“Bir Adım İleri İki Adım Geri”den parça…

V. İ. Lenin

Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Üçüncü Kongresi’nde Martov ile Lenin arasında, arka planında “devrim için bize nasıl bir parti lazım” sorusu olan bir tartışma sürdürülmüştür. Tartışmanın en kritik noktalarından birisi; parti tüzüğünde üyelik kriterlerinin nasıl tanımlanacağıdır. Lenin, 1904 tarihli “Bir Adım İleri İki Adım Geri” kitabının aşağıda alıntıladığımız bölümünde, Martov’la yaptığı polemikte üyelik kriterlerinden “parti örgütünde yer alma” ilkesinin önemini özenle vurguluyor. Tartışma sadece üyelik kriterleri ile sınırlı değildir. Tartışmanın temelinde; Lenin’in aklındaki demokratik merkeziyetçi, üyelik tanımı net, küçük burjuva özgürlükçülüğüne yer bırakmayan parti fikri ile Martov’un yerelci, “her grevci işçiyi parti üyesi” sayan, böylece onu sosyalist bilince kazanmayı gerekli görmeyen, gevşek, şekli şemali belirsiz parti fikri arasındaki köklü ayrılık vardır. Kimi tartışmalarda, Rusya’da Çarlık otokrasisinin baskıcı koşullarının dayattığı vurgular ve önlemler görülse de, parti teorisi açısından Lenin’in en önemli eserlerinden birisidir.

**Yazı Kurulu’nun notu**

## G.

## PARTİ TÜZÜĞÜ YOLDAŞ MARTOV’UN TASARISI

Kongre, programdan sonra parti tüzüğüne geçti (yukarda değinilen merkez yayın organı sorununu ve temsilcilerin çoğunun doyurucu bir biçimde sunamadığı temsilci raporlarını bir yana bırakıyoruz). Söylemeye bile gerek yok, tüzük sorunu, hepimiz için çok büyük bir önem taşıyordu. Her şey bir yana, ta başından bu yana, İskra, yalnızca bir yayın organı olarak değil, aynı zamanda bir örgüt çekirdeği olarak davranmıştı. İskra dördüncü sayısındaki başyazısında (“Nereden Başlamalı?”), üç yılı aşkın bir süreden beri sistemli ve kararlı olarak izlediği tüm bir örgütlenme planı öne sürmüştü1.

İkinci parti kongresi, İskra’yı merkez yayın organı olarak kabul ettiği zaman, konuya ilişkin kararın giriş bölümündeki üç maddeden ikisi (tutanaklar, sf. 147), işte bu örgütlenme planına ve İskra’nın örgütlenme görüşlerine ayrılmıştı; gazetenin, pratikteki parti çalışmalarını yönetmesine ve birliğin sağlanmasında oynadığı role ayrılmıştı. İşte bu nedenledir ki, tüm parti, örgütlenmeye ilişkin belirli görüşleri benimseyip resmen yasalaştırmadıkça, İskra’nın çalışmaları ve partinin örgütlenmesi işleri, gerçekte partinin canlandırılması çalışmaları tamamlanmış sayılamazdı. Bu amaca partinin örgütlenme tüzüğüyle varılacaktı.

İskra’nın, parti örgütüne temel yapmaya çalıştığı iki ana fikir vardı: birincisi, örgütlenmenin bellibaşlı ve ayrıntılı sorunlarını kararlaştırma yöntemini ilke olarak belirleyen merkeziyetçilik fikri; ikincisi de, ideolojik önderlik için bir organın, bir gazetenin özel işlevi fikri – varolan siyasal kölelik koşulları altında, Rus sosyal-demokrat işçi sınıfı hareketinin geçici ve özel gereksinmelerini, ilk eylem üssünü yurt dışında kurma düşüncesi çerçevesinde dikkate alma fikri. Bir ilke sorunu olarak birinci düşüncenin tüm tüzüğe egemen olması gerekiyordu; ikinci fikir, geçici yer ve eylem biçimi koşullarının zorladığı özel bir fikir oluşuyla, biri merkez yayın organı, öteki de Merkez Yönetim Kurulu olmak üzere iki merkez kurulmasını öngören önerge çerçevesinde, merkeziyetçilikten bir çeşit ayrılış gibi görünüyordu. Partinin örgütlenişine ilişkin bu iki belli-başlı İskra fikrini, İskra’nın başyazısı (n° 4) “Nereden Başlamalı?”da ve Ne Yapmalı’da ben geliştirmiştim. Bu fikirler, son olarak, Bir Yoldaşa Mektup’ta, pratik olarak tamamlanmış bir tüzük biçiminde, ayrıntılarıyla açıklanmıştı. Gerçekte, eğer İskra’nın tanınması salt sözde kalmayacaksa, salt beylik bir söz olmayacaksa, geriye kalan tek şey, bu fikirleri somutlaştıracak bir tüzüğün maddelerinin yazılmasından ibaretti. Bir Yoldaşa Mektup’un yeni baskısına yazdığım giriş yazısında, parti tüzüğünün o broşürle şöyle bir karşılaştırılmasının, her ikisindeki örgütlenme fikirlerinin tam bir özdeşlik içinde olduğunu görmeye yeteceğini belirtmiştim.

İskra’nın örgütlenme düşüncelerinin tüzükte biçimlendirilmesi çalışmalarından söz ederken, yoldaş Martov’un andığı bir olaya, à propos2 değinmem gerekiyor. “Bir gerçeğin ortaya konması” dedi Martov birlik kongresinde (tutanaklar, sf. 58), “Lenin’in, benim bu madde üzerinde [yani birinci madde] oportünizme kaymamı beklememiş olduğunu göstermeye yetecektir. Kongreden bir-buçuk ya da iki ay kadar önce, tasarımı Lenin’e gösterdim. O tasarıdaki birinci madde, tam kongreye önerdiğim madde gibi yazılmıştı. Lenin, tasarıma çok ayrıntılı olduğu gerekçesiyle itiraz etti ve bana, beğendiği tek şeyin birinci maddedeki —yani parti üyeliğinin tanımı maddesindeki – fikir olduğunu söyledi, benim maddeyi yazış şeklimin iyi olmadığını, bu nedenle o maddedeki fikri bazı değişikliklerle kendi tüzüğüne geçireceğini ifade etti. Görüldüğü gibi, Lenin benim maddeyi yazış şeklimi çok önceden biliyordu, bu konudaki görüşlerimden haberdardı. Görüyorsunuz ki, ben kongreye açık-seçik bilinen görüşlerimle geldim, düşüncelerimi gizlemedim. Karşılıklı üye seçimine, merkez yönetim kuruluyla merkez yayın organına üye seçiminde oybirliği ilkesine, vb., karşı duracağıma dair kendisini uyardım.”

Söz, karşılıklı üye seçimine karşı durma uyarısına geldiği zaman, o konudan söz ederken, işin aslını göreceğiz. Şimdi bu noktada, Martov’un tüzüğünün “açık-seçik bilinen görüşleri” üzerinde duralım. Birlik kongresinde, münasebetsiz tüzüğüyle ilgili bu olayı belleğinden çıkarıp yeniden ortaya koyarken (ki o tüzüğü, münasebetsiz olduğu için kongrede geri almış, ama kongreden sonra, kendisine özgü tutarlılığıyla, bir kez daha gün ışığına çıkarmıştır) Martov, sık sık olduğu gibi, birçok şeyi unuttu ve bu nedenle de işleri birbirine karıştırdı. İnsan düşünüyor da, özel konuşmaları aktarmaması ve belleğine dayanmaması için, (insanlar ellerinde olmadan, yalnızca kendi yararlarına olan şeyi anımsarlar), şimdiye dek gelmiş-geçmiş bazı olayların kendisini yeter ölçüde uyarmış olması gerekirdi – ama yine de yoldaş Martov, elinde daha başka malzeme olmadığı için, çürük malzeme kullandı. Bugün yoldaş Plehanov bile onu taklit etmeye başlıyor – anlaşılan kötü örnek bulaşıcı.

Martov’un tasarısının birinci maddesindeki “fikri” “beğenmiş” olamazdım; çünkü kongreye gelen bu tasarıda herhangi bir fikir yoktu. Belleği kendisini yanıltıyor. İyi bir talih eseri, Martov’un tasarısını, kâğıtlarımın arasında buldum. Bu tasarıda, “birinci madde, kongrede önerdiği biçimde yazılmış değildi.” Bu kadarı “açık-seçik görüşler” için yeterlidir!

Martov’un tasarısındaki birinci madde şöyle: “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul ederek, parti organlarının [aynen böyle!] denetim ve yönetimi altında, partinin amaçlarını gerçekleştirmek için faal olarak çalışan kişidir.”

Benim tasarımdaki birinci madde şöyle: “Parti üyesi, parti programını kabul eden ve hem mali yönden, hem parti örgütlerinden birine bizzat katılarak partiyi destekleyen kişidir.”

Martov’un kongrede yazdığı ve kongrece kabul edilen birinci maddesi şöyle: “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul eden, partiyi mali yönden destekleyen ve parti örgütlerinden birinin yönetimi altında partiye düzenli olarak kişisel yardımda bulunan kişidir.”

Maddeleri böyle yan yana koyunca açıkça görülüyor ki, Martov’un tasarısında herhangi bir fikir yoktur, yalnızca boş bir tümce vardır. Parti üyelerinin, parti organlarının denetim ve yönetimi altında çalışmak zorunda olduklarını söylemeye gerek yoktur; başka türlü olamaz. Böyle bir maddeden, ancak hiç bir şey söylemeksizin konuşmayı sevenler, “tüzüğü” bir söz kalabalığı ve bürokratik formüller (yani iş için yararı olmayan ama gösteriş için yararlı olduğu düşünülen formüller) içinde boğmayı sevenler söz edebilir. Birinci maddenin fikri, ancak şu soru sorulduğu zaman ortaya çıkıyor: Parti organları, parti örgütlerinden herhangi birine bağlı olmayan parti üyelerini gerçekte yönlendirebilirler mi? Yoldaş Martov’un tasarısında bu düşüncenin izi bile yoktur. İşte bundan ötürüdür ki, “bu konu üzerinde” yoldaş Martov’un “görüşleri”ni bilmiş olamazdım. Çünkü yoldaş Martov’un tasarısında bu konuda hiçbir görüş yoktur. Yoldaş Martov’un gerçekleri dile getirişi, işleri yüzüne gözüne bulaştırmaktır.

Öte yandan, yoldaş Martov’a şu noktanın belirtilmesi gerekir ki, “benim bu konudaki görüşlerimi” tasarımdan biliyordu; görüşlerimi protesto etmedi; tasarımı kongreden iki-üç hafta önce herkese gösterdiğim halde, Martov, görüşlerimi, ne yazı kurulunda, ne de yalnızca benim tasarımı bilen temsilcilerle konuşmalarında reddetmiş değildir. Dahası var, kongrede bile, ben tüzük tasarımı3 sunduğum ve tüzük komisyonunun seçiminden önce savunduğum zaman, yoldaş Martov açıkça şöyle dedi: “Lenin yoldaşın vargılarıyla birleşiyorum. Ondan yalnızca iki noktada ayrılıyorum” (kalın italikler benim) – konseyin kuruluş biçiminde ve karşılıklı üye seçmenin oybirliğine dayanmasında (tutanaklar, sf. 157). Birinci madde üzerinde herhangi bir ayrılık olduğuna dair henüz tek sözcük söylenmiş değil.

Sıkıyönetim hakkındaki broşüründe yoldaş Martov, kendi tüzüğünü geniş ayrıntılarıyla bir kez daha anımsamayı uygun görmüş. Bu broşürde Martov, birkaç ufak nokta dışında şimdi bile (Şubat 1904 – bundan üç ay sonra ne olacağını söyleyemeyiz) imzasını atacağını söylediği tüzüğünün, “merkeziyetçiliğin aşırı serpilmesini onun onaylamadığını açıkça gösterdiği”ne dair bize güvence veriyor (sf. IV). Yoldaş Martov’un şimdi yaptığı açıklamaya göre, bu tüzüğü kongreye sunmamasının nedenlerinden birincisi, “İskra’dan öğrendiklerinin onda tüzüğü küçük görme duygusunu yaratmış olması”dır (işine geldiği zaman İskra sözcüğü yoldaş Martov’un gözünde dar bir hizip ruhunu değil, ama eğilimlerin en kararlısını ifade ediyor! Ne yazık ki, İskra’dan öğrendikleri, üç yıl içinde, aydın bir kişinin kararsız ruh halinin, ortak rızayla kabul edilmiş tüzüğün ihlalini haklı gösterebilmek için başvurduğu anarşist sözleri, yoldaş Martov’un küçük görmesini sağlayamamıştır). İkincisi, görmüyor musunuz, yoldaş Martov, “İskra’nın ortaya çıkardığı temel örgüt çekirdeğinin taktiklerine herhangi bir uyumsuzluk getirmek”ten sakınmak istemiştir! Çok tutarlı, değil mi? Birinci maddenin oportünist biçimde yazılışıyla ya da merkeziyetçiliğin aşırı serpilmesiyle ilgili bir ilke sorununda yoldaş Martov (yalnızca dar hizip kafasıyla dehşet verici olan) bir uyumsuzluktan öylesine korkuyor ki, yazı kurulu gibi bir çekirdekle ilgili görüş ayrılığını bile ortaya koymuyor! Merkez organlarının kuruluşuna ilişkin pratik sorunda ise yoldaş Martov, İskra örgütünün (bu gerçek temel örgüt çekirdeğinin) çoğunluğunun oyuna karşı Bund’un ve Raboçeye Dyelo’cuların yardımını isteyebilmiştir. Yoldaş Martov, en yetkili yargıcıların sorunu değerlendirişindeki “hizip ruhu”nu reddedebilmek için, salt bunun için giriştiği sözümona yazıkurulunu savunma çabalarına sızan kendi hizipçiliğindeki “uyumsuzluğu” görmüyor bile. Onu cezalandırmak için, tüzüğünün tam metnini, hangi görüşleri ve hangi aşırı serpilmeleri ortaya koyduğunu göstererek, buraya aynen alıyoruz4:

“Parti tüzük tasarısı. – 1. Parti Üyeliği. – l° Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul ederek, parti organlarının denetim ve yönetimi altında partinin amaçlarını gerçekleştirmek için faal olarak çalışan kişidir. – 2° Bir üyenin, parti çıkarlarıyla bağdaşmayan işler dolayısıyla partiden çıkarılmasına Merkez Yönetim Kurulu karar verir. [Gerekçeli çıkarma cezası, parti dosyalarında saklanır ve istek halinde bütün parti yönetim kurullarına bildirilir. Merkez Yönetim Kurulunun kararına karşı iki ya da daha fazla yönetim kurulunun isteğiyle kongreye başvurulabilir.]”... Ben, Martov’un tasarısında yer alan açıkça anlamsız, herhangi bir “fikir” içermemekle kalmayan, ama herhangi bir belirli koşul ya da istemi de içermeyen maddeleri –çıkarma cezasına ilişkin kararın tam nerede saklanacağı hükmünün tüzükte yer alması gibi eşsiz bir tanımı ya da Merkez Yönetim Kurulunun bir üyeyi çıkarma kararına karşı kongreye başvurma (genel olarak bütün kararlarına karşı değil mi?) maddesi gibi maddeleri– köşeli ayraçlar içinde göstereceğim. Bu, gerçekte, gereksiz, açıkça yararsız ya da kırtasiyeci madde ve esasları biçimleyen bir laf kalabalığı ya da gerçekten bürokratik bir biçimselliktir. “II. Yerel Yönetim Kurulları. – 3° Yerel çalışmalarda partiyi, parti yönetim kurulları temsil eder.” (Ne yeni ve zekice bir şey!) “4° [İkinci Kongre sırasında varolan ve kongrede temsil edilen yönetim kurulları parti yönetim kurulları olarak kabul edilir.] – 5° Dördüncü maddede anılanlara ek olarak partinin yeni yönetim kurulları Merkez Yönetim Kurulu tarafından atanır. [Merkez Yönetim Kurulu, ya halen varolan belli bir yerel örgütün üyelerini yönetim kurulu olarak onaylar, ya da eski örgütü yenileyerek bir yerel yönetim kurulu oluşturur.] – 6° Yönetim kurulları, kendi üye sayılarını, kurul içinde seçim yaparak artırabilirler. – 7° Merkez Yönetim Kurulu, bir yerel yönetim kurulunun üye sayısını, (kendisince bilinen) yoldaşlarla, yönetim kurulunun toplam üye sayısının üçte-birini geçmemek üzere, artırma hakkına sahiptir.” Bürokrasinin mükemmel bir örneği. Niçin üçte-birini geçmiyor? Amaç nedir? Artırma tekrar tekrar yapılabileceğine göre, hiç bir şeyi sınırlamayan bu sınırlamanın anlamı nedir? “8° [Bir yerel yönetim kurulunun adli kovuşturma nedeniyle dağılması ya da parçalanması durumunda” (bu, bütün üyelerin tutuklanmaması mı demek oluyor?) “Merkez Yönetim Kurulu, o yerel yönetim kurulunu yeniden kurar.]” (7’nci maddeyi dikkate almaksızın mı? Yurttaşlara, hafta içinde çalışmalarını, tatil günleri dinlenmelerini emreden Rus yasalarıyla bu 8’inci madde arasında yoldaş Martov bir benzerlik görmüyor mu?) “9° [Eğer herhangi bir yerel yönetim kurulunun çalışmaları partinin çıkarlarıyla bağdaşmazsa, olağan parti kongresi, Merkez Yönetim Kuruluna, o yerel yönetim kurulunu yenileme emrini verebilir. Böyle bir durumda, o yönetim kurulu dağılmış sayılır ve o kurulun çalışma alanındaki yoldaşlar ona bağlı olmaktan5 çıkarlar.]” Bu maddede yer alan hüküm, “Her türlü sarhoşluk yasaktır” yollu Rus yasasının bugüne kadar gelen maddesi kadar yararlı görünüyor. “10° [Partinin yerel yönetim kurulları, kendi bölgelerinde, partinin bütün propaganda, uyarma ve örgütlenme işlerini yürütürler ve partinin Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarının, kendilerine emanet edilmiş parti görevlerini yerine getirme çalışmalarına yardımcı olmak üzere bütün güçleriyle çalışırlar.]” Öf! Kutsal bildiğiniz tüm şeyler aşkına söyleyin, bunun amacı nedir? “11° [Yerel bir örgütün iç düzenlemeleri, bir yönetim kurulu ile ona bağlı gruplar arasındaki karşılıklı ilişkiler” (işitiyor musunuz yoldaş Akselrod?) “ve bu grupların yetki ve özerklik sınırları” (yetki sınırlarıyla özerklik sınırları aynı şey değil mi?) “bizzat yerel yönetim kurulu tarafından kararlaştırılacak ve Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarının yazıkuruluna bildirilecektir.]” (Bir şey unutulmuş: Bu bildirimlerin nerede dosyalanacağı belirtilmemiş.) “12° [Yönetim kurullarına bağlı bütün gruplar ve parti üyesi bireyler, herhangi bir konudaki düşüncelerinin ve tavsiyelerinin, parti Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarına iletilmesini isteme hakkına sahiptirler.] – 13° Yerel parti yönetim kurulları, kendi gelirlerinden, Merkez Yönetim Kurulu fonlarına, Merkez Yönetim Kurulunun saptayacağı miktarda yardımda bulunurlar. – III. Rusçadan Başka Dillerde Girişilecek Ajitasyon Çalışmaları İçin Kurulacak Örgütler. – 14° [Rusça dışındaki herhangi bir dilde yürütülecek ajitasyon çalışmaları için ve aralarında böyle bir ajitasyon işinin yürütüleceği işçileri örgütlemek amacıyla, böyle bir özel ajitasyon işinin ve bu tür örgütler ortaya çıkarılmasının gerekli görüldüğü yerlerde bu tür ayrı örgütler kurulabilir.] – 15° Böyle bir zorunluk olup olmadığına parti Merkez Yönetim Kurulu ve anlaşmazlık hallerinde parti kongresi karar verir.” Tüzüğün daha sonraki maddeleri düşünülürse, bu maddenin ilk bölümü gereksizdir; anlaşmazlık halleriyle ilgili ikinci bölümü ise yalnızca gülünçtür. “16° [14’üncü maddede anılan yerel örgütler, özel işlerinde özerk olacaklardır, ancak yerel yönetim kurulunun denetimi altında çalışacaklar ve ona bağlı olacaklardır; bu denetim biçimi ve yönetim kuruluyla özel örgüt arasındaki örgütsel ilişkilerin niteliği, yerel yönetim kurulu tarafından kararlaştırılacaktır.” (Tanrıya şükürler olsun! Bu boş söz kalabalığının ne kadar gereksiz olduğu artık iyice ortaya çıkmış bulunuyor.) “Partinin genel çalışmaları açısından bu örgütler, yönetim kurulunun bir parçası olarak hareket ederler.] – 17° [14’üncü maddede anılan yerel örgütler, özel görevlerini daha etkin biçimde yerine getirebilmek üzere, özerk birlikler kurabilirler. Bu birlikler kendi özel gazetelerine ve yönetim organlarına sahip olabilirler; bunların her ikisi de parti Merkez Yönetim Kurulunun doğrudan denetimi altındadırlar. Bu birlikler kendi tüzüklerini bizzat hazırlarlar, ancak bu tüzüklerin parti Merkez Yönetim Kurulunca onaylanması gereklidir.] – 18° [17’nci maddede sözü edilen özerk birlikler, yerel koşullar gereği yerel parti yönetim kurulları, esas itibariyle belli bir dilde ajitasyon çalışmaları yapıyorlarsa, onları da içine alabilir. Not: Özerk birliğin bir parçasını oluştururken, böyle bir yönetim kurulu, partinin yönetim kurulu olma niteliğini yitirmez.]” (Bu madde bütünüyle, müthiş yararlı ve çok zekice. Hele not’a diyecek yok.). “19° [Özerk bir birliğe bağlı olan yerel örgütlerin o birliğin merkez organlarıyla ilişkileri, yerel yönetim kurullarının denetimi altındadır.] – 20° [Özerk birliklerin merkez basınının ve yönetim organlarının parti Merkez Yönetim Kuruluyla ilişkisi, yerel yönetim kurullarının parti Merkez Yönetim Kuruluyla ilişkisi gibidir.] IV. Parti Merkez Yönetim Kurulu ve Basın Organları. – 21° [Parti bir bütün olarak Merkez Yönetim Kuruluyla siyasal ve teorik basın organlar tarafından temsil edilir.] – 22° Merkez Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır: partinin bütün pratik çalışmalarının genel yönünü yürütmek; bütün güçlerinin tam yerinde ve yararlı bir biçimde kullanılmasını sağlamak; partinin bütün kesimlerinin çalışmalarını denetlemek; yerel örgütleri yayınlarla beslemek; partinin teknik yapısını örgütlemek; parti kongrelerini toplamak. – 23° Partinin basın organlarının görevleri şunlardır: partinin ideolojik yönünü yürütmek, parti programı için propaganda yapmak, sosyal-demokrasinin dünya görüşünün teorik ve popüler yönden işlenmesini gerçekleştirmek. – 24° Partinin bütün yerel yönetim kurulları ve özerk birlikler, hem Merkez Yönetim Kuruluyla, hem parti yayın organlarının yazıkuruluyla, doğrudan haberleşme ilişkisi kurarlar ve onları, hareketin gelişiminden ve kendi bölgelerindeki örgütlenme çalışmalarından, belli aralıklarla haberdar ederler. – 25° Parti yayın organlarının yazıkurulu parti kongrelerinde atanır ve gelecek kongreye kadar görev yapar. – 26° [Yazıkurulu kendi içişlerinde özerktir] ve her defasında Merkez Yönetim Kuruluna haber vererek, iki kongre arasında, kendi üyelerinin sayısını artırabilir ya da değiştirebilir. – 27° Merkez Yönetim Kurulunun yayınladığı ya da onayladığı bütün bildiriler, Merkez Yönetim Kurulunun isteği üzerine, parti organında yayınlanır. – 28° Merkez Yönetim Kurulu, parti organlarının yazıkuruluyla anlaşarak, yayın çalışmalarının çeşitli yönleri için özel yazarlar grubu kurabilir. – 29° Merkez Yönetim Kurulu, kongre tarafından atanır ve gelecek kongreye kadar görev yapar. Merkez Yönetim Kurulu, herhangi bir sınırlama olmaksızın, üyelerinin sayısını, kendi içinde yapacağı seçim yoluyla artırabilir. Bu durumda, her defasında parti merkez yayın organlarının yazıkuruluna haber verir. – V. Parti Yurtdışı Örgütü. – 30° Yurtdışındaki parti örgütü, yurtdışında yaşayan Ruslar arasında propaganda yapar ve onların içindeki sosyalist öğeleri örgütler. Yurtdışındaki parti örgütüne, seçimle gelmiş bir yönetim organı önderlik eder. – 31° Partiye bağlı özerk birlikler, özel görevlerini yürütmelerine yardım etmesi için yurtdışında şubeler bulundurabilirler. Bu şubeler, yurtdışındaki genel örgüt içinde özerk grupları oluştururlar. – VI. Parti Kongreleri. — 32° En yüksek parti otoritesi kongredir. – 33° [Parti kongresi programı, tüzüğü ve parti çalışmalarının rehber ilkelerini saptar; bütün parti organlarının çalışmalarını denetler ve bu organlar arasında çıkan anlaşmazlıkları çözümler.] – 34° Kongrelerde temsil hakkı şunlara aittir: a) Yerel parti yönetim kurulları, b) Partiye bağlı bütün özerk birliklerin merkez yönetim organları; c) Parti Merkez Yönetim Kurulu ve merkez yayın organlarının yazıkurulu; d) Yurtdışındaki parti örgütü. – 35° Temsilcilere vekâlet verilebilir, ancak hiç bir temsilci, üçten fazla geçerli vekâlet yüklenemez. Bir vekâlet iki temsilciye bölüştürülebilir. Bağlayıcı talimatlar yasaktır. – 36° Merkez Yönetim Kurulu, bulunmasında yarar umulan danışman yoldaşları kongreye çağırma yetkisine sahiptir. – 37° Parti program ve tüzüğünde değişiklik için üçte-iki çoğunluk gereklidir; öteki sorunlar salt çoğunlukla kararlaştırılır. – 38° Kongrenin yapıldığı tarihte işbaşında olan parti yönetim kurullarının yarıdan fazlası kongrede temsil ediliyorsa, o kongre geçerli sayılır. – 39° Kongreler, olanak elverdiği ölçüde, iki yılda bir toplanır. [Eğer Merkez Yönetim Kurulunun elinde olmayan nedenlerle, kongre bu süre içinde toplanamazsa, Merkez Yönetim Kurulu, kendi sorumluluğu altında, kongreyi erteler.]”

Bu sözümona tüzüğü, istisnai bir sabır göstererek, başından sonuna kadar okuyan herhangi bir okur, aşağıda vardığım sonuçlar için, her halde benden gerekçe sormayacaktır. Birinci sonuç: Tüzük, onmaz bir aşırı şişkinlik hastalığına tutulmuştur. İkinci sonuç: Bu tüzükte, aşırı ölçüde gelişmiş bir merkeziyetçiliğin onaylanmadığını gösteren özel herhangi bir örgütlenme görüşünün izini bulmak olanaksızdır. Üçüncü sonuç: Yoldaş Martov, hazırladığı tüzüğün 39’da 38’inden çoğunu dünyanın gözünden gizlemekle (ve kongrede tartışmadan geri tutmakla) gayet akıllıca davranmıştır. Ne var ki à propos böyle bir gizlemeye sapması, ama bir yandan da açık-seçik davranmaktan sözetmesi gariptir.

## H.

## ISKRACILAR ARASINDAKİ BÖLÜNMEDEN ÖNCE MERKEZİYETÇİLİK KONUSUNDAKİ TARTIŞMALAR

Cephe ayrılıklarının varlığını hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya döken bir soruna, birinci maddenin yazılışına ilişkin gerçekten ilginç soruna geçmeden önce, kongrenin 14’üncü oturumuyla 15’inci oturumunun bir bölümünü alan genel tüzük tartışmaları üzerinde kısaca duralım. Bu tartışma, merkez organlarının kuruluşu konusunda İskra örgütü içindeki kesin ayrılıktan önce olduğu için bazı yönlerden önem taşıyor. Genel olarak tüzük üzerinde, özel olarak organlara üye çağırma konusunda onu izleyen tartışmalar ise, İskra örgütündeki bu kesin ayrılığı izlemiştir. Bu ayrılıktan önce, görüşlerimiz, hepimiz için çok önemli bir sorun haline gelen Merkez Yönetim Kurulu’nun kimlerden oluşacağına ilişkin düşüncelerden etkilenmemişti. Bu nedenle doğal olarak, görüşlerimizi daha tarafsız ifade edebiliyorduk. Daha önce belirtmiş olduğum gibi yoldaş Martov, benim örgüt konusundaki görüşlerimi paylaşıyordu (tutanaklar, sf. 157), yalnızca ayrıntılara ait iki noktada kendi görüşlerini saklı tutuyordu. Buna karşılık gerek iskracılara karşı olanlar, gerek “merkez”, İskra’nın örgütlenme planının (ve dolayısıyla bütünlüğü içinde tüzüğün) iki temel görüşüne karşı bir anda savaş alanına atılmışlardı: merkeziyetçiliğe ve “iki merkez”e karşıydılar. Yoldaş Lieber, benim tüzüğümden, “örgütlü güvenmezlik” diye söz ediyordu; (Popov ve Egorov yoldaşların yaptığı gibi) iki merkez önerisinde ademi merkeziyetçilik bulmaktaydı. Yoldaş Akimov, yerel yönetim kurullarının yetkilerini genişletmek ve özellikle, onlara “kendi kuruluşlarını değiştirme hakkı”nı vermek istiyordu. “Yerel yönetim kurullarına daha geniş hareket özgürlüğü verilmelidir.... Merkez Yönetim Kurulu nasıl Rusya’da faal olan bütün örgütlerin temsilcileri tarafından seçiliyorsa, yerel yönetim kurulları da kendi bölgelerinde faal olan işçiler tarafından seçilmelidir. Eğer bu olmazsa, yerel yönetim kurullarına Merkez Yönetim Kurulunun atayabileceği üyelerin sayısı sınırlanmalıdır...” (tutanaklar, sf. 158). Görüldüğü gibi yoldaş Akimov, “merkeziyetçiliğin aşırı gelişmesi”ne karşıt bir sav öne sürüyordu, ama ağırlığı olan bu savlara karşı yoldaş Martov’un kulakları tıkalıydı, çünkü henüz merkez organlarının kuruluşu konusuna ilişkin olarak yenilgiye uğramış değildi, o nedenle Akimov’un izinden gitmeye zorlanmamıştı. Yoldaş Akimov, yoldaş Martov’a kendi tüzüğünün “fikri”ni (Madde 7 - Merkez Yönetim Kurulunun, yönetim kurullarına üye atama hakkının sınırlanması) önerdiği zaman bile kulaklarını tıkamaya devam etti. O sıralarda yoldaş Martov henüz bizimle uyuşumsuzluk içinde olmak istemiyordu; bu nedenle de hem yoldaş Akimov’la hem kendisiyle uyuşumsuzluğa düşmeye gözyumdu. O sıralarda “canavar merkeziyetçiliğin” karşıtları, yalnızca, İskra merkeziyetçiliğini kendileri için açıkça yararsız bulanlardı: bu merkeziyetçiliğe karşı duranlar Akimov, Lieber ve Goldblatt’tı. Onları da ihtiyatla ve gayet dikkatle (çünkü onlar her zaman geri dönebilirlerdi) Egorov (tutanaklar, sf. 156 ve 276) ve onun gibiler izliyordu. O sıralarda, merkeziyetçiliğe yönelen tepkiyi yaratan şeyin, Bund, Yujni Raboçi, vb.’nin çevre ve hizip çıkarları olduğunu, partinin büyük bir çoğunluğu açık-seçik biliyordu. Merkeziyetçiliğe şimdi de İskra’nın eski yazıkurulunun karşı durmasının, aynı biçimde, onun grup çıkarlarıyla ilgili olduğunu partinin çoğunluğu yine biliyor.

Örneğin yoldaş Goldblatt’ın konuşmasını (tutanaklar, sf. 160-161) ele alalım. Goldblatt, benim “canavar” merkeziyetçiliğimi eleştiriyor; bu merkeziyetçiliğin, daha alt düzeydeki örgütlerin “yıkımı”na yolaçacağını, “merkeze, her şeye karışabilmesini sağlayacak sınırsız bir güç ve sınırsız bir hak tanıma arzusuyla dolup taştığını”, örgütlere “yalnızca, yukardan gelen buyruklara gık çıkarmaksızın boyuneğme hakkını” tanıdığını, vb., öne sürüyor. “Tasarının önerdiği merkez, kendisini bir boşluk içinde bulacaktır; çevresinde yan örgütler değil, merkezin yetkili temsilcilerinin içinde at oynatacağı, belli bir biçimden yoksun bir yığın bulacaktır.” Bu, kongredeki yenilgileri ardından Martov’larla Akselrod’ların bize yönelttikleri sahte laf ebeliğinin tam aynısıdır. Bund, kendi merkez kuruluna daha da kesin sınırsız haklar, (yani üye atama ve çıkarma; hatta temsilcilerin kongreye girmesine izin vermeyi reddetme hakları) tanırken, bizim merkeziyetçiliğimizle savaştığında, herkes gülmüştü. İşin aslı ortaya çıktığı zaman, insanlar, azınlığın ulumalarına da güleceklerdir; çünkü onlar merkeziyetçiliğe ve tüzüğe karşı azınlıkta oldukları zaman yaygarayı basmışlar, ancak kendilerini bir kez çoğunluk haline getirmeyi başardıktan sonra tüzükten yararlanmakta bir saniye bile geri kalmamışlardır.

İki merkez sorunu üzerinde de gruplaşma açıkça ortadaydı; İskracıların tümüne karşı duranlar Lieber, (merkez yayın organının konseyde, Merkez Yönetim Kuruluna ağır bastığı yollu, şimdi pek tutulan Akselrod-Martov havasını ilk kez çalan) Akimov, Popov ve Egorov’du. İki merkez planı, eski İskra’nın her zaman savunduğu (ve Popov’larla Egorov’ların sözle onayladıkları) örgütlenme düşüncesinin ürünüydü. Eski İskra’nın siyaseti, Yujni Raboçi’nin planlarına, aynı zamanda popüler bir yayın organı yaratma ve sonunda bu organı egemen organ haline çevirme planlarına kestirmeden gidiyordu. İlk bakışta çok garip görünen paradoksun, bütün iskracılara-karşı olanlarla tüm Bataklığın bir tek merkez kurulundan, yani görünüşe göre daha geniş bir merkeziyetçilikten yana olmalarındaki paradoksun kökleri burada yatıyor. Kuşkusuz, (özellikle Bataklık içinde), Yujni Raboçi’nin örgütlenme planının neye yolaçacağını ve işin yapısı gereği neye yolaçmak zorunda olduğunu bilmeyen, bu konuda açık bir fikri olmayan bazı temsilciler vardı, ama bunlar, kararsızlıkları ve kendilerine güven duymayışları nedeniyle iskracılara-karşı olanları izlemek zorunda kalmışlardı.

Tüzük üzerinde (iskracılar arasındaki bölünmeden önce yapılan) bu görüşme sırasında iskracıların yaptığı konuşmalardan özellikle belirtilmesi gerekenler, yoldaş Martov’un (benim örgütlenme görüşlerimle “birleşen”) konuşmasıyla Trotski’nin konuşmasıdır. Trotski’nin, Akimov ve Lieber yoldaşlara verdiği yanıtın her sözcüğü, “azınlığın” kongre sonrası tutumunun ve teorilerinin tüm sahteliğini gözler önüne sermektedir. Trotski şöyle demişti: “Yoldaş Akimov, Merkez Yönetim Kurulunun yetkilerini, tüzüğün yeter açıklık ve kesinlikle tanımlamadığını söyledi. Kendisiyle aynı görüşte değilim. Tam tersine bu tanımlama kesindir ve parti bir bütün olduğu ölçüde, Merkez Yönetim Kurulunun yerel yönetim kurulları üzerindeki denetiminin sağlama bağlanmasını ifade etmektedir. Yoldaş Lieber, benim bir sözümü kullanarak, tüzüğün ‘örgütlü güvenmezlik’ olduğunu söyledi. Doğrudur. Ama ben bu sözü, Bund sözcülerinin önerdiği tüzük için, partinin bir kesimi adına partinin tümüne karşı gösterilen örgütlü güvenmezliği temsil eden tüzük için kullandım. Öte yandan bizim tüzüğümüz” (o sıralarda, yani merkez kurullarının kuruluşu konusunda henüz yenilgiye uğranmadığı sıralarda, tüzük, “bizim” tüzüğümüzdü) “partinin, kendine bağlı tüm bölümlere karşı örgütlü güvenmezliğini, yani tüm yerel, bölgesel, ulusal ve öteki örgütler üzerinde denetimini temsil etmektedir.” (tutanaklar, sf. 158). Evet, bizim tüzüğümüz burada doğru bir biçimde tanımlanmaktadır. “Örgütlü güvenmezlik” ya da aynı şey demek olan “sıkıyönetim”i tasarlayan ve ortaya atanların entrikaya başvuran çoğunluk olduğunu rahat rahat öne sürebilenlere, bu sözleri sürekli olarak akıllarında tutmalarını salık veririz. Sorunun kendi gruplarını ya da başka bir grubu ilgilendirmesine bakarak Martov ve hempasının görüşlerinin nasıl değiştiğinin örneğini, yani siyasal kaypaklığın örneğini görmek isteyenlerin bu konuşmayla, Yurtdışı Birliği Kongresinde yapılan konuşmaları şöyle bir karşılaştırmaları yeter de artar bile.

## İ.

## TÜZÜĞÜN BİRİNCİ MADDESİ

Kongrede ilgi çekici bir tartışmaya yolaçan farklı metinleri daha önce belirtmiştik. Bu tartışma hemen hemen iki oturum boyunca sürdü ve tek tek ad okunarak yapılan iki oylamayla sona erdi (tüm kongre boyunca, eğer yanılmıyorsam, ad okunarak sekiz oylama yapılmıştı; çok fazla zaman yitirilmesine yolaçtığı için, ancak çok önemli konularda bu yola başvuruluyordu). Bu sorun da kuşkusuz bir ilke sorunuydu. Kongrenin tartışmaya gösterdiği ilgi çok büyüktü. Bütün temsilciler oy kullandı - bu, (herhangi bir büyük kongrede olduğu gibi) bizim kongremizde de az görülen bir olaydı. Tartışmacıların gösterdiği ilgiyi, bu durum da tanıtlıyor.

Öyleyse, tartışılan sorunun özü neydi? Kongrede söylediğim ve ondan sonra birçok kez yinelediğim gibi, “Ben [birinci madde üzerindeki] ayrılığımızı hiç bir biçimde partinin ölüm-kalım sorunu sayacak kadar hayati saymıyorum. Tüzükteki yersiz bir madde yüzünden, kuşkusuz, yok olacak değiliz!” (tutanaklar, sf. 250).] Her ne kadar, birbirinden farklı eğilimlerini ortaya koyduysa da bu farklılık, kongreden sonra ortaya çıkan ayrılığa (hatta açık konuşalım, bölünmeye) yol açmayabilirdi. Ama üzerinde ısrar edilirse, öne çıkarılırsa, insanlar ayrılığın köklerini-kollarını araştırmaya koyulurlarsa, her küçük ayrılık büyük bir ayrılık haline gelebilir. Eğer belli hatalı görüşlere sapmakta başlangıç noktası olarak iş görürse, eğer bu hatalı görüşler ek yeni ayrılıklardan ötürü, partiyi bölünme noktasına getiren anarşist girişimlerle birleşirse, her küçük farklılık çok büyük bir önem kazanır.

Bu olayda da böyle olmuştur. Birinci madde üzerinde, göreceli olarak, ufak bir ayrılık, şimdi çok büyük bir önem kazanmış bulunuyor. Çünkü, azınlığın (özellikle Birlik Kongresi’nde ve aynı zamanda yeni İskra’nın sütunlarında) oportünizmin derinliklerine ve anarşist laf ebeliğine sapmasını başlatan şey budur. İskracı azınlığın, iskracılara-karşı olanlarla ve Bataklıkla, son ve kesin biçimine seçimler sırasında bürünen koalisyonunun başlangıcını belirleyen işte buydu; bu koalisyonu anlamaksızın, merkez kurullarının kuruluşu hakkındaki büyük ve temel azınlığı anlamak olanaksızdır. Martov’la Akselrod’un birinci madde üzerindeki ufak yanılgısı, (Birlik Kongresinde de belirttiğim gibi) bizim çanağımızdaki ufak bir çatlaktı. Çanak (Birlik Kongresi’nde isterinin sınırına varan Martov’un yanlış anladığı gibi bir cellat düğümüyle değil) sağlam bir düğümle bağlanabilirdi; ya da bütün çabalar çatlağı büyütmeye ve çanağı ikiye bölmeye, yönelebilirdi. Gayretkeş martovcuların boykotu ve benzeri anarşistçe hareketleri sonucu, olan budur. Birinci madde üzerindeki ayrılık, merkez kurullarının seçiminde az rol oynamadı; seçimlerde yenik düşmesi, Martov’un, büyük ölçüde mekanik ve hatta (Yurtdışındaki Rus Devrimci Sosyal-Demokrat Birliğinin kongresindeki konuşmaları gibi) gürültülü patırtılı yöntemler kullanarak, “ilkeler üzerinde bir savaşım”a girişmesine yolaçtı.

Şimdi, bütün bu olup-bitenlerden sonra, birinci madde sorunu çok büyük bir önem kazanmıştır. Bundan ötürü hem kongrede bu madde üzerindeki oylamada görülen gruplaşmaların özelliğini, hem de –daha önemlisi– kendilerini birinci madde üzerinde gösteren ya da göstermeye başlayan fikir eğilimlerinin gerçek yapısını iyice anlamamız gerekiyor. Şimdi, artık okurların yabancısı olmadıkları olaylardan sonra, sorun şudur: Martov’un, Akselrod tarafından desteklenen madde metni, benim parti kongresinde ifade ettiğim gibi (tutanaklar, sf. 333), onun (ya da onların) kararsızlığını, yalpalamalarını ve siyasal bakımdan belirli olmayışlarını, ya da Plehanov’un Birlik Kongresinde söylediği gibi (Birlik tutanakları, sf. 102 ve başka yerlerde) onun (ya da onların Jorecilike (Jauresism)6 ve anarşizme saptıklarını mı yansıtıyordu, yoksa, benim, Plehanov tarafından da desteklenen madde metnim yanlış, bürokratik, biçimci ve sosyal-demokratça olmayan bir merkeziyetçilik fikrinin mi ifadesiydi? Oportünizm ve anarşizm mi, yoksa bürokrasi ve biçimcilik mi? Küçük bir ayrılığın büyük bir ayrılığa dönüştüğü noktada, sorun şimdi işte böyle görünüyor. Benim metnimin lehinde ve aleyhinde söylenebilecekleri, kendi değerleri çerçevesinde tartışırken, sorunun ortaya böyle konmasına bizi olayların zorladığını, akıldan çıkarmamalıyız; eğer çok tantanalı bir laf olmasaydı, bunu tarih zorlamıştır, derdim.

Bu lehte ve aleyhte konuşmaları incelemeye, kongre görüşmelerini tahlille başlayalım. Birinci konuşma, yani yoldaş Egorov’un konuşması bir noktadan ilgi çekicidir. Onun davranışı (non liçuet7, henüz benim yönümden aydınlanmış değil, gerçeğin ne olduğunu henüz bilmiyorum) bu gerçekten yeni ve oldukça örgün (complex) sorunun doğru ve yanlış yanlarını anlamakta güçlük çeken birçok temsilcinin davranışındaki karakteristik özellikleri taşıyordu. İkinci konuşma, yani yoldaş Akselrod’un konuşması, sorunu bir anda ilke sorununa dönüştürdü. Bu, yoldaş Akselrod’un kongrede ilke sorunları üzerinde yaptığı ilk konuşmaydı, hatta yaptığı ilk konuşmaydı, denebilir; sahneye ilk çıkışının ünlü “profesör”le birlikte olmasının pek de talihli olduğu söylenemez. “Sanırım” dedi yoldaş Akselrod, “parti ve örgüt kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bu iki kavram burada birbirine karıştırılmaktadır.

Ve bu karıştırma tehlikelidir.” Benim madde metnime karşı öne sürülen ilk sav buydu. Bu savı daha yakından inceleyelim. Ben, parti örgütlerin8 toplamı (yalnızca aritmetik toplamı değil, örgün toplamı) olmalıdır derken, bu, ben parti ve örgüt kavramlarını “birbirine karıştırıyorum” mu demek oluyor? Kuşkusuz değil. Ben o sözümle, sınıfın öncüsü olarak, partinin, olabildiği ölçüde örgütlenmesi, kendi saflarına, hiç değilse asgari ölçüde örgütlenmiş ögelerin girmesine izin vermesi dileğimi ve isteğimi açıkça ve kesinlikle belirtmiş oluyorum. Benim muhalifimse, tam tersine, örgütlenmiş ve örgütlenmemiş öğeleri, yönlendirilebilir, ve yönlendirilemez öğeleri, ileri olanlarla düzeltilemeyecek ölçüde geri olanları –düzeltilebilecek olan geri ögeler bir örgüte bağlanabilir– bir araya getiriyor. Bu karıştırma gerçekten tehlikelidir. Yoldaş Akselrod bununla yetinmedi, “geçmişin tam anlamıyla gizli ve merkeziyetçi örgütleri”ni (Zemliya i Volya ve Narodnaya Volya) andı, bu örgütlerin çevresinde, dedi, “örgüte bağlı olmayan ancak ona şu ya da bu yönde yardım eden ve parti üyeleri sayılan bir sürü insanı biraraya getirdik.... Bu ilke, sosyal-demokrat örgütte daha da titizlikle izlenmelidir.” Burada sorunun kilit noktalarından birine geliyoruz: “Bu ilke”, yani partinin herhangi bir örgütüne bağlı olmayan ama yalnızca “ona şu ya da bu yönde yardım eden” kişilerin kendilerine parti üyesi demelerine izin veren bu ilke, gerçekten sosyal-demokratça bir ilke midir? Plehanov, bu soruya verilebilecek olası tek yanıtı verdi; “Akselrod 70’leri anarken yanılıyor” dedi, “o tarihlerde çok iyi örgütlenmiş ve mükemmel bir disipline sahip bir merkez vardı. Bu merkezin çevresinde, onun yarattığı çeşitli kategorilerden örgütler toplanmıştı. Bu örgütlerin dışında kalan şey ise kaos ve anarşiydi. Bu kaosun içindeki ögeler, kendilerine parti üyesi diyorlardı. Ama bu, davaya yarar sağlamaktan çok zarar verdi. 70’lerdeki anarşiyi taklit etmemeliyiz, ondan kaçınmalıyız.” Görüldüğü gibi, yoldaş Akselrod’un sosyal-demokrat bir ilke gibi göstermek istediği “bu ilke”, gerçekte bir anarşist ilkedir. Bu savı çürütmek için, denetim, yönlendirme ve disiplinin, bir örgütün dışında da mümkün olabileceğini ve “kaosun ögeleri”ne parti üyesi unvanını vermenin gerekli olduğunu gösterme zorunluğu vardır. Yoldaş Martov’un metnini destekleyenler, bunlardan hiç birini göstermemişler, gösterememişlerdir. Yoldaş Akselrod, “kendisini sosyal-demokrat gören ve böyle ilân eden bir profesör”ü örnek verdi. Bu örnekteki düşünceyi tamamlayabilmesi için yoldaş Akselrod’un, bu profesöre örgütlü sosyal-demokratların, bir sosyal-demokrat gözüyle bakıp bakmadıklarını da söylemesi gerekirdi. Bu soruyu ortaya atamadığı içindir ki, yoldaş Akselrod, kendi savını yarım bırakmıştır. Ya o, ya bu. Ya örgütlü sosyal-demokratlar, sözkonusu profesörü bir sosyal-demokrat olarak görürler, ki bu durumda onu sosyal-demokrat örgütlerden birine neden üye yazmasınlar? Tabii böylece üye yazılacak profesörün kendini sosyal-demokrat “ilân etmesi” (profesörce açıklamalarda sık sık olduğu gibi) boş bir söz olarak kalmayacak ve onun eylemlerine uygun düşecekse, neden onu üye yazmasınlar? Ya da örgütlü sosyal-demokratlar, o profesörü bir sosyal-demokrat saymazlar, ki bu durumda da onurlu ve sorumluluğu bulunan parti üyeliği unvanını taşıma hakkını ona vermek saçma, anlamsız ve zararlı olur. Görüldüğü gibi, sorun iki seçenekten birine gelip dayanıyor: ya örgüt ilkesinin tutarlı biçimde uygulanması, ya da dağınıklık ve anarşinin kutsallaştırılması. Biz, partiyi, örneğin parti kongresini ortaya çıkarabilen ve her türlü parti örgütlerini genişletip çoğaltması gereken zaten biçimlenmiş ve birleşmiş sosyal-demokratlar çekirdeği üzerinde mi kuracağız, yoksa yardımcı olan herkes parti üyesidir gibi yatıştırıcı sözlerle mi yetineceğiz? “Eğer Lenin’in metnini kabul edersek” diye devam etti yoldaş Akselrod, “bir örgüte doğrudan doğruya alınamamış olsalar bile yine de parti üyesi olanların bir bölümünü bordadan denize atmış olacağız.” Yoldaş Akselrod, beni, kavramları karıştırmakla suçlarken, burada aynı karışıklık onun kendi sözlerinde, apaçık ortadadır: Yoldaş Martov, bütün yardım edenlerin parti üyesi olduklarını mutlaka öyledir diye kabul ediyor, oysa bütün tartışma burada ve bizim karşıtlarımız, böyle bir yorumun gereğini ve değerini henüz kanıtlamak zorundalar. İlk bakışta ürkünç görünen, “bordadan denize atma” sözünün anlamı nedir? Yalnızca parti örgütü olarak kabul edilen örgütlerin üyeleri parti üyesi sayıldığı zaman bile, herhangi bir parti örgütüne “doğrudan doğruya” katılamayan kişiler, partiye ait olmayan, ancak onunla ilişkisi bulunan bir örgüt içinde yine çalışabilirler. Bu durum karşısında, kişileri harekete katılmaktan, o hareket için çalışmaktan alıkoyma anlamında, hiç kimsenin bordadan denize atılması sözkonusu edilemez. Tam tersine, parti örgütlerimiz, gerçek sosyal-demokratları bünyesinde toplayarak daha güçlü hale geldikçe, parti içinde yalpalama ve istikrarsızlık daha az olacak, partiyi çevreleyen ve parti tarafından yönlendirilen işçi sınıfı yığınlarının öğeleri üzerinde partinin etkisi daha geniş, daha çeşitli, daha zengin ve daha verimli hale gelecektir. İşçi sınıfının öncüsü olarak parti, tüm sınıfla karıştırılmamalıdır. Akselrod yolda, aşağıdaki sözleri söylerken (genel olarak bizim oportünist ekonomizmimizin karakteristik özelliği olan) bu tür bir karıştırmadan suçludur: “Her şeyden önce, biz, kuşkusuz, partinin en faal üyelerinden oluşan bir örgüt, devrimciler örgütü yaratıyoruz; ama bir sınıfın partisi olduğumuza göre, bilinçli olarak, ama belki de çok faal olmaksızın kendilerini partiyle bağlayan kişileri parti saflarının dışında bırakmamaya dikkat etmeliyiz.” Birincisi, sosyal-demokrat işçi sınıfı partisinin faal öğeleri, yalnızca devrimci örgütleri değil, aynı zamanda parti örgütleri olarak kabul edilen birçok işçi örgütlerini de içine alacaktır. İkincisi, bizim bir sınıf partisi olduğumuz gerçeğinden, partiye bağlı olanlarla kendilerini partiyle işbirliği içinde görenler arasında bir ayrım yapılmasının gereksiz olduğu sonucu nasıl ve hangi mantıkla çıkarılabilir? Bunun tam tersi doğrudur: Bilinçlilik ve eylem derecesi arasında farklılık olduğu için, partiye yakınlık derecesinde de bir ayrım yapılmalıdır. Biz bir sınıf partisiyiz; bu nedenledir ki, hemen hemen tüm sınıf (ve savaş zamanlarında, iç savaş döneminde tüm sınıf) partimizin önderliği altında hareket etmelidir, partimize olabildiği ölçüde yakından sarılmalıdır. Tüm sınıfın, ya da sınıfın hemen hemen tümünün, kapitalizmde, öncüsünün, sosyal-demokrat partisinin bilinç ve eylem düzeyine yükselebileceğini düşünmek manilovizm9 ve “halk dalkavukluğu” olur. Mantıklı hiç bir sosyal-demokrat, kapitalizmde (daha ilkel ve gelişmemiş kesimlere daha makul gelen) işçi birliği (trade- union) örgütlerinin bile işçi sınıfının tümünü, ya da hemen hemen tümünü kapsayabilecek güçte olmadığından hiç bir zaman kuşku duymamıştır. Öncüyle, ona eğilimli yığınlar arasındaki farkı unutmak, öncünün, gittikçe daha geniş kesimleri kendi düzeyine çıkarma şeklindeki sürekli ödevini unutmak, yalnızca kendini aldatmaktır, bize düşen ödevlerin enginliğine gözlerini yummaktır ve bu ödevleri daraltmaktır. İşbirliği yapanlarla mensup olanlar arasındaki, bilinçli ve faal olanlarla yalnızca yardım edenler arasındaki farkı silip atmak, işte böylesi bir gözlerini yumma, böylesine bir unutmadır.

Örgütsel gevşekliği haklı göstermek için, örgütü örgütsüzlükle karıştırmayı haklı göstermek için, bizim bir sınıf partisi olduğumuzu öne sürmek, “hareketin ‘derinliği’, ‘kökleri’ sorunu gibi felsefi ve toplumsal-tarihsel olan sorunu,... teknik ve örgütsel bir sorunla” (Ne Yapmalı?, sf. 91) karıştıran Nadejdin’in yanılgısını yinelemektir. Daha sonra, yoldaş Martov’un madde metnini savunan konuşmacıların birçok kez yineledikleri karışıklık, işte yoldaş Akselrod’un becerikli elleriyle işlediği bu karışıklıktır. “Parti üyeliği unvanı ne kadar yaygınlaşırsa o kadar iyi olur” dedi Martov, ama gerçeklere uygun düşmeyen yaygın bir parti üyeliği unvanının yararlarını açıklamadı. Herhangi bir parti örgütüne mensup olmayan parti üyelerinin denetim altında tutulmasının yalnızca bir kurgu (fiction) olduğu yadsınabilir mi? Yaygın bir kurgu yararlı değil, zararlıdır? “Eğer her grevci, her gösterişi bu hareketiyle uyuşumlu olarak kendini parti üyesi ilân edebilirse, biz bundan yalnızca mutluluk duyarız” (tutanaklar, sf. 239). Öyle mi? Her grevci, kendini parti üyesi ilân etme hakkına mı sahip olmalıdır? Bu ifadesiyle yoldaş Martov, sosyal-demokrasiyi yalnızca grev yapma düzeyine indirgeyerek ve böylece Akimov’ların talihsizliğini yineleyerek, yanılgısını bir anda saçmalığa vardırıyor. Biz ise, ancak sosyal-demokratlar her grevi yönlendirmeyi başarabilirlerse mutluluk duyabiliriz; çünkü proletaryanın sınıf savaşımının her görüntüsünü yönlendirmek, onların tartışma götürmez ödevi ve planıdır; ve grevler de o savaşımın en derin ve en güçlü görünümlerinden biridir. Ne var ki, ipso facto10 bir sendikacı (trade - unionist) savaşımından daha fazla bir şey olmayan bu savaşım biçimini, çok yanlı ve bilinçli sosyal-demokrat savaşımla özdeşleştirirsek, kuyrukçuluk ya da halk dalkavukluğu etmiş oluruz. Eğer her grevcinin “kendini parti üyesi ilan etme” hakkına izin verirsek, açık bir yanlışlığı oportünistçe meşrulaştırmış oluruz; çünkü çoğu zaman böyle bir “ilan ediş” yanlıştır. Kapitalizmde, “eğitilmemiş”, vasıfsız geniş işçi kesimlerinde ister-istemez ağır basan sınırsız dağınıklık, baskı ve köreltme karşısında, her grevcinin bir sosyal-demokrat ve sosyal-demokrat partinin üyesi olabileceğine kendimizi ve başkalarını inandırmaya çalışırsak, yalnızca rahat bir düşe kapılmış oluruz. Bu “grevci” örneği, her grevi sosyal-demokratik yolda, devrimci bir çaba doğrultusunda yönlendirmekle, her grevciyi parti üyesi ilân eden oportünist laf ebeliği arasındaki farkı, özellikle gözler önüne seriyor. Biz, gerçekte, hemen hemen tüm ya da tüm proletarya sınıfını sosyal-demokrat bir yolda yönlendirdiğimiz için sınıf partisiyiz; ama bundan, yalnızca Akimov’lar, parti ile sınıfı sözde özdeş tutmamız gerektiği sonucunu çıkarabilirler.

Yoldaş Martov, aynı konuşmada “Ben gizli-eylemci örgütten (conpiratorial organisation) korkmuyorum” dedi, ama şunu ekledi: “Benim için gizli-eylemci örgüt, ancak geniş bir sosyal-demokrat işçi sınıfı partisi tarafından sarılıp örtüldüğü zaman bir anlam taşır,.” (tutanaklar, sf. 239). Doğru olmak için şöyle demeliydi: Geniş bir sosyal-demokrat işçi sınıfı hareketi tarafından sarılıp örtüldüğü zaman. Ancak bu durumda yoldaş Martov’un savı yalnızca tartışmaya yer bırakmamakla kalmaz, üstelik herkesin bildiği açık bir gerçek olurdu. Bu nokta üzerinde duruyorum, çünkü daha sonraki konuşmacılar, yoldaş Martov’un bu ifadesini, Lenin “tüm parti üyeliğini, salt gizli-eylemcilerle sınırlamak” istiyor yollu çok yaygın ve çok bayağı bir sava dönüştürdüler. Yalnızca gülümsemeyle karşılanabilecek olan bu sonucu, hem yoldaş Posadovski, hem yoldaş Popov çıkardı; Martinov’la Akimov’un dilindeyse bu tür bir sonucun gerçek oportünist karakteri bütün bütün ortaya çıktı. Bugün yoldaş Akselrod, yeni yazıkurulunun örgüt konusundaki yeni görüşlerini okurlara tanıtırken, yeni İskra’da bu aynı savı geliştiriyor. Kongrede, birinci maddenin görüşülmesine başlandığı zaman, daha ilk oturumda, muhaliflerimizin bu ucuz silahtan yararlanmak istediklerini gördüm ve yaptığım konuşmada, bu nedenle kendilerini uyardım (tutanaklar, sf. 240): “Parti örgütlerinin yalnızca profesyonel devrimcilerden oluşması gerektiği düşünülmemelidir. Aşırı ölçüde sınırlı ve gizli örgütlerden gayet geniş, özgür, lose Organisationen’lere11 kadar, her türden, dereceden ve cepheden örgütlere gereksinmemiz var.” Bu öylesine açık bir gerek ki, üzerinde durmaya gerek olduğunu bile düşünmedim. Ne var ki, birçok bakımdan geriye sürüklendiğimiz bugün, kişinin, bu konuda da “eski dersleri” yinelemesi gerekiyor. Bu amaçla, Ne Yapmalı?’dan ve Bir Yoldaşa Mektup’tan bazı bölümleri buraya alıyorum:

“... Alekseyev ve Mişkin tipinde, Halturin ve Jelyabov tipinde bir liderler çevresi, en gerçek ve en pratik anlamıyla siyasal görevlerle başedecek yetenektedir, ve böyleleri, siyasal görevleri, ateşli propagandalarının kendiliğinden uyanan yığınlarda yankı bulmasından ötürü, kaynayan enerjilerinin devrimci sınıfın enerjisinde destek bulmasından ötürü başarabilmektedirler.” Sosyal-demokrat bir parti olmak için, sınıfın desteğini kesinkes kazanmak zorundayız. Yoldaş Martov’un düşündüğü biçimde, gizli-eylemci örgütü sarıp örtüleyecek olan parti değildir, ama partiyi sarıp örtüleyecek olan, hem gizli-eylemci örgütleri, hem gizli-eylemci olmayan örgütleri içine alacak olan devrimci sınıftır, proletaryadır.

“...İktisadi savaşımı amaçlayan işçi örgütleri, işçi birliği (trade - union) örgütler olmalıdırlar. Her sosyal-demokrat işçi, elinden geldiği kadar bu örgütleri desteklemeli ve bunların içinde etkin olarak çalışmalıdır. Ama... ‘işçi birliklerinde’ (trade - union) üyeliğe yalnız sosyal-demokratların seçilebilmesini istemek, elbette ki bizim çıkarımıza olan bir şey değildir; çünkü böyle bir şey, olsa olsa, bizim yığınlar üzerindeki etkimizin kapsamını daraltır. İşverenlere ve hükümete karşı savaşım için birleşmenin gereğini anlayan her işçi, işçi birliklerine (trade - union) girebilmelidir. Eğer işçi birlikleri (trade - union), hiç değilse bilinçlenmenin bu ilkel derecesine ulaşmış olan herkesi birleştirmezse, ve çok geniş örgütler olarak kurulmazsa, işçi birliklerinin asıl amacına ulaşmak olanaksızlaşır. Bu örgütler ne kadar geniş tutulursa, bunlar üzerindeki etkimiz de o ölçüde geniş olur. Bu etki, yalnızca iktisadi savaşımın ‘kendiliğinden’ gelişmesi yüzünden ileri gelmez, sosyalist sendika üyelerinin yoldaşlarını etkilemede gösterdikleri doğrudan ve bilinçli çabadan da ileri gelir.” (Ne Yapmalı, sf. 86.) Yeri gelmişken, tartışmalı birinci madde sorununun değerlendirilmesi açısından, işçi birlikleri (trade - union) örneği özellikle önemlidir. Bu birliklerin, sosyal-demokrat örgütlerin “denetimi ve yöneltimi altında” çalışmaları gerektiği hususunda, sosyal-demokratlar arasında iki ayrı düşünce yoktur. Ama bu temeller üzerinde, işçi birliklerinin (trade - union) bütün üyelerine “kendilerini” sosyal-demokrat partinin üyesi olarak “ilân etme” hakkını vermek hem açıkça saçmalık olur, hem de iki yönlü bir tehlike yaratır: bir yandan işçi birliği hareketinin boyutlarını daraltır ve böylece işçiler arasındaki dayanışmayı zayıflatır; öte yandan sosyal-demokrat partinin kapısını belirsizliğe ve kararsızlığa açar. Alman sosyal-demokratları, buna benzer bir sorunu, pratik bir olayda, parça başına ücretle çalışan Hamburg duvarcılarına ilişkin ünlü olayda çözme fırsatını elde etmişlerdi.12 Sosyal-demokratlar, grev kırıcılığın, sosyal-demokratların gözünde şerefsizce bir şey olduğunu belirtmekte bir an bile duraksamadılar, böylece grevleri desteklemekte ve yönlendirmekte kendileri için hayati bir önem olduğunu kabul ediyorlardı; ama aynı zamanda, partinin çıkarlarıyla işçi birliklerinin çıkarlarının özdeşleştirilmesi, ayrı ayrı işçi birliklerinin kendi başlarına hareketlerinden partinin sorumlu olması isteğini de aynı kararlılıkla reddettiler. Parti, işçi birliklerine kendi anlayışını aşılamaya ve onları kendi etkisi altına almaya çalışmalıdır, çalışacaktır; ama böyle yapabilmek için, bu işçi birliklerindeki sosyal-demokrat öğelerle (sosyal-demokrat partiye mensup olanlarla) sınıf bilincine tam ulaşmamış, siyasal yönden etkin olmayan kişileri, yoldaş Akselrod’un bize yaptırmak istediği gibi birbirine karıştırmak değil, birbirinden ayırmak gerekir.

“... En gizli işlevlerin bir devrimciler örgütünde merkezileşmesi, geniş yığınlara yönelik ve bu yüzden de olabildiğince gevşek ve gizlilikten uzak bulunan işçi birlikleri gibi, işçilerin kendi kendilerini eğitme çevreleri ve illegal yazını okuma çevreleri gibi, sosyalist ve demokratik çevreler, nüfusun bütün öteki kesimleri arasında sosyalist ve demokratik çevreler, vb., vb. gibi büyük sayıdaki öteki örgütlerin eylem alanını genişletecek ve niteliğini zenginleştirecektir. Böyle çevreleri, sendikaları ve örgütleri her yerde kurmak gerekir; bunlar olabildiğince çok sayıda olmalı ve yerine getirdikleri işlevler olabildiğince çeşitli olmalıdır; ama bunları devrimciler örgütüyle birbirine karıştırmak, aralarındaki sınır çizgisini silmek, saçma ve zararlı olur.” (sf. 96.)13 Bu alıntı, devrimcilerin örgütünün, işçilerin yaygın örgütleri tarafından sarmalanıp örtülmesini bana yoldaş Martov’un anımsatmasının ne kadar yersiz olduğunu gösteriyor. Ben bunu Ne Yapmalı?’da zaten göstermiş ve Bir Yoldaşa Mektup’ta da daha somut biçimde geliştirmişimdir. “Fabrika grupları” diye yazmıştım orada, “bizim için özellikle önem taşır: hareketin esas gücü, büyük fabrikalardaki işçi örgütlerindedir. Çünkü büyük fabrikalar (ve büyük tesisler) işçi sınıfının yalnızca sayı bakımından büyük kesimini değil, etki, gelişme ve savaşım kapasitesi bakımından da büyük kısmını içerirler. Her fabrika bizim kalemiz olmalıdır.... Fabrika altkomitesi, bütün fabrikayı, işçilerin olabildiği ölçüde geniş kesimini, her türden değişik gruplar (ya da temsilciler) ağıyla kucaklamaya çalışmalıdır.... Bütün gruplar, topluluklar, altkomiteler, vb., bir yönetim kurulunun ya da kurulun yan kuruluşlarının statüsüne sahip olmalıdır. Bunlardan bazıları Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisine katılma isteğini açıkça öne sürecekler ve yönetim kurulu tarafından onaylanırsa, partiye katılacaklardır. Böylece (ya yönetim kurulunun buyrultuları çerçevesinde ya da onunla anlaşmaya vararak) belirli ödevler yüklenecekler, parti organlarının buyruğuna uymayı kabul edecekler, bütün parti üyelerinin sahip olduğu aynı haklara sahip olacaklar, ve kurul üyeliği için aday olabileceklerdir, vb.. Bazıları RSDİP’ne katılmayacaklar, parti üyelerince kurulan grupların ya da şu veya bu parti grubuyla ilişkisi olan toplulukların statüsüne sahip olacaklardır, vb..” (sf. 17-18.)14 (Kalın) italik ifadeler, benim birinci metnimdeki düşünceyi, Bir Yoldaşa Mektup’ta zaten açıkça ifade ettiğimi gösteriyor. Partiye girme koşulları orada açıkça belirtilmiştir: 1) Belli bir örgütlenme derecesi; 2) Bir parti yönetim kurulunun onayı. Bir sayfa sonra da, hangi grupların ve örgütlerin, hangi nedenlerle partiye girmelerine izin verilebileceğini (ya da verilemeyeceğini) ana çizgileriyle göstermişimdir: “Dağıtım grupları RSDİP’ne mensup olmalıdırlar ve parti üyelerinden ve görevlilerinden bir kısmını tanımalıdırlar. Çalışma koşullarını inceleme ve işçi birliklerinin isteklerini saptama gruplarının mutlaka RSDİP’ne mensup olması gerekmez. Bir ya da iki parti üyesine bağlı olarak kendini eğitme işinde çalışan öğrenci, subay ya da büro görevlileri grupları, bazı durumlarda, beraber çalıştıkları kişilerin parti üyesi olduğunu bile bilmemelidirler, vb..” (sf. 18-19.)15 İşte size “açık” olma konusunda ek malzeme! Yoldaş Martov’un tüzük tasarısı, partiyle örgütler arasındaki ilişkilere dokunmazken, ben, kongreden hemen hemen bir yıl önce bazı örgütlerin partiye bağlı olmasını bazılarının olmamasını gösterdim. Kongrede savunduğum düşünceyi, Bir Yoldaşa Mektup’ta daha önce çoktan açıkça belirtmiştim. Sorun, açık bir biçimde şöyle ortaya konabilir. Genel olarak örgütlenme derecesine ve özel olarak da örgütün gizliliğine ilişkin olarak ana çizgileriyle şu kategoriler düşünülebilir: 1) devrimcilerin örgütleri; 2) olabildiği ölçüde yaygın ve çeşitli işçi örgütleri (belli koşullarda, öteki sınıfların belli öğelerini de kapsamına alacağını düşünerek, kendimi işi sınıfıyla sınırlıyorum). Partiyi bu iki kategori meydana getirir. Ayrıca, 3) partiyle ilişiği olan işçi örgütleri; 4) partiyle ilişiği olmayan ama fiilen onun denetim ve yönetiminde bulunan işçi örgütleri; 5) işçi sınıfının, sınıf savaşımının büyük ölçüde kendini gösterdiği olaylarda, belli bir oranda sosyal-demokrat partinin kısmen yönetimi altına giren örgütlenmemiş öğeleri. Bu, aşağı-yukarı, benim sorunu nasıl ele aldığımı gösterir. Oysa tam tersine, yoldaş Martov’un sorunu ele alış şeklinde, partinin sınır çizgisi belirsiz kalmaktadır. Çünkü “her grevci”, “kendini parti üyesi ilân” edebilmektedir. Bu gevşekliğin yararı nedir? Yaygın bir “unvan”. Bunun zararı dağınıklık anlayışını getirmesinde, sınıfla partiyi birbirine karıştırmasındadır.

Ortaya koyduğumuz genel önerileri iyice gözler önüne serebilmek için, kongrede birinci madde üzerinde yapılan görüşmelere, şöyle gelişi güzel bir gözatalım. Yoldaş Bruker, benim metnimden yana olduğunu söylemişti (Martov yoldaş bunu büyük bir sevinçle karşıladı), ama onun benimle kurduğu ittifakın, yoldaş Akimov’un Martov’la kurduğu ittifakın tersine, bir yanlış anlama temeli üzerine oturtulduğu ortaya çıktı. Bruker yoldaş “bir bütün olarak tüzükle, tüzüğün ruhuyla görüş birliğinde” değildi (tutanaklar, sf. 239), benim metnimi, Raboçeye Dyelo yandaşlarının arzuladığı demokrasinin temeli olarak gördüğü için savunuyordu. Bruker yoldaş, siyasal savaşımda bazan daha az kötüyü seçmenin gerekli olduğu görüşüne henüz ulaşmamıştı; bizim kongremiz gibi bir kongrede, demokrasiyi savunmanın yararsız olduğunu kavramamıştı. Yoldaş Akimov daha keskin zekalıydı. Akimov, “Martov ve Lenin yoldaşlar, ortak amaçlarına hangi [metnin] daha uygun geleceğini tartışıyorlar” (tutanaklar, sf. 252) derken, sorunu oldukça doğru biçimde koymuştu. “Bruker ve ben” diye devam etti Akimov, “bu amaca en az uygun düşecek olanı seçmek istiyoruz. Bu açıdan, ben Martov’un metnini seçtim.” Ve yoldaş Akimov, “onların asıl amacının” (yani Plehanov’un, Martov’un ve benim, devrimcilerin yönetici örgütünü yaratma amacımızın) “pratik olmadığını ve zararlı olduğunu” içtenlikle öne sürdü. Yoldaş Martinov gibi16 Akimov da “devrimciler örgütünün” gereksiz olduğu yolundaki ekonomist düşünceyi savundu. Akimov, “ister Martov’un metniyle, ister Lenin’in metniyle engelleyin, sonunda, yaşamın gerçeklerinin kendilerini partimize zorla kabul ettirecekleri”nden emindi. “Yaşamın gerçekleri” şeklindeki bu “halk dalkavukluğu” anlayışıyla yoldaş Martov’da da yüz yüze gelmeseydik, üzerinde durmaya değmeyebilirdi. Genel olarak yoldaş Martov’un ikinci konuşması (tutanaklar, sf. 245) öylesine ilginç ki, ayrıntılarıyla incelemeye değer.

Yoldaş Martov’un ilk kanıtı şu: parti örgütlerinin, kendilerine bağlı olmayan parti üyeleri üzerinde denetimde bulunması “pratikte olanaklıdır, yönetim kurulu herhangi birine görev verdiğine göre, o görevin yerine getirilmesini gözleyebilecektir” (tutanaklar, sf. 245). Bu tez, dikkate değer ölçüde karakteristiktir, çünkü eğer deyim yerindeyse, Martov’un metnine kimin gerek duyduğunu ve o metnin gerçekte kime -serbest aydınlar ya da işçi grupları ve işçi yığınları- hizmet edeceğini “ifşa ediyor”. Martov’un metninin iki biçimde yorumlanması olanaklıdır: 1) partiye, parti örgütlerinden birinin yönetimi altında düzenli olarak kişisel yardımda bulunan herhangi bir kişi “kendini” parti üyesi “ilân etme” (yoldaş Martov’un kendi sözleri) hakkına sahiptir; 2) bir parti örgütü, kendi yönetimi altında kendisine düzenli kişisel yardımda bulunan kişiyi parti üyesi sayma hakkına sahiptir. “Her grevci”ye, kendini parti üyesi görme fırsatını gerçekten veren yorum, birinci yorumdur ve bu nedenle yalnızca o yorum derhal Lieber’lerin, Akimov’ların ve Martinov’ların kalbini kazanmıştır. Ama açıkça görülüyor ki, bu yorum, bir sözden başka bir şey değildir; çünkü bu yorum bütün işçi sınıfı için sözkonusudur ve partiyle sınıf arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaktadır; bu yorum karşısında “her grevcinin” denetlenmesinden ve yönlendirilmesinden ancak “sembolik olarak” söz edilebilir. Yoldaş Martov’un, ikinci konuşmasında, (ayraç içinde söyleyelim, Kostiç’in önergesini17 kabul etmediği zaman, kongrenin doğrudan doğruya reddetmiş olduğu - tutanaklar, sf. 255) bir anda bu ikinci yoruma kayması, yani bir yönetim kurulunun [bazı kişilere -ç.1 görev verebileceğini ve bu görevin yerine getirilebileceğini öne sürmesi, işte bundan ötürüdür. Böyle özel görevler, kuşkusuz, işçi yığınlarına, (yoldaş Akselrod’la yoldaş Martinov’un sözünü ettiği) binlerce proletere hiç bir zaman verilecek değildir – bu görevler yoldaş Akselrod’un sık sık andığı profesörlere, yoldaş Lieber’le yoldaş Popov’un çok ilgilendiği (tutanaklar, sf. 241) lise öğrencilerine (high school students), yoldaş Akselrod’un ikinci konuşmasında değindiği (tutanaklar, sf. 242) devrimci gençliğe verilecektir. Sözün kısası, yoldaş Martov’un metni ya ölü bir söz, boş bir söz olarak kalacak ya da hemen hemen yalnızca, bir örgüte katılmayı arzu etmeyen “burjuva bireyciliğiyle tepeden tırnağa dolup taşan aydınlar”ın yararına işleyecektir. Martov’un metni söz olarak geniş proletarya katmanlarının çıkarını savunmaktadır, gerçekte ise, proletarya disiplininden ve örgütünden kaçınan burjuva aydınların çıkarına hizmet etmektedir. Modern kapitalist toplumun özel bir tabakası olarak aydınların kesinkes bir bireycilik, disiplin ve örgüt yetersizliği içinde olduklarını hiç kimse yadsımaya kalkışmaz (Kautsky’nin, aydınlar üzerine yazdığı ünlü yazılarla karşılaştırınız). Yeri gelmişken belirtelim, bu durum, bu toplumsal tabakayı proletaryadan ayıran, aleyhte bir özelliktir; aydın kararsızlığının ve gevşekliğinin nedenlerinden biri budur, proletarya bunu sık sık hisseder; ve aydınların bu özelliği, onların alışılagelen yaşam biçimiyle, birçok yönden küçük-burjuvanın var oluş biçimine yaklaşan yaşamını kazanış biçimiyle (bireysel olarak ya da çok küçük gruplar halinde çalışma, vb.) içsel olarak bağlıdır. Son olarak, profesörler ve lise öğrencileri örneğini anmak zorunda kalanların, yoldaş Martov’un metnini savunanlar oluşu da bir raslantı değildir. Birinci madde üzerindeki tartışmada, esas itibariyle gizli-eylemci örgütün şampiyonlarına karşı savaş alanına atılanlar, Martinov ve Akselrod yoldaşların düşündüğü gibi, geniş bir proletarya savaşımının şampiyonları değil, ama proletarya örgütünün ve disiplininin destekleyicileriyle savaşan, burjuva aydın bireyciliğinin destekçileriydi.

Popov yoldaş şöyle diyordu: “Her yerde, Nikolayev’de ya da Odesa’da olduğu gibi St. Petersburg’da, bu kentler temsilcilerinin tanıklık edeceği üzere, bir örgütün üyesi olamayan ama yayınları dağıtan fısıltı gazetesi yoluyla uyarma işlerini yürüten düzinelerle işçi vardır. Bunlar bir örgüte bağlanabilirler, ama üye sayılamazlar” (tutanaklar, sf. 241). Bunların bir örgüte neden üye olamayacakları, yoldaş Popov’da sır olarak kalmıştır. Daha önce Bir Yoldaşa Mektup’tan aldığım bölümde, böyle işçilerin (üstelik düzinelerle değil, yüzlerle) bir örgüte girmelerine izin verilmesinin hem olanaklı hem gerekli olduğunu, hatta bu örgütlerden çoğunun partiye ait olabileceğini ve olması gerektiğini göstermiştim.

Yoldaş Martov’un ikinci kanıtı da şu: “Lenin’in görüşünce, partide, parti örgütlerinden başka örgüt olmamalıdır...” Evet doğru! “Bence, tam tersine, böyle örgütler olmalıdır. Günlük yaşam, bu örgütleri, bizim onları profesyonel devrimcilerin militan örgütü olan örgütümüzün hiyerarşisi içine alışımızdan daha hızlı bir biçimde yaratıyor ve üretiyor...” Bu, iki yönden yanlış: 1) “günlük yaşam”ın ürettiği etkin devrimci örgütlerin sayısı, bizim gereksindiğimizden, işçi sınıfı hareketinin gerek duyduğundan çok daha azdır; 2) bizim partimiz, yalnızca devrimcilerin örgütlerinin hiyerarşisi değil, işçi yığınları örgütlerinin de hiyerarşisi olmalıdır... “Lenin, Merkez Yönetim Kurulunun, parti örgütü unvanını, yalnızca ilke bakımından tam anlamıyla güvenilir olan örgütlere vermesini düşünüyor. Ama Bruker yoldaş, yaşamın [aynen böyle!] kendi etkisini yürüteceğini ve Merkez Yönetim Kurulunun, tam anlamıyla güvenilir bir nitelik taşımadıkları halde birçok örgütü, parti dışında bırakmamak için yasallaştıracağını çok iyi anlıyor. Bruker yoldaşın Lenin’le birleşmesinin nedeni budur...” Nasıl da gerçekten kuyrukçu bir “yaşam” görüşü! Kuşku yok ki, Merkez Yönetim Kurulu kendi fikirlerinin değil, başkaları ne der düşüncesinin (Bakınız Hazırlık Komitesi Olayı) rehberliği altında olan kişilerden kurulmak zorunda kalsaydı, o zaman “yaşam”, partideki en geri öğelerin en yüksek yere geçmeleri anlamında, kendi etkisini yürütürdü (gerçekte şimdi, geri öğelerin parti “azınlığı” olarak biçimlenmeleriyle ortaya çıktığı gibi). Ama makul bir Merkez Yönetim Kurulunun “güvenilmez” öğeleri partiye kabul etmesi konusunda hiç bir akla yatkın gerekçe gösterilemez. Yoldaş Martov, güvenilmez öğeler “üreten” bu ifadesiyle, yani “yaşam”a atıfta bulunmasıyla, kendi örgütlenme tasarısının oportünist niteliğini açıkça ortaya koymuş oluyor... “Bana gelince” diye sürdürdü sözü Martov, “eğer böyle bir örgüt [yani güvenilir olmayan örgüt] parti programını ve parti denetimini kabule hazırsa, o örgütü, bir parti örgütü haline getirmeksizin aramıza alabiliriz. Örneğin, ‘bağımsızlar’ın işçi birliklerinden biri sosyal-demokrasinin görüşleriyle programını kabul ettiğini ve partiye katılacağını ilân ederse, ben bunu, partimiz için büyük bir zafer sayarım; doğal olarak bu, o işçi birliğini parti örgütüne aldığımız anlamına gelmez...” İşte Martov’un metninin bizi içine soktuğu karmakarışıklık budur: partiye ait olan partisiz örgütler! Onun planını hele bir düşünün: parti = (1) devrimcilerin örgütleri + (2) parti örgütü olarak kabul edilen işçi örgütleri + (3) parti örgütü olarak kabul edilmeyen işçi örgütleri (başlıca “bağımsızlar”dan oluşan örgütler) + (4) çeşitli işlevleri olan bireyler - profesörler, lise öğrencileri, vb. + (5) “her grevci”. Bu dikkate değer planın yanına kişi ancak yoldaş Lieber’in şu sözlerini koyabilir: “Bizim görevimiz yalnızca bir örgütü örgütlemek [!!] değildir, biz, bir parti örgütleyebiliriz ve örgütlemeliyiz” (tutanaklar, sf. 241). Evet kuşkusuz bunu yapabiliriz ve yapmalıyız, ama gerekli olan şey “örgüt örgütleme” gibi anlamsız sözler değil, parti üyelerinin gerçekte bir örgüt yaratmaya alışmaları gerektiği şeklindeki açık istemdir. “Bir parti örgütlemek”ten söz eden, ama parti sözcüğünün her türlüsünden dağınıklığı ve örgütsüzlüğü örtmek için kullanılmasını savunan kişi, yalnızca boş sözcüklere sapıyor demektir.

“Bizim metnimiz” diyordu yoldaş Martov, “devrimcilerin örgütüyle yığınlar arasında bir dizi örgüte sahip olunması arzusunu ifade ediyor.” Hayır etmiyor! Martov’un metninin hiç mi hiç ifade etmediği şey, bu gerçekten temel arzudur; çünkü bu metin, bir örgütlenme dürtüsü uyandırmıyor, bir örgütlenme istemini kapsamıyor, örgütlü olanı örgütsüzden ayırmıyor. Getirdiği tek şey bir unvandır18. Bununla ilgili olarak yoldaş Akselrod’un şu sözlerini anımsamamak elden gelmiyor: “Hiçbir buyruk, onların [devrimci gençlik çevreleriyle benzerlerinin] ya da bireylerin kendilerini sosyal-demokrat diye adlandırmalarını [pek doğru!] ya da kendilerini partinin bir parçası olarak görmelerini yasaklayamaz.” – İşte bu hiç doğru değil! Herhangi bir kişinin kendini sosyal-demokrat olarak adlandırmasını yasaklamak, hem olanaksız hem de anlamsızdır, çünkü bu sözcük, doğrudan anlamıyla, belirli örgütsel ilişkileri değil, bir inançlar sistemini ifade eder. Ama değişik grupların ve kişilerin, kendilerini “partinin bir parçası olarak görmelerini” yasaklamaya gelince, eğer bu çevreler ve kişiler, partiye zarar veriyor, partiyi bozuyor ya da dağınık hale getiriyorsa, o zaman, böyle bir yasaklamaya gidilmelidir ve bunu yapmak zorunludur. Eğer parti, bir çevrenin, kendisini bütünün “bir parçası olarak görmesini”, “kararıyla yasaklayamıyorsa”, partinin, bir bütün olduğundan, bir siyasal bütün olduğundan söz etmek saçma olur. Böyle bir durumda, partiden çıkarma işlem ve koşullarını tanımlamanın ne anlamı kalır? Akselrod yoldaş, Martov yoldaşın temel yanılgısını açık bir saçmalığa vardırdı; hatta bu yanılgıyı, şu sözleriyle oportünist bir teori haline soktu: “Lenin’in hazırladığı şekliyle birinci madde, proletaryanın sosyal-demokrat partisinin yapısı [!!] ve amaçlarıyla ilke olarak çatışma halindedir.” (Tutanaklar, s. 243.) Bu, ilke olarak sınıf çatışmasından beklenenden daha fazlasını, proletaryanın amaçlarının yapısını öne sürerek partiden beklemek demektir en azından. Akimov’un, böyle bir teoriyi yürekten desteklemesi hiç de şaşırtıcı değil. Bu hatalı ve açıkça oportünist eğilimli anlayışı şimdi, yeni görüşlerin özü haline dönüştürmek isteyen Akselrod yoldaş, insaflı davranmak gerekirse, kongrede, tam tersine, “pazarlığa” hazır olduğunu şu sözlerle ifade etmişti: “Açık bir kapıyı çaldığımı görüyorum” (ben bunu yeni İskra’da da görüyorum), “çünkü Lenin yoldaş, parti örgütünün parçası olarak kabul edilecek olan yan (peripheral) topluluklar anlayışıyla, benim istemimi karşılıyor” (yalnızca yan topluluklarla değil, her çeşit işçi birliğiyle: tutanakların 242’nci sayfasıyla, yoldaş Strahov’un konuşmasıyla, Ne Yapmalı?’dan ve Bir Yoldaşa Mektup’tan alınan bölümlerle karşılaştırınız). “Şimdi ortada, yalnızca bireyler kalıyor, ama bu konuda da pazarlık edebiliriz.” Akselrod yoldaşa, genel olarak pazarlığa karşı olmadığımı söyledim. Şimdi, bunun hangi anlama geldiğini açıklamalıyım. Bireyler konusunda –bütün şu profesörler, lise öğrencileri, vb.– ödün vermeyi hiç bir biçimde kabul edemezdim; ancak işçi örgütleri konusunda, eğer kuşku varsa (yukarda kanıtladığım gibi, her ne kadar böyle bir kuşkuya yer yoksa da) kendi birinci madde metnime şöyle bir not eklemeyi kabul ederdim: “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin program ve tüzüğünü kabul eden işçi örgütleri, parti örgütleri içinde, olabildiği ölçüde çok sayıda, yer alırlar.” İşin aslını konuşmak gerekirse, böyle bir tavsiyenin yeri, kuşkusuz, tüzel tanımlamaları kapsaması gereken tüzükte değil, açıklayıcı yorumlar ve broşürlerdedir (ve tüzük hazırlanmadan çok önce, broşürlerimde böyle açıklamalar yaptığımı esasen belirtmiştim); ama böyle bir not, en azından, yoldaş Martov’un metninde var olduğuna kuşku bulunmayan şeyleri, [örneğin -ç.] dağınıklığa yol açabilecek yanlış fikirlerin zerresini, oportünist savların19 zerresini ve “anarşist kavramlar”ı içermezdi.

Tırnak içinde aktardığım bu son ifade yoldaş Pavloviç’e aittir. Pavloviç; “sorumsuz ve kendi kendini üye diye yazdırmış kişilerin parti üyesi” kabul edilmelerini, haklı olarak anarşizm sözcüğüyle nitelemişti. Benim metnimi yoldaş Lieber’e anlatırken Pavloviç yoldaş, “basitçe söylersek” diyordu, “bu metnin anlamı şudur: ‘eğer parti üyesi olmak istiyorsanız, örgütsel ilişkileri kabul edişiniz de yalnızca platonik olmamalıdır’.” Bu “yorum” her ne kadar basitse de (kongreden bu yana gelip-geçen olayların da gösterdiği üzere) yalnızca çeşitli kararsız profesörler ve lise öğrencileri için değil, aynı zamanda partinin en erdemli üyeleri için, tepedeki kişiler için de gerekliydi... Yoldaş Pavloviç, yoldaş Martov’un “bizim partimiz, bilinçsiz bir sürecin bilinçli bir sözcüsüdür” derken talihsiz bir şekilde ortaya koyduğu bilimsel sosyalizmin bu tartışma kabul etmez kuralıyla kendi metni arasındaki çelişkiyi işaret ederken, aynı şekilde haklıydı. Evet tam yoldaş Martov’un ortaya koyduğu gibi! Zaten o nedenledir ki, “her grevci”nin, kendini parti üyesi olarak görme hakkına sahip olmasını istemek yanlıştır; çünkü “her grev”, kaçınılmaz olarak toplumsal devrime götüren sınıf savaşımının ve güçlü sınıf içgüdüsünün yalnızca kendiliğinden ifadesi olmakla kalmayıp, o sürecin bilinçli bir ifadesi olsaydı, o zaman... o zaman genel grev sözü anarşist bir ifade olmazdı, partimiz bütün işçi sınıfını derhal ve bir anda kucaklar ve bunun sonucu olarak, burjuva toplumuna tümden derhal son verirdi. Eğer gerçekten bilinçli bir sözcü olacaksa parti, bilinçlenmede kesin bir düzeyi sağlama bağlayacak ve bu düzeyi sistemli biçimde yükseltecek örgütlenme ilişkilerini ortaya koyabilmelidir. “Eğer Martov’un yolunda yürüyeceksek” diyordu Pavloviç yoldaş, “her şeyden önce, programı benimsemeyi öngören maddeyi çıkarmamız gerekir; çünkü bir programın benimsenmesinden önce, iyice öğrenilmesi ve anlaşılması gerekir....Programın benimsenmesi, oldukça yüksek bir siyasal bilinç düzeyini ön-gerek sayar.” Biz sosyal-demokrasiye gösterilen desteğin, onun yönettiği savaşıma katılmanın, herhangi bir koşulla (öğrenmek, anlamak, vb. gibi) yapay biçimde sınırlandırılmasına asla izin vermeyeceğiz; çünkü hem bilinci hem örgütlenme güdüsünü ilerleten şey, bu katılmanın kendisidir; ama bir parti içinde, sistemli bir çalışmayı yürütmek için biraraya geldiğimize göre, bu çalışmanın sistemli olmasını sağlamalıyız.

Pavloviç yoldaşın programla ilgili uyarısının boşuna olmadığı, daha o oturumda derhal ortaya çıktı. Yoldaş Martov’ un metninin kabul edilmesini20 sağlayan Akimov ve Lieber yoldaşlar, program bakımından da yalnızca platonik bir kabulün, yani (parti “üyeliği” için) “temel ilkeler”i kabul etmiş olmanın yeterli sayılması gerektiğini öne sürerek (tutanaklar, sf. 254-255) gerçek kimliklerini bir anda ortaya koyuverdiler. Yoldav Pavloviç, “yoldaş Akimov’un önerisi, Martov yoldaşın bakış açısından oldukça mantıklıdır” dedi. Ne yazık ki, Akimov’un bu önerisinin ne kadar oy topladığını tutanaklarda bulmak olanaksız – ama bu önergenin aldığı oy herhalde yediden (beş bundcu, Akimov ve Bruker) az değildir. Tüzüğün birinci maddesi ile ilgili olarak biçimlenmeye başlayan “sağlam çoğunluğu” (iskracılara-karşı olanlar, “merkez” ve Martovcular) sağlam bir azınlığa dönüştüren şey de yedi temsilcinin kongreden çekilmesi oldu! Eski yazı kurulunun onaylanmasını öngören önergenin yenik düşmesi sonucunu veren, güya İskra yazıkurulunun “sürekliliği”nin açıkça ihlali sonucunu veren şey de, bu yedi temsilcinin çekilmesiydi. İskra’nın “sürekliliği”nin tek güvencesi ve kurtuluşunu sağlayan bir garip yedi’ydi bu: bundcular, Akimov ve Bruker. Yani İskra’nın merkez yayın organı olarak kabulünü öngören önergelere karşı oy kullanan temsilciler, yani oportünizmi, kongrece birçok kez saptanmış, özellikle program açısından birinci maddenin yumuşatılması sorununda oportünist tutumları Martov ve Plehanov tarafından saptanmış temsilciler. İskracılara-karşı olanlar tarafından korunan İskra “sürekliliği”! – bu, bizi, kongre sonrası acıklı-güldürünün başlangıç noktasına getiriyor.

***

Tüzüğün birinci maddesi üzerinde oy gruplaşması, dillerin eşitliği olayında tanık olunan aynı türden bir görüngünün varlığını ortaya koymuştur: İskra çoğunluğundan (yaklaşık olarak) dörtte-birinin çekilmesi, “merkez” tarafından desteklenen iskracılara-karşı olanların zaferini mümkün hale getirmiştir. Kuşkusuz burada da görünümün simetriğini bozan bireysel oylar vardı – bizim kongremiz gibi geniş toplantılarda, sık sık bir taraftan öteki tarafa “kayanlar”, özellikle birinci madde gibi, ayrılığın gerçek niteliğinin yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı ve birçok temsilcinin kendi davranışlarını henüz saptayamadıkları (sorunun daha önce başında tartışılmamış olmasını da dikkate almak gerek) konularda yer değiştiren kişiler olur. Çoğunluktaki iskracılardan ayrılanlar beş oydur (Rusov ve Karski’nin ikişer oyuyla Lenski’nin bir oyu); öte yandan bunlara bir iskracılara-karşı olan (Bruker) ve merkezden üç kişi (Medvedev, Egorov ve Çaryov) katılmıştır; sonuç yirmi üç oydu (24 - 5 + 4), bu, seçimlerdeki son gruplaşmadan bir oy eksiktir. Martov’a çoğunluğu verenler iskracılara-karşı olanlardır. Yedisi ondan yana, biri benden yana (“merkez”den de yedi kişi Martov’dan yana, üçü benden yana) oy kullanmıştır. Kongrenin sonunda ve kongreden sonra biçimlenmeye başlayan özlü azınlığı oluşturan şey, işte, azınlıktaki iskracılarla iskracılara-karşı olanlar ve “merkez” arasındaki bu koalisyondur. Birinci madde metnini yazışlarında ve özellikle bu metni savunularında, hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde oportünizme ve anarşist bireyciliğe doğru adım atan Martov’la Akselrod’un siyasal yanılgısı, kongrenin özgür ve açık bir arena oluşundan ötürü bir anda ortaya çıkıvermiştir; bu siyasal yanılgı, kendini, en az kararlı öğelerin, ilkelere en az bağlı olanların, bir anda, bütün güçlerini, devrimci sosyal-demokratların görüşlerinde beliren çatlak ve gediklerin genişletilmesi amacıyla kullanmalarında göstermiştir. Kongrede birlikte çalışanlar, örgütlenme sorunlarında, içtenlikle değişik amaçlar izleyenlerdi (Akimov’un konuşmasına bakınız) – bu durum, bizim örgütlenme planımıza ve tüzüğümüze ilkede karşı olanların, Martov ve Akselrod yoldaşların yanılgısını desteklemelerine yolaçtı. Bu sorunda da devrimci sosyal-demokrasinin görüşlerine bağlı kalan iskracılar kendilerini azınlıkta buldular. Bu çok önemli bir noktadır; bu önemi kavramadıkça, ne tüzüğün ayrıntıları üzerindeki savaşımı, ne de merkez yayın organı ile Merkez Yönetim Kurulunun kimlerden oluşacağına ilişkin sorun üzerindeki savaşımı anlama olanağı yoktur.

## Dipnotlar

**1.** İskra’nın merkez yayın organı olarak kabulü konusunda yaptığı konuşmada yoldaş Popov, inter alia, şöyle dedi: “İskra’nın n° 3 ya da n° 4’teki ‘Nereden Baş1amalı’ başlıklı yazıyı anımsıyorum. Rusya’da faaliyet gösteren yoldaşların çoğu o yazıyı incelikten uzak buldular; başkaları aynı yazının hayalci olduğunu düşündü ve çoğunluk [? - herhalde Popov’un çevresindeki çoğunluk] yazıyı tutkuya yordu” (tutanaklar, s. 140). Okurların gördüğü gibi, benim siyasal görüş1erimin tutkuya yorulması yeni bir şey değil - şimdi aynı görüşleri yoldaş Akselrod’la, yoldaş Martov’un yeniden pişirip ortaya koymalarını, bu gayet iyi açıklıyor.

**2.** Yeri gelmişken, bu vesileyle.

**3.** Bu arada belirtelim, tutanak komisyonu, Ek XI’de “Lenin tarafından kongreye sunulan” tüzük taslağını yayınladı (tutanaklar, s. 393) Tutanak komisyonu da işleri biraz karıştırmış. Komisyon, bütün temsilcilere (ve çoğuna kongreden önce) gösterdiğim benim ilk tasarımla kongrede önerilen tasarıyı karıştırmış ve birinci tasarıyı, ikinci tasarıymış gibi yayınlamıştır. Kuşkusuz. bütün hazırlık aşamalarında bile olsa, benim tasarılarımın yayınlanmasına hiç bir itirazım yoktur; ama karışıklık yaratmanın gereği yoktu. Oysa böyle bir karışıklık yaratılmıştır. Gerçekten de Popov’la Martov, benim aslında kongreye sunduğum tasarının, tutanaklar komisyonunca yayınlanan tasarıda yer almayan bazı maddelerini (Karş: s. 394, madde 7 ve 11) eleştirmişlerdir (tutanaklar, s. 154 ve 157). Birazcık daha dikkat gösterilseydi, sözünü ettiğim sayfalar karşılaştırılarak, hata kolayca yakalanabilirdi.

**4.** Yoldaş Martov’un tasarısının ilk şeklini. ne yazık ki, bulamadığımı söylemeliyim. O tasarı 48 maddelikti; değersiz bir biçimsellik yönünden daha da “şişkin”di.

**5.** Bu sözcüğe yoldaş Akselrod’un dikkatini çekeriz. Ne müthiş! Bu sözcükte, bir yazıkurulunun kuruluşunu değiştirmeye kadar varabilecek bir “Jakobenciliğin” kökleri var.

**6.** Jorecilik - Fransız Sosyalist Partisinde sağ reformcu kanada önderlik eden Fransız sosyalist Jean Jaurés’nin adından gelen siyasal eğilim. Joreciler, “eleştiri özgürlüğü” isteme görünümü içinde, temel marksist önermeleri değiştirmeye kalkıştılar ve burjuvaziyle işbirliğini savundular.

**7.** Sorun açık değil

**8.** “Örgüt” sözcüğü, geniş ve dar olmak üzere, genellikle iki anlamda kullanılır. Dar anlamda bu sözcük, hiç değilse en asgari ölçüde bir uyuşuma sahip bir insan topluluğunun kurduğu çekirdeği ifade ediyor. Geniş anlamda ise, sözcük, bu tür çekirdeklerin bir bütün içinde birleşmiş toplamını kastediyor. Örneğin donanma, ordu ya da devlet hem bir yandan (sözcüğün dar anlamında) örgütler toplamıdır, hem de (sözcüğün geniş anlamında) toplumsal örgüt çeşitleridir. Eğitim bakanlığı (sözcüğün geniş anlamında) bir örgüttür ve (sözcüğün dar anlamında) bir dizi örgütü içerir. Bunun gibi, parti bir örgüttür, (sözcüğün geniş anlamında) bir örgüt olması gerekir, ama aynı zamanda parti, (sözcüğün dar anlamında) bir dizi çeşitli örgütten oluşmak durumundadır. Bu nedenledir ki, parti ve örgüt kavramlarını birbirinden ayırmaktan söz ettiği zaman, yoldaş, Akselrod, her şeyden önce “örgüt” sözcüğünün geniş ve dar anlamları arasındaki farkı dikkate almamıştır, ikincisi de, örgütlü ve örgütsüz öğeleri birbirine karıştıranın kendisi olduğunu farketmemiştir.

**9.** Manilovizm - Gogol’ün Ölü Canlar’ındaki Manilov’un adından gelir. Kendini beğenmişlik içinde gönül rahatlığı, boş duygusal düşler, ilkesiz darkafalılık demektir

**10.** Kendiliğinden, otomatik olarak.

**11.** Bağlantısız örgütlere.

**12.** Burada, 1900’deki Hamburg duvarcılar grevi sırasında, Özgür Duvarcılar İşçi Birliği üyelerinden 122’sinin, işçi birliği merkezinin buyrultusunu çiğneyerek parça başına iş yapmaları olayına değiniliyor. Hamburg Duvarcıları İşçi Birliği, sosyal-demokrat üyelerin grev kırıcı davranışları hakkında, bölge sosyal-demokrat parti şubesine şikayette bulunmuş ve Alman Sosyal-Demokrat Partisinin bu konuda karar almasını istemişti. Alman Sosyal-Demokrat Partisi Merkez Yürütme Kurulu tarafından kurulan bir onur kurulu, bu sosyal-demokratların davranışına yermiş, ama partiden çıkarılmaları önerisini geri çevirmiştir.

**13.** Ne Yapmalı?, s. 55-56

**14.** Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 243, 245, 246.

**15.** Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 247.

**16.** Martinov yoldaşın Akimov yoldaştan farklı olmak istediği doğrudur. Yoldaş Martinov, gizli-eylemciliğin (conspiratorial), gizlilik (secret) anlamına gelmeyeceğini, bu iki sözcüğün gerisinde farklı iki kavram bulunduğunu göstermek istemiştir. Ne yoldaş Martinov, ne de şimdi onun izinden giden yoldaş Akselrod, aradaki farkın ne olduğunu hiç bir zaman açıklamış değildirler. Yoldaş Martinov, sanki ben -örneğin Ne Yapmalı?’da ve onun yanı sıra Görevler’de [Bkz: Lenin, Collected Works, Vol. 2, s. 325-351. -Ed.].- “siyasal savaşımın yalnızca gizli-eylemcilikle sınırlanması”na kesinlikle karşı durmamışım gibi “davranmıştır”. Yoldaş Martinov, benim savaştığım kişilerin (şimdi yoldaş Akimov’un yaptığı gibi) bir devrimciler örgütünün gerekli olduğunu görmemiş olduklarını, kendisini dinleyenlerin unutmasını istiyordu.

**17.** S. Zborovski (Kostiç) tarafından kaleme alınan ve kongre tarafından ve kongrece geri çevrilen parti tüzüğünün birinci maddesiyle ilgili önerge şöyleydi: “Parti programını kabul eden, herhangi bir parti örgütünün kılavuzluğu altında partiye yardım eden ve mali katkıda bulunan kişi, parti üyesi sayılır.”

**18.** Birlik kongresinde yoldaş Martov, kendi metnini desteklemek üzere bir kanıt daha, gülünesi bir kanıt daha gösterdi. “Lenin’in metnini harfi harfine alırsak” dedi Martov, “bu metnin, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerini; partinin dışında tuttuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu temsilciler bir örgüt meydana getirmiyorlar.” (Tutanaklar, sf. 59.) Tutanaklarda görüldüğü gibi, birlik kongresinde bile bu sava kahkahalarla gülündü. Martov Yoldaş, sözünü ettiği “güçlüğün”, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerinin, “Merkez Yönetim Kurulu örgütü”ne alınmalarıyla çözümlenebileceğini düşünüyor. Oysa sorun bu değil. Asıl sorun şu: verdiği örnek açıkça gösteriyor ki, yoldaş Martov, birinci maddedeki fikri hiç bir biçimde anlayamamıştır. Bu, gerçekten gülünesi, bilgiççe bir eleştirinin çarpıcı bir örneğidir. Resmi bakımdan gereken şey, “Merkez Yönetim Kurulu temsilcileri örgütü”nü kurmaktı, bu örgütü partinin kapsamına alacak bir önergeyi kabul etmekti; o zaman, yoldaş Martov’un kafasını bunca yormuş olan “güçlük” bir anda çözülüverirdi. Benim hazırladığım şekliyle birinci maddedeki düşünce, örgütlenme dürtüsünü içeriyor: gerçek bir denetimi ve yönlendirmeyi güvence altına alıyor. İşin aslında, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerinin partiye bağlı olup olmayacakları sorusunun kendisi gülünçtür. Bu kişilerin atanmış temsilciler oldukları ve temsilci olarak tutulmaları gerçeği, onlar üzerindeki fiili denetimin tam ve kesin güvencesidir. Bu nedenledir ki, burada, örgütlüyle örgütsüzün (ki bu, yoldaş Martov’un metninin kökündeki hatadır) birbirine karıştırılması diye bir şey sözkonusu olamaz. Yoldaş Martov’un metni, herhangi bir kişinin, herhangi bir oportünistin, herhangi bir gevezenin, herhangi bir “profesör”ün, herhangi bir “lise öğrencisi”nin, kendisini parti üyesi ilân etmesi hakkına izin verdiği için iyi değildir. İnsanların, kendilerini gelişi güzel üye ilan etmeleriyle hiç bir ilişiği olmayan örnekler vererek Martov’un, kendi metnindeki Aşil topuğunu [efsaneye göre, Aşil’in topuğu yaralanabilirdi, -ç.] örtmeye kalkışması boşunadır.

**19.** Martov’un metnini haklı gösterme çabalarına girişildiği zaman ister-istemez ortaya çıkan bu çabalar arasında yoldaş Trotski’nin bir ifadesi de (tutanaklar, s. 248 ve 346) vardır. Trotski şöyle demişti: “Oportünizmi ortaya çıkaran nedenler, tüzüğün şu ya da bu maddesinden daha karmaşık nedenlerdir [ya da daha derin nedenler tarafından belirlenir]; oportünizmi ortaya çıkaran şey burjuva demokrasisiyle proletaryanın gelişmesinin nispi düzeyidir...” Sorun, tüzükteki maddelerin oportünizm üreteceği sorunu değil, ama o maddelerin yardımıyla oportünizme karşı azçok keskin bir silah yapılabilmesi sorunudur. Oportünizmin nedenleri derine gittikçe, bu silahın daha keskin olması gerekir. Bu nedenledir ki, oportünizmin daha “derin nedenler”e dayandığını öne sürerek oportünizme kapıyı açık bırakan bir metni haklı göstermek en âlâsından kuyrukçuluktur. Yoldaş Trotski, yoldaş Lieber’e karşı çıktağı sıralarda, tüzüğün, bütünün parçaya, öncünün geri topluluğa karşı “örgütlü güvenmezliği” demek olduğunu kabul ediyordu; ama yoldaş Trotski, yoldaş Lieber’in yanında yer aldığı zaman bunu unutuverdi ve hatta, “karmaşık nedenler”den, “proletaryanın gelişme düzeyi”nden falan söz ederek, bu güvenmezliğin (oportünizmin duyduğu güvenmezliğin) bizim örgütümüzü haklı olarak zayıflattığını ve kararsız hale getirdiğini öne sürmeye başladı. Yoldaş Trotski’nin bir başka savı daha: “Şu ya da bu biçimde örgütlenmiş aydın gençliğin partiye kendilerini üye yapmaları [italikler benim] çok daha kolaydır.” Aynen böyle. Kişilerin “kendilerini üye yapmaları”nı önleyen benim metnimin değil, örgütsüz öğelerin bile kendilerini parti üyesi olarak ilân etmelerine olanak veren metnin, aydınca belirsizlikle malül olması işte bundan ötürüdür. Yoldaş Trotski, eğer Merkez Yönetim Kurulu, oportünistlerin herhangi bir örgütünü “tanımayı reddederse”, bunun, bazı bireylerin karakterinden ötürü böyle olacağını, bu kişiler siyasal şahsiyetler olarak bilindiklerine göre, tehlikeli olamayacaklarını ve genel bir parti boykotuyla defedilebileceklerini söyledi. Bu, ancak bazı kişilerin partiden çıkarılmaları durumunda doğrudur (ve yalnızca yarı-yarıya doğrudur, çünkü örgütlü bir parti, bazı kişilerin çıkarılmasına boykotla değil oyla karar verir). Gerek duyulan şeyin yalnızca denetim olduğu, çıkarmanın saçma olduğu daha yaygın durumlar içinse kesinlikle yanlıştır. Merkez Yönetim Kurulu, belli bazı koşullarda, tam güvenilir olmayan ama çalışabilme gücünde olan bazı örgütleri, denetim sağlamak amacıyla, bile-bile partiye alabilir; bunu, o örgütü denemek için yapabilir, o örgütü doğru yola yöneltebilmeyi denemek için yapabilir, kendi rehberliği altında o örgütün, kısmi hatalarını düzeltebilmek için yapabilir, vb.. Eğer partiye “kendi kendine girme”ye izin verilmezse, bu, tehlikeli olmaz. Yanlış görüşlerin ve yanlış taktiklerin, sınır tanıyan, açık sorumluluk duygusuna sahip biçimde ifade edilmesi (ve görüşülmesi) çoğu zaman yararlıdır. “Ama tüzel tanımlamalar gerçek ilişkilere uygun düşecekse, yoldaş Lenin’in metni reddedilmelidir” dedi yoldaş Trotski ve bir kez daha bir oportünist gibi konuştu. Gerçek ilişkiler ölü şeyler değildir, canlıdırlar ve gelişirler. Tüzel tanımlamalar, bu ilişkilerin ileriye dönük gelişimine uyabilirler, ama o tanımlamalar (eğer kötü iseler) gerilemeye ve durgunluğa da “uyabilirler”. Bu ikincisi yoldaş Martov’un “durumu”dur.

**20.** Yirmi sekiz oy lehte, yirmi iki oy aleyhteydi. İskracılara-karşı olan sekiz kişiden yedisi Martov’un metni, biri benim metnim lehine oy vermişti. Oportünistlerin yardımı olmaksızın, Martov yoldaş, oportünist metninin kabulünü sağlayamazdı. (Birlik kongresinde yoldaş Martov, bu apaçık gerçeği çürütmeye boş yere uğraştı durdu; bazı nedenlerle, yalnızca bundcuların oyunu andı, yoldaş Akimov’la dostlarını unuttu – ya da bu kişileri, yalnızca kendi işine geldiği, yani bana karşı kendine yarar sağlayabileceği zaman, örneğin yoldaş Bruker’in benimle görüş birliğinde oluşu gibi durumlarda anımsadı.)

RSDİP Program Açıklamaları (1895–1896)

Lenin

Program üç ana bölüme ayrılıyor. Birinci (“A” maddeli –ÖD) bölümde, programın diğer bölümlerinin kaynaklandığı bütün görüşler ortaya konuyor. Bu bölümde, bugünkü toplumda işçi sınıfının aldığı konum, onun fabrikatörlere karşı mücadelesinin anlam ve öneminin nerede yattığı ve Rus devletinde işçi sınıfının politik durumunun ne olduğu gösteriliyor. (…) İkinci bölümde Parti’nin görevi ortaya konuyor ve Rusya’da diğer politik akımlarla nasıl bir ilişki içinde olduğu gösteriliyor. Burada, Parti’nin ve sınıf çıkarlarının bilincinde olan tüm işçilerin faaliyetinin neden ibaret olması gerektiği ve Rus toplumunun diğer sınıflarının çıkar ve çabalarına ilişkin tutumlarının nasıl olması gerektiği gösteriliyor.

A-1)

Program önce, büyük fabrika ve tesislerin hızlı artışını ele alıyor, çünkü bu, bugünkü Rusya’nın tüm eski yaşam ilişkilerini, özellikle emekçi sınıfın varlık koşullarını tamamen değiştiren en önemli olgusudur. Eski ilişkiler altında, nüfusun neredeyse ezici çoğunluğunu oluşturan küçük mülk sahiplerinin neredeyse bütün serveti üretiliyordu. Nüfus köye bağlı kalıyor ve ürünlerinin büyük bölümünü ya kendi kullanımları için ya da komşu pazarlarla zayıf bağ içinde bulunan çevredeki yerleşimlerin küçük sürüm pazarı için üretiyordu. Çiftlik sahipleri için aynı küçük mülk sahipleri çalışıyordu ve çiftlik sahipleri onları esas olarak kendi tüketimleri için üretim yapmaya zorluyordu. Evde imal edilen ürünler işlenmek üzere, yine aynı şekilde köyde yaşayan ya da köyün çevresinde iş arayan el zanaatçılarına devrediliyordu.

Köylü kurtuluşundan bu yana, halk kitlelerinin bu yaşam koşulları tamamen altüst oldu. Endüstriyel küçük işletmelerin yerini yavaş yavaş büyük, olağanüstü hızlı gelişen fabrikalar aldı; bu fabrikalar küçük mülk sahiplerini bir kenara itti, onları ücretli işçilere dönüştürdü ve yüzlerce ve binlerce işçiyi birlikte çalışmaya ve bütün Rusya’da satılan muazzam miktarda meta üretmeye zorladı.

Köylülerin kurtuluşu nüfusun yerleşikliğini ortadan kaldırdı ve köylüleri, ellerinde kalan küçük toprak parçalarıyla artık kendilerini besleyemeyecekleri bir duruma soktu. Büyük halk kitleleri iş arayarak fabrikalara aktılar ya da Rusya’nın çeşitli yörelerini birbirine bağlayan ve büyük fabrikaların mallarını her yere taşıyan demiryolları yapımında iş buldular. Büyük halk kitleleri kentlerde iş aradı ve fabrika inşaatlarında, ticarete hizmet eden inşaatlarda, fabrikalar için yakıt ve hammadde sağlanmasında iş buldular. Nihayet birçoğu, işletmelerini yeterince hızlı genişletememiş olan tüccar ve fabrikatörler tarafından dağıtılan ev işine yöneldiler. Aynı değişimler tarımda da gerçekleşti. Büyük toprak sahipleri pazar için tahıl üretmeye başladılar; büyük ekim alanlarına sahip köylü ve tüccarlar ortaya çıktı, yüzlerce milyon pud tahıl yurt dışına satılıyordu.

Üretim ücretli işçiler gerektiriyordu ve yüz binlerce ve milyonlarca köylü cüce iktisatlarını terk ettiler ve tarım işçisi ve gündelikçi olarak pazar için tahıl üreten yeni girişimcilerin hizmetine girdiler. Program, büyük fabrikaların ve tesislerin küçük ev işçilerini ve köylüleri mahvettiğini ve ücretli işçiye dönüştürdüğünü açıklarken, eski yaşam koşullarının bu değişimini anlatmaktadır. Küçük üretimin yerine her yerde büyük üretim geçmektedir ve bu büyük üretimde işçi kitleleri artık, büyük bir sermayeye sahip olan, dev atölyeler kuran, çok miktarda üretim araçları satın alan ve birleşmiş işçilerin bu kitlesel üretiminin bütün kârını cebine atan kapitalistler için ücret karşılığında çalışan sıradan ücretli işçilerdir.

Üretim kapitalist olmuştur ve tüm küçük girişimcileri insafsızca ve acımaksızın ezer, bunların köydeki yerleşikliğini yıkar ve sıradan yamak olarak ülkenin bir ucundan bir ucuna dolaşmaya ve iş gücünü sermayeye satmaya zorlar. Nüfusun gittikçe daha büyük bir bölümü köyden ve tarımdan kesin olarak kopartılır ve hiçbir mülke sahip olmayan insanlardan özel bir sınıfın, sadece iş güçlerinin satışından yaşayan ücretli işçiler, proleterler sınıfının oluştuğu kentlerde, fabrika ve endüstri köy ve kasabalarında toplanır.

Ülke yaşamında, büyük fabrika ve işletmelerin ortaya çıkardığı bütün muazzam değişiklikler burada yatmaktadır: Küçük üretimin yerine büyük üretim geçer, küçük girişimciler ücretli işçiye dönüştürülür. Bu değişikliğin bütün emekçi halk için anlamı nedir ve neye yol açar? Program devamında bunu ele alıyor.

A-2)

Küçük üretimin büyük üretim tarafından bir kenara itilmesinin ardından tek tek küçük girişimcilerin küçük paralarının yerine büyük sermayeler, küçük, minimal kârların yerine milyonluk kârlar geçer. Bu yüzden kapitalizmin gelişimi her yerde lüksün ve servetin artışına yol açar.

Rusya’da bütün bir büyük para kalantorları, fabrikatörler, demiryolu girişimcileri, tüccarlar ve bankerler sınıfı ortaya çıktı, faiz karşılığında sanayicilere borç verilen para-sermayelerin gelirinden yaşayan insanlardan oluşan bütün bir sınıf oluştu; köylülerden toprak için büyük bedel ödemeleri almış olan, kiraya verilen toprakların fiyatını yükseltmek için köylülerin toprak kıtlığından yararlanan ve çiftliklerinde büyük pancar şekeri fabrikaları ve alkol damıtımevleri kuran büyük toprak sahipleri zenginleştiler. Bütün bu zengin sınıflarda lüks ve israf görülmemiş boyutlara ulaştı ve büyük kentlerin ana caddelerinde bunların prenslere layık sarayları ve görkemli şatoları inşa edildi.

Buna karşılık kapitalizmin gelişimiyle birlikte işçinin durumu gittikçe kötüleşti. Köylülerin kurtuluşundan sonra gelir orada burada arttıysa da, köyden akın eden aç halk kitleleri ücretleri aşağı çektiğinden bu artış az miktarda oldu ve kısa süre sürdü, oysa gıda maddeleri ve gereksinim maddeleri sürekli pahalanıyordu, öyle ki işçi ücretin yükselmesi durumunda bile daha az gıda maddesi elde edebiliyordu.

İş bulmak gittikçe zorlaşıyordu ve zenginlerin görkemli saraylarının yanında ya da varoşlarda, bodrumlarda, aşırı dolu, rutubetli ve soğuk kira odalarında, evet, hatta yeni endüstri bölgelerinin yakınlarında toprak kulübelerde oturmak zorunda kalan işçilerin perişan kulübelerinin sayısı artıyordu. Gelişen sermaye işçileri gittikçe daha fazla eziyordu, onları dilenciye çeviriyor, bütün zamanlarını fabrikaya adamaya zorluyor ve karılarıyla çocuklarını da çalışmaya itiyordu.

Kapitalizmin gelişmesinin neden olduğu birinci değişim, demek ki, bir avuç kapitalistin korkunç servetler biriktirmesi, buna karşılık halk kitlelerinin dilenci hâline gelmesinden ibarettir. İkinci değişim, küçük üretimin büyük üretim tarafından bir kenara itilmesinin üretimde birçok iyileştirmeye yol açmış olmasından ibarettir.

Her şeyden önce, bireysel, her küçük atölyede soyutlanmış, her küçük girişimcide tek tek gerçekleştirilen çalışmanın yerine, bir araya toplanmış işçilerin birleşik çalışması, bir fabrikada, bir toprak sahibinde, bir inşaat müteahhidinin yanında emekçilerin ortak çalışması geçmiştir. Birleşik çalışma bireysel çalışmadan çok daha başarılıdır, üretkendir ve metaları çok daha kolay ve hızlı imal etme olanağı sağlar. Ne var ki, bütün bu iyileştirmelerden kazançlı çıkan, sadece işçilere kendi paralarından ödeme yapan, buna karşılık işçilerin birleşik faaliyetinden ortaya çıkan bütün avantajı mal edinen kapitalisttir.

Kapitalist böylece daha da güçlenir, işçi ise belirli bir işe alıştığı ve başka bir işi yapmak, mesleğini değiştirmek ona zor geldiği için daha da güçsüzleşir.

Üretimin başka, çok daha önemli bir iyileştirilmesini, kapitalistlerin uygulamaya soktuğu makineler oluşturur. Makinelerin kullanımıyla emeğin verimi kat kat artar. Ancak kapitalist bütün bu avantajları işçilere karşı kullanır. Makinelerin daha az fiziksel çalışma gerektirmesi durumundan yararlanarak, makineleri daha düşük ücret ödediği kadın ve çocuklara kullandırır.

Ayrıca makinelerin çok daha az işçi gerektirmesi durumundan da yararlanarak, işçileri kitlesel olarak sokağa atar ve sonra, işçileri daha da köleleştirmek, iş gününü uzatmak, işçinin gece dinlencesini elinden almak ve onu makinenin bir uzantısına dönüştürmek için bu işsizliği kullanır. Makinelerin yol açtığı ve sürekli artan işsizlik işçileri artık tümüyle savunmasız bırakır. İşçinin el becerisi değerini yitirir, makineye çabuk alışan ve daha az bir ücretle çalışmaya gönüllü olan sıradan bir yamak, kolayca onun yerini alır. Sermayenin artan baskısına her direnme çabası, işten çıkarmaya yol açar. İşçi tek başına sermaye karşısında tamamen aciz kalır, makine onu ezmekle tehdit eder.

A-3)

Önceki noktanın açıklamasında, tek başına olan işçinin, makineleri uygulamaya sokan kapitalist karşısında aciz ve korunmasız olduğunu gösterdik. İşçi kapitaliste direniş göstermek, kendisini savunmak için ne pahasına olursa olsun çareler aramak zorundadır. Ve böyle bir çareyi birleşmede bulur. Tek başına güçsüz olan işçi, yoldaşlarıyla birleşerek bir güç hâline gelir ve kapitalistlere karşı mücadele etme ve direnme olanağı elde eder.

Artık karşısında büyük sermaye duran işçi için birleşme, bir gereklilik hâline gelir. Fakat bir ve aynı fabrikada çalışsalar da, birbirine yabancı, bir araya toplanmış unsurlar kitlesini birleştirmek mümkün müdür? Program, işçileri birleşme için olgunlaştıran ve bunun için yeteneklerini ve anlayışlarını geliştiren koşulları sayıyor. Bu koşullar şunlardır:

1) Tüm yıl boyunca sürekli çalışmayı gerektiren, işçinin kırla ve kendi iktisadıyla ilişkisini tamamen yok eden ve onu tam proletere dönüştüren, makineli üretimle büyük işletme. Küçük bir toprak parçası üzerinde kendi iktisadı işçinin soyutlanmasına yol açıyor, herkesin, komşusununkiyle bağıntısı olmayan kendi çıkarlarını kovalamasına neden oluyor ve böylece birleşmelerini engelliyordu. İşçinin kırdan kopması bu engelleri ortadan kaldırır.

2) Ayrıca, tek başına yüzlerce, binlerce işçinin ortak çalışması olgusu bile, işçileri, sıkıntılarını ortak tartışma yönünde, ortak eylem yönünde eğitir, çünkü bütün işçi kitlesinin durumunun ve çıkarlarının aynılığını gözler önüne serer.

3) Nihayet fabrikalar arasında sürekli geliş gidişler işçileri, çeşitli fabrikalardaki ilişkileri ve koşulları birbiriyle karşılaştırmaya, bütün fabrikalarda sömürünün aynılığına ikna olmaya, kapitalistlerle çatışmalarında başka işçilerin deneyimlerinden yararlanmaya sevk eder ve böylece işçilerin birleşmesini, dayanışmasını teşvik eder.

Bu koşulların bütünü, büyük fabrika ve işletmelerin ortaya çıkışının, işçilerin birleşmesine de neden olmasına yol açar. Rus işçileri arasında bu birleşme en sık ve en güçlü ifadesini grevlerde bulur. İşçilerimizin sendikalar ya da sigorta kasaları biçiminde birleşmelerinin neden olanaksız olduğundan daha aşağıda söz edeceğiz. Büyük işletmelerin geliştiği ölçüde, işçilerin grevleri de o kadar çok sayıda, güçlü ve inatçı olur; çünkü kapitalizmin baskısı ne kadar güçlü olursa, işçilerin ortak direnişi de o kadar gerekli olur.

Grevler ve tekil başkaldırmalar, Program’da söylendiği gibi, Rus fabrikalarında bugün çok genel bir olgu oluşturuyor. Ancak kapitalizmin daha da gelişmesi ve grevlerin sıklığının artışıyla bunlar yetersiz kalır.

Fabrikatörler bunlara karşı ortak önlemler alırlar: Birleşirler, başka yörelerden işçi alırlar, işçilerin direnişini kırmak için onlara yardım eden devlet iktidarından destek isterler; işçinin karşısında şimdi artık yalnızca tek tek her fabrikanın tek tek fabrikatörleri değil, onları destekleyen hükümetle beraber bütün kapitalistler sınıfı vardır.

Bütün kapitalistler sınıfı bütün işçi sınıfına karşı mücadeleye girişir ve hükümetten işçilere karşı yasaların yürürlüğe konmasını talep ederek, fabrika ve işletmeleri uzak yörelere taşıyarak ve işlerin evde çalışanlara verilmesi ve işçilere karşı binlerce başka hile ve dolaba başvurarak grevlere karşı ortak önlemler almaya çalışır. Bütün kapitalistler sınıfına karşı direnmek için tek tek fabrikaların, hatta tek tek endüstri dallarının işçilerinin birleşmesi yetersiz kalır. Tüm işçi sınıfının birleşik eylemi mutlak gereklilik hâline gelir. Böylece işçilerin tekil başkaldırılarından tüm işçi sınıfının mücadelesi gelişir.

İşçilerin fabrikatörlere karşı mücadelesi sınıf mücadelesi hâline gelir.

Bütün fabrikatörleri tek bir çıkar birleştirir: İşçileri baskı altında tutmak ve onlara olabildiğince düşük ücret ödemek. Ve fabrikatörler, davalarını, tüm fabrikatörler sınıfının ortak eylemi ve devlet iktidarı üzerinde uygun bir etki kazanma dışında savunulmayacağını görürler.

İşçiler de yine aynı şekilde ortak bir çıkarla bağlıdırlar: Kendilerini sermayeye ezdirmemek, yaşam haklarını ve insanca yaşama taleplerini savunmak. İşçiler de yine aynı şekilde, birleşmenin, bütün sınıfın, işçi sınıfının birleşik eyleminin ve devlet iktidarı üzerinde etki kazanmanın kendileri için de gerekli olduğuna kanaat getirirler.

A-4)

Fabrika işçilerinin fabrikatörlere karşı mücadelesinin nasıl ve neden sınıf mücadelesi hâline geldiğini, işçi sınıfının, proleterlerin, kapitalistler sınıfına, burjuvaziye karşı sınıf mücadelesi hâline geldiğini açıkladık. Bu mücadele, tüm halk ve tüm emekçiler için hangi öneme sahiptir?

Birinci noktanın açıklamasında sözünü ettiğimiz mevcut koşullar altında, ücretli işçiler yardımıyla yürütülen üretim, küçük üretimi gittikçe daha fazla bir kenara itiyor. Ücretli çalışmayla yaşayan insanların sayısı hızla artıyor ve sadece daimî fabrika işçilerinin sayısı yükselmekle kalmıyor, beslenebilmek için keza ücretli iş aramak zorunda olan köylülerin sayısı ise daha da çok yükseliyor. Şu anda ücretli çalışma, kapitalist için çalışma, artık çalışmanın en yaygın biçimini oluşturur. Sermayenin emek üzerindeki egemenliği yalnızca endüstride değil, tarımda da nüfusun büyük kütlesini kapsamıştır.

Ve işte modern toplumun temelinde yatan ücretli emeğin bu sömürüsünü, büyük işletmeler en uç noktasına götürürler. Tüm kapitalistler tarafından tüm endüstri dallarında uygulanan ve Rusya’nın çalışan nüfusunun bütün kitlesinin acısını çektiği tüm sömürü yöntemleri, burada, fabrikada bir araya gelir, daha da şiddetlenir, sürekli kurum hâline gelir, işçinin çalışma faaliyetinin ve varlığının her yanına uzanır ve işçinin kapitalist tarafından iliğine kadar sömürülmesinin bütün bir rejimini, bütün bir sistemini oluşturur.

Bunu bir örnekle açıklamak istiyoruz. Herkes çalışma yükümlülüğü altına girdiği yerde, yörenin alışılmış tatil günlerinde işi bırakır ve dinlenir. Fabrikada durum çok farklıdır: Bir işçi alan fabrika, işçinin alışkanlıklarına, alıştığı yaşam tarzına, aile ilişkilerine ve ruhsal gereksinimlerine bakmaksızın onun üzerinde kendi takdirince tasarrufta bulunur. Fabrika gerekli gördüğü zaman onu işe koşar, tüm yaşamını fabrikanın gereksinimine göre ayarlamaya, dinlenme zamanını bölmeye ve gerek gece gerekse de tatil günlerinde vardiya çalışmaya zorlar. İş zamanının düzenlenmesinde akla gelebilecek her türlü suiistimal fabrikada çok revaçtadır, buna karşılık aynı zamanda her işçinin tabi olduğu kendi “kural” ve “düzeni”ni yürürlüğe koyar.

Fabrika düzeni, bilinçli olarak, işe alınan işçiden yapabileceği tüm işi sonuna kadar almak, bunu olabildiğince hızlı yapmak ve sonra işçiyi atmak hedefini izler!

Bir başka örnek. Kendisini işçi olarak hizmete sunan herkes, elbette ki, mal sahibine itaat etme ve kendisine emredileni yerine getirme yükümlülüğü altına girer. Ama kendisini hizmete sunan kişi, geçici olarak bir işi yapma yükümlülüğü aldığında, bununla kendi iradesinden asla vazgeçmiş olmaz, işverenin bir talebi ona haksız ya da aşırı göründüğünde onu terk eder. Buna karşılık fabrika, işçinin kendi iradesinden tamamen vazgeçmesini ister; belirli bir disiplin yaratır, işçiyi, zilin çalmasıyla işe başlamaya ve bitirmeye zorlar, işçiyi bizzat cezalandırma ve kendi yarattığı fabrika düzeninin ihlalinde ona para cezası verme veya ücretinde kesinti yapma hakkını kendinde görür. İşçi, muazzam bir makineli aygıtın bir parçasına dönüşür, her türlü direniş ve kendi iradesi elinden alınmış ve köleleştirilmiş olarak bir makine hâline gelmelidir.

Son olarak üçüncü bir örnek. İşçi olarak çalışan herkes, çok sık olarak işverenden hoşnutsuzdur ve ona karşı şikâyetle mahkemeye ya da resmî makamlara başvurur. Gerek resmî makamlar gerekse de mahkeme, anlaşmazlığı genellikle işverenin lehine çözerler ve onun tarafını tutarlar. İşveren çıkarları karşısında bu hoşgörü, genel bir kurala ya da yasaya dayanmaz, işveren çıkarlarının savunusunda bazen çok bazen az gayretkeş olan ve meseleyi ya işverenle dostluk ilişkileri nedeniyle ya da çalışma koşulları hakkındaki bilgisizlik ya da nihayet işçileri anlama yeteneğinden yoksunluk nedeniyle, haksız olarak işveren lehine karar veren tek tek memurların lütufkârlığına dayanır.

Bu tür haksızlıklar tek tek her durumda, işçinin işverenle anlaşmazlığına ve memura bağlıdır. Ancak fabrika öylesine bir işçi kitlesini birleştirir ve bunları o derece ezer ki, tek tek her bir durumun incelenmesi olanaksız hâle gelir. Genel kurallar konur, işçilerin fabrikatörlerle ilişkisi üzerine bir yasa, herkes için bağlayıcı olan bir yasa hazırlanır ve bu yasada işverenin çıkarlarının ilerletilmesi artık devlet iktidarı tarafından saptanır.

Tek tek memurların haksızlığının yerini yasanın haksızlığı alır. Örneğin şöyle talimatlar yayımlanır: İşe gelmeme durumunda işçi yalnızca ücreti yitirmekle kalmaz, üstelik ceza da ödemek zorundadır, buna karşılık işçiyi işten çıkaran işveren ona hiçbir şey ödemez; ayrıca işveren bu talimatnameye göre işçiyi kabalık nedeniyle işten çıkarabilir, işçi ise aynı nedenle işvereni bırakamaz; nihayet işveren para cezası verme, ücret kesintisi yapma veya fazla mesai talep etme vb. gibi birçok hak elde eder.

Bütün bu örnekler fabrikanın işçinin sömürüsünü nasıl şiddetlendirdiğini ve bu sömürüyü genelleştirdiğini, resmî bir “düzen”e dönüştürdüğünü gösteriyor. Böylece işçinin meselesi artık, istese de istemese de tekil işverenle, onun iradesiyle ve onun tarafından ezilmesiyle değil, bütün işveren sınıfının iradesiyle ve baskı sistemiyledir.

İşçi, ezilmesini tek bir kapitaliste fatura etmemesi gerektiğini, bütün girişimlerde aynı sömürü düzeni egemen olduğu için, bunun bütün kapitalistler sınıfının eseri olduğunu görür. Hatta tekil kapitalist, bu düzenden sapamaz bile. Örneğin iş zamanını kısaltmaya kalksa, mallar ona, işçileri aynı ücrete daha uzun süre çalışmaya zorlayan komşusundan, diğer fabrikatörden pahalıya patlayacaktır.

İşçi durumunu düzeltmek istese, karşısında artık emeğin sermaye tarafından sömürülmesini amaçlayan tüm bir toplumsal sistemi bulur; işçinin karşısında artık herhangi bir memurun tekil haksızlığı değil, bütün kapitalistler sınıfını kanatları altına alan ve bu sınıfın yararına genel bağlayıcı yasalar çıkaran bizzat devlet gücünün haksızlığı vardır.

Böylece fabrika işçilerinin fabrikatörlere karşı mücadelesi kaçınılmaz olarak bütün kapitalistler sınıfına karşı, emeğin sermaye tarafından sömürüsü üzerinde yükselen tüm toplumsal düzene karşı bir mücadeleye dönüşür. Bu yüzden işçilerin mücadelesi sosyal bir anlam da kazanır, yabancı emekten yaşayan bütün sınıflara karşı emekçilerin mücadelesi hâline gelir. Böylece işçilerin mücadelesi Rus tarihinde yeni bir çağ açar ve işçilerin kurtuluşunun şafağı olarak ortaya çıkar.

Peki, kapitalistler sınıfının çalışan halkın bütün kitlesi üzerindeki egemenliği neye dayanır? Kapitalistlerin elinde özel mülkleri olarak tüm fabrikalar, işletmeler, maden ocakları, makineler ve iş aletlerinin bulunması, büyük arazi parçalarına sahip olmaları –Avrupa Rusya’sının bütün topraklarının üçte birinden fazlası, sayıları yarım milyondan az olan toprak sahiplerine aittir– durumuna dayanır.

Kendileri ne iş aletlerine ne de hammaddelere sahip olan işçiler, iş güçlerini, işçilere sadece geçimleri için gerekli olduğu kadar ödeyen ve emeğin yarattığı bütün fazlalığı cebe indiren kapitalistlere satmak zorundadırlar. Böylece işçilerin harcadığı iş zamanının sadece bir bölümünü öder ve geri kalanını kendilerine mal ederler. Bir işçi kitlesinin birleşik çalışmasıyla ya da üretimin iyileştirilmesiyle meydana gelen bütün servet artışı böylece kapitalistler sınıfının payına düşer ve kuşaktan kuşağa çalışan işçiler, mülksüz proleterler konumunda kalırlar.

Bu yüzden emeğin sermaye tarafından sömürülmesine son vermek için tek bir çare vardır: İş araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, bütün fabrikaların, işletmelerin, maden ocaklarının, aynı şekilde bütün büyük çiftliklerin, bütün toplumun mülkiyetine geçirilmesi ve işçiler tarafından bizzat yönetilen, ortak sosyalist üretim.

O zaman ortak çalışmayla üretilen ürünler bizzat emekçilerin yararına kullanılacak, onlar tarafından geçim masraflarının üzerinde üretilen fazlalık ise, bizzat işçilerin gereksinimlerinin karşılanmasına, bütün yeteneklerinin tam gelişimine, bilimin ve sanatın tüm kazanımlarında eşit hakka sahip katılımlarına hizmet edecektir.

Bu nedenle de programda, işçi sınıfının kapitalistlere karşı mücadelesinin ancak bununla sona ereceği söylenmektedir. Ne var ki bu, politik iktidarın, yani hükümet erkinin kapitalistlerin ve toprak beylerinin etkisi altında bulunan bir hükümetin elinden ya da kapitalistlerin doğrudan seçilmiş temsilcilerinden oluşan bir hükümetin elinden, işçi sınıfının eline geçmesini gerektirir.

Bu, işçi sınıfının mücadelesinin nihai hedefidir, onun tam kurtuluşunun önkoşuludur. Sınıf bilinçli, birleşmiş işçiler bu nihai hedefi gütmelidir. Ancak bizde, Rusya’da hâlâ kurtuluş mücadelelerinin önünü tıkayan muazzam engellerle karşılaşıyorlar.

A-5)

Kapitalist sınıfın egemenliğine karşı bugün artık bütün Avrupa ülkelerinin işçileri, aynı şekilde Amerika ve Avustralya’nın işçileri mücadele veriyorlar. İşçi sınıfının birliği ve beraberliği yalnızca bir ülkeyle veya bir milliyetle sınırlı değildir: Çeşitli ülkelerin işçi partileri, bütün dünya işçilerinin çıkar ve hedeflerinin tam eşitliğini, dayanışmayı, yüksek sesle ilan ediyorlar. Ortak kongrelerde toplanıyorlar, tüm ülkelerin kapitalist sınıflarına ortak talepler yöneltiyorlar, kurtuluşu için çabalayan bütün birleşik proletarya için uluslararası bir bayram günü, 1 Mayıs, saptıyorlar ve bütün milliyetlerin ve ülkelerin işçi sınıfını büyük bir işçi ordusunda birleştiriyorlar.

İşçilerin bu birleşmesi, işçileri tahakküm altında tutan kapitalist sınıfının egemenliğini tek bir ülkeyle sınırlamamasıyla zorunluluk hâline gelir. Çeşitli ülkeler arasında ticari ilişkiler gittikçe sıklaşıyor ve yaygınlaşıyor; sermaye sürekli olarak bir ülkeden diğerine dolaşıyor; bankalar, sermayeyi her yerden toplayan ve ödünç olarak kapitalistlere dağıtan sermayenin bu muazzam depoları, ulusal bankalardan uluslararası bankalar hâline geliyorlar, bütün ülkelerin sermayelerini toplayıp Avrupa’yla Amerika’nın kapitalistlerine dağıtıyorlar.

Artık kapitalist girişimler kurmak için büyük anonim şirketler yalnızca bir ülkede değil, birçok ülkede birden kuruluyor; kapitalistlerin enternasyonal şirketleri ortaya çıkıyor. Sermayenin egemenliği enternasyonaldir.

Bu nedenle tüm ülkelerin işçilerinin kurtuluş mücadelesi de ancak bu mücadele, işçilerin uluslararası sermayeye karşı ortak mücadelesi olduğunda başarılı olabilir. Bu yüzden gerek Alman gerekse de Polonyalı ve Fransız işçiler, kapitalistler sınıfına karşı mücadelesinde Rus işçisinin müttefikidir; öte yandan gerek Rus gerekse de Polonyalı ve Fransız kapitalistleri onun düşmanlarıdır.

Son zamanlarda yabancı kapitalistler sermayelerini Rusya’ya aktarmaktan özellikle hoşlanıyorlar, burada fabrika ve işletmelerinin şubelerini açıyorlar, Rusya’da yeni girişimlerin kurulması için şirketler kuruyorlar. Hükümetin sermayeye karşı hiçbir yerde olmadığı kadar hayırhah ve hizmetine amade olduğu, Batı Avrupa’dakinden daha az ölçüde birleşmiş ve direnişe daha az yatkın işçiler buldukları ve işçilerin yaşam düzeyinin ve dolayısıyla ücretlerinin de çok daha düşük olduğu genç ülkenin üzerine açgözlülükle saldırıyorlar. Öyle ki yabancı kapitalistler kendi ülkeleriyle karşılaştırıldığında inanılmaz büyük kârları cebe indirebiliyorlar.

Uluslararası sermaye elini Rusya’ya da uzatmış bulunuyor. Rus işçileri de ellerini, uluslararası işçi hareketine uzatıyorlar.

A-6)

Büyük fabrikaların sermayenin emek üzerindeki baskısını nasıl son haddine dek artırdıklarından, nasıl tüm bir sömürü yöntemleri sistemini yarattıklarından, sermayeye karşı başkaldıran işçilerin nasıl kaçınılmaz olarak bütün işçilerin birleşme zorunluluğunu, bütün işçi sınıfının ortak bir mücadelesinin zorunluluğunu gördüklerinden söz etmiş bulunuyoruz.

Kapitalistler sınıfına karşı bu mücadelede işçiler, kapitalistleri ve onların çıkarlarını koruyan genel devlet yasalarıyla çatışma içine girerler. Ama birleşen işçiler, kapitalistleri tavizlere zorlayacak ve onlara direniş gösterecek durumdularsa, o zaman işçiler birleşmeleriyle aynı şekilde devlet yasalarını da etkileyebilir ve değişmelerini sağlayabilirler.

Bütün diğer ülkelerin işçileri de bunu yapıyor, ama Rus işçileri devlet üzerine doğrudan etkide bulunamıyorlar. Rusya işçileri en temel yurttaşlık haklarından yoksundur. Toplanmaları, meselelerini birlikte tartışmaları, dernekler kurmaları, kendi açıklamalarını basmaları yasaktır. Başka bir deyişle: Devlet yasaları yalnızca kapitalistler sınıfının çıkarları doğrultusunda yazılmakla kalmamıştır, işçilerin elinden, bu yasalar üzerinde etkide bulunma ve değişmelerini sağlamanın her türlü olanağını da doğrudan almaktadırlar.

Bunun nedeni, Rusya’da –ve bütün Avrupa devletleri arasında yalnızca Rusya’da– bugün de hâlâ otokratik hükümetin sınırsız iktidarının, yani bütün halk için bağlayıcı yasaları Çar’ın tek başına kendi takdirine göre çıkarabildiği ve sadece onun tarafından atanan memurların bu yasalara riayeti denetleyebildikleri bir devlet düzeninin ayakta durmasıdır.

Yurttaşlar yasaların çıkarılmasına ve tartışılmasına, yeni yasalar önerilmesine ve eski yasaların kaldırılmasının talep edilmesine her türlü katılımdan dışlanmıştır. Memurlardan hesap sorma, onların faaliyetlerini denetleme veya onları mahkemeye verme hakkından tamamen yoksundur. Devlet meseleleriyle ilgilenme hakkından bile yoksundurlar: Aynı memurların izni olmaksızın toplantı düzenlemek veya dernek kurmak onlara yasaktır.

Memurlar sözcüğün gerçek anlamında her türlü sorumluluktan muaftır; bunlar deyim yerindeyse, halkın üstünde, özel bir kast oluştururlar. Memurların sorumsuzluğu, keyfî hareketi ve halkın sesinin tamamen bastırılması, herhâlde hiçbir Avrupa ülkesinde mümkün olmayan türde memur erkinin göze batıcı suiistimallerini ve halk kitlelerinin hakkının çiğnenmesini üretir.

Böylece yasalara göre Rus hükümetinin erki tamamen sınırsız olarak gözüküyor, bir ölçüde halktan tamamen bağımsız, tüm zümre ve sınıfların üstünde olarak görülüyor. Ne var ki, eğer bu gerçekten böyleyse, o hâlde neden gerek yasa gerekse hükümet, işçilerin kapitalistlerle bütün çatışmalarında kapitalistlerin tarafını tutuyor? Neden kapitalistler, sayıları ve servetleri arttığı ölçüde gittikçe daha güçlü destek elde ediyorlar, buna karşılık işçiler artan bir direnişle ve artan bir baskıyla karşılaşıyorlar?

Gerçekte hükümet sınıflar üstü değildir, tersine bir sınıfı diğerine karşı kanatları altına alıyor, mülk sahipleri sınıfını mülk sahibi olmayanlara karşı, kapitalistleri işçilere karşı koruyor. Otokratik hükümet, eğer mülk sahibi sınıflara her türlü ayrıcalığı tanımasa ve onlara karşı her türlü hoşgörüyü göstermeseydi, böylesi büyük bir devleti yönetemezdi.

Yasaya göre hükümet, sınırsız ve bağımsız bir erki temsil etmesine rağmen, gerçekte kapitalistler ve toprak sahipleri, hükümeti ve devlet işlerini etkilemenin binlerce türüne sahiptirler. Yasa tarafından tanınmış kendilerine ait zümresel kurumları, aristokrat ve tüccar dernekleri, ticaret ve manifaktür komiteleri vs. vardır.

Seçilmiş temsilcileri ya doğrudan memur olur ve devletin yönetimine katılır –örneğin aristokrat mareşaller– ya da örneğin yasaya göre Fabrikalar Denetim Kuruluna, bu fabrika müfettişliğinin amiri makamdır, kendi temsilcilerini seçen fabrikatörler gibi, çeşitli hükümet kurumlarının üyeleri olurlar.

Ancak devlet yönetimine bu doğrudan katılımla yetinmezler. Kendi organlarında devlet yasalarını tartışırlar ve yasa tasarıları hazırlarlar; öte yandan hükümet de her fırsatta bunların görüşünü alır, şu ya da bu yasa tasarısını onlara sunar, buna ilişkin öneriler getirmelerini rica eder.

Kapitalistler ve toprak beyleri, kendi meselelerini tartıştıkları, sınıfları yararına çeşitli önlemler düşündükleri ve çiftlik sahibi aristokrasi ve “bütün Rusya tüccarları” adına yeni yasalar çıkarılması ya da eskilerinin değiştirilmesi için dilekçeler yazdıkları Tüm-Rusya kongreleri düzenlerler. Meselelerini gazetelerde ele alabilirler, çünkü hükümet, sansürle, basının haklarını ne kadar kısıtlarsa kısıtlasın, mülk sahiplerinin meselelerini ele alma hakkını gasp etmeyi düşünemez bile.

Bunlar en üst hükümet makamlarına ulaşmak için birçok hile ve yola sahiptir, alt düzeydeki memurların keyfî davranışını daha kolay görüşebilirler ve kendilerini özellikle engelleyen yasaların ve talimatların kaldırılmasını daha kolay sağlayabilirler. Ve dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar çok sayıda yasa ve kararname, hükümet tarafından, her türlü ufak tefek şeyi öngören ve gerçekten canlı her faaliyeti boğan böylesine eşi görülmedik bir polis vesayeti yoktur, öte yandan dünyanın başka hiçbir ülkesinde de burjuva kararnameler böylesine kolay çiğnenmez ve aynı polis yasaları sıradan lütufkârlık, hükümet onayı yoluyla bu kadar kolay atlatılmaz. Ve böylesine lütufkârca bir onay hiçbir zaman reddedilmez.

B-1)

Programın bu noktası, işçi sınıfının çıkarlarını temsil eden Parti’nin faaliyetinin ve tüm sınıf bilinçli işçilerin faaliyetinin neden ibaret olması gerektiğini gösterdiği için, en önemli, en temel noktadır.

Sosyalizm çabasının, insanın insan tarafından ezelî sömürüsünün ortadan kaldırılması çabasının, büyük fabrika ve işletmeler tarafından yaratılmış olan yaşam koşulları temelinde oluşan o halk hareketiyle hangi tarzda birleştirilmesi gerektiğini gösterir.

Parti’nin faaliyeti, işçilerin sınıf mücadelesini desteklemek olmalıdır. Parti’nin görevi, işçilere yardım için herhangi bir yeni moda araçlar keşfetmek değil, işçi hareketiyle bağ kurmak, onları aydınlatmak ve işçilere kendilerinin çoktan başlattıkları mücadelede yardım etmektir. Parti’nin görevi, işçilerin çıkarlarının korunması ve bütün işçi hareketinin çıkarlarının temsilidir.

İşçilerin mücadelesinin desteklenmesi ifadesini nerede bulmalıdır?

Program, bu yardımın, birincisi, işçilerin sınıf bilincinin geliştirilmesinde yatması gerektiğini söylüyor. İşçilerin işverene karşı mücadelesinin nasıl proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesine dönüştüğü hakkında daha önce konuştuk.

Bu konuda açıkladıklarımızdan, işçilerin sınıf bilincinden ne anlaşılması gerektiği ortaya çıkıyor. İşçilerin sınıf bilinci, işçilerin, durumlarını düzeltmenin ve kurtuluşlarının tek çaresinin, büyük işletmenin yarattığı kapitalistler ve girişimciler sınıfına karşı mücadele olduğunu anlamalarıdır.

Sonra işçilerin sınıf bilinci, verili bir ülkenin tüm işçilerinin aynı çıkarlara sahip olduklarını, dayanışma içinde olduklarını, bütün diğer toplumsal sınıflardan farklı yekpare bir sınıf oluşturduklarını anlamalarıdır.

Nihayet işçilerin sınıf bilinci, işçilerin, hedeflerine ulaşmak için devlet işleri üzerinde, tıpkı toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin kazanmış oldukları ve hâlâ da kazandıkları gibi, etkinlik kazanmak zorunda olduklarını anlamaları anlamına gelir.

İşçiler bütün bu anlayışları nasıl edinirler? İşçiler bunları, fabrikatörlere karşı yürütmeye başladıkları, durmadan yaygınlaşan, şiddetlenen ve büyük işletmelerin arttığı ölçüde durmadan artan sayıda işçiyi kapsayan aynı mücadelenin içinden sürekli olarak kazanırlar.

İşçilerin sermayeye karşı düşmanlığının yalnızca kendi sömürücülerine karşı kör bir kin duygusunda, ezilmesinin ve köleleştirilmesinin net olmayan bir bilincinde ve kapitalistten öç alma isteğinde ifadesini bulduğu bir dönem vardı. O sıralar mücadele, ifadesini, fabrika binalarını yıkan, makineleri tahrip eden, fabrikadaki amirlerini döven vs. işçilerin tekil başkaldırılarında buluyordu. İşçi hareketinin ilk, ilkel biçimi buydu.

İşçide öz savunma çabasını uyandıran ilk dürtü, her yerde ve her zaman kapitaliste karşı kin olduğu için, bu gerekli bir aşamaydı. Ne var ki, Rus işçi hareketi bu başlangıç aşamasını atlatmıştır. İşçilerin kapitalistlere karşı kör kininin yerine artık, işçi sınıfının çıkarlarıyla kapitalistler sınıfının çıkarlarının uyuşmazlığı anlayışı, net olmayan ezilme duygusunun yerine, kapitalist baskının araçları ve tarzı bilgisi geçmiştir.

İşçiler ezilmenin şu ya da bu türüne başkaldırıyorlar, sermayenin baskısına belirli sınırlar koyuyorlar ve kapitalistlerin açgözlülüğüne karşı direniyorlar. Kapitalistlerden öç almak yerine, tavizler için mücadeleye geçiyorlar ve kapitalistler sınıfından durmaksızın taleplerde bulunmaya başlıyorlar, çalışma koşullarının düzeltilmesini, ücretlerin yükseltilmesini, çalışma saatlerine uyulmasını talep ediyorlar.

Her grev işçilerin tüm dikkatini ve tüm çabasını, işçi sınıfının yaşam koşullarının bazen bir yanı bazen diğer yanı üzerinde yoğunlaştırıyor. Her grev bu koşulların tartışılmasına neden oluyor, işçilerin bunları doğru değerlendirmesini ve ilgili örnekte sermayenin baskısının neden ibaret olduğu ve bu baskıya karşı hangi araçlarla mücadele edilebileceği konusunda açıklığa kavuşmalarını kolaylaştırıyor. Her grev tüm işçi sınıfının deneyimini zenginleştiriyor.

Grev başarılı olduğunda, onlara işçilerin birliğinin gücünü gösteriyor ve diğer işçileri, yoldaşlarının başarısını değerlendirmeye teşvik ediyor. Başarısız olursa, başarısızlığın nedenlerinin tartışılmasına ve daha iyi mücadele yöntemlerinin aranmasına yol açıyor.

Şu sırada Rusya’da her yerde baş gösteren, işçilerin en acil gereksinimlerinin karşılanması için, tavizler için, daha iyi yaşam koşulları, ücret ve çalışma süresi için inatçı bir mücadeleye geçişinde, Rus işçi hareketinin muazzam bir ilerlemesi yatıyor. Bu mücadeleye ve onun desteklenmesine, Sosyal-Demokrat Parti ve bütün sınıf bilinçli işçiler tüm dikkatlerini yöneltmelidirler.

İşçilerin desteklenmesi, tatmin edilmesi için mücadelenin yürütülmesi gereken o en acil gereksinimlerin gösterilmesinden, şu ya da bu işçilerin durumunu özellikle kötüleştiren nedenlerin aydınlatılmasından ve çiğnenmeleri –kapitalistlerin aldatıcı hilelerinin yanı sıra– işçilerin o kadar sık sık çifte soyulmasına yol açan fabrika yasalarının ve kararnamelerin açıklanmasından ibaret olmalıdır.

Destek, işçilerin taleplerini olabildiğince berrak ve kesin formüle etmek ve kamuoyuna sunmaktan, direniş gösterme için en uygun anı seçmekten, mücadele yöntemini seçmekten, savaşan iki kampın durumunu ve güçlerini yoklamaktan ve daha iyi bir mücadele türünün bulunup bulunamayacağını araştırmaktan ibarettir. Olasılıkla koşullara göre doğrudan greve başvurulamadığı ölçüde, fabrikatöre bir mektup ya da müfettişe veya doktora çağrı biçiminde vs.

Rus işçisinin bu mücadele biçimine geçişinin, büyük bir ilerlemeye tanıklık ettiğini söyledik. Bu mücadele işçi hareketini doğru yola sokuyor ve başarısının devamı için emin bir garanti oluşturuyor.

Çalışan halk kitleleri bu mücadele içinde, birincisi, kapitalist sömürünün çeşitli yöntemlerini tanımayı ve ayırt etmeyi ve bunları gerek yasalarla gerekse de kendi yaşamsal gereksinimleriyle ve kapitalistler sınıfının çıkarlarıyla bağıntılandırmayı öğreniyorlar. Sömürünün tek tek biçimlerini ve örneklerini tahlil ederken, işçiler bir bütün olarak sömürünün anlamını ve özünü anlamayı öğreniyorlar, emeğin sermaye tarafından sömürülmesi üzerinde yükselen toplumsal düzeni anlamayı öğreniyorlar.

İkinci olarak, işçiler bu mücadele içinde güçlerini yokluyorlar, birleşmeyi ve bu birleşmenin gerekliliğini ve önemini kavramayı öğreniyorlar. Bu mücadelenin genişlemesi ve çatışmaların artması kaçınılmaz olarak beraberlik duygusunun, dayanışma duygusunun gelişmesine yol açıyor; önce belirli bir yörenin işçileri arasında, sonra bütün ülkenin tüm işçi sınıfının işçileri arasında.

Üçüncü olarak bu mücadele, işçilerin politik bilincini geliştiriyor. Çalışan halk kitlesi içinde bulunduğu sosyal durum nedeniyle, herhangi bir devlet sorunu üzerine düşünecek ne zamana ne de olanağa sahiptir. Ne var ki işçilerin günlük gereksinimlerinin tatmini için işverene karşı mücadelesi, işçileri kendiliğinden ve kaçınılmaz olarak devlet sorunlarını, politik sorunları, Rus devletinin nasıl yönetildiği, yasaların ve kararnamelerin nasıl çıkarıldığı ve kimin çıkarlarına hizmet ettiği sorusunu muhakeme etmeye iter.

Fabrikadaki her çatışma, işçileri kaçınılmaz olarak yasalarla ve devlet iktidarının temsilcileriyle de çatışma içine sokar. Bu arada işçiler ilk kez “politik konuşmalar” dinlerler; önce örneğin fabrika müfettişlerinin, fabrikatörün onları sömürmek için yararlandığı hilelerin, ilgili makamlar tarafından onaylanmış ve işçileri dilediğince ezmesi fabrikatörlerin keyfine bırakılmış kararnamelerin ruhuna tamamen uygun olduğunu ya da fabrikatör yalnızca hakkını kullandığı, devlet iktidarı tarafından onaylanmış şu ya da bu yasaya dayandığı ve bu yasaların koruması altında olduğu için, fabrikatörün uyguladığı baskının tamamen haklı olduğunu onlara açıklayan konuşmalarını dinlerler.

Müfettiş bayların politik açıklamalarını zaman zaman Bakan Bey’in işçilere, işçilerin emeğinin sırtından ceplerine milyonlar indiren fabrikatörlere karşı yükümlü oldukları “Hıristiyan sevgisi” duygularını anımsatan daha yararlı “politik aydınlatmaları” izler. Devlet erkinin temsilcilerinin bu dersleri ve işçilere bu erkin kimin çıkarlarını temsil ettiğini gösteren kendilerinin doğrudan deneyiminin yanı sıra, sosyalistlerin bildirileri ve başka aydınlatıcı yazıları eklenir, öyle ki işçiler böyle bir grevde politik eğitimlerini almış olurlar.

Yalnızca işçi sınıfının özel çıkarlarını değil, işçi sınıfının devlet içinde aldığı özel konumu da anlamayı öğrenirler. Sosyal-Demokrat Parti’nin işçi sınıfının sınıf mücadelesine verebileceği destek, bu suretle en acil yaşamsal gereksinimlerinin karşılanması için mücadelesi teşvik edilerek işçilerin sınıf bilincinin geliştirilmesinden ibaret olmalıdır.

İkinci olarak bu destek, Program’da söylendiği gibi, işçilerin örgütlenmesini ilerletmekten ibaret olmalıdır. Az önce tarif ettiğimiz mücadele mutlaka işçilerin bir örgütünü gerektirir. Gerek grevin başarıyla yürütülmesi gerekse de grevciler yararına para toplanmasının düzenlenmesi, işçi kasalarının kurulması, işçiler arasında ajitasyon yapılması, bildirilerin, açıklamaların, çağrıların vb. dağıtılması için bir örgüt gereklidir.

Polis ve jandarma takibinden korunmak, işçilerin tüm birliklerini ve bağlantılarını onlar karşısında gizli tutmak, işçilere kitap, broşür, gazete vs. sağlanmasını yoluna koymak için bir örgüt daha da gerekli hâle gelir. Bütün bunlarda yardımcı olmak, Parti’nin ikinci görevidir.

Üçüncü görev, mücadelenin gerçek hedefini göstermekten, yani işçilerin sermaye tarafından sömürüsünün nerede yattığı, neye dayandığı, toprakta ve iş araçları üzerinde özel mülkiyetin işçi kitlelerinin yoksullaşmasına hangi biçimde neden olduğu, emeğini kapitalistlere satmaya ve işçinin emeğinin, işçinin geçim masraflarının ötesinde ürettiği bütün fazlalığı onlara bedava bırakmaya nasıl zorladığı üzerine işçileri aydınlatmaktan; ayrıca bu sömürünün nasıl kaçınılmaz olarak işçilerin kapitalistlere karşı sınıf mücadelesine yol açtığı, bu mücadelenin koşullarının ve nihai hedeflerinin ne olduğu üzerine aydınlatılmasından, kısaca, bu Program’da kısaca işaret edilen şeylerin açıklanmasından ibarettir.

B-2)

İşçi sınıfının mücadelesinin politik bir mücadele olduğu cümlesi neyi ifade ediyor? Devlet işlerine, devlet yönetimine ve yasamaya etkide bulunmaya çabalamaksızın, işçi sınıfının kendi kurtuluş mücadelesini yürütemeyeceğini ifade ediyor.

Rus kapitalistleri böyle bir etkilemenin zorunluluğunu çoktan kavradılar ve polis yasalarının tüm yasaklarına rağmen, devlet erkini etkilemenin binlerce biçimini nasıl bulduklarını ve bu erkin kapitalist sınıfın çıkarlarına nasıl hizmet ettiğini gösterdik. Buradan, işçi sınıfının da devlet erki üzerinde etkide bulunmaksızın mücadelesini yürütemeyeceği, evet, hatta durumunda sürekli bir iyileşme dahi sağlayamayacağı sonucu çıkar.

İşçilerin kapitalistlere karşı mücadele içinde kaçınılmaz olarak hükümetle çatışma içine gireceklerinden söz ettik ve bizzat hükümet, işçilere, yalnızca mücadele ve ortak direnişle devlet erkini etkileyebileceklerini kanıtlamak için elinden geleni yapıyor.

Rusya’da 1885 ve 1886 yıllarında yapılan büyük grevler bunu açıkça öğretiyor. (21) İşçilerin inatçı taleplerine dayanamayan hükümet, vakit geçirmeksizin, işçileri ilgilendiren kararnameleri hazırlamaya başladı ve fabrika düzeni üzerine hemen yeni yasalar çıkardı; örneğin para cezalarının sınırlanması ve doğru düzgün ücret ödenmesi üzerine.

Aynı şekilde bugünkü, 1896, grevlerde (22) yine hükümetin hemen müdahalesini sağladı ve hükümet artık tutuklamalarla ve sürgünlerle yetinemeyeceğini ve işverenin iyiliği ve cömertliği üzerine budalaca öğütlerle işçileri lafa boğmanın –Maliye Bakanı Vitte’nin fabrika müfettişlerine 1896 ilkbaharında yolladığı genelgeye bakınız– gülünçlüğünü kavradı.

Hükümet, “birleşmiş işçilerin, hesaba katılması gereken bir güç oluşturduklarını” gördü. Bu yüzden fabrika yasalarının gözden geçirilmesine girişti ve iş saatlerinin kısaltılması sorunu ve işçilere verilecek başka kaçınılmaz tavizler üzerine tartışmak için St. Petersburg’ta fabrika baş müfettişlerinin bir kongresini topluyor.

Yani işçi sınıfının kapitalistler sınıfına karşı mücadelesinin zorunlu olarak politik bir mücadele olması gerektiğini görüyoruz. Bu mücadele gerçekten de bugünden devlet erki üzerinde etkide bulunuyor, politik bir önem kazanıyor. Ancak işçi hareketi geliştiği ölçüde, işçilerin yukarıda sözünü ettiğimiz politik haklardan tamamen yoksunlukları, işçilerin devlet erki üzerinde açık ve doğrudan etkide bulunmalarının tamamen olanaksızlığı o kadar açık ve o kadar şiddetli açığa çıkıyor, o kadar hissedilir hâle geliyor.

Bu yüzden işçilerin en acil talebi ve devlet erkinin işçi sınıfı tarafından etkilenmesi doğrultusunda birincil görev şu olmalıdır: Politik özgürlüğün elde edilmesi, yani devlet yönetimine tüm yurttaşların doğrudan, yasayla, anayasayla güvence altına alınmış katılımı, tüm yurttaşlar için toplantı özgürlüğünün, kendi meseleleri üzerine tartışma ve devlet işlerini dernekler ve basın aracılığıyla etkileme hakkının güvencelenmesi.

Politik özgürlüğün kazanılması “işçiler için en acil sorun hâline geliyor”, çünkü böyle bir özgürlük olmadan işçiler devlet işleri üzerinde etkiye ne sahip olurlar ne de olabilirler ve bu yüzden kaçınılmaz olarak haklardan yoksun, aşağılanmış, dilsiz bir sınıf olarak kalırlar.

Ve eğer hükümet, işçilerin mücadelesinin ve birleşmesinin daha yeni başladığı bugün bile, hareketin daha da büyümesini engellemek için işçilere taviz vermek için acele ediyorsa, işçilerin, politik bir partinin liderliği altında bir araya gelip birleştiklerinde, hükümeti teslim olmaya zorlayacak durumda olacaklarından, kendileri ve tüm Rus halkı için politik özgürlüğü mücadeleyle elde edecek durumda olacaklarından hiçbir kuşku duyulamaz!

Programın şimdiye kadar ele alınan bölümlerinde, işçi sınıfının bugünkü toplumda ve bugünkü devlette hangi konuma sahip olduğu, işçi sınıfı mücadelesinin hedefinin ne olduğu ve işçilerin çıkarlarını temsil eden partinin görevinin neden ibaret olduğu gösterildi.

Rusya’da hükümetin sınırsız egemenliği altında, alenî olarak varlık gösteren partiler yoktur ve olamaz; fakat başka sınıfların çıkarlarını dile getiren ve kamuoyunu ve hükümeti etkileyen politik akımlar vardır.

Bu yüzden, Sosyal-Demokrat Parti’nin konumunu netleştirmek için, kimin hangi sınırlar içinde kendisinin müttefiki olabileceğini ve kimin düşmanı olduğunu işçilerin açıkça anlayabilmesi için, onun Rus toplumundaki diğer siyasi akımlara karşı tavrı da ortaya konmalıdır. Sonraki iki program noktasında bu gösteriliyor.

B-3)

Program, işçilerin müttefiki olarak, birincisi, mutlakiyetçi, otokratik hükümetin sınırsız erkine karşı çıkan toplumun bütün katmanlarının görülmesi gerektiğini açıklıyor.

Bu sınırsız iktidar, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinde ana engel olduğu için, buradan işçilerin doğrudan çıkarının, mutlakiyete karşı her türlü sosyal hareketin desteklenmesini gerektirdiği sonucu kendiliğinden çıkar. “Mutlak” sınırsız anlamına gelir, mutlakiyetçilik, sınırsız hükümet erki.

Kapitalizm ne kadar çok gelişirse, bu memur yönetimiyle bizzat mülk sahibi sınıfların çıkarları, burjuvazinin çıkarları arasındaki çelişkiler o kadar derinleşir. Ve Sosyal-Demokrat Parti, mutlakiyetçi hükümete karşı çıkan burjuvazinin bütün tabaka ve kategorilerini destekleyeceğini açıklar.

İşçiler için burjuvazinin devlet işlerine doğrudan etkisi, rüşvetçi ve dizginsiz memurlar sürüsüne dayanan bugünkü etkisinden çok daha avantajlıdır. İşçiler için burjuvazinin politika üzerinde açık etkisi, kendisini “Tanrı’nın inayeti”yle oluşmuş olarak adlandıran ve “inayeti”ni acı çeken ve çalışmayı seven toprak sahiplerine ve yoksul ve ezilen fabrikatörlere sunan sözüm ona her şeye kadir “bağımsız” hükümet tarafından gizlenen bugünkü etkisinden çok daha avantajlıdır.

Bütün Rus proletaryasının, işçilerin hangi çıkarlar için mücadele ettiklerini görmesi için, nasıl mücadele edilmesi gerektiğini öğrenmesi için, burjuvazinin entrikaları ve niyetlerinin grandüklerin bekleme odalarında, senatörlerin ve bakanların kabul salonlarında ve halkın ulaşamayacağı hükümetin kalem odalarında gizli kalmayıp, tersine gün yüzüne çıkması ve gerçekte hükümet politikasını kimin şekillendirdiği ve kapitalistlerle toprak beylerinin neyi amaçladıkları konusunda herkesin gözünü açması için, işçilerin kapitalistler sınıfına karşı açık mücadeleye gereksinimi vardır.

Bu yüzden, kapitalistlerin bugünkü etkisini gizleyen her şey yıkılmalı, bu yüzden bürokrasiye, memur yönetimine, sınırsız hükümet erkine karşı çıkan burjuvazinin bütün ve her türlü temsilcileri desteklenmeli!

Ne var ki, mutlakiyete karşı her türlü sosyal hareketi destekleyeceğini açıklarken Sosyal-Demokrat Parti, aynı zamanda, işçi sınıfı bütün diğer sınıfların çıkarlarına ters özel çıkarlara sahip olduğu için, kendisini işçi hareketinden soyutlamadığını vurgular.

İşçiler, politik özgürlük için mücadele içinde burjuvazinin tüm temsilcilerine destek verirken, aynı zamanda, mülk sahibi sınıfların ancak geçici olarak kendilerinin müttefiki olabileceğini, işçilerin ve kapitalistlerin çıkarlarının uzlaşmaz kaldığını, otokratik hükümet erkinin ortadan kaldırılmasının işçiler için sadece kapitalistler sınıfına karşı açık ve kapsamlı bir mücadele amacıyla lüzumlu olduğunu akıllarından çıkarmamalıdırlar.

Devamla Sosyal-Demokrat Parti, ayrıcalıklı toprak soyluları sınıfına karşı başkaldıran herkesi destekleyeceğini açıklar. Toprak soyluları Rusya’da, devlet içinde ilk zümre sayılır. Onun köylüler üzerinde derebeylik kalıntıları bugün hâlâ büyük halk kitlelerini ezmektedir.

Köylüler, büyük toprak sahibi bayların, ucuz ve istekli tarım işçisi sıkıntısı çekmemeleri için hâlâ toprağa bağlı kalmaktadırlar. Köylüler bugün de tıpkı haklardan yoksunlar ve reşit olmayanlar gibi, kendi ceplerini düşünen ve köylüleri feodal toprak beyine bedelleri ya da “vergi”yi tam olarak ödemeye zorlamak ve köylülerin örneğin göç edip böylece büyük toprak sahibini dışarıdan, daha az yoksul olan ve o kadar ucuz olmayan işçi tutmaya zorlayacak biçimde büyük toprak sahibi için çalışmaktan “kaçınması”nı engellemek için, onların yaşamına karışan memurların keyfine terk edilmiştir.

Milyonlarca ve on milyonlarca köylüyü hizmete zorlayan ve onları uşaklaştıran ve onların haklarının gaspını savunan büyük toprak sahibi baylar, bu pervasızlık sayesinde devlet içinde en büyük ayrıcalıklara sahiptirler. En yüksek devlet kademeleri öncelikle toprak soylularının temsilcileri tarafından doldurulur; bunun ötesinde aristokrasi yasaya göre devlet hizmetinde ilk hakka da sahiptir.

Asil büyük toprak sahipleri saraya daha yakındırlar ve hükümet politikasını kendi yararlarına şekillendirmeyi başkalarından daha kolay ve doğrudan yapabilirler. Hükümetle yakın ilişkilerinden, devlet kasasını yağmalayıp, ister hizmet karşılığı olarak büyük toprak parçaları biçiminde olsun, ister “tavizler” biçiminde olsun, halkın paralarından milyonlarca rublelik armağan ve kazanç elde etmek için yararlanırlar.

Burjuva parlamentolara katılmalı mı?

Alman “radikal” komünistleri, bir sorunu en büyük küçümsemeyle -ve büyük bir hafiflikle- ele almakta ve hayır!- diye yanıtlamaktadır. Nedenleri nedir peki? Yukarıda aktarılan pasajda şöyle deniyor:
“… Tarihsel ve siyasal bakımdan ömrünü doldurmuş olan parlamentarizmin mücadele biçimlerine her türlü geri dönüş… kesinlikle reddedilmelidir.”
Bu gülünçlüğe varan bir kendini beğenmişliktir ve açıkça yanlıştır. Parlamentarizme “geri dönüş”! Yoksa Almanya artık bir Sovyet Cumhuriyeti mi? Herhalde değil! Öyleyse bir “geri dönüş”ten nasıl söz edilebilir? Bu bir safsata değil midir?
Parlamentarizm “tarihsel olarak ömrünü doldurmuştur.” Bu propaganda anlamında doğrudur. Fakat pratikte parlamentarizmin alt edilmiş olmaktan çok uzak olduğunu herkes bilir. Kapitalizmi birçok on yıllar önce, hem de çok haklı olarak, “tarihsel olarak ömrünü doldurmuş” ilân etmek mümkündü, fakat bu kesinlikle kapitalizm zemininde çok uzun ve çok inatçı bir mücadele sürdürme zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Parlamentarizm dünya tarihi anlamında “tarihsel olarak ömrünü doldurmuştur”, yani burjuva parlamentarizmi çağı son bulmuş, proletarya diktatörlüğü çağı başlamıştır. Bu tartışma götürmez. Fakat dünya tarihinde ölçek on yıllardır. Yirmi yıl önce ya da sonra, dünya tarihi ölçeği bakımından önemli değildir, -dünya tarihi açısından-, yaklaşık olarak bile hesaplanamayacak önemsiz bir meseledir. Fakat tam da bu yüzden, pratik politikanın bir sorununda dünya tarihi ölçeğine dayanmak en büyük teorik yanlıştır.
Parlamentarizm “politik olarak ömrünü doldurdu” mu? Bu bambaşka bir sorundur. Bu doğru olsaydı, “radikallerin pozisyonu sağlam olurdu. Ve bunu çok esaslı bir tahlille kanıtlamak gerekirdi, fakat “radikaller” böyle bir tahlile yanaşmayı bile bilmiyorlar. “Komünist Enternasyonal Geçici Amsterdam Bürosu’nun Bülteni” No.1’de (Bulletin of the Provisional Bureau in Amsterdam of the Communist International, February 1920) yayınlanan ve belli ki Hollanda solunun ya da sol Hollandalıların eğilimini ifade eden “Parlamentarizm Üzerine Tezler”de de tahlil, göreceğimiz gibi, son derece kötüdür.
Birincisi, Alman “radikaller”i, bilindiği gibi daha Ocak 1919’da, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht gibi müstesna politik liderlerin görüşünden farklı olarak, parlamentarizmi “politik olarak ömrünü doldurmuş” sayıyorlardı. Bilindiği gibi “radikaller” yanılmışlardır. Salt bu bile, parlamentarizmin “politik olarak ömrünü doldurmuş” olduğu tezini derhal ve temelden yıkar. O zamanki tartışma götürmez hatalarının neden şimdi hata olmaktan çıktığını kanıtlamak “radikallerin” görevi olmalıydı. Fakat onlar bir kanıtın gölgesini bile ileri sürmüyorlar ve zaten süremezler de. Bir siyasal partinin kendi hatalarına karşı tutumu, bir partinin ciddiyetinin ve sınıfına ve emekçi kitlelere karşı görevlerini gerçekten yerine getirmesinin en önemli ve en doğru kıstaslarından biridir. Bir hatayı açıkça kabul etmek, nedenlerini ortaya çıkarmak, hataya yol açan koşulları adamakıllı tahlil etmek, hatayı düzeltmenin yollarını adamakıllı incelemek -ciddi bir partinin özelliği işte budur; yükümlülüklerini yerine getirmesidir, sınıfı ve sonra da kitleyi eğitmesidir. Almanya’da (ve Hollanda’da) “radikaller” kendilerinin bu yükümlülüğünü yerine getirmemekle, kendilerinin bu apaçık hatasını en büyük dikkat, titizlik ve özenle incelememekle, sınıfın partisi değil, bir çevre olduklarını, bir kitle partisi değil, aydınların ve aydınların en kötü özelliklerine öykünen az sayıda işçinin oluşturduğu bir grup olduklarını gösteriyorlar demektir.
İkincisi, yukarıda geniş bir biçimde alıntı yaptığımız Frankfurtlu “radikaller” grubunun broşüründe şunları okuyoruz:
“… Hâlâ Merkezin (Katolik ‘Merkez Partisi’nin) politikasını izleyen milyonlarca işçi karşı-devrimcidir. Kır proleterleri karşı-devrimci birliklerin alaylarını oluşturur.” (Adı geçen broşür, s. 3).
Bütün bunların fazla tumturaklı ifade edildiği ve abartılı olduğu hemen görülür. Fakat burada anlatılan temel olgu tartışma götürmez ve “radikallerin bunu kabul etmeleri, hatalarını son derece çarpıcı bir biçimde gösterir. Eğer “milyonlarca” ve “alaylarla” proleter yalnızca genelde parlamentarizmden yana değil, aynı zamanda hatta doğrudan “karşı-devrimci” ise, parlamentarizmin politik olarak ömrünü doldurduğundan nasıl söz edilebilir? Almanya’da parlamentarizmin politik olarak henüz ömrünü doldurmadığı açıktır. Almanya’da “radikallerin kendi arzularını, kendi ideolojik-politik konumlarını nesnel gerçeklik gibi gördükleri açıktır. Bu, devrimcilerin yapabileceği en tehlikeli hatadır. Çarlığın son derece barbar ve vahşi boyunduruğunun özellikle uzun bir dönem boyunca ve çeşitli biçimlerde, çeşitli eğilimlerde devrimciler ortaya çıkardığı; hayran olunacak özveri, coşku, kahramanlık ve iradeye sahip devrimciler yarattığı Rusya’da, devrimcilerin bu hatasını çok yakından izledik, özel bir dikkatle inceledik, bu hatayı çok iyi tanıyoruz ve bu nedenle başkalarında da hemen açıkça görüyoruz. Almanya’da komünistler için parlamentarizm elbette “politik olarak ömrünü doldurmuş”tur, fakat önemli olan tam da, bizim için ömrünü doldurmuş olanı, sınıf için, kitle için ömrünü doldurmuş görmemektedir. Tam da burada bir kez daha “radikaller”in yargıda bulunmayı bilemediklerini, sınıfın partisi olarak, kitlelerin partisi olarak davranmayı bilemediklerini görüyoruz. Sizler, kitlelerin seviyesine, sınıfın geri kesimlerinin seviyesine inmemekle yükümlüsünüz. Bu tartışma götürmez. Onlara acı gerçeği söylemekle yükümlüsünüz. Onların burjuva-demokratik ve parlamenter önyargılarını adlı adınca çağırmakla yükümlüsünüz. Fakat aynı zamanda, (sadece sınıfın komünist öncüsünün değil) tüm sınıfın, (sadece emekçi kitlenin ileri unsurlarının değil) tüm emekçi kitlenin gerçek bilinç ve olgunluk seviyesini soğukkanlılıkla izlemekle yükümlüsünüz.
“Milyonlar” ve “lejyonlar” değil, sadece sanayi işçilerinin oldukça önemli bir azınlığı Katolik papazların peşinden, kır işçilerinin önemli bir azınlığı Junkerlerin ve büyük köylülerin peşinden gitse bile, bundan, hiç kuşkusuz, Almanya’da parlamentarizmin henüz ömrünü doldurmadığı, parlamento seçimlerine ve parlamento kürsüsünden mücadeleye katılmanın, devrimci proletaryanın partisi açısından, tam da kendi sınıfının geri katmanlarını eğitmek için, tam da ezilen, korkutulmuş ve bilisiz kır kitlelerini uyandırıp aydınlatmak için mutlak bir yükümlülük olduğu sonucu çıkar. Burjuva parlamentosunu ve tüm diğer gerici kurumları dağıtacak güçte olmadığınız sürece, bu kurumlar içinde çalışmakla yükümlüsünüz, çünkü tam da buralarda hâlâ, papazlar tarafından ve kırın yalıtılmışlığı nedeniyle aptallaştırılan işçiler bulunmaktadır. Aksi takdirde birer geveze olmak tehlikesiyle karşı karşıyasınız demektir.
Üçüncüsü, “radikal” komünistler, biz Bolşevikler hakkında çok iyi şeyler söylüyorlar. Bazen insanın şöyle diyesi geliyor: Keşke bizi daha az övseler de, Bolşeviklerin taktiğine daha fazla vâkıf olsalardı, onu daha iyi öğrenselerdi! Biz Rusya’da Eylül-Kasım 1917de burjuva parlamentosu seçimlerine, Kurucu Meclis seçimlerine katıldık. Taktiğimiz doğru muydu, değil miydi? Eğer değilse, bu açıkça söylenmeli ve kanıtlanmalıdır; uluslararası komünizmin doğru bir taktik ortaya çıkarması için bu zorunludur. Eğer doğruysa, o zaman bundan belli sonuçlar çıkarmak gerekir. Elbette Rusya’nın koşullarıyla Batı Avrupa’nın koşullarını aynılaştırmak söz konusu olamaz. Fakat özellikle “parlamentarizm politik olarak ömrünü doldurmuştur” tezinin ne anlama geldiği sorununda, bizim deneyimimiz mutlaka tam bir şekilde değerlendirilmelidir, çünkü somut deneyimler değerlendirilmezse, bu tür tezler kolaycacık boş bir safsataya dönüşür. Eylül-Kasım 1917’de biz Rus Bolşeviklerinin, Rusya’da parlamentarizmin politik olarak ömrünü doldurduğunu varsaymaya, herhangi bir batılı komünistten daha fazla hakkı yok muydu? Elbette vardı, çünkü önemli olan burjuva parlamentoların uzun süreden beri mi, yoksa kısa süreden beri mi var oldukları değil; geniş emekçi kesimlerinin (düşünsel, politik, pratik olarak) Sovyet düzenini kabul etmeye ve burjuva-demokratik parlamentoyu dağıtmaya (ya da dağıtılmasına izin vermeye) ne ölçüde hazır olduklarıdır. Rusya’da Eylül-Kasım 1917’de kentlerde işçi sınıfının, askerlerin ve köylülerin, bir dizi özel durum sonucunda, Sovyet düzenini tanımaya, en demokratik burjuva parlamentosunu bile dağıtmaya olağanüstü iyi hazırlanmış olduğu tamamen tartışma götürmez ve kesinlikle sabit bir tarihsel olgudur. Ve buna rağmen Bolşevikler Kurucu Meclis’i boykot etmediler, bilakis siyasi iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesinden önce ve sonra seçimlere katıldılar. Bu seçimlerin son derece değerli (ve proletarya için son derece yararlı) politik sonuçlar ortaya çıkardığını, yukarıda sözü edilen Rusya’da Kurucu Meclis seçimleri üzerine materyali ayrıntılı biçimde tahlil eden makalede kanıtladığımı umuyorum. (Bkz. V.İ. Lenin, Eserler, Cilt 30. Sf. 242–265. (S. 116))
Buradan şu tartışma götürmez sonuç çıkar: Sovyet Cumhuriyetinin zaferinden birkaç hafta önce, evet hatta böyle bir zaferden sonra bile burjuva-demokratik parlamentoya katılmak, devrimci proletaryaya sadece zarar vermemekle kalmaz, aynı zamanda geri kitlelere bu tür parlamentoların neden dağıtılmayı hak ettiğini kanıtlamayı kolaylaştırır, bunların dağıtılmasının başarısını kolaylaştırır, burjuva parlamentarizminin “politik olarak aşılması”nı kolaylaştırır. Bu deneyimi hesaba katmamak ve aynı zamanda taktiğini uluslararası ölçekte (dar ya da tek yönlü ulusal değil, uluslararası taktik olarak) hazırlamak zorunda olan Komünist Enternasyonale aidiyet iddiasında bulunmak, ağır bir hata işlemek ve enternasyonalizmi sözde kabul ederken, pratikte ondan sapmak demektir.
Şimdi de parlamentolara katılmama konusunda “Hollanda solu”nun argümanlarını inceleyelim. Yukarıda sözünü ettiğimiz “Hollanda” tezlerinin en önemlisi olan 4. tez (İngilizceden) çevirisiyle şöyledir:
“Kapitalist üretim sistemi çöküp, toplum devrim halinde bulunduğunda, bizzat kitlelerin eylemlerine kıyasla parlamenter faaliyet giderek önemini yitirir. Bu koşullar altında parlamento karşı-devrimin merkezi ve organı haline gelirse, öte yandan işçi sınıfı Sovyetler biçiminde kendi iktidar aygıtlarını kurarsa, parlamenter faaliyete herhangi bir biçimde katılmayı reddetmek zorunlu hale bile gelebilir.”
Birinci cümle apaçık yanlıştır, çünkü kitlelerin eylemi -örneğin büyük bir grev-, asla sadece bir devrim sırasında ya da devrimci bir durumda değil, daima, parlamenter faaliyetten daha önemlidir. Bu tamamen çürük, tarihi ve siyasi olarak yanlış argüman, sadece, legal ve illegal mücadeleyi birleştirmenin önemiyle ilgili olarak yazarların ve genel Avrupai deneyimi (1848–1870 devrimlerinden önce Fransız deneyimi; 1878–1890 Alman deneyimi vs.) ne de Rus deneyimini (bkz. yukarıda) hesaba katmadıklarını özellikle açık biçimde göstermektedir. Bu sorun hem genelde, hem de özelde son derece büyük bir öneme sahiptir, çünkü bütün uygar ve ileri ülkelerde, devrimci proletaryanın partisi için böyle bir birleştirmenin gittikçe daha zorunlu hale geleceği (kısmen şimdiden bir zorunluluk haline gelmiştir); proletaryanın burjuvaziye karşı iç savaşının gelişmesi ve yakınlaşmasından dolayı, yasallığı her biçimde çiğneyen cumhuriyetçi ve genel olarak burjuva hükümetler tarafından komünistlere uygulanan vahşi baskılardan (sadece Amerika, örneği bile ibret vericidir!) vs. dolayı zorunlu hale geleceği zaman hızla yaklaşmaktadır. Hollandalılar ve genel olarak radikaller bu son derece önemli sorunu hiç mi hiç kavramamışlardır.
İkinci cümle ilk önce tarihsel olarak yanlıştır. Biz Bolşevikler karşı-devrimci parlamentolara katıldık ve deneyim, proletaryanın devrimci partisi için bu katılımın, tam da Rusya’da birinci burjuva devriminin (1905) ardından bu katılımın, sadece faydalı değil, aynı zamanda ikinci burjuva devrimini (Mart -Şubat- 1917) ve daha sonra da sosyalist devrimi (Kasım -Ekim- 1917) hazırlamak için zorunlu olduğunu göstermiştir. İkincisi, bu cümle şaşılacak derecede mantıksızdır. Parlamentonun karşı-devrimin organı ve “merkezi” haline gelmesinden (gerçekte hiçbir zaman “merkez” olmamıştır, olamaz da; bunu da geçerken belirtmiş olalım) ve işçilerin Sovyetler biçiminde kendi iktidar organlarını yaratmalarından, işçilerin kendilerini Sovyetlerin parlamentoya karşı mücadelesine, parlamentoyu Sovyetler tarafından dağıtmaya -düşünsel, siyasal ve teknik olarak- hazırlamaları gerektiği sonucu çıkar. Fakat buradan asla, karşı-devrimci bir parlamento içinde bir Sovyet muhalefetinin var olmasının böyle bir dağıtmayı zorlaştıracağı ya da kolaylaştırmayacağı sonucu çıkmaz. Denikin ve Kolçak’a karşı muzaffer mücadelemizde biz, onların saflarında bir proleter muhalefetin, bir Sovyet muhalefetinin varlığının, zaferlerimiz için olmasa da olur olduğunu bir kez bile fark etmedik. Kurucu Meclis’in 18 (5) Ocak 1918’de dağıtılmasının tarafımızdan zorlaştırıl madiğini, tersine, dağıtılan karşı-devrimci Kurucu Meclis içinde bir tutarlı Bolşevik, bir de tutarsız Sovyet muhalefeti, Sol Sosyal-Devrimci muhalefetin varlığıyla kolaylaştırıldığını çok iyi biliyoruz. Bu tezlerin yazarları tam bir kafa karışıklığı içine düşmüşler ve devrimler zamanında, gerici parlamentonun dışındaki kitle eylemlerini, bu parlamentonun içindeki devrim yanlısı (ya da daha iyisi: devrimi doğrudan destekleyen) bir muhalefetle birleştirmenin özellikle yararlı olduğunu kanıtlayan -eğer bütün devrimlerin değilse- bir dizi devrimin deneyimlerini unutmuşlardır. Hollandalılar ve genel olarak “radikaller” burada, hiçbir zaman gerçek bir devrime katılmamış ya da devrimler tarihi üzerine derinleşmemiş, ya da safça, belirli bir gerici kurumu öznel olarak “reddetmeyi”, bir dizi nesnel etkenin birleşik eylemiyle o kurumun gerçekten yıkılmasıyla bir sayan devrim doktrinerleri gibi yargıda bulunuyorlar.
Yeni bir politik (ve sadece politik değil) düşünceyi gözden düşürmenin, ona zarar vermenin en emin yolu, bu düşünceyi saçmalık derecesine vardırarak savunmaktır. Çünkü her gerçek, (emektar Dietzgen’in dediği gibi) “aşırılaştırıldığında”,  abartıldığında, gerçek geçerlilik sınırlarının dışına genişletildiğinde, bir saçmalık haline getirilebilir, evet bu koşullar altında kaçınılmaz olarak saçmalık haline gelecektir. İşte Hollandalı ve Alman radikaller, Sovyetler iktidarının burjuva-demokratik parlamentolardan üstün olduğuna dair yeni gerçeğe tam da böyle bir ayı dostluğunda bulunuyorlar. Elbette eskiden olduğu gibi ve genel olarak burjuva parlamentolara katılmayı reddetmenin, koşullar ne olursa olsun yanlış olduğunu iddia edenler hata etmiş olurlar. Burada boykotun hangi koşullarda yararlı olacağını formüle etme çabasında bulunmam mümkün değil, çünkü bu yazının görevi çok daha mütevazıdır: Uluslararası komünist taktiğin bazı acil güncel sorunlarıyla bağıntılı olarak Rus deneyimlerini değerlendirmek amacındadır. Rus deneyimi bize, Bolşevikler tarafından boykotun bir kez (1905) başarılı ve doğru, bir başka kez de (1906) yanlış uygulanışını verdi. Birinci durumun tahlili bize, kitlelerin parlamento-dışı devrimci eyleminin (özellikle grev hareketinin) olağanüstü hızla büyüdüğü, proletarya ve köylülüğün hiçbir kesiminin gerici iktidarı destekleyemeyeceği, devrimci proletaryanın grev eylemi ve tarım hareketiyle geri kalmış büyük kitleler üzerinde etki sağladığı bir anda gerici bir iktidar tarafından gerici bir parlamentonun toplantıya çağrılmasını engellemeyi başardığımızı gösterir. Bu deneyimin bugünkü Avrupa koşullarına uygulanamayacağı tamamen açıktır. Hakeza, yukarıda belirttiğimiz argümanlar temelinde, Hollandalıların ve “radikaller”in, parlamentoya katılmayı reddetmeyi koşullu da olsa savunmalarının kökten yanlış ve devrimci proletaryanın davasına zararlı olduğu da tamamen açıktır.
Batı Avrupa’da ve Amerika’da parlamento, işçi sınıfı içinden ileri devrimcilerin özel nefretini kazanmıştır. Bu tartışma götürmez. Bu kesinlikle anlaşılırdır, çünkü savaş sırasında ve sonrasında parlamentodaki sosyalist ve sosyal-demokrat temsilcilerin büyük çoğunluğunun davranışından daha adice, daha alçakça, daha çirkin bir şey düşünmek zordur. Ne var ki, herkes tarafından kabul edilen bu kötülükle nasıl savaşmak gerektiği sorunu çözüme bağlanırken, kendini bu ruh hallerine kaptırmak sadece akılsızlık değil, aynı zamanda doğrudan cinayet olurdu. Birçok Batı Avrupa ülkesinde şimdi devrimci ruh hali adeta bir “yenilik”, ya da uzun süre boşuna ve sabırsızlıkla beklenen “az bulunur” bir şeydir ve belki de insan bu nedenle kendini bu duyguya kolayca kaptırmaktadır. Kitlelerde devrimci ruh hali olmadan, böyle bir ruh halinin gelişmesini teşvik eden koşullar olmadan, devrimci bir taktik elbette eyleme dönüştürülemez, fakat Rusya’da bizler son derece uzun, ağır, kanlı deneyimlerle, devrimci taktiğin sadece devrimci ruh hali üzerine kurulamayacağı gerçeğini öğrendik. Taktik, her verili devletin (ve onu çevreleyen devletlerin ve tüm devletlerin, yani dünyadaki tüm devletlerin) tüm sınıf güçlerinin soğukkanlı ve sımsıkı nesnel bir değerlendirmesine ve devrimci hareketlerin deneyimlerinin hesaba katılmasına dayandırılmak zorundadır. “Devrimci zihniyetini” parlamenter oportünizmi sadece lanetlemekle, parlamentoya katılmayı sadece reddetmekle ifade etmek çok kolaydır, fakat bu tam da çok kolay olduğu için, zor, son derece zor görevin çözümü olamaz. Avrupa parlamentolarında gerçekten devrimci bir parlamento fraksiyonu yaratmak, Rusya’da olduğundan çok daha zordur. Elbette. Fakat bu tam da, 1917’nin son derece özgün somut tarihsel koşulları içinde Rusya’nın sosyalist devrime başlamasının kolay olduğu, buna karşılık sosyalist devrimi sürdürüp sonuna kadar götürmesinin Avrupa ülkelerine göre daha zor olacağı yolundaki genel gerçeğin sadece özel bir ifadesidir. Daha 1918 yılı başlarında bu duruma dikkat çekmek zorunda kalmıştım (Seçme Eserler, Cilt 7, 3. 235–236. (Inter Yayınları.) -Red.) ve daha sonraki iki yıllık deneyim bu anlayışın doğruluğunu tamamen teyit etti 1) Sovyet devrimini, bu devrim sayesinde mümkün olan, işçilerle köylüleri son derece bitkin düşürmüş emperyalist savaşa son vermekle birleştirme olanağı; 2) ortak düşmanları Sovyetlere karşı mücadele için birleşemeyen dünyanın en güçlü iki emperyalist soyguncu grubu arasındaki ölüm kalım savaşından belli bir süre yararlanma olanağı; 3) kısmen ülkenin çok büyük oluşu ve ulaşım olanaklarının kötü oluşu yüzünden oldukça uzun bir iç savaşa dayanma olanağı; 4) köylülük içinde, proletarya partisinin, köylü partisinin (Sosyal-Devrimciler Partisi, çoğunluğu Bolşevizm’e kesinlikle düşman olan bir parti) devrimci taleplerini devralmasına ve bu talepleri siyasi iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi sayesinde bir çırpıda gerçekleştirmesine olanak sağlayacak kadar köklü bir burjuva-demokratik devrimci hareketin varlığı olanağı gibi özgül koşullar bugün Avrupa’da yoktur ve böyle ya da benzeri koşulların yeniden gelmesi öyle kolay değildir. Başka şeylerin yanı sıra -bir dizi başka sebebi bir yana bırakırsak- işte bu nedenle, sosyalist devrime başlamak Batı Avrupa için bizde olduğundan daha zordur. Bu zorluktan “kaçınmayı”, gerici parlamentolardan devrimci amaçlarla yararlanmak gibi çetin bir sorunun üstünden “atlayarak” gerçekleştirmeyi denemek tam bir çocukluktur. Hem yeni bir toplum yaratmak istiyorsunuz, hem de gerici bir parlamentoda inançlı, özverili, yiğit komünistlerden kurulu bir parlamento fraksiyonu yaratmanın güçlüklerinden korkuyorsunuz! Bu çocukluk değil midir? Eğer Almanya’da Karl Liebknecht ve İsveç’te Z. Höglund, tabandan kitle desteği yokken bile gerici parlamentolardan devrimci amaçlarla yararlanmanın örneğini verebildilerse, savaştan sonra kitlelere egemen olan düş kırıklığı ve öfke göz önüne alındığında hızla gelişen bir devrimci partinin, en kötü parlamentolarda bile devrimci bir fraksiyon kurması nasıl mümkün olmaz? İşte tam da bunun için, Batı Avrupa’da işçilerin geri kesimleri ve daha çok da küçük köylüler, Rusya’dakinden daha fazla burjuva-demokratik ve parlamenter önyargılara kapılmış oldukları için, tam da bu yüzden komünistler, ancak burjuva parlamentosu gibi kurumların içinden bu önyargıları teşhir etme, ortadan kaldırma, aşma mücadelesini, bu uzun süreli, inatçı, hiçbir zorluktan çekinmeyen mücadeleyi yürütebilirler (ve yürütmelidirler).
Alman “radikaller”i partilerinin kötü “liderler”inden yakınıyor ve umutsuzluğa düşüyorlar, hatta işi “liderler”i “yadsıma” gülünçlüğüne vardırıyorlar. Fakat “liderler” çoğunlukla illegalitede saklamanın zorunlu olduğu koşullarda, iyi, güvenilir, sınanmış, otorite sahibi “liderler” yetiştirmek zordur. Ve legal çalışmayla illegal çalışmayı birleştirmeden, “lider”i başka şeylerin yanı sıra parlamento arenasında sınamadan bu zorluğun üstesinden gelmek olanaksızdır. En sert, en amansız ve en uzlaşmaz eleştiriler, parlamentarizme ve parlamenter faaliyete karşı değil, parlamento seçimlerinden ve parlamento kürsüsünden devrimci komünist tarzda yararlanmasını bilmeyen liderlere karşı yöneltilmelidir, hele de bunu istemeyen liderlere karşı daha şiddetli yöneltilmelidir. Ancak böyle bir eleştiri -elbette işe yaramaz liderlerin uzaklaştırılması ve yerlerine işe yarayanların getirilmesiyle birleştirildiğinde- yararlı ve semereli bir devrimci çalışma olacaktır; aynı zamanda hem işçi sınıfına ve emekçi yığınlara layık olabilmeleri için “liderler”i eğiten ve hem de kitlelerin politik durumda yönlerini doğru saptamalarını ve bu durumdan doğan çok karmaşık ve karışık görevlerini anlamalarını sağlayacak yararlı ve semereli bir devrimci çalışma olacaktır.

(Lenin, “Sol Radikalizm”, Komünizmin Çocukluk Hastalığı, Seçme Eserler, cilt: 10, s. 112-123’ten alınmıştır. Çev: Süheyla Kaya, İsmail Yarkın, İnter Yayınları, 1997.)

Şubat 1999

sosyalist devrim ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı (Tezler)

Ocak – Şubat 1916
V.İ. Lenin

1- EMPERYALİZM, SOSYALİZM VE EZİLEN ULUSLARIN KURTULUŞU
Emperyalizm, kapitalizmin gelişiminin en yüksek aşamasıdır. Gelişmiş ülkelerdeki sermaye büyüyerek ulusal devlet sınırlarının ötesine geçmiş, rekabet yerini tekele bırakmış ve sosyalizmin başarısı için bütün nesnel koşulları yaratmıştır. Bundan dolayı, Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde, kapitalist hükümetleri devirmek ve burjuvaziyi mülksüzleştirmek için proletaryanın devrimci mücadelesi günün görevidir. Emperyalizm sınıf karşıtlıklarını büyük ölçüde keskinleştirerek, yaşam koşullarını hem ekonomik –tröstler ve hayat pahalılığı– hem de politik –artan militarizm, sık sık patlak veren savaşlar, tırmanan gericilik, artan ve genişleyen ulusal zulüm ve sömürgeci yağma– olarak kötüleştirerek, kitleleri bu mücadeleye girmeye zorlar. Muzaffer sosyalizm zorunlu olarak tam demokrasiyi tesis etmek zorundadır. Dolayısıyla uluslar arasında tam bir eşitlik sağlamakla kalmamalı, aynı zamanda ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını, yani siyasi olarak özgürce ayrılma hakkını da gerçekleştirmelidir. Şimdi, devrim sırasında ve devrimin zaferinin ardından, köleleştirilmiş ulusları kurtaracaklarını ve onlarla gönüllü birlik temelinde ilişki kuracaklarını –siyasal olarak ayrılma hakkı olmaksızın özgür-gönüllü birlik sahte bir sözdür– icraatlarıyla göstermeyen sosyalist partiler sosyalizme ihanet etmiş olacaklardır.
Demokrasi elbette bir devlet biçimidir ve devlet ortadan kalktığında o da ortadan kalkmalıdır. Ama, demokrasinin ortadan kalkması ancak, tam olarak zafere ulaşmış ve pekiştirilmiş sosyalizmden tam komünizme geçiş sürecinde gerçekleşecektir.

2- SOSYALİST DEVRİM VE DEMOKRASİ UĞRUNA MÜCADELE
Sosyalist devrim tek bir eylem, tek cephede verilen bir muharebe değil, bir bütün olarak şiddetli sınıf çatışmaları dönemi, bütün cephelerde, ekonomik ve politik tüm sorunlar üzerine uzun süren bir dizi savaş demektir. Bu savaşlar ancak burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle sonuçlanabilir. Demokrasi mücadelesinin, proletaryanın dikkatini sosyalist devrimden uzaklaştıracağını, sosyalist devrim ufkunu karartacağını ya da onu gölgede bırakacağını düşünmek köklü bir yanılgı olacaktır. Tersine, nasıl ki sosyalizm tam demokrasiyi uygulamaya koymadan kesin zafere ulaşamazsa, proletarya da demokrasi uğruna çok yönlü, tutarlı ve devrimci bir mücadeleye girişmeksizin burjuvaziye karşı zaferinin koşullarını hazırlayamaz.
Demokratik programın herhangi bir maddesini, sözgelimi ulusların kendi kaderini tayin hakkını, emperyalizm koşullarında “uygulanamaz” ya da “hayali” olduğunu ileri sürerek programdan çıkarmak da daha küçük bir yanılgı olmayacaktır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkının kapitalizm sınırları içinde uygulanamaz olduğu şeklindeki iddia iki şekilde anlaşılabilir: ya mutlak olarak yani ekonomik anlamda ya da koşullara bağlı olarak yani politik anlamda.
İlk olarak, bu iddia teorik açıdan bakıldığında temelden yanlıştır. Birincisi, emeğin karşılığını alması ya da krizlerin sona ermesi gibi şeyler, teorik olarak kapitalizm koşullarında uygulanamaz şeylerdir. Ama ulusların kendi kaderini tayin hakkının aynı derecede uygulanamaz olduğu tamamen yanlıştır. İkincisi, 1905 yılında Norveç’in İsveç’ten ayrılması örneği bile uygulanamazlık iddiasını çürütmeye yeterlidir. Üçüncüsü, diyelim ki, Almanya ve İngiltere arasındaki politik ve stratejik ilişkilerde küçük bir değişimin Polonya, Hindistan ya da benzeri türden yeni bir devletin oluşumunu tam olarak “uygulanabilir” kılacağını reddetmek gülünç olacaktır. Dördüncüsü, genişleme dürtüsündeki mali sermaye, en özgür demokratik ve cumhuriyetçi hükümeti ve herhangi bir ülkenin, o ülke “bağımsız” bile olsa, seçilmiş yöneticilerini “serbestçe” satın alabilecek ya da rüşvet yoluyla elde edebilecektir. Mali sermayenin ya da genel olarak sermayenin egemenliği siyasi demokrasi alanındaki herhangi bir reformla ortadan kaldırılamaz. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı da tümü ile ve sadece siyasi demokrasi alanına aittir. Gelgelelim, mali sermayenin egemenliği, sınıf baskısı ve sınıf mücadelesinin daha serbest, daha geniş ve daha açık olduğu siyasi demokrasinin önemini hiçbir şekilde ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla kapitalizm koşullarında siyasi demokrasi taleplerinden birinin ekonomik olarak “uygulanamazlığı” hakkındaki bütün savlar, bir bütün olarak siyasi demokrasi ve kapitalizm arasındaki ilişkileri genel ve temel düzeyde teorik olarak yanlış tanımlamaya götürür.
İkinci olarak, bu iddia eksik ve kusurludur. Çünkü emperyalizm koşullarında, yalnızca ulusların kendi kaderini tayin hakkı değil, siyasi demokrasinin bütün temel talepleri ancak kısmen uygulanabilir, üstelik çarpıtılmış ve istisnai olarak (Norveç’in 1905’te İsveç’ten ayrılması örneğinde olduğu gibi). Bütün devrimci sosyal demokratlar tarafından önerilen sömürgelerin acil kurtuluşu talebi de bir dizi devrim olmaksızın kapitalizm koşullarında “uygulanamaz” bir taleptir. Fakat bundan, hiç de sosyal demokratların bütün bu talepler için acil ve kararlı bir mücadeleden vazgeçmeleri gerektiği sonucu çıkmaz –sosyal demokratların böylesi bir mücadeleden vazgeçmeleri sadece burjuvazi ve gericiliğin ekmeğine yağ sürecektir. Tersine, bu taleplerin, burjuva yasallığı çerçevesinde kalarak değil onu parçalayarak; parlamenter söylevlere ve sözlü protestolara hapsolarak değil kitleleri sonuç alıcı eylemlere sürükleyerek, her türden temel demokratik talep için verilen mücadeleyi genişletip güçlendirerek; reformist değil, devrimci bir tarzda formüle edilip uygulanmasının gerekliliği sonucu çıkar. Ta ki proletaryanın burjuvaziye doğrudan hücumuna, yani burjuvaziyi mülksüzleştirecek olan sosyalist devrime kadar. Sosyalist devrim sadece büyük bir grevin, bir sokak gösterisinin, açlıktan doğan bir ayaklanmanın, bir askeri başkaldırının ya da bir sömürge isyanının sonucunda patlak vermeyebilir. Sosyalist devrim, Dreyfus skandalı1, Zabern olayı2 ya da ezilen bir ulusun ayrılmasıyla ilgili bir referandum gibi siyasi krizlerin bir sonucu olarak da ortaya çıkabilir.
Emperyalizm koşullarında ulusal baskının artmış olması, sosyal demokrasi için, burjuvazinin “hayal” olarak tanımladığı ulusların ayrılma özgürlüğü için mücadeleden vazgeçmek gerektiği anlamına gelmez. Aksine, bu alanda ortaya çıkan çelişkilerden, kitle eylemlerinin ve burjuvazi üzerine devrimci saldırıların dayanağı olarak daha fazla yararlanmak gerektiği sonucu çıkar.

3- KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKININ ANLAMI VE FEDERASYONLA İLİŞKİSİ
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı yalnızca siyasi anlamda bağımsızlık hakkı, ezen ulustan siyasi olarak özgürce ayrılma hakkı anlamına gelir. Bu siyasal demokrasi talebi kesin biçimde, ayrılacak olan ulusun ayrılması yönünde ve ayrılma konusunda bir referandum için tam bir ajitasyon özgürlüğünü içerir. Bundan dolayı bu talep, ayrılma, parçalanma ve küçük devletler oluşturma talebiyle aynı anlama gelmez. Bu talep, yalnızca, her türden ulusal baskıya karşı istikrarlı bir mücadelede ifadesini bulur. Demokratik bir devlet sistemi siyasi ayrılma konusunda tam özgürlüğe ne kadar yakınsa, ayrılma isteği pratikte o kadar nadir ve zayıf olacaktır. Çünkü büyük devletler, hem ekonomik gelişme, hem de kitlelerin çıkarları açısından tartışma götürmez üstünlükler sağlayacaktır. Dahası bu üstünlükler kapitalizmin gelişmesiyle daha da çoğalmaktadır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkının tanınması, ilke olarak federasyonun kabul edilmesiyle aynı şey değildir. Bir insan, federasyon ilkesinin kararlı bir karşıtı ve demokratik merkeziyetçiliğin ateşli bir savunucusu olabilir. Buna rağmen, tam demokratik merkeziyetçiliğe giden tek yol olarak, federasyonu ulusal eşitsizliğe tercih edebilir. Bir merkeziyetçi olan Marx’ın, İrlanda ile İngiltere arasındaki federasyonu, İrlanda’nın İngiltere’ye zorla boyun eğdirilmesine tercih etmesi, bu bakış açısından kaynaklanıyordu.
Sosyalizmin amacı yalnızca insanlığın günümüzde küçük devletlere bölünmüş olmasına ve ulusların herhangi bir biçimde yalıtılmasına son vermek değildir. Yalnızca ulusları birbirine daha yakınlaştırmak da değil, ulusları birbirleriyle kaynaştırmaktır. Ve bu amacın başarılması için biz, bir yandan Renner ve Otto Bauer’in sözde “ulusal-kültürel özerklik”3 düşüncesinin gerici karakterini kitlelere anlatmalı, bir yandan da ezilen ulusların kurtuluşunu talep etmeliyiz. Bu talep, sorunu sosyalizmin kuruluşuna “erteleyecek” şekilde, genel bulanık ifadelerle, boş sözlerle değil, ezen ulus sosyalistlerinin namertliklerini ve ikiyüzlülüklerini özellikle göz önünde bulunduracak açıklıkla ve kesinlikle formüle edilmiş bir siyasi programda ifade edilmelidir. İnsanlık, nasıl ki, sınıfların ortadan kaldırılışı evresine ancak ezilen sınıfın diktatörlüğünün hüküm sürdüğü bir geçiş evresinden geçerek ulaşabilirse, aynı şekilde ulusların kaçınılmaz bütünleşmesine de, ancak bütün ezilen ulusların tam kurtuluşu evresinden, yani ayrılma özgürlüğünü elde ettiği bir geçiş evresinden geçerek varabilir.

4- ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI SORUNUNUN PROLETER DEVRİMCİ SUNULUŞU
Sadece ulusların kendi kaderini tayin hakkı talebi değil, bizim asgari demokratik programımızın bütün maddeleri de, uzun bir süre önce, daha 17. ve 18. yüzyıllarda, küçük burjuvazi tarafından ileri sürülmüştü. Onlar, sınıf mücadelesini ve onun demokrasi koşullarında şiddetlendiği gerçeğini göremedikleri ve “barışçıl” bir kapitalizme inandıkları için, bütün bu talepleri ütopik bir yolla bugün de ileri sürmektedirler. Kautskiciler tarafından savunulan ve halkı aldatmaya hizmet eden emperyalizm koşullarında eşit ulusların barışçıl birliği fikrinin gerçek niteliği işte budur. Bu küçük burjuva, oportünist ütopyanın karşıtı olarak sosyal demokrasinin programı, ulusların ezen ve ezilen uluslar olarak ikiye bölünmesini, emperyalizm koşullarında temel, önemli ve kaçınılmaz bir gerçek olarak kabul etmelidir.
Ezen ulusların proletaryası, burjuva pasifistlerinin tekrarlayıp durduğu gibi, ilhaklara karşı ve genel olarak ulusların eşit haklara sahip olmasından yana, genel, basmakalıp laflarla kendini sınırlamamalıdır. Proletarya, emperyalist burjuvazi için çok “tatsız” bir sorun olan ulusal baskı temelinde şekillenmiş bir devletin sınırları sorununda sessiz kalamaz. Proletarya, ezilen ulusların mevcut devlet sınırları içinde zorla tutulmasına karşı mücadele etmelidir, ki bu, ulusların kendi kaderini tayin hakkı için mücadele anlamına gelir. Proletarya, “kendi” ulusu tarafından ezilen uluslar ve sömürgeler için siyasi olarak ayrılma özgürlüğü talep etmelidir. Aksi takdirde, proletarya enternasyonalizmi anlamsız bir söz olarak kalacak; ezen ve ezilen ulusların işçileri arasında karşılıklı güven ve sınıf dayanışması imkansız hale gelecek; bir yandan kendi kaderini tayin hakkının savunuculuğunu yaparken, öte yandan “kendi” ulusları tarafından ezilen ve zorla “kendi” devlet sınırları içinde tutulan uluslar karşısında sessizliğini koruyan reformistlerin ve Kautskicilerin ikiyüzlülüğü teşhir edilmemiş olacaktır.
Diğer yandan, ezilen ulusların sosyalistleri, ezen ve ezilen ulus işçilerinin, örgütsel birliği de içermek üzere, tam ve koşulsuz birliğini özellikle savunmalı ve uygulamaya koymalıdır. Bu olmadan, burjuvazinin bütün entrikaları, kalleşlikleri ve hileleri karşısında proletaryanın bağımsız politikasını savunmak ve diğer ülkelerin proleterleriyle sınıf dayanışmasını gerçekleştirmek imkansız olacaktır. Ezilen ulus burjuvazisi, işçileri aldatmak için sürekli olarak ulusal kurtuluş sloganlarından yararlanır. Bu sloganları iç politikada egemen ulusun burjuvazisiyle gerici anlaşmalar yapmak için kullanır (örneğin, Avusturya ve Rusya’daki Polonyalılar, Yahudileri ve Ukraynalıları ezmek için gericilikle anlaşmaya varırlar). Dış politikada ise, kendi yağmacı amaçlarını gerçekleştirmek için rakip emperyalist güçlerden biriyle uzlaşmak için çaba gösterir (küçük Balkan devletlerinin politikaları, vb.).
Nasıl ki, örneğin Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, cumhuriyetçi sloganları politik aldatma ve mali soygun amacı için burjuvazi tarafından kullandığı birçok durum sosyal demokrasinin cumhuriyetçilikten vazgeçmesine yol açmamışsa; aynı biçimde, bir emperyalist güce karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesinin, belirli koşullar altında, başka bir “büyük” güç tarafından kendi emperyalist amaçları için kullanılabilmesi gerçeği de, sosyal demokrasiyi ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanımaktan alıkoyamaz.

5- ULUSAL SORUN ÜZERİNE MARKSİZM VE PROUDHON’CULUK

Küçük burjuva demokratların aksine Marx, her demokratik talebi, ayrım yapmaksızın, mutlak bir şey olarak değil, burjuvazi önderliğindeki halk yığınlarının feodalizme karşı mücadelesinin tarihsel bir ifadesi saymıştır. Bu taleplerden bir teki yoktur ki, belirli koşullar altında, burjuvazinin ellerinde işçileri aldatmanın bir aracı olarak hizmet etmemiş ve etmeyecek olsun. Bu bakımdan, siyasi demokrasi taleplerinden birini, özellikle ulusların kendi kaderini tayin hakkı talebini ayırıp diğerlerinin karşısına koymak, teorik anlamda köklü bir yanlıştır. Pratikte proletarya, tüm demokratik talepleri için mücadelesini, cumhuriyet talebini de içermek üzere, burjuvaziyi devirmeyi amaçlayan devrimci mücadelesine bağlarsa, ancak o zaman kendi bağımsızlığını koruyabilecektir.
Diğer yandan “sosyalist devrim adına” ulusal sorunu “yadsıyan” Proudhon’culardan farklı olarak Marx, esas olarak gelişmiş ülkelerdeki proletaryanın sınıf mücadelesinin çıkarlarını göz önünde bulundurarak enternasyonalizm ve sosyalizmin temel ilkesini, yani “başka ulusları ezen ulus özgür olamaz”4 ilkesini öne çıkarmıştır. Marx’ın 1848’de Almanya’da galip gelen demokrasinin, Almanlar tarafından ezilen ulusların özgürlüğünü kabul ve ilan etmesi gerektiğini belirtmesi tamamen Alman işçilerin devrimci hareketinin çıkarları bakımındandı.  1869’da Marx’ın, İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasını, “… bu federasyon ayrılığa yol açsa bile,”  sözleriyle talep etmesi de tamamen İngiliz işçilerin devrimci mücadelesinin çıkarlarını gözetmesindendi. Marx, ancak bu talebi ileri sürerek İngiliz işçileri enternasyonalizm ruhuyla gerçekten eğitiyordu. O, aradan yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, İrlanda “reformunu” gerçekleştirmeyi beceremeyen oportünistlere ve burjuva reformizmine ancak bu yolla, tarihsel bir problemin devrimci çözümü yoluyla karşı koyabildi. Ancak bu yolla –küçük ulusların ayrılma hakkının düşsel ve uygulanamaz olduğunu, yalnızca ekonomik değil, politik olarak merkezileşmenin de ilerici olduğunu bas bas bağıran sermaye sözcülerinden farklı olarak– merkezileşmenin emperyalist olmayan bir anlam taşıdığında ilerici olabileceğini ve ulusların zorla değil, bütün ülkelerin proleterlerinin özgür birliği temelinde bir araya getirilmesi gerektiğini savunabildi. Marx ancak bu yolla, ulusların eşitliğinin ve kendi kaderini tayin hakkının sözde ve genellikle ikiyüzlüce tanınmasına karşı çıkarak, ulusal sorunların çözümünde de kitlelerin devrimci eylemini savunabilmiştir. 1914-16 emperyalist savaşı ve bu savaşın ortaya çıkardığı oportünistlerle Kautskicilerin ikiyüzlülükleri, Marx’ın politikasını parlak bir şekilde doğruladı. Bu politika bütün gelişmiş ülkeler için bir örnek görevi görmelidir, çünkü şu anda bunların tümü başka ulusları ezmektedir.

6- ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI BAKIMINDAN ÜÇ TİP ÜLKE
Ülkeler, ulusların kendi kaderini tayin hakkı sorunu bakımından üç ana kategoriye ayrılmalıdır.
Birincisi; Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nin gelişmiş kapitalist ülkeleri. Bu ülkelerde ilerici, burjuva ulusal hareketler çoktan sona erdi. Bu “büyük” ulusların her biri sömürgelerde ve kendi ülkelerinde öteki ulusları ezmektedir. 19. yüzyıldaki İngiltere proletaryasının İrlanda sorunuyla ilgili görevi neyse, bu egemen ulusların proletaryasının görevi de odur.
İkincisi; Doğu Avrupa: Avusturya, Balkanlar ve özellikle Rusya. Bu ülkelerde, burjuva demokratik ulusal hareketleri geliştiren ve ulusal mücadeleyi yoğunlaştıran özellikle 19. yüzyıldı. Bu ülkelerdeki proletaryanın görevleri –diğer ülkelerdeki sosyalist devrimlere yardım etmek bakımından olduğu kadar kendi ülkelerindeki burjuva demokratik reform sürecini tamamlamak bakımından da– ulusların kendi kaderini tayin hakkı savunulmadan yerine getirilemez. Burada en zor ve en önemli görev, ezen ulusların işçilerinin sınıf mücadelesini ezilen ulusların işçilerinin sınıf mücadelesiyle birleştirmektir.
Üçüncüsü; Çin, İran ve Türkiye gibi yarı-sömürge ülkeler ile bütün sömürge ülkeler, ki bu ülkelerin toplam nüfusu bir milyarı bulmaktadır. Bu ülkelerde burjuva-demokratik hareket ya yeni yeni ortaya çıkmaktadır ya da daha tamamlanmamıştır. Sosyalistler karşılık beklemeksizin, sömürgelerin özgürlüğünü –ki bu talebin siyasi ifadesi kendi kaderini tayin hakkını tanımaktan başka bir anlam ifade etmez– acil ve koşulsuz olarak savunmakla kalmamalı, bu ülkelerdeki burjuva demokratik ulusal kurtuluş hareketleri içinde yer alan daha devrimci öğeleri kararlı bir biçimde desteklemeli ve onların kendilerini ezen emperyalist güçlere karşı ayaklanmasına –ya da böyle bir şey olması halinde, devrimci savaşına– yardım etmelidir.

7- SOSYAL ŞOVENİZM VE ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI
Emperyalist çağ ve 1914-16 savaşı, önde gelen ülkelerde şovenizm ve milliyetçiliğe karşı mücadelenin özellikle vurgulanmasına yol açtı. Sosyal şovenistler, yani “anayurt savunması” kavramını kullanarak, savaşın emperyalist, gerici karakterini gizleyen oportünistler ve Kautskiciler arasında ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda temel iki eğilim vardır.
Bir yanda, emperyalizmin ve politik merkezileşmenin ilerici olduğunu söyleyerek ilhakları savunan; ütopik, aldatıcı ve küçük burjuva vb. diyerek kendi kaderini tayin hakkını reddeden, burjuvazinin gerçek yüzleri açığa çıkmış uşaklarını görüyoruz. Bu gruba, Cunow, Parvus ve Almanya’daki aşırı oportünistler, İngiltere’deki Fabyanların bir kısmı ve sendika liderleri ile Rusya’daki Semkovski, Liebman, Yurkeviç vb. oportünistler girerler.
Diğer yanda, Vandervelde, Renaudel’in de aralarında olduğu Kautskicileri ve İngiltere ve Fransa gibi ülkelerdeki bir sürü pasifisti görüyoruz. Bunlar birinci gruptakilerle birliği savunurlar ve pratikte onlarla tam olarak aynılaşmışlardır; kendi kaderini tayin hakkını sadece sözde ve ikiyüzlüce savunurlar: Siyasi ayrılma özgürlüğü talebini “aşırı” bulurlar (“zu viel verlangt” –Kautsky, Neue Zeit, 21 Mayıs 1915). Özellikle ezen ulusların sosyalistleri için, devrimci taktiklerin gerekliliğini savunmazlar. Tersine, devrimci yükümlülüklerinin anlaşılmasını güçleştirirler, oportünistliklerini haklı gösterirler, halkın kolayca aldatılmasının yolunu bulurlar, ezilen ulusları zorla egemenliği altında tutan bir devletin sınırları sorununda yan çizerler.
Marksizmi çirkin emellerine alet eden her iki grup da oportünisttir. Bunlar, Marx’ın taktiklerinin, örneğin İrlanda ile ilgili olanının, teorik anlamı ve pratik önemini anlama yeteneğini bütünüyle yitirmişlerdir.
İlhaklara gelince; bu sorun, savaş dolayısıyla özellikle acil sorunlardan biri haline gelmiştir. Fakat ilhak nedir! İlhaklara karşı çıkmanın, ya ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunmayı beraberinde getirdiği, ya da statükoyu korumaya ve her türlü şiddette, hatta devrimci şiddete bile düşmanca bir tutum içeren pasifist bir sözden öteye gitmediği apaçık bellidir. Bu tür sözler kökünden yanlıştır ve Marksizm ile bağdaşmaz.

8- PROLETARYANIN YAKIN GELECEKTEKİ SOMUT GÖREVLERİ
Sosyalist devrim çok yakında başlayabilir. Proletarya, bu durumda iktidarı ele geçirmek, bankaları kamulaştırmak ve diğer diktatörlük önlemlerini almak gibi acil görevlerle yüz yüze gelecektir. Böyle bir durumda burjuvazi ve özellikle Fabyanlar ve Kautskiciler gibi entelektüeller, ona sınırlı demokratik amaçlar yükleyerek devrimi bölmeye ve engellemeye çabalayacaklardır. Oysa, tamamen demokratik herhangi bir talep –eğer proletarya burjuva iktidarının siperlerine saldırmaya başlamışsa– bir bakıma devrimin engeli haline gelebilir. Bütün ezilen ulusların özgürlüğünü (yani kendi kaderini tayin hakkını) ilan etme ve buna rıza gösterme gerekliliği, sosyalist devrimde de, örneğin 1848’de Almanya’da ya da 1905’te Rusya’da burjuva demokratik devriminin zaferinde olduğu kadar acil bir önem kazanır.
Gelgelelim, sosyalist devrimin başlaması için 5, 10 ya da daha çok yıl geçmesi de gerekebilir. Bu, kitleleri devrimci bir ruhla eğitme zamanı olacaktır. Bu eğitim, sosyal şovenistler ve oportünistlerin, işçi sınıfı partisine üye olmalarını ve 1914-16’da olduğu gibi başarı kazanmalarını imkansız kılacaktır. Sosyalistler, sömürgelerin ve İrlanda’nın ayrılma özgürlüğü talebini savunmayan İngiliz sosyalistlerini; sömürgeler, Alsaslılar, Danimarkalılar ve Polonyalılar için ayrılma özgürlüğü talebini savunmayan, devrimci propaganda ve devrimci kitle eylemini doğrudan ulusal baskıya karşı mücadele alanına taşımayan, Zabern’deki olaylardan ezen ulus proletaryası arasında yaygın bir yeraltı propagandası, sokak gösterileri ve devrimci kitle eylemleri örgütlemek için yararlanmayan Alman sosyalistlerini; Finlandiya, Polonya, Ukrayna vb. için ayrılma özgürlüğü talebini savunmayan Rus sosyalistlerini teşhir etmeli, böylesi sosyalistlerin şovenistler ve kan ve çamura batmış emperyalist krallıklar ve emperyalist burjuvazinin uşakları gibi davrandıklarını kitlelere açıklamalıdırlar.

9- RUS VE POLONYA SOSYAL DEMOKRASİSİ İLE İKİNCİ ENTERNASYONALİN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI KARŞISINDAKİ TUTUMU

Devrimci Rus sosyal demokratları ile Polonya sosyal demokratları arasındaki kendi kaderini tayin hakkı sorununa ilişkin görüş ayrılıkları daha 1903’te, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi programını onaylayan ve Polonya sosyal demokrat delegasyonunun itirazına rağmen, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanıyan 9. maddenin programa konulduğu Kongre’de su yüzüne çıkmıştı. Polonya sosyal demokratları o zamandan beri kendi partileri adına Parti programımızdan 9. maddenin çıkarılması ya da yerine başka bir madde konulması önerilerini tekrar etmediler.
Rusya’da, nüfusun yüzde 57’sinden daha az olmayan, yani 100 milyonu aşkın bir bölümünü ezilen uluslar oluşturur. Çoğunlukla sınır bölgelerinde yaşayan bu uluslardan bazıları Büyük-Ruslardan daha yüksek bir kültüre sahiptirler. Rusya’nın Politik sistemi özellikle barbarca ve ortaçağa özgüdür. Burjuva demokratik devrimin tamamlanmadığı bu ülkede çarlık tarafından ezilen ulusların Rusya’dan özgürce ayrılma hakkının tanınması sosyal demokrasinin demokratik ve sosyalist amaçlarını ilerletme açısından kayıtsız şartsız zorunluluktur. 1912 Ocak’ında yeniden inşa edilen partimiz, 1913 yılında6, ulusların kendi kaderini tayin hakkını pekiştiren ve bunu yukarıda belirtilen somut anlamda kesin biçimde açıklayan bir karar aldı. 1914-16’da dizginlerinden boşanmış Büyük-Rus şovenizminin hem burjuvazi ve hem de oportünist sosyalistler arasında (Rubanoviç, Plehanov, Naşe Dyelo vb.) hızla yayılması, bizi kendi kaderini tayin hakkı talebinde her zamankinden daha çok ısrar etmeye ve bu talebi reddedenleri Büyük-Rus şovenizminin ve çarlığın gerçek destekçileri olarak değerlendirmeye sevk etti. Partimiz, kendi kaderini tayin hakkına karşı bu türden hareketlerin hiçbir sorumluluğunu üstlenmeyeceğini üzerine basa basa ilan eder.
Ulusal sorun konusunda Polonya sosyal demokrasisinin görüşünü açıklayan son formülasyonu (Polonya sosyal demokratlarının Zimmerwald Konferansı’ndaki açıklaması) şu fikirleri içeriyor:
Bu bildiri, “Polonya’nın bölgelerini” yakın zamanda gerçekleşecek olan denge oyununun rehinesi olarak gören ve böylece “Polonya halkını kendi kaderini tayin etme fırsatından yoksun bırakan” Alman hükümetini ve diğer hükümetleri kınar. “Polonya sosyal demokrasisi bütün bir ülkenin yeniden parsellenip bölünmesini kesin ve çok ciddi bir biçimde protesto eder.” … “Ezilen halkların kurtuluşu” görevini Hohenzollern’lere bırakan sosyalistleri sert bir dille eleştirir. Onlar, yalnızca, uluslararası devrimci proletaryanın yakınlaşmakta olan mücadelesine katılma düşüncesini dile getirir. Sosyalizm mücadelesi, “ulusal baskı prangalarını kıracak, her türlü yabancı egemenliği ortadan kaldıracak ve Polonya halkının uluslar topluluğunun eşit bir üyesi olarak her alanda özgürce gelişimine olanak sağlayacaktır.” Bildiri, ayrıca mevcut savaşın “Polonyalılar için” “iki kez kardeş katliamı” olduğunu kabul eder. (Uluslararası Sosyalist Komite Bülteni, no: 2, 27 Eylül 1915, s. 15; Rusça çevirisi Enternasyonal ve Savaş sempozyumunda, s. 97.)
Bu politik ifade biçimi her ne kadar İkinci Enternasyonal’in program ve kararlarının çoğundan daha muğlak ve belirsiz ise de, bu düşüncelerin ulusların kendi kaderini tayin hakkının tanınmasından özde bir farkı yoktur. Bu fikirleri kesin politik ifadelerle açıklamaya ve onların kapitalist sistemde ya da yalnızca sosyalist sistemde uygulanıp uygulanmayacağını belirlemeye yönelik herhangi bir girişim, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini reddetmekle Polonyalı sosyal demokratların yaptığı hatayı daha açık bir şekilde göz önüne serecektir.
1896’da Londra’da toplanan Uluslararası Sosyalist Kongre’nin ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanıyan kararı, yukarıdaki ilkeler temelinde, şu hususlar açıkça belirtilerek tamamlanmalıdır: 1) Emperyalizm koşullarında bu talebin özel aciliyeti; 2) bu talebi de içermek üzere, bütün siyasi demokrasi taleplerinin sınıf içeriği ve siyasi bakımdan geleneklere bağlılığı; 3) ezen ulusun sosyal demokratları ile ezilen ulusun sosyal demokratlarının somut görevleri arasında ayırım yapma gerekliliği; 4) kendi kaderini tayin hakkının oportünistler ve Kautskiciler tarafından tutarsız, sadece sözde kalacak şekilde tanınması, bu nedenle de bunun siyasi anlamda ikiyüzlülük olması; 5) şovenistlerle “kendi” ulusları tarafından ezilen ulusların ve sömürgelerin ayrılma özgürlüğünü savunmayan sosyal demokratların, özellikle de Büyük devletlerin (Büyük-Ruslar, Anglo Amerikanlar, Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar, Japonlar, vb.) sosyal demokratlarının gerçekte tam benzerlik içinde oluşları; 6) temel siyasi demokrasi talepleri kadar kendi kaderini tayin hakkı talebinin de burjuva hükümetleri devirmek ve sosyalizmi gerçekleştirmek için kitlelerin devrimci mücadelesine bağlanması gereği.
Bazı küçük ulusların bakış açısının –özellikle halkı milliyetçi sloganlarla bölen Polonya burjuvazisine karşı mücadelesinde kendi kaderini tayin hakkını reddetme yanılgısına düşen Polonya sosyal demokratlarının bakış açısının– Enternasyonal bakış açısının yerine geçirilmesi teorik bir hata, Proudhon’culuğu Marksizmin yerine koymak olacaktır. Bunun pratikteki sonucu ise, ister istemez büyük devletlerin uluslarının en tehlikeli şovenizmlerinin ve oportünizminin desteklenmesidir.

RSDİP Merkez Organı
Sosyal Demokrat Yazı Kurulu.


Not: Kısa süre önce yayınlanmış 3 Mart 1916 tarihli Die Neue Zeit’da, Kautsky, açıkça Habsburglar Avusturyası’ndaki ezilen ulusların ayrılma özgürlüğünü kabul etmediği halde Rusya Polonyası için bu hakkı tanırken, Alman şovenizminin en iğrenç temsilcilerinden Austerlitz’e Hıristiyanca uzlaşma elini uzatıyor, Hindenburg’a ve Wilhelm II’ye adice hizmet ediyor. Kautskicilik bundan daha güzel bir şekilde sergilenemezdi!

Ocak – Şubat 1916’da yazıldı.
Nisan 1916’da Vorbote dergisi
sayı: 2’de yayınlandı.
V. İ. Lenin, Collected Works (Toplu Eserler),
22. Cilt, s. 143-156, İngilizce 4. Baskı,
Progress Yayınevi, Moskova, 1964.
1)     Dreyfus Skandalı: Fransız militaristler arasındaki gerici kralcı çevrelerin 1894’te düzmece gerekçelerle Dreyfus’a karşı açtıkları dava. Dreyfus, Genel Kurmay’da subay olarak görev yapan bir Yahudiydi. Casusluk ve vatana ihanetle suçlandı. Askeri mahkeme onu ömür boyu hapse mahkûm etti. Kararın düzeltilmesi için başlatılan halk hareketi cumhuriyetçiler ve kralcılar arasında şiddetli bir mücadeleye neden oldu. Dreyfus bu mücadele sonucunda tahliye edildi. Lenin, Dreyfus davası hakkında “gerici askeri kastın binlerce hilesinden biri,” dedi.
2)    Zabern Olayı: 1913 Kasımında meydana gelen olay, Prusyalı bir subayın Zabern’deki Alsaslılara yönelik vahşeti nedeniyle patlak verdi. Zabern olayı, bölge halkının, özellikle de Fransızların Prusyalı militaristlere karşı bir öfke patlamasıyla sonuçlandı (Lenin’in “Zabern” başlıklı makalesi, Toplu Eserler, cilt 19, s. 513-15).
3)     Renner ve Bauer’in gerici “ulusal-kültürel özerklik” fikrinin bir eleştirisi için Lenin’in “Ulusal-Kültürel Özerklik” (Toplu Eserler, cilt 19) ve “Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Notlar” (Toplu Eserler, cilt 20) başlıklı makalelerine bakınız.
4)    Karl Marx, “Konfidentielle Mitteilung”, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Marksizm-Leninizm Enstitüsü arşivindeki el yazmasından aktarılmıştır.
5)    Die Glocke (Çan): 1915 ve 1925 tarihleri arasında, sosyal şovenist Parvus (A. L. Helfand) tarafından önce Münih’te sonra da Berlin’de çıkarılan dergi. Parvus, Alman Sosyal Demokrat Partisi üyesiydi.
6)    Ulusal sorun üzerine bir teklif. Lenin tarafından yazıldı ve RSDİP Merkez Komitesi ve yöneticilerinin bir toplantısında kabul edildi. Toplantı, 6-14 Ekim 1913 tarihinde Cracow yakınlarındaki Poronin’de gerçekleştirildi. Bu toplantı, gizlilik nedenleriyle “Yaz” ya da “Ağustos” toplantısı diye bilinir. Teklifin metni için bkz: Lenin, Toplu Eserler, cilt 19, s. 427-429.

Amerikan İşçilerine Mektup*

DİPNOT:
(* Lenin’in 20 Ağustos 1918’ta kaleme aldığı, iki gün sonra Pravda’da da yayınlanan “Amerikan İşçilerine Mektup”u, İngilizce olarak Aralık 1918’de, Amerikan Sosyalist Partisi’nin New York’ta çıkarılan The Class Struggle dergisi ve John Reed ile Sen Katayama’nın da yazdıkları ve Boston’da çıkarılan haftalık The Revolutionary Age gazetesinde yayımlandı. Mektuba ilgi çok büyük oldu ve ABD ve Batı Avrupa’daki sosyalist ve burjuva basında birçok kez yeniden yayımlandı.)

Satılık burjuva basın, devrimimiz tarafından işlenen her yanlışı davul zurna çalarak ilan edebilir. Yanlışlarımız bizi korkutmuyor. Devrim başladı diye, insanlar yanılmaz kutsal kişiler durumuna gelmedi. Yüzyıllar boyunca ezilen, alıklaştırılan, zorla sefalet, cehalet, barbarlık kıskacı içinde tutulan emekçi sınıflar, yanlışlıklar yapmadan devrim yapamazlar. Ve daha önce de söyleme olanağını bulduğum gibi, burjuva toplumun cesedi bir tabut içine konulup gömülemez. Devrilen kapitalizm, havaya mikroplarını bulaştırarak, yaşamımızı zehirleyerek, aramızda çürür, dağılır; eskimiş, çürümüş, ölmüş olan şey, yeni, taze, genç, canlı olan her şeye binlerce bağla tebelleş olur.
Bizim tarafımızdan yapılan ve burjuvazi ile uşaklarının (menşeviklerimiz ve sağ devrimci sosyalistlerimiz dahil) her yerde davul zurna çalarak ilan edecekleri her yüz yanlışlık başına on bin küçük ve kahramanca iş; basit, gölgede kalmış, bir işçi mahallesi ya da uzak bir köyün günlük yaşamına karışmış ve başarılarının her birini davul zurna çalarak ilan etme alışkanlığı (ve olanağı) olmayan insanlar tarafından yapılmış oldukları için büyük ve kahramanca iş düşer.
Ama, –böyle bir varsayımın yanlış olacağını bilmeme karşın–, eğer bunun tersi olsaydı, eğer yüz doğru iş başına on bin yanlışlık düşseydi bile, devrimimiz gene de büyük ve yenilmez olurdu –ve tarih karşısında öyle olacaktır–, çünkü ilk kez olarak bir azınlık değil, yalnızca zenginler, yalnızca eğitim görmüş katmanlar değil, ama gerçek yığın, engin emekçiler çoğunluğu kendi başına yeni bir yaşam kurmakta, kendi öz deneyimine dayanarak, son derece çetin sosyalist örgütlenme sorunlarını çözmektedir.
Bu çalışmadaki, yani on milyonlarca basit işçi ve köylünün, tüm yaşamlarını değiştirmek amacıyla en özenli ve en içten biçimde yerine getirdikleri bu çalışmadaki her yanlışlık, bu yanlışlıkların her biri, sömürücü azınlığın emekçileri aldatma ve sömürme sanatıyla sağlanan binlerce ve milyonlarca “yanılgıya düşmez” başarısına değer. Çünkü işçiler ve köylüler, yeni bir yaşam kurmayı, kapitalistlerden vazgeçmeyi, ancak bu yanlışlıklar pahasına öğrenecekler, sosyalizmin zaferine giden yolu, binlerce engel arasından, ancak böyle açacaklardır.
25-26 Ekim (eski takvim) 1917 gecesinde, toprağın tüm özel mülkiyetini bir anda kaldıran ve şimdi bir aydan öbürüne, çok büyük güçlüklere rağmen ve kendi yanlışlarını kendileri düzelerek, iktisadi yaşamın yeni koşullarını örgütleme, kulaklara karşı savaşma, toprağı (para babalarına değil) emekçilere verme, büyük komünist tarıma geçme yolundaki o son derece çetin görevi pratik olarak başarıyla yürüten köylülerimiz, devrimci çalışmalarında yanlışlıklar yapıyorlar.
Birkaç aylık bir süre içinde, hemen her önemli fabrika ve işyerini ulusallaştıran ve her gün çetin bir çabayla, koca koca sanayilerin kendileri için yeni bir şey olan yönetimini öğrenen, görenek, küçük burjuva zihniyet ve bencilliğin korkunç direncinin üstesinden gelerek, ulusallaştırılmış işlemeleri çalıştıran, yeni toplumsal ilişkilerin, yeni bir iş disiplininin, işçi sendikalarının kendi üyeleri üzerinde yeni bir yetkesinin temelini taş taş ören işçilerimiz, devrimci çalışmalarını yerine getirirken yanlışlıklar yapıyorlar.
Yığınların güçlü atılımıyla, daha 1905’te kurulan Sovyetlerimiz, devrimci çalışmalarını yerine getirirken yanlışlıklar yapıyorlar. İşçi ve köylü sovyetleri, yeni tip bir devlet, yeni ve üstün tipte bir demokrasi oluşturuyorlar; proletarya diktatörlüğünün büründüğü bir biçim, devleti burjuvazi olmaksızın ve burjuvaziye karşı yönetmenin bir aracıdır bu sovyetler. İlk kez olarak bu sovyetlerde, yığınların hizmetine, emekçilerin hizmetine giren demokrasi, bütün burjuva cumhuriyetlerde, hatta en demokratik burjuva cumhuriyetlerde olduğu gibi, zenginler için bir demokrasi olmaktan çıkmıştır. İlk kez olarak halk yığınları, yüz milyonluk bir insan çerçevesinde yerine getirilmedikçe sosyalizmin söz konusu edilemeyeceği bir göreve, proleterler ve yarı proleterler diktatörlüğünün kurulmasına girişiyor.
Bilgiçler ya da burjuva demokratik veya parlamenter önyargılarla tıka basa ve iflah olmaz bir biçimde dolu olan herkes, Sovyetlerimiz karşısında şaşkın, örneğin tek dereceli seçimlerin yokluğuna itiraz ederek kafalarını sallıyorlarsa, ne önemi var? 1914-1918’in büyük sarsıntıları boyunca ne herhangi bir şey öğrendi, ne de herhangi bir şey unuttu bu adamlar. Emekçiler bakımından proletarya diktatörlüğü ve yeni bir demokrasinin –iç savaş ve yığınların siyasete en geniş katılımının– birliği, böyle bir birlik bir çırpıda gerçekleşmez ve görenekçi bir parlamenter demokratizmin cılkı çıkmış biçimleriyle bağdaşmaz. Sovyetler cumhuriyeti bizim karşımıza yeni bir dünya, sosyalizm dünyası olarak çıkıyor. Bundan ötürü bu dünya, eğer hiç de Jüpiter’in başından çıkan Minerva gibi bir anda, dört başı mamur bir biçimde doğmuyorsa, bunda şaşacak hiçbir şey yok.
Eski burjuva demokratik anayasaların, örneğin biçimsel eşitlik ve toplanma hakkını kapsamalarına karşın, bizim proleter ve köylü sovyeti anayasamız, salt biçimsel bir eşitlik iki yüzlülüğünü kabul etmiyor. Burjuva cumhuriyetçiler tahtları devirirlerken, krallar ve cumhuriyetçilerin biçimsel eşitliğini kendilerine hiç de tasa etmiyorlardı. Burjuvaziyi devirmek söz konusu olduğu zaman, burjuvazi için biçimsel eşitliği yalnızca hainler ya da alıklar isteyebilir.
En iyi binaların hepsi burjuvazinin tekelinde olduğu zaman, “toplanma özgürlüğü” işçiler ve köylüler için bir bakır mangır bile etmez. Bizim Sovyetlerimiz, kentte ve kırda, bütün güzel binaları zenginlerin elinden aldı ve hepsini işçilere ve köylülere vererek, kendi birliklerinin merkezi durumuna getirmelerini ve toplantılarını oralarda düzenlemelerini sağladı.
Bizim özgürlüğümüz işte bu – ama emekçiler için! Bizim sovyet anayasamızın, bizim sosyalist anayasamızın varlık nedeni ve özü işte bu!
Bu nedenle biz, Sovyetler Cumhuriyetimizin üzerine hâlâ çöken felaketler ne kadar büyük olursa olsun, onun yenilmez olduğuna hepimiz inanıyoruz.

“İkinci tüm Rusya işçi ve asker temsilcileri Sovyetleri Kongresi”çağrısı*

7-8 kasım 1917

İşçilere, Askerlere ve Köylülere
İkinci Tüm-Rusya İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri Kongresi açılmış bulunuyor. Bu Kongre’de Sovyetlerin muaazzam çoğunluğu temsil edilmektedir. Kongre’de Köylü Sovyetleri’nin de bir dizi delegesi bulunuyor. Uzlaşmacı Merkez Yürütme Komitesi’nin yetkileri sona ermiştir. İşçilerin, askerlerin ve köylülerin ezici çoğunluğunun iradesine dayanarak, Petrograd’ta gerçekleştirilen işçilerin ve garnizonun muzaffer ayaklanmasına dayanarak, Kongre iktidarı kendi eline almıştır.
Geçici Hükümet devrilmiştir. Geçici Hükümet üyelerinin çoğunluğu tutuklanmış bulunuyor.
Sovyet iktidarı derhal bütün halklara demokratik bir barış ve bütün cephelerde derhal ateşkes önerecektir. Çiftlik beyi, Çarlık ve manastır arazilerinin tazminatsız Köylü Komitelerine devredilmesini güvence altına alacak, orduyu tamamen demokratikleştirerek askerlerin haklarını savunacak, üretim üzerinde işçi denetimini kuracak, Kurucu Meclis’in zamanında toplanmasını sağlayacak, kentlerin ekmek, kırın ise en acil ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayacak, Rusya’da yaşayan tüm halklara gerçek kendi kaderini tayin hakkını sağlayacaktır.
Kongre: tüm yerel iktidarın, gerçek bir devrimci düzeni güvence altına alacak İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetlerine geçtiğini kararlaştırır.
Kongre siperlerdeki askerleri uyanık ve kararlı olmaya çağırır. Sovyetler Kongresi, devrimci ordunun, Hükümet’in halklara hemen önereceği demokratik bir barış imzalanıncaya kadar, emperyalizmin bütün saldırılarına karşı devrimi savunmayı bileceği inancındadır. Yeni Hükümet, kararlı bir müsadere ve mülk sahibi sınıfların vergilendirilmesi politikasıyla, devrimci orduya gereken her şeyi temin etmek için bütün önlemleri alacaktır; asker ailelerinin durumunu da iyileştirecektir.
Kornilovcular –Kerenski, Kaledin vs.– Petrograd üstüne birlik sevketmeye çalışıyorlar. Kerenski’nin hileyle harekete geçirdiği bazı birlikler halkın safına geçtiler.
Askerler, Kornilovcu Kerenski’ye karşı aktif direniş gösterin! Dikkatli olun!
Demiryolcular, Kerenski’nin Petrograd üstüne gönderdiği bütün birlik sevkiyatını durdurun!
Askerler, işçiler, memurlar! Devrimin kaderi ve demokratik barışın kaderi sizin elinizdedir!
Yaşasın devrim!

Tüm-Rusya İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri Kongresi
Köylü Sovyetleri Delegeleri

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑