Kılıçdaroğlu’nun Sosyal Devlet Söylemi Üzerine

Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasının ardından sosyal devleti savunan ve yeniden sosyal devlete işlerlik kazandırmayı vaat eden söylevleri, sosyal devletin Türkiye siyasi yaşamında yeniden gündeme gelmesine neden olmuştur.

Kılıçdaroğlu’nun emekçilerin haklarına değinerek sosyal devlet vurgusu yaptığı söylevlerin en çarpıcı olanlarından bir tanesi 2 Kasım 2010 tarihinde CHP Meclis Grubu toplantısında yaptığı konuşmadır. Bu konuşmasında Kılıçdaroğlu, çalışma yaşamında güvencesiz çalışmayı yaygınlaştırdığı, sendikal örgütlenme hakkını engellediği için AKP Hükümetini eleştirmekte ve şunları söylemektedir:

Biz geleceğiz, tüm emekçilerin haklarını vereceğiz, onlara iş güvencesi sağlayacağız, onlara huzurlu bir Türkiye vaat ediyoruz biz, üreten bir Türkiye vaat ediyoruz. Çalışacak, üretecek, hakkını arayacak, sosyal devletin ne olduğunu görecek. Bizim amacımız, bizim felsefemiz, hayata bakışımız odur. Onları, bütün taşeron işçilerini, hak arayan bütün herkesi yürekten ama yürekten kutluyoruz ve yürekten kucaklıyoruz onları. Hiç meraklanmayın sizin haklarınızı sonuna kadar savunacağız.

Kılıçdaroğlu’nun sosyal devleti ön plana aldığı diğer çarpıcı bir söylevi de 15-16 Kasım 2010 tarihinde Paris’te yapılan Sosyalist Enternasyonal Konseyi’ndeki konuşmasıdır:

Türkiye’de son 10 yılın ekonomik politikalarının en büyük mağdurları, emekçiler, çiftçiler, emekliler, esnaf, işsizler yani geniş halk kitleleri olmuştur. Küresel ekonominin getirdiği acımasız rekabet ilişkileri, işsizliği ve yoksulluğu arttırıp sosyal devleti de geriletmiş, aile birimini sarsmış, mutsuz çoğunluğun saflarını genişletmiştir. Türkiye’de sosyal harcamalar yetersiz ve keyfidir. O nedenle iktidar hukuki düzeneklere bağlı sosyal yardımlardan, aile sigortasını uygulamaktan kaçınmaktadır. Benim partim bütün bunları düzeltmeye, sadaka tarzı yardımlardan sosyal hak kavramına geçişi sağlamaya, aile sigortasını uygulamaya kısacası sosyal devleti yeniden inşa etmeye taliptir.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi Kılıçdaroğlu, sosyal devleti, AKP’nin uygulamakta olduğu politikalara bir alternatif olarak gündeme getirmektedir. Türkiye’de ana muhalefet partisi konumunda bulunan bir parti genel başkanının kapitalizmin hala hazırda egemen anlayışı olan neoliberalizme -adını telaffuz etmeden de olsa- eleştiri yöneltmesi ve sosyal devleti alternatif olarak sunması, özellikle emekten yana bir siyasi tutum izleyen kesimlerin bütünlüklü bir analiz yapma ihtiyacını ortaya çıkartmaktadır. Bu analiz için her şeyden önce CHP’nin alternatif olarak gündeme getirdiği “sosyal devlet” olgusu ve CHP’ye atfedilen “sosyal demokrasi” anlayışı tarihsel süreç içerisinde ele alınmalı ve içinde bulunduğumuz konjonktürde CHP’nin söylemlerinin gerçekleşme olasılığı bunlar üzerinden değerlendirilmelidir. Ayrıca CHP’nin söylemin ötesinde fiili olarak icraatları ve Kılıçdaroğlu’nun mimarı olduğu yeni yönetimin yapısı da bu değerlendirmede dikkate alınmalıdır. Ancak bundan sonra CHP’nin emekten, sosyal adaletten yana söylemlerinin samimiyeti üzerine yorum yapmak mümkün hale gelecektir.

Sosyal Devlet Nedir Kime Hizmet Eder?

En genel tanımıyla sosyal devleti, ekonomik ve toplumsal yaşama kamusal araçlarla doğrudan ve dolaylı olarak müdahale etme yetkisiyle donatılmış devlet olarak tarif etmek mümkündür. Sosyal devlet, kendisine verilmiş olan bu yetkiyle, kamusal hizmetlerin vergilendirme yoluyla finanse edildiği bir model uygular. Bu yetki devletin, piyasada fiyatları denetlemesinden kamu iktisadi teşebbüsleri aracılığıyla doğrudan üretimde yer almasına ve fiyatların oluşumunda belirleyici rol üstlenmesine kadar uzanır. Kapsamlı vergilendirme ve doğrudan kamu üreticiliği üzerinde yükselen eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, barınma, istihdam ihtiyaçlarının karşılanması ve bu ihtiyaçların nüfusun her kesimine eşit biçimde ulaşılabilir olması devletçe güvence altına alınan hak alanları olarak görülür.

Sosyal işlevlerle donatılmış bu devlet biçimi, kapitalist toplumlarda nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçi kitleler için ileri tarihsel kazanımlar alanını temsil eder. Ancak bu, sosyal devletin sermaye sınıfına karşı bir yapılanma olduğu anlamına gelmez. Aksine sosyal devlet uygulamasıyla liberal devlet modelinin neden olduğu toplumsal sorunların kapitalizmi ideolojik olarak zayıflatması karşısında kapitalist düzenin varlığını sürdürmesi hedeflenir. Bu bağlamda sosyal devletin üstlendiği bireysel ya da kurumsal riskleri “toplumsallaştırma” işlevi sadece emekçi sınıfların karşı karşıya kaldığı riskler için değil aynı zamanda sermaye sınıfı için de geçerlidir. Örneğin sosyal devlet uygulamalarında özel işletmelerin başarısızlığının yalnızca bireysel hatalardan değil, ekonomik sistemin dalgalanmalarından da kaynaklanabileceği kabul edilerek iflas zararlarının kamu kaynaklarından karşılanabileceği bir yapılanmaya gidilmiştir. Devlet fonları, toplumsal yarar adına, tek tek şirketlerce gerçekleştirilmesi güç büyük yatırımlarda kimi zaman önder-ortak, kimi zaman destek-iştirakçi, kimi zaman da teşvik uygulayıcısı olarak özel sermaye için harekete geçirilmiştir. Bu işbirliği, sisteme “tekelci devlet kapitalizmi” adının verilmesine neden olacak denli gelişmiş ve sosyal devlet yapısı, özel tekellerle devlet kurumlarının iç içe geçtiği bir birlikte yönetime doğru evrilmiştir. Böylece sosyal devlet, yalnızca emekçi kitleleri doğrudan ilgilendiren işlev ve aktarımlarla toplumun bu kesimine değil, aynı zamanda riskleri toplumsallaştırma ve sınıf olarak sermaye kesiminin çıkarlarını gerçekleştirme hedefiyle doğrudan sermaye kesimine de açık bir yaklaşım olmuştur.

Neden Sosyal Devlet?

Devletin bir takım sosyal işlevler üstlenmesi özü itibariyle kapitalist sistemin temel mantığına aykırıdır. Zira kapitalist ideolojinin iddiası piyasa mekanizması içerisinde tüm iktisadi ve toplumsal düzenin en mükemmel biçimde işleyeceğidir. O halde sosyal devlet anlayışını hangi etkenlerin sonucu olarak bir dönem için dahi olsa kapitalist sistem içerisinde kabul görmüş ve uygulanmıştır?

Kapitalist sistem sosyal devlet uygulamalarını zorunlu kaldığı için kabullenmiştir. Kapitalizmi sosyal devlet uygulamalarına zorlayan birinci etken, özellikle 1848 Devrimleriyle yoğunlaşan işçi sınıfı mücadeleleridir. İkinci etken, 1917 Ekim Devrimiyle tarih sahnesinde yerine alan ve Sovyet Rusya ile somutlaşan reel sosyalizmin kapitalist sistem üzerindeki tehdididir. Üçüncü etken ise kapitalizmin kendi içsel çelişkileriyle içine düştüğü krizleri aşma konusundaki zorunluluğudur. Şimdi sosyal devlet uygulamalarını zorunlu kılan etkenleri sırasıyla ele alalım.

İşçi Sınıfının Tehdidinden Kurtulma Stratejisi Olarak Sosyal Devlet

Sanayi devrimi ile birlikte egemen olan kapitalist üretim tarzı ve ona eşlik eden liberal devlet anlayışı, ekonomik ve toplumsal yapıda büyük bir değişime neden olmuştur. Bu değişim sürecinde bir taraftan, mülkiyet dışındaki aile, kilise, cemaat gibi aidiyet mekanizmaları önemli ölçüde çözülmüş, diğer taraftan ise kapitalist üretim sisteminin ortaya çıkarttığı yeni risklerle sosyal güvence, çok daha yaşamsal hale gelmiştir. Bu süreçte bir taraftan önemli bir sermaye birikimi yaratılırken, diğer taraftan, iş bulabilenler son derece kötü koşullarda çalışmayı kabullenmek zorunda kalmışlar, iş bulabilme olanağına sahip olamayanlar ise bütünüyle yoksulluğa ve sefalete sürüklenmişlerdir.

Emekçilerin içinde bulundukları yoksulluk ve sefaletten kurtulabilmeleri ve güvence içerisinde yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli koşullar, kapitalist üretim sistemine ve dönemin sermaye birikim modeline bütünüyle aykırıdır. Bu nedenle, 19. yüzyıl başlarında insanca çalışma ve yaşam hakkı, siyasal ve ekonomik eşitlik gibi taleplerde bulunan emekçiler, mülkiyeti korumakla görevli liberal devlet tarafından baskı altında tutulmuş, örgütlenmeleri ve siyaset yapmaları engellenmiştir. (Okur- Güzel,  2003: 16) Buna karşılık emekçi kesimler, işçi sınıfı bilinci içerisinde, yüzyıl boyunca sürecek toplumsal bir mücadeleye girişmişlerdir.

Öncülüğünü Karl Marx ve Friedrich Engels’in yaptığı “bilimsel sosyalizm”in de etkisi ile işçi sınıfı hareketinin ekonomik ve siyasal hak mücadelesi, kapitalizme alternatif bir sistem talebine dönüşmüştür. Bu alternatif, “sosyalizm”dir. Sosyalizm emek gücünü, üzerinden artı değer sağlanan bir meta olarak gören üretim sistemine ve mülkiyeti en yüce değer olarak gören liberal devlet anlayışına karşılık, mülkiyetin ve emeğin toplumsallaştırılmasını öngörmektedir. Bu sistemde emek, üretim araçlarının ve iktidarın sahibi olacaktır. Dolayısı ile emeğin sömürüsüne dayanan kâr mekanizması ve temel işlevi mülkiyeti korumak olan liberal devlet anlayışı ortadan kalkacak ve toplumun hemen tümü sosyal güvence altına alınmış olacaktır.

Sosyalizm düşüncesinin etkisi altındaki işçi sınıfı mücadelesi, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle erken sanayileşen Avrupa ülkelerinde hızla yayılmıştır. Grevler ve eylemlerle kendisini göstermeye başlayan işçi sınıfı hareketi, 1848’de Komünist Manifesto’nun yayınlanması, 1864’te toplanan I. Enternasyonel ve 1871 Paris Komünü ile kapitalist sistem karşısında önemli bir tehdit haline gelmiştir.  Sermaye sınıfı ve onların iktidarda bulunan temsilcileri işçi sınıfından gelen bu tehdit karşısında, işçi sınıfını sistemle bütünleştirmek için bir takım demokratik düzenlemelere gitmek durumunda kalmışlardır (Akkaya, 2002: 78). Buna da işçi sınıfının en yaşamsal talebi olan sosyal güvenceyi sağlamaya yönelik düzenlemelerden başlanmıştır.

Sosyal devletin ön düzenlemeleri olarak da sayılabilecek sosyal güvenlik konusunda ilk kurumsal yapılanma, sosyalist akımların merkezi durumunda bulunan Almanya’da gerçekleştirilmiştir. Almanya’da Bismarck, işçi sınıfından gelen yoğun tehditler karşısında, sosyalizmin etkisini azaltmak ve işçi sınıfını sistemle bütünleştirmek amacıyla, bir taraftan geleneksel baskı politikasını uygularken (sosyalist partileri kapatmak, dernek kurmayı yasaklamak vs.), diğer taraftan devlete sosyal bir nitelik kazandırmaya çalışmıştır (Sosyalizm Ansiklopedisi, 307). Almanya’daki uygulamaların işçi sınıfının bu tepkisini azalttığı ve reform yanlısı sosyal demokratlarca da desteklendiği görülünce diğer ülkeler tarafından da benimsenmiş ve sosyal güvenlik uygulamaları yaygınlaşmıştır (Okur –Güzel, 2003: 17).

SOVYET RUSYA’NIN TEHDİDİNDEN KURTULMA STRATEJİSİ OLARAK SOSYAL DEVLET

Özellikle, sanayileşmiş Avrupa ülkelerinde sosyal güvenlik sisteminin kurumsallaşması ve mülk sahibi olmayan halk kesimlerine de siyasi hakların tanınması, işçi sınıfı içinde devrimci ve reformist ayrışmalara yol açmış ve 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde işçi sınıfı bilimsel sosyalizmden önemli ölçüde kopmaya başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Avrupa’da ekonomik ve toplumsal sorunlar derinleşmiş ve siyasal alanda belirsizlikler hâkim olmuştur. Bu koşullar içerisinde savaştan önemli kazanımlar elde ederek çıkan Sovyetler Birliği, kapitalist dünya karşısında önemli bir güç haline gelmiştir. Sovyetler Birliği’nin gücü sadece uluslararası ilişkiler boyutuyla sınırlı kalmamış, 19. yüzyılın sosyalizm tehdidini yeniden canlandırmıştır. Ekonomik ve toplumsal çöküntü yaşayan kapitalist ülkeler, sosyalizme yönelimi engellemek amacıyla sosyal devletin oluşumuna basamak oluşturacak biçimde sosyal haklarda yeniden bir takım iyileştirmeler yapmak durumunda kalmıştır.

KAPİTALİZMİ KRİZDEN ÇIKARMA STRATEJİSİ OLARAK

SOSYAL DEVLET

20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar büyük ölçüde işçi sınıfının ve reel sosyalizmin tehdidi ile gelişme gösteren sosyal devlet, 1929 yılında kapitalist sistemin içsel çelişkileri nedeniyle ortaya çıkan krizle birlikte yeni bir boyuta taşınmıştır. Taylorizm ve Fordizmin üretim sisteminde yaratmış olduğu büyük değişim ile gerçekleşen kitleselleşen üretim, tüketimin de kitleselleşmesini gerektirmiştir. Artık üretilen malların sadece varlıklılar tarafından değil, o üretimi gerçekleştiren işçiler tarafından da satın alınmasına ihtiyaç vardır. Yeni üretim ve yönetim teknikleri emek verimliliğini ve kârlılığı öylesine arttırmıştı ki işçilerin, ürettikleri malları satın almalarını sağlayacak bir miktar ücret artışı işletme yönetimlerince kabul edilebilir hale gelmişti. Bu koşullar içerisinde ekonomide talebi düzenleyici politikaların uygulanması benimsenmiştir. İlk uygulamalarına 1930’lu yıllarda ABD’de New Deal uygulamalarıyla tanık olunan talep yönlü ekonomi politikaları, parasal ve mali önlemler, çalışma hayatı ve sendikaların rolüne yasal bir çerçeve getirilmesi, tarımsal ürün stoklarının düzenlenmesi gibi devlet müdahalesinin tüm yönlerini bir araya getirmektedir. Bu kapsamda üretim araçları büyük ölçüde devletin eline geçmekte, ayrıca devlet, talebi arttırmak üzere sosyal harcamaları yükseltmektedir. (Brunhoff, 1988: 398)

İkinci Dünya Savaşının ardından özellikle merkez kapitalist ülkeler olarak da ifade edebileceğimiz erken sanayileşmiş ülkelerde sosyal güvenlik başta olmak üzere sosyal haklar, kurumsal bir yapı içerisinde düzenlenmiş ve bu haklar hukuksal olarak da güvence altına alınmıştır. Böylece devlet, yalnızca mülkiyeti güvence altına almakla kalmayıp sosyal hakları da güvence altına alan “sosyal devlet” kimliğine bürünmüştür. Sosyal devlet anlayışı, gerek üretim sürecinde gerekse ekonomik ve sosyal politikaların belirlenmesinde sendikalar aracılığı ile işçi sınıfını da karar mekanizmalarına dahil etmiştir.

Özellikle kamu işletmeciliğinin bu noktada önemli katkıları olmuştur. Zira, devletin ekonomideki etkin rolünün bir gereği olarak benimsenen politikalar öncelikle kamu işyerlerinde uygulanmaktadır. Bu bağlamda, kamu işyerlerinde sendikal örgütlenme için son derece uygun bir ortam sağlanırken, toplu pazarlık sistemi ve sendikalar aracılığı ile işçilerin yönetime katılması sağlanmıştır.

KRİZ VE SAVAŞIN ARDINDAN SOSYAL DEVLETİN YÜKSELİŞİ

İkinci Dünya Savaşından sonra sanayileşmiş, gelişmiş ülkelerde emekçi kesimler, işverenler ve devlet arasında varılan bir uzlaşmaya bağlı olarak sosyal devlet uygulamaları gelişim göstermiştir. Bu bağlamda sosyal devlet, bir siyasal oluşumun kurumsal yapısını simgeleyen bir kavram olarak da algılanmıştır. Bu siyasal oluşum, kendini devletin meşruiyet temellerinde ve işlevlerinde değişim biçiminde göstermiştir. Böylece bir taraftan devletin toplumsal rol ve işlevleri değişirken, siyasal rejim hızla demokratikleşme sürecine girmiştir. Devletin bu yeni meşruiyet ölçütünü, kamu kuruluşları aracılığıyla toplumda üretilen mal ve hizmetlerin bölüşümüne müdahale etmesi biçiminde tanımlamak mümkündür. Bu uzlaşma, tüm yurttaşların üretilen mal ve hizmetlere sahip olmaları ya da yararlanmaları gerekliliğine dayanmaktadır. Burada devletin işlevi, mal ve hizmetlerin adil, eşitlikçi bir biçimde paylaşılmasını sağlamaktır. Yani, liberal devlet anlayışına tamamen karşıt olarak, sosyal devletin temel özelliği sosyoekonomik yaşama müdahaledir. (Şaylan, 2003: 93-94). Sosyal devletin özellikle kuramsal alanda oluşumuna en büyük katkı İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes tarafından sağlanmıştır. İki savaş arası dönemde yaşanan ekonomik sorunları ele alan ve çözüme yönelik olarak çalışmalar yapan Keynes, devletin ekonomiye müdahalesinin gerekliliği sonucuna ulaşmıştır.

Keynes, liberal düşüncenin tam aksine piyasanın kendiliğinden dengeye gelemeyeceğini, etkin kaynak dağılımı ve tam istihdamın ancak devlet müdahalesiyle gerçekleşebileceğini savunmuştur. Keynes’e göre kamu harcamalarının düzeyi; ihracat-ithalat dengesi ve faiz oranları devlet tarafından dolaysız bir biçimde denetlenmelidir. Aksi halde toplumda “etkin talep”le arz düşük düzeyde dengeye gelecektir ki bunun sonucunda 1929 krizinde görüldüğü gibi yüksek işsizlik ve ekonomik durgunluk ortaya çıkacaktır. (Saybaşılı, 1986, 12, 13)

Keynes’e göre, “etkin talebi” sağlamak üzere izlenecek talebi yükseltici politikalar, devletin toplumsal geliri yeniden bölüştürme işlevini üstlenmesine bağlıdır. Yeni malların ve teknolojilerin piyasaya sürülmesinden oluşan tekelci rekabet ve bu rekabetin getirdiği birikim potansiyeli ancak malları alacak talebin varlığıyla devam edebilir. Bazı şirketler satın alma gücünün yükselmesi ve talebin artması için tek tek işçilerine verdikleri ücretleri yükseltebilirler. Ancak bu olgu ekonominin bütünündeki talep düzeyinin ayarlanmasını sağlamaz, aksine yüksek ücret veren şirketin kâr düzeyini düşürür. Ekonominin bütününde talep düzenlemesi ancak şirketlerin dışında ve üstünde bir düzenleyicinin varlığıyla mümkündür. Yani ancak devlet tekil sermayelerin yerine getiremeyeceği, fakat sermaye sınıfının hâkim kesimi olan büyük şirketlerin tümüne yarayacak bir talep yaratma politikası güdebilir. Böyle bir politikayla devletin geliri yeniden dağıtıcı rolü ön plana çıkartılmış olur. Bunu başarmak için devletin önce gelir toplaması sonra da dağıtması gerekir. Nitekim 1945 sonrası dönemde devlet harcamalarının toplam milli hasılaya oranı tüm gelişmiş ülkelerde sürekli artmış, bazı durumlarda yüzde 50’ye kadar ulaşmıştır. Bu harcamalar içinde de oransal olarak askeri harcamaların payı düşerken sosyal harcamalar diyebileceğimiz sermaye dışı sınıfların maddi refahını yükseltici –işsizlik sigortası, çalışmayanlara gelir sağlama, fiyatı olmayan hizmetler (eğitim, sağlık gibi) başlatılıp gelişmesi- harcamaların payı artmıştır. (Keyder: 1984, 39)

Devletin harcamalarının artması devletin gelirlerinin de artması anlamına gelmektedir. Devletin gelirleri sermayenin emek sömürüsüyle elde ettiği kârlar üzerinden alınan vergilerden oluşmaktadır. Devlet sermayeden almış olduğu vergilerle sağladığı kaynağı sosyal hizmetler (okul, hastane, ucuz taşımacılık vs) yoluyla sermaye dışındaki toplum kesimlerine aktarmaktadır. Devletin sermaye ile emek arasındaki bölüşümün yeniden dağıtımını sağladığı bu mekanizma sayesinde büyük çoğunluğu ücretle geçinen sermaye dışı kesimler doğrudan işverenlerinden aldıkları ücretin yanı sıra bir de sosyal ücrete sahip olmaktadır. Sosyal ücretlerin de katkısıyla satın alma gücü yükselen geniş toplum kesimlerinin artan talebi üretimi ve kârları arttırmakta, böylece devlet gelirleri yükselmeye devam etmektedir (Keyder: 1984, 40). (Devletin gelirlerinin ‘sermaye karları üzerinden alınan vergiler’le sınırlı görüyormuşuz gibi bir anlam çıkıyor. Devlet,emekçilerin sömürülmesinden pay almaz mı?) .( Çok haklısınız böyle bir anlam çıkabilir. Bu nedenle şu iki cümleyi ekleyerek bu sorun çözülür sanırım)NURAY; ADAM BURAYA IKI CUMLE EKLEDIM DEMIS, AMA GORUNMUYOR YA DA SEN GORUNÜR KILMAMISSIN.. BURAYA ILGI GÖSTERIP GEREKEN EKLEMEYI YAP.—MY)

Sosyal devlet, “etkin talebi” sağlamak üzere vergi-sosyal harcama döngüsü içerisinde yeniden bölüştürme işlevini yerine getirirken diğer taraftan da adil bir toplum düzeni sağlamak, ekonominin sağlıklı biçimde işlemesini güvence altına almak için bizzat işletmeci olmayı da kapsayan biçimde ekonomiye müdahale etmektedir. Devletin yatırımları ve işletmeciliği özellikle temel endüstriler, alt yapı ve sosyal hizmetler alanlarında yoğunlaşmaktadır. Bu sektörler, diğer sektörler ve özellikle imalat sanayi için yaşamsal önem taşımaktadır. Çünkü özel imalat sanayi sektörü için hem üretim maliyetlerinin belirlenmesi açısından hem de toplam talep için sözü edilen kamu kesiminin büyüklüğü belirleyici bir öneme sahiptir. Temel endüstriler ile enerji, ulaşım, haberleşme gibi sektörler diğer sektörlerin mal ve hizmet üretimi için gerekli olan girdileri sağlar, yani diğer sektörlerin maliyet yapılarını önemli ölçüde etkilerler. Bu sektörlerin devletin elinde olması, talep yönetimi ve gerektiği zaman özel kesimi canlandıracak kaynak aktarımı bakımından büyük avantajlar sağlar. Keynesyen politikalara da uygun olan kamu işletmeciliği 1950- 1980 yılları arasında Avrupa’da yaygın olarak uygulanmıştır. Bütün gelişmiş Avrupa ülkelerinde temel sanayiler alanında önemli ölçüde “kamulaştırmalara” gidilmiş, devlet altyapı inşası görevini de üstlenmiştir (Şaylan, 2003: 99, 100).

Keynesyen ekonomi politikalarını da içeren sosyal devlet uygulamaları sayesinde kapitalizm 1929 Krizi’ni aşmış, büyüme ve buna bağlı olarak kâr hadlerinin yeniden yükselmesi sağlanmış; yani birikim krizi çözülebilmiştir. Marksizmin ve Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği reel sosyalizmin toplumsal ve politik eleştirisini karşılayabilmek için bu ekonomik gelişmeler demokratikleşme ile de bütünleştirilmiştir. Bir başka deyişle sosyal devlet uygulaması, siyasal demokrasinin büyük bir atılım yapmasını sağlamıştır. Siyasal demokrasi, özellikle zengin toplumlarda görece daha adil bir toplumsal yapı için ciddi bir motor işlevi görmüştür. (Şaylan, 2003: 103).

Sosyal devlet uygulamalarında İngiltere öncü bir yere sahiptir. Savaştan hemen sonra yapılan 1946 seçimlerinde, adil ve eşitlikçi bir toplum düzeni için radikal reformlar uygulayacağını öne süren İşçi Partisi iktidara gelmiştir. İşçi Partisi iktidarı tarafından hazırlanan ve uygulamaya konan Beveridge Planıyla birlikte sosyal devletin inşası bir taraftan yaygın kamulaştırmalar ile diğer taraftan da sağlık ve diğer toplumsal sigortalar alanında yapılan düzenlemeler ile yürütülmüştür. (Şaylan, 2003: 115) Sosyal devlet uygulamalarına yönelik eğilim, İkinci Dünya Savaşından sonra yürürlüğe giren 1947 İtalyan Anayasası, 1949 Alman Anayasası ve 1958 Fransız Anayasası tarafından da benimsenmiştir.

Sosyal devlet uygulamasının farklı ölçülerde de olsa Amerika’dan Batı Avrupa’ya, Kanada ve Avusturalya’ya uzanan bir alanda yaygınlaştığı söylenebilmektedir. Sosyal devlet uygulaması ile kapitalizm, “altın çağ” olarak adlandırılacak kadar büyük bir gelişme göstermiştir. Bu uygulama içinde devlet, en büyük işveren haline gelmiş; çeşitli devlet kurumları mal ve hizmet üretmeye başlamıştır. Böylece toplam ekonomik ve mali kaynakların önemli bir bölümü devlet tarafından denetlenip yönlendirilmişlerdir. Çalışan kesimler için refah ve güvence sağlayıcı işlevler yerine getirilmiş ve kapitalizmin çaresiz bıraktığı bireyi koruyucu önlemler yaşama geçirilmiştir. Bununla beraber, sosyal devlet emekçi kesimlere yönelik faaliyetlerini önemli ölçüde emekçi kesime finanse ettirmektedir. İş bulabilenler, ödedikleri vergiler ve sosyal güvenlik payı ile sosyal devletin finansmanına katılmışlardır. (Şaylan, 2003: 116, 117)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında hem sanayileşmiş merkez ülkelerde hem de azgelişmiş olarak nitelenen çevre ülkelerde devletin ekonomiye müdahalesi ve düzenlemeleri olağan hale gelmiştir. Sanayileşmiş ülkelerde uygulanan Keynesyen politikaların etkisiyle uygulanan makro-ekonomi politikaları kamu harcamalarını iyice genişletmiştir. Yeniden canlanan ve sermaye birikiminin gereksinimlerine göre biçimlenen uluslararası işbölümü, Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş ülkelerde de ithal ikameci sanayileşme politikalarını (içe dönük sermaye birikimi) izlemesi için uygun koşulların oluşmasında belirleyici oldu. Azgelişmiş çevre ülkelerde ise ulusal- kalkınmacı yaklaşımla, hemen her tür devlet müdahalesi kabul edilir hale gelmiştir.

Ayrıca “sosyal devlet” anlayışı, komünist rejim karşısında bir tampon olarak görülmüş; bu da her yerde piyasaları sosyalleştirirken devlete yükler getirmiş ve devletin büyümesine yol açmıştır (Kazgan, 2000: 94).

YENİDEN KRİZ VE SOSYAL DEVLETİN ÇÖKÜŞÜ

1960’lara gelindiğinde devlet en baskın sosyal varlık haline gelmiştir. Devlet ve geniş toplum kesimlerinin çıkarları önemli ölçüde çakışmıştır. Farklı biçimlerde olsa da, hem komünist dünyada hem de Batı dünyasında toplumu devlet yönetmektedir. Komünist devletler ulusal ekonomi yönetimi hedeflerinin farklı bir biçimini temsil etmektedir, bunlara kalıcı merkezi planlama yoluyla ulaşılmaktadır. Batının gelişmiş endüstri toplumlarında ise ulusal ekonomik yönetimin, tam istihdamı ve görece sürekli bir büyümeyi sağlamaya devam edeceğine inanılmaktadır. Batının ve Doğu’nun sanayileşmiş devletleri, halklarının yaşamlarını her bakımdan yönlendirmeye ve desteklemeye muktedir kamu hizmet yönetim birimlerine ayrılmışlardı. Sanayi devrimiyle şekillenmiş olan ve 1960’larda bile istihdam edilen nüfusun büyük bölümünün kol işçisi olarak kalmış olduğu Batı toplumlarında sağlık, eğitim ve refahın sağlanmasında tek tip ve genel ulusal hizmetler hâlâ popülerdir. 1945 sonrasındaki uzun süren hızlı büyüme dönemi ve tam istihdamla gelen bolluktan yararlanmaya başlamış olmalarına rağmen geniş toplum kesimleri, devletin toplu sosyal korumasını kabul etmeyi sürdürmüşlerdir. (Hirst-Thompson, 1996: 208)

Ne var ki sosyal devlet uygulamalarıyla sağlanan iktisadi büyüme, 1970’lerin dünya kriziyle beraber sona ermiştir. Petrol şoku ve ithal ikameci sanayileşmeden kaynaklanan ödemeler dengesi sorunları yeni bir krizi ve beraberinde de iktisat politikalarında önemli değişiklikleri getirmektedir. Kriz çerçevesinde genel olarak üretim düşmekle beraber bazı sektörlerde üretim artışı sağlanmıştır. Bununla beraber üretim artışı sağlanan sektörlerde istihdam artmamış, aksine üretim düşmesiyle beraber hızla bir işsizlik sorunu gündeme gelmiştir. Toplam yatırımlarda genel bir azalma eğilimi gözlenirken enflasyon artmayı sürdürmüş ve birçok ülkede çift hanelere çıkmıştır. Böylece yaklaşık 20 yıllık bir dönemi kapsayan gelişme ve zenginleşme, yerini karmaşık ve uzun dönemli bir krize bırakmıştır. Krizin sosyo-politik yaşamdaki etkisi, sosyal devletin çöküşü olmuştur. Uygulamada sosyal devlet gerilerken, kapsamlı özelleştirme girişimleriyle devletin küçülmesi gündeme gelmiştir. (Şaylan, 2003: 121, 122)

Kapitalist sistemin yaşadığı bu kriz neoliberalizmin yükselişine temel oluşturmuştur. Kuramsal kökenleri 1930’lara kadar giden neoliberalizm, Keynesyen ve diğer devletçi ekonomi politikalarının alternatifi olarak 1980 sonrasında daha geniş bir etki alanı bularak yaygınlaşmıştır. Böylelikle küreselleşme neoliberalizmin hegemonik söylemi haline gelmiştir. (Güzelsarı, 2008: 30, 31)

Bu bağlamda, krizin, geçmişte izlenen yüksek toplam talep ve tam istihdam politikaları, yüksek vergi oranları, cömert sosyal refah uygulamaları ve artan devlet müdahaleleri nedeniyle ortaya çıktığı iddia edilmiştir. Çalışanların aşırı ücret taleplerinin enflasyonist baskıları ortaya çıkarttığı; faktör ve mal piyasalarına katı kurallar getirilmesinin tasarruf etme, yatırım yapma ve risk alma motivasyonunu gerilettiği ileri sürülmüştür. Giderek toplumda sosyal devlet kurumlarının hantallaştığı, bürokratikleştiği ve merkezileştiği yönünde güçlenen kanı, sosyal devletin meşruiyetini geniş toplum kesimlerinin gözünde tartışılır duruma getirmiş, sosyal devlete yönelik meşruluk krizi ortaya çıkartılmıştır. Böylece, dünya ölçeğinde üretimin ve ticaretin düşmesine neden olan kriz, ekonomik yaşam alanından toplumsal ve politik alanlara sıçramıştır. Bu gelişmeler ekonominin yönetiminde devletin rolünün küçültülmesi lehinde ciddi bir taraftar kitlesinin oluşmasına yol açmıştır. (Özşuca, 2003: 228)

Gelişmiş ülkelerdeki ekonomik kriz, yapısal uyum politikalarının uygulanmasının mazeretini oluşturmuş; İkinci Dünya Savası sonrası dönemi politikalarından ciddi bir kopuş yaşanmıştır. Böylece, her türlü kaynak dağılımında var olan devlet-piyasa dengesi, 1980’li yıllarda piyasa lehine değişmiştir. Kamu harcamalarının kısıtlanması veya kaldırılması, sosyal güvenlik ve sosyal refah programlarında kesinti yapılması, artan oranlı vergilendirmede indirim, tam istihdam politikalarının terki, sendikalara getirilen kısıtlamalar, emek piyasalarının esnekleştirilmesi, kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi, yeniden yapılanmanın taşlarını oluşturmuştur. Yapısal uyumun, serbestleştirme, kuralsızlaştırma ve özelleştirme politikaları; teknolojik değişim ile birlikte tüm dünyayı içeren küresel pazarı kontrol edilemez duruma getirmiştir. Ekonomik kriz, yapısal uyum politikalarını yaratırken, yapısal uyum programları da küresel bütünleşmeye yönelik eğilimi artırmış ve güçlendirmiştir.

Piyasayı yücelten yeni ideolojik atmosfer ve işsizlik, işten çıkartma, taşeronluk, eve iş verme ve parça başı sözleşme gibi yöntemlerin sermayeye büyük avantaj sağlayacak şekilde kullanılmasını mümkün hale getirmiştir. Formal istihdam ve gerçek ücretler düşerken, devlet, sosyal ücretlere, sosyal güvenliğe ilişkin vaatlerini yerine getirmemeye başlamış; emeklilik haklarının ve sağlık hizmetlerinin erimesine olanak tanımıştır. Aynı zamanda kayıt dışı sektörün faaliyet alanı genişlemiş ve yeni örgütsüz faaliyetler başlamıştır. Önceki dönemde gerçek bir proletarya oluşumuna yönelik bir eğilimin mevcudiyetine rağmen, azgelişmiş çevre ülkelerdeki işçi sınıfının çoğunluğu güvensiz istihdam koşulları sunan ve ücretler, iş güvenliği ya da sosyal güvenlik gibi (sağlık ve emekliliğe ilişkin) konularda devlet kuruluşlarınca denetlenemeyen işlerde çalışmak zorunda kalmıştır. Krize eşlik eden yeniden yapılanma süreci sırasında girişimciler, maliyet düşürmeye, kararsız istihdam uygulamalarına başvurmuşlar ve böylelikle dünya çapında rekabetin artmasına izin veren bu enformal emek potansiyelinden yararlanmışlardır. Tüm bunlar, işgücünün hızla marjinalleşmesine ve önceki dönemde kazanılan hakların kaybına yol açmıştır. (Keyder, 1993: 37)

TÜRKİYE’DE SOSYAL DEVLET UYGULAMALARI

Daha önceleri sınırlı düzeyde bir takım uygulamalar olduysa da Türkiye’de sosyal devlet anlayışının kurumsal düzeyde yerleşmesinin başlangıcı olarak 1961 Anayasası gösterilebilir. 1961 Anayasası’nın 2. maddesinde Cumhuriyetin Nitelikleri başlığı altında “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” ibaresiyle sosyal devlet anlayışını açıkça kabul etmiştir. Ayrıca 1961 Anayasası devlete, ekonomik ve sosyal hayatı düzenleme görevi vermiş ve bu kapsamda devleti herkese iş ve insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlamak üzere kalkınma planları yapmakla görevlendirmiştir. Bu kapsamda sosyal güvenlik hakkı ve bu doğrultuda sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilatı kurma görevi de yine devlete verilmiştir.

Böylece devlet 1961 Anayasasında kabul edilen sosyal devlet ilkesini çıkarttığı kanunlarla destekleyerek devletin sosyal alandaki düzenleyici, denetleyici gücünü ortaya koymuştur.

1961 Anayasası ile devlet, ekonomik ve sosyal hayatı düzenlemek üzere sosyal devlet anlayışına da uygun olarak kalkınma planları yapmaya başlamıştır. Kalkınma planları aracılığı ile devlet, Anayasa’da belirlenen hedefler doğrultusunda ülkenin sosyal ekonomik ve kültürel politikasını düzenleyici, yol gösterici ve bizzat bu politikaların uygulayıcısı olarak ekonomik ve sosyal hayata müdahalelerini artırmıştır.

Kapitalist dünyada 1970’li yılların ortalarından itibaren sosyal devlet uygulamalarından uzaklaşılması ve neoliberal politikaların benimsenmesi, 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’de de geçerli olmuştur. Bu bağlamda özellikle 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte toplumsal sınıflar ve devlet arasındaki uzlaşma ortadan kalkmış, devlet küreselleşme sürecinde kendisine çizilen çerçeve içerisinde sosyal işlevlerinden hızla uzaklaşmaya başlamıştır. Bir taraftan kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesine gidilirken diğer taraftan da bütçe tercihleri sosyal harcamalardan, sermaye kesimine teşvikler yönüne kaymıştır.

Türkiye’de sosyal devlet anlayışının büyük ölçüde sorgulanmaya başlanması ve sosyal refah konusunda yaklaşım değişikliği, kapitalizmin 1970’lerdeki ikinci yapısal krizi sonrasına Türkiye’nin dışa dönük kalkınma stratejisine geçtiği döneme denk düşmektedir. 24 Ocak 1980 kararları, sosyal refah anlayışının ve devletin sosyoekonomik konumunun değişiminde dönüm noktası olmuştur. 24 Ocak kararlarının etkisi altında hazırlanan 1982 Anayasası’nın sosyal devlet olgusuna yaklaşımı 1961 Anayasası’na göre belirgin biçimde farklıdır. Bu farklılık sosyal devlet anlayışından geriye gidiş yönünde olmuştur. (Kara, 2003: 234)

1980’li yıllarla birlikte küresel rekabet içerisinde tutunabilmek adına istihdam maliyetlerinin düşürülmesi savunularak, ücretler ve diğer sosyal ödemelerde kısıntıya gidilmiş ve kayıt dışı istihdam yaygınlaşmıştır. Özellikle 1990’lı yıllarda uluslararası kurumlarla imzalanan ikili ve çok taraflı sözleşmelerde devlet, eğitim ve sağlık başta olmak üzere hemen tüm kamu hizmet alanlarını özel sektöre devretmeyi ve/veya piyasa kuralları içerisinde işletmeyi taahhüt etmiştir. Tüm bu taahhütler 2001 krizi sonrasında yapısal uyum programları adı altında uygulamaya konulmuş ve AKP hükümetlerinin de katkılarıyla Türkiye’de sosyal devlet uygulamaları önemli ölçüde sonlanmıştır.

SOSYAL DEVLET SÖYLEMİNİN GERÇEKLİĞİ ÜZERİNE

Sosyal devlet, uygulandığı 20 yıl gibi kısa bir sürede emekçilerin birtakım haklar elde etmesini sağlamış ve kapitalizmin “vahşiliğini” bir ölçüde de olsa kontrol altına almıştır. Bu nedenle özellikle kapitalizm içinde toplumsal sorunlara çözüm arayışında olan kesimler (sendikalar, sosyal demokrat partiler vs) talep yönlü Keynesyen politikalarla birlikte sosyal devlet anlayışının da yeniden uygulanabileceği beklentisi içerisine girmişlerdir. Sosyal demokrat bir parti olma iddiasındaki CHP’nin Genel Başkanı olarak Kılıçdaroğlu da emekçi kesimlerin oyunu alabilmek için bu beklentiler üzerinden sosyal devleti bir alternatif olarak sunmaktadır. Sosyal devlete dair yukarıdaki kısa analizin ardından sosyal devletin yeniden canlandırılması beklentisinde olanların ve bu arada Kılıçdaroğlu’nun sosyal devleti bir alternatif olarak sunduğu söylemini iki soru çerçevesinde değerlendirmek gerekecektir. Bu sorulardan birincisi sosyal devlet, emekçiler başta olmak üzere sermaye dışı geniş toplum kesimleri için çözüm olabilecek bir alternatif midir? İkinci soru ise içinde bulunduğumuz koşullarda sosyal devletin yeniden inşası mümkün müdür?

SOSYAL DEVLET İŞÇİ SINIFI İÇİN HEDEF OLABİLİR Mİ?

Şunu hemen belirtmek gerekir ki sosyal devlet, işçi sınıfının kapitalizmin sömürüsünden kurtulmak için geliştirilmiş bir politika değildir. Tam tersine sosyal devlet, sermaye sınıfının kapitalist sistemi işçi sınıfının tehdidinden korumak üzere geliştirmiş olduğu bir projedir. Ve tarihsel süreçte de görüldüğü gibi sistem üzerindeki tehditlerin bertaraf edilmesinin ardından yeniden kapitalizm aslına yani sınırsız sömürü koşullarına geri dönmektedir. Dolayısıyla sosyal devlet uygulamalarını işçi sınıfının kurtuluşu ve iktidara ulaşması için bir yol olarak görmek son derece yanıltıcıdır.

Sosyal devleti de içeren sosyal reformların işçi sınıfı mücadelesindeki yeri üzerine en verimli tartışmalar 1890’lı yıllarda Alman Sosyal Demokrat Parti (SPD) üzerine Rosa Luxemburg ve Eduard Bernstein arasında yapılmıştır. Bernstein, “Evrimci Sosyalizm” olarak tanımlanan görüşleriyle, kapitalist toplumun gelişiminin sınıflar arası çelişkiyi yumuşatacağını, kapitalizmi ehlileştireceğini ve sendikal mücadeleyle kapitalist sömürünün ortadan kalkacağını savunmuştur*. Rosa Luxemburg, Bernstein’ın bu görüşlerini revizyonist olarak nitelendirmiş ve parti yönetiminin de bu revizyonist görüşlere tavır almasını istemiştir. Rosa Luxemburg, Bernstein’ın revizyonist görüşlerine yönelik eleştirisini 1899’da yayımlanan Sosyal Reform mu Devrim mi? adlı çalışmasıyla ortaya koymuştur.** Rosa Luxemburg bu çalışmasında, kapitalizmin çelişkileri, devrimci mücadele içinde sendikaların rolü, parlamentarizm, karma hükümetler, devrimci şiddet, açlık ve devrim gibi konuları inceleyerek işçi sınıfının kurtuluşunun sosyal reformlarla değil, sosyal devrimle mümkün olacağını savunmuştur.

Rosa Luxemburg’un tüm mücadelesine karşın SPD, Bernstein ve partinin başında bulunan Kautsky’in revizyonist çizgisinde ilerledi. SPD’nin sosyal demokrasi anlayışı diğer birçok Avrupa ülkesinde de benimsendi. Böylece sosyal demokrat hareket, Rosa Luxemburg’un da öngördüğü gibi kapitalizmin düzenlenebileceği söylemiyle, ezilen kesimlerin kapitalizme yönelik tepkileri yumuşatmak dışında hiçbir işlev görmedi. Özellikle 1980’li yıllardan sonra sosyal demokratlar partiler, uygulanan neoliberal politikaların en acımasız uygulayıcıları oldular. Almanya’da SPD’nin yanı sıra İngiltere’de İşçi Partisi, Türkiye’de SHP ve DSP’nin iktidarda bulundukları dönemlerde gerçekleştirdikleri emekçilerin haklarına ve sosyal devlete karşı saldırılar bunun en açık örnekleridir. Ayrıca bugün kriz gerekçesiyle Yunanistan’da İspanya’da ve Portekiz’de adı sosyal demokrat ya da sosyalist olan revizyonist partiler neoliberalizmin en acımasız politikalarını şiddet dolu uygulamalarla yaşama geçirmeye devam etmektedir.

YENİDEN SOSYAL DEVLET MÜMKÜN MÜ?

Tarihsel süreçte örnekleriyle de görüldüğü gibi sosyal devlet, işçi sınıfı için bir hedef değil olsa olsa bir tuzak olarak değerlendirilebilir. Buna rağmen bugünün koşullarında gerçekleşme olasılığını değerlendirebiliriz. Bunun için her şeyden önce sosyal devletin ortaya çıkışında rol oynayan etkenler üzerinden konuya bakmak gerekecektir.

Sosyal devletin oluşumunda ilk aşama, Sanayi Devrimi sonrasındaki üretim ilişkileri ve liberal politikaların sonucu olan sömürü ve sefalet karşısında emekçi kesimlerin sınıfsal bir perspektifle yürüttükleri mücadeleler ve işçi sınıfının kapitalizme bir tehdit haline gelmesidir. Tüm dünyada yaklaşık 30 yıldır yoğun içimde uygulanan neoliberal politikalar sonucunda, işçi sınıfını sisteme tehdit haline getirecek mücadelelere sürükleyen 19.yüzyıl koşullarına benzer bir süreç bugün için de geçerlidir. Ancak 20. Yüzyılla birlikte Marksizm’den büyük ölçüde kopan sendikalar ve sosyal demokrat partiler, üretim süreçleri ve devletin işlevlerindeki değişim karşısında direnç gösterememiştir. Böylece sayısal olarak artan ve yaygınlaşan işçileşmeye rağmen emeğin örgütlülüğü ve mücadele gücü zayıflamıştır. Dolayısıyla bugün için sosyal devletin uygulanmasını zorunlu hale getirecek işçi sınıfı tehdidinden söz etmek mümkün değildir.

Sosyal devletin oluşumunda ikinci aşama, iki dünya savaşı arasındaki dönemde Sovyet Rusya ile birlikte reel sosyalizmin kapitalist ülke halkları için bir kurtuluş olarak görülmeye başlanması ve böylece reel sosyalizmin kapitalizm için bir tehdit haline dönüşmesidir. Bu tehdit karşısında kapitalist devletler bir taraftan sosyalist ve komünist düşünceyi baskılarken diğer taraftan da sosyal devlet uygulamalarıyla halklarını sosyalist düşünceden uzak tutmaya çalışmışlardır. Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloğu’nun çözülmesiyle birlikte kapitalist sistem için reel sosyalizm tehdidi de ortadan kalkmıştır. Sosyal devletin çöküşü hızlandıran bu gelişme sonrasında kapitalizmi sosyal devlet uygulamalarına zorlayacak yeni bir durum söz konusu değildir.

Sosyal devletin oluşumunun üçüncü aşaması ise kapitalist sistemin özünü oluşturan liberal düşüncenin sahip olduğu tutarsızlıklar ve çelişkiler nedeniyle sistemin sürekliliğini sağlamada yetersiz kalmasıdır. Özellikle 1929 kriziyle birlikte bu çelişkiler tüm açıklığıyla ortaya çıkmış ve kapitalizmin varlığını sürdürebilmesi için devletin ekonomiye müdahalesi ve sosyal işlevler yüklenmesi zorunlu hale gelmiştir. Ancak1970’li yıllarda yeniden krize girilmesinin faturası sosyal devlete çıkartılmış ve sosyal devletin oluşumunda rol oynayan iki etkeninin işçi sınıfı ve reel sosyalizm tehdidinin zayıflamasından da cesaret alınarak kapitalist sistemin özüne yani neoliberalizmle simgelenen piyasa anlayışına geri dönülmüştür. Ancak 1970’li yıllardan bu yana sürekli olarak yaşanan krizler piyasa anlayışının başarısızlığını bir kez daha ortaya koymuştur. Tüm başarısızlığına karşılık piyasa anlayışını içeren neoliberal politikalar ısrarla uygulanmaya devam etmektedir. Özellikle işçi sınıfı kapitalist sistem için yeniden bir tehdit haline dönüşmeden sistemin kendiliğinden sosyal devleti ya da daha benzer bir alternatifi uygulamaya koyması beklenmemelidir.

SONUÇ OLARAK: SOSYAL DEVLET SÖYLEMİNİN GERÇEKLİĞİ ÜZERİNE

Sosyal devletin sermayenin işçi sınıfının tehditlerini bertaraf etme stratejisi olduğunu ve tarihsel, toplumsal koşulların sosyal devlet için uygun olmadığını da ortaya koyduktan sonra Kılıçdaroğlu’nun sosyal devlet söyleminin gerçekliği üzerine söylenecek fazla söz kalmamıştır. Ancak birkaç cümleyle de olsa Kılıçdaroğlu’nu ve onunla beraber de CHP’yi söylem düzeyinde de sosyal devlete olsa sahip çıkmaya iten koşulları değerlendirmek gerekir.

Bir muhalefet partisinin iktidara yönelik eleştirisi iki şekilde olabilir. Birincisi iktidar partisinin uyguladığı politikalara tümden karşı çıkmaktır. İkincisi ise uygulanan politikalarda hemfikir olmakla birlikte iktidar partisinin bu politikaları uygulamasına karşı çıkmaktır.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana istikrarlı biçimde uyguladığı politikaların özünü oluşturan yapısal uyum programının alt yapısı bugün Kılıçdaroğlu’nun sahip çıktığı Ecevit’in başbakanlığı sürecinde hazırlanmıştır. Ayrıca bu yapısal uyum programının mimarı olan Kemal Derviş, Kılıçdaroğlu’yla birlikte milletvekili olmuş ve CHP’nin sıralarını paylaşmışlardır. Yapısal uyum programlarının hazırlık sürecinde Derviş’le birlikte en etkili isimlerden olan Faik Öztrak da Kılıçtaroğlu’nun genel başkan olduğu kurultayda MYK üyesi ve olmuş ve CHP’nin genel saymanlığını üstlenmiştir. Bunun da ötesine Kılıçdaroğlu ile görüşen Derviş, partinin vereceği görevlere hazır olduğunu belirtmiştir. Uzun sözün kısası Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin uyguladığı politikalarla bir derdi olmadığı gibi bu politikaların mimarlarıyla yoluna devam etmektedir.

AKP’nin politikalarına özünde karşı olmayan Kılıçdaroğlu’nun bu politikaları uygulamada başarı sağlayamadığı üzerinden AKP’ye muhalefet etmesi beklenir. Oysa AKP hükümeti neoliberal yapısal uyum programını ulusal ve uluslar arası sermaye temsilcilerinin her fırsatta belirttiği gibi büyük bir başarıyla yerine getirmektedir. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun AKP’yi eleştirmek konusunda tek seçenek olarak elinde neoliberal politikaların yarattığı toplumsal sorunları gündeme getirmek kalmıştır. İşte bu nokta da bir sistem eleştirisinden özenle kaçınarak bir dönem kapitalizm içinde uygulanmış olan ve emekçi kesimler tarafından da olumlu olarak anımsanan sosyal devletin savunuculuğuna sarılmıştır.

Emeğin sorunlarını dillendiren ve çözüm olarak da sosyal devleti gösteren Kılıçdaroğlu’nun bu taktiği partisine ne kadar oy kazandıracaktır bilinmez ama sosyal devlet söylemi peşinden giden emekçilerin hiçbir kazanımlarının olmayacağı açıkça söylenebilir.

Kaynaklar

Akkaya, Yüksel (2002). “Sosyal Güvenlik “Versus” Demokratik Uzlaşma”, Evrensel Kültür Dergisi, sayı. 130, Ekim, (78-80)

Arın, T. (1985), “Kapitalist Düzenleme, Birikim Rejimi ve Kriz (I): Gelişmiş Kapitalizm”, Onbirinci Tez Kitap Dizisi:1, Kasım. (104- 138)

Bernstein, Eduard (1991) Evrimsel Sosyalizm, İstanbul: Kavram Yayınları

Brunhoff, Suzanne De (1988). “Kapitalist Bunalım ve Ekonomik Politika” Dünya Kapitalizminin Bunalımı, der: Nail Satlıgan ve Sungur Savran. İstanbul: Alan Yayıncılık (391-406)

Güzelsarı, Selime (2008). Küresel Kapitalizm ve Devletin Dönüşümü, Sosyal Araştırmalar Vakfı, İstanbul

Hirst, Paul ve Grahame Thompson (1998). Küreselleşme Sorgulanıyor, Ankara: Dost Yayınları

Kara, Uğur (2004). Sosyal Devletin Yükselişi ve Düşüşü, Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara: Maki Basım Yayın

Kazgan, Gülten (2000). Küreselleşme ve Ulus-Devlet, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları

Keyder, Çağlar (1984). “Kriz Üzerine Notlar” Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, Ankara: Yurt Yayınları. (29- 56)

Keyder, Çağlar (1993). Ulusal Kalkınmacılığın İflası, İstanbul: Metis Yayınları

Luxemburg, Rosa (1993). Sosyal Reform mu Devrim mi? İstanbul: Belge Yayınları

Müftüoğlu, Özgür (2005) “Tarihsel Süreçte Bir Parantez: “Sosyal Güvenlik Hakkı”, Toplum Hekim Dergisi, Mart-Nisan, Cilt 20, Sayı 2

Saybaşılı, Kemali (1986). Devletin Ekonomiye Müdahalesi (1963- 1985), Ankara: Birey ve Toplum Yayınları.

Şaylan, Gencay (2003). Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, Ankara: İmge Kitapevi

Okur, Ali Rıza ve Ali Güzel (2003) Sosyal Güvenlik Hukuku, İstanbul: Beta Yayınevi

Özbek, Nadir (2006). Cumhuriyet Türkiye’sinde Sosyal Güvenlik ve Sosyal Politikalar, İstanbul: Tarih Vakfı

Özşuca, Şerife Türcan (2003). Yapısal Uyum, Küresel Bütünleşme ve Refah Devleti.” Kamu-İş Dergisi, cilt 7, sayı 2, (227- 238)

Sosyalizm Ansiklopedisi, cilt. 1, İletişim Yayınları

Gençlik ve Siyasete Katılım Sorunu Üzerine Araştırmalar

Gençliğin politik yaşama katılması ya da politika yapması sorunu, bizimki gibi genç nüfusun ağırlıkta olduğu bir ülke için sürekli tartışmayı gerektiren bir konu. Ülkeyi ya da dünyayı değiştirme, gidişata müdahale etme iddiasındaki bütün siyasal hareketler bu sorunu bir biçimde gündemlerinde tutmuşlardır. Çünkü “gençliği kazananın geleceği de kazanacağı” fikri, proleter sosyalist hareket kadar, burjuva ve küçük-burjuva siyasal akımlar için de kabul gören bir gerçekliktir.

Gençliğin sosyal, ekonomik ve kültürel durumuna ilişkin yapılan araştırmalarda son yıllarda bir artış yaşandığını söylemek mümkün. Gençlik ve politika ilişkisinde ise, daha çok seçimden-seçime gündeme gelen anket çalışmaları göze çarpıyor. Fakat son birkaç yılda, bu alanda önemli çalışmalar yapılmaya başlandı. TÜSES (Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasi Araştırmalar Vakfı) tarafından basılan “Gençler Tartışıyor” isimli kitap bu bakımdan dikkat çekici. Cemil Boyraz tarafından derlenen bu kitapta, çeşitli üniversitelerden 9 akademisyenin imzasını taşıyan araştırma makalelerine yer verilmiş. Kitabın alt başlığı ise; “Siyasete katılım, sorunlar ve çözüm önerileri” şeklinde.

Dikkate ve incelemeye değer bu kitap, gençlik ve politika bağlamında son derece çarpıcı veriler sunuyor. Kitabın hazırlanma amacı “tıkanan siyaseti gençlik anahtarıyla açma” biçiminde özetlenebilir. Biz de, kitapta sunulan verilere dayanarak, “tıkanan hangi sınıf ya da sistemin siyasetidir?” sorusuna yanıt vermeye çalışacağız. Elbette gençliğin devrim ve sosyalizm mücadelesine kazanılmasının önündeki bazı sorunlara da dikkat çekmek üzere, yine kitapta yer alan kimi çarpıcı verilere başvuracağız. Yazının gereğinden uzun hale gelmemesi için, makale başlıklarını ve yazarlarını, bu yazının en sonunda bir kaynak olarak topluca vermeyi tercih ettik.

 

GENÇLİĞİN SİYASETE KATILIM DÜZEYİ

Kitapta yer verilen bir ankete göre, gençlerin yaklaşık yüzde 91’i siyasi partilere üye olmadıklarını ve faaliyetlerine katılmadıkları ifade etmiş. Aktif ya da pasif bir durumda üye olanların oranı yüzde 4,6. Gençlerin yüzde 9’u da, siyasi partilerle şu ya da bu şekilde iletişim içerisinde görünmektedir.

Sözü edilen anketin gösterdiği bu tablo, burjuva düzen partilerinin gençliği üye olarak kazanamadığının bir kanıtıdır. Tüm toplumu baskı altında tutan burjuva devlet yönetimi, 12 Eylül ve 12 Mart dönemlerinde en açık biçimiyle görüldüğü üzere, muhalif toplumsal hareketleri zor ve baskı yoluyla ezmekten de çekinmemiştir. 1990’lı yıllar ise, Kürt gençliğine uygulanan baskı ve katliamlarla anılmaktadır. Yıllarca devam eden bu saldırılar gençliği de hedef tahtasına koymuştur. Gençliğin depolitizasyon sürecine tabii tutulması, bu saldırı kampanyasının bir parçasıdır. Fakat gelinen yerde, burjuvazi, kendi sistemini yeniden yapılandırmak için, sistem partilerinin dışına düşmüş bu yüzde 91’lik genç nüfusu dert edinmiş görünmektedir. Dolayısıyla bu durum, kitapta genel olarak vurgulanan siyasetteki tıkanmadan daha çok, burjuva sınıfın siyasetindeki bir tıkanma olarak görülmelidir. Bu nedenledir ki, bu tablo, karşısına geçip dövünülmesi gereken bir tablo değildir. Çünkü sınıflar savaşı en üstte partiler savaşıdır. Ve tüm hegomonik etkisine, işçi sınıfı üzerindeki baskısına rağmen, burjuvazi gençliği partileşme sürecine istediği gibi kazanamamıştır.

Kitaptaki anketlerin verileri şöyle devam ediyor: “Gençlerin yüzde 70’inin siyasi partiler haricinde, herhangi bir STK’ya üye olma fikrini de reddettiği görülmektedir. ‘Boykot, yürüyüş’ ve son zamanlarda gelişen bir trend olan ‘internet üzerinden protesto’ eylemi gibi siyasi katılım türlerine ise, gençlerin yaklaşık yüzde 60’ı olumsuz yaklaşmaktadır. Türkiye’de 18 yaş üstü nüfusu temsil edenler içinde yapılan çalışmada; seçmenlerin yüzde 11’inin bir siyasi partiye üye olduğunu, yüzde 12’sinin bir partinin mitingine katıldığını, yüzde 7’sinin bir partinin ev toplantısına katıldığını, yüzde 9’unun ise bir başkasını bu anlamda bir katılım için etkilemeye çalıştığını belirtmektedir. Siyasi partilerle ilişkili etkinliklere gelince, seçmenler arasında ev ev tanıtım yapanlar, afiş asanlar ve tanıtım broşürü dağıtanların oranı ise yüzde 3 civarında kalmaktadır. 2002 seçim kampanyası gibi görece uzun süren bir dönemde bile bu oranların yüzde 3 civarında olması, siyasi partilerin en önemli fonksiyonlarından biri olan kampanyalarda, insan kaynaklarının mobilize etme yeteneğinin de son derece azalmış olduğunu göstermektedir.

Yukarıdaki alıntıdan, benzer bir biçimde yola çıkıldığında; “gençlik eylem ve yürüyüşlere, ülke meselelerine ne kadar uzak” diye bir sonuç çıkartmak mümkündür. İşçi sınıfı ve halk açısından değerlendirip sonuçlar çıkartmak da pekala mümkündür. Fakat dikkat edilmesi gereken esas noktab “siyasi partilerin insan kaynaklarını mobilize etme yeteneğinin son derece azalmış olduğu” vurgusudur. Eğer bu tablo tersini gösterseydi; yani burjuva düzen partileri gençliğin enerjisini mobilize etme rakamlarını yüzde 3’lerden yüzde 80’lere çıkarmış olsaydı, elbette işçi sınıfının ve halkın işi daha zor olurdu. Nitekim burjuvazinin arayışı da bugün bu yöndedir.

Siyasi partilerle bağı olan yüzde 9’luk oran, siyasi parti yandaşlıkları bazında da analiz edilmiş. Burada en dikkat çekici husus ise DTP olarak saptanmış. Kendilerini DTP’ye yakın hissettiğini belirtmiş olan gençler bu grup içerisinde yüzde 18’e yakın bir oranı almakta ve AKP yandaşı olan gençlerin ardından, ikinci büyük grubu oluşturmaktadır.

Sonuçlar, DTP’li gençlerin diğerlerine göre daha fazla siyasallaşmış olduğunu ve siyasi parti faaliyetlerine daha fazla katıldığını göstermektedir. Peki, ulusal mücadele içinde siyasallaşan Kürt gençliğinin DTP üzerinden AKP’yi zorlaması ya da diğer tüm burjuva partileri aşağıda bırakmasını nasıl yorumlanmalı? Bunu genel olarak bir başarısızlık ve “liberal demokrasi”nin önündeki bir engel olarak değerlendirdiğinizde, o zaman size AKP, CHP, MHP vb. partilere çözüm sunmak için “yol haritaları” üretmek düşüyor. Tek tek yazarları ve kitaba emek veren araştırmacıları tenzih ederek söyleyelim; ne yazık ki, kitap, tam da bunu amaçlıyor. Aşağıdaki alıntı paragrafı bunu daha açık ifade ediyor:

Söz konusu siyasi katılım olduğunda, Türkiye gençliğinin ‘katılmadığı’, Türkiye sınırları içerisinde yaşamakta olan ortalama bir gencin siyasete doğrudan katılmasının beklenmemesi gerektiği, bir sosyal kanun olarak önümüze gelmektedir. Yapılan bütün çalışmalar, siyasi kültürümüzde siyasi katılımın çok ender rastlanan bir şey olduğunu ve gençlik adı verdiğimiz kitle içerisinde siyasete katılım eğiliminin son derece düşük olduğunu gösteriyor. Siyasi katılımın bir konu olarak siyaset bilimi alanında işlenmeye başladığı 1970’lerden bu yana oy verme harici siyasi katılım düşüklüğünün sebeplerini anlamaya yönelik çok yol kat edilse de, liberal demokrasinin vazgeçilmez koşulu siyasi katılımın nasıl sağlanabileceği konusunda çok fazla yol haritası üretilmiş değil.

Yani söylenen şudur: “Siyasetin dışında bırakılmış gençler siyasete kazanılsınlar da, kim kazanırsa kazansın”. Siyasi partilere eşit mesafede durma adına, bütün siyasal partiler liberal demokrasinin bir zenginliği olarak görülmekte ve burjuva düzen partilerinin eşitsizlik üzerine kurulu hegomonik üstünlüğü zaten işin doğası kabul edilmektedir. Sakatlık tam da burada baş göstermektedir. Çünkü işçi sınıfının devrimci partisi olan EMEP’le birlikte, BDP ve ÖDP gibi partiler üzerinde de baskı eksik edilmemekte, yasaklar, hak arama yolunu seçmeye yönelen gençlerin önüne bir duvar gibi çıkarılmaktadır. Anti demokratik seçim ve siyasi partiler yasası da bu eşitsizliği tesis etmek üzerine bina edilmiştir. Nitekim seçim barajı dururken ve devlet kasasından imtiyazlı düzen partilerine trilyonlar akıtılırken, politikada özgürce tercih ve eşitlik ilkesinden söz edilemeyeceği açık değil midir?

Her ne kadar burjuva düzen partileri için gençliği siyasete katma yönünde liberal çözüm önerileri geliştirilse de, bugün hakim olan tarz, gençliği politik örgütlenmelerin ve karar mekanizmalarının uzağında tutma yönündedir. Siyasi (burjuva) partilere gençliğin katıl(ama)ma sorununun bir diğer yüzünü de bu gerçek oluşturmaktadır. Geleneksel burjuva siyaset tarzı, hâlâ büyük oranda gençliği bir oy deposu olarak görme ve değerlendirme üzerine kuruludur. Burjuvaziye ait olan bu yöntem, gençliğe, siyasette etken değil, edilgen bir rol biçmektedir. Kitaptaki benzer anketlerin gösterdikleri sonuçlar da bunu söylemektedir:

Oy kullanmak gençler arasında en yaygın olan siyasal katılım biçimi olarak ön plana çıkmaktadır. 1990 yılında yüzde 62, 2003’de yüzde 53 olan bu oran, 2008’de yüzde 48 olarak ölçülmüştür. Gençlerin geleneksel (konvansiyonel) siyasal katılım konusunda pek aktif olmadıkları da görülmektedir. Herhangi bir siyasi partinin gençlik koluna üye olanların oranı 1999’dan 2008’e değişmemiş ve yüzde 10 civarında kalmıştır. Benzer şekilde siyasi partiye gençlik kolları dışında üye olmak yüzde 4-6, seçim kampanyasında aktif rol oynamak yüzde 5 civarındadır.

 

SİYASAL TERCİHLERİ BELİRLEYEN UNSURLAR

Anketlerde, odak grup çalışmalarına katılan gençlerin neden siyasete katıldıkları sorgulandığında, aile, en önemli itici faktörlerden biri olarak ortaya çıkıyor. Anketler üzerinden yapılan değerlendirmede; ideolojik yelpazedeki yeri ne olursa olsun, gençlerin yakın çevresinde siyaseten aktif birilerinin bulunmasının gençleri katılmaya iten ortak bir olgu olduğu belirtiliyor.

Hemen her yerel ya da genel seçimden sonra yapılan değerlendirmelerde yukarıdakine benzer yorumların yapıldığını hatırlarız. “Ata partisine oy verme” geleneği olarak tanımlanan bu eleştirinin içinde elbette gençlerin siyasal tercihlerine ilişkin analizler de var. Fakat gerçek şudur ki; ata partisi geleneğine sahip çıkmak ya da ailenin siyasal tercihlerine göre siyasal tutum belirlemek, modern bir ayrışmayı ifade etmemektedir. Türkiye’deki siyasal tercihlerin modernleşmeye paralel olarak bir değişim içinde olduğu söylenebilir mi? En azından köklü bir değişikliğin olmadığı açıktır. Bu durum, bir yandan genel bir zayıflık ve siyasal çalışmaya dair dezavantajlı bir durumu ifade etmektedir. Fakat öte yandan, sınıf çatışmasını esas alan ve talepler üzerinden birleşmeyi ve mücadele etmeyi savunan modern bir proleterya partisi için ise, bu durum, avantajlı bir durumu da ihtiva ediyor. Çünkü aileye göre siyasal tercih sorunu, hem feodal bir kalıntı, hem de kapitalizmin gelişmesiyle çözülmeye yüz tutan ve eskiyen bir kültür anlamına gelmektedir. Şüphesiz, devrimci işçi partisinin örgütleri ve Emek Gençliği, siyasal tercih bilincini oluşturma imkanı bulamayan milyonlarca gence daha yaygın ve etkin çağrılarla seslendiğinde geniş bir örgütlenme alanı bulacaktır. Burjuva düzen partileri sanıldığının aksine, gençlik yığınlarının örgütlenmesi açısından çok büyük bir boşluk alanı bırakmışlardır.

Kitapta, anketlerin yanı sıra farklı deneklerle konuşarak eğilim belirleme yöntemi de uygulanmış. Kürt gençlerinin siyasallaşma tercihleri oldukça ilginç biçimde dile getiriliyor. Bu söyleşilerde, hemen her yerde baskılara maruz kalan Kürt gençlerinin kendiliğinden bir gruplaşma içine girdikleri ve buna bağlı olarak siyasallaştıkları görülüyor. Bir Kürt genci şöyle konuşuyor:

Mesela şey vardır. Bir güç vardır. Kürt halkına karşı bir güç vardır. Şimdi senin bu güç karşısında durabilmen için senin de bir güç olman gerekiyor. Bizimkisi biraz doğallığında da gelişiyor. Bizim birlikte olmamız, kampüste birlikte gidip gelmemiz hani biraz doğallığında da gelişiyor. Çünkü biz birlikte olmadığımız zaman tamamıyla eziliyoruz. Ama birlikte olduğumuz zaman o ezikliği hissetmiyorsun. O güce karşı bir güç olarak kalabiliyoruz.

Bu bölümde, bir ilginç örnek de, EMEP’e katılan bir gencin öyküsüyle verilmiş. EMEP’e katılan bu gencin adı YC10A şeklinde kodlanmış. Evrensel üzerinden EMEP’e katılan gencin öyküsü şöyle:

Aslında YC10A, son derece politik bir aile ortamından geliyor. Babası aktif bir CHP’liyken, dayılarının Marksist geçmişleri var. Buna rağmen yolu FEM dershanesiyle çakışabiliyor. Lise döneminde Grup Yorum dinleyen, sosyalizme ilgi duymaya başlayan YC10A, benzer birçok hikâyede gördüğümüz gibi, tesadüflerin yardımıyla, EMEP’li oluyor. Üniversiteye siyaset yapma isteğiyle gelen, ama örgütlü yapılar arasındaki farkları henüz bilmeyen YC10A, Evrensel Gazetesi satanlar aracılığıyla EMEP’le tanışıyor.

 

LİSELERDE SİYASAL TABLO

Liseliler arasındaki siyasal gruplaşma oranları da oldukça çarpıcı bir grafikle sunulmuş:

Buna göre İmam Hatip Lisesinde okuyan gençlerin yüzde 64.7’si kendilerini İslamcı olarak tanımlarken, bu oran sırasıyla Meslek Liselerinde yüzde 37.5, Düz Liselerde yüzde 19.9, Özel Liselerde yüzde 18.3, Anadolu liselerindeyse 12.4 olarak ortaya çıkıyor. Okul tipi ve Ülkücülük arasındaki ilişkiye bakıldığında, en yüksek oran Meslek Liselerinde yüzde 20.6 olarak görülür. Bu oran sırasıyla Anadolu Liselerinde yüzde 9.7, Özel liselerde yüzde 9.5, Düz liselerde yüzde 8.4 iken en düşük oran yüzde 7.1’le İmam Hatip Liselerindedir…

Aynı olguya, kendilerini solcu olarak tanımlayanlar açısından bakıldığında, okul tiplerine göre şöyle bir dağılım ortaya çıkıyor. En çok solcu Anadolu Liselerinde yüzde 12.7, bu oranı Düz Liseliler izliyor yüzde 10.1. Özel Liselerde bu oran yüzde 6.9 iken Meslek Liselerinde yüzde 6.8. En düşük oranlar yüzde 0.9’la İmam Hatip Liselerinden çıkıyor.

Liseler, siyasal tercih bakımından üniversitelere göre daha küçük bir yaş grubunu ifade eder. Elbette yukarıdaki liselerde siyasallaşma oranlarına ilişkin verilerin oluşmasında ailelerin önemli bir rolü vardır. Ama liselerdeki siyasallaşma tercihinde aile tek unsur değildir. Peki, ailelerin etkisi açısından ele alındığında hangi sonuca varılır, aile dışı unsurlara bakıldığında hangi sonuçlara varmak mümkün olur?

Milliyetçi ya da muhafazakar taban olarak tanımlanan yoksul emekçi ailelerin çocukları büyük oranda meslek, düz ya da imam hatip liselerinde okuyorlar. Kendilerini solcu (CHP ağırlıklı) olarak tanımlayan liselilerin yoğunluğu ise, Anadolu liselerinde bulunuyor. İşçi sınıfının geleceğini düz ve meslek liselerin oluşturduğunu gözeterek, devrimci siyasal çalışmayı, önyargılardan uzak durarak, esas olarak bu kesim içinde yoğunlaştırmak gerekmektedir.

“Aile dışı unsurlar” derken, buradan kastedilen, liselere dönük örgütlü çalışma yürüten “teşkilatlar”dır. Cemaat-tarikat örgütlenmelerinin liselerde kat ettiği mesafe bilinmez değil. Meslek liselerinin ise, esas olarak Ülkücü Ocakları tarafından kuşatıldığı bu tablo ile de kanıtlanmış oluyor. Meslek liselerinde “reislik” sistemini önemli oranda oturtan MHP, nerdeyse her meslek lisesinin yanına bir ocak açmış bulunmaktadır. MHP, böylece, başta metal iş kolunda olmak üzere, fabrikaların da kaderini kendi denetimi altında tutmak istemektedir. Bu durum, yoksul liseli gençlik üzerinde ciddi bir cemaatçi ve ülkücü kuşatmasına da işaret etmektedir.

Bu tablodan, elbette Anadolu liselerinin önemli olmadığı sonucu çıkmaz, çıkarılmamalıdır. Çünkü üniversiteye açılan kapının adı büyük oranda Anadolu liseleridir. Burayı politik bakımdan kazananlar, geleceğin üniversiteleri ve aydın hareketi üzerinde de önemli etki oluşturacaklardır. Fakat buradaki esas mesele, “sol”u ancak, genel olarak varlıklı ya da orta halli ailelerin çocukları içinde örgütlenebilir görmektir. Oysa ki, devrimci ve sosyalist emek hareketi, gerici politik akımlarca kuşatma altında bulunan meslek ve düz liselerde de örgütlenmek zorundadır. Sözü edilen bu okulların burjuva ya da küçük burjuva sol akımlarca terk edilmiş olması, işçi sınıfını temel alan devrimci gençlik çalışmanın hayat bulmasını da kolaylaştırmaktadır.

 

KAPİTALİZME KARŞI SİSTEME BAĞLI

“Gençliğin siyasete katılımı” sorununa eğilen önemli bir çalışma da, değişik partilerden gençlerle yapılan söyleşilerden oluşuyor. Bu söyleşiler dikkatle okunduğunda şu görülmektedir ki; gençlerin örgütlendikleri parti ya da örgütler farklıdır, ama hemen hepsi sistemle bir sorun yaşadığını ve sistemi değiştirmek isteğini söylemektedir.

Örneğin, MHP’li gençler kapitalizm konusunda eleştirel olmakla beraber, bu konudaki eleştirileri, Doğu-Batı mücadelesi veya devletlerarası mücadelelerle ilgili tespitleriyle iç içe giriyor. Temelde sorun devletlerarası mücadele ve Batı-Doğu mücadelesiyken, kapitalizm, bu mücadelede güçlülerin tercih ettiği, dayattığı sistem olarak eleştiriliyor. “Dünyadaki en önemli sorunlar nedir?” sorusuna YC2B’nin verdiği yanıt, bu bağlamda özetleyici: “Gelir dağılımı eşitsizliği, yani gelir eşitsizliği. Küreselleşme sonucunda kapitalist sermayenin kazanmasıyla Doğu ile Batı arasındaki farkın açılması diyebiliriz. Batının gücünü korumak için Doğu’nun kaynaklarına saldırması, orada büyüyen kapitalizm sonucunda ve para-sermaye hareketlerinin kolaylaşması sonucunda artık Doğuya daha çabuk ve daha emin bir şekilde saldırması en büyük problemdir.” “Kapitalizmin sonu gelirse ne olur alternatif olarak?” diye sorulduğunda ise cevap şöyle geliyor: “Eşitsizlik bitmez bence dünyada, dünya kurulduğundan beri bir eşitsizlik var, dünya eşitsizlikler üzerine kurulu ama Doğuya geçebilir… Bizim burada yapacağımız, eşitsizlik bitmez ama eğer adaletli bir şekilde bu gücü elimize geçirirsek, eşitsizliği azaltabiliriz. Sosyal reformlarla bütün dünyaya adalet getirebiliriz. Osmanlının yaptığı gibi. Ama bunun gitmeyeceği inancındayım.

Benzer bir örneği, Milli Görüş’e sahip bir gençle yapılan söyleşi ifade ediyor;

Erbakan’ın şöyle bir lafı vardır ‘bizi yönlendirmeye çalışıyorlar, yani sen sağcı olacaksın, sen solcu, yani ya sağcısın ya solcu. Sana ne? Belki ben helikoptere binip yukarı çıkmak istiyorum?’ diyor. Biz ne sağcıyız ne solcu, yani milli görüş çizgisi bu aslında. Milli Görüş’ün kapitalizm ve sosyalizme alternatif bir Üçüncü Yol olarak görme tavrını YC5D, yine Erbakan’dan yola çıkarak savunuyor: ‘Kapitalizmle Sosyalizm timsahın iki altlı üslü çeneleridir. Birbirine zıt gibi görünür ama arada olanları ezer. Hocamın çok güzel bir lafıdır’…

Yelpazenin ‘sol’una doğru yönelen aynı araştırma, bu kez CHP’li gençlere ulaşıyor:

“CHP’li gençlerin kendi parti yönetimlerine karşı en eleştirel grup olduğu görülüyor. Gençliğin çoğu, kendilerinin sol değerle bağlılıklarını, hatta bu noktada Genel Merkez’den daha solda olduklarını vurgulamaya özen gösterdiler. ‘Dünyanın en önemli sorunları nelerdir?’ sorusuna YC9D’nin verdiği yanıt, grup açısından özetleyici: ‘Ezen ezilen çelişkisi diyorum. Dünyanın en büyük sorununu sol parti temsilcisi olarak bunu görüyorum, emek üzerindeki sömürü veya zengin ulusların fakir ulusları sömürmesi, çeşitli mekanizmalarla idare etmesi olarak görüyorum.”

Seçerek sunduğumuz bu üç örnekten görüldüğü üzere, kapitalizmden nefret duyan gençler ondan kurtulmak için arayışlara giriyorlar. Sağ ya da “sol” tarafta olmaları, kapitalizm eleştirisini, katıldıkları partilerin politik argümanlarıyla yapmalarını sağlıyor. Bu elbette doğal, ama gençlerin, bu partilerde ne tutarlı bir kapitalizm eleştirisi görmeleri mümkün, ne de kapitalizmin iç çelişkilerini gerektiği kadar anlamaları. İş “kapitalizme karşı nasıl bir mücadele?” sorusuna gelince ya da alternatif sorulunca, “kötü kapitalizme karşı iyi kapitalizm” denebilecek bir ortak cevap geliyor. Kapitalizmle sosyalizm aynı kefeye konuyor. Birbirine zıt bu iki toplumsal sistem, ya savaşılması gereken düşman ikizler olarak yorumlanıyor ya da “üçüncü bir yol” arayışından bahsediliyor. Osmanlı’ya öykünme zavallılığı tam da burada uç veriyor. En babası kapitalizmi sosyal açıdan restore edecek reformlarla kurtuluşun geleceğine inanıyor.

Hemen hepsindeki ortak noktalardan biri de, gençliğin talepler üzerinden mücadele birliğine tamamen uzak ve hatta kapalı oluşları. Çünkü kurtuluş ancak tabi oldukları görüşün ya da partinin iktidara gelmesi ile mümkün olacak! Gençliğin taleplerinin karşılanmasının tek yolu da buraya bağlanmış durumda. Bu yaklaşım; aynı zamanda gençliğin sosyal ve ekonomik talepler üzerinden mücadelesini engelleyen, hoşnutsuz gençlik yığınlarını beklemeye alan bir itfaiye rolü de oynuyor.

 

EMEK PARTİSİ VE EMEK GENÇLİĞİ

İşçi sınıfının devrimci partisi Emek Partisi (EMEP), kitapta yeterli olmamakla birlikte, kimi araştırmaların konusu olarak ele alınmış. Bu çalışmalarda, EMEP’e dair kimi olgular gerçekliği yansıtmakla birlikte, bazı makalelerde, “tutuculuk” ve “ideolojik olarak yenilenmeye direnme” üzerinden eleştiriler de yapılmıyor değil. Sözü edilen bu makaleleri yazanlar, bunu sadece söyleştikleri gençlerin sözleri üzerinden edindikleri izlenimlerle yapsalar, buna, belki “eksik bir değerlendirme” deyip geçmek mümkün olabilirdi. Ama kitabın genel konsepti ve varmak istediği sonuç, bu tanımlamaların eksiklikle bir ilgisinin olmadığını gösteriyor. Zira, kitapta yazan bazı akademisyenlerin de inandıkları “siyaset dünyasına liberal demokrasiyi getirme” fikri, araştırma yorumlarının arasına, bu fikre direnenlerin eleştirisini yerleştirmeye gereksinim duyuyor. Bu minvalde iki örnek sunmakla yetinelim:

EMEP gençlerini TKP’lilerden ayıran, demokrasi vurgusuna daha fazla sahip olmaları. ‘Kürtlük, Alevilik’ gibi kimliklerin geçici önemi veya önemsizliğinden ziyade, bunların özgürce yaşanmasının sosyalist harekete daha fazla katkıda bulunabileceğine inanmaları. TKP’liler kimliğe sahip çıkmayı ‘sapma’ olarak görme eğilimindeyken, EMEP’liler, bunların özgürce yaşanmasının sınıf hareketini daha fazla güçlendireceğini, gereğinden fazla kutuplaştırıcı boyutlarını zayıflatacağına inanıyorlar. EMEP’liler bu noktada ÖDP’lilere yaklaşırken, ÖDP’li gençlerin bu tür sorunlara kendi sosyalist anlayışlarında yer açmaya en fazla istekli gençlik olduğunu; reel olanın geçiciliğinden ziyade; önemsenmesi üzerinden solculuğu tarif etmeye çalıştıkları söylenebilir. Yani ÖDP’lilerde pratik hayatın, sosyalist ideolojisine tutarlı hale gelmesi gerektiği konusunda daha yoğun bir kaygı olduğu söylenebilir. İdeolojik yenilenme ihtiyacını en çok onların vurgulaması da, tesadüf olmasa gerektir. Gençlere ulaşamamak konusunda, diğer partililerin vurguladıkları dışsal faktörleri tekrarlamakla beraber, solun geleneksel yöntemlerden sıyrılamamasına da dikkat çektikleri eklenmeli.

Anlaşılacağı üzere, EMEP’liler, “reel olanın geçiciliğini kullanıyor” ve demokrasi talebini ÖDP’liler kadar içselleştiremiyor! Bunu nasıl anlayalım? Bu öylesine bir içselleştirme olmalı ki, sosyalist kalıpları kırmayı, başkalaşmayı ve “ideolojik yenilenme ihtiyacını en çok vurgulamayı” dile getirmeli. Peki, güzel! İkinci alıntıyla devam edelim:

EMEP gençliğiyle yapılan söyleşide, parti ideolojisinin sertliğine rağmen, gençlik politikasında daha esnek bir tavra yöneldiklerini gözlemlediğimizi vurgulamalıyız. TKP’lilerde parti ideolojisinin genç kadrolar tarafından yeniden üretilmesinde gözlenen homojenlik, EMEP’de dikkati çekmiyor. Böylece ideolojisinin yeni koşullara uyarlamaya direnen bir partinin, “pratiğini” koşullara uyarlaması gibi bir durum çıkıyor ortaya…

Aynı yaklaşım, bu kıyaslamada da devam ediyor. Aslında söylenen basitçe şu: “Parti ideolojin gereğinden fazla sert ve dünyanın bugünkü gerçekliğine uygun değil. Allahtan gençliğinde bu homojenlikte bir sertlik görünmüyor. Gençlik politikasına ilişkin pratiğin daha yumuşak, ama ideolojinin sertliğinden taviz vermezsen bu işe yaramaz ve garip karşılanırsın. İyisi mi sen ideolojik sertliğini gözden geçir!”

Belirtmek gerekir ki, Emek Partisi, Türkiye gençliğine, düzene karşı olan her gencin üye olabileceği bir politik gençlik örgütü armağan etmiştir. Aynı zamanda bir sosyalizm ve mücadele okulu olan bu örgütün adı, Emek Gençliği’dir. Gençlik örgütü için “EMEPliler” ya da “EMEP’li gençler” diye bir tanımlamanın kullanılması da doğru değildir. Ve kitapta geçen makalelerde hep Emek Gençliği yerine “EMEP’liler” ya da “EMEP’li gençler” tabiri kullanılmıştır. Tanımlamayı doğru koymayınca, işçi sınıfı partisinin gençlik örgütünün esnekliğini doğru anlamak da, tabii ki mümkün olmamaktadır. Gençliğin antifaşist ve antiemperyalist demokratik mücadele birliğini örgütlemek, gençlik yığınlarını işçi sınıfının ve devrimci demokratik halk iktidarı mücadelesinin tarafı yapmak ve gençlerin sosyalizm öğretisini pratik mücadele içinde kavramasını sağlamak için; Emek Gençliği üyelerine, “ideolojik sertlikleri” bir ayıraç olarak sunmak gerekmiyor. Yazarın anlamadığı ya da anlamak istemediği gerçek budur. Bu durum, ideoloji ve pratik arasında bir çelişkiyi değil, diyalektik bir birliği ifade eder. EMEP’in “ideolojik sertliği” ile gençlik pratiği arasında ille de bir çelişki aramak, gençliği “ideolojik sertliği” olan bir işçi partisine karşı liberal bir yola çağırmak niyeti taşımasın sakın!

Ne yazık ki, elmalarla armutları yan yana koyarak, gençliği tüm sistem içi ve sistem dışı partilerin karşısındaki bir kesim olarak değerlendirmek, kitapta başlıca yöntem olarak benimsenmiş. “Partiler gençliği anlamıyor, ya partiler kendine çekidüzen vermeli ya da gençlik kendine, partilerin dar kalıplarını kıracak liberal bir yol tutturmalı”, işte kitabın ana felsefesi bu fikre dayandırılıyor. Kitap daha çok partilere seslenmeyi ve dizayn etmeyi tercih ediyor, onlara, liberalleşme görevi çıkarıyor. Bu seçeneğin tutmama ihtimali gözetilmiş olacak ki, gençliğe de yol gösteriliyor; kıçı başı belli olmayan şekilsiz bir liberalizmi örgütlemek!

Okurlarımız bunun nasıl bir örgüt olduğu tasavvur etmek istiyorlarsa, onlara yine kitaptan bir alıntı yaparak yardımcı olalım. Ve DV1A biçiminde kodlanmış “Genç Siviller”den bir gençle yapılan söyleşiye bakalım:

Genç Siviller’in ben Türkiye’de –mütevazı olmak lazım elbette ama– şöyle bir şey olduğunu düşünüyorum; hakikaten bazı anlamlarda ezber bozan girişim olduğunu düşünüyorum. Hem dilindeki o mizah şeyi, ama ondan öte şöyle, Genç Siviller hakikaten ideolojilerden bağımsız bir hareket, bu beni çok heyecanlandırıyor. Türkiye’de mesela birçok örgüt var, genç örgüt var, çok da takdirle izlediğim, yani çok da beğendiğim gençlik örgütleri var. Belli ideolojik çevre üzerinden, işte sosyalistler bir araya gelmişler, ‘Troçki şuydu buydu’… Biraz da severler böyle bölünmeyi. Farklı şeyler, ama ortak bir ideolojik şey. Müslüman dernekleri var, sağ dernekleri var, şunlar var, liberaller var, ama Genç Siviller bunun ötesinde bir şey, Genç Siviller bunu yapmıyor. Bizim burada hem fikir olduğumuz bir çerçeve var, bu da, demokratik temel hak ve özgürlükler… Burada farklı ideolojiden bir sürü insan var, sosyalist de vardır, feminist de vardır, çevreci de vardır ve daha önce bütün bu organizasyonlarda görev yapmış insanlar vardır; Müslüman vardır, liberal vardır, demokrat vardır. Yani bunların bir araya geldiği bir çeşitlilik. Şöyle bir durum var, bu yüzden mesela çok ciddi bir sıkıntı var şimdi, Genç Siviller’i nereye koymak lazım? Fettullahçı, Soroscu, AKP’li, AB’li, liboş falan filan yani. İlk başta bu bana çok şey geliyordu, yani gerçekten sinir oluyordum, tamam kardeşim, burada iyi niyetle bir şey yapıyoruz, ona rağmen işte.

SON SÖZ

Sosyal araştırma biliminin çeşitli yöntemlerini uygulayarak “gençliğin siyasete katılımı” üzerine elde edilen bu veriler, eleştirel bir gözle bakıldığında, her zaman dönüp bakılacak bir kaynak olarak değerlendirilebilir. Büyük emekler sarf ederek gençlik alanında çalışmalara yönelen genç akademisyenlerin bu çabalarını önemsiyoruz. Ama aynı zamanda, onları, liberal platformların yedeğine düşmemeleri konusunda daha dikkatli olmaya çağırıyoruz.

Biz, kendimize bu kitaptan bir görev çıkarmadan, noktayı koyamazdık. Kimsenin şüphesi olmasın; liberalizme ve her türden burjuva akıma karşı ideolojik mücadelemizi elden bırakmayacak, tersine güçlendireceğiz. Gençlik gelecektir ve gelecek sosyalizm olacaktır. Liberal masallara karşı gençler siyasal tercihini bu yönde kullanmalıdır. Liberalizmin batağında debelenmekte ısrar edenler için ise yapacak çok da bir şey yok doğrusu!

KAYNAK:

Gençler Tartışıyor (Siyasete Katılım, Sorunlar ve Çözüm Önerileri) – TÜSES Yayınları

Derleyen: Cemil Boyraz

Kitaptaki Makaleler:

Kemal Kılıç: Kentsel Gençlik Araştırması Anketi Bağlamında: Gençlerin Siyasal Eğilimlerini Etkileyen Faktörler

Emre Erdoğan: Olasılıksızlığın Kuramını Anlamak: Türk Gençliği ve Siyasal Partilere Katılım

Yüksel Taşkın: Siyasi Partilerin Gençlik Kolları: Politikleşme Öyküleri ve İdeolojik Yönelimler Üzerinden Bir Değerlendirme

Cemil Boyraz: Siyasi Partilerin Teşkilatlarında Siyaset ve Demokratik Katılım

Pınar Uyan Semerci: Gençlerle Beraber Siyasal Alanın Sınırlarını Düşünmek: Günlük Yaşam, Aileler ve “Özgürce’ Karar Almak

Demet Lüküslü: Gençlerin Siyaset Algıları ve Deneyimleri: Yeni Bir Siyaset Modeli Üzerine Düşünmek

Volkan Yılmaz: Siyasi Örgütlenmelerde Genç Olmak: Kurtarmaya Giderken Yakalandıklarımız

Cemil Boyraz – H. Ege Özen: Gençlik ve Siyaset: Uluslar arası İlişkileri Anlamlandırmak

Barış Gençer Baykan – Demet Lüküslü: Gençlere Göre Çevre: Küresel Ama Satırarası Bir Sorun

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑