırma çabası ve tarihin itici ve ilerletici eylemlerinden biri olarak görmemektedirler. İnsanın, iradesini ve gücünü kullanarak ve yaşamını değiştirip dönüştürme amacıyla icat ettiğini; icatların, insanın zihni ve fiziki yaratıcı gücünün birleşmesiyle gerçekleştirildiğini, üretim teknikleriyle makinenin teknik yenilenmesinin insan yaratısı, icadı ve üretiminin ilerletilmesiyle olanaklı olduğunu; böylece insanın kendini ve doğayı daha iyi tanıdığını ve kapitalizmin, kapitalist işbölümünün tüm sınırlayıcı, tek yanlılığa itici ve yabancılaştırıcı işlevine karşın, ürettikçe yenilendiğini görmemekte ya da reddetmektedirler. Onlara göre, “modern bilimler”in “hayat ve bilim felsefesi olarak ilerlemeci anlayışın bağımlısı olmaları”, “tarihin, kültürün, geleneğin, toplumsal değerler”in anlamsız bulunmasına, siyasal yapı alanının “başat konuma çıkarılması”na ve toplumsal yapı alanının “nesne ve pasif belirlenen” konumuna düşürülmesine neden olmuştur.
Dayanaktan ve iç tutarlılıktan yoksun bu düşünce sisteminde, tarih ve toplum kavramları, gerçek içeriklerinden soyularak bir süs haline getirilmiştir.
İrrasyonalist bir düşünce tarzı olarak muhafazakarlık, değişimin ve değiştirmenin, akıl-ideoloji vb. “işi olmak”tan önce, doğrudan doğruya mevcut toplumun bağrında mayalandığını; toplumsal değiştirici güçlerin (sınıflar) orada ortaya çıktığını; devrimin, ancak, “değişmeye gebe bu eski toplumun ebesi” olduğunu reddetmekte; toplumsal olguların akıl ve bilimin gücüyle açıklanmasını, “soyut akılcı zorlama” saymakta, ve Marksizmin, verili tarihsel toplumun ve önceki toplumların somut olgular ve çelişkiler temelinde irdelenmesi üzerinden ve toplumsal değişimi zorunlu kılan yasaların işleyişinin bilgisiyle yaptığı belirlemeleri, Marx ve Engels’in akli zorlamalarla oluşturup topluma, “bu böyle olmak zorundadır” pozitif akılcılığıyla dayattıkları “projeler” saymaktadır. Varlık-bilinç ilişkisini toplumsal bazda tersine çevirerek, toplumsal bilinci toplumsal varlıkla açıklama yerine, toplumsal varlığı bilinçle açıklayan yeni muhafazakar yazarlar, toplumsal sistemler ve toplumsal yaşamdan düşünceye değil, düşünceden topluma bir yol izlemektedirler.
Bu yazar ve ideologların materyalist tarih ve Marksist devrim düşüncesine yönelttiği suçlama, somut herhangi bir dayanaktan yoksundur; varsayımlara dayalıdır, zorlamadır ve “ilerlemeci anlayış”a karşı gerici ve sistem savunucu bir öze sahiptir. Bu gerici suçlama dayanaksızdır çünkü; Marksizm, “birbirleriyle çatışan tüm eğilimlerin bütününü inceleyerek, bunların kaynağını toplumun çeşitli sınıflarının tam olarak saptanabilir yaşam ve üretim koşullarında görerek, bazı ‘egemen’ düşüncelerin seçimi ya da yorumlanmasında sübjektivizmi ve keyfiliği ortadan kaldırmak ve istisnasız tüm düşüncelerin ve tüm eğilimlerin köklerinin maddi üretici güçlerin durumunda yattığını kanıtlayarak, toplumsal-ekonomik formasyonların oluşma, gelişme ve çökme sürecini kapsamlı, çok yönlü araştırmanın yollarını göstermek …” (Lenin, Seçme Eserler, c. 11, sf. 32) dışında, “asla geriye çevrilemez, her toplum için zorunlu aşamaları ve yasaları ifade eden” bir “iradi dayatma”da bulunmamıştır. Marksistlerin işaret ettikleri “yasalar”, aklın ürünü ve dayatması değil; aklın ve bilimin gücüyle doğrudan doğruya toplum hayatından çıkarılan nesnel yasalardır ve olgusal gerçeklerle ilişkilerin açıklanmasını içermektedir.
Marx’ın tarihi materyalist görüş açısından ve toplumların gelişme yönüne işaret ederek söylediği şuydu: “Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlıklarını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı büyük ya da az bir hızla alt üst eder.” (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Ocak 1859 tarihli Önsöz, Sol Yayınları, sf. 23)
Marx’ın, kapitalizm öncesi toplumların tarihini ve kapitalizmin toplumsal iktisadi yapısını irdeleyerek ve bütünüyle somut olgu, gelişme ve çelişmeleri gözeterek ulaştığı bu sonucun, toplumlara dayatılan bir zorlama ve ‘akli’ bir yaptırım değil, ama toplumların bağrında ortaya çıkıp toplumsal değişmeyi zorunlu hale getiren gelişmelerin adının konması olduğunu, muhafazakar bir yazar dahi, eğer bilinçli bir saptırıcı/karaçalıcı ya da okuduğunu anlayamayacak kadar cahil veya aptal biri değilse, anlayabilirdi.
Ve Marx eklemektedir ki; “yeni ya da daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini alamazlar.” Gücü, “kökleri, maddi üretici güçlerin durumunda” yatan bu dünya görüşünde, açık ki, “salt akli” ya da “soyut akılcı” çözüm projeleri yoktur. Marx ve Engels’in teorisinde, toplumsal varlık olarak insanın, tarihini kendisinin yapmasını gereksiz kılacak ve insanı, iktisadi hareketin basit bir eklentisi gören kaderci bir determinizm olmadığı gibi, “birbirleriyle çelişen düşünce ve çabaların çatışmalarının” ve “insan toplumlarının tüm kütlesindeki bu çatışmaların temeli”nin “maddi yaşamda olduğu”nun, altı özenle çizilmiş, derinlemesine bir sunumu da vardır. Marksizm, “sadece verili bir toplumun istisnasız tüm sınıflarının karşılıklı ilişkilerinin toplamının” nesnel irdelenmesiyle “bu toplumun objektif gelişme aşamasının” ne olduğunu ve onunla “başka toplumlar arasındaki ilişkilerin” ne olup neler gerektirdiğini gözetmek ve ortaya koymakla kalmamış; toplumsal yaşam koşullarıyla toplumsal gelişmelerin işaret ettikleri değişimin muhtevasına da dikkat çekmiştir. Marksistler (ve Lenin) daha da geliştirerek, ve deyiş uygunsa, daha da “kesinleyerek”, devrim için gerekli koşulların başka bir yerde değil, ama tümüyle verili toplumun –onun başka toplumlarla ilişkilerinin de gözetilerek– bağrındaki tüm sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin durumuna ve tüm ulusu sarsan bir bunalımın varlığına bağlı olarak oluşabileceğine ve oluşacağına işaret etmişlerdir.

MUHAFAZAKARLIK VE OTORİTEYE İTAAT SAVUNUSU
Düzenlilik ve bütünselliği “tanrısal aklın ürünü” gören ve uyumu, bütünlüğün koşulu sayan muhafazakar düşünce, bireyin, “ortak sözleşmeler” olarak yüceltilen dogma ve geleneğe, hiyerarşiye ve dinsel, politik vb. otoritenin istemlerine, “kendi alanının koşullarını yerine getirerek”, bağlılığını vazederken, kadercidir. Kurulu düzen ve sisteme itaati; ve özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi değiştirici kategorilere karşı durmayı öneren bu düşünce akımına göre, modern ideolojiler, “insanı dünyadan, dünyayı Tanrıdan” ayırmış, “birey-toplum-dünya mekanları yaratarak” kurulu düzenin bozulmasına yol açmış; toplumsal uyum ve düzenin “istikrarlı bütünlük içinde” devamına halel getirmiş, yeni düzenleme ve belirlemelere, özellikle de devrimlere yol açarak kurulu düzeni ve onun “istikrarı”nı ve olgularını bozmuş, bu düzenin (gelenek, din, aile, devlet, kilise-cami düzeni) değiştirilip yerine yenilerinin inşa edilmesini öngörmesiyle; yeni değer yargıları ve yeni tanımlamalarıyla “büyük bir tehlike oluşturmuştur”! 
Bu vaaza göre, kişi, toplumsal konum ve rolünü otoriteyle uyumlandırmalı, “kendini toplum içinde terbiye ederek” ve istemlerini kontrol altında tutarak, hiyerarşinin gereklerine uymalı, toplum ve devletin yüklediği görevleri itirazsız yerine getirmeli, statik yaşam içinde “kendini huzurlu görmeyi bilmeli”dir! Muhafazakar cemaatçilik, bunu, “tanrısal aklın, kozmolojik bütünselliğin, tarihsel birikimlerin, kültürel mirasın kendiliğinden oluşturduğu ‘yasalar’ın gereği” saymaktadır.
Muhafazakar yazarlar, mevcut düzenin “akılsal bütünlüğü”nü sağlayan “Tanrısal irade”ye boyun eğişi, sorunları “sistemin kendi içinde oluşturduğu çözücü yasalar”a havale etmeyi, herhangi zorlayıcı insan eyleminden uzak durmayı, sistem ve otorite kurumlarıyla uyumlu olmayı ve beklemeyi salık veriyorlar. Muhafazakarlığı, “aşina olunanı bilinmeyene, denenmişi denenmemişe, gerçeği gizeme, fiili olanı olası olana, sınırlıyı sınırlanmamışa, yakını uzağa, kafiyi çok bol olana, elverişliyi mükemmele ve şu anki gülüşü hayali neşeye tercih etmek;… kendi şansına dayanmak, kendi araçlarının seviyesinde yaşamak ve kendisine ve kendi şartlarına benzer daha büyük tekamül isteği ile tatmin olmak” olarak tanımlayan yeni muhafazakar yazar ve akademisyenlerin bireye salık verdikleri şey, kaderine boyun eğme; içinde bulunduğu koşullarda “sahip olduğu”yla yetinme; olası olan için mücadele yerine mevcut olana bağlı kalmadır. Bu, ama, muhafazakar politikacı ve ideologların, üzerine demagojik propagandayı eksik etmedikleri “modern” tekelci gericilik ve hakimiyetin savunulması ve tüm toplumsal değerlerin ona bağlanması da demektir. “Kendine özgülük” ve ‘kendi araçlarının seviyesinde yaşama’ adına, bireyi, evrensel olana uzak durmaya çağıran muhafazakarlık, uluslararası sermaye ve tekelci burjuvazinin çıkarlarına dolaysız bağlanmış, uluslararası karakterde gerici düşünce akımı ve politik güçlerden biri haline gelmiştir. O, “modern ideolojiler” düşmanlığını, burjuva çıkarlarına bağlamış ve tarihsel materyalizme ve sosyalist dünya görüşüne karşıtlık olarak somutlamış,  “modern çağın ortak mirası olan ve Fransız Devrimi’yle doruğa çıkan özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve insan hakları gibi olguları” “hayal ürünü”   saymış; burjuvazinin, işçi muhalefetiyle karşılaştığı ilk günden itibaren ikiyüzlüce istismar etmekten öte bir değer biçmediği ve her fırsatta ihlal ettiği bu burjuva “hak eşitliği savunusu”nu dahi “kargaşa nedeni” görmüştür.
“Fiili”, “yakın”, “elverişli”, “kafi” ve “şu anki” toplumsal kategorilerin savunulmasını, insanın “kendi şansı” ve “tekamül isteği ile tatmin olması”yla ilişkilendiren muhafazakarlık, mevcut olana boyun eğişin teorisini yapmakta, “toplumun değer yapılarını koruma” adına her tür gerici ve bağlayıcı önyargının korunmasını istemekte, duygularla tutum ve davranışlardaki değişimi “en tehlikeli devrim” görmekte, insan hakları, demokrasi, eşitlik savunusu gibi “rasyonalist yaklaşım”ları, “ahlaki toplumsal düzen” olarak gördüğü kapitalist sistemi yıkıcı saymakta, daha iyi yaşam mücadelesini istikrar bozucu görmekte; toplumsal gereklilik ve zorunlulukları manevi-ahlaki kategorilerin sis perdesiyle örterek “kendi araçlarının seviyesinde yaşama”yı, belirlenmiş bir değişmezlik, var olanla yetinme ve kaderine boyun eğme olarak salık vermektedir. Fiiliyat, bolluk, elverişlilik gibi sosyo-iktisadi kategorileri dinsel yetinme temalarıyla bezeyerek, işsizlik, açlık, yoksulluk, savaş vb. olguları, “aşina olunan”, “mutabık kalınan”, “kurallı ve istikrarlı yaşam”ın kabul edilebilir ya da öyle olması gerekli “hastalıkları” olarak; –birileri onları tartışmalı bulsalar da–, doğruya, tedavi edici müdahaleye tercih etmektedir. “İstikrarı gelişmeden daha kârlı” sayan, “aşinalığı” mükemmelliğe tercih eden; “mutabık kalınmış yanlışı tartışmalı doğrudan daha üstün” ve hastalığı tedaviden daha katlanılır bulan muhafazakarlık, bütün bu toplumsal kategorileri tepesi üzeri çevirirken, kapitalizme ve burjuvazinin otoritesine kayıtsız-koşulsuz bağlılık ve uyumu esas almıştır. Orta ve küçük mülk sahibi kesimleri de etkileyen bir akım ve güç olarak muhafazakarlık, “meşruiyet, istikrar ve güven değerlerinin korunması” adına, “statik durum”u bozacak ‘dinamik kuvvetler’in ortaya çıkmasına, sistemi değiştirecek sosyal güçlerin ve siyasal hareketlerin oluşmasına, onların ideolojileri ve eylemlerine karşı direnişi görev edinmiştir.
Muhafazakar görüş, din, gelenek, kültür ve önyargıyı “zaman ve mekan dışı olgular” saymakta, böylece onları tarih dışına atmaktadır. Oysa biliyoruz ki, insanların içerisinde ürettikleri, tükettikleri ve değiştikleri ekonomik biçimler –onlar tarihsel ve geçici uğraklardır–değiştikçe, kültür, gelenek, dini inanç ve önyargılar da elbette daha yavaş, daha geriden ve bir bakıma evrimci bir biçimde değişmektedirler. İnsanlar, üretici güçlerine uygun biçimde toplumsal ilişkiler de üretmekte; toplumsal ilişkilerin “soyut fikirsel ifadeleri” de bu süreçte üretilmektedir. Muhafazakar yazarlar ise, din, önyargı, kültür, gelenek ve adetleri toplumsal ve geleneksel “değer ve ilkeler”in tümü olarak kutsamakta, ve hiçbir gerçek dayanağı olmaksızın, Marksizme, “bu toplumsal ve geleneksel olguları da görmezlikten geldiği” suçlaması yöneltmektedirler.
Muhafazakar düşünce, “din, kültür, gelenekten kaynaklı onur, erdem, dürüstlük, saygı, paylaşım vs. değersel/nitel ahlak”ı sahiplenmeye ve “öteki yandaki” “bilim, teknik, güç belirleyiciliği altında başarı, üstünlük, şöhret, çıkar gibi önemsel/nicel ahlak”ı redde çağırırken, insanı “her bir insan” olarak, diğerleriyle farklı, ancak hepsi için ortak kadere razı gelerek, bu değişmez ve değiştirilemez yasaya boyun eğmeye çağırmakta, ona “yazgılı” kalmasını istemektedir. ‘İlke karşıtlığı’ söylemi ardında, muhafazakar düşünce bir tek ilke belirlemektedir: “çalış ve kaderine razı ol!”
Kısacası muhafazakarlık, insana, yaşam ve sorunlarıyla uğraşmayı, toplumsal gerçeklerle yüzleşmeyi, yaşamın insan öznesi kimliğiyle toplumsal çelişkilerin çözümü için uğraşmayı yasaklar ve bunun yerine, “kendine dönme”yi; toplumsal istek ve tutkulardan uzaklaşmayı, Tanrısal iradeye boyun eğmeyi, sorunların çözümünde gerçeklerden yola çıkarak “şeylerin problematiği ve diyalektiği içinde yok olmak yerine, metafizik değerlerin ruhunu çağırarak, kutsallığın gölgesinde bir çözüm arama”yı salık verir.
Geriye bağlanmaya, köleliğe katlanmaya çağırıcı, kul-köle kalmaya davetçi, insanın insani niteliklerini yüklenmesini engelleyici, zehirleyici olduğu ve etkilerinin üstesinden gelinmesi gerektiği kuşkusuzdur.

Milliyetçilik ve Anti Emperyalizm

“Bayrak ve vatan sevgisi” gerekçeli milliyetçilik ve sözde milliyetçi sokak hareketini, bir akım ve hareket olarak, içinde geliştiği koşullar, hedefleri ve karakteristik özellikleri yönünden irdelemek, bu akımın emekçi kitlelerin önüne çıkardığı tehlikeleri ve güçlendiği yönünde önemli belirtiler gösteren şoven milliyetçi ve gerici eğilimi sergilemek bakımından zorunluluk gösteriyor.
Bunun için, öncelikle bu şoven gerici dalganın ortaya çıktığı dönemsel koşullara bakmamız, sonra da, emperyalizme bağımlı ve birden fazla ulusla çeşitli milliyetlerden emekçilerin yaşadığı Türkiye’nin, bağımlılık ilişkileri ve “etnik çeşitlilik” nedenli duyarlılıklara sahip olmasıyla, provokasyon ve “milliyetçi kışkırtma”lara fazlasıyla açık olduğunu göz önüne getirmemiz gerekiyor.

TÜRKİYE’NİN KOŞULLARI VE ŞOVENİZM
Bugünkü gelişmeler, kuşkusuz uzun on yıllara dayanan “tarihsel” geçmişten koparılamaz. Ancak son birkaç haftalık gelişmelerin, özellikle son yirmi-yirmi beş yıllık süreçteki iç ve uluslararası olaylar üzerinden ivme kazandığı bir gerçektir. Altmış yıla yakın süredir Amerikan emperyalizmi ve Batı kapitalizminin “Doğu’ya uzanma” plan ve politikalarının “odak ülkesi” –ya da bu ülkelerden biri– olan, NATO’nun “kanat” ya da “cephe ülkesi” rolünü üslenen ve özellikle de ABD’nin yayılma politikalarının aleti olarak hareket eden Türkiye –Türkiye egemen sınıfları–, Irak’ın işgali başta olmak üzere, bölgede son yıllarda ortaya çıkan gelişmelerle birlikte, ilişkilerini ve jeostratejik rolünü eski tarz “götürme”de sıkıntıya düşmüştür.
Türkiye gericiliği, ABD ve NATO hesabına üstlendiği taşeronluk rolünün yanı sıra, “bölge gücü” iddiasıyla da, Balkanlar ve Ortadoğu’daki birden fazla komşusuyla ilişkilerini gerginlik, şantaj ve provokatif bir dış politika hattında belirlemiştir. Kıbrıs ve Ege’de Yunanistan’la; Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve Makedonya’daki “dış Türkler” bağlantılı sorunlar gerekçesiyle Bulgaristan ve Yunanistan’la sorunlar yaşamış; bu ülkelerin “düşman olarak görülmesi gerektiği” anlayışını geliştirmiş; şoven milliyetçi bir çizginin diri tutulmasında yarar görmüştür. “Ortak tarih ve kültür bağları”ndan söz ederek ve bir dönemler “Adriyatik’ten Çin Seddine Büyük Türk Dünyası” çığırtkanlığıyla izlediği yayılmacı-ırkçı politikaları nedeniyle, Rusya ve Çin gibi ülkelerle; Ermeni-Azeri çelişkilerini körükleyerek Ermenistan’la; Kürt sorunu bağlantılı politikaları çerçevesinde Suriye, İran ve Irak’la ve son olarak Amerikan sömürgecilik politikalarına uyumu ve topraklarını bu yayılmacı emperyalist politikanın emrine vermesi nedeniyle Arap ülkeleri ve halklarıyla karşı karşıya gelmiştir. İşbirlikçi Türkiye egemenleri, bu politikalarının neden olduğu gerginlik ve zıtlığı, “Türk ulusal çıkarları” ya da onu bütünlemek üzere, bütün bu ülkelerin “Türk’e düşmanlığı”yla gerekçelendirmişler, böylece, kökleri kapitalizmin bağrında bulunan ulusal çıkar çatışmasını, Türk halk kitlelerinin desteğinde yürütmeye çalışmışlardır.
Ancak, Amerikan emperyalizminin bölge taşeronluğu rolü, Türkiye’nin köşeye daha fazla sıkıştırılmasını önleyememiştir. Eski Sovyetler Birliği ülkelerindeki gelişmeler; “birlik ülkeleri”nin büyük kesiminin ayrılması ve Ortadoğu’daki olaylar, bu geniş bölgeye müdahalede emperyalist aktivitenin yoğunlaşmasının olanakları kadar, Türkiye’ye dayatmaların sınırlarını da genişletmiştir. ABD yönetimi, Türkiye gericiliğinin “kendi adına politikalar izlemesi”nin, “sadık müttefik” olmaya ve “stratejik işbirliği”ne aykırı düştüğünü açıklayarak, Türkiye’nin rolünün, Amerikan stratejik planına uyumlu hareket etmek olduğunu her fırsatta yeniden gündeme getirmiş ve istemiştir. Son dönemlerde sıkça açığa vurulduğu üzere, ABD, Türkiye’yi “ılımlı İslam ülkesi” olarak, Ortadoğu’yu yeniden düzenleme politikalarında kullanmak istemektedir. Öyle ki, Genelkurmay Başkanı’nın son “ulusa seslenişi”nde özenle yaptığı “Türkiye ne İslam devletidir ne de İslam ülkesi” vurgusuna karşın, bir gün sonra, Doğu Avrupa gezisinde, ABD Dışişleri Bakanı C. Rice, yine Türkiye’yi, “İslam-demokrasi” sentezine örnek olarak vermiştir.
Ne var ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin, yıkılmasında kapitalist emperyalizmin ve Batılı emperyalist büyük devletlerin belirleyici rol oynadıkları Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalmış topraklar üzerinde kurulmuş olması, kaybedilenler üzerine bir “ulusal iç çekme”nin canlı kalmasında sonraki dönemlerde de rol oynamış, bir yanda “büyük Türk dünyasını yaratma” emeli, diğer yanda Kürt ulusal varlığının bölünme etkeni sayılması, kendi adına politikalar izleme eğilimini hemen her zaman diri tutmanın en önemli etkeni olmuşlardır. Türkiye’nin üç kıtaya kapı konumu ve güçlü bir militarist aygıta ve devlet geleneğine sahip olması da bunda rol oynamıştır. ABD ve Batı emperyalizminin Sovyetler Birliği’ne karşı izlediği kuşatma ve çökertme politikalarında üstlendiği rol, onun, sonradan “Türki Cumhuriyetler” olarak adlandırılan Kafkasya ve Ortaasya ülkeleriyle ilişkilerini, Türk milliyetçiliğini güçlendirmenin manivelası olarak kullanmasını sağlarken, “dış Türkçülük”, içerde şoven milliyetçiliğin ırkçı ve önemli oranda faşist karakterde örgütlenmesine hız kazandırmıştır. Türkiye egemen sınıflarının bu tutum ve politikaları, emperyalistlerle ilişkilerinde –bu ilişkinin esas yönünü tabi olma, uyum sağlama ve hizmet etme oluşturmasına karşın– kimi dönemlerde pürüzlerin yaşanmasına da yol açmış; bölgeye yönelik pazar ve etki alanı mücadelesi kaynaklı gerginlikler, Türkiye üzerindeki baskıyı artırmış; ABD ve AB’nin Almanya-Fransa gibi etkin güçleri, Türkiye yönetimlerini politikalarının aracı olarak daha aktif biçimde kullanma amaçlı olarak, iktisadi-sosyal ve politik sorunları istismara, şantaj ve baskı aracı olarak kullanmaya daha fazla yönelmişlerdir.
Türkiye üzerindeki baskı, ekonominin uluslararası tekellere ve emperyalist sermayeye tümüyle açılması; KİT’lerin bu amaçla tasfiye edilmesi ya da ‘devlet işletmesi’ konumundan çıkarılması, iktisadi-mali politikaların IMF eliyle ve uluslararası tekeller yararına belirlenmesinin dayatılmasına ve ülkenin Kürt sorunu ve onu da içeren “demokratikleşme” gibi, yüzyıllık çözümsüzlükle kangrenleşmiş sorunlarına fiili müdahaleye kadar genişlemiştir.
Kendisi, demokrasi karşıtlığı ve ulusal baskı ve hegemonya eğilimi ve politikasıyla malul emperyalist gericilik, işbirlikçilerini “demokrasi ve insan hakları” alanında “reformlar”a zorlayıcı güç olarak ortaya çıkarken, bu dış baskı ve istismar, Türkiye burjuvazisinin “bizi bölmeye çalışıyorlar” propagandasıyla emekçileri yedekleme çabasına güç vermiş ve Türk ulusundan emekçilerin şoven burjuva politikasına yedeklenmesi yönünde işlev görmüştür.  Devlet ve hükümet yöneticilerinin kışkırtmasında alevlenen şoven milliyetçilik de böylesi bir zemin üzerinde gelişmiş ve güç bulmuş, işbirlikçi gericilik, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde emperyalizme ve onun tarafından yönlendirilen işgale karşı yürütülen ulusal savaşla kurulan “yeni Türkiye”nin kazanımlarını, hemen her zaman, ama özellikle dış politika alanındaki sıkışmışlıklarını ve içerde emekçi engelini aşma gereksinmesini duyduğu dönemlerde daha fazla olmak üzere, istismar etmekten kaçınmamıştır.
Bu “tablo”ya şimdi yeni unsurlar eklenmiştir. “Türkiye’nin duyarlılıkları” üzerinden burjuva söylemiyle yeniden atağa geçen şoven milliyetçilik, Bush yönetiminin Türkiye’yi “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” doğrultusunda kullanma amaçlı yoğun baskısı ve AB’nin etkin güçlerinin, Türkiye’nin AB’ne alınması koşulu olarak gündeme getirdikleri dayatmalar karşısında halk kitleleri içinde ortaya çıkan tepkileri, “milliyetçilik” üzerinden halka karşı etki gücüne dönüştürme çabasındadır. AB’ne üyelik için getirilen “ön koşullar”ı, Kıbrıs Türk politikasının iflası anlamına gelen “AB’ne üye Kıbrıs Cumhuriyeti” projesini, Irak Kürdistanı’ndaki gelişmeleri –bu, burjuva Türk “kırmızı çizgiler” politikasının ABD tarafından geçersizleştirilmesi demektir–, Ermenistan’la ilişkilerin iyileştirilmesi yönündeki baskı ve “Ermeni soykırımı” tartışmalarını bu amaçla kullanmakta, “Türk- İslam değerlerine saldırıldığı, “Türkiye’nin bölünmek istendiği” propagandasıyla şovenizmi körüklemektedir. Şoven milliyetçilik, Türkiye’nin içine düşürüldüğü iktisadi-sosyal “çöküntü”den “kurtuluş yolu”nu “milli gelenek ve göreneklere sarılma”da göstermekte; “ulusal” kaynak ve “değerler”in emperyalist gericiliğe ve uluslararası tekellere peşkeş çekilmesine karşı ise, ya tümüyle sessiz kalmakta ya da CHP yönetiminin ikiyüzlüce yaptığı türden sözde karşı görünmektedir. 
“Bayrak provokasyonu” üzerinden sürdürülen toplumsal sabotaj, “Milliyetçi ve Müslüman Türkiye” sloganını “şiar edinme”sine karşın, “ulusal kaynaklar” ve toprakların uluslararası tekellere peşkeş çekilmesine, İncirlik başta olmak üzere, askeri üslerin ABD’nin emrine verilmesine ve komşu ülkelere karşı kullanılmasına karşıtlığı içermemekte; en “ileri durumda” bile, emekçilerin emperyalizm ve ABD karşıtlığının istismar edilmesi ve içerde Kürtlerin ulusal hak eşitliği mücadelesine ve bu mücadele nedenli olarak Kürtlere, dışarıda ise, yukarıda değinildiği gibi Yunanistan, Kıbrıs Rumları, Ermenistan başta olmak üzere bazı komşu ülkelerle bu ülkelerin halklarına karşı olmayı esas almaktadır.
“Türk ulusçuluğu” üzerinden yürütülen bu propagandayla birlikte, “Türk nüfusa yönelik politikalar” gerekçeli olarak komşu ülkelerle ilişkilerde gerginlik hattında yürünmekte, Irak’taki gelişmeler ve özellikle Irak Kürdistanı’nın “federe devlet” olarak şekillenmesi, Kürt inkarcısı ezen ulus milliyetçiliğinin güçlendirilmesinin dayanaklarından biri olarak kullanılmakta; Amerikan emperyalizminin Irak Kürdistanı’nda “federe bir devlet”in oluşturulmasına verdiği destek ve PKK’nın “etkisizleştirilmesi” projesine kendi çıkarları kapsamında yaklaşması, Kürt karşıtlığının gerekçesine dönüştürülmektedir.

EMPERYALİZME BAĞLANAN ŞOVEN MİLLİYETÇİLİK
Emperyalizme bağımlı Türkiye’nin komşusu ülkelerle ilişkileri, haklara karşılıklı saygıya dayalı ve dostane değil, gerginlik ve şantajları da içeren ve önemli oranda emperyalist gericilikle ilişkilerden kaynaklanan çatışmacı bir özellik gösterir. Emperyalist baskıyla birleşen, Kürdü ezmekten yana, ve komşu halklara düşmanlıkla dolu egemen milliyetçilik, devlet olarak da örgütlü tekelci burjuvazinin sınıf damgasını taşır ve siyasal şiddet ve gericilikle karakterize bir şovenizmi ifade eder. Emperyalizme karşı bir yönü ya hiç taşımamakta ya da Türk milliyetçiliği dalgasının sürüklediği bazı liberal, “sol”, sosyal demokrat ve sözüm ona sosyalist ve demokrat aydınlarda görülebildiği gibi, oldukça biçimsel ve yüzeysel bir ABD karşıtlığından ibaret kalmaktadır.  Genelkurmay tarafından işaret fişeği ateşlenen son “milliyetçi seferberlik” ise, yukarıda işaret edilen bölge ve ülkedeki gelişmeler “bölünme” etkeni sayılarak, buna karşı olma adına, sermaye güçlerini yeniden birleştirme ve henüz istikrarlı bir rotada ilerlememekle birlikte yeni bir ileri atılışın belirtilerini de veren emekçi hareketinin önünü kesmeyi hedefleyen bir özelik de taşımaktadır.
Sermaye ve hükümetinin izlediği saldırı politikalarına karşı, işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçi kitleler içinde yükselen tepkiler, SEKA direnişinin ezilenleri cesaretlendirici işlevi, hükümeti ve egemen sermaye cephesini kaygılandırmış; SEKA-TEKEL işçilerinin, SES, BES ve KESK sendikalarına üye emekçilerin özelleştirme, işten atma, düşük ücret ve maaş dayatma, tekelci sermaye yararına vergi politikaları ve sağlık ve eğitim başta olmak üzere sosyal yaşama ilişkin her alanda yoğunlaştırılan uluslararası sermaye bağlantılı hükümet uygulamalarına gösterdikleri tepki ve alınan eylem kararları, emekçilerin, henüz istikrar kazanamamış olsa da, yeni bir hareketlenme içinde olduklarını göstermiş, ve yüz binlerin katılımı ve birlik ve kardeşlik vurgularıyla kutlanan Newroz, Kürt emekçilerinin ulusal demokratik taleplerinde ısrarlı olduklarını birkez daha ortaya koymuştur.
Buna, Irak ve Irak Kürdistanı’ndaki son gelişmeler eklenmiş; Celal Talabani’nin “Irak Gecici Cumhurbaşkanı” olması, Irak Kürtlerinin “Federe Devlet” biçiminde örgütlenme yönünde attıkları adımlar ve kazandıkları mevziler, Türkiye gericiliği tarafından, bölge ülkeleri Kürtlerinin ulusal talepleri daha ileriden savunma mevzileri edinmeleri olarak –en azından bu yönlü bir tehdit içerdiği varsayılarak– değerlendirilmiştir. ABD’nin, bölgeye yönelik politikaları kapsamında Kürt sorununu istismar etmesi de, işbirlikçi gericilik ve sermayenin gerici-faşist karakterli siyasal güçlerinin “milliyetçilik” üzerinden saflarını derlemeye girişmelerinde etken olarak rol oynamıştır.
“Türk milli değerlerinin savunulması ve sahiplenilmesi” adına “Bayrak”ı bir provokasyon aletine dönüştürerek kullananların “milliyetçiliği”, anti emperyalizmi ve ulusal değer ve kaynakların sahiplenilmesini ifade eden yurtseverlikten uzak, dahası onun karşıtıdır. Özelleştirmeyi, limanlar, madenler, TEKEL, Telekom, enerji, ormanlar gibi “ulusal” kaynakların uluslararası sermaye ve emperyalist büyük güçlere peşkeş çekilmesini, tarım ve sanayinin “yabancı sermaye” hakimiyetine geçmesini; tütün, şeker, pirinç, buğday, pamuk, fındık, çay gibi tarımsal sanayi ürünleri üretiminin tekeller tarafından ele geçirilmesini, toprakların uluslararası sermaye ve spekülatörlere satılmasını, “ülkenin kalkınmasının gereği” saymakta ve desteklemektedirler.
“Vatandaşın ulusal duyarlılık tepkisi” üzerine oturtulmak istenen bu milliyetçilik, emperyalizmle işbirliği veya yandaşlıkla karakterize olmuştur. Birinci Dünya Savaşı ve Ekim Sovyet Devrimi’yle oluşan dünya koşullarında başarıya ulaşma olanağı bulan Kurtuluş Savaşı’yla elde edilmiş “ulusal değerler”in tümünün uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesinde pay sahibidir ve Kürtlere karşı ayrımcı baskı politikasının sürdürülmesindeki ısrarıyla gerici ve bölücüdür.
Şovenizm ve ezen ulus milliyetçiliği ve özellikle de MHP-Ülkü Ocakları çevresinin ırkçı-Kürt düşmanı milliyetçiliği, belirli sosyo-ekonomik gelişme ve koşulların da ürünüdür. Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla oluşturulan “ulusal değerler”in emperyalizme peşkeş çekilmesine sessiz kalan, dahası, bunun içerdeki dayanaklarından biri olan ve bugün “bayrağa hakaret”gerekçesiyle ve kitle dayanağını genişletme amacıyla ulusal duygu istismarına kalkışarak, gerici siyasal şiddet yöntemleriyle demokratik hak arayışındaki kesimleri sindirmeye çalışan gerici milliyetçi ve “muhafazakar” parti ve akımların milliyetçiliği, tekelci kapitalizmin “geleneksel” toplumu çözmesine bir tepki olarak ortaya çıkmasına rağmen, süreç içinde ona bağlanmıştır. Türk egemen sınıflarının şoven milliyetçiliği, kuşkusuz en güçlü temsilcisini devletin temel kurumlarının şahsında bulmuştur. Buna, “Kemalist” olduklarını söyleyen ‘asker-sivil’ çevreleri ve sağ faşist ideolojiyle karışık MHP milliyetçiliğiyle AKP’nin temsil ettiği gerici milliyetçiliği eklemek gerekiyor. Türk milliyetçiliğini şoven, faşist ve dinci ideolojinin bileşenlerinden biri olarak kullanan MHP gibi kesimlerin varoluş ve politik serüveni, kapitalizmin Türkiye’deki gelişmesiyle doğrudan bağlıdır.
Kapitalizmin Türkiye’deki gelişmesinin, özellikle 1950-60’lı yıllarda ve sonraki süreçte hız kazanarak, toplumsal yapıda ciddi sarsıntı ve değişmelere yol açması, tekelci (işbirlikçi) sermayenin tekel-dışı küçük ve orta burjuva kesimler üzerindeki baskısının artmasına; kırsal nüfusun kent merkezlerine ve kentlerin kenar semtlerine sürülmesine ve küçük mülk sahiplerinin iflasa sürüklenerek “proleterleşme tehdidi” altına girmelerine neden olmuştur. Diğer yandan, kapitalizmin bu gelişmesi, işçi ve işsiz yığınları ve kent ve kır yoksulları ile tekelci kesiminin belirleyici gücünü oluşturduğu burjuvazi arasındaki çelişkiyi derinleştirmiş; işçi sınıfı ve emekçi hareketinin kendi adına talepler etrafındaki ilerleyişi, sermayenin “merkez partileri”nin yanına; kitlelerin sosyal-politik ve iktisadi sorunlarının istismarı üzerinden güç toplamaya çalışan yeni ve “aşırı sağ” partilerin katılmasını gündeme getirmiştir. Bu partilerden biri olan MHP’nin –bir diğeri, dinsel inanç sömürüsü ve orta burjuvazinin çıkarlarının savunusu üzerinden örgütlenen Milli Nizam-Milli Selamet Partisi idi– İç Anadolu ve Doğu’da önemli kitle desteği bulmasında, kapitalist gelişmenin yol açtığı toplumsal çözülmeye bu “kırsal” bölgelerden verilen “muhafazakar” tepki rol oynamıştır. MHP yöneticileri, bu gelişmenin mülksüzleştirici-çözücü ve ‘değer bozucu’ etkisine duyulan tepkiyi ve bu kesimlerin talep ve duygularını istismar ederek, güç toplamaya çalışmışlardır.
Bu dönem, aynı zamanda, Türkiye burjuvazisinin,  “kuruluş yılları”ndan itibaren izlediği “devletçi” ekonomi politikayı terk ederek, Batı kapitalizmine kapıları sonuna dek açmaya başladığı, NATO’ya katıldığı, Marshall Planı’na bağlandığı ve “komünizme karşı savaş” adına Kore’ye asker gönderdiği dönemdir. DP-AP’nin uluslararası sermaye ve ABD emperyalizmiyle girdiği efendi-uşak ilişkisi kapsamında emekçilere dayatılan iktisadi-sosyal baskılar ve Türkiye topraklarında Amerikan üslerinin kurulması, işçi ve emekçiler –özellikle ileri kesimleri– tarafından tepkiyle karşılanıyor ve küçük ve orta mülk sahipleri de özellikle kapitalist mülksüzleştirmenin (tekellerin hakimiyeti güç kazandıkça, bunların mülksüzleştirilmeleri de artıyordu) etkilerine karşı öfke duyuyorlardı. MHP ve bugünkü AKP’ni doğuran MSP, kitlelerin bu “hoşnutsuz” durumunu kullanarak ortaya çıktılar. Belli başlı iddiaları, “milli değerlerin savunusu”ydu. İslam dini de bu “milli”ler içine alınmıştı ve hangi partinin daha fazla “İslamcı olduğu” rekabet konusuydu. Diğer yandan, önce DP’nin ve ardından Demirel yönetimindeki AP’nin (Adalet Partisi) büyük sermaye ve emperyalizm yanlısı politikaları, işçi sınıfı ve emekçilerin geniş kesimleri içinde tepkiyle karşılanıyor, işçiler, iktisadi sosyal taleplerle sendikalarda örgütlenmeye daha fazla yöneliyor, ve ileri kesimleri, çok sayıdaki sendikacının da katılımıyla, siyasal parti olarak örgütlenmeye başlıyorlardı. Bu gelişmeyi, sistemin geleceğine yönelik bir tehdit olarak algılayan MHP-Ülkü Ocakları’nda örgütlenen ırkçı-faşist güçler, anti komünist demagojiyle halk kitlelerinin ve özellikle de işsizliğe itilmiş, umutsuz ve ne yapacağını bilmeyen genç nüfusun durumunu istismar etmeye daha fazla yöneldiler. İşçi sınıfı ve emekçilerin politize olmaları ve işçilerin çıkarına olan ve taleplerini kapsayan ilerici-devrimci fikirlerin yaygınlık kazanması üzerine, bu militer-faşist güçler, dizginleri tekellerin elinde olan burjuva devletin ve birçok örneğinde görüldüğü gibi kapitalist şirketlerin tetikçiliğini daha dolaysız üstlendiler. Bu parti ve güçler, kapitalizmin emrinde olmalarına karşın, yer yer sermaye “karşıtı” bir söyleme de baş vuruyor; emekçilerin taleplerini sahipleniyor görünüyorlardı. Kapitalizmi temel kuruluş zemini edinmişlerdi, ama çıkarları gerektirdiğinde, ikiyüzlü bir sermaye karşıtlığından da söz etmekten kaçınmıyorlardı.  Kapitalizme karşı mücadelenin ilerlemesine; emek mücadelesinin, bağımsızlık çizgisinde, emperyalizm karşıtlığına genişlemesine ise cepheden karşıydılar. Bu gerici hat, süreç içinde daha da netleşti. MSP-FP geleneğindeki “ayrışma” üzerinden şekillenerek tekellerin ve uluslararası sermayenin hizmetine koşan AKP, emperyalist sermayenin çıkarlarının doğrudan savunucusu olurken, MHP milliyetçiliği de, anti emperyalist mücadele içindeki emekçilere karşı gericiliği ve Kürt düşmanı bir şovenizmi daha ileriden temsille karakterize olmuştur.
Bu “milliyetçilik”, önemli oranda ırkçı-şoven karakterdedir; ulusal-dinsel duygu ve değer istismarına dayalıdır; Kürt ulusal varlığına karşı inkarcı ve bölücüdür. Kapitalizme ve emperyalist sermayeye, yer yer kullandığı söylemin ötesinde, ciddi sayılabilecek bir karşıtlığından söz edilemez. Ama o, anti-kapitalizmi, özellikle işsizler kitlesinin ve küçük-orta üreticilerin taleplerine ve umutsuzluklarına seslenerek, ve işçilerle kamu emekçilerinin taleplerinin istismarına yönelerek –ki bu kesimler içinde sendikal örgütlenmeye de girişmiş ve belli bir güç oluşturabilmiştir–, kapitalizm karşıtı bir görüntü sergilemekten de geri kalmamaktadır. Batı emperyalizmi ve özellikle ABD’nin, Türkiye’yi, bölgedeki stratejileri yönünde kullanmak amaçlı yoğunlaştırdıkları baskıya karşı gelişen tepkileri, kendi gerici ve şoven milliyetçi çizgisinde yedeklemeyi  amaçlamaktadır. Geçmiş yıllarda, Amerikan askeri-politik varlığına ve Türkiye’yi taşeron olarak kullanmasına karşı mücadele eden yurtsever gençliğe ve işçi ve emekçilerin ileri kesimlerine karşı silahlı saldırı politikası izleyen; Alman faşist hareketinin Strauss gibi temsilcileriyle ilişkiler kurarak “tecrübe artıran” ve şimdilerde Hitler’in ırkçı-faşist düşüncelerini toparladığı Kavgam kitabını eğitim aracı haline getiren MHP, Türkiye’ye yönelik emperyalist baskıya karşı gelişen haklı ve yerinde tepkiyi şoven ve gerici politikaları doğrultusunda yönlendirme çabasındadır. Belirtilen niteliğiyle, milliyetçilik ve kuşkusuz şovenizm, “derinlikler”ini de kapsamak üzere, kurumlarıyla devletin de birincil ideolojik yönvericisidir, “başvuru kitabı” değerindedir ve en sık ve kolay kullandığı saptırıcı-bölücü argümanların ideolojik dayanağını oluşturmaktadır.

YURTSEVERLİK ANTİ-EMPERYALİZMİ GEREKSİNİR
Kürt ulusal varlığını inkar ve haklarını reddetme üzerinden şekillenen asırlık devlet  uygulamaları ve egemen sınıf politikası, Türk kökenli emekçiler ve gençler arasında, işbirlikçi egemen sınıfın şoven, ırkçı-gerici ideolojisinin etkili olmasına hizmet etmiş; bugünün şoven ve ırkçı “odaklar”ı da, bu bölücü ve ayrıcalıkçı devlet politikasından beslenerek güç toplamışlardır. İçinde bulunduğumuz dönemin uluslararası gelişmeleri, günümüz gericiliğini ve şoven milliyetçiliği besleyen ve ona güç veren önemli bir etken durumundadırlar. Amerikan saldırganlığı, emperyalist hegemonya mücadelesi ve yanı başımızdaki ülkelerin işgal edilmesi, Türkiye’de de –çok sayıdaki başka ülkede olduğu türden– bir ulusal savunma duyusu ve duyarlılığı oluşturmuş ve uluslararası sermaye ile işbirliği içinde olan faşist, gerici milliyetçi akım ve partiler bu duyarlılığı istismara girişmişlerdir. MHP, DYP ve AKP gibi şoven-gerici; ırkçı, “milliyetçi muhafazakar” sermaye partileri de, “emperyalizme karşı ve ulusal değerlerden yana” ikiyüzlü politikayla, henüz sermaye güçleriyle arasındaki uzlaşmaz karşıtlıkların ayırdına varamamış kesimler içindeki mevzilerini güçlendirmeye koyulmuşlardır.
Bu politika, öncelikle sermaye ve gericiliğin güçlerini yeniden takviye etmesine, derleyip toparlanmasına; çıkar çatışmasının saflarında yol açtığı bölünmeye karşın, emekçilere karşı bir “blok halinde” hareket etmesinin sağlanmasına hizmet etmektedir. Ancak, burjuvazi ve emperyalizm yararına sağlanan gelişmelere karşın, izlenen halk düşmanı politikalar, açmaz ve engellerle de karşılaşmaktadır.
IMF programlarına bağlanan ve emperyalizm işbirlikçilerinin işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi kesimlere müjdeledikleri “mutluluk ve refah cenneti”nin gerçekte bir saldırı, işsizlik, açlık ve yoksulluk cehennemi olduğunu, olaylar açığa çıkarmıştır. İşçi ve emekçiler bunu anladıkları oranda, egemen sınıflarla partilerinin politikalarına mesafeli durmaya başlamışlar, bu da, tekelci gericilik ve hükümetlerini, yeni araç ve yöntemlerle kendilerini ve sistemi takviye yöneltmiştir. Mali sermaye ve emperyalizm hesabına politikaları halka dayatan burjuvazi ve hükümetleri, içerdeki mücadele ve uluslararası gelişmelerin etkisi altında, Kürt sorununda ve politik talepler karşısında bir ölçüde de olsa geri çekilme zorunda kalmış ya da bunu gereksinmişler, ama aynı nedenle, açmaz ve zaafları daha da artmıştır. “Bayrak provokasyonu” etrafında gelişen olaylar ve bu olaylar karşısında alınan tutumun gösterdiği, Türkiye gericiliğinin, son dönemlerin gelişmelerini, özellikle Kürt sorunu üzerinden provokatif bir biçimde kullanmaya çalıştığıdır. Buna, Kıbrıs, Ege sorunları, AB ile ilişkiler ve Ermeni sorunu kapsamındaki tartışmalar üzerinden estirilen aynı içerikli şovenizmi eklemek gerekiyor. Bütün bunlar, aslında sözü dahi edilemeyecek “tavizler politikası”nı “geri çekme”nin de gerekçeleri yapılmaktadır. Bayrak ve inanç sorunlarının istismarına, bunun için, bu kadar güçlüce sarılmışlardır. Yoksa onlar için, ne ulusal çıkar ve değerler ne de inanç ve vicdan özgürlüğü dahil insan hak ve özgürlükleri önem taşımaktadır. Aksine, sosyal ve politik hak gasplarını böylece daha ileriye götürebilecek, özelleştirme politikalarını sürdürecek, İncirlik başta olmak üzere üslerin Amerikan haydutluğu tarafından daha etkin biçimde kullanılmasını sağlayacak, tarım ve sanayi alanında uluslararası tekellerin isteklerini hükümet ve yönetim politikaları olarak uygulamaya geçirecek, bağımlılığı daha da güçlendireceklerdir.
Sermaye partileri ve kurumlarıyla hükümet çevrelerinin, provokatif ve istismarcı girişim ve politikalarının halka ve ülkenin bağımsızlığına karşı içerikte olduğunu gösteren ilk şey, ABD haydutluğu ve uluslararası sermaye ile aynı hat üzerinde bulunmalarıdır. IMF-Dünya Bankası politikalarının hükümet programlarında pratiğe geçmesi ve hükümet dışı sermaye partileriyle asker-sivil devlet yöneticilerinin de bu politikalara itirazlarının olmayışı, hepsinin ortak zeminde olduklarını gösteriyor. Tümü, gerçekte ulusal kaynakların ve değerlerin uluslararası sermayeye ve emperyalizme peşkeş çekilmesi suçunu işliyorlar. Özelleştirmeyi, ABD politikalarına uyumu ve yedeklenmeyi, üslerin Bush çetesi tarafından bölge halklarına karşı kullanılmasını savunuyor, Kürtlere karşı izlenen inkarcı, bölücü ve şoven politikanın sürdürülmesini istiyorlar. Bunların, emperyalist ve özellikle Amerikan emperyalist politikasının Türkiye ve bölgede uygulanma olanağı bulmasının “iç ve yerel dayanakları”nın ortadan kaldırılması gibi bir istekleri ve politikaları yoktur. Ne yurtseverdirler ne de anti emperyalist.
Milliyetçiliğin ya da onun aşırısının yurtseverlik olmadığına yukarıda işaret edildi. “Türk Milliyetçiliği”nin son altmış yıllık pratiği de bunu doğrular. Bu süreçte kanıtlanan, şoven karakterli ezen ulus milliyetçiliğinin egemen sınıf damgalı olduğu, emperyalizme bağlandığı ve bununla da ilişkili olarak, Kürtlere karşı inkarcı-asimilasyoncu bir çizgi izlediğidir. Yurtseverlik ise, her şeyden önce, anti emperyalizmi ve bağımsızlık savunusunu ifade eder. Bugün de üslerin kapatılması, emperyalistlerle ikili anlaşmaların ve uluslararası tekellere imtiyaz tanıyan iktisadi-mali ve sosyal anlaşma ve uygulamaların son bulması, Türkiye’nin bağımsızlığı için gerekli ve zorunludur. Türkiye topraklarının emperyalistler tarafından bölge ve dünya politikaları yönünde kullanılmasının engellenmesi, Kürt sorununda, ulusal tam hak eşitliği sağlanarak, soruna emperyalist müdahale ve istismarın önünün kapatılması, özelleştirme ve işletmelerin uluslararası ve işbirlikçi tekellere peşkeş çekilmesine son verilmesi gerekmektedir. Bağımlılık ve onun güçlenmesine hizmet eden anlaşmalar, çünkü işsizlik ve yoksulluğu artırmakta, sosyal hak gasplarını daha ağır biçimde getirmekte, dışarıya kaynak transferi yoluyla tarım ve sanayiye darbe vurmaktadır. Bu bakımdan da, sermaye ve hükümetinin politikalarına karşı mücadeleyi içermeyen bir politik çizgi ve tutum yurtseverlikle bağdaştırılamaz. Ve yurtseverlik, artık başlıca, işçi ve emekçilerin ellerine kalmıştır.

KİTLELER POLİTİKANIN NERESİNDE: Kitle psikolojisi ve sınıf politikaları

Kitlelerin politikayla ilişkisi, üzerine en fazla spekülasyon yapılan konulardan biri olagelmiştir. Kitleleri “güdülmeye yatkın ve uygun kalabalıklar” olarak niteleyen çok sayıda burjuva sosyoloğu bulunuyor. Günümüzde yaygın şekilde kullanılmakta olan internet sitelerinde, kitlelerin “kışkırtılmaya ve yönlendirilmeye hazır ruh hali”ni sözüm ona bilimsel irdelemelere dayanarak kanıtlayan onlarca makale bulunuyor. Kitlelerin politikayla ilişkisini, özellikle de kitle psikolojisini, kitlelerin içinde tutuldukları ya da bulundukları iktisadi-sosyal, siyasal ve kültürel koşullardan bağımsız şekillenebilir gösteren bu makale ve irdelemelerde, kitleler “düşünme, hüküm verme ve eleştiri yetileri olmayan”, “zekaya değil duygulara göre hareket eden” ve “telkine hazır sabit fikirli yığınlar” olarak  resmedilmektedir. Kitlelerin yaşam deneylerinden çıkarabilecekleri sonuçlar üzerinden sahip olabilecekleri düşüncelerinin olamayacağı; onların “akıl ve yargılama yoluyla değil, telkinle yol aldıkları”, “hayatlarının gerçek şartlarını değiştirecek her yenilikten, bilinçsiz olarak nefret ettikleri”;  “çobanından vazgeçmeyen sürü” halinde hareket ettikleri ve “güçlü iradeye sahip olanı daima dinledikleri” ileri sürülmektedir. Kitlelerin örgütsüz-dağınık yığın halinden hareketle, onları kendi çıkarlarının farkında olmayan “amorf” yığınlar olarak gören ve yetenekli bir ajitatör, “karizmatik bir lider” tarafından din, milliyetçilik gibi duygu ve güdüler üzerinden hemen her zaman kolayca harekete geçirilebilir gösteren bu görüş(ler)in en önemli istismar konusu ise, kitlelerin kendileri aleyhine politikaların destekçisi ve kendilerine karşı eylemlerin faili olmaları; birbirlerine yönelik toplu öldürümlere girişebilmeleridir.
Nietzshe, G. Le Bon ve S.Freud gibi teorisyenlerden esinlenen bu görüşler, özellikle 1980 sonrası yıllarda, işçi ve emekçi hareketinin ve onunla birlikte sosyalist hareketin geriye püskürtülmesinden güç alınarak yaygınlaştırıldılar. Emekçilerin muvcut hal ve durumlarını bazen açıkça, bazen de üstü örtülü şekilde değişmez sayarak aşağılayan ve toplumsal değişimin düşünce ve alışkanlıkları değiştirici işlevine göz kapayan –bu alandaki değişim daha zor ve yavaş bir seyir izlemekle birlikte kaçınılmazdır–çok sayıdaki sosyal bilimci, psikolog ve siyasetçi, önyargıların, inançların ve genel olarak hakim düşüncelerin yığınları sürükledikleri tutum ve politikalardan hareketle, “sürü psikolojisi” üzerine söylemi sürdürdüler. AKP Hükümetiyle kitleler ilişkisinden hareketle yapılan “kitlelerin davranışı” analizlerinde, “sürü psikolojisi”ne hükmedilmesi ve “kitlesel psikoz”dan söz edilmesini ileri tutum sayan birçok yazar, sosyolog ve gazeteci ‘piyasa’ya çıktı.  Liberal sağ ve sol aydınların bir bölümü, kitlesel eylem ve politikalara hakim olan egemen sınıf ideolojik tutumu ve politikasını bu tezleri kanıtlamak üzere kullanmaya giriştiler. Bir bölümü ise, AKP ve Hükümetinin ilericiliği, hatta devrimciliği üzerine kalem yarışına girdiler.  Burjuva muhalefetinin pespaye bir çökmüşlük ve dağınıklık içinde olduğu koşullarda, halkın taleplerinin istismarında deneyimli bir gelenekten güç alarak işbaşına gelen iktidar partisinin, Batılı emperyalistlerin uluslararası desteğine sırt dayaması; sosyal hakları budarken, “aile yardımı”yla; kömür-şeker-çay paketleri ve okul öğrencilerine defter-kalem dağıtarak, işsizliğin ve yoksunluğun kol gezdiği üretim koşullarında, sıkıntılar içinde boğulan insanların bir kesimini avlamaya çalışmasını; yanı sıra din ve milliyetcilik üstünden halkın duygu ve istemlerini istismar ederek, belirli toplum kesimlerini iktisadi-sosyal çıkarlarıyla karşıtlık gösteren politikalarına “kazandığı” gerçeğine göz kapayan bu yazarlara göre, burjuva siyaset ve sosyolojisi alanındaki gelişmeler, kitlelerin “sürü hali”nin kanıtıydı!
Bu makalenin buradaki ilk bölümünde, kitle psikolojisi üzerine söz konusu çarpıtmalara bir yanıtı da içermek üzere, kitle-politika ya da tersinden söylenirse, politika-kitle ilişkisi ve kitle psikolojisi üzerinde durulacak; ikinci bölümünde ise, özel olarak işçi sınıfı politikasının kitleselleşmesi sorunu ele alınacak.
A-) KİTLELER VE POLİTİKA
Kitle-politika ilişkisi, iktisadi üretim koşulları ve bölüşüm ilişkileri temelinde şekillenen sınıfsal farklılıklara bağlı olarak tarih alanına girmiştir. İnsan topluluklarının üretim araçlarıyla ilişkilerinin, bu araçların mülkiyetine sahip olma ya da olamamalarına göre farklılaşmasına yol açtığından bu yana, tarih, sınıf mücadeleleri tarihi olarak yaşanagelmiş ve bu mücadele, insanın üretici etkinliği tarafından belirlenen maddi ve manevi tüm ilişkilerinin, bir bölüm insanın emekgücünün başka ve bu birincileriyle kıyaslandığında her zaman daha dar bir azınlığı oluşturan kesimi tarafından sömürülmesi üzerinden şekillenmiş; sınıf sömürüsü (köleci, feodal ve kapitalist) sınıf mücadelesinin temelini; politik mücadele ise, onun en üst biçimini oluşturmuştur. Tarihin tüm dönemlerinde politikanın içeriği ve biçimi, onu uygulayanların –sınıf vb.– çıkarları ve amaçları tarafından belirlenmesine karşın, iktidardaki egemen sınıf(lar), kendi politikalarını “tüm toplumun çıkarları”yla bağdaşır göstermeyi, iktidarın kitle desteği yönünden gerekli saymışlar; kendilerine karşı açık-gizli biçimlerde savaştıkları sınıf, kesim ve çevrelere, “biz sizin de temsilciniziz!” şeklinde seslenerek, “toplum üstü” otorite tesisini pekiştirmeye çalışmışlardır. Her egemen sınıf, böylece, kendi çıkarlarıyla tüm toplum kesimlerinden insanların çıkarları arasında özdeşlik ilişkisi kurarak, politikalarının, aralarında bu politikaların hedefinde olup zarar gören sınıf ve kesimler de olmak üzere, herkes tarafından benimsenmesini sağlamak istemiştir.
Kitlelerin belirli hedefler etrafında harekete geçirilmeleri sorunu, en ileri düzeyde, modern kapitalizm döneminde belirginlik kazanmıştır. Burjuvazi ve partileri açısından da, işçi sınıfı ve emekçiler ile partileri yönünden de, politikanın başarısı, kitlelerin bu politikaya kazanılmalarına bağlıdır. Bu ilişki, faşizm gibi tekelci sermayenin en zorba ve siyasal gericiliğin en yoğun biçimiyle uygulandığı sınıf diktatörlüğü koşullarında da, önemli ölçüde geçerlidir. Birbirleriyle mücadele halindeki sınıf ve kesimler, yığınların en geniş kesimlerini yanlarına çekmek üzere, yaşamın hemen tüm alanlarındaki insan ilişkilerinde etkileyici işlev gören ideolojik mücadeleye özel bir önem verirler. Politik mücadelede yer alan hiçbir sınıf, parti, örgüt ve kurum, kitlelerin gücünü yanına almadan ya da aynı anlama gelmek üzere politikalarını yığınlara mal ederek, yığınların ‘şahsında’ maddi bir güce ve değiştirici kuvvete dönüştürmeden, başarıya ulaşamamıştır. Bu mücadelenin en kesin, en çıplak biçimleriyle yaşandığı kapitalist toplumda ise, mücadele çok çeşitli ve farklı çıkarlara sahip sınıf ve kesimler arasında farklı biçimler alarak sürmesine rağmen, esas olarak proletarya-burjuvazi mücadelesinde tüm toplumsal sisteme damgasını vurmuş; bu da, burjuva politikasıyla işçi sınıfı politikasına yaklaşımı özel olarak önemli kılmıştır.

B-) BURJUVAZİNİN VE İŞÇİ SINIFININ POLİTİKALARI
Liberal, faşist, gerici sermaye politikaları ile işçi sınıfının demokratik ve sosyalist politikası arasında; bu politikanın iktidar biçimlerine yansıması veya iktidar biçimi olarak şekillenmesi üzerinden “benzerlik”ler kuran liberal ‘sol’ ve sağ yazarlar, bu yönetim biçimleri ve politikalarının kitleler ve çıkarları/hakları yönünden anlamı ve amaç farklılığını bilinçli şekilde görmezden gelirler. Sermayenin tüm halk üzerindeki diktasıyla kitlelerin dolaysız olarak öznesini teşkil ettikleri ve toplumsal iktisadi ve siyasal yaşamın idaresine katıldıkları yönetim biçimleri ve onun politikaları arasındaki temel önemdeki farkların üzerinden atlayarak, üretimin maddi-manevi ürünlerinin toplum yararına mı, yoksa küçük bir azınlık yararına mı kullanıldığını önemsiz bir ayrıntıya indirgemek, oysa, yalnızca burjuvazi ve emperyalizmin “demokratizmi” temsil yalanına güç verir. Bütün fabrikaların, işletmelerin, toprakların toplumun %10’nuna, hatta daha da dar bir azınlığına ait olmasını; milyonlarca işçinin, ancak ürettiğinin çok az bir bölümünün karşılığı olabilecek bir ücret üzerinden çalıştırılması ve kendi ürettiği ürünü ancak para ödeyerek kullanabilmesini esas alan bir üretim sistemi ile bütün toprakların, işletmelerin, fabrikaların bütün toplumun “mülkü” olarak kullanılması ve herkesin emeğinin karşılığını almasını temel alan bir üretim sisteminin birbirlerinden temelden farklı olduğunu, aklı başında, bilimsel kriterleri azçok önemseyen burjuva ideologları dahi reddedemezler. Burjuva çıkarları için halkın önyargılar, akıl dışı hurafeler ile yönlendirilmesi politikası ile halkın aydınlatılması ve kendi çıkarlarının bilgisiyle donatılması politikası çatışma halindedir. Temelini nesnel sınıf farklılıkları ve uzlaşmazlığından alan bu çatışma nedeniyledir ki, burjuvazi –ve öncesi tüm hakim sınıflar– kendi çıkarlarını halk kitlelerine benimsetme ve sömürüyü sürdürmek için onları tabi olma, susma ve sinmeye ikna etme politikasını hiçbir koşulda ihmal etmemişler, ihtiyaç duyduklarında da bunu şiddet araç ve yöntemleriyle takviye etmişlerdir. Ama tarihsel gerçek o ki, hakim sını(lar)ın bu politikası, ezilen, baskı altında tutulan ve sömürülen emekçi halk kitlelerini, kendi hak ve çıkarlarına uyanmaktan, bunun için mücadeleye atılmaktan da alıkoyamamış; aksine, deyiş yerindeyse, buna zorunlu bırakıp harekete geçmelerine neden olmuştur.

B-ı) BURJUVA POLİTİKASI VE KİTLELER

Kapitalist üretim temeli üzerinde şekillenen burjuva politikasının içeriği dolaysız şekilde kapitalist sınıf çıkarları tarafından belirlenmiştir. İşlevi, emekgücü sömürüsünü doğal, kaçınılamaz ve zorunlu göstermek; sınıf sömürüsü sistemi olarak kapitalizmin sadece “ebediliği”ni değil, sürdürülmesi “zorunluluğu”nu vaaz ederek, işçi sınıfı ve emekçilerin sisteme yedeklenmelerini sağlamaktır. Burjuva politikası, kitlelerin kendi “öz çıkarları”nın farkına varmalarına set çekmek üzere sınıf çelişkilerini gizler; açlık, yoksulluk, işsizlik, hak yoksunluğu, işgal ve savaşlar kapitalist özel mülkiyet sisteminin ürünü olmalarına ve burjuva politikası da bu kaynağın ‘avukatlığı’ işlevi görmesine rağmen, bu  sorunların yok edileceği; herkes için huzur ve güvenin sağlanacağı, ayrımsız olarak mutluluk içinde yaşanacak sosyal-iktisadi ortamın varedileceğini, süreklilik gösteren şekilde yineleyerek birey ve kitlelerin “ruhu”na seslenir. Kapitalist parti fraksiyonları, hükümetler ve sermayenin çok sayı ve çeşitlilikteki sınıfsal kurumlarının yürüttükleri ideolojik mücadelenin kitlelerle ilişkisi ve kitleler için anlamı, böylece, doğrudan ve dolaylı olarak kapitalist sınıf çıkarına, sınıf hakimiyeti koşullarının sürdürülmesi hedefine bağlanır. Amaç, sömürülen ve sınıf baskısı altında tutulan kitlelerin buna karşı mücadeleye atılmalarını önlemek, suskun ve sinmiş olarak kalmalarını sağlamaktır.
Bu politika, burjuva devleti ve kurumlarının şekillenişi ve halk ile ilişkilerinde somut biçim ve karaktere bürünmüştür.  Yasalarda ve hukuk kitaplarında parlak sözcüklerle süslü anlamından farklı olarak, demokratik haklar ve düşünce özgürlüğünün, burjuvazinin azınlık tekelci kesiminin dayatmalarında ifadesini bulan ve sermaye politikacılarıyla onların en parlak hatiplerinin nutuklarında tekrarlanagelen sermaye çıkarları ötesinde değeri yoktur. İşten atılan ya da ücretini artırma talebinde bulunan işçinin, yaşam koşullarının düzeltilmesini isteyen emekçilerin karşısına çıkarılan hukuk, yasa ve siyasal-silahlı güç, sermayenin çıplak çıkarlarının maskeli halinden başka bir şey değildir. İşçi -kapitalist ilişkileri ve işçinin hakları üzerine çok sayıda yasa maddesi, pratikte hemen her zaman işçinin karşısına, yanında polis copu ve asker süngüsü-tüfeğiyle, kapitalistin tutumu, “hakları” ve yaptırımları olarak çıkar. Bu politika, burjuvazinin, hakim sınıf konumundan sahip olduğu araç ve olanaklar üzerinden kitlelere taşınır ve egemen belirleyici görüş ve düşünceler şeklinde toplumsal yaşama yön verici olarak kalması sağlanmaya çalışılır. Her sömürücü sınıf gibi, burjuvazi de, çıkarlarını ve onun ifadesi olan politikasını “herkesin yararını gözeten, hatta esas alan” anlayış ve görüşler toplamı olarak sunar. Çeşitli araç ve yöntemlerle  hakim kılmaya çalıştığı düşüncenin merkezinde, “herkesin aynı gemide birlikte yaşadığı”; “daha iyi ve ileri bir yaşam için fedakarca çalışılması gerektiği” söylemi yer alır. Burjuva ideologları ve her türden propagandacıları –dini ideolojinin yayıcıları da bunların arasında yer alırlar–, sınıf farklılıklarının üstünü örterek, sınıf mücadelesini gerektiren bir neden bulunmadığını vaaz eder; eşitsizlik ve ayrımları “takdiri ilahi” gösterir; “refah ve mutluluk içinde bir yaşam için” otoriteye uyumlu tutum ve davranışı empoze ederler. Bilgi edinme ve eğitim araçları bu amaç doğrultusunda kullanılır. Kitle iletişim araçları, burjuva çıkarlarının ifadesi düşüncelerin kitlelere benimsetilmesinin araçları olarak kullanılır. Okul ve aile yaşamından, toplumsal tüm alanlara yaygınlaştırılan ideolojik eğitim ve yönlendirmeyle bu görüşler hakim hale getirilirler. Okulun işlevi, burjuvazinin çıkarlarına hizmet edecek eğitimli insan gücü yetiştirme ihtiyacı tarafından belirlenmiştir. Bu özelliğiyle okul, sınıf savaşımının bir aracıdır. Herbir “ulusal okul”un başka halklara karşı düşmanca önyargıların aşılandığı bir kurum olarak kullanılması kapitalist rekabet ve çıkar çatışmasıyla dolaysız bağlıdır. Okur-yazar herkesin “tedrisatından geçirildiği” eğitim sistemi, egemen politik aygıt ile içli-dışlıdır. Nasıl bir eğitimin uygulanacağının kararları burjuva parlamentolarında bile değil, halkın tümüyle dışında ve hükümetler ve burjuva uzmanlar eliyle alınıp uygulanır. İletişim araçları kitle manipülasyonunun silahına dönüştürülmüşlerdir. Gazeteler ve basılı yayınlar, günümüzde yüzlerce kanaldan yirmidört saat yayın yapan televizyon kanalları, internet ağları ve diğer çok çeşitli araçlar kapitalist sermaye birikimi araçları olmaları, kapitalist şirketler haline gelmelerinin yanı sıra kitlelerin sermaye yararına yönlendirilmeleri için kesintisiz faaliyet halindedirler. Burjuva ve faşist propaganda, kitlelere, içinde tutuldukları iktisadi-toplumsal koşulların yeniden üretimi ve sürdürülmesini zorunluluk olarak gösterir ve statükonun korunmasını psikolojik-kültürel “değerler manzumesi”nin başına koyar ve tüm bu araçlar aracılığıyla etki altına alınan kitle psikolojisini, kitleleri hükmedilecek “şey”e dönüştürmenin aracı olarak kullanır.
Sermaye politikacıları, “millet”, “inanç”, “gelenek-görenek” üzerine siyasi söylemle toplumun çeşitli kesimlerine seslenirlerken, etkilemeye çalıştıkları asıl olarak geniş halk yığınlardır. Herkesi “aynı ailenin bireyleri” olarak gösteren burjuva propagandası, halk kitlelerinin sermayeye yedeklenmelerini amaç edinir. Birbirleriyle sözüm ona politik tarih hesaplaşmasına girişen ve birbirlerini gericilik, hatta faşistlikle niteleyen sermaye partilerini birleştiren ana unsur kapitalizm savunusudur. Tekelci gericilik, uluslararası mali sermaye ve büyük emperyalist güçlerin dayattıkları politikalar karşısındaki tutumlarını, bu temel savunu üzerinden belirlemektedirler. Seçim meydanlarında ve parlamento kürsülerinde ya da bir biçimde kitlelere seslendikleri her durum ve yerde, bu partilerin sözcüleri, “insanca yaşam”dan, “hak ve özgürlükler”den bolca söz ederler; ama, sorun gelip pratikte iki sınıfın karşı karşıya gelmesine dayandığında; işçi ve emekçiler, örgütlü güçleriyle sermaye ve hükümetlerinin karşısına çıktıklarında ya sessizce geçiştirerek ya da daha açık bir tutumla “ekonominin durumu”, “ülke ve milletin çıkarları” üzerine demagojik söylemle itidal tavsiyelerine soyunarak, gerçekte oldukları üzere, sermayenin saflarındaki yerlerini teyit etmekten kaçınmazlar.  Burjuva devleti, kapitalist sınıf çıkarlarını toplumsal ilişkilerin tüm alanlarında etkin kılmak ve etkin tutmak için, burjuva politikasının tüm bu biçim ve içeriği ile sistematik kurumlaşmasını merkezileştirir.

B-ıı) İŞÇİ SINIFI POLİTİKASI VE KİTLELER
İşçi sınıfının politikası her şeyden önce, sermaye çıkarlarının ifadesi olan burjuva ve gerici politikaya karşı insanca yaşam için ve baskı ve sınıf sömürüsünün her türüne karşı, bunların ortadan kaldırılmasını esas alan bir politikadır. Bu politika, sömürü ilişkilerinin tasfiyesini esas alır.  Bir bölüm –küçük bir azınlık– insanın başka ve geniş insan topluluklarını sınıf hakimiyeti altında ve baskı uygulayarak tutmasının tüm dayanaklarının ortadan kaldırılarak, eşit ve özgür bir yaşamın sağlanmasını; bunun için kendi sınıfını ve emekçilerin tüm kesimlerini, toplumsal gerçeklerin açıklığa kavuşturulmasıyla bu mücadeleye kazanılmasını vb.. içerir.
Kapitalizm, üretim araçlarının, nüfusun giderek daralan azınlık bir kesiminin elinde toplanması, nüfusun büyük çoğunluğunun ise üretim araçları mülkiyetine sahip olmamalarıyla karakterizedir. Bu özelliği, toplumsal üretimi gerçekleştiren, ancak üretim araçlarına sahip olmayan milyonlar, on milyonlar ve milyarlarca işçi ve emekçinin şahsında, onu yıkacak gücün ortaya çıkmasını sağlarken; bu güçle ve politik devrim (burjuva devletinin yıkılarak yerine proleter ve emekçi sınıf devletinin kurulması) aracıyla üretim araçlarının kolektif mülkiyetinin gerçekleştirilmesini ve sınıf sömürüsünün ortadan kaldırılması olanaklarını da yaratmaktadır. Kapitalizm, sosyalizmin maddi dayanaklarının oluşmasına; onu gerçekleştirecek gücün işçi sınıfı kimliğinde ortaya çıkmasına yol açarken, işçi sınıfını, burjuva politikasından bağımsız kendi politikasını oluşturma sorumluluğuyla da yüz yüze getirmiştir. Bunu gerçekleştiremediğinde, o, burjuvazi başta olmak üzere çeşitli diğer güçlerin politikalarına ‘eklemlenmiş’; burjuva hakim sınıfların çıkarları için kullanılması mümkün olmuştur.
İşçi sınıfı politikası herşeyden önce, işçi sınıfının talep ve çıkarlarının ifadesidir; ama bu politikayı diğer tüm ezilen sınıf ve kesimlerin politikalarından ayırdeden özelliği, onun toplumsal kurtuluş hedefine bağlanması; tüm sömürülen ve ezilenlerin kurtuluşunu da içermesi ve hedeflemesidir. İşçi sınıfının demokratik ve sosyalist politikası, ezilenlerin, baskı görenlerin, sömürülenlerin  tarih boyunca buna karşı şu ya da bu biçim ve etkinlikte yürüttükleri mücadelenin birikimi üzerinden, bu mücadelelerin deneyimlerine dayanarak ilerler. Burjuvazinin, sınıfların varlığını ve mücadelesini örten ve yok gösteren, ama aynı zamanda kesintisiz şekilde kendi sınıf çıkarlarının mücadelesini yüreten politikasına karşı; onun politik-ideolojik içeriğini deşifre eden; ezilenlerin çıkarlarını savunan kendi görüşlerinin yaygınlaştırılmasını; bu görüşler etrafında sınıfının ve diğer ezilenlerin en geniş kesimlerinin birleşmesini amaç edinen bir politikadır, bu. Kapitalizm, sınıf sömürüsü ve baskısının en çıplak, deyiş yerindeyse, en özgür biçim(ler)inin yaşandığı bir toplumsal sistem olarak, üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun ve sömürü nesnesi haline gelen işçi ve emekçileri bu ortak özellikleri temelinde bir sosyal hareket içinde birleşme ihtiyacıyla yüz yüze getirir.
Kapitalist üretim sisteminin sektörel, bölgesel, “ulusal” ve uluslararası “yapısı”; kapitalist rekabet ve pazar ilişkileri/kavgaları; burjuva hakim sınıfların çok çeşitli manevraları ve kapitalist parti fraksiyonlarının liberal, muhafazakar, “sosyaldemokrat”, milliyetçi vb. politikaları, işçi ve emekçilerin bölünmüşlüğünün etkenleri olmalarına rağmen, yaşamlarını ancak emek güçlerini satarak devam ettirebilen ve sermaye ile ilişkileri emeklerinin sömürülmesi üzerinden kurulan insanlar olarak buna karşı bir araya gelmeye; ‘kendileri için’ kavgayı kendileri gibi olanların kavgasıyla birleştirmeye, bu ilişki tarzı ve hareketin evrimi tarafından itilirlerken, onlar tarihsel tecrübelerden yararlanarak ve  düşünüp taşınarak bir araya gelmeye yönelirler. İşçi kesimleri çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesinde, gözlem ve deneyimle ve kapitalistlere karşı birlikte olmaları ve davranmaları sonucu, bir tek sınıfın unsurları olduklarını hiseder ve anlarlar. Bu mücadele içinde işçiler, tek tek patronlardan giderek “birleşik” bir kapitalist tutum ve onun hükümetler, sermaye partileri gibi savunucularının tutumuna genişleyen karşı sınıf politikasıyla yüzyüze gelirler. Ekonomik hakları için verdikleri mücadele, yasaların gücüyle, onun yetmediği yerde polis-asker gibi düzen ve devlet güçleriyle karşı karşıya geldikçe, buna tanık oldukça, “herkesin aynı ve eşit olduğu” yönündeki burjuva söyleminin doğru olmadığını düşünmeye; karşı karşıya gelişin farklı çıkarlardan kaynaklandığını anlamaya başlarlar. “Sınıf olma bilinci”dir bu; politiktir, ama henüz hem hedefleri yönünden hem de diğer ezilen sınıf ve kesimlerin taleplerini sahiplenmedeki yetersizliği nedeniyle sistem sınırlarını aşan sınıf bilinci değildir.
Kapitalist toplumun bilimsel bir açıklamasını, sınıf mücadelesinin yasalarının bilgisini, insanın üretici etkinliğinin tarihsel ‘serüveni’ni ve bunun temellendirdiği sınıf farklılıkları/mücadelesi ve savaşları aracıyla hareketin yönünü; bu hareket içinde işçi sınıfının durumu ve rolünü açıklayan sosyalizm teorisi, işçi sınıfı politikasının, söz uygun ise, “pusulası”nı oluşturur. İşçi sınıfının ve tüm emekçilerin kapitalist sınıf ve politikasına; burjuvazinin ideolojik-politik ve kültürel kuşatmasına karşı mücadelede başarıya ulaşması, bu “pusula”yı yetkinlikle kullanabilen, yani en ileri teoriyle (bilimsel sosyalizm=Marksizm-Leninizm) donanmış partisi ve onun mücadele kararlılığına sahip militanlarının çabasına olan ihtiyacı zorunlu kılar. Neden oldukça yalındır: işçi sınıfı hareketiyle bilimsel sosyalizmin birliği ancak böyle gerçekleştirilebilir; işçi sınıfı, iktisadi mücadelenin sınırları içinde kalarak, bunun içinden ve doğrudan sosyalizm bilincine ulaşamaz. Politika yapabilir, çeşitli partilerin politikasının destekçisi olabilir, hükümetle ve kapitalistlerle işgünü, çalışma yasaları üzerinden çatışmaya girebilir; işçilerin bu düzeydeki bilinçleri, mevcut düzen içerisinde, durumunu iyileştirmek için, buna karşı duran ve baskı uygulayan güçlere direnme bilincidir. Ancak, işçilerin bu bilinçleri, kapitalizmin ve emekgücü sömürüsünün tasfiyesi olmaksızın insanlığın kurtuluşunun imkansızlığı sonucuna kendiliğinden götüren bir bilinç değildir. Sosyalizm bilinci ise, kapitalizmin ve sınıfların, sınıf farklılıkları ve sınıf sömürüsünün ortadan kaldırılmasının; işçi sınıfıyla birlikte tüm ezilen, sömürülen ve baskı görenlerin –tüm toplumun– kurtuluşu kapsamına genişleyen; bütün sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin niteliğini açıklayan; işçi sınıfına, içinde bulunduğu durumdan çıkışın ancak kendi eylemi ve devrimci tutumuyla mümkün olabileceğini; tarihsel kaçınılmazlığı üzerinden ve tarihsel deneyimin sentezlediği yol ve yöntemlerle birlikte gösteren bilinçtir. Sınıf bilincine ulaşmış işçilerin ve devrimci sınıf partisinin, burjuvazinin politik-ideolojik etkisine; dolaylı-dolaysız sınıf baskısına karşı, sömürülenlerin birliği ve sermayeden bağımsız politik örgütlenmesini sağlama politikası ve pratiği, gücünü bu nesnel durum ve dayanaklardan alır. İşçi sınıfı politikası, işçi ve emekçilerin en geniş kitlesini, içinde bulunduğu durumun bilincine vararak, bu durum ve koşulları değiştirmeye; sömürüyü olanaklı kılan üretim ilişkileri ve biçimine son vererek sömürünün ve sınıf ayrıcalıklarının olmayacağı bir yeni toplumsal sistem inşaasına girişmeleri için mücadeleye seferber etmeyi esas alır. İşçi sınıfı, yalnızca kendinin kurtuluşu için değil, bunu da içermek üzere, tüm ezilenlerin kurtuluşu için mücadelesiyle diğer ezilen toplum kesimleri ve politikalarından farklılaşır. O, sömürülen sınıf olarak, burjuvaziye karşı iktidar savaşında, kendi sınıf egemenliğini nihai hedef olarak almaz; amacı, sınıf iktidarı aracıyla tüm sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasıdır. İnsanın insanı sömürmesinin tüm ekonomik-sosyal temelini ve dayanaklarını tasfiye ederek, toplumun üzerinde erk oluşturan devlet gibi kurumların süreç içinde ortadan kalkmasının koşullarını yaratır. Sosyalist eylem ve düşünce hiçbir halk topluluğunu, hiçbir azınlığı, dinsel-mezhepsel grup ve kesimi karşısına almaz. Sosyalistler, burjuvazinin, “herkesin-tüm toplumun; tüm sınıfların huzuru, mutluluğu, refahı” iddiasıyla sürdürdüğü ikiyüzlü propagandaya karşı, açıkça ilan ederek, sömürülen sınıf ve emekçi kesimlerin sömürüden kurtuluşu için sermayeye karşı sınıf savaşı yürütürler.
İşçi sınıfı ve bütün emekçiler açısından bugün en önemli sorun, kitlesinin çok büyük bölümünün burjuva partileri ve burjuva hükümetinin politik-ideolojik etki alanında bulunuyor olmasıdır. İşçi ve emekçilerin yalnızca ileri kesimleri değil, daha geriden gelmek üzere daha geniş kesimleri de politikanın içindedirler. Ekonomik talepleri için tek tek patronlara ve bazen de hükümetlere karşı daha geniş eylem birlikleri içinde bir araya gelenlerin önemli bir kesiminin politik sorunlarda ve politik mücadelede, burjuva politikasını temsil eden parti ve güçlerin yanında durmaları, bunu gösterir. Bu geniş kesimler açısından söylenirse, izledikleri politika kendi sınıflarının değil, ardı sıra gitmekte oldukları burjuva partileri, kurumları, kuruluşlarının politikasıdır. Bu durumdan çıkış ise, işçi-emekçi hareketinin ivedi ihtiyacıdır. Politik işçi hareketinin ya da başka türlü söylersek, sosyalist işçi hareketinin (devrimci sınıf partisinin) sorunu ve sorumluluğu, geniş işçi-emekçi kesimlerinin bu durumdan çıkışını hedefleyen, ona yardım edecek ve yol gösterecek bir çalışmanın kararlı şekilde yürütülmesidir. Çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesine yönelik acil ekonomik-sosyal ve siyasal taleplerin savunulması, bu talepler için mücadelenin siyasal demokrasi talepleri ve sosyalizm için mücadeleyle birleştirilmesi; toplumsal sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin ve haraketin yasalarının bilimsel sergilenmesi ve aydınlatmaya yönelik çalışmanın örgütleme çalışmasıyla ‘tamamlanması’ vb., işçi sınıfı ve diğer emekçilerin sermayeden bağımsız hareketine güç verecektir.

C-) KİTLE HAREKETİ VE KİTLE PSİKOLOJİSİ
“Kitle psikolojisi” söylemi, başlıca kitlelerin belirli kesimlerinin belirli ortak davranışını dayanak almakta ve belirli somut kitle(sel) tutumlardan hareket etmektedir. Kitle psikolojisi üzerine tartışmaların en dikkat çeken yönlerinden biri, kitlelerin “akıldışı” ya da “akla mugayir” eylemlere eğilimli oluşlarının ileri sürülmesidir. Kitle halinde hareketin kimi durumlarda, farklı olanları reddetmekle kalmayıp, hatta yok etmeyi de içeren aşırılık ve linç türü eylemlere varması; dini ideolojilerin insana biçtikleri kul rolüyle kalabalıkları edilgen, itaatkâr birey(ler) olarak durmaya ve kalmaya çağırmakla kalmayıp, farklı grup ve topluluklara karşı saldırılara sürüklemesi vb. bu görüşün dayanağını oluşturuyor. Buna göre, kendi mevcut durumunda edilgen ve “stabl”, ancak uyarıcı etkiyle, katliamlar dahil aşırı davranışlara eğilimli kitleler, birey halindeki insanı, –kendi başına yapamayacağı eylemlere de sürükleyerek–,  bazen “kitlesel tecrübe”yle edinilmiş katliamcı görüşlerin etkisinde, bazen de spontane halde ve üzerinde fazla düşünüp taşınmadan bu tür eylemlere girişmektedirler.
Bu ele alış ya da bakış açısında, herhangi sınıfın, örgütün, partinin politikasına ‘kitlesel’ desteğin zamana ve koşullara bağlı oluşu/”tarihsel”liği ve değişme zorunluluğu bulanıklaştırılıp belirsiz hale getirilmiştir. Kitlelerin “spontane” çoşku ya da çılgınlığı ile, kitlelere on yıllar/yüz yıllar boyu ‘empoze edilen’ görüş, inanış, düşünüş biçimleri arasındaki bağ koparılarak, kitlelerin “ana dair eylemleri”, öncesi süreçteki gelişmelerden soyutlanarak, sadece o an/eylem anı ve süreci üzerinden anlamlandırılmak istenmiş, tanımlanmıştır.
Bazı sosyopsikolog ve toplumbilimcilerin “şuursuz” olarak niteledikleri bu kitle davranışı, kitle psikolojisi alanında en çok yazanlardan biri olan Gustave Le Bon tarafından, “Kitle içersindeki birey, rüzgarın istediği gibi kaldırdığı kum taneleri arasında bir tek kum tanesi gibidir” şeklinde tanımlanmıştır.  Le Bon’u referans alan İslamcı sosyolog Dr. Selim Aydın ise, bireylerin, kitle durumundaki toplumsal hareket ve düşünüş tarzını değerlendirirken, şöyle yazıyor:  “Fert, cemaat hareketi yerine kitleye katıldığında, istemeden, kaynağını, amacını bilmediği, ancak bildiğini sandığı gösterilere katılır. Kalabalığın hep bir ağızdan söylediği şeyi, sabit hakikat zanneder. Telkin veya etki altında kalan insanlar, gerçekte bir emre veya mesaja uymakla birlikte, kendileri karar verdikleri illüzyonlarını yaşarlar. Telkinde, fikirleri incelemek yoktur, kendi zihninde oluşmuş gibi kabul vardır. (…) Kitle plânında etki veya telkin, fert planında nevroza benzer. Her ikisinde de mantıkî düşünceden kaçma, ferdin iç ve dış hayatı arasında bir kopukluk görülür. (…) Şahsiyetleri gelişmemiş fertler, grup veya kötü niyetli liderin otoritesine sığınır. Kitleler, telkine yatkın ve kolay ikna edilebilir bir özelliktedir. Duyguları abartılmış ve basittir. Hoşgörüsüz ve statükocudurlar. Yerine göre hem çok ahlâklı hem de çok ahlâksız olabilirler. Hiçbir şey önceden düşünülmez, engel tanınmaz. Rasyonel düşünce ve doğru yargı gücü kaybolur. (…) Kör ve zaptedilmez bir güce dönüşen kitle, ipini koparmış sosyal hayvanı andırır. Kitle içinde fertler iradeleriyle hareket etmezler. Şuur dışı davranırlar. Kitle, ferdin muhakeme ve bilgi gücünden bile yoksundur. Gerçeklere göre değil, imajlara ve illüzyonlara göre düşünülür. Bunu istismar eden sözde kitle önderleri, her türlü temelden yoksun sade iddialarla, tekrar edilen sözlerle ve zihnî buluşma mekanizmasının işlemesiyle kitleye hükmederler. Sözde liderler belirli sloganları tekrar ederek iddialarını zihinlere yerleştirir. Kitlede bir düşünce geçişi başlar ve hipnoza benzer bir durum meydana gelir.”
Kitleleri ve kitleleri oluşturan bireyleri illüzyonlarla hareket eden iradesiz kişi ve topluluklar olarak gösteren kitle psikolojisi üzerine bu görüşün dayandırıldığı ‘kanıt’, en somut halinde, kendileri de nesnel olan, bazısı katliamlara varmış çeşitli olay ve gelişmelerdir. Ancak dikkat çekici olan, bu “şuursuz” hallerin, onlara sebep oluşturan toplumsal koşullar ve sosyal-siyasal-kültürel etkenler gözardı edilerek hikaye edilmesidir. Oysa, toplumsal sınıf ve kesimlerin düşünüş ve eylemlerinin koşullarını gözetmeyen ya da hafifseyen her anlayış, kendisi de siyasal, sosyal ve iktisadi özellikler taşıyan insan eylemi ve davranışının doğuş ve işleyişini toplumsal anlamından koparmış olur. “Kitle psikolojisi”, toplumsal sınıf ve tabakaların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin tarihsel şekillenişi ve değişiminden koparılamaz. Kitlesel birlikte hareket(ler)i, bireylerin ruhsal durumlarının uzantısında, bunların bir tür toplamı olarak izaha çalışan biyolojist-psikolojist anlayış(lar), bin yılları bulan arkaik inanç ve önyargıların ve onları yedekleyerek sürdüren sermayenin işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki ideolojik-politik hakimiyeti ve etkisinin, kitlelerin kendi somut talep ve çıkarlarıyla bağdaşmayan davranışlara sürüklenmelerindeki rolünü azımsamışlardır. Bu anlayış, diğer yandan, bu durumun toplumsal gelişme ve hareketin evrimi tarafından değişime sürüklenmesi kaçınılmazlığını, kitlelerin kendi durumlarının bilgisine yönelişlerini; gözlem ve özdeneyimle, tarihsel tecrübelerden yararlanarak bu etkiden kurtulmaları olanağını da görünmezliğe itmiştir.
Kapitalizmde, örneğin, bir yanda çıkar çatışması, rekabet ve sömürü, insanı birbirine –ve kendine– yabancılaştırıp “bireyleştirir”ken; diğer yanda üretimin toplumsal karakteri tarafından kaçınılmazlaştırılan birlikte çalışma-üretme; birlikte iş yapma-bir arada eyleme; ortak istemler etrafında benzer düşüncelerle hareket etme; bunun “iç güdüsel”-ruhsal duyu ve çağrışımlarıyla birlikte var olur. Bireylerin ve esas olarak da kitlelerin ruhsal-psikolojik değişimi, içinde bulundukları/tutuldukları ekonomik-sosyal koşullar; sermaye iktidarı ve kapitalist burjuvaziyle ilişkilerinin değişimine bağlı olarak değişim gösterir. Tersinden, sömürülen ve ezilenlerin sömürücü güçlere karşı duyguları, onlarla ilişkilerinin nedenlediği ruh hali, bu ilişkilerin seyri üzerinde etkide bulunur; nefreti ya da bağlılığı doğurur; güçlendirir ya da zayıflatır. Sömürülen ile sömüren sınıfların ilişkilerindeki değişim ve hareketlilik, bütün toplum kesimlerini, kendi yararlarına sonuçlara ulaşmak için çabaya yöneltir. Bu mücadele ve çaba, hemen her koşulda düşük ya da nispeten daha yüksek düzeyde söz konusudur. 
Kitleleri oluşturan bireylerin, içinde yaşadıkları toplumsal ve doğasal koşullarda, çeşitli biçimlerde etkileştikleri;  ilişkilerinin çok çeşitli etkenler altında şekillendiği, bunun onların düşünce ve eylem süreçleri üzerinde etkili olduğu; ancak bununla birlikte, düşünmeleri ve eylemelerinin “içgüdüsel”-ruhsal yanlarının da olduğu kuşku götürmez. Birey(ler) topluluk içindeyken ya da kendiyle aynı durumda gördükleri kitlelerle birlikte hareket ederlerken, genel olarak, benzer duygu ve ihtiyaçlardan yola çıkarlar. Kitlesel ortak davranışlar ve hareketleri, genel olarak benzer ya da aynı koşullarda yaşayan insanların benzer ya da aynı sorun ve taleplerden hareketle birleşmelerinin sonucu olarak ortaya çıkarlar ve bu kitlesel birlik bir “kitle psikolojisi”nin oluşumunu da sağlar. Birleşmiş çoşkunluk, ya da tersinden büyüyerek artan korku ve panik durumu, olası sonuçlardandır.
Ancak, birey(ler)in “bir yere ait olma”; bir toplumsal kesimin unsuru bulunma ihtiyacı, içinde yaşadıkları toplumsal koşullarda, sosyal-siyasal ve iktisadi etkenler altında şekillenir. İnsan bireyin bu özelliği, onun topluluk halindeki çoşkun ya da şiddete sürüklenmiş durumunda da içgüdüsel-ruhsal olmakla sınırlı olmayan, ama esas olarak içinde bulunduğu koşullarda ve diğer insanlarla, insan grupları, kesimleriyle ilişkilerinin ürünü olarak şekillenmesini sağlar ve “toplamı”nda da onu sürü olma halinden ayırır. İnsan birey, toplumsal varlık olarak, içinde bulunduğu toplumun çeşitli kesimleriyle değişik düzeylerde ilişki içindedir ve bir grubun, çevrenin, sınıfın, toplumsal kesimin üyesidir. Bu durumu, toplumun çeşitli kesimleriyle ilişkisinin düzeyine, içeriğine ve biçimine göre tutum almasının; hakim ve diğer düşünce biçimlerinden etkilenerek çeşitli davranışlar göstermesinin de kaynağı ve dayanağıdır. Bireyler, gerek dahil bulundukları toplum kesiminin genel görüşleri ve davranışlarının etkisinde, gerekse hakim sınıfın elindeki araç ve olanakların etkin kullanılmasıyla sağlanan hakim düşünce tarzının etkisinde, tek başına olmaları durumunda yapamayacakları birçok eylem ve olayın unsuru haline gelebilmektedirler. Genel görünümü açısından, belirli hedefler etrafındaki örgütlülüğe denk düşmeyen, ancak örgütlü olan bazı kesimleri de sürükleyebilen kitlesel hareketlerde ve bazı durumlarda “başı boş taşkınlık”-“amaçla bağdaşmaz yıkıcılık”, bir kitle davranışı olarak ortaya çıkmakta ve farklı fikirlere sahip olma olasılığı bulunanları da kucaklayabilmektedir. Ancak, buradan hareketle, kitle bireyleri Le Bon’un ya da onu referans alarak S. Aydın’ın ileri sürdüğü üzere, “rüzgarın istediği gibi kaldırdığı”, iradesiz ve düşüncesiz “kum taneleri” olarak görülemezler. S. Aydın’ın ileri sürdüğü görüş, kitle bireylerini “sürü psikolojisi”yle ve belirsiz amaçlarla hareket eden, bilinçten ve bilinçli karar vermeden yoksun salt güdülebilir “iradesiz insan”a; içgüdüsel hareketlerde bulunan bir tür düşünen hayvana indirgemekte; kendilerinin lehine ya da aleyhlerine olsun, kitlesel hareketlere sürüklendiklerinde de birey ve toplulukların, düşünerek ve ‘belirli bir bilinçle’ eylemde bulunduklarını göz ardı etmekte ya da bilinçli olarak reddetmektedir.
Bu reddedişin mantıki inşasında, somut olayların, neden ve dayanakların gözardı edilmesi ya da en hafifletici söyleyişle dikkatten kaçması, belirli çıkarların ifadesi ve sonucu olarak yaşanan bu olayların içinde geliştiği koşulların ve bağıntılarının çarpıtılması, iddiayı doğrulamanın araç ve ihtiyacına dönüşür. Böylece örneğin, İslami toplulukların egemen güçler ve din tüccarlarının yönlendirilmesinde çeşitli linç eylemlerine kalkışmaları; 6-7 Eylül 1955 Olayları, Tan Matbaası Baskını, Menemen Olayı, Sivas, Maraş Katliamları, Madımak Toplu Yakma Eylemi vb. gibi kitlesel olarak gerçekleştirilen ve haliyle de kitle psikolojisinin rol oynadığı tüm olaylar; ön gelen süreçteki ve ‘o an’daki ekonomik-sosyal ve siyasal gelişmeler ve onlarla birlikte çok çeşitli sınıf ve kesimler arasındaki ilişkilerin seyrinden koparılır; sermaye ve özel mülkiyete dokunulmazlık atfeden kapitalizmin kitleleri birbirleriyle kanlı çatışmalara sürüklediği; kapitalist rekabet ve çıkar çatışmasının farklı kesimlerin; farklı sınıf ve tabakaların, çeşitli grupların çatışması olarak kitle pratiğine yaşansıdığı gerçeği örtbas edilir ve kitle iletişim araçlarının etkin kullanımı aracıyla çeşitli kesintisiz yinelemeli telkinlerle kitlelerin ve bireylerinin bu türden hareketlere yönlendirilmiş olduklarının üstü karartıcı-“körleştirici” laf yığınıyla örtülmüş olur.
“Ben psikozu”nu ve onun “kolektif karektere bürünmesi”ni, çocukluk yılarından itibaren “otorite bağımlısı” olarak yetiştirilmiş kuşakların “totaliter ideolojilere özellikle yatkın olmaları”nın göstergesi sayan “psiko kültürcü” teorilerin sorunu, ‘davranış’ın, davranış psikolojisinin sosyal-ekonomik boyutlarını azımsayarak, kitlelerin çoşkunluğu ya da bazılarının tanımladıkları üzere “çılgınlığı”nı da, kendi taleplerine karşıt iktidarlara “tabi olmaları”nı da, oluşumunun etkenlerini izahtan kaçındıkları salt “ruhsal” bir edime indirgemeleridir. Bu indirgeyici görüş(ler), insanların tek tek bireyler olarak ya da kitleler halinde geliştirdikleri tutumlarının çıkarlarıyla uygunluk göstermediği durumların hemen her ülkede görülüyor olmasını; burjuva ideolojisinin etkisi altında kalan halk kitlelerinin ya da onların belirli bir kesiminin rasyonel hedefleriyle bağdaşmaz eylemlere girişmelerini ve ani patlamalar halinde ortaya çıkan ve çoğu kez yıkıcı işlev gören kitle tutumunun (psikolojisi/ruh halinin) yansıttığı “bilinci”, kitlelerin ortak çıkarları ve talepleri temelinde sömüren sınıflara karşı mücadele içinde şekillenen-oluş(turul)muş bilinçten farklılığı ve çoğu kez ona karşıtlığı nedeniyle, “sürü hali”ni kanıtlar gösterirlerken, bun(lar)a yol açan esas etken ve durumlar yerine, biçime dair ve yüzeydeki görünüm halini geçirmiş oluyorlar. Bu bakış açısından, kitlelerin kendi çıkarlarına uygun tutumları da, kitlesel yanılsama ve tevekkül hali de, “bireyin içinde kendini yitirdiği kitlesel ruh hali”ne indirgenmiştir: Birey(ler)in “dış kolektif güçlerin amansız baskısı altında hiçbir eleştiride bulunmadan içine çekilmeye yatkın oluş”ları ve bunun yarattığı ruh hali nedeniyle kendilerine zararlı uygulama ve politikalara destek verirler! Gazete ve internet makaleleri aracıyla okura ‘sunulan’ bu görüşün en önemli aktüel dayanağı, uyguladığı iktisadi politikaların tekelci niteliği ve işbirlikçi karakterine rağmen, iktidar partisinin seçmen kitlesinin yarısının ya da önemli bir kesiminin ve ‘toplam’da burjuva politikasının halk içindeki ve üzerindeki etkisidir.
Bu bakış açısında, sosyopsikolojik davranışların ve düşüncelerin koşullara ve değişime bağlı değişiminin; ruh halinin –kitlesel ya da bireysel olsun– toplumsal koşullara ve dış-iç fiziksel-biyolojik süreçlere bağlı olarak şekillenip değişim geçirmesi gibi başlı başına önemli bir sorun, basit ve kestirimci bir nitelemeyle geçiştirilmiştir. Kitlelerin kendi çıkarlarına aykırı davranışlara sürüklenmelerinin; kendilerine zarar veren sermaye politikalarının uygulayıcılarını destekleme yanılsamasına düşmelerinin, telkin edilen ve hemen her zaman tevekküle çağıran, mevcut üretim sistemini ve üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetini kutsayan, emekgücü sömürüsünü kaçınılamaz gösteren gelenek ve anlayışlarla bağı, sözü edilse dahi, önemsiz sayılmıştır. Oysa, burjuvazi, boyun eğmeyi salık veren geleneksel anlayışlardan yararlanarak tarihi gelişmeyi ve tarihsel olayları kendi yararına çarpıtmış; güncel olayları ve ilişkileri olduklarından farklı göstermiş; kırıntılarla yetinmenin “vatan ve millet için yararları”nı propangada etmiş; mevcut sisteme ve devlet işleyişine muhalefeti “suç” göstererek kendi işlevini halk ve ülke yararıyla ilişkilendiren propagandasını yaygınlaştırarak, bu tür sonuçların doğuşunda etken olmuştur. Kitlelerin, sınıf düşmanlarına aldanıp ardı sıra yürümeleri, tüm bunların etkisi altında mümkün olmaktadır ve “bireyselliğini yitirmiş” bireylerden oluşan toplulukların “sürü içgüdüsü”ne değil; ama içinde şekillendikleri tarihsel-iktisadi ve sosyal koşulların etkilerine işaret eder. Kitleleri oluşturan bireylerin bilinçsizce, içgüdüyle ve vahşet yoluyla ruhlarını teskin edip varlıklarını ortaya koydukları şeklindeki psikolojist anlayışın sorunu, kitlelerin toplu psikolojik bir etki-tepkiyle hareketlerinden söz etmiş olması değil, harekete katılanların ruhsal durumuyla bu hareketleri ortaya çıkaran maddi-sosyal etkenler arasındaki ilişkiyi, önemsiz saymasıdır. Gerçekte ise, herhangi insan eylemi, ne tümüyle irade dışı ve sürükleyici “sürü”ye eklemlenmiş bireyin kör davranışı olarak görülebilir, ne de kitlesel yıkım ve kırımlara katılışı çağıran duygu, düşünce ve güdüler, harekete geçirici durum ve taleplere tümüyle dışsal sayılabilirler. Yukarıda adı geçen yazarların sözünü ettikleri üzere, “ruhun derinliklerindeki” içgüdüsel eğilimler, ne insan gruplarının karşılıklı ilişkilerinin etkisini dışlarlar, ne de tek yanlı etkilere yazgılıdırlar.
Kapitalizm, örneğin dengesiz gelişmesi, rekabete dayanması ve sektörel bölünmüşlüğü içermesi ile, bireyleri kitleler halinde ve kitle içinde birbirleriyle bağ kurmaya ve birleşmeye iten iktisadi-sosyal ihtiyaçları, istem ve çıkarları; bunlar üzerinden şekillenen toplumsal, kültürel vb. ilişkilerini de evrimleştirir, harekete geçirir ve değişime sürükler. En doğal haliyle, işçiyi işçinin, yoksulu yoksulun, zengini zenginin halinden daha iyi anlayan haline getirir ve bunlar, eninde sonunda ve bir biçimde ortak hareket içinde bulunmaya koyulurlar. İnsanın birey ve kitle olarak ruh hali, her şeyden önce bu maddi gerçeklik zemininde şekillenir ve değişir. Toplumsal hareketin gelişme seyri, sınıf mücadelesinin düzeyi ve onun çeşitli siyasal-ideolojik-sosyal ve iktisadi etkenlerinin değişimi, ‘sağlıklı’ her insan için ruhsal durumunun etkeni olarak işlev görürler. Toplumsal durum ve “ruh hali”nin kaotik görünümüne rağmen, farklı sınıflar halinde bölünmüş toplumsal “varlık”ın sosyal iktisadi çıkarlar temelinde farklılaşmış kesimlerinin birbirleriyle çatışmasının ürünü ve “kitlelerin eseri” olarak gerçekleşebilir olan devrimleri gündeme getirip olanaklı kılan da, bu nesnel durum ve ilişkilerdir. Aktüel gelişmelerin yeniden doğruladığı bu ilişki, Arap halklarının, Kürtlerin ve Avrupa ülkeleri işçilerinin hareket ve eylemlerinde somutluk kazanmıştır.
Mısır ve Tunus’taki kitle ayaklanmaları, bireysel öfkelerin kitlesel hareket içinde daha üst düzeye yükselmesiyle birlikte, hareketin gelişme süreci içinde farklılaşarak (nicel ve nitel) ilerlemesinin mantığını ortaya koydular. Bu hareketlere katılanlar, birey olma sınırlarını aşarak kitleselleştiler ve  amaç ve tutkularını gerçekleştirmek için birleşik kuvvetle güçlerinin “doruğu”na ulaşma yolunda ilerlediler. Harekete ve ayaklanmaya katılırlarken içinde oldukları ruh hali ve psikolojik durumları yalnızca ‘o an’ın ürünü değildi, ama ‘o an’ın duyu, duygu ve psikolojik etkisinden de güç alıyordu. Baskıya karşı biriken öfkeyi dışa vurdular. Benzer bir duruma, Kürt ulusal direnişine katılan yüz binlerin çeşitli gösterilerinde ve “son olarak” 2013 Newroz’unun milyonların katılımıyla gerçekleştirilmesinde tanık olduk. Yunanistan, Portekiz, İspanyol, Fransız ve İngiliz işçi ve emekçileri benzer şekilde, tarihsel deneyimlerinden de güç alarak, alanlara çıktılar.
Farklı niteliğiyle kitle hareketinin diğer bir biçimi; aynı sınıfsal-maddi ve sosyal çıkarlara sahip kitlelerin çeşitli kesimlerinin burjuvazi tarafından aldatılarak birbirleriyle çatışmaya sürüklenmeleri örneklerinde de ortaya çıktı. “Kitle psikolojisi”nin bu görünümünde, Ruanda’da Huttu-Tutsi çatışmasında yaşandığı üzere, kitlesel vahşet, yüz binlerce insanın yok oluşuna yol açabildi. Fransız emperyalizmi ve Ruandalı ilkel işbirlikçilik bu kitlesel vahşetin yaratıcısıydılar. Yine, Nazi vahşetinin, “üstün ırk” ve  onun “dünyaya nizam verme hakkı” üzerine propagandaya “kitlesel destek” eşliğinde gerçekleştirildiği tarihsel bir vakıadır. Bu büyük kitle kırımlarıyla kıyaslanamaz olmakla birlikte, Türkiye’nin de içinde yer aldığı birçok kapitalist ülke örneğinde de, devlet güçlerinin yönlendirmesinde harekete geçirilen çeşitli küçük –ve daha örgütlü– güruhların gerçekleştirdikleri yüzlerce katliam vardır. 6-7 Eylül 1955 yağmasında, Maraş Katliamı ve Madımak’taki toplu yakma eyleminde, kontra devlet güçlerinin yönlendirmesinde, vahşet kitleselleştirilmiştir.
Bu kitlesel ‘düşünüş ve eyleyiş’ler, kitlelerin sürü içgüdüsüyle harekete mahkum olmalarına değil, ama, bir tür kitle psikolojisi gerçekliğine işaret ederlar. Kitlesel davranışlarda; özellikle propaganda ve ideolojik etkiyle, dini telkin ve milliyetçi ajitasyonla sağlanan ve vahşete evrilen kimi kitlesel hareketlerin “psikolojisi”ne bakıldığında, görülen şudur: Hareket noktası şu ya da bu sömürücü sınıf ve kesimin çıkarları olan, geleneksel değer yargılarını ve mevcut sistemin “ahlakı”nı esas alan ajitatör ve propagandacının çağrılarıyla harekete geçenlerle onların harekete sürüklediklerinin çoğunluğu, kendileri aleyhlerine eylemlere girişebilmektedirler. Yalnızca ilkel topluluklarda değil, ama modern toplum koşullarında da, ezilenlerin bir kesimi, kendi çıkarlarına olmayan ama kendi çağlarının ve öncelleri toplumsal dönemlerin egemen düşünüş tarzlarından da beslenen ve kendi dönemlerinin egemen politikası ve kültüründen güç alan eğilim ve anlayışlarla, kendileri gibi olanların bir kısmına karşı birleşik davranışlara sürüklenmekte; kiminde “vatan sevgisi”, kiminde “dini inanç hasasiyeti”, kiminde “ulusal duyarlılık” adına yakıp yıkarak, katlederek, ruh hallerini de tatmin etmek üzere, birbiriyle güçlenen dalgalar halinde hareket etmektedir. Faşist ya da dinci hareket(ler)in kitleleri sürükleyebilmeleri; linç eylemlerini, yağmaları, azınlıkların tehcirinde olduğu üzere kitlesel vahşetleri gerçekleştirmeleri, böylece gerçekleştirilebilmektedir. İnsan gruplarının kendileri gibi olanları sevip onlarla birleşirlerken, kendileri gibi olmayanlara karşı nefrete varan bir dışlamaya yöneldikleri, az karşılaşılan bir durum değildir. Dini gruplar, örneğin, dinlerin “sevgi” ve “kardeşlik” üzerine vaazlarına rağmen, kendi dininden/mezhebinden olanlara “önsel” yakınlık duygusuyla yaklaşırken, diğerlerine karşı dışlayıcı hatta düşmanca hareket etmişler; çok sayıda dini kaynaklı saldırı ve katliamların faili olabilmişlerdir. Kapitalist uluslararasılaşma “homojen ulus”un dayanaklarını sarsmasına ve neredeyse her ulus ve devletin yurttaşlarından bir bölümü başka ülkelerde “ekmek kavgası”na katılıp, yurtsuzluk uluslararası bir olgu haline gelmesine rağmen, “miliyetçi kitle bağı”, dinsel olana benzer biçimde düşmanlıkların köreklenmesinde işlevli olmuş; azınlıkları ezme politikası destek görmüş, “bizimkiler” ve “bizden olmayanlar” ayrımına bağlılık tutumuyla kitlesel kırımlar gerçekleştirilmiştir. Kitlelerin büyük çoğunluğu için, bağlı oldukları “değerler”, onlara, önceki toplumsal kuşakların bıraktıkları geleneksel etkiyle birlikte, genel olarak yönetici sınıf ve güçlerin “yararlı” olarak gösterdikleridir. “Yararlı” olduğu varsayılan ve sürdürülmeleri istenen bu değerleri, denebilir ki,  gözü kapalı kabul etmişlerdir ve onlar uğruna, onlara zarar verdiklerini düşündükleri kişi ve kesimlere düşmanca davranmaktan kaçınmayabilmektedirler. Yığınları böylesine eylemlere çeken, kiminde “kutsal peder”, kiminde faşist bir Führer, bazen de “cin fikirli” ve fanatik bir cemaat  lideri-‘Hoca’sı olabilmiştir. Kışkırtıcı çağrının gizemli bir kutsallık payesiyle yaldızlanmış olması, kitle etkinliğini artırıcı işlev görmüş; kitlelerin ‘arkaik eğilimler’ üzerinden kazanılmasını, “ulusal varlık” ve “dinsel bağ”ların kutsanmasıyla harekete geçirilmesini, hemen her zaman “güçlü reis-başkan-führer” ve dini lider-kutsal peder-cemaat önderi figürleri karşısında secdeye durma “gerekliliği”ni işleyerek bu unsur özellikle işlevli olmuştur.
Bütün bunlara rağmen, ama, yukarıda da dikkat çekmeye çalıştığımız gibi, kitlelerin bu özellikle kendi çıkarlarıyla da karşıtlık içeren ve çeşitli gruplara, kitlelerin başka kesimlerine karşı vahşete varan hareketleri, onların iradesiz ve bilinçsiz sürü halinde hareket ettiklerinin, etmeye mahkum olduklarının delili olarak alınamaz. Aksine, bu durumlarda da, sorunun nesnel kaynağı ve etkenlerinin göz önüne getirilerek, kitlelerin şu ya da bu kesimlerinin veya genelinin hareketi ve ruh haline etkileyen bütün unsurların birbirleriyle ilişkisi irdelenerek, onların kendilerinin gerçek çıkarları, hak ve özgürlükleri için ihtiyaç olan kendi sınıflarının bilinciyle hareketi örgütlemek; bunun için kitleler içinde tüm sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkileri dahil olmak üzere gerçekleri açıklamaya koyulmak;  devrimci aydınlatma çalışmasını yoğunlaştırmak önem kazanır.
Bundandır ki, biz, ezilen ve sömürülen sınıf(lar)ın “insanlığın tarihsel birikimi”nden öğrenerek, kendi kaderlerini belirlemeye girişmeleri gerekliliğinden söz ettiğimizde, bunun doğrudan doğruya bugünkü toplumdaki olanak ve dayanaklarının varlığından yola çıkmak ve kapitalizmin, insanı kâr için üretimin nesnesi olarak “şeyleş”tirirken, onu, kendi tarihinin yapıcısı olarak meydana çıkmaya da zorunlu bıraktığından hareket etmekle birlikte; köleleştirici tüm bağlardan kurtuluşun, ancak sınıf bilincine sahip işçi ve emekçilerin sermayeye karşı devrimci eylemiyle mümkün olduğuna özel bir vurgu yapıyoruz. İşçi sınıfının devrimci politikası ve onun kitleler içinde maddi güce dönüştürülmesi çalışması, tam da bu ihtiyaca uygun şekilde, kitlelerin yanılgılarından kurtulmaları; burjuva ideolojisinin olduğu kadar, burada işaret edilen “sürü”cü aşağılamaları da boşa çıkarmalarındaki işleviyle önem kazanıyor.

Yeni operasyonal dönem ve Türkiye aydınları

Türkiye, sosyal, tarihsel, coğrafi, kültürel… çok çeşitli koşul ve nedenlere bağlı olarak, siyasal gündemi çok çabuk değişen ve toplumsal-politik vb. sorunlarının egemen burjuva sınıf politikalarıyla ağırlaşıp çözümsüzlük üreterek toplumun üzerine çökmesiyle, “müzmin” ve ‘değişken’ siyasal-sosyal gündemi içinde, kısa aralıklarla “geriye atılmış” gibi görünen temel önemdeki sorunlarının, hem birçok başka olay ve gelişmeye bağlandığı, hem de o olay ve gelişmelerin etkeni ya da ana etkenlerinden biri olarak işlev gördüğü bir ülkedir.

Kürt sorunu da, hem bölgesel ve bu anlamıyla uluslararası özellikteki olaylara bağlanan, hem de o olay ve gelişmelerin etkenlerinden biri olma işlevi görebilen sorunlardan biridir; ve son dönemin en önemli tartışmalarının odağında durmaktadır. Basın-yayın organlarında, hükümetin ve Genelkurmayın açıklamalarında, gazeteci, yazar ve aydınların tartışmalarında, ağırlıklı olarak “terör sorunu” ve “teröre karşı mücadele” ile ilişkilendirilerek, yeniden ve yoğun biçimde, siyasal gündemin (buna askeri boyutu da ekleyebiliriz) ön sıralarına yeniden çıkmıştır.

Devletin silahlı güçleriyle PKK arasındaki çatışmaların yeniden ivme kazanması, silah seslerinin artması, mayın-bomba patlamaları, öldürülen PKK eylemcileriyle asker cenazeleri, zaten canlı olan “duyarlılık”ı artırdı ve kişi, grup ve partiler, generaller ve hükümet, basın ve televizyon kanalları, sermaye örgütleri, milletvekilleri, belediye başkanları ve aydınlar, bulundukları taraf ve yerden, soruna ilişkin tutumlarını bir kez daha ortaya koydular.

Bu gelişmelerle bağlantılı olarak, Türk ve Kürt aydınları da, birer bildiriyle çatışmaların yeniden yoğunluk kazanması karşısındaki endişelerini ve bir yönüyle de çözüme ilişkin tutumlarını “kamuoyu”na açıkladılar. Sonradan onlara yenileri katıldı; destekleyerek ya da karşı taraftan, saldırarak. Aydınların bildirilerine ilişkin tartışma bugün de devam ediyor.

 

AYDINLARIN AÇIKLAMASI YA DA TÜRK AYDINI SORUNUN NERESİNDE?

Devlet ve hükümetin, Kürtler ve Kürtlerin ulusal demokratik talepleri karşısında yürüttüğü politikayı yeniden sertleştirmesi, ve “terörün yeniden başlama olasılığı” gerekçesiyle, Kürt kent ve kırında askeri operasyonları yeniden başlatması karşısında, Türkiye’nin Türk ve Kürt kökenli aydınlarının, “çatışmasız bir ortamın sağlanması” talebiyle[1] birer bildirge yayınlamaları, aydınların toplumsal sorumluluğu bakımından önemli bir girişimdi. Ancak, özellikle “Türk Aydınları”nın bildirgesi, “çağrı yapılan taraf”, sorunu ele alış tarzı ve kapsamı yönünden ve öne çıkardığı kaygının niteliği açısından hayli sorunluydu ve “Türk aydınları”nın tutumu, bu bildirgenin amaç ve işlevi yönünden irdelenmeyi hak ediyordu.*

Kuşkusuz, Türk ve Kürt aydınlarının, bu nicelikte katılımlı olmamakla birlikte, daha önce de çeşitli vesilelerle, “barışçıl” çağrıları olmuştu. Ancak bu yenisi, hem “iki kesim”den aydınların “birbirlerini olumlu yanıtlaması” anlamına da geliyordu, hem de kitlelere karşı gerici tehdidin postal sesleriyle karışık büyüdüğü bir dönemde, şiddet ve terörün gündeme sokulmasına karşı bir duyarlılık işareti olabilirdi. Ama dahası vardı; özellikle “Türk Aydınları” adına yayımlanan açıklama, aydınların öteden beri bulundukları zemin, devlet ve hükümetlerin politikaları karşısındaki tutumları, şovenist etkilenmeleri vb. nedenlerle, sermaye ve devlet politikasıyla çatışmamayı esas alan bir üslup ve içerikte ele alınmış ve hazırlanmıştı.

Tek yanlı ve Kürtlerin durumu, hakları ve eşitlik isteklerini gözetmeyen “Türk Aydınları Bildirgesi”, esas olarak PKK’ya “kayıtsız-koşulsuz silah bırak” çağrısı yapıyor; “barış”ı da bu koşulla gündeme getiriyordu. Bildirge, hakim görüşüyle, ÖDP’nin şovenizme bulanmış burjuva liberal anlayışlarının izini taşıyordu ve örneğin, “Birgün gazetesi”ndeki köşe yazılarında bu anlayış, mantık oyunlarına da baş vurularak, devletin, “kendisine silah çeken güçlerle savaşmak zorunda olduğu” şeklinde dile getiriliyordu.[2]

Ülke sorunlarına sorumluluk duygusuyla hareket ettiklerini söyleyen “Türk aydınları”nun bu tutumu; ülkenin durumunu ve onun en önemli unsurlarından biri olmakla kalmayan, içerde, bölgede ve uluslararası alanda, bugünü ve geleceği yönünden, temel önemdeki sorunlardan biri olduğu, tüm bir ‘Cumhuriyet Tarihi’ ve özellikle son yirmibeş yılın gelişmelerince kanıtlanan Kürt sorunu açısından, nesnel durum ve gerçeği ne kadar göz önünde tutuyor ya da dayanak alıyordu? Başka bir deyişle, “Türk Aydınları”, somut olgu ve olaylar karşısında, doğru yerde durup, sorunun çözümüne gerçekten hizmet eden bir tutum mu geliştiriyorlardı?

Buna doğru bir cevap verebilmek için, her şeyden önce Türkiye burjuvazisinin Kürt sorunu politikasına ve bu politikaları da koşullayan sorunun kendisine aydınların nasıl baktıklarının belirgin olması gerekiyor. Bunun için de, egemen sınıfların Kürt politikasına kısaca da olsa yeniden bakmak, ve aydınların, tutum belirlerken, bu egemen politikayı ne oranda dikkate aldıklarını ya da bu politikayla onu ısrarla sürdürenlere karşı nerede durduklarını doğru olarak belirlemek zorundayız.

AYDINLAR DEVLETİN KÜRT POLİTİKASINA NE DİYORLAR?

Türk büyük burjuvazisiyle devlet ve hükümetler, 80 yılı aşkın bir süre, Kürdün ulusal varlığını inkar ve ulusal hak eşitliği talebini baskı ve şiddetle bastırıp etkisizleştirme politikası izlediler. Yok sayma, terörle bastırma ve asimilasyon, bu politikanın özünü oluşturdu. Burjuvazi bu sorunu tüm emekçilere yönelen saldırının gerekçesi olarak kullandı ama, onun, emperyalistler tarafından istismar edilerek kendisine karşı bir baskı unsuru olarak kullanılmasına ve giderek artan bir biçimde kangrenleşerek en önemli açmazlarından birine dönüşmesine engel olamadı. Buna karşın, bu politikada ısrar günümüze kadar geldi. Baskı ve şiddetin dozunun nispeten azaltıldığı dönemler olmakla birlikte, devlet zoru, Kürtlerin başı üzerinde bir kılıç gibi hep varolageldi. Kürtler baskıya direnip, ulusal haklarından söz edip mücadeleye yöneldikleri her durumda daha da artan saldırıların yanı sıra generallerin, “tarih” anımsatmasıyla karşılaştılar. Boyun eğmez ve mücadeleye yönelirlerse, “tarihteki gibi” ezileceklerdi. Demirel, fırsat buldukça, “28 ayaklanma”dan söz etti ve buna, “devletimiz her tür tehditle başa çıkacak güçtedir” diye eklemeyi ihmal etmedi.

Bir süredir yeniden, bir seferberlik halinde gündeme getirilen, sermaye güçleri ve şoven gericiliğin büyük sermaye ve genelkurmay etrafında birleştirilmesini ve böylece işçi-emekçi hareketine ve Kürtlerin demokratik-ulusal talepleri etrafında gelişen mücadelesine karşı saldırı politikası ve cephesini güçlendirmeyi hedefleyen politika, çözümsüzlük üreten bu “eski” politikadır. Ülkenin istikrarsızlığı; halk kitlelerinin baskı altına alınması, kaynakların silahlanmaya ve halka karşı şiddet örgütlenmesine ayrılması; şovenizm ve burjuva milliyetçiliğinin körüklenerek Türk ve Kürt emekçi kitleleri arasına nifak tohumları ekilmesi gibi, tüm unsurlarıyla ülkenin ve halkın çıkarlarına aykırı sonuçlar doğuran politikadır bu.

General Başbuğ’un, “terör örgütünün umudu ve dayanaklarının yok edilmesi” olarak ifade ettiği “yeni dönem” askeri-politikası, sermaye ve devlet güçlerinin, “PKK terörüyle mücadele” adına Kürt varlığına karşı ısrarla sürdürdükleri bu yıkım ve çözümsüzlük politikasıdır. Ulusal hak eşitliği ve kendi kaderini tayin etme istemiyle ortaya çıkan Kürtlerin milyonlarla ifade edilen toplumsal gerçeğini inkardan gelen ve general Başbuğ’un seleflerinin birçok kez tekrarladıkları, bu, yok sayma ve “yok etme” anlayışı ve pratiğine dayalı, egemenlerin açmazını da derinleştiren “kör politika”, kısa sayılamayacak “düşük yoğunluklu savaş” döneminden sonra, içine girilen ve nispeten daha kısa süren “çatışmasızlık yılları”nın geride bırakılmasını da –bunu, özellikle son ayların gelişmelerine bakarak görmek mümkündür– adeta kaçınılmaz kılan bir politikadır.

“Terörist örgütün umudunun ve kökünün yok edilmesi için terörle mücadelede koordinasyon, planlama ve karar alacak, doğrudan Başbakan’a bağlı, ulusal güvenlik başkanlığı gibi bir birim”in kurulması yönündeki “TSK önerisi”nin Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından “olumlu bulunduğu” açıklaması, Kürt halkının ulusal demokratik taleplerinin bastırılması ve işçi ve emekçilere karşı oluşturulmuş Özel Harekat Dairesi, Özel Tim, Jitem, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği, Korucular ordusu vb.’nin yanına yenilerinin eklenmek istendiğini göstermektedir. Genelkurmay ve hükümetin, sermaye basını desteğindeki bu “yeni” saldırı dalgasının, o, izlenen “geleneksel” politikanın devamı olmakla birlikte; “Avrupa uygarlığıyla birleşme” propagandası eşliğinde ve “Kopenhag Kriterleri” ve “uyum yasaları” çerçevesinde atılmış adımlardan ‘geriye dönüş’ gibi bir yeni yönünden de söz edilmelidir.

Bayrak provokasyonu, burjuvazinin gelişmelere karşı tepki ve önlemleri kapsamında ve fırsata dönüştürülerek şoven bir dalgayla gericiliğin güçlerini yeniden toparlama; “savrulmuş” orta sınıflarla küçükburjuva kesimleri ve sendika bürokrasisini yedeğe alma kampanyası olarak işlev görmüştü. L. Zana ve diğer eski milletvekili Kürt politikacıların hapisten çıkmaları, Kürt politikasının öne çıkardığı öteki bazı kesimlerle birlikte, DTH (Demokratik Toplum Hareketi) adıyla “yeniden partileşme” sürecini başlatmaları ve yaptıkları toplantılarda ya da “yabancı misyon temsilcileriyle görüşme”lerde dile getirdikleri düşünceler üzerinden; esas olarak da bu tutum ve düşüncelere karşı, “Türk milli hasasiyeti” sürdürüldü; “hasasiyet”in diri tutulması için, özellikle basında, “seferberlik ruhu”nun geliştirilmesi ve güçlendirilmesi kampanyaları düzenlendi. MGK ve Genelkurmay; “ülkenin ve milletin hasasiyetleri” üzerinden “iç ve dış tehdit belirlemesi”ni yeniledi; “bölücülük ve şeriatçılık”ın yanı sıra “varoşlar” da iç tehdit unsurlarına eklendi. Genelkurmay ve orgeneral Y. Büyükanıt’ın, “bölücü örgütün gücünü artırdığı ve ülke sınırları içindeki yığınağını takviye ettiği” yönündeki açıklamalarına, “PKK’ya karşı operasyonların yeniden başlatılacağı” propagandası eşlik etti. Genelkurmayın son açıklama ve “uyarıları”, bu gelişmelerin ardından geldi. “Önlemler” ve tutum olarak öne çıkarılan politika, adını anmaksızın tüm bu gelişmeleri veri alıyor ve aslında, gelişmelerden, burjuvazi adına çıkarılan sonuç üzerinden yönelişi belirliyordu.

General Başbuğ’un “nota”sından sonra, sermaye basını ve yazarları, Kürt sorununu “PKK terörü”yle eşitleyerek, ona karşı saldırıların desteklenmesi; şiddete dayalı ve ideolojik mücadelenin yükseltilmesi olarak ifade edilen[3] geleneksel politikayla uyumlu biçimde, ve “asker”in “dikkat çektiği” ve “uyardığı” hemen her dönem ve durumda tekrarlayıp yeniledikleri, postal sesine uyum tutumunu bir kez daha ortaya koydular. ABD başta olmak üzere, Batı emperyalizmi önünde “çulu yere sererek secdeye duran” ve bu yüzden de “mütareke basını” ve misyoner gazeteciler güruhu olarak adlandırılan bu kesimlerin, Kürtlerin Türklerle eşit ulusal demokratik haklara sahip olmaları söz konusu olunca, bir tür “Türk milli seferberliği” başlatarak, ve teröre ve bölücülüğe karşı mücadele adına, Kürtlere ve tüm milliyetlerden işçi sınıfı ve emekçilere yönelen bir saldırganlığı haklı göstermek üzere, şeytana pabucunu ters giydirecek bin türlü şarlatanlık yapmaya koyulmaları; bu işin en kolay Kürt sorunu ve hakim şovenizm üzerinden yapılabileceği anlayışıyla da ilişkiliydi.

Sermaye ve holding basını ve yazarları bunu, “Türk dünyası” ve “Türk ulusunun Kürt kökenli vatandaşları” vaazlarıyla başlıca iki “hassasiyet”i gözeterek yürütüyorlar: Devlet politikasıyla uyumlu bir “Türk ulusçuluğu” fikrini güçlendirmek ve buna da hizmet etmek üzere, Kürtler arasındaki ayrışma ya da hakim deyişle “çatlağı” derinleştirmek. Birincisi, burada üzerinde etraflıca duramayacağımız bir ikiyüzlülük ve samimiyetsizliği içeriyor; “ulusçuluğun ve ulus devletlerin sonunun geldiği” söylemi bu aynı çevrelere ait. Ve ikincisi, “Kürt gerçeği”ne ilişkin kimi kaçınılamaz gelişme ve değişmeleri veri alıyor ve bunları, Kürt hareketinin zaaflarını derinleştirmek üzere, Kürtlere karşı düşman ve inkarcı politikanın dayanakları olarak kullanıyor. İttihatçıların üç paşasından birinin torunu zatın, Türklerin “modern Ziya”sı olmaya soyunan eski MHP ideologuyla birlikte “halk etme”ye çalıştıkları “ılımlı ya da liberal Kürt politikası”, öteki gerici unsurlarının yanı sıra, Kürt bölünmesini; Kürtlerin de bütün öteki uluslar gibi sınıflara ayrılmaları; Kürt kenti ve kırında eski toplumun çözülmesine bağlı olarak saflaşmaların meydana gelmesi; bu sınıf, kesim ve tabakaların Kürt ulusal hareketini, kendi çıkarları yönünde yönlendirme uğraşları, ve bunun getirdiği farklı tutum ve anlayışlar, üzerine oynanacak zemin olarak alınıyor.[4]

Türkiye gericiliği ve holding basını şimdi bu “uygun zemin”de, eski oyunları yeniden sahneleme çabasında; bir yandan bu işbirlikçi-liberal ve uzlaşmacı Kürt tutumunu güçlendirmeye; böylece Kürtlerin ulusal demokratik taleplerinin emekçilerin birliği ve çıkarları yönünde gelişmesinin bastırılmasına yönelik politik-askeri tutumun etki alanını genişletmeye; diğer yandan ise, Kürtler içinde, yaşanmış olaylar ve sürecin yol açtığı ‘moral bozukluğu’nu daha da güçlendirerek, Kürt hareketindeki “çatlağı” mümkün olduğunca büyütmeye çalışıyorlar. “PKK terörü” söylemi de bu kampanyanın önemli bir silahını oluşturuyor.

Bu nesnel gerçeklerle politik-askeri politikaları ve bu politikanın yeni saldırı ve operasyonlar olarak yoğunlaşmasını aydınların bildirgelerindeki ve pratikteki tutumlarıyla birlikte değerlendirdiğimizde ise, görülen şudur: son dönemdeki gelişmeleri ülke ve halk açısından kaygıyla karşıladıklarını belirten aydınlar, bu olgu ve gelişmeleri olduğu gibi, Kürt sorununun ülkenin ve bölgenin en önemli sorunlardan biri olduğunu gerçeğini gözetmemişler; devlet ve hükümetlerin bu sorunu yok sayan ve baskıyla “çözme”yi esas alan politikalarının sorunu kangrenleştirdiğini görerek, bu gerici politikadan kesin biçimde ayrışmak üzere, tutarlı bir tutum geliştirememişlerdir. Aydınlar bildirgelerinde, sermayenin dolaysız savunucusu yazar ve gazetecilerin inkarda devlet ve hükümetle birleşen tutumlarıyla ve burjuva liberallerinin, halk kitlelerinin şovenizm ve gericiliğe karşı mücadelede birleşmesini önlemeye hizmet eden “dış güçler eliyle demokratikleşme ve sorunların çözülmesi”ni bekleme anlayışıyla araya sınır koyan herhangi bir tutum ve görüş geliştirememişlerdir.

Aydınların tutumu, onların sorunu, PKK’nın silah bırakması ve sınırlı gördüğüne işaret etmektedir. Açıklamaya ve ardından içine girilen sessizlik durumuna bakılırsa, onların, Türkiye’de neredeyse gelenekselleşmiş olan anlayışla “bir açıklamayla işi idare etme” tutumuyla hareket ettikleri söylenebilir. PKK’ya “koşulsuz silah bırakma” çağrısı yapan aydınlar, silah kullanımını “PKK’nın işi”ne indirgeyerek, silah bırakma çağrısı bile yapmamış oluyorlar. Aydınlar, “silahların patlamadığı”, askeri operasyonların yapılmadığı dönemlerin de yaşandığını; ama çözümsüz bırakıldığı ve inkardan gelindiği için sorunun hep varolmaya devam ettiğini ve inkar ve imha politikasının silaha da baş vuran Kürt örgütlenmesi ve mücadelesine yol açtığını yaşamamış, görmemiş, duymamış gibi davranmaktadırlar. Aydınlar, tüm milliyetlerden Türkiye emekçilerinin “çatışma ortamının sona ermesi” yönündeki taleplerini, PKK’ya yönelik açıklamalarıyla mı karşılamış oluyorlar? Bu, çatışmanın, devlet terörü ve her tür terörist eylemin sona ermesi için yeterli koşul mudur? Aydınlar böyle mi görüyorlar sorunu; halk kitlelerine ne söylemektedirler bu konuda; Kürt sorunun çözümü için önerilerinin ne olduğu bir yana, böyle bir sorunun olduğunu kabul ediyor ve çözülmesini istiyorlar mı? Hangi tutumun halk kitleleri içinde etkin olmasını istemektedirler ve bunun için ne yapmışlar, ne yapmaktadırlar?

Bildirgeci aydınlar, herhangi bir dönemde, herhangi sıradan bir konuda açıklama yapmış ya da yapıyor değiller. Kürt sorunu gibi temel önemde politik-sosyal bir sorunla bağı rededilemez “çatışma ortamı” ve “PKK eylemleri”ne dair olarak, ve saldırıların yoğunlaşıp çelişkilerin keskinleştiği bir dönemde, bir tutumla, bir “taraf olarak” ortaya çıkıyorlar.

Bildirgeci Türk aydınları, kendilerinin de ifade ettikleri üzere, “ülkenin yeni bir kaos dönemine sürüklenmemesi için” bir tutum açıklamışlardır. Bu bir tutumdur, evet; ama nasıl bir tutum olduğu, yukarıda sözünü ettiğimiz olgu, olay ve gelişmelerden soyutlanarak değerlendirilemez. Bildirgeci aydınlar, “operasyonlar dursun” bile demiyorlar[5], gözleri önündeki, içinde yaşadıkları toplumun on yıllardır gündeminden düşmeyen, egemenlerce inkardan gelindiği için de, onbinlerce insanın (yalnızca son yirmi yılda, 30 bini Kürt gençleri ve emekçileri olmak üzere, 35-40 bin kişi yitirilmiştir) yok oluşuna yol açan bir sorunu, sözünü de etmeyerek, yok sayabiliyorlar. Böyle bir aydın tutumu, hele de ilericilik-demokratlık adına olabilir mi? Aydınlar, aydını aydın yapan asgari gerçekliğin, gerçeği olduğu gibi, gerçek olarak görmek olduğuna uygun bir tutum bile göstermiyorlar. Sermaye ve burjuva politikası ve propagandasıyla araya sınır çekmeyen tek yanlı bir tutumla ortaya çıkmakta sakınca görmüyorlar. Bırakalım ulusal baskıya karşı çıkmalarını, devlet politikasının yedeğine düşmemek için bile olsa, Kürt gerçeğine nesnel bir yaklaşım göstermiyorlar. Sorunu PKK’nın “önkoşulsuz silah bırakması”na indirgeyip, “görev tamamlıyor”lar!

SORUMLULUK SAHİBİ AYDIN NE YAPABİLİR?

Ara bölümü uzun tutmamızın nedeni, Kürt gerçeğini ve 80 yıllık inkarcı ve baskıya dayalı devlet politikasıyla bunun yoğunlaştırılarak sürdürülmesi çabalarını hesaba katmayan bir tutumun doğru olamayacağını göstermek içindi. Aydınların tutumu, eğer yalnızca bir açıklama olarak kalmayacaksa, ülke ve halkı için gerginlik, istikrarsızlık, güvensizlik ve kargaşa nedeni olan veya o yönde kullanılan bir sorunun çözümüne hizmet edecek pratik-politik bir tavır alış olarak geliştirilecekse ya da geliştirilmek isteniyorsa; o, her şeyden önce nesnel duruma, somut olay ve olgulara doğru yaklaşıma dayanmalıdır.

Yukarıda değinildi; devlet, hükümet ve sermaye basını için Kürt sorunu “bir terör sorunu”ndan ibarettir. Çözümü de, general Başbuğ’un ifadesiyle “terörist örgütün umudu ve kökünü bertaraf etmek”te görülmektedir. Askeri operasyonlar, yeni ve takviye edilmiş baskı yasaları buna yöneliktir. Devlet ve hükümet politikası, Kürt ulusal varlığı ve Kürtlerin ulusal hak eşitliği taleplerini tümüyle inkar üzerine kuruludur; bu yöndeki mücadeleyi bastırıp ezmeyi esas almaktadır. Şoven ve gerici yazar-çizer takımı da bu politikayı aynen benimsemekte; PKK’nın varlığını Kürtlere yönelik şiddet ve baskının gerekçesi yaparak, “barış”, demokrasi ve ulusal demokratik haklar etrafındaki bir tartışmanın Kürt sorunuyla ilişkilendirilmesini dahi tahammül edilemez görmekte; bunu Lozan’nın “delinmesi”, “üniter yapının yıkılması”; “ulusal bütünlüğün parçalanması” girişimi saymaktadır.[6]

Aydınların bildirgelerinde ise, Kürt gerçeği, Kürt sorunu diye bir sorunun varlığı, bu sorunun çözümünün ülke ve halkının çıkarlarına olduğu; devletin inkar ve baskı politikasının halka ve ülkeye zarar verdiği ve çözümsüzlük ve açmaza düşürdüğü vb.’nin dikkate alındığını ve buna ilişkin bir tutum geliştirildiğini; bu politikanın ideolojik mücadele cephesinin ön saflarını tutan sermaye basını ve propagandasına tavır alındığını gösterir bir veri bulunmamaktadır.

“150 Türk Aydını” adına, PKK’ya “önkoşulsuz silah bırakma” çağrısı, “aydın sorumluluğu” açısından anlaşılır, ancak tek yanlı, zaaflı ve eksikli bir tutumun ifadesidir. 150 Türk Aydını, öyle bir çağrıyı, öyle bir “merci”ye yapmışlardır ki, Kürtlere karşı 80 yılı aşkın süredir izlenen inkar, baskı, imha ve asimilasyon politikasını “PKK’nın silahlı varlığı” ile açıklama durumuna düşmüşlerdir. Çağrıya hakim anlayış, yaşananların sorumluluğunu PKK’ya fatura eden ve devlet tarafından sürdürülen baskıcı, şiddet ve teröre dayalı politikayı yok sayan anlayışla arasına, şovenizmden uzak ve tutarlı demokrat bir tutumun ifadesi olan bir ayrımı koyamamıştır. PKK ve onun silahlı eylemleri olmasa, şiddet ve terörün de, Kürt sorunu diye bir sorunun da olamayacağını vaaz eden egemen anlayıştan belirgin bir ayrışma, açıktır ki ancak, Kürt sorunu ve Kürtlerin ulusal demokratik haklarını inkardan gelmeyen, aksine bunu toplumsal bir gerçek olarak alıp, çözümü için inkarcı devlet politikasının son bulması ve bu politikanın zorla dayatılmasını ifade eden askeri operasyonların durdurulmasını ve Kürt emekçilerine yıllardır verilmiş tüm zararların tazmin edilmesini talep eden bir tutumla mümkün olacaktı. Oysa, “çağrıcı” aydınlara göre, eğer PKK “kayıtsız-koşulsuz silah bırakır”sa, çatışma olanağı ortadan kalkacak ve sorun kalmayacaktır! “Derhal silah bırakılması”nı isteyen aydınlar açsından, Kürt gerçeğini ve Kürtlerin hak ve taleplerini dikkate almak ise “hak getire”!

Peki aydınlar bu yanlış tutum ve politikayı aşabilir ve şovenizmle araya sınır çekebilirler mi? Bunun için zaman da, olanak da kuşkusuz vardır. İstek ise, en azından tartışılır! Aydınların, Türkiye gericiliğinin egemen politikasına yedeklenmemeleri bir tek koşulla mümkündür: atılan adımı, eksik ve zaafları da görerek, tamamlamak; başka bir ulusu ezen bir ulusun kendisinin de özgür olamayacağını bilerek, Kürtlere karşı izlenen devlet politikasının demokratik ve eşit hakların tanınmasına dayalı temelli değişimi için, tüm milliyetlerden aydınlarla ve tüm emekçilerle birlikte, bağımsız ve demokratik bir Türkiye için mücadele etmek; mücadelenin ilerlemesi için sorumluluk üstlenmek. Türk aydınları, sermaye ve devletin yedeğinde olan gericilerden kendini ayıracaklarsa, önlerinde, yalnızca bu yol vardır. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri izlenen inkarcı baskı politikasının, çözüm üretmediği gibi, çözümsüzlüğü süreklileştirdiği; bunun da halk kitlelerine acı ve baskı; ve ama Türkiye’nin bu durumundan yararlanmak isteyen emperyalist güçlere, kullanabilecekleri araç ve olanak sağladığını, herkesten önce aydınların görmesi gerekiyor. Kürt emekçilerinin, Türkiye’de, Türk milliyetinden olanları başta gelmek üzere, tüm işçi ve emekçilerin kardeşlik duyguları içinde ve birlikte yaşama isteklerine, aydınlar, ancak bu durumda doğru bir karşılık vermiş olurlar. Kürt sorununu, PKK ve terör sorununa eş görerek, PKK’nın silahtan arındırılmasıyla sorunun ortadan kalkacağını sanmak ise, bugüne kadar olanların bundan sonra, daha da büyük felaketlere yol açarak devam etmesine katkı sunmaktan başka bir yere götürmeyecektir.


[1] Önce “150 Türk Aydını”nın, PKK’ya “önkoşulsuz silah bırakma” çağrısı ve ardından, “264 Kürt Aydını”nın, ilk çağrıya destek anlamı da içeren “operasyonların durdurulması ve sorunun barışçıl çözümü” çağrıları, ülkede, Türk ve Kürt emekçilerinin saflarında ve sermaye cephesindeki çeşitli burjuva odaklar içinde farklı biçimlerde etkide bulundu ve değerlendirildi.

*Burada, sorumluluklarının önemi ve toplumsal işlevini gözeterek, esas olarak Türk aydınlarının tutumu üzerinde duruyoruz.

[2] “Demokrat”(!) Rıdvan Akar, “Diyelim ki devrim oldu…” başlıklı makalesinde, (makale Birgün gazetesinde yayımlandı), “Diyelim ki devrim oldu. Sosyalist bir Türkiye kuruldu. Böyle bir Türkiye’nin dağlarında rejimi devirmek için silahlı guruplar dolaşsa, rejimin tepkisi ne olurdu?” diye sorarak, devletin “kendisine silah çekmiş” olanlara savaş açmasının “olağan”, “kaçınılmaz” ve “zorunlu olduğu”nun teorisini yaptı.

[3] “Gazeteciliği”, Washington’un sesini dolaysız olarak Doğan Holding gazetelerine yansıtmaktan ibaret Yasemin Çongar, 25.07.05 tarihli Milliyet’te, “Washington, global terörün ancak askeri ve ideolojik mücadelenin birleşmesiyle alt edilebileceği inancında” diye bildirerek, “Biz de, Irak savaşına (ortada bir savaş değil ama işgal ve Irak’ın talanı var ve Amerikancılar bunu ‘savaş’ diyerek yumuşatma çabasındalar –Y.A) ve Bush yönetimine bakışımız ne olursa olsun, …global teröre karşı sesimizi toplum ve devlet olarak çok daha fazla yükseltebilmeliyiz” diye, sahibinin sesinden bildiriyordu.

 

[4] 23.07.05 tarihli Milliyet gazetesindeki “köşe”sinde, devletin, “kendisine silah çeken”, “elde silah dağa çıkan ve ülkesini parçalayıp üzerinde bir devlet kuracağını ilan edenler (PKK, böyle bir hedefinin olmadığını son birkaç yıldır söyleyip duruyor. Öcalan’ın “ekolojik-demokratik toplum projesi” olarak adlandırdığı “yeni politika”sının, “ayrı devlet” diye bir hedefi yok. Ama bu ayrı bir konu ve burada, sadece, H. Cemal’in, devlet propagandasını veri alarak yalan söylediğini anımsatmak için söz konusu edildi. –Y.A) karşısında tabii hareketsiz kalmayaca”ğını, belirten Cemal, devlet ve hükümetin, “halkla silahlıyı, teröristi karıştırmaması”nı, devletin, “şiddet kullanırken hukuka özen göstermesi”ni istiyor. Devletin “PKK karşısında yıllardır sürdürdüğü mücadele, haklı ve meşru bir mücadeledir” diye devam eden Cemal, PKK kaynaklı silah ve şiddetin “açıkça ve önkoşulsuz mahkum edilmesi”ni –Kürt ‘tarafı’ndan olmalı– isterken, devlet ve hükümetin, Kürtler içindeki gelişmeleri dikkate almasını, “PKK’ya giden kanalları tümüyle kesmek” üzere, ve “silaha, şiddete karşı olanların elini güçlendirmek” için, sosyal-ekonomik paketler açmasını önermektedir. Bir öteki makalesinde de Cemal, “Kürt siyasal hareketi gittikçe daha fazla çok sesli hale gelmeye başlıyor. PKK içinde de, dışında da öyle. Artık tek kişinin borusu ötmüyor” diyor. Cemal, sevinç naraları atacak nerdeyse; “bir Kürt kaynağa dayandırarak”, “DTH Koordinasyon Kurulu o halde ki, neredeyse hepsi silaha davranabilecek kadar birbirlerine girmiş durumda” diye yazıyor. Ve devam ediyor: “Bölünmüşlük var Kürt siyasal hareketinde.. Çok seslilik devreye girmiş durumda… Silah sesi duymak istemeyenler, Apo tekeline karşı çıkanlar, şiddet ve terör politikalarının çıkmaz sokak olduğuna inananların gitgide ön plana çıktığı esinti ve rüzgarlar var sahnede…” diye yazarak, bu bölünmüşlükten yararlanmanın yararlarını sıralıyor.

T. Akyol da, isimsiz “Kürt kaynakları”nı tanık göstererek, “PKK ve partilerine uzak durmuş olan Kürtler” üzerinden geliştirilecek bir tutumun, Kürt hareketini devlet çizgisine değilse de, ılımlı ve uzlaşabilir bir çizgiye çekilmesinde göreceği işlevi işaret eden birçok makale yazdı.

[5] İlk iki bildirgenin yayınlanmasından sonra, H. Gerger ve bazı gazeteci-yazar, ressam ve şairlerin de aralarında bulunduğu bir üçüncü grup, “farklı” bir başka bildiri yayınladılar. Gerger ve arkadaşları, bu bildirilerinde “150 Türk aydınının bildirgesi”nin eleştirisini yapıyor; devrimci tutumu, “devletin hedef alınması”yla koşulluyor; ancak, aydınlarla halk kitleleri arasındaki bağın nasıl kurulabileceği, devrimci-demokrat bir tutumun halka nasıl mal edilebileceği gibi, temel önemdeki bir sorunu sekter bir tutumla bir yana itiyorlardı.

[6] Sermayenin basındaki, hükümetteki ve devletin öteki kurumlarındaki temsilcileri sözbirliği etmiş olarak, Başbuğ ve Genelkurmay’ın ardına dizildiler ve “hürriyetler”in kısıtlanmasının zorunluluğuna toplumsal destek sağlamak üzere, gerekçeleri sıralamaya giriştiler.

Cuntacı Kurtul Altuğ, “Gözcü”de, Demirel’in, Amerikan boyunduruğu altında politikayı Türkiye’nin “kaderi” olarak gösteren ve Irak’ın işgaline katılmayı savunan görüşlerini de dayanak alarak, “İnsan hak ve özgürlüklerine ters olağanüstü tedbirler aldığımız için eleştirenlere”, “Terörü yok etmenin yolu, ‘teröre barınak olan, destek çıkan kim varsa hakkından gelecek tedbirleri almaktır”diye, cevap verilmesini istiyordu.(23.07.05)

Türkiye ve dünyanın “terör stratejilerini ve politikalarını’ yeniden tanımlaması”nı isteyen G. Civaoğlu, “Küresel bir ‘terörle savaşım ortak konsepti’ çalışmaları yapıldığı”nı sevinçle haber veriyor ve bunun başarısı için, PKK’ya karşı “silahlı savaşım ve diğer yöntemler”in yanısıra, onun soyutlanması için her şeyin yapılması ve “tüm bir milletin sel halinde teröre karşı akması” için çağrılar yayınladı.

Lozan kutlamaları, Kürt inkarcı politikanın galebe çalması ve Ermeni “soykırımı” üzerine uluslararası söylemin sözde etkisizleştirilmesi için şatafatlı biçimde uluslararası alana taşındı.

Fikret Bila (Milliyet, 23.07.05), Lozan Anlaşması’nın, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dayanağını oluşturan belge niteliğinde” olduğunu belirterek, 82. yıldönümü kutlamalarına değindiği yazısında; “Lozan’ın son yıllarda gündemin ilk sıralarına yerleşmesi”nin “Türkiye’nin yaşadığı süreçle ilgili” olduğunu; Lozan’ın daha da önem kazanmasının, “ulus-devlet” , “üniter yapı”, “ulusun birliği”, “Türk üst kimliği”, “Kürt sorunu”, “etnik temelli talepler”, “anayasal vatandaşlık”, “Türkiyelilik”, giderek “federasyon” tartışmaları ve “Irak’ta meydana gelen gelişmeler, Kuzey Irak’ta bir Kürt federe devletinin kurulmuş olması”na bağlı olduğunu belirterek, “Türkiye’nin kuruluş felsefesi”nin tehdit edildiğini; Lozan’ın, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dayanaklarını ve felsefesini ortaya koyduğunu, “Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni bir uluslaşma süreci ve tek ulus temeline” dayandırıldığının belgesi olduğunu, ve bugün, “etnik kökene göre azınlık kabul etmeyişi” nedeniyle hedef alındığını; “‘Kürt sorunu’ olarak tarif edilen olgu”nun ‘ikinci ulus’ hedefine yönelik” olması nedeniyle “Lozan’a eleştirilerin Türkiye’nin kuruluşuna itiraz niteliğinde” olduğunu belirterek, buna karşı çok yönlü tutum almak gerektiğini yazdı.

“İlerici şair” (!) Özdemir İnce, Aydınların yayımladıkları bildirileri konu edinen makalesinde, “150 Türk aydını”nı, “barış çağrıları” nedeniyle uyarmaktan (!), “Kürt ve Türk tarafı”ndan, “barış” ve “Kürt kimliği”nden söz edilmesinden duyduğu rahatsızlığı, bir öfke kumkuması içinde dile getiren makaleler döşendi, ve “Kürt kimliğinin kabul edilmesi ne demek? Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürt asıllı insanların kafa kağıdına ‘Has Kürt’, ‘Hakiki Kürt’ yazısı mı yazılacak?” diye hiddetle bağırarak, tutumunu ortaya koydu.
Taha Akyol, Başbuğ’un işaret ettiği yasaların çıkarılmasına “ihtiyacın açık ve net” olduğunu yazdı.

 

Abant platformu toplantıları kime ve neye hizmet ediyor?

1-3 Temmuz 2005 tarihleri arasında Erzurum Palandöken’de “Yeni Bir Çağın Eşiğinde Eğitimde Yeni Arayışlar” başlığıyla düzenlenen 9. Abant Platformu, eğitim ve eğitim sistemi üzerine düşünce ve önerileri içeren bir “sonuç bildirgesi” yayımlandı. “Eşbaşkanlığı”nı Prof.  Niyazi Öktem’in yaptığı bu toplantılar sonucunda yayımlanan “bildirge”de, eğitim alanındaki sorunların “çözümüne ilişkin” düşünce ve “öneriler” açıklandı..
Abant Platformu’nun 9. toplantısında ortaya konan ve ‘Sonuç Bildirgesi’nde bir bölümü, maddeler halinde açıklanan görüşleri başlıca birkaç noktadan ele alacağız : Abantçıların ‘sahip olunması’nı istedikleri “tarih bilinci”nin nasıl bir şey olduğu; “eğitimde fırsat eğitliği” üzerine söylenenler ve bu ikincisiyle doğrudan bağlantılı olarak, “eğitimin piyasaya açılması” sorunu. Ancak bundan önce, bu toplantıları düzenleyenlerin, Platform ve toplantılarının “her kesimden fikir sahiplerini bir araya getirme” ve böylece, “ülkeyi kaos ortamına sürüklemek isteyen yaklaşım ve eğilimlerin…bertaraf edilmesi”ni sağlama amacına ilişkin söylenenler üzerinde durmamız gerekiyor.

ABANT PLATFORMUNDA BİR ARAYA GELENLER VE HEDEFLERİ

İlki 16-19 Temmuz 1988’de gerçekleştirilen ve dokuzuncusu Erzurum’da yapılan Abant Platformu toplantılarını düzenleyenler, “Sağcı-Solcu, Marksist-Ateist, Devrimci-Muhafazakâr, Ülkücü-Refahçı, Akademisyen- Gazeteci, Hukukçu-İlahiyatçı, Sosyal bilimci-Pozitif bilimci, ülkedeki pek çok farklı meslek ve eğilime mensup” fikir sahiplerinin  katılımıyla “ülke ve insanlık sorunlarının çözümü için ortak platformları yaratma” iddiasındadırlar.
Düzenleyicileri ve destekçilerinin atfettiklerine bakılırsa, bu platformlar, “bugün meydanlarda boy salmaya veya iktidar nimetinden pay almaya çalışan birçok kişinin ağzını açmadığı veya açamadığı, birçoğunun da böyle bir toplantıya katılmaktan bile çekindiği ve kaçındığı bir zamanda, ülkedeki sert ve gergin atmosferin normalleştirilmesinde pek etkili” olmuşlar; “sağduyuyu, hoşgörüyü ve diyalogu ön plana çıkarmaya” çalışmışlar ve “özellikle milletimizi Laik-Laiklik karşıtı, dindar-dinsiz, ilerici-gerici, Türk-Kürt, Alevi-Sünni diyerek farklı kamplara bölmeye çalışan ve böylece ülkeyi bir kaos ortamına sürüklemek isteyen yaklaşım ve eğilimlerin sivil bir anlayışla bertaraf edilmesinde” önemli rol oynamışlardır!..
“Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” Başkanı Harun Tokak’ın ifadesiyle ‘Abant Bilimsel Danışma Kurulu’, “Türkiye’nin ortak birikimi olan insanların savrulmuş dünyalar yerine bir platformda toplanması”nı sağlayarak “farklı görüşlere yelken açan akademisyen, politikacı ve medya mensupları(nın) birçok önyargıyı bilgi sanmak”tan kurtulmalarını gerçekleştirmiş ya da kurtulmalarına yardımcı olmuştur.
“Her görüşten akademisyen, politikacı, medya mensubunu bir araya getirdik” iddiasını “sol”dan onaylayan ve “Platform”un “bilimsel Koordinatörleri” arasında yer alan Prof. Dr. Mete Tunçay ise, Abant Toplantılarına katılışını, “Ülkemizin gelecekte de, çağdaş dünyayla uyumlu olarak demokratik ve özgür bir yaşam sürebilmesi için, bu toplantılara hakim olan diyalog ruhunun yaygınlaşmasını zorunlu görüyorum” diyerek, gerekçelendirmektedir. Prof. Tunçay’a göre, “Sorun, birbirimizi ‘öteki’leştirmeden ortak bir yurttaşlık bilinci içinde bir arada yaşama iradesine erişmektir” ve söz konusu toplantılar buna hizmet etmektedir.
Peki gerçek nedir? Abant Platformu, ileri sürüldüğü gibi, toplumun her kesiminden, “pek çok farklı meslek ve eğilime mensup” aydınları, ‘fikir İnsanları’nı bir araya mı getirmiştir?
Böyle olmadığını, aksine, aralarında Prof. Mete Tunçay ve Mehmet Altan gibi “solcu tarihçi”, “solcu iktisatçı” oldukları rivayet edilen bir-iki burjuva liberal-“ikinci Cumhuriyetçi”nin “garnitür” niyetine eklendiği Abant toplantıları müdavimlerinin tamamına yakını “muhafazakar milliyetçi” ve “mukaddesatçı” kesimin temsilci ve sözcülerinden ibarettirler. Abant toplantılarını düzenleyen Vakfın başkanı, bu toplantılara methiyeler düzen Hüseyin Gülerce, İstanbul eski Belediye Bakanı Müfit Gürtuna, Fethullah Gülen’in Amerikancı “ılımlı İslam” anlayışını ve Amerikancı “Cihad” fetvasını savunan İlahiyatçı Prof. Bekir Karlığa, Abant toplantılarının koordinatörlüğünü yapan Devlet Bakanı Mehmet Aydın, İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Niyazi Öktem, Prof. Kenan Gürsoy, Prof. Mithat Melen, Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç, Gülen’i “küresel hidayete ermiş Rabbin aziz kulu” olarak reklam eden ve Soros’un “Açık Toplum Enstitüsü”yle ilişkili Eser Karakaş; bütün bunlar, “bir tek görüş”ün; Fethullahçı-Nurcu tarikatın misyonerleri olarak bu toplantıların en aktif unsurlarını oluşturmuşlardır. Hal böyle olunca da, Prof. Tunçay’ın, “çağdaş dünyayla uyumlu demokratik ve özgür yaşam” için, Abantçı “diyalog ruhunun yaygınlaştırılması zorunluluğu”na yaptığı vurgu havada kalmaktadır. Abant Platformu Toplantılarını düzenleyenler, ileri sürüldüğü gibi , “Türkiye’nin birikimi”ni temsil eden bilim ve düşünce adamlarını, entelektüel simalarını, gazetecilerini ve yazarlarını “ortak bir milli paydada birleştirme”; ve böylece, “ülke ve insanlık sorunlarının çözümü için ortak platformlar yaratma”yı değil, –ki, sorun bu kapsamda konduğunda, “çözüm” mevcut sistem koşullarında ve sınırları içinde kalınarak gerçekleştirilemez– aşağıda bazı yönleriyle ele alacağımız muhafazakar İslami-Osmanlıcı görüşleri, “Türkiye’nin ortak değerleri ve zemini” haline getirmeyi amaç ve hedef olarak belirlemişlerdir.
Düzenleyicilerine göre, Abant Platformu toplantıları, “ülkenin sorunları üzerine düşünen, çözüm üretme gücü bulunan her kesimden Türk insanının katıldığı” ve “toplumsal uzlaşıyı esas alan özgür düşünce ve tartışma platformları”dır!
Belli bir fikri, kültürel, politik-sosyal ve iktisadi amaca sahip oluşturucular (Fethullah Gülen ve tarikatı) Amerikancı “ılımlı İslam Projesi”ni benimsemiş sermaye kesimleri ve onların “aydınları” tarafından düzenlenen bu toplantıların, “herkese ve halka hizmet için” gerçekleştirildikleri; bu toplantılara, “toplumun her kesiminden katılım olduğu” iddiası, reklama yönelik ve gerçekçi olmayan bir iddiadır. Tokak’ın “bağımsız bir ‘think tank’ kuruluşu” haline geldiğini belirttiği Abant Platformu toplantıları, yol göstericisinin ABD’de üstlendiği ve “Cihadı ancak devletler ve düzenli ordular ilan edebilir” diye fetva vererek, Amerikan işgallerine dini koruma sağlamaya çalıştığı bir veri olmak üzere, Amerikancı görüşlerin ele alınması ve kabul görmesinin platformlarıdır. Abant Platformu, ABD’nin yayılma stratejisinin “demokratik görünüşlü” bir payandasına dönüşmüştür. Rockefeller Vakfı’nın desteğindeki “Tarih Vakfı”nın Abant Platformu toplantılarında gördüğü işlev, dikkat çekicidir. Abant Platformu toplantılarının 8.si 26 Nisan 2004’te Washington’da düzenlenmiştir, ve konusunu, “laiklik ve demokrasiyi bünyesinde barındıran bir ülke olarak” Türkiye’nin “Müslüman ülkelere lider olup olamayacağı” oluşturmuştur. Amerikan emperyalizmi ve Bush yönetiminin Asya ve Kuzey Afrika ülkelerine yayılma stratejisinde (önce BOP ve sonra GOP olarak ifade edildi) “ılımlı İslam”ı kullanmayı hedeflediği, bunu da Türkiye gericiliği aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştığı dikkate alındığında, bu “platform”un, Beyaz Saray ve Pentagon politikalarıyla uyum içinde koordine edildiği daha baştan bellidir. “Türkiye’nin İslam dünyasına liderlik etmek için en iyi konuma sahip ülke olduğu” yönündeki Huntington’cu görüşe toplumsal destek sağlama görevi, böylece AKP hükümetiyle birlikte, Fethullah Gülen’in esinlediği Abant Platformu’na ihale edilmiştir.

“ÜLKE VE İNSANLIK SORUNLARININ ÇÖZÜMÜ” VAAZI  VE ABANT PLATFORMU
Abant toplantılarını düzenleyenler, bu toplantılarla, toplumu –onlar “milletimiz” diyorlar–”farklı kamplara bölmeye çalışan ve böylece ülkeyi bir kaos ortamına sürüklemek isteyen yaklaşım ve eğilimlerin sivil bir anlayışla bertaraf edilmesi”ni ve böylece “Türkiye’nin ortak değerleri ve zeminini oluşturmak” istediklerini ileri sürüyorlar.
Abantçılar, her şeyden önce, kaosun ve “kaos ortamına sürükleme”nin kaynağı ve nedenlerini bir yana itiyor; bunu toplumu (“milletimiz”) farklı kamplara bölmeye çalışan belli kesim ve kişilerin kötü niyetli çabalarının ürünü olarak ele alıyorlar. “Ortak değer ve zemin” söylemiyle bölücü, şoven milliyetçi ve dışlayıcı görüşlerine korugan oluşturmaya çalışan Fethullah müritleri, adını açıkça belirtmiyorlar ama, bu söylenenlerden, onların Kürt inkarcısı, işçi ve emekçilerin hak arayışlarına karşı, demokratik-siyasal özgürlükler için mücadeleyi kaos etkeni sayan bir platformda bulundukları sonucu çıkarmak, haksızlık olmayacaktır.
Kuşkusuz toplumda, Fethullah “havari”lerinin söyledikleri türden bir bölünme vardır. Bu bölünmenin, bölünenlerin nesnel konum ve çıkarlarıyla çelişir olduğu da bir gerçektir. Ancak, toplum, “farklı kamplara”, salt bu “suni” bölünme nedeniyle değil, esasen daha derinde yatan nedenlerle, sınıf temelli bölünmeyle sahiptir. Fethullahçıların “kaos” nedeni saydıkları bölünme de gerçekte budur.
Toplumun gruplara, politik partilere, “sağcı-solcu” kesimlere bölünmesini, düşünsel-fikri farklılıklarla açıklayan ve “laik-laiklik karşıtı, dindar-dinsiz, ilerici-gerici, Türk-Kürt, Alevi-Sünni” olarak bölünmeyi kaos nedeni sayan Abant Platformu sözcüleri, bu ayrımlara karşı birleştirici bir rol üstlendiklerini ileri sürerlerken, hem bu ayrım ve bölünmeleri salt iradi oluşumlar olarak alıyorlar, hem de burjuvazi ve devletinin politikalarının bu tür bölünmüşlüklerde oynadığı rolü görmezden geliyorlar. Bu anlayışta, toplumun bu biçimdeki bölünmesinde, üretim sürecinde tutulan yer ve konum; ve üretim araçları sahipliğinin ya da yoksunluğunun nasıl bir işlev gördüğüne ise, yer yoktur.
Kuşkusuz, işçi sınıfı ve emekçiler, dini inanç, mezhep ve milliyet farkı, ve politik görüş temelinde bölünmemeli; sermaye partileri ve kurumlarının kendi çıkarlarıyla ‘ortak’ hiçbir yanının olmadığını bilerek hareket etmelidirler. Ancak Abant Platformu organizatörleri ve katılımcılarının böyle bir tasaları yoktur. Onlar, bu ayrımlara işaret ederek, tutucu, dinci-gerici bir hat üzerinde birleşilmesini istiyorlar. Bu anlayışın bölünmeyi derinleştirici işlev gördüğünü sosyal pratik göstermiştir. Şu da bir gerçektir ki, dini inanç, mezhep ve milliyet kökeni ve politik görüş temelinde gerçekleşmiş farklılıkların işçi ve emekçilerin sınıfsal çıkar ve hedefleri yönünde “ortadan kaldırılması”, düzen savunucusu bu tür örgütlenme ve platformların aracılığıyla olanaksızdır. Bu, ancak, sermaye ve gericiliğe; burjuvazi ve emperyalizme karşı sınıf mücadelesi yoluyla gerçekleştirilebilir.
Abant Platformu’nun “mukaddesatçı-muhafazakar” fikir babaları ise, emekçilerin talepleri için mücadelesini ve sınıfsal çıkarları ve kurtuluşları için örgütlenmelerini, “ülkeyi bir kaos ortamına sürüklemek isteyen yaklaşım ve eğilimler” kategorisinde görmektedirler. “Milletimiz” kavramı verilerden biridir ve şoven yaklaşımla Kürtlerin varlığının inkarı üzerinden şekillenmiştir. Abant Platformu düzenleyicileri, “Türkiye’nin ortak değerleri ve zemini”nde birleşmekten söz ediyorlar ama, örneğin “Kürtlere, Alevilere, ilericilere” yönelik baskı ve saldırıların hangi tür “ortak değerler”den olduğunu (!) akıllarına dahi getirmek istemiyorlar. Bu bir yana, onların “anlayışı”na göre, ülkede ve toplumda sömüren-sömürülen; ezen-ezilen ilişkisinden söz etmek; ve sömürü ve baskı sistemine karşı mücadele zorunluluğuna dikkat çekerek, işçi ve emekçilerle tüm ezilenlerin taleplerinin karşılanması ve sorunlarının çözümü için siyasal eylemi gündeme getirmek ve buna yönelmek, “ülkeyi kaos ortamına sürüklemek” demektir. ‘Platform’ oluşturucularıyla çıkarlarını seslendirdikleri kesimler buna karşı durarak, “ülkedeki sert ve gergin atmosferin normalleştirilmesi” ve “kaosçu yaklaşım ve eğilimlerin sivil bir anlayışla bertaraf edilmesi” için çalıştıkları iddiasındadırlar.
Bütün bunlar, Abant Platformu ve oluşturucularının, “düzen sağlayıcı” işleviyle yükümlü ilan edilmiş büyük sermayenin –ki o emperyalizmden bağımsız değildir– çıkarları zemininde hareket ettiklerini, ancak vakıflarına, özel işletmelere ve onlar aracıyla yaygınlaştırmaya çalıştıkları dini inanç istismarcılığına ve onun medrese tedrisatı (eğitimi) üzerinden yaygınlaştırılmasına daha fazla olanak sağlanması gibi bir özel hedef için çalıştıklarını göstermektedir. “Kaos”a karşı “sivil uzlaşma” önerisi ise, “kaos”a yol açan ilişkileri ve çelişkileri gizleyen; “sermaye tekeli ve burjuva diktatoryasına olurluk ve meşruluk veren bir “sivil” koruyuculuk anlayışının ürünüdür. “Köşeyi tutan”, ellerinde sermayesi olan, Amerikan patentli “ılımlı İslam projesi”yle, artık bir sektör haline gelen Fethullah okul ve işletmelerine alanı genişletmeye çalışan bu “çevre” için, vakıflarının “sivil uzlaşı odakları” olarak alınması, güç ve etki artırımı anlamına gelecektir. “Hoşgörü ve uzlaşı” çağrısı ise, burjuvazi, devleti ve hükümetinin, süreklilik gösteren propagandasıyla birleşmektedir.
“Dişinden tırnağına silahlı” kapitalist erkin, merkezi-oligarşik yapılanmasını yeniden güçlendirmek üzere takviyeye yöneldiği; burjuva liberal destekçilik eşliğinde militarizmi güçlendirdiği ve emekçilere karşı sosyal-iktisadi ve politik saldırıları yoğunlaştırdığı bir dönemde, “uzlaşı” çağrısı, itidal tavsiyesi ve “ortak yurttaşlık bilincinde birleşme” daveti, halk kitlelerine karşı, egemen burjuva çıkarlar üzerine titremedir. Düzenleyicilerinin “yaptırımcı işlevi bulunmayan” diye tanımladıkları bu “platform” tartışmalarının hemen hepsi, şimdilerde “ılımlı İslam” diye tabir edilen, “muhafazakar İslami görüş” doğrultusunda belirlenmekte ve bu “görüş”ün, “evrensel ve bilimsel değerler” olarak gösterilen Batının tekelci kapitalist değerlerine uydurulmasını esas almaktadır. “Ülke ve insanlık sorunlarının çözümü” iddiası ise, bunlara koruganlık yapan bir aldatmacadan ibarettir.

SONUÇ BİLDİRGESİ VE MUHAFAZAKAR PİYASACI GÖRÜŞLER
“Abant Platformu Sonuç Bildirgesi”, yukarıda bazı yönlerine işaret edilen hedef ve anlayışlara uygun olarak hazırlanmış; ‘eğitimde iyileştirici yeni düzenleme’ adına, özelleştirmeci-piyasacı ve ayrıcalıkları daha da geliştirici önermeleri bir kez daha gündeme taşımıştır. Bildirge’nin özetlediği Abant Platformu Toplantısı’na hakim görüş, tarihe, topluma ve eğitim gibi toplumsal sorunlara yüzeysel-biçimsel ve muhafazakar kapitalist bir anlayışla yaklaşmaktadır. Abantcılar, “eğitim gibi çok hassas ve hayati öneme sahip bir konunun kısa sürede çözülemeyeceğinin bilincinde olarak acil tedbirler niteliğinde…” tam 30 madde sıralıyorlar.
Bu maddelerde özetlenen “reform” istekleri, kitlelerin acil taleplerinin istismarı üzerinden şekillenmiştir. Bildirgeye egemen mantık ise, eğitimin kar getirici kapitalist işletmeye daha fazla dönüştürülmesini ve “ılımlı İslam” çizgisinde yeniden düzenlenmesini esas almaktadır. Sonuç Bildirgesi’ni yayınlayanlar, “yayınladığımız bildiri tek başına hiçbirimizin fikri/görüşü değildir. Ama hepimiz bu bildiride kendimizden bir şey buluyoruz” diyorlar. Bu iddia, ‘hilafı hakikat’ten ibarettir. Söz konusu olan, katılımcıların her birinin bildirgede kendilerinden bir şey bulmalarından daha öte “bir şey”dir; katılımcılar ve onaylayıcılar, “Abant ruhu”nda birleşmişler; Rockefeller Vakfı desteğinde, Fethullah Gülen damgası taşıyan görüşlerin misyonerliğini üstlenmişlerdir.
Bildirgeyi hazırlayanlar, “özgürleşmek çok daha önemli hale gelmiştir” demekte, ama nasıl özgürleşebileceğini geçiştirmekte; insanın “bir üretim ve tüketim aracı olarak görülmesi”ni eleştirir görünmekte, ancak bunu sağlayan sömürü toplumu ve kapitalizme “halel gelmemesi” için özel bir itina göstermektedirler. Kapitalist sömürüyü ve onun yol açtığı sonuçları “ekonomik dengesizlikler”e indirgeyerek, nedenler ve kaynaklar yerine, sonuçların en tali olanlarına ilgi göstermekte; “katı pozitivist”, “mekanik”, “sert ve kaba bir varlık-bilgi ve değer anlayışı”nı eleştirmekte, “evrensel algılama ve anlama ruh ve bilincinden uzaklaşma”ma adına ve sözde “tutarlı bir eğitim felsefesine dayalı güçlü bir eğitim sistemi” için, Osmanlıcı-İslamcı; özel teşebbüsçü eğitimi önermektedirler.
9. Abant Platformu Sonuç Bildirgesi’ni kaleme alanların, kavramlara ve “durum tanımları”na yaklaşımı olabildiğinde muğlaktır. Örneğin, “sosyo-politik ve ideolojik yapılar”ın insanları kuşattığını belirtmekte, “insanı bir değer olarak kabul etmeyen, birey yerine devlet ve otoriteyi ön plana çıkaran yaklaşımlar”ın “onun özünü ve özgürlüğünü kısıtlamakta, kitleleri boyunduruk altına sokmakta” olduğundan söz etmekte; ama bu “kuşatıcı yapılar”ın hangi sınıf ya da sınıfların hizmetinde olduklarını, devlet otoritesini ön plana çıkaran, insan özgürlüklerini kısıtlayan ve yok sayan ve “kitleleri boyunduruk altına sokan” gücün, burjuva egemen sınıf olduğunu görmezden gelerek, burjuva baskı aygıtının sınıf niteliğini sorgulamaktan kaçınıyor, dahası onun sınıfsal kimliğini gizlemeyi yeğliyorlar.
Sonuç Bildirgesi yayımcılarının “birey yerine devlet ve otoriteyi ön plana çıkaran yaklaşımlar”ı, bireyin “özünü ve özgürlüğünü kısıtlamak” ve “kitleleri boyunduruk altına sokma”la eleştirmelerini tutarlılık ve samimiyet göstergesi, “kitleleri boyunduruk altına sokan devlet ve otorite” karşıtlıklarına yorumlamak mümkün değildir. Abant Platformu Toplantıları’nın hakim görüşünü esinleyen “Hocaefendi”nin, “devlet ve düzenli ordular”ı, bireylere, gruplara, tüm bir ülke ve halkına savaş açma (O, “Cihad” diyor) hakkıyla yükümlü gören “fetva”ları bir yana; işçi ve emekçi kitlelerinin demokratik özgürlükler için mücadelesini ve bu mücadelenin örgütlerini “kaos nedeni” sayma anlayışı nedeniyle de yukarıdaki sözlerin inandırıcılığı yoktur.
Yoktur, çünkü; “bireyin özü ve özgürlüğünü kısıtlayan” burjuva devleti ve otoritesinin yanında yer alan, ama devletin de “ılımlı İslam” görüşü ve esaslarına uygun yeniden düzenlenmesi için çalışan, tarikatlarla onların yedeğindeki “aydınlar” vb. dir. Öngördükleri, bildirgenin birçok maddesine ve ‘genel ruhu’na yansıtıldığı gibi, devletin “kamu görevi” niteliğindeki eğitim alanından daha fazla ve hatta tamamen çekilmesi, bu alanda, “özel teşebbüs”e sınırlamasız alan ve olanak açılmasıdır.

A-) ABANTÇI TARİH BİLİNCİ NASIL BİR ŞEYDİR?
9. Abant Platformu Sonuç Bildirgesi’ni hazırlayanlar,, “tarih ve tarih bilinci olmadan, insan olma ruh ve bilincine ulaşılamaz” diyorlar. Tarih bilinci, kuşku yok, insanın bugünü ve geleceği daha mutlu ve insani biçimde yaşaması için gereklidir. Ama, Abant Platformu’nun sözünü ettiği tarih bilinci, örneğin onların tanımladıkları gibi, tarih, eğer “insanlığın doğuş ve yaşayış serüveni” olarak alınabilecekse, hem daralıp Osmanlı tarihine gerilemekte, hem de bu ‘insanlık’ içinde, kimin –sınıflar, partiler, kesimler ve bireyler– nerede durduğununun üzerinden geçip gitmektedir! Bu ‘insanlık’ içinde, insanların tümü, aynı olayları, aynı biçimde mi yaşamışlar ve yaşamaktadırlar? “Serüven” nasıl yaşandı ve hangi sonuçlar doğurdu? Tüm bunların bilinmesi, bunların bilincinde olunması, kuşku yok, “insan olma ruh ve bilincine ulaşmak” için gereklidir.
Ancak Abantçıların istedikleri ve sahip olunması için çaba gösterdikleri tarih bilinci, bu değildir. Onlar, sonuç bildirgesinin maddelerinde de yer bulduğu üzere, Osmanlı tarih bilincine ulaşılmasını istemektedirler. Osmanlı’nın eğitim ‘Müfredatı’na dönülmesini, Osmanlıcanın öğretilmesini, dini tarikatların ve onların elindeki vakıf türü kuruluşlara bağlı okulların eğitim alanındaki etkisinin genişlemesini istemektedirler.
Abantçılar, tarihi, örneğin, “insanlığın doğuş ve yaşayış serüveni” olarak tanımlıyorlar. Bu muğlak ve “suya-sabuna değmeyecek” kadar genel tanım içinde de, tarih, insanın varoluş ve yaşayış “serüveni”yle kuşkusuz ilişkilidir; ama sorunun tüm “gizi” de işte bu “serüven”de yatmaktadır. “Serüven” –kavramın, sorunu ele alışta yetersiz kalmasıyla burada ilgili değiliz– nasıl gelişmiş, hangi evre/aşamalardan geçmiş, ne tür sonuçlara yol açmış, insanlık hangi bedelleri ve neden ödemiş ve bugüne nasıl gelinmiştir? Sonuç Bildirgesini hazırlayıp yayımlayanlar, tarihe yaklaşımlarıyla, tarih bilincini “kimliğimizi ve ulusumuzu tanımak” olarak almakla –buna, “insanlığı” diye genel-geçer ve tüm nesnel ayrımların üzerine çıkarılmış bir kavramı da ekleyerek, durumu kurtarmaya çalışmalarına karşın– tüm bu soruları yanıtsız bırakıyor ve esas olarak onları gizliyorlar. İnsana önerilen bu “tarih bilinci”, böylece, insanın tarihin tarih oluşunun nasıl ve nedenleri üzerinden atlayarak, bugünün egemen burjuva anlayışına gelip bağlanmaktadır. Böylesi bir tanım ve anlayışın, egemen sınıfların çıkarlarının ihyası da demek olan “uzlaşı kültürü”ne uygun düştüğü açıktır. Bu tanımda örneğin, insanın, bu “doğuş ve yaşayış serüveni” içinde nasıl ürettiği, üretimi hangi ilişkiler içinde ve ne tür araçlarla gerçekleştirdiği; ürettiğinin tüketimiyle ilişkisini belirleyenin ne ya da neler olduğu açık olmamak bir yana, hiç yoktur.
Abantçılar, yine muğlaklaştırarak, “özgür insan bilinci”nden söz etmekte, “özgürlük” ile iktisadi-toplumsal koşullar ve politik sistemler arasındaki ilişkiyi ise, bilincinde olarak bir yana itmektedirler. Bu da, onları, bugünkü kapitalist özel mülkiyet sistemiyle insan özgürlüğü arasındaki çelişkiyi gündeme getirmekten “kurtarmakta”dır! Onca “değerli birikim” üzerinden; onca akademisyen, yazar-gazeteci ve profesörün katılımıyla geliştirilen tutum işte budur: üretim araçlarının özel mülkiyeti ve buna bağlı olarak emek gücünün kapitalist sömürüsüne ‘karışmak’sızın, sorunun çözümü adına palyatif önermeler getirmek.
Bildirge’nin 5. maddesinde de, “Türkiye’nin, bölgesi ve tarihi ile barışık, dünyaya açık bir şekilde eğitim sorunlarını halletmesi, dünya barışına da ciddi bir katkı” olarak değerlendiriliyor.
“Barışık olunması” istenen tarihe ilişkin açıklayıcı bir şey olmamasına karşın, Bildirge’ye hakim mantıktan hareketle, istenenin, egemenlerin baskı ve sömürüyle “yazdıkları” tarihle barışmak olduğunu çıkarabiliriz. İşçi ve emekçilere karşı, burjuva ve öncesi egemen sınıfların şiddete dayanan ayrıcalıklı tarihi, çeşitli halk ve uluslara yönelik yok sayıcı ve asimilasyoncu politikalarının da onanması üzerine oturan tarihi, fetihçi Osmanlı tarihi; barışık olunması istenen tarih budur. Tarihe bu yaklaşım, yukarıda belirtildi, sınıfları ve onların tarihsel konum ve işlevlerini yok sayma; tarihlerinin gerçekte birbirleriyle mücadelelerinin ‘seyri’ olduğunu reddetme anlamına gelmektedir ve burjuva egemen sınıfların yazdıkları bu tarih, tehcirlerin ve katliamların tarihidir.
“Sonuç Bildirgesi” hazırlayıcıları, her ne kadar, insanın “içinde bulunduğu evreni tanıma, bilme, anlama ve ifade etme”sinden söz etmekte ve bunu da  “eğitim-öğretim ve öğrenimle gerçekleştirebilmekte” olduğunu ileri sürmekteyseler de, ona reva gördükleri tarih anlayışı ve “milli kültüre dayalı eğitim” önerileriyle, bu “tanıma, bilme ve ifade etme” insani işlevini sakatlayıcı bir platformda bulunmaktadırlar. Onların bakış açısıyla bilim ve akıl geriye itilmekte, “dini ve ahlaki değerler” ve bunların sözel ifadesi, esası teşkil etmek üzere, öne çıkarılmaktadır.

B-) ABANT PLATFORMU ‘DEMOKRATİK EĞİTİM’İ Mİ SAVUNUYOR?
9. Abant Platformu organizatörleri , “demokratik eğilimli” bir ‘eğitim felsefesi’nden söz etmelerine karşın, “inanç boyutu” öne çıkarılmış, “din ve ahlak eğitimine erken yaşlarda başlama özgürlüğü” sağlayan bir tür “eğitim felsefesi” savunuculuğu yapmaktadırlar. Bildirge girişinde, “Eğitim felsefemiz insanı evrende hak ettiği yere getirecek bir yol izlemelidir” denmektedir. Ancak, insanın “evrende hak ettiği” bu yerin, sömürü ve ayrıcalıkları içeren bir yer olmaması için, örneğin, insanın hangi koşullar içinde ve nasıl yaşaması gerektiği bir yana bırakılmakta veya bu temel önemdeki sorun salt iradi, ruhi alanda; öğretmenin eğitim sürecindeki bireysel yetenekleri ve ‘iyiliği-kötülüğü’ ekseninde ele alınmakta; eğitimin anti demokratik, hurafelerle önemli oranda iç içe ve burjuva sınıf egemenliğine biat etmeyi öneren içeriği ve yapısı, ona bu içeriği veren sistemle birlikte gizlenmektedir. Eğitim felsefesinin “demokratik eğilimli” olmasından söz edilmekte; ama hemen ardından, “doğa bilimlerinin değişik alanlarında, tıp ve diğer uygulama birimlerinde de…inanç boyutunun manevi ve sosyal güç ve etkisi”ne gerekli yerin açılması istenmekte, “İnanç sistemlerinin öz ve esasında ahlaki değerler vardır” denilerek, “diyalog, sevgi ve hoşgörü ortamı içerisinde din ve ahlak eğitimine erken yaşlarda başlama özgürlüğüne” serbestiyet tanınması ve dini eğitimin, yaş sınırlaması kaldırılarak, erken yaşlarda başlatılması önerilmektedir. Abant muhafazakarları, “insanda bulunan değerlerin açığa çıkarılması”nın “İslam eğitim geleneğinden ve eğitim alanını tam bir sivil ruhla düzenleyen Osmanlı tecrübesinden istifade edilmesi”yle mümkün olacağı iddiasındadırlar. (Sonuç Bildirgesi 6. madde)
Böylece, Abant Platformu’nun amaçları hakkında “küçük bir ipucu” daha ortaya çıkmaktadır: “İslami eğitim geleneği”ne ve “Osmanlı tecrübesi”ne dönüş; yüz yıl daha geriye giderek, Osmanlı “sivil ruhu”nu yakalama; falakalı dini öğretim programlarına geri dönme; doğa bilimlerinin ve bu alandaki gelişmelerin insanın daha iyi yaşamasının amaçları olarak kullanılması yerine; dogmacı-idealist anlayışlarla gerçeğe bilim ve aklın gücüyle bakmanın önünü kesme; olay, olgu ve gelişmeleri aklın ve bilimin gücüyle irdeleme yerine “oluşturulmuş değişmezlikler” olarak kabullenilmesini sağlama – “insanın özünün ve özgürlüğünün savunulması” iddiasıyla ve demokrasi adına, istenenler bunlardır.
“Demokratik eğilimli eğitim felsefesi”nden anladıklarının yukarıdaki türden bir değişiklik olduğunu, devam eden maddelerde de görmek mümkündür.. Örneğin, eğitim çağındaki çocukların %10 gibi küçümsenemez bir bölümünün okuma olanağı bulamamalarının “gelir dağılımının aşırı bozukluğu”yla ilişkisi olduğundan söz edilir ve eğitimin “merkezden düzenlenmesi”ne karşı çıkılırken dahi önerilen, “gelir dağılımı dengesizlikleri”nin giderilmesi değil; özel işletme ve vakıflara daha fazla alan açılması ve okuma olanağının daha geniş bir emekçi kesimi için ortadan kaldırılmasına yol açacak “çağdaş” gerici ve antidemokratik düzenlemelerin ilerletilmesidir. Bu olgu, istedikleri “toplumsal kültürel eşitsizlikler”in kapitalizm koşullarında sürekli yeniden üretilmesiyle birlikte ele alındığında, Fethullah Hocaefendi müritlerinin başını çektiği tebligatçıların önerdikleri “çözüm”ün, çözümsüzlüğün derinleştirilmesi olduğu; bunun da “demokratik olması” bir yana, antidemokratik ve gerici-eşitsiz eğitim sistemini daha da güçlendirici özellikler taşıdığı bir kez daha görülür. 22. ve 23. maddelerde önerilenler de, aynı gerici içeriğin bir başka formülasyonunu içermektedir. Abantçılar, “…milli kültürümüzün dayandığı tarihi ve kültürel birikimden azami ölçüde faydalanılması için Osmanlıca dersi konulmalıdır. Yaygın din eğitim ve öğretiminde yaş sınırı kaldırılmalıdır. Örgün eğitimde ise 6. sınıftan itibaren zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin yanında seçmeli Din Eğitimi dersi konulmalıdır” isteklerini sıralarlarken de aynı gerici platformdan hareket ediyorlar. İstedikleri, her tür tarikatçı ve din istismarcısı çevrenin yasal güvenceye alınması, yaş sınırı olmaksızın, çocuk yaştan itibaren, dogma ve hurafelerden ibaret bir eğitimin önünün tümüyle açılması, ve böylece “ağaç yaşken eğilir” sözüne uygun düşer biçimde, küçük ve genç nesillerin ‘İslamcı-Osmanlıcı gelenek”lere bağlı yetiştirilmesidir. Medrese eğitimine bir tür geri dönüş sağlanabilir ve eğitim, “ılımlı İslam” anlayışına uygun olarak ve ABD çıkarlarını gözetecek bir temelde yeniden örgütlenebilirse, Abantçıların  “demokratik eğitim”i de gerçekleşmiş olacak!

C-) FIRSAT EŞİTLİĞİ ÜZERİNE PİYASACI VAAZLAR
Sonuç Bildirgesi’nin 7. maddesi,”Sivil teşebbüse daha fazla imkân tanınarak; eğitim, katı bir şekilde merkezden düzenlenmeyip, ebeveynin görüş ve önerilerinin dikkate alınması eğitimde bir esas olarak kabul edilmelidir. Gerektiğinde eğitim kız-erkek karma veya müstakil olarak gerçekleştirilebilmelidir” şeklindedir. 11. madde, eğitimin toplumsal-yapısal ihtiyaçlarla bağına dikkat çekmekte; 12. madde ise, “eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması”nden söz etmekte; “Üniversiteye giriş sınavlarında fırsat eşitliğinin sağlanması amacıyla alan farkından kaynaklanan katsayısı sınırlaması”nın kaldırılmasını istemekte, “piyasa sınavları” ve “piyasada geçerli meslek ehliyet belgeleri”ni gündeme getirmektedir. 15. maddede “Demokrasinin ve toplumsal barışın ana unsurlardan biri ‘eğitimde fırsat eşitliği’dir. Gelir dağılımı ve servet dağılımının bozulmasının, eğitimde fırsat eşitliğine yansıyan olumsuzluklarını gidermek ve buna yönelik politikalar geliştirmek, hem kamunun hem de özel kesimin ana hedeflerinden biri olmalıdır” denmektedir.
Bildirgenin bu maddelerinin, birbirini bütünler anlamlar içermekle birlikte, “fırsat eşitliği sağlanması” ile, “sivil teşebbüse daha fazla imkan tanınması” önerilerinde görüldüğü gibi, birbirlerinin gerçekleşme olanağı ve zeminini yok edici bir mantığa sahip olduklarını bir yana bırakıyoruz.
Eğitimde ve yaşamın öteki alanlarında “fırsat eşitliği” sağlanması halkın talebidir. Engel ise, Abant Platformu düzenleyicileri ve destekçilerinin de savunuculuğunu yaptıkları bugünkü sistem ve onun üzerinde şekillenen eğitim politikalarıdır. Fırsat eşitliğinin kapitalizm koşullarında gerçekleşip gerçekleşememesinden; kapitalizm ve burjuva sınıf egemenliğinin buna olanak tanıyıp tanımamasından bağımsız olarak, bunun gerçekleşmesi için mücadele zorunludur. Her şeyden önce, eğitimin parasız-bilimsel, demokratik ve herkes için her safhasında ulaşılabilir olması gerekmektedir. Meslek okullarının çoğaltılması ve öğrenim çağındaki tüm gençlere açık olması bir ihtiyaçtır.
“Fırsat eşitliği” için öncelikli koşul, bireylerin, gereksinmelerini zorlanmaksızın karşılayacak bir gelire sahip olmalarıdır. Bu da, zengin-yoksul farkı ve uçurumunun ortadan kaldırılmasını gerektirir. Bankaların, fabrika ve makinelerin sahipliği ile, emekgücünü satarak yaşamını sürdürmekte olanların; holding patronları ve kapitalist azınlıkla milyonlarca işçi, işsiz ve kent ve kır emekçisinin; ülke gelirlerinin yarısından fazlasına el koyanlarla günde ancak bir dolar karşılığı harcama yapabilecek durumda olan ondört milyon ve iki dolar harcayabilecek yirmi sekiz milyonun “fırsat eşitliği”nden söz edilemez.
Eğitim, mevcut sistemden bağımsız değildir ve tümüyle “fırsat” eşitsizliği üzerine inşa olmuştur. Bir tarafta seçmeli, sermaye ve devlet destekli özel okullar, öte yanda daha da etkisiz kılınmaya çalışılan ve önemli oranda da etkisiz kılınmış olan ‘genel’-kamu okulları vardır. Eğitimin, sağlık ve öteki sosyal hizmet alanlarıyla birlikte özelleştirilmesi politikası hız kazanmıştır. Üniversite harçları, ilk öğretim ve liselerde giderlerin öğrenci ailelerine yıkılmasına gidilmiş, böylece satın alma gücü düşük, temel ihtiyaçlarını karşılayacak gelire sahip olmayan yoksul, işsiz ve işçi, kent ve kır emekçilerinin genç kuşaklarının öğrenim olanağı daha da fazla ortadan kaldırılmıştır. Fethullan Gülen ve Vakıflarına ait olanları da dahil, özel okullar, holdinglere, özel kapitalistlere ve vakıflara ait okulların sayısı artmaktadır.
Abant Platformu sözcüleri, “fırsat eşitliği” için gerekli temel önemdeki koşulların sağlanması; eğitimin her düzeyde ve herkes için erişilebilir olması için, parasız demokratik ve bilimsel bir eğitimin gerçekleştirilmesi gibi bir taleple ortaya çıkıyor değiller. Onlar, devletin eğitim ve sağlık alanındaki “merkezi varlığı ve uygulaması” yerine, şimdilerde önemli oranda zaten gerçekleştirilmiş olan ve zorunlu ilk öğretimin sağlayabildiği kadarıyla “okuma olanağı”nı da ortadan kaldırıcı özelliğe sahip “sivil teşebbüse daha fazla imkan” tanınmasını istemektedirler. İstedikleri “fırsat eşitliği”, bu tür ‘işletme okulları’nın artması için olanakların daha da genişletilmesidir. Eğitimde “kamu görevi ve işlevinin azaltılması” yönündeki önerilerinin anlamı budur.
Abant Platformu Sonuç Bildirgesi’ni kaleme alanlar, “fırsat eşitliği” ya da eşitsizliğini, öğrenci ve ailelerin iktisadi konum ve koşullarından soyutlarken, onu, meslek okullarıyla “düz lise”ler arasındaki puanlama farklılığı gibi, tali bile denemeyecek, ve istenirse bir hükümet kararnamesiyle düzeltilebilecek türden bağlantılara indirgiyorlar. İstedikleri, “İslami eğitim” için kapıların daha fazla açılması, İmam Hatipli öğrencilerin tüm devlet kurumlarına daha fazla ve etkin konumda yerleşmelerinin önünü açmak üzere, “imam hatip mezunlarının tüm fakültelere girmeleri”nin sağlanmasıdır. Her ne kadar 15. madde de, –sonradan akıllarına gelmiş olmalı– “gelir dağılımı ve servet dağılımının bozulmasının, eğitimde fırsat eşitliğine yansıyan olumsuzluklarını gidermek ve buna yönelik politikalar geliştirmek, hem kamunun hem de özel kesimin ana hedeflerinden biri olmalıdır” diye yazmışlarsa da, çözüm olarak, vakıflarla özel işletmelerin eğitim alanına daha fazla girmesini ve daha fazla özel okul açılmasını göstermeleri, ‘gelir ve servet dağılımındaki bozukluğun’ daha fazla açılmasından yana tutumlarını göstermiş oluyor. Bu ise, bugünkü eğitim sisteminin eleyiciliği bir yana, yukarıda değinildiği üzere, tekelci burjuvalarla işçi ve emekçilerin aynı iktisadi-sosyal güce sahip olmamalarından kaynaklanan “fırsat eşitsizliği”ni, işçi sınıfı ve emekçilerin genç nesillerinin okuyamama olasılığını artırma yönünde derinleştirmek demektir.

D-) İSTİHDAM İÇİN EĞİTİM NEYİ İÇERİYOR?
Abant Platformu sözcüleri, eğitim ile istihdam arasındaki bağı ise, sisteme “dokundurtmama”anlayışıyla ele alıyorlar. Bildirge’nin 13. maddesinde şöyle deniyor: “Eğitim ile istihdam arasında ilişki sağlıklı bir şekilde kurulmalıdır. Özel kesimin meslek okulu ve çıraklık okulu kurmaları teşvik edilmelidir. Odaların ve vakıfların meslek yüksek okulu açmaları teşvik edilmeli ve vakıflara eğitime yapacakları katkılar için yapılacak bağışlara vergi kolaylıkları arttırılmalı, toplumdan ve sivil kesimden daha fazla sayıda maddi ve insan kaynağını eğitime seferber edebilmek amacıyla şirketlerin, sınai ve ticari kurumların sosyal sorumluluk projelerine yönelmelerini özendirmek amacıyla vergi teşvik modelleri getirilmelidir.”
Eğitim kuşkusuz üretimden ve toplumsal yaşamdan soyutlanamaz. Üretici etkinlik ve sosyal yaşam ve gerekliliklerle eğitim arasında koparılamaz bağların olması yadsınamaz. Ne var ki, eğitimin üretime ve ihtiyaca bağlanmasından söz edenlerin büyük çoğunluğunun hedeflediği ve istedikleri, kapitalistlerle sanayi ve banka sermayesi kodamanlarının pazar kavgalarında rakiplerine üstün gelecek güce ulaşmasını olanaklı kılacak işgücünü sağlayıcı bir eğitim sistemidir. Kapitalist işletmelerin ihtiyaçlarına ayarlanmış bir eğitim sistemi ise, adımlarının şimdilerde atıldığı gibi, milyonlarca emekçi çocuğunun, eğitimden ve bilimsel-teknik ileri eğitim olanaklarından yoksun kılınması demektir.
Abant Platformu’nun “Sağlıklı ilişki” adına önerdiği, teknik bir düzenlemenin yanı sıra, “özel kesim”in, eğitimi kar getirici bir alan olarak daha fazla kullanabilmesinin önünün açılması; “Odaların ve vakıfların meslek yüksek okulları açmaları”nın teşvik edilmesi, “şirketlerin, sınai ve ticari kurumların” vergi teşvikleriyle desteklenmesi ve böylece “sosyal projelere özendirilmeleri”; vakıflara “vergi kolaylıklarının artırılması”dır.
Giderleri, işletme sahipleri ve devlet tarafından karşılanarak, meslek okulları ve yüksek okullarıyla çıraklık eğitim okullarının kurulmaları ve artırılmaları bir ihtiyaçtır. Meslek okullarına daha fazla yatırım ve çıraklık eğitimi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve iş kazalarına karşı önlemlerin geliştirilmesi için, devlet ve kapitalistler gerekli harcamayı yapmalı ve tüm önlemleri almalıdırlar. Ancak, Abant Platformu bildirgesini yayımlayanların sorunu bu değildir. Onlar, eğitimin, sorumlusu kapitalistlerle burjuva devleti olan, bugünkü geri, önemli oranda bilim dışı hurafelerle karışık, şoven milliyetçi, insanlığın ulaştığı gelişme düzeyinin çok gerisinde ve ilkel denilebilecek durumunun; aynı zamanda kapitalist sömürü ve burjuva sınıf ayrıcalıkları nedenli olarak derin eşitsizlikleri içeren eğitim sisteminin iyileştirilmesini, ancak kapitalist kar nesnesi çerçevesinde düşünebilmektedirler. Tüm önermeleri bu yöndedir. Oysa, vergi teşvikleriyle desteklenmiş kapitalist işletmelerle vakıfların daha fazla okul açmaları, ne eğitim düzeyini yükseltebilecek bir özellik gösterecektir ve ne de istihdam sorunu, başlı başına eğitimli işgücü ve eğitimin kalitesine bağlıdır. Kapitalizmde istihdam sorunuyla vasıflı-eğitimli işgücü arasında doğru bir ilişki yoktur. Aksine, gelişme, bilim ve teknikteki ilerlemeye de bir biçimde bağlanarak vasıfsızlaşmaya doğrudur. Abant Platformu bildirgesinin, konuyu ele alış tarzına bakılırsa, eğitimin düzeyi ve yaygınlığıyla istihdam arasında doğru bir orantı kurulmak istendiği görülmektedir. Ya da Abantçıların, sorunu tersinden ele aldıkları da söylenebilir.
Kuşkusuz bu tür bir “çözüm” ile, kapitalist işletmelerin istihdam gereksinmelerine uygun eğitimli işgücü artırılabilir, ancak buradan, “eğitim ile istihdam arasında sağlıklı bir ilişki kurulduğu” sonucu çıkarılamaz. Ülke sanayii ve tarımının ülkenin kalkınmasını esas alan uyumlu bir gelişmesi, işsizliğin ve eğitimli işsiz ordusunun ortadan kaldırılması, ancak üretimin ve eğitimin tüm toplumun gereksinmelerine öncelik verilerek gerçekleştirilmesiyle mümkün olacaktır. Kapitalizmde ise, herkese yapabileceği bir iş ve herkes için eğitim hem olanaksızdır, hem de bu, burjuvazinin amaçları arasında yer almaz. Aksine, kapitalizm ve kapitalistler, gerektiğinde değerlendirilebilecek yedek bir nüfusa her zaman gereksinim duyar ve bu “yedek işgücü”nü, işçilerin çalışan kesimine karşı, ücretlerin düşük tutulması ve sosyal haklarda kısıntı için baskı araçlarından biri olarak değerlendirirler. Yedek işgücü ordusunun “eğitimli” olması da gerekmez. Çünkü, kapitalizmde “giderek artan ölçüde, hünerli işçi yerine daha az hünerli işçi koymak”, sermaye emek ilişkilerinde gelişmenin yönünü gösterir bir olgudur. Kapitalistler “olgun emek gücü yerine henüz olgunlaşmamış emek gücü, erkek yerine kadın, yetişkin yerine genç ya da çocuk çalıştırmak”la karlarını artırma yoluna giderler. Aynı sermaye ile daha büyük emek gücünü harekete geçirmek, daha fazla kar için zorunlu görülür. İşsizlik ya da “emekçileri serbest duruma getirme işlemi”, bilimin ilerlemesiyle birlikte ortaya çıkan ve bu ilerlemeyle hız kazanan “üretim sürecindeki teknik devrimler”le azalmaz, aksine artar. Teknik devrimler, daha az çalışmanın olanaklarını genişletmenin araçları olacağına, “daha az emekçi çalıştırma araçları haline” gelirler. Makineler ve teknikteki gelişme, daha az işçiyle, dahası, hiç de özel yetenek gerektirmeyen ve makineyle uyumlu el ve kollar aracıyla üretimi olanaklı kılarken, kapitalistlerin, eğitime, kar kaynağı olmaksızın yatırım yapmaları beklenemez.
Bugün ortaya çıkmış sonuçların gösterdiği de budur. Piyasa denilen kapitalist iktisadi-sosyal sistem, işleyişiyle, milyonlarca işsizin ‘yedekte beklemesi’ni, kapitalistler için ucuz işgücü olanağı olarak “değerlenmesi”ni sağlamaktadır. Abantçıların eğitim ile istihdam arasında kurdukları, özelleştirmeci de demek olan “özel teşebbüse daha fazla olanak sağlayıcı” ilişki ise, yalnızca, “yaş sınırı” da kaldırılmış çocuk emeği ve kadın-erkek yetişkin işgücünü piyasanın emrine daha fazla vermeyi sağlayacaktır.                                       

*   *   *
Sonuç olarak Abant Platformu toplantısı, eğitim sisteminin kapitalist-piyasacı nitelikte, Amerikan yayılmasının aracına dönüştürülmüş “ılımlı İslamcı” ve Osmanlıcı bir yönelişe çekilmesini öneren bir “sonuç bildirgesi” yayımlamakla, hazırlayıcıları ve yön göstericilerinin amaçları, bağlantıları ve yönelişleri hakkında, çöpe süpürülemeyecek kadar “değerli” malzeme sunmuştur. “Türkiye’ye hizmet” üzerine iddiaları ise, aldatmaca ve yalan üzerine kurulu olmakla kalmıştır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑