İngiliz kapitalizminin ortaya çıkışı konusunda tarihçiler ne düşünüyor?

Christopher Hill

I

  1. ve 17. yüzyıl tarihinin Marksist yorumlanışına dair ciddi ve bilimsel girişimleri İngilizce dilinde ancak son 12 yılda ortaya kondu. Bunları incelemeye başlamadan önce, burjuva bilimselliğin içine düştüğü açmazdan, makale yazarına göre Marksizmin tek çıkış yolu sunduğu açmazdan kısaca söz etmek gerekir.

Bu dönemin en büyük sorunu şudur: 1640-1660 yılları arasında İngiltere’de ortaya çıkan devrimin karakteri nedir? Esas olarak dine ilişkin bir “Püriten Devrim”** miydi? İngiliz anayasasının farklı yorumları arasındaki bir çatışma mıydı? Ya da iktidarın bir sınıftan bir başka sınıfa devredildiği Marksist anlamda bir burjuva devrimi miydi? İngiltere tarihi açısından bunun önemi neydi? 1688’deki “Şanlı Devrim” ile kıyaslanan önemsiz bir olay, bir “Ara Dönem” miydi sadece? Yoksa İngiliz tarihindeki önemi bakımından 1789 Fransız Devrimi ile kıyaslanabilecek belirleyici bir dönüm noktası mıydı?

İkinci soru ise bir öncekiyle ilgili: 1640’tan önce var olduğu biçimiyle İngiliz monarşisinin karakteri neydi? Kıta Avrupası’ndaki biçimiyle mutlak monarşi miydi? Yoksa İngilizlere özgü bir olgu muydu? Önemli bir diğer soru ise 16. ve 17. yüzyıl toplumunda ve İngiliz devriminde dinin rolü ne olmuştu?

Ortodoks akademik tarihçiler bu soruları tatmin edecek şekilde cevaplandırması zor sorular olarak görüyor. Devrimin normal kitabi yorumu, örneğin standart Oxford İngiltere Tarihi’nde¹ Bay Godfrey Davies’in getirdiği tanımlama hâlâ 1860’larda S.R. Gardiner’in ortaya koyduğuyla aynıdır: Anayasal sorunların da önem taşıdığı, esas olarak dini bir devrim. Devrimin sosyal ve ekonomik yönleri asgariye indirilmiştir: Bay Davies’in kitabında, bu sorunlar en sona iliştirilmiş ayrı bir bölüme havale edilmiştir. Bu “Püriten Devrim” anlayışı hemen hemen tüm ders kitaplarında hâlâ mevcuttur.

Oysa birçok bilim adamının son otuz yıllık ayrıntılı araştırmaları bu durumla çelişiyor. Chicago Üniversitesi’nden Profesör J. U. Nef’in ve diğer tarihçilerin eserleri, 1640 öncesinde bir “sanayi devrimi”nin olduğunu ve, Gardiner her ne kadar böyle bir devrimin farkında olmasa da, derin toplumsal sonuçlara yol açtığını ortaya koymuştur.² Profesör R. H. Tawney ve diğerleri ise, Marksistlerin toprak sahibi sınıflar içerisindeki “feodal” ve “burjuva” unsurlar olarak adlandıracağı bölünmeyi incelemişti. Bu durum 1640 öncesi yıllarda ortaya çıkmış ve iç savaştaki bölünmenin temelinde yer almıştı.³

Aynı zamanda Profesör Tawney, Laski ve diğerleri –Gardiner’in yorumu açısından temel olan– dini motifin kendi başına yeterli olduğu fikrini yerle bir etmiş ve Püritencilik ile burjuvazinin yükselişi arasındaki bağı kesin olarak göstermişlerdi.⁴ Son dönemlerde tarihçiler, Tudor monarşisinin İngilizlere özgü, sınıflar üstü bir şey olduğunu varsayan geleneksel anlayışı gözden geçirmeye başlamış ve monarşi ile toplumdaki feodal unsurlar arasındaki yakın ilişkiye vurgu yapmıştı: Toprak sahibi egemen sınıflar gibi devlet de kapitalizmin dizginsiz bir şekilde gelişmesine karşıydı.⁵

Böylece Gardiner’in yorumu bütün yönleriyle çürütülmüş oluyordu. Onun fikir sahibi olmadığı ekonomik ve sosyal çatışmalar ortaya konmuş ve vurguladığı ideolojik mücadelelerin sınıf çatışmalarıyla ilgili olduğu kanıtlanmıştı. Ta 1915’te R.G. Usher S. R. Gardiner’in Tarihsel Yöntemi’ni yayınlamış ve Gardiner’in yöntemsel yetersizliklerini çarpıcı biçimde analiz ettikten sonra şu sonuca varmıştı: “1640 İngiliz devrimi bugün de Charles için olduğu gibi bir muammadır, hâlâ çözülmeyi bekleyen bir bilmecedir.” Bugün hiçbir ciddi akademik tarihçi Gardiner’in sunduğu şekliyle “Püriten Devrim” tezini savunamaz. Ne var ki, burjuva akademik tarihçiler onun yerini alacak alternatif bir sentez de geliştirebilmiş değil.

Hilaire Belloc’un başını çektiği bir Roma Katolik propagandacılar okulu, bir tür sentez yapmaya çalıştı. I. Charles’i, bir grup kötü kapitalistin saldırgan açgözlülüğüne karşı İngiliz halkını savunmaya çalışan kral olarak tanımlıyorlar. Bu okul 17. yüzyılda Stuart hanedanlığının negatif etkilerini ve burjuvazinin ilerici rolünü göz ardı ediyor. Bazı yazarlarının etkili üslubu sayesinde belli bir popüler başarı kaydetmiş olsa da ciddi tarihçiler açısından bu okulun yorumu kaba ve tek yanlıdır.

II

İngiliz Devrimi’nin burjuva bir devrim olduğunu ifade eden Marksist düşünceden farklı olarak ne tür bir doyurucu sentezin yapılabileceğini anlamak zor. Ancak bu Marksist yorum tüm yeni olguları açıklayarak akla yatkın tutarlı bir anlatım içerisine yerleştirebilir: Kentte ve kırda yükselen burjuvazinin eski egemen sınıf ve onun devleti ile çatışmaya girmesi; yeni sınıfın ideolojisinin kurulu devlet kilisesi ile çatışmaya girmesi. İngiltere’de kapitalizm büyük ölçüde kıra dayalı olduğundan, eşrafın bir kısmı kent kapitalistleriyle ittifaka girip yeni üretim tarzına geçiş yapmıştı. Eski feodal kurum olarak Parlamento, monarşi karşısında yeni sınıfın taleplerini ileri sürmede kullanılabilirdi. 1642’de Avam Kamarası’nda çoğunluk, Lordlar Kamarası’nda ise önemli bir azınlık krala ve onun feodal destekçilerine karşı çıkmıştı.

1640-42 arası dönemde kır ve kent burjuvazisi, toplumun hemen hemen bütün sınıflarının ittifakına önderlik edebilmiş, ancak krala karşı kazanılan zaferin ardından, parlamentodaki gizli ayrılıklar gün yüzüne çıkmıştı. 1645-60 yılları arası tarih, yalnızca sınıf mücadelesi bakımından açıklanabilir. Her ne kadar “dinsel tolerans” alt sınıflara örgütlenme ve ifade özgürlüğü sağlaması bakımından önemli olmuşsa da, “Presbiteryenler”* ile “Bağımsızlar”** arasındaki çatışma sadece dini sorunlara ilişkin değildi. Bu çatışma, feodalizmin ne kadar devrimci yoldan devrileceğine dairdi ve ordunun hakimiyetini gündeme getirdi. Daha sonraki aşamada “Bağımsızlar”, Eşitlikçiler (Levellers)*** ve Kazıcılar (Diggers)**** arasındaki çatışmalar açıktan sosyal bir içerik kazanmış, burjuvazi ile devrimci küçük burjuvazi ve topraksız yarı-proleterler karşı karşıya gelmişti.⁶

Böylece Marksizm olguların yerli yerine oturduğu bir çerçeve ve daha fazla ilerlemeyi mümkün kılacak bir analiz aracı sağlıyordu.⁷ Son otuz yıl süresince devrim konusunda İngilizce en iyi tarih eserleri şu ya da bu şekilde Marksizmden etkilenmiş olanlardı.⁸ Fakat akademik tarihçiler Marksizmi eklektik kullanmıştır. Bay Usher’in ortaya attığı bilmece hâlâ cevap bulamamıştır. İngiliz tarihinde Gardiner sonrası kriz de hâlâ çözülmüş değildir. Bunun nedeni, İngiliz toplumundaki krizle ilgilidir.

Gardiner’in yorumu, bir dizi eski eserleri sentez yaparak 1848 sonrası yıllarda şekillenmiştir. 19. yüzyılın ilk yarısında Cobbett, Godwin ve Macaulay gibi radikaller İngiliz devrimini yeniden keşfedip övmeye başladılar. Fakat 1848’de, devrimlerin hâlâ gerçekleşebileceği burjuvaziye hatırlatıldı ve Paris ve Çartistler de 17. yüzyılda İngiliz burjuvazisinin üstlendiği devrimci rolü proletaryanın oynayabileceğini gösterdi. Aynı yıl Komünist Manifesto politikanın sınıf tahlilinin ne tür sonuçlara yol açabileceğini gösterdi.

Böylece Gardiner’in “Püriten Devrim” tezi burjuvazinin imdadına hızır gibi yetişti. Bu tez, Guizot’un daha önce İngiliz Devrimi üzerine yaptığı ve o güne kadar standart olarak görülen sınıf tahlillerini aşıyordu. Gardiner, dini çatışmaları vurgulayarak 17. yüzyıl iç savaşını uzak bir geçmişe ötelemişti: “Artık din için savaşmıyoruz.” Bu önceki kuşaklara göre üstünlük duygusu, Kraliçe Victoria dönemi İngilteresi’nin yayılan kapitalizminin kendi halinden hoşnutluğuna uygun düşüyor ve 17. yüzyıl devrimcileri ile 19. yüzyıl tarih öğrencileri arasına bariyer kuruyordu. Diyalektik olmadığı için, Victoria dönemi “ilerleme” anlayışı, insanı geçmişinden koparma eğilimi gösteriyordu.

Kapitalizm nihai krizine girerken bütün burjuva varsayımlar eleştiri hedefine konuyor. Araştırmacıların özenli çalışmasıyla konan olgular, Usher’in 34 yıl önce gösterdiği gibi, Gardiner’in yorumunu çürüttü. Fakat burjuvazinin bunun yerine koyacağı başka bir şey de yok. Nasıl yapsın ki? Tawney ve Laski Fabian Topluluğu ile ilişkide; Laski İşçi Partisi’nin Yürütme Kurulu başkanı. Bu tür insanlar kapitalizmin varsayımlarını eleştirebilir. Fakat onların yerine koyacakları tutarlı bir şey de yoktur; çünkü böyle yapmaları kendi siyasal varlıklarını tümden inkâr etmek demektir. Marksizmi tümüyle kabul etmiş olsalardı politikada reformist olmazlardı artık.⁹

III

Yani yeni bir senteze ihtiyaç vardı. Her yıl daha az şey hakkında daha çok bulgu ortaya koyan burjuva akademik uzmanlar bu ihtiyacın farkında olmadığı gibi, onu karşılayabilecek durumda da değillerdi. Bu yeni sentezin tarihçilere dışarıdan gösterilmesi gerekiyordu ve öyle de oldu. SSCB’den geldi bu sentez.

1938 öncesinde 16. ve 17. yüzyıl tarihine ilişkin İngilizce Marksist eser pek yoktu. Engels’in Almanya’da Köylü Savaşı’nın İngilizce çevirisi ancak 1926’da yayımlanabilmiş ve onun yorumu İngiltere’de 1890’larda ilk İngiliz Marksistlerden E. Belfort Bax tarafından popüler hale getirilmişti;¹⁰ fakat Bax’ın eseri akademik çevrelerde fazla etki göstermedi. 1933’te Roy Pascal’ın Alman Reformasyonunun Sosyal Temeli adlı bilimsel çalışması ancak İngiliz tarih okurlarına Protestanlık yorumuna dair ciddi ve orijinal bir yaklaşım getiriyordu.

Bu arada Kautsky’nin Thomas More ve Ütopyası adlı kitabı Bağımsız İşçi Partisi tarafından 1927’de yayınlanmış, Bernstein’ın Cromwell ve Komünizm’inin yayımlanması ise 1930’u bulmuştu. Fakat Kautsky’nin eseri kapsam olarak sınırlıyken Bernstein’ınki de onun genel “revizyonist” bakış açısından etkilenmişti. Ancak İngiliz bilim adamları İngiliz devrimi konusunda Sovyet araştırmalarını edindiklerinde, ortaya çıkan yeni bir trend bariz olarak görülür.

1931’de Sovyet Profesör B. Hessen’in Uluslararası Bilim ve Teknoloji Tarihi Kongresi’ne “Newton’un Principia’sının Sosyal ve Ekonomik Kökenleri” başlığıyla sunduğu yazısı büyük çalkantı yarattı. Bu makale İngiliz tarihçileri ve bilimcileri arasında bugün hâlâ tartışma konusudur. Ancak bu, heyecan verici bir yeni spekülasyon dünyasına kısa bir bakış olmuştu. Bunun ardından C. Hill’in Economic History Review’da 1938’de yayımlanan ve tüm alan üzerinde geniş bir inceleme çabası olan “İngiliz Ara Dönemi’ne İlişkin Sovyet Yorumları” başlıklı makalesi geldi. 1940’ta yine aynı yazarın The English Historical Review’da yer alan “Ara Dönem’de Tarım Yasaları” başlıklı makalesi ise büyük ölçüde Sovyet Profesörü S. I. Arkhangelsky’nin araştırmasını¹¹ temel almış ve İngiliz devrimi tarihinde toprak mülkiyetindeki değişimlerin ve bunlar etrafında yürütülen mücadelelerin önemine dikkat çekmişti.

Bu arada ilk geniş kapsamlı Marksist İngiltere tarihi daha sonra Komünist bir belediye meclis üyesi olan A. L. Morton’un yetenekli kaleminden çıktı. A People’s History of England ilk kez 1938’de Left Book Club (Sol Kitap Kulübü) tarafından büyük ebatta yayımlandı ve hemen büyük bir etki yarattı. Kitabın 16. ve 17. yüzyılları konu alan 150 sayfası dönemi Marksist bakış açısıyla geniş çaplı olarak ilk kez yeniden yorumlama, dahası konuya en iyi popüler giriş olanağı sunuyordu.¹²

Bu konuya ilişkin genel senteze farklı açılardan başka katkılar da yapıldı. Jack Lindsay’in John Bunyan’ı (1937) bu büyük Baptistin başta Eşitlikçiler (Levellers) olmak üzere devrimci hareket ile bağlantısına vurgu yapıyordu. H. Holorenshaw’ın The Levellers and the English Revolution (1939) kitabı ise, Eşitlikçiler hareketini daha bütünlüklü incelemiş ve Left Book Club tarafından yaygın dağıtılmıştı. C. E. Gore’nin Komünist Enternasyonal’de* (1938) “1688 Şanlı Devrimi’nin 250. Yıldönümü” başlıklı makalesi ise 1688’de parlamentonun kansız bir biçimde üstünlük sağlamasını, 1640-49 döneminde eski düzeni yenerken dökülen kana bağlıyordu.

1940 İngiliz Devrimi’nin 300. yıldönümü nedeniyle 1640, İngiliz Devrimi başlıklı bir makaleler derlemesi yayımlandı. C. Hill’e ait ilk makale, yukarıda söz edilen çerçevede devrim üzerine kısa bir Marksist değerlendirme yapmaya çalışmıştı. “İngiliz Devrimi’nde Çağdaş Materyalist Toplum Yorumları” başlıklı Margaret James’e ait ikinci makale ise Kazıcı hareketin liderlerinden Gerrard Winstanley ve James Harrington’un yazılarını konu etmişti. Edgell Rickword imzalı üçüncü makale “Devrimci Entelektüel Milton” hakkındaydı. Hill’in yazısı o dönem The Labour Monthly’de** eleştiri konusu edilmişti, fakat bu yazının genel tezleri bugün sanırım İngiliz Marksistlerin çoğu tarafından kabul görmektedir. Bu derleme bir bütün olarak çözümsüz kalan birçok sorunun incelenmesinde başlangıç noktası teşkil etmiştir.¹³

Marksizm genç tarihçiler arasında en güçlü konumda olduğundan, savaş, Marksist tarihsel yazılarda tam bir durmaya neden oldu. Brian Pearce’nin “Elizabeth Dönemi Gıda Politikası ve Silahlı Kuvvetler” başlıklı makalesi Tudor devletini anlamamıza katkıda bulunmuştur.¹⁴ 1944’te L.D. Hamilton’un düzenlemesiyle Gerrard Winstanley’nin yazılarından oluşan bir Seçme Makaleler kitabı yayımlandı. Ütopyacı Komünist Winstanley, Londra’nın hemen dışında St. George’s Hill’deki boş bir arazide 1649-50’de komünist bir koloni kurmaya çalışan Kazıcılar (Digger) hareketinin lideriydi. İlginç tarihsel ve ekonomik teoriler ortaya koyan ve politik sınıf tahlili yapan bir dizi kitapçık yayınlamıştı.¹⁵ T.A. Jackson’un İngiltere’nin ilk sömürgesinin tarihini ele alan Ireland Her Own adlı kitabı İngiliz devriminde İrlanda’nın rolüne dair iki önemli bölüm içeriyordu.¹⁶ İrlanda ve sömürgeler tarihi konusunda Profesör D.B. Quinn bir dizi bilimsel ve daha özel alanlara ilişkin makaleler kaleme aldı.¹⁷

İngiltere tarihi ile ilgili bugüne kadar yazılmış en önemli eser, İngiliz Marksist M.H. Dobb’un 1946’da yayımlanan Kapitalizmin Gelişimi Üzerine İncelemeler adlı kitabıdır. Bir ekonomistin kaleme aldığı bu bilimsel eser, İngiliz devrimini, Avrupa çapında kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak bir perspektife oturttu. Bir uzman incelemesiyle Dobb, devrimin temel nedenlerinin ekonomik ve sosyal olduğunu ve bu nedenleri kapitalizmin yükselişinde aramak gerektiğini gösterdi. Ticaret sermayesinin tarihsel rolü konusundaki dikkatli araştırmalarıyla, İngiliz Marksistleri arasında günümüze kadar süren birçok kafa karışıklığına ışık tuttu.

Dobb, ekonomik faaliyetlerinin özelliği gereği tüccarların, mevcut ekonomik ve siyasal düzene karşı çıkmak zorunda kalmadan feodal toplumun gözenekleri arasında huzurlu bir şekilde varlığını koruyabileceğini gösterdi. Dobb, bu karşı koyuşun ancak yeni bir üretim tarzının doğmasıyla, tarımda ve sanayide kapitalist üretim ile söz konusu olduğunu kanıtladı. Dolayısıyla devrim süreçleri, özellikle toprak transferleri ve 1651 Kabotaj Yasası’nın başlattığı yeni dış ve emperyal politika, pazar elde etmek için devlet iktidarının kullanılması, İngiltere’de sermaye birikimini büyük ölçüde canlandırdı ve 18. yüzyıl sanayi ve tarım devrimlerini hazırladı.¹⁸

Dobb’un kitabı büyük ilgi gördü; İngiliz Marksistleri arasında tartışma konusu oldu. Birçok alanda ilerlemeye yol açtı. Christopher Hill’in Science & Society dergisindeki bir makalesi, toprak mülkiyeti ve icarla ilgili sorunların devrimdeki önemine dair ekstra delil sunmuş oldu.¹⁹ The Modern Quarterly dergisinde yazdığı önemli bir makalede Allen Merson, Kabotaj Yasası’nın İngiliz kapitalizminin ve Britanya İmparatorluğu’nun gelişmesindeki etkilerini inceledi.²⁰

Dobb’un özellikle ticaret sermayesinin rolü konusundaki araştırması, Tudor monarşisinin karakteri konusunda İngiliz Marksistleri arasında 1947-48’de yürütülen ateşli tartışmalarda çok yararlı oldu. Communist Review dergisinin Temmuz 1948 tarihli sayısında yayımlanan “Tudor ve Stuartlar İngiltere’sinde Devlet ve Devrim” başlıklı makale bu tartışmaların nihai ürünüdür. Bu makale, 1640 öncesi 150 yılda hüküm süren İngiliz monarşisinin kıta Avrupası’ndaki gibi mutlak monarşi olduğu, toprak sahibi feodal sınıfın ise egemen sınıf olduğu sonucuna varıyordu. Tudor ve ilk dönem Stuart mutlakiyetinin özellikleri, örneğin çağdaş Fransız monarşisinden ayırt ediliyor ve İngiltere’nin ilginç koşullarının sonucu olarak dikkatle inceleniyordu. Bu makale, İngiliz Devrimi’nin karakterine ilişkin Labour Monthly dergisinde 1940-41 döneminde başlatılan tartışmaların özeti olarak görülebilir.

Bu makalenin sınırları, son birkaç yılda İngiliz Marksistlerin yaptığı birçok katkıyı tam olarak ele almayı mümkün kılmıyor. 1947’de Profesör D.B. Quinn, Sir Walter Raleigh ile ilgili popüler bir araştırma yayımladı.²¹ Modern Quarterly’de ve başka dergilerde çıkan çok sayıda makale, Shakespeare’in bazı oyunları ile Thomas Hobbes, Andrew Marvell ve John Milton’un eserlerinin devrim öncesi ve devrim dönemi İngiltere’sinin genel sosyal yapısını yansıttığını vurguladı.²² I. Charles’ın idamının ve ilk İngiliz cumhuriyetinin kuruluşunun 300. yılı vesilesiyle, özellikle 1949’da, Communist Review, Labour Monthly, Our Time, World News and Views ve Daily Worker dergilerinde bir dizi popüler makale yayımlandı.²³ 300. yıl anısına A.L. Morton’un İngiliz Devrimi’nin Hikâyesi adlı broşürü ve Modern Quarterly özel sayısı çıkarıldı. Bu sayıda, farklı alanlardaki Marksist akademisyenlerin ustaca yazılmış makaleleri yer aldı. Morton’un önsözüne ek olarak, Milton ve Winstanley konusunda, devrimin devlet, imparatorluk, eğitim ve bilim üzerindeki etkisine dair ayrı ayrı makaleler kaleme alındı.

1949’da ayrıca E. Dell ve C. Hill editörlüğünde, 17. yüzyıl belgelerinden derleme The Good Old Cause (Haklı Eski Dava) adlı kitap yayımlandı. 500 sayfalık bu kitap, çağdaş verilerden yola çıkarak İngiliz devriminin karakteri ve sonuçlarına ilişkin genel Marksist tezleri ortaya koymayı, devrimde yer alan insanların aslında burjuva tarihçilerin yüz yıldır yaşadığından daha az kafa karışıklığı yaşadığını göstermeyi hedefliyordu.

Marksistlerin 17. yüzyıl edebiyatı ve bilimi alanında yaptığı çalışmaları E. Meyer çok iyi şekilde müzik alanında yaptı. English Chamber Music (İngiliz Oda Müziği) (1946) kitabı, ancak bir Marksistin tasarlayabileceği güçte bir eserdir; Ortaçağ’ın sonlarından Purcell’e kadar İngiliz müziğinin altın çağının ortaya çıkışı, dönemin sosyal ve siyasal dönüşümleri ile yakın bağlantılı bir şekilde ele alınmıştı.²⁴

Christopher Caudwell’in etkileyici yazıları daha geniş bir perspektif sundu. 1937’de İspanya’da Uluslararası Tugaylar’da savaşırken 29 yaşında ölen bu muhteşem komünist, İngiliz Marksistler tarafından bile önemi henüz yeterince anlaşılmamış eserler bıraktı… Illusion and Reality (Yanılsama ve Gerçeklik), A Study of the Sources of Poetry (Şiirin Kaynakları Konusunda Bir İnceleme) (1937), şiirin çevre ile ilişkisine dair aydınlatıcı fikirlerle doludur. Ayrıca mutlak bir biçimde dizginlerden yoksunluk şeklinde tarif edilen burjuva özgürlük yanılsamasını da özel olarak ele almaktadır. Bu anlayışın kökeni ele aldığımız döneme dayanıyor. Caudwell, toplum dışında hayali bir özgürlük arayışı içinde olan aydınlar açısından bu anlayışın içerdiği çelişkileri de ortaya koyar. Studies in a Dying Culture (Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler) (1938) ve Further Studies in a Dying Culture (1949) adlı eserlerinde bu konuları ele almıştır.

Caudwell’in Crisis in Physics (Fizikte Kriz) (1939) eseri ise yanıltıcı bir başlık taşır. Bu çalışma, burjuva ideolojisindeki krizi bir bütün olarak ele almaktadır. Bu krizi anlamak için Caudwell burjuva ideolojinin köklerinin dayandığı 17. yüzyıla kadar gider. Bu kitap, mekanik materyalizmle, burjuvazinin üretim süreçlerinden kopması ve piyasa örtüsü nedeniyle tüm burjuva fikirlerin özünde olan ikicilikle ilgili heyecan verici fikirlerle doludur.

Caudwell’in eserleri dar anlamıyla tarihten öte bir şeydir; 17. yüzyılı araştıran tarihçiler, onun eserlerini inceledikten sonra yeni bir ilham almış olarak 17. yüzyıl düşüncesini ele almıştır. İngiliz Marksist tarihçiler İngilizce önemli bir eser ortaya koyamadan Caudwell öldü; fakat onun bu dönemdeki tarihsel süreçlere yaklaşımı bazen de esrarengiz olmuştur. Büyük Marksist klasiklerde olduğu gibi onun eserleri de tümüyle sonucuna vardırılmamış parlak önermeleri içermektedir.²⁵

  1. ve 17. yüzyıl İngiltere tarihine ilişkin İngilizce yayımlanmış Marksist çalışmaların başarısını özetleyebilir miyiz?

Öncelikle, Marksistler, 16. ve 17. yüzyıl konusunda son dönemlerdeki araştırmaların acil bir ihtiyaç olarak kendisini dayatan genel sentezini yapabileceklerini göstermiştir. Yapılacak çok iş var, ama bugüne kadar hiçbir düşünce akımı, Marksizmin ortaya koyduğu yorumla kıyaslanabilecek başka bir yorum getirememiştir.²⁶

Dobb’un usta kitabı, Hill’in Profesör Arkhangelsky’nin tarım yasaları konusundaki çalışmalarına dair özeti ve Merson’un devrim ve imparatorluk üzerine makalesi ile sağlam bir ekonomik temel ortaya konmuştur. Communist Review’da yayımlanan “Tudor ve Stuart İngiltere’sinde Devlet ve Devrim” konulu makale ile The Modern Quarterly’nin İngiliz Devrimi’nin 300. yıldönümü özel sayısı, söz konusu dönemdeki ekonomik değişimler ile devlette meydana gelen değişimler arasındaki bağlantıya dair Marksistlerin net bir fikir sahibi olduğunu göstermektedir; ve çağdaş tarihsel yazım alanında başka hiçbir akım bu berraklıkla yarışabilecek düzeyde değildir. Morton’un A People’s History of England adlı kitabı ile Hill’in 1640 İngiliz Devrimi kitabı, öğrenciler ve diğer kesimler için Marksist yorumları herkesin anlayabileceği bir tarzda erişilir kılmıştır.

İkincisi, Marksist yaklaşım, 16. ve 17. yüzyıldaki yaşamı tüm yönleriyle bir tek resimde ortaya koyma imkânı veriyor. Okurlar, Marksist tarihçilerin, Kral I. Charles ve Oliver Cromwell’in yanı sıra Shakespeare’i, Milton’u, Hobbes’u, Bunyan’ı, Purcell’i tartıştığını; sanayi, tarım ve ticaretin yanı sıra eğitim, bilim ve felsefeyi ele aldığını; ideolojik ve siyasi üstyapıdaki değişimin ekonomik değişim ile bağlantılı olduğunu görecektir.

Günümüz burjuva biliminin özelliği, çıkmazları olan uzmanlık alanlarıdır. Burjuva uzmanları 17. yüzyıl edebiyatına, müziğine ve mimarisine büyük bir dikkat atfediyor; ama bunların ekonomik ve sosyal koşullarla bağlantısını kurmak için çaba göstermiyor.²⁷ Marksistlerin çok yönlü çalışması, tarih yazımında yeniden bu bağlantıyı kurmanın nasıl mümkün olduğunu gösteriyor. Caudwell’in muhteşem spekülasyonları, bu birleştirme sürecini gelecekte de devam ettirecek araştırmalara ipuçları sunmaktadır.²⁸

Hâlâ çözüm bekleyen büyük sorunlar var. İcar, toprak transferleri, ücretli emeğin ilk biçimleri, kazalarda ve hatta Londra’da sınıf mücadelesi gibi konularda henüz yeterli bilgi sahibi değiliz. Mali, anayasal, sınai ve dini tarihin yanı sıra İskoçya, İrlanda ve sömürgeler tarihinin tümden yeni bulgular ışığında gözden geçirilmesi gerekiyor. 17. yüzyıldaki fikirler savaşı konusunda, bilimin gelişmesi konusunda Marksistler yeni ve ufuk açıcı çok şey söyleyebilir. Fakat Marksizm bütün bu alanlarda bir referans çerçevesi sunacaktır. Tarih araştırmacısı, kendi sorunlarına söylenen, dönemle ilgili diğer araştırmacıların yorumlarını ihmal eden hatta onlarla tezata düşen izole bir birey olmaktan çıkacaktır. Marksizm tarihte yeniden birliği sağlayacaktır, çünkü kadını erkeğiyle, çalışan, acı çeken, gerçek ve canlı insanı olayın merkezine koymakta, sadece onların soyut fikirleri ve ussallaştırmaları ile uğraşmamaktadır.

Marksist bir yaklaşımda anlaşmak, çok sayıda tarihçinin kolektif çalışmasına olanak sağlar. Eldeki mevcut ayrıntılı bilgileri sentez etmenin tek yolu budur. Bu nedenle örneğin 1640 İngiliz Devrimi kitabındaki ilk makale ile Communist Review dergisindeki “Tudor ve Stuart İngiltere’sinde Devlet ve Devrim” makalesi bu tür kolektif bir tartışmanın ürünüdür. Morton’un A People’s History of England kitabının 1949’daki yeni baskısı, Marksist tarihçiler arasındaki ilk tartışmalardan epeyce yararlanmıştır. Ve bunlar sadece ilk ürünlerdir. Marksist tarihçilerin sayısı arttıkça, ortak çalışmanın sağlayacağı entelektüel teşvik ve emek tasarrufu da Marksist eserlerde nicel ve nitel artışa yol açacaktır.

Üçüncüsü, burjuva devrimine Marksist bakış açısı, İngiliz Devrimini İngiltere tarihinde hak ettiği merkezi yerine oturtmakta ve bu başlangıçtan günümüze İngiliz tarihinin bütün gelişimini aydınlatmaya yardımcı olmaktadır. 17. yüzyıl devriminin doğru değerlendirilmesi, İngilizlerin yaşamında bugün yeri olan bazı özellikleri anlamamıza da yardımcı olacaktır: monarşinin ve Lordlar Kamarası’nın devamı, İngiliz parlamentarizmi ve “İngiliz uzlaşmacılığı”, İngilizlerin bağdaşmamacı özelliği ve radikal hareketlerin pacifist geleneği gibi özellikler. Bütün bunlar, İngiliz burjuva devrimi gibi, incelenip açıklanabilir özgünlükler nedeniyle böyledir, mistik bir “Anglo-Sakson” gelenek yüzünden değil.

Son olarak, İngiliz halkından koparılan bir mirası ancak Marksist yaklaşım yeniden ona kazandırabilir. Her Fransız açısından 1789’un derin bir anlamı vardır; fakat çoğu İngiliz için 1640 hiçbir şey ifade etmez. Fransa’da Jakobenler bugün hâlâ hayattadır; ama aynı şey İngiltere’de Eşitlikçiler açısından geçerli değildir. Anlamsız bir Püriten Devrim teorisi 17. yüzyıldaki atalarımızla günümüz İngilizleri arasındaki, onların mücadeleleri ile bizim mücadelelerimiz arasındaki farklara vurgu yapıyor. Böylece öğrenciler ülkelerinin tarihinde en ilginç dönemleri sıkıcı buluyor. Toplumun birliğini, siyasi ve ideolojik çatışmaların sınıf temelini ortaya koyan Marksizm geçmişi yeniden canlı kılabilir. “Birlikten güç doğar. Bu da düşman için ürkütücüdür” diyen Oliver Cromwell; kralın katlini savunan büyük şair Milton; halkın egemenliğini kitlelere ilk ilan eden Eşitlikçiler; komünizmi ilk kez siyasi program haline getiren Kazıcılar; bütün bunlar ve daha niceleri, İngiltere’de ve başka yerlerdeki ilerici hareketin gurur duyacağı kişilerdir.

İngiliz halkının 300 yıl önceki devrimci başarılarına 1949’da sahip çıkan Komünist Partisi oldu. Burjuvazi kendi devrimci geçmişini unutmak istiyor. Marksistler ise halkı geçmişine kavuşturuyor.

Oxford Üniversitesi, Balliol Koleji

Açıklama notları

* Science & Society adlı derginin Cilt 14, No. 4, Sonbahar 1950 sayısından Aynur Toraman tarafından çevrilmiştir.

** Püriten – Kendini “saflığı” aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir. 16. yüzyıl sonları ile 17. yüzyılda ortaya çıkmış ve İngiliz Kilisesi’nin Roma’daki Katolik Papalığın etkisinden tümüyle arındırılmasını talep etmiştir. [Ç.N.]

* Presbiteryen – Protestanların bulunduğu Reforme Kilise mensuplarına verilen ad. 16. yüzyıl başlarında ortaya çıkan ve Calvin tarafından geliştirilen bu sistem Kraliçe Elizabeth devrinde de İngiltere’ye girmiştir. Presbiteryenlik, piskoposların krallıkça atanmasını reddeder, her kilisenin, kilise ulularının –yerel kodamanların– egemenliği altında olmasını savunur. [Ç.N.]

** Bağımsızlar, her yerel dinsel topluluğun herhangi bir dışsal otoriteden bağımsız bir kilise oluşturduğunu düşünen dinsel öğretiyi savunurlar. [Ç.N.]

*** Leveller – İnsanlar arasında eşitliği temel alan bu siyasi hareketin eşitlikçi ve devrimci düşünceleri, Oliver Cromwell’in 1645’te kurduğu Yeni Ordu saflarında da büyük destek bulmuş, 19. yüzyılda da Çartist hareketin taleplerine kaynaklık etmiştir. Ancak eşitlik, ifade özgürlüğü, laik cumhuriyet gibi talepleri olan bu demokrasi hareketi fazla uzun sürmemiş, liderleri ihanetle suçlanarak 1649’da Cromwell’in askerleri tarafından öldürülmüştür.

**** Digger – İngiliz İç Savaşı döneminde ortaya çıkan radikal bir siyasi hareket. Modern anarşizmin ve tarım sosyalizminin öncüleri olarak görülürler. Kamuya ait topraklara el koyup tarım komünleri oluşturmuşlardır. [Ç.N.]

* Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun aylık yayın organı.

** Büyük Britanya Komünist Partisi’ne (CPGB) yakın aylık dergi. Doğrudan parti tarafından yayımlanmasa da, 1921-1981 tarihleri arasında varlığını sürdüren derginin kurucusu ve editörlüğünü parti üyesi ve teorisyenlerinden R. Palme Dutt yapmıştır.

Dipnotlar

1. Godfrey Davies, The Early Stuarts, Oxford, 1937.

2. J. U. Nef, The Rise of the British Coal Industry (1932), 2 cilt; “The Progress of Technology and the Growth of Large Scale Industry in Britain, 1540-1640”, Economic History Review, V (1934); “Industry and Government in France and England, 1540-1640”, American Philosophical Society, Memoirs, XV (1940). A. P. Wadsworth ve J. de L. Mann, The Cotton Trade and Industrial Lancashire, 1600-1780 (1931). G. D. Ramsay, The Wiltshire Woollen Industry in the Sixteenth and Seventeenth Centuries (1943). G. N. Clark, The Wealth of England from 1496 to 1760 (Home University Library, 1946).

3. R. H. Tawney, “The Rise of the Gentry, 1558-1640”, Economic History Review, XI (1941). H. J. Habakkuk, “English Landownership, 1680-1740”, Economic History Review, X (1940). L. Stone, “The Anatomy of the Elizabethan Aristocracy”, Economic History Review, XVIII, no. 1-2 (1948).

4. R. H. Tawney, Religion and the Rise of Capitalism (1926); H. J. Laski, The Rise of European Liberalism (1936); R. B. Schlatter, Social Ideas of Religious Leaders, 1660-1688 (1940); ve diğer yazarların çeşitli eserleri. Kapitalizm ile Kalvinizm arasındaki ilişkinin nedensel özelliğine dair İngilizce yayın sayısı oldukça fazladır. Çoğu tarihçi bu bağlantının varlığını kabul etmektedir. Bu ilişkiyi ilk ortaya koyan Marx ve Engels olmuştur. İngiltere’ye Max Weber’in yazıları ile çarpıtılmış halde gelmiştir.

5. L. Stone, “State Control in Sixteenth Century England”, Economic History Review, XVII (1940); “The Anatomy of the Elizabethan Aristocracy”, aynı yer, XVIII (1948); “Elizabethan Overseas Trade”, aynı yer, Second Series, II (1949). J. E. Neale, The Elizabethan Political Scene, Raleigh Lecture on History (1948).

6. Parlamento yanlıları arasındaki sınıf ayrılıklarının özellikleri konusunda bilgi sahibi olmamızda, “Amerikan yaşam tarzı”nın kökenlerini İngiltere’deki eski demokrasi tarihinde arayan Amerikalı tarihçilerin araştırmalarının büyük katkısı olmuştur.

7. Marx ve Engels’in İngiliz devrimine dair düşüncelerinin kısa bir özeti için bkz. C. Hill, “Marx ve Engels’in Yorumuyla İngiliz İç Savaşı”, Science & Society, XII (1948). [Bu makalenin Türkçesi için Özgürlük Dünyası’nın bir önceki sayısına bakınız. Ç.N.]

8. Yukarıda adı geçen Tawney, Laski, Schlatter ve Stone’un yazılarına ek olarak, H. R. Trevor-Roper, Archbishop Laud (1940) ve D. W. Petegorsky, Left Wing Democracy in the English Civil War (1940).

9. Tawney’in baş savunucularından biri olan Dr. Margaret James daha sonra Marksizmi benimsemiştir. James’in ölümü, İngiliz tarih araştırmaları açısından büyük bir darbedir. Ondaki düşünsel gelişim, eserlerinde görülebilir: Social Policy During the Puritan Revolution (1930); England During the Interregnum (1935), M. James ve M. Weinstock’un ortak derlemesi; “The Effect of the Religious Changes during the Sixteenth and Seventeenth Centuries on Economic Theory and Development”, European Civilization, Its Origin and Development, ed. E. Eyre, Cilt V (1937); “Contemporary Materialist Interpretations of Society in the English Revolution”, The English Revolution, 1640, ed. C. Hill (1940); “The Political Importance of the Tithes Controversy in the English Revolution, 1640-1660”, History, XXVI (1941). Profesör Tawney’in kendisi de ilk dönemlerdeki Fabiancı politikalarını daha sonra epeyce aşmıştır.

10. E. B. Bax, The Social Side of the Reformation in Germany, 3 cilt: Cilt 1, German Society at the Close of the Middle Ages; Cilt 2, The Peasants’ War in Germany, 1525-1526; Cilt 3, Rise and Fall of the Anabaptists (1894-1903).

11. C. Hill, “Soviet Interpretations of the English Interregnum”, Economic History Review, VII (1938); “The Agrarian Legislation of the Interregnum”, English Historical Review, LV (1940).

12. A People’s History of England’ın Lawrence & Wishart tarafından 1949’da geniş kapsamlı bir şekilde gözden geçirilmiş ikinci baskısı tavsiye edilir. Ayrıca bkz. Daphne May, A Study Guide to a People’s History of England.

13. Kısmi olarak gözden geçirilmiş ikinci baskısı 1949’da yapıldı. Kitap hakkındaki yorumlar için bkz. The Labour Monthly, XXII (1940) ve XXIII (1941).

14. Economic History Review, XII (1942).

15. Gerrard Winstanley’in Tüm Eserleri, G. H. Sabine editörlüğüyle 1941’de Cornell University Press tarafından yayımlandı. D. W. Petegorsky’nin Left-Wing Democracy in the English Civil War (1940) adlı çalışması Winstanley’in yaşamı ve eserlerinin yarı Marksist değerlendirmesini içermektedir. Ayrıca bkz. E. D., “Gerrard Winstanley and the Diggers”, The Modern Quarterly, IV (1949).

16. İrlanda tarihiyle ilgili Marksist eserler arasında James Connolly’nin Labour in Ireland (Dublin, 1920) adlı mükemmel çalışmasından da söz etmek gerekir.

17. D. B. Quinn, “The Early Interpretation of Poyning’s Law, 1494-1534”, Irish Historical Studies, II (1941); “Agenda for Irish History, 1461-1603”, aynı yer, IV (1945); “Edward Walshe’s ‘Conjectures’ Concerning the State of Ireland (1552)”, aynı yer, V (1946-1947); “A Discourse of Ireland” (yaklaşık 1599): “A Sidelight on English Colonial Policy”, Proceedings of the Royal Irish Academy, XLVII, Section C, no. 3 (1942); “Government Printing and the Publication of the Irish Statutes in the Sixteenth Century”, aynı yer, XLIX, Section C, no. 2 (1943); “Sir Thomas Smith (1513-77) and the Beginnings of English Colonial Theory”, Proceedings of the American Philosophical Society, LXXXIX (1945).

18. Kapitalizmin Gelişmesi Üzerine İncelemeler kitabı hakkında ayrıntılı değerlendirmeler için R. Hilton ve C. Hill’in The Modern Quarterly, II (1947)’deki yorumlarına bakınız.

19. C. Hill, “Land in the English Revolution”, Science & Society, XIII (1948-49).

20. Allen Merson, “The Revolution and the British Empire”, The Modern Quarterly, IV (1949).

21. D. B. Quinn, Raleigh and the British Empire, English Universities Press, 1947.

22. C. H. Hobday, “The Social Background of King Lear” ve K. Muir, “Timon of Athens and the Cash Nexus”, Modern Quarterly Miscellany, no. 1; C. Hill, “Society and Andrew Marvell”, The Modern Quarterly, I (1946); M. Visick, “John Milton and the Revolution”, aynı yer, IV (1949). C. Hill, R. W. Sellars, V. J. McGill ve M. Farber’in editörlüğünü yaptığı Philosophy for the Future adlı ortak çalışmaya “Hobbes and English Political Thought” başlıklı bir bölümle katkıda bulunmuştur (New York, 1949).

23. Özellikle bkz. C. Hill, “England’s Democratic Army”, Communist Review, Haziran 1947; D. May, “The Putney Debates”, aynı yer, Ocak 1948; C. Hill, “The Fight for an Independent Foreign Policy”, aynı yer, Şubat 1948; W. Joseph, “The Great English Revolution”; A. L. Morton, “James Harrington”, aynı yer, Mart 1949; P. Jones, “Thomas Hobbes”, aynı yer, Nisan 1949; G. de N. Clark, “On ‘the Great English Revolution’”, aynı yer, Mayıs 1949; A. L. Morton, “The Norfolk Rising”, aynı yer, Temmuz 1949; A. L. Merson, “The Sovereignty of the People”, The Labour Monthly, Ocak 1949; V. G. Kierman, “When England Was A Republic”, aynı yer, Mart 1949.

24. Ayrıca bkz. A. L. Lloyd, The Singing Englishman, Worker’s Music Association.

25. Science & Society dergisi için “Marx ve Engels’in Yorumuyla İngiliz İç Savaşı” başlıklı makaleyi yazarken, Marx ve Engels’in kendi dönemlerindeki tarihsel bilgi durumunun elverdiğinden çok daha haklı çıktıklarını görmek benim için oldukça çarpıcı olmuştu. Onların tarihsel genellemeleri, daha sonraki araştırmacıların bulgularını önceden tahmin etmelerini sağlamıştı. M. Cornforth’un daha sonra yazacağı İdealizme Karşı Bilim (1946) adlı eseri, 17. yüzyıla değinen Marksist bir felsefi çalışmadır.

26. Örneğin Katolik W. Schenk’in “The Concern for Social Justice in the Puritan Revolution” adlı eseri, devrimdeki sol grupları Ortaçağ Katolik geleneğinin mirasçıları olarak tanımlaması bakımından oldukça çocuksu bir yaklaşımdır. Eleştiriye dayanacak türden değildir. Bkz. C. Hill, “History and the Class Struggle”, Communist Review, Mart 1949.

27. Bu konudaki istisnai örnekler arasında L. C. Knight’ın Drama and Society in the Age of Jonson (1937) ve F. W. Bateson’un English Poetry and the English Language adlı eserleri sayılabilir; ama bunların her biri dile getiriliş tarzından çok, içerdikleri düşünce bakımından daha etkileyicidir. Toplumun mimari tarihi konusunu ele alan Marksist araştırmalardan biri, G. Shankland’ın The Architectural Association Journal adlı dergide yayımlanan Architectural Association Prize Essay adlı çalışmasıdır.

28. Marksistlerin yazdığı tarihi romanlardan da söz etmek gerekir: Jack Lindsay’in 1649 (1938); Iris Morley’in Cry Treason (1940), We Stood for Freedom (1941) ve The Mighty Years (1943); Montagu Slater’in Englishmen With Swords (1949).

Marx ve Engels’in yorumuyla İngiliz İç Savaşı*

Christopher Hill

Science & Society, Cilt 12, No. 1, Marksizmin 100 yılı özel sayısı, Kış 1949
Çeviren: Aynur Toraman

İngiliz İç Savaşı üzerine tarih yazımı, bir Marksist açısından ilginç bir araştırma konusudur. İki yüz yıl boyunca, 1640-60 olayları konusunda, çağdaş gözlemcilerin anlayışını geliştirecek hiçbir şey yazılmamıştı. Teorik düşünen zeki insanlar, olan biteni görmekle kalmayıp, bu olayları İngiltere tarihinin daha eski dönemleriyle bağlantılı düşünebiliyordu.

Bunlardan biri, 1640’tan yüz elli yıl önce, halkın (burjuvazi ve küçük eşraf) kraliyet, kilise ve soylular aleyhine zenginliğini artırdığını belirten James Harrington idi. Harrington, iç savaşın, krallıkta mülkiyet dengesine denk düşecek şekilde, (kendi deyimiyle) siyasal “üstyapının” ayarından başka bir şey olmadığını, bu ayar yapılmadıkça hiçbir hükümetin istikrarlı olamayacağını düşünüyordu. 1659’da Harrington’un ardıllarından biri, “Halk, önce mülk bakımından, sonra da silah bakımından kraldan çok üstündü” diyordu.¹

Aynı şekilde Thomas Hobbes da iç savaşta sosyal unsura vurgu yapmış, okuyucularına şu hatırlatmada bulunmuştu: “Son savaşın başında Presbiteryenlerin** gücü öylesine büyüktü ki, sadece Londra’daki yurttaşların hemen hepsi değil, İngiltere’nin bütün şehirleri ve pazar kasabalarının çoğu da onlara bağlıydı.”²

Kazıcılardan (Diggers)*** Gerrard Winstanley’nin de, İngiltere’deki devrimci sürece dair kendi gözlemlerinden çıkardığı net bir sınıf politikası teorisi vardı.³ “Büyük isyan”ın ilk kapsamlı tarihçisi Clarendon da, çeşitli bölgelerdeki siyasi bölünmeler üzerine yaptığı analizlerde, iç savaşı, burjuvazi ve halkın aristokrasiye karşı savaşı olarak değerlendirir…. “Her yerde soylulara ve eşrafa karşı barbarca bir öfke besleyen sıradan halkın özgürlüğü kötüye kullanmasından ve parlamento yanlısı olmayanların evlerinde bile güvenli olmadığından” söz eder.⁴ İç savaşın sosyal karakterine dair böylesi çağdaş yakıştırmaların sayısı çoğaltılabilir.

Restorasyonu takip eden yüz elli yıl boyunca Clarendon’un büyük isyanla ilgili düşünceleri hakim oldu. İç savaş, egemen sınıfın bütün kutsal kurumlarını –kraliyet, kilise, soylular, mülkiyet– tehdit etmiş olan esef verici bir “halk taşkınlığı”ydı. 18. yüzyılın geleneksel tarihçisi Muhafazakâr (Tory) Hume idi. Onun İngiltere Tarihi (History of England) kitabının Ara Dönemi (Interregnum)**** ele alan bölümlerinde çıkarılan ders şuydu: “Hangi bahaneye sığınırsa sığınsın, amacı ne olursa olsun, yasa dışı şiddet kaçınılmaz olarak bir tek kişinin keyfi ve despotik yönetimiyle sonlanacaktır.”⁵ Liberaller (Whigs), sonunda bütün siyasal ve sosyal sorunları çözen kansız devrim olarak gördükleri “Şanlı” 1688 Devrimi’ne vurgu yapmayı seçtiler; 1688-89’da burjuvazinin barışçıl zaferini mümkün kılan şeyin 1642-60 yılları arasında dökülen kan olduğunu sessizce görmezlikten geldiler.

Fransız Devrimi’nden sonra, İngiltere’de radikalizmin yükselişi ile politikaya yeni bir unsur eklenince, 17. yüzyıl devrimcilerine yeniden ciddi bir ilgi doğdu. Radikal Cumhuriyetçi William Godwin, 1825-28 arasında Cumhuriyetin Tarihi (History of the Commonwealth) adlı kitabını yayımladı. Bu, parlamento yanlıları arasındaki demokratik unsurlara sempatiyle yaklaşan ilk geniş kapsamlı çalışmaydı. Bunun ardından 1828’de Burton’un Parlamento Günlüğü geldi ki, bu da, radikal J.T. Rutt’un oldukça politik ifadelerini içeriyordu. Macaulay’ın 1825 tarihli “Milton Üzerine Deneme”sini 1831’de “Hampden Üzerine Deneme”si ve 1848’deki İngiltere Tarihi’nin ilk iki cildi takip etti. Bu arada, 1836-39 yılları arasında Forster’in Cumhuriyetteki Devlet Adamlarının Yaşamları adlı çalışması ile 1845’te de Carlyle’ın Cromwell’i yayımlandı.

Bütün bu eserlerde, Clarendon ve Hume’un gerici, üstten bakan tutumuna karşı yeni bir denge oluşmuş ve parlamento davasının ilerici özelliklerine dikkat çekilmişti. Fakat bu süreç içerisinde devrimin sosyal yönü gözden kaçırılmıştı. Macaulay ve Forster 1640 kahramanlarını bir bütün olarak İngiltere halkı adına konuşan büyük ulusal şahsiyetler olarak resmetme kaygısı güdüyor, onların öncelikle bir sınıfı temsil ettiği gerçeği göz ardı ediliyordu. 19. yüzyıl liberali, 1688 gibi 1640’ı da saygıdeğer kıldı. İngiliz burjuva düşüncesinin bu iyimser döneminin en son ve en iyi ürünü, Buckle’nin usta, ama fazla ilgi görmemiş eseri, “İngiltere’de Medeniyet Tarihi” (1857-61) olmuştur.

Fransız Guizot ise biraz farklı bir bakış açısı getirmişti. 1848 Devriminde sürgün edilen Guizot’un, devrimlerin içeriğine dair sezgisi güçlüydü. İngiltere Cumhuriyeti ve Cromwell Tarihi ve ardından 1850’lerde yayımlanan diğer eserlerinde, sınıf güçlerinin devrimdeki etkisine ilişkin farkındalığı, birçok çağdaş İngiliz tarihçiden daha fazlaydı. Ancak 1830’ların Fransız’ı olarak Guizot, 1688 Liberallerinin geleneğini devam ettirdi; halkçı devrimleri onaylamıyor, İngiltere’deki “fanatik dincilik”in körüklediği “aşırılıklar” karşısında dehşete kapılıyordu.⁶

1848 yılı, İngiltere için de bir dönüm noktasıydı. Bu yılın olayları, işçi sınıfı devrimlerinin olanaklı olduğunu göstermişti. Bundan böyle akademik İngiliz tarihçilerinin üzerinde durduğu şey, 1640 ve 1649’daki şahsiyetlerin devrimcilikleri değil, Britanya anayasasının savunulmasıydı ki, Piskopos Stubbs bir süre sonra bu anayasanın 13. yüzyıldan beri Tanrı’nın kafasında şekillendiğini keşfedecekti. Aslında her ne kadar “Zorba”nın rehabilitasyonunu içerse de, Carlyle, değerli eseri Cromwell ile, 17. yüzyılın incelenmesi bakımından İngiltere’de feci sonuçlara neden olan yeni bir anlayış getirdi: Püriten***** kahraman konsepti.

1863’te … S.R. Gardiner, İngiltere Tarihi’nin ilk cildini yayınladı; bu yayın, aralıklarla 1901’e kadar devam etti ve o günden bugüne 17. yüzyıl konusundaki İngiliz tarih düşüncesine tümüyle egemen oldu. Ayrıntıda usta, öğretide yeri doldurulmaz, edebi açıdan mükemmel ve alıntıda hünerli bu eser, aynı zamanda, İngiliz tarihçilerde, 17. yüzyıl olaylarının “Püriten bir devrim” ve burjuvazinin devrimci taleplerini ifade ettiği ideolojinin devrimde asıl itici güç olduğu fikrinin yayılmasına neden oldu. Hepsinden de önemlisi, İngiliz İç Savaşı’nın bir sınıf çatışması olmadığı, İngiliz geleneğinin güzel bir özelliğinden ötürü insanların asla sınıf çıkarları için değil, sadece idealleri için savaştığı yönündeki fikirleri pekiştirdi.⁷

Profesör Tawney, Nef ve diğerlerinin ekonomik araştırmaları ile birlikte Profesör Notestein ve Haller, Wolfe gibilerinin 17. yüzyıl belgelerini yeniden yayınlamaları sayesindedir ki, son birkaç yıldır İngiliz Ara Dönem’e ilişkin hem tümüyle anayasalcı hem de tümüyle dinsel yorumların yetersizliği konusunda tarihçilerin dikkati çekiliyor. Ancak mevcut bilgiyi yenilemek bakımından, henüz çapı ya da kapsamı bakımından Gardiner’in eseri ile kıyaslanabilecek hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Böylesi bir yenilemenin Marksist yaklaşım dışında yapılması zordur.

Son yıllarda, Lord Keynes’in etkisiyle akademik ekonomistler, 1870’lerde Marksist ekonomi ve “marjinal fayda” ekonomisi olarak ikiye ayrılmadan önceki haliyle klasik geleneği geliştirmeye uğraşıyor. Yani üzerinde çalıştıkları materyalin niteliği, onları Marksist ekonomistlerin tutumuna yaklaştırıyor. 1929 Bunalımından önce bu pek mümkün görülmüyordu. Aynı şekilde, tarih alanında son iki kuşağın yaptığı araştırmalar, bilinçli ya da farkında olmadan, iyi tarihçileri, son zamanların geleneksel düşünce okullarının idealist fantezilerini takibe yöneltiyor.

Bu koşullarda, tarihçiler açısından Marx ve Engels’in eserleri yeniden önem kazanıyor; çünkü bu eserler onların tekrar doğru yöne kanalize edilmesine yardımcı olabilir. Bu makale, Marx ve Engels’in İngiliz İç Savaşı dönemine dair söylediklerini ele almayı amaçlıyor. Burada onların İngiliz Devrimi hakkındaki düşüncelerini ortaya koymaya çalıştım, analiz etmeye değil.

Onlar, bu döneme ilişkin olayları ardışık bir şekilde kaleme almadılar; bu nedenle titiz bir incelemeyle, bazı sözel tutarsızlıklar ortaya çıkabilir. Fakat devrim konusundaki düşünceleri bir bütün olarak tutarlı ve aydınlatıcıdır. Modern araştırmaların onların analizini nasıl doğruladığını ara ara ifade ettim. Ancak maksadım, Marx ve Engels’in ne kadar haklı olduğunu göstermekten ziyade, onların yorumunun bugün tarihçiler açısından ne kadar değerli olduğunu ortaya koymaktır.

Konu hakkında Macaulay, Guizot ya da Gardiner’den daha derin felsefi bilgiye sahip olan Marx ve Engels, 17. yüzyıl İngiliz Devrimi’nin ikici özelliğini (düalizmini) anlayabilmişti. Bu devrim önce burjuva ve ilerici bir devrimdi. 1640’taki parlamenter liderler, kendi sınıflarının taleplerini öne sürerken, aynı zamanda gerçek anlamda halk kitleleri adına da konuşuyorlardı. Fakat sonunda, toplumsal konumları bakımından taşıdıkları çelişkiler nedeniyle, uğruna eski düzeni yıktıkları demokrasiye karşı tutum almak ve o günden bu yana İngiliz tarihini ve toplumsal gelişimini biçimlendiren tavizi, yenik düşmanlarına vermek zorunda kalmışlardır.

I

Marx ve Engels’in ele alacağım yazıları, 1844’ten Marx’ın 1883’teki ve Engels’in 1895’teki ölümüne kadar olan yazılarıdır. Ancak tarih konusundaki temel düşünceleri 1848’de artık biçimini almıştı. Bu nedenle, onların düşüncelerinin oluşum süreci, İngiliz radikallerinin büyük parlamenterleri yeniden keşfedip Clarendon ve Hume’u gözden düşürdükleri geçiş dönemi ile çakışırken; 1848 Devrimlerinin Guizot’u gerici bir sınıf analizinin sözcüsü yapmasından, Gardiner’in ise sınıflar üstü ideolojik bir gökkubbede hareket eden daha popüler bir düşünce olarak “Püriten Devrim” düşüncesini uydurmasından öncesine denk düşer. Tarihsel materyalizmin temel düşünceleri bir kez anlaşıldı mı, İngiliz Devrimi, örneğin 1900’deki duruma kıyasla, ortodoks tarihçilerin yaklaşımlarına daha yakın bir şekilde açıklanabilirdi.

Burada tarihsel materyalizmi bütün yönleriyle ortaya koymak mümkün değil. Bizim için önemli olan, tarihi, Marksist bir biçimde hakim üretim tarzına göre dönemlere ayırmak ve özellikle feodal ve kapitalist toplumlar arasındaki ayrımı koymaktır. En iyisi, bunu Komünist Manifesto’dan alıntıyla yapalım:

“Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.

“Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir dönüşümüyle ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır….

“Ortaçağın serflerinden ilk kentlerin imtiyazlı köylüleri, imtiyazlı köylülükten de burjuvazinin ilk unsurları oluştu.

“Amerika’nın keşfi, Afrika’nın gemiyle dolaşılması, yükselen burjuvaziye yeni bir alan yarattı. Doğu Hint ve Çin pazarı, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle alışveriş, mübadele araçlarında ve genel olarak metadaki artış, ticarete, gemiciliğe, sanayiye görülmemiş bir yükselme getirdi ve böylece de yıkılmakta olan feodal toplumun içindeki devrimci ögeye hızlı bir gelişme sağladı.

“Sanayide o zamana kadarki feodal veya lonca yapılı işletme tarzı, yeni pazarlarla büyüyen talebi karşılamaz oldu. O yapıların yerini manifaktür aldı. Sanayi orta kesimi, lonca ustalarını bir kenara itti; işin değişik korporasyonlar arasında bölünmesi, işin her bir atölyenin kendi içindeki bölünmesi önünde yitip gitti….

“Burjuvazinin bu gelişim basamaklarının her birini, ona uyan bir politik ilerleme izliyordu….

“Burjuvazinin o temele dayanarak kendini ortaya çıkardığı üretim ve değişim araçları, feodal toplumda oluşmuştu. Ancak bu üretim ve değişim araçlarının belli bir gelişim aşamasında, feodal toplumun üretim ve mübadelesini dayadığı ilişkiler, tarımın ve imalatın feodal örgütlenişi, tek kelimeyle feodal mülkiyet ilişkileri, artık o gelişmiş üretici güçlere uymaz oldu. Bu ilişkiler, üretime destek olacağına onu frenliyordu. Giderek bir o kadar çok kelepçelere dönüştü bu mülkiyet ilişkileri. Kelepçelerin parçalanması gerekiyordu, parçalandı.

“Onun yerini serbest rekabet ile ona uygun toplumsal ve siyasal düzen, burjuvazinin siyasal ve ekonomik egemenliği aldı.”⁸

Kendi içerisinde olgunlaşan orta sınıfın feodal devleti yıktığı ve burjuva egemenliğinin aracı olarak yeni bir devletin yaratıldığı burjuva devrim konusundaki Marksist düşünce budur. Profesör Tawney ve diğerlerinin bugüne kadar üzerinde durduğu konuyu Marx Kapital’de çok iyi formüle etmiştir: “Toprak mülkiyetinden gelen ve kişisel efendilik ve serflik ilişkilerine dayanan güç ile paranın sağladığı kişisel olmayan güç arasındaki karşıtlığı iki Fransız atasözü pek güzel ifade eder: ‘Nulle terre sans seigneur’ [‘Efendisiz toprak olmaz’] ve ‘L’argent n’a pas de maitre’ [‘Paranın efendisi yoktur’].”⁹

Alman reformasyonu, burjuva ruhunun eski düzene karşı ilk saldırısı oldu. 16. yüzyılın ikinci yarısındaki Hollanda İsyanı ulusal çaplı ilk başarılı burjuva devrimiydi¹⁰; bunu 1640 İngiliz Devrimi, 1789 Fransız Devrimi, 1848’de zamansız gelen Alman Devrimi ve daha sonra 1905 ve Şubat 1917 Rus Devrimleri takip etti.

Hem Marx hem de Engels, en başından beri 17. yüzyıl İngiliz Devrimine ilgi göstermiş ve onu 1789 Fransız Devrimi ile yakından kıyaslanabilecek türden klasik bir burjuva devrimi olarak görmüştü. Paris’te Almanca yayımlanan bir dergi için Engels 1844’te (23 yaşındayken) şunları yazıyordu:

“17. yüzyıl İngiliz Devrimi, 1789 Fransız Devrimi’nin tam bir öncelidir. Fransa’da Kurucu Meclis, Yasama Meclisi ve Ulusal Konvansiyon olarak görülen üç aşamayı ‘Uzun Parlamento’****** döneminde de kolaylıkla ayırt edebiliriz: Anayasal monarşiden demokrasiye, askeri despotizme, restorasyona ve ‘juste milieu’ (‘tam ortası’) devrime geçiş İngiltere’de belirgin bir şekilde sergilenmiştir. Cromwell, Robespierre ve Napolyon’un tek kişide cisimleşmiş halidir; Presbiteryenler, Bağımsızlar ve Eşitlikçiler (Levellers)******* ise, Jirondenlere, Montagnardlara ve Hebertist ve Babeufçülere denk düşmektedir.

“Her ikisinde de siyasal sonuç yeterince acıklı olmuştur ve aralarındaki benzerlikler çoğaltılabilir. Bunlar, aynı zamanda, dinsel ve dinsel olmayan devrimlerin politik oldukları sürece sonunda tek bir sonuç verdiğini göstermiştir. İngiliz Devrimi uzlaşmayla ve iki ulusal partinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.”¹¹

Engels’in “dinsel devrim” analizine daha sonra geri dönmek üzere, şu anda sadece 1640 ile 1789 arasındaki paralellik üzerinde duracağım. Örneğin 1845-46’da Marx ve Engels’in ortak yazdığı Alman İdeolojisi’nde şunu okuyoruz: “Bizzat ulusun kendi içerisindeki serbest rekabete gelince, bunu elde etmek için bir devrim her yanda zorunlu oldu – 1640’ta ve 1688’de İngiltere’de, 1789’da Fransa’da.”¹² Marx, bir yıl sonra, bunu, Karl Heinzen ile polemiğinde “Ahlaklı Eleştiri ya da Eleştirel Ahlak” başlıklı makalesinde şöyle açıklıyordu:

“Hem İngiliz hem de Fransız devrimlerinde, mülkiyet sorunu, serbest rekabetin sağlanması ve 16. yüzyılla 18. yüzyıl arasında gelişen sanayi için köstek haline gelen toprak soyluluğu, loncalar, tekeller vb. gibi tüm feodal mülkiyet ilişkilerinin yok edilmesi sorunu olarak ortaya çıktı… 17. ve 18. yüzyıllarda, konu feodal mülkiyet ilişkilerinin kaldırılması olduğunda, mülkiyet sorunu burjuva sınıfı için hayati bir sorundu.”¹³

İki devrim arasındaki paralellik, Marx ve Engels onlar arasında ayrım yaparken bile vurgulanmış oluyordu. Örneğin: “1648’de burjuvazi monarşiye, feodal soylulara ve kilise kurumuna karşı yeni soylularla ittifak halindeydi. 1789’da ise burjuvazi, monarşiye, soylulara ve kilise düzenine karşı halkla ittifaka girmişti.”¹⁴ Yine, “Başlangıçta, Fransız Devrimi en az İngiliz Devrimi kadar muhafazakârdı” diye Guizot’a hatırlatıyordu Marx.¹⁵

Bu alıntılar tarih sırasına göre yapılmıştır. Ancak bundan sonra (1850’den itibaren) Marx ve Engels’in tarihe ilişkin genel fikirlerinin oturmuş olduğunu varsayacak (tabii ki bu fikirlerin ayrıntılı uygulanması konusunda ustalıklarını artırmaya devam etmişlerdir) ve İngiliz Devrimi’nin değişik yönleri konusundaki görüşlerini tarih sırası gözetmeksizin bir araya getireceğim. Ama önce Engels’in ölümünden birkaç ay önce yazdığı ve Marx ile arasındaki temel devamlılığı gösterecek bir pasaj aktarayım:

“Bütün devrimler, şimdiye kadar, belirli bir sınıfın egemenliğinin yerini, bir diğer sınıfın egemenliğinin alması ile sonuçlanmıştır; ama bütün egemen sınıflar, şimdiye kadar baskı altında tutulan halk kitlesine göre, küçük azınlıklar idiler. Böylelikle, egemen azınlık devriliyor, başka bir azınlık onun yerine devlet dümenini eline geçiriyordu ve kamu kurumlarını kendi çıkarlarına göre değiştiriyordu. Ve her seferinde bu azınlık, ekonomik gelişme durumunun iktidara elverişli, yetkili ve yetenekli kıldığı gruptu ve kesinlikle bunun için, yalnızca bunun içindir ki, altüst oluş sırasında, baskı altında tutulan çoğunluk, ya azınlıktan yana bu harekete katılıyordu ya da en azından sessiz sedasız onu kabul ediyordu… Çoğunluk ise, devrime katıldığı zaman bile, bunu ancak –bilerek ya da bilmeyerek– bir azınlığın hizmetinde yapıyordu; ama bu yüzden ya da hatta çoğunluğun pasif ve dirençsiz tutumu nedeniyle, azınlık bütün halkın temsilcisi olma görünümünü elde ediyordu.”

Engels, daha sonra, bu çoğunluğun azınlıkla ilişkisini analiz etmiş ve ileride geri döneceğim bu noktaya büyük önem vermiştir. Sonuç olarak, şunu der Engels: “Modern zamanların bütün devrimleri, 17. yüzyılın büyük İngiliz Devrimi ile başlamak üzere, bu özellikleri gösterdiler.”¹⁶

Marx ve Engels’in bu genel yaklaşımına göre 17. yüzyıldaki İngiliz Devrimini burjuva devrim olarak değerlendirmek gerekir. Şimdi onların bu devrimin nedenleri, gelişimi ve sonuçları konusundaki değerlendirmelerine daha ayrıntılı bakalım.

II

Feodal toplum içerisinde burjuva üretim tarzının gelişimine dair tanımlamayı Komünist Manifesto’dan alıntılayarak yapmıştım. Buna ek olarak Marx’ın [Komünist Manifesto’dan] iki yıl önce yazdığı bir mektuptan ayrıntılı bir bölüm aktarılabilir:

“Ayrıcalıklar, loncalar ve korporasyonlar kurumu, ortaçağların düzenleyici rejimi, yalnızca edinilmiş üretici güçlere ve daha önce var olmuş bulunan ve bu kurumların içinden çıkmış bulundukları toplumsal koşula tekabül eden toplumsal ilişkilerdi. Korporasyonlar ve düzenlemeler rejiminin koruyuculuğu altında sermaye biriktirilmiş, denizaşırı ticaret geliştirilmiş, sömürgeler kurulmuştu. Ama eğer insanlar, çatısı altında bu meyveleri olgunlaştıran biçimleri alıkoymaya kalkışmış olsalardı, bu meyvelerden yoksun kalmış olacaklardı. İşte o iki fırtına böyle patladı – 1640 ve 1688 Devrimleri. Bütün eski ekonomik biçimler, bunlara tekabül eden toplumsal ilişkiler, eski sivil toplumun resmi ifadesi olan politik koşullar, İngiltere’de yok edildiler.”¹⁷

Elizabeth ve ilk iki Stuart Hanedanı döneminde büyük ticari şirketler ve kraliyet tekellerinin oynadığı role ilişkin bu olağanüstü analiz, üzerinden yüz yıldan fazla geçse de hala geçerliliğini korumaktadır. Henüz gelişmemiş tüccar sınıfı açısından, ülke içinde ve dışında korunmaya muhtaç olduğu bir dönemde büyük önem taşırken, I. James ve I. Charles döneminde bu yapılar, kayırılan bir azınlık lehine, burjuvazi kitlesini ticaret ve sanayinin gelişiminden alınan payın dışında tutma aracına dönüştürülmüştü. Marx, haklı olarak, “I. Charles’ın serbest rekabete doğrudan müdahale etmesinden ve bunun İngiltere’de ticaret ve sanayii giderek imkânsız kılmasından” söz eder.¹⁸

Buraya kadar, İngiliz kapitalizminin, kendisiyle aynı sosyal ve ekonomik kalkınma aşamasında olan diğer ülkelerdekilerle denk düşen özelliklerini ele aldık. Şimdi ise, İngiliz ve diğer burjuva devrimler arasındaki, esas olarak İngiliz kapitalizminin büyük ölçüde kırsal özelliğinden kaynaklanan önemli bir farkı gözetecek şekilde gelişmeleri inceleyelim. İngiltere’de hiç güçlü bağımsız kentler olmadı. Oysa kıta Avrupası’nda bu kentlerde kentlilerin bir bölümü feodal toplum içerisinde, feodal siyasal düzeni kabul etme pahasına gönenmişti. Ancak uzun vadede bunlar, kapitalist ilişkilerin serbestçe gelişmesi önünde engel teşkil etti. 16. yüzyıl Almanya’sını İngiltere ile kıyaslayan Engels şöyle diyordu:

“Almanya, o çağda, büyük ve güçlü kentler içeriyordu. Ama öte yandan, küçük soyluluk ile kentler arasında, İngiltere’de feodal krallığın burjuva anayasal bir krallık durumuna dönüşmesi sonucunu veren bir ittifak olanağı da yoktu. Küçük soyluluk, İngiltere’de … İki Gül Savaşı sonucu tamamen yok edilip, yerini burjuva köken ve burjuva eğilimli yeni bir soyluluğa bıraktığı halde, Almanya’da varlığını sürdürmüştü. Serflik, İngiltere’de tamamen ortadan kalkmış ve soyluluk, toprak rantı gibi burjuva bir gelire sahip basit burjuva toprak sahiplerinden oluşuyorken, Almanya’da serflik hala varlığını sürdürüyor, ve soyluluk, gelirini feodal kaynaklardan sağlıyordu.”¹⁹

Bunun tarihsel ve ekonomik nedenlerinin yanı sıra politik nedenleri de vardı. İngiltere koyun yetiştirilen bir ülkeydi; yün ve kumaş çok eski dönemlerden beri temel sanayiler durumundaydı. Bunun sonucu olarak, pazar için üretime ilgi duyan bir kısım eşrafın kumaş tüccarları ile yakın ilişkisi vardı. Loncaların düzenleme ve sınırlamalarına maruz kalmamak için kumaş sanayi kırsal bölgelerde gelişti: “evlerde ve küçük imalathanelerde üretim” (putting out) sistemi altında, işveren olarak “kumaş üreticileri” öne çıkıyordu. Aynı şekilde kömür madeni işletmeciliği ve ona bağlı sanayiler de kasabanın hemen dışında, VIII. Henry’nin manastırların elinden aldığı ve kırsal bölgelerdeki beylerin mülkiyetine geçen feodal mülkler üzerinde gelişiyordu. Engels bunun siyasal sonuçlarını uzun uzun tahlil etmişti:

“İngiltere’nin talihine bakın ki, yaşlı feodal beyler, İki Gül Savaşları sırasında birbirlerini öldürmüşlerdi. Onların ardılları çoğunlukla eski ailelerin oğulları olmakla birlikte, soylarının kalıtı olan yoldan öylesine sapmışlardı ki, alışkanlıkları ve eğilimleri bakımından feodal olmaktan çok burjuva olan yepyeni bir takım oluşturmuşlardı. Paranın değerini iyi anlamışlar, yüzlerce küçük çiftçiyi hemen kovup onların yerine koyunları koyarak gelirlerini artırmaya başlamışlardı. VIII. Henry, kilisenin topraklarını har vurup harman savurarak, toptan satışlarla yeni burjuva toprak sahipleri yarattı; bütün 17. yüzyıl boyunca topraklara pek büyük ölçüde el konması ve bu toprakların, tam ya da oldukça yeni zenginlere devredilmesi de aynı sonucu verdi. Bundan ötürü, VIII. Henry’den sonra, İngiliz aristokrasisi, sınai üretimin gelişmesine karşı çıkmak şöyle dursun, tersine, ondan dolaylı olarak kazanç sağlamaya çalıştı; ve ekonomik ya da politik nedenlerle, sınai ve mali burjuvazinin önderleriyle işbirliği yapmak isteyen birtakım büyük toprak sahipleri her zaman bulundu.”²⁰

Dr. Nef’in İngiliz kömür sanayine ilişkin yaptığı ayrıntılı araştırma ve 1640 öncesi sınai kalkınmaya ilişkin bütün araştırmaları, 1892’deki açıklamaları tamamlayıcı nitelikte olmuştur ve özü hala geçerlidir.

  1. yüzyılda, daha kârlı olan koyun besleme işi için çitleme sistemine gidilmesi çok sayıda köylü nüfusun topraklarından atılmasına neden oldu. Marx Kapital’de şöyle yazıyordu: “Emekçiler önce topraktan sürülmüş, ardından, yerlerine koyunlar getirilmiştir. İngiltere’de olduğu gibi büyük ölçüde toprak gaspı, geniş çapta tarımın kurulması için bir alan yaratmada atılacak ilk adımdır. Bu nedenle tarımdaki bu köklü değişim, başlangıçta daha da siyasal bir devrim görünümündedir.”²¹

İngiltere’de toprak çevirme, çitleme hareketi 16. yüzyılın başından 19. yüzyılın başına kadar sürdü. Ancak bazı dönemlerde hız kazandı: VIII. Henry döneminde manastır topraklarına el konulup satılması, burjuva devrim sırasında kralın, kilisenin ve kral yanlılarının topraklarına el konulması ve siyasal iktidarın sağlam bir biçimde burjuvazinin ve çitleme yapan toprak sahiplerinin elinde olduğu 18. yüzyılda parlamenter çitlemelerin yükselişe geçtiği dönemlerde olduğu gibi.²² Marx’ın gösterdiği gibi, yeni sınıf açısından çitleme hareketinin önemi iki yönlüydü. Bir yandan küçük bir kesimin elinde sermaye birikimine yol açtı. Öte yandan ise, bu, yeni kapitalistler tarafından istihdam edilecek “serbest” emekçiler yaratmıştı:

“İlkel birikim tarihinde bütün devrimler, kapitalist sınıfın oluşum sürecinde kaldıraç işlevi görmüş ve çığır açmışlardır; fakat hepsinden önemlisi, geniş insan kitlelerinin aniden ve zorla geçim koşullarından uzaklaştırılıp özgür ve ‘bağımsız’ proleterler olarak işgücü (emek) piyasasına savruldukları anlardır. Tarım üreticisinin, köylünün toprağına el konulması bütün sürecin temelini oluşturur. Bu el koyma tarihi farklı ülkelerde farklı biçimler alır… Sadece İngiltere’de … klasik biçimde gerçekleşmiştir.”²³

İşte bu ekonomik çıkarların gerçekten örtüşmesi nedeniyledir ki, “1648’de burjuvazi monarşiye, feodal soylulara ve kurumsal kiliseye karşı yeni soylularla ittifaka girmişti.”²⁴ Ancak Engels’in Anti-Dühring’de yazdığı gibi:

“Bununla birlikte toplumun ekonomik yaşam koşullarındaki bu güçlü devrimi, siyasal yapısında buna uygun düşen bir değişiklik hemen takip etmedi. Toplum gitgide daha burjuva bir duruma gelirken, devlet rejimi feodal kaldı. Büyük ticaret, yani özellikle uluslararası ve hele dünya ticareti, hareketlerinde engellerle karşılaşmayan, bir bakıma eşit haklara sahip, hiç değilse her yerde, hepsi için eşit bir hukuk temeli üzerinde değişim yapan özgür emtia sahiplerinin varlığını gerektirir. Zanaatçılıktan manifaktüre geçiş, belli sayıda özgür emekçinin de varlığını gerektirir; emek-güçlerinin kiralanması için işvereniyle sözleşme yapabilen ve buna dayanarak onun karşısına sözleşme yapan kişi niteliğiyle eşit haklarla çıkan, bir yandan lonca bağlarından arınmış, öte yandan da kendi emek-güçlerini kendi başlarına değerlendirme araçlarından yoksun emekçilerin varlığını.

“Ama ekonomik ilişkilerin özgürlük ve hak eşitliği istediği yerde, siyasal rejim onların karşısına her adımda lonca engelleri ve ayrıcalıklar çıkartıyordu. Yerel ayrıcalıklar, farklı gümrük vergileri, her türlü ayrım yasaları, ticaretlerinde yalnız yabancılar ya da sömürgelerde yaşayan halk için değil ama çoğu kez devlet uyruklarının belli kesimleri için de zararlı oluyordu; lonca ayrıcalıkları her yerde ve yeni biçimlerle varlığını sürdürüyor, manifaktür sanayisinin gelişimine engel oluyordu. Burjuva rakipler için hiçbir yerde ne yol açık, ne de şanslar eşitti – oysa asıl ve en acil ihtiyaç da buydu.²⁵

“Bu feodal eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla feodal engellerden kurtuluş ve hak eşitliğinin kurulması istemi, toplumun ekonomik gelişmesi tarafından bir kez gündeme konduktan sonra, kısa sürede daha geniş boyutlar kazanmaktan geri kalamazdı. Her ne denli bu istem, sanayi ve ticaret yararına ileri sürülüyorduysa da, aynı hak eşitliğinin tam bir toprak köleliğinden başlayarak köleliğin bütün derecelerinde, çalışma zamanlarının büyük kısmını karşılıksız olarak feodal beylerine ayırmak ve ayrıca ona ve devlete sayısız vergiler ödemek zorunda olan geniş köylüler yığını için de istenmesi gerekiyordu. Öte yandan feodal üstünlüklerin, soyluların vergi muafiyetinin, çeşitli zümrelerin siyasal ayrıcalıklarının ortadan kaldırılmasını talep etmekten de geri kalınamazdı.”²⁶

“Ancak ekonominin siyaset üzerinde hakimiyetini kurması biraz gecikme gösterebilir. Tudorlar ile Stuartların ilk döneminin tipik örnek gösterildiği mutlak monarşi, “eski feodal malikanelerin çürümeye başladığı ve ortaçağ kasaba burjuvalarının modern burjuva sınıfına dönüştüğü, fakat her iki sınıfın da diğeri üzerinde henüz üstünlük sağlayamadığı geçiş dönemlerinde ortaya çıkar.”²⁷ Böyle bir monarşi belli bir süre burjuvazinin taleplerini tatmin etmişti. Fakat Tudor monarşisi fazlasıyla kudretli tebaalarını bastırma, kiliseyi yağmalama, barışı ve düzeni tesis etme ve dış düşmanları alt etme yoluyla görevini tamamladıktan sonra, 1588’lerde burjuvazi (kraliyetin koruması altında gönenmiş olarak) kendisini giderek daha fazla iktidar gerçekliğine hazır hissetmeye başlamıştı. Aynı zamanda 16. yüzyıldaki fiyat devriminin sonucu olarak kraliyet giderek “kendi yağıyla kavrulma”, sadece Ortaçağ’dan kalma gelir kaynaklarıyla masraflarını karşılama yeteneğini yitirmişti. Burjuvazinin elinde biriken yeni zenginliği akıtmak için ulusal vergi sisteminin yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Fakat vergilerin yeniden düzenlenmesi önerisi, vergi ödeyen sınıfların hükümete olan güvenini sorgulamalarına neden oldu, bir bütün olarak iktidar sorununu gündeme getirdi. “Parlamentonun rızası alınmadan konulan vergiye hayır!” sloganı kentte ve kırda burjuvazinin sloganı haline geldi.

Stuartlar kendi iktidarlarını koruyacak uzlaşmacı bir çözüm bulmak için ellerinden geleni yaptılar. Fakat Marx bir yandan İngiltere’yi, bir yandan da Fransa’yı gözlemlerken Almanya hakkında şunları yazıyordu:

“Burjuva beyler mümkün olduğunca devrimsiz, barışçıl bir yoldan mutlak monarşiyi burjuva monarşisine dönüştürmeye çalışır. Fakat Prusya’daki mutlak monarşi, daha önce İngiltere ve Fransa’da da olduğu gibi, barışçıl yoldan burjuva monarşiye dönüştürülmesine izin vermiyor; tahtından kibarca feragat etmiyor. Kişisel önyargılarından da öte, mutlak monarşiyi oluşturan bir dizi sivil, askeri ve dini bürokrasi, prenslerin elini kolunu bağlıyor. Bunlar burjuvazi karşısında hakim konumdan tâbi konuma düşmek istemiyor. Öte yandan feodal malikâneler de geri duruyor; çünkü söz konusu olan kendi varlık-yokluk sorunlarıdır, ya mülkiyet ya da kamulaştırmadır. Açıktır ki mutlak kral, burjuvazinin kölece bağlılığına karşın kendi gerçek çıkarını bu malikânelerin yanında görüyor.”²⁸

Böylece kral, burjuvazi ve yeni eşraftan gelen tehdit arttıkça, o güne kadar onlara karşı kullandığı gerici ve feodal güçlere daha çok yaklaştı. Aynı şekilde, o güne kadar karşı olduğu uluslararası gerici güçlere de daha fazla yanaştı. Bunu I. James’in İspanya’yı yatıştırmaya yönelik dış politikasında, Laud’un din işlerinde “yeniden Katolikleşme” politikasında ve I. Charles’in devlet idaresinde feodal yöntemlere başvurulması politikasında görebiliriz.

“Toplumun maddi koşulları onun resmi siyasal biçimini değiştirmeyi mutlak bir zorunluluk haline getirecek kadar gelişmiş ise o zaman eski siyasal otoritenin dış görünümü tümüyle değişmiş demektir. Mutlak monarşi artık merkezileşme yerine ademi-merkezileşmeye gitmeye çalışır; onun gerçek sivilleşme rolü de burada yatar. O, feodal malikânelerin yıkımından doğmuş ve bu yıkımda en aktif rolü kendisi üstlenmiştir; fakat artık feodal özelliklerin hiç değilse dış görünümünü korumak için çok çaba gösterir. Daha önce ticaret ve sanayinin yanı sıra kentli sınıfın eşzamanlı yükselişini de desteklemiş, bunu hem ulusal güç hem de kendi prestiji açısından gerekli görmüştü. Ama şimdi mutlak monarşi her bakımdan ticaret ve sanayinin önünde engel teşkil ediyordu; çünkü bunlar, zaten güçlü olan burjuvazinin elinde daha da tehlikeli silahlar haline gelmişlerdi. Şimdi mutlak monarşi, gelişimine sahne olan şehirden, eski yiğit düşmanlarının cesetleriyle gübrelenmiş kırlara korku ve yılgınlıkla bakıyordu.”²⁹

Bu nedenle, eski toplumsal düzen, orta sınıfın ülkenin iktisadi güçlerini tam geliştirmesini engellemiş, hükümetin genel politikası içeride de dışarıda da ilerici düşünceden giderek uzaklaşmıştı. Böylece devrimin yolu açılıyordu. Engels bu durumu şöyle özetliyordu:

“Burjuvazinin feodal soyluluğa karşı savaşımı, kentin kıra, sanayinin toprak sahipliğine, para iktisadının doğal iktisada karşı savaşımıdır ve burjuvaların bu savaşımdaki belirleyici silahları da… durmadan artan ekonomik güç araçları olmuştur. Bütün bu savaşım boyunca siyasal güç, krallık erkliğinin bir zümreyi ötekiyle kösteklemek için burjuvaziyi soyluluğa karşı kullandığı bir dönem dışında, soyluluğun elindeydi. Ama siyasal bakımdan henüz güçsüz olan burjuvazi, ekonomik gücündeki artış sayesinde tehlikeli olmaya başladığı andan itibaren krallık, yeni baştan soylulukla ittifaka girdi ve böylece önce İngiltere’de, sonra da Fransa’da, burjuvazinin devrimine yol açtı.”³⁰

Tüm bu nedenlerden dolayı Marx ve Engels şuna inanıyordu:

“1648 ve 1789 Devrimleri, İngiliz ve Fransız devrimleri değil, Avrupa çapında önemi olan devrimlerdi. Bu devrimler, toplumda belli bir sınıfın eski siyasal düzene karşı zaferi değil, siyasal düzenin yeni bir Avrupa toplumunu ilanıydı. Burjuvazi zafer kazanmıştı; ama onun zaferi, o dönem yeni olan bir toplumsal düzenin zaferiydi; burjuva mülkiyetin feodal mülkiyet karşısında, milliyetçiliğin bölgecilik karşısında, serbest ticaretin loncalar karşısında, mülkiyet bölüşümünün ilk çocuğun kayırılması karşısında, toprak mülkiyetinin toprak sahibinin o toprağın araçlarına tabi olması karşısında, aydınlanmanın batıl inanç karşısında, ailenin unvan karşısında, sanayinin hamasi aylaklık karşısında, burjuva haklarının ortaçağ imtiyazları karşısındaki zaferiydi… 1648 Devrimi 17. yüzyılın 16. yüzyıla karşı devrimiydi… Bu devrimler, gerçekleştikleri koşullardaki dünyanın belli bölgelerinin ihtiyaçlarından ziyade, dünyanın o dönemdeki ihtiyaçlarının dışa vurumuydu.”³¹

III

Bu nedenle Marx, eskimiş bir sosyal ilişkiler sistemini koruyan eskimiş bir devlet biçimini yıktığı için İngiliz Devriminin halkçı karakterine vurgu yapmıştı. 1847’de Alman okurlar için yazdığı bir propaganda makalesinde, Prusya Kralı’nın kendisini halkın koruyucusu olarak gösterme çabasıyla alay ediyordu. Son dönemlerde, gerici bir tarihçiler grubunun, Stuartların halkı kötü kapitalistlere karşı koruma çabası verdiğini iddia ederek onların “sosyal adalet” politikasını anlatma girişimlerini de bu çerçevede değerlendirebiliriz. Her iki durumda da söz konusu yönetimlerin sübjektif niyeti ne olursa olsun, herhangi bir sonuç vermiş değildir; ve hem İngiltere hem de Almanya’da halk, kralın bile iyi niyetini takdirden uzak olduğunu göstermiştir.

“İngiltere’de I. Charles da malikânesinden halkına seslenmiş, onları parlamentoya karşı silahlanmaya çağırmıştı. Fakat halk krala karşı olduğunu ilan etmiş, halkı temsil etmeyen bütün üyeleri Parlamentodan çıkarmış ve sonunda Parlamentoya kralın kellesini uçurma izni vermiş, böylece ona gerçekten halkın temsilciliği görevi yüklemişti. I. Charles’ın halkına çağrısı işte böyle sonuçlanmıştı….”³²

Oysa Marx’ın bu alıntıda farkında olduğunu gösterdiği üzere, parlamenterler arasında da ayrılıklar vardı. Engels, kendisi de sömürücü bir sınıf olarak, sömürünün son bulacağı sınıfsız bir toplumun kurulması için hazırlık yapma değil, sadece mevcut egemen sınıfın yerini alma kaygısı güden burjuvazinin bu ikili tutumunu itinayla inceledi.

“Ama feodal soyluluk ile burjuvazi arasındaki karşıtlığın yanı sıra, sömürenler ile sömürülenler, aylak zenginler ile çalışan yoksullar arasında evrensel karşıtlık vardı. Ve burjuvazinin temsilcilerine, kendilerini özel bir sınıfın değil ama acı çeken tüm insanlığın temsilcileri olarak gösterme olanağını sağlayan şey de işte bu durum oldu… Ve hatta genel olarak, soyluluğa karşı savaşımda burjuvazi, aynı zamanda o çağdaki çeşitli emekçi sınıfların çıkarlarının da temsilcisi olduğunu ileri sürebiliyorduysa da, yine de her büyük burjuva hareketinde, modern proletaryanın az çok gelişmiş önceli olan sınıfın bağımsız hareketlerinin kendisini gösterdiği görüldü… Büyük İngiliz Devrimindeki Eşitlikçiler gibi…”³³

Bunun sosyal ve ekonomik nedenleri yeterince açıktır. Çünkü:

“Tıpkı kelebeğin kozadan çıktığı gibi, burjuvazi de feodal dönem kasaba sakininden çıktığı, bu Ortaçağ ‘zümresi’ modern toplumun sınıfı haline dönüştüğü andan itibaren burjuvazinin gölgesi olan proletarya ona daima ve kaçınılmaz olarak eşlik edecektir.”³⁴

“Aynı şekilde proleter eşitlik talepleri de burjuva eşitlik taleplerine eşlik edecektir. Sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması yönündeki burjuva talebinin ortaya konduğu andan başlayarak, bunun yanı sıra sınıfların kendisinin kaldırılmasına dair proleter istemi, önce ilkel Hristiyanlığa dayanarak dinsel bir biçim altında, sonra burjuva eşitlik teorilerinin ta kendilerine dayanarak ortaya çıkar. … Eşitlik istemi proletaryanın ağzında … örneğin (Almanya’da) Köylüler Savaşı’nda başlangıçta olduğu gibi apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, feodal bey ile serfleri, har vurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir…”³⁵

Marx ve Engels 17. yüzyıl İngiltere’sinde proletaryanın oynadığı rolü abartmama konusunda dikkatliydiler. “Her iki devrimde de (İngiliz ve Fransız) burjuvazi kendisini etkin biçimde hareketin başında bulan sınıf oldu. Proleterler ve kasabalı sınıfın burjuvaziye dahil olmayan kesimleri ya hala henüz burjuvaziden ayrı çıkarlara sahip değildi ya da henüz bağımsız olarak evrilmiş sınıf ve alt sınıflar haline gelmemişti.”³⁶ Ancak burjuvazinin yükselişi ile birlikte “onun gölgesi” de görünmeye başlıyordu; ve zaten Kazıcılar ve daha az olmak üzere Eşitlikçiler, galip burjuva devrimcilerine karşı, haklarından mahrum bu yeni sınıfın talep ve özlemlerini dile getiriyorlardı.

Aristokratik cumhuriyetçilerin ince teorilerini anlamsız kılan, Milton’u bile sonunda “halk”tan umudunu kesmeye ve oligarşiyi desteklemeye iten, işte mülkiyetten yoksun bu sınıfın varlığıydı. Ve mülksüz soldan gelen bu tehdit, mülk sahibi [Parlamento yanlısı] Roundheadleri ve [monarşi yanlısı] Cavalierleri 1660’ta saflarını birleştirmeye itmiş ve [kraliyeti yeniden tesis eden] Restorasyon’un gelmesine katkıda bulunmuştu. “Bütün yönetim adabına uygun kurulur, yoksa yoksullar idareyi ele alır” diyordu bir parlamenter, 1659’da.³⁷

“Bütün devrimlerin kaderi şudur ki, bir şekilde daima bütün devrimlerin zorunlu koşulu olan farklı sınıfların bu birliği uzun süre devam edemez. Ortak düşmana karşı zafer kazanılır kazanılmaz galip olan taraf kendi içerisinde farklı kamplara ayrılır ve silahlarını birbirine doğrultmaya başlar” diyordu Marx.³⁸

Marx ve Engels, burjuva devrimlerin bu genel yasasının İngiltere’de ortaya çıkış biçimini, zafer yaklaşırken parlamento yanlıları arasındaki bölünmeyi ayrıntılı olarak inceledi. Marx, bir devrimin deneyimlerinden yararlanarak diğer devrimleri aydınlatma yöntemini verimli bir şekilde kullanarak, Amerikan İç Savaşı’nda “savaşın genel gidişatı üzerinde fren işlevi gören” McClellan’ın oynadığı rolü 1640’ların başında parlamenter General Essex’in oynadığı rol ile kıyaslıyordu. Savaşın “en başta prensipleri etkileyen devrimci eğilimlerden uzak tutulması gerektiğine” inanan utangaç muhafazakârları Cromwell’in nasıl kenara ittiğini gösteriyor ve ekliyordu: “Esas olarak prensipler için yapılan bir savaşa dair çok iyi bir anlayış!”³⁹

Daha sonraki eserlerinde Engels, “modern zamanların bütün devrimlerinin, 17. yüzyılın Büyük İngiliz Devrimi ile başlamak üzere, bu özellikleri gösterdiklerini” ayrıntılarıyla ortaya koydu.

“İlk büyük başarıdan sonra, zaferi kazanan azınlığın ikiye bölünmesi kuraldı; bir taraf elde edilen sonuçtan hoşnuttu, öteki ise daha ileri gitmek istiyor, hiç değilse kısmen halk kitlelerinin gerçek ya da sözde çıkarları doğrultusunda yeni talepler ileri sürüyordu. Bu daha köklü talepler, bazı durumlarda pekâlâ kendilerini kabul ettiriyorlardı, ama çoğu kez ancak bir an için; daha ılımlı kesim, üstünlüğü ele geçiriyor, son kazanımlar yeniden tümüyle ya da bir bölümüyle yitirilmiş oluyordu; o zaman yenilenler ihanet diye bağırıyor ya da yenilgiyi rastlantıya bağlıyorlardı. Ama gerçekte, iş çoğu kez şöyle idi: ilk zaferin başarılarını, ancak daha radikal partinin ikinci zaferi sağlamlaştırıyordu; bu bir kez kazanıldı mı, o an için zorunlu olan radikaller, kazanımlarıyla birlikte eylem sahnesinden siliniyordu.”⁴⁰

“Her halde, o küçük çiftçiler (yeomanry) ve kentlerdeki aşağı halk tabakası olmasaydı, burjuvazi, kendi başına bu savaşı sonuna kadar sürdüremeyecek ve 1. Charles’ı asla darağacına çekemeyecekti. Burjuvazinin o çağda devşirilecek kadar olgunlaşmış olan bu zaferlerini bile güvence altına almak için, devrimin –tıpkı 1793’te Fransa’da ve 1848’de Almanya’da olduğu gibi– epeyce ileri götürülmesi gerekmişti. Doğrusu, bu, burjuva toplumun evrim yasalarından biri gibi görünüyor.”⁴¹

“Ayaklanmayı, kentlerdeki orta-sınıf başlattı, ve küçük çiftçiler başarıya ulaştırdı. Bu üç burjuva ayaklanmasının hepsinde de, savaşan orduyu köylülerin donatması; ve zafer kazanılınca, bu zaferin ekonomik sonuçları yüzünden en kesin yıkıma uğrayan sınıfın da köylülük olması epey gariptir. Cromwell’den bir yüzyıl sonra, İngiltere’nin küçük çiftçileri hemen hemen ortadan kalkmıştı.”⁴²

Amerikan bilim adamlarının son yirmi yıldır yürüttüğü hayranlık veren araştırma Eşitlikçiler, Kazıcılar ve diğer sol gruplara ilişkin gözlemlerin doğruluğunu ve anlamlılığını bir kez daha gösterdi.

Marx ve Engels, tam olarak çözemedikleri ve tarihçilerin de takip etmediği, fakat daha fazla araştırmayı hak eden bir diğer önermeyi atlamıştı. Bu önerme, Cromwell’in İrlanda’yı ele geçirmesinin, İngiltere’deki devrimin gelişimi üzerindeki etkisiyle ilgilidir. Bunun, demokratik sol güçlerin parçalanmasını hızlandırma ve parlamenterleri ve onların mağlup düşmanlarını birleştirme şeklinde ikili bir etkisi olmuştur.

1647-49 arasında çok güçlü, 1650’lerde ise önemini yitiren Eşitlikçiler ve destekçilerinin ortadan kaybolmasında biraz anlaşılmaz bir durum söz konusudur. Asıl açıklama, bir önceki bölümün sonunda alıntılanan pasajda Engels tarafından getirilmiştir: Radikallerin kısa dönem önem kazanmış olması, ülkede sahip oldukları güçle değil, üstlendikleri siyasal fonksiyonla ilgiliydi. Ancak başlarına tam olarak ne geldiği, nereye kayboldukları, askeri bir diktatörlük lehine nasıl kenara itildikleri konusunda sorun vardır.

Engels, 24 Ekim 1869 tarihli bir mektubunda Marx’a şöyle yazıyordu: “Cromwell dönemine dair hala inceleme yapmam gerekiyor; ama şu kadarı kesin görünüyor ki, İrlanda’da askeri yönetim ve yeni bir aristokrasi yaratılması zorunluluğu olmasaydı, İngiltere’de olaylar farklı gelişirdi.”⁴³ Marx bu fikri kabul etmiş ve iki ay sonra Engels’e şöyle yazmıştı: “İngiltere’deki İngiliz gericiliğinin kökleri (Cromwell döneminde olduğu gibi) İrlanda’nın zapt edilmesine dayanmaktadır.”⁴⁴

Biliyoruz ki, “güvenilmez” alayların çoğu İrlanda’ya gönderilmişti. Bu politikaya muhalefet, 1647’de ajitatörlerin gönderilmesine ilk yolu açmış, 1649’da ise bu uygulamaya geri dönülmüştü. Ordudaki diğer istenmeyen unsurlar daha sonra Jamaika’ya ölüme gönderildi. İrlanda ayrıca el konulacak topraklar şeklinde muhteşem bir ganimet de sunuyordu; bunların bir kısmı borç ödeneği olarak orduya tahsis edilmişti; fakat pratikte toprak dağıtımı öyle gecikmeli olmuştu ki, düşük rütbeli askerler kendi paylarını –düşük fiyata– subaylara ve diğer spekülatörlere satmak zorunda kalmıştı. Ve tabii ki İrlanda’da dikkati başka yöne çekecek şekilde işlev gören din, solcuları şaşırtmak ve kafasını karıştırmak için kullanılabiliyordu. İrlandalı asiler ortak düşmana karşı İngiliz cumhuriyetçi demokratlarla doğal müttefik olabilirlerdi. Ancak İrlandalılar papadan yanaydı ve papalık öylesine parlamenterlerin baş düşmanı haline gelmişti ki İrlandalı Katoliklerle ittifak neredeyse imkânsızdı. İngiliz küçük çiftçileri ve köylüleri için, İrlandalı köylülere karşı, İrlandalı Protestan beylerle (hatta kraldan yana olanlarla) ittifaka girmek daha doğal geliyordu; öyle ki, ideoloji sosyal sorunları belirsizleştirmişti.

Son dönemlerde yazdığı bir makalede⁴⁵ Sovyet tarih Profesörü V. Semenov, İrlanda’da parlamenterlerle kralcı beylerin ittifakının, İngiltere’de benzer bir ittifaka nasıl yol açtığını gösterdi. Bu ittifak, İrlandalı eski kralcı Broghill’in Cromwell’in hizmetine girmesiyle sembolize olmuştu. Cromwell’in genel olarak saldırgan dış politikasının amaçlarından biri, eski süvarilerin kendi hakimiyetine girmesini sağlamaktı. Kralcı ve muhafazakâr parlamenterler arasındaki bu yakınlaşma, Cromwell’in ölümünden sonra monarşinin yeniden tesisine yol açtı. Broghill daha üst bir asilzade ünvanı aldı ve İrlanda’da toprak yerleşimi de değişmeden kaldı. Marx, 29 Kasım 1869 tarihli mektubunda Kugelmann’a durumu şöyle özetliyordu: “Cromwell yönetimi altında İngiliz cumhuriyeti İrlanda’da bozguna uğradı. Aynı yerde iki kez olmaz! (Non bis in ibidem!)”⁴⁶

İrlanda ilk İngiliz sömürgesiydi; ve daha 17. yüzyılda, denizaşırı bir imparatorluğa sahip olmanın ana ülkedeki demokrasi güçlerini bölme ve kafasını karıştırmada ne kadar etkili olduğunu görebiliyoruz. “İrlanda tarihi, başka bir ulusu boyunduruk altına almanın bir ulus için ne kadar felakete yol açıcı olduğunu gösteriyor” diye yazıyordu Engels, Marx’a⁴⁷; “İngiliz işçi sınıfı İrlanda’dan kurtulmadan asla bir şey başaramaz” diyordu Marx da, Engels’e.⁴⁸ Vardıkları sonuçları Engels beş yıl sonra şöyle formüle etmişti: “Başka bir halkı baskı altında tutan hiçbir halk özgür olamaz.”⁴⁹ Bu düşünceyi Lenin kendi kuşağı için “Emperyalizm”de geliştirecekti.

IV

Marx ve Engels’in, İngiliz burjuva devriminin ilginç özelliklerini, İngiltere’nin ekonomik gelişiminin gösterdiği istisnai özelliklerle nasıl açıkladıklarını gördük. Bu ekonomik gelişim, İngiliz kapitalizminin ilk dönemlerindeki kırsal özelliklere dayanıyordu. Aynı şey, 1640-60 devriminin muhafazakâr karakterine ışık tutmaya ve 1688 uzlaşma anlaşmasının istikrarını açıklamaya da yarıyor. Liberal oligarşi yaklaşık 150 yıl yönetimde kaldı; 1830’da Fransa’da kurulan benzer bir rejim sadece 18 yıl ayakta kalabildi. Bu rejimin temsilcisi ve 1848’in kurbanı olan Guizot incinmiş ve şaşkındı. Guizot’un “İngiliz Devrimi Neden Başarılı Oldu?” konulu söylevini değerlendiren Marx, politikanın sosyal temeli konusunda ona bir ders verecekti:

“Bay Guizot’un ancak İngilizlerin üstün kavrayışıyla açıklayabildiği İngiliz Devriminin tutucu karakterinin anlaşılmazlığı, burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin çoğunluğu arasındaki uzun süren ittifaktır – İngiliz Devrimini, toprağı parçalara bölerek toprak mülkiyeti üzerindeki büyük mülkiyeti yıkan Fransız devriminden temelde ayırt eden bir ittifak. İlk kez VIII. Henry döneminde ortaya çıkan burjuvazi ile ittifak halindeki büyük toprak sahipleri sınıfı, 1789’daki Fransız toprak sahiplerinin tersine, burjuvazinin varlık koşullarıyla çelişkiye düşmeyip bu koşullarla mükemmel bir uyum içinde bulunuyordu. Bunların toprak mülkiyeti gerçekte feodal değil, burjuva bir mülkiyetti. Bu toprak sahipleri, bir yandan sanayi burjuvazisine üretimi gerçekleştirmeleri için gerekli olan ‘işgücü’nü sağlıyor, öte yandan da tarıma, sanayi ve ticaretinkine denk düşen bir gelişme imkânı sağlıyordu. Böylece burjuvazi ile ortak çıkarlara sahip oluyor, böylece onunla ittifak kuruyordu….

“İşte tam da anayasal monarşinin güçlenmesiyle İngiltere’de burjuva toplumun muazzam gelişimi ve devrimi başlıyordu…. Yeni ve daha güçlü bir burjuvazi ortaya çıkıyor, eski burjuvazi Fransız Devrimi ile mücadele ederken, yenisi dünya pazarını fethediyordu.”⁵⁰

1660 Restorasyonu’nun kökeninde, devrimden bütün beklentilerini elde etmiş olan kır eşrafı ile güçlü tüccarların halk demokrasisinden duyduğu korku yatıyordu. I. Charles’in reddettiği burjuva egemenliğini II. Charles kabul etmeye hazırdı. Böylece monarşi, Lordlar Kamarası ve İngiliz Kilisesine eski konumları iade edildi ve devrimci ordu dağıtıldı. 1660 uzlaşması fazlasıyla sağa savruldu; her ne kadar II. Charles konuya ihtiyatlı yaklaşmış olsa da, II. James Tanrının inayetiyle Kral olduğuna dair kurguyu ciddiye almıştı. 1688 “Devrimi” dengeyi yeniden kurmuş ve burjuvazinin ve kapitalist toprak sahiplerinin egemenliğini bariz kılmıştı:

“Devrimci etkinliğin İngiltere’deki bu aşırılığını, kaçınılmaz bir tepki, zorunlu olarak izledi; ve o da, tutunabileceği noktadan ileri gitti. Bir dizi duraksamaların ardından, sonunda, yeni bir ağırlık merkezine ulaşıldı, ve orası yeni bir çıkış noktası oldu. İngiliz tarihinin saygınlarca ‘Büyük Ayaklanma’ adıyla bilinen önemli dönemi, ve onu izleyen savaşımlar, liberal tarihçilerin ‘Görkemli Devrim’ diye adlandırdıkları, o öncekine göre önemsiz olayla son buldu.

“Yeni çıkış noktası, gelişen orta-sınıf ile eski feodal beyler olan toprak sahipleri arasında bir uzlaşmaydı. İkinciler, bugünkü gibi, aristokrasi diye adlandırılmakla birlikte, çoktandır, Louis-Philippe’in Fransa’da epey sonraki bir dönemde olduğu gibi, ‘krallığın ileri gelen burjuvası’ olma yolundaydılar….

“Bundan dolayı, 1689 uzlaşması kolayca başarıldı. Politik ‘vurgun ve mevki’ yağmaları, mali, sınai ve ticari orta sınıfın çıkarları yeterince gözetilmek koşuluyla, büyük toprak sahibi ailelere bırakıldı. Ve o çağda, bu ekonomik çıkarlar, ulusun genel politikasını belirlemeye yetecek güçteydi. Ayrıntılar üzerinde kavgalar olabiliyordu, ama aristokrat oligarşi, genellikle, kendi ekonomik mutluluğunun sınai ve ticari orta sınıfınkine bir daha ele geçmemecesine bağlı olduğunu fazlasıyla biliyordu.

“O çağdan başlayarak, burjuvazi, İngiltere’nin egemen sınıflarının alçakgönüllü, ama resmen tanınmış bir ögesi oldu.”⁵¹

40 yıl öncesinden Marx “1688’den beri İngiliz burjuvalarının sahip olduğu siyasal üstünlük”ten söz etmişti.⁵² “XIV. Louis’e karşı savaşlar, Fransız ticaretini ve Fransız deniz gücünü tahrip etmek için yürütülen ticari savaşlardı. … III. William döneminde finans burjuvazisinin egemenliği önce İngiltere Merkez Bankası’nın kurulması ve milli borcun sahneye çıkmasıyla kutsanmıştı; … korumacı bir gümrük sisteminin sürekli uygulanmasıyla imalat yapan burjuvaziye yeni bir gelişme ivmesi kazandırılmıştı.”⁵³ Marx Kapital’de şöyle yazıyordu: “‘Şanlı Devrim’ Orange Prensi William ile birlikte, iktidara, artı-değere el koyan toprak beyleri ile kapitalistleri getirmiş oldu. Yeni devri, devlet toprakları üzerinde şimdiye kadar daha küçük çapta uygulanan hırsızlığı, büyük yağmalar biçimine sokarak, resmen açmış oldular.”⁵⁴

Böylece, ta ki 1832’de denge bozulup sanayi burjuvazisinin iktidara ortak olması kabul edilinceye kadar, İngiltere’de büyük burjuvazi ile toprak beyleri arasındaki uzlaşma hüküm sürdü. Fakat aristokrasi daha sonra da belli bir rol oynamaya devam etti ve monarşi ile Lordlar Kamarası bugüne kadar varlığını korudu. 13 Nisan 1866’da Engels, Marx’a şöyle yazıyordu:

“Benim açımdan giderek daha da netlik kazanıyor ki, burjuvazinin kendisi doğrudan yönetme özelliğine sahip değil; bu nedenle, İngiltere’de olduğu gibi, iyi bir para karşılığında burjuvazi adına devletin ve toplumun yönetimini üstlenecek bir oligarşinin bulunmadığı yerlerde, Bonapartçı bir yarı-diktatörlük olağan biçim halini alıyor.”⁵⁵

Oliver Cromwell’in “Bonapartçı yarı-diktatörlük” [rejiminin] yerini alan 1660 ve 1688 uzlaşmalarını İngiltere’de mümkün kılan şey, buradaki kapitalizm ve toprak mülkiyeti tarihinin eskilere dayanmasıydı. “Eski feodal” ve burjuva toprak sahipleri herhangi bir demokrasi tehdidi karşısında birlikte hareket edebiliyordu, ve o tarihten bu yana da birlik halinde kaldı. 1858’de Engels Marx’a şunları yazıyordu: “Bütün uluslar içerisinde bu en burjuva olanı [İngiltere], öyle görünüyor ki burjuvazinin yanı sıra bir burjuva aristokrasisi ve burjuva proletaryasına sahip olmayı hedefliyor.” Ve ekliyor: “Bütün dünyayı sömüren bir ulus için bu tabi ki bir ölçüde anlaşılabilir bir durum.”⁵⁶ O günden bu yana İngiltere, dünya ekonomisindeki hakim konumunu yitirdi ve bunun sonucu olarak işçi sınıfı üzerindeki burjuva etkisi azaldı. Bu gelişme nedeniyle, burjuva aristokrasisi ile orta sınıf arasındaki üç yüz yıllık ittifak, sonunda yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya.

Sonuç olarak, Marx ve Engels’in İngiltere’de burjuva devrimin ideolojisi olarak Püritenizm hakkındaki görüşlerine dair bir şeyler söylenebilir. Onlar, insanların bilimsel bir siyasal teoriye yavaşça, el yordamıyla ilerleyeceğini ve her aşamada eski kuşakların deneyimlerine ve özellikle de eski devrimci ayaklanmalara dayanacaklarını önceden görmüşlerdi. Bu nedenle, feodal topluma karşı isyanı ilk başladığında, orta sınıfın düşünce tarzı esas olarak mücadele ettiği ideolojinin izlerini taşıyordu. 1847’de Marx şunları yazıyordu:

“Feodal mülkiyet ilişkilerinin kaldırılması ve modern burjuva toplumun kurulması, bu nedenle, belli bir teorik öğretiyi başlangıç noktası olarak alıp, buradan başka sonuçlar çıkararak ilerleyen belli bir öğretinin sonucu olmamıştır. Aksine, feodalizme karşı mücadelesi sırasında, burjuvazinin yazarlarının ortaya koyduğu prensip ve teoriler, pratik hareketin teorik dışa vurumundan başka bir şey değildi. Gerçekten de hareketin gelişmişlik düzeyine bağlı olarak, bu dışa vurumun ne kadar az ya da çok ütopyacı, dogmatik, doktriner olduğunu gözleyebiliriz.”⁵⁷

  1. yüzyılda, tarihinin ilk dönemlerinde burjuva ayaklanması ideolojik olarak Protestancılık, özellikle de Kalvincilik biçimini almıştı. Engels bunun nedenlerini uzun uzun anlatmıştı:

“Feodalizmin esas uluslararası merkezi Roma Katolik Kilisesi’ydi. Bütün iç savaşlara rağmen, feodalleşmiş Batı Avrupa’nın tümünü, büyük bir siyasal sistem olarak birleştirmişti…. Feodal kurumları ilahi kutsallık halesiyle çevreledi. Kendi hiyerarşisini feodal model üzerinde kurmuş ve kendisi de Katolik dünyanın topraklarının üçte birini elinde tutarak en güçlü feodal toprak sahibi haline gelmişti. Tek tek ülkelerde ayrıntılı ve başarılı bir şekilde seküler feodalizme saldırılabilmesi için, ruhani merkezi organ olarak onun yok edilmesi gerekiyordu.

“Ayrıca orta sınıfın yükselişine paralel olarak bilimdeki büyük canlanma devam etti; astronomi, mekanik, fizik, anatomi, fizyoloji gelişme gösterdi. Sanayi üretiminin gelişmesi için, burjuvazinin, doğal nesnelerin fiziksel özelliklerini ve doğa güçlerinin işleyiş tarzını saptayacak bir bilime ihtiyacı vardı. O güne kadar bilim Kilisenin hizmetinde olmuş, dini inancın belirlediği sınırları aşmasına izin verilmemiş, bu nedenle de aslında hiç bilim olamamıştı. Bilim, Kiliseye karşı isyan etti; burjuvazi bilimsiz yapamazdı, ve böylece o da isyana katıldı….”⁵⁸

“Roma Kilisesi’nin savlarına karşı mücadele ile doğrudan en ilgili olan sınıf burjuvaziydi.⁵⁹ O dönem, feodalizme karşı her mücadelenin dini bir kılıfa bürünmesi, öncelikle Kiliseye karşı yöneltilmesi gerekiyordu. Fakat mücadeleyi ilk başlatan üniversiteler ve şehirdeki tüccarlar olsa bile, varlıklarını korumak için feodal beyleriyle ruhani ve dünyevi bir mücadele vermek zorunda olan köylüler içinde, kırdaki nüfus içinde güçlü bir yankı buluyordu….

“Calvin’in öğretisi o dönemin en cüretkâr burjuvazisi için uygun bir öğretiydi. Onun ilahi takdir öğretisi, ticari rekabet dünyasında başarı ya da başarısızlığın kişinin zekâsına ya da eylemine değil, onun kontrol edemeyeceği koşullara bağlı olduğu gerçeğinin dini ifadesiydi. Dilemek ya da kaçmak ona mahsus değildi; muamma dolu üstün ekonomik güçlerin merhametine kalmıştı; ve tüm eski ticari rotaların ve merkezlerin yerini yenilerinin aldığı, Hindistan ve Amerika’nın dünyaya açıldığı ve en kutsal inanç nesnelerinin bile –altın ve gümüşün değeri– yalpalayıp çöktüğü bir ekonomik devrim döneminde özellikle doğruydu bu.⁶⁰ Calvin’in kilise öğretisi tümüyle demokratik ve cumhuriyetçiydi; ve Tanrı’nın krallığı cumhuriyete dönüştüğünde bu dünyanın krallıkları hükümdarlara, piskoposlara ve beylere tabi kalabilir miydi? Alman Lutherciliği prenslerin elinde bir araca dönüşürken, Calvincilik Hollanda’da bir cumhuriyet, İngiltere’de ve daha da önemlisi İskoçya’da aktif cumhuriyetçi partiler kurmuştu.

“İkinci büyük burjuva ayaklanması, Calvincilikte tam kendine özgü bir öğreti bulmuştu. Bu ayaklanma İngiltere’de gerçekleşti.”⁶¹

Ancak devrimin gidişatı ideolojinin gelişmesi üzerinde etkili oldu. Normal zamanlarda, fikirler, kendilerini ortaya çıkaran sosyal ve ekonomik koşullardan çok sonra bile gündemde kalır. Fakat devrim zamanlarında insanın düşüncesi de aynı hızla gelişir. 1640-50’lerde Eşitlikçiler ve mezhepçiler, Püritencilik fikirlerinden ve yüz yıl önceki Alman Anabatistlerin uygulamalarından aşırı demokratik sonuçlar çıkarmışlardı. Başka nedenlerin yanı sıra işte bu devrimci demokrasi korkusu restorasyona ve 1688 uzlaşmasına yol açmıştı. Bu nedenle Engels İngiltere’de şunu gözlemlemiştir:

“Calvincilik çağın burjuvazisinin çıkarlarının gerçek dinsel kılıfı olarak belirmişti; onun için 1689’da devrim, soyluluğun bir bölümü ile burjuvazi arasında bir uzlaşmayla sonuçlandığı zaman Calvincilik bütünüyle kabul edilmedi. İngiliz ulusal kilisesi yeniden daha önceki biçimiyle kral papa olmak üzere Katolik kilisesi olarak değil de bir hayli Calvinleştirilmiş olarak yeniden kuruldu. Eski ulusal kilise, Katoliklerin neşeli pazarını kutlamış, Calvincilerin hüzünlü pazarı ile savaşmıştı. Burjuvalaşmış yeni kilise, bugün hala İngiltere’yi süslemekte olan Calvinci pazarı getirdi.”⁶²

Marx, 1688 isyanının baş nedenleri arasında, “Reformasyon’un yarattığı yeni büyük toprak sahiplerinin, Katolikliğin restorasyonu ihtimali karşısında duyduğu korkuyu” dile getiriyordu. “Çünkü çaldıkları bütün kilise topraklarını teslim etmek zorunda kalacaklardı; yani İngiltere’de toprakların 10’da 7’si el değiştirecekti. Ticaret ve sanayi burjuvazisinin, kendi iş dünyalarına hiç uymayan Katoliklik karşısında duydukları korkuydu bu….”⁶³

Bütün bu fikirler Weber, Tawney ve diğerlerinin yazıları sayesinde elbette bugün tarihçiler açısından yeterince bilinen, neredeyse herkesin bilgisi dahilinde olan fikirlerdir. Ancak bunların kökeni Marx ve Engels’ten başkasına dayanmıyor. Weber’in bu fikirleri baş aşağı çevirme girişimi, kendisinin tersine çevirdiği şekliyle değil de orijinal halleriyle popülerleşmesi etkisi yaratmıştır. Neredeyse yüz yıl devam eden araştırmalar, Marx’ın formülasyonlarını ilerletme konusunda bir yol kat etmemiştir.

“Burjuva toplumu ne kadar kahramanlara özgü bir toplum olmasa da, onu dünyaya getirmek için, kahramanlık, özveri, terör, iç savaş ve dış savaşlar gene de zorunlu olmuştu. Ve onun gladyatörleri (Fransa’da), Roma Cumhuriyetinin kaskatı klasik geleneklerinde, kendi savaşımlarının dapdar burjuva içeriğini kendi kendilerinden gizlemek ve coşkularını, esrimelerini büyük tarihsel trajedi düzeyinde tutabilmek için kendilerine gerekli olan ülküleri, sanat biçimlerini, yanılsamaları buldular. Aynı şekilde, yüz yıl önce, gelişmenin bir başka aşamasında, Cromwell ve İngiliz halkı, kendi burjuva devrimlerine gerekli olan dili, tutkuları ve hayalleri Tevrat’tan almışlardı. Gerçek amaca varıldığı zaman, yani İngiliz toplumunun burjuva toplumuna dönüşümü gerçekleşince, Locke, Habakkuk’un******** ayağını kaydırıp onun yerini aldı.”⁶⁴

Bundan altı yıl önce Marx, yaşadığı dünyanın Locke’un düşünceleri üzerindeki etkisini dile getirirken şöyle diyordu:

“Hobbes ve Locke sadece Hollanda burjuvazisinin önceki evrimini görmekle kalmamış (her ikisi de bir süre Hollanda’da yaşadı) aynı zamanda burjuvazinin yerel ve bölgesel sınırlarından kurtulmalarını sağlayan siyasal adımları da görmüşlerdi; gelişkin bir imalat, denizaşırı ticaret ve sömürgeleşmeye tanıklık ediyorlardı. Bu özellikle Locke açısından daha geçerliydi, çünkü o İngiliz ekonomisinin ilk aşamalarını yazmış, anonim şirketlerin, Merkez Bankası’nın ve İngiltere’nin deniz üstünlüğünün ortaya çıktığı döneme tanıklık etmişti. Her ikisinde de, özellikle Locke’da sömürü teorisi hala ekonomik içeriğiyle bağlantılıdır.”⁶⁵

İngiliz devrimine ait fikirlerin 18. yüzyıl Fransa’sının materyalist geleneğine taşınması ve böylece Fransız devriminin ideolojisinin oluşmasına yardımcı olması Hobbes ve Locke sayesinde olmuştur. “Bay Guizot, Fransız Devriminin, kendisini bu kadar korkutan özgür düşünce fikrinin Fransa’ya İngiltere’den taşınmış olduğunu unutuyor.”⁶⁶ Aynı zamanda Eşitlikçi ve Bağımsız (Independent) siyasal düşünce, Amerikan devriminin fikirlerinin oluşmasında rol oynamış, Fransız devrimine de katkıda bulunmuştur.⁶⁷ Fransız Devrimi ile materyalizm ve siyasal demokrasi fikirleri, Avrupa’daki ana devrimci düşünce akımına aktarılmış, sonra da Marx ve Engels tarafından sentezleri yapılmıştır.

Yani Marx ve Engels İngiliz Devrimini incelerken tek başına bir tarih araştırması yapmıyor, hatta sadece toplumun gelişim yasalarını da anlamaya çalışmıyordu. İnsanlık tarihinde önemli bir dönemi, teori ve pratiği ile kendi fikirlerinin oluşmasına katkıda bulunmuş bir dönemi inceliyorlardı. 17. yüzyılda burjuvazinin zaferi sonucu üretici güçlerin gelişmesi sayesinde, Marx ve Engels, o yüzyılda amansız bir yenilgiye uğramış olan solcu demokratların umut ve hayallerinin sonunda kendi dönemlerinde gerçekleşeceğine inanmışlardı. İşte bu nedenle Komünist Manifesto’da şunu ilan ediyorlardı:

“Burjuvazinin feodalizmi yerle bir ettiği silahlar, şimdi burjuvazinin kendisine karşı çevrilmiştir. Ama burjuvazi kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla kalmamış, bu silahları kullanacak insanları, yani modern işçi sınıfını, proletaryayı da var etmiştir.”⁶⁸

Balliol Koleji, Oxford Üniversitesi, İngiltere

Açıklama notları

** Presbiteryen – Protestanların bulunduğu Reforme Kilise mensuplarına verilen ad. [Ç.N.]

*** Digger – İngiliz İç Savaşı döneminde ortaya çıkan radikal bir siyasi hareket. Modern anarşizmin ve tarım sosyalizminin öncüleri olarak görülürler. Kamuya ait topraklara el koyup tarım komünleri oluşturmuşlardır. [Ç.N.]

**** Interregnum – İngiltere’de Ara Dönem, Kral I. Charles’ın 1649’da idamından, oğlu II. Charles’ın 1660’ta tahta getirilmesiyle başlayan Restorasyon’a kadar geçen dönemi ifade eder. Bu dönemde İngiltere’de cumhuriyetçi yönetimler hakim olmuştur. [Ç.N.]

***** Püriten, kendini “saflığı” aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir. 16. yüzyıl sonları ile 17. yüzyılda ortaya çıkan ve İngiliz Kilisesi’nin Roma’daki Katolik Papalığın etkisinden tümüyle arındırılmasını öngörür. I. Elizabeth’in başlattığı reformcu harekete, bu etkileri muhafaza ettiği düşüncesiyle karşı çıkmıştır. Püritenler kendi dini ve ahlaki anlayış ve yaşam tarzlarını kilisede reformlar yoluyla tüm ülkeye yaymak istemiş ve bu çabaları kimileri tarafından iç savaşın başlamasında rol oynayan faktörler arasında değerlendirilmiştir.

****** Uzun Parlamento, İngiltere kralı I. Charles’ın 1640’ta topladığı parlamentodur. 12 yıl aradan sonra, kralın, sürmekte olan Piskoposlar Savaşı’na mali kaynak sağlamak için toplanmıştır. Parlamento İngiltere monarşisiyle yaşanan iktidar mücadelesinde taraf olarak İngiliz İç Savaşını sürdürmüş ve galip gelmiştir. 1648 yılında Oliver Cromwell komutasındaki Yeni Ordu birliklerince tasfiye edilmiştir. Uzun Parlamento Cromwell’in ölümünün ardından yeniden toplanmış ve Restorasyon adı verilen dönemin başlangıcında yeni kral II. Charles’ın iktidarına kolaylık sağladıktan sonra kendisini lağvetmiştir.

******* Leveller – Oliver Cromwell’in 1645’te kurduğu Yeni Ordu saflarında destek bulan bu siyasi hareketin eşitlikçi ve devrimci düşünceleri, 19. yüzyılda da Çartist hareketin taleplerine kaynaklık etmiştir. Ancak eşitlik, ifade özgürlüğü, laik cumhuriyet gibi talepleri olan ordudaki bu demokrasi hareketi fazla uzun sürmemiş, liderleri ihanetle suçlanarak 1649’da Cromwell’in askerleri tarafından öldürülmüştür.

******** 12 küçük İbrani peygamberden biri.

Dipnotlar

1. Thomas Burton, Parlamento Günlüğü (Londra, 1828), III, sf. 148. Konuşmacı Kaptan Baynes idi.

2. English Works, (Londra, 1839-45), VI, sf. 192.

3. Bkz. G.H. Sabine’nin Winstanley’in Eserleri baskısı (Ithaca, 1941).

4. History of the Rebellion (Oxford, 1888), ed. Macray, II, s. 464/318.

5. Hume, History of England (Londra, 1802), VII, sf. 220.

6. Marx’ın, Guizot’un “İngiliz Devriminin Tarihi Üzerine Dersler” çalışmasına yönelik eleştirileri için Seçme Makaleler’ine (New York, 1926) bakınız. Ancak HJ Stenning’in tercümesi pek tatmin edici olmadığından alıntıları Almancasından karşılaştırıp düzeltmeler yapmak zorunda kaldım. Guizot eleştirisi Mehring’in Aus dem literarischen Nachlass von K. Marx und F. Engels, 1841-50, c. III, s. 408, derlemesinde bulunabilir.

7. “Örneğin, 11. yüzyıl sonrası İngiliz tarihine bakarsanız” diyordu Marx, “her anayasal hakkın kaç kafanın kırılmasına ve kaç kilo gümüşe mal olduğunu tam olarak hesaplayabilirsiniz.” Gesamtausgabe (Tüm Eserleri), I, VII, sf. 393.

8. Marx, Seçme Eserler (Moskova, 1936), I, sf. 204-07 ve 210-11.

9. Kapital (New York, 1939), I, sf. 123.

10. Bkz. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493.

11. Age., IV, sf. 294.

12. Alman İdeolojisi, (New York, 1939), sf. 56.

13. Gesamtausgabe, I, VI, s. 309. Bu makaleye HJ Stenning’in hazırladığı Marx’ın Seçme Makaleler’inde yer verilmiştir, sf. 142.

14. Age., VII, sf. 493.

15. Seçme Yapıtlar, s. 201 (Mehring, II, sf. 409).

16. Marx’ın Fransa’da Sınıf Savaşımları, 1848-50 kitabının Giriş’i, Marx, Seçme Eserler, II, sf. 175.

17. Marx’tan PV Annenkov’a, 28 Aralık 1846, Seçme Mektuplar (New York, 1935), sf. 8. Ayrıca bkz. Alman İdeolojisi, sf. 12 ve Kapital, III, sf. 389-96.

18. Seçme Yapıtlar, sf. 202 (Mehring, II, sf. 411).

19. Bkz. Engels, Almanya’da Köylü Savaşları (New York, 1926), sf. 96.

20. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm (Şikago, 1903), Giriş, sf. xxiii.

21. Kapital, ed. Dona Torr, I, sf. 430.

22. Bkz. Maurice Dobb’un Kapitalizmin Gelişimi Üzerine İncelemeler (New York, 1947), sf. 178-86.

23. Kapital, ed. Dona Torr, I, s. 739. Ayrıca bkz. bölüm 27-29, proletaryanın oluşumu, ve Kapital, III (Kerr), sf. 917-32, 938-46.

24. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493.

25. Kapital, I, sf. 775: “Tefecilik ve ticaret yoluyla oluşan para sermayenin sanayi sermayesine dönüşmesi, kırda feodal yapı, kentte ise lonca örgütü tarafından engelleniyordu.”

26. Anti-Dühring, sf. 120-22. Burada Engels bütün burjuva devrimler için genelleme yapıyor. Sadece İngiltere hakkında yazmış olsaydı muhtemelen 17. yüzyıl İngilteresi’nde loncalardan daha baskıcı olan (ve 1641’de yasa dışı ilan edilen) tekellere; 1645’te vakıf arazilerinin ve diğer “köle ruhlu” toprak mülkiyeti biçimleri ile feodal toprak mülkiyetinin kaldırılması talebine özel olarak değinirdi.

27. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 313 (Seçme Yapıtlar, sf. 143). Ayrıca bkz. age. sf. 306 (Seçme Yapıtlar, sf. 138).

28. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 320 (Seçme Yapıtlar, sf. 162). Marx sadece İngiltere hakkında yazıyor olsaydı şüphesiz feodal malikanelerden ziyade “Lordlara ve Piskoposlara” daha net vurgu yapardı.

29. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 315 (Seçme Yapıtlar, sf. 152).

30. Anti-Dühring, sf. 186.

31. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493 (“Die Bourgeoisie und die Kontrerevolution”).

32. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 280 (“Der Kommunismus des Rheinischen Beobachters”).

33. Anti-Dühring, sf. 24. Ayrıca bkz. Marx, “Sosyalizm Almanya’dan değil, İngiltere’den, Fransa’dan ve Kuzey Amerika’dan çıkmıştır.”

34. Bkz. Marx’ın “Ücret, Emek ve Sermaye” makalesinde 16. yüzyıldaki fiyat devriminin işçilerin gerçek ücretlerini aşağı çekerek burjuvazinin büyümesine nasıl yaradığı ve sınıf çelişkilerini yoğunlaştırdığına dair analizi (Seçme Yapıtlar, I, sf. 269).

35. Anti-Dühring, sf. 122. “Yahudi Sorunu” konulu makalesinde Marx, burjuva-bireyci “doğal haklar” teorisini ilginç bir şekilde analiz etmiştir. Bkz. Seçme Yapıtlar, sf. 40-97, özellikle sf. 82, ve Gesamtausgabe, I, V, sf. 576-606, özellikle sf. 598.

36. Gesamtausgabe, I, VII, sf. 493.

37. Burton’un Parlamento Günlüğü, III, sf. 148.

38. “Almanya: Devrim ve Karşı-Devrim”, Marx, Seçme Yapıtlar, II, sf. 73.

39. ABD’de İç Savaş, (New York, 1937), sf. 157.

40. Engels, Marx’ın “Fransa’da Sınıf Savaşımları”na Giriş, Seçme Yapıtlar, II, sf. 175.

41. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Giriş, sf. xxii.

42. Age., “Üç büyük burjuva ayaklanması” olarak sözü edilenler Alman Reformasyonu ile İngiliz ve Fransız devrimleridir.

43. Seçme Mektuplar, sf. 264.

44. Age., sf. 281.

45. V. Semenov, “Cromwell’in İrlanda Politikası, 1649-50” (Rusça), Voprosy Istorii (1945), no. 5-6, sf. 85-96.

46. Seçme Mektuplar, sf. 279.

47. Age., sf. 264.

48. Age., sf. 281.

49. Volkstaat (1874), no. 69; Bkz. Marx-Engels, Toplu Eserler (Rusça), XV, sf. 223.

50. Seçme Yapıtlar, sf. 204-06 (Mehring, III, sf. 412).

51. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Giriş, sf. xxiii.

52. “Almanya: Devrim ve Karşı-Devrim”, Marx, Seçme Yapıtlar, II, sf. 44.

53. Seçme Yapıtlar, sf. 198 (Mehring, III, sf. 409).

54. Capital, I, sf. 746.

55. Marx-Engels, Seçme Mektuplar, sf. 206.

56. Age., sf. 115.

57. Gesamtausgabe, I, VI, sf. 325 (Seçme Yapıtlar, sf. 169).

58. Ayrıca bkz. Engels, Doğanın Diyalektiği (1940), sf. 1-5, 214-19.

59. Ayrıca bkz. Kapital, I, sf. 261: “Protestanlık, neredeyse bütün kutsal günleri iş gününe dönüştürerek sermaye oluşumunda önemli bir rol oynamıştır.”

60. Ayrıca bkz. Kapital, III, sf. 696: “Parasal sistem esas olarak bir Katolik, kredi sistemi ise Protestan kurumudur. ‘İskoçlar altından nefret eder.’ Metaların, kağıt biçimindeki parasal varlığı, ancak toplumsal bir varlıktı. Kurtuluşu getiren, imandır. Metaların özünde taşıdığı ruh olarak para-değere iman, üretim tarzına ve onun getirmesi kaçınılmaz düzene iman, sırf kendisini genişleten sermayenin kişileşmesi olarak üretime aracılık eden bireylere iman. Ne var ki, Protestanlık kendisini Katolikliğin temellerinden ne kadar kurtarmış ise, kredi sistemi de ancak o kadar kendisini parasal sistemin esaslarından kurtarmıştır.” Ayrıca bkz. age. sf. 696-719.

61. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Giriş, sf. xix-xxii. Bu pasajın tümüyle karşılaştırmak üzere bkz. Engels, “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu”, Marx’ın Seçme Eserleri, I, sf. 466.

62. Engels, “Feuerbach”, Seçme Eserler, I, sf. 467.

63. Seçme Yapıtlar, sf. 203 (Mehring, III, sf. 412).

64. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Seçme Eserler, II, sf. 316.

65. Gesamtausgabe, I, V, sf. 390, Die Deutsche Ideologie.

66. Marx, Seçme Yapıtlar, sf. 200 (Mehring, III, sf. 409).

67. Bkz. JH Lawson’un “Parrington ve Gelenek Arayışı” başlıklı ilginç makalesi, Mainstream, (Kış 1947), sf. 39.

68. Marx, Seçme Eserler, I, sf. 212

bir liberal tarihçi*

Christopher Hill

İyi tarih yazmaya yardımcı olan siyasi dü- şüncenin muhafazakârlık ya da radikallik değil, liberal düşünce olduğu fikri güçlüdür. Liberaller bu alanda merkezi bir yer edindiler…

Tüm Avrupa medeniyetinin tarihini tek başı- na yazan pek yoktur; bu tarihi profesyonel tarih- çilerin yazması ise daha da nadir bir olaydır. En az rastlananı ise bu meslekten olanların böyle bir tarihi övmesidir. Oysa Dr. H. A. L. Fisher’in Avrupa Tarihi kitabı ilk çıktığında tarih dünyası- nın önemli isimleri övgüyle karşılamıştı. Ayrıca eleştirmenler de tek cilt halinde çıkan kitabı, ucuz ve popüler ama tüm bilgileri içeren geniş kapsamlı ideal tarih kitabı olarak övmüştü. Bu nedenle, yeni baskısı vesilesiyle bu kitabı değer- lendirmek yerinde olacaktır.

Kitap, konsept olarak hayranlık uyandırı- yor: Avrupa medeniyetini Yunanlardan itibaren alıp günümüze getiren ve yüzyıllar ilerledikçe

* H. A. L. Fisher tarafından kaleme alınan “The Whig Histori- ans. Britanya Akademisi Tutanakları 1928” üzerine Modern Quarterly dergisi, Temmuz 1938, Cilt 1, sayı 3’te yayınlanan makale, İngilizcesinden Aynur Toraman tarafından çevril- miştir.

daha ayrıntılı açıklamalara yer veren bir tarih kitabı. Koordinesiz araştırmalar çağında, uz- manlar ile genel kamuoyu arasında aracı işlevi görmekten korkmayan bir tarihçiye rastlamak memnuniyet verici. Oxford Üniversitesi Yeni Fa- külte Dekanı bu kişi, sadece tarihçi değil, aynı zamanda işadamı ve ilgi alanlarının genişliği ki- tap boyunca görülüyor. Paris’in 1842’deki duru- mu konusunda [Alman şair Henrich] Heine’den alıntı yapıyor ve İtalyan Rönesans sanatına da bir bölüm ayırmış.

Günümüze kadar uzanan hikâyesi boyunca aynı felsefe geçerli. Yazar da, her ne kadar so- nucu herkesin zevkine göre olmasa da, belli ki tarzıyla ilgili epey çaba göstermiş. Ne kadar az tarihçi bu çabayı gösteriyor! (Yazar zaman za- man bir tercümeyi açıklama ihtiyacı duyuyor: Kuşatma sanatında Hollandalılar tarihsel kur- nazlıklarından bir şey yitirmemişti. Şehirleri ele geçirip savunabiliyorlardı.”) Bütün başarısı bir yetenek gösterisidir; bu yazının devamında kita- bın konseptine kıyasla yetersiz kalan yönlerine dikkat çekiyorsam bu, geçmişte yapılan eleştiri- siz aşırı övgü nedeniyledir.

Dayanak olarak aldığı materyaller, kitapla ilgili ilk şüpheyi doğuruyor. Giriş bölümünde Dr Fisher, Her bölümün sonunda açıklayıcı bir- kaç kitaba dikkat çekmekle sınırladım kendimi. İngilizce ve Fransızca dillerinde edinilebilecek modern kitapları seçtim” diyor. Oysa 1216-1789 arası dönemle ilgili bölümde adı geçen kitapla- rın beşte dördü 20 yıldan eski kitaplar; çağdaş araştırmaların Rönesans, Alman Reformasyonu, İngiliz İç Savaşı gibi dönemlere ilişkin gelenek- sel görüşleri değiştirdiği bölümlerde ise bu oran daha da yüksek. Yazarın 25 yıl önce tarihçiliğe yeni başladığı dönemlerde güncel olan görüşleri yeniymiş gibi ortaya koyduğunu düşündürecek haklı göstergeler var. Bu görüşleri incelersek bu konudaki şüphenin haklı olduğu görülecektir.

Öncelikle, kavramların ardındaki felsefe, kitabın yazılış mantığı, kelimenin en kötü an- lamıyla Liberaldir. Liberallikten kastettiğim şeyi alaycı bir alçakgönüllükle Giriş bölümünde gör- mek mümkün. IBenden daha akıllı ve bilgili in- sanlar tarihte bir plan, ritim, önceden belirlen- miş bir düzen farkediyorlar. Bu ahenk benden gizlenmiş. Ben sadece art arda gelen dalgalar gibi meydana gelen olağanüstü olayları görüyo- rum. Aslında tek açıklama, hiçbir açıklamanın olmamasıdır. Yine 19. yüzyılda yazmaya başla- yan Sir Charles Oman da kısa bir süre önce buna benzer bir şey söylemişti. Ama Dr. Fisher fazla alçakgönüllü. Birçok aşamada açıklamalar sunu- yor. Örneğin, Avrupa tarihinin gelişimine ilişkin hoş bir antromorfik (insanbiçimci) teorisi var. Avrupa haşin bir sabırsızlıkla devasa boyuttaki yorum ve açıklamalar külliyatından yüzünü çe- virdi.” Başka bir yerde ise yazar “İngiltere’de sa- nayi devrimine dair veriler” ile Avrupa’nın karşı- sına çıkıyor ve Avrupa’nın o zaman söylemediği güçlü deliller olarak gördüğü şeyleri yarım sayfa boyunca sıralıyor. Fakat sessiz tanrıça [Europa, Yunan mitolojisinde Avrupa kıtasına ismini ve- ren ve güzelliğiyle dillere destan olan Fenikeli kız] harekete geçiyor, ama akılsızca bir hareketti bu. “Avrupa bundan hiç söz etmedi. Yaklaşan sa- nayi demokrasisinin zayıf ama ufukta görülebi- len işaretlerine dikkatini toplamak yerine Fransız

Devrimi ve İmparatorluk savaşlarına daldı.” Ast- ronominin bu şekilde ihmali yüzünden tanrıçayı, Avrupa enternasyonalizme hazır olmadığı” için, [İngiliz şair] Alferd Lord Tennyson’a bile kulakla- rını tıkarken buluyoruz. Aynı şekilde artık Avru- pa… Rus Komünizmi’nin demir programını kabul etmeyi reddeder.

[Tarih tanrıçası] Clio’nun kendisi de bazen yanlış adımlar atmaktadır. İngiliz iç savaşına iliş- kin olarak yazar şunları yazmaktadır:

Püriten vicdanın işleyişine biraz daha esnek ve müsamahakâr bir yaklaşımla [!] birçok so- run engellenebilirdi diye düşünebiliriz. Ama tarih diğer yola saptı.” Tanrıçanın yanlışı yüzünden gerçekten de büyük sorun çıktı.

Ayrıca 19. yüzyılda özellikle aktif olan lütuf- kâr bir “özgürlük ruhu” da vardı. Fransız Dev- rimi’nin işlediği suçlardan ve Napolyon terörün- den sağ kalmayı başaran bu ruh, 19. yüzyıl so- nunda, Rusya hariç bütün önemli Avrupa ülkele- rinde parlamenter kurumları oluşturmayı başar- mıştı.” Şimdi hakettiği şekilde dinlenmesinden kim şikayet edebilir? Temkinli yazarın üzerinde durduğu başka güdüsel güçler var. Birkaçını sıralıyorum. “İnsan doğası despotluktan yana eğilim gösterdiği için Kilise, Devlet’in izinden git- ti.” “Doğu ile batı arasındaki fark, Hint-Avrupalı (Aryan) ile Samiler arasındaki fark, Yahudiler ile Yahudi olmayanlar (Gentile) … arasındaki fark, Almanları sarsan ırkçı histerinin şiddetli feve- ranları gibi, vahşi baskı patlamalarına yol aç- maktan sorumlu olacaktır.” “Kaderin ilginç bir cilvesiyle, dünya tarihi içerisinde dahi bir halk, Avrupa ırkları içinde tarih sahnesine ilk çıkan- lar oldu.” “Canlı bilimsel merakın ılık akıntısı, yarım yüzyıllık serbest akışın ardından birden dondu ve ortadan kayboldu.” (Neden?) “Bireysel şan merakı dönemin özelliğiydi… Anonim mima- ri günleri artık geçmişte kalmıştı.” (Neden?) “İn- celeyeceğimiz dönem siyasal fikirlerden ya da iyi gelişmelerden yoksun olduğundan değil.

Okur, tüm bu açıklamaların hiçbir şey açık- lamadığının farkındadır. Bunlar bir olguyu bir niteleme ile tekrarlamakta ve bu eşitleme, denk- lemi X=X olarak sıfıra indirgemekte, yani olaylar

olduğu için oldu denmektedir. Oysa nitelemeler bir maksatla yapılır. Olayların gelişim biçimini inkâr etmesi, aslında idealist bir tarih teorisini, soyut düşüncenin eyleme biçim verme gücünü iddia etmektedir. Sınıfsal bir teori, insan doğa- sının zengin ve çeşitli yönlerini, devlet adamla- rının kafa karışıklığını ve olayların dağınıklığını hafife almış olacaktır.19. yüzyıla gelinceye de- ğin Galiçya ya da Balkanlar’ın mazlum köylüleri, yaşam koşullarında herhangi bir değişiklik ya da gelişme hissetmedi.” Köylülerin bu reform- lar için mücadele verdiğini kimse iddia etmesin; bunlar da birer iyi gelişme idi, tıpkı sf. 14’te vahşi Yunan klanların kent hayatına başlaması gibi.

Fakat bütün olaylar düzensiz değildir. Yazar

19. yüzyıl Liberal tarihçilerin, Tanrı’nın zihninde kurulu ve art arda gelen kafası karışık devlet adamlarının giderek farkına vardığı “gerçek bir kabine hükümeti ilkesinin varlığına dair teo- risini yürekten benimsiyor. Alt sınıflar ne kadar uğraşsalar da bu ilkeyi anlayamadığı için bugün- kargaşa durumuna düşmüşlerdir. Amerikan

anayasasının kurucuları, kabine sisteminin özü- ve işlevini anlayamamıştır. Bu nedenle [İngi- liz monarşisinin] Stuart dönemi politikacılarının uzun süre bu sistemi ıskalamış olması şaşırtıcı değildir. Bu sistemin keşfi tesadüfle, hem de iyi bir tesadüfle” olmuştur. “O önemli yönetimin [İngiltere’de 1721-42 arasında iktidardaki Liberal Sir Robert Walpole hükümetinin] ardından, ger- çek sorumlu hükümet ilkesi, yani seçmene karşı sorumlu olan Parlamentoya karşı sorumlu bir Kabine hükümeti kuruldu.” (Burada, eski tarih koyma işine dikkat çekmeye gerek yoktur. 18. yüzyıl tarihi konusunda çağdaş ikincil kaynakla- ra bakan herkes bunu görecektir.)

Yazar ayrıca kapitalist sistemin çelişkilerine bir yerlerde saklı bir çözüm olduğuna, (sabır- lı olur da gereksiz yere karışmaz isek) devlet adamlarımızın bu çözümü bulacağına inanmak- tadır. “Kiralık kent işçilerinin hızla yayılan de- mokrasisine mutluluk katma sorunu, … sessizce ve bir grup devlet adamı tarafından çözülemeye- cek kadar büyük ve karmaşık bir sorundu. Dr. Fisher’in, konuşmanın etkisine inancı sonsuz. Wilberforce’un “Meclis’in Bülbülü” olarak tanın- ması, Fox’un dönemin en iyi Parlamenter hatibi olması köleliğin kaldırılması açısından “önemsiz değildi.” Demokratların moralini bozan tarihin bu döneminde bu durumun telafi edici etkisi vardır. Temmuz monarşisi döneminde “seçme hakkı her ne kadar 250 bin kişilik dar bir kesim ile sınırlı olsa da, Fransa’daki parlamenter hita- bet ihtişam ve hacim bakımından hiçbir zaman daha zengin olmamıştır.” Burada Liberal bir değerler ölçüsü sözkonusudur; nüfusun yüzde 99’unun baskı altında tutulması, “zengin hitap ile karşı karşıya konulmuştur.

Dr. Fisher savaş öncesinde hâlâ güncel olan bir Liberal geleneği miras almakla kalmadı; ken- disi de liberal bir politikacı ve Birinci Dünya Sa- vaşı sırasında Koalisyon Kabinesi’nin bir üyesiy- di de. Bu durum, 1915’te Alman Tirol bölgesinin İtalya’ya vaat edilmesini anlatırken “özgürlük ruhu”na karşı aşağılayıcı tavrını belki açıkla- yabilir: İtalyan yardımının bedeli buydu… ve Londra ve Paris’in demokratik hükümetleri, yasa

tanımayan zorunluluk nedeniyle, ideal adaletten bu kadar sapmaya mahkum olmuştu.” (Yani bu, liberallerin prensip sahibi olduğu, ama “yasa ta- nımayan” gerçeklerin her zaman bunlara uyma- yacağı anlamına geliyor olmalı. Önsöz’de tarih- çiye “insan kaderinin belirlenmesinde tesadüf- lerin ve öngörülemeyenin rolünü kabul etmesi doğrultusundaki yakarışı hatırlayın. Benzer bir olayda genç (William) Pitt “liberallerin anayasal özgürlük dinine gömülmüş” böylece “Fransız savaşının baskısı altında, imtiyazın genişletilme- sini ertelemek zorunda kalmış”, “asla bencil ve dar kafalı bir Muhafazakâr haline gelmemiştir… Daha sonra Disraeli’nin yaptığı gibi o da sanayi yoksullarının acınacak durumunu öngörmüştür. Tavırları tersini gösterse de kalbi temizdi.”)

Eski kabine bakanının, İngiliz işçi sınıfının 1918’de neden bir imtiyaz yaygınlaşması yaşadı- ğı”na dair olağandışı bir açıklaması var. Bu açık- lamada, işçilerin taleplerinin yeri yoktur; her şey devlet adamı dostlarımızın duyguları ile ilgilidir. Evde oturan toprak sahibinin, yaralı bahçıvanı karşısında kibri kırıldı. Hayatını tehlikeye atan demiryolu işçisi, güvenceli bir plutokratın asla edinemeyeceği bir gurura kapıldı. Devlet adam- ları, ülkenin güvenliği için her şeyini tehlikeye at- mayı göze alan bir halkın hakettiği iyi şey nedir diye sormaya başladı.” Ancak, kendisinin bulaş- madığı yerde yazar neden taviz verildiğini anlı- yor. “19. yüzyılın tüm siyasi buluşları [bir başka iyi tesadüf!] içerisinde hiçbiri, sigorta sisteminin keşfi kadar toplumu koruma değeri taşımamış- tır… Devrimin Almanya’da o kadar uzun süre ertelenmiş olması kısmen bu değerli önlemlerle ilgilidir; ve Bismarck, Sosyal Demokrat partiyi,

yoksullar için saygın ve cazip kılan özellikle- rinden bu önlemler yoluyla arındırmıştır.” “La- martine sayesindedir ki… üç renkli bayrak yerine Kızıl Bayrağı koymayı reddetmiş ve tehlikeli bir askerî sefer yerine, o an için liberal bir manifesto ile yetinmiştir. Cesur ama felaket getiren bir tam istihdam vaadiyle toplumsal devrim uzaklaştırıl- mıştır.

Ekim Devrimi’nin ardından Rusya’ya dış müdahale konusunda yazar umulmadık tarzda

mutlu bir yorumda bulunuyor: “Müttefiklerin derdi, Rus nüfusu içerisinde hâlâ Çarlık hüküme- tinin yüklendiği sorumluluğun gereklerini yerine getirmekten yana olanlara yardımda bulunmak yoluyla Rusya’yı Almanya’ya karşı savaşın içinde tutmaktı.” Doğrudur: Çarlık hükümetinin girdiği taahhütler bir tek sınıf adınaydı, daha sonra dış müdahale talebinde bulunan sınıf. Fakat başka yerlerde Rus devrimi ile ilgili konularda, vardığı sonuçlarla yazar tarihçiden çok politikacıyı andı- rıyor: “Özgürlükleri pahasına nüfusun büyük ke- simi, yaşamın nimetlerinden cezaevi karnesiyle paylarını aldı.” Düşmanlık beklenebilirdi belki, ama olayların çarpıtılması değil. Çeka’yı “Çarlık Rusyası’ndan miras kalan gizli polis” olarak ni- telemesi ilginçtir; Komünist Partisi’ni “komiteler ya da Sovyetler hiyerarşisi içinde örgütlenmiş olarak tanımlaması ise ilginçten öte tam bir cehalettir. (Komünist Manifesto’ya sadece laf arasında E. H. Carr’ın özetiyle yer verilmiştir; “li- beral deney” anlayışı açısından bu kitap elbette tavsiye edilen İki Şehrin Hikâyesi’nden daha az gereklidir.)

Tümüyle siyasi bir diğer değerlendirme ise

İtalyan Rönesansının ortaya

çıkarması bakımından da coğrafya ve çevre düzenlemesi ekonomiden önce getirilir. “Avrupa sanatı ve

edebiyatının yeniden doğuşunun, antik mermerlerin selvi ve zeytin ağaçları arasında hâlâ parıldadığı bir ülkede ortaya çıkmış olması

doğaldır.” –ve nedense bu

Avrupa’nın en zengin ülkesidir.

Louis Philippe hükümetinin düşme nedeni “aydınlarla uzlaşmaya

çalışmaması”na bağlanır. Louis Napolyon daha akıllıydı. Onun döneminde imparatorluğun

liberalleşmesi”ne iki neden

gösterilir: 1- sağlığının bozulması,

2- Napolyon efsanesini gerçekleştirme isteği. Kaba ekonomik nedenler ve

işçi sınıfının baskısı göz ardı edilir.


şu: “Hitler devrimi, Rus Komünizminin batıya doğru yayılmaması bakımından yeterli bir ga- rantidir… Fakat Faşizmde ya da Hitlerizmde Batı demokrasilerinin, temel özelliklerini yitirmeden benimsemek isteyecekleri sırlar olabilir.” Bu sırlar”dan biri belki de “günümüz Alman- ya’sının eşitlikçi demokrasisi”dir fakat Tacitus zamanından beri var olan “bu faziletli ve tek eşli ırkın” “bastırılamaz verimliliği” değil. “Eşit- likçi demokrasi”nin ardından, “İngilizler barış götürme ve baskıdan kurtarma sayesinde Hin- distan’ı ele geçirmede başarılı oldu” hükmünü duymak sürpriz olmuyor (Tıpkı İtalyanların Ha- beşistan’a yaptığı gibi). Hindistanlıların yüzde 90’ının neden hâlâ okuma yazma bilmediğine dair yarım sayfalık geniş açıklamanın ardından (yazara göre birinci neden, “12 milyon erkek fazlası” olması, ikinci neden ise “Hindistan ge- leneklerinin ilkokullarda bekâr kadın öğretmen kullanılmasına izin vermemesi sorununun aşı- lamamasıdır. Dr. Fisher, “yurtsever ve eğitimli Hindistanlılar”ın idari görevlerde yer almasını övgüyle karşılıyor. Eski Eğitim Kurulu başkanı yazarın eğitim anlayışı, İngiltere’den geri geti- rilen Basklı çocukların “yeniden eğitilmesi”ni gerekli gören General Franco’nunki ile aynıdır. 350 milyon nüfusun, Belçika’nın korunması için gerekenden daha fazla olmayan bir güç tarafın- dan korunması [kimden koruma?] Hindistan’da İngiliz hakimiyetinin Hint halkının büyük ço- ğunluğuna kendisini kabul ettirdiğinin göster- gesidir. Bu Gladstone’un sesidir; fakat duygular [1930’larda kullanılan İngiliz karikatür kahra- manı Albay] Blimp’in duygularıdır. Toprak ağaları, Godolphin’in savaş finansmanının te- melini oluşturan dört şilinlik [eski İngiliz gümüş parası] toprak vergisinden ürkmelerine rağmen sonunda ödediler. İngiliz ruhu buydu işte.” Bu paranın karşılığını çok iyi aldıklarından ise hiç söz edilmiyor. Aynı şekilde Canning “Avrupa’nın en ünlü köşesi ve medeniyetinin beşiğine fellah- ların ve zencilerin yerleştiğini görmek istemedi- ği” için Yunanistan’a müdahale etti; yani vur- gulanan onun aldığı klasik eğitim oluyor, finans merkezi (City) ile olan bağları değil.

Ulusal yanlı tutumun birkaç örneği bunlar. Şimdi de sınıf körlüğüne bakalım. “Aynı zaman- da tebanın sivil hakları da bundan böyle [uzun parlamentodan sonra] kralın keyfi müdahale- sinden korunuyordu”; fakat sulh hakimlerinin çok daha sık ve çok daha keyfi müdahalesinden hiç söz edilmiyor. “2. George dönemi İngilteresi, yoksulluk sınırının üzerinde olan herkese, garan- tili ve talihli bir huzura ulaşmışlık hissi veriyor olmalı.” … “Ülkeyi bir rahatlık ve istikrar havası sardı.” Zengin azınlığın büyük kısmı böylesine duyarsızdı muhtemelen; fakat İngiliz yazarların halkı, dayanılmaz onursuzluk ve adaletsizlik re- jimi altında yaşadıklarına inanmaları konusun- da teşvik etmediklerini kanıtlamak için Swift’i örnek göstermesi büyük ahmaklıktır. 1797 do- nanma ayaklanmalarının ele alınış tarzını sağ- lamlık ve sağduyu karışımı” olarak tanımlamak önyargılıdır; fakat Paris Komünü’nü yarım say- fada atlamak ve Komünarları merhametsizce ezmesi… konusunun doğruluğu noktasında hü- kümet sorumlu tutuldu” demek tamamiyle mülk sahibi sınıfların bakış açısıyla tarih yazmaktır. İlk Hıristiyanlar arasında “sınıf bilincine dayalı güdülerin izine rastlamanın” mümkün olmadığı- nı iddia etmek ve buna yoksulların dininin ha- kim sınıfın dini haline geldiği beşinci yüzyıldan kanıt göstermek samimiyetsizliktir.

Geçmişin bu şekilde çarpıtılması kadar teh- likeli olmayıp da gülünç derecede kendinden emin bir iddia da İngiliz centilmenlerinin davra- nış tarzının, ahlaki ve siyasi kıstas olarak bütün çağlara ve ülkelere uygulanabileceği varsayımı- dır. […] Öyle görünüyor ki “Püriten tiranlar”a karşı ülkenin başlıca itirazı bunların çoğunun iyi yetişmemiş düşük sınıflardan” gelme olması ile ilgiliymiş. İç savaş sırasında gözlenen iyi ruh halinin ardından bu durum daha da hayal kırık- lığı yaratıyordu. Çünkü bu savaşta, hem İrlan- da’da hem başka yerlerde, “kolay sinirlenmeyen fakat kolay affeden, centilmen, insancıl ve aydın aristokrasi, savaşı kötü zehirinden ve bazı bar- bar yanlarından arındırmıştı.” Londra’da “iyi bir centilmen ve iyi bir mağlup olarak Botha’ya yapılan karşılama da çok centilmenceydi (ve

bu, İngiliz işçi sınıfının Boer savaşı konusundaki isteksizliğinin göstergesi olarak algılanmamalıy- dı). […] Almanya’da 30 Yıl Savaşları sırasında yağmalama vardı, açlık vardı, hatta yamyamlık vardı… ve her aşırılık ve çaresizlik döneminde olduğu gibi ahlaki sınırlar çözüldü ve şiddetli ahlaksızlık patlamaları başgösterdi.” Birbirlerini yemeye ara verdiklerinde ise daha da düşkün- lük göstererek yedinci emri ihlâl ettiler. Tilsit’ten sonra “Kraliçe Marie Louise’in etkili yakarışları ne oldum delisi Napolyon’u caydırmadı; fakat evlilik yoluyla bizimkiyle bağlantılı bazı krali- yet üyeleri centilmen özelliklerini göstermiştir. Alman 1. Wilhelm [Kayzer Wilhelm] “onur insa- nı”ydı; 2. Nikolay ise uzun Rus çarları listesinde- ki tek mükemmel centilmen”di.

Bunlar sadece komik denip geçilemeyecek saçmalıklardır. Ciddi bir çarpıtma sözkonusu- dur. Dr Fisher’in dine karşı idealist yaklaşımı da öyledir. Weber ve Tawney bir satır bile yazma- mış olabilirdi: Reformasyon, “din savaşları”, 30 Yıl Savaşı, hatta İngiliz savaşı bile doktriner inceliklerle ilgili yanlış yönlendirilmiş çatışmalar olarak ele alınır. Tarihsel eylemin böyle yüzeysel bir şekilde açıklanmasının temel nedeni ekono- mik faktörün görmezlikten gelinmesidir. 61. say- fada, İÖ 2. yüzyılda Yunan nüfusunun azalma nedeni olarak “savaş, bebek katli ve sıtma” gös- terilir, bebek katli sanki Yunan kadınların kötü bir alışkanlığıymış gibi yansıtılır. 17. yüzyılda Almanya’nın sömürgecilikten pay alamamasının nedeni olarak ekonomik ve siyasal örgütlenme eksikliği değil, coğrafi faktörler gösterilir.

Coğrafya, İspanya tarihinde daha büyük et- kilerde bulunmuştur. Fransa’da bütün yollar Paris’e çıkıyordu. Ama İspanya’da tüm yollar Madrid’e çıkmıyordu. İber dağları ve İber insanı inatçıdır.” İşte bu nedenle İspanya, Fransa’nın tersine 17. yüzyılda yeni monarşi aşamasını ya- şamamıştır. Fakat başka bir sayfada ek bir ne- den daha görürüz: “Belli bir ihmalkârlık, yarı gu- rur, yarı miskinlik maddi zenginlik biçimlerinin gelişimini engellemiştir…Neden-sonuç ilişkisi- ne dair bariz bir karışıklıktır bu! Fakat coğrafya hem neden hem sonuç olarak etkide bulunur:

Yakıcı güneş, kuru, keskin, tozlu rüzgârlar öyle etkide bulunmuştur ki, komünizm ve sosyalizm gibi, kilise nüfuzu ve sendikacılık gibi hastalıklar İspanya ikliminde en halleriyle ortaya çıkar. Eğer General Franco bunları okumuş olsaydı, halk cephesi hükümetinin uyguladığı sulama programının, askerî güçlerin yardımı olmadan seçmenleri sosyalizm konusunda “yeniden eği- teceğini” anlamış olur, ve tarihin gidişatı başka türlü olabilirdi.

İtalyan Rönesansının ortaya çıkarması bakı- mından da coğrafya ve çevre düzenlemesi eko- nomiden önce getirilir. “Avrupa sanatı ve edebi- yatının yeniden doğuşunun, antik mermerlerin selvi ve zeytin ağaçları arasında hala parılda- dığı bir ülkede ortaya çıkmış olması doğaldır.

ve nedense bu Avrupa’nın en zengin ülkesidir. İtalya’nın birleşmesinin, İngiliz basınının sıcak sempatisini topladığı ve birleşmenin ardından demiryolu inşasının yaygınlaştığı vurgulanır; ama bu ikisi arasında bağlantı kurulmaz. Louis Philippe hükümetinin düşme nedeni “aydınlarla uzlaşmaya çalışmaması”na bağlanır. Louis Na- polyon daha akıllıydı. Onun döneminde impara- torluğun “liberalleşmesi”ne iki neden gösterilir: 1- sağlığının bozulması, 2- Napolyon efsanesini gerçekleştirme isteği. Kaba ekonomik nedenler ve işçi sınıfının baskısı göz ardı edilir. Ekonomi sözkonusu olduğunda, savaş öncesi liberal po- litikacının sermayesi [serbest piyasa ve serbest ticareti savunan] Colbdenizmdi. Colbert “ço- cukça bir hezeyan”la azarlandı ama “ekonomi politik icat edilmemiş olduğu için bu oldukça sert görünüyor. “Mali zincirlerden arındırıldığın- da ticaretin daha iyi geliştiğinin keşfedilmesi Liberalizm çağının “iyi tesadüfleri”nden biridir. Fakat serbest ticaretçilerin medeni özlemleri

–“ucuz ekmek politikası güçlü bir donanma ge- rektiriyordu”– “militarist milliyetçilik patlaması sonucu anlamsız bir şekilde parçalanmış ve li- beralizm “deney” olarak kalmıştı. Ancak yazar liberalizmin yerini alacak “iyi bir gelişme”nin henüz bulunmadığını düşünüyor. Ekonomi po- litikBlum’u “keşfetti”; ama “geniş çaplı ‘eko- nomik planlama’nın kısa sürede başarılı olması

asla mümkün değil.” Bu nedenle bir çırpıda eski sömürge sistemini ve beş yıllık planı bertaraf et- mek işine geliyor.

Acı olan şu ki yazar, ekonomik yorum gerek- tiren olguları sıralıyor; fakat “model”den uzak duruyor. İkinci kitabın “Yeni Avrupa” başlıklı 1. bölümü özellikle eğiticidir. İnsanoğlu, batı ülke- lerindeki şehirlilerin izin verdiğinden daha yavaş hareket ediyor” diye başlayıp, belli yerlerde ve belli kafalarda” –ekonomik olarak geri ülkelerde– feodalizm ve katolikliğin ayakta kaldığını doğru bir şekilde dile getiriyor. Avrupa’da düşünce”yi Ortaçağ rahipleri sürdürdü; bu nedenle, “insan düşüncesinde parlamalar” olsa da istikrarlı bir bilimsel gelişme sözkonusu değildi. 16. yüzyılın alaylı (mektepli olmayan) kültürü buna “en bü- yük tezat teşkil eder. Peki neden? Neden kültür, çalışmayan (sosyete) sınıftan diğerine aktarılmış- tır? Bu yeni teknik gelişme ihtiyacı neden ortaya çıkmıştır? Bunun külfetini kim çekmiştir? Neden? Burjuvazinin yükselişinin siyasal etkileri de aynı şekilde gözden kaçırılır. “Ortaçağ imparatorluğu- nun siyasal çerçevesi, ulus devletlerin ortaya çık- masından önce çöktü Avrupalılar ulus olarak

düşünmeye başladı.” “Daha güçlü olan kuzey, Roma’dan kopmaya başladı.” Nedeni hiç sorul- maz. Bu idealist yorumun sonucu olarak bireyle- rin rolüne gereğinden fazla önem atfedilir. “İnsan ruhunun bu büyük hareketinin ilk aşamalarında… Louis Bonaparte belirleyici bir rol oynadı. 20

milyondan fazla nüfusa sahip İspanya’da, 13. Al- fonso’nun tahminlerine göre, sadece altı bin poli- tikacı vardır.” Tarih burada da başka bir yön çiz- miştir. Fakat bu tarih özellikleri başka bir sayfada öngörülmüştür: Dünyanın hali böyledir. Gelecek gözümüzün önünden geçer ve biz onu görmeyiz. Görmeye çalışırsak, önceden belli bir modeli da- yatmış oluruz ki bu gülünç bir tezatlıkla savulmuş olur. Birbirimizi çukura götürelim.

Bu şekilde tarih yazmak iflas etmiştir. Yorum yapma olanağını inkâr yoluyla, İngiliz egemen sınıflarının dar kalıplarının mutlaklığı konu- sundaki kendi yavan varsayımını gizlemekte, tarafsızlığının, liberal politikalarla eşanlamlı olduğu ortaya çıkmaktadır. Ekonomik bağların- dan soyutlanmış bir halde geçmişi ele almaya yoğunlaşması, devlet adamlarının, mucitlerin ve monarşi üyelerinin iyi ya da kötü etkilediği “tu- tarsız, başına buyruk olaylar” önermesini ola- naklı kılmaktadır. Her şeyin olması mümkündür, çünkü nihayetinde her şey hayal mahsulüdür. Tarih düşünülebilir, analiz edilebilir maddi fak- törlerden etkilenmez.

Bu liberal tarih anlayışı ifşa edilmelidir; akademi dünyasında artık saygı görmediği için değil, belki de uzmanlaşmış tarihçiler dışında, okullarımızda öğretilen tarihin büyük bir kıs- mına kaynaklık ettiği için (bu kitaba ilişkin ga- zetelerde çıkan ilk değerlendirmelere bakınız). Ayrıca bu anlayış, Oxford Üniversitesi New Col- lege Fakültesi Dekanı’ndan daha solda olan ve faşizmden nefret eden ama onu hiç anlamayan günümüz Liberallerinin çıldırtan kaderciliğinin de temelini oluşturmaktadır.

Bu tarih yaklaşımının nereye varacağı bellidir: Bir şey analiz edilemezse öngörülemez de. Ge- lecekteki olaylar da geçmiştekiler kadar başına buyruk olacaktır. “Ümit edelim de bütün belirti- lerin tersine insanoğlu gelecekte mantıklı hareket etsin yazarın son sözleridir. Ona göre, ne yapar- sak yapalım tarihi etkilemeyecektir (kabinede yer almamızı sağlayacak eğitime sahip değilsek).

Giriş bölümünde Dr Fisher ilerleme olgusu- nu onaylamakta, ama bu sadece inanç olarak kalmaktadır. Zaten, insan düşüncesi [!] felaket

ve barbarlığa yol açabilecek alanlara kanalize olabilir. Eğer dengesiz liberal devlet adamları düşüncelerin yanlış yönlere kaymasını engelle- yemiyorsa insanın budalalığına omuz silkerek liberalliklerini buzdolabına kaldırmakta –“er- demi hakir görebileceğim kadar özgürlüğü de hor göreceğimden değil” (3. Bölüm’e Önsöz)– ve hiçbir yasa tanımayan başka bir zorunluluk karşısında, Hitler yanlılığının komünizmden daha iyi olduğunu düşünerek kendilerini avut- maktadır. (Açıklamak üzere teoriler ürettikleri)

kapitalist sistem gelişmeye devam etmiş olsay- dı, dünyayı daha iyi anlar, daha mutlu olur- lardı. Ama Avrupa başka bir yola girdi. Kriz, hırs, önyargı ve histeri”nin yanı sıra, rasyonel kılınmış eski şemaya uymayan daha birçok tatsız şey getirdi. Liberal hiç oralı olmadan, et- kilenenler sanki kendi komşuları değilmiş gibi davranmak, kendi davranışının mantıksızlığını görmemek için kafasını kuma gömmek istiyor. Onun kafasını kumdan çıkarmak ise eleştirme- nin görevi.

Stalin ve tarih bilimi*

23 Temmuz 1934’te kendi kendisini yetiştirmiş iki kişi Moskova’da bir araya geldi. İkisi de profesyonel tarihçi olmasalar da konuşmaları tarihsel bir konuya kaydı. Biri Outline of History ve Short History of the World kitaplarını yayımlayan romancı ve yayıncıydı. Diğeri ise, 22 yaşından 38 yaşına kadar yeraltında çalışmış, 1917’den bu yana ise büyük  bir devletin siyasi liderlerinden biri olan profesyonel bir devrimciydi. İlki H.G. Wells, ikincisi ise Joseph Stalin. Konuşmalarından alıntı yaptığımda okuyucu, İngiliz tarihi konusunda, dünya tarihçisinin Stalin kadar konuya hakim olmadığını fark edecektir. Bay Wells’in görüşleri 1934’te dahi demode görünmüş olmalı.

*
Stalin: Tarihsel deneyim artık yararlı olmaktan çıkmış sınıfların gönüllü olarak tarih sahnesinden çekilmediğini göstermiştir. 17. yüzyıl İngiltere tarihini ele alalım. Çok sayıda kişi eski sosyal düzenin çürümüş olduğunu söylemiyor muydu? Ancak yine de onu zor yoluyla yıkmak için bir Cromwell’e gereksinim duyulmadı mı?

Wells: Cromwell anayasaya uygun ve anayasal düzen adına hareket etti.

Stalin: Anayasa adına Cromwell silahlandı, Kral’ı idam etti, Parlamento’yu dağıttı, bazılarını hapse tıktı, bazılarının da kellesini uçurdu.

*
Konuşma Fransız Devrimi’ne kaydı. Wells, devrimci önderler arasında avukatların sayısı ile bu devrimin “anayasal” karakterini göstermeye çalıştı.

Stalin: Devrimci hareketlerde aydınların rolünü inkâr mı ediyorsunuz? Büyük Fransız Devrimi’nin geniş halk kitlelerini feodalizme karşı ayaklandırıp üçüncü etat’in çıkarlarını savunduğu için zafere ulaşan bir halk devrimi değil de avukatlar devrimi olduğunu mu iddia ediyorsunuz? … Az önce “eğitimli çevreler”den söz ettiniz. Ama ne tür eğitimli kişileri kastediyorsunuz? 17. yüzyıl İngiltere’sinde, 18. yüzyıl sonu Fransa’sında ve Ekim Devrimi sırasında Rusya’da pekçok eğitimli kişi eski rejimin yanında yer almadı mı? Eski düzen kendi yanında, kendi hizmetinde, eski düzeni savunan ve yenisine saldıran pek çok iyi eğitimli kişiye sahipti. Çünkü eğitim bir silah gibidir: Etkisi, onu kimin kime karşı kullandığına bağlıdır.

Bu sözler, tarihi yaparken aynı zamanda onun üzerine düşünmüş ve belki de onu gerçekleştirme sürecinde öğrenmiş bir insan tarafından sarf ediliyordu.
Dört yıl sonra, Münih döneminde, Stalin, tarih anlayışını çok daha ayrıntılı ifade eden bir yazı yayınladı. Bu yazı, Tüm Sovyetler Komünist Partisi (Bolşevik) Tarihi’ndeki “Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm” bölümünde yer alıyordu. Toplumsal yaşam ve toplum tarihine ilişkin Marksist görüşü ortaya koyan Stalin şöyle diyordu:
“Toplumsal yaşama ilişkin olgular arasındaki ilişki ve bağlantılar tesadüfi şeyler değil, toplumun gelişme yasalarıdır. Dolayısıyla toplumsal yaşam, toplum tarihi bir ‘tesadüfler’ toplamı olmaktan çıkar ve düzenli yasalara göre işleyen toplumun gelişim tarihi ve tarih araştırması da bir bilim haline gelir. … Toplum tarihi bilimi, toplumsal yaşam olgusunun bütün karmaşıklığına rağmen, örneğin biyoloji kadar kesin olabilir ve toplumun gelişim yasalarından pratik amaçlı faydalanabilir.”
Bu büyük ve kendinden emin bir iddiadır. Stalin her zaman, tarihin bir bilim olduğunu ve olması gerektiğini ve görevinin de toplumun gelişimini denetim altında tutabilmek için, olguların dikkatli analizi yoluyla toplumun gelişim yasalarını ortaya koymak olduğunu ifade etmiştir.  Onun bu ifadeleriyle H. A. L. Fisher’in sığ anlayışını ifade eden “tıpkı birbiri ardına gelen dalgalar gibi [tarihte] birbirini takip eden olağanüstü durumlar görüyorum” sözlerini karşılaştırabiliriz; ya da A. J. Toynbee’nin tarih bilimi kurmaya yönelik olan ve şu ümitsiz haykırışla sonlanan daha trajik girişimini: “Tanrının toplumumuza bir kez bahşettiği ceza ertelemesini mütevazi bir ruh ve pişman bir kalple tekrar istediğimizde reddedilmemesi için dua etmeliyiz.”
Stalin, bütün temel sosyal değişimlerin, verili bir zamandaki üretici güçler  ile toplumsal ilişkilerin sınırlılıkları arasındaki çelişkiden doğduğuna dair Marx’ın ünlü ifadesini tekrarlıyor.
“Bu tür dönüşümler ele alındığında, doğa bilimlerinin kesinliğiyle belirlenebilecek üretimin ekonomik koşullarının maddi dönüşümü ile yasal, siyasal, dini, estetik ya da felsefi –kısacası insanın bu çelişkinin farkına vardığı ve mücadele ettiği ideolojik biçimler arasında daima ayrım yapılmalıdır.”
Tarihsel süreçte fikirlerin önemini gözardı ettiği ya da hafife aldığı gibi Marksist tarih anlayışına yöneltilen kaba eleştirilere karşı Stalin şunları yazıyordu:
“Tarihsel materyalizm … [sosyal fikirlerin, teorilerin, görüşlerin ve siyasal kurumların] toplumun yaşamındaki, tarihindeki rolü ve önemini vurgular… Yeni sosyal fikirler ve teoriler topluma gerektiği için ortaya çıkarlar, çünkü bunların örgütleme, harekete geçirme ve dönüştürme eylemi olmaksızın toplumun maddi yaşamının gelişimi acil görevini yerine getirmek imkânsızdır. Toplumun maddi yaşamının gelişiminin ortaya çıkardığı yeni görevlerin gereği olarak yeni sosyal fikirler ve teoriler kendini dayatır, kitlelere mal olur, toplumun devrini tamamlamış güçlerine karşı onları harekete geçirir ve örgütler ve böylece toplumun maddi yaşamının gelişimini engelleyen bu güçlerin yıkılmasını kolaylaştırırlar.”
Daha 1907’de, Stalin, “insanın doğasının değiştirilemeyeceği”ne dair muhafazakâr sızlanmaya karşı tartışma yürütmüştü.
“İnsanın ‘yabanıl’ duygu ve düşüncelerine gelince, bunlar düşünüldüğü kadar ebedi değildir; ilkel komünizmde, insanın özel mülkiyeti tanımadığı bir dönem vardı; sonra bireysel üretim dönemi geldi, özel mülkiyetin insanın aklına fikrine hükmettiği dönem; şimdi yeni bir dönem geliyor, sosyalist üretim dönemi – o zaman insanın aklı fikri sosyalist uğraşlarla dolarsa bu şaşırtıcı mı olacaktır?”
Stalin, 1938’de, toplum tarihi açısından belirleyici olan nedir diye soruyordu.
Coğrafya –göreceli olarak sabit bir faktör– ve nüfus değişikliklerini reddetti; çünkü nüfus yoğunluğu ileri medeniyet kesişmez. Bu konuda yürütülen tartışmalardan sonra şu sonuca vardı:
“Toplumun gelişim tarihi her şeyden önce üretimin gelişim tarihidir; yüzyıllar boyunca birbirini takip eden üretim tarzlarının tarihidir; üretici güçlerin gelişiminin ve üretimdeki insanlar arasındaki ilişkilerin tarihidir.
“Bu nedenle toplumsal gelişim tarihi aynı zamanda maddi değerleri üretenlerin kendi tarihidir; üretim sürecinde temel güç olan ve toplumun varlığı için gerekli olan maddi değerlerin üretimine devam eden emekçi sınıfların tarihidir.
“Bu nedenle, tarih bilimi gerçek bilim olacaksa, toplumsal gelişim tarihini kralların ve generallerin eylemlerine, devletleri ‘zapteden’ ve ‘fetheden’lerin eylemlerine indirgeyemez; kendisini maddi değerleri üretenlerin tarihine, emekçi kitlelerin tarihine, halkların tarihine adamalıdır.”
Böylece tarihin yapılmasında halkın birincil önemini vurguladıktan sonra, Stalin, geçmiş tarihin insan özgürlüğü üzerine koyduğu sınırlılıkları tartışmaya devam eder. Yeni üretici güçlerin ve onlara uygun yeni üretim ilişkilerinin ortaya çıkmasının kasıtlı bir plan dahilinde gerçekleşmediğini, “kendiliğinden, bilinç dışı, insan iradesinden bağımsız” olduğunu ifade eder. Bunun iki nedeni vardır:
“Birincisi, insanlar şu ya da bu üretim tarzını seçmekte özgür değildir; çünkü her yeni kuşak devreye girdikçe daha önceki kuşakların çalışmasının sonucu olan üretici güçler ve üretim ilişkileriyle karşılaşır; bu nedenle, maddi değerler üretebilmek için öncelikle üretim alanında hazır bulduğu her şeyi kabul etmek ve kendini uyarlamak zorundadır.
“İkincisi, herhangi bir üretim aygıtını, herhangi bir üretici güç unsurunu geliştirdiklerinde insanlar bu gelişmelerin ne tür sosyal sonuçlara yol açacağını durup düşünmezler, bunun ayırdında değillerdir; yalnızca günlük çıkarlarını, emeklerini hafifletmeyi ve kendileri için bazı somut ve dolaysız yararlar sağlamayı düşünürler.”
Ancak yeni üretici güçler olgunlaştıktan sonra mevcut üretim ilişkileri ve onları savunan egemen sınıflar gelişme önünde daha fazla aşılmaz engeller haline gelirler. Bu engeller, ancak yeni sınıfların bilinçli eylemiyle, devrim yoluyla kaldırılabilir.
“Burada yeni sosyal fikirlerin, yeni siyasal kurumların, eski üretim ilişkilerini zor yoluyla ortadan kaldıracak yeni bir iktidarın muazzam rolü çıplak bir biçimde kendini gösterir.”
SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları’nda oldukça ilginç bir bölümde, Stalin, “ekonomik süreçlerin, ekonomik yasaların sadece sosyalizm ve komünizmde değil, diğer formasyonlarda da bir dereceye kadar toplum yararına kullanıldığı”ndan söz etmektedir. Buna Fransız Devrimi’ni örnek gösterir:
“Burjuvazi feodalizme karşı, üretim ilişkilerinin üretici güçlerin karakteri ile uyum halinde olması gerektiği yasasını kullandı; feodal üretim ilişkilerini yıktı, yeni burjuva üretim ilişkilerini yarattı ve feodal sistemin bağrından doğan üretici güçlerin karakteriyle uyumlu hale getirdi. Burjuvazi bunu sahip olduğu yetenekler sayesinde değil, böyle yapmakta hayati derecede çıkarı olduğu için yaptı. Feodallerin buna karşı direnişi aptal oldukları için değil, bu yasanın etkin kılınmasını engellemekte hayati çıkarları olduğu içindi. Aynı şey ülkemizdeki sosyalist devrim için de söylenebilir…
“Sınıflı toplumlarda ekonomi yasalarının kullanımının her zaman ve her yerde bir sınıf temeli vardır ve dahası her zaman ve her yerde ekonomi yasalarının toplum yararına kullanımının şampiyonu ilerici sınıftır, eski sınıflar ona direnir.”

II
Stalin’in gerçek tarihsel sorunların çözümüne katkıları arasında belki de en verimli olanı ulusların gelişimi konulu çalışması olmuştur. Bu çalışma, 1912-13 yıllarında Lenin ile birlikte yazdığı Marksizm ve Ulusal Sorun ile 1950’de yayımlanan Marksizm ve Dil Sorunu’nu kapsamaktadır. Bu eserlerinde, Stalin, “feodalizmin bertaraf edilip kapitalizmin gelişmesinin aynı zamanda halkların uluslaşma süreci olduğunu” gösterdi. “Burjuvazinin ulusçuluğu öğrendiği ilk okul pazardır.”  Ancak ulusal  bağımsızlık talebini ilk olarak burjuvazi dile getirmiş olsa da, bunun işçi sınıfı hareketi açısından avantajlarını Stalin şu şekilde açıklamıştır: “Tatar ya da Yahudi işçinin toplantılarda ve eğitimlerde kendi ana dilini kullanmasına izin verilmiyorsa ve okulları kapatılmışsa entelektüel becerilerinin tam gelişmesi mümkün değildir.”  Bu sözler Ekim Devrimi’nden önce yazılmıştı. Daha sonra Stalin, Uluslardan Sorumlu Halk Komiseri olarak, ulusal kurtuluşa dair Bolşevik politikayı hayata geçirirken şunları yazıyordu:
“Özel mülkiyet ve sermaye kaçınılmaz olarak insanları böler, ulusal düşmanlığı körükler ve ulusal baskıyı yoğunlaştırırken kolektif mülkiyet ve emek de aynı kaçınılmazlıkla insanları birbirine yaklaştırır ve ulusal baskının temelini çürütür. Ulusal baskı olmaksızın kapitalizmin varlığı nasıl mümkün değilse ezilen ulusların kurtuluşu ve ulusal özgürlük olmaksızın da sosyalizmin varlığı mümkün değildir.”
Stalin’in eserinin bu bölümü, ulusal bağımsızlığımız tehlikede olduğu için bugün Britanya açısından özellikle önem taşımaktadır. Okuyucunun Marksizm ve Ulusal ve Sömürgeler Sorunu kitabında bu bölümü daha ayrıntılı incelemesi tavsiye edilir. Stalin, SBKP’nin 19. Kongresi’nde yabancı delegelere hitaben yaptığı son konuşmasında “sermayenin egemen olduğu ülkelerdeki kardeş partilerin başarı ve zaferine bel bağlamak için her tür koşul olduğu”na dair iki tarihi neden ileri sürmüştür. Birinci neden, bu ülkelerin, hali hazırda sosyalizm yolunda olan ülkelerin tarihsel deneyimlerinden, hata ve başarılarından öğrenme olanaklarının olmasıdır. Ayrıntılı olarak açıklanan ikinci neden ise, burjuvazinin “ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik bayrağını indirmesi” ve “komünist ve demokrat partilerden başka onu yükseltecek kimsenin olmaması”dır.

III
Stalin, tarihi Marksist bir tarzda ele almış ve Marx, Engels ve Lenin’in dehasından büyük ölçüde yararlanmıştır. Fakat Stalin, “dogmacı ve Talmudcu” olarak adlandırdığı ve tartışmalarını olgulara değil alıntılara dayandıran kimselere karşı hiç sabır göstermemiştir. Tarihsel gelişmelerin Engels, Lenin ve kendisi tarafından ortaya konan argümanları eskitmiş olabileceğini sevinçle kabul etmeye hazırdır. Özgür tartışma konusundaki ısrarı bu nedenledir; çünkü “fikirler çatışmadan, eleştiri özgürlüğü olmadan hiçbir bilim serpilip gelişemez”.  Lenin’in övgüsünü kazandığı için Clausewitz’in eleştirilmemesi gerektiğini ileri süren bir askeri profesöre, 1947’de Stalin’in açıktan cevabı şu olmuştur: “Clausewitz tam olarak savaşta manüfaktür çağının temsilcisiydi. Ancak bugün savaşta makine çağındayız. Şüphesiz makine çağı yeni askeri ideologlar gerektiriyor.”
Stalin için tarih hiçbir zaman yalnızca akademik bir inceleme olmamıştır; tarih bir eylem kılavuzudur. Tarihsel analizinden politika için çıkardığı sonuç şudur:
“Yönelimimiz, bugün egemen güç olsa da gelişmesini tamamlamış toplumsal katmanlara değil, bugün egemen güç olmasa da gelişen ve geleceği olan katmanlara dayanmalıdır.”
Bu yaklaşım, Stalin’in kendisinin birçok durumda tarihsel analizi bilimsel öngörüye muazzam uygulayışını açıklamaya yardımcı olur. Böylelikle 1905-07’de, Fransız Devrimi’nin deneyimiyle, Rus Devrimi’nde işçi sınıfının önderliği konusunda ısrar etti ; ve güvenle ve doğru bir biçimde Çar’dan “Son Nicholas” olarak söz ediyordu.  Temmuz 1919’da, Rusya’da Bolşevik zaferin üzerinden iki yıldan az bir zaman geçmişken, Stalin, “Sovyetler’in yegâne devrimci organ olmadığını” anlamıştı. Onlar Rusya’ya özgü bir biçimdi.  1920’de, Çar İmparatorluğu’nun parçası olan küçük devletlerin “bağımsızlığının bir yanılsama olduğunu ve bu devlet müsveddelerinin şu ya da bu emperyalist gruba tam bağımlılığını gizlediğini” görebiliyordu.  Sonraki 20 yıl Stalin’in haklılığını kanıtlayacaktı. Ulusal ve sömürgeler sorununa ilişkin 1912’de yaptığı tarihsel analiz, Asya’da ve başka yerlerde 40 yıllık Komünist stratejinin temellerini oluşturmuştu ki, bunun meyvelerini bugün açıkça görebiliriz. (19. yüzyıl Almanya ve İtalya deneyiminden yola çıkarak, Stalin, 1934’te “Çin’e karşı bir emperyalist savaş”ın orada “bir kurtuluş savaşına ve ülkenin bağımsız bir devlet olarak birleşmesine yol açabileceği”ne işaret etmiştir. ) Aynı şekilde 1918-27 yılları arasında birçok değişik vesileyle Ekim Devrimi’nin uluslararası önemini analiz ederken, “insanlığın evrensel tarihinde radikal bir dönemeç” olarak tanımlaması, zamanın eskitmediği bir geçerlilik taşımaktadır:
“Ekim Devrimi sadece ekonomik ve sosyo-politik ilişkiler alanında bir devrim değildir. Aynı zamanda işçi sınıfının zihninde bir devrimdir, ideolojisinde bir devrimdir.”
Aynı araştırmacı tarihsel analiz, devrim sonrası Rusya’sının sorunlarına da uygulanmıştır. Ekim Devrimi’nden üç ay önce bir Parti kongresinde Stalin, Rusya’da sosyalizmin inşasını batı Avrupa’daki sanayileşmiş ülkelerde devrimin gerçekleşmesine bağlayan bir Troçkist karar değişikliği önerisine karşı çıkmıştı:
“Rusya’nın aslında sosyalizme giden yolu inşa edecek ülke olması ihtimali dışlanmıyor. Bugüne kadar ne hiçbir ülke savaş yıllarında Rusya’nın sahip olduğu özgürlüklere sahip olmuş ne de üretimde işçi denetimini hayata geçirmeye çalışmıştır… Sadece Avrupa’nın bize yol gösterebileceğine dair eski düşünceyi artık terketmeliyiz. Bir dogmatik Marksizm vardır, bir de yaratıcı Marksizm. Ben ikincisini tercih ediyorum.”
Sonraki 10 yıldaki tartışmalarda Sovyet Komünist Partisi’nin yenilgici Troçkist politikaları reddetmesine yol açan işte bu anlayışın doğruluğuydu. 1925’te Stalin, tarihsel deneyime dayanarak, sanayileşmenin finansmanı için alternatif yollar arıyordu:
“Birincisi sömürgeler ele geçirip yağmalama yoludur. Bu, örneğin İngiltere’nin kalkınma yoluydu. Dünyanın her tarafında sömürgeler ele geçirdikten sonra 200 yıl boyunca İngiltere kendi sanayisini güçlendirmek amacıyla buralardan ‘ek sermaye’ çekip aldı ve sonunda ‘dünyanın atölyesi’ haline geldi. … İkinci yol ise askeri fetih ve bir ülkenin bir başka ülkeden büyük tazminatlar almasıdır. Bu da Almanya’nın yaşadığı bir örnektir; Fransa-Prusya Savaşı’nda Fransa’yı yendikten sonra bu ülkeden beş milyon frank tazminat almış ve bu parayı kendi sanayi kanallarına aktarmıştır.”
Stalin her iki yolu da “Sovyet sisteminin doğasına aykırı” bulduğu için reddetmiştir. Yine kabul edilemez olan üçüncü bir yol ise “gelişmiş kapitalist ülkelerden geri kapitalist ülkelere yüksek faizli teberrular ve borçlardır. Örneğin Çarlık Rusya’sında olan da budur.” Rusya ise, “büyük ölçekli sanayiini genişletmek ve proletaryanın güçlü sanayi devleti haline gelmek için” zor yoldan, kendi tasarrufları yoluyla kalkınmak zorunda kalmıştır.  Bu sanayileşme, kolektifleşmeyi, devlet inisiyatifiyle yukarıdan devrimi mümkün kılmıştır; bu devrim “kulak bağlarından kurtulma ve kolektif çiftliklerde özgürce yaşama mücadelesi veren milyonlarca köylünün de aşağıdan doğrudan desteğini almıştır”. Böylesi bir devrim, tarihin yeni bilinçli denetiminin ürünüydü.
Aynı tarihsel tutumu, Stalin’in savaş ve barış sorunlarına yaklaşımında da görebiliriz. 1922’de yaptığı bir konuşmada gelecek savaşın karakterini şöyle analiz ediyordu:
“Emperyalist savaşın durağan cephesine yer yoktur. … Havacılıktaki, kimyasal ve diğer savaş yöntemlerindeki büyük gelişmeler kırılmaz bir durağan cepheyi imkânsız kılmaktadır. … Bu savaş milyonların ordusuyla yapılacak. Bu savaş ölümüne bir savaş olacaktır…”28
Kamulaştırılmış sektörlerin menajerlerine yönelik bir konferansta, Şubat 1931’de yaptığı en ünlü konuşmalarından birinde, Stalin, Rus tarihine bakarak şunları söylüyordu:
“Eski Rusya tarihinin özelliklerinden biri, geri kalmışlığı yüzünden sürekli aldığı darbelerdi. Moğol hanları yenmişti onu. Türk beyleri yenmişti. İsveçli feodal beyler yenmişti. Polonyalı ve Litvanyalı eşraf yenmişti. İngiliz ve Fransız kapitalistleri yenmişti. Japon baronları yenmişti. Hepsi de onu geriliğinden dolayı yenmişti: askeri gerilik, kültürel gerilik, politik gerilik, sınai gerilik, tarımsal gerilik. Yenilmişti, çünkü yenilmesi kârlıydı ve cezasız kalıyordu. Devrim öncesi şairin mısralarını hatırlarsınız: ‘Yoksulsun ve bereketlisin, güçlüsün ve iktidarsızsın, Rusya Ana’ … İşte kapitalizmin … orman yasaları…
“Sosyalist anavatanımızın yenilmesini ve bağımsızlığını kaybetmesini mi istiyorsunuz? Bunu istemiyorsanız eğer, en kısa zamanda onun geriliğine son vermelisiniz… İleri ülkelerin 50 ya da 100 yıl gerisindeyiz. Önümüzdeki 10 yılda bu farkı kapatmalıyız. Ya bunu başarırız ya da bizi ezerler.”29
Tam olarak 10 yıl dört ay sonra Almanlar saldırdı; ve Sovyetler Birliği hazırdı.
Stalin 1934’te Wells’e şunları söylüyordu: “Faşizm gerici bir güçtür ve eski dünyayı şiddet yoluyla korumaya çalışır. Faşistlere karşı ne yapacaksınız? Onlarla tartışacak mısınız? İkna etmeye mi çalışacaksınız? Bunun bir faydası olmaz.” “Komünistler,” diyordu Stalin, “zoru idealize etmekten uzaktır; ama SSCB’ye şiddetli bir saldırı olasılığı karşısında gerçekçi olmalı, gerçekleşmesi durumunda onu püskürtmek için hazırlıklı olmalıdırlar.”30 Nazi saldırısı gerçekleştiğinde, Stalin aynı tarihsel gerçekçiliği olayların analizine uyguladı. 3 Temmuz 1941’deki ilk yayınında nihai zaferin garantisi olarak, hem Almanya’daki hem de Avrupa’daki Nazi cephe gerisinin istikrarsızlığına işaret ederek şunları söyledi:
“Bu savaş motorlar savaşıdır. Bu savaşı motor üretim üstünlüğüne sahip olan taraf kazanacaktır. ABD, İngiltere ve SSCB’de motor üretimini birleştirirsek Almanya karşısında üç katı bir üstünlük kazanmış oluruz. Hitler’in soyguncu emperyalizminin kaçınılmaz batışının bir yolu budur.”31
Şubat 1942’de, Hitler Sovyet devletini ve Slav halklarını tümüyle imha etmekle tehdit ederken, Stalin bir “Günün Emri”nde sakin bir biçimde cevap vererek, Kızıl Ordu’nun Almanya’ya karşı böyle bir hedefinin olmadığını bildirdi. “Tarih göstermiştir ki, Hitlerler gelir gider, ama Alman halkı ve Alman devleti kalıcıdır.”32 (Bu yaklaşımın, Lord Vansittart gibi, o zamanlar Almanya’nın, şimdi ise SSCB’nin yıkımı çağrısında bulunanların histerisi ile zıtlığını görebiliriz.) Aynı zamanda Stalin’in, ta 1934’te, “inisiyatifi, cesareti ve kararlılığı” nedeniyle Franklin Roosevelt’e karşı hayranlığını ifade etmesini ve onu “kapitalist dünya liderleri arasında en güçlü şahsiyet” olarak nitelemesini hatırlamak gerekir.33
Son olarak, Stalin’in 6 Kasım 1944’deki önemli uyarısını kaydetmek gerekir:
“Alman reislerin yeni bir savaşa hazırlandığını herkes biliyor. Tarih göstermiştir ki, 20-30 yıl gibi kısa bir süre, Almanya’nın yenilgiden toparlanıp gücünü yeniden göstermesi için yeterli bir süredir.”
Stalin, Birleşmiş Milletler’in işlevli olması durumunda barışın korunabileceğini, Alman saldırganlığının ortaya çıkmasının engellenebileceğini vurguladı:
“Bu dünya örgütünün eylemlerinin yeterince etkili olmasını bekleyebilir miyiz? Hitler Almanya’sına karşı savaşın asıl yükünü çeken büyük güçler birlik ve uyum ruhuyla hareket etmeye devam ederse etkili olacaktır. Bu temel koşul yerine getirilmezse etkili olmayacaktır.”34
Bugün İngiltere ve Fransa, ABD önderliğinde eski müttefikleri SSCB’ye karşı askeri bir ittifaka girmişken, bu gerçekleri okumak ne acı geliyor.
Fakat burada da, Stalin, yayımlanan son eserinde gelecekteki yeni olanaklara dair analizlerde bulunuyordu. Emperyalistler arası rekabete dair uzun analizlerden sonra şöyle diyordu: “Kapitalist Britanya ve ondan sonra da kapitalist Fransa bağımsız bir pozisyon ve tabii ki yüksek kârları güvenceye almak için sonunda mecburen ABD’nin kucağından kopacak ve onunla çatışmaya girecektir.” Bu sözlerin yazıldığı Eylül 1952’den bu yana onların doğruluğu kayda değer biçimde görülmüştür. Stalin “belli koşulların kesişmesi durumunda barış mücadelesinin sosyalizm mücadelesine doğru gelişmesi” olasılığından söz etmiştir. “Ancak o zaman bu, günümüzdeki barış hareketi olmaktan çıkıp kapitalizmin yıkılması hareketi olacaktır.”35 Bu perspektifin altında yatan, insanlığın “savaşların kaçınılmazlığı”ndan kurtulma ümididir.

IV
O halde, Stalin’in tarih konusundaki hükmü SSCB’de en kayda değer hüküm olarak görülmektedir. Birincisi, o, hangi konuda olursa olsun, akademik argümanların ağlarından sıyrılıp olayın esasına inmeyi beceren büyük ve etkili bir düşünürdü; ikincisi, herhangi bir fikri, iyice ölçüp biçtikten, konunun uzmanlarının görüşlerini tarttıktan sonra ortaya koyan büyük sorumluluk sahibi bir liderdi. Bu nedenledir ki, onun açıklamaları, SSCB’nin kolektif düşüncesinin en yüksek bilgeliğinin ifadesidir. Örneğin, SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları kitabındaki bir tek cümle, feodal toplumda artı-değerin tam olarak nasıl elde edildiği konusunda Sovyet tarihçileri arasında uzun süredir devam eden tartışmaları özetlemiş ve geliştirmiş, İngiliz Marksist tarihçilerin kafa yorması gereken bir vurguda bulunmuştur. “İktisat-dışı baskı feodal beylerin iktidarının güçlenmesinde belli bir rol oynamıştır; ancak feodalizmin dayanağı bu değil, feodal toprak mülkiyeti olmuştur.”36 diye yazmıştır Stalin.
O halde, Stalin’in açıklamalarındaki seyir, sadece tarih ve Stalin hakkında değil, Sovyet toplumu hakkında da büyük veriler içermektedir. Örneğin Stalin’in tarihin itici gücü olarak halk, sıradan halk üzerine yaptığı ısrarlı vurguyu ele alalım. 1933’te Kolektif Çiftlik İşçileri Kongresi’nde yaptığı bir konuşmada, Roma İmparatorluğu’nun çöküşü konusunda ortaya koyduğu düşünceler, antik dönem tarihçileri arasında yaygın tartışmalara yol açmıştır. (Bizim dar ve sınırlı bakış açımıza göre, hedef kitle ile konu arasındaki görünür aykırılık, Sovyet toplumu hakkında oldukça fazla şey ortaya koyar. Bu konuda Stalin’in kamulaştırılmış sanayilerin menajerlerine yaptığı konuşmada Nekrasov’dan alıntı yaptığı ve Bütün Rus tarihini anlattığı yukarıdaki bölüme bakınız.) Stalin burada şunları söylüyordu:
“Kölelerin devrimi, köle sahiplerini ve emekçilerin köle biçiminde sömürüsünü ortadan kaldırdı. Ama onların yerine serf sahiplerini ve emekçilerin serf biçiminde sömürüsünü getirdi. Bir grup sömürücü başka bir grup sömürücünün yerini aldı. Köle sisteminde ‘yasalar’ köle sahibinin kölelerini öldürmesine izin verdi. Serf sisteminde ise ‘yasalar’ köle sahibine ‘sadece’ serflerini satma izni verdi.”37
Tarihsel değişimi gerçekleştiren halktır; bu nokta Stalin’in eserlerinde tekrar tekrar vurgulanır. H. G. Wells, 19. yüzyıl ortalarında İngiltere’de “aristokrasiden burjuvaziye gönüllü bir iktidar transferi süreci” olduğundan söz etmiştir. Buna cevaben Stalin, (tabii haklı olarak) gönülsüz bir egemen sınıfın taviz vermeye zorlanmasında işçi sınıfı baskısı ve Çartist hareketin önemine vurgu yapmıştır.38 Lenin’in ölümünden hemen sonra yaptığı bir konuşmada, Stalin, “kitlelerin yaratıcı gücüne inancı” konusunda Lenin’e özel övgüde bulunmuş, onun tarih bilgisini ve dolayısıyla tarihi kontrol etme yeteneğini buna bağlamıştır.39 Yani Stalin, Antaeus’u Bolşevik partiye model olarak gösterdiğinde sadece hoş bir Yunan efsanesini kullanmıyor, tarihsel dersler olduğunu düşündüğü bir şeyi özetliyordu. Antaeus gücünü annesi topraktan alıyor ve ancak ondan uzaklaştırıldığında yıkılabiliyordu. “Bolşevikler,” diyordu Stalin, “kendilerini ortaya çıkaran ve besleyip büyüten” kitlelerle ilişkilerini korudukları sürece yenilmez olacaklardır.40
Bir başka başbakan ve savaş lideri Sir Winston Churchill ise, bir tarihçi olarak, yeteneklerini, büyük Marlborough Dükü –en az askeri başarıları kadar zenginlikte, kötülükte, yolsuzlukta da büyük olan– John Churchill’in itibarını korumaya adamıştı. Gürcü bir ayakkabı tamircisinin oğlu, büyük çaplı rüşvet suçlamalarına karşı savunulması gereken atalara sahip değildi. O da, en az Sir Winston kadar, kendisini meydana getirenlere karşı adaletin uygulanması kaygısı güdüyordu; ancak onun ataları ne zengin dük, ne yolsuzluğa bulaşmış general ve politikacı idiler; onlar Rusya halkına ve eski Rus emperyalizminin baskı altında tuttuğu uluslara mensup sıradan insanlardı.
Bu duygusallığa dair bir konu da değildir. Yukarıda SBKP Tarihi’nden bir alıntı yapmıştım; burada Stalin, bireylerin önemi konusunda ısrarın nasıl Marksizmin genel tarihsel bakışının bir parçası olduğunu ortaya koyuyordu.41 Daha popüler bir ifadeyle ve tarihsel analizden ziyade mevcut siyasal gerçekliğin bir ifadesi olarak, Stalin, aynı konuya 1933’teki Kolektif Çiftlik İşçileri Kongresi’nde değinmişti:
“Liderlerin tarihin tek yaratıcıları olarak görüldüğü, işçilerin ve köylülerin hesaba katılmadığı zamanlar geride kaldı. Ulusların ve devletlerin kaderi artık sadece liderler tarafından değil, başta ve esas olarak emekçi milyonlar tarafından belirleniyor. Hiç şikayet etmeden sessizce çalışan, fabrikaları ve atölyeleri inşa eden, madenleri çıkaran, demiryollarını yapan, kolektif çiftlikleri ve devlet çiftliklerini kuran, yaşamın bütün iyiliklerini yaratan, bütün dünyayı besleyen ve giydiren işçiler ve köylüler –yeni hayatın gerçek kahramanları ve yaratıcıları onlardır.”42
Burada, yeni Sovyet medeniyeti gelişirken, Marksist tarih anlayışını da nasıl doğal olarak geliştirdiğini görüyoruz; çünkü Sovyetler Birliği’nde tarihin yapıcısı olarak insan kendi gücünün bilincine varır. Mareşal Stalin’in İkinci Dünya Savaşı sonrası zafer kutlamalarında selamladığı, savaşların gerçek galibi, sıradan insandı.
“Sadece tarih,” diyordu Stalin Wells’e, “şu ya da bu olağanüstü şahsiyetin ne kadar önemli olduğunu gösterebilir.”43 Sir Winston Churchill’in Tahran’da hitap ettiği şekliyle, “Büyük Stalin”, bu ünvanı kesinlikle hak ediyordu. Churchill, Stalin’in Nazilere karşı SSCB’nin zaferini örgütlemedeki başarılarını düşünüyordu.
Fakat Stalin, en az eylem adamlığı kadar bir düşünürdü de. 1945’ten bu yana kapitalist ülkelerin siyasi liderleri insanlık için daha fazla yıkım getiren savaşlardan başka bir gelecek göremezken, Stalin, farklı meşguliyetlere ve halkına karşı farklı bir sorumluluk anlayışına sahipti. SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları’nda, bütün kadın ve erkeklerin tarih yapıcıları olarak, onu gerçekleştirme özgürlüklerinin bilincinde olarak, kendi kaderlerini nasıl kendi ellerine alacaklarını ortaya koyuyordu. Stalin, çalışma gününün beş saate indirilmesini, böylece toplumun tüm üyelerinin geniş kapsamlı bir eğitim için serbest zamanının olmasını dile getiriyordu. Bu geniş kapsamlı eğitim sayesinde insanlar kendi mesleklerini seçebilecek, böylece toplumun hiçbir üyesi bütün hayatı boyunca tek bir işe bağlı olmayacaktı. Böylelikle medeniyetin kendisi kadar eski olan bir ayrım, kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrım sonunda ortadan kalkacaktı.
Kendisi bütün çağdaşlarından daha etkili bir şekilde tarih yapan büyük bir Marksist düşünürün halkına bıraktığı son miras işte böyle bir mirastı: komünist bir toplumun yaratılması için gereken pratik tedbirler konusunda saygın bir kılavuz. Stalin’in öngördüğü gibi, böylesi bir toplumda ekonomik bolluk olmakla kalmayacak, tüm kadınlar ve erkekler insanlığın bütün kültürel mirasına, kendi kaderlerinin özgür ve bilinçli denetimine dahil olacaktır. Ancak sosyalist devrimden sonradır ki, diye yazıyordu Engels 75 yıl önce, “insan, tam bilinçli olarak kendi tarihini biçimlendirecek, ancak bu noktadan itibaren, insanın harekete geçirdiği sosyal nedenler baskın ve giderek artan biçimde insan iradesinden kaynaklı sonuçlar doğuracaktır. İşte bu, insanlığın zorunluluk alanından özgürlük alanına sıçrayışıdır.”44 Ne mutlu ki, Stalin, yarattığı şeyin farkında olarak ve kendisiyle birlikte onu yaratan insanlar arasında bu bilginin yayıldığını görerek, böylesi bir toplumun yaratılmasına bu kadar büyük katkıda bulunabilmişti. Yalnızca SSCB’de değil bütün ülkelerde insanlık daima ona derin bir minnet duyacaktır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑