Kürt halkı nasıl kucaklanacak?

Koalisyon programının açıklanmasının hemen ardından, makam koltuklarına ısınmaya bile fırsat bulamayan Demirel-İnönü ikilisi, apar-topar Kurt halkına yönelik “şefkat” gezisini başlattılar.
“Bitirin şu işi”, “bölücülük yapılıyor” nidaları bir anda meydanlarda “Kürt realitesini tanıyoruz”, “bu hükümetin temelini siz (Kürtler) attınız” demeçlerine, Kürt halkını adeta baş tacı yapan sempati şovlarına dönüşüverdi. Kürt köylerine napalm bırakan uçakların yerini halka ‘sevgiyle’ şapka sallayan liderler, Kürt çocuklarına öğrendiği iki kelime Kürtçe ile seslenen Generaller almıştı. Generaller ve liderler Kürt köylüleri ile kol kola girerek foto muhabirlerine poz veriyorlardı.
Birkaç gün süren bu “sempati saldırısı”nın amacı gezi başlamadan önce biliniyordu: Kürt halkı üzerindeki olumsuz imajı silmek, mümkün olursa geçmiş ‘yanlış’ uygulamalar üzerine sünger çekmek, Kürt halkına ‘gaz’ vererek yedeğine almak. Her şey bitmiş, yeni bir dönem başlamıştı. Biz meydanlarda birlik içindeydik. Evet, siz de çok çekmiştiniz ama o dönem sizin de yardımınızla geride kalmıştı. Realitenizi tanıdığımız siz Kürtler de üzerinize düşeni yapmalıydınız. Bu biricik görev ‘birlik ve beraberlik’ içinde olmaktı…
Şov enteresan manzaralar arz ediyordu. İçişleri bakanı İsmet Sezgin bölge halkının sorunlarını dinlerken insanın aklına ‘timsah gözyaşları’ kavramını getirecek gözyaşları döküyordu. Gazetelerdeki etkisini görmüş olsa gerek ki, bunu gezi boyunca sık sık yaptı. Bu gözyaşlarının hem ‘orada’ olup bitenlere öfke duyan yumuşak kalpleri kazanmaya, hem de “aman tanrım bu ne korkunç manzara, inanın ki bilmiyordum” mesajı vermeye yönelik olduğu çok açıktı.

HEPSİ BU DEĞİL!
“Şefkat” gezisinin baştan sona aldatmacaya yönelik mizansenleri gerçeğin gizlenmesini sağlayamadı. Bu, TV’den sonra, propagandanın en iğrencine soyunan günlük burjuva basınında bile mümkün olamadı. Kürt halkına yönelik düşmanlık öylesine yoğun ve kabına sığmaz bir durumdaydı ki, bir yerde üstünü örtseler, bir yerde kendisini gösteriveriyordu.
En çarpıcı örneklerden birini “liberalliği”, “tarafsızlığı” ve “demokratlığı” ile nam salan Sabah yazarı Güneri Cıvaoğlu veriyordu. Gezinin başladığı gün Olağanüstü Hal Bölge Valisi Necati Çetinkaya ile yaptığı telefon görüşmesini ve izlenimlerini anlatan Cıvaoğlu, Çetinkaya’nın ‘olumlu’ ve ‘umutlu’ konuştuğunu belirterek şu sözleri aktarıyordu;
“Şimdilik 110 helikopter geliyor. Maaşlı askerler ve uzman erbaşlarla bir profesyonel güç oluşuyor. Ayrıca polisin özel timleri ve Jandarmanın komandoları var. Zırhlı kariyerlerin bölgeye varmaları güvenlik güçlerini daha etkin hale getirecek…”
Bunun ne demek olduğu çok açıktı. Kürt halkına yönelik bu timsah gözyaşları, sevgi gösterileri ve ‘birlik beraberlik’ çağrılarının arkasında askeri yığınak, özel tim ve yeni komando birlikleri gizleniyordu. Cıvaoğlu yukarda geçen 7 Aralık tarihli köşe yazısında bol miktarda “sevecenlik”, “insan hakları” lafları da ediyordu ama kendisinin umut ve olumlu sıfatı yakıştırmaktan geri durmadığı tedbirlerin elbette bunlarla bir ilgisi olmadığı da aşikârdı. Şirinlik gösterilerini bir yana bırakacak olursak Kürt halkının helikopterlerle ve profesyonel orduyla kucaklanacağını, gerçeğin, bütün o süslü laf ve şovların ötesinde, tamamıyla bundan ibaret olduğunu görmek için, çok da fazla bir çabaya ihtiyaç yoktu.

KÜRDE KUŞA YEM OLMAK
“Şefkat” gezisi, bir tür sivil cephe komutanları olan bölge vali ve valiciklerini de öne çıkardı. Kimi zehire karşı ‘çeşnibaşı’ tayin ederek göze girmeye çabalarken, kimi de ‘korkusuzluğunu” ispat etmeye çalıştı. Büyüklerinin gözüne girme konusunda Bölge Valisi Çetinkaya’nın başarılı olduğu söylenebilir.
Kozakçıoğlu’ndan boşalan makama atanması sırasında “Kürde kuşa yem olma” korkusuyla görevi kabul etmekte haklı bir tereddüt geçiren Necati Çetinkaya, gezi sırasında köşe yazarlarından olumlu not aldı. Yazarlar, Çetinkaya’yı “isteksizliği” ve “çekingenliği” üzerinden atmış buldular ve bunu yazılarında dile getirdiler. Necati Çetinkaya artık bir ödlek değil, kararlı bir devlet memuruydu…
Bir yandan gezinin ‘coşkusu’  yansıtılmaya çalışılırken bir yandan da ‘acı gerçekler’ ifade edilmek zorundaydı. “Kucaklaşma”; “iç savaş korkusu”, “belki de son şans” değerlendirmeleri ile birlikte sunuluyordu. Bu coşkuya rağmen durum vahimdi. Bir Özel Tim komutanı Cumhuriyet muhabiri Faruk Bildirici’ye bir gerçeği ifade ediyordu: “Artık çok geç”!
Bizim ‘ikiyüzlü politika’ dediğimiz şey, burjuvazinin dilinde ‘alternatifli politikalar’ adını alıyor. Bir yandan jenosit tedbirleri alırken, bir yandan Kürt realitesini tanıma demeçleri vermek; zırhlı kariyerleri bölgeye gönderip yığınak yaparken, “bu hükümetin temelini siz attınız” demek; Kürt köylerini bombalarken, “federasyonu tartışabiliriz” incisini yuvarlamak, dil serbestîsi tanımak, bu iki (yüzlü)li politikanın bir gereği ve ürünü oluyor. Politikanın temeli “şefkat sökmezse terör, terör sökmezse şefkat” formülüne dayanıyor. Biri olmazsa diğeri uygulanıyor. Çoğu zaman ikisi bir arada yürütülüyor, değişik zamanlarda, konjonktüre bağlı olarak biri öne çıkarılıyor. Ve tabii ki bu politikanın ismi, gerçekte uygulanan bir tek politikanın iki farklı yüzü anlamında, “ikiyüzlü politika” oluyor. Bu politika, tek bir politika olduğu halde, iki farklı politika gibi gösteriliyor. Kadife eldiven geçirilmiş demir yumruk kavramı bu iki yüzlü politikanın bir diğer ifadesi olarak kullanılıyor. Uygulananın şiddet olduğunu, bunun, kimi zaman ‘şefkat’ giysileri içinde, kimi zaman da ‘dizginsiz terör’ün ta kendisi olarak gündeme geldiğini belirtiyor.
“Şefkat” gezisi sırasında Demirel-İnönü ikilisinin halka hitap ettiği bir miting sırasında ortaya çıkan bir görüntü, politikanın ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor. Manzara şöyledir: Demirel ve İnönü kürsüden halka hitap etmektedir ve “barış”, “kardeşlik”, “birlik”, “bütünlük” motiflerini işleyerek şirinlik yapmakladırlar. Meydanda Kürt realitesi “tanınmakta”, Kürt halkına onları (SHP ve DYP’yi) bir araya getirdiği için minnet borcu ifade edilmektedir. Bu uygulanan “terör” politikasının bir yönüdür. Diğer yön ise, o sırada güvenliği sağlamak üzere miting meydanında bulunan ve Cumhuriyet muhabirine, “artık çok geç” diyen Özel Tim komutanında gizlidir. Tim komutanı, “şefkat”, “kardeşlik” vs. konularının artık gündemde bir yer işgal etmediğini,”savaşmaktan” başka bir yol olmadığını ifade etmektedir. Tim komutanı, o an için miting meydanındaki havaya uymayan, fakat, bir devlet politikası olarak her zaman gündemde ve uygulamaya hazır olan “şiddet” yönüne vurgu yapmaktadır. Alanda öne çıkan şefkat, politikanın yalnızca bir yönünü ifade eder. Tim komutanı ise diğer yönünü.
“Şefkat gezisi”nin bir özelliği de koyu bir şovenizm dalgasının üzerine oturtulması oldu. Hürriyet gazetesinin Tercüman’dan transfer ettiği köşe yazarı Rauf Tamer köşesinden “Taksim meydanında yüz binlerin bölücü terörü lanetlediği büyük mitingler hayal ediyorum” diye yazınca, mesaj ilgili birimlerce değerlendirildi ve Taksim’de olmasa bile Kayseri’de, devlet tarafından organize edildiği kuşkusuz olan, bilinen provokasyon gösterisi tezgahlandı. Tamer “start” verdi. Provokasyonlar birbiri arkasından sökün elli. Kürt milletvekillerinin yemin töreni, HEP kongresi, her şey, her vesile, şovenizmin ısıtılıp, tav’a getirilmesi için istismar edildi. Kayseri’nin potansiyel katilleri genç MÇP’li komandolar, çok satan magazin dergilerinde sayfalar dolusu röportajlar vererek,”bölünmez vatanın kutsal bekçileri” olduklarını ilan ettiler.
Şovenizmin şartlandırılması için her zaman kullanılan, ama son zamanlarda daha yoğunlaştırılan bir başka motif de, Kürdistan’daki çatışmalarda ölen askerlerin istismar edilmesi olgusudur. Çayırlı karakol baskınında ölen Bilal Çakırcalı isimli asteğmen bunlardan en öne çıkanı oldu. Hürriyet yazarı Emin Çölaşan, Bilal’in ölümünü iki kez sütununda yazdı. İzmirli bir genç olan Bilal Çakırcalı’nın cenazesi dolayısıyla Ege’nin yerel gazetesi Yeni Asır’da (başaramasa da) cenaze dolayısıyla Türk şovenizmini kışkırtmak için büyük bir çaba içine girdi. Bilal Çakırcalı’nın şovenist kampanyaya alet edilmeye çalışılmasının iki nedeni vardı; birincisi bir felsefeciydi, ikincisi şairdi. Duygulu yürekleri etkilemek için Bilal Çakırcalı’nın bu iki meziyeti işlenerek Ulusal Kurtuluş mücadelesi pekâlâ karalanabilirdi. Bu belki de hala mümkün. Ama gözden özenle kaçırılan bir nokta vardı. Bilal bir DEVRİMCİ’ydi. Faşist Yeni Asır’ın da, Emin Çölaşan’ın da ısrarla gözden kaçırdığı nokta buydu. O’nun Ulusal Kurtuluş mücadelesini desteklediğini, Devrimcilerle ilişkisini hiç kesmediğini, tutarlı bir demokrat olduğunu en azından yakın çevresi bilir. İzne geldiği bir sırada arkadaşlarına, “Ben, Kürt-er’e karşı savaşmak istemiyorum” dediğini de birçok kişi biliyor.
Kürt ve Türk halkının esenliği, burjuvazinin ikiyüzlü politikalarının, kimi zaman çekici taraflarının rüzgârına kapılmak değil, onunla mücadeleden geçiyor. Şovenizm vb. gerici politikaların, her an tersine dönebilir rüzgârların, halk iktidarının politikası olmadığı açıktır. Kürt halkı da zaten burjuvazinin hükümet temsilcilerinin bölge gezisi sırasında, onların kendi iktidarı olmadığını bildiklerini Dargeçit, İdil ve diğer yerlerde yaptığı protesto eylemleriyle göstermiştir.

Ocak 1992

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑