118. Yıldönümünde Paris Komünü

18 Mart sabahı, Paris şu gök gürültüsü ile uyandı: VİVE LA COMUNE!” Paris proletaryası “yönetici sınıfların güçsüzlük ve döneklikleri ortasında, kamu işlerinin yönetimini alarak durumu kurtarma zamanının” geldiğini ilan ederek Versailles hükümetine karşı ayaklanıyordu.
Fransa’da kapitalizmin hızla ilerlemesi sonucu nitelik ve nicelik olarak gelişen işçi sınıfı, 1789’dan sonra bütün siyasal olaylara katıldı ve denilebilir ki Paris’te patlak veren devrimlerin tümü proleter bir nitelik kazandı. Paris proletaryası bu devrimlerde (özellikle 1848’de) kendi öz istemleri ile siyaset sahnesine girdi. Bu istemler, gerek formüle edilişleri, gerekse nasıl elde edilecekleri açısından yeterince açık olmamalarına rağmen, kapitalistlerle işçiler arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı yok etmeyi amaçlayan nitelikleriyle burjuvazi, büyük toprak sahipleri ve düzen açısından tehlikeliydiler. Bu nedenle Almanya yenilgisinden sonra işgal altındaki Paris’te yenik Thiers hükümetinin ilk işi Paris’i korumak için silahlanmış işçileri silahsızlandırmaktı.
18 Mart’ta Thiers, Paris kuşatması sırasında halktan toplanan paralarla yapılmış olan toplara el koymak için Ulusal Muhafızların üzerine ordu birliklerini gönderdi. Paris proletaryası buna boyun eğmedi. Silahlarını teslim etmeyerek burjuvaziye karşı çevirdi. Ayaklanma sürerken 26 Mart’ta Komün seçimleri yapıldı ve 28 Mart’ta tarihteki ilk proletarya iktidarı olan Paris Komünü kuruldu.
Komün ilk iş olarak burjuva devlet aygıtının en önemli iki kurumu olan bürokrasi ve militarizmi ortadan kaldıracak tedbirleri almaya başladı. Askerlik yoklaması ve düzenli ordu kaldırıldı, polis dağıtıldı. Tüm sağlam yurttaşların katılacağı Ulusal Muhafızları tek silahlı güç ilan etti.
“Sosyal-demokrat ham kafa, son zamanlarda proletarya diktatörlüğü sözünün söylendiğini duymakla yararlı bir teröre kapılmıştır. Eh peki, baylar, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz,? Paris Komünü’ne bakınız, Paris Komünü proletarya diktatörlüğü idi.”
Adli görevlilerin sahte bağımsızlıklarına son verdi. Bunları seçimle işbaşına gelen, sorumlu ve gerektiğinde görevden alınabilen memurlar durumuna getirdi.
Komün üyelerinin maaşlarını dondurdu ve memurların maaşlarını işçi ücretleri düzeyine indirdi.
Kilise ve devlet işlerini ayırdı. Din işleri bütçesini kaldırdı. Bütün kilise mallarını ulusal mülkiyete dönüştürdü. “Herkesin bireysel vicdanı ile ilgili her şeyi” okullardan uzaklaştırdı.
Sahipleri tarafından işletmesi durdurulan işyerlerinin yönetimini, o güne kadar bu iş yerlerinde çalışan ve kooperatiflerde birleşen işçilere vermek, daha sonra bu kooperatifleri tek bir büyük federasyon biçiminde örgütlemek için çalışmalar yaptı.
“Komün bayrağı tüm dünya cumhuriyetinin bayrağıdır” diyerek Komüne seçilmiş yabancıların görevini onayladı. Napoleon tarafından 1809 savaşından sonra ele geçirilen toplarla inşa ettirilen Vendome sütununu, şovenizm ve halkları kışkırtma simgesi olması nedeniyle halkın coşkun katılımıyla yıktı.
Ekim 1870’den Nisan’a kadar ödenmiş konut kiralarına ilişkin ödemeleri iptal etti, ödetmiş miktarları gelecek kira ödemelerine saydı.
Fırıncıların gece işini kaldırdı.
Komüne hemen hemen işçilerden ve işçi temsilcilerinden başka kimse seçilmemişti. Bu nedenle Komünün aldığı tüm önlemler proleter bir nitelik taşıyor ve ezenlerin demokrasisi olan burjuva demokrasisinden ezilen sınıfların demokrasisi olan proleter demokrasisine yönelişi çok açık olarak gösteriyordu.
Komün, proletaryanın burjuva aygıtını parçalamak ve kendi iktidarım kurmak için attığı ilk adımdı. Üstelik Komün üyelerinin çoğunluğunu, o sırada proleter bir içgüdü ile sosyalist olan ve fakat “az sayıdaki kararlı ve iyi örgütlenmiş adamın devrimi hazırlayan faktörleri hesaba katmaksızın bir hükümet darbesiyle iktidarı ele geçirebileceğini” savunan Blanque’ciler ve küçük köylülük ve zanaatçının sosyalistleri olan Proudhon’cular oluşturuyordu. Komün yönetiminin sadece küçük bir kısmı Alman bilimsel sosyalizmini biliyordu ve proleter devrimi konusunda ilkesel açıklığa sahipti. Bu nedenle komün yapması gereken birçok şeyi yapamadı. Burjuvaziyi bastırmak ve direncini kırmak için yeterince kararlı davranamadı. Fransız Ulusal Bankası’na el koymayarak ağır bir siyasal yanlışlık yaptı, hem de çeşitli ihtiyaçları için gerekli olan paraya sahip olamadı. Köylülere “Bizim zaferimiz sizin tek umarınızdır” diyerek onlarla birleşmeye çalıştı ama ordu birliklerince ablukaya alındığından, bu birliği gerçekleştiremedi. Kurtuluşundan 73 gün sonra 28 Mayıs’ta burjuvazinin o güne kadar görülmemiş yırtıcılıktaki kanlı saldırıları sonucu yenildi.
Paris Komünü ancak 73 gün kadar kısa sürmesine ve hedefine ulaşamamış olmasına rağmen, kitlelerin devrimci atılımı, proletaryanın toplumsal ilerlemeyi sağlayacak tek sınıf olduğunu kanıtlaması, ilk proletarya iktidarı oluşuyla, Marx’ın da belirttiği gibi “yüzlerce program ve tartışmadan daha önemli pratik bir adım” ve tarihi bir tecrübe olarak, proletarya devriminde yerini aldı.
Marx, Engels ve Lenin bu tarihi tecrübeyi inceleyerek proletarya devrimlerinin yolunu aydınlattılar. Özellikle proletarya iktidarı tezinin tartışıldığı günümüzde Komün deneyinden çıkarılan dersler hayati önem taşımaktadır. Çünkü proletarya iktidarı sorunu devrimle reform, Marksizm-Leninizm’le her renkten oportünist ve revizyonist akımlar arasında önemli bir ayıraçtır. Ve “ancak sınıf mücadelesini kabul etmeyi proletarya diktatörlüğünü kabul etmeye vardıran bir kimse Marksist’tir” (Lenin).
Kautsky ve II. Enternasyonal’in dönek sosyal demokrat liderlerinden başlamak üzere, modern revizyonistler, Euro-komünistler, Çinli revizyonistler ve bugün eski oportünist ve revizyonist tezleri “yeni düşünce-Perestroyka” adı altında piyasaya sürmeye çalışan Gorbaçov’cular, Marksizm-Leninizm’in proletarya iktidarı tezini ya doğrudan reddetmekte, ya da onun devrimci sınıf özünü yok ederek burjuvazi tarafından da kabul edilebilir hale getirmektedirler. Ülkemizde de TBKP ve Sosyalist Parti gibileri oportünist ve revizyonistlerin açtığı bu yoldan ilerlerken, modern revizyonizmden etkilenen çeşitli akımlar da yalpalamalarını sürdürmektedirler.
Komün deneyinin en önemli yanı kuşkusuz devlet ve devlete karşı alınan tavır konusundadır. Sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte ezen sınıfların baskı aracı olarak biçimlenen devlet, kapitalizmle birlikte sürekli ordu, polis, din adamları, bürokrasi, yargıçları vb. kurumuyla gelişmesini tamamlamıştır. En demokratik cumhuriyette bile burjuvazi bu kurumlar aracılığıyla baskı ve egemenliğini sürdürürken halkın payına düşen ücretli kölelikten başka bir şey değildir. “Modern sanayinin ilerlemesi geliştikçe” diyor Marx “sermaye ve emek arasındaki sınıf karşıtlığı da genişliyor, yoğunlaşıyor, devlet iktidarı, gitgide sermayenin emek üzerindeki ulusal bir iktidar, toplumsal kölelik ereklerine göre örgütlenmiş toplumsal bir güç, bir sınıf aygıtı niteliğini kazanıyordu.” (Seçme Yapıtlar, 2.cilt, s.261)
Marx ve Engels “Felsefenin Sefaleti” ve “Komünist Manifestoca proletaryanın hakim sınıf olarak örgütlenmesi ve burjuva devletinin yerini proletarya devletinin almasının gerekliliğine işaret ediyorlardı. Komün bu yer alışın nasıl olacağını yaşayarak gösterdi. “Komün, işçi sınıfının, bir kez iktidara geçtikten sonra, eski devlet makinesi ile yönetmeye devam edemeyeceğini hemen kabul etmek zorunda kaldı; daha yeni elde etmiş bulunduğu kendi öz egemenliğini yeniden yitirmemek için, bu işçi sınıfı …o zamana değin kendisine karşı kullanılmış bulunan eski baskı makinesini ortadan kaldırmalı”ydı. (Engels, Seçme Yapıtlar, s.224) Komünün aldığı önlemler -sürekli ordunun ve polisin dağıtılması, memurların ve adli görevlilerin seçimle işbaşına getirilmesi, gerektiğinde görevden alınması, ücretlerinin işçi ücretleri düzeyine indirilerek onlara eskiden tanınan ayrıcalıkların ellerinden alınması, din adamlarının etkinliklerinin kırılması, burjuvazi tarafından baskı aygıtı olarak yetkinleştirilen devlet mekanizmasının parçalanmasını ve yerine eksiksiz bir demokrasiye -proleter demokrasisine- geçişi göstermektedir ve bu yeni bir devlet biçimidir. “Komün” diyor Marx “özünde, bir işçi sınıfı hükümetiydi, üretici sınıfların ürünlerine el koyan, sınıfa karşı mücadelesinin bir ürünüydü, emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirebilmek için en sonunda bulunmuş siyasi biçimdi” (Devlet ve Devrim, s.73) Engels Paris Komünü’nün 20. yıldönümünde “Fransa’da İç Savaş”a yazdığı önsözde, bunu herhangi bir yoruma yer vermeyecek açıklıkta ifade etmektedir: “Sosyal-demokrat ham kafa (philistin), son zamanlarda proletarya diktatörlüğü sözünün söylendiğini duymakla yararlı bir teröre kapılmıştır. Eh peki, baylar, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris Komünü’ne bakınız, Paris Komünü proletarya diktatörlüğü idi.” (Seçme Yapıtlar, Cilt 2, s.226)
Lenin, Marx ve Engels’in devlet ve proletarya iktidarı tezlerini Ekim devrimi ve dünya proletaryasının devrimci mücadelelerinin deneyimlerini, kapitalizmin son aşaması olan emperyalizmin özelliklerini göz önüne alarak ve yeni koşullara uygulayarak geliştirdi. Tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine dönüşme çağı olan emperyalizm döneminde en özgür cumhuriyetle yönetilen ülkelerde de burjuva toplumunun temellerinin olduğu gibi kaldığını, “proletaryaya karşı alman baskı ve önlemlerin şiddetlendirilmesine bağlı olarak devlet mekanizmasının olağanüstü güçlendiğini ve onun bürokratik ve askeri aygıtının eşi görülmemiş çapta büyüdüğünü” tespit eden Lenin şu sonuca varmıştır: “Burjuva devletleri biçim bakımından cok çeşitlidir, ama öz bakımından hepsi birdir: Biçimleri ne olursa olsun bütün bu devletler, son tahlilde, kaçınılmaz olarak burjuva diktatörlüğüdür. Kapitalizmden komünizme geçiş hiç kuşkusuz ortaya çok sayıda ve çeşitli siyasi biçimler çıkaracaktır, ama öz ister istemez aynı olacaktır: Proletarya “diktatörlüğü.” (Devlet ve Devrim, s.48)
Her türden revizyonizm ve oportünizmin Marksizm-Leninizm’den temel yol ayrılıklarından biri işte tam da bu noktada olmaktadır. Her renkten oportünizm ve revizyonizm çeşitli farklılıklar göstermekle birlikte esas olarak şiddete dayanan devrimle mevcut burjuva devlet cihazının parçalanarak proletarya iktidarının kurulmasını reddederken, biçimi ne olursa olsun (en demokratik cumhuriyet ya da krallık) devletin bir sınıfın başka bir sınıf tarafından ezilmesi için baskı aracı olduğu şeklindeki Marksist-Leninist tezi de inkâr ediyorlar ve burjuva ideologlarının yaymaya çalıştıkları devletin sınıflar-üstülüğü ve tarafsızlığı aldatmacasının ortağı olarak burjuvazinin kuyruğuna takılıyorlar. Onlar aynı zamanda seçimle mevcut parlamentoda çoğunluğu elde ederek yönetime gelmeleriyle siyasi iktidarı almanın ve sosyalist “dönüşümleri” bu parlamento aracılığıyla gerçekleştirmenin mümkün olacağını iddia ederken burjuva parlamentosunun aslında egemen sınıfın hangi üyesinin halkı bastıracağı ve ezeceğinin kararlaştırılmasının bir aracı olduğunu inkâr ediyor ve bu noktada da burjuva parlamentoculuğunun kuyruğuna takılıyorlar. Bu, proletarya devriminin ve sınıfsız toplumun kuruluşunun sonsuza kadar ertelenmesinden başka bir şey değildir.
Bütün bu oportünist ve revizyonistlere en iyi cevabı yine Lenin vermektedir: “Biz oportünistlerle bütün bağlarımızı koparacağız; ve sınıf bilincine varmış tüm proletarya mücadelede bizimle olacaktır… Burjuvazinin alaşağı edilmesi, burjuva parlamentoculuğunun yok edilmesi uğrundaki, Komün örneğine uygun bir demokratik cumhuriyet ya da bir İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri cumhuriyeti uğrundaki, proletaryanın devrimci diktatörlüğü uğrundaki mücadelede.”

Mart 1989

‘Büyük Diktatör’ler

“Bir diktatörlüğün katliamları, işkence edilenler, öldürülenler ve ortadan kaldırılanların listesiyle tükenmiyor.”
Eduardo Galeano

Korkunun başlıca besin kaynaklarından biri baskıdır, çoğu zaman yaratıcısı da. Baskı, şiddet, zulüm… Ve korku. Korkunun sahipleri, korkuya maruz kalıp korkanlar… Korkunun sahipleri de korkarlar. Hatta kimi zaman kendi kendilerinden korkarlar. “Charles Chaplin”in “The Great Dictator” -Büyük Diktatör- filmindeki “Diktatör Hynky” gibi. İçişleri Bakam “Garbage”ın geleceğe yönelik tasarımları “Büyük Diktatör”ün kendinden korkmasına neden olur. Filmdeki ülke “Tomonya”nın her yerinde diktatörün korkusu vardır. Diktatörün kendinde bile. Odasındaki bir ses, sırtına ansızın konan pelerini ürkmesine neden olur.
“Mussolini çok konuşuyor
TARANTA-BABU
çok korktuğu için çok konuşuyor.”

Genelde Chaplin sinemasında vardır korku. Yönetmenin deyişiyle “Bastonu onuru, bıyığı kurumluluğu, potinleri kaygıların çekilmezliğini belirten…” (1) “Şarlo” tipinde bir yanıyla çekingenlik egemendir; yürekliliğine karşın. Bir de üniformalılar, özellikle de polis. Charlie Chaplin’in nefretinin yansıması tipler. Ellerinde sopalarıyla ürkütücüdürler. Elinde sopası yoktur ama bir üniformalıdır baskı, katliam ve korku üreticisi “Diktatör Hynky”. Tüm “Tomonya”da yalnızca onun sesi duyulur.
Charles Chaplin’in gereğince yankı bulamayan bu önemli yapıtı sadece Hitler faşizmini ve Hitler’i yeren bir film olarak değerlendirilemez. Onun yarattığı diktatör tipi evrenseldir. Geçmişe doğru “Napolyon”a, günümüze doğru “Franco”ya, “Pinochet”ye ve diğerlerine dek uzanır. Evrensel olan salt diktatörler de değildir: Direnmeye çalışan “Hannah”yla, “Bay Jaeckel”la, diktatöre ve diktatörlüğe kayıtsız kalan “Bay Mann”le, diğer Yahudilerle ve sevimli “Berber Şarlo” ile.
Dünya parmağının ucunda olmalıdır diktatörün. Ucundadır. Oynamaya başlar, balondan dünyayla. Patlatır. Chaplin’in salt görüntüyle aktardığı ve nefis bir anlatıma ulaştığı bu bölüm adeta dünyada var olmuş ve olan tüm diktatörlerin özlemidir. Kimilerinin oyuncakları dünya, kimilerininki sadece kendi ülkeleridir. Bir diğer ortak yanları “Diktatör Hynky” gibi balonları patlamış, ya da patlayacaktır.
Sanatı çok sever “Hynky”. Her gün 10-15 saniyesini piyano çalarak geçirir. Yine aynı süreyi resim ve heykelini yapmakta olan sanatçılara ayırır. Tarihi sanat eserleri “Tomonya”yı süsler. Küçük değişikliklerle de olsa. Heykeller Nazi selamı veren biçime sokulmuşlardır. Ünlü “Düşünen Adam” bile çenesinde duran sağ elini ileri uzatmıştır, “Diktatör”ü selamlamak için.
“Üstelik Führer bile -yalnız kendisi tarafından değil, birçokları tarafından- devlet sanatçısı diye nitelendiriliyor.” Brecht.
“Diktatör Hynky” Yahudi bir bankerden kredi alabilmek için Yahudi katliamını durdurur. Filmin Yahudi kahramanları biri dışında bu durumdan dolayı diktatörü aklamaya, güvenmeye girişir. Borç alınamaz ve azgın saldırılar başlar. Bugün de değişen bir şey yok. İnsan hakları ve demokrasi için dış dinamiklere umut diye sarılan ve hayal kırıklığı yaşamlarının ayrılmaz parçası olan insanlarla Chaplin’in Yahudileri çakışmakta.
Chaplin’e göre diktatörler insan olmanın çok ırağında yaratıklar. Mikrofonun önünde konuşurken, güzel. sekreterine cinsel saldırıya yeltendiği anlarda “Diktatör Hynky” bir hayvan gibidir. Kükrer, hırlar; gözü dönmüştür.
“Büyük Diktatör” filminin başında büyük sinemacı eski filmlerinden “Şarlo Asker”e gönderme yapar. Savaş eleştirilir. Önemli silah buluşlarıyla alay eder. Yeni yapılan topun patlamayan mermisiyle “Asker Şarlo”nun bir daire çizerek dönüşleri, “Şarlo “nun uçaksavarla mücadelesi komedi filmleri açısından erişilmesi güç düzeyde hareketli resim kareleridir. Ancak Chaplin insanlık ve demokrasi savaşının yanındadır. 1942 yılında ikinci cephenin açılması çağrısında şunları söyler: “…Ama Rusya’yı, demokrasinin son savunma hattını kaybetmek tehlikesini göze alamayız. Ve her şeyden önce, ikinci bir cephe…” (2)
Hırslıdır diktatör. Avusturya’yı işgal için filmdeki diğer diktatör “Napaloni” ile amansız bir uğraşa girer; silah gösterilerinden kişilik üstünlüğüne dek. Görüşmeler sürerken milyonlarca insanı dehşete düşüren diktatörlerin birer kaşık İngiliz hardalıyla düştükleri durumu salt komik olay olarak görmek olanaklı değildir. Sonunda kazanır “Diktatör Hynky”. Avusturya’yı işgal eder. Evet hırslıdır. Ancak hırslı olan yalnız diktatörler değildir, Chaplin sinemasında. Tekelci kapitalizmin insanını bürümüştür hırs. En güzel ifadesini “Akma Hücum”da bulur.
Salt bir komedi ustası denemez Charles Chaplin’e. Sayın Dorsay’ın yerinde saptamasıyla birer trajik destandır da filmleri. Yalnızca bir siyasal komedi de denemez “Büyük Diktatör”e. “Bertolucci”nin “1900”üne, “Pontecorvo”nun “Queimada”sına siyasal sinemanın iyi birer örneğidir sözlerinin yetmeyeceği gibi.
Yergi sinemasında çok etkili olmasına karşın insanları anlamaya çalışır sürekli. Kadını da. Diktatörlüğün baskısı altındaki insanlar arasında direncin odağı Yahudi kız “Hannah”dır. Aynı “Hannah” şiddetin geçici olarak azaldığı dönemde diktatör için olumlu düşünür. Tanrıya inanır, ancak bu inancın yaşamını değiştirmeyeceğini bilir. Güzeldir. Güzelliğinin ayrımına varamaz. Chaplin’in insanın iç çelişkilerini yakalamaktaki ustalığını hemen her filminde görmek olasıdır. “The Kid”de intihar etmek için çocuğunu bırakan, ancak yaşamına son veremeyen kadının durumu özel bir örnektir.
“Büyük Diktatör”ün sıradan insanları mutlu bir biçimde yaşadıkları yerleri severler. Ancak baskı, zulüm onları göç etmek zorunda bırakır. Bu durum melodramın uzağında son derece ölçülü bir duygusallıkla anlatılır filmde. Soykırımına uğrayan bir ulusun yıllar sonra başka bir ulusu göçe zorlama ve katletme politikası Charles Chaplin’de nasıl bir düşünce yoğunluğuna yol açmıştı, bilmek zor. Ama bugün Filistinlilerin dramını ve savaşını en güzel Chaplin sinemalaştırdı diye düşünmekten kendini alıkoyamıyor insan.
Baskı, korku, emir, selam… Temel taşlarıdır adeta “Hynky Diktatörlüğü”nün. Emirsiz yapılan şey yoktur, katliam dışında. Diktatörün konuşmalarında alkışlanma ve alkışın kesilmesi bile emrine bağlıdır. (Sesli sinemaya tavrı bilinen Chaplin’in bu filminde uzun açık hava ve radyo konuşmaları sinemada sesi de çok başarılı kullanabildiğinin kanıtı olmuştur.) Bir buyruğu en yakın adamlarının bile toplama kampına gönderilmesine yetmekte, savaş bakanı “Herring”in madalyalarını bir gün söküp bir gün takmaktadır. Kendisinin bulunmadığı yerlerde bile adı haykırılarak selam verilir. “Napaloni”yi karşılama töreninde selamlaşmaktan el sıkışamadıkları sahne izleyicinin belleğinden kolay silinmez. Gerek bu sahneyi, gerekse “Buster Keaton”un “İtalyan Usulü Savaş” filmindeki Alman subayının sağ kolu doldurularak sürekli Nazi selamı veren üniformasıyla denetleme için dolaştığı bölümleri Hitler izleyebilseydi, kim bilir belki de selam olayındaki yoğunluğu azaltırdı(!).
“Elini gördüm hani ben senin, oğlum, “Hay Hitler!” diyerek kaldırdığın elini, Hitler’i selamladın, diye nerden bilecektim, kuruyacağını bir gün elinin.”
“Diktatör Hynky”ın çok uzun konuşmasının sekreteri tarafından daktilonun iki tuşuna basarak yazılması ve tek sözcüğününse iki satır tutması konuşmadaki anlamsızlığın, boşluğun -ki bu siyasal taşlamanın komik öğeye nasıl bir olağanüstülükle dönüştüğünün- görüntüleridir. (Bu espri çok ünlü komedi ikilimiz tarafından da kullanılmıştır. Günahlarını almayalım, belki onlar da habersizdir. Bu “minik hırsızlığın” sorumlusu oyun yazan da olabilir.) Bu bölüm Aziz Nesin’in güzel öyküsünü de anımsatır. “Hikâye-i Hazret-i Dangalak”. Hiçbir şey bilmez “Dangalak Hazretleri”. Ne konuştuğunu bile. “Hazret-i Dangalak” da bir diktatördür.
“Ernst Lubitsch”in “To be or not to be” filminde “Napolyon’u konyak markası yaptıklarını, Bismarck’ın tütsülenmiş ringa balığı, Hitler’in de bir parça peynir olacağını” söylettiği fıkra Hitler açısından gerçeklik kazandı mı bilmiyorum. Bildiğim, Hitler’in kara bir leke olarak tarihteki yerini aldığı. Acı olan diktatörlerin ve diktatörlüklerin bugün de sahnede var olmalarıdır. Bu gerçeği önceden gören Chaplin “Büyük Diktatör”ü insanlığa bildirisiyle bitirir. “Şarlo”, “Diktatör Hynky”ın yerine geçer ve işgal altındaki Avusturya halkına seslenir. Sesleniş tüm insanlığadır.
“…Hiç kimseyi yönetmek ya da işgal etmek istemiyorum. Mümkün olsa herkese yardım etmek isterim, Yahudi, siyah, beyaz… Çok düşünüp az hissediyoruz… Uğruna ölünebildikçe özgürlük vardır, olacaktır… Diktatörler kendilerini kurtarır, insanları değil… Birleşelim, yeni ve güzel bir dünya için birlikte savaşalım…”
Son sözler sevgilisi “Hannah”yadır.
“Hannah beni duyuyor musun? Neredeysen yukarı bak. Bulutlar kalkıyor, güneş çıkıyor. Yeni güzel bir dünya doğuyor.”
Charles Chaplin öleli yıllar oluyor. Ancak özgürlük savaşçısı sinemacılar yine var. Yazık ki ülkelerini, dünyayı kana bulayan “kumral Hynky”ın, kara gömleklilerin lideri “il duçe Napaloni”nin yerine yenileri yaratılıyor. Yine baskı, kıyıcılık, işkence. Yeni “Dachau”lar, “Mauthausen”ler… Güzel olan iyi olan her şeyi yok etme. Tüm bunlara karşın direnç sürüyor. Umut da öyle. Ya “Pinochet”ler mi diyorsunuz.
“gün akşamlıdır devletlim
elbet siz de ölürsünüz”

(1) “Şarlo” Philippe Soupalt, Çağdaş Yayınları, Çev. Teoman Aktürel, sayfa: 7.
(2) “Şarlo” Marcel Martin, Bilgi Yayınevi, Çev. Timuçin Yekta, sayfa: 200.

Mart 1989

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑