Brexit’in siyasi yansımaları ve emekçiler açısından ifade ettikleri üzerine

Zeynep Akay

Britanya’nın Avrupa Birliği (AB) üyeliğine ilişkin 23 Haziran’da yapılan referandumda karar AB’den ayrılma yönünde çıktı. Oy kullanma oranının yüzde 72 ile ortalamanın üstünde olduğu referandumda seçmenlerin yaklaşık yüzde 52’si (17,4 milyon) AB’den ayrılma, yüzde 48’i (16 milyon) de kalma yönünde oy kullandı. Böylece Britanya’nın 43 yıllık AB üyeliğine son verilmesi kararı alınmış, ilk kez bir AB üyesinin birlikten ayrılması gündeme gelmiş oldu.

Bunun bir ilk olması nedeniyle Britanya tarafında da AB tarafında da bu sürecin nasıl işleyeceği konusunda net görüşler ifade edilemiyor. Ancak resmi olarak çıkış işlemlerinin başlaması için Britanya’nın Lizbon Anlaşması’nın 50. maddesini işleme koyduğunu açıklaması gerekiyor.

Şimdilik kimse 50. maddeyi işletmeye başlamak istemese de, AB yasaları, bunun en geç iki yıl içinde devreye sokulmasını ve iki yılda da sonuçlanmasını öngörüyor. Bazı AB üyesi ülke liderleri ve teknokratlar Britanya’yı cezalandırma maksadıyla Brexit işlemlerinin bir an önce başlatılmasından yana görüş belirttiler.

Referandum sonucu istediği yönde çıkmayınca Muhafazakâr Parti lideri ve Başbakan David Cameron istifa etti. Muhafazakâr Parti’de AB üyeliği konusunda on yıllardır devam eden bölünmeye son vermek, 2015 seçimlerinden güçlü çıkmak, AB’deki ekonomik kriz ve mülteci krizinin yükünü üstlenmemek için AB ile pazarlıklarında elini güçlendirmek amacıyla bir koz olarak referandumu gündeme getirmiş, ancak hesapları tutmamıştı.

Ülkeyi belirsiz bir sürece sürükleme ve partideki bölünme tehlikesi karşısında Muhafazakâr Parti, liderlik krizini kısa sürede atlatmak için İçişleri Bakanı Theresa May’i birçok Bizans oyunu sonucunda tek aday kılıp Başbakan olarak adeta atadı. May, 50. maddenin ne zaman devreye sokulacağına dair net bir tarih vermemekle birlikte, bu işlemlerin bu yıl başlatılmayacağını açıkladı. Sadece AB ile ilişkiler açısından değil, Britanya sermayesinin diğer ülkelerle ilişkileri açısından da bu sürecin nasıl sonuçlanacağını, nasıl bir biçim alacağını bu işi yürütecek olanlar da henüz bilmiyor.

Özgürlük Dünyası’nın Haziran 2016 tarihli 277. sayısında, hükümetin AB üyeliği konusunda neden referanduma gitme kararı aldığı ve farklı ekonomik, siyasal ve toplumsal kesimlerin AB üyeliği konusundaki tutumları ayrıntılı olarak incelenmişti. Bu nedenle, bu yazıda daha çok Brexit referandumu sonrasında açığa çıkan bazı olgular üzerinde durulacak.


Referandum sonrasında iktidardaki Muhafazakâr Parti, ana muhalefet partisi olan İşçi Partisi ve referandum sürecindeki AB ve göçmen karşıtı söylemleriyle Brexit kararının çıkmasında önemli bir işlev gören Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) liderlik krizi yaşamaya başladı. Başbakan Cameron istifa etti; onun yerini alan May seçmenin oyuyla Başbakan olmadığı için meşruiyeti tartışılıyor. Referandumda AB’den ayrılma kampının önemli aktörlerinden aşırı sağcı popülist UKIP lideri Nigel Farage da artık “görevini tamamladığı ve hayatını yaşamak istediği” gerekçesiyle liderlikten çekildi. İşçi Partisi’nin senesini doldurmamış lideri Jeremy Corbyn ise, kendi partisinden milletvekillerinin güvenoyunu alamadığı için yeni bir lider seçimi süreciyle karşı karşıya.

Britanya’nın modern siyasi tarihine damgasını vuran siyasi partilerde sadece liderlik krizi ve değişimi olarak değil, bölünme ve birleşme şeklinde taşları yeniden yerine oturtma, siyasi çizgisini yenileme potansiyeli olan, İskoçya ve Kuzey İrlanda’da seçmenlerin çoğu AB’de kalmak istediği için ülkenin siyasi ve idari yapısında değişikliklere gebe gelişmeler olarak değerlendiriliyor bunlar.

Brexit kararı katalizör işlevi görmüş olsa da, bu gelişmeleri sadece referandum sürecine bağlamak elbette doğru değil. Seçmenlerin çoğunluğunu bu karara iten ekonomik, siyasal ve sosyal koşullar, giderek yüze vuran toplumsal çatlaklar ve siyasi temsiliyet sorunu ülkeyi bu sürece taşımış oldu.

Ayrıca Brexit sürecini yürütecek yeni bir hükümet için erken genel seçime gidilmesini talep eden, bu süreçte alınan kararların yeniden halkoyuna sunulması gerektiğini savunanlar da az değil.

NEDEN BREXİT?

24 Haziran’da atılan gazete başlıkları eğilimlerine göre sonucu farklı tanımlıyordu: Sun “Tarihimizde önemli dönüm noktası”, Mail “Siyasi deprem”, Express “Bağımsızlık günü”, Mirror “Dağınık Krallık”, Times, “Britanya’nın Brexit isyanı”, Financial Times “Küresel mali piyasalarda karışıklık” ve Sterlinin değerindeki düşüşten söz ediyordu.

Referanduma birkaç hafta kala ayrılma yönündeki oylar kimi anketlerde önde görülse de, İşçi Partili milletvekili Jo Cox’un faşist bir örgüt üyesi tarafından öldürülmesi, AB’de kalma yönündeki atmosferi güçlendirmişti. Öyle ki, 23 Haziran gecesi sandıklar kapanıp oylar henüz yeni sayılmaya başladığında, ayrılma yönünde kampanyanın önemli aktörü UKIP lideri Nigel Farage, referandum sonucunun AB’de kalmaktan yana çıkacak göründüğünü ve yenilgiyi kabul ettiğini açıkladı. Ancak ilerleyen saatlerde durumun hiç de öyle olmadığı ve 17 milyon kişinin AB’den ayrılmak için oy kullandığı görüldü.

Peki AB’den ayrılma yönünde oy kullanan bu 17 milyon hangi kesimlerden oluşuyordu? Bu konuda coğrafi, sınıfsal ve demografik ayrımlar yapılıyor. Birleşik Krallık’ı oluşturan İskoçya ve Kuzey İrlanda’da AB’de kalma yönünde oylar ağır basarken, İngiltere ve Galler’de çoğunluk ayrılma yönünde oy kullandı. İngiltere’nin Londra ve Manchester gibi kozmopolit büyük kentlerinde çoğunluk AB’den yana oy kullanırken, 1990’larda imalat sanayisi çökertilmiş, üretimin ucuz olduğu ülkelere kaydırıldığı, işsizliğin ve yoksulluğun yoğun olduğu, iş güvencesi, eğitim ve konut olanaklarından yoksun kuzey bölgelerinde hükümete tepkiyi de içeren bir AB karşıtı tutum hakim olmuştu. Aynı şekilde maden ve gemi inşa sanayinin bitirildiği, benzer sorunlar yaşayan Galler’de de aynı sonuç alınmıştı.

İş ve meslek sahibi olan, AB’nin serbest dolaşım nimetlerinden yararlanan orta ve üst sınıflar AB’de kalmaktan, işsizliğin ve yoksulluğun yaygın olduğu, kemer sıkma politikalarından en fazla etkilenen işçi ve emekçilerin, yoksulların önemli bir kısmı ayrılmaktan yana oy kullanmıştı.

Siyasi yorumcular, buna, toplumdaki derin bölünmenin göstergesi olarak dikkat çekiyor. “Birleşik Krallığı Birleştirmek: Brexit Sonrasında Ne Var?” başlıklı makalesinde¹ Anand Menon, bu durumu “küreselleşmenin geride bıraktığı kesimler arasında yöneticilere karşı oluşmuş yaygın güvensizlik duygusu” ve “İngiliz toplumunda eskiden beri var olan çatlakların yüze vurması”, “halkı yeterince temsil etmeyen sisteme karşı bir siyasi protesto” şeklinde ifade ediyor. İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn ise bunu “kendisini siyasal sistemin dışında bırakılmış hisseden kesimlerin tepkisi” olarak adlandırdı.

Neoliberal politikalar ve 2007-8 ekonomik krizi sonrasında yoğunlaşan kemer sıkma politikalarından en çok etkilenen, işsiz kalan, sosyal yardımları kesilen, ücretleri dondurulan, iş güvencesi olmayan, eğitim ve sağlık hizmetleri sınırlanan, konut sorunu yaşayan emekçiler, işsizler, yoksullar hükümete tepkisini AB’den ayrılma oyuyla ifade etmişti.

Bunda, AB’ye sonradan katılan Doğu Avrupa ülkelerinden Britanya’ya olan göçün de etkisi vardı. İş güvencesi olmayan, göçmenleri ucuz işgücü sağlayan tehdit olarak gören emekçiler, AB’den çıkmayı savunan Muhafazakâr Parti kanadı ve UKIP tarafından göçmen sorununun kampanya sırasında sürekli gündeme getirilmesinin de etkisiyle, ayrılma yönünde oy kullandı.

Kimileri bu kesimleri eğitimsiz ve ırkçı olarak niteleyip hor gördü. Bu yaklaşımla hareket eden birçok çevre, ikinci bir referanduma gidilmesi ya da parlamentonun referandum kararını iptal etmesi için İnternet üzerinden başlatılan bir kampanyada 4 milyonu aşkın imza topladı.

Oysa bunların tümünün göçmen düşmanı ya da UKIP taraftarı olmadığı, İşçi Partisi’nin oy tabanını da kapsadığı bir gerçekti. Ayrıca bunlardan tamamen farklı olarak Muhafazakâr Parti’nin Avrupa’ya kuşkuyla bakan kanadının çağrılarına kulak vererek Britanya’nın AB dışında ekonomik ve ticari olarak çok daha büyük gelişme kaydedeceğine inanan, AB’nin siyasal, ekonomik ve askeri bakımdan merkezileşme girişimlerini Britanya açısından sorun olarak gören orta ve küçük sermayeyi temsil eden kesimler de vardı.

Ancak kampanya sırasında göçmenler sorununun ırkçılık düzeyine varacak şekilde gündemde tutulması, referandum sonrasında yabancılara yönelik fiziksel ve nefret saldırılarının artmasına neden oldu.

ESKİYE SÜNGER ÇEKME

Referandum sonucunun kendi istediği yönde çıkmaması üzerine Başbakan David Cameron 24 Haziran’da yaptığı açıklamada, Başbakanlıktan ve Muhafazakâr Parti liderliğinden istifa edeceğini, ancak görevden ayrılmak için partinin yeni liderinin belirlenmesi sürecinin tamamlanmasını ve Ekim ayı başındaki parti konferansına kadar bekleyeceğini söyledi.

Ancak gelişmeler öyle hızlı oldu ki, İçişleri Bakanı Theresa May 13 Temmuz’da yeni Başbakan olarak görevi devralmıştı bile. Muhafazakârlar liderlik yarışını uzatmanın partinin bölünmesi tehlikesini barındırabileceğini fark edip harekete geçmişti. Gerçekten de, bu tehlike tümüyle ortadan kalkmasa da, May’in “akıllıca” görülen kabine seçimi sayesinde şimdilik gündemden düştü denebilir.

May, kendisi AB üyeliğinden yana olsa da, Muhafazakâr Parti içinde Brexit kampanyasının önde gelenlerinden biri olan eski Londra Büyükşehir Belediye Başkanı Boris Johnson’u Dışişleri Bakanı, yine AB’den ayrılma yanlısı olan David Davies’i de Brexit sürecini idareden sorumlu bakan olarak atadı.

Cameron’un kabinesinde yer alan hemen hemen tüm bakanları görevden alması, May’in geçmişe sünger çekme isteğinin ifadesi olarak değerlendiriliyor.

Gerçekten de May, halkın kemer sıkma politikalarına tepkisinin farkındaydı. Cameron’un Maliye Bakanı George Osborne’u da görevden almadan hemen önce, Osborne kemer sıkma programının planladıkları sürede başarıya ulaşamayacağını, daha geniş bir sürece yayılması gerekeceğini açıklamıştı. Parti liderliği ve yeni başbakan olmak için adaylığını açıklarken yaptığı ilk konuşmada May, Muhafazakâr Parti’yi çalışanlara, emekçilere hizmet eden bir parti haline getirme sözü veriyordu.

“İşçiler büyük firmaların yönetim kurullarında yer alacak, bu şirketlerin genel müdürlerinin aşırı yüksek ücretlerine sınır konacak, hisse sahiplerinin bu konudaki önerileri dikkate alınacaktı.”

May, politikacıların işçi sınıfına mensup ailelerin ne zor koşullarda yaşamını sürdürdüğü konusunda fikir sahibi olmadığını, sadece imtiyazlı kesimler için değil, herkes için işleyen bir vizyona ihtiyaç olduğunu ifade etti.

Ayrıca Britanya’nın içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik belirsizlikten çıkması, dünyada yeni bir rol üstlenmesi, partide birliği sağlayacak güçlü bir liderlik ihtiyacından söz ediyordu.

Brexit gibi belirsizlikler içeren ve partideki bölünmenin henüz tümüyle aşılmamış olduğu böylesine zorlu bir dönemde bu tür manevralarla halkın tepkisini hafifletmek amacıyla alınan bu tedbirler, kimileri tarafından neoliberal sisteme çekilen rötuşlar olarak görülürken, kimi de bunu Muhafazakâr Parti’nin sağdan merkeze doğru kayma işareti olarak değerlendiriliyor.

Yeni Başbakan Theresa May ise kendi partisi içinde AB konusundaki bölünmüşlüğü giderme ve hükümetin şimdiye kadar uyguladığı politikalardan hoşnutsuzluğunu referandumda AB’den ayrılma yönünde oy kullanarak gösteren kesimlere yönelik “mavi yakalı muhafazakârlık” olarak ifade eden politikaları hayata geçirme eğiliminde olduğunu gösterdi. Aslında bunlar, partiyi modernleştirmeye yönelik Cameron’un başlattığı girişimin devamıdır denebilir. Halktan kopuk, elitlerin ve zenginlerin partisi olarak tanınan partiye daha geniş kesimlere hitap eden ve daha “insancıl” bir yüz takınarak siyasi kriz yaşadığı bir süreci daha az hasarla atlatma amaçlı bir girişim.

Muhafazakâr Parti destekçisi sağcı Spectator dergisinin 16 Temmuz tarihli sayısında James Forsyth şöyle diyordu: “May, AB referandumunda statükonun yenilgisinin Avrupa sorunundan öte olduğunu, pekçok kişinin ekonominin kendi yararına işlemediği hissinden kaynaklandığını anlıyor. Brexit sonrası Britanya’nın en büyük zorluklarından biri, kapitalizmin kabul edilemez görüntülerine karşı bir şeyler yapmak gerekirken, ülkeyi de yatırımlar için cazip hale getirmektir.”

Fakat May hakkında uyarı da yapılıyor: “Muhafazakâr Parti Theresa May’e yüzünü döndü, çünkü büyük belirsizliklerle karşı karşıya olunan bir zamanda istikrar sunduğu düşünülüyor… Ama beklenmedik radikal girişimleriyle, Britanya’ya Brexit’in ötesine geçecek değişiklikler getirmesi söz konusu olabilir.”

BİRLEŞİK KRALLIK PARÇALANABİLİR Mİ?

Forsyth’ın sözünü ettiği bu değişikliklerden biri de Birleşik Krallığın idari yapısıyla ilgili olabilir. Referandumda Brexit kararı çıktığı için AB’de kalmaktan yana olan İskoçya’nın yeniden bağımsızlık referandumuna gitmesini gerektirmeyecek bir yapılanmaya geçilebilir.

Referandumda İskoç seçmenlerin yüzde 62’si AB’de kalma isteğini ifade etti. Bu, sömürgeci İngiliz burjuvazisine tepkinin, yeni bir bağımsızlık referandumunun yolunu açmanın çabası olduğu kadar, AB ile ilgili yanılsamaların da bir yansımasıydı.

İskoçya’da bölgesel hükümeti oluşturan İskoç Ulusal Partisi (SNP) referandum öncesi yaptığı açıklamalarda, İskoç halkının çoğunluğunun AB üyeliğinin devamından yana olduğunu, Birleşik Krallık genelinde aksi yönde karar çıkması halinde İskoçya’da yeniden bağımsızlık referandumuna gitme koşullarının oluşacağını söylemişti.

1707’den bu yana İskoçya’yı Birleşik Krallık adı altında kendisine bağlamış olan İngiliz hakim sınıfları 300 yılı aşkın bu birliği bozmak, başta petrol gelirleri olmak üzere İskoçya’daki zenginliklerden mahrum olmak, bu ülkeyi kendi hakimiyetinden çıkarmak istemiyor elbette. 2014’teki ilk bağımsızlık referandumunda İskoç ulusalcılarının az bir farkla yenilmesinde onların bu yöndeki yoğun çabası etkili olmuştu.

Başbakan May’in yaptığı ilk işlerden biri, Brexit müzakereleri konusundaki planları görüşmek üzere İskoçya’da ulusalcı SNP lideri ve hükümet başkanı Nicola Sturgeon’ı ziyaret etmek oldu. May, Britanya’nın Brexit yaklaşımı konusunda İskoçya’nın desteğini almadan, AB’den çıkış sürecini başlatacak 50. maddeyi devreye sokmayacaklarını açıkladı. Yani Birleşik Krallığı oluşturan dört ülkenin onayını almadan bu sürecin başlamayacağını ifade ederek, Krallığın bütünlüğünü korumakta kararlı olduğu mesajı verdi. Aynı zamanda, İskoçya’nın AB’de kalma arzusunun dikkate alınacağını ve Brexit sürecinde açık ve esnek olunacağını vurguladı.

Sturgeon ise, İngiltere ve Galler AB’den ayrılsa bile İskoçya’nın hem AB, hem de Birleşik Krallık içerisinde kalması için bir yol bulunabileceğini belirtti. Daha önce görülmedik gelişmeler yaşandığını ifade eden Sturgeon, önceden mümkün görülmeyen şeylerin yeniden düşünülebileceğini vurguladı.

19 Temmuz’da Telegraph gazetesinde yayımlanan bir haber² buna dair ilk ipuçlarını verdi. Parlamentonun Karma Anayasal Reform Grubu, Birleşik Krallığı federasyona dönüştürecek önerilerini açıklamıştı. Buna göre, merkezi hükümetin kendi uygun gördüğü alanlarda idareyi İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda yerel hükümetlerine devretmesi yerine, İngiltere de ayrı bir birim olacak şekilde bunlar ayrı birer ülke halinde kendi seçtikleri alan ve ölçülerde kendi işlerini idare edecek ve yine kendi seçtikleri alanlarda gönüllü olarak merkezi yönetime bağlanacaktı.

Referandumda Kuzey İrlanda da yüzde 55 ile AB üyeliğinin devamından yana oy kullandı. Tıpkı İskoçya hükümeti gibi, K. İrlanda koalisyon hükümetinin küçük ortağı Sinn Fein de Brexit durumunda Kuzey İrlanda halkının AB üyesi İrlanda Cumhuriyeti ile birleşmesi için referandum yolunun açılacağını vurgulamıştı. Federasyon çözümü şimdilik sadece bir öneri olsa da, Cumhuriyetçi-Katolik ve Protestan-Birleşik Krallık yanlısı ayrımları derin olduğu için Kuzey İrlanda’da kabul ve uygulaması biraz daha sıkıntılı olabilir.

Böylece Birleşik Krallığı koruyarak, AB’nin de onayıyla her ülkenin istediği gibi AB üyeliğinin devamının mümkün olup olmayacağını zaman gösterecek.

İŞÇİ PARTİSİ’NDE İÇ SORUNLAR

İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, kazanılmış işçi haklarının korunması ve AB’de kalarak onu dönüştürme gerekçesiyle Britanya’nın AB üyeliğinin devamından yana tutum aldıklarını açıklamış, ancak bu yönde aktif bir kampanya yürütmemişti. Brexit kararının çıkmasıyla bütün oklar Cameron’dan çok ona yöneldi. Cameron istifa ederek suçlanmaktan kurtulmuştu. Corbyn ise, başta kendi partisinden milletvekilleri olmak üzere AB üyeliğinden yana kesimler tarafından kampanyada yeterli çaba göstermemiş olmakla, başarılı bir muhalefet sergilememekle suçlanıyordu.

Corbyn Eylül 2015’te parti üyelerinin yüzde 60’a yakınının oyunu alarak bütün adayları geride bırakmış, parti liderliğine seçilmişti. Fakat başta partinin sağ kanadı olmak üzere milletvekillerinin çoğu Corbyn’in “parlamenter sosyalist” söylemlerine karşı çıkıyor, politikalarını marjinal buluyor ve bu şekilde orta sınıfların desteğini alamayacakları için iktidara gelemeyeceklerine inanıyor. Bunlar, partiyi sola kaydıran Corbyn’e karşı, partinin merkez sol bir parti olarak yoluna devam etmesi gerektiğini savunuyor.

Parti içinde yapılan güven oylamasında Corbyn partili milletvekillerinin sadece beşte birinin desteğini aldı. Bunun üzerine istifası istendi. Fakat Corbyn, üyelerinin oyuyla meşru bir zemine dayandığını söyleyerek bunu reddediyor. Muhalifleri birlik halinde Owen Smith’in adaylığını destekleyeceklerini açıkladı. Eylül ayında parti üyelerinin oyuyla yeni lider belirlenmiş olacak.

Referandum sonrasında, partiye 100 binden fazla yeni üye kaydoldu. Ayrıca Temmuz ayında iki günlük özel kayıt döneminde 183 bin üyelik başvurusu yapıldı. Bunların büyük çoğunluğunun Corbyn’i destekleyeceği tahmin ediliyor. Parti tarihinde üye sayısı ilk kez yarım milyonu aştı. Tarihsel olarak partiyle güçlü bağlara sahip olan sendikaların birçoğu da Corbyn’i destekliyor. Ayrıca tabandan yürütülen Momentum hareketi de partide sol çizgiyi hakim kılmaya çalışıyor.

Ancak herkesin “sol”dan anladığı farklı. Corbyn’in gölge maliye bakanı John McDonnell’in “Yeni Ekonomi” tartışmaları kapsamında atadığı danışmanlar kurulunda yer alan –bunlar arasında 21. Yüzyılda Kapital kitabının yazarı Thomas Pikkety ile Yunanistan’ın eski maliye bakanı Yannis Varoufakis gibi isimler de yer alıyor– ve kendisini radikal sosyal demokrat olarak tanımlayan gazeteci-yazar Paul Mason, İşçi Partisi ile ilgili şu gelişmeleri öngörüyor:

“Eylül’de parti konferansına Corbyn liderliğinde gidersek ciddi yapısal ve politika değişiklikleri göreceğiz. Parti demokratikleşecek, tabandan kampanya yürüten bir örgüte dönüşecek ve temel sorunlarda sola kayacak. MYK’sında da üyelerin politikasını temsil eden Corbyn yanlıları olacak ve partideki düşmanca unsurların yürüttüğü bürokratik sabotajı durdurabilecek.

“Bunu engellemek için yapabilecekleri tek şey parti içinde bir iç savaş çıkarmaktır. Corbyn’i bu liderlik seçimlerine katmamak için ellerinden geleni yapmalarının nedeni bu. Eğer bu dönemeçte kazanamazlarsa İşçi Partisi radikal bir sosyal demokrat parti olacak. Uzun süredir olduğundan tamamen farklı bir yola girecek.”³

Mason, İşçi Partisi tabanının “işçi sınıfı bir baba ile orta sınıf bir anne” olarak nitelendiğini ve bunları aynı proje etrafında birleştirme gibi stratejik bir sorunu olduğunu, Corbyn’in de radikal ekonomik politikalarla buna çözüm getirdiğini söylüyor.

Fakat siyasi yorumcular İşçi Partisi içinde milletvekilleri ile üyelerin seçtiği lider arasında böylesine çatışmalı bir durumun fazla süremeyeceğini söylüyor.

İşçi Partisi ile ilgili bir başka projeksiyon da partinin bölünmesini öngörüyor. Liberal Demokrat Parti lideri Tim Farron, bugünkü siyasi ortamın, Liberal Demokratlar ile İşçi Partili milletvekilleri arasında yeni bir siyasi parti ya da ortanın solu bir ittifak için tarihi bir fırsat olduğunu ifade ediyor.⁴

Ayrıca Cameron’un istifası sonrasında kimin başbakan olacağı henüz belli değilken, Britanya’nın AB’de kalmasını isteyen Muhafazakâr ve İşçi Partili milletvekillerinin, Brexit’i destekleyen bir Muhafazakâr adayın başbakan olması ve Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi lideri olarak kalması halinde yeni bir siyasi parti kurma konusunda gayri resmi ön görüşmelerde bulunduğu ortaya çıktı.⁵

İki partide kutuplaşma oluşması halinde, geçmişteki Sosyal Demokrat Parti benzeri bir merkez partisinin oluşturulması konusundaki görüşmelerin ciddiye alınması gerektiği belirtiliyor.

Bazı yorumcular ise, Corbyn karşıtlarının onu tasfiye etmekten vazgeçmeyeceğini söylüyor, ancak İşçi Partisi’nin bölünme ihtimalini gerçekçi bulmuyor.

Bu gelişmeleri, biraz da, sermayenin ihtiyaçları ve buna göre siyasi aktörleri konumlandırma çabalarının yanı sıra sınıf hareketinin gücü belirleyecek.

Ancak bugün Britanya’da sınıftan yana ilerici güçlerin büyük kısmı, İşçi Partisi’ni halkçı sol bir çizgiye taşıma çabası içinde olan Corbyn’i destekliyor. Bunun sadece Corbyn’in liderlik meselesi olmadığı, uygulanan neoliberal politikalara ve kemer sıkma politikalarına karşı halkın ihtiyaçlarına cevap verecek politikaları desteklemek, yeni kazanımlar elde etmek için ona sahip çıkmak gerektiği vurgulanıyor.

Corbyn’in kilit önemdeki hizmetlerin kamulaştırılmasından çok da öteye gitmeyen, düzen içi sınırlar içinde kalsa da, sosyalist ve halkçı söylemleri, savaş karşıtı politikaları, başta gençler olmak üzere bugüne kadar siyasete uzak durmuş toplumsal kesimlerin ilgisini çekiyor. Ancak baskılanma halinde onun bazı politikalarından taviz verdiği de görüldü. Örneğin daha önceleri Britanya’nın NATO’dan çekilmesini savunan Corbyn, liderlik seçimleri sırasında bu sorun açıldığında, “halk arasında böyle bir eğilim olmadığını” ifade ederek sadece bu kurumun rolünün sınırlanması gerektiğini vurgulamış ya da AB referandumunda olduğu gibi, daha önceki AB karşıtlığından vazgeçerek “AB içinde kalıp orada reformlar yapılmasını sağlama” yönünde tutum açıklamıştı.

BREXİT EMEKÇİLER AÇISINDAN NE İFADE EDİYOR?

Referandum’da Brexit yönünde kullanılan 17 milyon oyun büyük çoğunluğunun bazı kesimlerin nitelediği gibi “göçmen karşıtı ırkçı cahiller”den çok, yoksulluğu, işsizliği, iş güvencesinden yoksunluğu, sağlık, eğitim ve konut gibi temel ihtiyaçlarını karşılamada çektiği sıkıntılardan AB’nin neoliberal politikalarını sorumlu tutan, siyasetçilerin kendisini temsil etmediğini düşünen ya da bunlardan dolayı hükümete tepkisini ifade eden geniş halk kesimlerine ait olduğunu görmek gerekir.

Aynı şekilde, Brexit kampının sıkça kullandığı göçmen karşıtı platforma düşmemek için ve ırkçılığın körükleneceği korkusuyla, AB’ye karşı olduğu halde üyeliğin devamından yana oy kullanan çok sayıda emekçi olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir.

UKIP gibi, mülteci ve göçmenleri geniş kitlelerin yoksullaşmasının sorumlusu olarak gösterip kendisini AB’ye karşı ulusal çıkarların savunucusu ilan eden sözde halkçı aşırı sağ güçlerin aslında halkı bölerek burjuvazinin sömürüsüne, hak ve özgürlüklerini kısıtlamasına hizmet ettiği iyi teşhir edilmelidir.

Britanya’da sınıftan yana güçler dağınık, dar ve zayıf oldukları için, referandum kampanyası sırasında, AB’nin emekçilerin değil tekellerin temsilcisi olduğu, emekçilerin haklarını koruma gibi bir işlevi olmadığı ve bu yönde dönüştürülemeyeceği, AB’den kaynaklandığını düşündükleri sorunlarının aslında kendilerine dayatılan “evet” ya da “hayır” oyuyla çözülemeyeceği, asıl çözümün kendi talepleri için Britanya burjuvazisine karşı mücadeleyi genişletmekten geçtiği gerçeğini geniş halk kesimlerine anlatamadı.

Öte yandan sendikaların, sol reformistlerin AB yanlısı tutum alarak oynadığı aldatıcı rol, işçilerle sermaye arasındaki çelişkilerin üstünü örten tutumları, işçi kitlelerinin sorunları üzerinden demagoji yapan ve AB’yi eleştiren sağ popülist güçlere alan açtı.

AB’nin Britanya’daki işçilerin kazanılmış haklarını koruyacağı inancıyla referandumda üyeliğin devamından yana oy kullanma çağrısı yapanlara ise gerekli cevabı Financial Times gazetesinden bir alıntıyla verelim.

5 Nisan 2016 tarihli gazetenin “Britanyalı işçilerin hakları bakımından Brexit pek bir şey ifade etmiyor” başlıklı makalesinde Sarah O’Connor şöyle diyor kısaca:

“AB sanıldığı kadar çok çalışma hakkından sorumlu değil. Britanya ‘Eşit Ücret’ yasasını AB üyesi olmadan önce 1970’te kabul etmişti. Cinsiyet ve ırk ayrımcılığına karşı yasaları da önceden vardı. Doğum izni ise AB’nin alt sınırı olan 14 hafta devreye girdiğinde ondan daha uzundu.

“Britanya’nın işgücü piyasası AB içinde yasalarla en az düzenlenmiş olanı. OECD istihdam koruma endeksine göre Britanya 34 zengin ülke arasında 31. sırada yer alıyor. Ayrıca uzmanlar AB’den ayrılma halinde hiçbir hükümetin bu hakları sınırlayarak seçmen karşısına çıkamayacağını söylüyor.”

“Sendikaların greve gitmesini zorlaştıran ve güvencesiz işleri artıran uygulamalara karşı kaygılar dile getiriliyor. Fakat bunların hiçbiri AB ile ilgili değil, ülke içi sorunlar.”⁶

Bütün bunlardan hareketle, son söz olarak, Brexit sürecinin Britanya’da emekçiler lehine sonuçlanmasını sağlayacak şeyin, dayatılan neoliberal politikalara, tasarruf tedbirlerine, sosyal hizmetlerdeki kesintilere, işsizliğe, harçlara, çevre talanına, savaşa ve militarizme karşı işçi sınıfının, sınıf bilinçli örgütleri öncülüğünde en geniş emekçi halk kitlelerini katarak yürüteceği mücadeleden geçtiğini söyleyebiliriz.

Bugün pratisyen hekimlerin, öğretmenlerin, öğrencilerin, demiryolu işçilerinin yürüttüğü mücadeleler, tasarruf politikalarına karşı yürütülen kampanyalar üzerinde inşa edilecek bu mücadelenin temellerini oluşturuyor.

Brexit sürecinin işçi ve emekçiler lehine sonuçlanması da bu mücadelenin genişliğine ve kararlılığına bağlı olacaktır.

Dipnotlar

1. Foreign Affairs, 6 Temmuz 2016.

2. Philip Johnston, “To preserve the union we might have to go our separate ways”, The Telegraph.

3. Paul Mason, “Corbyn lives to fight another day”, www.jacobinmag.com, Jacobin Magazine, 29 Haziran 2016.

4. “Tim Farron: I won’t rule out creating new political party out of post-Brexit chaos”, www.indipendent.co.uk, The Independent, 17 Temmuz 2016.

5. http://www.theguardian.com/politics/2016/jul/09/labour-tory-mps-talk

6. https://next.ft.com/content/7067d5e0-fa4e-11e5-b3f6-11d5706b613b

Britanya’da AB referandumu: Gitmek mi zor, kalmak mı?

Zeynep Akay

İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’dan oluşan Birleşik Krallık, 23 Haziran’da Avrupa Birliği (AB) ile ilişkisini belirleyecek bir referanduma gidiyor. Seçmenler, AB üyeliğinin devamı ya da AB’den ayrılma yönünde karar verecek. Kısaca Britanya olarak anılan bu ülkenin AB’den çıkışının oylanması anlamında “Brexit” olarak ifade ediliyor bu referandum.

‘Evet’ ve ‘Hayır’ kampanyaları, her kesimin kendi yararına çarpıtmaktan kaçınmadığı olgu ve veriler eşliğinde tüm hızıyla devam ediyor. Son kamuoyu yoklamaları, şimdilik ‘Evet’in önde olduğunu gösteriyor. Financial Times gazetesinin bütün kamuoyu anketlerinden derlediği sonuca göre, 19 Mayıs itibariyle halkın yüzde 47’si AB’den yana, yüzde 41’i karşı oy kullanma eğiliminde; yüzde 12’si ise henüz kararsız. 8 Mayıs’taki rakamlar ise, sırasıyla, 46, 43 ve 11 idi.

28 üyeli AB içinde, daha önce üyelik, Maastricht, Euro gibi AB’nin önemli dönemeçlerinde bazı ülkeler referanduma başvurmuş olsa da, ilk kez bir ülke AB’ye katıldıktan sonra üyeliğin devamı sorununu oyluyor.

Üstelik bu, İngiltere’nin AB konusunda yaptığı ikinci referandum. 1973’te Muhafazakâr Parti Hükümeti döneminde o zamanların Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılan İngiltere, daha sonra İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiyle 1975’te üyeliği halk oyuna sunmuş, halkın %67’si üyeliğin devamından yana oy kullanmıştı.

Tıpkı bugün gibi, o gün de, referanduma gidilmesinde siyasi hesaplar önemli rol oynamıştı. 1974 genel seçimlerinde İşçi Partisi, manifestosunda referandum sözü vermiş, başbakan olan Harold Wilson bu yolla parti içindeki sol kanadın yarattığı AB karşıtı bölünmeye de son vermişti.

Bu makalede, ülke içi dinamikler ve AB’deki gelişmeler ışığında referandumu doğuran siyasal, sosyal ve ekonomik nedenlere, siyasi yelpazenin sağında ve solunda referanduma ilişkin bölünmeye, hangi kesimlerin hangi gerekçelerle konumlandığına ve bunların muhtemel sonuçlarına değinmeye çalışacağız.

NEDEN REFERANDUM?

Britanya’nın AB üyeliği konusunda referanduma gitme kararı, halk arasında çokça tartışılan ve kendisini dayatan bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmadı. Muhafazakâr Parti Hükümetinin seçim hesapları, parti içinde kökü eskilere dayanan AB konusundaki bölünmeye son vererek partiyi güçlendirme, göçmen sayısının artmasına karşı halk arasında oluşan tepkilere cevap vermiş olma gibi ikincil denebilecek iç nedenlerden söz edilebilir.

Ancak bunun yanı sıra ve daha ağırlıklı olmak üzere, Euro Bölgesi’nde yaşanan kriz ile AB’de daha da derinleşen sancılı entegrasyon sürecinin ve AB’ye göçmen akınının olası sonuçlarına karşı İngiliz burjuvazisinin elini güçlendirmek ve Britanya’nın öteden beri sahip olduğu özerk konumunu muhafaza etmek amacıyla ‘Brexit’e dönüşebilecek bir referandum tehdidinin AB ile müzakerelerde pazarlık unsuru olarak kullanıldığını vurgulamak gerekir.

2010’da Liberal Demokratlarla koalisyon hükümeti kuran Muhafazakâr Parti, 2008 krizinin ardından daha da ağırlaşan ve 170 milyar sterlini bulan bütçe açığını kapatmak için kamu harcamalarında yüzde 10’a varan büyük kesintiler ve kemer sıkma programlarını uygulamaya koymuştu. Bu, sosyal devlet politikalarına son verme ve devleti küçültme hedefinin de bir parçasıydı. Gerek halkın tepkileri gerekse krizin etkileri nedeniyle borçlanmanın devam etmesi sonucu bu kesintilerin ancak bir kısmı hayata geçirilmiş olsa da, beş yıllık hükümet döneminde her iki parti de oldukça yıpranmıştı. Öyle ki, 2015 seçimlerinde Muhafazakârların tek başına hükümet olması imkânsız görünüyordu.

Öte yandan, 1993’te kurulan ve varlık nedenini AB’den ayrılma konusuna bağlayan milliyetçi ve “sağcı popülist” olarak tanımlanan Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi UKIP, başta göçmenler sorununu kullanarak, “AB üyeliği ile Brüksel’e devredilen egemenliğin yeniden parlamentoya geçmesi” sloganıyla epeyce güç topluyordu.

Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye katılmasıyla, önce Polonya’dan, ardından Romanya ve Bulgaristan’dan İngiltere’ye çok sayıda göç olması, daha sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya mülteci akını ile bu sorunun ağırlaşması, kesintiler nedeniyle sosyal hizmetlerin sınırlanması, toplumda tepkilerin gelişmesine neden oluyor, bu tepki UKIP’in elinde önemli bir siyasi malzemeye dönüşüyor, bundan göçmenler sorumlu tutuluyordu. Alt orta sınıf muhafazakârların yanı sıra işçi sınıfının da en alt kesimleri arasında destek buluyordu, bu söylemler.

UKIP 2014 Avrupa Parlamentosu seçimlerinden birinci parti olarak çıkmış, 2015 genel seçimlerinde ise 4 milyon oy almış (yüzde 12,7), Liberal Demokratların önüne geçerek üçüncü sıraya yükselmiş, ancak dar bölge seçim sistemi nedeniyle parlamentoya sadece 1 milletvekili gönderebilmişti.

Hiçbir partinin tek başına hükümet kuramayacağı öngörülen Mayıs 2015’teki genel seçimlere bu koşullarda girdi, Başbakan David Cameron. Partisi içinde öteden beri süregelen AB konusundaki bölünmeye bir son vermek ve UKIP tabanından da oy alabilmek için, AB üyelik koşullarının yeniden müzakere edileceği vaadini hatırlatıyor ve daha önce 2017 sonuna kadar yapılacağını açıkladığı referandum tarihini öne çekebileceğini söylüyordu. Zira UKIP lideri Nigel Farage, AB referandumu için partisinin Muhafazakârların azınlık hükümetini destekleyebileceğini açıklamıştı. (The Telegraph, 14 Mart 2015)

Cameron, beklenmedik şekilde seçimlerden galip çıktı ve tek başına hükümet kurmayı başardı. Şubat 2016’da, AB üyesi ülkelerle Britanya’nın AB üyeliği koşullarının yeniden müzakere edildiğini ve “özel statü” kazanıldığını ilan ederek, 23 Haziran’da referanduma gidileceğini açıkladı.

Princeton Üniversitesi’nde siyaset profesörü ve Avrupa Birliği Programı direktörü olan Andrew Moravcsik, 8 Nisan 2016 tarihli Financial Times gazetesinde ‘Brexit İllüzyonu’ başlığıyla yazdığı makalede, ılımlı Avrupa yanlısı Cameron’un içerideki siyasi sorunlardan kurtulmak ve partisindeki AB karşıtlarını susturmak amacıyla referanduma gittiğini söylüyor ve şöyle diyordu:

“Cameron, Brüksel’de yaptığı müzakerelerde elde ettiği sonucu, Britanya’ya ‘özel statü’ kazandıran ‘köklü ve geniş kapsamlı’ bir anlaşma olarak ifade etti. Ama aslında Britanya’daki göçmenlerin ülke içinde olmayan çocuklarına çocuk yardımlarının sınırlanması, ki Almanya da bunu istiyordu, ve göçmenlere yönelik sosyal yardımda geçici bir kesinti gibi sembolik maddelerden ibaretti bu.”

Ancak kimileri de, AB’de özellikle Almanya ve Fransa tarafından teşvik edilen siyasi birliğin güçlendirilmesi girişimlerine Britanya’nın çekincelerinin kayıt altına alınmış olması bakımından bir kazanım elde edildiğine inanıyordu. Zira AB’de, “daha yakın birliğe ilişkin referanslar Birleşik Krallık açısından geçerli değildir” diye bir şerh düşülmüştü anlaşmaya.

Bu Britanya açısından hep önemli bir konu olmuştu. İmparatorluk geleneğine sahip İngiliz burjuvazisi, hem ABD ile yakın ortaklığa dayanan “özel ilişkisi” nedeniyle, hem de ekonomik ve siyasal olarak kendi manevra alanını daraltacağı endişesiyle, Almanya ve Fransa’nın ezelden beri gündeme getirdiği “daha yakın ekonomik ve siyasi birlik” dayatmasına sürekli karşı çıkmıştı. AB ile ilişkilerinde hep bir özerkliği olmuş, örneğin kendi para birimini korumuş ve Euro’ya geçmemişti.

Ancak AB’deki birlik öngörüsü de giderek sorunlu bir hal alıyordu. Örneğin para birliği süreci, düşük işgücü maliyeti avantajının da etkisiyle Almanya’nın rekabet gücünü artırmasına yaramıştı. Küresel ekonomik krizin bir parçası olarak 2010’dan beri Euro Bölgesi’ni sarmalayan borç krizi, İrlanda, İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkeleri iflasın eşiğine getirmişti. Almanya ve Fransa, bankalarının bu ülkelere verdiği kredileri kaybetme kaygısıyla, AB kurumları ve IMF ile ortak kurtarma paketleri hazırlamış, bu amaçla oluşturulan fonlara AB ülkelerinin farklı oranlarda katkıda bulunma zorunluluğu getirilmişti. Bu durum vergi ödeyen halka karşı hükümetleri zor duruma sokuyor, ayrıca “kurtarılan” ülkelere kamu harcamalarında kesinti, özelleştirme, emeklilik yaşının artırılması gibi politikalar dayatılarak, emekçi sınıflar daha fazla yıkıma sürükleniyordu. Bunların başarılması için AB çapında tek tek ülkelerin bütçe dengelerini sağlamaya yönelik “mali sıkılaştırma” anlaşmaları imzalanıyordu. Britanya bunu önlemeye çalışmış, başaramayınca da Çek Cumhuriyeti ile birlikte, 2012’de imzalanan bu anlaşmanın da dışında kalmıştı.

AB’nin içinde olduğu sancılı süreç, böylesine merkezileşmeci adımların daha da çoğalmasını gerektirebilirdi. Ancak Britanya’nın Euro Bölgesi içinde yer almaması, orada alınan kararlar üzerindeki etkisini sınırlıyordu. Ayrıca başta Almanya ve Fransa olmak üzere, diğer AB ülkeleri, Britanya’nın farklı baş çekme çabasından rahatsız oluyordu. Britanya tekelci sermayesi, AB’nin ortak pazar nimetlerinden yararlanıyor, fakat gelecekte elini kolunu bağlayacak türden dayatmalar karşısında özerk konumunu da korumak istiyordu. AB’ye karşı “Brexit” referandumu tehdidini kullanarak, üyelik koşullarının yeniden müzakeresinde pazarlık gücünü artırabilirdi. Nihayetinde farklı koşullarda ve farklı gerekçelerle de olsa böyle bir adım daha önce Yunanistan için de gündeme gelmişti ve bundan sonra zor duruma düşen diğer AB ülkelerinde de zincirleme bir etki yaratabilir, AB’deki sorunları derinleştirebilirdi.

‘EVET’ÇİLER

İngiltere’nin ünlü düşünce kuruluşlarından Chatham House’un belirlemelerine göre, UKIP tarzı Avrupa karşıtlığı, daha çok göçmenleri ve AB’yi sorun olarak gören, aynı zamanda iç politikanın işleyişinden hoşnut olmayan beyaz, yaşlı, az eğitimli işçi sınıfının alt kesimlerine ve serbest meslek sahiplerine dayanıyor. Ekonomik güvencesi ve sosyal mobilitesi olan, eğitimli ve kalifiye kişiler Avrupa’daki entegrasyondan en fazla yararlananlar olurken, mali bakımdan güvencesiz, herhangi bir vasıflı niteliği olmayan, tek pazarın getirdiği rekabete ve işgücünün serbest dolaşımının olumsuzluklarına maruz kaldığını ve hızlı ekonomik değişimin tehdidini üzerinde hisseden kesimlerin Avrupa projesine şüpheyle baktığı ifade ediliyor.

Referandumda hangi kesimlerin AB üyeliğinin devamından yana, hangilerinin karşı olduğu konusunda net çizgiler çizmek zor; siyasi yelpazenin sağında da solunda da bölünme var bu konuda. En bariz bölünme ise, Muhafazakâr Parti’nin kendi içinde. Başbakan Cameron ile partinin çoğunluğu AB üyeliğinin devamından yana tutum alıyor. Fakat partinin ünlü isimlerinden ve gelecekteki lider adaylarından olduğu söylenen eski Londra Belediye Başkanı Boris Johnson ile kabineden beş bakan ve çok sayıda milletvekili ayrılma yönünde kampanya yürütüyor.

Britanya tekelci büyük sermayesi AB üyeliğinin devamından yana. CBI ve EEF gibi sanayici ve işveren örgütleri, üyeliğin devamını destekleyen açıklamalar yayınladılar. Britanya Ticaret Odası –BCC– üyelerinin yüzde 55’inin AB’de kalmaktan yana olduğunu söyledi. Merkez Bankası da bu yönde açıklamalar yaptı ve “Brexit”in ülkeye maliyetinin büyük olacağını vurguladı.

İşçi Partisi’nin lideri Jeremy Corbyn ise, partinin resmi tutumu olarak “AB içinde kalıp orada reformlar yapılmasını sağlama” yönünde açıklama yaptı. 1983’ten bu yana milletvekili olan ve parti içindeki zayıf sol kanatta yer alan Corbyn, bütün karşı kampanyalara rağmen geçen yaz parti tabanının desteğini alarak büyük bir farkla lider seçilmişti. Ancak o günden bu yana hem hükümetin, hem medyanın hem de partili milletvekillerinin saldırısına maruz kalan Corbyn, daha önce bireysel olarak AB’ye karşı olsa da, parti çoğunluğunun kararı olarak AB’den yana tutum aldıklarını, Yunanistan eski maliye bakanı ve partisine danışmanlık yapan “yeni dostu” Yannis Varoufakis’in kendisini bu konuda ikna ettiğini açıkladı.

Corbyn AB üyeliğinin devamından ve reformdan yana olduğunu şöyle açıklıyordu: “AB yatırım, istihdam, işçilerin, tüketicilerin ve çevrenin korunmasını ve 21. yüzyılda karşı karşıya olduğumuz sorunlara en iyi çözüm olanaklarını sağlıyor.” Corbyn gibi partinin sol kanadında yer alan “gölge maliye bakanı” John McDonnell’in de aralarında bulunduğu bazı milletvekilleri ve politikacılar, 17 Nisan’da The Guardian gazetesine gönderdikleri bir mektupta, “Avrupa’yı değiştirmek için Avrupa lehinde oy kullanacağız” diyordu. Ancak partide 12 kadar milletvekili AB’den ayrılma yönünde kampanya yürütüyor.

Liberal Parti ve Yeşiller de ‘Evet’ kampanyasında yer alıyor. İşçi Partisi aktif bir ‘Evet’ kampanyası yürütmeyeceğini ifade etmiş olsa da, gözlemciler, bu partinin desteği olmasa referandumun kesinlikle kaybedileceğini vurguluyor.

İskoçya ve Kuzey İrlanda

‘Evet’çiler arasında İskoç Parlamentosu’nda çoğunluğu elinde bulunduran İskoç Ulusal Partisi SNP de bulunuyor. İskoçya’da yapılan anketler, seçmenlerin yüzde 76’sının AB’de kalmaktan yana olduğunu gösteriyor.

SNP, 1975’teki referandumda AB’ye ‘Hayır’ oyu kullanmıştı. Bu referandumda ise, AB üyeliğinin devam etmesi gerektiğini, ‘Hayır’ sonucu çıkması halinde İskoçya’da yeni bir bağımsızlık referandumu için koşulların doğmuş olacağını ifade ediyor.

2014’te İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılıp bağımsız bir ülke olması için yapılan referandumu SNP yüzde 45 ile kaybetmiş, ancak koşulların değişmesi halinde yeniden referanduma gidilebileceğini vurgulamıştı. Avrupa gibi önemli bir ticaret ortağını yitirmek istemeyen ve kuzeydeki petrol gelirlerinden daha fazla pay almaya çalışan SNP, AB referandumunda ayrılma yönünde bir sonuç çıkmasının yeni bir bağımsızlık referandumu için gerekçe oluşturabileceği düşüncesindedir.

Kamuoyu yoklamaları, Kuzey İrlanda’da da seçmenlerin yaklaşık üçte ikisinin AB’den yana olduğunu gösteriyor. Birleşik Krallığın bir parçası olan Kuzey İrlanda’daki yerel hükümette koalisyonun küçük ortağı olan ve IRA’nın siyasi kanadı olarak bilinen Sinn Fein de AB üyeliğinin devamından yana. Hükümette Başbakan Yardımcılığı görevini yürüten eski IRA lideri Martin McGuinness, Britanya’nın AB’den ayrılma yönünde karar alması halinde, İrlanda adasında iki halkın İrlanda’nın birleşmesi konusunda oy kullanmasının “demokratik bir zorunluluk” olacağını söyledi.

Sinn Fein, böyle bir oylamanın İrlanda genelinde yapılmasını öngörüyor. Ancak, İrlanda sorununun çözümünde önemli bir adım olarak görülen ve uluslararası kabul gören 1998 tarihli Kutsal Cuma Anlaşması, anayasal bir değişikliğin ancak Kuzey İrlanda içerisinde oylamaya sunulmasını zorunlu kılıyor. Bu durumda çoğunluğun Birleşik Krallığın bir parçası olarak kalmaktan yana irade bildireceği varsayılıyor.

Sendikaların ve reformist solun tutumu

Mücadeleci bir geleneğe sahip demiryolu sendikası RMT gibi birkaç istisna dışında sendikaların büyük çoğunluğu da, AB üyeliğinin devamından yana. Sendikalar Konfederasyonu (TUC) Başkanı Francis O’Grady, işçilerin ücretli tatil, doğum izni, yarım zamanlı çalışanların eşit hakları gibi birçok konunun “AB’nin güvencesi altında olduğunu”, patronlarla bazı görüşmelerin AB düzeyinde yapıldığını ve sendikaların bu hakları elde etmek için çok mücadele ettiğini söylüyor.

“Brexit işçileri tehlikeye sokar” başlıklı makalesinde O’Grady şöyle diyor: “AB’nin kökeni ortak pazara dayalı olsa da 1988’de TUC kongresinde Jacques Delors’un yaptığı konuşma dönüm noktası oldu. Delors, serbest piyasanın da kuralları olması ve sendikaların da müzakere masasında eşit konumda yer alması gerektiğini, Avrupa’nın işçi haklarını güvence altına aldığını söylemişti. Bazı işçi hakları AB direktifleri sayesinde İngiltere hükümetinin vereceğinden daha fazla ve daha hızlı bir şekilde elde edildi. AB’nin yasal güvenceleri ortadan kalkınca bazı kötü işverenler bu hakları geri alabilir. TUC bu nedenle Brexit riskleri konusunda işçileri uyarıyor. İşçilerin kaybedeceği çok şey var. Ama biz AB’nin özelleştirme ve kemer sıkma politikalarını da eleştiriyoruz.” (Morning Star, 9 Mart 2016)

Aslında bu, kendi tabanına güven duymayan, onu harekete geçirme gibi bir derdi olmayan sendikal bürokrasinin genel tutumunu yansıtıyor.

İngiltere’de 1970’lerde AB karşıtlığının hakim olduğu soldaki tutum değişikliğinde Fransa’daki Sosyalist Parti Cumhurbaşkanı François Mitterand hükümetinin Maliye Bakanı ve neoliberalizmin mimarı olarak görülen Jacques Delors’un önemli etkisi olduğu vurgulanıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı sıfatıyla 1988’de TUC Kongresi’nde yaptığı konuşmada Delors, birey ile toplum arasındaki dengeye, sosyal dayanışmaya, toplu iş sözleşmelerine, zayıfın korunmasına dayalı yeni bir toplum modelinin kaynağı olarak Avrupa Birliği’ni gösteriyor, İşçi Partisi ile organik bağları olan TUC’nin delegeleri de onu ayakta alkışlıyordu.

Bunlar, Thatcher Hükümeti’nin neoliberal saldırıları eşliğinde, 1980’lerin başlarında İşçi Partisi içinde Tony Benn’in temsil ettiği sol reformizmin yenilgisi ve Britanya ve diğer ülkelerde işçi hareketinin geri çekilişi gibi gelişmelerin ardından yaşanmıştı. Thatcher’in madencileri ezişine, sendikalara yönelik saldırılarına tanık olan sendikacı ve reformist solcular, AB’yi sosyal devletin güvencesi ve kendi ulusal hükümetlerinden daha ilerici politikalar izlenmesinin kaynağı/dayanağı olarak görmekteydiler artık.

Bu kesimler, AB’nin ayrıca ulus-devletlerin aşılmasını ve onlar arasındaki çelişkilerin giderilmesini sağladığına, Avrupa’da yeni bir savaşı engellediğine, Amerikan emperyalizmini dengeleyici işlev gördüğüne vb. inanıyorlardı.

‘Başka Bir Avrupa Mümkün’

Bazı sendikacılar, milletvekilleri ve kampanya temsilcileri ise, AB’den ayrılmanın milliyetçiliği ve sağcı hareketleri, UKIP gibi partileri güçlendireceğini ve İngiltere’deki sıradan halka zarar vereceğini ileri sürerek, “Avrupa’yı değiştirmek için Avrupa’da kalın” sloganıyla kampanya yürüttüklerini açıkladılar.

18 Şubat’ta The Guardian gazetesine gönderdikleri ‘Başka Bir Avrupa Mümkün’ başlıklı mektupta şöyle deniyor: “Britanya’nın AB’den çıkmasının kişilerin serbest dolaşımı, sendikal haklar ve insan hakları üzerinde, çevrenin korunması, uluslararası işbirliği ve diğer önemli konularda ciddi olumsuz etkileri olacaktır. AB’nin demokratik bir dönüşüm geçirmesi acil bir ihtiyaç olsa da, bugünkü koşullarda oradan ayrılmak sağcı hareketleri ve partileri güçlendirir ve Britanya’daki sıradan insanlara zarar verir. Avrupa politikası çok uzun zamandır neoliberal düşüncenin etkisinde. Yunanistan’da yaşananlar da bunun bir göstergesi. Ancak bunu değiştirmek için, Avrupa çapında kemer sıkma karşıtı hareketlerin güçlenmesi için çalışmak gerekiyor, terk edip gitmek değil.”

AB yanlılarının argümanları

Yukarıda sıralananlar, reformist ‘sol’ olarak ifade edilen kesimlerin AB yanlısı tutumlarının nedenleri olarak sayılabilir. Peki, İngiltere’nin AB üyeliğinin devamından yana olan diğer kesimler hangi argümanları kullanıyor? Bunlar, AB’den çıkma halinde oluşacak belirsizlik durumunun yaratacağı tedirginlik ve korkuları körükleyecek her tür veriye başvuruyor.

Hükümetin hazırladığı “Britanya Avrupa’da Daha Güçlü” başlıklı resmi kampanya bildirisinde, 3 milyon istihdamın AB ile ticarete bağlı olduğu ve AB ülkelerinden her gün 66 milyon sterlinlik yatırım geldiği, AB’den çıkılması halinde 2020’ye kadar 950 bin istihdamın kaybedileceği, genel ekonomide 100 milyar sterlin, fiyat artışları nedeniyle hane başına 1700 sterlin yıllık kayıp yaşanacağı, sağlık alanında yatırımların duracağı, AB sayesinde kazanılan ücretli tatil, ücretli doğum izni gibi hakların zarar göreceği, iş dünyasının yüzde 89’unun AB’de kalmayı desteklediği vurgulanıyor.

Maliye Bakanı George Osborne, Britanya’nın AB’den çıkması halinde, Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) ve diğer kamu hizmetlerinde milyarlarca Sterlinlik kesinti yapılacağını söyleyerek, halkın en çok hassasiyet gösterdiği konularda korku sopasını sallıyor; Brexit’in resesyona, ihracatta azalmaya ve fiyatların artmasına neden olacağını, bundan dolayı her hanenin gelirinde yılda 4300 sterlin azalma olacağını sıralıyordu. (The Telegraph, 17 Nisan 2016)

Ayrıca, Britanya burjuvazisi ve sözcülerine göre, Brexit halinde, Londra’nın finans merkezi konumunu yitireceği, bankacılık sektöründeki birçok istihdamın Euro Bölgesi’ne kayabileceği ifade ediliyor. Goldman, Morgan Stanley, Citi ve JPMorgan gibi finans şirketlerinin resmi kampanyaya bağış yaptığı biliniyor. Merkez Bankası Başkanı Mark Carney de, Brexit’in finans sektörünü riske sokacağı (The Telegraph, 8 Mart 2016), IMF baş ekonomisti Maurice Obstfeld ise “kurulu ticari ilişkileri kesintiye uğratarak şiddetli bölgesel ve küresel tahribat yaratacağı” uyarısında bulundu. (The Guardian, 12 Nisan 2016)

Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (NIESR) de, Brexit’in hemen ardından Sterlinin yüzde 20 değer kaybedeceğini, bir yıl içinde fiyatların yüzde 1 artış göstereceğini, GSYİH’de ise 2030’a kadar yüzde 3,7 kayıp yaşanabileceğini bildirdi. (The Guardian, 10 Mayıs 2016)

Hatta Başbakan Cameron işi savaş tehditlerine kadar götürdü. Britanya’nın AB’den çıkması halinde barışın riske gireceğini söyleyen Cameron, AB’nin birbirine düşman ülkeleri uzlaştırmayı başardığını belirterek, birlikten çıkılması durumunda “Avrupa’da rekabetçi milliyetçilik çağına geri dönüleceğini” iddia etti.

Bunun üzerine 9 Mayıs tarihli The Telegraph gazetesine yazdığı makalede, James Kirkup, “Cameron’un AB’den ayrılmanın savaş getireceği tehdidine Cameron’un kendisi bile inanmıyor” diyor ve şöyle devam ediyordu: “Bugün olası bir Brexit’ten ve bunun potansiyel sonuçlarından söz etmemizin tek nedeni Cameron’un referandum tercihinden kaynaklanıyor. Bunu yapmak zorunda değildi. Evet, yapmazsa kendi partisi ve UKIP ile sıkıntıları artacaktı. Ama sonuçta siyasi bir tercihti bu.”

Öte yandan, IMF ve NATO gibi uluslararası kuruluşların yanı sıra ABD, Almanya, Avustralya ve Çin de ‘Evet’ kampanyasına müdahil olup Britanya’nın AB üyeliğinin devamından yana olduklarını açıkladı. ABD Başkanı Barack Obama, Nisan ayında Britanya’ya yaptığı ziyaretin ardından bu düşüncesini dile getirerek, yeni ticaret anlaşmalarının yıllar alacağı uyarısında bulundu. Başka bir ülke liderinin bir referandum öncesinde bu şekilde ağırlığını koyması daha önce görülmüş değildi. Birçok ülke, Britanya’yı, ABD’nin AB içindeki freni, Almanya ve Fransa’nın Avrupa Birleşik Devletleri’ne evrilecek daha güçlü siyasi birlik arzusunu içeriden engelleyecek müttefiği olarak görüyor.

‘HAYIR’CILAR

İngiltere’nin AB üyeliğinin son bulmasını isteyen ‘Hayır’ kampanyası da, siyasal olarak farklı noktalarda duran farklı kesimler tarafından yürütülüyor. Muhafazakâr Parti içindeki AB karşıtlarının yürüttüğü ‘Vote Leave’ (Ayrılmaya Oy Ver) resmi kampanya ilan edilip, devlet ödeneğinden payını aldı. UKIP’in yürüttüğü kampanya ise, ‘Grassroots Out-GO’ (Taban Dışarı). Muhafazakârlar, lümpen gördükleri UKIP ile aralarına mesafe koymaya ve mesajlarını daha rafine bir şekilde vermeye çalışsa da, vurgu noktaları örtüşüyor: göçmenler sorunu ve AB kararlarının ulusal yasaların önüne geçmesini ifade eden egemenlik sorununa son vermek.

“Ayrılmaya oy ver, kontrolü geri al” sloganıyla yürütülen resmi kampanyada İngiltere’nin “ticaret, vergi, ekonomik düzenlemeler, enerji ve gıda fiyatları, göçmenler, suç ve özgürlükler gibi konularda kontrolü geri almak” istediği vurgulanıyor. Kampanya bildirisinde şunlara dikkat çekiliyor:

“Geçen yıl AB’den İngiltere’ye gelen insan sayısı 250 binden fazla. AB yasaları üyelerin ‘serbest dolaşımını’ gerektiriyor…. Biz katıldığımızda 9 üye vardı, şimdi 28. Arnavutluk, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Türkiye de sırada. Katıldıklarında, onlar da diğer üyelerle aynı haklara sahip olacak.” Ayrıca, her hafta AB’ye 350 milyon sterlin ödeme yapıldığı, bu parayla her hafta bir hastane açılabileceği vb. ifade ediliyor.

‘Brexit’i savunanlar, Türkiye’nin AB üyelik ihtimali üzerinden de kampanya yürütüyor. Mevcut hükümetin eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Iain Duncan Smith, referandumda aslında Türkiye’nin üyeliğinin de oylandığını ve AB’ye katılması halinde Türkiye’den kontrolsüz bir göç yaşanacağını söyledi. (The Guardian, 10 Mayıs 2016) Başbakan Cameron ise, açıklamalarında Türkiye’nin AB’ye katılımının on yıllar sürecek bir mesele olduğunu ifade etmişti.

Taraflar, kampanyada, sadece kendi argümanlarını destekleyecek türden verileri kullanma, korku ve endişeleri körükleme, göçmen sorunu üzerinden milliyetçiliği kışkırtma yoluna sıkça başvuruyor.

Ayrıca, ayrılma durumunda, Britanya’nın AB dışı ülkelerle daha güçlü ticari bağlar geliştirebileceği vurgulanıyor.

Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP)

AB karşıtı kampanyada gündeme gelen önemli konulardan biri de, AB ile ABD arasında gizli olarak müzakere edilmekte olan TTIP anlaşması. Bu anlaşma ile, büyük tekeller önünde ticari engel olarak görülen tek tek ülkelere ait yasal düzenlemelerin karşılıklı kaldırılması öngörülüyor.

İşçi Partisi’nin ekonomi danışmanlarından Nobel ödüllü ünlü Amerikalı ekonomist Joseph Stiglitz, AB’nin, ABD ile gizli müzakerelerde bulunduğu Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’nı (TTIP) imzalaması halinde, Britanya’nın AB’den ayrılmayı düşünmesi gerektiğini söyledi. Huffington Post’a verdiği demeçte, Stiglitz, AB’nin mevcut haliyle Britanya’nın kalmasını desteklediğini, ama TTIP’in onaylanması durumunda bu fikrinin değişeceğini ifade ederek “hiçbir demokrasinin” bunu yapmaması gerektiğini söyledi.

TTIP’in yanı sıra AB, Kanada ile de başka bir ticaret anlaşmasının (CETA) müzakerelerini yapıyor. Bu anlaşmalar, hükümetlerin tüketicileri şirketlere karşı korumak amacıyla getirdiği yasal düzenlemelerin kârlarını azalttığı gerekçesiyle, şirketlerin, “serbest ticaret” ilkesine sığınarak mahkemeye başvurup tazminat almasını kolaylaştırıyor.

KOBİ’ler de ‘Hayır’ diyor

Küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin (KOBİ) birçoğu da ‘Hayır’ kampanyasında yer alıyor. KOBİ temsilcileri, büyük tekelleri koruyan AB düzenlemelerinin kendilerine yaşam hakkı tanımadığını söylüyorlar.

200 küçük işletme temsilcisi 2 Mart’ta The Telegraph gazetesine yazdıkları mektupta, Britanya halkını Brexit’ten yana oy kullanmaya çağırdı. Mektupta, Brexit’in kendilerine “uzun vadede başarı açısından önemli olan esneklik ve uyum imkanı sağlayacağı” vurgulandı.

İngiltere’de yeni kurulan Metro Bank’ın yöneticilerinden Lord Flight, “oligopolcu konumlarından” dolayı büyük yatırım bankalarının AB’de kalmak istediğini, ancak AB’nin belirlediği kural ve yasal düzenlemeler nedeniyle KOBİ’lerin piyasada tutunamadığını ifade etti. Küçük işletmelerin, özellikle de girişimcilerin çoğunun Brexit’ten yana olduğunu vurgulayan Lord Flight, AB düzenlemelerinin getirdiği maliyet ve işlemlerinin AB’ye yönelik olmaması nedeniyle KOBİ’lerin bu piyasaya giremediğini söyledi. (Financial Times, 9 Mayıs 2016)

Ekonomik kriz, AB’nin açmazları ve bunların zorunlu kıldığı tedbirlerin vb. başta orta ve küçük burjuvaziyi ürküttüğünü ve bu koşullarda, Cameron’un “Brexit” kumarını da değerlendirerek, AB üyeliğini onlar açısından ayrıntılı bir muhasebe konusu haline getirip, ‘Hayır’ı acilleştirdiğini, bu kesimlerin bir kısmının siyasal ifadesini Muhafazakâr Parti’de, bir kısmını ise UKIP’te bulduğunu söylemek yanlış olmaz.

‘Sol’un tutumu

Ne yazık ki, kendi konumunu idrak etme bakımından aynı dinamik durum ve bilinç, işçi hareketi içerisinde görülemiyor. Referandum konusu, kendisini ‘sol’, ‘sosyalist’ olarak tanımlayan siyasi kesimler içinde de bölünmeye neden oldu.

Bazı kesimler, sorunları olsa da, AB’nin ulusalcılığın aşılmasını ifade ettiğini, enternasyonalizmin gereği olarak, milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı AB’de yer almak gerektiğini söylüyor. Kimi küçük gruplar ise, referandum gündeminin üstten dayatıldığını ifade ederek, boykotu savunuyor.

AB’nin sermayenin serbest dolaşımını kolaylaştırma ve neoliberal politikaları yaygınlaştırma amacı güden emperyalist-kapitalist karakterini öne sürerek, AB’den ayrılmaktan yana tutum alanlar da var. Bunlar arasında, Britanya Komünist Partisi (CPB), Sosyalist İşçi Partisi (SWP), Sosyalist Parti, Counterfire, Hindistan İşçi Derneği gibi örgüt ve partilerin yanı sıra bazı aydınlar da var.

‘Brexit’e karşılık olarak ve düzen içi ‘Hayır’ kampanyasından kendisini ayırmak amacıyla “Left Exit” (Sol Çıkış) ya da kısaca ‘Lexit’ olarak adlandırılan bu kampanya, AB’yi işçi sınıfı karşıtı gerici bir proje olarak tanımlıyor. Ancak İngiltere’de solun içinde bulunduğu mecalsizlik, marjinallik, bölünme ve işçi sınıfı ve emekçilerle bağlarının zayıf olması bu kampanyanın etkisiz kalmasına ve halk içinde geniş bir yer bulamamasına neden oluyor.

Bir başka deyişle, işçi hareketinin mücadeleci kesimleriyle milliyetçi, gerici çevrelerin ‘Hayır’da ortaklaşması durumu ortaya çıktığı gibi, söz konusu zayıflıklarından dolayı birinciler bu hareketin asıl dinamiğini oluşturmaktan uzak kalıyor.

NE OLACAK?

AB, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batılı emperyalist güçlerin en önemli stratejik projelerinden biri olarak görülüyor. Ancak bu proje, hem 2008 küresel krizinin bir parçası olarak, hem de kendi iç dinamiklerinden kaynaklı sorunlar nedeniyle önce bir Euro krizi yaşadı, şimdi de başta Suriye olmak üzere, savaşlara, siyasi, sosyal, ekonomik istikrarsızlığa mahkum etmede büyük pay sahibi olduğu Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan göçmen akınını engelleme gibi bir sorunla karşı karşıya.

Bu oluşumu sermaye açısından ihtiyaç olarak gündeme getiren 60 yılı aşkın zaman önceki koşullar ile günümüz koşulları aynı değil. Bu nedenle, tıpkı Soğuk Savaş sonrası dönemde yeniden düzenlenme ihtiyacı duyulan NATO gibi, AB de, bugünkü “çok kutuplu dünya”da diğer rakipler karşısında avantajlı hale gelmek için genişleyince içindeki bölünmeler daha belirgin bir hal aldı. AB içinde zengin üyeler ile borç krizi yaşayan “güneyli ülkeler arasında, kredi veren ve borç alanlar arasında, göç veren yeni üyelerle göç alan üyeler arasındaki sorunlar, ekonomik birliği siyasi birliğe doğru ilerletmek isteyenlerle bunda söz sahibi olamayacağı için kaybetme korkusu yaşayan ülkeler arasındaki ayrılıklar da derinleşiyor.

Bazı yorumcular ise kriz durumları devam ederken, kemer sıkma, borç krizi ve göç sorununda AB kurumlarının ne kadar işlevsiz kaldığını gören halkın tepkilerini de gözeterek tek tek ülkelerin daha fazla entegrasyonu dillendirmek yerine kendi köşelerine çekilmeyi tercih edebileceğini söylüyor. (T. Piketty, J. Adelman, AL Delatte, ‘How to save Europe from itself’, Foreign Policy, April 4, 2016)

Bu koşullarda, kendi tekelci sermayesinin manevra alanını geniş tutma güdüsüyle ‘Brexit’ kumarını oynadı, Cameron. Amacı, Britanya lehine daha fazla taviz kopararak AB’de kalmak, aynı zamanda kendi kamuoyuna yönelik manevra yapmak, UKIP oylarına oynamak ve partisindeki bölünmeye bir son vermekti. Ancak üyelik şartlarının Şubat ayında AB ile yeniden müzakere edilmesinden istediği sonuçları tam olarak alamadı. Üstelik şimdi kendisi ve temsil ettiği büyük sermaye AB’de kalmaktan yana olduğu halde, referandumda tersi bir sonuç çıkması ihtimali, giderek azalsa da, devam ediyor.

Ayrılma halindeki belirsizlik durumunun yarattığı korku ve tedirginliğin seçmeni ‘Hayır’ konusunda temkinli davranmaya itebileceği, fakat kemer sıkma, kesintiler, vergi kaçırma, göç, uluslararası terörizm gibi sorunlar devreye girdiğinde seçmenin tepki oylarına da yönelip beklenmedik bir sonuç alınmasına neden olabileceği belirtiliyor.

Ayrıca, AB üyeliğinin devamından yana ve karşı olanlar arasındaki kıyasıya mücadele referandum tarihine kadar farklı biçimler alarak devam edecektir. Örneğin ‘Britanya için Ekonomistler’, ‘Britanya için Tarihçiler’ gibi oluşumlar kurularak, 200-300 işverenin imzaladığı mektuplar gazetelerde yayımlanarak ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ kamplarına destekler açıklanıyor. Britanya’da çok sayıda işçi çalıştıran Aviva, Microsoft gibi uluslararası şirketler de bütün çalışanlarına gönderdikleri e-postalarla AB üyeliğinin bu şirketler ve genelde Britanya ekonomisi açısından önemini vurgulayan büyük bir propaganda savaşı yürütüyor. Bunlar son anda bazı dengelerin değişmesine neden olabilir.

‘Gitmeli mi Kalmalı mı?’ başlığıyla Foreign Affairs dergisinde yayımlanan bir makalede şöyle deniyor: “Birçok uzman, Britanya halkının AB’den ayrılma sonucu çok şey kaybedeceğini düşünüp birlik içinde kalmaktan yana oy kullanacağına inanıyor. Ama bir süre önce Jeremy Corbyn’in [İşçi Partisi’nde] lider seçilmesi gibi, çağdaş Britanya siyasetinde her şey olabilir. Halk siyasi elitlerden bıkmış ve egemen sınıfa darbe vurmak için referandum iyi bir fırsat olarak görülebilir. AB birçok krizle karşı karşıya iken Britanya halkı mücadele havasına girebilir. Bu da az bir oy farkıyla AB’den ayrılmayı gündeme getirebilir…. Brexit AB’ye büyük bir darbe olacak, diğer üye ülkelerde de benzer referandumları gündeme getirebilecektir.” (R. Daniel Kelemen/Matthias Matthijs, ‘Should it stay or should it go? The Brexistential crisis’, Foreign Affairs, 28 Şubat 2016)

Princeton Üniversitesi’nden siyaset profesörü Andrew Moravcsik ise referandumda şu sonucu öngörüyor: “Muhalefet de, iş dünyası, dış yatırımcılar ve en eğitimli yorumcular da hükümeti desteklediği için AB üyeliğinin devamından yana olan kamp kazanacak gibi görünüyor. Ayrıca kararsızlar da referandumlarda statükodan yana oy kullanmaya meyillidir. İngiltere’nin AB’den çıkması sonrasında ne yapacağının belirsiz olması da bu eğilimi güçlendiriyor. Ama Cameron’un ateşle oynadığı eleştirileri de haklı. Referandumda ne olacağı belli olmaz; hele ki göçmenlik ve terörizm gibi sorunları da içeriyorsa.

“Referandum gerçekten de önemli olsaydı bu belirsizlik daha da sıkıntı yaratırdı. Ama vatandaşlar ayrılma yönünde oy kullanmış olsa bile, Britanya’nın Avrupa’dan çıkması pek mümkün görünmüyor. Danimarka, Fransa, İrlanda ve Hollanda bu tür oylamalardan sonra ne yaptıysa hükümet de muhtemelen onu yapacaktır. Eskisine çok benzer yeni bir anlaşma müzakere edecek, bunu bulanık bir dile büründürüp onaylayacak, Avrupa hakkında pek bilgisi olmayan halk da buna uyacaktır.”


Cameron’un iç siyasi hesaplar ve kendi tekelci burjuvazisinin AB karşısında elini güçlendirmeye yönelik bir taktik olarak gündeme getirdiği referandumda işçi sınıfı ve emekçiler açısından sorun, AB üyeliğinin kendilerine bir şey kazandırıp kazandırmadığı, statükonun devamının ya da bozulmasının kendileri ve mücadeleleri için taşıdığı anlamla ilgilidir.

Bütün korku kampanyasına karşın, bu koşullarda ‘Brexit’ işçi sınıfının ve geniş toplumsal kesimlerin korkması gereken bir seçenek olmadığı gibi, bazı ‘sol’ grupların ifade ettiği şekliyle Avrupa’daki sınıf kardeşleriyle dayanışmak ve mücadelelerini ortaklaştırmak, kendi ülkesindeki haklarını güvence altına almak için Britanyalı emekçilerin Avrupa Birliği’ne ihtiyacı da yoktur. Zira bunların başarılması esas olarak kendi ülkesindeki tekelci burjuvaziye karşı, sorunlarının asıl kaynağı olan kapitalizme karşı vereceği mücadeleyle bağlantılı olacaktır.

Oysa geniş toplumsal kesimler açısından, bu referandumda alınan tutum ister ‘Evet’ ister ‘Hayır’ yönünde olsun, bu tutuma atfettikleri beklentileri aslında referandumun sonucuna bağlı değil. Sorunlarının asıl ve dolaysız kaynağı AB üyesi olup olmamakla ilgili olmadığından, bu konuda verilecek karar ne yönde olursa olsun beklentilerini karşılamayacak.

Büyük sermayenin azami olarak faydalandığı AB üyeliği, geniş toplumsal kesimler için dezavantaj aracına dönüştürülüyor. Bu durum, referandumda büyük sermayenin ‘Evet’, diğer kesimlerin ise ‘Hayır’ demesini gerektiriyor. Ancak bu ‘Hayır’ kendi sosyal hareketlerinin ve mücadelelerinin belli bir gelişme düzeyine ulaşması sonucunda ortaya çıkmıyor; örneğin Danimarka’daki gibi AB karşıtı bir halk hareketinin talebi olarak gündeme gelmiyor.

Başka bir ifadeyle, politik-sosyal hareketler ve işçi hareketi saflarında sadece ‘Evet’ diyenler değil, ‘Hayır’ diyenlerin büyük bir kesimi açısından da yanılsamalar söz konusu. Buradaki sendikalar ve ilerici kesimler, AB karşıtı tutumlarını doğru siyasal ve ekonomik temellere oturtup hayati sosyal-politik taleplere doğru genişletemedikleri sürece, kısa vadede ideolojik ve politik bakımdan bu süreçten kazançlı çıkan büyük sermaye ve onun milliyetçi ve gerici güçleri olacaktır.

Bu nedenle, işçi sınıfının bilinçli kesimlerinin, geniş halk kitlelerine bugün yaşadığı sorunların emperyalist kapitalist sistemden kaynaklandığını, mücadele okunu, çıkarları bu sistemin devamını gerektiren egemen sınıfa, kendi ülkesindeki tekelci burjuvaziye karşı yönlendirmesi gerektiğini, AB’nin ise bu sınıfın hem ulusal hem uluslararası egemenlik araçlarından sadece biri olduğunu ve yarın başka bir isim alabileceğini, başka bir şekle bürünebileceğini vurgulayarak, en geniş toplumsal kesimlerin taleplerini kucaklayacak şekilde hareket etmesi önemlidir.

Japon mali sermayesine genel bir bakış

Japonya, 1960-80’li yıllardaki yüksek büyüme oranlarıyla, hızla gelişen teknolojisi ve sürekli artan ihracatından sağladığı ticaret fazlalarıyla “Japon mucizesi”ni gerçekleştirmiş ve kapitalist dünyanın örnek diye gösterdiği ülke haline gelmişti. 1970’li yılların başından itibaren, Almanya’yı geçerek, ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü olmuştur. Japonya bugün de (yitireceği yönünde tartışmalar olsa da) bu konumunu sürdürmektedir.
Ancak, Japonya 90’lı yılların başlarından itibaren farklı bir sürece girmiştir. 1992–93 yıllarında esas olarak ileri kapitalist ülkelerde baş gösteren aşırı üretim krizi, Japonya’yı da vurmuş, bunun sonucunda 1992 Nikkei Borsası’nda yaşanan büyük çöküş, ülkenin net değerlerinin üçte birinin yok olmasına neden olmuştur. Diğer ileri kapitalist ülkelerde, özellikle ABD’de nispeten hafif geçen kriz kısa sürede atlatılıp yeniden canlanmaya dönüşürken, Japonya’da krizin yerini ekonomik durgunluk almıştır. İşte Japonya’da bugünkü süreci karakterize eden, küçük çaplı, dönemsel düzelme belirtilerine karşın giderek derinleşen ve adeta kronikleşen bu ekonomik durgunluktur.
Hammadde ve enerji ithalatçısı olan ve imalat sanayisi; otomotiv, elektrik ve elektronik aletler ve çeliğe dayanan Japonya’nın 1992’den bu yana büyüme hızı oldukça düşmüştür. 1988’de yüzde 6,3 oranında artış kaydeden GSYİH’nin, 1998’de yüzde 1,6–1,8 oranında küçülmesi beklenmektedir. ABD’nin GSYİH’si 1992–96 yılları arasında toplam yüzde 22 artarken, Japonya’nınki yüzde 6’da kalmış, sanayi üretimi ise 1995’te 1992’ye oranla yüzde 3 gerilemiştir. 1995 verilerine göre Japonya, dünya GSYİH’sinin yüzde 16’sını üretmektedir. Ancak 1993’ten bu yana içinde bulunduğu ekonomik durgunluk nedeniyle daralma göstermektedir.
İşsizlik oranı 1958’den bu yana ki en yüksek seviyeye çıkmıştır. Resmi kaynakların Nisan 98’de yüzde 4,1 olarak açıkladığı işsizlik oranının gerçekte yüzde 6 dolayında olduğu, hatta Japon şirketlerindeki atıl olup ama istihdam edilmeye devam edilen işçi sayısı da dâhil edildiğinde bu oranın yüzde 10’u bulduğu tahmin edilmektedir. 1998’in ilk çeyreğinde ana şirketler açısından istihdamda bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 1,6 oranında bir daralma yaşanmıştır. 14,5 milyon işçi ile toplam işgücünün yüzde 21,5’ini istihdam eden imalat sanayisinde, hem durgunluk hem de sanayi üretiminin giderek daha fazla ülke dışına kaydırılması nedeniyle, istihdam edilen işgücü azalma eğilimi göstermektedir. Sakura Bank’ın tahminlerine göre, 2005 yılına kadar Japonya’da imalat sanayisinde işini kaybedenlere 1,5 milyondan fazla işçi daha eklenecek ve işsizlik oranı daha da yükselecektir.
1997’nin ikinci çeyreğinde imalat sanayisinde toplam çalışılan saat haftada 168,4 iken, üçüncü çeyreğinde 164,8’e düşmüş, mesai saatlerinde de azalmalar olmuştur. Part-time çalışma giderek yaygınlaşmaktadır. İmalat sanayisinde part-time çalışanların oranı 1991’de yüzde 6’dan, 1996’da yüzde 6,7’ye çıkmıştır. Artık yaşam boyu istihdam garantisi de kalmamıştır. Ayrıca bir süre durağan seyreden gerçek ücretler de artık düşüşe geçmiştir. Ücretler 1995’te 100 birim olarak kabul edilirse, 1997’de nominal ücretler 105 olmuş, ancak gerçek ücretler 77’ye düşmüştür (Country Report-Japon, EIÜ, 1998 First Quarter)
Japonya’da talep ve tüketimde de bir düşüş söz konusudur. Temmuz 98’de gerçekleşen tüketici harcamaları bir önceki yıla güre yüzde 3,4 oranında düşüş göstermiştir.
Talepteki daralmanın doğal bir sonucu olarak belli sektörlerdeki satış ve kârlarda da düşüşler olmuştur. Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nın (MİTİ) Ekim 1998’de yayınladığı bir araştırmaya göre, 1998 mali yılının ilk çeyreğinde (Nisan-Haziran) Japon şirketlerinin ülke içi satışlarında bir önceki yılın aynı dönemine oranla yüzde 6,9 oranında bir düşüş yaşanmıştır. Bu şirketlerin yurtdışı şubelerinin, satışlarında genel olarak yüzde 6,3’lük bir artış kaydedilirken (Kuzey Amerika’da yüzde 11,3), Asya krizinden dolayı dört ASEAN ülkesindeki (Endonezya, Tayland, Filipinler ve Malezya) satışlarda ise yüzde 21’lik bir düşüş gerçekleşmiştir. Kasım 1997’de ülke içindeki otomobil satışları bir önceki yıla oranla yüzde 23,5 düşerek 1970 petrol krizinden sonraki en büyük düşüşü oluşturmuştur. Bu sektörde, 97 yılı kârlarında ortalama yüzde 7,4 elektronik alanında üretim yapan tekellerin kârlarında ise yüzde 9 oranında bir düşüş olmuştur (bu sektörde iç üretimde 1995’te yüzde 12’lik bir düşüş, ithalatta ise yüzde 40 oranında bir artış olmuştur, %92’si Asya’dan). Tokyo Borsası’nın Birinci Listesi’nde yer alan finans dışı kurumların kârında yüzde 6’lık bir düşüş görülürken, genel olarak imalat şirketlerinin kârlarındaki düşüş yüzde 8 oranındadır. (The Weekly Post) Fortune dergisinin dünyanın en büyük 500 tekeli listesine girip de 97’de en çok zarar eden 20 şirketten 13’ü Japon şirketleri olmuştur. Bunlar içinde bankalar ilk sıraları almıştır. En büyük yedi Japon bankasının 97’deki toplam zararı 13,6 milyar dolar olmuştur.

MALİ KRİZ
Bugün Japon finans sektörü derin bir mali kriz içindedir. 1997’den bu yana, küçük ve orta çaplı işletmeler yanında, Nissan Hayat Sigortası, Sanyo Securities, Hokkaido Takushoku Bankası, Yamaichi Securities, Tokuya Şehir Bankası gibi büyük finans kuruluşları art arda iflas etmiştir. Eylül 98’de Japon Kiralama Şirketi’nin iflası (JLC, büyük bankalar arasında yer alan Uzun Vadeli Kredi Bankası’nın LTCB bağlı şirketidir) 2,2 trilyon yen borç ile Japon tarihinin en büyük iflası olmuştur. Böylesine büyük iflaslar zinciri, II. Dünya Savaşı sonrası Japonya tarihinde ilk defa yaşanmaktadır. Bunlara yenilerinin de eklenmesi bekleniyor. (Deutsche Bank’a göre, Japonya’da 10–13 arası banka, kıymetli evrak alım-satım şirketi ve sigorta şirketi iflasın eşiğindedir). ABD’li kredi-reyting ajansı Moodys’e göre ise 5 banka gidici durumdadır. Bunlar, Uzun Vadeli Kredi Bankası (LTCB) Japon Kredi Bankası (Nippon Credit Bank), Mitsui Trust (Vakıf Bankası Yasuda Trust, Chuo Trust).
Japon hükümeti, tekelci burjuvaziyi krizin etkisinden korumak ve zararlarını asgariye indirmek için büyük fonlar seferber etmiştir. 92 krizinden bu yana uygulamaya konan 700 milyar dolar tutarındaki yedi konjonktür programına ek olarak Kasım 98 ortalarında 200 milyar dolarlık (24 trilyon yen) sekizinci programını açıkladı. Finans şirketlerinin batık kredilerden kaynaklanan zararlarını karşılayıp onları iflastan kurtarmak (bu çerçevede bir büyük özel banka kamulaştırıldı) ve ekonomiyi içinde bulunduğu durgunluktan kurtarmak için kamu fonlarını seferber etti.
Başta bankalar olmak üzere finans şirketlerinin içinde bulunduğu mali kriz bugün esas olarak, (Güneydoğu Asya’daki kriz ile etkileşim nedeniyle daha da derinleşen) batık krediler sorunu olarak kendisini dışa vurmaktadır. Japon finans şirketleri, ekonomik durgunluk nedeniyle ülke içinde verdikleri borçlar yanında, Güneydoğu Asya ülkelerine verdikleri kredileri de bu ülkelerde yaşanan büyük ekonomik çöküntü nedeniyle geri alamıyorlar. Mart 98 itibariyle, 19 bankanın vermiş olduğu toplam batık kredi miktarı 536 milyar dolardır. Tüm finans kuruluşlar ile birlikte bu rakam 1 trilyon doları bulmaktadır. (The Weekly Post, Temmuz 1998) Bu genel toplamda sadece beş Güneydoğu Asya ülkesinde Japon bankalarının vermiş olduğu batık kredi miktarı 265 milyar dolar civarındadır.
Bütün bu veriler, Japon ekonomisinin bugün içinde bulunduğu zor durumu gözler önüne sermektedir. Ancak Japonya’nın bu durumu, başta ABD ve Avrupa olmak üzere rakipleri açısından hem bir avantaj hem de dezavantaj teşkil etmektedir. Tüm dünya piyasasındaki toplam kredilerin yüzde 20’sini veren ve bu nedenle dünyanın en büyük kreditörü olan Japonya’nın uzun süreli durgunluğu, Asya ile birlikte ondan en çok kredi alan ABD’yi olumsuz etkiliyor. Ekonomik durgunluk nedeniyle Japonya’nın daha fazla ihracata yönelmesi ve yi-ne aynı nedenle ithalatının azalması, ABD’nin Japonya ile olan dış ticaret açığının artmasına neden oluyor. Japonya’nın dış ticaret fazlası Şubat 98’de bir önceki yıla göre yüzde 89 artarak (Şubat ayı ticareti) 1,2 trilyon yen’e (10 milyar dolar) ulaşmış, bunun yarısına yakını ise ABD ile ticaretten kaynaklanmıştır. Daha çok ihracat için Japon tekellerinin koşulları zorlaması (mümkün olduğu kadar ucuza satma) uluslararası rekabeti daha da kızıştırmaktadır. ABD, geniş kapsamlı bir ekonomik canlanma paketi ve iç talebin genişletilmesi için tedbirler alması konusunda Japonya’ya baskı yapmaya devam ediyor. Çünkü Japon ekonomisinin canlanması, Güneydoğu Asya krizini de hafifletecek, böylelikle ABD, hem Japonya’ya hem de bölgeye ihracatını artırma olanağı bulacaktır. Bu nedenle rakipleri, Japon ekonomisinin tam çöküşünü engellemeye çalışıyor. Böyle bir çöküş, tüm dünya ekonomilerinin de derin bir krize sürüklenmesine yol açacaktır.
Rakipler açısından bu durumun avantaj teşkil eden yanı ise, bugüne kadar adeta bir savaş ekonomisi uygulayan ve iç pazarını mümkün olduğunca kapalı tutan Japonya’nın zor durumundan faydalanarak, onun iç ve dış pazarında etkinlik artırma olanaklarının çoğalmasıdır. Batık krediler sorunu ile karşı karşıya olan finans şirketleri, finans alanında başlayan ve 2001’e kadar tamamlanacak olan yeni düzenlemelere ve liberalleşme adımlarına da kendilerini hazırlamak ve yeni alanlarda gelişmek için ABD’li ve Avrupalı büyük finans tekelleri ile ortaklıklar ve ittifaklar kurmayı yoğunlaştırmışlardır. Örneğin Bank of Tokyo-Mitsubishi, Melon Bank Grubu ile Sumitomo Bank ve Ashai Bank, Goldman Sachs ile Fuji Bank ise, Yine Goldman Sachs ve Jardine Fleming ile ittifak kurmuş durumdadır. Vakıf bankaları içinde ise Mitsui Vakıf Bankası Prudential ile Mitsubishi Vakıf Bankası ise American International Group ile ittifaka girmiştir.
Japonya’da yıllardır aşılamayan ekonomik durgunluğun adeta kronik hale gelmesi ve daha ağır kriz öğelerini biriktirmesi, son birkaç yıldır, bir zamanların övünç kaynağı olan “Japon sistemi”nin tartışılır hale gelmesine neden olmuştur. Hükümet, başta finans sektörü olmak üzere ekonomide sıkı devlet müdahalesinin gevşetilmesi ve “liberalleşme” yönünde yeni düzenlemelerin yapılması kararları almıştır. Hükümet, Büyük Patlama (Big-Bang) olarak adlandırılan bu düzenlemelerle finans sektöründe yeniden yapılanmaya gidileceğini, bürokrasinin finans sektörü üzerindeki denetiminin gevşetileceğim, Maliye Bakanlığının finans kuruluşlarını denetleme gücünden arındırılacağını ABD ile ticari kavga konusu olan sigortacılık alanında de-regülasyona gidileceğini, bankalar ile kıymetli evrak alım-satım şirketlerinin faaliyet alanını kısıtlayan duvarların da giderek kaldırılacağını açıkladı (örneğin yeni düzenlemelerin bir parçası olarak, dış yatırımlar üzerinde caydırıcı etkide bulunan Dış Ticaret Denetim Yasası kaldırılarak Japon şirketlerinin dış ülkelerde yatırım yapması kolaylaştırıldı). ABD ve büyük tekeller, hükümete daha hızlı davranması doğrultusunda uyarılarda bulunuyor.
Toyota Motors’un ve İşverenler Federasyonu Keidanren’in başkanı Toyota, büyük tekellerin beklentilerini şöyle dile getiriyor, idari reformlar yapılması, ekonominin bir bütün olarak yeniden düzenlenmesi, A.Ş. vergisinin yüzde 50’den 40’a düşürülmesi, yaşam boyu istihdam ve kıdem sisteminin kalkması. Toyota şöyle devam ediyor: “Japonya’yı daha etkin ve dinamik bir hale getirmeye ve hükümeti küçültmeye çalışıyoruz. Hükümete çok fazla güvenme eğilimi var. Bu eğilim devam ederse Japonya gelecekte varlığını koruyamaz.” Federasyonun think-tank’ı ise, çalışanlara çok fazla önem verilip hissedarların ihmal edilmesinden yakınarak, artık hissedarların kâr payına öncelik verilmesi gerektiğini belirtiyor.
Bugün Japon ekonomisinin içinde bulunduğu durum, “Japon sistemi”nin, değişen belli başlı ihtiyaçları eskisi gibi karşılamayan geleneksel bazı özelliklerinin değişimini zorunlu hale getirmektedir. Bu, hem iç hem de dış gelişmelerin dayattığı bir değişim ihtiyacıdır. Değişen koşullar Japonya’ya; iç pazarı kapalı tutma, sıkı devlet denetimi ve düzenlemesi gibi özellikleri, ekonomide ağırlıklı olarak hissedilen ekonomi dışı ataerkil ve yarı-feodal ilişkileri (işçinin işverene, işverenin işçiye sadakati vb.) yenileme ve değiştirmeyi dayatmaktadır.

GELENEKSEL “JAPON SİSTEMİNİN BAZI KARAKTERİSTİKLERİ
“Japon sistemi”nin sahip olduğu özgünlükleri anlamak için kapitalist gelişme tarihine bakmakta fayda vardır. Japonya’da kapitalizmin gelişmesi, Prusya tarzı bir kapitalist gelişme olmuş, tam anlamıyla bir burjuva devrimi ise gerçekleşmemiştir. 1868’de Meiji Devrimi ile siyasi iktidar, yükselmekte olan ticaret burjuvazisi ile aristokrasinin belli kesimlerinin oluşturduğu bloğun eline geçmiştir. Japonya’nın büyük kapitalist güçlerinin içine sonradan girmesi, devlet sisteminin müdahaleci, baskıcı ve yoğun sömürülü bir modele dayandırılmasını zorunlu kılmıştır. 1880’lerin başında Japonya yabancı sermayeden kendini büyük oranda arındırmış, dış ticaret devlet eliyle yapılmaya başlanmıştır. Başka bir deyişle, kapitalist gelişmedeki geç kalmışlık; dünyada kapitalizmin nispeten gelişmiş olduğu koşullarda diğer kapitalist ülkelerle rekabet edebilmek için, Japon burjuvazisini daha çok devlete ve aristokrasinin belli kesimlerine yaslanmaya itmiş, dolayısıyla Japon burjuvazisi toplumun demokratikleşmesine de baştan karşı olmuştur. Yüksek düzeyde devlet müdahalesi, değişik ölçülerde günümüze kadar devam etmiş ve Japon ekonomisinin karakteristik özelliklerinden biri olmuştur.
Kapitalizm çağına oldukça geç giren Japonya’nın ilk sanayileşme hamlesi, askeri amaçlı ağır sanayiye dayanmıştır. Batı tarzı bir ordu ve donanma kurmak ve ağır sanayi temelini oluşturmak için Japonya, ABD ve Avrupa’dan teknoloji ithal etmiştir. Bu durum, Japonya için bir dezavantaj olmuş ve Japonya kendi işçileri üzerindeki sömürü oranını yükseltme ve diğer Asya ülkelerinin doğal kaynaklarını ve insan gücünü yağmalama yoluyla bu olumsuzluğu avantaja çevirme yöntemini izlemiştir. Ağır sanayi kurulduktan sonra, tekstile dayalı tüketim sanayisini geliştirme stratejisi izlenmiştir. Böylece 19. yüzyıl sonunda Mitsui, Mitsubishi, Sumitomo, Yasuda gibi bugünlere kadar gelecek olan büyük aile holdinglerinin (zaibatsu’lar) temelleri atılmıştır. Birinci emperyalist savaş sırasında imalat sanayisi %50 oranında büyümüşken 1937’de Japonya emperyalist emellerle Çin’e saldırdığında, ağır sanayi tüm sanayi üretiminin üçte ikisini oluşturmuştur.
İkinci emperyalist savaş sırasında Japonya, Batılı devletlerin, özellikle ABD’nin emperyalist çıkarları aleyhine olan yayılmacı politikalarını sürdürüp yenilgiye uğrayınca, 1952’ye kadar ABD’nin işgali altında kalmıştır. Bu işgal döneminde ABD’nin amacı, kapitalizmin eşitsiz ve sıçramak gelişme yasasının bir sonucu olarak hızla güçlenmiş ve etkili bir rakip haline gelmiş olan Japonya’yı zayıflatmak ve oradaki hâkimiyetini artırmak olmuştur. Japonya’nın askeri gücünü artırmasının ve yayılmacı politikalarının önüne geçmek ve bunun ardındaki ekonomik güç olarak zaibatsu’ları yok etmek için ABD Japonya’ya bazı reformlar dayatmış, zaibatsu’ları dağıtma kararı alınmış, Japon hükümetini anti-tekel yasalar çıkarmaya zorlamış, işgalci düşünü şirin göstermek, demokratik görünmek ve zaibatsu’lara dayanan büyük toprak sahiplerinin gücünü kırmak için toprak dağıtımına gitmiştir. Ancak savaş sonrasında dünyada gerçekleşen politik değişiklikler, yani “komünizm tehdidi”nin Avrupa ve Asya’ya yayılması, Pentagon’un Japonya politikasında da değişikliklere yol açmış, yani ABD, zayıf bir Japonya’dan çok, ekonomik Olarak güçlü, dış yatırımlar için güvenli ve özellikle kendisine Uzak Asya’da askeri bir üs ve ortak olabilecek bir Japonya’nın daha çok işine yaradığı kanısına varmıştır. 1952’de Amerikan işgali sona erince, dağıtılan ve eski isimlerini kullanmaları yasaklanan zaibatsu’lar, Japon Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nın desteği’ ile yeniden toparlanmaya başlamışlardır. Bu defa holdingleşmeyi engelleyen yasaların etrafından dolanıp, aynı sermaye grubu içinde yer alan şirketlerin birbirinin hisselerini karşılıklı satın alarak örgütlenme yolunu izlemişlerdir (keiretsu). Bu örgütlenme tarzı, şirketlere, düşmanca ele geçirmelere karşı korunma olanağı vermiş, MİTİ ise onları dış rekabetten korumuştur.
Japonya, kapitalist gelişme ve dolayısıyla emperyalist pazar paylaşım sürecine geç girdiği için, ekonominin bir merkezden ve adeta savaş ekonomisi şeklinde örgütlenmesi bir zorunluluk olmuştur. Savaş sonrası ülkenin yeniden inşası ve hızlı ekonomik büyüme döneminde devlet ve özel sermaye birlikte ekonominin öncelikli alanları (imalat sanayisi, ihracat, ulaşım, kamu işletmeleri, finans kuruluşları, uluslararası ticaret şirketlerinin geliştirilmesi) konusunda fikir birliğine varıp, sermayenin stratejik dağılımını sağlayacak araçları geliştirmeye girişmişlerdir. Pek çok açıdan “serbest pazar ve rekabeti” açıktan ve doğrudan sınırlamışlardır. Bu düzenlemeler Maliye Bakanlığı ve Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı (MİTİ) kanalıyla yapılmıştır. Devlet-sanayi-finans üçgeninde ekonominin öncelikleri konusunda sağlanan konsensüs, ülke içi tekeller arası çekişme ve rekabetten daha fazla dış pazarlara yoğunlaşmayı sağlamıştır.
Ekonominin, adeta askeri bir tarzda, belirlenen stratejiler doğrultusunda politika izleyen bir merkezden yönlendirilmesi, iç I rekabetin sınırlanmasını, dışarıya karşı birliği, koordineli bir şekilde dış dünya pazarlarına açılmayı sağlamıştır. İç pazar kafalı tutularak yabancı sermayenin girmesi ve Japon sermayesine rakip olması engellenmiştir. Ülke dışından sermaye sağlama konusunda büyük sınırlamalar ve döviz ve yabancı sermaye konusunu düzenleyen yasalar yakın bir tarihe kadar yürürlükte kalmıştır. Diğer ülkelerin tersine, Japonya, savaş sonrası yeniden inşasını ve hızlı ekonomik büyümesini yabancı sermaye veya dış borçlara fazla bağlı kalmaksızın gerçekleştirmiştir. Sahipleri yabancı olan firmalar ABD GSMH’sinin yüzde 17’sini ve Almanya’nınkinin yüzde 24’ünü üretirken, Japonya’da bu oran sadece yüzde 0,2’dir. Bunun da yarısı, tek bir firma, Japon ‘IBM’i tarafından üretilmektedir. (Bu veri 1990’ların başına aittir. Son yıllarda yabancı tekellerin Japonya’daki varlığı artmıştır.)
İşgal döneminde ABD dayatmalarının sancısını çeken Japon sermayesi hem ABD iç pazarında etkinliğini artırmak ve böylece onu içten ele geçirmek, hem de sınırlı hammadde, teknoloji ve sermaye sorununu çözmede döviz geliri, özellikle ABD doları elde etmek için ihracata büyük önem vermiştir. Öyle ki, “ya ihracat, ya ölüm!” dönemin meşhur sloganı haline gelmiştir. Hedef, büyük şirketlerin uluslararası rekabet gücünü yükseltmek olmuştur. Bunun yolu ise, düşük fiyata yüksek kaliteli mallar pazarlamaktan geçtiği için, sermaye maliyetlerinin düşük tutulması önem kazanmış, sanayi ile sıkı bağlan olan ana ticari bankalar yanında devlet de, düşük faiz oranları ile bu stratejik şirketlere kredi musluklarını açmıştır. Bu nedenle, Japonya’da sermaye maliyeti ABD ve Avrupa şirketlerine göre yüzde 2–4 daha düşüktür. Dünya pazarlarında rekabet gücünü artırma ve genişleme açısından bu durum Japon şirketleri için can alıcı bir önem teşkil etmiştir. Sermayeyi geliştirmek için, tüm altyapı harcamalarını devlet kendisi üstlenmiş, Japonya’daki kamu altyapı harcamaları, ABD’dekinin üç katına ulaşmıştır. .
Ayrıca Japonya, ABD ekonomisini içten ele geçirme stratejisinin bir parçası olarak, ABD devlet tahvillerini satın almış ve Güneydoğu Asya ülkelerine de verdiği kredilerle birlikte dünyanın en büyük kreditörü haline gelmiştir. Japonya, ABD ile ticaretten elde ettiği büyük orandaki ticaret fazlası ile elinde biriken dolarları ABD’de tahvil ve hisse senetlerine yatırmıştır. 1985’ten sonra ABD’nin devlet tahvillerini en çok satın alan ülke sıfatı, İngiltere’den Japonya’ya geçmiştir. 1997 itibariyle 5 trilyon doları aşkın ABD devlet tahvillerinin dış ülkelerin elindeki kısmının toplam içindeki payı %34.3 ve Japonya’nın bunun içindeki payı ise yaklaşık yüzde 25 civarındadır.
Doğrudan yatırımlar yoluyla pazar payını genişletme uğruna, Japon tekelleri düşük kârlara katlanmayı göze almıştır. Yani Japon tekelleri için dünya pazar paylarını genişletmek, kâr oranını artırmaktan daha can alıcı bir sorun olmuştur. Gerçekten de, Japon şirketlerinin kâr oranları ABD şirketleri ile karşılaştırıldığında daha düşüktür. ABD’de vergi sonrasında bu oran ortalama yüzde 13,9 iken, Japon firmalarında 8,5’tir. Bankaların toplam aktiflerinden sağladıkları brüt gelir, ABD ve İngiliz bankalarının yarısından daha azdır. (The Banker, Temmuz 87, sf. 69) Aşağıdaki karşılaştırmalı tablo doğrudan dış yatırımlar (DDY) açısından da durumun aynı olduğunu gösterir.
(Bkz. Tablo: 1, s. 51)

DOĞRUDAN DIŞ YATIRIMLARDA KÂR ORANI (%, 1980–88)
Japonya’nın ABD’deki DDY
Yıllar         İmalat şirketleri     Tüm Şirketler
1980         2,7            14,4
1985         -7,6            8,9
1988         -0,5            3,3

ABD’nin Japonya’daki DDY
Yıllar        İmalat şirketleri     Tüm şirketler
1980        13,5            13,4
1985        21,4            17,5
1988        19,9             21,0

(Kaynak: Journal of Trade and Industry, MITI, 1990) – Tablo: 1

Kaldı ki, buradan doğan “kayıplar”, ülke içindeki toplumsal fonlardan devlet eliyle bir nevi iade edildiğinden, bu durum Japon tekelleri açısından gerçek bir kayba da tekabül etmiyor. Aksine, Japon tekellerinin bu “feragati”, rekabet güçlerini bizzat artıran bir faktördür. Kuşkusuz, bütün kapitalist tekeller gibi Japon tekelleri de kâr oranlarının düşme eğilimi sorunuyla karşı karşıyadırlar. Ancak tekellerinin bu bakımdan sahip oldukları avantajları odur ki, bu sorunu -yukarıda sözü edilen nedenlerle- diğerlerine göre çok daha fazla, emekçi toplumun sırtına yükleyebilmiş olmalarıdır.

TEKELLEŞME VE SERMAYE GRUPLARI
Japonya’daki tekelleşme süreci, diğer gelişmiş kapitalist ülkelerde olduğu gibi tam olarak serbest rekabetin kendi kuralları çerçevesinde olmamıştır. Devlet, diğer kapitalist ülkelerde olduğundan daha fazla, bir şirketi korumak ve geliştirmek için gerektiğinde ona tekel statüsü vermiştir. Örneğin 1870’lerde Mitsubishi’nin kurucusu Ivasaki ailesine gemicilik tekeli verilerek bu alanda başka rakiplerin çıkması engellenmiş ve Mitsubishi’nin gelişmesi sağlanmıştır. Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması olgusu gereğince ortaya çıkan büyük tekeller, güçsüzlere yaşam hakkı tanımamış, bunların iflasına, bir büyük tarafından yutulmasına ya da birleşmelere neden olmuştur. 1930’larda zaibatsu’lar döneminde olduğu gibi, 1960’larda liberalleşme politikaları uygulandığında da şirket birleşmeleri yoğunlaşmıştır. Örneğin 1965’te Nissan ile Prince, 1968’de Nissho ve Iwai ticaret şirketleri, 1970’te Yawata ve Fuji çelik tekelleri, 1971’de Dai Ichı ve Nihon Kangyo bankaları birleşmiştir. 1990’da Mitsui Bankası, kendisi de eski bir birleşmenin ürünü olan Taiyo Kobe Bankası ile Tokyo Bankası ise Mitsubishi Bankası ile birleşmiştir.
Büyük tekeller, kendi sektörlerinde faaliyet gösteren küçüklerin rekabet şansını ortadan kaldırmakta, şirket iflasları nedeniyle üretim giderek merkezileşmekte ve sermaye belli ellerde yoğunlaşmaktadır. Örneğin, hızlı büyüme yılları olarak bilinen 1980’lerde bile, şirket iflasları yüksek rakamlarda seyretmeye devam etmiştir. 1980’de yaklaşık 18 bin şirket iflas ederken, bu rakam 84’te 21 bini bularak doruğa çıkmıştır. 1990’da 6500’e kadar düşen iflaslar, 91’de birden 12 bine ve 92’de 14 bine fırlamıştır. 97’deki iflaslar ise bu rakamların çok üzerinde gerçekleşmiştir.
Japon mali sermayesinin örgütlenme tarzının en ayırt edici özelliği, sermaye grubu olarak, yasal olmasa da fiilen, açıktan ve meşruluk kazanmış holding tarzı keiretsu’lar şeklinde örgütlenmiş olmasıdır. Bu keiretsu’ların temel politikaları, ana gövdesini oluşturan şirketlerin yöneticilerinin katıldığı “Beyaz Su Kulübü”, “İkinci Perşembe Kulübü”, “Cuma Toplantısı” gibi isimler altında, tüzel bir kişiliğe sahip olmayan yönetim kurullarında belirlenir. Aslında mali sermayenin örgütlenme şekli diğer ülkelerde de pek farklı değildir; ama yasal düzenlemeler nedeniyle diğer ülkelerde holding tarzı bir örgütlenme bu kadar açıktan ve meşruluk kazanmış bir biçimde gerçekleşmemektedir (Holding şirket kurma yasağı kısa bir süre önce kalkmıştır).

BAZI SEKTÖRLERDE EN BÜYÜK 1, 3 VE 5 TEKELİN JAPONYA’DA İÇ PAZAR PAYI (1996, %)
Sektör                En büyük tekel     En büyük 3 tekel     En büyük 5 tekel
Bilgisayar çipi RAM        18,0            40,7            56,3
Bilgisayar (PC)        39,4            73,3            90,8
Çamaşır Makinası        21,0            59,0            88,3
Cep tel. aboneliği        52,5            78,1            95,4
Çimento            22,6            57,3            82,1
Ham çelik            25,5            46,2            62,0
İç hava taşımacılığı        45,1            89,9            98,6
Hidrolik iş araç-greyder    30,1            71,7            96,1
Kamera            40,7            78,9            93,3(*)
Kamyon            29,0            81,3            100,0(**)
Otomobil            38,4            76,2            86,3
Petrol-benzin            16,3            42,9            65,3
Uluslar arası tel. servisi    66,0            100,0(**)

(*) yalnızca 4 tekel – (**) yalnızca 2 tekel
(Kaynak: Nihon Keizei Shimbun ınc. 1996, Japon Economiç Almanac, 1998) – Tablo: 2

Bugün Japon ekonomisine hükmeden altı büyük sermaye grubu vardır. Bunlar kısaca “Altı Büyük”ler olarak anılır ve her biri otomotivden elektroniğe, ağır sanayiden ticaret-pazarlama şirketlerine ve bankalara, sigorta şirketlerine kadar ekonominin her alanında kendi tekellerine sahiptir. (Bkz. Tablo: 2) Örgütlenmeleri bir gezegenler sistemi gibidir. Her birinin merkezinde yer alan bankalar esas çekim merkezi ve yörüngedeki şirketlerin esas finansman kaynağı durumundadır. Her bir sistemi oluşturan şirketler, karşılıklı hisse, ticari ilişkiler vb. bağlarla birbirine bağlanmıştır. Bu örgütlenme tarzına Japonya’da “keiretsu” sistemi denmektedir.
Keiretsu, “ortak çıkarları olan şirketlerin karşılıklı birbirinin hisselerini alarak bir sermaye grubu etrafında örgütlenmeleri” şeklinde tanımlanır. Holdingleşmenin yakın zamana kadar yasak olduğu Japonya’da sermaye grupları kendilerine bağlı olan şirketleri bu yolla organize etmişlerdir. Keiretsu’lar içindeki şirketlerin birbirinin hisselerini karşılıklı ellerinde bulundurması onlara, düşmanca birleşme ve ele geçirmelere karşı korunma ve birbirlerinin olanaklarından yararlanma imkânı vermektedir.
Keiretsu’lar yatay ve dikey keiretsu’lar olmak üzere ikiye ayrılır. Yatay keiretsu güçlü bir banka ile ortak bağları olan, hisseler ve ticari ilişkilerle birbirine bağlı, farklı sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerden oluşmuş çok büyük bir şirketler grubudur. Dikey keiretsu ise üretim ve dağıtım keiretsu’ları olarak ikiye ayrılır. Üretim alanında belli bir sektörde faaliyet gösteren büyük bir ana şirket ve onun altındaki yüzlerce, hatta binlerce bağlı şirketin oluşturduğu birlik üretim keiretsu’dur. Yatay keiretsu (fiiliyatta holding) içindeki bu üretim keiretsu’larının mallarının satış ve dağıtımını yapan ve binlerce, hatta on binlerce satış dükkânı ve mağazasını kendisine bağlamış ticari yapı ise dağıtım keiretsu’su adını alır. Özet olarak ifade edecek olursak, yatay keiretsu’lar aslında mali sermaye gruplarına, dikey keiretsu’lar ise üretim alanındaki sanayi tekellerine ve ticaret-pazarlama şirketlerine tekabül eder.
Yatay keiretsu’lar, yasal olmasa da fiilen holding tarzı örgütlenmelerdir. Bu yapının merkezinde büyük bir ticari banka vardır. Bu banka keiretsu’ya bağlı tekellerin temel finans kaynağıdır. Sanayinin birçok sektöründe üretimde bulunan tekeller yanında, sigortacılık, vakıf bankacılığı gibi finans kuruluşları ve kendisine bağlı üretim keiretsu’larının mallarının satış ve dağıtımını yapan dağıtım keiretsu’ları da bu holding tarzı örgütlenmenin içinde yer alırlar. Keiretsu’ların etrafında aslında yüzlerce şirket vardır; ama bunların ancak küçük bir kısmı açıktan keiretsu üyeliğini göstermekte ve ancak en büyükleri keiretsu’nun yönetim kurullarında söz hakkına sahip olmaktadır. Altı büyük yatay keiretsu’nun yönetim kurullarındaki şirket sayısı toplamı 189’dur. Her ne kadar şirketlerin büyük bir kısmı “bağımsız” imajlarını korumaya çalışsa da, bunların her biri bu Altı Büyük keiretsu’nun merkezinde bankalardan biri ile ilişki halinde ve hisselerinin bir bölümü bu bankaların ve aynı keiretsu içinde yer alan diğer şirketlerin elindedir.
Bugün Japon ekonomisine hükmeden altı büyük sermaye grubu (yatay keiretsu) şunlardır. Mitsui, Mitsubishi, Sumitomo, Fuyo, Sanwa ve DKB. Bunlardan Mitsui, Mitsubishi ve Sumitomo’nun kökeni, Japonya’da devlet destekli kapitalist gelişmenin başladığı 1870’li yıllarda kurulmuş kapitalist işletmelere ve daha sonra dönüştükleri aynı isimli zaibatsu holdinglerine tekabül eder. Fuyo, Sanwa ve DKB (Dai-Ichi Kangyo Bank) grupları ise, daha sonra kurulan ve rekabete dayanamayan zaibatsu’ların ya da onlara bağlı şirketlerin birleşmesiyle ortaya çıkmış ve gelişmiş olan sermaye gruplarıdır. Bu keiretsu’ların resmi kuruluş tarihlerini 1950’li ve 60’lı yıllardan sonra göstermeleri, eski zaibatsu’lar ve onlara hükmeden hemen hemen aynı isimli ailelerle olan bağlarını gizlemek içindir.
Aşağıdaki tablolar, birçoğu Fortune dergisinin dünyanın en büyük 500 şirketi listesine de girmiş olan tekelleriyle Japon ekonomisine hükmeden bu Altı Büyük hakkında daha iyi fikir verecektir.

Mitsui grubunun başlıca üyeleri:
Mitsui&Co.  /  Mitsui Fudosan  /  Sakura Bank  /  Mitsui Toatsu Chemical  /  Japon Steel Works  /  Toyota Motor  /  Toshiba  /  Mitsui Engineering&Shipbuilding  /Mitsukoshi  /  Mitsui Petrochemical İndrustries  /  Mitsui Paper Mills  /  Toray İndustries  /  Hokaido Colliary&Steamship  /  Onoda Cament  /  Mitsui Construction  /  Mitsui Mining  /  Nippon Flour Mills  /  Iskiwajima-Harima Heavy Industries  /  Mitsui OSK Lines  /  Oji Paper  /  Mitsui Warehouse  /  Mitsui Marine&Fire İnsurance  /  Mitsui Trust&Banking  /  Mitsui Mutual Life lnsurance  /  Denki Kagaku Kogyo  /  Sanki Engineering   /  Sony
Mitsui Grubu
Mitsui Grubu’nun arkasında, Japonya’nın I868 öncesi varlıklı ailelerinden Mitsui ailesi vardır. Tekstil ticareti ve tefecilikle uğraşan aile I876’da Mitsui Bankası’nı kurmuş ve yıllarca Japon bankacılığına hükmetmiştir 1930’larda Mitsui dünyanın en büyük holdinglerinden biri haline gelmiştir. Gruba açıktan ve doğrudan bağlı şirket sayısı 171, yönetim kurulunda temsil edilen şirket sayısı ise 26’dır.

Mitsubishi grubunun başlıca üyeleri
Mitsubishi Bank, Mitsubishi Corp., Mitsubishi Heavy İnds., Mitsubishi Motors, Mitsubishi Research İnstutie, Mitsubishi Rayon, Honda Motor, Mitsubishi Kakoki, Asahi Glass, Mitsubishi Electric, Nikon, Mitsubishi Motor, Nippon Yusen, Mitsubishi Warehouse&Transp., Tokio Marine&Fire İnsurance, Mitsubishi Trust&Banking, Melji Mutual Life İnsurance, Mitsubishi Steel Mfg., Mitsubishi Materials, Mitsubishi Cable İnds., Mitsubishi Aluminum, Mitsubishi Sindoh, Mitsubishi Gas Chemical, Mitsubishi Plastic İnds., Mitsubishi Kasel, Mitsubishi Petrochemical, Mitsubishi Paper Mills, Mitsubishi Oil, Kirin Brawery, Mitsubishi Const., Mitsubishi Estate.
Mitsubishi Grubu
Mitsubishi’nin kurucusu ise lwasaki ailesidir. Iwasaki’ler banka kurmak istediğinde bir yasakla karşılaşınca (muhtemelen Mitsui Bankası’nı korumak için), 1870’de bir banka, gemicilik ve madendik şirketleri satın alıp kısa sürede büyürler. Devlet Iwasaki ailesine gemicilik tekeli verir. Aile ise (devlete “borcunu” ödemek için) 1877’de Japonya’nın güneyinde çıkan bir isyanı bastırmak için gemileriyle asker taşır. II. Dünya Savaşı sırasında hükümet ile yakın işbirliği içinde olur. Gruba açıktan ve doğrudan bağlı şirket sayısı 217, yönetim kurulunda temsil edilen şirket sayısı ise 29’dur.

Sumitomo grubunun başlıca üyeleri
Sumitomo Bank, Sumitomo Metal Mining, Sumitomo Chemical, Sumitomo Cement, Sumitomo Heavy İndustries, Sumitomo Light Metal İndustries, Sumitomo Electric İndustries, NEC, Sumitomo Marine&Fire İnsurance, Sumitomo Trust&Banking, Sumitomo Life İnsurance, Mazda Motor, Sumitomo Bakalite, Sumitomo Corp., Sumitomo Reality Development, Sumitomo Forestry, Sumitomo Coal Mining, Suitomo Metal İndustries, Sumitomo Construction, Sumitomo Warehouse, Nippon Sheet Glass
Sumitomo Grubu
Sumitomo Grubu’nun arkasında Japonya’nın soylu ailelerinden biri olan Sumitomo ailesi vardır. Yasuda ailesi ise Yasuda holdingini kurmuş, ancak işgal döneminde dağılınca, eski şirketleri Fuyo Grubu’nun çatısı altında toplanmıştır. Gruba açıktan ve doğrudan bağlı şirket sayısı 164, yönetim kurulunda temsil edilen şirket sayısı ise 20’dir.

Fuyo grubunun başlıca üyeleri
Fuji Bank, Kubota, Tonen, Kureha Chemical İnd., Nippon Oil&Fats, NSK, Showa Denko, Sanyo Kokusaku Pulp, Hitachi, Nihon Cement, Keihin Electric Express Railway, NKK, Toho Rayon, Tobu Railway, Nishinbo Indrustries, Yassuda Mutual Life Insurance, Yassuda Trusts&Banking, Yassuda Fire&Marine Insurance, Canon, Nicherel, Yokogava Electric, Sapporo Brewerles, Oki Electric, Nissan Motor, Lisshin Flour Milling, Marubeni, Taisel, Showa Line, Tokyo Tatemono,
Fuyo Grubu
Fuyo Grubu: Eski Yasuda Grubu üzerinde şekillenmiş ve zaibatsu’ların dağıtılmasından sonra açıkta kalan başka büyük şirketler de (çelik üreticisi NKK gibi) gruba girmiştir. Gruba açıktan ve doğrudan bağlı şirket sayısı 223, yönetim kurulunda temsil edilen şirket sayısı ise 29’dur

Sanwa grubunun başlıca üyeleri
Sanwa Bank, Nippon Hayat, Daihatsu Motor, Sekisui House, Nisshin Steel, Unitika, Suntory, Ube lndrustries, Daihatsu Motor, Kansal Paint, Hankyu, Kobe Steel, Osaka Cement, Hitachi, Hoya, Navdx Life. Zenitaka, Ohbayashi, Kyocera, Itohan Foods, Cosmo Oil, Hitachi Cable, Toyo Tire&Rubber, Nissho İwai, Fujisawa Pharmaceutical, Nichimen, Toyo Construction, NTN Corp, Takashimya, Sharp, Sekisui Chemical, Nictu Electric İnd., Orix, Iwatani linternational, Hitachi Chemical, Hitachi Zosen, Shin Meiwa, İwatsu Electric, Tokuyama Soda, Tanabe Seiyaku, Nippon Express, Toyo Trust& Banking, Nakayama Steel Works, Teljin, Hitachi Metals,
Sanwa Grubu
Merkezinde yer alan Sanwa bankası, rakiplere karşı güç kazanmak için üç bankanın birleşmesi ile 1933’te kurulmuştur. Grubun üyesi Nippon hayat sigortası ve “aile dostu” Nomura Securities (bunlar kendi alanlannda Japonya’nın en büyükleridir) sayesinde finans kaynakları açısından oldukça güçlüdür. Gruba açıktan ve doğrudan bağlı şirket sayısı 247, yönetim kurulunda temsil edilen şirket sayısı ise 49’dur.

DKB grubunun başlıca üyeleri
Dai-Ichi Kangyo Bank, Itochu, Shimizu, Lion, Asahi Chemical Ind., Nippon Columbia, Honshu Paper, Fujitsu, Furukawa Co., Shibusawa Warehouse, Kyowa Hakko, Furukawa Electric, Yaskawa Electric, Isekil, Japon Metals&Chemicals, Asahi Denkya Kogyo, Asahi Hospital, Kawasaki Kisen, Ofi Paper, Sankyo, Ebara, Chichibu Cement, Kawasaki Steel, Taisel Fire&Marine Insurance, Asahi Mutual Life Insurance, Nilgata Engineering, Fukoku Mutual Life Insurance, Nissan Fire&Marine Insurance, Kankaku Securities, Orient Corp., Kanematsu, Nissho Iwai, Yokohama Rubber, Denki Kagaku Kogyo, Fuji Electric, Showa Shell Sekiyu, Nippon Express, Ishikawajima Harima Heawy Ind., Nippon Zeon, Hitachi, Kawasho, Kawasaki Heawy Inds., Selbu Dept Stores, Shiseldo, Kobe steel, Isuzu Motor, Denki Kagaku Kogyo, Tokyo Demo.
DKB (Dai-lchi Kangyo Bank) Grubu
Merkezinde yer alan ve Dai-lchi ile Nippon Kangyo bankalarının birleşmesi ile ortaya çıkan DKB’nin kökeni 1800’lerin sonuna dayanmasına rağmen, grubu oluşturan şirketlerin bir araya gelmesi açsından en yeni gruptur. Gruba bağlı şirketler arasındaki ilişki diğerlerine oranla daha gevşektir. Gruba açıktan ve doğrudan bağlı şirket sayısı 190, yönetim kurulunda temsil edilen şirket sayısı ise 48’dir.

Bu sermaye gruplarına bağlı olan ve onlar tarafından denetlenen şirket sayısı, dolaylı yoldan bağlı olanlarla birlikte esasında on binleri bulmaktadır. Tekellerle yan sanayi kuruluşları arasındaki tüm ilişkiler ve fiyatlar, devletin de katılımıyla belirlenmiş durumdadır. Japonya’da toplam kayıtlı şirket sayısının iki milyon civarında olduğunu, bunların büyük çoğunluğunun da oyunu büyüklerin koyduğu kurallara göre oynamak zorunda olan, yoksa yok olmaya mahkûm küçük şirketler olduğunu düşünürsek, bunların hâkimiyeti daha iyi anlaşılır. 1998 yılı itibariyle dünyanın en büyük 500 tekeli listesinde, çoğu doğrudan bu sermaye gruplarına bağlı 111 Japon tekeli yer almıştır.
Tablolardan da anlaşılacağı gibi Japon mali sermayesi, merkezinde holding şirket işlevi gören ve etrafındaki şirketler için ana finans kaynağı durumunda olan bir banka etrafında örgütlenme sistemine sahiptir. Bankanın etrafındaki tüm şirketler, karşılıklı hisselerle hem bankaya, hem de birbirine bağlıdır ve bu durum onları düşmanca yutmalardan korur. Bu örgütlenme biçimi Almanya, Fransa gibi diğer ülkelerde de görülmekle birlikte, Japonya’da çok açık bir tarzda gerçekleşmektedir. Japonya’da Adil Ticaret Komisyonu’nun 1994’te yayınladığı bir araştırmaya göre Mitsui, Mitsubishi ve Sumitomo gruplarında yer alan şirketlerin yüzde 76’sında karşılıklı hisse satın alma söz konusudur ve şirketlerin hisselerinin ortalama yüzde 28’i karşılıklı satın alınmıştır.
ABD’de hisselerin büyük çoğunluğu, hisselerinin getireceği kâr payı ile ilgilenen kurumsal yatırımcılara aittir. Japonya’da ise ağırlıkta olan, “ilişkiye dayalı yatırımcılık”tır. Yani yatırımın, bir işletme ile olan iş ilişkisiyle kol kola girdiği ilişkiye dayalı bir hissedarlıktır (bu, ana şirket ile bağlı şirketleri, bir banka ile kredi verdiği şirketler, bir şirket ile ana müşterisi ya da aynı işkolundaki şirketler arasındaki bir ilişki olabilir). Örneğin, temel finansman kaynağı olan banka, müşterisi olan şirketle sadece bir kredi ilişkisine değil, iş ilişkisine de sahiptir, o işletmenin risklerini de paylaşır; bu nedenle kendisini müşterisine daha çok adar. Verdiği kredinin faizlerini ya da hisselerinin aktüel kâr payını temel almaktan çok, şirketin büyümesi ve genişlemesine yönelik uzun vadeli yatırım yapar. Bu nedenle onlara düşük faizli krediler verir.
Japon ve ABD’deki tekellerle en büyük beş hisse sahibinin konumuna ilişkin şu karşılaştırmalı tablo durumu daha iyi açıklar.

Japonya (%)    ABD (%)
Kurumsal yatırımcı        15        44
İlişkiye dayalı yatırımcı    75        24
Finans kurumu        47        12
Diğer Şirketler            11        9
Ana ya da grup şirketi        11        3
Kurucu Aile            4        10
Bireyler            3        19
Diğer                4        4
Toplam            100        100
(Kaynak: MİTİ, Japon Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı, 1989)

Bu sermaye grupları incelendiğinde sanayinin ve finans sektörünün her alanında faaliyet gösteren bir işletmeye sahip oldukları görülür. Aslında bu durum diğer ileri kapitalist ülkelerin mali sermaye grupları açısından da aynı olduğu için esas ayırt edici yan bu değildir. Japonya’nın özgün yanı ise, her bir sektörde aktif ve kendi başına büyük bir güç olan bu kadar çok tekelin birleşmeler ve yutmalar olmaksızın bugüne kadar ayakta kalmasıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bunun esas nedeni, tekellerin iç rekabetten çok, dışa karşı birleşmiş bir halde dışarıdaki pazar paylarını genişletmeye yönelmiş olmalarıdır. Ancak, değişen koşullar, bu durumun daha ne kadar devam edebileceği konusunda kuşkular yaratmıştır.
Görünen o ki, giderek darlaşan dünya pazarlarının, muazzam boyutlardaki Japon ihracatını giderek daha zor hazmeder hale gelmesi, Japon emperyalizminin “iç rekabeti düzenleme” politikasını yepyeni sorunlarla karşı karşıya bırakmaktadır. İç rekabet daha da keskinleşecektir. Japon tekelleri birbirini düne göre çok daha acımasızca tasfiye edecek ya da yutacaktır. Açıktır ki, bu kaçınılmaz gelişme, “yabancı ortaklar” için yeni imkânları doğurmaktadır. Dolayısıyla, iç pazar da eskisi gibi kapalı tutulamayacaktır.
Değişen koşulların dayattığı gelişmelerle ilgili örnekleri, Japon ekonomisinin temel taşlarını oluşturan otomotiv ve elektronik sanayisinin ve finans sektöründeki kurumların genel durumuna ve bu alanlardaki en büyük tekellere değinirken vermekte fayda var.

OTOMOTİV SANAYİİ
Ekonomik durgunluk ve belirsizlik nedeniyle Japonya’daki otomobil satışları 1970’ten bu yana ki en düşük seviyeye inmiş durumdadır. Kasım ‘97 satışlarında bir önceki yıla göre yüzde 23,5 oranında bir düşüş gerçekleşmiştir. Ancak yen’in dolar karşısında değer kaybetmesi, ihracatın artmasına neden olmuştur. 1997’nin ilk altı ayında otomobil ihracatı genel olarak yüzde 29, Avrupa’ya ise yüzde 43 oranında artış göstermiştir. En büyük artışı yüzde 47,9 ile Honda Motor gerçekleştirmiştir. Bu sektörde ‘97 yılı kârlarında, ortalama yüzde 7,4 oranında bir düşüş yaşanmıştır. (Mitsubishi 830, Nissan 114, Mazda Motor 55 milyon dolar). Fuyo Grubu’na bağlı olan Nissan, ‘98 mali yılında da 82 milyon dolar zarar edeceğini açıklamıştır. Satışları yüzde 13,4, kârı ise %36 oranında düşmüştür. Japon hükümeti, içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmak amacıyla Nissan’a 820 milyon dolarlık kredi teklifinde bulunmuştur. (Financial Times, 11-12/11/1998)
1990’ların krizi, bu sektörde de en büyükler ile daha küçükler arasındaki açığı giderek artırmıştır. Bugünkü zor koşullarda Japonya’daki 11 motor imalatçısı şirketin hepsinin ayakta kalıp kalmayacağını zaman gösterecektir. Henüz şirketler arasındaki bilinen bir birleşme söz konusu olmamakla birlikte, Daimler Benz’in Chrysler ile birleşmesi, Japon otomotiv sanayisinin bu yeni birleşmelerle baş edip edemeyeceği sorusunu doğurmuştur. Ancak, Japonya’nın ikinci büyük otomotiv tekeli olan Nissan’ın bağlı şirketi Nissan Dizel’i Daimler Benz’e satması, başka tekeller arası birleşme ya da ittifak kurma söylentilerini ortaya çıkarmıştır. Örneğin, Japon gazetesi Weekly Post’a göre, Toyota’nın bu birleşmeler karşısında yerini koruyabilmesi için Avrupa’da (muhtemelen Volkswagen ile) bir ittifak oluşturması sürpriz olmayacaktır. Ayrıca Honda’nın Amerikan otomotiv tekeli Ford ya da General Motors ile Mitsubishi’nin de yine Ford ile ittifak kurabileceğine dair söylentiler vardır. (The Weekly Post, 16-22 Kasım 1998) Otomotiv tekellerinin, yabancı yatırımcıların elinde olan hisse senetleri oranı Toyota’da yüzde 8,8, Nis-san’da yüzde 10,5, Mitsubishi’de ise yüzde 7,3’tür. Ford, Mazda’daki hisselerini %25’ten 33,4’e çıkararak, GM ise Isuzu’da %37,4, Suzuki’de de %10 hisse ile en büyük tek hisse sahipleri haline gelmiştir. Görüldüğü gibi, Japon otomotiv piyasasında ABD etkinliği büyük oranda artmıştır.

JAPON OTOMOTİV TEKELLERİNİN ÜLKE İÇİ PAZAR PAYI(1995)
Toplam satılan otomobil sayısı: 6.867.000 (% 100)
Toyota         30 (38.1998)
Nissan         16,3 (22.1998)
Mitsubishi         16,3
Honda             9
Suzuki         9
Daihatsu         6
Mazda         5,3
Fuji             5
Isuzu             2,1
Nissan         0,5
İthal arabalar         4,1
(Kaynak: Japon Otomobil İthalatçıları ve Satıcıları Birliği)

DÜNYA OTOMOBİL ÜRETİMİNDE ÜLKELERİN PAYI (1995)
Toplam dünya üretimi: 50.342.000 (%100)
ABD         23,8
Japonya    20
Almanya    9,3
Fransa        6,3
İngiltere    3,5
İtalya        3,3
Diğerleri    33
(Kaynak: Japon Ulusal Oto İmalatçıları Birliği)

Toyota Motor, Japonya’nın en büyük, dünyanın ise General Motors ve Ford’dan sonraki üçüncü büyük otomotiv tekelidir. Mitsui Grubu’na bağlı olmakla birlikte, telekom, bilgisayar, sigorta, konut, uçak yapımı gibi alanlarda da faaliyetleri olan Toyota Grubu’nun da merkezinde yer alır. ‘97 yılı cirosu, ‘96’dakinden yüzde 12,5 oranında düşüş göstererek 95 milyar dolar, kârı ise önceki yıla göre yüzde 8 artışla, 3,7 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. ‘97’de en çok kâr elde eden Japon tekeli, Toyota Motor olmuştur. Japon borsa merkezi Nikkei endeksi 1989’daki doruğundan yüzde 60 düşüş gösterirken Toyota’nın hisseleri yüzde 47 artmıştır. Toyota, satış ve kâr açısından sadece otomotiv sektöründe değil tüm imalat sektöründe de Japonya’nın en büyük tekeli ve 159 bin işçiyle sektöründeki en büyük işveren durumundadır. Toyota’nın Güneydoğu Asya’daki pazar payı yüzde 21’dir.
Toyota Grubu, temel finans kaynağını Sakura (Mitsui) ve Tokai Bankası’ndan almaktadır. Grubun sahibi Toyota ailesinin kişisel hisselerini dışta tutarsak, en büyük hisse sahipleri, Toyota Otomatik Dokuma Tezgâhları (965,0), Tokai Bank (4,8), Sakura Bank (4,8), Sanwa Bank (4,8) Nippon Hayat Sigortası, Mitsui Deniz ve Yangın Sigortası, Daiwa Bank ve Mitsui Hayat Sigortası’dır. Toyota Grubu’nu bir piramit olarak düşünürsek, piramidin tepesindeki en büyük 10 şirketin tümü Tokyo Borsası’nda yer almaktadır. Piramidin orta kısmında ise yaklaşık 250 bağlı şirketin yer aldığını akılda tutarsak, en alt katmanda da binlerce daha küçük şirketin bulunduğu anlaşılır.
Toyota sadece imalat sanayisinde yer almakla kalmaz; üç Telekom şirketinde önemli hisseleri olduğu gibi, Toshiba ve IBM ortaklığı ile bilgisayar teknolojisine de önemli yatırımları, bir sigorta şirketinde yüzde 36 hissesi, konut, uçak yapımı gibi alanlarda da faaliyetleri vardır. Hatta Tokai Bankası’nın Toyota’yı kontrol etmesinden çok Toyota’nın bir parçası olduğunu söylemek bile abartı olmayacaktır.

ELEKTRONİK SANAYİİ
ABD elektronik sanayisinin rekabet gücünün artması ve Doğu Asya’da, özellikle Güney Kore’de elektronik üretimin yaygınlaşması, Japon elektronik sanayisi üzerinde büyük bir baskı oluşturmuştur. Rekabetin keskinleşmesi ve pazar sorununun büyümesine tekabül eden bu durum, bu alandaki tekelleri belli alanlarda yoğunlaşmaya da zorlamıştır: Örneğin NEC ve Fujitsu enformasyon teknolojisinde, Sony tüketici elektroniğinde uzmanlaşmışken; Toshiba da çok çeşitlilikten, enformasyon teknolojisi alanında uzmanlaşmaya doğru gitmektedir. Enerji santrallerinden teybe kadar her şey üreten geleneksel devler ise en güçlü liderler karşısında ayakta kalma mücadelesi vermektedir. Örneğin 1997’de Mitsubishi Electric 1960’tan beri ilk kez zarar ettiğini açıklamıştır. Sony, ‘97’yi en çok kârla kapatırken, genel olarak bu sektördeki kârlarda yüzde 9 oranında düşüş olmuştur. Toshiba, 23 yıldan beri ilk defa zarar etmiş, 1998 mali yılı ilk yarısındaki zararını 195 milyon dolar olarak açıklamıştır. (FT. 20/11/98) Ana şirketinde toplam 66 bin işçisi olan Toshiba, 1999’da, 6.500 işçisini işten çıkaracağını açıklamıştır. (FT, 9/11/98)
En büyük elektronik tekellerinden biri olan Matsushita Grubu, en büyük ana şirketi olan Matsushita Elektrik Endüstrisi (MEI) ile tanınır. MEI sadece Japonya’nın değil dünyanın da en büyük tüketici elektronik eşya imalatçısıdır. 64 milyar dolar olan yıllık cirosu bağlı şirketlerle çok daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Çok çeşitli alanlarda ve dünyanın değişik ülkelerinde üretim yapmakta ve Doğu Asya’daki en büyük üretim ve satış ağlarına sahip olmanın avantajlarından yararlanmaktadır. Panasonic, ürünlerinden en çok tanınmış olanlarından biridir. MEI’nin en büyük hissedarları Sumitomo Bank (%4,6), Sumitomo Hayat Sigortası (3,9), Nippon Hayat Sigortası (3,8), Sumitomo Tröstü (2,8), Ashai Bank (2,4), Sumitomo Yangın ve Deniz Sigortası, Mitsubishi Tröstü’dür. MEI’nin mallarının dağıtım ve satışını yapan, kendisine bağlı 25 bin satış mağazası vardır. MEI bir aile şirketidir ve doğrudan aile tarafından, 100 yıl önceki kurucusunun damadı Masaharu Matsushita tarafından yönetilmektedir.
Hitachi Grubu, 1997’de 68,5 milyar dolarlık cirosu ve 29 şirketine bağlı olan 742 alt şirketinde çalışan 330 bin işçisi ile Japonya’nın en büyük elektronik tekellerinden biridir. Fuyo, Sanwa ve DKB sermaye grupları ile hisse ve ticaret bağları vardır. 10 bin satış mağazasına sahiptir. Hitachi, yedi tane olan makine-mühendislik şirketini üçe düşüreceğini ve 1999’da 900 işçisini işten çıkaracağını açıklamıştır. (FT, 9/11/98)

1997 cirolarına göre elektronik sanayisin en büyükleri şunlardır:
1997 cirosu     kârı         işçi sayısı
(milyar$)    (milyon $)    (bin)
Hitachi                68,5        28        330
Matsushita Elect. Ind        64,3        763        275
Sony                55,0        1,809        173
Toshiba            44,5        60        186
NEC                40,0        336        152
(Kaynak: Global 500, Fortuna, Ağustos ‘98)

Japon sanayisinin önemli bir kolu da çelik sanayisidir. Bu sektörde iç piyasadaki durgunluğa rağmen, Asya, Kuzey ve Güney – Amerika’daki yüksek talep nedeniyle 1997’de 1991’den bu yana ki en büyük kâr elde edilmiştir. Japonya’da toplam 100 milyon ton dolayında çelik üretilmekte ve bunun 20 milyon tonu ihraç edilmektedir. 1990’lı yıllarda bu sektörde çalışan 190 bin işçiden 30 bini işten çıkarılmıştır. En büyük çelik üreticisi Nippon Steel, ikinci büyük NKK gibi Fuyo Grubu’na bağlıdır. Nippon Steel, Kore’nin rekabetine (Kore’deki Posco dünyanın en büyük çelik üreticisi olan Nippon Steel’in yerine oynamaktadır) ülkedeki ekonomik durgunluk da eklenince, durumun kötüye gideceğini belirterek, hükümetten tüketimi teşvik tedbirleri almasını istemiştir. Nippon Steel’in 1997 yılı cirosu 25 milyar dolar, kârı ise 48 milyon dolar olmuştur. Ülkenin üçüncü büyük çelik üreticisi Kobe Steel ise Sanwa Grubu’na bağlı olup 97’de 40 milyon dolar zarar etmiştir.

FİNANS SEKTÖRÜ
İçinde bulunduğumuz dönemde finans sektöründe yapılması düşünülen yeni düzenlemelerle biraz gevşetilecek olmakla birlikte, Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası’nın finans kuruluşları üzerinde sıkı bir denetimi söz konusu olmuştur. Sektör, katı bir biçimde düzenlenmiş ve yakın tarihe kadar faaliyet alanları sınırlı tutulmuştur. Finans kuruluşlarının sayısı sınırlı tutulmuş ve buralarda toparlanan sermaye, çok düşük faizlerle sanayiye kredi olarak aktarılmıştır. Aşağıdaki karşılaştırmalı tablo finans sektörünün Japonya’da ne kadar düzenlenmiş olduğunun ipuçlarını vermektedir.
Japon finans sektöründe hâkimiyet, Altı Büyük sermaye grubunun merkezinde yer alan ve şehir bankaları olarak adlandırılan (ama ülkenin her tarafında şubeleri olan) ticari bankalardadır. Maliye Bakanlığı’nın 1997 verilerine göre tüm bankaların toplam varlıkları 8,5 trilyon dolar, bunun içinde şehir bankalarının payı ise yüzde 42 ile 3,5 trilyon dolardır.
Sigortacılık sektöründe ise en büyük paya sahip olan hayat sigortası şirketlerinin 1997’deki toplam varlıkları 1,3 trilyon dolar tutarındadır; bunun içinde, en büyük altı şirketin payı ise 1 trilyon dolardır. 1997 mali yılında, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk defa toplam hayat sigortası değerlerinde düşüş beklenmektedir. Birçok Japon hayat sigortası şirketi, bankalarla rekabeti kızıştıracağından dolayı, finans sektöründe başlamış olan yeni düzenlemelerden hoşnut değildir. (Japan Economic Almanac 98, s. 36-38)

JAPONYA VE ABD’DEKİ FİNANS KURULUŞLARININ SAYISI
Japonya (1991)        ABD (1992)
Bankalar                153             11.449
Hayat sigortası şirketleri         27             1.944
Diğer sigorta şirketleri         25             3.914
Kıym. evrak tic. şirk. (securities)     210             7.805
Yatırım danışmanlığı şirk.         615             18.000
(Kaynak: Nihon Ginko 1992 Economic Statistics Annual 1991; FD1C Statistics on Banking, 1994)

BANKALAR
Japonya’da bankalar, ticari bankalar (129 bölge bankası +10 şehir bankası), vakıf bankaları (32), uzun vadeli kredi bankaları (3) kategorilerine ayrılır. Esas hâkimiyet şehir bankalarındadır. Bunlar Japonya’nın ve dünyanın en etkin bankalarından olup finans sektöründeki tüm kârların üçte ikisini elde etmektedirler.

Bu 10 şehir bankasından altısı (Tokyo-Mitsubishi Bankası, Dai-Ichi Kangyo (DKB), Sakura, Sumitomo, Fuji, ve Sanwa Bank), Japon ekonomisine hükmeden “Altı Büyük” sermaye grubunun da merkezinde yer alır. Bu sermaye gruplarının ayrıca vakıf bankaları vardır ve uzun vadeli kredi veren bankalarda da hisseleri vardır.
Bu altı büyük şehir bankası sadece borç ve kredi veren finans kurumları değildir. Aynı zamanda gruptaki şirketlerin durumu hakkında enformasyon toplar ve bunlar arasında koordinasyonu sağlar. Gruptaki büyük şirketlerde hisse sahibidir ve gerektiğinde bunlara idari yardım sağlar. Eğer grubun şirketlerinden biri ciddi bir sorun yaşıyorsa, ona hem finansal yardımda bulunur hem de bankanın kendi idari kurulundan seçilmiş bir grubu yeni yönetim olarak atar.
Tokyo Borsası’nın Birinci Listesinde yer alan 873 finansal olmayan şirketin tümünü kapsayan bir araştırmaya göre, Tokyo-Mit-subishi, Mitsui, Sumitomo ve Fuji Bankalarının her biri bu 873 şirketin 100’ünün ana bankası durumundadır. Bir başka deyişle, Japonya’daki en büyük şirketlerin yarısı bu dört bankadan birini kullanmaktadır. Diğer iki büyük keiretsu bankasından Sanwa 70, Dai-Ichi Kangyo Bank (DKB) ise 50 şirketin ana bankasıdır. Yani bu Altı Büyük banka, Japonya’daki en büyük şirketlerin üçte ikisine hükmetmektedir.
Bu bankaların sahibi kimlerdir sorusunun cevabına gelince: Elimizde en büyük kişi ya da aile hisselerine ilişkin veri yok. Ancak vereceğimiz birkaç örnekte de görüleceği gibi, her bir bankanın arkasında esas olarak, bağlı olduğu sermaye grubunun içindeki diğer şirketler hisse sahibi olarak durmaktadır. Başka sermaye gruplarına ait şirketlerin de hisseleri olmakla birlikte, bunlar belirleyici değildir. Belli başlı bankaların en büyük hissedarları ve hisse oranları şöyledir.
Bank of Tokyo-Mitsubishi: Meiji Hayat (5,7), Nippon Hayat S. (3,9), Dai-Ichi Hayat S. (3,8). Tokio Yangın/Deniz S. (2,6). Mitsubishi Vakıf Bankası (2,4) Mitsubishi Ağır Sanayi (2,0), yabancı (7,6) Toplam hisse sayısı: 4,675,000; toplam hissedar sayısı: 58 bin (Yıllık Rapor 1998)
Sumitomo Bank: Sumitomo Hayat Sigortası (5,4), Nippon Hayat Sigortası (4,5), Mastushita Elektrik Sanayi (3,3), Sumitomo Vakıf Bankası (2,8), Sanyo Elektrik (2,0), Sumitomo Deniz/Yangın Sigortası (1,8), Sumitomo Corp, (1,7), Dai-Ichi Hayat Sigortası (1,5), Nippon Çelik (1,4) yabancı (6,5). (Yıllık Rapor 1997)
Dai-Ichi Kangyo Bank: Asahi Hayat Sigortası (4,6), Nippon Hayat Sigortası (3,7), Dai-Ichi Hayat Sigortası (2,9), Long Term Credit Bank of Japan (2,8), Nippon Kredi Bankası (1,5), Mitsui Vakıf Bankası (1,4), Meiji Hayat Sigortası (1,3) yabancı (4,6), Toplam hissedar sayısı: 65,500 (Yıllık Rapor 1997)
Sanwa Bank: Nippon Hayat Sigortası (4,3), Meiji Hayat Sigortası (3,2), Daido Hayat Sigortası (3,0), Dai-Ichi Hayat Sigortası (2,3), Toyota Motor (2,3), Tokyo Vakıf Bankası (1,7), Sumitomo Vakıf Bankası (1,5) yabancı (5,3). (Yıllık Rapor 1998)
Bu arada belirtelim ki, yabancı hissedarlar arasında ABD’li yatırım bankaları genellikle başı çekmektedir. 1996 yılı itibarıyla genel olarak Japonya’da yabancı bankalar içinde en çok etkinliğe sahip olanlar Amerika City Bank, J.P. Morgan ve İngiliz Hong Kong &Shanghai Bank olmuştur.
Diğer büyük emperyalist ülke bankaları ile karşılaştırıldığında Japon bankalarının kâr oranlarının daha düşük ama borç/kredi verme oranının daha yüksek olduğu görülür. Şubat ‘97 itibariyle Japon bankalarının verdiği borç miktarı 500 trilyon yen iken (4 trilyon dolar), ABD bankalarının aynı döneme kadar verdiği borç miktarı 340 trilyon yen olmuştur (2,8 trilyon dolar) Japon bankalarındaki toplam mevduat tutarının GSYİH’ya oranı yüzde 92,5 iken, ABD’de bu oran yüzde 34’tür. (Survey “Japanese Finance”, The Economist, 28/6/97)
Artan rekabet, bankacılık sektöründe birleşmelere neden olmuştur. Örneğin Nisan 90’da Mitsui Bankası, kendisi de eski bir birleşmenin ürünü olan Taiyo Kobe Bankası ile birleşerek 92’de Sakura Bankası adını almıştır. Tokyo Bankası ile Mitsubishi Bankası birleşerek Tokyo-Mitsubishi Bankası adıyla Nisan 96’da faaliyete geçtiğinde 54 trilyon yen (509 milyar dolar) aktifleri ile dünyanın en büyük bankası olmuştur. Bugün içinde bulundukları batık krediler sorunu göz önüne alındığında, benzer birleşmelerin gelecekte daha çok yaşanması şaşırtıcı olmayacaktır. Daha şimdiden Japon Sanayi Bankası (IBJ) Dai-Ichi Hayat Sigortası ile, Fuji Bank ise Dai-Ichi Kangyo Bank ile ittifaklarını açıklamıştır. (The Weekly Post, 16-22/11/98)

1997 YILI TOPLAM AKTİFLERİ İTİBARİYLE EN BÜYÜK JAPON BANKALARI (milyar Dolar)
Banka                 Topİam Aktifleri     Cirosu         Kârı
Bank of Tokyo-Mitsubishi    691            35        -4,3
Sumitomo Bank        483            21        -2,0
Dai-Ichi Kangyo Bank        432            20        -0,6
Sanwa Bank            427            23        -1,5
Fuji Bank            413            23        -2,8
Sakura Bank            399            21        -0,7
Industrial Bank of Japan    369            27        -1,7
(Kaynak: Fortune, Temmuz 1990/’Ağustos 1998)

Tabloda görüldüğü gibi, Japonya’nın en büyük yedi bankasının toplam aktifleri/varlıkları, 4 trilyon dolar civarındaki Japon GSMH’sının yüzde 80’ine eşittir. Ancak bu bankaların tümü de ‘97 yılını büyük zararlarla kapatmışlardır. Sadece bu yedi bankanın toplam zararı 13,6 milyar dolardır. Bu zararlar çoğunlukla batık kredileriden kaynaklanmıştır. Büyük bankalar, kendi gruplarındaki sanayi şirketlerinden kaynak istemektedir. Örneğin, Mitsui Grubu’na ait olan Sakura Bank, içinde bulunduğu zor durumdan çıkabilmek için, diğer Mitsui Grubu üyesi şirketlerin satın alması için 2,5 milyar dolar tutarında yeni hisse çıkararak sermaye artırımına gitmiş ve 17 bin çalışanından 3 binini işten çıkaracağını ve yurtdışındaki 90 şubesinin 30’unu kapatacağını açıklamıştır. (FT, 31/10-11/98) Fuji Bank da Fuyo Grubu’ndan 1,4 milyar dolar sermaye artırımı için yardım istemiştir.
Japon hükümetinin mali krizi aşma amacıyla yapmayı planladığı reformlarla birlikte, bugün bankacılık sektöründe kapalı olan diğer finansal alanlara açılım sağlanması ve bugün koruma altında olan bu alanların daha fazla rekabetle karşı karşıya gelmesi bekleniyor. Bu yeni düzenlemelerin bankaların depozitlerinden para çekilmesine ve böylece bankaların batık kredi sorunlarının derinleşmesine yol açacağı tahmin ediliyor. Economist dergisinin Haziran 97 Japonya ekinde belirtildiğine göre, yeni sermaye gerektiren bu zor durumdan çıkmak için Japon bankalarının bazıları kendilerini yabancı bankalara satmaya çalışıyor ve en büyük beş bankadan üçü J.P. Morgan’a böyle bir teklifte bulunmuştur. 1997 yılı içinde Japon bankaları ile yabancı finans tekelleri arasında şu ittifaklar gerçekleşmiştir. Nippon Kredi Bankası ile Bankers Trust New York, Sumitomo Vakıf Bankası ile Citibank; Uzun Vadeli Kredi Bankası (LTCB) ile Swiss Bank; Bank of Tokyo-Mitsubishi ile Melon Bank Grubu; Sumitomo Bank ve Asahi Bank ile Goldman Sachs, Fuji Bank ile Goldman Sachs ve Jardine Fleming; Mitsui Vakıf Bankası ile Prudential ve American International Group.
Bankacılık sisteminin küçülmesinin, genelde iç pazarda faaliyet gösteren ve rekabet gücü fazla olmayan şirketleri (özellikle inşaat ve emlak alanında) iflasa sürükleyeceği tahmin edilmektedir. Bu sektörlerdeki pek çok şirket bugüne kadar ucuz borç ve kredi ile ayakta duruyordu. Depozitleri azalan bankalar ise ya bütünüyle bu şirketlere kredi vermekten vazgeçecek ya da daha fazla faiz karşılığında verecektir. Küçük çaplı işletmeler ise bunun yükünü kaldıracak durumda değildir. Japon tahvil reyting kuruluşu Akio Mikuni’nin tahminlerine göre, önümüzdeki üç yıl içinde Japonya’daki 3000 şirketin yüzde 10’u iflas edecek ya da birleşme yoluna gidecektir. Teikoku Databank’ın verilerine göre ise 1997’nin ilk üç ayı içinde iflas rakamları en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu verilerin yılsonunda yaşanan iflaslar zincirini kapsamadığı düşünülürse sorunun ne kadar büyük boyutlu olduğu daha kolay görülecektir. Ayrıca şirketler, Nippon Çelik’in bilgisayar piyasasına, Toyota Motor’un konut piyasasına girmesi gibi eskiden olduğu kadar kolaylıkla rekabet güçlerinin fazla olmadığı alanlara giremeyeceklerdir.

SİGORTA ŞİRKETLERİ
Hayat sigortası alanında faaliyet gösteren en büyük sigorta şirketleri Nippon, Dai-Ichi, Sumitomo, Meiji, Mitsui ve Yasuda hayat sigortası şirketleridir. Genel sigorta (yangın ve denizcilik) şirketlerinin en büyükleri ise Tokio, Yasuda, Mitsui, Sumitomo, Nippon, Nichido, Dai-Ichi, Chiyoda ve Fuji’dir.
Japonya Hayat Sigortası Enstitüsü’nün verilerine göre, hayat sigortası sektöründeki şirketlerin toplam aktifleri 1989 mali yılında yaklaşık 1 trilyon dolar, 1995’te ise 1,56 trilyon dolar olarak gerçekleşmiştir. Genel sigortacılık alanında ise 1989’da 200 milyar dolar olan toplam aktifler, 1995’te 250 milyar dolara yükselmiştir.
1997 mali yılı verilerine göre dünyanın en büyük 500 tekeli arasına girmeyi başaran 17 hayat sigortası şirketinden 12’si Japon şirketidir. Toplam varlıkları ve ciroları itibariyle en büyük hayat sigortası şirketleri şunlardır.
(milyar dolar)
Şirket         Toplam varlıkları     Cirosu         Karı
Nippon        316,5            71,4        2,1
Dai-Ichi    215,0            47,4        1,5
Sumitomo    177,8            42,3        1,0
Meiji        127,8            31,0        1,0
Asahi        91,3            21,7        0,6
Mitsui        81,8            19,4        0,5
(Kaynak: Fortune, Ağustos 1998)

Deniz/Yangın sigortası alanında ise Tokio 17,7 milyar dolarlık cirosu ile birinci, Yasuda ise 11,6 ile ikinci sırada yer almaktadır.
Bu sektörü düzenleyen yeni yasalar 1 Nisan ‘98’den itibaren yürürlüğe girmiş, böylece bu alanda 56 yıl aradan sonra ilk değişiklikler yapılmıştır. Bugüne kadar ancak kendi sektörlerinde faaliyet gösteren hayat sigortası şirketlerine, birbirinin alanına girme izni verilmiş böylece rekabet de kızışmıştır.
Bu rekabetten güçlü çıkabilmek için, bankacılık alanında görülen yabancı finans tekelleri ile işbirliğine gitme olgusu sigortacılık sektöründe de kendisini göstermeye başlamıştır. Japonya’nın en büyük hayat sigortası şirketi olan Nippon Life, ABD’li Putnam Investments ve Alman Deutsche Bank ile ikinci büyük Dai-Ichi, ABD’li US Capital Group ile; Meiji Hayat Sigortası, Alman Dresdner Bank ile, Yasuda Sigortacılık ise Jardine Fleming ile ittifak oluşturmuştur.

KIYMETLİ EVRAK ALIM-SATIM ŞİRKETLERİ (Securities)
Nomura Securities, Japonya’nın 21 milyar dolarlık kıymetli evrak sektöründe alanındaki en büyük şirkettir. 28 ülkedeki şubeleri ile dünyanın en büyükleri arasındadır. Elindeki kıymetli evrakların değeri 13,4 milyar dolar ile ABD yatırım bankası Merrill Lynch’in bir buçuk katıdır. 1997 mali yılındaki cirosu 7,5 milyar dolar olmuştur. 320 milyon dolarlık kârı ise, 1989’da kendisine Japonya’nın en çok kâr yapan şirketi unvanını kazandıran 3,7 milyar doların epey altındadır. Ülke dışındaki işlemleri 1997 kârının yüzde 80’ini oluşturmuştur. Birçok finans şirketi yabancı şirket akınına karşı işbirliği yaparken, Nomura da Japon Sanayi Bankası (IBJ) ile ittifak kurmuştur.
Aynı alanda faaliyet gösteren Nikko Securities, Tokyo-Mitsbushi Bank ve IBJ ile ortaklığa giderken, ayakta kalma mücadelesi veren Daiwa Securities ise Sumitomo Grubu ile işbirliği kurmaya çalışmaktadır. Nikko zayıf duruma düşeceğini anlayınca Amerikan Traveler’s ile de ittifak kurmuştur. (Traveler’s geçen yıl Solomon Brothers’ı almış ve bu yıl Citi-Corp ile birleşmişti. Citi-Corp Grubu, 1 trilyon dolarlık toplam aktifleri ile dünyanın en büyük finans grubudur.)
Merrill Lynch ise geçen yılsonunda batan Yamaichi Securities’i satın alarak Merrill Lynch Japan Securities’i kurmuştur. Sanwa Bank ile ittifak kurmak için perde arkasında görüşmelerini sürdürmektedir. Bu örnekler Amerikan finans şirketlerinin Japonya’daki paylarının giderek arttığını göstermektedir.

EMEKLİLİK FONLARI
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından işletilen Nenpuku, denetimindeki 24 trilyon yen ile dünyanın en büyük emeklilik fonu sıfatını taşımaktadır. Aslında bu emeklilik fonu özel değildir. Ancak fiiliyatta bu durum değişmektedir. Örneğin (Nenpuku, parasını işletmesi için, çoğu yabancı olan 20 özel “yatırım danışma firması”na (bunlar esasında yatırım bankalarıdır) vermiştir. Nenpuku özellikle ‘90’lı yılların basından itibaren, emeklilik fonlarında biriken aidatları kapitalist tekel ve şirketlerin hizmetine sunmaktadır. Emeklilik aidatları böylece sermayeye dönüşmektedir. Devlet, böylelikle, Nenpuku aracılığıyla, işçi ve emekçilerin aidatlarını doğrudan Japon mali sermayesinin hizmetine sunmaktadır. Mali sermayeye sunulan bu hizmetin de bedelini sonuçta işçi ve emekçiler ödemektedir. (Nenpuku 1995 mali yılı sonunda 1 trilyon yen zarar etmiştir!)
Finans sektöründeki son düzenlemelerle birlikte, büyük bir potansiyele sahip olan bu alanda özel yatırımcıların artması beklenmektedir.

SONUÇ
Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi, Japonya’da bugüne kadar ekonominin adeta askeri bir genelkurmay tavrıyla tek merkezden idaresi söz konusudur. Belirlenen ekonomik gelişme stratejisi, dış piyasalarda güçlenme ve genişleme üzerine kurulu olduğu için, Japon tekellerinin kendi aralarındaki rekabet ve çekişmelere yoğunlaşmaktan çok, dış pazara karşı yekvücut olup atakta bulunmaya yöneltmiştir. Kısacası, Japonya’da bir tür devlet kapitalizminin var olageldiği söylenebilir.
Japon mali sermayesini diğer emperyalist ülkelerdeki emsallerinden ayırt eden, kuşkusuz nitelik ve hedefleri değildir (gerçi bu bakımdan Japon tekellerinin örneğin ‘Japonya’nın hizmetinde’ olduklarına dair milliyetçi propagandası diğer emperyalist ülkelerde olduğundan daha güçlü ve etkindir!). Fark, daha çok, mali sermayenin egemenliğinin hüküm sürdüğü tüm ülkelerde karşılaştığımız ekonomik ilişki ve örgütlenme araçlarına, “milli motifler ve feodal gelenekler”le (bir yerde kapitalizmin Japonya’daki özgün tarihsel gelişiminden devralınan ve bugüne kadar belirli şekillerde muhafaza edile-gelen “motif ve geleneklerde) dokunarak getirilen biçimlerdir. Bu bakımdan, Japonya’daki emperyalist kapitalizminin, emsallerinde bu şekilde karşılaşmadığımız özgünlükleri vardır denilebilir. Örneğin emek-sermaye ilişkisinin yanı sıra ve üstünde çok yönlü “sadakat ilişkisi”nin muhafaza edilmesi ve bunun sürekli yeniden üretilmesi onun ayırt edici özgünlüklerinden biridir. Bu tür ilişkilerin bir diğer örneğini, menecerler tabakasının şirket sahipleri ya da hissedarlarıyla olan ilişkileri sunmaktadır. Menecerler, başta aile bağları olmak üzere çeşitli -doğrudan ekonomik olmayan- yollardan şirketlere bağlanmıştır (‘80’li yılların ulaşım bakanlarından Shintaro İshihara buna “psikolojik bağlılık” diyor). En az şirket değiştiren menecerlerin ya da “şirketlerine en çok bağlı” menecerlerin Japonya’da olması bu açıdan şaşırtıcı değildir.
Kısacası, Japon burjuvazisi, söz konusu feodal ilişkileri ve gerici gelenekleri korumuş, faşizm döneminde de görüldüğü gibi gerektiğinde devlet zoruyla bunları ayakta tutmaya çalışmıştır. Doğrudan kapitalist ilişkilere tekabül etmeyen ve aslında kapitalizm öncesi toplumdan -kuşkusuz kapitalist sömürüyü rafineleştirmek ve geliştirmek amacıyla- devralınan bu ilişkiler, kalıntılar, süreç içinde aşınmakla birlikte, Japon mali sermayesinin elinde bugüne kadar büyük kaldıraçlar olarak işlev görmüşlerdir. Sadece işveren-işçi ilişkilerinde değil, denilebilir ki, kapitalist ekonominin bütününde bu kaldıraçlar kullanılmıştır. Aksi tekdirde; sermayenin uluslararasılaşmasının nispeten ileri olduğu günümüz koşullarında, dünyanın en büyük ihracatçılarından olan bir ülkenin iç pazarını bu denli kapalı tutmayı başarması açıklanamazdı.
Ancak bu durum, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğu ile rekabet nedeniyle aralarındaki çelişkilerin arka planda kaldığı “soğuk savaş” döneminin aksine, başta ABD olmak üzere rakipleri artık kızdırmakta ve değişim yönünde baskılarını artırmalarına neden olmaktadır. Çünkü Japonya örneğin yalnızca ABD iç pazarını istila etmekle kalmamakta ABD’nin Japon iç pazarına girmesine sınırlar koymakta, girmesine izin verse bile kendi tekellerini çeşitli yollardan koruduğu için ABD’nin rekabet gücünü azaltmaktadır. ABD ve Avrupa tekelleri artık, Japon tekelleri ile doğrudan devlet koruması olmaksızın rekabet etmek istemektedir. Emperyalist ülkeler arası çelişkilerin yoğunlaştığı ve ön plana çıktığı bugün, Japonya’nın kendi tekelci burjuvazisine önemli avantajlar sağlayan bu tür özgünlükleri, çatışma öğesi haline gelmiştir.
Japonya uzun yıllardır süren durgunluğun da getirdiği mecalsizlikle kısmi tavizler vermiştir. Belli noktalarda korumacı uygulamalarını kaldırmış ya da kaldırmaya hazırlanmaktadır. Yabancı sermaye girişini sınırlayan yasalarını da kısmen gevşetmiş durumdadır. Bütün bu yeni düzenlemeler, Japon ekonomisini şekillendiren 1868 Meiji devrimi ve II. Dünya Savaşı sonrası ABD işgali dönemindeki düzenlemelerin ardından gelen en köklü üçüncü değişim dönemi olarak görülmektedir.
Öte yandan, ulusal ve uluslararası koşullarda yaşanan değişikliklerin zorunlu kıldığı “yeniden yapılanma” ve “reformları” belli sektörlerde Japon tekelleri de gündeme getirmektedirler. Nitekim başka nedenler bir yana, tek başına Japon ekonomisinde 1992’den beri süren uzun duraklama (hatta gerileme) dönemi nedeniyle, onların da, düşük kâr bir yana, zarar etmeye (ki bugünkü durum birçok sektörde böyledir) fazla tahammülleri kalmamıştır. Sermaye gruplarının etkinlik alanında bir yeniden örgütlenme ihtiyacı kendisini dayatmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki dönemin, bir yandan Japon tekelleri arası yeni bir merkezileşme ve yoğunlaşmanın yaşanacağı, diğer yandan başta ABD ve Batı Avrupa sermayesi olmak üzere yabancı sermayenin gücünü nispeten daha da artacağı bir dönem olacağını söylemek yanlış olmayacaktır (Japon emperyalizmi bunu gücü oranında engellemeye çalışacaktır ya da en azından bu yabancı etkinliğin, kendisinin hâlihazırdaki sorunlarının zorunlu kıldığı müsamahanın ötesinde bir etkinliğe dönüşmesini bütün gücüyle önlemeye gayret edecektir).
Bu zorunlu yeniden yapılanma sürecinin Japon işçi sınıfı ve emekçileri açısından doğuracağı sonuçlar ise ortadadır. Bir yandan artan füzyon ve iflaslar nedeniyle, diğer yandan maliyeti giderek büyüyen ‘atıl işçileri’ istihdam etme koşullarının giderek ağırlaşması sonucunda hızla büyüyen işsizlik; ücretlerin ve refah seviyesinin düşmesi; dış tehditler ve kriz bahanesiyle yeni ağır koşulların dayatılması; “ABD ve Batı, bizi yeniden sömürgeleştirmek istiyor” söylemleriyle siyasi gericiliğin ve militarizmin (bu eğilimin güncel politik belirtisi, son Çin-Japon zirvesinde de görüldüğü gibi, güçlenmekte olan Çin’e karşı gösterilen tahammülsüzlüktür) güçlenmesi.
Açıktır ki, Japon burjuvazisinin kendisini yeniden mevzilendirme ve örgütleme doğrultusundaki atmakta olduğu ve atmayı planladığı bütün adımlar (genel toplumsal sonuçları bir yana), özellikle emek-sermaye çelişkisini daha da kesinleştirecektir. Bu nedenle, önümüzdeki dönemin Japon işçi ve emekçilerinin mücadelesinin yükseleceği bir dönem olacağını belirtmek, bir kehanet olmayacaktır.

Aralık 1998

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑