Kriz, emek hareketinin zaafları ve olanakları

2000 sonu ve 2001 başında üç ay arayla arka arkaya gelen iki kriz dalgası; hem “sınıfsal ilişkiler” hem de “fikrî” bakımdan sarsıntılara yol açtı.
Krizin patlak vermesiyle birlikte, emekçi sınıflar, bugüne kadar düzenin direği rolünü oynamış olan esnaf ve zanaatkarlar ile köylüler gibi, mülk sahibi emekçi kesimler de dâhil tüm emekçi sınıf katmanları bir sarsıntı geçirdiler. Zaten kötüye giden işler bir anda durduğu gibi, bankaların tefecileri bile kıskandıran uygulamaları, faiz hadlerinin inanılmaz yükselişi, dolarize olmuş ekonominin ağırlığı altında emekçi sınıfların sistemle en barışık bölümünü derinden sarstı. Bu kesimler, bir yandan alanlara dökülerek taleplerini bugüne kadar alışık olmadıkları (tabii tasvip de etmedikleri) biçimde gösteri ve sloganlarla ifade ederken, aynı zamanda da bugüne kadar büyük bir bağlılıkla izledikleri düzen partilerinden hızla koptuklarını gösteren davranışlar içine girdiler. Zaten hayli yıpranmış olan burjuva düzen partilerinin kamuoyundaki desteği de hızla düştü ve iktidardakiler başta olmak üzere bütün düzen partilerinin emekçiler arasındaki desteği seçim barajı olan yüzde 10’un altına düştü. Parlamentodaki beş partinin toplam “desteği” ise yüzde 50’nin altına indi. İşin ilginci sadece iktidar partileri değil, muhalefet partileri de, hatta parlamentoda bulunmayan düzen partileri bile destek kaybına uğradı.
Ve elbette işçiler ve kamu emekçileri gibi, son 10 yıl boyunca emek hareketinin asıl dinamik güçleri olarak rol oynamış kesimler içinde de hareketin tabanı genişledi ve daha geniş kesimler harekete geçme eğilimi içine girdi. Uzun sayılacak bir dönemden beri durgunluk içinde bulunan Emek Platformu hareketlendi; emek örgütleri söylem düzeyinde bile olsa, IMF ve politikalarına açıkça tutum alan bir hatta birleştiler. Ve yüz binlerce emekçinin alanlara çıktığı “Kahrolsun IMF”, “Hükümet İstifa” haykırışları yurt sathında çınladı.
Kasım 2000 ve Şubat 2001 sarsıntıları, sadece emekçi sınıfların ilişkilerini sarsmadı; aynı zamanda 2000 başında IMF etrafında birleşen sermaye güçlerini de sarstı. Neoliberal politikacılar ve ekonomici takımı, burnundan kıl aldırmaz bir ukalalıkla yukardan konuşuyorlardı. Ama 21 Kasım 2000 tarihli çöküntüyle uygulanan politikalara duyulan “iman” tuzla buz oldu; neoliberal politikalara ve onların uygulayıcılarına bütün güvenleri sarsıldı. Bir yandan kimi IMF’yi, kimi hükümeti, kimisi “sorumsuz iktisatçıları”, kimi “rantiyeyi”, kimi “sermaye-mafya ilişkilerini”, “hortum, vurgun” çevrelerini suçlarken kimisi ise; “Biz elimizden geleni yaptık. Asıl kötü olan IMF’nin politikaları” diyerek, politikaların kendisini suçlayacak kadar ileri gitti.
Krizin ortaya çıkardığı olgular içinde; emekçiler için fiyatların hızla yükselişi (buna bağlı olarak hızlı yoksullaşma), ücretlerin düşmesi, kitlesel işten çıkarmalar, patronların ve hükümetlerin “kriz önlemi” adı altında yeni dayatmalara girişmesi de gözlendi. Spekülatörlerin de gayretiyle döviz fiyatları ve faiz inanılmaz oranlarda yükselirken borsa çöktü. Rantiyenin, patronların en büyükleri dışındaki kesimlerinin varlıkları da önemli ölçüde tehdit altına girdi. Ve bu durum kaçınılmaz olarak burjuva siyaset alanında ve ideolojik alanda da kargaşaya yol açtı.
Ancak kriz; geleneksel olanı, alışkanlık haline gelmiş olanı sarsarak son derece önemli olanaklar da yarattı. Hem emekçiler, hem de artık kendi sistemini “yeniden yapılandırma” için hazırlıklarını tamamlamış olan uluslararası sermaye ve yerli ortakları için.
Bu yazı içinde; krizin yarattığı sarsıntının emekçilere sağladığı olanaklar ve bu olanaklar gerçek haline getirilemediğinde nasıl geriye savruluşların nedeni olacağı ve yeni zaaflara kaynaklık edeceği üstünde durulacaktır. Sermaye güçlerinin içinde bulunduğu sorunlar ve onların hedefleri de; emekçilerin mücadelesinin amaç ve yöntemleriyle ilişkili olduğu ölçüde konu edilecektir.
Kuşkusuz ki; krizin sarsıntısıyla, burjuva ideolojisi açısından koçbaşı rolü üstlenmiş olan neoliberal iktisat görüşü ve onun çeşitli alanlardaki uzantıları önemli ölçüde güç kaybetmiş; işçi sınıfı ve emekçiler cephesinden gelecek ideolojik-politik eleştirilere açık hale gelmiştir. Özellikle önümüzdeki aylar ve yıllarda bugün olup bitenin ideolojik mücadele alanında önemli bir dayanak sağlayacağı daha iyi görülecektir. Çünkü burjuva ideolojisinin ve propagandasının temel dayanağı olan “krizsiz bir kapitalizm” aşamasına ulaşıldığı palavrası, Asya ve Rusya krizlerinden sonra Türkiye’de de açıkça ortaya çıkmıştır.

‘KRİZSİZ KAPİTALİZM’ TEZİ AĞIR BİR DARBE YEMİŞTİR
Tarih boyunca krizler, toplumun, din, ahlak, siyaset ve benzeri kurumlar tarafından üstü örtülen toplumsal ilişkilerinin üstündeki örtüyü kaldıran bir rol oynamıştır.
Olağan zamanlarda egemen olanla ezilenlerin, yönetenlerle yönetilenlerin ortak ürünü gibi görünen her şeyin dağılıp, gerçekte olduğu gibi göründüğü dönemler olmuşlardır. Olağan dönemde “aynı geminin içinde”, aynı dine inanan, aynı ahlaki değerlere, aynı ülküye sahip olarak görünenler; krizin bütün ilişkiler üstündeki örtüyü yırtmasıyla, diğer her şeyle birlikte, gerçekte olduğu gibi görünmeye başlar. Binilen geminin aynı gemi olmadığı, inanılan tanrının herkese aynı davranmadığı, ortak denilen ahlaki ve kültürel değerlerin, inançların çözülüp herkese göre anlamlara sahip olduğu çıplak gözle görülür hale gelir.
Bu durum, sadece halklar, emekçi yığınlar için değil; toplumsal mücadeleyi, toplumdaki sınıf ilişkilerini çözümlemeye çalışan siyaset ve bilim çevreleri, herkesten fazla da sınıfın partisi için son derece önemli veriler ortaya koyar. Toplumdaki sınıfların karşılıklı ilişkileri, bu ilişkilerin yöneldiği doğrultu ve hedefler krizin kaldırdığı örtünün altında daha açıkça görülür hale geldiği için, krizler hep; toplum yasalarının, toplumun gidişatına yön veren olguların yükseldiği zeminin anlaşılması, bu alanlara ilişkin eski bilgilerin sınanmasının vesilesi olurlar.
Bu yüzdendir ki; 10 yıl önce; kapitalizmin artık eskisi gibi olmadığını, herkese barış getiren, refahın paylaşıldığı, demokrasinin tüm dünyaya egemen olduğu bir düzenin “serbest piyasa temeline oturan yeni kapitalizmin koşullarında mümkün olacağını ilan eden emperyalist propagandacılar ve onların borazanları; bu tezlerini “krizsiz bir kapitalizm” dönemine geçildiği ile açıkladılar. Çünkü bir dünya barışı, ülkeler içinde altüst oluşlar yaşanmaması, yeni bir toplumsal düzen için devrimlerin zorunlu olmaktan çıkması için; kapitalizmin, çıkarları karşıt olan iki sınıfın (işçi sınıfı ile kapitalist sınıfının) mücadelesi tarafından belirlenen bir toplum olmaktan çıkması gerekirdi. Bu yüzdendir ki, “Yeni Dünya Düzeni” ile tarif ettikleri “Dünya”yı ilan edebilmek için; önce “krizsiz bir kapitalizm aşamasına geçildi” demek zorundaydılar.
Ne var ki; geçen 10 yıl; bırakalım “krizsiz bir kapitalizm” aşamasını, krizlerin eskisiyle ölçülemeyecek bir hızla yayıldığı bir kapitalizm “aşaması”nda yaşandığını gösterdi.
Üç yıl önce Güneydoğu Asya’da patlak veren krizin etkileri, kapitalizmin vitrini ve propagandasının en önemli dayanağı olan “kaplanlar kuramı”nı çökerterek bütün bölgenin altını üstüne getirdikten sonra; pek çok başka ülkede de derinden hissedildi. Asya kaplanları bir anda kediye döndüler; her birinin ekonomisi 20–30 yıl öncesindeki üretim düzeyine düştü; uluslararası üne sahip pek çok firma Amerikan ve Avrupa firmaları tarafından yutuldu vs. vs.
Bir yıl sonra Rusya merkezli kriz yine pek çok ülkede kendisini duyurdu.
Latin Amerika ülkeleri ise; Meksika, Brezilya, Arjantin gibi en gelişmiş olanları, bu 10 yıl içinde birkaç krizin pençesinde debelendi ve IMF tarafından yeniden yeniden “kurtarılmak” zorunda kaldılar.
Sadece kapitalist cennetlerin hemen yakınındaki ülkelerde değil; kapitalizmin merkezi ülkelerde de kriz alametlerinin yoğunlaştığını artık herkes biliyor. 1950 sonrasının örnek ülkesi Japonya, bir “gelişmekte olan ülke” kadar önemini yitiren bir yere itildi. ABD de ise son 1–2 yıldır kriz alametleri yoğunlaşmış bulunuyor. Son 6 ayda Amerikan Merkez Bankası faiz oranlarını dört kez düşürdü. Ama Amerikan ekonomisinde buna rağmen bir canlanma beklenmiyor. Avrupa’da da ekonomilerde kimi kriz belirtilerinden son aylarda daha çok söz ediliyor.
Türkiye’deki kriz işte böyle bir dünya tablosu içinde ortaya çıktı. 2000 Kasımı’nda ilk sarsıntı “bir finans krizi”, “gelip geçer” olarak görüldüyse de; Şubat 2001’de “dipten gelen sarsıntı”lar, krizin boyutlarının sanılandan çok daha derin olduğunu gösterdi. Kriz, kendisini üretimin hızla düşmesi olarak da göstererek, “bu çağda kriz olmaz”, “bu çağda krizlerin üretimle ilgisi olamaz” diyenlerin suratına da bir tokat oldu.
Kuşkusuz ki; böyle bir durumda sermayenin ideologlarının, ekonomicilerinin; “krizsiz kapitalizm” aşamasından söz edenlerin; “Biz yanılmışız. Marx haklıymış” deyip olup biten hakkında yeniden düşünmeleri gerekirdi. Ama elbette öyle olmadı; tersine krizin, sistemlerinin kaçınılmaz bir illeti değil ama; uygulanan ekonomi politikaların yeterince “radikal olmaması” nedeniyle patlak verdiği öne sürülerek; IMF ve Dünya Bankası’ndan tam yetkili bakanlar transfer edilerek; bilinen IMF programının çok daha acımasız uygulanması için sermaye güçleri; ekonomistlerinden basınına, hükümetlerinden lobileri ve localarına, derneklerinden partilerine kadar tümü; Kasım-Şubat arasında yaşadıkları panik havasından sonra, bir kez daha IMF-Derviş-hükümet programı etrafında birleştiler.

KRİZ, YENİ EMEKÇİ KESİMLERİ SAHNEYE ÇEKMİŞTİR
Krizin yarattığı sarsıntı, nesnel bakımdan emek hareketi içinde yer alması gereken ama önceki yıllarda herhangi bir hareketin içinde bulunmamış emekçi kesimleri sarsarak onları dolaysız bir biçimde kendi talepleriyle sokağa itmiştir.
Krizin, sermayenin sömürücü, yıkıcı karakterini daha görülür bir biçimde sergilemesi, “düzenin direği” olan toplumsal kesimlerle sistemin bağlarını tahrip ederken, bu kesimlerin sistemle ve büyük sermayeyle olan ilişkilerinde nasıl ezildiklerini de görülür hale getirmiştir.
Döviz ve faiz kıskacına düşmüş olan köylülük ile esnaf ve zanaatkârlar gibi, kendileri üretim aracına sahip olmalarıyla diğer emek kesimlerinden ayrışan toplumsal kesimler, krizin ortaya çıkardığı etkenlerden son derece ciddi biçimde etkilenmişlerdir. Zaten son yıllarda sıkça alanlara çıkarak taleplerini dile getiren, faiz ve zamlardan, gübre, mazot, makine araç gibi tarım girdilerinin fiyatlarının hızla yükselmesinden ve taban fiyatlarının düşüklüğünden şikayet eden köylüler, krizle birlikte hızla yıkıma sürüklenmiş; milyonlarca köylü ailesi, bir anda atadan dededen kalma toprakları da dâhil ellerindeki avuçlarındaki her şeyi kaybedecek duruma düşmüşlerdir.
Esnaf ve zanaatkârların durumunun da en az köylüler kadar kötü olduğu, krizin ortaya çıkardığı diğer bir olgu olmuştur. Büyük sermayenin “eteğine” yapışarak yaşamaya çalışan geniş esnaf ve zanaatkâr kitlesi, köylüler gibi faiz ve döviz kıskacında kalmıştır.
Yıllardır sistemin en sadık bekçisi olan esnaf ve zanaatkâr yığınları; ellerindeki son varlıklarını, atölyelerdeki birkaç makine ve aletin de bu krizle birlikte elden çıkacağını görerek, “son çareye”, bugüne kadar “ayak takımının”, “bölücülerin”, “komünistlerin” eylem biçimi olarak gördükleri bir eylem biçimine başvurarak, ellerindeki pankartlar ve sloganlarla bir anda sokakları doldurmuşlardır. Krizden en çok canı yananlar olduklarından olacak, esnaf ve zanaatkârların eylemleri de, bu kriz döneminin en canlı ve öfkenin eyleme en çok yansıdığı gösteriler olmuşlardır. Ve eylemler; hükümet ve esnaf örgütlerinin üst yöneticilerinin esnafları yatıştırmak için provokasyon dahil her yola başvurarak önleyebildikleri eylemler olmuşlardır.
Daha kısa bir süre önce; sokağa çıkan emekçi kesimleri, bölücü, devlet düşmanı, aldatılmış topluluklar olarak gören köylülük ve esnaf zanaatkâr kitleleri; sokağa çıkmalarıyla birlikte; kendi örgütlerinin üst yönetimlerinin büyük sermaye ve hükümetle iş ve çıkar birliği içinde olduklarını da fark etmişler; bu yüzden de hemen her sokağa çıkışlarında, özellikle “site esnafı”, hem hükümeti hem de kendi üst örgütlerinin yöneticilerini hedefe koyarak protesto etmişlerdir. Çoğu ilde de, Türkiye Esnaf ve Zanaatkâr Odaları Konfederasyonu’nun (TESK) üst örgütlerinin engelleme çabalarına karşın yerel örgütler, yerel emek platformlarına katılmışlar, kimi yerlerde ise, (emek platformlarının doğru ilişki kurduğu yerlerde) 14 Nisan eylemlerine kendi talepleriyle katılmışlardır.
Kriz bahane edilerek çıkarılan Şeker Yasası, Tütün Yasası ve Bankalar Yasası ile köylülük ile esnaf ve zanaatkârlara yönelik sermaye politikasının gelip geçici olmadığı, dolayısıyla Türkiye nüfusunun en önemli bölümünü oluşturan bu iki emekçi kesime yönelik saldırının sadece bir krizin yükünü yıkma girişimi olmadığı, çökertme politikasının bundan böyle de süreceği anlaşılmaktadır. Çünkü krizin, bu iki toplumsal kesime ilişkin “yeniden yapılandırma” amacını gerçekleştirmek için bir vesile olarak kullanıldığı, bundan böyle de kullanılacağı ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Aslında kapitalizmin kendi gelişme seyri içinde; köylülük ve zanaatkârların nüfus içindeki oranlarının “makul bir düzeye inmesi” beklenirken, Türkiye’nin kapitalistleşme sürecini kapsayan son 200 yıl içinde bu mümkün olmamıştır. Daha doğrusu kapitalizm ve onun hükümetleri; bu iki toplumsal kesimi tasfiye etmeyi başaramamışlardır. Bu yüzden de; Türkiye’nin uluslararası kapitalizme entegrasyonunda, AB’ye girmesinde de köylü nüfusunun genişliği ve esnaf ve zanaatkârların bu ölçüde geniş bir sosyal kategori olarak muhafaza edilmesi bir problem teşkil etmektedir. Yani patronlar için; esnaf ve köylülük sadece kendilerine açılması gereken kimi imkânları heder eden değil, aynı zamanda AB’ye girmede, uluslararası kapitalist sistemle bütünleşmede engel olan toplumsal kategorilerdir. Nitekim köylülüğü ve esnafları en çok istismar etmiş olan Demirel ve neoliberal iktisatçı takımı, uzun zamandan beri, köylü ve esnaf sayısının çokluğunu bugünkü yapısal sorunların başlıcalarından olarak göstermekteydi. Bunu içindir ki; Halkbank ve Ziraat Bankası kapatılarak (görevleri değiştirilerek), Tütün ve Şeker yasalarını çıkarmak; en önemli “yapısal reform’lardan sayılmıştır. Çünkü böylece, köylülük ve esnafı koruma altına alan yasal ve kurumsal dayanaklar yok edilerek, esnaf ve köylü yığınları; Koçlar, Sabancılar ve uluslararası tekellerle “aynı kulvarda”, “aynı koşullarda” yarıştırılarak “doğal ayıklanmaya” tabi tutulacakları bir sürece itilmek istenmektedir. Ve böylece bir yanıyla küçük üreticilerin üretim alanları pazarı da tekellere katılarak “piyasa genişletilirken” önümüzdeki 10 yıl içinde köylü ve esnaf sayısının “makul düzeye” inmesi, örneğin AB’ye girişte problem teşkil etmeyecek bir orana düşmüş olması da hedeflenmektedir.
Kuşkusuz ki, krizin yükü karşısındaki tepkileri ve büyük sermaye tarafından iflasa sürüklenme politikasının süreklilik kazanması; bu iki toplumsal kategorideki hareketlenmeye ayrı bir anlam kazandırmakta; milyonlarca esnaf ve köylünün önümüzdeki nispeten kısa sürede proleterleşmesini gündeme getirmektedir. Bunun anlamı ise; işçi sınıfının müttefiki olan bu güçlerin önemli bölümünün, hızla onun bir parçası haline gelmesidir. Bu ise, köylülük ve esnaflar arasındaki hareketlenmenin işçi sınıfının ileri kesimleri ve onun partisi tarafından çok daha önemli bir gelişme olarak değerlendirilmesi, bu kesimlerin kazanılması için uygun bir çalışma tarzının geliştirilmesinin zorunlu olduğu anlamına gelmektedir.
Bu iki toplumsal kesim dışındaki emekçi kesimler (işçilerin ve kamu emekçilerinin bugüne kadar sosyal harekete ilgi duymayan, ona katılmayan kesimleri, sendikasız, sigortasız çalışan işçi kesimleri, emekliler, ev kadınları, emekçi gençlik) de krizin ortaya çıkardığı gerçekler karşısında sarsılmış; işçilerin, kamu emekçilerinin “geri kesimleri”nin de eyleme geçme eğilimine girdiği, bu kesimlerle doğru ilişkiye girildiğinde harekete geçtiği, yine 14 Nisan’a gelen çalışmalar içinde açıkça görülmüştür. Yine 2001 1 Mayısı’nda, önceki 1 Mayıs’larda yer almayan hayli geniş bir emekçi gençlik kesiminin şimdi 1 Mayıs ve onun ideallerine doğru yöneldiği gözlenmektedir. 1 Mayıs eylemlerinde gençlik kitlesinin yoğunluğu bunun bir göstergesidir. Emekliler, ev kadınları, işsizler gibi çeşitli toplum kesimlerinin krizin yarattığı sarsıntıyla bir uyanış ve arayışa yöneldiği de dönemin diğer bir gerçeği olarak ortaya çıkmaktadır.
Emekçiler arasında uyanışın genişlemesi, politik alana da yansımış; eylemlerde siyasi taleplerle ekonomik talepler birbirine yoğun biçimde karışırken, düzen partilerinden kopuş da gözle görülür şekilde yükselmiştir.
Yine 2000 Kasımı ile başlayan krizin hemen sonrasında (2001 başında) yapılan anketler, düzen partilerinin halk indinde görülmemiş bir itibar kaybına uğradığını göstermektedir. Örneğin bütün düzen partilerinin halk içindeki destekleri yüzde 10’un altına düşmüştür. Düzen partilerinin halk içindeki toplam destekleri de yüzde 50’nin altına düşmüş bulunmaktadır. Ve dahası, sadece iktidar partileri değil, muhalefette olan, hatta Meclis’te bile olmayan düzen partileri bile itibar yitimine uğramış, halk içindeki destekleri düşmüştür. Daha iki yıl önce büyük umutlarla oy verilen DSP ve MHP gibi, işçi ve emekçilerin en hareketli kesimleri içinde bir itibara sahip olan partiler bugün aynı kesimler tarafından “hükümet istifa” sloganlarıyla karşılanmakta, “IMF Defol” sloganıyla “Hükümet istifa” sloganı aynı anlama gelmek üzere kullanılmaktadır.

SERMAYE GÜÇLERİ KRİZİ BİR FIRSAT OLARAK DEĞERLENDİRİYOR
Emekçiler gibi, hatta onlardan daha yüksek bir sesle rantiyeciler, büyük patronlar, vurguncu ve hortumcu takımı da krizden yakınmakta; krizin asıl kendilerini vurduğu, yıkıp bitirdiği yaygarası yapmaktadırlar. Ama bunların feryatların bir bölümü gerçekse de daha büyük bir çoğunluğu, hedef saptırma, yeni vurgun ve sömürüyü artırma girişimlerinin üstünü örtme amaçlıdır. Çünkü büyük patronlar ve hükümetleri, krizi, bugüne kadar uygulayamadıkları ne varsa; çıkaramadıkları ne kadar yasa varsa, TİS masalarına getirip de işçiler tarafından suratlarına atılan ne kadar talepleri varsa onları gerçekleştirmenin bir vesilesi olarak kullanmaktadırlar, bundan böyle de kullanacakları apaçık ortaya çıkmıştır.
İrili ufaklı patronlar, daha krizin ertesi gününden başlayarak; neredeyse oturup ortak karar almış gibi, ortak bir refleks göstererek; işçi kıyımına, ücretsiz ve ücretli izinlere, fazla mesaiye, ücretsiz çalışma dayatmalarına, yapılan toplusözleşmelerin ihlaline, ücret düşürmeye, sosyal hakları uygulamadan kaldırmaya ve “esnek çalışma” yöntemlerini hayata geçirmeye koyuldular. Bu yaygın ve pervasız işçi hakkı ihlalleri; kimi yerde işçilerin tepkileriyle karşılaştı ve geri tepti ama çoğu işletmede; daha ne olduğunu anlamayan işçilerin geri adım atması ve patronların mevzi kazanmasıyla geçerlilik kazandı. Özellikle sendikacılar, bu uygulamalar karşısında patronlara karşı “anlayışlı olma”nın sözcüleri rolünü oynayıp, işçi tepkilerini yatıştırdılar. “Krizde böyle şeyler olur” fikrini işleyen sendikacılar ve patronlar, “aksi halde çok sayıda işçi işinden olacaktı” gibi gerekçelerle işçileri “yumuşak karınlarından vurdular.
Sorun elbette sadece böyle bir fiili durum uygulamasıyla sınırlı kalmadı. Hükümet ve parlamento düzeyinde; işin içine ABD Başkanı Bush’tan başlayarak IMF ve Dünya Bankası’nın dolaysız bir biçimde katıldığı, “15 günde 15 yasa” dayatması da yine kriz vesilesiyle getirildi. Olağan zamanda çok geniş bir tepkiye yol açabilecek bu dayatma; “bir kurtuluş”, “krizden çıkışın koşulu”, “bunlara karşı çıkanlar krizden çıkışı istemeyenler” olarak gösterilerek, Türkiye’nin bağımsızlığını tehdit edecek yasaların her biri bir-iki gün içinde oldubittiye getirilerek parlamentodan geçirildi.
Şeker Yasası, Tütün Yasası, Bankalar Yasası, Telekom’un özelleştirilmesi gibi, sonuçları Türkiye’nin sosyal yapısını, bağımsızlığını etkileyecek yasalar çıkarıldı.
Esnek çalışmanın fiilen yaygınlaştırılması, ücretlerin resmen enflasyonun altına düşürülerek belirlenmesi, memur maaşlarının enflasyonun altında kalması kararının alınması, taban fiyatlarının yine enflasyonun altında kalması için uluslararası sermaye çevrelerine, IMF’ye söz verilmesi, “görev zararı” üstünden koparılan fırtınalarla, köylü ve esnafa yönelik desteklerin tümünün kaldırılması, bunu IMF ile yapılan anlaşmayla olduğu kadar aynı zamanda Halkbank, Emlakbank ve Ziraat Bankası’nın özelleştirilmesi, hazineden destek için fon ayrılmasının önlenmesiyle bağlayarak, aslında çok daha köklü tedbirler alındı.
Öte yandan sermaye ve hükümet cephesi; uzun vadede sendikaları etkisizleştirecek, hatta tasfiye edecek zemini oluşturmak için de krizin sunduğu imkânları değerlendirecek manevralar yapıyor.
Kriz bahane edilerek özel sektörde geçen yıl yapılan TİS’lerin uygulanmaması, kamu TİS’lerinin Türk-İş üst yönetimiyle yapılan uzlaşma ile belirsizliğe itilmesi, sendikalı işçi kitlesi arasında bir kaosun yaratılması; özellikle de kamuda ağırlıklı olarak örgütlenen sendikaların altının oyulması için “erken” ve “zorunlu” emeklilik yoluna gidilmesi için yapılan girişimler, kıytırık bir iş güvencesi yasası karşılığı olarak “kıdem tazminatlarının kaldırılması için hamleler yapılması, yine krizin “nimet” olarak değerlendirilmesine bağlı girişimlerdir.
Kuşkusuz ki; krizden, küçük bir rantiye kesimi dışında hemen “herkes” zarar görmüştür. Emekçilere en olumsuz koşulları kabul ettirerek ve dara düşen firmaları yutarak bugünü de kapsamak üzerek ama asıl olarak krizden çıkışta kâr etmek kapitalist firmalar için önemlidir.
Tabii ki “fırsat”, çok yönlü olarak anlaşılmalıdır. Sadece emekçilerle kapitalistler arasındaki çatışmada değil kapitalist gurupların kendi arasındaki mücadele içinde de bazıları için kriz bir “fırsat” olarak ortaya çıkmaktadır. Bu “fırsat”tan da büyük daha çok faydalanırken büyüklerin küçükleri daha az yararlanıp daha çok zarar görmektedirler.
Kuşkusuz, örneğin krizden bir gün önce Merkez Bankası’ndan 5 milyar dolar alan 4 bankanın krizden bir gün sonra aynı parayı Merkez Bankası’na iki kat fiyata satarak yaptıkları vurgun örneğinde olduğu gibi, krizin kendisini bir vurgun olarak değerlendirenler olmuştur; ama asıl olarak “krizden çıkış programı”, bu programın uygulanması doğrultusunda alınacak önlemler, sermayenin çeşitli kesimlerinin birbirinden parsa kapma çatışmasına sahne olmaktadır, olacaktır da. Bankacılarla TÜSİAD’cılar, TÜSİAD’cılarla TOBB, ve çeşitli sektörler arasındaki itişip kakışmanın nedeni de; “krizden çıkışta ne kapacağız mücadelesinin göstergesidir. Dolayısıyla kriz, kapitalist fraksiyonlar, sermaye grupları arasında bir servet alışverişini, birbirini yutma mücadelesini kızıştırarak, bir bölüm kapitaliste ötekilere karşı “yeni fırsatlar” sunmaktadır.
Sermaye güçleri; zamlar, yükselen enflasyon, ek vergiler, KDV artışı, maaş, ücret ve taban fiyatları enflasyonun altında tutarak, en son da kamudaki TİS’ler, iç ve dış borçlanmalar yoluyla krizin yükünü önemli ölçüde işçilerin emekçilerin sırtına yıkmış bulunmaktadır. Ve bu operasyonda; ülkenin maddi servetlerinin bir avuç tekelin elinde toplanması, yabancı sermayeye sınırsız bir serbesti ve işçilerin, emekçilerin her haktan yoksun, örgütsüz ve çaresiz bir biçimde sermaye karşısında iş bekleyen bir yığına dönüştürülmesi demek olan “yeniden yapılanma” yolunda “15 günde 15 yasa” girişimi ve diğer yasal hazırlıklarla yeni atılımlar yapmak istemektedirler. Kriz; sermaye güçlerine bu amaçlarını gerçekleştirmek için olağan dönemden daha çok fırsat sunmaktadır. Ama elbette işçiler ve emekçiler, kendi düzenlerini kurmak için de önemli fırsatlar sunan krizden gerektiği gibi yararlanamazsa.

KRİZ, EMEK HAREKETİNİN İMKÂNLARI VE ORTAYA ÇIKAN ZAAFLARI
Kriz, sadece sermaye için değil, onlardan da çok emekçiler için fırsat yaratır. Çünkü kriz, kapitalizmin krizidir ve sadece bu nedenle bile bütün kapitalist mihraklarla, onların emekçiler üstündeki ideolojik politik baskısına darbe vurur.
Kriz, işçi ile kapitalist, işçi sınıfı ile kapitalist sömürü ve bu sömürünün karakteri, sistem ile emekçilerin çıkarlarının nasıl çeliştiğini, üstündeki tüm örtülerden soyundurarak açıkça görülür hale getirir. Tabii aynı zamanda kapitalistler de kendi aralarında kavgaya tutuşurken emekçiler karşısında daha örtüsüz bir biçimde, emeğe karşı açıkça savaş ilanı anlamına gelen politikalar etrafında birleşirler, işte, uluslararası sermaye ve yerli işbirlikçilerinin açık çıkarlarının ifadesi olan ve emeğe karşı en küçük bir taviz içermeyen IMF programının arkasında sermaye partilerinin en sağcısından en solcusuna, en milliyetçisinden en levantenine kadar hepsi birleştiği gibi, tüm patron örgütleri (kulüp, lobi, loca, oda, dernek ve kapitalist sendikalar vb. tüm sermaye örgütleri) de aynı program etrafında -aralarındaki çatışmaya rağmen- birleşmekte bir tereddüt göstermemişlerdir. Böylece, geriye kalan örgütler ve toplumsal kesimler, sermaye karşıtı bir safa itilmişler; Marksistlerin yıllardır anlatmaya çalıştığı emek ve sermaye karşıtlığının tablosu, bizzat sermaye güçleri tarafından şekillendirilmiştir. Elbette ki; bunu yaratan temel, tekelleşmenin ulaştığı boyutun ve krizin kendisidir ve sermaye çevreleri, krizin yükünü kendi dışlarındaki toplumsal kesimlere yıkmak için aralarında birleşmiş; emekçileri bu yükün tek taşıyıcısı yapmak için uluslararası sermayenin kılavuzluğunda birleşmişlerdir. Demek ki; krizin yarattığı emekçiler için en önemli olanak; onların, düşmanlarını ve dostlarını tanımalarını kolaylaştıracak şekilde saflaştırması; çıkarları aynı olanlarla ayrı olanları saflaşmaya zorlamış olmasıdır.
Bu durum, Emek Platformu’nun etkinliğinin artışını koşullandırmış, içinde yer alan çeşitli örgütlerin geçmişte olduğundan dana duyarlı davranmalarına yol açan bir etki uyandırmış; Emek Platformu’na bugüne kadar katılmayan, onu olumlamayan Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) gibi bir örgütün, “Emek Platformu’yla ortak davranma” kararı almasına yol açmıştır. Emek Platformu dışındaki diğer büyük emek örgütü olan TESK’in üst yönetiminin ihanetine rağmen esnaf ve zanaatkârların yerel örgütlerinin yöneticileri de Emek Platformu’nun yerel örgütleriyle yakın ilişki içine girmiştir. 14 Nisan’a gelen mücadele günleri işte bu gelişmelerin bir devamı; sermaye güçlerinin kendi aralarında emek güçlerini ve onların çıkarlarını açıkça dışlayan bir tutum takınmalarıyla bağlantılı olmuştur.
Öte yandan yukarıda belirtildiği gibi kriz; “krizsiz kapitalizm aşamasına geçildiği” tezine ve bu tezin sonucu olarak, kapitalizm koşullarında barış ve refah içinde bir dünyanın kurulabileceği, refahın giderek paylaşılacağı fikrini iflas ettirmiş; çelişkisiz bir kapitalist cennet propagandasının temellerini yıkmıştır.
Böylece ideolojik alanda kapitalizmin ideologları ve propagandacıları mevzi kaybederken emek güçleri ideolojik saldırılarını ve etkisini artırıcı bir dayanağa sahip olmuşlardır.
Kriz aynı zamanda; 2000’in başlarında IMF programı arkasında birleşen sermaye güçleri arasında kargaşaya da yol açmıştır; sorunların aşılacağı iddiasını “tartışılmaz bir doğru” olarak ileri süren sermaye propagandacıları ve sermaye örgütlerinin sözcüleri, artık eskisi kadar kararlı değildir. Dahası sermayenin çeşitli fraksiyonları “kendini kurtarma”, “krizden daha çok yararlanma” kaygısıyla kendi aralarında da kavgaya tutuşmuş; özellikle bankacılar ve en büyük patronlar; orta sermaye kesimleri tarafından “krizin sorumlusu” olarak suçlanmışlar; ancak Kemal Derviş aracılığı ile IMF ve Dünya Bankası’nın müdahaleleriyle çatışmalar ve panik yatıştırılmış, sermaye güçleri arasında yeni bir birlik oluşturulmuştur. Ama bu, hiçbir şekilde bir önceki IMF programı etrafında olduğu kadar sağlam bir birlik olamamaktadır. Tersine; her gün yeni kavgaların olduğu, hükümetin kendi içinde, hükümet ve sermayenin çeşitli fraksiyonlarının arasında olduğu kadar sermayenin çeşitli fraksiyonlarının kendi arasında ne zaman nasıl bir kavgaya tutuşacaklarının belli olmadığı bir sürece girilmiştir.
Kuşkusuz bu durum, kendi başına, işçiler, emekçiler ve onların partileri için; gündeme müdahalenin, sermayenin ekonomik ve siyasal düzenin teşhirinin ve gidişata müdahale etmesinin sayısız imkânlarını sunmaktadır.
Krizle birlikte sermaye saldırısının açıktan yürütülmesi ve pervasız bir hal alması, tüm emeği ile geçinen toplumsal sınıfları, kategorileri hedefine koyması, emek hareketinin genelleşmesini, örneğin Emek Platformu’nun kararlar almasını zorunlu kılmıştır.
Hareketin genelleşmesi ve son iki yıl içinde sermaye güçlerinin kendi aralarında birleşmiş olmaması ve emek mücadelesinin ihtiyaçlarının dayatmasıyla oluşan Emek Platformu’nun hem çok önemli bir örgüt olduğu görülmüş, hem de kriz onun zaaflarını önemli ölçüde açığa çıkarmıştır.
Nitekim Emek Platformu’nda; emeğin sorunları masaya geldiğinde, Emek Platformundaki örgütlerin yöneticilerinin birer birer siyasal görüş ve niyetlerinden bağımsız olarak tartışılmış; toplu iş bırakmalara kadar varan kararlar alınmış; çıkarılan mücadele programıyla; adım adım bir “genel grev-genel direniş” hattına yönelme ihtiyacına vurgu yapılmış, ama uygulamada bu sendikaların ve kitle örgütlerinin yöneticileri ve çeşitli kademelerdeki örgütleri kararların gereği olan tutumları almakta zorlanmış, pek çok örgüt ise “topu taca atarak”, kararların kendisiyle ilgisi olmadığı aymazlığını bir tavır olarak benimsemiş, süreci geçiştirmeye çalışmıştır. Bu yüzden de, Emek Platformu’nun aldığı kararları (kabul ettiği Programı ile sermayenin IMF programına karşı çıkılacağı iddiası da dâhil) uygulamak, hatta emekçi yığınlara duyurmak ve işyerlerinde bu doğrultuda çağrılar yapılması bile mümkün olamamıştır. Sınıf partisinin ve sorunun farkında olan ileri işçi, kamu emekçisi çevrelerinin gayretleri ise; başka nedenlerle yetersiz kalmıştır.
Sadece Emek Platformu’nun değil, Emek Platformu’nun en dinamik mücadele odakları olması gereken sendikaların da; bürokratik, aymaz, yığınlardan kopuk karakteri, krizin ortaya çıkardığı koşullarla birlikte daha da açığa çıkmıştır. Sendikal bürokrasinin, hareketi arkadan hançerlemek için örgütlendiği; hareketin ilerleme belirtileri karşısında sermaye güçlerinden daha çok paniğe kapıldığı ortaya çıkmıştır. Ve üstelik bürokrasinin, çoğu zaman sanıldığı gibi, sadece en büyük ağalarla sınırlı olmayıp; yukardan aşağıya, çoğu zaman işyeri sendika temsilcilerini de peşinden sürükleyen bir organizasyon olduğu, 14 Nisan’a gelen süreçte daha açıkça görülmüştür.
Denebilir ki; sendikal bürokrasi, örgütlü olmayı, bir sendika üyesi olmayı işçi sınıfının, emekçilerin aleyhine kullanmayı becermiş; yığınların harekete geçmesini frenleyip önceden belirlenen tarihlerde düzenlenen “resmi eylemler”le yığınların öfkesini boğmuştur. Bu yüzden de, on binlerce esnaf sokaklara çıktığında, onlarla birleşebilecek her şeye sahip olan işçi ve kamu emekçisi yığınlar, “ilan edilmiş takvime uyma disiplini” adına sokakları kullanamamıştır. Ve esnafların çıkışı, hükümet tarafından kolayca provoke edilebilmiştir.
Elbette her kademede sınıftan yana sendikacılar bulunmaktadır ve alt kademelere doğru indikçe sınıf kaygısının giderek arttığı gözlenmektedir ama kriz ve Emek Platformu’nun aldığı kararlar karşısındaki tutum; bürokrasinin hem direngenliğinin boyutlarını hem de etkisini ve sermaye ile ilişkilerinin hainane karakterini bir kez daha sergilemiştir.
Kuşkusuz bugün sendika ve konfederasyon merkezlerini ellerinde tutan anlayışın temsilcilerinin temel sendikacılık fikri; “eldekini kaybetme korkusu” üstünde şekillenmiştir. İkinci savaş sonrası, uzlaşmacı sendikacılık, “eldekini koruma ve sermaye ile anlaşma içinde eldekine küçük bir miktar daha ekleme” anlayışıyla üstlendiği rolüyle kapitalist sistemin bir eki olarak gelişmiştir. “Öteki emekçi kesimler nasıl yaşar, sonraki emekçi kuşaklar hangi koşullarda yetişecektir; ülkeyi kim, nasıl yönetiyor; sermaye hangi amaçları güdüyor, sömürünün gelecekteki koşulları ne olacak, sömürüyü ortadan kaldırma mücadelesi nedir, nasıl yürümelidir, sendikaların bu mücadeledeki rolü nedir” gibi sorular bu sendikacılık anlayışını hiç ilgilendirmemiş; varsa yoksa üç kuruş daha fazla kazanmak temel kaygıları olmuştur. Üstelik bu üç kuruş da sermayenin tüm diğer kölelik biçimlerinin kutsanmasının karşılığı olmuştur. Ancak; sosyal hakları ve “refah payı” dağıtmayı artık gereksiz bir yük olarak gören sermayenin bugünkü politikaları karşısında bu sınıf işbirlikçisi sendikacılık anlayışı, anlamını yitirmiştir. Çünkü sermaye artık 1950’li, ’60’lı, 70’li yıllarda oynadığı oyunun bu kurallarını kabul etmediğini ilan etmiştir. Ancak, mücadeleden her şeyden daha fazla korkan sendikacılık anlayışı, hâlâ bu eski oyunun kuralları devam ediyor gibi davranmakta; işçilerin sürekli hak kaybını, ücretlerin sistematik olarak düşürülmesini ise, gelip geçici, “krizlere bağlı” göstererek, mücadeleyi savsaklamayı iş edinmeye devam etmektedir.
Oysa 10 yıldan daha uzun zamandan beri, bu uzlaşmacı sendikacılığın dayanakları hızla ortadan kalkmaktadır. Tam tersine; mücadeleci, sömürünün tümden ortadan kaldırılmasını esas alan bir sendikacılık anlayışı, tıpkı geçmişteki gibi, sadece siyasal bakımdan değil, işçilerin yaşama ve çalışma koşullarını iyileştirme mücadelesi bakımından da bir zorunluluk olarak kendisini dayatmaktadır. Yani, mücadeleden “kaybedebiliriz” diye korkan, reformcu, sınıf işbirlikçisi sendikacılık anlayışı iflas etmiştir ve artık “hiçbir şeyi kaybetmeyi göze almayan bir sendikacılık her şeyi kaybeder” ilkesi bugün daha açıkça görülür hale gelmiştir. Çünkü haklan korumak ve yeni “küçük kazanımlar” elde etmek bile diş ve tırnakla yürütülen bir mücadeleyi gerektirmektedir.
Özellikle kriz sonrası olup bitenler, sendikal bürokrasinin teslimiyetçi tutumu, sermayenin tehditleri karşısında sinip silikleşmesi, attığı imzanın, yaptığı anlaşmanın arkasında duramaz hale gelmesi, artık sürecin ileri bir safhasına gelindiğini göstermektedir.
Sendikaların güç ve etkinlik yitirmesi, 10 milyon sendikalaşabilir işçiden sadece 800 bininin sendikalı olması, önümüzdeki yıllarda bu sayının da hızla düşeceğinin görünmesi; sendikal hareketin hızla mücadeleci bir hatta yönelmesini; milyonlarca işçiyi sendikaların çatısı altında toplama amaçlı bir seferberliğe girişmesini dayatmış bulunmaktadır. Aksi halde, asgari ücretle çalışmaya hazır işsizler ordusu kapıda beklerken, iki-üç-… yedi asgari ücret karşılığı işçi çalıştırmak patronların mantığına ve elbette çıkarlarına aykırıdır. Kollarındaki zincirlerden kurtuldukları ölçüde bu hedeflerine, sendikaları da yok ederek (görünüşte korusalar bile) ilerleyeceklerdir. Bundan kuşku duymak için sendikal bürokrasinin aymazlığına sahip olmak gerekir. Kriz, bu anlamıyla sendikaları tasfiye etmek için de bir vesile olarak kullanılıyor.
Demek ki kriz, hem sendikaların hem de sendikaların içinde bulunduğu zaafların aşılmasının zorunluluğunu göstermiş; sendikal bürokrasi ve onların temsil ettiği mızmız, işbirlikçi, patronlar karşısında sinen, uşak pozisyonuna giren, ama işçi karşısında efelenen sendikacılık anlayışının sendikalardan kovulmasının aciliyetini dayatmış, aynı zamanda koşullarını da olgunlaştırmıştır.

HAREKETE DERİNLİK KAZANDIRMA İHTİYACI; ÜRETİM VE HİZMET BİRİMLERİNDE ÖRGÜTLENMENİN BİRİNCİL ÖNEMİ
Sınıf partisi için üretim ve hizmet birimlerinde örgütlenmenin partinin temel örgüt biçimi olduğu (bunun ne ölçüde yapılabildiği ayrı bir tartışma konusu) elbette tartışma dışıdır. Ancak sendikal hareket içinde olup bitenler; sadece partinin değil sendikaların, emek örgütlerinin de temel örgüt biçiminin, iş ve hizmet birimlerindeki yığınları harekete geçirme üstüne oturmak zorunda olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Çünkü sermayenin saldırıları genişledikçe, sadece işçilerin bir bölümünü değil, sadece işçileri de değil tüm emekçi sınıfları kapsadıkça; hareketin de “genelleşmesi” zorunlu hale gelmiştir. Öyle olunca, çağrılar bir birimi, bir işkolunu, bir sınıfı değil ama bütün emekçileri içine alacak biçimde genişleyince, üretim ve hizmet birimlerinin önemi fark edilmez hale gelmiş, tersine genelin, genel gösterilerin, genel eylemlerin önemi öne çıkmıştır.
Oysa yaşananlar göstermiştir ki; hareketin genelleşmesi, çağrıların ve eylemlerin genel bir karakter kazanması, doğrudan, birer birer üretim ve hizmet birimlerindeki çalışmanın önemini azaltmaz, artırır. Çünkü hareketin genelleşmesi, daha çok kişinin seferber edilmesinin, daha önce harekete katılmayan emekçi kesimlerin harekete katılmasının imkânlarının geliştiği, bu kesimlerin harekete katılmasının zorunlu olduğu gerçeğini ifade eder. Dahası; eğer harekete yeni katılacak güçler söz konusu değilse, hareketin genelleştiğinden de söz edilemez.
Başka bir biçimde ifade edersek, hareket, genelleştiği ölçüde derinlik kazanmazsa; geniş emekçi yığınların hareketin dışında kaldığı kof gösterilere dönüşür. Son 10 yıl içindeki işçi eylemlerinin ana sorunlarından birisi, hareketin “derinlik kazanmaması”, tersine belirli kesimlerin eylemleri ile sınırlanması, yeni güçlerin, işçilerin ana gövdesinin harekete katılmadığı eylemlerle sınırlı kalmasıdır. Belki bunun nispeten istisnası 1989 Bahar Eylemleri ve sonraki bir-iki yıl içindeki işçi eylemleridir. Kuşkusuz Bahar Eylemleri’nde de; “derinlik”le ilgili başka sorunlar vardır ama sonraki yıllara göre elbette öğrenilecek pek çok şey de vardır.
“Harekete derinlik kazandırmaktan kasıt ise; kararların “yukarıdan” alınması değil; tersine tabandan oluşturularak “tepe”ye doğru geliştirilerek götürülmesi, en son aşama olarak en yüksek kurulda ele alınıp tüm öneriler birleştirilerek karar haline getirilmesi; uygulamanın da yukardan aşağı tüm örgütler kendi üstüne düşeni yaparak son çağrının bizzat birimde yapılması, bunun için birimdeki mücadele komiteleri ya da başka türden örgütlerin tüm tabanın temsilcisi olarak hareketin temel yöneticisi rolünü oynamasıdır. Ancak o zaman hareketin bir “derinlik kazandığından söz edebiliriz. Aksi halde, “tepedeki kurulların karar alması ve bunların “ortalığa” açıklanması, ya da yönetim kademelerinden geçip, örneğin temsilciliklere kadar inmeden ya da temsilciliklerde “takılıp” kalması, hareketin derinlik kazanmadığı anlamına gelir.
Örneğin Emek Platformu’nun son kararlarının bir bölümü sadece sendikaların üst kurullarında kalırken, bazıları da örneğin şubeler düzeyinde kalmış; sendika yönetimlerine rağmen temsilciliklere kadar varan kararlar ise; temsilcilikler tarafından, “Bize resmen, yukarıdan gelmedi” denerek bloke edilip Emek Platformu’nun kararlarının yığınların arasına inmesi, oralarda tartışılması, yığınların bu kararlar doğrultusunda harekete geçmesi için gereken çağrı ve çabaların gerçekleşmesi engellenmiştir. Sendikal yönetimlerin ve işyerinde bürokrasinin bir uzantısı olarak faaliyet gösteren temsilciliklerin aşılıp yığınların tartışmaya çekilebildiği, az çok tabandan çağrılar yapıldığı her yerde emekçilerin gerek alanlara çıkmada, gerekse diğer eylemlere katılmada hiçbir çekince göstermedikleri bizzat pratikte görülmüştür.
Elbette yığınların karar alma süreçlerine aktif olarak katılması ve son çağrının yine doğrudan emekçilerin içinden yapılması sorunu; acil bir durum çıktığında “en tepedeki kurulun karar alıp genel duyuru araçlarıyla karar ilan ederek yığınları eyleme çağırmasının önünde bir engel teşkil etmez: çünkü harekete derinlik kazandıracak anlayışı taşıyan bir konfederasyon ve sendika yönetimi, elbette böyle kritik durumlarda çağrı yapacak “güveni” de kazanmıştır. Bu yüzden de, karar süreçlerinin uzunluğu, kısalığı gibi tartışmalar yersizdir.
Bu anlamıyla işçi sınıfı hareketinin derinlik kazanması; bürokrasiyi aşmak bakımından olduğu kadar, diğer emekçi kesimleri işçiler etrafında toplamanın olanaklı hale gelmesi bakımından da önemlidir. Örneğin emekçi hareketinin yeni dinamikleri olarak sahneye çıkan esnaflar ve köylüler, ancak işçi sınıfının ana gövdesiyle birlikte harekete geçebildikleri koşullarda devrimci dinamikler olma özelliği kazanabilirler. Çünkü bir yandan işçiler ancak hareketin sorunlarını yeterince tartıştıkları ölçüde bu ara sınıfların taleplerine sahip çıkarak onları kendi yanlarına çekebilirler. Ama öte yandan da işçiler ancak kendi bağımsız tulumlarını takındıkları ölçüde emekçi sınıfların diğer kesimlerini de kendi siyasetlerine bağlayabilirler. Aksi halde, zanaatkârlar ve köylüler işçileri sürükleyen, işçi hareketini “boğan” ve bir rol oynarlar.
Nitekim, 14 Nisan’a gelen süreçte görülmüştür ki; esnaflar alanlara inerken işyerlerinde çalışan, çoğu sendikasız çalışmak zorunda bırakılmış işçileri de alanlara çekmiş, kendi taleplerini haykırtmış; onları kendi taleplerinin dolgu maddesi haline getirmişlerdir. Oysa işçiler kendi talepleri etrafında örgütlü olsalardı; esnafların taleplerini yine haykırırlardı ama; bu sefer onlar esnafları kendi davalarına bağlar, esnafla “müttefik” olarak ilişki kurarlardı. Ama tersi oldu. Esnaf, işçiyi peşinden sürükledi; kendisi “yatışınca” işçi de “yatışmış” oldu!
Bu yüzden de; esnaf ve köylülüğün emek hareketinin yeni bir dinamiği olduğu tespiti, “olanak olarak” doğrudur ama bunun “gerçek” hale gelmesi; işçilerin hareketin başına geçtiği, esnaf ve köylüleri bir müttefik olarak emek mücadelesine bağlayacak bir örgütlenme ve bilinç düzeyine yükseldiğinde mümkündür. Bunun için de öncelikle; birimlerdeki örgütlenmenin her şeyin başı olması; temel örgüt biçimi olarak hareketi belirler duruma gelmesi son derece önemlidir. Aksi halde, sendikal bürokrasinin “aktifliği” ile sınırlı, geniş işçi, emekçi yığınları dışlamış, yüzeysel (bu anlamıyla derinliği olmayan) bir hareketin ne esnaf ne de köylü hareketiyle bütünleşmesi, ona yeni ve devrimci bir renk vermesi beklenemez.
Bunun aşılmasının ön koşulu ise, yine üretim ve hizmet birimlerinde dolaysız bir örgütlenme faaliyeti, sınıfın ileri kesimlerinin harekete önderlik etmek üzere kendilerini ortaya koyacak kadar birleşmiş ve örgütlenmiş, kendi partileriyle bütünleşmiş (en azından partileriyle paralel davranır durumda) olmasıdır. Dahası, bu ileri kesimin, geri kesimleri de harekete çekecek kadar yığınların içinde bir etkiye sahip olması gerekir. Aksi halde, işçi sınıfı dışındaki emekçi sınıfların öfke ve isyanlarının sistemin duvarlarını zorlaması; eskiyi, geleneksel olanı, geriye giderek durumunu ve toplumsal statüsünü koruma isteği yerine yeniyi ve emeğin Türkiye’sini kurma mücadelesiyle birleşmesi mümkün olmayacaktır.

ÜRETİM VE HİZMET BİRİMLERİNDEKİ ÇALIŞMAYA DİKKAT!
2001 yılı başındaki duruma göre, sendikal hareketin bugünkü temposu göz önüne alındığında, önümüzdeki birkaç ay içinde, genel çalışmanın içinde üretim ve hizmet birimlerindeki çalışmanın öneminin artacağı bir gerçektir.
Emek Platformu’nun aldığı kararların uygulanmasındaki zaafların yanı sıra kamudaki TİS’lerin IMF-hükümet programı çerçevesinde sonuçlanma eğilimine girmiş olması, kamu emekçileri sendikalarının konfederasyonları arasında grevli, toplusözleşmeli sendikal hak talebi konusunda anlaşmazlık çıkmış olması, hükümetin başlıca yasaları Meclis’ten geçirmiş bulunması ve bunlara karşı Emek Platformu cephesinden ciddi ve toplu bir tepkinin gelmemiş olması, krizin yükünün emekçilerin sırtına yıkılmasında kat edilen yol gibi gelişmeler, emek cephesinden toplu ve tüm emekçileri kapsayan bir eylemler dönemini (beklenmedik gelişmeler, tüm toplumda heyecan uyandıracak ani “patlamalar” gündeme gelmezse) geriye itmiş görünmektedir. Bunun yerine; cam işkolunda greve çıkılması, işten çıkarmalara karşı tepkiler, özelleştirme girişimlerine karşı eylemlerin (İstanbul ve İzmir Sümerbank işçilerinin ve kamu bankalarının çalışanlarının özelleştirme karşıtı eylemleri, Telekom’daki özelleştirme hazırlıkları, kamuda yapılan TİS’lere karşı işçiler ve sendikalar düzeyinde (Hava-İş, Türk-İş ve hükümet arasındaki “ilke anlaşması”nı tanımadığını açıklamıştır. Başka sendikalarda uyup uymama tartışması vardır) tepkilerin yoğunlaşması, toplu işçi kıyımlarına, ücretsiz izinler ve esnek çalışma dayatmalarına karşı işyerlerinde ortaya çıkan tepkiler, özel sektörde TİS ihlalleri, esnek çalışma ve ücret düşürme dayatmaları sonucu çıkabilecek tepkiler, kamu emekçilerinin, KESK merkezli olarak yürüyen grevli, toplusözleşmeli sendikal hak mücadelesi, üretici köylülüğün, krizin yükünün köylülüğe yıkılması girişimleri karşısında giderek artma eğilimi gösteren tepkileri gibi olgular; önümüzdeki dönemin lokal ve bazen de bir tek üretim biriminde yükselen mücadelelere sahne olacağını göstermektedir.
Elbette ki; hareketin nesnel olarak geldiği yerden kimsenin şikâyet hakkı; ya da bir önceki dönemden daha geri bir hatta savrulmuş olmasından dolayı emek hareketi karşısında bir küskünlük ya da umutsuzluk söz konusu olamaz. Tersine, süreci, var olan koşulları doğru değerlendirmek, birer birer üretim birimleri ya da işkolları düzeyindeki gelişmeleri ciddiye alarak; birimlerdeki örgütlenmeleri hızlandırmak, hareketin yeniden toparlanmasının, ileri atılımının birer dayanağı olarak hareketin canlılığını koruduğu birimlerdeki çalışmayı “derinleştirmek”, ileri unsurlarla sınıf partisinin birleşmesini sağlamak gibi, hareket genelleşme eğilimine girdiğinde değeri çok daha iyi görülebilecek çalışmaları yapmanın bir fırsatı olarak değerlendirmek gerekir.
Sadece “hareket” olan üretim ve hizmet birimleri değil, ama çalışma alanı içindeki önemli birimler, Organize Sanayi bölgelerinde bir kürsü, bir mücadele merkezi olarak bir hareketlenmeye öncülük edebilecek pozisyondaki işyerleri, yakın dönemin çalışma hedefleri, hak mücadelesinin dayanakları olarak örgütlenmelerin inşa edileceği alanlar olarak görülmesi gerekir.
Üretim ve hizmet birimlerinde, organize sanayi bölgelerinde işten çıkarmalara, kıyımlara karşı mücadele, yoksul semtlerinde, işçi mahallelerinde, emekçi gençlik kesimleri içinde “işsizliğe karşı mücadele” olarak sürmek durumundadır. Üstelik bu semtlerde kişisel düzeyde “işsizlik” olarak gözlenen sosyal sorun; aileler düzeyinde aşırı yoksullaşma ve “açlık” olarak kendisini ortaya koymaktadır. Süreç bugünkü doğrultuda ilerlediği ölçüde işsizlik, sefalet, açlık ve bu durumdan doğan muhtemel “öfke patlamaları”, kent yoksullarının başkaldırısı da; çalışmanın dikkat noktalarından birisi olmak durumundadır.

Haziran 2001

Siyasal zeminin çözülmesi, fırsatlar ve görevler*

-I-
Dünya ve Türkiye’de, son çeyrek yüzyılda sermayenin devreye soktuğu sistemi yenileme politikalarının sonuçları hızla toplumsal yapıyı etkilerken, önceki koşullarda oluşmuş ekonomik, siyasi, toplumsal kurumlardaki çözülmeyi de olağanüstü bir biçimde hızlandırmış bulunuyor.
Sadece 1945 sonrası değil; ’90’ların başında “küreselleşme politikaları”nda, “Yeni Dünya Düzeni” konusunda işbirliği içinde olan AB ile Amerika, Rusya ile Amerika arasındaki birlik ve uzlaşma ayrılığa, çatışmaya dönüşmüş durumdayken; ABD, Avrupa’daki müttefiklerini yeniden saflaştırmak için elindeki tüm imkânları seferber etmiş bulunuyor.
ABD’nin, “Ya terörizmden yanasınız ya benden” sloganı ile giriştiği saflaştırmadan sonra, yeni bir birlik arayışının en son girişimi ise; Irak’ın işgali sırasında karşı karşıya geldiği Fransa, Almanya gibi ezeli müttefiklerini, NATO’ya yeni misyon biçme üstünden, NATO’yu BOP’a  ve kendi egemenlik stratejisine bağlamak için hamleler yapmasıdır.
Batılı gelişmiş kapitalist ülkelerin üstünde anlaştıkları ve 1990’ların başında ilan edilen “ebedi barış; “her yere demokrasi ve özgürlük”, “uluslararası adalet” gibi ilkeler üstünde yükseleceği ilan edilen Yeni Dünya Düzeni’nden artık kimse söz edemiyor. Çünkü; üç yıldan beri ABD, “terörizme karşı mücadele” adı altında; dünyayı yeniden saflaşmaya zorlamakta, “Yeni Dünya Düzeni’ni bir Amerikan dünyası olarak yeniden kurmak için hamlelerini arka arkaya yapmaktadır. Kimi zaman despotik yönetimlerin bulunduğu ülkelere özgürlük ve demokrasi götürmek, kimi zaman üstün Batı medeniyetini (Hıristiyan-Yahudi medeniyeti) ilkel medeniyetlerin tehdidinden kurtarmak için bir “Medeniyetler Savaşı” adına ABD; dünyanın her köşesine müdahale etmeyi, asker çıkarmayı, işgaller yapmayı, üsler kurmayı kendi hakkı olarak görmekte, herkesin de bu hakkı teslim etmesini istemektedir. Apaçıktır ki, ABD ve uluslararası sermaye güçlerinin eylemleri, dünyanın zincirlerinden boşanmış bir emperyalizm döneminden geçtiğini göstermektedir.
Bu hamleleri yaparken ABD, en başta BM olmak üzere, önceki dönemin temel kurumlarını, ittifaklarını, anlaşmalarını “eskimiş” ve “dünyanın sorunlarının çözümüne yanıt vermeyen kurumlar, yasalar” olarak dışlamakta, kendisini hiçbir kurala bağlamadan ülkeleri işgal etmeye kadar varan eylemlerle kendi dünyasını kurmanın yolunu açmaya çalışmaktadır.
Bu baskıların sonucu olarak, BM’nin, kuruluşunun ve yarım yüzyıl boyunca ABD’nin de savunduğu en temel ilkeleri bile, ABD-İngiltere Bloğu tarafından ayaklar altına alınmış bulunulmaktadır. Öyle ki, bu iki ülke pervasızlıkla; ülkelere savaş açmak, BM üyesi ülkeleri işgal etmek dahil her yolla amaçlarına varmak istediklerini açıklamaktan çekinmemektedirler. Amerika’nın, yanına İngiltere’yi de alarak giriştiği egemenliğini pekiştirme ve dünyada tam egemenlik manevraları; son 50 yılın en sorunsuz ittifakları olan Avrupa ülkelerini de bölmüş; Avrupa-Amerika kamplaşmasını gündeme getirirken, Rusya’nın da kendisini yeniden mevzilendirmesini hızlandırmıştır. Çin ve Japonya da yeni arayışlara yönelmiştir. Böylece dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkeleri, dünyayı, uzak olmayan bir gelecekte büyük bir savaşa sürüklemek de dahil, büyük alt üst oluşlara itebilecek karşıt emperyalist kamplara bölünmenin ciddi göstergelerini ortaya koymuşlardır. Öyle ki, ABD, yarattığı baskıyla AB üyesi ülkeleri bile aralarında bölüp bununla övünürken, Rusya’nın arka bahçesinde saldırı üsleri kurup İslam dünyasına karşı “Medeniyetler Savaşı” ilan ederek, yeni saflaşmalar, yeni çatışma ve savaş odakları oluşturmaktan geri durmamaktadır.

-II-
Öte yandan; son çeyrek yüzyıldır, en gelişmiş kapitalist ülkelerde devreye sokulup sonra da tüm dünyaya yayılan neoliberal ekonomik politikalar, “küreselleşme” adı altında kapitalist dünyanın temel politikasına dönüştürülerek, IMF, DTÖ, Dünya Bankası gibi uluslararası sermaye merkezleri öncülüğünde bütün ülkelere dayatılmakta; önceki dönemin emek-sermaye, sosyalizm-kapitalizm mücadelesi baskısıyla oluşan ekonomik, siyasi, sosyal kurumları, yasaları, anlaşma ve uzlaşmaları; varoluş temelleri çökertildiği için, hızla çözülmeye başlamış bulunmaktadır. Çözülmenin hızı ve etkisi ülkeden ülkeye değişse de, hemen hiçbir ülkede, kapitalizmin ideologları ve propagandacıları; işçi sınıfı ve onun haklarından, emekçilerin kazanımlarının korunmasından, eğitim, sağlık ve belediye hizmetlerinin parasız ve herkesin eşit yararlandığı haklar olduğundan (bütün bunlar ülkelerin yasa ve anayasalarında henüz yazılı olmaya devam etmekle birlikte) söz etmemektedir. Başka bir söyleyişle; KİT’ler, siyasi partiler, yasalar… dahil, son yüzyıl içinde oluşmuş pek çok kurum ve kuruluş; emek mücadelesinin ve sosyalizmin baskısıyla oluşmuş nüve ve niteliklerden arındırılarak, “yeniden yapılandırılmak” üzere tasfiye edilmektedir.
Kısacası; “her şey piyasa için” denilmekte ve her şeyin, her ilişki ve hizmetin “piyasa malı” haline dönüştürüldüğü bir karşı reform süreci işletilmektedir. Ve bu karşı reform, “toplumun eski değerlerden kurtulması ve yeniden yapılanması için yapılan reformlar” olarak, “burjuvazinin tüm toplumu ilerletme hamlesi” olarak  propaganda edilmektedir.

-III-
Gerek uluslararası sermaye merkezlerinin ve en gelişmiş kapitalist ülkelerin tüm dünyadaki sermaye güçlerini yeniden mevzilendirmek için giriştikleri müdahaleler ve Amerika’nın dünya egemenliği için yaptığı manevralar, gerekse Türkiye üstünde giriştiği operasyonlar, Türkiye’nin ekonomi, siyaset ve sosyal kurumlarındaki çözülmeyi hızlandırmıştır.
Bir bütün olarak bakıldığında; Türkiye’de ekonomik ve politik yeniden yapılanmada egemen güç odaklarının katettiği mesafe, yeni değerlendirmeler, yeni ayrımlar ve saflaşmaları gündeme getirecek kadar berraklaşmıştır.
İç ve dış güç odaklarının bölgede ve Türkiye’de yaptıkları müdahaleler, Türkiye’nin dış siyasetini Amerika’nın 11 Eylül sonrası konseptinin ihtiyaçlarına uygun hale gelecek biçimde yeniden yapılandırırken; “içeride” de, çeşitli siyasi odaklar; kendilerinin oluştuğu dönemde aralarında uzlaşarak kendisini meydana getiren unsurlarına ayrışıyor ve dün olması pek de mümkün görünmeyen yeni saflaşmaların ve yeni güç odaklarının oluşmasının olanaklarını da artırıcı bir rol oynuyor.
Bütün bu gelişmeler içinde nispeten yakın arayla yapılan iki seçim (3 Kasım 2002’de yapılan genel ve 28 Mart 2004’te yapılan yerel seçim); sermayenin güç merkezleri tarafından girişilen dünya egemenliği çatışması ve bunun devamı olarak ortaya çıkan karşı reform baskılarının Türkiye’de, siyasi partiler ve çeşitli güç odakları üstünde çözülmeye zorlayıcı bir rol oynadığını açıkça göstermiş; daha doğrusu bu çözülmeyi herkes tarafından görülür hale getirmiştir.

-IV-
Bütün bu gelişmeler karşısında; çeşitli siyasi odakların; daha önceki doğrultularından kimilerinin daha az kimilerinin daha çok saptıkları yönelişlere girdikleri, bazılarının ise, tümüyle varlık-yokluklarını tartışmak zorunda kaldığı bir dönemden geçiyoruz.
Bu doğrultudaki gelişmeler, çeşitli güç odaklarının yönelişlerinin yeniden ele alınıp değerlendirilmesini gerektirecek kadar önemlidir.
Ekonomik, siyasi, toplumsal bütün kurumlar; birbiriyle sürekli etkileşim içindedir ve bu alanların herhangi birinde olan değişim ötekileri de etkiler, onlarda ileriye ya da geriye doğru bir değişime yol açar. Yeni koşullar, her zaman, “eskiden” oluşmuş “birlikler” üstünde baskı oluşturur, onda bir değişimi zorlar. Ancak, bugün içinden geçilen süreç, olağan ayrışma ve bütünleşmelerden farklı olarak; nispeten kısa süreler içinde önemli ayrışmalar ve saflaşmalara yol açacak biçimde gerçekleşmekte, özellikle de uluslararası ve “ulusal” egemen güç odaklarının müdahaleleriyle bu saflaşmalar, yeniden şekillenmeleri doğrultusunda baskılar uygulanarak, oluşturulmaktadır.
Son çeyrek yüzyıldaki gelişmelere bakıldığında; öncelikle neoliberal politikalar, piyasa ekonomisi, mevcut düzen partilerine dayatılıp onların genel ve tartışmasız politikası yapılmış; sonra, özelleştirme, taşeronlaştırma, Toplam Kalite Yönetimi ve esnek çalışmanın yaygınlaştırılması üstünden emekçilerin kazanılmış haklarına savaş açılmış; bu politikalar, tedricen tüm düzen partilerinin ortak politikası haline getirilerek; daha önceki dönemde, birbiriyle nispeten farklı programlara sahip partilerin kronikleşen çekişmesi nedeniyle parçalanmış burjuva siyasal düzeni, neoliberal bir temelde “bütünleştirilir”ken, partiler arasındaki “program farkı” da ortadan kaldırılmıştır. Ama bu, aynı zamanda, son 50 yıl içinde kökleşip gelenekselleşen (DP-AP-ANAP-DYP, MSP-Fazilet, MHP, CHP-DSP)  ve son 10 yıl içinde en büyük parti olup sonra güç ve itibar yitirerek küçülen, CHP dışındaki (CHP 1999 seçimlerinde parlamento dışında kaldığı için bu toplumsal tokattan kurtulmuş, ama bugün muhalefetteyken bile kendisini dağıtmaya devam etmektedir) tüm düzen partilerinin  3 Kasım 2002 seçiminde parlamento dışına düşmesiyle somut bir aşamaya ulaşmıştır.
Halk yığınları; kendilerini işsizliğe, açlığa ve yoksulluğa iten neoliberal ekonomi politikaları ve IMF-Dünya Bankası programından, son 10 yılda iktidarda rol sahibi olan düzen partilerini sorumlu tutarak, onları cezalandırmış; bu cezayı, onların tümünü, 3 Kasım 2002 seçiminde barajın altına iterek vermiştir.
Bu sonucu, kimi “sol”daki politika esnafı ve bazı siyasi çevreler “halkın sağa kayması” olarak değerlendirmişse de; gerçekte bu durum, halkın, düzen partilerinden, en azından tanıdığı düzen partilerinden umut kestiğinin  ve bir kurtuluş için arayış içinde olduğunun çok açık bir ifadesi olmuştur. 
Tayyip Erdoğan ve arkasındaki güç odakları, bu gelişmeleri önceden görerek, eski geleneksel partilerinden kopmuş; görünüşte bir parti, ama gerçekte bir “seçim kazanma firması” olarak AKP kurulmuştur. Bu parti, aralarında bir siyasi ayniyet olup olmadığına bakılmaksızın, ilçelerden başlayarak, eski siyaset erbabından henüz ipliği pazara çıkmamış olanların bir araya gelerek oluşturdukları ve aralarında menfaat birliği kuran ekiplerin üstünde şekillendirilmiş; sadece seçimleri kazanma ortak amacıyla birleşen kesim ve çevrelerden oluşmuştur.
Bu hareketin merkezinde yer alan, eski Milli Nizam-Fazilet Partisi çizgisinden gelen ekip belirleyici bir konuma gelirken; seçimden hemen sonra, en büyük sermaye kesimleri, IMF, Dünya Bankası ve ABD ile girdikleri ilişkilerden, bu partinin öncü kadrosunun da Amerika’nın “ılımlı İslam” planına bağlandığı; bu amaçla, en azından seçimlerden önceki birkaç yıl içinde hazırlandığı anlaşılmaktadır.
Seçmenlerin sadece yüzde 25’inin oyunu aldığı halde milletvekillerinin yüzde 66’sını kazanarak, seçim sisteminin tüm avantajlarından yararlanan AKP, henüz yıpranmadan, üstelik de 2003 yılının ekonomik avantajlarını da arkasına alarak girdiği yerel seçimlerden, oylarını artırarak çıkmıştır.
Ama; bu oy artışı, egemenlerin istediği gibi, yüzde 57-58’lere varan büyüklüğe de ulaşamamıştır. Ancak şu da bir gerçektir ki, AKP, Meclis çoğunluğu ile sermayenin parçalanan siyasi dünyasını bütünleştirmiş, egemenlere rahat bir nefes alma fırsatı tanımıştır. Düzen partilerinin Meclis dışına düşmesi de, AKP’nin ve arkasındaki sermaye güçlerinin; “siyasette yeniden yapılanma” amaçlarına varmalarını oldukça kolaylaştırmıştır.
Bu tablodan anlaşılmaktadır ki, dünya ölçüsünde ve Türkiye’de neoliberal, küreselleşmeci politikalar ve Amerika ve öteki gelişmiş ülkelerin bölgeye müdahalelerinin en çok etkili olduğu alan, siyaset alanı olmuştur. Son 50 yılda üç askeri darbeye ve askeri müdahalelere rağmen ayakta durmayı başaran sermayenin politika alanı; son 10-15 yıl içinde hızla çözülerek, partileri ve bir dizi kurumları, politika dünyasından ya silinmişler ya da basit figüranlar durumuna düşmüşlerdir.
Kuşkusuz ki, egemen sınıflar, iç ve dış büyük sermaye mihrakları; 3 Kasım seçimlerinin kendilerinin en iyimser tahminlerini bile aşan bir sonuç doğurması karşısında, AKP iktidarını kendileri için yeni bir fırsat olarak değerlendirmek amacıyla, var güçleriyle AKP’nin arkasına mevzilenmiştir.
Geçmişte ANAP, DYP, RP, CHP gibi partilerin arkasında yer alan egemen güç odakları; şimdi AKP’nin arkasında yer alarak, onu “koçbaşı” olarak kullanma yoluna yönelmiştir. Yerel seçimlerde AKP’ye verilen destek, etkisiz bir CHP muhalefetine bile tahammülsüzlüğe varan tutum; onların amaçları bakımından kazandıkları mevzinin önemini açıklar mahiyettedir.
Bu çerçevede, TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB, çeşitli SİAD’lar ve Genç İş Adamları Derneği vb. sermaye örgütlerinin sözcüleri, zaman zaman hükümetin şu ya da bu politikasından şikâyet etmektedir. Ama bu, onların AKP’nin arkasından çekildikleri, başka bir yönelişe girdikleri anlamına gelmemektedir.
Bir seçim kazanma firması olarak yola çıkan AKP, şimdi de bir “siyaset firması”, iç ve dış politikayı kâr-zarar hesabı üstünden yürüten bir “siyasi holding” gibi davranmaya yönelerek, en büyük sermaye kesimlerinin ve neoliberalizmin lokomotif gücü olmaya aday olmuştur.

-V-
CHP ve sosyal demokrasinin pozisyonuna ilişkin olarak ise, şunlar söylenmelidir. CHP, 3 Kasım seçiminde barajı aşan ikinci parti oldu. Ancak 175 milletvekiline karşın etkin bir muhalefet uygulamayı başarabilmiş değil. Çünkü; sosyal demokrasinin üstünde yükseldiği “sosyal devlet” hızla çökmektedir. Bir bakıma işçi sınıfının mücadelesi ve sosyalizmin yarattığı kazanımların gölgesinde politika yapan sosyal demokrasi, bu kazanımların ortadan kaldırılmasına paralel olarak inandırıcılığını yitirmiştir. Sosyal temelini ve inandırıcılığını yitiren sosyal demokrasi; DSP, SHP, YTP ve CHP olarak parçalanır ve ilk üç parçası iyice eriyip politika arenasının etkisiz adlarına dönüşürken, şimdi de en büyük sosyal demokratik kesim olan CHP’de yeni sancılar otaya çıkmış bulunmaktadır.
Bir yanda sosyal demokrasiyi ve CHP’yi piyasaya, büyük sermayenin çıkarlarına ve Amerika’nın dünya egemenliği stratejisine bağlamaya yönelmiş Kemal Dervişçiler, öte yanda statükocu ve yıkılan, çözülme içindeki statükoya sarılmış ama tuttuğu her parça da elinden kaydığı için, her gün kendilerini yeniden tarif etmek durumunda kalan Baykalcılar arasındaki çekişme, CHP içindeki gerilimi artırmaktadır. Bu gerilim ve sorunlar karşısında kendisinden beklenen tutumlarının alınamaması, CHP içinde “konjonktürel” nedenlerle yeni muhalefet odaklarının oluşmasına da yol açmaktadır. CHP ve sosyal demokrasideki çözülme asıl olarak; CHP ve sosyal demokrasiye umut bağlamış halk kesimleri arasında CHP’den ve sosyal demokrasiden koparak yeni arayışlara yönelme; karamsarlık, siyasetten tümden uzaklaşma biçimindeki eğilimlere yol açmaktadır.
Yakın bir gelecekte; “CHP’den daha halkçı, anti-emperyalist, Türkiye’nin demokratikleşmesinden yana bir odak oluşarak, sosyal demokrasiye ve CHP’ye demokrasi, laiklik, bağımsızlık gibi değerler adına bağlanan geniş emekçi kesimini bu doğrultuda birleştirebilir mi?” sorusuna bugün “evet” demek oldukça güçtür. Ama, CHP’nin geniş emekçi tabanının; bir “arayışa” yöneldiğine, kendi talepleriyle uyuşan bir güç odağı bulduğunda onunla birleşeceğine dair gelişmeler, ciddi belirtiler olduğu ise kesindir.

-VI-
3 Kasım 2002 ve 28 Mart 2004 seçimlerinin galibi AKP olmuştur. Ama, bu iki seçimden çıkarılacak en önemli sonuç (son 10 yılın seçim sonuçlarıyla da birleştirildiğinde), halk yığınlarının AKP ve onun dünya görüşüne, savunduğu IMF’ci, neoliberal programa yönelip bağlandığı değildir. Tersine, halkın AKP’ye oy vermiş olması ikincil önemdedir. Burada asıl önemli olan ise; Türkiye’nin çok partili yaşama geçmesinden bu yana halk yığınlarının ilk kez tüm düzen partilerinden umut kesmesi, şu parti yanlıları bu parti yanlıları olarak bölünmüş olmayı tali plana iterek, bir kurtuluş arayışına yönelmesidir. Son 10 yıl içinde, hiçbir düzen partisinin bir seçim döneminden fazla aldığı oy oranını koruyamaması, 3 Kasım seçimiyle de geleneksel köklere sahip beş düzen partisinin birden barajın altına sürüklenmesi; halkın artık, “parti tutmak için parti tutmak”tan, kendisini herhangi bir düzen partisine angaje etmekten kurtulmuş olduğunun ifadesidir.
Bundan da önemlisi; sadece legal siyasi partilerin değil, ama, bu siyasi partilerin üstünde kurulduğu ve politika yaptığı, Cumhuriyet’in başından beri, ideolojik ve siyasi başlıca güç merkezlerinin de ciddi bir çözülme sürecine girdiği; bu güç merkezlerinin, iç ve dış güç odaklarının baskısıyla, kendilerini oluşturan unsurlara ayrışarak çözülmesinin hızlandığı gözlenmektedir.
Bu durum; siyasi alanda yeni saflaşmaları, yeni güç merkezlerinin oluşmasının imkânlarını yaratırken, aynı zamanda, önümüzdeki dönemin siyaset ve sosyal yaşamındaki dinamiklerinin neler olacağının işaretlerini de ortaya koymuş bulunmaktadır.
Cumhuriyet’in başından beri başlıca düzen partilerinin üstünde şekillenip onlardan feyz aldığı ve bugün çözülerek unsurlarına ayrışan üç başlıca akım şunlardır: Kemalizm, İslamcılık ve Kürt milliyetçiliği ve onların üstünden şekillenen siyaset.

a-) Kemalizm
Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında oluşan ve Cumhuriyet’e ana karakterini veren Kemalizm, doğası gereği oluştuğu dönemdeki ulusal ve uluslararası koşullardan etkilenmiş, o koşulların damgasını taşıyan izlerle şekillenmiş, dolayısıyla zamana göre öne çıkan değişik eğilimlerden oluşan bir akım olmuştur. Türkiye’nin politik yaşamının çok partili dönemi olan son yarım yüzyıldan fazla zaman içinde Kemalizm’in ana tutumu; dönemlere göre, anti-emperyalizm, şeriat karşıtlığı ve “bölücülük” kaygısının öne çıkarılarak Kürt hakları karşıtlığı, özellikle de darbe dönemleri sonrasında “demokrasi” ve “özgürlük” isteğini öne çıkarmak biçiminde olmuştur.
Oluşum süreci göz önüne alındığında denebilir ki, Kemalizm’in, her yöne çekilebilirse de, onu bugüne getiren ve bugün de hâlâ canlı kalmasını sağlayan yanı, Kurtuluş Savaşı’na yön veren bağımsızlıkçı eğilimdir. Bu eğilim, son yıllarda; bir yandan Kürt sorununun gündeme gelmesiyle, “bölücülük” gerekçesiyle, “demokrasi düşmanlığı”na dönüşmüş; Amerika’nın İslamcı akımları yedeklemesinin baskısıyla da, “şeriata karşı olma” üstünden İslam dininin etkisindeki geniş halk yığınlarıyla karşı karşıya gelmiştir. Bu tepki, dinin etkisindeki geniş yığınları, şeriatçı, Amerikancı, din üstünden siyaset yapan kesimlerin kucağına itmeye varacak kadar abartılmıştır. Dahası; bugün dünün Kemalistleri arasında bir ayrışmayı gündeme getirmiş; bir bölümü, -eskiden Kemalizm’i cuntaların, faşist darbelerin başlıca ideolojik, siyasal dayanağı olarak kullanmaya yöneldikleri gibi-, Kemalizm adına, MHP-Ülkü Ocakları, Aydınlar Ocağı gibi ırkçı, şoven milliyetçi kesimlerle birleşerek Kızılelmacılığa yönelirken, yine bir başka kesimin ise, ABD’nin egemenlik planlarıyla, BOP’la, küreselleşme ve neoliberalizmle uzlaşma ve CHP çizgisine yöneldiğini görmek mümkündür. Ama, Kemalizm’in tarihsel rolüne daha uygun tutum takınan Kemalistler’in, bugün bu iki eğilimin de baskısından kurtulmuş olarak;
– Kürt sorununun çözülmemesinin Türkiye’yi geriye götürdüğünü ve asıl bölücülüğü sorunu çözmeyenlerin yaptığını, “Kürt haklarından söz edenlerin “bölücü” görülmesinin Kemalistleri ırkçı, şoven milliyetçi, en hafifinden antidemokratik bir konuma ittiğini,
– Şeriat sorununun en uçtan yorumunun, halk yığınlarını şeriatçıların kucağına ittiğini benimseme eğilimi gösterdiğini,
– Kıbrıs, Kuzey Irak gibi iç politikayla çok içli dışlı hale gelen dış politika konularında da Kemalist çevrelerde bir ayrışmanın kaçınılmaz olduğunu söyleyebiliriz.
Bu eğilimlere bakarak, Kemalistlerin Kurtuluş Savaşı geleneğine ve bağımsızlık değerlerine sahip çıkan ana gövdesinin; anti-emperyalist, anti-Amerikan tutumlarına, demokrasi sorununda yeni açılımlara yönelmeyi eklemek için hareketlendiklerini söyleyebiliriz. Bu çerçevede; Türkiye’nin demokratikleşmesi için Kürt sorununun çözümünün halkçı ve demokratik bir yolunun bulunduğu; şeriata karşı mücadelenin “Kahrolsun şeriat yaşasın laiklik” ötesinde yaklaşımlar gerektirdiği, Kıbrıs, Kuzey Irak gibi konularda şoven milliyetçiliğe prim veren tutumların Kemalizm’in geleneksel “Misak-ı Milli sınırları” ve “Yurtta sulh cihanda sulh” fikriyle bağdaşmadığı gerçeğinin de görülmeye başlandığına dair belirtiler vardır.
Böyle bir yöneliş; Kemalizm’in etkisi altındaki, Cumhuriyet’in aydın ve entelektüel birikiminin ana gövdesini temsil eden katmanların da mücadeleye olumlu katkı yapacakları bir pozisyona çekilmesi; Türkiye’nin bağımsız ve demokratik bir ülke olması mücadelesinde Kemalizm’in yalıtılmış, bu anlamıyla da demokrasi düşmanı çevrelerin dayanağı olmaktan kurtulması; anti-emperyalist ve demokratik bir güçbirliği odağının oluşturulmasına, bağımsız ve demokratik bir Türkiye mücadelesinin güçlendirilmesine katkı bakımından son derece önemli bir imkândır.

b-) İslamcılık
Bütün bir “Soğuk Savaş” dönemi boyunca Amerika ve batı emperyalizminin stratejisi doğrultusunda anti-komünizm adına; emperyalizmin dünya egemenliğine yedeklenen İslamcı akımlar ve bu akımların etkisi altındaki yoksul halk yığınları; önce “küreselleşme politikaları”nın yarattığı yoksullaşma ve sömürünün azgınlaştırılması, arkasından da ABD’nin başta İslam dünyası ve İslam uygarlığını hedef alan politikalarının baskısıyla, yeni bir ayrışmaya sürüklenirken; kendi içinde yeniden saflaşmaya uğramıştır. ABD’nin dünya egemenliği stratejisine bağlanan “Amerikancı İslam”, aynı anlama gelmek üzere “Ilımlı İslam” ile Amerika’ya karşı anti-emperyalist, en azından anti-Amerikancı İslam ayrışması gündeme gelmiş bulunmaktadır.
Bu çerçevede, Adnan Hocacılar, Fethullahçılar gibi, açıkça Amerikancı bir tutum alan tarikatların yanı sıra, AKP iktidarının arkasına mevzilenmiş, onun politik hattı üstünden emperyalizmle de uzlaşma çizgisi izleyen değişik akımlarla anılan irili ufaklı dini çevrelerin, cemaatlerin bulunduğu bir gerçektir.
“Yeşil Kuşak” dönemi boyunca, Amerika’nın dünya egemenliği hizmetine girmiş olan İslamcı çevrelerin, bu uzun dönem içinde kendi içinde farklılıklar göstermesine karşın, Amerika ile ilişkileri, elbette ki, onlara çok şey kaybettirmiştir. Ve Amerikan istihbarat örgütlerinin bu akımlar içinde etkin bir örgütlenme kurduğu da bir gerçektir. Ancak Amerikan yönetiminin, 11 Eylül sonrasında açıkça İslam medeniyetini ve İslam ülkelerini hedefe koyarak, “Medeniyetler Savaşı”, “Haçlı Seferi” ilan etmesi; en sonunda da, BOP’la, İslam dünyasını terbiye edip, kendi stratejisine bağlamak için açtığı çok yönlü mücadele, İslamcı akımlar arasındaki ayrışmayı, saflaşmayı hızlandırmıştır. Ancak, tüm bu ayrışmanın derinden hissedildiği bir dönemde, AKP’nin İslamcı diye ifade edilen çevrelerin desteği ile iktidar olması ve onun Amerikancı çizgisi, bu bölünmeyi yavaşlatan ve Amerika lehine gelişmelere yol açan bir rol oynasa da; Irak’ın işgali, Filistin’de Amerikan desteğindeki İsrail’in katliama varan vahşeti; çocuk, yaşlı, kadın demeden yürütülen savaş, İslam dünyasındaki anti-Amerikancı gelişmeleri olağanüstü büyütmüştür. Fethullahçılık, Işıkçılık gibi güçlü tarikatları da arkasına alan AKP Hükümet bloğunun baskılamasına karşın, anti-Amerikancı İslamcı eğilimin en azından yakın gelecek bakımından güç kazanacağını söylemek bir kehanet olmayacaktır.
Kuşkusuz ki; saflaşma netleştikçe ve İslamcı çevrelerde anti-Amerikancılık büyüdükçe, en önemlisi de, anti-Amerikancı İslamcılar Amerika ve Amerikancıların (AKP’nin de) somut hedefi haline geldikçe, bölünme derinleşecek, İslamcı akımların Amerikan karşıtlığı artacak, AKP tarafından bloke edilen geniş emekçi yığınların anti-Amerikan ve anti-emperyalist mücadeleye çekilmeleri daha da kolaylaşacaktır.
Amerikan karşıtı İslamcı çevrelerin son yıllarda giderek artan bir biçimde devrimci, anti-emperyalist kesimlerle ortak eylemlere girmeleri, alanlara birlikte çıkmaları, İslam’ın etkisi altındaki geniş kitlelerin irtibat kurulabilen kesimlerinin emek hareketi ve sınıf partisinin bildirilerine, ajitasyonuna, çağrılarına yeni bir ilgiyle yaklaşmaları, sınıf partisini “sol” siyasi çevrelerden ayrı görecek kadar olup biteni fark etmeye başlamaları; anti-emperyalist mücadele ve demokrasi mücadelesi bakımından son derece önem verilmesi gereken olgulardır.
Kuşkusuz ki; anti-emperyalizmde en radikal söylem tutturan “İslamcı” çevrelerde bile, söz demokrasiden, ülkenin demokratikleşmesinden açıldığında; sadece “türban” ve “şeriatın umdeleri”nin savunulması özgürlüğü ile sınırlı bir demokrasi talepleri olduğu; özellikle de Kürtlerin hakları, bireysel özgürlükler ve laisizm konusunda kimi zaman üstü örtülü, ama çoğu zaman da açıkça bir gericiliğin bulunduğu bir gerçektir. Bunun, onların ideolojik pozisyonlarıyla ilgili olduğu tartışma götürmezdir. Dahası, bu konudaki ayak diremenin mücadelenin ilerlemesiyle en azından bir ölçüde kırılabileceği beklenirse de, asıl olarak onların demokrasi mücadelesinin taleplerinin başlıcalarını kabulünün, ancak mücadelenin ilerlemesi ve “sıcak mücadelenin zorlamasıyla” olabileceği, tarihin gösterdiği bir gerçektir. Bu yüzden de, bu çevrelerle, bugün asıl olarak, anti-Amerikan ağırlıkta talepler üstünden bir ilişki öne çıkacak, demokrasi konusunda ise, değişik fraksiyonlarla değişik düzeylerde birlikler söz konusu olabilecektir. 

c-) Kürt mücadelesi
1980’lerin ortalarından başlayarak gelişen Kürtlerin ulusal hak ve özgürlük mücadelesi, asıl olarak “Kürt kimliği” üstünden ilerledi. Baskılara, bütün bir bölgenin terörize edilmesine, onca ölümlere, kayıplara, faili meçhullere karşın bu mücadele içinde birleşen geniş bir halk kesimi; Türkiye’nin demokratikleşmesinin en önemli dinamiği haline geldi.
Süreç içinde, kimi hakların egemenler tarafından kabul edilmek zorunda kalınması, öte yandan da, giderek sadece Kürt yığınlarının kimlik mücadelesi etrafında birleşen kesiminin mücadelesiyle başarıya ulaşılamayacağını, dolayısıyla Türk emekçilerin demokrasi mücadelesi ile birleşilmesinin gerekli olduğunu gösteren olgular ve nihayet Kürt emekçilerin iş, ekmek, barınma gibi taleplerinin de mücadelenin bir alanı olarak önem kazanması gibi gelişmeler; “kimlik mücadelesi”nin yanı sıra emeğin haklarının da bu kavganın bileşeni olarak geliştirilmesini dayattı.
Ve bu, aynı zamanda, eski birliğin, yeni ve daha geniş bir birlik ihtiyacına fırsat tanımak üzere çözüldüğü bir sürece karşılık geldi. (Bu yenileme yapılamadığı ölçüde, son iki seçimde daha açıkça görüldüğü gibi, “kimlik mücadelesinin birleştirdiği yığınlar, güncel ihtiyaçları için egemen sınıf partileriyle uzlaşmaya yöneliyor.)
Irak’ın ABD tarafından işgali, Kuzey Irak’taki gelişmeler ve Amerika’nın bölgeyi şekillendirmek için yaptığı girişimler, Türkiye merkezli (Irak, Suriye, İran’daki Kürtler içinde de etkisi oldu) olan Kürt mücadelesinin içindeki feodal, milliyetçi çevreleri ABD ve onun politikalarına yaklaştırırken; sorunu, Kürt halk yığınlarının çıkarları, halkların kardeşliği ve tüm Ortadoğu’daki sorunların bir parçası olarak ele alan devrimci eğilim de, kendi pozisyonunu yenileme ihtiyacını hissetti. Böylece bu kesim, bir hamle yaparak, kendi hedeflerini, Türkiye’nin Türk kökenli ve öteki milliyetlerinden halklarının talepleriyle birleştirmeye; bağımsız, demokratik bir Türkiye’nin aynı zamanda Kürtlerin de taleplerini karşılayacağı yaklaşımıyla ortak talepler etrafında mücadelesini yenilemeye yöneldi.
1980’lerde silahlı bir mücadeleye de dönüşerek gelişen “kimlik mücadelesi” etrafındaki birliğin çözülmesini, 3 Kasım 2002 ve 28 Mart 2004 seçim sonuçları çok açık bir biçimde ortaya koydu. Barış ve Demokrasi Bloğu ile Demokratik Güçbirliği’nin oluşmasında, sorunun, sadece birleşen parti ve çevrelerin “dar” kalmasından öte olduğu da, bu iki seçim ve iki seçim arasındaki 17 ayda somut olarak görüldü. Dolayısıyla yaşanan süreç, Kürt sorunu ve Kürtlerin taleplerinin çözümü için atılan adımların, emperyalizmin bölgeye müdahalesine karşı ortak bir tutumda birleşmesi, Türkiye’nin bağımsızlık ve demokrasi sorununu da çözecek bir güç odağının oluşturulması ihtiyacını dayatmıştır.
ABD ve AB’nin Kürt sorunu karşısındaki geleneksel ikiyüzlü tutumları ve bölgeye müdahalelerini yoğunlaştırmaları, feodal aşiret ve Kürt burjuvazisi kaynaklı milliyetçiliğin emperyalist güçlere ve Türk egemen güç odaklarına yaklaşması, onlarla Kürtlerin kazanımlarını satma pazarlığına girişmesi; Türk ve Kürt kökenli halk güçlerini birleştirecek birliğin; seçim birliğini aşarak, hayatın her alanına müdahale edecek bir mücadele hattına girmesi, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve bağımsız bir ülke olmasının taleplerini kapsaması ihtiyacını acilleştirmiş bulunmaktadır. Çünkü mevcut somut durum içinde Kürt özgürlük mücadelesinin birikimi, bu birikimin “kimlik birliği”nin çözülmesiyle heder olmaması, tersine, bunun daha ileriden ve daha geniş bir birliğe hizmet etmesi siyasal alandaki mücadele bakımından son derece önemlidir. Ve geçen süre içinde, en azından Kürt özgürlük mücadelesinin öncü kesimi; özgürlük ve demokrasi mücadelesinin, Türkiye’nin demokrasi güçleriyle, emek mücadelesiyle birleşerek verilmesinin mümkün ve Türk, Kürt her milliyetten halk kesimleri için zorunlu olduğunu görmüştür.
Bu, içinden geçilen zor süreç için, hayati önemde bir gelişmedir. Süreç ilerledikçe de; demokrasi ve özgürlük mücadelesinin Kürt bileşenleri içindeki ayrışma netleşecektir.
İlk bakışta, bu saflaşma; Kürt mücadelesini zayıflatacak gibi görünse de, aslında, bir yandan geniş Kürt emekçi kesimlerinin özlemleri ve acil talepleriyle demokrasi ve özgürlük mücadelesinin birleşmesi, öte yandan da her milliyetten Türkiye demokratlarının ve halklarının Kürt halkıyla kardeşleşme ve birleşme yolunu açan bir saflaşma olması bakımından, doğru değerlendirilirse, güçlendiricidir ve son derece önemli gelişmelere yol açacaktır.

-VII-
Aktüel siyaset alanı ve bu aktüel siyasetin dayanağı olan temel akımları; çözülmeye, yeniden saflaşmalara ve yeni pozisyonlar almaya zorlayan koşullar, emek hareketinin üstünde yükseldiği eski zemini tahrip ederken; aynı zamanda sendikaları ve öteki emek örgütlerini de çözmektedir.
Özellikle sermaye güçlerinin; ekonomilerini piyasa ekonomisi denilen ihtiyaçlara göre yeniden biçimlendirmesi, özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma, Toplam Kalite Yönetimi uygulamaları, uluslararası sermayenin dolaşımı önündeki tüm engellerin kaldırılması için yürüttüğü seferberlik, önceki dönemin koşullarında, sermaye ile uzlaşma temelinde kurulmuş, ama geniş işçi kesimlerini içinde toplayan sendika ve emek örgütlerini hızla üye ve etkinliklerini kaybetme sürecine itmiştir.
En azından son 15 yıldır bu alandaki gelişmeler, son yıllarda daha da derinlemesine bir çözülmeyle sürerken; hem ulusal hem de uluslararası planda, emek mücadelesinin çıkış yolu aradığı bir döneme girilmiştir. Dolayısıyla bir yandan sendikalar ve emek örgütleri güç ve üye kaybederken, öte yandan da, mücadeleci sendika merkezlerinin oluşması, sınıfın, emekçilerin, sistem ve onun saldırılarıyla baş edecek mücadele merkezleri oluşturmasını pratik olarak çözmek üzere gündeme alacakları koşulları da geliştirmiş bulunmaktadır.

-VIII-
Gerek siyasi partiler ve onların üstünde şekillendiği zemindeki çözülme, gerekse sendikal alan ve emek örgütlerinin çözülmesi; yığınların, sermaye güçleri karşısındaki pozisyonlarının yenilenmesi ve siyaset alanında yeniden saflaşma için son derece önemli bir fırsatı da sunmuş bulunmaktadır.
Bu durum, sınıf partisinin görevlerini ağırlaştırırken; ona, tüm halk güçlerinin birleştirilmesinde son derece önemli imkânlar da sunmaktadır.
Bu imkânların en başında; son iki seçimde ortaya çıkan, Blok ve Güçbirliği adı altında oluşturulan ittifakların çok daha genişletilmesi, daha da önemlisi, ittifakın toplumsal bir temele oturtulması vardır. Dahası, somut koşullar göz önüne alındığında, böyle bir ittifakın gerçekleştirilmesinde, sınıf partisinin mevcut pozisyonu, onu, bu birliğin gerçekleştirilmesinde en önemli rolü oynayacak bir pozisyona itmiştir.
Bunun da ötesinde ortaya çıkan durum; hem siyasi alanda hem de sınıfsal alanda sınıf partisinin siyaset yapma alanını genişletirken, aynı zamanda, onun görevini de ağırlaştırmıştır. Çünkü böyle temel bir birliğin oluşturulmasının omurgasının; işçi sınıfının ve öteki emekçi kesimlerin bir güç olabilecek biçimde örgütlenmesiyle ortaya çıkacağı apaçıktır. Bunu da, sınıf partisinin, sınıf içindeki, değişik emekçi kesimler içindeki çalışmasının başarısının belirleyeceği ortadadır.
Bu sorumluluğun yerine getirilmesinin, sunulan tarihsel fırsatın bir gerçeğe çevrilmesinin, sadece partilerin merkezleri, güç odaklarının en önde gelen temsilcileri arasında yapılacak görüşmelerle “bitirilmesi” mümkün değildir. Tersine, işçi ve emekçi sınıfların içinde, halk yığınları arasında her kademedeki partililerin, bu görevin yerine getirilmesinde gerekli gayreti göstermesi; siyasetin, halkın kurtuluşunun kendisinin ve sorunlarının geniş işçi yığınları arasında tartışmaya açılması; bu tartışmaların, sınıfın bilinç sıçramasının bir vesilesi olarak değerlendirilmesi, mücadelenin ve taleplerin bu bilinçle belirlenmesi; bu görevin gerektirdiği bir azim, cesaret ve feragatle çalışılması, ortaya çıkan fırsatların gerçek olması için zorunluluktur.
Çünkü hem sınıf hem de halk güçlerinin bir araya gelip sermaye güçleri ve emperyalizmin karşısında birleşip bir cephe oluşturması, öyle birkaç görüşme ve “birlik” çağrılarıyla olabilir bir şey değildir. Tersine, aşağıdan yukarı uzun soluklu, yukarıdan aşağıya da son derece yaratıcı ve her ayrıntısı düşünülmüş, yaşamın ortaya çıkardığı her yeni gelişmede bütün güçleri yeniden mevzilendirme yeteneğini içeren adımlar atmayı, daha da önemlisi, günlük mücadele içinde adım adım birliği örmeyi, hayatın her imkânını, bu birliğin gerçekleşmesi için seferber etmeyi gerektirir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑