Darbenin ekonomi politiği

Bülent Falakaoğlu

Marksist analiz yapanlar açısından darbeye ilişkin şu tespit net: Başarılı ya da başarısız darbelerin genel ve temel nedenleri, esas olarak egemen kapitalist sistemin, onun devlet ve toplum düzeninin iç çelişkileri, çatışmaları içerisinde yatar.

Kapitalizmde egemen sınıflar (kapitalist sınıfının çeşitli fraksiyonları) hem karşı sınıfla (işçi sınıfı) hem de kendi içinde çatışma ve çelişme halindedir.

Savaş, denetlenemeyen bir toplumsal muhalefet gibi “olağanüstü” ve “geçici” dönemlerde sermaye fraksiyonları birleşir. Kendi içindeki çatışmalara son verir ya da onları minimuma indirir. Sermayenin topyekûn arkasında durduğu darbeler de egemenlerin sınıf içi çatışmayı askıya aldığı dönemlerin eseridir. Ve böylesi darbeler emir komuta zinciri içinde gerçekleşen, bütün kapitalist fraksiyonlarının, uluslararası bağlantılarıyla birlikte desteklediği darbelerdir.

12 Eylül darbesi buna örnektir. 1973’te Şili’de, yerli egemen sınıfın ve ABD’nin suç ortaklığıyla, Salvador Allende hükümetini deviren darbe de…

Darbeler bazen de devlet örgütlenmesi içerisinde çeşitli sermaye kliklerinin, kapitalistlerin iktidar kavgalarının bir yansıması olarak ortaya çıkar. 15 Temmuz darbe girişimi bu türden bir kavganın sonucudur.

Türkiye’de şu iki olgu egemen sınıf içi gerilim ve çatışmayı her geçen gün artırıyordu.

Birincisi; devlet, parti-lider “bir”leşmesi. Bu durum, devleti, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki denge gözetme tutumundan uzaklaştırır. Çatışmayı derinleştirir. İkincisi ise; ekonomik süreçlerin siyasileşmesi. Bu durum da, ekonomik sürecin, sermaye fraksiyonları arasında rekabete izin veren piyasa kurallarının dışında hareket etmesine yol açtığı için gerilimi artırır.

Devlet içinde iki örgütlü yapının bir süredir birbirleriyle çekişmeleri gözümüzün önünde cereyan ediyordu zaten. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “sır küpüm” dediği MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında özel yetkili savcının soruşturma girişimi… 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları… Daha da uzatılabilecek örnekler söz konusu çekişmenin gözümüzün önünde yaşananlarıydı. Giderek şiddetleniyordu ve sürdürülebilirliği kuşkulu bir süreci olgunlaştırıyordu.

Darbenin nedenselliğini, bağlamını, bu çelişkilerden ve çatışmalardan bağımsız ele almak düşünülemez. Bu, darbe, savaş gibi olguları, “öncesinde izlenen, ama artık eski araçlarla sürdürülemez olmuş politikaların başka araçlarla sürdürülmesi” olarak tanımlayan görüş açısından da böyledir.

Darbeyi olgunlaştıran sürecin beslendiği damarlardan biri de ekonomi. Diğer damar ise, darbeye zemin hazırlayan iç ve dış siyasete yönelik çatışma ve politikalar olarak özetlenebilir.

(Bunlara, bağımlı ülke devletlerinin içine emperyalist güçlerin, ek bir iktidar odağı olarak nüfuz ettiği emperyalizmin çağında göz ardı edilemez bir unsur olarak uluslararası etkenler de eklenmelidir.) Bu yazıda sürecin sadece ekonomik boyutu irdelenmeye çalışılacak.

‘MAŞA’DAN SERMAYEYE…

Bir soruyla başlayalım. Devlet içinde 40 yıl örgütlenmiş, itibar görmüş, önü açılmış ve bugüne kadar (“post modern darbe” olarak adlandırılan 28 Şubat sürecinde de görüldüğü üzere) devletle uzlaşmayı seçmiş bir cemaat neden 15 Temmuz kalkışmasının öznesi şimdi? Ya da soruyu şöyle soralım: Sadece devlet içi pozisyonu kaybediş miydi, cemaati harekete geçiren; yoksa yaşananlar sermaye birikiminin kaçınılmaz sonucu muydu?

Kısa bir tarih hatırlatması sorunun cevabını netleştirir sanırım. CIA tarafından örgütlenen Komünizmle Mücadele Dernekleri (benzeri kontra yapılar da) Türkiye’de iki kaynaktan beslendi. Faşistler ve İslamcılar. Söz konusu derneğin ilk şubelerinden birisi Erzurum’da Fethullah Gülen’in de içinde yer aldığı kişilerce oluşturuldu. Sovyetler Birliği’ne karşı “Yeşil Kuşak” projesi kapsamında uluslararası destek gören cemaatin sırtını 12 Eylül cuntası da sıvazladı. Cunta rejimi sonrası başbakan olan Turgut Özal ise tüm cemaatlere (Gülenciler de dahil) iktisadi planda da büyük bir enerji verdi. 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Ortadoğu ve Orta Asya’ya uzanan geniş Türk-İslam coğrafyasında cemaatler yeni misyonlarla sahaya sürüldü.

Tüm bunlar, Türkiye’de geleneksel büyük sermayenin ve askerî-sivil bürokrasinin geçmişte işçi sınıfına karşı kullanıp beslediği İslamcı akımları başka bir noktaya taşıdı. İslamcı akımlar sadece siyasal güce ulaşmakla kalmadılar, aynı zamanda sahaya sürenlerin istemedikleri ölçüde büyük bir rakip sermaye gücüne ulaştılar.

En güçlü olanlarından biri de kuşkusuz ki Gülen Cemaati oldu. Yurt içi ve yurt dışında bankadan yatırım kuruluşlarına, madencilikten inşaata, eğitimden sağlığa, perakendeden medyaya kök salmış milyarlarca dolarlık sermayeyi kontrol eden Gülenciler için “tekelci bir sermaye grubu” tanımı rahatlıkla yapılabilir.

Kapitalizmde bir güç odağından bahsedilecekse, bu, sermayesiz tarif edilemez. Türkiye’de sıkça yapıldığı gibi, güç ve iktidarı, devlet, ordu, bürokrasi üzerinden tanımlamak yetersiz kalır. Çünkü devlet, ordu, bürokrasi gibi kurumların üzerinde, kapitalizmin temel mekanizması olan sermaye birikimi ve öznesi sermayedarlar —görece özerklik alanını genişletip daraltan özel koşullar bir yana— tayin edicidir.

Ordunun bile bu ülkede siyasette etkili olabilmesinin nedenlerinden biri de, kendisinin bizzat sermaye grubu olmasıdır. Ordu gücünü, Cumhuriyetin kuruluşundaki özel yerinden aldığı kadar, (bu yere dayanarak kendisine Cumhuriyeti kollamak gibi bir misyon biçse de) kendisinin de kapitalist olmasından alıyor. OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) üzerinden ordu bizatihi kolektif bir sermaye grubu olarak hareket ediyor. Sınai, ticari ve finansal yatırımlarıyla (27 ana şirket ve 17 yan şirket) ülkenin en büyük sermaye grupları arasında yer alan bir kurumun başka türlü hareket etmesini beklemek yersiz olurdu. Aynı şekilde, Gülen Cemaati’nin de sahip olduğu büyük sermaye birikiminden bağımsız hareket ettiğini düşünmek de…

Büyük bir sermaye grubu olduğu gerçeğini kabul ettiğimiz noktada, Gülen Cemaati’ni, sermaye reflekslerinden azade, “sadece birilerinin maşası” olarak tarif etmek temelsiz kalır.

Daha önce Kemalistlerle yaşanan kavganın arkasında da benzer bir sermaye çatışması yatıyordu.

2000’li yılların ortalarında, yani AKP iktidarının ilk döneminin sonlarında kamuoyuna yansıyan “AKP’yi ve Gülen Cemaatini bitirme planları”, “27 Nisan Muhtırası” gibi gelişmeler de aynı çatışmanın ürünüydü. Geleneksel egemen güçler (TÜSİAD-asker ve sivil bürokrasi) ile devlet olanaklarıyla palazlanarak gelişen sermaye ve devletteki temsilcileri arasındaki çatışmanın bir ürünü.

Şeriat-laiklik mücadelesi çekişmesi gibi yansıtılan çatışmada, cemaatin, genelde devlet aygıtı ve özelde de kritik bir önem taşıyan polis ve yargıdaki örgütlenmesi etkin rol oynuyordu. Fakat, İslamcı sermayenin en güçlü parçası Fethullahçıların ulaşmış olduğu düzey geleneksel egemen güçler açısından çatışmanın asıl belirleyeniydi. Ve bu durum “şeriat” eksenli analizlerin ötesinde sınıfsal analizleri zorunlu kılıyordu. Çünkü yaşananlar, egemen sınıfın değişik kesimleri arasında (aynı zamanda dış faktörlerle de belirlenen) bir çıkar ve iktidar mücadelesiydi. Yani ulusalcıların yansıtmaya çalıştığı gibi, büyük sermayenin demokratlığından ötürü değildi yaşananlar!

İslami-muhafazakâr bir görünüm arz eden bu kapitalistler, siyasal-toplumsal güce sahip olunca, olanakları çok iyi kullanarak çok hızlı büyüdüler. Yeni sermaye kesimlerinin hızlı gelişimi ve siyasal etkisinin geleneksel büyük sermaye temsilcisi TÜSİAD’ı tedirgin etmesi doğaldı. Nitekim yeni sermaye grupları MÜSİAD, TUSKON çatısı altında TÜSİAD’cı sermayeye rakip olarak şekilleniyorlardı. Doğal olarak egemen sınıf içi çatışmayı¹ derinleştiriyorlardı.

CEMAATİN SERMAYE BÜYÜKLÜĞÜ NE KADAR?

Sermaye içi çatışmaları körükleyecek büyüklükte bir Cemaat sermayesinden söz edebilmek için ortada yoğunlaşmış ve merkezileşmiş bir sermaye yapısının olması gerekir. Var mıdır, varsa, ne kadardır? Yukarıda “tekelci sermaye grubu” tanımı yaptığımıza göre, bu sorunun cevabının verilmesi gerekir.

Hem soruya yanıt verebilmek, hem de bugünkü çatışmayı anlayabilmek için Türkiye’nin 2000’li yılların başlarına dönelim. “İşadamlı” sıfatlı kişileri bir araya toplayan “Dünya Ticaret Köprüsü” adlı uluslararası organizasyonun düzenlenmesine 2006 yılında başlandı. Düzenlendiğinden beri 145 ve üzeri ülkeden binlerce kişilik katılım sağlandı. Yine bir başka uluslararası organizasyon olan ve ilki 2003 yılında yapılan “Türkçe Olimpiyatları”na da 100’ün üzerinde ülkeden yüzlerce öğrenci katılıyordu.

Bu iki organizasyonun iki ortak yanı var. Birincisi, örgütleyicisinin Gülen Cemaati olması. İkincisi, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonundan sonra bu organizasyonlara izin verilmiyor olması. Bizim için ise bu iki organizasyonu anlamlı kılan şey, Cemaatin 2000’lerin başında ulaştığı güç ve etkinlik düzeyi hakkında çarpıcı bir veri sunuyor olması.

Cemaat sermayesinin AKP etrafındaki sermaye ile çatışması da bu yıllara, AKP ile siyasi kavganın öncesine denk düşüyor. İslami sermaye içindeki öbekleşme ilk çatırdamasını bu yıllarda yaşadı.

Şöyle ki… Geleneksel büyük sermaye ile çekişen yeni palazlanıp güçlenen sermayenin (“Yeşil sermaye” denen sermayenin) ilk öbekleşmesi 1990 yılında kurulan MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) çatısı altında gerçekleşmişti. Gülen Cemaati’ne bağlı sermaye grupları büyüdükçe MÜSİAD ile ayrıştı. Ayrışmanın bir sonucu olarak da, Gülen’e bağlı “işadamları” 2005 yılında TUSKON’u (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) kurdu. Bu gelişme, aslında Cemaat’le AKP arasında ittifakın kurulduğu anda başka bir rekabetin başladığının önemli bir işaretiydi.

Fethullahçı Cemaat’in “işadamı” örgütlenmesi TUSKON, kısa sürede bütün illerde faaliyet gösteren, binlerce üyeye sahip etkin bir kuruluş haline geldi. Cemaatin bürokrasideki etkinliğini arkasına alan TUSKON üyelerinin hızla büyümesi MÜSİAD’ı rahatsız etti ve 2007 sonrasında şikâyetlerini AKP Hükümeti’ne açıktan iletmeye başladı. Söz konusu çatışma, İstanbul Ticaret Odası 2012 seçimlerine açıktan yansıdı. MÜSİAD’ın adayı, AKP’nin kurucu üyelerinden İbrahim Çağlar, TUSKON’un adayı ile yarıştı. Sandığın galibi MÜSİAD olsa da, sahanın galibi Cemaatti. Seçimden bir yıl sonraki verilere (2013) bakıldığında, TUSKON’un ihracat alanında MÜSİAD’ın 2,5 katı kadar önde olması gerçek galibin kim olduğunun göstergesiydi.

TUSKON’un sermaye büyüklüğü ve ihracatı açısından önde olması, sadece Gülencilerin bürokraside etkin olmasıyla açıklanamaz. Elbette bürokratik güç, kalkınma ve yatırım ajansları aracılığıyla yapılan kaynak dağıtımında cemaate yakın sermayedarların kayırılmasına (hem de MÜSİAD’ı rahatsız edecek biçimde kayırılmasına) zemin hazırlayan bir olanak. Ancak Cemaat’in sermaye gelişkinliğini sadece bu durumla açıklamak mümkün değil. Cemaat’in uluslararası bağlantıları ve 100’ü aşkın ülkeye yayılmış ağları sadece birer misyonerlik faaliyeti değil. Aynı zamanda büyük bir ticari ve ekonomik faaliyet. Çin’den Rusya’ya, Romanya’dan Kazakistan’a, Hollanda’dan Kırgızistan’a, içinde “Türk İşadamları” tanımı bulunan (örnek: Çin Türk İşadamları Derneği) dernekler üzerinden sürdürülen büyük bir ekonomik faaliyet. Yukarıda bahsettiğimiz Dünya Ticaret Köprüsü üzerinden kurulan ticari bağlantıların toplam hacmi milyar dolarlarla ifade ediliyor.

Söz konusu ağların gelişkinliğini ve bazı yerlerdeki etkisini anlamak için Kırgızistan ve Türkiye arasında yaşanan tartışmaya bakmak bile yeterli. Ankara’nın “FETÖ Kırgızistan’da da darbe yapabilir” “uyarısı” karşısında Bişkek’ten sert cevap gelmişti: “Ülkeler birbirlerine hiçbir şart olmaksızın yardım etmeli. Bizim her şeye evet diyeceğimiz zannedilmemeli. Yoksa, bize öyle yardım lazım değil. O yardımı geri alabilirsiniz.”²

Türkiye’nin “Abi-Kardeş” muhabbetine gölge düşüren “küstahlık” olarak yorumlandığı bu çıkışın bir yanı bağımsızlık hatırlatması idiyse, diğer yanı da cemaatin Kırgızistan’daki ekonomik etkinliğinin büyüklüğüydü. Çünkü, “Kırgız Türk İşadamları Derneği” aracılığıyla ülke ekonomisinde önemli bir yer tutan cemaat sermayesi kovulsa Kırgızistan’ın ağır bir darbe alacağı açık.³

Etkisi ve yaygınlığı açık olan Cemaat sermayesinin yoğunluğu (büyüklüğü) nedir? Soruya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla hazırlanan MİT’in raporu üzerinden cevap verilebilir. MİT, Cemaat’in sermayesinin 150 milyar dolar olduğunu ve 65’i büyük olmak üzere 700 şirket tarafından desteklendiğini belirtiyor.⁴ Cemaatin emrindeki milyarlarca dolarlık şirketler, yüzlerce vakıf, dünya üzerindeki iki bin okul, radyo, televizyon, dergi, internet sitelerinden oluşan onlarca medya kuruluşu, finans ve patron kulüpleri düşünüldüğünde, MİT’in rakamlarının hiç abartılı olmadığı söylenebilir. Ve söz konusu rakamın Türkiye ekonomisinin yaklaşık 5’te biri büyüklüğünde olduğu göz önüne alınırsa karşımızdaki sermaye büyüklüğü daha net anlaşılabilir.⁵

VİTRİNDE SİYASET TEMELDE EKONOMİ

Cemaat ve sermayesi, hem AKP hem de çeperindeki “İslami” olarak adlandırılan diğer sermaye gruplarıyla hem hısım hem de büyüdükçe hasım oldular. Hısımdılar; TÜSİAD dışındaki kesimlerin etkin olduğu Türkiye İhracatçılar Meclisi’nde ortak hareket ediyorlardı örneğin. Söz konusu ortaklık o kadar etkili oldu ki, TÜSİAD hükümetten, Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin tasfiye edilmesini talep etti. Hükümet ise talebi dikkate almaktansa, 2010 yılında ayrım gözetmeksizin İslami sermayeyi adeta resmileştirdi. Yaklaşık 30 yıldır Türk-Amerikan ticari ilişkilerini yürüten DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi) çatısı altında “yeşil sermaye”nin temsilcisi olarak kabul edilen MÜSİAD ve Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen TUSKON temsilcilerinin de yer aldığı yeni bir konsey oluşturdu.

Hısımlığa ilişkin veriler bugünlerde bir bir açığa çıkıyor. AKP’li belediyelerin olanaklarının parsel parsel cemaate aktarılmasına dair belgelerin saçılması gibi. Bergamalıların büyük direnişine sahne olan altın madenciliğinden yabancı şirketlerin kovulmasının ardından, bugün Cemaat operasyonu kapsamında kayyım atanan Koza İpek’in önünün AKP Hükümeti tarafından ardına kadar açıldığını kanıtlayan belgeler gibi.

İşte bu hısımlıklar sürerken yaşandı hasımlıklar; 7 Şubat MİT krizi, Mavi Marmara krizi, dershaneler krizi, 17-25 Aralık krizi vs. İşte bu çelişki (hısım-hasım), şu gerçeği hatırlamamıza vesile oldu: “Egemen sınıflar arasındaki her iktidar mücadelesi sonuçta bir egemen sınıf mücadelesidir ve altında eninde sonunda sermaye birikimi, yani ekonomik temel yatar.” AKP-Cemaat kavgasının da son tahlilde temelinde sermaye birikimiyle ilgili iktidar ve bölüşüm kavgaları var.

Tarihsel kökleri siyasi-dinsel bir olgu olarak İslamcı akım olsa da, karşımızda, İslamcı akımdan doğmuş tekelci bir “İslamcı” sermaye var. Ve o sermaye de büyüdükçe, sermayenin gereklilikleri ne gerektiriyorsa onu yaptı. Sınıf içi rekabete girişti ve kavgaya tutuştu.

Şimdi de, sınıf içi rekabeti kızıştıran, Cemaat’i hem AKP hem de etrafındaki sermaye ile kavgaya tutuşturan sürecin köşe taşlarına bakalım.

2002 yılında AKP-Cemaat ortaklığı iktidar oldu. 2007 yılına kadar, dış dünyadan gelen bol para akışından “testi” iyi dolduruldu. Özelleştirmeler yolunda gitti. Yabancı yatırımcılar geldi. Ekonomide ortalama yüzde 6-7’yi bulan büyüme oranları yaşandı, ekonomik pasta büyüdü. Bu, iki şeye yol açtı. Bir: Pasta büyük olduğu için paylaşması kolay oldu, sınıf içi çatışmalar çok sertleşmedi. İki: Bu ekonomik performansa yaslanan AKP, dışarının da (ABD ve AB) desteğiyle, “yol” temizliği adına Ergenekon, Balyoz, Kürt siyasetine karşı KCK gibi operasyonları başlattı. Ana rol, yargıda ve emniyette kadrolaşmış Cemaat’indi. AKP arkasında duruyordu. Söz konusu süreç yol arkadaşlığı sağlarken, Cemaat’i devlet içinde güçlendirdi.

2008 dünya krizinin etkisiyle pasta küçülüp ekonominin büyüme performansı yüzde 3’lere düşünce, kavga sertleşti. Yılda ortalama 40 milyar dolarlık dış kaynak (ağırlıkla dış borç) girişinin döviz kazandıran değil, döviz harcayan sektörlerde, başta da inşaatta kullanılması yönündeki iktidar tercihi, her yıl çemberin daralmasıyla sonuçlandı. Buna bir de, kendisi de sermaye birikim ve iktidar meselesine bağlı olan, dış politikadaki (İsrail ve Suriye politikası) ayrışma eklenince, çatışmanın okları iyice sivrileşti.

Körfez ülkelerinin (küresel güçlerin bilgisi ve onayı ile) Türkiye’ye aktardıkları milyarlarca dolar da ayrı bir kavga havuzuydu. Suriye’de savaşı finanse eden Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerin muhalif gruplara aktardıkları milyar dolarlar Türkiye bankalarına aktarılıyordu. El Kaide’ye finansman sağlayan El Yasin Kadı gibilerin paraları Halk Bank’a yönlendiriliyordu.

Bu akıştan Cemaat’e koklatmamak ve bir süre sonra küresel güçlerin ekonomik desteğini çekmeye başlaması, AKP-Cemaat çatışmasının ateşine odun taşıdı.

Şüphesiz AKP-Cemaat savaşının en önemli sebeplerinden biri de, ekonomik merkezlerin kontrol edilmesi ve rantın kime yakın şirketlere aktarılacağı meselesiydi. Pasta küçüldükçe bu mesele çok daha elzem bir hal aldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve AKP’ye yakın bazı şirketler giderek belli alanları parsellediler. Örneğin Cengiz Holding, enerji, madencilik ve inşaatta adeta ihya edildi. Limak ve Kolin ortaklığı son dönemin enerji ve inşaat ihalelerinin gözdesi haline getirildi. Kalyon İnşaat İstanbul’un ihalelerinin bir numarası oldu. Şirketin şimdiye kadar devletten aldığı ihalelerin 130 milyar lirayı aşan değerde olduğu tahmin ediliyor. Tivnikli, TOKİ ile ortak çalışan Ağaoğlu Şirketler Grubu gibi isimlerle iktidardan nemalanan şirketler listesi uzatılabilir.

Uzayan liste Cemaat’in işine gelmiyordu. Nitekim söz konusu nemalanmanın çok ciddi oranda rüşvet ve yolsuzluklar üzerinden döndüğünü bilen Cemaat’in (yargıdaki ve polisteki gücüne dayanarak) 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonu silahını çekmesi bundandı. AKP’ye yakınlığıyla bilinen 40’a yakın “işadamı”nın ve onların sahip olduğu şirketlerin “rüşvet ve yolsuzluk” operasyonuna dâhil edilmesi sürpriz değildi.

Cemaat’in, Türkiye’nin önemli gelir kaynaklarının ve özellikle milyar dolarlarla ifade edilen ihalelerin AKP’ye yakın işadamlarına verilmesinin engellenmesine yönelmesi son derece anlaşılırdı. Çünkü rekabet dar bir alanda yaşanıyordu. İslamcı sermaye grupları (MÜSİAD ve TUSKON üyeleri) millî gelirin ancak yüzde 10’unu üretebiliyorlar, ihracatın da ancak yüzde 13’ünü gerçekleştirebiliyorlar. Bu rakamlar başat sermaye grubu TÜSİAD’ın çok gerisinde.⁶

Söz konusu geri kalmışlığı AKP vasıtasıyla edindikleri siyasi ve bürokratik avantajla bertaraf ediyorlar. Yani İslami-muhafazakâr bir görünüm arz eden bu kapitalistlerin sahip oldukları sermaye gücünden çok daha hızlı büyümeleri, ekonomik ataklıktan değil, siyasete bağımlılıktan/siyaseten beslenmekten kaynaklanıyor. Bu da, ister istemez AKP’nin etrafındaki sermayenin rekabetini dar alana sıkıştırıyor. Dolayısıyla aralarındaki dağılımın paylarını azıcık artırmanın dahi kavgası büyük oluyor.

17-25 Aralık sonrası AKP’nin karşı hamleleri art arda geldi. Cemaat’in önemli kuruluşlarından Bank Asya başta olmak üzere önemli şirketlere kayyumlar atandı. Cemaat sermayesinin yurt dışındaki etkinliğini kırmak üzere DEİK bir gecede Ekonomi Bakanlığı’na bağlandı.⁷ İçinde yer alan sermayedarların yapacakları her türlü faaliyeti Ekonomi Bakanlığı’na bildirmeleri zorunluluğu getirildi. Amaç, Masonik bir dayanışma içinde dünyanın en ücra köşelerinde, Afrika gibi uzak diyarlarında bile iş bağlayan Cemaat’i etkisiz kılmaktı. Ne de olsa, bir zamanlar Hükümet’in işine gelen ve çok övündüğü bu dış bağlantılar ile Erdoğan’ın yurt dışı seyahatlerinde uçağın en ayrıcalıklı sermayedarları artık lanetliydi. Öte yandan yurt dışındaki Cemaat okullarını kapattırıp, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde kurulacak Maarif Vakfı ile Hükümet’in kendi okullarını yaptırma planı devreye sokuldu. Haliyle Cemaat’in boğazı sıkıldıkça öfkesi arttı. İş birçok mesele ile birleşip, Cemaat’in bir darbe girişiminin öznesi olmasına kadar vardı.

Sonuç olarak şu denebilir: İslamcı iki grup arasındaki yolsuzluk, nüfuz ticareti vb. dünyevi meseleler üzerinden yürüyen kavganın altında sağlam bir ekonomik altyapı bulunuyor.

ŞİMDİ SIRA SERMAYE AKTARIMINDA

AKP’nin “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirdiği darbe girişimi sonrası Cemaat’le ilişkili şirketlere ve kurumlara ya kayyum atandı ya da kurumlar kapatıldı. Bundan sonraki adım “Cemaat” sermayesinin AKP’nin etrafındaki sermaye gruplarına aktarılması olacak. Tarihsel süreç ve biçimi çok farklı olmakla birlikte, nasıl ki 1942 tarihli Varlık Vergisi uygulamasıyla Gayrimüslimlerin birikimlerine sistemli bir şekilde el konulup Müslüman Türk kapitalistlere aktarılması sağlandıysa… Hitler Almanya’sında, Yahudilerin sermayesine el konulup birilerine teslim edildiyse öylesi bir aktarım yaşanacak şimdi.

Enerji ve inşaat gibi kırılgan sektörlerde yatırım yapan, fakat kredi ihtiyacı duyan mevcut iktidara yakın şirketlerin finansal yapısını güçlendirmek için de sermayenin egemen blok içinde el değiştirmesi gerekiyordu. AKP etrafındaki sermaye için de 15 Temmuz bir “lütuf” oldu denebilir. Ne de olsa, yeni sömürü alanları inşa edemedikleri, pazarlarının daraldığı bir ortamda mevcut pastadan büyük bir pay alacaklar.

Mesela şu an kayyum atanmış olan büyük ve kârlı işletme Koza Altın Madencilik için el ovuşturan AKP’li şirket çok. Çünkü altın üretimi şirketler için, hem yaptıkları yatırımlarının kredi aracı işlevi görmesi açısından, hem de uluslararası sisteme entegre olmak bakımından çok önemli bir meta üretimidir. Altını çıkartan ve buna sahip olan firmaların uluslararası sistemde daha güçlü olacağı kesindir. Enerjide etkinliği olan AKP merkezine yakın blokların son zamanlarda hızlıca altın sektöründe varlık göstermek istemesi bundandır. Örnek; Artvin Cerattepe’de Cengiz, Erzincan’da Çalık Holding.

Koza-İpek’e kayyum atanınca hisseleri yüzde 70 değer yitirmişti. 1 Eylül’de TMSF’ye (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) devredildikten sonra Koza-İpek grubuna ait şirketlerin hisseleri en fazla yükselenler listesinde.⁸ Piyasa kokuyu iyi alır. Ayrıca ne de olsa, TMSF’deki varlıkların “fiyatı düşür, yandaşa sat, yargı kararını uygulama” yöntemleriyle elden çıkarıldığı herkesin malumu.⁹ Ya da kayyum atanan Boydak Holding kuruluşu olan İstikbal reklamlarının ekranlarda boy göstermesi bu şirketin güçlü tutulmaya çalışıldığının bir göstergesi.

Cemaat’le ilişkili olduğu gerekçesi ile kapatılan okullara ilişkin yeni “yandaş” talipler çıkıyor.

Cemaat bağlantıları nedeniyle kayyum atanan şirketlerin tamamının TMSF’ye devredilmesi yandaşa aktarmanın zemininin hazırlandığının habercisi. Çünkü TMSF, Özelleştirme İdaresi gibi şirketleri sadece satmaya yetkili değil. İsterse şirketlerin faaliyetini sürdürmesini sağlıyor, isterse varlıkları ile şirketi ayrı ayrı satabiliyor. Ya da şirketi direkt feshedip tasfiye sürecine götürebiliyor. Hangisi işe gelirse!

SONUÇ NİYETİNE!

Egemen sınıf içi mücadelenin bir sonucu olarak karşımıza çıkan darbenin sınıfa etkisinin olmayacağını düşünmek saflık olur. Hem AKP’nin dikta hamlelerine hem de sermayenin zoraki el değiştirme süreçlerine bakıp, (sürecin önüne barikat kurulamaması halinde) işçi sınıfına ağır bedeller ödetileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Jürgen Kuczynski tarafından yazılan Nazi Yönetimi Altında İşçi Sınıfı ve Çalışma Koşulları adlı kitabın anlattığı 1930’ların Almanya’sına bakıp günümüz Türkiye’sinde olacakları tahmin edebiliriz. Kitapta Nazi döneminin başlıca özellikleri şöyle özetleniyor: Artan çalışma süreleri ve iş yoğunluğuna karşılık reel ücretler düşük, hastalık izinleri oldukça sınırlı. İnsanlık dışı çalışma koşulları, fabrika içi zor kullanılarak sağlanan denetim, hak gaspları. Artan iş kazaları yanında daha fazla çocuk emeği kullanılması. Ayrıca sendikal faaliyetleri tümüyle yasaklamadan önce temsilci seçimlerine müdahale edilmesi. İşçi ücretlerinden birtakım adlarla sürekli kesintiler yapılması. İşsizlik fonunda biriken paraların savaş sanayiini güçlendirmeye aktarılması.

Türkiye’de Varlık Vergisi uygulamasıyla Gayrimüslimlerin mallarına el konulduğu yıllar da Hitler Almanya’sından farksız. O yıllar, aynı zamanda işçi eylemleri üzerindeki baskıların daha da yoğunlaştığı, çalışma sürelerinin 14 saate kadar çıkarıldığı yıllardır.

Tarihsel deneyimler ışığında vurgulayalım: Üstteki kavga tamamlandıkça aşağıya atılan tekme sertleşiyor!

Dipnotlar

1. Burjuva sınıfın bileşenleri arasındaki ayrımları çok keskin hatlı, katı ve kalıcı ayrımlar olarak görmek doğru değil. Aksine, bu ayrımlar belli ölçülerde bulanıktır, çıkar ortaklıkları, geçişler ve bir değişim her zaman vardır. TÜSİAD’ın ana çizgileriyle has bir sermaye “partisi” karakteri taşıması dolayısıyla AKP’nin politikalarından yana olmasına rağmen bazen AKP ile karşı karşıya gelmesi bundandır.

2. http://www.milliyet.com.tr/feto-nun-sebat-karti-o-ulkede-dunya-2310392/

3. Gülen Cemaati eğitim alanında Kırgızistan’da “Sebat Uluslararası Eğitim Kurumları” adı altında faaliyet gösteriyor. Sebat Okulları bünyesinde 9 ilk ve ortaokul, 16 lise, Silk Road ve Cambridge adı altında iki uluslararası okul ile Uluslararası Atatürk Alatoo Üniversitesi bulunuyor. Büyük alışveriş merkezleri ve otellerin tamamı cemaat sermayesi tarafından işletiliyor.

4. http://odatv.com/iste-mitin-the-cemaat-raporu–1008121200.html

5. Cemaat sermayesi ağı içinde iki önemli nokta daha var. Biri, bağışlar. Gülen grubu, dünya çapında faaliyet gösteren Kimse Yok Mu Derneği’nden, Cemaat tabanının topladığı kurban bağışlarına kadar geniş bir yelpazeden besleniyor. Diğeri ise, enerji. SOCAR-Türkiye ve Petkim’in önemli yöneticileri Cemaatçi oldukları gerekçesi gözaltına alındı. Azeri devlet fonu SOCAR-Türkiye, Petkim’de çoğunluk hisseyi elinde bulunduruyor. Grubun 5 milyar dolarlık Socar & Star Rafineri projesi devam ediyor. Türkiye’nin önemli boru hattı projelerinin bulunduğu bir alanda Cemaat’in kilit noktaları parsellemiş olması dikkate değer.

6. “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu”, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu” verileri, “www.iso.org.tr”.

7. Hükümetin yurt dışı temaslarında DEİK’in rolünün son yıllarda iyice azaltılıp ibre daha çok Cemaat’e yakınlığı ile bilinen TUSKON’a kırılmıştı. Ancak Cemaat ile aranın açılmasıyla dış ilişkilerde “mecburen” DEİK tekrar önem kazandı. Kontrolü Hükümetin elinde olan bir DEİK’in yurt dışı örgütlenmesi nedeniyle önümüzdeki dönemde daha aktif olarak ön plana çıkarılması hedefleniyor.

8. http://www.sabah.com.tr/ekonomi/2016/09/19/fetoden-tmsfye-gecti-hisseleri-ucusa-gecti

9. Boğazköy’deki 55 bin metrekarelik Erol Aksoy arsasının, el konulmuş birçok gazete ve televizyonun, BMC Otomotiv Fabrikasının, TMSF’nin elindeki daha nicesinin veriliş biçimi ve yeni sahipleri konu hakkında yüksek bir bilinç oluşturdu.

yalancı baharlara kanmamak

Bülent Falakaoğlu

2008 Krizi, kapitalist ekonominin tarihinde görülen en büyük ve tahrip etkisi en yüksek krizlerden biriydi. Bu krizle kapitalizm ağır bir yara aldı. Milyarlarca dolarlık bankalar, şirketler battı. 2008 yılından beri, krize çare olsun diye devletler tarafından, bankalar aracılığıyla eşi benzeri görülmemiş şekilde piyasalara para pompalandı. Görülmemiş şekilde para pompalandı; çünkü kriz neoliberalizme ilkelerini çiğnetecek derecede ağırdı. Öyle ki, devletleştirmeyi sosyalizm olarak gören ve lanetleyen neoliberaller, krizi atlatmak veya sistemi kurtarmak için devlet müdahalesini yararlı bir tedbir olarak gördüler. Ve devletler sistemi kurtarmak için bütün olanaklarıyla kriz sürecine müdahale ettiler. Sekiz yıl sonra gelinen noktada “çözüm” diye hayata geçirilen uygulamaların yarattığı yeni sorunlar ile karşı karşıyayız.

Sorunlar, ekonomik sınırları çoktan aşıp, toplumsal sonuçlar üretmeye başladı bile. Sadece ekonomi ve siyaset analizcileri değil istihbarat örgütleri bile bu doğrultuda raporlar üretir oldular. Örnek: ABD istihbarat yetkilisinin, Şubat ayında, Senato İstihbarat Komisyonu’na yaptığı sunuşta şu saptamalar yer alıyor: “Kimi ulus devletler parçalanmaya başladı. Kimileri için ciddi rejim riskleri oluştu. Kaynak sıkıntısı silahlı çatışmaları besledi. Göçmenler krizi Avrupa’yı tehdit ediyor.”

Savaşların da içinde olduğu, “öngörülemez istikrarsızlık” durumu sadece ABD istihbaratının tespiti değil elbet de! Durumun ciddiyetine dair, “dünya bir mali krize daha dayanamaz. Bizim bildiğimiz kapitalizm yıkılır” uyarıları yapanların sayısı bir hayli fazla. “Öngörülemez istikrarsızlık”ın “üçüncü dünya savaşı”na zemin hazırladığına dair tartışmalar da yoğunluk kazanmış durumda.

Yazı boyunca dünya ekonomisinin açmazlarına, krizi aşmak adına çözüm diye hayata geçirdiklerinin yarattığı sorunlara dikkat çekeceğiz.

KRİZİN YANSIYIŞ BİÇİMİ DEĞİŞTİ

Krizi aşmak için yapılan müdahaleler sonucu, 2009’un ikinci yarısından itibaren, üretimde belli bir canlanma sürecine girilmişti. Emperyalist burjuvazi ve ekonomistlerinin “krizden kurtuluyoruz” umudu yeşermişti. Lakin sonrasında ekonomiyi destekleme paketlerinin genellikle istenilen sonucu vermediği, yapılan borçlanmadan dolayı birçok ülkede borçlanma krizinin gündeme geldiği görüldü. Ekonomiyi, özellikle de mali sektörü canlandırmak için destekleme paketleri çerçevesinde yapılan harcamalar, kamunun borçlanmasından başka bir şey değildi. Bu borçlanma, sonuç itibariyle, açık ve örtülü devlet iflaslarına neden oldu. Sürecin etkileri, Almanya hariç, AB ülkelerinde açıkça görüldü.

Dünya ekonomik krizi bütün ülkelerin krizde olması anlamına gelmez. Kriz, ABD ve AB merkezli olmak üzere çok ülkede patlak verdiğinde, BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) olmak üzere birçok ülke krize hiç girmemişti. Türkiye 2009’da krize girse de, hemen ardından çıkabilmişti mesela!

2013 yılından beri emtia fiyatlarının (demir çelikten petrole) düşmesi, talebin gerilemesi, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ‘yükselen piyasalar’ diye tanımlanan ekonomileri sallıyor. Çin’de ekonomik büyümenin belirgin hız kesmesi, özel sektör borçlarının artmaya devam etmesi gibi etkenler adeta tuz biber ekiyor.

Özellikle dünya ekonomisinin yeni motoru oldukları var sayılan BRICS ülkelerinden sistem için endişe verici sinyaller geliyor. ABD merkez (FED) bankasının faizleri kademeli olarak arttırmaya başlaması, Brezilya, Türkiye gibi ülkelerin de içerisinde yer aldığı “gelişmekte olan piyasaları” zora düşürdü. FED’in faiz kararı, gelişmekte olan ülkelere para akışını azalttığı gibi, para çıkışını hızlandırdı. Geçen yıl, “gelişmekte olan ülkeler”den net 540 milyar dolar sermaye çıkışı yaşandı.

İlk darbeyi Rusya yemişti. Ukrayna krizi ve Batı’nın yaptırımları sonrasında Rus ekonomisi ağır darbe aldı. Arkasından FED faiz artırımına en fazla duyarlı olan ve “kırılgan 3’lü” olarak adlandırılan G. Afrika, Endonezya ve Türkiye’de sert sermaye çıkışı¹ görüldü. Geçtiğimiz yaz aylarının başında ise, Çin’e atladı. Büyümenin istenildiği gibi gitmiyor olması ve hisse senetlerinde “balon oluştuğu” algısı, Şanghay Borsası’nda yüzde 30’ları aşan kayıpların oluşmasına yol açtı. Sonra süreç Brezilya, Meksika gibi ülkelere yayıldı.

Bu süreçte, aynı zamanda, Çin’e ticari bağımlılığı olan ülkelerin de zora düşmeleri kaçınılmazdı. Çünkü dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin artık eskisi kadar büyüyemeyince, doğal olarak eskisi kadar bakır, demir cevheri kullanmıyor. Haliyle bu durum başta Brezilya olmak üzere, Avustralya, Yeni Zelanda gibi Çin’e bu ürünleri satan ülkeleri zor durumda bıraktı. Ayrıca toplam gelirlerinin ağırlıklı kısmını petrol satışından elde eden ülkelerin de (Venezüella, Nijerya, Rusya, Meksika gibi) petrol fiyatlarının düşmesi karşısında bütçelerinin sarsılmaları kaçınılmazdı.

‘Kapitalist sistemi krizden kurtaracak’ denilen, gelişmekte olan ülkeler Çin’e ve dış sermayeye bağımlı. Bu bağımlılık içinde yaşanan bir kriz zincirleme tüm ülkeleri vuruyor.

Bu sistem içinde Çin de kendini zor durumdan kurtaramıyor. Üstelik 3.2 trilyon dolarlık, dünyanın en büyük rezervine sahip olmasına rağmen. 2010 yılında yüzde 12 büyüyen Çin, o tarihten beri “soğumaya” devam ediyor. Geçen seneyi yüzde 6.8’le kapattı. 2014 yılından beri Yuan, ABD Doları karşısında değer kaybediyor. Yapılan araştırmalara göre, Yuan’daki her yüzde 1’lik değer kaybı 100 milyar dolarlık sermaye çıkışını tetikliyor.

Çin’den para çıkaran sadece yabancı yatırımcılar değil. Çinliler de ekonomideki zayıflama ve Yuan’ın değer kaybına tepki olarak servetlerinin bir kısmını dolara çevirip yurtdışına çıkarıyor.

Çin, yurtdışına sermaye çıkışına aracılık eden işadamlarını tutuklamak gibi sert önlemler almaya çalışıyor. Çünkü Çin için rezervlerinin 1,5 trilyonun altına düşmesi risk. Emperyalist bağımlılık böyle bir şey; 3 trilyon dolarınız olsa da diken üstünde oturmaktan kurtulamıyorsunuz.

YENİDEN KRİZE GİDİŞ ASLINDA HER YERDE

Emtia fiyatlarında gelinen tarihi düşük seviyeler, FED’in faiz artırımı sonrası gelişmeler bütün bir sistemi zorluyor. Artık “emtia sat, ucuz faizden yüksek miktarda borçlan” prensibi üzerinden büyüyen ülkelerin küresel ekonomiyi yağlayan çarkı dönmüyor. “Gelişmekte olan ülkeler”in dünya ticaret hacmine katkısı, 2015 yılında sıfır. IMF’den bir itiraf geldi: 2015 yılsonu küresel büyüme rakamı, son 6 yılın en düşüğü!

Avrupa’da durum iç açıcı değil. Şirketlerin piyasa değeri düşmüş durumda. Düşen, sadece hisse fiyatları ve piyasa değeri değil. Avrupa’da birçok bankanın piyasa değeri defter değerinin yarısının da altına inmiş. Avrupa’da dev diye tabir edilen bankalar yüzde 50 erimiş vaziyette.

Batık krediler ve İtalya’da yüzde 16, İspanya’da yüzde 6, Fransa’da yüzde 4.5’lar seviyesinde olan batık kredi oranı Avrupa bankalarını zor duruma sokuyor.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Avrupa ülkeleri, herhangi bir bankanın likidite şartları ya da panik sebebiyle batmasına izin vermemek için piyasaya para pompalama kararı aldı. Daha önce İspanyol ve Portekiz bankalarına yapıldığı gibi, ECB’nin kuracağı kurtarma fonları tarafından sorunlu bütün bankalara ciddi sermaye aktarılması gerekecek. AB bankacılık sektöründe uzun süreli çalkantılı günler kaçınılmaz.

Yaşanan gelişmelerden, emperyalist kapitalist sistem içinde, sadece ‘gelişmekte olan’ diye adlandırılan ülkelerin hasar alması düşünülemez. Örneğin Suudi Arabistan… Petrol fiyatı düşmeye başlayınca Suudi rejiminin gelirleri de düşmeye başladı. Bu gerilemeye Yemen savaşının yıllık 70 milyar doları aşan maliyeti de eklenince, krallığın bütçesi, tarihinde ilk kez 100 milyar dolarlık açık verdi. Petrol üzerinden süren sefahat rejimi şimdi harcamaları kısmaya, su, elektrik, gaz gibi temel gereksinimlerin fiyatlarına verdiği desteği kaldırmayı, yabancı işçilere yapılanlar başta olmak üzere, vatandaşlarına yaptığı sosyal yardımları kısmayı planlıyor. Yüzde 50’si genç olan nüfusun büyük bir kısmı iş beklerken ekonominin darbe almış olması yeni sosyal sorunlara yol açacak gibi!

PAMUK İPLİĞİNE BAĞLI UMUTLAR

Böylesi bir tablo içinde bugünlerde yeniden bir bahar havası estiriliyor. Geçen yılın Aralık ayından başlayarak, Ocak ayında şiddetlenen ve ‘küresel kriz tekrarlanıyor mu?’ korkusuna yol açan havanın yerini bahar havasına bırakmasının üç sebebi var.

Bir; ABD’den ekonomik verilerin iyi gelmesi. İyi verilere rağmen ABD Merkez Bankası’nın faiz artırımında bundan sonra ihtiyatlı davranacağını göstermesi. İki; Avrupa Merkez Bankası’nın parasal genişlemeyi büyüteceğini açıklamasının yanı sıra Japonya Merkez Bankası’nın negatif faize geçmeye karar vermesi. Üç; Çin’in para değerini koruyacağı ve iç tüketimi artırarak büyümesini sürdüreceği beklentisinin artmış olması.

Bu üç dayanağa yaslanarak oluşan havanın yalancı bahar olduğunu söylemek mümkün. Önce biraz ekonomik veri konuşup, sonrasında daha büyük fotoğrafa bakalım. Evet, ABD’den tarım dışı istihdam verisi ‘iyi’ geldi. Şubat ayında 230 bin kişilik bir istihdam sağlanmış. Yıllık işsizlik yüzde 4.9’a gerilemiş. Üstelik istihdama katılım oranı yüzde 62.9’la Nisan 2014’ten beri en yüksek seviyeye çıkmış.

Bu rakamlar, “ABD’de işler istihdam tarafında gayet yolunda” yorumlarını beraberinde getirdi. Geçen sene Haziran ayından beri devam eden ücretlerdeki yükselişin Şubat ayında sert sayılabilecek bir düşüş yaşamış olması ‘geçici’ olarak değerlendiriliyor. İmalat endeksindeki ve kişisel tüketimdeki artış da ‘pozitif’ gelişme olarak tanımlanıyor.

Çok değil, 2015 yılının ikinci yarısında yorumlar şöyleydi: “ABD’de göstergeler, 2009’dan bu yana en korkutucu resesyona işaret ediyor. Piyasalarda da resesyon korkusu hızla ön sıraya yükselmeye başlıyor. Avrupa’da da ekonomik durumun daha da kötüleşerek piyasalardaki sarsıntıları güçlendirdiği görülüyor. Çin ekonomisinin büyüme hızı düşmeye devam ederken, 30 trilyon dolarlık mali sektöründe 5 trilyon dolarlık batık kredilerin varlığı mali kriz olasılığını artırdı.” (Bakınız: The Economist’te, geçen yılın son sayısı başta olmak üzere yaz ayları boyunca yer alan analizler).

6 ay kış, 6 ay bahar havası mı olacak? Negatif faizler, daha güçlü bir parasal genişleme gibi zaten denenmiş, tükenmiş araçlara umut bağlamak ne kadar gerçekçi?

Örneğin ekonomiyi canlandırmak için ortaya atılan negatif faiz uygulamasına bakalım. Teorisi şu: Sıfırın altındaki faiz oranları devreye sokulunca şirketler için borçlanma maliyetleri düşer. Merkez Bankaları kredi vermek yerine elindeki nakit parayı kendisine geri getiren bankaları negatif faizle cezalandırdığından herkes kredi vermeye bakar. Böylece yatırımlar artar!

Teoride “şirketler çok ucuza borçlansın, kimse elinde para tutmayıp harcasın” diye ortaya atılan negatif faiz uygulaması, pratikte başka sonuçlara yol açıyor. Mevduatına bankadan faiz alamayacağını bilen mudi parasını sistem dışına çıkarıyor. Suni olarak oluşturulan düşük faiz, ülkelerin para birimlerini değersizleştiriyor. Bu bir “kur savaşı”nı (ardında yatan ticaret savaşları, yani pazar kavgasıdır) körüklüyor vb. Negatif faizler hisse senedi piyasalarını vuruyor. Örneğin, hisse fiyatında sert düşüşler görülen Deutsche Bank CEO’sunun “Avrupa Merkez Bankası daha fazla faiz indirmesin. Bankalar ciddi zarar görüyor” açıklaması buna en iyi örnek!

2016 yılı itibarıyla Japon ve Avrupa Merkez Bankaları negatif faiz modasına uydu. Buna umut gözüyle bakanlar kadar, şu yorumu yapanlar da var: “Negatif faiz ve kur savaşı hikâyesinin başımıza 2008 Lehman krizinden daha büyük bir bela açma potansiyeli var. Bu işten vazgeçmek lazım.” (Deutsche Bank CEO’sunun açıklaması, 10 Şubat 2016, www.bloomberght.com)

Parasal genişleme ise, bugüne kadar bankaları, finans kurumlarını, para piyasalarını kurtardı, lakin kapitalist ekonomiyi kurtarmadı. Şimdi yeniden genişleme umut oldu. ABD faiz artırımında ihtiyatlı davranınca piyasalara yeniden para yağmaya başladı. Şubat ayında gelişen ülke tahvillerine toplam 5 milyar dolara yakın para girişi oldu. Söz konusu ülkelerin paraları değer kazandı.

Bu gelişmeyi, “FED’in faiz artışındaki frene basan tutumu piyasalara güven getirdi. Gelişen ülkeler süreçten kârlı çıktı” şeklinde yorumlayan olsa da ağırlıklı endişe şu: “Yeni bir varlık balonu şişiriliyor. Acaba patlar mı?” (http://www.gazetevatan.com/ali-agaoglu-921911-yazar-yazisi-balon-patlar-mi).

Çin’e gelince! Çin, durgunluk nedeniyle dünyaya artık daha fazla mal satılamayacağından hareketle, iç tüketimi artırıcı politikalar izlemeye başladı. Tek çocuk sınırlamasının kaldırılması bile bunun adımlarından biri. ‘Çocuk yapanlar harcar, fazla tasarruf edemez’ yaklaşımıyla hareket ediliyor. Çin dünyadan tanınmış futbolcuları transfer ederek, “spora ilgi artsın, insanları sokağa çıkarsın, harcama yaptırsın” diye düşünüyor.

Tüm bunlar “iç tüketimi canlandırmaya çalışan bir ekonomi para birimini değersizleştirmez” düşüncesiyle olumlu olarak pazarlanıyor. Çin dünyanın en büyük ithalatçısı ve ihracatçısı, bu denge bozulmasın isteniyor. Fakat kimse, rotanın ihracattan iç tüketime kırılmasının Çin para biriminin değer kaybını önleyebileceğine dair garanti veremiyor.

Şubatın ikinci yarısından itibaren piyasalar açısından bir düzelme var. Ama bunlar, yukarıda değindiğimiz gibi, ABD’nin ekonomisi iyi olmasına rağmen rayına girmiş piyasaları bozmamak için faiz artırmayacak olması, AB’nin, Japonya’nın ve Çin’in parasal genişlemeyi sürdürecek ve negatif faiz uygulamalarına devam edecek olması gibi nedenlere bağlı. Bunların da kalıcı çözüm olmadığı, yine, yukarıda değindiğimiz gibi, açık.

SAVAŞ BİRİKTİREN SÜREÇ

Sistemin akıl hocaları; “sıfır faiz oranlarının, parasal genişleme enstrümanlarının etkisizliği yeni bir mali krize yol açarsa, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda yıkıcı toplumsal etkilerle karşılaşırız” uyarıları eşliğinden önlem çağrıları yapsa da… Gerçek şu ki, neoliberal hegemonyanın varsayımları bir bir çöküyor.

O hegemonya, dün “ticaretin, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi iyidir” derken, artık başka bir noktada. Her ülke kendini korumaya aldığından, AB birliğini korumakta zorlanır hale geldi. Ekonomik kriz, göç dalgasındaki hızlanma, mülteci sorunun büyümesi, “İslamcı terörizm” korkusu gibi etkenler Şengen düzeninin sonunu getirdi.

Artık neoliberal masallar anlatmak yerine başkaca adımlar atılıyor. Savaş harcamalarını artırmak gibi. Örneğin Obama savunma harcamalarını azalmaktan vazgeçerek, 2017 savunma bütçesinde, özellikle Avrupa Güvenlik Fonu’nda çok büyük bir artırıma gidiyor. Bahane Rusya.

Rusya Suriye’de savaş stratejisini geliştirir ve ileri adımlar atarken, Çin, üzerinde hak iddia ettiği tartışmalı adalara yerden havaya füzeler yerleştiriyor. Almanya, gelecek 15 yılda savunma bütçesine 130 milyar Avro ek yapmayı planlıyor. Japonya, “pasifist” öz-savunma doktrinini değiştirerek, Çin’e karşı hamlelerini genişletiyor. İran, Rusya’dan 8 milyar dolarlık uçak ve silah almaya hazırlandığını açıkladı.

Afrika’dan Ortadoğu’ya, Afganistan’a, Doğu Avrupa’ya sömürge savaşları, nüfuz alanları rekabeti hızlanıyor. Bugünlerde, “Üçüncü dünya savaşı yolda mı” sorusu daha fazla sorulur oldu. Yaşananları “dünya savaşı olarak adlandırmak mümkün mü?” sorusuna katı bir yanıt vermek çok iddialı olabilir! Fakat bol atışma ve çatışma ortamında savaş etkenlerinin birikip gerginliklerin keskinleşmeye başladığını söylemek mümkün.

Giderek artan çatışmalar kapitalist dünyayı yeni bir sorunla karşı karşıya bıraktı: Mülteci sorunu!

Avrupa Birliği, “sığınmacılar krizi” denen bir şeyi üyeleri arasında anlaşarak aşamıyor. “Kapitalist uygarlık” insani, ahlaki, hukuki boyutları hiçe sayarak, karşı karşıya kaldığı sorundan sığınmacıları kendi topraklarından çıkarıp kurtulmak istiyor. Oysa sorun öyle kovmakla çözülecek gibi değil. Çünkü mülteciler işin görünen kısmı. Asıl sorun, II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan güç dengelerinin bozulması.

Nedir o “dengeler”? Birincisi, Avrupa Birliği süreci. İkincisi ise, Kuzey Afrika ve Ortadoğu jeopolitik/güvenlik “mimarisinin” dağılmaya başlaması.

Batı hegemonyası (AB, ABD) bu dağılmaya bir düzen getirmede başaralı olamıyor. ABD’nin imparatorluk hayalleri, büyük güçlerin vekâlet savaşları, kimi “küçükler”in bölgesel hevesleri (Neo Osmanlıcılık vb.) derken, Irak, Libya, Suriye gibi ülkelerde insanların yaşam alanları dağıldı. Bu yıkımın sorumluları ve yıkıma göz yuman halkları, şimdi yıkılan yerlerden gelenlerle karşılaşmanın, onların felaketleriyle tanışmanın şokunda! Süreç, yabancı düşmanı milliyetçi, faşizan eğilimleri körüklüyor. AB karşıtı siyasi biçimleri ürettikçe üretiyor. ABD’de de Donald Trump ve diğer faşizan partiler güçleniyor.

SONUÇ YERİNE

Başta ABD’de olmak üzere, mali sektörde belli bir istikrar sağlandı. ABD’nin reel ekonomisine dair veriler de iyi geliyor. Çin’in iç tüketim üzerinden ekonomiyi canlı tutma hamleleri, ABD’de faiz artırımı hızının yavaşlayacağı beklentisi gelişen ülkelere bir miktar para akışı sağladı. Mali piyasalar çiçek açtı. Fakat bunların ‘yalancı bahar’ olduğu söylenebilir. Çünkü bugüne kadar yapılan müdahaleler belli çözümler üretse de, görüldü ki, sadece krizin yansıyış biçimini değiştirdiler.

Dağılan dengeler, yaşanan çöküşler aslında sömürünün büyümesi, toplumsal üretimden kâr, faiz ve rantla beslenen sınıfların el koydukları payın olağanüstü artmasıyla ilgili.

İngiltere merkezli uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’ın raporuna göre,

• Dünyanın en zengin 62 kişisinin varlığı, dünya nüfusunun yarısının, yani 3.5 milyar insanın mal varlığına denk.

• Dünyanın en zengin 62 kişisinin varlıkları, 2010-15 yılları arasında, 500 milyar dolardan, üç buçuk kat artarak, 1.76 trilyon dolara çıktı. Yoksul 3,5 milyar insanınki ise, bu sürede sadece 400 milyon arttı.

• Dünya nüfusunun yüzde 99’unun serveti, dünyanın yüzde 1’ini oluşturan en zenginlerin servetlerinden daha az!

• Dahası, dünyada 12 milyar insanı besleyecek büyüklükte gıda üretildiği halde, dünyanın yarısı açlık sınırının altında besleniyor.

Dünyanın en zenginleri listesi geçen ay açıklandı. 2015 yılı sonu itibarıyla dünya üzerinde bin 810 adet “milyarder” var. 31’i Türkiye’den. 68 ülkeden bu listeye girenlerin toplam servetleri İngiltere ve Almanya’nın milli gelirinden daha büyük!

Dünya Ticaret Örgütü’nün verilerine göre, ticaret yerinde sayıyor. Kişi başına düşen gelir artmıyor, ancak zenginlerin servetleri artmaya devam ediyor. Bu, kapitalizmin temel açmazı ve krizinin derinlik ve yıkıcılığını koşullayacak.

Kapitalist üretimin ve anlayışın yarattığı bu devasa eşitsizlik ve adaletsizlik, İslami terörün de insan kaynağı bulmasında önünü açıyor. Yaşadığı dışlanmayı, aşağılanmayı, işsizliği, şiddeti, batağı sınıfsal bir eşitsizliğin ürünü olarak okuyamayan, yaşadıklarını Arap ve Müslüman oluşlarına yoran gençler öfke ve tepkilerini kimlikleriyle buluşturup kendilerini İslami terörle ifade etmeye yöneliyor. Arap ve Müslüman olmanın ödettiği bedelin intikamını bu kimliklerle alıyor kendince.

Sınıfsal bakmayan yoksul, işsiz milyonlarca Hıristiyan ve Batılı da, yaşadıklarının sebebini… ülkelerini Müslüman-Araplarla paylaşmalarında görüp, kendi kimliklerine sarılarak “öteki”ni düşman algılıyor ve tekellerin faşist, faşizan siyasetlerinin etkisine açık hale geliyor ve bu tür örgütlerin tabanları büyüyor. Böylesi bir ortamda ‘sol’ diye ortaya çıkanlar; kimlik siyaseti, göçmen hakları, laiklik ve cinsel tercihlere ilişkin özgürlüklerin genişletilmesi için öne atılıp işçi sınıfının gözlerini kapayınca, hiçbir çözüm üretemiyor.

Evet! Kan ve çelik, savaşlar ve diktatörlükler, terör… Ama aynı zamanda devrimler dönemi.

İşçi sınıfına yüzü dönmenin vakti geldi de geçiyor.

Dipnot

1. Burada sermaye çıkışına dikkat çekerken, elbette amaç, ‘sermaye çıkışına üzülmek’ değil, cari açık, yüksek enflasyon, özel sektörün dış borcunun büyüklüğü gibi sebeplerden dolayı, sermaye çıkışının, bağımlı Türkiye ekonomisinde yarattığı sarsıntıya vurgu yapmaktır

yüzde 49,5 ekonomik istikrar getirecek mi?

Bülent Falakaoğlu

AKP’nin yüzde 49,5’luk ‘zaferi’ ile sonuçlanan bir seçimden çıktık. “Tekrarlanan 7 Haziran seçimi ile 1 Kasım seçimi arasındaki farkı ne yarattı?” sorusun cevabı net: ‘Belirsizlikten kaçınma güdüsü’! Seçmen iradesini etkileyen belirsizler üç başlıkta toplanabilir.

Bir, çatışma ve savaş: Nasıl sonlanacağı bilinmeyen çatışma ve savaş, Ankara’nın göbeğinde bombaların patlamasının getirdiği güvenlik endişesi seçmen için belirleyici oldu. İki, ekonomi: Yatırımların durduğu, piyasanın iyice durgunluğa gark olduğu, döviz kurlarının sürekli yükseldiği ekonomik ortamın yarattığı endişe seçmen açısından bir diğer belirleyici etmen oldu. Üç, siyasi belirsizlik: Koalisyon kurulabileceğine dair algının oluşmaması da sandıkta seçmeni bir tercihe zorladı.

İster ‘krizden kaçınmak dürtüsü’ deyin isterseniz de ‘istikrar arayışı’… Sonuçta endişeler ve korkuların belirlediği bir seçim yaşandı. Böyle olacağı da belliydi! Zira, 7 Haziran öncesi en önemli sorun olarak ekonomiyi gören seçmen, 7 Haziran sonrası, ‘güvenlik’ şıkkını en önemli sorunlar listesinin başına koyuyordu.

Böylesi bir ortamda iki sonuç çıkar. Birincisi, seçmen risklerden kaçınmak adına istikrar arayışına ve güçlü olana yönelmeyi tercih eder. İkincisi ise, bu riskleri yaratan aktör olarak iktidarı görür ve cezalandırır.

Nitekim birinci olasılık yaşandı ve AKP yüzde 49,5 ile tek başına iktidar oldu. Peki, bu istikrar anlamına mı geliyor? Yazıda, tümüne değilse de, en azından seçmenin aradığı ekonomik istikrarın gelip gelemeyeceğine cevap arayacağız. Aynı zamanda, 2015 yılını geride bırakmaya hazırlanırken, önümüzdeki yıllarda bizi nasıl bir ekonomik geleceğin beklediğine dair de…

İSTİKRAR BEKLENTİSİ BOŞUNA MI?

‘İstikrar’ denen şeyin emekçilere çıkardığı ağır faturalara bakmaksızın dahi şunu peşinen söyleyebiliriz: Siyasi belirsizliğin bitmesi, ekonomik refahı garanti etmez!

İstikrarlı denilen dönemde de ekonominin açmazları vardı. Bir kaçını hemen şöyle sıralayabiliriz: Her yıl 40-50 milyar dolar yabancı kaynak (“sıcak para”) gelmeden ekonomi büyümüyor. Gelse bile ancak asgari yüzde 3 büyüyor. Kişi başına milli gelir 10 bin doların altına gerilemiş durumda. İşsizlerin sayısı, hiç kimse işten çıkarılmasa bile, her yıl işgücü pazarına gelen gençlerle artıyor. Üretim ithalata aşırı bağımlı. Dünyanın en yüksek düzeylerinden birine sahip olunan enflasyon da, bir türlü aşağı indirilemiyor.

Şimdi ekonomik fotoğrafa bakalım. Son 4 yılda yüzde 3.1’e düşen büyümenin yeniden ortalama yüzde 5’e çekilmesi, yeni hükümetin ekonomideki en önemli hedefi. Fakat bu konuda dünyadaki gelişmeler pek umut vermiyor.

Dünyanın büyüme hızı da düştü, Türkiye’nin içinde sayıldığı gelişmekte olan ülkelerin büyümesi de… Dünya ekonomisinin çarkları yavaş dönünce doğal olarak dünya ticareti ve ihracat da bundan etkileniyor. Yüzde 3’ler civarında bir dünya büyüme ortalaması önümüzdeki dönem ihracat olanaklarının sınırlı olacağının habercisi.

Türkiye’nin en büyük ihraç pazarı Avrupa’da durgunluk sürüyor. İkinci en büyük pazar (Ortadoğu) ise, savaşlar ve jeo-stratejik risklerle dolu. Geriye de açıkçası pek bir şey kalmıyor.

Dolayısıyla mevcut durum ihracat artışına pek olanak vermiyor. Hatta ihracatta düşüşler bile yaşanıyor.

İhracat artırılamıyorsa, yani dış talep yoksa, iç talebi, yani içerde tüketimi büyütmek akla gelen ilk çözüm oluyor. Lakin o zaman da ithalatın artması, cari açığın büyümesi gibi bir sorun çıkıyor. Hatırlayınız, uzunca bir dönem vatandaş borçlandırılarak tüketime yönlendirilmiş, borçlar aileleri dağıtma, bankaları zora sokma noktasına gelince bu işe taksitlerin sınırlandırılması vb. yöntemlerle biraz fren konmamış mıydı?

Zaten, Son 4 yılın ortalama büyümesinin yüzde 3.1 olmasına karşılık, cari açığın milli gelire oranının yüzde 6.3 ile büyümenin tam iki katı olması başlı başına bir sorun. “Elin parası”nı üretime sokamıyoruz. Har vurup harman savuruyoruz! Ortada cari açık kaynaklı bir sorunun biriktiği kesin. Giderek artan dış borç ve dış yükümlülüklerle karşı karşıyayız.

PATRONLARIN ‘AMA’LI EVET’İ…

Hükümetin, kısa vadede çözüm için, devlet harcamalarını (yatırımlarını) artırmak ve vatandaşın tüketimini sağlayacak formüller üretmesi olası. Vatandaşın tüketimini artırabilmek için asgari ücret kritik bir noktada duruyor.

Mantık basit: Ücret artarsa ‘tüketim’ de artar! Bu mantıktan hareketle, “Verimlilik artışıyla desteklenmeyen ücret artışları ekonomi üzerinde olumsuz etkiler doğurur. Hükümetten asgari ücret zammını gözden geçirmesini istiyoruz” diyen patronlar şimdi artık cümleyi farklı kuruyor. Ve “Şayet tüketimi artıracaksa asgari ücretteki artışlar ekonomi için iyi olur” diyor.

“İyi olur” söylemine aldanmamak gerek. Çünkü patronlar ‘artış iyi olur’ lafının hemen ardına ‘ama’ ile başlayan birçok talep sıralıyorlar:

• Asgari ücret artınca, diğer çalışanlar da ücretlerine artış isteyecek. Zincirleme ücret artışlarının getireceği yük çok fazla. Bunu engelleyecek kontrol mekanizmaları bulmalıyız.

• Artış dünyada rekabet üstünlüğümüzü etkiler. Bu nedenle yüklerimiz hafifletilmeli.

• Maliyetimiz artacağı için bu maliyeti fiyatlara yansıtırız. Zam ve enflasyon olur. Bunlar olmasın isteniyorsa, lehimize düzenlemeler yapılmalı.

Bunların yanı sıra patronlar, sigorta primlerini indirin, vergi muafiyeti sağlayın, asgari ücret artışının getireceği 1 yıllık yükümüzü üstlenin gibi daha pek talebi dillendiriyorlar. Patronların kamuoyu oluşturma çabaları karşısında öne çıkan soru şu: Hükümetin, patronların taleplerini görmezden gelerek asgari ücreti artırması olası mıdır?

Eski Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in ağzından defalarca ‘Taşeron sömürü düzenini bitireceğiz’ sözünü duymamıza rağmen taşeron sayısı çığ gibi büyüyorsa…

Türkiye’nin en çok can alan maden faciası Soma’nın ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla çıkarılan, “En az iki asgari ücret, az çalışma, yaşam odası şartı” gibi düzenlemelerden maden patronlarının ‘o zaman üretmiyoruz’ tehdidi karşısında geri adım atılıyorsa…

Patronlar kıyameti kopardı diye yeni Maden Kanunu’nun uygulaması 5 yıl erteleniyorsa ve “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” anlayışıyla hareket ediliyorsa…

Asgari ücret artışı karşısında patronların öne sürdüğü talepleri hükümetin dikkate almayacağını söylemek imkansızdır. Öyleyse soru şu: Asgari ücret 1.300 lira olacak, ama bedeli ne olacak?

ASGARİ ÜCRETİN BEDELİ

Asgari ücret artışı karşılığında koparılacak tavizler, ödenecek bedeller gündeme gelecek. Gündeme gelecek olanları patronların ödeteceği bedeller ve hükümetin patronları kollamak adına çıkaracağı faturalar olarak ikiye ayırabiliriz.

Patronlar cephesinden gelecek ilk önlem çok yaygın olmasa da işten atma olacak. Daha şimdiden gerekçesi ‘artacak olan asgari ücret’ olarak açıklanan işten atma haberleri gelmeye başladı.

‘Asgari ücretteki artışın hakkını verin’ denilerek, verimlilik söylemi eşliğinde işçilerin daha çok çalıştırılması, ikinci bir önlem olarak uygulamaya sokulacak.

Patronların can alıcı önlemlerinden biri de, kayıt dışı çalıştırmayı artırmak olacak. Kayıt dışılık Türkiye’de çok yaygın. Bir, hiçbir sosyal güvence kaydının olmadığı, ‘yüzde yüz kayıt dışılık’ olarak açıklayabileceğimiz türü var. Bir de kağıt üzerinde ödenmiş gözüken ile alınan ücret arasında farktan oluşan kayıt dışılık var. Bu ikincisinin de iki türü var. Birincisi, patronların vergiden kaçmak için ödedikleri ücreti resmi olarak düşük göstermesi durumu. İkincisi ise kağıt üzerinde asgari ücret veriyormuş gibi gösterip, gerçekte çok daha az ücret ödeme hali. Türkiye’de teşvikle kurulmuş fabrikalarda bile bunun örneği var. Artık söz konusu örnekler daha da çoğalacak.

Asgari ücretin artmasıyla özelikle birlikte genç ve düşük eğitimlilerde kayıt dışılık güçlü şekilde artacak. Suriyeliler üzerinden de artmaya devam edecek. Buna çözüm olarak sermaye örgütleri ve liberal iktisatçılar ‘asgari ücretin varlığı tek başına felaket’ diyerek “asgari ücret kaldırılsın” önerisini getiriyorlar.

Hükümetin yapabileceği kıyaklara gelince… Patronların sigorta prim indirimi, vergi muafiyeti talebini karşılayabilir. Lakin asgari ücret 1300 TL olunca, sigortadaki işveren payını SGK, 1.5-2 puan indirmeyi planlıyor. İndirim sağlanırsa, ‘işveren’ 50-75 TL daha az prim yatıracak. Bu rakam patronları kesmez, onlar daha çoğunu istiyor.

Mesela, uzun zamandır gündemde olan Kıdem Tazminatı Fonu’nun uygulamaya geçmesi gibi. Patronlar, işçi atarken tazminat ödemek zorunda kalmak istemiyor. “Asgari ücret 1.300 lira olursa sadece ücretler değil kıdem tazminatı yükümüz de yüzde 8 artar” diyerek, bir an önce bu işin halledilmesini istiyor.

Kiralık işçilik ve diğer esnek istihdam türleri de yeniden ısıtılarak gündeme getiriliyor. Hükümet yüzde 30’luk asgari ücret artışını “dengelemek” için, daha önce sermayeye vaat ettiği esnek ve güvencesiz yeni çalışma biçimlerini gündeme getirecek. Asgari ücret artışının bedeli, eğer direnç gösterilmezse ağır olacak.

HÜKÜMET BİLE İYİMSER DEĞİL!

Asgari ücretin artışı karşılığında ödetilecek bedelin, zaten ekonomik olarak olumlu geçmeyecek yıllara denk geleceğini de ayrıca hesaba katmak gerekir. Zira hükümetin de önümüzdeki üç yıla ilişkin iyimser bir beklentisi yok. Bu da ödenecek bedelin katmerli hissedileceğinin habercisi.

Şöyle ki… Hükümet önümüzdeki üç yılı kapsayacak (2016-2018) Orta Vadeli Program’ı (OVP) açıkladı. Programda büyüme tahmini düşürülürken enflasyon tahmini yükseltildi.

Geçen yıl yayımlanan OVP’de, bu yıl için öngörülen yüzde büyüme rakamı yüzde 4’tü. Yenisinde rakam yüzde 3’e çekildi. 2016 yılı için büyüme yüzde 5’ten yüzde 4’e revize edilirken, söz konusu rakam 2017 yılı için yüzde 4,5, 2018 için de yüzde 5 olarak tahmin edildi.

İhracat ve ithalat tahminlerinin düşürüldüğü programda enflasyon ise yükseltildi. Önceki OVP’de bu yıl sonu için yüzde 6,3 olarak beklenen TÜFE tahmini yüzde 7,6’ya, 2016 için yüzde 5’ten yüzde 6,5’e, 2017 için ise yüzde 5’ten yüzde 5,5’e çıkarıldı. Hedeflenen enflasyonun her zaman saptığını düşünürsek, emekçilerin enflasyon darbesi yiyeceğini söyleyebiliriz.

Asıl kötü haber ise, işsizlikten. İşsizlik öngörüsü 2016 yılı için yüzde 10.3 oranında, 2017 yılı için yüzde 10.2 oranında, 2018 için yüzde 9,9. İşsizlik üç yıl boyunca çift haneli olacak yani. Suriyeli işçilerin yaygınlaştığı bir dönem Türkiye ekonomisinin bu tempoyla işsizliği düşürebileceğine kimse ihtimal vermiyor.

Asgari ücretin diyetinin bu şartlar altında ödeneceğini bilmek gerek! Zaten Türkiye’de bulunan işçilerin yüzde 90’ı kaideli, kurallı, insanca çalışılabilir bir iş yaşamına sahip değil. İşçilerin yüzde 90’ının örgütsüz olduğu Türkiye’de çalışma şartları ve ücretler, yalnızca AKP iktidarı ve patronlar tarafından belirleniyor. Böyle olunca, işçiler kölece, cinayet ortamında (AKP iktidarında 13 yılda 15 bin işçi öldü) ve vahşi bir sömürünün altında çalışmaya ‘razı’ geliyor.

Özetle örgütsüz, ucuz, denetimsiz bir çalışma yaşamı… AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca sermayeye sunduğu bu cennet, şimdi patronlar için daha bir cennet, işçiler için ise daha bir cehennem olacak.

BLOKLARI DELECEK SİYASET!

Dikkat çekmeye çalıştığımız şey ‘aman asgari ücret artmasın bedeli ağır olur’ değil elbet de… Niyetimiz sınıf mücadelesinin önümüzdeki günlerde keskinleşeceğine dair işaretleri ortaya koymak.

7 Haziran öncesi bir hayli eyleme tanık olmuştuk. Şimdi olmaya da devam edeceğiz. Çünkü çalışma koşulları buna işaret ediyor. Avrupa’nın en çok çalışılan ülkesi Türkiye. Avrupa’nın haftalık 40 saatlik iş saati ortalamasını Türkiyeli emekçiler rüyalarında bile görmüyor. Ülkede 1 milyon 600 bin kişi 72 saat ve üzerinde çalışıyor. Yani haftanın 7 günü 10 saatin üzerinde. Hasta olsalar da Türkiye’de işçi ve emekçiler çalışmak zorunda kalıyor. Türkiye’de yıllık hastalık izni ortalama 4.2 gün. Bulgaristan’da 22, Portekiz’de 12. Almanya’da 7.

Avrupa’daki hastalık izni en düşük olan ülkenin rakamının bile neredeyse Türkiye ortalamasını ikiye katlaması, ülkemizde işçilerin hastalansalar bile işe gitmek zorunda kaldığının bir göstergesi.

Geleceğimizi belirleyecek olan özne burada birikecek güce bağlı. Zira Türkiye’de kimlikler üzerinden süren siyasetin yaratabileceği bir gelecek yok. Türkiye siyaseti bu dört partiye konsolide oldu. Bu dört partinin etrafında biriken oyların, üç aşağı beş yukarı 38 milyonu dincilik, milliyetçilik, Kürtlük ve laiklik üzerinden konsolide oluyor. Geriye geçerli oylar düşünüldüğünde 8-9 milyonluk bir oy kalıyor. Onlar da 4 partiye dağıldığında sonuç değişmiyor. Bloklar aynen kalıyor. AKP’nin rahatlıkla galip gelebileceği bir kutuplaşma bu.

Söz konusu blokları delebilecek şey, sınıfsal siyasettir. Ekonomiye dair veriler, 2016 yılından itibaren yeni sınıfsal gerilimlerin yaşanacağının sinyalini veriyor. Sınıf siyaseti için zemin uygun yani!

Sosyal Adalet Tartışmalarında Manipülasyon ve Gerçekler

Rakamların, istatistiklerin ideolojinin esiri olmadığını, gerçekleri ifade ettiğini düşünenler, sosyal olayları matematikle konuşmayı tercih ederler. Bu düşüncenin sahiplerine göre, üretim, bölüşüm, tüketim meseleleriyle ilgilenen iktisat bilimine matematik ne kadar nüfuz ederse, ideoloji bu bilim dalından o kadar uzaklaşır. Böyle düşünenler için rakamlar, istatistikler, ispatlanabilirlik kutsal bir öneme sahiptir.

Oysa rakamlar, istatistikler ideolojik içeriğe de sahiptirler. Gösterdikleri kadar saklarlar da… “Objektif” kuralları olduğu iddia edilen rakamlar, düşünce süreçlerini rahatlıkla tutsak alabilirler. Liberal iktisatçıların, ideolojilerden arınmış, tamamen objektif bilim yaptıklarını iddia etmeleri ya da öyle sanmalarına rağmen son derece ideolojik bir yaklaşım sergilemeleri de bundandır.

Rakamların tek gerçek olduğu yutturmacasına hükümet yetkilileri sık sık başvuruyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ulusa sesleniş konuşmalarında, partisinin kongrelerinde, demeçlerinde rakamlarla güzel tablolar çizme örneklerine rastlanıyor. Söz konusu yönteme son başvuran, 17 Nisan 2006 tarihinde makro ekonomik gelişmeler konusunda Hazine Müsteşarlığı’nda basın toplantısı düzenleyen Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan oldu. İşin gerçeklerinin göstergelerde gizli olduğunu söyleyen Babacan şunları söyledi: “Türkiye ekonomisindeki bunca iyi gelişmeye rağmen, ardı arkasına rekor rakamlar açıklanırken, kendi yatırımcımız Türkiye’ye rekor seviyede yatırım yaparken, dünyanın dev firmaları gelip, Türkiye’yi yatırım yeri olarak belirlerken, habire olumsuzluk pompalayanlar, habire ‘bir şeyler kötü gidiyor, bir şeyler olacak’ diyenler, bunu yaparken de adeta temsil ettikleri kitlelerin sözcüsüymüş gibi konuları sunanlar, Türkiye’ye kötülük yapıyorlar.

Rakamlara göre, ülke ekonomisinin durumu oldukça iyi. Hemen şu soruları sormak gerekir: Bu rakamlar kimin için iyi? Ekonomiyi Borsa’dan, faizden, döviz kurundan ibaret sayanlar için iyi olan bu göstergeler emekçiler için de iyi mi? Borsa, faiz, döviz kuru temelde ideolojik kavramlardır. Sınıfsal içerikleri vardır. İşleyişleriyle de sınıfsal bir işlevi yerine getirirler. Sınıfsal işlevlerini yerine getirirken emekçileri ne hale getiriyorlar acaba?

Bu sorulara cevaplar bazı ekonomi yazarlarınca verildi. Yazılarda, emekçiler için de işlerin iyi gittiği iddiaları ortaya atıldı. İddianın sahiplerine göre, gelir eşitsizliği azalıyor, orta sınıflar canlanıyor. Gelir eşitsizliğini ölçen Gini* katsayısı düşüyormuş, söz konusu düşme, gelir eşitsizliğinin azalması anlamına geliyormuş. Gelir eşitsizliğinin düzelme yönünde olmasını da şöyle özetliyorlar: “AKP döneminde düşen enflasyon, düşen reel faizler ve yüksek büyüme gibi gelişmelerin gelir eşitsizliğini azaltıcı etki yapmış olması ihtimal dahilinde. Buna karşılık, eşitsizliği doğrudan azaltan sosyal politikaları da hatırlatmakta yarar var. Son iki yılda emekli maaşlarında ve asgari ücrette yaklaşık yüzde 30 reel artış gerçekleşti. Ayni yardımlarda belirgin artışlar oldu. Keza Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’ndan, Dünya Bankası’nın katkılarıyla, 2004’te yaklaşık bir milyon kişiye çeşitli nakdi yardımlar yapıldı. Anketlerde AKP oy desteğinin yüzde 35’in altına düşmemesini şaşırtıcı bulanlar var. Gelir eşitsizliğindeki iyileşmeler dikkate alınırsa, anket tahminlerinin pek de o kadar şaşırtıcı olmayabileceği söylenebilir.

Gelir dağılımında bir düzelme, sosyal adalette bir iyileşme olduğu iddiaları doğru mudur? Sermayenin “rekabet ve verimlilik” söylemleriyle emek sömürüsünü yoğunlaştırdığı, işçileri, tarım kesimini, hatta küçük sermaye çevrelerini baskıladığı, “Türkiye’nin kendi Çin’ini yaratması gerektiği”nin vurgulandığı bir dönemde mi gerçekleşti sosyal adalet! Türkiye’de yaşananlara ilişkin “inandırıcı” gelmeyen iddiaların dayandığı matematik temele yakından bakılmalı.

 

GELİR DAĞILIMI DÜZELİYOR MU?

Gelir dağılımının düzeldiğini iddia edenlerin yöntemi şöyle: Hane gelirini, haneyi oluşturan fert sayısına bölüyorlar. Haneler arası kıyaslama yapıyorlar. Örneğin 800 birim gelir elde eden 4 kişilik ailenin fert başına geliri 200 birim. Bu bölmede bir sorun var. Örneğin 100 birim gelir elde eden iki kişilik ve 150 birim gelir elde eden üç kişilik iki hane olsun. Her iki hanenin fert başına düşen geliri 50 birim. Oysa, üç kişilik hanenin gerçek geliri diğerine kıyasla daha yüksektir. Çünkü, konut, elektrik, ısınma gibi ortak tüketim harcamaları hane büyüklüğü ile aynı oranda artmazlar. Örneğin bir oturma salonunu aydınlatan ampul, 3 kişi de, 5 kişi de olsa aynı elektriği yakıyor. Buzdolabı, televizyon gibi eşyaların yaktığı elektrik, kişi sayısına göre değişmiyor. Dolayısıyla bireysel gelirleri, hane büyüklüğüne göre düzeltmek gerekir. Ya da çocuklar, yetişkinlere göre daha az tüketirler. Bu nedenle, hanelerin yetişkin-çocuk bileşimlerine göre de, düzeltme yapmak gerekir.

Nitekim hesaplarda bireysel gelirler, istatistiksel tekniklerle, yukarıda saydığımız sorunlardan arındırılıyorlar. Birçok iktisatçı, en adil, en gerçekçi hesaplamanın bu olduğunu düşünüyor. Bu yönteme Gini hesabı adı veriliyor. Bakılınca, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, iyi bir hesap izlenimi veriyor.

Sözde adaletli ölçümün “traji-komik” örnekleri var. Bu hesaba göre, ekonominin kriz yaşanan dönemlerde, dünyada hemen her ülkede gelir dağılımının düzeldiği görülüyor. Yani kriz dönemlerinde üretim azaldığı, insanlar işsiz kaldığı ve perişan olduğu halde, pasta küçüldüğü için, paylaşım daha eşit oluyor. Bu hesapla, 2002 yılında, nüfusun yüzde 90’ının üzerinden silindir gibi geçen ekonomik kriz sonrası, yüzbinlerce insan işsiz kalırken, onbinlerce esnaf kepenk kapatırken, büyük çoğunluk fakirlik ortak paydasında buluştuğu için, gelir dağılımındaki eşitsizlik azaldı. Nasıl hesap ama!

Türkiye ekonomisinin yarısından fazlası (yüzde 52) kayıt dışı. Hükümetin ekonomiden sorumlu bakanları, Meclis’te bu gerçeği dillendiriyorlar. Kayıt dışı ekonominin bu kadar büyük olduğu bir ülkede, ne dar gelirlinin ne de orta-üst sınıfların gerçek durumunu kayıtlara dayanılarak oluşturan istatistiklerden anlamak olanaklıdır. Bu istatistiklere ve matematik verilere bakarak sosyal durum tespiti yapamayız. Gini’yle ancak kandırılabiliriz. Dahası, kavramların ideolojik içeriğine en iyi örnek ‘Gini katsayısı’nda bulunabilir.

 

RAKAMLARDAKİ ÇİFTÇİ, ESNAF, MEMUR

“Büyüme, enflasyon, ihracat gibi makro ekonomik göstergeler iyileşiyor, ama halka bunlar yansımıyor” eleştirilerine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan yanıt geldi. Başbakan, 24 Şubat 2001 krizinin 5. yıldönümünde yaptığı “Ulusa Sesleniş”** konuşmasında, iddialı bir çıkış yaptı: “Bu dönemde sadece makro ekonomik rakamlarda değil, çiftçimizin, işçimizin, esnafımızın durumunda da gözle görünür iyileşmeler olmuştur.

Başbakan, işçinin, memurun, esnafın alım gücünün arttığını rakamlarla bir bir ortaya koyuyor.

Göreve geldiğimiz günden itibaren, çalışanlarımızı enflasyona ezdirmemek için, maaşlarında enflasyon oranının üzerinde artışlar gerçekleştirerek, alım güçlerinde önemli iyileştirmeler sağladık. Üç yıl içinde en düşük maaşlı memurumuzun maaşında yüzde 85, kamu işçimizin maaşında ise yüzde 55 oranında artış kaydedilmiştir. 14. derecenin 2. kademesindeki bir memurumuz, maaşıyla 2002 yılı sonunda 100 kg beyaz peynir, 128 litre ayçiçek yağı, 17 adet mutfak tüpü alabiliyordu. 2005 sonu itibariyle aynı memurumuz maaşıyla 120 kg beyaz peynir, 200 litre ayçiçek yağı, 21 adet mutfak tüpü alabiliyor.

Beyaz peynirin fiyatı, en önemli girdisi olan sütün fiyatı düşük tutulmuş, işçi ücretleri baskılanmışsa elbetteki düşer. Ziraat Odaları, ziraat mühendisleri ve üretici sendikasının hesabına göre maliyeti 600 bin lirayı bulan ayçiçeği, 485 bin liradan satıldı. Ayçiçek yağının fiyatı, hammaddesi olan ayçiçeğini, üretici iki yıl önceki fiyattan satamıyorsa, tabii ki geriler. Başbakan’ın alım gücünü artırdık diye övündüğü durum, tarım kesimine ve işçilere ödettirilen faturanın sonucudur. Bu, Başbakan Erdoğan’ın övünebileceği bir sonuç değildir.

Seçilen ürüne göre yanılsama yaratılabilir. Emekçilerin durumunu anlamak için, başka bir noktadan bakmak gerekir. 2001 krizinde dibe vuran Türkiye ekonomisiyle ilgili birçok gösterge, izleyen yıllarda, kriz öncesinin oldukça üzerinde bir noktaya yükseldi. Reel ücretler ise, hâlâ kriz öncesinin ve kriz yılının altında kalmaya devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun, ücretlerin 1987 yılındaki düzeyini 100 kabul ederek oluşturduğu imalat sanayii reel ücret endeksi, 2000 yılında 111.3 düzeyinde bulunuyordu. Yani yaklaşık yüzde 11 artmış görünüyordu. 2001 yılında 95.1’e geriledikten sonra, düşmeye devam eden reel ücret düzeyi, 2002 yılında 90’a, 2003 yılında ise 88.3’e kadar indi. 2004 yılında nispi bir toparlanmayla 90.4’e yükselen reel ücret endeksi geçen yıl ile 92.3 oldu. Son iki yıldaki toparlanmaya rağmen, reel ücretler, 2001 yılındaki düzeyine bile ulaşamadı. Yani imalat sanayi sektöründe çalışan işçilerin 2005 yılındaki reel ücretleri, 2000 yılındaki düzeyinin yüzde 17 altında seyrediyor.

Başbakan hiç bahsetmese de, aynı dönemde sömürü kat be arttı. Reel ücretlerin eridiği 2000-2005 yılları arasında, imalat sanayi sektöründe çalışan başına verimlilik, yaklaşık yüzde 35 arttı. 2000-2005 yılları arasında, imalat sanayiinde çalışanların sayısı yüzde 5 azaldı. İşçi sayısındaki azalmaya rağmen, üretimde yüzde 27’lik bir artış oldu. İhracat ise, yüzde 130 büyüdü. Böyle bir tablo karşısında, adaletli bir sosyal iyileşmeden bahsedebilmek mümkün değil.

Yukarıda verdiğimiz imalat sanayii verileri, sadece özel sektör ele alındığında, çok daha kötü bir hal alıyor. Özel sektör işçilerinin reel ücretlerindeki azalma eğilimi devam ediyor. İstatistik Kurumu’nun son açıklamalarına göre, geçen yılın dördüncü üç aylık döneminde, özel sektördeki işçilerin reel ücretleri yüzde 0.1 azaldı. Resmi rakamlara gerek yok aslında. Taşeron uygulamasının hızla yaygınlaştığı üretim sisteminde reel ücretlerin azalması doğaldır! Taşeronluk esir tüccarlığa dönüştü. Sendikalı işçi çalıştırmak istemeyen, işçinin ek ödeme “yükünden”, kıdem tazminatından kurtulmak isteyen işyeri, taşeron kullanıyor.

Çünkü taşeron, sigortasız işçi çalıştırıyor. Taşeron, istediğinde, işçiyi kapının önüne koyuyor. Yok pahasına, karın tokluğuna işçi çalıştırabiliyor. Çalışanların yüzde 49.8’inin kayıt dışı olduğunu herhalde Başbakan da biliyordur.

Başbakan övünüyor: “2002 yılında 184 milyon TL olan asgari ücret, bugün yüzde 107 oranında bir artışla 380 milyon TL’ye, yani 380 YTL’ye yükselmiştir. Ortalama net asgari ücretle 2002 yılında bunun mukayesesini özellikle hanım kardeşlerimin yapmasını çok önemsiyorum… Burada somut bazı örnekler vermek istiyorum ve nereden nereye geldiğimizi görme bakımından bunlar çok önemli. Bakınız, 2002’nin asgari ücreti ile 187 kg ekmek, 172 kg makarna, 69 kg tavuk eti, 1.445 tane yumurta, 126 kg toz şeker, 29 kg çay alınabiliyordu. Bugün asgari ücret sahibi vatandaşlarımız ellerine geçen parayla 320 kg ekmek, 337 kg makarna, 144 kg tavuk eti, 3.459 tane yumurta, 185 kg toz şeker, ve 47 kg çay alabilmektedirler.

Başbakan’a “…ekmek fiyatları son yıllarda hiç artmadı, tavuk eti kıyaslaması yaptığınız dönemde tavuk gribi dolayısıyla fiyatlar düşüktü. Şimdi veriler değişti” filan denebilir. Fakat bu yöntem, meseleyi, Başbakan’ın çektiği, tek tek ürünler üzerinden tartışma zeminine götürür. Zemin yanlıştır. Temel gıda maddelerinin tümü değerlendirmeye alınmalıdır. Açlık ve yoksulluk sınırı verilerinden hareket edilirse, temel gıda maddeleri dikkate alınmış olur. Çünkü asgari gıda harcaması (Açlık Sınırı), 4 kişilik bir ailenin asgari mutfak giderlerini kapsamaktadır. Açlık sınırı, çalışan, eşi, (0-6) ve (6-15) yaş gruplarından iki çocuğun Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği asgari kalori miktarı dikkate alınarak yapacakları beslenme harcamalarıyla tespit edilir.

Türk-İş Araştırma Merkezi, düzenli olarak her ay açlık ve yoksulluk sınırını açıklıyor. 4 kişilik bir aile için, Türk-İş Nisan 2002 açlık sınırı 325 milyon, yoksulluk sınırı 987 milyondur. Türk-İş Araştırma Merkezi’ne göre, geçtiğimiz Mart ayında, 4 kişilik ailenin açlık sınırı 569, yoksulluk sınırı ise bin 854 YTL’ye çıktı. Başbakanın ‘asgari ücreti çok iyi artırdık’ diye övündüğü dönemde, açlık ve yoksulluk sınırının da, asgari ücrete yakın bir oranda arttığı görülüyor. Kısaca, dar ve sabit gelirlinin geçim koşullarında kalıcı bir iyileşme yaşanmadığı gibi, açlık ve yoksulluk kalıcı hala gelmiş.

Başbakan, çiftçinin de iyi durumda olduğunu iddia ediyor. Oysa, işsizlik rakamlarının büyük çıkması karşısında, bazı kesimler şu açıklamayı getirmişti: “Türkiye hızlı bir büyüme içinde. Büyümeye rağmen istihdamda yeterli derecede artış sağlayamıyor. Çünkü, ekonomik büyümeyle beraber tarım sektörünün milli gelir içindeki payı küçülüyor. Tarımdan kopan işgücü fazlası tarım-dışı sektörlere akıyor. Ancak sanayi yüksek işgücü arzı nedeniyle tarımdan kopanlara istihdam yaratmıyor. İşsizlik de azalmıyor.

Yapılan tespitin “tarımdan kopuş olduğu” kısmına neredeyse herkes katılıyor. İşsizliğin sebebinin bu kopuş olduğu tespitine ise, katılmak mümkün değil. Çünkü ülke sanayisi, ithalata bağımlılığının hızla artması, uluslararası tekellerin taşeronu durumuna düşmesi yönünde bir dönüşüm yaşıyor. Böylesi bir dönüşüm içinde, ülke sanayisinin gerekli istihdamı sağlaması imkansız. Hal böyle olunca, işsizlik de, ister istemez kronik bir hal alıyor. Tarımdan kopuşla ilgili değil.

Tarımdaki duruma gelince… Milli gelirin ülke nüfusuna bölünmesiyle elde edilen kişi başı gelire bakalım. 1998 yılında kişi başına geliri 100.0 varsayarsak, 8 yıl boyunca, 2 yıl küçülme ve 6 yıl büyüme sonucu, 2005 yılı sonunda, kişi başı gelir 110.3 oldu. Yani 8 yılda ülke insanının kişi başı geliri, sadece yüzde 10.3 oranında artabildi. Bu, yıllık kişi başı gelirde ortalama yüzde 1.3 oranında artış demek. 1998’den bu yana tarımdaki büyüme ve küçülmeleri alt alta koyduğumuzda, durum çok daha vahim. 8 yıllık toplam, tarım kesiminin kişi başı gelirinin hiç büyümemiş olduğunu gösteriyor. Sonuç ortada: Üreticiler daha da yoksullaşıyor. Enflasyon tek haneli rakamlara inerken, tarım kesimi girdi fiyatları, yüzde 20 ile 60 arasında arttı. Ürün fiyatları ise, 2004’e oranla düştü. Kırsal kesimdeki aileler daha da yoksullaştı. Kırsal kesimde en alt dilimde olan yüzde 20’lik nüfusun toplam gelirden aldığı pay, yüzde 6.3’e geriledi. Gerçek budur.

SAAT MİSALİ BEYAZ EŞYA…

Başbakan ekonominin iyiye gittiğini açıklamak için sık sık beyaz eşya satış ve fiyatlarına ilişkin bilgi vermeye başladı: “Geçen üç yıl içinde hem beyaz eşya satışları arttı, hem de fiyatlar önemli ölçüde azaldı. Yani bu buzdolabında var, bu çamaşır makinesinde var vs. Aynı şekilde televizyonlara geliyoruz. Televizyon fiyatlarında ciddi manada fiyatların düştüğünü görüyoruz. Bunlar da çok önemli, bu insanımızın ekonomiye olan güveninin arttığının açık bir ifadesi ve satışlar da bu derece artarken ortaya bir farklı gerçek daha çıkıyor. O da nedir? O da şudur. Demek ki benim vatandaşım imkan olarak şu anda daha iyi imkanlara sahip, ya evindeki bu tür beyaz eşyaları değiştiriyor, ya televizyonları değiştiriyor veyahutta evlenenlerin sayısı artıyor ve evlenenlerin sayısı ile birlikte de beyaz eşya satışları artıyor, televizyon satışları artıyor.

Başbakan burada doğru söylüyor. Beyaz eşya fiyatları, dövizin ucuzluğuna bağlı olarak, düşüyor. Sadece dışarıdan gelen malzemelerin düşüklüğü ile ilgili değil tabii ki… Beko’da, Vestel’de, Arçelik’te vb. işçi ücretleri de bir hayli düştü. Söz konusu düşüş, elbette, beyaz eşya fiyatlarına da yansıyor. Kredi kartlarına 24 aya varan taksitler de, elbette beyaz eşya tüketimini körüklüyor. Kredi kartlarının yanı sıra verilen tüketici kredileriyle birlikte, toplum borç batağına saplanmış durumda. 2002 Mart’ı sonunda, bankaların kullandırdığı tüketici kredileri ve kredi kartları, 50 milyar YTL’yi buldu. Merkez Bankası verilerine göre, tüketicilerin kredi kartı borçları, 18 milyar YTL. Bu kapsamdaki taksitli kredi kartı borçları 6.5 milyar YTL, taksitsiz borçlar ise, 12 milyar YTL. Bankaların, kredi kartlarından kaynaklanan batık alacakları hızla büyümeye devam ediyor. Bankaların batık kredi kartı alacaklarının toplamı, 31 Mart itibariyle, 1 milyar 505 milyon YTL’ye yükseldi. Böylece her 100 liralık kredi kartı alacağının 8.6 liralık kısmı da batık durumuna geldi. Yılın ilk iki aylık döneminde, 56 bin borcunu hiç ödemeyen, 2 bini gecikmeli olarak ödeyen, toplam 58 bin isim kara listeye alındı. Kredi kartı borcunu ödemediği ya da gecikmeli olarak ödediği gerekçesiyle kara listede bulunan isim sayısı ise, 707 bine kadar çıktı. Bankaların kara listesinde bulunan 700 bin insan. Hiç de iç açıcı değil. Beyaz eşyadaki kullanım oranının artması da iyi bir örnek değil. Bir dönem, saat, en lüks tüketim malıydı. Ama şimdi herkesin kolunda mevcut…

 

İNSANDAN SAYILMAYANLAR

Başbakan, ağır kriz şartlarının yükünü en fazla hisseden dar gelirli vatandaşları, hükümet olarak koruduklarını iddia ediyor. Kömür vb. sosyal yardım uygulamalarını da, iddiasının kanıtı olarak sunuyor. Başbakan’ın yoksullara yaklaşımında, AKP’nin gelenek ve mantığına uygun olan ianeci anlayış kendini gösteriyor: Yoksullara bütçeden pay ayırmak yerine, sorunu, ortaçağ yaklaşımıyla, zekat ve yardımla çözmeye çalışmak…

İktisatçı Mustafa Sönmez’in araştırmasına göre, sayıları 18 milyon olarak açıklanan yoksul nüfusa, 2005 bütçesinden, sadece yüzde 1’lik pay ayrılmış. Sönmez, yoksullara düşen yardımın, kişi başına ayda 10 YTL olduğunu hesapladı. Günde 4 doların altında gelirle gıda ve gıda dışı harcamalarını karşılamaya çalışan, Türkiye nüfusunun yüzde 26’sını oluşturan 18 milyon kişiye 10 YTL’yi reva gören AKP, bütçeden, milletvekillerine, 2005 yılında 53.3 milyon YTL’lik ödeme yaptı. Bu, sayıları 550 olan milletvekili başına, yılda, 100 bin YTL’ye yakın bir ödeme anlamına geliyor. Başbakan, yukarıda sıraladığımız “başarılarının”(!) temelini şöyle özetliyor: “Merkezine insanı alan, üretim, istihdam, yatırım, ihracat gibi bu kavramlara odaklanmış ekonomi politikalarımız…” Başbakan’ın “insanı merkezine alan” söylemi, liberal ideologların sıkça kullandığı, fakat kapitalizm koşullarında hayat bul(a)mayan bir temenninin ötesine geçmiyor. Düşünün! İşsizlik verileri hazırlanırken, 2 milyon insan, insan yerine konmuyor. Evet, 2 milyon insan, çalışabilecek durumda olmasına rağmen, ‘iş bulamam’ diye düşünüp iş aramadığı için, Türkiye İstatistik Kurumu’nun istatistiklerinde ‘işsiz’ kabul edilmeyerek, ‘umudu kırıklar’ grubunda değerlendiriliyor. Oysa, işten umudun kesilmesi, bir tercih değil, bir sonuç. Acı sonucun doğmasına yol açan kapitalist sistem, sonucun “kurbanları”nı insandan saymıyor.

İşsizlik hızla artıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun son üç aylık dönemini kapsayan Ocak ayı işsizlik anketine göre, işsizlik oranı, yüzde 11.8’e yükseldi. Aynı dönemde (2005 Aralık-Ocak-Şubat) 102 bin kişi işsiz kaldı. Türkiye genelinde genç nüfus arasındaki işsizlik oranı ise, yüzde 22’yi buldu. 2005 Temmuzu’ndan beri, işsizlik, her ay istikrarlı bir şekilde artıyor. Hâlâ 10 milyon kişi kayıt dışında çalışıyor. İnsandan sayılmayan 2 milyon kişi ile, geçici işe sahip olduğu halde, işin niteliği gereği, bu dönem çalışmayanlar da eklenince, işsizlik oranı, 20,5’e çıkıyor…

 

NEYİN SONUCUNDA NASIL BİR TABLO!

Bir yandan dışa açılıp küresel sermayeyle birleşme, diğer yandan, sermayeler arası kıyasıya bir rekabet yaşanıyor. Rekabetin faturası işçi ücretlerine yansıtılıyor. Ücretler, çekilebilecek en alt sınıra çekilmeye çalışılıyor. Verimlilik artışını sağlamak için, en az işçiye en çok işi yaptırmanın tüm yolları deneniyor. Ucuz dövizin ithal girdi fiyatını ucuzlatması sonucu, ithal girdiye yönelen sanayiin “dışa” bağımlılığı gittikçe artıyor. İşçisi yoksul, dışa bağımlı, istihdam yaratamayan sanayi! Otomotivden beyaz eşyaya, tekstilden gıdaya, sanayiin birçok kolunda satışlar rekor kırıyor. Buna rağmen, birçok firma kapanma noktasına gelmiş durumda. Acımasız rekabet küçükleri vuruyor. Büyüme ve satış rekorlarına rağmen, sermaye, vergiden enerjiye, maliyetlerin düşürülmesini istiyor. Büyükler, daha iyi rekabet edebilmek, orta ve küçük sermaye temsilcileri ise, ayakta kalabilmek için…

Acımasız rekabet, küçük sermaye gruplarından emekçi sınıflara uzanan bir yelpazedekilerin ensesinde boza pişiriyor. Geride kalan bir avuç sermayedar ise, ancak, daha büyük olanlarla, uluslararası mali sermayeyle birleşerek yoluna devam edebiliyor. Süreç, daha olumluya değil, “Türkiye’nin kendi Çin’ini yaratması” tartışmalarına gidiyor. Süreç, tüm dünyada, acımasız rekabetin azaldığına değil, artığına işaret ediyor. Vahşi kapitalizmin acımasız rekabet çarkına düşmüş bir ülkede, Başbakan’ın “iyi tablo yaratma” çabası boşunadır. Rakamlar iyiye giderken, feryat edenlerin sayısı artıyor.

Piyasa kuralları bir fetiş haline getirildi. Objektif olduğu, genel geçerliliği olduğu iddia ediliyor. Piyasa kurallarının her topluma her zaman uygulanması tavsiye ediliyor. Eşitsiz gelişme yasalarına sahip kapitalist sistem içerisinde, her toplumda aynı sonucu doğuracak ekonomik kurallar mümkün müdür? “Kapitalizmin ne olduğu, nereden çıktığı, ne anlama geldiği ve nereye gittiği” sorularına cevap aramadan, sadece rakamlara bakarak, iyi ve kötü yorumu yapmak, yanılsamaya yol açar. Ve birçok kapitalist sistem savunucusu ekonomistin iddia ettiği gibi, objektif olduğu iddia edilen piyasanın, kendi işleyişi içinde, fakiri, güçsüzü, ezileni koruyacağı da yoktur. Korumak bir yana, tamamen tersi sonuçlar doğurur; piyasanın objektif işleyişi ve kuralları, emekçi sınıfları daha da ezer. “Piyasa kurallarının tam oturması ve zorunlu teknik olanlar dışında fazla müdahalede bulunmadan işletilmesi halinde uzun vadede zenginliğin oluşacağı, büyümenin sağlanacağı ve emekçi sınıfların durumunun da iyileşeceği” savı, umutları ötelemenin dışında işlev görmez ve tam bir aldatmaca olduğu pratikte kanıtlanmıştır.

Sonuç olarak, objektif olduğu iddia edilen bütün kavramlar, rakamlar, dengeler, istatistikler sadece bir araçtır. Sermaye, bu araçları kendi doğrultusunda kullanırken, Başbakan da halkı ikna etmeye çalışıyor.

 

—————-

DİPNOT

 

* Gini: Günümüzde gelir eşitsizliği, bireysel gelirler arasındaki farklardan yola çıkılarak ölçülüyor. Bu nedenle, hane düzeyinde toplanan gelirler, bireysel gelirlere dönüştürülmek zorunda. Bunun basit yolu, toplam hane gelirini, haneyi oluşturan fert sayısına bölmektir. Yani aile 5 kişilikse, ailenin geliri 5’e bölünerek, bireysel gelir bulunur. Ancak bu basit yöntemle yapılan ölçüm, yazı içerisinde değinildiği gibi, bazı sorunlar içeriyor. Bu nedenle, bireysel gelirler, “bireysel eşdeğer gelir ölçeği” tabir edilen istatistik tekniklerle “düzeltilmiş” gelirlere dönüştürülür. Hesaplar, bu düzeltilmiş gelirler üzerinden yapılır. Gini sıfır ise, mutlak adalet, Gini 1 değerini almışsa da, mutlak adaletsizlik olduğu varsayılır. Ölçümlerde 0 ile 1 arasında bir değer çıkar. Gini katsayısı 0.6 ise, bu, Gini’si 0.3 değerli bir dağılıma göre, iki misli adaletsizlik anlamına gelir. Marksist iktisatçıların dışında kalan iktisatçıların en çok kullandığı ölçüt, Gini ölçütüdür.

 

** Başbakan’ın yazıda alıntı yapılan konuşmasının tamamı “www.bbm.gov.tr” adresli Başbakanlık Basın Merkezi Resmi İnternet Sitesi’nde yer almaktadır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑