İhtiyaç daimi, sözleşme geçici!

Nilgün Ongan

GİRİŞ

Burjuvazinin mülkiyet gücüne karşılık, işçi sınıfı yaşamak için çalışmak zorunda olan ve emek gücünü satabildiği ölçüde hayatını idame ettirebilen sınıftır. Dolayısıyla iş ve istihdam, işçi sınıfı açısından, kapitalist koşullarda var olabilmenin ön şartı olan daimi bir ihtiyaçtır.

Buna karşılık istihdam, burjuvazi açısından da önemli bir ihtiyaçtır. Çünkü sömürünün yolu istihdam yaratmaktan geçer. Bir başka deyişle; sanki karşılıksız bir “hizmet” adeta bir “lütuf”muş gibi yansıtılmaya çalışılan ve patronu “ekmek veren adam” mertebesine ulaştıran iş yaratma faaliyeti, işçinin emek gücüne el koyabilmenin ön şartıdır. Kapitalist kârının kaynağı ise, gasp edilmiş emek gücü.

Dolayısıyla işçiler açısından hayatta kalabilmenin, patron için ise kâr edebilmenin güvencesi olan istihdam meselesi, piyasa koşullarında sınıfsal çelişkinin tam da merkezinde yer alır. Bu durumda; istihdam politikalarında gündeme gelen herbir değişiklik, burjuvazinin cari dönemdeki ihtiyaçlarının, bunların ne ölçüde yasalaşıp hayata geçirilebildiği ise, sınıflar arasındaki güç dengesinin bir yansımasıdır.

Ne esnek çalışma, ne kiralık işçilik, ne de emek gücünü ucuzlatmaya yönelik herhangi bir düzenleme bu sınıfsal çelişkinin dışında değerlendirilebilir. Dolayısıyla çoğu zaman teknolojik gelişmeler gerekçe gösterilerek sanki bir zaruretmiş gibi savunulan esnek istihdam biçimleri ve bunların belirlediği çalışma ilişkilerinin “kaçınılmaz bir mecburiyet” olmayıp, bir sınıfsal tercih olduğunun altını çizmek gerekir.

Bir başka deyişle; tam zamanlı ve sürekli istihdamın işçiler için sağladığı göreli güvencelerle beraber tamamen ortadan kalkması, teknolojik gelişmenin dayattığı bir mecburiyet olmayıp, bir burjuva stratejisidir. Nitekim, sanki ortak çıkar paydamızmış gibi söz edilen “rekabet avantajı sağlama” gerekçesi de, bu stratejinin en çıplak ifadesidir.

ESNEKLİK İDEOLOJİSİNİN DAYANAKLARI

Sermayenin sınır ötesi piyasalara açılma ihtiyacının bir gereği olan esnekleşme ideolojisi, AKP döneminde “Milli İstihdam Stratejisi” olarak tescillenmiştir. AKP, iktidara geldiği 2002 yılından başlayarak çalışma ilişkilerinin işveren talepleri doğrultusunda esnekleştirilmesi yaklaşımını benimsemiş ve bu eğilim tüm AKP hükümetleri tarafından sahiplenilmiştir.

Bu çerçevede, başta İş Yasası’nın değiştirilmesi olmak üzere, pek çok kurumsal düzenleme yapılmış, taşeron ve kiralık işçilik yeni çalışma mevzuatı ile yasalaştırılmıştır. Öte yandan çalışma sürelerini denkleştirme esaslı düzenlemelerle, yoğunlaştırılmış iş haftasının aylarca sürmesi mümkün hale getirilmiştir. Nitekim Türkiye emek gücü piyasaları, haftalık 57 saati bulan çalışma süreleriyle, OECD ülkeleri arasında “lider” konuma ulaşmış durumdadır.

İşçi sendikalarının bu değişikliklere yönelik itirazları ise, hep aynı gerekçeyle savuşturulmuştur: “Fiili durumda zaten var.”

Buna göre, işçilerin hak ve güvence kaybına yol açan bir dizi düzenlemenin yasalaştırılması sağlanmış ve patronların fiili hak gaspları yasal güvenceye kavuşturulmuştur.

Çalışma yaşamını her geçen gün daha kuralsız hale getiren bu düzenlemeler, birbiriyle çelişen ve hiçbiri gerçeği yansıtmayan iki temel gerekçeye dayandırılmaktadır.

Bir yandan emek gücü piyasalarındaki tüm sorunların çalışma mevzuatının işçileri koruyan hükümlerinden kaynaklandığı ileri sürülerek, bunların kaldırılması gerektiği savunulurken, diğer yandan ise, güvencesiz istihdam biçimlerinin “aslında işçileri korumak amacıyla” yasallaştırıldığı iddia edilmektedir.

Birinci iddiaya göre, işsizliğin artmasından kayıt dışı çalışmanın yaygınlaşmasına kadar, emek gücü piyasalarındaki tüm sorunların nedeni işçilerin kazanılmış haklarıdır. Buna göre kıdem tazminatı, iş güvencesi ve işsizlik sigortası gibi kurumların varlığı dolayısıyla emek gücü maliyetlerinin yükseldiği ve patronların mecburen (!) kayıt dışı istihdama yönelmek zorunda kaldığı ileri sürülmektedir. Yani işsizliğin nedeni de, kayıt dışı çalıştırmanın yaygınlaşmasının nedeni de, çalışma hakkından kaynaklanan kimi güvenceyi kullanabilen, görece daha güvenli ve örgütlü koşullarda çalışabilen “diğer” işçilerdir.

Bu yaklaşım, hukuksuzluğu egemen sınıf ve onun çıkarları doğrultusunda araçsallaştırıp adeta bir “hak” haline dönüştürürken, sınıflar arasındaki çelişkiyi de sanki “sınıf içiymiş” gibi göstererek, işçilerin birlikte hareket etme gücünü engellemeye çalışmaktadır. Bununla beraber, sözü edilen kurumların Türkiye emek piyasalarını katılaştırdığı yolundaki iddialar da gerçek dışıdır.

Şöyle ki; gerek iş güvencesi gerekse işsizlik sigortasından yararlanabilmek bakımından yapılan düzenlemeler, Türkiye emek gücü piyasalarının yapısal koşullarıyla hiç örtüşmediğinden, kayıtlı sektörün bile çok önemli bir bölümü kapsam dışında kalmaktadır. Kaldı ki, ekonominin üçte birinden fazlası resmi verilere göre bile kayıt dışıdır.

İşçilerin önemli bir bölümünün kıdem tazminatı hakkından yararlandırılmadığı ise, doğrudan hükümet sözcüleri tarafından dile getirilmektedir. Ancak AKP hükümetleri, bu hak gasplarını engelleyecek tedbirler almak yerine, bunları “gerekçe” göstererek, kıdem tazminatı hakkının ortadan kaldırılması gerektiğini savunmakta ve bir kez daha fiili ihlalleri burjuvazi için “yasal fırsat”a çevirmeye çalışmaktadır.

Nitekim ampirik çalışmalar da, Türkiye’de piyasa rijiditesinin istihdam performansı bakımından belirleyici olduğu yolunda tartışmasız bir kanıta ulaşılamadığını göstermekte, üstelik de yapılan kimi çalışmada ise, Türkiye emek gücü piyasalarının pek çok Avrupa ekonomisiyle karşılaştırılamayacak ölçüde esnek olduğu sonucuna varılmaktadır. (Onaran, 2003)

Bununla beraber, OECD’nin “işten atma kolaylığı” doğrultusunda belirlenen esneklik göstergeleri dikkate alındığında ise, Türkiye, toplu işten çıkarmalar bakımından OECD ortalamasının oldukça üstünde bir esnekliğe sahiptir. Bireysel işten çıkarmalar konusunda ise, 40 ülke içinde en katı konumdaki 14. ülkedir. Yani Türkiye emek gücü piyasaları, AKP iktidarının iddia ettiği gibi, OECD ülkeleri içindeki en katı piyasa da değildir.

Öte yandan, ikinci iddiaya göre ise, sermayenin esnekleşme ihtiyacı doğrultusunda yapılan tüm düzenlemelerin gerekçesi, aslında “işçileri korumak”tır. Buna göre, başta taşeronlaşma olmak üzere yasallaştırılan tüm güvencesiz çalıştırma biçimleri “sistemin ıslah ve disipline edilmesi” gerekçesiyle savunulmaktadır. Yani bu çalıştırma biçimlerinin sömürüyü derinleştirdiği devlet tarafından da kabul edilmekte, ancak önleyici tedbirler almak yerine yasalaştırmanın sorunu çözeceği iddia edilmektedir.

Örneğin iş yasasının gerekçesinde, taşeron uygulamaların “işçilerin bireysel ve kolektif haklarını kullanılamaz hale getirdiği” belirtilmekte, buna karşılık taşeron sistemi “çalışma yaşamının bir gereği” olarak değerlendirilmektedir. Buradan hareketle de, taşeron sisteminin yasallaştırılmasının amacının “kötüye kullanımını engellemek” olduğu ileri sürülür.

Oysa kötüye kullanmak; gerek taşeron sisteminin gerekse diğer güvencesiz çalıştırma biçimlerinin özüdür. Bunların “çalışma yaşamının vazgeçilmezi” sayılması, patronun rekabet gücünü artırmasından, rekabet gücünü arttırmadaki bu başarı ise, “kötüye kullanmak” denen şeyin sistemin işleyiş kuralı olmasından kaynaklanır. Yani ortada hukuksal düzenleme yoluyla çözülecek arızi bir aksaklık ya da bir uygulama sorunu yoktur. Derinleşen sömürü, esneklik ideolojisinin çalışma prensibidir.

Dolayısıyla yasal hale getirilen herbir esneklik uygulaması, patronun daha fazla sömürebilme kapasitesine hukuksal güvence kazandırmakta ve patronları caydırıcı olmayan cezalara bile muhatap olmaktan kurtarmaktadır. Çalışma hakkından kaynaklanan bir dizi güvencenin kâğıt üzerindeki varlığı bile engellenmiştir. Dahası, bu engellemelerin herbiri, işçiler açısından “güvenceli” esnekliğin bir unsuru olarak lanse edilmektedir. Oysa sağlanan yegâne güvence; patrona kazandırılan “koşulsuz işten atma” güvencesidir.

AKP’NİN İSTİHDAM STRATEJİSİ

Bir yanda uzun çalışma süreleri ve yaygın kayıt dışı istihdam, diğer tarafta üretkenlik artışının oldukça gerisinde bırakılan ücret artışları istatistik veriler ve ampirik bulgularla beraber değerlendirildiğinde; Türkiye emek piyasalarının daha fazla esnekleşmeye değil, insan onuruna yakışır çalışma koşullarını hayata geçirecek ciddi müdahalelere ihtiyacı olduğu çok açıktır. Buna karşılık AKP iktidarları, çalışma yaşamını daha da kuralsız hale getiren bu düzenlemeleri, kurduğu ilk hükümetten itibaren başlıca politika hedefi olarak benimsemiştir.

Tüm AKP hükümetlerinin değişmez program maddesi olan esneklik uygulamalarına, değişen çalışma mevzuatı yanında, kalkınma planlarından büyüme programlarına kadar bütün politika belgelerinde yer verilmiştir. Nihayet, 2009 yılında başlayan hazırlıklar 2014 yılında tamamlanmış ve esneklik ideolojisi “milli istihdam stratejisi” halini almıştır.

Ancak bu “milli” stratejinin çok da “yerli” olmadığını vurgulamak gerekir. Zira yapılan tüm bu düzenlemeler esasen küresel kapitalizme uyumlanma çabası olup, ona egemen olan neo-liberal politikaların uzantısıdır. Dolayısıyla esneklik doğrultusunda yapılan her düzenlemenin sınıfsal sonuçları da, neo-liberal politikaların etkisinden bağımsız değildir.

Nitekim değiştirilen iş yasasının genel gerekçesinde “işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen temel yasa niteliğindeki iş kanununun izlenen ekonomik, sosyal politikalardan, siyasal gelişmelerden etkilenmesi, hatta bunların izlerini yansıtması gayet doğaldır” ifadelerine yer verilmiştir.

Benzer şekilde, “Ulusal İstihdam Stratejisi” (UİS) olarak adlandırılan strateji belgesi de, özünde Avrupa İstihdam Stratejisine uyumlanma çabasından ibarettir.

Sermayenin sınır ötesi piyasalara açılması, beraberinde yeni fırsatlar kadar yeni riskler de getirmektedir. Burjuvazi, bu riskleri bertaraf edebilmek için çalışma sürelerinden ücret düzeyine, istihdam hacminden sosyal ödeneklere kadar çalışma yaşamının tüm koşullarını tek başına ve sınırsızca belirleyebilmek ister. Böylece muhtemel risk ve krizlerin maliyetini işçilere yükleyebilecektir. Bunun önündeki en büyük engel ise, işçi sınıfının örgütlü gücü ve bu sayede kazandığı kimi güvencelerdir. Bu bağlamda esneklik; her şeyden önce işçi sınıfının örgütlü gücünü ve bu gücün kazanımlarını hedef alan bir sınıf stratejisidir.

İşte bu strateji doğrultusunda istihdam politikalarının hedef ve nitelikleri yeniden tanımlanmıştır.

Tam istihdam hedefinin ortadan kalktığı,

Çalışma hakkının bir parçası olan iş güvencesinin yerini “istihdam edilebilirlik” politikasına bıraktığı,

İstihdam politikalarını girişimcilik, adaptasyon ve fırsat eşitliği gibi piyasa kavramları çerçevesinde açıklayan bir yaklaşım “Avrupa İstihdam Stratejisi” (AİS) halini almıştır.

Buradan hareketle, UİS de, esnekliğin yaygınlaştırılmasını istihdamı arttırmanın yegâne formülü olarak belirlemekte ve işçilerin görece güvenceli koşullarda çalışmasını sağlayan tüm düzenlemeleri “emek gücü piyasalarının kusuru” olarak değerlendirilmektedir. Buna göre, kıdem tazminatı hakkı aşındırılmalı, taşeron çalıştırmayı sınırlandıran düzenlemeler kaldırılmalı, belirli süreli sözleşme yapmak için nesnel ölçüt koşulu aranmamalı ve kiralık işçilik yasallaşmalıdır.

Çalışma mevzuatının bütünüyle burjuvazinin esneklik ihtiyacı doğrultusunda düzenlenmesini öngören bu yaklaşım, genel olarak iş hukukunun felsefe ve niteliğini de yeniden tanımlamaktadır. Buna göre, iş hukukunun sosyal gelişme yönünde ilerleme gösteren dinamizmi ortadan kalkmış ve ekonomik kriz koşullarına uyum sağlayacak bir iş hukuku oluşmaya başlamıştır. (Özveri, 1996)

ESNEKLİĞİN İLERİ AŞAMASI: KİRALIK İŞÇİLİK

Yaygınlaşan esneklik ihtiyacı, emek gücü tedarikinin esnekleşmesini de beraberinde getirmiştir. Böylece istihdam hizmetlerinde kamu tekeli yıkılırken, işçi kiralayan ödünç emek bürolarının (özel istihdam büroları) sayıları da hızla artmaktadır.

Bürolar aracılığıyla işçi tedarik etmenin küresel bir sektör halini almış olması ise, sömürü kadar sömürüye aracılık etme işinin de sermaye açısından doğrudan bir kâr alanına dönüştüğünü göstermektedir.

Bürolarla ilgili tartışma da esasen bu konuya odaklanmaktadır. Özel istihdam büroları, gerek Türkiye’de gerekse dünyada nicedir faaliyet göstermekte, yine geçici çalışma ilişkisi de, mevzuatlarda uzun zamandır yer almaktadır. Tartışma konusu ise, istihdam hizmetinin özelleştirilmesi, yani özel istihdam bürolarının mesleki faaliyet olarak işçi kiralaması ve bundan kâr etmesidir.

Esnekliğin bu boyutu; neo-liberal politikaların özelleştirme, kuralsızlaştırma ve sendikasızlaştırma biçiminde özetlenebilecek temel dayanaklarının adeta kesişme noktasıdır. Bu hedeflerin tümü, özel istihdam büroları aracılığıyla gerçekleştirmek istenmektedir. (Ocak, 2010)

Sermayenin bu kapsamlı esneklik stratejisi karşısında ise, özellikle ILO’nun yıllar içinde ortaya koyduğu görüş değişikliği oldukça çarpıcıdır. Öte yandan ILO’nun ortaya koyduğu bu “esnek” tutum, uluslararası çalışma standartlarının sermaye ihtiyaçları doğrultusunda nasıl değiştirildiğini de açıkça göstermektedir.

Önceleri emek piyasalarını düzenlemenin bir kamu görevi olduğunu vurgulayan, kâr amaçlı özel istihdam bürolarının belli süreler içinde kapatılmasını öngören ve kazanç amacı taşımayan büroların ise sıkı izin ve denetim sistemleri altına alınması gerektiğini düzenleyen ILO, Ücretli İş Bulma Büroları Hakkında 96 Sayılı Sözleşmeyle beraber (1949) bu konudaki görüşlerini yumuşatmıştır. Buna göre, üye ülkelere 2 seçenek sunan ILO; büroların ya kademeli olarak kaldırılmasını ya da kâr amaçlılar da dâhil olmak üzere sıkı bir denetim altında düzenlenmesini hükme bağlamıştır.

1997 yılında kabul edilen 181 Sayılı sözleşmeyle ise, ILO’nun bu konudaki görüşleri geçmişten bütünüyle kopmuştur. 1930’lu yıllarda “işsizliği istismar edip, aşırı sömürüye yol açacağı” gerekçesiyle özel istihdam bürolarının faaliyetine karşı çıkan ILO, bugün büroların piyasa dalgalanmalarına tepki vermedeki hızından övgüyle bahsetmekte ve uzun süreli işsizliği azaltacağını ileri sürmektedir.

KİRALIK İŞÇİLİĞİN TÜRKİYE’DEKİ GELİŞİMİ

Özel istihdam bürolarının Türkiye’deki gelişimi de, biraz gecikmeli de olsa, benzer bir seyir izlemiştir. Buna göre, istihdam hizmetlerindeki kamu tekeli zamanla yumuşatılmış, ancak büroların mesleki faaliyet amaçlı işçi kiralaması uzun süre yasaklanmıştır. Üstelik bu yasağın gerekçesi de, tıpkı ILO’nun önceki yaklaşımında işaret ettiği gibi, “yol açacağı aşırı sömürü” olmuştur.

Nitekim büroların mesleki anlamda geçici iş ilişkisi kurabilmesine ilişkin bir düzenleme 2009 yılında Abdullah Gül tarafından veto edilirken, veto gerekçesinde “işçilerin emeğinin istismarına ve insan onuruna yakışmayan durumların doğmasına, olumsuz uygulamalara ve çalışma barışının bozulmasına yol açabileceği” ifadelerine yer verilmiş ve sendikal haklar bakımından taşıdığı sakıncalar da vurgulanmıştır.

Vetonun ardından, o dönem, yasa teklifinden çıkartılan kiralık işçilik düzenlemesi, geçtiğimiz aylarda yeniden gündeme gelmiş ve bu kez yasalaşmıştır.

Kiralık işçilik düzenlemesinin emek gücü piyasalarında yol açacağı sayısız olumsuz etki bir yana, sağlayacağı iddia edilen avantajlar da gerçeği yansıtmamaktadır. Bu bağlamda sıkça vurgulanan işsizliğin azalacağı efsanesi de doğru değildir. Nitekim ampirik çalışmalar, esneklik uygulamalarının işsiz kalınan süre kadar istihdamda geçen süreyi de azalttığını göstermektedir. Yani net etki; işsizliğin azalması biçiminde değil, devir oranlarının artması biçimindedir.

Öte yandan geçici işlerin, işsizlikle sürekli istihdam arasında bir köprü olduğu tezinin de Türkiye için bir karşılığı yoktur. Zira Türkiye’de geçici çalışanlar toplam işsizler içindeki en kalabalık grubu oluşturmaktadır. DİSK-AR’ın hazırladığı rapora göre geçici iş tamamlandığı için işsiz kalan bu kesimin toplam işsizler içindeki payı yüzde 36’dır.

Bununla beraber kayıt dışı istihdamın ortadan kalkacağı yönündeki beklenti ise; kayıtlı sektördeki çalışma koşullarının kayıt dışındaki kadar kuralsızlaştırılıp güvencesiz hale getirilmesiyle patronların kayıt dışına çıkmaya gerek duymayacağını ummaktan ibarettir. Kaldı ki; işçilerin yılın ancak belli zamanlarında çalışabilme imkânı bulması kayıt dışı çalışmayı genişletecektir.

Kiralık işçiliğin, esasen “kadınları emek gücü piyasalarıyla buluşturma politikası” olarak işlenmesine en büyük tepki, kadın işçilerden ve kadın örgütlerinden gelmektedir. KEİG tarafından hazırlanan raporlarda, tüm esneklik politikaları içinde kadının payına düşenin esnekliğin en kuralsız ve güvencesiz biçimi olan kiralık işçilik olduğuna dikkat çekilmektedir.

Öte yandan kadın istihdamını esnekleştirme politikasının “zayıflayan ailenin güçlendirilmesi” hedefiyle ilişkilendirilmesi ise, sömürü kadar muhafazakârlaşmayı da esasen kadınlar üzerinden hayata geçirme çabasıdır.

SONUÇ

Kiralık işçiliğin yasalaşması, başta taşeron çalıştırmayla ilgili yasal kısıtlamalar olmak üzere hâlihazırda var olan pek çok güvenceyi etkisizleştirecektir. Bu çerçevede, kimi haklar doğrudan ortadan kalkarken, kimi hakların kullanımı da iş ilişkisinin niteliği gereği mümkün olmayacaktır. Hakların fiilen veya hukuken ortadan kalktığı böyle bir ortamda ise sadece işçinin yükümlülükleri ve denetimi üzerine kurulu bir iş ilişkisi gündemde olacaktır.

Kiralık işçilerin sınırlı zamanlarda çalışabilme imkânı bulabileceği düşünüldüğünde, birçok haktan faydalanabilmeleri için gereken prim gün sayısını tamamlayabilmeleri neredeyse imkânsızdır. Buna karşılık, büronun prim yükümlülüklerini yerine getirmemesi durumu ise düşük para cezalarıyla geçiştirilmekte ve yasada lisans iptalini zorlaştıran düzenlemeler yer almaktadır.

Büroların faaliyetinin yaygınlaşması patronları üstlenmesi gereken bir dizi eğitim maliyetinden kurtarmaktadır. Buna karşılık “istihdam edilebilirlik” hedefi doğrultusunda eğitim-istihdam ilişkisinin güçlendirilmesi ise, istihdamı koruma sorumluluğunu doğrudan emekçilere bırakmaktadır.

İstatistikler, tüm dünyada, esnek çalışanların, aynı iş yapan tam zamanlı çalışanlardan daha az ücret aldıklarını gösteriyor. Örneğin İngiltere’de esnek çalışanlar aynı işi yapan tam zamanlı çalışanların saat ücretinin yüzde 68’ini alıyor. Almanya’da bürolar aracılığıyla kiralanan işçilerin ücretleri diğer çalışanlardan yüzde 20-40 daha az. İspanya’da ise, bu oran, yüzde 10-15 arasında değişiyor. (KEİG, 2015)

Kiralık işçiliğin, işçilerin ücret ve çalışma koşullarını aşındırdığı tüm kesimler tarafından kabul edilmektedir. Bu çerçevede de, dünyada bürolar aracılığıyla kiralanan işçilerin toplam istihdam içindeki payının son derece sınırlı olduğu özellikle iktidar sözcüleri tarafından vurgulanmakta ve yasalaşan düzenlemenin sayısal sınırlama içerdiğine de dikkat çekilmektedir. Buna göre yeni yasa, emek standartlarını çok da olumsuz etkilemeyecektir.

Uluslararası Özel İstihdam Büroları Konfederasyonu (CIETT), 2015 yılı itibarıyla bürolar aracılığıyla kiralanan işçilerin toplam emek gücünün yüzde 1.6’sını oluşturduğunu açıklamıştır. Ancak bu oran, sayısal olarak, dünya çapında milyonlarca işçiye denk gelmektedir. Bununla beraber Türkiye’de, kiralık işçilerin oransal payının bu kadar sınırlı kalmayacağı da çok açıktır. Yasada yer alan sayısal sınırlamaya göre, 10 ve daha az işçi çalıştıran işletmelerin 5 işçiye kadar kiralık işçi çalıştırabilmeleri mümkün. Bu büyüklükteki işletmeler ise, kayıtlı sektörün bile yüzde 80’inden fazlasını teşkil etmektedir. Nitekim emek örgütlerinin yaptığı araştırmalar, kayıtlı çalışanların yaklaşık yüzde 50’sinin kiralık işçilerden oluşacağını göstermektedir.

En önemlisi de, kiralık işçilik düzenlemesinin aşındıracağı standartlar, sadece kiralanan işçilerle de sınırlı değildir. Örneğin işletmeler 29 işçiyi aşıp da iş güvencesi kapsamına girmemek için kiralık işçi çalıştırma yoluna gidebileceklerdir. Ya da, asıl işin taşerona verilmesi istisnai koşullar dışında yasaklanmış olmasına rağmen, bu işlerde bürolar aracılığıyla kiralanan işçileri çalıştırmak mümkün hale gelmiştir. Dolayısıyla en kurumsal işletmelerde ve görece daha güvenceli koşullarda çalışan işçilerin standartları da ciddi tehdit altındadır.

Tabanda rekabetin artması, işin bölünebilirliği ve esnetilen mevzuat hükümleri işçilerin ortak hareket edebilme kapasitelerini her geçen gün daha da daraltmaktadır. Buna karşılık topyekûn bir sınıfsal saldırı niteliğindeki bu düzenlemeleri etkisiz kılabilmenin tek yolunun; topyekûn bir sınıfsal karşı duruş olduğunu unutmamak gerekir.

Kaynakça

KEİG (2015): Özel İstihdam Büroları Aracılığıyla Geçici İş İlişkisi: Kadın İstihdamı İçin Çözüm mü? Güvencesiz Esneklik İçin Tuzak mı?

Ocak, Alp Tekin (2010): “Emek Piyasası İçin ‘İnsan Koleksiyonu’: Özel İstihdam Büroları, Emek ve Siyaset”, Dipnot Yayınları, sf. 153-178.

Onaran, Özlem (2003): “İstihdam Politikaları ve Türkiye Emek Piyasaları”, İktisadın Dama Taşları III, İÜ İktisat Fakültesi Mezunlar Cemiyeti, sf. 58-83.

Özveri, Murat (1996): “İş Hukukunun Esnekleştirilmesi”, Petrol-İş Yıllığı (1995-1996), sf. 803-820

Üniversite A.Ş.

Eğitim alanının bir ‘ticari sektör’ haline dönüştürülmesi senelerdir yaşanan bir süreç olup, bugüne kadar yükseköğretim dışındaki eğitim kurumlarında daha görünür biçimde gerçekleştirilmiştir. Özellikle 1985 sonrası yapılan hukuksal düzenlemeler ile özel okullar devletçe teşvik edilirken (Uygun, 2003: 115), günümüzde doğrudan finansal destek yoluyla özel sermayenin eğitim alanında daha etkin hale gelmesi hedeflenmektedir.
Kapitalist büyümenin ’80 sonrası ihtiyaçlarına paralel olarak gelişen bu sürecin üniversitelere yansıması ise akademik eğitim ve araştırma faaliyetlerinin amaç ve niteliklerinin dramatik biçimde deforme edilmesiyle başlamış, vakıf üniversitelerinin yaygınlaşması ile gelişmiş ve üniversitelerin “başarısının” girişimcilik endeksindeki sıralamalara göre belirlendiği bugünkü hali almıştır. Bununla beraber, yakın gelecek için tasarlanan ise, sermayenin üniversite yönetim kurullarında doğrudan temsil edildiği bir yapılanma ile idari dönüşümün tamamlanmasıdır.
1980 sonrasından günümüze tedrici olarak ilerleyen bu süreç, yeni YÖK yasası çalışmaları çerçevesinde artık son safhasına ulaşmış ve üniversitelerin kurumsal, mali ve idari boyutlarıyla topyekûn piyasanın amaç ve işleyişine adapte edilmesi resmi devlet politikası halini almış ve daha görünür bir nitelik kazanmıştır. Dolayısıyla YÖK’e ilişkin “eski” ve “yeni” politikalar birbirini ikame etmeyip, tamamlar bir nitelik taşımaktadır. Aradaki tek fark ise, YÖK yasalarına egemen olan ruhun bugün artık üsluba da yansımış olmasıdır. Bu yanıyla yeni yasa tasarısı; özü, amacı ve ilkeleri yanında kullandığı dil itibarıyla da ticari bir işletmenin vizyon- misyon bildirimi niteliğindedir.
Sermaye üniversiteye nüfuz ettiği ölçüde bilimsel çalışma piyasa denetimine açılacağından akademik faaliyetin toplumcu niteliği aşınır. Araştırma faaliyetinin, konu seçiminden seçilen konunun işleniş biçimine kadar piyasa müdahalesine açık hale getirildiği bir yapıda, amacı ve işlevi de; sermaye ideolojisinin ihtiyaçlarına “bilimsel” geçerlilik kazandırmakla sınırlı olacaktır.
Nitekim yeni tasarıda “…araştırmacı, uzman, diğer personel ve öğrencileri yapacakları bilimsel çalışmalar itibarıyla ticarî değeri yüksek konulara yönlendirme” amacı açıkça düzenlenmiştir (m. 33). Bu amaçla, üniversitelerin “Bilgi Lisanslama Ofisi” kurabileceği belirtilmektedir. Kazançları kurumlar vergisinden müstesna anonim şirket statüsünde kurulacak bu ofislerin diğer görevleri arasında ise, üretilen bilgilerin ticari açıdan değerlendirilebilmesi ve ticari değeri olan bilgilerin pazarlanması gibi faaliyetler sıralanmaktadır (m. 33). Dolayısıyla yeni tasarı, anonim şirketlerin üniversite kurabilmeleri yanında (m. 29), mevcut üniversitelerin de aynı statüde şirketleşebilmelerinin önünü açmaktadır.
Tasarıdaki bu maddeler; “akademik faaliyet ödeneği” (m. 43), “sözleşmeli proje araştırmacısı istihdamı” (m.40), yükseköğretim kurumlarını belli aralıklarla kurumsal dış değerlendirmeye tabi kılan “kalite güvence sistemi” (m.47) gibi düzenlemelerle birlikte değerlendirildiğinde ise, tasarlanan “akademik” işleyiş ve akademisyenlerin akıbeti de netleşmektedir. Piyasa ihtiyaçları doğrultusunda ticari getirisi yüksek projeler üretenler, kâra katkı sağladıkları ölçüde ücretlendirilecektir. Bu yapıda eğitim faaliyetinin işlevi de emek-gücü yetiştirmekle sınırlandırılmıştır.
Sermayenin üniversiteyi denetleme ihtiyacı kapitalizmin gelişim seyrine bağlı olarak şekillenmektedir. “Bilgi” kullanımı bir sanayi girdisine dönüştüğü ölçüde bilimsel bilgiyi burjuvazinin hizmetine sokan üniversite-sanayi işbirliği uygulamaları yaygınlaşmakta ve teknopark projeleri her geçen gün artmaktadır. Buralarda görev alan öğretim üyelerinin ise, araştırma sonuçlarını ticarileştirebilmeleri amacıyla, şirket kurabilmelerinin önü açılmaktadır. Çünkü üniversiteler “girişimcilik” yetkinliğine göre sıralanmakta ve akademisyenlerin teknoparklarda ortak veya sahip oldukları faal firma sayısı “Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi”nde üst sıralara çıkabilmenin önemli göstergeleri arasında yer almaktadır.
İlk defa bu sene hazırlanan üniversitelerarası girişimcilik endeksinin bundan böyle her yıl açıklanacağı belirtilmiş ve gelecek yıldan itibaren üniversite tercihlerinden önce kamuoyu ile paylaşılacağına dikkat çekilmiştir. Bu açıklama, “tercih edilen üniversite” olabilmenin resmi standartlarını ortaya koyduğu kadar akademik ve toplumsal algıyı şekillendirme çabası bakımından da oldukça dikkat çekicidir.
Başlıca amacı özel sektörün rekabet gücünü artırmak olan bu “işbirliği” modeli, sermayeye kaynak transferi yanında bir dizi finansal kolaylık da sağlamaktadır. Aynı “işbirliği” nin toplumdaki karşılığı ise, örneğin tıp fakültesi öncülüğünde gerçekleştirilen bir dizi bilimsel buluştan yararlanamamak* veya sanayi üretiminin halk sağlığı üzerindeki etkilerinin toplumdan saklanması biçiminde tezahür edecektir.
Sosyal bilimler alanında farklı düşüncelerin üretimi bakımından adeta “dilsizleşmiş” bir ortam sözkonusudur. Bu çerçevede üretilen bilginin “mutlak doğru” ve “yansız” olduğu yolunda yaratılan algı ise kapitalizmin bilgi üretimi üzerindeki hakimiyetini özenle gizlemeye yöneliktir (Güngen vd., 2010:6).
Oysa akademik özgürlük, en az devlet kadar, sermayeden de bağımsız ve tüm egemen güçlere karşı aynı ölçüde güvence altında olmayı gerektirmektedir. Ollman’ın da (2001) belirttiği gibi; bir üniversite üst yönetiminin çoğunlukla generallerden oluşması oradaki eğitimin amacı ve niteliği bakımından ne kadar zihin açıcı ise işadamlarının bulunması da aynı ölçüde açıklayıcı olacaktır. Bu yanıyla, yeni taslakta da sıkça yer alan “özerklik” vurgusu, akademik özgürlük yolunda bir demokratik kazanım değil, devletin sosyal işlevinin tümüyle tasfiye edildiğini gösteren bir parola niteliği taşımaktadır.
Yeni YÖK taslağı; nasıl, ne zaman ve hangi hükümleri muhafaza ederek yasalaşacağından ziyade devletin sınıf kimliğini ve resmi ideolojinin sınıfsal niteliğini açıkça ilan etmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu yanıyla da, ilk bakışta “malumun ilamı” diye değerlendirilebilir. Ancak şu da bir gerçek ki; “malum” bugüne kadar hiç bu kadar pervasızca ilam edil(e)memiştir!

Kaynakça
Güngen A. R., F. Ercan, Ö. Tezçek, Biçer, Y. Özgün (2010): Emek ve Siyaset, Dipnot Yayınları, Ankara, s. 6
Ollman, B. (2001): “Akademik Baskının İdeolojisi Olarak Akademik Özgürlük İdeali: Amerikan Usulü”, Praksis(4), 2001, s. 110- 125
Tokyay, M., T. Timur, F. Başkaya, F. Ercan (2006): Eğitimin Ticarileşmesi ve Üniversiteler, http://van.imo.org.tr/resimler/dosya_ekler/1fb95f18eb5c297_ek.pdf
Uygun, S. (2003): “Türkiye’de Dünden Bugüne Özel Okullara Bir Bakış (Gelişim ve Etkileri)”, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, C: 36, S:1-2, s. 107- 120

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑