uygulanan ekonomi politika ve emekçiler

 Başbakan ve ekonomiyle ilgili bakanlar başta olmak üzere, AKP hükümetinin sözcüleri, “ekonominin iyiye gittiği, refah düzeyinin yükseldiği, Türkiye’nin güvenilirliğinin arttığı” iddialarını 2007 yılında da sürdürdüler. AKP sözcüleri, yıllık ortalama % 5 civarındaki büyüme, işletme verimliliği ve kapasite kullanımında yükselme, ihracatta ve dış sermaye girişinde artış, “borçlanma olanağı”, şirket kârlarındaki artış ve dolar milyarderlerinin sayısının 28’e yükselmesi gibi verileri, ekonomi politikalarının başarısına kanıt olarak gösteriyorlar. Hükümet ve ekonomi üst bürokrasisi, 2002-2007 dönemi uygulamalarının sermaye yararına sonuçlarını bu yönde yorumlamaktadır. Buna göre, yüksek banka kârları, ihracatın 100 milyar doları aşması”, sınai ürünler ihracatındaki büyüme ve yabancı sermaye girişi” gibi gelişmeler, bu politikanın sürdürülmesinin salt yararlarını göstermemiş, sürdürülmesi gereğini de kanıtlamıştır.

Türkiye ekonomisinin, 2000’li yılların başında yaşadığı mali-ekonomik krizden sonra, uluslararası ölçekte izlenen emek düşmanı sert politikalar desteğinde belirli bir büyüme trendi göstermesi, bu propagandanın en önemli dayanağını oluşturuyor.

Ekonomi ve Hazine’den sorumlu devlet bakanları ve üst bürokratlar, uluslararası mali sermaye kurumlarıyla tekelci işletmelerin sözcülerini kaynak göstererek, Türkiye’nin hızlı kalkınmakta olan ülkelerin önünde yer aldığını ve bunu uluslararası sermaye ile sağladığı uyum sayesinde gerçekleştirdiğini ileri sürüyor; bu yönde daha hızlı adım atılmasıiçin çalışacaklarını ilan ediyorlar. Başbakan ve hükümet yetkilileri, bu kurum ve işletmelerin sözcülerinin, “Türkiye’yi, serbest piyasa ekonomisi, yetenekli işgücü ve hükümet yetkililerinin olumlu davranışları ile yatırım için mükemmel bir yer [1] olarak görmelerini, politikalarının doğruluğuna kanıt sayıyor, uluslararası tekellerin Türkiye’yi kilit önemdeki stratejik pazarlardan biri olarak seçmeleri, Türkiye’deki iş ortamını çok cazip bulmaları ve beklentilerimizin ötesinde güzel sonuçlar aldık[2] diye yüksek getiri sağlamalarıyla övünmelerini, “yola devam etme” ölçüsü olarak alıyorlar.

Hükümet sözcüleriyle ekonomi üst bürokrasisinin bu iddiaları ve “başarı için” yapılmasına karar verilen yeni düzenlemeler, hükümetin ekonomi politikalarının, a) 2002-2007 dönemi uygulamaları ve b) 2008 ve sonrasına dair ilan edilmiş hedefler yönünden irdelenmesini gerekli kılıyor.

 

UYGULAMALAR NE GETİRDİ?

AKP hükümetinin birinci beş yıllık yönetimi süresince uyguladığı ekonomi politika, devlet kuruluşlarının “haraç-mezat” satılmasını; uluslararası şirketlere vergi muafiyetini, enerji kullanımı başta olmak üzere çeşitli özel teşvikleri, çalışma yaşamının esnekleştirilip kuralsızlaştırılmasını içeriyordu. AKP, parti ve hükümet programında dile getirdiği ekonomi politikaları, eksiksiz denebilecek biçimde uygulamaya koydu. Bu uygulamalar sonucu, büyük sermaye ve uluslararası tekellerin kârları büyüdü, kapitalistler daha az işçiyle daha fazla üretim olanaklarını genişlettiler ve düşük ücret ve sosyal hak kısıntıları sonucu kârlarını daha da artırdılar. Bu politikanın diğer bir sonucu, borç ve faizlerin artması, “sıcak para girişi”nin hız kazanması ve miktar olarak büyümesi, buna bağlı olarak, dışarıya kaynak transferinin artışı ve bağımlılığın daha da ağırlaşmasıydı. Uygulanan politika nedeniyle tarım ve hayvancılık alanında büyük tahribatlar yaşandı, işsizlik arttı, küçük üreticiler kitleler halinde iflasa sürüklendiler. İşçilik ücretlerinin, maaşların ve tarımsal ürün taban fiyatlarının reel olarak geriye çekilmesi sonucu, satın alma güçleri daha da gerileyen işçi ve emekçilerin ‘yaşam kalitesi’ iyice düştü.

Hükümetin ekonomi politikalarının çerçevesini çizen, büyük sermaye ve uluslararası tekellerin çıkarlarıydı. İç ve uluslararası koşullar, bu politikaların başarılı sayılabilir tarzda uygulanmasını olanaklı kıldı. Tekellerin kârlarını artırmaları, daha az sayıda işçi ile (ve teknolojiden yararlanarak) daha fazla iş yapmayı, kapasite kullanımı ve verimlilikte artış sağlayarak artı değer sömürüsünü büyütmeleri, “sıcak para çevrimleri”yle yüksek miktarda rant ve faiz getirisi sağlamaları bu başarılar arasındaydı.

Ancak, hükümet politikaları, sorunların ertelenerek biriktirilmesine yol açan, kapitalist “gelecek” açısından sorunlu, “kriz davet eder” mahiyette politikalardı.  İşçi sınıfı ve emekçiler açısından ise, bu politikalar, kapitalist çıkarların ifadesi olarak, saldırı ve sömürüyü olabilir en geniş ölçekte gerçekleştirme amaçlı olmalarıyla belirginlik gösterdiler.

Sermaye ve hükümetinin en önemli hedefi, üretim maliyetini olanaklı en düşük düzeye çekmek, ücretleri düşürmek, çalışma sürelerini uzatmak ve böylece sömürü oranını artırmaktı.

2007 sonu ve 2008 başında, asgari ücrete aylık 16 YTL (günlük 55 ykrş), maaşlara %2+2 oranında ‘zam yapılması’na karşın, elektrik fiyatlarına %20; doğalgaza %14 zam yapıldı. 2007 enflasyonu %8.39 (ilan edilen %4 idi) olarak gerçekleşti. Uygulanan politika, satın alma gücünün üzerinde tüketimi teşvik ederek, kitlesel iflasların etkeni olurken, karşılığı olmayan kredi kullanımında “patlama” yaşandı. Son beş yılda, sadece memur kesiminin kredi kartı borcu 13 kat arttı. 2007 de, 200 bin kredi kartı borçlusu takibe uğradı. Kredi kartı borcu, 2002-2007 arasında, 4 milyar dolardan 74 milyar dolara çıktı.

Hükümetin “başarılı ekonomi politika” olarak propaganda ettiği bu politikanın, kapitalist açıdan ortaya çıkan bazı diğer sonuçları da, bu politikanın gösterilmek istendiği gibi başarılı olmadığını ve sorunların birikerek ertelenmesiyle daha ağır sorunların gündeme gelmesine hizmet ettiğini gösteriyor. Örneğin, Merkez Bankası rezervlerinin kısa vadeli borçlara oranında, Türkiye, en alt sıralarda yer alıyor; cari işlemler açığının “milli gelire oranı” (%8) bakımından da, dünyada ilk sırada. Kamu borçlarının “milli gelire oranı” %60 civarında. Yabancı sermayeye “sıfır vergi” politikası uygulayan, neredeyse tek ülke. Özel sektör borçları, 2007 itibarıyla, 147 milyar dolara yükselmiş bulunuyor. Türkiye, “yüksek faiz-düşük kur” uygulamasıyla “rant cenneti” sayılıyor. Bu politika sonucu, ülkeye “giren sıcak para” 108 milyar dolar civarında. Yüksek döviz girişi, hükümetin faiz ve cari açık ödemeleri işlemlerini kolaylaştırmasına karşın, önemli bir risk faktörü oluşturuyor. Enflasyon hedefinin belirlenen oranın (%4) iki katından da fazla gerçekleşmesi (%8.39), 34 milyar dolara çıkan cari açık, 60 milyar dolarlık dış ticaret açığı, büyüme oranında görülen düşme eğilimi, 436 milyar doları aşan dış borç, işsizliğin büyümeye devam etmesi vb. vb.., “ekonomideki bahar”ın sona ermekte olduğuna işaret ediyor. Petrol fiyatlarının 100 dolar sınırını aşması ve Türkiye’nin petrol ürünlerine ihtiyacının büyümesi, bütçe yükünü daha bugünden yüz milyonlarca dolar artırmış durumda. Hükümet, tüm bu etkenlerin neden olduğu ve olacağı sorun ve olumsuzlukları ve giderlerdeki büyümeyi ürün fiyatlarına ve vergilere yansıtma yoluyla işçi ve emekçilerin sırtına yıkmayı planlıyor. İlk adımları da attı: Elektrik fiyatlarına yapılan %20’lik zam nedeniyle, daha 2008 başında birçok üründe fiyat artışı tetiklenmiş oldu.[3] Petrol ve gaz fiyatının yüzde 40 artması, elektriğe %20 zam yapılması, içki ve sigarada %17, 20; gıda ve alkolsüz içeceklerde % 12.03, konutta yüzde 11.48 oranındaki artışlar, ilan edilen enflasyon oranıyla halk kitlelerine yansıyan fiyat artışları arasındaki da ciddi farkların göstergeleri.

Uluslararası tekellerin yüksek kazanç sağlamalarını garanti eden düzenlemeleri; zararlarının tazmin edilmesi, kaynak transferi kolaylığı, vergi muafiyeti ve enerji fiyatlarında indirim vb. uygulamaları “ülke yararına gereklilikler” olarak gösteren AKP hükümetinin, bu politikasıyla gerçekleşen de, borç yükünün ağırlaşması, yabancı sermayenin ekonomi içindeki payının büyümesi ve dışarıya kaynak akışının artmasıdır.[4] Hükümetin “reformlar” politikası, tekelci büyük işletmelere para aktarmayı ve devlet gelirlerinin tekelci şirketler yararına kullanılmasını, devletin yüklenmesi gereken kamu hizmetlerinin asgari düzeye çekilerek ya da tümden yürürlükten kaldırılarak emekçi kitlelerin ihtiyaçlarının bu alanının da paralı hale getirilmesini içeriyordu ve bu politika, işçi ve emekçi hareketinin zaaflarından yararlanılarak başarıyla uygulanabildi.

Büyüme ve kalkınmanın “rekabet edebilme gücü”ne ve “maliyetin düşürülmesine” bağlı olduğu yönündeki burjuva yaygarası, işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçilerin, kendilerine yönelik sosyal-iktisadi saldırı politikalarına karşı geliştirecekleri tepkiyi önlemeyi; sömürüyü artırma amaçlı politikaya uyum göstermelerini ve bu politikaya karşı oluşan mücadeleyi püskürtmeyi amaçlıyordu.

Büyüme ve kalkınma, kuşkusuz öncelikle ‘kendi pazarı’nda söz sahibi olmayı ve bağımsız bir ekonomi politikayı gerektirmektedir. Ülkelerin dünya kapitalist pazarının unsurları olmaları ise, rekabette, en güçlü olanların başı çekmesini kaçınılmaz hale getirmiştir. Büyük uluslararası tekeller ve emperyalist büyük devletlerin pazarlar üzerine kavgayı –yeniden paylaşım– sürdürdükleri koşullarda, bağımlı ülkelerin “rekabet gücü”nden söz etmek, gerçeğe aykırı düşer. Türkiye gibi, elindeki ekonomik varlıkları ‘haraç-mezat’ satan ülkelerin ise, kendi pazarları üzerinde dahi söz hakkı, ancak lafızda var olabilmektedir. Kapitalizm koşullarında, büyüme ve kalkınma, her şeyden önce, büyük ölçekli yatırımı; fabrika alanlarına, binalarına, makinelere önemli miktarda sermaye ayırmayı gerektirir. Hükümetin ekonomi politikalarında –bu nüans farklarıyla tüm burjuva hükümetlerinin benimsediği bir politikadır– yatırımlar merkezi bir yer tutmamaktadır. (Kanıtlardan biri, yatırımların bütçe içindeki payının  %5’lere çekilmesi, sağlık ve eğitimde kamu yatırımının sırasıyla %5.5 ve %1 düşürülmesidir.) Hükümetin politikaları mali sermayenin çıkarlarıyla tam uygunluk göstermektedir ve mali sermaye, böylesine riskli-zahmetli ve zaman alan işlere girişmek yerine, %17-14 oranındaki reel faiz gelirini daha cazip bulmaktadır.

Hükümet sözcüleriyle kimi sermaye iktisatçılarının, ücret maliyetlerinin yüksek olmasının düşük istihdama neden olduğu, bu durumun büyümeyi engellediği; oysa ücret ve gelir artışı için büyümenin şart olduğu yönündeki propagandası, AKP’nin ikinci hükümet dönemi uygulamalarına da yön veren ikiyüzlülüğün ana fikrini oluşturuyor. Burjuvazinin uluslararası alanda işçi sınıfına karşı sürdürdüğü sınıf savaşının son on yıllardaki en önemli hedeflerinden birinin gerçekleştirilmesi amaçlı bir manevradır bu.

 “Ücret maliyetlerinin yüksek olduğu, bunun da düşük istihdamı kaçınılmaz kıldığı” ileri sürülerek, işsizliğin kapitalist kaynağı gizlenirken, ücret artışı için mücadele eden işçi ve emekçilerin bu mücadeleden alıkonması ve bu amaçlı saldırılar, emekçiler yararına kaçınılmazlıklar olarak gösteriliyor. Oysa, ücretlerin, sermayenin maliyet hesapları içinde en altlarda seyreden “kalemler”den olmaları bir yana, düşük istihdam, kapitalist üretim sisteminin kaçınamayacağı, ortadan kaldıramayacağı ve burjuvazinin, işçi sınıfının çalışan bölümleri üzerinde bir baskı unsuru ve sınıf içi rekabeti körükleme araçlarından biri olarak da ihtiyaç duyduğu “yedek güç”tür. Kapitalist gelişme, makine ve teknolojik ilerleme, burjuvaziye, çok sayıda işçinin yapacağı üretimi daha az sayıda işçiyle gerçekleştirme olanağı sağlamaktadır. Tam istihdam, kapitalizm koşullarında bir “ütopya”dan öteye gitmez ve hemen tüm kapitalist ülkelerde ucuz işgücü yedeği –az ya da çok– mutlaka bulunur. Çalışabilir durumdaki her emekçiye, temel gereksinmelerini karşılayacak bir ücret üzerinden çalışabileceği iş olanağı sağlamış, bir tek kapitalist ülke gösterilemez. Kapitalist gelişme, kalkınma ve büyüme, emekçilerin gereksinmelerini karşılayabilecek gelire sahip olmalarını değil, kapitalist kârın artırılmasını amaçlar. “Ücret ve gelir artışının ekonominin büyümesine bağlı olduğu” vaazlarına karşın, büyüme ile sağlanan da, yalnızca, artan sermaye gelirleridir. İşçi ve emekçilerin “gelirleri” ise, reel olarak gerilemeye devam etmektedir. Buna rağmen, hükümet, Türkiye’yi “dış yatırımcı için daha çekici hale getirmek” adına, “işçilik maliyetini düşürme”yi ve sosyal hakları daha fazla budamayı, alacağı “önlemler”in başına koymuştur. Hükümetin öncelikli hedeflerinden bir diğeri ise, –Bakan Şimşek’in açıklamaları bunu gösteriyor– ülkenin kaynaklarıyla kurulmuş işletmelerin, henüz özelleştirilememiş olanlarının da, uluslararası sermayeye ve işbirlikçi büyük burjuvaziye pazarlanmasıdır. Oysa bu politika sonucu, sömürü ve bağımlılık ilişkileri ağırlaşmış, uluslararası tekeller ve büyük emperyalist devletlerin Türkiye’nin kaynaklarını transferi artmıştır.

 

HÜKÜMETİN 2008 VE SONRASI HEDEFLERİ NEYİ İÇERİYOR?

Başbakan Erdoğan, Maliye Bakanı Unakıtan ve Hazine’den Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, 2002-2007 dönemi uygulamalarının, 2008 ve sonrasında da, “sıkı para politikalarıyla desteklenerek” sürdürüleceğini açıkladılar. Başbakan ile Maliye ve Hazine’den sorumlu bakanlar, “hükümetleri tarafından izlenen politikalar sonucu istikrarlı bir büyüme sağlandığını, refah düzeyinin yükseltildiğini” belirterek, daha da başarılı olmalarını engelleyen  bazı pürüzleri de ortadan kaldıracak düzenlemeler yaparak” yola devam edeceklerini ilan ettiler.

2008 yılı programında “öngörülen 398 tedbirden 262 tanesi”nin “yatırım ortamının iyileştirilmesine yönelik” olduğunu açıklayan Bakan Şimşek, bunun için “istihdam üzerindeki idari ve mali yükleri azaltacaklarını”; özelleştirmeyi hızlandırıp “Elektrik ve enerji dağıtım ve üretim, bazı şeker fabrikaları, Türk Telekom, Halkbank, Tekel, Otoyollar, Limanlar, köprü ve karayolları gibi bir çok şirket ve varlık”ların özelleştirileceğini; “firmaların teknolojik gelişimlerinin desteklenmesi, girişimcilerin finansal kaynaklara erişim imkanlarının artırılması, kurumsal yönetimin geliştirilmesine yönelik önemli adımlar” atılacağını ve “beşeri ve fiziki sermayenin güçlendirilmesi ve yasal altyapının iyileştirilmesi için ne gerekiyorsa” yapılacağını belirtmektedir. Hükümet ve ekonomi üst bürokrasisi, yüksek miktarda döviz girişinin önümüzdeki dönemin “risksiz atlatılması”nı olanaklı kılacağı ve Türkiye’de bir durgunluk ve “kriz” tehlikesi bulunmadığı iddiasını buna eklemektedir.

“İngiliz ekolü”nden gelme Bakan, hükümetin 2008 ve sonrası döneme ilişkin ekonomi programını böylece özetlemiş oluyor. Hazineden sorumlu Bakan Şimşek, bu politikayı “Türkiye’nin önünü açacak projeler” kılıfıyla giydirilmiş olarak, denebilir ki, daha geniş biçimde özetleyerek ortaya koydu. Şimşek, “Türkiye’nin yapısal sorunlarına gerçekçi ve uzun soluklu çözümler” aradıklarını, “Türkiye’nin ciddi potansiyelini ortaya koyacak reformlar”ı uygulayacaklarını söylüyor. “Popülizm tuzağı”na düşmeyeceklerini, sorunlara “istihdam ve rekabet gücü odaklı” baktıklarını belirten Bakan, istihdamı, verimlilik ve rekabet gücünü artırarak, “Batı’yla arayı kapatma”yı başaracaklarını ileri sürüyor. “Bunu gerçekleştirmemiz için ne yapmamız lazım?” diye bir kez de kendine soran Bakan’a göre, “işgücü piyasasının esnekliğinden tutun, beşeri sermayeye yatırımdan… rekabetin önünü açmaya kadar….” bir dizi reform gerçekleştirerek, Türkiye ekonomisinin, uluslararası kapitalist rekabette, “Batı’yla arayı kapatması” sağlanacağı gibi, içerdeki sorunların çözümü de gerçekleştirilmiş olacak!

Eğer bir cümleyle özetlenirse, “kalkınmayı ve rekabet etme gücünü sürdürme” iddiasıyla alınacağı açıklanan bu “önlemler”, ülkenin uluslararası sermaye ve büyük emperyalist güçlere bağımlılığının artırılması ve emekçiler üzerindeki yükün ağırlaştırılmasını içeriyor. IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası mali sermaye kuruluşlarının dikte ettirdikleri program sürdürülecek: düşük ücret ve maaş, tarım ürünlerine sübvansiyonların minimuma düşürülmesi ya da tamamen kaldırılması, dış sermaye yararına ayrıcalıklar, ihracatı artırma hedefli ve tüketimi sınırlama içerikli “sıkı para politikası”, üretime dayalı büyümenin aleyhine olmak üzere “yüksek faiz-ucuz döviz” uygulaması devam ettirilecektir. Hükümetin istihdam ve yatırım sorununu ele alışı, “mali disiplin”e yaklaşımı, “rekabet” anlayışı ve öngördüğü “reformlar”ın tümü, IMF-Dünya Bankası reçetelerine uygundur ve sermaye çıkarlarını esas almaktadır. Özelleştirilmemiş ne varsa satılacak, işçilik maliyeti (ücret ve yan giderleri) düşürülecek, sermayenin “rekabet gücü”nü artırmak için vergi politikaları kapitalistler yararına düzenlenecek, yüksek faiz uygulamasıyla “devlet gelirleri” rantiyelere peşkeş çekilecek, borçla döndürülen ekonomi politika sürdürülecek; yatırımcılar açısından güçlü ve istikrarlı büyüme performansını kalıcı kılan ve cazip bir iş ortamı sağlamaya yönelik politikalar” esas alınacaktır. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, sağlığın tümüyle paralı hale getirilmesi (Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası); ücretlinin ölmesi durumunda çocuklarına verilen “ölüm aylığı”nın 18 yaşından sonra kesilmesi, çocuksuz eşe bağlanan maaşın %25 oranında düşürülmesi, doğum izni parasının %10’a düşürülmesi, iş göremezlik ödeneğinin %16 azaltılması, hastanelere “katılım payı” adı altında ödeme zorunluluğu getirilmesi gibi ek saldırılar uygulamaya konacaktır. Hükümet, kapitalist çıkarların bekçisi olarak bugüne dek uyguladığı ekonomi politikaları, yeni yasal düzenlemelerle, daha engelsiz, daha pervasız  uygulanabilir hale getirme çabasındadır. “Çözüm”, “reform” ve “önlem” kapsamında sıralananlar, uluslararası sermaye ve kapitalistler yararına; sömürü olanaklarını genişletme ve kâr oranlarını yükseltme içeriklidir.

AKP ve hükümeti, ekonominin tüm dallarının, enerji ve telekomünikasyon gibi stratejik sektörlerinin uluslararası tekellerin denetimine girmesini, hem başarılı bir gelişme, hem de sürdürülmesi zorunlu politika olarak sunmaktadır.

 Hükümet ve AKP’nin kitle propaganda organları, dünya ekonomisindeki durgunluk belirtilerine rağmen, “dünya ekonomisinde önümüzdeki dönemde ciddi bir daralma beklenmediği”ni; ancak “bir kriz durumunda da Türkiye için risk bulunmadığını” ileri sürmektedirler.[5] Bakan Şimşek “Doğrudan yabancı sermaye girişleri”nin cari açığın “önemli bir bölümünü finanse etmeye devam edece”ğini, “Mali disiplin ve istikrarlı büyüme sayesinde kamu borç yükünde gerileme” sağlanacağını, uluslararası sermayenin “Türkiye’ye yönelmesine sebep olan cazibe faktörleri”nin devam ettirilmesiyle risklerin karşılanacağını belirterek, uluslararası tekellerin “öncelikli olarak finans, telekomünikasyon ve altyapı gibi hizmetler sektörüne” yoğun ilgi göstermelerini ve giderek “bu ilginin kademeli olarak tüm diğer sektörlere” yönelmesini, kalkınmanın en önemli etkeni göstermektedir.

Bu iddiaların üzerine inşa edildiği politika, durgunluk verilerini ve genel bir durgunluğun getireceği yeni “riskleri” göz ardı etmektedir. AKP sözcüleri, 2008’in “kriz yılı olacağı” yönündeki uluslararası tartışmaları ve durgunluk belirtilerinin ABD başta olmak üzere çeşitli ülkelerde giderek güçlendiği yönündeki belirlemeleri hafife alır gözükmektedirler. Oysa, ABD başta olmak üzere, başlıca kapitalist ülkelerde, ekonomik büyüme oranlarındaki düşüş devam etmekte, durgunluk belirtilerine yenileri katılmaktadır. ABD’de patlak veren “Mortgage krizi”, ABD başta olmak üzere, başlıca kapitalist ülkelerde borsaları sarsmaya devam ediyor. Bush yönetimi piyasaya 150 milyar dolar ek para sürmesine rağmen, borsadaki düşüşler giderek hız kazanıyor. Asya ve Avrupa borsalarında %7’ye varan düşüşler yaşanırken, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB), bir günde (21 Ocak) 13.1 milyar dolar kayıp verdi. Bu gelişmeler ve neden oldukları güvensizlik ve kaygılar, kapitalist piyasalarda durgunluk eğilimini güçlendirici bir işlev görüyor. ABD ekonomisinin Mortgage (konut kredisi) kriziyle daha da sarsılması, ve bunun, dünya finans kaynakları üzerinde 400 milyar dolarlık bir kayba ve dünya borsalarında düşüşe yol açması; petrol fiyatlarının 100 dolar düzeyine yükselmesi ve artan petrol gereksinimi; büyüme oranındaki gerileme, aşırı dış borç ve büyük dış ticaret açığıyla cari açık, resesyon eğilimini güçlendirmekte, krizi tetikleyici rol oynamaktadır. ABD’de üretim endeksi, Aralık 2007’de, son dört yılın en düşük seviyesine geriledi. ABD borsalarındaki düşüşler, Amerikan Merkez Bankası (FED)’in faiz indirimini sürdüreceğine yönelik açıklamalarına karşın, devam ediyor. 100 doları aşan petrol fiyatları ve ABD ekonomisinde stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) beklentilerinin güçlenmesi, dünya borsalarında ciddi dalgalanmalara yol açtı vb. Aralarında ABD eski hazine bakanları ve DB uzmanlarının da bulunduğu ekonomistler, ABD ekonomisinin, bugüne dek “güçlü yardımcı” olarak kullanabildiği Çin-Hint ekonomisinden aynı şekilde yararlanması olanaklarının daraldığına dikkat çekerek; Çin ve Hindistan’ın, büyümelerini, dünya ortalamasının üzerinde gerçekleştirmeleri mümkün olmakla birlikte, petrol fiyatlarının aşırı yükselmesi ve Çin dahil birçok ülkede, dış ticarette “dolardan euro’ya geçme” eğiliminin güç kazanmasının, Çin-Hint ve Arap “fazla sermayesi”nin Amerikan devlet tahviline ve bonolarına yatırım eğilimini zayıflattığını belirtiyorlar.[6]

ABD ekonomisi üzerine değerlendirmeler yapan Morgan Stanley (10 Aralık), Alan Greenspan (15 Aralık), ABD Hazine eski Bakanı Larry Summers, durgunluk belirtilerine dikkat çekerek, önlem alınmasını istediler. Ardından, dünyanın en büyük (750 milyar dolarlık) tahvil portföyünü yöneten PIMCO’nun direktörü Bill Gross, Larry Summers’ın kaygılarını paylaştığını belirterek, “ABD ekonomisi, Aralık ayından itibaren resesyona girmiştir” açıklaması yaptı.[7]

ABD’nin kapitalist dünya ekonomisindeki ‘özel konumu’ ve teşkil ettiği büyüklük (dünya ekonomisinde yüzde 30’dan fazla bir paya sahip), Amerikan ekonomisinin % 72’sinin özel tüketim harcamalarına dayanması, Çin başta olmak üzere, bazı Asya ülkelerinin ve Batı Avrupa ülkelerinin en önemli ihracat pazarı olması, bu ülkedeki daralmanın, dünya ekonomisinde ve hemen tüm ülkelerde çok yönlü etkilerde bulunmasını olanaklı hale getirmektedir.[8] Amerikan ekonomisinde ortaya çıkacak bir kriz ise, dünya ekonomisinde yeni bir kriz ve çalkantının nedeni olabilecektir. Mortgage krizinin finans sistemine getirdiği “yük”ün (400 milyar dolar civarında olduğu belirtiliyor) giderek büyümesi ve bunun da ABD, Çin, AB ülkeleri ve Türkiye gibi diğer ülkelerin borsalarında ani düşmelere yol açarak, kredi daralmasına ve krediye bağlı üretken sektör firmaları üzerinde baskının artmasına neden olması, ekonomik daralma ve durgunluğu, adeta beslemektedir. Nitekim, IMF’nin Ekim ayı tahmini raporunda, dünya ekonomisinde bir yavaşlama yaşanabileceğine dikkat çekilmektedir.[9]

Durgunluğa işaret eden gelişmeler artmaktadır ve bu gelişmelerin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileri “çıplak gözle görülür” olmaya başlamıştır. Petrol fiyatlarının 100 dolar sınırını aşması ve dünya borsalarındaki düşüşlerin etkisi altında, İstanbul Borsası da düşüşe geçti (bir günde yüzde 6 civarında ).[10] Uluslararası piyasalardaki “olumsuz hava”dan etkilenen yabancı yatırımcılar, bankacılık hisseleri başta olmak üzere, borsadaki varlıklarını azaltmaya yöneldiler, vb.

Bu –”ilk”– göstergeler, Türkiye ekonomisi bakımından da durgunluk ve “kriz” etkenlerinin birikmekte olduğuna işaret ediyorlar. AKP hükümetinin dışa bağımlılığı artıran ekonomi politikası, uluslararası alandaki bu olumsuz gelişme ve etkenlerin Türkiye’ye katlanarak yansımasına neden oluyor. Dış sermaye girişiyle “risk atlatma” beklentisi –Şimşek’in açıklamaları–, dış sermaye girişindeki sorunlara bağlı riskleri azaltmıyor, aksine arttırıyor.  Dış sermaye girişinin bağımlılığı artıran etkisi bir yana, bu “ilgi”de, özelleştirme “pastası”ndan büyük pay kapmak ve yüksek faiz getirisi sağlamak, önemli bir  etkendir. Ancak, özelleştirilecek büyük ölçekli şirketlerin azalması ve tüm dünyada etkileri görülen “Mortgage Krizi”nin Batı ülkeleri ekonomileri üzerinde oluşturduğu yük nedeniyle, bu “ilgi”nin eskisi gibi kalmayacağı da, daha bugünden görülmeye başlanmıştır. Dışsatım (ihracat) artışının dışalıma (ithalat) bağımlılığı, Türkiye gibi bağımlı ülkeler ekonomilerinin özelliklerinden biridir. Bugünün verileriyle, her bir YTL’lik ihracat için 1.5 YTL’lik ithalat gerekmektedir. Cari işlemler açığı, 2007 Ocak-Eylül dönemi için %6.2 artarak, 34.9 milyar dolara çıkmıştır. DTP’nin 2008 programı, cari açığı 39.2 milyar dolar olarak öngörmektedir. Türkiye, %18.84’lük “bileşik faiz” ödemesiyle, faizde “dünya rekoru kırmış”tır ve böylece döviz bolluğu sağlamıştır. Yüksek faizin sonucu olarak, dolar “yığınak” yapmıştır; bu da, hükümet sözcüleriyle merkez bankası yöneticilerinin “dövizimiz bol, sorun olmaz” söylemlerine neden olmuştur. Ancak bunun sonucu ödenen faiz miktarı, ülkenin onlarca yıl boyunca dışarıya kaynak aktarmaya mahkum olarak, büyük borç altına girmesine yol açmıştır. Faizlerin bu derece yüksek olmasında, uluslararası sermayenin Türkiye ekonomisini “riskleri büyük” ve istikrarsız bir ekonomi olarak görmesinin payı büyüktür. IMF, DB gibi uluslararası sermaye kuruluşlarıyla uluslararası tekeller, Türkiye’yi, “borcuna sadık ülke” olarak övmelerine karşın, ekonomisini “güvenilir” görmemektedirler. “17. büyük ekonomi” övgüleri, bu bakımdan bir ikiyüzlülükten ibarettir. Döviz “yığılması”nın bir öteki nedeni, özelleştirme politikasıyla, hemen tüm “kamu varlıkları”nın satılmasıdır. Bu alanda da, kaynaklar tüketilmek üzeredir. Bütün bunlar, uluslararası koşulların ekonomik durgunluğa yol açması durumunda, Türkiye ekonomisinin büyüme, enflasyon, cari açık, istihdam politikalarının, bugünkünden de daha kapsamlı biçimde ve olumsuz olarak etkilenmesini olanaklı kılacaktır.

Bu bir yana, hükümetin risksiz saydığı ve sürdüreceğini ilan ettiği “kalkınma” politikası, bedelini halk kitlelerinin ödediği bir “kalkınma ve büyüme” politikasıdır. “Veriler”in gösterdiği, ülke ekonomisinin, uluslararası tekellerin ‘çarkı’na daha fazla bağlandığıdır. Riskler artmıştır. ABD’den başlayarak, dünya ekonomisinde bir daralma-durgunluk durumunun ortaya çıkması, birkaç başka ülkeyle birlikte Türkiye’yi ilk sırada etki altına alacak; bazı burjuva iktisatçılarının deyişiyle, “vuracak”tır! Mali sermayenin egemenliği koşullarında, herhangi kapitalist ülkeye dış sermaye girişi engellenememekle birlikte, sermaye girişi, kapitalist gelişmeye yaptığı “katkı”nın daha fazlasını, deyiş yerindeyse, çekip götürme işlevi de görür. Türkiye’de görüldüğü üzere, sermaye girişinin, esas olarak “sıcak para işlemleri” kapsamında gerçekleşmesi durumunda ise, ülke ekonomisinin kalkındırılması değil, soyulması, en küçük birimine dek uluslararası tekellerin faaliyetine açılması söz konusudur.[11]

AKP’nin (ve ondan önce işbaşında olan hükümetlerin) ekonomi politikaları bağımlılığı artırmış, halk kitlelerinin, emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin çıkarları doğrultusunda, –ve hiçbir sorumlulukları olmadığı halde– yüzlerce milyar dolar borç ve faizini ödeme yükü altına sokulmalarına yol açmıştır. Türkiye ekonomisinin en önemli handikaplarından biri, artan borç ve faiz yüküdür. 2008’de ödenecek faiz miktarı, 56 milyar YTL’dir. Bu, 204 milyarlık toplam milli gelirinin %27,5 una denk gelmektedir. Uluslararası sermaye ve emperyalist büyük devletlere ödenen büyük “meblağlar” pahasına bağımlılık koşulları ağırlaşmış ve ekonomi, bir tür “modern Duyun-u Umumiye rejimi” sayesinde “dönüyor” hale gelmiştir. Buna rağmen, hükümet ve “Hazineden sorumlu Bakan”ı, “dış sermaye akışındaki artış”ı başarı olarak göstermekte; bu durumun devamı için, “dış sermaye girişini özendirme” politikasını “kararlılıkla sürdürmek” istemektedirler.

Bu politikanın sonuçları, halk kitlelerinin günlük yaşamına; artan işsizlik, çalışan kesimleri üzerinde daha ucuza, daha fazla çalışma baskısı, temel ve yaşamsal gereksinmeleri karşılayamama ve çalışma koşullarının kötüleşmesi, borç ve faizlerini ödeme mahkumiyeti ve bunun yol açtığı ekonomik-sosyal yoksunluklar şeklinde yansımaktadır.

 

EKONOMİ POLİTİKA VE EMEKÇİLER

Emperyalist ülkeler başta olmak üzere, kapitalist dünyada‚ tekelci işletmelerin ve devlet gelirlerinin artışına karşın, burjuvazi ve hükümetlerin, „işçilik maliyetinin yüksekliği”nden söz ederek, bunu “giderecek önlemler” adı altında emekçilerin mücadeleyle kazandıkları hakları daha fazla budayacak uygulamalara yönelmeleri, yalnızca burjuva politikasının ikiyüzlülüğünü göstermez, kapitalizmin temel gerçeğine de işaret eder. Büyümenin sürdüğü ve büyük kapitalist işletmelerin kârlarını misliyle artırdıkları dönemlerde de, “ortalama vatandaş”ın “iş ve aş beklentisi”nin, koşulların daha uygun olmasına rağmen karşılanmaması, durgunluk ve kriz durumlarında ise, bu saldırıların kitlesel işsizlik ve açlık biçiminde, çok daha belirgin biçim alması, kapitalist üretim tarzında, amaç ve hedefin, emekçilerin “iş-aş” ve öteki gereksinmelerinin karşılanması olmayıp, kârın artırılması, daha çok kâr sağlanması olduğunu gösterir.

Kapitalistlerin ve burjuva devletlerinin, emekçilerin iktisadi ve sosyal gereksinmelerinin “karşılanması” yönünde “yaptırım altına girdikleri” dönemin en önemli özelliklerinden biri, kapitalizmin ve başlıca kapitalist ülkelerin, sosyalizmin ve işçi sınıfı mücadelelerinin baskısı altında olmalarıydı. “Sosyal refah devleti” adına uygulamalar, gerçekte, iki sistem ve iki sınıf arasındaki mücadelenin uluslararası sonuçlarıyla da bağlıydı. O günün koşullarında, işçi ve emekçiler, mücadele ettikleri oranda, kapitalist büyümeden daha iyi çalışma ve yaşam koşulları elde etme yönünde yararlanabildiler.

Ama artık o koşullar aşıldı. Kapitalist ekonomi(ler)de büyüme trendinin devam ettiği son yıllarda, “kâr oranlarının yükseltilmesi” hedefli neo-liberal saldırı politikasının bu kadar pervasızca yürütülmesi, sermaye kârlarının artışına, işsizlerin ve barınaksızların sayısının artması, ücretlerde ve maaşlarda reel düşüş ve çalışma sürelerinin uzatılmasının eşlik etmesi, kapitalist üretim sisteminde esas sorun ve tek hedefin, kapitalist kârı teminat altına almak ve kar oranlarını artırmak olduğunu; burjuva hükümetlerin politikasına da bunun yön verdiğini gösterir. Kapitalizmde, büyüme koşullarında da, kriz hallerinde de, yük, işçi sınıfı ve emekçilerin sırtındadır. Uluslararası tekellerin kârlarını misliyle artırdıkları, büyüklerin küçükleri yutup tekel dışı kesimler üzerindeki baskıları yoğunlaştırdıkları ve bağımlı ülkelerden kaynak akışının büyüdüğü bir dönemde, binlerce işçiyi işten atan otomotiv, iletişim, ulaşım, demir çelik ve kimya tekelleriyle kapitalistlerin, “rasyonel planlama” adına, bu politikayı daha da sertleştirmeyi “bir zorunluluk” olarak dayatmaları, tüm kavganın, emek gücü kullanımıyla yaratılan değeri sahiplenme üzerinden sürdürüldüğünü gösterir.[12] Sermayenin genişleyen yeniden üretimi, ister iç isterse “dış” sermaye üzerinden gerçekleşsin, bunun sağladığı ilerlemeden yararlanan, esas olarak burjuvazidir; büyüyen, onun kârları ve servet birikimidir. Dış sermaye akışının büyümesi ise, içerden kaynak aktarılmasının büyümesi demektir. Uluslararası sermaye, kendi çıkarlarını her şeyin önüne alarak ve onları azami ölçekte gerçekleştirmeyi hedefleyerek, gelmektedir. Büyüme ve kalkınmadan söz edenlerin gizledikleri, ülkenin ve halkın sömürge bağımlılığı koşullarında “hızla ilerlediği”dir! Açlık, yoksulluk ve işsizlik ile düşük ücret ve sosyal hak gaspı; burjuvazi ve hükümetlerinin iddia ettikleri gibi, “ekonomik küçülme”, “kaynak azlığı”, “işçilik maliyeti yüksekliği” nedenli değildir. Kapitalistler arası rekabet ve pazarlar üzerine kavga, kuşkusuz daha sert biçimleri de içererek sürüyor ve bu rekabet ve kavgada, emperyalist büyük devletlerle uluslararası tekeller, bağımlı-geri ve ezilen ülkelerin kaynaklarını ve ucuz işgücünü sömürerek ileri çıkıyorlar. Buna rağmen, bağımlı ülkelerin kapitalistleri açısından da, “kaynak kıtlığı” ve “işçilik maliyetinin yüksekliği” iddiası, daha fazla kâr için işçilerin daha yoğun sömürülmesi hedefini gizleyen bir yalan olmaktan öteye geçmiyor. Sermaye politikacılarıyla holding patronları ve şirket menajerleri için, işçi, yalnızca bir değer-artı değer yaratma aracıdır. Kapitalizme “ruh veren” temel unsur, kapitalistin kârıdır. Burjuvanın sermaye sahibi olarak yaşamını sürdürmesinin ve bunu “teminat altına alması”nın temel koşulu, işçiye daha az vererek, onu mümkün en düşük ücrete çalıştırarak, artı-değer sömürüsüyle daha çok kâr sağlamasıdır. Kapitalistleri ve politik-askeri temsilcileriyle her türden beslemelerini yönlendiren temel ‘yasa’ budur.

Bu nedenledir ki, AKP hükümetinin açıkladığı “istihdam ve rekabet” önlemleri de, tekelci şirketlere vergi indirimi ve devlet eliyle çeşitli diğer teşvikler, düşük ücret ve maaş uygulamasını, emeklilik yaşının yükseltilmesini, ikramiyelerin ve fazla mesai ücretlerinin düşürülmesi veya tümüyle iptalini, çalışma süresinin uzatılmasını, yani emekçilere karşı saldırganlık dozu daha da artırılmış ekonomi politikaları içeriyor. Bu politikaların, bu biçimde pervasızca uygulanmasında, işçi hareketinin –onunla birlikte emekçi kesimlerin hareketi–, atılabildiği en geri noktaya atılmış olmasının büyük bir rolü var. Kapitalistler ve hükümetleri, bu politikayı, hareketin içinde bulunduğu durumdan da yararlanarak sürdürmeye çalışıyorlar. Ancak, işçi hareketi de, tüm öteki toplumsal varlıklar gibi, bir değişim içinde ve 2007’nin son aylarında başlayan işçi direnişleri –bazı ülkelerde kitlesel sokak hareketlerine yöneliş–, sermaye ve hükümetlerinin saldırganlık dozu artırılmış politikalarının, emekçilerin şahsında toplumsal bir engelle karşı karşıya geleceğini haber vermektedir. Başka türlü olması için, işçi ve emekçilerin püskürtülebilecekleri daha geri bir yerin olması gerekir ki, bu da, –her halde– “kıyametin koptuğu yer” olacaktır! Öyleyse, işçiler –ve diğer tüm emekçiler–, yaşam koşullarını iyileştirmek için yürüttükleri mücadeleyi daha tam daha kararlı ve etkin biçimde sürdürmekle yetinmemeli ve mücadelelerini, “ücretli köle” olarak tutuldukları bu sistemden kurtulma düzeyine yükseltmek için çaba göstermeli; bunun örgütünü ve bilincini daha ileriden oluşturmalıdırlar.


[1] HSBC COO’su David Hodgkinson’un, “Başbakanlık Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı” tarafından, The Economist dergisine verilen “HSBC Türkiye’yi, Türkiye HSBC’yi seviyor başlıklı ilanda yer alan sözleri.

[2] ROYAL Dutch Shell Grubu Murahhas Azası ve Petrol Ürünleri CEO’su Rob Routs’un, şirketin 100’üncü yılı kutlamaları dolayısıyla yaptığı açıklama.

[3] TÜFE, 2000’de %39.0; 2001’de 68.5; 2003’te %18.4; 2006’da 9.65 ve 2007’de 8.39 oldu.

[4] Ankara Ticaret Odası(ATO)nun ileri sürdüğüne göre Türkiye, son 25 yılda 435 milyar dolar borç faizi ödedi. “Yabancı sermaye çekme” adına, dolara, yıl bazında yüzde 47 faiz ödendi, bunun “sıcak para akışı”nı hızlandırmasıyla dış sermaye girişi artarken(yalnızca son bir yılda 50 milyar dolar civarında); buna karşılık ödenen faiz miktarı(son beş yıl) 70 milyar doları buldu.

 

[5] IMF’nin Ekim ayı “Küresel Ekonomik Görünüm Raporu”na göre, 2007 yılında yüzde 5,2 seviyesinde gerçekleşmesi beklenen “küresel büyüme”nin, 2008 yılında yüzde 4,8 seviyesinde gerçekleşmesi tahmin ediliyor. Bu oranlar, ABD ve Batı Avrupa’nın ‘klasik ülkeleri’ndeki düşüş ve durgunluğu da bir ölçüde gizleyecek biçimde, Çin ve Hindistan’ın hâlâ büyükçe, Türkiye, Brezilya gibi ülkelerin nispeten büyük oranda seyreden büyümeleri üzerinden oluşturuluyor.

[6] Asya merkez bankalarının, 3 trilyon dolara yaklaşan döviz rezervlerinin yüzde 80-90’ını ABD tahvil piyasasına yatırdıkları tahmin ediliyor. Bu, 646 milyar doları bulmuş olan “ABD ödemeler dengesi açığı ve federal bütçe açığının finanse edilmesi” anlamına geliyor. Ancak bu “işleyiş”, ABD için “patlamaya hazır bir bomba” tehdidi de oluşturuyor. Yabancı fonların geri çekilmesi, ABD için en azından büyük bir mali krize yol açabilecektir.

[7] Osman Ulagay, Milliyet 1 Ocak 2008

[8] Kuşkusuz bu bir kesinlik içermiyor. ABD ekonomisindeki daralma ve giderek bir kriz durumunun yaşanması, diğer etken ve gelişmelerin yanı sıra “tüketimden vazgeçmeme geleneğine sahip” Amerikalının bu olanağa ne kadar sahip olmayı sürdüreceği ile doğrudan bağlantılı olacaktır.

[9] IMF’nin tahminine göre, ABD ekonomisi, olduğu gibi, 2008’de de % 1.9 büyüyecek. Dünya ekonomisinin büyüme hızı ise, 2007’de % 5.2’den 2008’de % 4.8’e düşecek. Çin ve Hindistan gibi ülkelerde büyüme oranları biraz düşmekle birlikte, büyüme devam edecek. OECD’nin Aralık 2007’de açıkladığı tahmin raporunda ise (rapor ABD’de resesyon olasılığını hesaba katmıyor), OECD üyesi ülkelerin büyüme hızının, 2007’deki % 2.7’den 2008’de % 2.3’e düşeceği belirtilmektedir.

[10] ABD’de stagflasyon beklentisi, liranın dolar karşısında bir günde yüzde 0.21, euro karşısında yüzde 0.63 değer kaybına uğramasına sebep olabildi. Bu, beklentinin gerçeğe dönüşmesi durumunda daha büyük etkilerin olacağının da göstergesi.

 

[11] Uluslararası ya da iç etkenlerin “sermaye çekilmesi”ne yol açması durumunda, bu sermaye girişi, bir tür “ekonomik felaket” tetikleyicisi. Bir örneği, 2001 krizi sırasında yaşandı ve GSMH bir gecede 50 milyar dolar birden düştü.

[12] 1.1 milyar kişi günde ancak bir dolar ve 2.7 milyar kişi k iki dolar harcama yapabiliyor. ABD’de kırk milyon kişi yoksulluk sınırları altında yaşıyor. Buna karşın silahlanmaya harcanan kaynak 1 trilyon dolar sınırını aşmış bulunuyor. Almanya’da halkın %13’ünün yoksulluk koşullarında yaşıyor. Fransa, İngiltere ve Japonya’da zengin-yoksul uçurumu giderek büyüyor ve çalışabilir nüfusun %5 ile 8’i işsiz durumda.

Olgular, Gelişmeler ve Liberal ‘Sol’un “Sol” ile Savaşı!

olgular, gelişmeler ve liberal ‘sol’un “sol” ile savaşı!

YUSUF AKDAĞ

Liberal “sol” aydınlar, Ergenekon “çetesi”yle ilgili devlet ve hükümet operasyonu ve bu operasyon etrafında süren tartışmalardan hareketle başlattıkları “sol’un durumu”, “sol’un çıkışı”, “sol’un yeniden bölünmesi” kampanyasını, ABD’de başlayıp dünya ekonomisi üzerinde sarsıcı etkide bulunan kriz bağlantılı tezlerle destekleyerek ve genişleterek sürdürüyorlar.

Sermaye ideologlarının işçi sınıfına, emekçi kitlelere ve işçi-emekçilerin politik sendikal örgütlerine açtıkları savaşa “sol”dan katılan bu yazar, tarihçi ve sosyologlar, burjuva modernizmini “otoritarizm-militarizm ve asker vesayeti”ne indirgiyor, militarizm ve tekelci dünya kapitalizmi arasındaki bağ ile otoriter-militer politika ve örgütlenmelerin “askersel alan”ın dışındaki varlığının üstünü örtüyor, “siyasi liberalizm”in bugün artık arkaik hale gelmiş “tarihi rolü ve işlevi”ne[1] sığınarak, kapitalizmin tarih içinde tekelci gericiliğe evrilmesinin üzerinden atlayıp, başlıca emperyalist merkezlerde üretilip pazara sürülen propaganda malzemesiyle “sol”a karşı savaşmayı marifet’ sayıyorlar. “Sol’un güçsüzlüğü ve dağınıklığı”nı, Marksizmin “dogmatik”, “kaba sınıfçı”, “otoriter antidemokratik”, “devletçi anlayışları”yla izah ediyor; devrimci-demokratik ve sosyalist hareket ve düşünceye karşı, “sol” adına sağdan tasfiyeci ve dağıtıcı bir operasyon yürütüyorlar.

Bunlara göre, “sol dogmatik-kaba-ortodoks”tur; “sözcüsü olmaya soyunduğu kitleleri emekçilerle sınırlamış”tır. Bu “kaba tutum ve anlayış”ın kapitalizmin geç gelişmesi gibi nesnel nedenleri de olmakla birlikte, “sol cehaletin daha derinden gelen nedenleri” vardır: sosyalistler kadın, çevre ve azınlık sorunlarına duyarsızdırlar; “sol baştan beri devletçi, dahası darbeci olmuş”; antiemperyalizm üzerinden “Kemalizm’e bağlanmış”; milliyetçilik-gericilik ve hatta faşist siyasetle “birleşmiştir”.[2] Olgulara, gelişmelere ve değişen koşullara “statükoyu koruyucu” bir yaklaşım içindedir, ”tutucu” ve “dogmatik”tir; iktisadi-toplumsal ve politik değişimi görememekte; sınıf mücadelesinde ısrar ederek gelişmelerin gerisinde kalmakta; günümüzün gerçeklerini anlayamamaktadır! “Küreselleşmenin ulus ve sınıf kategorilerini geçersiz ve gereksiz hale getirdiğini” görmediği için, “ulusal değerler” savunusu adına modernizm kaynaklı otoriter siyasal pratikleri sahiplenmekte; “despotizm”, “diktatörlük” ve “şoven milliyetçilik”ten yana politikalar izlemekte; “dar-marjinal tutum ve anlayışlar”ı terk etmemekte ve aynı nedenlerle “güçlü bir sol seçenek” mümkün olamamaktadır![3] “Sol”, “her şeyi monolitik görmeye” meraklıdır: bütün emperyalistleri, bütün gericileri, bütün hakim sınıfları bir görmekte; “türdeş bir burjuvaziye karşı türdeş bir emek kitlesi” hayal etmekte; “Kapital’in birinci cildinden maddî realiteye yükselemeyen bir soyutlama”yı aşamamakta; “herhangi bir hakim sınıf kesimiyle yan yana gelmemek”ten “büyük bir psikolojik rahatlık” duyarak “her iki tarafı kötüleyici sıfatlar arayışı”na girmekte; “Marksizmin 19. yüzyıl kökenlerindeki saplantısından gelen” bir tutumla hareket etmektedir.[4] Gelişmeler ve “gerçeklikler” sınıfları ve mücadelesini önemsizleştirmiş, sınıf mücadelesi yoluyla toplumsal ilerleme olanaksızlaşmış olmasına rağmen, Marksistler, demokrasi sorununu sınıf sorununa bağlayarak, burjuvazi ve onun tekelci hakimiyetinde geçerli olan demokrasiyi, azınlık demokrasisi, burjuva demokrasisi sayarak “gelişmelerin gerisine düşmekte” ve “gerçeklikleri görmemektedir”ler! Oysa –diyorlar liberal aydınlar– “sol”, Marksist “monolitik düşünce” ve “modernist otoritarizm yandaşlığı” etkisinden sıyrılarak “gerçekliklere ulaşabilir”, demokratik siyasal özgürlüklerin “ileri Avrupa’nın desteklediği” ve oradan güç alan “içerideki Anadolu burjuvazisi”nin ilerlemeci ve değişimci temsilcisi parti ve hükümetinin girişimleriyle kazanılabileceğini görebilir ve bu partiyle birlikte statükocu-otoriter ve antidemokratik güçlere karşı bir “demokrasi cephesi” oluşturarak, içinde bulunduğu çözümsüzlükleri aşabilir! Bunun için “sol”, “devletteki mevcut ulusalcı kadrolaşma”ya karşı AKP’ni ve cephesini desteklemeli; AKP’nin yanında yer alarak onun “otoriter devletçiliğe” kayıp “kendi bindiği dalı da kesmesini** engelleme”ye çalışmalı ve bu “ara güç”ün “halkın iradesini temsil”i sürdürmesine yardımcı olmalıdır.[5] Bu, “sol”un “vesayetten, derin devletten, Büyük Ergenekon’dan kurtulma” ve “diktatörlüğe karşı demokrasiyi savunma” olanağına kavuşmasının da koşuludur!*** “Sanayi işçi sınıfının kalmadığını ya da azalıp yok olmaya yol aldığını” vazeden liberal yazarlar, işçi sınıfı ve ezilenlerin burjuvazi ve emperyalizmin baskı ve şiddetine karşı kendilerini ve çıkarlarını korumak üzere giriştikleri mücadeleyi ve biçimlerini “düşmanlık kültürü”nün ürünü saymakta; sömürü ve baskı sisteminden “sınıf mücadelesi yoluyla kurtulma” çabasını “Marksizmin kökenindeki takıntı”yla ilişkilendirmekte; antiemperyalizm ve bağımsızlık mücadelesi ve anlayışını demokrasiyle bağdaşmaz “ulusalcılık”, ve şoven gerici Türk burjuvazisiyle onun gerici, antidemokratik, hatta faşist siyasal askeri temsilcilerinin Kürt ve ‘azınlık’ düşmanı politikalarıyla aynı göstererek karalamakta; anti emperyalizmi “demokratikleştirme” hedefini daraltan bir politika sayarak mahkum etmekte; burjuva sınıf hakimiyetine karşı emekçi özgürlüğü için mücadeleyi, “demokrasiyi iyileştirme, özgürlük ilkesini demokrasiye hakim kılma” çabasına aykırı saymaktadırlar.

AKTÜEL GELİŞMELER VE LİBERAL “SOL” BAĞNAZLIK

Değişim ve koşullar üzerine lafazanlıkta sınır tanımayan liberal aydınlar, mutlak monarşi ve feodal despotizme karşı burjuva demokrasisinin toplumsal ve tarihsel ilericiliğinden değil, tekelci burjuvazinin hakimiyeti altında burjuva demokrasisinin tümüyle güdükleştiği koşullarda, emperyalist ve işbirlikçi burjuvazisinin demokratik haklar, eşitlik, refah, barış üzerine ikiyüzlü söylem eşliğinde dünya halklarına karşı siyasal gericiliği daha da yoğunlaştırdığı bir tarihsel dönemde, burjuva siyasal sistemin “herkes için demokrasi” olduğu yalanının kabullenilerek sahiplenilmesini istiyorlar. Amerikan-İngiliz ve Batı Avrupa’nın öteki emperyalist demokrasilerinde, işçi ve emekçilerin sosyalizme yönelmelerinin önünü kesmek üzere kabul edilmiş siyasal-sosyal tüm kazanımların halkın elinden bir bir alındığı; fişlemenin resmiyet kazandığı; sosyal-siyasal ve iktisadi alanda sertlik politikalarının yoğunlaştırıldığı; grev, gösteri, örgütlenme, basın-yayın haklarıyla çalışma yaşamının iyileştirilmesine yönelik emekçi istemlerinin fazlalık olarak suçlandığı ya da sözde yüksek maliyet giderleri gerekçesiyle ücretlerin düşürülüp işsizliğin daha fazla dayatıldığı bir dönemde, bu saldırıları gerçekleştirenleri ya da onların bir kısmını “özgürlükçü demokrasinin güçleri” hanesine yazıyorlar.

Liberal “solcu” yazar-gazeteci ve diğerleri, kapitalizm, sermaye, burjuvazi, işçi sınıfı, sınıf farklılıkları, sınıf çatışması ve onun iktisadi-sosyal temelini olanaklı olduğunca söz konusu etmeden, liberalizmi, tüm kapitalizm tarihine karakterini veren bir sistem olarak tarif etmekte ve onun, “otoriter-totaliter-muhafazakar” tüm öteki toplum sistemlerinden daha demokratik, eşitlikçi ve evrenselci olduğunu ileri sürmekte, serbest rekabetçi ve tekelci kapitalizmi “tek hücre”(!)ye koymakta, emperyalizmin gerici niteliğini görmezden gelmektedirler. “Sol” üzerine tartışmalara katılan liberallerin hemen tümü, uluslararası mali sermaye sistemini “serbest piyasa sistemi” –liberal kapitalist sistem– olarak adlandırmakta; bir yandan tezlerini “küreselleşme gerçekliği”ne dayandırmakta, öte yandan “serbest piyasa ekonomisine dönüş”ten söz etmektedirler. Bunlara göre, Avrupa Birliği örneğin, emperyalist değil, “evrenselciliğe yol alan” ve “demokratik değerleri özümseyen” liberal kapitalizmin günümüz koşullarında da anavatanıdır. Birey hak ve özgürlüklerinin teminatı bugünkü kapitalizmdir. Birey özgürlükleri, “militarist otoriter ve bürokratik güçler”e ve onların “ulus devlet” gibi “nasyonalizmi besleyen” anlayışlarına karşı liberal demokratik bir platformda birleşebilecek “sağdan ‘sol’a herkes”in birleşmesi ve “ülkeyi demokratikleştirmeye çalışan AKP”ne destek vermesiyle elde edilecektir!

Liberal, liberal “sol” aydın çevrelerinin yeniden başlattıkları bu tartışma, gerçekte yeni ve önemli ögeler içermemekle ve ileri sürülen iddialar açısından son on yıllarda burjuvazinin uluslararası alanda sürdürdüğü ideolojik saldırı kampanyasından beslenmekle birlikte, yoğunlaştırıldığı dönemin özellikleri yönünden dikkat çekicidir. Hemen tüm kapitalist ülkelerde burjuvaziyle işçi sınıfı ve emekçiler arasındaki çelişkilerin keskinleşmeye doğru yol aldığı; sermayenin işçi-emekçi karşıtı politikalarının daha fazla sertleştiği; işsizlik ve yoksulluğun arttığı ve buna karşı mücadelenin yükseliş eğilimi gösterdiği bir dönemde, liberaller, “sol”u “sosyal demokrat” ya da “dinci muhafazakar” partilerin yedeğine davet etmekte, dahası ona, bunu yapmadığında açmazdan kurtulamayacağı yönünde “korku vermekte”dirler! Dünya kapitalist sistemini sarsarak genişlemekte olan kriz koşullarında daha da sertleşeceği bugünden belli olan sömürenlerle sömürülenlerin bu ilişkilerinin üzerini örtmeye çalışmakta; Türk generalleriyle AKP ve hükümeti arasındaki mutabakatı ve onların ABD başta olmak üzere emperyalistlerle ilişkiler, Kürt sorunu, demokratik haklar konusundaki “değişim”ci ya da “statüko”cu işbirliğini ve halk kitlelerine karşı yoğunlaştırılan politik, sosyal ve iktisadi saldırıların “asker-sivil yönetici güçler” tarafından el ve anlayış birliğiyle sürdürülmesini görmezden gelmektedirler.

LİBERALLERİN ATAĞINI NASIL YORUMLAMALI?

Liberallerin, “sol’da” olduklarını söyleyenleri başta olmak üzere, “sol”u “düze indirme”ye çalışanlarının hemen hepsi, “otokratik-militer baskıcı anlayışlara karşı demokratik sivil siyasetten yana olma” iddiasındadırlar. Açıktır ki, liberal eleştiricilerin hepsi aynı çizgi üzerinde durmamaktadırlar. Büyük çoğunluğu “eskiden solcu”; “eskiden sosyalist” denilenlerdir. Aralarında dış ülkelerde tedrisattan geçmiş olanları, tarih ve siyasal bilimler alanında lisans/lisansüstü eğitim alanları ve üniversitelerde ‘kürsü sahibi’ olanlar vardır. Bir kısmı “sol’a daha yakın” durduklarını belirtmekte ve “usturuplu dersler vermek” üzere sosyal-tarihsel ve felsefi “argümanları kullanarak “evrenselci bir anlayışın hakim olması için” dirsek çürütmektedirler![6] Bir kısmı ise, Soros vakıflarının sözcüleri ya da kapitalizmin “özgür bireyleri”dirler. “Birey özgürlüğü”nü “her şeyden üstün tutma” iddiasındadırlar. Herhangi kimseye ve herhangi değerlere karşı sorumluluk taşımamalarının ‘hafifliği’yle “ağza ne gelirse” söylemekten kaçınmayacak kadar özgürdürler!

Liberal “sol” aydınların, şu ya da bu parti-örgüte üye ya da “bağımsız bireyler” olmaları ve kendilerini sosyalist, devrimci, ilerici, “solcu” olarak tanımlayıp tanımlamamalarından bağımsız olarak, “sol’un durumu”nu tartışma ihtiyacı duymaları, elbette peşin hükümle ve daha baştan suçlanamaz. Ülkemizde askeri cuntacılık geleneğine ve antidemokratik siyasal sisteme karşı ilerici, “sol” ve liberal aydınların yürüttükleri –buna kimi dönemlerde liberal-muhafazakar denilen bazı aydınlar da birey olarak katılmışlardır– hak mücadelesinin, zaaflarına rağmen, emekçilerin aydınlatılması çabasına güç verdiği bir gerçektir. “Sol” üzerine tartışmaya katılan yazar-tarihçi, sosyolog ve iktisatçıların bir bölümü, kuşku yok ki, ülkenin demokratikleşmesi ve halkın üzerindeki baskının kaldırılması için samimi isteğe sahiptirler ve bunun için sorumluluk taşıyarak hareket etmektedirler. Ancak, tartışıla tartışıla “eskimiş” bu konuyu yeniden gündeme getirenlerin büyük çoğunluğunun, işçi ve emekçi hareketinin ihtiyaçları ve örgütlenmesinin sorunlarını tümüyle gözardı ederek, bu tartışmayı, birinci olarak CHP-DSP ve aynı “kökenden” partilerin güçlenmesinin ve “sosyal demokrasi”nin örgütlenmesinin aracına dönüştürmek; ve ikinci olarak “demokratikleşme” gerekçesiyle AKP’nin yedeği kılmak gibi her ikisi de emekçilerin çıkarlarına aykırı bir platforma çektikleri de somut bir “vakıa”dır. Taraf, Radikal, Milliyet gazetelerinin “sol’a eleştiri” furyasına katılanlar arasında öyleleri vardır ki, üstlendikleri rol ve amaçları yönünden karanlık işlerin görevlileri konumundadırlar ve “sol” a, halka ve değerlerine kin kusarak, kuşku ve güvensizlik yaymaya çalışmaktadırlar. Bu bakımdan, “sol”a karşı sürdürülen kampanya kapsamında görüş açıklayan ve “sol’un içinde bulunduğu durumdan çıkışı” üzerine “önermeler” getirenlerin bir kesimi için “aydın sorumluluğu”ndan söz edilse bile, büyük çoğunluğunun işçi sınıfına, emekçilere, devrimci demokratlara ve sosyalistlere karşı, burjuva ideolojik cephenin militanlığını üstlendikleri teslim edilmelidir. Bu yazar, aydın ve tarihçilerin bir kısmı AKP’nin, bir bölümü CHP’nin yedeğindedirler. Hemen tümü hak ve özgürlükleri egemen güçler arası kavganın ürünü olarak almakta ve bundandır ki, taraflardan birinin yedeğinde olmayı “demokrasi mücadelesi” saymaktadırlar.[7] “Sol’un sorunları” tartışmasını sosyal demokrasinin sorunlarının “çözümü” tartışmasına dönüştürenler, CHP’nin “sol’un birleşme merkezi” olmasını isteyerek, “sosyal demokrasiyi güçlendirecek bir projenin destek görmesi” için çaba gösterirlerken[8], diğerleri, nerede durduklarından, hangi parti ve örgütlere mensup bulunduklarından bağımsız olarak, “tüm solcular”ın “darbe ve cuntalara karşı ve demokrasi için” AKP’ni desteklemede birleşmelerini savunmaktadırlar.

DEĞİŞİM VE KOŞULLAR ÜZERİNE LİBERAL VAAZ NEYİ ÖRTÜYOR?

Liberal “sol”un değişim üzerine söylemi yeni ögeler taşımıyor ve değişim üzerine totolojik vaazların yinelenmesinden öteye geçemiyor. Buna rağmen, lafzını en fazla ettiği “gerçeklik”-“gerçeklikler”, “değişim” ve “farklı koşullar”dır. “Değişim ve koşullar”la bağlantılı olarak öne çıkardığı “gerçeklikler”in başında ise, –özetle söylenirse– “ulusal değerlerin, ekonomilerin, sınırların önemsizleştiği” bir “küreselleşme”nin gerçekleştiği ve bunun da sınıf çelişkileri ve mücadelelerini “geçersiz hale getirdiği” iddiası yer almaktadır. Dünya kapitalist sisteminde yaşananları tekellerden ‘serbest piyasa’ya geçiş olarak değerlendiren liberal “sol”un bu teorisi, emperyalizmin inkarını esas almaktadır. Bu “teori” kaynaklı liberal tezlere “ruh”unu veren, emperyalizmden farklı bir yeni sistem olarak sunulan “küreselleşme”dir.

Liberal “sol”un kapitalizm eleştirisi, ya hiç denecek kadardır ya da esas olarak biçimseldir. Kapitalizmi artı-değer sömürüsüne dayanan bir sistem olarak aldıklarında, sömüren-sömürülen ilişkisinin; sömüren-sömürülen sınıflarla mücadelelerinin karşılarına bir “gerçeklik” şeklinde çıkacağını ve bunu “hesaba katmak zorunluluğu”yla karşı karşıya geleceklerini bildiklerinden olacak, bundan kaçıyorlar! Bilimsellik ve “gerçeklikler” üzerine ahkam kesmelerine rağmen, kaçtıkları bilimsel yöntem ve olgusal gerçeklerdir. “Gerçeklik” olarak aldıklarını ise, burjuvazi yararına yorumlayarak işçi sınıfı ve emekçilerin karşısına bir olanaksızlık ve olmazlık göstergesi olarak dikiyorlar. Liberal “sol” aydınlar, kapitalizmin iktisadi-sosyal “kötülükleri”yle “siyasal liberalizm”i birbirini dışlar gösteriyor; üretim araçları mülkiyetine sahip ya da ondan yoksun olma ile birey hakları ve özgürlüklerini birbiriyle ilişkisiz, siyasal özgürlükleri iktisadi-sosyal koşul ve ilişkilerden bağımsız sayıyorlar. Burjuva siyasal sistemi –onlar siyasi liberalizm diyorlar–, “piyasa” dedikleri emperyalist dünya sistemiyle, onun “kötülüğü, büyük ikiyüzlülüğü ve emekçiler açısından ifade ettiği yıkım”la ilişkisiz, kapitalizmin güç ve iktidar sahipleriyle onun tasallut altında tutulanlarını “bireysel eşit” gösteriyor, siyaseti iktisadi-sosyal sistemden koparıyorlar. Ancak, liberal “sol” aydınların, “sol”a yönelik olarak öne sürdükleri, somut olarak Marksist ve devrimci demokratik hareketin, sınıf kavramını merkeze alarak kendini “hücreye kapatma”; “üretim biçimi değişikliği”ni görmeme; “milli kapitalizmden uluslararası kapitalizme geçiş”in farkında olmama ve bunun sonucu olarak da orta burjuva sınıflar dahil tüm ezilmişleri esas alan politikalar izlememe şeklindeki suçlamaların kalkış noktasını da, “değişim” oluşturuyor.

Burada, 18. yüzyıla “geri dönüş” zırvalığı üzerinde durmak anlamsızdır. Bu zırva, başka şeyler bir yana, uluslararası mali sermaye egemenliği; tekellerin ve kartellerin dünyayı paylaşma ve yeniden paylaşma rekabeti ve emperyalist güçlerin dünyayı yeni bir büyük bunalım ve savaşa doğru sürüklemeleri tarafından boşa çıkarılmıştır. “Küreselleşme”nin “akıbeti”ne işaret eden olgusal gelişmeler; ‘ekonomiye devlet müdahalesi’ ve mali sermaye krizi, ‘çağın gerçeği’ olmanın yanı sıra aktüeldirler de. Avrupalı büyük güçler, ülkelerinin başlıca sektörlerinin “yabancı sermayenin eline geçmemesi için” devlet kararlılığı göstermeye daha fazla yönelmiş bulunuyorlar. Almanya, Fransa ve İngiltere, uluslararası tekellerin birbirleriyle kıyasıya mücadelesinin, pazarlar ve kaynaklar üzerine kıran kırana rekabetinin kriz nedenli olarak daha da keskinleşeceğini görerek, enerji, savunma, otomotiv sektörlerine ait senet-tahvil-hisse senedinin büyük oranda el değiştirmesinin önüne geçmeye çalışmaktadırlar. Sarkozy ve Merkel, ülkelerinde bir sabah uyandıklarında “Avrupa’ya ait olmayan firmalar görmek istemediklerini” açıkladılar. Emperyalist şefler bu politikaları izler ve daha sıkı koruma tedbirleri için kararlar almaya yönelirlerken, sermaye ve meta hareketinin uluslararası devasa hareketini elbette biliyorlar. Dünyanın bir kapitalist sanayi ve banka şirketleri ‘panayırı’na dönüştüğünün farkındadırlar. Ama öyle olması, ne devletlerin ne de her bir devletin kendi ülkesi ve ekonomisini ve ekonominin kilit sektörlerini “koruma” önlemlerinden el çekmesini getirmiyor. Liberal aydınlar ise, “değişim”in arkasına saklanarak, sözcüğün açık anlamıyla “havanda su dövme”ye devam ediyorlar!

Sadece dünya değil, Türkiye koşulları da, evet, değişmiştir, değişmektedir. Mali sermaye ve tekeller çağında, onun kuşatması ve baskısı altında, kapitalist gelişme sürecine giren Türkiye’de kapitalizm egemen hale gelmiş, işbirlikçi tekelci burjuvazinin yanı sıra on-on iki milyonu bulan işçi sınıfı, geniş orta ve küçük burjuva kesimler, kent ve kırın yoksul tabakaları farklı çıkarlara sahip sınıf ve kesimler olarak ayrışmışlardır. Bu gelişmeye bağlı olarak, Anadolu topraklarına da kapitalist ilişkiler girmiş, ticari kapitalizmin yanı sıra küçük ve orta boy işletmeler giderek artmış; bunların bir bölümü kapitalist pazarda daha etkin olacak şekilde tekelleşmiş, tüm bu kesimleri ve taleplerini dikkate alma zorunluluğu sermaye partileri için, onlar eğer ülke yönetiminde söz sahibi olmak istiyorlarsa, kaçınılmaz hale gelmiştir. Buna bağlı olarak günümüzde de, sermaye partilerinin hemen tümü, tekelci sermayenin çıkarları belirleyici olmak üzere sermaye çıkarlarını savunmakta, hemen tümü, küçük ve orta burjuvazinin desteğini alma amaçlı politikalar geliştirmekte, özellikle seçim dönemlerinde ve oy desteği kaygısıyla bu politikaları yeniden gündeme getirmektedirler. Kapitalist toplumun önemli tutucu gücü ve payandası olan orta burjuvazinin çıkarları da, “doğal olarak” bu partiler tarafından gözetilmektedir. Ancak, bu partilerin, özellikle de hükümet partisi olarak AKP’nin politikalarında belirleyici olan, uluslararası ve işbirlikçi sermayenin çıkar ve talepleridir. Başlıca büyük sermaye partilerinin hiçbiri özel olarak “Anadolu burjuvazi”sini temsil etmediği gibi, “Anadolu burjuvazisi” diye ülke ve dünya sermayesine kapalı özel bir kategori de bulunmamaktadır. AKP’nin politikalarını IMF-Dünya Bankası-TÜSİAD gibi –buna MÜSİAD da eklenebilir– gibi sermaye kuruluşlarının dayatmaları belirlemekte, o, sermayenin başlıca diğer partilerinden farklı olarak, “Yeşil Sermaye Holdingleri” olarak adlandırılan ve kurucularının büyük kesimi “İslamcı” olarak bilinen, bazıları çeşitli tarikatların gücüne dayanan Albayraklar, Kombasan gibi şirketlerle ve Çalık gibi sermaye gruplarıyla daha özel ilişkilerinin yanı sıra burjuvazinin ve egemen konumdaki büyük sermayenin çıkarlarını temsil etmektedir. Anadolu’nun çeşitli büyük ya da büyükçe kentlerindeki kapitalist gelişme sürecinde, işletmelerin küçük bir bölümünün holdingleşmesi ve kapitalist pazarda diğer büyük tekellerle rekabete tutuşmaları bir olgu olmakla birlikte, bu rekabet ve çatışma, orta burjuva kesimlerle tekelci sermaye arasındaki bir çatışma olarak şekillenmekten uzaktır. Kuşkusuz orta ve küçük burjuvazi tekellerin baskısı altındadır ve buna tepki göstermektedir. Ancak AKP’nin iktidar kavgalarına yol açan ya da yansıyan bu değildir. AKP, ve ağırlıklı olarak temsil ettiği Amerikancı “İslami sermaye”, kapitalist pazarda olduğu gibi politik yönetim aygıtında da daha etkili şekilde yer edinmek istemekte; devlet organlarının buna uygun yeniden düzenlenmesi için baskı yapmakta; bu da, egemen sınıfın öteki kesim ve temsilcileriyle “devlet üzerine” bir kavgaya neden olmaktadır.

Değişim ve ilerlemeyi, “yeni bir orta sınıf”ın, “Anadolu burjuvazisi”nin, “beyaz yakalılar”ın tekelci sermayeye karşı hareketine bağlayıp orada görerek ve demokratikleştirici hareketin temsilini AKP’de keşfederek, Amerikan ve Avrupalı emperyalistlerle işbirlikçi büyük sermayenin çıkarlarının en pervasız savunucusu bir parti ve hükümetini desteklemeyi ilerici-“sol”, dahası sosyalist tutumla bağdaştırmak, liberal “sol”un bulunduğu siyasal platformun burjuva karakterini ortaya koyuyor.

DEMOKRASİ VE DEMOKRATİK HAKLAR SORUNUNA LİBERAL YAKLAŞIM

Liberal aydınlar, demokrasi sorununu da, değişen koşullarla uyumlu politik sistem gereğiyle izaha çalışıyorlar. Değişen dünyada emperyalizmin aşıldığını ve “serbest piyasa ekonomisine dönüş” yoluna girildiğini ileri süren kimi liberal-liberal “sol” aydına göre, emperyalizm “bir devletin hakimiyeti” demektir, zorlanırsa, belki ABD’ne emperyalist denebilir, ama, o da “küreselleşme”nin gerekleri doğrultusunda değişecektir! AB’ne ise “emperyalist denemez”; o, bir “devlet” değil, “birlik”tir; demokrasinin gücüdür ve herhangi antidemokratik bir ülkede –örnek olsun Türkiye– demokrasinin kurulması ve işlemesi için bu “birliğin desteği” önkoşuldur![9] AB’ne karşı çıkmak, onu emperyalist saymak, darbecilere karşı demokrasi mücadelesinin önemli, hatta belirleyici bir gücünü dışlamak demektir. “Solcu”lar, –burada somut olarak işçi sınıfı sosyalistleri– yanlıştan dönmeli, ve “devrim olmadığına” göre, “liberal demokrasiye açılma”yı benimsemelidirler.[10] “Liberal demokrasi”yi ise, “Anadolu burjuvazisi” ve “yeni orta sınıf”ı temsil eden AKP inşa edecektir! Sertleşen iktidar kavgalarının maddi temelini, bu “yeni orta burjuvazi” ile devletçi eski bürokrasi ve devlette çıkarları temsil edilen büyük burjuvazi arasındaki çıkar çatışması oluşturmaktadır. “Ülkedeki değişim devleti de etkilemekte”, devletin bu değişime uygun “yeni bir devlet” olarak “kurulmasını isteyenler”le “statükonun sürdürülmesinden yana olan güçler” arasındaki çatışma, bu temelde gündeme gelmektedir.[11] AKP’nin “statükocu militarist bürokrasiyle çatışması”nın temelinde bu güçlerin değişim ve ilerlemeye; onun sistemi olan “küreselleşme”ye direnişleri yatmaktadır. Böylesi koşullarda, “dünyaya açılmak isteyen” ve “halk iradesine önem verenler” ile “dünyaya kapalı”, “statükocu”, “bürokratik bir egemenlik sürdürmek isteyenler” arasında çatışma kaçınılmazdır. “Sol”un önünde, bu çatışmada “doğru tarafta olmak” gibi çok önemli bir “görev” durmaktadır! Doğru taraf, “küreselleşmenin gereklerine uygun” hareket edenlerin, “hür dünyayla bütünleşmiş bir ülke” isteyenlerin tarafıdır!

Liberallerin “demokrasi” ve “sivil siyaset” anlayışları, onlar bunu, “sanayi devrimine dönüş”, “doğmakta olan yeni orta sınıf”; “küreselleşmenin gerekleri” gibi daha temel önemde gördükleri “olgular”a dayandırmak isteseler de, mevcut siyasal sosyal ve iktisadi düzeni, onun işleyen mekanizmalarını ve ilişki biçimlerini veri alıp geçerli saymakla, sistemin duvarlarına, kapitalizmin krizine, tekelci sermayenin siyasal gericiliğine “toslayarak” olumsuzlanmaktadır. Liberal “sol”, bu sistemi ve işleyişini ve onun emekçi halk düşmanı karakterini değil, kimi eksikliklerini eleştiriyor. “Siyaset üzerindeki asker vesayeti”ni antidemokratik görüyor, “AB ile uyum yasaları” nı ve “Kopenhag Kriterleri” doğrultusundaki yasa düzenlemelerini son yirmi yılın en önemli demokratikleştirme adımları olarak gösteriyor, bu yasal düzenlemeleri yapan AKP’yi destekleyerek demokratikleşme yönünde daha ileri adımlar atılabileceğini vaazediyor, Avrupa Birliği’ni ve Avrupa ülkelerini Türkiye’nin demokratikleşmesinin başlıca dayanağı gösteriyor, sermaye ve partilerinin sözde demokratik platformunu esas alıyor, AKP’ni “değişen dünya” ve “değişen Türkiye gerçeği”yle uyumlu ve bu değişimi temsil eden parti olarak gösteriyor ve ‘değişen dünya koşulları’nı sermaye ve çıkarları temelinde yorumluyor. Değişim kavramı, liberal aydınların literatüründe, böylece, sermaye ve temsilcilerinin bir bölümüyle birleşmenin ve halkın kendi çıkarları için mücadelesini zorunlu ve olanaklı kılan birçok olgunun üstünü örtmenin merkezi “tutamacı” haline getiriliyor.

Demokrasi mücadelesi, demokratik hakların kazanılması ve halk iradesinin temsiliyle AKP arasında kurulan bu dolaysız sahiplenici bağ, Türkiye’nin sınıflar mücadelesi alanında yaşanan gerçekleri tümüyle gözardı ediyor. “Darbe-darbe karşıtı” saflaşmasını başlıca ayrıştırıcı alarak, AKP’nin yanında/cephesinde yer almayı “demokrat ve özgürlükçü olma”nın başlıca kıstası sayan bu yazar, gazeteci, tarihçi ve iktisatçı çevreleri, “sol”u, “demokrasi ve özgürlüklerin değerini bilmez” gösterirlerken, Türkiye’de ya da dünyada, demokrasi ve özgürlüklerin elde edilmesini; genişletilmesi veya uygulanabilmesini, salt burjuva alanda ve burjuvazinin “tarihsel rolü”yle ilişkin görüyor; işçiler-emekçiler ve ilerici aydın ve gençlik kesimlerinin demokrasi için mücadelelerini yok sayıyorlar. Sınıfların ve mücadelesinin reddi, liberal “sol” aydınların burjuva demokrasisi ve siyasal özgürlükler sorununa yaklaşımlarının sınırlarını belirliyor. Sınıfsal konumları, olayları burjuvazinin çıkarlarına uygun düşecek şekilde yorumlamalarının önemli bir etkenidir. Burjuva demokratik hakları işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinden soyutlayarak, burjuvazinin halka “lütfu”na indirgiyor, burjuvazinin polis terörü ve her türden siyasal baskısına karşı mücadeleyi, ‘genel özgürlük fikri ve icapları’na aykırı düşen “sol dar kafalılık” gösteriyorlar.

LİBERALLER SERMAYE DEVLETİNİ BENİMSEYEREK “SOL”U DEVLETÇİLİKLE SUÇLUYORLAR

Türk solunun en başından devletçi olduğu” üzerine demagojik söylemle, CHP gibi “devlet kuran” ve yönetimi “devleti sürdürme” partisi olmakla övünen bir partiye yöneltilebilecek suçlamaları, “çamur at izi kalsın” mantığıyla “tüm sol”a boca eden AKP’ci liberaller, CHP gibi düzen partilerinin devletçiliğiyle TKP gibi ‘sol’ partilerin; bunlarla küçük burjuva sosyalizmi ve Marksist sosyalizm akımlarının devlete, darbelere ve cuntalara karşı tutumlarını aynı göstererek, tümünü bir hamlede “lekeli hedef” haline getirmek istiyorlar.

AKP’nin, bilim ve modernite değerleri karşısında dine ve dini değerlere alan açmak üzere yürüttüğü ideolojik-politik saldırı cephesinde yer alışlarını, “hak ve özgürlük savunusu” maskesiyle örtme çabasındadırlar.

“Otoriter baskıcı devlet”e karşı önerdikleri bir halk devleti, halkın haklarını teminat altına alan halkın iradesini yansıtan, bizzat işçi ve emekçilerin iktidar gücü olarak kendi kaderlerine hükmettikleri bir devlet değildir. Bu tür bir devleti, aksine, salt olanaksız değil, gereksiz de görüyorlar. Sınıf mücadelesine karşı “idealist” duruşlarıyla, esasta burjuvazinin egemen konumunu sürdürmesine herhangi itirazlarının olmadığını ortaya koyuyorlar. “Askeri vesayet” karşısında önerdikleri AKP’ci devletçilik anlayışlarıyla, sermaye devletinin sözüm ona daha az otoriter olanının yanında saf tutuyorlar. Liberal “sol”un “otoritarizm karşıtlığı”na dair söylemleri, örgütlü toplumsal yaşam gerçeğine tümüyle aykırıdır. İlkel komünal toplum dışındaki tüm toplumsal tarih, otoriter yönetim sistemlerine sahne olmasına; serbest rekabetçi kapitalizmin “devrimci burjuvazi”sinin “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” şiarı, kitlesel beklentileri boşa çıkararak burjuva egemen sınıfın otorite dayatmasında ifadesini bulmasına ve devlet örgütlenmesinin olduğu her yerde burjuvazinin öteki sınıflar üzerindeki otoritesinin/otoriterliğinin ifadesi olmasına karşın, emperyalist kapitalizmin “serbest seçimlere dayalı partiler sistemi”, liberaller tarafından otoritarizmden bağışık demokratik bir sistem olarak gösteriliyor, herhangi sermaye partisinin halk kitlelerini madrabazlık ve ikiyüzlülük yardımıyla yanına çekerek desteğini alması, “demokratik güç ve demokrasiden yana olması”nın kanıtı sayıyor.

Tekellerin hakimiyeti ve burjuva sınıfın çıkarlarınca belirlenen kapitalist demokrasinin birey özgürlüğünü “alt sınıflar” için sözde kalır hale getirdiğini, AKP ve hükümetinin de generallerle birlikte bunun silahşorluğunu yaptığını aktüel gelişmeler ortaya koyuyor. “Bireysel özgürlükler ve serbest piyasa” sistemi olarak kutsadıkları iktisadi-sosyal ve politik sistem, tekelci sermaye hakimiyetinde ordu, polis, bürokrasi, çeşitli ekonomik-politik ve diğer askeri örgütlenmelerle yukarıdan aşağıya doğru toplumu zapturapt altına almak üzere şiddet araçlarıyla daha fazla donanmakta, burjuvazi ve devleti, katı ve kesin bir otoritarizmi toplum yönetiminin zorunlu koşulu olarak dayatmaktadır.

Ya darbelerden ve darbecilerden yana, ya da AKP’den yana olmak” şeklinde öne çıkarılan bu ikilem ile AKP ve hükümetiyle darbeci-cuntacı, antidemokratik öteki tüm güç, kurum ve partilerin aynı siyasal-iktisadi ve sosyal düzenin güçleri oldukları gözardı edilerek bir yana itilirken, demokratik özgürlükler, bağımsızlık ve işçi sınıfının toplumsal kurtuluş mücadelesiyle “halkın arzusuyla iktidara gelmiş” olduğu söylenen AKP’nin politikaları, amaç ve hedefleri arasında paralellikler kuruluyor. Amerikan ve Avrupalı emperyalistlerin işbirlikçiliğiyle halkın çıkar ve talepleri, “arzu” ve duyguları arasına birebir eşitlikler kurularak, “darbeye karşı olmak”, ilericilik-tutuculuk; demokratlık-darbecilik ayrımının tek koşulu haline getiriliyor. Böylece demokrasi ve “sivil siyaset” savunuculuğuyla AKP yandaşlığı ve AKP hükümetine yedeklenme aynılaştırılıyor; “hür dünya” tezinin ABD’li şampiyonlarının ruhu şad edilerek, emperyalizm ve tekelci burjuvazinin işçi sınıfı, ezilen halklar ve sömürgeler üzerindeki kesin hakimiyetinin siyasal sistemi demokrasi olarak aklanıyor; tüm gücü ve varlığıyla Türkiye’nin tüm milliyetlerden işçileriyle tüm ezilenlerine baskı uygulayan, siyasal ve sendikal örgütlenmenin önüne bin türlü barikat ören, emekçilerin taleplerini polis ve jandarma baskısıyla karşılayan, grev, gösteri, söz ve eylem özgürlüğünü lüks ve gereksiz sayan, Kürt ulusal varlığını inkarı sürdüren, Alevileri aşağılayan ve ayrımcı ulusal-dinsel politikaları pervasızca uygulayan, uluslararası sermayenin ve Türkiye gericiliğinin en önemli güçlerinden biri, emekçilerin karşısına, demokrasi ve halk iradesinin temsilcisi olarak çıkarılıyor.

Bu iddiaların, darbelerin en önemli gücüyle hükümet ve partisi arasındaki “uzlaşı ve işbirliği”nin öne çıktığı; içerde ve dışarda izlenecek politikaların ve özellikle de ABD’nin çıkarları temelindeki “stratejik ittifak” merkezli olanlarının bu güçler tarafından “anlayış birliği içinde” uygulandığı koşullarda gündeme getirilerek, “ya darbe ya AKP; ya darbe ya da demokrasi” etrafında “sol”a duvar örülmeye çalışılması; liberal “sol”un politik hedeflerini daha da şaibeli hale getirmektedir.

Demokrat olmayı ve demokrasiyi “ordu karşıtlığı”na indirgeyen, uluslararası mali sermaye sistemi içinde onunla uyumlu ve işbirlikçi bir düzen tesisinin siyasal partiler ve “sivil örgütler” aracıyla gerçekleşmesini en ileriden demokrasi sayan, işçi sınıfı ve tüm emekçi kitlelerinin tabi tutuldukları kapitalist baskı ve zoru antidemokratik saymayan liberaller, buna uygun düşmeyen bir “solculuk” türü yaratmak istiyorlar! Bir yandan baskıcı-bürokratik ve militarist kurumların halk iradesine ambargosuna karşı olma gerekliliğine dikkat çekiyor, diğer yandan, sermaye ve onun bürokratik merkezi militarist aygıtının ‘bir parçası’nı; dünyaya savaş politikaları dayatan, saldırı ve yayılmacılığını ulusal çıkarlarının gereği sayan, herkesi kendi hegemonyasını kabule ve değer saydıklarını savunmaya mecbur bırakmak isteyen, ülkeler işgal ederek halkları kırıma tabi tutan ABD gibi bir emperyalist güce bağlanmış AKP’ni, “demokrasinin gücü”, dahası etrafında toplanarak gericiliğe karşı mücadele edilebilecek bir “odak” olarak gösteriyorlar.

Liberal “sol” aydınların demokrasi anlayışında, halkın özgürlüklerinin belirlediği bir demokrasinin, halkın egemenliğini öngören halk iktidarının yeri yoktur. Aksine, buna yönelik mücadele ne mümkün ne de gerekli görülüyor. Geriye, sermayenin “askeri vesayet altında olmayan sivil demokrasisi” kalıyor. Ötesinde, liberallerin yasak bölgesi başlıyor! Demokrasi, bağımsızlık ve sosyalizm için mücadele “modernizmin otokratik-dogatik devletçi geleneğini sürdürmek” olacaktır, bu yanılgıdan ve zararlı etkiden uzak durulmalıdır! Liberal sağ ve “sol” aydın çevrelerinin demokrasi ve demokratik haklar politikası, gericiler arası güç ve iktidar çatışmasını esas almaktadır. CHP-MHP’ni devletçi, AKP’ni devlet ve mevcut düzen karşıtı gösteren liberal burjuva propagandası, bu partilerin her biri ve hepsinin, sınırları, MGK ve devletin ordu ve öteki temel kurumlarının üst bürokrasisi tarafından çizilmiş devlet politikasını esas aldıklarını gizlemekte; sermaye partilerinin konjontürel gelişme ve değişmelere bağlanan politik tutumlarının “değişmezliği”ni varsaymaktadır. Kürt sorunu, AB ile ilişkiler gibi konularda “aynı tarafa düşmüş” partilerin, bir başka soruna bağlı olarak karşı karşıya gelmeleri olanaksızmış gibi, MHP-CHP’ni “aynı cephenin statükocu güçleri” olarak sabitlemekte; MHP’nin birçok konuda generaller ve AKP ile birlikte davrandığını atlamaktadır. “Ergenekon operasyonu” militarist şefler-hükümet mutabakatıyla gündeme gelmiş olmasına ve AKP, generallerle aynı yerde durma memnuniyetini ilan etmesine karşın, onu, “otokratik devlet karşıtlığı” ve “demokrasiden yana olma” payesiyle mükafatlandırmaktadır. Liberal “sol”un, “Ergenekon operasyonu” ile “derin devletin darbe yediği” yönündeki iddiası, devletin askeri-emniyet ve “sivil” bürokrasisinin tepe noktalarında çalışmış bazı eski görevlilerinin çete örgütlenmeleri içinde olmasının açıklık kazanması nedeniyle burjuva devleti ve kurumlarına güvenirliğin sarsılması gibi bir gerçeklik taşımakla birlikte, bizzat operasyon savcılarınca MİT ve “TSK’yla ilişkisiz”liği ilan edilerek, başlıca operasyonal kurumların “aklamaya alınması”yla daha baştan boşa çıkarılmış ve çok açık olduğu üzere, AKP hükümetine muhalif olanların susturulmasının silahlarından birine dönüştürülmüştür. Bu durum bile, işbirlikçi gericiliğin iç çelişkilerinin damgasını taşıyan “çete operasyonu” ya da operasyonlarının devlete gerçekten dokunur şekilde ilerlemesinin, AKP ve hükümetine destekle değil, hak ve özgürlüklerin bu düşmanını da karşıya alacak, onun iki yüzlülüğünü açığa çıkaracak şekilde, tüm halk düşmanı suç örgütlenmelerinin dağıtılması mücadelesinin halk güçleri tarafından geliştirilmesiyle mümkün olabileceğini gösterir. Tarihte yaşananların gösterdiği de budur. Halk düşmanı örgütlenmelerden hesap sorulması için, halkın, kendi gücü ve örgütlenmesini geliştirerek, sermaye, devlet ve hükümet üzerinde bir halk baskısı yaratması gerekmektedir. Bu ise, gericiliğin bir bölümüne yedeklenerek başarılamaz.

LİBERALLERİN “DEĞİŞİM” GEREKÇELİ KAPİTALİZM SAVUNUSU

Liberal “sol” yazar ve gazetecilerle tarihçi ve sosyologlar, değişimi burjuvazi ve sermaye yararına yorumlayarak, uluslararası gelişmelerin son otuz-kırk yılının, işçi sınıfıyla kent ve kır yoksullarının toplumsal işlevi ve rolünü önemsizleştirdiği yönündeki “küreselleşmeci” teorileri yineliyor; işçi sınıfının “sahneden çekileceği” ve “uzak olmayan bir gelecekte”, işçinin üretime fiziki katılımının “son bulacağı” üzerine burjuva ideologlarının onlarca yıldır sürdürdükleri vaazları aktararak, demokrasi sorununu, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi dışındaki gelişmelere bağlıyor ve burjuva cepheleşmelerinin ürünü olarak gösteriyor; demokrasi güçlerini bunlar arasında görüyor ve gösteriyorlar.

“Küresel kapitalizm”i tek gerçeklik, “ulusal devleti” gerici, antiemperyalizmi dar ulusçuluk ve “statükoculuk” ilan eden liberaller, politikanın “gerçekliklere uygunluk göstermesi” demagojisiyle, kapitalist emperyalizmin başlıca güçlerinin ezip sömürdükleri bağımlı-sömürge ve işgal altındaki ülkeler halklarının esaret altında tutulmalarına omuz veriyor, bu durumu kaçınılmazlık sayıyorlar. Liberal sağ ve “sol” yazarların bakış açısında, nasyonalizmin, ulusal ayrımcılığın ve şovenist politikaların kapitalist temeline yer yoktur. Etnik baskı ve ayrımcılığa karşı politikaları tutarsız ve ikiyüzlücedir; bu baskı ve ayrımcılığı kapitalist-emperyalist temelinden soyutlamakla kalmıyor; militarist-sivil uygulayıcılarını, önce “statükocu” ya da “değişimden yana” diye ayırıyor; sonra da ulusal inkar ve ayrımcılıkta birleşen bu güçleri, “az baskıcı-çok baskıcı”biçimsel ayrımına tabi tutarak, sözüm ona düşük dozaj şiddetten yana olanların yanında durmayı salık veriyorlar.

Liberal aydınların söyleminde yer aldığı şekliyle “sol”un “devletçiliği”ne kanıt gösterilen bir diğer şey, işçi sınıfı ve emekçilerin ileri kesimleriyle sosyalistlerin özelleştirme karşıtı politikalarıdır. Özelleştirmeyi liberal kapitalizmin gerekleri arasında ve devletin otoriter-tekelci gücüne karşı demokratik bir atılım olarak görüyor, özelleştirme karşıtlarını “özel kapitalizme karşı devlet kapitalizmini savunmak”la suçlarken, kendilerinin “özel kapitalizm”e kul-köle duruma düştüklerini unutuyorlar! Her şeyden önce, ulusal devletin zayıflaması ve “ilerici-değişimci” küreselleşme adına olumladıkları özelleştirmelerin, ülke kaynaklarının yağmalanması olduğunu gözlerden gizlemeyi ve halkın birikimlerinin peşkeş çekilmesini önemsiz göstermeyi marifet sayıyorlar. KİT’lerin varlığını tekelci devlet kapitalizminin güçlenmesi/otoriter bürokratik siyasal erkinin güç kazanması olarak gösteriyor, özelleştirmenin emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarında yarattığı tahribatı ve hak ve kazanımlarına yönelik saldırganlığını görmek istemiyor, ulaşım, iletişim hizmeti başta olmak üzere devlet işletmelerinde işçi kitlelerinin ve öteki emekçi kesimlerinin bir araya gelişinin, emekçilerin sendikal, politik kitlesel örgütlenmesinin maddi zeminini yarattığını; bu zemin üzerinden sürdürülen mücadelelerle sosyal-ekonomik alanda çeşitli hakların elde edildiğini, özelleştirmelerle bu hakların gasp edildiğini ve emekçi örgütlenmesinin maddi temeli darbelenerek, burjuvaziye karşı mücadelenin güçten düşürülmek istendiğini, özelleştirme karşıtlığının kapitalizmin şu ya da bu biçiminin tercih edilmesiyle değil, işçi-emekçi haklarının savunulmasıyla ilgili olduğunu ve işsizliğe ve örgütsüzlüğe sürükleyici uygulamalara karşı bir tutumu ifade ettiğini görmezden geliyorlar. Özelleştirmeleri, piyasa kurallarının özgür işlemesiyle izah eden liberal “sol” yazarların, kapitalist sistemin giderek yayılma eğilimi gösteren ve ağırlaşarak tüm ekonomiyi etkileme potansiyeli artan kriz karşısında başvurulan devletleştirmeleriyse, liberal kurguları yıkıcı yeni bir “gerçeklik” sayıp saymayacaklarını henüz bilmiyoruz. Ama onların “serbest piyasaya dönüş” üzerine söylencelerinin yalandan ibaret olduğu her gün yeniden kanıtlanıyor.

LİBERALİZM TARİHSEL İFLASI, LİBERAL “SOL”CULARIN TÜM İDDİALARINI BOŞA ÇIKARIYOR

Liberalizmin, en genel anlamıyla Adam Smith’in görüşlerinde ifadesini bulan temel savı, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” deyişinde ifadesini bulan ‘vahşi kapitalist’ yasaydı. Köylü toplumların ve kırların çözülmesi ve kapitalist gelişmeye bağlı olarak “yapan”lar ve “geçenler”, sadece rekabette geriye düşen kapitalistlerin yıkımına yol açmıyor, işçi sınıfı ve alt tabakalardan insanlara karşı tam bir “kan emicilik” tutumuyla; onları ölmeden yaşayabilecek bir duruma mahkum tutarak ilerliyorlardı. İşsizlik, yoksulluk ve açlık, “liberal kapitalizm”de emekçilerin payına düşen “toplumsal ürünler”di! Topraktan kopup kentlere akan, iflasa ve işsizliğe sürüklenenler kapitalistlerin artı-değer nesnesini oluştururlarken, yedek işgücü ordusu büyüyor; kadın ve çocuk emeği, en kötü koşullarda üretim sürecine çekiliyor, “bırakınız yapsınlar” kapitalist-burjuva anlayışı, insan cehennemine açılan kapıları durmadan genişletiyordu. İşçi sınıfı ve emekçilerin yarattıkları değerlerin kullanılmasıyla, üretim tekniği, iletişim ve ulaşımda devasa ilerlemeler kaydedilmesine ve çalışabilir herkesin birkaç saatlik çalışmasıyla tüm toplumsal gereksinmelerin tüm insanlar için üretilmesinin olanakları doğmasına karşın, işçi ve emekçilerin bu vahşi sömürüsü ve burjuva tahakkümü altında tutulması bugün de devam ediyor.

Kapitalizmin hizmetindeki iktisatçı ve felsefecilerin “globalizm” ya da “küreselleşmecilik” olarak adlandırdıkları “yeni düzen”, bu “düzen”dir. Gizledikleri, meta ve sermaye üretiminin yoğunlaşması ve merkezileşmesiyle tekellerin ve mali sermayenin tüm toplumsal yaşama hakim olması; iktisadi ve sosyal alanda olduğu gibi, politik alanda da, son sözün tekelci gericilik tarafından söylenmesidir. Tüm burjuva devletlerinin bu ayrıcalıklarının, bu azınlık hakimiyetinin koruyucu aygıtları-otoriter erkleri olarak işlediklerini, üretim araçları mülkiyetinin daha dar bir kesimin elinde biriktiğini; işçi sınıfı ve emekçilerin durumunun daha da kötüleştiğini; 1 milyar 300 milyon insanın açlık, dünya nüfusunun yarısından fazlasının yoksulluk içinde yaşam savaşı verdiğini; sosyalizmin baskısı ve Batı proletaryası başta olmak üzere işçi sınıfının uluslararası mücadelesinin sonucu olarak elde edilen sosyal-politik hakların, hareketin geçici yenilgisi fırsat sayılarak, gasp edilip büyük oranda kısıtlandığını gizliyorlar.

Liberal, liberal “sol” vaizler, “sol”u, “liberalizmin değerini anlamamak, birey hak ve özgürlüklerini önemsememek, demokratik olmamak” ve “otoritarizmden yana olmak”la suçlarken, öne sürdükleri tezler ve “öneriler”iyle, işçi sınıfı hareketi ve “sosyalizmin külleri” üzerinde tepinen ‘beyaz adam’ı temsil ediyorlar. Kapitalizmin ‘beyaz adam’ı, anımsanacaktır, 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren sosyalizmin tasfiyesini pratik olarak gerçekleştirilebilir görmeye daha inançlı olmaya başlamıştır. 1980-90’lı yıllarda, eski SSCB topraklarının uluslararası kapitalizme tümüyle açılmasını, kapitalist dünya pazarının genişlemesi ve “tamamlanması” olarak görmüş, bu değişimi “küreselleşme” ve “yeni dünya düzeni” olarak adlandırmış ve dünyanın, “barışın, refahın ve demokratik değerlerin egemen olacağı yeni bir döneme girdiği” propagandasına girişmiştir. Bu yeni durumu, “küreselleşme” ve “yeni dünya düzeni” tezlerinin başlıca dayanağı olarak almış; “Soğuk Savaş”ın sona erdiğini ilan etmiş; yeni durum ve dönemin ‘ideolojisi’ ve politik iktisadını; tekelci hakimiyet ve gericiliği liberal, dahası demokratik ilan edip, “neo”(yeni) liberalizm olarak taltif etmiştir! Yeni dönemin “tüm insanlık için refah ve barış dönemi olması”nın, “serbest piyasa ekonomisi önündeki tüm engellerin kaldırılmasına bağlı olduğu” ileri sürülerek, İngiltere ve ABD’de Reagan ve Thatcher yönetiminde işçi ve emekçilere karşı başlatılıp, tüm kapitalist dünyaya ihraç edilen en sert, en otoriter, en kapsamlı saldırılar gündeme damgasını vurmuşlar, kapitalist “ulusal iktisadı koruyucu önlemler” ve “Keynesyen” kapitalist politikalar, “kapitalizm dışı ve karşıtı” aykırılıklar sayılmış; bu “sapkınlıklar”dan da kurtulmak üzere “Kamu İşletmeciliği”ne son verilmesi; eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim, enerji ve diğer birçok hizmet üretimi ve dağıtımının “piyasa koşullarına açılması”; “maliyet artışına yol açan” ücret yan giderlerinin kaldırılarak sosyal hakların budanması, iş ve çalışma koşullarının “işletmelerin rekabet gücünü artıracak” şekilde esnetilmesi vb. vb., “yeni liberal” dünya düzeninin gerçekliği olarak dayatılmış ve tüm kapitalist ülkelerde uygulamaya geçirilmiştir. “Küreselleşme” tüm ülkelerin “refah, mutluluk ve barış içinde yaşamaları”nın yeni düzeni ve dönemi olarak reklam edilirken, dünya pazarlarına ve enerji başta olmak üzere yeraltı-yerüstü kaynaklarına yönelik emperyalist rekabet ve kavga sertleşmiş, güç kullanımı hazırlıkları artmış, ABD başta olmak üzere, emperyalistler ve işbirlikçileri, içerde emekçilere, dışarıda rakip bildiklerine karşı sertlik politikalarını öne çıkarmışlar, Irak-Afganistan işgalleri gerçekleştirilmiş, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’da halklar ateş altına alınmışlardır. Bu politika sonucu, bölgesel ve uluslararası çatışma koşulları daha olgun hale gelmiştir. Neoliberal sağcılık, dinin emperyalist kullanımına sınırsız özgürlüğü insan hakçı göstermeye girişmiş; Bush Irak’ı “Tanrı’nın emriyle” işgal ettiklerini ilan ederek, kitleleri “kadere boyun eğme”ye çağırmış; Amerikan yöneticileri, işgal güçlerinin Tanrı yönetiminde Irak’ı yağmalayıp-yıktıkları söylemini sürdürmüşlerdir. Kitlelerin inanç ve duygularının bu modern emperyalist istismarının bir versiyonu “Ilımlı İslam projesi” olarak şekillendirilmiş; din ve ulus istismarcısı AKP gibi partiler, bunun aracı ve güçleri olmuşlar; muhafazakar milliyetçi ve İslamcı olarak emperyalizmin ve işbirlikçi büyük sermayenin politik temsilciliğini üstlenmişlerdir.

Uluslararası gelişmeleri gerekçe edinerek, gericiliğin uluslararası güç kazanmasından aldıkları destekle ortaya çıkan liberal aydınlar ve politik çevreler, bu uluslararası değişim ve gelişmelerin de bir ürünü olan, bunlardan güç alarak sözüm ona statükoculuğa ve otoritarizme karşı “demokratik değişim” iddialarıyla, toplumu, Ortaçağcı değerler temelinde yeniden dönüştürmek ve “laikçi-laiklik karşıtı; laik-şeriatçı” kutuplaşmasına çekerek, politik mevzilerini güçlendirmek üzere harekete geçen AKP’nin, liberalizm ve demokratizm adına desteklenme girişimi, çaba ve ısrarlarıyla, bu gerici, düzen savunucusu güçlerin konumunu güçlendirmelerine ve halka karşı manevralarla iktidarlarını sürdürmelerine bilerek/bilmeyerek destek vermektedirler.

BU TARTIŞMANIN YARARI

Liberal sağ ya da “sol” aydınların kapitalist emperyalizm, burjuva demokrasisi, sermaye partilerine karşı tutum başlıkları altında özetlenebilecek ve tümü de işçi sınıfı ve emekçilerin özgürlük, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesine yabancı, bu mücadeleyi ya gereksiz sayan ya da başarısızlığa ve yedeklenmeye götürecek anlayışlarına karşı, burada ve dergimizin daha önceki sayılarında söylenenlerin toplamından çıkarılarak söylenebilecekler var: Tartışma, her şeyden önce, kendilerini hala “solcu”-”sosyalist” olarak niteleyenleri de dahil, bu aydın çevrelerinin, savundukları görüşler itibarıyla, antiemperyalist bağımsızlık mücadelesini ve kapitalizme karşı mücadeleyi gereksiz görmeleriyle sermayenin platformu üzerinde durduklarını göstermesi yönünden yararlı olmuştur.

Görülen odur ki, ordunun devlet örgütlenmesi ve egemen politikadaki ağırlıklı rolü, çok sayıda darbe ve muhtırayla politik sisteme müdahalesi ve sağ muhafazakar ve faşist partilerin kurdukları tek parti ya da koalisyon hükümetlerinin onlarca yıl ülkeyi yönetmeleri; “merkez sol” ya da sosyal demokrat olduğu ileri sürülen partilerin, “iktidara geldikleri”nde aynı politikaları pratiğe geçirmekten geri durmamaları ve tüm bunlar karşısında emekçi muhalefetinin “sol” kimlikli parti ve örgütlerle ilişkili olarak şekillenmesi, “sol alternatif”; “sol’un durumu” üzerine tartışmaların aktüel ilgi görmesinde rol oynamaktadır. “Sol’un neler yaptığı veya yapabileceği, dağınıklığı ve birleşmesinin önemi” üzerine söylenenlerin, işçi sınıfı ve emekçilerin sermayeye karşı birleşmesinin acil zorunluluğuyla bağlantılı görülmesi de ilgiyi artırmaktadır. Liberal aydınlar bunun farkındadırlar ve bu “ilgi”yi, gerçekler söylenecekse, burjuvazi yararına değerlendirme çabasına girmişlerdir.

Liberallerin ve liberal “sol”un “sol”a karşı ideolojik saldırısı, bu bakımdan, işçi sınıfı ve emekçi hareketine yönelik bir saldırı özelliği taşıyor. Bu saldırı, gösterilmek istendiği gibi, birleşebilir olduğu halde bir araya gelmemekte direnen Kemalist, sosyal demokrat, devrimci, sosyalist parti, örgüt, sendika, dernek, çevre ve kişilerin tutumunu hazetmeme, buna duyulan öfke kaynaklı değildir. “Bir merkezden” olduğu izlenimi veren ve “solcu eskisi” liberallerin başını çektikleri –onlara sağ muhafazakar kesimden de katılanlar oldu– bu kampanya, “sol”u baskı altına alma, dağıtma, devrimci demokratik örgüt ve çevreleri ve işçi sınıfının sosyalist örgütlenmesini güçten düşürmeye, bunlara yönelişin önünü alma; kuşku ve güvensizlik yaratma ve böylece emekçilerin sermayeden bağımsız örgütlü mücadelesinin gelişimini sabote etmeye yönelmiştir. Karşımızda, cuntalardan, çetelerden ve otokratik merkezi kurumlardan hesap sorulmasından söz eden, koşullardan ve yaratıcılıktan dem vuran, “gerçeklik”lerin görülmesini isteyen ve bunun karşılığının, işbirlikçi gericiliğin ve politik askeri çetelerinin bir kesimine karşı öteki kesiminin yanında saf tutmak olduğunu söyleyen bir “sol” liberal anlayış ve “birikim” duruyor! Ve “gerçekcilik” ve “konjonktürel gelişmeler”, sermaye korunaklarına yedeklenmeyi değil, onlara karşı emekçi mücadelesinin yükseltilmesini gerektiriyor. Bu tartışma, en azından bunu bir kez daha göstermiştir.


[1] Murat Belge, Taraf, Mayıs 2008

[2] Prof. Baskın Oran, Devrim Sevimay’la ropörtaj, 6 Eylül 2008

[3] Bu “eleştiri”, o “sol” adına ve “tüm sol”a yöneltilmiş olmakla birlikte, “sınıf mücadelesinde ısrar eden” ve işçi sınıfı sosyalizmini savunan parti, örgüt, kişi ve çevreleri başlıca hedef seçmiştir.

[4] H. Berktay, Taraf, Mayıs 2008

[5] Halil Berktay, aynı yerde., 24.05.08

* Berktay kapitalizm eleştirilerinden rahatsız olmuş görünüyor. “Bakıyorum -diyor- gene ’68 kuşağı güzellemeleri almış gidiyor. İnternet sitelerinde habire kapitalizmin kötülükleri anlatılıyor.” Ona göre, “İster gelişmiş merkez, ister azgelişmiş periferi kapitalizmlerinin -son derece gerçek olan- sömürü, haksızlık, eşitsizlik, baskı ve zulüm boyutlarının dökümünü istediğimiz kadar yapalım. Sırf veya esas olarak bununla, ne anti-sistemik duruşumuzu haklı çıkarabilir, ne farklı bir gelecek projesini temellendirebiliriz. Açıkçası, sırf bununla sosyalizmi savunamayız; kapitalizmin desteklenmeye lâyık alternatifi, kapitalizmi yok edip yerini alacak (alması gereken) düzen gibi gösteremeyiz. Marks ve Engels’in 19. yüzyılda yaptığı, bugün yapılamaz.” Berktay, bu kadar lafı, “sosyalizmin, kapitalizme kıyasla daha arzu edilir bir yaşam tarzı”nı, “daha fazla özgürlük, demokrasi, refah, barış, adalet, çevreyle sürdürülebilir bir denge .. getirmedi”ğini/ getiremediğini vurgulamak için yapmış. Kapitalizme de, sosyalizme de alternatif sistem arayışındaki Berktay gibilerinin “tarihçi” kimliğiyle tarih karşısındaki sorumluluğu bu kadarmış demek ki! Kapitalizm ve sosyalizm olmayan, ikisine de alternatif, işçisi ve kapitalisti olmayıp artı-değer sömürüsü de olmayan bir toplum; kim bilir Berktay, insanları belki de ilkel komünizme ya da serflik sistemine, tarih yolculuğuna çıkaracaktır!

** 1Mayıs 2008 İstanbul kutlamalarına AKP polis birliklerinin vahşi saldırısı.

*** Liberal aydınların, kavramın muğlaklığı ve somut özne belirtmezliğinden yararlanarak bir suçlama kolaylığı da sağlamak üzere “sol”u kullanmaları, tartışmanın da -ister istemez- “sol” etrafında sürdürülmesini zorunlu kılmaktadır. Makale okurunun ilk bakışta görebileceği gibi, burada bizim amacımız, belirsiz ya da “sosyal demokrasiyi de kapsayan” bir “sol” savunusu değil; işçi sınıfı ve emekçilerin hak ve çıkarları için mücadele eden kesimlere yönelik suçlamaların asılsızlığını ve dayanaksızlığını sergilemektir. “Sol” kavramını, biz bu çerçevede kullanıyoruz.

[6] H. Berktay, M. Belge vd.

[7] Oral Çalışlar, Halil Berktay, Ş. Alpay gibileri, D. Perinçek’in tedrisatından geçerek bugünkü konumlarına kavuşmuşlar, gericiliğin bir kanadına yedeklenme anlayışlarına sahip olagelmişlerdir. Baskın Oran’sa, sosyalistlere ideolojik saldırı üzerinden burjuva reformist ve muhafazakar çevrelerde kabul görmek istemektedir.

[8] Prof.Sencer Ayata, Milliyet, 10 Eylül-2008)

[9] Baskın Oran, Milliyet, D. Sevimay ile röportaj

[10] Murat Belge, Taraf, 20.07.08

[11] A. Altan, Taraf, 2 Temmuz 2008

 

Kriz, Sınıf İlişkileri, Sınıfların ve Örgütlerinin Tutum ve Politikaları

kriz, sınıf ilişkileri, sınıfların ve örgütlerinin tutum ve politikaları

YUSUF AKDAĞ

Kapitalist krizlerin önemli temel özelliklerinden biri, emek-sermaye ilişkilerinin “olağan seyri”ni sekteye uğratmaları; sınıf ilişkilerini sahte örtülerinden sıyırmaları ve tüm çıplaklık ve keskinliğiyle açık biçimde yaşanmasına yol açmalarıdır. Kriz, kapitalistler arasındaki ve kapitalistlerle işçi ve emekçiler arasındaki ilişkilerin eskisi gibi gitmesini zorlaştırır, yeni yöntem ve araçların devreye konmasına neden olur, ve, işçi sınıfı ve burjuvazi başta olmak üzere, toplumsal sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin niteliğinin çok daha belirgin-açık şekilde görülmesi için koşulları olgunlaştırır. 2008 krizi de, işçi sınıfıyla burjuvazi; tüm emekçiler ve ezilenlerle egemen sınıflar ve emperyalist gericilik; bağımlı ülkeler halklarıyla emperyalist devletler; emperyalistlerin kendi aralarındaki ve tekeller arası çelişkileri keskinleştirdi. Egemen sınıflar ve iktisadi, politik ve askeri kurum ve örgütleri, krizden daha az etkilenmek için ve krizin yükünü başkalarına aktarmak üzere politikalarını gözden geçirip yeni yöntem ve araçlarla takviye etmeye yöneldiler. Kriz, elbette, kapitalizmin kimi sektörleriyle birlikte kimi irili-ufaklı işletmelerinin diğerlerine kıyasla daha fazla zarar etmesi, iflasa sürüklenmeleri ve batmalarıyla, bizzat kapitalizmin kendisinin de zarar görmesine yol açacaktı/açtı. Güçlülerin güçsüzleri yok etme olanakları kriz nedeniyle daha da genişledi. Kazançlı çıkmanın asgari ve başta gelen yolu, yükün olanaklı olduğunca işçi sınıfı ve emekçilere aktarılmasından geçiyordu. Kitlesel işten atmalar, düşük ücret dayatması, çalışma süresinin ücret karşılığı olmaksızın düşürülmesi ya da kimi işletmelerde daha az işçinin daha fazla süreyle çalıştırılması üzerinden artırılması, sosyal hakların kriz gerekçeli olarak tümüyle gaspedilmesi, emekçilere bindirilen vergi yükünün artırılması gibi yöntemlerle bu politika uygulamaya geçirildi. Emperyalist ülkeler ve uluslararası tekeller, çok taraflı ve ikili anlaşmalardan yararlanarak, yükü bağımlı ülkeler halklarına aktarmak ve karşı karşıya oldukları sorunları hafifletmek üzere, IMF-Dünya Bankası’nı devreye koydular. Bu mali sermaye kurumlarının bağımlı ülkelerin hükümetlerine dayattıkları ise, “kriz politikalarının titizlikle izlenmesi”ydi. Ücretlerin düşürülmesi, asgari ücretin yükseltilmemesi ve vergi dışı tutulmaması, işsizlik fonu gibi “dayanışma fonları”nın sermayenin hizmetine verilmesi, ikramiye, fazla mesai, bayram ödemelerinin ortadan kaldırılması, işçi sayısının azaltılması, üretici kredilerinin sınırlanması ve faizlerinin artırılması, yatırımların ve toplumsal hizmetlere harcamaların sınırlanması, sendikal taleplerin reddi, bu politikanın gerekleri arasındaydı.

Rekabetin sertleştiği, çelişkilerin daha fazla derinleştiği, pazar kavgasının şiddetlendiği; tekelci işletmeler ve farklı devletler arasındaki çelişkilerle toplumsal sınıfların birbirleriyle çelişki ve çatışmalarının önceki dönemleri geride bırakacak şekilde yoğunlaşarak daha belirgin biçimde gündeme geldiği kriz koşulları, işçi sınıfı ve emekçilerle sınıf örgütlerinin önüne, “iş, ekmek ve özgürlük” gibi en acil ve zorunlu talepler mücadelesini geliştirerek saldırılar püskürtme ve krizin yükünü reddetme sorumluluğunu, ertelenemez şekilde getirmiş bulunuyor.

KRİZİN DERİNLEŞMESİ VE BAZI SONUÇLARI

Krizin kapitalist dünya sisteminin ‘merkezi’nde, ABD başta olmak üzere büyük kapitalist ülkelerde patlak vermesi ve hemen tüm kapitalist ülkelere doğru derinleşerek gelişmesi, etkisinin “öngörülebilir olan”dan da fazla ve derin olmasının önemli bir etkeni oldu. Krizden etkilenmeyen herhangi kapitalist ülke kalmadı. Bağımlı kapitalist ülkeler daha ağır faturalarla karşı karşıya geldiler. Emperyalist ülkelerin yöneticileriyle devlet istatistik kurumları ve çok sayıda “saygın” burjuva iktisatçısı, son yüz yılın en büyük krizlerinden birinin yaşanmakta olduğu üzerine açıklamaları sürdürüyorlar. Almanya, Fransa ve İngiltere durgunluğa girdiklerini resmen açıkladılar. Amerikan yönetimi aynı doğrultuda açıklamalar yaptı. Bush, giderayak “müthiş bir resesyon”la karşı karşıya olduklarını ve Amerikan ekonomisinin çökmemesi için piyasa ekonomisinin kurallarını bir kenara bıraktıklarını açıkladı. Obama yönetiminin 1 trilyonu aşkın yeni bir “paket” hazırlığında olduğu açıklamaları buna eklendi. Dünyanın başlıca büyük ve emperyalist ekonomilerinin durgunluğa girdiği, krizin esas olarak 2009 da ağırlaşacağı; 2009 ortalarında daha büyük ve ağır etkilerinin ortaya çıkacağı; 20010’a kadar bir iyileşmenin beklenmediği, kitlesel işsizlik ve yoksulluğun daha da artarak yaygınlaşacağı, bizzat kapitalist politikacılar ve iktisatçılar tarafından açıklanmış bulunuyor. Dünya Bankası yönetimi, “çok sayıda bankanın ve finans kurumunun iflasıyla ‘gelişmekte olan ülkeler’e sermaye akışının kesildiğini ve büyük miktarda piyasa değerinin yok olduğu”na dikkat çekerek, dünya ekonomisinin 2009’da “ciddi bir duraklama içine gireceğini” açıkladı. Bankanın “baş iktisatçısı” kimliğiyle Justin Lin’e göre, son 29 yılın en büyük düşüşü beklenmekteydi. “Küresel Ekonomik Görünümler 2009 Emtia Piyasaları Dönüm noktasında” başlıklı banka raporuna göre, dünya çapında %2,5 olması beklenen 2009 yılı büyüme oranı, büyük bir düşüş gösterecek ve ancak %0.9 olarak gerçekleşecek. Aynı rapora göre, OECD üyesi ülkelerin büyüme oranı da, %0.3 lük küçülme ile, %0.8 olabilecek.[1] Küçülmenin, “Euro Bölgesi” olarak adlandırılan Avrupa Birliği ülkelerinde %0.6’yı bulacağı ve ABD’de %0.5, Japonya’da %0,1 olarak gerçekleşeceği tahmin ediliyor. İngiltere’nin “son otuz yılın en ağır krizini yaşadığı” sermaye temsilcileri tarafından ilan edildi. Japon ekonomisinin durgunluğu üzerine tartışmalar krizin patlak vermesi öncesinde de sürüyordu. İzlanda, Macaristan ve Ukrayna iflasla yüz yüze olduklarını açıklayarak, destek çağrısında bulundular. Avrupa İstatistik Dairesi Eurostat, 27 üyeli AB’de, ekonominin “ikinci çeyrekte sıfır büyüme” göstereceğini ve “üçüncü çeyrekte binde 2 küçüleceğini”; bu eğilimin 2009’da daha da artacağını açıkladı. Avrupa’da otomotiv pazarının yalnızca Ekim ayında yüzde 14,5 gerilediği açıklandı. Avrupa Otomobil Üreticileri Birliği’nin verilerine göre, son 6 aydır sürekli azalan otomobil satışlarındaki yılın geride kalan 10 ayındaki kayıp, yüzde 5,4’e ulaştı. OECD ülkelerinde yüzde 2 küçülme bekleniyor. Japonya’nın ihracatı %7.7 düşüş gösterdi. Alman “Bilgeler Kurulu”, durgunluğun 2009’da da süreceğini belirterek, hükümetin önlemleri artırmasını istedi. İngiliz Merkez Bankası Başkanı, ülke ekonomisinin %2 küçülmekte olduğunu; karşı karşıya oldukları krizin son otuz yılın en büyük krizi olduğunu, durgunluğun devam edeceğini açıkladı. Başlıca büyük emperyalist kapitalist ülkelerin gayrı safi yurt içi hasılalarıyla büyüme oranları belirgin biçimde düşüşe geçti. İngiltere’de, 2007’de %3.1 olan büyüme oranına karşılık olarak, 2008’in 2. çeyreğinde %0,0 ve 3. çeyrekte % -0,5 “büyüme” gerçekleşti. Almanya’da, aynı dönemler itibariyle, %2.5 tan %-0,4 ve %-0,5’e, İtalya’da 2008’in ikinci çeyreğinde %-0,4 ve üçüncü çeyrekte %-0,5 olarak küçülme devam etti ve bu durum durgunluk olarak resmi kabul gördü. Fransa, İngiltere, Japonya gibi ülkelerin ekonomi istatistikleri, kötüye gidiş yönünde sürekli yeni verilere işaret ediyor. Fransa’da, 2004’te %2,5 olan büyüme oranı, 2005’te  %1,7; 2006’da %2; 2007’de %1,9 ve 2008’de %1’in altında (beklenen) olurken, 2008’in üç aylık dönemleri itibarıyla ve % 0,4; % – 0,3 ve % 0,1olarak gerçekleşti ve sonunda resesyon ilan edildi. Sanayi üretimi, son bir yıl içerisinde % 2,1 oranında geriledi. Eylül ayında % 0,8, Ekim ayında % 2,7 düşüş yaşandı. Sadece otomotiv sektöründe Eylül-Ekim döneminde %14,3 oranında düşüş görüldü. Son 10 yıl boyunca ve yıl bazında ortalama 40 bin olan şirket iflasları, krizle birlikte büyük artış göstererek, 2008’de 56 bine yükseldi. Bunun, 2009’da, 60 bine ulaşması bekleniyor. 2008 yılı içerisinde iflas eden şirketlerin oranı %8,9 arttı. (İnşaat sektöründe %19, ulaşımda % 20, emlak sektöründe %41 ve bu oranlar yılın tamamını henüz kapsamıyor.)

Krizin en fazla etkilediği ülkelerden biri de İngiltere oldu. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Eylül ayı başında, İngiltere’nin ekonomik durgunluğa gireceğini açıkladı. Avrupa Komisyonu’na göre de, İngiltere, Almanya ve İspanya, 2008 yılını durgunluk içinde geçireceklerdi. IMF’nin Ekim 2008’de yayımladığı “Dünyanın Ekonomik Görünümü” adlı raporda, İngiliz ekonomisinin 2009’da yüzde 0,1 düşüş göstereceği belirtiliyor ve sürecin “uzun ve güç olacağı”nın altı çiziliyordu. Krizi “1930’lardan sonra yaşanan en tehlikeli finansal şok’’ olarak değerlendiren IMF’ye göre, bu gelişmelerle birlikte, işsizlik 2009’da hızla (yüzde 6) yükselecekti. İngiltere Merkez Bankası Başkanı Mervyn King, 22 Ekim tarihinde yaptığı açıklamada,”Birinci Dünya savaşının başından bu yana, bankacılık sistemimiz çöküş noktasına hiç bu kadar yaklaşmamıştı… Biz şimdi, reel sektörün canlandırılması ve ekonomik büyümenin sağlanması gibi yavaş ilerleyeceğimiz uzun bir yola girmiş olduk” diyor ve çözümsüzlüklerini ilan ediyordu. İngiliz ekonomisi, son iki yıllık süreçte durgunluk belirtileri gösteriyordu. Krizle birlikte bu belirtiler arttı. Emlak piyasası durgunluğa sürüklenirken, büyüme oranı düşüşe geçti, sterlin değer kaybetmeye, enflasyon oranı yükselmeye başladı, işsizlik hızla arttı ve İngiliz ekonomisinin “son 20 yılın en kötü dönemini yaşadığı” üzerine açıklamalar birbirini izledi. Yüzde 1,6 oranında büyüme tahmini tutmadı. Yılın ikinci çeyreğinde beklenen yüzde 0,2 büyüme gerçekleşmediği gibi, “imalat sektörünün yüzde 0,8 küçüldüğü, iç tüketimin yüzde 0,1 düştüğü”, İngiltere ekonomisinin ‘bel kemiği’ sayılan hizmet sektörünün “sadece yüzde 0,2 büyüyebildiği” açıklandı.[2] 2008’in son iki çeyreğinde küçülme devam etti ve bu da resesyonu gösteriyordu. Tahmini hesaplamalara göre, üçüncü çeyrekte yüzde 0,3, dördüncü çeyrekte ise yüzde 0,4 oranında küçülme olacaktı. GSYİH, sadece yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 0.2 gerileme gösterdi. İmalat sektörünün Temmuz-Ağustos döneminde gösterdiği gerileme 10’a ulaştı ve JP Morgan yönetimine göre, bu, son 17 yılın en düşük üretim oranı idi. İngiliz Merkez Bankası son elli yılın en büyük faiz indirimine giderek, oranı %2’ye çekti. Her ev sahibi ortalama 60 bin sterlin borçlu. Her gün yaklaşık 400 kişi iflas ediyor. Yıllık enflasyon, Ağustos ayındaki yüzde 4,7 seviyesinden yüzde 5,2’ye tırmandı. Sterlin, dolar karşısında son 22 ayın en düşük seviyesine geriledi ve son bir yıl içerisinde yüzde 16 değer kaybetti vb..

Dünyanın üçüncü büyük ekonomisine sahip Almanya’da krizin etkilerinin öngörülenlerden de fazla olacağı yönündeki açıklamalara, neredeyse her gün yenileri ekleniyor. Alman Merkez Bankası adına yapılan açıklamada, 2009’da yüzde 0,8’lik bir küçülme beklendiği belirtilirken; Alman Ekonomi Araştırma Enstitüsü (DIW), 2008’in son çeyreğinde yüzde 0.3 küçülme yaşanacağını; Ren Westfalya Ekonomik Düzen Enstitüsü ise, küçülmenin 2009’da yüzde 2 olarak gerçekleşeceğini açıkladılar. Buna göre, 2009’da, Almanya ekonomisinde %0,8 ila %4 arasında bir küçülme beklenmektedir. Ekonomi Bakanlığı, Eylül ayında ülkedeki üretimin, Ağustos ayına göre, yüzde 3,6 oranında gerilediğini açıkladı ve Almanya’nın durgunluğa girdiği üzerine açıklamalar devam ediyor. Creditreform adlı kurumun araştırma sonucuna göre, Almanya’da iflasların son beş yılın en yüksek seviyesine çıktığı açıklandı. 15 fabrikası bulunan TDM işletmesi iflasını açıklarken, Almanya’nın en büyük ve Avrupa’nın üçüncü otomotiv tekeli durumundaki VW, finans kuruluşları için yardım talebini yeniledi. BMW yardım talebinde bulunanlar arasında.

ABD ekonomisinin 2008 dördüncü çeyreğinde yüzde 2 civarında daralma göstereceği açıklandı. 2009’da ise negatif büyüme bekleniyor, yani büyüme değil, küçülme devam edecek. Dev otomotiv tekellerinin “yardım edilmezse iflasla baş başa kalacaklarını” duyurmaları, çok sayıda küçük ve orta işletmenin iflas ve yutulma tehdidi altında olmasının göstergelerinden biri kabul ediliyor. FED durmadan faiz indirimine gidiyor ve hükümet durmadan para basıyor. ABD, dünyanın “en borçlu” ve dış ticaret açığı en yüksek ülkelerinden biri durumunda. Finans-kredi kurumlarının iflasının ardından üretim sektörünün otomotiv, inşaat ve yan sanayinde ciddi düşüşler görüldü ve art arda alarmlar verildi. Durgunluk, bizzat Bush yönetimi tarafından ilan edildi. Otuz milyonun üzerinde insan günlük yardıma muhtaç durumda ve bu sayı giderek artıyor. Evsizlerin ve sokaklarda yaşayanların sayısının kriz nedeniyle hızla artması olası gelişmeler arasında.

Türkiye’de krizle birlikte yeni bir IMF anlaşması gündeme getirildi. Üretim düşüşü, işsizlik ve yoksulluk hızla artıyor. İrili ufaklı çok sayıda işletmede üretim süreli ya da tamamen durduruldu. Otomotiv, metal, tekstil, petrokimya, inşaat sektörleri başta olmak üzere, üretimin tüm önemli dallarında durgunluk ve gerileme sürüyor. Eylül ayı itibariyle sanayi üretiminin yüzde 5,5 düştüğü ve bunun 2001’den sonraki en sert düşüş olduğu açıklandı. Üretimin değişik sektörlerinde ortaya çıkan yüzde 29,2 ila yüzde 19,4’lük düşüşlerin devam edeceği ve 2009 yarılarında durumun daha da ağırlaşacağı üzerine sermaye-hükümet çevrelerinde genel bir kabul söz konusu. İşten atmalar, ücretsiz zorunlu izin uygulamaları, çalışma süresinin işletmenin çıkarları gözetilerek kapitalistler tarafından yeniden belirlenmesi, düşük asgari ücret ve ücret dayatması, “işsizlik fonu”nda biriken paraların kapitalistlerin emrine verilmesi ve sosyal hakların tümüyle gaspedilmesi yönündeki hükümet ve patron uygulamaları yoğunluk kazandı. İşini kaybeden işçi sayısı 300 bini geçti. Otomotiv sektöründeki stokların büyüdüğü, satışların Ekim ayında %37,7, Kasım ayında ise %50 oranında gerilediği açıklandı. Bu, son on yılın en düşük seviyesi anlamına geliyor. Sadece Kasım ayındaki ihracat düşmesi ise, %42. Sanayi üretim endeksi, bir yıl öncesine göre %8,5 düştü. İç pazarda talep yetersizliğinin %48,3’e yükseldiği açıklandı. Yoksullaşma hızla artıyor. Yoksulluk sınırını 619 (gerçekte 2300), açlık sınırını 237 (gerçekte 620) YTL olarak belirleyen TÜİK raporu veri alındığında dahi, 13 milyon kişinin yoksulluk sınırı altında yaşadığı görülüyor.

SERTLEŞEN REKABET VE ÇELİŞKİLERİN KESKİNLEŞMESİ

2008 Eylül’ünde ABD merkezli patlak verip kısa süre içinde dünyanın başlıca kapitalist ülkelerinin borsalarını, banka ve sigorta şirketlerini ve üretim sektörlerini vurarak bir dünya ekonomi krizine dönüşen krizin ağırlaşarak sürmesi, kapitalist emperyalizmin tüm çelişkilerini daha da keskinleştirdi.[3] ABD’nin 60 yılı aşkın bir süredir patronluğunu ve jandarmalığını elinde tuttuğu kapitalist dünya sisteminde, kriz öncesinden başlayarak krizle birlikte belirginleşen en önemli gelişmelerden biri, sistemin başlıca güçleri arasındaki güç ilişkilerinin değişime uğraması ve Amerikan patronajının inişe geçip birden fazla emperyalist “mihrak”ın oluşmaya başlamasıdır. “Küresel kapitalizmin çelişkilerden ve savaşlardan bağışık olduğu” yalanı krizle birlikte daha net olarak deşifre oldu ve pazarların, toprakların ve üretilmiş birikimin paylaşılması için emperyalist büyük güçlerle onlar etrafında oluşma olasılığı giderek güçlenen “kamplar” arası rekabet ve kavganın sertleşmesi için şimdi daha fazla neden var. Pazar kavgasının daha da sertleşeceği bir döneme girildi. 2000’li yılların başından bu yana artarak devam eden gerginlik, çatışma, savaş vb. gelişmelerin krizin tahrip edici etki ve sonuçlarıyla birlikte ivme kazanması, büyük bir olasılıktır. İktisadi sosyal alanda olanlarla birlikte, politik-askeri cephede yeni gelişmelerin koşulları daha da olgunlaşacaktır.

Kapitalizmin emek gücü sömürüsüne dayanan bir sistem olması, emek-sermaye çelişkisiyle birlikte kapitalistler arası çelişkileri de kaçınılmaz kılmakta ve gelişmelere bağlı şiddetlenmelerini sağlamaktadır. 2008 krizi tüm iktisadi sosyal sistemi ve bu sistemin tüm güçlerini değişen düzeylerde etkileyip, aralarındaki ilişkilerin eskisi gibi yürümesini zorlaştırırken, uzlaşmaz sınıflar arasındaki çelişkilerin yanı sıra, aynı sınıfın değişik kesimleri arasındaki çelişkileri de sertleştirip derinleştirmektedir. Emperyalist devletlerin birbirleriyle rekabetlerinin yanı sıra ve onunla birlikte uluslararası tekellerin pazarlarda daha fazla söz sahibi olma kavgaları da daha acımasız hale gelmektedir. Şiddetlenen rekabetin fiili çatışmaları gündeme getirip getirmeyeceği üzerine bugünden kesin bir belirleme olanaksızlığına rağmen, bu kavgada daha az güçlü olanların ve küçük-orta işletmelerin payına iflasların ve güçlüler tarafından yutulmalarının düşeceği kesindir.

Krizin etki ve sonuçları uluslararası özellik taşımaktadır. Emperyalist kapitalist sistemin en büyük ve belirleyici güçleri arasındaki ilişkilerde sarsıntıların yaşanması ve bunun ‘güçler mevzilenmesi’ni etkilemesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Kriz, ABD, Almanya, Fransa, Japonya, İngiltere, Çin, Rusya gibi ülkelerin dünya pazarlarındaki ve uluslararası ilişkilerdeki rolünde yeni değişiklikleri gündeme getirmiştir. Daha krizin patlak vermesinin üzerinden kısa bir süre geçmişken, Alman Maliye/Savunma bakanları, “dünyanın eskisi gibi kalmayacağını”, “hiçbir şeyin eskisi gibi devam edemeyeceğini” ilan ettiler. Kriz derinleşip başlıca kapitalist ülkelerde durgunluk ve düşüş eğilimi belirginlik kazandıkça ve aralarında ABD merkezli General Motors, Ford, Chrysler; Alman BMW, Audi, Fransız Citroen-Peugout gibi otomotiv “devleri”nin de bulunduğu ağır sanayi şirketlerinin Hazine ve Merkez Bankası kaynakları yardım olarak aktarılmazsa iflas ve kapanma tehlikesi yaşayacaklarını açıklamaları birbirini izledikçe, bu ülkelerin yöneticilerinin, “milliyetçi” iktisadi politikalarla, rekabette öne geçme ve krizden en az kayıpla, hatta olanaklı olduğunca kazançlı çıkma çabaları yoğunluk kazandı. Birçok uluslararası platformda bir araya gelen emperyalist ülke yöneticilerinin “ortak bir proje üzerinde anlaşma”yı “başaramamaları”; Almanya’da faaliyet yürüten Opel’in yardım talebinin, Alman Başbakanı’nın “vereceğimiz paranın ana şirkete aktarılmayacağından emin olmamız gerekir” açıklaması, Fransız devlet başkanının, “bizim istediğimiz kapitalizm bu değil” diye açıklamalarda bulunması ve her bir hükümetin kendi ülkelerinin işletmelerine Merkez Bankası ve Hazine kaynaklarından yüz milyonlarca dolar, Euro ve Sterlin aktarmaları, bu rekabet ve çıkar çatışmasının göstergeleri arasındadır.

Alınacak önlemler konusunda Batılı emperyalist ülkelerin hükümet ve devlet şeflerinin anlaşmazlıklarının kaynağında, kendi çıkarlarını önde tutma ve krizden güçlenerek çıkma politikası duruyor. Sistemin çıkarlarını ve sürdürülmesini ortak kaygı ve hareket noktası olarak alan kapitalistlerle temsilcileri, sorun “kim hangi düzeyde sorumluluk üstlenecek, kim ne kadar sermaye aktaracak” olduğunda, kendi çıkarlarını öne çıkararak birbirleriyle didişmekten kaçınmıyorlar. Alman başbakanı Merkel’in 200 milyar Euro’luk Avrupa ortak fonu oluşturulması önerisine getirdiği itiraz ve Maliye Bakanı Steinbrück’ün AB ülkelerinin krize karşı “konjonktür paketleri”ni “kaba Keynescilik” olarak suçlaması, bu çıkar çatışmasının ürünü olarak gündeme geldi. Almanya’nın tutumu, İngiltere başta olmak üzere, AB ülkeleri yönetimleri tarafından “azınlığın tutumu” olarak eleştirildi ve sonunda, “ortak çıkarlar üzerinde” fikir birliği “galebe çaldı!”. Sonuçta hemen tüm burjuva devlet ve hükümetleri “kaba Keynescilik”, “devletçilik” olarak niteledikleri uygulamaları pratiğe geçirdiler ve “serbest piyasa kuralları” üzerine burjuva vaazı bir yana bırakıldı. Söz konusu olan, sermayenin çıkarlarıydı ve onlar için yapılmayacak iş, baş vurulmadık yöntem olamazdı!

KRİZ, BÜYÜK SERMAYENİN İSTEKLERİ VE SERMAYE YARARINA POLİTİKALAR

Krizin patlak vermesiyle birlikte, ABD başta olmak üzere, tekeller ve büyük sermaye şirketleri, hükümetlerin derhal devreye girerek, gerekli önlemleri almalarını ve işletmelerin yükünün hafifletilmesi için ücret, sosyal haklar, vergi sistemi, çalışma “düzeni” başta olmak üzere, birçok düzenlemenin yenilenmesini dayattılar. Buna, Hazine ve Merkez Bankası kaynaklarının tekeller için kullanılması ve destek çağrıları eşlik etti. 2008 krizi, finans kredi kurumlarıyla birlikte otomotiv, inşaat, petrokimya ve tekstil gibi üretim sektörlerini öncelikli olarak vurdu. ABD’nin ve Avrupa’nın başlıca büyük otomotiv işletmeleri, –General Motors, Ford, Chrysler Opel, Audi ve diğer başlıcaları– hükümetlere başvurarak, onlarca milyar dolar/Avro/sterlin yardım talebinde bulundular. Amerikan otomotiv tekelleri devletten 25-35 milyar dolar destek istiyorlardı. Ya bu büyük miktar Merkez Bankası-Hazine kaynaklarından aktarılarak şirketler kurtarılacak ya da kapanacaklar ve binlerce on binlerce işçinin kapı dışarı edilmesi kaçınılmaz hale gelecekti! Devlet sorumluluk üstlenmeli ve gerekeni yapmalıydı! Büyük sermaye sahipleri ve kuruluşları, “krize çare” için, üretim ve ihracatın teşvik edilmesini; şirketlerin rekabet gücü ve pazar paylarının arttırılması ve rekabet güçleri önündeki “başlıca engel olan” sosyal kesintiler ve vergilerin azaltılması ve kaldırılmalısını; büyük ve orta büyüklükteki şirketlere özel destek verilmesini, servet vergisi gibi “adaletsiz bir vergi”nin kaldırılmasını; sermaye yararına vergi affı getirilmesini, ödemelerde kolaylıklar sağlanmasını ve daha önce isteyip de gerçekleştiremedikleri birçok sosyal-ekonomik önlemlerin pratiğe geçirilmesini istiyorlardı.

Sermaye hükümetleri, kimi ülkelerde bu istekleri sözüm ona aşırı bulmakla birlikte, tekelci sermayenin isteklerini emir kabullenerek uygulamaya geçirdiler. Devlet kaynakları kapitalist tekeller için seferber edildi ve buna işçi-emekçi düşmanı sosyal-ekonomik uygulamalar eşlik etti.

Krizin patlak vermesi ve derinleşerek yayılması üzerine, tüm emperyalist ve işbirlikçi ülkelerin yöneticileri, krizin etkilerini “sınırlamak”; krizden “kurtulmanın yollarını ve yöntemlerini belirlemek” için toplantı üzerine toplantı; açıklama üzerine açıklama yaptılar. Uluslararası olanlarıyla birlikte, her bir ülkede hükümetler, sermaye çıkarlarının korunması için yeni kararlar alarak yüz milyarlarca dolar, euro, yen, frank parayı tekellerin hizmetine aktardılar.

“Kurtarma planları”, ABD ile birlikte hemen tüm Avrupa ülkelerinde de açıklandı. Başlıca kaygı, krizin sorumlularını sıkıntıdan kurtarmaktı. Hemen tüm ülkelerde aynı içerikli “kriz programları”; “krize karşı önlem paketleri” gündeme getirildi. En zengin ülkelerin büyük patron kuruluşlarının Aralık ayı başında Paris’te yaptıkları toplantıdan da, kapitalizmi koruma yollarının neler olduğu üzerine açıklamalar çıktı. Kriz öncesinde kârlar bakımından altın dönemlerini yaşayan büyük patronlar, krizi fırsata çevirmek, “devlet kasaları”nı soyarak krizin yükünü vergi olarak halkın sırtına bindirmek için büyük bir aktivite içerisine girdiler. ABD, Fransa, Almanya, İngiltere ve öteki çok sayıda ülkenin yöneticileri, kârlarının bir kısmını yitirdikleri için feryat figan eden tekellerin ve bankaların çıkarlarına kararları art arda uygulamaya geçirdiler. ABD ve Fransa’da ikişer “paket” açılırken, Almanya ve İngiltere’de birincisi ilan edilip ikincilerin hazırlığına girişildi. “Dünyanın en gelişmiş 20 ülkesi”nin yöneticileri, “küresel krizden çıkış yollarını” görüşmek ve “krize karşı alınacak önlemleri belirlemek” için yaptıkları toplantıda, finansal sistemin yeniden düzenlenmesinde yeni önlemler geliştirme kararı aldılar.

Kriz nedeniyle, belli başlı emperyalist devletler başta olmak üzere, burjuva devlet ve hükümetleri, fiilen piyasaya sürdükleri ve ek olarak planlanan “paketler”in içerdiği toplam olarak 6 trilyon dolar civarında bir kaynağı, bankaları ve büyük tekelci işletmeleri kurtarmak ve krizin sistem için tümüyle yıkıcı bir tahribatını önlemek üzere harcama ve yedekte tutma kararı aldılar. Bush yönetimindeki Amerikan hükümeti, banka ve kredi kuruluşlarını batmaktan kurtarmak için 850 milyar dolarlık bir “yardım paketi”ni yürürlüğe koydu. Ancak bu da yetmedi ve kısa bir süre sonra “en azından onun kadar” yeni bir paketin hazırlandığı açıklandı. Avrupa ülkeleri toplu olarak ve her biri “kendi bacağından asılmak üzere” yüzlerce milyar Euro’luk mali destek paketlerini uygulamaya soktular.

ABD Hazine Bakanı Henry Paulson, 850 milyar dolarlık “krizden kurtulma planı”nın yetersiz kaldığını, mali istikrarın sağlanması için daha yapılacaklar olduğunu açıkladı. Üç büyük otomotiv üreticisi tekelin (General Motors, Chrysler ve Ford) yardım talebi, “iflaslarına izin vermemek için” dikkate alınacaktı. Bir süre sonra, bu tekellerin istemine uygun olarak 15 milyar dolarlık bir kaynağın aktarılması karara bağlandı. ABD Merkez Bankası (FED), gecelik borçlanma faizini 0.25’e indirdi. Amerikan Hazinesi, 3 aylık bonoları yüzde 0.00 veya yüzde 0.02 faizle, 6 aylık bonoları yüzde 0.21 faizle satışa çıkardı. Kredi faizleri %2 gibi en düşük düzeye düşürüldü.

İngiliz Maliye Bakanı A. Darling, “Keynesci politikalara geri dönülmesi gerektiğini” ve “krizin çözümünün Keynesyen ekonomi politikalarda yattığını” açıkladı. Kapitalist devletleştirme, denetim ve müdahale politikaları yürürlüğe kondu. İngiltere’de, bankaların “kredi sıkıntısını hafifletmek” için 500 milyar sterlin (bütçenin %40’ı kadar) yardım paketi ilan edildi. Vergi ödeyen her bir birey, bu paketten dolayı 16 sterlin fazla vergi ödemek durumunda. Brown ve Darling, “gerekirse bankaları tamamen devletleştireceklerini” açıkladılar.

Fransa devlet başkanı Nicolas Sarkozy, krizin patlak verdiğinin resmen ilan edilmesinden itibaren, hem Fransa devlet başkanı hem de Avrupa Birliği’nin dönem başkanı sıfatıyla “hiperaktif” bir tutum içerisinde oldu. Basın açıklamaları, hükümetin olağanüstü toplantıya çağrılması, hükümetlerarası görüşmeler, zirveler, konferanslar, paketler, tedbirler vb.. Sarkozy, böylece, hem uluslararası planda kendisine bir yer açmak, hem de kriz koşullarından Fransız tekelci burjuvazisi adına olabildiğince yararlanmak için çaba sarf etti. Bu çabalar, duruma hakim olunduğu görüntüsü vermenin yanı sıra, uygulanan politikaların sorumluluğunu gizlemeye, ve en önemlisi de, fırsattan yararlanarak, yeni vurgunlar yapmaya yönelikti. N. Sarkozy, 25 Eylül tarihli Toulon konuşmasında “bu krizin kapitalizmin değil, mali sektörün krizi olduğunu, finans sektörünün ahlaktan yoksun kuralsızlığının bu duruma yol açtığını ve kapitalizmin bilinen normal işleyişine dönülürse krizin aşılacağını” söylüyordu. Ona göre, “en iyi sosyal politika, sanayiye yatırım yapmayı öngören politika” idi. “Mesele”, diyordu Sarkozy, “benim liberal olup olmamam, Keynes’i keşfetmem ve Friedman’ı terketmem meselesi değildir. Şimdi hiç karşılaşmadığımız ekonomik bir bunalım karşısında pragmatik olma zamanıdır.” Ve ardından ekliyordu: “Fransa basit bir turizm ülkesi olamaz, sanayi ülkesi olarak kalacaktır”; ”Krizden en çok zarar görenlerin yardımına koşmamak, ahlaki ve insani ölçülere sığan bir davranış değildir.” Bunu söyleyen kişi ve hükümetinin aldığı kararla, finans sektörünün hizmetine 360 milyar euro sunuldu, zora düştüklerinde sermaye artırımına gitmeleri için birkaç büyük bankaya 40 milyar euro hediye edildi, vb. vb..

Fransız hükümetinin açtığı ilk “paket”te, batma tehlikesi geçiren, kredi sıkıntısı çeken, birbirlerine ve müşterilerine kredi açmakta çekingen davranan banka ve mali işletmelerin hizmetine sunulmak üzere, 360 milyar euro’luk fon ayrıldı. Bunun 40 milyarı, zor durumdaki bankaların sermayesini arttırmaya ayrıldı. Bu miktarın büyük bir kısmı, 6 büyük banka tarafından kullanıldı. Açıklananlara bakılırsa, bankalar, “durum düzeldiğinde aldıkları paraları geri ödeyeceklerdi.” Bu bir örtü idi ve emekçilerin sömürülmesinden biriktirilmiş kaynaklar ile birlikte uluslararası piyasalardan yüksek faizle alınan paraların faizi halkın üzerine yıkılacaktı. Borç alan bankaların batması durumunda da, tüm yük vergi olarak halkın sırtına bindirilecekti. Fransız hükümeti, Kasım ayı sonunda, “Yatırıma destek için canlandırma planı” olarak adlandırılan 26 milyar euro’luk ikinci bir paket açıkladı ve böylece krizin sorumlularını yeni avantalarla mükafatlandırdı. Açıklanana göre, bu miktarın 11,5 milyarı ‘şirketlere vergi kolaylığı ve geri ödeme olanağı sağlama’; 10,5 milyarı ulaşım, araştırma-geliştirme, savunma gibi alanlara devlet yatırımları; 1,6 milyarı inşaat sektörüne destek (sıfır faizli krediler); geri kalanı ise, 10’dan az işçi çalıştıranların yeni bir kişiyi işe aldıklarında sosyal kesintilerden muaf tutulması (1,2 milyar); yeni otomobil alanlara yardım (220 milyon euro); ve en yoksullara prim olarak verilecekti. Yine açıklananlara göre, “en alttakiler” olarak bilinen 3,8 milyon kişiye, 2009’un Nisan ayında ve bir defalığına mahsus olmak üzere, 200’er euro (toplamı 760 milyon) olarak “pay edilecek”ti!

Alman hükümeti, krizin dünyada yeni gelişmelere yol açacağını, dünyanın eski durumunu değiştirip yeni bir durumu gündeme getireceğini, güçler ilişkisinin buna göre yeniden şekilleneceğini açıklarken, kriz önlemleri başlığı altında aldığı kararlarla toplam olarak 800 milyar Euro’luk iki paket hazırlığına girişti. Alman hükümeti, öteki ülkelerin sermaye örgütleriyle kıyaslandığında “daha ihtiyatlı davranan” büyük sermaye örgütleri Alman İşverenler Birliği ve Alman Sanayiciler örgütünün (BDA ve BDI) istemleri olan “üretim ve ihracatın teşvik edilmesi; şirketlerin rekabet gücü ve pazar paylarının arttırılması ve rekabet güçleri önündeki ‘başlıca engel olan’ sosyal kesintiler ve vergilerin azaltılması” doğrultusunda politikalar izlemeye girişti. Bir yandan da öteki büyük güçlere karşı Almanya’nın konumunu güçlendirecek girişimleri başlattı.

İsveç hükümeti, kriz içinde bulunan otomotiv sektörünü (başta Volvo ve Saab) kurtarmak amacıyla 28 milyar kronluk destek paketi açıkladı ve bu ‘paket’ Volvo ve Saab yöneticileri tarafından memnunlukla karşılandı.

İşbirlikçi Türkiye büyük burjuvazisi ve örgütleri de, emperyalist ülkelerde tekellerin gündeme getirdikleri doğrultuda önlemlerin alınması ve bir an önce IMF ile yeni bir anlaşmanın imzalanmasını istiyorlardı. TÜSİAD, TİSK gibi sermaye kuruluşlarının yöneticileri, yaptıkları açıklamalarla, hükümetten bu konuda “geç kalmamasını” istediler. Büyük tekellerin ve özel sektör temsilcilerinin hükümetten istedikleri arasında, ”kriz’e karşı önlem” adı altında, Merkez Bankası’nın firmalara uzun vadeli düşük faizli kredi vermesi, KOBİ kredilerinin faizlerinin bir bölümünün devletçe karşılanması, sermaye vergilerinin düşürülmesi ve taksitlendirilmesi, işçi ücretlerinin hisse senediyle karşılanması, işsizlik fonundan işletmelere kredi dağıtılması vb. “önlemler” yer alıyordu. Kapitalistler, ücretleri düşürmek, işten atmaları sürdürmek, işsizlik fonu gibi işçi birikimlerini kullanma kolaylığı sağlamak, vergi ve kredi kolaylıkları elde etmek, hazine yardımını daha fazla almak, iç ve dış özel şirket borçlarının devletçe üstlenilmesini sağlamak gibi birçok ayrıcalıklı uygulama istiyorlardı. Hükümet, IMF ile anlaşma imzalayarak, uluslararası ve işbirlikçi büyük sermayenin isteklerini yerine getirme, kredi faizlerini düşürme, sermaye yararına vergi kolaylıklarını artırma, işsizlik fonunu patronların kullanımına verme gibi uygulamalarla bu isteklere olumlu cevap vermek üzere derhal çalışmaya başladı.

Önce “kriz bizi teğet geçer” diyerek cehaletlerini sergileyen hükümet sözcüleri, ardından maddi gerçeklerin tokadını yiyerek, Türkiye’nin “küresel ekonomiye entegre olduğunu, krizden sınırlı seviyede etkileneceğini”; zaten krizin “Eylül ayından itibaren tepe noktasına ulaşarak inişe geçmeye başladığını” söylemeye başladılar ve buna karşın istenen ‘önlemler’i alacaklarını açıkladılar. Önce “IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız” diye açıklamalar yapan Başbakan, ardından, anlaşmaya çok yakın olduklarını açıkladı. Hükümet, aldığı bir kararla, kara para aklanmasının yolunu açtı ve kaynağını sormaksızın bavullarla para getirilebileceğini açıkladı. “İşveren” temsilcileri, asgari ücrette alt yaş sınırının 25’e çıkarılmasını istediler. Erdoğan, İşsizlik Fonu’nda biriken parayı kriz için kullanmayı planladıklarını açıkladı. İşçilerin ücretinden kesilerek oluşturulan fonda eski hesapla 36,7 katrilyon lira birikmiş bulunuyor (36.7 milyar YTL).

Sermayenin tüm ülkelerde devlet ve hükümetlerdeki sözcüleri, bir yandan tekeller yararına ‘paket’leri ard arda uygulamaya sokarken, diğer yandan kriz dolayısıyla herkesin ve “herkesimin ortak tutum almasının kazandığı önem”e özel vurgu yaparak, krize ve kaynağı kapitalist emperyalizme karşı gelişebilecek ve gelişme eğilimi giderek güç kazanan işçi-emekçi protestolarının önünü kesmeye çalıştılar. Hükümetlerin önlemleri sözüm ona emekçileri de koruyacaktı!

KRİZ, İŞSİZLİK VE YOKSULLUĞUN ARTIŞI VE YOĞUNLAŞAN SALDIRILAR

Kriz, ABD’den başlayarak, kapitalizmin dünya krizine evrilirken, mali sermaye kuruluşları, tekeller ve emperyalist ülkelerle işbirlikçi hükümetler birbiri ardına saldırı paketleri açıkladılar. Uluslararası ölçekte, yükü emekçilere yıkmak için, birbiri ardına ekonomik-sosyal yeni uygulamalar gündeme getirdiler. Bu önlemlerin ortak özelliği, tümünün krizin yükünün işçi sınıfı ve emekçi kitlelere yıkılmasını içermeleriydi. Burjuvazi, yönetim aygıtını kullanarak, krizin yükünü emekçilere yıkarken, “Bir dizi sosyal çatışmaya doğru hızla gidiş”e karşı ve olası tepkileri etkisizleştirmek için de ekonomik, politik, askeri, mali ve kültürel kurumlarını seferber etti. Hedef öncelikle işçiler idi. Tekel yönetimleri on binlerce işçinin kapı önüne konması yönünde bir biri ardına kararalar alırlarken, kapatma kararları birbirini izledi ve bu alanda da kapitalistler arası rekabet giderek kızıştı! Fabrika ve işletmeler, ücretsiz izin uygulamalarını yoğunlaştırdılar. Krizin doğrudan sonuçlarını ilk yaşayanlar finans-kredi kurumlarının emekçileri oldular. ABD’de 400 bin kişi bir anda işsiz kaldı. Hemen ardından, saldırıya ilk hedef olanlar, sözleşmeli, taşeron firma işçileriydi. Krizin üretim sektörünün ana dallarını vurmasıyla birlikte, ücretsiz izin uygulamasıyla fiili işsizliğe itilenlerin sayısı giderek arttı. İflas eden ya da mali dalaverelerle kapatılan işletmelerin işçileri açlıkla yüz yüze geldiler. Üretim araçlarına sahip olanlarla üretim araçlarından arındırılmış olanların durumu; birinciler açısından ellerindekinin bir bölümünü başkalarına kaptırarak kaybetme, ancak birikimleriyle yaşamını sürdürme olanağını elinde tutma; ikinciler açısından ise, ellerindeki tek geçim kaynağı olan emek gücünü satma olanaksızlığıyla birlikte yaşam kaynağının darbe yemesi, yoksulluk ve açlık tehlikesiyle yüz yüze gelme!

Kriz, işsizlerin saflarına yeni on binlerin katılmasına yol açtı. ABD’de, yılın son on ayı içinde işten atılanların sayısı 1,2 milyonu buldu ve yıl sonuna kadar bunun 1,5 milyona yükseleceği açıklandı. Sadece Kasım ayında 533 bin (sadece otomobil ve inşaat sektöründe 170 bin) işyeri yok edildi. Bu rakam, son üç ay için 1,25 milyonu, son bir yıl için ise 2 milyonu buluyor. İşsizlik oranı resmen %6,7’ye ulaştı. Ekonomi araştırmacıları, işsizliğin aslında %12-13 civarında olduğu iddiasını sürdürüyorlar. DHL 9500, Ford Motors 7 bin, General Motors 3000 işçi atacaklarını açıkladılar. Her gün gıda yardımı alanların sayısı, Eylül ayında 31,5 milyona yükseldi.

Avrupa Birliği ülkelerinde durgunluk ve düşüşle birlikte işçi çıkarılması, üretimin düşürülmesi, ikramiye, bayram ödentilerinin kesilmesi gibi uygulamalar yoğunlaştırıldı. “İşletmelerin krizin yükünü kaldıramayacakları, çalışanların yardıma (‘fedakarlık’) ve devletin katkıda bulunmasına ihtiyaç olduğu” tartışmaları devam ediyor ve bu durum işçi-emekçi aleyhtarı yeni gelişmelere işaret ediyor. Fransa’da, İş Bulma Kurumu’na, yalnızca Ekim ayı sonunda 46.900 yeni başvuru yapıldı. İşçi kiralayan kuruluşlarda çalışan 68 bin kişi işini kaybetti. İşsiz sayısı 2 milyonluk “sembolik” sınırı aştı. Eylül 2008’de %7,2 olan işsizlik oranının 2009’da %8,2’ye, 2010’da %8,7’ye yükselmesi bekleniyor. Peugeot işletmesi 35 bin kişiyi 1 ay boyunca zorunlu izine gönderdi. Renault ve Peugeot otomobil işletmeleri, Arcelor-Mittal çelik tekeli, Bouyges, Vinci, Lafarge gibi inşaat tekelleri başta olmak üzere, onlarca orta ve büyük boy işletmede zorunlu izin uygulamasına gidildi. Fransız otomobil tekelleri Peugeot, Citroen ve Renault üretimi düşüreceklerini ve işçi atacaklarını açıkladılar. Fransız-Romen ortak şirketi Dacia, üretime ara verdi. 1 milyon 130 bin kişi “Asgari Geçim Yardımı” alıyor. En yoksullara böyle bir yardımın verilmeye başlandığı 1989 yılında, yardım alanların sayısının 396 bin olduğu göz önüne getirildiğinde, yoksullaşmanın hızla arttığı görülüyor. Nüfusun % 13,2’si (7,9 milyon) yoksul durumda.[4]

İngiliz Ulusal İstatistik Bürosu, Haziran ayı itibarıyla, üç ay içinde işsiz kalanların sayısının 164 bin artığını ve işsizlik oranının yüzde 5,7’e ulaştığını açıkladı. OECD’nin Ekim ayında hazırladığı bir rapora göre de, İngiltere, yoksullarla zenginler arasındaki uçurumun en fazla olduğu ülkelerden biri durumunda. Rapora göre, en fazla kazanan yüzde birlik dilimde yer alanlarla en yoksul yüzde bir içinde yer alanlar arasında 1/25’lik bir uçurum bulunuyor.

Almanya’da işsizliğin hızla artması ve 2009’da 5 milyonu aşması bekleniyor. Bavyera Eyalet Bankası 5600 işçiyi işten attı. Alman Otomotiv tekeli Daimler’in yönetimi, 12 Aralık-12 Ocak tarihleri arasında üretimi durdurma ve ardından da kısa süreli çalışmaya geçme kararı açıkladı. Buna göre, haftalık çalışma süreleri 30 saate düşürülecek. Bu, işçi ücretlerinin düşmesi ve yoksullaşmanın artışı anlamına geliyor. Almanya’da otomobil satışları Kasım ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre %17,7 düşerek, son on dokuz yılın en düşük seviyesine indi. AB’nin “Euro ülkeleri”nde, 80 bin yeni işsiz ortaya çıktı. İtalyan Fiat otomotiv tekeli, tüm işletmelerinde üretime ara verdi. 48 bin işçi zorunlu “Noel tatili”ne çıkarıldı. Firma yöneticileri, “en kötü dönem”de olunduğunu açıkladılar. Dünyanın en büyük kimya tekeli BASF (Beş kıtada 400 işletmesi bulunuyor ve bu işletmelerde 392,500 işçi çalışıyor), 80 işletmesini “geçici” kaydıyla kapattı. 20 bin işçi işsizliğe itildi. Tekel şefi Hambrecht, “krizden daha güçlü çıkmak için” fırsatları değerlendireceklerini açıkladı. MAN yönetimi, kısa çalışmayı gündeme getirdi. İşçi temsilciliği, şirket yönetiminin 2009’un ilk döneminden itibaren iki aya yakın bir süre için üretimi durdurmayı planladığını açıkladı.

Belçika’da, 2008 yılı içinde iflas eden şirket sayısı arttı ve artış, krizle birlikte hız kazanarak, 8000’ni buldu. İflas eden şirketlerin çoğunluğunu küçük ve orta işletmeler oluşturuyor. İflasların 2009’da artması ve binlerce işçinin işsiz kalması bekleniyor.

İsviçre’nin uluslararası bankası Credit Suisse, 5,300 “personelini işten çıkarma kararı aldığını” açıkladı.

Krizin etkilerinin giderek arttığı tüm kapitalist ülkelerde işten atma ve zorunlu ücretsiz izin ilk uygulamalar olarak gündeme geliyor. Bu ülkelerden biri de Türkiye. Türkiye’de krizin etkilerinin artmasıyla birlikte işten atma, işyerlerini geçici ya da tamamen kapatma, işçileri ücret ödemeden izne zorlama uygulamaları yoğunluk kazandı. TÜRK-İŞ yönetimi, tekstil başta olmak üzere, son bir yılda, kriz bağlantılı olarak işten atılmaların yoğunlaştığını, ücretlerin düşürüldüğünü, 1500 civarında tekstil işletmesinin kapandığını, kayıt dışı olanlarla birlikte işten atılan işçi sayısının 200 bin civarında olduğunu (son açıklamalara göre bu rakam 300 bine çıkmış bulunuyor), bunun 24 bin kadarının sendikalı işçi olduğunu açıkladı. OYAK Renault, Ford ve TOFAŞ, kriz ve “siparişlerin azalması” gerekçesiyle üretime ara vererek, işçilerini zorunlu izne çıkardılar. MESS “esnek çalışma” ve düşük ücret “zammı” uygulamasında ısrarlı. Vestel patronu 700 işçiyi işten attı ve çalışma süresini de artırdı. Metal ve kauçuk işletmelerinde ücretsiz izin uygulamasıyla birlikte işten atmalar arttı. Ford için parça üreten Hema 1800 işçisinden 300’ünü kapı dışarı ederken, 500 kişi daha işten atılmayı bekliyor. Aynı tehdit, petrokimya için de geçerli. Hızlı bir yoksullaşma yaşanıyor ve bu durum işten atmaların artmasıyla daha da ağırlaşıyor. Krizle birlikte gıda tüketiminin %10 oranında azalması halk kitlelerinin satınalma gücünün giderek düştüğünü çok kesin ve açık şekilde gösteriyor.

KRİZ VE BURJUVA SINIF AYGITININ ROLÜ

Kriz, sadece son on yıllarda burjuva ideologlarının sürdürdükleri “devletin ekonomi dışı kalması” safsatasını deşifre etmekle kalmadı, devletin burjuva sınıf karakterini de en geniş kesimler tarafından görülebilir şekilde yeniden ortaya koydu. Bu safsata, burjuva sınıf baskısı ve saldırganlığına örtü işlevi görüyor; devletin, kamu hizmeti olarak adlandırılan alanlardan geri çekilerek, bu hizmetler özelleştirilirken, sermayenin siyasal askeri şiddet aygıtı olarak sermayeye güvenlik oluşturmasını öngörüyordu. Gerçek o ki, devlet, ne “toplum üstü”, ne de yansız/tarafsız ve tüm toplumun hizmetindeki bir aygıttı. O, sermayenin bürokratik politik-askeri en önemli aygıtı olarak çalışıyordu ve gerçekte hiçbir zaman “ekonomi dışı” kalmamıştı. Burjuvazinin işçi sınıfı başta olmak üzere diğer sınıf ve kesimler üzerindeki baskı aygıtı olan devlet ve onun kurumlarından biri olarak hükümetler, her zaman hakim sınıf çıkarları yönünde toplumsal ilişkilere müdahalede bulunmaktaydılar ve bu durumun kriz koşullarında daha belirgin biçimde yaşanması kaçınılmazdı. Hemen tüm kapitalist ülkelerde devlet ve hükümetlerin krize karşı önlem olarak gündeme getirdikleri politikaların başlıcaları, sermayenin güçlendirilmesi, batma/iflas etme tehlikesi altındaki kapitalist işletmelere kaynak aktarma, sermaye vergilerini düşürme, kredi faizlerini en alt düzeye indirme, işten atmaları ve düşük ücret uygulamalarını “önlem” adına onaylama ve kaçınılmaz sayma oldu. Kriz, burjuva devlet ve hükümetlerinin, burjuva yönetim kurumlarının sermayenin kurum ve aygıtları olarak işlediğini çok somut kanıtlarla yeniden ortaya koydu. Tüm kapitalist ülkelerin hükümetleri, ilk iş olarak, devlet kaynaklarını, tekellerin, büyük finans ve sanayi kuruluşlarının hizmetine verdiler. ABD toplam olarak 1,2 trilyon dolar, Alman hükümeti 500, Fransa 400, Avusturya 200, İspanya 100 milyar Avro, İngiltere 200 milyar Sterlin’i finans ve sanayi şirketlerini kurtarmak için piyasaya sürdü. Devlet “krize karşı mücadele etme” gerekçesiyle ekonomiye müdahale ediyordu ve bunu tüm kapitalistlerle ideologları zorunlu-gerekli sayıyor, hükümetleri geç davranmakla suçluyor, daha fazla kaynak aktarılmasını, şirketlerin batmasını önlemek için devletleştirilmelerini istiyorlardı. Hükümetlerin uygulamaları da bu yöndeydi. Müdahale açık biçimler alıyor ve “tarafsızlık”, “sınıflar üstülük”, “aynı gemidekilerin kaptanı” safsatalarının yanı sıra, “küreselleşmenin refah toplumu yarattığı ve sorunları çözdüğü” yalanının da “inandırıcılığı” giderek yok oluyordu. Liberal çanak yalayıcı takımı başta olmak üzere, burjuva politikacı, sosyolog ve ekonomistlerinin şimdi elbirliğiyle devleti krize karşı önlem olmak üzere “piyasaya müdahale etme”ye çağırmaları, kapitalist şirketlere ve tekellerin emrine hazine ve merkez bankası kaynaklarının, işçilerin çeşitli fonlarda birikmiş kesintilerinin vb. kanalize edilmesini içermesine karşın, “müdahalesizlik politikası”nın çökmesinin de göstergesiydi.

Kapitalist tekelci şirketlerin “devlet desteği” talebinde bulunmaları ve batmaya yüz tutan şirketlerin devlet tarafından “satın alınarak kurtarılması”, devletin ekonomiye müdahalesine karşı sözüm ona savaşan liberal iktisatçılarla politikacıların bu söyleminin dayanaksızlığını bir kez daha gösterdi. Burjuva devletinin, “kapitalistlerin kolektif örgütü” olarak çalıştığı ve en temel “vasfı”nın sermaye çıkarlarını koruyup kollamak olduğu, kriz koşullarında devletin üstlendiği rol ve uygulamalarıyla bir kez daha kanıtlandı. Burjuva devletleri ve burjuva hükümetleri, kapitalist sınıf çıkarları üzerinden şekillenen kurumlar olarak, her zaman ‘ekonominin gereklerini yerine getirme’ gerekçesiyle ekonomiye müdahalede bulunuyorlardı. Bu müdahalenin, burjuvazi için ve işçi sınıfına karşı olduğu; ücret politikalarının belirlenmesinde, çalışma sisteminin düzenlenmesinde, sendikal örgütlenme koşullarının sermaye yararına sınırlanmasında, bu, çok açık ve dolaysız olarak görülürken, kredi-faiz uygulamaları, vergi politikaları, teşvik primleri, sermaye yararına ve onun hizmetindeki politikaların diğer sonuçlarıydı.

KRİZ VE SENDİKA MERKEZLERİNİN UZLAŞMACI-BEKLENTİCİ POLİTİKALARI

Sendikalar başta olmak üzere, işçi-emekçi örgütlerinin tutumu açısından başlıca iki çizgi, iki tutumdan söz edilebilir. Birinci olarak, mevcut sendika konfederasyonları yönetimlerinin sermaye ile uzlaşma ve kriz gerekçeli “ihtiyatlı olma” hattı; mücadelesizlik ve mücadeleci tutum ve eğilimleri bastırma tutumu; ve ikincisi, sermayenin krizin yükünü halk kitlelerine yıkma politikalarına karşı mücadeleyi geliştirme tutumu. Sendika merkezlerine ve üst yönetimlerine hakim olan anlayış, sermaye ile uzlaşma ve işçilerin saflarında sermaye çıkarlarına uygun bir tutumun hakim kılınması tutumudur. Buna karşı, mücadeleci çizgide bulunan çok az sayıda sendika, sendika şubesi ve sendikacıdan söz edilebilir. Bu başlıca iki tutum, kriz karşısında izlenen politikalar üzerinden bir kez daha açıklık kazandı. İşten atılan, işinden olan, zorunlu izne tabi tutulan işçiler sendikalarla birlikte direnmek için çaba gösterirlerken, sendika merkezleri, çoğunluğu bakımından, ya basın açıklamalarıyla yetiniyor ya da işçilerin isteklerini duymazdan gelerek hükümetlerle “ortak sorumluluk üstlenme” programları oluşturmaya çalışıyorlar.

İtalya ve Yunanistan’da, bazı sendikaların aldığı kararlarla birlikte, sermaye politikalarına karşı kitlesel grev ve direnişler gerçekleştirildi. İtalya işçi ve emekçileri, ülkenin en büyük sendikası Genel İşçi Konfederasyonu’nun (CGIL) çağrısıyla, 108 kentte gerçekleştirilen greve yüz binler halinde katıldılar ve greve çeşitli protesto gösterileri eşlik etti. Ülkenin en önemli sanayi kentleri olan Turin ve Milan’daki gösterilere –sendikanın verdiği bilgiye göre– 300 bin kişinin katılmış olması ve işçilerin “Krizin yükünü biz ödemeyeceğiz” pankartlarıyla yürümeleri, “Krize karşı-Daha fazla iş, daha fazla ücret, daha fazla emeklilik, daha fazla haklar” sloganı altında gerçekleştirilen greve ülke genelinde katılımın olması ve grevin özellikle ağır sanayi kollarını etkilemesi (Turin’deki Fiat fabrikası işçilerinin yüzde 55’i greve katıldılar); işten atılmaların durdurulması ve yoksulluğa karşı önlemlerin alınması istemlerinin öne çıkması, kriz derinleştikçe tepkilerin de artacağının göstergesiydi.

Kuzey Almanya’da, sigorta çalışanları, eylemler düzenleyerek, krizin yükünü omuzlamayacaklarını açıkladılar. Yunanistan’da, on binlerce işçi ve emekçi, “krizin yükünü çekmeyeceğiz” sloganıyla birkaç kez onlarca kent merkezi ve kasabada protestolar düzenlediler. Çeşitli sektörlerde grevler gerçekleştirildi.

Sermaye saldırılarına karşı Türkiye’de de çeşitli eylemler gerçekleştirildi. Birleşik Metal İş üyesi metal işçileri çeşitli eylemler gerçekleştirdiler. 29 Kasım’da Ankara’da (yaklaşık 80 bin kişi katıldı), 30 Kasım’da Gebze’de yapılan geniş katılımlı protestolar önemli eylemlerdi. İşçi ve emekçiler, işten atmaların durdurulması ve yasaklanmasını, IMF ile imzalanan tüm anlaşmaların iptalini ve yeni anlaşma imzalanmamasını, tekellere ve emperyalist devletlere borç ödemelerinin durdurulmasını, enerji ve gıda maddeleri başta olmak üzere zamların geri alınmasını, eğitim, sağlık ve öteki ‘kamusal hizmet alanları’na daha fazla kaynak ayrılmasını ve bu hizmetlerin parasız yürütülmesini istediler. Metal işçileri, küçük ve orta büyüklükteki birçok işletmede eylemler gerçekleştirdiler. Asil Çelik işçileri, patronun ücretsiz izin uygulamasını protesto etmek için 40 kilometrelik bir yürüyüş düzenlediler. Aliağa Petkim işçileri, üretime ara verilmesini protesto ettiler.

İşbirlikçi sendikal politika ise, en açık biçimde, ABD ve AB ülkelerindeki önemli sendika merkezlerinden bazılarıyla diğer ülkelerin sendika patronlarının çizgisinde somutlandı. ABD’de Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası yönetimi, patronların krizin yükünü işçilere yıkma politikasına uygun olarak ve “otomotiv sektörünü ayakta tutma” gerekçesine sığınarak, “işçilerin sağlık ödemelerinin ertelenmesi” ve işten çıkarılan işçilerin “ödemelerinin sınırlanmasını” kabulleneceklerini açıkladı. Almanya’da Kimya işkolunda faaliyet yürüten IGCB, Amerikan otomotiv işçileri sendikası yönetimi gibi, doğrudan büyük sermaye çizgisinde açıklamalar yaparak, işçilerin hak ve çıkarlarının karşısında yer aldı. Berlusconi’yi destekleyen CISL ve UIL sendikaları, 5 milyon üyesi olan CGIL’ın mücadele çağrısına ve düzenlediği eylemlere destek vermeyerek, burjuva sendikal çizgiyi sürdürdü. Burjuva sendikal çizginin işçi-emekçi düşmanı özelliği bir kez daha açığa çıktı. İsveç’te, Volvo ve Saab işçilerinin örgütlü olduğu IF Metall sendikası Genel Başkanı Stefan Lövfen de, hükümetlerinin şirket kurtarma içerikli krize müdahale paketini “olumlu ama eksik” bulduğunu söyledi.

Geleneksel uzlaşmacı çizgide ısrarla yürüyen sendika merkezleri ise, “durumu da kurtarmak” üzere çeşitli öneriler getirerek, “bir şey yapmış” oldular! Fransız Genel İş Konfederasyonu (CGT), diğer sendikalar gibi, krizin etkilerine karşı açıklamalar yaptı ve bazı öneriler getirmekle yetindi. CGT, krize karşı önlemleri konuşmak ve tartışmak üzere, biri ulusal ve biri de Avrupa düzeyinde olmak üzere konferanslar düzenlenmesini önerdi. Bu konferanslarda sendikalara söz hakkı verilmesini ve ekonomik büyüme, yatırımlar, iş alanları, alım gücü konularında öncelikler ve hedefler belirlenmesini istedi. CGT’nin krizle ilgili işçilerle patronlar ve emperyalist tekelleri “aynı gemide” varsayan ve işçilere değil sermaye ve şirketlerine “destek” içerikli önerileri, Konfederasyon Yönetim kurulu üyesi J. Le Diougu tarafından şöyle formüle ediliyor: a-) yeni bir sanayi kalkınma ve iş politikası belirlenmeli, iş alanı yaratan firmalara destek verilmeli, formasyona ve teknolojik yeniliklere ağırlık verilmelidir; b-) işçinin üretimdeki rolü kabul edilmeli, hakkı teslim edilmeli ve formasyonun önü açılmalıdır; c-) üretici kalkınmaya öncelik verilmeli, bütçe harcamalarında etkili ve doğru yönlendirmeye önem verilmelidir; d-) kamu sektöründe bir mali kutup oluşturulmalı, tasarruf ve kredi işlemleri devlet denetimine alınmalıdır; e-) ücretlilerin, işletmenin ekonomik yaşamına her düzeyde katılmasına imkan sağlanmalıdır.

İngiltere Sendikalar Konfederasyonu TUC’nin 2008 yılı Konferansı’nda, –İşçi Partisi’ne yakın olan TUC yönetiminin karşı çıkmasına rağmen–, sendika delegeleri, Thatcher döneminde işçi ve emekçilerin elinden alınan sendikal hakları geri alabilmek için genel grev ve Brown hükümetinin geri adım atması için genel kamu grevi örgütleme kararı aldılar. Ancak sendika merkezinin tutumu önem taşıyor ve bu konuda henüz bir olumlu adım söz konusu değil.

Almanya’da, sermaye yararına açılan paketlerden emekçilere saldırılar çıkmasına karşın, sendika üst yönetimleri sessizliği uzun süre sürdürdüler ve ardından da, en büyük iki sendika konfederasyonundan biri olan IG Metal yönetimi, 7 maddelik “Konjonktür programı önerisi”yle ortaya çıktı ve Merkel başkanlığında yapılan mutabakat toplantısında da, hükümetin sermaye çıkarlarını savunup destekleyen uygulamalarını esas alan yaklaşıma yardımcı olma tutumu aldı. Kapitalistlerin “kendi bildiklerini okudukları ve işçilerin fikirlerini almadıkları için krizin ortaya çıktığı” gerekçesiyle “bütün işletmelerde ortak karar verme hakkının genişletilmesi”ni isteyen IG Metal yönetimi, “işten atmaların engellenmesi için ‘uzlaşı noktaları’nın tespit edilmesini” öneriyor ve Japon modeli olarak bilinen “birlikte yönetim” adı altında, işçilerle işçi temsilcilerinin “şirket yöneticiliği-denetçiliği”ne dahil edilmeleriyle “kapitalist ekonominin daha demokratik” hale gelebileceğini ileri sürüyor. Sendika üst yönetimi, çoğu istekleriyle bir şirket yönetimini andırarak, işçi çıkarmak yerine devlet katkılarıyla mesleki eğitime ağırlık verilmesini, iç piyasanın canlandırılması için “herkese altı ay içinde harcamak üzere 250 Euro’luk çek dağıtılmasını”; Hartz IV ile geçinenlerin gelirlerinin artırılmasını; serveti 750 bin Euro’nun üzerinde olanlara, bu servetin yüzde 2’si oranında zorunlu tahvil verilerek “Gelecek Fonu” oluşturulmasını, tahvillerin Avrupa Merkez Bankası faiz oranları üzerinden değerlendirilmesini; işletme finansmanının güvenceye alınmasını; şirket siparişlerinin finansal nedenlerle iptal edilmemesinin sağlanmasını istiyordu.

Türkiye’nin en büyük iki işçi sendika merkezi TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ konfederasyonlarının üst yönetimi, krizin yükünün işçilere yıkılmasına karşı olduklarına dair bir iki açıklamayla yetindiler. Bu sendika merkezleri, kapitalistlerin krizin tüm yükünü işçi sınıfı ve emekçilere yıkma politikasını püskürtmek için, işçilerin örgütlü mücadelesine baş vurmak, bu mücadelenin daha güçlü geçmesi için işsizlerin ve sendikasız işçilerin örgütlenmesi ve mücadeleye çekilmesi yönünde de herhangi bir çaba göstermemektedirler. Konfederasyon üst yöneticileri, kapitalistlerin çıkarlarını işçiler içinde temsil etme rolünü ısrarlı şekilde sürdürürlerken, işçi sınıfı içinden yükselebilecek işyerleri ve fabrika temelli bir örgütlülüğe karşı, kapitalistlerle açık-gizli işbirliğini de sürdürüyorlar vb. vb.. Şişe-cam patronunun fabrikanın belli ünitelerinde üretimi durdurma ve ücretsiz izin uygulama önerisini, Kristal İş Genel başkanı Bilal Çetintaş, “krizi paylaşma”yı zorunlu saydıkları açıklamasıyla yanıtladı.

İşçi ve emekçilerin talepleri ve bu talepler için mücadele tutumuyla sendika üst bürokrasisinin uzlaşmacı çizgisi arasındaki çelişki, hareketin en önemli sorunlarından biri olmaya devam ediyor ve bu durum, kriz koşullarında işçi-emekçi hareketine daha büyük darbeler vuruyor.

KRİZ, SINIF MÜCADELESİ VE İŞÇİ ÖRGÜTLERİNİN BÜYÜYEN ROL VE ÖNEMİ

Yunanistan’da, bir gencin polis kurşunuyla öldürülmesiyle patlak vererek, neredeyse tüm ülke düzeyinde ve günlerce süren kitlesel protestoların, uygulanan ekonomik-sosyal politikalara tepkinin dışa vurmasının bir göstergesi olduğu üzerinde, toplumsal olaylara az-çok bilimsel yaklaşan hemen herkes ‘anlayış birliği’ içindedir. Krizin etkileri ağırlaştıkça, bu tepkilerin yaygınlaşması –kuşkusuz her bir ülkenin kendi koşullarında ve farklı biçim ve düzeylerde– kaçınılmazdır. İşçi sınıfı ve emekçilerle onların özellikle ileri kesimleri, kapitalistlerle onların sınıf temsilcilerinin sömürü ve sınıf egemenliklerini sürdürmek üzere her koşul ve olanağı kendi yararlarına değerlendirdiklerini ve bunun için tüm yol, yöntem ve araçları kullandıklarını, şimdi, bir kez daha ve kriz koşullarında daha net görebilme olanağı bulmaktadırlar. Bunun, sermayeye karşı mücadelenin yükseltilmesi çabası olarak somutlaşması ve burjuvaziyi geriletici/püskürtücü düzeye ulaşması ise, her şeyden önce, kendi sınıf çıkarını temel hareket noktası almaya bağlıdır.

Sermaye devletleri ve hükümetlerinin, büyük sermaye başta olmak üzere, kapitalistler için çalıştıkları, tüm olanak ve araçları sermaye yararına kullanıp değerlendirmeye uğraştıkları, bu kriz vesilesiyle, bir kez daha ve daha net olarak ortaya çıktı. Sermayenin tüm kaynakları istediği ve hükümetlerin de bu yönde kararlar alarak kaynakları tekellere peşkeş çektikleri çok açıktır. Uluslararası işçi sınıfı, bunun derin sınıfsal anlamını görmek/anlamak ve buna karşı kendi sınıfının tutumunu geliştirmek zorundadır.

Krizin giderek derinleşmesi, uluslararası işçi sınıfının daha çetin ve zor geçecek bir döneme girildiğini anlama ve bunun gerektirdiği şekilde davranmasını zorunlu kılmaktadır. Krizin “faturası”, herkesten önce işçilere kesildi. Ancak tüm halk kesimleri, saldırı hedefindedirler. İşçi ve emekçiler, daha fazla yoksulluk, işsizlik, açlık ve sosyal-siyasal saldırıların tehdidi altındadırlar. Sermaye ve burjuvazinin sınıf örgütlerinin saldırılarının, sadece iktisadi-sosyal alanda; işsizlik ve yoksulluk artışı şeklinde olmayacağını, hükümetlerin politikalarındaki gericileşme ve siyasal baskıların artırılması için yeni yöntem ve araçların devreye konması, bugünden göstermektedir. Burjuvazi ve hükümetleri, açların, yoksulların ve işsiz yığınlarının, iflasa sürüklenmiş küçük üreticilerin, kent ve kır emekçilerinin tepkilerini etkisizleştirmek için politik şiddeti yoğunlaştıracaktır. Birçok “ileri” ülkede, ordu birliklerinin “iç güvenlikte kullanılması” yönünde kararlar açıklandı. Diğer bazılarında ise, bu yönde hazırlıklar devam ediyor.

Ekonomik ve sosyal hak gasplarına karşı işçi ve emekçilerin çeşitli ülkelerde giriştikleri mücadeleler, İtalya ve Yunanistan’da olduğu gibi genel greve varan karşı koymalar ve diğer çeşitli ülkelerde yaşanan ‘kaynaşma’ ve hareketlenmeler, işçi ve emekçilerin –ve onlarla birlikte iflasa sürüklenerek yoksulluğa itilen küçük üretici ve kent küçük burjuvazisiyle alt-orta kesimlerin– krizin yol açtığı ve açacağı yıkıma karşı daha etkili ve kararlı eylemlerinin gündeme geleceğine işaret etmektedir. Kriz koşullarından hangi sınıf ve kesimlerin ne kadar zararlı ya da az zararlı çıkacakları, önemli oranda bu mücadelelerin seyrine bağlı olacaktır. Bu durum, işçi sınıfı ve örgütlerini; sınıfın devrimci partilerini önemi artmış görevlerle karşı karşıya getirmektedir.

Buna karşın, işçi sınıfı ve emekçi örgütlerinin krize ve kriz gerekçeli sermaye saldırılarının yoğunlaştırılmasına karşı somut ve sonuç alıcı, etrafında kitleleri harekete geçirecekleri talepler üzerinden mücadeleyi yükseltme yönünde ciddi ve etkili bir hareketi henüz esas olarak söz konusu değildir. Hemen tüm kapitalist ülkelerde –İtalya ve Yunanistan’da farklı ve mücadeleci bir tutum ortaya çıktı– sendika konfederasyonları üst yönetimlerinin, sendika üst bürokrasisinin tutumu, sermaye ile “aynı gemiyi paylaşma sorumluluğu”ndan söz ederek, uzlaşmacılığı sürdürme şeklinde devam ediyor. Kriz öngünlerinde ya da kriz ortamında gündeme gelen topluişsözleşmelerine bürokrat burjuva sendikacılığının yaklaşımıysa, “krizi hesaba katmak” üzerinden belirlendi.

Kendilerini işçi sınıfı parti ve örgütleri olarak adlandıran çeşitli “sol”, “sol liberal” ve sosyal demokrat parti ve örgütlerin tutumu da, esasta uzlaşmacı, mücadeleden geri duran sendikacıların tutumlarından farklı değil. Bunların, sermayeye karşı mücadele yerine ikame ettikleri, kapitalizmin sözde bir eleştirisini yapmak, sermaye karşıtı demeçler vermektir. Çeşitli küçük burjuva ilerici/demokrat örgütlerin hem halkla ilişkileri sorunludur, hem de aynı temel nedenden kaynaklanan güçsüzlükleri, sözü edilmeye değer bir tutum ve eylemlerinin engelidir. İşçi sınıfının devrimci partileri açısından da, bugün hâlâ sürmekte olan, kitlelerin büyük çoğunluğunu acil ekonomik-sosyal ve demokratik talepler etrafında birleştirme ve bu birleşik hareket üzerinden mücadeleyi ilerletmeyi başaramamış olmalardır. Bu yöndeki çabalar devam etmesine rağmen, henüz az-çok etkili ve özellikle de birim ve yaşam alanları-bölgelerinden başlayarak geliştirilen bir örgütlenme ve mücadeleden söz edilemez.

Bu, oysa, hayati önem kazanmış bulunuyor. Kriz en fazla işçi sınıfı-emekçi halk kitlelerini vurmaktadır ve emekçilerin küçümsenemez bir kesimi, buna karşı etkili ve yaygın bir mücadelenin örgütlenmesini istemektedirler. Diğer yandan, krizin emekçileri ‘vurması’, sermaye güçlerinin krizin yükünü emekçilere yıkma politikasıyla birlikte onları artan zorluk ve sıkıntılarla yüz yüze getirmesi, emekçilerin ve işçi sınıfının tümünün krizden aynı düzeyde ve zamanda etkilendiği anlamına gelmemektedir. Saldırılar kuşkusuz tüm halk kitlelerini hedeflemiştir. Ancak özellikle işten atma ve ücretsiz-zorunlu izin uygulamalarında, ilk önce sözleşmeli emekçilerle taşeron firma işçilerinin hedefe kondukları görülmüştür. İşçi sınıfı ve emekçilerin kriz koşullarında acil olarak yerine getirilmesini istedikleri talepler olarak, işten atmaların yasaklanması, düşük ücret dayatmasının son bulması, ücretsiz çalıştırmanın ve ücretsiz izin uygulamasının kaldırılması, küçük üreticilerin desteklenmesi ve borçlarının ertelenmesi ya da iptali, iç ve dış borç ödemelerinin durdurulması, işçi ücretlerinden yapılmış kesintilerle oluşturulan fonların sermayeye peşkeş çekilmemesi öne çıkmıştır.

Gelişmelerin işçi sınıfı ve öteki halk kitleleriyle tekelci burjuvazi ve baskı aygıtları arasındaki çelişkileri keskinleştirip daha sert mücadeleleri gündeme getirmesi büyük bir olasılıktır. Burjuvazinin bu yöndeki gelişmelerin hesabını yaparak hazırlandığı da, artık gizli-saklı kalmamaktadır. Daha kriz açık şekilde patlak vermeden, ancak ekonomik gelişmelerin bir kriz durumunun doğabileceğine kuvvetle işaret ettiği 2007 sonu ve 2008’in ilk aylarında, IMF-Dünya Bankası yöneticileri, dünyanın gündemine “açlık ayaklanmalarının gelebileceğini” ve buna karşı önlem alınmasını istemişlerdi. Yoksul ülkelerde açlık isyanlarının patlak vermesinin büyük bir ihtimal olduğunu açıklayan çeşitli araştırma kurumlarının yetkilileriyle bazı burjuva politikacıları ve sosyologlar da, aynı “tehlike”den söz ederek, buna karşı dünya çapında önlem alınmasının önemine işaret ettiler. Birçok ülkede işçi ve emekçilerin kitlesel protestolarına ve bu protestoların yayılarak ayaklanmalara dönüşmesi olasılığına karşı askeri önlemler geliştirildi ve ordunun iç “güvenlik”te kullanılmasının yasal olarak önü açıldı. Bu durum, işçi sınıfı ve emekçi örgütlerine, daha ciddi, daha güçlü ve kitlesel bir örgütsel varlık göstermek için daha etkili bir çalışma ve mücadele sorumluluğu yüklüyor.

KRİZ VE İŞÇİLERİN PROLETER SINIF TUTUMUYLA HAREKETİNİN ÖNEMİ

Kriz, “küreseleşmeci” burjuva ideologlarının “çelişmesiz, krizsiz küresel refah kapitalizmi” yalanını deşifre edip bir kez daha geçersizleştirdi. “Serbest piyasa ekonomisi” ve “kuralları” üzerine propagandanın İngiliz, Amerikan, Fransız, Alman, Türk ve diğer silahşörleri, şimdi devletin müdahalesinin kesin gerekliliğinden, “Keynesyen önlemlerin zorunluluğu”ndan söz etmektedirler. Oysa onlara göre, kapitalist emperyalizm çelişmelerinden kurtulmuş, kriz tehdidi altında olmayan, “sanayi sonrası”nın küresel kapitalizmi olarak, herkesi refah içinde yaşama olanağına kavuşturmuştu ve aynı nedenlerle de elbirliği içinde sonsuza kadar yaşatılmalıydı!

Ama bu, olamaza dua etmekti; çünkü kapitalist emperyalizm çelişkisizlik ve krizsizlik bir yana, toplumsal tüm çelişkilerinin keskinleştiği; krizlerle daha fazla malul, rekabetin amansız bir hal aldığı pazarlar, topraklar ve kaynaklar üzerinde rekabet ve kapışma sistemiydi. Son otuz-kırk yıllık dönemi, –ki bu dönem sermayenin emek güçlerine saldırısının sosyal iktisadi ve politik yönden azgınlaştığı bir dönemdir– işçi ve halk hareketinin geriye düşmesinden de yararlanarak ‘kazanç’ hanesine yazan dünya burjuvazisi, şimdi “açlık ayaklanmaları”na; işçi başkaldırılarına dikkat çekiyor; yoksulların hareketinin oluşturduğu potansiyel tehdide karşı önlemlerin zorunluluğunu tartışıyor; sermaye yararına aldığı ve alacağı kararları “herkes yararına” göstererek sistemini yeniden takviye ile sürdürmeye çalışıyor. Tüm burjuva hükümetleri, kriz gerekçeli ekonomi programlarını, sermaye çıkarlarını işçi ve emekçilere karşı korumayı esas alarak ve bunu da zorunluluk şeklinde propaganda ederek, oluşturdular. Ücretlerin düşürülmesi ya da düşük oranlı “zamlar”, ücretsiz izin uygulamaları, sosyal hakların daha fazla budanması, toplusözleşme sürelerinin uzatılması uygulamaları aynı gerekçeyle izaha kalkışıldı. Son otuz-kırk yıllık süreç, ekonomik-sosyal ve politik alanlardaki gelişmelere eşlik eden bir ideolojik saldırıyla, işçi sınıfı, örgütleri ve politikası açısından oldukça zor bir dönem olarak yaşandı. Uluslararası sermayenin doğrudan ve dolaylı olarak yönlendirdiği propaganda, “sınıfların ve çelişkilerinin etkisini yitirdiği”, bunun da “işçi sınıfının toplumsal bir sınıf olarak oynayacağı belirtilen rolü geçersizleştirdiği” şeklindeydi. Bu propaganda, kendilerini sözüm ona işçi sınıfından yana, sınıfın temsilcisi vb. olarak adlandıran çok geniş bir “sol”, “sosyalist” vb. aydın ve çevrenin desteğinde güç kazandı. Bunların, sınıflardan ve sınıf mücadelesinden hâlâ söz edenlerine göre de, toplumsal çelişkileri “emek-sermaye ayrımı” temelinde irdelemeye kalkışmak “çok kaba” bir yöntemdi ve Türkiye gibi ülkelerde, “sınıfsallık”, “saf” değil, ancak “dolayımlı” olarak söz konusu olabilirdi! İşçi sınıfının toplumsal konumu ve rolüne liberal yaklaşım içindekilerin bir bölümüne göre de, “toplumsal eşitsizlikler devam etmekle birlikte, işçi sınıfının bunları ortadan kaldırma umudu” ya yoktu ya da o bunu “taşıma niteliğini yitirmişti.”

Sosyal sınıflar toplumsal rollerini yitirmişlerdi ve sosyolojik bir kategori olmaktan çıkmışlardı! Öyleyse sosyal kategorik varlıkları dahi olmayan sınıfların mücadelesi ve ideolojisinden söz etmek beyhude olacaktı! Toplum, bireyselleşmenin geliştiği bir aşamaya; “modern sonrası”na girmişti ve sosyal sınıf gerçeği artık toplumsal yaşamın merkezi bir olgusu olarak alınamazdı. “Ortak iktisadi konum”, yerini, farklılaşmaya, üretim sürecinin parçalanmasına, üretimin ve işin esnekliğine; bireysel-etnik-kültürel kimliğin önem kazandığı bir “atomazisyon”a bırakmıştı. Bu da, “ortak sınıf çıkarı” ve sınıf tutumundan söz edilmesini olanaksız hale getirmekteydi! Kapitalizm, sadece burjuvazi için değil, herkes için gerekliydi! Bilim ve teknolojinin gelişmesi ve üretimde kullanılmasıyla toplumsal yaşam kolaylaşmış, birçok hizmetin; sağlık ve eğitimin yoksullar için de ulaşılabilir hale gelmesi sağlanmış; toplumsal tabakalar arasındaki uçurum küçülmüş; işçiler ev, araba sahibi olmuşlar, emeklilik hakkına kavuşmuşlardı. İşçilerin bu durumu ve ücret farklılıklarıyla bölünmüşlükleri farklı davranışlarını kaçınılmaz kılıyordu, ve bu da, sınıf ortaklığı ve ortak çıkarlar temelindeki tutumu ortadan kaldırıyordu. Sınıfsal toplumsal kimlik, yerini, başka alt kimliklere bırakmıştı vb.

Sınıf hareketinin zayıflığını ve sınıf bilinciyle tutum almanın geri düzeyini sosyal sınıf varlığının reddi için dayanak sayanlar, egemen sınıfların bu bilincin oluşmaması için yürüttükleri ideolojik faaliyeti, baskı ve şiddetle önleyici önlemlerini, burjuva ideolojisinin sürekli hakimiyetini görmezden geliyor, işçi sınıfı bilincinin üretim ilişkileri içinde ve kendiliğinden zorunlu olarak oluşacağını varsayarak, işçilerin içinde, taleplerini esas alarak yürütülecek politik çalışmanın ve örgütlenmenin önemini gözardı ediyor, hemen akabinde de, bu durumu, işçilerin sosyal sınıf kimliğinin reddi için dayanağa dönüştürmeye çalışıyorlar. Toplumsal sınıflardan söz edilmesini “tarihin ve gerçeklerin gerisine düşüş” olarak gösterip “ekonominin gerekleri”nin, “ulusal çıkarlar”ın ve “etnik, dini kültürel kimlikler”in toplumsal ilişkilerin merkezine yerleştiğini ileri süren burjuva, burjuva liberal teorisyenler, işçilerin sınıf çıkarlarını esas alan örgütlenmeler içinde yeterince güçlü olarak yer almamalarını ve son on yıllarda bölgesel, ulusal, etnik kültürel kimlikler temelinde gelişen politikalara ilginin artmasını, burjuvazinin egemen sınıf konumundan sürdürdüğü kesintisiz ve çok yanlı faaliyetten soyutlayarak ve kendilerinin aynı doğrultudaki çabalarını gizleyerek, burjuvazi yararına yorumluyor; sermayenin işçi ve emekçilere karşı yaptıklarını işçilerin ve hareketinin zaafı ve olanaksızlıkları hanesine yazıyorlar.

Burjuvazi, açık ki, işçilerin farklı sektörlerde çalışmalarını, farklı etnik kökenden gelmelerini, farklı bölgelerden olmalarını, ‘kadrolu’, ‘sözleşmeli’ ya da ‘taşeron’ işçi olmalarını, eski-yeni, genç ya da yaşlı olmalarını; üretim sektöründe ya da hizmetler alanında çalışmalarını, onlara karşı bölücü bir silah olarak kullanır. Kapitalistler, “çalışma yaşamı”nı işçiye karşı, onu öteki sınıf kardeşlerinden “soyutlama”nın aracı olarak değerlendirirler. Ve bu durum, işçilerin önüne, işçi olma ortak paydasında bir ortak sınıf çıkarı oluştuğu ve kapitalistlerle ilişkinin ancak bu çıkarlar temelinde, bu sınıf çıkarı gözetilerek yürütüldüğünde gerçekten kazanımlara yol açabildiği bilinciyle davranma gibi bir sınıf sorumluluğu çıkarır. İşçilerin dinî, mezhepsel, etnik kültürel ve geleneksel ilişki ve etkilenmelerden bağışık olmadıkları; burjuvaziyle ve bir sınıfın fertleri olarak birbirleriyle ilişkilerinde bu etkilerin çeşitli biçim ve düzeylerde rol oynadığı ve kapitalistlerin de bundan yararlanarak onları birbirinden bölünmüş/ayrı tutmak isteyecekleri gözardı edilemez. Bu ‘sosyal gerçeklik”ler, işçilerin tüm bu “bölücü” ayrımlara karşı ortak sınıf tutumuyla hareket etmelerini daha da önemli kılar.

Bu liberal oportünist teori, işçi sınıfının kendi durumunu algılama ve değiştirme çabasını nesnel sınıfsal varlığından koparıyor; işçilerin içinde yer aldıkları üretim ilişkilerinin kendilerine ancak emekgüçlerini satarak yaşama olanağı tanıdığını; emekgüçlerini satamadıkları durumlarda açlıkla karşı karşıya geldiklerini, bu ilişkiler içinde gördüklerini, kapitalistlerin toplumsal çıkarları değil kârlarını esas alarak, bu temelde ücret ve çalışma koşullarını belirlediklerini ve kendilerinin yarattıkları artı-değeri sermayeye dönüştüren kapitalistleri sırtlarında beslememek ve yaşatmamak gereğini, ancak bu ilişkiler zemininde anlamaya başlayarak, buna karşı tutum geliştirdiklerini görmezden geliyor. Bu teori, sınıf deneyiminin, toplumsal üretim ilişkileri içindeki sınıfların ilişkileri zemininde; sosyal-ekonomik ve politik karşıtlık ve çatışma içinde edinildiğini ve ortak sınıf çıkarlarının da, ancak üretim ilişkileri içinde tutulan yer-konum temelinde tanımlanabileceğini gizliyor. Politik-kültürel alandaki tutum ve anlayışları öne çıkararak, işçilerin kendi durumlarının bilgisine ulaşmalarını ve patronlarıyla aynı konumda bulunmadıklarını ve bulunamayacaklarını görerek, kendileri gibi olanlarla birlikte hareket etmenin önemini kavrayarak, sınıf birliği oluşturmalarını küçümsüyor ve önemsiz gösteriyor. Oysa sınıf tutumları, ancak sınıf ilişkileri zemininde; sınıf ilişkileri de, üretim sürecindeki konumlar ve üretim araçlarıyla ilişkiler üzerinden şekillenirler. Sınıf çıkarları ve tutumları, mülksüzleşme ve emekgücünün metalaşması sürecinde belirginleşerek olgunlaşır ve sınıf mücadelesi alanından başka bir alanda bunun gelişmesinin olanağı yoktur.

Kapitalist emperyalizmi “çelişkisiz yeni bir refah toplumu” olarak gösteren burjuva, burjuva liberal propaganda açısından da, işçi sınıfının kendi durumuna yaklaşımı, tutumu, konumu, kültürü ve “ahlakı”nın değişime uğradığından hareket ettiğini söyleyerek, onun “üretim ilişkileri içindeki konumuna bağlı bir değiştirici rolünden söz edilemeyeceğini” vaaz eden eklemlenmiş “devrimci propaganda” açısından da, kriz, denebilir ki, yeni bir “çözücü” oldu! Kriz, bu iddialar yığınının dayanaksızlığını bir kez daha kanıtladı. Hızla işinden olanların milyonları bulan kitlesinin ortak toplumsal özelliğinin “işçi olmaları” olduğunu gösterdi. Fabrikada, atölyede, bankada, kredi kurumunda, emlak bürolarında ya da başka alanlarda, işten atılanların ve yoksullaşmaya itilenlerin çok büyük çoğunluğu işçiydi ve diğerlerinin de çok büyük kesimi, kaderleri işçilerin kaderleriyle ortaklık gösteren emekçilerdi.

Şimdi işçi sınıfının önünde, kapitalistlerin kriz gerekçeli olanlarıyla takviye edilmiş saldırılarını püskürtmek ve “iş ve aş derdi” başta olmak üzere, sosyal-iktisadi talepleriyle siyasal özgürlükler mücadelesini birleştirerek ilerlemek gibi bir zorunlu görev duruyor! İşçi ve emekçiler için, denebilir ki, sosyal-politik ve iktisadi alandaki her şey, bu mücadelenin seyrine bağlanmıştır. İşçiler, ücretlerinin artırılması ve düşürülmemesi, çalışma süresinin teknik ayarlamalar aracıyla veya doğrudan saat olarak uzatılmaması, işten atmaların yasaklanması, kredi borçlarının iptali, asgari ücretin işçi ailesi ve insani yaşam koşulları dikkate alınarak belirlenmesi, kamu emekçileri, ücretlerinin artırılması ve toplusözleşmeli-grevli sendika hakkı, küçük üreticiler, faizsiz destek kredileri ve borçlarının iptali talepleriyle hareket ederek bu muhalefeti birleştirebilirler. Kriz, işçi sınıfıyla birlikte çok geniş bir emekçi kitlesini; kent küçük burjuvazisini, “memur” olarak adlandırılan kamu çalışanı emekçileri –ki bunların büyük bir kesimi hizmet işçisi konumundadır–, küçük üreticiyi ve daha birçok kesimi yoksulluğa iter ve işsizlik tehdidiyle karşı karşıya getirirken, birlikte mücadeleye atılmalarının nesnel zeminini de genişletmiştir. Her kesim, bu mücadele birliği içinde, elbette öncelikle kendisinin acil talipleriyle yer alacaktır ve bu acil taleplerin, işçi sınıfı ve öteki emekçi kesimleri açısından birleştirici olmaları önem taşımaktadır.


[1] Bunların kesinleşmiş rakamlar olmadığı unutulmamalı.

[2] Konu üzerine etraflı bilgi için ÖD’nin 199. sayısında yayımlanan V. Yadırgı imzalı yazıya bakılabilir.

[3] 2008 Dünya iktisadi krizinin ilk “adımları”nın 2000’li ilk yıllarda atıldığı, aşırı üretimin ilk sonuçlarının ABD ekonomisinin önemli sektörlerinden biri olan inşaat-konut alanını etki altına aldığı, bunun da finans krizini körükleyerek genişlediği ve Avrupa ile Asya’nın önemli kapitalist ülkelerini de kapsayarak yayıldığı bugün artık kabul edilmektedir.

[4] Hristiyan yardım kuruluşu Secours Catholiıue adına yapılan açıklamada şunlar söyleniyor: “2007 yılında 1.4 milyon kişiye yardım ettik. Giderek daha çok aile merkezlerimize başvuruyor ve yiyecek, giysi yardımı talep ediyorlar. 650 tane yardım dağıtım merkezimiz var. Başvuranlar arasında ‘yeni yüzler’ bulunuyor. Emekliler, ‘yoksul işçiler’, öğrenciler en çok başvuranlardır.

 

Amerikan “Potası”ndaki Türkiye “Lider Ülke” Tuzağı

Şubat ve Mart 2009, başka gelişmelerin yanı sıra, Amerika Birleşik devletleri-Türkiye ilişkilerinin “yenilenmesi” girişimlerinde artan diplomasi trafiğiyle geçti. ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’un Türkiye “gezisi” sırasında yaptığı açıklamalar ve Obama’nın Türkiye’ye geleceğini “müjdeleme”si, hükümet çevreleriyle muhafazakar ve liberal Amerikancılar tarafından “Türkiye’nin büyüyen önemi ve gücü”nün kanıtları sayılarak, bu yönlü propaganda yoğunlaştırıldı. Buna, ABD’nin çok sayıdaki strateji kuruluşlarından biri olan Stratfor’un sahibi ve başkanı George Friedman’ın, Türkiye dış politikasının “güneye”, “Arap yarımadası”na sarkmayı esas alması üzerine, Türkiye’de verdiği “konferans”ta söyledikleri eklendi. Aynı süre içinde, askeri bir deyimle söylenirse, ABD’de konuşlanmış Fethullah Gülen, Sabah gazetesine yaptığı açıklamada, Davos’tan sonra Başbakan’ın Yavuz Sultan Selim gibi karşılandığını belirterek, “Türkiyesiz bu bölge düşünülemez, çünkü her yerde Osmanlı’dan kalma müthiş bir kredimiz var” şeklinde fetva verdi! Gülen, Arap halklarının Osmanlı boyunduruğuna öfkesinin hâlâ izlerinin yaşamakta olduğunu ve bugün de birçok bölge ülkesi yönetimi ve hemen tüm bölge halklarının Türkiye’yi Amerikan yayılmacılığının taşeron gücü olarak değerlendirdiğini görmezden gelerek, Türkiye’nin “Osmanlı kredisi”ni kullanmasını istiyordu.
Önce ABD Başkanı’nın “Ortadoğu Özel Temsilcisi” George Mitchell ve ardından Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Türkiye’ye gelmeleri ve bu görüşmeler trafiği sırasında açıklananlar ile “bir ay içinde Obama’nın geleceği”nin açıklanması, Amerikan emperyalizmine hayran ve AKP hükümetinin politikalarına bağlanan liberal-muhafazakar yazarların bir kesiminin ifadesiyle “şaşırtıcı hız”ının yanı sıra Türkiye’nin “oynamaya hazırlıklı olması gereken yeni rol”ün de göstergesiydi.

“AMERİKAN AÇILIMI”NIN TÜRKİYE’DEN YORUMU
Cumhurbaşkanı A. Gül, “Obama’nın seçiminden sonra kendisiyle yaptığı telefon konuşmasının bir tebrik konuşması boyutunu çok aştığı”nı,”birçok sorunu konuştuklarını” bir referans kaynağı olarak gösterdi. “Başbakan’ın dış politika danışmanı” Prof. Ahmet Davutoğlu’na göre, “Obama’nın dış politika ihtiyaçlarıyla Türkiye’nin potansiyeli örtüşüyor”du. Türk-Amerikan ilişkileri “belki de tarihteki en iyi dönemlerinden birine girecekti” ve bu da Türkiye ile Amerika arasında “daha çok ortak çalışma alanlarının oluşmasını sağlayacak”tı! Amerikancı muhafazakar İslamcılarla liberallere göre, İran-Amerika, Türkiye-Ermenistan, Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri “düzelecek”, Ortadoğu’dan Afganistan’a, oradan ön Asya’ya uzanan geniş bölgelerde “olumlu ilerlemeler” sağlanacak; gerginlik ve çatışma unsurları azalıp barış ve özgürlük için olanaklar genişleyecekti!
“Amerikan yeni dış politika açılımı”nın misyonerliğine soyunmuş liberallerden bazıları, “Obama’nın Türkiye’ye gelecek olmasının anlamının farkında mısınız?” başlıklı makaleler döşenmekten kaçınmadılar. C. Çandar, “Öyle bir ülke düşünün ki, bir ay içinde önce Başkan’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi George Mitchell geliyor, onu bir hafta sonra Dışişleri Bakanı Hillary Clinton izliyor ve Dışişleri Bakanı Türkiye’ye ayak bastığı an, bir ay sonra Başkan’ın geleceğini ilan ediyor. Türk-Amerikan ilişkilerinin hangi döneminde Türkiye’ye bu kadar yüksek bir ‘uluslararası profil’ çizilmiştir? Gösteremezsiniz” diye yazarak, bu kesimin hislerine tercüman oldu. Ona göre, bu gelişmeler “Türkiye’nin uluslararası politikada”ki “önemini anlamak için” yeter de artardı! “Tarihte hiçbir Amerikan Başkanı seçildikten bu kadar kısa bir süre içinde Türkiye’ye ayak basmamıştı. Tarihte hiçbir Amerikan Başkanı, Başkan olmasının ardından Atlantik ötesine çıktığı ziyaret turunda Türkiye’ye de ziyareti gündemine eklememişti.” Çandar ve öteki Amerikan yandaşları bundan büyük “onur”, bundan “büyük önem” düşünemiyorlardı. “İklim ve konjonktür bu kez müsait” diyorlar ve “sorumluluk mevkiindekiler”in ABD’nin bu yaklaşımına “uyum göstermek üzere hazırlık yapmasını” istiyorlardı.1 ABD yöneticilerinin “terörle mücadele, KKTC üzerindeki izolasyonun kalkması, enerji sorunlarında ortak hareket etme, AB’ne üyelik için desteği sürdürme, Ortadoğu sorunlarının çözümü için birlikte çalışma” söylemini buna kanıt olarak gösteriyorlardı. Amerikan Dışişleri Bakanı, “Kuzey Kıbrıs’a ambargonun kaldırılması girişimleri”ne destek verebileceklerini, “Kuzey Irak’a sınır ötesi harekat için istihbarat desteğini artıracakları”nı, “Ermeni soykırımını tanımama” eğiliminde olduklarını söylemiş, PKK’nın “ortak düşman” olduğunu daha kesin şekilde dile getirmişti. Amerikan sözcülerinin, Türkiye ile “ilişkileri daha da derinleştirmek”, “stratejik müttefikler olarak kalmak”tan söz etmelerinin tüm içeriğinin emperyalist yayılma ve etki alanları politikası tarafından belirlendiğinden kuşku duymak için herhangi bir neden olmamasına karşın, Amerikan yandaşlığını sürdürenler, bunu Türkiye ve halkının yararına göstermekte sakınca görmüyorlardı.
Bunlara göre, H. Clinton’un, örneğin “Türkiye’nin ABD’nin dostu olan NATO müttefiki bir ülke olduğu”nu söylemesi dahi övünç nedeniydi! Obama yönetimi, AB nezdinde “Türkiye lobisi” yürüterek, Türkiye’nin “Batı ile ilişkilerinde geleneksel çizgisini sürdürmesi”ni sağlayacaktı! Dışişleri Bakanı Babacan’ın İsrail Dışişleri Bakanı Livni ile “stratejik ilişkilerin sürdürülmesinin önemi” üzerine ağızbirliği “uzun vadeli ulusal çıkarların nerede yattığına dair idrakin doğmakta olduğunun işareti”ydi ve bütün bu göstergeler, Hillary Clinton’un ziyaretiyle “iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni ve olumlu bir döneme girildiği”ni kanıtlıyordu. Türkiye, yalnızca etkin bölge gücü olmuyor, içerde de demokrasi, insan hak ve özgürlükleri egemen hale geliyor, işkence ve baskılar son buluyor, ABD’nin, “stratejik ortaklık bağı” çerçevesinde ve NATO bünyesinde kontrgerilla teşkilatı kurup, polis ve subaylara işkence kursları vermesi, CIA’nın 1 Mayıs 1977, Maraş-Çorum-Sivas provokasyon ve katliamlarının düzenlenmesindeki rolü, K. Türklerin öldürülmesi, Ecevit’e suikast ve daha birçok örneği anımsanabilir suikast ve provokasyonlardaki yönlendiriciliği “tarihe karışıyor”du! ABD ve yeni yönetimi “işçi haklarını savunuyor”, “Ergenekon çetesi”nden dahi söz ediyordu artık! H. Clinton’un, Türkiye’nin “özellikle ifade ve din özgürlüğü, insan hakları konularında” gurur duyulacak ilerlemeler kaydettiğini söyleyerek AKP hükümetinin temel insan haklarını ortadan kaldırma politikalarına verdiği destek gibi “küçük pürüzler” olmakla birlikte, “devir değişiyor”, “sivil siyasetin önü açılıyor”du! Clinton’un “demokrasi, laik anayasa, dini özgürlük, piyasa ekonomisi, sorumluluk hissi gibi değerler”den söz etmesi, demokratik özgürlüklerin savunusu ve garanti edilmesinin teminatı olarak alınmalıydı. Clinton’un, Türkiye’yi “anayasası laik olan bir ülke” olarak tanımlaması, Türkiye’nin, “İslam’ın laiklik ve demokrasiyle pekâlâ bir arada yaşayabileceğini gösteren bir model olduğunu” belirtmesi, Washington’un yeni önemli “siyasi ayar”ının göstergesiydi, İslam’ın istismarı politikalarına son veriliyor, “Ilımlı İslam projesi rafa kaldırılıyor”, genelkurmayın hassasiyetlerinin önemsediği de gösterilmiş oluyordu, vb. vs! “Barış ve istikrarın sağlanması”na hizmet olarak anlam bulacak bu değişim ve “olumlu gelişmeler”in bir alt başlığı olarak “dış” ve “iç” boyutuyla Kürt sorunu yeniden ele alınıp “çözüme bağlanacak”, böylece Türkiye’nin “özgür gelişimi ve refahı önündeki bu engel de kaldırılmış olacak”tı! Türkiye’nin “demokrasiye aşık” bugünkü yöneticileri bundan alacakları güçle, ülke içi gerginlikleri azaltacak, Kürt sorunu ve laiklik başta olmak üzere, insan haklarına saygılı bir siyasal açılımı gerçekleştireceklerdi! ABD’nin bu politikalarına uygun bir dış politika izlenmeli, İran ve Suriye başta olmak üzere bölge ülkeleri ve halkları nezdinde ABD’nin yeniden prestij kazanması ve ilişkilerini yenilemesi yönünde “arabuluculuk”, “yardım”, “asker yardımı” vb. ne gerekiyorsa yapılmalıydı.
Türkiye burjuvazisinin ABD’nin “yeni açılımı”na uygun bir bölge politikası izlemesi yönündeki bu propaganda ve telkinlere, CIA bağlantısı saklanmayan George Friedman adlı ABD’li “stratejist” de katıldı. Türk sermaye basını ve hükümete yakın çevrelerin, “dünyaca ünlü stratejist” olarak tanıtmaya özen gösterdikleri Friedman, “İş Yatırım Menkul Değerler’in düzenlediği ‘Geniş Açı’ toplantısı”nda “Yeni dünya düzeni ve yeni dönemde Türkiye’nin ekonomik ve politik konumu” konulu konferansta özetle şöyle diyordu: “Ben Türkiye’ye baktığımda büyük bir oyuncu görüyorum. Siz bu bölgeyi şekillendirebilecek, ama bunu istemeyen bir güçsünüz. Ama artık bu Türkiye’nin direnebileceğinin ötesine geçmiş durumda.”
G. Friedman, Türkiye’nin “AB üyeliği ardında koşmama”sını, “dünyanın 17. büyük ekonomisi”ne sahip bir “bölge gücü” olarak “güneye inmesi”ni ve “bölge politikaları izlemesi”ni öneriyordu. Türkiye’yi “istikrarsız bir bölgede büyük bir istikrar adası ve olağanüstü büyük bir ticari, askeri ve güvenli güç..” olarak tanımlıyor ve “Türkiye’nin faal olduğu Arap bölgesi, Balkanlar, Kafkasya ve Kuzey Afrika”daki durumun, “Arap yarımadasına odaklanma”yı gerektirdiğini ileri sürüyordu. Türkiye egemenlerinin yayılmacı emellerinin bilinciyle “Osmanlıcılık” tavsiyesinde bulunan bu CIA beslemesi profesör, ‘Arap yarımadası’nı “Türkiye’nin arka bahçesi” şeklinde tarif ediyor, Türkiye’nin siyasi, askeri ve diplomatik açıdan son derece önemli kararlar alması gerektiğini; Irak ve Suriye’nin durumunun Türkiye’nin güvenliğini ve ticari geleceğini etkilediğini; Türkiye’nin enerji ve diğer konulardaki politikaları ve ekonomik gelişmesiyle “Almanya’nın konumuna geldi”ğini; “Güney petrollerine erişimin Türkiye için zorunluluk oluşturduğu”nu; “Güneye gitmek için ekonomik ve siyasi nedenleri” bulunduğunu savunuyor; ve daha bir dizi noktadan bağlantılar kurarak, hep aynı fikri işliyordu. Ona göre, Türkiye “güneye”, “Arap yarımadası”na doğru “inmek” zorundaydı ve bunu yapmazsa “Rusya’ya bağımlı olacak”tı.
Bu şaklaban ‘stratejist’, “Söylediklerimin çoğunu Osmanlı İmparatorluğu’ndan hareketle söyledim. Türkiye her yöne genişliyor ve etrafında çok zayıf güçler var. Bu güçler bu genişlemeyi engelleyemiyorlar. Osmanlı İmparatorluğu tarihi, bir pragmatizm tarihidir. Gelecek yıllarda stratejik kararlar almalı Türkiye, ‘Irak ne yapacak?’, ‘Türkiye petrolü nereden bulacak?’, ‘Kafkasya’daki ilişkileriniz ne olacak?’. Bütün bu soruların beklemeye tahammülü yok. Böyle bir lüksünüz yok. Bunları yanıtlamak zorundasınız” diye saldırgan ve yayılmacı bir politikanın bir an önce benimsenip, bu doğrultuda harekete geçilmesini öneriyordu. Tüm bu önerileri ve kışkırtıcı övgüleri Amerikan emperyalist çıkarlarını esas alarak yaptığını ise, gizlemeye bile gerek görmüyordu. ABD’nin “buraya yakın bir gelecekte tekrar gelmek” zorunda kalmaması için, onun hedeflerine uygun düşen politika “büyük bölgesel güç” Türkiye aracıyla pratiğe geçirilmeliydi! Söyledikleri, Türkiye’yi Balkanlar, Rusya, Orta Asya, “Arap dünyası” ve İran’a yönelik Amerikan politikasının en önemli “atlama tahtaları”ndan biri olarak kullanmayı öngören Amerikan politikasına ve ABD’li stratejistlerin görüşlerine uygun düşüyordu. ABD’nin Obama yönetimi altında uluslararası politikalarını “yenilemesi”nin, Türkiye ile Amerika’nın “stratejik ortaklar” olarak birlikte çalışmaları ve “bölgede barış ve refahı birlikte gerçekleştirmeleri”nin olanaklarını yarattığı ve “birçok sorunun çözüm şansını” beraberinde getirdiği ileri sürülüyordu. “Hemen her konuda ilgi alanları kesişen” bu iki gücün birlikte çalışmasının yaratacağı bunca “hayırlı-yararlı” gelişmeler nasıl reddedilebilirdi ki?

AMERİKAN STRATEJİSİNDE DEĞİŞİM İHTİYACI VE YENİLENEN TAKTİKLER
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Türkiye ziyaretinde “Türkiye’nin önemi”, “güvenilir stratejik müttefik” oluşu ve “sorunlarını çözmede kat ettiği yol” üzerine söyledikleriyle, Kıbrıs, Ermenistan, Irak, Afganistan, İran, İsrail gibi ülke ve devletlerle ilişkilerin seyri açısından “beklenti ve istekler” şeklinde sıralananlar, Türkiye’nin Amerikan “potası”ndaki rolü ve öneminin yanı ısıra ABD ve yeni yönetiminin politikaları/taktikleri ve stratejik çıkarları açısından başvurulan ve başvurulacak diplomatik, askeri vs politikalar açısından da açıklayıcı özellikler taşıyor. H. R.Clinton’un Ortadoğu gezisi sırasında ve Türkiye’de; Obama ve öteki Amerikan yöneticilerinin çeşitli açıklamalarında gündeme getirdikleri, “dünya sorunlarına Amerikan yeni yaklaşımı”, ABD’nin karşı karşıya bulunduğu sorunları “aşma” arayışını ifade ediyor. Obama yönetiminin giriştiği “açılımları”, Amerikan emperyalizminin giderek artan yıpranmışlığından, uluslararası alanda içine düştüğü “tecrit”ten, dünya halklarının artan anti-Amerikan öfkesinden, keskinleşen rekabet ve pazar kavgasının yol açtığı gerginlik, “saygınlığı”nı yitirme, güç aşınması ve bu durumunu değiştirme ihtiyacı ve isteminden ayrı değerlendirmek, olgu ve gelişmelere göz kapamak olacaktır.
Dünya kapitalizminin krizi giderek ağırlaşıyor ve ABD’nin uluslararası politikalarında çok önemli açmazlarla karşı karşıya olduğu bizzat ABD’li stratejist ve politik-askeri yöneticiler tarafından dile getiriliyor. Amerikan yönetiminin yoğun diplomasi trafiği ve “daha akılcı” açıklamaları bu koşullarla doğrudan bağlantılı bulunuyor.
ABD ekonomik ve askeri açıdan, bugün de, dünyanın en güçlü ülkesi konumundadır. Dünya iktisadi üretiminin %32’sini elinde tutmakta, kendisinden sonraki en güçlü birkaç büyük emperyalist ülkenin toplam askeri gücünden fazlasına sahip bulunmakta, dünyanın neredeyse tüm kıtaları ve ülkelerinde etkinlik mücadelesi yürütmektedir. ABD’nin uluslararası stratejik hedefleri yönünden tüm dünya “Amerikan çıkar alanı”dır! ABD, bu çıkar anlayışıyla, Balkanlar’dan Ortadoğu-Kuzey Afrika ve Kafkasya’ya kadar çok geniş alanlarda etkinlik kavgası sürdürmekte, pazarları ve enerji kaynaklarını denetimi altında tutmaya çalışmakta, gerginlik, çatışma ve savaş kaynağı olmaya devam etmektedir. “Dünyaya sahip olmanın yolunun Avrasya’ya sahip olmaktan geçtiği” şeklindeki düşünce Amerikan stratejisinde özel bir yer tutmaktadır.
Ancak Amerikan emperyalizmi bu aynı nedenlerle bir güç ve itibar kaybını da bugün çok daha kesin ve belirgin biçimde yaşamaktadır. Eli silahlı kovboy “imajı”nın “güleryüzlü müttefik ve koruyucu” görünümüne ihtiyacı artmıştır. Bu onun stratejik hedef ve politikalarından vazgeçmesi anlamına gelmiyor. Aksine, stratejik hedef ve çıkarları, güç toplamasını, yıpranmış etkisini tamir etmesini, “hür dünyanın baş aktörü ve koruyucusu” görünümünü yeniden kazanmasını, savaş, işgal, işkence gücü olarak görülme ve anılmanın verdiği zarararı aşağı çekmesini gerekli kılıyor. 
Amerikan emperyalizmi, İkinci Dünya Savaşı sonrası koşullarda elde ettiği muazzam olanak, etki, güç ve yedeklerine dayanarak kapitalist emperyalist dünyanın liderliğini uzun on yıllar elinde tuttu ve 1990’larda, denebilir ki, gücünün zirvesindeyken, saldırgan işgalci politikaları yoğunlaştırarak, enerji kaynaklarını denetleme ve pazar kavgasını şiddetle sürdürmeye girişti. Bu, kapitalist pazar mücadelesinin kızışması, emperyalistler arası çelişkilerin derinleşmesi ve halklarla emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesi yönünde yeni olguların ortaya çıkması da demekti. ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri, Almanya ve Fransa gibi Batı Avrupa’nın en önemli güçlerinin aralarında bulundukları Amerikan müttefikleri içinde itirazlarla karşılaştı. BM’de ve NATO bünyesinde sert tartışmalar yaşandı. Bush yönetimi, “ya benden ya bana karşı” koşulunu dayatarak, “eski ve yeni Avrupa” ayrımıyla “eski”leri, “vakti geçmek”le suçladı ve işbirlikçi yönetimlerin işbaşına getirildiği Doğu Avrupa devletlerini yedekleyerek, etki sahasını genişletmeye girişti. Almanya ve Fransa ile ABD’nin ilişkilerindeki gedikler genişledi, karşılıklı kaygılar ve güvensizlik arttı; Amerikan emperyalistleri, Avrupalı halklar nezdinde de büyük darbeler yediler. ABD, yalnızca Latin Amerika’da değil, Türkiye dahil Balkanlar’dan Ortadoğu ve Kafkasya’ya kadar neredeyse dünyanın her tarafında, –öfke ve tepkileri kendi hükümetleri ve devletlerinin politikalarını da çeşitli biçimlerde etkileyen– dünya emekçileri ve bağımlı halkların protestolarıyla karşılanırken, Irak ve Afganistan’da uyguladığı barbarca yöntemler; tarih, kültür ve doğa katliamına girişmesi; milyonlarca genç-yaşlı, kadın erkek ve çocuk kaybı; açlık, yoksulluk ve işsizlik nedeniyle de “demokrasi” ve “özgürlükler” karşıtı bir güç olarak görüldü. İşgal ve katliamlarının başlıca nedeninin pazarlara, topraklara ve enerji kaynaklarıyla iletim yollarına sahip olmak olduğu ayyuka çıktı. O, artık dünya halklarının önemli bir çoğunluğu açısından da, terörist güçler örgütlemekten işbirlikçi diktatörlükler kurmaya, toplu katliamlar düzenletmekten dini gericiliği finanse ve himayeye baş vurmadığı melanet, Siyonist barbarlığı koruyup Filistin halkını kırımdan geçirmeye güç ve onay vermeye kadar girişmediği kirli ilişki ve entrika kalmayan bir güçtü. Ebu Garip ve Guantamono, Amerikan barbarlığının, tüm saklama ve engelleme barikatlarına rağmen, dünyaya bakan yüzü/açılan aynası oldu. ABD, örneğin Irak işgaliyle bölgede daha geniş alanda hegemonyasını güçlendirme politikasını, halkların öfkesi ve mücadelesinin yarattığı engellerin yanı sıra, İran’ın direnci ve Rusya’nın toparlanıp kendi etkinlik alanlarına sahip çıkma politikası sonucu, daha fazla ilerletemedi; İran’a ambargoyu etkin tarzda uygulamakta zorluklarla karşılaştı, bölgenin bu önemli diğer ülkesini kuşatarak ve bombalama tehdidiyle teslim alarak Kafkasya-Hazar bölgesinde ilerleme politikasında başarıya ulaşamadı. Gürcistan, Özbekistan ve Ukrayna’daki “pembe”-”mavi”-”turuncu” darbelerle mevzi kazanmasına rağmen, istikrarlı bir etkinlik kuramadı. ABD’nin Irak ve Afganistan’da içine düştüğü açmaz ve bölge halklarıyla ülkelerinin bir kesimi açısından “açık düşman” olarak algılanmasını zamanında değerlendiren Rusya, gücünü de belirli oranda toparlamış olarak, eski etkinlik alanında Amerikan emperyalistlerinin yayılmasına daha fazla göz yumamayacağını gösterdi. Amerikan uşağı Şaakaşvili yönetimini iki gün içinde Abhazya’da bozguna uğratarak, gerisindeki koruyucusu güce gereken uyarıyı yapmış oldu. ABD, tüm kudurganlığı ve tehdit edici bağırmalarına karşın somut olarak bir şey yapamadı ve istediği NATO müdahalesinde de Almanya gibi ülkelerin itirazları sonucu başarılı olamadı. Batı Avrupa ülkelerinin Rusya ile, enerji başta olmak üzere yaşamsal önemdeki ticari-iktisadi çıkar ilişkileri, dünya güç ilişkilerindeki değişime de bağlı olarak, Amerikan stratejisine uyumda sorunlar doğuruyor ve giderek belirgin biçimde Almanya, Fransa gibi devletler, kendi “ulusal çıkarları” yönünde politikaları öne çıkarıyorlardı. Afganistan’da başarı sağlanamamıştı. Orası, ABD ve müttefiklerinin “yumuşak karnı” durumunda. Bir büyük dünya gücünün, hegemonya mücadelesinde, bu konum ve görünümüyle fazla yol alması giderek zorlaşıyordu. “Değişim” ihtiyacı, nesnel gereklilikler tarafından da giderek artan şekilde dayatılıyordu.
Obama yönetiminin önünde, bugün böylesine sorunlar yumağıyla ifade edilir hale gelen ABD hegemonyasını sürdürme gibi zor bir ‘görev’ durmaktadır. Daha da önemlisi, bu gelişmelere eklenen ve pazarlar için rekabeti şiddetlendiren kriz kapitalist dünyayı kasıp kavurmaktadır. Batı Avrupa’nın, Almanya gibi büyükleri dahil, ABD ile rekabet potansiyeline sahip hemen tüm ülkelerin yöneticileri, “dünyanın artık tek kutuplu olmadığını”; kriz sonrasında “yeni bir dünyanın söz konusu olacağını” söyleyerek, ABD hegemonyasının sarsılıp etkisinin azalacağını dile getirmekte; en bariz örneğinin General Motors ve bağlı şirketi Opel’in “iflası” etrafındaki Alman-ABD tartışmalarında yaşandığı türden pazar kavgaları giderek sertleşmektedir. Tüm bunlar, ABD’nin önüne “Bush politikalarını revize etme” sorununu çıkarmakta; stratejik hedeflerine sıkıca bağlanan taktik değişikliklerini ihtiyaç haline getirmektedir. ABD ve yeni yönetiminin nükleer gücü artırma ve işbirlikçileri çoğaltarak etki alanını genişletme hedefi ortadan kalkmamıştır, ama, içine düşülen açmazlar, tecrit ve nefret barikatları da “gözüne parmağım” dercesine aleni duruma gelmiştir. ABD ve Obama yönetiminin bir tür “havuç-sopa” siyasetine ve “imaj yenileme”ye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, ABD yönetimini, neredeyse dünyanın her bölgesinde “ilişkilerini yenileme”ye zorluyor. Türkiye ve Ortadoğu ülkelerine ard arda yapılan üst düzey heyet gezileri, İran yönetimi ile doğrudan görüşme olasılığı üzerine açıklamalar, “Taliban ile bile görüşülebileceği”nin söylenmesi, Rusya’ya, “İran’ı nükleer çalışmalarından vazgeçirmeye ikna etmesi” karşılığında “Doğu Avrupa”ya konuşlandırılması öngörülen füze kalkanı projesinden vazgeçilebileceğinin iletilmesi2, Çin ile karşılıklı diplomasi trafiği, Obama’nın Avrupa ve Türkiye gezisi, tümü bu çerçevede gündeme gelmektedir.
Ortadoğu’daki varlığını ve etkisini sürdürmesinin önemi, ABD için kriz nedeniyle artmıştır. Petrol ve doğalgaz kaynaklarının denetlenmesi ve Batı pazarlarına nakli daha da hayati hale gelmiştir. İran ile ilişkilerin “düzeltilmesi”, bu bakımdan da gereklilik göstermektedir. İran’ın bölgesel etkisinin artması ve özellikle de Rusya ile ilişkilerinin daha fazla sağlamlaşması ABD’nin çıkarlarını sarsacağı gibi, işbirlikçi Arap yönetimlerinin kendi halkları karşısında daha da teşhir olmalarına yol açabilecektir.3 Dünya kapitalizminin giderek ağırlaşan krizi, pazar kavgası yürüten tüm güçlerin konumunu, ilişkilerini, taktiklerini etkilemekte; yeniden ve yeniden mevzilenmeleri; politika değişikliklerini, savaşçı ve barışçı taktiklerin birlikte sürdürülmesi ve yer değişimini zorunlu kılmaktadır. Yine bu durum, izlenecek politikaların etkisi ve ömrünü kısaltmakta, bir an şöyle oluşan güç ilişkileri ve taktiğin yerini bir başka biçimdekilerin alması olasılığını artırmakta, durum ve ilişkilerde istikrarsızlığı etkin kılmaktadır. Obama yönetimi, ABD’nin, bölge halklarının ve Rusya, İran ve Suriye’nin başlıca güçlerini oluşturduğu kendisine ve yayılma politikalarına muhalif güç ve kesimleri tehdit, şantaj ve açık saldırı politikalarıyla yıldıramadığını, aksine Ukrayna, Gürcistan ve bazı Kafkas ülkelerinde işbirlikçileri eliyle sağladığı mevzilerini korumakta da giderek zorlandığını görerek, daha farklı yöntemlere ihtiyaç duymaktadır. ABD, İran’ı yalnızlaştırarak etkisini zayıflatmak ve bölgenin başlıca güçlerinden biri olarak gösterdiği direnci kırmak için Türkiye’nin “arabuluculuğu”ndan doğrudan görüşme ve tehdit politikasını sürdürmeye kadar çeşitli yöntemleri sürdürecek, bölgedeki en önemli uydusu ve “stratejik çıkar ortağı İsrail”in güvenliğini sağlamak üzere, Hamas, Hizbullah gibi örgütleri ve Suriye-İran eksenli Amerikan karşıtlığı yüksek ülkeleri daha uzlaşıcı bir çizgiye çekmeye çalışacaktır. “Terör örgütü Hamas yok edilmeli” söyleminden “Hamas İsrail’i tanımalı, şiddetten vazgeçmeli ve önceden yapılan tüm anlaşmalara saygılı olmalı” istem ve söylemine “geçiş”, göstergelerden sadece biridir.
Düşman olarak ilan ettiği İran ve çeşitli şantaj ve tehditlerle yanına almaya çalıştığı Suriye gibi devletlerin yönetimleriyle “doğrudan görüşme ve diplomatik ilişkileri yenileme”den söz etmesi, Hamas, Taliban gibi “terörist örgütler”le bile görüşebileceği görünümü vermesi, bu taktik değişimi gereksinimi çerçevesinde yerli yerine oturmaktadır.

ABD’NİN BÖLGE POLİTİKASI, “ETKİN BÖLGE GÜCÜ” SÖYLEMİ VE TÜRKİYE’DEN İSTEKLERİ
Obama yönetiminin politik-taktik “açılımı”, Türkiye’nin “bölgenin etkin gücü” ve bölgesel sorunların çözümünde “anahtar role sahip” olduğu söyleminin başlıca yöngösterici etkenini oluşturuyor. Türkiye’nin coğrafi konumu ve “kültürel dokusu” ile bölge ülkelerinin “tarihi” arasındaki “bağ”ı,  iktisadi-politik ve askeri gücü ve emperyalist hegemonya kavgası kapsamında taşeron role dayanak olarak kullanılmaya çalışılıyor. Obama yönetimi, Türkiye’yi bölgedeki ve uluslararası alandaki Amerikan çıkarları için olanaklı en verimli biçimde değerlendirmek, “müttefikler ailesi”nin taşeronlukta başarılı sınav vermiş önemli bir unsuru olarak tutmak istiyor. ABD yönetimi, Türkiye gericiliğinin Kerkük petrollerine yönelik emellerini, Kürt bölgesinde sahip olduklarını kaybetme kaygılarını ve “Ortadoğu pastasından pay almak üzere masada yer alma” iştahını bilerek, özellikle 1990’lı yılların başından beri bu “gıdıklama”yı, havuç-sopa politikası kapsamında el altında tutuyor. Clinton’un ‘temasları’ sonrasında yayımlanan “ortak bildiri”de dile getirilenler, ABD taktikleri çerçevesinde Türkiye’nin üstleneceği rolü, bunun gereklerini ve ABD’nin sözde garantilerini içeriyor:
Türkiye’nin “bölge gücü-bölgenin etkin bir ülkesi” olduğu iddiası, Türkiye gericiliği ve onu stratejik politikalarının aracı olarak kullanmak isteyenler açısından farklılıklar göstermesi ve farklı amaçlar taşımasına rağmen, Türkiye’nin ‘fiziki-coğrafi’ konumu ve bunun yarattığı olanaklar ile Türkiye’nin uluslararası ve bölgesel düzeyde iktisadi-askeri ve politik etkisi ve rolünü bilinçli olarak birbirine karıştırıyor.
Türkiye, açık ki, Asya ile Avrupa’nın birleştiği, üç kıtaya “kapı” bir bölgede yer alan önemli deniz ve kara ulaşım hatlarına sahip bir ülkedir. “Batı” ile “Doğu”nun coğrafi olduğu kadar, politik-sosyal-kültürel ilişkileri alanında da, öteki bölge ülkelerinden farklı özelliklere ve “misyon”a sahip bir bölge ülkesidir. Türkiye, mirası üzerinde kurulduğu Osmanlı İmparatorluğu’nun Çarlık Rusya’sı ve İran’a karşı Batılı büyük güçlerin politikalarında üstlendiği türden rolleri, dünya kapitalizminin Sovyet Devrimi ile parçalanması sonrasındaki on yıllar boyunca, kapitalist amaç birliğine uygun şekilde üstlenip sürdürmesiyle de Amerikan emperyalizmi ve Batı’nın öteki büyük emperyalist güçlerinin ilgi odağında yer almıştır. Bununla kalınmamış, sosyalizmin tasfiyesi sonrasındaki on yıllarda da bu amaç birliğine uygun taşeroncu rol devam etmiştir. Türkiye, Avrasya politikası güden hiçbir emperyalistin gözden çıkaramayacağı gibi, işbirliği içinde olmayı da önemseyeceği bir bölge ülkesi ve gücüdür. Önemli ölçüde gelişmiş kapitalist bir ülke olarak, potansiyel ekonomik pazarı, dünyanın en önemli enerji kaynakları ve rezervlerinin dünya kapitalizminin en gelişmiş pazarlarına ve büyük güçlerinin hizmetine sunulmasının yol güzergahlarına sahip, yüzyılların mirası üzerinden geliştirilmiş devlet geleneği olan ve öncesi bir yana bırakılırsa, 60 yılı aşkın süredir NATO üyeliği ve Amerikan emperyalizmine taşeronlukla işbirlikçiliğini kanıtlamış bir güçtür. Türkiye’nin, Balkanlar’dan Kafkasya’ya; Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya çok geniş bölge(ler)deki ülkelerle tarihsel-kültürel (inançsal vb.) bağları bulunmaktadır. Bu bağlar henüz tümüyle etkisizleşmemiştir ve Türkiye yöneticileri, ABD ile birlikte ve esas olarak onun çıkarlarına hizmet edecek tarzda bu bağları istismar çabasını sürdürüyorlar.
ABD yönetimi, Türkiye egemenlerini, Türk devlet ve hükümetini yaptıklarıyla “güvenilir ve sadık bir müttefik olduğunu kanıtlamış”, taşeron olarak görmekte; Türkiye gericiliğinin Amerikan çıkarları temelinde “bölgede daha aktif politikalar izlemesi”ni istemektedir. Bu durum, onun, Türkiye gericiliğini “bölgenin lider gücü” tasmasıyla öne çıkarıp İran’la liderlik rekabetine daha fazla sokmaya; Türkiye’yi İran’ı bloke etme gücü olarak kullanma ve bölge ülkelerinde yükselme potansiyeline sahip Amerikan karşıtlığını etkisizleştirmede daha etkin tarzda kullanmaya; “ateşi maşa ile tutmaya” daha fazla yöneltmektedir. Türkiye Irak yönetimi ve Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi ile daha iyi ilişkiler kurmalı, İsrail ile ilişkilerinin “stratejik” düzey ve önemine uygun davranmalı, İran’a karşı tetikte durmalı ve onun bölgedeki etkisini kırmak için ABD ile birlikte çalışmalı, Suriye’ye baskıyı sürdürmeli, Kafkas cumhuriyetleriyle “tarihsel” ve “kültürel” bağlarını Amerikan çıkarları için daha elverişli hale getirmeli, Rusya’ya karşı “ortak ve bloke edici” politikalar izlenmesinde tereddütsüz olmalıdır. ABD’nin ortaya attığı “yem” ise, başlıca “PKK’nın tasfiyesi”(!), Ermenistan ile ilişkilerde “daha dengeci olma gayreti”, “Kıbrıs’ta belirsizlik politikasına devam” gibi birkaç alt başlığı olan kirli bir çıkındır. Bu “ana başlıklar” altında sıralananlar, Amerikan çıkarlarını esas almakta ve Türkiye’nin bunlara uyumunu öngörmektedir.
Ermeni soykırımı üzerine tartışmaların Amerikan emperyalizmi ve Batılı büyük güçler tarafından Türkiye’ye “ayar çekilmek” üzere kullanıldığının saklı bir yanı kalmamıştır. ABD, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin, Ermenistan’ın Rusya’nın etki alanından çıkarılarak, Amerikan stratejisi için kullanılabilir bir duruma getirilmesine hizmet edecek biçimde olmasını istiyor. Türk egemenleri, buna uyum göstermek için çeşitli girişimlerde bulundular, bulunuyorlar. “Soykırım” sorunu ve Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinin “anahtarı” haline getirilen Karabağ’ın statüsü gibi konularda “uzlaşmadan yana olduklarını” açıkladılar. Abdullah Gül’ün Ermenistan gezisi, ABD icazeti çerçevesinde gerçekleşti.
Türkiye’nin Afganistan’daki işgale desteği sürdürmesi konusunda görüş birliğine varıldığı, Dışişleri ve Mili Savunma bakanlarıyla Başbakan tarafından ilan edildi. TSK’nın Afganistan’a helikopter hibe etme ve bölgesel yeniden yapılandırma timlerinin (PRT) sayısını artırma gibi “jestleri”, Türkiye’nin Amerikan emperyalistlerinin “Afganistan’a ağırlık verme” politikasıyla uyumlu davranacağının göstergeleri arasındadır. Türkiye egemenleri, ordunun sınır dışı faaliyetlerini, “milli gurur kaynağı” sayıyorlar. Türkiye’de halk kitlelerinin bu konuda henüz yeterli tepki gösterememesi, “askerin pazarlık konusu edilmesi”ni kolaylaştırıyor ve işbirlikçi gericiliğin emperyalizm yedeğinde hareket sahasını genişletiyor.
“ABD ile Türkiye’nin Filistin-İsrail sorunun çözümünde aynı çizgide durdukları” açıklaması, Türkiye gericiliğinin İsrail ile ilişkilerinin, Amerikan stratejisince belirlenen “stratejik çıkar birliği” çerçevesinde sürdürülmesini öngörüyor. Türkiye ve İsrail Dışişleri Bakanları görüşmesinde, bu iki ülke arasındaki ilişkilerin “stratejik karakteri” ve “sağlam temellere oturmuş” olduğu teyit edildi. Türkiye, ABD’nin Afganistan ve Irak işgalini gerçekleştirmesi ve sürdürmesinde aktif destek veren birkaç devletten biri, belki de başında geleni oldu. Türkiye’deki askeri üslerin işgal için etkili biçimde kullanıldıkları, savaş araç-gereçleriyle asker naklinin %70’nin bu üsler üzerinden gerçekleştirildiği artık gizlenmiyor. ABD’nin işgal askerlerinin bir bölümünü Irak’tan çekmesi durumunda, Türkiye’deki üsleri kullanma ihtiyacına, Dışişleri Bakanı A. Babacan ve Başbakan Erdoğan olumlu cevap verdiler.
Hazar Havzası ve Irak petrol ve doğalgazının Avrupa ve dünya pazarına “güney koridoru” üzerinden ulaştırılması, ABD’nin ve Batılı emperyalistlerin çıkarlarını esas alıyor. AB’nin “enerji güvenliği” ve Kafkasya enerji hatlarının AB’ne uzanmasında Türkiye’nin konumu ve alacağı tutumun önemli olduğunu bilen Amerikan emperyalistleri, ‘KKTC’nin durumunu ve Türkiye’nin Kıbrıs’taki işgalci konumunu, hem AB üyesi Batı Avrupa’nın önemli ülkeleriyle, hem de Türkiyeli uşaklarıyla ilişkilerinde istismar aracı olarak kullanıyorlar.
ABD, Kürt sorununu istismarı sürdürüyor. “Toprak bütünlüğü ve siyasal birliği sağlanmış demokratik, çoğulcu, birleşik, Federal Irak” formülü, Türkiye egemenlerinin, bağımsız Kürt devletine karşı politikalarını “dikkate almak”la birlikte, Amerikan sömürgeci politikasının devamı ve başarısını hedefliyor. Amerikan Kürt politikası çerçevesinde Erbil’de “Irak Kürt Yönetimi inisiyatifiyle bir Kürt ulusal Konferansı”nın düzenlenmesi, PKK’nın “silahsızlandırılması”nın bir “Kürt kararı” olarak çıkarılmasının planlanması, “Amerikan çözümü” çerçevesinde gündeme getirildi.4 Türkiye’nin “Kürt sorununda adım atması”nın ima edilmiş olması, Amerikan Kürt politikası çerçevesinde formüle edilmiştir. Ancak, kalın kırmızı çizgili devlet politikasının egemen sınıfın açmazlarını derinleştiren karakteri, genelkurmay ve hükümet tarafından da artık daha açık biçimde görülür hale gelmiştir. Egemen sınıf ve temsilcileri, Kürt gerçeğinin kendini dayatması ile onun şiddetle reddi arasındaki çelişkinin ağır yükü altındadırlar. Kürt sorununun bölgesel ve uluslararası bir boyuta genişlemesi ve ABD başta olmak üzere emperyalistlerin bölge politikalarında ‘önemli bir başlık’ olarak alınmasının anlamını ‘idrak ediyor’ ve en önemlisi olarak da Kürtlerin ulusal hak eşitliği mücadelesinde geriye kolayca atılamayacak bir evreye geldiklerini görüyor ve “sahip olduklarını da” kaybetmeye yol açmayacak bir “çözüm”ü bulmaya çalışıyorlar. Barzani ile ilişkilerin düzeltilmesi girişimleri, MGK’da Kuzey Irak’a yatırım ve ticaretin arttırılması yönünde eğilim belirlenmesi, TRT-6’nın Kürtçe yayını ve Üniversitelerde Kürt Enstitülerinin kurulması yönündeki girişimler, Kürt sorununda, ulusal tanıma ve hak eşitliğine genişlemeyi içermeyen bir “en az zararla aşma” tutumunun giderek ağırlık kazandığının göstergeleridir.
ABD’nin, Türkiye gericiliğini kullanma politikasında İran en önemli ‘faktör’lerden birini oluşturuyor. Türkiye ve İran bölgenin en önemli ve birbiriyle de rekabet içindeki iki ülkesidir. ABD, bu durumdan yararlanarak, Türkiye’yi İran’a karşı politikalarının araçlarından biri halinde tutmaya ve kullanmaya özen gösteriyor. İran’a karşı sürdürdüğü baskıcı-ambargoya dayalı ve savaş tehdidi içeren politikasının İran’nın manevralara dayalı ve ‘direngen’ taktikleriyle önemli oranda etkisiz kılındığının farkında olan ABD, İran’ı “daha barışçıl biçimler”i de içeren havuç-sopa taktikleriyle hizaya getirmeye çalışıyor.
İran, önemli bir bölge ülkesi olarak, bölge ülkeleri ve halklarıyla –en azından bir bölümüyle– güçlü ilişkilere sahiptir.5 Bir kukla hükümet gibi davranmıyor, pazarlık yapıyor, politik manevralarıyla ABD’ni sıkıntıya sokuyor, ABD’nin yayılmacı politikalarına direnç gösteriyor, bölge ülkelerinin bir bölümü ve halklarıyla olan ilişkilerini Amerikan karşıtı tepkilerin gelişmesi yönünde ve kuşku yok ki, kendi çıkar ve etkinliği için kullanmaya çalışıyor. ABD, Afganistan ve Irak işgallerinde İran’ın “direnişçileri desteklediğini” belirterek, bu ülkeyi “terör sponsoru” olmakla suçladı. Ancak tehditlerini karşın, İran’a geri adım attıramadı. Karşılıklı “restleşmeler” devam edegeldi. Şimdi, “yeni yönetimin farklı yaklaşımları” kapsamında “doğrudan görüşmelerle aradaki sorunları çözme” yönünde karşılıklı zemin yoklamaları yapılıyor. ABD-İran ilişkilerinin “doğrudan diplomasiye başvurularak düzeltilmesi” yönünde karşılıklı girişimler arttırıldı.6 Son olarak Obama, İran yönetimine “doğrudan görüşme” koşullarını açıklayarak, çağrıda bulundu. İran, Obama’nın bizzat kendisi ve yönetim kademesinden sözcülerin “olumsuzlukları giderip yeni bir başlangıç yapma” çağrısını, “durmadan konuşma yerine somut adım atma ve geçmişte yapılan hataları ortaya koyma gereği”yle cevapladı ve Türkiye’nin “arabuluculuğu”nu “bölgesel güç” rekabetinde aleyhine bir durum olarak gördüğünü diplomasi diliyle açıklamaktan geri durmadı. İran yöneticileri, ABD’nin “görüşme” çağrısını, “hakkaniyet ve saygı çerçevesinde” olması koşuluyla aracısız kabullenmeye hazır olduklarını ve Afganistan için düşünülen konferansa İran’ın katılması önerisini “Eğer ABD İran’ın katılmasını arzu ediyorsa, davet etsin. Biz Afganistan’a yardım etmeye hazırız” şeklinde cevaplayarak, Türkiye’nin ulaklığını geri çevirdiler. ABD, İran’a karşı politikalarında Türkiye’yi kullanırken, bu iki ülkenin bölgedeki etki düzeylerini gözetmekte, birbirleriyle rekabetinden yararlanmak istemektedir. “İran’ın nükleer bomba yapmakta olduğu” korkuluğu sallayarak Türkiye gericiliğini kışkırtmakta, bu iki ülkenin halklarının yakınlaşmasını önlemeye çalışmakta, “dini değerlerle laikliği bağdaştırabilmiş bir örneğin desteklenmesi” ve “ılımlı İslam-radikal İslam” söylemiyle mezhep farklılıkları gibi hassas sorunları istismar etmektedir.
İran-ABD ilişkilerindeki sorunların temelinde, özellikle ABD ve işbirlikçilerinin göstermek istedikleri türden bir ‘rejim sorunu’ bulunmuyor. ABD’nin, Suudi gericiliği, Körfez Emirlikleri, Pakistan gibi ülkelerin “rejimleri”yle ilişkileri bunu gösteriyor. ABD açısından sorun, bir ülkenin “İslam Cumhuriyeti” olup olmaması değil, kendi çıkarlarına uygun hareket edip etmediği, kendisine boyun eğip eğmediğidir. İran gibi bir büyük bölge devletinin kendi çıkarlarını öne çıkarması, Amerikan haydutluğuyla gerginlikler yaşamasının başlıca nedenidir. İran’nın ABD karşıtlığından atacağı her bir geri adım, “İran’daki İslam Cumhuriyeti” ile ABD arasında ‘uzlaşı’nın kapısını aralayacak, İran’ın mevcut rejiminin “meşruiyeti”, ABD açısından bir sorun oluşturmayacaktır.  Bu ‘uzlaşı’nın öteki yanında, İran’ın Körfez bölgesi, Ortadoğu, Afganistan’ın dahil olduğu alanda “bölgesel güç” konumuyla ABD tarafından kabullenilmesi “koşulu” durmaktadır.
Türkiye’nin “bölgesel güç ve lider ülke olduğu” demagojisini sürdürenler, ABD ile İran arasında varılacak bir “uzlaşı”nın İran’ın bölgesel etkisini artıracağını ve Rusya’nın yanı sıra Batı Avrupa’nın büyük güçleriyle ilişkilerini  “ılımlı bir rotada yürüten” İran’ın böylece hareket sahasını genişleteceğini görüyor ve bunu istemiyorlar. İran-ABD ilişkileri söz konusu olduğunda hemen “arabulucu”luk kostümü örtünüp Tahran’a Amerikan ulaklığına çıkanlar, böylece kendilerini “muteber müttefik” göstermenin yanı sıra, “barış bizim aracılığımız ve rolümüz sonucu gerçekleşti” diyebilmenin rantını da elde tutmak istiyorlar.
ABD’nin Balkanlar’dan Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Kafkasya’ya kadar “Genişletilmiş Ortadoğu Bölgesi”ne yönelik stratejisinde Türkiye gericiliğini kullanmaya; Türkiye gericiliğinin de Amerikan taşeronluğu kapsamında üstlendiği görevlerle kendini vazgeçilmez bölge ülkesi, bölgenin en önemli gücü, kültürel-tarihsel ve inançsal bağlarıyla kullanılabilir bir güç olarak ‘satma’ya/tutmaya ve göstermeye ihtiyacı vardır. Obama yönetiminin kimi sözcülerinin, bazı Amerikan “Think Thank” kuruluşlarının, Friedman gibi CIA beslemesi siyaset rantçılarının ve Fethullah Gülen gibi Amerikan ve CIA İslamcılığı misyonerlerinin aynı döneme denk getirerek “Yeni Osmanlıcılık”tan dem vurmaları, Türkiye’nin bölgede üstleneceği rolü “Osmanlı etkisi”yle ilişkilendirmeye çalışmaları, Türkiye gericiliğinin Amerikan planları içinde kendini “vazgeçilmez bölge gücü” olarak satma ve ABD’nin de dünya gericiliğinin bölgedeki bu en önemli dayanaklarından birini stratejisi doğrultusunda kullanma ihtiyacı ve gayretlerinden bağımsız değildir. “Stratejik ortaklık” kullanma-kullanılma ilişkisi olarak söz konusudur ve ‘ilkesi’ emperyalist hegemon güce “stratejik taşeron”un daimi hizmetini garanti etmektir. Türkiye gericiliğinin bu ilişkiyi ‘kendi hesabına politikalar’ için kullanma çabaları ise, en ileriden söylenirse, büyük efendinin hegemonya kavgası sürdürdüğü “arazi”de, elindekini kaybetmemesi sonucunu dahi garanti etmemektedir.7

TÜRKİYE VE BÖLGE HALKLARININ YARARINA OLAN
H. Clinton’un Türkiye’deki açıklamaları, Obama’nın Türkiye’ye gelişi, F. Gülen ve G. Freidman’ın “Osmanlıcılık” politikası önerileri vb. politik-ideolojik “açılımlar”, “bölge gücü olarak hareket etmesi gereği”nin, bir övgü olarak Türkiye’nin önüne konması, bütün bu gelişmeler, değişim gereksinimi ve bu bağlantılar içinde anlam kazanıyor. “ABD ile stratejik ortaklık”tan söz eden egemen sınıf ve her türden temsilcisinin gözardı ettiği ya da görülmesini istemediği en önemli olgulardan biri de, ABD’nin stratejik çıkar ve hedeflerinin “baki kalışı”;  Ortadoğu, ön Asya ve Kafkasya’da doğal gaz ve petrol yatakları ile enerji geçiş yollarını kontrol etme politikasının yerli yerinde duruşudur. “Ortak çıkarlar” ya da “stratejik ortaklık” söylemi, emperyalist talan ve yayılma yararına işbirlikçiliği örtme işlevi görürken, “bölgenin lider gücü” iddiasıyla da altmış yıldan fazla süredir devam eden taşeronluğun önü daha fazla açılmak istenmektedir. Beyaz Saray çevrelerinin “Türkiye’nin laik kimliğinin ABD tarafından ‘yeniden ve geleneksel çizgide’ algılandığını göstermek”ten söz etmeleri ve H. Clinton’un konuşmalarında “laik demokratik Türkiye” vurgusu yapması ve buna “Müslüman değerler ve laikliğin bir arada yaşayabildiği tek ülke” söyleminin eklenmesi, Genelkurmay’ın hassasiyetlerinin ABD tarafından daha fazla gözetileceğinin işaretiydi.
Buradan çıkan en önemli sonuçlardan biri, ABD ve işbirlikçilerinin ya da burjuva kapitalist dünyanın başkaca güçlerinin demokrasi, insan hakları, refah, istikrar ve barış üzerine söylem ve vaatlerinin güvenilir olmayacağıdır. ABD işbirlikçileriyle Amerikancı liberaller, ABD Dışişleri Bakanı’nın laiklik ve özgürlükler üzerine açıklamalarını özgürlük, barış ve bağımsızlık yönünde “Amerikan açılımı”na kanıt gösterseler de, bu bir yalandan öte anlam taşımıyor. ABD bölgemizde savaşın, çatışma ve gerginliklerin, istikrarsızlık ve kargaşanın başlıca gücü ve kaynağı olmaya devam ediyor. AKP hükümeti ve Erdoğan, ABD’nin bu “ilgi tazelemesi”ni, politikalarını sürdürmeye dayanak edinecektir. Bush döneminde hükümet ile Genelkurmay ilişkilerine yapılan Beyaz Saray ayarı geçerli olmaya devam ediyor ve bu da, hükümetin Kürtçe TV, Alevilerin durumunu dikkate alma vb. gibi “açılımlar”a yansıyan devlet politikasıyla birlikte, kriz koşullarını da kullanarak iktisadi-sosyal ve politik alanda daha sert uygulamaları gündeme getirmesini kolaylaştırıcı bir işlev görüyor. Obama yönetiminin politik taktik değişimi ve ilişkileri yenileme ihtiyacından demokrasi, siyasal özgürlükler, insan haklarında iyileşme beklenemez. Bu alanda sağlanacak her iyileşme, ancak mücadelenin ürünü olabilir. Obama yönetiminin Amerikan çıkarları için birçok yöntem ve aracı bir arada tutma; sağ eli tokalaşmak için uzatırken, silahı sol elde hazır bulundurma ve gelişmelere göre silahın bir elden ötekine gidip gelmesi esnekliğini “atak kovboy” hareketleriyle başarma taktiklerinin Türkiye’de “temel haklar ve özgürlüklerin genişlemesini sağlayacağı” varsayımı ya da propagandası ise dayanaksızdır. Türkiye’nin demokratikleşmesi, bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de, işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin, ilerici aydınlarla demokratik siyasal örgütlerin mücadelesinin düzeyine bağlı olmaya devam edecektir.
Bölgemizin bugün içinde bulunduğu iktisadi-politik, sosyal ve askeri durum, Amerikan emperyalizminin çıkar savaşları ve politikalarıyla doğrudan bağlantılıdır. ABD, ülkemizde de, bölgenin genelinde de yayılmacı-işgal gücü olarak bulunuyor ve hegemonyasını güçlendirip sürdürmenin yol ve yöntemlerini arıyor/değiştiriyor/takviye ediyor. Bölgedeki istikrarsızlık, gerginlik, çatışma ve yıkımların en önemli etkeni-nedeni-gücü durumunda. Bu durumdan çıkış için başlıca gerekliliklerin başında, aynı nedenle, bu emperyalist gücün ülkemiz ve bölgemizden sökülüp atılması geliyor. Bölge ülkeleri ve halklarının dostluk ilişkilerini güçlendirmeleri, Amerikan haydutluğuna gereken cevabı vermek için aralarındaki anlaşmazlık noktalarını karşılıklı eşit ilişkiler temelinde ve ulusların ve devletlerin bağımsızlık haklarına karşılıklı saygı ve özen göstererek çözmeleri önem taşıyor. Bu ise, işçi sınıfına, emekçilere ve ileri kesimlerine, bölge ülkelerinden her birinin ilerici aydınlarına ve işçi-emekçi örgütlerine sorumluluk yüklüyor, her bir bölge ülkesinde, Amerikan emperyalizminin kovulmasını, üslerinin kapatılmasını, ikili ve bağımlılık ilişkilerini garanti eden anlaşmaların iptalini, NATO üsleri ve güçlerinin atılmasını, nükleer-kimyasal-biyolojik ve öteki kitle imha silahlarının yasaklanması ve mevcutlarının imhasını içeren bir mücadeleyi yükseltmelerini gerekli kılıyor. Bu mücadele, ABD’nin, yeni yönetimi eliyle halkları bir kez daha aldatma seferberliği ilan ettiği ve NATO gibi uluslararası saldırı örgütünün 60. kuruluş yılında etki sahasını genişletme çabalarını artırdığı bir dönemde daha da önem kazanmış bulunuyor.

  1. C. Çandar, A. Gül’ü kaynak göstererek, “Türk devlet sisteminin Afganistan üzerinde yoğunlaşma kararı aldığını, tüm birimler ve kurumların Afganistan’la ilgili çalışmaya başladığını” yazdı. (10 Mart 2009)
  2. Rusya, “bizim ilişkilerimizi pazarlık konusu etme geleneğimiz yoktur” diyerek bu öneriyi reddetti.
  3. Filistin sorunu ve Filistin Arap halkının işgale karşı on yıllardır sürdürdüğü mücadele Arap ülkeleri halklarının kendi devlet yönetimleri hakkında sorgulayıcı olmalarını getirirken; Lübnan Hizbullahı, Hamas gibi “radikal dinci hareketler”e yöneliş eğilimine güç verdi. Arap gerici yönetimleri, ABD-İsrail’in saldırgan politikalarıyla işbirliği içinde olup İran’ı kuşatma politikalarından yararlanma yolunu tuttular. İran-Amerikan ilişkilerindeki “olumlu bir değişim” bu yönetimlerin durumunu sarsacağından ve İran etkisini artıracağından, bunlar tarafından olanaklı olduğunca önlenmek istenmektedir. Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud El Faysal’ın, “İran tehdidine karşı koyabilmek için, Arap güvenliğine ilişkin konularda ortak bir vizyona sahip olmamız gerek” diyerek işbirlikçi Arap yönetimlerine çağrı yapması açık bir göstergedir. İran’ı ambargo ve saldırı tehditleriyle dize getirme politikasının başarılı olamadığı gören İsrail ise, ABD’ni sertlik politikasını sürdürmeye ‘ikna etme’ çabasındadır ve bu bakımdan Suudi gericiliği gibi yönetimlerle aynı platformda bulunmaktadır.
  4. Erbil Kürt Konferansı planı basın aracılığıyla duyurulurken, Başbakan danışmanı Prof. A. Davudoğlu, Genelkurmay açıklamalarının ardından, “böyle bir plan yok, terörle mücadelenin yöntemi bellidir” açıklaması yaptı. Dışişleri Bakanı A. Babacan ise, “Kürt Konferansı’na davet edilmeleri durumunda bunu ayrıca değerlendireceklerini” söyledi.
  5. İran ise, Pers İmparatorluğu ve Safavi Devleti’nin mirası üzerinde kurulmuş güçlü bir bölge devletidir. “Çevre” ülkelerin bir kısmıyla çelişkilerine karşın, diğer önemli bir kesimiyle kültürel-inançsal-tarihi bağlara sahiptir ve Rusya gibi, pazar kavgalarında rakiplerinin de dikkate almak zorunda kaldıkları bir güçle uzun zamana dayanan iyi ilişkileri vardır. Önemli doğalgaz ve petrol rezervlerini ve güçlü bir devlet geleneğini etkin biçimde kullanma yeteneği gösteren bir güçtür.
  6. ABD Dış İlişkiler Komitesi’nin İran oturumunda konuşan eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanları Brent Scowcroft ve Zbigniew Brzezinski, doğrudan görüşmeden yana görüş açıkladılar. Türk-Amerikan Konseyi (ATC) Başkanı Brent Scowcroft, görüşmelerin mümkün olduğu kadar kapsamlı olmasını; dahası, nükleer enerji santrallerinde kullanması için İran’a zenginleştirilmiş uranyumun ABD tarafından verilerek atık yakıtın da geri alınması gerektiğini; böylece Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın da aynı yola girmesinin önleneceğini ileri sürerken, Brzezinski, S. Birliğine ve Çin’e karşı yapıldığı türden bir tehdidin İran’a karşı sürdürülmesi ve Ortadoğu ülkelerinin ABD nükleer şemsiyesi altına alınacağının açıklanmasını önerdi.
  7. Sahip olunan Kürdistan’dır ve daha ötesinde ise, bölgede ve uluslararası alandaki gelişmelere ve örneğin bugünkü dünya iktisadi krizinin giderek ağırlaşarak sıcak çatışmaları da gündeme getirmesine bağlı olarak, tüm “ortaklık” vb. ilişkilerinin her tür değişimi gözardı edilemeyecek bir olasılıktır.

 

f. gülen hareketi, ‘türk müslümanlığı’ ve liberal yeni nurculuk

Siyasal İslam’ın en önemli güçlerinden biri haline gelen ve Nurculuğun milliyetçi Türk-İslam yeni bir türünü oluşturma iddiasındaki Fethullah Gülen hareketi, iktisadi siyasal gücü, kitlesel etkisi ve uluslararası ve işbirlikçi sermaye çevrelerinden aldığı destekle Türkiye egemenleri arasındaki iktidar kavgasında adından söz ettiren bir güç olarak gündemde olmaya devam ediyor.

Fethullah Gülen ve hareketinin, sadece Türkiye’de ve AKP hükümetiyle birlikte Türk devlet sisteminin “dini temelde yeniden şekillendirilerek ele geçirilmesi” ve “toplumsal yaşamın buna göre düzenlenmesi” çabaları ya da buna ilişkin iddiaların yoğunluğu nedeniyle değil, uluslararası bağlantıları, 91 ülkede 300 civarındaki okul, vakıf ve yurt-pansiyon gibi büyük mali kaynak gerektiren girişim, çalışma ve yatırımların şaibeli durumu, Fethullahçı olarak bilinen çeşitli akademisyen, diplomat ve güvenlikçinin bu ülkelerde Amerikan emperyalizmi ve Türkiye gericiliğinin politikaları doğrultusunda entrikalar çevirmeleri gibi çok boyutlu nedenlerle de uluslararası arenada da adı ve faaliyeti tartışma konusu haline gelmiştir.

Bu İslami hareketin televizyon, radyo kanalları, çok sayıda gazete ve dergi, banka ve sigorta şirketleri, hastaneler, okullar, pansiyonlar, öğrenci yurtları, dershaneler şeklinde örgütlenmiş ve yayılmış geniş ve çok büyük aygıtı, polis teşkilatı, içişleri ve milli eğitim başta olmak üzere, devlet kurumları içindeki etkin örgütlenmesi ve tüm bunların işçi ve emekçilerin iktisadi-politik ve sosyal taleplerine karşı hükümet ve partisinin saldırgan politikalarını desteklemeleri, “örümcek ağı gibi” örgütlenmeyi salık veren Gülen’in devlet-din ilişkilerini de kullanarak toplumsal yaşam üzerinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Cemaat üyesi milyonlarca kişinin parasal desteği ve cemaatin sahip olduğu ticari şirketlerle basın-yayın ve öteki işletmelerin sağladığı devasa kârlar, Fethullah “şirketi”nin bir büyük holding gibi çalışmasını sağlamakta, milyonlarca insanın sözüm ona “bilimin körlüğü”ne karşı dinsel yol buluş adına cemaatin görüşleri doğrultusunda hareket etmesi gerçekleştirilmektedir. Gülen’in “her şeyi gördüğü, gelecekte neler olacağını bildiği, insanların kalbini okuduğu” şeklindeki illüzyonist safsata o denli etkili hale getirilmiştir ki, üniversitelerin pozitif bilim dallarından mezun olmuş bazı genç akademisyenler, 200-300 dolar karşılığı, Tanzanya, Vietnam gibi ülkelere gidip cemaat okullarında misyonerlik faaliyeti yürütmeyi kabullenebilmektedirler.1

Fethullah Gülen’in başını çektiği Türk İslamı hareketinin etkinliğini yaymasında Fethullah okulları çok özel bir yere sahiptirler. N. Veren, “Amerika’nın nerede üssü varsa orada okul (Fethullah’ın okulları) var” diyor. Veren, bu okulların “ABD’nin casus borsası olarak kullanıldığı” iddiasındadır.2 Gülen’in “eğitim cihadı” ülke dışına taşmış ve kendi açıklamalarına göre 90 ülkede 300 kadar okula genişlemiştir. Nurettin Veren “Bu okullar dükkânların vitrini gibidir. Örgüte yeni katılımlar ve İslamcılaştırma faaliyetleri gece derslerinde yapılıyor… Bizim eğittiğimiz öğrenciler şimdi Türkiye’nin en yüksek mevkilerinde oturuyorlar. Bunların arasında, valiler, hâkimler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapan subaylar var. Hükümetin parçası bakanlar var; bunlar Gülen’e danışmadan hiçbir şey yapmazlar” diyor. Gülen’in eski müridi Veren, ülkedeki iki milyon civarındaki hazırlık okulu öğrencisinin dörtte üçünün Gülen okullarına kayıtlı olduğunu söylüyor.

Gülen tarikatçıları, öğrenciler içinde ideolojik-politik ve örgütsel çalışma yürütüyor, “en seçkin olanlar”ını tarikatlarına bağlamak için mali-parasal olanaklarını seferber ediyor, gençleri “Işık evleri”nde bu amaca uygun eğitime tabi tutuyorlar. Gülen, sadece din adamı yetiştirmeyi değil, eğitim, hukuk, politika ve öteki tüm alanlarda kurumsallaşma ve yönetimi elde etme hedefiyle çalışıyor. Bu çalışmanın önemli oranda ürün verdiği artık çok geniş bir kesim tarafından kabul ediliyor. Cumhurbaşkanlığı makamında “Gülen sempatizanı” olduğu söylenen biri oturuyor. Yusuf Ziya Özcan gibi bir Fethullahçı YÖK Başkanı olarak atandı. Üniversite rektörleri Fethullahçı olanlarla değiştirildiler. AKP hükümeti, binlerce yargıç ve savcıyı Fethullah ve AKP yanlısı olanlarla değiştirdi. Yargıç adaylarının hükümet bürokratları tarafından mülakata (sözlü sınav) tabi tutulmasını zorunlu kılan yasa çıkarıldı.

Zaman, Sabah, Yeni Şafak, Türkiye, Star, Bugün, Vakit, ve Taraf gibi gazetelerle çok sayıda televizyon kanalı ve radyo istasyonu, Fethullahçı ya da onun görüşlerinin yaygınlık kazanmasına hizmet edecek şekilde (ve AKP’yi desteklemek üzere) yayın yapıyor. Polis örgütü Fethullahçılar’ın yönetiminde.3 Fethullahçı örgütlenmenin polis teşkilatına hakimiyeti, AKP hükümetinin politikalarına karşı işçi ve emekçilerin mücadelesine yönelik polis zorbalığını artırmıştır. AKP yönetimi, parti ve hükümetlerinin faaliyetlerini organize etmede ve yurttaşları aldatmaya yönelik etkin propagandada Fethullahçı örgütlenme ve onun olanaklarından büyük destek görmektedir.

Bu hareketin, Türk politik sistemine etkilerinin son yirmi-otuz yıl içinde güç kazanması, AKP hükümetiyle birlikte kurumsal gücünün büyümesi ve genişlemesi, yargıda, polis gücü ve ordu içinde, üniversitelerde ve ortaöğretim kurumlarında, milli eğitim ve içişleri bakanlığı başta olmak üzere öteki devlet kurumlarında yerleşik şekilde örgütlenmesi; bunun da “toplumsal kurumların ve devletin uzun soluklu ve sabırlı mücadele ile ele geçirilmesi” şeklinde ifade edilebilecek “yeni Nurcu strateji”ye uygunluğu ve bu faaliyetin “tümel olarak” Amerikan emperyalist stratejisinin Balkanlardan Asya’ya; Kafkasya’dan Çin’e dek geniş bir bölgeye yönelen politikalarıyla uyumlu oluşu, birçok yönüyle ele alınıp irdelenmesini gerekli kılmaktadır. Buna rağmen, bu makalede, Gülen Hareketi ya da örgütlenmesi ve faaliyeti hakkında ‘genel bir giriş’ olarak da görülebilecek bazı bilgileri vermekle yetineceğiz.

ABD VE CIA YEDEĞİNDE “TÜRK İSLAM’I” HAREKETİ

ABD’de yaşayan Gülen, Amerikan yasaları çerçevesinde “iş, bilim, sanat, eğitim ve spor alanında olağanüstü yetenekli kişiler”e verilen oturma ve çalışma vizesi için ABD İçişleri Bakanlığı’na 2008’de yeni bir başvuru dilekçesi verdi. Başvurusunun kabul edilmesi için, aralarında Morton Abramovitz ve Graham Fuller, Mehmet Sağlam’ın da bulunduğu çok sayıda akademisyen, “din adamı” ve politikacı-stratejistin bulunduğu kişiler tarafından yazılmış “referans mektupları” sundu. İlgili Amerikan mahkemesi, buna rağmen, Gülen’in talebini, “CIA gölgesi, kendisi hakkında para karşılığı yazılar yazdırması ve ‘olağanüstü yeteneklerini’ belgeleyememesi” gerekçesiyle reddetti.4 İçişleri Bakanlığı adına savunma yapan Savcı Patrick Meehan ve Mary Catherine Frye, Gülen’in 4 Haziran 2008 tarihli başvuru belgelerine karşı, dikkat çekici iddialarda bulundular. “Davalı, kendisinin din adamı olduğunu ve eğitim alanında çalışmalar yaptığını belirtiyor. Oysa, eğitimci olduğunu gösteren hiçbir belge sunmadığı gibi kendisini akademisyenlerle çevreleyip para karşılığı kendi görüşlerinin tartışıldığı konferanslarda konuşturuyor ya da görüşlerini yazdırıyor”du. Amerikalı savcılar, Gülen, “siyaset ve din konularında çok etkili bir hareketi yönetmektedir. Ama bu çok özel yetenekte insanlara verilen vizeyi almasına hak veren bir alan değildir” diyorlardı. Savcılık, Gülen’in avukatlarının “karar bozma” çabalarına karşılık olarak da, davacının, ‘olağanüstü yetenekli’ eğitimciler arasında olması bir yana, eğitimci bile olmadığını, onun “dini hoşgörüyü eğitim kurumları içine sokan metotlar geliştirme” iddiasının da dayanaksız olduğunu söylüyordu.

Gülen’in ABD’nin koruması altında bulunması ve hareketinin özellikle Bush yönetimi tarafından Amerikancı bir İslamcılık akımının tüm Ortadoğu-“İslam Ülkeleri”nde ve Asya’da geliştirilmesi için kullanılması, savcılık makamınca da kuşkusuz biliniyordu. Buna karşın, savcılık, “deliller de göstermektedir ki, davacı kendi hareketinin organize ettiği ve masraflarını karşıladığı toplantılarda bulduğu desteği kendisini ‘âlim’ olarak göstermekte kullanmaktadır” diyor ve “Gülen hareketinin, yürüttüğü projelerin finansmanında kullanılan paraların büyüklüğü..”ne dikkat çekerek, “CIA’in de bu projelere finansal ortaklık ettiği şüpheleri”nden söz ediyordu. Pensilvanya Mahkemesi’ne sunulan savcılık belgesinde Gülen cemaatinin mali bütçesinin 25 milyar dolarlık büyüklüğe ulaştığına dikkat çekiliyor; “okullar, gazete, üniversite, sendikalar, televizyonlar. Bunların birbiriyle ne kadar bağlantılı olduğu tartışılıyor. İş yapma şeklinde hiçbir şeffaflık yok” deniliyordu.5

ABD istihbarat raporlarında ‘özel güven duyulan biri’ olarak görülen F. Gülen, ABD ile ilişkileri gerekçelendirirken, “Amerika şu andaki konumu ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır” demekte ve “Amerika istemezse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çalışmadığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz diyordu. Gülen, bu uluslararası güçten yararlanmayı ve onun çıkarlarınca yönlendirilmeyi kaçınılmaz ve amaca uygun göstermekle kalmıyor, kendi “projeleri”nin “Amerika ile çalışarak” gerçekleştirildiğini de, başkaca kanıt gerektirmeyecek açıklıkta dile getiriyordu. Gülen okulları, yürüttükleri faaliyetle, ABD ve onunla işbirliği politikalarını sürdüren Türkiye’nin Balkanlar, Ortadoğu, Orta ve Güney Asya’da yayılmacı faaliyetlerini kolaylaştırma; onun aracı olma işlevi görüyor. Kendi ifadesiyle, “devlet olmasa bile, vakıf, dernek ve şirketler yoluyla oraya girerek”, “o ülkeleri ifsad edecek akımlara karşı da bir sed teşkil edecek” şekilde faaliyet yürütmektedir. Faaliyetlerinin finansal kaynağı kuşku nedeni olan Gülen, “Asya’daki okulları milletimiz finanse ediyor. Şimdi alternatif himmet meselesi, Çırağan’larda, Hiltonlarda yapılıyor. Ve bu işe sahip çıkılıyor. Türk müteşebbisleri Asya’da yatırım yapıyor. Özbekistan’da, Kazakistan’da kazançlarının bir kısmını bu okullara tevcih ediyorlar. Belki de vergilerden düşürüyorlar. Bu beni alakadar etmez…” demektedir.  
FBI eski “çalışanı” Sibel Edmonds, Gülen okullarının CIA ajanlarının bölgedeki operasyonlarında kullanıldığını; ABD’nin, Türkiye’yi ve bu okulları kullanarak, Türk milliyetçiliği ve İslam’ın desteğinde etki alanını genişletmeye çalıştığını yazdı.6

F. Gülen hareketini ve bağlı okulların faaliyetini ABD’nin yayılma stratejisi kapsamında gören Almanya’dan Rusya’ya çok sayıda devlet, kurum ve kişi bulunuyor ve bunların birçoğu Gülen’in okulları ve hareketi üzerinden sürdürülen Amerikan-Türk istihbarat ve etki alanı çalışmalarından duydukları endişe ve huzursuzluğu birçok kez ve çeşitli şekillerde açığa vurdular.

Rusya’nın 5 büyük gazetesinden biri olan Nezavisimaya, 6 Şubat 2008 tarihli sayısında Andrey Melnikov imzasıyla ve “Kimsiniz siz, Bay Fethullah Gülen?” başlığıyla verdiği bir buçuk sayfalık haberinde, “Fethullah okullarında CIA ajanları öğretmen olarak çalışıyor mu?” sorununu gündeme getirdi. Yazar, “Gülen’in Hayali İmparatorluğu”ndan söz ediyor ve  “Türk ilahiyatçısının elle tutulamaz ama evrensel etkisi”ne dikkat çekiyordu. Melnikov, Fethullah Gülen Hareketi’yle “Batı’nın, öncelikle de ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirme” amaç ve araçları arasında bağ kuruyordu. Ona ve görüşlerine yer verdiği bazı “tarih bilimci”lere göre, CIA ajanlarının “öğretmen kimliğiyle çalıştığı bu okullar”, “Yakın Doğu’da Batı emperyalizminin politikalarının bir uzantısı” idiler ve “Amerika’nın çıkar bölgelerinde” yoğunlaşmışlardı. Cemaat propagandacılarının, Türk-İslam kültürü ve değerlerinin “bütün insanlığa yönelik” yaygınlaşmasının araçları olarak gösterdikleri bu okulların faaliyetinin yoğunlaştığı bölge(ler) ile -ki Türkiye’de, Orta Asya’da, Ortadoğu’da, Kafkasya’da, Sudan ve Pakistan gibi ülke ve bölgelerde faaliyet yürütüyorlar- ABD’nin çıkar alanı ilan ettiği yerler üst üste çakışmaktaydı. “Türk kültürünü yaydıklarını” ileri süren bu okullarla onları organize edenler, etnik ayrımları körüklüyor, ABD ile çelişki içindeki ülkelerde bu ülkeleri bölme doğrultusunda faaliyet yürütüyorlardı.

Fethullah hareketinin eski Sovyetler Birliği ülkelerindeki çalışmalarının yıkıcı özellik kazanması üzerine, Rusya Federasyonu yönetimi, “yeni güvenlik konsepti” çerçevesinde, F. Gülen hareketinin faaliyetlerini Rusya’nın güvenliği açısından tehlikeli gördüğünü açıklayarak, Gülen’e ait 16 okulu kapattı. Bu okullarda çalışan 50 kişi, “ABD ve İngiltere adına ajanlık yaptığı, Türk cumhuriyetlerinde bazı darbe girişimlerine karıştığı, bu ülkelerde patlak veren bazı iç karışıklıklarda rol oynadığı nedeniyle sınır dışı edildi. Moskova yönetimine göre, Gülen’e ait okullar, bu ülkelerdeki faaliyetlerinde terör eğitimi veriyor, dinci örgütlere eleman yetiştiriyorlar”dı.7 Rusya’yı Özbekistan izledi ve orada da Gülen okulları aynı gerekçelerle kapatıldılar.

“HOŞGÖRÜ” MASKELİ EMPERYALİST VE IRKÇI MİSYONER HAREKETİ

Fethullahçı olanlarıyla birlikte sağ-sol liberal birçok yazara göre, Gülen hareketi, “insanlığa hizmete adanmış”, “ırk, dil, din ayrımı gözetmeyen”, “Türkiye eksenli bir ‘gönül hareketi’”; Gülen ise, “bu dünyada dikili bir ağacı dahi bulunmayan, dünyanın makamına, lüksüne ve şöhretine gönlünde zerrece yer vermeyen..” bir “adil halife”, dahası “modern zaman peygamberi”dir(!)

Sağ’dan “sol”a burjuva liberalleri, Amerikancı ya da bizzat ABD ve İngiliz kökenli kimi yazar, politikacı ve istihbarat görevlisi-diplomatlar ile sözüm ona “din alimi” Fethullah müritleri, “Komünizm ile mücadele dernekleri”nin kurucu üyeleri ve militanları arasında yer alan Gülen’i ve onun da etkin mensubu olduğu Nurculuk hareketini, bu hareket, onlarca yıldan beri en sağcı, en gerici siyasal partileri desteklemesine, onların ve hükümetlerinin işini kolaylaştıran faaliyetler yürütmesine; bunun karşılığı olarak da toplumsal düzenin ve siyasal sistemin etkin mekanizmalarında yuvalanmayı başarmasına karşın, siyasal amaçlardan bağışık, “ülke, devlet ve millet için yararlı, hoşgörüyü esas alan bir hareket” olarak sunuyorlar. 2005 yılında ABD’ne giderek, kendi ifadesiyle F. Gülen ile ayrılık hasretini gideren C. Çandar örneğin, Gülen’in “hiçbir siyasi amacının olmadığı”nı ileri sürüyor. “New York’a iki-iki buçuk; Philadelphia’ya bir buçuk saat uzaklıkta, Pensylvania eyaletinde bir orman kampının içindeki 104 dönümlük, 10 binayı içeren bir arazinin ortasında” oturan Fethullah Gülen ile “nihayet ‘hasret’ giderdiklerini” ve bir araya gelmekten çok mutlu olduğunu söyleyen Çandar, Gülen’in “Türkiye`de yaşayabileceği şartlarda hala bulunamıyor olması, bu `gurbette` ve böylesine bir `hicret`te kalmaya devam etmesi”ni hüzün verici buluyor, T. Erdoğan’ın başbakanlığa yükselmesinde olduğu gibi, Fethullah’ın da Türkiye’ye yeniden dönüp “himmetleri”ni bahşetmesi için şartların oluşturulmasını istiyor. Çandar’a göre, “St. Petersburg’dan Yemen’e, Japonya’dan Endonezya’ya, Makedonya’dan Avustralya’ya Türkiye`nin ve Müslüman kimliğin yüz akı” Gülen “Türkiye`nin dünya çapındaki en etkili, en saygın değerlerinden biri…”dir.

Sağcı ve liberal ‘solcu’ yandaş yazarlar, “dünyanın her tarafında” Türk bayrağını “dalgalandırma” ve Türkçe’yi “o ülkelerin çocuklarının dili haline” getirme çabasını, ırki-politik misyonerlik saymıyor; bizzat Gülen tarafından “birlikte çalışılmaz ise hiç bir proje hayata geçirilemez” diye ilan edilen ABD ve stratejisiyle ilişkili bu hareketi emperyalist yayılmacılık politikalarıyla ilişkili görmüyorlar. Bunlara göre, “dini inancın ve yaşam tarzının yaygınlaşması” ve “dinin toplumun her alanında güçlü bir görünürlük kazanması” için çaba göstermek ise, “zaten politikadan bağımsız”dır!

Bu propaganda, uluslararası alanda da, özellikle Amerikan-İngiliz sermaye çevrelerinin desteğine sahiptir. Demokrat Partiye yakın, Amerikan Foreign Policy ve İngiliz ‘Prospect’ dergileri, 2008’de düzenledikleri “Yaşayan En Büyük 100 Entelektüel” anketinde Gülen’i birinciliğe oturttular ve onu okuyucularına “Allah`a ve insanlığa hizmet etmeye çalışan biri” olarak tanıttılar. Amerikan-İngiliz dergileri, Gülen’in “Hiçbir siyasi amacım yok. Tek amacım Allah`ın rızasını kazanmak ve O`nu insanların doğru bilmesi ve sevmesi” sözlerini öne çıkarıyor, İslam’ın, “bir hükümetin genel karakterini belli eden temel prensipler” belirlediğini söylediğine dikkat çekiyorlardı. Amerikan Foreign Policy’ye açıklamasında Gülen, kendi okulları için, “Bu okulların açılmasını öneriyorum ve insanları cesaretlendiriyorum. Ancak okulları kontrol eden merkezi bir yönetim yok. 100`den fazla ülkede okul var. Bu okulları açan ve yöneten pek çok farklı şirketler olmalı. Bazılarının yakın ilişkileri olabilir” diyordu. Gülen, “Bazı insanlar beni bir hareketin lideri olarak görebilir. Bazıları bütün faaliyetleri yöneten merkezi bir idare olduğunu sanabilir. Bu kişiler, insanların Allah`a ve insanlığa hizmet etme şevkini ve cömertliğini göz ardı ediyor. Bu tür yanlış algılar, okulları mali kaynağı noktasında insanları şüpheye düşürüyor olabilir. Türkiye`de küçük bir azınlık, yıllardır sağlık problemleri ile uğraşmama rağmen siyasi amaçlarım olduğu suçlaması yöneltiyor” diyerek, devlet ve hükümet yöneticileri ve istihbarat örgütleriyle ilişkilerini ve hükümet yöneticileri ve çeşitli devlet kurumlarıyla iç içe geçmiş tarikat örgütlenmesini inkardan geliyordu.8 New York Times, Güleni, “Vatandaşların ibadet hürriyetine sahip olduğu laik demokrasiden fazlasını istemediğini söyleyen bir milliyetçi” olarak tanıttı. Amerikan gazetesine göre, Fethullah cemaati ve üyeleri “Müslüman barış gücü” idiler. Alman büyük sermayesinin ‘sesi’ Frankfurter Allgemaine Zeitung’un Türkiye muhabiri Rainer Hermann, Postdam’da yapılan bir konferansta, “Gülen’in vaaz ettiği İslam”ı, Batı açısından “bir ortaklık ve zenginlik” olarak gösterdi.

Gülen’i politikadan bağışık, politika dışı ve üstü gösteren bu burjuva propagandası ve tutumu, onun “Türk İslamı”nı yayma ve ABD’nin stratejik çizgisinin özellikle Ortadoğu-Asya bölgelerinde başarıya ulaşmasına hizmet eden faaliyetlerini sürdürmesine kolaylık sağlamakta, etkisini artırmasına ve bizzat kendisi tarafından özellikle vaazlarında ve kimi söyleşilerde dile getirilmiş hedeflerine ulaşmasına hizmet etmektedir.

YÖNETME HEDEFLİ BİR “CİHAT” VE “HURUÇ” HAREKETİ

Kendi ifadesiyle, Gülen’in hedefi, “Millî bünyemizi meydana getiren ve kuvvetlendiren, millet olarak yaşamamızı sağlayan unsurları takviye ederek komünizmle fikir yoluyla mücadele etmek ve bu gayeye ulaşabilmek için tarihe, vatana ve Allah’a bağlılığı kökleştirmektir.”9 F. Gülen bunun için, “komünizme”, materyalizme ve güçlenmekte olan “ateizm cereyanı”na karşı uluslararası mücadele istemekte, Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi din adamlarının “bir araya gelip birlikte ne yapacaklarını konuşmaları”nı ve “dinler arası diyaloğu” gerçekleştirerek, kapitalist dünyayı “güvenceye alma”ya yardımcı olmalarını gerekli görmektedir. Bu “ulvi” amaç için, “Rabb’in aciz kulu” Gülen, “Papa Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak” isteğiyle, Katolikliğin gelmiş geçmiş en gerici şeflerinden biri olan ve Amerikan emperyalizminin dünya politikalarının piyonluğunu başarıyla yerine getirip Doğu Avrupa ülkelerinde emperyalist hakimiyetin sağlanmasında özel rol üstlenen Papa II. Paul’ün huzuruna çıktı10 ve “en aciz bir şekilde hatta biraz cüretle”, Papanın ve Vatikan’ın, “bu pek kıymetli hizmetini” icra etmesine “en mütevazı yardımları”nı sunmaya koştu.11

Gülen, cemaatinin “istikbale yürüme” stratejisinde devlet kurumlarında örgütlü olmanın önemli olduğunu izah ederken şunları söylüyor: “Adliyede, Mülkiyede veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mecburiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. İstikbale yürümek için, sistemin püf noktalarını keşfedin. Hâlâ bu sistem devam ediyor. Bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım. Aşmaları lazım. Bu da meselenin diğer bir yanıdır. Kuvvet dengesi olmadığı bir yerde kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik-taktik yerinde sizin kalbiniz önemli. Dıştan bizi bazıları korkaklıkla itham edecekler. Fırsat bulup, hep yolunuza devam ediyorsanız, yine orada o esnekliği gösterecek, o eksantriği kullanacak, geriye çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarınızı daha açıp ileriye gideceksiniz. İster Mülkiyede çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliyede çalışan arkadaşlarımız olsun, herkes için söz konusudur bu. Sivrilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerlere gitme. Mutlaka riayet edilmesi lazım. Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. Erken vuruş diyeceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir’deki gibi başlarını ezer. Zayiata meydan verilmemeli. Çok dikkatli ve çok tedbirli, temkinli hareket etme mecburiyeti var. Bu hizmetin içinde bulunanlar, bu hizmete göre hizmet vermek isteyenler, her birisi dünyayı idare edebilecek birer diplomat gibi hareket etmeli”dirler.12 Bu kadar açık konuşan “Hocaefendi”nin vaazlarına bakılırsa, bunlar “belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar”sabır ve sadakatle çalışmak durumundadırlar.

ATV kanalında, 18 Haziran 1999’da yayımlanan bir programda yer verilen vaazında Gülen, bu durumu -ya da taktiği- şöyle ifade ediyordu: “ …bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır, zaruri ve luzumlu. Yanlış bir şey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken vuruş diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa dünya başlarını ezer ve Müslümanlara Cezayir’deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye’deki 82 vakıası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene Mısır’da yaşanan fezaat ve fecaat gibi fezaat ve fecaat yaşatırlar… Böyle bir dönemde, tam özünüzü bulacağınız, kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağınız ana kadar… Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekebileceğiniz ana kadar her adım erken sayılır. Her adım yirmi gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şeydir. Civcivleri terk eden bir kuluçka gibi, civcivleri doluya, fırtınaya terk etmek gibi bir şeydir. Ve burada yapılan şeyler bunlardır. Burada yapılan şeyler mikro planda dünyayla hesaplaşma işidir… Bunca kalabalık içinde ben bu duygu düşüncemi sözde mahremce anlattım, ama sizin mahremiyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım.13

N. Veren, “Fethullahçı subaylar bir zamanlar bizim öğrencilerimizdi. Onları mali açıdan destekledik, eğittik, onlara yardımcı olduk. Bu minnettar çocuklar mezun olup etkili mevkilere çıktıklarında, kendilerini ve mevkilerini Fethullah Gülen’in hizmetine adadılar… Emir ve direktifleri Fethullah verir ve bu subaylar sayesinde devlet içindeki iktidarını korur… Fethullah’ın öğrencileri polis akademisinden, askerî okullardan mezun olduklarında tıpkı yeni doktorlar ve avukatlar gibi minnettarlıklarını kanıtlamak için ilk maaşlarını Fethullah Gülen’e verirler..” demektedir. Veren, Fethullahçı subayların “hücre evlerindeymiş gibi gizlenmeleri”nin emredildiğini iddia etmektedir.14

Ateizme ve materyalizme karşı “yüzyıllarca yaşayacak” milyonların “yeni bir milletini” yaratma iddiasındaki Gülen, müritlerine, “bir örümcek sabrıyla ağları örme, insanların gelip bu ağlara düşmesini bekleme”; böylece onların “ölü vücutlarına can verme” çağrısı yapmakta ve bu amaçla her tür sancının çekilmeye değer olduğunu söylemektedir.15 Vaaz ettiğine göre, ona, bu gayesini gerçekleştirme “izni” “Allah’tan” gelmiştir! Gülen çalışmalarını “İzin Allah’tan geldi… Allah camilerde olduğu gibi, isminin bu evlerde anılmasını, çalışılmasını, öğretilmesini istiyordu” iddiasıyla kutsarken, Bush’un Irak işgalini, ABD’nin Vietnam işgal ve katliamını, Siyonistlerin Filistin Arap halkını yok etme savaşını “Allah’ın isteği”yle ilişkilendirmelerinde olduğu gibi, kendini bir tür peygamber olarak gösterme çabasındadır.

Gülen’e göre, devlet, ele geçirilmesi gereken bir mevzi değil, kendisine ait bir parça ya da kendinin ona ait bir parça olduğu bir yapıdır. Ancak, İslami-Türk bir devlet yönetiminin oluşturulması ve İslam’ın toplumsal yaşama hakimiyetinin sağlanması için “meşakkatli bir çalışma” gerekmektedir. “Mülkiye’ye de, adliye’ye de, istihbarata da, hariciyeye de” girilecektir.16Ve “Cihat” zorlanacaktır! “Cihat bir hayat kapısıdır; o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehit olup ebedi bir hayat ya da gazi olup hem dünya, hem Ukbe nimetlerine kavuşacaktır. İşte bu cihat da bir de böyle bereket vardır… Cihat sözcüğü; gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife yerine getirilir, zaman gelir, yıllar gider bir can pazarına ulaşılır ve can alınır verilir. Cihat bir müminin uğruna canını feda edebileceği en tatlı mefkûre ve en yüksek bir idealdir. Zira mümin, kendi teri içinde boğulma ve kendi kanıyla abdest alma gibi bir payeyi ancak cihatla elde edebilir...” Cihat için, “can alınacak-can verilecek”tir17

Gülen’e göre, “Huruç harekâtının başarıya ulaşması için bütün yurtta kendi binalarında ve kiralayacakları müsait yerlerde orta ve yükseköğrenim gören öğrencilerin meyvelerini vermesi için her düzeyde okulların açılması, özellikle Türkiye’deki öğretmenlerin büyük bir bölümünün kendi yönlerinde faaliyet göstermeleri” gerekmektedir. Böylece bu “yetişmekte olan yeni nesiller arasında, her sahada inkılâpçı ruhlar çıkacak ve birkaç asırdan beri süregelen bu acı dönemini sona erdir”eceklerdir. Onun, “Cihat”ın ancak “devlet ve devlet başkanları tarafından ilan edilebileceği” düşüncesine bakılırsa, önce devlet kurumlarına yerleşilerek devlet ve başkanı olunacak, sonra da “ateizme”, “materyalizme”, “komünizme”, demokrasi ve hak eşitliğine karşı “cihat” edilecektir!

HALKA VE DEMOKRASİ MÜCADELESİNE KARŞI BİR ÖRGÜTLENME

Gülen, “Komünizmle Mücadele Derneği”nin Erzurum kurucuları arasında yer alıyor. Aralarında bu derneğin en militan kurucularının da bulunduğu şoven milliyetçi ve din istismarcısı kişilerle birlikte “İlim Yayma Cemiyeti”ni, “Işık Evleri”ni, yüzlerce okul-dershane-sağlık kuruluşu ve finans şirketi kurup, bunlar aracıyla faaliyetini ülke düzeyinde ve uluslararası alanda sistematik hale getirdi. 12 Eylül cuntası, bizzat cunta şefi Evren’in şahsında dini önyargı ve söylemi kullanırken, koşullardan yararlanarak gücünü artıran örgütlenmelerden biri de Fethullahçılar oldular. Gülen, ‘anarşist ve teröristleri devletin asker ve polisine bildirmeyenlerin Allah katında sorumlu olduklarını‘ vaaz ediyordu. Aralarında Nurcu cemaatlerin en önemli adamlarından biri olan M. Kırkıncı Hoca gibilerinin de bulunduğu cemaat liderlerinin, okullarda zorunlu din dersi eğitiminin getirilmesinden hareketle, cuntayı olumlu karşıladıkları ve T. Şahinkaya gibi cunta generalleriyle görüştüklerine dair haberler dönemin basınında yer alıyordu. Bu çevreler, Anayasa oylamasında ‘evet’ denmesi için çaba gösterdiler. Devlete itaat istiyorlardı.18

12 Eylül cuntasını destekleyen fetvalar veren Gülen, bu dönemde,  “İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriyet duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet...” diye bar bar bağırmaktaydı. F. Gülen, “Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük… Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçilmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam...” diyerek, generallere secde ediyordu. Ona göre, asker, “her milletin tarihinde bir tepe varlık”tı. Gülen, Türkiye’de “klasikleşmiş” “ordu=millet” anlayışını, kendi İslami görüşü doğrultusunda şekillenmesi koşuluyla, benimsiyordu. Ona göre, Kenan Evren örneğin, dinin zorunlu öğretilmesini eğitim programına koydurduğu için “cennete bile gidebilecek”ti! 28 Şubat 1997 askeri muhtırası sonrasında katıldığı bir televizyon programında orduya duyduğu sevgi”yi bir kez daha dile getirdi ve muhtıra doğrultusunda hükümetin çekilmesini istedi. Eski cuntacı general N. Üruğ, Gülen’i, bu tutumundan dolayı, “cumhuriyetin özlediği din adamı” olarak onöre etti(!)

‘Başyazar’ı olduğu “Sızıntı” dergisinin yayın anlayışıyla ilgili açıklamasında, Gülen, “Yayınladığımız ilmi, edebi ve ahlaki bir dergi olan Sızıntı’da hiçbir zaman siyasi ve ideolojik, milli birlik ve bütünlüğü bozucu, milli ve ahlaki değerlere ters, suç teşkil eden herhangi bir yazı yayımlanmamıştır. Bilakis çeşitli zamanlardaki sayıları incelendiğinde daima ordumuzun ve emniyet güçlerinin yanında olarak, hitap ettiği okuyucularına asayiş ve huzurun telkinini yaptığı görülecektir...” diyerek, hizmetlerini açıkça ifade etti.

Gülen cemaati, Özal-Çiller yönetimlerinin destekçisi oldu, devleti savundu ve “teröre karşı olma” adına devlet şiddetinin yanında yer aldı. Karşılığı devlet desteği oldu. Hükümetlerin koruyucu kanatları altında, uluslararası güçlerin ve gizli servislerin olanaklarından yararlanarak ve onların en etkili olanlarıyla işbirliği içinde örgütlenmesini uluslararası alana taşıyarak faaliyet alanını genişletti. Etkilediği ya da kendisine doğrudan bağlı akademisyenler üzerinden ve uluslararası ilişkilerini kullanarak düzenlediği periyodik “Gülen konferansları”yla görüşlerini yaydı, ilişki ağını genişletti, hükümetlerin politikalarını etkilemeye çalıştı. 1991’de Refah listelerinden seçime katılan MHP’lilere 3.5 milyar TL yardım ederek, ittifak listesinin desteklenmesini istedi. Yakın zamanda bir “helikopter kazası”nda yaşamını yitiren M. Yazıcıoğlu’nu “cesur ve dürüst bir Anadolu yiğidi” olarak sahiplendi.

Bu çalışmaları nedeniyle, Türkeş, ona, “Mahsus selam, sevgi ve saygılar sunuyorum” diye bitirdiği 1997 tarihli mektubu yazdı ve Gülen’in “hizmetleri”ne dikkat çekerek, “Susurluk olayı bahane edilerek zat-ı âlinizin temiz isminin gölgelenmek istenmesi çok üzücü olmuştur. Fakat hem milletimiz sizi tanıyor, hem de dünya sizi tanıyor. Kötü niyetlilerin bir şey yapmaları mümkün değildir” diyerek sahiplendi. Türkeş, ondan, başlattığı “güzel gelişmelerin tamamlanması”nı istiyordu. “Hocaefendi Türk milletinin gönlünde hak ettiği yeri almıştır. Hiçbir zan veya iftira bu yeri sarsamaz” diyordu. “Şahsi malı olarak bir tek dikili ağacı bulunmayan, kendini ilme ve ilmin yayılmasına adayan memleketimizin manevi dinamiği olan Hocaefendi’nin Avrupa’dan Yakutistan’a kadar olan çalışmaları her manada takdire şayandır…” şeklinde övgüye boğuyordu.19 Türk şoveni Türkeş’in övgüleri, ne boşunaydı ne de politika dışı bir kişinin hak ettiği türdendi.

Demirel, Ecevit, Türkeş gibi uzun bir dönemin en etkin politikacılarının Gülen hareketine olumlu yaklaşımları ve Özal, Çiller, Erdoğan’ın açık desteği, Gülen hareketine ilgiyi artırırken, hakkında birçok dava açılmış olmasına karşın, “devlet nezdinde muteber din adamı” sıfatıyla bir tür mükafatlandırılmış oldu.20 Gülen’in kendisine ait Fatih Üniversitesi’ni açış törenine (08.11.1996), Cumhurbaşkanı S. Demirel’in yanı sıra MHP Genel başkanı Türkeş ve birçok politikacı, bilim insanı ve büyük patron katıldı.

TÜSİAD’ın yayınladığı Görüş Dergisi’nde, “İslam, Demokrasi ve Türkiye başlığıyla yayımlanan bir makalede: “Fethullah Hoca olayı, devletin resmi modernleştirme programı ile toplumun geleneksel değerlerini yeniden canlandırma işlevi görmüştür. … Bir yandan modernliğin getirdiği değerleri yok saymak istemeyen, ancak öbür yandan binlerce yıllık bir gelenek ve duyarlığın ürünlerine sırt çevirmek istemeyen bu kitle için Fethullah Hoca’nın temsil ettiği tez veya daha doğrusu sentez, en işe yarar proje olarak görünmektedir… şeklinde, Gülen ve hareketi, büyük sermaye için “en işe yarar proje”lerden biri olarak tarif ediliyordu.21

Gülen hareketinde 35 yıl boyunca yönetici-sorumlu düzeyde çalışan Nurettin Veren, Gülen’in, aralarında Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Ali Çoşkun, Şehabettin Harput gibi bakan ve politikacıların da bulunduğu çok sayıda politikacı, polis şefi, subay ve “işadamı”yla irtibat halinde olduğunu açıkladı. Gülen’in adı “Susurluk Çetesi Raporu”nda yer alıyor. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz, polis içindeki Fethullahçı örgütlenmeyi, “Susurluk döneminden daha vahim bir gelişme” olarak tarif etti. Gülen’in M. Abramowitz, Papa II Paul, G. Fuller gibi CIA görevlisi ve Vatikan merkezli gericiliğin temsilcileriyle ilişkileri gizlilik perdesini yırttı ve artık açıkça sürdürülüyor. Diyalog gerekçeli bağlantıları arasında, Amerikan Musevi Lobisi başkanı A. Foxman’ da bulunuyor.

Gülen ve hareketinin amaç ve hedefleri, bizzat Gülen’in ortaya koyduğu görüşlerin mantığıyla uyumlu olarak, sermayenin en bağnaz, en kararlı savunucularının amaç ve hedefleriyle temelde birleşmektedir. “Allah’a, millete ve devlete hizmet için” çalıştığını söyleyen Gülen, bu amaç ve hedeflere dini karakterde olanları da katar ya da dini onlar için daha etkin kullanmakla ötekilerden bir biçimde ayrılık gösterir. Gülen devletçidir ve sömürü sistemine karşı değildir. Devletin bazı güçlerinin onu ve faaliyetlerini kendileri için şeriatçı potansiyel tehlike olarak görmelerine karşın, o devlet içinde ve yönetiminde örgütlenmek ve devlet güçleri ve kurumlarının korumasında, onlara da sırtını dayayarak, devletin gönüllü lobiciliğini yapıyor, bunu da “Türk lobisi” olarak adlandırıyor. “İslam, ibadet, milli duygular, bayrak, toprak, ülke, insan sevgisi ve hoşgörü” gibi kavramlar etrafında sürdürdüğü “diyalog” çağrıları, bu lobici faaliyetin etkisini artırmak içindir. Yetiştirdiği “altın nesil”in, “Müslüman, milliyetçi, devletine sadık Türk” olmasını istemektedir.

Gülen’e göre, “Türkiye’de yaşayan, Osmanlı geçmişini kendi geçmişleri olarak gören herkes Türk olarak” görülebilir. AKP hükümetinin “yeni Osmanlıcı” diye tanımlanan ve ABD’ne yedeklenmiş yayılmacı politikalarını desteklemekte; “bu bölgedeki Osmanlı prestijinden yararlanılmasını” istemektedir. Osmanlının giremediği topraklara kendilerinin gireceği iddiasında olan ve “Türkiye Müslümanlığı”nı uluslararası alana yayma çabasındaki bir “havari” olarak görülmek isteyen Gülen, “Elimden gelseTürk insanının yarısını, Türkiye’yi tanıtma Türk düşüncesini dünyanın her tarafına götürme, bu düşüncenin havarisi olma aşkına dünyaya salardım. demektedir.

Gülen’in “eğitim faaliyeti”nin ‘Kürt ayağı’nda, Kürtlerin devlete bağlı nesillerini yetiştirme hedefi vardır. Irak Kürdistanı’nda açılan okullarıyla ilgili konuşurken, Gülen; “Erbil’de Türkmenler için okul açacağımız zaman orada Barzani ve Talabani hakimdi. Ben Sayın Cumhurbaşkanı’na (Demirel’den söz ediyor- Y. A) sordum o meseleyi. Devletin burada okul açmasını zaruri görüyorum, aksi halde, oradaki Türkmenleri Kürtler eritir dedim. Eğer siz yapmayacaksanız, bilin ki biz yapacağız dedim. Onlar da ‘nasıl istiyorsanız öyle yapın’ dediler. Bu bilinerek yapıldı. Onun için MİT de, oradaki istihbarat örgütleri de bu işin hep yanında oldular. Ve Erbil bombalandığı halde bizim okula bir şey yapmadılar. Irak da yapmadı. Barzani de… Orada eğitim devam ediyor. Hatta ikincisi ve üçüncüsü açılması bahsi mevzuu...” demektedir. Irak Kürdistanı Federasyon hükümetinin olanaklarıyla yürütülen ve Kürt yöneticilerinin çocuklarının da devam ettiği Türkçe-İngilizce eğitim veren bu okullar (Işık ve Nilüfer), Türk-İslam misyoneri yetiştirmeyi hedeflemekte, yanı sıra bu okullar aracılığıyla bölgede yayılmacı Türk ve Amerikan-İngiliz politikalarına zemin yaratmaktadır.

F. Gülen’in Kürtlere yönelik devlet şiddeti ve inkarına karşı bir tutumu yoktur. Gülen tarafından yeniden yorumlanıp düzenlendiği belirtilen Risale-i Nur belgelerinde, Kürtlerle ilgili söylenenlerin değiştirildiği, birçok Kürt yazar ve Kürt web sitesi tarafından gündeme getiriliyor. Gülen’in stratejisine bağlı çalışan ‘Abant Platformu’ toplantılarında (Sonuncusu Erbil’de (Hewler) gerçekleştirildi) Kürt sorunu da ele alınmış, bu toplantılarda konuşan sosyolog, siyaset bilimci ve politik yazarlar, “Kanaatimizce tarihi yanlışlıklar, karşılıklı önyargılar, diyalog ve empati eksikliği Kürt sorununun çözümündeki en büyük engelleri oluşturmaktadır” diyerek, Kürt sorununun ulusal hak eşitliği temelinde çözümü ve bunun için mücadeleye karşı bir tutumu ortaya koydular.

Demokrasi sorunu onun için “teferruat”tır! Halkın demokratik talepleri “kendilerinin meselesi” değildir. İşçi ve emekçilerin ekonomik, siyasal- sosyal taleplerini istismar aracı olarak kullanan bir söyleme bazen başvurmakla birlikte, savunusunun devlet otoritesini zaafa uğratacağı düşüncesiyle karşısında yer alır. “Büyük çoğunluğu itibarıyla bu nesil (kuşak) kozmopolitleşti, ateizme yelken açtı ve komünizm, sosyalizm erozyonlarıyla her bir vadiye sürüklenip gitti…” diye tarif ettiği genç kuşakları, “komünizm ve sosyalizm erozyonu”nundan sözüm ona kurtarmak üzere, tarikat cenderesini açar ve emperyalist ideolojik kuşatma harekatının en önemli “savaş birlikleri” arasında yer almakta gecikmez. Amerikan işgaline karşı Irak halkının direnişini; Siyonist gericiliğe karşı “Filistin intifadası” türünden başkaldırıları “terör” eylemleri sayar. ABD politikalarına karşıtlığı reddeder ve ABD göz ardı edilerek dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir işin yapılamayacağını ileri sürerek, ona yedeklenmeyi savunur.

FETHULLAHÇI UYUTMAYA KARŞI MÜCADELENİN ÖNEMİ

F. Gülen ve hareketi, hükümet politikaları desteğinde, devlet olanaklarını kullanarak örgütlenmesini güçlendirmiş, cemaatin yaygınlaşan faaliyeti ve AKP’nin hükümet ve devlet gücü korumasında, dinin, toplumsal yaşam ve devlet yönetiminde etkisi genişleyerek, etkinliğini artırmıştır. Dini örgütlenmenin resmi-gayrı resmi yaygınlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı 85 bin caminin, 4000 civarındaki açık, binlerce gizli kuran kursunun, yüzlerce imam hatip lisesi ve İlahiyat fakültelerinin ve Diyanete bağlı çalışan 100 bin “din adamı”nın faaliyetleri dinin etkinliğini diri tutmaya ve yaymaya genel olarak hizmet ederken, Fethullahçılar bu durumu kendi görüşlerini yaymanın dayanağı olarak kullanmaktadırlar.22 2.7 katrilyon liralık bütçeye sahip olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yürüttüğü çalışmalar, Fethullah Gülen ve “Cemaati”nin, AKP ve hükümetini, gazete ve televizyonları, finans kurumlarını, bankaları, okul, üniversite, “ışık evleri” ve diğer kurumları kullanarak, güç ve örgütünü büyütmesini kolaylaştırmaktadır.

Başlattığı hareketin amacını, “ateizme ve materyalizme karşı mücadele”, “Osmanlı türü bir yapı altında Müslüman dünyasına Türkler`in yön vermesini sağlama…” olarak tarif eden Gülen ve hareketinin diğer dini tarikat ve örgütlenmelerden en önemli farkı, kendini “bilim ile dini sentez eden” yeni bir tür İslamcılığı tesis hareketi olarak göstermesidir. ‘Gülen cemaati’ sosyo- politik ve uluslararası koşulları veri almakta, görüşlerinin toplumun daha geniş kesimlerini etki altına alması için her tür takıyyeden kaçınmamakta, çıkarları gereği emperyalist gizli servislerden Papalık gibi Hıristiyan dininin en yüksek mercileriyle ilişkiye girmeye kadar her yol, yöntem ve aracı kullanmaktadır.23 Batı ve özellikle de ABD kaynaklı kurumların, ilkokul eğitimli bu eski vaiz ve imamı “seçkin entelektüel”, “aydın”, “bilim adamı” ve “eğitimci” olarak reklam etmeleri, “GOP” (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) olarak adlandırılan ve ABD’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Güneydoğu Asya’ya yönelik emperyalist yayılma stratejisinde “Ilımlı İslam”ı bir araç olarak kullanma politikasından bağımsız değildir.

Gülen ve hareketinin belirgin özelliklerinden bir diğeri, “ulus-ümmet” düşüncesini kullanmaya çalışması ve devletin din anlayışına “yakın duran” bir çizgide, devlet gücünden de olanaklı olduğunca yararlanmak istemesidir. Bu “dini anlayış”ın iktisadi-politik alana “tercümesi”, kapitalist ‘yeni liberal’ ekonomi politikaların benimsenmesi; uluslararası sermaye ile ilişkilerin uygun ve yararlı görülmesi, bunları İslami Türkçülükle yoğuran bir dini ve kültürel eğitimi esas almasıdır. Uluslararası gelişmeler ve ilişkilerin tüm sosyal-iktisadi ve politik ilişkileri etkilemesinin kaçınılmazlığını “tecrübe eden” Gülen ve hareketi, bu gelişmelerin kimileri tarafından “İslam dünyası” olarak adlandırılan geniş bölgede etkili olacağını görmekte ve faaliyetini bu koşul ve etkenleri gözeterek yürütmektedir.

Gülen, cemaatine ait “Işık Evleri”ni, Türkçü-İslamcı “altın nesil”in eğitim ve yetiştirilmesi “ocakları” olarak değerlendirmekte; kurduğu okullarda eğitim görenleri ulusal ve uluslararası hedefleri doğrultusunda ve okullarının bulunduğu 90-110 arası ülkede çalıştırmaktadır. Cemaati, “kapalı devre çalışan bir getto” hareketi olmayıp, dışarıya açılmayı genişleme ve etkisini yaygınlaştırmanın gereği sayan, bu doğrultuda faaliyet gösteren bir örgütlenmedir. Gülen, böylece ülke yönetiminde söz sahibi olma (belirleyici konum kazanma) ve uluslararası ilişkileri de bunun için kullanma çabasındadır. İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıklarıyla polis teşkilatı başta olmak üzere, devlet kurumları ve sözde sivil toplum kuruluşlarındaki büyüyen etkisi ve gücü, bu doğrultuda önemli adımlar attığını göstermektedir.

Gülen, Said Nursi’nin “Takipçileri”nden biri olarak ortaya çıktı. Ancak o, “Nurcu” olarak görünmeyi “darlaşma” nedeni saymakta, “Nurculuk kimliğini kullanmayacağını” söylemekte, “dinde yenilenmeci” olarak tanınmak istemektedir.

Gülen’in, “İslami Türk milliyetçiliğini geliştirip yaygınlaştırma amacı ve bunu gerçekleştirmek üzere belirlediği hat politik karakterde olmakla kalmamakta, sermayenin ulusal ve uluslararası çıkarlarıyla da uyum göstermektedir. Gülen ve hareketinin en önemli hedefi, dini de kullanarak, halkın sermaye sistemine bağlı kalmasını sağlamaktır. Gülen ve hareketini, bazı sözde ilerici aydın kesimlerinin ve birbirleriyle iktidar kavgası içindeki hakim sınıf kesimlerinden bazılarının göstermek istedikleri türden, devleti ajan örgütlenmesi ve entrikalarla ele geçirmeye çalışan bir “öcü” olarak görmek, onu ve hangi toplumsal gereksinmelere dayandığını ya da dayanmak istediğini; kapitalist gelişmenin, burjuvazinin 21. yüzyıl dünyasının ihtiyaçlarına uyum göstermeye zorladığı dini anlayış ve yargıların hangi türden yeni yorum ve savunusunu esas aldığını; halk kitleleri üzerindeki ve aydınlar içindeki etki ve yerini ve bilimi kendi amaçları yönünde kullanma taktiklerini dikkate almamak olur. Bu yöntemin Marksist olmaması bir yana bilimsel ve materyalist de olamayacağı açıktır.

Bütün bunlar, Gülen’in başını çektiği, ancak içerde hükümet başta olmak üzere, çeşitli düzen ve devlet güçlerinin, dışarıda ise ABD gibi uluslararası güçlerin ve onların çıkarları doğrultusunda hareket eden açık-gizli servislerin desteklediği bu hareketi, ideolojik-politik görüşleri, dini telkinleri, iktisadi-sosyal gücünü işsizlik, yoksulluk ve yoksunluğun istismarı için kullanması ve bilim karşıtlığının günümüz koşullarında kabul görmesinin zorlaştığını görerek, bilimi sözüm ona dinsel hurafelerle birleştirme çabaları gibi nedenlerle, din istismarcısı tüm öteki parti, örgüt ve cemaatlerden hem daha da tehlikeli kılmakta, hem de bu özellikleri ve yaklaşımlarıyla irdelenip nesnel gerçeklere dayanan mahkumiyetini gerekli hale getirmektedir. Bu da, emekçilerin temel ve güncel taleplerini savunuyu esas alan ve emekçi aydınlanmasını dini önyargı, hurafe ve söylemlerin kaba bir aşağılanması yerine, doğa ve toplum sorunlarını bilim ve akla dayalı açıklama, siyasal baskı ve sömürüyü halkın temel sorunu gören bir siyasal teşhiri öne alan bir çalışmayı gerektiriyor.

 

Koşullar, değişim, mücadele ve örgüt

İşçi ve emekçilerin aktüel iktisadi-sosyal ve politik taleplerini “karşılanamaz” gösteren tekelci gericilik ve hükümetinin en önemli gerekçelerinden biri, ülke ve uluslararası koşulların “buna imkan tanımadığı”dır!

Eş zamanlı işçi eylemlerini birleştirmek için bile herhangi çaba göstermeyen sendika üst yönetimleri de, mücadelenin yükseltilmesi ve örgütlenmenin güçlendirilmesi için, “koşulların uygun olmadığı” gerekçesine sığınarak, kendilerine yönelik eleştirileri geçiştirmeye çalışıyorlar.

Toplumsal koşulların sınıf ilişkileri ve mücadelesindeki yeri ve etkisinin bu iki tür istismarı ve çarpıtılması, toplusözleşmelerde işçi istemlerinin en düşük düzeyde karşılanmak istenmesinden sendikal örgütlenmenin önüne çıkarılan engellere; Kürtlerin ulusal taleplerinin en geri düzeye çekilmesi çabalarından siyasal hakların zapturapt altına alınmasına kadar bir dizi sorunda karşımıza çıkıyor.

Peki, koşullar her zaman burjuvazi yararına mı işler? Ya da insan ve örgütlü insan iradesinden tümüyle bağımsız toplumsal koşullar mı söz konusudur? Bu soruna biraz daha yakından bakalım..

Koşullar ve değişimden söz eden sermaye sözcü ve temsilcileri, yeni koşullarda yaşadığımızı (ulusal-uluslararası); öyleyse hiçbir sorunun eski tarz düşünme ve çözüm yöntemleriyle ele alınamayacağını söylüyorlar. Bu kadarı, genel durum ifadesi olarak ve genelliği içinde doğruyu az-çok içeriyor; inandırıcı olabiliyor. Dünya kapitalist sistemi ve her bir ülkedeki toplumsal koşullar, çünkü, yüz yıl, elli yıl, yirmi yıl öncesinden farklıdır. Toplumsal sınıfların üretim sürecindeki konumu ve bunun belirlediği ilişkiler özü itibariyle geçerli olmaya devam etmekle birlikte, somut şekillenişleri yeni biçimlerle çeşitlenmiş, yan unsurlar kazanmış ve bu, sınıfların mücadelesinin evrensel boyutlarla sürmesini daha ileriden mümkün hale getirmiştir. Meta ve sermaye hareketinin uluslararasılaşmasının üzerinden yüz yılı aşkın süre geçmiş; üretimin kendisi de özellikle tekellerin hakimiyeti altında ve süreç içinde gelişme göstererek, uluslararası özellikte daha geniş boyutlar kazanmıştır.

Ancak, sermayenin dolaysız sözcüleri de, nedamet getirmiş ve sözüm ona gerçeklerin farkına varmış liberal yazar, politikacı ve sosyologlar da, koşullardaki değişim ve gelişmeyi, işçi sınıfı ve emekçilerin devrimci örgüt, parti, dernek, birlik vb. eliyle sınıf mücadelesi yürütmelerinin “artık geçersiz hale geldiğini”(!) kanıtlamak ve anlatmak için, sözüm ona tespit ediyorlar. Bunlara göre, örneğin sanayi üretimi bu süreçte önemsizleşmiş, sanayi işçilerinin sınıf mücadelesindeki yer ve önemi azalmış, “beyaz yakalılar”ın sayısının çoğalmasıyla ve işçilerin işletmelerin “üretim-yönetim süreçlerine katılmaları”yla sınıf çelişkileri esneyip belirsizleşmiştir. Çıkardıkları sonuç şudur: sınıf kavgasından ve onun örgütlerinden ve diğer araçlarından söz etmek, bunun için uğraşmak, işçi örgütü kurmak, onun aracılığıyla sınıfın tümünü örgütlemeye girişmek, buna dayanarak ve iktidar hedefiyle politik mücadeleye katılmak vb., vb.. “modası geçmiş”; “bugünün koşullarına aykırı tutum ve anlayışlardır”!

Sermayenin dolaysız sözcülerinin seslendirdikleri bu görüşler, bir bölümü son otuz yılın mücadeleleri içinde sermayenin gücüne biat ederek “gerçekleri gören” sağ ve sol liberaller tarafından daha da genişletilerek ve geliştirilerek savunuluyor. Bunlar, iş ve üretim sürecinin ‘parçalanması’; esnek çalışma, taşeronlaştırma, yan ve bağlı şirketler aracılığıyla üretim, eve iş verme, “hizmet” işkolunun genişlemesi gibi olgusal gerçekleri, sermaye yararına ve işçi sınıfının “İmkansızlıkları”nı kanıtlamak üzere kullanıyorlar. Bunların büyük çoğunluğuna göre de, işçilerin durumundaki değişme; parçalanmışlık ve rekabetin artması, örgütlerinin zayıflaması gibi nedenler, sendikalar ya da politik örgütler aracılığıyla ve grev, direniş gibi eylemlere başvurarak taleplerini elde etmelerini, özellikle de iktidar hedefli sonuçlara ulaşmalarını mümkün olmaktan çıkarmıştır!

Koşullar ve değişimin tek yanlı ve bilinçli çarpıtılmasını ifade eden bu iddialar, günümüz iktisadi, sosyal ve politik olguları ve sınıflar arasındaki mücadele tarafından geçersiz kılınıyor. Bu iddiaların sahipleri politik bakımdan kör, bön ve miyopturlar.

KOŞULLAR HER ZAMAN BURJUVAZİ YARARINA MI İŞLER?

Burjuvazi ve ideologlarının koşullardan ve koşullardaki değişimden söz etmelerinin başlıca nedeni, işçi sınıfı ve emekçilerin hak ve taleplerinin “karşılanamaz” ve hele de sınıfsal kurtuluşlarının “asla gerçekleşemez” olduğunu göstermek ve sözde kanıtlamak içindir. Bu demagojik propaganda, kapitalizmin alternatifsiz olduğu iddiasını başlıca dayanak olarak alır ve kapitalist üretimin üretici öznesi işçi sınıfının kapitalizm ile uzlaşmaz çelişkilerini ise yok sayar. Emek gücünü kapitalistlere satarak/kiralayarak insan ve toplum yaşamı için gerekli tüm metaları üreten, ancak ne emeğinin karşılığını alabilen ne de ihtiyaçlarını karşılayacak bir gelire sahip olabilen işçilerin bu durumunun kapitalizm var olduğu sürece temel bir değişim göstermeyeceği gerçeğini gizler; kapitalistler ve hükümetleri-devletleri ile işçiler arasındaki ücret, kâr, çalışma süresi ve koşulları, sosyal haklar vb. mücadelesinin konjonktürel, gelip geçici olduğunu var sayar.

Burjuvazi ve uşaklarının istediği, işçilerin, işsizliği, düşük ücret karşılığı çalışmayı, işten atılmayı, sosyal ve politik hak yoksunluğunu ve tüm emekçilerin yoksulluk ve yoksunluğu kabullenmeleridir. Burjuva propagandası, işçi sınıfının bunu kabul etmemesi durumunda “herkesin içinde olduğu” geminin batacağını ve “herkesin yıkıntının altında kalacağını” vaaz eder.

Bu, bir burjuva safsatasıdır! Gerçek şu ki, bu, her yanından dökülmekte olan sistemin batması durumunda yıkıntının altında burjuvazi kalacaktır ve bu da, sömürülen ve baskı altında tutulan tüm sınıf ve kesimlerin yararına olacaktır.

Burjuvazi ve ideologları, değişim ve gelişmeyi kendi çıkarlarına yaradığı oranda ve işçi ve emekçilerin hak, talep ve kurtuluş mücadelesine karşı unsurları dayanak almak üzere söz konusu etmekte; emekçiler yararına sonuçlarını ise reddetmektedirler. Daha az işçiyle daha kârlı ve daha fazla üretim olanağını tepe tepe kullanmayı, teknolojik gelişme ve “yetkinlik” ve makinenin teknik yenilenmesiyle üretim süresi ve emek zamanını artırma ve işçinin kendisine ayırması gereken zamandan daha fazlasını çalmayı, gelişmeyle bağlantılı hak görüyor; ama, işçiler daha az süre çalışarak, daha fazla gelirle, daha iyi koşullarda yaşama; daha fazla sosyal hakka sahip olma, daha fazla dinlenme, kültürel vb. aktiviteye katılma zamanı istekleriyle ortaya çıktıklarında, kapitalistlerle ideologları, çıldırmışçasına, “gemi batar” diye bağırıyorlar.

Değişim, -evet- kaçınılmazdır. Dinamikleri toplumun bağrındadır. Toplumsal koşullar, ilişkiler ve toplumların kendileri değişime uğramaktadırlar. Değişimin gerçek ve temel dinamiği üretici güçler; sömürülen ve ezilen sınıflardır. Köleci toplumdan kalıcılığı ve yerini başka bir topluma bırakmayacağı üzerine bin tür martaval uydurulan kapitalist emperyalizme; üretici güçlerin engellerinden kurtulma; ezilen sınıfların sömürüye karşı mücadelesiyle gelindi.

Sınıflı toplumlar içinde değişime en fazla gebe olanı, yerini sömürünün olmadığı bir topluma bırakmaya mahkum olanı ise, kapitalizmdir. Çünkü tarihte başka hiçbir sömürülen ve ezilen sınıf, üretim içinde ve bizzat üretimin kendisi tarafından örgütlü olmaya, bir araya getirilmeye ve birlikte davranmaya işçiler kadar uygun(müsait) duruma getirilmemiştir. İşçiler. kapitalist gelişme sürecinde sürekli denebilecek şekilde çoğalmışlar, aynı fabrika, işyeri, atölye, kurum vb.de bir araya gelmiş, emek güçlerini satarak/kiralayarak yaşamlarını sürdürme olanaklarını edinmeye çalışmışlar ve aynı talep ve hedeflerle birlikte hareket etmelerinin ve sömürü koşullarından kurtulmalarının gerekliliği bilinciyle çeşitli kalkışmalara girişmişlerdir. Bugün tek tek her ülkede ve uluslararası alanda işçilerin nicel büyümesi, “dün” diye söyleyebileceğimiz geçmiş sürecin hiçbir aşamasından daha az değil, aksine çok daha fazladır. Sanayi işçi sayısının bazı ülkelerde, işçilerin öteki kesimlerine göre oransal düşmesi konjonktüreldir ve sınıfın ne hedeflerinde ne de kapitalistlerle çelişkilerinin niteliğinde değişiklik yaratmamıştır. Türkiye’de istihdam edilen nüfus içinde işçilerin %60 gibi büyük bir oranı söz konusudur. Yüzyılın başında milyon bile denilemeyecek durumda iken, bugün 10-12 milyon işçi vardır. Ve işçilerle birlikte toplumun öteki ezilen emekçi kesimleri de sömürüden kurtulacakları bir değişim istemektedirler. Bu tüm kapitalist ülkeler için geçerlidir. Asya’nın nüfusu milyarla ifade edilen ülkelerinde yüz milyonlarca yeni işçi dünya işçilerinin safına katılmıştır. Dünya proleterler ordusu büyümektedir.

DEĞİŞİM VE İŞÇİ HAREKETİ, ÖRGÜT VE MÜCADELE

Tek tek ülkelerde ve dünya ölçeğinde yüz yıl, elli yıl, yirmi yıl öncesiyle kıyaslandığında, işçi sınıfı nicel olarak büyümüş, iş kolları ve üretim sektörleri çeşitlenip artmış, işçilerin eğitim ve teknik bilgi düzeyleri yükselmiştir. Safları, farklı toplumsal kesimlerden gelen yeni unsurlarla genişleyen işçiler, bulundukları her yerde, şu ya da bu tür eylem biçimleriyle hakları için mücadeleye girişmiş; sömürü ve baskıya karşı taleplerle ortaya çıkmışlardır.

Burjuvazi, buna karşı, derhal ve elindeki güç ve araçları seferber ederek saldırı politikalarını geliştirmiş, özellikle son otuz-otuz beş yıllık süreçte işçi hareketini uluslararası düzeyde geriye püskürtmeyi ve örgütlü yapısına bugün hâlâ etkileri devam etmekte olan çok önemli darbeler vurmayı başarmıştır.

İşçilerin sınıf bilinci ve kurtuluş için hareketlerinin ne durumda olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Kapitalistlerle sağ-sol liberal ideologlarının işçi sınıfı ve emekçilere karşı olmak üzere ve “olanaksızlıklar” kategorisinde gösterdikleri şeyler, “koşullar” ve “değişim” gibi esas olarak nesnel durumlar alanında yer alır ve öyleyse sorunu buradan tartışmak gerekir.

HER SINIF ÖNÜNDE SONUNDA KENDİSİ İÇİN MÜCADELE EDER

Sorun, öyleyse, öncelikli olarak, işçilerin nesnel durumlarından kaynaklanan sorunlarıyla ilgili olup olmadıkları, sınıfsal içgüdüyle, sınıfsal refleksle hareket edip etmedikleridir. Burjuva ideologlarının işçilerin durumundaki değişmeyi ve kapitalizmin uluslararası gelişmesini gerekçe edinen iddiaları, tam da bu nesnel alandan, bu somut ve gerçek durumdan güç alan olgular tarafından boşa çıkarılmaktadır.

Ücretinin artmasını, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve çalışma süresinin kısaltılmasını, sosyal haklarının budanmamasını, işten atılmamayı isteyen ve bunun için kapitalistlerle hükümetlerine karşı çeşitli eylemlere başvuran işçi, durumunun değişmesini istemektedir. İşçiler, sendikal ve diğer örgütlerinin her kademedeki yöneticileri ve temsilcilerinin “önlerine düşmeleri”ni, mücadeleci bir çizgi izlemelerini istemekte, haklarının sermayeye peşkeş çekilmesine çeşitli biçimlerde tepki göstermektedirler.

Almanya’da, iki ay gibi bir süre önce, yüz bini aşkın işçi ve emekçi, kapitalistlerin politikalarına karşı Berlin başta olmak üzere alanlara çıktı. Çin’de çalıştıkları işyerinin satılmasına tepkilerini işletme müdürünü öldürerek gösteren işçileri, Fransız kapitalistlerini, fabrikalarını yakmakla tehdit eden işçileri ya da Türkiye’de ücretlerinin yükseltilmesini isteyerek bir günlük iş bırakma genel eylemine başvuran yüz binlerce işçiyi, sınıf mücadelesinin dışında görmek olanaklı değil. Greve çıkan Alpagut Dodurga işçileri, önceki mücadelelerin deneyiminden öğrendiklerini açıkça dile getirdiler. Sinter işçileri aylardır hakları için direniyorlar. Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na bağlı işletmelerde çalışan işçiler hak gasplarına karşı yürüdüler. Gaziantep’te Çemen Tekstil işçileri, patronla işbirliği yapan Öz İplik İş sendikasının bulunduğu binayı basarak, sendika yöneticilerini protesto ettiler.

Bu ekmek kavgasının emek-sermaye kavgasının tezahürü olmadığını hangi ahmak ileri sürebilir? İşçilerin sınıf tutumu, iktisadi-sosyal sorunlara ilişkin tutumlarından soyutlanamaz. İdeolojik-politik etki, dinsel, etnik bağlar ve diğer çeşitli öznel etkenler işçilerin önüne barikat örmesine, işçiler bu bakımdan bölünmüş olmalarına karşın, üretim süreci içindeki konumları ve sömürülen özne olmaları ortak paydasında, aynı taleplerle ortaya çıkmaktadırlar. Sınıfın şu ya da bu sendikal ya da başka örgütlerde bir araya gelmiş kesimleriyle örgütsüz diğer bazı bölümleri, sosyal hakların iyileştirilmesi, iş ve çalışma olanaklarının genişletilmesi, çalışma sürelerinin düşürülmesi, ücretlerin ve yan gelirlerinin artırılması gibi talepleri gündeme getirip savunmaktadırlar. İşçiler, bu mücadele içinde, bugünkü devlet ve hükümetlerin kapitalistlerin çıkarlarını temsil ettiklerini görmekle kalmamakta; tutarlı-tutarsız sendikacılığı, politik örgüt, parti ve grupları görüp tanımakta, toplamı üzerinden bir birikim sağlamaktadırlar. Böylece onlar ve özellikle ileri kesimleri, bu sendikal ve politik örgüt, parti ve “lider”lerden hangilerine uzak, hangilerine yakın duracakları konusunda da bir deneyim geliştirme olanağı bulmaktadırlar.

İŞÇİ HAREKETİNİN ZAYIFLIKLARI VE İHTİYAÇLARI

Evet, işçi sınıfı ve emekçilerin dünkü ve bugünkü durumu ve mücadelelerinin düzeyi, çeşitliliği, büründükleri biçim ve aldıkları sonuçları arasında birçok farklılık sayılıp dökümü yapılabilir.

Hemen tüm ülkelerde, mücadele deneyimine sahip işçi kuşaklarının çok önemli bir kesimi son yirmi-otuz yıl içinde burjuvazi ve hükümetleri tarafından açıkça biçilmiş, iş süreci dışına atılmıştır. Kamu işçi ve emekçilerinin çok önemli bir kesimi yaşlanmıştır. İşçilerin kitlesel işsizlik silahıyla tehdit edildikleri koşullarda, bir kesim, sahip oldukları işi ve edindikleri sosyal hakları kaybetmeme kaygısı taşımakta, ileri atılmada çekingen davranmaktadırlar. Sınıfın çalışan kesimleriyle işsiz kesimleri arasındaki ve yine çalışan kesimlerinin kendi içerisindeki rekabet artmıştır. İşini kaybetmektense, daha geri düzeydeki ücret ve sosyal haklarla çalışmayı sürdürmek, işsizlik, yoksulluk ve açlık tehdidi altındaki işçi ve ailesine, korunması zorunlu bir durum olarak görünmektedir. Kriz bu kaygıları daha da artırmıştır. Bunlar, birleşik-genel bir hareketin ortaya çıkmasını zorlaştırmaktadır.

Engeller bunlarla da sınırlı değildir. Burjuvazi ve onun işçi sınıfı ve emekçiler içindeki bölükleri, adamları, ajan-aristokrat kesimler, işçilerin önüne çok çeşitli barikatlar örmüşlerdir. Sınıf mücadelesine işçilerin örgütleri olarak giren sendikalar, çok uzun süredir burjuvaziyle uzlaşma içindeki sendika liderlerinin yönetimi ve etkisi altındadırlar. Bunlar, yönetiminde bulundukları sendikal örgütleri, hem izledikleri sermaye yanlısı işbirlikçi çizgiyle hem de işçilerin çok küçük bir kesiminin örgütü haline gerileterek, etkisizleştirmişlerdir. İşçi kitlelerinden ve aşağıdan gelen mücadele baskısı ve dalgaları olmadan hükümetlerin ve kapitalistlerin çizdikleri sınırın bir milim ötesine geçmemekte; taban baskısıyla yöneldikleri “mücadele”yi ise, olanaklı en etkisiz düzeyde tutarak, sisteme ve sermaye çıkarlarına en az zarar verecek şekilde sonlandırmaya çalışmaktadırlar. Sistemin tüm güçleriyle birlikte, hareketin zayıflıkları ve bölünmüşlüklerini de kullanarak, işçi örgütlerinin başına çöreklenen sendika patronları, sözü ve eylemi birbiriyle bağdaşmaz bürokrat yöneticiler, işçilerin bir sınıf oldukları; farklı uluslardan, etnik köken ve inanç kesimlerinden gelmelerine ve farklı işletmelerde ve bölgelerde çalışmalarına karşın, emek güçlerini satarak yaşamlarını sürdürmek zorunda olan bir sınıfın unsurları oldukları gerçeğini anlamalarını ve buna uygun davranmalarını önlemek için her yola başvuruyorlar.

Dahası da var: İşçi sınıfı içindeki çalışmanın politik düzeyi son elli-altmış yılın en geri düzeyindedir. Hareketi çekip çevirecek, ortak talepler temelinde genel bir hat üzerinde ilerlemesine yön verecek sendika, parti, örgüt, dernek vb. araç ve güç merkezleri, politik çalışma ve tutumlarıyla kendilerini kabul ettirmekten esas olarak henüz uzaktırlar. Nicel olarak büyüyen (istihdam edilen nüfusun yüzde altmışı işçidir), eğitim düzeyi yükselen, iletişim ve ulaşımdaki gelişmeler sonucu mücadelesini birleştirip yaygınlaştırmasının olanakları genişleyen işçi ve emekçi hareketi, örgütlü politik mücadele yönünden büyük bir zafiyet içindedir.

Diğer yandan, son yılların mücadele deneyimi, işçi ve emekçi hareketini belli düzeylerde etkileyen ve sınıfla ilişkilere sahip siyasal hareket ile onun politikaları ve tutumunun sendikaları ve sendika yönetimlerini, işçiler yararına politikaya zorlayıcı rol oynayabildiğini daha net olarak ortaya koymuştur. Buradan çıkarılması gereken en önemli sonuç, işçi ve emekçilerin politik hareketini daha ileriden örgütlemeyi başarmanın bugünkü sınıf-güç ilişkilerinin emekçiler yararına sonuçlara doğru gelişmesi açısından çok büyük önem taşıdığıdır.

ÖRGÜTLÜ MÜCADELENİN HAYATİ ÖNEMİ

İşçi-emekçi örgütleri, sömürülen sınıf ve diğer kitlelerin hak, talep ve çıkarlarının savunulması açısından olduğu kadar, sınıf mücadelesinin işçi sınıfının iktidarına genişlemesi ve toplumsal kurtuluş için de son derece önemli işleve sahip oluşumlardır. Örgüt, ortak çıkarlara ve amaç birliğine sahip sınıf, kesim ve toplulukların bu çıkar ve hedefleri gerçekleştirmeleri açısından birleştirici, harekete geçirici, gücünü büyüten, etkisini söz konusu kitlenin nicel büyüklüğünün de ötesinde artıran ve genişleten bir “mekanizma”dır. Amaç ve hedeflerinden saptırılmadığı sürece, hareketi toparlayıcı-ilerletici işlev görür. Ne var ki, bu tür oluşumların birleştirici-merkezileştirici yapısı ve özellikleri, amaçtan sapıldığı; sınıfın temel çıkarları, başlıca talep ve hedefleri gözden kaçırıldığı ya da bilinçli olarak sınıf düşmanının çıkarlarıyla uyumlu hale getirildiği zaman, tersinden bir etkide bulunmasını; güçten düşüren, güvensizliğe ve çözülmeye neden olan bir işlev görmesini de mümkün kılmaktadır. İşçi sınıfı hareketi böylesine çok sayıda örneği yaşamış ve bunun güncel en önemli kanıtı işçi sendikalarının politikası ve pratiğinde karşımıza çıkmıştır.

Günümüzün sendikalarına hakim olan ve üst yönetimlerinin izledikleri sınıf işbirlikçisi çizgi nedeniyle işçi hareketi çok ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Sendikaların üst yönetimindeki bürokrat sendika patronları için, bu örgütleri mücadele aracı olarak ve işçi ve emekçilerin haklarını korumak, taleplerini elde etmek ve kapitalist sömürü ve baskının son bulması için mücadeleyi ilerletme örgütleri olarak ele almak söz konusu değildir. Aksine, onlar, tüm çabalarını sendikaların böylesi bir sınıf örgütü olarak işlemesini engellemeye hasretmektedirler. Sendikaları işçilerin daha geniş kitlelerinin örgütü olarak güçlendirmek, bunlar için söz konusu değildir. Sendikal demokrasi olmadığı gibi, sendikalaşmak isteyen işçilerin bir kesimi de, kapitalistlerin yanı sıra karşılarında işbirlikçi gerici sendika patronlarını bulmaktadır.

Bu durum değişmek zorundadır. Örgüt, işçinin gücüdür. Sendikal ve politik örgütleri ne kadar güçlü ise, sınıfın geniş kesimlerini kucaklayıcı ve harekete geçirici ise, sermayeye karşı mücadelesinde başarı olanağı o kadar genişleyecektir. Milyonlarca işçi ve emekçi, sendikasız, partisizdir. Büyük çoğunluk, burjuva partileri tarafından, talepleri istismar edilerek, etki altına alınabilmektedir. Bu durum, emekçilerin bu partilerin sermaye örgütleri olduklarını görmeleri ve devlet ve burjuva hükümetlerinin sermayenin işçi ve tüm ezilenler üzerindeki hakimiyet aygıtını oluşturduğunu deneyden geçirmeleriyle kaçınılmaz şekilde değişecektir. Ancak işçi örgütlerinin sorumluluğu, bu sürecin sömürülen ve baskı altında tutulan halk kitleleri yararına gelişmelerle yaşanabilmesi için ve sınıfın çıkarlarının savunmasını yaparak mücadelenin önünde yürümektir. Üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmekten kaçan ve karşılaştığı her zorluk ve zayıflığı hareketin durumu ve koşulların uygunsuzluğuyla izaha çalışan tutum, sınıf bilincine ulaşmış ileri işçiyle devrimci parti militanının tutumu olamaz. Emekçi hareketinin burjuva saldırısı ve emperyalist ideolojik kuşatmayla en geriye atıldığı koşullarda dahi, kaynağını emekçilerin en acil ve güncel taleplerinden alan bir mücadele, lokal ya da daha geniş ve birleşik şekliyle ortaya çıkabilmiştir. Aşağıdan gelen, örgütünün kendi çıkarları yönünde daha etkin kullanılmasını isteyen işçi tepkisi, yer yer sendika patronlarına zor anlar yaşatabilmiştir. Bu tepki, yıllar önce Bayram Meral’i “ağaca çıkmak” zorunda bırakmıştı. Türk Metal’in “çetecilik”le suçlanan patronuna işçilerin tepkisi hâlâ tazedir. Hak-İş yönetiminin hükümet çizgisindeki sendikacılığına karşın ve TÜRK-İŞ’in özellikle üst yönetiminin uzlaşmacı politikasına karşı, işçiler IMF ve hükümet dayatmalarının reddedilmesini istemekte ve bu doğrultuda çeşitli tepki biçimleri geliştirmektedirler.

Son dönemlerde bazı sendika merkezleri üye işçiler tarafından basılarak, işbirlikçi çizginin reddedildiği ortaya kondu. İşçilerin hem sendikal ve politik örgütlenmelerini güçlendirmeleri, hem de kendi sınıf örgütlerinin her düzeyde yöneticileri olmaları ve işbirlikçi sendika bürokratlarını yönetimden uzaklaştırmaları, hareketin içinde bulunduğu dağınıklık, zayıflık vb. gerilikleri aşmaları ve sermayeye karşı daha etkili mücadele için en önemli koşullardan biridir.

Sınıfının ve diğer emekçi kitlelerinin içinde bulundukları durumun farkında olmakla kalmayıp, bu durumun ancak burjuva hakimiyetine ve sömürüye son vermekle temelden değişebileceği bilincine de ulaşan ileri işçilerin sorumluluğu herkesten önde gelmektedir.

*  *  *

Koşullar, evet, burjuvazinin servet ve sermaye birikimini olanaklı kılan ve saltanat içinde yaşamasını sağlayan sömürü gemisinin batmasına doğru değişmektedir. İşçi sınıfının safları büyümekte; o ve baskı altındaki emekçiler, hareketin tüm zaaflarına rağmen mücadele etmektedirler.

 

Fethullahçılık ya da sermayeye “kutsal” örtü

Özgürlük Dünyası’nın 208. (Ağustos 2009) sayısında, Fethullah Gülen’in lideri olduğu cemaatin uluslararası örgütlenmesi ve faaliyetinin genel bir “panoroması”nı çıkarmış, onun hak, hukuk, kardeşlik, eşitlik, barış üzerine dinsel vaazına rağmen, milyar dolarları çekip-çeviren bir holding halinde çalıştığını ve egemen sınıf(lar) ile emekçiler arasındaki mücadelenin her somut durumunda sermaye ve devletin yanında saf tuttuğunu göstermiştik. F. Gülen ve cemaatinin sermaye ve devletinin yanında, cunta ve ordu destekçisi, uluslararası sermaye kurumlarıyla, çok sayıda ülkenin devlet ve hükümet yöneticileri ve özellikle de ABD yönetimiyle “derin” ilişkileri üzerinde durmuştuk. Burada ve bu yazıda, üzerindeki dinsel ve uhrevi örtüyü sıyırarak/kaldırarak, onun sermaye yandaşlığını, emek-sermaye ilişkilerine dair görüşleri üzerinden ve ortaya koymaya çalışacağız.

“İSLAMİ SERMAYE”NİN GÜÇ KAZANMASI VE DİN GİYSİLİ PATRONUN YÜKSELİŞİ

Fethullah Gülen cemaati tarafından 2009 Mayıs’ının başlarında Türkiye’de uluslararası özellikte iki büyük toplantı düzenlendi. Düzenleyicileri, birincisine “145 ülkeden 2300 işadamı ile Türkiye’den 3000’i aşkın işadamı”nın; ikincisine, “115 ülkeden 700 öğrencinin katıldığını” açıkladılar. Birincisi “Dünya Ticaret Köprüsü”; ikincisi “Türkçe Olimpiyatları” adıyla düzenlenmişti ve birçok devlet adamı ve siyasetçi bu toplantılarda bir araya gelmişti.

Bu kadarı, ‘herhangi bir örgüt, parti, vakıf, dernek, sendika böylesi toplantılar düzenleyebilir, bunda anlaşılamaz bir şey yoktur’ denilerek olağan görülebilir. Ancak, başlıca “misyonu”nu din adamı olarak ilan etmiş ve Nurculuğun Türk-İslam yeni bir türünü yaratma iddiasındaki bir cemaat liderinin yönlendiriciliğinde düzenlenen bu toplantılara farklı ülkelerden çok sayıda politikacı ve işadamının katılması olağan ve sıradan bir iş olarak görülemez. Zira, Gülencilik olarak da ifade edilen Türk İslamı akımının ulusal ve uluslararası örgütlenmesinde maddi gerçeğe dönüşüp büyük bir holding şeklinde cisimleşen şey, “ İslami sermaye” denilen sermaye gücünün kendisidir. Fethullahcı dincilik, sermayenin emekçilere hakimiyetinin ve sömürüsünün güçlerinden biri olarak şekillenmiştir. “Dünya Ticaret Köprüsü” toplantısını düzenleyen TUSKON1 (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu)’un “İslami” kimlikleriyle ve muhafazakar görüşleriyle tanınan irili ufaklı kapitalistlerin örgütü olması ve “geleneksel büyük sermaye”nin örgütü TÜSİAD ile pay ve etki kavgasındaki MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) üyesi sermaye çevreleriyle aynı “dünya görüşü”nü paylaşmaları gibi ortak özellikler, Fethullahçı örgütlenme ve uluslararası faaliyetinin sermaye hareketi karakterini sergileyen elle tutulur gerçeklikleri arasındadır. Cemaatinin işadamlarıyla, işadamlarının örgütleriyle bu organik ilişkisi ve dünya ticareti üzerine toplantıları, Fethullah “Hocaefendi”nin emek-sermaye ilişkilerine sermaye çıkarları doğrultusunda yorumlar getirmesinin dayanağını da ortaya koymaktadır.

Fethullahçı hareket, hem bir “din hareketi”, hem de sermaye hareketi olarak, “İslami” sermaye gruplarının holdingler halindeki faaliyetiyle birlikte çok geniş ve uluslararası özellikte bir etkinlik kazanmıştır. Cemaat kapitalistlerinin (TUSKON) ve 2008 yılı itibarıyla 3000 civarında üyeye sahip ve 10 binden fazla işyerinde faaliyet yürüterek GSMH’da %6 ilâ 8’lik bir paya sahip olduğu ve ihracatın %11,5’ini gerçekleştirdiği belirtilen MÜSİAD ile birlikte İslamcı örgütlenme, iktisadi-sosyal yaşamdaki rolünü daha da artırdı ve AKP’nin hükümet olmasıyla birlikte devlet gücü ve olanaklarının kullanılması üzerinden daha geniş bir sahaya yayıldı.

Türkiye işbirlikçi büyük burjuvazisinin TÜSİAD, TOBB, TİSK gibi “geleneksel” örgütlerinin varlığına rağmen, İslam’ı, ticari faaliyetin en önemli referanslarından biri haline getiren bu “yeni” sermaye grupları, MÜSİAD, TUSKON gibi yeni örgütler kurdular. İktidar korumasında hızla büyüdüler ve MÜSİAD üyesi kapitalistlerin önemli bir kesimi büyük holding işletmeleri haline geldiler. AKP hükümetleri, tekelci sermayenin ve emperyalist burjuvazinin çıkarlarını savunmayı esas alan politikalarla birlikte MÜSİAD ve TUSKON gibi örgütlenmeleri güçlendiren politikalara ağırlık verdiler, kaynakların kullanımı ve devlet ihalelerinde İslami sermaye gruplarına öncelik tanıdılar. Politik himaye ile destekli bu sermaye kesimlerinin gösterdiği hızlı gelişme, “geleneksel” büyük sermaye gruplarıyla pazar payı kavgasını kızıştırmanın yanı sıra MÜSİAD’çıların iktidar olanaklarından yararlanarak uluslararası pazara daha fazla girmesini sağladı.2

TUSKON’un milyar dolarlarla iş yapan sermaye örgütü olarak şekillenmesi, bu sermaye örgütlenmesinin “hocaefendi”si olarak güç kazanmasını kolaylaştırdı. İslami kapitalistlerin “müstakil örgütlenme”si, dini, kapitalist çıkarlar için silah olarak kullanma çabalarını daha da yoğunlaştırdı ve siyasal iktidar ve devlet aygıtını kullanmada etkin olma kavgasını sertleştirdi.3

Kapitalizmin gelişmesi ve ülkenin İç, Batı, Güney ve Ege bölgelerinde oluşan burjuva kesimlerin, özellikle dini etkinin güçlü olduğu ve son otuz beş-kırk yıllık süreçte dünya gericiliğinin dini doğma ve önyargıları daha etkin biçimde kullanmasıyla birlikte daha da güç kazandığı politik-sosyal ve kültürel ortamda, sermayenin bu “İslamcı” denilen kesimi boy verip dallanıp budaklandı. Aynı süreçte, dini görüşlerin kapitalist gelişmeye daha fazla adapte edilmesi yönünde önemli adımlar atıldı. Piyasada “din hocası”, “din alimi” unvanlarıyla gezen ve halk kitlelerinin doğa güçleri ve sömürü koşulları karşısındaki çözümsüzlüklerini sömüren ve insanın yalnızca bedenini değil ruhunu da teslim alma yoluyla yaşamlarını “idame etme”de sakınca görmeyen bir güruh palazlanıp yayıldı.

Türkiye’nin güncel burjuva politikasını yürüten devlet ve hükümet kadrolarının önemli kesiminin, F. Gülen gibi, “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nde “ilim-irfan dersleri görmesi” ve bunların tümünün yaşamlarının her safhasında sömürü sisteminin emrinde sağ-gerici politikaların savunuculuğunu yapan bir geleneği temsil etmeleri, İslami hareketin ve cemaatlerin güç kazanmasını kolaylaştırdı. 12 Eylül cunta dönemi ve sonrasında dinin devlet yönetimi eliyle örgütlenmesinin hız kazanması, bizzat cunta liderinin ayetler eşliğinde konuşmalar yapması, boyun eğiş ve kaderci öğretiye bağlanmanın eğitim programlarında zorunlu hale getirilmesi; cami ve Kuran kursları etkinliğinin artırılması, “İslam”ın kullanılması üzerinden politika yapmaya alanı daha fazla açtı. Kırdan kente nüfus akışının artması, en zorunlu gereksinmelerini karşılayamayan ve yeni sosyal-psikolojik ve politik sorunlarla yüz yüze gelen kitlelerin 12 Eylül ile birlikte ve sonrası dönemde güç kazanan ve toplumun neredeyse “her hücresine kadar yayılan” dini kurum ve örgütlenmelerin kuşatmasında, “manevi tatmin” yolu aramalarını ve İslami politikanın etkisine girmelerini kolaylaştırdı. Büyük sermayenin ve askeri-sivil üst bürokrasinin işçi sınıfı ve emekçi halk hareketinin devrimci gelişimine karşı bir koz olarak kullandığı ve kitlesel uyuşukluk ve boyun eğmeyi sağlamakta yararlandığı İslamcı akımlar, bu ortamda güçlerini artırarak, iktidarda etkin pay sahibi olma isteğiyle ortaya çıkacak duruma geldiler.

Nakşibendi tarikatlarıyla bağını gizleme gereği bile duymayan Turgut Özal’ın 12 Eylül cuntasının ekonomi işlerinden sorumlu kılınması ve sonrasında da başbakan ve cumhurbaşkanı kimliğiyle bu politikaların sorumluluğunu üstlenmesi, dini istismarla servet birikimi sağlayan çevreler için yeni bir alan açtı ve din bezirganlığına güç verdi. “Siyasal İslam”ın, toplum yaşamını etki altında tutan doğma ve anlayışlardan güç alarak ve uluslararası-ulusal alandaki emperyalist gerici kuşatmayla bağlanarak kazandığı siyasal-sosyal ve iktisadi güç, toplumsal yaşama etkisini artırdı.

F. Gülen, bu ‘karanlık dönem’in “din büyüğü” etiketiyle yaldızlanmış en önemli figürlerinden biri olarak öne çıktı. Cunta destekçisi açıklamalarıyla (bir önceki makalemizde ayrıntılı olarak yer verildi) sermayenin uluslararası destekli bu kanlı saldırısının yanında yer aldı. Din istismarcısı şoven kesimin “Türk-İslam Dünyası” olarak adlandırdığı geniş bölgede Amerikan emperyalist çıkarlarının hayat bulması için, İslami, ancak kapitalist misyonerlik faaliyetini üstlendi. Devlet korumasında ve devletin dini kapitalist gericiliğin çıkarları yönünde kullanma politikalarının desteğinde, etkisini artırdı. Batı emperyalizminin desteğinde, eski Sovyet ülkelerinin önemli bir kesiminde kültürel, siyasi, sosyal ve iktisadi etki olanağı buldu ve giderek palazlandı.

“İslami Sermaye”nin ve “Siyasal İslam”ın bu güç kazanması, işçi sınıfı, emekçiler ve sermaye kesimleri arasındaki mücadelede dini inançların sermaye tarafından kullanılması çabalarına da hız kattı. Uzun yıllar boyunca “mazlumun hakkı” ve “ahı” üzerinden politika yapan parti ve cemaatlerin yöneticileri, bu söylemi de sürdürerek, büyük sermaye ve emperyalizmin politikalarıyla birleştiler. Refah Partisi’nin hükümet ortağı olması ve ardından AKP’nin tek partili hükümetleri döneminde daha da güç kazandılar ve bu parti ve hükümetlerin izledikleri siyasetin destekçisi oldular.


SINIF AYRIMININ İNKARI VE “İSLAMİ SINIFSIZLIK” MASALI

Gülen’e göre, “İşveren ve işçi ayırımının birer sınıf olarak ortaya çıkışı, iktisadî faaliyetlerin büyük çapta yapılmaya başlandığı dönemlere has bir durumdur ve özellikle de Batı’ya ait bir hadisedir. İşçi ve işveren tabirleri İslam toplumunda da vardır; ama bu ayrım işçi sınıfı, proletarya, patron ve burjuvazi kavramlarının çağrıştırdığı uygulamalardan tamamen farklıdır.” Nasıl farklıdır? İşte Gülen’in cevabı: “Müslümanların içtimaî hayatında sınıflar arası bir ayrışma, çatışma ve mücadele asla söz konusu değildir. Çünkü İslam toplumu, din kardeşliği esasına, herkesin güttüğünden sorumlu bir çoban olduğu kaidesine ve zerre kadar iyilik ya da kötülüğün mutlaka ötede karşılık bulacağı inancına bağlı bir ahlak üzerine inşa edilmiştir. Bu sebeple Müslümanlar için işçi tabiri, ferdî bir kavramdır; zira, bu âdil düzende insanlar daimî surette işçi veya işveren olarak kalmayabilirler; dün emekçi iken bugün mülk sahibi olabilirler. Bugün emeğiyle geçinen bir işçi yarın emek-sermaye iştiraki (müdârabe) ya da ziraat ortaklığı (müzâraa) gibi bir beraberlik vesilesiyle işveren sıfatını kazanabilir.”4 (abç)

Burjuvazi ve işçi sınıfının, kapitalizmin toplumsal kategorileri olarak, ilkin Batı toplumlarında ortaya çıktıkları ve bu iki sınıf arasındaki mücadelenin İngiltere, Hollanda, İtalya, ABD, Fransa gibi Batı ülkelerinde daha önce yaşandığı doğrudur. Bu gelişme ve mücadelenin İslam dininin benimsendiği toplumlarda “asla söz konusu olmadığı” iddiası ise safsatadan ibarettir. “Müslümanların içtimai hayatında”; İslam dininin yaygın olduğu toplumlarda sınıflar arası ayrışmanın olmadığı safsatasını çürütmek için gösterilecek bir çaba bile aslında gereksiz olur. Neredeyse her gün işçilerle kapitalistler arasındaki ücret, iş koşulları, çalışma süresi, işten atılma, sosyal haklar vb. üzerinden gelişen bir mücadele ortadayken, “sınıflar arası bir ayrışma, çatışma asla söz konusu değildir” iddiasında bulunmak için biyolojik-fiziki körlük yetmez -o çünkü hisseder, bilir, duyar ve böylece görmüş olur-, bilinçli olarak görmek istememek gerekir. Fethullah ve ideologları görmüyor-bilmiyor olduklarından değil, kapitalizmin hizmetindeki gözbağcılar olmaları nedeniyle ve kitleleri körleştirmek için bu iddiaları sürdürüyorlar. İslam’ın sınıf mücadelesini yasakladığı, İslam dininin etkin ve yaygın olduğu toplumlarda “İslami kardeşlik” ilişkilerinin geçerli ve kapitalist ilişkilerin geçersiz olduğu yalanıyla emekçileri hakları için mücadeleden alıkoymaya çalışıyorlar. “Din kardeşliği” ve “iyilik-kötülük” üzerine ve “öteki dünyada karşılığını bulma” söylemi, işçi ve emekçileri sömürü sistemine boyun eğmeye çağırır. Gülen, milyonda bir olasılık ve bireysel bazda çok zor da olsa, gerçekleştirilebilir bir örnek üzerinden genelleştirerek, “bu adil düzende insanlar daimi surette işçi veya işveren olarak kalmayabilir” demagojisiyle, işçilere, “kendi işverenleriyle” uyum ve işbirliği içinde olmayı öğütler.

Din bezirganlarının totoloji yapmaları genel tutumlarıdır. Bir varsayım olarak alındığında, bin işçiden birinin işveren dünyasına adım atması, küçük bir işletme sahibi olabilmesi, elbette mümkündür. Ancak bu tür tekil örneklerden, bugün işçi olanın yarın işveren olabileceği; öyleyse sınıf değiştirme ve atlamanın herkes için mümkün olduğu sonucuna varmak, milyonda bir olasılık üzerinden genel-geçer sonuçlar ilan etmek gibi bir saçmalığı ifade eder. Bu bir yana, İslam’ı “ilahi sistem” diye kutsamakla kalmayıp, İslam’ın yaygın olduğu ülke ve toplumlarda “sınıf ayrışmasının olmadığı”nı söylemek ve sınıf farklılıkları ve mücadelesini Batı’ya özgü bir sorun ve olgu olarak göstermek için, kişi ya da kişilerin sapkın olmaları yetmez, arsız da olmaları gerekir.5

Fethullah bu safsataları gündeme getirir ve öne sürerken, emek-sermaye, proletarya burjuvazi mücadelesinden habersiz değildir. Said-i Kürdi’den (O, ‘Bediüzzaman Hazretleri’ diyor) “Sa’yin sermaye ile mücadelesi” üzerine sözler aktarması, bunu gösteriyor. Ancak O, “İslam dünyası”ndaki kapitalizmi gizleyerek ve kapitalizmin İslam’ını kutsayarak, burjuva sınıf çıkarlarını savunanların kampında yer alır. “Sosyalistlik ve Bolşeviklik”ten rahatsızdır. Sovyetler Birliği’nde uygulanmaya konan sistemin emek-sermaye kavgasının bütün dünyaya yayılmasına neden olduğunu ileri sürer. Ona göre, bu “sosyalistlik, Bolşeviklik”, “zengin-fakir arasına öyle bir kin ve nefret sokmuştur ki, sabahtan akşama kadar on kuruşluk bir ücret için çalışıp didinen fakir insanların kalbine, bankalar vasıtasıyla bir günde bir milyon kazanan sermaye sahiplerine karşı kin duygusu yerleşmiş, her yerde halk ayaklanmaları baş göstermiş ve bu şekilde başlayıp devam eden sınıf kavgaları senelerce sürmüştür.”

Bu, kuşkusuz hem bir saptırmadır, hem de sınıf mücadelesine baş aşağı bakışın kanıtıdır. Sınıf mücadelelerini ve zengin-fakir arasındaki “kin ve nefret”i yoktan var edenler sosyalistler-Bolşevikler olmamışlardır. Aksine onlar, toplumsal yaşamda sürüp gitmekte olan ve kapitalist gelişmeyle birlikte giderek ağırlaşıp keskinleşen bu mücadeleye işçi sınıfı ve emekçilerden yana dahil olarak, onun gereklerine uygun hareket etmeye çalışmışlardır. Sınıfların varlığı, aralarındaki ayrışma ve çatışmayı kaçınılmaz kılmış, Marx gibi sosyalistler de, bu mücadelenin, burjuva sınıf egemenliğinin proletaryanın mücadelesiyle yıkılması ve yerine işçi sınıfının iktidar olduğu ve sömürü ilişkilerinin tasfiyesine götürecek bir topluma (sosyalizm) doğru evrilmesinin kaçınılmazlığını, kapitalizmin ve toplumlar tarihinin ayrıntılı irdelemesiyle ortaya koymuşlardır. Marx ve izleyicileri, kuşkusuz bir tarih bilinciyle hareket ederek, toplumsal hareketin tarihsel evrimine ve onun uğraklarına işaret etmekle kalmamışlar, sömürü ve baskı sisteminin ortadan kaldırılmasına götürecek mücadelede proletarya ve ezilenlerin safında ve onların mücadelesinin içinde ve önünde yer alarak, tarihin emrettiği yeni ve gerçekten insani yaşamı; bu, tümüyle maddi, elle tutulur ve gerçekleştirilebilir sosyal-iktisadi hayatı oluşturma çabasına katılmışlardır.

Gülencilik maddi gerçekleri inkarı esas aldığı için, düşüncenin ve fikir akımlarının maddi olguları yarattığı ve çatışmalara sebep olduğunu ileri sürer. Oysa, somut ve maddi çıkar çatışmalarının varlığı, bunların çözümüne ilişkin düşünceleri gündeme getirmiş, “sosyalistlik” ile sınıf çatışmaları arasındaki bağ da tümüyle buradan kurulmuştur. Proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf kavgasının nedeni de, bir “fesat düşünce” veya Gülen’in sandığı ya da uydurduğu gibi, sermayenin mi yoksa emeğin mi “asıl olduğu” değil, uzlaşmaz karşıtlık halinde olan üretim araçlarının özel kapitalist niteliği ile üretimin toplumsal karakteri tarafından şekillenen emek-sermaye, proletarya-burjuvazi farklılaşması ve bunu belirleyen sömürü ilişkisi olmuştur. Sermayenin kaynağının, onun oluşmasının itici gücü ve temelinin emek ve sömürüsü olması, sermayenin birikmiş emek olması, sömürülenlerin sömürenlere karşı sömürüden kurtuluş istemi ve mücadelesini doğurmuş ve “din kardeşliği” propagandası, bunu örtme işlevine rağmen, bu mücadeleye engel olamamıştır.

Fethullahçılık, bu mücadeleyi; kitlelerin haklarını savunmak ve kazanmak için sokaklara dökülmesini ve ‘dünya çapında sınıf çatışmaları’nı, hem “talihsizlik”, hem de geçmişe; “karanlık bir zaman dilimi”ne ait saymaktadır. Gözünün önündekine göz, kulak ve beyni kapatarak, süslü ve “adilane” sözler sarf etmeyi emekçiler için yeterli görmekte; onları, “öte yan”ın “fantazyası”yla avunmaya çağırmaktadır.

Emek ile sermayeyi “ruh ve cesed”in “bütünlüğü”yle izaha kalkışmakta ve sermayeyi “düzen, sistem, âhenk, canlılık ve cevvâliyet” ile süslemektedir. Ona göre, “Bugünkü sermaye”nin “dünkü emeğin karşılığı” olması, “emek-sermaye münâsebetinin bir yönünü ifâde etmiş” olmakla birlikte, sermayenin “kendi mahiyetimiz ve içinde yaşadığımız dünya inceden inceye tetkik edildiğinde, sayısız ilk mevhibelere hiçbir emek sarf etmeden, meccanen mazhar olduğumuz ve hayat boyu da her an lütuflar sağanağı içinde bulunduğumuz” ilişkilerle oluştuğu da “daha iyi görülecektir”! Gülen, dayanaksız vaazlarını yineleyip dururken, zengin-fakir arasındaki “kin ve nefret”in aslında “sabahtan akşama kadar on kuruşluk bir ücret için çalışıp didinme” ile “bankalar vasıtasıyla bir günde bir milyon kazanma” ve işçinin sırtından sermaye sahibi olma olgusunun eseri olduğunu, ‘dil ucu’yla da olsa söylemek zorunda kalmaktadır. Marx’ın yaklaşımında “doğruluk vardır”; sermayenin altında “emeğin bulunduğu hakikati” doğrudur, “yine esas olan emektir”, ama, “kendi mahiyetimiz” tetkik edildiğinde de görülecektir ki, “hiçbir emek sarf etmeden, meccanen mazhar olduğumuz ve hayat boyu da her an lütuflar sağanağı içinde bulunduğumuz” da bir gerçektir! İtiraf yerinde ve anlaşılırdır! Mahiyetlerinin varlığına bakıldığında, milyon dolarlık kapasitedeki sermaye birikimi/büyüklüğü görülebilir.

Başkaları meseleyi ne şekilde ele alırsa alsın, İslam say (emek) ile sermayeyi yan yana getirip, her hak sahibine hakkını, hem de vakit fevt etmeden vermiştir” iddiası da, ayakları havada ve bizzat İslamcı işadamlarının din istismarını da etkenlerden biri olarak kullanıp, işçileri aşırı sömürü ilişkisi içinde “ne yiyip ne giydiğini düşünmeden” çalıştırmaları gerçeği tarafından boşa çıkarılan bir iddiadır. Deniz Feneri, İhlas Holding, Kombasan istismarcılığı ve soygunculuğunu, Fethullah ve avenesi hesaba katmamış olmalı!

Ve işte iş, Fethullah’ın söylemek istediği; söyleyeceği söze gelip dayanmaktadır. “Sözün özü” şudur: “İslam, sermayenin de, emeğin de varlığını tanımıştır. Emekçi, işini bağlılıkla ve tüm kabiliyetlerini harcayarak yapacaktır; işveren ise, işçiye hizmetinin karşılığını zamanında ve tam olarak ödeyecektir.” İşveren “işçiye zulüm yapsa dahi, işçi ona zulümle mukabelede bulunmamalıdır”; aynı şey “aksi durum için de söz konusudur.” “Âdil davranın, Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. İslam’ın çizdiği motif içinde işçi ve işveren, aynı cesedin uzuvları gibidir. Aralarında nefret, adavet, kin ve şekâvet yoktur. Çünkü, işçi de, işveren de meslek ahlâkına riâyet eder ve birbirinin hukukunu gözetirler.

Gülen, “Peygamber Efendimiz”i tanık göstererek, işçi için en iyi kazancın, “hassasiyetle işin üzerinde durularak ve işverene saygı gösterilerek elde edilen kazanç” olduğunu buyurur. Onun isteği, “Müslüman işçi”nin, “işverenin hakkına tecavüzü”nü imkansız kılmaktır! “Müslüman işçi” bunun için “ne vakit zâyi” etmeli, “ne de harcaması gereken emeği” esirgemelidir. “Çünkü o, yapacağı her şeyin teker teker hesabının sorulacağı bir güne inanmaktadır.” “Müslüman işverene gelince; emri altında çalıştırdıkları onun kardeşleridir.” “Yediğinden yedirir, giydiğinden giydirir ve onlara gücünün üstünde yük yüklemez.

İşçi, kazancının “iyi” ya da “helal olması için” kapitaliste karşı çıkmamalı, direktiflerine uymalı, taleplerinin sınırını bilmeli ve gücünü en verimli şekilde harcamalıdır! Fethullah Gülen greve -ve lokavta- karşıdır. İslam’ın bunları teşvik etmediğini vazeder. “Beşerî münâsebetler içinde bazı uyuşmazlıkları” kabul eder, ama, bu sorunların çözümü için İslam ilk ve ortaçağına gidilmesini, oradan öğrenilerek hareket edilmesini ister; “bu gâyeye mâtuf hizmet amacıyla” Hisbe teşkîlâtı oluşturulmasını önerir ve işçi-işveren arasındaki meseleleri çözmeyi bu teşkilata havale eder.

Ne kadar pratik, ne kadar nesnel ve günün gerçekleriyle uyumlu bir çözüm ve irdeleme! Böyle bir işçi-işveren ilişkisi var mıdır? Fethullah durmadan ‘karavana’ atmakta; isabetsiz, dayanaksız ve karşılığı gerçek hayatta ve toplum ilişkilerinde olmayan şeyleri birbiri ardına sıralayıp durmaktadır. İşçiye, içinde tutulduğu/bulunduğu sömürü ve eşitsizlik ilişkilerini kader göstermekte; buna karşı herhangi bir protestocu tutuma girmesini “Allah’ın emrine karşı geliş” olarak göstermeye çalışmaktadır. Gücünün son zerresine kadar işveren için çalışmasını dinsel zorunluluk olarak göstermekte, arada “denge” olsun diye de, işverenlere, “yediğinizden işçinize de yedirin” (yardım-iane paketleri anımsanabilir) öğüdünde bulunmaktadır!

“İSLAMİ UZLAŞI” VAAZI VE “MUTEBER YETKİLİLER”E BİAT ÇAĞRISI

İslam’ı “sulh, selâmet ve huzur bulma, Allah ve Rasûlü’nün bildirdiklerine tâbi ve teslim olma, salim ve emin bir yola girerek selâmete yürüme, herkese hatta her şeye güven vaad etme ve hiç kimseye hiçbir şekilde rahatsızlık vermeme” olarak  tarif eden F. Gülen, dini ideolojiye, onun asla sahip olmadığı ve olamayacağı özellikler atfetmekte, herkesi bu illüzyona bağlı kalmaya ve “beşeri düzen”e boyun eğmeye çağırmaktadır. İnsan hakkı kapsamında sözü edilen her şeyi, “zâhiren fertlere veya tüzel kişilere”; “ama aslında bütün hukukun hakiki sahibi Cenâb-ı Hak”ka ait sayan Gülen’e göre, “O, bu hakları, bir kısım yetkili makamlar vasıtasıyla bazı kimselere menfaat, bazılarına salâhiyet, bazılarına da o menfaatlerden yararlanma ve o salâhiyeti kullanma hakkı olarak bahşetmiştir.” Gülen, Kur’ân-ı Kerim’in, “kendine mahsus üslûbuyla insan hakları diyeceğimiz konuların hemen hepsine” temas edip “bunların korunmasıyla alâkalı ciddi tahşidatta” bulunduğu ve “hakların durumuna göre hususî müeyyideler vazettiği” iddiasındadır. O, “Evet -demektedir-, İslamî terminolojide bütün haklar, temelde Allah’ın iradesinden gelen ve O’nun tarafından insanoğluna emanet edilen birer ihsandır. Armağan türünden bu emanetler, daha insanın ilk yaratılışıyla ona bahşedilmiş, alınıp satılmaz, azaltılıp çoğaltılmaz, tebdil edilmez, bir mal karşılığı bedel olarak ödenmez, tayin ve takdiri hâkim güçlerin belirlemesine bırakılmaz ve kat’iyen emtia (ticari mal) muamelesi görmez/göremez bir hususiyeti haizdir. Bunun en sağlam teminatı da toplumu teşkil eden fertlerin ve hususiyle bugüne kadar onlar arasındaki muteber ve karakterli yetkililerin bu hususu içlerine sindirerek tabiatlarının bir yanı hâline getirip canları gibi aziz bilmeleri ve koruyup kollama cehtleridir.”(abç)

Bu vaaz, uhrevi, ancak dayanaksızdır. İnsan haklarını “bahşedilmiş” göstermekte, “menfaat, selahiyet, yararlanma ve selahiyeti kullanma” şeklinde kategorileştirdiği farklılıkları “Allah armağanı” saymakta, bu farklılıkları “razı gelinmesi ve rıza gösterilmesi gereken zorunluluklar” olarak sunmaktadır. Gülen toplumsal gelişmeyi ve “İslam toplumları”ndaki derin sınıf farklılıkları ve çatışmalarını örtmeye çalışmakta; 1400 yıl öncesinde ve modern sınıf farklılıklarının oluşmadığı Arap kabileleri arasındaki ilişkiler üzerine vaazlarla bugünün sorunlarına çözüm getirme gibi bir saçmalığı esas almaktadır. Tarihsel gerçekleri ters yüz etmekte, din savaşlarını yok saymakta; “İslam ülkeleri” olarak da anılan ülkelerdeki zengin-fakir; işçi-kapitalist uçurumunu görmezden gelip inkar etmektedir. Halk kitlelerini “hiçbir yerde ama her yerde” diye tahayyül edilmiş bir “güç”ün etkisiyle itaate ve boyun eğmeye çağıran ve buna mahkum olunduğunu vazeden inancı kullanarak yayılma olanağı bulan ve etki alanı yaratan Fethullahçılık, sınıf farklılığı ve çelişkilerinin üzerinden atlamayı, cemaat örgütlenmesine kan taşıyan ana damarlardan biri olarak alır. Tarikat ve din şeyhleriyle F. Gülen, tüm hakları öncelikle “Allah hakkı” sayar ve Allah’a iman, O’na itaat ve saygıda bulunma”yı  “bütün insanî haklara da saygılı olmanın bir teminatı ve müeyyidesi” gösterirken İslam’ın yaygın ve resmi din olarak benimsendiği ülkelerin yüzyıllara yayılan sosyal-iktisadi ve politik gerçekleriyle açıkça karşı karşıya gelir ve maddi olgu ve somut gerçek ilişikler yerine afaki sözlere sarılır.

Gülen, günümüzün olgularını, asırlar öncesi Ortaçağ ve daha geri dönemlerin ürünü düşüncelerle ele alır ve “Hadisler”e baş vurmayı bir çözüm olarak gösterir. “İnsanlar! Rabbiniz birdir, hepiniz Adem’densiniz, Adem de topraktandır” denmiş olmasını, insan hak ve özgürlüklerine “hassasiyet”in kanıtı gösterir; bu yaklaşımın bugünün tüm sorunlarının çözüm anahtarı olduğunu vazeder; işçi (ve işsiz) ile kapitalistin; yoksul ile zenginin; emekçi ile sermayedarın “bir olduğu” safsatasını “Adem’den” ve öyleyse “topraktan gelme” ile sözüm ona kanıtlamış olur.

“Adem’den gelmiş olma”, “Habil ile Kabil”in kavgasını önleyemedi. Bunu bir yana bırakıyoruz. Ama sınıflı toplumların daha başlarından bu yana insanların, “mülk sahipleriyle mülksüzler”; kölelerle köle sahipleri; feodal bey ve senyörlerle serfler; burjuvaziyle işçiler arasındaki farklılaşma sonucu, İslam dahil hiçbir din ve manevi-tinsel uyarma tarafından önlenemeyen bir sömüren-sömürülen, ezen-ezilen çatışmasına girdikleri; üretim araçlarının belli bir kesimin elinde olduğu ve onların buna dayanarak emek sömürüsünü gerçekleştirdikleri, bunun tüm bu sistemlerde, “adilane ilişkiler”i olanaksız kıldığı, insan haklarının da bu “adilane” olması olanaksız eşitsizlikler tarafından şekillendirildiği ve tüm dini çağrıların, engel teşkil etmek bir yana, bu ilişki sistemiyle birleştikleri, bugüne kadarki tarihin en önemli gerçekleri arasındadır. Tüm bu toplumlarda, sistemlerde ve tüm bu süreç boyunca şu ya da bu dini inanç hep var olmuş, ancak “adilane ilişkiler”in anahtarı olamamıştır. İslam’ın, onun “kadrini bilen basiret insanlarına” sorunları çözmek için “bir altın anahtar” sunduğu iddiası bu bakımdan salt bir safsatan ibarettir. Gülen’in tüm yaptığı, hak-hukuk, eşitlik üzerine soyut ve uhrevi sözler etmektir.

FETHULLAH İŞÇİLERE KARŞI KAPİTALİSTLERİN YANINDADIR

Gülen’e göre, İslam, “işçilere de bazı haklar tanıyor ve işçi-işveren münasebetlerini âdilâne düzenleyecek bazı kurallar vazediyor”!

F. Gülen, Ortaçağda ve Arap toplumlarında “karşılığını bir biçimde, mal ya da başka araçlarla ödeyerek çalıştırma” örnekleri üzerinden işçi-işveren ilişkilerini izaha ve işçi ile işverenin “birlik olmaları zarureti”ni kanıtlamaya girişiyor. Oysa kapitalizmin ve modern sınıf ilişkilerinin ancak 19. ve 20. yüzyılda bir biçimde girdiği ya da etkilediği topraklarda, bu tarihlerden öncesinin emek-sermaye; ücret-kâr ilişkileri üzerine ancak spekülatif sözler söylenebilir. Bu bakımdan “ücretle çalışma ve çalıştırma uygulamaları”ndan örnekler gösterme adına, Hz. Musa’ya ait olduğu varsayımıyla “İsteseydin, elbette buna karşı iyi bir ücret alabilirdin”; Hz. Muhammed’e atfederek “ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların haklarını ve ücretlerini eksiltmeyin, halka haksızlık etmeyin!” “boşadığınız eşlerle ilginiz kesilince sizin hesabınıza çocuklarınızı emzirirlerse, ücretlerini verin! Aranızda ücret işini meşrû çerçevede, örfe uygun olarak güzellikle görüşüp sonuçlandırın” sözlerini kanıt göstermesinin ve “Cenâb-ı Hak, ‘İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez’ buyurmaktadır” demesinin, İslam’da ve İslam inancının yaygın olduğu toplumlarda işçi-işveren ilişkilerini açıklamaya inandırıcı hiçbir katkısı yoktur. Bu sözlerin söylenmiş olduğunu varsaysak ve bir an için o dönemlerde işçi-işveren ilişkilerinin yaşandığı yanılsamasını kabullensek bile, bu sözler “iyi niyetli öğütler” olmaktan öteye geçmezler. Sorun ise, varsayımlar üzerinden çözümlenebilir olmaktan uzaktır ve somut, gerçek çelişkiler alanındadır. 7. yüzyılda Arap topraklarında işçi-patron ilişkisinin olup olamayacağını bir yana bırakalım. Ücret ilişkisinin; öyleyse kapitalist ilişkinin söz konusu olduğu bir üretim sisteminde, işçi emeğinin karşılığı olarak “ücretin tam ödenmesi” bir varsayımdan ibarettir. “Bir işçiyi çalıştırıp da ona ücretini vermeyen” ile belli bir ücret ödeyen arasındaki “günah farkı” üzerinden emek-sermaye çelişkileri çözümlenemez.

Gülen, “İslam’a göre; bir işçiye, onun gücünü aşan bir iş yüklememek gerekir” diyor ve buna, Peygambere ait olduğu iddiasıyla, “İşçi kardeşleriniz sizin işlerinizi yapan kimselerdir. Allah onları ellerinizin altına verdi; dileseydi sizi onların eli altına sokabilirdi. Öyleyse, yanınızda işçi çalıştırıyorsanız, yediğinizden onlara da yedirin, giydiğinizden giydirin. Onlara güçlerini aşan bir iş teklif etmeyin; eğer zor bir işi yapmalarını isterseniz, siz de onlara yardım edin!” hadisini kanıt gösteriyor.

Gülen’in iddiaları ve yaklaşımı kişiyi çelişkiler ve açmazlar yumağı içinde boğulmaktan öteye götürmez. O, kişinin işçi ya da kapitalist olmasını, üretim araçlarına sahip olup olmamasıyla belirlenmek yerine, başından ve “Allah tarafından” kararlaştırılmış, öyleyse itiraz edilemez ve kabullenilmesi zorunlu bir durum olarak gösteriyor. Bu yaklaşım, herhangi işçi çalıştıran işverenin, onu kâr elde etmek için kiralamış, emek gücünü satın almış olması gerçeğini, işverenin İslami kimliği gerekçesiyle örtüyor ya da yok sayıyor.

Oysa satın alma/kiralamanın amacı, değişim değeri ve artı değer yaratarak kâr elde etmektir. İşçi çalıştıran kimsenin amacı, -İslam inancına sahip olması ya da olmaması durumu değiştirmez-, işçinin/çalıştırdığı kişinin işgücünü mümkün olan en verimli tarzda ve en azami yaratıcılığıyla kullanmaktır. Bu ilişki, “acıma”ya, “Allah korkusunu gözetme”ye indirgenebilir, bu duygular tarafından belirlenebilir, ayarlanabilir bir ilişki değildir. Herhangi kapitalist işletmede ve her zaman manevi ilişkiler ve insani duygular değil, maddi süreçlerin acımasız gerçekleri yürürlüktedir.

Gülen, İslam’ın, “Allah’ın emirleriyle şekillenen bir sosyal adalet sistemi” oluşturduğunu; “zenginliği, fakirliği bir imtihan olarak” aldığını; “işçilerin sömürülmesini önlemiş” olduğunu “ve bir manada sınıfsız bir toplum anlayışı” geliştirdiğini ileri sürer. Bu öylesine bir “sınav” ve “sınıfsız bir toplum anlayışı”dır ki, fakir fakir, zengin zengin olarak ve yine “Allah takdiri” ile kalacak, onların ilişkisinde herhangi adaletsizlik, sömürü ve haksızlık olmayacak ve oluşturdukları “toplam” toplum sınıfsız addedilecektir!

Gülen’in İslam’ın üstünlükleri ve adaleti üzerine vazettiği ulvi özelliklerin hiçbirinin toplumsal yaşamda karşılık bulmaması, onların soyut düzlemde ve insanları aldatmak üzere ileri sürülmüş “niyetler”den öte bir anlam taşımadıklarını gösterir. İslam ülkeleri olarak anılan ülkelerde işsizlik, açlık ve yoksulluğun en büyük oranlarla gerçekleşmesi; sosyal adalet diye tabir edilen politikaların olmayışı ya da sözde var oluşu; milyonlarca insanın en zorunlu ihtiyaç maddelerini karşılayamaz durumda oluşları, “sınıfsızlık”, “sömürüsüzlük” üzerine Fethullahçı söylemi tümüyle dayanaksız bırakır ve geçersiz kılar. Gülen’in, “rahatlıkla söyleyebilirim ki, İslam’ın teklif ettiği ücret sistemine ve ücret seviyesine henüz hiçbir beşerî sistem ulaşabilmiş değildir” iddiası, salt bir iddia olarak kalmaktadır. Bu iddia, yaşamın gerçekleriyle alakasızdır. İşçinin, hem sömürü ilişkisi içinde işçi olarak kaldığı ve fakat hem de “kapitalist” ve “sosyalist sistemler”den “daha iyi bir seviye”de yaşam olanaklarını bulduğu “İslami ücret sistemi” iddiası, kaba bir yalandan ibarettir.

Kapitalist üretim ilişkilerinin var olduğu bir sistemde, etkin ya da geçerli din hangisi olursa olsun, işçi ile işveren ilişkilerini, kapitalizmin kuralları belirler. İşçi-işveren ilişkisinin olduğu her yerde kapitalist ilişkiler yürürlüktedir ve işçilerin de kapitalistlerin de var olduğu ve fakat aralarındaki ilişkilerin sömürüye dayanmadığı bir tek “İslam ülkesi”ni ne Fethullah ne de başka bir din istismarcısı gösterebilecek bir gizli güce ve yetiye sahiptir. Kapitalizmden arındırılmış bir “İslami dünya”, “İslami sistem” söz konusu değildir. İslam’ın işçi ücretlerinin “işçi ve ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde olmasını” emrettiğini ileri süren Gülen, buna uyum gösteren bir tek İslam ülkesi ve bir tek kapitalist gösteremez. İşçi ile ilişkisinde ücretin ve sosyal hakların en düşük düzeyde tutulmasını gözetmeyen, işçi ücretini belirlemede işçi ailesinin temel ihtiyaçlarını gözeten “Müslüman” kapitalist bulamaz. Kendilerini “İslami” ya da muhafazakar olarak adlandıran hiçbir parti ve hükümeti, İran ya da Suudi Arabistan’da; Türkiye ya da Malezya, Endonezya, Sudan veya Cezayir’de ya da herhangi bir başka Müslüman nüfuslu ülkede işçi ve ailesinin ihtiyaçlarını gözeten bir ücret politikası gütmemektedir. Bu ülkelerde de, diğer kapitalist ülkelerdeki gibi, hükümetler, partiler ve devlet aygıtı kapitalistlerin çıkarlarını esas almakta, işçi ve emekçilerin taleplerine karşı polis, asker, yargıç, savcı, basın vb. aracıyla saldırı politikası izlemektedirler. Gülen gibi din istismarcıları, toplumsal sorunlar üzerine bir yığın hadis ya da süre/ayet sıralayarak, bu toplumsal gerçekleri gizlemeye çalışıyorlar.

İslami ücret sistemi” bir safsatadan ibarettir. İslam’ın teklif ettiği ücret sistemine henüz hiçbir beşerî teori”nin ulaşabilmiş olmadığını ileri sürerlerken, Gülen ve profesörlerinin bulup bulacakları “dayanak”, yine bir söz yığınından ibaret kalmak üzere, “onun üstünlüğünü görebilmek için İslam’ın bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilmesi ve ona küllî (bütüncül) bir nazarla bakılması” isteğidir! “Çünkü, -demektedir Gülen ya da onun adına bu iddiaları formüle eden ideologları- ücret konusu, işçi ile işveren arasındaki münâsebetlerden sâdece biridir. Bu itibarla, onu müstakil olarak ele almak, istenilen sonucu vermez; dolayısıyla, ücretle birlikte diğer karşılıklı hak ve sorumluluklar da nazara alınmalı ve ücret, bu münâsebetler zincirini meydana getiren halkalardan sadece biri olarak değerlendirilmelidir. Hatta bu mesele, İslam’ın içtimâî ve iktisadî diğer prensip ve müeyyideleri arasındaki yer ve durumuna göre de ele alınıp incelenmelidir.

Bir an için onlara hak verelim ve “evet doğru söylüyorsunuz, ücret konusu işçi ile işveren arasındaki münasebetlerden sadece biridir ve öteki tüm ilişkilerle birlikte değerlendirilmesi gerekir” diyelim. Peki, bu durumda, işçi-işveren ilişkilerinin muhtevasını geçersiz kılacak olan herhangi bir şey var mı? Fethullah ve “İslam”ın “öteki tüm ilişkiler” kapsamında öne sürdüğü ya da süreceği, “yardımlaşma”, “sosyal dayanışma” üzerine İslami ve dinsel öğütler toplamı olmalıdır. Bu, İslam öncesi dinlerle Fethullah gibi “din uleması” iddiasıyla ortaya çıkanların öne sürdükleri bir “farklılık” ve “ilişkiler tümü”nün en geniş çerçeveli dayanağıdır. Ancak kapitalizm tarafından özü itibariyle geçersiz kılınmıştır. Günümüz toplumsal ilişkileri açısından hiçbir geçerliliği yoktur. Fethullah ‘hocaefendi’, ücret ilişkilerinin “yediğinden yediren-giydiğinden giydiren” kapitalist tutumuna izin vermez bir toplumda yaşadığımız gerçeğini ne ortadan kaldıracak ne de inkar edebilecek bir “tılsım”a sahip değildir!

Ücret, kapitalist ile çalıştırdığı işçi(ler) arasındaki ilişkinin temelinde yer alır ve kapitalist üretim tarzının en önemli kategorilerinden biridir. Kapitalist -Fethullah’ın deyişiyle işveren-, işçiye vereceği ücreti, kendi kârını esas alarak belirler ya da kâr-ücret belirlenmesinin bunu esas alarak sağlanmasını ister. Ücret ve bağlı giderler ne kadar düşük olursa, kârı o kadar artacaktır. Kapitalistlerin “maliyeti düşürme”den söz ederlerken, sürekli olarak ücretlerin ve işgücü maliyetinin düşürülmesini başa almaları boşuna değildir ve “İslami” kapitalistlerin bir teki bile bu ilişki ve belirlediği anlayışın dışında hareket etmez. Kapitalizm, rekabete ve kâr hedefine bağlanan, kâr için harcamayacağı ve feda edemeyeceği hiçbir değer tanımayan bir sistemdir. Buna, dini değer diye sıralananlar da dahildir. “Sermayenin dini-imanı-vatanı yoktur” sözü, havada kalan bir hoş sedadan çok fazla bir şeydir ve maddi toplumsal ilişkilerin ifadesi olarak, kapitalist sermayenin durumunu belirtir. Bu bakımdan, hem “İslam’a göre işçi ücretlerini miktar olarak belirleyen doğrudan bir ayet veya hadis yoktur; zaten, zamanın ve şartların sürekli değişmesi de bunun böyle olmasını gerektirir” demek hem de işçi ile işveren arasındaki en adil, en hak tanır, en “işçiden yana” ilişkinin İslam tarafından sağlandığını iddia etmek; “insanın bu dünyada yaptığı zerre kadar bir iyiliğin mükafatını ahirette göreceği gibi, yine zerre kadar bir kötülükten dolayı da mutlaka cezalandırılacağı hususundaki îkazlara kadar İslam ahlâkının çerçevesini belirleyen bütün dinî emirler işçi haklarına da aynıyla yansımıştır. İşte, Müslümanların ücret anlayışı bu zaviyeden değerlendirilmelidir” demek, hiçbir somut dayanağa sahip olmayan bir safsatadan, boş ve temelsiz lakırdıdan ibarettir. Gülen,“eşit işe eşit ücret” talebini de, tüm iş ve mesleklerin “eşit emek, eşit yetenek gerektirmediği” ve “iş riskleri de farklı farklı” olduğu gerekçesiyle reddetmektedir. Bu konudaki anlayışı da tümüyle sakattır ve aslında bu talebi anlamadığını göstermektedir. Eşit işe eşit ücret, aynı işi aynı süre çalışarak yapan işçilerin farklı değil, aynı ücreti almalarıyla anlam bulur. Fethullah, “işçilerin eşit ücret almasının gerekmediği”ni, “bir inşaat işçisi özel bir eğitim ve yeteneğe gerek olmaksızın çalışabilir. Fakat aynı inşaatın mühendisi, fayans, mermer veya parke döşeyicisi ise ancak özel eğitim ve beceri ile işini yapabilir” gerekçesiyle izah etmeye çalışmakta; “omuzları üzerinde Hazreti Ömer’in kafasını taşıyana verilecek olan mükâfat ile, hiçbir fikir cehdinde bulunmadan sadece bedenî bir iş yapana verilecek mükâfat her halde aynı olmayacaktır ve olmamalıdır” ve “Gece-gündüz durmadan işini düşünen ve adeta yirmi dört saat mesai yapan bir insanla, birkaç saatlik çalışmadan sonra sırt üstü yan gelip yatan insanı birlikte değerlendirmek elbette âdilâne değildir” diyerek, bu talebin “ilahi sistem“e aykırı düştüğünü söylemektedir.

Kapitalizm vasıflı-vasıfsız (kalifiye-kalifiye olmayan) işgücü ayrımını en aza indiren bir gelişme seyri göstermesine karşın, kafa emeğiyle kol emeği arasındaki; kalifiye işgücüyle vasıfsız-‘düz işçilik’ arasındaki farkı tümüyle ortadan kaldırmaz, kaldıramaz. Bu farklılık durumu kapitalizm koşullarında ücret farklılıklarının dayanaklarından birini oluşturur. Ancak bunu, ortadan kaldırılamaz ve kaldırılmaması gereken “ilahi” ve zorunlu eşitsizlikler olarak görüp kutsamak ve sözüm ona emek gücü kalitesindeki farklılıklarla gerekçelendirmek, “hocaefendi”nin ileri sürdüğü türden iddia ve “dayanak”larla haklı gösterilemez ve kanıtlanamaz. Sorun, farklı türden işleri, emek zamanı olarak farklı sürede gerçekleştirilen işleri “eşitlemek” değildir. Eşit işe eşit ücret talebini böyle almak, sorunu ve talebi saptırmaktır. Bir işçinin kaba işlerde gün boyu çalışmasıyla fayans, parke döşeyen “usta”nın yaptığı işin emek gücünü harcama zamanı olarak, harcanan emek olarak bir farkı yoktur. Bu işlerin kol işçisi tarafından öğrenilmesi de zor olmayacaktır. Kapitalist süreç tüm işlerin vasıfsız emekgücü tarafından yapılabilir duruma gelmesini sağlama yönünde işlemektedir ve eğitim ve kalifiye özellikler, işçilerin büyük bir kesimi açısından düne göre bugün çok daha fazla söz konusudur.

Gülen ve İslam inancının tüm öteki istismarcıları, TUSKON, MÜSİAD üyesi kapitalistler ve Fethullahçı cemaat ve hareketin desteklediği AKP ve hükümeti, işçilerle ilişkilerinde, onların manevi kulluğundan önce maddi-somut kulluğunu esas alırlar. “Öte dünya”ya dair varsayımsal doğmalar değil, bu dünyanın parası, mallar, serveti ve bunların büyütülüp çoğaltılması esastır. İşçilere “yediklerinden, giydiklerinden verme”yi değil, onların işgücünden en azami ölçüde yararlanmayı ve çalışmalarının karşılığı olmayan bir “eksik ödeme”yle ücret/asgari ücret/maaş vb. ödeyerek kârı artırmayı; böylece kapitalist işletmelerin büyümesini sağlamayı gözetmektirler. Fethullah Gülen “Allah” ve “Peygamber” üzerine ne kadar kutsi sözler etse ve adlarına teminatlar sıralasa da, emek-sermaye; işçi-kapitalist ilişkilerinde; herkesin insanca yaşamasının esas alındığını kanıtlayan bir tek örnek bile gösteremez. Ne Tekbir Giyim’de, ne Kombasan ve İhlas Holding’de ne de TUSKON üyesi kapitalist işletmelerde böyle bir ilişki yoktur. Bu, olamaz ve gerçekleşemez şeydir.

Bir yanda petro-dolarları yığan Müslüman Arap şeyhleri, Suudi gericiliği, diğer yanda yoksul emekçiler; bir yanda tenekeler dolusu altın biriktiren ve zimmetine trilyonluk para geçirdiği için yargılanan Erbakan ve A. Gül gibi İslam politikacılarıyla milyon dolarlık villalarda lüks yaşam sürdüren “Cübbeli Ahmet” türü din bezirganı Müslümanlar, diğer yanda gece gündüz çalıştığı halde ihtiyaçlarını karşılayacak bir gelire sahip olamayan milyonlarca dindar emekçi. Bunların kardeşliği ve bu durumun “Allah isteği” olduğu üzerine Fethullahçı ve dini söylem bu büyük çelişkiyi bir ölçüde örtebilir, ama yok edemez.

‘Sıradan insanlar’ oldukları dönemde herhangi birikimleri olmayanlar, “selahiyetli” devlet ve hükümet yöneticisi, bakan, müdür ya da siyasi iktidar aygıtıyla ilişkili iş yapan işadamları durumuna geldiklerinde, çok kısa zaman içinde büyük zenginler haline gelmişlerdir. Bu, İslami politika ve politik gücün, dini, milyonlarca emekçinin yoksulluğu pahasına ve zenginleşmek için kullanmakta oluşuyla doğrudan ilişkilidir. İslam bunun ideolojik dayanaklarını oluşturmakta gecikmemiştir. Çok yakın iki örnek, Kemal Unakıtan ile T. Erdoğan ve ailelerinin çok kısa bir zaman içinde Türkiye’nin sayılı zenginleri içine girmeleridir. Unakıtan’ın oğlunun şirketi, hükümet ve devlet olanaklarını kullanma ve İslam’ı istismar etme sonucu, beş yıl içinde, ülkenin en büyük ilk on işletmesinden biri haline gelmiştir. Bir diğer örnek, Erdoğan’ın damadının yönetici olduğu Çalık grubudur. Bu kapitalist grup, AKP hükümeti ve bizzat Erdoğan’ın “işlerin kotarılması için iç ve dış bağlantılar kurulmasında” rol üstlenmesiyle birlikte faaliyet alanını genişleterek, büyük bir holding haline gelmiştir.6 Böylece, kendilerini “İslami dünyasının temsilcileri” arasında gören ve dindarlıkları ve muhafazakarlıklarıyla övünen ve hak-hukuk sorunlarında “Ömer’in adaleti”ni örnek aldıklarını söyleyen üst politikacı ve yöneticilerin yardımıyla, esas işi tekstil ve inşaat üretimi olan bir grup, içerde ve dışarıda devlet ve hükümet ilişkilerini kullanarak, enerjiden medya ve bankacılık alanına bir dizi yeni faaliyet sahasında iş yapma olanağı edinerek, ülkenin en önemli kapitalist işletmelerinden biri haline yükselebilmiştir.

Egemenlerle emekçiler; sömürücülerle sömürülenler; yöneticilerle yönetilenler arasındaki ilişkide, Gülen, egemenlerden yana, devlet “ricali”nin yanındadır. Halkın “devleti ve ricâl-i devleti omuzlarında” taşımasını savunur. Devlet ve rical-i devletin görevi ise, “merhametli bir çoban ya da şefkatli bir baba gibi” davranmasıdır. “Böyle bir toplulukta bütün müesseseleriyle maarif, fazilet duygusunu geliştirir; sevgi ve mürüvvet kapılarını açar; insanlığa şefkati ve herkesle anlaşıp uzlaşmayı öğretir. Onu, merhametsiz emellerden, süflî duygulardan, insanlık için yüzkarası olmaktan ve her türlü hoyratlıktan korur; bilhassa mukaddes mefhumlarına karşı saygılı yetiştirir.” Zaten İslam, zengin-fakir “dengesi”ni “içtimâî hayatı düzenleyici pek çok esas” ile; “Zekât, sadaka, kurban, kefâret, hibe, karz-ı hasen” ile sağlamıştır. “Tarihin şahadetiyle sabittir ki, bunlar hayata hayat olduğu dönemde, günümüzde olduğu gibi ne içtimaî tabakalar arasında uçurumlar vardır, ne de bu tabakaların birbirlerine beslemiş oldukları kin ve nefret.”(!) “Bu ilahî sistemde, işverenlerin mütekebbir (kibirli zorba) olmaları, servet ve mal yığmaları, sadece kendi saadetlerini düşünmeleri hoş görülmemiştir. Bütün bir millet olarak, elemleri de lezzetleri de paylaşma anlayışı geliştirilmiştir.

Gel de inanma!

Gülen söylediklerinin “afaki oluşu”nun farkındadır ve “Sözlerimin sonunda şunu ifade etmeliyim ki; anlatmaya çalıştığım bu hakikatler, ütopik bir hayatın destanlaştırılmasından ibaret değildir; aksine, asırlarca gaddar bir dünyanın en acımasız darbeleri karşısında dahi sarsılmayan ilâhî bir sistemin resmidir” deme ihtiyacı duymaktadır.

İşçi-işveren ilişkileri, soyut olmayan, üzerine ütopik hayaller kurularak geçiştirilemeyecek kadar somut, çarpıcı, göz önünde ilişkilerdir. Birbirleriyle uzlaşmaz karşıtlık halindeki iki sınıfın ilişkileridir; farklı ve karşıt çıkarların savunulması üzerinden oluşurlar ve temel karakter özellikleri açısından, uzlaşır olmaktan uzaktırlar. Bu iki öznenin (işçi sınıfı ve burjuvazi) bir arada olduğu toplumsal koşullar var olduğu sürece; adına ister kapitalist, isterse onun acımasız gerçek çelişkilerinin üzerini örtmek amacıyla ve dini adlandırmalarla, Hıristiyan, İslam ya da Yahudi densin, toplumsal sistemler, sömürü ilişkileri üzerine kurulu olmaya devam edeceklerdir. İşçi ve emekçilerin insani yaşam olanaklarını elde etmeleri ve tüm gereksinmelerinin karşılanmasını esas alan bir sistemde yaşayabilmeleri ise, ancak sömürü ilişkilerinin son bulmasına bağlıdır. Üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti son bulmalı ve kolektif-toplumsal mülkiyete geçirilmelidirler. Emekgücü sömürüsünü olanaklı kılan emek-sermaye ilişkisi; burjuva-işçi farklılaşması son bulmalıdır. Var edilmiş farklılıkları ve ayrıcalıklarıyla “bahşedilmiş” İslam’ın böyle bir özelliği yoktur. Kapitalist-emperyalist sistemin başka sözcü ve savunucularıyla birlikte İslami politikanın Fethullahçı varyantının hedefi de, işçi sınıfı ve emekçilerin sömürüden kurtuluşunun önüne set çekmektir.

Herhangi işçi ya da itaate ve mevcut sosyal-iktisadi ve politik durumun kaçınılmazlığına iman etmeye ikna edilmiş bir emekçi, her konuda bin dereden kum toplayarak iman etme ve kaderine boyun eğme yönünde “aşılmaz” bentler oluşturan Fethullahçılığın emek-sermaye ilişkilerinde ya da sermaye devleti ve hükümetleriyle halk kitleleri arasındaki ilişkilerde kapitalistlerle devletine karşı mücadeleden yana bir düşünce taşımaması ve önermemesini, dinin ve Fethullahçı “Türk Müslümanlığı”nın rolü açısından irdeleyebildiği zaman, Gülen’in ağlamaklı vazlarının yalan üzerine kurulu olduğunu rahatlıkla görebilecektir.

EMEKÇİLERİN ZOR İKİLEMİ VE MÜCADELE ZORUNLULUĞU

Dini inançları, emekçilerin açlık, yoksulluk ve işsizlikten kurtulmaları bir yana, bu yöndeki en küçük bir iyileştirmeyi bile bugüne dek sağlayamadı. Yüzyılların, hatta bin yılların biriktirdiği inanç, onlara, “göksel kurtarıcı”ya iman etmede kusursuz davranarak, kurtulmayı beklemeyi öğütlüyordu. Peygamberler ve halifelerle tüm çağların dini liderleri, “şükretmesini bilin, rızkınıza rıza gösterin, bilin ki size o uygun görüldü” demişlerdi. Osmanlı padişahları, kendilerini halife sultan ilan ederek ve yanlarına Şeyhülislamları da alarak, dini, saltanatlarının aracı haline getirirlerken de, emekçilerden biat etmeleri istenmişti. Cumhuriyet tarihi boyunca da, din istismarcılığı ve dinin politik yönetimin kitleleri yönlendirme, çekip-çevirmede en etkili araçlardan biri olarak kullanılması devam etmişti. Onlar da, içinde bulundukları yoksunluk ve yoksulluktan kurtulma umuduyla sığındıkları ilahi gücün “adaleti”ne güvenerek, yüzleri yere bakar durmayı ve “ilahi adaletin gerçekleşmesini” beklemeyi sürdürdüler.

Kapitalist gelişme, iletişim ve ulaşımın kolaylaşması, teknoloji kullanımındaki artış, dinsel politika ve örgütlenmelere yeni olanaklar açtı. Laiklik-Şeriatçılık çatışması üzerine yaygın propagandaya karşın, “rasyonalist-modernist ve laik” burjuva yöneticileri dahil, sermaye kurumlarıyla partilerinin hemen tümü, geleneksel önyargıların, doğma ve hurafelerin gücünden yararlanarak, kitleleri itaat içinde tutmaya özel bir önem verdiler. F. Gülen gibi cemaat ve tarikat yöneticileri, “din büyüğü” ve “hürmetli efendi”ler olarak bu toprakta ortaya çıkarak, emekçileri sadece bedenen değil, ruhen de kul olarak kalmaya çağrıyı sürdürdüler. Bir yanda kitlesel yoksulluk, açlık, işsizlik ve bunların getirdiği iktisadi-sosyal ve psikolojik yıkım ve umutsuzluk; öte yanda “İslam’a sıkıca sarılarak kurtuluşa gidileceği” vaazı! Çağrı, umutsuzluktan sözüm ona kurtuluşa ve umuda gidişeydi! Kapitalizm, işçi ve emekçiyi her gün her saat maddi, somut ve elle tutulur gerçeğin acımasızlığıyla yüz yüze getirirken, ona, beklemeyi, kaderine rıza göstermeyi, işverenine, devletine, yönetici sınıfına bağlı ve sadık kalmayı öğütleyen dinsel ve cemaatçi söylem de kurumsallaşmasını ve yaygınlaşmasını sürdürdü. Din istismarcıları, kitlelerin doğa ve toplum olaylarının bilgisine sahip olamayışlarını ya da önyargılı ve kaderci anlayışlarla bakışını sömürdüler ve onları, bu doğma ve önyargıların gücüyle yönlendirmeyi esas aldılar.

Ancak iktisadi-sosyal gelişmelerle birlikte yığınları kuşatan koşullar, bir sorgulamayı da kaçınılmaz kılıyor, sorgulama ihtiyacı ve tutumuna güç veriyor, onu adeta kışkırtıyordu. Bu çelişik ilişkiyi sorgulamak, hem zordu hem de zorunluydu. Yaşamın maddi olguları, “kadere kurban” gösterilen işçi ve emekçinin gözü önünde, kendilerini dayatır şekilde duruyorlardı. “İslamcı sermaye” diye kategorileştirilen ve dini düşünce, anlayış ve inanışları istismarda diğer kesimleri geride bırakan sermaye kesiminin, kapitalist gelişmeyle iç içe, ondan etkilenerek ve kendi “ritüelleri”ni onun reklam ve mübadele ilişkilerine katarak etkisini artırması, bu kesimlerin sistem ile “kaynaşmaları”nı hızlandırırken, ekonomik, siyasal ve sosyal farklılaşma, “İslam içi ve zengin-fakir uçurumu”nu da görünür kılacak şekilde belirginleşiyordu. Yoksul ve dindar emekçi kesimler ile sayısal olarak ve sahip oldukları servetleriyle giderek büyüyen İslam zenginleri arasındaki farklılıklar uçurum oluşturmak üzere büyüyor, “İslam kardeşliği” söylemini yalanlayan somut veriler çoğalıyordu. Görüldü ki, artık camiler salt ibadet alanları değil, ticari komplekslerle birlikte planlanıyor, kumandalı seccadeler kullanılıyor, zengin ‘inananlar’ın evlerini süslü mescitler renklendiriyor, türban ve tesettür defileleri düzenlenerek, meta üretimi ve değişimi sürecine inançların dolaysız dahili sağlanarak giriliyor. Son modern Hammer’lerle gezen zengin “Müslüman Hanımlar”la “Cübbeli Ahmet” türü milyon dolarlık şatolarda yaşayanlar, asgari gereksinmelerini karşılamakta zorlanan emekçilere “kaderlerine rıza göstermenin Allah emri olduğu”nu vaaz eden “din uleması”na mensup ve milyar dolarlarla çekip çevrilen bir cemaat örgütlenmesinin tepesindeki Fethullah ‘Hocaefendi’ gibi kişilerle aynı kulvarda politika yapıyorlar. Gülen ve onun desteklediği AKP ve hükümeti, yoksullara karşı sermaye gücü olarak çalışıyor vb.

Bütün bunlar, sermayeye karşı mücadeleye atılmaktan başka bir yol olmadığını, “inanan” ya da “inanmayan” tüm emekçilerin önüne giderek daha net olarak getiriyor. Göz bağından sıyrılma, salt ihtiyaç değil, kaçınılmazlık olarak da günceldir. Tüm milliyetlerden, dini inanç ve kesimlerden işçi sınıfı ve emekçilerin kendilerini kurtuluşa götürecek devrimci eylemde ve düşüncede birleşmeleri için, yaşam ve birikmiş aklın ve bilimin ürünleri, bugün çok daha fazla olanak sunmaktadır. Emekçilerin daha geniş kesimleri bizzat kendi yararları için er geç bu yola girecek ve hurafe ve dogmaların gücüyle kendilerini alıkoymaya çalışanların barikatlarını yıkacaklardır. Zorlu ikilemin getireceği yer budur.

 

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑