Modern ve Gelenek Bağlamında Emek-Zaman İlişkisi

GİRİŞ: Zaman mekan devinim

Augistunus: “ne olduğunu çok iyi bildiğim ama sorulduğunda bilmediğim şey: zaman” demişti. Bu sözler, zaman üzerine konuşmanın zorluklarını anlatan bir söz olarak kabul edilebilir. Ama biz yine de bir şeyler söylemeyi deneyeceğiz.

Zamanın akışı, bizim çeşitli konumlardaki değişikliklerimiz için bir ölçme ediminin dışında bir anlama sahip değildir. Yani, insanın olmadığı bir durumda zaman anlamsızdır.[1]

İnsanın doğal bir varlık olmaktan çıkıp toplumsal bir varlık haline gelmesi, zamanın da ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu anlamıyla insanlığın, sahneye çıkışından bu yana, sürekli olarak belli bir zaman algısı olmuştur. Gündelik yaşam içinde, sorgulanmasa da, bu algı, adeta apiriori bir bilgi gibi, yerleşik bir bilgi türüne dönüşmüştür. Dolayısıyla da insanın, dünyayla, toplumla ve diğer insanlarla ilişkilenişine, oldukça belirleyici bir güce sahip olan ‘zaman algılayışı’ eşlik etmiştir. Bu algının doğuşu, insanın doğasının toplumsallık olarak şekillenmesiyle birlikte gelişmiştir denilebilir. Kendini bir mekanın parçası olarak algılamanın yerine, kendini bir mekanda algılamaya geçiş olarak da tanımlanabilecek bu kopuş, mekanın devinimini ölçme isteğinin doğmasına neden olmuştur.

İlkin, bu isteğin, doğaya uyum göstermek, doğadan yararlanmak, kendi varlığını sürdürmek için zorunlu gereksinimleri daha kolay karşılamak amacına dönük olduğu söylenebilir. Ancak süreç içerisinde, zamanı ölçme ve hatta kontrol etme isteğinin, toplumsal organizasyonun ve bu organizasyondaki iktidar ilişkilerinin kendini yeniden üretme çabasından kaynaklanmaya başladığı görülmektedir.

Bu ölçüm bugüne kadar çok çeşitli biçimlerde açığa çıkmıştır.

Ancak yine de bu ölçüm çabalarını üç başlıkta toplamak mümkündür:

Birincisi; insan organizmasının ritmine dayalı zaman ölçme: nabız atışları, uyku-uyanıklık döngüsü (25 saat olarak gerçekleşiyor ve dünyanın kendi etrafındaki dönüş ritmine uymuyor), kadınların regl döngüsü vb.

İkincisi; insanın dışındaki doğa nesnelerinin ritmine dayalı zaman ölçümü: ayın, güneşin devinimleri ve bu devinimin dolaylı doğal etkileri, ayrıca en hassas ölçüm imkanı veren sezyum atomunun titreşimlerine dayalı ölçüm vb. (Sezyum, bilinen en hızlı devinen elementtir.)

Üçüncüsü ise; insanın geliştirdiği teknik ölçüm aletlerine dayalı saat-zaman ölçümü: en eski su ve kum ve güneş saatleri, dünyanın ve yıldızların hareketine dayalı mekanik ve dijital saatler.

Zamanın, mekanın ritmik devinimine dayalı tanımı üzerinden mekanın sonsuzluğu düşünüldüğünde, ritmik olanın belirlenimi kuşkuludur. Periyodik olduğunu düşündüğümüz devinimin, daha gelişkin ölçümlerde, daha geniş bir periyodun parçası olup olmadığını veya bir periyodu olup olmadığını belirlemek olanağına sahip değiliz.

Bütün bu ölçüm çabalarının zamanın neliği ile ilgili bir açıklığı sağlaması mekan devinim ilişkisi bakımından mümkün olmasa da, toplumsal yaşamın örgütlenişi ile insanın zamanla ilişkilenişi arasındaki bağlantıya dair çeşitli açıklamalar yapma olanağı sağlaması mümkündür.

İLKEL TOPLUM VE ZAMAN

İlkel toplumların zaman algısı

İlkel insan, büyük oranda kendini doğanın bir parçası olarak algılar. Bunun sonucu olarak, doğal varlığını sürdürmeye yönelik bir yaşantı sürer. Doğa ile bu ilişkileniş biçimi, onun zaman algısının şimdiye odaklanmasına neden olmuştur. İlkel insan, öncesi hiçlik, sonrası hiçlik bir sonsuz şimdi içinde varlığını sürdürür. Kendini sürekli tekrar eden gece-gündüz ve mevsimlerin döngüsüne uyumlu olarak, zaman algısı da, döngüsel bir zaman algısıdır. En eski insan toplumlarında dahi, yaşam ve ölüm arasında, güneşin doğuşu ve batışına dayanan bir bağlantı kurulduğu söylenebilir.

Böyle bir zaman algısı, zorla çalıştırılmanın da olmadığı koşullarda, insanların çalışmaya ayırdıkları zamanın sınırlı kalmasına neden oluyordu. Bazı ilkel toplum kalıntıları üzerine yapılan araştırmaların bulguları dikkate değerdir.

İlkel toplum insanı, hayatta kalabilmek için sürekli yiyecek aramakla geçen hayvansı bir yaşam sürmek zorunda olmadığı gibi, yaşamını sürdürmek için gerekli olanı da şaşılacak kadar kısa bir süre çalışarak elde etmektedir.[2]

Tabii burada söz konusu olan ihtiyaç, toplumsal ihtiyaçlar yanı oldukça sınırlı ve büyük oranda beslenme ve güvenlikle ilgili doğal ihtiyaçlar olmaktadır. Toplumsal ihtiyaçların ‘ihtiyaç’lığının tartışılır oluşu ve emekçiler açısından tarih boyunca öncelikli olmayışı gözönünde bulundurulduğunda, esas olan, konumuz bakımından doğal ihtiyaçlar olmaktadır. Doğal ihtiyaçlar bakımından ilkel topluma bakma gerekliliği, bu durumdan kaynaklanır.

O dönemi anlatan kroniklerin hepsinde, sağlıklı yetişkinler, gürbüz çocuklar, çeşitli ve bol yiyeceklerden söz edilir. Demek ki yerli kabilelerin bir geçim ekonomisine sahip olmaları, bütün zamanlarını yiyecek arayarak telaş içinde geçirmelerini gerektirmiyordu. Dolayısıyla, hem bir geçim ekonomisine sahip olmak hem de üretim etkinliklerine sınırlı bir zaman ayırmak pekâlâ mümkündür.[3]

İlkel toplumlarda insanların geçimlerini sağlamak için çalışmak zorunda oldukları süre, bugünden bakılınca, hayal bile edilemeyecek bir süreye denk düşmektedir. Karşılanan ihtiyaçların ya da yaşamı sürdürmek için gerekli olan ürün ve nesnelerin, bugünle karşılaştırılamayacak düzeyde sınırlı olduğu söylenebilir.

Ancak burada önemli olan, nelerin ihtiyaç olarak algılanıp algılanmadığından çok –ki bu çok tartışmalı bir tespit olur ve bugünün ihtiyaç algısına göre değerlendirmemek gerekir–, algılanan ihtiyaçların karşılanması için harcanan zaman ve geriye kalan zamanın oranıdır.

İşte bu ilkel toplum, geçimi için harcadığı zamanın dışındaki zamanı kendine ait zaman olarak değerlendiriyor; “görev gereği değil, sırf canları istediği için avlanıyor, balık tutuyor; şenliklere ve içki âlemlerine katılıyor; savaşçılık tutkularını tatmin edecek fırsatlar kolluyorlardı.[4]

Bu durum, ilkel toplumların ihtiyaç duyduklarından daha fazlasını üretmeye yetecek zamana sahip olduklarını gösteriyor. Ama neden ihtiyaç duyduklarından daha fazlasını üretsinler? İnsanlar, ancak zorunlu olurlarsa, gerekli olandan fazla çalışırlar. İlkel toplumların temel özelliği, bu zorunlu çalışmanın bulunmamasıdır denilebilir. İlkel toplum için üretim doğayla ilişkilendirilir ve yaşamsal ihtiyaçların karşılanmasına yöneliktir. Üretim, toplumun kendini doğal yeniden üretimine bağlanmış durumdadır.

Bu durumda, yaşamsal ihtiyaçların tümü bir kez karşılandıktan sonra, hiçbir şey, ilkel toplumu daha fazla üretmeye, yani tembellik, oyun, savaş ya da şenliklere ayrılabilecek bir zamanı, amacı belirsiz bir çalışmayla harcamaya sevk edemez.[5]

Nasıl oluyor da, insan, tarihin belli bir evresinde, yaşamsal ihtiyaçların giderilmesi dışında bir amaca yöneliyor?

İlkel toplumda ekonomik yaşam özerk ve sınırları belli bir alan haline geldiğinde, üretim etkinliği yabancılaşmış, hesaplanabilir ve emeğin ürünlerinden yararlanacak olanların zoruyla yaratılmış bir emeğe dönüştüğünde, toplum, ilkel olmaktan çıkmış, yönetenler ve yönetilenlere, efendiler ve uyruklara bölünmüş bir toplum haline gelmiştir denebilir.

SINIFLI TOPLUMLAR VE ZAMAN

Sınıflara bölünmüş toplum, çalışmayı kendi ihtiyaçlarını karşılamak için zorunlu ve sınırlı bir çaba olmaktan çıkarıp, yerini, başkasının çıkarı için zorunlu bir çalışmaya bırakmıştı. Ya da varlığını sürdürmesinin koşulu, kendine yeterli olacak kadar üretmek değil, efendisinin istediği kadar üretmek haline gelmişti. Bu durum, üretimin zorunlu ihtiyaçlarla olan bağını koparıp, bir yandan yeni ihtiyaçlar ortaya çıkarırken, bir yandan da bu yeni ‘ihtiyaçları’ karşılamaya yönelik bir çabayı beraberinde getiriyordu. Emek gücünün, emek gücünün sahibinin kontrolünden çıkması, zaman algısının da değişmesine neden olmustur. Zaman, artık olanaklı olduğunca, üretim yapmaya yönelik olarak işlemektedir. Dolayısı ile üretici açısından, sınıflı toplumlarla beraber, zorunlulukların alanının genişlediği, serbestliğin alanının daraldığı bir zaman algısı ortaya çıkmıştır denilebilir.

Ancak bu algı, yine de, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte yeni biçimler almıştır. Sınıflı toplumlarla belirmeye başlayan çizgisel, ölçülebilir zaman anlayışı, kapitalizmle birlikte, standartlaşmış saat-zaman biçimine bürünmüştür. Çalışanlar açısından, kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda, hala doğa nesnelerinin hareketine ve mevsimsel döngüye dayalı bir zaman algısının geçerliliğini koruduğu söylenebilir. Kapitalizmle beraber, zamanın dışsallığı ve bir kontrol mekanizmasına dönüşmesi  belirginleşir. “Tarih boyunca gelişen meta üretim tekniklerinin yoğunluğu ve yaygınlığındaki değişimle birlikte, zaman algısı, öznel ve içsel bir konumdan, nesnel ve dışsal bir konuma kaymıştır. Zaman algısının değişmesinin temelinde yer alan toplumsal değişim, Marx’ın tanımlamaya çalıştığı şekliyle, gereksinimlerin sınırlanması, tasarruf edilmesi ve kıtlığın düzenlenmesi temeline dayalı eski bir toplumdan, üretimdeki bolluk ve tüketimdeki genişlik üzerine kurulu yeni bir topluma geçilmesidir.[6]

KAPİTALİZM VE ZAMAN

Modern Zamanlar

Kapitalizm öncesi dönemlerde iş odaklı ‘zaman’, kapitalizmle birlikte ‘iş disiplini’nin tanımladığı bir kavram haline gelmiştir. Böylelikle, sınıflı toplumlardaki zaman algısının, kapitalizmle birlikte, ‘iş’in formülasyonuna da dayandığı söylenebilir.

İşin disipline edilmesi; işin nasıl, ne zaman, nerede ve kim tarafından yapılacağının belirlenip, yürütülmesi olarak gerçekleşir. Pre-kapitalist dönemlerde atölyelerde yapılan küçük ölçekli üretim ile ‘iş’in disipline edilmesi zorunluluğu başlamıştır. Ama özellikle büyük fabrikaların kurulduğu ve kapitalizmin olgunlaştığı, üretimin daha büyük ölçeklerde yapıldığı dönemlerde ise, ‘iş’ disiplini daha da önemli hale gelmiştir. Kapitalist üretimin gelişmesi, çalışma saatlerinin sıkı bir şekilde düzenlenmesi zorunluluğunu beraberinde getirmiştir. Çünkü kapitalizmin ortaya çıkardığı üretim biçimindeki bu değişimin beraberinde getirdiği toplumsal yansımalar, çalışan insanın günlük zamanını planlamıştır. Böylelikle, sayısı her geçen gün artan işçi sınıfının ‘nasıl üreteceği’ belirlenirken, toplumsal ilişkileri, sosyal yapıları da buna bağlı olarak şekillenmiştir.

Kapitalist üretimin devamlılığının sağlanabilmesi açısından, çalışma saatlerinin belirlenmesi gerekmiştir. Bu belirlenim, sadece çalışma saatleriyle sınırlı kalmamış, çalışmaya ayrılan sürenin dışında kalan zamanları da kapsamıştır. Çalışmadan arda kalan zamanlar, ilk olarak kilise tarafından, dini bayramların ve Pazar günlerinin tatil edilmesi olarak belirlenmiştir. Sanayileşmenin ilk zamanlarında ise; kilisenin belirlediği bu günlerin de gerisine düşülmüş ve çalışma saatleri olağanca arttırılmıştır. Günde ortalama 16 saat (ki haftalık çalışma süresinin 94 saate kadar çıktığı yerler vardı, 1800’lü yıllarda) çalışmanın sonucu olarak; çalışmadan geriye kalan zamanlar sadece yatıp dinlenerek geçiriliyor, başka bir şey yapamaya zaman bulunamıyordu.

Engels’in bu konuyla ilgili anlatısı şu şekildedir: “İş, sabahleyin saat beş buçukta başlamalıydı; şayet işçi iki dakika geç gelirse cezalandırılırdı; on dakika geç gelirse günlük ücretinin dörtte biri kesilirdi… Yeme, içme ve uyuma emirle oluyordu.[7] Sınıflı toplumların ortak özelliği olan ‘zamanın sahiplenilmesi’ ve yönetimi, kapitalizmin bu olgunlaşma döneminde, artık fabrika sahiplerinin elindeydi. Zaman, özgürleştirici özelliğini yitirmişti. Bu konuyla ilgili başka bir örnek ise, 1832 yılında, bir baba ile mahkeme başkanı arasında geçen, babanın çalışan çocuklarıyla ilgili şu diaologda görülmektedir:

“-Çocuklar sabahleyin kaçta fabrikaya giderlerdi?

-Yaklaşık altı haftalık meşguliyet (iş) süresi boyunca, sabahleyin üçte giderler, saat onda veya gece yarısına doğru işten dönerlerdi.

-Bu on dokuz saatlik çalışma süresince ne kadarlık dinlenmelerine izin veriliyordu?

-Onbeş dakika kahvaltı, yarım saat öğle yemeği ve onbeş dakika da dinlenme için.

-Makineleri temizleme herhangi bir zaman kaybına yol açıyor muydu?

-Temizleme işi bazen onların tüm kahvaltı veya içme zamanını alıyordu.

-Bu aşırı çalışmadan dolayı çocuklarınızı uyandırmada büyük zorluk çekiyor muydunuz?

-Evet. Onları erkenden kaldırmak için ıslatıp uyandırmak ve işe göndermeden önce yere yatırıp elbiselerini giydirmek zorundaydım.

-Ne kadar uyuyorlardı?

-Hafif bir yemekten sonra yatağa gittiklerinde saat on bire yakın oluyordu. Karım onları zamanında hazır edememe korkusuyla tüm gece uyumadan bekliyordu.

-Sabahleyin kaçta kalkıyordunuz?

-Genellikle ben ve karım çocukları giydirmek için saat ikide kalkardık.

-Öyleyse onlar dört saatten fazla uyumuyorlardı?

-Evet, uyumuyorlardı.

-Gene çalışma saatleri sabah saat altıdan gece sekiz buçuğa kadar mıydı?

-Evet.

-Bu çalışmadan dolayı çocuklar aşırı derecede yoruluyor muydu?

-Evet. Çoğu zaman ağızlarındaki yiyecekle beraber uykuya düşerlerdi.

-Bu çalışma neticesinde her hangi bir kazaya maruz kaldılar mı?

-Evet. Büyük kızım işe ilk gittiğinde, çark, işaret parmağını ekleme doğru ezmiş ve bu nedenle Leeds revirinde beş hafta yatmıştı.

-Bu dönemde ücreti ödendi mi?

-Kaza olur olmaz ücret tamamen durduruldu.[8]

Bu örnekten de görüldüğü gibi, çalışma zamanı tüm hayatı etkileyen bir öge olmuştur.

Kapitalizmin bu dönemlerinde, bu çalışma koşulları, işçi mücadelelerinin de yaygınlaşması sağlamıştır. Kötü çalışma koşulları, işçi sınıfını mücadele etmeye sevketmiştir. İşçilerin talepleri, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, çalışma saatlerinin azaltılması ve çalışmadan arta kalan zamanın arttırılmasına dönük olmuştur. İşçi sınıfının mücadeleleri sonucu ise;  çalışma zamanında bir düşüş, çalışmadan arta kalan zamanlarda da bir yükseliş yaşanmıştır.

Fordizm ve Post Fordizm

Bu dönemde (20. yy. başlarında), Henry Ford’un kendi fabrikasında uygulamaya soktuğu üretim yöntemi zamanla benimsenmiş ve o dönemin hakim üretim yöntemi olmuştur. Fordizm olarak adlandırılan bu yöntem, üretimin kitlesel yapılmasına dayalıydı. (Fordizmin pek çok niteliği arasından burada birkaçına değineceğiz.) Montaj hattı ve bant sistemine dayanan bu üretim yönteminde, bant mekanik bir hat üzerinde ilerliyor ve işçi, çalışma süresi boyunca, belirli bir hızda aynı işi yapmak zorunda kalıyor. Montaj hattı olduğu için de, bu iş, vida sıkmak, bir şeyi kaldırıp başka bir yere koymak gibi işler oluyordu. Böylece; 1.) işler vasıf gerektirmeyen hale getiriliyor, 2.) sürekli aynı iş, nefes alınmaksızın yapılıyor (ki tuvalete gitmek, kaşınmak bile yasak, çünkü iş bırakıldığında bant birikiyor.), 3.) işin sadece bir bölümü yapıldığı için işe yabancılaşma doğuyor ve emek süreci parçalanıyor. Fakat üretimin standartlaştırılmış bu hali, zamandan tasarruf ederek, daha çok üretimin yapılmasını sağlıyor. Zamandan, maliyetten vb. tasarruf edilerek, aynı zamanda, bu üretim biçimiyle, emek süreci de kontrol altına alınıyor. Emek sürecinin denetimi, zamanın da denetimini ve yönlendirilmesini sağlıyor. Öyle ki, üretim biçimi ile zaman aynılaşıyor: Her zaman birimi, kendisinden bir önceki ve bir sonraki ile aynı olduğu gibi, montaj hattı ile de iş ve işçi birbirinin aynısı haline geliyor. Zaman kesintisiz akıp gidiyor ve montaj hattı da öyle. Bu aynılaşma, zamanın mekanı yok etmesiyle sonuçlanmıştır. Çünkü bu akış, bölünüm ve aynılaşma kontrolü, zamanı yönetene verir ve her şey artık ona tabi olur.

Fordizm sonrası, bu tarif ettiğimiz durum, daha da acı bir şekilde yaşanmıştır. Fordizmin aşırı üretiminden kaynaklanan ekonomik kriz, üretim biçiminde de bazı değişimleri zorunlu kılmış, post fordist üretim yöntemleri benimsenmiştir. Post-fordizmi belirleyici kılan, esnekliktir. Değişen koşullara ayak uydurmak olarak örülen esnekliğin altyapısı, çalışma sürelerinin de belirsizleşmesine yol açmıştır. Günlük çalışma sürelerinin ve yerlerinin işin ihtiyacına göre belirlenmesiyle, çeşitli esnek çalışma yöntemleri geliştirildi. Part-time çalışma diye bildiğimiz kısa süreli çalışma yöntemleri, işsizliği önlediği söylenerek, uygulanmaya başlandı, ama emekçilerin ücretlerini düşürdü ve onları sosyal haklardan yoksun bıraktı. Çağrı üzerine çalışma yöntemiyle; ne zaman, nerede, kimin için çalışıldığı belli olmadığı için, insanın hayatını planlayabilmesine olanak kalmadı ve zamanın kontrolü emekçinin elinden daha fazla kayıp gitti. Ama esnek çalışma yöntemlerinin en önemli sonucu, fazla çalışmayı içermesiydi. Eğer, iş gerektiriyorsa, günlük çalışma süresinden daha da fazla çalışılabilecekti. Bu, kapitalizmin başlangıcından beri verilen mücadelelerin ve bu mücadeleler sonucunda kazanılan onca hakkın geri alınmasıydı.

Fazla çalışmanın en acı sonuçları Japonya’da yaşandı. 1969’dan beri ‘Karoşhi’ diye adlandırılan, ‘aşırı çalışmaktan kaynaklanan ölüm’ler gerçekleşmeye başladı. Japonya’nın tipik manzarası şöyle anlatılmaya başlandı: “Bir Japonyalı emekçi, işyerinden toplu taşımayla 2 saat uzaklıkta oturuyor ve bu nedenle, sabah 7’de evden çıkıp gece 11’de eve varıyor. Sokak ortasında takım elbiseleriyle yerde uyuyakalmış insanlar, az rastlanır bir manzara değil.”[9]

Esnekleşmeyle yaşanan, çalışma yaşamının yeniden düzenlenmesi oldu. Çalışma yaşamındaki kurallar esnekleştirildi ve ortadan kaldırıldı, böylelikle de kuralsızlık kural haline geldi. Bu kuralsızlaştırma ile birlikte, artık zamanın belirlenmesinin kuralı da ortadan kalkmıştı.. İşin gerekleri dediğimiz şey, aslında, çalışan kişinin ve zamanın uydurulmak zorunda olduğu kapitalizmin gerekleriydi. Aslında tek kural kapitalizmdi. Sahipleri tarafından esnekleştirilen zaman, sadece sahiplerin kendi ihtiyaçlarını esnekleştirmiyordu çünkü.

‘Boş zaman’

Kapitalizm öncesinde iş, insanın yaşamsal etkinliğinin bir parçası konumunda idi. Yani, iş, yaşamı sürdürmenin bir aracı olmaktan çok, yaşamın bir parçasıydı. Dolayısıyla iş dışı zaman da, boş zaman olarak tanımlanmıyordu. Kapitalizm çalışma saatlerini standartlaştırırken, ‘boş zaman’ı da belirlemiş oldu. Çünkü, artık işten arta kalan zaman, boş zaman olarak tanımlanıyordu. Bu tanımlama, işle zaman arasında kurulan güçlü bağlantıya işaret eder. Yani işiniz yoksa boşsunuzdur ve genellikle işiniz başkaları tarafından belirlenmiştir. Dolayısıyla başkalarının belirlediği bu zamanın dışında kalan, yeme, içme, uyuma vb. zorunlu ihtiyaçların dışında kalan zaman, boş zamandır. Bu tanımın ortaya çıkışının en önemli nedeni şu olsa gerek: insan, zamanını kontrol etmekten öylesine uzaklaşmıştır ki, kendisi, yönetme fırsatı bulduğu zamanlarda, ne yapacağını bilemez hale gelmiştir. Sürekli yapmak istediği onlarca şey sayıp, bunlara zaman bulamadığını söyleyen insanlar, genellikle boş kaldıklarında hiçbir şey yapamamaktadırlar.

İşte bu durumun kendisi, yaşamının ana ekseni çalışmak olan insanlar yaratır. Artık insanlar yaşamak için çalışmıyor, çalışmak için yaşıyordur.

KAYNAKÇA

1. Kumar, Krishan, Sanayi Sonrası Toplumdan Post-Modern Topluma Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Çev: Mehmet Küçük, Dost Kitapevi, 2004, Ankara.

2. Cengizhan, Ali, Metin Çulhaoğlu, Gülhan Erkaya, Ahmet İnam, Duygu Kaçar, İzettin Önder, İlker Maga, Ömer Naci Soykan, Zaman’ın Kitabı, YGS yayınları.

3. İktisadi Aklın Eleştirisi, Andre Gorz, İletişim Yayınevi.

4. Zubritski, Mitropolski ve Kerov, İlkel Topluluk Köleci Toplum Feodal Toplum, Çev: Sevim Belli, Sol Yayınları, 1974, Ankara

5. Öner, Yücel, Zaman; Nasıl İçimizde Neden Dışımızda, Evrensel Basım Yayın.

6. Levinas, Emmanuel, Ölüm ve Zaman, Çev: Nami Başer, Ayrıntı Yayınları., 2006, İstanbul.

7. Gezgin, Ulaş Başar, ‘Karoşi: Japonya’nın Kalkınması Altındaki Kanlı Gerçek’, http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=324&Itemid=27

8. Uzun, Ahmet, ‘Sanayi Devrimi Esnasında Çalışma Şartları’, http://iibf.kou.edu.tr/ceko/armaganlar/nusretekin/1/14.pdf

9. Binbay, Tolga, ‘HiçBir Kere Hayat Bayram Olmadı ya da Yaşam Sıkıcı Olamaz Ama Nasıl?’, http://kirpi.fisek.com.tr/index.php?metinno=felsefe/20041219201114.txt

10. Clastres, Pierre, ‘Devlete Karşı Toplum’, Birikim, S. 17, Eylül 1990.

11. İnal, Kemal, ‘Zaman, Emperyalizm ve ‘Öteki’, Evrensel Kültür, S. 139, Temmuz 2003.



[1] Kemal İnal, Zaman, Emperyalizm ve ‘Öteki’

[2] Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum.

[3] agy

[4] agy

[5]agy

[6] Tolga Binbay, Hiçbir Kere Hayat Bayram Olmadı ya da Yaşam Sıkıcı Olamaz Ama Nasıl?

[7] Ahmet Uzun, Sanayi Devrimi Esnasında Çalışma Şartları, ‘Engels, G. R. Porter; “A Contemporary Pessimist and Optimist”, C. S. Doty, The Industrial Revolution, 1969, içinde, s. 58-59

 

[8] Agy

[9] Ulaş Başar Gezgin, Karoşi: Japonya’nın Kalkınması Altındaki Kanlı Gerçek

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑