Irkçılık, Şovenizm ve Milliyetçilik Üzerine Birkaç Söz

Farklı etnik toplulukların bir tarihsel süreç içinde ve belli topraklar üzerinde şekillenen iktisadi-sosyal ilişkiler içindeki ruhi biçimlenmeleriyle ve kendi aralarında geliştirdikleri dil birliğiyle uluslaşma yolunda ilerlemeleri, bugünkü çok sayıda ulusun ve ulusal toplulukların varlık temelini oluşturuyor. Uluslar, belirli bir toprak üzerinde birlikte yaşayan, birbirleriyle iktisadi-sosyal ilişkileri olan, bu ilişkiler içinde ruhi şekillenmede ve dilde birliği gerçekleşen toplulukların hareketiyle ve kapitalizmin gelişme sürecinde şekillendiler.

Tarihsel eğilim tek uluslu devletlerin oluşması yönündeydi. Kapitalizmin anavatanı Avrupa başta olmak üzere Amerika ve Asya’da çok sayıda ulusal devlet bu tarihsel eğilime uygun olarak birbiri ardına ve bazıları gecikmiş olarak ortaya çıktılar. Feodal merkezi imparatorlukların olduğu topraklarda ise, kapitalizmin eşitsiz ve dengesiz gelişmesiyle dolaysız bağlı olarak birden fazla ulus ve ulusal topluluk içinden onların tipik olarak en gelişmiş olanı, devlet hakimiyetini eline geçirerek diğerlerini boyunduruğu altına aldı.

Kapitalizmin bir dünya sistemi olarak şekillenmesi ve tekelci sermayenin hakim güç haline gelmesinin sonuçlarından biri de az sayıdaki emperyalist ve gelişmiş güçlü devletin çok sayıda diğer ülke ve ulusu bağımlılık ilişkileri içine alması, topraklar, pazarlar ve zenginlik kaynakları üzerinde denetim kurmasıydı. Uluslar ezen ve ezilenler olarak farklılaştılar. Şovenizm ve ırkçılık ile fetih politikaları, işgal ve sömürgecilik arasında birbirini besleyen ve tamamlayan bağlar güçlenirken, sömürgelerin, bağımlı ulus ve halkların ulusal hak eşitliği ve bağımsızlık için mücadeleleri de yaygınlaşmaya başladı.

Uluslar arasındaki bu ilişki, başlıca olarak ‘deniz aşırı’ ya da sınırlar ötesi işgal ve sömürgeleştirme durumuyla çok uluslu merkezi devletler içindeki ezen-ezilen ulus ilişkileri yönünden bazı farklılıklar göstermekle birlikte; ezen ya da sömürgeci ulusun hakim sınıfları tarafından toprakları işgal edilen, sömürgeleştirilen ya da boyunduruk altına alınan ulusa iktisadi, sosyal, kültürel ve diğer hemen her alanda dayatmalarda bulunulur; kendi kültürü ve dilini özgürce geliştirmesinin önü kesilir ve egemen kültür ve dilin benimsetilmesi için çeşitli yöntem ve araçlar kullanılırdı. Buna rağmen, sömürgeciliğin bu dayatılmasının “deniz aşırı” ya da “sınırlar ötesi” işgalcilik durumunda, toprakları işgal edilen ulusun varlığının görmezden gelinmesi daha zordu; işgal ve ‘dış düşman’ olgusu gizlenemeyecek kadar belirgindi. Merkezi devletin bir ulusun devleti olarak şekillenmesi ve devleti oluşturan ulusun -o ulusun hakim sınıfı ya da sınıflarının- devlet sınırları içinde kalan tüm öteki ulus ve ulusal topluluklar üzerinde hakimiyet kurması durumunda ise, ezen ulusun çıkarları için, ezilen ulus ve ulusal toplulukların varlığının inkarına özel bir ağırlık verilmesi; onların kültürel-ulusal ve dil ile ilgili farklı özelliklerinin reddedilmesi daha fazla öne çıkıyordu. Bu ikincisi esas olarak merkezi feodal imparatorlukların bulundukları topraklarda ortaya çıktı. Bu tür ülke ve devletlerde, ulus devletin egemen burjuvazi, kendi ulusal devletini örgütlerken, siyasal, iktisadi ve kültürel olarak tek sınıf ve tek ulus çıkarlarını “ulusal tek gerçek” ilan etmesi ve diğer ulus ve ulusal toplulukların varlığını yok sayması tipik bir özellikti. Kapitalizmin eşitsiz ve dengesiz gelişmesinin sonucu olarak daha önce uluslaşma sürecini sancılı yaşamış veya henüz tamamlayamamış ya da tamamladığı ve ulusal kurtuluş mücadelesine giriştiği halde bunu başaramamış halkların, ulusal devletini kurma kavgasına girişmeleri karşısında hakim ulus burjuvazisi tek ulusçu şoven ve inkarcı politikayı güç dayatmasıyla kabul ettirmeye çalışıyordu.

IRKÇILIĞIN VE ŞOVENİZMİN TOPLUMSAL ÖRGÜSÜ YA DA “TOPLUMSALLAŞMA”SI

Kapitalizmin basitten karmaşığa, manifaktürden makineli üretime ve tekellerin hakimiyetine doğru gelişme seyri içinde gerçekleşen merkezileşmesi, hakim ulus burjuvazisinin farklı sınıf ve ulusların varlığını ret politikalarının dayanağını oluştururken, kapitalist rekabet ve burjuvazinin kendi pazarına hakim olma ihtiyacı ve anlayışı onu ‘sınırlarla bölünme’ye ve “ulusal” savaşlara sürüklüyordu. Burjuvazi bu nesnel durum ve gelişmeyi dayanak ediniyor; hakimiyetini tesis etmek ve sürdürmek üzere “herkesin çıkarlarını temsil etme” iddiasıyla ortaya çıkıyor; dışındaki sınıf ve tabakaların kendisiyle uyumlu olmalarını ve biat etmelerini istiyordu. O, “hakim ulus” konumundan da, ezilen-bağımlı ve sömürge ulusların asimilasyonuna yönelik politikalar izliyordu. Hakim ulus egemen sınıfı bir yandan “herkesin bir ve aynı haklara sahip olduğu” söylemiyle “özgürlük” ve “hak eşitliği” propagandası yürütüyor, diğer yandan “farklılıkların yok edilmesi”[1] amaçlı asimilasyon, o da olmazsa açık baskıyla sindirme politikası izliyor; herkesin hakim ulusun, onu tamamlayan ve ancak onun içinde var olabilecek bir parçası ya da unsuru olmasını dayatıyordu. Milliyetçilik, yurtseverlik, şovenizm ve ırkçılık kavramlarında ifadesini bulan anlayış ve politikalar bu sosyal-iktisadi ilişkiler zemininde boy verdi. Bir ulusun bağımsızlığı ve çıkarlarının savunulmasıyla bunun başka ulus ve halklara karşı baskı, sindirme, boyunduruk altına alma ve yok sayma duygu, düşünce ve politikası olarak şekillenmesi birbirleriyle çatışmayı da içeren iki farklı eğilimdi. Irkçılık ve şovenizm, başkaca ulus ve ulusal toplulukların hakim ulus içinde eritilmesi-etkisiz kılınması ya da bunun başarılamaması durumunda şiddetle “yok edilmesi” ve sınırlar dışına sürülmesini politika ediniyor; ezen ulusun emekçilerinin kendi uluslarının başka uluslar ve ulusal topluluklar karşısındaki ayrıcalıklarını “üstün millet” (!) görüşü açısından haklı görmeleri ve bu ulus ve ulusal topluluklara karşı girişilen saldırı ve asimilasyona sessiz kalmaları amacıyla üst sınıfların ideologları, politikacıları, sosyologları ve tarihçileri tarafından yaygınlaştırılıyordu.

Sömürgeleştirilen halklar bir yandan asimilasyoncu politika ve kültür dayatmasıyla egemen ulus içinde eritilmeye çalışılırken, diğer yandan en basit insani haklardan dahi dışlanıp yoksun bırakılıyorlardı. Böylece yok oluş dayatmasıyla -bu ancak bir süreç içinde gerçekleşebilir ya da gerçekleştirilmesi olanaksız hale gelir ve ilgili halk ulusal kurtuluş savaşına girişerek kaderini kendi ellerine alır- aşağı gruplar/ ‘alt insan toplulukları’ muamelesi iç içe geçiyor; ulusal hak eşitliğinin inkarı, ulusların boyunduruk altına alınarak kaynaklarının sömürülüp yağmalanması haklı gösterilerek devlet tarafından kuramsal “doğru” olarak sunuluyordu.

İngiliz, Hollandalı, Belçikalı, Fransız ve Portekizli sömürgecilerle 20. yüzyılın en saldırgan ve fetihçi gücü ABD’nin politikalarında, bu iki unsur bir aradaydı. Feodal aristokrasi, daha sonra da burjuvazi, beyaz ırkın üstünlüğü fikriyle hareket ettiler ve “aşağı-geri halklar” olarak gördükleri halklara karşı vahşi uygulamaları “uygarlaştırmanın gerekleri” olarak göstermeye çalıştılar. Fransız burjuvazisi, kendi kültürünü “insanlığın eğitimi için” evrensel bir işlevle yükümlü görüyor; Fransız sömürgeciliğini, Afrika halklarının “uygarlaştırılması” politikası olarak sunuyordu. Bu, sömürge ve bağımlı ulusların yağmalanması politikasının aklanarak mükafatlandırılmasıydı. İngiltere bir tür sömürge imparatorluğu olarak da adlandırılabilecek şekilde, 19. ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinin “deniz aşırı” en büyük gücüydü. Hindistan’dan Afrika’ya kadar geniş toprakları “medeniyet götürme” iddiasıyla sömürge bağımlılığı içine almıştı ve bu halkların kaynaklarını yağmalamayı onlar için “ilerleme” olarak gösteriyordu.

ABD emperyalizminin temsilcileri ise kendilerine “dünyayı kurtarma” misyonu biçiyorlardı. “Seçilmişlik” miti Siyonist ırkçı propagandanın en önemli unsurlarından birini oluşturuyordu.

Naziler, “ari ırk”ın dünya ölçeğinde hakimiyetinin teorisini ve politikasını yaptılar. Kalıntıları ve özlemcileri aynı çizgiyi sürdürüyorlar. Türk şovenizmi “Türkün üstün meziyetleri-ululuğu” üzerinden Rumlara, Ermenilere, Kürtlere karşı düşmanlığı geliştirdi.

Irkçı-şovenist politikanın en sert ve bariz örnekleri Nazi Almanya’sının Yahudi kırımında, Güney Afrika beyaz yönetiminin Siyah Afrikalılara karşı yok etme siyasetinde, Siyonistlerin Filistin Arap halkına karşı politikalarında yaşandı. Fransız gericiliğinin Afrika’daki barbarlığı 20. yüzyılın ortalarına kadar devam etti. Cezayir halkının ulusal kurtuluş savaşını kana boğma politikası 1962’de, bu mücadele başarıyla sonuçlanana dek sürdürüldü. Fransız emperyalistleri günümüzde de Afrika’daki entrikalarını bu halkların yararına gösterecek denli yüzsüzlüğü sürdürüyorlar. Türk devlet ve hükümetlerinin Ermeni kırımı, Rum nüfusu göç ettirme ve Kürtlere karşı inkarcı-asimilasyoncu politikası bunlara eklenebilir örneklerden bir diğeridir.

Bu politika, Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarının demokrasi ve özgür yaşam olanaklarını ancak büyük ve gelişmiş ileri güçlerin (emperyalistler) müdahaleleriyle elde edebilecekleri propagandası eşliğinde ve bazı bakımlardan daha da gelişmiş ve inceltilmiş yöntemlerle günümüzde de devam ediyor. Neoliberal burjuva-emperyalist çetelerin yönlendirmesi ve kontrolünde, uluslararası sermayenin olanaklarıyla donatılmış ‘medya’ desteğinde sürdürülen bu politika, bağımlı-ezilen ulusların bağımsızlık mücadelelerine karşı, mücadeleyi etkisizleştirme işlevi görmekte ve bu halkların saflarında büyük tahribatlara neden olmaktadır.

Ezilen ulusların kurtuluş ve hak eşitliği mücadelesinin hakim ulus emekçileri, özellikle de kent küçük burjuvazisi tarafından kuşku ve tepkiyle karşılanmasının önemli etkenlerinden biri, herkesin ezen ulus kültürüyle yetiştirilmesi ve farklı etnik kökenlerden toplulukların kendi ana-babalarından ve onların eski kuşaklarından aktarılarak biriktirilen kültürlerinden uzaklaştırılmaları için sürdürülen eğitimdir. Ezen ulus burjuvazisinin “milletin eğitimi” için bir kültür olarak kurumsallaştırdığı milliyetçilik, farklı etnik kökenden ve uluslardan olanlara karşı şovenizmin boy vermesini ve “yurttaşlar kitlesi”nin henüz önemli bir güç oluşturmaya devam eden kesiminin etki altına alınmasını kolaylaştırmış; ezen ulusa mensup kitlelerin diğer devletler karşısında olduğu kadar kendi ülkesinde kendiyle bir arada yaşayan ancak farklı ulus ve topluluklardan olanlara karşı da devleti “kendi devleti” olarak benimsemesine; devlete, onun kurumlarına ve bu kurumlardan biri olarak hükümete karşı mücadeleyi “yıkıcı ve bölücü” saymasına yol açmıştır. Ezen ulus milliyetçiliği – şovenizminin bu özelliği, kolektif kabul görmüş, toplumsallaşmış / toplumsallaştırılmış diğer değer yargıları, sembol ve anlayışlar gibi kitlesel etki işlevi görmekte; “ideal”leştirilen ulusal değerler üzerinden kendi devletine dokunulmazlık atfetmektedir.

Bu özel ve kutsanmış-popüler rol, diğer yandan ırkçı- şoven anlayışların devlet ve burjuva partilerinin politikasında kolektif kimliğe bürünmesi ve örgütlü – ‘resmi’ kurumsal kimlik kazanmasını kolaylaştırmakta, böylece bireylerin veya şu ya da bu grupların şovenist politika ve tutumlarından yüzlerce kat daha tehlikeli bir durumun oluşmasına yol açmaktadır. Kendini “ulusun hizmetinde” gösteren burjuva devleti, bir sınıf egemenliği aracı olarak diğer sınıf ve kesimler üzerinde baskı gücü oluşturmasına rağmen, onların da içinde yer aldıkları “ulusun devleti olma” görünümü ve iddiasıyla bu etkiyi diri tutmakta; burjuvazi için ve onun adına kitleleri böylece “ulusal birlik” ve “aynı ulusun bireyleri olma” söylemiyle kontrol altında tutmaktadır.

IRKÇILIK VE ŞOVENİZMİN KİTLESEL YIKIM-KİTLESEL YOK EDİŞ KARAKTERİ

Irkçılık en ilkel ve kaba biçimiyle bir ırkın “diğerlerine üstünlüğü” teori ve düşüncesine dayanır. Irkçı teorilere göre “üstünlük” göstergeleri kategorisindeki gelişkin fiziki özellikler, zeka ve kültür kalıtım yoluyla kuşaklar arası geçiş yapar ve “üstün ırklar”ın diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürmeleri böylece “doğal yasalar çerçevesinde” ve meşru olarak gerçekleşir! Farklı “ırklar”dan ve etnik kökenlerden toplulukları birbirleriyle düşmanlaştıran bu ayrıcalıklar politikası, “geri ve henüz yeteri düzeyde gelişmemiş” halklara karşı kapitalist barbarlığı ve bu halkların hegemonya altına alınmasını “kaçınılamaz sosyal gerçeklik” sayar.

Eski Yunan’da, Köleci Roma İmparatorluğu’nda, eski Mısır’da egemen olanlar, kendi dışındakileri “ikinci sınıf, köle ve hizmetçi” topluluklar olarak değerlendirirlerken, İsrailoğulları “Tanrı tarafından kurtarıcı olarak seçilmiş oldukları” iddiasında bulunuyor; İspanyol sömürgeciler Amerika kıtasını “keşfettikleri”nde, kıta halkına karşı giriştikleri katliamı, onların “insan dahi sayılamayacak kadar ilkel oldukları” ırkçı savıyla meşru gösteriyorlardı.

“Beyaz adamın misyonu” üzerinden geliştirilen ırkçılık, sömürgeci fetihlerin örtüsüydü.  Avrupalı “özel misyon sahibi beyaz ırk”ın egemenleri soykırımlara varan şiddet hareketlerini, “ilkel-barbar” halkların “medenileştirilmesi” için kaçınılmaz uygulamalar olarak sundular. Asya, Afrika ve Uzak Doğunun Hindistan gibi ülkelerinin sömürgeleştirilmesi benzer gerekçelerle meşrulaştırıldı.

Beyaz ırkın “bu üstün” ve “özel misyonu”, Amerika kıtasında yerli halklara Amerikan saldırısı olarak devam etti. ‘Kızılderili’ halkın yüzbinlercesi kırımdan geçirilerek toprakları işgal edildi. ‘Amerikan ulusu’, yerli Amerikalıların (Kızılderililer ve diğerleri) ‘soykırım’dan geçirilmesi ve Siyah ırkın köleleştirilmesi üzerinden oluşturuldu.[2]

19. yüzyıl ‘Amerikan Tarihi’, Kızılderililere ve Siyahlara karşı ırkçı vahşetin tarihi oldu. Beyaz işgalci ve egemen için Kızılderilileri öldürmek serbestti. Başlarına ödül konmuştu ve onları öldürmek ceza nedeni sayılmıyordu. Kitlesel yok etme politikası sonucu, Kızılderili nüfusu 1850’lerde 150 bine,1880’de 20 binin altına kadar düştü/düşürüldü.

Amerikan ırkçılığını besleyen diğer kaynak Siyah ırkın köleleştirilmesiydi. 1850’de 3 milyon iki yüz bin civarında Siyah köle olarak tutulmaktaydı. 1860’da bir Siyah köle 1300-2000 dolara satılıyordu. Beyaz Kontra olarak da tanımlanabilecek olan Ku Klux Klan’ın cinayetleri devlet korumasındaydı.

Beyaz ırkın ayrıcalığı sadece 19. yüz yılda değil, 20.yüzyılda da okulda, lokantada, tuvalette, kütüphanede devam etti. Theodore Roosevelt, Kızılderililere karşı politikaları; Kızılderililerin katledilmeleri ya da topraklarından zorla sürülmelerini ‘Anglosaksonlar’ın “ileri ve gelişkin ırk oldukları” teziyle haklı göstermekteydi. Beyaz-Siyah evliliği 1883’e dek yasaktı. Irkçı ayrımcılık yasal düzeyde 1954’e kadar yürürlükte kaldı. Bu tarihte ise, “eşit, ama ayrı tutulma” maddeleri anayasaya kondu.[3] Siyahlara karşı ırkçı ayrımcılık yakın döneme kadar devam ede geldi. Siyahlar Beyaz derili olanlarla aynı okulda okuyamaz, toplu taşım araçlarına onlarla birlikte binemez, aynı semtlerde ve iç içe oturamazlardı. Bunu olanaklı kılan ise doğrudan doğruya tekelci burjuvazi ve onun devlet erkini oluşturan siyasal-askeri aygıttı.[4]

ABD okullarında ırk ayrımcılığına karşı yasal önlemler esas olarak ancak 1950 li 60’lı yıllarda yürürlüğe konabildi. 1961’de “Amerikan vatandaşlarının ırk ayrımcılığı olmaksızın ‘eşit istihdam’dan yararlanması” yönünde girişimleri olan Kennedy, bir suikastla öldürüldü. Yüz yıllarca süren/sürdürülen ayrımcı-ırkçı politikaların sonucu olarak, Beyazlar, Siyahlarla bir araya gelmeyi reddediyor, Beyaz ve Siyahların aynı semtlerde oturmaları yönündeki girişimler başarısızlığa uğruyordu. Siyah ırktan olanlar “sağlık alanında ilerleme kaydetme” gerekçesiyle kobay olarak kullanılıyor, bulunan ilaçlar ise öncelikle zengin Beyaz egemenin hizmetine veriliyordu. ABD egemenleri, bu ırkçı uygulamaların dünya ölçeğinde açığa çıkması nedeniyle1997’de “özür dileme” ikiyüzlülüğüyle tepkilerin önünü kesmeye yöneldiler. 1998 yılı verilerine göre Beyaz çocukların %16’sı, Siyah çocukların ise %41’i yoksul olarak, yoksul ailelerin çocukları olarak doğuyorlardı. Dünyanın bu en gelişmiş, en zengin ve her bölgesinde ordular bulunduran ülkesinde, Siyah yoksullar, 50 milyon barınaksız ile birlikte, gettolarda yaşıyor ve başka yerlere gidebilecek olanak dahi bulamıyor ve toplumsal yaşamdan soyutlanıyorlar. Bu o denli belirgin bir olgudur ki, Bil Clinton 1995’te, “ırk ayrımcılığı ABD’nin daimi lanetidir” diyerek durumu kabullenmişti. Bu durum, milyonlarca Siyah’ın on yıllar boyu ırkçı ayrımcılığa karşı sürdürdüğü mücadele sonrasında ve ‘çok yakın’ denilebilecek bir süre öncesinde ancak değişebildi.

J.W. Bush çetesinin yönetimindeki 2000’ler ABD’sinin, Huntington’un “Medeniyetler Savaşı” teorisinde de ifadesini bulan “İslam Dünyası”nı (!) terörle topyekûn ilişkilendirmesi ve “Genişletilmiş Ortadoğu ile Kuzey Afrika”ya “demokrasi ve özgürlük götürmek” üzere bir tür “Haçlı” politikası izlemesi salt sömürgeci yayılmacılığın değil, “üstün ve kurtarıcı misyona sahip” olma iddiasının da güncelleştirilmiş biçimlerinden biridir.

Beyaz ırkın üstünlüğü teorileri 19. ve 20. yüzyıllar Avrupa’sında da revaçtaydı. Buna göre, Beyaz ırk gelişmiş üstün vasıflara sahipti ve bu üstünlük ona “daha geri olanlar”ı ya da “geriden gelenler”i yönetme ayrıcalığı sağlamalıydı! F. Nietzsche gibi ideologların teorilerinden de güç alan Nazi faşizmi ve ırkçılığı, bu ırkçı anlayışı başka halkların kırımına dönüştüren politikanın en uç örneklerinden birini oluşturuyordu. Faşizm başka halklara karşı ırkçılık ve şovenizmin körüklenmesi ve bu “aşağı halklar”ın katledilmesinin hak sayılması da demekti. Nitekim yalnızca Nazi faşizmi örneğinde değil, faşist diktatörlüklerin hakim olduğu hemen tüm toplumlarda ve faşist partilerin politikalarında kendi ulusu dışındaki ulus ve halklara karşı düşmanlık en önemli özelliklerden biriydi.

Nazi ırkçılığı ve faşizmi, dönemin sözde en demokrat devletleri dahil, birçok ülkenin yöneticilerini kendi şoven milliyetçiliklerinin teorisini geliştirmede motive edici rol oynadı ve elli milyondan fazla insanın ölümüyle sonuçlanan dünya ölçeğindeki bir savaşla yenilgiye uğratılmasından sonra da İspanya’dan Filipinler’e, İran’dan Şili’ye birçok ülkede faşist barbarlıklara ilham kaynağı olmaya devam etti. Güney Afrika’da ırkçı beyaz azınlık tarafından onlarca yıl sürdürülen Siyah çoğunluğa karşı ırkçılık Nazi ideolojisinden beslenirken en büyük desteği Amerikan emperyalistlerinden aldı. Irkçı-faşist kırımın hedefi olan Yahudiler, galip devletlerin desteğinde yerleştirildikleri topraklarda Filistin Arap halkına karşı ırkçı politika izlemekten geri durmadılar. Filistinliler topraklarından sürüldü, binlercesi katledildi ve tüm bunlar “Tanrı tarafından seçilmiş kurtarıcı halk-ulus olduğu” saçma iddiasıyla “İsrailoğullarının hakkı” olarak kutsandı. Bu Siyonist-ırkçı politikanın ilk sırada gelen destekçisi ise, dünyanın kendini en ileri, en demokratik ve özgürlükten yana gösteren gücü Amerikan emperyalizmiydi.

TÜRK ŞOVENİZMİNİN DEVLETÇİ KARAKTERİ

Türk devleti çok uluslu Osmanlı İmparatorluğundan ‘arta kalan’ topraklar üzerinde kurulduğunda, Balkan Savaşları’yla ve Birinci Dünya Savaşı sürecinde kaybettiği topraklar üzerinde birçok ulusal topluluk kendi ulusal devletlerini kurmuş; ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ olarak adlandırılan devlet sınırları içinde Kürtlerin yanı sıra Arap, Rum, Ermeni, Suryani toplulukları kalmışlardı. Türk nüfus dışındaki en kalabalık ulusal topluluk Kürtlerdi. Kürtlerin üzerinde yaşadıkları topraklar ilkin Osmanlı İmparatorluğu ile Pers İmparatorluğu-İran Safavi Devleti arasında (1639) bölündükten sonra, ikinci kez birinci dünya savaşıyla pazarların, nüfus alanlarının ve toprakların emperyalist yeniden paylaşımı sonucu bölünmüş; etkin güçleri Fransız-İngiliz emperyalistleri olan devletlerin himayesinde Irak ve Suriye ile “bağımsız Türk Devleti”nin sınırları içinde kalan Kürt nüfus birbirinden ‘suni’ sınırlarla ayrılarak, farklılaşan bir gelişme sürecine girmişlerdi. En kalabalık kesim Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırları içindeydi. Türkiye Kürtleri, kapitalizmin gelişme seyrine bağlı olarak sonraki süreçte en gelişmiş Kürt kesimini oluşturdular.

Türkiye Kürtlerinin, Türk Devletinin kuruluşu öncesinden başlayarak ve aralıklı olarak gerçekleşen isyanlarının başlıca ve temel nedeni, ‘Türk ulusçuluğu’nun Kürtler başta olmak üzere diğer ulusal toplulukları ve haklarını ret etmesiydi. Türk burjuvazisi ‘son’ ve en modern Kürt isyanına; bu isyanın ateşlediği Kürt ulusal mücadelesinin kitlesel boyutlar kazanarak inkarcılığı fiilen geçersiz kılmasına dek, Kürtleri “Türk sayarak” (!) hem ulusal varlıkları ve haklarını reddetti hem de “bu Türkler”i (!) Türk nüfus içinde asimile etmek üzere kültürel-politik-ideolojik ‘yeniden şekillendirme’ye tabi tuttu. Türk şovenizmi, Avrupalı ‘Beyaz Adam’ın kendini yükümlü ve yetkili kıldığı işlevi ve özel olarak da 1930-40’lı yıllarda bu kıtayı baştanbaşa ateşe atan ve dünya halklarını alevle imtihana sürükleyen Nazi kıtalarına yön veren düşünce sisteminden “feyz” alarak gelişti. “Türkçülük” akımına göre, Türkiye toprakları üzerinde ve devlet sınırları içinde yaşayan herkes Türk’tü. Türk egemenleri, Türk ulusundan olmayanların “ancak Türk’e hizmet edebilecekleri” propagandasıyla ezen ulus şovenizmini körüklerken, ideolojik gıdalarını aynı zamanda “ari ırkın üstünlüğü” teorisinden almışlardı. “Türk Tarih tezi” ve “Güneş Dil Teorisi”yle Türk ve Türk’e dair özelliklerin “ayrıcalığı” ve “mutluluk kaynağı” olduğu iddiası, “ulusal eğitim ve şekillendirme”nin dayanağına dönüştürüldü. Bu teori, Türk olanı “üstün özelliklere sahip ve ayrıcalıklı olmaya layık” gösteren ırkçı bir teoriydi. İttihat ve Terakki yönetiminden başlayarak günümüzün muhafazakar milliyetçi Türk politikasına, yüz yıla yakın süredir “Türk’ün gücü”, “Türk’ün ululuğu”, “Türk’ün dünyaya bedel oluşu” üzerinden Türk olma “mutluluk” nedeni ve kaynağı gösterilerek sürdürülen propagandanın temel özelliği budur. Şovenizm böylece bizzat devlet ve kurumları eliyle, hükümetlerin ve sermaye partilerinin politikalarında, eğitim sistemi ve politikası aracıyla ve kesintisizce sürdürülen kültürel, ideolojik “terbiye edicilik ve şekillendirme” ile güçlendirilip kitle dayanağına kavuşturuldu.

Okullarda bunun eğitimi verildi. “Ulusal marş” ve “ant”larda bu anlayış dile getirildi. “Türklük” dışındaki ulusal-etnik kimliklerin varlığının kabulü ve bunlara dair haklardan söz edilmesi dahi “Türklüğe hakaret”, “Büyük Türk Milletinin birlik ve bütünlüğüne karşı caniyane düşünce ve eylem” olarak mahkum edildi.  Bunlara karşı her tür yaptırım; fiili saldırı, tutuklama ve cezalandırma hak sayıldı. Tüm bunlar yasa ve anayasa ölçeğinde hukuki korumaya alındı. Hem dayanaktan yoksun oluşu hem de şovenist karakteri nedeniyle tepki görmesi sonucu inandırıcılığını önemli oranda yitirmesine rağmen bu teori hala bazı sermaye partileri ve Türkiye’de yaşayan farklı ulusal kimliğe sahip ulus ve ulusal toplulukların inkarını sürdüren devlet kurumları tarafından sürdürülmektedir. Devlet tarafından kuramlaştırılan bu Türkçü söylem ve iddiaya göre, “herkesin Türk olduğunu” savunanlar gerçek, buna karşı ulusal-etnik çokluğu reddetmeyenler “sözde vatandaş”tırlar! MGK ve Genelkurmay bu iddianın sözcülüğünü yapmada başı çekmektedir. Geniş Türk halk kitlelerinin, devletin ve sermaye güçlerinin Kürtlere karşı izlediği yok sayma-hak tanımama, hak sahibi olmaya layık görmeme politikasına gereken tepkiyi ve yeterli düzeyde gösterememeleri; daha da önemlisi, bir bölümünün, sürdürülen “bölünme” propagandasının etkisinde kalarak Kürtlere karşı şovenist politikaya yedeklenmeleri, devlet güdümünde ve kurumları aracıyla sürdürülen bu kesintisiz şovenist ve inkarcı politika ve ideolojik-kültürel eylem bütünlüğünün sonucudur.

“Ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü” (!) propagandasının ulusal azınlıklara ve Kürtlere karşı politikayı kitlelerin belirli kesimleriyle “paylaşır” kılmasının etkenlerinden biri de, Türk halk kitlelerinin emperyalist baskı ve ülkenin işbirlikçi tekelci burjuvazinin temsilcileri tarafından uluslararası sermayenin piyonu haline getirilmesine karşı duygu, arayış ve öfkesidir. Türk devlet ve hükümet yöneticileri ve kapitalist parti sözcüleri bu tepkiyi Kürtlere yönelterek, hedef şaşırtmış; Kürtlerin ulusal tam hak eşitliği istemlerini “Türk vatanı ve milletini bölme girişimi” göstererek, Türk ulusuna siyasal-kültürel-ulusal ayrıcalıkları hak gören; diğer ulus ve ulusal toplulukların ve haklarının inkar ve ihlalini kaçınılmazlık sayan şovenist milliyetçiliğe kitle desteği sağlayabilmişlerdir. Kürtlerin ulusal varlıklarının 80 yılı aşkın süre inkar edilmesi ve bunun bizzat devlet kurumları tarafından ve sermayenin parti, dernek, kuruluş, basın-yayın ve diğer güçlerinin katılımıyla sürdürülmesi, Kürtlere karşı baskı, sindirme ve asimilasyonun Türk halk kitlelerinin bir kesimi açısından da kabul görür olmasını sağlayabilmiş; ezen ulus milliyetçiliğinin devlet kurumlarının ve sermaye partilerinin politikasında kolektif-örgütlü karakter kazanması, diğer ulus ve ulusal topluluklara karşı düşmanca duyguların kitlesel boyutlara ulaşmasının önemli bir etkeni olmuştur. Muhafazakar Türk milliyetçiliği sadece MHP başta olmak üzere sağ-gerici parti ve örgütlerin ve “devleti kuran parti” olmakla övünen CHP’nin politikalarının değil, devletin temel kurumlarının politikalarının da içeriğini oluşturmuştur.

Kürt, Ermeni ya da Rum karşıtı şovenizm, şu ya da bu kişinin şoven-ırkçı hezeyanına değil, burjuva-küçük burjuva kitleleri başta olmak üzere toplumsal ilişkiler özelliği gösteren ‘kolektif tepki’ye dayanır ve bu ‘kolektif tepki’yi üreten ve canlı tutan devletin temel kurumsal yapılarıdır. Kendisini “milletin partisi” olarak reklam eden, ancak “millet”in ana kitlesini oluşturan Türk halk kitlelerinin hak ve çıkarlarının da karşısında yer alarak, uluslararası sermayeye hizmete odaklanan AKP ve hükümetinin “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” bu şovenist politikayı “hepimiz eşit ve kardeşiz” söylemiyle sürdürmeyi esas almaktadır.[5]

ULUSAL AYRIMCILIK VE ŞOVENİZMİN KAPİTALİST TEMELİ

Sermaye birikimi ve artı-değer üretimini esas alan ve bu temel üzerinde kurulan kapitalist dünya ekonomisinin en belirgin özelliği ürün, sermaye, emek-gücü dahil her şeyi metalaştırmasıdır. Kapitalist toplumsal ilişkiler içinde her şey pazarlanabilir değeriyle bir değerdir ve bu değeri de parayla ölçülür. Kapitalizmin uluslararası bir dünya sistemi ve emperyalist aşamasında her bir ülkenin halkalarından birini oluşturduğu bir zincir teşkil etmesi bu ‘gelişme eğrisi’ne uygun düşer. Sermayenin emek-gücüne ihtiyacı, dar kalıpların kırılmasını; dışlayıcılığın dışlanmasını gereksinir.

Sermaye için emek-gücünü en düşük maliyetle elde etmek; ona, ürettiğinin çok küçük bir bölümüne denk gelecek bir ücret ödeyerek karını artırmak, başlıca amaçtır. Kapitalist, emek gücünün düşük ücretle mal edinilmesini hedeflerken, kendi ülkesinin yedek ve ucuz işgücü kitlelerinin yanı sıra düşük ücretle çalışmaya ‘hazır’ bağımlı ülkeler emekçilerinin geniş kitlesine de göz diker. Kapitalizmin bu temel özelliği, pazarın bölünmesi ve meta ve sermaye hareketine devletler ve hükümetler eliyle sınırlamalar getirilmesiyle çelişir. Sermayenin genişleyen yeniden üretiminin ihtiyaç duyduğu engelsiz kapitalist pazardır.

Ancak kapitalizmin bir diğer ve başlıca özelliği de, dengesiz gelişmeye ve rekabete mahkum oluşudur. Kapitalizm, büyüklerin küçükleri yutması / yok etmeleri, rakiplerin keskin pazar kapışmaları, pazarların ve toprakların fethi / işgali, sömürgeleştirme ve bağımlılık ilişkileri içine almayla “at başı” ilerler. O, burjuvazinin ulus çıkarları gerekçesiyle başka ulus ve halklara karşı ve pazarlar-etki alanları için politikalarını, rekabet ve çatışma içinde sürekli yeniden üretir. Milliyetci ideoloji ve politika bu kapitalist “iklimi”nde; bu ilişkiler üzerinde gelişir ve yükselir. Modern ulus devletlerin oluşumunda, geçici bir süre için ulusu birleştirici rol oynayan milliyetçi ideoloji, ulusların birbirleriyle ilişkilerinde ayrıcalıklar isteyen, şoven ve ırkçı bir “aşırılık” olarak şekillendiğinde ise, ulusal düşmanlıkların körükleyicisi olma işlevi görür ve kurtuluşları kapitalist sömürünün ortadan kaldırılmasında olan işçi sınıfıyla tüm emekçi ve ezilenlerin önüne bölücü-yıkıcı engeller çıkararak toplumu geriye doğru sürükleme etkeni olur. Ezen-ezilen ulus ilişkileri kapitalist emperyalizmin bu iktisadi-sosyal ve siyasal “gerçekliği” temelinde şekillendiler ve farklı ulusların birbirleriyle ilişkileriyle bu ilişkilerdeki değişim son tahlilde bu kapitalist temel tarafından belirlenmiştir.

Şovenist-ırkçı söylem ve politikaları sürdürelenler, kapitalizmin bu özelliklerine ve bu politikanın dışlayıcı, yok sayıcı ve asimilasyoncu karakterine rağmen, kapitalist uluslararasılaşmaya işaret ederek, “dar yerel çıkarlara bağlılıkların sınırlarının aşıldığı zamanlarda olduğumuz” vaazıyla halkları boyunduruk altına almak üzere giriştikleri saldırılara sessiz kalınmasını, ulusal kurtuluş kavgalarından geri durulmasını istiyorlar. Küreselleşme” söylemi eşliğinde ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, sömüren-sömürülen; ezen-ezilen ilişkisi en modern biçimlerinden en ilkel biçimlerine bir karışım içinde doğrudan ve dolaylı, açık ve sinsi yöntemlerle sürdürülürken, buna karşı mücadele “dar çıkarlara bağlanma, yerelcilik ve bölücülük” olarak suçlanıyor.

Burjuva kapitalist sistemin uluslararası kurumlarında ve her bir “ulus devlet”te, bu kurum ve devlet sözcülerinin “insan hakları”, “hak eşitliği” ve “uluslararası ilişkilerin karşılıklı saygı temelinde ve içişlerine karışmadan” sürdürülmesi üzerine iddialı sözlerine rağmen, ulusal baskı, horgörü ve ayrımcılık devam etmektedir.[6]

Kapitalizm, rekabet ve çıkar kavgası sistemidir ve tekellerin hakimiyeti bunu daha sert, daha keskin hale getirmiştir. Ulusal ayrımcılık ve baskı politikaları, eşitsizlik ve hegemonya, toprakların fethi ve ülkelerin işgali rekabetin; pazar ve etki alanı kavgalarının kapitalist emperyalizm koşullarında kaçınılamaz olmaları olgusuyla bağlıdırlar. ABD başta olmak üzere başlıca emperyalist ülkelerin yönetimleri, günümüzde de sınırlarının binlerce hatta on binlerce kilometre uzağındaki ülke ve toprakları işgal ediyor ve bunu “ulusal çıkarlarının gereği” olarak açıkça ilan ediyorlar. “Ulusal çıkarlar” söyleminin emperyalist politikadaki anlamı başka halkların, toprakların ve pazarların denetim ve boyunduruk altına alınmasıdır. En yakın örnek, petrol sahalarına el koymak üzere Libya’ya karşı girişilen saldırıdır. Irak ve Afganistan’ın işgali bu yayılmacı politikanın “teröre karşı savaş” gerekçesiyle uygulandığı diğer iki ülkedir.

bitirirken

Irkçılığa ve şoven ayrımcılığa karşı ezilen ulusların, bağımlı halkların ve işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerin sürdürdükleri mücadele sonucunda bu baskıcı ve ayrımcı politika ve kültür süreç içinde geriletilmesine; NAZİ ırkçılığının, ırkçı beyaz Afrika diktatörlüğünün ve Siyonist işgalcinin Filistin Arap halkına karşı politikalarının uluslararası ölçekte teşhir olması, Yahudi katliamının yol açtığı tepkinin hala etkili olmaya devam etmesi, G. Afrika’da beyaz ırkçılığın yenilgiye uğratılması vb. gelişmeler, bu politika ve kültürün eskisi gibi sürdürülmesini zora düşürmesine karşın, o, en açık biçimleriyle Filistinlilere karşı İsrail politikasında, Kürt ulusunu ve haklarını inkar eden Türk şovenizmi pratiğinde, siyahlara karşı horgörüde ve Avrupa’daki yeni NAZİ hareketleriyle sağ partilerin yabancılara karşı politikalarında görüldüğü üzere hala güncel ve aktiftir.

Milliyetçilik ve onun şoven-ırkçı biçimleri sınıf farklılıklarının, sınıf sömürüsü ve mücadelesinin üzerini örterek tüm toplumu bir “tek ve bölünmez bütün” gibi göstererek muhafazakar milliyetçi politikalara güç verir. Bu politikalardan en fazla zarar görenler ise işçi sınıfı ve emekçilerdir. Milliyetçilik önünde sonunda bir burjuva akımı-politikasıdır. Tarihsel olarak burjuvazinin kendi pazarına hakim olma, pazarını sömürme politikasına bağlanmıştır.

Ancak, ‘milliyetçilik vardır, milliyetçilik vardır’. Ne her tür milliyetçilik ırkçılık ve şovenizmle maluldür ne de baskıya karşı hak eşitliğini hedefleyen ve boyunduruktan kurtuluşu amaçlayan milliyetçilik (yurtseverlik), başka halkların ulusal haklarının gaspını-yok sayılmasını politika edinen şovenizmle aynıdır. Emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı ulusal kurtuluş savaşları örneğin, ulusal haklar gibi ulusun ortak duygu ve istemlerinin savunusunu esas alan bir yurtseverliği gerektirirken, bir ulusun başka bir ülke ve ulusun boyunduruk altına alınması için seferber edilmesini kışkırtan ulusçuluk politikası doğrudan doğruya ilhakçı, gerici ve şovendir.

Irkçı ve şoven politika ve kültür, milliyetçiliğin başka ulus ve halklara karşı ayrıcalıklarını esas alan “aşırı bir yoğunlaşması”dır ve milliyetçiliğin başka halklara karşı düşmanca politikalar olarak devlet ideolojisi şeklinde bu biçimlerdeki belirmesi, tüm uluslardan işçi ve emekçilerin uluslararası kardeşliği, dayanışması ve birliğinin önündeki en önemli barikatlardan biridir.

Kendi ulusuna ayrımcılığı hak gören ya da öyle olması gerektiğini vaaz eden ezen ulus milliyetçiliği baskı ve ayrımcılığa hedef olan ezilen ulusun kurtuluş hareketi ve politikasıyla “eşit” görülemez. Milliyetçilik başka halklara karşı ayrıcalıklar savunusu ve başka halklara baskıya dönüştüğünde gerici bir karakter kazanır ve buna karşı mücadele şarttır. Boyun eğdirmeye, asimile ederek yok etmeye çalışan milliyetçilik ile ulusal haklarına sahip olarak ve başka uluslarla eşit haklar temelinde yaşama mücadelesini içeren milliyetçilik aynı değildir. Egemen ulus burjuvazisinin “vatanın bölünmezliği ve savunulması” söylemiyle yürüttüğü politikanın haksızlığı ve şovenist karakteri, onun kendi dışındaki ulus ve etnik grupların haklarını reddediyor oluşunda; onları kendi vatanlarında, kendi ulusal haklarını özgürce kullanmaya layık saymamasındadır. Buna karşı mücadele ezen ulus işçi ve emekçilerinin tarihsel, zorunlu ve ertelenemez sorumluluğudur.



[1] Farklılıkların ortadan kalkmasının zora dayanmayan, iktisadi temelin sömürü ve eşitsizlikleri doğurmayan değişimiyle devrimci bir tarzı ve yolu da vardır.

 

[2] Burada ABD’nin soykırımcı uygulamaları ve sömürgeci politikalarına özel dikkat çekilmesinin nedeni, onun kapitalist dünyanın en gelişmiş temsilcisi olmasının yanı sıra, “özgürlük ve eşitlik” üzerine uluslararası burjuva yalanının da en önemli sözcüsü olmasıdır.

[3] “Eşit ama ayrı” uygulaması o denli ayrımcıydı ki, Oklohama’da, üniversiteye kabul edilmek zorunda kalınan bir siyah öğrencinin sandalyesi sınıfının dışına, kapı önüne konmuş; dersleri böyle dinleyerek eşit haklardan yararlanması sözüm ona sağlanmıştı!

[4] 1968’de Mexico City’de  yapılan Olimpiyat koşuları 200 metre finalini birincilikle bitiren ABD’li Tommie Smith (Siyah) üçüncülükle bitiren John Carlos (Siyah) ve ikincilikle bitiren Avusturyalı Peter Norman (Beyaz) kürsüye yoksul ve Siyah ırka karşı izlenen politikaları protesto eden işaretler yapmaları nedeniyle cezalandırılmış ve ülkelerinde spor yapmaları olanağına son verilmiştir.

[5] Söz konusu dayanaksız iddia bu makalenin konusunu oluşturmuyor. Bu nedenle, iki noktaya  işaret etmekle yetineceğiz: “Milli birlik ve bütünlük” ya da “Milli Birlik ve Kardeşlik” üzerine söylem, toplumsal nesnel durumu gözardı etmektedir. “Ulus”, “bütün”lük içinde homojen bir “kitle” değildir. O sömüren-sömürülenler olmak üzere sınıflara bölünmüştür ve bu sınıflar birbirleriyle kıyasıya mücadele içindedirler. Egemen sınıf ve siyasal-askeri ve ideolojik temsilcileri basın-yayın araçları başta olmak üzere ellerindeki araç ve olanakları kullanarak üstünü örtmeye çalışmalarına karşın, işçi sınıfı ve kent-kır yoksullarıyla başta tekelci kesimi olmak üzere burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesi, fabrika ve işyerlerinde, yoksul semtlerinde, ücret sorunlarından yaşam ve çalışma koşullarına dair her alanda iktisadi-siyasal ve partiler düzeyinde örgütlenmiş şekilde giderek keskinleşmektedir. “Milli Birlik ve Kardeşlik” ya da “Milli Bütünlük” söylemi diğer yandan, ulusal eşitsizlik, baskı ve ayrıcalık politikasını ve bu politikanın yol açtığı çelişkilerin üstünü örtmektedir. Türkiye, Türk ve Kürt ulusları ve Arap, Zaza, Rum, Ermeni, Suryani gibi çeşitli ulusal toplulukların yaşadıkları çok uluslu bir ülkedir ve bu durum “tek millet” iddiasını geçersiz kılar. Bu iki olgusal gerçek “Tek millet, tek dil” iddiası gibi “milli birlik ve bütünlük” ya da “milletin bölünmez birliği” varsayımlarını geçersiz kılmakta ve milliyetçiliğin, özellikle de ezen ulus milliyetçiliği / şovenizminin sınıf çelişkilerinin üzerini örtme ve farklı diğer ulus ve ulusal toplulukların ülkedeki varlıklarını inkarı esas aldığını göstermektedir.

[6] Birleşmiş Milletler Örgütü, örneğin 1965’te imzaya açıp 1969’da yürürlüğe koyduğu “Irk Ayrımcılığının Bütün Biçimlerini Kaldırmaya İlişkin Sözleşme”nin 1. maddesinde, “Siyasal, ekonomik, toplumsal ya da kamusal yaşamın herhangi bir alanında eşit, insan hakları ve temel özgürlüklere dayalı, yararlanma ya da kullanmayı ortadan kaldırma ya da engelleme amacına dönük ırk, renk, soy, ulusal ya da etnik kökene dayalı herhangi bir ayrımın, dışlamanın, sınırlamanın veya tercihin ırk ayrımcılığı anlamına geleceği” ni ilan etmişti. (abç)

 

F. Gülen Hareketi, ‘Türk Müslümanlığı’ ve Liberal Yeni Nurculuk

Siyasal İslam’ın en önemli güçlerinden biri haline gelen ve Nurculuğun milliyetçi Türk-İslam yeni bir türünü oluşturma iddiasındaki Fethullah Gülen hareketi, iktisadi siyasal gücü, kitlesel etkisi ve uluslararası ve işbirlikçi sermaye çevrelerinden aldığı destekle Türkiye egemenleri arasındaki iktidar kavgasında adından söz ettiren bir güç olarak gündemde olmaya devam ediyor.

Fethullah Gülen ve hareketinin, sadece Türkiye’de ve AKP hükümetiyle birlikte Türk devlet sisteminin “dini temelde yeniden şekillendirilerek ele geçirilmesi” ve “toplumsal yaşamın buna göre düzenlenmesi” çabaları ya da buna ilişkin iddiaların yoğunluğu nedeniyle değil, uluslararası bağlantıları, 91 ülkede 300 civarındaki okul, vakıf ve yurt-pansiyon gibi büyük mali kaynak gerektiren girişim, çalışma ve yatırımların şaibeli durumu, Fethullahçı olarak bilinen çeşitli akademisyen, diplomat ve güvenlikçinin bu ülkelerde Amerikan emperyalizmi ve Türkiye gericiliğinin politikaları doğrultusunda entrikalar çevirmeleri gibi çok boyutlu nedenlerle de uluslararası arenada da adı ve faaliyeti tartışma konusu haline gelmiştir.

Bu İslami hareketin televizyon, radyo kanalları, çok sayıda gazete ve dergi, banka ve sigorta şirketleri, hastaneler, okullar, pansiyonlar, öğrenci yurtları, dershaneler şeklinde örgütlenmiş ve yayılmış geniş ve çok büyük aygıtı, polis teşkilatı, içişleri ve milli eğitim başta olmak üzere, devlet kurumları içindeki etkin örgütlenmesi ve tüm bunların işçi ve emekçilerin iktisadi-politik ve sosyal taleplerine karşı hükümet ve partisinin saldırgan politikalarını desteklemeleri, “örümcek ağı gibi” örgütlenmeyi salık veren Gülen’in devlet-din ilişkilerini de kullanarak toplumsal yaşam üzerinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Cemaat üyesi milyonlarca kişinin parasal desteği ve cemaatin sahip olduğu ticari şirketlerle basın-yayın ve öteki işletmelerin sağladığı devasa kârlar, Fethullah “şirketi”nin bir büyük holding gibi çalışmasını sağlamakta, milyonlarca insanın sözüm ona “bilimin körlüğü”ne karşı dinsel yol buluş adına cemaatin görüşleri doğrultusunda hareket etmesi gerçekleştirilmektedir. Gülen’in “her şeyi gördüğü, gelecekte neler olacağını bildiği, insanların kalbini okuduğu” şeklindeki illüzyonist safsata o denli etkili hale getirilmiştir ki, üniversitelerin pozitif bilim dallarından mezun olmuş bazı genç akademisyenler, 200-300 dolar karşılığı, Tanzanya, Vietnam gibi ülkelere gidip cemaat okullarında misyonerlik faaliyeti yürütmeyi kabullenebilmektedirler.1

Fethullah Gülen’in başını çektiği Türk İslamı hareketinin etkinliğini yaymasında Fethullah okulları çok özel bir yere sahiptirler. N. Veren, “Amerika’nın nerede üssü varsa orada okul (Fethullah’ın okulları) var” diyor. Veren, bu okulların “ABD’nin casus borsası olarak kullanıldığı” iddiasındadır.2 Gülen’in “eğitim cihadı” ülke dışına taşmış ve kendi açıklamalarına göre 90 ülkede 300 kadar okula genişlemiştir. Nurettin Veren “Bu okullar dükkânların vitrini gibidir. Örgüte yeni katılımlar ve İslamcılaştırma faaliyetleri gece derslerinde yapılıyor… Bizim eğittiğimiz öğrenciler şimdi Türkiye’nin en yüksek mevkilerinde oturuyorlar. Bunların arasında, valiler, hâkimler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapan subaylar var. Hükümetin parçası bakanlar var; bunlar Gülen’e danışmadan hiçbir şey yapmazlar” diyor. Gülen’in eski müridi Veren, ülkedeki iki milyon civarındaki hazırlık okulu öğrencisinin dörtte üçünün Gülen okullarına kayıtlı olduğunu söylüyor.

Gülen tarikatçıları, öğrenciler içinde ideolojik-politik ve örgütsel çalışma yürütüyor, “en seçkin olanlar”ını tarikatlarına bağlamak için mali-parasal olanaklarını seferber ediyor, gençleri “Işık evleri”nde bu amaca uygun eğitime tabi tutuyorlar. Gülen, sadece din adamı yetiştirmeyi değil, eğitim, hukuk, politika ve öteki tüm alanlarda kurumsallaşma ve yönetimi elde etme hedefiyle çalışıyor. Bu çalışmanın önemli oranda ürün verdiği artık çok geniş bir kesim tarafından kabul ediliyor. Cumhurbaşkanlığı makamında “Gülen sempatizanı” olduğu söylenen biri oturuyor. Yusuf Ziya Özcan gibi bir Fethullahçı YÖK Başkanı olarak atandı. Üniversite rektörleri Fethullahçı olanlarla değiştirildiler. AKP hükümeti, binlerce yargıç ve savcıyı Fethullah ve AKP yanlısı olanlarla değiştirdi. Yargıç adaylarının hükümet bürokratları tarafından mülakata (sözlü sınav) tabi tutulmasını zorunlu kılan yasa çıkarıldı.

Zaman, Sabah, Yeni Şafak, Türkiye, Star, Bugün, Vakit, ve Taraf gibi gazetelerle çok sayıda televizyon kanalı ve radyo istasyonu, Fethullahçı ya da onun görüşlerinin yaygınlık kazanmasına hizmet edecek şekilde (ve AKP’yi desteklemek üzere) yayın yapıyor. Polis örgütü Fethullahçılar’ın yönetiminde.3 Fethullahçı örgütlenmenin polis teşkilatına hakimiyeti, AKP hükümetinin politikalarına karşı işçi ve emekçilerin mücadelesine yönelik polis zorbalığını artırmıştır. AKP yönetimi, parti ve hükümetlerinin faaliyetlerini organize etmede ve yurttaşları aldatmaya yönelik etkin propagandada Fethullahçı örgütlenme ve onun olanaklarından büyük destek görmektedir.

Bu hareketin, Türk politik sistemine etkilerinin son yirmi-otuz yıl içinde güç kazanması, AKP hükümetiyle birlikte kurumsal gücünün büyümesi ve genişlemesi, yargıda, polis gücü ve ordu içinde, üniversitelerde ve ortaöğretim kurumlarında, milli eğitim ve içişleri bakanlığı başta olmak üzere öteki devlet kurumlarında yerleşik şekilde örgütlenmesi; bunun da “toplumsal kurumların ve devletin uzun soluklu ve sabırlı mücadele ile ele geçirilmesi” şeklinde ifade edilebilecek “yeni Nurcu strateji”ye uygunluğu ve bu faaliyetin “tümel olarak” Amerikan emperyalist stratejisinin Balkanlardan Asya’ya; Kafkasya’dan Çin’e dek geniş bir bölgeye yönelen politikalarıyla uyumlu oluşu, birçok yönüyle ele alınıp irdelenmesini gerekli kılmaktadır. Buna rağmen, bu makalede, Gülen Hareketi ya da örgütlenmesi ve faaliyeti hakkında ‘genel bir giriş’ olarak da görülebilecek bazı bilgileri vermekle yetineceğiz.

ABD VE CIA YEDEĞİNDE “TÜRK İSLAM’I” HAREKETİ

ABD’de yaşayan Gülen, Amerikan yasaları çerçevesinde “iş, bilim, sanat, eğitim ve spor alanında olağanüstü yetenekli kişiler”e verilen oturma ve çalışma vizesi için ABD İçişleri Bakanlığı’na 2008’de yeni bir başvuru dilekçesi verdi. Başvurusunun kabul edilmesi için, aralarında Morton Abramovitz ve Graham Fuller, Mehmet Sağlam’ın da bulunduğu çok sayıda akademisyen, “din adamı” ve politikacı-stratejistin bulunduğu kişiler tarafından yazılmış “referans mektupları” sundu. İlgili Amerikan mahkemesi, buna rağmen, Gülen’in talebini, “CIA gölgesi, kendisi hakkında para karşılığı yazılar yazdırması ve ‘olağanüstü yeteneklerini’ belgeleyememesi” gerekçesiyle reddetti.4 İçişleri Bakanlığı adına savunma yapan Savcı Patrick Meehan ve Mary Catherine Frye, Gülen’in 4 Haziran 2008 tarihli başvuru belgelerine karşı, dikkat çekici iddialarda bulundular. “Davalı, kendisinin din adamı olduğunu ve eğitim alanında çalışmalar yaptığını belirtiyor. Oysa, eğitimci olduğunu gösteren hiçbir belge sunmadığı gibi kendisini akademisyenlerle çevreleyip para karşılığı kendi görüşlerinin tartışıldığı konferanslarda konuşturuyor ya da görüşlerini yazdırıyor”du. Amerikalı savcılar, Gülen, “siyaset ve din konularında çok etkili bir hareketi yönetmektedir. Ama bu çok özel yetenekte insanlara verilen vizeyi almasına hak veren bir alan değildir” diyorlardı. Savcılık, Gülen’in avukatlarının “karar bozma” çabalarına karşılık olarak da, davacının, ‘olağanüstü yetenekli’ eğitimciler arasında olması bir yana, eğitimci bile olmadığını, onun “dini hoşgörüyü eğitim kurumları içine sokan metotlar geliştirme” iddiasının da dayanaksız olduğunu söylüyordu.

Gülen’in ABD’nin koruması altında bulunması ve hareketinin özellikle Bush yönetimi tarafından Amerikancı bir İslamcılık akımının tüm Ortadoğu-“İslam Ülkeleri”nde ve Asya’da geliştirilmesi için kullanılması, savcılık makamınca da kuşkusuz biliniyordu. Buna karşın, savcılık, “deliller de göstermektedir ki, davacı kendi hareketinin organize ettiği ve masraflarını karşıladığı toplantılarda bulduğu desteği kendisini ‘âlim’ olarak göstermekte kullanmaktadır” diyor ve “Gülen hareketinin, yürüttüğü projelerin finansmanında kullanılan paraların büyüklüğü..”ne dikkat çekerek, “CIA’in de bu projelere finansal ortaklık ettiği şüpheleri”nden söz ediyordu. Pensilvanya Mahkemesi’ne sunulan savcılık belgesinde Gülen cemaatinin mali bütçesinin 25 milyar dolarlık büyüklüğe ulaştığına dikkat çekiliyor; “okullar, gazete, üniversite, sendikalar, televizyonlar. Bunların birbiriyle ne kadar bağlantılı olduğu tartışılıyor. İş yapma şeklinde hiçbir şeffaflık yok” deniliyordu.5

ABD istihbarat raporlarında ‘özel güven duyulan biri’ olarak görülen F. Gülen, ABD ile ilişkileri gerekçelendirirken, “Amerika şu andaki konumu ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır” demekte ve “Amerika istemezse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çalışmadığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz diyordu. Gülen, bu uluslararası güçten yararlanmayı ve onun çıkarlarınca yönlendirilmeyi kaçınılmaz ve amaca uygun göstermekle kalmıyor, kendi “projeleri”nin “Amerika ile çalışarak” gerçekleştirildiğini de, başkaca kanıt gerektirmeyecek açıklıkta dile getiriyordu. Gülen okulları, yürüttükleri faaliyetle, ABD ve onunla işbirliği politikalarını sürdüren Türkiye’nin Balkanlar, Ortadoğu, Orta ve Güney Asya’da yayılmacı faaliyetlerini kolaylaştırma; onun aracı olma işlevi görüyor. Kendi ifadesiyle, “devlet olmasa bile, vakıf, dernek ve şirketler yoluyla oraya girerek”, “o ülkeleri ifsad edecek akımlara karşı da bir sed teşkil edecek” şekilde faaliyet yürütmektedir. Faaliyetlerinin finansal kaynağı kuşku nedeni olan Gülen, “Asya’daki okulları milletimiz finanse ediyor. Şimdi alternatif himmet meselesi, Çırağan’larda, Hiltonlarda yapılıyor. Ve bu işe sahip çıkılıyor. Türk müteşebbisleri Asya’da yatırım yapıyor. Özbekistan’da, Kazakistan’da kazançlarının bir kısmını bu okullara tevcih ediyorlar. Belki de vergilerden düşürüyorlar. Bu beni alakadar etmez…” demektedir.  
FBI eski “çalışanı” Sibel Edmonds, Gülen okullarının CIA ajanlarının bölgedeki operasyonlarında kullanıldığını; ABD’nin, Türkiye’yi ve bu okulları kullanarak, Türk milliyetçiliği ve İslam’ın desteğinde etki alanını genişletmeye çalıştığını yazdı.6

F. Gülen hareketini ve bağlı okulların faaliyetini ABD’nin yayılma stratejisi kapsamında gören Almanya’dan Rusya’ya çok sayıda devlet, kurum ve kişi bulunuyor ve bunların birçoğu Gülen’in okulları ve hareketi üzerinden sürdürülen Amerikan-Türk istihbarat ve etki alanı çalışmalarından duydukları endişe ve huzursuzluğu birçok kez ve çeşitli şekillerde açığa vurdular.

Rusya’nın 5 büyük gazetesinden biri olan Nezavisimaya, 6 Şubat 2008 tarihli sayısında Andrey Melnikov imzasıyla ve “Kimsiniz siz, Bay Fethullah Gülen?” başlığıyla verdiği bir buçuk sayfalık haberinde, “Fethullah okullarında CIA ajanları öğretmen olarak çalışıyor mu?” sorununu gündeme getirdi. Yazar, “Gülen’in Hayali İmparatorluğu”ndan söz ediyor ve  “Türk ilahiyatçısının elle tutulamaz ama evrensel etkisi”ne dikkat çekiyordu. Melnikov, Fethullah Gülen Hareketi’yle “Batı’nın, öncelikle de ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirme” amaç ve araçları arasında bağ kuruyordu. Ona ve görüşlerine yer verdiği bazı “tarih bilimci”lere göre, CIA ajanlarının “öğretmen kimliğiyle çalıştığı bu okullar”, “Yakın Doğu’da Batı emperyalizminin politikalarının bir uzantısı” idiler ve “Amerika’nın çıkar bölgelerinde” yoğunlaşmışlardı. Cemaat propagandacılarının, Türk-İslam kültürü ve değerlerinin “bütün insanlığa yönelik” yaygınlaşmasının araçları olarak gösterdikleri bu okulların faaliyetinin yoğunlaştığı bölge(ler) ile -ki Türkiye’de, Orta Asya’da, Ortadoğu’da, Kafkasya’da, Sudan ve Pakistan gibi ülke ve bölgelerde faaliyet yürütüyorlar- ABD’nin çıkar alanı ilan ettiği yerler üst üste çakışmaktaydı. “Türk kültürünü yaydıklarını” ileri süren bu okullarla onları organize edenler, etnik ayrımları körüklüyor, ABD ile çelişki içindeki ülkelerde bu ülkeleri bölme doğrultusunda faaliyet yürütüyorlardı.

Fethullah hareketinin eski Sovyetler Birliği ülkelerindeki çalışmalarının yıkıcı özellik kazanması üzerine, Rusya Federasyonu yönetimi, “yeni güvenlik konsepti” çerçevesinde, F. Gülen hareketinin faaliyetlerini Rusya’nın güvenliği açısından tehlikeli gördüğünü açıklayarak, Gülen’e ait 16 okulu kapattı. Bu okullarda çalışan 50 kişi, “ABD ve İngiltere adına ajanlık yaptığı, Türk cumhuriyetlerinde bazı darbe girişimlerine karıştığı, bu ülkelerde patlak veren bazı iç karışıklıklarda rol oynadığı nedeniyle sınır dışı edildi. Moskova yönetimine göre, Gülen’e ait okullar, bu ülkelerdeki faaliyetlerinde terör eğitimi veriyor, dinci örgütlere eleman yetiştiriyorlar”dı.7 Rusya’yı Özbekistan izledi ve orada da Gülen okulları aynı gerekçelerle kapatıldılar.

“HOŞGÖRÜ” MASKELİ EMPERYALİST VE IRKÇI MİSYONER HAREKETİ

Fethullahçı olanlarıyla birlikte sağ-sol liberal birçok yazara göre, Gülen hareketi, “insanlığa hizmete adanmış”, “ırk, dil, din ayrımı gözetmeyen”, “Türkiye eksenli bir ‘gönül hareketi’”; Gülen ise, “bu dünyada dikili bir ağacı dahi bulunmayan, dünyanın makamına, lüksüne ve şöhretine gönlünde zerrece yer vermeyen..” bir “adil halife”, dahası “modern zaman peygamberi”dir(!)

Sağ’dan “sol”a burjuva liberalleri, Amerikancı ya da bizzat ABD ve İngiliz kökenli kimi yazar, politikacı ve istihbarat görevlisi-diplomatlar ile sözüm ona “din alimi” Fethullah müritleri, “Komünizm ile mücadele dernekleri”nin kurucu üyeleri ve militanları arasında yer alan Gülen’i ve onun da etkin mensubu olduğu Nurculuk hareketini, bu hareket, onlarca yıldan beri en sağcı, en gerici siyasal partileri desteklemesine, onların ve hükümetlerinin işini kolaylaştıran faaliyetler yürütmesine; bunun karşılığı olarak da toplumsal düzenin ve siyasal sistemin etkin mekanizmalarında yuvalanmayı başarmasına karşın, siyasal amaçlardan bağışık, “ülke, devlet ve millet için yararlı, hoşgörüyü esas alan bir hareket” olarak sunuyorlar. 2005 yılında ABD’ne giderek, kendi ifadesiyle F. Gülen ile ayrılık hasretini gideren C. Çandar örneğin, Gülen’in “hiçbir siyasi amacının olmadığı”nı ileri sürüyor. “New York’a iki-iki buçuk; Philadelphia’ya bir buçuk saat uzaklıkta, Pensylvania eyaletinde bir orman kampının içindeki 104 dönümlük, 10 binayı içeren bir arazinin ortasında” oturan Fethullah Gülen ile “nihayet ‘hasret’ giderdiklerini” ve bir araya gelmekten çok mutlu olduğunu söyleyen Çandar, Gülen’in “Türkiye`de yaşayabileceği şartlarda hala bulunamıyor olması, bu `gurbette` ve böylesine bir `hicret`te kalmaya devam etmesi”ni hüzün verici buluyor, T. Erdoğan’ın başbakanlığa yükselmesinde olduğu gibi, Fethullah’ın da Türkiye’ye yeniden dönüp “himmetleri”ni bahşetmesi için şartların oluşturulmasını istiyor. Çandar’a göre, “St. Petersburg’dan Yemen’e, Japonya’dan Endonezya’ya, Makedonya’dan Avustralya’ya Türkiye`nin ve Müslüman kimliğin yüz akı” Gülen “Türkiye`nin dünya çapındaki en etkili, en saygın değerlerinden biri…”dir.

Sağcı ve liberal ‘solcu’ yandaş yazarlar, “dünyanın her tarafında” Türk bayrağını “dalgalandırma” ve Türkçe’yi “o ülkelerin çocuklarının dili haline” getirme çabasını, ırki-politik misyonerlik saymıyor; bizzat Gülen tarafından “birlikte çalışılmaz ise hiç bir proje hayata geçirilemez” diye ilan edilen ABD ve stratejisiyle ilişkili bu hareketi emperyalist yayılmacılık politikalarıyla ilişkili görmüyorlar. Bunlara göre, “dini inancın ve yaşam tarzının yaygınlaşması” ve “dinin toplumun her alanında güçlü bir görünürlük kazanması” için çaba göstermek ise, “zaten politikadan bağımsız”dır!

Bu propaganda, uluslararası alanda da, özellikle Amerikan-İngiliz sermaye çevrelerinin desteğine sahiptir. Demokrat Partiye yakın, Amerikan Foreign Policy ve İngiliz ‘Prospect’ dergileri, 2008’de düzenledikleri “Yaşayan En Büyük 100 Entelektüel” anketinde Gülen’i birinciliğe oturttular ve onu okuyucularına “Allah`a ve insanlığa hizmet etmeye çalışan biri” olarak tanıttılar. Amerikan-İngiliz dergileri, Gülen’in “Hiçbir siyasi amacım yok. Tek amacım Allah`ın rızasını kazanmak ve O`nu insanların doğru bilmesi ve sevmesi” sözlerini öne çıkarıyor, İslam’ın, “bir hükümetin genel karakterini belli eden temel prensipler” belirlediğini söylediğine dikkat çekiyorlardı. Amerikan Foreign Policy’ye açıklamasında Gülen, kendi okulları için, “Bu okulların açılmasını öneriyorum ve insanları cesaretlendiriyorum. Ancak okulları kontrol eden merkezi bir yönetim yok. 100`den fazla ülkede okul var. Bu okulları açan ve yöneten pek çok farklı şirketler olmalı. Bazılarının yakın ilişkileri olabilir” diyordu. Gülen, “Bazı insanlar beni bir hareketin lideri olarak görebilir. Bazıları bütün faaliyetleri yöneten merkezi bir idare olduğunu sanabilir. Bu kişiler, insanların Allah`a ve insanlığa hizmet etme şevkini ve cömertliğini göz ardı ediyor. Bu tür yanlış algılar, okulları mali kaynağı noktasında insanları şüpheye düşürüyor olabilir. Türkiye`de küçük bir azınlık, yıllardır sağlık problemleri ile uğraşmama rağmen siyasi amaçlarım olduğu suçlaması yöneltiyor” diyerek, devlet ve hükümet yöneticileri ve istihbarat örgütleriyle ilişkilerini ve hükümet yöneticileri ve çeşitli devlet kurumlarıyla iç içe geçmiş tarikat örgütlenmesini inkardan geliyordu.8 New York Times, Güleni, “Vatandaşların ibadet hürriyetine sahip olduğu laik demokrasiden fazlasını istemediğini söyleyen bir milliyetçi” olarak tanıttı. Amerikan gazetesine göre, Fethullah cemaati ve üyeleri “Müslüman barış gücü” idiler. Alman büyük sermayesinin ‘sesi’ Frankfurter Allgemaine Zeitung’un Türkiye muhabiri Rainer Hermann, Postdam’da yapılan bir konferansta, “Gülen’in vaaz ettiği İslam”ı, Batı açısından “bir ortaklık ve zenginlik” olarak gösterdi.

Gülen’i politikadan bağışık, politika dışı ve üstü gösteren bu burjuva propagandası ve tutumu, onun “Türk İslamı”nı yayma ve ABD’nin stratejik çizgisinin özellikle Ortadoğu-Asya bölgelerinde başarıya ulaşmasına hizmet eden faaliyetlerini sürdürmesine kolaylık sağlamakta, etkisini artırmasına ve bizzat kendisi tarafından özellikle vaazlarında ve kimi söyleşilerde dile getirilmiş hedeflerine ulaşmasına hizmet etmektedir.

YÖNETME HEDEFLİ BİR “CİHAT” VE “HURUÇ” HAREKETİ

Kendi ifadesiyle, Gülen’in hedefi, “Millî bünyemizi meydana getiren ve kuvvetlendiren, millet olarak yaşamamızı sağlayan unsurları takviye ederek komünizmle fikir yoluyla mücadele etmek ve bu gayeye ulaşabilmek için tarihe, vatana ve Allah’a bağlılığı kökleştirmektir.”9 F. Gülen bunun için, “komünizme”, materyalizme ve güçlenmekte olan “ateizm cereyanı”na karşı uluslararası mücadele istemekte, Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi din adamlarının “bir araya gelip birlikte ne yapacaklarını konuşmaları”nı ve “dinler arası diyaloğu” gerçekleştirerek, kapitalist dünyayı “güvenceye alma”ya yardımcı olmalarını gerekli görmektedir. Bu “ulvi” amaç için, “Rabb’in aciz kulu” Gülen, “Papa Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak” isteğiyle, Katolikliğin gelmiş geçmiş en gerici şeflerinden biri olan ve Amerikan emperyalizminin dünya politikalarının piyonluğunu başarıyla yerine getirip Doğu Avrupa ülkelerinde emperyalist hakimiyetin sağlanmasında özel rol üstlenen Papa II. Paul’ün huzuruna çıktı10 ve “en aciz bir şekilde hatta biraz cüretle”, Papanın ve Vatikan’ın, “bu pek kıymetli hizmetini” icra etmesine “en mütevazı yardımları”nı sunmaya koştu.11

Gülen, cemaatinin “istikbale yürüme” stratejisinde devlet kurumlarında örgütlü olmanın önemli olduğunu izah ederken şunları söylüyor: “Adliyede, Mülkiyede veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mecburiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. İstikbale yürümek için, sistemin püf noktalarını keşfedin. Hâlâ bu sistem devam ediyor. Bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım. Aşmaları lazım. Bu da meselenin diğer bir yanıdır. Kuvvet dengesi olmadığı bir yerde kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik-taktik yerinde sizin kalbiniz önemli. Dıştan bizi bazıları korkaklıkla itham edecekler. Fırsat bulup, hep yolunuza devam ediyorsanız, yine orada o esnekliği gösterecek, o eksantriği kullanacak, geriye çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarınızı daha açıp ileriye gideceksiniz. İster Mülkiyede çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliyede çalışan arkadaşlarımız olsun, herkes için söz konusudur bu. Sivrilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerlere gitme. Mutlaka riayet edilmesi lazım. Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. Erken vuruş diyeceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir’deki gibi başlarını ezer. Zayiata meydan verilmemeli. Çok dikkatli ve çok tedbirli, temkinli hareket etme mecburiyeti var. Bu hizmetin içinde bulunanlar, bu hizmete göre hizmet vermek isteyenler, her birisi dünyayı idare edebilecek birer diplomat gibi hareket etmeli”dirler.12 Bu kadar açık konuşan “Hocaefendi”nin vaazlarına bakılırsa, bunlar “belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar”sabır ve sadakatle çalışmak durumundadırlar.

ATV kanalında, 18 Haziran 1999’da yayımlanan bir programda yer verilen vaazında Gülen, bu durumu -ya da taktiği- şöyle ifade ediyordu: “ …bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır, zaruri ve luzumlu. Yanlış bir şey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken vuruş diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa dünya başlarını ezer ve Müslümanlara Cezayir’deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye’deki 82 vakıası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene Mısır’da yaşanan fezaat ve fecaat gibi fezaat ve fecaat yaşatırlar… Böyle bir dönemde, tam özünüzü bulacağınız, kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağınız ana kadar… Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekebileceğiniz ana kadar her adım erken sayılır. Her adım yirmi gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şeydir. Civcivleri terk eden bir kuluçka gibi, civcivleri doluya, fırtınaya terk etmek gibi bir şeydir. Ve burada yapılan şeyler bunlardır. Burada yapılan şeyler mikro planda dünyayla hesaplaşma işidir… Bunca kalabalık içinde ben bu duygu düşüncemi sözde mahremce anlattım, ama sizin mahremiyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım.13

N. Veren, “Fethullahçı subaylar bir zamanlar bizim öğrencilerimizdi. Onları mali açıdan destekledik, eğittik, onlara yardımcı olduk. Bu minnettar çocuklar mezun olup etkili mevkilere çıktıklarında, kendilerini ve mevkilerini Fethullah Gülen’in hizmetine adadılar… Emir ve direktifleri Fethullah verir ve bu subaylar sayesinde devlet içindeki iktidarını korur… Fethullah’ın öğrencileri polis akademisinden, askerî okullardan mezun olduklarında tıpkı yeni doktorlar ve avukatlar gibi minnettarlıklarını kanıtlamak için ilk maaşlarını Fethullah Gülen’e verirler..” demektedir. Veren, Fethullahçı subayların “hücre evlerindeymiş gibi gizlenmeleri”nin emredildiğini iddia etmektedir.14

Ateizme ve materyalizme karşı “yüzyıllarca yaşayacak” milyonların “yeni bir milletini” yaratma iddiasındaki Gülen, müritlerine, “bir örümcek sabrıyla ağları örme, insanların gelip bu ağlara düşmesini bekleme”; böylece onların “ölü vücutlarına can verme” çağrısı yapmakta ve bu amaçla her tür sancının çekilmeye değer olduğunu söylemektedir.15 Vaaz ettiğine göre, ona, bu gayesini gerçekleştirme “izni” “Allah’tan” gelmiştir! Gülen çalışmalarını “İzin Allah’tan geldi… Allah camilerde olduğu gibi, isminin bu evlerde anılmasını, çalışılmasını, öğretilmesini istiyordu” iddiasıyla kutsarken, Bush’un Irak işgalini, ABD’nin Vietnam işgal ve katliamını, Siyonistlerin Filistin Arap halkını yok etme savaşını “Allah’ın isteği”yle ilişkilendirmelerinde olduğu gibi, kendini bir tür peygamber olarak gösterme çabasındadır.

Gülen’e göre, devlet, ele geçirilmesi gereken bir mevzi değil, kendisine ait bir parça ya da kendinin ona ait bir parça olduğu bir yapıdır. Ancak, İslami-Türk bir devlet yönetiminin oluşturulması ve İslam’ın toplumsal yaşama hakimiyetinin sağlanması için “meşakkatli bir çalışma” gerekmektedir. “Mülkiye’ye de, adliye’ye de, istihbarata da, hariciyeye de” girilecektir.16 Ve “Cihat” zorlanacaktır! “Cihat bir hayat kapısıdır; o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehit olup ebedi bir hayat ya da gazi olup hem dünya, hem Ukbe nimetlerine kavuşacaktır. İşte bu cihat da bir de böyle bereket vardır… Cihat sözcüğü; gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife yerine getirilir, zaman gelir, yıllar gider bir can pazarına ulaşılır ve can alınır verilir. Cihat bir müminin uğruna canını feda edebileceği en tatlı mefkûre ve en yüksek bir idealdir. Zira mümin, kendi teri içinde boğulma ve kendi kanıyla abdest alma gibi bir payeyi ancak cihatla elde edebilir...” Cihat için, “can alınacak-can verilecek”tir17

Gülen’e göre, “Huruç harekâtının başarıya ulaşması için bütün yurtta kendi binalarında ve kiralayacakları müsait yerlerde orta ve yükseköğrenim gören öğrencilerin meyvelerini vermesi için her düzeyde okulların açılması, özellikle Türkiye’deki öğretmenlerin büyük bir bölümünün kendi yönlerinde faaliyet göstermeleri” gerekmektedir. Böylece bu “yetişmekte olan yeni nesiller arasında, her sahada inkılâpçı ruhlar çıkacak ve birkaç asırdan beri süregelen bu acı dönemini sona erdir”eceklerdir. Onun, “Cihat”ın ancak “devlet ve devlet başkanları tarafından ilan edilebileceği” düşüncesine bakılırsa, önce devlet kurumlarına yerleşilerek devlet ve başkanı olunacak, sonra da “ateizme”, “materyalizme”, “komünizme”, demokrasi ve hak eşitliğine karşı “cihat” edilecektir!

HALKA VE DEMOKRASİ MÜCADELESİNE KARŞI BİR ÖRGÜTLENME

Gülen, “Komünizmle Mücadele Derneği”nin Erzurum kurucuları arasında yer alıyor. Aralarında bu derneğin en militan kurucularının da bulunduğu şoven milliyetçi ve din istismarcısı kişilerle birlikte “İlim Yayma Cemiyeti”ni, “Işık Evleri”ni, yüzlerce okul-dershane-sağlık kuruluşu ve finans şirketi kurup, bunlar aracıyla faaliyetini ülke düzeyinde ve uluslararası alanda sistematik hale getirdi. 12 Eylül cuntası, bizzat cunta şefi Evren’in şahsında dini önyargı ve söylemi kullanırken, koşullardan yararlanarak gücünü artıran örgütlenmelerden biri de Fethullahçılar oldular. Gülen, ‘anarşist ve teröristleri devletin asker ve polisine bildirmeyenlerin Allah katında sorumlu olduklarını‘ vaaz ediyordu. Aralarında Nurcu cemaatlerin en önemli adamlarından biri olan M. Kırkıncı Hoca gibilerinin de bulunduğu cemaat liderlerinin, okullarda zorunlu din dersi eğitiminin getirilmesinden hareketle, cuntayı olumlu karşıladıkları ve T. Şahinkaya gibi cunta generalleriyle görüştüklerine dair haberler dönemin basınında yer alıyordu. Bu çevreler, Anayasa oylamasında ‘evet’ denmesi için çaba gösterdiler. Devlete itaat istiyorlardı.18

12 Eylül cuntasını destekleyen fetvalar veren Gülen, bu dönemde,  “İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriyet duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet...” diye bar bar bağırmaktaydı. F. Gülen, “Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük… Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçilmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam...” diyerek, generallere secde ediyordu. Ona göre, asker, “her milletin tarihinde bir tepe varlık”tı. Gülen, Türkiye’de “klasikleşmiş” “ordu=millet” anlayışını, kendi İslami görüşü doğrultusunda şekillenmesi koşuluyla, benimsiyordu. Ona göre, Kenan Evren örneğin, dinin zorunlu öğretilmesini eğitim programına koydurduğu için “cennete bile gidebilecek”ti! 28 Şubat 1997 askeri muhtırası sonrasında katıldığı bir televizyon programında orduya duyduğu sevgi”yi bir kez daha dile getirdi ve muhtıra doğrultusunda hükümetin çekilmesini istedi. Eski cuntacı general N. Üruğ, Gülen’i, bu tutumundan dolayı, “cumhuriyetin özlediği din adamı” olarak onöre etti(!)

‘Başyazar’ı olduğu “Sızıntı” dergisinin yayın anlayışıyla ilgili açıklamasında, Gülen, “Yayınladığımız ilmi, edebi ve ahlaki bir dergi olan Sızıntı’da hiçbir zaman siyasi ve ideolojik, milli birlik ve bütünlüğü bozucu, milli ve ahlaki değerlere ters, suç teşkil eden herhangi bir yazı yayımlanmamıştır. Bilakis çeşitli zamanlardaki sayıları incelendiğinde daima ordumuzun ve emniyet güçlerinin yanında olarak, hitap ettiği okuyucularına asayiş ve huzurun telkinini yaptığı görülecektir...” diyerek, hizmetlerini açıkça ifade etti.

Gülen cemaati, Özal-Çiller yönetimlerinin destekçisi oldu, devleti savundu ve “teröre karşı olma” adına devlet şiddetinin yanında yer aldı. Karşılığı devlet desteği oldu. Hükümetlerin koruyucu kanatları altında, uluslararası güçlerin ve gizli servislerin olanaklarından yararlanarak ve onların en etkili olanlarıyla işbirliği içinde örgütlenmesini uluslararası alana taşıyarak faaliyet alanını genişletti. Etkilediği ya da kendisine doğrudan bağlı akademisyenler üzerinden ve uluslararası ilişkilerini kullanarak düzenlediği periyodik “Gülen konferansları”yla görüşlerini yaydı, ilişki ağını genişletti, hükümetlerin politikalarını etkilemeye çalıştı. 1991’de Refah listelerinden seçime katılan MHP’lilere 3.5 milyar TL yardım ederek, ittifak listesinin desteklenmesini istedi. Yakın zamanda bir “helikopter kazası”nda yaşamını yitiren M. Yazıcıoğlu’nu “cesur ve dürüst bir Anadolu yiğidi” olarak sahiplendi.

Bu çalışmaları nedeniyle, Türkeş, ona, “Mahsus selam, sevgi ve saygılar sunuyorum” diye bitirdiği 1997 tarihli mektubu yazdı ve Gülen’in “hizmetleri”ne dikkat çekerek, “Susurluk olayı bahane edilerek zat-ı âlinizin temiz isminin gölgelenmek istenmesi çok üzücü olmuştur. Fakat hem milletimiz sizi tanıyor, hem de dünya sizi tanıyor. Kötü niyetlilerin bir şey yapmaları mümkün değildir” diyerek sahiplendi. Türkeş, ondan, başlattığı “güzel gelişmelerin tamamlanması”nı istiyordu. “Hocaefendi Türk milletinin gönlünde hak ettiği yeri almıştır. Hiçbir zan veya iftira bu yeri sarsamaz” diyordu. “Şahsi malı olarak bir tek dikili ağacı bulunmayan, kendini ilme ve ilmin yayılmasına adayan memleketimizin manevi dinamiği olan Hocaefendi’nin Avrupa’dan Yakutistan’a kadar olan çalışmaları her manada takdire şayandır…” şeklinde övgüye boğuyordu.19 Türk şoveni Türkeş’in övgüleri, ne boşunaydı ne de politika dışı bir kişinin hak ettiği türdendi.

Demirel, Ecevit, Türkeş gibi uzun bir dönemin en etkin politikacılarının Gülen hareketine olumlu yaklaşımları ve Özal, Çiller, Erdoğan’ın açık desteği, Gülen hareketine ilgiyi artırırken, hakkında birçok dava açılmış olmasına karşın, “devlet nezdinde muteber din adamı” sıfatıyla bir tür mükafatlandırılmış oldu.20 Gülen’in kendisine ait Fatih Üniversitesi’ni açış törenine (08.11.1996), Cumhurbaşkanı S. Demirel’in yanı sıra MHP Genel başkanı Türkeş ve birçok politikacı, bilim insanı ve büyük patron katıldı.

TÜSİAD’ın yayınladığı Görüş Dergisi’nde, “İslam, Demokrasi ve Türkiye başlığıyla yayımlanan bir makalede: “Fethullah Hoca olayı, devletin resmi modernleştirme programı ile toplumun geleneksel değerlerini yeniden canlandırma işlevi görmüştür. … Bir yandan modernliğin getirdiği değerleri yok saymak istemeyen, ancak öbür yandan binlerce yıllık bir gelenek ve duyarlığın ürünlerine sırt çevirmek istemeyen bu kitle için Fethullah Hoca’nın temsil ettiği tez veya daha doğrusu sentez, en işe yarar proje olarak görünmektedir… şeklinde, Gülen ve hareketi, büyük sermaye için “en işe yarar proje”lerden biri olarak tarif ediliyordu.21

Gülen hareketinde 35 yıl boyunca yönetici-sorumlu düzeyde çalışan Nurettin Veren, Gülen’in, aralarında Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Ali Çoşkun, Şehabettin Harput gibi bakan ve politikacıların da bulunduğu çok sayıda politikacı, polis şefi, subay ve “işadamı”yla irtibat halinde olduğunu açıkladı. Gülen’in adı “Susurluk Çetesi Raporu”nda yer alıyor. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz, polis içindeki Fethullahçı örgütlenmeyi, “Susurluk döneminden daha vahim bir gelişme” olarak tarif etti. Gülen’in M. Abramowitz, Papa II Paul, G. Fuller gibi CIA görevlisi ve Vatikan merkezli gericiliğin temsilcileriyle ilişkileri gizlilik perdesini yırttı ve artık açıkça sürdürülüyor. Diyalog gerekçeli bağlantıları arasında, Amerikan Musevi Lobisi başkanı A. Foxman’ da bulunuyor.

Gülen ve hareketinin amaç ve hedefleri, bizzat Gülen’in ortaya koyduğu görüşlerin mantığıyla uyumlu olarak, sermayenin en bağnaz, en kararlı savunucularının amaç ve hedefleriyle temelde birleşmektedir. “Allah’a, millete ve devlete hizmet için” çalıştığını söyleyen Gülen, bu amaç ve hedeflere dini karakterde olanları da katar ya da dini onlar için daha etkin kullanmakla ötekilerden bir biçimde ayrılık gösterir. Gülen devletçidir ve sömürü sistemine karşı değildir. Devletin bazı güçlerinin onu ve faaliyetlerini kendileri için şeriatçı potansiyel tehlike olarak görmelerine karşın, o devlet içinde ve yönetiminde örgütlenmek ve devlet güçleri ve kurumlarının korumasında, onlara da sırtını dayayarak, devletin gönüllü lobiciliğini yapıyor, bunu da “Türk lobisi” olarak adlandırıyor. “İslam, ibadet, milli duygular, bayrak, toprak, ülke, insan sevgisi ve hoşgörü” gibi kavramlar etrafında sürdürdüğü “diyalog” çağrıları, bu lobici faaliyetin etkisini artırmak içindir. Yetiştirdiği “altın nesil”in, “Müslüman, milliyetçi, devletine sadık Türk” olmasını istemektedir.

Gülen’e göre, “Türkiye’de yaşayan, Osmanlı geçmişini kendi geçmişleri olarak gören herkes Türk olarak” görülebilir. AKP hükümetinin “yeni Osmanlıcı” diye tanımlanan ve ABD’ne yedeklenmiş yayılmacı politikalarını desteklemekte; “bu bölgedeki Osmanlı prestijinden yararlanılmasını” istemektedir. Osmanlının giremediği topraklara kendilerinin gireceği iddiasında olan ve “Türkiye Müslümanlığı”nı uluslararası alana yayma çabasındaki bir “havari” olarak görülmek isteyen Gülen, “Elimden gelse Türk insanının yarısını, Türkiye’yi tanıtma Türk düşüncesini dünyanın her tarafına götürme, bu düşüncenin havarisi olma aşkına dünyaya salardım. demektedir.

Gülen’in “eğitim faaliyeti”nin ‘Kürt ayağı’nda, Kürtlerin devlete bağlı nesillerini yetiştirme hedefi vardır. Irak Kürdistanı’nda açılan okullarıyla ilgili konuşurken, Gülen; “Erbil’de Türkmenler için okul açacağımız zaman orada Barzani ve Talabani hakimdi. Ben Sayın Cumhurbaşkanı’na (Demirel’den söz ediyor- Y. A) sordum o meseleyi. Devletin burada okul açmasını zaruri görüyorum, aksi halde, oradaki Türkmenleri Kürtler eritir dedim. Eğer siz yapmayacaksanız, bilin ki biz yapacağız dedim. Onlar da ‘nasıl istiyorsanız öyle yapın’ dediler. Bu bilinerek yapıldı. Onun için MİT de, oradaki istihbarat örgütleri de bu işin hep yanında oldular. Ve Erbil bombalandığı halde bizim okula bir şey yapmadılar. Irak da yapmadı. Barzani de… Orada eğitim devam ediyor. Hatta ikincisi ve üçüncüsü açılması bahsi mevzuu...” demektedir. Irak Kürdistanı Federasyon hükümetinin olanaklarıyla yürütülen ve Kürt yöneticilerinin çocuklarının da devam ettiği Türkçe-İngilizce eğitim veren bu okullar (Işık ve Nilüfer), Türk-İslam misyoneri yetiştirmeyi hedeflemekte, yanı sıra bu okullar aracılığıyla bölgede yayılmacı Türk ve Amerikan-İngiliz politikalarına zemin yaratmaktadır.

F. Gülen’in Kürtlere yönelik devlet şiddeti ve inkarına karşı bir tutumu yoktur. Gülen tarafından yeniden yorumlanıp düzenlendiği belirtilen Risale-i Nur belgelerinde, Kürtlerle ilgili söylenenlerin değiştirildiği, birçok Kürt yazar ve Kürt web sitesi tarafından gündeme getiriliyor. Gülen’in stratejisine bağlı çalışan ‘Abant Platformu’ toplantılarında (Sonuncusu Erbil’de (Hewler) gerçekleştirildi) Kürt sorunu da ele alınmış, bu toplantılarda konuşan sosyolog, siyaset bilimci ve politik yazarlar, “Kanaatimizce tarihi yanlışlıklar, karşılıklı önyargılar, diyalog ve empati eksikliği Kürt sorununun çözümündeki en büyük engelleri oluşturmaktadır” diyerek, Kürt sorununun ulusal hak eşitliği temelinde çözümü ve bunun için mücadeleye karşı bir tutumu ortaya koydular.

Demokrasi sorunu onun için “teferruat”tır! Halkın demokratik talepleri “kendilerinin meselesi” değildir. İşçi ve emekçilerin ekonomik, siyasal- sosyal taleplerini istismar aracı olarak kullanan bir söyleme bazen başvurmakla birlikte, savunusunun devlet otoritesini zaafa uğratacağı düşüncesiyle karşısında yer alır. “Büyük çoğunluğu itibarıyla bu nesil (kuşak) kozmopolitleşti, ateizme yelken açtı ve komünizm, sosyalizm erozyonlarıyla her bir vadiye sürüklenip gitti…” diye tarif ettiği genç kuşakları, “komünizm ve sosyalizm erozyonu”nundan sözüm ona kurtarmak üzere, tarikat cenderesini açar ve emperyalist ideolojik kuşatma harekatının en önemli “savaş birlikleri” arasında yer almakta gecikmez. Amerikan işgaline karşı Irak halkının direnişini; Siyonist gericiliğe karşı “Filistin intifadası” türünden başkaldırıları “terör” eylemleri sayar. ABD politikalarına karşıtlığı reddeder ve ABD göz ardı edilerek dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir işin yapılamayacağını ileri sürerek, ona yedeklenmeyi savunur.

FETHULLAHÇI UYUTMAYA KARŞI MÜCADELENİN ÖNEMİ

F. Gülen ve hareketi, hükümet politikaları desteğinde, devlet olanaklarını kullanarak örgütlenmesini güçlendirmiş, cemaatin yaygınlaşan faaliyeti ve AKP’nin hükümet ve devlet gücü korumasında, dinin, toplumsal yaşam ve devlet yönetiminde etkisi genişleyerek, etkinliğini artırmıştır. Dini örgütlenmenin resmi-gayrı resmi yaygınlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı 85 bin caminin, 4000 civarındaki açık, binlerce gizli kuran kursunun, yüzlerce imam hatip lisesi ve İlahiyat fakültelerinin ve Diyanete bağlı çalışan 100 bin “din adamı”nın faaliyetleri dinin etkinliğini diri tutmaya ve yaymaya genel olarak hizmet ederken, Fethullahçılar bu durumu kendi görüşlerini yaymanın dayanağı olarak kullanmaktadırlar.22 2.7 katrilyon liralık bütçeye sahip olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yürüttüğü çalışmalar, Fethullah Gülen ve “Cemaati”nin, AKP ve hükümetini, gazete ve televizyonları, finans kurumlarını, bankaları, okul, üniversite, “ışık evleri” ve diğer kurumları kullanarak, güç ve örgütünü büyütmesini kolaylaştırmaktadır.

Başlattığı hareketin amacını, “ateizme ve materyalizme karşı mücadele”, “Osmanlı türü bir yapı altında Müslüman dünyasına Türkler`in yön vermesini sağlama…” olarak tarif eden Gülen ve hareketinin diğer dini tarikat ve örgütlenmelerden en önemli farkı, kendini “bilim ile dini sentez eden” yeni bir tür İslamcılığı tesis hareketi olarak göstermesidir. ‘Gülen cemaati’ sosyo- politik ve uluslararası koşulları veri almakta, görüşlerinin toplumun daha geniş kesimlerini etki altına alması için her tür takıyyeden kaçınmamakta, çıkarları gereği emperyalist gizli servislerden Papalık gibi Hıristiyan dininin en yüksek mercileriyle ilişkiye girmeye kadar her yol, yöntem ve aracı kullanmaktadır.23 Batı ve özellikle de ABD kaynaklı kurumların, ilkokul eğitimli bu eski vaiz ve imamı “seçkin entelektüel”, “aydın”, “bilim adamı” ve “eğitimci” olarak reklam etmeleri, “GOP” (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) olarak adlandırılan ve ABD’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Güneydoğu Asya’ya yönelik emperyalist yayılma stratejisinde “Ilımlı İslam”ı bir araç olarak kullanma politikasından bağımsız değildir.

Gülen ve hareketinin belirgin özelliklerinden bir diğeri, “ulus-ümmet” düşüncesini kullanmaya çalışması ve devletin din anlayışına “yakın duran” bir çizgide, devlet gücünden de olanaklı olduğunca yararlanmak istemesidir. Bu “dini anlayış”ın iktisadi-politik alana “tercümesi”, kapitalist ‘yeni liberal’ ekonomi politikaların benimsenmesi; uluslararası sermaye ile ilişkilerin uygun ve yararlı görülmesi, bunları İslami Türkçülükle yoğuran bir dini ve kültürel eğitimi esas almasıdır. Uluslararası gelişmeler ve ilişkilerin tüm sosyal-iktisadi ve politik ilişkileri etkilemesinin kaçınılmazlığını “tecrübe eden” Gülen ve hareketi, bu gelişmelerin kimileri tarafından “İslam dünyası” olarak adlandırılan geniş bölgede etkili olacağını görmekte ve faaliyetini bu koşul ve etkenleri gözeterek yürütmektedir.

Gülen, cemaatine ait “Işık Evleri”ni, Türkçü-İslamcı “altın nesil”in eğitim ve yetiştirilmesi “ocakları” olarak değerlendirmekte; kurduğu okullarda eğitim görenleri ulusal ve uluslararası hedefleri doğrultusunda ve okullarının bulunduğu 90-110 arası ülkede çalıştırmaktadır. Cemaati, “kapalı devre çalışan bir getto” hareketi olmayıp, dışarıya açılmayı genişleme ve etkisini yaygınlaştırmanın gereği sayan, bu doğrultuda faaliyet gösteren bir örgütlenmedir. Gülen, böylece ülke yönetiminde söz sahibi olma (belirleyici konum kazanma) ve uluslararası ilişkileri de bunun için kullanma çabasındadır. İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıklarıyla polis teşkilatı başta olmak üzere, devlet kurumları ve sözde sivil toplum kuruluşlarındaki büyüyen etkisi ve gücü, bu doğrultuda önemli adımlar attığını göstermektedir.

Gülen, Said Nursi’nin “Takipçileri”nden biri olarak ortaya çıktı. Ancak o, “Nurcu” olarak görünmeyi “darlaşma” nedeni saymakta, “Nurculuk kimliğini kullanmayacağını” söylemekte, “dinde yenilenmeci” olarak tanınmak istemektedir.

Gülen’in, “İslami Türk milliyetçiliğini geliştirip yaygınlaştırma amacı ve bunu gerçekleştirmek üzere belirlediği hat politik karakterde olmakla kalmamakta, sermayenin ulusal ve uluslararası çıkarlarıyla da uyum göstermektedir. Gülen ve hareketinin en önemli hedefi, dini de kullanarak, halkın sermaye sistemine bağlı kalmasını sağlamaktır. Gülen ve hareketini, bazı sözde ilerici aydın kesimlerinin ve birbirleriyle iktidar kavgası içindeki hakim sınıf kesimlerinden bazılarının göstermek istedikleri türden, devleti ajan örgütlenmesi ve entrikalarla ele geçirmeye çalışan bir “öcü” olarak görmek, onu ve hangi toplumsal gereksinmelere dayandığını ya da dayanmak istediğini; kapitalist gelişmenin, burjuvazinin 21. yüzyıl dünyasının ihtiyaçlarına uyum göstermeye zorladığı dini anlayış ve yargıların hangi türden yeni yorum ve savunusunu esas aldığını; halk kitleleri üzerindeki ve aydınlar içindeki etki ve yerini ve bilimi kendi amaçları yönünde kullanma taktiklerini dikkate almamak olur. Bu yöntemin Marksist olmaması bir yana bilimsel ve materyalist de olamayacağı açıktır.

Bütün bunlar, Gülen’in başını çektiği, ancak içerde hükümet başta olmak üzere, çeşitli düzen ve devlet güçlerinin, dışarıda ise ABD gibi uluslararası güçlerin ve onların çıkarları doğrultusunda hareket eden açık-gizli servislerin desteklediği bu hareketi, ideolojik-politik görüşleri, dini telkinleri, iktisadi-sosyal gücünü işsizlik, yoksulluk ve yoksunluğun istismarı için kullanması ve bilim karşıtlığının günümüz koşullarında kabul görmesinin zorlaştığını görerek, bilimi sözüm ona dinsel hurafelerle birleştirme çabaları gibi nedenlerle, din istismarcısı tüm öteki parti, örgüt ve cemaatlerden hem daha da tehlikeli kılmakta, hem de bu özellikleri ve yaklaşımlarıyla irdelenip nesnel gerçeklere dayanan mahkumiyetini gerekli hale getirmektedir. Bu da, emekçilerin temel ve güncel taleplerini savunuyu esas alan ve emekçi aydınlanmasını dini önyargı, hurafe ve söylemlerin kaba bir aşağılanması yerine, doğa ve toplum sorunlarını bilim ve akla dayalı açıklama, siyasal baskı ve sömürüyü halkın temel sorunu gören bir siyasal teşhiri öne alan bir çalışmayı gerektiriyor.

“Yeni Sol” – ”Yeni Politika” Soslu Liberal Sağcılık

Profesör Ahmet İnsel ile Doç. Dr. O. Elbek, Birikim’in 248 ve 249.sayılarında iki ayrı yazı yayımladılar. İnsel, “yeni sol” ile ilgili görüşlerinin daha kapsamlı bir açıklamasını gazetecilerle röportajlarında da dile getirdi.

Bu iki yazının ortak özelliği, işçi sınıfını, mücadelesini, bu mücadele içinde parti olarak örgütlenmesini ve partisinin yol gösterici-eğitici ve deneyimlerini genelleştirici yardımıyla iktidar kavgasına girişmesini önemsiz ve reddedilebilir görmeyi içeriyor olmalarıdır. İki yazıda da, işçi sınıfı ya yok sayılıyor ya da yazarlar, “toplumsal yaşam”ın sorunlarını ve unsurlarını ele alış tarzları ve çıkardıkları sonuçlarla buraya varıyor. İnsel, işçi sınıfının devrimci bir dinamik olma vasfını kaybettiği iddiasındadır ve Elbek, işçi sınıfı kavramını kullanmaktan bile imtina etmekte ve “reel sosyalizm tecrübesi”nde sahiplenecek bir şey görmemektedir!

Yazarlar, “toplumsal yaşama dair tarih yasaları”na, herhangi sınıfa (kasıt işçi sınıfıdır) “devrimci misyon biçilmesi”ne, “kolektif özne”ye; “merkezci” örgütlenme ve planlamaya karşıdırlar; “toplumdaki farklı varoluş alanları”nın “bilinci belirlediği”, “iyi, güzel ve arzulanır olan”dan yana, “aşağıdan yukarı” ve “ahaliyle birlikte” inşa olunacak “özyönetim”ci bir “örgüt” pratiği ile “bürokratik sosyalizm anlayışları”nın aşılacağı iddiasını ileri sürüyor; “merkez”den oluşturulan/oluşturulacak olan görüş ve “ilke”leri bireyin özgürlüğü ve dinamizmiyle bağdaşmaz sayıyor; “sol”a, “içinde bulunduğu durumdan çıkış” için “geleneksel olan”dan kopmasını, “sınıfsal” kavram ve teorilerden uzak durmasını; “örgütlü-örgütsüz işçiler, işsizler…” gibi “emek eksenli” özneleri çalışmasının merkezine almamasını, “tüm toplumsal kimliklerin özgüllükleri ve özerkliklerini koruyacakları” ve “daha iyi bir dünyayı özleyen herkes”in, içinde yar alacağı ve görüşlerini rahatça savunup geliştirebileceği örgütlere yönelmesini öğütlüyorlar!

İddialarının bağlandığı ‘ana fikir’, kapitalizmin geçirdiği değişim ve gelişmelerin işçi sınıfının saflarında yarattığı dağılma ve “mavi yakalıları” zayıflatması nedeniyle, onun artık eskisi gibi devrimci bir işlev göremeyeceğidir. Marksizmi önce bir “proje”ye indirgiyor, sonra o projenin “geçerliliğini yitirdiği”ni söylüyorlar. Marksizmi ve onun toplumsal üretim tarzı, toplumsal sınıfların ilişki ve çelişkileri ve sınıf mücadeleleri üzerine açıklamalarını önce farklı içeriklerde gösteriyor, sonra dönüp, sözüm ona karşı oldukları indirgemeci yöntemlerle “tahayyül”lerindeki bu Marksizmi “artık inanılmayan” ve “geçerli olmayan” ilan ediyorlar.

Burada, önce, A. İnsel’in söz konusu dergi yazısında bu kapsamda dile getirdiği görüşleri üzerinde duracak, ardından, Dr. O. Elbek’in formüle ettiği örgüt anlayışı ve toplumsal sorunların sözüm ona çözüm yolu, yöntemi ve araçları üzerine söylediklerini ele alacağız.

a-) Kapitalizmin geçirdiği değişim ve “mavi yakalıların azalması”(!) işçi sınıfını ‘kurtarıcı sınıf’ olmaktan çıkarır mı?

Prof. İnsel, 19. ve yirminci yüzyıldaki “dönüşüm”lerin, işçi sınıfının “geleceğin toplumunun tohumlarını içinde barındıran, umut dolu bir geleceğin kendisine içkin olduğu kurtarıcı sınıf statüsünü” yitirmesine ve işçi olmanın, 20. yüzyılın “ikinci yarısından itibaren arzulanan bir durum” olmaktan çıkmaya başlamasına yol açtığını, “kimsenin işçiye benzemek istemediği bir dünyaya” girildiğini söylüyor ve “sınıf temelli söylemlerin bırakılması gereği”ne işaret ediyor(!)

İnsel’e göre; “Günümüz toplumlarında, çok küçük bir dogmatik azınlık hariç, kimse toplumsal gidişata bütünüyle ve tamamen bilinçli biçimde hakim olacak bir toplumsal gücün varlığına artık inanmıyor. Bu ise, Marksizmin 19. yüzyılın son çeyreğinde almaya başladığı ve Leninizmle şahikasına ulaştığı biçim altındaki devrimci projesinin günümüz toplumlarında bir karşılığının kalmaması anlamına geliyor. İktidarın ele geçirilmesiyle birlikte, kapitalizme ve ücretli emeğe son verilmesinin, insanlığın bugüne kadar süregelmiş tarihinin son bulmasının ve yeni bir insanın yaratılmasının mümkün olacağı üzerine dayalı radikal kopuş ve bakir yeniden doğuş tahayyülünün de gündemden düşmesi demek bu.”1 (Altını biz çizdik)

İnsel bunun, “aynı zamanda”, “ toplumda tarihsel gidişin doğal olarak, kendiliğinden sosyalizme götüreceğine artık inanılmadığı ve sosyalizmin mesihçi versiyonu geride kaldığı için, tarihsel ilerleme fikrinden yoksun bir Aydınlanmaya dönüş” olduğunu söyleyerek, bu gelişmeyle bağlı olarak, “sol siyasal tahayyül”ün “içi giderek boşalan bir modernciliğe” teslim olduğunu ileri sürüyor.

Burada bir an duralım ve İnsel’in “bilim adamı” olarak ve “bilimsel analiz” ya da “somut koşulların somut tahlili” adına ortaya koyduğu tablo ve bu tablodan ürettiği sonuçlara bakalım ve önce iddiasının ikinci bölümünde söylenenler neyi ifade ediyor, onu görelim:

“Marksizmde ve onun Leninizmle şahikasına ulaşan biçimi”nde toplumsal tarihsel ‘gidişat’ın “kendiliğinden ve doğal olarak sosyalizme götüreceğine” dair bir değinme ya da ima olmamasına ve tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğu; proletaryanın bir devrimle burjuva sınıf hakimiyetine son verip sosyalizmi inşa etmek ve bunun için de devlet olarak örgütlenmek zorunda olduğu ‘Komün Deneyimi’nin de dersleriyle ayırt edici şekilde ortaya konmuş olmasına karşın, “bilimsellik” ve modernlik, değişim ve “yeni sol sorumluluk” adına; spekülasyon yoluyla ve “inanç”/inançsızlık gibi öznel tutum ve durumlar maddi-nesnel güç, ilişki ve durumların yerine ikame edilerek, böyle bir iddia ileri sürülebiliyor. Bu iddia, İnsel tarafından –on yıllardır sürdürülen bir iddiadır bu– kaynak gösterilmese de, Marx’ın, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” adlı eserinin ünlü önsözündeki açıklamasından hareketle ileri sürülmüş olmalı. O önsözün konuya ilişkin bölümünde Marx, bir toplumsal formasyonun (üretim biçimi) son bulması ya da bir devrim için belirli koşullara işaret ederken, şunları yazmıştı: “Gelişmelerinin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkileriyle ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle çelişkiye düşerler. Bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişme biçimleri olmaktan çıkıp, onların zincirine dönüşürler. O zaman bir sosyal devrim çağı başlar. Ekonomik temelin değişmesiyle birlikte koskoca üstyapı yavaş veya hızlı bir şekilde altüst olur…”

Söylenen, eski toplumun bağrında doğup gelişen yeni üretici güçlerin, onların özgürce gelişmesine engel oluşturan hâkim üretim ilişkileriyle çatışmaya girmesinin, bir devrimin nesnel koşullarının temelinde yer aldığıdır. Tarihsel gidişin esas olarak bu yönde olduğunun tanıklığı, tüm eski toplumların tarihsel hareketin burgacına kapılarak, kendinden daha ileri üretici güçler eliyle değişime uğratılması tarafından yapılmıştır. Kapitalizmin bundan azade olmadığı da, emek-sermaye; proletarya –ve emekçiler– ile burjuvazi ve kapitalist gericilik arasındaki uzlaşmaz karşıtlık tarafından ortaya konmaktadır. İnsel, üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişkinin (yeni üretici güçlerin eski üretim tarzının engellerinden kurtulma eğilimi) devrimin nesnel zeminini olgunlaştırarak, bir devrimi gündeme getirmesine ve proletaryanın kapitalist toplumun gerçek devrimci sınıfı olduğuna dair belirlemeleri; “salt iktisadiyatçı” ve “indirgemeci” olarak nitelemekte ve “toplumsal varoluşun salt iktisadiyat olmadığını, insan topluluklarının siyasal ve tarihsel olan içinde anlam ve yön kazandığını” anımsayarak/anımsatarak(!), “herhangi bir tarih yasasına” dayanmadan, “iyi, güzel ve arzulanır olan yönünde” herkesin katılacağı amorf bir “solculuk”la kapitalizme alternatif üretilmesini önermektedir.2

İnsel’in formüle ettiği toplum tablosundan çıkardığı diğer sonuç ile bu ikincisi arasında koparılamaz bağ vardır. “Toplumsal gidişata bütünüyle ve tamamen bilinçli bir biçimde hâkim olacak bir toplumsal güç” ile kast edilen, İnsel’in başka açıklamalarında adını açıkça andığı üzere, işçi sınıfıdır. İnsel, “çok küçük bir dogmatik azınlık” hariç, kimsenin böyle bir gücün varlığına artık inanmadığını söylüyor. İnsel’in söz konusu dergi yazısındaki ‘izahat tarzı’, “kendi fikri olmayan” ve “kendi dışında” bir “durum saptaması”nı mı aktardığını, yoksa bizzat öyle olduğunu düşündüğü bir belirleme mi yaptığını bir ölçüde muğlak bırakacak türdendir. Ancak, gerek durum tespiti, gerekse “sol”a gösterdiği “çıkış yolu” üzerine önermeleri, bu tespitlerin onun ‘kendi düşünceleri’nin ifadesi olduğunu gösteriyor.

İnsel’in analizinde “inanma/inanmama” gibi kavramlara yer vermesi, iktisadi-sosyal olgu ve sorunlar söz konusu olduğunda bilimsel yaklaşımı bir miktar zedelese de, bunu bir yana bırakıyoruz. Yine de sorun inanma/inanmama olunca ya da buraya indirgenince, her bir “kimse”, şu ya da bu yönde bir inanç açıklamakta kuşkusuz serbesttir. Ama ne sorun budur, ne de birileri inanmıyor diye, toplumsal bir varlık (burada sınıf) yok olur. İşçiler dünyanın hemen tüm ülkelerinde varlar ve toplamda da giderek büyüyen/çoğalan bir sınıfı oluşturuyorlar. “Toplumsal gidişata bütünüyle ve tamamen bilinçli biçimde hâkim olacak” olmaya gelince; bu gidişat, öncelikle tüm sınıf, güç ve kesimler, iktisadi-sosyal ilişkiler ve koşullar, ideolojik-politik-kültürel-askeri vb. etken ve bunların örgütlü yapıları tarafından ve çeşitli biçim ve düzeylerde etkilenir. Burjuvazi örneğin, hâkim sınıf olarak, “toplumsal gidişat”a “tamamen ve bilinçli biçimde” hâkim olma ve yön verme olanak ve avantajlarına karşın, tüm bu toplumsal güç ve ilişkilerin baskısı altında olmaktan kurtulamamıştır.

İşçi sınıfı ise, bir tarihsel süreçte, iç ve dış koşul ve etkenlerin bir devrim için elverişli olması durumunda, yeterli düzeyde bir bilinç ve örgütlenmeye sahipse, toplumsal gidişata, sömürüden kurtuluş için bir yön verme/hâkim olma için savaşacaktır. Bunu, “tamamen ve tümüyle” ve de “bilinçli” olarak yapması/yapabilmesinin koşul ve gereklerinin ortaya çıktığı/çıkacağı yer, –İnsel reddetmesine karşın– toplumun bağrında sürüp giden sınıf mücadeleleridir. İşçiler, bir ölçüde, genelleştirilerek söylenirse, kapitalistler ve hükümetleriyle kavga içinde eğitim görüyor, “emekçi kitlesinin sorumluluğunu taşıyarak” sömürü sistemine karşı mücadeleye atılıyor, kendi sınıfının uluslararası mücadelesinin tecrübelerinden çıkarılmış derslerle donanıyor, gidişata yön vermek ve hâkim duruma gelmek için birleşmeye ve “kendi için sınıf” halinde sınıf mevzilerini güçlendirmeye çalışıyorlar.

Prof. İnsel böyle bir gücün varlığına artık “kimsenin inanmadığını” söylerken, nerede ve nasıl bir araştırma yaparak bu sonuca ulaştığını ortaya koyma zahmetine katlanmıyor ve yalnızca inanç belirterek, Marksizmin “devrimci projesinin günümüz toplumlarında bir karşılığının kalmadığı”nı ve “yeniden doğuş tahayyülünün de gündemden düştüğü” üzerine iman tazelemektedir! İnsel böyle düşünmekte, buna “inanmak”ta özgürdür, ama görüşlerinin bilimsel bir temeli, maddi dayanakları bulunmuyor.

İnsel’e göre; kapitalizmin ve burjuva toplumunun değişiminin bir sonucu olarak, “işçiler ve dar anlamda işçi sınıf, geleceğin toplumunun tohumlarını içinde barındıran, umut dolu bir geleceğin kendisine içkin olduğu kurtarıcı sınıf statüsünü yitir”miştir ve “toplumsal gelişmeleri ayakları yere basacak biçimde çözümleme ve buna uygun bir siyasal duruş” için, “insanları bireysel veya sınıfsal çıkarlarının esiri olarak gören sağ veya sol ekonomizmlerin indirgemeci ve varoluş anlamını yoksullaştırıcı perspektifini” reddetmek gerekmektedir. İnsel, “Sol”a, “herhangi bir tarih yasasına dayanan değişimi değil, iyi, güzel ve arzulanır olan yönünde gerçekleşecek değişimin koşullarını hazırlama” görevi biçiyor!3

İşçi sınıfının toplumsal ‘devrimci’ işlevini yitirdiği ve geleceği temsil eden sınıf olmaktan çıktığı iddiası, bir bölüm kapitalist işletmede ve genel olarak kapitalist üretimde teknik yenilenme ve makinenin yeni buluşlarla teçhiz edilmesinin, bir bölüm işgücünü üretim dışına atmasına karşın, yeni üretim dalları ve nesnelerinin “üretimi”ni, işçilerin çalışan bölümünü daha fazla sömürme, az işçiyle çok üretme; nispi ve mutlak artı-değeri artırma gibi sonuçlarını göz ardı eder ya da önemsiz sayar; işçilerin sayısal olarak gösterdiği değişimi tersinden ele alır ve bir kesimin işsizliğe itilmesine karşın, giderek büyüyen dünya işçi nüfusunu göz ardı eder.

İşçi sınıfı, kapitalizmin ve büyük sanayinin ürünüdür. Sanayinin gelişmesiyle işçiler sayı olarak büyümekle kalmazlar, daha büyük yığınlar halinde bir araya da gelirler. Tarihsel eğilim bu yöndedir ve işçi sınıfı dünün köylü toplumlarının bağrında giderek büyüyen bir güç halinde oluşmaya devam etmektedir. Bütün öteki sınıflar büyük sanayi ve tekeller tarafından az ya da çok değişen hızda yıkıma uğratılırken, proletarya kapitalist gelişmeyle birlikte büyür ve kapitalist sömürüye karşı mücadele içinde devrimci bir sınıf olarak burjuvazinin karşısına çıkar. İşçi sınıfı, bu gelişme sürecinde, dışındaki bütün öteki sınıf ve kesimlerden saflarına itilenlerle birlikte, giderek büyür. Emekgücünün meta oluşu ve yedek işgücünün varlığı işçiler arasındaki rekabetin başlıca kaynağını ve nedenini oluşturmasına ve burjuvazinin, bu temel üzerinde, işçileri sektör, bölge, ülke ve ulus, inanç ve din ayrımları temelinde bölme faaliyetini sürdürerek, işçilerin bir sınıf “ve böylece bir parti” olarak örgütlenmelerini engellemeye çalışmasına karşın, işçiler, yaşadıklarından ders çıkararak, yeniden ve yeniden örgütlenir; sendikalar, işçi dernek ve birlikleri, kooperatif örgütleri ve nihayet bir parti birliği halinde, burjuvaziye karşı mücadeleye atılırlar. Üretim araçlarını ellerinde toplayan kapitalistler ile sayıları sürekli artan ve “kapitalist üretim sürecinin bizzat kendi mekanizması tarafından eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen” işçi sınıfı arasındaki bu mücadele keskinleştikçe ve işçiler ücretli köleliklerinin bilincine vardıkça, kapitalist özel mülkiyet sistemine son vermek amaçlı mücadelede büyür ve güç kazanır. Toplumsal tarih “bugün” ile, konjonktürel gelişmelerle sınırlı görülemez.

Burjuvazinin işçilere karşı iş ve çalışma koşullarında giriştiği değişiklikler sonucu işçilerin merkezi-kitlesel üretim mekânlarının bir miktar parçalanmış olması, kapitalist üretimin proleter öznesini ve onun kapitalist sömürüye karşı mücadelesinin zeminini ne ortadan kaldırır, ne de yok eder. Aksine, sermayenin genişleyen yeniden üretimine bağlı olarak ‘emeği sermayeyi çoğaltan’ işçiler kitlesinin giderek büyümesi devam eder. Makine kullanımının yaygınlaşarak başlıca üretim aracı haline gelmesi ve makinenin teknik yetkinliğinin bilim ve teknikteki ilerleme sonucu geliştirilmiş olması, işçilerin bir bölümünü üretimden koparmasına ve işsiz kitlelerinin saflarına itmesine ve böylece İnsel’in deyişiyle “mavi yakalıların sayısı”nı bu sektörlerde bir miktar azaltmasına karşın, kapitalizmin ulusal ve uluslararası gelişmesiyle yeni sektörlerin ortaya çıkması ve yeni ürün çeşitlerinin ihtiyaç haline gelmesi, bu işçilerin bir bölümünü tekrar üretime çeker ve diğerleri, yine bir kesimiyle, farklı işkolları arasında yer değiştirerek, üretime katılırlar. Diğer yandan, eski “köylü ülkeleri”nin kapitalizmin girdabına girmesi, işçi kitlelerinin uluslararası alanda büyümesini sağlar. “Teknolojik gelişmelerin üretimin teknik temelinde yarattığı köklü atılımlar”ın ve bilimsel teknik uygulamaların sermayenin yapısında, işçi ile kapitalistin ilişkilerinde ve onların üretim sürecindeki işlevlerinde “değişime yol açtığı”; sanayi işçilerini işinden ederek, proletaryanın toplumsal devrimci rolü ve eylemini olanaksız kıldığı ve bu olgu ve gelişmelerin toplumsal tarih ve sınıf mücadelesi üzerine Marksist tezleri “yanlışladığı”(!) iddiası, iddianın aksine, değişim, koşullar ve sınıf mücadelesi pratiği tarafından geçersiz kılınmaktadır. Üretim koşulları ve üretimin teknik yapısındaki gelişmelerle birlikte işin ve çalışmanın ‘parçalanması’, bazı sanayi ürünlerinin parçalar halinde farklı meânlarda üretilerek bir merkezde montaja alınması, kadın ve çocuk emekgücünün kullanılmasındaki artış, taşeron firmalara ve eve iş verilmesi, esnek çalışma uygulaması vb. gibi üretimin yeni biçimlerde örgütlenmesiyle ilgili değişiklikleri, işçi sınıfının kapitalist üretim tarzı ve artı-değer üretiminde yerine getirdiği/gördüğü işlevi tümüyle ve temelden değiştirici gelişmeler olarak gösterenler, bu değişim, gelişme ve farklılıkları tek yönlü olarak yorumlamaktadırlar. Buna rağmen, işçi sınıfının “dünya tarihindeki devrimci rolü”ne inanmayan(!), bu devrimci rol ile proletaryanın kapitalizmin asal bir ürünü olması ve üretim sistemi içindeki üretici faaliyeti arasında bağ kurmayan biri/birilerinin sınıf inkârcı liberal teorilere bağlanması ya da onları sahiplenmesinde şaşırtıcı bir durum olmaz. İşçi sınıfının toplumsal işlevine “inanmayı” “dogmatik bir azınlık”ın işi sayma inancı ise, “inanç özgürlüğü”(!) kapsamında mümkün olmakla birlikte, tarihsel sürecin gelişen ve büyüyen bir güç olduğuna tanıklık ettiği proletaryayı basit bir basite alma/azımsama/görmek istememe ruh haline işaret eder. Hemen tüm kapitalist ülkelerde, burjuvazi ve hükümetleri işçi sınıfına karşı politikaları amansızca uygularlar ve buna karşı işçiler birleşip direnmeye çalışıyorken, bu durumu da ‘hafifletmek’ üzere, mücadele halindeki sınıfı görmemek için, kişi ya da kişilerin gerçekten bakar-kör olmaları gerekir!

Kapitalizmin tarihini, işçilerin, (diğer emekçilerle birlikte) kapitalistler –kapitalist burjuva devleti– hükümetlerine karşı mücadelelerinin de tarihi olmaktan çıkaran bu bakış açısı, artı-değer sömürüsünü olanaklı kılan üretim tarzının siyasi-hukuki ve diğer alanlarla bağının üzerini örter ve kapitalist “toplumsal varoluş”u neredeyse işçisiz bir sistem olarak kurgular!

Burada, işçiye benzeme isteksizliği üzerine de kuşkusuz birkaç söz söylenmelidir: Benzemek ile “öyle” ya da “zaten o olmak” arasındaki farkı bir yana bırakalım. İşçi sömürü ve kâr nesnesidir. Emekgücü ve onun aracılığıyla kendisi meta haline gelmiştir. İşçinin, uyku zamanı dışındaki neredeyse tüm zamanı kapitalist tarafından satın alınmış ya da gasp edilmiştir. Hareketinin makineye uyum zorunluluğu, kendine kalan zamanın ya yok ya da yok denecek kadar az oluşu, maddi olanaksızlıklar vb. nedeniyle zihni gelişmesi engellenmiş ve sınırlanmıştır. İşçi, bu durumda oluşu; sömürü nesnesi haline gelmeyi ve çok yönlü yoksunluğu isteyerek seçmemiştir. Bu, “istek”/isteyip-istememeye bağlı bir durum değildir. Emekgücünü kapitaliste satmadan yaşamını ve neslini sürdürme olanaksızlığı, onu, kapitalist ile kapitalist devletin ücretli kölesi olarak çalışmaya yöneltmiştir/yöneltmektedir. Kimsenin “o”na benzemek istememesinin nedeni, bu sosyal-iktisadi konumudur. Bu durumu ve kimsenin ona benzemek istememesi, varlığının inkârını değil, içinde tutulduğu koşulların katı gerçekliğini ortaya koyar.

Yazar(lar)ın görüşleri, aktüel sınıf çatışmaları tarafından da çürüğe çıkarılmaktadır. Onlar, kabul etseler de etmeseler de, kapitalistler ile hükümetleri, sınıf mücadelesini, gereklerine uygun araç ve yöntemlerle ve çıkarları doğrultusunda sürdürüyorlar. Bu, ‘ileri kapitalist ülkeler’de de, bağımlı olanlarda da günceldir ve üstü örtülemez uzlaşmazlıklarla devam etmektedir. Türkiye’nin başkentinde, TEKEL işçileriyle hükümet ve devlet güçlerinin karşı karşıya gelişinde yaşanan, adıyla “sanı”yla sınıf kavgasıydı. İşçilerin üzerine panzerler sürüldü, zehirli gaz sıkıldı, coplandılar vb. Oysa istekleri iktisadi-sosyal kategoride isteklerdi ve hükümet, bu istekleri kabul ettiğinde, işçilerin mücadele yoluyla taleplerini elde etmelerinin önünü açmak gibi bir aptallık yapmış olacağını bildiğinden, taviz vermemeye çalıştı.

TEKEL işçileri, sınıfın küçük bir parçası olarak 78 gün süren bir direnişle “biz işte buradayız ve bir sınıfın tutumunu ortaya koyuyoruz” dediler. Sınıfların ve sınıf ideolojilerinin “işlevsizleştiği” tezlerinin revaçta olduğu son otuz-kırk yılda, uluslararası alanda çok sayıda benzer işçi-emekçi eylemi yaşanmasına rağmen, bu “sonuncusu”, söz konusu yazarların “burunlarının dibinde” meydana çıkmakla, onların spekülasyon ağırlıklı iddialarına ‘anında’ maddi-gerçek bir yanıt oluşturarak, benzerlerinden farklılaşmış oldu.

78 günlük bu direniş, sınıfın küçük bir bölümünün eylemi olmasına karşın, iki sınıf ve temsilcilerinin, onun aracıyla ve etrafında karşı karşıya geldikleri bir “kısmi muharebe” özelliği kazandı. Direniş ve destek grevi, ülkenin hemen tüm bölgelerindeki işçi ve emekçilerin saflarında dalgalanmaya yol açtı, “umutlar tazelendi”, dayanışma eylemleri yapıldı, uluslararası dayanışma örnekleri gösterildi, direniş ve eylem uzlaşmacı-reformist sendika liderlerini kendilerine ‘çeki düzen vermek’ zorunda bıraktı vb.

TEKEL’de ya da başka işletmelerde çalışan direnişçi ya da ‘dayanışmacı’ işçiler, bu karşı karşıya gelişin sınıfsal anlam ve karakterini kesin ve “basit” çıkarımlarla ortaya koyarlarken, liberal “sol” yazarların “sınıfsal kavramlar geçerliliğini yitirdi” şeklindeki gevelemelerine de, kendi usullerince yanıt vermiş oldular. İşçiler, hükümet ve sermaye ile hak mücadelelerini “işçilerin birliği” ve “işçi kimliğinin farkına vararak”, ama aynı zamanda “emekçiler kitlesinin sorumluluğunu” da taşıyarak sürdürmekte olduklarını söylüyorlar. Bu açıklayış ya da ilan etme, “proletaryanın dünya tarihindeki devrimci rolü”ne itirazların kofluğuyla dayanaksızlığının da ilanıdır. Direnişe katılmış işçilerden ikisinin yazdığı ve Evrensel gazetesinde yayımlanmış iki mektup, bu bakımdan ‘geleceğe de kalacak’ belge niteliğindedir.4

İşçi hareketi ve işçilerin sınıf tutumuna ilişkin bir diğer örnek Yunanistan’da yaşandı. Yunanista işçi ve emekçileri, hükümetlerinin krizin yükünü kendilerine yıkma programını protesto etmek üzere üst üste genel grevler ve eylemler düzenlediler. Anti kapitalist sloganlar haykırıldı, sadece Yunan Hükümeti değil, onu halk kitlelerine karşı yaptırımları sertleştirmeye zorlayan AB’nin başlıca patron hükümetleri de protesto edildi.5 Fransa, İngiltere, Almanya, İspanya ve İtalya başta gelmek üzere birçok başka ülkede de işçiler talepleri için “yeni” ve “değişen” koşullarda mücadeleyi sürdürüyorlar.

Hal böyle olunca, sınıfların ve sınıf mücadelelerinin “geçmişe dair” görülmesi – (Marx’ın, “sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürdüğünü” söylemiş ve tanıtlamış olmasından “kaderci” ve “kendiliğindenci” anlamlar çıkarma saçmalığını şimdilik bir yana bırakırsak), işçi sınıfından umut kesme gibi “daha az günahkâr” bir tutumun ötesine geçerek, sömürülen sınıfın sömürücü sınıf(lar)a karşı sınıf savaşımına da karşı çıkma; ona “sol”dan, “içeri”den barikat örme anlamı kazanıyor.

Dr. ELBEK ve “HİÇBİR ŞEYE BAĞLANMAYALAR”LA DEVRİM “PROJESİ”!

A. İnsel’in “iyi, güzel ve arzulanır olan”dan yana olanlarla oluşturmayı öngördüğü “yeni sol” örgütün değişik bir türünü Osman Elbek, “kendilerini hiçbir şeye bağlamayan, en iyi olanı kabul etmeye her zaman hazır, yeni fikirlerin zaferinden hoşnut, bir hayat içinde birçok hayat yaşamaya özlem duyan insanlara dönüşmek”* isteyenlerin “örgüt”ü olarak tarif ediyor.

İnsel’le, işçi sınıfının toplumsal rolü ve üretim sürecindeki yeri başta gelmek üzere birçok noktada görüş birliği içinde olan Elbek, ÖDP’yi, önce “reel sosyalizm tecrübeleri”ne “diğer sol/sosyalist yapılardan” farklı yaklaşımı ve “özgürlükçü bir sosyalizm” anlayışı nedeniyle över. Ardı sıra onu, “özgürlükçü, özyönetimci, enternasyonalist, demokratik planlamacı, doğa-insan ilişkilerini yeniden tanımlayan, militarizm karşıtı ve cinsiyetçi olmayan bir sosyalizm” anlayışını yeterince ısrarlı şekilde savunmamak ve “bu teorik tespitin gündelik hayatta nasıl var olabileceğine dair hiçbir teorik tartışma ve pratik deneyim” yürütmeyerek anlamı kalmaz hale getirmekle suçlamaktan da kaçınmaz.6 Dr. Elbek’in, insancıl “tahayyülü”ndeki devrim için öngördüğü örgüt türü ve bileşimi “herhangi bir kimliğe” diğerinden farklı ve “özel” rol vermez. Bu örgüt, “toplumsal yapı içindeki donanımsız her türlü var olma kimliğinin temsilcisi” olacaktır. “Böylesi bir tercihi savunduğu için de devrimi, bu kimliklerden herhangi birisiyle iktidarı ele geçirmek olarak değil; aksine tüm bu kimliklerin donanımsız yapılarını geliştirmek ve eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumda her bir kimliğin birbirini etkileyerek birbirlerini dönüştürebilecekleri dinamik bir ortam olarak tahayyül” edecektir!

“Devrim dediğimiz süreç”i, “hepimizi daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünyaya taşıyacak” bir yol olarak tanımlayan Elbek, “hedefimiz entelektüel bağımsızlıkları olacak olan, kendilerini hiçbir şeye bağlamayan, en iyi olanı kabul etmeye her zaman hazır, yeni fikirlerin zaferinden hoşnut, bir hayat içinde birçok hayat yaşamaya özlem duyan insanlara dönüşmek değil miydi?” diye sorar ve bunun “eski uslüp ve tavırlar”la var edilemeyeceğini söyler.

“Sol örgütlerdeki bağımsız birey tutumları ve değişken/dinamik fikirsel platformlar”ın “örgütsel ortamı etkileyemeyecek düzeye” indirgendiğini ileri süren Osman Elbek’in “tahayyül-projesi”ne ruhunu veren, her şeyden önce işçi sınıfının toplumu dönüştürecek devrimci özne oluşuna çıkarılmış reddiyedir!

Elbek’in, “herkesin kendi özgün kimliği ve fikirleriyle katılacağı” sosyalist(!) örgütünde, herkes kendi kimliği ve görüşleri doğrultusunda mı davranacak; yerelde alınan kararlar mı öncelikli olacak; bu belirsizdir, ama bireyin kutsal hakları ve özgürlüğü adına olmalı, “merkezi”-”otoriter” ve “hiyerarşik” olandan kaçışın “demokratik”(!) niteliği üzerine övgüler ve “özyönetim”ci rekabet; ekonomi ve politikada kendi proğramlarını uygulamaya geçirecek özerk yönetim birimlerinin oluşturacağı “özgürlükçü sosyalizm”(!) anlayışı nettir.

Elbek’in “projesi”nde birey odakta yer alır. “Tahayyül”, “birey”i ve “donanımsız kimlikler”i merkeze yerleştirir. “Birey”, kendinin “iktidarı ele geçirme” amaçlı örgütlenmelerin “nesnesi” olarak kullanılmasına karşı durarak “yakın bir belde belediyesinde” ahaliyle birlikte “yeni fikirsel platformları” yaratmaya koyulacak, “kendi öz yeteneklerini, kendi öz kimliğini” özgürce geliştirecek “dayanışmacı” “özgünlükler” gösterecek, “özgür ve eşitlikçi bir zeminde” (bu zemin mahallelerde/köylerde oluşturulacaktır) kendi kişiliğini geliştirme uğraşısını başlıca, temel ve tek “özgür” iş bilecektir. “Şeflerden”kurtulmuştur, “siyaseti ‘ele geçirme” diye bir derdi ve hedefi yoktur; “devletten öte sivil bir alan kurma”yı başaracak kadar da maharetli ve “özgür”dür artık!

Bu “proje”, “merkezciliği” başarılı bir mücadele ve inşa adına redder, “radikal sol örgütlerin kendi içerisinde tek tip bir algılayışı meşru addetmesi”ni “sürecin en trajikomik yanı” olarak görür; ideolojik birlik etrafında oluşmuş parti birliğini farklı fikirsel platformların rekabet içindeki özgürlüğüne aykırı sayar ve bunu “buyurgan dil”in “zuhur edişi” ve “farklı seslere devlet olma”(!) olarak suçlar. Elbek’e göre örneğin, “Kürt hareketinden uzak düşme”nin, “AB projesini temel alan sol liberal yönelim”lerin ve “emperyalist güçlerin yönelimleri doğrultusunda solda yeni bir parti yaratma çabaları”nın eleştirilmesi, bu “buyurgan dil” ve “farklı seslere devlet olma”nın; “Öncül olma, kutsal dava, disiplin, ayrışma” kavramları “farklılıkları ret anlayışı”nın “değer” haline getirilmesinin kanıtlarıdır(!)

Elbek’in olumlayarak ya da eleştirerek tarif ettiği ve önerdiği örgütün “devrim örgütü olması” bir yana, böyle bir örgütün var olabilmesi ve faaliyet yürütmesi dahi kuşkulu ve hatta olanaksızdır. “Kendilerini hiçbir şeye bağlamayan” ve “en iyiyi”, “yeni fikirleri” benimsemeye hazır olanların(!) durumu böylesi bir örgütün varlığına karşıtlık ifadesidir. “En iyi”yi kim hangi kriterlere göre ve nasıl belirleyecektir? Bu belirlemenin “bir hayat içinde birçok hayat yaşamaya özlem duyan” diğerleri tarafından kabulü nasıl sağlanacak; “kendilerini hiçbir şeye bağlamayan”ların bu örgüte ve “yeni fikirler”e bağlanması nasıl mümkün olacaktır? Yeni fikirlerin zaferinden kim/kimler neden ve hangi amaçlarla hoşnut olacaklardır. Bu fikirlerin “benimsenir ve doğru” oluşlarını salt yeni oluşları mı belirleyecektir? Her yeni oluş sahiplenmeye ve doğru, iyi, güzel, arzulanır olan olacak mıdır ya da zaten öyle midir? “Daha iyi bir dünya” nasıl bir dünyadır ya da daha iyi olması için neler, nasıl yapılacaktır?

Tüm bunlar “entelektüel kapasiteli” bireylerin her birine ve “donanımsız kimlikler”e göre değişkenlik göstereceğine, “sol” örgütlenmelerin merkezi hiyerarşik ve disiplinli yapıları reddedildiğine ve “kendilerini hiçbir şeye bağlamak istemeyenler”in bu örgütlere de bağlanması kuşkulu olacağına göre, nasıl olur da bu örgüt olmayan örgüt var edilebilecektir? “Bir hayat içinde birçok hayatı yaşamak”la kastedilen, sosyalizm koşullarında olanaklı hale gelebilecek ve kişinin çok yönlü gelişimi; zamanın bir kısmını çalışarak diğer kısmını zihni-entelektüel yeteneklerini geliştirmek, sanatın herhangi dalında uğraşmak ya da zorunluluk göstermeyen başkaca işlerle uğraşmak için kullanması değil de örneğin küçük burjuva ‘maymun iştahlı oluş’ mudur?

Elbek’in ortaya koyduğu görüşlerde tüm bunlar muğlak ve belirsiz bırakılmıştır.

Bu muğlaklık, belirsizlik ve karmaşaya karşın, Elbek, bir “çözüm yolu” göstermekten de geri durmamıştır. Ona göre; “her sorunun açıklıkla tartışılabileceği bir ortamı mahallelerden/köylerden başlayarak kurmak; ahaliden kopmadan, aksine onların yardımı ile ‘eski’den ötede fikri bir yenilenmeyi başarabilmek ve statik/geçişsiz platformlar yerine dinamik/geçişken fikri platformlar var edebilmek” gerekmektedir(!)

Ne denebilir? Yazar bilim insanıdır ve örneğin kırsal yaşama ilişkin araştırmalarda veri temini vb için köyleri alan olarak seçmesi mümkündür. Ancak, “…Her sorunun açıklıkla tartışılabileceği” ortamı köylerde/mahallelerde arıyor olması, bilimsel yaklaşım açısından da sorunludur. Elbek, modern kapitalist toplumun çelişkilerine çözümü, kent merkezlerinde fabrikalarda, işletmelerde, hatta kentin “varoşları” denilen emekçi semtlerinde de değil, kentle kıyaslandığında daha geri ilişkilerin varlığını sürdürdüğü köylerde arıyor ve orada “ahali”nin yardımıyla yenilenerek, “dinamik/geçişken fikri platformlar”ı var etmeyi umuyor. “Yakın bir belde belediyesinde ahali ile birlikte” “ gündelik yaşam pratikleri sergilemeyle” işe başlayarak bireye “…kendisini özgürce geliştirebileceği alanları yaratmasına yardım” ederek ve  “…aşkı …  insanı değiştirecek tek güç” ve sosyalist/komünist/solcu olmayı sağlayacak ölçüt görerek, “…dayanışmadan yana, devletten öte sivil bir alan kurma faaliyetine” girişmekle yeni toplum/yeni dünya projesini gerçekleştirmeye çağırıyor! Sosyal-iktisadi ve politik sorunlara “tahayyül”ü aşan ve somut olarak uygulanabilir çözümler ancak çözüm olarak alınabilir. Diğeri hayalidir ve hayaller de bireylerin durumuna ve beklentilerine göre değişirler ki, burada bununla ilgili değiliz. Elbek’in “insana” ve “hayata” aşık olunduğunda, sömürü ve baskı sisteminin ortadan kalkabileceği üzerine masal döşenmesi bu bakımdan bir anlam ve karşılığı ifade etmiyor.

Belde belediyelerinden başlayarak insanların özgürce gelişebilecekleri alanların “yaratılabileceği” anlayışı ve çağrısına gelince, bu çağrı ve önermenin, “Fatsa-Hopa deneyimi”nden esinlenip esinlenmediğini bilemeyiz; ama ilkin kapitalizm ve burjuvazinin merkezi-oligarşik ve bürokratik devletinin hâkimiyeti altında “belediye sosyalizmi” türü bir “proje”nin yaşama geçirilmesinin olanaksızlığı ve ikinci olarak belediyelerde ilerici, devrimci dahası sosyalist yöneticilerin başa gelmesi durumunda yurttaşların istemleri doğrultusunda kimi hizmetlerin ucuz/ya da bedava yerine getirilmesi, halkın belediye işlerinin bilgisine ve planlanmasına katılmasının teşviki ve bu yolda ileri adımlar atılması, yapılan işlerin hesabının halka verilmesi gibi uygulamalar ötesinde daha ileri işlerin yapılmasının imkânsızlığı nedeniyle “yakın küçük belde belediyelerinden başlanarak” devrim ve sosyalizm mücadelesinin geliştirilmesi “plan ve projesi” sadece proje olarak kalmaya mahkûmdur. Öte yandan, kapitalizmin insanı mahkûm ettiği sorunlara çözüm bulmak ve kapitalist sömürüye son vermek amaçlı “fikri platformlar” ve “örgütlenmeler”in mahalleler/köylerden başlanarak gerçekleştirilebileceği düşüncesi, “değişim” gerekçesine sığınanların tercih edecekleri bir deyiş ile söylenirse, “çağdaş dünya”da hayal kurmanın ötesine geçmez. Kapitalist gelişme “toplumsal” sorunları önemli oranda ve esas olarak emek-sermaye çelişkilerine bağlayarak kent merkezli/kent ağırlıklı hale dönüştürmüştür ya da bazı ülkeler açısından söylenirse, dönüştürmektedir. Bu durumda, mahallelerden, küçük belde belediyelerinden toplumsal değişim modelleri çıkarmaya çalışmak, belediye sosyalizmi mantığını proleter devrim için mücadelenin yerine geçirmek anlamı taşır ve bu tutum emekçilerin mücadele ve bilinç düzeyinin de gerisine düşmek olacaktır.

Elbek’in, işçi, işsiz ve emeklilerin “öne çıkarılması”(!)na7 itirazı ve “toplumsal yapı içindeki donanımsız her türlü var olma kimliği”(!)yle tarif ettiği kesimlere öncelik tanınması istemi, onun “entelektüel kapasite sahibi” aydınları, küçük mülk sahiplerini, kent ve kırın küçük üreticilerini ve “deklase” kesimleri esas almaktan yana bir eğilim gösterdiğine işaret etmektedir. “Donanımsız var olma kimlikleri” birbirlerini etkileyerek “dönüştürecekleri”ne ve yazar işçi sınıfını bir “kimlik” olarak anmayı dahi önemsiz gördüğüne göre, dönüşmek birbirine benzemek ya da ortalama bir yerde buluşmak gibi bir şey olacaktır! Elbek’in olumlayarak ancak yetersiz çaba nedeniyle de bir miktar hayıflanarak aktardığı bu karmaşada özne, örneğin Negri’nin “çokluk”u kadar bile belirgin değildir. ÖDP’yi “sosyal hareketlerin partide ancak emek ekseninde kendilerini ifade edebileceklerini belirterek onların özgüllüklerini ve özerkliklerini aslında yok etti. Öncelikli örgütlenme ve siyaset alanını örgütlü ve örgütsüz işçiler, işsizler ve emekliler olarak tanımladı” şeklinde eleştiriye tabi tutan Elbek, “Emek ekseni”li bir ‘tarif’in, “sosyal hareketler”in “özgüllükleri ve özerklikleri”nin inkârı olduğunu söylüyor ve “Savaş karşıtı hareket, kadın örgütlenmesi ve gençlik hareketi ve örgütlenmesi”nin ihmaline neden olduğunu iddia ediyor.

Bu iddia, işçi sınıfının sermaye karşıtı bir politikanın ve örgütlenmenin ‘özel ve öncül’ gücü olmasını sağlayanın, onun kapitalist üretimin üretici temel öznesi olması olduğunu anlamama ya da anlamak istememeyi içerir. İşçi sınıfı bu rolünü kent ve kırın yoksullarını, yarı proleterleri ve diğer emekçileri yanına alarak/çekerek yerine getirir ve bu durum kadın ve gençlik kitlelerinin “ihmali”ni değil, aksine onların talep ve eyleminin proletaryanın mücadelesiyle birleştirilmesini gerektirir. İşçi sınıfı ve partisi bu amaçla kadınların kapitalizm koşullarında  “ikinci cins” konumda tutulmalarına sebep olan baskı ve sömürüye karşı, ve gençliğin dinamizminin kapitalizme karşı devrim için seferber edilmesi için özel ve ısrarlı bir politika izler; kadın ve gençlik kitleleri içinde devrimci çalışmaya özel önem verir.

Liberal demagojik söylemin aracı olarak istismar edilen savaş karşıtlığı (barışcı hareket), doğanın emperyalist güçler ve kapitalist yağmacılar tarafından tahripedilmesine karşı tutum ve kadın, gençlik ve çocuk emeğinin sömürülmesi/istismarı ve baskı altında/şiddete tabi tutulmasına karşı çıkış devrimci ve Marksist politika, örgütlenme ve mücadele tarafından önemsenen ve ihmal kabul etmez ‘alanlar’ olarak alınanlar arasındadır. Marx’ı “çevreciliği önemsememek” ile eleştirenler ne Marksizmin devrimci ruhunu ve çözümü, insanların önüne görev olarak gelen sorunları öncelikli olarak almasındaki bilimsel mantığı anlamışlardır ne de kapitalizmi insan ve doğanın yıkımı pahasına sömürü ilişkilerini sürdürmekle suçlamasını!

Elbek’in “donanımsız var oluş kimlikleri” ATAC’ın kitlesinin kimliği kadar bile belirgin gözükmemektedir. Elbek’in birbirinden muğlak, her yana çekilebilir, amorf kavramları birbirine eklemesiyle oluşturduğu “tahayyül”-sanal örgütü, ve onun birbirlerini dönüştürecek “donanımsız yapıları”yla devrim ve sosyalizm; bu mümkün olamaz. Tartışma konusu devrim, devrim örgütü, sınıf mücadelesi ve sosyalizmin sorunları ise, “tahayyül etme” gibi niyet-hayal karışımı “tasarımlar” hedef saptırmaktan başka işe yaramazlar. Muğlaklık ve her yöne çekilebilirliğin politikadaki adı oportünizmdir. Elbek ve İnsel sanal alemde örgüt kurmakta ve ‘mücadele etmekte’dirler! Önerdikleri “iyi, yeni ve arzulanır olan”dan yana ve “kendilerini hiçbir şeye bağlamayanlar”ın sivil toplumcu örgütlenmesidir. Bunun ise kapitalist sömürü sistemine karşı devrimci sosyalist örgütlenmeyle ilgisi yoktur. Çelişki, yazarların devrim örgütü, devrim ve “yeni bir dünya”yı tartışıyor olmalarındadır.

ELBEK’in “EŞİTLİK” ve “ÖZGÜRLÜK” ÜZERİNE MASALSI SÖYLENCESİ

O. Elbek, formülasyonunda, özgürlük, eşitlik ve bireyin özgünlük hali üzerine söylemi merkezi bir yer ve önem veriyor. Eşitlik-özgürlük-kardeşlik şiarı biliniyor; Fransız Devriminden günümüze dek ezilenlerin mücadele talepleri içinde yer almaya devam etmiştir. Burjuvazinin özgürlükten anladığı ve beklentisi, emekgücünü sömürme, işçi ve emekçileri boyunduruk altında tutma “hakkı”dır ve bu “herkesin özgürlüğü” olarak gösterilmiştir. Eşitlik ise burjuvalar açısından da olanaksızdı ve büyüklerinin küçükleri pazardan süpürüp yok etmeleri rekabetin kuralıydı. Tekellerin hâkimiyeti özgürlük ve eşitlik üzerine söylenenleri daha da fazla içeriksizleştirdi ve emekçiler için daha fazla biçimsel hale getirdi. Böylece daha burjuva devriminden başlayarak baskı ve eşitsizlik politikalarına karşı insan hak ve özgürlükleri için mücadele proletarya ve emekçilerin sorumluluğuna geçti ve sermayeye karşı mücadeleye bağlandı.

Eşitlik ve özgürlüğün  iktisadi-sosyal koşullardan bağımsız olamayacağını, öncesi bir yana son üç yüz yıllık tarih kanıtlamış bulunuyor. Sınıflı toplum koşullarında üretim araçlarının özel mülkiyeti ve bir sınıfın öteki(ler) üzerindeki sınıf hâkimiyeti herkesin eşit ve özgür olmasının engeliyken, sosyalizm koşullarında da, eskiyi geri getirme amaçlı direnci bin kez daha artmış sömürücü sınıf artıklarıyla dış baskıcıların varlığı; kol ve kafa emeği arasındaki farklılık ve çelişkiler ile burjuva hakkının yürürlükte olması gibi “basit” nedenler, “eşitsizlikler”in varlığını koşulluyorlar.

Özel mülkiyetin tüm dayanaklarını bir anda ortadan kaldırma olanaksızlığı ve sınıf mücadelesinin farklı biçimleriyle sürüyor olması proletarya diktatörlüğü altında da özgürlük ve eşitliğin ‘mutlak’ geçerliliğini engelliyor ve sosyalizmin zafer yolundaki ilerleyişine bağlı olarak “herkesten yeteneğine, herkese ihtiyacına göre” ilkesinin geçerli olacağı koşullara yaklaştıkça ancak, “eşitsizlikler”in ortadan kalkması daha tam olarak gerçekleşebiliyor.

Buradan, Elbek’in işaret ettiği türden, “herkes için” geçerli eşitlik ve özgürlük üzerine söylenenlerden, aslında bu kavramların toplumsal sınıf ilişkilerinden ve ekonomideki ve sosyal yaşamdaki dayanaklarından soyutlanarak totoloji yapıldığı sonucu çıkar. Elbek eşitlik ve özgürlüğü üretim tarzı ve üretim ilişkilerinden, sınıflar arası ilişkiler ve sınıf mücadelelerinden soyutlanmış bir bakış açısıyla ve salt “birey” bazlı irdeliyor ve “toplumsal varlık” olarak birey durumundan ayırıyor. Bu da, özgür, ufku geniş, fikri-entelektüel kapasiteleri gelişkin ve yeteneklerini çok yönlü olarak geliştirebilecekleri koşullara sahip bireylerin ancak bunun engeli olan koşullardan kurtuldukları oranda söz konusu olabileceği gerçeğinin üzerini örtüyor. Birey(ler)inin kültürel düzeyi yüksek ve zengin, hurafelerin ve geri ilişki biçimlerinin etkisinden kurtulmuş “özgür düşünceli” ve “entelektüel kapasite sahibi” olma durumuna nasıl, hangi yolla ve hangi tür koşullarda gelebilecekleri ve bunun nasıl sağlanacağı sorusunu “donanımsız kimlikler”in kendilerini hiçbir şeye bağlamadan birbirlerini dönüştürecekleri köy/mahalle-ahali örgütleriyle diye yanıtlamak anlamsız ve bunun gerçekleştirilemeyeceği tartışma gerektirmeyecek kadar açıktır.

‘Özgürlük’ ve‘eşitlik,’ üzerlerine soyut tartışmayı değil, gerçekleştirilmeleri için somut ve elle tutulur mücadeleyi gereksinir/gerektirirler.

ELBEK’in “ÖZYÖNETİM”i KAPİTALİZME GÖTÜRÜYOR

Elbek, “demokratik planmacılık” önerisini, “Sovyet çizgisinin bürokratik merkezi planlamacılığa dayalı devletciligi”nin8 “otoriter-merkezci” ve “antidemokratik oluşu”na eleştiri üzerinden yapıyor. Eleştiri üretim araçlarının kolektif mülkiyetine ve üretim ve ‘dağıtım’ın merkezi planlanmasınadır. Bu iktisadi-sosyal politika sosyalizmin “olmazsa olmaz”ları arasındadır ve liberal “sol” yazarların da en fazla olumsuzladıkları uygulamaların başında yer alır. Elbek’in bu sosyalist politikayı bürokratik sayarak yerine önerdiği, “özyönetimci” sözde “sosyalizasyon”, –açık sonuçlarıyla Yugoslavya’da yaşanan– özel sektörlerin rekabet içindeki kapitalist yapılanması ve pratiğidir. Elbek tarafından ifade edildiği üzere “özyönetimci–demokratik planlamacı” “sosyalizm”(!) fabrika ve işletmelerin “özyönetimi”ni, üretimin ve ürün değişiminin planlamasının özerkliğini öngörür. Öyleyse rekabeti ve pazarda ötekinin önüne geçmeyi, ne kadar üretileceğine ve hangi fiyattan nerede ve ne kadar satılacağına “özerk”, yerel/lokal yöneticiler ile işletme sorumlularının, haydi diyelim ki çalışan işçilerin de kararlarına katıldıkları “demokratik planlama”(!), sömürü ilişkilerinin ortadan kaldırılmasını zora sokar ve hatta olanaksız duruma getirir.

Merkezi planlama yerine “özyönetim” adı altında önerilen, bir tür piyasa sosyalizmi ve “toplumsallaşmış” kapitalist demokrasidir. “Özyönetim deneyimi”nin ortaya koyduğu, farklı ve ayrı “özyönetim”lerin “eşitlik” ve “özgürlük” sağlamadıkları, aksine rekabet-kar-yararlanma ilişkileri nedeniyle eşitliği olanaksız kıldıklarıdır.

“MİLLİYETÇİ -MİLİTARİST SOSYALİZM” ÜZERİNE LİBERAL YALANLAR

Elbek sosyalizmin “milliyetçi biçimi”ne örnek göstermiyor. Ama besbelli ki bu suçlama Sovyetler Birliği sosyalizmini “ulusal sınırlar içinde” görmesinden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin kendini savunma savaşımına “milli bir giysi” uydurmasından kaynaklanıyor. Bu ‘varsayımlar’dır. Elbek’i, milliyetçilik ve enternasyonalizm üzerine yazmaya zorluyor. Ne var ki, yazarın varsayımı kadar yaklaşımı da sorunludur ve işçi sınıfı ile partisinin sermaye karşıtı mücadeleyi somut sorunlar üzerinden geliştirip ilerletmek zorunluluğunu bir yana itmektedir.

Elbek’in itirazına karşın, işçi sınıfı öncelikle kendi ülkesinde, “kendi” burjuva sınıf(lar)ına karşı mücadele etme, kendi ülkesinde ve kendi burjuva sınıflarına karşı bu mücadele içinde devrimi başarma gibi bir zorunlulukla karşı karşıyadır. Bu mücadele, biçimi yönünden “ulusal”, ancak içeriğiyle sermaye karşıtı oluşuyla da –burjuvazi gibi işçi sınıfı da uluslararası bir sınıftır ve bütün ülkelerin işçileriyle dayanışma içindedir– enternasyonaldir. İşçi sınıfı mücadelesinin bu karakteri, emperyalizmin üretim dallarının ve ülkelerin ekonomilerinin birbirine bağlanmasında yol açtığı muazzam gelişmeyle daha da netleşmiş ve güç kazanmıştır. 

Üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetine dayanan sermaye sistemine karşı mücadele tüm ülkelerin işçilerinin temel ve ortak sorunudur ve bu durumu, işçi sınıfı enternasyonalizminin, üzerinde yükseleceği temeli oluşturur. İşçi sınıfı ve partisi, kendini bütün ülkelerin işçilerine bağlayan bir dayanışmayı bu zemin üzerinde örgütler. Şu ya da bu ülkede burjuva hükümetlerine ve sermaye kurumlarına karşı eyleme giriştiğinde, hareketinin diğer ülkelerin işçi hareketiyle ülke ve millet farkı gözetmeksizin bir dayanışmayı ifade ettiğini bilerek hareket eder. Sınıf inkârı teorilerinin revaçta olduğu yıllarda dahi bunun örneklerini ulaşım işçileri, liman işçileri, otomotiv-metal işçileri uluslararası dayanışma eylemleriyle ortaya koydular. Hareketin belirgin özelliğinin istikrarsızlık olduğu bir dönemde ortaya çıkan bu dayanışma örnekleri, hareketin canlı-diri ve yükseliş içinde olduğu koşullarda daha güçlü ve sermayeyi saldırılarından geriye püskürtebilir örneklerinin mümkün olabileceğinin de kanıtlarıdır.

Osman Elbek ve bazı “sol örgüt”lerle çeşitli sol liberal aydınların “reel sosyalizm tecrübesi”ni “farklı okudukları” kesindir. Bu “okuma”, Sovyet devrimini ve sosyalizmi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nde sosyalist inşayı zafere ulaştırmak için yapılmış fedekârlıkları ve uluslararası işçi sınıfının oradan aldığı moral-maddi-pratik desteği ya da sosyalizmin varlığının, tüm ülkelerin proleterleriyle ezilenlerine kapitalist ve diğer gerici güçlerle mücadelelerinde muazzam bir dayanak oluşturmasını azımsamakta/önemsiz saymaktadır.

Bu azımsamanın sosyalizmin kendini savunusunu “militarist” addedecek ve devrimi savunmasız bırakılabilir gösterecek kadar pervasızlaşması ise daha da vahim bir duruma işaret eder. “Reel sosyalizm tecrübesi”nden yola çıkılarak ve o tecrübe militarist sayılarak önerilen “militarist olmayan” devrim ve sosyalizm, ‘dişinden tırnağına’ silahlı emperyalizmin kuşatması/tehditi altında, ‘somut koşullar’dan ve toplumsal gerçeklerden koparılmış bir “niyet” belirtisinden öteye gitmez.

Militarizm genelde silahlı güç politikalarını akla getirir, dışarıya ve içeriye yönelik; baskıcı ve yayılmacı askeri politikaları ifade eder ve emperyalist burjuvazi militarizmi rekabetin ve hâkimiyet kavgalarının önemli silahı ve aracı olarak kullanır. Elbek, “reel sosyalizmin tecrübeleri”nden(!) yola çıkarak yönelttiği suçlamalarında, sosyalizm ve devrimin kendini savunma politikalarını ve zorunluluğunu bir ayrıma işaret etme gereği dahi görmeden bu gerici politikalarla aynı düzeyde görme ve gösterme “gafleti”ne düşüyor! “Militarist olmayan sosyalizm” söylemi Lenin ve Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği ile Krusçev-Gorbaçov revizyonizminin emperyalist politikaları arasında fark gözetmediği gibi, emperyalist militarizm ile sosyalist kendini savunma politikası arasındaki ayrımın üzerini örten bir söylemdir ve Krusçev-Gorbaçov dönemi politikalarının açık yayılmacılığından hareketle sosyalizme saldırıya haklılık kazandırmaya çalışanlara verilmiş bir destek ifadesidir.

Devrimi gerçekleştirecek olan proletarya ve emekçilerin dış saldırıları ve içerdeki ayaklanmaları bastırmak için şiddete başvuracakları, başvurmak zorunda olacakları işin abc’sidir. Devrim ve sosyalizm kendisini halkın silahlı savunma gücüyle korumak zorundadır. Emperyalizmin kuşatmasına direnmeden, içerdeki gericiliğin başkaldırıları ezilmeden, devrimin kazanımları bir tek gün bile korunamayacaktır. Devrimini yapmış ve sömürüyü tasfiye etmeye koyulmuş bir ülkenin devrimci işçi ve emekçileri onu her tür saldırıya karşı, diğer ülkelerin proletaryası ve emekçileri de kendi sömürücülerini devirip kapitalizmin dünya dayanağının ortadan kaldırılması olanaklı hale gelene kadar korumak zorundadırlar. Bunu ve milliyetçilik ve militarizm olarak görmek, burjuvazinin, iktidarını yeniden tesis etmesine yolu açık tutmak olacaktır. Sosyalizmin amaçsal hedefleriyle bağdaşmaz olan, emperyalist saldırı ve kuşatmaya ve içteki gericilerin kapitalist girişimlerine karşı savaşmak değil, halk kitlelerine yönelik baskı ve şiddettir. Bu ise en açık haliyle sosyalizmin tasfiyesine girişilen süreçte izlenen ekonomik-sosyal ve politik uygulamalarda kendini göstermiştir. Sınıf farklılıklarının ve çelişkilerinin tümüyle ortadan kaldırıldığı ve artıklarının da etkisiz bırakıldığı toplumun daha ileri bir aşamasında silahlı politika ve güç kullanılmasını gereksinen bir durum elbette olmayacaktır. Daha ilk adımlar bile atılmadan devrim ve sosyalizmi savunma mekanizmaları ve güçlerinden yoksun olmaya zorunlu göstermek belki bir niyete işaret eder, ama bunu iyi niyet saymak hayli tartışma götürür.

DEĞİŞİM ve LİBERAL ‘SOL’UN DEVRİMCİ OLANLA SORUNLU OLMA HALİ

Talihsiz bir tesadüf müdür, tartışılır ama, iki hafta önce, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay Almanya’nın başkenti Berlin’de katıldığı bir toplantıda, “tüm izmler bitti, bir tek turizm kaldı” dedi. Günay, “eski bir solcu”ydu! Ancak, son birkaç yıldır ‘muhafazakâr Müslüman’ ve Amerikancılıkta sebatkâr bir parti hükümetinde bakanlık yapıyor. Sermaye hükümetinin bakanının bu söylemi sınıf mücadelesi ve ideolojilerin “tarihe karıştığı” şeklindeki “değişim” gerekçeli burjuva propagandasından beslenmektedir. Burjuva politikacılarının sınıf mücadelelerinin ve “tüm izmlerin” sona erdiğini bir nakarat halinde tekrarlayıp “herkesin aynı gemide olduğu” söylemini manüplasyon silahı olarak kullanmaları ve sınıfsal kavramların literatürden kaldırılmasını istemeleri, sınıf mücadelesini kendi çıkarları yönünde yürütmelerinin bir gereğidir. Burjuva hükümetleri bu yönlü politikalar izliyor, işçi sınıfı kavramını “çalışanlar” kavramıyla değiştirmek istiyor ya da işçileri “memur statüsü”ne geçirerek kazanılmış haklarını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Ama sınıf ve sınıfsal kavramların artık geçersizleştiğini ileri süren profesör Ahmet İnsel de, örneğin “sol”cudur ve hatta Marksist politika yapma iddiasındadır. Ne var ki “yeni koşullar” ve “değişimin gerekleri” onun, Elbek’in, öteki birçok “sol” liberal yazarın da en önemli gerekçesini oluşturuyor. “Geleneksel sol”u “dar görüşlülük”le; “değişimi görememek ya da dikkate almamak”la suçluyor; “geleneksel ve otoriter sosyalizm anlayışları”nı ve proletaryanın başlıca ve temel ‘devrimci özne’ olarak alınması ve partinin ‘öncü rolü’nü yadsıyorlar. “Eleştirel çıkış” reçetelerinin başlıca özelliği, bunların yeni olduğunu iddia etmelerine karşın, önemli herhangi bir yenilik taşımaması ve kırk-elli yıl öncesinin Avrupa ve ABD partileri tarafından ileri sürülmüş ve savunucularını burjuvazinin kampına taşımış önerme ve iddiaları bazı söyleyiş farklılıklarıyla yineliyor olmalarıdır. “Değişim” ve “yeni dünya koşulları” gibi ‘masum’ olgu ya da hareket halindeki ilişkiler bütününü işçi sınıfının ve emekçilerin karşısına, içinde tutuldukları koşulların değiştirilmesinin “olanaksızlığı”nın gerekçesi olarak çıkarıyorlar. “Sol”un bundan böyle “inandırıcı ve harekete geçirici olmayı başarma”sını, “bireyler için hep daha fazla özgürlük, daha fazla refah ve bu refah ve özgürlüğün bireyler arasında daha eşit paylaşımı” için çalışması koşuluna bağlayan liberal “sol” yazarlar, “sola özgü politikaların liberal sağ hareketler tarafından hayata geçirilmesi”nden söz ederek “sol”un “tarihsel gerekliliğin bir ifadesi olarak görülmek”ten çıktığını ileri sürüyor, değişim ve koşulların sağ yorumuyla proletaryaya “sınıf mücadelesi”ni yasaklıyor, aksine tutumları “değişime ayak diremek”, “bürokratik ve otoriter sosyalizm anlayışında ısrar etmek”; “yeni bir politika yapma tarzına ihtiyacı anlamamak” olarak suçluyorlar.

Oysa sorun değişimin ve değişen koşulların dikkate alınıp alınmaması değil –bunların hesaba katılması ve her somut durumun kendi koşullarında yeniden irdelenmesi zorunludur– değişimin ve koşulların burjuva-küçükburjuva yorumla proletarya ve emekçileri burjuvazi karşısında şöyle ya da böyle savunmasız bırakmak ve mücadelesini güçten düşürmek üzere sağ ve “sol” liberal yazar ve teorisyenler tarafından bir tür istismar edilmesidir. İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin ‘başına bela olmuş’ her türden revizyonist-reformist teorisyen ve politikacının işçi hareketinde reformizm ve revizyonizmin egemen olması için bu aynı gerekçelere sarıldıkları; uzlaşıcı ya da inkârcı teorilerini “yeni koşullar”ın, “somut koşulların” gereği olarak sundukları, sınıf mücadelesi tarihinin dersleri arasındadır. Kautsky gibi ünlü bir eski Marksistin sosyal şoven bir “demokrat”a evrilmesinde, Bowder’in sosyalizmi “20 yüzyıl Amerikancılığı” olarak tarif etmesinde, Eurokomünistlerin burjuvaziyle uzlaşıyı kaçınılmaz saymalarında da görüldüğü gibi son birkaç on yılın sınıf retci liberal “sol” teorisyenleri bu aynı “masum” gerekçeye sığındılar. Hepsinin hareket noktası, “değişim” ve “yeni koşullar” idi!

İnsel ve Elbek tarafından dile getirilen görüşler de, –yazının başında dikkat çekilmişti– bir “tarihsel hesaplaşma”nın ürünü ve işçi ve sosyalist hareketin tarihiyle neredeyse zamandaş reformist-revizyonist ve liberal gelenekten besleniyor, işçi sınıfı ve ezilenlerin toplumsal kurtuluş mücadelesinin sınıfsal dayanak noktalarının erozyona uğratılmasını esas alan Avrupalı, Rus, ABD’li ve diğer reformist-liberal ve sosyaldemokrat teorisyenlerin “süzgeçten geçirilmiş” görüşlerinin bir özetini ya da versiyonunu oluşturuyorlar.9

“Sınıfçı olmayan” ve fakat “herkesçi” olan; “tüm toplumsal renkleri kapsayan/katılımcı”; “insan”a aşık(!); “merkezci -bürokratik ve buyurgan” olmayan bu görüşlerin, denebilir ki tek orjinalitesi, toplumsal sınıflar arasında sürüp giden mücadeleyi perdelemek üzere uydurulan “yeni koşullar” gerekçeli anti işçi-anti sosyalist görüşler üzerinden oluşturulmuş olmalarıdır. Burjuvaziyle işçi sınıfı ve emekçiler arasındaki mücadelenin seyrine bağlı ve bu mücadelenin burjuvazi lehine kimi sonuçlarının ağırlıklı eğilim olarak hareketi baskıladığı koşullarda, savunucularının daha da cesaretle propaganda ettikleri bu görüşlerin asıl özelliği, “sol”a, içinde bulunduğu istikrarsızlık ve geriliği aşması için, proletaryanın sınıf mücadelesinin gereklerini yerine getirmekten, örgüt ve parti olmaktan vazgeçmeyi “ögütlemesi”ndedir! İnsel ve Elbek tarafından formüle edilen anlayışlara sahip bir “sol”un ve de “ahali”nin eşitlik ve özgürlük “idealleri”ne ulaşması mümkün olmayacak, bunun yol, yöntem ve güçleri olarak gösterilenler kapitalist sömürü ilişkileri ve burjuva devlet aygıtının dişlilerine takılıp kalmaya mahkûm olacaklardır.

Bu da, bu liberal-oportünist ve sözde yeni teori ve görüşlere karşı mücadeleyi kararlı  ve daha fazla uyanıklığı gerektiriyor.

tarihi doğru okumak ya da tarih bilincinin artan önemi

 

Ekim-Kasım 2009 zaman aralığı, biri; yirminci yüzyıla silinemez izler bırakmış; “çağ açıp çağ kapatarak” uluslararası değişikliklere ve gelişmelere yol açmış; sömürüsüz toplumsal sistemin (sosyalizm) kurulabilir olduğunu tanıtlamış; öteki; İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin uluslararası ilişkilerinde, şekli bir ‘sınır hattı’ olarak gösterilmiş/gösterilmek; farklı nitelikte iki önemli gelişmenin 92. ve 20.yıl dönümü anmaları ve tartışmalarıyla, önceki dönemden ayrışan özellikler gösterdi. Sovyet Devrimi ve sosyalizm pratiğini, Berlin Duvarı ve yıkımının yıldönümü bağlantısı içinde ele alan burjuva politikacılarıyla liberal burjuva yazarlar, iki tarihi “olay”ın farklı niteliklerinin üzerini örtecek şekilde, “duvar”, “demokrasi”, “özgürlükler”, “totalitarizm”, “soğuk savaş”, “refah toplumu” ve kapitalizm-sosyalizm üzerine tartışmayı yeniden yoğunlaştırdılar. 13 Mayıs 1961’de inşa edilen Berlin Duvarı’nı Stalin ismi ve dönemiyle ilişkilendirmeye kalkışan “solcu eskileri” dahi bulunuyor! Arsızlığı meziyet sayan birçok liberal aydın, Berlin Duvarı’nın “ardında” var saydığı “sosyalizm”in “kapalı dünyası”nı deşifre etmenin “anahtarını” bulduğu zannıyla, Batı parlamentolarının önünde secdeye durup “şükür” ayinleri düzenliyor; ömürlerini kapitalizme adayan burjuva tarihçi, sosyolog ve yazarlar, 9 Kasım 1989’u, sınıf mücadeleleri ve devrimler döneminin “son bulması”nın ve kapitalizmin ebedi yıkılmazlığının, en güçlü ve çürütülemez kanıtlarıyla ortaya çıktığı bir “tarih” sayıyorlar.[1]

Sosyalizmin inşa edildiği topraklarda kapitalist tekellerin hakimiyetinin yeniden tesis edilmesinin ve dünyanın beşte biri büyüklüğündeki bu geniş bölgenin kapitalist pazara yeniden dahil edilmesinin üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına karşın, sözüm ona “serbest pazar”ın hemen tüm ‘ulusal’ bölümlerinin başkentlerinde, “sosyalist totalitarizm”, “özgürlüksüzlük” ve proleter devriminin başarısının “imkânsızlığı” üzerine vaazlarla, karşı kampanya, yıldönümü bağlantılı olarak yeniden canlandırıldı. Birbirleriyle haksız şekilde de olsa ilişkili gösterilen Berlin Duvarı ve Ekim Devrimi ile sosyalizm inşasının; bu iki uluslararası gelişmenin ortak tek özelliği, bugün açısından “geride kalmış” olmalarıydı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (S.B.)’nin kuruluşuyla sonuçlanan 24-25 Ekim (eski Rus takvimi ile 6-7 Kasım) 1917’nin 92. yıl dönümünüydü ama, ortada ne sosyalist bir ülke kalmıştı ne de sosyalizmin zaferiyle parçalanan ve en zayıf halkalarından yarılan kapitalist emperyalizmi tehdit eden güncel-somut bir devrimci-sosyalist kalkışma vardı.

Buna ve Berlin Duvarı’nın yıkılışının (9 Kasım 1989) üzerinden iki on yıl geçmiş olmasına ve krize rağmen, Alman emperyalist burjuvazisi başta olmak üzere “Batılı” kapitalistler, yıkımın 20. yılını, kapitalist dünyanın ‘zafer düğünü’ anlayışıyla, gösterişli şekilde kutladılar. Burjuva politikacıları ve tarihçileri, bu kutlamalar vesilesiyle “tarihi yeniden yazma”ya girişirken, o dönem(ler)in olgu ve gelişmeleriyle günümüz dünyasının olguları arasında bağlar kurarak; işçi sınıfı ve ezilenlerin toplumsal kurtuluş mücadelesini (ve tarihini), kazanma ve zafere ulaşma “olanaksızlığı” iddiasıyla karaladılar.

Söylediklerine inanılacak olunursa, Berlin Duvarı’nın yıkılması, liberal demokrasinin sosyalizme üstünlüğünü kanıtlayan önemli gelişmelerden biri olmuş; “komünizm ve ideolojisi iflas etmiş”; “tarihin görüp göreceği en totaliter rejim”, etki sahasındaki “uydu devletlerle birlikte” yıkılırken, “serbest pazar ekonomisi sistemi”nin –”insan doğası”na da uygunluğuyla– “sonsuzca yaşayabilme gücü” gösterdiği kanıtlanmıştı! Duvar’ın yıkılması ve “Doğu Bloku”nun dağılması; “soğuk savaş” ve S.B. merkezli “Varşova Paktı”nın “başlıca sorumlusu olduğu” savaş tehdidini sona erdirmiş; halklar dünyanın bu “en totaliter rejimi”nin etkisinden kurtulmuşlar, kapitalizmin “alternatifsizliği” kanıtlanmıştı(!) vs.[2]

Marksist teori ve pratiğe, sosyalizme ve sosyalist inşa pratiğine, sömürünün olmadığı bir toplum için mücadeleye ve bunun için örgütlü politik varoluşa karşı, kapitalizmi “herkes için mutluluk ve refah toplumu” olarak gösteren burjuva liberal yazarlar, 1980 sonrası –özellikle de “demir perdenin kalktığı” 1989 sonrası– dönemde, kapitalizmin “yapısal bir dönüşüm” geçirerek “küreselleştiği”ni ve böylece sınıf ilişkileri ve çelişkilerinde; onların ideolojik tutumlarında değişime yol açarak, kapitalizme karşı teori, tahlil ve sloganları “geçersiz hale getirdiği” vaazını daha yüksek frekanstan yinelemeye giriştiler. Tarihe ve önemli tarihi olaylara getirdikleri yorumların merkezine, tarihi burjuva çıkarları temelinde yeniden yazmayı koyarlarken, işçi sınıfıyla ezilen halkların mücadele ile sağladıkları kazanımlarının üzerini çizmeyi de ihmal etmediler. Buna göre, Berlin Duvarı, örneğin yüz karasıydı ve yıkılması özgürlük getirmişti! Ama duvarlar, her zaman kötü işlev görmeyebilirlerdi de (!) Meksika ve Filistin’de olduğu üzere, emperyalist, Siyonist politikaların ürünü duvarlar, “kaçınılmaz” ve “yararlı” olmuşlardı(!) “Demokrasi”, “özgürlük”, “refah”, “barış” vaadiyle burjuvazi ve ideologlarının son yirmi yıllık süreçte sürdürdükleri propaganda, bu dar alanda dahi ikiyüzlüce ve gerici karakteriyle belirginleşti. Tarihi yeniden yorumlamalarına içeriğini veren temel özellik ise, tahrifat, tek yanlılık ve burjuva çıkarların her şey olarak alınmasıydı.

Buna rağmen, biz burada genel bir tarih tartışmasını değil, Berlin Duvarı’nın inşası ve yıkılması veri alınarak baş vurulan çarpıtma; ve bu amaçla istismar edilen demokrasi-totalitarizm-“soğuk savaş” gibi kavramlar üzerinden, daha kısmi bir tartışma ile yetineceğiz.

BİR SAVAŞ YÖNTEMİ OLARAK TARİH ÇARPITICILIĞI

Ekim Devrimi ve sosyalist Sovyetler Birliği (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) ile Berlin Duvarı’nın inşası ve yıkılmasını birbirleriyle ilişkili gösteren burjuva görüşü, tarihin, tarihsel olay ve gelişmelerin, ortaya çıkış ve yaşanış şekillerinden farklı gösterilmesini içeriyor. Burjuvazi ve ideologları, bunu, işçi ve emekçilere karşı mücadele silahlarından biri olarak kullanmakta; emekçilerin tarihsel rolünü önemsiz göstererek ya da yok sayarak, bilinç bulanıklığı ve burjuva çıkarların bir tür ifadesi olan tarih anlayışını emekçiler içinde yaygınlaştırmak üzere yapıyorlar. Günümüzde, bazı tarihsel olayların yıldönümleri vesilesiyle giriştikleri tarih yazımını yenilemeye girişmelerinin bir diğer önemli nedeni ise, işçi ve emekçilerin, kapitalizmin ve kapitalist dünyanın çelişkilerini –ve bugünkü durumunu– daha net görmeleri, kazanımlarının tecrübelerine sarılarak mücadeleyi daha ileriden yürütmeye girişmelerinin önüne set çekmektir. Tarihin burjuva yazımı ve sözüm ona düzeltilmesi girişimi ve çabaları ile egemen sınıfın sınıf iktidarını sağlamlaştırma ya da bir tür yeniden kurma arzusu arasında dolaysız bağ vardır ve tarihin yeniden “kurulması”/ya da ‘kurgulanması’ çabası, onun, varlığını ve egemenliğini geçmişten-geleceğe “mutlak” gösteren anlayışının da ürünü ve sonucudur.

Duvarın yıkılması –ve inşası– üzerinden sürdürülen tartışmanın, yalnızca demokrasi, eşitlik, adalet, halk iradesi, totalitarizm, soğuk savaş gibi politik içeriği yoğun kavramlarla ilişkilendirilerek değil, üretim araçlarının kapitalist özel ya da kolektif toplumsal mülkiyeti; “serbest piyasa” –veya pazar–ekonomisi ile sosyalist planlı ekonomi; sosyalizm ile kapitalizm arasındaki farklılıklar ve çelişkileri de kapsayacak şekilde, sınıf mücadelesinin her alanına ‘münhasır’ bir tartışmaya genişletilmesinin nedeni buradadır.

Ancak, inandırıcı olmalarını sağlayacak sağlam dayanakları da yoktur. Kapitalist dünyanın baş ‘aktörleri’, rejimlerini-sistemlerini kutlamalar eşliğinde kutsarlarken, sistemin son yüz yıllık süreçte içine yuvarlandığı krizlerin en şiddetlilerinden bir yenisi, tüm dünyada, üretim daralması, kitlesel işçi çıkarımı, şirket iflasları, yoksullaşma ve açlığın artışı gibi, somut sonuçlarıyla ‘göz çıkarıyor’; hükümetler, polis gücüne daha fazla baş vurarak işçilerin ve gençlik kitlelerinin protestolarını bastırmaya çalışıyorlar. Krizlerden muzdarip bir sistem olarak kapitalizmin, işçi sınıfıyla tüm ezilenlere en gaddar saldırılarla yüklendiği bir dönemde; ve işsizlik, açlık, yoksulluk, sosyal kısıtlamalar, politik baskı yoğunlaşması ve açık işgallerle belirginleşen olgular göz önündeyken, onu refah ve özgürlükler sistemi olarak alımlı kılmaya çalışan propaganda, inandırıcılık taşıyamaz. Pazar ve etki alanı kavgasının kızıştığı; tüm kapitalist ülkelerde, en zengin azınlık kesim ile toplumun yoksul büyük çoğunluğu arasındaki gelir farkının giderek açıldığı bir dönemde, kapitalizmin çelişkilerle yıkıma sürüklenen gerçek dünyası ile, burjuva ideolojik savaş aygıtının göstermeye çalıştığı/gösterdiği “gerçek” arasındaki büyük karşıtlığı gizlemek mümkün olamaz.

DEĞİŞİM ÇELİŞKİLERİ ÖRTMEDİ, AÇIĞA ÇIKARIP KESKİNLEŞTİRDİ

Dünya, evet sosyal-iktisadi ve politik olgular; uluslararası güç ilişkileri ve toplumsal yaşam “ölçeği”nde, artık “eski dünya” olarak görülemez. Kendimizi, içinde bulunduğumuz zamanın nispeten daha dar bir dönemiyle sınırlayarak birkaç cümle ile belirtirsek; pazar ve etki alanı mücadelesinin sonuçlarından biri olarak, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgale girişmesi ve önce “büyük”, sonra “genişletilmiş”(BOP-GOP) ön takılarıyla ilan ettiği; hedefi bu geniş bölgedeki enerji başta olmak üzere hammadde kaynaklarının ele geçirilmesi ve Batı pazarlarına ulaşım hatlarının kontrolü olan stratejiye bağlanmayı, NATO üyesi ülkelerin önüne zorunluluk olarak koymasıyla birlikte, dünya, “kaderi” üzerinde etkili rol oynayan güçlerin ilişkileri yönünden, yeni bir “yeniden şekillenme” sürecine girdi. ABD, Ortadoğu-Orta Asya ve Balkanlar hamleleriyle Rusya’yı kuşatıp, enerji kaynaklarıyla ulaşım hatlarının denetiminde daha etkin rol oynamak üzere “bölgeye yerleşir”ken, karşı ataklar olabildiği kadarıyla Rusya’dan geldi. Almanya ve Fransa, bu durumdan rahatsız olmakla birlikte, ABD ile açıkça karşı karşıya gelme yerine, kaçak güreşme yollarını tuttular. 11 Eylül saldırısı ve provokasyonu, ABD’nin hakimiyet kavgasını fiili işgallerle genişletmesine yol açtı. ABD’li stratejistler ve politikacılar, ABD-İngiliz işgallerini, “en az 50-60 ülkeyi kapsayan” ve “otuz-kırk yıllık bir savaşlar ve çatışmalar dönemi”ni başlatan bir tür “büyük dünya seferi” olarak tanımladılar. 2007-2008 krizi, çelişkileri daha da derinleştirdi. Sermaye ve üretimin yoğunlaşması ve daha ‘az elde’ toplanması hareketi ivme kazandı. Pazar ve etki alanı mücadelesi kızıştı. 15 trilyon doları bulan bir meblağ, kapitalist devletler tarafından büyük bankaların, finans kurumlarının ve sanayi işletmelerinin kasalarına aktarıldı. Bu uygulama, pazar payı üzerine kapitalist rekabeti daha da keskinleştirdi. Tekellerin küçük-orta işletmeleri ‘piyasadan silmesi” kolaylaştı. Bir yanda daha az sayıdaki uluslararası tekel ve büyük banka yararına sermaye “temerküzü”; diğer yanda on milyonlarca –yüz milyonlarla ifade edilmesi olasılık dahilinde– yeni emekçinin işsizliğe; yüz milyonların yoksul ve açların safına itilmeleri olmak üzere, uçurum derinleşti. Emperyalist şefler, dünyanın “artık eskisi gibi olamayacağı”nı; “ilişkilerde ve politikalarda değişimin zorunlu olduğunu” ilan ettiler. Siyasal gericileşme; şovenizm ve milliyetçilik güç kazandı. Sosyal yükümlülüklerinden soyunan burjuva devletler, askerileşme politikaları eşliğinde, gerici siyasetle halkın ve taleplerinin karşısına dikildiler. Ve işçi sınıfı ve emekçiler ile örgütleri, asgari yaşam gereçleri için dahi, eskisinden de fazla çabaya zorunlu olacakları bir döneme girdiler. Kapitalizmin sosyalizme “üstünlüğü” yalanı bir yana, “herkes için refahı esas aldığı” iddiası; ve buna da dayandırılan “yıkılamazlığı” safsatası, tüm dayanaksızlığıyla bir kez daha açıklık kazandı. Bu da, burjuva liberalleri başta gelmek üzere sermaye sözcülerinin özgürlük, demokrasi, refah, üzerine ikiyüzlü söylemi, anti sosyalist propagandayla birlikte yoğunlaştırma ihtiyacını artırdı.

BERLİN DUVARI VE KAPİTALİZMİN DUVARLARI

9 Kasım 1989’da yaşananları, isim patenti büyük oranda burjuvazinin kendisine ait “Doğu” ile “Batı” olarak adlandırılan “blok”lardan; Varşova ve NATO “paktları”nın eylemlerinden, adı o dönem hala Sovyetler Birliği olarak geçen, ancak eski (sosyalist) SSCB ile tümüyle farklılaşmış revizyonist güç ile, başını ABD’nin çektiği Batı emperyalizmi arasındaki çelişki ve etki alanı kavgasından ayrı tutmak, elbette mümkün değildir. Berlin Duvarı bağlantılı ya da onun inşasına ve yıkımına getiren etken ve gelişmelerle proletaryanın devrimci devleti ve uluslararası politikası arasında bağ kurmak ise, çarpıtmalara girişilmediğinde, gerçekte olanaksızdır.

Sosyalizm üzerine ya da sosyalizme karşı her nesnel tartışma, 1956’daki SBKP 20. Kongresi’ni kritik bir dönüm noktası olarak almak; 60’lı yıllar sonrası gelişmeleri öncekilerle farklılaşan temel nitelikteki özelliklerini gözeterek değerlendirmek durumundadır. Bunu gözetmeyen her iddianın, olgusal-nesnel dayanakları yok demektir.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin (S. B.’nin) 1960’lardaki en önemli gerçeklerinden biri ve denebilir ki başta geleni, bu büyük ve geniş “coğrafya”da kapitalizmin yeniden kurulmakta olduğu; sosyalizmin sosyal-iktisadi ve politik kültürel kazanımlarının tasfiyesine girişen yeni bürokrat burjuvazinin dünya kapitalizmiyle “bütünleşme” yönünde politika ve “reformlar”la yol aldığı; pazar ve etki alanı mücadelesinin yeni bir gücü olarak ortaya çıkmaya başladığıdır. SBKP 20 Kongresi’nde parti ve devlet yönetimini ele geçiren Kruşçev kliğinin, belgeleri daha Kongre öncesi CIA eliyle Washington’a ulaşan antisosyalist ve anti Stalin raporunda, girildiği ilan edilen yol üzerinden kapitalizme geri dönüşün temellerini döşemeye girişmesi, kötü ünlü Liberman reformlarıyla işletme ve kişi mülkiyetinin benimsenmesi, merkezi ekonominin yönetimini elinde tutan bürokrat tabakanın, tekelci kapitalist bir güç olarak ortaya çıkmasında, ‘kritik dönüm noktaları” oldular. Sovyet Partisi ve devlet yönetimi içinde ortaya çıkan ve henüz tümüyle yok edilememiş eski ilişki ve anlayışlardan güç alan bürokrat burjuva kadrolar yönetimi ele geçirerek, kapitalist uluslararası gericiliğin desteğinde, kapitalizmin restorasyonunu bir süreç içinde gerçekleştirdiler. Bu “dönüşüm”, S.B. ve sosyalizmin çekim gücüyle kapitalist pazardan kopan ya da kopma sürecindeki ülkelerin emekçi hareketinde büyük sarsıntılar yaratarak bu ülkelerin kapitalizme yeniden eklemlenmeleriyle sonuçlandı.

SSCB, görünürde hâlâ “sosyalist” idi: bayrakları, flamaları, resmi törenleri, Duma’sındaki ajitatif konuşmalar, Kızıl Ordu’nun sancakları, sosyalizm döneminin işaretlerini ve izlerini taşıyordu. Sovyet işçileri ve halklarıyla birlikte dünya emekçileri, çok geniş kesimleriyle, yaşanmakta olan dönüşümün kapitalist niteliğini henüz görebilecek durumda değillerdi.

Kruşçev yönetiminin 1958 yılında, Batılı emperyalist şeflere yaptığı, Berlin’in askerden arındırılması teklifi, Batılı işgal güçleri tarafından, “Sovyet yayılmacı politikası” propagandasıyla yanıtlandı. ABD ve müttefikleri, “Berlin üzerindeki hakları”nı anımsatarak, Doğu’ya karşı kışkırtıcı politikayı yoğunlaştırdılar ve “Doğu’dan Batı’ya kaçış”ı örgütlemeye koyuldular. Karşılık gecikmeden verildi ve Kruşçevciler desteğindeki Demokratik Alman Cumhuriyeti, “kendini ve Doğu Berlin’i güvenceye alma” gerekçesiyle, 1961 yazında Berlin’i Doğu ve Batı olarak ayıran duvarı inşa etmeye girişti. 1963 yılında önce Kruşçev, sonra Kennedy, birbirlerine karşı gövde gösterisi anlamına da gelecek şatafatlı törenlerle Berlin’e geldiler ve duvar üzerinden ajitatif konuşmalarla tutumlarını sürdürdüler.

Sonraki yıllarda gelişmelerin ivmesi daha da hız kazandı. Küba, Vietnam, Filistin halklarının kaderiyle ilgili olanları başta gelmek üzere, Latin Amerika, Ön ve Güneydoğu Asya, Balkanlar ve Ortadoğu üzerinden güç çatışması devam etti.

1980’lerin sonlarına gelindiğinde, güç çatışmasının taraflarından biri olarak S. B.’nin sosyalizm adına hareket etme iddiası inandırıcılığını büyük oranda yitirmişti. 1950’lerin ikinci yarısından itibaren kapitalizmin yeniden inşası yoluna giren S. B, bu doğrultuda büyük ilerlemeler kaydetmiş, devlet kapitalizminin gücünü, nükleer “kudret”in, askeri teknoloji ve silahlanmanın geliştirilmesi için kullanmaya öncelik vermiş; Afganistan’ı işgal ederek ABD’nin hegemonya politikalarına benzer bir politikayla ezilen-bağımlı ülkeler halklarıyla ileri ülkelerin proletaryasının güvenini yıkan bir konuma gelmişti. Silahlanma ve Afganistan istilası için harcanan devasa kaynaklar, ekonominin kapitalist yağması ve antidemokratik, bürokratik aygıtın halklar üzerindeki baskısının içerde yarattığı öfke ve hoşnutsuzlukların büyümesi, burjuvazinin “sosyalist” maskeli temsilcilerinin “Perestroyka”=“açıklık” politikası izleme adına, emperyalist kapitalizme iltihakı ilan etmeleriyle “yeni bir dönem” başlamış oldu.

Emperyalizmin şarlatanları Gorbaçov ve Yeltsin, bu dönemin sonuna doğru, şekli görünümleri de yerle bir eden son darbeleri indirdiklerinde, kilise çanları, gericiliğin ‘zafer marşları’nın “gong” vuruşuyla tüm ‘Batı’da uzun uzun öttü.

Berlin Duvarı’nın yıkılması işte bu koşullarda gerçekleşti. “Doğu Blok’u” dağıldı/dağıtıldı. Berlin’i ve “Doğu” ile “Batı”yı ayıran ve olsa olsa bu “dünya”nın; onun gidiş istikametiyle bağlı politik-askeri stratejisinin bir ürünü olan Duvar yıkıldı. Doğu Alman Cumhuriyeti’nde yaşayanlar, büyük bir merak içinde, rengârenk ışıklandırılmış mağazaların önünden geçerek cehennem kapısından ateşe atladılar. Berlin, kırk beş yıl sonra yeniden “ortak” başkent oldu ve Doğu Avrupa’daki bütün “demokratik cumhuriyetler” bir yıl gibi kısa bir süre içinde, “Batı kapitalizmi” ile bütünleşmek üzere eski kurumsal yapılarını yıkmaya giriştiler. SSCB dağıldı/dağıtıldı. Sosyalizmin ulusal tam hak eşitliği temelinde bir araya getirerek kardeşleştirdiği çok sayıdaki “Sovyet ulusu”, kapitalist rekabet ve pazar kavgası politikalarının şekillendirdiği milliyetçi ön yargıların yeniden güç kazanmasıyla birbirlerine karşı düşmanca tutumlar da geliştirerek, “bağımsız” kapitalist devletler olmak için, mücadeleye giriştiler.

ABD’nin başını çektiği emperyalist-kapitalist dünyanın gerici rejimlerini yönetenler için, üzerinde on-on beş yıl tepinecekleri bir tür “yeni dünya düzeni” dönemi başladı. Batılı emperyalist-kapitalist güçlerin onlarca yıldır sürdürdüğü, kapitalist “Batı”yla “değer”lerini kutsayan propagandanın aldatıcı-inandırıcı gücü arttı. Uluslararası duvarların ve sınırların inşacıları, sermaye devletlerinin modern barbarları, sınırların ve sömürünün olmadığı bir dünya hedefiyle mücadele edenlerin karşısına; “özgürlük ve demokrasi”nin “savunucuları”(!) sopasıyla çıkma cesareti bularak, kırk yıldan fazla bir süredir yürüttükleri ‘Soğuk Savaş’ın “sona erdiği”ni ilan ettiler.

Batı emperyalizmi, kapitalizme eklemlenmelerle pazarını yeniden genişletmişti. Büyük güçler arası ilişkiler, yeni konum ve güç alanı üzerinden yeniden şekillenecekti. “Birleşik Almanya”, İngiliz-Fransız emperyalizminin korkulu rüyasıydı. ABD ise, eski “manda”sının, uluslararası arenada, “ben de varım” diye yeniden boy göstermesinden rahatsızdı. Almanya, Doğu Avrupa’da, “dışa açılma”ya başlamıştı. Yugoslavya’nın parçalanmasında özel bir rol üstlendi ve Hırvatlar üzerinden dolaysız müdahalelerle “lebensraum”(yaşam alanı) olarak gördüğü bölgede etkisini artırmaya yöneldi.

Almanya’nın, Fransa ile birlikte Avrupa’da şekillendirici güç olma isteği Amerikan-İngiliz politikasını daha da sertleştirdi. ABD’nin karşı çıkışına rağmen gerçekleştirilen AB’nin NATO dışı ve kendisine ait “Avrupa Ordusu” projesi, bu iki başlıca AB ülkesinin kendi hesaplarına Ortadoğu-Ön Asya ve diğer bölgelerde geliştirmeye giriştikleri ilişkilerin yanı sıra, Almanya’nın, “uluslararası çıkarları”nı merkez alarak ordusunu buna göre yeniden “örgütlemesi” ve ulusal sınırlarının ötesinde müdahalelere dahil olması, rekabeti daha da keskinleştirdi. Emperyalist büyük güçlerin her biri diğeri aleyhine; ve “kamp”lar halinde birbirlerine karşı, askeri-iktisadi ve politik dayatmalarla pazar paylarını artırmaya girişti. Emperyalist hükümetler, ülkelerinin tekelci işletmelerini rekabette üstünlük sağlamaları için “korumaya alarak” devlet bütçesinden kaynak aktarımını artırdılar.

Sovyet halklarının içine çekildikleri ve Doğu Alman yurttaşlarının “baş aşağı daldıkları” kapitalist dünyanın gerçekleri baş yaracak türdendi. “Şok etki” tez zamanda geldi. Tek ve başlıca olgu, eski devlet yapılarının çökmesi ve Birlik’in parçalanması değildi. İşsizlik, açlık ve yoksulluk arttı; toplumsal çözülme ve dağılma derinleşip genişledi; ahlaki çürüme, ticari dolandırıcılık, kapkaççılık, uyuşturucu ticareti ve kullanımı, fuhuş arttı. Göçler çoğaldı ve genişledi. “Doğu”yu sefaletin ve geriliğin “vatanı” gösteren ‘Batılı’ burjuvazi ve temsilcileri, bu durumun “birleşme” ile birlikte “sona ereceğini” propaganda ederlerken, Doğu ve Batı (Almanya) arasındaki farklılıkların son bulması bir yana, uçurum daha da büyüdü. Ücretler Doğu Almanya’da Batı’dakinin neredeyse yarısı kadardı. İşsizlik ve yoksulluk katlandı. Sosyal haklar ortadan kaldırılmıştı. Bu özellikleriyle kapitalizmin ayrımcı-bölücü/sınır çekici duvarları aslında yerinde duruyorlardı.

Eski ‘halk demokrasisi ülkeleri’nde giderek güçlenen eskiyi arayış eğilimi de burjuva ve kapitalist duvarlara duyulan öfkeye işaret ediyordu. Bulgaristan, Çekoslovakya ve Macaristan’da, işçiler başta olmak üzere, emekçiler içinde “sol politikalar” yeniden güç kazanmaya başladı. 18 milyonluk Doğu Almanya nüfusunun %45’i “eski rejime dönüşün daha iyi olacağı” yönünde eğilimlerini ortaya koydular. “Eskiye özlem” duyabilecek kadar yaşlı olanlar, “hiç değilse barındığımız bir ev, çocuklarımız için iyi bir eğitim, herkes için sağlık hizmeti vardı, şimdi onlardan da yoksunuz” diyorlardı. Genç kuşak, ırkçı-gerici akımlara av olma tehdidi altına girdi. “Özgürlük” adına girdikleri sosyal-ekonomik ve politik sistemin temel özelliği, yoksulluk, işsizlik, barınaksızlık, sağlık ve eğitim olanaksızlığı, açlık, şovenizm-ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, askeri politikalar, militarizm ve savaş üretmesiydi. Nüfusun en zenginleriyle en yoksulları arasındaki gelir farkı yüzde altmışlara ulaşmıştı. Yüzde on civarında seyreden işsizlik giderek artıyordu vb.

BURJUVA TOTALİTARİZMİNİ ÖRTEN “ANTİ TOTALİTER” SÖYLEM

“Totalitarizm”i, “devletin hedef olarak seçtiği şeye ulaşmak için bütün yolları kullanması”, “rejimin siyasi baskı yöntemiyle güvence altına alınması” ve “devlet tarafından belirlenen ekonomi dışındaki çıkarları kısıtlamak” olarak tarif eden, geniş çevrelerce kabul edilmiş bir tür burjuva liberal görüşten söz edilebilir. Buna göre, “bireyin özerkliği ve öznelliği”nin olmadığı totalitarizmde, rejim, halkı güdümler, düşünce ve ifade özgürlüğü yoktur, yönetim ve lider büyük güç ve her tür yetki ile ‘teçhiz edilmiş’tir.[3] “Yönetici elit”, zorla inşa ettiği “kurgusal toplum”u, “tehdit, kuşku, korku, ceza, ihbar, taciz, işkence, toplama kamplarına kapatma ve öldürme” gibi araçlarla sürdürmeye çalışır(!)[4] “Rejim, bir rüyaya, bir ütopyaya dayanır. Özgürlük yoktur, insanların kendi geleceklerini düşünmeleri imkânsızdır, her şey toplumun mutluluğu içindir vb. vb.”

Totalitarizmi, birey ile devlet arasındaki ilişkide, devletin bireye üstünlüğü ve her türlü yetkenin en üstte yer alan kişi-parti-gücün elinde toplanması olarak tarif eden burjuva “özgürlükçü-sivil” ya da “açık toplumcu” aydınlar, sosyalizmi ve halk demokrasilerini de bu kategoride göstermek için, çeşitli manevralara baş vuruyor; sosyalizmi, burjuva parlamenter sistemde olduğu üzere “çok parti”li bir sistemi değil, ama bir sınıfın yönetimini tesis ederek, iktisadi-sosyal ve politik yaşamı üretim araçlarının toplumsal-kolektif mülkiyeti üzerinden merkezi düzenlemeyi esas aldığı için, “totaliter bir sistem” olarak gösteriyorlar. Bu, burjuva demokrasisi başta gelmek üzere, kapitalist sınıfın hakimiyet biçimlerinin diktatoryal karakterini örtmek üzere baş vurulan bir savunu biçimidir. Burjuva ideologlarının sözüm ona eleştirdikleri “totaliter özellikler”, oysa, burjuvazinin istisnasız tüm yönetim biçimlerinde fazlasıyla mevcuttur. “Demokratik” burjuva cumhuriyetlerinde hak ve özgürlükler adına sayılanlar –kağıt üzerinde ve yasa güvencesinde olmalarına karşın–, “aşağı sınıf(lar)” için, ancak onların mücadelesinin ürünü olarak elde edilip kullanılabilir oldukları oranda söz konusudurlar. Hak eşitliği, iktisadi-sosyal ilişkilerin karakteri nedeniyle biçimseldir. Feodalizme karşı kavgasında özgürlük, eşitlik şiarlarını kullanarak toplumun geniş kesimlerini harekete geçiren burjuvazi, sınıf hakimiyetini kurup sağlamlaştırdıktan sonra, özellikle de tekellerin hakimiyeti koşullarında, bireysel özgürlükler ve “hak eşitliği”, egemen sınıf için geçerli olurken, emekçiler için daha fazla biçimsel bir hal aldı. Emekçi kitleler, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve siyasal haklar için mücadeleyi yükseltip, bu haklar için bedeller ödedikleri yerlerde, sendikal-mesleki ve politik örgütlenme, düşünce ve örgütlenme hakkı, grev, toplusözleşme hakkı gibi çeşitli hakları elde edebildiler ve kısıtlı ya da nispeten daha ileri; değişik düzeylerde kullanabildiler. Bu ülkelerde ve siyasal rejimlerde kural olan ise, proletarya ve emekçilerin baskısı olmadıkça, burjuvazinin bu hakları, “doğal ve zorunlu” saymadığı, tanımadığı ve de “vermek” istemediğidir! Burjuvazi, aksine, koşulların kendi lehine olduğunu gördüğü her ülke ve durumda, bu hakları ortadan kaldırmaya yöneldi/yöneliyor. İşçinin grev yapması, sendikada örgütlenmesi, küçük üreticinin tekelci baskıya karşı direnişi, gençlerin eğitim-sağlık-ulaşım-yaşam gereçleri için talepleri, kadınların burjuva ve cinsel baskıyı reddedişi vb. vb.. – bunların tümü, devletin resmi silahlı ve silahsız güçlerini; ordu ve polisi; yargıçları ve politikacıları; hukuksal yaptırımları ve ‘geleneksel’-statükocu anlayışları karşılarında bulurlar.

“Demokratik” kapitalist devletlerde, burjuva politik yönetim, en güçlü kapitalist kesimin çıkarlarını esas alır, toplum yaşamının her alanına tepeden müdahale hakkını, sözüm ona “halkın iradesine dayanarak”, elinde tutar. Yasa koyucudur ve yasaları, bürokratik ayrıcalıklı bir kast olarak örgütlenmiş ‘yargı erki’yle birlikte uygular. Kapitalistlerle birlikte işçinin yaşam koşullarını belirler; ücretlerin ve sosyal hakların tayininde son sözü söylemeye çalışır. Devlet müdahalesi ‘kamusal alan’ emekçileri bakımından çok daha belirgin ve kesindir. “Ücretlerin serbestçe belirlenmesi” bir yalandan ileri gitmez. Gelişmelerin sermaye aleyhine olması durumunda, polis gücünün işçiler üzerine sürülmesi dahil, ‘serbest pazarlık’ patron-hükümet ortaklığıyla ve patron yararına kontrole alınır. Merkezi bütçe yönetici sınıfın çıkarları ve öncelikleri esas alınarak; sömürülen sınıf ve kesimlerin baskıyla yönetilmesi ve belirlenen sınırlar içinde sisteme bağlı tutulmaları için harcanır.

Burjuvazinin faşist rejimlerinde ise, liberal burjuva aydınlarının, üzerine demokrasi dersi verdikleri totaliter özellikler belirleyici nitelik taşır. Örnekleri geçen yüzyılda çok sayıda ülkede yaşandığı üzere, sermayenin en barbar, en gerici kesimlerinin mutlak hakimiyeti söz konusudur. Her tür “özgürlük” ve “hak”ın çerçevesini belirleyen bu mutlak ve karşı çıkılamaz(!) yönetim ve yönetme anlayışıdır.

Sosyalizmi “totaliter bir sistem” olarak gösteren burjuva, burjuva liberal aydınların dört elle sarıldıkları gerekçe; merkezi yönetimin rolü ve ekonominin merkezî planlanması yoluyla üretimin kolektif örgütlenmesi; özel kapitalist girişimciliğe imkân tanınmaması; üretim araçlarının bireysel kapitalist mülkiyetinin reddedilerek, artı-değer sömürüsüne son verilmesi gibi toplumsal-kolektif karakterli özelliklerdir. Burjuva aydınları bunları hürriyetlere ve ‘birey özerkliği’ne aykırı görmektedirler.

Bu, sözüm ona liberal özgürlükçü görüş, ilkin, politika ile iktisadi-sosyal koşullar arasındaki ilişkilerde, “bir ilişkisizlik durumu” var saymak ya da öyle göstermekle daha baştan sorunludur. İkinci olarak, bu ilişkiyi kapitalizm için ve kapitalistin “özgürlükleri” yararına “görünmez kılma”yı esas alır. Üçüncü olarak da, devlet örgütlenmesinin olduğu her yer ve toplumda, birey özgürlüğünün koşullu-sınırlı olduğu ya da hatta izafi kaldığı gerçeğini örtbas eder.

Bu görüş, hak ve özgürlükleri ve hak eşitliğini, üretim ve ürünlerin mal edinilmesinin tarzından bağışık sayar. Açlık, işsizlik ve yoksulluk ile “özgürlük” arasındaki bağı koparır. Üretim araçlarını ellerinde tutan kapitalistler ile emekgücünden başka üretim aracı, zorunlu kullanım araçları dışında mülkiyeti olmayan işçileri; bu özel ve belirleyici konumları tarafından belirlenen çelişkilerini de örterek, eşit gösterir.

Burjuva demokrasilerinde, demokrasinin en önemli kıstası olarak gösterilen genel seçim ve genel oy hakkı, halk iradesini “esas alma” iddiasına kanıt gösterilir. Yaklaşık ortalama dört yılda bir gerçekleştirilen ve hangi sermaye partisi aracıyla burjuva sınıf yönetiminin sürdürüleceğinin kararlaştırılacağı bu “çok partili parlamenter seçim sistem”inde, genel oy hakkına sahip olmayı, “özgür-eşit birey olma”nın temeli gösteren propaganda, halkın iradesine “başvuru”nun, görünürde olmaktan ileri gitmediğini ve “oy” üzerindeki bin bir türlü yaptırım ve manevrayı gözden kaçırmayı esas alır.

Bu “özgürlük” anlayışı, bir hakkın kullanımını onun olanaklarının varlığı ya da yokluğundan soyutlayarak belirli bir sınıfın; burjuvazinin olanaklarıyla değerlendirir. Buna göre, bireyler sözüm ona düşünce, örgütlenme; politika yapma, seyahate çıkma, istediği herhangi ürüne sahip olma, sağlıklı beslenme, çocuklarına toplumsal gelişme düzeyinin gerekleriyle uyumlu bir eğitim sağlama, sağlıklı gıda ve temiz su gereksinmelerini karşılama gibi haklara sahiptirler. Gerçekte ise, işçiler ve toplumun büyük çoğunluğu bu haklardan ya yararlanamamakta ya da ancak onlar için bedel ödedikleri oranda yararlanabilmektedirler. Siyasal haklar, burjuva yasalarının “gerekleri”yle sınırlanmıştır. Geçerlilikleri kapitalist çıkarlara uygunlukları ölçüsündedir. Eşitlikten kastedilen yasa karşısındaki burjuva eşitliğidir. Kapitalistin mülkiyeti, temel insani hakların en önemlilerinin başında gelir. Büyük sermaye ve büyük toprak sahipliği yararına küçük mülk sahibinin “mülkiyetten özgür kılınma”sı, mülksüzlerin safına doğru atılması özgürlüğü; emekgücünü satma dışında yaşamını sürdürme olanaksızlığıyla işçinin varlığı, burjuva toplumunun “varlık koşulu” ve toplumsal özelliğidir. Proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf uçurumu tekellerin ekonomiye hakimiyeti koşullarında daha da büyümüş, kapitalizmi “evrensel refah sistemi” gösteren burjuva teorisinin kofluğu işçilerin işsizlik, yoksulluk ve açlıkla genişleyen ve büyüyen karşı karşıya gelişleri tarafından boşa çıkarılmıştır.

İşçi-ve emekçilerin bu türden özgür ve eşit birey statüsünde görülmeleri olanaksızlığı bir yana, çocuklarını doyurma, eğitimlerini gerçekleştirme hakkı dahi yoktur. İş bulmaları ‘cengâverlik’ gerektirmektedir. Küçümsenemez bir bölümüyle yedek işgücü durumundadırlar. Kapitalist piyasa herkesin tüketebileceğinden de fazla metalarla doludur, ancak alım güçleri yetersiz olan işçi ve emekçiler yoksulluk ve önemli bir kesimi açısından da açlıkla yüz yüzedir. Satın alma güçleri ya yok ya da düşüktür. Seyahate çıkmaları, sahip oldukları para ve servet ölçüsünde mümkündür. Düşünürler, ancak söyleyemez/konuşamaz/yazamaz ve bir araya gelip kendi sınıflarının kurtuluşu yönünde politik örgütlenmelere girişemezler. Giriştiklerinde ise, büyük baskılara, polis ve asker saldırılarına, istihbarat örgütlerinin takibi ve pusularına, gözaltı, işkence ve hapislere göğüs germek zorundadırlar. Kağıt fabrikaları ve modern büyük basımevleri kapitalistlerin elindedir. Haberleşme, iletişim aygıtları, internet ağı burjuva devleti ve tekelci işletmelerin denetimindedir.[5]

“Çağdaş demokratik” gösterilen kapitalist demokrasili ve antidemokratik devletlerde, bilim ve teknolojideki gelişmelerden de yaralanılarak kişi yaşamı en ince ayrıntısına dek denetim ve kontrol altına alınarak yeniden düzenlenmektedir. Toplum yaşamı, geliştirilmiş teknolojiyle donatılan askeri kontrol altındadır. Sosyalizme ve proletarya devletine “diktatörce yönetim” ya da “totalitarizm” suçlaması yönelten burjuva propagandası, her gün cinayet işleyen seri katillerin cani ruh haliyle suçu başkalarının üzerine atarak rahatlama çabalarını andırıyor. Bu propaganda ile tekelci burjuvazi ve emperyalist gericilik, bilim ve teknikteki ilerlemenin olanaklarına sahip olmasıyla “birey yaşamı”nın abartısız her anını ve yönünü kontrole almayı, tüm kentsel yaşamı “Mobese kameraları”yla denetlemeyi, “anti terör mücadele” gerekçesiyle herkesi ‘fişleyerek’ kayıt altına almayı; ‘biyometrik kimlik’ uygulamasıyla kişisel tüm özelliklerin bilgisini depolamayı, “modern demokratik gereklilikler” olarak göstermektedir.

Kapitalist demokrasi, burjuvazinin hakim güç olarak en üstte yer alarak ve tüm yönetim işlerini oligarşik bir “komite”nin elinde toplayarak toplumu şekillendirmesine dayanır. Halk kitleleri üzerinde bir despotluk olarak şekillenmiş burjuva askeri-politik aygıtını “halk iradesinin demokratik temsili”ne kanıt gösteren propaganda, burjuva parlamentosu ve kapitalist parti fraksiyonlarının varlığını “kanıt” olarak sunarken, sermaye hakimiyetine demokratik olma örtüsü çeker, yönetsel işlev gören, burjuvazinin ‘kurmay odaları’yla ‘kulisler’de karara bağladığı uygulamaları “halka ait” gösterir ve ayrı partiler olarak örgütlenmiş bürokratik kastın sermaye çıkarlarını nöbetleşe savunmasını esas alan ‘görev bölümü’ arkasına gizlenerek, “irade seçimle yenileniyor, kararları milletin temsilcileri veriyor” vaazıyla “süreklilik kazandırılmış” sermaye yönetimini demokratik göstermeyi esas alır. Burjuva parlamentosunun ve onun “çok sesli” farklı partilerinin halka karşı çalışmaları, bu çalışmaların yürütmesindeki hükümetin sermaye için iktisadi-sosyal yaşama müdahaleleri, halk bunları istemiş ve yaptırmış göstererek, perde ardına iter. Burjuva devlet, ordusu-polisi-yargı aygıtı ve yürütme (hükümet) gücüyle ‘tüm toplumun üzerinde’, elde kılıç, fazlalıkları keserek işlevini yerine getirirken, orduya, polis örgütüne, üst bürokrasiye, yargı erkine, hükümete ve parlamentoya herkesin üzerinde yaptırım yetkisi tanınmış ve tüm yaptırım yetkisi dar- burjuva oligarşik kastın elinde toplanmışken, birey(ler)in her hareketi, düşüncesi ve eylemi sıkı bir denetime tabi tutulur ve işkence ve öldürme alanındaki devlet tekeli “baki hak” sayılırken, demokrasi iddiası dayanaksız olacaktır. Burjuva demokrasisi sisteminde, sermaye sahibinin ayrıcalığı, onun dışındaki herkesi, sömürü çarkının parçası olmaya; böylece ayrımcılık, baskı, istismar ve siyasal şiddetin hedefi durumuna gelmeye zorlar. Kendisini “zararlı fikirler”e karşı sansür ve yasak; polis baskısı, işkence, istenmeyen direnişlerin terörle bastırılması vb. ile korumaya alır ve arsızlığın zirvesinden, sistemini “açık toplum” olarak reklam etmekten kaçınmaz.[6]

Burjuva eşitliği üzerine söylenenler burjuvazinin kendisi için dahi geçersizdir. Kapitalizm, -özellikle tekelci aşamasında-, rekabetin ve pazarlara hakim olma kavgasının daha da keskinleşmesi ve sıçramalı bir karaktere bürünmesi sonucu büyükler yararına küçüklere yaşam hakkının tanınmaması yönünde gelişir. En güçlü mali-sanayi grupları yararına işleyen kapitalist yasa, diğerlerinin yok edilmesini, iflasa sürüklenmesini, yutulup boğulmalarını içerir. Sosyal-politik konumlanma ve “hak sahibi olma”nın sınırları, bu iktisadi ilişki, “konum” ve güç tarafından belirlenir. Tekelci sermaye ve hizmetindeki devlet bürokrasisinin tekeli, ekonomiden politikaya; sosyal yaşamın düzenlenmesinden toplumsal ürünün kimin yararına ve nasıl değerlendirileceğine kadar hemen her şeyin sınırlarını belirler. Yukarıdaki burjuva görüşü, tüm bu yoklara ve yoksunluklara rağmen, işçi ve emekçiyi, kapitalist özel mülkiyetin “serbest” hakimiyeti altında, “mutluluğu ve refahı tatma” olanağına sahip gösterir ve bunun için şükretmeye çağırır.

Bu anlayış diğer yandan, politik kurum ve hukuksal düzenleme ve yapıların temelinin ekonomik sistemde ve ekonomi koşullarında yattığı görüşüne karşı çıkışın da dayanağını oluşturur.

Burjuva devleti, halka karşı sermaye aygıtı olarak yaşamın her alanına müdahale ettiği, din istismarcılığından ‘arkaik’ geleneklerin kapitalizm yararına kullanılması dahil, kültürel ve politik; ekonomik ve sosyal her alana hükmetme; işçi ile kapitalist; halk ile egemenler arasındaki ilişkilerde militer-diktatoryal yöntemleri eksik etmediği; polis ve ordu gücünü, yargı sistemi ve hukuksal düzenlemeleri, burjuva sınıf çıkarları ve hakimiyetinin devamlılığını “garanti altına almak” için seferber ettiği gerçeği göz önündeyken, işçi ve halk yönetimi devletlerinde “her şeyin devletin isteği yönünde düzenlendiği” sözüm ona eleştirisi zerre kadar önem taşımaz. Kapitalist-emperyalist ordular dünyayı parsellemek üzere son yüzyıl içinde iki büyük savaşa ve onlarca bölgesel ya da nispeten daha dar alandaki işgal ve askeri müdahaleye imza atıp on milyonlarca emekçinin ölümüne; doğanın ve toplumsal yaşamın yıkımına yol açtılar. ABD’li “Neoconlar”, halihazırda sürdürülen işgallerin “otuz-kırk yıl sürecek” yeni bir savaşlar döneminin başlangıcı olduğunu ilan ettiler. Kendilerini demokrasi ve özgürlüklerin temsilcisi ve teminatı gösteren Batı’nın kapitalist-emperyalist devletleri, faşist diktatörlük rejimleriyle halkların kanına giren yönetimlerin hamiliğini üstlendiler.

BURJUVA ASALAKLIĞININ BİÇİMLENDİRDİĞİ ANTİSOSYALİZM

Sosyalist ve halk demokrasili ülkelerde, sosyalizm ve halk idaresiyle uzlaşmaz ve esasen kapitalist görüş yolunda ilerleyen bürokrat burjuva kesimlerin ‘dış emperyalistler’le birlikte giriştikleri sabotaj ve sömürü ilişkilerini kanıt göstererek sosyalizme küfredenlerin gizlemeye çalıştıkları, emekçi kanında can bulan bir asalaklık; kapitalist cinayet makinesinin açlık, işsizlik, yoksulluk, savaş ve yıkım üretmesi pahasına elde edilen maddi çıkar ve sınıfsal konumdur. Kapitalizmin kara propagandasının ve onun militanlarının örtmeye çalıştıkları, kapitalizmde özel mülkiyete dayalı farklılaşmanın yarattığı çelişkiler ile bu çelişkileri üreten sınıf farklılıklarının ve kapitalist gruplar arası mücadelenin yarattığı “çoğulculuk”un ve “özel alan” diye tarif ettikleri kişisel mülkiyet ve sermaye sahipliğinin sosyalizmde olanaksız olmasıdır. Emekgücü sömürüsüyle beslenen burjuva-burjuva liberal sağ-‘sol’ teorisyen ve politikacıların sosyalizme kara çalmaları, salt bu asalaklıkları nedeniyle de doğaldır!

Büyük çoğunluğu ideolojilerden ve sınıflardan sözüm ona bağımsızlaşmış, herhangi örgütsel-partisel-toplumsal sorumluluk taşımayan ve ömürlerinin geride kalan kısmında düşmanla cepheden yüz yüze gelerek bir değer ya da oluşumun korunması için savaşı göze almamış ‘kalem efendileri’, Stalin ve sosyalist Sovyetler Birliği’ni suçlamak için, burjuva emperyalist ideolojik cephaneliğin ne kadar kirli silahı varsa kuşanıyor ve dünyayı faşist imparatorluk altına almayı hedeflediğini açık olarak ilan eden Hitler ve onun Nazi kıtalarının oluşturdukları faşist rejim ile, sosyalizm ve proletarya devleti arasında “benzerlikler” ya da hatta “aynılıklar” kurarak, Nazi terörü ve faşist kıtaları aklamaya, -böylece- hizmet ediyorlar. 20 milyon Sovyet yurttaşıyla altı milyon Yahudinin ve milyonlarca Alman ve diğer halklara mensup ilerici-devrimci-Marksist ve yurtseverin katledilmesine yol açan bir rejimi, halk demokrasisi ülkeleri ve sosyalist S. B. ile “aynı kategoride” gösteren liberal burjuva teorisyen, yazar-iktisatçı-sosyolog taifesi, tekelci sermayenin en gaddar, en şoven ve terörist diktasını, sınıfları ve aralarındaki farklılıkları oluşturan iktisadi-sosyal koşulları ve sistemi; sınıf sömürüsü ve hakimiyetini tasfiyeyi esas alan ve bu amacını asla gizlemeyen sosyalizm ile “benzer” gösterirken, aslında tüm ülkelerin işçi sınıfına ve ezilen kitlelerine karşı burjuva sınıf savaşı yürütüyorlar.

Onlara bakılırsa, Stalin ve partisi, sosyalizmi inşa çabasını sürdürürken olduğu gibi, İngiliz-Amerikan-Fransız emperyalist cephesinin, Nazileri sosyalizmin üzerine sürme taktiğini boşa çıkarmak ve Nazi saldırılarına karşı yeterli bir hazırlık için “saldırmazlık paktı” imzalarken de[7], Hitler kıtalarının, yeryüzünü kana boğma ve faşizmin dünya imparatorluğunu kurma stratejisini, 20 milyon Sovyet yurttaşı ve sosyalist militanın canı ve on milyonlarcasının sakatlığı pahasına durdurup, Alman halkı dahil dünya emekçilerinin özgür yaşamaları için olanak yaratırken de “diktatörce davranmış”tır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyayı yeniden şekillendiren uluslararası üç büyük anlaşma sırasında, Almanya başta olmak üzere parçalanan ülkelerin birliği için çaba gösterirken ve ABD-İngiliz dayatması sonucu Almanya’nın bölünmesini ‘kabullenirken’ de, emperyalistlere “pey vermiş”tir![8] Stalin, yine onlara göre, İkinci Dünya Savaşı sırasında, tüm halkı “anayurt savunması”na seferber etme taktikleri geliştirirken, “Büyük Rus Şovenizmi” politikası izlemiş; onun milliyetler politikası 80’li yıllardaki ulus devletler çatışmasının temellerini oluşturmuştur(!)

Bu yazar ve sosyologların bir kesimi, Stalin’in “Birleşik Demokratik Almanya”dan yana tutumunu “sinsi bir oyun” olarak niteleyecek ve gösterecek kadar düşmanca ve önyargılı bir davranış içindedirler. Onun, kapitalist bir ülkenin bölünmesi sonrasında, “doğu”da kalan topraklar üzerinde burjuva gericiliği yerine demokratik halk yönetimine dayanan bir devletin kurulmasından yana tutum almasını dahi ‘hazmedemiyor’lar. Ulusların kaderlerini tayin hakkının savunulmasını ve nüfusça küçük ulusal topluluklar dahil halkların kendi iradeleriyle geleceklerini belirlemeleri için olanak yaratılmasını, sonraki on yıllarda gelişen şovenizmin ve hatta Yugoslavya’da halklar boğazlaşmasının başlıca ve önsel etkeni sayacak kadar kindar ve gözleri kararmış durumdadırlar.

Yürüttükleri propaganda, politikanın, taktiğin, iktisadi ilişkilerin ve teorinin kapitalist ve burjuvaca olanına bağlanmıştır ve başlıca özellikleriyle sosyalizme düşman karaktere sahiptir.

Sosyalizmde çünkü, tüm toplumsal üretim toplumsal yaşamın iyileştirilmesi ve insanca yaşam olanaklarının genişletilmesi amacıyla gerçekleştirilir. Üretim fazlası, toplumsal hizmetlerin daha iyi görülmesi içindir. Üretim araçları toplumun kolektif mülkiyetindedir. Fabrikalar, makineler ve topraklar, kişisel mülk haline getirilmeksizin, tüm emekçilerindir. Ülke ekonomisi, halkın ihtiyaçları ve ülkenin daha ileriye yol alması esas alınarak planlanır ve tüm emekçilerin en alt birimlerden en yukarılara bu planların yaşama geçirilmesine katılmasının olanaklarını yaratmak, toplumsal yarar olarak görülür. Sağlık ve eğitim, barınma ve ulaşım devletin tam olarak yerine getirmekle mükellef olduğu toplumsal hizmetler alanına girer. Toplumsal hizmetleri ve idari-kamusal işleri yapacak olanlar, her kademede, seçimle ve halk tarafından işbaşına getirilir. Hizmetleri yetersiz ya da ‘kusur’lu görülenler, halk tarafından görevden geri çağrılır. Açlık, işsizlik ve yoksulluğun emekçilere “kader” diye yazıldığı kapitalizmden farklı olarak, sosyalizmde bu “olgular”ın yaşamdan silinmesi esas amaçtır. Sosyalist sistem, tüm ezilenlerin, kapitalizmde sömürülüp baskı altına alınanların coşkuyla karşılayacakları ve karşılamaları doğal olan tümüyle yeni bir toplumsal sistemdir ve burjuva şarlatanı liberal sosyolog K. R. Popper’in deyişiyle “Tüm toplumsalın yapısını kökten dönüştürecek kıyametimsi bir devrim rüyası”nın “görülmesi”nin elle tutulur-gözle görülür somut kanıtlarıyla toplum yaşamına girmesini ifade eder. Kapitalizm asalaklarının sosyalizme ve sosyalistlere saldırıları, bunun içindir ki, başından sonuna gerici; sömürüyü koruma hedefli ve onun tarafından belirlenen plan dahilinde geliştirilmiştir.

“DEMİR PERDE”, “SOĞUK SAVAŞ” ÜZERİNE “SICAK” PROPAGANDA

Burjuva propagandasının sağ ve ‘sol’ liberal temsilcilerinin, sınıfsal bağ ve nitelikleri örten tanımlama ve kavramlar üzerinden sürdürdükleri ve Berlin Duvarı’yla da bağlantılandırdıkları propagandanın “argümanları”ndan biri de “soğuk savaş” söylemidir.

Bu söylem, baştan belirtilmeli ki, bir emperyal(ist) imalattır. “Soğuk savaş” söylemi, hegemonya mücadelesinin ve tekelci kapitalist rekabetin “barışçıl” ve açık silahlı çatışmalar biçiminde sürdürülmesini gizleyecek şekilde, önce sosyalizme karşı, ardından da revizyonist S. B ile ABD’nin başını çektiği Batılı başlıca güçler ve NATO ‘kamp’ı arasındaki, pazar ve etki mücadelesini ifade etmek üzere, İngiliz-Amerikan yöneticileri tarafından politik literatüre dahil edildi.

Burjuva emperyalist cephenin daha 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren sürdürdüğü ve 1917 Ekim Devrimi’yle emperyalist kapitalizmin yarılması sonrasında yoğunlaştırdığı anti sosyalist propaganda, sosyalizmin güç kazanmasıyla birlikte daha pervasızca yürütülmeye başlandı. Ekim sosyalist devriminin zaferi, emperyalist gericiliği, sosyalizme saldırıyı yoğunlaştırmaya yöneltirken, her tür araç ve yöntem, saldırı unsuru olarak kullanıldı.

Sosyalizme karşı bu burjuva saldırısı “sıcak” ya da “soğuk” biçimli olarak devam ederken, ikinci büyük savaş patlak verdi.

Mali sermaye grupları ve emperyalist devletlerin pazarlara ve yeraltı-yerüstü kaynaklarına sahip olma kavgalarının dünyayı yeni ve büyük bir savaşın eşiğine getirdiği dönemin başlıca en önemli olgularından biri, her büyük gücün, çıkarları gereği, rakip güçleri zayıflatıp geri bırakmak ve sosyalist Sovyetler Birliği’ni çökertecek yöntemleri öne çıkarmasıydı. Churchill ve Roosevelt’in başını çektiği İngiliz-Amerikan emperyalistleri, “Demir Perde” söylemiyle sosyalizme ve etkisi alanındaki devletlere karşı sürdürdükleri çok yönlü saldırıyı, kısa sürede “soğuk savaş”a genişlettiler. Amaç, Nazi ordularının Doğu Avrupa ülkelerindeki işgalini kıran Sovyetler Birliği’ne, bu ülkeler halkları içinde artan sempatinin önünü keserek, sosyalizmin ‘Doğu’da yeni mevziler kazanmasını önlemekti. Savaş öncesi ve sırasında izlenen sosyalist politikanın; işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin sosyalizm koşullarında sağladıkları ve sahip oldukları insanca yaşam koşulları ve anti-faşist savaşta sağlanan başarının, sosyalizmin işçi sınıfı ve halklar üzerindeki etkisinin uluslararası alanda güç kazanmasına yol açması, İngiliz-Amerikan emperyalistlerini daha da saldırganlaştırdı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği lehine halklar arasında gelişen ilgiyi durdurmak; SSCB’nin Orta Doğu ve Doğu Avrupa’da etkili olmasını önlemek ve Avrupa Komünist Partileri’nin kitle desteklerini artırarak iktidara yürümelerinin önüne set çekmek, onlara göre, acil gerekliliklerin başında geliyordu. Roosevelt ve Churchill, bir yanda anti sosyalist “soğuk savaş” söylemini yoğunlaştırdılar. Diğer yandan, Batı Avrupa başta olmak üzere kapitalist ülkelerdeki işçi hareketinin sosyalist S. B’de proletarya ve emekçilerin elde ettikleri kazanımları görerek mücadeleyi kapitalizmin tasfiyesi hedefiyle sürdürmelerinin önünü almak üzere “sosyal devlet” demagojisini geliştirdiler.

Churchill’in 5 Mart 1946’da, ABD’nin Missouri eyaletinde, Truman ile yan yana bir ortamda, “Baltık’taki Stettin’den, Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa Kıtası üzerine boydan boya demir bir perde inmektedir” iddiasıyla “komünist tehdit”e atıfta bulunması ve buna Stalin’in Sovyetler Birliği’nden verdiği cevap, kapitalist-emperyalist ‘dünya’ tarafından “soğuk savaş”ı başlatan gelişme olarak alındı. İngiliz-Amerikan politikasının geliştirdiği söylem, gerginlik ve çatışmaların kaynağının SSCB olduğunu vazediyor; savaş tehlikesi ve askeri müdahalelerin, SSCB yönetiminin “sosyalizmi yayma” politikasıyla ilişkilendiriyordu. Amerikan savaş makinesi bu söylemi eli yıla yakın bir süre sürdürerek, sosyalizme ve işçi hareketine karşı saldırılarını, “totaliter rejimlere karşı mücadele” olarak göstermeyi başardı.

Churchill’in, sosyalizme ve onun başarı ve prestijinden güç alarak sömürgeciliğe karşı kurtuluş savaşını geliştiren halklara karşı politikanın kapsamını genişletme isteğiyle dile getirdiği ve ABD’nin Marshall Planı ve Truman Doktrini şeklinde formüle ederek uygulamaya geçirdiği stratejinin ürünlerinden biri de, 4 Nisan 1949’da kuruluşunu ilan eden NATO oldu. ABD’nin başını çektiği NATO ve Batı ittifakı, “dünya çapında yükselen komünist hareket”i durdurma ve S. B’nin etkisini sınırlama amacıyla, anti sosyalist kampanyayı genişletti, militarizmi güçlendirdi ve sonraları Gladio adıyla anılan “gizli ordu” örgütlenmesini üye ülkelerde gerçekleştirerek cinayet, provokasyon, katliamlarla halk kitlelerinin demokrasi taleplerini ve sosyalizm mücadelesini sindirmeye girişti. Etkisi altındaki ülkelerde en gerici ve faşist sermaye güçlerini işbaşına getirerek demokratik sosyalist gelişmeye set çekmeye çalıştı. Endonezya, Filipinler, Şili, Arjantin, İspanya, İran, Türkiye, Yunanistan gibi birçok ülkede faşist darbeler düzenlenerek yüz binlerce ilerici, devrimci-sosyalist işçi, emekçi, genç ve aydın katledildi.

Doğu Avrupa ülkelerinde Sovyet yanlısı hükümetlerin kurulması, Çin Halk Devrimi’nin zaferi ve Çin’in “sosyalizm yolunu izleyeceği”ni ilan etmesiyle birlikte, emperyalist saldırganlık daha da arttı. Kore savaşı, Küba Devrimi, Filistin sorunu ve Ortadoğu’daki gelişmeler ile Vietnam ulusal kurtuluş mücadelesi başta olmak üzere, uluslararası önemdeki gelişmeler, silahlanma politikaları ve nükleer silahların geliştirilmesi, “iki blok” ve iki büyük güç arası “soğuk savaş”ın şiddetlendiği başlıca alanlar oldular. ‘Batılı’ emperyalistler ve onların yönlendirdiği “soğuk savaş” propagandası, sosyalizmin uluslararası proletarya ve ezilen halklar arasında kazandığı büyük prestiji yıkmayı, işçi ve emekçilerin kurtuluş umudunu boğmayı, ezilen ulus ve halkların sosyalizmin başarılarından aldıkları moral güç ve destekle yükselttikleri anti sömürgeci savaşları etkisiz kılmayı, önüne koymuştu. S. B’ne ve Doğu Avrupa halk demokrasilerine karşı, yıkıcı propaganda yoğunlaştırılırken, bu propagandayı, “Varşova Paktı ülkeleri”ndeki kapitalizm yolcularının sağladıkları malzemelerle de zenginleştirdiler. Bu propagandaya göre, savaşları, bölgesel çatışmaları ve açık işgalleri de içeren politikaları etkisiz kılmak için, S.B’nin yenilgiye uğratılması ve yıkılması gerekiyordu!

“Soğuk Savaş” söylemi, 1947-1956 döneminde sosyalizm-kapitalizm karşıtlığı ve kavgasının; sonrasında ise başlıca iki büyük devlet ve etraflarında bloklaşmış güçlerin, güç ve etki alanı mücadelesinin ürünü ve ifadesi oldu.

1960’larda S. B. yönetimi, ülkeler, topraklar ve enerji kaynakları üzerine kavgayı kabullendiğini, politikalarıyla teyid etti. Sosyalizmi inşa çabalarının sekteye uğratılmasını amaçlayan uluslararası kapitalist kuşatma ve baskının, içerdeki kapitalizm yolcularının faaliyetiyle birleşerek başarıya ulaşmasıyla birlikte, ABD ve S.B’nin başını çektiği “iki kamp” arasında, dünyanın hemen tüm alanlarını etkileyecek karşılıklı güç gösterileri, nükleer silah tehdidinin büyümesi, askeri ve askeri teknolojiye ağırlık veren rekabetin sertleşmesi ve bu yönlü “yarış”, sürecin en etkili gelişmeleri olarak öne çıktı. İktisadi kaynaklar, güvenlik gerekçesiyle askeri alana kaydırıldı, vurucu gücü yüksek konvansiyonel silahlar ile yıkım gücü korkunç boyutlara ulaşan kitlesel imha silahları(nükleer-biyolojik ve kimyasal) geliştirildi. Nükleer denemeler için ekonomik ve teknolojik yatırımlar artırıldı. Rekabet uzayın silahlandırılmasına kadar genişletildi.

Örtük ya da aleni olarak süren rekabet ve paylaşım kavgası, 1980’lerin sonuna doğru yeni bir sürece girdi. “Gorbaçov reformları”yla (perestroyka-Glasnost) S.B. ve ‘Doğu Bloku’nun yenilgisinin ilanı anlamına da gelmek üzere, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Varşova Paktı’nın dağıtılması, 1960’lar sonrası sürecin yeni bir “dönemeci” oldu. ‘Batılı-Doğu’lu’ kapitalist propagandacılar, “Soğuk savaş döneminin sona erdiğini”; yeni dönem ve “yeni düzen” koşullarının oluştuğunu; modern tarihin tüm ‘kötülükleri’nin sona ermesini olanaklı hale getirecek “yeni bir dünya düzeni”nin kurulmakta olduğunu vazetmeye giriştiler. SSCB’nin dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sınıflar ve ideolojiler “devri kapanmış”; onlar tarafından “üzeri örtük bırakılmış” kimlikler-özgürlükler sorunu öne çıkmış, genel olarak barışın ve refah içinde ilerlemenin “yolu açılmış”tı!

Böyle olmadığı, iddianın gündeme getirildiği ‘gün’-dönem açısından da, açıktı. “Yeni dünya düzeni” olarak ilan edilen düzen, tekelci sermayenin, burjuvazi ve emperyalist devletlerin, işçi sınıfına, emekçilere ve tüm ezilenlere yönelik iktisadi-sosyal ve politik baskı ve saldırıları yoğunlaştırmalarını, pazar ve etki alanı kavgalarının daha da sertleşmesini ve fetih politikalarının güç kazanmasını, “müjdeliyor”du!

Vaad edilenin gerici, saldırgan ve vahşi karakteri, ‘Doğu’da “eskiyi arama” eğilimine güç verirken ‘Batı’da proletarya ve emekçilerin istemlerine karşı sertlik politikalarını yoğunlaştırma “ihtiyacı”nı artırdı. Yeni işgaller ve savaşlar için hazırlıklar yoğunlaştırıldı ve sürecin içinde bulunduğumuz döneminde, sistemin son yüz yıl içinde en büyük ve derin ikinci krizi patlak verdi.

“Duvar” üzerinden birbirleriyle pazar ve etki mücadelesi sürdürenler, kapitalizmin sosyal-iktisadi ve politik açmazlarını –bu kez de–, duvarın çöpüyle örtmeye giriştiler. İngiliz-Fransız ve Alman burjuvazisi arasında “Avrupa’nın söz sahibi olma” iddiasıyla süren rekabetin, bağrında büyük yaralar açtığı eski “Avrupa düzeni”, Almanların “yeniden birleşmeleri”yle bir kez daha yıkıldı. Dünya gericiliği, sosyalizme ve demokratik halk iktidarlarına karşı burjuva emperyalist saldırıyı, yeni koşullarda, işçi ve emekçilerin demokrasi, özgürlük ve sosyalizm için mücadelesine karşı, tüm bir kapitalist sistemin “ortak”, ve çok yönlü politikası olarak yenilerken, “tarihe” dönüp, onu yeniden yazmaya girişti.

* * *

Tarih bilincine ve ‘tarihe geri dönüş’e duyulan ihtiyaç, kuşkusuz nostaljik bir anımsama/anımsatmadan çok daha anlam yüklüdür. Burjuvazi, bunu, işçi sınıfı ve emekçilere onların kendi tarihsel eylemleri, mücadeleleri ve bu mücadelelerin büründükleri biçimler ile sağladıkları kazanımları unutturmak, olayları farklı göstererek kapitalist sömürü koşullarında yaşamanın kaçınılmaz ve “alternatifsiz” olduğunu göstermek (!) için yapmaktadır. Yanı sıra, tarihe çarpıtmayı da içeren dönüşü, kendi yararına tarih bilinci oluşturma gibi bir önemli hedefe de sahiptir.

Ama tarihin doğru bir ‘okunması’na; kendi tarihinin bilgisine ve oradan çıkarılmış sonuçlardan bugünkü ve gelecekteki mücadelesinde yararlanmaya, esas olarak işçi sınıfı ve emekçilerin ihtiyacı var. “Geçmişi olmayanın bugünü, bugünü olmayanın yarını olmaz” diye de ifade edilen söz, biraz da bu gereksinimi anımsatır. Tarihi, sınıf mücadelelerinin ve işçi sınıfının devrimci rolünün reddi üzerinden, sermaye çıkarlarını ve burjuva sınıf hakimiyetinin “devamlılığı”nı esas alarak yazan burjuva tarih yazıcılığına karşı, insanlığın ileri yürüyüşünün ardındaki esas gücün, sömürülen ve ezilenler olduğunu unutturmayan ve unutmayan bir tarih bilinci ihtiyacı, bugün her zaman olduğundan da fazladır. Sömürü düzeninin yıkılamazlığını ve sosyalizmin olanaksızlığını vaaz eden burjuva teori ve burjuva tarih yazıcılığına karşı, onun bir yalan kurgusu olduğunu göstermek üzere, sınıflı/sömürüye dayanan toplumlar tarihinin, yeni üretici güçlerin eyleminde eski üretim ilişkilerinin yıkılması ve tasfiye edilmesiyle ilerlediğini, bunun kapitalizm için de geçerli olmaya devam ettiğini; geçici yenilgisine karşın, işçi sınıfı ve kent-kır yoksullarının sosyalizmin mümkünlüğünü ve inşa edilebilir olduğunu kanıtladıklarını, tarihsel iktisadi-politik ve sosyal gerçekler ortaya koymuştur. Bunlar görülmeden/ öğrenilmeden/akılda tutulmadan; ileri gidilemez.


[1] Francis Fukuyama, bu gelişmelerden hareketle önce “tarihin sonu”nu ilan etti, sonra yine çeşitli gelişmeleri gerekçe gösterip, bu “tezi”ni geri çekti.

[2] H. Cemal, Milliyet, 10 Kasım 2009

[3] Mussolini, “faşizme göre, -diyordu- her şey devletin içindedir ve devletin dışında insani veya ruhsal hiçbir şey yoktur, dahası onun dışında hiçbir şeyin değeri yoktur. Bu anlamda faşizm, totaliterdir ve bütün değerlerin sentezi ve birliği olan faşist devlet, bir halkın yaşamının tüm yönlerini ifade eder, geliştirir ve güçlendirir.

[4] ABD’nin “Avrasya stratejisi”nin en önemli propagandacılarından ve “uluslararası stratejist” etiketli Zbigniew Brzezinski, totalitarizmi, “ütopyacı gelecek vaadi”; “tek kişi, tek lider, tek parti sistemi, fiziksel veya psişik şiddet; medya ve silah tekeli, ekonominin merkezi yönetimi ve bürokratik ‘koordinasyon’”la tanımlamaktadır.

[5] 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de yaşanan uçaklı intihar saldırılarını gerekçe edinen ABD yönetimi, sadece “kendi ülkesi”nde değil, hemen tüm ülkelerde “güvenlik tedbirlerinin geliştirilmesi” adı altında hem toplumsal yaşamın sıkı denetimi için hem de “güvenlik yetersizliği” gerekçeli yeni ürünlerin piyasaya çıkarılarak sömürü olanaklarının genişletilmesi için harekete geçilmesine ön ayak oldu. Gaz maskesi ve gökdelenlerde çalışanların “saldırı anında kullanmaları” için yapıldığı açıklanan paraşüt satışında ‘patlama oldu.’ Bush hükümetinin terör gerekçeli “güvenlik önlemleri”, silahlanma ve savaş aygıtını takviye harcamalarının ve örneğin 780 milyar dolar tutarındaki “savunma bütçesi”nin onaylanması için gereken “toplumsal destek”i sağlamakla kalmadı, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı istilaya girişmesi için de enerji ve silah tekellerinin çalışmalarıyla birlikte gereken “kamuoyu desteği”ni de sağladı.

[6] Karl Raymond Popper, “Açık Toplum ve Düşmanları”

[7]Sosyalist S.B, “sadece ve sadece genel ve tam bir silahsızlanma”nın yeterli bir barışın garantisi olabileceğini her vesile ile gündeme getirdi ve savundu. Emperyalist hükümetler, “kızıl tehlike”nin son bulması isteklerini gizlemediler. Emperyalist hükümetler, Sovyetler’in tüm yeminli düşmanlarıyla en etkili işbirliğini geliştirerek sosyalizmi yıkmaya çalıştılar. Japonlar, beş yıllık planların başarıya ulaşmasını dahi, kendileri için “son derece ciddi bir tehlike” olarak görüyorlardı. Hitler, gizlemeksizin, “önümüzde iki yol var: yayılmak ya da yok olmak!” diyor, ellerindeki “biricik olanak”ın, Avrupa’da “doğrudan doğruya yeni topraklar kazanma” olduğunu açıklıyordu. “Bütün sömürgeleriyle Avrupa”yı istiyor, Brezilya’da “yeni bir Almanya kurmak”tan, Arjantin ve Bolivya’yı Nazi Almanya’sına ‘katmak’tan söz ediyordu. “Meksika Almanlaştırılmalı” diyor, ABD’nin “Germen asıllı Amerikalıların egemenliğine girmesi”ni sağlamak için “arındırılması”nı kendisinin gerçekleştireceğini söylüyordu. Alman politikası, “toprak yoksunluğu içinde bulunan bu enerjik ırkın yerleşebileceği” yeni topraklar sağlanmasını esas alıyordu. Buna karşın, ABD, İngiltere ve Fransa, “bekle gör” denilebilecek bir tutum içinde Hitlerin saldırı politikalarını ilerletmesini seyretme tutumlarını, Nazi orduları Avrupa’yı kana bulamak üzere ordular harekete geçinceye kadar sürdürdüler.

[8] Osman Akınhay, Mesele dergisi, Kasım 2009.

 

ideolojik mücadeleye ve devrimci teoriye yaklaşım sorunu

 

SSCB’nin dağılması/dağıtılması sonrasında, bu “olgu”dan da güç alarak, işçi sınıfının toplumsal kurtuluş teorisi ve pratiğine karşı sürdürülen ideolojik saldırının, işçi hareketinde istikrarsızlığın yaşandığı ve düşüş eğiliminin güç kazandığı koşullarda yarattığı tahrip edici etki, “devrimci saflar”da teoriye ilgi düşüklüğü, okuma tembelliği ya da yetersizliği eğilimine güç verdi ve sınıf hareketinin “geriliği”nden güç alan bu eğilim, hareketin- kendiliğindenliği aşamamasının faktörlerinden birine dönüştü.

Sosyalizmin –tarihsel olarak geçici– bu yenilgisinden “ders” çıkaran “özeleştirel değerlendirme”ci “sol” teorisyenlerin büyük çoğunluğunun, “hata”yı Marksist teoride; Lenin’in –ve Stalin’in– proletarya devrimi ve devlet teorisi ve pratiğinde; Stalin döneminin sosyalizm inşası önceliklerinde aramaları ve sözüm ona bulmaları, hareketin geriye düşüşü ve dağınıklığından da güç alarak, güvensiz ve inançsız bir tutumun egemen olmasına hizmet etti. Liberal sağ ve ‘sol’ yazar ve teorisyenlerin, Marksizm-Leninizme karşı sürdürdükleri, kapitalizmi ve onun demokrasisini “üstün” ve “yıkılamaz” gösteren propaganda da, bu, denebilir ki hazır ve/veya hazırlanmış zemin üzerinden etkili olabildi.

Mücadeleden geri durma ve teoriye ilgisizlik tutumunun, ülkenin toplumsal kültür ve geleneklerinden beslenen bir damarı kuşkusuz vardı. Burjuva gericiliğinin on yıllar süresince materyalist dünya görüşüne karşı ortaçağcıl dogmatik görüşleri egemen kılma çabalarının, doğa bilimlerine ve aklın ve bilimin yol göstericiliğine karşı hurafelere dayalı, metafizik ve dinsel dogmaları empoze eden eğitim sistemi ve politik dayatmanın, yaşam ve toplumsal sisteme ilişkin sorgulayıcı, araştırıcı, ve kültürel bakımdan ilerletici çabaların “zararlı fikir ve eylem” sayılarak saldırı hedefine konmasının sonuçları etkisiz kalmış olamazdı. Ancak, tüm bunlara rağmen, bu eğilimin güç bulmasında en önemli etken, sosyalist S.B.’de kapitalizmin yeniden restore edilmesi ve biçimsel sosyalist örtülerinden kurtulan revizyonist burjuva tabakanın bu büyük ülke(leri)yi kapitalist sistemin eklentisi haline getirmesinin, dünya proletaryası ve devrimci-Marksist güçlerin saflarında büyük dalgalanmalara ve moral-manevi değer yitimine yol açmasıydı. Bu etki, işçi hareketinin geriye düşmesinde oynadığı rolün yanı sıra, ezilen ulusların kurtuluş hareketinin – ‘doğası gereği’– bir iki istisna dışında uzlaşı yoluna girip kapitalist-emperyalist burjuvazinin denetiminde, sisteme bağlanmasında da rol oynadı.

Kapitalist gericiliğin hizmetindeki burjuva emperyalist ideoloji, sınıf hareketindeki geriye düşüşten ve sosyalizmin somut bir güç ve toplumsal sistem olarak artık var olmayışından güç alarak, sosyalizmin olanaksızlığı, işçi sınıfı ideolojisinin geçersizliği iddiasını, frekansı yükseltilmiş bir tonda sürdürdü. Marksist teoriye ve sosyalizm pratiğine karşı söylemini, sözüm ona inandırıcı kanıtlarla desteklemek üzere, bilim ve teknikteki gelişmeleri, – bu gelişmeler idealist, metafizik burjuva düşüncesine karşı güçlü kanıtlar sunmalarına karşın– kullanmaya özel bir önem verdi. Burjuvazi ve ideologları, proletaryanın devrimci savaşımının başarısının, başka etkenlerin yanı sıra, burjuva ideolojik etkiden kurtulmasına; eyleminin burjuva sınırların dışına çıkma yeteneğine bağlı olduğunu çok iyi biliyorlardı. Devrimci teorinin proletarya ve emekçi hareketinin saflarında –sosyal dayanağıyla buluşarak– maddi dönüştürücü güç haline gelmemesi için, saldırılarını, kullanılabilir gördükleri araç, unsur, olgu ve gelişmelerle güçlendirerek sürdürdüler. Anti sosyalist ideolojik saldırının, tarihi çarpıtmalara girişerek, işçi sınıfı ve emekçilerin tarih bilincini sermaye çıkarlarıyla uyumlu şekillendirme çabalarını ele alan birinci makalemizde (iki yazı birbirinin devamı ve tamlayanı olarak da alınabilir) belirtildiği üzere, bu saldırının en belirgin özelliklerinden biri de, Marksist teoriye karşı, değişen koşullar ve güncel gelişmeler gerekçeli, “modern sonrası zaman”ın ve “sanayi sonrası toplum”un “olguları”nı sözüm ona dayanak edinerek yönelttiği suçlamalarla proletarya ve emekçi kitleleriyle ilerici aydınlar ve çeşitli devrimci örgütlenmelerin saflarında, teoriye ilişkin olarak yaratmayı başardığı kuşku ve bulanıklıklardır. Bu saldırı, devrimci teorinin önemini küçümseyen ya da önemsemeyen “devrimci”(!) eğilim ve tutumdan da güç alarak etkisini daha da artırmış; işçi ve emekçilerin örgütlü ileri kesimlerinde dahi, ilke yoksunluğuna karşı mücadelenin ve teorik eğitim ve teorik düzeyin yükseltilmesinin, zorunlu ve önemli görülmeyişine yol açarak, hareketi zayıflatan anlayışların etki alanını genişletmiştir.

TEORİYE YAKLAŞIMDA İKİ BAŞLICA –SORUNLU– EĞİLİM

Devrimci-”sosyalist” kesimler içindeki yansımaları esas alındığında ve temel eğilimler üzerinden bir genelleme yapıldığında, teori sorunlarına ve Marksist teoriye yaklaşımda; başlıca iki tutumdan söz edilebilir: a) teorinin pratik yaşamdan ve sorunlarından soyutlanmış genel formülasyonlar yığını olarak algılanması; teoriye akademik yaklaşım tutumu; ve b) teori sorunlarının ve teorik mücadelenin önemsenmemesi-azımsanması tutumu.

Birincisi, genel olarak alındığında “bir aydın tutumu”/”aydınca tutum” olarak yansır; ikincisi ise, sözüm ona pratiği ve siyasal mücadelenin önemsenmesini kalkan edinir. Birincisi, “teoriyi esas alma”(!)yı; “devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz” vurgusunda altı çizildiği üzere, teorik mücadelenin “olmazsa olmaz” öneminden hareket eder, fakat teori sorununu salt akademik bir sorun sayarken; ikincisi , “ileri doğru atılmış bir adımın bir dizi programdan daha önemli” olduğu vurgusuyla, bir tarihsel durum ve dönemde, hareketin politik gelişimine duyulan gereksinime yapılmış dikkat çekmeyi dayanak edinip teorinin önemini küçümserken, pratik görevlerin ivediliğine sığınır. İlki, teorik çalışma ve ideolojik mücadelenin, özel bir çalışma türünü; inceleme/irdeleme-araştırma ve bunun için zaman ayırma gereksinmesini; ikincisi, politik-pratik çalışmanın başarıya ve sonuca götüren zorunluluğunu, tek yanlı olarak abartır, dahası, istismar eder.

Bu her iki tutumun ortak özelliği; birbiriyle bağlı iki önemli alanın, birbirinden koparılarak, soyut, kategorik ve ayakları havada hale getirilmesini ifade ediyor olmalarıdır. Marksizmin teori ve pratiğine yön verici katkılarıyla proletarya hareketinin ilerleyeceği hattı göstermiş olan büyük dehaların sözlerini birbirlerine karşı kullanmayı esas alan bu “ayrıştırıcı” tutumların her ikisinde de, teori pratik ilişkisi çarpıtılarak, temel önemdeki iki mücadele alanının birbirini koşullaması; herbirinin öteki için koşul olması veya oluşturması görmezden gelinir ve biri olmadığında ötekinin de olamamış olduğu gerçeği göz ardı edilir.

Bunlara eklenebilecek bir diğer tutum; Marksizmin, değişim ve koşullar gerekçeli burjuva liberal yorumudur. Bu yorumlama, Marksizmin hâlâ geçerli olduğunu ve sınıf mücadelesinin yol gösterici bilimsel düşüncesi olmaya devam ettiğini sözüm ona kabullenerek, onu, burjuva sosyolog, tarihçi, iktisatçı ve felsefecilerinin görüş açısından ve onların söyleminden ödünç alınmış kavramlarla açıklamaya çalışır. Bu tür “Marksistler”den bazıları, Althusser, Lukacs, Poulantzas’ın; hatta daha da geniş tutarak, Derrida, Kierkegaard, Husserl, Heiddegger gibi anti Marksist teorisyen ve filozofların görüşlerini esas alarak, Marksizmin anti Marksist çeşitli versiyonlarını onun hazinesine yazmaya çalışırlar. Marksizmin teorisine “varoluşçuluk”u; “bilinemezcilik”i ve daha çok çeşitli anti Marksist anlayışı ‘sokuşturarak’ onu, “yaratıcı yeniden yorumlama”larla, burjuvazi için tehlike içermeyecek bir “masumiyet” teorisi haline getirirler. Toplumsal özneyi “sınıf”tan soyut bireye indirgeyen sözde özgürlükçü anlayışın “başat” konuma alındığı bu “yaratıcı yeni Marksizm”lerde, kapitalizm kapitalizm olmaktan çıkarılır; politika ile ekonomi birbirinden “bağımsız” alanlara çekilerek, kapitalist emperyalizmin kaydettiği gelişme, emperyalizmin kapitalist temeli ya da tersinden kapitalizmin ‘tepe noktası’ olarak emperyalizmin muhtevasını örtecek şekilde ele alınır ve proletaryanın devrimci özne ‘vasfı’ üzerine bulanıklıklar yaratacak indirgemeciliğe baş vurulur. Marksizmin açık ya da gizli muarızlarından bazıları da, işi, Weber, Freud, Sartre, O. Palme, A. Soljenitsin, M.Gandhi ve Sakharov gibilerini Marx, Engels ve Lenin’in yanına yazmaya kadar vardırırarak, anti Marksizm ile Marksist görüşlerin; liberal, sosyal demokrat anlayışlar ile sosyalist politikaların bir karmaşasını Marksizm hanesine yazmaya kalkışırlar.[1]

MARKSİZME KARŞI BURJUVA SALDIRISINA BAĞLANAN “SOL” SÖYLEM ve TEORİ

Marksizmin “solda”ki sözümona savunucularından bazılarının, Marksizm (Marksizm-Leninizm)’in bilimsel ve iç tutarlılığa sahip toplum ve doğa görüşünü tahrif ederek, teorisi ve pratiği arasında “çelişkiler” keşfine koyuldukları, diğer bazılarının da, “Marksizm” kavramına ve teorisine; o güya “bütüncül bir teori” ve “bugünün ve geleceğin bütün sorunlarının yanıtları”nı “içerme” iddiasıyla ortaya çıktığı ve fakat, günümüz maddi gerçekleri ve kapitalizmdeki değişimler karşısında da, “esasen geçersiz hale geldiği” için (!), karşı çıktıkları ve “Marksizmden kurtulma”nın ya da “eski Marksizm” yerine “yeni bir Marksizm” propagandasına giriştikleri biliniyor. Görüşleri, sermaye egemenliği sisteminin sınırlarını aşmayan “ünlü” iktisatçı, felsefeci, tarihçi ve edebiyatçıların “argümanları”nı esas almakla, değişen dünyanın ve toplumun gerçeklerine dayandıklarını ileri süren bu gibi “solcu”-”devrimci” ve hatta “sosyalist”lere göre de, “Marx’ın yarattığı ideolojinin hayat tarafından doğrulanmadığı” ortaya çıkmıştır! Çünkü diyorlar bunlarbu teoriyi pratiğe geçiren “sosyalist devrimler” başarısızlığa uğramış; kurulan “proletarya devletleri” ve Doğu’daki halk cumhuriyetleri birbiri ardına yıkılmış; sınıf farklılıklarına ve çelişkilerine dayanan kapitalizmin, başlıca olarak, üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki uzlaşmaz temel çelişki nedeniyle yıkılmaya mahkum olduğunun ve siyasal devrim yoluyla burjuva diktatörlüğünü yıkacak olan devrimci proletarya öncülüğündeki emekçilerin, onun devrimci devleti aracıyla (işçi konseyleri, fabrika ve işyeri organları ve halk örgütleri vb.ne dayanarak), üretim araçlarının toplumsal kolektif mülkiyetini gerçekleştirerek sömürü koşullarını ortadan kaldıracağını “vaaz eden” teori ve pratiğin “gerçekleşemezliği”, SSCB’nin yıkılması ve “Doğu Bloku’nun çökmesi”yle, kesin olarak kanıtlanmıştır![2]

Bu iddia, tez ve teoriler, farklı gerekçeleri hareket noktası almalarına karşın, kapitalist emperyalizmin değişim dinamiklerini ve sözüm ona nitelik değişimini; buna bağlı olarak da sınıfların ve ilişkilerinin değişimini başlıca dayanak ediniyorlar. Sermaye ve üretimin uluslararası özelliğini, işçi hareketindeki parçalanmışlığı ve mücadelesinin geri ya da istikrarsız seyretmesini ‘karşı silah’ olarak kullanan bu “sol”cu laf ebelerinden bazıları, işçi kitlelerinin “bir türlü proletarya gibi davranmadığı”nı ileri sürüyor; bunu da, onun toplumsal konumunda temelli bir değişimin gerçekleşmesiyle; “teoride vaaz edildiği üzere” mülkiyetten yoksun olmayıp, evi, otomobili, kimilerinin bahçesi, buz dolabı-televizyonu, emekli maaşı, sosyal güvencesi olan, “basbayağı mülk sahibi” bir sınıf haline gelmesiyle gerekçelendiriyorlar. İddialarına göre, “karnı doyan” ve “refahtan payını alan” işçi artık “sınıf kimliğine sarılma” ihtiyacı duymamakta; bunun yerine “dini-milli kimliğine” sarılmaktadır. “Öyleyse” diyorlar bunlar, sınıf temelli bir mücadele artık zaman aşımına uğramıştır ve S.B.’nin yıkılması sonrasında görülen “ulus hareketleri”yle dine ilginin uluslararası alandaki artışı, dinin, etnik-milli kimliğin, gelenek-göreneğin daha kalıcı ve esas olduğu kanıtlanmıştır.

Özünde sağcı, görünürde solcu bu lafazanlık önemli oranda eskidir ya da yeterince eskimiştir! Onda yeni olan ise, durmadan ve her fırsatta yinelenmesidir. Kapitalist emperyalizmi, tüm ve herkes için refah ve mutluluk toplumu olarak gösteren burjuva propagandasını temel alan ve dünyanın sözüm ona “küresel köy” haline geldiğini ileri sürerek, bu “global köy”de, toplulukların toplumsal-politik ve ideolojik davranışlarının sınıf kimlikleri ve farklı çıkarlara sahip olmalarından hareketle açıklanamaz hale geldiğini; “milli kimlik”-”dini inanç”-”gelenek-görenek”; “milletin çıkarları” gibi “daha bütünsel ortak hedefler”in esası oluşturacak şekilde bunun yerine geçtiğini iddia eden bu sav ve söylem, kapitalist toplumsal düzenin hâlâ “çöküşe ve yok oluşa” gitmemiş olmasını veri almakta; “sosyalist ülkeler pratiği”nin “yenilgi ile sonuçlanması”nı ise, “doğrulayıcı” kanıt olarak göstermektedir.

Kapitalizme dair “olgu”ları, kapitalizmin temel çelişkisini örtecek şekilde yorumlayan bu tez ve iddia, insan soyunun, emekgücü sayesinde ulaştığı ilerleme ve gerçekleştirdiği üretimin, zorunlu ihtiyaçlar haline getirdiği mal ve hizmetleri veri göstererek; ev-araba-buzdolabı-çamaşır makinesi ile toprak, makine, fabrika kompleksleri ve para sermaye sahipliğini aynileştiren bir kurnazlığa başvurmakta; kapitalizmin sınırları dışına çıkacak bir toplumsal-sınıfsal hareketin önünü, böylece kesmek istemektedir. Bu ‘katakullici teori diğer yandan, burjuva emperyalist güçlerin, sınıf hareketi ‘içindeki’ aristokrat-bürokrat sendikacılık akımlarından da yararlanarak, hareketi geriye çekmesinden ve sermayenin çalışma ve iş yaşamını işçi aleyhine; onun örgütlenmesini ve mücadelesini zaafa uğratacak ve zora düşürecek şekilde parçalı-esnek-istikrarsız hale getirmesinden yararlanmakta; işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmeyi aşamayan güncel-dönemsel hareketini ve son yılların “ulusal kimlik savaşları”yla dinin kapitalist kullanımının kitleler içindeki etkisinde görülen artışı veri alarak, kendini doğrulamaya çabalamaktadır.

Kapitalizm temeli üzerinde yükselen ya da kapitalizme ve kapitalistin çıkarlarına bağlanarak varlığını sürdüren; bazısı doğrudan kapitalizmin ürünü olarak var olan ve insanın özgür ve kardeşçe yaşayabileceği koşulların oluşumuna karşı kullanılan; diğerleri tarihin arkaik dönemlerinin önyargı ve doğmalarından güç alarak etkilerini hâlâ sürdürmekle kalmayıp emperyalist gericilik ve tüm ülkelerdeki kapitalist yöneticiler tarafından, özel bir ilgi ve dikkatle istismar edilerek, halkların burjuva yönetim koşullarında tutulmalarının araçlarına dönüştürülen din, etnitise, “milli çıkar” vs gibi, daha çok burjuva söylemi ve politikasının kullandığı malzemeye sarılanlarını bir yana bırakırsak, “solcu”luk adına ve “solcular”a (!) akıl vermek üzere konuşan bu lafazanlar, üretimin ve sermayenin uluslararasılaşmasını tümüyle yeni bir olgu olarak ele alıyor, artı-değer üretimini fabrika sınırları içinde ve ağır sanayi alanıyla sınırlıyor; emek-sermaye ilişkisini böylece dar bir alana çekerek, sanayi proletaryasının toplumsal devrimin öncü ve temel gücü olma karakterini yitirdiğini, –hareketin dönemsel istikrarsızlığını da veri alarak–, ileri sürüyorlar.[3]

Marksist-Leninist teorinin hayatın tüm yönlerinin ve tüm zamanların “bütünlüklü görüşü olma” iddiasıyla ortaya çıktığını vaaz eden burjuva-burjuva liberal çarpıtmaya gelirsek, bunu, yüz yıla yakın süre önce Lenin, Marksizmin ‘yaşayan ruhu’nun “somut şartların somut tahlili” olduğunu vurgulayarak cevaplamıştı. Üretim tarzlarıyla sosyal sınıf ilişkilerinin seyrini tarihsel süreç boyunca irdeleyerek, ulaştığı sonuçları ortaya koyan Marx’ın –ve Engels’in– adıyla anılan kuramın gücü, sosyal-iktisadi olguları ve sınıf ilişkilerini, tarihi gelişimine ve somut koşullara bağlı kalarak irdelemesiyle, güncel olabilmesindeydi. Marksist bilimsel teori ve materyalist tarih anlayışı, “tarihin ve zamanın tüm sorunlarına ebedi ve değişmez çözüm getirme” iddiasını ve mutlakçı bakış açısını reddederek, mevcut koşulların(içinde bulunulan) ve sosyal-iktisadi gelişmelerin gündeme getirdiği sorunların çözümünü ‘görev’ edinir.

Kapitalizm, evet, kapitalizm olarak kaldığı sürece, üretimin toplumsal karakteriyle üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti arasındaki çelişme, onu değişime; üretici güçlerin özgürce gelişeceği bir topluma doğru zorlamayı sürdürür. Kapitalizm, evet, kapitalizm olarak kaldığı sürece, emek-sermaye çelişkisi varlığını sürdürecek ve proletarya-burjuvazi arasındaki sınıf savaşı devam edecektir. “Bütünlük” ve “devamlılık”tan kasıt bu ise eğer, bundan korkması gereken, solcular değil, kapitalistler olmalıdır.

Toplumsal sorunların sınıf temelli; ve sınıf çatışmaları üzerinden izah edilmesini, “zaman aşımına uğramış” sanayi toplumunun olgularıyla açıklamak ve bugünün toplumunun sorunlarına oradan açıklama getirmeye çalışmak olarak gören ve bunun dayanaklarının bugünün “küresel kapitalizmi”nde bulunmadığını vaaz eden teori ve propagandayı geçersiz kılan kanıtlar, açık olarak görülebileceği üzere, devrimci muhayyilede, devrimcinin hayali varsayımında değil, kapitalizmin güncel katı gerçeklerindedir.

Liberal “solcu” iktisatçı-tarihçi ve felsefecilerin Marksizme yönelttikleri suçlamalar, kapitalizmin olguları arasındaki ilişkilerin göz ardı edilmesini ve emek-sermaye ilişkisi ve çelişkisinin temel karakterinin reddini, kalkış noktası olarak alıyor. Marx ve teorisini tahrif ederek, teori-pratik ilişkisini, proletaryanın devrimci eylemi ve örgütlenmesini zaafa uğratacak ve hatta yenilgisine yol açacak bir anlayışla uyumlu göstermeye çalışan bazı “sol”cu-“devrimci” yazar ve teorisyenler ise, kapitalizmin, toplumu proletarya ve burjuvazi olarak bölmesini ve yeryüzünün hemen tüm ‘köylü toplumları’nın kapitalizmin sömürü çarkına kapılması gerçeğini önemsiz göstererek, kapitalizme bir tür “ebedilik” atfetme durumuna düşüyorlar.

Marksizmin liberal “sol” eleştirmenleri, safları gün geçtikçe daha da genişleyip kalabalıklaşan dünya ölçeğinde nüfusun yarısını aşan bir kitleyi bulmaktadırproletaryayı ve devrimci hareketini küçümseyip, hatta yok saymakla kalmıyor; açlık sınırındaki 1.3 milyar kişiyi; 2.8 milyar insanın yoksul yaşamını; 750 milyon kişinin temiz içme suyu bulamamasını; son krizle birlikte 270 milyona ulaşan işsizleri; 340 civarındaki büyük dolar zengininin dünya nüfusunun yarısından fazlası kadar geliri cebe indirdiği gerçeğini yok sayma uyanıklığı da gösteriyorlar.

MARKSİZMİN DİRİ VE GÜNCEL BİR TEORİ OLARAK KALMASININ “SIRRI”(!)

Marksizm, “olabildiği kadar yetkin bir toplum sistemi uydurma”yı değil, kapitalist toplumun proletarya ve burjuvazi gibi modern sınıflarıyla, onların uzlaşmaz karşıtlıklarının içinden doğdukları ekonomik temeli ve koşulları inceleyerek, bu sistemden kurtuluşun yolunu bulmayı esas almıştır. O, ödenmemiş emeğe el koymanın; kapitalist üretim tarzının ve bu üretim tarzında ortaya çıkan emekgücü sömürüsünün/artı-değer ve sermaye üretiminin temelini oluşturduğu ve kapitalistin, emekgücünü, pazardaki diğer herhangi bir meta gibi “tam değerini ödeyerek satın alsa bile”, ona ödediğinden daha fazla değer ‘çıkaracak’; elinde, bir bölümünü kişisel giderlerinin karşılanmasında kullanacağı ve geri kalanını sermaye olarak değerlendireceği artı-değer sağlayarak sınıf savaşımı koşullarını oluşturduğunu ve olgunlaştırdığını; böylece bunun, sömürü koşullarının ortadan kaldırılmasıyla –ki sınıf mücadelesi yoluyla ve proletarya tarafından– sömürüsüz toplumsal üretim aşamasına geçişin olanaklarını da yarattığını; mevcut üretim tarzı ve toplumsal örgütlenmenin tahliliyle tanıtlamıştır.

Marksizm, toplumsal sınıfları ve onların eylemlerini; bu sınıfların bireyi olarak insanı ve eylemini; bireylerin yaşamlarının maddi koşullarını “öncül” almakla tüm dogmatik-idealist düşünce sistemlerinden ayrışır. Olayları ve olguları “ilkeler”le değil, bu gerçek ve maddi öncüllerle açıklar. Marksizm, “sol” liberallerin ona yönelttikleri suçlamada vazedildiği edildiği üzere, yaşamın sorunlarının genel-geçer bir reçetesini vermez. Olgular arasındaki bağlantıları açığa çıkararak, sömürülen ve ezilen toplumsal sınıfların, sorunlarını çözüme ulaştırmalarının yol ve yöntemleri üzerinde durur ve tarihin ilerletici gücü ve dinamiğinin burada yattığına işaret ederek, sınıf savaşının sınıfsız bir dünyaya götüren karakterini ortaya koyar.

Marksizmi canlı, dinamik, yaşayan ve gelişen bir bilimsel düşünme sistemi kılan, dayandığı ve esas aldığı bu maddi gerçek zemin ve dünya; ve materyalist-diyalektik yöntemidir. Onun canlı bir teori olarak yenilenme ve bilimsel olma olanağı, diğer yandan, kapitalizm koşullarında, kapitalizmin maddi üretici güçlerini hareketin dinamik öznesi olarak almasında; toplumu ileriye götürebilecek dinamiklere sahip tek sınıfın(gücün), –o bu dinamiği üretim süreci içindeki konumundan almaktadır– sömürüden kurtuluş ve sömürüyü tümüyle tasfiye etme amaç ve hedefleriyle bağlı olmasındadır. Bir Marksist, “her teori gibi daha çok esas olan, genel olan, hayatın karmaşıklığını yaklaşık olarak gösterebilen dünün teorisine”( Lenin) sımsıkı takılıp kalmayarak; yaşayan gerçeği; kesin ve somut olguları hesaba katarak, Marksizmin bilimsel özüne bağlanır ve tarihin en büyük düşünürlerinden biri olarak Engels’in de işaret ettiği üzere, doğa ve toplumdaki “her şey”e ilişkin bilgi ve “kuram”ın sınırlılığını bilerek, gerçeğe ve olgulara bakar. Marx, bilindiği üzere, filozofların dünyayı yorumlamakla yetinmelerini eleştirdi. Önemli olan onu değiştirmekti. Kapitalizmin dünyası sömürü ilişkileri üzerine kuruluydu ve öyle kaldığı sürece de, insanın insana köleliği devam edecekti. Lenin ise, “devrimci teori” ile “devrimci pratik” arasındaki ilişkiye dikkat çekerek, devrimci siyasal pratiğin devrimci teoriyi gereksindiğine işaret etti. Ne Marx, “dünyayı yorumlama”yı önemsiz gördü, ne de Lenin siyasal pratiği geriye atılabilir tali bir sorun olarak ele aldı. Hareketin değiştirici karakterini göz ardı eden idealist yaklaşımı eleştirdiler. Değiştirmek, her şeyden önce, değişmesi gerekenin; değişmesi zorunluluk gösteren ve zorunlu olanın tanınmasını, bilinmesini gereksinirdi. Ne olgular görmezlikten gelinebilirdi, ne de olguculuk yapılarak dünyanın (toplumsal yaşamın) değiştirilmesi sağlanabilirdi. Toplumsal yaşam çelişkileri ve tarihsel gelişim seyriyle ele alınmalı; “olan”ın ve olmakta olanın işaret ettiği “olacaklar” göz önüne getirilerek, doğmalara karşı durulmalı; aklın ve bilimin yol göstericiliğinde sömürü ilişkilerinin tasfiyesi için politik eylem ve devrimin örgütlenmesi için çalışılmalıydı!

Marksizm, kuşku yok ki, bir sınıf teorisidir; proletaryaya, dünyayı ve bu dünyadaki yerini anlama ve değiştirmesinin bilimsel yöntemini bulmasında ‘yardımcı olan’; yüzyılların mücadele ve hakimiyet deneyimiyle donanmış burjuvaziye (ve onun ideolojisine) karşı mücadelede, gereksineceği donanımı sağlamasını olanaklı kılan bir dünya görüşüdür. Proletarya, “doğayla mücadelesinde insana gittikçe daha güçlü silahlar kazandıran emekle”, sömürüye dayanan düzenin “kendini yenilemesi” arasındaki çelişkiyi her günkü deneyimi içinde öğrenir. Marx’ın teorisi, proleter kitlelerine, bu çelişkinin çözüm yolunu gösterir. Çözümün, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetine dayanan ve zor yoluyla korunan sömüren-sömürülen ilişkisinin ortadan kaldırılmasında olduğunu söyler!

Marx ve teorisine göre, kapitalizm, ilk döneminde (serbest rekabet) mülk sahiplerinin “kapitalist nimetler için özgür rekabetinin, kişisel özgürlüğünün, yasa karşısında eşitliğinin[4] koşullarını yarattı. Kapitalizmin üretken güçleri bu koşullar içinde serpilip geliştiler. “Makinelerin makinelerle yapımı”yla birlikte gelişen modern sanayi, zaman içinde, işçileri, büyüyen kitleler halinde üretime çekerek, yeni üretici güçlerle ve üretimin ‘özgür gelişme’ eğilimi ve toplumsal karakteriyle çatışmaya girdi. Modern sanayi, üretim araçlarının ‘bireysel olmaktan çıkarılıp’ ortaklaşa kullanılabilmelerinin koşullarını yarattı ve onları “toplumsal üretim araçları” haline getirdi. Bu gelişme, ürünü tek tek işçilerin ‘bireysel üretimi’ ve ‘bireysel emeği’nin ürünü olmaktan çıkarıp birçok işçinin ortak emeğinin ürünü; toplumsal ürün haline getirirken, ürünün mal edinilmesinin bireysel karakteri değişmeden kaldı. Üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin kapitalist –özel– niteliği arasındaki bu çelişki, sosyal dayanağını, emekgücünü kapitaliste satarak yaşam olanağı bulan ve onu sürdürmek için de bu işi yapmaya devam etmek zorundaki proletarya ile, üretim araçları mülkiyetini elinde tutan ve emekgücü sömürüsüyle sermaye ve servet edinen kapitalistlerde (burjuvazi) buluyordu.

‘Modern sosyalizm’, bu çelişkinin ‘su yüzeyine çıkarılması’ ve proletaryanın devrimci eyleminde çözümünü bularak şekillenecek tarihin yeni uğrağının (sosyalizm) teorisi olarak doğdu.

Marksizmin (Marksizm-Leninizm) tarihe ve topluma dair analizleri ve sınıflı toplumların temel çelişkilerinin çözümlerine ilişkin, yine toplumların tarihinden çıkarılmış yöntemsel ‘sonuçlar’ına kuşkuyla yaklaşan veya tümüyle bunu reddeden “iç”ten ve dıştan muarızları, sosyalizmin tasfiyesi ile coğrafi olarak genişlemiş olan kapitalist pazarın durumuna ve teknolojik gelişmenin üretim sürecinde ve yöntemlerinde sağladığı olanaklara bakarak, bu sürecin kesintiye uğradığını, dahası sona erdiğini; günümüz kapitalizminin, “eski kapitalizm”in temel özelliklerini değiştirerek, sınıf ilişkilerinde niteliksel farklılıklara yol açtığını; bunun da sosyalizm teorisini geçersiz; devrimi olanaksız kıldığını ileri sürerlerken, bu bilimsel analiz yöntemine ve olgusal gerçeklere karşı spekülasyon silahına sarılıyorlar. Ama, olgular, veriler ve rakamlar üzerine parlak söylevlerle kitleleri kapitalist “refah sistemi” hakkında hayali beklentilerle avunmaya çağıran burjuva ideologları gibi, bu “sol” teorisyenler de, kapitalizmin çelişkilerinin derinleşip keskinleştiğini gizleyebilecek büyücü ‘gizi’nden yoksundurlar.

“Küresel kapitalizm” söylemiyle, günümüz kapitalizmini, yeni nitelikler kazanmış farklı bir kapitalizm; ve hatta kapitalizm “sonrası” yeni bir sistem olarak tanımlayan/gösteren teorinin elle tutulur herhangi dayanağı bulunmuyor. Üretimin örgütlenmesi ve meta üretiminin tarzında temelli değişim sağladığı ileri sürülen bilgisayar kullanımı, internet ağı üzerinden iletişim ve pazarlama, hesap-kitap işlerini kolaylaştıran ve planlama ile dağıtımın örgütlenmesinde kolaylıklar sağlayan gelişmeler ile, işin ve üretimin parçalanması, esnek çalışma sistemi, taşeronluk, eve iş verme, parça başı iş verme ya da özellikle bir kısım ürün açısından ürünün her bir parçasının değişik mekânlarda üretilip belli bir yerde birleştirilmesi gibi değişikliklerin hiçbiri, işçinin emekgücüne ve emekgücü kullanımıyla artı-değer üretimine ihtiyacı; emek-sermaye ilişkisini ve çelişkilerini ortadan kaldırmamıştır.

“Sanayi sonrası” diye vazedilen bir “yeni toplumsal üretim sistemi”ni karakterize eden; üretimin ve üreticinin sanayi toplumunda olmayan ya da hatta bazı sapkın liberal ideologların (bunlar yanlış bir biçimde “neo-liberal” olarak adlandırılıyorlar) iddia ettikleri üzere sanayiyi gereksiz kılan yeni bir örgütlenmesine delalet edecek kanıtlar değil, abartılı varsayımlardır, söz konusu olan.

Bu gelişmelerin bir kısmı açısından ise, “yeni oluş” iddiası esasen temelsizdir. Ne mekanik aracın çalışması, insan emekgücü olmaksızın, tümüyle ve kendiliğinden mümkün olmuştur. Ne de işin parçalanması ve merkezi büyük işletmeye bağlı küçük ve bağlı şirketlerin varlığı, emekgücünün küçümsenemez bir kesiminin, gerektiğinde ucuz işgücü olarak kullanılmak üzere “yedek/fazla” olarak işsizliğe itilmesi yeni olgulardır. Bilgisayar sistemi ve internet ağının, emekgücünü geçersiz ve gereksiz kıldığını da, toplumsal yaşam ve örgütlenme söz konusu olduğunda, teknolojiden başka bir şey görmeyen sapkınlardan başkası ileri süremez.

Bilgisayar kullanımının genişleyerek makinenin teknik yenilenmesi ve geliştirilmesinin en önemli unsurlarından birine dönüşmesi –ki onun üretim aracı olarak kullanımı yeni olmayıp, ancak yetkinleşmesinden söz edilebilir–, üretimin planlanması ve değişim faaliyetinin sonuçlarının “hesaplanması”nda büyük kolaylıklar sağlamıştır/sağlamaktadır. İnternet ağı, iletişim-haberleşmede; para akışında; program ve bilgi transferinde yeni olanaklar sağlamıştır. Ancak, bu ilerlemenin, makine ile makine yapımının ve “mekanik aracın çalışması”nın denetlenip-düzenlemesinin emekgücü olmaksızın, –‘kafa emeği’nin emek oluşu unutulmamalı– gerçekleşmesi; öyleyse emekgücünün gereksizleşmesi ve böylece emek-sermaye ilişkilerinde niteliksel bir değişimin gerçekleşmesi gibi sonuçlar doğurmadığı da bir gerçektir. Makinenin icadının manifaktür üretim sisteminde yarattığı değişime benzer bir atılım/itki bilgisayar türü araçların ve makinenin teknik yetkinleşmesi; elektrik akımının kullanımındaki gelişme vb, yeni bir üretim tarzı yaratmamıştır. Bilim ve teknikteki gelişmeler ve üretimin yeniden örgütlenmesinde başvurulan araçlar, kapitalizmi, 19. ve 20.yüzyılda olduğundan da daha fazla çözümsüzlüklere mahkûm hale getirmiştir.

Bu nesnel gerçekler göz önündeyken, bilim ve teknikteki gelişmelerden ve buluşların üretimin hizmetine sunulmasından hareketle emekgücünün değer ve artı-değer yaratma işlevi ve değiştirici devrimci konumunun artık söz konusu olmadığını vazeden teori, makinenin ‘durmadan artan yetkinleşmesi’ni; makine ile makine yapımını; bilgisayar sistemlerinin ve internet ağlarının üretim ve dağıtım süreçlerindeki kullanımını ve üretimin uluslararası örgütlenmesi ile işin ve üretimin parçalı yapısını dayanak alırken, kapitalizmin, kapitalizm olarak kaldıkça, çelişkilerinin daha da derinleştiği ve kendi yok oluşunun koşullarını zorunlu olarak olgunlaştırdığını kabullenmekten başka bir şey söylemiş olmuyor!

Kapitalizmin gerçekliği, onun temel sorun ve çelişkilerinin Marx ve Engels’ten ve Lenin’le Stalin’den sonraki süreçlerde, daha da ağırlaşıp keskin çatışmaları kaçınılmaz kılacak yönde geliştiğidir. “Üretim alanının kıt olanağı”nın, sosyalizmin yenilgiye uğratılması ve SSCB ile Doğu Avrupa ülkeleri pazarının kapitalist dünya pazarına yeniden dahil edilmesiyle bir miktar “genişlemesi”, üretimin durmadan artan ‘plansız’ genişlemesiyle pazarın ‘göreli’ sınırlılığı arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmamıştır. Kapitalist emperyalizm, pazarların ‘kıt olanağı’ ve üretimin aşırı yığılmasının sonuçlarından birini, son yüzyılın en büyük ikinci krizi şeklinde yaşamaktadır. Kapitalist üretimin bolluğu, refahın ve çelişkisizliğin dayanağı olmamış; ama krizin ve yoksunlukların nedeni olmuştur. Makinelerin yetkinleşmesi –ve sınırsız yetkinleşme olanağı– emekgücü kitlelerini üretim sürecinin dışına savurmasına; ve makineler bu özellikleriyle sermayenin işçi sınıfına karşı savaşında en güçlü araçlardan biri olmalarına karşın, emekgücünü gereksinmeyen ve öyleyse sınıf savaşımını içermeyen bir kapitalizmi var edememiştir.

Önemli bütün tarihsel olayların sonal nedenini ve büyük itici gücünü toplumun ekonomik gelişiminde; üretim ve değişim tarzlarındaki dönüşümlerde; ve bunların ardından toplumun farklı sınıflara bölünmesinde; ve onların birbirlerine karşı savaşımlarında arayan görüş”ü; bu “tarihselci” yaklaşımı nedeniyle “kaderci” (!) ilan eden burjuva ve liberal “sol” görüşler, sınıf olgusunun üzerinden “atlayarak”, sınıflar arası mücadeleyi, sınıfların üretim sürecindeki konum ve işlevlerinden soyutlayarak, toplum yaşamının dışına düşmektedirler. “Tarihselcilik” suçlaması ve sözüm ona karşıtlığı, ilkel komünal dönemi dışındaki tüm insanlık tarihini, her biri kendi üretim tarzları ve koşullarının ürünü olan ve birbirleriyle çatışma içindeki sınıfların mücadele tarihi olarak alan; ve belirli tarihi dönemin “hukuki ve politik kurumlarının olduğu kadar, dinsel, felsefi ve öteki idealarının bütün üst yapısının asal bir açıklamasını ancak kendisinden başlayarak(abç) yapılabileceği düşüncesine karşı bir saldırının adıdır.

Bu suçlama, toplumların ilerleyişinin başkaca esaslı bir açıklamasını da getiremez/getirememiştir. Toplumsal yaşam ve insanın topluluklar halindeki varoluşunu, bu yaşam ve varlığın –onu sürdürmek için– gereksinim duyacağı ürünleri üretim tarzından ve ürünlerin dağıtımı ya da değişiminden soyutlayan her teori, spekülatif ve skolastik bir teori olarak kalmaya mahkumdur. Yaşam gereçlerinin nasıl üretildiği ve değişildiğinin, tüm toplumsal gelişme ve değişimin aranacağı temeli oluşturduğunu reddeden her teori dogmatik kalarak, bilimsel düşünce dışına düşer. Toplum yaşamının tüm aykırılıkları ve çelişkileri, çünkü, doğrudan –ya da bir bölümü açısından dolaylı olarak– bu temel “ereksel neden”den kaynaklanarak şekillenir ve değişimlerinin araç ve güçlerinin oluşumunu da koşullarlar.[5]

Burjuvazi ve ideologlarını, Marksizme saldırıyı, “güncel gelişmeler” ve “toplumsal değişim” gerekçelerine sığınarak yoğunlaştırmaya yönelten, Marksizmin, dayanakları kapitalizm tarafından sağlanan; bu, bilimsel, diri ve güncel olmayı sürdürmesidir. Marksist bilimsel dünya görüşünün, dünyanın ve toplumun “yorumlanması”yla kendini sınırlamayıp, kapitalizmin üretmedikçe yaşayamayacağı proletaryaya, dünyayı değiştirmesinin yollarını göstermesi ve burjuvazinin dünya görüşünün karşısına, burjuva toplumunun maddi çelişkilerini sergileyerek çıkması, onun “geçersizleştiği”-”öldüğü”-”somut gelişmeler tarafından yanlışlandığı” yönündeki burjuva vaazının yinelenmesine yol açıyor.

Ama burjuva teorisi, söylemi ve iddiaları için durum, gerçekten de nafile denecek türdendir! Marksizmin sürekli canlılığı ve proletaryaya, sermayeye karşı kurtuluş mücadelesinde yol gösteriyor olması; bir kontracı provokatörün deyişiyle[6] bu garip durum”; kapitalist toplumun, varlığını artı-değer sömürüsüne borçlu olmasıyla; bunun da, proletaryayı, sınıf mücadelesi yoluyla emekgücünün sömürülmesi olanaklarını ortadan kaldırmaya zorunlu olarak yöneltmesiyle, dolaysız olarak bağlıdır. Onun, kendi sonunu getirecek olan bu durumu değiştirebilmesi için, kimliğini ve toplumsal sistemini reddetmesi gerekmektedir.

GÜNCEL KOŞULLAR VE DEVRİMCİ TEORİYE ARTAN İHTİYAÇ

Kapitalist emperyalizm, sonuçları, sadece proleter ve emekçi kitlelerinin yıkımı, yoksulluk, açlık ve işsizliğe daha fazla itilmeleriyle değil, küçük, orta ve hatta büyük burjuvazinin bir kesiminin de yıkımı ve iflasa sürüklenmesiyle görülen yeni bir krizle boğuşmaktadır. Bunalımlara karşı “önlem” adına, banka ve sanayi tekelleri yararına otoriter devlet kapitalizmi uygulamaları yine revaçtadır. Banka ve sanayi tekellerinin emrine 15 trilyon dolar akıtıldı. Üstlenilen yükümlülükler hesaba katıldığında, bu meblağ 25 trilyona ulaşıyor. 1980 sonrasında, “devletin ekonomiden elini çekmesi” propagandası yürüten burjuva ekonomistleriyle sosyolog ve politikacılar, “devletin daha ileri müdahalesi”nden yana tutum açıkladılar. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelere kesilen fatura, işten atma, sosyal hakların daha fazla kısıtlanması; ücret-maaş ve tarım ürünleri taban fiyatlarının düşük tutulması, talep ve mücadelelerine karşı hükümet baskıları ve polis zorunun artması, çalışma yasalarının ve genel olarak hukuksal düzenlemelerin sermaye yararına yenilenmesi oldu.

Bu sonuçlar, açık ki, geçici ve dönemsel değil. “Fiziki sınırları” değişmekle birlikte, kapitalizmin bu olguları süreklilik gösterme ve yeniden üretilme özelliği taşıyorlar. Artı-değer sömürüsüne dayanan bir toplumsal sistemde, başka türlüsü –işsizlik, yoksulluk, açlık ve çatışmalar olmaksızın– olmazdı. Kâr için üretimin, bir azınlık elinde zenginlik-servet birikimini; diğer yanda da taleplerini karşılayamaz/karşılayacak gelire sahip olmayan emekçi yığınlarını üretmesi kaçınılmazdır. Kâr için üretim, öte yandan pazar üzerine rekabeti ve pazar payı için kavgayı gereksinir. Kapitalistler, ürünün ne kadarının pazarda alıcı bulacağının, üretim giderlerini karşılayıp karşılamayacağının “garantisi”ne sahip değildirler. Tüm kapitalistlerin ve büyük tekel işletmelerinin kâr için, ‘aynı dünya pazarı’a yönelik, ‘genel olarak plansız’ üretimi, üretim anarşisine yol açmaktadır. Tek tek ‘bireysel kapitalist’ler bir yana, kapitalist büyük işletmelerin var ya da yok olmalarını belirleyen, onların bu pazarda sahip oldukları güç ve pay ile bunun için sürdürülen kıyasıya rekabettir. Bilim ve teknikteki gelişmelerle makinelerin ‘sonsuz yetkinleştirilmesi’ olanağı, büyük kapitalist –ve uluslararası şirketler tarafından, pazarda en büyük paya sahip olmak için kullanılırken, onlar arasındaki rekabet daha da kıyıcı hale gelmiştir.

Sistemin bu “basit” gerçekleri, onu yıkıma götüren etken, koşul ve güçlerin artışı ve olgunlaşmasına da işaret ediyor.

Ancak, hiçbir toplumsal sistem, iktisadi-sosyal gelişme ve değişime bağlı olarak kendiliğinden yıkılmamış, yerini başka ve daha gelişkin bir sisteme kendiliğinden terk etmemiştir. Kapitalizm ise, tüm öncellerinden, daha sistematik, daha modern örgütlenmeleri ve sermaye ve üretimin merkezileşmesinde gösterdiği gelişme ile ayrışır. Ama onun en temel özelliği, proletarya gibi, emekgücünü satmaksızın yaşama olanağı bulamayacak bir sınıfı yaratmadan, varlığını sürdüremez olmasıdır. Buradan çıkan sonuç, proletaryanın, burjuvaziye, sömürülmesinin olanaklarını ebediyen tanımayacağı; ücret köleliği sistemini, üretici güçlerin özgürce gelişmesini sağlayacak ve üretim araçlarının kapitalist mülkiyetine son verecek şekilde değiştireceğidir. Bugün işçi sınıfı ve emekçilerin kapitalizme karşı mücadelesinde yaşanan zayıflıkların; bilinç ve örgütlenme geriliği ve hareketin istikrarsızlığının, azımsanmayacak sayıda işçi, emekçi ve aydın için “kuşkulu” kıldığı ‘şey’ de, gerçekte, bu temel değişim kaçınılmazlığı alanına ilişkindir.

Kapitalizm ve onun krizlerle malul yapısı burjuva ideologlarının tez ve teorilerini geçersiz kılan binlerce olguyu hemen her gün açığa çıkarmasına ve onların kapitalizme karşı yıkıcı silahlar olarak kullanılmasını olanaklı hale getirmesine rağmen, işçi hareketi, sosyalizm bilincini kendiliğinden doğuramamaktadır.

Genel olarak alındığında, kapitalizmin, tüm çelişkilerinin daha açık olarak ortaya çıkmasına yol açan kriz koşulları, sosyalist toplumsal düzene gereksinimi ve bunun zorunlu kıldığı mücadele bilincinin işçi kitleleri içinde örgütlenmesi için olanaklarını genişletir; hareketin politik sınıf hareketi olarak örgütlenmesinin önemini artırır. Burjuvazi ve propagandacılarının, kapitalizmi savunmaya daha fazla önem verdikleri ve aynı amaçlı olarak Marksist devrimci teoriye ve sosyalizm için mücadeleye saldırıyı artırdıkları bu gibi koşullarda, kapitalizmin “kalıcılığı” üzerine sürdürülen burjuva propagandasına karşı mücadele, daha acil bir gereklilik haline gelir. İşçilerin politik örgütlenmelerini güçlendirmeleri ve “emeğin sermayeye bağımlılığını yoketme” mücadelesinin gelişmesi ve yaygınlaşması için, politik-iktisadi mücadeleyle teorik mücadele cephesinin birleştirilmesine ihtiyaç daha da artar. İleri işçi ve devrimci militanın, Marksist teorik bilimsel birikim için çabayı artırması; çeşitli oportünist ve burjuva akım ve görüşe karşı devrimci teoriyi kararlıca savunması ve onun işçi hareketinde maddi karşılığını bulan hakim akım ve politik güç haline gelmesi için, çalışma sorumluluğu ve yükümlülüğü artar. Sosyalist ideolojiden “çok daha eski, çok daha gelişkin” burjuva ideolojisine karşı mücadele özel bir önem kazanır. “Çalışan yığınların, hareketlerinin süreci içerisinde, kendi başlarına formüle edecekleri bağımsız bir ideolojiden söz edilemeyeceği”ni[7] göz önünde tutarak, sosyalist ideolojinin emekçi ve proleter yığınları içinde yaygınlaşması için çaba göstermek, Marksist devrimcinin özel görev ve sorumluluğu olarak öne çıkar. Bu ise, teorinin bilimsel bir yol gösterici olarak ele alınmasını; işçi sınıfı partisinin, ileri işçi kitlesi başta olmak üzere sınıf hareketi ile sosyalizmin birliği için çalışmayı yoğunlaştırmasını zorunlu kılar.

* * *

İşçi sınıfına karşı burjuva sınıf savaşının taktikleri arasında, proleter sınıf ideolojisine karşı, onun işçi emekçi hareketi içinde maddi dönüştürücü güç haline gelmesini önlemeye çalışmak, önemli bir yer tutar. Buna, bu makalenin baş tarafında da belirtildiği üzere, Marksizme, sözüm ona içerden; teorik mücadele ve yenilenme adına yöneltilen ve teorinin, kültürün, tarih ve edebiyatın, felsefenin ve tüm bilim dallarına ilişkin tartışmaların konuları üzerinden sürdürülen çok çeşitli biçimleriyle “sol” saldırılar eşlik ediyor. Teorisizlik kadar, “yenilenmiş teori” adına gündeme getirilen de, çoğu durumda, Marksizmin kaba çarpıtılmasını, devrimci ruhundan ve toplumsal yaşamın sınıf mücadelesi yoluyla (proletarya eliyle ve öncülüğünde) değiştirilmesi politikasından soyutlanmasını ve özünden koparılmasını içeriyor. Doğrudan burjuva saldırısıyla birleşen sözüm ona bu “devrimci ideolojik yenilenme”, ikinci, üçüncü “el” aktarmaları ve “Marksist olma”larını Marksizmin eleştirisine/yetersizliğinin ve “determinizmi”nin ilanıyla yok sayılmasına borçlu olan Derida’dan Lucas’a; Negri’den Althusser ve Braudel’e çok sayıda Marksizm sapkını teorisyenin görüşlerinin esas alınmasına dayandırılıyor.

Tek başına bu neden bile, işçi sınıfının uluslararası hareketinin devrimci deneyimlerinin bilgisine, sınıfın tarih bilincine, ileri bilimsel teoriye ihtiyacının arttığını görebilmek için yeterli olmalıdır. Kapitalizme karşı mücadelenin siyasal, pratik-iktisadi ve teorik yönleri arasında ‘uyumlu bir birlik’ sağlanarak, burjuva emperyalist ideolojinin emekçiler üzerindeki ve ‘devrimci saflar’daki etkilerine karşı savaş, eğer ısrarla ve doğa bilimleriyle toplumsal yaşam alanındaki gelişmelerin sağladığı zengin malzeme kullanılarak sürdürülmezse, mücadele başarıyla yürütülemez. “En ileri teori”nin kılavuzluğu, sadece hareketin burjuva sınırları aşarak, sınıf düşmanının çok yönlü saldırılarını, araç ve güçlerini yenilgiye uğratma başarısı göstermesi için değil, hareketin güncel pratik hedeflerinin gerçekleştirilmesine hizmet eden taktiklerin izlenebilmesi ve buna uygun birliklerin oluşturulması için de gereklidir.

İleri işçi ve devrimci sınıf partisi militanı, kapitalizmin çok boyutlu ve tutarlı bir teşhirini; ancak onun kâr esasına ve artı-değer üretilmesine dayanan varlık koşulunu göz önünde bulundurarak yapabilirse, inandırıcı ve ikna edici olacaktır. Güncel krizin sonuçlarından söz etmenin, devrimci siyasal teşhir için gerekli, ama kapitalizm ile onun krizleri arasındaki “kaçınılmazlık” bağının ortaya konması açısından asla yeterli olmayacağı açıktır. Krizin, örneğin, “yanlış hükümet politikalarıyla ve spekülatörlerin arsız oyunları”yla değil, kitlelerin ihtiyaçlarının karşılanması ve satın alma güçleriyle bağlı olmayan kâr için üretim ile ve onun bir aşırı üretim durumuna yol açmasıyla ilişkili olduğunu ortaya koyma gücü gösteremeyen bir devrimci militan ya da “kadro”, durmaksızın üretilen burjuva propagandasını boşa çıkaracak gücü gösteremeyecektir. Sermaye ve hükümetlerinin işçiden istedikleri fedakarlığın, onun, açlık, işsizlik ve yoksulluk kıskacına alınmasını ifade ettiği ve bu fedakarlığı ne denli geniş ve yaygın kabullenirlerse kabullensinler, kapitalizm var olduğu sürece bu olguların varlığını sürdüreceği; özelleştirme ve “devletleştirme”nin birbirleriyle ters uygulamalar olmalarına karşın, kapitalist karakterleriyle burjuva iktisat politikalarının iki farklı biçimini aşmayan uygulamalar olduğu; ve fakat işçi ve emekçilerin güncel hak ve talepleri yönünden farklılıklar içerdikleri; ulusal kaderini tayin hakkının ezilen ulusların nasıl yaşayacaklarına kendi iradeleriyle karar vermeleri anlamına geldiği ve işçi sınıfının bu hakkın en tutarlı ve kararlı savunucusu olmasının, sömürü ve baskı sistemini ortadan kaldırma hedefiyle aykırılık taşımadığı; ve toplumsal siyasal alandaki birçok başka sorun arasındaki bağlantılar, ancak bilimsel sosyalist teoriyi yeterince özümsenebilmiş ise, tutarlı şekilde ortaya konabilir. Pratik siyasal, sosyal ve iktisadi sorunların çözümü için sürdürülen mücadele ile teori arasındaki ilişkinin salt kitabi ve “soyut” bilgi nedenli olmadığı kesindir; aksine, pratik-siyasal mücadele ve örgütlenmenin başarıyla yürütülmesi için, Marksist teorik bilince ve teorik donanıma her zamankinden de fazla gereksinim vardır.


[1] Olof Palme gibi bir burjuva sosyal demokratını Marx’ın ve proletaryanın yanında gösteren deli saçmaları- emperyalizmin kuklası Dalai Lama’yı unutmuş olmalılar. Esasen üzerinde durmayı bile gerektirmiyor. Ama biz yine de, bu tutumun bağlandığı yere işaret etmek üzere, adı anılan ünlülerden ikisinin durumunu çok kısaca belirtelim: Weber gibi sosyologlarla Freud gibi psikanalistlerin görüşlerinin liberal burjuva aydınları tarafından Marksizme karşı ideolojik saldırıda malzeme olarak kullanıldığı biliniyor. Weber’in liberaller tarafından bayrak edinilmesinin başlıca nedeni, sınıf mücadelesi teorisine karşı, onu sınıf karakterinden soyutlayarak bireysel ‘muktedirlik’ derekesine indirgeyen ve bireyciliği besleyen görüşleridir. A. Soljenitsin ise, Hitler kıtalarının sosyalist S.B.’ni yıkma ve işgal etme savaşı sırasındaki tutumuyla başlayan ve sonrasında da “Stalin’in politikalarına karşı çıkma” adına sürdürdüğü anti sosyalist görüşleriyle Batı kapitalist dünyasının sosyalizme karşı çok yönlü saldırılarında kullanılan bir piyon olarak ‘tarihe geçti.’ Sovyet karşıtı propagandaya malzeme sağlamakla kalmadı, kendisi de malzeme oldu. Krusçevciler’in yanı sıra Amerikan, İngiliz, Fransız ve Alman devlet ve hükümetleri tarafından da bir vitrin malı olarak kullanıldı.

[2] Bu kesimdekileri temsilen konuşanlar, kendilerini genel olarak, “özgürlükçü sosyalistler” şeklinde adlandırıyorlar. Birikim’de, Mesele Dergisi’nde ve Türkçü faşist “Sol” dergisi’nde yazan iddialı kalemlerden bir kısmı bunlar arasındadır.

[3] Bu iddialarla birlikte fabrika koşulları, üretim süreci vb. alanda görülen değişimin ana özelliklerini ve artı-değer üretimiyle ilgili tartışmaları ele alan daha geniş bir değerlendirme için, Ö. Dünyası’nın Nisan-Mayıs-Haziran 2008 sayılarına; -Birikim Dergisi yazarlarıyla polemiklere- bakılabilir.

[4] Engels, Ütopik ve Bilimsel sosyalizm, Sol Yayınları

[5] Engels, J. Bloch’a 21-22 Eylül 1880 tarihli mektubunda; “Materyalist tarih anlayışına göre tarihte nihai olarak belirleyici öge gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben bundan daha fazla bir şey (asla) söylemedik. O halde, herhangi bir kimse bunu ekonomik ögenin tek belirleyici olduğu biçiminde değiştirirse, bu önerimizi anlamsız, soyut, aptalca bir ifadeye dönüştürmüş olur” diye yazmıştı.

[6] Kendisi de Ergenekon davasında ‘yönetici sanık’ sıfatıyla yargılanan D. Perinçek, sermayeye çeşitli düzeylerde hizmet eden çok sayıda ‘kadro’ yetiştirmekle ne kadar övünse hakkıdır.

[7] Lenin; Ne Yapmalı, Sol Yayınları.

 

“mahalle baskısı” tartışmaları ve emekçiler

 

”Mahalle baskısı” tartışmaları, AKP’nin oy desteğini %47’lere çıkarması ve ikinci kez hükümet kurması üzerine yoğunluk kazandı. Şerif Mardin başta olmak üzere, bazı sosyologlar ile bazı gazete yazarları, İslami gelenek ve inançların etkisindeki “mahalle insanları”nın, AKP ve hükümetinin dini bir araç olarak kullanma politikasından destek alarak, kendileri gibi düşünmeyenler üzerinde baskı kurmakla kalmayıp, hükümet üzerinde de dinin toplum yaşamındaki rolünü güçlendirmesi yönünde baskı oluşturma olasılığının arttığını ileri sürüyorlardı. Tartışmayı başlatanlar, AKP’nin din istismarcısı bir parti olarak hükümette bulunması ve yönetim aygıtının önemli kurumlarının birçoğunu kendi politikaları doğrultusunda yeniden organize etme olanağını elde etmesini veri alıyor; bu politik güç kazanma ve mevzilenmenin, zaten muhafazakar olan ve Sünni İslam’ın yaygın etkisindeki “mahalle”yi daha etkin role yönelteceğini; ve tersinden bu “baskın rol”ün etkisi altında, AKP yönetiminin, “istemese de”(!), “laiklik karşıtı politikalara daha fazla yoğunlaşacağını iddia ediyorlardı.

 

Tartışma, on yıllardır dinin toplum yaşamındaki rolünü güçlendirmek için çalışan dinci-tarikatçı çevrelerden, din istismarcısı sözde laiklere ve sözde demokrat-ilerici liberal yazar ve aydınlara dek hemen her kesimden örgüt, parti, kurum veya kitle örgütü temsilcisiyle sosyolog, bilim insanı, psikolog ve politikacıların katılmasıyla devam ediyor. Laikliği savunma iddiasındaki birçok sosyolog ve politikacıyla kimi liberal gazete yazarı, bu tartışmayı, “içki yasağı”, “saç sakal uzatılması, tesettür giyim ve türban takılması” çerçevesinde darlaştırıp sürdürürlerken, din istismarcılığı ve “politik İslam”ın toplum yaşamına yön vermek üzere kullanılmasıyla dini inancın (ya da inançsızlığın) kişinin kendi iradesiyle karar vereceği bireysel tutum ve sorunu olması arasında fark gözetmemekte; sözüm ona laikliği savunma adına, bir yandan kitleleri generallerin ve sözde laik gerici kesimlerin yedeğine çekmeye çalışmakta; öte yandan, dindar kitleleri aşağılayıcı anlayış ve tutumlarıyla onların din istismarcısı parti ve hükümeti tarafından –inanç ve diğer özgürlüklerinin savunulduğu yanılsamasıyla– yedeklenmelerine hizmet etmektedirler.

Bu kesimlerin sürdürdükleri tarzla bu tartışma, kentlerin özellikle kenar semtlerinde yaşayan yoksul yığınlar başta olmak üzere, işçi sınıfı ve emekçilerin, bir kez de dini ideolojiyle ilişkileri ya da karşısındaki tutumları üzerinden bölünmeleri; “laiklikten yana-laiklik karşıtı” olarak karşı karşıya getirilmeleri tehlikesini de içeriyor. AB’ciler ve diğer sağ ve “sol” liberallerin türban tartışmasını demokrasi ve insan hakları sorunu kapsamında göstermeleri ve güncelleştirmeleri, onun bir “özgürlük simgesi” olarak görülmesini, dolayısıyla da “mahalle” tartışmalarının bir yanı olarak yandaş bulmasını sağlıyor.[1] AKP’nin, bir yandan bugün artık büyük sermaye düzeyinde temsil olunan “yeşil sermaye” çevrelerinin çıkarları da içinde olmak üzere tekelci burjuvazinin çıkarlarını savunması, kentli orta kesimi kazanmaya dönük politikalarla toplumsal dayanaklarını güçlendirmeyi öngören politikalar izlemesi, öte yandan Anayasa tartışmaları, türban serbestisi, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi vb. de içinde olmak üzere, çeşitli konularda “demokrasiden yana” ve “alt sınıfların söz hakkı”nı önemsiyormuş görüntüsü vermesi, hem liberal çevrelerin bir kesiminin onun yanında yer alarak kitlelerin aldatılması yönünde çaba göstermelerini sağlıyor, hem de onun ideolojik-politik alanda güç kazanmasına yol açıyor. Hükümetin –uluslararası sermaye ve ABD gibi işgalci emperyalistlerle işbirliği içinde olmasına karşın– “muhafazakarlık ve dindarlık” adına, dinsel önyargı ve dogmaların halk üzerindeki etkisini istismara daha fazla yönelmesi ve devlet üst bürokrasisinde edindiği mevzileri de kullanarak, “türban yasağının kaldırılması” tartışması etrafında kendini yeniden tahkim etmeye çalışması, “mahalle baskısı” tartışmasına ilgiyi artırıyor. “Karşı taraf” ise, “şeriatçılık” korkuluğuyla, modern yaşam tarzını benimseyen kentli orta kesimler başta olmak üzere, laiklikten ve aydınlanmadan yana olanları yedeklemeye çalışarak, antidemokratik baskı aygıtını takviye etmeye ve şovenizme geliştirerek konumunu güçlendirmeye çalışıyor. Ülkenin politik yaşamında son dönemin en önemli politik kutuplaşmalarından biri olarak yer alan ve aslında hakim sınıf güçlerinin devlet yönetiminde ve yönetim organlarındaki konumlarını güçlendirme temelinde ortaya çıkan “laiklikten yana-laiklik karşıtı” kutuplaşmasının zararını ise, gerçekte işçi sınıfı, emekçiler, kent ve kırın ezilenleri ve genel olarak “mahalleliler” görüyor.

Bu durum ve gelişmeler, işçi sınıfı başta olmak üzere kent ve kırdaki “mahalle emekçisi”nin, bu gelişmeler karşısında, burjuva gericiliğinin hiçbir kampına yedeklenmeden, emekçiler olarak tutum almalarını önemli kılıyor.

“MAHALLE”YE YÖNELİK EGEMEN POLİTİKA VE “MAHALLE”NİN DİNİ İSTİSMARI

Kentlerin en alt yerleşim birimlerini oluşturan ve küçük-orta kesimlere mensup olanlar bir yana bırakılırsa, esas olarak düşük gelir grubundan kitlelerin yaşadıkları ”mahalle”nin; İslami ideolojik-politik ve sosyal baskının belirleyici kaynağı olarak gösterilmesi, yanılgı değilse eğer, önemli bir saptırmadır! Radikal siyasal İslam’ın “siyasal rejimi tehdit etmeye başladığı”ndan söz edenler (özellikle Cumhuriyet gazetesi çevresi), “rejim”in “mahalle” ile ilişkilerini tersten kurmakta, dini ideolojinin etkisi altındaki emekçilerin büyük bir kesimini “gericiliğin gücü” olarak niteleyip karşıya alırken, diğerleriyle birlikte laiklikten yana olan herkesi de büyük sermaye başta olmak üzere burjuvazinin baskıyla oluşturulmuş ve dayatılmış politik-askeri sistemi olan “rejim”in yedeğine çekmeye çalışmaktadırlar. Oysa, dini inancı ve dini tarikat mensupluğunu grup ve “kalabalıklar”ın siyasal davranışlarının bir tür gösterimi olarak ve başka inançtan insanlara karşı kullanma tutumu, öncelikle, kitlelerin içinde bulundukları üretim ilişkileri ve toplumsal koşullarla bağlantılıdır. Türkiye, evet kapitalistleşmiş bir ülke; kapitalizmin egemen üretim biçimi olduğu bir ülkedir. Ancak kapitalizmin Türkiye’deki gelişme sürecinin önemli oranda emperyalizm koşullarında gerçekleşmiş olması ve feodalizmin bir burjuva devrimi aracıyla ve köylü kitlelerinin de katılımıyla devrimci tarzda tasfiye edilmemiş olması, başka sonuçları ve etkilerinin yanı sıra, tutucu-muhafazakar görüşlerin kitleler içinde örgütlenmesini ya da daha doğru ifadeyle burjuvazi eliyle “mahalle”de yeniden üretilmesini kolaylaştırmaktadır. Bu bakımdan, bugünkü biçimiyle “mahalle baskısı”nı, mahallelinin gerici tutum ve anlayışı olmak/sayılmak yerine –sorunun bu yanına yazı içinde ayrıca ve gerekli olduğu kadarıyla değinilecek– öncelikle onu, burjuva egemen sınıfın ve onun çeşitli temsilcilerinin, kapitalizm öncesi toplumsal ilişkiler ve ideolojik biçimlenmeleri de miras edinerek halk kitleleri içinde yeniden ürettiği ve üretmeye çalıştığı gericilik olarak anlamak gerekir. Güncel tartışmaya konu olan “mahalle baskısı”, mahalleden başlayarak değil, merkezlerden başlayarak ve mahallede yeniden üretilerek geliştirilmekte; mahallelinin tutucu-muhafazakar görüş ve tutumlarıyla egemen sınıf temsilcisi kurum ve siyasal oluşumların kendilerini mahallede üretme çabaları birleşmekte ve bu ikincisinin rolü yönlendirici/sürükleyici olmaktadır. Yani kitlelerin bir kesiminin dini ve dini inançlarını başkalarına karşı bir baskı gücü olarak kullanma tutumu ya da bunun hükümetler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılarak toplumsal yaşamda dinin rolünün güçlendirilmesini sağlama çabası, ne bürokratik-askeri politik yönetim aygıtından ve dini politik bir araç olarak kullanan sermaye partileri ve örgütlerinden bağışıktır, ne de esas olarak ve sadece “mahalle”ye ilişkindir. Buna rağmen, “mahalle”ye karşı ya da “mahalle” karşısında, halka yabancı bürokratik üst tabaka seçkinciliğinin dayatmacı-hor görücü anlayış ve tutumu, bu tartışma kapsamında bir kez daha görüldüğü üzere, “mahalle” emekçisiyle ilişkisinin her alanında ortaya çıkabilmektedir.

Çok çeşitli inanç ve görüşlere sahip çeşitli sınıf ve kesimlerden insanların “bir arada” yaşadıkları alan olarak mahalle, çeşitli sınıflar adına politika yürütenlerin, deyiş yerindeyse kılcal damarlarının uzandığı “verimli toprak”tır. Bir başka ifadeyle, devlet aygıtını elinde tutanlar, hükümetler, sermaye partileri ve sınıflar mücadelesinde yer alan diğerleri, kitleleri kazanmak, örgütlemek ve yönlendirmek istiyorlarsa eğer, politik faaliyetlerini “mahalle”ye yöneltmek; “mahalle”yi yönlendirmek zorundadırlar. “Mahalle” ve “mahalleli” ise, politika yapanlarla ilişkilerini, öncelikle çıkarlarına en kısa yoldan ulaşma; o güne kadar sahip olduğu ‘değerler’e karşı alınan tutum ve kendisini az-çok güvende hissedeceği bir yaklaşım vb. üzerinden oluşturacaktır. Bu durum, “mahalleli”nin sosyal-siyasal-kültürel “şekillenişi”nde, davranış ve inanışında, yönetim aygıtını elinde tutanlarla hemen tüm sorunlara öncelikle kendisinin günlük ihtiyaçları üzerinden bakan halk kitleleri arasındaki ilişkinin şekillenişinde önemli bir hareket noktasıdır. Burjuva liberal aydınların bir kesimiyle sözde laik parti ve kurumların yöneticileri ise, her türden gerici anlayışın kitleler içinde(“mahalle”de) örgütlenmesi ve üretilmesindeki kendi rollerini bir kenara bırakıyor, gericiliğin kaynağını halk kitlelerinde, “mahaleli”de arıyor ya da onları gerici-baskıcı olarak göstererek, deyiş yerindeyse aradan sıvışmaya çalışıyorlar. Oysa, kitlelerin şu ya da bu gerici ideolojik-politik görüşün etkisinde bulunmaları; birinci olarak içinde bulundukları toplumsal ilişkiler bütünüyle, ikinci olarak tüm gerici rolleri ve görüşlerini onlar üzerinden hayata geçirmeye çalışan sermaye kurumları ve partilerinin tutumuyla ilişkilidir. Bundandır ki, kitleler, burjuva bürokratik ‘seçkinci’ ve sözde laik parti ve kurumlara mesafeli davranır, bu kesimlerle ilişkilerinde bir yabancılaşma durumuna düşer ve burjuva modernizmini kasvetli bir yabancı değerler sistemi olarak görürlerken, geleneksel muhafazakar değerleri öne çıkaran ve “mahalle”yi din, Kur’an kursu, türban, milliyetçilik vb. üzerinden yönlendirmeye çalışan parti ve güçlere daha yakın durmaktadırlar.[2]

Türkiye’nin toplumsal-siyasal gerçeği göz önüne getirildiğinde, sermaye partileri ve öteki kurumlarının “alt sınıflar”dan yığınlarla ilişkilerini esas olarak tutucu-muhafazakar değer yargıları ve politikalar üzerinden kurdukları; ve kitlelerin sosyal-iktisadi ve politik taleplerini bu muhafazakar değerler “manzumesi”nin ardına itmeyi başardıkları oranda, sorunları, erteleyerek de olsa, geçiştirdikleri görülür. Bunun başlıca nedeni, kuşkusuz, onların kapitalizmin temsilcileri olmaları, kapitalist sömürü sistemini sürdürmeye çalışmalarıdır. Bunu yaparlarken, yukarıda da işaret edildiği üzere, kapitalizmin, hakim üretim biçimi olmakla birlikte, kapitalizm öncesi ilişki biçimleriyle “değer yargıları”nı da yedeklemesinden güç almakta, onların toplumsal gözbağcı etkilerinden yararlanmakta, kır emekçisinin kentte özgür birey ve emekçi olması önündeki engel olan geri ilişki biçimlerini kullanmaktadırlar. İlişki buradan kurulduğu için de, dini tarikat ve örgütlerin en önemli dayanağı, devlet kurumları ve sermaye partileriyle hükümetleri olmaktadır. Sermayenin sağ-muhafazakar, gerici-faşist ve şoven milliyetçi partileri dini ve Sünni İslam’ı istismar etmekte, tarikatların desteğini korumak için politik-mali olanaklar sağlamakta ve tersinden onların mali-politik ve ideolojik güç ve etkisini kendi politikaları için kullanmaktadırlar. Bu ‘karşılıklı ilişki’de, “dinsel etki ve örgütlenme”nin mahalle “ayağı”nın oluşumunda ve güç kazanmasında, üst yönetici merkez, bürokratik askeri-siyasal kast, burjuva partileri ve burjuva devlet kurumları belirleyici rol oynamaktadırlar. Buna, ABD başta olmak üzere uluslararası alanda tekelci gericiliğin dini daha etkin tarzda ve F. Gülen tarikatı gibi Amerikancı “ılımlı İslam politikası”nı sürdüren uluslararası örgütlerin AKP hükümetine desteği eklenmiştir. Sünni İslam inancını ve onun çeşitli tarikatlarını açıkça kullanan ve destekleyen anlayışa sahip bir “geleneğin” temsilcisi olan AKP ve hükümetinin din istismarcılığındaki yoğunlaşması, “dinci akım”ın politikleşmesi ve milliyetçi-şovenizmin bayraktarlığını üstlenmeye de soyunarak kitleler üzerindeki etkisini artırmasını sağlamış, muhafazakarlık ve dini ideolojinin toplumsal etki alanı genişlemiştir.

ZORLA MODERNLEŞTİRME VE KİTLELERİN DİNE “İTİLMELERİ”

Geç kapitalistleşme ve emperyalizme bağımlılık koşulları, ulusal Türk burjuvazisinin Batı’daki gelişmelerin etkisi altında giriştiği siyasal reformların “toplumsal bünye ile uyumsuzluğu” gibi bir sonucu da doğuruyordu. Dinin toplum yaşamındaki yeri ve etkisi ve “Mahalle İslamı”nın rolü de dahil, bugünkü birçok sorun, kapitalizmin gelişme süreciyle ve Türkiye’nin modernleşme tarihiyle yakından ilişkilidir. Türk burjuva devriminin, esas olarak, siyasal alanda atılmış kimi adımlarla, siyasal (önemli oranda biçimsel) bağımsızlığın kazanılması, dinin rolüne karşı olanları da içinde olmak üzere çeşitli siyasal reformların gerçekleştirilmesiyle sınırlı yarım bir devrim olması ve bağımlı kapitalist gelişme koşulları, burjuva gericiliğinin dayanakları açısından da belirleyici olmuştur. Burjuvazi, halkın ortaçağcı düşünce ve değer yargılarına karşı aydınlatılması; modern bilimsel eğitimin herkes için ulaşılabilir kılınması yerine, üstten, yasa ve ‘zaptiye’ gücüyle dayatmada bulunarak, halka kendi ‘modernist’ düşünce ve değerlerini benimsetmeye; halk kitleleriyle ilişkilerini buradan hareketle kurmaya çalışıyor, bu da, gizli-açık modernleşme karşıtı tutum ve anlayışları kışkırtıyor ve bu karşı tepki ve tutumla birlikte, burjuvazinin din istismarcılığı, dini ideolojinin “mahalle”deki etkisini artırıyordu.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, sistemini yerleştirme ihtiyacına bağlı olarak, burjuvazi, dinin devlet örgütlenmesinde ve toplum yaşamındaki rolüne “karşı”, yukarıdan kimi müdahaleleri gündeme getirmişti, ancak, süreç içinde, devlet aygıtını oturtmasına bağlı olarak, bundan da vazgeçerek, dini, yönetim politikasının araçlarından biri olarak kullanmaya daha fazla yöneldi. “Yeni bir ulus yaratma” anlayışıyla hareket eden “genç”-cılız burjuvazi, farklı etnik kökenlerden ve farklı uluslardan topluluklara karşı uyguladığı asimilasyoncu baskıya benzer bir politikayı, güçlü temellere sahip olan “ümmetçilik” anlayışına karşı da uygulamaya koydu. İhtiyaç duyduğu reformları ancak üstten ve merkezi dayatmayla gerçekleştirebileceğini düşünerek, bu yönde politikalar geliştirdi. Ona göre, bu yolla, halk kitleleri aydınlanmacı reformların ilerletici özelliğini görecek ve onları benimseyecekti! İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden başlayarak, burjuva ‘modernist’ hareket, “ümmetçilik” ile devrimci tarzda bir ayrışmaya gitmese de, koşulların zorlaması ve Batı’daki pozitivist aydınlanmacı akımın etkisi altında, “ümmetten millete” politikası izledi. “Türklüğü inşa etmek” için bir yandan din ve kurumlarının aracılığından yararlanırken, öte yandan da, onun, ulusçuluk anlayışını zaafa uğratacak kapalı değerlerinin etkilerini sınırlamaya çalıştı. Halifelik ve Şeyhülislamlık makamları kaldırıldı; “en hakiki mürşit ilimdir” anlayışıyla eğitimde bilimsel yöntemlerin kullanılmasının yolu belli biçimlerde açıldı, medrese eğitimi, tekke-zaviye örgütlenmesi üzerinden sağlanan “eğitim” yasaklanarak, genel eğitim politikası geliştirildi. Bu, kuşkusuz burjuva anlamıyla aydınlanmanın adımlarının atılmasını da ifade ediyordu. Ancak bütün bunlar yapılırken, feodalizmin tasfiyesi, feodal değer yargılarının toplum yaşamının her alanında etkisiz kılınması esas alınmadığı ve emperyalizmin hakimiyetine tümüyle son veren bir demokratik toplum yaşamı oluşturulmadığı için, bu reformların etkisi de sınırlı oldu ve bir süre sonra, atılmış ilk adımların aksine, dinin toplum yaşamındaki rolü ve devlet kurumlarındaki etkisi yeniden güç kazanabildi. Ayrıca, bu aydınlatma çabalarının, yukarıdan ilim dışında mürşit aramanın “gaflet ve delalet” olacağını buyurarak, –bir tür tehdit ve aşağılama ile– başarılmaya çalışılması söz konusuydu. Kapitalizm geri, sosyal koşullar yeterince olgun değildi. Feodalizm çözülmeye başlamıştı, ancak toplum yaşamındaki yeri ve etkisi hâlâ oldukça güçlüydü. “Cılız” ve “güçsüz” burjuvazi, baskıyla reformlarını dayatıyor, ancak bu dayatma, toplum yaşamında gerçek bir burjuva değişimi sağlayamıyor, bunun için yeterli alt yapı olmadığı için yetersiz kalıyordu. Cumhuriyetçi sözde laik burjuvazi, karşı tepkileri, bir yandan baskıyla, diğer yandan ve esas olarak devletin laiklik anlayışına uygun bir dini eğitimi merkezi olarak gerçekleştirerek ve bununla yükümlü bir devlet kurumu oluşturarak denetim altında tutma (uzlaşma) yoluna gitti. Burjuvazinin, din ve kurumları karşısındaki tutumu, esas olarak, dinsel ideolojinin ve dinin örgütlenmesinin devlet denetimine alınması; devlet eliyle ve yasal alan ve olanak sağlanarak, resmi kurumlaşmasının güçlendirilmesi biçimindeydi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir devlet kurumu olarak örgütlenmesi ve 100 bin kişilik din ordusunun seferber edilmesiyle bu istismar daha açık hale gelerek, kurumsal özellik kazandı. ‘Dine karşı’ üstten dayatmalarla, dini devlet denetiminde öğretme ve bir devlet dini oluşturma politikalarının sonucu ise, bugün daha açık biçimde görüldüğü üzere, dini ideolojinin toplum yaşamındaki etkisini artırması oldu.

Demokratikleşme girişimleri ve burjuva aydınlanması, “dinle hesaplaşma” ve feodalizmin ‘devrimci tarzda’ tasfiyesiyle değil, dinin rolünün yasalar düzeyinde ve “yukarıdan girişimler” ile sınırlanmasıyla sınırlı kaldı. Dinle uzlaşma ya da dini devlet eliyle örgütleme tutumu süreç içinde güçlendi ve dini etki altındaki geniş yoksul yığınların, dini, kendilerini kurtuluşa götürecek bir seçenek olarak görmeye devam etmelerinin etkeni olarak rol oynadı. Bu da, kitlelerin çok büyük bir kesiminin din istismarcısı partilere yaklaşmalarına ve din istismarcılığında birbirleriyle yarışan düzen partileri ve güçlerinin en inandırıcı olanlarının yanında saf tutmalarına yol açtı.

TOPLUMSAL ÇÖZÜLME, SOSYAL ÇÖKÜNTÜ VE “MAHALLE İSLAMI” EĞİLİMİ

“Laik olma” iddiasındaki politik-askeri üst bürokrasi de dahil, burjuva hükümetlerinin dini ideolojiyle dinsel kurumların toplum yaşamı ve yönetimindeki etkisini artıracak politikalar izlemeleriyle, açık-gizli dini örgütlerin ‘mahalle’deki gücü, özellikle son on yıllarda giderek arttı. Bugün, şu ya da bu biçimde yaşanan “laiklikten yana-laiklik karşıtlığı” çelişki ve gerginliklerinin önemli etkenlerinden biri de, kapitalist sistemin kitlelerin gereksinmelerine cevap verememesi, burjuva parti ve kurumlarının kitlelerin sorunlarının çözümüne değil, daha fazla açmaza düşmelerine yol açan politikalar izlemeleri; bilim ve teknikteki gelişmelerin emekçilerin daha insanca bir yaşam sürdürmeleri için kullanılması yerine, onlara karşı baskı aracına dönüştürülmeleridir. Kır ilişkilerinin çözülmesi ve kentlere nüfus göçü, bir yandan kır emekçisinin yalnızlaşması ve “yabancılaşmasına” yol açıyor, ancak öte yandan, geri toplumsal ilişkilerden, onların ürünü olan anlayış, tutum ve yargılardan kurtulmasının koşullarını oluşturma yerine, onu, bu geri ilişki biçimleriyle anlayışların “girdabı”na bırakıyordu. Kapitalizm, onu kentlerin kenar semtlerine yığmış, bir kesimini fabrikalarda makinelerin çalışma temposuna uyumlu ‘birey’ toplulukları haline getirmiş, birbirlerinden tecrit ederek, birbirleriyle rekabet ve çatışma ortamına çekmiş, kendi ürününe ve kendisine yabancılaştırarak umutsuzluğa ve yoksunluğa sürüklemiş, öte yandan önemli bir kesimini emek gücünü satacak olanaklardan dahi mahrum bırakarak, yoksulluk ve yoksunluğun kucağına atmış, en zorunlu gereksinmelerini karşılayamaz duruma düşürmüş, kırdaki ekonomik dayanaklarından tecrit ederken, büsbütün dayanaksız bırakmış ve fakat akıl ve bilim dışı kaderci anlayışlardan medet umar duruma düşmesinin kapısını da açmıştır. “Birey”in ve “birey emekçi”nin karşı karşıya kaldığı sorun, bununla sınırlı kalmamış; ikiyüzlü burjuva politikaları sonucu, dinin toplumsal yaşamdaki etkisi, onun ‘kamusal alan’a da çekilmesiyle artmış, burjuva parti sözcüleriyle devlet kurumlarının yöneticilerinin söyleminde din yeniden özgün bir yer tutar hale gelmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devlet kurumlarının ve AKP gibi din istismarcısı partilerin, pratik politik, mali-kültürel ve ideolojik destekleriyle dinsel grupların, tarikatların hem güncel gelişmelere göre yenilenmeleri, hem de güçlenmeleri mümkün olmuştur.

Bu ise, tarihsel gelişme genel olarak dinin etkisinin zayıflamasını getirmesine rağmen, dini ideolojinin hâlâ hakim politikada belirgin bir yer tutmasını, “mahalle”de etkili olmasını/olabilmesini ya da etkisini bir biçimde sürdürmesini olanaklı kılmıştır.[3]

Kuşkusuz, din istismarcısı parti ve hükümetlerle –bugün başlıca AKP–sözde laik askeri-sivil bürokrasi arasında, dinin kitlelerin yedeklenmesi ve yönlendirilmesinin aracı olarak kullanılması konusunda bazı biçim ve tarz farklılıkları da vardı. Ancak, onlar arasında, bireyin din ile ilişkisini, inanma ya da inanmama serbestisi veya bireyin, hiçbir baskı altında kalmadan kendi iradesiyle karar vereceği bir sorunu sayma; devletin din karşısındaki politikasını, devlet-din işlerinin birbirinden tümüyle ayrılması, devletin tüm inanç biçimleri ve grupları karşısında aynı “tarafsızlık” konumunda bulunması ve mali yardım ve olanaklarla din ve mezheplerden biri ya da bazılarını kollayıp korumaması şeklinde belirleme yerine, dinin devlet eliyle örgütlenmesi ve devlet politikasının araçlarından birine dönüştürülmesini geçirme konusunda, esasa ilişkin bir farklılık da yoktu. “Laiklikten yana olma” iddiasındaki askeri üst bürokrasi dahil, burjuva hakim sınıfların hizmetindeki parti ve kurumların yöneticileri, ihtiyaç duydukları her durumda, dini kurumları ve dinsel ideolojiyi, kitleleri etkilemek ve yedeklemek üzere yardıma çağırma ve kullanmada birbirlerinden geri kalmadı.

Ancak, dini ideolojinin güç kazanması ve kitleler içinde dine sarılmayı “sorunlarından kurtuluş” yolu sayma eğiliminin güçlenmesi, sadece din istismarcısı politikalara bağlanamaz. Dini önyargı, dogma ve inançların kökleri uzak geçmişte olmakla birlikte, din istismarcısı politikaların etkili olmasında, kitlelerin sosyal-ekonomik açmazları, sorunlar karşısındaki çaresizlikleri büyük rol oynamaktadır. Kapitalizmin emekçileri karşı karşıya getirdiği sorunların ağırlığı, burjuvazinin dini ideolojiyi kapitalist çıkarlar yararına saydığı oranda sahiplenmesi ve kullanması, kitlelerin karşı karşıya bulundukları sorunlardan kurtuluş arayışı, dini ideolojiye sarılma eğilimin gelişmesi ve güçlenmesinde etkili olmaktadır.

Kapitalist gelişmenin özellikle son on yıllarda hız kazanması, kır ilişkilerinin çözülmesini hızlandırdı; kır emekçilerinin topraktan koparak/koparılarak kentlere sürüklenmesine ve kent varoşları olarak da adlandırılan yerleşim alanlarına yığılmalarına yol açtı. Kentlere, daha ileri, daha modern bir yaşam umuduyla, kırda yüz yüze oldukları sorunların bir bölümü ya da çoğundan kurtulma ‘düşü’ ile gelenler veya kentlere zorla sürülenler, buralarda, beklentilerinin aksine, daha kapsamlı ve çeşitli sorunlarla yüz yüze geldiler. Sosyal-ekonomik sorunların ‘girdabı’nda çözümsüz ve çaresizdiler. Kırın gözbağcı-geriye çekici ilişkilerinden kurtulma ve daha modern ilişkiler içine girme yerine, artan çözümsüzlük ve çaresizlik baskısı altında, kaderci/dinsel ideolojiye daha fazla sarılır duruma geldiler. Okula gidemeyen/gönderilemeyen çocuklar kuran kurslarına, doktora gidemeyenler ‘hoca’lara/muskacılara yöneldiler. Bu yönlü eğilimi besleyen bir “ümmetçilik” zaten tarihsel olarak vardı. Halkın büyük çoğunluğu “cami-cemaat” kültüründen geliyordu. Kentlere nüfus göçü, yığınların yaşamında ve yaşam tarzlarında; dolayısıyla düşünce, anlayış ve alışkanlıklarında bir değişim ve “adaptasyon”u sağlama yerine –bunun bir ölçüde gerçekleştiği söylenmelidir–, kitleleri toprağından, yerinden/yurdundan kopmuş işsiz/muhtaç bireylere dönüştürüyor; kapitalistler ile hükümetlerinin ketleri rant alanlarına çevirip kendilerini de bunun “nesnesi” olarak kullanma politikaları, onları, kırsal değerlere sarılmaya doğru itiyordu.

İşsizlik, yoksulluk, açlık, sosyal hak yoksunluğu ve bütün bunların yol açtığı çöküntü ve çaresizlik, emekçileri, çoğunluğu yönünden, “kendi yaşamları ve geleceklerine dair karar verme”de tereddütlere düşürüp umutsuzluğa sürüklüyor, hakları için mücadele yerine kaderci doğma ve hurafelere bağlanmaya yöneltiyordu. Sosyal çöküntü ve çaresizlik, dine, dini cemaat ve tarikatlara sarılmanın en önemli etkenlerinden biriydi ve geleneksel muhafazakarlığın toplum içindeki ve üzerindeki etkisini artırıcı işlev görüyordu.

İşçi-emekçi hareketinin geriye püskürtüldüğü, sosyal hakların burjuvazi tarafından gasp edildiği koşullarda, din istismarcısı parti, grup ve kuruluşların “halka yakın/halktan yana, ianeci” politikaları yığınlar içinde etkili oluyor; kent varoşlarına yığılan kitlelerin çok büyük bir kesimi, modern toplum ve kentin olanaklarından yararlanma ve bu yaşam ve ilişkileri içinde daha ileri yaşam biçimi ve düşünüş şekilleri edinme yerine, kır ilişkilerinin çeşitli versiyonları da denebilecek ya da onlardan önemli oranda etkilenen tutum, anlayış, hareket ve ilişkileri sürdürüyor ve sözüm ona kendilerine daha yakın duran, değerlerine “değer veren”(!) muhafazakar-din istismarcısı ve sağcı partilere yaklaşıyorlardı.

Kapitalizm elbette sadece bu yönlü gelişmelere yol açmadı. “Mahalle”lerde bir başka eğilim; mücadele ve “kaderine rıza göstermeme” tutumunu da şekilleniyordu. Hızlanan kapitalist gelişme ve “küreselleşme” adı verilen emperyalist yayılmacı-yağmacı ve saldırgan politikanın “neo-liberal uygulamalar”ı, emekçileri kitleler halinde yoksul semtlerine sürer ve buralarda yüz binlerle ifade edilen toplulukların yığılmasına yol açarken, kapitalistler ve temsilcileri için, bunlar (mahalle), yalnızca istismar malzemesi olarak değil, düzenlerine karşı tehdit alanları olarak da görülmeye başlandılar. Generaller, “mahalle”lerin, “varoş”ların “potansiyel patlama alanları” ve “tehdit bölgeleri” haline gelmekte olduğuna dikkat çekerek, hükümetleri önlem almaya çağırmakta gecikmediler. “Mahalle”ye karşı tutum giderek sertleşti. Kentlerin en önemli yeşil alanlarını ve “Hazine toprakları”nı iç-dış büyük sermaye çevrelerine peşkeş çeken hükümetler –AKP en pervasızıydı–, yine çıkarları gereği, oluşmalarına göz yumdukları “mahalle”lere karşı daha sert politikalara başvurmaya başladılar. Kuşkusuz bu açıdan da bir istismara başvurarak ve ayrımcılık politikası izleyerek! AKP’li belediyeler, bir yandan halkın sisteme ve sistem güçlerine tepkisini yumuşatma veya bu tepkiyi kendileri dışındaki partilere ve kurumlara, özellikle de halka üstten bakan, halka yabancı CHP gibi partilere yöneltme; diğer yandan mağdur edilmiş ve etik açıdan düşürülmüş emekçileri “yardım” ve “iane” paketleriyle; evlere kömür, şeker-çay-un kolileri dağıtarak, yanlarına almaya çalıştılar.

DEMOKRASİ İÇİN MÜCADELE EDİLMEDEN EMEKÇİLERİN SİSTEME YEDEKLENMELERİ ENGELLENEMEZ

İşçi sınıfı ve emekçilerin ekonomik-sosyal ve politik temel talepleri için mücadeleye atılmaları bakımından ciddi sorunların yaşandığı; hareketin, zayıflıklar ve zaaflarıyla, dağınıklık ve geri düşmeyle karakterize olduğu bugünkü gibi dönemlerde, hakim sınıf ve temsilcisi kurum ve güçlerin yönlendiriciliğinde, kitlelerin ya da bir kesiminin kendi çıkarlarına aykırı yönde harekete geçirilmeleri ve burjuva partileri tarafından yedeklenmeleri daha kolay sağlanabilmektedir.

“Mahalle baskısı” tartışmalarıyla bir kez daha güncellenen ya da denebilir ki kapsamı genişletilen “laiklikten yana-laiklik karşıtı” bölünmesi, önemli oranda hareketin bu ‘nesnel’ durumundan yararlanılarak gerçekleştirildi. Söz konusu tartışma etrafında gerçekleşen ve gerçekleşmekte olan kamplaşma, kitlelerin güncel-acil talepleri etrafında sermaye ve hükümetine karşı mücadeleyi geriye atma işlevi görmekte, bu tartışma üzerinden dayatılan ‘saflaşma’ emekçilerin kendileri aleyhine bölünmelerini ve bir bölümünün sözde laik, demokrasi karşıtı güçlerin; diğer bir kesiminin, işbirlikçi olduğu kadar din istismarcılığında da pervasızlığı en yoğun tarzda sürdüren bir parti ve hükümetinin politikalarına alet olmaları tehlikesini getirmektedir. Bugünkü biçimiyle “laiklikten yana-laikliğe karşı” kutuplaşması, emekçi kitlelerin bir kez de dinsel inançları üzerinden bölünmesine hizmet etmekte; sosyal, ekonomik ve politik talepleri için burjuva hakim sınıf ve temsilcilerine karşı birlikte mücadele etmesi gerekenlerin, sermayenin konumunu güçlendirip politikalarının pratiğe geçirilmesi olanaklarını genişletecek biçimde, kendi aleyhlerine bir yönelişe girmelerine neden olmaktadır. Bir yanda, “laikliğin tehlikede olduğu” söylemiyle antidemokratik siyasal sistemi ve statükoyu sürdürmeye çalışanlar, öte yanda aynı sistemi temsil ettikleri halde, halkın demokratik taleplerini “türban davası”nın kara örtüsü altına iterek, din istismarcılığı üzerinden güçlerini büyütmeye çalışanlar olmak üzere, sistemin iki gerici “kampı”, aralarındaki güç dalaşına halk kitlelerini de çekmeye çalışarak gerginlik alanını “mahalle”ye kadar genişletmişlerdir.[4]

Bu tartışmayı, “AKP’nin demokratikleşme yönündeki politikalarının önlenmesi çabaları”yla ilişkilendirenler, AKP ve hükümetinin büyük sermaye ve ABD başta olmak üzere emperyalist gericilikle işbirliğini, bununla da uyumlu olarak içerde yürüttüğü antidemokratik baskı politikasını, Kürt sorunundaki gerici-inkarcı tutumunu, din istismarcılığını ve kadının toplumsal konumunu kadının aleyhine geriye çekme çabalarını görmezden gelmekte ve aklamaktadırlar. Bunlar, AKP’nin “bir Anayasa yapma” çabası içinde olmasından ve cunta anayasasının değiştirilmesi yönündeki güçlü toplumsal istem ve eğilimden hareketle, AKP’nin Anayasa değişikliğiyle hedeflediklerini “demokratikleşme” olarak göstermekte ve –onlara göre–, “demokratikleşme yolunda yürüyen”(!) AKP’nin desteklenmesini istemektedirler. “Mahalle baskısı”nı “yaşam tarzları”na yönelik tehdit ve büyüyen bir tehlike olarak görenlerin bir kesimi de, kitlelerin baskı ve aldatmaya duydukları tepki ve içine girdikleri arayış sonucu bir başka tuzağa düştüklerini, dinsel önyargı ve dogmaların da bu aldanmayı kolaylaştırıcı rol oynadığını görmeyerek (veya görmek istemeyerek), “laikliğe sahip çıkma” adına –yanılgı içinde olanları bir yana– “devlet dini”ne sarılmakta; böylece, militarist baskı aygıtının “asker-sivil” statükocu güçlerine tepki duyan yığınların dinci partilerin yedeğine düşmelerinde kışkırtıcı, itici bir rol oynamaktadırlar. Çünkü, “mahalle baskısı” olarak tanımlanan veya böyle şekillenerek ortaya çıkan ‘baskı’, –egemen sınıfın kapitalizm-öncesi toplumsal ilişki ve “değer yargıları”nı kullanmasıyla da beslenerek– kitlelerin içinde tutuldukları ilişkilerden, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri ve hak ve taleplerini elde edip kullanma olanaklarından yoksun olmalarından ve burjuva modernizmi adına, kendilerine dayatılan baskı, yasak ve aşağılamayla bunun “en rafine” ifadesi olarak kurulu “rejim”e tepkilerinden bağımsız değildir.

Bundandır ki, yönlendiricileri devlet ve hükümet katından olan bu kamplaşma, bu biçim ve içeriğiyle, emekçiler açısından hedef saptırıcı bir aldatmacaya denk düşmektedir. Ne AKP ve destekçilerinin ne de statükocuların tutum ve politikaları açısından, işçi sınıfı başta olmak üzere halk kitlelerinin siyasal, sosyal ve ekonomik talepleri, bir ölçü, kıstas, hareket noktası, vb. oluşturmamaktadır. AKP, kendisinin ve din istismarcısı öteki kesimlerin politik amaçları doğrultusunda dinin toplumsal yaşamdaki etkisini güçlendirecek yasal boşluklar yaratmaya çalışmakta; bürokratik askeri-politik kastın statükocu gerici kesimi ise, hakimiyetini ve konumunu sağlam tutmak istemektedir. AKP hükümeti, dinin toplumsal yaşamdaki rolünü güçlendirme; kadının toplumsal konumunu daha geriye çekerek dinsel köleleştirilmesine kapıları daha fazla açma; bilim ve aklın yol göstericiliğindeki toplumsal ilerleme ve kazanımları püskürterek, kaderci rıza anlayışını etkin kılma ve böylece iktidar mevzilerindeki örgütlenmesinin dayanaklarını güçlendirme politikası izlemektedir. Bu nedenle de, halktan kopuk ve halk kitlelerini kendilerine ilişkin tartışmaların dışında tutarak ve fakat aynı zamanda aşağılayarak statükocu hakimiyetlerini sürdürmek isteyen bürokratik askeri-politik kastın baskı ve yasağa dayalı “kamplaştırma” politikası, din istismarcısı, işbirlikçi ve takiyyeci bu parti ve hükümetin işine yaramaktadır.

Öyleyse bu iki gerici ‘kamp’tan birinin yanında olmak, emekçilerin çıkar ve kazanımlarına karşı konumlanmak, ilerici-demokratik ve anti-emperyalist bir siyasal hatta yürümekten vazgeçmek, bağımsız, demokratik ve laik bir ülke hedefini bir yana itmek olacaktır. İşçi sınıfı ve emekçilerin ileri kitlesi başta olmak üzere, tüm milliyetlerden ezilenlerin yararına olan ise, bu iki gerici kampın çekmeye çalıştıkları platformu reddederek, kendi bağımsız demokratik platformunu oluşturmak ve “mahalle baskısı” tartışmalarıyla yeni bir Anayasa yapılması çalışmalarına bu kendi platformundan ve kendi taleplerini öne alarak müdahale etmektir.

***

Türkiye’de kapitalizmin emperyalizme bağımlı gelişmesi ve kendinden önceki toplumun kalıntılarıyla uzlaşması, dinin toplum yaşamındaki etkisi ve rolüne karşı etkili bir mücadele yerine dini ideolojiyle uzlaşma ve onun burjuvazi tarafından kullanılması, orta burjuva kesimler başta olmak üzere, toplumun çok geniş bir kesiminin muhafazakar değerlere sahip çıkarak ‘kendi değerleri’ni “Batılı”, “modern” değerlerden üstün görmeleri geleneğinin güçlü olması vb., din istismarcısı parti ve çevrelerin hareket olanağı ve alanını genişletmiştir. Toplum yaşamında bu ilişki ve anlayışların varlığı, onların istismarı olanağını sağlamış, egemen sınıfın “askeri”-“sivil” temsilcileri, bunu kendi çıkarları için ve son dönemde giderek “önem kazanan” kamplaşmanın aracı olarak kullanabilmişlerdir. Bu bakımdan, esas olan, dini ideoloji ve dinsel kurumları kullanmaktan kaçınmayan “rejim”e karşı tutum, din karşısındaki tutum açısından da büyük öneme sahiptir. Dolayısıyla da, “yaşam tarzı” söz konusu olduğunda; “giyim kuşam”ın biçimi ve “türban serbestisi-yasağı”dan önce, demokratik bir siyasal sistemin varlığı-yokluğu; sosyal ekonomik hakların insanca yaşamı olanaklı kılacak biçimde kullanılıp kullanılamadığı belirleyici koşulları oluştururlar. Esas olan, “mahalle”nin, bir ayağı da fabrika, işyeri, atölyede olan emekçilerin yerleşimi, iş ve yaşam alanlarının sorunları üzerinden yürütülecek mücadeledir.

”Mahalle baskısı” olarak tanımlanan “İslamcı” politik ve psikolojik baskının çeşitli yaşam alanlarındaki bugünkü hissedilir varlığı, büyük kentlerin ‘varoşları’nda ya da Anadolu’nun ücra köşelerinde “içe kapalı tarzda yaşayan” coğrafi bölgelere has bir olgu olarak alınamaz.[5] Başka bir deyişle, bu ‘baskı’, “kendi doğruları”nı başkalarına zorla empoze etmeye çalışan “sıradan insan”ın tutumuna indirgenemez. Bugün tartışıldığı türden “mahalle baskısı”nı, mahallelinin de aleyhine olarak örgütleyip kışkırtanlar, burjuva toplumsal sistemin merkezi kurumlarının “tepeleri”nde oturanlardır. Yakın dönem olayları içinde özellikle dikkat çeken 6-7 Eylül 1955 yağmacılığı, Sivas toplu yakması, Maraş-Sivas-Çorum saldırıları gibi olayların tertipçileri şoven milliyetçi, ırkçı, “şeriatçı-dinci” kurum, parti ve örgütlerin yönetim kademelerinde oturanlardı. Öyleyse, eğer koşullar, güncel tartışmanın konusu türünden bir “mahalle baskısı”nı gündeme getirirse, bunun örgütleyicisi ve teşvikçilerini esas olarak bürokratik yönetici kastın içinde; din istismarcısı parti, kurum ve örgütlerin “merkez”lerinde aramak daha doğru olacaktır. Gerçek sorumluları, yukarıda da işaret edildiği üzere, “mahalle”yi tetikçi olarak kullanmaya çalışan, bu amaçla kitlelerin inanç ve istemlerini istismar eden, onları gerici-ortaçağcı doğmaların yardımıyla yedeklemek isteyen kesimlerle yine, kitlelerin talep ve duyarlılıkları karşısında baskıyla dikildikleri halde, “laiklik savunusu” adına kitlelerin bir kısmını karşıya alıp diğerlerini yedeklemeye çalışarak din istismarcılığını başka biçimde sürdüren askeri-siyasi güç ve kesimlerdir.

İster, laiklik savunusu adına “dindar kesim”lerin aşağılanması ve baskıya tabi tutulmaları, isterse din adına farklı din ve mezheplerden emekçilerin, herhangi dini görüşe sahip olmayanların ve laik aydınların baskılanmaları olsun, esas sorumluluk, bu üst kesimin, devlet ve hükümetlerle sermaye partileri ve kurumlarınındır. Karşı çıkılması gereken de, onların din istismarcılığı yapmaları, dini ideolojiyi toplum yaşamını etkilemek üzere kullanmaları, devlet dinini dayatma ya da dindar kitleleri aşağılama tutumları ve emekçileri “laik-laiklik karşıtı” kamplaştırması üzerinden bölme çabalarıdır. “Mahalle baskısı”, işsizlik, yoksulluk ve açlığa karşı; çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, ücretlerin işçi-emekçi ailesinin insanca yaşamasına yeterli ihtiyaçların karşılanması düzeyinde artırılması, herkes için sağlık ve her düzeyde eğitim olanağının, sağlıklı konut ve barınma koşullarının ve yeterli gıda, temiz suyun sağlanması için söz konusu olduğunda; onun mümkün tüm yol, yöntem ve araçlarla bastırılıp püskürtülmesinde, din istismarcısı “laik” yönetici de, din istismarcısı anti laik gerici de birlikte hareket etmekten kaçınmamışlardır. ‘Mahalle’ desteğindeki işçi direnişleri, “gecekondu” yoksullarının eylemleri, altyapı hizmeti isteyen mahalleli emekçinin protestoları, hükümet, il ve Belediye yönetimleri işbirliğiyle ve polis-asker baskısıyla bastırılmıştır. 1970 Haziran işçi eylemleri ve bu eylemlere karşı tutum unutulamayacak örneklerden biridir. Bir diğer örnek, Zonguldak (1990) işçi direnişi ve Ankara’ya yürüyüşleridir.

Bu eylemler sırasında ‘dincisi-dinsizi’; inananı- inanmayanı; Alevisi-Sünnisi; Kürdü-Türkü, siyasal-sendikal haklar için harekete geçerek, sokaklara ve meydanlara çıkmışlardı. Karşılarında ise, dincisi-dinsizi egemen sınıfın temsilcileri (Diyanet İşleri yöneticileri dahil), devlet ve hükümet kurumları, polisiye-silahlı güçler birlikte davranmakta bir an bile tereddüt etmemişlerdi.

İşçi sınıfı ve emekçiler açısından, bugün karşı karşıya bulundukları önemli tüm sorunlar, kapitalist-emperyalist sistem kaynaklıdır. Toplumsal yaşamın ve siyasal sistemin demokratikleştirilmesinin önündeki engel, sömürücü egemen sınıf ve politik-askeri temsilcileriyle onların kurum ve güçleridir. Kitleleri önce geri ilişki biçimleri ve tutucu anlayışlara mahkum edip, onların inanç ve önyargılarıyla oynayarak kutuplaşmalarını sağlayan ve ardından da, bir kesimi, “mahalle baskısı”nın oluşmasını gerekçe göstererek, buna karşı ve sözüm ona laiklik savunusu üzerinden, ve ötekileri de, “dini inanç özgürlüğünü savunma” adına, yine dini istismar ederek, bu “baskı”dan yararlanmak üzere, bu işi suistimal eden sermaye partileriyle devlet kurumları asıl sorumlulardır. “Türban serbestisi-yasağı” sorunu da dahil, mahallelinin sosyal, ekonomik ve politik sorunları kapitalist ilişkilerden, kapitalist sömürü sisteminden ve devlet ve hükümetlerin politikasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumların varlığı ve işlevinden bağımsız değildir. Bu kurum ve güçlerden biri ya da birkaçını sorumluluktan azade tutmak ve demokrasi-laiklik-sosyal haklar mücadelesi cephesinde göstermek, sorunu saptırmak; çözümü için hedeflenecek güç ve kurumları –bilerek ya da bilmeyerek– korumaya almak olacaktır. Toplumsal yaşamın, özellikle de işçi ve emekçi kitlelerin yaşamının yasak ve baskıyla yönlendirilmesi, inanç, söz, basın-yayın, örgütlenme özgürlüğünün bulunmaması, en önemli politik sorundur. Türkiye’nin tüm milliyetlerden işçi ve emekçilerinin mücadelesiyle bu durum değiştirilemediği sürece de, bu sorunlar, artarak ya da güç ilişkilerine bağlı olarak bir ölçüde geriye düşerek, devam edecektir.

Umarsız ve beklenti içindeki kitlelere, “mahalle baskısı” oluşturacak tarzda din istismarcılığı yapıp din üstünden politika götürenlerle, “devlet dini” dayatmacılığıyla dinin etkisini tüm toplumda diri tutma politikası izleyenler, aynı gerici sınıfın, aynı sistemin temsilcileridirler. Onlara bilerek ya da aldanarak yedeklenenler, kendi çıkarları aleyhine saflarda yer almış olacaklardır.

Bu da, emekçilerin, ancak kendi temel talepleri için mücadelede ısrar ederek gericiliğin şu ya da bu kesim ve gücüne yedeklenmekten kurtulabilecekleri anlamına gelir. Kitleler ancak böylesi bir mücadele içinde, inançlarının istismarı olanağını burjuva parti ve kurumları için olanaksızlığa çevirecek, burjuva gericiliğine yedeklenme yerine kendi kaderlerini belirleme yoluna girecek, statükocu ya da sözde reformcu burjuva “kampları”na karşı mücadelede birleşebileceklerdir.

İlerici, “solcu” ya da liberal demokrat aydınların küçümsenemez bir kesiminin “laikliğe sahip çıkma” adına kurulu düzen ve “rejim”i sahiplenmeleri, geleneksel muhafazakar “değer yargıları” ve anlayışların etkisi altındaki geniş emekçi kesimlerin, görünürde kendilerine yakın/”daha sıcak davranan”, “değerlerine ve durumlarına önem veren” sağ muhafazakar-din istismarcısı parti ve çevrelere “sarılmaları”nın nedenleri arasındadır. Kapitalist sömürü ve burjuva baskısı altında bunalan yığınların küçümsenemez bir bölümünün, inançlarıyla oynamalarına karşın, kendilerine “yakınlık gösteren” din istismarcısı AKP gibi partilere yönelmelerinde, kendilerini ve sorunlarını anlamayan ya da anlamaz görünen, kendilerini aşağılayarak her tür gerici anlayışın kaynağı gösteren “laik”-liberal aydın, politikacı çevreleriyle, görevlerini “rejimi koruma ve kollama” olarak saptayıp emekçileri hakim baskı aygıtının mengenelerine sıkıştıran/sıkıştırmaya çalışan askeri-politik üst bürokrasinin tutumu çok önemli bir etken olmaktadır. Bu yığınlar, yaşam tarzlarını ve geleneksel değer yargılarını aşağılama tutumu içindeki birincilerle, baskı sisteminin temsilcisi ikincileri haklı olarak “aynı safta” görmekte ve onlara duydukları tepkiyle muhafazakar-gerici din istismarcısı partilere yönelmektedirler.

Kitleleri kucaklayan bir demokratik devrimin gerçekleşemediği; burjuva aydınlanması ve toplumun demokratikleşmesi çabalarının sorunlu olduğu ve onu gerçekleştirme iddiasındaki burjuvazinin sınıf karakteri nedeniyle sonuçlanamadığı ülke ve toplum gerçeğini gözardı ederek ve küçümseme ve aşağılamalarla, dahası burjuva baskı aygıtının “laik demokratik ve sosyal hukuk devleti” olarak gösterilmesi aldatmacasıyla araya çok kesin ve belirgin ayrım koymadan, kitlelerin, din istismarcısı parti, örgüt, kurum ve hükümetlerle dogma ve hurafelerin etkisinden uzaklaşmaları sağlanamaz.

Toplumsal gelişmenin yönü kesintilere, geri dönüş ve zikzaklara rağmen ileriye; değişip dönüşmeye doğrudur. Bugünkü ‘somut durum’, yani işçi emekçi hareketinin geriye düşmesi ve sermaye güçlerinin ideolojik-politik, sosyal ve ekonomik alanda saldırı konumlarını güçlendirmiş olmaları, bu gerçeği değiştiremez. Halk kitleleri yaşamdan ders çıkaracak ve burjuvazinin kendisine ördüğü tuzaklardan kurtulmanın yoluna gireceklerdir. En önemli ve gerçek değiştirici güç, kitlelerin kendi yaşadıklarından öğrenmeleridir. Kitleler, ekonomik-sosyal ve politik talepleri için yürüttükleri mücadeleyle kendilerine dayatılan politikalar arasındaki çelişkiyi görerek, gözbağcı-kaderci anlayışlardan uzaklaşmalarının gerekliliği ve zorunluluğunu anlayacaklardır. Emekçilerin ileri kesimleriyle ilerici aydın, bilim insanı çevrelerinin sabırlı, bilinçli yönelişleri ve kararlı, aydınlatıcı çabalarının ısrarla sürdürülmesi, değişime ivme kazandıracağı gibi, dini ideolojinin ve şoven milliyetçiliğin etkisi altındaki kitlelerle bir güven ilişkisinin sağlanmasına da hizmet edecektir.


[1] Kendilerini “laik” ya da “laiklikten yana” olarak tanımlayan/gösteren şoven milliyetçi kesimin din istismarını, farklı din ve mezheplerden insanlara karşı düşmanlık temelinde ve şoven-ırkçı bir milliyetçilik ideolojisiyle donatarak gerçekleştirdiği biliniyor. Bunlar, yürüttükleri şoven milliyetçi propaganda ve statükocu baskı sistemini sürdürmek üzere laikliği istismar etmeleriyle farklı dini inançlara sahip ve farklı milliyetlerden insanların katledilmelerine (rahip Santoro, Hrant Dink, Malatya’da üç kişinin dini-etnik kimlikleri nedeniyle katledilmeleri olaylarında açıkça görüldüğü üzere), dışlanmalarına, aşağılanmalarına yol açan sosyal-siyasal ve kültürel ortamın yaratılmasını sağlamaktadırlar. Bu da, ister kendilerini “laik” isterse “geleneksel dinci” gösteren burjuva kurum ve partilerinin yönetici çevrelerinin din istismarında birleştikleri ve fakat istismar tarz ve araçlarına göre bazı farklılıklar taşıdıklarını gösterir.

[2] Salt bu “somut durum” dahi, kitlelere yaklaşımda, onların etkisi altında oldukları ‘gerici fikir ve değerleri’ etkisiz hale getirmek için, kitleleri karşıya almayan ve uzaklaştırmayan bir aydınlatma ve kazanma tutumunu gerekli ve zorunlu kılar.

[3] Kapitalist modernleşme, doğal gelişim seyri içinde, dinin ve dini kurumların güç kaybetmesine doğru yol alırken, bu, -engelsiz-, düz bir çizgi halinde gerçekleşememekte; “dini inanış ve tezahürler”in toplumsal yaşamdaki etkisini şu ya da bu düzeyde sürdürmesi mümkün olabilmektedir. Bireyin bu etki altında oluşu/kalışıyla devlet, hükümet ve sermaye partilerinin politikaları arasında, ikincilerin belirleyici rol oynadıkları bir ilişki vardır. Birey, “kendi özgül koşullarında” başkalarına dayatmada bulunmazken, “İslam’ın mahalle baskısı”nı kışkırtıp güçlendiren din istismarcılığı ve dayatmacılığı, egemen güçler ile temsilcilerinin politikalarının ürünü olarak gündeme gelebilmektedir. Yine dinin ve dini kurumların, kapitalist gelişmeye paralel belli bir değişiminden de söz edilmelidir. Yukarıdan, devlet eliyle yapılan müdahaleler bir yana bırakıldığında; iktisadi sosyal gelişme, olgu ve gelişmelerin aklın ve bilimin yönlendiriciliğinde irdelenmesi anlayışının bir biçimde ve bir ölçüde güç kazanmasını getirmiştir. “Laiklik savunusu” iddiasıyla sermaye güçlerini kendi etrafında toplamaya ve modern yaşamdan yana ve dahası kendi inançlarının tehdit altında olduğunu düşünen kesimleri yedeklemeye çalışan generaller de içinde olmak üzere, sermaye güçleri, dini ideolojinin toplum içindeki işlev ve etkisini toplumsal gelişmeye karşı bir tür “denge unsuru” olarak elde tutmaya çalışmışlardır.

[4] Kuşkusuz, dini ideolojinin, geleneksel önyargıların, şovenizm ve milliyetçiliğin etkisi altında, “geleneklere aykırı davranan ya da milliyetçi olmayanlar” üzerinde bir baskı gücü ve anlayışı olarak “mahalle baskısı”nın, güçlü muhafazakar geleneği nedeniyle, Türkiye toplumunda ortaya çıkması mümkündür. Emperyalist gericiliğin ve işbirlikçilerinin, kapitalist çıkarlar için dini kullanma ve dini ideolojinin etkisinden yararlanma tutumlarıyla birlikte, dinin ve ortaçağ değerlerinin yeniden “itibarını artırması”, mahalle baskısının ortaya çıkmasına yol açabilir.

[5] 2007 yılı Ramazan ayında, AKP hükümetinin işbaşında olmasından alınan güçle, 42 ilde, il yönetimleriyle Belediyelerin kamu kuruluşlarına ait yemekhaneleri kapattıkları, bazılarında ise, yemek yemek isteyenlerden isim bildirmelerini isteyerek baskı oluşturdukları görüldü.

üç ülkede üç grev üzerinden işçi hareketine dair bazı notlar

 

2007 yılı son çeyreği içinde ortaya çıkan işçi grev ve direnişleri, yıl boyunca değişik ülkelerde ve çeşitli iş kollarında örgütlenmiş eylem ve direnişlerden, onları aşarak, dolayısıyla da sermaye ve hükümetleri üzerinde daha etkili baskı oluşturarak ayrıldılar. Ekim sonu ve Kasım ayı boyunca devam eden Telekom greviyle Fransa’da ulaşım ve enerji ve Almanya’daki ulaşım emekçilerinin grevleri, grevcilerin kararlı direnişi ve birliği, harekete geçirdikleri emekçi kitlesi, gördükleri destek ve ilgi gibi birçok yönüyle salt bu ülkelerin değil, çok sayıdaki diğer ülkelerin işçi ve emekçilerinin de ilgi alanındaydılar.

*Telekom grevi, 40 günlük süreyi geride bırakmasıyla diğerlerinden ayrılırken, grevle “5 liranı paylaş” dayanışması, grev yeri ziyaretlerinin sürekliliği, halkın öteki kesimlerinin (birçok yerde semt emekçileri) gıda-yiyecek desteği, emekçilerin saldırılara karşı öfkelerini göstermeleri vb., patron, sermaye ve hükümet çevrelerinin grevi karalama kampanyasının püskürtülmesi bakımından, olanaklara da işaret eden önemli bir direniş oldu. 26 bin işçinin, baskılara karşın, büyük bir disiplin ve karalılıkla sürdürdüğü grev, gördüğü desteğin genişlemeye başlaması, hemen her sektörden işçiler ile birçok sendika şubesinin grevle maddi ve manevi dayanışmaya girmeleriyle güç kazandı. Grevin ve greve desteğin kararlılıkla sürdürüldüğü dönemin, militarist şoven sermaye güçlerinin Kürt düşmanı kışkırtıcı propagandayı histeri düzeyinde yükselttikleri ve Irak Kürdistanı’na askeri saldırı hazırlıkları üzerinden bir tür seferberlik ilan ettikleri dönem olması, işçi sınıfı ve emekçilerin bu eylemiyle ona verilen desteği daha da önemli kılmaktaydı.[1] Başka türlü söylenirse, bu grev, şovenist histeri dalgasının yükseltildiği bir dönemde örgütlenebildi ve “ihanet” suçlamalarıyla güçlendirilen burjuva propagandaya rağmen başarıyla sürdürülebildi.

*Almanya ve Fransa’daki grevler de, bu ülkelerin sermaye çevreleri ve hükümetlerinin emekçi düşmanı saldırıları aralıksız sürdürdükleri ve ‘neoliberal politikalar’la işçi-emekçi hareketini, nesnel ve politik açıdan en ileri düzeyde olduğu ülkeler dahil, hemen her yerde en geri noktaya savurmayı başardığı bir dönemde ortaya çıktılar.

Fransa’da, demiryolları işçileri, yaklaşık bir ay önce gerçekleştirdikleri bir günlük genel uyarı eyleminin ardından, 13 Kasım’dan itibaren yeni bir grev gerçekleştirdiler. Toplamı bakımından 500 bin civarında emekçinin çalıştığı Devlet Demiryolları İşletmesi (SNCF), Paris ve çevresi kent içi toplu ulaşım kurumu (RATP), Ulusal Elektrik İşletmesi (EDF) ve Ulusal Gaz İşletmesi (GDF) çalışanları; 60 seneden beri kullandıkları haklarının, Sarkozy’in dayattığı “reform” ile ellerinden alınmak istenmesine karşı harekete geçtiler.

Sarkozy ve hükümeti, ısrarlı bir karalama kampanyası ile iyice köşeye sıkıştırdığı demiryolu emekçileriyle enerji sektörü kamu çalışanlarını ezerek “başka kapıları aralamak”; böylece, Fransa’da işçi hareketi içerisinde on yıllar boyunca önde yürümüş ve haklarını koruyabildikleri gibi 1995 greviyle o dönemin saldırı politikalarını geriye atmada da önemli bir rol üstlenmiş olan işçi ve emekçilerin bu kesimine geri adım attırarak, saldırıların genişletilmesi için yoları daha fazla açmak istiyordu.

 Demiryolu ve kamu ulaşımı emekçileriyle enerji işkolu işçilerinin, Nicolas Sarkozy’nin emeklilik yaşını yükseltme politikasına karşı bir haftayı aşan grevleriyle, memurların, “ücretlerinin yükseltilmesi ve kamu sektöründeki kadro açığının kapatılması” talepleriyle 20 Kasım’da gerçekleştirdikleri bir günlük genel grev ve onlara destek veren öğrencilerin eylemi, bu saldırılara sessiz kalınamayacağının açıktan ilanı oldu. Grev ve direnişin harekete geçirici etkisi daha geniş alana yayıldı, birçok kentte greve destek komiteleri kuruldu, demiryolları işletmesi (SNCF) yönetiminin açıklamasına göre, ulaşım emekçilerinin %60’ının, eğitimcilerin yüzde 65’inin katıldığı grev, öğrencilerin, boykot ve işgallerle verdikleri destek ve memurların bir günlük genel greviyle birleşerek, ulaşım, sağlık, eğitim başta olmak üzere, yaşamın birçok alanında etkili oldu. Fransız kamu emekçilerinin genel eylem gününe; eğitim, sağlık, iletişim, banka, posta, vergi daireleri ve enerji sektöründen 5 milyon kişinin katıldığı belirtildi. Demiryolu ve Metro grevi hava ulaşımını da aksattı ve grev, sermaye gazeteleri tarafından “Fransa’nın Kara Salı’sı” olarak nitelendirildi. Fransız kamu emekçilerinin 20 Kasım grev, genel grev, eylem ve direnişine milyonlarca emekçinin (yaklaşık 5 milyon) katılması, sendikaların çağrısıyla 150 kent merkezinde 700 bin emekçi ve gencin alanlara çıkarak tepkilerini dile getirmesi ve bazı özel sektör çalışanlarının da “dayanışma grevi” yapmaları,  “Fransız usulü mücadele”nin yeni bir göstergesi oldu.[2]

“Kaliteli ve parasız eğitim” talebiyle ve üniversitelere kayıtlarını elemeli hale getiren, harçları artıran, personelin daha kötü koşullarda çalışmasına ve tekellerin üniversitelerde söz sahibi olmasına olanak sağlayan LRU yasasının geri çekilmesi için mücadele eden Fransız üniversite ve lise gençliğinin önemli bir kesimi de (40 bin genç), demiryolu ve Metro emekçilerinin direnişine ve memur grevine destek verdi. 40 üniversitede, girişleri bloke eden ve grevleri, boykot, işgal ve yürüyüşlerle destekleyen öğrenciler, yürüyüş kolları halinde meydanlara çıkarak, işçilerin saflarına katıldılar. Liseli gençler de, liseliler sendikasının çağrısıyla grev ve gösterilere katılmışlardı.[3]

*Almanya’da, makinistlerin, ücret artışı taleplerini reddeden Alman demiryolları idaresine karşı aralıklı olarak sürdürdükleri grev, başlangıçta görüşmeye yanaşmayan tekel yöneticilerini, %13 zam önerisi yapmaya zorladı. Makinistlerin grevi, Demiryolu tekelinin ve işbirlikçi sendikacılığın tüm engellerini aşarak gerçekleşmesiyle ve ulaşım sektörüyle birlikte, bağlı ya da ‘bağlanan’ öteki sektörleri de etkileyerek, “çapı”nın üzerinde etkili olmayı başaran bir grev oldu. (Demiryolu taşımacılığındaki grev, kara ve deniz yolları taşımacılığını, parça ve diğer ürün naklini aksatarak, öteki sektörleri de bir biçimde etkiledi.)

Alman ve Fransız emekçilerinin grevleri bu ülkelerde ekonominin öteki dallarını etkilemekle kalmadı, komşu ülke Belçika’da da üretim sektörünü etkiledi ve Audi otomobil fabrikasında üretimi, parça naklinde yaşanan sorunla, neredeyse durma noktasına getirdi.

Fransız, Alman ve Türk burjuva çevreleriyle tekel patronları, “büyük zararlara uğramak”tan yakınarak, işe ihtiyacı olanların çalışmasını ve geçim araçlarını temin etmelerini engelleme, ülke ekonomisine zarar verme ve rekabette başka ülke şirketlerinin öne geçmesine neden olma iddialarıyla grev kırıcılığına soyundular. Mücadeleyle hak elde edilmesinin bir işçi geleneği olarak şekillenmesini istemeyen kapitalistlerle hükümetleri, işçilerin taleplerini kabullenme yerine, kendilerine daha pahalıya mal olan yöntemleri dayatmaktan kaçınmadılar. Telekom patronu, işçilerin 174 milyon YTL’lik zam isteğini kabul etme yerine, grev sonucu -aylık kayıp olarak- 500 milyon YTL zararı göze aldı. Aynı durum, uzunca bir süredir aralıklı direnişlerle devam eden Alman makinistleri için de söz konusuydu. Yapılan açıklamalara göre, makinist direnişi yüz milyonlarca euro’ya mal olmuştu ve Fransız Ulusal Demiryolları (SNCF) başkanı Anne Marie Idrac’in açıklamasına göre, Fransız demiryolu tekeli, grevlerden dolayı 100 milyon Euro zarar etmişti.

 

ZORLUKLARA VE ENGELLERE RAĞMEN…

Burada üzerinde durduğumuz grev ve direnişlerin önemli özelliği, ulusal ve uluslararası alanda işçi-emekçi hareketinin yükseliş halinde olmayıp, son yıllarda giderek belirginleşen biçimde durgunluk ve geriye düşüşü sürdürdüğü bir dönemde ortayı çıkmış olmalarıydı. Bu durum, işçi hareketinin “bir çıkış” için olanaklarına işaret etmesinin yanı sıra, sektörel mücadelelerin karşı karşıya bulundukları zorlukları da göstermekteydi. Ülkelerin ve işçi sınıfının mücadele geleneği, hareketin çeşitli kolları arasındaki ilişkiler ve birlikte mücadelenin önemine dair kavrayış farklılıkları, direnişin örgütlendiği işkolu ya da işkollarının ekonominin tümü üzerindeki etkisi vb. bakımlardan, ülkelerin gelişmişlik düzeyiyle de bağlı olan farklara rağmen, grevci-direnişçi işçi ve emekçiler, her üç ülkede de, önemli zorluklar, engeller ve olumsuzluklarla karşı karşıya bulunuyorlardı. İşçi hareketinin dönemsel özelliklerine bakıldığında, görülen şuydu: İşçi hareketi, denebilir ki, son on yılların en geri düzeyinde -uluslararası alanda da- seyrediyordu. Lokal bazı direnişler olmakla birlikte, sermaye ve hükümetlerin ekonomik-sosyal ve politik saldırı programlarının önüne geçecek, onları geri püskürtecek düzeyde bir mücadele henüz yoktu. Aksine, başlıca Avrupa ülkeleri gibi, işçi hareketinin mücadele merkezleri olan ülkeler dahil, hareket, denebilir ki tarihinin en geri düzeyine atılmıştı. Bu bir yana, işçi-emekçi hareketi Türkiye’de 1989-90-91; 95-96 ve 2001 dönemlerindeki düzeyinin de gerisine düşmüştü ve ne Fransa’da ne Almanya’da ’95 yılı işçi eylemleri dalgası gibi bir yükseliş yoktu. Üretim sektörünün ana dallarını oluşturan metal-maden-petrokimya alanlarıyla, bunlara göre daha ‘dağınık’ tekstil-inşaat alanları açısından daha pasif ve ‘yarı uykuda’ bir durum yaşanmaktaydı. İşsizlik son 20-30 yıllık süreçte daha büyük yığınları sarmıştı ve bu durum, sınıfın çalışır durumdaki kesimleri üzerindeki ek baskıyı artırmış ve ağırlaştırmıştı. Taşeronlaştırma, esnekleştirme ve özelleştirme uygulamalarıyla işçilerin birleşik direnişini zaafa uğratacak koşullar ağırlaştırılmış; bilim ve teknikteki gelişmelerle takviye edilen makinenin ekonominin daha geniş alanlarında kullanılmasıyla üretici emek gücünün bir bölümü üretim dışına atılmış ve ağır sanayi işçilerinin hareket içindeki etkin ve birleştirici rolüne belirli bazı darbeler vurulmuştu. Bütün bunlara ek olarak, burjuva, burjuva liberal sağ v e ‘sol’, sözde sosyalist vb. aydın, parti, grup ve çevreleri bu durumu dayanak edinerek, sınıf inkarcısı teorileriyle işçi sınıfı saflarında kargaşa, moral bozukluğu ve dağınıklık yaratmak için daha organize biçimde harekete geçmişlerdi ve bunlar, örneğin, işçi sınıfının ekonomik-sosyal ve politik taleplerini kararlıca savunmasıyla insanlığı sömürüden kurtaracak toplumsal devrime öncülük etmesi arasındaki bağı tümüyle koparmakta ve proletaryanın devrimci niteliğini yitirdiğini vazetmekteydiler.

İşçi hareketinin son on yıllardaki en önemli özelliklerinden biri, yeni kazanımlar elde edecek etkili mücadele yürütememesi ve aynı nedenle de, eldeki kazanımların adım adım yitirmesiydi. İleri işçi kitlesiyle devrimci işçi partilerinin sınıf ve emekçiler içinde tuttukları mevziler ve hareketle bağları daha geri bir noktadaydı. Sendika üst bürokrasisi, sermaye ve hükümetleriyle uzlaşma çizgisinde daha ileri mevziler tutmuştu.

Her üç ülkede de, gerçekleştirilen grev ve direnişler, esas olarak ‘aşağıdan gelen’ baskıyla ve ‘aşağı’nın talepleri için mücadelesi olarak gündeme geldiler. Telekom grevi, işçilerin ve Haber-İş’in üyesi oldukları TÜRK-İŞ başta olmak üzere, sendika konfederasyonlarının fiili-gerçek desteği olmaksızın gerçekleştirildi. Konfederasyon yönetimi, anlaşma olmazsa “genel eyleme geçeceği” açıklamasına karşın, pratikte uzlaşıcı ve -aslında- eylemi sona erdirici bir hat üzerinde duruyordu. Sendikacılık denince, akıllarına, işçi sınıfının sermaye yararına hareketsiz tutulması, harekete geçtiğinde de, eylemini güçten düşürecek araç ve yöntemlerle önlerinde barikat örmekten ve işçi aidatlarıyla lüks yaşam sürdürmekten başka bir şey gelmeyen bazı diğer konfederasyon yöneticileri için ise, ortada sanki bir grev ve direniş yoktu!

Fransız demiryollarındaki ve ulaşım sektöründeki grev ve direnişler karşısında, ilgili sendikaların tutumu da, esas olarak mücadelesizlik çizgisindeydi. Ulaşım emekçileri, CFDT sendikasının eylemleri bitirme çağrısına ve CGT’in “sorunu masada çözme” yaklaşımına rağmen, Sarkozy’in görüşme taleplerini kabul etmesine kadar direnişi sürdürdüler. Demiryolu işçilerinin üye oldukları ve “mücadeleci” olarak tanınan CGT’nin üst sendikası CFDT’nin yöneticileri, daha ilk günün akşamında “grevin durdurulması” çağrısı yaptılar. CGT’in genel sekreteri ise, grev başlamadan birkaç saat önce, hükümete “görüşme” talebinde bulundu ve hükümetin işçi hareketini ve eylemlerini güçten düşürmek üzere dayattığı “ayrı ayrı görüşme prensibi”ni kabul ettiğini açıkladı. CGT yöneticileri, “biz, greve ne devam edilsin, ne de edilmesin demiyoruz. Kararı demiryolu çalışanları versin” diyerek, “söz ve karar hakkını işçilere bırakmak” adına, sorumluluktan kaçıyor ve mücadele içerisindeki üyelerini yalnız bırakıyorlardı.

Daha geri ve gerici bir tutum, Alman sendika bürokratları için söz konusuydu. Alman demiryollarında örgütlü sendikalar GDBA ve Transnet, GDL’de örgütlü emekçilerin eylemine karşı, demiryolu tekelinin yanında açıkça saf tutarak, eylemin bitirilmesini istediler ve talepleri için mücadele eden makinistler ile sendikalarını, “küçük grup çıkarlarını savunmak” adına daha geniş kesimlerin çıkarlarını “tehlikeye atmak”la suçladılar. Sendika patronlarına göre, “bir sendikanın toplumdaki perestijinin grev yaptığı için yükselmesi” ve “sınıf mücadelesi yürütmenin daha iyi sonuç doğurması”, suçlanacak bir durumdu!

 

ZORLUKLARI AŞMA OLANAKLARI VE SINIFIN GÜÇLENEN KONUMU

Fransa, Türkiye ve Almanya’daki grev ve direnişler, işçi ve emekçi hareketinin sorunlarının daha net olarak görülmesi, ileri kesimlerin sorumlulukları, hareket ve mücadelenin olanakları ve karış karşıya bulunulan zorlukları bir kez daha göz önüne getirdi. Bu grevler, her bir ülkedeki sonuçlarından bağımsız olarak, işçi sınıfının uluslararası sermayeye ve Fransa, Almanya gibi kapitalist emperyalizmin en öndeki önemli ülkelerinden bazılarının hükümetleriyle işletme patronlarına karşı bir proleter ve emekçi barikatının örülmesi bakımından, mücadele edilmesi gereken zayıflıkları ve bu zaaf ve zayıflıkların giderilmesi için ileri kesimlere düşen sorumlulukları da -bir kez daha olmak üzere- ortaya koydu. Grev ve direnişlerin, sendika konfederasyonlarıyla tek tek sendikaların -işkolu sendikalarının bazıları da dahil- mücadele yerine uzlaşma ve işbirliği çizgisine rağmen başlatılıp sürdürülmesi, emekçilerin talepleri için mücadele kararlılıkları bakımından da önemli bir göstergeydi. Emekçi direnişinin lokal, sınırlı ve sektörel kalışının hakların elde edilmesinde engel oluşturduğu; başarı için yaygın ve daha kararlı mücadele hattında yürünmesi gerektiği, bu grev ve direnişler vesilesiyle yeniden görüldü. Fransa’daki grevin ötekilerine göre daha yaygın ve kitlesel desteğe sahip olması ve Telekom grevine verilen manevi-moral destek, grevlerin Fransız ve Türk gericiliği üzerindeki etkisi ne olursa olsun, daha etkili mücadele için birleşik işçi ve halk hareketine acil gereksinimi de göstermiş oldu. Bu da, işçi sınıfının ve özellikle de ileri kesimlerinin, her şeyden önce, burjuvazi ve hükümetlerinin, toplumun diğer kesimlerini, kendilerine karşı kışkırtarak eylemini etkisizleştirme ve önleme çabalarını da kırmak üzere, ve halkın öteki kesimlerini yanına almak için, ‘durum’u tüm açıklığıyla ortaya koyacak bir çalışma içinde olmasını, burjuva politikasına karşı kendi politikasını yapmasını, politik bir parti olarak daha güçlü biçimde örgütlenmesini gerekli kılmaktadır.

Son grevlerin bir diğer özelliği, Marx’ın daha 1860’larda işaret ettiği; kapitalist üretim tarzının, kapitalist ekonomik sistemin kapsamlı ve derinlemesine tahliliyle vardığı sonuçlar açısından da, -aralarında işçi sınıfının tarihsel devrimci rolü de olmak üzere- çok çarpıcı, açık ve görülebilir veriler sunmalarıydı. Bu grevler, henüz esas olarak üretimin belli bir sektöründe örgütlenmiş olmakla kalmalarına rağmen, işçi sınıfının kapitalist üretimin can damarlarını elinde tutan sınıf olduğunu; üretimin temel herhangi sektöründe kararlı ve etkin bir direnişinin, tüm öteki alanlarda da kapitalistlerin ve temsilcilerinin “çanına ot tıkama”sı için olanak, güç ve araçlarının artıp-genişlediğini; kapitalist ekonominin hemen tüm sektörlerini birbirine bağlayan ve iç içe geçmelerini sağlayan gelişmelerin ulaştığı bugünkü düzeyin, bu sektörlerden birinde başlayan bir direnişin diğer sektörleri etkileme olasılığını arttığını bir kez daha gösterdi. Grev nedeniyle Fransa’da 15 sanayi merkezinde hammadde eksikliğinin ortaya çıkması, Alman makinist grevinin Belçika’daki Audi işletmesinde ürün naklini aksatması, ulaşım ve iletişim işkollarıyla otomotiv-metal-kimya vb. işkolları arasındaki ilişkiyi ve yine bu sektörlerden birinde ya da birkaçında örgütlenecek bir genel işçi-emekçi grev ve direnişinin kapitalist ekonomiyi nasıl da “alabora edeceği”ni yeniden göz önüne getirdi.

Kapitalizmin, insanlığın ulaştığı “en son ve en gelişmiş toplumsal sistem” olmakla kalmayıp “değiştirilemez” ve “yıkılamaz” da olduğu yönündeki burjuva propagandası da, “işçi sınıfının toplumsal konumu ve rolünün değiştiği” ve “toplumsal devrimler döneminin miadını tamamladığı” söylemi de, işçi hareketinin son 30-40 yıllık süreçte yüz yüze geldiği sorunların henüz aşılamamış olmasını ve hareketin dağınıklığını dayanak alıyordu. “Endüstriyel dönemin sona erip bilim ve bilgi çağının başladığı” ve işçi sınıfının “üretici güç olmaktan çıktığı” yönündeki burjuva propagandasından beslenen ve proletaryanın kapitalist üretim sürecinde oynadığı devrimci rolünün, “üretimin merkezinde yer almaktan çıkması” ve “bileşiminin değişmesi” sonucu “temelden değiştiğini” vaaz eden sözde sosyalist görüş(ler) ise, bu burjuva, burjuva liberal propagandaya, “en sosyalist” mevziden güç veriyorlardı. Bunlara göre, kapitalizmin “kendini sürdürme dinamikleri”nin ‘proletaryanın saflarında yarattığı kriz ve dağınıklık’, onu “devrimci sınıf konumundan uzaklaştırmış”; “sanayi proletaryasının üretim içindeki rolünü önemsizleştirmiş”; ve bu da , “eski anlayışları, eski örgüt ve mücadele tarzlarını geçersizleştirmiş”ti!

Bu görüşleri Marx’ın dönemine kadar geriye götürerek, “işçi sınıfının tarihsel devrimci rolü” üzerine Marx’ın tahlillerini sözüm ona yanlışlayanlar da hayli kalabalıktılar. Tekelci sermaye cephesinden ve kapitalizmi aklama çabası içinde, işçi sınıfı ve eylemine doğrudan saldıranların, proletarya ve emekçileri teslim almak üzere sürdürdükleri “sınıfların ve ideolojilerin tarihe karıştığı” iddiası, burjuvazinin doğrudan-açık saldırısı olmakla kalmamış, hedeflediği yönde, liberal sağ ve ‘sol’ oportünist-Troçkist çevrelerle aydın kesimlerinin saflarında da önemli sayıda müttefik bulmuş ya da yaratmıştı.

Bu ikincilerinin, kendilerine has olmayan özelliği, ‘sureti haktan görünerek’, işçi sınıfı ve devrimci eyleminin “başarılı olması için çözüm arama” gerekçesiyle onun ve ileri kesimlerinin saflarında umutsuzluk ve dağınıklık yaratmaya çalışmalarıydı. İşçi sınıfının ileri kesimlerinin kolaylıkla görüp anlamakla kalmayacağı, politik taktik, örgütlenme ve mücadele çizgisini belirlemede kaçınılmazlıkla dikkate alacağı toplumsal gelişme ve değişmeleri, proletaryanın, üretim sürecindeki konumu ve üretim araçlarının mülkiyetinden arınmış olmasıyla belirlenen devrimci rolünün inkarı için, “kanıtlayıcı” dayanak olarak kullanıyorlardı. Gerekçeleri, “durumun artık eskisinden farklı olduğu”; “büyük bir işçi hareketinin ve grevlerinin olmadığı; sanayi işçileri kitlesinin küçüldüğü, fabrika işçisinin hareket içindeki konumunun zayıfladığı ve hizmetler işkolunun en yaygın ve güçlü sektör haline geldiği vb.” idi. Bu “durum” ya da gelişmelerden çıkardıkları sonuç ise, işçi sınıfının, 19. yüzyılın ve 20. yüzyılın ilk yarısının ve hatta 1970’li yıllara gelen dönemin işçi sınıfı olmaktan çıktığı ve toplumsal rolünün de “önemsiz” denilebilecek düzeye gerilediğiydi.(!)[4]

İşçi sınıfının kendisi için sınıf olarak toplumsal devrime önderlik etmesinin, üretim sürecindeki konumunun değişmesi nedeniyle olanaksızlaştığı yönündeki burjuva liberal, sözde sosyalist teori(ler), önemli oranda hareketin geriye düşüşünden ve dağınıklığından, burjuvazi karşısında yaptırımcı bir güç gösterememesinden güç almaktaydı(lar) ve bu teori(ler) şurada burada hız kaybetmekle birlikte hayli kalabalıklaşmış “yenileşmeci” aydınlarla politik-örgütsel çevreler tarafından savunulmaya devam ediyor.

Bu burjuva ve sözde sosyalist teoriler kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı değişiklikleri dayanak edinmelerine rağmen, bu değişikliklerin ‘ruhu’na aykırı bir içeriğe sahiptirler. Böyledir, çünkü; kapitalizmin, toplumu asıl olarak burjuvazi proletarya halinde iki temel sınıf olarak bölmesinde herhangi kesinti söz konusu olmadığı gibi, proletaryanın devrimci özne olmasını belirleyen, üretim araçlarının kapitalist mülkiyeti ile üretimin toplumsal karakteri arasındaki temel çelişmeyi ortadan kaldıracak ya da zaafa uğratarak belirsizleştirecek bir gelişme de söz konusu değildir. İşçi sınıfı, üretimin merkezinde yer almaya, temel üretici güç olmaya devam etmektedir ve dahası, üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun ve arındırılmış duruma getirilenlerin saflarına atılmasıyla safları giderek büyümektedir. Bir kısım ileri kapitalist ülkenin kendi proletaryası ve emekçilerini sömürmeye ek olarak sömürge ve bağımlı ulusların kaynaklarını yağmalayarak elde ettikleri kaynaktan “verdikleri”yle semiren işçi aristokrasisinin -yeni bir olgu olmamakla birlikte- büyümesi ve hizmet işkolunun eskisiyle kıyaslanamaz büyüklükte genişlemesi, işçi sınıfının bileşimi üzerine inkarcı tezleri kanıtlayacak yenilikler değildirler. Daha da önemlisi, olgular bu zırva teorileri boşa çıkaracak şekilde, sınıfın toplumsal konumu ve onun tarafından belirlenen devrimci rolünün daha da güç kazandığını göstermektedir.

İşçi sınıfı, yeni kesimleri kapsayarak genişlemiş ve büyümüş, eski dönemlerin köylü toplumları kentli olma yönünde büyük ve ciddi değişim göstermişler, bunların bağrında kapitalizmin gelişmesi sonucu eskinin yüz milyonlarca kır emekçisi ya da küçük mülk sahibi, kentli “alt sınıflar”a katılmışlar, bunların önemli bir kesimi proleterleşmiştir. Dünya nüfusunun yarıdan fazlası ücretli emekçi durumuna gelmiş; Çin, Hindistan, Türkiye, Brezilya, Meksika, Kore gibi ülkeler önemli proletarya ülkeleri arasına katılmışlardır.

Kapitalist merkezileşme ve sermaye yoğunlaşması, bilim ve teknikteki gelişmeler ve teknolojik yenilenmeler sonucu bir kesim işgücü üretim dışına atılmasına rağmen, esnekleştirme-taşeronlaştırma-özelleştirme uygulamalarıyla işçilerin fabrika ve sanayi komplekslerindeki bir arada oluşları bir ölçüde parçalanmasına karşın, üretken emeğin alanı genişlemiş; yeni iş alanları/işkolları ortaya çıkmış; işgüçlerini satarak artı değer üreten işçi sayısı artmış, proletaryanın saflarına, kır ve kent küçük burjuvazisi ve hatta orta burjuva kesimlerden katılanların kitlesi daha da büyümüştür. Bu gelişmeler, emek-sermaye ilişkilerinde, işçi sınıfının konumunu nesnel olarak güçlendirmiş, toplumsal değiştirici ve dönüştürücü rolünü büyüterek daha etkili hale getirmiştir.

İşçi sınıfının devrimci özne olması durumunun sona erdiği yönünde geliştirilen sağ ve sol burjuva, burjuva liberal görüşler, işçi hareketinin ağır saldırılar altında geriye püskürtülmesi ve sendikal-politik örgütlenmesinin parçalanmasından hareketle ve öznel alana ilişkin veriler üzerinden nesnel durum ve gerçeklerin -hem de esastan- değiştiğini veya değişebileceğini vazetmektedirler. Olgular ise, işçi sınıfının, burjuvazi ve emperyalizm tarafından geriye atılmasının tüm sancılarını en yoğun yaşadığı dönem(ler)de dahi, tarihsel devrimci rolünü oynamayı sürdürdüğünü gösteriyor. Son bir-bir buçuk aylık süreçte ve farklı ülkelerde ortaya çıkan grevler, sınıfın rolü ve eylemi bakımından bir aykırılık oluşturmamakla birlikte ve grevlerin sosyal-politik ve iktisadi sonuçlarından bağımsız olarak, bu teorilere, bizzat işçi sınıfı tarafından verilmiş pratik bir yanıt da oluşturmaktadırlar.

Burjuva, burjuva liberal teorisyenlerin toplumsal yaşam ve ilişkileri insan iradesiyle yönlendirilebilir ve fizik-kimya, mekanik yasalarınca kurgulanabilir türden dogmatik sınırlamalara tabi tutan anlayışları, en geri durumunda olmasına rağmen, işçi hareketinin kendi talepleriyle sermaye karşısına çıkarak durumunu düzeltme ve haklarını koruyup geliştirme tutumuyla (toplumun ezilen diğer kesimlerinin de desteğinde) yol almaya çalışmasında görüldüğü üzere, bizzat sınıf mücadelesi pratiği tarafından boşa çıkarılıyor. İşçi sınıfının çeşitli ülkelerdeki hak mücadelelerinin gösterdiği, burjuvazi ve emperyalizmin, işçi sınıfının saflarında bölünmeler yaratarak hareketini etkisizleştirici politikalarına rağmen, kapitalizmin eski-yeni sektörlerine çekilen yeni yüz milyonlarca işçiyle safları genişleyen proletaryanın devrimci sınıf rolünde öze ilişkin bir değişiklik yaratmayı başaramadığı; buna rağmen, elindeki olanakları, bu iki ana toplumsal sınıf arasındaki mücadelenin gelişme seyri, düzeyi ve hızı üzerinde kapitalistler yararına etkide bulunan bazı sonuçları, bu görüşün egemen olması için daha etkili tarzda kullanmayı başardığıdır.

Gerçek o ki, işçi hareketinin dağınıklığı, geriliği ve diğer tüm zaaflarına rağmen, kapitalist emperyalizmin, uluslararası alanda dünya topraklarını devrime hazır hale getirmesi bakımından bugün koşullar daha da olgundur. Artık kapitalist zincirin halkası olmayan bir ülke hemen hemen yok gibidir. Kapitalist gelişme, tüm ülkelerin kırını önemli oranda -kuşkusuz değişen ve değişik süreçlerde- çözmüş, dünya proletaryasının saflarına yeni yüz milyonlarca işçinin ‘sürülmesi’ni sağlamıştır. Üretim ve sermaye yoğunluğu artmış, merkezileşme, az sayıda büyük tekelin geniş alanlara hakim olmakla kalmayıp, birden fazla ülkede üretim yapacak hale gelmesiyle daha da gelişmiş, farklı sektörler birbirleriyle daha fazla iç içe geçmiş, böylece devrimin maddi toplumsal koşullarının olgunlaşması ilerlemiş, devrimin toplumsal temelleri güçlenmiştir. İşçi sınıfı, gerek eski köylü toplumlarının kapitalist gelişmenin girdabına kapılarak çözülmesiyle, gerekse yeni iş kollarının ortaya çıkmasıyla nicel olarak çoğalmış, ancak bununla kalmamış, bilimsel teknik ilerlemelerin ve toplumsal gelişmenin sağladığı olanaklar sonucu, burjuvazi tarafından geliştirilen tüm engellemelere rağmen daha ileri, daha bilgili, daha aydın işçi kuşaklarının ortaya çıkması nedeniyle, sermayeye karşı mücadelesinin bir devrimle sonuçlanması için nesnel ve öznel olanakları artmış/genişlemiştir. Bugün daha eğitimli, mücadele araçları çoğalmış ve çeşitlenmiş bir proletaryadan söz etmek mümkündür.

Bütün bunlar,

a) Bir işkolundaki işçi-emekçi mücadelesinin etki sahasını genişletmiş, harekete geçirici rolünü artırmıştır;

b) Bir ülkedeki mücadelenin uluslararası etki gücünü artırmış ve genişletmiş; kendi sınıfının çıkarları için mücadele olanaklarını genişletmiştir. “Cahil sürü” olarak aşağılanan proletaryanın eğitimli kesimlerinin büyümesi, üretim ile eğitim arasındaki ilişkinin kapitalist kâr ve çıkar gereği daha da genişlemesi, burjuva amaç ve iradeye rağmen, sınıfın kendi çıkarlarının bilinciyle mücadeleye atılması ve kendiyle sömürücü sınıf burjuvazi ve devleti arasındaki ilişkinin kavranması açısından olanak genişletici bir rol oynamıştır.

c) Emek gücünü satarak yaşamını sürdürenlerin saflarına itilen öğretmen, sağlıkçı, mühendis vb., toplumun öteki kesimlerinden gelenlerin sayısal oranı büyümüş -sınıfın saflarına küçük burjuva ideolojik etkiyi taşıma riskine rağmen-, safları genişleyen ücretli emekçilerle işçi sınıfının toplumsal rolü ve konumu güç kazanmış, işçilerle birlikte sermayeye karşı direnecek emekçilerin safları daha da genişlemiş ve büyümüştür.

Son grevlerin, hareketin henüz geri bir düzeyinde dahi yeniden kanıtlayarak gösterdikleri bunlardır. Kuşkusuz, işçi sınıfı ve emekçilerin sermayeye karşı mücadelesi, bugünün koşullarında, bu koşulların ve ilişkilerin etkisi altında gelişecek, onlar tarafından etkilenen yeni biçimler ve tarzlar üzerinden ilerleyecektir. Ve Marksizm, bir eylem kılavuzu olarak, bu yeni durum ve koşulların somut irdelenmesiyle proletaryanın uluslararası devrimci deneyiminin sonuçlarını birleştirerek, onun yolunu aydınlatmaya devam edecektir.

Sınıf hareketinin öznel alana ilişkin zayıflıklarından ve işçi ve sendikal hareketin zayıflığı-dağınıklığından hareketle, onun, kendi sınıfsal varlığının “inkar”ını da kapsayarak, kendisini sadece sömürü nesnesi sayan kapitalizmi tasfiye ederek yeni bir toplumsal sistem (sosyalizm) kurma konumundan ve rolünden uzaklaştığına ve bu olanağı yitirdiğine “delil” gösterenler, burjuvazinin dayattığı ihanet odağında konumlanmaktadırlar. İşçi sınıfı ve emekçi hareketinin zayıflıklarının ve dağınıklık ve geriye düşüşünün giderilmesi mümkün olduğu gibi, bunun için imkanlar genişlemiş, fazlalaşmış ve daha da olgunlaşmıştır. İşçi sınıfının toplumsal devrimci rolünü ve kapitalist toplum içindeki sınıfsal konumunu inkar anlamında “realize etmek” ve devrimci özneden söz edildiğinde, buna karşı olmak üzere, “ezilmiş ve dışlanmışlar”ın cephesini öne çıkarmak, sermayenin cephesine, liberal soldan verilmiş bir destek olmaktadır. İşçi hareketinin bugünkü sorun ve zayıflıklarını, bizzat sınıfın kendisine karşı burjuva anlayışı çerçevesinde kullanmaya soyunanlar, proletaryanın devrimci rolü sorununu, “hangi sınıftan olursa olsun özgürlükçü insanların bir araya gelmeleri”ne indirgeyenler, “bütün insanlar”ı, “sosyalizmin öznesi”[5] sayanlar, sosyalizmi, “insanlar arasındaki her çeşit eşitsizliğe karşı çıkış” türünden burjuva ufkuyla sınırlı bir “proje”ye indirgeyenler,  farkında olsunlar/olmasınlar, burjuvaziye hizmet etmektedirler.

İleri proletarya ve emekçiler, bugünün zorluklarını aşacak çözüm ve araçları yine hareketin kendi ‘cephaneliği’nden; tarihsel önemdeki deneyimlerinden çıkaracak, sınıfın ve emekçi müttefiklerinin birleşik mücadelesinden başka bir yol ve gücün önünü açma olanağına sahip olmadığını görerek devrimci uyanışını sürdürecek ve kapitalizmin çanına ot tıkayacak eylemini geliştirecektir. Olguların ve şurada burada ortaya çıkan lokal ya da daha birleşik mücadelelerin gösterdiği ve yeniden kanıtladığı budur. Ve bu durum, sınıfın ileri kesimleriyle devrimci sınıf partilerinin sorumluluklarını artırmaktadır.


[1] Telekom grevinin kararlılıkla sürdürüldüğü bir dönemde, Çukurova’da 50 bin tarım işçisinin, toprak sahiplerinin, üzerinde anlaşma sağlanan ücretleri ödememeleri üzerine giriştikleri protestoyla PETKİM işçilerinin özelleştirmeye karşı mücadeleyi sürdürme yönündeki açıklamaları, yine tüm olumsuz etkenlere rağmen Akyıl işçileriyle Novamed işçilerinin süren direnişleri, emekçi hareketine hakim olan durgunluk durumunun kırılmakta olduğuna işaret eden gelişmeler olarak alınabilir.

[2] Paris’te 70 bin, Marsilya’da 60 bin, Toulouse’ta 30 bin, Lyon’da 15 bin, Grenoble’de 15 bin, Rouen’de 18 bin, Rennes ve Bordeaux’ta 25’de bin, Nantes’te 20 bin, Strasbourg’da 10 bin, Caen’de 20 bin, Havre’de 15 bin kişi sokaklara çıktı.

[3] Bu yazı kaleme alınırken, ajanslar, Macaristan’da demiryolları başta olmak üzere, toplu ulaşım ile sağlık ve eğitim alanlarında işçi ve emekçilerin greve gittiklerini, çiftçilerin de ülke genelinde çok sayıda karayolunu ulaşıma kapatarak grevci işçilere destek verdiklerini; Japonya’daki Amerikan üslerinde çalışan 16 bin Japon emekçisinin, üslerde çalışan her bir emekçinin ücretinden aylık yüzde on kesinti yapma ve çalışanların İngilizce seviyelerine göre verdiği artı ücreti kaldırma yönündeki hükümet planını proteste amacıyla greve başladıklarını ve Rusya demiryolu çalışanları sendikası (RPLBG) Başkanı Evgueni Koulikov’un, demiryolu emekçilerinin ücret artışı ve çalışma koşullarında iyileştirme talebiyle 28 Kasım’dan başlayarak greve gideceklerini açıkladığını bildiriyorlardı.

 

 

[4] Bu anlayışlar, işçi sınıfı ve onun ileri kesimleri içinde ciddi tahribatlara neden oldular; sınıf hareketinde mücadeleden geri çekici ve mücadele azmini zaafa uğratıcı bir rol oynadılar. Sınıfın devrimci partisi ve yayın organlarımız, işçi sınıfının toplumsal konumuyla bağlı tarihsel devrimci rolüyle hareketinin geçici zayıflıkları, dağınıklığı ya da nispeten daha örgütlü-derli toplu oluşu arasındaki ilişkiyi tersten kuran ve işçi sınıfının toplumsal kurtuluşun öznesi olmaktan çıktığını vaaz eden sağ ve sol oportünist ve liberal görüşlerle her zaman mücadele etti. Esas olan ile tali olanı; belirleyici olan ile bağlı olanı hem yer değiştirerek hem de laf kalabalığı içinde belirsizleştirerek, burjuvazi ve sermayenin politikalarına bağlanan “eski-yeni sol” çevrelerden aydın ve politikacıların bu saptırmalarını, işçi sınıfının gündemine bağlı olarak ortaya koymaya çalıştı. Bu bakımdan, konuya ilişkin olarak burada söylenenler, Özgürlük Dünyası’nın çeşitli makalelerinde daha önce bazı yönleriyle belirtilenlerden büsbütün farklılık göstermemekle birlikte, önümüzdeki dönem tartışmaları için, bir konu başlığı olması yönünden de önem taşımaktadır.

 

[5] İşçi sınıfının davasının, insanın sömürü ve baskıdan kurtulması davası olarak bir insanlık davası sayılması, insanlığın sınıfsız ve sömürüsüz ‘altın çağı’na ulaşmasını öngören bir dava olması, sosyalizmin tüm insanlar tarafından gerçekleştirilebilir bir “proje” olarak gösterilmesi görüşünü haklı çıkarmaz. Bu yöndeki “orta yolcu” ya da “yenileşmeci” görüşler, bilinç bulandırıcı burjuva (ve liberal) görüşlerdir.

kapitalist ‘yeniden yapılanma’, emek değer teorisi ve birikim yazarlarının çarpıtmaları üzerine

BİRİKİMİN HER YANI DÖKÜLEN YAMA TUTMAZ TEORİSİ

Her yanıyla delik-deşik ve yama tutmaz bir “teori”yle karşı karşıyayız! Üretken olan ve olmayan emek tanımını, emeğin sermaye ile değişilip değişilmediği esası üzerinden değil, ama teknolojideki gelişme, “bilişim ve iletişimdeki ilerleme”, bilgisayar kullanımının yaygınlaşması, “marka-imaj-zevk-reklam-kamuoyu oluşturulması vb.” üzerinden ve “coğrafi uzaklıkların önemsizleşmesi”, “ulus devlet sınırlarının aşılması” bağlantılı belirlemeye çalışan Birikim yazarlarıyla Deleuze, Foucault, Negri gibi teorisyenlerin Marksizme karşı cephe açmalarının nedeni, Marx’ın teorisini anlamadaki “kifayetsizlikleri” değil, sanayi toplumunun aşıldığı, nesnel koşulların değiştiği yeni bir toplum ve “yeni bir ekonomi”nin ortaya çıktığını varsaymalarıdır. Bu oportünist görüşler birkaç başlık altında irdelenebilir.

1) “ÜRETİM STRATEJİLERİ”YLE EMEĞİN KARAKTERİ ARASINDA KURULAN “BELİRLEYİCİ” BAĞ

Üretim stratejileri”ni, üretimin ve ürünün bir, birkaç ya da birçok ülkede gerçekleştirilip-gerçekleştirilmemesiyle bağlı olarak ele alan Birikim yazarları, üretimin “ulusal sınırlar içinde” ya da uluslararası alanda yapılmasını; merkezi ya da parçalı; esnek ve kuralsız olmasını; bilim ve teknolojiden yararlanma düzeyini, emeğin üretken ya da üretken olmayan emek olmasını belirleyici durum, değişim ve gelişme olarak değerlendirmekte; emeğin kapitalist üretim tarzı içindeki işlevini sermaye ile girdiği ilişkide arama yerine, üretim yöntemleri ve sahaları üzerinden belirlemeye girişerek, bu temel ilişkinin muhtevasını görünmez hale getirip bulanıklaştırıyorlar. Kapitalist üretim tarzını, içerdiği temel çelişki üzerinden kendisiyle değil, uygulanmasında kullanılan araç ve yöntemleri öne çekerek, onlar üzerinden ve onların uygulanış ve kullanılış şekillerini esas alarak “irdeleme” gibi bir ‘maraz’la maluldürler!

Üretim stratejileri”ni, “kapitalist birikim modelleri”yle bağlantılı, dahası bu modellerle özdeşleştirerek ele alan bu yazarlar da, ‘kapitalist birikim’den söz edildiğinde anlaşılması gerekenin emeğin sermayeye dönüşümü –emek gücünün sermaye üretmesi– olduğunu elbette biliyorlar. Kapitalist birikim, değişim değeri üretimiyle gerçekleşir; temel koşulu budur! Üretim, ister “merkez”de –B. Avrupa, ABD, Japonya vb.–, isterse “çevre”de –Çin, Hindistan, Doğu Avrupa, Brezilya, Türkiye, Meksika, Kore vb.– yapılsın; sermaye ve birikimi, emek-gücü sömürüsünü; emeğin, değerinin üzerinde bir fazla üretmek amacıyla ve üretken emek olarak sermaye ile değişime girmesini gerektirir. Kapitalist üretimin “merkezi ülkeler”de mi, “çevre”de mi; “Fordist” ya da “esnek” yöntemlerle mi, daha az yoksa daha uzun sürede içinde mi gerçekleştirildiği, bu üretimin artı-değer üretimi olması gerçeğini değiştirmez.

Emeğin karakteriyle “üretim stratejileri” arasında belirleyen-belirlenen ilişkisi kuran Birikim yazarlarıyla ağababa teorisyenleri, “mekanik üretim teknolojisi” diye sözüm ona hafife aldıkları “Fordist merkezi üretim stratejileri ve birikim modelleri”nin “aşıldığı”nı “iletişim ve bilişim teknolojileri”ndeki gelişmeyle kanıtlamaya çalışmakta; bilim ve teknolojideki gelişmelere temel teşkil eden birçok buluşun kapiatlizmin “ilerici” döneminde gündeme getirildiğini görmezden gelmekte; makineli modern kapitalist üretimi ve Fordist üretim yöntemini teknolojiden yoksun göstermektedirler.

Makineli üretim, elbette 19. yüzyılda 18. yüzyılda olduğundan; 20. yüzyılda ise, 19. yüzyılda olduğundan daha ileri teknikle; makinenin daha komplike ve gelişmiş düzeneğinin kullanılmasıyla, daha ileriden ve kapitalist yararına verimi ve kapasite kullanımını artıracak biçimde; işçiyi mutlak ve nispi artı-değer üretimine daha fazla zorlayacak yöntemlerle gerçekleştirildi. İşçinin makinenin basit eklentisi haline gelmesi, kurulu düzeneğin hareketiyle uyumlu olmaya zorlanması, bu uyum sağlanamadığında da üretimin dışına atılması, “klasik kapitalizm”de de, emperyalizm koşullarında da, onun bugünkü düzeyinde de, kapitalist üretim tarzının “yasa gücünde”ki özelliklerinden biridir. Başlıca kapitalist ülkelerde, üretimin yeniden düzenlenmesi, fabrikaların ya da bazı bölümlerinin ucuz işgücü alanlarına taşınması, bazılarında teknoloji üretimine ağırlık verilmesi gibi nedenlerle, önceleri merkezlerde yoğunlaşmış durumdaki sanayi işçilerinin, “çevre”ye, taşraya doğru sürülmeleri ya da yayılmaları, “günümüz kapitalizmi”ne has olmayan, artı-değer üretimini artırma ve rekabette önde olma kapitalist amacıyla bağlı özelliğidir. “İletişim ve bilişim teknolojileri”ndeki gelişme, olsa olsa, işgücünün bu “sirkülasyonu”na ivme kazandırmış; emek-gücünün kendi için ‘yararlı’ emek zamanı süresini düşürerek, kapitalist için emek zamanını daha da artırmıştır. Ancak bu gelişme, genişleme/bölünme ve sirkülasyonun, “merkezi üretim stratejileri” ve “birikim modelleri”ni geçersizleştirip üretken ve üretken olmayan emek ayrımını ortadan kaldırma gibi bir özelliği yoktur/olamaz.

II) ÜRETİMİ MEKÂNSIZ, FABRİKAYI ÖNEMSİZ GÖSTEREN DAYANAKSIZ UYDURMA

Birikim yazarlarının Marksist teoriye “itiraz”larından biri de, bu teoride üretimin, artı-değer sömürüsünün ve sınıf mücadelesinin “fabrika merkezli” irdelendiği üzerinedir! Onlar, “artı değer sadece fabrikada çıplak emeğin sömürülmesiyle üretilmez, günlük hayatın tamamı sömürü alanına dönüşmüştür; artık değer toplumsal dil ve gündelik ilişkiler içerisinde üretilir, hayat işten ibarettir” diye, sözüm ona “bilinememiş” olanı açığı çıkarma iddiasındalar. Bu iddia, Marksistler bir yana, Merkantilistler ve burjuva liberalleri için dahi ileri sürülemez. Ama, Birikim yazar(lar)ı, “çamur at izi kalsın” mantığıyla hareket ettiklerinden olacak, böylesi dayanaksız iddialarla ortaya çıkabilmişlerdir.

Marx ve Engels’in fabrika “dışındaki” birçok başka alanda da artı değer üretildiğine işaret ettikleri –üretken emek ve üretken olmayan emek üzerine bölümde bunların önemli bir bölümünü aktardık– çok sayıda paragrafı, Birikim yazarlarının görmezden geldikleri rahatlıkla söylenebilir. Marx, “Metada kapitalisti ilgilendiren”in, “ödediğinden daha fazla değişim değeri yaratılmış olması” olduğuna işaret ederken, değerin üretildiği mekanı değil, bizzat bu toplumsal ilişkiyi esas alıyordu. Kapitalist için önemli olan, elde edeceği kullanım değerinin, “ücret olarak ödediği emek zamanını daha fazla miktarda geri alıyor olması”dır. Kapitalist üretimde, fabrikanın tuttuğu yer, bu bakımdan, kuşkusuz merkezi öneme sahiptir. Artı-değer üretiminde mekanın değil, emeğin sermaye ile girdiği ilişkinin önemli ve belirleyici olduğunu; bu ilişkinin fabrikada, büroda, okulda, yayınevinde, matbaada, atölyede vb. yaşanabileceğini ayrıntılı tahlillerle gösteren Marx’ın kendisiydi. Fabrika ama, liberal solcu ve sözde Marksist yazarlarımız kabullenmeseler de, dün olduğu gibi, bugün de, kapitalist üretimin merkezi olmaya devam ediyor. İşçilerin aynı firmaya bağlı çok sayıda mekanda ve işyeri binasında üretim yapmaları, üretimin “esnekleştirilmesi”, organize sanayi bölgelerinin oluşturulması, işletmelerin bir bölümüyle ya da tamamen başka topraklara taşınması vb., fabrikanın üretimde tuttuğu merkezi önemi ve maddi meta üretiminin kapitalist üretimin ana kaygısı ve içeriğini oluşturması gerçeğini ortadan kaldırmamıştır. Belirleyici olanın emeğin maddi özellikleri ya da nerede kullanıldığı olmayıp, içinde gerçekleştirildiği toplumsal üretim ilişkileri olması, bunun başlıca nedenidir.

“İş” ve “işgücü”nün “geleneksel tanımları”nın “sorgulanması zorunluluğu”dan söz eden Birikim yazarları, Marx’ta artı-değer sağlayan üretimin “fabrikanın dört duvarı arasında” öngörüldüğü şeklindeki kendi yalanlarına ‘can simidi’ gibi sarılırlarken –sonuçta, üretim, şu ya da bu alanda, ama duvarlı-duvarsız bir mekanda yapılmak zorundadır–, “gayri-maddi üretim”i “duvar”sız alanda tasarlayıp tanımlamakta, Negri, Lazarato, Deleuze gibilerinin izinde yürüyerek, maddi üretimi, örneğin “kültürel-bilişsel içerik”, “zihinsel beceriler”, “yaratıcılık”, “el becerileri”, “işletmecilik becerileri” vb. ile ilişkisiz göstermekte; “günlük hayatın tamamı”nı “işten ibaret” sayarak, sözüm ona fabrikanın önemsizleştiğini ve merkezi önemini yitirdiğini kanıtlamış olmaktadırlar!

Birikim yazarlarıyla ağababaları, kuşkusuz, artı-değerin “sadece fabrikada çıplak emeğin sömürülmesiyle” üretildiğine dair bir belirlemeyi/vurguyu Marx’ın teorisinde gösterme olanağına sahip değildirler. Bu makalenin ikinci bölümünde –artı-değer üretiminin ele alındığı uzunca bölüm–, artı-değerin fabrika dışı alan ve ilişkiler içinde de üretilebildiğine dair çok sayıda örneğe yer verildi. Birikim (ve yazarları) aksini kanıtlayamazlar, ama, Marksizm’e kara çalmak amacıyla kullanmak için, “günlük hayatın tamamı”nın “sömürü alanına dönüştüğü”nü ileri sürerek, “kapitalizmin işçinin tüm zamanına hakim olması”nı, fabrikanın kapitalist üretim sistemindeki ve işçinin yaşamındaki yerinin önemsizleşmesinin kanıtı olarak gösteriyorlar.

Kapitalizmi ve kapitalist üretimi meta üretimi üzerinden değil ama “duygulanım” ve “hisler” üzerinden tanımlamayı, “bilişsel-iletişimsel gelişmeler”in zorunlu kıldığı gereklilik olarak gösteren Birikim yazarları, fabrikanın üretim içindeki yerinin “önemsizleşmesi”ni, böylece ve sözüm ona kanıtladıktan sonra, bu kez dönüp, onu üretim ve ekonomide “merkezsizleşme”nin göstergelerinden biri olarak alıyor; “merkezsizleşme”yi ise, “esnek üretim yöntemleri”yle açıklıyorlar. İletişim-ulaşım araçlarının gelişmiş olmasını ve üretimin uluslararası alanda gerçekleştirilmesi olanaklarının genişlemesini, üretim, tasarım, hizmet, sipariş işlerinin, ulaşım ve iletişimin “coğrafi engeller”i aşan gelişmesiyle “uluslararasılaşması”nı “merkezsizleşme”nin göstergeleri olarak alan bu iddia, olgu ve gelişmeleri, sermayenin çıkarlarını merkeze koyarak değerlendirmeye dayanmaktadır. Birikim yazarları, sermayenin artı-değer yaratma araç ve olanaklarını ya da bu amaçlı kullandığı gelişmeleri “emek dünyasının dönüşümü”nü sağlayan gelişmeler ve araçlar olarak gösteriyor, tekellerin üretim üzerindeki denetimlerini gizleyen “merkezsizleşme” senaryoları yazıyorlar. “Esnek üretim yöntemleri”nin, “açıklayıcı aktör” olarak baş köşeye oturtulduğu bu senaryoda, bu aktör, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi eğiliminin ve tekellerin hakimiyetinin en kesin alternatifi olarak sunulur! Senaryoya göre, tekelleşme aşılmıştır, tekellerin milyonlarca küçük işletmeyi çekip çevirerek, yutarak ve iflaslara sürükleyip yok ederek, hakimiyeti elinde tuttukları ve pazarlara hakim olma kavgası yürüttükleri, merkezileşmenin giderek güç kazandığı gerçeği geride kalmıştır. vb..

III) SÖMÜRÜYÜ GİZLEYEN BİR “NESNELEŞTİRME”: EMEKGÜCÜNÜN YERİNE “TOPLUMSAL FAALİYETLER”İN GEÇİRİLMESİ

Birikim yazarlarının bir diğer iddiası, “günümüz kapitalizmi”nin “üretime koştuğu şey”in “işgücü” olmayıp “toplumsal faaliyetler” olduğu şeklindedir. Bu iddia, en özlü deyiş ile emek-sermaye bölünmesini inkarın ifadesidir. Kavramlaştırma, sınıf ayrımını ve emek-sermaye çelişkisini yok saymakta, en hafifinden bulanıklaştırmaktadır. “Toplumsal faaliyetler”, tüm toplumsal güçleri, sınıf ve kesimleri kapsayacak “total” faaliyetlerdir. Toplumsal faaliyet, her türden toplumsal kesimin; burjuva ve proleterin, küçük üretici ve toprak sahibinin; polis gücü ve entelektüel eylemin ifadesi olarak da kullanılabilir; buna açıktır ve işçi sınıfının üretim sürecinde oynadığı temel önemdeki rol ile bunun tarafından belirlenen devrimci değiştirici sınıf özelliğini görmezden gelmektedir. Üretimi “toplumsal faaliyetler”in ürünü gösteren bu iddia, tüm toplumun işçileşmiş olması ya da emekgücü kullanımının gereksizleşmesi gibi, kapitalizm için ve kapitalizm koşullarında olanaksız olan, olanaksızlıklara dayalı bir iddiadır ve toplumsal maddi ürün üretimi olmaksızın insan ve toplum yaşamının olabileceğinin ileri sürülmesi kadar saçmadır. Birikim ve yazarları, “günümüz kapitalizmi”nin “toplumsal faaliyetler”i “üretime koştuğu” vaazıyla kapitalizmin emekgücünün sömürülmesine dayanan bir sistem olma özelliğinin üzerine kalın bir perde çekerek çelişkilerin görülmesini önlemeye girişmişlerdir. Bu iddia, emekgücü (işgücü) olmadan da kapitalist üretimin olabileceğini vazetmektedir. “Yeniden üretimin alanında değerlendirilen faaliyetler”le “toplumsal ilişkiler”in, “en temel ‘üretici güçler’ olarak (üretken/üretken olmayan ayrımını anlamsız kılacak şekilde)..” yeniden kurgulandıkları şeklindeki tamamen “kurgul” zorlama, maddi üretim ve üretken emekçilerin toplumsal işlevinin inkarını içermektedir. Kapitalist üretimin dolaysız hedefinin artı-değer üretimi olmasının, para sahibini, pazarda, “tüketildiğinde değer yaratan”, daha da önemlisi bizzat sahip olduğundan daha büyük değer yaratan meta arayışına sürüklediği; “kullanım değeri bizzat değerinin kaynağı olma niteliğine sahip” olan tek metanın ise emekgücü olduğu; onun sahip olunan ve meta üretimi sürecine katılan bedensel ve zihinsel yeteneklerin bütünlüğü olduğu gerçeğinin yerine “toplumsal faaliyetler” gibi nereye çeksen gider belirsiz ve bulanık bir öznesizliğin geçirilmesidir. “Kılavuz”ları kapitalizmin “maddi üretimden ziyade yeni emek ve değer biçimleri üretmeye yöneldiğini” ileri süren Deleuze’dir. Ama o, ‘karga’dan daha ileride bir kuş değildir!

IV) MADDİ META YERİNE “İMAJ”INI; MADDİ GERÇEĞİN VE İLİŞKİLERİN YERİNE KURGULARI GEÇİREN ZIRVA

Kapitalizmin, “yeni biçimi”nde, kullanıma hazır-bitmiş ürünlerin değil, “birleşik hizmetler, yaşam biçimleri, markalar, imajlar, ‘olay’lar ve ‘deneyim’ler satma”ya yöneldiği iddiası da diğerleri gibi saçmadır. Kapitalizmi “hizmetler, markalar, imajlar, ‘olay’lar ve ‘deneyim’ler satma”ya indirgeyen; onu maddi meta üretiminden soyutlayarak “ticari işlemler bütünü”ne eşitleyen; tasarım ve planı, ürünün kendisinden ve üretim eyleminden önemli gören bu mantık, “mavi/beyaz yakalı işçi ayrımı”nın gereksizleştiğini ileri sürmekle kalmamakta, işçilik tanımını da gereksiz ayrıntı saymaktadır. “Günümüz kapitalizmi”ni sanal kapitalizm olarak “tasavvur etmek”te, kapitalist üretimin meta üretimi; onun da ağırlıklı olarak maddi meta üretimi olduğunu, hangi biçiminde olursa olsun tüketicinin gereksinmelerini karşılayacak kullanım değeri üretimini; öyleyse “kullanmaya hazır” meta üretimini esas aldığını; bu olmaksızın kapitalist “biçim” ya da “yeni biçim”den söz edilemeyeceğini, bu bir yana, maddi üretimin, genel olarak üretimin ve yaşamın zorunlu koşulu olduğunu gözardı etmektedir. Delauze ve izleyenleri, demiri, kömürü, şekeri, tütünü, pamuğu, ipliği, kumaşı ve her tür giysiyi, ekmeği, sabun ve deterjanı, vb. vb.., “kullanıma hazır-bitmiş ürünler” kategorisinde; yazılım programlarıyla mühendislik işlemlerini ürün üretimi sürecinin parçaları, bilgisayarı üretim aracı olarak (aynı zamanda meta) görmemektedirler.

Birikim yazarlarının, “şimdiye değin ‘ekonomik değer’ atfedilmediği” ve “olsa olsa kültürel üretim alanının marjinal nosyonları olarak kabul edil”diği için(!) üzüntü duydukları ve “post Fordist kapitalizmin egemen ekonomik değer biçimleri” olarak gösterdikleri “sinerji, ‘gösterge değeri’, ‘marka değeri” kavramları, “ekonomik değer” olarak değil, ama ancak bu değere ilişkin yan kavramlar olarak “bir şey ifade eder”ler! “Sinerji”, “gösterge değeri”, “marka değeri” maddi ürün üretiminden bağımsız bir değer ifade etmezler. “İmaj”, bir şeyin, bir meta ya da “iş”in imajıdır; “marka” bir malın markasıdır; “Metalar” ile “imaj”, “sinerji”, “gösterge değeri” arasındaki bu ilişki, birincisinin ikincileri belirleme ilişkisidir ve bu da ikincilerin “egemen ekonomik değer biçimleri” olmaları olanaksızlığı demektir. Kapitalist üretim, doğrudan bireysel tüketim için kullanım değerleri üretmeyi değil, artı-değer yaratmak üzere değişim değerlerinin maddi özü ve taşıyıcısı olarak kullanım değerinin üretimine dayanır. Değişim değerine sahip kullanım değeri üretimi, değeri, üretiminde kullanılan metaların (emek gücü ve araçları) toplam değerlerinden daha fazla olan bir metanın üretimi demektir. ‘İmaj’, ‘marka’, ‘sinerji’ böyle bir meta değillerdir. Tasarım ve plan da bir işin, ürünün, eylemin tasarımı ya da planı olarak bir anlam taşırlar. Bu sonuca bağlanmayan tasarlama ve plan yapmanın somut-maddi ya da elle tutulur bir özeliği ve anlamı kalmayacaktır. Tüketime hazır ürünler ya da onların bir kısmı, bir başka ürürün hammaddesi veya üretilmesinin aracı olarak da işlev görebilirler. Üzümün şarap, pamuğun iplik için hammadde oluşu gibi. İşçi, emek sürecinde (üretim süreci), “emek araçlarının yardımı ile” üzerinde çalıştığı malzemede “başlangıçta tasarlanan” değişikliği meydana getirir. Tasarlananın “tasarım” olarak kalması durumunda, “tasarlamak” için bir emek harcanmış olmakla birlikte, kullanım değeri olarak ürün meydana getirilmediği sürece, ortada üretilmiş bir meta olmayacaktır. “İmajve sinerji” ise, ürün değil, “sanı”dırlar. Ürün değeri açısından belirleyici özellik göstermez, ancak, ticari dalaveralarda kar kitlesini yükletici “etki” şeklinde rol oynayabilirler.

“Amerikan yaşam tarzı” propagandacılarına güç verecek şekilde, ürün tasarımı ve sunumunu yücelterek, propaganda “sektörü”ne ‘başat’ işlev yükleyen Birikim ve yazarları, Apple marka ürünlerin kutusunun üzerinde “Designed in California” (Kaliforniya’da tasarlanmıştır) yazmasını, onun bir “yaşam biçimi” olarak kabullenilmesini gerektirdiğini, bilgisayar ya da başka bir ürünün nerede, hangi üretim safhalarından geçerek üretildiğini önemsizleştirdiğini ve “kapitalistin sattığı malın değerini nasıl sunduğunun, hangi değer biçimine vurgu yaptığı”nın, egemen değer biçimi yönünden belirleyici hale geldiğini vazederek, kapitalistin, ürün tanıtımına yönelik çabalarını (reklam) öne çıkarmakta, “gösterge” ve “imaj”ı, ürünün ancak somut-tüketilebilirlik gereksinimi karşıladığı zaman kullanım değeri olarak bir değer taşıyabileceği gerçeğinden kopararak, meta yerine “imaj”ını koyuyor; tasarımı üretim sürecinin dışında ve metaın üretimi için harcanan emek değeri önemsizleştirecek etkinlikte öne çıkararak, onun yerine ürünün nerede tasarlandığı ve markasını geçiriyorlar.

Birikim yazar(lar)ı, iletişim araçlarıyla ekonominin diğer tüm sektörlerinin ilişkisini,”bilişsel-iletişimsel süreçler” olarak kategorileştiriyor, “medya ekonomisinin kurucu ögesi” olarak gördükleri “reklam mekanizması”nı, seyircinin “medya tarafından kapitaliste satılan bir mal” olmasının aracı sayıyor, bu ilişkide, “iletişim sürecinin aktif öğesini oluşturan” izleyicinin, “seyretme emeği” aracıyla “zihinsel ve toplumsal bir emek süreci”nden geçtiğini; böylece, “kapitalist üretime içkin” bu “aygıt” üzerinden seyretme faaliyetinin işçinin “boş zamanı”nı (işten arta kalan zamanı) “emek sürecine dönüştürerek” kapitalizmin hizmetine sokup, “kapitalist ilişkilerin üretildiği bir zaman haline” getirdiğini belirterek, “bu sürecin seyretme faaliyeti dolayımıyla emek süreci olarak sürekli kapitalist ekonomik üretim döngülerine dahil olduğu”nu; “doğrudan üretime koşulan emek ile seyircinin emeği arasındaki fark”ın, “ilkinin ücrete mukabil olması, ikincisinin ise bir de üstüne para veriyor olması”ndan ibaret olduğunu söylüyorlar. Önce,”reklam mekanizması” aracıyla seyircinin “iletişim sürecinin aktif ögesi” haline gelerek “dikkat ekonomisi”nin üretilmesine katıldığını; seyirci “ilgisi”nin “reklamcı tarafından kapitaliste satılan bir mal olduğu”nu; izleyicinin “iletişim sürecine etkin katılımı”yla “zihinsel ve toplumsal bir emek sürecine katılmış olacağı”nı vazederek işi saçmalığa vardırıyor, ardından çark ederek “gayri maddi emek…” kavramı etrafında tartışılanın “şu iş kollarında gayri-maddi emek var….” demek olmadığını ve kasıtlarının “emeğin içinde yer aldığı toplumsal ilişkilere” işaret etmek olduğunu söylüyorlar. Yüzleri kızarmayacak kadar pişkindirler: “seyretme emeği”ni, “malların ve servislerin tüketimi” ve sermayenin işçinin “dünyası”na hakim olması; işçinin tüm “boş zamanı”nın kapitalist hegemonyanın ideolojik yeniden üretimi için değerlendirilmesi ve ideolojik-politik yönlendirilmesini de meta üretimi süreçleriyle birebir çakışır göstermekte; “reklamın alıcısı” işçinin, bir şey üretmediği, olsa olsa üretim sürecinde elde ettiği ücreti(işçinin geliri)nden harcayarak reklamı yapılan metaı satınalma yönünde bir eğilim içine girdiğini gözardı etmektedirler.

İşçinin, “seyretme faaliyeti”yle herhangi değer üretmediğini, burjuva alışkanlıklarının, modanın, “zevkler”in iletişim araçlarıyla emekçinin evine ve yaşamına taşınmasının bu yönde bir eylem ve eğilimin etkeni olsa dahi, emekçinin zihni ve fiziki emek harcayarak ürettiği herhangi metaın olmadığını yok saymaktadırlar. Oysa, seyretme süresi, üretim sürecinin içinde-devamında yer almaz; bu süre üretim eyleminin gerçekleştirildiği bir süre değildir. “Seyretme faaliyeti”, emekçinin çalışmadan artakalan zamanın bir kesimini kapitalist ideolojik üretim süreci olarak işçiden çalmasına işaret etmekle birlikte, bu sürecin sonunda yaratılmış ve değişim değeri karşılığı olan bir kullanım değeri; bir meta ortaya çıkmaz. İşçi şayet reklamdaki metaı satınalacak güce sahipse, ve bu bir ihtiyaç ise, daha önce kendisi ya da sınıfından başka birilerinin ürettiği üründen satın alacaktır. “Seyretme faaliyeti”nin gerçekleştiği süreçte –yazarlar buna ‘emek süreci’ diyorlar– işçi ne reklamı, ne reklam edilen metaı üretmez; satınalma, işçi açısından üretime değil tüketim amaçlı değişime tekabül eder. “Seyretme faaliyeti”nin, “üstüne para verilen üretim süreci” olabilmesi için, bu süreçte maddi ya da gayri maddi bir üretim olması gerekir. Seyretme eylemi, emekgücünü meta değişimine yönlendirme açısından da bir genellik göstermez.

VI) “GAYRİ MADDİ ÜRETİM”E “BAŞATLIK” VEREN GAYRİ CİDDİ TEORİ

Birikimci yazarlar, “endüstri sonrası ekonomi” ile “gayri-maddi üretim” arasında, bir “içerilme”-“mevcut olma” ilişkisi kurarak, “görsel-işitsel ürünler, reklam, moda, yazılım üretimi, fotoğraf, kültürel faaliyetler ve diğerleri”ni bu “ekonomi”nin; “endüstri ve toplum”un ürünleri-belirteçleri olarak gösteriyor; bu “gayri-maddi emek faaliyetleri”, “iş ve ‘işgücü’nün geleneksel tanımlarını sorgulama”nın zorunlu gerekçesi sayıyorlar.

Maurizzio Lazzarato’nun “gayri-maddi emek malların bilişsel ve kültürel içeriğini üreten emektir” iddiasını benimseyen Birikim yazarları, “malların kültürel içeriği”ni “daha önce iş olarak kabul edilmeyen faaliyetler serisi” alanında görüyor ve “sanatsal ve kültürel standartları tanımlama ve doğrulama, modalar, zevkler, tüketici normları ve daha stratejik olarak kamuoyu oluşturulması işleri”nin “üretilmesi” kategorisine sokuyorlar.

Birikim yazarlarının “standart tanımlama ve doğrulama”, “modalar, zevkler, normlar” ve “özellikle de kamuoyu oluşturulması” “işleri”yle hangi ürünler-mallar-metalar üretildiği sorusuna yanıtları yoktur. Standartların neyin üzerinden tanımlandığı veya belirlendiğini, hangi ürünlerin standartlarının belirlendiğini, zevklere hangi nesneler üzerinden ve hangi maddi olmayan araçlarla seslenildiğini, kamuoyunun “maddi olmayan” ne tür araçlarla oluşturulduğunu dikkate almamakta; belli malların –meta– ve belirli ilişkilerin norm ve standartları belirlediğini; bu belirleme ve bunlar etrafında yönlendirme olmadan zevk ve kamuoyu oluşumunun sağlanamayacağını görmemekte ve ikincil verilerin “gayri maddi” hikayesini anlatmaktadırlar.

Bu kategorileştirmede, işçi, emek gücünü kapitaliste, yaşamını sürdürmek için gerekli nesneleri temin etmesini sağlayacak bir fiyatla satan kişi olmaktan çıkarılmıştır. Birikim yazarlarıyla Lazarato, Hardt ve Delauze gibi liberal sol teorisyenler, barınakları, yolları, köprüleri, binek ve taşıma araçlarını, rayları, gıda ve içecek maddelerini, titreşimleri sese ve görüntüye çeviren araçları, elektriği ve enerjiyi “önemsizleşmiş ürünler” kategorisinde görmüş olmalılar.

Bu liberal teoride, “zihinsel” olan ile maddi olan; maddi üretim ile “esas olarak beynin çalışması”na dayanan üretim birbirine “dışsal” görülmekte; “iletişimsel, bilişsel, ‘dil’sel beceri ya da gereklilikler” 70’ler sonrasına ait “yeni olgular” olarak yer bulmaktadır! Kitaptaki bilgi, müzik eserindeki ‘tını’, bilgisayardaki ‘yazılım programı’, resimdeki renk ve ‘derinliği’, sesli-yazılı-görüntülü propagandadaki ‘ileti’, bu teoriye göre maddi olanla ilintisiz; üzerinde etkili olduğu ve çoğu durumda onun aracılığıyla taşındığı emeğin maddi unsurlarından soyutlanmış, salt “bilişsel” ve “gayri-maddi”dir! Bu teorinin başlıca iddialarından birine göre, “gayri-maddi emeğin hegemonik yükselişi”, o zamana değin el emeğiyle yapılan işlerin “zihinsel içerik kazanıp bilgi donanımı gerektirmeye başlaması”yla gerçekleşmiş; bu yeni biçim altında “üretim iletişimsel süreçlerle belirlendiği oranda dilsel ve toplumsal becerileri” gerektirir hale gelmiş, iş “birlikte üretime girebilme ve yürütebilme yetisiyle” tamamlanır olmuş; böylece, “bu dönüşüm toplumsal çelişkiyi yeniden formüle eder” duruma yükselerek “Taylorist modelin aksine” işçinin, “bir yandan kendini ifade edip üretime aktif olarak katılmakla yükümlü iken öte yandan hala bir emirkomuta zinciri içerisinde yer almak” zorunda kalmasına ve eti ve kemiğiyle sömürülen edilgen bir özne” olmaktan çıkıp “kendi sömürüsüne canla başla, aktif bir şekilde” katılan biri durumuna gelmesine yol açmıştır!

Bu görüşler, her şeyden önce, makinenin gelişmesi ve bilim ve teknikteki ilerleme ve üretim sürecine bunların uyarlanması, başka deyişle makineli üretimin giderek “mükemmelleşmesi” işçinin makineyle uyumlu çalışmasını zorunlu kılarken, onun salt “bir eklenti” olmakla kalmayıp mekanizmanın “falso yapmayan eklentisi” durumuna gelmesini ve bunun için en azından işin gereksindiği bilgi-beceri ve zihni yeteneği gerektirdiğini yok saymaktadır. Kapitalist üretim ve işbölümü, oysa, “insan organizmasının belli bir sanayi dalında hüner ve beceri kazanabileceği şekilde değişikliğe uğramasını ve özel türde bir emek gücü olabilmesini sağlamak için özel bir öğrenim ya da eğitim görmesini gerekli kılar.” Bu bir yana, başlıca sanayi dallarında; metal, demir çelik ve petrokimya alanında insan organizmasının pratik deneyim ve eğitim ile kazandığı “hüner ve beceri”nin ürünü olarak imal edilen ve üretim bandında canlı emek gücüyle koordineli çalışan otomatik aletler (robotlar) üretken emek ürünü olan makine düzeneğinin bir parçasını oluştururlar. Bağımsız zanaatkar olma durumundan çıkarak, metaların üretilmesi sürecinde, her biri “işlemin yalnız tek bir kısmını yapan zanaatçı topluluğu”nun “bir kapitalistin denetimi altında” bir işyerinde toplanmaları sonucu sağlanan “elbirliği”, bu zanaatkarların asıl zanaatlarını yerine getirme yeteneklerini yitirmelerinin yanı sıra, belli bir yönde yetenek geliştirmelerine de yol açar; insanlar amaçlarına uygun araçlar yapmak için bazı maddelerin mekanik, fizik ve kimyasal özelliklerinden yararlanırlar. Kapitalizm, bu gelişme ve arayışa, kendi sömürü araç ve olanaklarını geliştirme gereksinmesi üzerinden yanıt verir. Bilgisayarlar ve bilgisayar donanımlı makineler, bu mekanik, fizik ve kimyasal özelliklere sahip maddelerin birleşik araçları olarak ortaya çıkarak üretimde kullanılırlar vb., vb..

Kapitalist üretim, “doğası gereği”, emekgücünün kapitalist yararına mümkün en uzun süre, en verimli tarzda, en az ücret karşılığı kullanımını öngörür. İşçinin tüm zamanının (uyku zamanı hariç), tüm hayallerinin, arzuları, zevkleri, vb.’nin sermaye tarafından “ele geçirilmesi” ya da geçirilmek istenmesi, emeğin sömürülmesi temel olgusu üzerinden belirlenen kapitalizmin gerçeğidir ve makinenin, iletişim, ulaşım araçlarının, bilgi ve teknolojinin gelişmesiyle bu durum yoğunluk kazanmış ve ağırlaşmıştır. İşçinin fabrikada, atölyede, büroda ya da ulaşım işletmelerinde çalışıyor olması, bu ilişkinin niteliği yönünden herhangi farklılık yaratmamaktadır. İşçi sözde özgürdür; emeğini istediği kapitaliste pazarlayabilir, işten artan zamanını istediği gibi, sinemaya giderek, kitap okuyarak, gezerek, eğlenerek değerlendirebilir vb.! Ama bunlar için olanağı yoktur; satın alamaz, rahat olamaz, gezemez vb. İşçi bedenen ve zihnen kapitalistin hizmetindedir. Yaptığı işin gerektirdiği bilgi ve beceriyi her ne ölçüde gerekliyse, edinerek, makinenin hareketine eşlik eder. İşçinin “kendi sömürüsüne canla başla aktif bir şekilde katılması”nı sağlayan, ücretli emek gücüyle sermaye arasındaki bu bağımlılık ilişkisidir. Teknolojik gelişmeler, sermayede gerçeklik kazanan soyut (ölü) emeğin canlı emeğe karşı işlevini güçlendirirler; ama bu, üretken emekçinin bilgi, beceri ve eğitimden tümüyle yoksun olduğu/olacağı anlamına gelmez.

Birikim yazarları, Marksizm’i, emeğe “sadece sermaye üretmeye yarayan pasif bir ‘güç’ olma” işlevi yüklemekle suçlayabilecek kadar yüzsüzdürler. Emek, evet yaratıcıdır; yaratılmış değerlerin toprakla birlikte en önemli kaynağıdır; toplumsal ilişki biçimidir, ancak toplumsallığı kuran yaratıcı kudret, bu soyut (ölü) biçimde değil, onu, deyiş yerinde ise taşıyan, harcayan, yenileyen ve yeniden tüketen, tüketerek yeni bir değer yaratan, böylece kendini de, sermayeyi de var eden emekgücündedir. Birikim yazarları Özgün ve Akalın, bu temel önemdeki “ayrıntı”yı dahi kavramış olmaktan uzaktırlar. “Emeğin kendisi”nin “uçar-kaçar” olmayıp “hala bedensel” oluşuna dikkat çekmiş olmaları, “gayri-maddi üretim”i bitki, hayvan ve doğanın öteki canlılarıyla değil insanla ilişkin tartışmış olmalarından daha fazla bir şey ifade etmez. “Fikir, imge, bilgi, iletişim ve ilişkisellikler”in “yeni tip ürünler” olarak “günümüz toplumlarında her tür üretim biçimine sirayet etmiş” olduğu iddiası bunu gösterir. Materyalist diyalektik bakış açısına sahip olmayan ve fakat insanın üretici eylemini, beyni ve bedeninin hareketiyle ilişkilendirmeye “aklı eren” herhangi biri dahi, fikrin, imgenin, iletişim ve işbirliklerinin tarihçesini “günümüz toplumu”yla başlatmayacak; onları “bugünkü kapitalizm”in ortaya çıkardığı “yeni tip ürünler” olarak almanın saçmalamak olacağını bilecektir! Ulaşım ve iletişimin ilkel biçimlerinin; “fikir, imge ve bilgi”nin “antik” geçmişini ve Aydınlanma dönemindeki durumu üzerine az da olsa düşünecek, Marx’ın “gayri maddi emek” tahlilinde, kapitalist gelişmenin yönüne işaret ederek, “henüz önemsiz” olan ile “gelişmekte olan”ın bağına ve durumuna dair söylediklerini anlamaya çalışacaktır. Ama Lazzarato ve Negri’nin talebeleri, Kapital ciltleriyle Artı Değer Teorileri’ni ve Lenin’in Emperyalizm “broşürü”nü, en iyimser olasılıkla ya anlamak istemiyorlar ya da anlayamıyorlar. Teknolojik gelişmenin üretim ilişkisini ve üretim süreçlerini “özü”yle değişime uğratıp “ilişkisellik”ler ve “duygulanımlar”ı bu “yeni toplum”un egemen “durumları”; “üretimin sonucunda ortaya çıkan esas ürünleri” haline getirdiği yönündeki saçmalamaları buna işaret ediyor! Bu, saçmalamayı “hafifletici neden” olarak alınabilir, ama sorunların ve gelişmelerin saptırılması suçuna gerekçe olamaz.

Gayri-maddi emeğin hegemonik yükselişi”ni, “el emeğiyle yapılan işlerin zihinsel içerik kazanıp bilgi donanımı olan özneler gerektirmeye başlaması”yla bağlantılı izaha çalışan Birikim yazarlarıyla Deleuze-Neğri gibi liberal ‘sol’un yeni zaman peygamberleri, bu durumu yeni bir olgu olarak gösterirlerken, kapitalist üretim “döngüleri”ni 1970’lere kadar, temel karakteristiklerinden yoksun “basit el emeği üretimi”ne indirgiyor; üretimin 70’ler sonrasında, “iletişimsel-bilişsel süreçler”in sağladığı “dilsel ve toplumsal beceriler”in kazandığı etkinlik sonucu “gayri maddi” olarak yapılır hale geldiğini vazediyorlar. En gelişmiş olanları da içinde olmak üzere, kapitalist ülkelerde “bilişim teknolojisi meslekleri”nin ekonomik olarak faal işgücünün “henüz çok küçük bir bölümünü” kapsadığı açık olmasına karşın, onu “başat ekonomik faaliyet alanı” olarak ilan etmiş ve dayanak almış olmakla daha baştan açmaza düşen bu oportünist teori, üretken emek faaliyetinin büsbütün sona erdiği bir üretim aşaması olabileceği yönünde –insanı ‘miskin yaratık’ düzeyine düşürecek– hayaller de içermektedir.

Bu oportünist teoriye göre, “yalnızca bir emek süreci olmayıp aynı zamanda bir artıdeğer yaratma süreci de” olan kapitalist üretim, “günümüz kapitalizmi”nin temel özelliği olmaktan çıkmış; yerine, ne olduğu dahi açıklanamayan “bilişsel ekonomi” geçmiştir! Meta üretimi –maddi ürün– önemli olmaktan çıkmış, “imaj”, “gösterge değeri”, “yazılım programı”, “tasarım” ve onun nerede yapıldığı değer kaynağı haline gelmiştir. Bu teori, kapitalist “toplumsal faaliyet”in amacı ve nedenini de, insanın o anda var olan, kullanabileceği, kullanımına hazır halde “bekleyen”, –sipariş üzerine üretim bu gerçeği değiştirmez– ürünler olmaksızın, “imaj” ve “marka değerler”iyle yaşayamayacağı gerçeğini de bulandırmaktadırlar.

Birikim yazarları, M. Hardt’a baş vurarak, onun “ücretlendirilmemiş olmaktan dolayı daha önce ‘emek süreci’ olarak tanımlanmayan ev işleri, çocuk bakımı ve saire türünden, yoğunlukla kadın emeğiyle gerçekleşen yeniden üretim faaliyetlerinin kapitalizmin bu süreçleri etkin olarak ekonomik üretim sürecinin bir parçası/uzantısı haline getirmesiyle ‘iş’e dönüştüğüne” dikkat çektiğini ve “bu tür faaliyetleri ‘duygulanımsal emek’ (affective labor) adıyla gayri-maddi emeğin bir alt kategorisi olarak” tanımlandığını belirterek, Hardt’ın bu “inci”sini veri alıyor ve bunun “üretken/üretken olmayan’ emek ayrımını anlamsız” hale getirdiğini; öyleyse Negri’nin yaptığı gibi, “Üretken/üretken olmayan’ emek tartışmasını çöpe atıp” yeni bir emek-değer teorisi oluşturmakla işe başlamak gerektiğini vazediyorlar. İşçinin tüm boş zamanın da “emek sürecine dönüştürüldüğü”nü; tüm toplumsal yaşam süreçleri ve alanlarının “artı-değer yaratma”ya uyarlandığını; “başat hale gelen” ‘gayri maddi emek süreçleri’nin artık “sadece ‘işçi’ de olmayan herkesin”, yani “kalabalıklar”ın “boş zaman”da, “sohbet ederken”, yolda yürür-otururken, “eğlenirken” ve “en özel anlarında bile” durmadan “artık değer üretimine katkıda bulun”duğu iddiasında, “toplumsal dönüşümü gerçekleştirmeye aday özne”nin artık “sadece işçi” olmayan “kalabalıklar”a genişletilmesi anlayışı özel bir yer tutar. Emek-sermaye ilişkisinin toplumsal karakteri gözardı edilerek artı-değer üretici “birey”in bu sözüm ona kalabalıklara genişletilmesi, “birey” üzerine totolojik bir lafazanlıktan ibarettir. Kapitalizm, eski “ev tipi” üretimin yıkılmasıyla, kadın ve çocuk emeğinin sermayenin hizmetine, üretken ya da üretken olmayan hizmetci türünden koşulmasının koşullarını yaratır. Kapitalist gelişme ve sermayenin üretimin tümüne hakim olması, yalnızca kadın ve çocuk emeğinin sömürülmesinin olanaklarını genişletip araç ve yöntemlerini geliştirmez; bunun yanı sıra, üretken olmayan emekçilerin bir kısmının, ‘ücretleri doğrudan gelirden ödenen’ işçiler olarak kişisel hizmetleri yerine getirmelerine ve bu kitle içinde yer alan nispeten daha küçük bir kesimin (aşçı, dikişçi, gündelikçi terzi gibi), hizmetlerinin karşılığı gelirden ödenerek, maddi üretime katılmalarına da yol açar.

Kapitalist gelişme, “eski üretken olmayan emekçilere göre daha üst düzeyde kültür sahibi” kesimlerin (sanatçılar, müzisyenler, doktorlar, araştırmacılar, hukukçular, okul müdürleri, kaşifler vb.) ve üretken olmadıkları halde, hizmetlerini topluma dayatarak toplam toplumsal gelirden pay alanlar (askerler, rahip ve mollalar, polis, denizciler vb.) kitlesinin büyümesine yol açar. Diğer yandan, Üretken sınıf içinde de ticari middlemen’in [aracıların], ama-özellikle makine yapımında, demiryolu yapımında, madencilik ve kazı işlerinde iş yapanların sayısı artacaktır; dahası, tarımda besicilik işinde çalışan emekçilerin sayısı artacaktır, yapay gübre için kimyasal madde ve mineral üretenlerin vb. sayısı da öyle. Bundan da öte, sanayi için hammadde üreten çiftçilerin sayısında gıda üretenlere oranla artış olacaktır; ve kesim hayvanları için yem sağlayanların sayısı da gene halk için gıda üretenlere göre artacaktır. Değişmeyen sermaye büyüdükçe, onun üretiminde çalışan toplam emeğin oransal miktarı da artar. Bununla birlikte [nüfusun] doğrudan tüketim maddesi üreten bölümü, sayıca azalmakla birlikte eskisine göre daha fazla ürün üretir. Bu emek daha üretkendir. Burada bireysel sermayede, değişmeyen sermaye parçasına göre değişen parçasındaki düşüş, kendini, ücretlere harcanan sermaye parçasının azalması biçiminde ortaya koyar; toplam sermaye açısından ise, –kendini yeniden üretmesinde– bu durum ister istemez toplam emeğin, ürün üretiminde çalışanlara göre, göreli olarak daha büyük parçasının üretim araçları üretiminde, yani makinelerin (haberleşme ve ulaşım araçları ve yapılar dahil) ve ikincil malzemelerin (kömür, gaz, petrol, yağ, deri kuşaklar, vb.) ve sınai ürünler için hammadde oluşturan bitkilerin yeniden-üretiminde çalışması sonucunu verir. İmalat sanayisinde çalışan işçilere göre, tarım işçileri sayısı azalır. Ve son olarak lüks maddelerde emekçi sayısı artacaktır, çünkü daha yüksek gelir, daha lüks maddeleri tüketecektir.” Marx, tüm bu olguları etraflıca irdeleyip açıklamıştı. Birikim yazarları ise, Marx ve Marksistlerin konuyu aydınlatıcı etraflı irdelemelerini “önemsizleştirmek” üzere, Michael Hardt’ın, “kadın emeğiyle gerçekleşen yeniden üretim faaliyetleri”nin “ekonomik üretim sürecinin uzantısı” haline gelerek “”e dönüşmesinden söz etmesi önünde secdeye kapanıyor ve çarpıtma ve iftira ile yol almaya çalışıyorlar.

V) “BİLGİ EKONOMİSİ” ÜZERİNE METAFİZİK SAYIKLAMALAR

Marx’ın ekonomipolitik tahlilerinin (buna A. Smith ve D. Ricardo’yu da katıyorlar) maddesel üretimin üretimine odaklandığı ve maddesi olmayan üretim ve dolaşım süreçlerini gözardı ettiği”ni vazeden Birikim yazarları, “maddesi olmayan üretim”i “bilgi ekonomisi” üzerinden tarif ediyor ve “bilginin ekonomisinin endüstriyel üretimden çok farklı şekilde tezahür ettiği”ni; “endüstriyel olarak üretilen eşyalar”ın değeri kullanım sürecinde tüketilirken, “bilgi ürünü”nün değerinin “tam tersine” arttığını; örneğin kitabın “okunduğu ölçüde” değer kazandığını ileri sürüyorlar.

Buradaki kurgu, maddi üretimin dışında, maddeler dünyasının dışında, toplumsal yaşam ve ilişkilerin dışında, gerçekle bağlantısız bir “ayrı” ve “başat ekonomi”nin kurgusudur. Bu kurgu, “giderek enformatik hale geldiği” söylenen hayali bir ekonomik süreç ve yapıyı öngörmektedir. Birikim yazarları, “endüstriyel eşya” olarak makinenin, bilgisayarın, ulaşım araçlarının, demirin, çeliğin, kumaşın, ipliğin vb. değerlerinin kullanım sürecinde “tüketilmesi”ni, tüm maddi metalar için genelleyerek tek yanlı ele alıyor; pazarda sürüme giren tüm bu metaların anında tüketildiklerini varsayıyor; meta dolaşımının, metaların kullanım değeri olarak el değiştirmeleri ve değişim değeri olarak sürüme girmeleri demek olduğunu; satan açısından tüketilmiş olmalarının satınalan açısından yeni elde edilmiş ve bir bölümü gereksinmeler doğrultusunda tüketilirken diğer bölümünün –üretim araçları da metadırlar– başka metaların üretilmesi süreçlerine katılarak kendilerini değişen şekilde sürdürdüklerini görmek istemiyorlar. Herhangi maddi ürün üretiminde kullanılan bir makinenin örneğin, nispeten uzun bir süreçte, değerinden ürünlere katarak yıprandığını (tüketildiğini), onun yıpranan-tüketilen değerinin ürünlere geçtiğini dikkate almıyor, meta üreten tek meta olan emekgücünün, ölüm dışında, kendisini yeniden üreterek, tüketilen gücünü yeniden tesis ederek ancak varolduğunu ve böylece değerini yenilediğini görmüyorlar. Düşünsel gıdalarını Hardt-Deleuze-Foucault gibi anti Marksist teorisyenlerden alan Birikim ve yazarları, bilgi taşıyıcısı maddi ürün olarak kitabı, ve yine bir üretim aracı ve maddi ürün olarak bilgisayarı maddi olmayan üretim kategorisinde gösteriyor; kitabı ve bilgisayarı salt manevi içerikteki “bilgiyle dolu” şeyler kategorisine indirgiyor; “nesnel üretimler”in aracı olarak, makineli “maddi üretim”in giderek yetkinleşen/yetkinleştirilen unsurlarından biri olan bilgisayarı, içindeki “yazılım proğramları”yla “doğurduğu/eklemlendiği üretim süreçlerinin zihinsel üretimleri ötesinde, çok doğrudan ekonomik değere tekabül eden mallar” üreten “gayri-maddi üretim” aracı olarak değerlendiriyorlar. Böylece bilgi ve araçlarını –ki kitap ve bilgisayar ile sınırlı değildirler– maddi yaşamın üretilmesi ve yeniden üretilmesi faaliyetini insanın varolma ve kendini sürdürme savaşının ortaya çıkardığı araçları olmaktan çıkarıyor, yaşamı –“manevi alandaki” demek daha doğru olacak– var eden bilgi depoları kategorisine sokuyor ve maddeler dünyasından metafizik alana giriyorlar. Oysa, üretim aracı olarak bilgisayar, maddi bir ürün ve başka ürünlerin üretilmesinin aracı olarak “çip”lere yüklenmiş “akıllı tasarım”lardan daha fazla bir şeydir! Devrelerinin çalışması enerji gereksinir, metal, vida, alüminyum, sert plastik, kablolar vb. farklı ürünlerden yapılmıştır ve bunların üretiminde harcanan emekleri içerir. Birikim yazarları, üretim aracı olarak bilgisayarın değeri yerine “yazılım programları”nın değerini ikame ederek “gayri maddi” olanın maddi olana önceliği ve önemini kanıtlamaya çalışıyorlar. Maddi ürünlerin tükenmesine karşın, bilgi ürünlerinin tükenmeyip aksine kullanıldıkça yenilendikleri iddiasını kitap örneği üzerinden kanıtlamak isterken, kitabın ve içerdiği bilginin gördüğü toplumsal hizmet ölçüsünde “değerli eser” olmasıyla fiyatının (değeri) artışı arasındaki dolaylı ve izafi ilişkiyi, zorunlu ve ‘ayrıcalıklı’ gösteriyor, böylece, bir metaın değerinin, üretimi için harcanan toplumsal emek zamanı tarafından belirleneceği gerçeğini, kitabın değerinin kitap halinde tüketime hazır oluncaya kadar içinden geçtiği üretim sürecindeki toplam emek zamanıyla belirlenebileceği gerçeğini; yayınevi sahibi tarafından yayımlanan kitabın içinde, kitap yazarının, matbaa çalışanlarının, taşıma işçilerinin, mürekkep-kağıt üreticilerinin emeği ve baskı makinesinin yıpranma payı vb.’nin birikmiş olduğu gerçeğini görmezden gelip inkar ediyorlar. Oysa kitap, bireysel yazarın eseri olmakla dolaysız biçimde sermaye üretim sürecine girmeyeceği gibi, kitap satıcısı (tüccar) ile alıcı (okuyucu) arasındaki ilişkide dolaşım alanına girer. Kitabın bu ikinci (dolaşım) süreçte ek bir değer kazanıp kazanmadığı üzerine yapılacak tartışma, spekülasyondan ileri gitmez. Kitabın “okundukça değer kazandığı” iddiası, ancak “manevi tatmin” ‘dolayımı’nda ileri sürülebilir. “İyi bir kitap” imajı talebin artmasına yol açabilir, ama kitaba, –o somut kitap olarak– bir değer katmaz; “imaj”ın fiyat artırıcı etkisi ancak geçici bir süre için söz konusu olabilir ve bir süre sonra fiyat ortalama düzeye geri çekilir. Kitap, “okundukça” yıpranır-eskir; ancak yeni baskıları içinde yeniden üretilerek var olur ve yararlanılır olmaya devam eder. Bu da bir tür tüketimdir. Yeniden üretimin sağladığı değer ise, bu üretimin içerdiği emekle belirlenir. “Çok miktarda basılıp sürekli el değiştirerek dolaşımda kalması”nın kitabın “değişim değeri”ni belirlemesi için, değer üretiminin üretim sürecinde değil, dolaşım sürecinde gerçekleştirilmesi gerekir. Kitabın değeri, parayla bir meta olarak değişime girmesiyle gerçekleşir, ancak ortaya çıkışı, meydana getirilişi, üretim sürecinin eseridir. Çok basılıp-sürekli el değiştirmeyen ve raflarda ya da depolarda küflenmeyi bekleyen ya da kağıt fabrikalarına gönderilen kitaplar olabileceği gibi, az basılıp elden ele dolaşan ve içerdiği bilgiler üzerinden sağladığı manevi tatminle “değerli oluşu”nu kanıtlayan kitaplar da vardır. Ancak bunlar, kitabın her iki durumda da, üretilmesi için gerekli olan toplumsal emeğe göre değer kazandığı gerçeğini değiştirmez. Kitap sayfalarında ya da bilgisayar disklerinde yer alan bilgilerin niteliği ve önemi ne olursa olsun, değerini, bu bilgilerin çeşidi değil, ama üretilmeleri için sarf edilen emeğin değişim değeri oluşturur. O, içerdiğinden ayrı olarak kağıt, mürekkep, iplik, zamk, numaratör, sayfa düzenleyici makine, matbaa makinesi vb. üretiminde rol oynayan maddi araç ve ürünlerin değerinden bağımsız olamaz. Bazı “antika” tabloların, dinsel içerikte olanları dahil bazı kitapların, kimi müzikal eserlerin asırlarca değerini korumakla kalmayıp değer kazanmaları bu durumu değiştirmez. Kaldı ki, kitap, içerdiği bilginin manevi değeri ne olursa olsun, öncelikle maddi bir üründür; kapitalist girişimci –yayıncı– açısından “nesne biçimini alan maddi” üründür.

Birikim yazar(lar)ının, “nesnel üretimlerin aksine ‘dil’in alanında üretildiği ölçüde bilginin zorunlu olarak kolektif bir üretim sürecine işaret etmesi”nden söz ederek, maddi üretim ile “bilgi ekonomisi” arasındaki “en önemli fark”ın buradan doğduğunu; aynı nedenle “bilgi ekonomisi”nin maddi üretime öncelik kazandığı iddiası da, maddi meta üretiminin toplumsal gereksinmelerin başında gelmesi gerçeğini örtbas ediyor ve maddesel ürünlerin –A. Özgün “nesnel üretimler” diyor– ‘dil’siz, bilgisiz, kolektif olmayan üretimi gibi bir varsayımı esas alıyor. Varlık-düşünce ilişkisini baş aşağı çeviren ve ona baş aşağı bakan bu metafizik anlayış, kapitalizm bir yana; insanın üretim yoluyla elini ve beynini kullanarak –ve geliştirerek– doğayla mücadeleye girişmesinin, en ilkel olanından başlayarak deney birikimini, bilgiyi ve ‘dil’i gereksinir olması nedeniyle, tarihsel süreç açısından da saçmalığa varır.

Kapitalizm ve makineli üretimde, bireysel zanaatkarın ve zanaatkarlar topluluğunun tüketim ve üretim nesneleri üretiminin daha ileri aşaması söz konusudur. Kol ve beyin gücünün modern teknikle uyumlu hareketi ve yetenek geliştirmiş ellerin makineyle birlikte kolektif üretimin içine çekilerek bir araya getirilmeleri, bilgi ve dilin “bir devamlılık ilişkisi içinde” gelişmesi ve ilerlemesinin de etkenidir. “Dil’in alanındaki bilgi”nin maddi üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte değişimi, değiştirme deneyi ve bilgisinin kolektif deneyim olarak şekillenmesiyle de bağlıdır. Kapitalist üretimin toplumsal karakteri, işgücünün ve bilginin –gerçekte maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin bu süreç boyunca yenilenerek geliştirilen bilgisinin– kolektif kullanımıyla gerçekleştirilmesini zorunlu kılar. “İşçilerin becerisi, işini yapa yapa gelişir. Sonra, gerekli eğitim, ticari bilgi, yabancı dil vb. bilim ve halk eğitimindeki gelişmeyle birlikte gitgide daha hızlı, kolay, yaygın ve ucuz bir biçimde yeniden üretildikçe, kapitalist üretim tarzı da öğretim yöntemlerini vb. pratik amaçlara doğru yöneltmeye başlar.

Bilgi evet kolektiftir; ‘dil’in bilgisi de, maddi üretimin bilgisi de kolektiftir. Üretimin toplumsal karakteri ve kuşaktan kuşağa aktarılan kolektif bilginin ürünü olarak üretim araçlarının geliştirilmeleri ve yenilenmeleri nedeniyle sanayi üretimi de esas olarak kolektif bilgiyi gereksinir.

VI) EKONOMİ-POLİTİKA İLİŞKİSİNİN SAPTIRILMASI; İKTİDAR VE ‘ÖZGÜRLÜK’

Bu yazıyı, “son” denilemeyecek olmakla birlikte yazının kapsamı yönünden, ‘son bir nokta’ya işaret ederek bitirelim: Birikim yazarları, izleyicisi oldukları liberal-sol teorisyenlerin formüllerini aktarmayı görev edinmişler, yöntem olarak da, Marksist görüş açısından ileri sürülmemiş, ancak ya karşıtlarının dolaysız saldırıları kapsamında gündeme getirilmiş ya da kimi sözde savunucularının kavrama sorunlarıyla ilişkin bazı “tezler”inden esinlenen görüşleri, önce Marksizme mal ederek, sonra bunları Marksist teoriye saldırı gerekçesi olarak kullanmayı seçmişlerdir. Bu yöntemi izleyerek gündeme getirdikleri suçlamalardan bir bölümünü önceki bölümlerde ele aldık. Bu dayanaksız suçlamalardan biri de, ekonomi-politika; alt yapı-üstyapı ilişkileri üzerine söylenenlere dairdir. Marx ve Marksistleri, “Ekonomik altyapıyı belirleyen mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesi ve üretim araçlarının kamulaştırılması”nı, “toplumsal özgürlüğü sağlamak için tek başına yeterli” saymakla suçluyor, oysa bunun, özgürlük için “yeterli olmak” bir yana, “hatta (sonrasında başka eleştirel kuramcıların ‘devlet kapitalizmi’ adını vereceği) daha baskıcı tahakküm aygıtları yaratıyor” olduğunu ileri sürüyorlar.

Bu iddiayı, burada, “ekonomik” yanıyla sınırlı tutarak irdelersek, sorun şudur: Marx, Engels, Lenin ve Stalin, ya da başka gerçek Marksistler, “toplumsal özgürlüğü”, mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesi ve üretim araçlarının kamulaştırılmasıyla kendiliğinden, dolaysız ve doğal olarak gerçekleşir gördüklerini hiçbir yerde ileri sürmüş değillerdir. Marksist tarih anlayışı ve sınıf mücadelesi tezinde, bunun için proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesinin, kapitalist direniş ve burjuvazinin eskiyi geri getirme savaşına karşı tutarlı, kesintisiz ve kararlı bir mücadelesinin gerekli şart olduğu ısrarla ileri sürülür. Toplumsal özgürlük, zira, burjuva hukukunun geçerliliğini sürdürdüğü “kamulaştırma koşulları”nın ilk evrelerinde henüz tam olarak gerçekleşemez. Sınıfların tarihe karışması gerçek özgürlük için zorunluluk oluşturur. “Toplumsal özgürlük”, her şeyden önce, proletarya öncülüğündeki siyasal devrimle kapitalistlerin egemen sınıf konumundan düşürülmelerini, burjuva devlet mekanizmasının lağvedilmesini ve iktidarın işçi sınıfı tarafından alınmasıyla birlikte üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını gereksinir. Sınıf farklılıkları ve özgürsüzlüklerin temelinde üretim araçlarının kapitalist mülkiyetinin ve sömürünün olması, sömürünün ve sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması için üretim araçlarının toplumsal mülkiyete alınmasını zorunlu kılar. Proletarya iktidarının, tüm emekçileri sürece dahil ederek, üretimi kolektif tarzda ve burjuva hak ve hukukunun ötesinde, onu gereksizleştirecek kapasite-kapsam ve özellikte gerçekleştirerek, herkesin ihtiyacına göre tüketebileceği bir toplumsal üretim aşamasına geçmesiyle birlikte, özgürlüğün sınırlayıcı unsurları ortadan kalkacaktır. Proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesinin siyasal bakımdan anlamı, siyasal iktidarın devrimle alınması ve işçi sınıfının siyasal bakımdan egemen hale gelmesi, “egemen sınıf olarak örgütlenmesi”dir. Kapitalist üretim süreci, bu “çatışma”nın nesnel maddi temelini oluşturur. Burjuvazi üretim araçlarının kapitalist mülkiyetine sahiptir ve işçinin emek gücünü satarak kendini ve yaşam gereçlerini üretmesi dışında yaşamını sürdürmesinin herhangi olanağı yoktur. Üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti, emekgücü sömürüsünün ve artıdeğer üretiminin, burjuvazinin egemen sınıf olarak varlığı ve siyasal erki elinde tutmasının temel koşuludur. “Sınıf çatışmasının özü”, bu aynı nedenle, kapitalist üretim tarzının, kapitalist üretim ilişkilerinin değiştirilmesi ve kapitalizmin tasfiyesi hedefiyle bağlıdır. İşçi sınıfının –ve onun şahsında ve öncülüğünde tüm ezilenlerin– sömürüden kurtulmaları için, üretim araçları mülkiyetinin, üretimin toplumsal karakteriyle uyumlu olarak toplumsallaştırılması zorunlu koşuldur.

Marx, altyapı-üstyapı; ekonomi-politika ilişkilerini insan iradesiyle belirlenemeyecek ‘toplumsal ilişkiler bütünü’ alanında değerlendirmiş ve bu ilişkilerdeki değişimin insan iradesiyle bağlı olmadığını, ancak insan eyleminden büsbütün bağışık da olamayacağına dikkat çekmiştir. Marx’a “ekonomist”-“determinist” suçlamaları yönelten “ideolojik muhalifler” ise, buna dayanak bulamamışlar ve ancak Marksizmin sorun üzerine görüşlerinin çarpıtılması üzerinden kendi görüşlerini kanıtlanmaya çalışmışlardır. Birikim yazarları ve A. Özgün de, Foucault’ı izleyerek, iktidar ilişkilerinin “Marksist kuramın ekonomist perspektifinde” ‘üst yapısal’ olarak ötelendiğini iddia etmekte; “toplumsal kuramlarda ve ilişkilerde, günlük hayatın yeniden üretim rejimleri içerisinde” yapılanan bu ilişkilerin, oysa, kendilerine, “kapitalizmin sadece bir üretim tarzından ibaret olmayıp güç ilişkilerinin salt ekonomik üretim döngüleri etrafında kurulmadığı” ve “gündelik hayatın tamamına yaygın bir şekilde onu çevreleyen dilsel ve iletişimsel süreçlerde” kurulduğu ve yeniden üretildiğini belirterek, bu “akım”ın “savaş erleri” arasında yer almaktadırlar.

Birikim’de yazanlar, “temel” olan ile “etrafında”kileri; “güç ilişkileri” ile “gündelik hayat”ı; “gündelik hayat” ile “ekonomik üretim”i; “toplumsal ilişkiler” ile “dilsel ve iletişimsel süreçler”i, aralarındaki bağlantıları kopararak “totoloji”ye tabi tutuyorlar. “Marksgil ekonomipolitikacılar”ın kapitalizmin “sadece bir üretim tarzından ibaret” olduğunu söylediklerini ileri sürüyor ve güç ilişkilerinin salt “ekonomik döngüler etrafında kurulmadığını” belirterek güya düzeltme yapıyorlar!

Bu dayanaksız iddianın hiçbir gerçekliği yoktur; kapitalizm, evet “sadece bir üretim tarzından ibaret” değil, salt bir üretim tarzı değil; ama bir üretim tarzıdır. Bu üretim tarzının özelliği, toplumu, giderek belirginlik kazanan şekilde, bir yanda emekgüçlerini satarak yaşam gereksinmelerini edinen ve kendilerini (yaşamlarını) ve soylarını sürdüren işçiler; öte yanda sahip oldukları üretim araçları aracılığıyla emek gücünü kullanarak –ona belli bir satınalma değeri biçerek– elde ettikleri artı-değerle hem yaşam giderlerini karşılayan hem de sermayelerini büyüten (genişleten) kapitalistler olarak, temel ve uzlaşmaz karşıt çıkarlara sahip sınıflar halinde bölmesidir. Üretim araçları mülkiyetine sahip olan sınıf siyasal hakimiyeti de elinde tutacaktır. Güç ilişkileri bu sınıf bölünmesi temelinde ve iki ana sınıf etrafında şekillenmekte; üretim ilişkileri, yani maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimi, bu üretim tarzı, siyasal-hukuki, ahlaki ilişkilerin üzerinde biçimleneceği/biçimlendirileceği zemini oluşturmaktadır. Hakim sınıf, üretim araçları mülkiyetine sahip olarak, ekonomik yaşamı, siyasal erki elinde tutarak, politik yaşamı ve tüm bu ilişkilerin üretiminden çıkarak şekillenen ideolojik-kültürel yaşamı denetleyip, önemli ölçüde belirlemektedir. İlişkilerdeki dönüşüm ise, ancak, üretim tarzının ortaya çıkarıp şekillenmesinde rol oynadığı sınıfların, bu koşullar tarafından belirlenen çelişkilerinin çözümüyle, mücadeleleriyle mümkün olmaktadır. Bu çelişki, öncelikle üretim tarzı tarafından belirlenmekte; onun gelişmesi düzeyinde şekillenip keskinleşmektedir.

Kapitalizmde, iktisadi-politik-kültürel vb. tüm toplumsal ilişkiler artı-değer sömürüsü temelinde şekillenir. Buradan, kapitalizmin, metaların üretilmesi, dolaşıma ve değişime girmesi ve tüketilmesiyle “sınırlı” ve kendi kendine çevrimi olan bir sistem olduğu sonucu doğmaz. Marksistler bir yana; aklı başında hiç kimse, kapitalizmin bu özsel özelliklerinden hareketle, onu insan ve sınıf iradesine yer vermeyen ekonomik bir “çevrim hareketi”yle özleştirmez. Marksist kuramın “ekonomist perspektif”le suçlanmasının nedeni, Marx’ın, toplumlar tarihi ve kapitalizm üzerine araştırmalarıyla ulaştığı “sonuçlar”dan söz ederken, “varlıklarının toplumsal üretiminde” insanların aralarında, “zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler” kurduklarını; bu “üretim ilişkileri”nin onların “maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine” tekabül ettiğini; bu üretim ilişkilerinin “tümü”nün, “toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluştur”duğunu söylemiş olmasıdır. Marx’ın, “insanların bilincini belirleyen”in toplumsal varlıkları olduğunu belirtmesi ve toplumun maddi üretici güçlerinin “gelişmelerinin belli bir aşamasında”, o zamana kadar “içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkileri”yle ters düşüp, gelişmelerinin engeline dönüşen bu ilişkileri değiştirmek üzere harekete geçmerinin kaçınılmazlığından söz etmesi, “ekonomizm”inin/“determinizm”inin “delili” sayılmıştır! Toplumlar tarihi –ki sınıf mücadeleleri tarihidir– bundan başka bir yol göstermemiş olsa da, sömürülen sınıf(lar)ın mücadelesi, içinde hareket ettikleri üretim ilişkileriyle çelişkilerinin ürünü olarak şekillense de, ve bu çelişkinin tarihsel süreçteki şekillenmesi bu güçlerin “gelişmelerinin belli bir aşamasında” tarihe ‘adım atsa’da, toplumlar tarihine sözüm ona ekonomistçe yaklaşmayanların “ekonomist” suçlaması devam edebilmiştir. Daha da “ilginç olan”ı(!), bunun, Engels’in “düzeltici açıklaması”na karşın sürdürülüyor olmasıdır. Engels, daha sağlığında, Marx ile irdelemelerini çarpıtarak suçlamalarda bulunanlara karşı bir cevap mahiyetinde, J. Boloch’a yazdığı 21-22 Eylül 1890 tarihli mektupta, başka şeylerin yanı sıra, söyle yazıyordu: “..Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte ensonu belirleyici öğe, gerçek hayatın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben bundan fazlasını hiçbir zaman öne sürmedik. Böyle olunca, eğer birisi, ekonomik etkenin biricik belirleyici öğe olduğunu söyleyerek sorunu çarptırırsa, bu önermeyi anlamsız, soyut ve budalaca bir ifadeye dönüştürmüş olur. Ekonomik durum temeldir ama, üstyapının çeşitli öğeleri-sınıf savaşımının politik biçimleri ile bunun sonuçları, yani; başarılı bir çarpışmadan sonra, zaferi kazanan sınıfın oluşturduğu anayasalar vb. hukuksal biçimler ve hatta, bu gerçek savaşımların bunlara katılanların beyinlerinde uyandırdığı yansımalar, politik, hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve bunların bir doğmalar sistemi halinde gelişmeleri de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etkilerini gösterirler ve birçok hallerde bunların biçimlerinin belirlenmesinde baskın rol oynarlar. Bütün bu öğeler arasında karışlıklı bir etkileşim vardır…

Tarihimizi kendimiz yaparız ama, her şeyden önce çok belirleyici olaylar ve koşullar altında. Bunlar arasında en sonu belirleyici olan ekonomik olanlardır. Ancak, politik olanlar vb. ve hatta insanların uslarına yerleşip kalan gelenekler bile, belirleyici olmasalar da bir rol oynarlar….” ve devam eder Engels: “Tarih şimdiye kadar işte böyle doğal bir süreç biçiminde ilerlemiştir ve aslında aynı hareket yasalarına tabi olmuştur. Ancak, bireylerin istençleri, her biri kendi fiziksel yapısı ve dış, son kertede ekonomik koşullarca (ya kendi kişisel koşullarınca yada genel olarak toplumun koşullarıyla) –itildikleri arzularına ulaşamayıp– genel bir ortalamada, ortak bir bileşkede buluşurlar; ama bütün bunların sıfıra eşit olduğu sonucu da çıkarılmamalıdır. Tam tersine, bu istençlerin her biri bu bileşkeye katkıda bulunurlar ve bu ölçüde de bileşkede yer alırlar.

Birikim yazarlarıyla liberal yol gösterici teorisyenlerin ekonom-politika ilişkilerinde istismar ettikleri noktalardan biri de, “sol’un” sınıf mücadelesini “şimdiye kadar ki” ele alışıdır(!) Birikim yazarları önce emek-sermaye ilişkilerini tahrif ederek üretken emekçinin rolünü ve eylemini hafifsiyor, ardından da Marksist teoriyi “darlıklardan kurtarma” kurnazlığına soyunarak, “solun şimdiye kadar geleneksel olarak siyasi yatırımlarını yaptığı ve organik bağlarını kurduğu sendika, siyasi parti gibi kurumların dışında mücadele alanları yaratma”nın önemini, sözüm ona ortaya koyuyorlar. Yeni bir keşif yapmış gibi, “salt bu alanlarda kurulacak en etkin mücadelenin bile (iletişimsel süreçlere, toplumsal yeniden üretim/dolaşım alanlarına müdahale edilmeyip bu alanlar geri alınmadıkça) tek başına etkisiz kalacağı”ndan söz ediyor, “daha da önemli husus” olarak, “bu kavramsal çerçevenin ve siyasi açılımlarının, klasik Marksist kuramın ve ideolojik açılımlarının kifayetsiz kaldığı bir noktada”, neoliberalizmin karşı-tezini oluşturma şeklinde ortaya çıkması olduğunu –kendilerinin bu “cephede” yer aldıklarını gizleyerek– belirtiyorlar.

****Bilindiği üzere, Marx, tarihsel de olan toplumsal gelişme ve değişmeyi, insanın, yaşamının yeniden üretiminde, gereksindiği araç ve ürünleri üretimine ve bunun üzerinden gerçekleşen toplumsal ilişkilere bağlayarak irdelemiş, özel olarak da kapitalist üretim ilişkilerini ‘en ince ayırtına dek’ ele alarak proletaryanın bu üretim koşullarındaki yeri ve rolü üzerinde durmuştur. Basit el üretiminden Manifaktüre, oradan makineli üretime; meta üretimi ve değişimi süreçlerini irdeleyerek Marx, sermayenin genişleyen yeniden üretiminde, işçinin bu ilişki içinde kapitalist tarafından bedenen ve zihnen “makinenin eklentisi haline getirilmiş modern köle” durumuna getirildiğini ve kendine ve ürününe yabancılaştığını ortaya koymuştur.

Bu durumun, işçinin kendini sömürü nesnesi olmaktan kurtaracak bir mücadeleye girmesiyle değiştirilmesi, gerçekte yaşamın başlıca iktisadi, politik ve ideolojik alanları olmak üzere her alan ve yanını kapsayarak gelişmesiyle mümkün olabilir. Marksizm ve Marksistlere, mücadele alanlarını “sendika ve siyasi partiler”le sınırlama suçlaması yöneltmek için ya siyasal körlükle ya da ‘kötü niyet’le malul olmak gerekir. İşçi sınıfının antikapitalist mücadelesinin toplumsal tüm alanları kapsayarak gelişmesi zorunluluğu, bir istem ve tercih sorunu değil, kapiatlizmin toplum yaşamı ve ilişkilerinin her alanına hakim olması ve kuşatmasının kaçınılmaz kıldığı bir gerekliliktir. Marx’ın kuramının bunu izahta “kifayetsiz kaldığı” teranesi ise, bir zırva olmaktan öteye geçmemektedir. Birikim yazarlarının anlayışında işçi sınıfının dünyayı değiştirme ‘misyonu’, insan eyleminin tarihsel rolüne işaret etmek adına sınıfın kapitalist üretim sürecindeki üretim araçları mülkiyetinden yoksun kılınmış ve yaşamını ancak emekgücünü kapitaliste satarak sürdürebilecek konuma düşürülmüş olmasından koparılmakta, toplumsal varlık ile bilinç arasındaki ilişki baş aşağı çevrilmekte; “mücadelenin başka alanları” vaazı, proletaryanın herhangi eylemci başka sınıf ve kesimlerle aynı derekeye düşürülmesinin örtüsü olmaktadır. Negri-Hardt ve Lazarotto’nun yedeğinde, “sol”, “geleneksel olarak siyasi yatırımlarını yaptığı ve organik bağlarını kurduğu sendika, siyasi parti gibi kurumların dışı”na çağrılırken, kapitalist dünya sisteminin; kapitalist iktisadi sistemin, yaşamın tüm alanlarını ve tüm üretim sektörlerini “bir zincirin halkaları” halinde bir örgü içine alması gerçeği görmezden gelinerek, sendika ve siyasal partilerden söz edilerek, “bu alanlarda kurulacak en etkin mücadelenin bile(iletişimsel süreçlere, toplumsal yeniden üretim/dolaşım alanlarına müdahale edilmeyip bu alanlar geri alınmadıkça) tek başına etkisiz kalacağı…” söylenmekte ve sözüm ona bu gerekçeyle “klasik Marksist kuramın ideolojik açılımlarının kifayetsiz..” kaldığı ileri sürülebilmektedir.

Birikim yazarlarının suçlayıcı iddiaları, cehaletlerinden değilse eğer, en azından kötü niyetli oluşlarının kanıtıdır. Sorunlar kuşkusuz niyetle ilişkin olmadıkları gibi niyetler üzerinden de açıklanamazlar. Birikim yazarları, ekonomik altyapının siyasal-hukuksal, dini vs alanlarla ilişkisini en azından görünürde ve genelde reddetmediklerine göre, üretim araçlarını elinde tutan sınıfın “ekonomi dışı” alanlardaki ‘etkisi’ni hangi araçlarla sağladıklarını göstermeli, “ikincil” alanların ekonomik süreçlerle bağlantısının biçim ve karakterini ortaya koymalı ya da hakim düşüncelerin hakim sınıfın düşünceleri oldukları, burjuva hukukunun burjuva ilişkilerin yasal konum ve güç kazanmış şekli olduğunu; burjuva sınıf egemenliğinin siyasal-ekonomik ve ideolojik egemenlik olarak şekillendiği yönündeki Marksist anlayışı “çürütme”yi denemeliydiler! Ama onlar, o kirli ezberi yinelemekle kalıyorlar.

Foucault, gerek Hardt ve Neğri’nin burjuva devletinin sınıf karakteri ve ona karşı mücadelenin öncü ve temel gücü olarak işçi sınıfının devrimci misyonunun üretim sürecindeki ve üretim araçları karşısındaki konumu tarafından belirlenmesi başta olmak üzere en temel konularda, kavramlar üzerinde oynayarak teoride “yapı bozumu”na gitmelerini benimsiyor; Foucault’un örneğin “bio iktidar” kavramını, kapitalist iktidar sorununun sınıf karakterini bulanıklaştıracak şekilde kullanmasını sahiplenerek, onun “iktidar olanın gücünü, yok edebilme, cezalandırabilme gibi yetilerden değil, tam tersine hayatın yönetilmesi, idamesi, uzatılması gibi etkinliklerden” aldığı; 18. yüzyıldan itibaren “bio iktidar”ın “yeni bir siyasi rejim haline geldiği”; “bireyleri değil, bedenleri yöneterek işleyen bir sistem” olduğunu iddialarını bu “bireyleri değil bedenleri yöneten” 18. yüzyıl çocuğu iktidarın “özellikle 1970’lerden sonra çok net olarak gözlemlenebil”diğini vazediyorlar. Bu, gücünü “yokedebilme, cezalandırabilme gibi yetilerden” almayan ve “tam tersine hayatın yönetilmesi, idamesi, uzatılması gibi etkinliklerden” alan ve bireyleri azade edip bedenleri yöneten müphem iktidar, böylece işçilerin üzerinde tahakküm kurmak işlevini de “hayatın kendisinin tahakküm altına alınması”yla yer değiştirip, takas etmektedir! Birikim yazar(lar)ı, bu muğlaklaştırıcı yorumlarıyla sınıf mücadelesinin ve iktidar sorununun proletarya ve ezilenler için taşıdığı yaşamsal önemi, “hayatın yönetilmesi, idamesi, uzatılması” gibi “ortalama” insan aklına uygun düşen etkinliklerin ardına sürüklüyorlar. Sınıf sorunu ve sınıf çelişkilerinin bu “yumuşatılması” yoluyla Birikim yazarları, “Modernist dönemde fabrika içi ilişkiler biçiminde, tasavvur edilen üretim ilişkileri”ni, “toplumun bütün alanlarına yayıl”ması gerekçesiyle haklı göstermeye soyunmuşlardır.

Sermaye egemenliği sisteminde, hakim sınıfın hakimiyetini iktisadi-sosyal, politik ve kültürel her alanda gerçekleştirmesi, bu muğlaklaştırma ve bulanıklaştırma çabasıyla “yeni bir keşif” gibi pazarlanmaktadır.[Tüccar olsalardı patent alamazlardı, çünkü yaptıkları, eskimiş paslı silahlarla yeni ve diri olan, doğa ve toplum biliminin tüm alanlarındaki tüm önemli ve ‘en sonuncuları’ da dahil gelişmeleri, buluşları ve sonuçları birleştiren Marksizme karşı savaşmaya çalışmaktır ve bunu, 150-160 yıldır çeşitli burjuva ideologlarıyla sözde sosyalist teorisyenler zaten yapıyorlar.]

* * *

Birikim ve izinde yürüdüğü liberal’sol’ teorisyenlerin geliştirdikleri tezlerin burjuva ideolojik karakterini sergilemeye çalışırken, olanaklı olduğunca bu görüşlerin “sınırları”nı esas aldık. Kapitalist üretim sistemindeki değişim ve gelişmelerin “materyalist” ve hatta “Marksist” analizi iddiasıyla ortaya koydukları ve geliştirdiklerini ilan ettikleri bu görüşlerin, son on yıllarda uluslararası alanda ve Türkiye’de, Marksizmin “sol”dan eleştirisi adına geliştirilen sağ liberal ve Troçkist görüşlerin bir karması olduğunu gördük. Marksizm’e karşı cepheye sürdükleri ideolojik savaş silahlarını, esas olarak sermayenin işçi sınıfı ve emekçilere karşı ve emek sömürüsünü artırmak üzere geliştirdiği üretim teknikleri ve aynı amaçla kullandığı bilimsel gelişmeleri sistemin nitelik değişiminin göstergeleri sayan burjuva cephaneliğinden almışlardı ve Negri-Deleuze gibi teorisyenler tarafından daha önce söylenenleri yinelemekteydiler. İşçi sınıfının tarihsel rolüne karşı görüşlerini güçlendirmek için, kapitalist sınıfın kar için üretime soktuğu yeni buluşları, geliştirdiği yöntemleri, makinenin geliştirilmesi ve yeni tekniklerin üretime uygulanmasını, bu ilerleme araçlarının işçi sınıfı ve emekçilere karşı daha etkin biçimde kullanılmasını teorilerinin merkezine alıyor; fabrika üretiminin, üretici emeğin ve işçi sınıfının kapitalist ekonomik-toplumsal sistemin irdelenmesinde tuttukları merkezi önemi yadsımak üzere, “merkezsizleşme”yi, “gayri maddileşme”yi, “kalabalıkları” “bugünkü kapitalizm”in belirleyici unsurları gösteriyorlardı. Bilim ve teknikteki gelişmelerin başka şeylerin yanı sıra, soyut emeğin(makine, meta ve para) somut emek aleyhine hareket yeteneğini artırarak somut emek üzerindeki etkilerini daha yıkıcı hale getirmesini; sermayenin uluslararsılaşmasıyla yeni bölgelerin ve pazarların kapitalist sürece katılmasını ve bunun işçileşme sürecini hızlandırarak kadın ve çocuk emeğinin sömürülmesinde ‘atılım’a yol açmasını, bunlar gibi başka gelişmelerle birlikte-bunların olacağı Marx ve Marksistler tarafından orya konmamış gibi-Marksizm’e karşı saldırının dayanağı yapmaya çalışıyor, M. Lazarato, T. Neğri ve Gilles Deleuze’den aktardıkları ve olguların yenilik adına Marksist teorinin tahrifi için pervasızca kullanılmasını esas alan görüşleriyle, işçi sınıfının kapitalist üretim sürecindeki yerini ve toplumun değişimi ve yeniden kurulması sürecindeki rolünü bulanıklaştırıyor, burjuvaziye ve onun hizmetinde dolaysız olarak çalışan burjuva teorisyenlere çanak tutuyorlardı.Bugünkü kapitalizm”in “gayri maddi üretim”e dayandığı yönündeki iddialarıyla bir yandan üretken emeğin ve fabrika işçinin rolünü yadsıyor, diğer yandan her tür emeği ve emek harcanmasını üretken emek alanında gösteriyorlardı.

Marx’ın teorisi, emek gücünün kendi değerinden, kendi yaşam gereçlerinin gerekli kıldığından daha fazlasını üreterek sermayeyi var ettiğini; bir bölümüyle sermayeye dönüşen, sermaye olarak işlev gören ve öteki bölümüyle işçinin kendini yeniden var etmesi ve sürdürmesi için gereksinim duyduğu araç gereçleri almasını sağlayan emeğe, evet özel bir önem verir. Artıdeğer üretimi, kapitalist gelişmenin gizlenemez biçimde sergilediği üzere, üretici olmayan emek kategorilerinin de “içinde olduğu” toplumsal tüm katmanların geçimlerinin gerçek kaynağını oluşturmaktadır ve bu da üretken ve üretken olmayan emek ayrımının ortadan kalkmasına ya da önemsizleşmesine değil, üretken olmayan emeğin işlevi ve öneminin üretken emeğe karşı artığına değil, üretken emeğin merkezi önemde kalmaya devam ettiğine işaret eder. Marks eleştirmenlerinin göremedikleri ya da görmek istemedikleri, kapitalist gelişme sürecinde üretken olan ve olmayan emek ayrımının, önemsizleşme bir yana netleştiği; üretken emek kategorisinin genişleyip yeni sektörleri de kucaklayarak yaygınlaştığı ve daha etkin hale geldiğiydi. Birikim yazarlarıyla izinde yürüdükleri liberal ‘sol’ teorisyenler, -bu makalenin ilk bölümünde nedenleri ve kaynakları gösterilen-gelişmiş ülkelerde sanayi ve imalat sektöründe yaşanan göreli düşüşü, “küresel sistem”de üretken emeğin ve fabrika işçisinin önemsizleşmesine kanıt göstererek, üretken emekçilerin saflarının ve etkinliğinin (kapitalist üretim ve antikapitalist mücadele açısından) büyümesini görmezden gelmenin gerekçesi olarak kullanıyor; hiçbir şey yapmayanlarla asalaklarının ve üretken olmayan emekçilerin geçim araçlarını sağlayan ekonominin “aslında ‘üretken olmayan’ emeğin ürünü olduğu” iddiasıyla üretken emeğin rolünü küçümsüyor, ve üretken emek kategorisindeki emeğin bir bölümünü-ağırlıklı olanı- “üretken olmayan emek” kategorisine dahil ederek ya da tersinden üretken olmayan emeği üretken emek olarak “yüceltme”ye çalışarak, toplumsal devrimin “işçi öznesi”yle; onun en önemli ve hareketinin merkezinde duran kesimiyle hesaplaşmaya girişiyorlardı. ‘Demir-çelik ve maden üretiminin, yol, ray, köprü ve ev yapımının, şeker, tütün, gıda- içecek, petrol ve enerji üretiminin gereksindiği üretici emeği, bilgi, beceri, yetenek yoksunu gören Birikim yazarları, araştırma-tasarım, çizim, resim çekme, bilgisayar kullanımı, program yazılımı, internet üzerinden bilgi iletimi, haberleşme ve ticari ön bağlantıların kurulması vb. hizmetler ve iletişimin tüm alanlarını “gayri-maddi emek” kategorisinde değerlendirerek “üretken emeğin önemsizleştiği” sonucuna varıyorlardı.(Üretimin planlanması/tasarımı ile ürün üretimi arasındaki bağ koparılarak, tasarım, üretim eylemini önemsizleştirici etkinlik düzeyine çıkarılmaktadır.) Hizmetlerin ve hizmet sektörünün yaygınlığı ve toplumsal yaşam için öneminin artmasını başlıca dayanaklarından biri olarak alan bu teorinin açmazlarından biri de, hizmetleri tümel biçimde “gayri-maddi faaliyet” kapsamında göstermesiydi. Bu teoride, üretim, “araştırma, tasarım, beşeri kaynakların idare edilmesi türünden faaliyetler, tüm diğer çeşitli hizmet sektörü faaliyetleri ile birlikte bilgisayar ve medya ağları”nca “örgütlenen faaliyet”e indirgeniyor; üretken emeğin merkezi rolü ve önemi yadsınıyor; sanayi üretimin yerine ulaşım ve iletişim “ağları” geçiriliyordu; ürünün “tasarlanması”, üretilmesinden daha önemli sayılıyor ve tasarım her durumda üretim sürecinin dışında görülüyordu.

Marx, “Adam Smith’e karşı polemiğe girişenlerin tümü bir yandan, maddi üretime tepeden bakan bir tutum takınıyorlar, öte yandan, maddi olmayan üretimi —hatta uşaklarınki gibi hiç üretim yapmamayı-maddi üretim olarak haklı göstermeye çalışıyorlar” diye yazmıştı.Marx’a karşı polemiğe girişenlerin yaptığı da aynıdır. Birikim yazarları onların yolunu izleyerek, maddi üretimin ve onu gerçekleştiren emekçinin önemli bir işlevinin artık kalmadığını sözüm ona kanıtlamaya çalışıyorlar. Ama görüldüğü üzere, bu çaba, sermaye-emek ilişkilerini bulandırmaktan, sermaye yararına sonuçlar çıkarmaktan ve böylece sermayeye karşı emekçi mücadelesine zarar vermekten öteye geçmemiştir/geçmemektedir.

*************

yararlanılan kaynaklar: Kapital 1.2. ve 3. ciltler; Komünist Manifesto; Artıdeğer Teorileri 1.cilt; Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması; Seçme Mektuplar(Marx-Engels); Ekonomi Ders Kitabı-1; Server Tanilli Eleştirisi -Özgürlük Dünyası, s. 124-125

kapitalist ‘yeniden yapılanma’, emek değer teorisi ve birikim yazarlarının çarpıtmaları üzerine

Makalemizin birinci bölümünde, “sanayi sonrası yeni bir uluslararası toplumsal-iktisadi sistem” iddiasını merkezine alan liberal-sol teorinin açmazlarına işaret edildi. Üretim sisteminde “yeni bir toplum” olarak nitelenebilecek köklü değişimlerin olduğu iddiası, ulaşım ve iletişim araçlarındaki gelişmeyi, bilim ve teknolojideki ilerlemenin üretim ve “değişim” süreçlerinde sağladığı yenilikleri; üretimin belli bir mekan-alan ve işyeriyle sınırlı kalmayan “dağılımı”nı; üretimin ve dolaşımın uluslararası niteliğinin kazandığı etkinliği veri alıyor; bu değişme ve gelişmelerin, maddi ürün üretiminin iktisadi faaliyet içindeki yerini önemsizleştirdiğini; bilgi üretiminin ve “gayrı-maddi emeğin” üretim ilişkilerini belirler hale gelmesine yol açtığını vaaz ediyor; proletaryanın toplumsal konumu ve rolünün esastan değişime uğradığını ileri sürüyordu. Buna göre, “emek dünyasının bu dönüşümü… yaygın fabrika ve üretimin merkezsizleşmesi”ne ve çeşitli hizmet biçimlerinin ağırlık kazanmasına yol açmış, “gayri-maddi emek döngülerinin üretimin küresel örgütlenmesindeki stratejik rolünün önemini” artırmış ve böylece “küresel üretimin işlerliği ancak ‘gayrı-maddi’ süreçlerin başatlığıyla açıklanabilir” hale gelmişti.[1]![abç]

Sermayenin uluslararası hareketinin 19. yüzyıldaki gelişimini, tekeller ve mali sermayenin ortaya çıkması ve bir dünya pazarının oluşmasını; bir tekelin birçok ülkede ve çeşitli sektörlerde faaliyet göstermesini, sermaye ihracının meta ihracını yedekleyerek öne çıkmasını -yani ulusal sınırların aşılmasını- 1970’lere dek “görülmemiş/yaşanmamış” yeni olgular olarak gösteren liberal “sol” ve sözde Marksist teorisyenler, bu değişimin, Marx’ın artıdeğer teorisini, özellikle de “üretken emek-üretken olmayan emek” üzerine söylediklerini “anlamsız kıldığını” ileri sürmekteydiler ve bu uluslararası teorinin Türkiye “acenteliği”ni Birikim Dergisi çevresi üstlenmişti.

BİRİKİM’İN BİRİKTİRDİĞİ!

Birikim Dergisi’nin Mayıs 2007 tarihli 217 nolu sayısında “Soyuttan Somuta Emeğin Halleri” genel başlığı altında yayımlanan ve “emeğin hallerindeki değişimi irdeleme” temel temasını işleyen bir dizi makale, “sanayi kapitalizmi” olmayan ve maddi meta üretimini esas almayan “sanayi sonrası” yeni bir “günümüz kapitalizmi” koşullarında olunduğu ortak iddiasına sahipti. Tony Negri, Gilles Deleuze, M. Lazarato, M. Foucault gibi yeni liberal ‘sol’ teorisyenlerin tezlerini esas alan Birikim Dergisi yazarları (Ö. Madra, A. Özgün, A. Akalın ve diğerleri)[2], “günümüz kapitalizminin üretim biçimleri ve bunların yarattığı toplumsal koşullar”ı söz konusu ederek, Marksist değer-artıdeğer; üretim-artı üretim teorisiyle üretken-üretken olmayan emek ayrımının “günümüz kapitalizminin üretim biçimleri”ni açıklamada “yetersiz” ve “anlamsız kaldığı”nı ileri sürüyor; “günümüz kapitalizmi”nin Marx’ın ekonomi politik kuramı ve “siyaset felsefesine yönelik uzantılarını” “gözden geçirme”yi zorunlu kıldığı görüşünü, iddialarının merkezine koyuyorlardı.

Birikim yazarlarının esinlendikleri “ağababa” teorisyenler, kullanım değeri değişim değerini artıran emeğin ve kullanım değeri değişim değerini artırmayan emeğin durumu üzerine Marksist –onlar “Marksgil” diye sözümona küçümseyici bir sözcük kullanıyorlar– tahlillerin “anlamsızlaştığını”; “günümüz kapitalizminin üretim biçimleri”nin “merkezi üretim stratejileri ve birikim modelleri”ni önemsizleştirdiğini vazediyor, ve Birikimciler de bunları harfi harfine dergilerinin sayfalarına aktarıyorlardı.

BİRİKİM’İN FABRİKAYA VE MADDİ ÜRETİME “AŞKIN” ZIRVALARI

Marx’ın teorisinin sanayi proletaryasını ve fabrikayı merkez aldığını söyleyen Birikim yazarları, “gelişkin iletişim ve bilişim teknolojileri”nin “önceki dönemdeki mekanik üretim teknolojilerini egemen konumundan uzaklaştırdıklarını”; kapitalizmin “yaygın yönetim ve üretim biçimlerine” yönelerek, üretimi, emeğin daha ucuz olduğu “çevresel bölgelerde” yoğunlaştırdığını; “küresel pazarlar”ın “ulus devlet sınırlarını ve coğrafi uzaklıkları” yok sayarak “ulusal ekonomilerin ölçeğini” aştığını; bu gelişmelerin de, “üretken olmayan” diye tanımlanan “emek süreçlerini doğrudan ve gayet etkin bir şekilde bu yeni üretim biçimleri”ne ekleyerek Marx’ın üretken emek-üretken olmayan emek ayrımını “anlamsız kıldığını” ileri sürüyorlardı. Bunlara göre, bilimsel teknik “devrim” üretken emeğin işlevini önemsizleştirip hizmetler vb. üretken olmayan sektörün hakimiyetini sağlamış, “geleneksel mavi-beyaz yakalı işçi ayrımı” aşınmış; “yeni işçi sınıfı”, “işçi gömleği giymek”ten çıkmış, kapitalizmin bu “yeni biçimi”nde, artık “basitçe kullanıma hazır, bitmiş ürünlerin değil, bileşik hizmetler, yaşam biçimleri, markalar, imajlar, ‘olay’lar, ve ‘deneyim’ler satma”, üretimin amacını oluşturur hale gelmişti!

Deleuze’yi yorumlayan Aras Özgün ve Ayşe Akalın, “üretimin artık fabrikaların içinde olup bitmediğini, fakat gündelik hayatın geneline yayılıp onu kuşatarak toplumsal ilişkilerin içine sızıp bu ilişkileri örgütleyerek yürütüldüğü”nü; “kapitalizmin toplumsal ilişkileri bu şekilde örgütleyerek ve düzenleyerek, maddi üretimden ziyade yeni emek ve değer biçimleri üretmeye yöneldiğini”; böylece bir yandan şimdiye değin ‘yeniden üretim’in alanında değerlendirilen faaliyetler ve toplumsal ilişkiler en temel ‘üretici güçler’ olarak (üretken/üretken olmayan ayrımını anlamsız kılacak şekilde) yeniden kurgulanırken, diğer yandan da şimdiye değin ‘ekonomik değer’ atfedilmeyen olsa olsa kültürel üretim alanının marjinal nosyonları olarak kabul edilen ‘sinerji’, ‘gösterge değeri’, ‘marka değeri’ gibi kavramlar(ın) postFordist kapitalizmin egemen ekonomik değer biçimleri haline” geldiklerini; “kapitalizmin bu yeni biçiminde” artık “basitçe ‘işgücü’ değil, ‘toplumsal faaliyetler’”in üretime “koşulan şey” olduğunu ileri sürüyorlardı.[3]

Aras Özgün, “gösterge değeri ve marka değeri”nin kazandığı önemi Apple bilgisayarları örneği üzerinden kanıtlamaya çalışırken, bilgisayar programı ve parçalarının farklı bölge ve ülkelerde üretilmesinden söz ediyor, parçaların üzerindeki “made in…, İrlanda, Çin, Tayvan vs” yazılarından ziyade kutuların üzerinde “gözden kaçması mümkün olmayan” harflerle yazılan “Kaliforniya’da tasarlanmıştır” (‘Designed in California’) yazısının belirleyici olduğunu; bunun “kapitalistin sattığı malın değerini nasıl sunduğunun, hangi değer biçimine vurgu yaptığının, bize egemen değer biçimini işaret ettiğini”n göstergesi olduğunu belirtiyor; Akalın da, işçinin evinde oturup televizyon seyrederken ya da büroda çalışan emekçi müşterilere “hoş geldin” derken de artıdeğer ürettiğini belirterek, “yeni bir emek türü” olarak “duygulanımsal emek”in artan etkinliğinden söz ediyordu. Aras Özgün’ün “bıraktığı yer”den alarak, Akalın, “görünenden, tutulabilirlikten, anlamlamadan (signification) her daim biraz fazla kalma hali”; “kelimelerin tam olarak yakalayamadığı bir şeyi düşünmenin bir yolu” olarak tanımladığı “duygulanım”ı; “felsefe ve psikoloji temellerinden ödünç” alınıp kullanıldığını belirttiği “duygulanımsal emek” kavramını, kendi deyişiyle, “mikro boyutlardaki etkileşimleri açıklama amacı ile” yeni bir “emek türü” olarak karşımıza getirip, “Marks’ın göremedikleri” arasına yazıyordu. Ona göre, “duygulanımsal emekten bahsetmenin en sağlıklı yolu, kimler ile ilişkilendirildiğinin ve nelere bakarken kullanıldığının hesabını tutmaktan geçiyor”du. Akalın, Sipinoza’nın, “dürtüler, güdüler, duygular ve sezgiler topluluğu” olarak tanımladıklarını, Deleuze’i kopyalayarak, “bir çeşit bedenler yaratma aracı”, “somut, sayılabilir ya da görünür bir şey olmaktan ziyade bir dolaşım hali” şeklinde hayal ederek, “gayri-maddi emek” türlerinden biri olarak gösterdiği bu “tür”ü; bir tür psikolojik his-duygu, “doyuma ulaşma yardımı”, “bedenin bir deneyim halinden bir başkasına geçerken yasadığı bir yoğunluk ile bu geçiş sırasında bedensel kapasitelerde oluşan artma ya da eksilmeler”; “durumlar ile bedenler arasındaki ilişkiselliği kuran yoğunluklar” olarak, aslında nereye oturtacağını, nasıl tarif edeceğini de tam bilmeden, “duygu alanıyla ilişkili” bir “emek türü” olarak tarif ediyordu.

Ayşe Akalın, “hizmet sektörünün nasıl insanlar-arası, özellikle yüzyüze ilişkilere dayanan bir işkolu olduğu”na dikkat çekerek, hizmet sektöründe çalışan emekçinin “dış görünüşü, davranışları”nın normal fabrika işçisinin davranışlarından çok daha fazla önem kazandığını; onlardan asıl beklenenin, “müşterilerin memnuniyet hali üzerinde etkili olmaları”; “bu müşterileri memnun etme çabalarını her daim yüzlerine bir maske gibi takmaları” olduğunu; bunun işçinin amirleri tarafından denetlendiğini, “çalışanların kendilerine ait, emek dışı diye düşündüğümüz duyguları”nın “verdikleri hizmetin bir parçası” olup metaya dönüşmüş olduğunu ileri sürüyordu. “Pizza gibi uluslararası zincirlerde çalışanların sunduğu hizmet”i “duygusal emek”e örnek gösterip, çalışanların “bu tür yerlere girerken ve çıkarken” müşterileri, “güle güle gene bekleriz!” türü sözlerle karşılayıp göndermelerinin içilen “kahvenin hazırlanmasından daha az önemli” olmadığını belirtiyor, telefon görüşmelerinde “bu görüşme -size daha iyi hizmet verebilmek için- kayda alınmaktadır” sözünü bir diğer örnek olarak gösteriyordu. “Duygusal emek kavramı”nın, “hizmet sektöründe gerçekleştirilen üretimin de aslında bir ilişkisellik üretmek üzerine kurulu” olduğunu belirten A. Akalın’a göre, “duygulanımsal emek”ten söz edildiğinde, “sermayenin yalnız varolan bedenlerin bir kısmını belirli dönemler için ödünç almasından çok daha öte, sermayenin yeni bedensel maddeleştirme biçimlerine girişmesi”ni anlamak gerekirdi. O, bunu “bedenlerini yegâne sermayeleri haline dönüştürmüş bir emek gücü” olarak tanımladığı mankenlerin “mesai saatleri içinde ortaya çıkan duygusal yabancılaşmadan çok daha karmaşık” durumlarıyla izaha çalışıyor, mankenlerin “bütün hayatları”nın “bedenlerini kontrol etmek üzerine kurulmuş” olduğuna işaret ederek, “kendilerine ait olan duygusal hayatları ile ‘işleri adına’ yaptıkları”nın ayırt edilmesinin kolay olmadığını belirtiyordu. Negri’ye baş vurarak, onun “emekte son dönemlerde gerçekleşen önemli değişim”in, “değerinin artık ölçülemez hale gelmiş olması” sağladığını belirterek, “Emek, artık sermaye dışında duramadığı ve onun içinde aldığı mübadele değerinden (exchange value) bağımsız bir kullanım değerine (use value) sahip olmadığından, hem değer-dışı, hem de değer-ötesi hale gelir” dediğini; bütün bunlarınemeğin değerini üretenin ne olup ne olmadığını belirleyebilmeyi imkansız” kıldığını; kapitalizmin geçirdiği değişim sonucu, duygulanımın “ölçülemez bir değer üretimi” olarak önem kazandığını ileri sürüyordu.

MADDEDEN ENFORMATİĞE GEÇİŞ KURGUSU

Marks eleştirmeni Deleuze, Tarde, Negri, Lazzarato’yu adım adım izleyerek ilerleyen Birikim yazarları, “Adam Smith’ten Ricardo ve Marx’a ekonomi politiğin maddesel (yani fiziksel bir nesneye tekabül eden) üretimin üretimine odaklandığı ve maddesi olmayan üretim ve dolaşım süreçlerini göz ardı ettiği”ne “kanaat getirmiş” olarak, Marksist teoriye yönelik sorgulamaların kendilerine “bilginin ekonomisinin endüstriyel üretimden çok farklı şekilde tezahür ettiğini” gösterdiğini; “endüstriyel olarak üretilen eşyaların aksine bilgi ürününün değeri”nin “kullanım süreci içerisinde” tüketilmeyip arttığını; “bilginin ürününün kullanımı”nın “ürünün kendisini tüketip nihayetlendir”mediğini; “tam tersine bir yandan kendi varlığını muhafaza ederken öte yandan başka üretken süreçleri doğurup bu süreçlere eklemlen”diğini; bunlara bağlı olarak “bilgi ürününün dolaşım döngüleri”nin de “endüstriyel üründen çok farklı bir karakter” sergileyerek “dolaşımdaki ürün miktarının ve dolaşım döngülerinin artması (mesela bir kitabın çok miktarda basılıp, sürekli el değiştirerek dolaşımda kalması) ürünün ‘değişim değeri’ni olumsuz yönde etkilemiyor, tam tersine artırıyor” olmasını sağladığını; “en önemli fark”ın ise, “nesnel üretimlerin aksine, ‘dil’in alanında üretildiği ölçüde bilginin zorunlu olarak kolektif bir üretim sürecine’ işaret etmesi” olduğunu belirtiyorlardı.

Bunlara göre, “günümüzün sayısal iletişim teknolojileri” “bilişsel ürünün tamamıyla gayri-maddi bir şekilde üretimine ve dolaşımına olanak tanıyor”du! A. Özgün, yorumladığı görüşlere bir vurgulama eki yapıyor ve “bu koşullarda dilsel/bilişsel/kültürel ürünün basitçe-salt bu alanlarda doğurganlık gösteren bir ‘kültürel dolaşım nesnesi’ olmanın çok ötesine geçtiği”ni, “doğurduğu/eklemlendiği üretim süreçlerinin zihinsel üretimleri ötesinde çok doğrudan ekonomik değere tekabül eden mallar olduğu ve bu nedenle artık bir gayri-maddi ‘üretim aracı’ kategorisi yaratır hale geldiği”ni belirterek bilgisayar yazılımlarının böyle bir kategori içinde değerlendirilmesini istiyordu. Ona göre, “gayri-maddi dilsel ürünler”, “bilgi ürünleri”, “zorunlu olarak ‘kolektifçe’ üretilen dilsel ürün”lerdi; kapitalistler bu ürünlere, “aynı zamanda bir ‘üretim aracı’ haline dönüşmeleri”nin akabinde, ‘telif hakları’ düzeneğiyle el koyarak doğrudan sermayeye dönüştürüyor; bu gayri-maddi sermayeyi “..’kullanım lisansları’ aracılığıyla” denetimleri altında tutuyor ve üretilen ‘artık-değer’i sahipleniyorlardı ve bu da, “bugün karşımızda duranın ‘gayri maddi sermaye’ ve ‘telif kapitalizmi” olduğunu göstermekteydi. “Endüstri sonrası ekonominin bütün karakteristikleri”nin (endüstri ve toplum olarak) “‘gayri maddi’ üretimin geleneksel biçimlerinde yüksek oranda mevcut” olduğunu ileri süren Birikim yazarları, görsel-işitsel ürünleri, reklam ve modayı, yazılım üretimi, fotoğraf, kültürel faaliyetleri örnek göstererek, “bu türden gayri-maddi emek faaliyetleri”nin kendilerini ‘iş’ ve ‘işgücü’nün geleneksel tanımlarını sorgulamaya ittiğini belirterek, “kültürel-bilişsel içerik açısından zihinsel becerileri”, “yaratıcılık ve imgelemi teknik ve el emeğiyle” birleşen el becerilerini, “parçası oldukları toplumsal işbirliğini yapılandırmak ve toplumsal ilişkilerini yürütmek bakımından işletmecilik becerileri”ni, “kendini hemen baştan kolektif olarak” kurma yeteneğindeki “bu gayri maddi emek”in “örülümler ve akışlar”ı içinde ya da onun belirgin özellikleri olarak sıralayarak, “gayri-maddi emeğin üretim döngüsünün örgütlenmesi”nin sadece fabrikanın dört duvarı arasında tanımlanmadığı” için hemen göze çarpmamakla birlikte belirleyici öneme haiz hale geldiğini vazediyorlardı. Mario Lazzarato’nun saçmalığa vardırdığı tezlerini kanıt göstererek, “gayri-maddi emeğin hegemonik yükselişini ‘70’lerin büyük dönüşümüne, o zamana değin el emeğiyle yapılan işlerin zihinsel içerik kazanıp bilgi donanımı olan özneler gerektirmeye başlamasına” bağlıyor; Lazzarato’nun “malların bilişsel ve kültürel içeriğini üreten emektir” şeklinde tarif ettiği “gayri-maddi emek”in, “daha önce normal ‘iş’ olarak kabul edilmeyen bir faaliyetler serisi”ne işaret ettiğini ve “sanatsal ve kültürel standartları tanımlama ve doğrulama, modalar, zevkler, tüketici normları, ve daha stratejik olarak, kamuoyu oluşturulması işleri”ni öne çıkardığını ileri sürerek, bunu maddi üretime karşı bir önem ve değer kazanma hali olarak gösteriyor; “bu yeni biçim altında”ki üretimin “iletişimsel süreçlerle belirlendiği oranda dilsel ve toplumsal becerileri gerektiriyor” olduğunu; “Taylorist modelin aksine”, işçinin “bir yandan kendini ifade edip üretime aktif olarak katılmakla yükümlü iken öte yandan hala bir emir komuta zinciri içerisinde” yer alarak “eti ve kemiği sömürülen edilgen bir özne” olma yerine “kendi sömürüsüne canla başla, aktif bir şekilde katılması” gereken biri durumuna gelmesine yol açtığını; bunun da “toplumsal çelişkiyi yeniden formüle” etmeyi zorunlu kıldığını söylüyorlardı. Lazarato’nun, “gayri-maddi emek” kavramını, “her türlü toplumsal ilişkinin ve iletişimin (ki bunlar da elle tutulamayan, tam olarak asla yakalanamayan durumlardır) artık kapitalist üretim sürecinin bir parçası haline gelmiş olması” şeklinde tanımladığını belirten A. Akalın, –Aras Özgün gibi–, üretimin, 1970’lerle birlikte, “somut, sayılabilir” maddi ürün üretimi olmaktan çıktığı iddiasındaydı. Ona göre, “özellikle 1970’lerden itibaren bilgi ve bilişim sektörlerinin yükselişi”, üretimi “fabrikaların dışına taşır”mış, hizmet sektörünün “aynı dönemde kapitalist üretimin önemli bir ayağı olarak belir”mesini sağlamış; “bu iki ana gelişmenin sonucu olarak, daha önce ‘iş’ olarak adlandıramayacağımız pek çok durum kapitalist mübadelenin parçası” haline gelmiş ve “üretim, geleneksel manadaki somut, sayılabilir, ölçülebilir ürünler yerine hizmet, bilgi ve iletişim gibi ölçülemez şeylerin ortaya çıkarılması sürecine dönüş”müştü! Linux örneğinin “bir ürünün önce üretilmesi, daha sonra piyasaya sürülüp tüketilmesini beklemeye dayanan bir sistem” olmayıp “sınır tanımayan bir zihinsel işbirliğinin örneği” olduğunu belirten Akalın, bilgisayarlarda oluşturulmuş programların “paylaşılması”nı örnek göstererek, Üretim belirli bir yere ve döneme ait olma mecburiyetini kaybettiği için hem mekânsal hem de zamansal olarak sınırlara sıkışma zorunluluğunu yitirir. Artık-değer her yere nüfuz eder, toplumun tamamı üretimin vuku bulma biçimine dönüşür diyordu.

Birikim yazarları, “bir yandan ‘yaygın fabrika’ ve üretimin merkezsizleşmesi, öte yandan çeşitli hizmet biçimleri” olan bir “emek dünyası dönüşümü”nün gerçekleştiğini; “gayri-maddi emek döngülerinin üretimin küresel örgütlenmesinde” stratejik rol kazandığını; üretimin “çeşitli araştırma, tasarım, beşeri kaynakların idare edilmesi türünden faaliyetler, tüm diğer çeşitli hizmet sektörü faaliyetleri ile birlikte bilgisayar ve multimedya ağlarınca” örgütlendiğini; öyleyse, “üretim döngüsü ve emek örgütlenmesini bu terimler aracılığıyla anlamak durumunda” olmak gerektiğini ileri sürüyorlardı. Tezlerini güçlendirmek amacıyla hizmet sektörünün ekonomideki ve sosyal yaşamdaki yerine işaret ediyor, Türkiye, Hindistan gibi ülkelerde, bu sektörün istihdam içindeki nisbi yüksek oranını ya da örneğin Hindistan’da “yazılım, müşteri destek hizmetleri ve çeşitli iletişim hizmetleri” sağlayan “büro” tipi işletmelerin yaygın olmasını “sektörü oluşturan alanların, kültür ve turizm endüstrisinin, medya sektörünün vs ne kadar gelişmiş olduğu”na kanıt gösteriyor; ABD ekonomisi üzerine bazı araştırmaların, bu ülke ekonomisinde “üretken olmayan emekçiler”in sayısının üretken emekçilere göre hızla arttığına işaret etmesini (bu ülkede 1987 itibariyle üretken olmayanlar çalışanların %44’ünü oluşturuyordu), “bu kadar ‘üretken’ bir ekonominin, aslında ‘üretken olmayan’ emeğin ürünü olması”nın kanıtı olduğunu ileri sürüyorlardı.

EKONOMİ-POLİTİKA VE İKTİDAR İLİŞKİLERİNE BİRİKİMCİ TAKLA!

Michael Foucault’dan “biyopolitik üretim” kavramını ödünç alarak, onu “ekonomi politiğin kuramsal çerçevesini tamamen yerinden eden” bir “eleştiri” olarak sahiplenen A. Özgün ve A. Akalın, bu eleştirinin “ekonomik altyapıyı belirleyen mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesi ve üretim araçlarının kamulaştırılması”nın, “toplumsal özgürlüğü sağlamak için tek başına” yeterli olmadığını göstermeyi de içerdiğini, Foucault’nun “iktidar ilişkilerinin klasik Marksist kuramın ekonomist perspektifinde ‘üstyapısal’ olarak ötelenen toplumsal kurumlarda ve ilişkilerde, günlük hayatın yeniden üretim rejimleri içerisinde nasıl yapılandığını” deşifre ederek, “kapitalizmin sadece bir üretim tarzından ibaret olmayıp güç ilişkilerinin salt ekonomik üretim döngüleri etrafında kurulmadığı; fakat gündelik hayatın tamamına yaygın bir şekilde onu çevreleyen dilsel ve iletişimsel süreçlerde, bedenler üzerinde, toplumsal ilişkilerin genelinde kurulduğu ve yeniden üretildiği”ni gösterdiğini hayranlık duygusu içinde ve katılarak belirtiyor; Negri ve M. Hardt’an aktararak, iktidarın “artık doğrudan bedenleri ve beyinleri kontrol eden makineler aracılığıyla (iletişim sistemleri, bilgi ağları vs. ve refah sistemleri, gözlem altındaki faaliyetler vs.) çalışıyor” olduğunu ileri sürüyor ve Marksizm’in, yeni gelişmeleri izahta “yetersiz kaldığı” hükmüne varıyorlardı. Onlara göre, “artık-değer sadece fabrikada çıplak emeğin sömürülmesiyle üretilmez”di: “günlük hayatın tamamı sömürü alanına dönüşmüştü”; “artık-değer toplumsal dil ve gündelik ilişkiler içerisinde üretilir”di; “hayat işten ibaretti” vb. vb.. Yazılım programlarını, “somut, sayılabilir ürün”leri, maddi üretimin yerine geçiriyor; üretimi “kar getiren bir iş” ile özdeşleştiriyor; bilgisayar yazılım programlarını kullanan “herhangi firma”nın, “bu zihinsel işbirliğini kurumsal kara dönüştürmesi”ni üretimin kendisiyle eşitliyorlardı. Onlara göre, kapitalist üretim açısından “özellikle 1970’lerden itibaren” söz konusu olan, artık “elle tutulur” bir üründen ziyade aslen “günlük hayattaki ilişkilerin bir parçası gibi düşünülen fikir, imge, bilgi, iletişim ve işbirlikleri”ne dayanan ve “sadece belirli sektörlerin koşullarının gerektirdiği özel bir emek cinsi” olmayıp “her tür üretim biçimine sirayet etmiş” olan “gayrı-maddi üretim süreci”ydi. Bu “gayri maddi üretim” ürünlerin “maddi halden, çeşitli biçim ve düzlemlerde oluşan ilişkisellikleri içeren durumlara dönüşmüş” olmalarını sağlamış; disiplin toplumu”ndan “denetim toplumuna” doğru gelişen kapitalizm, henüz “şu noktada en belirleyici emek biçimi olmasa da”, “duygulanımsal emek”in “her türlü üretimin gittikçe enformatiğe dayanır hale gelmesi sonucu, yükselen bir biçimde üretim içi asli yardımcı etken haline” gelmesine yol açmıştı. (abç)

Birikim yazarları “üretken olmayan emeğin başatlığı”nı (abç) kanıtlamak için bu kadar çaba gösterdikten sonra, “gayri-maddi emek” kavramını, “esas olarak birtakım mesleklere atfedilen bir emek biçimi”ne değil, tıpkı Marx’ın “üretken/üretken olmayan emek” ayrımını kurduğu gibi, “belli bir toplumsal biçime, emeğin içinde yeraldığı toplumsal ilişkilere” işaret etmek için kullandıklarını, “bu kavram etrafında esasen tartışılan”ın “ne şu iş kollarında gayri-maddi emek var, bu iş kollarında ise el emeği var” gibisinden bir ayrım, ne “zihinsel emek/bedensel emek” türünden bir zıtlık, “ne de bu dolayımlarda kurulan bir emek hiyerarşisi” olmadığını; “tam tersine, gayri-maddi emek tartışması(nın) emeğin sermayeyle ilişkisinin (ve dolayısıyla doğasının), ürettiği değerin, içinde ve etrafında kurulduğu toplumsal ilişkilerin ve yapıların dönüşmesine işaret eden, bu dönüşümün tartışmasını çağıran bir kavram” olduğunu belirtiyorlardı. Çıkardıkları toz dumanın dağılıp gitmesi olasılığına karşı, meşru olmayan bir “nefs-i müdafaa” ruh haliyle, daldan dala atlayarak, “örneklerde tarif edilen belli iş ve emek süreçleri”nin, “meslekleri kategorize etmek için değil”, “bu emek biçiminin yoğunlaştığı alanları, dönüşen ilişkileri net olarak göstermek için bahis konusu edilmiş” olduğunu söylüyor; “ABD’de 2010 yılında kaç tane nakliye işçisine ihtiyaç duyulacağının tek başına bu tartışmayla bir alakası” olmadığını belirterek, “bizim perspektifimizden önemli olan, bu nakliye biçimlerinin ne iş yapacağı ki önümüzdeki örneklerle daha bu günden belli olan şey, artık ‘az biraz da motordan anlayan’ kamyon şoförleri olmaktan çıkıp, bunun yanı sıra GPS ve envanter/veritabanı sistemleri kullanabilen, ve onun da ötesinde nıüşteriyle sosyal ilişkiler kurması beklenen işçiler olacakları, ve aynı kamyonda hem endüstriyel tüketim ürünlerini hem de en kişisel mektupları birlikte taşıyacakları..” olmaları olduğunu söylüyorlardı. Buna göre, söz konusu olan, “bir yandan el emeğiyle yapılan işlerin zihinsel ve dilsel süreçleri barındırır hale gelmesi ve bu işlerde çalışan işçilerin salt bedensel faaliyetlerin ötesinde üretime toplumsal özne olarak katılmak durumunda kalmaları, öte yanda ise kapitalizmin yeni biçiminde artık değer üretiminin gayrı maddi ürünlerin (ve dolayısıyla gayri maddi emek süreçlerini daha yoğun olarak içeren üretim alanlarının) egemenliğinde gerçekleşir hale gelmesi”ydi.

Birikim yazarları, bütün bunlardan, artı-değerin “tüm yaşam alanlarında ve tüm anlarda üretildiği” sonucuna ulaşarak, devlet asalaklarıyla “hiç bir şey yaratmayanlar” da dahil neredeyse herkesi “üretken emekçi” kategorisine sokacak, böylece onları “onurlandıracak” genel bir sonuç çıkarıyorlardı.

Şuradan buradan okumalarla, Marx’ın “emek değer kuramı”nın “bilimsel projesini detaylı bir eleştiriye tabi tutmak ve son tahlilde ona sirayet etmiş bilimselciliği reddetmek” gerektiği sonucuna varan Birikim yazarlarına göre, böylece, soyut emek kavramı “kapitalizm-merkezci ve bilimselci prangalarından kurtulmuş” olacak; “hem toplumun ve disiplinin imkansızlığını inkar etmeyen hem de emeği sorunsallaştıran bir siyasal iktisadın kapısı” aralanacak, somut emek sürecinin “ortak bir çerçeve içinden düşünülmesi” mümkün hale gelecekti vb. vb..

Birikimcilerin ve izinde yürüdükleri anti Marksist liberal ‘sol’ teorisyenlerin bu iddialarını makalenin sonraki bölümlerinde daha yakından irdeleyeceğiz.[4] Ancak ondan önce, bu iddiaların da bir biçimde ilişkilendirildiği modern makineli üretim ve bilimin sermayenin üretken gücü olarak kullanılmasının emeğin üretken ya da üretken olmayan, maddi ya da gayri maddi emek olması bakımından ne ifade ettiği üzerinde durmamız gerekiyor. Bunu da başlıca iki yönüyle; a) makineli üretim, bilimin üretken güç olması ve emek gücüne etkisi; ve b) maddi ve gayri maddi emek ayrımı açısından bu gelişme ve değişimin anlamı ortaya koyarak yapmaya çalışacağız.

Bu ise, modern makineli üretimin ve bilimin üretimde kullanılmasının bazı sonuçlarını göz önüne getirmeyi ve Marksist artı-değer teorisinin ana çerçevesinin ne olduğunu mümkün en özet haliyle de olsa, yeniden ortaya koymayı gerekli kılıyor. Böylece, Birikim ve yazarlarıyla ardı sıra yürüdükleri liberal ‘sol’ teorisyenlerin çarpıtmaları ve bilimsel görüş adına ortaya koydukları kurguların saçmalığı daha iyi görülecek.

a) MAKİNELİ ÜRETİM, BİLİMİN ÜRETKEN GÜÇ OLMASI VE EMEK GÜCÜNE ETKİSİ

Bilim ve teknolojideki gelişmenin kapitalist uygulanışı üretimde ve işgücü sömürüsünde artışa yol açarken, “iki yönlü” işlev görür. Bir yandan, teknik ilerleme ve donanım, daha az işçiyle üretimi olanaklı kılarak “fazla” ve “yedek” işgücünü artırır ve çalışan işçilerin bir kısmını işsizlerin safına iter; öte yandan, yeni sektör ve ürünlerin doğmasını sağlayarak yeni iş alanlarının açılmasıyla işçilerin saflarını genişletir. Makinenin çok amaçlı teknik yetkinleşmesi ve teknolojik yeniliklerin iş sürecine girmesine bağlı olarak, yeni işkolları, iş türleri ortaya çıkar; uygarlığın gelişmesi, yeni sektörler ve meslek kategorilerinin ortaya çıkmasına; hizmet sektörünün gelişmesine ve bu sektörde çalışanların bazı kesimlerinin sanayi emekçilerine dönüşmesine ve üretimin artan şekilde vasıfsız, “düz” işçi tarafından gerçekleştirilmesine yol açar. Makineler mükemmelleştikçe, işçinin görevi giderek artan bir biçimde, işleyen mekanizmaya “göz kulak olma”ya “geriler” ya da dönüşür. Bir yandan “kapitalistlerin emrine amade işçi sayısını artırmak üzere” emek pazarına sürülen işsiz kitleleri büyürken, diğer yandan, yeni ve öteki sanayi dallarında işçi gereksinmesi artarak devam eder. Makine kullanımı, ağır sanayi başta olmak üzere ve başlıca gelişmiş kapitalist ülkelerde sanayi işçisi sayısında nispi bir düşüşe neden olmasına; bunun koşullarını yaratmasına karşın, yeni üretim kollarının, hammadde ve ara ürünlerin işlenmesiyle ilgili işlerin doğması, üretim araçlarının ve tüketim nesnelerinin artışı, kapitalist pazarın genişlemesi vb. nedenlerle emek-gücü gereksinmesini artırır.

Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, büyük çapta üretim yapan makinelerin daha az sayıda kapitalistin elinde toplanması, “soyut” (cansız-birikmiş) emeğin canlı-“somut” emek karşısındaki konumunun güçlenmesi, canlı emeğin onun sermaye olarak ifade edilen biçimi tarafından daha fazla baskı altına alınması, makinenin, işçinin karşısına, onu “gereksiz kılan bir rakip gibi” çıkmada daha etkin bir işlev yüklenmesi de demektir.

Kapitalist dünya ekonomisine baktığımızda; imalat sanayinde mutlak bir gerileme olmadığını; ancak hizmet sektörü kapsamındaki işlerin yaygınlığı ve genişliğinde bir artışın olduğunu görürüz. Sanayi işçisinin istihdamında, özellikle başlıca sanayi ülkelerinde geçici ya da kısmen daha uzun süre bir düşüş görülmesine rağmen, imalat sanayi büyümeye, üretken emek-gücü ve genel olarak işçi sayısı büyümeye devam etmiştir. Bu, başlıca iki bakımdan söz konusudur: a) Kapitalizmin uluslararası gelişmesi başlıca kapitalist ülkelerde nüfusun artan kesimlerini işçilerin saflarına çekerken, geçmişte “köylü ülkeler” olarak bilinen çok sayıdaki ülkenin kapitalist uluslararası zincirin halkaları olarak değişime sürüklenmeleriyle birlikte yüz milyonlarca yeni emekçi proletaryanın saflarına doğru itilmiştir ve b) makine kullanımı ve bilim ve teknikteki hızlı ilerleme yeni sanayi dallarının oluşmasına, yeni ürünlerin ihtiyaç haline gelmesine yol açmış, bu da, sanayide çalışan nüfus ihtiyacını artırmıştır. Bilimsel teknik ilerleme ve makinenin etkin ve yaygın kullanımı, bir yandan meta üretiminin daha az işçiyle gerçekleştirilmesini olanaklı kılarak emek-gücü yedek ordusunun genişlemesine neden olurken, öte yandan yeni iş alanlarının ortaya çıkmasını ve yeni ürünlerin ihtiyaç haline gelmesini sağlayarak üretken emeğin faaliyet sahasını genişletmiş, üretken emek-gücünün nicel büyümesini gerçekleştirmiştir. (Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması mülksüzleşmeyi genişleterek, nüfusun diğer sınıf ve katmanlarından işçi sınıfına doğru “göçü” durmaksızın doğurarak proletaryanın saflarını çoğaltır.) Maddi metaların kitlesi büyümüş, kapitalist gelişme maddi ihtiyaçları ve ihtiyaç maddelerini daha fazla çeşitlendirmiş, yeni ürünlerin kullanımına yol açmış, sanayi ürünlerinin sayısını artırmış ve böylece hem eski kapitalist ülkelerde hem de kapitalist dünya pazarına “gecikerek” dahil olmuş ülkelerde üretken emeğin faaliyet alanını genişletmiş; üretken emeğin ve imalat sanayinin istihdam içindeki yeri, bazı kapitalist ülkeler bazında göreli bir zayıflama göstermesine karşın, bu gelişmelere bağlı olarak, sanayi işçilerinin tek tek ülkelerde ve uluslararası alanda safları genişlemeye ve kitlesi büyümeye devam etmiştir.

Bilimin üretici güç olarak kullanılmasıyla üretkenliğin artması, “metaların üretimi için gerekli emek-zamanı”nın yok denecek sınırlara çekilmesi, “ürün miktarıyla ilintili” üretken nüfus sayısının düşmesi ve “başkalarının olabilen en çok miktardaki emeğini sahiplenme” kapitalist amacı için olanakları genişletir. Tüm nüfus için gerekli geçim araçlarının, daha önce doğrudan maddi üretimde çalışan nüfusun “varsayım”sal olarak daha az bir kesimi tarafından üretilmesi ve böylece yine varsayımsal olarak “eşit” dağıtıldığında, “üretken olmayan çalışma ve boş vakit”in herkes için daha fazla olması olanaklı hale gelir. Ancak, kapitalist üretim, ilkin, daha az işçiyle daha fazla üretimi olanaklı kılmasına rağmen, yeni sanayi dallarının doğuşu; yeni maddi ürünlerin gereksinim haline gelmesi, kapitalist pazarın genişlemesi vb. nedenlerle işçi kitlelerini artan şekilde üretime çeker, proletarya dışı sınıfların saflarından proletaryanın saflarına doğru nüfus akışını hızlandırır ve böylece işçi sınıfının büyümesini getirir ve ikinci olarak kapitalizm, “eşit dağıtım”ı ve “boş vakit”in herkes için artırılmasını değil, üretim araçlarının ve ürünlerin kapitalist sahiplenilmesini ve emekçilerin tüm vakitlerinin gaspını gereksinir ve hedefler. Gerçekte olan, kapitalizmin birbiriyle karşıt eğilimlerinin bir arada kendini sürdürmesidir.

Bu, “gerçek yaşamdaki karşıtlığın” bir benzeridir. “Makine, işçileri yerinden eder, … sayısını azaltır, ürünü artırır (ki bu ürünlerin bir bölümü üretken olmayan emekçiler tarafından tüketilir, bir bölümü yurt dışında değişime girer, vb.” Bu arzulanır olandır. Ama bununla çelişen bir diğer durum da söz konusudur. Bu gelişme, onun doğrudan etkisi altında kalan nüfus açısından bir şok etkisinden sonra, yeniden, makinenin işe sokulmasından öncesine göre, daha çok insanın çalışacağı ve üretken emekçilerin sayısının artacağı bir durumla yüz yüze gelinir.[5] Makineleşme ve sanayinin üretkenliği, emek gücünün tüm üretim alanlarında daha yoğun şekilde sömürülmesi olanaklarını genişleterek daha çok insanı üretime çeker, daha önceki çalışan nüfusa oranla üretken emek kesimini artırır, işçi sınıfının bir kesiminin üretken olmayan şekilde çalıştırılmasına yol açar ve erkek ve kadın emekçilerin hizmetçi, uşak vb. şekilde çalışmalarının koşullarını yaratır. Makine canlı emeğe yatırılan sermaye kısmına (değişen sermaye) karşı değişmeyen sermayeyi artırma olanaklarını genişletirken, sınai çevrimin dönemsel değişmelerine bağlı olarak “çalışma yaşamı ve dolayısıyla işçinin varolma koşullarında” neredeyse süreklilik gösteren güvensizlik ve kararsızlığa yol açar. Bunlar, “normal görülen şeyler olur…” Böylece işçiler, “durmadan işten atılır, işe alınır, oradan oraya sürüklenir ve bu arada da işçilerin cinsiyetleri, yaşları ve hünerleri konusunda sürekli bir değişme sürer gider.[6]

Makineleşme, öte yandan, “emek koşulları”nın emeğe teknolojik egemenliği; makinenin emeğin yerini alması, “bağımsız biçimiyle emeği gereksiz hale” getirmesi, emeğin görülür ürünlerinin emekçiye egemen olarak ortaya çıkmaları, emeğin toplumsal niteliğinin, onun sermayeleşmesine bağlı olarak emekçilerin karşısına sermayenin gücü olarak çıkması; bilimin ve doğal güçlerin sermayenin güçleri olarak kullanılması, “makinede gerçekleşen bilim”in “işçilere karşı sermaye olarak” ortaya çıkması ve “bilimin, doğal güçlerin ve emeğin ürünlerinin büyük ölçekte, toplumsal emek üzerine kurulmuş uygulanmalarının tümü”nün, emeğin sömürülmesinin araç ve gücü olarak kullanılması da demektir. Kapitalistler tüm bunları sömürü için kullanırlarken, “emeğin toplumsal üretken güçlerinin gelişmesi ve bu gelişmenin koşulları, sermayenin eylemi olarak belirir”ler. Bilim sermayenin üretken gücü haline gelir ve makine, kapitalist bireye de, kapitalist sınıfa da, daha az emekçiyle “aynı fazlayı üretme” olanağı sağlar. Makine, kendi başına, insanın “doğa üzerindeki zaferi olduğu halde, sermayenin elinde, insanları bu kuvvetlerin kölesi haline” getirir; “kendi başına üreticilerin servetini artırdığı halde”, sermayenin elinde onları sefilleştirir.[7] Böylece, aslında tüm toplum açısından daha az fiziki çalışma olanağı ve zihni yetenekleri geliştirmek için daha fazla zaman ve olanak yaratan araçlar, işçinin daha fazla sömürülmesi ve emekçiler üzerindeki kapitalist baskı için, sermayenin güç, araç ve olanakları haline gelir/getirilirler.

b) ÜRETKEN EMEK-ÜRETKEN OLMAYAN EMEK AYRIMI “ANLAMSIZLAŞTI” MI?

Birikim yazarları, liberal ‘sol’ teorisyenleri yineleyerek, “bilişsel-iletişimsel üretim teknolojileri”nin “günümüz kapitalizmi”nin özellikleri yönünden temel karakterde değişiklikler yarattığını iddia ediyor; “üretken olmayan ekonomi”nin, tüm ekonominin sözümona belirleyici “başat” olgusu haline gelmiş olmasını (!) “bugünkü kapitalizm”in özsel en önemli yeniliklerinden biri olarak gösteriyorlardı. Birikim yazarlarının bu hokkabazlıklarını sergilemek açısından yapmamız gereken ilk şey, üretken ve üretken olmayan emek ayrımı üzerine Marksist görüşü mümkün en özet haliyle de olsa, –bu yine de uzun bir bölüm olacaktır–, buradan yeniden ortaya koymaktır.

Bilindiği üzere, Marx, Kapital ciltlerinde ele aldığı artı-değer teorisine bir ön hazırlık olarak da görülen çalışmalarının toplandığı “Artıdeğer Teorileri” üzerine Birinci Kitap’ın “Dördüncü Bölüm”ünde, “Üretken emek ve üretken olmayan emek üzerine teoriler” genel başlığı altında, Fizyokratlar ve Merkantilistlerden A. Smith-Ricardo’ya ve daha birçok modern iktisat teorisyeninin görüşlerini ele alarak, sorunu özel olarak en etraflı şekilde irdelemiştir. Tüm bu büyük bölümün ‘ana fikri’ şudur: “Yalnızca sermaye üreten ücretli emek üretkendir.[8]

Marx, üretken emeğin “kapitalist üretim açısından” tanımlanması konusunda, A. Smith’in “işin tam özüne” dokunduğunu; “üretken emeği sermayeyle değişilen emek olarak tanımlaması”nın onun “en büyük başarılarından biri” olduğunu belirterek, bu tanımın “üretken olmayan emeğin ne olduğunu” da açıkça belirlediğini söylüyordu.

Marx, üretken emeği, parayı ya da metaları sermayeye dönüştüren, başka deyişle, emek-gücü karşısında bağımsız duruma gelen maddeleşmiş emeğin değerini sürdüren ve artıran emek, kapitalist üretim süreci içinde emek-gücünün aldığı biçimin ve tarzın ve tüm ilişkinin kısa adı” şeklinde tanımladıktan sonra, üretken emeği emeğin öteki türlerinden ayırt etmenin “çok büyük önem taşımakta” olduğuna dikkat çekiyordu. “Çünkü –diyordu Marx–, bu ayrım, tüm kapitalist üretim tarzının ve sermayenin kendisinin de üzerinde temellendiği emeğin özgül biçimini ifade eder.” Çünkü, “kendi ürününü sermaye olarak üreten”; “başka deyişle, yalnızca, maddeleşmiş emekle değişildiğinde, onun daha artmış miktarda maddeleşmiş emek biçimini almasını sağlayan”, “işvereni için artı-değer üreten ya da emeğin nesnel koşullarını sermayeye ve onların sahibini de kapitaliste dönüştüren emek” olmasaydı, kapitalist üretim de söz konusu olmazdı. Çünkü, emeğin sermaye için “özgül kullanım değeri” olması demek, soyut emeği yaratan öge olması, “yani emek-gücünün değerinde yeralandan daha büyük miktarda emeği temsil etmesidir.[9] Çünkü, kapitalist üretim süreci, sermaye için artı-değer yaratılmasını ve “dolayısıyla paranın ya da metanın fiilen sermayeye dönüşümünü, sonuç olarak öngörür. Kapitalist üretim sürecinin doğrudan amacı işçinin ödenmemiş emeğini sahiplenerek zenginlik birikimi sağlamak, artı-değer yaratılması yoluyla değeri artırmaktır.

Yalnız doğrudan sermayeye dönüştürülebilen emek üretkendir; yani değişen sermayeyi, değişken bir büyüklük yapan ve bunun sonucu, [toplam sermaye S’yi] S +’ya eşit yapan emek üretkendir” diye yazan Marx, bunu “açıklanması gerekli ilk nokta” olarak belirlemişti. “[Yani] artı-değer üreten ya da sermayeye artı-değer üretimi için etmen olarak hizmet eden ve böylece kendini sermaye olarak, kendini genişleten değer olarak ortaya koyan emek” üretken emekti.[10]Sermaye ile doğrudan değiştirilen emek” olarak üretken emek, emek-gücünün belirlenmiş değerini yeniden üretir, “değer yaratan etkinlik olarak” para ve metaı sermayeye dönüştürür ve sermayenin değerini artırır. “Emeğin doğrudan sermaye ile değişilmesi”, üretim sürecinde sermayeye, “sermayenin maddi oluşturucu bir parçasına doğrudan dönüşümü” ve “belirli miktardaki maddeleşmiş emeğin aynı miktarda canlı emek, artı, değişim olmaksızın sahiplenilen bir miktar fazla canlı emek ile değişil”mesi demektir.

Yalnızca sermaye üreten ücretli emek üretkendir” tanımının “kapitalist üretim anlamında” ifade ettiği şey; üretken emeğin, sermayenin ücretle, onun karşılığı ödenen parçasıyla değişilen ve sermayenin yalnızca bu parçasını değil, ek olarak kapitalist için bir artı-değer üreten emek olmasıdır. Bu, kendi değerinden daha fazla değer üreten emeğin, kapitalist sınıfın varoluşunun “göreli” koşulu olması demektir. İşçinin yalnızca kendi varlığını yeniden üretmesine karşılık gelen üretimi, mutlak olarak üretken olmakla birlikte, kapitalist anlamda sermayeye eklenen, onun kendini genişletmesini sağlayan emek değildir. “Yalnızca işçiyi yaşatmaya, yani emek-gücünün yeniden üretilmesine” yeten emek, “mutlak anlamda üretken” olmakla birlikte, “kapitalist anlamda” üretken değildir. İşçi, yaşamını sürdürmesine yetecek olanla sınırlı üretimde, geçim araçlarının üzerinde bir değer üretmemektedir. Emeğin kapitalist anlamda üretken olmasının koşulu, üretim araçlarının sahibi için bir artı değer yaratmasıdır.Metada kapitalisti ilgilendiren şey, ödediğinden daha fazla değişim değeri yaratılmış olmasıdır.” Onun açısından kullanım değeri, ücret olarak ödediği emek zamanını daha fazla miktarda geri alıyor olmasındadır. Kapitalizm, tüm metalar dünyası ve maddi üretimin tüm alanlarının giderek belirginlik kazanan tarzda kapitalist üretime tabi kılınması ve bağlanmasıyla birlikte, “meta üretiminde yer alan tüm emekçiler”in ücretli-işçiler haline gelmelerine ve tüm bu alanlardaki üretim araçlarının, onlarla, “sermaye olarak” karşı karşıya gelmelerine doğru bir gelişmeyi ifade eder. “Bu durumda, üretken emekçilerin yani sermaye üreten emekçilerin, tipik özelliğinin, emeklerinin, metalarda, maddi zenginlikte somutlaşması olduğu söylenebilir. Böylece, üretken emek için, belirleyici tipik özelliği doğrultusunda –ki bu tipik özellik, hiçbir biçimde, emeğin içeriğini dikkate almaz ve o içerikten tamamen bağımsızdır– ikinci, farklı ve ek bir tanım daha yapılabilir.[11] Bu üretken işçiler, asıl makine işçisinden mühendise kadar, meta üretimine şu ya da bu biçimde, ancak “…(kapitalistten farklı olarak)” katılanların hepsidir.[12]

Demek ki, üretken emek, kullanım değeri üretmekle kalmayıp değişim değeri sermaye sahibi için bir artı-değere de karşılık gelen emektir. Üretken emekçi, meta üreterek, “ücret biçiminde sürekli olarak tükettiği değişen sermayeyi sürekli olarak yeniden-üretir. Kendisini ödeyen fonu, ‘geçimini sağlayan ve onu çalıştıran’ fonu sürekli olarak üretir.

Bu durum ya da özellik, üretken olmayan emeğin artı-değer üretmeyen emek olmasını da belirlemektedir. Üretken olmayan emek, sermaye ile değil, doğrudan gelirle (yani ücret ve kârla), doğal olarak kapitalistin kârından, co-partners [iş ortakları] olarak faiz ve rantla pay alan çeşitli kategoriler dahil) değişilen emektir.

Emeğin üretken ya da üretken olmayan emek olarak tanımlanması, “onun belirli içeriğiyle, özgül yararıyla ya da kendini ifade ettiği belli kullanım-değeriyle” ilgili değildir. “Aynı tür emek üretken emek de olabilir, üretken-olmayan emek de olabilir.” (sf. 375) diye, önemle belirten Marx, yazdığı kitabı belli bir fiyat karşılığı satışa sunan yazarın üretken olmayan emekçi, ancak aynı yazarın bir girişimci/yayıncıya bağlı olarak çalışması durumunda üretken emekçi olduğuna dikkat çekiyordu. Birinci durumda geçimini sağlamak üzere kullanım değeri yaratan emek, ikinci durumunda patronu olan yayımcı için kitap üreten ‘yazın proleteri’nin emeği olarak daha baştan sermayenin artırımı sürecine katılmaktadır. Yine, buna göre, “Şarkısını kendi hesabına satan” şarkıcı üretken-olmayan; ancak para kazanmak amacıyla bu işin ticaretini yapan bir girişimci tarafından tutulan şarkıcı üretken emekçidir; birinci durumda basit kullanım değeri, ikincisinde sermaye üretmektedir. Eve, kişinin hizmetini görmek üzere çağrılan emekçinin emeği, örneğin pantolon dikmesi ya da ev ve eşyasının tamiri için gelen “gündelikçi terzinin emeği” ile duvar kağıdı ve boya vs. işleri yapan işçinin emeği; bu emek bir ürün yaratmasına ve karşılığında para (emeğinin fiyatı) almasına karşın, üretken değildir. Bu durumda, çünkü, emekçinin az ya da çok çalışması, aldığı ücretin yaptığı işin (gördüğü hizmetin) içerdiği değerden az ya da fazla olması vs., hizmeti verdiği kişiyi zenginleştirmez, sermayesini artırmaz, aksine parasından bir miktar harcanmasına, yani gelirinin azalmasına yol açar. Oysa aynı ‘gündelikçi terzi’nin “bir tüccar terzi”ye bağlı olarak çalışması durumunda, ona verdiği hizmet bu kapitalist terzi için, pantolonda maddeleşen emek zamanının bir bölümüne el koyması nedeniyle artı değer üretir. “Tüccar terzi, olabildiğince ilk fırsatta, pantolonu yeniden paraya, yani belirli terzi emeği karakterinin tamamen ortadan kalktığı bir biçime çevirmeye çalışır; o para biçimi içinde artık, terzinin verdiği hizmet, altı saatlik bir emek-zamanının belli miktarda para olarak ifadesi yerine, o paranın bir kat fazlasıyla, 12 saatlik bir emek-zamanının ifadesi olarak yeralır.[13]

Birinci durumda, terzinin emeği, bireysel gereksinimin karşılanması için, belirli bir kullanım değeri yaratması karşılığında satın alınmıştır; ikincisinde, tüccar terziye mal olduğundan daha fazla değişim değeri yaratmak üzere. Emeğin üretken olup olmaması, para karşılığı “basit değişimi” tarafından belirlenmiyor ya da “paranın emekle basit değişimi, emeği üretken emek haline getirmiyor.” Emeğin içeriği, somut niteliği, özel bir yararı olması gibi özellikleri, “görünüşe göre, ilkin hiçbir fark yaratma”maktadır; “aynı terzi işçinin aynı emeği, bir durumda üretkendir; öteki durumda üretken değil”dir.[14]

Eve, eşya tamiri ya da duvarların yeniden kağıtla kaplanmasını için çağrılan işçiler açısından da aynı şey geçerlidir. Bu işçiler, onları evin onarımı ya da boyasını yapmak üzere çalıştıran ev sahibiyle ilişkilerinde, üretken olmayan emekçilerdir. Ama aynı işçiler, onları çalıştıran ve evin onarımı için gönderen patron için, artı-değer üreten üretken emekçilerdir; onu zenginleştirmekte, sermayesini artırmaktadırlar.

Aynı şey, öğretmenin, doktorun, avukatın, kişinin bireysel hizmetine dair çalışması için de geçerlidir. Eve çağrılan öğretmenin, kişinin zihin yetilerinin geliştirilmesine katkısının karşılığını hizmet verdiği kişiden alması; doktorun sağlık kontrolü ve hastayı iyileştirmek üzere çaba göstermesi; avukatın bir davayı kazanmak için üstlenmesi, bu iş ya da hizmet, bireyin beklentilerini karşılayıp karşılamamasından bağımsız olarak, o belli yarara rağmen, kişiye parasını sermayeye dönüştürme olanağı yaratmaz; onu öğretmenin, doktorun, avukatın patronu/kapitalisti durumuna getirmez, yani bir artı değer sağlamaz. Onlar emek harcamalarına, hizmet vermelerine karşın, hizmetleri sermayeye dönüşebilecek bir değişim değeri olarak maddileşmez. Ödeme gelirden yapılmıştır.

Burada önemli olan, yaratılan nesnenin bir kullanım değeri olması değildir. Bu açıdan alındığında, eve “gömlek dikmesi için” çağrılan gündelikçi de, mobilyaları onaran ustalarla evi temizleyen hizmetçiler de, “ete, şuna buna lezzeti veren aşçı” da, emeklerini “bir şeyin içinde saptamakta ve gerçekte o şeylerin değerini artırmaktadır”lar. Bunların ürününün maddi kullanım değeri olması ve eyleminin niteliği, “tıpkı gündelikçi terzinin fabrikada dikiş dikmesi, makineleri onaran makine ustası, makineleri temizleyen işçi, ya da kapitalistin ücretli işçisi olarak bir otelde yemek pişiren bir aşçı gibi” üretken karakterdedir. “Hizmetlerin büyük bir bölümü, bir aşçının, bir hizmetçinin durumunda olduğu gibi, tüketimin maliyetlerine girer”ler. “Bu kullanım-değerleri ayrıca potansiyel metalardır; gömlek belki de rehinciye gönderilecektir, ev yeniden satılacaktır, mobilya açık artırmaya çıkarılacaktır, vb.. Şu halde bu insanlar da potansiyel olarak meta üretmektedirler, üzerinde çalıştıkları nesneye değer katmaktadırlar. Ne var ki, bunlar üretken-olmayan emekçiler arasında çok ufak bir grupturlar; kuşkusuz geniş hizmetliler kitlesi için, ya da rahipler, devlet memurları, askerler, müzisyenler, vb. için bu söz konusu değildir.

Marx, ‘üretken-olmayan emekçiler’in sayısının büyük ya da küçük olmasından bağımsız olarak, emeği, ‘üretken’ ya da ‘üretken-olmayan’ emek yapan şeyin, “emeğin özel türü” ve “dış görünümü” olmadığına dikkat çekerek, aynı emeğin kapitalist tarafından “daha fazla değer üretmek üzere” satın alınması durumunda üretken ve fakat “bir tüketici olarak, bir gelir harcayıcı olarak, onun kullanım-değerini tüketmek üzere” satın alındığında üretken olmayan emek kategorisine girebildiğine işaret eder. Buna göre, örneğin “Oteldeki aşçı, onun emeğini bir kapitalist olarak satın alan kişi için, otel sahibi için meta üretir.” Bu durumda aşçının emeği, “(kârdan ayrı olarak) otel sahibinin aşçıya ödeme yapmaya devam ettiği fonu yerine geri koyar.” Aşçının emeğinin, “ondan genel olarak yararlanmak üzere değil”, ama kişisel hizmet için satın alınması durumunda ise, “bu emek kendini maddi bir üründe saptadığı halde ve bu ürün (sonuçta), otel sahibi için olduğu gibi, satılabilir bir meta olabildiği halde”, üretken emek olmamaktadır. Birincisinde aşçı, kendisine ödeme yapılan fonu yenilemekte, ikincisinde yenilememektedir; birincisinde otel sahibinin sermayesini artırmakta; ikincisinde, sonuçta bir meta-bir kullanım değeri üretmesine karşın, kişi için sermaye yaratmamaktadır. Bu ilişki, “hizmetleri”, bir tiyatro, konser, genelev, vb. patronu tarafından pazarlanmak üzere satın alınan aktörlerin, müzisyenlerin, fahişelerin vb. durumu açısından da geçerlidir. Girişimci onların emek gücünü kendi emrine aldığında, “dolaylı bir biçimde yalnızca ekonomik bir çıkar ilişkisi”ne girmiş görünür; ancak “sonucu bakımından süreç aynıdır”; ‘hizmetleri görüldüğü anda sona eren’ ve kendini, kendileri dışında ‘herhangi satılabilir bir metada’ “sabitleşip gerçekleştirmeyenlerin şu ‘üretken-olmayan emek’ denen emekleri” satın alınmış, bunların satılması sonucu, “ücret ve kâr” elde edilmiştir. Bu ilişkide, satın alınan hizmetlerin kullanımıyla, onların emek-gücünün yeniden satın alınmasını sağlayacak fon yenilenmektedir, “onlar, kendilerine ödeme yapılan fonları yenilerler.” Buna benzer bir durum, “bir avukatın bürosunda çalıştırdığı clers’in (katiplerin) emeği için de” geçerlidir, ve yine Marx’ın deyişiyle “bu tür bir ilişkinin yaşandığı bolca örnek gösterilebilir.[15]

Marx, “..şu üretken-olmayan emek denen bir kısım emek, bir yandan kendini, aynı zamanda pekala meta da olabilecek (vendible commodities [satılabilir metalar]) maddi kullanım değerlerinde somutlaştırırsa, bir yandan da bu hizmetlerin, dar anlamda herhangi bir nesnel biçim almayan –yani hizmetleri görenlerden ayrı şeyler olarak bir varlık kazanmayan ve bir metaya onun değerinin parçası olarak girmeyen– bir başka kısmı (emeği doğrudan satın alan tarafından) sermaye karşılığı satın alınabilir; böylece kendi ücretini çıkarır ve girişimciye de bir kâr bırakır” diye yazıyordu.

Bu hizmetler ya da hizmetlerin üretimi, “kısmen sermayenin kapsamı içine alınabilir”; “kendini yararlı şeylerde somutlaştıran” diğer bir kısmı ise doğrudan gelir tarafından satın alınır ve sermaye üreten emeğin kapsamı içine girmez. “Emek-gücünü eğiten, devamını sağlayan ya da değiştiren vb., yani tek sözcükle ona özgül bir biçim veren ya da devamını sağlayan türden hizmetler” bu türdendir. Kendisi de meta olan, dahası meta üreten tek meta olan emek-gücünün yenilenmesi sürecine katılan eğitmen/öğretmen ve sağlıkçı (doktor) emeğinin, üretilen metaların üretim maliyetine şu ya da bu oranda girmesi, “satılabilir meta”da bir biçimde ifade edilir olması demektir. Ancak bu emek türü, hem “katılma payı”nın üretilen metaın maliyeti içindeki “çok az” yeri, hem de tüm değerleri yaratan üretim maliyetleri fonu”na girmesine rağmen, “kendi ücretini ödediği fonu” doğrudan yaratmaması nedeniyle, emek-gücü “onarımı” ve “eğitimi”ne katılan emek olarak “satılabilir meta”ın üretimine katıldığı oranda üretken; ama kendi başına ve üretim maliyeti içindeki payının küçüklüğü bakımından da kendi ödeme fonunu doğrudan yaratmayan ve emek-gücünün onarımı giderleri içinde sayılabilir bir emektir. İşçinin fabrika içindeki işi yapması sırasında, onun eyleminin hazırlığına ya da iş yaparken fiziki ve ruhi olarak sağlıklı ve yetkin olmasını sağlamak üzere katılan bu tür emek, meta üreten emek gücünün devamlılığına yardım ve hizmet eden emektir.

Marx, tüm gösteri sanatçıları, konferansçılar, aktörler, öğretmenler, doktorlar, rahipler vb.” için, kapitalist üretim tarzının “ancak sınırlı bir dereceye kadar” karşılaşılır ve “pek az alanda uygulanabilir” olduğunu belirterek, eğitim kurumlarındaki öğretmenlerin, “kurumun girişimcisi için birer ücretli-emekçi” olabildiklerine ve İngiltere’de “bu tür birçok eğitsel fabrika”nın bulunduğuna işaret etmekteydi. Bu öğretmenler, öğrencilerle ilişkilerinde (öğrenciler söz konusu olduğunda) üretken emekçi olmadıkları halde, “kendi işverenleri söz konusu olduğunda” (girişimciyle ilişkilerinde) üretken emekçidirler. Bu ikincisinde, girişimci –örneğin dershane ve özel okul sahipleri–, sermayesini öğretmenlerin emek-gücüyle değişir ve “bu süreç aracılığıyla” sermayesini artırarak zenginleşir. “Tiyatrolar, eğlence yerleri, vb. için de durum aynıdır. Bu durumlarda, aktör, kamu karşısında bir sanatçı olarak davranır, ama kendi işvereni karşısında o bir üretken emekçidir.” (aynı yerde)

Bir aktör, hatta bir palyaço, “ücret olarak aldığından daha fazla emeği geri döndürdüğü bir kapitalistin (girişimcinin) hizmetinde çalışıyorsa” üretken bir emekçidir; ama kapitalistin evine, pantolonunu onarmak için giden gündelikçi terzi, kapitalist için “yalnızca bir kullanım-değeri ürettiği için” üretken olmayan emekçidir. “Birincinin emeği sermayeyle değişilmiştir, ikincininki gelirle. Birincinin emeği bir artı-değer üretir; ikincisinde gelir harcanır.

Bir yazar, fikir ürettiği ölçüde değil, ama onun çalışmalarını yayınlayan yayıncıyı zengin ettiği ölçüde ya da bir kapitalistin ücretli-işçisiyse üretken emektir.” “İçinde üretken işçi emeğinin yer aldığı bir metanın kullanım değeri, en yararsız türden olabilir. Metanın maddi özellikleri, hiçbir biçimde, emeğin doğasıyla bağlantılı değildir; tam tersine, yalnızca belli bir toplumsal üretim ilişkisinin ifadesidir. Bu emeğin içeriğinden ya da sonucundan değil, ama belirli bir toplumsal biçiminden çıkarılmış bir tanımdır….[16] Keman yapımcısının, org yapımcısının, müzik ile ilgili ticaret yapanın, teknisyenin, vb. üretken olması”na karşılık, bir kapitalist girişimciye bağlı olmaksızın bu emeklerin ürünüyle mesleklerini icra eden keman, org vs. sanatçısının “üretken olmaması” çelişki oluşturmaz. Üretken olmayan emekçiler de “şu ya da bu tür” bir ürün üretirler. Bu, emekçi olmalarının belirleyenidir. İlaç reçetesini yazan doktor da, “o ilacı hazırlayan eczacı kalfası” da emek harcarlar, emekçidirler. Ancak ilki üretken emekçi değilken, ikincisi üretken emekçidir. Kemanın üreticisi üretken, kemanla müzik eserini icra eden müzisyen değildir. (Müzikle uğraşan sanatçının bir girişimciye bağlı olarak bunu yapması durumunda üretken emekçi olacağına yukarıda işaret edildi.) Bir piyano yapımcısının yanında çalışan, onun piyano üretiminde çalıştırdığı işçi üretken işçidir. Emeği, ücretini yeniden-üretmekle kalmaz, piyano yapımcısına, sattığı üründe (piyano) ‘cisimleşen’ ve ödediği metada, ücretin üstünde ve ötesinde bir artı-değer bırakır. Aşçının ya da garsonun emeği, “otel sahibi için sermayeye dönüştürüldüğü ölçüde”, üretken emektir. Ama bu aynı kişilerin emeği herhangi bir kişi tarafından, “onların hizmetinden bir sermaye yaratmak” için değil, “hizmetkârlar olarak” satın alındığında, hizmetlerinin karşılığı o kişinin gelirinden ödenen üretken olmayan emekçilerdir. Eve çağrılan gündelikçi terzinin pantolon dikmesi, duvar boyacısının duvarı kağıtla kaplaması ya da boyamasında olduğu gibi, yapılan iş, “maddi nesne kabul edilen” kullanım değerine karşılık düşmesine karşın, bunlar çalışmalarıyla kendilerini çağıranı zenginleştirmediklerinden, emekleri üretken emek değildir; “meta” değil, doğrudan “kullanım-değerleri” üretirler.

Ulaştırma sanayi yer değiştirmeyi satar. Yararlı etki, ulaştırma süreci ile sımsıkı bağlıdır. “Üretken ikmalin depolanması, büro vb. aygıtlar üretken sürecin parçalarıdır, bu işleyişin kendisi de artı-değer üretir. Üretken emek sürecinin bir parçasını, devamını oluşturur. Tüccar sermayesi, depolama, taşıma, ulaştırma, toptan ve perakende dağıtım gibi kendisiyle bağıntılı olabilecek bütün heterojen işlerden sıyrılmış” olarak alındığında değer ve artı-değer üretmez; “hiç değilse doğrudan doğruya yaratmaz.” Ticari işlerde çalışanlar, mal ve yolcu taşımacılığı, iletişim, mektup, telefon vb. iletimlerde çalışanlar doğrudan bir değer yaratmaz, yaratılmış ürünün ulaştırılmasına aracı işlerin çalışanları olarak katılırlar. Ticari işçi doğrudan doğruya artı-değer üretmez. “Doğrudan doğruya artı değer üretmez, ama, karşılığı ödenmeyen emek harcaması ölçüsünde, artı-değeri gerçekleştirme giderini azaltması için ona yardım ederek, kapitalistin gelirini artırır.[17] Devlet görevlileri, asker kişiler, rahipler, yargıçlar vb., bunlar yıkıcı olmakla kalmayıp, ‘maddi olmayan’ metalarını halka zorla dayatarak toplumsal zenginlikten yararlanır, onun büyük bir kısmını ele geçirirler. Bunlar, tüketimden pay alan ve “gerçek üreticilerin sırtından geçinen asalaklar” kategorisine girerler. Sanatçılar, doktorlar, avukatlar ise, emeklerinin sermaye ile ilişkisine göre, ya çalışmalarıyla emrinde oldukları patron için bir artı-değer üretirler ya da hizmetlerinin karşılığını yaratılmış toplam gelirden alırlar. Bürosunda çalışan avukat, büroda ya da devlet kurumunda çalışan doktor, herhangi yönde geliştirdiği yeteneğini icra eden sanatçı, emek harcamakta, karşılık olarak da bir ücret almaktadır. Bu, onların yaratılmış toplam toplumsal gelirden –ki kaynağı artı-değerdir– pay almaları demektir. Ancak, doktor, örneğin fabrikada meta üreten emeğin kendini yenilemesi sürecine katılır ya da özel bir işletmenin kapitalisti için, onun emrinde çalışırken, onun tarafından el konan meta ya da hizmetin üretimine katılmış olur.

Üretken emekçiler, üretken-olmayan emekçilerin üretiminin bir aracı olan ürünleri ve onların araçlarını üretmelerinin yanı sıra, “herhangi bir emek harcamayan kişiler tarafından tüketilen ürünleri” de üretirler. Maddi metaların esas olarak ücretli işçiler tarafından üretildiği kapitalist üretim koşullarında, üretken-olmayan emekçilerin hizmetleri, sonuçta ya üretken emekçilerin ücretinden ya da onların patronlarının (ve kâra ortak olanların) kârından –ki bu durumda da asıl kaynak yine üretken emekçinin ödenmemiş emeğidir– ödenmekte; üretken-olmayan emekçilerin varolma koşullarını üretken işçiler yaratmaktadırlar.

Marx, o dönem, “kapitalist üretimin bu alandaki bütün görünümleri”nin üretimin tümü bakımından “bütünüyle hesap dışı tutulabilir” düzeyde olmasına dikkat çekmişti. Durum, bu yönüyle, bugün için elbette belirli biçimde değişmiştir. Bugün, “bu görünümler” daha belirgin biçimler alarak, artık dikkate alınmayı zorunlu kılar şekilde yaygınlık göstermektedir. Ancak üretimin tümü bakımından, maddi meta üretimini gerçekleştiren emekçilerin belirleyici rolü ve konumu temel önemde kalmaya devam ediyor. Kapitalist üretim tarzının gelişmesi, hizmetlerinin karşılığı gelirden ödenen üretken-olmayan işçilerin “yalnızca pek önemsiz bir kısmı”nın maddi üretim alanında doğrudan rol oynamalarına yol açar. Bunların (üretken-olmayan işçilerin) gördüğü hizmetlerinin değeri de, “üretken işçilerinki gibi (ya da ona benzer biçimde)” “onların geçimini sağlamanın gerektirdiği üretim maliyetleriyle belirlenir … Kapitalizm gelişip sermaye üretimin tümüne hakim olunca, gelir (kâr ve ücret) emek karşılığı değişildiği ölçüde, “doğrudan meta üreten emeği değil”, üretken emeği değil, “yalnızca hizmetleri (satın almakta-ç) kullanılır” ve “kısmen kullanım değeri olarak işlev gören metalar için, kısmen de oldukları gibi bir kullanım değeri olarak tüketilen hizmetler için” harcanır.

Değişik emek türlerini ve dolayısıyla zihin emeğiyle kol emeğini –ya da bunlardan birinin daha hakim olduğu emek türlerini– birbirinden ayırma”nın ve “farklı insanlar arasında dağıtma”nın kapitalist üretim tarzının “gerçekten ayırdedici özelliği” olduğunu belirten Marx, bu ayırmanın, “maddi ürünün, bu insanların ortak ürünü olmasını ya da maddi zenginlik içinde yer alan ortak ürünleri olmasını” önlemediğini; tüm bu insanların, “maddi zenginliğin üretilmesine doğrudan katılmakla kalma”yıp emeklerini “doğrudan, sermaye olan parayla” değiştiklerini; ücretlerine ek olarak kapitalist için bir artı-değeri yeniden üretiklerini; emeklerinin, “ödenmiş emeği artı ödenmemiş artı-emeği” içerdiğini söylemekteydi.[18]

Marx, “Maddi Üretim Sürecinin Bütünü Açısından Üretken Emek Sorunu” arabaşlığı altında, kapitalist üretim biçiminin gelişmesiyle birlikte, örneğin bir fabrikada malzemeyi işlemekle doğrudan görevli olanlarla birlikte, onlara nezaretçilik yapan ustaların, vasıfsız işçilerin, esas olarak “beyniyle çalışan” iş mühendislerinin ve farklı değerde emek-gücüne sahip diğer emekçilerin “ifadesini metada ya da maddi üretimde bulan sonucu birlikte oluşturduklarını; “üretim süreci bir bütün olarak alındığında”, emeklerini sermaye karşılığında değişerek kapitalistin parasını sermaye olarak yeniden ürettiklerini belirtiyordu.

Marx, A. Smith’in, “[kendini sabitleştiren ve gerçekleştiren emeğin] içine, maddi üretim sırasında doğrudan tüketilen tüm entelektüel emeği de doğal olarak” kattığını belirterek “yalnızca elleriyle ya da bir makineyle doğrudan çalışan emekçi değil, ama overlooker, ingénieur, manager, commis [nezaretçi, mühendis, yönetici, memur] vb. –yani tek sözcükle, maddi üretimin belli bir alanında, belli bir metanın üretimi için çalışması (işbirliği) gereksinilen tüm personelin emeği”ni de değişmeyen sermayeye eklenen ve ürünün değerini o miktarda artıran toplam emek içinde değerlendiriyordu.

Bu çerçevede, bu tanımlar, emeğin maddi özelliklerinden (ne emek ürününün doğasından, ne emeğin somut emek olarak belirlenmesinden) değil, ama belli bir toplumsal biçimden, emeğin içinde gerçekleştirildiği toplumsal üretim ilişkilerinden çıkmaktadır.[19] Belirleyici olan; ürünün ‘doğası’, maddi özellikleri değil, emeğin sermaye ya da gelirle değişilmiş olmasıdır. Belirleyici olan, emeğin ve emek-gücünün hangi tür ilişki içinde olduğu; sermayeye dönüşüp dönüşmediği; artı-değer üretip üretmediğidir. “Bir durumda emek sermaye ile değişilmektedir, ötekinde ise gelirle. Birincisinde emek sermayeye dönüşmekte ve kapitalist için kâr yaratmaktadır; ikincisinde bir harcamadır, gelirin harcandığı nesnelerden biridir.

Kapitalist üretimin temel yasası, kapitalistin emek gücü kullanımından beklentisine cevap verir. Kapitalistin emek gücünden beklediği “özel hizmet”, çalışmasıyla geçim araçları karşılığı sahip olduğundan daha fazla bir değer üretmesidir. Değişen koşullar, makineler, iş aletleri, buluşlar ve teknik yenilenme, emek-gücünün eşdeğerini yeniden üretmesine ek olarak “az ya da çok” bir fazla, bir artı-değer üretmesi üzerinde etkili olurlar. Emek sürecinin, emek-gücünün kendi eşdeğerini ürettiği kısmı dışındaki zamanda da, işçi çalışmayı ve üretmeyi sürdürür. İşçinin, işgününün bu “ikinci kısmı”nda, bu artı-emek zamanında yarattığı, kapitalistin karşılığında herhangi ödeme yapmadığı artı-değerdir. Üretken olmayan emekçi de şu ya da bu tür bir ürün üretir. Aksi durumda emekçi dahi olamazdı. Emeğin bir metada yeniden ortaya çıkması için, öncelikle yararlı bir iş üzerinde, bir ihtiyacı karşılayacak bir şey üzerinde harcanması gerekir. İşçinin ürettiği ya da kapitalistin işçiye ürettirdiği, her şeyden önce, belli bir kullanım değeri, belirli bir nesnedir. Emek sürecinde, insan emeği, üzerinde çalıştığı malzemede, emek araçları aracılığıyla başlangıçta tasarlanan değişikliği meydana getirir. Tasarlanmış ürünler, bir yandan emek sürecinin sonuçları olarak ortaya çıkarlar, öte yandan “onun zorunlu koşulları olarak” bu sürece girerler ve canlı emekle temasları “kullanım değeri niteliklerini korumaları ve kullanabilmeleri”nin tek yoludur. Emek, “ürün yaratmak amacıyla bu ürünleri tüketir ya da başka bir deyişle, bir dizi ürünü, başka bir dizi ürünün üretim aracı haline getirmek için tüketir.” Marx, Smith’in tanımında, aynı tür emeğin üretken olan ve olmayan emek olarak adlandırılabileceği şeklindeki ayrımını, onun “kendi tanımına göre” “üretken olmayan” emeğin göreli olarak küçük bir parçasını üretken olarak görmesini, “doğru nokta” olarak ifade etmişti.

Kapitalist açısından üretim süreci, artı-değer elde etmek amacıyla emek-gücünün tüketiminden başka bir anlam ifade etmez. Emek süreci, kapitalistin, “malı haline gelen şeyler arasında cereyan eden bir süreçtir.” Bu sürecin ürünü kapitaliste aittir. “Kullanım değerlerini, kapitalistler, salt değişim değerinin maddi özü ve taşıyıcısı oldukları için ve sürece üretirler.” Kapitalistlerin üretmek istediği şeyin değeri, serbest piyasadan satın aldığı üretim araçları ve emek gücünden fazla olmalıdır. Amacı, yalnız kullanım değeri değil, değer üretmektir; yalnız değer değil aynı zamanda artı-değer üretmektir. Artı-değer üreten emeğin “basit hünersiz” ya da “daha karmaşık hünerli” niteliği, artı değerin üretilmesi yönünden hiç bir önem taşımaz. İşçi, “emeğinin özgül niteliği ve yararlılığı ne olursa olsun”, emeğin konusu üzerinde ek bir emek harcayarak ona yeni bir değer katıyorsa artı-değer üretmiş olur. Emeğin özel biçimleri; dokumacı, iplikçi, demirci emeği olması; dokumacı, iplikçi, demirci vs. olarak üretim konusu ürüne yeni değer katmasının farklı özel biçimleridirler ve bu farklı özel biçimler, artı-değer üretmede “özgün olma” anlamında bir farlılık göstermezler. Emeğin üretkenliği, çalışmasının konusu olan –üzerinde çalıştığı– malzemeye yeni değer ilave edip-etmediğiyle ilişkindir; iplikçi, doğramacı, demirci olmasıyla değil. Değer (ve artı-değer) üretme açısından belirleyici olan, emek gücünün herhangi özel biçimi değil, sermaye ile değişime girip girmediğidir.

Emek-gücü, eğer sermaye ile yeni bir ürün-yeni değer üretmek üzere değiştiriliyorsa, üretkendir; ve bu durumda, bütün bu araç ve koşulların gelişkinliği/teknik donanım zenginliği ve modernliği, üretilen değer ve (artı değer) miktarı yönünden, sermaye sahibinin elinde ancak olanak artışı olarak işlev görür. Yeni buluşlar, sermaye sahibine, emeği eskisine göre bir kaç kat ya da daha fazla etkin hale getirme olanağı sağlar. Bu yeni durumda, gerekli-emek zamanı, (işçinin kendi gereksinimlerini karşılayacak toplumsal emek zamanı) azalacak/kısalacak ve artı-emek zamanı uzayacak, bu da, artı-değerin artışını sağlayacaktır.

Üretken ve üretken olmayan emek ayrımını “anlamsız kılan” ve hemen tüm emek kullanımının üretken emek haline dönüşmesini sağlayan gelişmelerin yeni kapitalizmin gerçeği olduğu” ve temel üretim alanlarıyla maddi meta üretiminin önemsizleştiği iddiası, bu bakımdan, daha baştan dayanaksız kalır. Üretken emekçi için de, üretken olmayan emekçi için de, geçim araçlarını sağlamak üzere emek harcamak zorunludur. Emek-gücü onların metalarıdır. Ancak, üretken emekçi, emek-gücünü satın alan kapitalist için sermayeye dönüşen, onu zenginleştiren değişim değerleri üretirken, üretken olmayan emekçiler emeklerini gelirle değişirler ve aralarında maddi nesne üretenleri de dahil, emeklerinin kullanımı bir değer ve artı-değer yaratmaz ve sermayeye dönüşmez.

Sermaye egemenliği, maddi zenginlik üretimiyle “doğrudan bağlantılı olmayan üretim alanları”nın da giderek sermayeye bağlanmasına yol açar ve pozitif bilimlerin maddi üretime hizmet etmesini sağlar. Bu durum, “maddi zenginlik üretimiyle ‘bağlantısı’nı” ileri sürerek “her faaliyet alanı”nın üretken alana dahil edilmesi, herkesin “birincil anlamda sermayenin hizmetinde çalışarak kapitalisti şu ya da bu biçimde zengin etmeye yararı dokunan emekçi olarak, ‘üretken emekçi’ haline” getirilmesi yönündeki anlayışa kaynaklık eder. Marx’ın deyişiyle “hiçbir şey yapmayanlar ile onların asalakları” böylece onurlandırılmaya çalışılır.

(devam edecek)


[1] A. Özgün, Birikim s. 217

 

[2] Burada, A. Özgün ve Ayşe Akalın’ın yazılarını esas alacağız.

[3] Birikim yazarlarından alınan tüm alıntılar için bkz. Birikim, sayı 217

[4] Tez ve iddialarına temel aldıkları ve 1970’li yıllardan sonra şekillendiğini ileri sürdükleri “yeni bir ekonomi” ve “yeni bir toplum” üzerine makalemizin ilk bölümünde söylenenler burada yeniden anımsanabilir.

[5] Artı Değer Teorileri c.1, s. 215

[6] Kapital cilt 1, s. 465

[7] Kapital cilt 1, s. 453

[8] Artı Değer Teorileri 1. cilt, s. 142

[9] Artıdeğer Teorileri 1.cilt, s. 374

[10] Age, s. 368

[11] Artı Değer teorileri, 1.cilt, s. 383

[12] Buradan, meta üretimine katılan ya da emeği üretken emek olarak işlev gören herkesin dolaysız olarak proleterleştiği sonucu çıkmaz. Proleterleşme, kuşkusuz öncelikle üretim araçları karşısındaki konumla ya da üretim araçlarıyla ilişkinin karakteriyle bağlıdır ve ikinci olarak yaşam tarzı vb. açısından da bir süreç işidir.

[13] Age, s. 377

[14] Age,s.378

[15] age., s. 155

[16] age., s. 147

[17] Kapital, c. 3, s. 313

[18] Artı Değer Teorileri, c. 1, s. 385

[19] Artı Değer Teorileri, cilt 1, s. 147

 

emek-sermaye ilişkileri nitelik mi değiştirdi? “sanayi sonrası” lafazanlığına bir yanıt

Kapitalizmin, sınıf farklılıkları ve karşıtlıklarına dayanan, farklılık ve çatışmaları durmadan ve yeniden doğuran bir sistem olduğu düşüncesine yöneltilmiş ideolojik saldırı, sınıflar mücadelesinin en etkili araçlarından biri olagelmiştir. Son birkaç on yıllık süreçte, hemen tüm kapitalist ülkelerde, yüzlerce iktisatçı, “bilim insanı”, sosyolog, tarihçi ve felsefeci, ‘üretim süreçlerindeki ve nesnel koşullardaki gelişme ve değişmeleri’ gerekçe edinerek, sınıfların ve sınıf mücadelesinin ya önemsizleştiği ya da sona erdiği yönünde teorileri yineleyip yenilediler.

İşçi sınıfının toplumsal varlığına karşı bu ideolojik saldırı, iktisadi-sosyal ve politik alanda sermaye tarafından sürdürülen dolaysız saldırı ile söylem ve gerekçe düzeyinde birleşen bir özellik gösteriyordu. Negri, Hardt, Deleuze, Foucault gibi “sol”da yer alan teorisyenlerle onların izinde yürüyen çok sayıda sosyolog, politikacı ve yazar, “sanayi sonrası toplum koşullarında” yaşandığını; sömürü ve sınıf ilişkilerinin “öz itibariyle değişime uğradığını” iddia ediyor ve işçi sınıfının anti kapitalist mücadeledeki öncü-temel rolünün bu değişmelere bağlı olarak önemsizleştiğini ileri sürüyorlardı.

“Liberal demokrat”, “ilerici”, “üçüncü yolcu” ve “muhafazakar” sosyolog, “bilim insanı” vb. çevrelerin aktif unsurlarını oluşturduğu ve kendilerini hâlâ Marksist olarak adlandıran çeşitli diğer çevrelerin güç verdiği bu karşı dalganın en önemli özelliği, proletaryanın toplumsal konumu ve devrimci rolüne kuşkuyla yaklaşma eğilimine ivme kazandırması ve “Marksist teorinin yanlışlarını düzeltip eksikliklerini giderme” gerekçesiyle kendini “haklı” göstermeye çalışmasıydı. Buna göre, işçi sınıfı, toplumsal var oluşuna özel bir anlam atfetmemeli, sınıfların üretim araçlarıyla ilişkisi üzerinden şekillenen toplumsal farklılaşmanın “eski” önemini yitirdiğini ve ancak etnik köken, bölge, meslek vb. gibi “öteki kimlikler”e bağlı öneminin olabileceğini unutmamalıydı! Bu teorisyenler ile izleyenleri, “maddi üretim alanında meydana gelen kapsamlı değişiklikler”in, “çalışma kavramı” ve “çalışan modeli”nin yeniden tanımlanmasını zorunlu kıldığını, politik üstyapının “yeniden kurulması”nı ve “temsil biçimleriyle özgürlük ve demokrasi anlayışlarının yeniden belirlenmesi”ni kaçınılmaz hale getirdiğini söylüyorlardı. “Sivil toplumculuk”, “yeni toplumsal hareketler” ve etnik, dinsel, cinsel “kimlik” merkezli tezler ve proletaryadan uzaklaşmayı teşvik eden politik girişimlerle takviye edilen bu teoriye, tarihsel maddeci dünya görüşünün determinizm ve indirgemecilikle suçlanması ve yadsınması eşlik ediyordu. Bu teorinin, üretken emeğin toplumsal üretimdeki oranı ve öneminin üretken olmayan emek karşısında önemsizleştiği ve maddi olmayan emek türleriyle ürünlerinin üretim sürecinin hakim unsuru haline geldiği şeklinde özetlenebilecek bir diğer önemli iddiası, bir sonraki makalemizin konusunu oluşturacak. Bu iddianın da üzerine oturtulmak istendiği ve 1970’lerden itibaren önem kazandığı söylenen üretimin yeniden düzenlenmesi kapsamında başvurulan biçim ve yöntemler ile süreçteki bazı öteki gelişmeleri ise burada ele almaya çalışacağız.[1]

“DEĞİŞİM” VE “KÜRESELLEŞME” KAVRAMLARI ÜZERİNDEN GELİŞTİRİLEN OPORTÜNİST TEORİ

Sağdan ve “sol”dan; sermayenin dolaysız temsilcileri/sözcüleriyle “sol”daki yedekleri tarafından geliştirilip sürdürülen ve sermayenin ekonomik-sosyal ve politik saldırılarıyla ‘bütünleşen’ bu ideolojik karşı dalganın, “bel kemiği” işlevi gören iki kavram –’bilim’ ile birlikte üç olarak da alınabilir– etrafında şekillendiği söylenebilir.

Bu teori, “küreselleşme ile birlikte” yeni bir uluslararası ilişkiler sisteminin oluştuğunu; bilim ve teknikteki gelişmelerin sermaye birikim süreçlerinde temelli değişime yol açarak, sanayinin, sanayi işçisi ve üretken emeğin ekonomi ve toplumdaki yeri, önemi ve rolünü değiştirip önemsizleştirdiğini; sınıfların ilişki ve çelişkileriyle toplumsal “dönüşümler”in buna uygun yeniden “kurgulanması”nı zorunlu hale getirdiğini vazetmektedir.

Birikim yazarı ve Galatasaray Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanı A. İnsel, örneğin, bunu, “Sanayi Devrimi’nin hem uzantısında yer alan, hem de onu bütünüyle dönüştüren başka bir devrim çağı yaşıyoruz. Bilginin üretilmesi, biriktirilmesi ve dolaşımı konusunda hızla ilerleyen bu devrim, yaratıcılığın kendini ifade edeceği alanları değiştiriyor… Ama bugün yaratılacak alan, maddi üretime, bedensel emeğe veya ücretli emeğe indirgenmeyecek biçimde genişlemiştir” şeklinde ifade etmektedir. Michael Hartdt ve Tony Negri’nin “İmparatorluk” adlı eserlerinde geliştirdikleri “değişim” gerekçeli teorinin en önemli hareket noktalarından biri, “gayri maddi emek” (“manevi emek”) kategorisi üzerine oturtulmuştur. Buna göre, başlıca taşıyıcısı “çokluk”(!) olan bu “kategori”deki emek, ekonomik sistemi belirleyecek ve ilişkilerin yeniden belirlenmesini zorunlu kılacak şekilde egemen biçim haline gelmiş ve üretken emeğin rolü ve yerini önemsizleştirmiştir. Bu teori, son otuz otuzbeş yıllık zamanda, dünya çapında sanayisizleşme sürecinin yaşandığını, Thatcher ve Reagan’ın başını çektiği neo-liberal politikalarda ifadesini bulan sanayisizleşmeyle üretken emeğin etkin rolünün giderek belirsizleşip önemsizleştiğini; hizmetler sektörünün teknik gelişmelere bağlı olarak ekonominin tümünde yaygın ve etkin hale gelerek, üretken emekçinin toplumsal etkinliğinin nesnel dayanağını kaybetmesine yol açtığını iddia etmektedir. Mucitleri, bu süreçte “üretimden başlayarak toplumsal yaşamın tüm alanlarına uzanan ‘yapısal-kurumsal dönüşüm’ler ile bunların güç ilişkileri ve bu ilişkileri düzenleyen kurumların yeniden düzenlenmesi” üzerindeki etkilerini, tezlerinin “doğrulayıcı kanıtı” olarak göstermektedirler.

Yaygın olarak ve üst perdeden savunulan bu tezler etkili de olmaktadır. İşçi sınıfına ve Marksizm’e “yakın durma” iddiasını sürdüren ve işçi sınıfının devrimci sınıf olarak toplumsal değişim ve yeniden kuruluşta oynayacağı role dair “beklentileri”nin devam ettiğini ileri süren “sol”daki bazı politikacı, sosyolog ve iktisatçılar da, sınıf inkarcı teorilerin dayanak aldıkları “kanıtlar”ı geçerli “veri” saymakta, “son çeyrek yüzyılda” yaşanan gelişmelerin toplumu “yapısal ve kurumsal” yönden “temelli değişime uğrattığını”; “geleneksel işçi sınıfının (sanayi işçisi) erozyona uğraması”na yol açarak sınıf tutumu ve çıkarlarına öncelik verme yerine, mesleki, bölgesel, yerel, etnik, cinsel ve kültürel vb. ikincil çıkarların öne çıkmasına/çıkarılması ihtiyacına neden olduğunu belirterek, “sınıf teorisinin buna uygun değiştirilmesini” istemektedirler.

Buna eklenen bir diğer gerekçe, “küreselleşme” ile birlikte sanayi işçilerinin sınıf mücadelesindeki rolü ve pratik-eylemci aktivitesinin “daha az etkili hale geldiği”, imalat sanayinde “aylarca süren bir grev”in yaşamı etkileyen sonuçlar doğurmasının zorlaştığı, ulaşım, sağlık, eğitim gibi “hizmetler sektöründeki” bir grevin “toplumsal hayatı felce uğratır” hale gelmesi olanaklarının ise genişlediğidir![2] Üretim sektörünün, meta stokları nedeniyle, geçici olarak işçi grevleri ve emekçi direnişlerine karşı dayanıklılık göstermekle birlikte, “aylarca süren bir grev” karşısında, bu grevin üretimin can damarını kesme olanağı nedeniyle uzun süre tutunması mümkün olmamasına karşın, “hizmetler” olarak genelleştirilen işkollarıyla üretken sektör arasındaki bağlantılar koparılıp, bunlar, tamamen birbirlerini dışlamış gösterilerek, bu iddia kanıtlanmak isteniyordu.[3]

Sınıfları ve aralarındaki ilişkileri üretim sürecindeki yerleri ve üretim araçları karşısındaki konumlarına göre değil, ama üretimin teknik yeniden örgütlenmesindeki değişimlere ve uygulanan politikalara bağlı olarak değerlendiren bu teoriye/teorilere göre, örneğin, “küreselleşmeyle birlikte” rekabet ulusal sınırların dışına taşmış, “çok uluslu sistemlerin hesaba katılması”nı “uluslararası zorunluluk” haline getirmiş ve “çokluk”(!) örgütlenmesini alternatif olarak doğurmuşken, “sadece üretim açlarına sahiplik açısından” bir tanımlama işçi sınıfını “çok geniş bir kategori olarak” gösterme riski taşıyacak, “sınıf içi çatışmaların açıklanmasında ve birlikte hareket etme olanaklarının belirlenmesinde yetersiz” kalacaktır!

“Sol”da yer aldıklarını söyleyen ya da öyle varsayılan, kendi içlerinde de ayrıca kategorilendirilebilecek bu teorisyen, yazar, sosyolog, felsefeci vb. tarafından geliştirilen teorilerin ortak genel sonucu, yeni teknolojilerin üretim, ulaşım ve iletişim alanında sağladığı yeni olanakların “üretimin dünya ölçeğinde yayılmasını ve değişik mekanların sunduğu farklı potansiyelleri kullanabilmesini” mümkün kılması ve bu gelişmelerin sınıf içi ve sınıflar arası çelişkileri “çeşitlendirip muğlaklaştırdığı”; sınıfların ve işçi sınıfının üretim ilişkileri çerçevesinde tanımlanmasını “yetersiz hale getirdiği” ve “insanları bir arada tutan” etnik, kültürel, inançsal ve cinsel “kimlikler”le tamamlanmasını gerekli hale getirdiği şeklindedir.[4]

Üretim ve emek süreçlerinde, istihdam yöntemlerinde, iş ilişkileri ve koşullarında, ücretlendirme ve kontrol biçimlerinde görülen değişiklikler ile sınıfın sosyolojik gelişimi ve siyasal-ideolojik tutumunda görülen “çarpıcı farklılıklar”ın işçi sınıfına ve Marksist teoriye liberal sol ve sözde Marksist cepheden yöneltilen saldırının en önemli gerekçesi olması, bunların, sermaye sözcüleriyle trajik, ancak tuhaf olmayan ideolojik ortaklıklarının temelini oluşturuyor. 2000’li yılların başında, emek-sermaye ilişkilerini yeniden düzenleme amacıyla, Türkiye’de, hükümete bağlı görevlendirilen bir kurulca hazırlanan “İş kanunu”nun gerekçesinde, “mikro elektronik teknolojisi”deki gelişmelerden söz edilerek, “üretimde bilginin öneminin sermayenin önüne geçmesi, çalışanların vasıf derecelerinin beden isçiliğinden fikir isçiliğine kayması, küresel rekabetin, esnekleşme olgusunu zorunlu olarak gündeme getirmesi” gibi gelişmelerin çalışma hayatı üzerindeki etkilerinin dikkate alınmasının istenmesi, bu ideolojik ortaklığın çarpıcı örneklerinden biridir.[5]

İki kesimin önde gelen sözcüleri, hemen hemen aynı kavramlarla konuşuyor; “fikir işçiliği”nin ve “bilgi”nin kazandığı önemden söz ederek, bunun neden olduğu “sistem değişikliği” ve sonuçlarının kabullenilmesini istiyorlar. “Sol”dan konuşanların farkı, sanayi toplumunun sınıflar gerçeği ve sınıf ilişkileri üzerine oturan teorik tahlillerle, maddi ürün üretiminden farklı bir ekonomik-toplumsal sisteme dayanan “sanayi sonrası toplum”un ilişkilerini tanımlama ve irdelemenin artık mümkün olamayacağını eklemeleridir. Bunlara göre, “bilgi toplumu emeği eskisi denli önemli ve belirleyici olmaktan çıkarmış, sermaye-emek ilişkilerinin karakterini değiştirmiş”; kapitalist toplum –onlar “bugünkü kapitalizm” diyorlar–, “özü” itibariyle değişim geçirmiş, sermaye birikimi süreçleri, üretken emeğin ve artıdeğer üretiminin sermayenin kaynağını oluşturması yönünden farklılaşmış; sanayi ve tekeller kapitalist emperyalizmin temeli olmaktan çıkmış; yeni bir “bilim ve enformasyon ekonomisi” dönemine girilmiştir! Toni Negri ve Antony Giddens gibi “postmodern” teorisyenler, bu ‘değişim’i “toplulukların ve sınıf kimliklerinin ortadan silinmesi”nin göstergesi olarak ilan ettiler. Türkiye’de de Birikim yazarları ve çeşitli üniversitelerle son dönemlerin “olguları”ndan biri olan Soros vakıflarında görevli akademisyenler, bu teorisyenlerin iddialarını temel alan iddialarla işçi sınıfına ve Marksist teoriye saldırılarını yoğunlaştırdılar. Bu teorisyenler ve özel olarak sosyal bilimleri “araştırma alanı” seçenler, süreci, “enformasyon toplumu”, “post endüstriyel toplum”, “post Fordist” ya da “post modern toplum” olarak adlandırdılar ve bunun, sanayi toplumundan kopuş; onu aşan yeni bir topluma; “bilgi ve enformasyon toplumu”na ulaşma olarak değerlendirdiler. Bunlara göre, “iletişim ve bilişim” emek gücünü de değişime uğratmış, üretken emeğin yerini “gayri maddi emek” ve uzmanlaşmanın almasını sağlamıştı. Aynı nedenle sınıf kavramını terk ettiler ve yerine, “gruplar”, “tabaka” ve “nüfusun bir kesimi” gibi daha nötr kavramları geçirdiler.[6] Sosyal konularda araştırma yapanların “en insaflı olanları” dahi, son on yılları “endüstrisizleşme” süreci olarak değerlendirmekten kaçınmadılar. “Daha gerçekçi” olanları ise, “bu sürecin toplumsal sınıfların tamamıyla ortadan kalmasına yol açan bütünsel bir kopuşu” sağlayıp sağlamadığı konusunda ikircikliydiler ve “ekonomi, politika, kültür ve sosyal alanlarda yaşanan yapısal dönüşümlerin hali hazırda var olan uluslararası sistemi yeni bir evreye ulaştırdığı”nı, bunun da esasen “bilgi, iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişmelere bağlı olarak” gerçekleştiğini ileri sürüyorlardı.

Buna göre, üretim sistemi, “küreselleşmeyle eşzamanlı” olarak, “ulusal sınırlarını aşmış” ve “küresel işbölümü”yle bağlı şekilde, “işgücünün sosyal oluşumu”nun “yapısal” değişmesini sağlamıştı. Uluslararasılaşmayı 1970’lerle başlatan akademisyenlere göre, “esnek uzmanlaşmanın yaygın ve birincil üretim sistemi olmasıyla üretim ulus devletlerin sınırlarını aşabil”miş; “üretim sisteminin ekonomik organizasyonu çokuluslu şirketlerin birden fazla ülkede işletilmesiyle uluslararası boyut kazan”mış, “küreselleşme ile birlikte sınıf yapısında radikal değişimler yaşanmış” ve “küreselleşmeden önceki göreli sınıf yapısı dağılmıştı”. Hizmet sektörünün büyümesi “sadece işgücünün sosyal bileşenlerinin ve sınıf yapısının değişimini değil, aynı zamanda imalat ve sanayi sektörlerindeki işçilerin güç kaybetmesini ve dışlanmasını da” getirmiş ve tüm bunlar da, sınıf kavramının aşılmasını zorunlu hale getirmişti! Buna, –bu makalenin sonraki bölümlerinde ayrıca ve bir ölçüde de olsa ayrıntılı olarak ele alacağımız– Marksist değer teorisine yönelik sözde tamamlayıcı/düzeltici saldırılar eşlik ediyordu.

Kapitalist gelişmenin emek süreçlerinde sağladığı değişikliklere dayandırılmak istenen bu teoriler, her şeyden önce, işçi sınıfının, “kendinde sınıf” olarak maddi varlığının toplumsal anlamını ve bununla bağlantılı politik-ideolojik vb. sonuçlarını “zaman aşımına uğramış arkaik anlamlandırmalar” sayıyor. Bu tezleri gündeme getirenler, “toplumsal varlığın dönüşümü”yle işçi sınıfının devrimci eylemi ve girişkenliği arasındaki ilişkiyi koparıyor; bilimsel teknik ilerlemeleri ve maddi toplumsal alandaki değişim ve gelişmeleri, işçi sınıfının kendine güvenini sarsacak ve yok edecek dayanaklar olarak kullanıyorlar.

Marksist emek-değer teorisini hem tahrif ederek, hem de “sisteme içkin yeni olgular tarafından geçersizleştirildiğini” vazederek, “yeni” bir “değer teorisi” geliştirmeye soyunan bu teorisyenlerle izleyenleri, “yeni devrimci özne” olarak ilan ettikleri “tüm toplum”, “kalabalıklar” ya da “çokluk”u; “imaj, marka, duygulanım, enformasyon vb.” gibi “maddi olmayan emek türleri”nin üreticisi olarak, temel değiştirici işlevle yükümlü hale getirirlerken, farklı gerekçelerine karşın, isçi sınıfının toplumu değiştirici-devrimci eylemini reddetme gibi ortak bir paydaya sahip olmakla, Narodnik’lerin Rusya’da devrimi köylülere, Menşeviklerin burjuvaziye; Bernstein ve Kautsky’nin isçi sınıfının rolünü “yurttaş”lara havale edip sınıf devrimini, sosyal devrimi gereksiz ilan etmek gibi sapkın “arkaik” dayanaklara da sahiptirler. Bu teori ve tezlerin başlıca dayanağı, ulaşım-iletişim araçlarındaki gelişmeler ile kapitalist dünyada son otuz, otuz beş yıllık süreçte gerçekleşen/gerçekleştirilen ekonomik-sosyal ve politik yeniden düzenlemelerdir. Negri, Hardt, Deleuze, Foucault ve diğerleri ve bu arada bizim ülkemizdeki izleyenleri, sermayenin, bilimsel teknik gelişmeyi, kâr oranlarını artırmak üzere daha etkin biçimde kullanarak, işçi sınıfına karşı konumunu güçlendirmek üzere baş vurduğu bir kısmı yeni olan çeşitli yöntemlerin işlevli hale getirdiği “yeniden yapılandırma”yı en önemli dayanak edinmişlerdir. “Küreselleşme” ve ‘değişim’ olgusuna dayandırılan bu teori, kapitalist emperyalizmin bir dünya sistemi olmasını 1980’ler sonrasına –ileri sürüldüğüne göre “küreselleşmenin gerçekleştiği süreç”– erteleyen, değişimi de, sınıf inkarcılığının gerekçesine dönüştüren oportünist bir teoridir.[7]

ULUSLARARASI KOŞULLARIN FARKLILAŞMASI, TIKANIKLIKLAR VE SİSTEM İÇİ DEĞİŞİM İHTİYACI

İkinci Dünya Savaşı’nın tüm ekonomilerde yarattığı tahribat; başlıca kapitalist ülkelerin ve burjuva devletlerin önüne ekonomik-sosyal ve politik hayatın yeniden inşasını, bir zorunluluk olarak çıkarmıştı. Burjuva devletleri, ulusal ekonomilerini ve sosyal-siyasal yaşamı yeniden düzenlemeye girişirlerken, sosyalizmin, oluşturduğu alternatif ve savaş koşullarında artan ve devam eden aşırı yoksulluk ve yoksunluğun neden olduğu moral-manevi ve maddi çöküntünün de etkisi altındaki çeşitli ülkelerin işçi sınıfı ve emekçileri için ilgi odağı olmaya devam etmesi gerçeğini dikkate almazlık edemezlerdi. Halk kitlelerinin sisteme karşı ayaklanmalarını ve yeni sömürgeci sistemin zincirlerini kırarak bağımsızlık kazanan ulusların topraklarında sosyalizme yönelişin önünü kesmek üzere, içerde korumacı-“sosyal hakçı”; dışarıda “ihya edici” politikalara ihtiyaç vardı. “Keynesyen ekonomi politika”, devletin “sosyal sorumluluklar üstlenerek”, istihdamı teşvik etmesi ve ekonomik gelişmede rol oynamasını öngörmekteydi.[8] Gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere, “ithal ikameci sanayileşme”, birçok ülke tarafından ekonomik kalkınma modeli olarak benimsendi. Yüksek vergi uygulamaları getiren “gümrük duvarları”, bazı malların ihracı/ithalatının yasaklanması gibi korumacı politikalar izlenerek ve tüketim artırıcı uygulamalarla yatırım, istihdam ve kalkınma sağlanacak, ulusal ekonomiler güçlendirilecek; içerde sınıf çatışmalarını etkisiz kılmak amaçlı olarak da “sosyal devlet” söylemine uygun sosyal güvenlik önlemleri alınacaktı.

Sosyalizmin yenilgiye uğraması ve işçi hareketinin uluslararası düzeyde geriye düşmesi/çekilmesi ya da püskürtülmesi, “kamusal hizmetler” alanında devletin üstlendiği sorumluluklarla kapitalistlerin işçi-işveren ilişkileri kapsamında kabullendikleri sosyal hakların ortadan kaldırılması için uygun koşullar yarattı. Kapitalist gelişme sürecine gecikerek katılan ülkelerle sosyalizmin inşa edildiği geniş alanların kapitalist dünya pazarına dahil olmaları, emperyalist devletlerle uluslararası tekellere yeni verimli alanlar açtı. IMF, DB, WTO gibi uluslararası mali sermaye kuruluşları, emperyalist devletler ve işbirlikçi burjuvazinin “el birliği”yle sosyal-ekonomik politikalar tekelci sermaye ve büyük işletmelerin çıkarları doğrultusunda “yenilenir”ken, sermaye kârlarını artıracak yeni uygulamalar getirildi. Sermaye vergileri düşürüldü ve büyük şirketlerin ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerden yararlanarak kârlarını yükseltmek üzere, işletmelerini ya da bazı bölümlerini işgücü giderlerinin düşük olduğu bölge ve ülkelere taşımaları önündeki engeller kaldırıldı. Bağımlı geri ülkelerin uluslararası tekellerin ve emperyalist devletlerin denetimine daha fazla girmelerini getiren bu gelişmelere uygun düşecek biçimde, korumacı önlemlerle desteklenen ekonomi politika bir yana bırakılarak, gelişmeyi yabancı sermaye girişine bağlayan politikalar geliştirildi. Burjuva devlet, “toplumsal düzenleyici ve denetleyici” rolünü, çok daha belirgin biçimde ve “kapitalistlerin işini gören komite” kimliğine uygun olarak, daha pervasız ve doğrudan sermaye yararına yerine getirmeye koyuldu. 1970-80’li yıllardan başlayarak, uluslararası sermaye, “devletin ekonomideki rolünü zayıflatan” uygulamalara öncelik vermeye ve özelleştirme politikalarıyla devlet işletmesi şeklindeki büyük şirketleri özel tekellere devretmeye yöneldi. Uluslararası sermayenin dayattığı bu “model”, sermaye ve devletini toplumsal sorumluluk ve sosyal güvenlik konularında “sorumsuz” kılan, rekabeti körükleyen, işsizlik, yoksulluk ve açlığı işçi sınıfı ve emekçilerin kendi sorunu gösteren bir “model” idi. En önemli hedefi, sosyal güvenlik alanındaki devlet sorumluluklarından kurtulmak ve tüm yükü işçi ve kamu emekçilerinin sırtına yıkmaktı.[9] Buna göre, devlet, istihdamın sosyal maliyetlerini azaltarak, vergi indirimi yaparak, eğitimli ve vasıflı işgücü sağlayarak ve isçi-emekçi mücadelesini etkisizleştirerek “yatırım için uygun koşullar”ı oluşturacak; “ekonomik serbestleşme” yoluyla “dünya piyasasıyla bütünleşmenin yolunu açacak”tı! Özelleştirme ve esnek çalışma sistemi bunun en etkili biçimleri olarak uygulamaya kondu.

Özelleştirme ile “sosyal devlet” ve Keynesçi “refah devleti” anlayışı terk edilirken, emekçilerin sosyal kazanımları sermaye yararına ortadan kaldırıldı ve işçilerin daha geniş kesimleri işsizlerin saflarına sürüldüler. Devleti, “sosyal görevler”den azade kılan bu neo liberal “model”, eğitim ve sağlık başta olmak üzere, tüm sosyal hizmetlerin ve toplumsal yaşama ait her şeyin satın alma gücüne bağlanmasını ve arz-talep ilişkileri çerçevesinde pazara sürülmesini içeriyordu. Bu uygulamalar sonucu, hemen tüm kapitalist ülkelerde hiçbir sosyal güvencesi olmayan emekçiler milyonları buldu, sosyal güvenlik kapsamında olmayan nüfus daha fazla arttı, tam gün ve düzenli şekilde, belli beceri ve yetenek gerektiren işlerde çalışan vasıflı işgücünü oluşturanların kitlesi azalırken, iş yaşamı, günü, süresi ve alanı işletmelerin kâr amacına uygun olarak esnek biçimlere bağlı, daha istikrarsız ‘çalışma düzeni’ içindeki emekçilerin kitlesi genişledi. Birinci kesim sosyal haklardan bir ölçüde yararlanabilirken, ikinci kesim bundan tümüyle ya da büyük oranda yoksundu. “Esnek sistem”in oluşturduğu güvencesizlik, giderek büyüyen bir tehlike haline geldi. İşyerlerini ucuz işgücü alanlarına taşıma, taşeron işletmecilikte yoğunlaşma, özelleştirme gibi yöntemlerle, bu güvencesizlik, daha da genişleyen bir özellik kazandı.

YENİ SALDIRI DALGASI

1970’li yıllardan başlayarak günümüze kadar devam eden süreçte, üretimde ve istihdam biçimlerinde görülen değişim ve gündeme getirilen uygulamalar, işçi sınıfının toplumsal yapısını ve sınıflar arası güç ilişkilerini sermaye yararına yeniden düzenlemeyi içeriyordu. Toplumsal yaşamın yeniden yapılandırılması, öncelikli olarak üretimin örgütlenmesinde, iş bölümünde, iş süreçlerinde, çalışma alanı ve süresinde yeni düzenlemeleri gerektiriyordu.

Burjuvazinin, sınıf egemenliğinin ekonomik-sosyal temelini güçlendirmek ve kâr oranlarını yükseltmek amacıyla ekonomik alanı yeniden yapılandırmaya girişmesi; işçi sınıfı ve emekçilere karşı daha saldırgan ekonomik-sosyal programları uygulamaya koyarak, bunu tamamlayan politik düzenlemelere girişmesi, kapitalizmin gelişme eğilim ve yasalarına uygun olmakla birlikte, işçi ve emekçilere dönük sonuçları açısından öncekilere göre daha yıkıcı ve kapsamlıydı. Sermaye birikiminin artırılması; işçi sınıfı ve emekçilerin, hareketin yükseliş koşullarında mücadele ile elde ettikleri ekonomik, sosyal ve siyasal kazanımların geri alınmasını gerektiriyordu. Kâr oranlarının yükseltilmesi için uygulamaya konan neo-liberal iktisat politikaları ve “Yapısal Uyum Programları”yla, bunların ‘içini dolduran’ “esnek çalışma”, “esnek uzmanlık” ve “yerelleşme” uygulamaları, üretim, pazar ve tüketim ilişkilerinin uluslararası sermaye ve tekeller yararına yeniden düzenlenmesini hedefliyordu. Üretimin ve emek sürecinin sermaye kârlarını yükseltmeye hizmet eden yeniden düzenlenmesi, iş koşulları ve işyeri yapılanması; aile ilişkileri, eğitim, sağlık ve barınma olanakları üzerinde dolaysız etkilerde bulunuyor; işçi sınıfının kendine ait olması gereken zamanının daha fazla bölümüne sermaye tarafından el konması ve ‘çalınması’na olanak sağlıyordu. Burjuvazi ve hükümetleri, bu yolla, işgücü yapısında ve istihdamda, çalışma biçimleri ve ‘imkanları’nda emek aleyhine değişimleri gerçekleştirecek, sömürü ve işsizliğin artmasını, iş ve çalışma koşullarının ağırlaştırılmasını, sınıfın daha çok parçalanmasını ve sınıf içi ilişkilerin işçi aristokrasisi üzerinden “hiyerarşik bir yapı” kazanmasıyla “sınıfa karşı sınıf” tutumunun zayıflamasını sağlayacak ve sermayenin konumunu güçlendirmiş olacaklardı.

Sanayi tekelleri –faaliyetleri bu alanla sınırlı değildir–, ucuz emekgücü alanlarında kurulan taşeron alt ve yan firmalar aracılığıyla üretim maliyetlerini düşürerek, riskleri bu şirketlere ve çalıştırdıkları emekçilere yıkmaya, bu süreçte daha fazla yöneldiler. Küçük ölçekli üretim, tekellere, bağlı işletme ağı içinde, düşük ücret, kayıt dışı ve kuralsız çalışma, sosyal hak yoksunluğunu dayatarak maliyeti düşürme, verimliliği ve kârlılığı artırma olanağı sağlamakla kalmadı; bu yoğun saldırılar altındaki işçilerin, tekeller ve “ana şirket”ler yerine, bağlı-alt şirketlerle karşı karşıya gelmelerini sağlayarak, aktüel mücadelede onları gerektiği ölçüde hedef almamalarına da hizmet etti.

Büyük ölçekli üretimin uzmanlık isteyen ve istemeyen bölümlerinin ayrılması, fabrikaların bazı bölümlerinin başka alanlara ve özellikle de emekgücünün çok ucuz olduğu ülkelere taşınması, üretimin belli aşamalarının taşeron firmalara ihale edilmesi, çalışma süresi ve biçiminin talep ve stoklar gözetilerek belirlenmesi, artan otomasyon[10], tam gün çalışma ve sürekli istihdam yerine çalışma süresi ve yerinin kapitalist ihtiyaçlara göre belirlenmesi, ‘neoliberal’ iktisat politikaları çerçevesinde yaygınlaştırılan yöntemlerden bazılarıydı. “Esnek uzmanlaşma”, büyük şirketlerin, işletmelerinin farklı bölümleriyle anlaşmalı diğer şirketler aracılığıyla farklı bölge ve ülkelerde üretilen parçaları sonradan bir araya getirip (montajını yaparak) pazara sunmaları için olanakları genişletiyor; çalışma süresi ve yerinin, “esnek”-değişken özellik kazanarak, işçi aleyhine değişime uğramasını sağlıyor, vasıfsızlaştırmayı artırıp, kadın ve çocuk işgücünün daha fazla kullanılmasına alanı daha fazla açıyordu.

“Esnek çalışma”, artı-değer oranını ve değişmeyen sermayeyi artırarak, kapitalist pazarda büyük pay sahibi olmak için, emekgücünün olabilir “en ekonomik” kullanımını hedefleyen bir iş örgütlenmesiydi ve işçi sınıfının, çalışma süresi ve işgününü kısaltma talebine karşı, mücadeleyle kazanılmış sürenin aşılmasını ve süre ile birlikte çalışma tarzının da kapitalistin çıkarlarına göre yeniden düzenlenmesini öngören bir uygulama olarak gündeme getirildi. “Esnek çalışma”, işçilerin ‘aile yaşamı’ ve sosyal ilişkilerini tahrip ediyor; işin ve çalışma zamanının “esnekleştirilmesi”yle işçilerin bir arada çalışma zamanını daraltıyor ve sınıfsal politik tutum geliştirmelerinin önüne, daha üretim sürecinden başlayarak, ek engeller çıkarıyordu.

Bu “çalışma sistemi”, işçi sınıfının toplumsal yapısında “hiyerarşik” farklılaşma, sınıf içi bölünme, rekabet ve iç çelişkilerin artması, organik birliğinin darbe yemesi, örgütlenme ve dayanışmasının zayıflaması ve sınıfsal tutum ve politikalardan uzaklaşma gibi sonuçlar doğuruyordu. Emek üretkenliğini artıran ve emekten tasarruf sağlayan bir biçim olarak, emek sömürüsünü daha da yoğunlaştıran “esnek iş örgütlenmesi”nin yaygınlaşması, sınıfın daha fazla parçalanması; kayıtlı-kayıtsız, düşük ücretli ya da nispeten daha iyi ücret alan işçilerin birbirlerinin rakibi gibi hareket etmeleri, sendikalar ve öteki sınıf örgütlerinin güçten düşmesi; sınıf örgütlerinde bir araya gelen, sendikalı ve sigortalı işçi ve emekçilerle ‘kayıt dışı’ sendikasız-sigortasız veya sigortalı, ancak sendikasız işçilerin ücretleri, çalışma süreleri, çalışma koşulları, izin, ikramiye, tazminat vb. sosyal hakları arasında önemli farkların ortaya çıkması gibi sonuçlar doğuruyor; üretimden dışlanma, yoksullaşma, yaşam standartlarının düşmesi, sosyal güvenlik hakkı ve iş güvencesinden mahrum kalma, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerden uzaklaşma, emek-sermaye ilişkilerini ve çıkar çatışmalarını işyeri çevresi ile sınırlama vb. etkileriyle çaresizlik ve güvesizlik nedeni oluyor, edilgen ve uzlaşmacı eğilimleri besleme işlevi görüyordu. “Mikro elektronik ve enformasyon teknolojileri”nin kullanılmasına dayanan “esnek uzmanlık” ile “esnek” ya da “yalın üretim” biçimleri, iş akışkanlığı ve emek yoğunluğunu arttırdıklarından, emek sömürüsünü en üst düzeye çıkarıyorlardı. Bu üretim “modeli”nde, emekçiler, bir yandan üretimde esnekliğe imkan veren makineler aracılığıyla otomatik üretim ve denetim sistemleriyle uyumlu olmaya zorlanırken, öte yandan “işyeri yönetim süreçleri” aracılığıyla, işin ve yürütülmesinin “planlanması” ve “kontrolü”ne “katılma” görünümü altında, kapitalist işletmelerin çıkarlarıyla birleşmeye yönlendiriliyorlardı.

Aynı süreçte, çocukların, gençlerin ve kadınların yoğun olarak ve en düşük ücret karşılığında çalıştırılmalarını olanaklı kılan “ev eksenli” ya da “evde üretim”, dokuma, konfeksiyon, makine ve el nakışı, altın, gümüş işçiliği, oyuncak ve ayakkabı yapımı, elektronik işleri, paketleme, ambalaj, elektrik aksamının montajı, proje-tasarım hizmetleri vb. gibi çok çeşitli alanlarda, yoğun ve yaygın olarak daha fazla uygulamaya kondu. Ev ya da mahallindeki imalat ve hizmet üretiminde, iş güvenliği, sağlık giderleri türünden sosyal harcamaların esas olarak ortadan kalkmış olması ve kullanılan malzeme kaynaklı ve çalışma türünün yol açtığı meslek hastalıkları ve iş kazalarına karşı koruyucu önlemlerin olmayışı, kâr artırıcı olanak ve etkenler olarak değerlendirildiler.

Üretimin toplumsal örgütlenmesinde başvurulan yeni yöntemler, kapitalist işbölümüyle ve çalışan ve işsiz kesimleriyle (ve aralarındaki rekabet ile) zaten bölünmüş olan işçi sınıfının daha fazla parçalanarak güçsüzleştirilmesine ve “kendi sınıfından kaçış” eğiliminin güçlenmesine hizmet ediyor; iletişim gibi alanlardaki teknik gelişmeler ve “esnek biçimler” işgücünün küçük bir kesimi olan ve daha çok araştırma geliştirme, tasarım ve planlama, finans vb. alanlarında çalışan “yüksek vasıflı profesyonel” kesimler ile her “düz işçi”nin yapabileceği işlerde ve ulaşım, temizlik gibi işlerde istihdam edilenler arasındaki mesafenin daha fazla açılmasına neden oluyordu. İş süreci ve çalışma ilişkilerinin kuralsızlaştırılması (esnek çalışma vb.), sermaye-emek ilişkilerini “çalışan personel-yönetici ilişkisi” görünümüne büründürüyor, çıkar karşıtlığı yerine işbirliğini geçiriyor; işçilerin ortak sınıf çıkarları temelinde örgütlenerek taleplerini elde etmeye çalışmaları yerine “birlikte hareket etme”yi; mücadele yerine uzlaşma ve işbirliğini öne çıkarıyordu.

İŞİN VE İŞGÜNÜNÜN ‘PARÇALANMASI’ VE TOPLUMSAL ETKİLERİ

1970’lerden başlayarak görülen en önemli olgulardan biri, üretim süreçlerinin parçalaması ve yüzeysel olarak bakıldığında, tekelleşmeye; yoğunlaşma ve merkezileşmeye aykırı görülebilir küçük işletmelere dayalı üretim örgütlenmelerinin yaygınlaşmasıydı. 1970- 1980’lerden itibaren taşeron işletmecilik ve eve iş vermenin ivme kazanmasıyla birlikte, eski sanayi bölgelerindeki imalat sanayi yığılmasında değişime gidildi. Bu süreçte, büyük ölçekli yığınsal üretimin yoğunlaştığı, işsizliğin nispeten düşük olduğu başlıca sanayi kentleriyle (Londra, Brüksel) Ruhr Havzası gibi daha geniş alanlardaki ve İstanbul gibi “mega kent”lerdeki işletmelerin bir bölümü başka yerlere taşındılar. Bunların bazıları, yapılan yeni düzenlemeler (bizde sonradan “kentsel dönüşüm” adı altında genişletilmeye başlandı) sonucu, finans, ticaret ve hizmetlerin ağırlık kazandığı alanlar haline geldiler. Finans, ticaret ve hizmetler sektörünün hızlı büyümesi, bir yandan yüksek gelirli, ayrıcalıklı bir tabakanın oluşumuna yol açarken, diğer yandan düşük ücretli ve geçici işlerin alanını genişletti. Düşük ücretli işlerde çalışanların yığınsal büyümesinin bir diğer etkeni, büyük şirketlerin, fabrikaların bazı bölümlerini ucuz işgücü bölgelerine taşımaları ve ihtiyaçlarını karşılayan bir kayıt dışı sektörün genişlemesiydi. Diğer bir olgu, kadın emek gücünün kullanılmasındaki artış ve genişlemeydi. Ucuz işgücü arayışına bağlı olarak, sosyal güvenceye sahip, tamgün çalışan erkek emek gücü yerine kadın ve çocukların artan şekilde sömürü nesnesi haline getirilmesi eğilimi, işlerin, bilim ve teknikteki gelişmelere bağlı olarak, artan şekilde, çalışabilir hemen herkes tarafından yapılabilir hale gelmesine bağlı olarak güçlendi.[11] Uygulanan çalışma biçimleriyle emek süreci istikrarsızlaştırılırken, emekgücü ‘sirkülasyonu’ güçlenen eğilim haline geldi, eski ve yeni kuşak işçiler arasındaki mesafe açıldı, kuşaklar arası deneyim paylaşımı ve dayanışma zaafa uğradı. Düşük ücretli, esnek ve iş güvencesi olmayan iş örgütlenmesi ve sanayi işçilerinin bir kesiminin işsizliğe itilmesine yol açan özelleştirmelerle birlikte, işsiz ve yoksul kitleleri artarken, ‘eski’ sanayi kentlerinin işin yeniden örgütlenmesi çerçevesinde “yenilenmesi”yle, burjuva ve emekçi kesimler arasındaki ‘gelir uçurumu’ daha da büyüdü; yoksulluk ve zenginliğin yoğunluk kazandığı farklı yaşam alanları oluştu, vb. vb..

Özelleştirme, esnek çalışma, “işin parçalanması”, işletmelerin bir bölümünün başka yerlere taşınması, taşeron işletmecilik ve “ev eksenli çalışma” gibi uygulamalar, “küresel kapitalizm”e uyum gösterme ve “rekabette geride kalmama” gerekçesine sahipti ve uluslararası şirketler arasında bu alanda da kıyasıya bir rekabet vardı. Sanayi işletmeleri, bir yandan daha büyük tekeller şeklinde bir araya gelerek etki alanlarını genişletmeye çalışırlarken, öte yandan daha küçük işletmeleri kullanarak, üretimi, taşeron firmalar, parça başı üretim yapan küçük firmalarla aile işletmeleri, “ev eksenli üretim”[12] vb. aracılığıyla yayarak, maliyetleri mümkün en düşük düzeye çekip, uluslararası rekabette öne geçmeye çalışıyorlardı.

Esnek Uzmanlaşma Modeli” adı verilen iş örgütlenmesiyle, üretim süreçlerinin parçalı yeniden örgütlemesine girişildi. Küçük ölçekli üretim organizasyonları, firmalar arası sözleşmelerle, ücret ve sosyal sigorta gibi işçilik maliyetlerinin düşürülmesini ve yükün taşeron firma-aile işletmesi gibi küçük işletmeler ile çalıştırdıkları emekçilere aktarılmasını olanaklı kılıyordu. Bu ilişki zinciri içinde, ‘ana firma’ tarafından bağlı-alt firmalara üretim yaptırılarak daha ucuza mal edilen parçaların son montajı ana firma tarafından gerçekleştiriliyor; uzmanlık ve teknolojik yeterlilik gerektiren parçaların yapımı buna uygun firmalar tarafından gerçekleştirilirken, uzmanlık gerektirmeyen parçalar emek-yoğun ve emekgücünün ucuz olduğu daha küçük firmalara yaptırılıyor; ürün daha ucuza mal edilerek kâr payı yükseltiliyordu. Parça üretimi yapan bu ‘ikinci basamak’ firmalar da, işi daha ucuza mal etmek üzere, çoğu kez, daha ucuza çalışan daha küçük işletmelerle anlaşarak, ‘parça başı’ ve ‘eve iş verme’ yöntemlerine başvurabiliyorlardı. Bir ‘zincirin halkaları şeklinde örülen’ bu ilişkide, belirleyici olan, ürünün en az maliyetle üretilmesiydi. İşin esas sahibi “ana firma” olmasına, üretim onun için yapılmasına ve pazara sürüm bu firma tarafından yapılmasına; “fason üretim” yapan işletmeler bu firma için çalışmalarına karşın, çok sayıdaki taşeron işletme, bu ilişki ağı içinde işin sahibi görünmekte; kendi aralarında da keskin bir rekabete girişerek, işgücünü ucuza kapatmak için her tür oyuna başvurabiliyorlardı.[13] İşin hangi firma (‘ana şirket’ ya da taşeron işletme) için yapıldığının belirsizleşmesi; “ana şirket”in işi taşeron firmalara ihale etmesi, ücret, sosyal haklar gibi sorunları da onlara fatura etmesini sağladığından, elleri altında büyük sermaye yığını olan şirketlerin, doğrudan üretimin ‘rizikoları’yla uğraşmayıp, patentine sahip oldukları ürünleri başka şirketlere sipariş vermelerini ve patent-marka karşılığı büyük kârlar sağlamalarını; yanı sıra da, başlıca işleri emek gücü komisyonculuğu olan “iş büroları”nın ortaya çıkıp rant sağlamalarını olanaklı kılıyordu. ‘Ana firma’ ile işi yapan taşeron firma arasındaki ilişki, bir tür “patron firma”-“iş alan firma” ilişkisi görüntüsüne bürünüyor; işçiyle yüz yüze gelen ve işçi karşısında sorumlu görünen taşeron işletme olurken, üretilen malın esas sahibi büyük patronlar arka planda gizlenebiliyorlardı. Fiyatı belirleyen ana firmaydı ve işin yürütülmesini üstlenen alt-taşeron firma, işi, bu fiyatın altındaki maliyetle gerçekleştirmeden kâr edemezdi. Bu ilişki, emek gücünün olası en düşük fiyat üzerinden çalıştırılmasını-kiralanmasını dayatırken, kendisi de kapitalist olan taşeron ve fasoncu ile yanında çalıştırdığı işçiler arasındaki sınıf çatışmasının –işi veren büyük firmanın ‘herkesin patronu’ olması nedeniyle– muğlaklaşmasına yol açarak, hem “küçük” hem de büyük patronun işini kolaylaştırıyordu.

“YENİDEN YAPILANMA” VE KAPİTALİST ÜRETİMİN DEĞİŞMEYEN KARAKTERİ

Burjuvazinin kâr için gündeme getirdiği yeni yöntemler, üretime koyduğu araçların teknik yetkinliği ve modern makinelerin muazzam ve çok yönlü gelişmiş olmasının, emek gücünün makine ve öteki üretim araçlarıyla ilişkisinde sağladığı biçim değişiklikleri, kapitalizmin varlığını sürdürmesi için kaçınılmazdı. Marks ve Engels, daha 1847’lerde “üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim yapmaksızın[14] burjuvazinin kendini var edemeyeceğini belirtmişlerdi. “Üretimde sürekli dönüşüm, tüm toplumsal kesimlerin aralıksız sarsıntıya uğratılması, sonsuz güvensizlik ve hareket, burjuva döneminin tüm ötekilerden ayırt edici niteliği”ydi. Burjuvazinin, “sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için”, yer yuvarlağının bütününe el atması, “her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması, her yerde bağlantılar kurması” kaçınılmazdı. O, “dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini” kozmopolitleştiriyor; “gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından” çekiyor ve eski ulusal sanayileri “hâlâ her gün” yok ediyordu. “Her uygar ulusun bir yaşamsal sorun olarak ithal etmesi gereken ve artık yerli hammaddeyi değil en uzak bölgelerin hammaddelerini işleyip, mamulünün de yalnız kendi ülkesinde değil dünyanın her yerinde birden tüketildiği yeni sanayiler, o eski ulusal sanayileri bir kenara itiyor”; “yerli imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de en uzak ülke ve iklimlerin ürünleriyle ancak giderebilecek ihtiyaçlar” alıyor; “yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlik yerine …, ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı” geçiyordu. Bu, sadece maddi üretimde değil manevi üretimde de böyleydi. “Ayrı ayrı ulusların manevi ürünleri ortak mülk oluyor”; ulusal tek yanlılık ve sınırlılık aşılıyor, “pek çok ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı” oluşuyordu. “Tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak burjuvazi, en barbar ulusları da uygarlığa çekiyor. …”; “tüm ulusları, eğer yerle bir olmak istemiyorlarsa burjuva üretim tarzına uymaya zorluyor”; “…, kendi istediği bir dünya yaratıyor…..üretim araçlarını merkezileştiriyor ve mülkiyeti az kişinin ellerinde yoğunlaştırıyor….(abç); “doğa güçlerinin dizginlenmesi, makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanılması, buharlı gemi işleyişi, demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her bölümünde toprağın işlenebilir hale getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi,” vb. vb.. ile, ve toplumsal emeğin bağrında yatan üretim güçlerini harekete geçirerek bir dünya sistemini oluşturuyordu.[15] Marx, “Bununla birlikte, fabrika eylemi belirli bir büyüme ve olgunluk derecesine ulaşır ulaşmaz ve özellikle teknik temeli olan makinenin kendisi makine ile üretilmeye başlar başlamaz; kömür ve demir madenciliği ile meta sanayileri ve ulaştırma araçlarında köklü bir devrim olur olmaz; kısacası modern sanayi sistemiyle üretim için gerekli koşullar kurulur kurulmaz, bu üretim tarzı bir esneklik kazanır ve yalnızca hammadde ve sürüm pazarları bulunması dışında hiçbir engel tanımayan ani sıçramalı bir genişleme olasılığına ulaşır” diyerek, gelişmenin yönüne çok net biçimde işaret ediyordu.[16]

Kapitalist üretim ve kapitalizm, bir yanda –bilimsel teknik temeliyle birlikte– üretim araçlarında ve üretimin toplumsal niteliğindeki muazzam gelişmeye yol açarak, diğer yanda çalışma süresinin ve zamanın emek gücü ve insan aleyhine kullanımı olanaklarını artırıp genişleterek varlığını sürdürüyor; makine ve bilimsel teknik gelişmelerle, “gerekli emek-zamanı”nın üretici güçlerin gelişmesi ve emeğin toplumsal üretkenliğinin artmasıyla kısalması mümkünken, sermaye tarafından, bu gelişmeler, aksine, daha fazla sömürü (daha fazla kâr) için artı emek zamanının uzatılması, işgücünde ve ücretlerde düşüş yönünde kullanılıyordu. Marx, bu durumu, “…makine tek başına alındığında çalışma saatlerini kısalttığı halde, sermayenin hizmetine girdiği zaman bunu uzatmakta; ve gene kendi başına, çalışmayı hafiflettiği halde, sermaye tarafından kullanıldığı zaman, işin yoğunluğunu artırmaktadır; kendi başına, o, insanın doğa üzerindeki zaferi olduğu halde, sermayenin elinde, insanları bu kuvvetlerin kölesi haline getirmektedir; kendi başına, üreticilerin servetini artırdığı halde, sermayenin elinde, bunları sefilleştirmektedir” şeklinde dile getiriyordu.[17]

Makinenin bu niteliği, teknik özellikleri ve hareket yeteneğinin emek sömürüsünü artırmak amaçlı geliştirilmesini, kapitalistlerin önceliklerinden biri haline getirir. Böylece, “işçiden bağımsız hareket eden ve çalışan” bu otomatik araçlar, işçinin göstereceği direnci de en aza düşürerek, devri daimi/kesintisiz üretimi sağlar. Makine biçimine girmekle “işçiden bağımsız hareket eden ve çalışan otomatik şeyler halini” alan emek araçları, “hizmetindeki insanların zayıf vücutlarında ve güçlü iradelerindeki bazı doğal engellerle karşılaşmadığı sürece..” bu işlevi sürdürürler.[18] Tek bir devindirici mekanizmanın –örneğin merkezi bir bilgisayar– birden fazla (pek çok) makineyi bir arada çalıştırması, günümüzdeki kapitalizmin de özelliği olmakla kalmaz, manifaktürden modern sanayiye geçiş döneminden başlayarak, sanayi devrimiyle üretim sürecine girmiş ve zamanla daha da ilerlemiş bir gelişmedir. Sanayi ve tarımın “üretim tarzlarındaki devrim” –makinenin (otomatik sistem) kullanılması ve yetkinleşmesi– “özellikle toplumsal üretim sürecinin genel koşullarında, örneğin iletişim ve ulaştırma araçlarında bir devrimi zorunlu hale getirir.[19] Hemen her fırsatta ve güya Marx’ı çürütmek üzere, bilimsel-teknik gelişmelerden, “iletişim ve bilişim teknolojileri”nden söz edenlerin, bu vaazlarını, Marx’ın verdiği “sıradan” küçük bir örnek dahi boşa çıkarır: “Sözgelişi zarf manifaktüründe bir kişi katlayıcı ile kağıtları katlardı, diğeri zamk sürerdi, bir üçüncüsü aletin bastırıldığı tabakayı çevirirdi, dördüncüsü aleti gevşetirdi ve bu böyle devam ederdi; ve bu işlemlerin her biri için zarfın el değiştirmesi gerekirdi. Şimdi tek bir zarf makinesi bu işlemlerin hepsini aynı anda yerine getiriyor ve saatte 3 binden fazla zarf yapıyor.[20]

Marx’ın seçtiği örnek 1860’lı yıllara aittir. Üzerinden 150 yıla yakın süre geçti. Bu sürede teknik yönden yenilenme ve makinenin kullanım alanının genişlemesi ve teknik donanımın ilerletilmesiyle, bugün çok daha fazla iş üretilebiliyor. Günümüzün modern makineleri ve elektronik, mekanik, matematik, fizik ve elektrik biliminin bir arada kullanıldığı gelişmiş üretim aracı olarak bilgisayarı örnek göstererek, emek gücünün önemini ve üretimin öznesi olma özelliğini kaybettiğini ileri sürenler, gerçek bir makine sisteminin” çeşitli bağımsız makinelerin yerini almasının, “işin konusunun, biri diğerini tamamlayan çeşitli türden bir makineler zincirinin yapmış olduğu parça süreçlerin birbirine bağlı bir dizisinden geçmesigerçeğinin günümüzden 130-140 yıl önce de gerçekleştiğini görmek istemiyorlar. “İnsanın yardımı olmaksızın yalnızca onun gözetimi altında hammaddenin işlenmesi için gerekli bütün işlemleri yerine getirebilir duruma gelmiş” makinelerin varlığı, “otomatik makine sistemi”nin daha mükemmel denilebilecek şekilde geliştirilebileceğinin de göstergesidir. “Makine biçimine gelen emek araçları, insan kuvveti yerine doğal kuvvetlerin konulmasını ve el alışkanlığı yerine bilimin bilinçle uygulanmasını” giderek güç kazanan bir olanak haline getirirler. Bu tür ileri mekanizmalarda, bilgisayar tuşlarına basarak ya da bir düğmeyi çevirerek hareket iletimi sağlanmadan, mekanizma çalışmaya başlamaz. Büyük sanayi, makine kullanımı sayesinde, “büyük fiziksel kuvvetler ve doğa bilimlerini üretim sürecine katarak” emeğin üretkenliğini olağanüstü derecede artırabilirken, emek araçlarındaki gelişme de büyük sanayinin doğmasını sağlamış ve en gelişmiş hali “fabrikadaki organize makine sistemi” olan bu sistem, günümüze gelen süreçte, yetkinleşmesini sürdürmüştür. Üretim sürecinin en önemli ve en gelişmiş aracı olarak “organize makine sitemi” gelişmesini sürdürmeye bundan sonra da devam edecektir. Çelişki; makine ve bilimsel gelişmelerin etkin işlevi ve gelişmesini sürdürmesinde değil, bunların kullanım biçimi, niteliği ve amacındadır.

Kapitalist, örneğin, makinenin daha etkin kullanımıyla iş gününü nispi olarak daha fazla uzatma olanağı bulmakta; işgününün uzatılmasıyla, verimliliği yükselten otomasyonla, teknik uygulamalarla gerekli emek zamanı kısaltılarak ve bandın hızının artırılmasıyla artı değeri artırabilmektedir. Bunlar, kapitaliste, günlük ürünün daha küçük parçası ile emek gücünün değerini yerine koyma olanağı sağlamakta; makinenin işlettiği araçların sayısındaki artış (birçok ve çeşitli aletin bir tek motorla harekete geçirilecek şekilde monte edilmesi), “onu devindirecek çok daha büyük mekanizmaya” gereksinme gösterirken, bu mekanizma, “insanın tekdüze ve sürekli bir devinim meydana getirme yönünden çok yetersiz bir araç olması” ve “insandan çok daha güçlü bir devindirici güce” ihtiyaç göstermesi nedeniyle, daha etkin ve gelişkin şekilde ilerletilme zorunluluğu doğurmaktadır.

Makinelerin, “milyonlarca insanın enerjisini gerektiren” büyük çapta büyük iş aletleri olmaları ve “egemenliği altına aldıkları” insanların çalışmalarını inanılamayacak derecede artırmaları yeni bir olgu olmadığı gibi, teknolojik bilimsel gelişmeler de, 1970’ler sonrasındakilerle eşitlenecek türden yeni ve önceden görülememiş değildirler. Makinelerin artan hızıyla, işçinin daha fazla dikkat ve çaba göstererek, eskisinden daha fazla iş yapması, daha çok üretmesi, emek gücü nicelik olarak azalırken daha fazla ürün çıkarılması, bırakalım yüzyıl öncesini, 30-40 yıl öncesine göre bugün daha da artmıştır. (Toyota, VW, Ford, Daimler Chrysler vb. otomobil fabrikalarında, günlük, aylık, yıllık ve saat başı üretim, önceki dönemlerde gerçekleştirileni birkaç misliyle aşmıştır.) Bugünkü kapitalizmi, emperyalist kapitalizmden farklı ve “iletişim ve bilişim teknolojilerindeki gelişme”yle bağlı bir “post-modern kapitalizm” olarak gösteren teori, makinenin, “günümüz kapitalizmi”nin temel üretim aracı olmaktan çıktığını, en azından gösterebilmeliydi. Bu bir yana, bu teori (ve savunucuları), makinenin yetkinleştirilmesi ve kullanım alanının genişlemesiyle “işçi sınıfının azalması”nı mutlak tek gerçek gösterirken; makinenin, teknik gelişmesiyle artan sayıda işçiyi ucuz ve yedek işgücü kitlesinin saflarına itmesine ve böylece eskiden iki ya da üç-dört kişinin yaptığı işin şimdi bir-iki kişi tarafından yapılmasını olanaklı hale getirmesine ya da daha önce 12 ya da 10 saatte yapılabilen bir işin, artık 8, 6 ya da daha az sürede yapılmasını olanaklı kılmasına rağmen, işinden ettiği işgücünü emmekle kalmayıp, daha fazlasını da gereksinen yeni işkollarının ortaya çıkmasının aleti olarak da işlev gördüğünü göz ardı ediyor(lar). İşçinin, emek araçlarına, onların “tek düze hareketlerine” (otomat) bu bağımlılığı, fabrika sistemi ve disiplini içinde çalışan işçiler ve “gözcüler” olarak ya da “sanayi ordusunun erleri ve çavuşları olarak” bölünmelerine yol açar. Diğer yandan, makineler, fabrika sistemi içinde uyumlu çalışan çok yanlı bir sistem meydana getirdiklerinden, işçilerin makinelerin hareketine bağlanmış bu biçimler üzerinden “uzmanlaşma”ları, makine deviniminin sistemin merkezine oturmasıyla birlikte, herhangi işçinin yerine bir başkasının çalışmasıyla işin kesintisiz sürmesini mümkün hale getirir ve bu da, uzmanlıkların önemsizleşmesine götürür. “Bir ve aynı aleti yaşam boyu kullanmanın verdiği uzmanlık” bu durumda, “bir ve aynı makineye yaşam boyu hizmet etmenin verdiği uzmanlık” halini alır. Artık işçi, makinenin hareketini izlemek, deyiş yerindeyse ona, “falso yapmadan” uyum göstermek zorundadır. Makinenin işçi ile ilişkisini, Marx, “yere serme” olarak tarif eder. Makinelerdeki sürekli iyileştirmeler ve “otomatik sistemdeki gelişmeler”, işçiye karşı, “aletten yana” işlev görürler. İş, giderek artan şekilde, “…bir çocuğun bile denetleyebileceği kendi kendine düzenlenen özel bir mekanizma” tarafından yapılır hale gelir. Çalışma yöntemlerinde ve “toplumsal çalışma organizmasının” niteliğindeki değişimlerle birlikte, nüfusun daha geniş kesimlerinin üretim sürecine çekilmesi, daha az işçinin çalışmasıyla üretimi sürdürme olanağına sahip olan “sermayenin diktasına boyun eğmeye” zorlanan “bir fazla işçi nüfusun” –işsizler ordusu– ortaya çıkmasına yol açar. Böylece, emek zamanının kısaltılması için en güçlü araç, yani makine, yani otomasyon, sermayenin değerini genişletmek amacıyla, emekçi ile ailesinin ömürlerinin kapitalistin emrine verilmesi işlevi gören araç haline gelir.

Makinenin ve iletişim – ulaşım araçlarının teknik gelişimi, emek gücünün gerekli emek zamanını artırmak ve insan soyunun daha rahat yaşamasını sağlamak için değil, üretimin kapitalist yararına artırılması, meta fiyatlarının ucuzlatılması ve işçinin kendisi için çalıştığı “işgünü kısmı”nın kısaltılarak, kapitalist için ve karşılığını almadan çalıştığı “diğer kısmı”nın uzatılması için gerekliydi. Sanayi devriminin “aleti” olarak makinenin üretim aracı olmasıyla, eskiden insan tarafından kullanılan aletler, bir mekanizmanın birbiriyle uyumlu çalışmaları sağlanmış unsurları haline gelirlerken, “bir kez harekete geçirildikten sonra taşıdığı aletlerle, daha önce işçinin benzer aletlerle yaptığı” işi yapan “bir mekanizma” olarak, makine, insan işgücünün bir bölümünün yerini alıyor[21], makineli üretimin genişlemesine paralel olarak, bir yandan daha fazla işgücünün üretim sürecine çekilmesinin, diğer yandan “yerini aldığı” işçi kitlesinin üretim sürecinin dışına atılmasının aracı oluyordu.[22]

Bu, başka şeylerin yanı sıra, emek üretkenliğinde artışa, sermayenin organik bileşiminin canlı emeğe gereksinimi nispi olarak azaltan değişimine, işsizliğin kitlesel boyutlara varmasına yol açıyor, çalışma süresinin mutlak ve nispi uzatılması ve teknik-bilimsel gelişmelerin yaşamın öteki alanlarında da burjuvazi yararına kullanımında “verim artışı”na hizmet ediyordu. Kapitalist, artı değer üretimi için soyut cansız emek aracıyla canlı/somut emeği kullanmak zorundaydı. Bilimsel teknik ilerleme, kapitaliste, daha az sayıda işçi ile daha fazla üretme olanağı sağladığından, o, “kapı dışarı ettiği” emek gücü yerine, işgününü mutlak olarak (şu kadar saat) ve makinenin artan ‘verimliliği’, hızı ve çok amaçlı yetkin kullanımıyla nispi anlamda uzatarak, maliyeti düşürme ve artı değeri yükseltme olanağı buluyor[23]; teknik bilimsel gelişmelerden yararlanan sermayenin nispi artı-değer üretimi için daha geniş olanakları elde etmesi ve emek üretkenliğindeki artış, emek gücü değerinin düşürülmesi olanaklarını genişletirken, işçi sınıfını, maddi ve zihni-manevi gereksinmelerini karşılama olanaksızlığıyla daha fazla karşı karşıya getiriyordu.[24]

Üretimin ve sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinde; üretimin ve emeğin toplumsallaşmasında görülen muazzam ilerlemeyle birlikte, emeğin toplumsal üretkenlik gücü devasa boyutlarda artmasına rağmen, emek gücünün artan sömürüsü ve kar oranlarının yükseltilmesi kapitalist hedefi kalıcıydı. Bu temel hedef, burjuvaziyi, bilimin „bilinçli teknik uygulanması”nı ilerleterek bilimi emeğin dolaysız üretken gücüne dönüştürmeye ve böylece emeğin verimliliğini artırarak işgününün işçinin kendini yeniden üretimi için gerekli bölümünü kısaltarak artı –değer üretme zamanını mutlak ve nispi olarak uzatmaya yöneltirken, bu yöndeki ilerleme daha fazla işçinin kapı dışarı edilmesinin olanağına dönüşüyordu.[25]

Kapital’de “her gün değişmeyen bir tek düzelik içerisinde yinelenerek yapılan bir işin”, iş gününün uzatılmasıyla emeğin yoğunlaştırılması arasındaki ilişki bakımından, iş gününün ya düşük bir emek yoğunluğu ile uzatılması ya da tersinden emek yoğunluğundaki artışla kısalması gibi bir ilişkinin “kaçınılmaz sonuç” olarak ortaya çıkaracağına dikkat çekilmişti. İşçi sınıfının mücadele ile işgününün kısaltılmasını sağlaması, kapitalistleri makinelerdeki gelişmeyi hızlandırarak, bant sistemini geliştirerek, nispi artı değer üretimini büyütmeye yöneltmiştir.[26] Marx, “birikmiş pratik deneyimler –der– hazır mekanik araçlar ve sürekli teknik gelişmeler nedeniyle, fabrika sistemindeki olağanüstü gelişme gücü, kısaltılmış işgününün baskısı altında, bu sistemin dev adımlarıyla ilerlemiş olduğunu bize gösterir.[27]

Kapitalizmin gelişmesi içinde dünya pazarını yaratması, bir dünya sistemine dönüşerek emperyalizm aşamasına varması, “dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlaması”; toprakların, hammadde kaynaklarının ele geçirilmesi ve güce bağlı yeniden paylaşılması için rekabet ve kavganın şiddetlenmesi anlamına da geliyordu. Serbest rekabetin tekele yol açması ve dünya pazarının yeniden paylaşımına yönelik rekabet ve güç kullanımı, sermayenin merkezileşmesi ve tekellerin egemenliği, tekniğin “dev adımlarla ilerlemesi”ne gereksinimi artırmıştı. Mali gruplarla sanayicilerin, bilinenler üzerine olanın yanı sıra olası kaynaklar üzerine rekabet ve kavgası ve dünyanın her tarafına “dal budak salma” girişimleri, bunu olanaklı kılacak teknik üstünlükleri ve patentlerin elde tutulmasını gerekli kılıyordu. Lenin, daha 20. yüzyıl başında, bilimsel teknik gelişmelerle üretim ve sermayenin yoğunlaşması ve sermaye ve tekellerin uluslararası faaliyeti üzerinde dururken, “kuşku yok ki, üretim giderlerini azaltma ve uygulanan teknik düzeltme işlemleriyle kârı artırma olanağı, birtakım değişikliklere yol açmaktadır” diye yazmıştı.[28]

Emperyalizmi “karakterize eden” en önemli özelliklerinden biri, asalaklığı ve çürümeyi üst düzeyde geliştirmiş olmasıydı. “Emperyalizmin başta gelen ekonomik temellerinden biri olan sermaye ihracı”, rantiye tabakasının üretimden kopuşunu artırarak, “denizaşırı bazı ülkelerin toptan asalaklaşması”na yol açmaktaydı. Aynı eserinde, Lenin, Hobson’un irdelemelerine değinerek, “Rantiye-devlet, asalak, çürüyen kapitalizmin devletidir; ve bu olgu, genellikle ülkelerin toplumsal ve siyasal koşullarını, özellikle de işçi hareketinin iki temel eğilimini etkilemekten geri kalmamaktadır” diyor ve yine onun vurgulamasını referans göstererek, bu devletlerin “kendi yöneten sınıfını zenginleştirmek ve sakin dursunlar diye alt sınıflarına rüşvet vermek” için diğer ülkeleri sömürdüklerine dikkat çekiyordu. ABD, İngiltere ve Avrupa’nın gelişmiş ülkelerindeki duruma işaret eden Lenin, kapitalist sömürü ve rantiye tabakaların oluşmasının proletarya hareketine nasıl büyük zararlar verdiğini; İngiliz işçi sınıfının durumu üzerine Marx ve Engels’in yazışmalarından bölümler aktararak, ortaya koyuyordu.[29] Emperyalist devletler ve tekeller, “dünyayı soyup soğana çevirerek” sağladıkları aşırı kârlarla “işçi liderlerini ve işçi aristokrasisini oluşturan”, işçilerin “yüksek tabakası”nı bozma olanağı buluyor; “yaşam tarzlarıyla, ücretleriyle, dünya görüşleriyle tamamen küçük burjuva niteliği taşıyan bu burjuvalaşmış işçi tabakası ya da ‘işçi aristokrasisi’..”ni yanlarına alabiliyorlardı. Tekel menajerleriyle üst düzey profesyoneller ve teknik uzmanların hisse payı, yüksek maaş, prim, özel (gizli) ödenekler şeklinde sömürüden aldıkları pay büyürken –sayıları son yıllarda giderek artmıştır–; özel işletmelerin ve “kamu kuruluşları”nın yönetim ve denetim kurullarında, işçi ve emekçilere karşı kılıç kuşanmak üzere görevlendirilen bu kesimlerin sermaye ile ‘bütünleşmeleri’, giderek kurumsal özellik kazanıyordu.

Aradan geçen yüz yılı aşkın süre, bu özellikteki gelişmelere daha fazla ivme kazandırdı. Bugün, yüz, yüz otuz yıl öncesiyle kıyaslanamaz büyüklükte ve düzeyde merkezileşme, kaynakların denetlenmesi, asalaklık ve çürüme, rantiye işlemler hacminde şişme, makinenin yetkinleştirilmesi ve yeni teknik buluşlarla kapitalist emperyalizm, bir dünya sistemi olarak hakimiyetini geliştirmiş, aynı biçimde yıkılmasının maddi koşullarını da daha fazla olgunlaştırmış bulunuyor.

“YENİ BİR KAPİTALİZM”DE; “SANAYİ SONRASI” BİR TOPLUMDA MI YAŞIYORUZ?

Öğretiye eleştirel ve yaratıcı yaklaşım” adına, ekonomik-sosyal olguları işçi sınıfının devrimci davasını zaafa uğratacak biçimde ele alan; “değişimi görememek ve dogmatizme yaslanmak” eleştirisiyle reformizmi, sosyal demokratçılığı ve sol liberalizmi işçi hareketi içinde örgütlemeye çalışan, –kendi deyişleriyle– “post Marksist” teorisyenler, Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in kapitalizm ve kapitalist emperyalizme ilişkin olgulara dayalı öngörülerinin, süreç içinde, çok daha belirgin biçimde ortaya çıkan gelişmelerle kanıtlanmasını bir yana bırakarak, bilimsel teknolojik gelişmeleri, “yeni bir toplum ve yeni bir çağ”ın göstergesi saymakta; “endüstri toplumunun irdelenmesiyle yapılmış belirlemelerin geçersiz hale geldiğini” vazetmekte, “endüstrisizleşme” ve “sınıfların sonu” tezleriyle, sınıf hareketi, sınıf mücadelesi ve sınıf bilinci gibi, sınıfların birbirleriyle ilişkileri ve üretim sürecindeki rolleriyle ilgili sorunları bir kalem darbesiyle ortadan kaldırarak (!), proletaryanın üretim sürecindeki ve üretim araçları karşısındaki konumu ve rolünün değiştiği varsayımıyla, burjuvazinin işçi hareketine saldırısına, “içeriden” omuz vermektedirler. Bunlar, bazı büyük kentlerde (Londra, Brüksel, Moskova, kısmen İstanbul) finansal ve hizmetler faaliyetinin yoğunluk kazanması ve bu kentlerdeki işçi yoğun sektör ve işyerlerinin başka alanlara taşınmasını, “sanayisizleşme ve sınıfsızlaşma”nın kanıtı sayıyor, endüstriyel faaliyetlerin büyük kent merkezlerinin dışına taşınmasını ve bir kısım işçinin işsiz kalmasını “sanayisizleşme” olarak gösteriyor[30], “üretimin yoğunlaşmasının bir sonucu olarak” tekellerin doğması ve uluslararası faaliyetini, bu, emperyalist kapitalizmin “genel ve temel bir yasa”sı olmasına karşın, “küreselleşme” adıyla, 1980-90’ların “belirleyici yeni gerçeği” gösteriyor, küçük işletmeciliğin ve özelleştirmenin yaygınlaşmasını ise bu yoğunlaşmaya karşı gelişme olarak sunuyorlar.

Bunlar, Marx’ın, daha Kapital’i yazdığı sırada, “kapitalizmin teorik ve tarihsel bir tahlilini yaparak” (Lenin), serbest rekabetin üretimin yoğunlaşmasını doğurduğunu belirterek, bunun da “belirli bir gelişme aşamasında” tekelciliği yaratacağına işaret ettiğini -eğer cehaletlerinden değilse- görmezden geliyor; Lenin tarafından başlıca temel özellikleri ortaya konan tekelleşme-holding sistemi, üretimin ve sermayenin uluslararasılaşması ve finans kapital egemenliğinin bir kısmı yeni ve fakat ötekileri ‘öteden beri’ uygulanagelen üretim teknikleri, biçimleri, örgütlenmelerini büsbütün “yeni” ve “yeni bir sistem”in göstergeleri olarak sunuyorlar. Tekelci kapitalizmin genel ve hakim bir “evrensel baskı sistemi” olarak şekillenmesini, “Marksizmin çürütüldüğü”ne kanıt göstermekten geri durmayan eski oportünist, “sol” ve liberal iktisatçılarla sosyologların izinde yürüyen eski oportünizmin, bilim ve teknikteki gelişmelerin abartılı değerlendirilmesiyle desteklenmiş yeni temsilcileri, tekellerin uluslararası alandaki hakimiyeti ve sermayenin uluslararası karakterinin güç kazanması ve bilim ve teknikteki gelişmelerle iletişim-ulaşım araçlarının daha fazla mükemmelleşmesini, “yeni bir toplum”un ve yine “Marksizm’in geçersizliği”nin kanıtı olarak reklam ediyorlar. Tekelci sermayenin uluslararası faaliyetini ve taşeron işletmeciliği “yeni bir üretim sistemi”nin olgularından biri olarak gösterenler, 20. yüzyılın başından bu yana tekellerin ve holdinglerin sistemi halinde örgütlenen sermayenin kapitalist dünya pazarındaki faaliyetini de, neredeyse yüz yıl sonrasının bir olgusu olarak gündeme getiriyorlar. Bunlar, Lenin tarafından da işaret edilen, “bütün ülkeyi kaplayan sık bir mali kanallar şebekesinin bütün sermayeleri ve gelirleri merkezileştirerek, binlerce işletmeyi tek bir ulusal kapitalist örgüte ya da tek bir dünya kapitalist örgütüne dönüştürerek” (Emperyalizm, sf. 38, abç) hızla yayılması olgusuyla, üretimin ve sermayenin uluslararasılaşması arasında bir bağ kuramayacak kadar dar kalıpçı, siyasal bakımdan avanak ve kördürler.

Lenin’in “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı eserinin yazılış tarihinin 1916 olduğunu, Birikim yazarlarıyla onların Negri, Deleuze, Lazzarato gibi oportünist yol gösterenleri de bilmiyor olamazlar/olamazlardı. Bu eserin beşinci bölümünde, dünyanın kapitalist gruplar arasında paylaşılması ele alınır ve bölüm şu önemli vurguyla başlar: “KAPITALİST tekel grupları –karteller, sendikalar, tröstler– kendi ülkelerinin bütün üretimine, çok ya da az mutlak ölçüde sahip olarak, ilkin iç pazarı paylaşırlar. Ama, kapitalist düzende, iç pazar, zorunlu olarak, dış pazara bağlıdır. Kapitalizm, uzun bir süreden beri dünya pazarını yaratmıştır. Sermaye ihracı arttıkça ve büyük tekel gruplarının yabancı ülkeler ve sömürgelerle ilişkileri ve ‘nüfuz bölgeleri’ her bakımdan genişledikçe ‘pek doğal olarak’, işler, bu gruplar arasında genel bir anlaşmaya ve uluslararası kartellerin kurulmasına doğru yöneliyordu. Sermaye ve üretimde görülen evrensel yoğunlaşmanın bu yeni derecesi, daha önceki dönemlerde görülenlerden çok yüksektir.[31]

Lenin, üretimin yoğunlaşması ve tekel olgusunu irdelediği eserinde, burjuva iktisatçısı Liefmann’a atıfla, onun, “bir ulusal ekonomi ne denli gelişmiş olursa, riskli girişimlere, yabancı ülkelerdeki işletmelere, gelişmek için uzun zaman isteyen işletmelere, en sonu yalnızca yerel önem taşıyan işletmelere yönelir” şeklinde özetlediği kapitalist eğilime dikkat çekiyordu.[32] Sanayiin olağanüstü gelişmesi ve üretimin daha büyük işletmeler içinde hızlı yoğunlaşması süreci, kapitalizmin belirleyici özelliklerinden biriydi ve kapitalizm, daha 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında “evrensel bir sömürgeci baskı sistemine”; gelişmiş “bir avuç ‘ileri’ ülkenin, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu mali yönden boğduğu” bir sisteme dönüşmüştü.[33] Üretimin yoğunlaşması ve tekel, dünya pazarlarının ele geçirilmesi için yöntemlerin geliştirilmesi, sermayenin “sınır tanımaz” yayılmasının uluslararası kapitalist pazarı yaratması; “teknik yetkinleşme ve buluşlar alanında” büyük ilerlemelerin gerçekleşmesi, bu sürecin kaçınılmazlıkları arasındaydı.

Tekelci büyük şirketlerle onların holding türü örgütlenmeleri ve ağlarını ulusal ölçekte olduğu gibi uluslararası ölçekte de örmeleri konusuna değinen Lenin, dönemin Alman iktisatçılarından Heymann’ın, “Yöneticiler, esas-şirketi, [sözcüğü sözcüğüne: “ana-şirket”] o da bağlı şirketleri [“kız-şirketler”], onlar da bağlı şirketlere bağlı şirketleri [“torun-şirketler”] vb. denetlemektedir” sözlerini aktarıyor ve “deneyimler”le gelişmelerin bunu kanıtladığına işaret ediyordu.

Holding sisteminin, tekelcilerin gücünü iyice artırmakla kalmayıp, “onlara, hiçbir ceza korkusu olmaksızın, halkı oyuna getirmek ve en kirli işlere girmek olanaklarını da” sağladığını; çünkü “ana-şirketin” yöneticilerinin bu sayede, “özerk” sayılan bağlı şirketlerin işlerinden “yasalar karşısında sorumlu” olmaktan kurtulduklarını; “bu yüzden de bu bağlı şirketler araçlığıyla, ‘her şeyi’ kabul ettirebilir” hale geldiklerini belirtiyor ve Alman Kurt Heinig’in adını da anarak, General Elektrik Şirketi’nin daha 1912 de, 175 ya da 200 başka şirketin sermayesine katılmasından ve kuşkusuz, bunlara egemen” olarak, “aşağı yukarı 1,5 milyar marklık bir sermayeyi” denetlemesinden söz ediyordu.[34]Bu şekilde büyüyen” AEG’nin (General Elektrik Şirketi) o günkü koşullarda, “yalnızca dış ülkelerdeki temsilciliklerinin sayısı 34’tü”; “bunların 12’si, sermayesi hisse senetlerine bölünmüş şirket olup, 10’dan fazla devlet sınırı içinde” idiler. Şirket “muazzam bir ‘birleşmiş’ işletme”ydi ve “kablo ve yalıtkan malzemeden otomobile, uçağa kadar çok değişik maddeler imal” ediyordu.

Hareketini bir iletim mekanizması aracılığı ile merkezi bir otomattan alan organize bir makineler sistemi,..”ne[35] dayanan modern büyük sanayi, “bugünkü kapitalizm”in de temelini oluşturuyor. Makine, “bugünkü kapitalizm”in de “maddi temeli olan” bir “özel üretim aleti” olmaya devam ediyor. Fabrika ve makineler “kompozisyonu” “günümüz kapitalizmi” için de “ana iskelet” işlevine sahiptir. Bu büyük “otomatik makine sistemi”ne dayanan “günümüz kapitalizmi”, makinenin geliştirilip yetkinleştirilmesiyle birlikte, “insan kuvveti yerine doğal kuvvetlerin konulmasını ve el alışkanlığı yerine bilimin bilinçli uygulanması”na gereksinimi artırırken, buna hizmet eden bilimsel-teknolojik yenilikleri de birlikte getirmektedir/getirmiştir. Hemen tüm kapitalist ülkelerde, toplam üretimin büyük bir kısmı, kapitalist işletmelerin küçük bir azınlığını oluşturan en büyükleri tarafından gerçekleştirilmekte; bunlar örneğin ülkelerin kapitalist gelişmesinin düzeyine de bağlı olarak bazen yüzde-bire (işletmelerin yüzde biri) yüzde seksen (toplam üretimin yüzde 80’i) gibi bir oranı tutturabilmektedirler. Üretimin büyük bölümünün büyük firmalar tarafından gerçekleştirilmesi bugün de devam etmekte, büyük işletmelerde, emek verimliliğinin daha yüksek olması, bu işletmelerde üretimin yoğunlaşmasının, “işçi yoğunlaşmasından çok daha hızlı” olmasını sağlamakta, bu da daha az sayıda işçiyle üretimi mümkün kılmaktadır. “Aynı sanayi kolundaki ya da başka başka sanayi kollarındaki birçok işletme”nin bir büyük “dev işletme”ye bağlanması, ‘ulusal’ ve uluslararası pazarda daha fazla söz sahibi olma; milyonlarca küçük işletmeyi çekip çevirme olanağı demektir. Bu gelişme hızla devam etmekte; bir sanayi kolunda üretim safhalarının birbirini izleyen “işlenme evreleri” şeklinde ilerlemesi, ya da bazen birinin “ötekinin yanında yardımcı bir rol” oynaması (“artıklardan yararlanılması ya da yan ürünlerin kullanılması, ambalaj vb.”) kârlılık durumunun gerekleri olarak ortaya çıkmakta; yoğunlaşma ve merkezileşme, yutma-yedekleme ve kendine bağlama, Lenin’in de işaret ettiği ve tekellerin baş vurdukları “bir takım değişiklikler” kapsamında, fabrikaların bir bölümünü ucuz işgücü alanlarına taşıma, oralarda şirketler satın alarak, ortaklıklar kurarak ya da yan sanayiler oluşturarak yayılma, taşeron firmalara imalatın bir kısmını ihale etme vb. yöntemlerle tekellerin üretim ve etkinlik sahası genişlemekte; üretim ve sermaye, giderek daha az sayıda, ancak daha güçlü ellere geçmektedir. Ekonominin “yeniden yapılandırılması” uygulamalarıyla üretimin ve işyerlerinin “parçalanması”nda görülen artış, büyük işletmenin, “her şey”, milyonlarca küçük işletmenin “hiçbir şey” olması gerçeğini, ilişkinin karakteri bakımından değiştirmemiştir; ve Batı’nın gelişmiş sanayi ülkelerinde, işletmelerin bazı bölümlerinin ya da bazılarının ucuz emek gücü alanlarına taşınmasını, büyük sanayinin “büyük ölçüde tasfiye olması” şeklindeki değerlendirme, sanayi üretiminin önemini ve sanayi işletmelerinin kapitalist gelişme ile artan rolünü örten oportünist liberal bir iddiadan ibarettir.[36]

Tüm çeşitliliği ve eklenen iş türleriyle “günümüz kapitalizmi” de, burjuvazinin üretim araçlarında, çalışma tarzı ve “tüm toplumsal ilişkilerde” değişime gidip yenilikler getirdiği emperyalist kapitalizm sınırlarındaki kapitalizmdir! Tekelci ve dünya çapında bir nitelik gösteren, milyonlarca sermayeyi çekip çeviren büyük şirketlerin merkezileşmeyi çok daha güçlü biçimde sağlayarak dünyanın her tarafında faaliyetlerini artırdıkları günümüzde, bu özellik daha da güç kazanmış, tekelci sermayenin tüm toplumsal iktisadi yaşamı denetleme olanakları genişlemiştir. Tekeller, yüksek teknik donanımlarını rakipleri karşısındaki üstünlüklerinden biri olarak kullanmakta; bu üstünlük sayesinde, her yerde kendilerine yol açmakta; uzay teknolojisinde, yer biliminde, hava, deniz ve kara ulaşımında, elektronik ve telekomünikasyon başta olmak üzere, iletişim teknolojisinde kaydedilen ilerlemeleri, iktisadi-sosyal yaşamı denetlemek için, artan şekilde kullanmaktadırlar. Uluslararası tekellerin faaliyeti, ulusal-bölgesel-yerel işletmelerle kurulan ilişki ağı şeklinde tüm kapitalist pazara genişlerken, aynı pazarlara yönelik rekabet, kapitalistler arası paylaşım kavgasını sertleştirmekte, bu rekabet ve kapışma, işçi sınıfına, düşük ücret, sosyal hakların budanması, artan işsizlik ve yoksullaşma (ve kuşkusuz savaş tehdidi) olarak yansımaktadır.

Bankalar, sanayide tuttukları sermaye ile “gittikçe artan ölçüde birer sanayi kapitalisti haline” gelirken, “gerçekte sanayi sermayesi haline dönüşen” mali sermaye olarak, iktisadi-sosyal yaşam üzerindeki denetimini artırmakta, “küçük işadamlarının, memurların, işçi sınıfının çok ince üst tabakasının her çeşit para gelirlerini de toplamak”la kalmayarak, işçileri, küçük üretici köylüleri kredi borçlandırmalarıyla kendilerine bağlayarak sömürmekte; böylece, tüm iktisadi yaşamı denetleme güç ve olanaklarını artırmaktadırlar. Büyük sanayi işletmelerinin yer değişimi, işyerlerinin küçük işletmelere bölünmesi ve özelleştirme, tekellerin ve tekelleşme eğiliminin; çok çeşitli işyerlerinin bir tek tekel bünyesinde birleştirilmesinin sağladığı güç ve avantajlara alternatif ya da onun etkisini zayıflatan bir gelişme olamazdı. Aksine, büyük işletmelerin bir sanayi dalındaki üretimin %80-90’nını hatta daha fazlasını elinde tutmaları, kendilerine bağlı çeşitli dökümhaneler, makine atölyeleri, boyama bölümleri, tamirhaneler kurarak, büyük işletme olmanın avantajlarından yararlanmaları, günümüz kapitalizmi açısından da önemli özellik ve olgulardan biridir. Tekel, kapitalist gelişmenin vardığı zirvedir ve kapitalist emperyalizmin en önemli özelliği, tekellerin ekonomik yaşamın temeli haline gelmeleridir. “Emperyalizmin başlıca ekonomik temeli tekel” olmaya devam ediyor. Firmaların “parçalara ayrılması”, daha doğru deyişle, bazı bölümlerinin başka topraklara taşınması, tekelci konumunu zayıflatmıyor, aksine güçlendiriyor.

 

* * *

Bilimsel teknik gelişmeleri, iletişim ve ulaşım araçlarındaki ilerlemeleri ve üretimin bu araçlar ve buluşlar kullanılarak yeniden örgütlenmesini “sanayi sonrası” “yeni bir toplum”un göstergesi sayarak, sınıf ilişkileri ve mücadelelerinin ve işçi sınıfının bu ilişkiler sistemindeki ve mücadeledeki yeri ve rolünün önemsizleştiğini vazeden teori, kapitalizme içkin gelişme ve olgular tarafından boşa çıkarılan oportünist bir teoridir. Marksizm “eleştirmeni” neo liberal teorisyenlerle, onları papağanca tekrarlayanların, tezlerini üzerine oturtmaya çalıştıkları bilimsel teknik buluşlar ile onların kapitalist uygulanması, büyük sanayi üretiminin ve onun sermaye yoğunlaşmasıyla hızlanan tekelci gelişiminin gereksinmeleri olarak ortaya çıkmışlardır ve toplumsal üretim ya da üretimin toplumsal niteliği bunların maddi temelini ve dayanağını oluşturmuştur. Burjuvazi, “kapitalist üretim sınırları içersinde” emeğin üretkenliğini artırmak; “işgününde, işçinin kendi yararına olarak çalıştığı sürenin kısaltılması” yoluyla, kapitalist yararına “bedavadan çalışacağı süreyi uzatmak için” tüm tarihi boyunca yeni araç ve yöntemler geliştirmiş ve devreye koymuştur.[37] İşbölümünü en ileri düzeyde gerçekleştiren kapitalizm, işçileri modern büyük üretim içinde bir araya getirerek bir sınıf olarak davranmalarının maddi koşullarını yaratırken, ulus, etnik köken, dini inanç, bölge, işkolu vb. üzerinden bölünmelerini sağlayan araç ve yöntemleri de sürekli yeniden üretmiş; bu bölme/bölünme ve ayrımı, işçilerin patronlara karşı direncini kırmak için sürekli gündemde ve ‘canlı’ tutmaya çalışan burjuvazi, son on yıllarda, buna, işçilerin sınıf içi rekabetini daha etkin tarzda kışkırtacak, ‘işin esnek düzenlemesi’, taşeronculuğun daha etkin kullanımı ve özelleştirme vb. yöntemleri ekleyerek, işgücü “piyasası”nda belirsizlik ve endişenin daha fazla hakim olmasını sağlamıştır.

Kapitalizm, üretimde ve işte yeni biçimler ve teknikler geliştirmeden kendini sürdüremez. Daha ucuza mal etmek ve daha fazla kâr hırsı, değişiklikleri ve yeni buluşları gereksinir. Sermayenin, ücretlerin düşük, toprak fiyatlarının ucuz, kâr oranının yüksek olduğu alanlara yönelişi, tam da kapitalizmin “özü”yle ilgili bir özelliğidir. İşgücünün bölünmesi, taşeron işletmecilik ve fason üretim, aile işletmeciliği ve eve iş verme son birkaç on yılın ortaya çıkardığı biçimler olmayıp, bu arayışlar kapsamında, önceki süreçlerde de uygulandılar. Kapitalist pazarda “ayakta kalma”nın ve büyümenin koşulu, rekabette başkalarını geride bırakma, onların yok oluşunu sağlayacak güce ulaşmaktır. Bu ise, ancak üretim maliyetini en düşük seviyede tutarak pazara mal sürümünü gerçekleştirmekle mümkündür. Bunun için işgünü uzatılır, ücretler düşürülür, sosyal giderler kısıtlanır ya da tümüyle kaldırılır. Buna, esnek üretim sistemlerinin eklenmesi ve taşeron işletmecilik, aile işletmeciliği, eve iş verme, kadın ve çocuk emeğini daha fazla üretim sürecine çekme gibi çok çeşitli biçimlerde emek sömürüsü yöntemleri eşlik etmektedir. İşin, üretimin ve çalışma sürecinin kapitalist yararına örgütlenmesinde başvurulan yöntemlerle bunun eski-yeni araçları, mali sermaye ve tekeller çağı kapitalizminin kendini var etmek için uygulayageldiği biçim, yöntem ve araçlardır. Bunları kapitalist emperyalizmin nitelik değiştirmesinin araç, yöntem ve biçimleri olarak gösterenler, kapitalizmin “sanayi sonrası”na girildiğini vazedenler, olgu ve gelişmeleri olduğu kadar, sınıfların ilişki ve çelişkilerini de burjuvazi yararına yorumlayarak, kapitalizme hizmet ediyorlar. İstihdam güvencesizliği ve sosyal hak yoksunluğunu “neo liberal karşı devrim”e bağlayanlar, “küreselleşme miladı” olarak aldıkları 1970-80’ler öncesi kapitalizmin, “koruyucu çalışma mevzuatı ve istihdam güvencesi”ne ilişkin yasalarla “istihdamı istikrarlı ve güvenceli” kıldığını vazetmekte, bilimsel teknik gelişmeleri bu “milat”la başlayan son otuz-kırk yılın tümüyle yeni buluşları olarak göstermektedirler.[38] Sermaye-emek ilişkilerine bu yaklaşım, diğer yandan, kapitalist üretim sürecinin ortaya çıkardığı ve kapitalizm kapitalizm olmaktan çıkmadıkça da şu ya da bu oranda var olmaya devam edecek olan işsizlik gibi sonuçları son on yılların sorunu sayarak, işsizlik ve yoksunluğun kapitalist temelini de göz ardı etmektedir. Bu teorinin sağlam ve güvenilir en küçük dayanağı bulunmamaktadır.

Makalemizin devamında, bu “sol” ve “Marksist” etiketli oportünist teori kapsamında gündeme getirilen anti Marksist emek değer teorisi ve üretken emek-üretken olmayan emek üzerine görüşleri ele alacağız.


[1] Okur bu makaleleri bir arada değerlendirirse, yazının amacı bir ölçüde de olsa gerçekleşmiş olacak.

[2] Nail Satlıgan, SAV derlemesi, 2005

[3] Birkaç yıl önce, Almanya’nın Bochum kentindeki Opel fabrikasında başlayan bir grevin şirketin başka kent ve ülkelerdeki işletmelerine de yansıyarak genişlemesi, ara sanayi maddelerini de etkilemiş ve kısa sürede kapitalistlerle hükümetlerini telaşa düşürmüştü. Bu “küçük” örnek, sanayinin önemli dallarında baş gösterecek bir grevin, bu işletmelerle yan sanayileri etkileyecek tarzda genişlemesiyle kapitalistlerin çanına ot tıkayacak bir düzey ve etkiye ulaşabileceğini gösteriyordu. Bir diğer örnek, ABD’de GM (GeneralMotors) emekçilerinin direnişiydi.

[4] A. Türkün, Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, ‘Ev eksenli çalışan kadınlar’, SAV-TÜSAM derlemesi, 2005

[5] İş Kanunu Ön Tasarısı Gerekçesi, 2002, aktaran F. Ercan, TÜSAM derlemesi içinde.

[6] Fransa’da 70’lerden 90’lara dek sosyoloji bölümlerinde verilmiş olan doktora tezleri üzerine yapılan bir araştırmaya göre, “sınıf” kavramını referans veren ve kullanan tezlerin oranı %3’ten %0.6’ya düşmüştür. (Chauvel’den aktaran F. Scandella, TÜSAM 2005). Belçika’da bu tutum ifrata vardırılmış, sanayi üzerine alan araştırmaları ya yapılmamış ya da sınıf sorunu tümüyle atlanarak yapılmışlardır. İngiltere de, geleneksel oportünist tutuma uygun düşecek şekilde, Londra’nın “yapısal değişimi” gerekçe sayılarak sınıfın üzeri çizilmiştir. Vb. vb..

 

[7] Marksist teoriye saldırının bir yöntemi, kapitalizmin serbest rekabetçi ve tekelci gelişiminin açığa çıkardığı olguları; bunlar daha önce ortaya çıkmalarına ve toplum yaşamına etkileriyle yol açtıkları sonuçlar teorinin konusu olarak irdelenmelerine rağmen, tümüyle yeni göstermektir. Son birkaç on yılda uygulamaya konan özelleştirme ve “esnek üretim” biçimlerini “piyasa” kavramıyla ilişkilendirenlerin, sermayenin uluslararasılaşması 140 yıla yaklaşan bir sürece yayılmasına karşın, onu 1970’ler sonrasının bir “olgu”su olarak göstermeleri, bu türden bir gerici ve geriden gelme tutumun ifadesidir. “Piyasa bağımlı büyüme”den söz edenler, meta üretimi ve ihracını “piyasa”ya bağımsız ya da dışlanan bir faaliyet olarak sunmaktadırlar.

[8] John Maynard Keynes’in adıyla anılan bu ekonomi politikanın ana ilkeleri, 1936’da yayınlanan “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” adlı eserinde ortaya konmuştu.

[9] Sağ ve “sol” liberal ideologlarla kimi sosyologların, bunu, devletin ekonomiden çekilmesi olarak değerlendirdikleri bir vakıadır. Bu “müdahalesizlik” varsayımı, emek-sermaye ilişkilerinin her alanına (iş süresi ve ücretlerin belirlenmesi, grev ve direnişlerin engellenmesi, sendikal-politik örgütlenmelerin baskılanması vb.) sürekli müdahalede bulunan burjuva devletini aklamakta ve Marksist devlet teorisini iğdiş etmektedir.

[10] Otomasyonu büsbütün yeni bir olgu gösterenler, oportünist saptırmalarına dayanak arayışındadırlar. Otomasyon, kapitalist üretim sürecinde makine kullanımıyla ilk biçiminde başlamış, makineler sisteminin mükemmelleştirilmesi çabalarıyla birlikte ilerlemiş, bant sistemiyle daha üst düzeye gelmiştir. Marx, daha Kapital’i kaleme aldığı yıllarda, zarf katlama ve sıralama makinesinden söz ederken bir tür otomasyona işaret etmişti.

[11] Güney Londra’da, 1991’de toplam %52 olan tam günlü erkek işçi istihdamı, 1997’de %45’e düşmüştü ve 2006 da %29’a düşmesi öngörülmekteydi. Aynı dönemde, tam işgünü çalışan kadın işçi oranı, toplam istihdam içinde %22’den %35’e çıkmıştı. Düşük ücretli erkek işgücünün en alttaki %10’luk bölümünün ücretleri en fazla düşüş gösterirken, ailelerin geçimi için gelir sağlayan sayısının artışına ihtiyaç artmış; ihtiyaçların ücretli erkek emekçiler tarafından karşılandığı evlerin oranı, 1979’la 1994 arasında %40’tan %23’e düşmüştü.

1994-98 arası dönemde, İngiltere’de, bir işte çalışan erkeklerin 1/3’ü, “en az bir kez” ve %6’sı iki yıldan fazla işsiz kalmıştı. Bu “sirkülasyon” sonraki yıllarda hız kazandı. Bunun çeşitli nedenlerinden biri de, ücretlerin baskı altında tutulmasıydı. Uygulama, düşük gelir sahibi ya da işsiz kesimlerin en alt tabakalarını oluşturdukları emekçilerin çok önemli bir kitlesinin yoksulluk içine sürüklenmesini sağladı.

[12] Evde ya da eve yakın bir mahalde yapılan ve yüz yıllardır süren bir çalışma biçimi olarak, “ev eksenli çalışma”; modern üretimin ve teknolojinin gelişmesi ve üretimin büyük fabrika komplekslerinde gerçekleşmesi koşullarında bir ölçüde azalmakla birlikte, “esnek üretim” örgütlenmesinin yaygınlık kazandığı son on yıllarda yeniden önemli hale geldi. Bu tür bir çalışmada ağırlıklı olarak kadın ve çocuk emeğine başvurulmaktadır. Ancak Türkiye gibi işsizliğin yüksek olduğu ülkelerde, “eve iş alan” erkek işgücü de giderek artmaktadır. Ev halkının bizzat üretip pazarda satarak geçimini sağladığı üretimi de bu biçim içinde görmek mümkün olmakla birlikte, bu üretimin esasını, sipariş üzerine yapılan “fason” türü üretim oluşturmaktadır. Sipariş üzeri verilen iş, belirlenen para karşılığı-parça başı ya da ‘grup mal’ halinde-belirlenen zamanda teslim edilmek üzere yapılacak ve böylece kendisi de bir kazanç sağlayarak, esas iş sahibi firmanın işini görecektir.

[13] Bu tarz işletmecilik, Türkiye’de ve bağımlı birçok başka ülkede, gemi yapımı, tekstil, halı dokuma, ayakkabıcılık ve inşaat alanında yaygındır. Çok sayıdaki işçinin “iş kazaları”nda can verdiği Tuzla Tersaneleri’ndeki “sistem”in işleyişi bu türdendir. Kaynak işi yapan, boya atan, tesisat döşeyen vb. işleri yapanlarla gemiyi yapan firmalar farklıdır.

[14] K. Manifesto, sf. 50

[15] K. Manifesto, Evrensel Basım Yayın, 1998, sf. 50-51

[16] Kapital, I. Cilt, sf. 462

[17] Kapital, I. Cilt, sf. 422

[18] Kapital, I. Cilt, s. 416

[19] age, sf. 395

[20] age, sf. 392

[21] age, sf. 388

[22] Bu gerçekten hareketle, sanayi işçilerinin sınıf mücadelesindeki rolü ve öneminin değiştiğini vazeden oportünist teori, durumu tümüyle istismar etmekte ve esas gerçeği göz ardı etmektedir. Gerçek o ki, bugün, kapitalist sömürünün malzemesini oluşturan “insanoğlunun sayısı”, yüzyıl öncesiyle, kapitalizmin gelişmesinin en üst aşamasına (emperyalizm) vardığı dönemle kıyas kabul etmez şekilde artmıştır. Dünya nüfusunun yarısına yakını (2.5-3 milyar) işçidir ve bunun işsiz kitlesi 200 milyon kadardır. Kadın ve çocuk emeği daha çok ve büyük kitleler halindeiş pazarı”na çekilmiştir. 200 milyon çocuk (6-15 yaş grubu) “karın tokluğuna” denilemeyecek ücretle izbe koşullarda çalışıyor.

[23] İleri kapitalist ülkelerde, eskiden on binlerce işçinin çalıştığı demir çelik fabrikalarında ve metal işkolunun öteki bölümlerinde, şimdi çok daha az emekçiyle öncesinin birkaç katı üretim gerçekleştiriliyor. ABD’de, United States Steel, 1980’de 120 bin işçi çalıştırırken, on yıl sonra, aynı üretimi 20 bin işçiyle gerçekleştirebilmiştir. Teknik ilerleme sayesinde, eskiden 12 günde üretilen çelik miktarı, 1 saatte üretilir hale gelmiştir. Ford’un Türkiye (İzmit)deki fabrikasında, 2007’de 300 bin araç üretilirken, üretim bandında bir aracın çıkma süresi 102 saniyeden 90 saniyeye düşürüldü. ABD, Almanya gibi başlıca kapitalist ülkelerde ve önemli sanayi firmalarında üretkenlik artarken, çalıştırılan işçi sayısında düşüş görülmüştür. Otomotiv, metal, kimya ve telekominakasyon işletmelerinin en önemlileri işçi çıkarmaya devam etmektedirler.

[24] Bir yandan iş süreci istikrarsızlaştırılır ve daha az işçiyle üretim yapılırken, öte yandan işçiler mutlak ve nispi artı değer kitlesini artırmak üzere daha fazla süre çalıştırılıp, fazla mesailerle bu süre daha da uzatılmaktaydı. Fazla mesai, hemen tüm kapitalist ülkelerde başvurulan bir çalıştırma yöntemi oldu. Örneğin, sadece Almanya’da, 1998 yılı itibariyle, 1,83 milyar saat fazla mesai yapılmıştır. Aynı yılda, primi ödenmeyen ve zaman havuzlarında biriktirilen fazla mesailer 2,4 milyar saati bulmuştur. 2007 itibariyle, bir işçi 41.8 saat fazla mesai yaparken, toplam olarak 1.4 milyar karşılığı ödenmemiş fazla mesai yapılmıştır.

[25] Üretim sisteminde “köklü değişiklikler” gerekçesine bağlanan “post-modern” –”endüstri sonrası” kapitalizm tahlilleri, makinenin icadıyla benzer bir “sanayi sonrası” devrimi getiren herhangi ‘üretim aracı’na dayandırılma olanağına sahip değil. Saçma tezlerini, “post Fordist üretim biçimleri”yle gerekçelendiren Deleuze, Foucault, Negri, Lazzarato gibi teorisyenlerle, Aras Özgün gibi izleyenleri, “merkezi olmayan”, ‘parçalı – esnek üretim’in emek gücü ve makine dışı bir üretim olduğunu (!), doğaldır ki, kanıtlayamazlar.

[26] Makinenin yetkinleştirilmesi ve bilim-teknikteki gelişmeye rağmen –bazı hesaplamalar, gelişmiş ülkelerde gerekli toplumsal emek zamanının 2 ila 4 saate kadar düştüğünü gösteriyor–, işçiler, hâlâ 10-12 saate varan sürelerle çalıştırılıyor ve 8 saatlik işgünü talebi hemen tüm ülkelerde “popüler” kalmaya devam ediyor.

[27] Kapital, I. C., sf. 445

[28] Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, sf. 107

[29] Bu yazışmalarda, Engels, daha 1858’de, “İngiliz proletaryası giderek daha fazla burjuvalaşmakta” diye dikkat çekerek, “başka uluslara göre daha burjuva olan” İngilizlerin, “bir burjuva aristokrasisi ve bir burjuva proletaryası yaratmaya” yönelmesini “bütün dünyayı sömürmekte” olmasıyla ilişkilendiriyordu.

 

[30] Brüksel, 1974-84 arasında sanayi işçilerinin yarısını (70 bin) kaybetmiş, ancak yine de 1988’e kadar Belçika’nın başlıca sanayi kenti olmuştur.

[31] age, sf. 72, a.b.ç.

[32] Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması. sf. 32

[33] Lenin, Emperyalizm, Sol Yayınları, Kasım 1992, Fransızca ve Almanca baskılara önsöz

[34] age., sf. 53-55

[35] Kapital, I. C., sf. 368

[36] Almanya’nın Dusseldorf kentinde kurulu Daimler Chrysler fabrikasında, yürüyen bant üzerinde, birbirini izleyen dizi halindeki işlemler sonucu, her 97 saniyede bir araba (minibüs), tamamlanmış olarak bandın sonundan “yürüyerek” çıkıyor. Tesiste 7000 işçi, 500 robot çalışıyor. Saatte 30, günde 650 tane, yılda 150 bin araç yapılıyor. İşçilerle robotlar, merkezi kumanda ve ara bilgisayarların uyumlu çalıştırılmasıyla, birlikte iş yapıyorlar. 91 bin kaynak noktası var ve insan elinin ve bedeninin kolayca dönemeyeceği/uzanamayacağı ayrıntılı/tehlikeli yerlere robotlar büyük bir maharetle uzanıp işlemi yapıyorlar. Tabii ki, insan aklı/beyni ve elinin marifetiyle! Bu 500 robot, 4000 işçinin işini yapıyor. Fabrika, aynı zamanda, dünyada en büyük araba camı yerleştirme/yapıştırma tesisine sahip. 18 robot, bu alanda ve kombine şekilde çalışarak, 80 çeşit camı yerlerine yerleştiriyor.

[37] Kapital, I. Cilt, sf. 311

[38] Aziz Çelik, TÜSAV derleme, 2005)

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑