Arnavutluk’tan Gezi İzlenimleri (Iıı) Arnavutluk kadınları kadın olmalarının bilincindeler ve bir de kendilerine son derece güvenliler

Saranda Arnavutluk’un güneyinde küçük, sevimli ve güzel bir kent. İlerde turistik yönden “Arnavutluk’un incisi” diye anılırsa şaşmamak gerek. Gezimizin buradaki durağında, o bölgede çalışma yürüten kadın derneği olan ve Kadınlar Birliği diye anılan derneğin temsilcisi bir kadınla toplu bir görüşme oldu. Görüşme öncesi grubumuzdaki Alman ve Türkiyeli kadınlar kendi aralarında bir araya gelerek yöneltecekleri sorular ve ele alınacak konuları görüştüler. Bu söyleşideki soruları, toplantıya katılan kadın erkek tüm arkadaşlar sordular. Biz toplantıyı, daha doğrusu bu toplu söyleşiyi sadece aktarmaya çalıştık.
Toplantı bittikten sonra, özellikle katılan kadın arkadaşlara (Alman ve Türkiyeli) özet olarak bir kaç cümleyle izlenimlerini sorduğumuzda aldığımız yanıtlar şunlar oldu: ” Arnavutluk kadınları kendilerine son derece güvenliler, yani kadın olarak kendilerine güvenleri sağlam.” “Cins olarak, kadın olarak kadınlıklarını korumuşlar, bundan adeta övünç duyuyorlar.” “Aynı toplum içinde yaşayan erkeklerle eşit olmayı, özenerek ya da cins olarak varlığını unutarak değil, kadın olarak varlıklarını koruyarak sağlamışlar.”

Soru: Kadınlar Birliği hakkında genel bir bilgi verir misiniz?
Yanıt: Kadın Derneği Kurtuluş Savaşı sırasında, 1944 yılına Berat kentinde kuruldu ve ilk toplantısını yaparak gerçek bir dernek halini aldı. Arnavutluk kadını tüm tarihi boyunca her zaman erkeğin yanında savaştı, Kurtuluş Savaşına da örgütlü olarak katıldı, erkeklerle ortaklaşa mücadele etti. Birinci kongrede program hazırlandı, görevler belirlendi. Elbette hemen başarı sağlanamadı. Kurtuluş savaşı sırasında erkeklere yardımcı oldu. Birlikte silahlı mücadele verdi.(0 dönemde altı bin silahlı kadın vardı.) Kurtuluş öncesi Anti-Faşist Kadınlar Birliği vardı ve daha sonra, Birleşik Kadın Grubu adını aldı. Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında aynı zamanda kadının kurtuluşunun temel taşları hazırlandı. Kurtuluştan sonra ise kadının gerçek kurtuluşu sağlanmaya çalışıldı. Ülkenin bağımsızlığını elde etmesinden sonra toplum içinde eşit olma süreci başladı, bunun koşulları zaten kurtuluş döneminde hazırlanmıştı. Kadınlar kendi yollarını ter ve kan dökerek yaptılar. Çünkü eski anlayışlar kadını büyük baskı altında tutuyordu. Kurtuluş savaşı sonrasında bu eski değer yargıları hala kadınların önünde duruyordu. Sorunları vardı ve o nedenle de bu sorunlara karşı mücadele edilmesi gerekiyordu.
Buradaki kadın örgütü belli bir bölge üzerinde oluşuyor.(Köyler, semtler vb. düzeyinde) Kadınlar 26 yaşından itibaren derneğe üye olabiliyorlar. Bekâr, evli, çocuk sahibi vb. olmak önemli değil. Derneğin ilk toplantısında yönetim kurulu seçilir ve dernekten bu organ sorumludur. Semt ya da köydeki kadın derneğini bölge düzeyinde temsil edecek bir delegesi vardır. İki yılda bir bu delege değişir. Bölge toplantısında ya da konferansında ülke düzeyinde yapılan kadın birlikleri toplantılarına ya da konferanslarına katılacak delegeler seçilir. Merkezi kadın konferansı 5 yılda bir yapılır. Geçen yıl 10. Kadın Konferansı yapıldı.10. Kongre’ye kadar olan sürede sosyalizmin inşasında kadınlar büyük rol oynadılar ve görevler aldılar. Toplumun değiştirilmesine bağlı olarak kendilerini de değiştirdiler. Kurtuluş savaşı döneminde erkeklere yardım etmek, aktif mücadeleye katılmak, partizanlar için evlerini hazır tutmak ve onlarla birlikte kadın partizanlar olarak savaşmak belli başlı görevleriydi onların. Kurtuluştan sonra ise asıl görevleri sosyalizmin kurulmasına aktif katılmak oldu. Evde oturmak yoktu artık, çalışmak gerekiyordu. Çünkü biz küçük bir halkız, kadınların da oturmayıp çalışmaları gerekir.
Belli başlı görevlere gelince okumu yazma bilmeyenlere bunu öğretmek (çünkü yüzde 98’i okuma yazma bilmiyordu) kendilerini her yönden geliştirmelerine olanak sağlamak, her kademede okullara gidip yüksek öğrenime kadar her yere katılabilmek. Şimdi ise önümüzde duran en önemli görevlerden birisi kadınların kültürel düzeylerini yükseltmek, bununla birlikte elbette teknik bilgi ve becerilerini, teknik düzeylerini de yükseltmek önemli. Çünkü yaşamın bazı alanlarında kadınların azlığa bunu zorunlu kılıyor. Kızların 8 yıllık eğitim sonrasında yüzde 95 ortaokula gidiyor. Hepsi daha sonra nitelik ve yeteneğe bağlı olduğu için yüksek okula gidemiyor. Bulunduğumuz bölgede örneğin yönetici kademelerdeki kadroların yüzde 48’i kadındır ve bunlar yüksek okula gitmişlerdir. Bu oran kadınlar açısından elbette büyük bir başarı.
Okullar ile yerleşim alanları uzaksa yatılı okullar ya da yurtlar açılıyor. Kadınların şimdiki görevleri kadınların kendi kişiliklerini korumaları için ailede mücadele etmeleridir. Çünkü hala bazı eski değer yargılarının şu ya da bu oranda yaşandığını görüyoruz.

Soru: Kadın örgütlerinin önlerine koydukları görevler nelerdir?
Yanıt: Kadınların aile içinde güçlü olması, anne ve çocuk sağlığına özen gösterilmesi, eğitim, teknik ve kültürel alandaki her türlü gelişmeler, aile içindeki görev paylaşımı, kadının politik bakımdan bilinçlenip gelişmesi, daha etkin bir duruma gelmesi vb.
Kadınların eşitliği konusunda da büyük çaba göstermek gerekiyor. Kadınların boş zamanlarını değerlendirmeleri için olanaklar yaratılıyor, kültürel vb. toplantılar düzenleniyor. Kadın derneğinin tüm çalışması bölge parti komitesi ve parti MK’sı tarafından belirleniyor. Kadınların her şeyi söyleyerek dile getirmesi ve onların gelişmesi için her şeyin gerçekleştirilmesi sağlanıyor. Bütün kadınlar derneğin üyesidirler. Derneğin programını kabul eden 26 yaşından büyük kadınlar üye olurlar, üye alımında küçük bir tören yapılır. Genç kızlar gençlik grubuna üye olurlar.

Soru: Parti içinde kadınların durumu nedir?
Yanıt: Saranda’da Parti üyelerinin yüzde 36’sı kadındır. Halk Meclisinin yüzde 42’si kadınlardan oluşuyor. Bölge parti komitesinde kadınlar oldukça fazla. Parti’nin 4 sekreterinden bir tanesi kadın.

Soru: İşçi kadınların dernek içindeki ve yönetimindeki rolleri nedir?
Yanıt: Kadının işçi ya da aydın olmasına dikkat edilmez. Kültürel düzeyine, enerjisine, bilincine dikkat edilir. Buradaki kadınlar en örnek olabilecek durumdaki kadınlar, her türlü sorunu en iyi açıklayabilecek, en yetkin kadınlardır. Politik olarak düzeylerinin çok yüksek olması fazla önemli değil, çünkü biz hepimiz tüm politik görevleri yapıyoruz. Evde iyi bir anne olmasına, çalıştığı yerde gerekli teknik bilgilere sahip olmasına dikkat ediliyor.

Soru: Parti Kongresinin kadınların önüne koyduğu görevler neler?
Yanıt: Aile yaşamıyla ilgili pratik günlük yaşamla genel direktifler verilir. Şimdiki görevlerden birisi-Parti tarafından kadın derneklerine verilen görev- ev işlerinin toplumsallaştırılması. Kadının ev işlerinden kurtarılıp kalan zamanının en iyi şekilde değerlendirilmesi.

Soru: Anaokulları ve kreşler…
Yanıt: Anaokulları ve kreşler her yerde vardır. Amaç, çocuklardan kadınların kurtarılması. Eğiticilerin hemen hepsi kadındır, kadın derneği tarafından oluşturulan gruplarca zaman zaman denetlemeler yapılır. Kadınların çoğu bu alanda uzmanlaşmışlardır.

Soru: Ailedeki durum üzerine…
Yanıt: Partinin aile yaşantısına etkisi çok büyüktür. Kadınlar dikkate alınmıyorsa, bunu parti içindeki komünist kadınlar gündeme getirirler ve çözüm bulunur. Aile içinde kadın kendi hakları için mücadele etmelidir. Bizim propagandamız ona sadece yardımcı olur, ama buna rağmen bir sorun çıkarsa ailenin yakınlarından birisi aileyle konuşur. Sıradan birinin gidip konuşmasına karşı duygusallık vardır (Tepki olabilir.)

Soru: Boşanma ve boşanan kadının durumu…
Yanıt: Arnavutluk’ta boşanma İlke olarak istenmeyen bir olay. Boşanmadan en fazla etkilenenlerin çocuklar olduğu düşüncesi bu görüşe neden olmaktadır. Ancak her şeye rağmen, nedenler güçlü ise boşanmaya yardımcı olunur. Arnavutluk’ta her kadın çalışmaktadır. Boşanınca da çalışmasını sürdürür, çocuklar için eşinden belli bir nafaka alınır, (bu, eşinin kazancına göre değişir). Erkekten alınan para erkek ve kadının kazançlarına göre gelirinin yüzde 10 ile 25’i arasında değişir. Boşanma konusunda kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Boşanma sonrasında çocuk küçükse ve anne bakabilecek durumdaysa .(Sağlık, ahlak, maddi vb. yönlerden ) çocuk anneye verilir. Şartları uygun olduğu halde bir kadın çocuğun bakımını üstlenmek istemeyebilir. Anne istemezse veya bakacak durumda değilse çocuk devletin bakımına alınır. Çocuk büyüdükten sonra annede, babada ya da devlette kalacağına kendisi karar verir.

Soru: Doğum öncesi ve sonrası izin…
Yanıt: Doğum öncesi ve sonrası toplam izin süresi altı aydır. Bunun 45 günü doğum öncesi, geriye kalan 4.5 ay ise doğum sonrasıdır. Tam ücret ödenir. Bu süreden sonra üç buçuk ay boyunca günde altı saat çalışır ve emzirme izni vardır.

Soru: Evde yemek yapma vb
Yanıt: Ortalama olarak dışarıda değil evde yenir. Erkek ev işine yardım eder. Kadın meşgul ise ya da bir işi varsa erkek evde yemek yapar, işleri görür. Bizim alçak gönüllü ve normal bir yaşantımız var, eğer her zaman dışarıya gidip yiyecek olsak bütçemize yük olur. Biz kazandıklarımızla, yaşıyoruz, bir mirasa da konmadık, her şeyi kendimiz yaratıyoruz.
Teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ederim.

Kasım 1989

“Sıcak Bir Günün Şafağında” ile bir sohbet

İnsanın bilinçli bir yönlendirmeyle iyi bir biçimde kullanması gereken zaman kavramı, genellikle önüne geçiyor insanın. Çoğumuz zamansızlıktan gündelik işlerimiz arasında kendimizi unutup eskimeye bırakmaktan sızlanırız.
Ayrıca, her türden kültürel gelişmenin, egemenlerce bilinçli yol ve yöntemlerle engellendiği ülkemizde geniş yığınlar sahibinin sesi “TV kültürüne” emanet. Sansür ya da doğrudan yasaklarla sayısı azımsanmayacak kitap gözaltında hâlâ. Okumanın ardından düşünmenin ve haksızlıklara karşı durmanın yani, kişilikli birey olmanın bedelinin ağır olduğu, ekonomisi, fiziki yaşam koşullarının her gün biraz daha zorlaştıran bir ülke insanıyız. İşte, bu koşullar içinde “yaşamak seçmektir” sözü daha bir değer kazanıyor.
Bu seçim her şeyde olduğu gibi, günlük temizlik, yemek yemek türünden bir gereksinim olarak, kitap okuma alışkanlığının olmadığı insanımızın, kitap seçiminde de gerekli. Genel olarak sosyal yaşam içinde ve özellikle de ömrünü her türden çürümüşlüğe karşı, bilinçli başkaldırıya adayan insanlar için kitap; beynin oksijeni, yürek bahçıvanı. İnsanı tümleyen başlı başına bir varlık. Ülkemizde geniş yığınlar için pek doğru olmasa da bu böyledir. Diyeceğim o ki; son günlerde üzerinde yoğunlaşılarak, sohbetler yapılan Sıcak Bir Günün Şafağında üzerine bir şeyler söyleme isteği de bir seçimin sonucudur. Bu seçim niye?
Öncelikle, kamuoyunun ve basının ilgisini çeken bir firarla, “ben devlete verdikleri ceza için ömrü billâh burada yatacağım diye söz vermedim ki” diyerek güzellikler için uçan devrimci kitabın yazan. Gerek Sıcak Bir Günün Şafağında, gerekse diğer iki kitabında seçtiği konular, ya görmezden gelinen ya da hiç işlenmemiş konular. Geçmişle hesaplaşmada bugünü yarına bir sıçrama tahtası olarak kullanan duyarlı okuyucunun ilgisini çekebilen konular… Ve sonra mızmızlanan yalnızlığa, yılgınlığa, edebiyatta örgütsüzlüğe davete karşı panzehir bir ruh, direniş ruhu, hemen her kitabında olduğu gibi bu kitapta da hatta daha açık fark ediliyor.
Sıcak Bir Günün Şafağında’ya ilişkin olumlu-olumsuz düşüncelere geçme-den önce bunun bir “eleştiri” yazısından çok kitapla bir sohbet kabul edilmesi doğru olur sanırım. Duyarlı-sorumluluk sahibi bir okuyucu olarak daha olgun daha güzel ürünler hakkımız her zaman. Bu isteğin sürekli olması tek tek bireylerin ve bir bütün olarak yığınların kültürel açlığını gösterir ve onu gidermeye yöneliktir. Aynı zamanda daha daha güzel ürünler vermesi beklenilen, verebilecek olan yazarı, yazarları, hem kendilerine hem okuyucularına layık nitelikli ürünler vermek için “zorlayıcı”, itici olacağı inancıyla söylendi söylenenler.
Kitap, kanla-terörle bastırılan Tariş işçilerinin haklı direnişinin yaşandığı günlerin öyküsü. Bir başka deyimle işçilerin “direniş” çerçevesinde yaşamlarının, mücadelelerinin öyküsü. Burjuva basını dışında, tek tek yaşayan insanların anı söyleşilerinde anlatılan Tariş Direnişi öyküsünün işlenmesi bir dönemin kendi gerçekleriyle anlatılması ve aydınlatılması anlamında hem on yıl önceyi yaşayanlar açısından hem de 12 Eylül’le geçmişle bağ kuramayan yeni gençliğe bir roman sınırlarında da olsa deney aktarımı açısından önemli ve çarpıcı bir seçim. Özgül bir olay çerçevesinde de olsa kitap bir döneme, yaşananlara ışık tutuyor.
Sendikal bürokrasinin DİSK içinde uzantılarının Tariş’teki içyüzü, bugün İstanbul’da kooperatifler yaparak işçi ve emekçilerin sömürüsüne devam eden Rıdvan Budak’ın şahsında kitapta açıklığa kavuşmakla kalmıyor; işçiler karşısında kendi çıkarları gereği işveren-idari yönetim, kolluk kuvvetleri ve sendika işbirliğinin bu olayda da yaşama geçirilişini görüyoruz kitapta.
Kitabın taraflı muhalif içeriğinde, okurken, insana coşku veren bir sürükleyicilik var. Sıcak dostluk, yoldaşlık ilişkileri sıcak bir kavga içinde resmedilmiş. Devrimciler arası birliğin masa başlarını zorlayarak değil kavga içinde Hasan ve Hıdır’ın şahsında ilkeli birliklerin gerekliliğini ve kaçınılmazlığı… Çalışma tarzında ve ilişkilerde devrimcilik adına düşülen sığlıkları, dar kalıpları, sıradan işçilerle birlikte örgütlü insan ve yaşamlarına giriliyor kitapta. Geçmişin olumsuzluklarını da karamsarlıktan ve karalamaktan uzak, coşkuyla ele alıyor ama görmezlikten de gelmiyor hataları yazar. Dilinin yalınlığı ve anlatılan olayların sıcaklığıyla birleşince, tüm içeriğe yönelik öğeler çekiyor okuyucuyu. Ama…
Tek başına seçilen konunun, içeriğin doğruluğu ve çekiciliği bir edebiyat eserinde yeter mi? Yetmiyor. İçerik ayrıntılarda boğulmamak ama ayrıntılarla edebi anlamdaki bezenişi kıt olursa, içeriği de boşlukta kalır ve romandan daha çok belgesel ya da anıya çağrışım yapar kitap.
“Her kitap bir insandır” sözü bütün kitaplar için söylenmiş. Ben, bu sözü en çok da öykü ve roman okurken anımsarım. Ve o insanı ararım kitabın içinde… Bir insan düşünelim; insana-doğaya yani yaşama karşı dopdolu, kıpır kıpır hani hayat dolu insan denir ya öyle. Gülerken gümbür gümbür güler. Üzüncünü, sevincini, neşesini bulaştırır çevresine.
Etkileyicidir. Kimi insan da vardır, sayılan özelliklerin tümüne sahip ama dışına karşı sınırlar baskı altına alır kendini. Bir türlü içini dışına aktaramaz. Sıcak Bir Günün Şafağında kitabı ikinci insanı çağrıştırıyor.
Akıcı, aktarılan olayların sıcaklığıyla okutuyor kendini kitap ve okuyup hızla bitirildikten sonra birden sessizlik çöküyor mekâna. Oysa içi böylesine hareketli olan kitaptan gürültü akmalıydı. Bu, “gürültü”yü yazarın kendi üslubunda, kendi yöntemlerinde aradım.
Çevre, kişi analizleri, betimlemeleri oldukça zayıf kalıyor. Yazarın ilk kitabında hissedilen zayıflık, işlenen konunun çekiciliğiyle bu kitapta belirginleşiyor. Üzerinde yoğunlaşılan Hasan bile yeterince işlenmemiş. Hasan kimdi? Siyasi kimliği ve o’na uygun iyi nitelikleri dışında nasıldı? Gündelik yaşamında nasıldı? Örneğin hangi türküleri severdi, özlemleri, düşleri, sevdikleri nerde? Elbette örgütlülüğü, inancı vardı sevdiklerinin başında ama onların varlığı ile çelişmeyen düşleri, şakaları, esprileri yakınları olmalıydı vs.
“Kapalılık”, yani tiplemelerdeki tek yanlılık -öne çıkan sıcak kavga içindeki özellikler- hemen hemen bütün kahramanlar için geçerli. Örgütlü inançlı ama bir birey olarak da özgür o kadar da kendi sınırlarını, çitlerini aşan kahramanlar aramak sanırım mükemmeli bir arayış değildir. Bazı bölümlerde yer yer betimlemeler zenginleşiyor, anlatımda derinlikler görülüyor. Oral’ın, İskender’in ölüm sahnelerinde insan ölümü duyumsayabiliyor tüm çıplaklığıyla. Celal’in (ya da Celal gibilerin) şöyle-böyle önlenemez yükselişinin kavganın sıcağında kendi içlerindeki yüreksiz kişi tarafından nasıl önlendiğinin anlatıldığı bölümler ise ince bir ders de veriyor gelecek için. On dokuz-yirmi beşinci sayfaya sıkışıp kalan -esas yanıyla- Şenol’un aile dramındaki dram ağırlıklı olarak Şenol açısından irdeleniyor. Karısının ismi gibi kişiliği de yok ortada. Şenol’un aile dramı nerede başlıyordu bilinmez ama sonuçları Şenol’dan izliyoruz. Tipleme, kişilik, çözümlemelerindeki derinlik eksikliği özellikle kadın kahramanlarda daha belirgin. Elif kimdi? Birdenbire Derviş’in karısı olarak çıkıverdi. Kendisine verilen görevleri yerine getiren Elif… O kadar. Elif’in başka bir özelliği yok. Kitapta kadın kahramanların sayı çokluğunun nitelik yokluğu kadının irdelendiğini göstermez. Örnekleri daha fazla uzatmaya gerek yok. Kitabı okuyan, yaklaşık son bir-bir buçuk aydır, yirmi üç kişiden iki kişi eleştirisiz çok beğendiğini söyledi, geri kalanların hemen hepsi sözü edilen eksiklik ve yüzeyselliği seçilen konunun ve dilin güzelliğiyle birlikte dile getirdi. Tümden beğenmeyen okuyucuya rastlamadım bu sürede.
Estetik anlamda devrimci romantizmin varlığından da söz edemiyoruz kitapta. Başlangıç olarak, söz edilen eksiklikler doğaldır ama geleceğe yönelik olarak devrimci edebiyat adına, kaba, sığ ürünler verilmesine taviz verilebilir mi acaba kaygısıyla, kitabın estetik eksiklerini önemsiyorum. Çünkü roman bir edebiyat türüdür.
Tüm eksikliklerine rağmen, Sıcak Bir Günün Şafağında, yüreğini sıcak tutmayı sürdürebilenlere bir selam, geleceğe yönelik soylu özlemlerini üşütenleri buzullar ülkesine süren sıcak bir kitap. Bunun için de okunmalı, üzerinde tartışmalar yoğunlaşmak. Daha daha iyi ürünler dileğiyle başarılar yazara…

Kasım 1989

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑